{"url": "http://offtheroadonthetrack.com/10-gunde-portekiz-icin-rota-tavsiyesi/", "text": "10 günlük Portekiz seyahatimizi oluştururken en çok dikkat ettiğimiz nokta sadece Lizbon ya da Porto'ya odaklanıp Portekiz'i Portekiz yapan diğer özelliklerini, güzelliklerini kaçırmamaktı. Mesela Portekiz'in güney sahillerindeki kaya formasyonlarını gezme fırsatı yakaladık seyahatimizin ilk günlerinde. Özellikle Faro, Lagos çevresinde çok fazla olan bu kaya formasyonları Atlas Okyanus'una kadar devam ediyor ve direk denize girilen yerde görülebiliyor ki bence görülmeye değer. Güney sahillerinde geçirdiğimiz zaman zarfında arabayla yol alırken birçok küçük balıkçı köyüne uğradık, mola verdik, taze balık yedik. Beğendiğimiz yerlerde denize girdik. Güney sahilleri çok keyifliydi. Ya da bir zamanlar insanların Dünya'nın son noktası olduğuna inandığı yeri gördük, Cabo de Sao Vicente'ye gittik. Avrupa'nın güney batı köşesi olan bu yerde gün batımını seyretmek adeta bir klasik... Burası ayrıca bir sörf cenneti... Buranın da bence rota içinde yer alması şart. Gün batımı harikaydı ve ayrıca o deli dalgalar arasında sörf yapanları seyredebilirsiniz. Sonra rotada tabii ki Lizbon vardı. O olmazsa olmazdı. Arupa'nın en batısında, Atlantik Okyanusu kıyısındaki güzeller güzeli Lizbon şehrini keşfe çıktık. Denizci ruhlu Portekiz halkının geçmişi bugünkü ruh hallerinde hala görülebilir. Uzak diyarları keşfe çıkan erkekleri bekleyen kadınların söylediği ağıtlar bugün Portekiz gece eğlencisinde FADO müziğı olarak karşımıza çıkıyor. Tepeler üzerine kurulu bu şehri yukarıdan seyretmek ayrı güzel, sokaklarında dolaşmak ayrı güzel. Şehre damgasını vuransa tarihi 28 numaralı sarı Tramvay. Bu tramvaya binip şehrin tarihi bölgesini gezmek başlı başlına bir eğlence. Dap daracık sokaklarda dakikalarca duran trafik İstanbul'u aratacak cinsten. Lizbon gezi rehberi için lütfen tıklayın. Bir de Lisbon'a kadar gelmişken Avrupa kıtasının en batı noktasına Coba da Roca'ya gitmek gerek. Burada insan sonsuzluğu yaşıyor adeta. Canlı, hareketli, eğlenceli Lizbon'u yaşadık 3 gün boyunca. Sonrasında da Coba da Roca'da sonsuzluğu seyrettik. Bizi en çok etkileyen yer ise Douro Vadisi oldu. Douro Vadisi Porto şehrine çok yakın. Ama çoğu insan buranın varlığından bi haber. Porto şaraplarının yapıldığı üzüm bağlarının olduğu yemyeşil Douro Vadisi görülmezse olmaz bence. Portekiz'in kuzeyinde, batıdaki Porto şehrinin yakınlarından başlayıp doğudaki İspanya sınırına kadar olan bölge Douro Vadisi. Vadinin içinden geçen nehir vadiye hayat veriyor. 1700'lü yıllarda kurulan üzüm bağları ise Dünya'nın ilk resmi üzüm bağları ünvanını elinde bulunduruyor. Teraslarda yetiştirilen üzüm bağlarının oluşturduğu görüntü ise görülmeye değer. Buraya Porto şehrinden trenle ulaşmak mümkün. Yolun son 80km'si Douro Nehri'nin kıyısından ilerliyor. Ortaya çıkan manzarayı hayal edin... Burada üzüm bağlarını dolaşabilir, nehirde tekne turu yapabilir, şarap üreticilerini gezebilirsiniz. Üzüm bağları içinde konaklamak ya da bizim gibi eski bir bağ evi bulmak ise çok kolay. Kaldığımız bağ evi 1864 yılında inşa edilmiş. Kendisi tarihi olsa da içi oldukça güzel dekore edilmiş sıcacık bir ev. Terastan üzüm bağlarını seyretmekse ayrı bir keyifti. Douro Vadisi'nde kaldığımız günler Portekiz seyahatimize damgasını vurdu. Bizim kaldığımız köyün ismi Pinhao. 10 günlük Portekiz seyahatimizde son durağımız küçük, sevimli Porto şehriydi. Douro Nehri'nin birbrinden ayırdığı şehri gezmek hem çok kolay hem de çok eğlenceli. Bir yakasında birçok şarap üretecilerinin, şarap tüccarlarının yer almasının sebebi ise, ünlü Porto şarabı buradan Dünya'ya açılıyor... Yan yana dizilmiş rengarenk evlerin yarattığı izlenim ise sanki eğlenceli bir tablo içindeymişiz gibiydi. Münih'ten Faro'ya uçtuk ve havalimanından aracımızı alıp ilk gece konaklama için seçtiğimiz küçük sakin Tavira'ya geçtik. Burada bir gece kaldık. Ertesi gün arabayla Faro, Portimao ve Lagos sahillerini gezdik. Portimao'da öğle yemeği yedik. Lagos'u beğenince bir gece orada kalmaya karar verdik. Kalacak yeri orada akşam bulduk. Evin odasını kiralayan bir teyzeyle anlaştık. Geceyi Lagos'ta geçirdik ki Lagos güney sahilleri içinde en hareketli olan yer. Ertesi gün yol üzerinde Luz'da deniz keyfi yapıp ardından Sagres'e doğru yola çıktık ve gün batımı için Cabo de Sao Vicente'ye gittik. Sagres sörf yapanlar için ideal bir yer. Eğer sörf yapmıyorsanız orada çok fazla zaman geçirmeye gerek yok. Biz de ertesi gün erkenden Lizbon'a doğru yola çıktık ve 3 gece kaldık orada. Lizbon gezi rehberi için lütfen tıklayın. Lizbon sonrası rotada Douro Vadisi vardı. Burada tam 3 gece kaldık. Masal gibiydi adeta. Üzüm bağları arasında inanılmaz güzel keyifli vakit geçirdik ve şarap denemeleri yaptık. Douro Vadisi sonrası son durak Porto şehriydi. Porto şehrinde bir gece kalmak bize yetti. Çünkü biz şarap konusunda Douro'da çok şey öğrenmiştik ve Porto'da şarap denemesi yapma ihtiyacı duymadık. Porto için bence bir gece yeterli eğer siz de öncesinde Douro Vadisi'ne gidecekseniz tabii ki. Eğer zamanımız olsaydı Portekiz'den geçilen Madeira Adası'na da geçmek orada birkaç gün kalıp doğasını keşfetmek isterdik. Madeira şaraplarıyla da ünlü. Bizim hala gidilecekler listemizde. Bir de Evora şehri var. Güneye yakın küçük renkli bir şehir. Bazı kaynaklarda ülkenin en güzel şehri diye okumuştum. UNESCO Dünya Mirasları listesinde. Çok iyi korunmuş Roma Dönemi'nde kalma tempel ile 16. YY'da kurulmuş üniversitesi görülmeye değermiş. Biz zaman ayıramadık belki siz ayırırsınız. Tabii ki bir de SINTRA var. Biz gittik ve kalabalığı görünce adeta kaçtık oradan. Masallardan fırlama şatoların olduğu bir yer. Sabahın sakin saatlerinde gidebilirseniz belki keyif alabilirsiniz. Umarım güzel bir Portekiz rotası için faydalı bilgiler olur yazdıklarım. Eğer sizin başka önerileriniz varsa bekliyorum."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/10-gunluk-portekiz-seyahati-ne-kadar-tutar/", "text": "10 gün boyunca Portekiz'de arabayla şöyle güzelce gezsek bu gezinin maliyeti acaba ne kadar tutar diye merak ediyorsanız doğru yerdesiniz. Uluslararası uçuş hariç 2 (hatta 3 kişilik) bir aile için yaklaşık 1500 1600 Euro civarında bir bütçe ayırmanız yeterli. 10 günlük Portekiz seyahatimizde rotamız nasıl, nereleri tavsiye ederiz öğrenmek isterseniz lütfen tıklayın. Lizbon gezi rehberi için lütfen tıklayın. Biz konaklama için yaklaşık 700 Euro ödemişiz ki Douro Vadisi'nde inanılmaz güzel bağ evlerinde kaldık. Hatta kaldığımız bir tarihi bir evdi ve inanılmaz güzeldi. Sonradan orada bir-iki gece daha kalmak istedik ama ne yazık ki dolu olduğu için başka bir yere geçmek zorunda kaldık. Aşağıdaki 2 fotoğraf kaldığımız taş eve ait. 10 günlük araç kiralamanın maliyeti aracın kaza sigortası dahil 240 Euro. Benzin ve otopark için 10 günde toplam 180 Euro ödedik. Lizbon'da ve Douro Vadisi'nde evde kalmayı tercih ettik. Onun dışında her yerde otel tarzı yerleri tercih ettik. Otelde kaldığımız zaman restoranlarda yemek yedik ki hep taze balık yemeyi tercih ettik. Evde kaldığımız zaman marketten alış-veriş yapıp kendimiz hazırladık kahvaltımızı ve akşam yemeklerimizi. Toplamda 500 Euro harcamışız yeme-içme için. Portekiz'de tatilimizde doğaya odaklandık daha çok. Mesela güneyinde sahillerini kuzeyinde üzüm bağlarını gezdik. Şehir gezerken de çok fazla müze gezmedik. Yalnız yaptığımız şarap denemeleri için para ödedik. Douro Vadisi'nde 3 defa şarap denemesi yaptık ve toplamda 50 Euro ödedik. Fransa şarap yolunda ya da İtalya'da yaptığımız şarap denemelerinde para ödememiştik. Zaten şarabı beğendiysek almıştık. Ancak Portekiz'de şarap denemeleri için belli bir ücret ödemek şart. Tabii ki bunun karşılığında 3-4 kadeh şarap denemesi yapılıyor. Hatta profesyonel guide eşliğinde yaptık bir seferinde. Yani aldıkları paranın hakkını veriyorlar. Portekiz maliyetleri bu şekilde. Genel olarak şunu söyleyebilirim ki eğer uygun bir uçuş denk getirebilirseniz Portekiz'e korkmadan gidebilirsiniz. Portekiz seyahatinde en önemli maliyet kalemi uluslararası uçuş çünkü. Ek olarak Portekiz'de harcayacağınız para diğer batı Avrupa ülkelerine kıyasla oldukça düşük. Siz siz olun düşük maliyetli uçak denk getirmeye bakın. 10 günlük Portekiz seyahatimizde rotamız nasıl, nereleri tavsiye ederiz öğrenmek isterseniz lütfen tıklayın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/11-gunluk-fas-rotamiz/", "text": "FAS'ın güzel şehirleri Marrakeş, FES, Rabat ve Casablanca'yı tabii ki FAS'a gelen her turist gibi es geçmeyi düşünmüyoruz. (Seyahat sonrası bir ekleme: Bence Rabat ve Casablanca'ya eğer yolunuzun üzerindeyseler zaman ayırın. Aksi takdirde bu iki şehri görmek için rotanızı değiştirmenize gerek yok. Rabat, Okyanus kıyısında bir şehir olduğu için birkaç saat zaman geçirmek adına güzel bir şehir. Ancak Casablanca'dan ben çok fazla hoşlanmadım. Dünya'nın 3. büyük camisi dışında görülebilecek çok fazla şey olduğunu düşünmüyorum.) Bir de güzeller güzeli mavi şehir Chefchaouen'i de gezi rotamıza ekledik. Hatta orada bir gece kalacağız. Şehir turlarıyla Kuzey Afrika'nın incisi FAS'ın şehir kültürünü, yemeklerini, renkli sokaklarını, pazarlarını keşfetmeyi amaçlıyoruz. Dağların kokusunu içimize çektikten sonra çöl kısmı başlıyor. Geçen sene Ürdün'de çöl deneyimi yaşayınca acaba FAS'ta çöl kısmını yapmasak mı diye düşünürken fark ettim ki ERG CHEBBI bambaşka. Burası olmazsa FAS tam olmuş olmaz dedik. AFRİKA'nın SAHRA ÇÖLÜ'nün en önemli bölgelerinden biri ERG CHEBBİ'de, sonsuzluk hissini yaşamak için 2 gece kalacağız. Erg Chebbi'de çöl çadırlarında kalmayı planlıyoruz. Ben gün doğumlarını çok severim. Çölde gün doğumu yaşamak ise başka olacak eminim. Kısacası, FAS gezimiz \"Şehir Dağ Çöl\" üzerine kurulu olacak. BERBERİ kültürünü, FAS yemeklerini keşfetmek ve bir de bol bol fotoğraf çekmek için gün sayıyorum artık. 26 Mart A Noktası yani rotamızın başlangıcı Marrakeş. Münih'ten direk Marrakeş'e uçacağız. Marrakeş'te 2 gece kalacağız. 29 Mart B D Noktaları arası Bugünün highlightı yolun kendisi. Kasbah Yolu'nda ilerleyeceğiz. Bu yol Quarzazate üzerinden ilerleyecek. Quarzazate dünyaca ünlü film stüdyolarının olduğu yer. Yol üzerinde Arabistanlı Lawrence filminin çekildiği Ait Ben Haddou var. Ayrıca gül vadisi burada. Yaklaşık 5,5 saatlik bir yol üzerinden geceleyeceğimiz Baumalne du Dades'e varacağız. Dades Gorge'un keyfini çıkartmayı planlıyoruz. 30 Mart E F Noktaları Sabah yaklaşık 1 saatlik araba yolculuğu sonrası Todhra Gorge'a varıyoruz. Burayı keşfettikten sonra çöl turuna başlayacağımız Merzouga'ya varacağız. Hedef, aksam güneş batmadan çöle varmak ki gün batımını yaşayabilelim. 2 gece Erg Chebbi'de gecelemeyi planlıyoruz. 01 Nisan Merzouga'dan yola çıkıp Medilt, Ifran üzerinden Fes'e varıyoruz. Güzel şehir FES'te 2 gece kalacağız. Bu sayede şehrin tüm sokaklarını keşfetmeyi planlıyoruz. 03 Nisan Güzeller güzeli mavi şehir Chefchaouen için yola düşeceğiz ve bu güzel şehirde bir gece konaklayacağız. 04 Nisan Rabat şehri üzerinden Casablanca'ya varmayı planlıyoruz. Rabat'ı keşfetmek için muhakkak mola vereceğiz. 05 Nisan Uçağımız akşam geç saatte olduğu için önce sabah Casablanca'yı keşfetmeyi planlıyoruz. Akşam üzeri ise artık hedef Marrakeş Uluslararası Havalimanı. Eğer birkaç günümüz daha olsaydı nereyi görmek isterdik diye sorarsanız cevabım Essaouira olacak. Okyanus kıyısındaki bu güzel balıkçı şehrini görmek bu seferlik bize nasip olmayacak. Ama okuduğum kadarıyla görülmeye değer bir şehir. Eğer sizin vaktiniz olursa aklınızda bulunsun. Ekleyebilirsiniz burayı. Bir de MEKNES ve Tanca var. Meknes şehri Rabat'tan çok uzak değil. Tanca ise FAS'ın kuzey ucu. Ancak biz mavi şehir Chefchaouen ve doğa kısmı için bir yerleri feda etmek zorundaydık. Tanca'ya kadar çıkmamaya karar verdik. Meknes'i de araya alıp programı çok sıkıştırmak istemedik. Göreceğimiz şehirlerle FAS şehir kültürünü anlayacağımızı, birazcık da olsa fikir sahibi olacağımızı düşünüyorum. Bu nedenle şehirlerin bir kısmını programdan çıkartarak dağ ve çöl kısımlarını ekledik ki ülkenin doğasını da keşfedebilelim. Planımız Marrakeş'te araba kiralamak. Okuduğumuz kadarıyla araba ile yolculuk yapmakta bir sıkıntı, tehlike yok. Yolculuğumuz sırasında bize yardımcı olması için Michelin'in ayrıntılı FAS yol haritasını satın aldık. Ayrıca telefonlarımıza da ülkenin haritasını indirmeyi planlıyoruz. FAS'ta iyi bir tren ağı olduğunu okuduk. Ayrıca şehirler arası çalışan taksiler de varmış Ancak biz bu sefer arabayla yolculuk edip, yolda canımız nerde isterse orda mola verelim istiyoruz. Yanımıza yine çok küçük bir sırt çantası almayı planlıyoruz. İlerleyen günlerde sırt çantamız içinde neler olacak, bu bilgiyi de paylaşacağız. FAS için en güzel zaman Mart-Nisan veya Eylül-Ekim ayları. Yazın çok sıcak olacağı için o dönemde ülkeyi keşfetmek sıkıntılı olur. Geçen sene Mart sonunda Ürdün'de benzer bir deneyim yaşamıştık. Mevsim olarak benzer olacağını düşünüyoruz. Ürdün'de, gündüzleri çok sıcak değildi. Ancak akşamları serindi. Tahminimiz yine bu yönde. O yüzden yanımıza muhakkak bizi sıcak tutacak birşeyler alacağız. FAS için vize gerekmiyor. Şu anda ülkede sağlık alarmı yok. Terör olaylarından Ortadoğu'ya göre biraz daha uzak. Tabii ki herşey kısmet. Ama yine de bizim içimiz şu an için rahat. FAS'taki tüm konaklamayı Booking. com sitesinden ayarladık. Hatta ERG CHEBBI'de kalacağımız çöldeki çadırı bile Booking. com adresinden rezerve ettik. Heyecan dorukta. İçim kıpır kıpır. FAS'a gideceğimizi duyan arkadaşlardan FAS'ı bilen gören varsa bilgi aldık. Marrakeş'in çok turistik olacağını biz de tahmin ediyoruz. Hatta Marrakeş'te yemekler hayal kırıklığı bile yaratabilir. Buna hazırlıklıyız. Ancak dağlarda ve çölde geçireceğimiz kısım için çok ama çok umutluyuz. DAĞ insanı istese de çok turistik olamaz. Doğayı keşfetmek demek, ülkenin doğallığını, insanın doğallığını keşfetmek demektir. DOĞA bizi hiçbir yerde hayal kırıklığına uğratmadı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/11-gunluk-fas-tatilinin-maliyeti-ne-olur/", "text": "Fas genel olarak Avrupa ile karşılaştırıldığında maliyet açısından uygun bir ülke. Para birimi Dirhem. Bizim gittiğimiz tarihlerde 1 yaklaşık 10,8 Dirhem'di. Para bozdurma konusu oldukça rahat, her köşede bir döviz bürosu bulmak mümkün ve kurlar sabit, ayrıca komisyon da almıyorlar. Banka ATM'lerinden kredi kartıyla para çekmek de oldukça rahat, biz hiç bir sıkıntı yaşamadık. Heryerde ile ödeme yapmak mümkün ancak kuru düz hesap 10 alıyorlar. Birçok yerde kredi kartı geçmiyor o yüzden nakit bulundurmak gerekiyor. 11 günlük FAS seyahatimizde uluslararası uçak hariç tam tamına 1.000 Euro harcadık. Bu 1.000 Euro'ya tüm Fas içi ulaşım, konaklama, yeme-içme, medrese giriş/rehber tur ücretleri ve ufak tefek alış-verişler dahil. Konaklama için toplam 417 Euro ödedik. Gecelik konaklama kahvaltı dahil 40 Euro hesaplayabilirsiniz. Casablanca ve Erg Chebbi hariç hep Riad'larda kaldık. Riad'lar içinde küçük avlusu, bahçesi olan çok hoş mimariye sahip Fas evleri. Riad'ları tercih etmenizi tavsiye ederim. Erg Chebbi'de 2 gece çölde çadır kampta kaldık. Gecelik 52 Euro ödedik. Ancak bu fiyata akşam yemeği ve sabah kahvaltısı, hatta 2. günün öğle yemeği de dahildi. Fas'ta 11 günlük seyahatimizin ulaşım maliyeti ise 407 Euro oldu. Marrakeş havalimanından araç kiraladık ve aracı 11 gün sonra yine Marrakeş havalimanında teslim ettik. Aracı Budget firmasından internet üzerinden kiraladık. Sadece araba için 296 Euro ödedik. 11 günde 2.000 km'nin üzerinde yol yaptık. Benzin, otoban ve otopark ücretleri derken toplam yol maliyetimiz 407 Euro oldu. Fas'ta otopark ücretleri oldukça uygun. 24 saat için 20-30 Dirhem civarında tutuyor. Ucuz olması bir yana, aracın güvenliği için de aracı mutlaka otoparka park etmekte fayda var. Ek olarak trafik cezalarından bahsetmem gerek. FAS'ta inanılmaz yoğun bir trafik kontrolü ve radar var. Erg Chebbi'den Fes'e 8 saatlik araba yolculuğumuz sırasında yaklaşık 6-7 defa polis tarafından durdurulduk ve 2 defa hızdan dolayı ceza yedik. (500 Dirhem yani 50 Euro). İlk cezada sıkı pazarlıkla 500 Dirhem'i 200 Dirhem'e düşürdük. Buradan Türkiye'ye benzer bir sistemleri olduğu da anlaşılıyor. Bazı cezalar direk trafik polisinin cebine giriyor. İkinci ceza ise haksız yere kesildi. 60km hız sınırının kalktığını gösteren tabelayı gördükten sonra hızlandık. Hızımız yaklaşık 90 civarındaydı. Hemen ileride polis kontrolü vardı. Meğerse orada hız sınırı 80 km imiş. Böyle bir tabela olmadığını söyledik. Haklısınız dediler ancak bu her Faslının bilmesi gereken kural deyip 300 Dirhem ceza kestiler. Yani siz siz olun araç kullanırken FAS'ta çok dikkatli olun. Ancak şunu belirtmem gerekir ki dikkatli olsanız bile trafik cezası yeme ihtimaliniz çok yüksek. Çünkü trafik tabelaları felaket. Gelelim yeme içmeye. Toplamda 184 Euro yemeğe harcamışız ki 11 günlük seyahatte 2 kişi için bence çok iyi bir seviye. Fas seyahatimiz sırasında şehirlerde genel olarak sokak yemeklerini tercih ettik. Fas'ta sokak satıcılardan ekmek arası şiş, köfte ya da balık alabilirsiniz. Yediklerimizden hep memnun kaldık ve hiçbir sağlık problemi yaşamadık. Ayrıca çok da ucuza mal oldu (ekmek arası 15-20 Dirhem). Marrakeş'te o ünlü meydanda Fas'ın çorbası Harira'yı sadece 3 Dirhem'e içtik mesela. Restoranlarda ya da Riad'larda çorbanın 20-25 Dirhem olduğu düşünülürse bence bu fiyat oldukça iddialı. Restoranda bir porsiyon Tajine yemek isterseniz 45-60 Dirhem hesaplamalısınız. Konaklanan Riadlarda da yemek yemek mümkün. Ancak Riadlar sanki restoranlara göre daha pahalı. Ancak bence daha lezzetli çünkü ev sahipleri pişiriyor. Örneğin İmlil'de akşam yemeğini kaldığımız Riadda yedik. Kişi başı 80 Dirhem ödedik. Ancak yediğimiz tajine çok lezzetliydi. Erg Chebbi ise sanırım lezzette zirveye ulaştığımız nokta oldu. Orada yediğimiz tajine, çorba herşey muhteşemdi. Şunu söyleyebilirim ki doğa insanı asla hayal kırıklığına uğratmaz. Bunun dışında eğer rehberli şehir turu yapmak isterseniz fikir vermesi açısından Fes'te yaptığımız rehberli turun fiyatını sizinle paylaşmak isterim. Yaklaşık 3,5 saat süren turda rehbere 150 Dirhem verdik (bize otel indirim yaptı, aslında fiyat 250 Dirhem'di). Medreselere girmek genelde ücretli (10-20 Dirhem). Müslümanlar camilere ücretsiz girebiliyor. Ancak Casablanca'daki ünlü II. Hassan Cami'sinin girişi Müslümanlara da ücretli. Kişi başı 120 Dirhem ödeyerek rehber eşliğinde camiyi gezmek mümkün. Umarım bu yazıyla FAS'ta yapacağınız tatilin maliyeti kafanızda şekillenmiştir. Off the Road on Track Sırt Çantası ile FAS'taydı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/4-gunde-kesfedilmemis-guzellik-slovenyayi-kesfettik/", "text": "2014 yılının Mayıs ayı içinde 4 günlüğüne Slovenya'yı keşfe çıktık... Henüz turistler tarafından keşfedilmemiş, harita üzerinde nerede olduğu bile pek çok insan tarafından bilinmeyen Slovenya, gölleri, kireç taşı mağaraları, yemyeşil ormanları, Adriyatik Kıyısı'ndaki küçük İtalyan tipi köyleri ve güzeller güzeli başkenti Ljubljana'sıyla bizi mest etti. Yönümüzü ilk olarak Slovenya'nın en güzel ve en romantik gölü Bled'e çevirdik. Ardından Avrupa'nın en büyük kireç taşı mağarası olan Postojna Mağarası ve hemen onun yakınındaki kayalıklara inşa edilmiş Predjama Kalesi'ni gördük. Sonraki durağımızı Adriyatik Kıyısı'nda Portofino kadar güzel ama onun kadar turistik olmayan sakin Piran'a çevirdik. Son günümüzde ise Slovenya'nın başkenti, incisi, güzeller güzeli Ljubljana vardı. Böylece 4 gün içinde Slovenya'nın en önemli highlightlarını görme fırsatımız oldu. Bled Gölü çok fazla büyük olmayan çevresini yürüyerek 1 saatte gezebileceğiniz bir göl. Güne göl etrafında yapacağınız bir yürüyüşle başlamanızı tavsiye ederim. Kalenin içinde cafe ve restoranlar var. Yukarı çıkmışken güzel manzaraya karşı birşeyler yemek ya da içmek fena fikir değil bence. Yukarı çıktığınızda havanın açık olmasına dikkat edin. Aksi takdirde yukarı boşu boşuna çıkmış olursunuz. Aşağıdaki kare, kale içindeki cafeye ait. Bled Gölü'nde yapılacak başka bir aktivite de küçük teknelere binip Göl'ün ortasındaki adaya çıkmak olabilir. Ya da kollarınıza güveniyorsanız küçük bir kayık kiralayıp gölde romantik bir kayık gezintisi yapabilirsiniz. (Küçük kayıkların kiralama ücreti saatlik 10 civarındaydı, eğer daha büyük teknelere binmek istiyorsanız kişi başı gidiş-dönüş 12 ödemeniz gerekiyor). Göl üzerinde yer alan bu küçücük adayı gezmeniz 15 dakikanızı bile almayacak. Üzerinde küçük bir kilise ve cafe-restoranlar yer alıyor. Peki Bled'de nerede kalabiliriz diye sorarsanız, tavsiyem Villa Istra. Burası oldukça güzel, Bled Gölü manzarası olan bir villa. Bled'de romantik bir haftasonu geçirecekler için tavsiye edebilirim. Oda fiyatlarına kahvaltı dahil değil. Ancak kişi başı 12 ödeyerek çok güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Akşamları ise 3'lü ya da 4'lü menü seçenekleriniz var. (3'lü menüsü kişi başı 32 ). Bled'de kaldığımız gün akşam yemeğimizi otelde yemeği tercih ederken öğlen yemeği için Bled Bohinj Gölü arasındaki yol üzerinde bir restoranda mola verdik. İsmi Rupo Restoran (Adres: Jaka Kusterle Srednja vas 87/4267 Srednja vas Bohinju). Bu bölgenin lokal yiyeceklerden birkaçı: Ajdovi Krapi ve Sopska Salatası. Bence, Postojna Mağarası Slovenya'nın en önemli highlightı. Burası olmazsa olmazlardan. Avrupa'nın en büyük kireç taşı mağarasında geçirdiğimiz yaklaşık 2 saat bizim unutulmazlarımız arasına girdi. Bu mağara için tavsiyem, giriş biletinizi muhakkak bir gün önceden internetten almanız. Böylece bilet kuyruğunda beklemediğiniz gibi, her saat başı yapılan turlardan hangi saate katılmak istiyorsanız kendinizi önceden ona göre ayarlamış olursunuz. Biz bir gece öncesinden sabah 11:00 turu için biletimizi ayırttık (Postojna Mağarası ve Predjama Kalesi giriş kişi başı 27 ). Bled Gölü'nden Postojna Mağarası arabayla yaklaşık 1 saat. Sabah saat 10:30 gibi mağaraya ulaştık, rezervasyonu olanlar için olan sıraya girip biletlerimizi alıp mağaraya girdik. Çok beklememiş olduk böylece. Mağara, Slovenya'nın en bilindik turistik aktivitelerinden olduğu için oldukça kalabalıktı. Özellikle Haziran, Temmuz ayları en yoğun dönemmiş. Mağaraya girdiğinizde önce trenlere biniyorsunuz ve yaklaşık 2 km bu trenle mağara içinde ilerliyorsunuz. Yukarıdaki fotoğraflar ne yazık ki mağaranın gerçek güzelliğini tam yansıtmak için yeterli değil. Gerçek güzelliği ancak oraya gittiğinizde görüp yaşayacaksınız. Mağaranın her bölgesinde o kadar farklı şekillerde kireç sarkıtları var ki, tarif edilemez. Bu mağara Londra şehrinden tam 3 yıl önce elektriğe ulaşmış ve o tarihte henüz Slovenya'da elektrik yokmuş. Düşünün ki Avrupa'nın en önemli şehri olan Londra bile bu mağaradan 3 yıl sonra elektriğe kavuşmuş. Slovenya Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun egemenliği altındayken Avusturya buraya çok fazla yatırım yapmış. İtalyanlar açtıkları yer altı tünelleriyle Slovenya'nın altındaki tüm mağaraları birbirine bağlamayı hedeflemişler. Ancak Slovenya topraklarının altında o kadar çok mağara var ki İtalyanlar doğal olarak tünelleri bitirememişler. Mağaradaki bir diğer ilginç nokta mağarada yaşayan renk pigmentleri ve gözleri olmayan kertenkeleye benzeyen küçük hayvanlar. Mağarada ışık olmayan yerlerde yaşadıklarından gözleri yok. Bembeyazlar. Ardından yönümüzü Predjama Kalesi'ne çevirdik. Mağaradan sadece 10km uzaklıkta olan bu kalenin içi çok ilginç olmamakla beraber eğer vakit varsa gezi planı içine alınabilir. Bence kalenin dışardan görüntüsü çok ilginçti. Ayrıca kale içinde yukarı çıktıkça kaleyi kayalıkların içine nasıl inşa ettiklerine insan şaşırıp kalıyor. Trabzon'daki Sümela Manastrı benzeri mimariye sahip bu kale, dediğim gibi, eğer vakit varsa gezi planı içine alınabilir. Slovenya'daki 2. günümüzü ise Adriyatik kıyısında tamamlamaya karar vermiştik. Portoroz'daki otelimize doğru yola koyulduk. Ancak otelimizi Piran'a çok yakın olan (4-5km) Portoroz'da tuttuk ve geceyi Portoroz'da geçirdik. Akşam için Portoroz'da balık yemeği tercih ettik. Bize önerilen restoran Ribja Kantina Santalucija'ydı. Ancak ben balıkları çok iyi bulmadım. O yüzden tavsiye etmiyorum. Ancak yemek sonrası gittiğimiz mekan süperdi... İsmi Alaya. Denize sıfır. Ben burayı çok beğendim. Yağmurlu bir sabaha uyandıktan sonra, yağan yağmura aldırmayıp kahvaltı için Piran'a yöneldik. Arabayı park ettikten sonra dar sokaklarda ilerleyerek limana, Piran'ın meydanına ulaştık ve bizi orada bekleyen süprizle karşılaltık. Her Cumartesi Liman'a bakan meydanda İtalyan pazarı kuruluyormuş. Her tezgahta ayrı bir lezzet vardı: Ekmekler, peynirler, zeytinyağları, makarnalar, kurutulmuş domatesler. Hepsi İtalya'dan geliyormuş. Bu bölgenin bir zamanlar İtalyan egemenliği altında olduğu düşünülürse kendimizi İtalya'da gibi hissetmemiz doğaldı. Slovenya'da en basit şekilde nasıl kahvaltı edilir. Bürek ve Çayla :) Bizim Börek, Slovenya'da Bürek ve heryerde satılıyor ve çok lezzetli. Piran henüz çok turistik olmadığı için fiyatları oldukça uygun. (Restoran: Sarajevo 84 Cevabdzica, 4 kişi toplam 42 ödedik). Piran'da planladığımızdan daha fazla zaman geçirdikten sonra yönümüzü son durak Ljubljana'ya çevirdik. Şehre varır varmaz Galeria River oteline yerleştik. Bu otel oldukça merkezi ve temizdi ve Ljubljana şehir merkezi içinden geçen nehrin hemen kıyısında. Ljubljana şehrini ilk olarak gece gördüğümüzden midir bilmem ben ışıklandırılmış, gecenin geç saatlerine kadar cıvıl cıvıl olan bu şehri çok sevdim. Kanal boyunca sıralanmış çok şık mekanlar var. Bunlardan biri kanalın hemen bir sokak arkasındaki Julia. Denemenizi tavsiye ederim. 'Şair otuz dört yaşındayken bir gün kilisede yeniyetme bir kız görüyor. Julia Primic adındaki bu gencecik kıza derin bir tutkuyla aşık oluyor. Eskiçağ trubadurları gibi kıza şiirler yazmaya koyuluyor, onunla evlenme hayalleri kuruyor. Meğer Julia üst düzey bir ailenin kızıymış, şair-kilisedeki o rastlantıdan sonra-bir daha kıza yaklaşamıyor. Ama o kısacık rastlaşma en güzel şiirlerinin esin kaynağı oluyor ve adının çevresinde bir efsane oluşturuyor. Ljubljana'daki küçük meydanda bulunan heykelin dümdüz belirli bir noktaya baktığını görürsünüz, o bakışı izlerseniz, meydanın öte yanındaki binalardan birinin taş duvarına oyulmuş bir kadın yüzü fark edersiniz. İşte orası Julia'nın yaşamış olduğu evdir. Preseren ölümünden sonra bile, sonsuza kadar, 'İmkansız Aşk'ına bakmayı sürdürecektir.' . Gönül isterdiki bu güzel şehre dolu dolu 2 gün ayıralım. Ancak zaman kısıtlı olduğu için sokaklarında dolaşıp kalesine çıkmakla yetindik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/4-gunluk-rota-onerisi-venedik-murano-burano-adalari-verona-ve-garda-golu/", "text": "Biz Venedik tatilimizi İtalya'nın bir diğer romantik şehri, Romeo ve Juliet'le ünlü Verona ve yine İtalya'nın ünlü Garda Gölü'yle birleştirdik. Bu tur için de 4 gün ayırdık. 2 gece Venedik'te kaldık. Bir gün Venedik'e, bir gün Venedik'in adalarına ayırdık. 3. günün sabahı yola çıktık ve Venedik'e çok yakın olan Verona'ya gittik. Bu şehirde yaklaşık 3-4 saat geçirdik. Romeo'nun Juliet'inin yaşadığı evi ziyaret ettik, aşklarımızı duvara yazmayı ihmal etmedik ve şehrin o güzel meydanında bir mola verdik. Ardından aynı günün öğleden sonrasında Garda Gölü'ne geçtik. Garda Gölü'nde güzeller güzeli Sirmione'de kaldık. Akşam üstü Sirmione'ye, Garda Gölü'nün en güney noktasına ulaşmıştık. O akşam ve ertesi sabah Sirmione'yi keşfettik sonrasında ise Garda Gölü'nün haritaya baktığınızda sol kıyısını takip ederek gölü güneyden kuzeye keşfettik. Garda Gölü şaraplarıyla, zeytin bahçeleriyle ünlü bir bölge. Yolda ara ara mola verdik. Şarap bağlarına gittik. Şarap tattık, şarap ve zeytinyağ satın aldık. Muhteşem bir deneyimdi. Öyle güzel bir yere gittik ki tepeden Garda Gölü'nün tüm güzelliğini görme fırsatımız oldu. Aynı günün gecesinde 4 günü arkamızda bırakmış ve Münih'e, evimize ulaşmıştık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/7-kg-sirt-cantasiyla-11-gunde-fas/", "text": "26 Mart 2016 günü FAS yolcusuyuz. 11 günlük gezi rotamızı merak ediyorsanız aşağıdaki linki tıklayıp rotanın ayrıntılarına ulaşabilirsiniz. Güzel şehirlerin yanı sıra Atlas Dağları'nda dağ yürüyüşü yapacağımız FAS'ta ayrıca 2 gece çöl deneyimi yaşamayı planlıyoruz. Gündüzleri sıcak, akşamları ise serin olacak. Çöl gece daha da serin olabilir. Ürdün'de böyle bir deneyim yaşamıştık. Ayrıca Atlas Dağları'nda bu mevsimde kar bile olabilir. Fas'ta evlerde, otellerde ısıtma sistemi çok yaygın değilmiş. Dağlık bölgedeki otellerde gece üşüyen turistlerin deneyimlerini de okuyunca bizi sıcak tutacak bir şeylere kesin ihtiyacımız olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kıyafet seçimi oldukça hayati. Eldiven ve boynu sıcak tutacak şal. Burası için trekking malzemelerine ek olarak 2 tane gömlek aldım. Bu gömlekleri geçen yıl Serengeti'deki Safari için almıştım. Sıcaklık göz önünde tutulursa çölde de işimi görecek diye düşünüyorum. Çünkü yıkandıktan sonra yaklaşık 2 saatte kuruyor, koku yapmıyor ve ayrıca sineklere karşı korumalı. Bu kısım için 4-5 adet t-shirt ve 2 tane pantolon aldım. Bir de sandalet. Ayakkabı çok önemli. Hem dağlarda, hem çölde hem de şehir kısmında giyebilmem gerek. Bu nedenle su geçirmeyen Meindl marka trekking ayakkabılarımı alıyorum yanıma. Uzun, basit doğa yürüyüşleri için bire-bir. Ayrıca çok ama çok hafif. Daha zorlu dağ çıkışlarımızda bu ayakkabıyı kullanmıyorum. Çünkü tabanı zorlu dağ yürüyüşlerine uygun değil. Eğer doğada zorluk derecesi düşük yürüyüşler yapmayı seviyorsanız ya da şehir seyahatleri yapıyorsanız bu tip bir ayakkabıyı kesinlikle öneririm. Katlandığında avuç içi kadar olan pratik sırt çantası. Asıl sırt çantamızı otelde bırakıp, günlük şehir turlarında bu pratik çantayı kullanıyoruz. ve olmazsa olmaz Inlet. Gece kaldığımız yerlerde bu inletin içine girip uyuyoruz. Ooo mis, ter temiz. Otel pismiş, yatak çarşaf temiz mi acaba derdimiz yok. Bir de bu inletin sıcak tutma özelliği var. Böylece çok soğuksa bir kat olmuş oluyor. Çöp torbası. Gülmeyin. Gerçekten lazım! Venezuela'da pasaportumu çaldırmış deneyimli biri olarak şunu söyleyebilirim ki her şeyi unutabilirsiniz ama pasaportunuzun fotokopisini ve bir adet pasaport fotoğrafını yanınıza almayı unutmayın. Onlar sayesinde konsoloslukta geçici pasaport almak çok kolay. Başıma geldi biliyorum, emin olabilirsiniz. Ayrıca, seyahat sağlık sigorta belgelerimiz, aşı karnelerimiz hep yanımızda. Bir de kalacağımız otellere ait bilgiler. Her seyahat öncesi gideceğimiz ülkede tehlikeli bir salgın hastalık var mı kontrol ediyoruz. Kesinlikle doktora gidip gerekli aşıları yaptırıyoruz. FAS için temel aşılar dışında başka bir aşı gerekli değildi. Riskli bir bölge değil şu anda. Ancak yine de doğadan ya da musluktan su içmemek gerek. Oradaki suyu kullanmak zorunda kalırsak diye Micropur aldık yanımıza. Micropur su içindeki bakterileri öldürüyor. Ayrıca mide hastalıkları çok riskli. Sonuçta hava değişik, yenen yemekler değişik. Eee bir de seyahatin verdiği stres, mutluluk, yorgunluk derken vücut oldukça hassaslaşıyor. O nedenle yanımıza mideyi rahatlatacak bitkisel ilaç ve ishale karşı ilaç almayı es geçmiyoruz hiçbir zaman. Bir de yara bantları. Küba seyahatimiz boyunca unuttuğumuza hayıflandığımız tek şey. İnsan o kadar çok yürüyünce ayakkabılar sağlam olsa bile buna ihtiyaç duyabiliyor. Özellikle dağ yürüyüşlerinde.... Bütün bunları sadece 6,7 kilo tuttuğuna inanmak güç olsa da hepsi bu kadar gerçekten. Sizinle pratik bir bilgi paylaşmak istiyorum. Eşyaları çantalara renkli torbalar içine ayrıştırarak yerleştirin. Trekking malzemeleri bir torbaya, şehir için olanlar başka renkte bir torbaya, çoraplar başka bir torbaya. Böylece neye ihtiyacınız varsa o torbayı açarsınız ve çanta açıp kapatmak daha kolay olur. Bir de para konusu var... FAS'ta kredi kartıyla para çekmek mümkün. Tabii ki güvenli olduğunu umuyoruz. O nedenle sadece nakit olarak 500 Euro para alıyoruz yanımıza."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/afrikada-bir-safari-macerasi/", "text": "Afrika Kıtası, \"Safari\" yapmak; aslan, leopar, fil gibi hayvanları doğal yaşam alanlarında görmek isteyen herkesin bir gün yolunun düşeceği yer. Tanzanya ise doğal yaşam alanları ve hayvan çeşitliliği ile Afrika Kıtası'nda hakkıyla ün salmış bir ülke. Afrika'nın başka hiçbir ülkesi toplam yüzölçümünün 1/3'ünü koruma altına almamış. Tanzanya'da toplam 15 doğal park, bir doğal koruma alanı ve çeşitli vahşi alanlar bulunmakta. Serengeti Doğal Parkı ise bu anlamda dünyadaki en önemli doğal parklardan bir tanesi. İşte bu nedenle Manyara Gölü, Serengeti ve Ngorongoro Krateri Tanzanya'da Safari yapmak isteyen bizlerin rotasına girdi bu sefer. 5 günlük Safari maceramızda neler yaptık, nelere dikkat etmek gerek öğrenmek istiyorsanız yazıma dikkatlice göz atmanızı tavsiye ederim. Bu bölgede 1 hafta safari yapmak demek unutulmayacak bir doğa ve hayat deneyimi yaşamak demek, ki bunda Big-Five olarak adlandırılan Buffalo, Aslan, Fil, Leopar ve Gergedan'ı yakından görme heyecanının çok büyük etkisi var. Ayrıca bizim gibi yağmurlu bir güne denk gelebilir arazi araçınız çamura saplanabilir ve o çamurdan kurtulma anını ve sonrasını yaşayabilirsiniz, ki o anlar da unutulmayacaklarınız arasına girecektir emin olun. Bulunduğunuz yerden ya da direk Tanzanya'da lokal turlar üzerinden farklı şekilde planlayabileceğiniz safari için benim tavsiyem kesinlikle Serengeti'ye odaklanmanız yönünde olacak. 5 gün bir SAFARİ için oldukça ideal ve bunun 3 gününü SERENGETİ'ye ayırdığımız için de mutluyuz. Bu planı kesinlikle tavsiye ederim. Burada bir paragraf açıp NEDEN SERENGETİ? sorusuna cevap vermek istiyorum. National Geographic' nin Serengeti belgeselini seyreden var mı aranızda? Burası dünyanın en önemli ve doğal olarak en meşhur vahşi doğal yaşam alanı. 15.000 km2'ye kurulu alanda Big-Five'ı yakından görebilir ve birçok doğal olaya çiftleşme, avlanma, hayvanlarına doğumuna şahit olabilirsiniz. Serengeti, Kenya'nın güneyini Tanzanya'nın kuzeyini içine alan kısım. Kenya tarafı Maasai Mara. Serengeti'de her yıl 2 defa çok büyük hayvan göçleri yaşanıyor. Yukarıda bahsettiğim belgeselde bu göçe dair çok çarpıcı görüntüler var. Gözleri iyi görmeyen Doğu Afrika Antilopları önlerindeki zebra sürülerinin kendilerine rehberlik yapması sayesinde her yıl Kasım Ayı itibariyle Kenya Maasai Mara'dan Tanzanya Serengetisine göç ediyor. Mayıs sonuna kadar da Tanzanya Serengeti toprakları içinde yaşıyor. Bu göçe denk gelmek sanırım inanılmaz birşey olur. Bu nedenle, Tanzanya Serengeti topraklarında SAFARİ yapmak istiyorsanız doğru zaman Kasım'dan Mayıs'a kadar. Mayıs gibi tekrardan büyük bir göç yaşanıyor. Bu sefer hedef Maasai Mara. Mayıs sonrası Tanzanya Serengeti'de SAFARİ, hayvan azlığı nedeniyle pek önerilmiyor. Biz, SERENGETİ'yi hedefe aldıktan sonra Safari turu için lokal tur şirketleriyle yazışmalara başladık. Çok çabuk cevap veriyorlar ve çok çeşitli tur programları sunuyorlar ve tabii ki fiyat yelpazesi oldukça farklı. Safari'da maliyeti en çok etkileyen kalem Safari'de nerede nasıl bir kamp alanında geceleneceği. Safari'nin yapıldığı doğal parklar farklı farklı olduğu gibi konaklama yerleri de çeşit çeşit. Geceliği 15 USD olan çok basit çadır kamplardan tutun da Lüx-Çadır Kamplara yada geceliği 500 USD'ın üstünde olan Lüx-Lodge'lara kadar herşeyi bulmak mümkün. Yani yelpaze oldukça geniş. Öncelikle siz nasıl bir yerde kalmak istiyorsunuz ya da kalabilirsiniz bunu belirlemelisiniz. Biz tüm yazışmalar sonrasında en sonunda Almanya'da bir tur şirketiyle anlaştık ve onlar bizim SAFARİ dahil tüm Tanzanya programımızı organize etti. Bunu seçmemizin en önemli sebebi Safari öncesi Kilimanjaro'ya tırmanacak oluşumuzdu. Eğer sadece SAFARİ yapacaksanız bence direk lokal tur şirketleriyle görüşün. Bizim lokal tur şirketimizin ismi African View' idi. Kilimanjaro öncesi konakladığımız Meru View Lodge ve Serengeti'de doğal yaşam alanı içinde konakladığımız Serengeti View Camp bu şirkete ait. Ayrıca Zanzibar'da deniz kıyısında bungalov tarzı otelleri var. Onun ismi Bahari View Lodge. Bu şirket Alman asıllı bir çiftin kurduğu oldukça profesyonel bir tur şirketi. Biz tüm seyahatimiz boyunca çok memnun kaldık. www. tanzaniatouristboard. com ya da www. tanzaniaparks. com internet adresinden güncel konaklama bilgilerine, acentaların iletişim adreslerine ulaşabilirsiniz. SAFARİ sırasındaki rehberimiz oldukça bilgiliydi, ki bence SAFARİ'de rehber çok önemli. Çünkü arabayla ilerlerken herşeyi bizim gibi cahil gözlerin görmesi neredeyse imkansız. Rehberimiz en uzak noktalarda çalılar içinde gezinen aslanın sırtını görüp arabayı son sürat oraya sürüyordu örneğin ya da arabayla giderken bir anda arabayı durdurup dalda bilmem ne kuşunu bize gösterebiliyordu. Ne kadar çok kuş çeşidi varmış bunu SAFARİ'de daha net anladım. İnsanın hepsini aklında tutması imkansız. Mesela benim için sadece ceylan vardı. Eğer boynuzu varsa geyikti. Onların 10'dan fazla türü olduğunu bilmiyordum. Ancak SAFARİ sırasında rehberimiz sayesinde hayvanlar alemini birazcık da olsa tanıma fırsatı yakaladım. Artık leoparla çitayı uzaktan da olsa ayırt edebilirim. Ya da bir bufalonun aslandan daha tehlikeli olduğunu biliyorum. Bir dişi aslanla bir erkek aslan uslu uslu yatarken biz artık 'tamam, gördük gidebiliriz'' derken rehberimiz bizi 'durun, olay daha yeni başlayacak'' diye uyarmasaydı Serengeti'de bir dişi aslanla bir erkek aslanın çiftleşmesine şahit olamayacaktık mesela. Ekibin diğer üyelerinin heyecanını da burada yadsıyamam. Bir gergedanın sadece sırtını uzaktan gördüğümüz anlarda bile ellerinde dürbün daha fazla görebilme heyecanını taşıyorlardı içlerinde, ki bu heyecan SAFARİ'de en çok ihtiyacınız olacak şey. HEYECAN ve SABIR. Çünkü saatlerce gezebilir ve hiçbir şey görmeyebilirsiniz. Sıkılmadan, sabırsızlanmadan tüm dikkatinizi çevreye vererek sürekli dürbünle etrafı kolaçan ederek günü tamamlamanız gerekiyor, ki bu hiç kolay değil. SAFARİ'de KİLİMANJARO'dan daha fazla yorulduğumu söyleyebilirim. Safari sonrası ise yine Arusha'da olan otelimize yerleştik. İsmi Kudu Lodge. Çok büyük bir alana kurulu olan bu Lodge adeta bir orman ve çiçek bahçesinin iç içe geçmesinden oluşmuş. Odalar ise ağaçlı-çiçekli alana serpiştirilmiş. Kaldığımız odalar 40-50 metrekare büyüklüğündeydi. Nerdeyse bizim Münih'teki evimiz kadar geniştiler :)) Temiz ve düzenli bir otel. İlk akşam yemeği açık büfeydi ve yemekler oldukça lezzetliydi. Sabah kahvaltısı ise ortalamanın üzerindeydi diyebilirim. Ancak var dedikleri internet hiçbir zaman çekmedi ve ilk gecenin sabahı sular akmayınca biraz perişanlık çekmedik değil. Onun dışında herşey yolundaydı. SERENGETİ'de ise SAFARİ bir başka güzel ve özel. Bu kadar çok aslan, leopar, çita göreceğim aklımın ucundan geçmezdi. Artık zebralara zaten bakmaz olduk. Sokakta gördüğümüz kedi, köpek gibi birşeydi onlar bizim için. SERENGETİ SAFARİ'ye damgasını vurdu. 4. Gün Sabah öğlene kadar Serengeti içindeydik. Öğleden sonra Arusha'ya doğru yola koyulduk. Bunun için Ngorongoro Doğal Koruma Alanı içinden geri döndük. Burası çok özel bir bölge. Bu bölgede yaşayan bir yerli Afrikalı kabilesi var. MAASAİ'ler. Köylerinde vahşi hayatın içinde yaşıyorlar. Hayvanlarını bu vahşi alan içinde otlatıyorlar. Kıyafetleri kırmızı ve mor ağırlıklı. Bunun sebebi hayvanların bu renklerden hoşlanmadığı yönünde. Bir şehir efsanesine göre de vücutlarına sürdükleri bir koku sayesinde hayvanları kendilerinden uzak tutuyorlarmış. Ancak bu bilgiyi ben doğrulatamadım. Bu bölgeden geçerken MAASAİ halkının yaşadığı köylere para ödeyerek ve izin alarak uğrayabilirsiniz, 5-10 dakika onların köylerinde zaman geçirebilirsiniz. Bunu önceden SAFARİ yapacağınız tur şirketiyle konuşmalısınız. Bizim, SAFARİ sonrası MAASAİ'lerle 24 saat geçirme planımız olduğu için bu köylerde mola verme gereksinimi duymadık. 4. Günün akşamı ilk gece kaldığımız Kudu Lodge'da geceledik. Burası doğal bir krater ve kapalı bir alan. Devasa SERENGETİ ile karşılaştırıldığında küçücük bir alan. Ancak burayı özel kılan da bu. Bu kadar dar bir alanda bu kadar çok farklı vahşi hayvanın beraber yaşaması inanılmaz bir olay. SERENGETİ'ye giderken ve dönüşte Ngorongoro Doğal Yaşam Alanı içinden geçmiş ve bu krateri tepeden görmüş, fotoğraflamıştık. Son gün krater içine girdik ve burada avlanmaya hazırlanan bir aslan sürüsüne denk geldik. Onların avlanmaya hazırlanışı, avlarına yavaşça, gizlenerek yaklaşmaları ve bizim bunlara şahit oluşumuz 5. güne damgasını vurdu. Bizden bir gün önce orada SAFARİ yapan grup Ngorongoro Krateri'nde bir gün boyunca neredeyse hiç birşey görmemiş, aslana rastlamamıştı. Bizse, küçük yavrularıyla avlanmaya çıkmış yaklaşık 20 tane dişi aslana denk geldik. İşte bu da SAFARİ'nin cilvesi. 5. günün sonunda 5 gün boyunca gördüklerimizin, yaşadıklarımızın mutluluğu heyecanıyla Meru Lodge'a doğru hareket ettik. 5 gün boyunca toz toprak içinde, sadece arabada oturarak, tüm dikkatimizle hayvan peşindeydik ve anladık ki 5 gün SAFARİ için tam kararıymış. Bir gün daha yapmak istemedik. Kaldığımız Kudu Lodge'un ve Serengeti Çadır Kampı'nın fiyatları Safari turumuz içinde olduğundan fiyat bilgisini paylaşamıyorum. Toplam 5 günlük Safari için biz kişi başı yaklaşık 2.000 Euro para ödedik. Eğer direk lokal firmalarla anlaşırsanız daha uygun fiyata tur ayarlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Off the Road on the Track Afrika'nın vahşi topraklarında SAFARİ yaptı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/almanyada-is-bulmak-ve-orada-yeni-bir-hayata-baslamak-gercek-deneyimler-serisi-2/", "text": "Yurt dışına çıkmak sadece yüksek lisans aracılığıyla mı olur? Hayır diyeceksiniz, bir yolu daha var: İş bulur öyle gelirim. Bu sefer Gizem'le beraber gerçekleştirdik röportajı. 29 yaşında genç bir kadın var karşımda. 2,5 yıldır Almanya'da yaşayan genç bir mühendis o. Hatta Türkiye'nin ilk kadın otomotiv mühendislerinden biri o. Tanışmamıza vesile ise bu blog. Ama asıl sebep onun Almanya'da yaşam kurma isteği, tutkusu. Bloğum aracılığıyla bana ulaşmış ve Almanya hakkında, buradaki yaşam hakkında bilgi almak istediğini söylemişti. Nasıl yaparım, nasıl gelirim, hangi kurs daha iyi, yaşam kurmak için hangi şehir en mantıklısı derken Gizem bütün zorlukların üstesinden geldi ve şu anda Almanya'da yaşıyor, çalışıyor... ''Almanya'ya taşınmak benim verdiğim en doğru kararlardan biri. Evet, yine bir şansım olsa, bunu yine yapardım.\" diyor Gizem.. Her ne kadar üniversite denkliği olsa da, Türkiye'den alınmış diplomalarla burada iş bulmak gerçekten zor. Ben ilk önce seçici davranıp sadece gerçekten istediğim işlere başvurdum. Ama sonlara doğru umutlarım tükenmeye başlayınca makine mühendisi arayan her ilana başvurmaya başladım, geri dönmek istemedim çünkü. Sonuçta 70'e yakın iş başvurum vardı ama sadece 2-3 telefon mülakatı yapabildim. Ancak burada belirtmeliyim ki bunun tek nedeni diplomalarımın Türkiye'den olması değil, bu başvurular sırasında çalışma iznine sahip olmamamdı. Çünkü bir işverenle sözleşme imzaladıktan sonra, çalışma izni için yaklaşık 3 aylık süreye ihtiyacınız var. Birçok işveren bu kadar beklemek istemiyor. Evet, dil kursu vizesi ve öğrenci vizesi arasındaki en önemli farklardan biri de bu bence. Eğer üniversitede öğrenciyseniz zaten çalışma izniniz var, ama dil kursunda öğrenciyseniz ne yazık ki yok. Aylar süren başvurulardan ve sayısız red cevabından sonra tek bir is görüşmesine çağırıldım ve şu anda orada çalışıyorum. Yani aslında önünüzdeki bütün engellere rağmen bir görüşme yapma şansını yakalarsanız, orada kendinizi gösterdiğiniz takdirde diplomanın önemi kalmıyor. Seyahat etmeyi çok seviyorum, zaten bütün yurt dışı maceram da böyle başladı. 25 yaşındayken çıktığım yurt dışı seyahatleri sırasında Avrupa'daki yaşam ve çalışma hayatından çok etkilendim ve burada yaşamalıyım diye düşünmeye başladım. Seyahatlerim sırasında karşılaştığım insanlarla sohbet ettikçe, Türkiye'deki hayat standardımızdan daha da rahatsız olmaya başladım. Politik durum da zaten çok iç açıcı değildi, benim sahip olduğum hayat görüşüne sahip birçok kişi gibi ben de ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve ilerlediği yönden rahatsızdım. Çalışma hayatında yaşadığım sıkıntılar da bunun üzerine eklenince hayatıma yeni bir yön vermem gerektiğine karar verdim. Makine mühendisi olduğum için benim için en uygun ülkenin Almanya olduğunu düşündüm ama yine de Avrupa genelinde iş aradım. Birçok yere başvuru yaptım ama olumlu bir cevap alamadım. Böyle olunca ilk önce Almanca öğrenmek için Almanya'ya gelmeye karar verdim. Burada Almanca öğrendikten sonra iş buldum. Şu anda da hala aynı iş yerinde Ar-Ge mühendisi olarak çalışıyorum. İlk önce bence herkes kendini iyi tanımalı. Ailesinden, arkadaşlarından uzak kalmaya dayanabilecek mi? Dilini bilmediği bir ülkenin prosedürleriyle başa çıkmaya hazır mı? Bence psikolojik hazırlık her şeyden önemli oluyor bu noktada. Tek başına kalmaya, gerçek anlamıyla bir birey olmaya hazır olmalı insan. Çünkü bu başka bir şehre taşınmak değil, her zaman arkamızda olan ailemiz bir telefonla yardımımıza koşamıyor buradayken ne yazık ki. Bu yüzden önce her şeyle başa çıkabileceğinden emin ve buna hazır olmalı herkes. Daha sonra ise ne yapmak istediğine karar vermeli. Yüksek lisans, doktora gibi bir eğitim sürecine girmek isteniliyor mu? Ben tekrar üniversite hayatına dönmek istemedim, o yüzden farklı bir yol izledim. Eğitim dışında da birçok yol var, benim gibi dil kursu için gelinebilir, eğer bir akrabanız varsa onun aracılığıyla gelinebilir, iş arama vizesi alınabilir gibi. Kararı verdikten sonraki hazırlık süreci de uzun sürdü benim için. Dediğim gibi, önce iş aramaya başladım ama Türkiye'den Avrupa'ya yapılan başvurularda çok şansı olmuyor insanın. İmkansız değil tabii ki, yanlış anlaşılmasın, ama gerçekten zor, özellikle başvurduğunuz ülkenin dilini bilmiyorsanız. Araştırma, bütçe hesapları, para biriktirme derken yaklaşık iki sene geçirdim. Bence bunun için en önemli aşama şehir ve dil kursu seçimi. Bunları yaptığınız zaman gerisi zaten standart devlet prosedürler. Ben dil kursu vizesi ile geldim. Bunun için Almanya'da bir kurumun yoğunlaştırılmış dil kursu programına kayıt yaptırmış olmak gerekiyor. Bu kurslarda haftalık en az 25 saat dil eğitimi var. Dil kursuna kayıt yaptırdıktan sonra Almanya'da bir bloke hesap açtırıyorsunuz. Almanya'da kalacağınız süre için devletin belirlediği aylık minimum gider düzeyi var ve bu paraya sahip olduğunuzu kanıtlamak için hepsini bu hesaba yatırmış olmanız gerekiyor. Ama eğer masraflarınızı karşılayacak biri varsa, bunu gösteren resmi bir belge ile hesap açtırmadan da vize başvurusu yapmak mümkün. Bloke hesaba eğitim süresince masraflarınızı karşılayacak bütün parayı yatırıyorsunuz ve Almanya'ya geldiğinizde aktif hale getirip kullanmaya başlıyorsunuz. Bu hesaptan her ay devletin belirlediği miktarda para çekme hakkınız var, gerisi bloke olarak hesapta duruyor. Ben ilk önce vize için, daha sonra da burada oturma izni alabilmek için zorunlu olan sağlık sigortası yaptırdım sadece. Zaten çalışmaya başlayınca da sağlık sigortası zorunlu tutuluyor. Bu konuda hiç sıkıntı yaşamadım. Şehir ve dil kursu seçimi buradaki masraflarınız açısından çok önemli bir konu. Ben birçok farklı şehirde, birçok ayrı dil kursu inceledim. İçerik genel olarak standart zaten, sadece fiyatlar değişiyor. Sonra aklımdaki her şehir için ortalama kira, aylık masraflar gibi konuları araştırdım. Sonuçta elimde uzun bir Excel listesi vardı Bundan sonra seçmesi kolay oldu, en uygun fiyatlı şehri seçtim. Kassel... Bu konunun özellikle önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü eğer benim gibi dil kursu vizesi ile gelirseniz çalışma izniniz olmuyor ne yazık ki. Elinizde olan para ile idare etmek zorundasınız. Kassel diğer şehirlere oranla yaşamın daha ucuz olduğu bir şehir. Eğer çalışma iznine Almanya'da hali hazırda oturma izniniz varken başvurursanız hiç problem çıkmıyor. Ama araştırdığım kadarı ile Türkiye'den başvurmak biraz daha sıkıntılı, orada farklı bir prosedür uygulanıyormuş. Aslında iş hayatı için burada İngilizce rahatlıkla yeterli olur ama tabii ki herkes kendi dilini konuşan biriyle çalışmak istiyor. Bir mühendis olarak buradaki çalışma hayatımda karşılaştığım herkes oldukça iyi İngilizce konuşuyor zaten. Yani çalışma hayati için İngilizce yeterli, ama iş arama süreci için Almanca olmazsa olmaz diyebilirim. Almanca olmadan iş görüşmelerine çağırılma ihtimali bence çok düşük. Ben sadece Kassel'de yaşadım ve buranın pahalı olduğunu düşünmüyorum. Ama karşılaştırdığım yer İstanbul sonuçta. Türkiye'de de İstanbul ve Ankara dışında bir şehirde yaşamadım. Ancak başvurudan önce yaptığım araştırmalar sonucunda şunu çok net olarak söyleyebilirim ki, burada bence sadece kira giderleri Türkiye'ye göre daha yüksek oluyor. Aylık yiyecek giderine bakarsanız farkı yok mesela, hatta belki daha uygun. Sonuçta Türkiye'ye de artık birçok tarım ürünü ithal geliyor ne yazık ki. Kıyafet olarak baksanız o da aynı şekilde Türkiye'ye ithal olarak geldiği için çok farklı değil. Sinema, tiyatro gibi sosyal etkinlikler hemen hemen aynı. En azından Kassel'de böyle. Yani Türkiye'nin büyük şehirlerinden birinden geliyorsanız burada çok sıkıntı yaşayacağınızı düşünmüyorum. Tabi bu benim ilk geldiğim dönem için geçerli, şu an oldukça yükselmiş olan kurun etkisini katmıyorum bu söylediklerime. Türkiye'deki giderler ile ilgili bir bilgim yok şu anda. Bu tabi ki herkesin yaşam standardına ve yaşadığı şehre bağlı bağlı Çünkü en büyük standart gider kira. En başta söylediğim gibi, bunun için devletin belirlediği bir alt sınır var zaten. Bana bu para rahat rahat yetti, hatta üzerine ufak seyahatlere de çıktım, ama ben zaten yaşayacağım yeri buna göre seçmiştim en başta. Farklı şehirler için durum tabii ki farklı olacaktır. Ayrıca bu konuda dil kursunu ayrı tutuyorum, çünkü ücretinin tamamını kayıt sırasında ödedim. Vize için bu gerekliydi. Kassel gibi görece küçük bir şehirde ortalama 900-1000 Euro civarı diyebilirim. Bunun içine benim gözümde her şey dahil ama kişiden kişiye çok değişebilecek bir konu kesinlikle. Ayrıca burada birkaç kişi birlikte kalınan ev kirasını göz önüne aldım. Almanya'ya taşınmanın avantaj ve dezavantajlarını sosyal yönleriyle değerlendirir misin? Örnek arkadaş çevresi, sosyal ortam gibi. Arkadaşınız yok. En başta en büyük sıkıntı bu. Evet, kursta birileriyle tanışacaksınız mutlaka, ama yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz arkadaşlarınız gibi olmayacak hiçbiri. Almanca olmadan Almanlarla tanışmak zaten zor, bunun için biraz zamana ihtiyacınız olacak. Ama bunlar dışında sosyal bir zorluk görmüyorum. Kesinlikle daha özgürlükçü bir ortamda yaşıyorum. Bu günlük hayatta da kendini gösteriyor. Evet, ekonomik olarak biraz daha zor belki, ama bence buna değer. Bu konuda fazla sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Sevdikleriniz bir telefon kadar uzakta artık. Ama bazı şeyler özleniyor tabi ki. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin birlikte olmanın yaşattığı duygular ayrı. Almanya özelinde cevap vermek gerekirse bence en büyük zorluk Türk olmak. Çünkü buraya 60'larda gelen Türklerden beri insanların kafasında yer etmiş bir Türk imajı var ve bunu kırmak çok zor. Her ne kadar her zaman \"Sen hiç Türk'e benzemiyorsun\" tepkisiyle karşılaşsam da bunu öğrendikten sonra hiç beklemediğim sorular alıyorum hala. Çünkü ne yazık ki yerleşmiş olan imaj, bir ön yargıyı da beraberinde getirmiş durumda. Buradaki iş hayatında henüz fazla tecrübem yok, ama Almanlarla çalışmanın zor olduğunu düşünmüyorum. Şimdiye kadar her şeyin açıkça yürütüldüğü bir çalışma ortamındaydım ve bence bu insana bir güven duygusu veriyor. Ofis politikalarından uzak, herkesin sorumluluğun bilincinde olduğu, herhangi bir hata durumunda suçlanacak birilerinin aranması yerine hep beraber bir çözüm arayışına girildiği bir ortamdayım ve bütün bunlar beraber çalışmayı oldukça kolaylaştırıyor benim gözümde. Almanya'ya taşınmak benim verdiğim en doğru kararlardan biri. Evet, yine bir şansım olsa, bunu yine yapardım. Alıştığım bütün düzeni, sevdiklerimi bırakıp gelmek tabii ki zordu ama düşününce İstanbul'da yaşarken hayatın çoğu işte geçiyor. Günde en az 9 saat is, 2.5-3 saat yol demek günün yarısı demek zaten. Yeri geldiğinde hafta sonlarını da işe veriyoruz, yani değer verdiğimiz kişilerle geçirebildiğimiz kaliteli zaman çok az. Bir de çalıştığınız yere ve pozisyona göre değişmekle birlikte, benim gözümde daha yüksek bir stres seviyesi var. Karşılığında elde ettiklerimiz ise ayrı bir tartışma konusu kesinlikle. Bence hayatın büyük kısmını oluşturan iş hayatını daha kaliteli hale getirme şansı varsa, bence biraz özleme ve risk almaya değer. Ben tamamen vasıflı olunan bir alanda ise başlamayı daha doğru buluyorum çünkü iş hayatı nasıl başlarsa öyle gidiyor genelde. Bir de gerçekten ne istediğin ve işveren gözünden nasıl görüneceği önemli tabi ki ileriki aşamalar için. Benim karşıma yukarıda bahsettiğin gibi bir iş imkanı da çıkmıştı, ama bunun için buraya gelmedim diye düşündüm ve kabul etmedim. Şimdi ise planlama dahil bütün süreci gerçekleştirdiğim en önemli proje olarak görüyorum ve sonuçta istediğimi elde ettiğim için gururla anlatabiliyorum. Eğer umutsuzlukla o teklifi kabul etmiş olsaydım benim gözümde bu kadar başarılı bitmeyecekti bu süreç. Ben çok istememe, çok hazırlık yapmış olmama karşın son dönemde gelgitler yaşadım mesela. Çünkü hayatın kendi planları var ve sizin yaptığınız planlara karşılık sürprizler yaparak aklınızı çelmeyi çok seviyor Ama bu her zaman yapabileceğiniz bir şey değil ve bence bir kere aklınıza düştüyse kesinlikle edinmeniz gereken bir tecrübe."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/almanyaya-yuksek-lisans-yapmaya-gelmek-ve-almanyada-yasamak-gercek-deneyimler-serisi-1/", "text": "Münih'te yaşamaya başlayalı 9 yıl olmuş. 2008 yılının Ekim ayında gelmiştik buraya. Geçen 9 yılda bizim gibi kendi vatanından savrulup buralara gelmiş bir çok kişiyle, hayat hikayesiyle tanıştık. Birbirimize destek olduk. Kimisi almanca kursu aracılığıyla gelmişti, kimisi direk yüksek lisans için, kimisi şirket aracılığıyla atmıştı kendini yurt dışına. Kimisi sevdi kaldı, kimisi nefret etti döndü. Kimi yalnız hissetti kendini, kimi bizim gibi kendini yeniden buldu bu topraklarda. Son dönemde çok ciddi bir beyin göçüyle karşı karşıya Türkiye. Birçok genç insan nasıl olur da kendimi yurt dışına atarım düşüncesinde. Kimini tanıyoruz ve elimizden geldiğince sorularına cevap bulmasına yardımcı oluyoruz. Bir çoğunu ise tanımıyoruz. İşte tam da bu noktada bir fikir geldi aklımıza ve dedik ki daha çok insana yardımcı olmanın başka bir yolu olmalı. Tanımadığımız insanlara deneyimlerimizi aktarmak amacıyla yola çıktık ve dedik ki madem çevremizde bu kadar çok hikaye var o zaman örnek olsun bunlar gelmek ile kalmak arasında gidip gelenlere. Gerçek yaşam tecrübelerini, yurt dışına çıkış hikayelerini burada, bloğumda röportajlar serisiyle sizinle paylaşmaya karar verdim. Gökçeciğim bildiğin üzere 30 yaşındayım, tam rakam verecek olursak, yaklaşık 11.000 gündür falan yaşıyorum, kaldı 17.200 gün . Yıldız Teknik Makina Mühendisliği mezunuyum. Yurt dışı serüvenim lisans dönemi 3 ay gibi kısa bir süre ile Amerika'da başladı. Sonrasında Master sürecinde Almanya ile devam etti. Master sonrası 2,5 sene bir Çin macerasından sonra, tekrar soluğu Almanya'da almak suretiyle yurt dışı maceram devam ediyor. 9 sene önce Almanya'ya gelmişim, dün gibi . Şu anda Stuttgart'ta Bosch firmasında çalışıyorum. Lisans sonuna doğru kıpırdanmalar başladı bende. Aslında bir çok üniversite öğrencisinin kafasını karıştıran standard sorulardan başka bir şey değildi bu bendeki kıpırdanmaya sebep. Gayet tabii ki burada, Almanya'da, şimdi bütün bu soruları teker teker cevapladım ve süper oldu gibi bir hikaye anlatmayacağım. Bu soruların hiç birine net cevabım yoktu benim, ki olması da mümkün değildir zaten. Benim alternatiflerim belliydi. Askere gidip Türkiye'de bir işe girmek, babamın işini devir almak yahut yurt dışında master. Bu üç alternatifin de sonucu, belli değildi, halen de belli degildir. Her biri diğerlerinden daha iyi olabilir ya da olmayabilir. Ben yurt dışı alternatifini seçmiştim. Tek bildiğim ve önemli olan bugün mutlu olduğumdur. Başka bir ülkede yaşamak artık globalleşen günümüz dünyasında elbette herkes için mümkündür. Bunun nasıl ve hangi şartlarda olacağı ise eğitim, finans yahut kariyer durumuna göre farklılık gösterebilir. En önemli ön hazırlık kanaatimce insanın kendini Gitmek\" eylemine alıştırmasıdır. Sevdiklerinden gitmek eylemi bazı bünyelerde azotlu neticelere sebep olabilir. Yani alışkın değilseniz gitmeye, daha önce hiç gitmediyseniz, ilk gidişinizse, bir gün kendinizi yorganın altında cenin pozisyonunda ağlayıp, çikolata yemek isterken bulabilirsiniz Öncelikle, hedefimi \"yurt dışında yüksek lisans yapmak\" olarak belirledim ama öncesinde hiç okul araştırması yapmadım. Nerede, nasıl okurum belli değildi ilk adımları atarken. Çünkü, yurt dışına almanca kursu aracılığıyla gitmeye karar vermiştim. Baktım, internette araştırma yaptım ve bana uygun almanca kursunu Münih'te buldum. Gitmeden, kursun ilk 3 ay ödemesini yaptım. Konaklamayı önceden planlamak mümkün değildi. Bu nedenle konaklama konusunda bir çalışma yapmadım. Otelde kalmak tek alternatifti benim için. Sonrasında ev ya da yurt bulurum diye düşündüm. Kursu ayarladıktan sonra da vize başvurularına başladım. Ben almanca dil kursuna kayıt yaptırıp ilk etapta ögrenci vizesine başvurdum. (Öğrenci vizesi o zamanlarda 3 aylık veriliyordu, 3 ay sonra gidip vizeyi uzattım) Almanya vize başvurusu biraz sancılıdır. Belge toplamaktan ve beklemekten insanı isyana sürükleyebilir. Gerçi bu bürokratik zorluk başvurulan ülkenin Almanya olmasından değil maalesef başvuran bizlerin Türk pasaportuna sahip olmasından kaynaklanıyor. Acı ama gerçek. Vize kapsamında sağlık sigortası yaptırılması gerekiyor. Onun dışında bir işlem yapmadım ve burada hiç bir sorunla karşılaşmadım. Yüksek lisans için bir çok üniversiteye bulundukları şehirden bağımsız başvurdum. Üniversitelerin değerlendirildiği birçok ranking listeleri mevcut. Bunlar üzerinden alternatifler belirlenip üniversitelerin direk kendi internet siteleri üzerinden online başvuru süreci başlatılabilir. Yani şehre odaklanmadım. Almanca kursuna devam ederken, ki bu yaklaşık 8 aylık bir süreç, yüksek lisans başvurularımı hazırladım. Almanca kursunda almanca öğrenip DSH sınavını geçtikten sonra ingilizce yüksek lisansı hiç düşünmedim. Sadece almanca eğitim veren yüksek lisans programlarına başvurdum. Özellikle sonrasında Almanya'da çalısmayı düşünen arkadaşlar için, Almanca yüksek lisans yapmanın dile hakimiyet açısından avantajlarının çok olduğunu söyleyebilirim. Ben, Almanca eğitim geçmişim olmamasına rağmen, Almanya'da 8 aylık yoğun dil kursu sonrası yüksek lisansımı almanca tamamlayabildim. O nedenle Almanca bilmiyorum, almanca yüksek lisans yapabilir miyim, başarabilir miyim diye kimse korkmasın. Yapılabiliyor bunun örnekleri çok. Ben zorlandım evet. Büyük motivasyon şart. Türkiye'de alışkın olduğum ders çalışma ve sınav geçme methodları burada maalesef suya düştü. Türkiye'de finallerden birkaç gün önce yoğun kamp dönemi ve C olsun bizim olsun nidalarıyla girilen sınavlar ve sonunda geçilen derslerden sonra, Almanya'da 3 hafta boyunca sabah 8 aksam 18 kütüphanede çalışılan sınavlar ve sonunda kalınan dersler bünyede ağır travmalara yol açıyor :) Ama özetle atla deve değil. Yüksek motivasyon biraz da fedakarlıkla her şey mümkün. Eğitim sisteminin benim gördüğüm en büyük farkı Almanya'da derslerin daha gerçek olması. Yani endüstriyle iç içe geçen dersler, havada kalmayan örnekler, hatta direk sanayide danışmanlık yapan profesörlerle sizi iş hayatına çok daha iyi hazırlıyorlar. Eğer expat yoluyla gelmiyorsanız çok düşük ihtimal. Benim edindiğim izlenim Türkiye'deki bitirdiğiniz üniversitenin, hangi üniversite olursa olsun, burada pek deger bulmadığıdır. Mümkündür tabiiki ama başarıyla sonuçlanma ihtimali çok düşüktür. Çünkü Almanya'da zaten herkesin yüksek lisans diploması var. Bir de üniversite denkliği yok. Evet çalıştığınız firmanın büyüklüğüne bağlı olarak ingilizce bilmek yeterli olabilir, bunun bir çok örneği de mevcut. Ama bence mesele bu olmamalı. Özellikle genç arkadaslar için daha iyi nasıl olabilirim olmalı. Almanya'da kariyer yapmak istiyorsanız, almancaya zaten hakim olmalısınız ve başka hangi dili öğrenirsem bir adım daha öne geçerim olmalı asıl soru. Şu bir gerçek ki, burada Türk olarak her zaman aynı eğitim seviyesine sahip bir Almandan bir adım önde olmalısınız ki aynı sularda yüzebilesiniz. Darmstadt gibi küçük şehirler finansal açıdan öğrenciler için daha uygundur. Münih ve Stuttgart gibi büyük şehirlere yerleşmeden önce iyi bir bütçe planlaması yapmak gerekli. Özellikle kira ve kalacak yer konusu iyi araştırılıp iyi planlanmalı. Öyle ki özellikle Münih'te kalacak yer bulmak finansal güçten de bağımsız hale gelmiş durumda. 600 800 euro da aylık geçim için gerekli. Kalacak yer, yeme içme, kurs ücreti vs. bütün masraflar göz önüne alınırsa aylık 1500-2000 hayat standardınıza göre gerekli. Öğrenciyken çalışmak mümkün. Almanya devleti bunun için öğrenciyken özel çalışma vizesi veriyor. Günümüz teknolojisi gurbet psikolojisini büyük ölçüde yenmiştir. Hepimizin bildiği imkanlar her istenildiği zaman Türkiye'deki sevdiklerinize ulaşmanızı sağlıyor. Gurbet değil de özlem diyelim. Her ne kadar ailenize arkadaşlarınıza her dakika ulaşabilseniz de bir özlem duygusu oluyor. Farklı ülkelerde farklı challenge'ların olduğuna inanıyorum. Almanya'da en tatsız mevzu sürekli Türk olduğunuzu hatırlamak zorunda kalmanız ve standard ön yargılara, sorulara ve yorumlara maruz kalmanızdır. Aa sen hiç Türkler gibi değilsin gibi klasik altı boş saçma sapan yorumlara, siyasi bi takım aşağılamalara hazır olunmalı. Başlarda hiç bizim gibi değiller, hiç geyik muhabbetleri yok, çok gergin adamlar felan diye düşünürdüm. Zamanla aslında ne kadar çeşitli olduklarını, aynen bizim gibi geyik muhabbetinde alanında uzman Almanların olduğunu keşfetmek bana keyif verdi. Ben şimdiye kadar Almanlarla ve Çinlilerle yakın çalıştım. Türkiye'deki iş hayatını bilmiyorum, o nedenle Türk Alman iş hayatını kıyaslayamam. Ama Almanlarla çalışmak hiç zor değil. Hatlar keskin ve bellidir. Çinliler zordur ama samimidir. Almanlar iş arkadaşı Çinliler kankidir. Kesinlikle evet. Hayat standardı perspektifinden bakarsak verdiklerime karşılık şu anda maddi-manevi kazandıklarım daha ağır basıyor. Bunun dışında insanın dünya görüşü pozitif açıdan değişiyor. Türkiye'nin dışında bambaşka bir dünya var. İmkan varsa her insan hayatının bir bölümünde muhakkak yurt dışında yaşamalı bence."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/alpler-tatil-tavsiyesi-mittenwald-geister-gecidi/", "text": "Bloğumuzu yakından takip edenler bizim ne kadar doğa aşığı bir aile olduğumuzu bilirler. Hemen hemen her hafta sonu kendimizi dağlara, göllere atmakla yetinmeyip artık şehir gürültüsünden, kalabalığından uzakta bir köyde yaşıyoruz. Yani her anımız yeşille, oksijenle, inek ve atlarla iç içe ve biz bu durumdan inanılmaz keyif alıyoruz. Bu yazımda da yine Münih şehir merkezinden çok uzak olmayan günü birlik tren/araba ile gidip gelebileceğiniz bir yer tavsiye edeceğim. Hedef Mittenwald. Bloğumda daha önce tavsiye ettiğim Garmisch Bölgesi'ne çok yakın. . Hedef Mittenwald dedik. Burası nerede? Münih merkezden yaklaşık 105 km uzaklıkta, güneyde. Mittenwald oldukça şirin, tatlı, masalsı bir yerleşim yeri. Eğer vaktiniz varsa 1 gece burada konaklamanızı tavsiye ederim. Biz de kesinlikle bir sonraki sefere bir gece burada konaklamalı bir plan yapacağız. Ama konaklamak şart değil. Bu yazıda tavsiye edeceğim rotayı günlük gezi olarak planlayabilirsiniz. Mittenwald'e ulaştıktan sonra ise şehrin içinden kısa bir yürüyüşle Leutscher Geisterklamm tabelalarını takip ettiğinizde kendinizi yemyeşil bir doğanın içinde bulacaksınız. Geister Geçidi bu bölgenin en önemli yürüyüş rotalarının başında geliyor. O nedenle her yerde tabelayla yön tarifi yapılıyor. Mittenwald şehir merkezinden yeşil alana ulaşmak için yaklaşık 10-15 dakika yürümeniz gerek. Yeşil alana ulaştığınızda ağaçlar arasından geçen patika bir yol sizi karşılayacak. Hemen yolun başlangıcındaki evler ise insanı kıskandıracak cinsten. Biz hep şöyle düşünmüşüzdür: Burada yaşayanlar bizce hiç yaşlanmaz. Patika yolun kıyısından akan suyun rengine dikkat edin derim. O su biraz sonra ulaşacağınız şelalenin suyu. Bu yürüyüşte görülmesi gereken 2 önemli doğa güzelliği var. Birincisi Şelale. İkincisi ise Geister Geçidi'nde yer alan köprünün oradaki manzara. Biz ilk olarak şelaleyi gidip gördük. Giriş kişi başı 3 euro. Defne için para ödemedik. Çocuklar içinse 1 euro alıyorlar. Şelaleye giden yola girdiğinizde bir tabela göreceksiniz. Staat Grenze. Evet burası Almanya Avusturya sınırı gerçekten. Şelaleye giden geçit aynı bizim Saklıkent'imize benziyor. Dar bir yoldan ilerlediğinizde gürül gürül akan bir şelale sizi karşılayacak. Şelalenin kendisindense bu geçitte ilerlemek bence çok keyifli. Her köşe başında fotoğraf ya da video çekmek için dursanız bile max. 20 dakikada bu turu tamamlayıp başladığınız noktaya ulaşacaksınız. Orada kısa bir kahve molası verebilirsiniz. Sonra hedefte şu ünlü köprü var. Bu köprüye ulaşmak için şelalenin girişinin hemen yanı başında sağda yürüyüş yollarının anlatıldığı tabelanın arkasından yukarı doğru sapmak gerekiyor. Yukarı doğru orman içinden yaklaşık 40-45 dakika ilerlediğinizde köprü karşınıza çıkacak. Bu yolu Ekim ayında özellikle tavsiye ederim. Çünkü o zaman bu yürüyüşü sonbahar renkleri içinde gerçekleştirmiş olursunuz ki sonbahar renkerinin sunduğu görsel şölen ayrı güzel. Köprüde bol bol zaman geçireceğinize eminim. Köprüden karşıya geçmek yerine yola devam etmek isteyenler de olabilir. O zaman uzun rotaya geçiş yapmış oluyorsunuz. Zamanı olanlar bence denesin. Biz yürüyüşe geç başladığımız için ve Defne'yi çok yormamak adına kısa rotayı tercih ettik. Uzun rota, çocuksuz yolda olanlar için günü birlik yapılabilecek bir tur. Gözünüz sakın korkmasın. Köprüden karşıya geçip orman içinde yürüdüğünüzde yol sizi şelalenin başlangıç noktasına getiriyor. Yani şelalenin sağından başlayıp solunda tamamlamış oluyorsunuz. Özellikle çocuklu ailelerin sevdiği bir rota burası. Çünkü çocukların da rahatlıkla yapabileceği bir yürüyüş yeri. Çocuk arabası için pek uygun değil. Onun dışında doğayı keşfetmek isteyen ancak kondisyonuna pek güvenmeyenlerin de rahatlıkla yapabileceği bir rota. Yazının başında da belirttiğim gibi Münih'i gezmeye gelenlerin rahatlıkla günü birlik bir turla gezebileceği bir bölge. Aklınıza not edin. İlk fırsatta da yolunuzu düşürün derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/alplerin-muhtesem-manzarasi-esliginde-bir-hafta-sonu/", "text": "Off the Road on the Track blog sayfasını takip edenlerin, bizim Almanya'nın yemyeşil Bavyera Bölgesi'ni ne kadar çok sevdiğimizi bildiğini düşünüyorum. O zaman neden Bavyera sorusuyla başlamıyorum. Bavyera cennettir diyerek size yeni bir rota önerisinde bulunuyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra Münih'e / Salzburg'a uçak biletinizi ayırtın. Bir de yazımın çıktısını yanınıza alın yeter. Çok güzel bir hafta sonu geçireceğinizin garantisini veriyorum. 2013 Ağustos Ayı'nda Otel Mauthausl'da bir gece konaklama imkanı bulmuştuk. Manzarasına çarpılmış ve etrafta birçok doğa yürüyüşü yolu olduğunu kafamızın bir köşesine yazarak bu otelden ayrılmıştık. Kısmet 2015 Ağustos'unaymış. Bu nedenle hedef direk Otel Mauthausl'dı. Dağ manzaralı standard oda rezervasyonunu yaptık ve Cumartesi sabah çok erken saatte yola koyulduk. Dağların arasında muhteşem bir manzaraya sahip bu otelde standard oda kişi başı 50 Euro. Bu fiyata kahvaltı dahil. Ayrıca otelin saunası ve wellness alanı da kullanılabilir. Otelin masaj imkanlarının da olduğunu belirtmeliyim. Burası doğa içinde kendine güzel bir wellness-haftasonu armağan etmek isteyenler için ideal. Buraya Münih'ten ulaşabileceğiniz gibi Salzburg'dan da ulaşabilirsiniz. Salzburg havalimanından sadece 21 km uzaklıkta. Eğer havalimanından araba kiralarsanız 27 dakikada otele ulaşabilirsiniz. Münih merkezden ise arabayla 1,5 saat sürüyor. Ya da buraya trenle ulaşabilirsiniz. O zaman Münih ya da Salzburg tren istasyonundan trene binmeniz gerekiyor. Bad Reichenhall ya da Traunstein istasyonunda ineceksiniz. Ardından otobüse binmeniz gerekiyor ki ineceğiniz otobüs durağı otele sadece 50 metre uzaklıkta. Buraya Bayern Ticket ile ulaşmak mümkün. Öncelikle Bayern Ticket hakkında yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın. Tren bağlantıları için kullandığımız trainline. de sitesine göre: Münih ana tren istasyonunda kalkan Meridian trenleriyle Traunstein tren istasyonuna ulaşabilirsiniz. 2 kişi yolculuk edecekseniz 31 euro karşılığında bu bölgeye ulaşabilirsiniz. Kesinlikle dağ manzaralı bir oda rezerve edin ve manzaranın keyfini çıkarın. Wellness alanını kullanmanızı tavsiye ederim. Hava güzelse dağ manzarasına karşı güneşlenebilir, kitabınızı okuyabilirsiniz. Otelin kahvaltısı, kahvaltı yapılan teras gerçekten çok güzel. Kahvaltının tadını çıkartın. Akşam yemeğini de otelde yemenizi tavsiye ederim. Şefleri oldukça iyi. Bir akşam yemeği iki kişi 50-60 Euro civarında olarak planlanabilir. Otelin tadını çıkarttınız. Ama daha bitmedi. O muhteşem doğanın da tadını çıkartmalısınız. Otelin etrafında çok güzel doğa yürüyüş yolları var. Bir kitapçıkta tüm yolların bilgilerini toplamışlar. Gittiğinizde resepsiyondan bu kitapçığı edinebilirsiniz. Biz iki tane yol seçtik ki bence bu ikisi en iyilerinin başında yer alıyor. Çok yorucu bir hafta sonu olmamasına özen gösterdiğimiz için yürüyüş mesafeleri uzun olmayan yollar seçtik. Ayrıca etaplar zor değil. Çok rahatlıkla yürünebilecek yollar. Sadece Weissbach vadisinde yapılacak yürüyüşte sağlam ayakkabılar giymeye dikkat etmelisiniz. Çünkü yol dar ve taşlı. Taşlar ise kaygan. Weissbach vadisindeki yol çocuk arabasına uygun değil. Ancak diğer yollarda çocuk arabasıyla yürüyebilirsiniz eğer bebeğiniz varsa bu bilgi önemli olacaktır sizin için. Bu yol direk otelden başlıyor. Yavaş bir tempoyla ve mola vereceğiniz düşünülürse gidiş 1,5 saat dönüş 1,5 saat olarak hesaplanabilir. Bir vadi boyunca ilerlerken vadi arasından geçen nehir size hep eşlik edecek. Hava sıcaksa mayolarınızı yanınıza alın. Nehrin serin sularında serinleyebilirsiniz. Ama su oldukça soğuk bunu da belirtmeliyim. Zorluk derecesi düşük ama alınacak keyfin oldukça yüksek olduğu bir yol. Sadece sağlam ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın ve dikkatli yürüyün o kadar. Tehlikeli değil. Vadi boyunca ilerleyin ve vadi genişleyip vadinin boğazından çıktıktan sonra geri dönebilirsiniz. Bu yol yine direk otelden başlıyor. Yaklaşık 20 dakika orman yolundan devam etmeniz gerekiyor. Ardından ana yola bağlanıyor. Ana yol derken yanlış anlaşılmasın, patikadan daha geniş bir yola çıkıyorsunuz ama yine orman içinde ilerliyorsunuz. Güneşli bir gün ise yürüyüş yolu olarak burası çok ideal. Çünkü orman gölge bir alan sunuyor insana. Tabelalardan hep Höllenbachalm'ı takip edeceksiniz. Yaklaşık 1 saat sonra çok güzel bir dağ evine ulaşacaksınız. Buradaki dağ evi bir çiftlik aslında. İnekler, keçiler her yerde. Kendi yaptıkları peynirlerini muhakkak deneyin derim. Almaya'daki bir gelenekten bahsetmem gerek. Brotzeit yani ekmek zamanı olarak tanımladıkları bu öğün soğuk peynir tabağı ve ekmekten oluşuyor. Doğa yürüyüşlerinde mola verilen dağ evlerinde peynir tabağı sipariş etmek bir gelenek adeta. Mola sonrası eğer gücünüz var ise bir sonraki dağ evine kadar yürüyebilirsiniz ki yaklaşık 2 saat sürüyor. Ya da geri dönebilirsiniz. Bu bölge dağ bisikleti için ideal. Ayrıca otelin bulunduğu bölge benim vazgeçilmezim Königsee'ye çok yakın. Eğer 3-4 gün zamanınız varsa bu otelden Kral Gölü'ne gidebilir o bölgeyi keşfedebilirsiniz. Kral Gölü için lütfen aşağıda yer alan ilgili yazılar kısmına bakın. O yazımda ayrıntılı bir biçimde Kral Gölü'nü ve çevresini anlatmıştım. Uçak maliyetlerini ve araba kiralama maliyetini göz ardı edersek otelde kalma- yeme içme-tren maliyeti 2 kişi için 200 Euro'yu bulacaktır."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/amsterdam-gezi-rehberi/", "text": "Ve işte Amsterdam tatiliniz için tüm yararlı bilgileri bulabileceğiniz yazım sizlerle... Şimdiden iyi tatiller! Tanrı dünyayı, Hollandalılar Hollanda'yı yarattı' diye okumuştum bir gezi kitabında. Ne demek istediğini Amsterdam'a gittiğimizde anladım. Topraklarının yüzde 18'i deniz seviyesinin altında olan Hollanda'da su baskınını engellemek için denize setler, fazla suyu atmak için de değirmenlerle çalışan kanallar inşa edilmiş. Bir gereklilik sonucu ortaya çıkan bu kanallar Amsterdam şehrinde görsel bir şölen sunuyor adeta. Bu nedenle şehirde yapılması gereken ilk aktivite Botla kanal turu' olmalı. Böylece 1 saat içinde şehrin büyük bir kısmını görerek kendinize bir gezi planı çıkarmış olacaksınız. Ayrıca bu bot turu sırasında çok güzel fotoğraflar çekme imkanınız olacak. (Kanalda bot turu yapan firmaları Central Station çevresinde bulabilirsiniz. Biz hemen kalkacak olan bir firmaya 1 saat tur için 2 kişi 30 ödedik. Ücretin standart olduğunu düşünüyorum. Ancak kısa ve uzun olmak üzere 2 farklı rota var). Amsterdam şehrinde gezilebilecek kilise ya da tarihi bina diğer Avrupa şehirlerine kıyasla çok az. Amsterdam gece gündüz hareketli sokakları, caddeleri, kanal boyları ve sürekli dolup taşan cafe&restoranlarıyla insanların şehri. Herkesin çok iyi ingilizce konuştuğu snobluktan uzak genç insanların şehri burası. Bu nedenle Amsterdam'da yapılacak en güzel aktivite eğer hava güzelse dışarda kanal boyu keyfi yapmak ve caddelerinde dolaşıp sonrasında güzel cafe & restoranlarında dinlenmek. Biz de aynen öyle yaptık :) Biz 2013 yılının Mart ayında Amsterdam'daydık. Gittiğimizde hava oldukça soğuktu. Bu nedenle kanal boyunda oturma imkanımız olmadı ama kanallar boyunca uzun uzun yürüdük ve cafe & restoranlarında bol bol dinlendik. Amsterdam'da yaşayan arkadaşlarımızın yeme & içme konusunda bize verdiği değerli tavsiyeler sonucunda çok güzel mekanlar keşfettik. Bu mekanları Amsterdam'da ne yenir ne içilir?' kısmında bulabilirsiniz. Ancak Amsterdam'ı kuşbakışı seyretmek isterseniz Westerkerk'e çıkmanızı tavsiye ederim. Günde yaklaşık 350.000 insan Amsterdam caddelerinde bisikletleriyle bir yerden bir yere gitme çabası içinde. Ancak burada bisikletliler- bizim gördüğümüz, yaşadığımız kadarıyla- yayalardan daha öncelikli. Amsterdam'ın bir bisiklet şehri olduğunu duymayan bilmeyen yoktur sanırım. Ancak ben, yaklaşık 5 yıldır bir Avrupa şehri olan Münih'te yaşayan biri olarak, şehirdeki bisiklet çılgınlığından şaşkına döndüm. Münih'te bisiklet sürenler bile yayalara saygı duymak zorundadır. Bu nedenle yaya olarak şehirde dolaşmak oldukça rahat ve güvenlidir. Ancak aynı şeyler Amsterdam için geçerli değil. Çok nazik olmadığını düşündüğüm bisiklet sürücüleri yayaları her an ezebilir. Amsterdam'da yaşayan her 4 kişiden 3'ünün bir bisikleti var. Ve onlar tam bir \"Killer-Bikes\". Devlet bakanlarının bile işe bisikletle gidip gelmesi şehirdeki bisikletin kullanımı hakkında ipucu verecektir. Biz hava soğuk olduğu için ve Münih'te bisikletlerimizi çok kullandığımız için buraya geldiğimizde bisiklet kiralamadık. Onun yerine yürümeyi tercih ettik. Ancak şehirde bisikletle dolaşmak çok keyifli bir aktivite olabilir. Bu çok iddialı bir söz olsa da Amsterdam birçok açıdan değerlendirildiğinde tarihi boyunca bu ünvanı hakkıyla taşıyan bir şehir. Şehrin tarihte bir ticaret şehri olması ve dünyanın her yerinden insanların buraya gelmiş olması nedeniyle Amsterdam hep farklılığın, çeşitliliğin merkezi olmuş. Bu çeşitlilik ve farklılık beraberinde özgürlüğü getirmiş. Bu nedenle burada diğer Avrupa şehirlerinden farklı olarak çok az kilise var. İnsanlar dinlerini yaşamak konusunda tarih boyunca diğer ülkelere kıyasla daha özgürler. Şu anda Amsterdam'da 178 farklı milletten insan yaşadığını da belirtmeliyim. Özgürlük sadece inanç konusuyla sınırlı değil. Hollanda'da ilk gay ve lezbiyen evliliği 01/04/2001 yılında düzenlenmiş. Hollanda bu konuda diğer Avrupa ülkerlerine örnek olmuş ve 2003 yılında da Belçika bu evliliklere izin vermiş. Ve özgürlüğün başka bir ismi Coffee Shop'lar. Belli miktar uyuşturucunun satıldığı Coffee Shop'lar Amsterdam'ın bambaşka bir yüzü. Uyuşturucu içeren kekler bu şehre gelmişken bir kere denesem ne olur ki diyen birçok turisti kendine çekiyor. Denenebilir ancak dikkatli olmakta fayda var. Bu sihirli keklerden denemiş insanlardan çok farklı hikayeler dinledik. Oldukça tehlikeli olabilir eğer içkiyle karıştırılırsa. Ben zaten 100% Yeşilaycı olduğumdan bizim böyle bir deneyim planımız yoktu. Ancak turist merakından içeri girip bir dolaşmak isterdik. Ama böyle bir ortam yok ne yazık ki. Coffee Shop'ların tarzı ve uyuşturucunun o ağır kokusu içeri girmeyi bırakın önünden geçmemize bile imkan vermedi. Şu anda o kokuyu nerde olsa tanırım. Artık 2.-3. günden sonra koku insanı iyice rahatsız ediyor. Bu da Amsterdam'ın sevmediğim yüzü. Red Light Street'i özgürlük kısmında atlamamak gerek. Çok güzel bayanların cadde boyunca camekanların önünde vücutlarını teşhir ettikleri ve vücutları üzerinden para kazandıkları bu cadde muhakkak görülmesi gereken bir yer. Cadde alabildiğine renkli ve hareketli. Buraya gelip güzel bayanları alıcı gözlerle seyredenlerle, meraklı turistlerin oraya buraya utangaç bakışları cadde boyunca birbiri içine geçiyor ve ortaya muhakkak görülmesi gereken bir manzara çıkartıyor. Bu caddede çok farklı amaçlara hizmet eden çok farklı mekanlar var. Bu caddedeki tiyatrolar hiç de masum değil. Dikkatli olun. Ama çok liberal bir kişiyseniz ve Amsterdam ne kadar özgür acaba diyorsanız Casa Rosso adlı tiyatroya gidebilirsiniz. Naziler tarafından yakalanmamak ve toplama kamplarına gitmemek için bir evin arkasında 2 yıl ailesi ve aile dostlarıyla saklanan Anne Frank, hayat dolu 15 yaşındaki bu genç kız, kendilerinin Nazilere ihbar edilmesi sonucu yakalandılar. Bu küçük beden her ne kadar yaşama tutunmak için çok çaba sarf etse de 1945 yılının Mart ayında Bergen Belsen kampında öldü. Amsterdam'a gelmişken ünlü müzelerini gezmemek olmaz. Biz Vincent Van Gogh'un eserlerinin sergilendiği Heritage müzesini öncelikli olarak görmeye karar verdik. Ancak yol üzerinde ilanını gördüğümüz ve Vincent Van Gogh'un 200'e yakın eserinin re-production'ından oluşan sergiyi gezmeye karar verdik öncelikle. Adı \"My Dream Exibition\". Van Gogh'un da kullandığı estetik boyaların önemli bir özelliği geçen yıllarda orjinal rengini koruyamamasıymış. Yani pembeler, yeşiller, maviler daha sonra başka renklere dönüşüyormuş. Bu nedenle Van Gogh'un bugün müzede sergilenen orjinal tabloları yapıldığı günden renkler açısından biraz farklı. Bu nedenle bir araya gelen bir ekip ünlü ressamın mektuplarında kendi resimlerini tasvir ettiği yazılardan yola çıkarak bilgisayar ortamında bu eserleri çalışmışlar ve eserleri ilk çizildiği zamanki renklerle yeniden yaratmışlar. Ayrıca bu eserleri ünlü ressamın hayatını ve resimlerdeki benzerlikleri ya da gizli kalmış ayrıntıları gösterecek şekilde bir araya getirmişler. Bunlara ek olarak Van Gogh'un önemli eserlerinin bazılarını 3 boyutlu animasyonlar eşliğinde sergiliyorlardı. Bu sayede resimleri daha iyi anladık, gizli kalmış ayrıntıları yakaladık, Van Gogh'un hayatını öğrendik ve belki de en önemlisi ressamın çizim yeteneğini nasıl geliştirdiğini, renkleri kullanmayı nasıl öğrendiğini adım adım takip ettik. Ben kendi doğum günümde 30. Mart 2013 tarihinde Van Gogh'un bu sergisini gezdim ve o gün öğrendim ki Van Gogh da 30 Mart'ta doğmuş. Fırça darbeleriyle, renkleri kullanışıyla beni çok etkiledi bu muhteşem yetenek. Sanata yakın olmayanların bile Van Gogh'un resimlerinin sergilendiği müzesini görmelerini tavsiye ederim. Bizim gittiğimiz bu sergi hala devam ediyor mu bilmiyorum ancak devam ediyorsa mutlaka bu sergiyi de gezmelisiniz. (My Exibition Sergi giriş ücreti kişi başı 16,5 ). Ve Rembrandt'ın şehri Amsterdam'da olduğunuzu unutmamanız gerekir. Rembrandt'ın evini ziyaret etmenin yanısıra dev bir Neo-Rönesans binada yeralan ve yılda bir milyondan fazla insanın ziyaret ettiği Rijksmuseum'u gezebilirsiniz. Burada Rembrandt'ın dünyaca ünlü Gece Bekçisi eseri sergileniyor. Rijksmuseum restorasyon nedeniyle kapalı olduğu için biz bu müzeyi gezemedik. Rembrandt'ın evini de gezmek bize çok cazip gelmedi. Bunun yerine biz Tarih müzesini gezdik ve çok keyif aldık. Amsterdam'ın tarihini, ve şehre dair birçok bilgiyi bu müzeyi gezerek öğrenebilirsiniz (Tarih müzesi 24 /2 kişi). Öncelikle Amsterdam'daki farklı cafe kültürü hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Amsterdam'daki cafeler Grand Cafe ve Braun Cafe olarak ikiye ayrılıyor. Grand Cafeler daha modern tarzda, yüksek tavanlı günümüz Avrupai cafeleri. Braun cafeler ise eski tarzda döşenmiş, daha küçük akşam bir içki içmek için gidebileceğiniz cafeler. Ayrıca daha küçük ve atıştırmalık birşeyler de bulabileceğiniz Eetcafeler var. Bunları ayrı ayrı denemelisiniz. Gezi kitabının tavsiyesi üzerine Papeneiland Braun Cafe'yi denedik ve orada akşam üzeri birer kadeh şarap içtik. Bence burayı denemelisiniz. Burası Amsterdam'ın en eski Braun Cafelerinden biri (Adres: Prinsengracht 2). Eğer muhteşem pişmiş kuzu kolu yemek istiyorsanız doğru adres Cafe Klos. Rezervasyon yapmadıkları için oraya gidip boş bir masa için beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ama inanın buna değer (Adres Kerkstraat 41-43 / Biz Lammschoulder ve Lammkotelett yedik ve toplamda 57 ödedik). Ya da süprizli bir akşam yemeği yemek isterseniz doğru adres Pasta e Basta. Bu İtalyan restoranında soğuk başlangıçların yeraldığı küçük bir açık büfe var. Sonrasında ise sadece İtalyan makarnası. Ayrıca tatlıları muhteşem. Ancak burayı özel kılan şey o gece orada yaşayacağınız sürpriz. Rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Aynı gece 2 rezervasyon yapıyorlar. O yüzden siz saat gece 21:00'e rezervasyon yaptırın ki orada uzun uzun zaman geçirebilesiniz. Benim 30. Yaş günüm için gittiğimiz bu restoran bana çok güzel bir doğum günü sürprizi sundu (Nieuwe Spiegelstraat 8 / http://www. pastaebasta. nl). Bir akşam da en hareketli caddelerinde dolaşırken rastgele girdiğimiz Het Karbeel var. Bu restoranı aynı zamanda gezi kitabının da önerdiğini sonradan fark ettik. Burada Karbeel Fondue yani peynir fondüsü yedik ve yanında da ev yapımı beyaz şarap. (32 ). Burayı da tavsiye ederim. Yol üzerinde görüp bu Eetcafe'de neymiş diye girdiğimiz bu cafenin de içi çok hoştu. Bunun dışında kanal boylarında çok güzel cafe & restoranların olduğunu belirtmeliyim. Eminim siz de rastgele çok hoş yerler keşfedeceksiniz. Bence Central Station yakınlarında bir otel bulmakta fayda var. Böylece şehrin merkezinde birçok yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Biz tüm otel rezervasyonlarımızı Booking. com'dan yapıyoruz. Biz Amsterdam Holiday Inn Otelinde kaldık. Central Station'a bir durak uzaklığındaki Sloterdijk tren istasyonunun hemen dibinde. Temiz, kahvaltısı gayet güzel ve merkeze ulaşımı çok rahattı (4 gece için 568 ödedik). Tavsiye ederim. Pazarlar hakkında daha detaylı bilgi ve kuruldukları günler için aşağıdaki internet adresine bakabilirsiniz. Hollanda peynirleriyle ünlü bir ülke. Amsterdam'da gezerken bol bol lezzetli peynirleri tadabileceğimiz dükkanlara girdik ve çeşit çeşit peynir yedik. Bizim Münih'te evimizde sürekli yediğimiz Gouda ve Edamer peynirleri Hollanda peyniriymiş. Ben bunu bilmiyordum. Hatta Gouda diye bir bölge var Hollanda'da. Ancak burada daha farklı birçok peyniri deneme imkanı bulduk. Mesela sarmısaklı, kırmızı biberli, karabiberli, pestolu, baharatlı. Buraya gelmişken bu farklı lezzetleri denememek olmaz. Biz Amsterdam'a 4 gün 4 gece zaman ayırdık. 1 günü Amsterdam dışında geçirdik. Dediğim gibi Amsterdam'da yapılacak daha çok şey var ancak biz bu 4 günde en önemli highlightları görme gezme imkanı yakaladık. Eğer sadece birkaç gün ayırdıysanız bu büyülü şehre, benim tavsiyem bot turuyla şehri keşfe başlamanız ve şehri yürüyerek ya da bisikletle keşfetmeniz ve kanal boyu keyfi yapmanız. Amsterdam'da çok keyifli bir dört gün geçirdik. Bu şehri bir de baharda görmek çok istiyoruz. Eğer siz hala bu güzel şehri görmediyseniz 2013 yılı 29 Ekim tatili ya da Kurban Bayramı bunun için güzel bir fırsat olacaktır. Amsterdam'da yaşayan sevgili Seda ve Hakan'ın kendi bloglarında paylaştıkları 'Amsterdam yeme içme rehberi'nin linkini burada ben de paylaşmak istiyorum. Onların tavsiyeleri sayesinde çok güzel mekanlar keşfettik. Bu yılki gezdiğim yerler arasında beni en çok etkileyen şehir Amsterdam oldu. Burada yazmıştım bisiklet ile tüm şehri gezebiliyor olmak inanılmaz kolay ve keyifli. Güzel bilgiler ve resimler için teşekkürler. Merhaba, ben de güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Amsterdam şehri bizi çok etkiledi gerçekten. Eminim hava daha güzel olduğunda şehir daha da keyifli olacaktır. Merhaba Sıtkı Bey, çok teşekkür ederim. Ben de sizin hazırladığınıza baktım. Ellerinize sağlık, çok güzel. Çok keyifli bir yazı olmuş! Özellikle fotoğraf tercihleriniz de mükemmel! Sitenizi inceleyeceğim. Şimdilik göz gez gezdirdim. Mayıs 2014 gibi gezimiz olacak. Gezmeye merakınız varsa bu sitede güzel fikirler bulacağınızı düşünüyorum. Merhaba çok teşekkür ederim. Amsterdam yazım bugüne kadar yayınlamış olduğum yazılarım içinde en çok okunan yazım. Amsterdam'a gideceklere güzel bir rehber olmuş olması beni çok mutlu ediyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/amsterdamda-yasam-gercek-deneyimler-serisi-3/", "text": "11 yıllık yurt dışı serüvenine sahip, Amsterdam'da iş arama sürecini başarıyla geçmiş ve profesyonel iş hayatına Amsterdam'da devam eden Seda ile gerçekleştirdik bu sefer röportajı. O aynı zamanda Kitchen Crashers gezi & yemek bloğunun yazarı. Profesyonel doğum ve aile fotoğrafçısı. \"Amsterdam Anneleri\" ve \"Hollanda'nın Çalıs an Anneleri\" adlı sosyal medya gruplarının kurucusu. 2013 yılındaki ilk annelik deneyimi sonrası Doula olmaya karar veren ve bu konuda eğitim alan Seda \"doğumda sadece bir bebek gelmez dünyaya, bir kadın da anne olarak yeniden doğar\" diyor ve profesyonel iş hayatının yanı sıra doğumlara girerek annelere destek oluyor. Şehir hayatının hareketliliği & zenginliğini ve küçük şehrin sakinliğini, huzurunu & düzenini ben Amsterdam'da buldum diyor Seda. Bu iki dünyanın en iyi özelliklerinin Amsterdam'da tam da ayarında harmanlanmış olduğunu düşünüyor. İstanbulla karşılaştırıldığında ufacık ama sürekli yenilenen, değişen, dönüşen bir şehir, bir o kadar da huzurlu ve güvenli. Hele ki çocuklu aileler için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyor. Şehir merkezinde oturup, 1km2 içinde 3-4 farklı çocuk parkı bulabilir, çocuğunuzu okula bisikletle güvenle gönderebilirsiniz diyor. Seda'nın alışmakta zorlandığım tek şey, Hollandalıların bizim kaba tabir edebileceğimiz dolaysız konuşma şekilleri oldu demesi beni hiç şaşırtmadı. Çünkü Almanya'da da benim tam da deneyimlediğim şey buydu. Dolaysız, direk yüzüne ne hissedildiğinin söylenmesi. Seda, ilk başlarda bu beni cok rahatsiz etse de şimdi artık alıştım, ve hatta bu şekilde kabullendim diyor :) Aynı benim kabullendiğim gibi :). Hatta ve hatta kaba olmadığı sürece duygu ve düşüncelerini dolaysız söyleyebilmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu da öğrenmiş oldum diyor. Onunla Amsterdam özelinde ve Hollanda genelinde hayat kurma, yaşam koşulları, yurt dışında çocuk yetiştirme üzerine çok yönlü bir röportaj gerçekleştirdik. Ben sordum, O da hiç sıkılmadan anlattı. Adım Seda Çınar Ceyhan. Eşim ve iki oğlumla (4,5 ve 2 yaşlarında) Amsterdam'da yaşıyorum. İzmir'de doğdum büyüdüm. Lisans ve yüksek lisans eğitimimi İstanbul'da tamamladım ve 7 sene orada yaşadım. Bu süre zarfında birçok farklı sebeple yurtdışına çıktım, Avrupa'da seyahat ettim. Hollanda özelinde yurtdışı serüvenim ise bundan 11 sene öncesine dayanıyor. 2007 yılında Türkiye'de çalışmaya başladığımda, o zamanki erkek arkadaşım Hollanda'da bir bankada iş buldu, ve oraya taşındı. Yaklaşık 3 sene Hollanda-Türkiye arası mekik dokumaya başladık. Gidip geldikçe Amsterdam'ı ve genel olarak Hollanda'yı sevmeye başladım. Eşimle evlenmeye karar verdikten sonra, yaşamak istediğimiz yer konusunda bir tercih yapmamız gerekiyordu ve Hollanda'da yaşamayı tercih ettik. Eşimin hali hazırda Hollanda'da bir işi vardı, işinden memnundu. Ben işe işimden, şirketimden memnun olmakla birlikte, çalıştığım ve yaşadığım yer itibariyle çok da mutlu değildim. Hafta sonları sürekli ya İstanbul'a ya da Amsterdam'a gidip geliyordum ancak bu çok yorucuydu benim için. İş değiştirip İstanbul'a taşinmak da bir seçenekti elbette, ancak İstanbul'un iş hayatı bana çok hitap etmiyordu. Saatlerce trafikte vakit geçirmek, uzun mesailer yapıp kendine zaman ayıramamak ve genel olarak yaşam koşullarının Türkiye'de daha zor oluşu, beni Hollanda'da yaşama kararı almaya itti. Mutluluk! Erkek arkadaşıma kavuşacağım için çok mutluydum ve gide gele artık kendimi daha rahat hissettiğim bir ülkede yaşayacak olmaktan dolayı da çok heyecanlıydım. Öncelikle gitmek istenen ülkeyle ilgili birçok konuda detaylı bilgi edinmek gerekir. Hatta mümkünse o ülkeye bir keşif gezisi yapmak birçok soru işaretini ortadan kaldırabilir. Bence karar vermeden önce gözden geçirilmesi gereken en önemli parametreler; iş ve ev bulma imkanları, dil, kültür ve sosyal yaşam, iklim, ve mesafe.. Yerli halkın yaşam, iletişim, düşünce tarzından, yemeklerine kadar sosyal ve kültürel yapısına adapte olup olamayacağınızı iyi düşünmeniz gerekir. Göçmenlere karşi yaklaşımı da önceden araştırmak çok önemli. Kucaklayıcı olmayan, yabacılara karşı ayrımcılık yapılan bir ülkede çok sıkıntı çekebilirsiniz. Gidilmek istenen ülkedeki kültür ve sosyal yaşam ile ilgili bilgi edinirseniz, kültür farklılıklarını olduğu gibi kabullenmeniz ve bu sayede kültür şokunu azaltabilmek mümkün. Ailenizden ve sevdiklerinizi eskisi kadar sık görememeye hazır mısınız? Memleket hasreti çekmeye hazır mısınız? Gideceğiniz ülkenin Türkiye'ye uzaklığı, uçakların sıklığı, biletlerin fiyati gibi parametrelere bakmakta fayda var. İnsan yurtdışına yerleştikten sonra Türkiye'yi çok özlüyor, ama en çok da ailesini ve sevdiklerini özlüyor. O yüzden sevdiklerinizi ne sıklıkla görebileceğinizi belirleyecek parametrelere mutlaka bakmalı bence. Önce bir önceki sorudaki parametreleri göz önünde bulundurarak hangi ülkeye gitmek istediğine karar vermeli.. Artılar eksiler hesaplanıp ülke seçildikten sonra iş bulma çalışmalarına başlanmalı. Kendinize iyi bir İngilizce CV hazırlayın.. Öncelikle kendi şirketinizin yurt dışı şube veya temsilciliklerindeki fırsatları araştırın. Şirket içi geçişler yeni şirket bulmaktan daha kolaydır. Böyle bir imkan yoksa, yurt dışında yaşayan arkadaşlarınızdan yardım isteyebilirsiniz. Hangi IK şirketlerine bakmanız gerektigi, hangi sektörlerde iş imkanlarının olduğu gibi konularda size fikir verebilirler. Sizin uzmanlık alanınızda çalışan bu IK şirketlerini siz de internet üzerinden araştırabilirsiniz ve CVnizi gönderebilirsiniz. O an pozisyon olmasa bile veri tabanlarında CVnizin bulunması, sonradan çıkan pozisyonlarda sizin profilinize daha çabuk ulaşmalarını sağlayacaktır. Bir yandan da LinkedIn'de profil oluşturun, mutlaka İngilizce olsun, genel bir açıklama ile çalışma alanınızı, tecrübelerini yazın, varsa makalelerinizi, projelerinizi ekleyin. Yetenekler kısmına anahtar kelimeler kullanın, ve iş arkadaşlarınızdan size tavsiye etmesini isteyin. LinkedIn'de begendiğiniz şirketleri takip edin, iş ilanlarına bakın. Ayrıca Monster sitesinden de birçok iş ilanına ulaşabilirsiniz. Şirketlerle ilgili soru işaretleriniz olursa, Glassdoor sitesinden bazı şirketler ile ilgili yorumlara, ortalama maaşlara ve mülakatlarla ilgili faydalı bilgilere ulaşabilirsiniz. Öncelikle eşimle birlikte oturma ve çalışma iznini almanın yollarını araştırdık. Eşimin ''highly skilled migrant statusü'' sebebiyle registered partner olarak kendimizi belediyeye kaydettirme ve oturum ve çalışma izni alabilme şansımız olduğunu öğrendik. Hollanda oturum izni vermek için iki kişinin evli olmasını şart koşmuyor, birlikteliklerini ve aynı evde yaşadıklarını beyan etmeleri oturum izni alabilmek için yeterli şartlar. Böylece belediyeye kayıtlı partner olarak kaydımızı yaptırdık.. Partnerlik statusu sayesinde 2009 yılında, eşimin şirketi aracılığıyla hem oturma ve hem çalışma iznine başvurdum. Çıkması 3 ayı bulmuştu sanıyorum. Oturum vizesi de eşimin oturum vizesi üzerinden çıktığı için ilk etapta 5 senelik çıktı. Türkiye'deki sorumluluklarınız ve pozisyonunuz çok iyi olsa da benzer seviyede yurtdışında iş bulmanın zor olduğunu, merdivenin daha alt basamaklarında iş bulabilme şansınızın ise daha yüksek olduğunu söyleyeyim. Beklentileri biraz düşük tutmakta ve görüşmelerde kendinden emin ancak alçak gönüllü olmakta fayda var. Fazla kalifiye bulabiliyor sirketler Türkleri, çünkü buradaki iş tanımlarındaki sorumluluklar Türkiye'ye göre daha kısıtlı. Türkiye'de bir kişinin yaptığı işi burada belki 2 belki 3 kişi yapıyor. Oturum ve çalışma iznim çıkar çıkmaz Türkiye'deki işimi bırakıp Hollanda'ya gitmedim. İş bulma çalışmalarına Hollanda'ya gitmeden, Türkiye'deyken başlamaya karar verdim. Planımız 2010 yazında evlenmekti ve ben o zamana kadar tecrübe kazanmaya devam etmek ve iş bulma şansımı artırmak için Türkiye'de kalmaya karar verdim. Monster uzerinden 7-8 ay boyunca birçok başvuru yaptım, hatta bir kez yüzyüze görüşmeye gittim ama fazla kalifiye buldular beni, olmadı. Sonunda başvurduğum bir pozisyon için iki yüz yüze görüşme sonrasında o şirketle 2010 Ağustos ayında başlamak üzere anlaştım. Halen aynı şirkette tam zamanlı olarak çalışmaya devam ediyorum. Hayır yaratmadı, tam tersine oturum ve çalışma iznimin olması büyük bir avantaj sağladı. Böylece beni almak isteyen şirketin bürokratik iş yükü azalacaktı. Türkiye'deki sorumluluklarınız ve pozisyonunuz çok iyi olsa da benzer seviyede yurtdışında iş bulmanın zor olduğunu, merdivenin daha alt basamaklarında iş bulabilme şansınızın ise daha yüksek olduğunu söyleyeyim. Beklentileri biraz düşük tutmakta ve görüşmelerde kendinden emin ancak alçak gönüllü olmakta fayda var. Fazla kalifiye bulabiliyor sirketler Türkleri, çünkü buradaki iş tanımlarındaki sorumluluklar Türkiye'ye göre daha kısıtlı. Türkiye'de bir kişinin yaptığı işi burada belki 2 belki 3 kişi yapıyor. Mühendislik pozisyonlarında Hollanda'ca şart koşulabiliyor ancak IT sektöründe İngilizce çoğunlukla yeterli oluyor. Merdivenin üst basamaklarına çıkmak isteyenlerin ise mutlaka Hollandacayı akıcı bir şekilde kullanabilmesi gerekiyor. Eğer ikinci bir diliniz varsa bu dillerin tercih edildigi iş pozisyonları da bulabilmek mümkün. Bence lisansüstü eğitimi şart değil, önemli olan bitirdiğiniz bölüm ve alanınızdaki tecrübeleriniz. Ancak doktorluk, öğretmenlik gibi özel ihtisas gerektiren bölümler için Hollanda'ca öğrenmek ve denklik için başvuru yapmak gerekiyor. Bu da uzun bir süreç. Bu süre zarfında doktorların bir supervisor altında çalışarak kendi mesleğini sürdürebilme izni ve şansı var. Hollanda'da yaşayan ve oturma izni olan herkes aynı sağlık ve sosyal hizmetlerden faydalanabilir. Sağlık hizmeti Türkiye'den oldukça farklı. Herkesin mutlaka temel özel sigortası olmak zorunda. Herkesin kayıtlı olduğu bir aile doktoru var ve hemen hemen her konuda öncelikle ona gitmeniz gerekiyor. Eğer o gerek görürse sizi uzman doktora yönlendiriyor. İlk başlarda bu sisteme alışmak ve bunu kabullenmek bizim için oldukca zordu, uzman doktor görmeye alışıktık. Turkiye'de herkes en ufak sağlık probleminde direk uzman doktora gidiyor, hatta mümkünse profesörlere görünmek istiyor. Buradaki sağlık sisteminin minimal yaklaşımı ve basit hastalıkların kendiliğinden veya en az müdahaleyle geçmesine izin verilmesi bir süre sonra aklmıza yattı. Bağışıklık sisteminin güçlenmesi için bunun gerekli olduğunu kabul edince adaptasyon da daha kolaylaştı. Elbette ciddi enfeksiyonlarda ve hastalıklarda hala uzman doktor görülmesi gerektiğini düşünüyoruz ancak zaten o konuda Hollanda sistemi de hastaya gereken imkanlari sağlıyor. Diğer yandan uzman birini görmek bazen aylar alabiliyor. Öyle bir durumda, eğer acil bir tedavi istiyorsak Türkiye'ye gitmeyi ve orada tedaviye başlamayı tercih ediyoruz. Amsterdam küçük ama çok kozmopolit bir şehir. Şirketlere tanınan vergi avantajlari sebebiyle birçok uluslararası firmanın Avrupa idare merkezi Amsterdam'da ya da Hollanda'dadaki diğer büyük şehirlerde. Bu nedenle yabancı nüfusu da oldukça yüksek ve İngilizce kullanımı da bu sebeple cok yaygın. Üniversitelerdeki İngilizce programların çok fazla oluşu, uluslararası öğrencilerin de Hollanda'yı seçmesine ve burada kalmaya devam etmelerine yardımcı olan bir etken. Bu kadar yabancı ile birlikte yaşamanın, uzun yıllar boyunca ticaret yapmanın, onlara hizmet sunmanın getirdiği sonuçlardan birisi bence. Hatta kendilerinin İngilizceyi çok iyi konuştukları ile ilgili hep övünürler. Kendi aralarında bile Hollandaca-İngilizce karışık konuşmak dediğin gibi çok sık rastlanan bir durum. Hatta konuşmaları içersinde İngilizce kelime veya tabirleri kullanmanın onlar için sosyal bir amacı da var: bir kültür, değer paylaşmak ve kendini sosyal olarak belli bir yerde konumlandırmak. Çalışma alanına göre değişiyor. Mühendislik pozisyonlarında Hollanda'ca şart koşulabiliyor ancak IT sektöründe İngilizce çoğunlukla yeterli oluyor. Merdivenin üst basamaklarına çıkmak isteyenlerin ise mutlaka Hollandacayı akıcı bir şekilde kullanabilmesi gerekiyor. Eğer ikinci bir diliniz varsa bu dillerin tercih edildigi iş pozisyonları da bulabilmek mümkün. İlk 3 sene Hollandaca öğrenmeye hiç ihtiyaç duymamıştım, ne yalan söyleyeyim tınısından da pek hoşlanmıyordum. Almanca altyapım vardı, o yüzden 3 aşağı 5 yukarı anlayabiliyordum okuduklarımı. Ancak Hollanda vatandaşlığı almaya karar verince, Hollandaca kursuna gitmek şart oldu. Sınavı gececek kadar Hollandaca öğrenmenin benim için de uzun dönemli faydalı olacağını düşünüyordum. Hollandaca kurslarına gittim, vatandaşlık sınavına girdim. Sınavı geçtikten sonra bi süre kurslara ara verdim. Büyük oğlum 4 yaşına yaklaşınca bende Hollandaca alarm zilleri çalmaya basladı. Duyduğum kadarıyla egitim sisteminden en iyi şekilde faydalanabilmek için Hollandaca bilmek çok önemliydi. İş başa düştü diyerek, bir üst kura devam ettim. Sonrasında da pratiğe yönelik bir kursa yazıldım. Daha doğrusu Hollandalı gönüllülerin yabancılarla bir araya gelip Hollandaca sohbet ettiği bir programa yazıldım. Halen cok tatlı bir yaşlı Hollandalı bayanla haftada bir buluşup Hollandaca pratik yapıyorum, ve çok faydasını gördüm. Artık günlük hayatta basit konuşmalar sürdürebilir hale geldim. Evet geçerli bir oturum izniyle 5 yıl kesintisiz olarak yaşamış olmak gerekiyor. Ayrıca Hollandaca sınavından geçerli not almak gerekiyor. Bu sınavda Hollandaca konuşma, yazma, okuma ve anlama yetenekleri test ediliyor, Hollanda toplumu ile ilgili sorular soruluyor ve hatta Hollanda iş piyasasına hazırlanmanız isteniyor. Daha detayli bilgi icin bu sitelere bakilabilir. Yabancılar derken eğer yetenekli işçilerden bahsediyorsak, Hollanda'da %30 kuralı diye bir avantaj var evet. %30 kuralı, Hollanda'ya yetenekli işçileri çekmek amacıyla yapılmış. Eğer siz Hollanda'da bir şirketle anlaştıysanız, %30 vergi muafiyeti ile ilgili şartlari da yerine getiriyorsaniz, o zaman bu kuraldan faydalanmak için işveren birlikte vergi dairesine başvuru yapabilirsiniz. Bu sayede maaşınızın sadece %70'i vergiye tabi olur, %30'u vergiden muaf olarak size ödenir. Bu hak iş değiştirirken (3 ay içersinde) taşınabilir ve toplam 8 yıl boyunca bundan faydalanilabilir. Ayrıca bu kural sayesinde yabancı sürücü ehliyetleri, ehliyet sınavrına girmeden Hollanda ehliyeti ile değiştirilebilir. Serbest meslek icra etmek üzere Hollanda'ya yerleşmek isteyen Türk vatandaşlarının çeşitli koşulları yerine getirmeleri gerekiyor. Eğer bu şartlar sağlanıyorsa mevcut çalışma izniyle şirket kurulabilir. Ankara Anlaşması tüm AB ülkelerini kapsıyor, buna Hollanda da dahil. Ancak bildiğim kadarıyla İngiltere'deki vize şartları Hollanda'ya göre daha avantajlı. Ankara Anlasması vizesinin, Hollanda'da bugün geçerli olan çalışma vizesi türlerinden pek bir farkı yok. Şartlar yerine getirildiği sürece, şirket kurmak aslında zor değil. Flemenkçe konuşuyor olmak süreci kolaylaştıracaktır. Onun dışında yabancı olmanın bir dezavantaji yok. Son dönemde Türkiye'den Hollanda'ya göçen birçok aile, Amsterdam yerine civardaki küçük şehirlere taşınıyor Amstelveen, Almere, Haarlem, Arnhem, Nieuw Vennep, Aalsmeer gibi.. İş sebebiyle Utrecht, Rotterdam, Eindhoven, den Haag ve Leiden'a taşınan da birçok aile var, bunlar daha büyük şehirler. Uzun bir süre İstanbul'da yaşadıktan sonra bir metropolün hareketli ve zengin hayatina alışıyor insan. Yeni yerler keşfetmek, yeni restoranlar denemek, yeni sergiler gezmek, ve de istedigin an, istediğin yere kolaylıkla ulaşabilmek benim için yasadığım şehrin vazgeçilmez özellikleri. İstanbul'dan Tekirdağ'a taşındıktan sonra bunu daha da iyi anladım. Tekirdağ'ın çalışma şartları hoşuma gitmişti, sakin ve huzurlu bir iş hayatım vardı. İşten çıktıktan sonra kendime vakit ayırabiliyor olmak da benim için önemliydi. Ancak şehir hayatını da özlüyor ve haftasonları Istanbul ya da Amsterdam'a gitmek icin sabırsızlanıyordum. Şehir hayatının hareketliliği ve zenginliğini ve küçük şehrin sakinliğini, huzurunu ve düzenini ben Amsterdam'da buldum. Bu iki dünyanın en iyi özelliklerinin Amsterdam'da tam da ayarında harmanlanmış olduğunu düşünüyorum. İstanbulla karşılaştırıldığında ufacık ama sürekli yenilenen, değişen, dönüşen bir şehir, bir o kadar da huzurlu ve güvenli. Hele ki çocuklu aileler için biçilmiş kaftan. Şehir merkezinde oturup, 1km2 içinde 3-4 farklı çocuk parkı bulabilir, çocuğunuzu okula bisikletle güvenle gönderebilirsiniz. Ben de eşim de şehir hayatını çok seviyoruz. Farklı ülkelerden insanlarla bir arada yaşamayı, sosyal ilişkiler kurmayı, sanatsal etkinlikleri takip etmeyi, akşam kafamıza estiğinde evimize yürüyüş mesafesindeki bir restoranda yemek yemeyi, yeni açılmış bir cafede kahve içip sohbet etmeyi.. O yüzden Amsterdam benim için çok özel bir şehir.. Amsterdam'ı kesinlikle öneririm. Sanılanın aksine çok huzurlu ve güvenli bir şehir. Yalnız Amsterdam'da evler oldukça pahalı, o yüzden finansal açıdan tek gelirli bir aileyi başlangıçta zorlayabilir. Daha uygun fiyatlı kiralık evlerin bulunduğu, merkezin biraz dışındaki muhitler tercih edilebilir. Diğer yandan son dönemde Türkiye'den Hollanda'ya göçen birçok aile, Amsterdam yerine civardaki küçük şehirlere taşınıyor Amstelveen, Almere, Haarlem, Arnhem, Nieuw Vennep, Aalsmeer gibi.. İş sebebiyle Utrecht, Rotterdam, Eindhoven, den Haag ve Leiden'a taşınan da birçok aile var, bunlar daha büyük şehirler tabii. İki kişilik bir ailenin gideri ortalama 2,500- 3,000 arası olur tahminim. İki çocuklu bir aile için de 3,500- 4,000 arası net gelir bence yeterli olacaktır. Tabii ki masrafları minimumda tutup daha az maaşla da geçinmek mümkün. Yaşamın en ucuz idame edileceği yerler bence kiraların en uygun olduğu yerler çünkü bir ailenin en büyük masraf kalemi kira. Ya da bir süre burada yaşadıktan sonra mortgage ile ev alınabilir. Kira öder gibi ev sahibi olmayı sağladığı için çok tercih edilen bir yatırım. O nedenle ev fiyatlarının uygun olduğu muhitler ve şehirleri araştırmak gerekir. Fiyatlar sürekli değişiyor ve son dönemde artış trendinde. O yüzden yukarıda bahsettiğim şehirlerdeki güncel fiyatlara funda. nl sitesinden bakılabilir. Kira/mortgage dışındaki kalemler ortalamada birçok yerde aynı.. İlkokuldan itibaren eğitim ücretsiz zaten, özel okul düşünmüyorsanız. Belki kreş ücretlerinde şehirden şehre fiyat farklılıkları hissedilir derecede olabilir, ancak o da Hollanda'daki daha uygun ücretli okul öncesi oyun grupları ile ikame edilebilir. Hollanda'da kiranın dışında yaşam bence normal pahalılıkta. Kirada da uygun fiyatlı evler bulmak mümkün. Ben Türkiye'ye gittiğimde karşılaştığım fiyatlardan sonra artık buradaki fiyatları hiç yadırgamaz oldum. İki kişilik bir ailenin gideri ortalama 2,500- 3,000 arası olur tahminim. İki çocuklu bir aile için de 3,500- 4,000 arası net gelir bence yeterli olacaktır. Tabii ki masrafları minimumda tutup daha az maaşla da geçinmek mümkün. Açıkcası ben Hollanda'ya taşınırken burada para biriktiririm, ekonomik olarak daha rahat olurum gibi bir beklentiyle gelmedim. Kendi ayaklarım üzerinde durabilecek ve ailemi geçindirecek kadar kazancımın olması benim için yeterliydi. Benim için asıl önemli olan kazancımla nasıl bir hayat sürdürebildiğim. Çok para kazanmak uğruna akşam eve geç gelmek, çocuklarımla ve ailemle az vakit geçirmek benim tercih ettiğim bir yaşam şekli değil. Diğer yandan ülkenin refah seviyesinin yüksek oluşu, gelir dağılımdakı denge, çalışma şartlarının iyi oluşu, eşitlikçi bir sağlık sistemi, eğitimde devlet desteği ve insana verilen değerin yüksek oluşu Hollanda'nın beğendiğim güçlü yönleri ve burada yaşamanın getirdiği avantajların başında geliyor. Ekonomik olarak Türkiye'den daha çok zorlandığımı düşünmüyorum ama çok daha özgür bir hayat yaşadığımı kesinlikle düşünüyorum. Amsterdam çok kültürlü, yabancılara karşı hoşgörülü bir şehir. Hollanda'daki birçok büyük şehir de böyle. Küçük bir kasabada veya köyde yaşasam yabancı olduğum için daha çok zorlanırdım belki ama Amsterdam'da çok zorlanmadım. Alışmakta zorlandığım tek şey, Hollandalıların bizim kaba tabir edebileceğimiz dolaysız konuşma şekilleri oldu. İlk başlarda bu beni cok rahatsiz etse de şimdi artık alıştım, ve bu şekilde kabullendim. Hatta kaba olmadığı sürece duygu ve düşüncelerini dolaysız söyleyebilmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu da öğrenmiş oldum. Bence en büyük zorluk insanın ailesinden ve dostlarından uzakta oluşu. Yeni bir çevre kazanmak belli bir yaştan sonra kolay olmuyor. İnsan sevdiklerini çok özlüyor. Özellikle de anne-baba olduktan sonra. Ben anne olduktan sonra çok yalnızlık çektim, özellikle ilk aylarda etrafımda fikir alabileceğim hiç çocuklu arkadaşım yoktu. O yüzden de Mart 2014'te Facebook üzerinden bir grup kurdum, adi Amsterdam Anneleri. Burada yaşayan anneler yalnız kalmasınlar, her konuda birbirlerine destek olsunlar diye. Bu sayede ben de birçok yeni arkadaş edindim, çok güzel insanlarla tanıştım. Sonradan babalar da katıldılar gruba, ve coğrafi kapsamı da büyüdü. Amsterdam'dan Hollanda'nın en küçük kasabasına kadar burada yaşayan birçok Türk anne ve baba var artık grupta. Bugün yaklaşık 1400 üyesi var grubun ve her geçen gün Hollanda'ya göçen aileler ile büyüyor. Gruptaki paylaşımlar ve dayanışma o kadar güzel ki... Anneler her konuda birbirlerine destek oluyorlar, deneyimlerini paylaşıyorlar. Türkiye'den yeni gelenler taşındıkları şehirdeki Türklerle bu grup üzerinden tanışıyorlar ve kaynaşıyorlar. Türkiye'ye gider gelirken birbirlerinin ihtiyaçlarına yardımcıoluyorlar. Hatta yeri geliyor, canı asure çeken bir hamile anneye diğer bir anne aşure götürüyor. Ben de grup üyelerini bir araya getirmek için fırsat buldukça aktiviteler düzenliyorum: 23 Nisan, 19 Mayıs gibi bayram kutlamaları, piknikler, toplantılar, seminerler.. Bunlar aynı kültürden gelen ve gurbette benzer zorluklar yaşayan aileler için çok hoş deneyimler, paylaşımlar. Elbette.. Hangi görüntülü görüşme, sarılmanın, el ele tutuşmanın yerini tutabilir ki.. Özellikle çocukların anneanne-babaanne-dede-amca-teyze-dayı-kuzen ilişkileri açısından mutlaka fiziksel olarak bir araya gelmeleri gerekiyor, gerçek anlamda kalıcı bir bağ kurabilmeleri için bence bu çok önemli. Türkiye'de mahalle baskısı çok fazla ve kadınlar sürekli birbirine çocuk yetiştirme konusunda akıl veriyor ve hatta birbirini acımasızca yargılıyor. Burada insanlar birbirine saygılı, kimse başkasının işine karışmıyor. Şu anki Türkiye şartlarında evet, kesinlikle. Bir de 2 çocuk annesi olan Seda'ya birkaç soru daha sormak istiyorum. Türkiye'de annelik yapmak mı daha kolay yoksa Amsterdam'da annelik yapmak mı? Sosyal çevre, insanlar, imkanlar adına soruyorum. Bence Amsterdam'da daha kolay. Türkiye'de mahalle baskısı çok fazla ve kadınlar sürekli birbirine çocuk yetiştirme konusunda akıl veriyor ve hatta birbirini acımasızca yargılıyor. Burada insanlar birbirine saygılı, kimse başkasının işine karışmıyor. Tabii istisna durumlar vardır, ancak genele baktığımızda durum böyle. Türkiye ile kıyaslandığında korumacı olmayan, belli sınırlar içersinde çocukları tamamen özgür bırakan, diğer yandan onları birçok konuda sorumluluk almaya teşvik eden bir çocuk yetiştirme tarzı hakim. Çocuklara sunulan imkanlar açısından bakıldığında da çok zengin ve çocuk dostu bir şehir Amsterdam. Parklar, ormanlar, müzeler, etkinlikler, çocuk dostu cafeler, restoranlar.. Ama bence bunların arasında en önemlisi parklar ve ormanlar.. Çocukların açık havada özgürce hareket edebildikleri, doğayı ve kendilerini keşfedebilecekleri alanlara sahip olmaları açısından Hollanda gerçekten çok guzel bir ülke. Evet tam zamanlı işimin yanında doula ve doğum/bebek/aile fotografçısı olarak da çalışıyorum. Doula olmaya 2013 yılında ilk defa anne olduktan sonra karar verdim. İlk doğumum aslında karadaydı ancak aldığım doula desteği sayesinde çok güzel bir deneyim yaşadım. İkinci doğumum evde ve sudaydı. Muhteşem bir deneyimdi, hamileliğinde tibbi risk taşımayan herkese tavsiye ederim. İlk doğumumda, bu konuda uzmanlaşmış bir kadından destek almanın ne kadar paha biçilmez bir şey olduğunu ve beni ne kadar güçlendirdiğini gördükten sonra bu desteği ben de başkalarına vermeliyim dedim ve doula olmak için eğitim aldım. Amacım müstakbel anneleri kendi tercihleri doğrultusunda, doğum öncesinde, doğumda ve doğum sonrasında desteklemek, doğumda ihtiyaç duydukları kutsal ve mahrem alanı korumaya yardımcı olmak. Doğumda anneye verilen destek çok önemli, ve kıymetli, çünkü doğumda sadece bir bebek gelmez dünyaya, bir kadın da anne olarak yeniden doğar.. Evet tabii ki.. İngilizcenin çok yaygın kullanılıyor oluşu, kendini farklı alanlarda eğitmek isteyen kadınlar için bir nimet. Doğum izni 16 haftadır ve hamileliğinin 34. Haftasından itibaren (en geç 36. Haftadan başlayarak) kullanılabilir. Anne isterse bu iznin bitiminde, birikmiş izinlerini kullanır, ve de anne-babalara tanınan ebeveynlik iznini de kullanabilir. Ebeveynlik izni haftalık çalışma saaatinin 26 katına tekabul eden bir süreyi kapsayan ücretsiz bir izindir ve bu izin tek seferde kullanılabileceği gibi aralıklı olarak çocuk 8 yaşına gelene kadar kullanılabilir. Bu iznin en güzel tarafı, haftada birkaç saat az çalışıp (örneğin 4 saat) bu izni kullanasanız dahi kontratınızın kapsamı değişmez. Tam zamanlı çalışıyorsanız, kontratınızda yine tam zamanlı olarak gözükürsünüz ve izniniz bittiğinde tam zamanlı çalısmaya devam etme hakkınız bakidir. Bunun dışında da birçok yerde olduğu gibi calışma günlerinde, 2 saatlik bir emzirme izni de var. Ben çocukların cok mutlu olduğunu düşünüyorum. Hem çocukluklarını doyasıya, özgürce yaşayabilecekleri için, hem de iyi bir eğitim sisteminden geçecekleri için şanslı olduklarını düşünüyorum. Bence bir avantaj, çift dilli olmak çocukların zihinsel gelişimi için çok faydalı. Belki 4-5 yaşına kadar, ikinci dili ana dili olarak konuşan çocuklardan biraz geride kalabilirler. Ancak araştırmalara göre bu farkı kısa zamanda kapatıyorlar ve hatta 7 yaşına gelince sınıftaki tek dilli çocuklardan daha iyi performans bile sergileyebiliyorlar. Ayrıca iki dille büyüyen çocuklar farklı kültürden insanlarla iletişim kurarak açık fikirli ve esnek olmayı da öğreniyorlar ve bunlar hayatları boyunca onlara avantaj sağlayacak özellikler. Diğer yandan uzun dönemli bakınca burada doğup büyümüş ya da sonradan göçmüş Türkler olarak çocuklarımızın kültürel kimliklerini bulma, iki kültür arasında kendilerini bir yerlere koyma çabalarında bazı sıkıntılar olabileceğini de düşünmüyor değilim. Yaşayacakları kimlik çatışmasını minimuma indirmek için anne-babalar olarak neler yapabiliriz, nelere dikkat etmeliyiz, bunu iyi düşünmek gerekiyor. Bizim bildiğimiz anlamda kreşlerin tamamı özel, ancak isterseniz çocuğunuzu 1 gün de gönderebilirsiniz, 5 gün de. Kreşteki doluluk durumuna bağlı. Kreşlerin saat ücretleri 7 Eur ile 8.60 Eur arası değişiyor. Daha yüksek ücretli kreşler de olabilir. Her sene güncelleniyor ücretler. Onun dışında devletin kısmen desteklediği voorschool konsepti var. Bu da 2,5 yaşından 4 yaşına kadar çocukların haftada en az 15 saat katıldıkları okul öncesi kreş/oyun grubu. İsterseniz her gün de gönderebilirsiniz yer varsa, ancak bu tam gün kreş gibi değil, günde sadece 5 saat. Devlet kreş masrafının belli bir miktarını karşılıyor, geri kalanını ise gelir durumuna göre aile ödüyor. Dolayısıyla daha hesaplı bir çözüm. Bunun maksimum saat ücreti ise 7.45Eur. Son olarak bir başka çocuk bakım yöntemi de Gastouderopvang. Bu da çocuk bakma şartlarını yerine getiren bakıcıların, genelde kendi evinde en fazla 6 çoçuğa bakması. Bu çocukların yaşları 0 ile 13 arası değişebiliyor. Kaç çocuğa bakabilecegi çocukların yaşlarına göre değişiyor. Ortalama saat ücreti kreşe göre daha düşük, bildiğim kadarıyla 5-6 Eur civari. Çocuk bakım yeri ne olursa olsun, eğer ailede her iki ebeveyn de çalışıyorsa devletin çocuk bakı yardımından faydalanabiliyorsunuz. Gelir durumuna ve bakım yerinin neresi olduğuna bağlı olarak bu yardımın miktari değişiyor. Bazi kreşlerde hemen yer bulunabileceği gibi bazi popüler kreşlerde uzun bekleme listeleri olabiliyor. Kreşin popülerliğine ve doluluk oranına bağlı olarak değişiyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/arjantin-patagonya-1-tango-steak-ve-sarap-ucgenindeki-avrupai-sehir-buenos-aires-videosu/", "text": "Çok şey gördük, çok şey yaşadık. Şimdiyse sırada o macerayı sizlerle paylaşma zamanı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/arjantin-patagonya-1-tango-steak-ve-sarap-ucgenindeki-avrupai-sehir-buenos-aires/", "text": "Buenos Aires'e 15 Aralık pazar günü öğleden sonra ulaştık. Şehir oldukça sakin, caddeler hemen hemen boştu. Şehrin kalabalığı, hareketliliği, trafiğinin yoğunluğu hakkında onca şey okuduktan sonra şehrin en hareketli caddelerinin bu kadar sakin olması bizi şaşırtmadı değil. Ancak bu şaşkınlığımız pazar günü ile sınırlı kaldı ve biz pazartesi günü sabah saat sekiz sularında sokağa çıktığımızda asıl Buenos Aires'le tanışmış olduk: Oldukça kalabalık, oldukça hareketli, canlı, trafiği yoğun büyük bir şehir. Buenos Aires'in şehir merkezinde yaklaşık üç milyon insan yaşıyor. Ancak tüm nüfusu yaklaşık on üç milyon. Hiç de az değil :) Ancak şehrin merkezi o kadar güzel düzenlenmiş ki şehirde dolaşırken insan o kalabalığı çok fazla hissetmiyor. Geniş bulvarlar ve geniş meydanlar insanlara nefes aldıracak şekilde planlanmış. Burada şehrin planlanması hakkında kısa ama ilginç bir bilgi vermek istiyorum. Buenos Aires'te her cadde diğer bir caddeyle 100 ve katlarında kesişiyor. Yani bir cadde 100'e kadar devam ediyor ve 100 numarada bir caddeyle kesişiyor sonra 200 numarada başka bir caddeyle kesişiyor. Cadde üzerinde yer alan evlerin numaraları da bu düzenliliği saylayacak şekilde özellikle ayarlanmış. Ancak şunu söyleyebilirim ki biz daha önce cadde isimleri ve numaraları bu kadar düzenli ve özenli işaretlenmiş başka bir şehir görmedik. Şehir içinde gezmek, yön bulmak bu açıdan oldukça kolay. Ve şehir merkezindeki ilk izlenim, bu şehrin bir Güney Amerika şehrinden çok bir Avrupa şehri olduğu yönünde ki, belki size Paris'i bile hatırlatabilir. Geniş meydanlar, caddelerdeki cafeler, düzenli caddeler, Avrupai mimarisiyle tam bir Paris. Caddelerin genişliği bizi her seferinde hayrete düşürdü ki, sonradan dünyanın en geniş caddesinin bu şehirde olduğunu öğrendim. Parlemanto Binası, Kongre Salonu, Başkanlık Sarayı, kiliseleri ile kendinizi Güney Amerika'dan çok bir Avrupa şehrinde geziyormuş gibi hissedeceksiniz. Şehrin caddelerinin temiz oluşu da ayrıca dikkat çekici. Özellikle De La Plata nehri kıyısına çıktığınızda gökdelenleri ve lüks evleri görebilirsiniz. Başta da dediğim gibi biz bu güzel şehre Pazar günü öğleden sonra ulaştık ve önceden edindiğimiz bilgiler doğrultusunda yönümüzü ilk olarak Defensa Caddesi'ne çevirdik ve buradaki açık hava pazarını gezdik. Burası şehrin bohem bölgesini oluşturan San Telmo'da yer alıyor. Sadece pazar günleri Defensa Caddesi boyunca açılan tezgahların oluşturduğu bu renkli ve tamamen farklı atmosferi kaçırmamanızı tavsiye ederim. Dediğim gibi eğer pazar günü Buenos Aires'te iseniz Defensa caddesine gelip bu pazarı muhakkak gezmelisiniz. Biz çok güzel, yaratıcı şeyler gördük ancak daha sonra yapacağımız trekking turunu düşünüp sırt çantamıza ağırlık yapmamamız gerektiği için hiçbir şey alamadık. Ama siz belki çok yaratıcı şeyler alıp evinize götürebilirsiniz. Benim şehirde en çok sevdiğim bölgelerin başında geliyor San Telmo. Şehrin her yerinde bulduğumuz renkli duvar resimlerine burada da rastlamak mümkün. Burada uzun uzun vakit geçirin. Çok güzel cafeler, restoranlar var bu bölgede. Meydanında oturun ve canlı tango gösterilerini seyredin. İnanın pişman olmayacaksınız. Aslında otelinizi bu bölgeden de tutabilirsiniz. Casa Rosada: Pembemsi rengiyle meydanda gözünüze çarpacak ilk bina Casa Rosada. Tek bir bina gibi gözükse de içinde müzelerin olduğu bir komplex. Burası aslında Başkanlık Binası. Bina, Beyaz Saray'dan esinlenerek 1873 yılında pembeye boyanmış. Başkanlık Binası'ndan meydana doğru yürüdüğünüzde karşınıza Piramide de Mayo çıkacak. Meydanın tam ortasındaki bu heykel Buenos Aires'in ilk anıtı. 1810 yılındaki bağımsızlık devriminden tam 1 yıl sonra bağımsızlık adına yapılmış. Başkanlık Binası'nı arkanıza aldığınızda meydanın sağ tarafında yer alan ve mimarisiyle sizi Antik Yunan'a götüren bina ise Katedral Metropolitana. Neoklasik tarzda 1752 ve 1852 yılları arasında inşa edilmiş bu katedralin önündeki 12 kolon 12 Havari'yi temsil ediyor. Katedral'de muhteşem bir barok sunak yer alıyor, kaçırılmamasını tavsiye ederim. Cafe Tortoni'de her akşam yapılan tango gösterisini de tavsiye ediyorum. Tango gösterisi sırasında yemek servisi yapılmadığı için 1 saat boyunca gösteriyi pür dikkat seyredebilir ve tangoya doyabilirsiniz. Biz uzun araştırmalarımız sonunda çok da turistik olmayan bir gösteri seyrettiğimizi düşünüyorum (Cafe Tortoni Tango Şov 2 kişi bilet 320 pezos). Cafe Tortoni'de bir kahve molası verdikten sonra yola devam edin ve Plaza de la Republica'ya gidin. Orada dünyanın en geniş caddesini ve Obelisco heykelini göreceksiniz. Yola devam ediyoruz ve karşımıza ihtişamlı Parlamento Binası çıkıyor. Dediğim gibi buradaki binalar Avrupa mimarisinin güzel birer örneği. Ve La Boca bölgesinin bir diğer en önemli aktivitesi: Arjantin'in efsane Boca Juniors takımının stadyumu. Burada rehberli bir tura katıldık. Açıkcası rehberli tur sayılmaz. Çünkü rehberimiz ingilizce bilmiyordu. Önce İspanyolca anlatıyordu sonra İngilizce. Ancak 10 dakika İspanyolca konuştuktan sonra bizim için sadece birkaç cümle anlatması ve sorduğumuz soruları anlamaması sadece o iki cümleyi ezberlediği gerçeğini ortaya çıkardı. Ancak sonuçta bir stadyum ve rehberin çok da birşey anlatması gerekmiyor. O küçük stadyumu gezmek ve taraftarların sahaya bu kadar yakın maç seyrettığini görmek Boca Juniors ruhunu anlamamıza yetti de arttı bile. Bir de Boca Juniors'ın Çarşı grubunun rakip takımın soyunma odasının üzerinde maçı seyrettiğini öğrendik. Maç öncesi delirip durmadan zıplayan taraftar rakip takımın psikolojisini bozmaya yetecek gürültü çıkartıyor. Maradona'nın özel locası da bu stadyumda ayırtılmış. Eğer vaktiniz varsa Buenos Aires'in akustiği ve estetik mimarisiyle ünlü Opera Binası'nı gezmenizi tavsiye ederim. Eğer bir opera ya da klasik müzik dinleme fırsatınız varsa mutlaka kaçırmayın. Sezon Mart Ayı'nda başladığı için bizim imkanımız olmadı ama en azından binanın içini rehberle gezme vaktimiz oldu. Bu cadde alış-veriş yapmak isteyenler için en doğru adres. Bu cadde üzerinde yeralan alış-veriş merkezine de bir göz atabilirsiniz. Biz Sao Paulo aktarmalı uçak biletimizi alırken başımıza neler geleceğini bilmiyorduk. Buenos Aires'e biz ulaştık ulaşmasına da valizlerimiz Brezilya'da Sao Paulo havalimanında kalmıştı. Valizlerimize ulaşmamız bir günümüzü aldı. Tabii biz Münih'ten yola çıkmıştık ve Patagonya'nın soğuk hava şartları için yanımıza aldığımız tüm kalın kıyafetler üzerimizdeydi. Buenos Aires'e indiğimizde yaklaşık 35 derece olan havaya o kıyefetlerle dayanamazdık. Pazartesi günü attık kendimizi Florida Caddesi'ne ve kendimize şort, t-shirt ve sandeletler aldık. Florida Caddesi'nde gerçek bir alış-veriş deneyimimiz oldu böylece. Valizlerimize dediğim gibi bir gün sonra yani Pazartesi akşamı kavuştuk. Ancak şunu belirtmeliyim ki Arjantin havalimanında gördüğüm manzara bunun olağan bir durum olduğunu gösteriyor. Her yerde sahipsiz valizler vardı. Hazırlıklı olun derim. Valizlerin bulunması için yasal süre 5 iş günüymüş. O yüzden yanınıza küçük bir sırt çantası alın ve onun içine diş fırçası, diş macunu, ilaç ve şarz aleti gibi en önemli şeyleri koyun derim. Ne olur ne olmaz diye. Bizim ilk kaldığımız otel Catalinas Suites oteliydi. Merkezi olduğu için her yere yürüyerek ulaşabildik. Ortalama bir oteldi (Gecelik iki kişi kahvaltı dahil 380 pezos). İkinci kaldığımız otel ise Republica Oteldi. Burası da oldukça merkeziydi ve kahvaltısı Arjantin tatilimiz boyunca en iyisiydi (Gecelik iki kişi kahvaltı dahil 510 pezos). Tabii ki steak! Arjantin'in muhteşem steaklerini yemeden ve muhteşem Mendoza Bölgesi'ne ait Malbec şaraplarını içmeden dönmemelisiniz. Biz oradayken ilk olarak Trip Advisor'da oldukça iyi puanlar almış Don Julio Steak Restoranını denedik. Önünde yaklaşık 2 saat sıra bekledik. Ancak şunu belirtmeliyim ki Arjantin tatilimiz boyunca yediğimiz en kötü steakti (İki kişi steak ve şarap 470 pezos). Çok fancy bir restoran, çalışanlar çok kibar ancak lezzet Arjantin seviyesinin çok altında.1 ay gezdikten ve çok lezzetli steakler yedikten sonra Buenos Aires'te de eminiz ki Don Julio'dan daha iyi restoranlar vardır diyerek son gecemizde iyi bir araştırma yaptık ve süper bir yer bulduk. İsmi Parilla Pena (Adres Rodriguez Pena 682). Oldukça lokal bu restoranda oldukça lezzetli steakler yedik. Salatası harikaydı. Çok güzel şarapları var. Kesinlikle tavsiye ediyorum. BA'te iki tane havalimanı var. Bunlardan bir tanesi uluslararası uçuşlar için, diğeri iç hat uçuşları için. Uluslararası havalimanı şehrin dışına kurulmuş. Bu havalimanından şehre ulaşmak için üç farklı seçenek mevcut. Birincisi taksiler. Taksiyle şehrin merkezine ulaşmak yaklaşık 40 dakika sürüyor. Havalimanının hemen içinde taksi bürosu var. Eğer taksiyi oradan ayarlarsanız 45 dolar (ya da 270 pezo) ödemeniz gerekiyor. Ancak bu konuda şunu da belirtmeliyim. Şehrin içinden havalimanına gittiğimizde ise otelin ayarladığı taksiye 200 pezos ödedik. Yani direk havalimanı önünden taksiye binerseniz ve taksiciyle anlaşırsanız daha uygun olabilir. İkinci seçenek özel otobüsler (Şirketin ismi: Manuel Tienda Leon, Tel: 4314-3636, www. tiendaleon. com). Eğer iki kişiyseniz taksi daha mantıklı. 3. seçenek ise belediye otobüsleri. Çok uygun fiyata gidebilirsiniz ancak yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Bizce kesinlikle evet. Güney Amerika hakkında okuduklarımız ya da duyduklarımız genel olarak Güney Amerika şehirlerinin tehlikeli olduğu yönündeydi ki biz geçen sene 2012-13 tatilimizde Venezuela'da bunu birebir yaşamıştık. Venezuela'nın başkenti Caracas kesinlikle çok tehlikeli bir yer. O şehirde sokaklarda yalnız başınıza bırakın geceyi gündüz bile yürümemelisiniz. Ancak Caracas'taki kötü deneyimlerimizin aksine biz BA'te kaldığımız süre zarfında kendimizi hep güvende hissettik. Gündüz caddeler zaten inanılmaz kalabalık ve hareketli. Gece ise bizi rahatsız edecek bir durumla karşı karşıya kalmadık. Belli noktalarda bekleyen polisler insana güven veriyor. Ancak öte yandan şehrin çok da masum olduğunu söylersek yanlış olur. Tatil sırasında tanıştığımız Alman bir çift bizi dikkatli olmamız konusunda uyardı ve başlarına gelen bir olayı anlattı. Caddede yürürken bir anda üzerinize yukarıdan dökülen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken size yardıma gelenler aslında sizi soymak isteyen hırsızlar olabilir! Aklınızda olsun. Böyle bir durumda oradan hızlıca uzaklaşmak en doğrusu. Söyler misiniz İstanbul'da da bu tip hırsızlık, gasp olayları gündüz vakti bile yaşanmıyor mu? Belki de İstanbul'da daha yaratıcı hırsızlık olaylarına rastlamak bile mümkün, hani 40 yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek türden. O yüzden BA'te dolaşırken temkinli olmakta ve olası hırsızlıklara karşı önlem almakta fayda var. Ancak onun dışında içiniz rahat olsun. Şehir bizce büyük bir şehir ne kadar güvenli olabilirse o kadar güvenli. BA'in yeteri kadar güvenli ancak çok da masum olmadığını bir önceki bölümde belirtmiştim. Burada bir noktaya daha değinmem gerekiyor. Bankomatlardan para çekerken dikkatli olmalısınız. Kart bilgilerinin 3. kişiler tarafından kopyalanması çok yaygın. Eğer siz de bizim gibi yanınıza çok nakit para almak istemiyorsanız ancak kredi kartınızın kopyalanması riskini bir şekilde minumuma indirmek istiyorsanız size tavsiyem buraya gelmeden sınırlı limitte yeni bir hesap ya da kart açtırmanız. Tahmin ediyorum ki bankaların bu tip servisleri Türkiye'de de mevcuttur. Biz Arjantin seyahati öncesi düşük limitli bir kart çıkarttık. Her bankadan bu kartı kullanarak para çekebildik (1000 pezoya kadar 37 pezo komisyon alıyorlar) ve kart bilgilerinin kopyalanması ihtimalinde de limitimiz düşük olduğu için riski azaltmış olduk. Eee ne de olsa bir sene önce Venezuela tatilimizde yanımıza ne olur ne olmaz diyerek çok fazla nakit almış ve bu nakitin yarısını da çaldırmıştık. Bu nedenle Arjantin seyahatimizde bu konuda oldukça hassastık. Ancak şunu da belirtmeliyim ki Arjantin'de legal kur çok düşük. Örneğin bankalar biz ordayken 1 USD için 6,5 pezo verirken bu kur Buenos Aires sokaklarında 10 10,5'a çıkabiliyor. Benim tavsiyem yanınıza hem USD hem Euro hem de banka kartı almanız yönünde. Bulunduğunuz yere göre seçiminizi yaparsınız. Sınır komşuları: Batıda Şili, kuzeybatıda Bolivya, kuzeyde Paraguay, kuzeydoğuda Brezilya ve Uruguay. Doğusu 5100 km'lik Atlantik Okyanusu. Yüzölçümü: 2.780.400 km2. Dünya'nın 8. büyük, Güney Amerika'nın Brezilya'dan sonra 2. büyük ülkesi. Nüfusu: 40,1 milyon (2010 sayımına göre). Km2 başına 14,4 kişi. Başkent: Buenos Aires (Nüfus 2,9 milyon kişi, çevre yaşam alanları da göz önünde bulundurulduğunda 13 milyon). Din: %95 Katolik, %2 Protestan, Yahudi ve Müslümanlar azınlıkta. Saat farkı: Türkiye'yle arasında toplam 5 saat fark var. Vize: Birçok Güney Amerika ülkesi gibi Arjantin'de Türk vatandaşlarından vize talep etmiyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/arjantin-patagonya-2-balinalar-penguenler-deniz-aslanlari-ve-yunuslarla-beraberdik-peninsula-valdesdeydik/", "text": "Ama ayrıntılara girmeden önce sizin için bir video hazırladık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/arjantin-patagonya-2-peninsula-valdes/", "text": "Bunun için önce Buenos Aires'ten Trelew'e uçtuk. Mesafe: Buenos Aires-Trelew arası uçakla iki saat. Sonra kalacağımız yer alan Puerto Madryn'e doğru arabayla yola koyulduk. Trelew Puerto Madryn arası arabayla yaklaşık bir saatlik bir mesafe. Puerto Madryn içinde de bir havalimanı var. Ancak oraya çok sık uçak inmiyor ve uçak biletleri daha maliyetli. Genelde herkes Trelew'e uçup arabayla Puerto Madryn'e geçiyor. Trelew sonrası transferi direk otel üzerinden ayarladık ve kişi başı 100 pezos ödedik. Trelew'den Puerto Madryn'e otobüsle de gidebilirsiniz. Ancak sonrasında kalacağınız yere taksiyle geçmek zorunda kalacağınız için yine aşağı yukarı aynı paraya gelecektir. Kaldığımız hostelin ismi Hi Patagonia. Booking. com'da aldığı yüksek notlar sayesinde gözümüze çarpan bu hostelde üç gece kaldık (Gecelik kahvaltı dahil kişi başı 115 pezos). İlk defa bir tatilimizde hostelde kaldık. Odamız 4 yataklıydı. Her üç odanın kullandığı ortak bir banyo vardı. Odaların ve banyonun ortak oluşu bizi hep düşündürmüştü ancak şunu diyebilirim ki temizlik konusunda hiç sıkıntı yaşamadığımız gibi orada tanıştığımız insanlar, onlardan öğrendiklerimiz, bize bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Hostelde kalanlar hep genç insanlar ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş dünyayı, latin amerikayı gezen tipler. Her birinin bir hikayesi var. En az 3-4 aydır yollarda birçoğu. Bizim gibi bir aylığına gelen hemen hemen hiç yok. Ağzını açan en az 4-5 aydan açıyor. Biz de bir ay tatile çıktık diye seviniyorduk. Onları dinleyince epeydir aklımızda olan tek seferde dünyayı gezme fikri iyiden iyiye ateşlendi. Bakalım gelecek neler getirecek bizlere :) Bu nedenle, Güney Amerika'da tatil yaparken bir iki defa hostelde kalmanızı tavsiye ederim. Orada bambaşka bir dünya var. Hi Patagonia'nın bizden yüksek not almasının bir diğer sebebi ise akşam yemekleriydi. Kişi başı 70 pezos ödeyerek akşam yemeğinde çok lezzetli yemekler yiyebilirsiniz. Bizim otele vardığımız gece barbekü yapılmış. Biz otele geç vardığımız için kaçırdık. Ancak sonradan öğrendik ki etler harikaymış. Bizim katıldığımız akşam deniz mahsülleri gecesiydi. Yediğimiz jumbo karidesler süperdi. Puerto Madryn, yaklaşık 70.000 nüfuslu küçük bir şehir. Geniş kumsalları ve çok çeşitli su sporlarıyla deniz turizminin nispeten yoğun olduğu bu sahil kentini asıl önemli kılan Valdes Yarımadası'na olan yakınlığı. Buradan günlük turlarla bölgeyi keşfetmek mümkün. Çok farklı turların sunulduğu bölgede en önemli iki tur Valdes Yarımadası turu ile Punta Tombo turu. Tüm tur şirketleri aynı turları sunuyor ve fiyatları aynı. Biz katılacağımız turları otel üzerinden planladık ve her gün o turu yapacak olan bir turist ekibine katıldık. Turlara katılmak istemezseniz diğer bir seçenek de araç kiralayıp o bölgeyi tek başınıza gezmek olabilir. Bunun dışında başka bir imkan yok. Biz bu tatilimizde araç kullanmak istemediğimiz için otele gider gitmez kendimize iki tur satın aldık. Rehberle yapılan turlar sırasında insan ayrıca o bölge hakkında çok yararlı bilgi edinebiliyor. İlk günkü turumuz: Penguenler ve Punta Tombo TuruArjantin Patagonya seyahatlerimiz sırasında gördüğümüz, tur ücretlerine milli park giriş ücretleri dahil değil. Milli park giriş ücretlerini kesinle nakit ve pezos olarak ödemeniz talep ediliyor (Punta Tombo giriş ücreti 156 pezos / iki kişi). Macellan yunusları o kadar yakınımızdan yüzdüler ki sanki uzansak dokunacaktık. Ama çok hızlı hareket ettikleri için onları görüntülemek çok zor. Yaklaşık 1,5 saat süren bu tur sonrası otobüslere bindik ve Punta Tombo için yola koyulduk. Dünyanın en büyük penguen kolonilerinden birinin olduğu bu bölgede penguenlerin arasında yürüyebilir ve onlara dokunma mesafesinde yaklaşabilirsiniz. Ancak onlara dokunmak kesinlikle yasak. Sabah erken saatte bizi almaya gelen tur rehberimiz ve otelden 3 arkadaş ile beraber düştük Peninsula Valdes yollarına. (Peninsula Valdes Turu toplam 1920 pezos / İki kişi ve milli park ücreti ise toplam 260 pezos / iki kişi). Daha önceden yaptığımız araştırmalar sırasında balinaların Aralık başına kadar o bölgede kaldığı yöndeydi. Biz Aralık ortasında ordaydık ve balina görebilme ihtimalimiz bu nedenle oldukça düşüktü. Çünkü Aralık ortası itibariyle balinalar okyanuslara doğru açılıyorlar. Kaldığımız hostelde bizden bir gün önce bu tura çıkan arkadaşlar balinanın sadece sırtını görebilmişlerdi. O balinanın da gitmiş olma ihtimali vardı. İşte bu düşünceler ve heyecanla balina turuna katıldık. Aslında bu tip turlarda herşey şans biraz da. Doğru zamanda bile orada olsanız balina görememe ihtimaliniz var. Sonuçta onlar orada kendi doğal yaşam alanlarında yaşıyorlar ve ne zaman hangi civarda olduklarını kimse bilmiyor. Aşağıdaki fotoğrafta balinanın büyüklüğü net bir şekilde anlaşılıyor. Kuyruğunu havaya kaldırdığında normal bir tekneden daha uzun olduğu görülebiliyor. İlgisi olanların aşağıdaki videoyu seyretmesini tavsiye ederim. Bu videoda balinalara ait çok ilginç görüntüler var. Yılın belli zamanlarında vahşi orkalar sahile vurup bu deniz aslanlarından birkaçını avlıyormuş. Eğer çok şanslıysanız bu bölgede o An'lara denk gelebilirsiniz. Fotoğraflarda edindiğim; gerçekten iyi yakalamışsınız. Çok şanslıymışsınız. Penguenleri çok severim. Fotoğraflar da oralara gitme isteği uyandırdı. Ne mutlu size!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/ask-sehri-roma/", "text": "Roma'yi tersten okudugunuzda sizi bir süpriz bekliyor: AMOR\" yani ASK\". Isminde sakli olan bu duygunun sehrin sokaklarinda dolasirken icinize islemesine karsi koyamayacaksiniz. Yillar önce henüz üniversite ögrencisiyken halk oyunlari ekibiyle birlikte yaptigim 21 günlük Avrupa seyahatinde bu büyülü sehir beni cok etkilemisti. Tarihin icinde yürüyormus gibi hissetmistim. Sanki sokaklarda beyaz kiyafetleri, baslarinda sari altin yaprakli taclariyla, sandaletli Roma halki karsiniza cikacak gibi. Roma halkinin yaptigi o harika eserleri seyrederken aslinda gecen 2000 yilda insanligin cok da bir ilerleme kaydetmedigini hissedebilir insan. Tabiki son yillarda bilisim teknolojisinde yasanilan inanilmaz ilerlemeyi ayri tutuyorum. 3000 yillik bir tarihe sahip olan bu ASK sehri'nin kurulus efsanesini bilmek istermisiniz: Bu efsane Romulus ve Remus adli ikizlerin efsanesi. Roma'nin 12 km. güneydogusunda Alba Longa kenti ve kentin Numitur adli bir krali varmis. Numitur'un kardesi Amulius tahta göz dikince abisini tahtan indirmis ve tahtini güvence altina alabilmek icin abisinin kizi Rhea Silvia'nin evlenmemesi icin kiza zorla yemin ettirmis. Ancak savas tanrisi Mars, Rhea Silvia'ya asik olmus ve Rhea Silvia hamile kalmis. Bu haberi alan Amulius cilgina dönmüs ve bebekleri kacirip onlari bir sandik icinde Tiber Nehri'ne attirmis. Ikizleri kiyida bulan disi bir kurt cocuklari sütüyle beslemis. Eski Kral Numitur'un cobani cocuklari bulmus ve karisina götürmüs. Ikizlere Romulus ve Remus isimlerini koymuslar. Öz cocuklari gibi büyüttükleri bu ikizler büyüdüklerinde coban cetelerinin basina gecmis. Bir gün Romulus yakalanmis ve cezalandirilmak üzere kralin huzuruna cikartilmis. Bu sirada Romulus'un gercek kimligi ortaya cikmis. Ikizler bu olay sonrasinda Amulius'u öldürüp tahti dedeleri Numitur'a teslim etmisler. Yeni bir kent kurmaya karar veren Romulus ve Remus disi kurdun kendilerini besledigi Palatinus Tepesi'ni yer olarak secmisler. Romulus tüm sehri duvarla cevrelemis. Ancak Remus bu duvarin cok alcak oldugunu iddia etmis ve kanitlamak icin duvarin üstünden atlamis. Buna öfkelenen Romulus ikizini öldürmüs ve kendi adindan esinlenerek kurdugu sehre ROMA adini vermis. Roma Sehri'nin dogum günü M. Ö. 21 Nisan 753 olarak kabul ediliyor. Roma'daki ilk duragimiz eski bir Pagon Tapinagi olan, sonra bir Hristiyan kilisesine dönüstürülmüs PANTHEON. Pantheon M. Ö. 26 yilinda Atium Savasi zaferi icin bütün tanrilara sükretmek amaciyla insa edilmis. Daha sonra bir yangina kurban gidince M. S. 118'de yeniden insa edimis. En dikkat cekici bölümü 43 metre capindaki kubbesi ve ortasindaki tek isik kaynagi olan acikligi. Devasa alan sadece bu acikliktan giren günes isigiyla aydinlaniyor. Bugüne kadar kalmasinin sebebi ise; Bizans imparatoru Foca'nin M. S. 608'de burayi Papa IV. Bonifacio'ya bagislamasi ve Papa'nin bu Pagon tapinagini bir kiliseye cevirmis olmasi gösterilebilir. Biz daracik tarihi sokaklarda dolasirken birden karsimiza cikan bu yapiya önce anlam vermemistik, ta ki o tapinagin bulundugu meydana cikana kadar. Heryer turist doluydu. Fotograf cekmek icin uzun süre uygun bir yer aramak zorunda kaldik. Sokaklarda dolasirken inanilmaz tarihi binalarla karsilasmak Roma'ya has bir özellik aslinda. Burayi gezerken acik hava müzesinde geziyormus gibi hissedeceksiniz. Sirada Navona Meydani var. M. S. 86 yilinda Imparator Domitian halkin sempatisini kazanmak icin 33 bin kisilik yaris alani yaptimis. Suanda bu yaris alani yok ama onun yerine stadyumun siralarinin bulundugu yere insa edilmis binalari göreceksiniz. Meydan Barok Dönemi'ne ait ve bu dönemin en güzel örneklerinden biri. Meydani özel kilan ise, Bernini imzali ünlü cesme. Bernini bu cesmeyle dünyanin dört büyük nehrini betimlemis. Meydan su anda resimlerini ve karikatürlerini sergileyen sanatcilarin bulusma yeri. Yürümeye devam ettik ve sehrin en canli, kalabalik mekanlarindan biri olan Campo die Fiori Meydani'na vardik. Burasi gündüz saat 14:00'e kadar rengarenk bir acik hava pazari, daha sonra ise yemek yiyebileceginiz veya birseyler icebileceginiz pub ve restaurantlarin bulundugu bir meydan. Burasi aslinda Roma kalintilari üzerine kurulmus binalarin ve Rönasans konaklarinin birarada bulundugu güzel bir semt. Meydani özel kilan ise, ortadaki bronz heykel. Bu heykel 17 Subat 1600 yilinda kiliseye karsi düsüncelerini acikladigi icin burada diri diri yakilan rahip filozof Giordano Bruno'ya ait. Campo die Fiori'nin hemen yakininda mimari acidan cok güzel olan Farnese Meydani'ni görmeden oradan ayrilmayin derim. Bu meydanda yeralan ünlü Farnese Konagi'nin insasinda Michelangelo, Della Porta gibi ünlü mimarlar görev almis. Günümüzde bu konak Fransiz Büyükelciligi olarak hizmet veriyor. Meydandaki cesmeler Caracalla Hamamlari'ndan alinmis granit havuzlarindan olusuyor. Ben bu meydandan cok, meydana acilan daracik sokaklara vuruldum. Roma'da ne yenir ne icilir üzerine uzun bir arastirma yaptigimi söyleyebilirim. Vedat Milor'un Italya icin özel hazirladigi Lokanta ve Sarap Rehberi kitabini satin aldik. Ayrica ben Vedat Milor'un yayinlanmis köse yazilarindan bilgiler topladim. Bu notlarimi sizinle ayrica paylasacagim. Öncelikle ilk gece icin Vedat Milor'un tavsiyesi üzerine gittigimiz mekan hakkinda bilgi vermek istyorum. Ismi La Gatta Mangiona. Italya'da sik lokantalarda pizza pek bulunmuyor. Ayak üstü pizza yiyebileceginiz firinlar var, ya da pizzalari turistik mekanlarda yiyebilirsiniz. Vedat Milor'a göre en iyi pizzayi bulacaginiz yer burasi. Isin sirri pizzanin hamurunda aslinda. Ortasi yumusak, disi kitir ve kesinlikle hazir domates sosu kullanmiyorlarmis. Bunlari okuyunca biz sehrin disinda olan bu mekani uzun ugraslar sonucu bulduk ve pizzalarini denedik. Tek kelime ile harika. Buraya ait güzel bir animizi paylasmak istiyorum. Burasini bulabilmek icin cok büyük bir caba sarf ettik ama o da ne gittigimizde mekan kapaliydi. Aksam 19:00 ya da 20:00 sularinda aciliyormus. O kadar ugrastik, o zaman bekleyecegiz dedik. Tam o sirada kapinin önünde bizim gibi bekleyen bir cift gördük. Istanbul'dan kalkmis gelmis, bizim gibi Vedat Milor tavsiyesi üzerine burayi bulmus Askin-Müge ciftiydi kapinin önünde bekleyen. Dünya ne kadar da kücük dedirtecek bir olaydi bu. Bu güzel cift sayesinde biz de bu güzel mekanda pizza yiyebildik. Cünkü burasi icin rezervasyon yapilmasi gerekiyormus. Mekan acilir acilmaz doldu ve bos masa kalmadi. Biz de Askin ve Müge'nin ayirttigi masada oturduk ve beraber güzel bir aksam yemegi yedik. Antipasti olarak burada sivri kücük enginarlardan denemenizi tavsiye ederim. Bianco denilen domates sossuz pizzalari da deneyebilirsiniz. Burada artizanal, yani kücük üreticilerin yaptigi Belcika stili biralari icmenizi tavsiye ediyor Vedat Milor. Bu biralari Italya'da baska yerde kolay kolay bulamazmissiniz (Adres via F. Ozanam, 30; telefon: 0653 46702). Burasi cok sik olmamasina ragmen kücük Italyan lokantisi örnegi olarak bizim hosumuza gitti. Biz Mehrin ve Ömer'le 3. gecemizde yine buraya gittik. Yemekler cok lezzetli ve konustugumuz konular da yine cok derindi. Tipik Mehrin-Ömer-Gökce-Fatih dörtlüsü ve derin konular, tartismalar. Her seferinde Mehrin ile Fatih tatli bir tartisma icine girer. Ben Mehrin'in tarafinda olurum. Ömer ise her zaman ki tarafsizligiyla I-Phone ile mesguldur. O gece bu derin konulari yediğimiz tiramisu ve ictiğimiz nefis kokulu kahve ile tamamladik (93,50EUR/4 kisi icin). Tüm heybeti ve gösterisiyle karsimiza Venedik Meydani ciktiginda biz önce cok sasirmis ve etkilenmistik. Ancak burasinin 1455 yilinda Venedikli Kardinal Pietro Barbo tarafindan sonradan yaptirilmis bir konak oldugunu ögrenince benim gözümde degeri birden düsüverdi. Sonucta 3000 yillik tarihe sahip bir sehirde 1455 yili cok yakin tarih sayiliyor. Kardinal Papa olunca bu bina yüz yil boyunca papalarin konagi haline gelmis. Bir sure Venedik devletinin elcilik binasi olarak kullanilmis. Fasizm döneminde Mussolini'nin karargahi olarak kullanilmis. Günümüzde bir sergi sarayi olarak kullaniliyor. Meydanda göze carpan diger bir ayrinti Vittorio Emanuele Aniti. Bu heykel Italyan Birligi'nin kurulmasina büyük katki saglayan Savoy Krali Vittorio Emanuele anisina 1885 ile 1911 yillari arasinda yapilmis. Heykelin arka tarafinda sürekli nöbet tutan askerler ile ebedi ates var. Roma'nin gercek tarihi yapilarini kapattigi icin Romalilar tarafindan pek sevilmiyormus. Ayrica Roma'nin tipik tasi olan travertenden degil de beyaz Brescia mermerinden yapildigi icin sehirde biraz farkli duruyor. Sadece Türkler tarafindan Ask Cesmesi olarak tanimlanan bu cesmeyi 1762 yilinda Nicola Salvi tamamlamis. Trevi cesmesi, doga ve mitoloji ile ilgili konularin beraber tasvir edildigi döneminin güzel örneklerinden biri. Buraya gelen herkes, sirtini cesmeye dönüp sag eliyle sol omzunun üzerinden para atip dilek tutuyor. Genelde herkes buraya tekrar gelebilmek icin parayi atarken, biz Türklerin ask dilekleri tuttuguna dair bir söylenti var. Yillarca önce parayi atarken tuttugum dilegimin, bu Roma seyahatinde gerceklestigini görmek beni mutlu etti. Atilan tüm paralarsa belediye tarafindan düzenli olarak toplaniyormus. Sizin de Roma Belediyesi'ne bir katkiniz olsun. Roma'ya gidip de Ispanyol Merdivenleri'nde oturmamak olmaz. Bazen turistik yerlerin neden bu kadar ünlü oldugunu anlamakta zorlaniyorum. Ispanyol Merdivenleri'de bunlardan bir tanesi. Bu merdivenler 1725 yilinda merdivenlerin asagisindaki meydanla, yukarda yer alan kiliseyi (Trinita dei Monti Kilisesi; 1510 yilinda Fransa Krali XV. Louis tarafindan yaptirilmis) birbirine baglamasi amaciyla yapilmis. Tabiki burayi bir de yazin temmuz ayinda Yildizlarin Altinda Defilesi sirasinda görmek gerek. Bu defilede Haute Couture tasarimcilarinin kreasyonlarini tasiyan mankenler bu merdivenlerde yürüyorlarmis. Ispanyol Merdivenleri'nin tam karsisindaki cadde moda dünyasinin merkezi sayilan Via Condotti. Burayi gezmelisiniz. En ünlü Italyan moda tasarimcilarinin magazalari burada yer aliyor. Dudak ucurtacak cinsten. Bu caddede bir kahve icmek isterseniz 1760 yilinda acilan caffe Greco'yu önerebilirim. Burada kimler oturup kahve icmemis ki: Goethe, Gogol, Stendhal, Keats gibi yazarlar, Wagner ve Listz gibi besteciler. Roma'nin tarihi simgesi Kolezyum'un asil adi Flavius Amfitiyatrosu. Imparator Vespasianus tarafindan 72 ile 80 yillari arasinda yaptirilmis. Burasinin hikayesi oldukca ilginc aslinda. \"Yakarim, Roma'yi da yakarim\" diyen Julius Hanedani'nin son imparatoru Neron, halkin arazilerine el koyup kendisi icin altin varaklarla süslü bir konak yaptirmis. Bununla da yetinmeyip bir de yapay göl yaptirinca halk öfkelenmis. Neron intihar edince yerine gecen Vespasianus halkin sempatisini kazanmak icin halka acik bir eglence yeri yaptirmis. 55 bin seyirci kapasiteli Kolezyum aslinda ilk olarak tiyatro gösterileri icin kullaniliyormus. Daha sonra ise bizim de Gladyatör filminden bildigimiz gibi burasi Gladyatör savaslarina ev sahipligi yapmis. Burayi rehberle gezebilirsiniz. Biz yaptigimiz pazarliklar sonucu ücrette anlasamayinca, ekip burada benim tarih bilgimle yetinmek zorunda kaldi. Istanbul'a Konstantinopolis adini veren Imparator Konstantin'in Zafer Taki hemen Kolezyum yaninda yer aliyor. Yeri gelmisken, yurtdisinda yaptigimiz geziler sirasinda Istanbul'dan geldigimizi ögrenen turistler \"ha, Konstantinopolis\" demiyorlar mi, sinir oluyorum. Bizse israrla hayir Istanbul diye düzeltince, aramizda basliyor gizliden bir cekisme. Kolezyum'dan yürüyerek Titus Zafer Taki'na ulasabilirsiniz. M. S. 70 yilinda Yahudilere karsi kazanilan zaferin anisina yapilmis bir Tak bu. Biz Roma Forumu'ndan girdikten sonra bu Tak'in altindan gecerek tekrar Kolezyum'a ulastik. Roma Forumu, eski Roma'nin siyasi, ticari, ve hukuku merkeziymis. Sadece kalinti olarak kalsa da ben burayi gezme konusunda epey israr ettim. Burayi gezerken elimizde tarihi bilgilerin ve haritanin yeraldigi bir kitap olmasina ragmen, kalintilar icinde neyin ne oldugunu anlamakta epey zorlandik. Tarihi anlama konusunda israr eden benimle epey dalga gecildi burda, buna da deginmeden gecemeyecegim. Bu nedenle burada yeralan yapilari en iyi anlamanizin yolu, ya rehberle gezmek ya da oldukca ayrintili bir haritaya sahip olmak. Ben burada ayrintiya girmek istemiyorum. Kücük bir dipnot: Titus Taki'nin altindan gecip Jupiter tapinagi'na dogru giden yol Kutsal Yol olarak biliniyor. Önemli zaferlerden sonra görkemli bir gecit töreni düzenlenirmis ve sükretmek icin tapinaga gidilirmis. Ayrica Jül Sezar Tapinagi'ni göreceksiniz orada. Sezar, M. Ö. 44 yilinda bir suikastta hayatini kaybedince cesedinin yakildigi yere tapinak yapilmis. Burada her zaman taze cicek demetleri bulmak mümkün. Burasi Yontma Tas Devri'ne ait yerlesim kalintilarinin ve daha sonraki dönemlere ait imparatorluk konaklarinin bulundugu tepe, yani Roma'nin Beverly Hills'i. Simdiyse agaclarla dolu güzel bir alan. 16. Yüzyil ortalarinda buraya yapilan Vignola imzali bahce Avrupa'nin ilk botanik bahcelerinden biri olarak geciyor. Ayrica burada Romulus Efsanesi'yle baglantili bulgularin bulundugu iddia ediliyor. 1950-60 yillarinin Dolce-Vita merkezini görmek istiyorsaniz Via Veneto'ya gitmeniz gerekiyor. Burasi Fellini'nin ünlü Dolce Vita filminin gectigi meshur cadde. Eskiden burasi Roma'nin gece hayati, sinema dünyasinin yildizlari ve onlarin pesini birakmayan paparazzileriyle ünlüymüs. Bu caddede oturabilecek cafe ararken, Harry's Bar'i gördük. Burasinin cok ünlü bir yer oldugunu biliyorduk ama menüdeki fiyatlari görünce daha bir emin olduk. Sadece oradaydim diyebilmek icin bile Harry's Bar'a gidenler var. Biz cadde boyunca ilerleyip daha mütevazi bir cafede kahve ve tiramisu keyfi yaptik. Bernini, Caravaggio ve Canova gibi ünlü sanatcilarin eserlerini görmek istiyorsaniz dogru adres Villa Borghese. Biz burayi bulmak icin oldukca fazla caba sarf ettikten sonra ögrendik ki, önceden rezervasyon yapilmasi gerekiyormus. Yalniz burasi, sehrin en muhtesem müzelerinden biri. Aklinizda bulunsun. Buraya ulasmak icin cok güzel bir ormanlik alandan yürümeniz gerekiyor. Oldukca keyifli ama bir o kadar da yorucu bir yol. Dünya'nin en kücük ülkesi olmasina ragmen tüm kurumlariyla bir devlet yapisina sahip olan ve ayni zamanda dünyanin en zengin ülkelerinden biri olan Vatikan'in nüfusu yaklasik bin kisi. Papalik 1871 yilina kadar, yani italyan Birlikleri'nin Roma'yi isgal etmesine kadar, Orta Italya'yi yönetmis. Ancak 1929 yilinda imzalanan Laterano Anlasmasi sonrasi Papanin ruhani görevden baska bir görevi olmadigi karara baglanmistir. Vatikan'a ait en önemli tarihi eserler San Pietro Bazilikasi, Sistin Sapeli, el yazmalarindan olusan kütüphanesi ve müzeleridir. Aziz Pietro Hz. Isa'nin 12 havarisinin en önemlisiymis. Hz. Isa carmiha gerildikten sonra Hristiyanligi yaymak görevi Havarilerine kalmis. Bunun üzerine Havariler ve Meryem Ana Kudüs'ten ayrilarak herbiri baska bir yere yönelmis. Aziz Pietro, kardesi Andrea, Meryem Ana ve Yahya once Antakya'ya gelmis. Bu bölgede Hz. Isa'ya inananlara ilk kez Hristiyan ismi verilmis. Meryem Ana ve Yahya Efes'e giderken Aziz Pietro ve kardesi Yunanistan üzerinden Roma'ya ulasmis. Ancak dönemin imparatoru Neron Aziz Pietro'nun carmiha gerilmesi emrini vermis (64 ya da 67 yilinda). Hz. Isa'nin Pietro'ya \"Senin ismin Pietro, yattigin tas dinimin merkezi olacaktir\" diye söyledigi Incil'de yeraldigindan, Hristiyanligi serbest birakan ilk imparator Konstantin Pietro'nun mezarinin oldugu yere bir bazilika yaptirmis (324 yilinda). Bu nedenle bu bazilika Hristiyanlar icin ayri bir öneme sahip. 15. Yüzyilda bu bazilika atlattigi savaslar, yanginlar, depremler nedeniyle yikilmak üzereyken 1506 yilinda tekrardan insa edilmis. Bu bazilikanin yeniden insasinda Bramante, Rafael, Michelangelo, Bernini, Della Porta, Fontana gibi dönemin ünlü sanatcilari görev almis ve insasi tam 120 yil sürmüs. Kilisenin bahcesi Bernini'nin son ama en önemli projesi aslinda. Kilisenin insanliga actigi kucagi simgeleycek sekilde tasarlanmis. Kilisenin kubbesi Michelangelo'nun son eseri. Dünya'nin en büyük kilisesine en büyük kubbesini yapmak istese de ömrü buna yetmemis. Kubbeyi Ligorio, Vignola Della Porta ve Fontana tamamlamis. Bazilikanin ici muhtesem. Ücretsiz gezebilirsiniz ve bu ünlü sanatcilarin eserlerini görebilirsiniz. Iceride inanilmaz güzel altin bir Sunak var. Biz Vatikan'i daha iyi anlamak icin bir gece önceden Melekler ve Seytanlar filmini seyretmeyi planlamistik. Aşk-ı Memnu'nun finalini Fransa'da izlediğimiz gibi yatağın üzerine dördümüz yan yana uzandık ve Melekler ve Seytanlar filmini izlemeye basladık ama bu sefer sonuna kadar izleyemedik. Tahmin edersiniz ki, önce erkekler, yani önce Ömer ve hemen sonrasinda Fatih uyudu, biz kizlarsa filmin ancak 1 saatlik bölümünü seyredebildik. Ben Roma'dan döner dönmez bu filmi tekrar seyrettim. Roma seyahatiniz öncesinde seyretmenizi tavsiye ederim. Vatikan'dan bahsederken Isvicreli muhafizlardan bahsetmemek olmaz. Bes yüz yili askin bir süredir Papa'nin koruma görevini Isvicreli muhafizlar yapiyor. Sayilari 110'nu bulan bu muhafizlarin kiyafetleri oldukca ilgi cekici. Herkes bu göreve kabul edilmiyor tabiki. Papa'yi koruyabilmek icin Katolik, bekar, temiz sicilli, en az 1,74 cm. boyunda ve askerligini yapmis, 19-30 yaslari arasinda erkek olmaniz gerekiyor. Onlarla fotograf cektimekse neredeyse imkansiz. Castel Sant'Angelo; Imparator Hadrianus'un kendisi icin bir mozole olarak yaptırmaya basladıgı yapı, 139 yılında Antoninus Pius tarafından tamamlanmıs. Zamanla bir mozole görüntüsünden uzaklasan sato, bir savunma merkezine dönüsmüs. Savaş zamanlarında askerler ve papalar Castel Sant'Angelo'ya sıgınmıslar. 13. yy'da II. Nicholas, kaleyle Vatikan sehri arasında bir gecit yaptırmıs. Kale; hapishane, zindan ve bir iskence merkezi olarak da kullanılmıs. Günümüzde müze olarak kullanılmakta. Bizim ilk hedefimiz Vatikan'i görmek oldugu icin biz buranin icini gezmedik. Roma havalimani sehrin biraz disinda yeraliyor. Sehre ulasmanin iki yolu var: Tren ya da otobüs. Biz otobüsü tercih ettik. Ama itiraf etmeliyim ki, Italya'nin trafigi ve Italyanlarin sanki kavga edermiscesine yüksek sesle ve heyecanli konusmalari nedeniyle bu yolculugumuz sirasinda cok yoruldum. Yol boyunca calan Italyan radyosu, sürekli korna calan soförler, inanilmaz bir trafik Münih'ten sonra beni saskina cevirdi. Istanbul'dan gelenler icin bu etkiyi yaratacagini zannetmiyorum (Havalimani-Sehir merkezi arasi otobüs 8 /kisi basi). 3 gün gecerli olan ve tüm toplu tasima araclarinda kullanilabilen Roma Pass alabilirsiniz. Bu sayede girilecek ilk 2 müze bedava olur, sonrakilerde ise indirim sansiniz olur. Icinde bir tane Roma haritasi ve rehberi ile güncel etkinliklere ait bilgiler var. Ücreti 25 . Ancak Kolezyum ve Borghese Galerisi'nin giris fiyati 20 `yu asiyor. Ilk olarak bu iki yeri ziyaret ederseniz bu pass cok karli olacaktir. Bu pass'in baska bir avantajida Kolezyum'a girerken sira beklememeniz. Roma Pass sahiplerinin gecebilmesi icin özel giris turnikeleri yapilmis. Böylece uzun kuyruklarda bekmenize gerek yok. Ancak eger müze gezme niyetinde degilseniz bu pass sizin icin avantajli olmayabilir. Biz Locanda San Cosimato adlı otelde kaldik. Otelimiz çok ilginçti. Lobisi pastane, üzeri oteldi. Oldukca de eskiydi. Otelimizin bulunduğu Trastevere bölgesi Roma'yı ikiye ayıran Tevere Nehri'nin batısında yer almakta. Aslinda sonradan farkettik ki, burasi gerçek Romalıların yaşadığı birkaç semtten biri. Vatikan'a ve diğer turistik yerelere de oldukça yakın bir yer. Geceleri inanilmaz hareketli. Heryerde barlar ve barlarin önünde genc insan kalabaligi var. Ickisini alan atmis kendisini disari. Gece birseyler icmek isterseniz bu bölgeyi atlamayin derim (3 gece kahvaltı dahil oda fiyatı 300 ). 110 Open\" adli üstü acik kirmizi veya yesil otobüslerle sehir turu yapabilirsiniz. Ikinci bir alternatif ise ArcheoBus\"; bu otobüs daha cok arkeolojik eserlerin oldugu yerleri dolasiyor. 110 open\" icin yaklasik kisi basi 15 ödemeniz gerekiyor ve 24 saat boyunca istediginiz durakta inip yaklasik yarim saat sonra tekrar gelen otobüse binip devam edebilirsiniz. Roma'da yedigimiz dondurmalar harikaydi. Denemeden dönmeyin derim. Roma'da insanlar is cikislarinda ayaküstü espresso iciyorlar. Aksamlari Coppucino filan siparis ettiginizde size ilginc bir ifade ile bakiyorlar. Cünkü aksamlari sadece espresso iciyorlar. 2. gün aksam yemegini yine Vedat Milor tavsiyesi üzerine Matricionella'da yemege karar verdik. Ancak yemekler orta seviyeydi. Vedat Milor buranin süper bir sarap listesi oldugunu söylemisti. Perakende fiyatlarinin altinda Italya'nin en iyi saraplarini burada bulabilirmissiniz. Biz bu konuda uzman olmadigimiz icin sarap secimini garsona biraktik ve yöresel bir sarap sectik. Fena degildi. Vedat Milor'a göre Roma'da olmak demek al fresco\" yani kaldirim üstüne kurulu masalarda gelip geceni seyrederek ve yaninizdaki masadakilerle sohbet ederek yemek yemek demek. Makarnalarini tabii ki kendileri yapiyorlar. Hic makina kullanmadan ve sadece un ve sudan yapiyorlar. Hamuru elle kesiyorlar. Roma halkinin en sevdigi makarna Tonnarelli cacio e pepe\". Yani sadece peynir ve elle cekilen karabiberden olusan makarna. Ben bunu denedim. Acikcasi cok etkilenmedim, sadece Roma halki en cok ne yiyor diye merak edip denemis oldum. Roma'da cok fazla sakatat yendigini biliyor muydunuz? Sehirde Cucina Povera\" dedikleri fakir mutfagi hakim. Roma'ya dair birkac cümle söylemem gerekirse; bu sehir bambaska bir sehir. Insani adeta büyülüyor ve kendisine asik ediyor. Acik hava müzesinde gezer gibi dolasirken sehrin sokaklarinda, tarihten kopup gelmis Roma halkiyla her an karsilasacakmissiniz gibi heyecanlaniyorsunuz. Güzel olan hersey gibi Roma seyahatimizde bitmisti, ama ben bu sehre yeniden gelecegim sözleriyle. Gezdiğim tüm Avrupa şehirleri arasında en beğendiğim Barselona derdim ama Roma'yı gördükten sonra Barselona'nın pabucunu dama attım diyebilirim :) Harika anlatımınızla yeniden Roma sokaklarındaymış gibi hissettim kendimi. Hatta \"Bernini imzalı meydan\" fotoğrafınız, kendi blogumun üst bilgi alanında yer alan görselin aynısı, aynı açıdan çekmişiz ikimiz de."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/atina-sehrinin-yildizlari/", "text": "İnsanlığa 'Demokrasi'yi armağan eden Atina, her ne kadar günümüzde Avrupa Birliği içinde ekonomik açıdan zorlu günler geçirse de keyfini yitirmemiş canlı capcanlı bir şehir. Avrupa Birliği toprakları içinde yer alsa da, gerçek bir Avrupalı'' şehrinden çok Ege'nin kokusunu'' buram buram hissedeceğiniz Komşu'' şehir orası ve bu nedenle de caddelerinde, meydanlarında dolaşırken İzmirdeymişsiniz'' hissi bu şehirde hep sizinle olacak. Atina'nın caddelerinde, meydanlarında dolaşırken İzmirdeymişsiniz'' hissi bu şehirde hep sizinle olacak demiştim ya, bu duyguyu en çok da Monastiraki Meydanı ve çevresinde yoğun olarak hissedeceksiniz, bir İzmirli olarak benden söylemesi. Monastiraki Meydanı şehrin adeta kalbi. 3 günlük Atina seyahatimiz sırasında o kadar çok bu meydandan geçtik ki sanırım her noktasına ayak bastım. Bu meydanda gözünüze çarpacak ilk yapı Mustafa Ağa Tsisdarakis Cami. Bu cami, 1759'da Osmanlının Atina valisi Tsisdarakis tarafından yaptırılmış. Şu anda cami olarak hizmet vermiyor. Ancak varlığıyla o meydanının güzelliğini tamamlıyor bence. Eğer Atina Gezi Rehberime göz attıysanız otelinizi bu meydana yakın bir yerde tutmanıza dair verdiğim tavsiyeyi görmüşsünüzdür. Bence bu önemli bir nokta. Monastiraki Meydanı'nda camiye doğru durduğunuzda hemen solunuzda kalan cadde adeta İzmir Kemeraltı. Yol boyunca sağlı sollu sıralanmış restoranlar, ki daha çok kebab ve döner sunuyorlar, cafeler göreceksiniz. Aynı şekilde Monastiraki Meydanı'nın yakınındaki Adrianou Caddesi de cafe ve restoranlarla dolu. Bunun dışında, Monastiraki Meydanı gün boyunca dans eden, kendi müziklerini, sanatını Atina halkına ve turistlere göstermek isteyen sokak sanatçılarının gözde yeri, ki birkaç gösteriyi izlerken çok keyif aldığımı belirtmeliyim. Bu nedenle de meydan gece-gündüz hareketli, canlı. Biz Atina'yı keşfetmeye işte tam da buradan, şehrin kalbinden, Monastiraki Meydanı'ndan başladık. Monastiraki Meydanı'nda durup, karşı tepeye baktığınızda Mükemmelliğin yeryüzünde şekil bulduğu Parthenon'u\" göreceksiniz. Gözlerimi kapatıp Atina'yı düşündüğümde aklıma ilk gelen görüntü gecenin karanlığında ışıl ışıl parlayan Parthenon oluyor hep. Akropolis, Antik Yunan halkının yaşadığı şehrin adı. İçinde yeralan, M. Ö. 5. yüzyılda Athena'ya adanarak yapılmış tapınak ise Parthenon. Antik Yunan'dan günümüze kalan en ünlü ve en büyük eser diyebiliriz Parthenon için. Ya da yapıldığı dönemin teknolojisi düşünüldüğünde insan zekasının ortaya çıkardığı mükemmellik eseri de diyebiliriz. Tasarımında dönemin tüm önemli kişiliklerinin yeraldığı hatta matematik hesaplarının Pisagor tarafından yapıldığı göz önüne alınırsa böyle bir eserin ortaya çıkması bir rastlandı değildir. Akropolis'te Parthenon dışında Romalılar döneminden kalma tarihi tiyatro ve Athena ile Poseidon'a adanmış Erekhtheion Tapınağı, ki Parthenon'a bakan mermer figürleri muhteşem, gezilip görülmeye değer. Bence, bir müze gezecekseniz ilk tercihiniz Akropolis Müzesi olmalı. Müzede direk son kata çıkın ve gezmeye son kattan başlayın. Çünkü Parthenon'un aynısını son kata inşa etmişler ve orijinal heykeller aslına uygun olarak olması gereken yerlerde müzede sergileniyor. Yani bu katı gezdiğinizde Parthenon tam olarak kafanızda netleşiyor. Ben gezerken çok etkilendim. İnsanın bu müzeyi gezerken birkaç saniyeliğine kafasını çevirip dışarı baktığında karşısında 2500 yıllık Parthenon'u görmesi oldukça etkileyici. Gündüz ayrı gece ışıklandırmasıyla apayrı bir güzelliğe sahip Akropolis'i biz önce bir başka tepeden görmek istedik ve yönümüzü Lykavittos Tepesi'ne çevirdik. (Monastiraki Meydanı'ndan metroyla buraya ulaşmak isterseniz Evangelismos durağında inmeniz gerekiyor. Sonra tepeye doğru yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşle Ploutarchou Caddesi'ne ulaşıyorsunuz. Buradan teleferikle tepeye çıkış 7 ). Lykavittos Tepesi'nde sizi çok güzel bir Atina şehir manzarası karşılayacak. Akropolis'i çok yakından göremeseniz bile tepeden şehre doğru yapacağınız bir kısa kahve molası inanın çok keyifli. Yukarıda cafe ve restoranlar var. İsterseniz burada yemek molası da verebilirsiniz. Biz sadece Türk kahvesi içmekle yetindik. Lykavittos Tepesi'ne çıkış biraz zahmetli olsa da eğer zamanınız varsa buraya gitmenizi tavsiye ederim. Tepede çok vakit kaybetmeden aşağıya teleferikle inebilir sonrasında yürüye yürüye şehrin bir başka hareketli kısmı Kolonaki'ye ulaşabilirsiniz. Şehrin Kolonaki tarafının Atina'nın Nişantası'na benzetildiğini okumuştum bir blogda. Müzelerin, cafe ve restoranların olduğu bu bölge, şehrin daha turistik olan Monastiraki tarafıyla karşılaştırıldığında, daha çok lokal insanların gelip zaman geçirdiği izlenimini yarattı bende. Kolonaki tarafı için biz özel olarak zaman ayırmasak da Lykavittos Tepesi'nden aşağıya doğru yürüyerek indiğimizde burayı keşfetme fırsatı yakaladık. Özellikle Tsakalof Caddesi çok hareketli. Sağlı sollu cafe ve restoranların olduğu bu cadde benim çok hoşuma gitti. Kolonaki tarafındaki Voukourestiou ve Panepistimou Caddeleri butik ve tasarımcıların yer aldığı iki cadde. Atina'da birkaç mağaza gezmek hiç de fena olmaz diyenlerdenseniz bu bölgeye uğramadan Atina'da ayrılmayın o zaman. Kolonaki sonrası yönünüzü bir başka önemli bir meydan olan Syntagma Meydanı'na çevirebilirsiniz. Kolonaki'den çok uzak değil. Bu meydanın bence hiçbir özelliği yok. Ancak söz etmeden de olmaz. Sonuçta belki sizin hoşunuza gidebilir. Burasının özelliği, bacaklarını 90 derece havaya kaldırarak nöbet değişimi yapan askerlerin, buradaki Parlamento Binası'nda, Meçhul Asker Anıtı önünde nöbet tutuyor oluşu. Biz nöbet değişimine denk gelmedik. Bol bol güvercin gördük ve askerlerle fotoğraf çektirmek isteyen turistlere denk geldik o kadar. Sanırım bu meydanda sadece 5 dakika zaman geçirdik. Syntagma Meydanı'nda caddenin karşı tarafına geçip, kendinizi kalabalığa bırakın derim. Arabalara kapalı olan bu cadde İstiklal tarzı bir yer. Oldukça hareketli, canlı, sokak sanatçıları, cafe ve restoranlarla dolu. Caddenin bitiminde kendinizi Monastiraki Meydanı'nda bulacaksınız. Akropolis sonrası yürüye yürüye şehrin Plaka bölgesine inebilirsiniz. Benim Atina'da en çok sevdiğim bölge oldu, Plaka. Dar sokaklara atılmış sandalye ve masalara doluşmuş genç insan kalabalığının oluşturduğu atmosfer beni çok etkiledi, aldığım keyif bir başkaydı. Özellikle Plaka'da, Akropolis'in hemen aşağısında yer alan Anafiotika Bölgesi'ndeki Mnissikleous Sokağı çok keyifli. Psiri Bölgesi de Plaka kadar hareketli. Binaların duvarlarındaki grafitilerle beni etkileyen bir bölge oldu burası. Bol bol cafe-bar-taverna tarzı mekanları burada göreceksiniz. Pazar günleri Monastiraki Meydanı'na yakın bir yerde kurulan bit pazarı gezmesi oldukça keyifli bir yer. Bence kaçırmayın. 1896'da ilk olimpiyatlara ev sahipliği yapan Panathenaic Stadyumu'nunda geçirdiğimiz anlar sanırım Atina'da en çok eğlendiğimiz anlardı. Birincilik kürsüsünü kapmak için kıran kırana mücadeleler yaşandı bizim grupta. Sonuç, hepimiz gönüllerin birincisiyiz. O dönemde Yunanlılar bir imparatorluğa sahip değildir. Şehir devletleri olarak yönetilir. Bu şehir devletlerinin en güçlülerinden biri de Demokrasi'nin doğduğu Atina'dır. Atina halkı demokratik seçimlerle seçilen meclis üyeleri ile yönetiliyordu. Kendi varlıkları için en çok tehlike arz edenlerden bir de Sparta Şehir Devleti'dir. Bu iki şehir devleti arasında savaşlar ise bitmek bilmez. Atina kendisini bu saldırılardan korumak amacıyla sınırları artık bugünkü İzmir'e dayanan Pers İmparatorluğu'ndan yardım istemeye oy birliği ile karar verir ve bir elçisini gönderir. Pers İmparatoru bu isteği kabul eder ama bir şartı vardır: Atina Pers İmparatorluğuna bağlanacaktır. Doğu batı kültürlerinin farklılığı burada gün yüzüne çıkar, Pers İmparatoru'nun söylediği sözleri Atina elçisi anlamaz. Mesaj Atina'ya bambaşka bir şekilde ulaşır. Persler Atina'ya yardım gönderene kadar Sparta Atina'ya saldırır. Ancak Atina kendisini çok iyi müdafaa eder ve Sparta saldırısını başarıyla geri püskürtür. Artık Perslerin yardımına ihtiyacı kalmadığı için de Atina tekrardan elçiyle haber yollar ve Perslerin yardımını artık istemediklerini ifade ederler. Pers İmparatoru bu küçücük devletin artık çok olduğunu düşünür, bir İmparatorluk karşısında nasıl bir cüretle böyle davranabildiklerine akıl sır erdiremez. Pers İmparatoru donanmasını hazır eder ve Atina'ya doğru yola çıkarlar. Atina'yı yerle bir edeceklerinden o kadar emindir ki gemilerinde şehri tekrar istedikleri gibi inşa etmek için mermer bloklar taşırlar. 2 seçenekleri vardır. Ya Atina'ya denizden direk saldıracaklardır, ki Atina şehri çok iyi surlarla korunmaktadır ya da karaya çıkıp oradan saldırıya geçeceklerdir. Atina'nın biraz uzağındaki Maraton Ovası'nı seçerler ve tüm askerler karaya çıkar. Atina tarafında ise uzun tartışmalar sonucunda Yunan ordusunun başına doğu kültürünü çok iyi tanıyan bir komutan atanır ve Persleri Yunan şehir surları dışında karşılamaya karar verirler. Persler Yunanlılardan sayıca çok üstün oldukları gibi süvari, atlı birlikleri de oldukça üstündür. Bu meydanda iki komutan arasında muhteşem bir taktik savaşı başlar. Muhteşem bir zeka ürünü olarak Yunan komutanı sayıca çok az olmalarına rağmen Persleri geri püskürtmeyi başarır. Eğer tarihe biraz ilginiz varsa Atina Pers savaşları, özellikle Maraton Savaşı hakkında hazırlanmış belgesellere göz atın derim. Ben savaş taktiklerini seyrederken hayran kalmıştım. Pers Komutanı Maraton Meydanı'nda bozguna uğramıştır ama yenilgiyi henüz kabullenmemiştir. Askerlerini gemilere bindirir ve Yunan Şehrine denizden saldırmaya karar verir. Yunan komutanı ise Perslerin geri gitmediğini tahmin etmiştir. Askerlerini toplar ve Atina'ya doğru yola koyulur. Ancak şehrin daha önceden uyarılması gerekmektedir ve bu nedenle bir haberci yollar. Haberci hiç durmadan Maraton Meydanı'ndan Atina'ya kadar koşar. Şehrin surlarından içeri girdiğinde zaferi Yunan halkına bildirir ve onları Perslere karşı uyardıktan sonra bir anda yere yığılır ve ölür. Maraton Meydanı'ndan Atina'ya kadar hiç nefeslenmeden, 40 km koşmuştur ve kalbi de buna dayanmamıştır. İşte sonradan yapılan Maraton koşularının bu nedenle 40km yapıldığı ve adının buradan geldiği söyleniyor. Atina ordusu şehre Perslerden önce ulaşır ve bu sefer denizden saldıran Persleri yine bozguna uğratır. Bu Yunan-Pers arasındaki ilk savaştır ve koca bir imparatorluğa ait ordu küçücük bir şehir devleti karşısında yenilgiye uğramıştır. Parthenon Tapınağı da bu zafer sonrası yapılmış ve şehri koruyan tanrıça Athena'ya adanmış bir tapınaktır. Akropolis giriş bileti kişi başı 12 euro ve 3 gün geçerli. Biletinizi kaybetmeyin. Girdiğiniz bir yere tekrar girme hakkınız yok ancak bu biletle birçok tarihi yere girebilirsiniz. Akropolis Müzesi'ne girişte kişi başı 5 Euro ödemeniz gerekli. Cumartesi günü akşam saat 8'e kadar açık. Önden rezervasyon yaptırmanız bence gerekli değil. Ama internet üzerinden yaptırabilirsiniz de. Biz hiç sıra beklemeden müzeye girdik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/atina-yeme-icme-rehberi/", "text": "Atina şehrini gezmeye biz Lykavittos Tepesi'nden başlamıştık. Bu tepeye çıkması birazcık zahmetli olsa da tepede sizi bekleyen çok güzel bir Atina manzarası var. Ayrıca uzaktan da olsa Akropolis görülebiliyor. Yukarıda, restoran ve cafelerin olduğunu görünce biz güzel havanın ve Atina'nın manzarasının keyfini çıkartalım dedi ve oradaki cafede Türk kahvesi içtik (İki kahve 6 Euro). Eğer bu tepeye zaman ayırırsanız orada kısa bir mola vermenizi öneririm. Burada içtiğiniz kahvenin lezzetinden çok baktığınız manzara size keyif verecek. Şehrin Kolonaki tarafının Atina'nın Nişantası'na benzetildiğini okumuştum bir blogda. Müzelerin, cafe ve restoranların olduğu bu bölge, şehrin daha turistik olan Monastiraki tarafıyla karşılaştırıldığında, daha çok lokal insanların gelip zaman geçirdiği izlenimini yarattı bende. Kolonaki tarafı için biz özel olarak zaman ayırmasak da Lykavittos Tepesi'nden aşağıya doğru yürüyerek indiğimizde burayı keşfetme fırsatı yakaladık. Özellikle Tsakalof Caddesi çok hareketli. Sağlı sollu cafe ve restoranların olduğu bu cadde benim çok hoşuma gitti. Bu caddenin hemen girişinde Da Capo Cafe var. Burasının Atina'nın hit mekanlarından olduğunu okumuştum. Zamanınız olursa bu caddeye uğramanızı ve bir kahve molası vermenizi tavsiye ederim. Kolonaki tarafındaki Voukourestiou ve Panepistimou Caddeleri butik ve tasarımcıların yer aldığı iki cadde. Atina'da birkaç mağaza gezmek hiç de fena olmaz diyenlerdenseniz bu bölgeye uğramadan Atina'da ayrılmayın o zaman. Benim Atina'da en çok sevdiğim bölge ise Plaka oldu. Dar sokaklara atılmış sandalye ve masalara doluşmuş genç insan kalabalığının oluşturduğu atmosfer beni çok etkiledi, aldığım keyif bir başkaydı. Özellikle Plaka'da, Akropolis'in hemen aşağısında yer alan Anafiotika Bölgesi'ndeki Mnissikleous Sokağı çok keyifli. Akropolis geziniz sonrası buradaki merdiven kenarlarında yeralan cafelerden birinde yorgunluk atabilir, güzel bir Atina akşamına burada başlangıç yapabilirsiniz. Biz burada gözümüze güzel gelen bir cafede mola verdik. İsmi Prefisso Cafe (4 kişi için içeceklere 17 Euro ödedik). Aşağıdaki resimde Prefisso Cafe'yi görebilirsiniz. Plaka'dan sonra ise en çok hoşuma giden yer Adrianou Caddesi oldu. Bu cadde oldukça uzun bir cadde. Monastiraki Meydanı'nın hemen ilerisinde Hadrian Antik Kalıntıları'nın karşı caddesinin gözünüzden kaçacağını düşünmüyorum. Bu caddeye girdiğinizde yol boyunca dizili cafe-restoranları göreceksiniz. Arka sokaklarına dalın ve keyifle kaybolun diyorum. Biz bu cadde üzerinde kısa bir mola verip insan kalabalığını seyre daldık. Kocaman bir ağacın gölgesine atılmış tahta sandalyelere oturabilir bir kahve keyfi yapabilirsiniz. Cafelerden başladık, cafelerden devam edelim. Antik Yunan zamanından kalma kalıntıların peşinde iz sürerken kendimizi çok güzel bir meydanda bulduk. Burası Lisikratous/Selley tarafı. Hadrian Arkı'nın tam karşısındaki caddeye girdiğinizde ilerlemeye devam edin. Karşınıza cafelerin olduğu bir bölge çıkacak. Hadrian Arkı ve Zeus Tapınağı gezi programınızda var ise bu bölgeye zaten uğrayacaksınız demektir. Burada kısa bir mola vermek keyifli olacaktır. Bir başka keyifli bölge ise Psiri. Kaldığımız otel City Circus Atina Psiri Bölgesi'nde olunca biz bu bölgeden hergün 4-5 defa geçtik ve keşfetme fırsatı bulduk. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı keyifli, capcanlı, hareketli bir bölge. Aklınızda bulunsun. Peki kebab yok mu derseniz? O zaman Monastiraki Meydanı'nda sol tarafta yeralan Mitropoleos Caddesi'ne yönlendireceğim sizi. Burada Thanasis Şiş Kebap'da Thanasis Kebabı mutlaka deneyin derim. Bu mekanda ben kendimi İzmir'de tarihi Kızlar Hanı çevresinde kebab yiyormuşum gibi hissettim. Kemeraltının kalabalığı, insan seslerinin çatal-bıçak seslerine karışması... Bir İzmirli olarak bana Nostalji oldu diyebilirim (4 kişi Thanasis Kebab 42 Euro). Kebabının oldukça lezzetli olduğunu ayrıca belirtirim. Bu caddenin hemen girişindeki Bairaktaris Restoranı'nı da denemeden edemedik. Burada yenilen döner lezzet açısından bizden ortalama seviyede puan aldı. Ancak mekan o kadar hareketli ki insan burada mola vermeden edemiyor. İsterseniz ekmek arası dönerini de deneyebilirsiniz. Zaten Atina'nın her yerinde fast food tarzı döner satan mekanlara rastlamanız mümkün. Gece akşam yemeği sonrası hala enerjiniz varsa ve bu Atina gençliği nerede eğleniyor diye sorarsanız cevabım Gazi olacak. Monastiraki'den bir taksiye atlayıp gidip keşfettiğimiz Gazi diskoların, gece kulüplerinin olduğu bir bölge. Müziğin son ses olduğu bu mekanlar açıkcası beni çok cezbetmedi. Buraya kadar gelmişken bir yerde oturalım dedik ve gözümüze Cartone adlı mekanı kestirdik. Cartone şık bir cafe restoran. Burada güzel kokteyller içebilirsiniz. Açıkcası kokteyl fiyatları biraz yüksek ancak fiyat-kalite dengesi iyi. Mekanın içi çok hoş dekore edilmişti. (2 şarap 2 kahve 19 Euro)."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avrupada-sehri-doga-ile-birlestirin-cocuklu-rota-onerileri-1/", "text": "Avrupa'da şehir turu yapmaktan sıkıldınız ve turlarınıza biraz biraz yeşil rengi katmak istiyorsunuz: Mesela Alpler Bölgesi'nde doğayla iç içe 3-4 günlük kaçamak yapmak istiyorsunuz ama nasıl/nereden başlayacağınıza dair hiç bir fikriniz yok mu? İşte bu yazım sizin için... Veeee çocuklu aile olarak ailenizin minik gezginleri de mi yanınızda olacak? Hem de bebek arabasıyla. O zaman bu yazım aynı zamanda sizin için de. Çünkü, bu yazımda özellikle bebek arabasıyla da yapılabilecek rotalara yer verdim. Ben, kafanızı çok karıştırmadan size fikir verebilmek için Avusturya Almanya İtalya ve İsviçre Alperi'ni bölge bölge anlatmaya karar verdim. Bu yazımda da ilk öneri bölgemi anlatacağım ve bu bölgede genel olarak neler yapabilirsiniz onlara dair ufak ip uçları vereceğim. Bavyera hakkında fikir sahibi olmak isteyenlere benim ilk önerim hep Garmisch Partenkirchen tarafı oluyor. Çünkü bu bölge hem Münih'e çok yakın, hem de doğal güzellikleri açısından tek kelime ile HARİKA! Zamanınız varsa bu bölgede 1-2 gece kalmanızı tavsiye ederim. Böylece Bavyera köy kültürünü yaşamış olursunuz. Garmisch ya da Partenkirchen adlı Bavyera köylerinden birini ya da buraya yakın ama daha doğa içinde evler bulabilirsiniz konaklamak için. Şimdi rotaları ayrıntılarını vermeye başlamadan önce linkini verdiğim sayfaya girin ve oradaki 2 dakikalık videoyu seyredin derim. Böylece bu yazıda paylaştığım bölge neye benziyor kafanızda şekillensin. Emin olun videoyu seyrettikten sonra yazıyı daha bir merakla okuyacaksınız. Ayrıca, aşağıda rota önerisi olarak vereceğim yerlerin bir çoğunu aşağıdaki harita üzerinde bulabilirsiniz. Aşağıda öneri olarak verdiğim her rotanın ayrıca bir yazısı var ve yazılara ulaşabileceğiniz linkleri başlıkları altında paylaştım. Dikkatinizi çeken, beğendiğiniz bir öneriyi daha ayrıntılı incelemek isterseniz muhakkak linki tıklayın. İlk olarak Eib Gölü var. Bu göl tam bir doğa harikası ki bence Sonbahar renklerine bürünmüş hali en güzeli. Yani mesela 29 Ekim tatili bu bölge için biçilmiş kaftan. Bu gölün etrafında tam bir tur atmak yaklaşık 2-2,5 saat sürebilir ve çocuk arabasıyla yürünebilecek bir yol. Yani bebeğinizle ya da küçük çocuklarınızla doğanın tadını çıkartmak istiyorsanız bu rota tam sizlik. Yolun bir tarafı göl diğer tarafı dağ/orman. Göl yürüyüş yolunun en başında sol tarafta küçük bir göl daha var ve oraya Zugspitze'nin manazarası yansıyor. Zugsiptze Almanya'nın Alpler üzerindeki en yüksek noktası (2.962 metre yükseklikte). Bence bu küçük göle yansıyan Zugspitze ile bu nokta tam fotoğraf çekilmelik bir yer. İsterseniz yürüyüşü tersten yapabilirsiniz, yani gölü solunuza alıp hemen otelin arkasından başlayabilirsiniz. Orada da kocaman bir kayayı bulacaksınız. O kayanın üstüne çıkıp harika bir fotoğraf çekmeniz mümkün. Eğer güne çok geç başlamıyorsanız Eibsee gölünü gezmek yarım gününüzü alacaktır. Günün diğer yarısında mesela Zugspitze'ye çıkabilirsiniz ya da Partnachklamm turu yapabilirsiniz. Ya da masalsı Neuschwanstein Kalesi'ni gezebilirsiniz. Bu önerilere ait bilgiler ise yazının devamında. Bu bölgedeki 2. Highlight ise Partnachklamm yani Partnach Geçidi. Burası yılın 12 ayı açık. 2 dağ birbirine çok yaklaşıp dar bir geçit oluşturuyor burada. Arasından da bir nehir geçiyor. Özellikle İlkbahar aylarında eriyen karların da katılımıyla nehir daha bir gürül gürül akıyor. Her gittiğimde tekrar tekrar hayran olduğum tam bir görsel şölen yeri burası. Burada küçük bir tavsiye: Biz teleferiğe binip yukarı çıkıp geçite yukarıdan yürüyerek ulaşmayı tercih ediyoruz genellikle. Böyle olunca geliş ve gidişte farklı yollardan geçmiş oluyoruz. Ama teleferiğe binip yukarıdan inilmek istenirse bebek arabası bu yol için uygun değil. Kullandığımız teleferik ise Partnachklamm'a giderken yol üzerinde hemen sağda küçük, tek kabinlik bir teleferik. O bölgedeki büyük teleferiklerle karıştırmayın sakın. Partnachklamm tabelalarını takip edip yürüyüşe başladığınızda sağınızda küçücük bir teleferik göreceksiniz. Onu kullanın. Bebek arabasıyla gidildiğinde yapılması gereken ise hiç teleferiğe binmeden geçidin aşağıdaki girişine kadar ilerlemek. Orada geçit için bir giriş parası ödenmesi gerekiyor. Bu giriş sonrası ne yazık ki bebek arabasını yanınıza almanız yasak. Biz oraya abimlerin oğlu henüz 9 aylıkken gitmiştik. Bebek arabasını geçidin orada bırakmıştık. Geçitin uzunluğu çok değil. Max 15-20 dakika sürer. Belki o kadar bile sürmez. Geçidin sonuna kadar gidilip tekrar aynı yoldan geri döneceksiniz ki bence zaten asıl manzara geçidin kendisi olduğu için bu güzelliği hem gidişte hem dönüşte görmüş/yaşamış olursunuz. Eğer bebekli bir aile iseniz ve bu kadar kısa bir yürüyüşü bebek arabasız yapabiliriz diyorsanız bence bu rotaıyı kaçırmayın derim. Geçitin sonunda dinlenme yeri var. Orada biraz soluklandıktan sonra suyun kenarına inebilirsiniz. Orada akan su dağlardan geldiği için her zaman buz gibi oluyor. Çocuklu aileler, bence suyun kenarına muhakkak inin ve çocuğunuzla beraber suya taş atın. Çocuklar bundan çok keyif alıyor. Buradaki 3. Aktivite ise trenle dağın içinden yukarı Almanya Alplerinin en yüksek noktasına çıkmak. Yani Zugspitze'ye çıkmak. Bu biraz pahalı bir aktivite evet kabul ediyorum hatta kişi başı 50-60 Euro civarı biletler. Ama sunduğu manzara oldukça güzel. Yukarıda restoran/cafe var ve muhteşem bir dağ manzarası var. Biz kayak için çıkıyoruz zaman zaman. Ama derseniz ki göreceğimiz manzaraya bu para değer, o zaman bence bu bölgeye gelmişken kaçırmayın. Yalnız küçük bebeği olanlara küçük bir tavsiye: Zugspitze'ye çıkmak demek 2.962 metreye çıkmak demek ve oldukça hızlı bir çıkış bu. Değişen basınç bebeklerin kulaklarında ağrı yapabilir. 1 yaşından önce böyle ani basınç değişikliği bebeklere önerilmiyor. Aklınızda bulunsun. Küçük bir tavsiye daha: Zugspitze'ye çıkmak için muhakkak teleferik alternatifini değerlendirin. Muhteşem bir manzara size yukarı çıkışta eşlik edecek. Bana güvenin. Burası X şeklinde yerden yüksekliği yaklaşık 1.000 metrenin üstünde olan bir panaromik platform. Yukarıda bölgeyi anlatan haritada görebileceğiniz üzere buraya çıkmak isterseniz Alpspitzbahn adlı teleferiği kullanmanız gerek. Teleferikle yukarı çıktığınızda isterseniz sadece bu platformun olduğu yere gidebilir ve yukarıdan manzaranın tadını çıkartabilirsiniz isterseniz de biraz daha zaman ayırıp yukarıda kısa yürüyüşler yapabilirsiniz. Yukarıda 2 farklı rota mevcut. Birinci yol: Gipfel Erlebnisweg yani zirve deneyim yolu ve sadece 700 metre. Minik gezginlerin de zevkle yürüyeceği yol üzerinde bölgenin doğasıyla ilgili bilgilendirme panolarının da olduğu bir yol burası. İkinci yol ise: Genuss Erlebnisweg. Bu yol yaklaşık 3km'lik bir parkur. Bu yol üzerinde yine minik gezginleri heyecanlandıracak onlarda merak uyandıracak istasyonlar mevcut. AlpspiX panaromik platformda sizi bekleyen manzarayı görmek için yukarıdaki videoyu muhakkak izleyin derim. Şimdi bu tur yukarıda bahsettiğim ilk 4 tur rotasından farklı olarak hem bir tam gün ayırmanız gereken hem de yürüyüşü daha fazla olan bir rota. Ayrıca çocuklu aileler için önemli bir ayrıntı; bebek arabıyla yapabileceğiniz bir tur değil. O nedenle bebekli bir aile iseniz direk 6. Öneriye geçmenizi öneririm. Ama burayı Garmisch'i anlatırken es geçmek olmaz. Çünkü çooooook güzel bir rota. Burası yine bir geçit, yani 2 dağın birbirine çok yaklaştığı bir nokta. Partnach Geçiti'ne göre ise oldukça uzun ve köprülerle karşıdan karşıya geçmek mümkün. Geçite ulaşmak için yaklaşık 2 saat yürümek şart. Benim burada en çok sevdiğim ise geçitin hemen girişindeki küçük dağ evi. Orada oturup manzaraya karşı kahve içmek inanılmaz keyifli. Kahve keyfi sonrası hemen geçitteki yürüyüşe başlayın ve yürürken manzaranın tadını çıkartın. Burası gidiş-dönüş 5-6 saat yürümeli bir yürüyüş. Kendine güvenlere muhakkak şiddetle tavsiye ederim. Yaşayacağınız zevk, bacak ağrınızdan daha fazla olacak. Bana güvenin. Garmisch bölgesine yakın Mittenwald var bir de. Tam masalsı bir köy burası. Tam da Avusturya sınırında. Yakınlarındaki dağlarda ufak yürüyüşler yapmanız mümkün. Ama burada bence kaçırmamanız gereken 2 nokta var. Birinci yer Leutscher Geisterklamm'daki şelale ve Leutscher Geisterklamm yani Geister Geçidi'nin kendisi olan büyük köprü. İlk olarak, şelaleye yine dar bir geçitten gidiliyor. Bebek arabasıyla gitmeniz mümkün değil ama çok kısa bir yol. Bu nedenle kanguru yardımıyla buraya ulaşmanız oldukça kolay. Köprüye ulaşmak içinse orman içinde biraz yukarı çıkarak yaklaşık 40-45 dakika yürümeniz gerekiyor. Bebek arabasıyla yapmanız mümkün değil, ama küçük çocukların bu yolu yürürken çok zorlanacağını düşünmüyorum. Garmisch'e kadar geldiyseniz bence bu seyahatinizi muhakkak ünlü Romantik Yolu üzerindeki Füsen şehri ve masalsı Neuschwanstein Şatosu ile birleştirmelisiniz. Garmisch'ten burası arabayla 1 saat. Trenle de ulaşım var. Füsen şehri Almanya Romantik Yolun en sonundaki şehir. Çok güzel bir Bavyera Köyü. Şato ise Bavyera ile bütünleşmiş bir yer. Şatonun içini gezebilirsiniz ama bunun için erkenden oraya gidip bilet almalısınız. Aynı günün akşamına doğru şatonun içine girmek için sıra gelir muhakkak. Ama bunun için buraya tam gün ayırmalısınız. Şatonun içi oldukça güzel ama zamanı olmayanlar şatonun içini es geçip şatonun uzaktan masalsı görüntüsünün tadını çıkartabilir. Bunun için yukarı çıkmalı ve şatoyu uzaktan gören Marien Köprüsü'ne geçmelisiniz. Yukarı çıkmak şöyle: Arabayı ana girişte park etmeniz gerekiyor. Yukarıdaki köprüye ya da şatonun kendisine ulaşmak için yukarı çıkmanız gerek. Bunun için yürüyebilirsiniz ki bu yolun tamamı bebek arabası için uygun. Biz en son Defne 7 aylıkken gitmiştik ve bebek arabasıyla gezdik. Ya da yukarı çıkan at arabalarına binebilirsiniz. Burada bir şato daha var. Hemen aynı bölgede zaten ve bir de Alpsee var. Bu gölün etrafında yürümek mümkün. Zaten muhakkak gölün dibine gidin çünkü çok güzel bir göl. Bu şato ve göl tam 1 günlük aktivite. Füsen şehrini görmek isterseniz de akşam orada yemek yiyebilirsiniz. Romantik Yol demişken eğer geldiğinizde Romantik Yol üzerinde yer alan bir iki yer görmek isterseniz Füsen dışında Rotenburg ob der Tauber şehrini öneririm. Uzakdoğulu ve Türk turistlerin Halstatt sonrası en çok gittiği yer :) Ben Romantik Yol ve Halstatt için bana soru soranları Garmisch'e ya da diğer taraflara yönlendiriyorum ve hepsi bana kocaman bir teşekkür ediyor. Buraya en son 2020 yılının Ocak ayında gittik. Lapa lapa yağan kar altında şato tam masallardan fırlamış gibiydi. Seebensee ise yüksek dağlar arasında kalmış muhteşem bir göl. Buraya çıkış ne yazık ki bebek arabasına uygun değil ancak belli bir noktaya kadar teleferikle çıkıldığı için çok azıcık bir kondisyonla bile bu göle kadar yürüyebilirsiniz. Çünkü teleferik sonrası göle giden yol genel olarak düz ve orman içinden geçtiği için oldukça keyifli. Dediğim gibi buraya çıkmak için dağcı olmanız gerekmiyor. 5-6 yaşındaki çocuklar da çok rahatlıkla buraya çıkabilir. Bence burayı kaçırmayın. Yukarı çıkmak için kullanmanız gereken teleferik Ehrwalder Almbahn. Teleferikten inilen nokta da güzel bir restotan ve komplex var. Bu komplex'de görebildiğim kadarıyla çocuklar için oyun parkı da var. Dileyen sadece teleferik seyahati yapıp burada mola verip etrafın, dağların, ineklerin de içinde yer aldığı manzaranın tadını çıkartıp tekrar aşağı inebilir. Yani hiç yürümeden yapabileceğiniz güzel bir aktivite bu. Burası aynı zamanda kışın kayak merkezi. Aklınızda bulunsun. Bu bölgeye geldiğinizde bence muhakkak Garmisch Partenkirchen'nin tarihi şehir merkezini gezin ve Bavyera mutfağını tadın. Renkli, resimli tarihi evler arasında gezmek çok keyifli. Bavyera mutfağı için size önerim ise kesinlikle Wildschütz. Rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim ya da aksam 7 öncesinde giderseniz rezervasyonsuz masa bulmanız mümkün olabilir. Ben ayrıca Mittenwald'in tarihi şehrini de çok seviyorum. Garmisch'ten çok uzak değil. O nedenle günü birlik buraya da geçebilirsiniz. Veeee bu bölgedeki bir son önerim ki eğer buraya gelmişken hem yorucu olmayan bir dağ yürüyüşü yapıp hem de bir dağ evinde konaklamak isterseniz bu yönde olacak. Biz yakından takip edenler 2019 yılının Mayıs ortasında burada olduğumuzu zaten gördüler. Buraya 2 çocuklu aile dostlarımızla gittik. Yani ekibimiz 4 yetişkin ve 3 çocuktan (4,5 ve 2,5 yaşlarında 3 çocuk) oluşuyordu. Bütün yolu bebek arabasıyla gitmeniz mümkün. Çıkış max 2 saat sürer. Orman içinden gidiliyor. Dağ evi çocuk dostu. Oyun parkı bile var. Yukarıda çok güzel bir dağ manzarası var. Konaklamak mümkün. İsterseniz aynı gün geri de inebilirsiniz. Yemekleri oldukça başarılı, hepsi doğal köy ürünleri ve kendileri yapıyor. Buranın ismi Vilseralm. İngilizce anlaşma sağlayacağınızı düşünüyorum. Konaklamak zorunda değilsiniz. Dediğim gibi aynı gün içinde çıkıp inebilirsiniz. Sizin için de harika bir dağ evi tecrübesi olur. Dağ evlerinde konaklamak isteriz ama yürümek pek istemiyoruz diyorsanız merak etmeyin, teleferikle çıkabileceğiniz öneriler vereceğim. Ama o diğer yazı bölümlerinde olacak. Takipte kalın o yüzden."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturya-alplerinde-3-gunluk-dag-yuruyusu-wilder-kaiser/", "text": "Dağ yürüyüşleri bizim vazgeçemediğimiz, onsuz yapamadığımız bir şey. Ancak Avrupa'da ilk defa 3 günlük aralıksız bir dağ yürüyüşü yapmak Avusturya Alplerine nasip oldu. Bir dağ evinden diğer dağ evine yürüyüp orada konakladık ve ertesi gün yola devam ettik. Muhteşem manzaralar bize eşlik etti. Wilder Kaiser Bölgesi'nde yaptığımız doğa yürüyüşü en iyi doğa yürüyüşlerimiz arasında ilk sıralarda diyebilirim. Zorluk derecesi olarak değerlendirmem gerekirse ilk etap uzun ve zorlu. Ancak 2. ve 3. Etaplar rahatlıkla biraz sportif olduğunu düşünen herkes tarafından yürünebilir. Mola için seçtiğimiz yer: Gaudeamushütte (1.263 metre). İlk gün bize eşlik eden manzara gerçekten inanılmazdı. Mola verdiğimiz Gaudeamushütte'de yediğimiz bölgeye has Kaiserschmarrn inanılmaz lezzetliydi. (Kaiserschmarrn 9,5 Euro-alltaki fotoğraf). Orada ayrıca çorba ve kahve içip yorgunluğumuzu biraz da olsa attık. (kahve ve çorba 9,5 Euro). Sonra ilk etabın en zorlu kısmı başladı. Konaklayacağımız Gruttenhütte'ye doğru tırmanmamız gerekiyordu. Oraya çıkmak için en kestirme yol biraz dağ tırmanışı yapmaktı. Bunun içinde yükseklikle aranızın iyi olması gerekiyor ve tabii ki gerekli teknik donanıma sahip olmalısınız. Biz hiç dağ tırmanışı yapmadığımız için yürüyerek çıkmanın yollarını aradık ve dağı arkadan dolanmaya karar verdik tabii ki de bu yolumuzu oldukça uzattı. Ancak akşam hava kararmadan konaklayacağımız yere ulaşmıştık. Burada yatakhane gibi bir odada bizim gibi yaklaşık 20-25 doğa sever insanla beraber geceledik. Herkesin kendisine ait bir ranzası ve battaniyesi vardı. Ancak yukarıda hava soğuk olduğu için kesinlikle uyku tulumu şart. Mola için seçtiğimiz yer: Steiner Hochalm Hütte (1.263 metre). 2. Güne Gruttenhütte'de erkenden uyanıp manazaranın tadını çıkartarak başladık. Sonraysa kahvaltı faslı. Kahvaltının çok da başarılı olduğunu söyleyemem ama el mahkum o günkü yürüyüş için enerji gerek. Yedik bir şeyler (İki kişi kahvaltı 11,40 Euro) ve vurduk kendimizi yollara. Hedefte Hintersteiner See vardı. 2. Gün 1. Güne göre daha kolay bir parkur. Göle yukarıdan yaklaştıkça inanılmaz güzel manzaralar eşlik ediyor. Öğleye doğru konaklayacağımız otele ulaştık. Dinlendikten sonra göl kenarında yürüyüş yaptık. Çok ama çok keyifli bir yürüyüştü. Mola için seçtiğimiz yer: Steiner Hochalm Hütte (1.263 metre). 3. gün göl kenarından yukarı doğru yürümeye başladık. 3. etap 2. etaba zorluk derecesi açısından benziyordu. Çok zor değildi ancak 2. güne göre biraz daha uzun bir yoldu. Çok güzel bir yürüyüş sonrası Scheffau Köyü'ne ulaştık. Oradan atladık otobüslere başlangıç noktamız olan Going'e ulaştık. 3. Günün sonunda artık yorulmuştuk ancak gördüğümüz manzaraların güzel sarhoşluğu içindeydik. Wilder Kaiser'de yaptığımız 3 günlük doğa yürüyüşü bizim unutulmazlarımız arasında. Siz de doğayı seviyorsanız ve yürümek için Alplerde rota araştıyorsanız bu rotayı kesinlikle tavsiye ederim. Off the Road on the Track Avusturya Alplerindeydi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturya-alplerinde-kayak-kis-tatili-onerisi-ziller-tal/", "text": "Ziller Tal, kayak yapmak isteyenler ya da Alplerde karın/kışın tadını çıkartmak isteyen çocuklu/çocuksuz tüm aile/arkadaş seyahati için uygun bir bölge. Baharda dağ yürüyüşleri için ideal. Kışın her yer karla kaplanıp beyaza bürünüyor. Yani baharı ayrı, kışı ayrı güzel. Ziller Tal Almanya ile Avusturya sınırında. Münih'ten Avusturya'ya geçişte yer aldığı için Münih'ten buraya ulaşmak çok kolay. Münih'teki havalimanından Ziller Tal 175km mesafede. Ama isterseniz Salzburg'a uçup oradan da Ziller Tal bölgesine geçebilirsiniz. Salzburg havalimanından da 150km mesafede. Eğer Münih'ten gelecekseniz Avusturya otobanlarına girmeden buraya ulaşmak mümkün. Avrupa'da otobanlara ücret ödenmeyen tek ülke Almanya. Avusturya'da otoban kullanacaksanız otobana girmeden önce Vinyette almanız gerekiyor ve onu arabanın ön camına yapıştırmalısınız. Aksi takdirde kameralar anında otoban bileti olmayan araçları tespit edip cezayı posta ile gönderiyorlar. Navigasyonda otobanları kapatırsanız otobana girmeden Ziller Tal bölgesine kolaylıkla ve hemen hemen otobanla aynı sürede ulaşabilirsiniz. Araba ile tabii ki birçok yere çok kolay ulaşırsınız. Ancak araba kullanmak istemeyenler hemen üzülmesin. Alplerde hemen hemen her kayak bölgesinde insanlar toplu taşıma ile kayak pistlerine ulaşabiliyor. Hatta bazı oteller hemen kayak pistlerinin dibinde oluyor. Ama eğer gelmişken etrafı gezmek, daha çok yer görmek istiyorsanız bence ama araba kiralamalısınız. Her ikisi de oldukça güzel olan bu pistlerde tek ski-pass ile birinden diğerine geçiş yapmanız mümkün. Hemen pistlerin dibinde yeme içme yeri olduğu gibi teleferikle çıkıldığında yukarıda da yemek molası için bir dağ evi var. Hoch Ziller Tal bölgesinde ise ilk önce teleferikle yukarı çıkmak gerekiyor. Pistleri çok güzel. Aynı şekilde yukarıda mola vermek ve bir şeyler yemek yemek için restoran var. Hochfügen ile Hochzillertal arasında geçiş var. İsterseniz güne Hochfügen'de başlayıp öğleden sonra Hoch Ziller Tal bölgesinde kaymaya devam edebilirsiniz. Her ikisinde de kayak ve kayak ayakkabısı kiralama mevcut ve fiyatları maliyet kısmında verdim. Kayağa ara verip bir gün kar yürüyüşü yapabilirsiniz. Ziller Tal bölgesinde birçok kar yürüyüş yolu mevcut. Biz kaldığımız evin sahibinden bölgeye çok yakın olan Achen Gölü tarafında bir yürüyüş yolu tavsiyesi alınca yönümüzü oraya çevirdik ve Achen Gölü'ne gittik. Achen Gölü Avusturya'nın en büyük gölü ve Ziller Tal bölgesinden yaklaşık 20 dakika uzaklıkta. Eğer göl manzarasının tadını çıkartmak istiyorsanız gölün kıyısında da yürüyebilirsiniz. Ama eğer bizim yürüdüğümüz yolu takip etmek isterseniz o zaman Achen Gölü'ndeki Pertisau tarafına gitmelisiniz. Pertisau'da köy içinde ilerleyip arabayı köyün en sonundaki park alanına park ettik ve oradan yürüyüşe başladık. Hedefimiz Alpen Gasthaus Falzturn yani Falzturn dağ eviydi. Park yerinden hedefe yaklaşık olarak 50 dakikada ulaşacağımızı gösteren tabelayı gördük. Ama tahmin ettiğimiz gibi çocuklarla ve fotoğraf çekme molalarını da ekleyince o yol bizim için 1,5 saat sürdü. Yürüyüş yolunun hemen yanındaki yollar da cross country yapmak isteyenler için düzenlenmişti. Son zamanlarda yaptığımız en iyi kış yürüyüşüydü. Yol yürüyüş için çok güzel bir şekilde açılmış, yürümesi kolay, keyifliydi. Defne yürüyüşün ilk 50 dakikası kızakta uyudu. O kızakta uyurken onu çekerek ilerledik. 1,5 saat sonra mola yerimiz olan Falzturn dağ evine ulaştık ve burada mola verdik. Çocuklar çorba içti bizse Kaiserschmarn ile beraber kahve keyfi yaptık. Kaiserschmarn denemeden Alpler tatilinden dönmeyin sakın. Dönüşte sırayla herkes kızağa binip kaydı. Kar topu oynadık ve çok güzel eğlendik. Dönüş yolu da yine benzer şekilde yaklaşık 1,5 saat sürdü. Geldiğimiz yoldan geri döndük. Kızakla kayabilirsiniz tabii ki. Biz bunun için Gerlosstein'ı tercih ettik. Gerlos Zillertal bölgesinde biraz daha tepeye yakın bir yerde. Gerlosstein'a vardığımızda önce kızakları kiraladık. Bileği kapatan ayakkabı giymekte yarar var yoksa ayakkabının içi karla doluyor. Uygun ayakkabısı olmayanlar için ayakkabı kiralama şansı da var. Sonra teleferiğe binip yukarı dağa çıktık. Önce grubun bir kısmı snowtubing yaptı. Snow tubing ne diye sorarsanız: Snow tubing en basit haliyle büyük lastik botlarla kaymak demek. Bizim grupta isteyenler çocuklar gibi şen ve ara ara korkarak lastik botlarla kayarak bu deneyimi yaşadı. Bota bindikten sonra bir lift aracılığıyla pistin başına çıkılıyor ve sonra liften ayrılıp aşağı doğru kontrolsüz bir hızla kayarak iniliyor. Kontrolsüz bir hız diyorum çünkü lastik bot hızın etkisiyle kendi etrafında da dönmeye başlıyor. Tehlikeli değil ama yaparken kayak kaskı takmakta fayda var bence. Defne'nin bu deneyim için bir iki sene beklemesinde fayda olduğunu düşünerek ben onunla kenardan izledim. İzlemek bile oldukça keyifliydi. Sonra bizim ekip kızakla kayarak aşağı, teleferiğe bindiğimiz noktaya ulaştı. O gün çok fazla yeni kar olduğu için kızakla çok hızlı kaymak mümkün değildi. Kızakla kayılan yer kayak yapanlardan ayrılmış bir yer. Güvenli bir yol. İstenildiğinde ayakla fren yapıp hızı kontrol altına almak mümkün. Yani Gerlosstein'a gidip hem Snowtubing yapıp hemde kızak kayabilirsiniz. Biz Defne sonrası mutfağı olan evlerde kalmayı tercih ediyoruz. Böylece kahvaltıyı/akşam yemeğini evde kendimiz istediğimiz şekilde hazırlıyoruz. Ayrıca gündüz yanımıza almak için tarhana çorbası pişirebiliyorum. Bizim en büyük avantajımız kendi evimizden arabayla bu bölgeye ulaşabilmemiz. Böylece ben evde güzel bir mutfak hazırlığı yapıyorum ve yanımıza yemek pişirmek için gerekli tüm malzemeleri alıyorum. Mutfaklarda her zaman tava, tencere, tabak, bardak yeterli bir şekilde mevcut oluyor ama yağ olsun tuz olsun bu tarz malzemeler olmuyor. Ben evden yağ, salça, baharat, mevye, sebze, çay gibi tüm gerekli malzemeleri getiriyorum. Hatta bazen yemek pişirip onları tencereyle taşıdığımız bile oldu. Böylece ilk gün eve varır varmaz yemeğimiz hazır oluyor. Yine güzel bir mutfak hazırlığı ile yola koyulduk. 4 gece konaklama için toplam 266 Euro ödedik. Yer olarak da tavsiye ettiğim tüm aktivitelere yakın bir yer. Grubun diğer kısmı Ziller Tal bölgesinde Udern Köyü'nde kaldı. Kaldıkları evin ismi Landhaus Mair. Onlar da kaldıkları eve 4 yetişkin 1 çocuk için toplamda 4 gece için 488 Euro ödediler. Ya da Mayrhofen taraflarında kalabilirsiniz. Biz yukarıda da belirttiğim gibi Defne ile beraber dışarda yemek yemeği oldukça minimum seviyeye indirdik. Mutfaklı evlerde kalınca yemeğimizi kendimiz hazırlıyorum. Böylece daha sağlıklı beslenmiş oluyoruz. Bu seyahat sırasında kahvaltıları hep evde yaptık. Bizim köyden 3 litre süt almıştık. Onu da yanımızda götürdük. Sabahları süt içtik. Öğlenleri kayak pistlerindeki restoran/dağ evinde yemek yedik. Kar yürüyüşü yaptığımız gün Falzturn dağ evinde Kaiserschmarn denemiştik. Yemek için ben pfeffersteak tercih ettim. Biber sosunda servis edilen steak oldukça iyiydi. Yanında salata ve garnitür ile servis ettiler. Aramızdan bölgenin yöresel yemeği Kasespatzle deneyen de oldu ve bizden geçer not aldı. İstanbul'dan gelen arkadaşlarımız 2 aile (4 yetişkin + 1 çocuk) beraber kaldıkları ev için toplamda 488 Euro ödediler (4 gece 2 aile için toplam). Kaldıkları ev: Landhaus Mair. Biz de kaldığımız ev için 266 Euro ödedik (4 gece toplam). Bizim kaldığımız evin ismi de konaklama kısmında bahsettiğim gibi Kreidl. Hochfügen Ski Pass için saat 12:00'den sonra yetişkinler 38 Euro ödedi (6 yaşındaki Eren içinse 17,5 Euro). Hochzillertal kayak pistlerinde de fiyatlar bu seviyede. Eğer sabah saatlerinde kayağa başlayacaksanız o zaman fiyat biraz daha artacaktır. Mesela Hochzillertal kayak pistlerinde 2. gün saat 10:30'dan sonra alınan ski-pass için kişi başı 54 Euro ödendi. Hochzillertal kayak pistlerinde ise kayak kiralama için biraz daha az para ödendi diyebilirim. Kiralanan kayağa göre birinci gün 18,70 Euro, 2. Gün ise 22 Euro ödendi. Son gün yaptığımız aktiviteler ise şöyleydi: Yukarı teleferikle çıkış: 8,60 Euro/kişi başı (6 yaşındaki Eren için 4,30 Euro). Yukarıda yapılan snowtubing ücretsizdi. Teleferiğe binmeden önce aşağıda kızak kiraladık bunun için kızak başına 7 Euro ödedik. Eğer aşağı iniş yine teleferikle yapılacaksa o zaman dönüş için de teleferik bileti alınması gerekiyor. Bunun dışında İstanbul'dan gelen arkadaşlarımız gelirken yanlarında peynir-zeytin ve birçok kahvaltılık malzeme getirmişlerdi. Ayrıca tarhana, erişte tarzı yemeklikler de vardı yanlarında. Biz de gelirken meyve-sebze-süt-yumurta aldık. Bu sayede tüm kahvaltıları evde hazırladık. 1 akşam dışında da akşam yemeklerini evde kendimiz hazırladık. Böylece mutfak masraflarını oldukça düşük seviyede tutmayı başardık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturya-alplerinde-kayakkis-tatili-onerisi-zell-am-see-saalbach/", "text": "Avusturya'da en çok sevdiğim bölgelerin başında geliyor Zell am See. Gölün etrafında yürümek o kadar iyi geliyor ki bana. Sessiz, sakin çok güzel bir göl. Aynı zamanda bu bölge çok güzel yürüyüş yolları ve kayak pisteleriyle çevrili. Biz de bir hafta sonu kış kaçamağı için bu bölgeyi seçtik. İstanbul'dan gelen arkadaşlarımızla burada buluştuk. Onlar İstanbul'dan Salzburg'a uçtular ve havalimından araba kiraladılar. Zell am See'ye geldiler. Size fikir vermesi için bu bölgede neler yapabilirsiniz, nerede konaylayıp, nerede neler yiyip içebilirsiniz kısaca anlatmak istiyorum. Zell am See'de Konaklama: Bu sefer konaklamak için gölü tepeden gören bir otel seçtik ve çok memnun kaldık. İsmi Alpenhof Grafleiten. 2 gece için kahvaltı dahil çift kişilik odaya 156 Euro ödedik. Kaldığımız odadan görülen Zell am See manzarası muhteşemdi. O manzaranın keyfini uzun uzun çıkarttım diyebilirim. Zell am See ve çevresinde neler yapabilirsiniz? Kayak yapmaktan hoşlanmıyorsanız ya da kayak yapmıyorsanız gölün etrafında yürümek en güzel aktivite. Çevresi yaklaşık 10 km. Çok keyifli bir yürüyüş. Eğer kayak yapmaktan hoşlanıyorsanız o zaman etraftaki kayak pistlerine gidebilirsiniz. Tavsiyem bir kayak sirki olarak bilinen Saalbach. 270 km'lik kayak alanı, 70 lift ve gece ışıklandırılan kayak pistleriyle burası tam bir kayak cenneti. Akşam yemeği için epey bir araştırma yaptıktan sonra düştük yollara. Hedefte seçtiğimiz restoran vardı. Sokaklar, caddeler bomboş olsa da restoranların her daim dolu olduğunu unutmuşuz. Bu nedenle yer bulamadık. Yer bulabildiğimiz ilk restoranda akşam yemeğimizi yedik ancak o akşam yemekler harikaydı diyemem. Bu nedenle burada hiç önermiyorum bile. 2. Akşam tekrar o restorana gittik ama bu sefer önden rezervasyon yaptırmıştık. Çok keyifli bir akşam oldu. Restoranın ismi Zum Hirschen' (Adres: Dreifaltigkeitsstraße 1 | A-5700 Zell am See) . Burası bir otelin restoranı. Önden muhakkak rezervasyon yaptırın derim. İstanbul'dan Salzburg'a uçup bu bölgede çok güzel bir 3-4 gün geçirebilirsiniz. Bu bölgeyi Salzburg'la da birleştirip güzel bir Avusturya şehri görmüş olursunuz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturya-yaylalarinda-bol-oksijenli-bir-hafta-sonu-solsteinhaus/", "text": "Avusturya, Almanya, İsviçre ya da Kuzey İtalya gibi dağları ve doğasıyla ünlü ülkelerin sadece şehirlerini gezmek bence kesinlikle yetmez. Dağ havası almadan olmaz buralara kadar gelmişken. O zaman soruyorum: ''Her yeri yemyeşil, içinden nehirlerin aktığı, ineklerin çan seslerinin ya da kuzuların seslerinin yükseldiği yaylalardaki oksijeni kim içine çekmek ister acaba? Tahminim herkes kafasında Heidi'nin gezindiği dağ resmini oluşturdu önce ve ardından da ''Ben'' ''Ben'' demeye başladı. Kafanızda büyüttüğünüz gibi zor değil kesinlikle. Yapar mıyım, yolu bulur muyum korkusunu atın önce içinizden. Tabii ki yaparsınız hem de en güzelini. O zaman ben bu yazımda size bir rota önerinde bulunayım: Hedef Avusturya yaylaları. Yönümüzü Avusturya/Almanya sınırına çeviriyoruz ve Innsbruck tarafına gidiyoruz hep beraber. Yaylalarına çıkacağımız dağlar bu bölgenin ünlü Karwendel Sıradağları. Bu dağ evinde ranzalı odalar mevcut. 4 kişilik 6 kişilik ya da daha kalabalık odalar. Banyo ve tuvalet ortak. Yarım pansiyon. Yani akşam yemek ve ertesi sabah kahvaltı veriyorlar. Akşam yemeği salata, çorba ve ana yemekten oluşuyor bu dağ evi için. Burası daha lüks diyebileceğimiz bir dağ evi. Başka dağ evlerinde bu kadar seçeneği bulmak zor. Sabah kahvaltısı ise dağın tepesinde olduğumuz düşünülürse fena değildi. Müsli, yoğurt, süt, peynir, ekmek ve marmelat. Daha fazlasını beklememek gerek. Odalardaki yastık kılıfları ve çarşaflar bence temizdi ancak yine de böyle yerlere yastık kılıfı/çarşaf ya da uyku tulumu getirmek şart. Battaniye bulunsa da hijyen konusunda insan tam da emin olamıyor. Avrupa'daki bu tarz dağ evlerinde konaklamak istiyorsanız uyku tulumunuzu yanınızda getirmeniz şart. Genel bir kural: Konaklamayı düşünüyorsanız önceden arayıp rezervasyon yaptırmanız şart. Ve yanınızda getirdiğiniz çöpleri tekrar aşağı sizin götürmeniz bekleniyor. Aracımızın navigasyonuna Hochzirl giriyoruz. Münih merkezden yaklaşık 2 saat araba yolculuğu yapmak gerekiyor. Arabamızı Hochzirl'de hastane önündeki otoparka park edip yürüyüşe buradan başlıyoruz. Takip edeceğimiz tabela Solsteinhaus tabelası. Normal tempoda bu başlangıç noktasından 3 saat sonra hedefe ulaşmamız beklensede siz kendinizi yaklaşık 5 saate göre ayarlayın. Çünkü doğanın tadını çıkartarak yürüyeceğiz. Bol bol fotoğraf molası vereceğiz. İneklerle karşılaşınca durup onları seyredeceğiz. Bizim durumumuzda ise Fatih tüm yol boyunca Defne'yi sırtında taşıdığı için doğal olarak tempomuz yavaştı. Defne'nin öğle yemeği molası, alt açma molası derken bizim çıkışımız yaklaşık 5 saat sürdü. Buraya trenle de ulaşmak mümkün. Münih'ten bineceğiniz trenden Hochzirl durağında inmeniz gerekiyor. Direk tren istasyonunun ordan çıkış tabelasını göreceksiniz. Böyle bir dağ yürüyüşü için öncelikle ince merino yününden t-shirt almalısınız yanınıza. Trekking pantolonu tercih etmenizi öneririm ve tabii ki iyi bir trekking ayakkabısı. Bunun dışında yağmurluğunuzu muhakkak almalısınız. Dağda her an her şey olabilir. Eğer hava biraz yağışlı gibiyse biz her zaman yanımıza yağmur pantolonlarımızı da alıyoruz. Yukarısı her zaman daha soğuk olacağı için eldiven, bere şart. Bir de sıcak tutacak bir polar hırka. Kafa lambasını da unutmayın derim. Güneş kremi ve güneş gözlüğü olmazsa olmazlardan. İnişte daha rahat inebilmeniz için trekking çubuklarınızı da yanınıza alın derim. Kesinlikle faydasını göreceksiniz. Dağ evlerinde trekking ayakkabısıyla odalara girmek yasak. Ayakların da bir andan sonra rahat etmesi için terlik şart. İnce bir tayt ya da eşofman altı akşam için fena olmaz. Bir de yol için atıştırmalıklar, su ve termosta çay şart. Daha fazla bilgi isterseniz siz bence bizim trekking malzemelerimizi ayrıntısıyla anlattığımız yazımıza bir göz atın derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturyada-cocuk-dostu-doga-yuruyusu-rotasi/", "text": "Küçük, büyük fark etmez çocuklu aileler için harika bir rota önerim var bu sefer. Çocuk dostu dağ evinde konaklamalı, minikleri yormayacak tam tersine onların büyük keyif alarak doğada zaman geçirmesine imkan kılacak bir rota bu. Bu sefer trekking hafta sonumuzda bize eşlik eden bir aile daha vardı ve onların da 2 tane kızları (4 ve 2,5 yaşında) olunca rota ve konaklanacak dağ evi konusunda epey kafa yorduk. Amaç onların yorulmasına, sıkılmasına neden olmayacak tam tersine onların da zevkle yürüyebileceği, hedefe ulaşıldığında ödül olarak kaydıraktan kayıp, salıncakla sallanabilecekleri bir hafta sonu yaşamaktı ki öyle de oldu. Bunun için öncelikle \"Çocuk Dostu Dağ Evi\" araştırmasıyla başladık işe. Veeee Bingo! Avusturya'nın Almanya sınırına çok yakın olan Tirol Bölgesi'nde aranan dağ evi bulundu: Vilser Alm. İnternet sitesinin linkini aşağıda paylaşıyorum. Öncelikle alınacak mesafe çok önemli. Buraya arabayı park ettikten sonra çocuklu tempoda 2 saatte vardık. Yürüdüğümüz yol her ne kadar dağ içinde orman yolu olsa da tekerlekleri iri bir bebek arabasıyla da gidilebilir. Bu açıdan dağ evine ulaşmak çok pratik. Çocuğunuz isterse yürüyebilir, isterse ya da yorulduğunda ara ara çocuk arabasına binebilir. Biz yanımıza Defne'yi taşıdığımız sırt çantamızı da aldık. Defne kimi zaman sırtımızda aldı yolu, kimi zaman yürüdü, kimi zamna da arabasında uyudu. Eğer kondisyonunuza güvenmiyorsanız ama Avusturya'da trekking yapmaya ilgini varsa bu yol aslında tam da sizin için uygun. Yani çocuk olması şart değil. İkinci ve en önemli konu ise çocukların enerjilerini atabileceği, dağların arasında bir oyun parkı tam da çocuklu ailelerin aradığı bir şey. Bu dağ evinde dağ manzaralı çok güzel bir oyun parkı vardı. Defne öğleden sonra kaydı, sallandı, zıpladı, tüm enerjiyi bitirene kadar oradan oraya koşturdu durdu. Bizi şaşırtan bir nokta ise sevimli köpek dostlarımızın çokluğuydu. Köpekleriyle beraber oraya çıkanlar da az değildi. 2 gündü her cinsten çocuk dostu köpeklerle bol bol zaman geçirdik. Defne tabii ki delirdi hepsi için. Dağ evinde hem yetişkinler hem de çocuklar için çeşit çeşit oyun vardı. Akşam karanlığı basıp dağ manzarası artık karanlıkta kalınca sobalı dağ evinin içinde sıcak sıcak oturup bol bol oyun oynadık tüm gece. Kaldığımız dağ evinin mutfağından, yemeklerinden ise uzun uzun bahsetsem yine de hakkını veremem bence. Hepsi doğal, hepsi köy ürünü. Yediklerimize ayrıca değineceğim. Ama şunu söylemem gerekir ki, yaptığımız kahvaltı bir dağ evi için oldukça yüksek standarttaydı. Çocuklarla dengeli bir gün geçirmek için çok ideal bir yer burası. Hem doğa içindesiniz, hem oyun alanından uzak değilsiniz. Bu bölgeye araba ile gelmenizi tavsiye ederim. Yukarıda bahsettiğim gibi burası Almanya Romantik Yolu'nun en güneyinde yer alan Füssen şehrine ve neuswansteincastle çok yakın. Arabayı part ettikten sonra yukarı doğru Vilseralm tabelasını takip edip orman yolunda yürümeye başlayacaksınız. İyi bir tempoyla 1 saat 1,5 saatte varabilirsiniz dağ evine. Ya da bizim gibi karıncalara bakmak, ceplere taş doldurmak, su birinkitileri üzerinde zıplayarak ilerleyecekseniz o zaman 2 saat sürer yürüyüş. Vilser Alm dağ evine vardıktan sonra burada kalıp muhteşem dağ manzarasının tadını çıkartabilirsiniz. Yemek yiyip, kahve-bira keyfi yapabilirsiniz. Çocuklar bu sırada parkta oynayabilirler. Ya da kısa bir mola sonrası geri dönebilirsiniz. Ya da kısa bir mola sonrası yürüyüşe yukarı doğru devam edebilirsiniz. 2 kişilik oda kahvaltı dahil 33 Euro kişi başı, 5 yaşına kadar olan çocuklar için de gecelik 8 Euro. Kaldığımız dağ evinin mutfağından, yemeklerinden ise uzun uzun bahsetsem yine de hakkını veremem demiştim. Hepsi doğal, hepsi köy ürünü. Domuz ürünü tercih etmeyenler için biraz kısıtlı bir menüsü olsa da bize o menü bile yetti de arttı. Vejetarjan ürünlerinden ıspanaklı knödel harikaydı. Ayrıca Bavyera mutfağında önemli bir yere sahip olan Kaesespaetzle gerçekten çok lezzetliydi. Ertesi gün bu yemeğin yapılışını seyrettik. Her dağ evinde bu yemeği böyle doğal haliyle ev yapımı bulamazsınız. Çoğu yerde dondurulmuş olan gıda suda haşlanarak hazırlanıyor. Vilseralm'i ise özel kılan mutfağındaki her ürünün doğal, köy ürünü olması. Kahvaltısı ise oldukça zengindi, biz gayet memnun kaldık. Ertesi gün kahvaltı sonrası geldiğimiz yoldan aşağı indik ve bu bölgeye çok yakın olan Hopfen Gölü'nü gezdik. Vilser Alm için arabayı park ettiğimiz yerden göle ulaşmamız 20 dakika kadar sürdü. Aşağıda arabayla izlenmesi gereken rotayı verdim. Hopfen Gölü'nün önemli bir özelliği de gölün hemen kıyısında karavan kamp yerinin olması. Çocukla seyahat etmenin bir başka yolu da karavanla gezmek. Alınabilen yol her ne kadar sınırlı olsa da Avrupa'da karavan sahibi insanların sayısı azımsanamayacak seviyede. Çünkü böylece bir çok masraf kaleminde otel/uçak/yeme-içme- tasarruf yapmak çok kolay. Hem de çocuklar çok özgür. Eğer zamanınız varsa Almanya Romantik Yolu'nu gezerken bu gölü de rotaya alabilirsiniz. Yol üzerinde keşfettiğimiz diğer bir göl ise Forggensee. Instagramda paylaştığım videoyu aşağıda seyredebilirsiniz. Vilseralm'de geçirdiğimiz hafta sonuna dair videoları instagram profilimde hikayelerde paylaşmıştım. Muhakkak göz atın derim. Avrupa'da doğa seyahati yapıp güzel göller keşfedip yeşile, maviye doymak isterseniz bloğumda Ülkeler ==> Alpler başlığı altından diğer önerilere ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturyada-gunu-birlik-dag-cikisi-faulbaumgartenalm/", "text": "2019 yılının başındaki son karlı dağ yürüyüşümüzü geçtiğimiz cumartesi gerçekleştirdik ve Inneralpbach'tan Faulbaumgartenalm'a deniz seviyesinden 1.490m yükseklikte çıktık. Burası coğrafi özellikleri sebebiyle vadi yeşil olsa bile, Alpbachtal'ın arka tarafında bir kış yürüyüşü için genellikle mükemmel kar koşulları olduğunu okumuştuk ve bunu da kendimiz bizzat deneyimledik. Tarihler 23 Mart'ı gösterdiği halde çok fazla kar vardı. Yol boyu kayak yapanlara denk geldik ara sıra da kızakla kayanlara. Başlangıç noktasına ulaşmak için, bu sefer biraz daha uzun bir yolculuk yapmayı göze aldık. Innsbruck yönündeki Inntal otoyolunda Kufstein ve Wörgl'i geçtik. Kramsach çıkışında otoyoldan çıktık ve Alpbachtal'a doğru sola döndük. Brixlegg yönünden Alpbacher köy yolunu takip ederek Inneralpbach'a ulaştık. Sonra dar fakat iyi bir köy yolundan yukarı doğru ilerledik ve kısa bir süre sonra Luegergraben'deki ücretli park yeri olan \"Hochberg\" e ulaştık (günlük 2.50 Euro). Deniz seviyesinden yaklaşık 1.120 metre yüksekte başladık yürüyüşe. Hedef ise Faulbaumgartenalm -rakımı 1.490 metre. Otoparkta buraya ulaşmak için 1 saat süre öngörülse de iyi bir 1,5 saatlik yürüyüş olarak planlanmalı. Sportif bir yürüyüş de diyebiliriz. Çünkü 350 metre yükseklik çıkılacağını unutmamak gerek. Yol boyu Alpbach çayının yürüyüşe eşlik etmesi beni çok mutlu etti. Çünkü gürül gürül akan çay sesi insanı ayrı bir rahatlatıyor. Önce orman yolundan ilerleniyor sonra ise virajlı döne döne çıkılan bölüm başlıyor. Bu bölüm sonrası ise uzun bir çıkış var. Ancak bu çıkış sırasında sağ tarafta yol boyu devam eden yüksek dağ manzarası gözlere şenlik adeta. Yol boyu kayakçıklar ve kızakla kayanlara denk gelmek adeta normalleşmeye başlıyor bir süre sonra. Burada yukarı çıkmak için teleferik yok. Kayak yapanlar önce ayaklarında kayaklar takılı bir şekilde yukarı dağın tepesine yürümek zorundalar ama iniş ise kayarak. Herkesin kesişim noktası ise mola verilen Faulbaumgartenalm dağ evi. Küçük bir aile yaşıyor burada. İçeride kocaman bir bakır kazan var. Daha önceleri peynir yapımında kullanılıyormuş. Duvarda asılı bakır tava tencereler ise ayrı güzel. Faulbaumgartenalm'daki bu dağ evi, hava güzel olduğunda kışın her gün açık, sadece Pazartesi günleri kapalı. Aman dikkat yazın açık değil. Nisan sonu sezonu kapatıyor. Küçük, kısıtlı bir menüsü var. Ama bence hepsi lezzetli. Mesela biz Defne için bezelye çorbası sipariş ettik. Bir tane de peynir tabağı istedik. Her ikisi de çok lezzetliydi. Kahve pasta keyfini ise burada yapmak imkansız. Çünkü pastaları yok. Uzun bir güneşlenmeden sonra geri dönüş yoluna başladık ve tam 1 saat sonra başlangıç noktasına geri dönmeyi başardık. Yürümesi oldukça keyifli, sunduğu manzara ise oldukça güzeldi. Ama yine de harika bir yürüyüş her şeye değer. Off the Road on the Track olarak karlı dar yürüyüşlerine şimdilik ara verip bir sonraki kar sezonuna kadar önce yeşil dağların ardından sonbahar renklerine bürünmüş doğanın tadını çıkartmak için çok heyecanlıyım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturyada-gunu-birlik-dag-cikisi-spitzsteinhaus/", "text": "Yine bir trekking yazısı. Ama bu sefer karlı dağlarda. Hedef olarak seçtiğimiz dağ evi 1.252 metre rakımda bulunan Spitzsteinhaus. Tanıtacağım bölge Avusturya ile Almanya sınırında yer alan bir bölge. Münih merkezden 86 km uzaklıkta. Araba ile yaklaşık 1 saatte ulaşabilen bir yer. Münih'e yakınlığı sebebiyle bu bölge oldukça iyi bilinen, doğa yürüyüşleri yapmayı sevenler tarafından sevilen bir bölge. Ayrıca aile olarak küçük çocuklarıyla yürüyüş yapmak isteyenler için de biçilmiş bir kaftan adeta. Çünkü çok uzun olmayan yürüyüşlerle çok güzel dağ evlerine ulaşmak mümkün. Hatta yazın araba ile yukarılara kadar çıkmak mümkün. Yani araba ile gezip ardından 15-20 dakikalık güzel bir yürüyüş yapılarak da bu bölgenin tadı çıkartılabilir. Hedef: Spitzsteinhaus yani Spitzstein dağ evi. Buraya eğer kışın gelecekseniz Erl Bölgesi'ne gitmeniz gerekiyor. Erl köyündeki otoparka (Erlerberg/Moosbauer Rakım 935 metre) arabanızı park ettikten sonra sizi yaklaşık 1-1,5 saatlik bir çıkış bekliyor. Tabelalarda 1 saat yazsa da kışın kar sebebiyle çok hızlı yürümek mümkün olmuyor. Eğer bahar/yaz aylarında bu bölgeye gelecekseniz o zaman arabayla daha da yukarı çıkmanız mümkün. Goglalm (Rakım: 1143 metre) bölgesindeki otoparka arabanızı park ettikten sonra sizi yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüş bekliyor. Münih'ten kalkan uluslararası tren bağlantısını kullanarak Rosenheim'a gelmelisiniz. Rosenheim'da ise tren değiştirip Prien am Chiemsee üzerinden Aschau yönüne giden lokal trenlere binmelisiniz. Aschau durağında inip Schrang yönüne giden otobüslere binmeniz gerekiyor sonrasında. (9502 numaralı otobüs, tren istasyonu durağından bineceksiniz). Yürüyüşünüze ise hemen Schrang köyünden başlayabilirsiniz. O zaman yaklaşık 1,5 saat gerekiyor dağ evine ulaşmak için. (6 numaralı yürüyüş yolu, küçük bir nehir boyunca ilerleyip Mitterleiten bölgesi üzerinden Spitzsteinhaus'a ulaşacaksınız). Biz Erl köyüne gittik önce. Erlerberg/Moosbauer bölgesindeki otoparka arabamızı park ettik. Başladık yürümeye. İlk metreleri normal yol. Ama yaklaşık 5 dakika sonra yürüyüş yolu tamamen karla kaplanıyor ve orman içinden yukarı doğru bir tırmanışa geçiyor. Çok dik bir yol değil. Ama tabii ki karda yürümek normal toprak yolda yürümeye göre oldukça zor. Defne'yi tüm yol boyunca sırtında taşıyan Fatih için kara bata çıka yürümek kolay olmadı. Bizim yürüyüşümüz yaklaşık 1 saat 15 dakika sürdü. Zaman zaman ormanlık alandan çıktık. Geniş açık alanda yürüdük. Yol boyu eşlik eden manzara ise mükemmeldi. Hedefe ulaştığımızda ise mutlu ve gururluyduk. Defne ise tüm yol boyunca uyudu diyebilirim. Dağ evinde yemek yedikten ve dinlendikten sonra ki bu dinlenme aslında Defne'nin oyun oynaması için epey uzatıldı- aynı yoldan geri döndük. İnişler her zaman çıkışlara göre daha kısa sürse de bu sefer hava şartları bozunca tahminimizden biraz daha uzun sürdü inişimiz. Biz 45 dakikada ineriz diye planlarken tam 1 saatte indik. Çünkü yağmur başladı iniş sırasında. Öyle olunca Defne'nin ıslanmaması için sırt çantasına yağmurluğu takmak için mola vermek zorunda kaldık. Yağmur çok hızlanmadan, biz arabaya ulaşana kadar devam etti. Arabaya bindiğimizde ise artık epey şiddetini artırmıştı. Sanırım dağ evinde yaptığımız molayı biraz fazla uzun tuttuk ve dönüşümüz biraz geç saate kaldı. Sonuçta dağda olduğumuzu ve her an hava şartlarının değişeceğini hesaba katarak daha erken inmeliydik belki de. Ama Defne o kadar keyifle oynadı ki dağ evinde biz de kıyamadık ona ve 2 saatten fazla mola vermiş olduk. Böylece yürüyüş sırasında sırt çantasında oturan/uyuyan Defne'ye de oyun için zaman ayırmış olduk. Kara uygun kıyafetlerin ve sağlam yürüyüş ayakkabılarının yanı sıra benim tavsiyem ayakların/paçaların ıslanmasını engellemek için ayaklara tozluk tarzı koruyucu takmak şart. Bir de karda kaymadan yürümek için ayakkabıların altına zincir giyilmesini şiddetle tavsiye ederim. Karda yürürken eğer hava açıksa ve güneş varsa yürüyüş sırasında insan oldukça fazla terleyebilir. Bu nedenle kat kat giyinip gerektiğinde üstteki katları azaltmakta fayda var. Ve tabii ki güneş kremi şart. Çünkü karın etkisiyle güneş ışınları yansıyıp insanın yüzünü daha çok yakabiliyor. Aman dikkat. Kapkara acıyan bir yüzle eve dönmeyin. Dağ evleri sonuçta dağın başında olduğu için böyle evlerde beklentiyi her zaman düşük tutmakta fayda var. Ama genelde yeterli sayıda seçenek bulunuyor. Örneğin vejeteryan ya da çorba seçeceği her zaman mevcut. Peynir tabakları, ev yapımı kek/pasta seçeneklerinin yanı sıra sıcak yemek de var. Ben bu sefer mercimek çorbası (6,0 Euro) içmeyi tercih ettim. Defne için de şehriyeli çorba (3,80 Euro) sipariş ettik. Fatih ise yumurtalı ekmek tarzı değişik bir yemek (Sanırım 8 euro civarıydı fiyatı) tercih etti. Lezzetliydi hepsi. Ardından ev yapımı kekleri için içimiz gitse de kendimizi tuttuk ve sadece kahve içtik (Kahve 3,0 Euro). İyi ki gelmişiz diye diye dönüşümüzü tamamladık. Doğada olmaya her hava şartında, her koşulda varız ? Kar, kış ise dağlara çıkmamıza hiiiiiç engel değil. Kara bata çıka yürümek hiç dert değil. Hiiiiç üşenmiyoruz. Çocuğu sırtımızda da taşırız gerekirse. Hasta ? olmuyor kimse. Denedik, gördük ? Önemli olan kuş sesleri arasında yürümek, temiz havayı içimize çekmek, evlerin-arabaların arasına sıkışıp kalmamak. Bizce hayat o zaman yaşanılır oluyor. Biz karla kaplı dağda yukarı doğru yaklaşık 1,5 saat yürüyerek bacak kaslarımıza biraz dert çektirdik doğru; ama gözümüz, gönlümüz açıldı ? O zaman kar yürüyüşlerine devam."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturyada-kayak-tatil-onerisi-3029-metre-ile-kitzsteinhorn/", "text": "Avusturya'da Kaprun Zell am See Bölgesi. Kaprun Zell Am See Bölgesi kışın kayak/snowboard; bahar ve yaz aylarında ise doğa yürüşleri için ideal bir bölge. Bu bölgede şehrin kalabalığından kaçıp doğa içinde huzurlu bir 3-4 gün geçirebilirsiniz. Doğu Alpleri'nin en yüksek noktası olan Grossglockner de bu bölgede yer alıyor. Buraya geldiğinizde hergün ayrı bir aktivite planlayabilir ve bölgeyi keşfedebilirsiniz. Zell am Bölgesi Avusturya'nın Salzburg Bölgesi'nde yer alan ve 3029 metre yüksekliğindeki Kitzsteinhorn Zirvesi'yle ünlü çok şirin bir yerleşim alanı. Münih merkezden arabayla yaklaşık 2,5 saat uzaklıkta (Münih merkez Kaprun arası 175km). Münih ya da Salzburg'a uçup oradan araba kiralayarak buraya ulaşabileceğiniz gibi havalimanından sonra trene de binebilirsiniz. Ancak tabii ki trenle yol daha uzun sürecektir. Ancak bu sefer küçük bir torpil geçtik kendimize. Bu oteli seçmemizin önemli bir nedeni Booking. com'da aldığı çok yüksek notlarının yanı sıra Kaprun'daki büyük Wellness & Spa Merkezi olan Tauern Spa ile anlaşmalı olmasıydı. Yani hiçbir ek ücret ödemeden bu merkezin imkanlarından yararlanma fırsatımız oldu. Tauern Spa Merkezi'nin ayrıca kendine ait bir oteli var. Eğer güzel bir Wellness hafta sonu yaşamak istiyorsanız burayı kesinlikle tavsiye ediyorum. Kapalı yüzme havuzlarının yanı sıra dağ manzaralı sıcak su dolu açık yüzme havuzları, sauna, masaj bölümleri harika. Merkez gece 12'e kadar açık. İçinde restoranlar ve cafeler var. Kayak sonrası yorgunluğunu atmak için bire bir. Bu merkezin dediğim gibi kendine ait bir oteli de var. Ancak biz St. Georg tipi butik otelleri tercih ettiğimizden orada kaldık ve hemen karşısındaki bu merkezde akşamları zaman geçirdik. Şansımıza o hafta sonu çok fazla turist yoktu. Merkez kapanana kadar keyfini sürme şansımız oldu. 138 km'lik pistleriyle Avrupa'nın en büyük kayak merkezlerinden biri. Profesyonel olarak kayak ya da snowboard yapanlara uygun pistlerin yanı sıra yeni başlayanlar ve çocuklar için de daha kolay pistler var. Bu bölgenin en popüler zirvesi Kitzsteinhorn. Top of Salzburg olarak geçen bu zirve 3.029 metre yüksekliğinde. Sakın korkmayın. Oraya çıkmanız için illaki kayakla ilgileniyor olmanız gerekmiyor. Oraya çıkmanız ve manzaraya karşı kahve içmeniz bile yeterli. Ayrıca o yükseklikten başlayan mavi pistler henüz profesyonel olmayanların bile kayabileceği şekilde. Merkezde belli yüksekliklerde yer alan restoran ve cafeler dinlenmek içi bire bir. Ayrıca kayak sonrası birşeyler içmek, yani Almanların dediği gibi Apres Ski, için ideal. Ama bu bölgenin oldukça popüler olduğunu hatırlatmamda fayda var. Yani kalabalık ve biraz pahalı. Bu bölgede günlük kayak bileti kişi başı 53 . Eğer kendinize ait kayağınız yoksa kiralama imkanınız var ancak günlük kiralama ücretleri de pahalı. (Günlük kayak kiralama ücreti 32 civarıydı bizim gittiğimiz zaman biraz daha pahalı olabilir şimdi). Kayak ayakkabınız yoksa onun için de ayrıca bir fiyat ödemeniz gerekiyor. Kaprun içinden geçen otobüslere binerek pistlere ulaşmanız mümkün. Yani pistlere ulaşmak için arabanız olması şart değil. Kış sporlarıyla aranız çok fazla yoksa dert etmeye gerek yok. Kışın karlarla kaplı bu bölge baharla beraber yemyeşil oluyor ve ortaya görülmeye değer bir görsel şölen çıkıyor. İlk gece Kaprun'un içinde Mitteregger Restoranta yemek yedik. Şans eseri bulduğumuz bu restoran bölgenin en eski restoranıymış. Seçtiklerimizden oldukça memnun kaldık. Alttaki fotoğrafta o gün yediğimiz et ve patatesin fotoğrafını görebilirsiniz. İkinci gecemizde ise Tauern Spa Merkezi'nin restoranında yemek yedik. Porsiyonları oldukça büyük ve lezzetliydi. Kaprun içinde bir akşam yemeği için ortalama 50-60 ayırmalısınız. Et tercih etmiyorsanız Almanya ve Avusturya mutfaklarının vazgeçilmezi Kase Spaetzle'yi öneririm. Kase Spaetzle un, yumurta, su ile yapılan makarnamsı bir yemek. Sonrasında peynirle harmanlanıyor. Üzerine de karamelize edilmiş soğan eklenip servis ediliyor. Benim favori yemeklerim arasında. Almanya ya da Avusturya Alpler Bölgesi'ne geldiğinizde muhakkak deneyin derim. Yeni tavsiyeler pek yakında... Takipte kalın derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/avusturyanin-yeni-gozdesi-hallstatt-gezi-rehberi/", "text": "Avusturya'da Viyana'nın pabucu dama atıldı dersem abartmış olmam sanırım. Şehir hayatının yoğunluğundan kaçıp kurtulmak ve Avrupa'ya gelmişken doğayla buluşmak isteyenler için bire bir Hallstatt Gölü. Avusturya Dağları arasında yeşil ve mavinin her tonunu barındıran bu masalsı gölü biz de bir hafta sonu kaçamağıyla keşfettik ve tüm gerekli bilgileri sizin için derledik. Hallstatt'ın güzellikleri masalsı Hallstatt gölüyle sınırlı değil. Dünyanın en eski tuz madeni de burada. Evet yanlış duymadınız Dünya'nın en eski tuz madeni. Tam 7.000 yıllık ve hala aktif. En eski olmasının yanı sıra hala aktif olması da inanılmaz. Buraya geldiğinizde bu tuz madenini çok renkli bir tur sayesinde gezebilir seyahatinize daha da keyif katabilirsiniz. Bu güzel gölün kıyısında gezerken eminim sık sık fotoğraf çekme molası vereceksiniz. Fotoğraf çekmeyi hobi edinmiş seyahat severler buraya kışın da gelmeli. Karlar ve sis altındaki gölü fotoğraflarken doğru bir yer tercihi yaptığınızı hissedeceksiniz. Hallstatt yaklaşık 800 nüfuslu küçücük bir köy. Gölün kıyısındaki yürüyüşünüz o yüzden çok uzun sürmeyecek ve sizi hiç yormayacak. Köydeki evler de en az göl kadar fotoğraflanmayı hak ediyor. Hepsi çiçeklerle bezenmiş, cıvıl cıvıl.. Göldeki kuğulara eşlik edip gölde botlarla gezinti yapmak da mümkün. Aklınızda bulunsun. 2 kişilik bir botu yaklaşık 1 saat için 13 'ya kiralayabilirsiniz. Hallstatt'a kadar gelmişken Dünya'nın en eski ve hala aktif olan tuz madenlerini gezmemek olmaz. Buraya ulaşmak için 2 seçeneğiniz var. Tabana kuvvet diyerek yaklaşık 1 saatte yürüyerek çıkabilirsiniz ki çıkacağınız yer hiç de kolay değil. Ya da fünikülerle 5 dakikada oraya ulaşabilirsiniz. 30 Euro karşılığında füniküler sistemi kullanarak oraya çıkıyorsunuz ve rehber eşliğinde tuz madenlerini gezebiliyorsunuz. Fünikülerden indikten sonra tuz madenine ulaşmak için yaklaşık 10 dakika yürümeniz gerekecek aklınızda bulunsun. Ben sportif bir kişiliğe sahibim yukarı yürüyerek çıkarım derseniz kar edeceğiniz para 4 . Ama eminim yukarı çıkarken keyif alacaksınız eğer hava sıcak değilse tabii ki. Biz her ne kadar sportif olsak da ben 5,5 aylık hamile olunca ve o gün tam bir Ağustos sıcağı yaşanınca yürümeyi gözümüz kesmedi ve füniküler sistemi kullanmayı tercih ettik. Tuz madenlerini rehber eşliğinde geziyorsunuz demiştim. Öncesinde sizi bir odaya alacaklar ve dağıttıkları kıyafetleri giymenizi isteyecekler. Çünkü yerin kaç kat altına iniyorsunuz ve orası oldukça soğuk. O kıyafetler içinde herkesin komik göründüğünü de belitmeden geçemeyeceğim. Tuz madeninde tam 1,5 saat süren tur sırasında tuz madenlerine dair çok şey öğrendik. Yerin tam 300 metre altına indik. Ama en zevklisi aşağı inmek için doğal kaydıraklardan kaymaktı... Hamile olan ben kaydıraktan kaymak yerine tabana kuvvet diyerek merdivenlerden indim tabii ki. Çok keyifli bir gezi olduğunu burada belirtmeliyim. Verdiğimiz paraya değdi. Tuz madenleri Aralık'tan Nisan'a kadar kapalı. Aklınızda olsun. Füniküler sistemle yukarı çıktığınızda sağ tarafta kalan bu gözlem noktasını kaçırmanız imkansız. Gölü tepeden gören müthiş bir manzaraya sahip bu nokta World Heritage View yani Dünya Miras Görüş noktası olarak tescillenmiş. Hallstatt'ın küçücük bir köy olduğunu daha önce belirtmiştim. Bu da köye ayrı bir şirinlik katıyor. Rengarenk ve çiçeklerle bezeli evler ise fotoğraflanmayı en az göl kadar hak ediyor. Doğu Alpler Bölgesi'nde ölülerin evler içine konulması eskiden çok yaygınmış. Bu evlerden günümüze kadar kalmış olan bir örneği de Hallstatt'ta. Bu evi ziyaret etmek isterseniz köyün tepesindeki St. Michael Kilisesi'ne gitmeniz gerekiyor. Kemik ev bu kilisenin girişinde ve giriş ücreti 1,5 . Burada boyanmış bir çok kafatası sergileniyor. Hallstatt'ı günübirlik gezmeniz mümkün. Ama eğer konaklamak isterseniz önceden bu konuya zaman ayırın derim. Köy küçük olduğu için göl yakınındaki otel sayısı da az. Eğer araba ile yolculuk ediyorsanız o zaman köye ulaşımı yakın otelleri de tercih edebilirsiniz. Biz konaklamayı dağlarda yapmayı tercih ettiğimiz için akşam sularında köyden ayrıldık. Hallstatt, Avusturya'nın Salzkammergut'a bağlı bir köy. Hallstatt Salzburg arası 72 kilometre 1 saat 15 dakika, Eğer konaklamayacaksanız akşam dönüş saatinize dikkat edin. Viyana ve Salzburg yönüne giden son tren 18:54'te. Araba ile yolculuk edecekler için önemli bir hatırlatma: Avusturya'da otobanlar ne yazık ki Almanya'daki gibi bedava değil. Vinyette denilen otoban kartlarından almanız gerekiyor. Kameralar aracılığıyla çok ciddi bir kontrol var. Eğer Vinyette almayı unutursanız onlar size cezayı göndererek hatırlatacaklardır zaten. Çoğu Alman ve Avusturya Köyü'nde olduğu gibi restoranlar çok geö saate kadar açık değil ne yazık ki. Gölün kıyısındaki restoranda/Biergarten göl manzarası eşliğinde yemeğinizi yiyebilirsiniz. Aç değilseniz bile göl manzarasına doğru kahve/bira molası vermenizi tavsiye ederim. Biz Hallstatt'ı keşfetmek için Ağustos ayını tercih ettik. Hava çok güzeldi ve sıcaktı. Çiçeklerle bezenmiş köy evleri de ayrı bir güzeldi. Gölün kışın çekilmiş fotoğraflarını da gördüm. Sis altında etraf karlarla kaplı iken gölün görüntüsü ayrı bir güzeldi. Bu manzarayı görmek isteyenler Salzburg taraflarında yapacakları kayak tatiliyle Hallstatt kaçamaklarını birleştirebilirler. Güzel bir kayak tatili önerisi için lütfen tıklayın. Sonbahar aylarında ise gölün etrafını saran ağaçların kırmızı, sarı renkleri de göle ayrı bir hava katıyor. İlkbaharı ise eminim ayrı güzeldir. Uzun lafın kısası Hallstatt tüm yıl boyunca gidilip görülebilir ancak eğer tuz madenlerini de görmek istiyorsanız Nisan-Aralık arasını tercih etmelisiniz. Yukarıda saydığım 5 aktiviteyi bir günde yapmanız mümkün. Eğer tüm turist grupları dağılsın ben gölü seyre dalayım derseniz konaklamanızı tavsiye ederim. Böylece 2 günlük (1 gece konaklamalı) bir kaçamakla gölün sabah ve akşam sessizliğini yaşamanız mümkün. Bizim gibi dağ yürüyüşü merakınız varsa Hallstatt'ı Alpler'de yürüyüşle birleştirmelisiniz. Bunun için diğer yazıma muhakkak göz atın. Yazı için lütfen tıklayın. Tüm gerekli bilgileri aldıysanız o zaman Hallstatt seyahatinizi planlayabilirsiniz artık. Off the Road on the Track Avusturya'nın yeni gözdesi Hallstatt'ı keşfetti."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/balkanlarda-kucuk-bir-ulke-karadag/", "text": "Balkanları keşfetmeye devam ediyoruz ve sırada Avrupa'nın en yeni ülkelerinden biri olan Karadağ var. Karadağ, dağılan Yugoslavya'nın ardından 2006 yılında bağımsızlığını ilan etmiş çiçeği burnunda bir ülke. Karadağ'ın başkenti Podgorica. Ancak başkent çok turistik bir yer değil. Ülkenin gezilmeye değer yerleri Kotor, Budva, Stari Bar ve Ulcinj gibi tarihi şehirleri. Kotor, Karadağ'ın en güzel şehirlerinden biri. Taş evleri, dar sokakları ve arnavut kaldırımlarıyla görülmeye değer. Dar sokaklar arasında dolaşırken birden karşınıza çıkan cafelerde, restoranlarda keyif yapmak için muhakkak zaman ayırın. Karadağ, adına yakışır bir şekilde dağlarla çevrili bir ülke. Kotor da dağlar ve surlarla çevrili bir şehir. Şehrin merkezinde dolaşırken taş evlerin arasından insana göz kırpan dağlar ülkeyi görmeye değer kılıyor bence. Eğer zamanınız varsa Kotor'da bulunan çoğu 12. ve 13. yüzyıllardan kalma Romanesk tarzı kiliseleri gezebilirsiniz. Ayrıca Aziz Trzphon Katedrali ve 6. yüzyıldan kalma Saat Kulesi gezilip görülebilir. Karadağ'ın para birimi Euro. Ülkede yaşayanların yüzde 43'ü Karadağlı, yüzde 32'si Sırp ve yüzde 8'i Bosnalı. Ülkede Müslüman Arnavutlar azınlıkta, halkın yüzde 75'i Ortodoks. Karadağ'da sahil şeridinden ilerleyerek yola devam ettik. Hırvatistan'ın Adriyatik kıyısındaki sahillerinin hemen ardından Karadağ sahilleri başlıyor. Karadağ'ın Adriyatik kıyıları sadece 293 km olsa da burada irili ufaklı birçok koy var. Budva, Karadağ'ın en güzel sahil şehirlerinden biri. Karadağ'a hakim olan dağ manzarası eşliğinde burada deniz tatili yapmak keyifli olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca yazın surlarla çevrili tarihi şehirde düzenlenen müzik festivaline denk gelirseniz tatiliniz daha da keyifli olabilir. Biz Budva'dan arabayla geçip mola vermek için bir başka güzel şehir olan Sveti Stefan'ı seçtik. Karadağ için başka nereleri önerebilirim size diye sorarsanız cevabım Durmitor Ulusal Parkı olacaktır. Bu ulusal parkta en büyük göl olan Kara Göl olmak üzere tam 18 göl var. Benim gezi kitapların buraya ait gördüğüm fotoğraflar süperdi. Güzel bir manzara bulacaksınız orada emin olun. Biz Sveti Stefan sonrası biraz daha güneye doğru ilerleyip Petroviç'te deniz keyfi yaptık. Karadağ'da plajlarıyla ünlü başka bir yer ise Ulcinj. 30.000 nüfuslu bu küçük yerleşim yerinde Küçük Plaj ve Büyük Plaj deniz keyfi için turistlere önerilen plajlar. Biz oralara gitmesek de ben de öneri olarak bloğumda sizinle paylaşmak istedim. Eskiden Ulcinj Kuzey Afrikalı korsanların üssüymüş. Ayrıca Osmanlılar yaklaşık 300 yıl burada hüküm sürmüş. Dubrovnik'ten günübirlik arabayla keşfe çıktığımız bu küçük Balkan ülkesi bizim çok hoşumuza gitti. Adı gibi kara dağların ülkesi Karadağ Balkanlar gezinizde muhakkak yer alması gereken bir ülke... Burayı sakın es geçmeyin derim. Biz de sizinle ayni yaz gezmisiz buralari, biraz gec gelsek sizle karsilasacakmisiz :) Balayi icin kesinlikle ideal bir rota, denedik onayladik :) Biz de Karadag'i, Bosna ve Hirvatistani gezdik ve coook begendik. hele ki oralarda yedigimiz yemekleri dusununce hala agzimiz sulanir! yalniz Kotorun sahil seridinin arabalar icin sozde cift yon olmasi ama tek arabanin zor gecmesi ve otel duslarindan bile tuzlu su akmasi haric tabii :) ellerine, agzina saglik, cok guzel olmus yazin Gokcecim! Güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Sizin balayı için bu rotayı seçtiğinizi bilmiyordum. Avrupa'da tarih ve deniz tatili için ideal bir rota bence de, hem de oldukça romantik :)) Biz Dubrovnik'te kaldık ve Karadağ'a günübirlik geçtik. Bu nedenle Karadağ otelleri hakkında yazamadım. Ancak yollar konusunda sana katılıyorum. Ama en azından güzel bir manzara eşliğinde ilerliyor insan."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bambaska-bir-italya-deneyimi-guney-tirol/", "text": "Hadi gelin hep beraber bir İtalya gezisi yapalım. Bu yazının satırları arasında dolaşırken İtalya'da dolaşmış kadar olacaksınız bunun garantisini veriyorum. Tahmin ediyorum ki İtalya dendiğinde birçoğunun aklına Roma, Milano ya da bilemediniz Sicilya ya da Amalfi kıyıları geliyor. Peki kimin aklına Kuzey İtalya geliyor? Kuzey İtalya'nın Alpler Bölgesi geliyor? Dolomitiler... Muhteşem bir doğa.... Göller geliyor? İşte bu bölge Güney Tirol Bölgesi. Güney Tirol Bölgesi'ni 2 defa bloğumda anlatmış ve 3-4 günlük güzel bir doğa kaçamağı için önerilerde bulunmuştum. Anlattığım rotalar/öneriler artık klasikleşmiş/standart hale gelmiş Avrupa rotalarının çok dışında çok da bilinmeyen bir coğrafya hakkında ve bu klasik rotalardan sıkılmış gezginler için. Yani sizler için. Güney Tirol Bölgesi Kuzey İtalya'da ve tam da Avusturya'nın güney sınırında. Buraya en kolay ulaşım şekli bence Innsbruck üzerinden olacaktır. Avusturya'nın Innsbruck şehrinde uluslararası bir hava limanı var ve Türkiye'den de buraya uçuş olduğunu biliyorum. Milano (yaklaşık 3 saat mesafede) , Bunun dışında bu bölgeye ünlü Como Gölü ve Garda Gölü oldukça yakın. Yazının en sonunda Verona, Venedik ve Garda Gölü gezi rehberlerimin linklerini de paylaştım. Muhakkak göz atın derim. Yani Güney Tirol gezinizi bu tarafa gelmişken yukarıda saydığım yerlerle birleştirebilir rahatlıkla 1 hafta 10 günlük seyahatler yapabilirsiniz. Bence araba kiralamak, bu bölgeyi gezerken size büyük esneklik ve rahatlık sağlayacaktır. Bu bölgenin iki büyük şehri Bolzano ve Meran. Eğer bu iki şehirde kalıp çok fazla hareket etmeyeceksiniz belki arabasız seyahatinizi gerçekleştirebilirsiniz. Ama benim tavsiyem araba kiralamanız yönünde olacak. Bu sayede yüksek dağ yamaçlarında bir otelde ya da çiftlik evinde kalabilir, doğayı daha iyi keşfedebilirsiniz. Ayrıca bence Güney Tirol seyahatinin vazgeçilmezi ''şarap turunu'' da gerçekleştirebilirsiniz. Yamaçların üzüm bağlarıyla dolu olduğunu hatırlatmak isterim. Her yerde küçük şarap üreticileri var. Arabanızla ilerlerken gözünüze çarpan bir üreticinin kapısını çalıp içeri dalıp şaraplarınızı denemek istiyoruz dediğinizde sizi içeri buyur edeceklerdir. Bu deneyim için de bence araba olmazsa olmazlardan. Bahar/yaz aylarında yemyeşil doğasıyla Güney Tirol doğa tatili için çok ideal bir yer. Ancak bu bölgenin Eylül/Ekim aylarını da ayrı bir seviyorum. Tam bağ bozumu zamanı bağ bozumu şenlikleri oluyor. Meran yazımda, denk geldiğimiz bağ bozumu şenliğini anlatmıştım. Bağ bozumu ile kısa ama önemli bir ayrıntıyı paylaşmak istiyorum: Bağ bozumu zamanı yapılan şenlikler çok keyifli ancak eğer şarap tadım turu yapma niyetiniz varsa bazı üreticiler bu dönemde aşırı stres altında olabiliyor. Sonuçta o dönemde yapılacak çok iş var. Bu nedenle belki bağ bozumu öncesi gitmekte fayda var. Bu bölgenin kışı ise ayrı bir güzel, onu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu bölgede geçen Aralık ayında 10 günlük kış tatili yapmıştık. Unutulmazlarımız arasına girdi. Kışını ayrı bir yazıyla anlatmak istiyorum bu nedenle. Daha önce yazdığım iki yazımda da çok güzel iki yer önerisinde bulunmuştum. Bu sefer yine harika bir yer önerisinde bulunacağım. Burası benim Güney Tirol'de kaldığımız yerler arasında favori yerim. Neden diye sorarsanız? Çünkü burası ineklerin, tavukların, tavşanların, keçilerin olduğu çok tatlı bir çiftlik yeri. Çiftlik evinde biz Rosengarten dairesini tuttuk. Burası 2 çocuklu bir aile için ideal. Bir çift kişilik odasının yanında bir de içinde 2 tane tek kişilik yatağı olan bir odası vardı. Küçük bir mutfağı ve oturma odası vardı. Biz akşam yemeklerini kendimiz pişirdik. Hatta pişirip götürdüm bu sefer. Evde her şeyi hazırladım ve tencereleri arabanın arkasına koydum desem :) Çünkü akşam üstü varacaktık buraya. Alış-veriş yapmak için ya da yemek hazırlamak için hiç vaktimiz yoktu. Defne ise açlığa her çocuk gibi dayanamadığından ben de bu sefer böyle bir çözüm ürettim. Bu sayede bulunduğumuz süre zarfında tekrar yemek pişirmemiz gerekmedi. Kahvaltı için şunu söyleyebilirim. Çiftlik evi kahvaltı servisi yapıyor. Her ürün de kendi çiftliklerinden. Ama biraz pahalı (Kişi başı 16 Euro). Biz bir sabah kahvaltı sipariş ettik ancak diğer sabah kahvaltımızı kendimiz hazırladık. Bunun dışında bu sefer dışarda hiç yemek yemedik. Bu nedenle bu sefer restoran önerisinde bulunamıyorum. Diğer iki yazımda bulunduğumuz bölge için restoran önerisinde bulunmuştum. Öncelikle aşağıda linkini verdiğim Bolzano Yine yeniden Güney Tirol adlı yazıma da göz atmanızı kesinlikle tavsiye ederim. O yazımda da Bolzano Bölgesi'nde yapılabilecek 5 aktivite önerisinde bulunmuştum. Eğer bizim kaldığımız çiftlik evinde kalırsanız Bozen'ın Ritten yerleşim alanına çok yakın olacaksınız demektir. Aşağıda linkini paylaştığım siteden bölgeyle ilgili daha fazla bilgi edinebilirsiniz. İkinci yeri ise arabayla üzüm bağları arasında ilerlerken gözüme hoş gelip mola vermemiz sayesinde bulduk. Burada çok keyifli bir şarap denemesi yaptık. Sahibi bizimle çok ilgilendi ve aldığımız şaraplar gerçekten çok iyiydi. Buranın ismi Fliederhof. Lagrein şarapları özellikle Lagrein Rezerva harika. Üçüncü denemeyi ise iyice yukarılara çıktıktan sonra keşfettik. Buradaki şaraplar organik ve biraz pahalı. Şişesine 20 Euro verdik diyebilirim. Ama içtiğim en iyi beyaz şaraplardan biriydi burada içtiklerim. Güney Tirol gezimizin son gününde ise harika bir göle gittik. İsmi Lago di Carrezza. Yani Carezza Gölü. Tam bir doğa harikası desem. Bozen şehir merkezinden arabayla yarım saat uzaklıkta burası. Gitmeye değer. Göl instagram sayesinde popülaritesini oldukça artmış bir göl. Bu nedenle büyük bir otopark ve yeme içme olanakları mevcut burada. Göle ulaştığınızda turist kalabalığını göreceksiniz. Ama çoğu fotoğraf çektirip dönüyor. Gölün çevresini dolaşmak çok uzun süre almıyor. En fazla 1 saatinizi alır o da fotoğraf çekme molalarını da hesaba katarsak. Gölün çevresini dolaşan kişi sayısı ise ilk fotoğraf çektirme kalabalığına göre nispeten az. Bence buraya kadar gelmişken gölün etrafını muhakkak turlamalısınız. Size standardın dışında pek de bilinmeyen bir bölgeyi anlattım bu yazımda. Daha önce yaptığımız Güney Tirol yazılarına da muhakkak göz atın derim. İlk yazım Güney Tirol'ün Meran bölgesini anlatırken ikinci yazım Bozen odaklı. Her ikisinde de konaklama ve yeme içme tavsiyeleri harika. Eğer gelmişken Güney Tirol seyahatinizi İtalya 'nın diğer güzel şehirleriyle birleştirmek isterseniz mesela Venedik, Verona ya da bir başka doğa harikası Garda Gölü'nü görmek isterseniz her biri için blog yazım var ve yazıların linklerini aşağıda paylaştım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/barisi-hak-eden-sehir-mostar/", "text": "2011 yılı yapımı olan ve yönetmenliğini Angelina Jolie'nin yaptığı \"In the Land of Blood and Honey\" filmi senaryonun işlenişi ve çekimleriyle bizi etkilememiş olsa da ele aldığı konu nedeniyle ben seyretmeye değer buldum. Bu film ile beraber yakın tarihimizde Avrupa'nın göbeğinde işlenmiş insanlık suçları tekrar gündeme geldi. Ben izlemenizi tavsiye ederim. Ancak tabii ki kuşatmanın olduğu, savaşın geçtiği şehirleri görmek, kurşun delikleriyle dolu evlerin arasında dolaşmak, savaşın nasıl bir vahşet olduğunu hissetmek için Bosna-Hersek'e gelmelisiniz. 429 yıl boyunca Neretva Nehri üzerinde farklı dinleri, milletleri birbirine bağlayarak barışın simgesi olan Mostar Köprüsü 1993 yılında yıkıldığında tüm dünyanın gözlerinin Bosna Savaşı'na çevrilmesine neden oldu. Artık o Bosna Savaşı'nın simgesiydi. Bir Türk firmasının gerçekleştirdiği ve Türkiye başta olmak üzere Avrupalı ülkelerin destek verdiği projeyle 1997 yılında Mostar Köprüsü'nün yeniden inşasına başlanıldı. Bunun için Neretva Nehri'nin sularına karışan orjinal Mostar Köprüsü'nün beyaz kireç taşları dalgıçlar tarafından nehirden çıkartıldı. Aslına uygun yapılabilmesi için orjinal taşların benzerleri etraftaki maden ocaklarından çıkartıldı ve köprünün inşası tamamlandı. 2004 yılında ise Mostar Köprüsü geleneklere uygun olarak köyün gençlerinin köprü üzerinden Neretva Nehri'ne atlamalarıyla açıldı. Mostar'da ben meşhur Bosna yemeği Cevapcici'yle tanıştım. Çok yaşlı Bosnalı bir amcanın işlettiği küçük bir lokantada çok ama çok lezzetli Cevapcici yedik. Ben daha onun gibisini yemedim. Biz Dubrovnik'ten Mostar'a arabayla gittik ve Mostar'da bir gün geçirdik. Sokaklarında dolaştık, Bosnalı Müslümanlarla bayramlaştık, güzel çarşısını gezdik, bir Türk Evi'ni gezdik ve lezzetli Cevapcici'yi yedik. Mostar'da geçirdiğimiz 1 gün boyunca farklı farklı duygulara büründük: Üzüldük, savaşa lanet okuduk, güzel insanlarıyla birlikte tekrar gülümsedik... Mostar'a muhakkak gidin. Mostar'a yaklaşık 2 saat uzaklıkta olan Saray-Bosna muhakkak gidilmesi gereken diğer bir şehir. Ancak biz Saray-Bosna'nın 2 saatte gezilebileceğini, o şehrin ruhunun 2 saatte anlaşılabileceğinin imkansız olduğunu düşündüğümüz için oraya başka bir zaman gitmenin daha doğru olduğuna karar verdik. Saray-Bosna kuşatmanın geçtiği şehir olması itibariyle yakın tarihte çok acılar çekmiş bir şehir ve bence muhakkak gidilip görülmesi ve en az birkaç gün zaman geçirilmesi gereken bir şehir. Biz Mostar'a giderken yol üzerinde eski bir Osmanlı Köyü olan Poçitel Köyü'ne uğramayı ve orada bir Türk kahvesi içmeyi ihmal etmedik. Poçitel Köyü 1444 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiş. Osmanlıların Adriyatik Kıyısı'nda geldiği son nokta olarak oldukça önemli. Yolları, binaları, herşeyi taştan olan bu köy şu anda Dünya Mirasları Listesi'nde. Bu köyde şu anda kimse yaşamıyor. Ancak köyde Osmanlılar zamanından kalmış cami ve Orta Çağ'dan kalmış Kale turistlerin ziyaretine açık. Biz bu köyü gezdikten, camiyi ziyaret ettikten sonra güzel bir kahve keyfi yaptık. Eğer Mostar'a Dubrovnik üzerinden gidiyorsanız yol üzerinde yer alan bu tarihi köye uğrayın derim. Mostar dönüşü ise yol üzerinde yer alan Buna Nehri'nin Kaynağı Blagaj'ı ziyaret ettik. Dağların içindeki bir mağaradan çıkan sular bu nehrin kaynağını oluşturuyor. Burayı özel kılan başka bir neden ise nehrin kıyısına kurulmuş 550 yıllık Bektaşi Tekkesi. Alperenler Tekkesi olarak geçen bu tarihi tekke bence görülmeye değer. Tekke içinde 1463 yılında Fatih Sultan Mehmed'in bir fermanı bulunuyor. Tekke'nin bahçesinde ise lokumla beraber servis edilen tavşan kanı çay bayram günü bizi mutlu etti. Bu güne ait son aktivitemiz ise yol üzerinde yer alan Kravice Şelaleleri'ydi. Burayı biz daha önceden hiç duymamıştık. Mehrin arkadaşımız tatil öncesi yaptığı araştırmalar sayesinde bulmuş burayı. İyi ki de bulmuş. Bu cennete benzeyen, ağaçlar içine gizlenmiş şelaleler görülmeye değer bence. Bayramda Hırvatistan'ı gezeceğiz, Mostar'ı da araya sıkıştırmayı düşünüyoruz. Hem Hırvatistan, hem de Mostar yazılarınızdan çok yararlandım, teşekkür ederim. Blog notlarımın size faydalı olmuş olması ne güzel. Size şimdiden iyi bayramlar, iyi tatiller."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/barselona-bizden-sorulur/", "text": "Hareketli caddesi La Ramblas'la, tarihi dar sokakların oluşturduğu Bari Gotic'le, uzun kumsallarıyla, Messi'li yeşil sahalarıyla, La Sagrada/ Palau Güell/ Casa Mila'sıyla, çılgın mimar gerçek bir dahi Gaudisi'yle, kübizmin kurucusu Picasso'suyla, lezzetli tapasları, cavasıyla, Katalanların başkenti Barselona'yı biz keşfettik! Keşfetme sırası sizde... Gerçek bir Barselona Rehberi OfftheRoadontheTrack'te.... 2013 yılının Ekim ayı içinde 4 günlük bir Barselona kaçamağı planladık. Sonbaharda havalar henüz çok soğumamışken Barselona'nın tadını çıkarttık. Adım adım şehri keşfettik. Gerçek bir dahi Gaudi'yle tanıştık. Gaudi'nin adeta baştan yarattığı bu Akdeniz şehrinde yorulduğumuzda attık kendimizi kumsallarına. Adeta tapas bar avına çıktık, lezzetli tapaslarını denedik, cavası keşfettik. Gelmişken flamenkosuz olmaz dedik. Bir flamenko şova katıldık. Barça sahasında oynar da biz gitmez miyiz hiç dedik. Barça'yı kendi sahasında seyretme şansını yakaladık. La Ramblas'da, Bari Gotic'de adım atılmadık yer bırakmadık. Biz gezerken çok keyif aldık ve o yüzden diyorum ki bu güzel Akdeniz şehrini siz siz olun sakın kaçırmayın! Barselona'da konaklama konusunda ise size güzel bir tavsiye vereceğim. 40metrekare ya da 90 metrekare bir evi otelden daha uygun bir fiyata kiralayabilir 3-4 arkadaş 2 oda bir salon bir evi paylaşarak tatilinizi uygun fiyata getirebilirsiniz. Biz Oh-Barcelona adlı bir siteden 40 metrekaralik 2 oda bir salon bir ev kiraladık. 2 banyosu ve mutfağı olan bu eve 4 gece için toplam 327,76 ödedik. Eşyalı, temiz, ferah bir evdi. Evde çamaşır makinesinden fırına herşey var. Evin girişinde firmanın görevlisiyle buluştuk, kontratı yaptık ve anahtarımızı aldık. Giderken de anahtarı evde bıraktık kapıyı çekip çıktık. Bu kadar basitti. Kiraladığımız ev çok merkeziydi. d'Espanya Meydanı'na 5 dakika yürüme mesafesindeydi ki o meydandan şehrin en hareketli caddesi La Ramblas'a metroyla 5 dakikada ulaşılabiliyor. Size tavsiyem otellerin yanı sıra bu tip evleri de konaklama için değerlendirmeniz. Oteli ya da evi ayarlarken de La Ramblas'a ya da d'Espanya Meydanına yakın olmasına dikkat etmeniz. d'Espanya Meydanı'nın başka bir avantıjı da havalimanına en yakın durak olması. Havaş tipi otobüsler havalimanı ile şehrin merkezi arasındaki ulaşımı sağlıyor ve bu otobüsler yolcuları şehrin belli noktalarından topluyorlar. d'Espanya Meydanı'ndan havalimanı yaklaşık 15-20 dakika uzaklığında. Aerobus adındaki bu otobüslere kişi başı 5,90 vererek havalimanından şehre ulaşmanız mümkün. Şehir içi ulaşım ise hiç problem değil. Şehrin altı örümcek ağı gibi metro hatlarıyla kaplı. Catalunya metro durağında inip denize doğru yürüdüğünüzde La Ramblas tüm canlılığıyla sizi karşılayacak. 10 seferlik bilet olan T10 metro bileti 9,80 . Şehir içinde her metro yolculuğu için 1 kere bilet basmanız yeterli. Barselona şehrinin en hareketli ve en turistik yeri olan La Ramblas ve Bari Gotic çevresi yürüyerek keşfedilebilir. Ancak Gaudi'nin şehrini keşfetme niyetinde iseniz metro kullanmanız gerekecek. Peki orada ne yer ne içerim diyorsanız hiç endişelenmeyin. Avrupa'da yemek konusunda hiç sıkıntı yaşamayacağınız şehirlerden biri de Barselona. Deniz ürünleri, çeşit çeşit tapaslar hem çok lezzetli hem çok uygun fiyata. Barselona için hazırladığım yeme-içme rehberine göz atmadan Barselona'ya gitmeyin derim: OfftheRoadontheTrack Barselona Yeme İçme Rehberi. Biz orada ne yedik ne içtik hangi mekanları tavsiye ediyorum hepsi o rehberde yer alıyor. Barselona şehrinde muhakkak görülmesi kaçırılmaması gerekenler neler diyorsanız biraz sabredeceksiniz. Bunun için ayrı bir bölüm hazırladım sizler için. Neden Barselona sorunuzun cevabını ayrıntılarıyla bir sonraki yazımda bulacaksınız. Başta da dediğim gibi Barselona bizden sorulur! İkinci bölümü okuduktan sonra yorumlayabilirim. Anladığım kadarıyla, siz orada yaşıyormuşcasına rahat ve keyifli bir zaman geçirmişsiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/barselona-yeme-icme-rehberi/", "text": "Barselona'da ki hedefimiz lezzetli tapaslar denemek ve bölgenin yerel içkisi Cava'yı keşfetmekti. İlk gün akşam saatlerinde Barselona'ya ulaştık. Barselona'nın en hareketli caddesi La Ramblas'da bir tur attıktan sonra tapas bar turu için hazırdık. Önceden yaptığımız hazırlıklara güvenerek daldık La Ramblas'ın arka sokaklarına. İyi hazırlandığımız için gidilecek mekanlar belliydi. Ancak yol üzerinde gözümüze güzel gelen Los Pergaminos'un bizi çeken cazibesine dayanamadık ve daldık içeri. Oradaki kibar garsonun tavsiyesi üzerine papas arrugadas con mojo picon yedik. Yani tuzda haşlanmış kabuklu patates yanında lezzetli soslar. Gerçekten lezzetliydiler. Yanına söylediğimiz kırmızı biberli tapasla beraber güzel bir tapas bar açılışı yapmış olduk. Ne içtik diye sorarsanız, tabii ki cava. Katalanların yerel içkisi. (Haşlanmış patates tapasına 4,5 verdik). Sonraki durağımız tatil rehberimizin ve Time Out'un tavsiyesi üzerine El Xampanyet. Tapas bar turu sırasında ne yaparsanız yapın bu mekanı sakın atlamayın. Tarihi bir mekan olan El Xampanyet gerçek bir tapas bar. Ambiyans, içecekler ve tapaslar harika. (3 Cavas ve 3 farklı tapas toplam 21 ). 1930'lu yıllardan kalma bu mekanın dekorasyonu çok az değişmiş. Cava yani rosa şarabı veya elma şarabı buranın spesiyali. Sardalya tapas ve tortilla buraya gelince muhakkak denenmeli. Barselona'da ilk gecemizi güzel mekanlarda güzel tatlar tatmanın verdiği keyifle tamamlamış olduk. Bu mekanın hemen çaprazındaki Santa Maria Del Mar adlı cafeyi de deneyebilirsiniz. Free Wifi ihtiyacımız olan bir anda bizim imdadımıza yetişti. Kahvesi de hiç fena değildi. Şehrin diğer bölgelerinde de kapalı pazarlar bulmak mümkün. Ancak onlar çok turistik olmadığı için öğlen saatlerinde kapanıyor. Mercat de la Boqueria bu açıdan en iyisi. Akşam geç saatlere kadar açık. Tatlıdan, meyveye herşeyin tazesini bulmak mümkün. Eğer muhteşem bir Barselona manzarası eşliğinde birşeyler içmek istiyorsanız size tavsiyem Club Miramar. Biz oraya bir öğleden sonra çıktık. Manzara muhteşemdi. Eminim gece manzarası da görülmeye değerdir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyera-alplerinde-guzeller-guzeli-bir-gol-eibsee/", "text": "Bavyera Alplerinde güzeller güzeli bir göl olan Eib Gölü'nü tanıtmak istiyorum bu sefer sizlere. Daha önceki yazılarımda tanıttığım Partnachklamm ile Höllentalklamm ile aynı bölgede bulunan Eibsee Münih'e tatile gelenler için güzel bir doğa kaçamağı. Eibsee, Münih'in güneybatısında yaklaşık 100km uzaklıkta Almanya Alplerinin en yüksek noktası Zugspitze'nin hemen dibinde. Eibsee etrafında gezerken Zugspitze masiflerinin göle yansıyan görüntüsü bir başka güzel. Eibsee'ye araba yerine toplu ulaşımla ulaşmak mümkün. Alacağınız bilet Bayern Ticket. Bayern Ticket ile ilgili yazıma ulaşmak için lütfen tıklayın. Bunun için Münih ana tren istasyonundan Garmisch-Partenkirchen yönüne giden trenlere binmeniz gerekiyor. Yaklaşık 1 saat 20 dakika süren tren yolculuğu sonrası Garmisch tren istasyonunda inmelisiniz. Sonrasında iki seçeneğiniz var. Garmisch tren istasyonundan Zugspitze'ye yani dağın zirvesine çıkan trene geçebilirsiniz (ki bunun öncesinde ilk tren biletinizi gidip bilet gişesinde tekrar onaylatmanız gerekiyor. Çünkü zirveye çıkan bu trenin ücreti normalde 50 Euro civarında ancak Eibsee durağında ineceğiniz için tekrar bilet almanıza gerek yok. Bayern Ticket ile Eibsee'ye kadar gidebilirsiniz.) İkinci seçenek ise otobüs (Tek yön kişi başı 4,5 euro). Eibsee yönüne giden mavi-beyaz otobüslere binebilirsiniz. Bu otobüsler Garmisch tren garı önünden kalkıyor ve genelde saatleri Münih'ten gelen trene göre ayarlı. Ancak otobüs yolu biraz uzun. Garmisch tren istasyonundan Eib Gölü otobüsle yaklaşık 40 dakika sürüyor. Ancak bu yolculuk sayesinde tüm köyü görmüş olursunuz. Eib Gölü'nün etrafını tempolu bir şekilde 2 saatte yürümek mümkün. Bebekli aileler tüm yolu bebek arabasıyla yürüyebilir. Göl kenarındaki cafede kahve ya da bira keyfi yapabilirsiniz. Göle karşı yemek yiyebilirsiniz. Birkaç günlük bir program yaptıysanız turunuza Zugspitze, Partnachklamm ve Höllentalklamm'ı ekleyebilirsiniz. Eğer orada konaklamak isterseniz direk göl manzaralı Eibsee Oteli tercih edebilirsiniz. Biraz bütçesi yüksek bir otel ama manzarası süper. Otel için tıklayın. Garmisch-Partenkirchen köylerinde de konaklayabilirsiniz. Daha turistik olan Garmisch'e karşılık bölgenin Partenkirchen tarafı daha küçük ve daha şirin. Klasik Bavyera mimarisinin en güzel şeklini bulacağınız Partenkirchen'de butik bir otelde kalabilirsiniz. Ayrıca merkezde yeme-içme oldukça kolay. 2017 yılının Ekim ayında sonbaharın tüm renklerini barındıran Eibsee'ye yine yeniden günü birlik bir gezi yaptık. Eibsee'yi bu ilk görüşümüz değildi. Ancak manzara ilk defa görüyormuşcasına bizi heyecanlandırdı. Bol oksijenli bir doğa kaçamağı için Eib Gölü oldukça ideal. Aklınızda bulunsun."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyera-alplerini-adim-adim-gezmeye-devam/", "text": "Bazen pırıl pırıl bir mavi altında atarsınız adımlarınızı, bazense ağırdan ağıra yağan yağmur damlaları eşlik eder sessizliğinize. Zorlanmak da vardır, yorulmak da doğayla olan beraberliğinizde. Ancak zirvede yapılan sıcacık bir kahve molası alır o tüm yorgunluğunuzu. Nereye basarsam ayağım kaymaz, nereye tutunabilirim onların hesabını yapıyorum sadece. Yorulduğumda daha ne kadar kaldığını hesaplıyorum. Ara sıra durup ne kadar yol almışım bakıyorum, kendimle gurur duyuyorum. Eee bu da lazım, motivasyon değil midir bir ileriye adım atmamızı sağlayan. Aldığım yolu, alacağım yolu hayatıma benzetiyorum her seferinde. Kimi zaman içimdeki ses kuş seslerini bastırıyor. İç hesaplaşmalar başlıyor o zaman. Kimi zamansa beynim kalbime hükmediyor. Sus diyor konuşma sadece duy ve hisset. Ben bunu deniyorum doğayla baş başayken. Tabii önce iç sesimi durdurmam gerekiyor. Ama oluyor, başarıyorum. Bakıyorum hiçbir şey düşünmüyorum, hiçbir ön yargım yok gelecek adımlarıma dair. Çok rahatlıyorum, kuş gibi hafifliyorum işte o an. Sonra bir bakıyorum zirveye 300 metre kalmış. Ha gayret, bir nefeste hedefteyim. Artık gözlerimi kapatıp iki elimin arasında tuttuğum kahvenin kokusunu içime çekebilirim. Doğadayken yanlış hava diye birşey olmadığını yanlış kıyafet seçimi olduğunu da öğrendim. Hava sıcakmış, soğukmuş, kar varmış, yağmur yağıyormuş hiçbirinin önemi yok. Herşey kafada biter, insanı durduran ön yargıları, beyninin içindeki engelleridir çünkü. Bahaneler yerine doğaya sığınmaya başladığımda özgürleşmeye başladığımı hissettim. Bunu da bana doğanın ta kendisi öğretti. Tamamen özgürleşmek mümkün değil, bunu da biliyorum. Ama Anlık Özgürlükler için hep şansım, şansımız var. Geçtiğimiz haftalarda kaçıp kaçıp doğaya sığındım. Bugün de o kaçışlardan birini sizinle paylaşma zamanı. 2 günlüğüne vurduk kendimizi dağlara. Kalacak yer bile ayarlamadan. Sadece yola çıkma isteği vardı içimizde. Gidilecek yer belliydi. Bizim Bavyera Alpleri'nde en çok sevdiğimiz yer: Berchtesgaden. Burası daha önce blogda tanıttığım Kral Gölü'nün bulunduğu bölge. Ama bu sefer hedefte Kral Gölü yoktu. Bölgenin en yüksek zirvelerinden biri olan Watzmann Zirvesi vardı. Bu bölgede 4 günlük yürüyüş rotaları olduğunu da belirtmek istiyorum. 4 günde doğayı en güzel şekilde keşfedebilir, dağ evlerinde konaklayabilirsiniz. Eğer bu tarz doğa yürüyüşlerinize ilginiz varsa, bana yazın. Berchtesgaden Bölgesi'ne Bayern Ticket ile ulaşmak mümkün. Öncelikle Bayern Ticket hakkında yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın. Tren bağlantıları için kullandığımız trainline. de sitesine göre: Münih ana tren istasyonunda kalkan Meridian trenlerine binmeniz sonrasında Freilassing durağında Berchtesgaden yönüne giden BLB trenine geçmeniz gerekiyor. 2 kişi yolculuk edecekseniz 31 euro karşılığında bu bölgeye ulaşabilirsiniz. Pazar sabahı sabah 9 sularında başladığımız yürüyüş yaklaşık 9 saat sürdü. Bunun yaklaşık 5 saati yoğun yağmur altındaydı. Yukarılara çıktıkça yoğun sis görüşü iyice zorlaştırdı. Kimi zaman bir sis bulutu içinde yürüdük. 770 metre yükseklikten yürüyüşe başladık. Hedefte 1.930 metre vardı. Bu hava şartlarında 1.200 metre yükselmek biraz zorlamadı değil. Watzmann dağ evine yoğun sis altında ulaştık. Sıcacık bir çorba, ardından bir yorgunluk kahvesi. Bir de oraya geldiğimizin anısına Watzmann Dağ Evi mühürü. 1 saat sonra tekrar yola çıkmak için hazırdık.. Dönüş yolumuzu uzatarak bir doğa harikası olan Wimbach geçitini de yürüyüş rotamıza ekledik. Biraz şans, biraz 6. his, biraz yerel insanların tavsiyesi derken çok lokal, tam bir Bavyera restoranı bulduk. Pazartesi günü ise hedefte bu sefer masalsı bir göl ''Hinterer See'' ve gölün etrafındaki Ressam Yolu vardı. Bu göl o kadar güzel ki zamanında birçok ressama ilham kaynağı olmuş. Göl etrafında yürürken ressamların yaptığı o resimleri yapıldığı yerde görüyorsunuz. Bu yüzden ismi ressam yolu. Ama biz yeniden acıkmıştık ve nerede yemek yiyebiliriz diye düşünürken gölün tam kenarında ödüllü bir Bavyera restoranı olduğunu keşfettik. İsmi Seeklause. Burası aynı zamanda bir pansiyon. İki kişilik oda için kahvaltı dahil gecelik 85 Euro ödedik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyera-gunu-birlik-karli-doga-yuruyusu-hochries-doaglalm/", "text": "Yaptığımız karlı dağ yürüyüşlerini şöyle bir değerlendirdiğimde bu yazımda paylaşacağım Hochries Yürüyüşü listenin başlarında yer alır kesinlikle. O zaman gelin size Bavyera dağlarında yeni bir bölge tanıtmama izin verin. Bakarsınız Münih seyahatinizde kısa/günü birlik bir dağ kaçamağı yapmak istersiniz. 1.569 metre yüksekliğinde bu bölge muhteşem zirve panoramasıyla oraya çıkılan zahmete değiyor. Hochries Bölgesi bahar/yaz aylarında trekking, dağ bisikleti ile bisiklet maceraları;kışın ise kar yürüyüşü için ideal. Burayı güzelleştiren başka bir neden de zirveden yamaç paraşütü ile atlayanlar. Onların hazırlığını ve atlayışını seyretmek ayrı bir keyif. Zirveye kadar yürüyüp dönüş yolunu ise paraşütleriyle almayı tercih edenlerin sayısı az değil bu bölgede. Çünkü yukarısı yamaç paraşütü ile atlamaya çok elverişli. Doğadan hoşlanan ancak yürümek yerine yukarıya konforlu bir teleferik çıkışını tercih edenlerdenseniz o zaman Grainbach'tan kalkan teleferiğe binip hemen Hochries Dağ Evi'nin yakınına ulaşabilirsiniz. Ardından dağ evinde manazaraya karşı çayınızı/kahvenizi/biranızı yudumlarsınız. Eğer hava güneşliyse dağ evinin terası gerçekten çok keyifli. Bizim bu bölgeyle tanışmamız yıllar öncesine dayanıyor. İyi bir kondisyon gerektiren uzun çıkışı, hala karlarla kaplı Mart ayında yaptığımız için bizi ayrı bir zorlamıştı. Ancak çok keyif almıştık. Hochries Dağ Evi kışın bir süreliğine kapansa da Mart başı itibariyle açılıyor. İstenirse karlar kalkmadan istenirse bahar/yaz aylarında buraya çıkış her şekilde çok güzel. Sadece kış aylarında teleferiğin kapalı olup olmadığını kontrol etmekte fayda var. Yürüyüş için başlangıç noktası: Eğer teleferikle yukarı çıkılacaksa Grainbach'tan başlanılması gerekiyor. Eğer yürüyerek çıkacaksanız farkli alternatifler var. Ben bizim seçtiğimiz rotayı tavsiye ederim. Başlangıç noktası navigasyon için adres: Ne yazık ki tam adres veremiyorum burada. Schöffau 3 83122 Samerberg\" olarak adresi girdik biz navigasyona sonrasında yaklaşık 300m daha ilerledik. Spatenau'da büyük park yerine arabamızı park ettik. Rota ise: Spatenau araba park yeri (rakım 800m) Seitenalm (1333m) Hochries (1569m) Karkopf (1469m) Doaglalm (1000m) Spatenau Park yeri. Güneş bulutların arkasına gizlenince hava biraz soğudu biz de içeri geçtik. İçerisi ayrı bir güzeldi. Soba yanıyordu. Üzerinde bir çaydanlık. Sanırım bu görüntü herkesin içini ısıtmaya yeter de artar bile. Defne yemeğini yedi, aldı eline bir bez etrafı sildi süpürdü :) sonra biraz boyama yaptı. Anı defterimize o dağ evinin mühürünü basıp notları kaleme aldıktan sonra vurduk kendimizi gerisin geri dönüş yoluna. Dönüş yolunda Defne epey bir zaman bizimle yürüdü. Tabii ki bu bizi yavaşlattı ama bu da buna dair değil mi? Yavaş yavaş yürüsek de her seferinde Defne'nin yürüdüğü mesafe artıyor. Bu da bizi çok mutu ediyor. Bir de bol oksijen. Defne dönüş yolunda kendini uykuya öyle bir teslim etti ki eve döndüğümüzde biz henüz batmamış güneşin tadını çıkartıp akşam yemeğimizi yedikten sonra çay keyfi bile yapabildik desem :) Tam 4 saatin üzerine uyandı. Akşam yemeği yedikten sonra tekrar vurdu kafayı yattı. Çocuğum uyumuyor diyenler burada mı? O zaman size reçeteyi yazıyorum: Bol oksijenli doğa yürüyüşü. Dağ olması şart değil şehrin gürültüsünden çıkıp kendinizi biraz yeşilliğe bırakmanız yeterli bence. Bu sefer Münih şehir merkezinden hiç uzak olmayan ama doğasıyla sizi mest edecek bir tavsiye paylaştım. Umarım gelip buraları görme şansınız olur. Eğer Münih'te oturuyorsanız hiç beklemeyin atlayın gelin buraya."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyerada-bir-cennet-tegernsee/", "text": "Tegernsee yani Tegern Gölü muhteşem doğasıyla benim favorilerim arasında yer alan bir tatil beldesi. Cok özür diliyorum gecikme icin. 2 haftadir izindeyim. Bugün gercek hayata geri dönüs yaptim diyebilirim. Cezam neyse cekmeye hazirim ama. Ancak daha fazla geciktirmeden bu hafta icinde size fotograflari ulastiracagim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyerada-ekonomik-gezmek-bavyera-bileti-bayern-ticket/", "text": "Bavyera Bölgesi'ni ailecek ya da arkadaşlarıyla ekonomik gezmek isteyenler için yazıyorum bu yazımı. Bu yazımda tüm Bavyera Eyaleti'nde hatta Salzburg'u da kapsayan bölgede geçerli olan \"Bayern Ticket\" biletinden bahsedeceğim. İpucu: Biletinizi online ya da bilet otomatlarından alırsanız kişisel danışma ücreti olan 2 euro'yu ödememiş olursunuz. Yani 2 Euro kar edersiniz. Bu biletle bir günde 5 yetişkine kadar Bavyera Bölgesi içinde istediğiniz gibi gezebilirsiniz. Yani sadece bir gidiş bir dönüşü kapsamıyor. Eğer toplam 5 yetişkin gezecekseniz kişi başı sadece 9,80 Euro ödemiş olacaksınız. Eğer çocuklarınız veya torunlarınızla beraber gezeceksiniz hiç problem değil. 15 yaşın altındaki çocuklarınız ve torunlarınız ücretsiz olarak bu biletle gezebilir. O zaman sadece 2 yetişkin bu bilete dahil oluyor. Çocuk sayısı fark etmez önemli olan 15 yaş altı olması. Bu bileti aldığınızda tren rezervasyonu yaptırmanıza gerek yok. Bu biletin geçerli olduğu herhangi bir trene binebilirsiniz. Bu biletle binilebilecek trenler bölgesel trenler oluyor ve isimleri şu şekilde: RB, RE, IRE, ALX, S-Bahn, BOB, M. Şehirlerarası ve hızlı trenlere binilemiyor. Korkmanıza gerek yok, trenlerin üzerinde ne oldukları yazıyor. Tüm şehir içi trenleri, ulaşım bağlantıları ve Bavyera'daki neredeyse tüm şehir içi otobüslere bu bileti kullanarak binebilirsiniz. Yani otobüs ya da metro için tekrardan bilet almanıza gerek yok ki Bavyera'da ulaşımın çok ucuz olduğu söylenemez. Bavyera bileti, bileti aldığınız günün sabahından (Saat 09:00) bir sonraki günün gece saat 3:00 e kadar geçerli. Hafta sonları ve Bavyera tatilleri ile 15 Ağustos, 24 ve 31 Aralık günlerinde ise bütün gün geçerli. Örneğin: Münih'e tatile gelen 5 çocuklu bir aile günübirlik Salzburg'a gitmek isterse bu bilet sayesinde sadece 31 Euro ödeyerek bu seyahatini gerçekleştirebilir. Ya da bu aile Bavyera Bölgesi'ndeki güzel köyleri keşfetmek istiyor, mesela Garmisch-Partenkirchen. O zaman yine sadece 31 Euro ödeyerek buraları keşfedebilir. Trenle seyahat etmek özellikle küçük bebekli aileler için en ideal seyahat şekli bence. Trende rahatça hareket edebilir, bebeğinizle oynayabilirsiniz. Trenlerde çocuk arabalarını koyabileceğiniz alanlar mevcut. Ayrıca çocuk oyun alanları da var."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bavyerada-kis-tatili-onerisi-tegernsee/", "text": "Tanıtmak istediğim bölge, Almanya'nın Bavyera Eyaleti'nde yer alan şirin mi şirin bir doğa harikası. Burası Tegern Gölü. Tegern Gölü, Münih şehrinden arabayla yaklaşık 50 dakika uzaklıkta. Göl etrafında Bavyera evlerinin yer aldığı bir köy düşünün. Bu köyü de dağların çevrelediğini düşünün. Baharda, Tegern Gölü etrafında yürüyüş yapabilir ya da dağlarına çıkabilirsiniz. Her zorluk derecesine, her çeşit kondisyona göre yürüyüş yolları mevcut ve bu yollar çok iyi bir şekilde tabelalarla bilgilendirilmiş durumda. Yani kaybolmanın imkanı yok. Kışınsa bu bölgede kar yürüyüşleri yapabilir, dağlardan aşağıya kızakla kayabilir çocukluğunuza dönebilirsiniz. Bu bölge çocuklarıyla güzel bir doğa tatili yapmak isteyen aileler için çok doğru bir adres. Tegern Gölü Münih'ten arabayla sadece 50 dakika uzaklıkta. Münih şehrini daha önce görmediyseniz birkaç gün Münih'te zaman geçirebilir, oradan araba kiralayabilir ve birkaç günlüğüne Tegern Gölü'ne gelebilirsiniz. Ya da Münih'ten kalkan trenlerle buraya ulaşabilirsiniz. Araba kiralamanıza gerek kalmadan Münih şehrinin ana istasyonunda kalkan BOB adlı trenlerin Tegernsee yönüne giden hattına bineceksiniz ve Tegernsee durağında ineceksiniz. Aşağıda linkten bu tren hattının bilgilerine ulaşabilirsiniz. Tegern Gölü Münih'e çok yakın olduğu için biz buraya hep günübirlik gidip geldik. Oteller önerisinde bulunamıyorum o nedenle. Ancak booking. com adresinden buradaki otellere bakabilirsiniz. Eminim gözünüze hoş gelen hem de bütçenize uygun otel/pansiyon bulacaksınız. Dediğim gibi ben bu yazımda Tegern Gölü'nün kışını anlatacağım size. Tegern Gölü'nde kışın (1) Kayak tatili yapabilirsiniz (2) Cross Country Kayak yapabilirsiniz. Ya da (3) Kızakla kayabilirsiniz. (4) Dağda kar yürüyüşü yapabilirsiniz. (5) Teleferikle dağlara çıkıp, zirvede manzaranın tadını çıkartabilir, kahvenizi-biranızı yudumlayabilirsiniz. (6) Göl kenarında sakin bir yürüyüş yapabilirsiniz. (7) Gölde bir kıyıdan karşı kıyıya tekneyle geçebilirsiniz. Tegern Gölü için bence 3-4 gün ideal. Bölgede kaldığınız süre zarfında Bavyera'nın köylerini, kültürünü, doğasını yakından tanıma fırsatı bulacaksınız. Burası Bavyera köylerinin en güzel örneklerinden biri. Ayrıca da Bavyera mutfağını tanımak için ideal bir yer. Bu bölgeye geldiğinizde eğer araba kiralama imkanınız olursa Tegern Gölü'ne çok yakın olan Schlier Gölü'ne ve Spitzing Gölü'ne günübirlik gidip gelebilirsiniz. Bu iki göl Tegern Gölü'ne göre nispeten daha küçükler ancak sundukları manzara açısından Tegern Gölü'nden aşağı değiller. Schlier Gölü'nü anlattığım ve baharından fotoğraflar paylaştığım yazımın linki aşağıda. Fikir vermesi açısından göz atabilirsiniz. Bence Tegern Gölü'ne gelmişken muhakkak Schlier Gölü gidilip görülmeli. Bu iki göl arasında gidip gelen otobüsler mevcut. Bölgeye geldiğinizde otelinizden otobüslerin çalışma saatlerini öğrenebilirsiniz. Bu konuyu hiç dert etmeyin. Schlier Gölü'ndeki teleferik de yıl boyu çalışıyor ve 1061 metreden göl manzarası muhteşem. Schlier Gölü de Tegern Gölü ile birlikte benim favorilerim arasında. Tegern Gölü'nün Wall Dağı tarafında dağın zirvesine çıkan teleferikler var. Eğer yürüyüşle aranız çok iyi değilse yukarıya teleferikle çıkabilir ve yine teleferikle inebilirsiniz. Bunun maliyeti 18 Euro / kişi başı. Ya da bizim gibi doğa yürüyüşünü severek yapanlardansanız tepeye tarif edeceğim yoldan yürüyerek çıkabilirsiniz, dönüş yolunda ise teleferiğe binebilirsiniz. Tek yön teleferik için 10 Euro / kişi başı ödemeniz gerekiyor. 3. seçenek ise kızağınızı çeke çeke yukarı yürüyerek çıkarsınız, kızakla kaya kaya çocuklar gibi şen aşağıya inebilirsiniz. Öncelikle Wall Dağı'nın eteğindeki teleferik istasyonuna ulaşmanız gerekli. Adres: Wallbergstr. 26, Rottach-Egern. Buraya arabayla gelecekseniz arabınızı ücretsiz park yerine park edebilirsiniz. Eğer BOB trenleriyle Tegern Gölü'ne geldiyseniz Tegern Gölü tren istasyonundan RVO otobüslerine binip Wall Dağı'nın teleferik istasyonuna ulaşabilirsiniz. Eğer Tegern Gölü Misafir Kartınız var ise bu otobüsler ücretsiz. Bu kartı kaldığınız otelden alabilirsiniz. Ormanın içinde yürümeye başladığınızda her iki tarafınızda yükselen ağaçlar size harika bir manzara sunacak. 15-20 dakika sonra ise sağ tarafta ağaçlar arasında Tegern Gölü manzarasını göreceksiniz. Yavaş tempo yürüdüğünüz takdirde yaklaşık 1 saat sonra mola vermek için ilk dağ evini göreceksiniz. İsmi Wallbergmoosalm. Burada mola verebilir, harika görünen tavuklarından yiyebilirsiniz. Biz burada kısa bir mola verdik. Yalnız bu restorana oturmayıp yakınında bir yerde termoslarımızla taşıdığımız çayımızı içtik. Dağ evinin önünde kızakla kayanları seyrettik. Ancak kömür ateşinde bahçede pişen tavuklar o kadar lezzetli görünüyordu ki yemediğimize bin pişman olduk. Bu dağ evinde mutlaka mola verin. Yürümeye devam ettiğinizde yaklaşık 1,5 saat sonra geniş bir vadiye çıkacaksınız. ve işte o vadi... Biz burada yine çay molası verdik. Manzara muhteşemdi. Sonra o vadide kızaklarla aşağıya kayanları seyrettik. Yukarı doğru çıkan yolu takip ettiğinizde, ki bu kısım bu rotanın en zorlu etabı, sizi muhteşem bir Tegern Gölü manzarası karşılayacak. Yukarıda çok hoş bir manzarası olan restoran var. Yolda tanıştığımız Almanlar o restoranda yemek yemek yerine birşeyler içmemizi önerdi. Biz de bu öneriyi dikkate aldık ve sadece sıcak birşeyler içtik. Yukarıda şenzlonglara uzanıp dağ manzarasının tadını çıkaranlar harika bir görüntü oluşturmuşlardı. Fotoğraflarını çekememezlik edemedim. Yukarıda kısa bir mola verdikten sonra teleferiğe binip aşağıya indik. Yaklaşık 10 dakika sürdü aşağıya ulaşmamız. Artık akşam olmuştu ve biz çok açtık. Yemek için yine yolda tanıştığımız Almanların tavsiyesi üzerine göl kenarındaki tipik Bavyera restoranına gittik. Teleferikle indiğimiz yerden arabayla yaklaşık 10 dakikada ulaştık bu restorana. Göl kıyısını takip ettiğinizde gölün kıyısındaki sarı bina. İsmi Brauhaus Tegernsee. Bahçesinde sarıldık battaniyelere ve soğuğa aldırmadan yemeklerimizi bekledik. Bir düğün organizasyonu nedeniyle mekan çok kalabalıktı. Bu nedenle çok bekledik ancak manzara o kadar güzeldi ki ben bu durumdan hiç sıkılmadım. Bu restoranda bizim tercihimiz dana etinden yapılmış Schnitzel ve klasik Bavyera yemeği olan haşlanmış etti. Haşlanmış et deyip geçmeyin. Etle beraber verdikleri sos, yanında patates çok lezzetli bir menü. Bavyera'ya geldiğinizde Tafelspitz'i muhakkak deneyin derim. Aaa bir de yemekleri beklerken Alman simidi olan Bretzel yedik. Muhakkak deneyin. Yanına da Bavyera'nın local peyniri Obatza ve de Alman buğday birası olan Weissbier söylemelisiniz. Bu üçlü sizin Bavyera'da olduğunuzun en önemli kanıtı. Genel olarak, bu bölgede, göl balığı olan Saibling de yiyebilirsiniz. Eğer grill ise çok lezzetli olacaktır. Ya da çok tipik Bavyera yemeği olan Kasespatzle deneyebilirsiniz. Ve ya yine tipik bir Alman yemeği Kaiserschmarrn deneyebilirsiniz. Bu aslında bir pancake. Ama Almanlar yemek olarak seve seve yiyorlar. Bence yemek sonrası kahve ile daha güzel gider. Fiyatlara gelince, biz oturduğumuz mekanda 3 kişi için toplamda 72 Euro ödedik. Fiyatlar her restoranda hemen hemen bu civarda. Böylece doğayla iç içe bir günün sonuna gelmiş olduk. Yukarıda size kısaca Tegern Gölü'nü tanıtmaya çaba gösterdim. Tegern Gölü nerede, buraya nasıl ulaşabilirsiniz, nerede kalabilirsiniz, bölgede neler yapabilirsiniz, nerede yiyebilirsiniz gibi soruların cevaplarını anlattım. Ayrıca Bavyera mutfağından tipik 2-3 öneri de burada. Eee bir de ayrıntılı bir kar yürüyüş rotası da verdim size. Size Münih uçak biletlerini alıp, Tegern Gölü'nde otel bakmak kalıyor. Merhaba Gül Hanım, haklısınız ben kayak pistlerine çok odaklanmamıştım yazımda. Ancak Tegernsee'de kayak yapmak da mümkün. Aşağıdaki linkte ayrıntılı bilgi var. Uludağ'ı hafta sonu tavsiye etmiyorum ben acemi çok güm diye vurdu kızın biri bana geçen yıl az kalsın kafamı ağaca çarpıyordum... off off."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bebegi-tasidigimiz-o-zimbirti-da-nedir/", "text": "Bebekle seyahat etmek hayal değil. Doğru ekipman seçildiği sürece bebekle dağa da çıkılır, kamp da yapılır, bisikletle de seyahat edilir. Bizim yaptığımız gibi 10 aylık bebekle Ekim soğuğunda İzlanda'ya da gidilir. İzlanda seyahatimiz sırasında da bebeğimizi taşıdığımız sistem konusunda epey soru aldık. Bu nedenle bu yazı kaçınılmaz oldu. Sponsorumuz yok, tamamen kendi deneyimlerimiz üzerine yazılmış bir yazı okuyacaksınız bunu da başlamadan belirtmek istiyorum. Özellikle İzlanda tarzı seyahatlerde ya da dağ yürüyüşlerinde yani doğayla iç içe olunacak yolculuklar da bebek arabası ne yazık ki işe yaramıyor. Bu durumda bebeği taşıyacak sistemlere başvurmak gerekiyor. Bebek küçük ise yani henüz oturamıyorsa önden takmalı kanguru sistemi bu aşamada çözüm olacaktır. Bizim tercihimiz Stokke'den yanaydı. İlk aylarda Stokke ile bebeğimizi önde taşıyarak dağ tepe çıkmışlığımız var. Stokke taşıma sistemi için lütfen tıklayın. Ancak zaman ilerledikçe ve bebeğin oturmaya başlamasıyla beraber yeni bir sisteme geçmek gerekiyor. Bu aşamada Deuter marka sırt çantaları devreye giriyor. Bizim tercihimiz Deuter marka 'Kid Comfort 3''. Deuter Kid Comfort 3 için tıklayın. Bebeğinizi bu sırt çantasıyla taşımanız için bebeğinizin kendi başına oturabiliyor olması gerekiyor. Çünkü bu sırt çantasındaki yolculuğu sırasında hep oturuyor olacak. Bebeğin boyu burada çok kritik değil. Asıl kritik konu ağırlık. Bu sırt çantasını bebeğiniz 18 kilo olana kadar kullanabilirsiniz. Sırt çantası 18kg bebek ve +4kg bebek eşyası olmak üzere toplam 22kg taşıma kapasiteli. Kid Comfort 3'ü diğer modellerden ayıran en önemli özelliği yağmur ya da çok güneş olması durumunda bebeğin kafasını örtecek bir parçasının olması. Bu parça çantanın üst tarafında fermuarlı bir alanda saklı. İstediğinizde fermuarlı kısmı açıp bu koruyucu kısmı devreye alabilirsiniz. Deuter ailelerin keyifle seyahat etmeleri için her şeyi düşünmüş aslında. Örneğin çocuğunuz acaba arkada nasıl, keyfi yerinde mi diye bakabilesiniz diye ayna bile düşünmüş. Cepte duran aynayı çıkartıp arka tarafı kontrol etmek oldukça pratik. Ayarlanabilir taşıma sistemi sayesinde anne ya da baba ayarları kendi vücut ölçülerine göre yapabilir. Bu sayede bebeğinizi taşırken zorlanmazsınız. Ayarları yaparken ağırlığın omuzlara değil kalça ve bacak kısmına binmesine dikkat edin. Ağırlığı omuzlarınız değil bacaklarınız taşıyacak. Unutmayın bir insan max kendi ağırlığının 1/3'ünü taşıyabilir. Ancak daha sağlıklı bir taşıma planlıyorsanız kendi ağırlığınızın 1/4'ünü planlamalısınız. Bu kural sırt çantasıyla yapacağınız seyahatler için de geçerli. İzlanda seyahatimiz için Deuter Kid Comfort 3'e ek olarak yağmurluk satın aldık. Çünkü sırt çantasında oturan bebeğin ayakları yandan çıktığı için yoğun yağmur altında ek bir koruma gerektiriyor. Örneğin İzlanda'da şelaleleri yakından görmek istediğimizde bu yağmurluk hayat kurtarıcıydı. Yağmurluğu görmek için tıklayın. Aşağıdaki fotoğrafta yağmurluğu net olarak görebilirsiniz. Bebeği tamamen koruma altına alıyor. Yan tarafındaki pencereleri sayesinde bebek içindeyken etrafı seyredebilir. İzlanda'nın rüzgarından, karından, soğuğundan 10 aylık Defne'yi nasıl koruduk, yanımıza başka neler aldık? Bir sonraki yazımda bunlara değineceğim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bekle-bizi-urdun-biz-geliyoruz/", "text": "Arap Kültürü'yle ilk gerçek temasımız olması nedeniyle de Ürdün bizim için çok özel bir gezi olacak. Arap kültürü, insanları, Bedevi Kampları, yemekler... Hepsi bizi heyecanlandırıyor. Bu güzellikleri keşfetmeye sadece 1 gün kaldı. Bugün (28 Mart 2015) Amman'a doğru yola çıkıyoruz. Gelin adım adım Ürdün'ü beraber keşfedelim. Ürdün gezi planını yaptıktan ve gideceğimiz yerleri belirledikten sonra ince eleyip sık dokuyarak, sıkı bir araştırmayla aşağıdaki otellere rezervasyon yaptırdık. Otel dediğime bakmayın genel olarak en basit konaklama seçeneklerinden yana kullandık tercihimizi. Dana'da trekking yaptıktan sonra bir Bedevi Kampı'nda kalacağız. Petra'da ise bulduğumuz Bedevi Kampı bizi çok heyecanlandırıyor. Oldukça iyi yorumlar okuduk hakkında. Petra'nın şehir merkezinde de kalınabilir. Ancak olmuşken tam macera olsun dedik ve tercihimizi Seven Wonders Bedevi Kampı'ndan yana kullandık. Wadi Rum kısmı hala açık. Wadi Rum'a geçmeden karar vereceğiz. Çölde konaklayacağız o gece. Çöl turları içinde konaklama da dahil. Akabe kısmı turun yaymaca kısmı biraz. Deniz, kum, güneş... Yine temiz ve basit bir otel seçtik. Okuduklarımızdan anladığımız kadarıyla Akabe kumsalı herkese açık. Yani denizin dibindeki otellerde konaklamaya gerek yok. 2 gece konaklama kahvaltı ve şehir vergisi (%16) dahil 94 JOD. 2 gece konaklama kahvaltı dahil 80 JOD. İki gece konaklama kahvaltı ve şehir vergisi dahil 83 JOD. Genel olarak Ürdün'e gitmek için en uygun zaman Mart-Nisan-Mayıs ayları. Çok sıcak olmayan gündüzler ve serin geceler için bu aylar Ürdün'ü gezmek için ideal. Kuzey Ürdün'de Nisan Ayı'nda açan çiçekler bölgeyi daha bir güzelleştiriyor. Ancak bu ayların aynı zamanda yüksek sezon olduğunu da unutmamak gerek. Rezervasyonları önceden yapmakta fayda var. Ara sezon ise Eylül-Şubat arası. Bu zaman dilimi Kızıldeniz ve Akabe turu için ideal. Ancak çöl için uygun olduğu söylenemez. Çünkü bu zaman diliminde soğuk çöl gecelerinin yanı sıra, yağmur ve hatta kar yapılacak turları sınırlandıracaktır. Haziran-Ağustos arası ise çölün en sıcak olduğu zaman. Ürdün'de tatil yapmak için oldukça iddial bir dönem. Sıcaklar bayıltıcı olabilir. Ama maliyet açısından da en uygun dönem. Konaklama-turistik aktivite fiyatları oldukça düşük seviyede. Tabii ki tüm turistik aktiviteler yapılmıyor. Ürdün Türk vatandaşlarından vize talep etmiyor. Biz bugün bu büyülü ülkeyi keşfe çıkıyoruz. Adım adım bizimle bu keşfe ortak olmak isterseniz bizi Facebook ve Instagram sayfamızdan takip edin."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bir-doga-harikasi-iguazu-selaleleri/", "text": "Dünya üzerinde görebilecek \"en muhteşem doğa harikalarından biri\" nedir diye sorarsanız cevabım \"Iguazu Şelaleleri\" olacaktır. Bunu ben iddia etmiyorum. Dünya'nın Yeni 7 Doğa Harikası listesi 2011 yılında açıklandı ve Iguazu Şelaleleri bu listeye 3. sıradan girdi. Muhteşem görüntüsü, suyun o kuvvetli sesine rağmen, insanı gerçeklikle hayal arasında bir dünyaya taşırken Iguazu'nun büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Arjantin Brezilya Paraguay sınırında yer alan bu devasa şelaleler aynı zamanda yağmur ormanlarının içinde yer alıyor ve ziyaretçilerini kendine has 'hayvan ve bitki örtüsüyle' bir kez daha şaşırttıyor. Şelalelere Brezilya tarafından ve Arjantin tarafından ulaşmak oldukça kolay. Her iki tarafta da havalimanı var ve sürekli uçak seferleri düzenleniyor. Iguazu Şelaleri hakkında okuduklarımızdan ve konuştuğumuz turistlerden öğrendiğimiz kadarıyla Iguazu Şelaleri'nin Arjantin tarafı Brezilya tarafından daha bir görkemli, daha bir vurucu. Bu nedenle herkes ilk gün Brezilya tarafına gidilmesini daha sonra Arjantin tarafının görülmesini tavsiye ediyordu. Biz de bu tavsiyeleri dikkate alarak tatilimizin Iguazu bölümünü bu şekilde planladık: İlk gün sabah Brezilya tarafına geçtik, ertesi gün Arjantin tarafına gittik. Aslında her iki taraf da muhteşem ve her iki taraftan da farklı açılardan şelaleleri görmek mümkün. Ancak Arjantin tarafında şelalere çok fazla yaklaşma imkanı olduğu için insan daha çok etkileniyor. Eminim Arjantin sonrası Brezilya tarafına gitseydik Brezilya tarafı bizi o kadar da çok etkileyemeyecekti. Özellikle Arjantin tarafındaki \"Şeytan Boğazı\" muhteşem. Burası şelalelerin en vurucu noktası. Bence burayı en sona bırakmak gerek. Iguazu Şelaleleri'nin Brezilya tarafı daha küçük olduğundan burasını gezmek için yarım günün yeterli olduğunu, ancak Arjantin tarafı için bir tam gün ayrılması gerektiğini de okumuştum. Ancak benim tavsiyem her iki taraf için de birer gün planlanması yönünde olacak. Sınır geçişlerinde zaman kaybedildiği için iki tam gün şart. Ayrıca, oteli Arjantin tarafından ayarlamak daha mantıklı diye düşünüyorum. Sınır geçişleri olmayacağı için Arjantin tarafı için tam bir gün ayırabilirsiniz böylece. Öncelikle güne erken başlamalısınız. Iguazu Şelaleleri, Güney Amerika'nın en önemli highlightlarından biri olması nedeniyle, tahmin edebileceğiniz üzere, çok kalabalık. Bu nedenle sabah erken saatlerde yola koyulmanızda fayda var. Brezilya tarafına geçmek için yarım saatte bir kalkan otobüslere binebilirsiniz. Ancak bu otobüsler şelalelere kadar gitmiyor. Ayrıca, sınırda pasaport kontrolü sırasında bu otobüsler sizi beklemiyor. Sınırı geçtikten sonra otobüs değiştirmeniz gerekiyor. Bu seçenek kişi başı yaklaşık 20 pesos olarak düşünülebilir. İkinci seçenek ise yine otobüs. Ancak bu otobüs direk şelalelere gidiyor. Anladığımız kadarıyla tek bir firma şelalelere kadar gidiyor. Çünkü terminalde hangi firmaya sorsak bizi o şirkete yönlendirdi. Crucero del Norte adlı bu şirkete gidiş-dönüş kişi başı 60 pesos ödedik. Bu otobüslerin tek dezavantajı çok sık olmaması. İlk otobüs sabah 8:10'da, sonraki sefer ise saat 10:30'da. Yol yaklaşık bir saat sürüyor. Aslında bunun büyük bölümü pasaport kontrolü sırasında geçiyor diyebilirim. Arjantin'den çıkış yapmanız ve Brezilya'ya giriş yapmanız gerekecek. Pasaport kontrolü sırasında otobüs beklediği ve direk şelalere kadar gittiği için bize bu seçenek daha uygun geldi. Bu otobüs şirketinin Brezilya'dan Arjantin'e dönüş saatleri ise 13:00, 14:50, ve 17:00. Dönüşte herhangi birine binebilirsiniz. Brezilya, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vize talebinde bulunmuyor. Ayrıca sınırda bir ücret ödenmesi gerekmiyor. Brezilya tarafında şelalere girmek için kişi başı 48,80 real ödemeniz gerekiyor. Bu yaklaşık kişi başı 22 USD demek. Peso olarak ödemenizi tavsiye etmem. Çünkü baz aldıkları kur oldukça düşük. En mantıklısı aslında kredi kartıyla ödemek. O zaman resmi kurdan dönülmüş oluyor. Bence hayır. Brezilya tarafını kendiniz çok rahatlıkla gezebilirsiniz. Eğer vaktiniz olursa girişe yakın yerdeki kuş parkını da gezebilirsiniz. Şelalerin Arjantin tarafına giden otobüsler hemen hemen her 20 dakikada bir terminalden kalkıyor. Gidiş-dönüş kişi başı 70 pesos. Arjantin tarafında şelalerin bulunduğu milli parka giriş ücreti kişi başı 170 pesos. Burada, Arjantin'in diğer milli parklarında olduğu gibi, sadece nakit olarak pesos ödeyebilirsiniz. Kredi kartı ya da USD kabul etmiyorlar. Arjantin tarafı gerçekten büyüleyici ve oldukça büyük. Burayı tur satın almadan da kolayca gezebilirsiniz. Ancak eğer şelaleleri daha yakından görmek inanılmaz bir tecrübe olacaktır diyorsanız tur satın alabilirsiniz ki bence dünyada eşi benzeri olmayan bir tecrübe bu. 1- Paseo Ecologico: Bu turun şelalelerle pek bir ilgisi yok. Şelalelerin üst tarafında yaklaşık 3 km'lik bir kıyıda botla yapacağınız bu gezi sırasında nehri ve nehrin kıyısındaki doğal yaşamı keşfedebilirsiniz. Yaklaşık 30 dakika sürüyor ve ücreti kişi başı 80 pesos. Gün içinde sürekli yapılıyor. 2- Paseo Aventura Nautica: Bu tur sırasında, botlarla şelalere yaklaşabilir o ihtişamı yakından yaşayabilirsiniz. Unutmayın tur sırasında sırılsıklam oluyorsunuz. Yaklaşık 12 dakika sürüyor ve kişi başı 180 pesos. Gün içinde sürekli yapılıyor. 3- Paseo Aventura: Bu tur yaklaşık 1 saat 20 dakika sürüyor. Bu tur sırasında önce arazi araçlarıyla yaklaşık 5,5 km jungle içinden geçiliyor. Bu sırada ingilizce konuşan bir rehber size eşlik ediyor. Ardından botlara binilip nehirde yaklaşık 6km botlarla gidiliyor ki burası da oldukça heyecanlı. Şelaleleden akan suların birleşerek aktığı bu nehirde ilerlerken sol tarafınız Brezilya, sağ tarafınız Arjantin iken şelalelere doğru yaklaşmak çok farklı bir tecrübe. Bu turun son etabında botlarla şelalelerin dibine kadar yaklaşılıyor. Ama sırılsıklam olmaya hazırlıklı olmalısınız. Bu turun ücreti kişi başı 380 pesos (47,5 USD) ve gün içinde saat 9:00, 10:30 ve 12:00'de yapılıyor. Bize jungle içinde gezip, sonrasında nehirde ilerleyerek şelalelere yaklaşma fikri oldukça cazip geldi ve bu nedenle biz son turu satın aldık. Jungle içinde gezerken kelebek ve örümcekler dışında pek birşey görmeyi umut etmemek gerek. Jaguar, maymun gibi hayvanlara denk gelmemek belki de daha iyi :)) Jungle içinde gezmenin çok fazla bir esprisi olmasa da keyifliydi bizim için. Sonrasında botlara bineceğimiz alana geldik ve başladık strateji kurmaya. Açıkçası kurduğumuz korunma stratejileri sonunda o bottan çok az ıslanarak çıkmayı başaranlar tek bizdik. Herkes sırılsıklamdı. Botlara mayoyla binmek en mantıklısı. Yanınızda havlu götürmeyi de asla ihmal etmeyin. Botlara bindikten sonra yaklaşık 7-8 dakika nehirde yol aldıktan sonra şelalere yaklaştık ve asıl eğlence başladı. 3-4 defa şelalerin altına girdik. İnanılmazdı. Tek kelimeyle muhteşemdi. Hayatımdaki en ilginç tecrübe oldu. Bottan indikten sonra kurulanma gibi bir çaba içine girmemek gerek. Çünkü Arjantin tarafında şelalelere o kadar çok yaklaşılıyor ki her seferinde sırılsıklam oluyor insan. Fotoğraf makinelerini sudan korumak da çok kolay değil. Ancak inanılmaz keyifli. Hava çok sıcak olduğu için şelalerin sularıyla serinlemek de iyi geldi ayrıca. Arjantin tarafının en muhteşem yeri ise Şeytan Boğazı. Buraya ulaşana kadar bir yarım güne daha ihtiyaç var. Akşam üstü buraya ulaştığınızda artık olay tamamen kopuyor diyebilirim. Şeytan Boğazı, nehir olarak akıp gelen suların biranda çok büyük bir gürültüyle gürül gürül şelale olarak düştüğü yer. Şelaleyi en ihtişamlı şekilde görebileceğiniz nokta burası ve iki günlük Iguazu gezisi bu noktada tamamlanıyor işte. Öncelikle tropikal bir bölgede olacağınız için sinek saldırılarına karşı önleminizi almanızı tavsiye ederim. Malarya tehlikesi olan bir bölge değil ancak yine de herşeye rağmen ilaçlarınızı, kremlerinizi yanınıza almalısınız. Tatil öncesi aşılarınızı tamamlatmanızda fayda var. Diğer önemli bir nokta ise eğer güneşli bir güne denk geldiyseniz güneşe karşı önleminizi almanız gerektiği. Güneşi oldukça etkileyici ve yakıcı. Iguazu Milli Parkı'nda gezerken aslında yağmur ormanları içinde olduğunuzu da unutmayın. Her an değişik hayvanlar karşınıza çıkabilir, dikkatli olmakta fayda var. Aşağıda gezi sırasında yolda karşımıza çıkan iki farklı hayvan var. İlk fotoğraftakine dikkat. Onun hakkında biraz uyarıda bulunmam gerek: Kesinlikle ama kesinlikle birşey yiyerek dolaşmayın. Yemeklere karşı inanılmaz duyarlılar ve hemen gelip saldırıyorlar. Elinizden yiyeceği kapıp kaçıyorlar. Özellikle cafe-restoranların çevresinde sürü şeklindeler. Isırıyorlar. Çocuklara dikkat. Nereden çıktığını insan anlamıyor. Ama elinizde yiyecek birşey yoksa yaklaşmıyorlar. Arjantin'de, yani steak kültürünün tam ortasında olduğunuz için tabii ki güzel steak yiyebilirsiniz. Bunun yanı sıra, oradaki nehirden tutulan balıkları da deneyebilirsiniz. Puerto Iguazu'da Cordoba caddesi şehrin en hareketli caddesi ve cadde boyunca dizilmiş restoranlarda aradığınız tadı bulabilirsiniz. Biz Iguazu turumuz sonrası çok acıktığımız için tercihimizi balık yerine etten yana kullandık ve La Rueada adlı restorana gittik. La Rueada: Tercihimiz yine steak yine lomo'ydu! Ancak bu sefer ki steak inanılmaz lezzetliydi. Servis de gayet iyiydi. Getirdikleri steak'in gramajı menüde yazandan daha az olunca bize üçüncü bir steak pişirdiler ve parasını da almadılar. Lomo porsiyonu 130 pesos. Bu restoran 2013 yılında Tripadvisor'dan Excellent ödülü almış bir mekan ki bizce de herşeyiyle gayet iyiydi. AQVA: Cordoba Caddesi üzerinde yer alan bu restoranın atmosferi ve servisi güzel olmasına karşı sipariş ettiğimiz steak çok iyi değildi, tabii ki Arjantin standartlarına göre. Et çok güzel pişirilmişti ancak lezzet olarak zayıftı. Lomo porsiyonu 120 pesos civarı. Her iki restoranın da fiyatları ortalama Arjantin steak fiyatları olarak düşünülebilir. Hem Brezilya hem de Arjantin tarafında otel bulmak mümkün. Ancak otellerin ucuz olmadığını belirtmeliyim. Şelalelerin Arjantin tarafı daha büyük olduğu ve burası için tam bir gün gerekli olduğundan Arjantin tarafında kalınması daha mantıklı olacaktır diye düşünüyorum ki biz bu şekilde yaptık. Biz Hosteria Las Piedras'da kaldık. Konfor arayanlardan biri değilseniz tavsiye edebilirim. Temiz bir oteldi. Ancak oldukça primitivdi bunu da belirtmeliyim. Yani hiç konformlu değildi. Cordoba Caddesi'ne yaklaşık 12-13 dakika yürüme mesafesinde. 3 gece için toplam 1.155 pesos ödedik. Tavsiyem Cordoba Caddesi yakınlarında bir otel bulmanız yönünde. Böylece gece geç saatte otele dönmek daha kolay olur. Puerto Iguazu çok büyük bir yerleşim yeri değil aslında. Bu yüzden otele taksiyle de ulaşmak mümkün. Havalimanı çıkışında şehir merkezine giden otobüsler var ve direk otele kadar bırakıyorlar. Gidiş-dönüş toplam iki kişi için 140 pesos ödedik. Havalimanı transferi içinse bir gün önceden aramak yeterli. Otelden direk alıyorlar. Aynı mesafeyi eğer taksiyle alıyor olsaydık tek yön 160 pesos ödememiz gerekiyordu. Otobüsler hem rahat hem uygun fiyata. 4 haftalık Arjantin Patagonya Iguazu seyahatimizin rotası ve maliyet bilgilerinin linki aşağıda yeralmaktadır. Seyahatin tüm yazılarını ise anasayfada sağ tarafta yeralan Arjantin Bölümü'nde bulabilirsiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bir-izmir-klasigi-kizlaragasi-hani/", "text": "Hacı Beşir Ağa tarafından 1744 yılında zamanın Liman Kalesi'nin hemen yanına yaptırılmış. 4.000 metrekareye kurulu, diğer hanlar gibi kare bir mimariye sahip, geniş avlusu ve tek katlı bedestenleri ile oldukça görkemli bir han Kızlarağası Hanı. İlk yapıldığı yıllarda güneyinde Cevahir Bedesteni, kuzeyinde Bakır ve Çuha Bedesteni, doğusunda ise bir koridor bulunurmuş. Bakır Bedesteni'nin ilk yapıldığı yıllarda bakırcılık hakimken daha sonraki yıllarda İran ipeği satılırmış. Çuha Bedesteninde ise hasırcı esnafı hakimmiş. Hanın üst katında konaklama amacıyla kullanılan 73 oda bulunmaktaymış. Han, o zamanlarda depolama ve ticaret amaçlı kullanılırmış. Hana gelen kervansarayların yükleri burada boşaltılır ve depolanacak ya da satılacak diye ayrıştırılırmış. Kervansaraylardaki at, deve, katır, eşek gibi hayvanlarsa hanın avlusunda kalırmış. Hanın kapıları karanlık bastığında diğer hanlarda olduğu gibi kapatılırmış. İzmir'in ticari hayatında büyük bir öneme sahip olan Kızlarağası Hanı 1778 yılından 19. yüzyılın son çeyreğine kadar yüz yıl süreyle parlak bir dönem yaşamış. Günümüzde ise denizin doldurulmasıyla sahile yaklaşık 200 metre uzakta kalmış ve yine tarihi bir öneme sahip Kemeraltı'nın içinden geçilerek ulaşılmakta. Artık, ticaretin ve ekonominin merkezi olmasa da İzmir'e gelen turistlerin gezmekten keyif alacağı bir Han burası. Kızlarağası Hanı'nın avlusunda İzmir'e özel fincan kahvesini içmek, han içindeki dükkanları dolaşmak, alış-veriş yapmak bir ritüel adeta. Kızlarağası Hanı'nı benim için özel kılan başka bir nedense Toprak Çocukları Atölyesi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/biz-bu-tekne-isini-cok-sevdik/", "text": "Mavinin, yeşilin her tonunu görmek istiyorsanız, En temiz koylarda denizin tadını çıkartmak istiyorsanız, Sabah yüzünüzü denizde yıkamak, geceleri yıldızlar altında uyumak istiyorsanız, Sadece yüzmek, ruhumu dinlendirmek istiyorum diyorsanız, Tüm fazlalıkları atıp, hafif, yalın ayak bir tatil geçirmek istiyorsanız, Balık tutmak ya da benim gibi hazır tutulmuş taze balık ziyafetleri tam sizin içinse, Konfor da neymiş, ben sadece doğanın tadını çıkartmak istiyorum diyorsanız, Siz de bizdensiniz ve bu tekne tatilini siz de muhakkak seveceksiniz.... Bodrum'dan kalkan ve yine Bodrum'da sona eren bu tekne tatilinde güzelim Gökova koyları bizi mest etti. Teknede bir hafta tatil yapmak demek.... Güneşin batışının her saniyesine tanık olmak demek.... Gün doğumunu kaçırmamak için uykuyu feda etmek demek.... Tabii ki tatilin bu kadar güzel geçmesinin bir önemli nedeni de tekne kaptanımızın ve ekibinin bizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapmasıydı. En güzel koylara en sakin saatlerde bizi oraya götürerek bizi hep kalabalıktan uzak tutan kaptanımız sayesinde çok güzel koylarda denize girdik. Salih Usta yemekleriyle, harikalar yarattı, teknede bize irmik helvası ve kek bile pişirdi. Geleceğin kaptanı Egemen ise harikaydı. Tekne ekibi bu kadar iyi niyetli ve profesyonel olmasaydı bu tatil bu kadar güzel geçmezdi. Nebil Kaptan seneye biz yine ordayız.... Size tavsiyem ekibi kurdukdan sonra konfor beklentinizi belirlemeniz ve bunun karşılığında tekne arayışına girişmeniz. Bizim kaldığımız teknede kamaralarda klima yoktu örneğin. Bizim düşüncemiz şu yöndeydi. Sonuçta gündüz tüm gün denizde olacaktık gece ise güvertede yıldızların altında yatacaktık. Bu nedenle klimalı teknelere hiç bakmadık bile. Ancak herkesin konfor beklentisi farklıdır. Eminim hayallerinizdeki gibi bir tekne bulacaksınızdır. Deniz zaten süper. Bence Gökova koyları tekne turu için en ideal yer. Tüm koylar birbirinden güzel, temiz. Nebil Kaptan tecrübesi sayesinde bizi en güzel koylara en doğru zamanda götürdü. Böylece hiçbir zaman kalabalığa denk gelmedik. Koyların en güzel yerlerinde demir attık. Merhaba, tekneye toplam 8.000 TL verdik (4 aile için). Fiyat ancak euro üzerindedi. Yani günlük tekne maliyeti ortalama 500 civarıydı. Tekneyle açılmadan önce gidip alışveriş yapılması gerekiyor. Tüm içecekler, içkiler dahil ve sebze & meyve toplamda aile başı 800 TL tuttu. Ama tabii ki bu gruptan gruba değişir. İçki olmazsa daha uygun olur. Yemekleri teknedeki aşçı pişirdi ve çok lezzetliydi. Ayrıca biz balık tuttuk ve birkaç öğlen bizim balıkları yedik. Kesinlikle tavsiye ederim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/biz-fasi-cok-sevdik-peki-neden/", "text": "1- ERG CHEBBI'de uçsuz bucaksız çölde geçirdiğimiz 36 saatte adeta bir başka gezegendeydik. Tüm dünyadan, her kötülükten uzak; sonsuzluğun sessizliğindeydik. 2- CHEFCHAUOEN'da masmavi sokaklarda kaybolmak bir sulu boya tablosunun içinde gezinmek gibiydi adeta. 3- Marrekeş'in o ünlü Fna Meydanı'nda kalabalığın içine karışmak adeta Binbir Gece Masalları'nı yaşamak gibiydi. Yemek satıcıları, yılan oynatıcıları, köçekler, hikaye anlatıcıları, dilenciler, şarkı söyleyenler, dans edenler... Marrekeş'in o kalabalığında başımızın döndüğünü hem de çok fena döndüğünü söylemem gerek. Böyle bir atmosferi başka hiçbir yerde yaşamadık, yaşayacağımızı da tahmin etmiyorum. 4- Marrakeş'in ve Fes'in dar sokaklarında dolaşırken dünya ticaretinin kalbinin FAS olduğunu düşünmemek elde değildi. O sokaklara girip kaybolmak, göze hoş gelen tezgahlarda durup pazarlık etmek, tatlı bir sohbete koyulmak inanılmazdı. İnsan kalabalığından yürünemeyecek durumdayken bir de o sokaklarda yük taşıyan eşeklere denk gelmekse FAS'a has olsa gerek. 5- FAS'ın yerlileri Berberilerle tanışmak, hatta çölde masmavi kıyafetleriyle Tuareg'lerin kültürünü tanımak çok özel, güzel bir deneyimdi. 6- Başı karlı Atlas Dağları'nda geçirdiğimiz 24 saatte huzurdu bize eşlik eden duygu. Tabii ki doğa yürüyüşümüz sırasında bize eşlik eden sevimli keçileri ve eşekleri de unutmamak gerek. 7- 11 günde 10 şehir ve 2.000 km ile FAS'ın yollarını arşınladık. Dağlarından, çöllerine, Kasbah'lı yollarından kalabalık şehirlerine, güneyinden kuzeyine ve doğusundan Atlas Okyanusu'na kadar yol aldık ve yolların kendisi de en az varılan yer kadar güzeldi. 8- FAS'ın güveçte pişen sebzeli et yemeği Tajinesi ve ardından içilen Nane çayı ile mest olduk, mideler bayram etti. 9- Fas'ın el emeği göz nuru ile harikalar yaratan zanaatkarlarını küçücük dükkanlarından çalışırken izlemek ayrı bir zevkti. Her şeyin makineleştiği günümüzde FAS hala el emeği ile ayakta durmaya çalışırken bu göz nuru işçilikten etkilenmemek mümkün değildi. 10- O dapdaracık labirent sokaklı Medina'larda otelimizi/yolumuzu bulmak tam bir maceraydı bizim için. GPS'in çaresiz kaldığı An'larda biz de çok çaresizdik ancak bundan da keyif almadık değil hani. Sürekli kaybolduk, yolumuzu bulduk yine kaybolduk ve her seferinde yepyeni şeyler keşfettik. Off the Road on Track FAS'ı keşfetti."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bize-ulasin/", "text": "Yurt dışında araç kiralamak: Nelere dikkat etmelisiniz! KRAKOW: Gezi Rehberi Gerekli tüm bilgiler burada!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bled-golu-insani-hayata-dair-derin-dusuncelere-daldiran-guzellik/", "text": "\"Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Slovenya, beni cok etkiledi acikcasi. Cok güzel, cok farkli bir dogasi var. Biz 4 günde güzel bir kesif yaptik ve farkli yerlerini görme firsati yakaladik. Bled de bence highlightlarindan biri."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bol-renkli-seyahatleriniz-olsun/", "text": "Burası Tango'nun doğduğu yer La Boca... Renkli evlerin, canlı tango gösterilerinin yapıldığı La Boca'daki Caminito'ya bayılacaksınız emin olun. Ve La Boca bölgesinin bir diğer görülesi yeri Arjantin'in efsane Boca Juniors takımının stadyumu. Stadyumu gezin ve Arjantin futbol tutkusunu hissedin. Rengarenk İspanyol koloni döneminden kalma evler, dar sokaklar, sokaklardaki Küba'yı Küba yapan eski Amerikan tipi arabalar, hemen hemen her evden yükselen Latin müzikleri, sokakta kapı önünde konuşan ya da arabasını tamir eden insanlar, çamaşır dolu balkonlar... Hepsi ama hepsi başınızı döndürecek emin olun. Küçük, şirin Porto'yu gezerken Porto şarabından da tatmayı unutmayın. Slovenya'ya gittiğinizde burada böyle güzel bir ülke varmış ve bizim haberimiz yokmuş diyeceksiniz. Slovenya'nın güneyinde İtalya sınırındaki Piran şehri ise ayrı bir güzel. Şehri masalsı yapan ise sahil boyunca dizili pastel renkli evler. Venedik'e kadar gelip de cam işçiliğiyle ünlü Murano ve dantelleriyle ünlü Burano adalarını görmemezlik etmeyin derim. Bu adalar o kadar renkli, o kadar huzur dolu ki; Venedik'teki turist kalabalığının tersine burada sakin bir gün geçirebilirsiniz. Venedik'ten kalkan feribotlarla yaklaşık 1-1:15 saatte Murano Adası'na oradan da Burano Adası'na ulaşabilirsiniz. Bunun için kişi başı 20 Euro olan günlük feribot bileti almanız yeterli. Bu biletle 24 saat boyunca seyahat edebilirsiniz. Bir şehir düşünün ki her yer masmavi. Mavinin her tonu... Kalabalık Marakeş ve Fes'ten bambaşka. İnsana huzur veren cinsten. Burası boncuk mavisine bürünmüş Chefchaouene. Yaklaşık 3 asır Endülüs Emevi Devleti'nin başkenti olan, Halife'nin yaşadığı şehir Kurtuba tarihi kadar çiçekli avlularıyla da ünlü. Kurtuba tatilinizi Mayıs Ayı içinde gerçekleştirebilirseniz, çiçeklerle süslenmiş o güzel avluları görebilecek şanslı grup arasındasınız demektir. Her yıl Mayıs Ayı içinde düzenlenen şehir festivalinde insanlar en güzel avluya kendilerinin sahip olduğunu göstermek için evlerinin kapılarını herkese açıyorlar. Gelin gibi süslenmiş o güzel beyaz evler arasından halk birinciyi seçiyor. Rengarenk, çiçeklerle bezeli, özenerek tasarlanmış evleri, sokakları; sonsuz gibi görünen o üzüm bağları arasında uzanan yolları; pinot gris, muscat, riesling, gewürztraminer gibi lezzetli yerel şarapları; Fransız mutfağının dayanılmaz lezzetleri; mis gibi makaron kokusuyla şiddetle kendisine doğru çeken pastaneleri; kulağa şiir gibi gelen Fransızca diliyle Fransa Şarap Yolu siz seyahat severleri bekliyor. Colmar ise bu yolun en güzel şehirlerinden biri. Burası Drakula 'nın doğduğu ve hayatının bir kısmını geçirdiği şehir. Bu güzel şehir Ortaçağ'da kurulmuş ve günümüze kadar korunarak gelmiş. UNESCO Dünya Miras Listesindeki şehir görülmeye değer. Farklı bir renklilik arıyorsanız o zaman doğru adres Maasai Kabilesi'nin yerli hayatını bizzat deneyimleyeceğiniz Olpopongi Köyü. Maasai halkı Tanzanya ve Kenya sınırında yaşayan yerli bir halk. Kendi kültürlerini tanıtmak için bir Almanın desteğiyle küçük bir köy kurmuşlar. Bu köy Maasai insanın yaşadığı yaşam şartlarının bire-bir aynısını yansıtıyor. Yeni nesil Maasai insanlarından okula gidip İngilizce öğrenenler, bu köyü gelip ziyaret eden turistlere rehberlik ediyor ve halkını, kültürünü tanıtıyor. Bu köyde 24 saat kalmak eşi benzeri olmayan bir deneyim. İtiraf ediyorum, küçücük pencereli evde çalı-çırpı üzerinde uyumak pek de konforlu değil. Stockholm renkli metrolarıyla sadece şehrin üstünün değil şehrin altının da keşfedilmesi gerektiğinin bir kanıtı. Bu masalsı ve renkli yapının ismi Kanlı Kilise ve ne yazık ki hiç de masalsı ve renkli değil. İsmi nereden geliyor diye sorarsanız: Dönemim Çarı kilisenin bulunduğu yerde bombalı bir saldırıya uğrar ve ağır yaralanır. Sonrasında da ölür. Bu olayın anısına bombalı saldırının olduğu yere bir kilise yapılır. İsminin Kanlı olmasının sebebi de bu. Benim bu kilise ile ilgili tavsiyem ise muhakkak zaman ayırıp içini gezmeniz yönünde olacak. Kilisenin tüm duvarları, iç mekanı mozaiklerle kaplı. Eğer daha önce benim gibi bu tarz bir kilise görmemiş iseniz etkilenme dereceniz oldukça yüksek olacak. Menton, Monte Carlo ve Fransa'nın diğer ünlü şehirleri Cannes/Nice'in tersine ismi pek duyulmamış, güzelliği saklı kalmış bir tatil beldesi. Menton'da konaklayıp Cannes/Nice ve Monte Carlo'yu gezip gelmek evdeki bütçeye katkı sağlayacaktır kesin. 2018 yılında renkli renkli tatil yapmak isteyenler bu yerlerden birine biletlerini şimdiden ayırtsın derim. Üzerinde OfftheRoadontheTRack imzası taşımayan fotoğraflar copyright haklarına zarar verilmeden, sosyal medyada herkes tarafından paylaşıma izin verilen fotoğraflar arasından seçilmiştir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/bu-bir-dunya-turu-meselesi-maho-on-earth/", "text": "İnsan, ufkunu genişletmek, önyargılarından kurtulmak, konfor alanından çıkıp konforlu hissettiği alanı genişletmek, şaşırmak, şükretmek için seyahat etmeli. Bunun için ilk adımı çok uzaklara atmaya da gerek yok. Sen gidemiyorsan, aç evini seyyahlar sana gelsin. Yeter ki kendimizi hapsettiğimiz baloncuğun ötesini keşfetmeye, öğrenmeye açık olalım. Seyahat etmenin aslında muhteşem denizler, şehir, ya da bir çay tarlası görmekten çok aslında kendi konfor alanımızı genişletmek için gerekli olduğunu düşünen biri o. Benim gözümde gerçek bir gezgin. Dünya böyle keşfedilir diyerek örnek gösterdiğim kişi. Yaptığı uzun soluklu bu yolculuğun sadece GÖRSEL olmadığını aslında İÇSEL bir YOLCULUK da olduğunu belirtiyor. Herkes kendi şartlarına göre bir plan yapıp içindeki sesi özgür bırakmalı. Hayelleriniz, korkularınızın tutsağı olmasın. Korku geçici bir histir ama pişmanlık asla. 8 Mart 2018'de Dünya'nın en büyük ülkesi Rusya'ya tek yön uçuşla başladı. Rusya'yı Saint Petersburg'dan Irkutsk'a kadar Trans-Polar ve Trans-Sibirya trenleri ile bir ay gezdikten sonra mevsim değişikliğine ihtiyaç duyup plan dışı Güney Kore'ye tam da kiraz çiçekleri zamanında geçtik. Tadı damağımızda kalan 10 günlük Güney Kore sonrası Japonya'nın kuzeyindeki Hokkaido adasında iki hafta bir çiftlikte Japon aile yanında yatak ve karın tokluğu karşılığında çalıştık. Kuzeye bahar geç geldiği için 1 Mayıs'ı kiraz ve erik çiçekleri eşliğinde Sapporo şehrinde kutladık. Hokkaido'dan iki gecelik bir feribot yolculuğu sonrası Honshu adasına geçip yaklaşık 24 gün klasik Japonya'yı Kuzey Alpler'inden, yunuslu Tokyo adalarına kadar az da olsa klasik rotadan çıkarak gezmeye çalıştık. Bu yoğun tempo sonrası ise Filipinler'de bir ay soluklandık. Soluklandık dediysem sualtı ve üstünde aktiviteler eksik olmadı tabi ki. Filipinler'den sonra ise, benim görmeyi en çok istediğim renkli mi renkli cennet ülke Papua Yeni Gine'deydik. Daha sonra, kış mevsiminin yaşandığı Avustralya'ya geçip binlerce kilometreyi en uzunu 34 saat süren, toplam 66 saat otobüs yolculuğu ile katettik. Yaklaşık bir ay geçirdiğimiz bu nevi şahsına münhasır ülkeden bir kanguru sıçrayışı yaparak şu an bulunduğumuz Hawaii adalarına ulaştık. Buradan da Amerika kıtasına geçip kuzeyden güneye doğru ilerlemeyi düşünüyoruz. Bu fikrin nedeni benim açgözlülüğüm ve asi ruhum diyebiliriz. Gezdikçe Dünya büyüdü ve yapmak istediğim çoğu şeyi ertelemek zorunda kaldığım birkaç haftalık tatillerle tatmin olamamaya başladım. Zaman ve yer kısıtlaması olmadan özgürce yaşamak istiyordum artık. Münih'teki evimizin kira geliri ile konaklama, yeme-içme ve ülke içinde seyahat gibi temel masrafları karşılamaya calışıyoruz. Bu bütçe içerisinde kalabilmek için, bir kabin dolusu Japonla kucak kucağa yattığımız da oldu, doğumgünümde yunuslarla yüzme aşkına bir kulübede kuru tahta üstünde gecelediğimiz de. Aktiviteler, turlar ve uçak biletlerini ise şu ana kadar birikimlerden karşılamamız gerekti. Genel kural olarak, ayda en fazla bir ülke değiştirerek, gece yolculuklarını tercih ederek ve sadece sıradışı, o coğrafyaya özgü aktiviteleri özenle seçerek bu masrafları da düşük tutmaya çalışıyoruz. İlk yılın sonunda yavaşlayıp, kalacak yer ve yemek karşılığı çalışarak gezmek ve tamamen kira geliri ile geçinebilmek hedefimiz. Ülkeler için öncelikle bize tanınan yasal vize süresi belirleyici faktör. Eğer bu süre bir ayı geçiyorsa, ilgi ve isteklerimiz doğrultusunda yaklaşık olarak kafamda bir rota belirleyip ona göre ülkeden çıkış biletini alıyorum. Ülke içerisinde gittigimiz yerlerdeyse ilk iki geceden fazlası için rezervasyon yapmıyorum. Bir yeri sevmişsek uzatıyoruz, sevmemişsek yola devam ediyoruz. Amaç, mümkün olduğunca plansız, stressiz, koşturmadan burası da bitti artık diyene kadar gezmek, biraz da akışına bırakmak. Henüz gezmeye doyamadık ama birgün aklımıza yatan bir yerlere yerleşmek isteyeceğizdir diye düşünüyorum. Tom'un gelecek için hayali daha evcil, benimse ipe sapa gelmez :) Kısa/orta vadede, sürekli yer değiştirmektense, bir bölgede daha uzun kalıp, sıkıldıkça yakın yerleri gezdiğimiz bir tarz şu an daha cazip geliyor. Güney Kore'de 3 ay vize bitene kadar kalmak, Endonezya'yı merkez edinip Papua Yeni Gine'yi tekrar doyasıya gezmek listemde ilk sıralarda. Ama önce merak ettiğim diğer ülkeleri de görmem gerek ki aklım kalmasın. Benim için burun farkıyla Papua Yeni Gine, hemen ardından Tom'un da favorisi olan Rusya. Ben yine Papua Yeni Gine ve hemen ardından Rusya diyorum. Her iki ülke de birbirinden farklı, çok sayıda etnik kültüre sahip ve turizm emekleme aşamasında. İnsanlar hala 'insan' gibi, saf ve yozlaşmamış. Tom ise Güney Kore ve Japonya diyor. Yorulup yeter dediğimiz anlar oluyor tabi ki. Bu, koştur koştur gezip birkaç hafta sonra dinlenmek üzere eve döndüğümüz bir tatil değil. O yüzden ihtiyaç duyduğumuz zamanlar durup dinleniyoruz. Ilk başlarda zamanı verimli değerlendiremediğimi düşünüp strese giriyordum ama artık evimizin yollar olduğunu kabullendim. Dinlenmemiz gerekiyorsa dinlenip yeniden gezmek için enerji topluyoruz. Yorulma noktasına getirmeyen bir tempoya ulaşabilmek hedefim. Hala yılların getirdiği 'doldur-boşalt' temposundan kurtulamadım. Evimi ozlemedim, çünkü evimde ihtiyacım olan şeyler yanımda. O iyelik ekidir bizim prangalarımız aslında. Evim ve eşyalarımla duygusal bağımı, henüz içinde yaşıyorken Airbnb'de kiraya vererek tamamen kopardım. Evden en son çıkarken anahtarları kiracıya teslim edip bavulumu aldığımda ise hiçbir şey hissetmedim. Düzenime gelince, özlediğim şeylerden birisi eskisi gibi spor yapabilmek ve sağlıklı beslenebilmek. Sürekli yer değiştirdiğimiz için özellikle düzenli spor yapmak pek mümkün olmuyor. Oysa ki bu konuda da hazırlıklı çıktım yola. Yanımda yüzme gözlüğünden tut, atlama ipine ve pilates bandına kadar her şey var. Ama kendi içimde bir düzen tutturamadım bu konuda. Bir de gezmekten düzenlemeye fırsat bulamadığım dağ gibi biriken fotoğraflar, bloğa yazmak isteyip yazamadıklarım var. Şimdilik üç ayda bir rapor yazmayı hedefliyorum sadece. Fotoğraflar da cloud kotam dolana kadar biriksin bakalım. Bunların dışında düzenle ilintili bir özlemim/sıkıntım yok. Bence konu ne olursa olsun, insan içinden gelen sesi hiç bir zaman bastırmamalı ve dinlemeli. 'Yok olmaz, yapamam' dediğinde nedenini sorup cevap ve çözüm aramalı. Konu uzun süreli seyahat olunca, bence bu kadar uzun sürelisi herkese göre değil, rahatına düşkün insanlara göre hiç değil. Ama uzunluk ve konfor göreceli kavramlar. Bir yıl değil de 1 ay olabilir bu süre, 3 ay olabilir. Herkes kendi şartlarına göre bir plan yapıp içindeki sesi özgür bırakmalı. Hayelleriniz, korkularınızın tutsağı olmasın. Korku geçici bir histir ama pişmanlık asla. İnsan, ufkunu genişletmek, önyargılarından kurtulmak, konfor alanından çıkıp konforlu hissettiği alanı genişletmek, şaşırmak, şükretmek için seyahat etmeli. Bunun için ilk adımı çok uzaklara atmaya da gerek yok. Sen gidemiyorsan, aç evini seyyahlar sana gelsin. Yeter ki kendimizi hapsettiğimiz baloncuğun ötesini keşfetmeye, öğrenmeye açık olalım. Merak ve açık fikirlilikle yola çıkamıyor, algılarınızın ayarlarıyla oynayamıyorsanız, çay tarlası görmek ve ya plajda yatmak gibi amaçlarla seyahete para harcamaya hiç gerek yok, evinizde oturun daha iyi. Kendimden somut bir örnek vermem gerekirse, titizlik takıntısı olan bir insanken, çok basit ve zorlu koşullarda idare edebilir duruma geldim. Bunun gibi olumsuz huylarımı gezdikçe, gördükçe, kendimi irdeleyerek değiştirdim, değiştirmekteyim. Her zaman dediğim gibi, bu sadece görsel değil içsel bir yolculuk aynı zamanda ve bana olan katkısı saymakla bitmez. Bakarsın belki birgün kitap yazarım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/buyuk-iskenderin-alamadigi-sehir-termessos/", "text": "Termessos'un girişi paralı ancak müze kart geçerli. Arabayı park edeceğiniz yere ulaşana kadar arabayla bir süre yokuş yukarı çıkmanız gerekiyor. Arabayı orman girişi öncesinde park ettikten sonra ise artık bacaklar devreye giriyor ve başlıyorsunuz tarih içinde yürümeye, yukarı doğru çıkmaya. Bu Antik Kent'te daha önce hiç kazı yapılmamış. İlk kez bu yıl Valilik izniyle başlatılan kazılarda 2300 yıllık bir yol bulunmuş. . Bir çok tarihi eser oldukça iyi korunmuş. Örneğin hamam, şehir atık su sistemi, tarihi mezarlar, sarnıçlar ve tabii ki Antik Tiyatro. Özellikle uzun bir süre tarihi mezarlar arasında yol aldık ve mezar sayısından zamanında bu antik kentin ne kadar büyük bir şehir olduğunu iyice anlamış olduk. Biz mezarlar arasından en tepeye ulaştık. Dağların arasında orman içinde kalmış antik bir kent ile harika bir dağ manzarası bizi bekliyordu. En etkileyici yapılardan biri de çok iyi korunmuş Antik Tiyatro bence. Burayı ilkbahar ya da sonbahar aylarında gezmenizi tavsiye ederim. Orman içinde yol alınsa bile Antalya sıcağında burayı çıkmak tehlikeli olabilir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/buz-ve-atesin-topraklari-mavi-ulke-patagonya/", "text": "Patagonya ismini bazılarımız küçüklüğümüzde duymuşuzdur. Bense 2013 yılına kadar böyle bir bölgeden haberdar bile değildim. Kendimizi yollara attığımızdan beri sürekli araştırıyor, sürekli okuyoruz. Yeni yerler keşfetme ateşiyle yanıp tutuşuyoruz. Ama içinde doğa yürüyüşü olmayan, dağ-tepe gezmediğimiz bir maceraya da asla yanaşmıyoruz. İşte, Patagonya böyle bir süreçten geçen bizleri adeta kendisine çekti. Aşık etti. Efsaneye göre Patagonya'nın Calafate bitkisinin tatlı yemişinden yiyen, Patagonya'ya dönmeden yapamazmış. Calafate bitkisinin tatlı yemişini doya doya yiyebilmek için Patagonya'nın soğuklarına dayanan, sıcak diyarlara göç etmeyi erteleyen göçmen kuşlar gibiyiz... Yolumuzu ne yapıp edip yine oraya bir gün düşüreceğiz. Gerçekten de Dünya'nın sonunda, belki de bambaşka bir gezegende gibi hissetmeye hazırlıklı olmalısınız, Patagonya öncesi. Patagonya'nın en güneyinden Ushuaia'dan, Arjantin'in başkenti Buenos Aires 3.000 km uzaklıkta iken, Güney Kutbu sadece 1.000 km uzaklıkta. Patagonya'ya gitmek için en uygun zaman oranın bahar ve yaz ayları yani Eylül Nisan arası. Patagonya, Güney Yarımküre'de yeraldığı için de seyahatinizi Eylül Nisan arasına denk getirmenizi tavsiye ederim. Eğer bizim gibi Patagonya öncesinde Peninsula Valdes'de dev balinaları görmek isterseniz o zaman seyahatinizi Aralık Ayı öncesine planlamalısınız. Çünkü Aralık Ayı'nın sonuna doğru dev balinalar Arjantin'in sularını terk edip okyanusta, daha sıcak bölgelere göç ediyorlar. Peninsula Valdes yazıma aşağıdaki linkten ulaşabilir, dev balinaları görebilirsiniz. Patagonya seyahatinizi eğer Arjantin'in başkenti Buenos Aires ile birleştirmek isterseniz Türk Hava Yolları'nın İstanbul'dan Buenos Aires'e aktarmasız uçuşunu tercih edebilirsiniz. Ya da Brezilya'nın Sao Paolo şehrine uçabilir oradan Buenes Aires'e geçebilirsiniz ki bu iki şehir arasındaki uçuş yaklaşık 1 saat. Buenos Aires sonrası iç hat uçuşuyla Arjantin'in El Calafate şehrine uçmalısınız. Çünkü, Patagonya'nın Arjantin tarafındaki turları El Calafate ile buraya çok yakın olan El Chalten şehirlerinden başlıyor. Patagonya'da kara yoluyla yavaş yavaş aşağıya doğru inmeye devam ettiğinizde Şili Patagonyası'na, ünlü Torres del Paine'ye geçeceksiniz ve ardından Patagonya'nın en güneydeki şehri Ushuaia'ya ulaşacaksınız. Tekrar Buenos Aieres'e dönmek içinse Ushuaia'dan yaklaşık 3 saatlik bir iç hat uçuşu gerekiyor. Arjantin tarafında Fitz Roy Masifleri, Dünya'nın en büyük buzulları olan Viedma, Perito Moreno, Grey ve Dickson buzulları, Şili Patagonya'sındaki ünlü Torres del Paine kuleleri, Fransız Vadisi, Büyük Okyanus ile Atlas Okyanusu'nun sularının birbirine karıştığı Magellan Boğazı, And Dağları'nın gizemini taşıyan Dünya'nın en güneyindeki şehri Ushuaia Patagonya maceranız sırasında keşfedeceğiniz doğa harikalarının başında yer alıyor. Ayrıca bu gezi sırasında birçok deniz aslanı, penguen, And kondoru ve guanaco lamaları göreceksiniz. Biz bu bölgede kısmen çadır kamplarında ve kısmen basit otellerde kalarak 15 gün geçirdik. Bu süre zarfında uzun doğa yürüyüşleri yaparak bölgeyi keşfetme imkanı yakaladık. Bu turu lokal firma olan Camino Abierto şirketinden satın aldık. İngilizce yapılan bu turlara katıldığınızda bölgeyi çok iyi tanıyan rehberler eşliğinde hem uzun doğa yürüyüşleri yapacaksınız hem de bölge hakkında bilgi edineceksiniz. 15 gün boyunca kalınacak kamp alanları, otel organizasyonları, kara yolu ulaşımı, kahvaltı-öğle ve kısmen akşam yemekleri ile Şili Patagonya'sında bir çiftlik evi deneyimi, ki orada yediğimiz kuzunun tadı hala damağımda, bu turun kapsamında yer alıyor. Eğer daha kısıtlı bir zaman zarfında bu bölgeyi keşfetmek zorunda iseniz çadır kamplarında kalmayıp günübirlik yürüyüş turları yaparak bölgeyi 1 hafta 10 gün süresinde gezebilirsiniz. Patagonya öncesinde Buenos Aires ve dev balinaların görülebildiği Peninsula Valdes ile, Patagonya sonrasında muhteşem Iguazu Şelaleleri'ni de gezinize ekleyebilirsiniz. Çok hızlı ve güzel ayarlanmış bir program ile saydığım bu yerleri toplamda 15 gün içinde keşfetmeniz mümkün. Tabii ki steak... Muhteşem steakler yemek için hazır olun. Bu lezzeti başka hiçbir yerde bulamazsınız inanın. Bir ikinci seçenek ise Patagonya usulü pişirilen kuzu asado'su. Servis edilmeden yaklaşık 4 saat önce hazırlanmaya başlanan kuzu eti, demir çubuklara gerilerek ortada yanan ateşin etrafına diziliyor. Bu yemek, özellikle Şili'de Gaucho olarak anılan Patagonya atlı çobanlarının geleneği. Estancia adı verilen büyük çiftlikler turizme açık. Bölgeye gelen turistler bir gece Estancia'da kaldığında bu lezzeti tadabilir. Ayrıca İspanyol geleneği olan hamurdan yapılmış ve içinde sebze ya da etin olduğu, kızartma pohaça olarak tarif edeceğim Empanadas' lardan bol bol yiyebilirsiniz. Ayrıca çok lezzetli somon balığı ve Usuaia'da ise zengin deniz mahsüllerinden tadabilirsiniz. Birçok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi Arjantin ve Şili, Türk vatandaşlarından vize talep etmiyor. Ancak en az 6 ay geçerli pasaporta ihtiyacınız var. Biz bir önceki seyahatimizde Venezuela'daydık. Burada da dağ tırmanışları ve doğa yürüyüşleri yaptık. Bu maceranın kıyafet için olan hazırlık yazısına göz atmanızı tavsiye ederim. Bu kıyafetlere ek olarak buzul bölgesine gidileceği için sıcak tutacak polar, kuş tüyü mont almanızda fayda var. Patagonya'nın havası için genel olarak şunları söyleyebilirim: Patagonya'da hava tahmin edilemez. Aynı gün kar yağabilir ve ardından güneş açabilir. Ancak rüzgarlar her daim sizinle. Patagonya'nın meşhur, insanı serseme çeviren rüzgarlarına hazırlıklı olun. Sizi rüzgardan ve zaman zaman şiddetli yağan yağmurdan kurtaracak yağmurluğunuz, rüzgarlığınız ve yağmur pantolonunuz muhakkak yanınızda olsun. Güneş ise rüzgarı kadar etkili. Yanınızda güneş kremi bulundurmayı ihmal etmeyin. \"Tırnak içinde yeralan alıntılar Magma Dergisi'nin Şubat-Mart sayısından yapılmıştır\". Tek kelimeyle muhteşem, yazınızı nefesimi tutarak okudum! İnşallah bir gün bana da oraları canlı canlı görmek nasip olur."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/cocukla-seyahat-seyahat-oncesi-asi-yaptiriyor-muyuz-bu-konuda-ne-kadar-bilicliyiz/", "text": "15 aylık Defne ile Japonya seyahatini gerçekleştirmiş bir ebeveyn olarak önce şunu söylebilirim ki bence değer onca yolu almaya, hazırlığa, telaşa... Ama gittiğimiz ülkede bizi bekleyen hastalık risklerini iyice bilmek, onlara karşı önlem almak şartıyla. Sırt çantamıza ilk yardım için gerekli ilaçları koyduğumuzdan emin olduktan sonra. Eğer bunları yapıyorsak korkmamız için hiç bir neden yok. Tek konu ''İyi bir hazırlık'' ve ''tüm gerekli önlemlerin alınmış'' olması. Bu nedenle seyahat planı yaparken seçtiğimiz ülkeye göre önceden hangi aşıların yapılması gerektiğini çok iyi araştırmalı ve önlemlerimizi almalıyız. Ancak şu gerçeği de unutmamak gerek: Bebek ne kadar küçük olursa bağışıklık sistemi de henüz tam olarak gelişmemiş oluyor ve tabii ki gerekli temel aşıları tamamlanmamış oluyor. Ben aşı konusunda hassas ve dikkatli olunması gerektiğini düşünen bir anneyim. Bu nedenle de Almanya'da bu konuda ne düşünülüyor acaba diyerek bir araştırma yaptım. Daimi Aşı komisyonunun bebek ve küçük çocuklar için tavsiye ettiği bir takım aşılar var. Bu aşılar bebeğin ilk 15 ayında yapılması gereken aşılar. Aslında Uzak Doğu seyahatimizi bizim de 15. aya denk getirmiş olmamız aşılarının bitmesini beklemek isteyişimizden kaynaklanıyor. Böylece olası bulaşıcı hastalıklara karşı önlem almış ve daha güçlü bir bağışıklık sistemiyle yola çıkmış olduk. olmuş oluyor ve bu aşılar sayesinde iyi bir korumayla yola çıkmış oluyorlar. Çünkü özellikle az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerde özellikle Polio, Tetanoz ve Difteri patojenleri oldukça yaygın. Bunlara karşı önlem almak her ebeveynin sorumluluğu. Tabii ki değil yukarda da belirttiğim gibi. Önlemimizi almış olmamız önemli. \"Hangi ülkede seyahat ettiğimizdense, orada ne yapacağımız asıl önemli olan\" diyor doktorlar. Örneğin, \"Tayland'da üç haftalık bir plaj tatili planlıyorsak, tüm aşılara ihtiyacımız olmayabilir. Öte yandan ülkenin kuzeyinde trekking turu yapmayı ve sürekli yer değiştirmeyi planlıyorsak o zaman tüm aşılara ihtiyacımız olabilir. \" Yani nasıl bir plan yaptığımız da önemli. Seyahate Çıkmadan Önce Bilgi Edinmek Çok Önemli! Sadece çocuklarımızı değil kendimizi de düşünmeliyiz ve aşılarımızı kontrol ettirip ve seyahat öncesi eksik aşılarımızı muhakkak yaptırmalıyız. Buna benzer bir uygulama Almanya'da da var. Biz özellikle tropik ve henüz gelişmekte olan ülkere gitmeden önce muhakkak seyahat sağlığı konusunda uzman doktorlarla görüşüyoruz ve gideceğimiz ülkede o anda görülen yaygın hastalıklar konusunda bilgi ediniyoruz. Örneğin Fatih'in ve benim aşı karnelerimiz Venezuela seyahatimiz öncesinde baştan çıkartıldı. Kan testi yaptılar önce. Neye karşı bağışıklığımız var ya da yok önce onu gördük ve ardından gerekli tüm aşılar yapıldı. Her seyahat öncesi de aşı karnemizi alıp önce doktora gidiyoruz ve eksik veya yenilenmesi gereken bir aşı var mı kontrol ettiriyoruz. Tabii ki hayır. Örneğin Sıtma oldukça riskli bir hastalık ve tropik ülkelerde görülme riski yüksek. Yazının başında Sıtma hastalığı için verdiğim veriler insanı korkutacak cinsten gerçekten. Ama asıl korkutucu olan yoğun araştırma ve geliştirme çabalarına rağmen şu anda piyasada herhangi bir sıtma aşısının olmadığı gerçeği. Sıtmadan korunma; sivrisinek ısırıklarına karşı alınacak önlemler ile sıtmadan koruyucu ilaçların birlikte kullanılmasından ibaret. Sıtmaya karşı önerilen ilaçlar %100 koruyucu olmadığından sivrisinekten korunma önlemleriyle birlikte kullanılmalı. Sıtma koruyucu ilaç uygulaması, sıtma görülen bölgeye seyahat etmeden önce, seyahat esnasında ve seyahat sonrasında olacak şekilde olmalı. İlaca seyahatten önce başlanmasının amacı, seyahat eden kişilerin sıtma parazitlerine maruz kalmasından önce sıtmadan koruyucu ajanların kana karışmasını sağlamak. Biz Venezuela ve Tanzanya seyahatlerimiz öncesinde sıtma ilaçlarımızı almıştık. Tanzanya'da şöyle yapmıştık. İlk 6 gün Klimanjaro tırmanışı yapacağımız için risk düşüktü. Bu nedenle sıtma ilaçlarını içmeye dağ tırmanışı sonrası başladık. Çünkü ardından Serengeti'de safari ve deniz tatili planlamıştık ki buralarda sıtma riski oldukça yüksek. Sivri sinek savarlar ki Defne doğduktan sonra bitkisel olan önlemler bulmaya çaba gösteriyorum. Mesela lavanta suyu sinekleri biraz da olsa geri püskürtüyor. Trekking pantolonumu seçerken sık dokumalı olmasına önem veriyorum. Safari için böyle bir pantolon tercih etmiştim. Dokusu daha kalın olduğu için kıyafet üzerinden ısırmaları önlemiş oluyorum. Hava sıcak dahi olsa mesela safaride uzun kollu gömlek giymeyi tercih etmiştim. Yanımızda cibinlik taşıyoruz ve yatağın etrafına monte ediyoruz. Aşı yaptırdıktan sonra seyahate kadar belli bir sürenin olması gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. En az 2-3 hafta planlamak gerekli ki yan etkiler olursa seyahat sırasında değil siz evinizdeyken ortaya çıksın. Ya da bebekler aşı sonrası ateşlenebiliyor. Bu nedenle bu konuya gereken zamanı ayırmalısınız."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/cok-yakinimizda-bir-guzellik-sulu-ada/", "text": "Antalya Havalimanı'ndan araçla çıktıktan sonra 1 saat 40 dakikalık bir yolu kat ettiğinizde kendinizi Antalya'nın Kumluca İlçesi'ne bağlı Adrasan'da bulacaksınız. Burası tarih boyunca kendi adından söz ettirmiş ve son yıllarda da sahili ve etrafındaki adalar ve koylar ile ünü daha da artan bir yer. Buraya gelenlerin günü birlik olarak yaptıkları iki aktivite bulunuyor. Bunlardan ilki Sazak ve Ceneviz Koyları'nı içeren koylar turu, diğeri de Sulu Ada turu. Sulu Ada, yörece bilinmesine rağmen daha bilinir hale gelmesi son 2-3 yıla dayanıyor. Burası, Adrasan'dan yaklaşık 5-6 deniz mili uzaklıkta ve Adrasan ile Gelidonya Feneri açıklarında yer alıyor. Adada yerleşik yaşam, herhangi bir tesis ya da yeme-içme mekanı bulunmuyor. Buraya tekneler günü birlik olarak geliyor ve adanın her iki yanında bulunan sahillere demirleyerek, tüm günü burada geçirmenizi sağlıyorlar. Adrasan'dan buraya birçok tekne geliyor, biz Nihalim Teknesi (Hasan Kaptan: 05323057608) ile geldik ve çok memnun kaldık. Adayı meşhur yapan şey sahilini oluşturan beyaz ve siyah taşların su ile oluşturdukları berrak manzara. Sadece denize girmek değil, denizi izlemek için bile buraya muhakkak gelmek gerekiyor. Adanın kuzeyinde bir kaynak suyu var. Adanın adını buradan aldığı söyleniyor. Adanın sahilini gördükten sonra etrafında bulunan birçok mağaranın da muhakkak görülmesi gerekiyor. Suyun mağaraların içinde oluşturduğu manzara inanılmaz. Buralarda derinliğin 20-30 metreyi bulduğu söyleniyor. Çağlar boyu balıkçılar tatlı suyu adadaki tatlı su kaynağından temin etmiştir. Doğal resif bölgesidir, biyoçeşitlilik açısından oldukça zengindir. Akdeniz ekosistemine artı olarak Kızıldeniz göçmenlerini de barındıran bir bölge. O nedenle zengin bir çeşitlilik bulunuyor. Sulu Ada'nın kaya yapısı kalsiyum karbonat içeriyor. Kumun renginin de beyaz olmasının nedeni kumun içinde yaşayan foraminifera adlı mikroorganizmalar. Bunlar bölgede çok fazla olduğu için kumun rengi beyaz. Tekne turlarının günlük kişi başı fiyatı Haziran 2018'de 70 TL idi. Bu fiyata tüm gün gezi, öğle yemeği, meyve servisi ve çay saati dahil. Haziran ve Eylül ayları nispeten daha sakin aylar. Hem fiyat hem de kalabalık açısından bu aylardan birini tercih etmenizi öneririm. Temmuz ve Ağustos ayları ise tekne sahipleri tarafından bile pek tavsiye edilmeyen aylar. Ülkemizde var olan güzelliklerin keşifleri günden güne turizme katkıyı arttırıyor tabii ki. Tekne sahibinden edindiğimiz bilgiye göre eskiden bu adaya yabancı turistler daha çok gelirken, şimdi yerel turistler daha çok rağbet ediyormuş. Peki Antalya'ya kadar gelmişken Antalya hava limanına çok yakın olan Ters Evi ziyaret etmek ister misiniz? Ters Ev mi? Evet gerçekten ev ters. İnanmayan girsin fotoğraflara baksın. Ters Ev tıklayın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/daglara-yeniden-merhaba/", "text": "3 haftalık İzmir&Bodrum tatili sonrası dağları ne kadar çok özlediğimizi anlayınca, haftasonu kaçamağı yapalım istedik ve cuma günü iş çıkışı vurduk kendimizi yollara... Yönümüz Berchtesgadener Land ve Königsee. Königsee, bizim Münih'te yaşamaya başladıktan sonra yaptığımız ilk kaçamak yeri. Bundan tam 4 sene önce orayı gördüğümde aynen şöyle demiştim \"Dünya'da cenneti gördüm, çok şükür!\". Sonraki 4 sene epey yol katettik, birçok seyahatler yaptık, sen bir de Uzungöl'ü gör diyenler çıkınca, kalktık Münih'ten Trabzon'a gittik, Uzungöl'ü gördük. Ama bu geçtiğimiz 4 sene boyunca benim fikrim değişmedi. Königsee, Dünya'daki cennet benim için. Neden mi? İşte cevabı. Königsee, Bavyera'da Berchtesgadener Land içinde, dağların arasına gizlenmiş masalımsı bir göl. (Yükseklik 630 metre, yüzölçümü 132,68 km2). Görür görmez gölün rengi beni etkilemişti. Sonraysa sessizliği... Elektrikli motorla çalışan küçük gezi tekneleriyle bu gölde dolaşmak o sessizliği paylaşmak için çok güzel bir fırsat. Yüksek dağlarla çevrili Königsee'nin muhteşem bir yankı özelliği var. Teknelerle sessizce bu gölde ilerlerken, tekneler duruyor ve teknedeki görevli trompet çalmaya başlıyor. İşte o zaman dağlarda yankılanan trompet sesi insanı büyülüyor. Königsee'de bu güzel tekne turu sırasında çevredeki dağlarda yürüyen insanları farketmiştik ve bir dahaki sefere biz de o dağlarda yürümeliyiz diye geçirmiştik içimizden. Kısmet bu haftasonunaymış. Bizi motive eden en önemli şeyse dağlardan bizi karşılayacak olan Königsee manzarasıydı ki tüm yorgunluğumuza değdi. Cuma akşamı saat 18:00 gibi işten çıkar çıkmaz vurduk yollara ve yaklaşık 1,5 saatlik araba yolculuğu sonrası ilk gece için ayarladığımız otele ulaştık. Kaldığımız yer tipik bir Bavyera oteliydi. Bir karı-kocanın işlettiği, en fazla 10 odanın bulunduğu ve eski tarz döşenmiş, dağların yeşilliklerin arasında butik bir otel. İsmi Karolinenhof (Adres: Weissbachstrasse 19, 83457 Bayrisch Gmain, oda ücreti 68,20 gecelik/2kişi kahvaltı dahil). Şanslıydık ve en güzel manzaralı oda bize denk geldi. Buraya yolumuz tekrar düşerse 19 numaralı odayı istemeyi unutmamalıyız. Akşam yemeği içinse kısa bir yürüyüşle Avusturya'ya geçtik :)) Şaka yapmıyorum. Kaldığımız otelin bulunduğu sokak tam Almanya-Avusturya sınırında. Sokağın bir tarafı Almanya diğer tarafı Avusturya. Yürüyerek sınırı geçtik bu sırada da rahmetli Kemal Sunal'ın Propaganda filmini andık. Güzel bir akşam yemeği sonrasında ise güzel bir uyku uyuduk. Çünkü ertesi gün güzel ama yorucu bir parkur bizi bekliyordu. Akşam yemeğini otelin hemen yakınında ki bir restoranda yedik. Ertesi gün Jener'de saat 10:30 sularında başlayan dağ yürüyüşümüz akşam 16:00 sularında Könügsee'nin kıyısına ulaşmamızla tamamlandı. Jener'e kaldığımız otelden arabayla gittik ve oradan başladık yürüyüşe. Bu bölgeye trenle ulaşmak da mümkün. Münih üzerinden geçen trenlerle Berchtesgaden'a ulaşabilirsiniz. Oradan da Königsee'ye giden 841 ve 842 No'lu otobüslere binmeniz gerekiyor. Türkiye'den gelecekler de Münih veya Salzburg'a uçabilir. Salzburg üzerinden gelenler de Salzburg tarafından trene binebilir. Tren istasyonu Berchtesgaden. Berchtesgaden Bölgesi'ne Bayern Ticket ile ulaşmak mümkün. Öncelikle Bayern Ticket hakkında yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın. Tren bağlantıları için kullandığımız trainline. de sitesine göre: Münih ana tren istasyonunda kalkan Meridian trenlerine binmeniz sonrasında Freilassing durağında Berchtesgaden yönüne giden BLB trenine geçmeniz gerekiyor. 2 kişi yolculuk edecekseniz 31 euro karşılığında bu bölgeye ulaşabilirsiniz. Ayrıca linkini verdiğim şu siteye bir göz atmanızı tavsiye ederim. Berchtesgaden Bölgesi'ne nasıl ulaşılacağı konusunda ayrıntılı bilgiyi bulabilirsiniz. Lütfen Tıklayın. Bu yürüyüşün diğer güzel tarafı ise yürüyüş sonrası başlangıç yerimize ulaşmak için başta anlattığım o gezi teknelerine binmemizdi. Böylece hem yürüdük hem de tekneyle gölün keyfini çıkardık. Hem içimize çektiğimiz bolca oksijenin, hem de yol boyunca bize eşlik eden Königsee'nin muhteşem manzarası nedeniyle sarhoş olmuş bir şekilde akşam otelimize vardık. Dağ ve yemyeşil bir ormanının eteğine kurulmuş bu otel tüm yorgunluğumuzu geçirdi (Hotel Mauthausel, adres Deutsche Alpenstrasse 1 D-83458 Weissbach/Schneizlreuth, ücret 82 gecelik/2kişi kahvaltı dahil). 2 gece/2 gün olarak planladığımız bu haftasonu bize yol masrafı hariç 300 'ya mal oldu. Kaldığımız her iki oteli de öneriyorum. Özellikle Otel Mauthausel benim favorim. Bundaki en büyük etken ise otelin manzarası. Doğayla içi içe olabileceğiniz bir atmosfer sunuyor size. Mauthausel oteli ayrıca başka bir yazımda anlattım. Çünkü bu otelde geçirdiğimiz hafta sonu, otelin etrafındaki yürüyüş yolları yeni bir yazıda anlatılmayı hak ediyordu. Bu yazı için lütfen tıklayın. Yürüdüğümüz yolu genel olarak değerlendirmem gerekirse, çok zor olmayan ancak kondisyon gerektiren bir yol. Özellikle iniş kısmı zorlayabilir. Sık sık yürüyüş yapan biriyseniz zorluk çekmeyeceğinizi düşünüyorum. Zaten o bölgede her zorluk seviyesine hitap eden birçok yol var. Herhangi birini seçip yürüyebilirsiniz. Berchtesgadener Land bölgesi Bavyera'da yürüyüş yapabileceğiniz ve göl keyfini yaşayabileceğiniz çok güzel bir bölge. Benim Bavyera'daki favorilerimden. Bu bölgeye Nisan-Ekim ayları arasında gelmenizi tavsiye ederim. Çok sıcak olmamakla bereber, yağmuru yoğun bir bölge. Ancak bölge bahar zamanı yürüyüş severlerin gözdesi. İnşallah bir sonraki sefer görüşme imkanımız olur. Ne güzel yerler gezmişsiniz, ben de gezmeyi çok severim.. Blogunuzu yeni keşfettim ve hemen takibe aldım. bu blog benim bebeğim henüz. Hergün artan izleyici/takipçi sayısıyla, gelen bu güzel yorumlarla mutlu oluyorum ve daha çok yazmak/paylaşmak için elimden geleni yapıyorum. Bloğunu inceleyeceğim muhakkak, bakarsın ben kazanırım o güzel hediyelerden birini. Bayerisch Gmain'dan Königsee'ye biz de dağlar üzerinden ulaşmadık. Arabayla Königsee'ye gittik ve oradan başladık yürüyüşe."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/dalmacya-kiyilarinda-deniz-keyfi-korcula-ve-hvar-adalari-2/", "text": "Dubrovnik'ten başlayan 10 günlük Balkanlar tatilimizin (2010 yılı) tarih kısmını oluşturan 'Dubrovnik, Bosna Hersek, Karadağ' notlarımı daha önceki bölümlerde paylaşmıştım. Sıra geldi bu tatilin 2. kısmınına, yani deniz kısmına. Dalmaçya Kıyıları'nda yer alan 1.185 adadan Korcula ve Hvar Adaları bizim seçtiklerimizdi. Denizin keyfini sürdüğümüz Hırvatistan'ın adaları bence Ege sahillerinden sonra bir numara. Bana deniziyle, gizli koylarıyla, zeytin ağaçları ve üzüm bağlarıyla Ege'yi hatırlatan Dalmaçya Kıyıları Avrupa'da deniz tatili için önerebileceğim ilk yer. Ancak öncelikle Dubrovnik'te kaldığımız süre zarfında limandan kalkan feribotlarla günübirlik ziyaret ettiğimiz Mljet Adası'nı anlatmak istiyorum sizlere. Dubrovnik'ten kalkan feribotlara kişi başı 100KN ödeyerek yaklaşık 1 saat 45 dakika uzaklıktaki Mljet Adası'na gidebilirsiniz. Bu ada üzerinde yer alan milli parkı ziyaret etmek istiyorsanız ayrıca kişi başı 90KN ödemeniz gerekiyor. Mljet Adası, bu nedenle alternatiflerle karşılaştırıldığında biraz pahalı bir aktivite. Ada üzerinde yer alan Milli Park içinde iki tane göl var. Bu göllerin etrafı ise tamamen orman. Mljet Adası'nda feribotlar adanın Polace limanına demirliyor. Polace'den minübüslere binerek Milli Park için Pristaniste'ye ulaşmanız gerekiyor (yaklaşık 3km). Sonrasında atladık botlara bu sefer Malo Jezerro'ya geldik. Sakin göl suyunda yüzmek, sessizliğin tadını çıkartmak hoşunuza giderse buraya gelin derim. Ancak belirtmeliyim ki bu ada huzurdan hoşlanacakların seveceği bir ada. Eğer kalabalıktan, hareketten hoşlananlardansanız bu ada yerine diğer adaları deneyin derim. Milli Park içinde ilk durağımız Santa Maria Kilisesi'ydi. Veliko Jezerro üzerinde yer alan bu tarihi kiliseye ulaşmak için tekrar küçük botlara bindik. Kiliseden çok kiliseye yaptığımız yolculuk bizi çok etkiledi. Doğa o kadar güzel ve sakin ki, insan bu sakinlik içinde huzuru buluyor. Sırada Hırvatistan'ın Korcula Adası var... Dubrovnik limanından kalkan feribotlarla günübirlik ziyaret ettiğimiz Mljet Adası biz huzurseverlere güzel bir gün yaşama imkanı sundu. Dubrovnik'ten yola çıktık ve hedefi Korcula Adası olarak belirledik. Korcula Adası'na giden feribotlara Orebiç'ten binmeye karar verdik. Böylece Orebiç yolu üzerinde yer alan dünyanın Çin Seddi'nden sonra 2. büyük seddinin olduğu Mali Ston'u gezebildik. Henüz bize Çin Seddi'ni gezmek nasip olmasa da Hırvatistan'ın Mali Ston bölgesinde yer alan dünyanın 2. büyük seddi üzerinde baştan başa yürüdük. Çok ama çok güzel bir deneyimdi. Yalnız dikkat, bu seddi bizim gibi flip-floplarla gezmeyin, iniş kısmı biraz zolayıcı. Sağlam ayakkabılarla gezmekte fayda var. Ayrıca seddi bizim gibi öğlen saatlerinde gezmeniz gerekirse yakıcı güneşten korunmak için yanınıza şapka, gözlük almayı sakın unutmayın. Orebic ise hoş bir sayfiye yeri. Korcula Adası'na gidecek feribotlara biz Orebic limanından bindik. Mali Ston'dan Orebic'e doğru arabayla gittiğinizde ve eğer bağ bozumu zamanıysa yol boyu size muhteşem bir manzara eşlik edecek, emin olun. Biz Korcula Adası'nı görür görmez sevdik. Surlar içindeki eski şehir dar sokaklardan, taş evlerden, tarihi yapılardan oluşuyor. Küçük bir ada. Ancak masalımsı. Orebic Korcula Adası arası 15 dakika (2 kişi için 24 kn ödedik). Gece saat 10'a kadar saatte bir feribot var. Ayrıca arabasıyla adaya geçmek isteyenler için arabalı feribot var. Deniz tatili kısmı için önceden otel rezervasyonu yapmamıştık. Açıkcası Hırvatistan için otel rezervasyonunun önceden yapılması şart değil. Hırvatistan'ın yaşlı ve orta gelirli halkı kendini yavaş yavaş turistlere göre ayarlamaya başlamış. Feribotların adaya geliş saatleri belli. Evlerini pansiyonlara çevirmiş ada halkı turistleri limanda bekliyor oluyor. Siz feribottan iner inmez de bir kalabalık insan grubu tarafından çevrilmiş oluyorsunuz. İçlerinden biriyle hemen orada pazarlık yapıp 3-4 dakika içinde kalacak yer işini çözebilirsiniz. Pansiyondaki odamız tertemizdi. Ortak bir mutfak pansiyondaki kalan müşterilerin kullanıma tahsis edilmiş. Biz orada kaldığımız süre zarfında bu nazik pansiyon sahiplerini ve onların pansiyonunu çok sevdik. Ben gönül rahatlığıyla bu pansiyonun ismini bloğumda paylaşmak istiyorum. Biz bunu bilmediğimiz için etrafımızı saran ada halkından güç bela kurtulup bir taksi bulduk. Benim tatil öncesi yaptığım hazırlıklardan, okuduğum birkaç blogdan adadaki güzel bir otelin adını yanımıza almıştık. Ancak bu otel tamamen doluymuş. Şansa bakın ki bizi otele götüren taksi şoförünün de güzel bir pansiyonu varmış. Limana 3-4 dakika yürüme mesafesinde olan eski bir taş pansiyon için 3 gecelik toplam 750kn ödedik. Korcula Adası'nın surlar içindeki tarihi merkezini keşfetmek adanın düzenli oluşu nedeniyle oldukça kolay ve keyifli. Tarihi merkeze ait birkaç fotoğrafı sizinle paylaşmak istiyorum. Korcula Adası'nda denize girmek için birçok altenatif mevcut. Biz ilk gün denize girmek için küçük teknelere atladık ve yakınlardaki başka bir adaya gittik (2 kişi gidiş-dönüş 40kn). Bizi adaya bırakan tekne Lumbarda Plajına doğru devam ediyordu. Biz şansımıza diyerek bu adada indik. Gittiğimiz ada oldukça doğaldı :) Üzerinde hiçbir tesis yok. Biz güneşlenirken yanımızda geyikler dolaşıyordu. Şansımıza böyle bir yer çıktı :) Neyse biz her durumdan keyif almasını bilen bir çift olduğumuz için güzel bir gün geçirdik bu adada. Ertesi gün ise bir araba kiraladık ve tüm adayı baştan başa dolaştık (Sigorta dahil toplam 400kn). Yol üzerindeki köyleri dolaştık, ağaçlardan incir kopardık yedik, yol kenarlarında durup üzüm bağlarından üzüm aşırdık, ağaçlardan yere dökülmüş keçi boynuzlarını topladık, şarap evlerinde güzel şaraplarını denedik, gizli kalmış koyları bulduk denize girdik, güneşlendik, kısacası çok ama çok eğlendik.... Benim favorim Pupnatska Luka plajıydı. Yıllar sonra bile hala favorilerim arasında. Korcula Adası'nda güzel restoran bulmak çok zor değil. Hırvatistan'da çok fazla İtalyan restoranı var. Biz adada merkezde bulunan Pizzeria Tedeschi'yi denedik ve beğendik. En azından çalışanlar müşteriye kibar davranıyorlardı. Hırvatistan'da bu kolay kolay bulamayacağınız birşey. Korcula Adası'nı bu güzel anılarla arkamızda bıraktık ve başka güzel bir ada olan Hvar Adası'na doğru yola çıktık (Korcula Hvar arası Katamaranla yaklaşık 1 saat 40 dakika sürdü, 2 kişi 66kn). Hvar Adası da Korcula Adası kadar güzel ve düzenli bir ada. Ancak biraz daha büyük. Limanda yine ada halkının saldırısına uğradık. Bu sefer gözümüze kestirdiğimiz yaşlı teyzeyle ayak üstü kısa bir pazarlık yaptıktan sonra düştük onun peşine. Yine limana yakın güzel bir pansiyondu bulduğumuz. Ancak bu sefer liman manzaralı terasımız bile vardı :) Annemden sonra temizlik için bu kadar çok klorak kullanan birini görmüş olduk. Elinden domestosu düşürmeyen bu teyzenin pansiyonu doğal olarak oldukça temiz. Pansiyonda heryer klorak koyuyordu :) Bizim için artık onun lakabı 'domestos teyze' idi :) (Pansiyona 3 gece için 500kn ödedik). Hvar Adası'nda ilk gün denize girmek için bizim seçtiğimiz plaj limana yürüme mesafesindeki mavi bayraklı Amoran otelin önündeki plajdı. Etrafında güzel cafelerin, restoranların olduğu güzel bir plajdı. Aşağıdaki fotoğraf bu plaja ait. Hvar Adası'ndan kalkan teknelerle günübirlik civardaki diğer adalara gidebilirsiniz. En bilindik olanlar: Braç Adası ve buradaki Bol Koyu. 'Golden Horn' olarak adlandırdıkları kumsal rüzgar estikçe şeklinin değişmesiyle ünlü. Bu adaya kişi başı 250kn ödeyerek gidebilirsiniz. Ya da diğer bir seçenek Palmizana Adası. Buraya da kişi başı 50kn ödeyerek günübirlik gidip gelebilirsiniz. Hırvatistan adalar cenneti olan bir ülke. Ancak bu turlar Eylül başına kadar düzenleniyor. Örneğin biz ordayken ertesi gün yapılacak tur sezonun son turuydu. Bize uymadığı için biz Hvar Adası'nı keşfetmeyi tercih ettik. Bu nedenle 2. gün atladık otobüslere ve adanın diğer tarafında bulunan Stari Grad ile Jelsa'ya gidip gezdik (Hvar merkez Stari Grad otobüs 2 kişi 50kn). Orada denize girdik. Hvar'da ne yenir ne içilir? Burada İtalyan restoranı bulmak yine mümkün. Ara sokaklar arasında dolaşırken karşınıza çok güzeş mekanlar çıkacaktır. Ya da meydana bakan mekanları deneyebilirsiniz. Biz tam meydanda deniz kıyısındaki dondurmacının Makedon Türkü olduğunu öğrendik. Onların tavsiye ettiği meydandaki bir restoranda Cevapcici denedik. Mostar'da yediğimiz Cevapcici'ye tat olarak çok yaklaşamasa da fena sayılmazdı. Hvar Adası'ndan kalkan feribotlarla yaklaşık 6 saat süren deniz yolculuğu sonrası Dubrovnik'e ulaştık. Bu yolculuk sırasında feribotta asılı Hırvatistan adalarının fotoğraflarını tek tek inceledim ve güzel bulduğum birkaç tanesini not ettim. Bunlar bir sonraki Hırvatistan tatilimizde gitmeyi planladığımız adalar:Lavantalarıyla meşhur Hvar Adası'nda geçirdiğimiz 3 gün çok keyifliydi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/deniz-tatili-icin-favori-yerlerim-1-cirali/", "text": "Geçtiğimiz 10 yılda deniz tatili için hatırı sayılır yer gezdiğimizi söyleyebilirim. Fransa'dan tutun da İspanya'ya daha da uzağı olan Tayland'a kadar gittik. Ama doğruya doğru ben en çok Ege ve Güney Sahilleri'ni seviyorum. Son 2 yıldır keşfettiğimiz Çıralı örneğin olmazsa olmazlarımız arasına girdi. Bu sene deniz tatili seçimi ve hazırlığı sırasında yine küçük bir Avrupa turu yaptım diyebilirim. İtalya'da Sicilya mı Sardunya mı, yoksa bu aralar çok meşhur olan Yunan Adaları mı olsun derken, bol bol yüzmek istiyorum bir de her gün balık yemek istiyorum deyince rotayı Güney Sahilleri'ne çevirdik. Artık 7 aylık olan Defne için de güzel bir deniz tatili olsun dedik ve rotayı 3 gece Çıralı 3 gece Kaş 3 gece Göcek Limanı'ndan çıkmalı tekne turu olarak belirledik. Çünkü Çıralı, gürültüden uzak, tertemiz sahili ile ailelerin deniz tatili için birebir. Tüm gün şezlong tepesinde oturmanıza ve sıcaktan yanmanıza gerek yok. Sahil boyunca dizili restoranların ağaç gölgesinde dinlenebilir, çardaklarında oturabilirsiniz. Bu restoranların kendine ait pansiyonları/bungalov tipi odaları var. Konaklama için birini seçebilirsiniz. Akşamları ise deniz kıyısındaki restoranlarda -sakin sessiz bir ortamda- balık keyfi yapmak mümkün. Çıralı Olympos'a sadece 4km uzalıkta. Eğer daha hareketli bir akşam istiyorsanız gece hayatı daha renkli olan Olympos'a gidip eğlenebilirsiniz. Çıralı'da günübirlik tekne turları mevcut. Ayrıca ünlü Yanartaş çok yakın. Eğer sonbahar ya da ilkbaharda Çıralı'ya gittiyseniz buraya yürümenizi ya da bisikletle çıkmanızı tavsiye ederim. Çıralı sahili için tek uyarım taşlık oluşu. Kumla oynamaktan hoşlanan çocuklar Çıralı'da taşlarla oynamak zorunda. Çıralı için 3-4 gün ideal. Orada geçireceğiniz bu zaman zarfında dinlenme garanti. Özel aracınızla: Antalya'dan Kumluca-Kaş istikametine doğru Tekirova dan sonra Çıralı 7 km tabelasindan sola dönün. Virajlı ve manzaralı bir yoldan, çam ağaçları arasında 7 km yolculuğunuzu tamamlayınca çıralı sahilini, saklı cennet Çıralı'yı göreceksiniz. Çıralı Pansiyonlarını yön gösteren tabeladan bulabilirsiniz. Otobüs ile: Antalya otogarından Kumluca-Kaş istikametine giden Çiçek tur veya Antalya tur otobüslerine binip Çirali yol kavsaginda inebilirsiniz. Orada Çirali Dolmuşlarına binerek Çıralı' ya gelebilirsiniz. Biz tercihimizi Hotel Yavuz Bungalov'dan yana kullandık. Çünkü Yavuz Bungalov odaları denize sıfır olan tek seçenek. Diğer pansiyonlardan denize ulaşmak için yürümek ya da araba kullanmak gerekiyor. Denize 100 m mesafede, portakal bahçesi içerisinde kurulu tesis gerçekten huzur dolu. Her oda bahçe manzarasına açılan balkonlara sahip. Tesis tarihi Olympos Antik Şehrine yürüyerek 5 dakika, efsanelere konu olmuş Yanartaşa ise araçla 10 dakika uzaklıkta. Tesisin Çıralı'nın hemen yanı başında, denize yakın bir restoranı bulunuyor. Hotel Yavuz Bungalow; Kemer Otogar'a 31 km, Antalya Havalimanı'na ise 94 km mesafede. Yavuz Bungalov'un hemen önünden denize girebilir ücretsiz şezlong ve şemsiyelerinden yararlanabilirsiniz. Benim burada en çok hoşuma giden sabah erkenden kalkıp kahvaltı öncesi denizin tadını çıkartmak oldu. Sonrasında ise yöresel kahvaltı keyfi yapıp gün içinde ağaç gölgesinde hamaklarda dinlenmek harikaydı. 7 aylık kızımızı da Antalya'nın güneşinden korumuş olduk böylece. Çıralı'da sahil boyunca sıralı restoranlar hem gündüz hem de akşam açık. Bizim favori restoranımız İkiz Restoran. Off the Road on the Track Çıralı'daydı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/deniz-tatili-icin-favori-yerlerim-2-kas/", "text": "Geçtiğimiz 10 yılda deniz tatili için hatırı sayılır yer gezdiğimizi söyleyebilirim. Fransa'dan tutun da İspanya'ya daha da uzağı olan Tayland'a kadar gittik. Ama doğruya doğru ben en çok Ege ve Güney Sahilleri'ni seviyorum. Bu sene deniz tatili seçimi ve hazırlığı sırasında yine küçük bir Avrupa turu yaptım diyebilirim. İtalya'da Sicilya mı Sardunya mı, yoksa bu aralar çok meşhur olan Yunan Adaları mı olsun derken, bol bol yüzmek istiyorum bir de her gün balık yemek istiyorum deyince rotayı Güney Sahilleri'ne çevirdik. Artık 7 aylık olan Defne için de güzel bir deniz tatili olsun dedik ve rotayı 3 gece Çıralı 3 gece Kaş 3 gece Göcek Limanı'ndan çıkmalı tekne turu olarak belirledik. Kaş tertemiz denizi, serin suları ile benim favori yerlerimin üst sıralarında yer alıyor. Denizin altı oldukça renkli, şnorkele bile gerek kalmadan çıplak gözle balıkları seyretmek mümkün. Bu nedenle Kaş dalış severlerin yeri. Dalış deneyimi olmayan ama bu deneyimi yaşamak isteyenlerdenseniz, buraya gelip dalış kursuna katılmanız da mümkün. Kaş'ın merkezi ayrı bir güzel. Gezmesi eğlenceli. Kalkan'da da kalmıştık ancak ben Kaş'ı daha çok seviyorum. Kaş'tan günü birlik teknelerle Kekova turu yapmanız mümkün olduğu gibi hemen karşısındaki Yunan Meis Adası'na günü birlik gidip gelebilirsiniz. Meis Adası'nda Mavi Mağara'ya muhakkak gitmelisiniz. Sanırım Kaş'ı sevmemin bir başka nedeni de oraya yakın olan muhteşem Kaputaş Plajı'nda mola verip kendimi Kaputaş'ın serin sularına atma imkanı oluşu. Bizim favori mekanımız Viran Liman Cafe & Beach. Buranın suyu harika. Tertemiz. Ağaç altında oturup denizi yukarıdan seyre dalabilirsiniz. Ayrıca burada yiyeceğiniz et harika, onu da belirtmeden geçemeyeceğim. İkinci yer olarak da Bianca Beach'i tavsiye edebilirim. Buradaki koy daha kapalı olduğu için burada rüzgar oldukça az. Her yer rüzgarlı olduğu için denize girilemezken biz bu koyda rahatlıkla denize girebilmiştik. Su harika ancak biraz kalabalık. Oldukça beğenilen bir mekan burası bu nedenle şezlong bulmak kolay değil. Öğle sularında mekandan ayrılırken giriş kapısı yanındaki çimlerde kendine güneşlenmek için yer açan bir sürü insan vardı. Biraz da pahalı bir mekan burası. Viran Liman Cafe & Beach ile karşılaştırıldığında burası oldukça havalı kalır. Kaş'ta ayrıca halk plajı var ancak hiç gitmedik. Bu nedenle plajı hakkında bir fikrim yok."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/deniz-tatili-icin-favori-yerlerim-3-gocek-tekne-turu/", "text": "Geçtiğimiz 10 yılda deniz tatili için hatırı sayılır yer gezdiğimizi söyleyebilirim. Fransa'dan tutun da İspanya'ya daha da uzağı olan Tayland'a kadar gittik. Ama doğruya doğru ben en çok Ege ve Güney Sahilleri'ni seviyorum. Bu sene deniz tatili seçimi ve hazırlığı sırasında yine küçük bir Avrupa turu yaptım diyebilirim. İtalya'da Sicilya mı Sardunya mı, yoksa bu aralar çok meşhur olan Yunan Adaları mı olsun derken, bol bol yüzmek istiyorum bir de her gün balık yemek istiyorum deyince rotayı Güney Sahilleri'ne çevirdik. Artık 7 aylık olan Defne için de güzel bir deniz tatili olsun dedik ve rotayı 3 gece Çıralı 3 gece Kaş 3 gece Göcek Limanı'ndan çıkmalı tekne turu olarak belirledik. Şunu söyleyebilirim ki tekne turunda bebek ne kadar küçük olursa o kadar rahat edersiniz. 3-4 aylık bebekler henüz çok küçük olduğu ve çevrede neler olup bittiği konusunda fikirleri olmadığı için aslında teknede olmuşsunuz ya da bir pansiyonda kalmışsınız fark etmiyor. Algıları hala tam açık değil çünkü. Önemli olan tekne üzerinde bebeklere gölge bir yer ayarlanması ki her teknede böyle bir alan var. Emziriyorsanız yemek zaten hiç problem değil. Tek konu gece uyunacak yer. Defne öncesi yaptığımız tüm tekne turlarında ben hep güvertede uyudum. Yıldızların altında uykuya dalmak ya da sabahın ilk ışıklarında uyanıp güneşin doğuşunu seyretmek inanılmaz keyifli. Ama Defne ile beraber tabii ki bu biraz değişti. Bu sefer Defne ile kamarada uyuduk. Teknelerde kamaralar çok da konforlu değil bunu söylemem gerek. Eğer konforla alakalı bir sorun yoksa problem yaşamazsınız. Ancak bunu bilmekte ve ona göre kendinizi hazırlamanızda fayda var. Bir de diğer bir önemli konu nasıl bir tekne turu yapacağınız? Tekneyi özel olarak arkadaş grubunuzla mı kapattınız yoksa tur şirketi üzerinden bir gruba dahil mi oldunuz bu önemli bir ayrıntı. Biz her ikisini de denedik, tecrübe ettik. Eğer tanımadığınız bir gruba dahil olacaksanız kamara dışında uyumak ya da teknede bebekle rahatça zaman geçirmek biraz zorlayabilir. Tekne turu demek, sabahları erkenden kalkıp daha her yer sessizken kendini serin sulara bırakmak demek. Mavinin, yeşilin iç içe girdiği koylarda yüzmek demek. Geceleri güvertede yatıp yıldızları seyre dalmak demek. Akşam gün batımlarını sabah ise gün doğumlarını kaçırmamak demek. Göcek'te tekne turu yapmak ise bambaşka güzel. İsterseniz karaya hiç ayak basmayabilirsiniz. İsterseniz de koylarda kısa molalar verip koylardaki restoranları keşfedebilirsiniz. Yani her iki de mümkün. Sabah erkenden koylardaki restoranların yaptığı sıcacık köy ekmeğini alıp teknede kahvaltı yapmak ise ayrı bir zevk. Biz genelde tekne turunu 1 haftalık planlıyoruz. Göcek için 1 hafta fazla olabilir. Çünkü çok büyük bir alan değil ve gezilecek koylar yakın olduğu için 3-4 gün Göcek tekne turu için ideal. Bodrum çıkışlı tekne turları için 1 hafta planlamanızı öneririm. Çünkü o Gökova Körfezi daha büyük ve gezilecek koylar daha fazla ve birbirinden daha uzak. Eğer çıkacağınız teknenin yurt dışı izni varsa Rodos ya da daha küçük Yunan Adaları'nı da rotaya ekletebilirsiniz. O zaman yine 1 haftalık bir tur düzenlemenizde fayda var. Tekne turu keyfi için iki alternatif söz konusu. 1. alternatif: Charter teknelerde kamara için anlaşmanız. O zaman 20-25 kişilik turist grubuyla beraber tekne turu yapacaksınız ki yeni insanlar tanımaktan hoşlananlar için ideal. Böyle turlarda yeme-içme tur şirketi tarafından organize ediliyor. Siz sadece kamara için fiyat ödüyorsunuz. Bu alternatifte, teknede yenecek ve içilecek her şeyi siz almalısınız. Bu konuda kaptandan yardım alabilirsiniz tabii ki ama yine de az çok ne yenir ne kadar yenir alış. veriş öncesi düşünmekte fayda var. Tekneler genellikle cumartesi sabahı limandan çıkışlı ve turlar bir sonraki cumartesi erken saatte bitiyor. Cumartesi erken saatte limana gidip alış-verişi yapıyorsunuz. Alınan her şey tekneye yükleniyor ve saat 11:00-12:00 gibi limandan ayrılıyor. Eksik alırsam aman deniz üzerinde aç kalır mıyım diye korkmayın. Büyük alış-veriş firmalarının market-tekneleri sürekli geziyor. Örneğin Migros ya da Carrefour. Ayrıca yerel gezici marketler de var. Fiyatlar tekne üzerinde çok fazladır şimdi diye de korkmayın. Carrefour'un tekne satış fiyatlarıyla normal market satış fiyatları bire bir aynı. İhtiyacınız oluştuğunda kaptanınız Carrefour teknesine haber veriyor onlar da hemen bulunduğunuz yere geliyorlar. İşte bu kadar. Teknne turunun maliyeti tabii ki tekneden tekneye değişir. Bizim kiraladığımız teknenin örneğin kamaralarında klima yok. En temel ihtiyaçların karşılandığı 3 kamaralı küçük bir tekne ve bu tekne için gecelik 1.500 TL ödedik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/dunyaya-tersten-bakmak/", "text": "Bu fotoğraflar nerede çekildi diye merak ediyor musunuz? Cevap veriyorum: Türkiye'nin ilk Ters Evi'nde. Türkiye'nin ilk Ters Evi nerede diye soruyor musunuz? Cevap veriyorum: Antalya'da. Yurt dışında pek çok örneği varmış. Ancak ben daha önce hiç denk gelmemiştim. Antalya'da yaşayan abimden gördüm ilk olarak. Onun fotoğraflarına baktığımda başım dönmüştü. Nasıl yani demiştim? Sonra Antalya'ya geldiğimizde lütfen beni de oraya götürün dedim ve bu sefer ablamlarla beraber atladık gittik. Antalya merkezden Kundu Bölgesi'ne doğru giden araçlarla ulaşım mümkün. Havalimanına çok yakın sadece 10km uzaklıkta. Antalya'dan ayrılmadan önce yarım saatliğine uğrayıp bol bol fotoğraf çektirebilirsiniz. Giriş ücreti 15TL. Her gun 10:00-19:00 saatleri arası açık. Eve girdiğinizde önce başınız dönecek ama ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra her köşede fotoğraf çektirmek isteyeceksiniz. Benden söylemesi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/duvarlarin-bolemedigi-sehir-berlin/", "text": "2014 Yılı'nın Paskalya tatilinde yönümüzü Almanya'nın başkenti Berlin'e çevirdik. İkinci Dünya Savaşı'yla yerle bir olan, Soğuk Savaş döneminde Berlin Duvarı'yla ikiye bölünen, tarihinde çok acılar çekmiş Berlin şehrini 4 gün boyunca gezdik, keşfettik. Duvarın yıkılışının üstünden geçen 25 yılın sonunda Berlin şehri artık çok farklı, modern bir yüze sahip. Farklı milletlerden, kültürlerden insanların birarada yaşadığı bu renkli şehri biz çok sevdik. Berlin'de ilk günümüze havanın biraz kapalı olmasını da dikkate alarak Müzelerin bulunduğu Müze Adası'ndan başladık. Eğer müze gezmekten hoşlanan biriyseniz bir müze kartı alın (Kişi başı 18 / günlük yada 24 / 3 gün için) ve buraya gelin. Burada bulunan müzeler: Eski Müze, Yeni Müze, Eski Ulusal Galeri, Bode Müzesi, Pergamon Müzesi. Adını Bergama Antik kentinden alan Pergamon Müzesi ilk defa 1830'da açılmış, sonradan getirilen eserler sığmayınca da 1930'da genişletilip restore edilmiş. Bu müze Pergamon Zeus Sunağı yanında, Milet Pazar kapısını, Sümer, Asur ve Pers medeniyetlerinden birçok değerli eseri bünyesinde bulunduruyor. Bu eserler getirilen orjinal büyüklük ve şekilleriyle aslına uygun olarak burada yeniden kurulmuş. Bu nedenle bu müze bizim Berlin gezi programımızda ilk sırada yer alıyordu. Müzede sergilenen eserler hakkında detaylı bilgiyi ve onların Berlin'e getiriliş hikayelerini müze gezisi öncesi temin edeceğiniz ücretsiz audio guide'larla edinebilirsiniz. Hem de Türkçe dilinde. Bu kadar çok şehir gördük ancak Türkçe Audio Guide'a ilk defa Berlin'de denk geldik. Bu nedenle ben bu ayrıntılara girmek yerine müzeye giriş öncesinde sizin için yararlı olabilecek başka bir deneyimi paylaşmak istiyorum. Pergamon Müzesi'ne vardığımızda saat 12:00 civarındaydı ve müze girişi için oluşan kuyruk inanılmazdı. Yaklaşık 2 saat o sırada beklememiz öngörülüyordu. Biz sadece Pergamon Müzesi'ni gezmek istediğimizden müze kartı almamıştık. Ben mecburen bilet sırasına girdim. Fatih de her zamanki gibi etrafı kolaçan edip bilgi toplamak için ön taraflara yöneldi. Bu yöntemimiz bize her yerde yardım ediyor. Fatih'in müze görevlisinden öğrendiği kadarıyla müze giriş biletini online rezerve etmek mümkünmüş. Biz de hemen online olarak aynı güne saat 14:00 için rezervasyonumuzu yaptırdık. 5 dakika sürmedi online onay geldi. Saat 14:00'e kadar etrafta dolaştık, birşeyler içtik. Geri geldiğimizde sırada bizim önümüzde olanlar nerde diye baktık, hala bekliyorlardı. Hiç sıraya girmeden direk rezervasyonu olanların alındığı kapıya yöneldik ve içeri girdik. Bu kadar basitti. Online rezervasyon yaptırdığınızda kişi başı 11 ödüyorsunuz. Eğer gişeden bilet alırsanız aynı bilet 12 . Biz hala o insanlar neden o sırada saatlerce beklediler anlamış değiliz. Tahminimiz müze kartı olanların o sıradan içeri gireceği yönde. Ancak şunu söyeyebilirim ki, Pergamon Müzesi oldukça büyük bir müze ve müzeyi gezmek bile insanın yarım gününü alıyor. Bir de önden 2 saat sıra beklenilirse oldukça yorucu bir aktivite olacaktır. Bu nedenle ya çok erken gidin ya da online rezervasyon yaptırın. Müze ise beklemeye değer. İçinde 3 tane sürekli serginin olduğu bu müzede ben büyülendim ve şunu düşünmeden edemedim: Acaba bu değerli parçalar ait oldukları yerde kalsalardı şu anda buldukları değeri bulabilecekler miydi? Kim bilir? Ne kadar Almanlara kızsak da, o eserlerin bize, Anadolu'ya ait olduğunu söylesek de Almanların o eserlere iyi baktıklarını da göz ardı etmemeliyiz. Eğer bu müzeyi hala görmediyseniz elinizi çabuk tutun derim. Çünkü Pergamon Müzesi 2014 Eylül ayından 2019 yılına kadar restorasyon nedeniyle kapalı olacak. Müze Adası'na vardığınızda sizi öncelikle mimarisiyle büyüleyecek Berlin Katedrali karşılayacak. İkinci Dünya Savaşı sırasında çok ciddi hasar gören bu katedral Paskalya ayinleri nedeniyle turistlere kapalıydı ve biz içini göremedik. Ancak Barok tarzı mimarisiyle bizi dışından bile etkilemeyi başardı. Müze Adası bizim kaldığımız otele yakın olduğu için buraya yürüyerek ulaştık. Buraya gelirken yolumuzun üzerinde olan Hackesche Avluları ve Hackescher Meydanı'nda mola vermeyi ihmal etmedik. Hackesche Avluları sanırım görür görmez vurulduğum ve Berlin'de gezmekten en çok keyif aldığım yer. İç içe geçmiş bu avlularda küçük küçük butikler var ve butiklerde tasarımcılara ait çok ilginç, güzel şeyler bulabilirsiniz. Hackesche Avluları'nın hemen yan tarafındaki Sinama Cafe/Bar Berlin şehrinin en eski Cafe/barı. Hackesche Meydanı ise açık havada birşeyler yemek ya da birşeyler içimek isteyenlere alternatif olabilir. Biz orada gezerken çok keyif aldık ancak mekanlar çok fazla turistik olduğundan burada oturmadık. Bu meydanda bulunan Maredo Restoranı kesinlikle tavsiye etmiyorum. Münih'ten tanıdığımız bildiğimiz kadarıyla Arjantin Steak'te çok başarılı değiller. Eğer steak yemek istiyorsanız bence Block House'ı tercih edin. İlk günümüzde programımızda Pergamon Müzesi vardı ve akşam saatlerinde müzeden çıktığımızda artık çok acıkmıştık. Ne yiyebiliriz diye kısa bir araştırma yaptık ve çok ilginç bir yer bulduk. Berlin Almanya'nın en kozmopolit şehri belki de. Berlin'de 180 farklı milletten insan olduğunu okuduk örneğin. Ancak çoğunluğu tabii ki Türkler oluşturuyor. Yani karşınıza çıkan her dört yabancıdan biri Türk! Ve Berlin'de bu farklı kültürlere ait mutfakların iyi örneklerini bulmak mümkün. Bizim gözümüze çarpan ilk nokta Berlin'de çok fazla Uzakdoğu restoranı olduğu. Özellikle de Sushi. Bizse belki de Pergamon Müzesi'nde gezdiğimiz İslam Medeniyetleri Sergisi'nin etkisinde kaldığımızdan mıdır nedir Arap mutfağını seçtik ve yönümüzü şehrin en tanındık Falafelcisi Dada Falafel'e çevirdik (Linienstraße 132, Berlin 030 27596927). Tripadvisor'da 5 üzerinden 4,5 alan ve 5.478 Restoran/Lokanta arasında 50. sırada Dada Falafel bence ayaküstü lezzetli birşeyler atıştırmak isteyenler için güzel bir yer. 1 porsiyon falafel tabakta yendiğinde 5 , eğer ekmek arasında yenirse 3,5 . Dada Falafel'e Oranien-Burger caddesi üzerinden ulaştık ve bu cadde üzerinde çok farklı restoran-barlar gördük. Örneğin Hint, Singapur, Küba, Meksika, İtalyan restoranları yan yana dizilmiş. Eminim damak zevkinize ve bütçenize uygun bir restoranı burada bulacaksınız. Bu caddeye göz atmakta fayda var. İlk akşamımız da yemekten sonra bir şeyler içmek içinse National Geographic'in tavsiye ettiği Oxymoron Restoran-Bar'ı tercih ettik. Güzel bir ambiyansı olan bu mekan Hackesche Avluları içinde yer alıyor. Hemen girişteki ilk avluda. Burada yemek de yiyebilirsiniz. Biz burada sadece birşeyler içsek de yemek yiyenlere şöyle bir göz atınca yediklerinin güzel ve lezzetli gözüktüğünü söyleyebilirim. 3'lü menüsü örneğin çok pahalı değildi (37 / 3'lü menü). Bizim orada olduğumuz akşam \"Soul Lounge\" gecesiymiş. DJ'in çaldığı şarkılarla ilk günün yorgunluğunu attık burada. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise yönümüzü Neue Schönhauser Caddesi'ne çevirdik. Bu cadde gündüz alışveriş yapmak isteyenler için doğru adreslerden biri. Bu caddede gözümüze güzel gelen bir mekan seçip geceyi tamamladık. Unter der Linden: Berlin tarihinde adım adım ilerlemek. Brandenburger Kapısı'nı arkanıza alıp yaklaşık 1km yürüyüp sağa ya da sola döndüğünüz de Friedrich Caddesi'ne çıkacaksınız. Bu cadde üzerinde yürüdüğünüzde Gendarmenmarkt ve Checkpoint Charlie'ye ulaşacaksınız. İlk Oryantasyon: Unter der Linden Caddesi Berlin'in en önemli caddelerinden biri. Gündüz hayatın hareketli olduğu bu caddede aksam saatlerinde kalabalık dağılıyor. Yani geceler gündüzlerin aksine oldukça sakin. Şehrin en eski kapısı olarak ayakta kalmayı başarmış olan Brandenburger Tor bu cadde üzerinde. Brandenburger Kapısı'nın bulunduğu meydan Pariser Meydanı. Bu meydanda Brandenburger Kapısı'nın yanı sıra Amerikan, Fransız Konsolosluğu ile Adlon Otel yer alıyor ve tabii ki birçok turist olmazsa olmazlardan. Parlamento Binası'nı gezmek için internetten resmi olarak en az iki iş günü öncesinde yazılı başvuru yapmak gerekiyor ki bize söylenen 1 ay öncesinden bakmakta yarar olduğu. Sadece randevusu olanları içeri alıyorlar. Ancak eğer sadece cam kubbeyi gezmek istiyorsanız bilet gişelerinden bilet almanız yeterli. Tabii ki en az 2 saat bilet sırasında beklemeyi göze alırsanız. Biz turistik aktivitelerden hoşlanan seyyahlar olmadığımız için Parlamento Binası'na şöyle bir göz atıp yolumuza devam ettik. Onun yerine Pariser Meydanı'nda güneşe karşı kahve keyfi yaparak hareketli Pariser Meydanı'nı seyrettik. Tabii ki bu bizim tercihimizdi. Okuduğum kadarıyla bu cam kubbeden güzel bir şehir manzarası görmek mümkünmüş. Eğer bu kubbeye çıkacaksanız size tavsiyem güne erken başlamanız yönünde olacak. Her zamanki gibi burası da turistlerin gözdesi ve bilet kuyruğunda uzun bir sırayla karşılaşma ihtimali yüksek. 12 Haziran 1987'deki Berlin seyahati sırasında Amerikan Başkanı Ronald Reagan \"Mr. Gorbaçov, open this gate! Mr. Gorbaçov, tear down this wall!\" diyerek soğuk savaşın karşı tarafı Gorbaçov'a seslenir. Branderburger Kapısı Alman ve Avrupa tarihinin en önemli sembollerinden birisi. Burası soğuk savaş yılları zamanında Nato ile Varşova Paktı'nın sınırını oluşturmuş. Günümüzde ise Berlin'in turistik aktivitelerinin olmazsa olmazlarından. Brandenburger Kapısı'nı gördükten sonra yönümüzü hemen yakınındaki bir açık hava anıtı olan ve katledilen Yahudileri anma yerine çevirdik. Burası Almanya'daki başlıca, soykırımı anma yeri. 1980'li yıllarda gazeteci yazar Lea Rosh ve tarihçi Eberhard Jackel'in başlattığı sivil insiyatife dayanıyor. 19.000 mertekare büyüklüğünde alana kurulu olan ve 2.711 beton blok içeren bu anıt bence Berlin programına alınması gereken bir yer. Asıl ilgi çekici olan ise bu anıtın altına açılmış bilgi merkezi. Bu merkezde Avrupalı Yahudilerin soykırımı ve bunları hatırlatan tarihsel anma yerleri üzerine bir sergi açılmış. Katliamda ölen insanların, ailelerin yaşam öykülerine, fotoğraflarına yer veren bu sergi katliamı adeta bireyselleştirmiş yani ete kemiğe büründürmüş. Bu nedenle Münih'te toplama kampı gezmeme ve katliamın boyutlarına hakim olmama karşı beni bir kez daha etkiledi. Buraya giriş ücretsiz. Yalnız girişte güvenlik kontrolü olduğu için yaklaşık 15 dakika sırada bekledik. Audio Guide var. Bence buraya gelin ve bu sergiyi gezin. Zamanında Doğu ve Batı Berlin'in geçiş noktası olan Check Point Charlie'ye günümüzün ünlü Friedrich Caddesi'nden yürüyerek ulaştık. Son yıllarda birçok yatırım yapılan ve adeta çehresi değiştirilen bu cadde yepyeni binalarla dolu. Restoranlar, cafeler, alışveriş yerleri ile günümüzde Berlin'in modern yüzünü temsil ediyor ve tarihte orada neler yaşandığı adeta unutturuyor. Ancak cadde boyunca yürümeye devam ettiğinizde Doğu ve Batı Berlin'in geçiş noktasına ulaşıyorsunuz ve orada tarihle karşılaşıyorsunuz. Cadde boyunca fotoğraflarla size Soğuk Savaş döneminde neler yaşandığı anlatılıyor. Ve zamanında Rusya ve Amerikan savaş tanklarının burun buruna geldiği, Rus ve Amerikan askerlerinin nöbet tuttuğu geçiş kontrol noktası olan Check Point Charlie günümüzde turistlerin fotoğraf çektirdiği pasaportlarına damga vurdurdukları bir yere dönüşmüş. Buradaki turist kalabalığı açıkçası bizi rahatsız etti. Biz açıkhava sergisini gezdikten sonra hızla buradan uzaklaştık. Doğu'dan o dönemde beş bin kişi kaçmış, 180 kişi vurulmuş. Kaçan insanlar oldukça ilginç yollara başvurmuşlar. Check Point Charlie'nin hemen yanında bir müze var. Bu müzede bu kaçış yolların sergileniyor. Biz bu müzeyi gezmedik. Ancak isterseniz programınıza alabilirsiniz. Check Point Charlie sonrasında yönümüzü Küçük İstanbul' olarak bilinen bölgeye Kreuzberg'e çevirdik. Türklerin yaşadığı, her yerde Türk restoranları, manavı, kasabı, kuruyemişcisi bile olan bu bölgeyi muhakkak görmelisiniz. Münih'te Türklerin yaşadığı bölge birkaç cadde ile kısıtlıyken Berlin'de bu kadar geniş bir alanda yaşayan Türklerin hayatı 5 yıldır Münih'te yaşayan beni bile şaşırttı. Burada Türkiye'ye dair herşeyi bulmak mümkün. Tavla oynayıp çekirdek çitleyenler mi ararsınız yoksa banka oturmuş dedikodu yapan teyzeler mi dersiniz hepsi burada. Kahvehane bile gördük. Ancak bu bölgede dolaşırken aslında buranın sadece Türklere ait olmadığını buranın farklı kültürlere kucak açmış Berlin'in yüzü olduğunu fark ettik. Pearcingli, dövmeli gençler de burada, diğer yabancı göçmenler de. İlginç bir karışımdı, ilginç bir deneyimdi. Buraya kadar gelmişken bir Türk restoranına gitmeliyiz diye düşündük. Aslında bizim ikinci günde hedefimizde ünlü Mustafa's Gemüse Kebap vardı. Checkpoint Charlie'yi gezdikten sonra Türklerin yaşadığı Kreuzberg'i keşfedelim, hem de Berlin'in en meşhur dönercisi Mustafa'da sebzeli döner yiyelim dedik. Burası Berlin'in en meşhur dönercisiymiş. Berlin hakkında araştırma yaparken ününü öğrenince programımıza almıştık. Ancak önüne geldiğimizde bulduğumuz kalabalık bizi şok etti. Bir döner ne kadar güzel olabilirdi ki önünde bu kadar uzun bir kuyruk olsun. Var herhalde bir bildikleri dedik, sıraya girdik. Yarım saat geçti sıra ilerlemiyor. Döneri hazırlayanlar aheste aheste müşteriyle ilgileniyor. Sıra arttıkça artıyor. Biz ki bir müze önünde bile bu kadar çok beklememişken bir dönercinin önünde nasıl olurda bu kadar beklenebilir diyerek pes ettik ve sıradan çıktık. Yani tatmak bize nasip olmadı. Ancak sırada bekleyenler büyük bir sabırla bekledikleri ve çoğunluğunun yerli olduğu düşünülürse döneri güzel diye bir çıkarımda bulunabiliriz. Ama o sırada beklemek herkese göre değil. Adres Mehringdamm 32-34. Durum böyle olunca biz de yönümüzü bir diğer ünlü Türk restoranı Hasır'a çevirdik. Hasır için, Berlin'in en iyi Türk restoranı diyebiliriz. Kime sorsak burayı tavsiye etti. Eğer Türk kebabı, döneri yemek istiyorsanız Hasır'ın Küçük İstanbul olarak geçen Kreuzberg'te Adalbert Caddesi'ndeki yerine gidin. Burada 3 tane Hasır var. Biz Hasır Ocakbaşı'nı denedik ve şunu söyleyebilirim ki, Türkiye standartlarında bir lezzet bulduk. Türkiye'den gelenler tercih ederler mi bilmem ama bizim gibi yurt dışında yaşayanlar bu kalitede bir Türk lezzeti bulmakta zorluk çektiklerinden burası doğru adresti bizim için. Künefesi harikaydı. (Mercimek çorbası, Adana kebap, künefe, ayran toplam 40 /2kişi). Kreuzberg'de sokaklarda ilerlemeye devam ettik ve şehrin renkli, farklı kültürlerin iç içe geçtiği bu bölgesini keşfettik. Kreuzberg'de ki en ünlü caddeler Oranien Caddesi, Bergmann Caddesi. Ancak şunu tekrar belirtmeliyim ki Kreuzberg oldukça büyük bir alana kurulu. Yürüyerek keşfetmek isteyenler yarım günlerini ayırmalı. Uzun bir yürüyüşün ardından kendimizi Berlin'in ünlü Oberbaum Köprüsü'nde bulduk. Bu köprüden nehir üstünde duran 3 dev adamı görmeniz mümkün. Ancak yakınına gitmek için yine uzun bir yürüyüş gerekiyor. Uzun, bol yürüyüşlü günü ise benim Berlin'de en çok sevdiğim yerde, Hackesche Avluları'nda dinlenerek sonlandırdık. Burası gündüz ayrı, gece ayrı bir güzel. Biz Oberbaum Köprüsü'ne kadar gelmişken yola devam ettik ve günümüzde açık hava sergisine dönüşmüş Berlin Duvarı'nı gezdik. East Side Gallery olarak bilinen bu bölgeyi isterseniz Kreuzberg sonrasında ya da Prenzlauer Berg ve Friedrichshain bölgesini gezerken programınıza alabilirsiniz. East Side Gallery hakkında bilgi ve fotoğraflara 4. günümüz kısmında yer verdim. Berlin'deki üçüncü günümüzde hedefte ilk olarak Alexander Platz vardı. Bu meydan, kaldığımız otele yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesindeydi ve gece otele dönerken sürekli civar sokaklarından geçmiştik ancak gündüz gözüyle de görelim dedik. Komünist döneme ait binaların yer aldığı bu bölgeyi gezerken Berlin'in doğu tarafında olduğunuzu hemen anlıyorsunuz. Alex ismini Batı Berlin ile Doğu Berlin halkı farklı telaffuz ettiği için bu meydanın ismini telaffuz eden Alman'ın hangi taraftan geldiği kolaylıkla anlaşılabiliyormuş. Alexander Platz, Doğu Berlin'de TV Kulesi'nin bulunduğu modern bir meydan. 368 metre yüksekliği ile TV Kulesi tahmin edeceğiniz üzere Berlin şehrinin en yüksek binası. Bu kuleye çıkmak isteyenler eğer güzel, açık bir havada çıkarlarsa güzel bir şehir manzarası görebilirler diye düşünüyorum. Meydanda yeralan Marien Kilisesi 1270 yılında inşa edilmiş. Meydandaki en dikkat çekici şey bence Roma'daki Bernini'nin çeşmesinin benzeri olan Neptunbrunnen çeşmesi. Burada yeralan 4 kadın figürü 4 nehri simgeliyor. Meydanın hemen karşısında yeralan kırmızı bina ise Belediye Binası. Bu meydanda biz yaklaşık 10 dakika zaman geçirdik ve benim asıl hoşuma giden Nikolei Viertel'e doğru devam ettik. Nikolai Viertel adını meydandaki Nikolai Kilisesi'nden almış. Burayı ilk gece keşfettik ve çok hoşumuza gitti. Gündüz gözüyle de muhakkak görmeliyiz dedik ve programımıza aldık. Burada hoş cafe ve restoranlar var. Nikolai Bölgesi ayrıca Berlin şehrinin içinden geçen nehrin kıyısında olduğu için nehre doğru kahve keyfi de yapabilirsiniz. Ancak ben özellikle Nikolai Kilisesi'nin etrafındaki dar sokaklarda gezinmekten keyif aldım. Hedefte Jandarma Meydanı vardı. Amacımız yürüyerek Nikolai Bölgesi'nden Jandarma Meydanı'na ulaşmaktı. Ancak yol üzerinde gördüğümüz bir anıt bizi çok etkiledi ve oraya bakmadan edemedik. Neue Wache' yani Savaş ve baskı rejimi kurbanları için yapılmış bu anıt bir anne ile oğlunun heykelinden oluşuyor. Jandarma Meydanı, Berlin'in en güzel meydanlarından biri. Bir tarafta Fransız Katedrali, diğer tarafta Alman Katedrali ve tam ortada Berlin Opera Binası bulunuyor. Meydandaki cafeler, restoranlar ve meydanda konser veren sokak sanatçıları meydanı gün boyunca hareketli kılıyor. Biz öğlen saatlerinde güneşli bir havada Jandarma Meydanı'na ulaştık ve burada meydana bakan bir cafede mola verip sokak sanatçılarını dinledik. Cıvıl cıvıl olan bu meydanda mola vermenizi ve meydana doğru keyif yapmanızı tavsiye ederim. Bu meydan eskiden Fransızların yaşadığı bir bölgeymiş. Fransızlar kendileri için Fransız katedralini yapınca bunu kıskanan Almanlar bu katedralin tam karşısına bire bir aynısı olan Alman Katedralini inşa etmişler. Ortaya da çok güzel bir meydan çıkmış. Sırada Berlin'in Kudamm'ı var. Atlıyoruz metroya ve Kudamm'a gidiyoruz. Berlinlilerin Kudamm dedikleri bu bölgenin en dikkat çekici caddesi Paris'in Champ Elysees'ine özenilerek kurulmuş 53 metre genişliğinde ve 3,5 km uzunluğundaki Kurfürstendamm Caddesi. Bu bölgeyi gezerken evlerin mimarisinden refah seviyesinin Berlin'in diğer bölgelerine göre daha yüksek olduğunu hemen anlayacaksınız. Burada güneşli bir Berlin gününde zaman geçirmek, Kudamm Caddesi boyunca yürümek, cafe ve restoranlarında açık havada oturmak oldukça keyifli. Eğer zamanınız olursa ve canınız isterse bu bölgede yeralan Hayvanat Bahçesine gidebilir, orada kısa bir yürüyüş yapabilir ya da bira bahçesinde oturup keyif yapabilirsiniz. Bu bölgedeki Kaiser-Wilhelm Anıt Kilisesi ya da kısaca Yıkık Kilise, orayı gezen herkese savaşın ne kadar acımasız ve yıkıcı birşey olduğunu hatırlatmak için hala orada ayakta. 22 Kasım 1943'te isabet eden bombalar nedeniyle kilise çok ciddi hasar görmüş olsa da yıkılmak yerine savaşın simgesi olarak tutulmasına karar verilmiş. Hemen yanında ibadet etmek isteyenler için başka bir kilise inşa edilmiş. Yıkık Kilise'nin içine girilip gezilemese de o Berlin şehrinin ne badireler atlattığını herkese göstererek görevini çok iyi bir şekilde yerine getiriyor. Bölgede yeralan Charlottenburg Sarayı'nı orada yaşayan arkadaşlarımıza sorduk. Onlardan çok ilginç bir saray olmadığı bilgisini alınca bu sarayı gezmekten vazgeçtik. Ancak isterseniz bu saraya da göz atabilirsiniz. Insider Tips Brel: Savigny Meydanı'nda yeralan bu Fransız Cafe-Restoranı'nda birşeyler içip güneşin tadını çıkartabilirsiniz. Çok keyifli bir mekan. Insider Tips Monkey Bar: Güzel bir Berlin manzarasına karşı birşeyler içmek isterseniz size tavsiyem Monkey Bar. Manzara muhteşem, mekan oldukça şık. Bu mekan yeni açılmış Bikini Shopping Center içinde bir teras bar. Burada ayrıca güzel bir restoran var. İsmi Neni. Restoran kısmını denemedik ancak teras barda akşam içkileriyle güzel bir Berlin keyfi yaptık. Berlin şehrinin en dikkat çekici özelliği şehrin Duvar'ın yıkılmasından sonra yeniden yapılanma sürecine girmesi ve bu sürecin günümüzde hala devam ediyor olması. Yani Berlin şehri diğer önemli, büyük Avrupa şehirleri gibi oturmuş bir şehir düzenine henüz sahip değil. Her yerde inşaatlar, yeni yapılar var. Yaptığım araştırmalar sırasında Berlin kentinin nasıl yeniden yapılandığına dair ilginç bilgiler edindim. Şehrin, Duvar'ın yıkılışından sonra aşama aşama kendi yaralarını nasıl sardığı ve nasıl farklı bir çehreye dönüştüğünün en güzel örneği belki de Potsdamer Meydanı. Bu meydana ait 1925 yılında çekilmiş fotoğrafla bizim gördüğümüz 2014 yılı Potsdamer Meydanı arasında tabiri caizse dağlar kadar fark var. Bu meydanı gece görmenizi tavsiye ederim. Işıl ışıl gökdelenler meydanı daha da güzelleştiriyor. Eğer alış-veriş merkezi deneyimi yaşamak istiyorsanız Sony Center tam da bu iş için. Biz burayı gördükten sonra burası Almanya olamaz dedik. Eğer Almanya kültürüne biraz aşına iseniz burayı gördükten sonra ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Insider Tips Solar Bar: Burayı gece görmenizi tavsiye etmemin başka bir sebebi de buraya çok yakın olan Solar Bar. Bir binanın 10. katında bulunan ve yaklaşık 270 derecelik Berlin manzarasına sahip olan Solar Bar güzel bir Berlin gece manzarasına karşı birşeyler içip müzik dinlemek isteyenler için kesinlikle doğru adres. Bence fiyatları da çok pahalı değildi. Manzarası düşünüldüğünde bir içkiye yaklaşık 10-12 vermek normal bence. Ayrıca restoran bölümünde yemek de yiyebilirsiniz. Ancak denemediğimiz için yemekleri hakkında birşey söyleyemem. Yalnız ambiyans harika. Berlin'de yaşayan arkadaşlarımız sayesinde Berlin'de farklı deneyimleri yaşama şansımız oldu. Bir şehri keşfetmek için alınan turistik bilgi kitapları asla yeterli değildir. Şehri orada yaşayan insan gibi yaşamak, keşfetmek emek ister. Araştırma yapmak gerekir, okumak gerekir öncesinde. Ama en iyi tüyolar her zaman orada yaşayan insandan edinilir. Berlin'deki 4. günümüzde biz de arkadaşlarımız sayesinde güzel bir retro cafe keşfettik. Insider Tips Bonanza Coffee: Berlin'deki son günümüzde yaşadığımız o güzel kahve keyfi sayesinde Berlin şehri benim için daha bir özel, daha bir anlamlı oldu (Bonanza Coffee Oderberger Strasse 35). Bu küçücük retro cafe farklı kahve aromalarını biraraya getirerek farklı tadlar yaratıyor. Burada kahve içerken kahvenin aslında bir sanat olduğunu tekrardan keşfedeceksiniz. Kahve keyif demektir ve bu cafe bu keyif için doğru adres! Kahve keyfini yaptığımız Bonanza Cafe'nin bulunduğu bölge sanırım Berlin'de yaşasaydım benim yaşamak için seçeceğim bölge olurdu. Kahve sonrası caddelerde kısacık gezinmemiz bile bu bölgeyi sevmemize yetti. Prenzlauer Berg ve Friedrichshain bölgesini bence mutlaka programınıza alın. Kollwitz Meydanı, Boxhagener Meydanı, Kastanienallee'de yürüyüş yapın ve bölgeyi yürüyerek keşfedin. Ve bu bölgede yeralan East Side Gallery'i görmemezlik etmeyin. Berlin Duvarı'nın yıkılmadan bırakılan bu 1,3 km'lik bölümü 24 ülkeden 110 sanatçının sanatlarını sergiledikleri bir açıkhava sanat galerisine dönüşmüş. Gezmekten ve fotoğraflamaktan çok keyif aldığım East Side Gallery'i kesinlikle tavsiye ederim. Berlin'de stüdyo tipi bir oda tuttuk. İsmi Flower's Boardinghouse. Adres: Mulackstr. 1. Kaldığımız yer oldukça merkeziydi. Müze Adası'na ve Alexander Meydanı'na yürüme mesafesindeydi. Biz oldukça memnun kaldık. (4 gece için 392 ödedik). Eğer şehrin diğer tarafında olmak isterseniz otelinizi Kudamm'da tutmanızı tavsiye ederim. Biz Berlin'de çok keyifli zaman geçirdik. Umarım sizin tatiliniz de planladığınız gibi olur. Herşey yolunda gider. Biz Berlin'e dört gün ayırdık. Bence beş gün yeterli. Eğer şehrin içini gezdikten sonra zamanınız kalırsa Berlin şehir merkezine 30km uzaklıktaki Potsdam: Sanssouci Sarayı'nı gezebilirsiniz. Burasını bize tavsiye etmişlerdi ancak bizim zamanımız kalmamıştı. Tabii ki buraya gitmek için araç gerekli. Ancak aklında bulunsun. Bunun dışında ben yukarıdaki yazımda en önemli noktalara zaten değindim. Eminim siz de Berlin'i çok seveceksiniz. Şimdiden iyi tatiller."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/edinburgh-city-of-medieval-times/", "text": "Scotland does not belong to England even geographically. In fact, in the early period, Scotland was an island located in the South Pole. I know, it does not sound logical. But our planet is restless. It has been moving continuously. After moving for a long time Scotland arrived to the North and came together with England. Of course all of those things happened many millions years ago. In Edinburgh walking through sandy colored buildings is like walking in the medieval times. That was my favorite part of the experience in Edinburgh. I wanted go off the beaten track in Edinburgh and tried to do \"My Best\" to explore the locality for two weeks. I summed up my favorites in this article for you. Enjoy! On top of that, I would like to share with you some other recommendations which you may consider during your visit in Edinburgh. Dean Village: After exploring the old town \"Royal Mile\" and the new town, there is one another place which takes you to medieval time through amazing old houses and the lush nature. You should not forget to take your camera with you. I think, walking along the river while the sun is shining is like a breathtaking moment. You can easily switch off from the real world. If you are interested in modern art you can visit the National Modern Art Gallery as well. If you would like to take beautiful pictures of Edinburgh you should definitely go there. I was impressed by the panaromic view from this hill and took a lot of pictures. Do you know that Edinburgh is known as city of Athens of the North\"? Calton Hill is one of the most visible proofs of that. I was in Edinburgh during Christmas time. The first thing that I had about the city was the German market. It was quite interesting to see German culture in Edinburgh. There, you can spend time, eat something or drink something. It is quite nice, but having said that, it is quite expensive. Edinburgh's Royal Mile was spectacularly lit up on St. Andrew's Day. It was part of the capital's Christmas celebrations, with the music show taking place twice a day until December 24. I would highly recommend you visit National Museum especially the earth, animal and culture sections. I have never seen such a lot of children having fun in any museum. You will definitely enjoy yourself there. Well I can honestly say that I thought, it is a big museum with lots of information. Therefore I might have got lost easily amongs the sections. The bigger the museums are, the harder it's to find your way. In actual fact, through the one-hour-guided tour I got the first initial and essential information. After the tour I knew that what the highlights of the museum were and I was able to choose sections that I wanted to discover. At the end of the day I had lots of fun and got lots of new information on animals, our planet, cultures. But having said that, I was disappointed by the history section. There is no chronological order on the first and second floor which makes the content too complicated to follow. There are a lot of objects from history, but there is no real connection between them. If you are not familiar with Scottish and British history, you would probably get lost. You can quickly go through the history section and focus on animal and planet section. That would be the best way to enjoy your visit in museum. The Scottish Parliament is a place which I would definitely recommend you not miss. There are two special reasons for that. Well speaking frankly, in my opinion, all of those details are \"too much\". In addition to that, I think, they should have used less concrete material in the design. Nevertheless it does not change the reality that the Scottish Parliament has a unique design which absolutely has to be experienced. The Scottish Parliament was supposed to cost 40 Million pounds, but the cost ended up being 10 times higher than expected which provoked long discussion and caused controversy in Scotland. It seems the discussion will not end. What about the design? Well, some Scottish people do like but some of them do not. I am somewhere in the middle. Either you like Whisky or you have never tried it before, \"Whisky Tasting\" might me very nice experience during your visit in Edinburgh. Doesn't sound interesting? If you think, the whisky tasting speaks to you then Kilderkin is one of the right place for it with a really nice ambient. It would approximately cost 20-25 pounds with lots of fun. If you would like to buy Whisky as a present or just for yourself, I would suggest the Cadenhead Whisky Shop. They are Scotland's oldest independent bottler, and their shop is perfectly located on Royal Mile. However, that's only one option in the huge range that they offer, they have bottles from all over the world that fit budgets large and small. What makes them unique? They have non industrial bottles and custom make labels to create a personalized feeling, something special. Haggis is a traditional food made of chopped meat and a lot of spices. What makes Haggis unique? After reading the ingredients you might think that \"oh no, I can't eat it\", trust me: it is really delicious. Well, it is made of sheep's heart, liver and lungs and is cooked in the animal's stomach. It is generally served with mash potatoes and turnip. Fortunately I was in Edinburgh on St. Andrew's Day which is very special in Britain. My host family cooked Haggis and told me that it is a British tradition to eat Haggis with the whole family members on St. Andrew's Day... Haggis's taste is very similar to Turkish meat with lots of spice. It is up to you whether to try it or not. But you know now, what the haggis is. The most challenging thing that I experienced in Edinburgh was unpredictable weather. Well, speaking frankly, I have never experienced such difficult weather conditions before: Cold, rainy, windy but sometimes suprisingly sunny. As I said, something which is not foreseeable. It might be rainy in the morning but in the afternoon the weather might surprisingly brighten up. But most probably the weather is cold and rainy and to make matters worse, it is windy at the same time. That means my umbrella was useless most of the time because of the strong wind. Well, I believe that there is no such thing as bad weather, only bad clothing. You should definitely to be prepared for the weather. Even if Christmas time is fabulous with all lights, christmas events, I would highly recommend you plan your trip in May or June. You can enjoy the long day light in those months. Or you can come to Edinburgh in August and enjoy the summer music festival... That's up to you! Delicious soup / Sandwich for lunch time: Castello Coffee Co, The Rosehip, Social Bite Cafe where George Clooney has recently visited. Social Bite Cafe donates all its profits to homeless people! Off the Road on the Track was in Edinburgh!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/edirne-eski-caminin-yazisi-selimiyenin-yapisi/", "text": "Edirne Selimiye Külliyesi, Osmanlı Klasik Mimari Tarihi'nin bir şaheseri. Sadece bir camiden ibaret değil. Arkasındaki Medrese binaları ve aşağısındaki arastasıyla beraber bir mimari şaheser. Ana Kapı'dan avluya girdiğinizde önce avlunun ortasında yer alan bir Şadırvan karşılayacak sizi. Bir yaptığını bir daha yapmayan bir ustaymış Mimar Sinan. Yani bırakın başkalarını taklit etmesini kendisini bile tekerrür etmezmiş. Yani o avlunun ortasında yeralan o şadırvanın bir ikincisi yok. Onlarca cami şadırvanı yapan Mimar Sinan her seferinde bambaşka bir şadırvan tasarlamış. Selimiye Camisi şadırvanından akan su altta küçük havuzcuklarda toplanıyor ve bu olurken kimsenin üzerine su sıçramıyor. Peki Mimar Sinan'ın Selimiye için bu kadar ihtişamlı bir kubbe yapmasının sebebini biliyor musunuz? Kendi yazdığı bir kitabında bunun nedenini açıklayan Koca Sinan sebep olarak Gayri Müslimlerin Müslümanlar bizim Ayasofyamızdan daha büyük bir kubbeyi ortaya koyamadılar' demesini göstermiş. Bu nasıl bir ustalıktır, bu nasıl bir matematik dehasıdır ki Koca Sinan'ın yaptığı kubbe 32'ye 32 tam yuvarlaktır. Örneğin Ayasofya'nın kubbesi tam yuvarlak değildir. Kubbenin altındaki beşerli pencereler dinin 5 şartını işaret ediyormuş. Koca Sinan İhtişam'ın sadelikte gizlendiğini' düşünen bir ustaymış... Bu nedenle Minber'i altın yerine taştan yapmış. Sultan Selim o kadar güzel bir cami yaptırmak ister ki Osmanlının tüm varlığını bu cami için seferber eder ve bu caminin Minber'inin altından yapılmasını ister. Koca Sinan ise Sultanım, taş yerinde ağırdır. Taştan yapalım. Ama öyle güzel yapalım ki altından bile kıymetli olsun' der... Ki bence altından bile daha değerli. Yekpare mermer Ajur tekniğiyle işlenerek bu muhteşem görsellik ortaya çıkmış... Taşı çok büyük bir incelikte adeta dantel oyasına dönüştürmüşler. Caminin tam ortasında Müezzin Mahfili'ni göreceksiniz. Neden ortaya yapıldığı halen çözülememiş. Bazı kaynaklara göre bu Mahfil sonradan koyulmuş ve bu Koca Sinan'ın eseri olamaz. Çünkü, Koca Sinan tüm hayatı boyunca dev kubbeli cami projesi üzerine çalışmış. Hep dev bir kubbe altında tek bir alan yaratmak istiyormuş. Caminin içinde herkes nerede olursa olsun birbirlerini görebilsin istiyormuş. Tek bir kubbe ile Allah'ın birliğini sembolize etmek istiyormuş. Ve bu rüyasını Selimiye ile gerçekleştirmiş. Bu nedenle de tam ortadaki Müezzin Mahfili'nin Mimar Sinan tarafından oraya konulmadığını düşünenler var. Ancak bir diğer görüşe göre, ki ben Mimar Sinan hakkında okuduklarımdan yola çıkarak buna inanıyorum, bu tam da Mimar Sinan'ın bir eseridir. Mimar Sinan dev kubbeli tek alanlı camisini bitirdikten sonra kendisi bile bu kusursuzluk karşısında büyülenir. Kusursuzluk Allah'a mahsustur, Kul kusurlu olmalıdır der hep. Bu nedenle de Müezzin Mahfili'ni hiçbir camisinde yapmadığı şekilde tam da ortaya yerleştirir ve bu muhteşem eserini bir kusurla tamamlar. Mimar Sinan bu camiyi yaptığında 84 yaşındadır ve çok sevdiği torunu Fatma'yı yanından ayırmak istemez. Onu da yanına aldırtır. Ancak o sırada 8-10 yaş civarında olan Fatma hastalanır ve ölür. Mimar Sinan bu ölümün ardından çok üzülür ve torunu için bir türbe yapar. Türbesi'nin üzerine mermer bir sanduka koyar. Sanduka'nın üzerine de boynu bükük bir lale işletir. Mimar Sinan'ın büyük üzüntüsünü gören öğrencilerinden bir tanesi de Ustanın bu üzüntüsünü Müezzin Mahfili'nin ayaklarından birine boynu bükük lale olarak işler. İşte gerçek hikaye bu. Ayrıca 3 şerefeli minarelerin içinde şerefelere çıkan 3 ayrı merdiven var. Bu 3 merdiven sayesinde şerefelere çıkanlar birbirini görmezler. Birinci merdiven 1. ve 3. şerefeye, 2, merdiven 2. ve 3. şerefeye, 3. merdiven ise direk 3. şerefeye çıkıyormuş. Mimar Sinan bu minareyi anlatırken, 2. Murat zamanında yapılan diğer 3 şerefeli camilere de atıf da bulunur ve derki, O minareler kule gibidir, benim minaremse kalem gibi.' 82 metre uzunluğundaki bu kalem gibi minareler hala dünyada bu incelikte en yüksek olma özelliğini elinde tutuyor. Edirne'ye bu muhteşem eseri görmek için muhakkak gidin derim. Sadece kubbesi değil daha birçok ayrıntı sizi derinden etkileyecek inanın. Caminin 99 penceresi Allah'ın 99 ismini, 32 kapısı Dinin 32 farzını, 4 kürsüsü 4 mezhebi sembolize ediyor örneğin. Minarelerindeki 12 şerefe camiyi yaptıran Sultan Selim'in Osmanlının 12. padişahı olduğunu tekrar hatırlatıyor bize. Daha birçok ayrıntı gizli bu camide. 16. yüzyıl Osmanlı Çinileri'nin en paha biçilmez örnekleri bu camide.... Yukarıda saydıklarım Mimar Sinan'ın nasıl bir deha olduğunu anlatan sadece birkaç ayrıntı. Selimiye'de daha ne sırlar gizli. Örneğin çörtenlerin yapısına, sayısına dikkat edildiğinde Mimar Sinan'ın inandığı felsefeyi eserlerinde yaşatacak kadar büyük bir deha oluğunu anlayacaksınız. Yağan yağmur sularının bir kanalda toplanıp yapıya zarar vermeyecek şekilde atılmasını sağlayan çörtenlerden Selimiye'de de var. Ancak Kıble duvarına baktığınızda sadece büyük bir çörtenin olduğunu göreceksiniz. Büyük, dev kubbe üzerine yağan yağmur suları büyük bir çörtende toplanır ve kıble yönünde tek bir kanaldan akar. Bu da Tek bir Allah'tan gelip yine tek bir Allah'a gidecek olmamız' felsefesine dayanmaktadır. Selimiye'nin muhteşem çinileri olduğunu söylemiştim. Bu çinilerden Padişah Mahfili'ndekilerin bir kısmı ne yazık ki Rus askerleri tarafından sökülüp Rusya'ya kaçırılmış. Çok yazık. Umarım o değerli İznik çinileri ait olduğu yere getirtilir. Ben elimden geldiğince size Selimiye'nin gizli ayrıntılarını anlatmaya çalıştım. Sıra sizde. Gidin ve o ayrıntıları yerinde görün. Hemen yanında şu an müzeye dönüştürülmiş medreseyi, önündeki çarşısı arastayı gezin derim. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Edirne notları arasında Eski Cami'ye de yer ayırır ve der ki: Edirne'nin tam ortasında, bilginler topluluğu ve ayanın bulunduğu yerde inşa edilen muazzam bir camidir.' Ben en az Selimiye Cami'den etkilendiğim kadar Eski Cami'den ve onun duvarlarındaki hat yazılarından çok etkilendim. Bu camiyi özel kılan belki de duvarlarında yer alan herbiri bir sanat eseri değerindeki hat yazıları. Bir diğer önemli ayrıntı da Rükn-i Yemani'den gelen kutsal taş. Yani Kabe'den gelen bir taşın caminin duvarında yeralıyor olması. Yıldırım Beyazıt Dönemi'nde Osmanlılar Balkanlarda epey ilerlemiş hatta Niğbolu Kalesi alınmıştır. Bunun üzerine Abbasi Halifesi Yıldırım Beyazıt'a Sultan' Ünvanını verir ve de Rükn-i Yemani'deki kutsal taşın bir parçasını hediye olarak Edirne'ye göndertir. İşte o taş Eski Cami'nin duvarında yeralmaktadır. Eski Cami'ye 5. Makam dendiğini biliyor muydunuz peki? Çünkü Hacı Bayram Veli Hazretleri bir sabah bayram namazı için camiye girdiğinde Peygamberimizi caminin tam ortasında namaz kılarken görür. Bundan dolayı da Eski Cami çok kıymetlidir. Eski Cami'nin yapımına Süleyman Çelebi zamanında yani 1403 yılında başlanır. Cami, Süleyman Çelebi'yi Edirne'ye gelerek yenen kardeşi Musa Çelebi tarafından yükseltilir. Caminin tamamlanması ise Musa Çelebi'yi Edirne'de yenen kardeşi Çelebi Mehmet tarafından 1414 yılında gerçekleşir. Bu da, taht için birbirini öldüren Osmanlı hükümdarlarının, kinlerinin şahsi olmadığının, mimari eserlerin yarım kalmasına izin vermediğini ve eserlerin büyük bir özenle kaldıkları yerden tamamlattıklarının en önemli göstergesi. Ve bu caminin adı aslında Süleyman Çelebi'ye ithaf edildiğinden Süleymaniye'dir. Daha sonra yapılan Üç Şerefeli Cami nedeniyle ismi halk arasında Eski Cami olarak değişmiş. Eski Cami'de caminin sol tarafında bulunan kürsü Hacı Bayram Veli'ye aittir. O dönemde halk tarafından çok sevilen Hacı Bayram Veli Osmanlı hükümdarının kulağına Anadolu'da bir eşkiya var halkı etrafında topladı diye gelir. O da hemen o eşkiyayı derdest edin Edirne'ye getirin der. Karşısında Ankara'dan apar topar getirtilen Hacı Bayram Veli'yi gören hükümdar ne kadar yanlış birşey yaptığını anlar ve af diler. Hacı Bayram Veli'yi Edirne'de bir süre misafir etmek isterler. Hacı Bayram Veli uzun süre Edirne'de yaşamış, Eski Cami'de vaazlar vermiş. Kürsüsü de hala Eski Cami'de. Başka bir ayrıntı da: Hacı Bayram Veli Hazretleri Edirne'de iken Fatih Sultan Mehmet doğmuştur Edirne'de. Eski Cami'ye ait başka bir ayrıntı da Edirne Halkı'nın hergün sabah namazını kıldıktan sonra gün ağırana kadar ibadet etmeye devam ediyor oluşu. Bunun nedenini bir programda Talha Uğurluel'den dinlemiştim. Halk bunun tarihi nedenini bilmeden yapsa da, aslında neden caminin duvarında yazılı olan Hadisi Şerif'te gizli: Kim sabah namazını kıldıktan sonra gün ağırana kadar ibadetle meşgul olur, gün ağırdığında 2 rekat bir kuşluk namazıyla nihayete erdirirse ibadetini, ona bir hac ve umre sevabı verilir. Eski Cami de içinde çok fazla gizi barındıran çok önemli bir eser. Edirne'ye geldiğinizde mutlaka gelin görün derim. Edirne'ye gelmişken meşhur Edirne ciğerini yememek olmazdı. Önce meşhur Aydın'ı bulmaya koyulduk. Buraya dikkat. Edirne'deki ciğercilerin neredeyse yarısı Aydın. Yanlış Aydın'a gitmeyin. Biz gerçek Aydın'ı önünde uzanıp giden müşteri kuyruğundan hemen tanıdık. Tüm mekanlara hemen oturma imkanı varken neden insanlar bu sırada bekler, gerçekten beklemeye değer mi bu ciğer, o kuyruğu görünce hemen sorgulamaya başladıklarımız arasındaydı. Bu sıra beklenmez dedik çıktık sıradan. 5 dakika sonra fikrimizi değiştirip geri döndüğümüzde önümüze yaklaşık 8 kişi eklenmişti bile. Sırada bekleyenlere sorduk. Edirneli olanlar vardı aralarında. El mahkum bekleyeceğiz dedik öyleyse. Sıra yaklaşık 35-40 dakika sonra bize geldi. Sonuç? Tek kelimeyle muhteşem. Beklediğimize fazlasıyla değdi. Ciğer zaten anlatılmaz, sadece yenir. Ancak ben burada başka bir noktaya değinmek istiyorum. Aydın'da çalışanların kibarlığı, ilgisi. Arı gibiler. Servis edilen domates, turşu daha tam bitmeden yenisi geliyor. O kadar kalabalığa rağmen fotoğrafımızı çekmelerini istedik. Ben kalabalıktan dolayı işimiz var derler diye düşünürken 2-3 poz fotoğrafımızı çektiler. Servis edilen herşey çok lezzetli ve tazeydi. Fiyatına gelecek olursak bence gayet uygun. Biz 5 yetişkin 2 çocuk yaklaşık 90 TL ödedik. Bir günlüğüne keşfe çıktığımız Edirne'de daha gezilecek, ayrıntılarında kaybolacak çok eser var. Ben bunlardan birkaçını burada sizlerle paylaşmaya çalıştım. Umarım Edirne gezinizde faydalı olur. Yazımda yer alan bilgiler ünlü Sanat Tarihçisi Talha Uğurluel'in hazırladığı Tarihin İzinde Programı içinde anlatılanlara dayanmaktadır. Muhteşem bir anlatım olmuş. Rehberiniz iyiymiş. Bir ufak bilgi de ben vereyim. Mimar Sinan, yapıyı kim için yapıyorsa; o kişinin özelliğini mutlaka yapıda gösterirmiş. Mihrimah Sultan'ın camisi içi ışıl ışılken eşi Rüstem Paşa'nın camisi karanlık kişiliğinden dolayı koyu mavi renk tonlarını kullanmış. Sevgiler."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/en-pratik-munih-haritasi/", "text": "Oktoberfest yaklaşıyor. Münih biletleri alındı mı? Oktoberfest'e gelmişken Münih'te, şehir içinde neler yapsam, nereleri dolaşsam mı diye düşünüyorsunuz. Aşağıdaki haritanın çıktısını almanız yeterli o zaman. Birkaç günlük Münih seyahatinizde harita üzerindeki noktaları dolaşmak yeterli. En önemli, en dikkat çekici yerleri görmüş olacaksınız. Olympia Park ve BMW müzesini gezebilirsiniz. BMW müzesi arabaya ilgisi olmayan kadınların bile zevkle dolaşacağı bir yer. Bence kaçırmayın. Şöyle son model bir BMW'ye binip Facebook fotoğrafı çektirebilirsiniz. Alışveriş için Marienplatz ve Karlsplatz arasındaki Kaufinger Caddesi'ni, ya da Marienplatz'tan Odeonsplatz'a doğru olan caddeyi gezebilirsiniz. Gelmişken Dachau'ya zaman ayırabilirsiniz. Metro ile ulaşacağınız bu toplanma kampı Hitler döneminde açılan en önemli, en büyük ve tabii ki çok fazla ölümlerin yaşandığı Yahudi toplama kamplarından biri. Şu anda orası bir müze. Oldukça etkileyici bir yer. Ancak gezerken insanı derinden sarstığını söylemeliyim. Ne yeriz ne içeriz Münih'te diyorsanız benim Münih için hazırladığım Yeme İçme Rehberi'ne bir göz atın derim. Eğer yazının başında bahsettiğim Oktoberfest de ne diyorsanız o zaman Oktoberfest yazımı okumalısınız. Eminim bu muhteşem festivali görmek için seneye uçak biletinizi şimdiden ayırtacaksınız. Oktoberfest'te Geri Sayım Başladı / O'zapft is!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/en-pratik-venedik-rehberi/", "text": "Bu sene Eylül Ayı'nda ne kadar çok ismini duyduk Venedik'in. Hollywood yıldızı George Clooney ve Lübnan asıllı avukat nişanlısı Venedik'te evlenince dünyanın gözü bu şehre dönüverdi hemen. Türkiye için, sinemaseverler için de bu sene özeldi. 71. Venedik Film Festivali'nde Sivas' filminin çocuk başrol oyuncusu Doğan İzci en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Öyle bir şehir düşünün ki 118 küçük ada birbirine köprüler ve su kanallarıyla bağlı olsun. Böyle bir yerde bilindik, herkesin alışkın olduğu gibi arabayla, otobüsle seyahat etmenin imkansız olduğunu tahmin edeceksinizdir. Yağmurun yoğun olduğu dönemde meydanların, sokakların sular altında kaldığını da düşünürsek aslında Venedik'te yaşamak çok keyifli değildir diye düşünüyorum. Ancak tam da bu noktada büyünün yattığını söyleyebilirim. Bu şehir insana bambaşka bir deneyim sunuyor ve yaşattıklarıyla büyülüyor. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir haberi hatırlıyorum da Venedik'te su seviyesi 149 santimetreyi bulmuş ve tüm eski şehir sular altında kalmıştı. Şehrin en alçak noktasının olduğu San Marco Meydanı'nda sandalyelere oturmuş mayolu turistlerin fotoğrafları vardı haberde. Kimi elbiseleriyle köprülerden atlamış, kimi mayolarını giyip kanallarda yüzmüştü. Ben her ne kadar kanalda yüzme isteğiyle yanıp tutuşmasam da Eylül Ayı'nda belki yağmur olur ve belki biz de sular altında kalan San Marco Meydanı'nı görebiliriz diyerek de beklemedim değil. Ancak şansımıza muhteşem güneşli bir hava vardı Venedik'te. Ama bilinmez, belki siz ordayken böyle bir olaya denk gelebilirsiniz. Bunun da farklı bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Yanınıza su geçirmeyen bot alın yeter. Venedik sokaklarında kaybolduğunuzda inanın çok keyifli dakikalar geçireceksiniz. Geceleri sokaklar olabildiğine sessiz olsa da gündüzleri tam tersine olabildiğine hareketli, eğlenceli ve kalabalık. Aramızda bir tiyatro sanatçısı olunca aşağıdaki kareleri yaşama fırsatımız da oldu. Zeynep Ablam Pandomim yapan bir sokak sanatçısına eşlik ederken biz oldukça keyifli anlara tanıklık etmiş olduk. ve bir de rengarenk, çeşit çeşit maskelerden bahsetmeliyim... Tarihi 800 yıl öncesine dayanan 1979 yılından bu yana gelenekselleşen Venedik Karnavalı'nın aslında köklerinin dine dayandığını biliyor musunuz? Hristiyanların 40 günlük bir perhize girmeden önce gerçekleştirdikleri kutlamalar günümüzde ilk anlamlarını yitirerek bir karnavala, eğlenceye dönüşmüş. Mesela Brezilya'daki Rio Karnavalı ya da Almanya'daki Fasching kutlamaları hepsi aynı dönemde yılın Şubat Ayı'nda aynı amaçla yapılıyor. Hristiyanlar perhiz döneminde et ve yüksek protein içeren besin maddelerini tüketmiyorlar. Karnaval sözcüğü de Latincede etten mahrum kalmak anlamına geliyor. Venedik'te insanlar Şubat Ayı'nda düzenlenen bu karnavala maskeleriyle, kostümleriyle katılıyorlar. Biz eğer olur da tekrardan Venedik'e yolumuzu düşürmek istersek bu sefer kesinlikle Şubat Ayı'nda oraya gitmek istyoruz. Karlar altındaki, maskeli Venedik'i yaşamak ilginç bir deneyim olur kesinlikle. ve tabii ki Gondol turu... Bence kesinlikle yapılmalı. Uzun, kısa ve orta mesafe rotalardan biz orta mesafeli olanı seçtik ve 6 kişi için 120 Euro ededik. Yaklaşık 40 dakika süren gezi inanın çok keyifliydi. Gondol turları aşağı yukarı her yerde aynı. Zaten paranızın karşılığında makbuz alıyorsunuz. Kazıklanır mıyım diye korkmayın. Bir yerde pazarlık yapılabildiğini okumuştum. 120 Euro'nın altına anlaşırsanız ne ala, aksi takdirde fazlasını da sakın vermeyin. Fotoğraf çekmekten hoşlanan kişiler ise eminim gondol gezisi sırasında çok güzel kareler yakalayacaksınız. Venedik'te birçok köprü olduğunu daha önce söylemiştim. Bunlardan en ünlüsü Rialto Köprüsü. Tahmin edeceğiniz gibi üstü turist dolu. Fotoğraf çekmek, çekilmek insan kalabalığı nedeniyle zor olsa da köprünün üzerinden gördüğünüz manzara çok güzel. Venedik'te Osmanlıdan veya Bizanstan izlere rastlamak bu meydanda mümkün. 4. Haçlı Seferleri sırasında Bizans Dönemi'ne ait eserlerden birkaçı Venedik'e taşınmış. Bunlardan en önemlisi de 4 bronz at. Ünlü San Marco Meydanı'ndaki Bazilika önünde bu atların bir kopyasını göreceksiniz. Orjinal bronz atlar ise müze bölümünde sergileniyor. Eğer San Marco Bazilikası'nı görme şansına sahip olursanız, ki önünde uzanan ve hiç bitmeyecek gibi görünen turist kuyruğu nedeniyle herkese nasip olmayabilir, bazilikanın içindeki altın sunak da Bizans dönemine ait ve yine İstanbul'dan getirtilmiş. Biz San Marco Bazilika'sın önünde uzanan, Bazilika'yı görmek için yanıp tutuşan! turistlerin oluşturduğu sırayı görünce bu işe hiç kalkışmadık. Venedik'e 2 kez gittik. İkisinde de bu Bazilika'nın içine giremedik, daha doğrusu zamanımızı o kuyrukta öldürmek istemedik. Bu meydanda yapabileceğiniz başka bir turistik aktivite de meydandaki kuleye çıkıp Venedik'i kuş bakışı seyretmek olabilir. Biz ilk Venedik tatilimizde bu aktiviteyi gerçekleştirmiştik. Bence yapılmasa da olabilir. Size kalmış. Tabii ki bu güzel meydanı gündüz gözüyle de görmelisiniz. Biz meydanda fotoğraf çektirirken çok keyifli dakikalar geçirdik. En keyifli olanı da sabah kalktığımızda kanallardaki haraketli trafiği seyretmek oldu. Sabah saatlerinde kanalların çok hareketli olduğunu söylemeliyim. Sebze-meyve taşıyanlar, çöp toplayanlar... Çok ilginç bir görüntü çıkyor ortaya... Bu evi Booking. com internet adresinden bulduk. Venedik bu kadar turistik olunca lokal mekanlar bulmak da bir o kadar zor oluyor. İlk gün akşam saatlarinde Venedik'e ulaştık. Otele yerleşme faslı bitince internetten başladık araştırmaya. Trip Advisor'da bir numara olan ve İtalyan makarnası yapan bir mekan gözümüze çarptı. Yemeğe çok fazla para vermek istemeyince bu mekan bize çok cazip geldi. Gittik, bulduk, ve makarnalarını denedik. Kimimiz beğendi, kimimiz ortalama buldu. Ama eğer ayak üstü birşeyler atıştırmak istiyorsanız, bizim gibi yemeğe çok fazla para ayırmak yerine yemek sonrası bar tarzı mekanlarda zaman geçirmek fikrindeyseniz bu mekan size göre. Makarnanın çeşidini ve sosunu seçiyorsunuz, onlar hemen önününüzde hazırlıyor. İsmi Alfredo. Mekanda fotoğraf çekilmesi yasak olsa da biz sizin için izinle bir fotoğraf çekmeyi başardık. Zaten Türk olduğumuzu öğrenince epey ilgi odağı olduk. 6 kişi makarna yedik ve toplam 40 Euro ödedik. Makarnaları kendileri yapıyorlar ve oldukça taze. Bence denenebilir. 2. günün akşamı Venedik'in adalarındaydık ve yemeğimizi orada yedik. Adalar kısmını ayrıca yazacağım. Bence Venedik'ten çok daha güzel ve keyifliydi. Ancak öncesinde size Venedik'te Rialto Köprüsü yakınlarında süper bir mekan tavsiye edeceğim. Kaldığımız evin bir artısı da bu mekanı keşfetmemize ön ayak olmasıydı. Direk kaldığımız sokakta yer alan bu mekanda 2. akşamımızda canlı müzik vardı ve tek kelimeyle muhteşemdi. Garsonlarının bir yandan şarap içip bir yandan servis yaptığı bu mekan olabildiğine lokal, olabildiğine keyifli. Burada yemek yiyebilir ya da bizim gibi akşam kapanışlarını burada yapabilirsiniz. İsmi Bacarando. Adres: Corte de l'orso. Kesinlikle deneyin. Kahvaltı için de bir öneride bulunabilirim. Bizim ekip henüz sabahın erken saatlerinde uyurken ekibimizin en genç ruhlu kişisi Engin Abi sabah saatlerinde şehri keşfe çıkmış, sessiz Venedik sokaklarında güzel bir gezinti yapmış. Bu gezi sırasında da birkaç güzel cafe keşfetmiş. Biz de başka bir araştırma yapma gereksinimi duymadan 2 sabah burada sandiviç ve coppucino eşliğinde kahvaltı yaptık. İsmi Molinari Cafe. Adres: Campiello S. Stefano. 6 kişi yaklaşık 40 Euro ödeyerek lezzetli sandiviçlerinden yedik ve coppucino içtik. Bir de çok tatlı Amerikalı bir teyzeyle tanıştık. Her sabah burada kahvesini içen ve sokağın başında yaşayan teyzeyle 2 sabah sohbet etme fırsatımız oldu. Bir İtalyan ile evlenen kızının peşinden İtalya'ya yerleşen bu yaşlı teyze oldukça konuşkandı. Bizim kalacağımız yer Rialto Köprüsü yakınında olduğu için biz tekrardan bir deniz otobüsüne bindik. Bunun için de kişi başı tek gidiş için 7 Euro ödedik. Günlük biletler de var. Eğer gün içinde birden fazla deniz otobüsüne binmeniz gerekiyorsa günlük bilet alabilirsiniz. Kişi başı 20 Euro. Bu biletle Venedik'in adalarına da gidip gelebilirsiniz. Eğer Venedik'e uçakla gelecekseniz Marco Polo Havalima'nından kalkan otobüslerle Venedik'e ulaşabilirsiniz. Biz ilk Venedik seyahatimizde Mestre'de yani anakarada bir otel seçmiş ve her gün Mestre'den trenle Venedik'e gidip gelmiştik. Ben bunu kesinlike tavsiye etmiyorum. Venedik kanallarının yanında bir Venedik Evi'nde kalmak, sabahları kalkar kalkmaz Venedik sokaklarına çıkmak, akşam yürüyerek eve ulaşmak bence çok daha keyifli. Zaten Mestre'de kaldığınızda hergün vereceğiniz yol parasını hesapladığınızda biraz daha fazla para vererek Venedik'te kalmanın aslında o kadar da maliyetli olmadığını göreceksiniz. Biz Venedik'te 2 gece 2 gün kaldık. Venedik kadar Venedik'in adaları Murano ve Burano'da görülmeye değer yerler. Bu nedenle tam bir günümüzü Venedik'e, diğer günümüzü de Murano ve Burano Adaları'na ayırdık. Biz Venedik tatilimizi İtalya'nın bir diğer romantik şehri, Romeo ve Juliet'le ünlü Verona ve yine İtalya'nın ünlü Garda Gölü'yle birleştirdik. Bu tur için de 4 gün ayırdık. 2 gece Venedik'te kaldık. Bir gün Venedik'e, bir gün Venedik'in adalarına ayırdık. 3. günün sabahı yola çıktık ve Venedik'e çok yakın olan Verona'ya gittik. Bu şehirde yaklaşık 3-4 saat geçirdik. Romeo'nun Juliet'inin yaşadığı evi ziyaret ettik, aşklarımızı duvara yazmayı ihmal etmedik ve şehrin o güzel meydanında bir mola verdik. Ardından aynı günün öğleden sonrasında Garda Gölü'ne geçtik. Garda Gölü'nde güzeller güzeli Sirmione'de kaldık. Akşam üstü Sirmione'ye, Garda Gölü'nün en güney noktasına ulaşmıştık. O akşam ve ertesi sabah Sirmione'yi keşfettik sonrasında ise Garda Gölü'nün haritaya baktığınızda sol kıyısını takip ederek gölü güneyden kuzeye keşfettik. Garda Gölü şaraplarıyla, zeytin bahçeleriyle ünlü bir bölge. Yolda ara ara mola verdik. Şarap bağlarına gittik. Şarap tattık, şarap ve zeytinyağ satın aldık. Muhteşem bir deneyimdi. Öyle güzel bir yere gittik ki tepeden Garda Gölü'nün tüm güzelliğini görme fırsatımız oldu. Aynı günün gecesinde 4 günü arkamızda bırakmış ve Münih'e, evimize ulaşmıştık. Bence sadece Venedik'e uçup orada birkaç gün geçirmek yerine bizim yaptığımız gibi şehir ve doğayı birleştirebilir çok güzel bir deneyim yaşayabilirsiniz. Bunun için aşağıda linklerini vereceğim yazılarıma muhakkak göz atın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/endulus-tatil-notlari-1-malaga-ve-nerja/", "text": "Tatil öncesi hazırlığımıza Endülüs Bölgesi'ni anlatan bir gezi kitabı alarak başladık ve gezi rotamızı planladık. Bu rotayı arabayla tamamlamayı planladığımızdan, ADAC firması aracılığıyla bir araba kiraladık (Malaga alış Malaga teslim 10 gün 216 ) ve sadece ilk gecemiz için Malaga'da bir otel bulduk (Hotel Goartin 48 /gecelik ve 9 otopark). Sonraki tüm otelleri gittiğimizde ayarlamak bizim daha çok hoşumuza gidiyor. Böylece gezi boyunca esnekliğimizi hiç kaybetmeden, canımız ne isterse onu yapabiliyor, planları biranda alt üst edebiliyoruz:) Tabiki tüm uyarıları dikkate alarak El Hamra Sarayı'na giriş biletini tatil öncesinde aldık. Bu sarayı hakkıyla gezmek istediğimizden rehberli bir tura 3-4 gün öncesinden rezervasyon yaptırmayı da atlamadık (El Hamra Sarayı rehberli tur ve giriş bileti içinde iki kişi 98 ). Sonrasıysa, artık o anda ne çıkarsa bahtımıza moduyla yaşanacaktı. Münih'ten başlayan ve Brüksel üzerinden aktarmayla devam eden uzun yolculuğumuz sonrasında Malaga'daki otelimize 21:30 sularında vardık ve ilk şok: Resepsiyondaki bayan tek kelime ingilizce konuşamıyor. Hem tatil hem ispanyolca kursu birarada olacak anlaşılan. İspanyolca öğrenmeyi epeydir düşünsem de böyle bir hızlı girişi planlamamıştım:) Ama biz halimizden memnunuz. Mesela, ben bu satırları yazarken Fatih yanına aldığı İspanyolca klavuzunu çıkartmış kendi kendine ispanyolca kelimeler tekrarlamaya başladı bile:) İlk gece için amacımız lokal bir yerde İspanya'ya ait lokal tatları tatmak. Bu nedenle otelimizin bulundugu caddedeki Rest. Astorga'yı seçtik. Resepsiyondaki tatlı bayan bize ispanyolca güzel mekanları kendince anlatmayı denedi, en sonunda da buranın ismini yazdı bize. Burası turistik olmayan bir mekan. Biz vakit geç olduğu için aperatif olarak salata, kalamar ve Malaga'ya özel bir balık seçtik. Yemekler gayet lezzetliydi. Ayrıca, servisi yapan kişi hızlı ve güler yüzlü olduğu için de güzel bir akşam geçirdik (Akşam yemeği 24,5 ). Başta ikram olarak verdikleri zeytin ve zeytinyağı süperdi. Ah Ege seni özlemişim ben! Malaga, Malaga Bölgesi'nin başkenti olan güzel bir liman şehri. Bu şehirde 1-2 gün zaman geçirebilir ve önemli tarihi yerlerini gezebilirsiniz. Biz ilk geldiğimiz akşam bu şehrin sokaklarını, caddelerini dolaşma fırsatı bulduk. Tatil programımızın yoğunluğu nedeniyle daha fazla zaman ayıramadık ve ertesi gün bir günlük deniz kaçamağı için Nerja'ya doğru yola çıktık. Yoğun bir tarih turu bizi beklediği için bir günlüğüne deniz kaçamağı yapmak istedik ve bunun için de Malaga ile Granada arasındaki Nerja'yı seçtik. Burası beyaz evler cenneti olan güzel, şirin bir tatil yeri. Costa de Sol üzerinde bulunan Nerja'nın tarihi şehir merkezi oldukça düzenli, gezmesi zevkli ve aradığınız herşeyi birarada bulabileceğiniz şekilde planlanmış. \"Avrupa'nın Balkonu\" adı verilen seyir terasında çok güzel manzara fotoğrafları çekebilirsiniz. Biz burada bol bol fotoğraf çektikten ve tarihi merkezde dolaştıktan sonra deniz için Nerja'dan 1-2 km uzaklıktaki \"Burriana\" plajını seçtik ve tüm günümüzü burada geçirdik (2 şezlong ve bir şemsiye 8 ). Burası İspanya'da otopark parası ödemediğimiz birkaç yerden biriydi. İspanya'da otopark ücretlerinin çok pahalı olduğunu söylemeliyim. Otoban için neredeyse hiç para ödemedik, ama otoparka ödediğimiz paranın haddi hesabı yok (Fikir oluşması icin 10 günlük tatilde ödediğimiz otopark ücretini paylaşmak istiyorum: 136 ). Turist bilgi bürosundaki görevlinin bize tavsiye ettiği yeri ben de size tavsiye etmek istiyorum. Nerja'nın kuzeyinde dağlara kurulu Frigiliana adındaki bölgede kireç taşı mağaralarını gezebilirsiniz. Aklınızda bulunsun. Biz Nerja'yı çok beğenince geceyi burada geçirmeye karar verdik. Sezonun henüz açılmamış olmasına rağmen, hemen hemen tüm oteller doluydu. Tüm umutlarımızı kaybettiğimiz anda bir hostel bulduk (Hostel El Hamra, 40 gecelik, otopark yeri yok, yola park edebilirsiniz). Nerja'da şehrin tarihi merkezinde güzel bir \"tapas bar turu\" yaptık o gece. İspanya'da tapas yemek isterseniz içki söylemeniz yeterli. Yanında bir tapas bedava. Bunun için bara oturmanız gerekiyor. Çünkü masaya tapas servisi yok. Aynı yemekleri masaya porsiyon olarak servis ediyorlar, ama bu sefer fiyatı oldukça yükseliyor. Açıkçası barda oturmak ve değişik tapaslar denemek bizim hoşumuza gitti (2 içki ve yanında 2 tapas ortalama 3 ). Ama bu şekilde her gece tapas bar turu yapılmaz. İnsan alkolik olur:). İspanya'da insanların çok fazla içki tükettiğini söylememe gerek yok sanırım. Sevgili Gokce, guzel yazilarin icin cok tesekkurler."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/endulus-tatil-notlari-2-granada-girnata/", "text": "Endülüs Bölgesi Afrika'yı aşıp Avrupa'ya ulaşan insanların ilk yaşam yeri olmuş. Bu bölgede yeralan Gırnata'da ise ilk insanlığa dair izler burada yaşamın başlangıcının 1 milyon yıldan fazla olduğunu kanıtlıyor. Gırnata Albaicin ve El Hamra olmak üzere iki tepeye kurulu ve bu tepelerin arasından Darro Nehri'nin geçtiği bir şehir. Tarihinde Romalıların izlerine de rastlanan Gırnata, İslam Medeniyeti'nin son kalesi aslında. Halifenin yaşadığı Kurtuba'nın ve diğer şehirlerin İspanyollar tarafından alınmasına rağmen, Gırnata Emiri, Ebu Abdullah Bin Yusuf Bin Nasr El Ahmar, Kastilya Kralı III. Fernando'ya vergi ödemeyi kabul ederek Gırnata'nın 250 yıl daha müslüman şehri olarak kalmasını sağlamış. Bu süre zarfında askeri gücü olmayan müslüman şehir daha çok sosyal aktivitelere zaman ayırmış. Bunun en önemli örneği, Nasiriler soyu tarafından kızıl tepenin üzerine 1232 yılında temeli atılan ve kızıl/kırmızı saray anlamına gelen El Hamra Sarayı. Katolik Monarklar, İsabel ve Ferdinand, farklı krallıklar tarafından yönetilen İspanya'yı tek çatı altında toplamak için harekete geçince ilk iş olarak Gırnata'yı işgal ederler. İşte, 1492 yılında Katolik Monark'lara savaşmadan teslim olan Endülüs'teki son Müslüman Emirlik'de bu şekilde bölgeden silinmiş olur. İlk başlarda insanların özgürce dinini yaşamalarına izin verilse de, sonrasında insanların zorla hristiyan olmaları istenmiş. İnsanlar dinlerini değiştirseler de müslüman gibi yaşamaya devam ettikleri için, çok kıyım olmuş. Dinlerini değiştirmek istemeyen müslümanlarsa buradan sürülmüş. Sabah saat 10:00'da tur rehberiyle buluşmamızla başlayan El Hamra Saray turu bizce ödediğimiz parayı son kuruşuna kadar haketti (98 iki kişi). Yaklaşık 3 saat süren turda sarayda ayak basılmadık yer bırakmadık. Saray hakkında önceden okuduklarım, sarayın 1001 gece masallarındaki rüya sarayların gerçek alemdeki izdüşümü olduğu yönündeydi. Ayrıca, İslam medeniyetinin insanlığı ulaştırabileceği en yüksek nokta olarak tasvir ediliyordu. Birbirine bağlı sayısız oda ve salonlar, bu mekanların arasında yer alan avlular, yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçeler belli bir düzen ve ahenk içinde olduğu için El Hamra Sarayı'nın haklı bir üne sahip olduğu söyleniyordu. Ben bu noktada sarayla ilgili kendi duygularımı paylaşmak istiyorum. El Hamra Sarayı'nın detaylarından geriye pek birşey kalmamış aslında. Bahçenin tam ortasına İspanya Kralı 5. Charles tarafından yaptırılan ve hiç gitmedikleri için bitmemiş olan saray tüm büyüyü bozuyor. Bu sarayın yapımı için El Hamra Sarayı'nın bir bölümü yıkılmış ve bugün hala yıkılan bölümlerin ne olduğuna dair net bir bilgi yok. Zamanında unutulmaya yüz tutmuş bu sarayın mozaikleri çingeneler tarafından çalınmış ve satılmış. Bir ara evsizlerin, çingenelerin barınağı olmuş. İslamın izleri resmen silinmiş. Kısacası İspanyollar bu saraya hakkıyla bakamamışlar. Bu nedenle bu sarayı gezerken bendeki en baskın duygu üzüntüydü. Ama her ne olursa olsun El Hamra Sarayı tüm heybeti, büyüsü ve duvarlarında taşıdığı kederle Gırnata şehir turumuza damgasını vurmayı başardı. Ortaçağın en ünlü, Endülüs'teki 780 yıllık İslam hakimiyetinin en önemli sarayını ilk haliyle görebilmeyi çok isterdim. El Hamra Sarayı'nı gezmek için yarım gün ayırmak gerekiyor. Sonrasında ise yorulan ayaklarınızı dinlendirmek için ayrıca 2 saate ihtiyacınız var:) Biz bu süreyi belki de şehrin en hareketli caddesi olan Navas'ta geçirdik. Buraya El Hamra Sarayı'ndan yürüyerek ulaştık. Ancak saray ile şehrin merkezi arasında sürekli otobüsler olduğu için kişi başı 1,20 ödeyerek şehre otobüsle de ulaşmanız mümkün (30 No'lu otobüs). Navas Caddesi barların, restaurantların olduğu, caddede sürekli sokak sanatçılarının şarkı söyleyip performanslarını sergilediği hareketli bir yer. Burada gözümüze güzel gelen bir mekan seçip İspanya'nın güzel balıklarını tattık ve dinlendik (Balık tabağı ve sangria 31 ). El Hamra Sarayı'nı gezdikten sonra bir de sarayı tam karşı tepeden seyretmek gerek. Bunun içinde otobüse atlayın (31 No'lu otobüs) ve çingenelerin yaşadığı bölgeye, Albaicin'e gidin. Sizi çok güzel bir manzara bekliyor orada. Biz gece karanlığı basmadan tekrar şehre inerek, şehirdeki flamenko gösterilerine yetişmek istediğimizden gece orada kalamadık. Ancak gece ışıklandırmalarıyla sarayı izlemeden oradan inmeyin derim. Biz geldiğimiz yolu yürüye yürüye geri indik ve şehirde çok güzel bir manzarayla karşılaştık. Şehir festivali nedeniyle heryerde flamenko gösterileri vardı. Hatta önümüzden ilerleyen kırmızılar içindeki yaklaşık 60-65 yaşlarındaki bayanı takip edince O'nun da dans etmeye gittiğini öğrenmiş olduk:) Meydanlarda dans eden insanları seyretmek çok keyifliydi. İspanyollar gerçekten keyifli insanlar. Tabii ki bize bu danslar yeterli gelmedi. Daha profesyonel bir performans için oldukça heyecanlıyız. Ama bunu Sevilla şehir turumuza saklıyoruz. Gırnata'da ki ikinci günümüzün sabahında saat 9:00 gibi otelden dışarı çıktığımızda sokaklar hemen hemen bomboştu. Gecenin geç saatlerine kadar tapas yiyip içki içen İspanyol halkı demek ki geç saatte güne başlıyor. Kahvaltı yapabileceğimiz yer bulamayacağız diye bir ara korkuya kapılsak da, Bib-Rambla Meydanı'nda açık cafe bulmak mümkün. Biz Gran Cafe'yi seçip açık havaya oturduk. Tabi ki bulduklarımız tam bir hayal kırıklığı. Sandiviçlere Münih'te yediklerimizden sonra sandiviç dersek biraz ayıp etmiş oluruz:) . Ayrıca İspanyol'ların sağlıklı yaşam felsefesinden pek nasiplerini aldıklarını söyleyemem. Bir millet sürekli yağda kızartılmış şeyler yiyebilir mi? Sabah kahvaltısında \"Churroz\" adında bizim pişi diye tabir ettiğimiz yağda kızartılmış hamur yiyorlar. Hem de çikolataya batırarak. Yanında da kahve! Fatih'in bu konudaki açıklaması ise tam anlamıyla inanılmaz! Sırf ben bloğumda yazabileyim diye kendini feda edip, yemek zorunda kalmış:) Çok inandırıcı:) (2 küçük sandiviç, 1/2 porsiyon churroz, kahve, nane cayi 10,20 ). Saat 11:00'de açılan Kraliyet Şapeli'ni görmeden edemezdik. İspanya tarihinde önemli bir yere sahip olan, Katolik Kral ve Kraliçe'nin, Aragon 'lu Fernando ile Kastilya'lı İsabel'in, mezarının bulunduğu yer olması nedeniyle bu Şapel ayrı bir öneme sahip (Buraya giriş kişi başı 4 ). Granada'dan ayrılmadan önce tüm kararsızlığımıza rağmen bir insanlık ayıbına tanıklık etmekten kendimizi alıkoyamadık ve bir boğa güreşi seyretmeye gittik. Saat 12:00'de tüm sıcağa rağmen bu ayıba ortak olmaya gelmiş insanların huzuruna müzikler eşliğinde çıktı matadorlar önce. İlk başlarda cesur gibi görünseler de bu fikrimin değişmesi için 5 dakika süre yeterliydi. Arenada şov yapan matadorlar ta ki boğa alana girene kadar kasım kasım kasılırken, boğanın çıkışıyla alanda özel yapılmış tahta korunakların arkasına sığınıverdiler. Boğanın her hareketinde korkakça oraya saklandılar. Yani cesaretin esamesi yoktu orada. Tam tersine hainlik, alçaklık dolu o arena. Boğayı pelerinle güya sinirlendirmeye çalışan matadorların yardımına 5. dakika itibariyle eli bıçaklı at üstünde insanlar yetişti. Boğa bu atlıların bıçak darbeleriyle yaralanınca, can acısıyla uğraşırken matadorlar o saklandıkları yerden çıkabildiler. Ben sadece 10 dakika dayanabildim bu insanlık ayıbına. Bu 10 dakikayı hayatım boyunca bir utançla anacağım. Ağlamaktan gözlerim kan çanağına dönen ben, insanların orada bir seferde 4-5 boğanın hunharca öldürülmesini nasıl seyrettiklerini anlayabilmiş değilim. Avrupa'nın ortasında hala bir insanlık ayıbı yaşanıyor, yaşatılıyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/endulus-tatil-notlari-3-tarihiyle-etkileyici-guzel-avlulariyla-buyuleyici-kurtuba-sehri/", "text": "Ve yaklaşık 3 asır Endülüs Emevi Devleti'nin başkenti olan, Halife'nin yaşadığı şehir Kurtuba'dayız. O zamanların İstanbul'u ve Bağdat'ı kadar önemli olan bu şehir, Kurtuba Camisi'nin yanısıra varolan 300 camisiyle, şehir ışıklandırmalarıyla, kanalizasyon sistemiyle, halka açık hamamlarıyla, ücretsiz verilen eğitim imkanlarıyla ve hastaneleriyle tarihte ileri medeniyet örneklerinden biri olarak yerini almış. Zengin bir kütüphaneye sahip üniversitesinde farklı kültürlerin ve dinlerin beraber çalışarak bilime katkı sağladığı şehir önemini uzun yıllar korumayı başarmış. Kurtuba'yı günümüzde hala önemli kılan ise Endülüs Emevi Devleti zamanında inşa edilen büyüleyici Kurtuba Camisi. Ve sıra geldi o büyüleyici Kurtuba Camisi'nin ayrıntılarını sizinle paylaşmaya. İslam mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu cami 1984 yılından itibaren UNESCO Kültür Mirasları listesinde. Bugün Cami-Katedral olarak anılmasının sebebi ise 16. yüzyılda Kral 5. Karl tarafından caminin tam ortasına bir kilisenin inşa edilmesi. Caminin temelleri 785 yılında Emir 1. Abdurrahman tarafından atılmış. Caminin ortasında yerde camla kaplı bir alan göreceksiniz. Burada 6. yüzyılda Romalılar tarafından yapılmış kilisenin kalıntıları var. Yani bu alan yüzyıllardır çeşitli dinlerin ibadet yeri olmuş. Önce kilise iken, camiye dönüştürülmüş, sonra ise yeniden kiliseye. Başka bir açıdan bakıldığında, aslında burası bir tür güç kavgasının simgesi. Kare şeklinde bir mimariye sahip olan cami 11 bölmeden oluşuyor. Bugünkü halini alması için farklı zamanlarda üç defa genişletilmiş. İlk genişletme 2. Abdurrahman, ikinci genişletme 2. Hakem ve üçüncü yani son genişletme ise El Mansur tarafından aslına sadık kalınarak gerçekleştirilmiş. Şu anda 22.400 metrekarelik alana kurulu caminin genişletilmesinin birinci sebebi artan müslüman nüfusa cevap verebilmek iken, ikinci sebep Endülüs Emevi Devleti'nin ününü ve şanını arttırma ihtiyacı. Caminin ön bahçesi abdest alınan ve Kur'an derslerinin verildiği yer iken, bu bahçede yeralan minare kilisenin inşasıyla birlikte çan kulesine çevrilmiş. Bu camiyi bu kadar özel kılan ise 800'den fazla sütundan oluşan ve sonsuz bir görüntü çizen mimarisi. Birbirini tekrarlayan motivler sonsuzluğu ve Allah'ın heryerde olmasını simgeliyor. İslam mimarisinde aynı motifin sürekli tekrarlanmasının nedeni bu. Eğer camiyi gezmeye kuzey-batı yönünden başlarsanız camideki en güzel sütunları burada göreceksiniz. Burada bazı sütunların yaşının 2000'den fazla olduğu tahmin ediliyor. Bu sütunların çoğu çevredeki farklı şehirlerden toplatılmış. Bu nedenle çeşidi ve boyları farklı farklı. Güneye doğru ilerlediğinizde ise karşınıza o muhteşem görüntüsüyle Mihrab çıkacak. Mihrab'ın kubbesi islam mimarisinin baş yapıtlarından. Caminin tam ortasına yapılan kilise ne yazık ki caminin 1001 gece masallarını hatırlatan mimarisini bozuyor. Kilisenin yapılabilmesi için yaklaşık 63 sütun çıkartılmış ve sütunların verdiği sonsuzluk duygusu bu nedenle zarar görmüş. Ama buna rağmen, cami hala insanları etkileyebilecek güzellikte. Gezdiğimiz tarihi mekanlar içinde burası benim favorim. Gündüz gezdiğiniz yerleri gece ayrıca gezmenizi tavsiye ederim. Çünkü ışıklandırılmış şehir ayrı bir güzel. Roma zamanından kalma tarihi köprünün öbür tarafına geçtiğinizde çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Avrupa şehirlerinden alıştığımız meydanlar Kurtuba Şehri'nde yok mu acaba diye düşünürken, zor uğraşlar sonucunda Corredera Meyda'nını bulduk. Burası bana Venedik'teki San Marco Meydanı'nı hatırlattı. Kare şekinde olan bu meydan cafe ve restaurantların bulunduğu yer olması itibariyle halkın buluşma noktası. Ve tabiki Fas'lı kahvehaneler. Sokak aralarında yaptığımız yürüyüş sırasında \"Salondete\" adında bir yer keşfettik ve ikinci günümüzde gidip orada çay keyfi yaptık. Fatih ayrıca nargile içmeden kendini alıkoyamadı. Endülüs Bölgesi'nde baklava ve ona benzer tatlıları bulmak ayrıca mümkün. Baklavanın çıkış noktası Arap Medeniyeti olmasın sakın! Tatil sonrasında yaptığım araştırmalarda ne yazık ki elle tutulur bir bilgi bulamadım. Baklavanın tarihçesine dair net bir bilgi yok. Ancak Endülüs Bölgesi'ndeki bu kültürün Araplardan miras kaldığıda çok açık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/endulus-tatil-notlari-4-flamenkonun-sehri-sevilla/", "text": "Endülüs Bölgesi'nin başkenti, Flamenko'nun beşiği Sevilla'dayız. Sevilla sahip olduğu güzelliğiyle birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş bir şehir. Cervantes Don Kişot'u Sevilla Hapishanesi'nde yazmış. Carmen, Sevilla Berberi, İspanyolca adı Don Juan olan Don Giovanni ve Fidelio bu şehirde geçen operaların en bilinenleri. Yaklaşık 3,5 yıl önce Prag tatilimiz sırasında Mozart'ın bu ünlü eseri Don Giovanni'yi kukla tiyotrasında seyretme imkanımız olmuştu. Şimdiyse eserin geçtiği şehrin kendisini görmeye geldik. Sevilla şehrinin kuruluşu M. Ö 2.800 yıllarına dayanmakta. O zamanlardaki adı Tartessus olan Sevilla bir liman şehri olması nedeniyle tarih boyunca önemini korumuş. M. Ö 207 yılında Roma Generali Scipio Africanus bölgeyi ele geçirdikten sonra halkı için bugünkü İtalica'da küçük bir şehir kurar. Roma iç savaşları döneminde bölge Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından Roma'nın kolonisi haline getirilir ve adı Hispalis olarak değiştirilir. Şehrin Müslümanlar tarafından fethi ise M. S. 711 yılına karşılık geliyor. Bu tarih, Kuzey Afrika'daki Berberi soyundan gelen Tarik Bin Ziyad'ın donanmasıyla Cebelitarık Boğazı'nı geçerek Endülüs Bölgesi'ne ulaştığı tarih aslında. Abbasilerin saldırılarından kaçıp Endülüs Bölgesi'ne ulaşan Emevi Emiri kendisi için başkent olarak Kurtuba şehrini seçince, Sevilla 300 yıl boyunca önemini yitirmiş ve Kurtuba şehrinin gölgesinde kalmış. Ancak bu şehir Amerika'nın keşif seferlerinin başlangıç yeri olması itibariyle tarihteki önemini tekrar kazanmayı başarmış. Sevilla, bu dönemde Latin Amerika'dan kaçırılan tüm ganimetlerin getirildiği şehir olması itibariyle oldukça zengin bir şehir. Sevilla'daki ilk durağımız Barrio de Santa Cruz. Burası eskiden bir Yahudi yerleşkesiymiş. Dar sokaklar arasında tapas barların ve restoranların olduğu güzel bir bölge. 1391 yılına kadar Yahudiler burada barış içinde yaşarken, bu yıldan itibaren Antisemitizm etkisiyle Yahudilere karşı saldıralar başlamış. 1391 yılında, yani İspanya'da Yahudi varlığının tamamiyle sona ermesinden 100 yıl önce, Sevilla'da Yahudilik kötü bir şekilde sonlandırılmış. Yahudiler burayı terk etmek zorunda kalmış. O tarihlerde Sevilla şehrinin korkunç Engizisyon mahkemelerinin merkezi olduğunu belirtmek zorundayım. Bu şehirde Müslüman ve Yahudi halk çok acı çekmiş. Flamenko öncesi açlığımızı bastırmak ayrı bir olaydı. Tatilimizin başından itibaren İspanyolların İngilizce konuşamadıklarını/konuşmadıklarını öğrenmiştik ama en azından ingilizce menüleri oluyordu. Biz ingilizce soruyorduk, onlar ispanyolca cevap verseler de bir şekilde anlaşmayı becerebildik. Ama Sevilla'da beğendiğimiz yer tam turistik bölgede ingilizce menüsü bile olmayan bir yer çıktı. 2. denemede ingilizce menüsü olan bir tapas bar bulduk ve İspanya'nın ulusal yemeği \"tortilla\" ve çok beğendiğimiz \"gazpacho\" sipariş edip açık hava keyfi yaptik (2 su ile beraber 17 ). Ben bir gün arkadaşlarımız için evde tortilla yapmıştım ve aldığım tepki aynen şuydu: A patatesli yumurta mı pişirdin! Doğruya doğru! Annemin yıllarca bize \"akıtma\" pişirdikten sonra, şimdi modaya uyup size \"krep\" pişirdim demesi gibi birşey. Yılların \"akıtması\" oldu \"krep\". Bizim patatesli yumurtamızı da Avrupalılar bayıla bayıla tortilla olarak yiyorlar. 15. yüzyılda zamanın büyük camisi üzerine inşa edilen dünyanın en büyük 3. Katedralinde hala camiye ait yapıları görmek mümkün. Örneğin, portakal ağaçlarının olduğu bahçe ve şu anda saat kulesine çevrilmiş minare, yani Giralda, Müslümanlardan miras. 1248 yılında Sevilla kentinin İspanyollar tarafından Müslümanların elinden alınmasından sonra zamanın eski camisi 153 yıl boyunca Hristiyanlar tarafından kullanılmış. Sonrasında ise caminin üzerine kilise inşa edilmiş ve yapımı 100 yıldan fazla sürmüş. Bu nedenle genel olarak gotik tarzda olsa da katedralin daha sonra yapılan kısımlarında Rönesans akımından etkilenerek barok tarzı kullanılmış. Kristof Kolomb'un mezarı Katedralin sol tarafında yer alıyor. Mezar, 1899 yılında İspanya'nın Amerika Kıtası'ndaki kolonilerini kaybetmesinden sonra Küba'dan Sevilla şehrine taşınmış. Giralda ise ilk minare olarak inşa edildiğinde 70 metre yüksekliğindeymiş. Sonra Hristiyanlar tarafından yapılan eklemelerle 94 metre yüksekliğine ulaşmış. Giralda'nın tepesinde inancı simgeleyen aynı zamanda şehrin de sembolü haline gelmiş bir rüzgar gülü var. Giralda'ya tırmanmak için öncesinde biraz enerji toplamanız gerekiyor. Ancak yukarıda sizi çok güzel bir şehir manzarası bekliyor. Sevilla Katedrali giriş biletinizle \"Iglesia del Salvador\" Kilisesi'ni de gezebilirsiniz. Bu kilise için ayrıca giriş ücreti ödemenize gerek yok. İçi muhteşem. Sanırım Viyana'da gezdiğimiz Kilise'yle beraber gördüğümüz en güzel Barok Kilise. Sırada Alcazar Kraliyet Sarayı var. Alcazar'ın tarihi 10. yüzyıla dayanmakta. Temelleri o zaman ki Halife'nin Sarayı'na dayanan Alcazar, yapılan modifiyelerle günümüze kadar ulaşmış. Sarayın asıl inşası Sevilla şehrini ele geçiren III. Ferdinand'ın oğlu X. Alfonso tarafından başlatılmış. Saray, gotik sanatının arap motifleriyle birleşmesiyle ortaya çıkan müdeccer tarza sadık kalınarak inşa edilmiş. Saraya dair anlatılacak çok ayrıntı var aslında. Ancak ben bu güzel sarayı kelimeler yerine fotograflarla anlatmak istiyorum (Alcazar giris 21 bir audio guide ile birlikte / 2 kişi). Ve Guadalquivir Nehri kıyısında yer alan Altın Kule... 1220-1221 yılları arasında inşa edilen ve adını duvarlarındaki altın renkli seramiklerden alan Altın Kule, sömürgelerden getirilen ganimetlerin gemilerden boşaltılma noktasıyken, günümüzde denizcilik müzesi olarak kullanılıyor. Zamanında şehrin duvarlarının dibine inşa edilen bu savunma kulesi aynı zamanda şehre su sağlama görevini de üstlenmiş. Zamanınız varsa şehrin merkezinde yer alan Maria Luisa Parkı'nı da gezebilirsiniz. San Telmo Sarayı'na ait bahçenin bir bölümü halkın kullanımı için bağışlanmış ve Maria Luisa Parkı ismini almış. Şehrin tarihinde 1929 ve 1992 yıllarında yapılan iki önemli Expo var. 1929 yılındaki etkinlik için ve turizmi arttırmak amacıyla Maria Luisa Parkı'nın ortasına dönemin izlerini taşıyan binalar yapılmış. İspanya ve Amerika Meydanları olarak bilinen bu bölgeye ulaşmak için biraz yürümeniz gerekiyor. Hava çok sıcak olduğundan biz bu gezimiz sırasında biraz yorulduk. Bu nedenle meydanda biraz mola vermeyi ihmal etmedik. Nehrin diğer yakasına geçtiğinizde nehir kıyısına dizilmiş tapas bar ve restoranlarıyla Triana bölgesine ulaşacaksınız. Akşam yemeğinizi burada yiyebilirsiniz. Gece ışıklandırmalarıyla şehir tüm güzelliğiyle size eşlik edecektir. Biz bu bölgeyi gündüz gezdik ve yemek yemek için tekrar karşı tarafa geçtik. Daha önceden gözümüze kestirdiğimiz restoranlardan birini bulalım derken kaybolduk. İyi ki de kaybolmuşuz. Kendimizi küçük bir çarşının içinde bulduk ve orada yer alan \"esnaf lokantasında\" yemek yedik :) Tatil sırasında yediğim en lezzetli tapaslardı. İsmi Alacena San Eloy, adresi Gomez Pando SL C/San Eloy 31. Bulmak için uğraşmayın derim. Çünkü turistik bölge içinde yer almıyor. Bulalım derken kaybolmanız çok muhtemel. Neler yedik, saymak gerekirse: Kalamarlı köfte, ahtapot salatası, balık, kırmızı biber ve enginar (Su ile beraber 19 ). Sevilla şehrinde kaldığımız otel hakkında biraz bilgi vermem gerekirse ismi Otel Simon. Direk Katedral'in karşısında olduğu için çok merkezi. Burada belirtmek istediğim bir nokta var. Biz tatil sırasında otellerimizi hep bir gün önceden booking. com adresinden ayarlamıştık. Bu oteli ise HRS adlı internet sitesinden bulduk. Açıkçası bu siteyi tavsiye etmiyoruz. İlk başta otel yönetimiyle oda konusunda bir anlaşmazlık yaşadık ve bu şirketi arayıp ücret farkı ödemeden oda değişikliği yapmak istediğimizi belirttik. Ancak müşteri hizmetleri bize yardımcı olamadı. Haklı olduğumuz halde fazla ücret ödemek zorunda kaldık. Booking. com adresinden vazgeçmeyin derim (Simon Otel gecelik 65 ve otopark günlük 15 )."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/endulus-tatil-notlari-5-gunes-deniz-ve-keyif/", "text": "İspanya'nın en eski şehirlerinden birini, Ronda'yı görmeden edemezdik. Bu nedenle sabahın erken saatinde yola koyulup rotamızı bu güzel şehre çevirdik. Gudalevin Nehri'nin ikiye ayırdığı şehrin asıl özelliği iki yakanın birbirinden 120 metre derinlikte bir uçurum ile ayrılması ve bu yakaları birleştiren köprü. Puento Nuevo adı verilen bu köprü 1751 yılında inşa edilmiş. Yıl boyunca ortalama sıcaklığın 15 derece olduğu Ronda'da ortalama 2.700 saat güneş var. Ah ah, bizim Münih'de en çok özlemini çektiğimiz şey de tam olarak bu: Güneş! Ve Ronda bu istatistiksel bilgiyi doğrular biçimde sıcakken biz de gölge bir yer bulup sabah kahvesi keyfi yaptık. Ronda için biz birkaç saat ayırmıştık. Bu zaman zarfında da köprüyü en iyi fotoğraflayabileceğimiz yeri turist bilgi bürosundan öğrenip oraya gittik. Şu meşhur, her gezi kitabında bulabileceğiniz fotoğrafı çekmek için vadiye inmeniz gerekiyor. Vadiye arabayla gidebileceğiniz gibi yürüyerek de ulaşabilirsiniz. Yürümeyi planlayanların sağlam ayakkabılara ve sıcak havaya uygun kıyafetlere ihtiyacı var. Çok kolay bir parkur değil çünkü. Bu bölge, tatilini trekking ile birleştirmek isteyenler için ideal olabilir. Aklınızda bulunsun. Ronda'da o büyülü köprünün fotoğraflarını sineklerle adeta boğurşurcasına hızlı bir şekilde çektikten sonra tatilimizin ikinci kısmı resmen başlamış oldu. Yönümüz artık deniz! Kumsalda güneşlenmeye, yüzmeye ihtiyacımız var. Deniz tatilimiz için biz Akdeniz tarafında \"Costa del Sol\" üzerindeki \"Fuengirola'yı\" seçtik. Okyanus tarafı çok rüzgarlı olduğu için daha çok rüzgar sörfü yapanlar için ideal. Fuengirola ayrıca bizim görmek istediğimiz Marbella ve Mijas'a yakınlığıyla da avantajlı. Burada kalmayı planladığımız oteli booking. com adresinden ayarladık yine. Denize yürüyerek 100-150 metre mesafede, temiz ve terası olan bir otel (Hostal İtalia, 45 /gecelik, otopark 9 /günlük). Otel bar ve restaurantların bulunduğu caddede! Bizim beklentilerimizi tam anlamıyla karşılıyor. Yalnız bu cadde sabaha kadar hareketli. Gürültü kaçınılmaz. Fuengirola, Nerja'dan biraz farklı bir yer: Dar sokaklar, beyaz evler burda yok! Kumsalı çok güzel. Ancak denizi çok soğuk. Plaja ilk geldiğimizde denizde acaba neden kimse yok diye birbirimize sorduk. Ancak daha sonra kendimiz denize girmeyi deneyince nedenini çok net anladik:) Bu denizde yüzmek yürek ister:) Ama aylardan Haziran olduğunu unutmamak gerek. Şehir dikkat çekici bir biçimde İngiliz turistlerle dolu. Bu nedenle herkes ingilizce konuşabiliyor. Garsonlar genelde İngiliz. Bir balıkçı köyü olduğunu okumuştum bir yerde. Ancak artık öyle balıkçı köyü durumları kalmamış. Oldukça kalabalık ve gelişmiş. Yemek yemek için ya da birşeyler içmek için çok seçenek var. Yalnız ispanyol restaurantı bulmak kolay değil. Cadde çin, hint, tayland, italyan restaurantlarıyla dolu. Bizse günlerdir güzel bir et yeme hayali kurarken karşımıza çıkan gerçek Arjantin restaurantına karşı koyamadık. Lezzetli Arjantin steak yemek istiyorsanız burası doğru adres. İsmi Estilo Campo (Adres: Calle Moncayo, 7; bar ve restaurantların olduğu cadde üzerinde). Garsonlar harikaydı. Etler ve wok'ta sebze muhteşemdi. Yemek sonrası Arjantin'e özel bir tatlı yedik. İsmi Alfajor Negro. Önemli nokta: Bu tatlının elle yenmesi gerekiyormuş. Garson elle yemem konusunda oldukça ısrarcıydı:) Tatlı benim hoşuma gitti. Fatih sürekli olarak tatlıyı bir Türk tatlısına benzetme çabası içindeydi. Önce halleye benziyor dedi, sonra bu bildiğin mozaik pasta dedi. Bana göreyse hiçbiri:) (Karışık salata, 2 porsiyon steak ki porsiyonları oldukça büyük, wok'ta sebze 1/2 porsiyon, su, tatlı \"Alfajor Negro\" ve yemek sonrası içki \"sambuca\" 59,50 ). Fuengirola & MarbellaBizim her yaz tatilimiz bir şampiyonaya denk geliyor. Bu sefer de Avrupa Futbol Şampiyonası olduğu için bir yandan da maçları takip ediyoruz. Yemek sırasında Almanya-Hollanda maçını takip edince, yemek sonrasında da başka bir mekana gidip maçı seyretmeye devam ettik. Bu mekandaki garson da İngiliz! Burası gezdiğimiz diğer Endülüs şehirlerinden kafamızda oluşan klişeleri yıkacak derecede çok farklı. Marbella'yı anlatmaya başlamadan önce biraz günümüzü nasıl geçirdiğimizi anlatmam gerekirse: Bugün güne terasımızda güzel bir kahvaltıyla başladık. Çarşıdaki marketten peynir, zeytin, domates, salatalık, biber, ekmek ve meyve alıp otele geldik. Marketten közlenmiş biber aldığımızı da eklemeliyim. Direk orada közleyip sıcak sıcak satıyorlar:) Münih'te hava o kadar az güneşli oluyor ki insanın aklına karpuz yemek gelmiyor. Deniz tatillerimizde teraslarda yaptığımız kahvaltılar bu nedenle bizim için çok değerli. Sıcak havada kavun, karpuz, peynir yemek ve sıcağın tadını çıkartmak. Fatih'in bugün kendisini iyi hissetmemesi nedeniyle günümüzü kumsalda ve otel odasında yatmaca şeklinde tamamlayıp akşamsa ünlü Marbella'yı keşfe çıktık. Marbella, Costa del Sol sahillerindeki belki de en ünlü tatil yeri. Bunda 28 kumsaldan oluşan 24 kilometrelik plajlarının etkisi olsa da, asıl ünü jet sosyetenin tatil yeri olarak burayı seçiyor olması gösterilebilir. İspanya tarihinde önemli bir isim olan \"Katolik İsabella\" burayı görünce \"Que mar bella!\" demiş. Yani ne güzel bir deniz! İsminin burdan geldiğini düşünüyoruz. Prens Alfonso ise Marbella Club'ı kurarak Marbella'yı jet sosyetenin parti mekanına dönüştürmüş. 1970'li yıllardan sonra ise Arap Şeyhleri burayı keşfedince savaşla kaybettikleri yeri bu sefer parayla satın almışlar ve tatil için buraya gelmeye başlamışlar:) Golf severler için ayrıca güzel bir seçenek. Fuengirola'ya 30 dakika uzaklıkta bir mesafede olduğu için biz bir akşamımızı buraya ayırdık. Çiçeklerle süslenmiş beyaz evler, dar sokaklar ve bu sokaklardaki bar-restaurant çeşitliliğiyle burası bizim hoşumuza gitti. Gece hayatıysa oldukça hareketli. Şu dakikaya kadar henüz jet sosyeteyi göremesekte, şehir çok güzel:) Genel olarak çok pahalı değil. Burada 2-3 gün deniz keyfi yapılabilir! Sonuçta biz Monte Carlo'yu, St. Tropez'i gördükten sonra burayı jet sosyete yeri olarak sınıflandırırsak biraz oralara ayıp olur. Mesela biz her gittiğimiz yerden buzdolabı magneti almayı alışkanlık haline getirdik. Magnet fiyatlarında rekor hala Monte Carlo'ya ait:) Aaa bir de her gittiğimiz yerde Fatih öncelikle satılık ve kiralık ev fiyatlarını incelemeden yapamaz. Bu bir şehrin gelir seviyesi hakkında insana en iyi fikri veren bir gösterge. Monte Carlo'ya hiçbir yer yaklaşamadı henüz! Marbella'yı beğenerek ama \"en güzel deniz yine bizim ülkemizde\" düşünceleriyle buradan ayrıldık. Dünya jet sosyetesi nereyi seçerse seçsin bizim gönlümüz hep Ege'de! Tatilimizin son 2 günü. 10 günlük bir tatil olmasına karşı biz sanki daha uzun zamandır tatilde gibiyiz. Dolu dolu geçen, bedenen yorucu ama bir o kadar beynimizi dinlendirebildiğimiz bir tatil oldu. Endülüs tarih ve deniz tatilini birleştirmek isteyenler için ideal bir bölge. Bugüne sabah rituelimiz olan terasta kahvaltıyla başladık. Sonrasında ise plajda güneşlenerek iyice dinlendik. Bugün biraz ayaklarımı suya sokayım dedim neredeyse bir süreliğine ayaklarımı hissedemez duruma geldim. Burada deniz sanıyorum ki ancak Eylül ayında ısınır. Deniz tatili planlayanların bu noktayı dikkate almasında fayda var. Günümüzün en güzel aktivitesi ise Mijas. Fuengirola'ya yaklaşık 9 km uzaklıkta olan ve dağın yükseklerindeki beyaz evler cenneti Mijas tipik bir İspanyol kasabası. Ulaşımda eşeklerin kullanıldığı Mijas'da eşek taksiler artık bölgenin simgesi olmuş. Eşek taksilerle dolaşmak kişi bası 10 . Ben o güzelim eşeklere binmeye kıyamadığım için biz sadece fotoğraf çekmekle yetindik. Bölge dağın yükseklerine kurulu olduğu için en tepede deniz manzarasını fotoğraflayabilmeniz için bir alan var. İspanyol arkadaşım benim beyaz evlerden oluşan İspanyol kasabalarını görmek istediğimi öğrendiğinde bana Mijas'ı ve Casares'i tavsiye etmişti. Biz Casares'i gezi planımız içine alamadık ama Mijas'a mutlaka günlük bir tur düzenlemeye karar verdik. İyi ki de gelmişiz buraya. Mijas'ı gezenler tripadvisor'de çok değişik bir aktiviteyi önermişlerdi: Mayan Monkey Chocolate Factory. Dünya'nın en küçük çikolata fabrikası. Çok tatlı bir karı-kocanın işlettiği bu küçücük yerde çikolata workshoplarına katılabilir ve kendi çikolatanızı yapabilirsiniz. Biz vaktimiz olmadığı için sadece özel tarifli çikolatardan tattık ve kendimiz için çikolata satın aldık. Ben bu tatile paella yeme hayalleri ile gelmeme rağmen geçtiğimiz sürede ona sıra gelememişti. Mijas'ta bu akşam artık paella yemek için güzel bir yer bulduk. Harika bir paella yedik (20 /2 kisilik). Mijas tek kelimeyle MUHTEŞEMDI! Tatilin son gününü ise denizin ve güneşin tadını çıkararak geçirdik ve geldik bir tatilin daha sonuna. Her tatil tabi ki güzeldir. Ancak eğer tatiller insana ayrıca kültürel açıdan birşeyler katabilirse bence daha güzeldir ve daha değerlidir. Bu açıdan bakıldığında Endülüs Bölgesi içinde barındırdığı tarihiyle, doğal güzellikleriyle, sahip olduğu kültürüyle, zengin mutfağıyla tatil severlerin zevk alarak tatil yapabileceği ideal bir yer. Keşke biraz daha zamanımız olsaydı da biraz daha doğal güzelliklerin tadını çıkarabilseydik. Bu bölge trekking yapmak isteyenler ya da bisiklet tutkunları için de ideal. Yeşil köylerini bisikletle dolaşmak da zevkli olacaktır diye düşünüyorum. Bir sonraki sefere inşallah! İslam'ın izlerinin peşindeyken, matadorlar eşliğinde, çingenelerin asi ruhlarını keşfederken bulduk kendimizi. O güzel tapaslarını, paella'sını, sangria'sını tatmadan olmazdı. Güneşi insanlarıyla beraber içimizi ısıttı, denizi serinletti. Burası Endülüs'tü, her dakikasıyla güzeldi, çok özeldi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/fasta-1-durak-binbir-gece-masallari-ndan-kacma-marrakes/", "text": "Marrekeş'in o ünlü Fnaa Meydanı'nda kalabalığın içine karışmak adeta Binbir Gece Masalları'nı yaşamak gibiydi. Yemek satıcıları, yılan oynatıcıları, köçekler, hikaye anlatıcıları, dilenciler, şarkı söyleyenler, dans edenler... Marrekeş'in o kalabalığında başımızın döndüğünü hem de çok fena döndüğünü söylemem gerek. Böyle bir atmosferi başka hiçbir yerde yaşamadık, yaşayacağımızı da tahmin etmiyorum. Fnaa Meydanı Marrakeş'in adeta kalbi. Gece gündüz kalabalık. İşte o kalabalıktan bir kaç kare. Bir de ticaretin döndüğü dar sokaklar var ki keşfetmek için kaybolmak şart diyebilirim. Bunların dışında eğer ilginiz varsa zamanın medreselerini gezebilirsiniz. Marrakeş'te bir de bahçeler ünlü. Bizi çok cezbetmediği için zaman ayırmadık ama sizin ilginiz varsa çiçek bahçelerini gezebilirsiniz. Ayrıca derilerin temizlendiği, işlendiği tabakhaneler kesinlikle görülmeli bence. Marrakeş için biz 2 gece ve tam 1 gün ayırdık ki sanırım bu şehir için yeterli bir süre. Bir süre sonra kalabalıktan bunalıyor insan. Marrekeş'te eski şehir Medina'da kaldık. Kaldığımız Riad'ın ismi: Riad Al Wafaa. İki gece için kahvaltı dahil 63 Euro ödedik. Kaldığımız Riad oldukça düzgün, temiz ve düzenliydi. Kahvaltısı Fas'ta yaptıklarımızı göz önünde tutarsak oldukça iyiydi. Tüm Fas seyahatimiz boyunca bol bol taze sıkılmış portakal suyu içtik. Fas'ta portakal ve hurma oldukça bol. Deri tabakhanelerini gezmek içinse oranın sahibine 30 Dirhem ödedik. Tavsiyem, öncesinde ne kadar istediklerini sorup bunu netleştirmeniz. Aksi takdirde gönlünüzden ne geçerse deyip, sonrasında verdiğiniz parayı beğenmiyorlar. Marakeş'te yeme içme konusunda tavsiyem Fnaa Meydanı'na gidin ve oradaki tezgahlarda satılanları deneyin. Hem oldukça uygun örneğin bir kase çorba 3 Dirhem hem de bir sürü çeşit var. Masaya oturduğunuzda sanki ikramlıkmış gibi masaya salata veya meze tarzı şeyleri sormadan servis ediyorlar. Ancak onlar müesseseden değil, onların da parasını alıyorlar. Bu da aklınızda bulunsun. Marakeş'te en çok keyif aldığımız yer Cafe Epices oldu. Fnaa Meydanı'ndan daha küçük bir meydan ama oldukça renkli ve hareketli. Cafe Epices'in terasında oturup meydandaki koşuşturmayı seyre dalmak büyük bir zevkti. Burada fiyatlar oldukça uygun. Yemekleri de gayet güzel görünüyordu. Tavsiye ederim. Marrakeş hakkında birkaç küçük uyarı: Marrakeş havalimanından kiraladığımız araçla eski şehir Medina'ya gittik. Ancak bir çalışma nedeniyle sokaklar kapalı olduğundan bir başka sokağa girmek zorunda kaldık ve kaybolduk. Sokaklar o kadar dar ve labirent gibi ki navigasyon ve biz adeta çaresizdik. Bir de bisiklet ve motorsiklet kullanan insanların trafik canavarlığını da eklersek tam bir kaos. Marrakeş içinde araba kullanmak gibi bir fikre kapılmayın derim. Ayrıca yaya olarak da çok dikkatli olun. O dar sokaklardan bir anda bir motorsikletli çıkabiliyor. Oldukça tehlikeliler. Bir de kısa bir dipnot: Fas'ta siz yol bulmaya çalışırken motorsikletli Faslılar bunu fırsat bilip size yol göstermek isteyebilir. Sakın ama sakın onlara güvenmeyin. Off the Road on the Track Marrekeş'i keşfe çıktı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/fasta-2-3-durak-atlas-daglari-kasbahli-yollar/", "text": "Fas dağ tırmanışlarını, yürüyüşlerini severler için de güzel bir durak. Bunun sebebi ülkenin güneyinde uzanan ATLAS Dağları. Atlas Dağları'nın en yüksek noktası Diebel Toubkal'a 2 tam günlük bir yürüyüşle tırmanmak mümkün. Zirve çıkışlarına başlanılan köy ise İmlil. Birinci gecenin sonunda dağda basit bir konaklama yerinde geceleyebilirsiniz. Ancak tırmanış için seçilen ay oldukça önemli. Mart-Nisan aylarında dağların tepesinde yoğun kar olabiliyor. İlla ki zirve yürüyüşü yapmak zorunda değilsiniz tabii ki. Bizim gibi İmlil'de bir gece konaklayabilir, günlük bir rota seçebilir ve böylece dağ kokusu alabilirsiniz. Konaklamak için seçtiğimiz İmlil oldukça küçük bir köy. Köyün yukarısında dağ manzaralı birçok güzel Riad var. Bizim seçtiğimiz Riad Atlas Prestige idi. Gecelik konaklama için 2 kişi kahvaltı dahil 30 Euro ödedik. Dağların arasında, geniş bir vadiye bakan bu Riad'daki manzara herşeye değerdi ve gezimizin en güzel anları arasına girdi. Akşam yemeğini ise Riad'da yedik. Kişi başı 80 Dirhem ödeyerek adeta bir ziyafete misafir olduk. Yaklaşık 24 saat geçirdiğimiz İmlil'i Fas tatili planlayan herkese öneririm. Marrakeş'ten çok fazla uzak olmayan bu güzel köyde dağ havası almak, doğanın tadını çıkartmak sizin elinizde. 28 Mart günü İmlil'deydik ve öğle üzeri güneş oldukça yakıcıydı. Dağlarda her ne kadar kar olsa da gündüz çok sıcak olabiliyor. Akşam ise İmlil oldukça serin, soğuktu. Gündüz yürüyüşünde sizi güneşten koruyacak ve gece soğuğunda sizi sıcak tutacak kıyafetlere ihtiyacınız olacak. Diğer bir nokta ise güvenlik. Alman bir arkadaştan hiç de hoş olmayan bir hikaye dinledim tam da Fas'a uçmamızdan bir gün önce. Bu hikaye sonrası dağda tek başımıza yürüyeceğimiz için biraz tedirgin olmadım değil hani. Ancak biz çok şükür ki hiçbir sorun yaşamadık. Yürüyüş sırasında birçok turist grubuyla ve yerli insanlarla, çobanlarla karşılaştık. Bizi tedirgin edecek bir durum söz konusu değildi. Eğer 2-3 günlük bir doğa yürüyüşü planlıyorsanız bu turu rehberle yapmanızı tavsiye edebilirim. Ancak günübirlik bir yürüyüşü gönül rahatlığıyla tek başınıza yapabilirsiniz. Fas'ta ilk durağımız Marrakeş'te 2 gece kaldıktan sonra, 2. durak olan İmlil'de Atlas Dağları'nı görmüş ve orada da bir gece konaklamıştık. Bundan sonraki 2 gün ise uzun yollar aldık. Çünkü FAS'ta gidilen yer kadar gittiğiniz yolun kendisi de bir o kadar görülmeye değer. Bu yol Quarzazate üzerinden ilerliyor. Quarzazate dünyaca ünlü Hollywood film stüdyolarının olduğu yer. Burada kısa bir mola verilebilir. Film çekimi olmayan zamanlarda stüdyolar gezilebiliyor diye okumuştuk. Ayrıca yol üzerinde Arabistanlı Lawrence filminin çekildiği Ait Ben Haddou Kasbah'ı var. Bu Kasbah da ilgisi olanlar için güzel bir mola yeri. Bir de Boumalne Dades Köyü'ne varmadan gül vadisi bölgesi var. Eğer bunlardan bir ya da birkaçını gezmek isterseniz yola çok erken çıkmanızı tavsiye ederim. Aksi takdirde Baumalne Dades'a gece çok geç vakit varırsınız. Biz bunların hepsini pas geçip öğle yemeği ve fotoğraflar dışında mola vermeden yolumuza devam ettik ve akşam hava kararmadan Dades Geçiti'ni görmeyi başardık. Dades Geçiti'ne geçmeden öğle yemeği için mola verdiğimiz yerin ismini paylaşmak istiyorum. Taddert Köyü'nde hemen yolun üzerinde Le Jardin Chez Ahmed'de mola verdik. Mangalda köfte, et ve sebzeli tajine yedik. Açık havada, bahçede hoş bir mola vermiş olduk. Yol üzerinde böyle bir yere bir daha rastlamadık. O yüzden burası bence güzel bir mola yeri. Dades Geçiti: Dades Geçiti iki dağın arasında kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan yolların olduğu bölge. Buraya arabayla çıkabilirsiniz. Ya da arabanızı geçitin başında bırakıp yürüyebilirsiniz. Geçit kadar geçite kadar yol boyunca eşlik eden manzara tek kelimeyle harikaydı. O günkü konaklama için tercihimizi Dades Geçit yolunda yer alan bir Riad'dan yana kullandık. İsmi Auberge Des Jardin du Dades ve gecelik kahvaltı dahil 24 Euro ödedik. Hoş, güzel bir balkonu ve dağ manzarası var. Ancak şunu da belirtmeliyim ki bölgede dağ manzaralı jakuzili oteller de yok değil. Eğer daha lüks bir yerde jakuzi, hamam keyfi yapmak isterseniz booking. com'dan bu seçenekleri araştırabilirsiniz. Ertesi gün yine erken saatte yola koyulduk. Bu sefer hedefte bir başka geçit olan Todra Geçiti vardı. Bence Todra Geçiti o kadar da vaww etkisi yaratmıyor, tabii ki bunda bizim geçen sene Petra gibi bir yeri görmüş olmamızın çok büyük bir etkisi var. Todra iki dağın birbirine epey bir yaklaşarak dar bir geçit oluşturduğu bir bölge. Ancak geçite araba ile girilebilsin diyerek beton yol yapmış olmaları bence büyüsünü kaçırmış. Beni, Todra'dan çok Todra'ya giden yollar etkiledi. Bol bol mola verip fotoğraf çektim. Todra sonrası ise yönümüzü Erfoud'a çevirdik. Orada öğle yemeği molası verip asıl hedef olan Merzoug'a ulaştık. Merzoug'a doğru yol alırken artık bölgenin çölleştiğini fark ediyor insan. Bence Todra sonrası yol inanılmaz farklı. Çöle doğru ilerlerken insan arada aniden palmiye ağaçları arasında bulabiliyor kendini. Bir anda nasıl yani diyorsunuz? Bu kadar çorak topraklarda böyle bir yeşillik nasıl olur diyorsunuz. Dediğim gibi varılan yerler kadar gidilen yollar da çok güzel bu ülkede. Baumalne Dades'ten çöl için yola çıkacağımız Merzoug'a yaklaşık 5 saatte ulaştık. Bundan sonra 36 saat kum çölünde zaman geçirecektik ve heyecanda adeta kalbimiz duracaktı. Çöl notlarımı bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Şimdilik hoşçakalın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/fasta-4-durak-erg-chebbide-36-saat-col-deneyimi/", "text": "Evet itiraf ediyorum: FAS tatilimizin en güzel, en özel anları Erg Chebbi'de çölde geçirdiğimiz anlar oldu. Erg Chebbi'yi tanımlamakta oldukça zorlanıyorum. Adeta bambaşka bir gezegendi orası. Sessiz, ıssız, sanki terk edilmiş ama bir o kadar gizemli, özel ve güzel. Erg Chebbi, Wadi Rum'dan tamamen farklı. Göz alabildiğine kum. Başka hiçbir şey yok. Bir de develer :) İrili, ufaklı kum tepeleri güneşle beraber sürekli renk değiştirirken ortaya inanılmaz bir manzara çıkıyor. Eğer Fas'a kadar gelmişken Erg Chebbi'yi yaşamak istiyorsanız bizim izlediğimiz yolu gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Erg Chebbi'de 2 gece çölün ortasında bir çadır kampında kaldık. İsmi Marhaba Camp. booking. com üzerinden bulduğumuz bu çadır kampa 10 üzerinden 10 verdik. Zaten booking. com sitesinde de notları 9,6 civarında. 30 Mart günü öğleden sonra çöl turuna başlayacağımız köye ulaştık. Yaklaşık 1 saatlik deve üzerinde geçen yolculuk sonrası kampa ulaştık. Gün batımı, çay keyfi, ardından Tajineli akşam ziyafeti derken canlı Berberi müzikleri eşliğinde şarkı söyleye söyleye geceyi tamamladık. Ertesi gün ise sabah çok erken saatlerde güneşin doğuşu ile başladı. Sonra tüm gün çöldeydik. Bizi deve ile gezdirdiler. Bir başka kampa gittik. Orada öğle yemeği yedikten ve çay keyfi yaptıktan sonra muhteşem bir gün batımı için başladık kum tepelerini tırmanmaya. Hayatımızda ilk defa kum yürüyüşü yaptık. Hiç de kolay değilmiş. Varılmaz denilen o tepelere vardığımızda bizi şoke eden o muhteşem manzara ile karşılaştık. Ayaklarımızın altında uzanan uçsuz bucaksız bir kum denizi. Orada saatlerce hiç konuşmadan öylece oturduk, sessizliğin, sonsuzluğun tadını çıkarttık. Marhaba Camp herşeyi bizim için çok güzel planlamış, organize etmişti. Yemekler FAS seyahatimizde yediğimiz en iyi Tajine ödülünü aldı diyebilirim. Bu 36 saat için ödediğimiz ücret ise 2 kişi için toplam 104 Euro."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/fasta-5-durak-bambaska-bir-dunya-fes/", "text": "Erg Chebbi'de 36 saat çöl deneyimini yaşadıktan sonra sırada FES vardı. Yani labirent sokakları, dapdaracık caddeleri, sanki her yer pazar alanıymış, her yerde ticaret dönüyormuş hissi yaratan FES... FAS keşfimizde görmezsek aklımın kalacağı şehir. Uzun bir araba yolculuğu sonrası FES'e akşam üstüne doğru ulaştık. Yolda Ifran şehrinde mola verdik. Burada çok kısa bir parantez açmak istiyorum. Ifran daha Avrupai bir şehir. Fes'e İfran üzerinden gitmenizi tavsiye ederim. İfran bir kahve molasını hak ediyor. Fes'e ulaştık ulaşmasına da her zamanki problem ile karşı karşıyaydık. Kalacağımız oteli nasıl bulacaktık. FES'in daracık sokaklarında başladık dönmeye. Fark ettik ki kendi etrafımızda dönüp duruyoruz. Elimizdeki navigasyon çaresiz. Biz çaresiz. Turist olduğumuzu anlayan ve biraz ingilizce bilen herkes bize yol gösterme ve paramızı alma derdinde. Otelin sahibi İngiliz ve o anda İngiltere'de. Telefonla ulaşıyoruz ama oteli bulmak gerçekten çok zor oldu. Bu da FAS'ın bir cilvesi. Buna hazırlıklı olun. Dar Houdou adlı içinde avlusu olan güzel eski bir Fas evinde konakladık. (Adresi: 42 Taryana Sghira, Fes 30701) Booking. com sitesinden rezervasyonumuzu gerçekleştirdik ve 2 gece için 90 Euro ödedik. Otelin yeri çok merkeziydi. Temiz bir oteldi. Kahvaltısı da gayet iyiydi. Fes'e akşam üzeri ulaştık. Oteli bulmamız, arabayı güvenli bir yere park etmemiz, şehre ilk adaptasyon derken gece oldu zaten. İlk gece şehri şöyle bir kısaca turlayıp yemek yedik. Şehri keşfetmek için 1 tam gün ayırmıştık ki bence yeterli. 2. Gecenin sabahında da erken saatte Fes'ten ayrıldık. Bence bu kadar süre Fes için ideal. Zaten o kalabalığı, karmaşayı insanın kafası 3 gün kaldırmaz. Bence, FES'i önce bir rehber aracılığıyla gezin. 2-3 saat rehberle yapılan gezi sırasında insan önemli yerleri keşfedebiliyor. Genelde biz rehberle gezen gezginler değiliz. Ancak Fes gibi bir şehri kendimiz keşfetmeye kalksaydık bir gün içinde tüm yerleri görme imkanımız olmazdı. Çünkü harita üzerinde gördüğünüz bir yeri o kalabalık sokaklarda bulmak imkansız. Rehberle gittiğimiz bazı yerleri sonradan kendi başımıza da gitmek istedik ve bulmakta epey zorlandık. Fes oryantasyonu için bence rehberli tur şart. Rehbere, 2 kişi için biz 100 Dirhem ödedik. Kaldığımız otel üzerinden ayarladık ve otel bize biraz indirim yaptırdı. Fes'teki medreseler gerçekten görmeye değer. Ayrıca zanaatkarları çalışırken seyretmek ayrı bir keyif. Baharatçılarında alış-veriş yapmak, sohbet etmek çok keyifli. Rehberli gezi sonrası sokaklarına dalın ve kaybolun. Bir de Fes'te gezerken dergilere, kitaplara çıkmış, sempatikliğiyle bizi bizden alan baharatçı amcaya muhakkak uğrayın derim. Orada alış-veriş yapıp o amcayı tanımak gerek. Fes'te yeme içme konusunda hiç sorun çekmedik diyebilirim. Sokaklarında sandviçler yapan, yemek satan bir sürü dükkan var. Tabii ki sokak ürünleri. Eğer çok hassas değilseniz denemenizi tavsiye ederim. Biz sağlık açısından hiç sıkıntı yaşamadık. Her şeyi gönül rahatlığıyla denedik diyebilirim. Bunun dışında Fes'teki Clock Cafe'yi çok beğendik. Avrupai tarzda ama artık belli bir zamandan sonra insan böyle bir ortamı da özlüyor. Orada terasta uzun uzun oturup keyif yapmadan edemedik. Bir de sokak arasında bildiğimiz bir kahveye geçtik oturduk. İçeride benden başka kadın yoktu. Ama çok sıcak karşıladılar. Fas çayı içtik orda. Naneli. Çoook güzeldi. İşin en ilginç yanı Fes'teki o kahvehanede sanırım 1 saat oturduk ve herkes gözünü kırpmadan National Geography'de Serengeti belgeseli seyrediyordu. Biz de onlarla beraber seyrettik. Böyle yaşlı amcalar, dedeler filan. Hani bizim millet de hep belgesel seyreder ya. Ama onlar gerçekten seyrediyorlardı. Hayatımın en ilginç anlarından birini yaşadım diyebilirim. Onlar televizyona bakıyor biz onlara. Garipti. Fes'te yeme-içme, otopark, medrese giriş parası, rehber parası toplam 517 Dirhem ödemişiz. Yani yaklaşık 50 Euro. Otele 2 gece için 90 Euro ödedik. Fas ucuz ucuz olmasına da Fas devleti turisti soyacağı yeri biliyor. Trafik cezaları. Ergchebbi-Fes yolunda sebebsiz yere trafik polisleri bizi yine durdurdu ve tam tamına 500 Dirhem trafik cezası kesti. Yani yaklaşık 100 Euro. 3. dünya ülkelerinde araba ile seyahat etmenin en büyük sakıncalarından biridir bu. Polis yasa, kural tanımaz, canı istediği gibi keser cezayı. Sizin de yapabilecek hiçbir şeyiniz yoktur. Ürdün'de mesafeler birbirine yakın olduğu için her yere taksi ile gitmiştik. Ancak FAS'ta bu mümkün değil. Şehirler arası mesafeler çok uzak. Toplu taşım belki çözüm olabilir. Ancak o da esnekliğinizi çok kısıtlayacaktır. Fas tatilimiz boyunca yanımızda hiç para taşımamaya özen gösterdik. Kredi kartımızla bankadan Dirhem çekmeyi uygun bulduk. Ancak Fes'te başımıza neredeyse çok kötü bir şey geliyordu. Gün içinde banka kartımızı 2 defa yuttu ve geri vermedi uzun sure. 1. Seferde gündüzdü, bankamatiği açtırdık. 2. Sefer geceydi ve yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Çok korktuk diyebilirim. Bankamatiğin önünden hiç ayrılmadık. Eğer kartı vermeseydi bir süre sonra birimiz bankamatiğin başında bekleyip diğerimiz polis çağıracaktı. Siz siz olun gece çok fazla bankamatikten para çekmeyin. FES'e gittiğinizde FES tarihi hakkında eminim bilgi sahibi olacaksınız. Ben sadece bizim deneyimlerimize odaklanmayı tercih ettim bu yazımda. Çünkü bu tavsiyeler inanın FES tarihinden daha çok işinize yarayacak. Off the Road on the Track FES'teydi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/fasta-6-ve-son-durak-mavi-boncuk-bir-sehir-chefchaouene/", "text": "Chefchaouene şehrini uzun bir süre önce oraya giden arkadaşlarımız aracılığıyla ilk defa tanımış, fotoğrafları görünce burayı muhakkak görmeliyiz diye düşünmüştüm. Bir şehir düşünün ki her yer masmavi. Mavinin her tonu... Kalabalık Marakeş ve Fes'ten bambaşka. İnsana huzur veren cinsten. Chefchaouene ülkenin kuzeyinde olduğu için Fes sonrası yönümüzü kuzeye çevirdik. Aslında Chefchaouene rotamızın içinde olmasaydı epey bir yoldan kar etmiş olacaktık. Ancak bence bu şehir rotaya girmeyi sonuna kadar hak ediyor. Keşmekeş Casablanca'dansa bu güzel huzurlu şehirde zaman geçirdiğimiz için çok mutluyum. Fes'ten Chefchaouene şehrine gitmek de ayrı bir keyif. Dağ yollarından ilerliyorsunuz ve her yer yemyeşil, yer yer sapsarı çiçeklerle bezeli. Keyifli bir yolculuktu diyebilirim. Kaldığımız otelin ismi Dar Elrio. (Adres: Avenue Sidi Ahmed Elouafi, Sebanin, 23, Chefchaouene 91000). Chefchaouene şehrindeki her ev gibi oda masmavi ve çoook güzel bir terası var. Otelin yeri gayet merkezi ve temiz bir otel. Booking. com sitesinden reserve ettiğimiz bu otele bir gece için 49 Euro ödedik. Chefchaouene şehrine Fes'ten çıktıktan sonra öğleye doğru vardık. O gün zaten küçük olan şehir merkezini gezmek için epey vaktiğimiz vardı. Ertesi gün de şehirden ayrılmak için acele etmedik. Kahvaltı öncesi şehir henüz uyanmadan sessiz sokaklarını tekrardan arşınladık. Bu kadar süre bence bu güzel şehir için yeterliydi. Chefchaouene çok büyük olmayan şirin, güzel bir şehir. Yürüyerek bu şehri keşfetmek çok rahat. Sokaklara dalın ve sadece yürüyün. Benim gibi fotoğraf çeken bir kişiyseniz zaten her köşe başında durup orayı fotoğraflamak isteyeceksiniz. Fotoğrafçılar için burası bir cennet adeta. Chefchaouene şehrinde turistik olup olmadığına çok aldırmadan küçük meydanı en güzel yerden gören ve terası çok güzel olan bir restoran seçtik ve yemeğimizi orada yedik. Yediğimiz tajineler tabii ki bir İmlil'de ya da Erg Chebbi'de yediğimiz tajinenin yanından geçemezdi. Ancak zaten böyle yerlerde yüksek kalite beklememek gerek. 2 kişi tajine için 125 Dirhem ödedik. Çay içmek içinse yine meydana bakan kahvehaneyi tercih ettik. Şehrin yaşlı dedeleriyle beraber oturduk."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/gorulmeye-deger-venedik-adalari-murano-ve-burano/", "text": "Venedik'e kadar gelip de cam işçiliğiyle ünlü Murano ve dantelleriyle ünlü Burano adalarını görmemezlik etmeyin derim. Bu adalar o kadar renkli, o kadar huzur dolu ki; Venedik'teki turist kalabalığının tersine burada sakin bir gün geçirebilirsiniz. Benden söylemesi. Venedik'ten kalkan feribotlarla yaklaşık 1-1:15 saatte Murano Adası'na oradan da Burano Adası'na ulaşabilirsiniz. Bunun için kişi başı 20 Euro olan günlük feribot bileti almanız yeterli. Bu biletle 24 saat boyunca seyahat edebilirsiniz. Tek yön feribot biletleri 7 Euro. Eğer 2 adaya da gidecekseniz günlük bilet almak daha karlı. Murano ve Burano Adaları da Venedik gibi dar sokaklardan ve kanallardan oluşuyor. Kanallar boyunca renkli renkli, alçak evlerin sıralı olduğu bu adalarda oldukça rahat, koşturmasız bir gün geçirdik. Murano'da adanın tamamını dolaşmak zaten max. 1 saat. O da vitrinlere bakarak, rahat bir gezmeyle. Hal böyle olunca kanal boyunda bir mola verip adanın keyfini çıkartmak için bol bol vakit oluyor. Biz kanal boylarında dolaştıktan ve kanal boyunda yeralan bir cafede mola verdikten sonra şöyle bir adanın arka sokaklarına da göz atıp yönümüzü Burano Adası'na çevirdik. Ve sırada '5.000 kişilik Murano'dan' daha küçük olan Burano Adası var. Sanırım ben Burano Adası'nı daha fazla sevdim. Burano'daki dar kanallar boyunca sıralanmış pastel renkli evler gözlere muhteşem bir şenlik sunuyor. Burano Adası'nda şöyle bir turlayıp dükkanları gezdikten sonra akşam yemeği için gözümüze bir restoran kestirdik önce. Akşam yemeğine daha vakit olduğu için de öncesinde Trattoria da Primo adlı restoran/cafede mola verdik. Mola sonrası ise akşam yemeğinde gerçek İtalyan pizzası yemenin mutluluğuyle karnımızı doyurduk. Önce 6 kişiye 3 tane pizza yeter dedik. Ama öyle olmadı. Lezzetli pizzalardan bir 3 tane daha söyledik. Yemek yediğimiz yerin ismi Pizza Trattoria/Pizzeria kron coronato (6 kişi için toplamda bahşiş dahil 82 Euro ödedik). Gece çökünce ışıl ışıl Burano adası ayrı bir güzeldi. Biz Venedik kaçamağımızı Murano ve Burano Adaları ile tamamladığımız için çok mutlu olduk. Eğer siz de Venedik'e kadar geldiyseniz bir gününüzü bu iki adaya muhakkak ayırın derim. Akşamsa 40 dakika süren feribot yolculuğuyla Venedik'e ulaştık ve gece kapanışını Venedik'te bizim cafede canlı müzik eşliğinde yaptık. . Venedik ve adalar kaçamağı sonrasında ertesi gün vurduk yine yollara. Yönümüz aşk şehri Verona ve İtalya'nın ünlü Garda Gölü'ydü. Şaraba meraklıysanız, Garda Gölü'nü henüz çok yakından tanıma fırsatınız olmadıysa sizin için hazırladığım Garda Gölü rehberini kaçırmayın derim. Yazıların linkleri aşağıda."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/guney-tirolu-duymus-muydunuz/", "text": "Aslında Güney Tirol'ün doğasının harika olmasının yanı sıra Güney Tirol'e ulaşana kadar yolda bize eşlik eden manzaradan da bahsetmem gerek. Münih'ten yaklaşık 4 saat süren araba yolculuğu sırasında gözlere şenlik bir manzara bize hep eşlik etti. Dağ yürüyüşlerinde en sevdiğim kısım doğanın tadını çıkarttığımız mola zamanları :)) Dağlara karşı bu sefer önce süt içtik sonraysa kahve eşliğinde koyu bir sohbete koyulduk.... ve arabayı bıraktığımız yere doğru yaklaşık 2 saat süren bir yürüyüşe başladık.... Çok yorucu olmayacak şekilde güzel havanın ve muhteşem doğanın tadını çıkartarak günümüzü tamamladık. Güney Tirol'e geldiğinizde otelinizi direk Merano şehir merkezinden de tutabilirsiniz. Biz otelimizin doğanın içinde olmasını tercih ettik, ancak akşam yemeği için Merano şehir merkezine gittik. Şehir merkezi çok büyük olmamakla beraber çok şirin. Şehrin içinden geçen nehrin kıyısında sıralanmış restoranlarda ya da eski şehir kısmında güzel restoranlar bulabilirsiniz. Biz Pazar günü sabah kahvesini Merano şehir merkezinde içmeye karar verdik. Şehre geldiğimizde bizi çok güzel bir süpriz bekliyordu. Bizim orada bulunduğumuz haftasonu üzüm festivaliymiş. Şehir inanılmaz hareketliydi. Kurulmuş standların yanısıra, yerel kıyafetleriyle festivale katılanların geçit töreni vardı. Ayrıca bu töreni seyretmeye gelmiş birçok turistte oradaydı. İlk gece otelimize 5 dakika yürüme mesafesindeki Alman mutfağının güzel bir örneği diyebileceğim Oberwirtskeller'i denedik ve çoooook memnun kaldık. Ekim ayı balkabağı zamanı aklınızda bulunsun. O yüzden eğer Ekim ayı içinde buralara geldiyseniz balkabağı çorbası içmelisiniz. Ya da kestane çorbası deneyebilirsiniz. Güzel yemekler yiyeceğiniz garanti. Ve tabii ki Güney Tirol'e gelmişken buranın özel şaraplarından denememek olmaz. Ev yapımı çeşit çeşit şarapları var. Tatlı üzüm şarabı harika. İkinci akşamsa Merano şehir merkezinde İtalyan pizzalarından denedik. Şehir merkezinde pizza bulmak konusunda hiç sıkıntı yok. Maliyet hakkında biraz fikir vermem gerekirse, Güney Tirol çok ucuz bir bölge değil. Eğer akşam yemeğini bir pizzacıda yerseniz 2 kişi için yaklaşık 30 planlamalısınız, eğer alman mutfağı deneyecekseniz yanında şaraplarını da tadacaksanız 2 kişi yaklaşık 60 planlamalısınız. Gerçek bir İtalyan restoranında deniz ürünleri deneme imkanınız da var ayrıca. Biz mesela Trip Advisor tavsiyesi üzerine çok iyi bir mekan bulduk. Ancak konsept olarak bize fazla şık gelince şehir içinde daha normal bir restoranda yemeğe karar verdik. Ancak dediğim gibi Güney Tirol tüm seçenekleriyle herkesi memnun edecek türden. Bir kaçamağın daha sonuna geldik... Avrupa masalsı tatiller yaşamak isteyen sizleri bekliyor. Gökçecim adsız=evren bu arada açıklayım dedim. Evrencim, sen olduğunu anladım ama yine de sazan gibi atlamayayım dedim :)) Siz bu taraflara gelmeye karar verin ben size planınızda seve seve yardımcı olurum. Bizde de misafir etmek çok isteriz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/gunubirlik-bir-kacamak-alacati/", "text": "Sakızlı kurabiyelerinden bir kutu yanımıza alıp düştük yine İzmir yollarına.... Küçük kaçamaklar her zaman güzeldir. Hele mekan Alaçatı olunca ayrı bir güzel.... Yazini okuyunca heyecanim daha da artti.. insallah 20 eylule alacati sokaklarinda ben de ailemle kisa bir tatil yapicam.. Notlarimi takipte kalin.. sevgiler.."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/hadi-kubaya-peki-ama-neden/", "text": "1- Her evden müzik yükselen renkli Küba sokaklarında kaybolmak için Küba'ya gelmelisiniz. 2- Yalnızca eski Amerikan filmlerinde görebileceğiniz arabalara binmek ve hatta onlarla yolda kalma macerasını yaşamak için Küba'ya gelmelisiniz. 3- Küçücük çocukların bile muhteşem Salsa yaptığı topraklarda müziğe kendinizi kaptırıp meydanlarında Salsa yapmak için Küba'ya gelmelisiniz. 4- Misafirperver Kübalıların evlerine misafir olmak, onlarla zaman geçirmek için Küba'ya gelmelisiniz. 5- Küba Devrimi'nin izini sürmek, Castro ve silah arkadaşlarının davasını anlamak için Küba'ya gelmelisiniz. 6- Arjantinli bir doktor olan ancak herkesten daha Kübalı Che için Küba'ya gelmelisiniz. 7- Her ne kadar güzel Kübalı kızların bacaklarında sarılmasalar da dünyaca ünlü Küba purolarını tatmak için Küba'ya gelmelisiniz. 8- Küba'nın Vitamin ''R'' si Rumla ile hazırlanan muhteşem Mojito'lar, Pino Colada'lar içmek için Küba'ya gelmelisiniz. 10- Muhteşem Karayip kumsallarında uzanıp, hayattan bir süreliğine uzaklaşabilmek için Küba'ya gelmelisiniz. 15 günlüğüne keşfe çıktığımız Küba bizim başımızı döndürdü adeta... Eğer siz de Fidel Castro'nun ülkesi Küba'yı görmek istiyorsanız Küba kapitalizme kurban gitmeden bir an önce gidin derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/hakkimizda/", "text": "Gökçe & Fatih Demirci çiftiyiz biz. İkimizde Endüstri Mühendisiyiz. Ben İzmir'li, Fatih ise herşeyiyle Malatyalı. Kader bizi İstanbul'da birleştirdiği gibi yetmedi bir de bizi taaa Almanyalara savurdu... İyi ki de savurdu. Biz kendimizi tanıdık bu yabancı ülkede. Kendi içimize döndürdü bizi burası ve keşfetmeye önce kendinizle başlayın dedi. Ruhumuzu dinledikçe, derinlerde bir yerde sesi bastırılmış asıl bizleri duyduk... Gidin diyordu o ses bize. Keşfedin, sınırları aşın, korkmayın! Biz gezdikçe, yeni yerler keşfettikçe, aslında koskoca bir okyanusta sadece bir damla sahibi olduğumuzu farkettik; aslında daha hiçbirşey görmediğimizi, bilmediğimizi anlattı bize bu keşifler. Böylece daha bir keşif bitmeden bir diğerini planlar olduk. Bazılarına göre yoldan çıkmış durumdayız. Ama bize göre doğru iz peşindeyiz... Birkere düştü mü keşfetme ateşi içine, bir daha kurtulmazsın ondan. Evimizin her yanı harita, kitap... Nereye gitsek, nereyi görsek acaba diye durmadan okuyoruz, bizim gibi yoldan çıkmışlarla konuşuyor, onları heyecanla takip ediyoruz. Bir film karesi ilham oluyor bazen, bazense imkansız gibi gelmesi bizi baştan çıkartıyor... İşte böyle, biz yoldan çıktığımızı ara ara kabul etsek de doğru iz peşinde olduğumuzdan bir an bile şüphe duymadık. Off the Road on the Track / Gökçe Demirci...."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/halkini-katleden-pol-potun-ulkesi-kambocyadaydik/", "text": "10.10.2011 tarihinde sabah kahvaltımız sonrasında içinde sadece 7 yolcusu olan pır-pır uçağımız ile Vietnam'ın Saygon şehrinden Kamboçya'ya doğru yola çıktık. Hedef Komboçya'nın en önemli şehirlerinde biri olan Siem Riep (Yolculuğumuz 1,5 saat sürdü. Biletlerimiz kişi başı 194 USD tuttu). Havalimanında Kamboçya'nın hiç de misafirperver! olmayan gümrük görevlileri tarafından karşılandık. Uzun bir süre bize zorluk çıkartarak bizim o sevimsiz havalimanında gereksiz 1 saat geçirmemize neden oldular. Olsunlar, biz herşeye rağmen orayı gezmeye kararlıydık. Gözünüzü çok korkutmak istemem. Ancak Kamboçya insanı, belkide tarihinde yaşadığı o talihsiz olaylar nedeniyle hiç mutlu değil. Orada bambaşka bir hayat var. Çok zor bir hayat... Anlamak gerek bence. İlk önce maliyetler hakkında çok kısa ama yararlı bir bilgi: Siem Riep'te Angkor Holiday otelinde kaldık. Çift kişilik oda fiyatı kahvaltı dahil gecelik 38 USD idi. Siem Riep'te 3 gün kaldık ve buradaki turumuz için kişi başı toplam 179 dolar ödedik. Siem Riep, Kamboçya'nın kültür başkenti. Ayrıca UNESCO'nun kültür mirası içinde olması nedeniyle ülkenin asıl başkenti Phnom Penh'in önüne geçmiş durumda. Siem Riep şehrini bu kadar özel kılan, dünyanın heryerinden turistlerin gelip bu şehri gezmesinin en önemli sebebi tabii ki tarihi Angkor Wat. Angkor Thom dendiği zaman aklınıza 100'den fazla tapınak, mezar veya tarihi eser kalıntısının bulunduğu 200km2'lik bir alan gelmeli. Angkor Thom, Khmer Krallığı'nın son başkenti. Burası 12. yüzyılda 7. Jayavarman tarafından inşa ettirilmiş. Kentte bulunan yazıtlardan birisi Jayavarman'ı damat, kenti ise onun gelini olarak anmakta. Bölge 9. ve 12. yüzyıllar arasında Hinduizm'in etkisi altında kalmış. 13. Yüzyılda ise Tayland tarafından işgal edilmiş. Kral, Tayland istilası sonrası burayı terk etmiş. 14. ve 18. yüzyıllar arasında bu bölge terk edilmiş olarak kalmış ve her yerini ağaçlar kaplamış. 1820 yılına kadar bu muhteşem şehrin varlığından kimse haberdar değilken, Fransız bir gezgin 1820 yılında bir rastlantı sonucu burayı keşfetmiş. Şehrin kendisi kadar, keşfedilişi de insanı gerçekten büyülüyor. Sonrasında ise burası kazılar ile gün yüzüne çıkarılmış. Şu anda UNESCO tarafından Kültür Mirası olarak tanınmakta. Bu tapınaklarda bulunan Hinduizm etkisi 16. yüzyılda yerli halk tarafından silinerek, Budizm'e ait öğeler yerleştirilmiş. Bu yüzden yapıları gezerken, iki dinin de birbiri içine geçtiğini gördük. Keşfinden sonra burası 1950'lere doğru turistlerin ziyaretine açılmış, fakat 1975-1979 yılları arasında yaşanan iç savaşta yeniden ziyarete kapatılmış. Kamboçya halkı buraya büyük zararlar vermişler. Savaştan sonra zarar gören yerler tekrar onarılmış. O yüzden yapıların bazı yerlerinde eski bazı yerlerinde yeni kısımlar göze çarpmakta. Angkor Thom'un 5 ana kapısı var. Kapıların her birinde 4 yöne bakan bir yüz mevcut. Bu yüz her şeyi bilen ve gören kralı simgelemekte. Biz şehre Güney Kapısı'ndan girdik ve bir diğer kapısından çıktık. Kapılarda, mitolojide bahsedilen ve Hinduizm ile Budizm'de de konusu geçen, uzun ve çok büyük yılan olan Naga yolun iki kenarına dizilmiş tanrıların kolları arasında taşınmakta ve şehri korumakta. Ortaya çıkan görüntü oldukça etkileyiciydi. Kente girdikten sonra ilk önce \"Bayon\" Jayavarman'ın resmi tapınağını ziyaret ettik. Burası oldukça büyük bir Budist tapınağı. 3 kattan oluşuyor. En tepesinde 200'den fazla insan yüzü heykelleri bulunmakta. Zamanımızın çoğunu burada geçirdik. Her bir katın hikayesini dinledik ve rehberimiz sayesinde ilginç resimler çektik. Buradaki duvarlarda ayrıca Apsara Kızları'nın da resimleri bulunuyor. Apsara, Budist ve Hindu inanışında bulutların ve suyun dişi ruhunu temsil eden mitolojik bir figür. Güzel bir bayan kılığında krallara dans etmekte. Şu anda bir Apsara kızı evimizin güzel bir köşesini hem süslüyor hem de her baktığımızda bize Angkor Thom'u tekrar tekrar hatırlatıyor. Rehberimiz bizim çok farklı fotoğraflarımızı çekti. Bir yandan sürekli buranın tarihini anlatırken bir yandan şuraya çıkın şuraya bakın diyerek bizimle adeta fotoğraf çekimi yaptı. Sonraki durağımız Filler terasıydı. Yolda Baphuan Tapınağı'nın yanından geçtik. Burada restorasyon çalışması olduğu için içine giremedik. Bu tapınak Angkor tapınakları içinde en eski olanlarından ama aynı zamanda en fazla harap olanlarından bir tanesi. Bu tapınak 11. yy'da 2. Udayadityarvarman tarafından yapılmış. Bu alanda ayakta kalan tek Hindu tapınağı ve tanrı Shiva'ya adanmış. Filler Terası ise, Kral 7. Jayavarman tarafından yaptırılmış ve geçit törenleri veya askeri denetimler için kullanılmış bir alan. Alanın tam karşısındaki alçak kuleler ise akrobasi gösterileri için kullanılıyormuş. Burada gerçek boyuta yakın taş fil heykelleri ile aslan, kaplan, yılan, kutsal kazlar ve Tanrı Vişnu'nun binek hayvanı olan dev kuş Garuda'nın heykeli var. Sırada 11. yy'dan kalma Phimean Akas Tapınağı var. Bu tapınağın en üst kısmına ulaşmak için epey zorlu bir parkurdan geçmek zorunda kaldık. Dönüş yolunda ise Cüzzamlı Kral Terasın'nı ziyaret ettik. 12. yy'ın sonlarına doğru inşa edilmiş bu alanda krallar kabullerini yaparlarmış ve halkı dinlerlermiş. Bu terasta bulunan ve aslı Phnom Pehn'deki Ulusal Müze'deki heykelin, efsanelere göre cüzamlı kral Jayavarman'a ait olduğu yönde. Gezdiğimiz bu yerlerle ilk günkü Angkor turumuzu tamamlamış olduk. Otelde bir süre dinlendikten sonra ünlü Kamboçya masajı için temiz ve güzel bir masaj salonu aramaya koyulduk. Vietnam'daki kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Rehberin bizi ilk götürdüğü yer içimize sinmedi. 2. yer gözümüze daha temiz geldi. Ayrıca orada masaj yaptırmış turistlerle girişte konuşunca burası içimize sindi. 3 kişi Kamboçya yerel masajı yaptırdı. Mehrin ise hamile olduğu için sadece baş ve ayak masajı yaptırdı. Toplamda 30 dolar ödedik. Masaj yaptırdığımız yerin ismi Healty Hand. Kamboçya yerel masajının ismi ise traditional Khmer. Kamboçya şark kurnazlığı olarak tabir ettiğimiz bir uyanıklık içinde. Herşey turistleri kandırmaya yönelik. Herşeyi yanlış anlayıp sizden daha fazla para almanın derdindeler. Kesinlikle heryerde dikkatli olun ve pazarlık yapın. Angkor'daki 2. günümüze ünlü Angkor Wat'ı gezerek başladık. Burası Kamboçya bayrağında yer alan, Kamboçya'nın simgesi olmuş ve en güzel şekilde korunmuş olan tapınak. İlk defa 2. Suryavarman tarafından 12. yy'ın ilk yarısında yapımına başlanmış. Tanrı Vişnu'ya adanmış ve başkent olarak inşa edilmiş. 1177 yılında ise Kimerlerin baş düşmanı olan Cham uygarlığınca yağmalanmış. Daha sonra yeni kral 7. Jayavarman ülkeyi yeniden inşa ederken başkenti Angkor Thom'a ve kraliyet tapınağı'nı da Bayan'a taşımış. Angkor Wat tapınağı ise 14. ve 15. yy'larda Theravada Budizmi'ne hizmet vermiş. 16. yy'dan sonra ihmal edilmiş olmasına karşı üzerini kaplayan orman sayesinde yok olmamış. Tapınağı ilk gören Avrupalı, 1586 yılında, Antonio da Magdalena adlı Portekizli bir keşiş. Burayı meşhur eden ise 19 yy'lın ortalarında Fransız Henri Mouhot'un seyahat notları. Angkor Wat oldukça görkemli bir yapı. Biz ortadaki kulenin tepesine kadar merdivenlerden çıktık. Manzara buradan görülmeye değerdi. Yukarı çıkabilmek için kıyafetinizin uygun olması gerekiyor. Tanrılara saygı nedeniyle ben o sıcağa rağmen üzerime yağmurluğumu giymek zorunda kaldım. Eklemem gereken bir diğer nokta ise merdivenler oldukça dik ve dar. Eğer sonradan turistlerin rahat çıkması için yapılmış tahta merdivenler yoksa, turistler tarihi merdivenleri kullanmak zorunda kalıyor. İnişi çıkışından daha zor. Seçilen ayakkabının rahat olması önemli. Angkor Wat'ı gezmemiz yarım günümüzü aldı. Öğlen yemeği sonrasında ise hayatımızın o An'a kadar en ilginç deneyimini yaşadık. Siem Riep'e gelip de burayı görmemek olmaz: Tonle Sap Lake kıyısında yeralan Kompong Pluk bölgesindeki köyü ve orada suların içinde yaşayan ve geçimini balıkçılıkla sağlayan-durumları çok da iyi olmayan-insanları ziyaret etmek için çıktık yola. Aslında bizim gezi programımızda Kompang Khleang adlı Siem Riep'ten yaklaşık 55km uzaklıktaki köyü gezmek vardı. Ancak o tarihlerde, tam da biz oradayken Kamboçya son yılların en büyük sel felaketini yaşıyordu ve programda yer alan köy tamamen sular altındaydı. Biz de programımızı değiştirip, yine sel suları altında olan ancak ulaşımın bir yere kadar mümkün olduğu Kompang Pluk bölgesine gittik. Yolculuğumuz oldukça zorluydu. Yollar sel suları altında olduğunda bata çıka arabayla zor bela ilerledik. Bir yerleşim yerine ulaştık. Ancak bir tekneye binip tekrar yola devam etmemiz gerekiyordu. Tekneye ulaşmak içinse iki seçeneğimiz vardı. Ya motorlu kayıklara binecektik ya da öküzlerin çektiği araçlara binecektik. Biz motorlu kayıkları seçtik. Ama bir de ne görelim kayık değil sanki bir sal. Suyla aramızda o kadar az mesafe vardı ki ve en ufak harekette bizim saldan bozma kayık o kadar çok sallanıyordu ki suyun içine düşmemiz an meselesiydi. Yaklaşık 5 dakika süren bu yolculuk bana uzun saatler gibi geldi. Asıl tekneye ulaşmak içinse sel içindeki kütükler üzerinden yürümemiz gerekiyordu. İşte ben bunu görünce artık dayanamayıp ağlamaya başladım. Ne ağlama, hüngür hüngür. Ben ağlıyorum, Fatih de ordan diyor ki: İşte şimdi tam tatil oldu. Demek ki hücrelerimize kadar hissediyoruz... Ya ne hissetme ne hissetme!!! Biz tekneye binince köye hemen ulaşacağız sanıyorduk, meğer sel dolayısıyla selin içinde uzunca bir süre seyahat etmemiz gerekiyormuş. Manzara oldukça ilginçti. Bazı yerlerde sadece ağaçların tepesi görünüyordu. Bazı yerlerde ise evlerin birkaç katı sular içindeydi. Selin yoğun olduğu bu bölgede aslında evlerin çoğu direkler üzerine inşa edilmişti, böylelikle selin etkileri azaltılmaya çalışılıyordu. İçinde ilerlediğimiz bu su kütlesi kurak mevsimde araba yolu iken, yağmur mevsiminde denize dönüşüyordu. Köye vardığımızda sudan sokaklar olduğunu gördük. Evlerin içi tamamen açıktı ve her şey her yerden görünüyordu. Geçimlerini önlerindeki sudan balıkçılık yaparak, sağlıyorlardı. Bütün hayatları oradaydı. Orada yıkanıyor ve yemek yapıyorlardı. Evden eve kayıklarla geçiyorlardı. Muhakkak görülmesi gereken bir yer. Böyle bir yer daha önce hiç görmemiştim. Evlerden birine misafir olduk. Ve dönüş yolundayız... Bu köye yaptığımız ziyaret benim hayatımdaki unutulmazlarım arasına girdi. Angkor Wat'tan daha anlamlıydı. Geri dönüş yolu da gidiş kadar heyecanlıydı. Siem Riep'teki 3. günümüzde belkide ülkenin en güzel yerini ziyaret ettik. Burası Ta Prohm Tapınağı. Muhteşem bir doğa harikası. Burası Angelina Jolie'nin Thomb Raider filmini çektiği yer. Yapıların üzerinde ağaçlar kök salmış. Kökler sanki tapınağı tamamen çevrelemiş gibi. Burayı 7. Jayavarman annesi adına yaptırmış. Arkeologlar burayı gün yüzüne çıkarırken, oluşan görüntüden dolayı ağaçlara fazla dokunmamışlar ve köklerin çevresini oymuşlar. Öğleden sonraki turumuz ise bu ülkede yaptığımız en vahim turdu. Ölüm tarlalarını ziyaret ettik. Burada Kızıl Khmerler olarak bilinen Kamboçya Komünist Partisi'nin Lideri Pol Pot tarafından katledilen, Kamboçya halkının kafataslarının bulunduğu bir anıt vardı. Manzara gerçekten insanın içini acıtıyor. İnsanlık için çok vahim bir durum. Pol Pot kendi insanlarını öldüren bir kasap adeta. Eğitime karşı olduğu için herkesi tarlalara sürmüş ve okulları kapatmış. Eğitimli olan insanları sülaleleri ile birlikte katletmiş. Bu üzücü turdan sonra yerel halkın yediği hayvanları görmek için pazara gittik. Buradaki yiyecekler de bir o kadar berbattı. Sanırım Kamboçya'da ilk defa bir tatil sırasında artık evime gitmek istiyorum hissi oluştu bende. Zor şartlar, pislik, tabii ki sel felaketinin etkisi herşeyi daha da zorlaştırdı. Yemekler tek kelimeyle berbattı. Vietnam sonrası çok zorlandık. Her yemek zamanı hayır olamaz diyen ben artık yemek yemesem daha iyi moduna geçmiştim. Kamboçya tatilimize dair duyduğum tek eksiklik başkenti Phnom Penh'i görmememizdi. Kamboçya için 3 gün ayırabilmiştik ve bu 3 günde sadece Siem Riep'i gezmiştik. 2 gün daha ayırıp başkenti ve orayı özel kılan ölüm tarlalarını görmeliydik. Kısmet bir başka sefere artık. Angkor Thom için ayırdığımız 3 gün idealdi. Burasını 1 ay gezenler bile var. Eğer ilginiz var ise 1 aylık giriş bileti alıp her yerini gezebilirsiniz. Biz 3 günlük biletlerimizle en önemli yerlerini gezdik ve bize yetti. Kamboçya yaşattıklarıyla unutulmazlarımız arasında. Her ne kadar orada çok zorlanmış olsak da Angkor Wat gibi dünyada eşi benzeri olmayan bir şehri gezmek, sel suları altında yaşayan balıkçı köyünü görmek ve canavar ağaçlar diyarını gezmek inanılmaz bir deneyimdi. Halkını katleden Pol Pot'un ülkesi Kamboçya'daydık. Merhaba Buket, Şubat ayı Uzakdoğu tatili için güzel bir ay. Hala kuru mevsim devam ettiği için seyahat sırasında zorlanmazsınız. Biz Ekim ayında gitmiştik ve şansımıza son 50 yılın sel felaketi tam da biz oradayken yaşandı. Şansımıza işte. Tatilin geri kalanında örneğin Tayland kısmında oldukça zorlandık sel yüzünden. Ancak her zaman bu olaylar yaşanmıyor. Bence Uzakdoğu özellikle Vietnam Kamboçya Tayland kesinle görülmesi gereken yerler. Başımıza gelen tüm şansızlıklara rağmen bu tatil bizim unutulmazlarımız arasında. Ya da biz henüz gidemesek de Küba'yı Şubat ayında öneririm. Çok yakın arkadaşlarımız Şubat ayında Küba'ya gittiler ve çok memnun kaldılar. Küba bizim görülecekler listemizin başında. Güney Amerika ayrı bir güzel diyebilirim. Çok yorucu ama çok keyifli bir tatildi. Yazı süper olmuş, tekrar gitmiş kadar oldum. İnşallah daha güzel tatiller yapacağız hepberaber canım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/hallstatt-sonrasi-muhtesem-avusturya-alplerini-kesfe-ciktik-filzmoos/", "text": "Avusturya'nın yeni gözdesi Hallstatt'ı bir hafta sonu kaçamağıyla keşfettikten sonra akşam sularında vurduk kendimizi Avusturya Alplerine. Bizi bilen bilir dağ havası almadan huzura ermemiz mümkün değil. Yaptığımız araştırmalar sonrası hedefi Filzmoos olarak belirledik. Filzmoos Avusturya Alpleri arasında yer alan bölge. Hallstatt Filzmoss arası arabayla 1 saat (Yaklaşık 64 km ancak dağlar arasında ilerlendiğinden çok hızlı gitmek mümkün değil). Burası kışın kayak severler, yazın ve bahar aylarında ise dağ yürüyüşü yapanlar için bire bir. Filzmoos'da booking. com adresinden bütçemize göre bir otel bulup bir gece konakladık. Kaldığımız yerin ismi Hotel Bischofsmütze. Gecelik kahvaltı ve akşam yemeği dahil 119 ödedik. Ertesi gün yani pazar günü vurduk kendimizi dağlara. Hamile halime ve Temmuz sıcağına aldırmadan elimde fotoğraf makinesi muhteşem doğayı fotoğraflayarak yaklaşık 5-6 saatlik bir yürüyüş yaptık. Başlangıç noktası: Filzmoos'dan arabayla Mautstrasse üzerinden (Burası özel bir yol. Giriş o yüzden paralı. 4,5 ) Aualm'e geldik ve arabamızı oraya park ettik. Hedef olarak Hofpürglhütte'yi seçtik. Hofpürglhütte 1.705 metrede yer alan Mayıs-Ekim ayları arasında açık olan bir dağ evi. Burada konaklamak da mümkün. İsterseniz kendinize ait bir odada kalabilirsiniz (29 yatak kapasiteli) ya da uyku tulumunuz içinde ranzalardan oluşan yatakhanesinde (71 yatak kapasiteli) uyuyabilirsiniz. 1.705 metreye tüm sırt çantanızı taşımak zorunda değilsiniz. Valiz/Sırt çantaları işletme tarafından teleferik sistemine benzer basit bir sistemle yukarı taşınabiliyor. Siz sadece yanınıza günlük kullanım için küçük sırt çantanızı alın yeter. Konaklayacaksanız önceden arayıp yer ayırtmalısınız. Hofpürglhütte'nin bulunduğu yere çok güzel bir manzara eşliğinde çıkılıyor ancak Hofpürglhütte'nin bulunduğu yerden manzara ayrı bir güzel. Tepede daha bir çok yürüyüş yolu bulunuyor. Biz günlük bir tur planladığımız için Hofpürglhütte'de öğle yemeği molası sonrası düştük dönüş yoluna. Çıktığımız yolun aynısından inmeyelim biraz daha manzara görelim dedik. Önce Hofpürglhütte'den Sulzkaralm Hütte'ye yürüdük. Sulzkaralm Hütte'den de başlangıç noktamız olan Aualm'e döndük. Dönüş yolunda bir şeyler içmek için mola verdiğimiz dağ evi Sulzkaralm Hütte ayrı bir şirindi ve eşlik eden manzara çooook güzeldi. Şimdi biz oraya gitsek bile o yürüyüş yollarını nasıl buluruz dediğinizi duyar gibiyim. Avusturya dağlarındaki yürüyüş yolları çok güzel işaretlenmiş. Hangi dağ evine çıkmak istiyorsanız tabelaları takip etmeniz yeterli. Kaybolmanız imkansız. Hiç korkmayın. Manzaranın tadını çıkartın yeter. Biz Hallstatt gezimizi Filzmoos bölgesindeki dağ yürüyüşüyle birleştirdik. Siz de buralara kadar gelmişken çok yorucu olmayan bu yürüyüşü yapabilirsiniz. İşte o zaman seyahatiniz unutulmazlar arasına girecektir. Benden söylemesi. Off the Road on the Track Hallstatt sonrası Avusturya Alplerini keşfe çıktı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/havana-gezi-rehberi/", "text": "Havana'da en çok hoşuma giden elimde fotoğraf makinesi ile renkli sokaklar arasında kaybolmak oldu. Rengarenk İspanyol koloni döneminden kalma evler, dar sokaklar, sokaklardaki Küba'yı Küba yapan eski Amerikan tipi arabalar, hemen hemen her evden yükselen Latin müzikleri, sokakta kapı önünde konuşan ya da arabasını tamir eden insanlar, çamaşır dolu balkonlar... Hepsi ama hepsi başımızı döndürdü. Öte yandan bambaşka bir dünyada olduğunuzu size buruk bir şekilde hatırlatacaklar da var. Örneğin, neredeyse bomboş dükkanlar ya da elinde karne ile ekmek kuyruğunda bekleyen Kübalılar. Bir dükkanda rafa düzgünce dizilmiş Maggie çorbaları görünce çok şaşırdım örneğin. Koca bir tezgah, sadece özenle dizilmiş Maggie marka çorbalar... Ya da bir dükkan önünde bekleyen insanların neyi beklediğini merak edip camdan içeri baktığımda içerde dondurma yiyen insanlar gördüm. Kapı önündekiler dışarıda sıranın kendilerine gelmelerini bekliyorlardı. Küba'da bir şeye ulaşmak alışılmışın dışında oldukça zor. Saatlerce sıranın size gelmesini beklemelisiniz. Küba demek bir bakıma bir şeye ulaşmak için sabırla beklemek demek. Havana bir açık hava müzesi gibi. Bu şehirde yapacağınız en güzel şey özellikle Centro Habana'da arka sokaklara dalıp hayatı keşfe çıkmak, gözlem yapmak. Farklı bir dünyada olmanın tadını çıkarın. Havana 3 ana merkezden oluşuyor: Habana Vieja, Centro Habana ve Vedado. Vieja Bölgesi Havana'nın kalbi adeta ve tabii ki en çok turistik olan bölgesi bu nedenle. Vieja Bölgesi'nin kalbi ise Obispo Caddesi. Burası İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapalı, sağlı-sollu restoran cafelerin olduğu uzun bir cadde. Eğer Havana gezinize bu caddeden başlarsanız kalabalıktan, mekanlardan yükselen Salsa müziklerinden ve de Salsa yapan insanlardan başınız dönecektir. Oldukça turistik ancak bunu da yaşamadan olmaz, öyle değil mi? Obispo Caddesi'nin hemen bir alt caddesi Obrapia Caddesi. Obispo kadar hareketli olmasa da Obrapia Mercaderes Caddesi ile birlikte şehrin hareketli kısmını oluşturuyor. Obispo Caddesi sonunda yer alan Plaza de Armas da kaçırılmamalı bence. Burada eski kitapların satıldığı bir alanda belki ilginizi çeken bir kitap bulabilirsiniz. Eğer ilginiz varsa Armas Meydanı'nda yer alan Palacio del Segundo Cabo 1772 -1776 yılları arasında İspanyol Vali'nin yaşadığı ev -, Museo de la Ciudad Şehir Müzesi gezilebilir. Bu meydana yakın Museo del Automovil yani eski arabaların ve Che'nin kullandığı arabanın sergilendiği müze zamanı olanlar için farklı ve güzel bir alternatif olabilir. Bir diğer kaçırılmaması gereken meydan da Katedral Meydanı. Bu meydandaki Amerika kıtasının en eski katedrallerinden biri olan Catedral de San Cristobal de la Habana'yı gezebilirsiniz. Bunun yanı sıra Katedralin tam karşısında yer alan Museo de Arte Colonial Kolonyal Sanat Müzesi'ni eğer ilginiz varsa gezebilir o dönemden kalma mobilyalara, eşyalara bakabilirsiniz. Meydanda yer alan 1760 yılında inşa edilmiş Palacio de los Marqueses de Aguas Claras ise bugün Restaurante el Patio. Casa de Conde de Lombillo ise 175 yıllık Pedrosos Ailesi'ne ait güzel bir ev. Casa de Africa Havana'daki en büyük Afrikalı Kübalılar Sergisi. Casa de Africa'nın hemen yanında ise 1700'lü yıllardan kalma bir parfüm üreticisi olan Habana 1791 yer alıyor. Bizim çok tanıdık olduğumuz farklı kolonyalar küçük şişelerde satın alınabilir. Plaza Vieja ise küçük, güzel bir meydan. Bu meydanda Camara Oscura'ya çıkarsanız kulenin tepesinden güzel bir manzaranın olduğunu duydum, okudum. Biz fırsat bulamasak da belki sizin ilginizi çeker. Eğer deniz kıyısındaki San Pedro'dan güneye doğru ilerlerseniz Rum Müzesi'ni göreceksiniz. Centro Habana ise benim en çok sevdiğim bölge oldu. Eski kolonyal dönemden kalma evleri fotoğraflarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Burada göze çarpan ilk yapı Capitolio Nacional. Amerika'nın desteğini arkasında tutan diktatör Gerardo Machado döneminde inşasına başlanılan, inşasında 5.000 işçinin çalıştığı ve yaklaşık 17 milyon dolara mal olan bu yapı bugün Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi. Bu bölgedeki Cine-Teatro America'ya gidin, muhakkak görün derim. Hatta bir gösteri varsa bir akşam bu gösteriye katılabilirsiniz. Bir de Cine-Teatro America'nın hemen yanında Casa de la Musica var. Bence burası kaçırılmamalı. Bir gece muhakkak buraya gidin ve o pistte dans eden insanları seyredin ya da cesaretiniz varsa atın kendinizi piste. Burada ayrıca bir gece şovu var. Yani çeşitli gruplar çıkıp dans şovları sergiliyorlar. Giriş ücreti çok da uygun değil ama girmeye değer bence (Giriş kişi başı 10 CUC). Centro Habana'nın en önemli müzesi ise Museo de la Revolucion. Bu müzeye gitmeniz için illa ki tarihle çok ilgili olmanız gerekmiyor. Ancak Küba'ya geldiyseniz Fidel Castro ve silah arkadaşlarının davasının ayrıntılarını öğrenmek için buraya gitmelisiniz. Bu müzede ayrıca Fidel Castro ve arkadaşlarının Meksika'dan yola çıkıp Küba sahillerine ulaştıkları Granma Gemisi sergileniyor. Bu gemi bağımsızlığın simgesi adeta. Ne yazık ki her bölümde İngilizce çeviri yok. Ayrıca İngilizce rehberli tur da düzenlemiyorlar. Ancak yine de kesinlike gidilip görülmeli. Gelelim Vedado Bölgesi'ne. Vedado Bölgesi'ni gezmeye uzun bir sahil yolu olan Malecon'dan başlamalısınız. Bu sahilde el ele yürüyen aşıklar ya da balık tutan Kübalılara denk geleceksiniz. La Rampa Caddesi ise Vedado'nun kalbi ve Havana şehrinin modern yüzü. Ünlü tarihi Hotel National bir zamanlar Küba'ya gelen tüm ünlülerin kaldığı otel bu bölgede. Hotel National'in çok güzel denize bakan bir bahçesi var. Belki orada bir gün batımı içkisi içebilirsiniz. Fiyatları tabii ki birazcık farklı. Mesela şehirde bir kokteyle en fazla 3 CUC verirken, orada 4,5 CUC'tu. Bu bölgede de görülebilecek oldukça fazla yer var. Ama bence en önemlisi Plaza de la Revolucion. Biz buraya yürüyelim dedik. Güneşin altında canımız çıktı diyebilirim. Dönüşte bir taksi collectivo'ya bindik. Benden tavsiye etmesi. Plaza de la Revolucion, şehrin politik kalbi adeta. Burada 142 metre yüksekliğinde Küba'nın ilk milli kahramanı Jose Marti'in anıtı var. Ayrıca bu meydana bakan binaların üzerinde Castro'nun iki önemli silah arkadaşı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos'un silüetleri yer alıyor. Bu meydana gitmeden olmaz. Bu bölgede, Havana üniversitesi ve hastanesi ile Şehir Kütüphanesi de yer alıyor. Havana Küba'nın diğer şehirleriyle karşılaştırıldığında oldukça büyük bir şehir. Bu nedenle 3 tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Geldik en zor bölüme. Küba'da yeme içme birazcık zor. Bir Latin Amerika adasında olmanın vermiş olduğu güvenle insan muhteşem balıklar, deniz ürünleri yiyeceğini düşünüyor. Eee bir de Küba'dasınız. Her şey sudan ucuz olmalı. İşte öyle değil. Öncelikle eğer bir restoranda yiyecekseniz fiyatlar Avrupa seviyesinde. Biz o nedenle hiç restoranlara gitmedik. Sadece bir kez ailelerin işlettiği Paladar olarak bilinen La Familia'da Istakoz yedik. Küba'ya gelmişken Istakoz denenmeli diye düşündük. Çünkü Istakoz Küba'da oldukça ünlü. Tek kişilik menü ve bira için 24 CUC verdik (1 CUC: 1.05 Euro). Menü dediğime bakmayın. Istakozun yanında Küba'nın milli yemeği meksika fasulyeli pirinç pilavı verdiler. Bir de muz kızartması ve biraz salata. O kadar. Ancak bir teras lokantası olan La Familia'da canlı müzik yapan gençler inanılmaz iyiydi. Ortam, ambiyans çok hoşumuza gittiği için keyif aldık. Vieja Bölgesi'nde yer alan O'Reilly Cafe'yi gün arasında kısa bir kahve molası vermek ve bir şeyler atıştırmak için kesinlike tavsiye ederim. Sıcak sandviçleri lezzetliydi (2 Küba kahvesi ve 2 sandviç için 8,25 CUC ödedik). Plaza de Armas'da kitapçıların hemen yanındaki restoran La Mina'da kısa bir mola verebilirsiniz. Fiyatları ve karşılığında aldığınız servis oldukça iyi. Eğer akşam gün batımında bir kokteyl içmek isterseniz Obispo Caddesi üzerinde yer alan Otel Ambos Mundos'un teras barını kesinlikle tavsiye ederim. Güneşin saat akşam 5:30 itibariyle battığını unutmayın. Biraz erken giderseniz güzel bir yer seçip canlı salsa müzikleri eşliğinde kokteylinizin keyfini çıkartabilirsiniz. Yine Obispo Caddesi üzerinde yer alan Paris Cafe turistlerin gözdesi. Orada yediğimiz tavuk oldukça iyiydi. Bir başka marketing başarı öyküsü ise Dona Eutimia. Katedral Meydanı'nın hemen yakınındaki bu mekanın iyi olduğunu, özellikle buzlu mojitosu'nun lezzetli olduğunu duymuştuk. Ancak bunu duyan sadece biz değilmişiz. Mekanda rezervasyonsuz oturmak imkansız. İş inada bindi. Sanırım 5 defa filan gittik o mekana. Her seferinde rezervasyonunuz yoksa olmaz dediler, masa boş olduğu halde. Havana gibi bir yerde ise rezervasyon yaptırmak bence çok saçma. Obispo Caddesi üzerinde bir çok mekan var. Tek tavsiyem fiyatlara dikkat. Eğer canlı müzik var ise grup ayrıca bahşiş de topluyor. Bir mekanda bir Pino Colada için 4 CUC ödedikten sonra daha da dikkatli olmaya özen gösterdik. Ancak ben en iyi kokteylleri Havana'da değil Trinidad ve sonrasında içtiğimi söyleyebilirim. Havana o kadar turisttik ki gerçek Küba tatlarını yakalamak hiç kolay değil. Biz genelde akşam yemeklerimizi CASA'da yedik. Casa'ların çıkarttığı menüler oldukça güzel ve restoranlara göre daha uygun. Benim tavsiyem ilk akşam CASA'da yemeniz yönünde. Eğer beğenmezseniz dışarıda yersiniz sonraki akşamlar. Gündüzleri ise Küba'nın meşhur 1/2 CUC'luk pizzalarıyla geçiştirdik hep. Önünde Kübalılar sıraya girmişse hiç korkmayın siz de girin sıraya. Havana'da yediklerimiz idare ederdi. Ancak Trinidad ve sonrasında oldukça iyi pizzalar yedik. Ama 15 günden sonra şimdi bedava verseler yemem! Kesinlikle size gelip sizinle İngilizce konuşan kişilerin söylediklerine inanmayın. Muhabbete girmemeniz daha iyi hatta. Çünkü gerçek Kübalılar gelip konuşmuyorlar. Bunu yapanlar turist kazıklamaya çalışanlar. Özellikle onlardan puro kesinlikle satın almayın. Cohiba purosu içtiğinizi zannederken, muz yaprağından sarılmış puromsu şeyi içiyor olabilirsiniz. Devlet kurumu olan Caracol'dan puronuzu alabilirsiniz. Şehirde gezerken gözünüze çarpacaktır. Bir de Puro Fabrikası Partagas'a gidebilirsiniz. Oraya giden turistlerden duyduğumuz kadarıyla turistler için yaptıkları gezi turları oldukça keyifli. Şarkı söyleyen Kübalı işçiler arasında fabrikayı gezebilir, oradan puro satın alabilirsiniz. Küba'da CASA'lar oldukça yaygın. CASA, Küba devletinin Kübalılara kendi evlerini otel olarak işletme hakkını vermiş olması demek. Bir CASA'da genel olarak 2 ya da 3 oda turistler için ayrılmış oluyor. Genel olarak her odanın içinde sadece o odaya ait banyo bulunuyor. Ancak kendi çevremden ortak banyolu CASA'larda kalanlar da tanıyorum. Küba tatilimiz boyunca biz hep CASA'ları tercih ettik. Temizlik açısından hiçbir problem yaşamadık. Oldukça keyifli. Kübalılarla vakit geçirme imkanı yakalamış olduk. Havana'da kaldığımız CASA tüm Küba tatilimiz boyunca kaldığımız en iyi CASA idi. Centro Havana'da ünlü Casa de la Musica'ya sadece 2 dakika yürüme mesafesinde İspanyol koloni döneminden kalma bir evdi. Turistler için sadece 1 odaları var. İngilizce konuşamasalar da İngilizce İspanyolca ve beden dilinin yardımıyla güzel diyaloglar kurduk. Bu CASA'da gecelik konaklama 25 CUC sabah kahvaltısı içinde. Sabah kahvaltısı için ek ücret ödemediğimiz tek yer burasıydı. Akşam yemeğinizi CASA'da yemenizi tavsiye ederim. Kişi başı 6 CUC ödeyerek fasulye, pilav, tavuk/balık, salata, meyve menüsünü deneyebilirsiniz. Fernando'ya bizi yönlendiren bir başka CASA sahibi Nora oldu. Nora Trip Advisor'da oldukça iyi notlar almış ve İngilizce konuşabilen bir Kübalı. Havana'da konaklama için Nora'ya mail atabilirsiniz. Maillere hızlı dönüş yapıyor. Nora'nın kendi evinde yer olmasa bile size Casa ayarlamanızda yardımcı olacaktır. 24 Aralık Noel günü bizi Noel yemeğine davet eden ve bunun karşılığında bizden hiçbir ücret talep etmeyen Nora sayesinde kocaman bir sofrada bir sürü güzel insanla zaman geçirme fırsatımız oldu. O gece de unutulmazlarımız arasına girdi. Havana'ya indikten sonra şehir içine ulaşmanın bir kaç farklı yolu var ki konfor ve maliyet açısından aralarında oldukça fark var. Eğer Havana'da kalacağınız CASA'yı daha önceden ayarladıysanız onlardan sizi havalimanında karşılamalarını isteyebilirsiniz. Bunun maliyeti ortalama 25 CUC. (1 Euro : 1,05 CUC). Eğer pazarlık etme imkanınız varsa bunu sonuna kadar kullanın. Aksi takdirde sakın daha fazlasını ödemeyin. Çünkü 25 CUC aldığınız servis göz önünde bulundurulduğunda oldukça fazla zaten. Eğer Havana'ya varış saatiniz gündüz vakti ise ve konfor çok önemli değilse sizin için, 1. Terminalden kalkan halk otobüslerine sadece 1 Peso karşılığında binebilirsiniz. 25 Pesonun 1 CUC'a karşılık geldiği düşünülürse havalimanından şehre otobüsle ulaşmak aslında bedava. Biz, 2 haftalık Küba tatilimizde oldukça yoğun bir programa sahip olduğumuz için vakit kaybetmeme adına özel taksiyi seçtik. Bir de otobüsün hangi terminalden kalktığını da bilmiyorduk o zaman. Riske girmedik. Ancak hala o taksiye ödediğimiz 25 CUC içimi sızlatır. Havana'da 3 farklı merkez olduğu için bir merkezden diğer merkeze yürümek çok kolay değil. Mesafeler uzak. Casa'yı Centro Havana ile Vieja arasında tutarsanız toplu taşıma kullanma zorunluluğunu azaltmış olursunuz. Halk otobüslerine 1 Peso karşılığında binilebilir. Ancak ben bunu pek tavsiye etmem. Bir kere denemek istedik. Otobüste nefes alacak yer olmadığını görünce hemen bu fikirden vazgeçtik. Şehir içi çalışan kollektif taksiler bence en mantıklısı. Sabit bir rotadan ilerliyorlar ve ilk-son durağı belli. İki kişi bindiğinizde 1 CUC verirseniz size yaklaşık 3-5 Peso geri vermesi gerekiyor. Ayrıca Bici Taksi olarak bilinen bisiklet taksiler var ya da Coco taksi olarak bilinen motorlu sarı renkli küçük taşıtlara da binebilirsiniz. Ancak onlarda ücret tamamen pazarlığa dayalı. Bu nedenle, biz bu araçları hiç tercih etmedik. Off the Road on the Track Küba'daydı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/hayati-genis-zamanlara-mi-biraktiniz/", "text": "Schliersee / Bavyera / Almanya.... Sadece sevgi değil hayatı yaşamayı da yarınlara bırakıyoruz sanırım. Biz farketmeden içimizi dolduran duyguların yoğunluğundan mı korkuyoruz yoksa ki, hiç bir dakika durup düşünmeden yaşıyoruz günleri. Ben Bavyera'da dağlarda, göllerde dolaşırken bir yandan bu sorunun cevabını düşündüm. Galiba bu yüzden seviyorum doğayı, doğada yürümeyi. Hayatı sorgulamak için güzel fırsatlar sunuyor doğa bize ve de o parantezin içini dolduracak güzellikler.. Ve biz de dün dalından taze çilekleri toplayarak başladık parantezimizin içini doldurmaya... Arabaya atladık ve Schlier Gölü'ne doğru yola koyulduk ve Schlier Gölü yolu üzerinde bir çilek tarlasında küçük bir mola verdik. Sonra Schlier Gölü'nden teleferiğe binip tepeye 1061 metre yüksekliğe çıktık ve göl manzarısının tadını çıkarttık. Ve Murathan Mungan'ın da dediği gibi hayatı geri kalanıyla değil, sadece yeni başlangıçlarıyla ifade etmeli insan. Çünkü, ancak insan bu şekilde o parantezin içindeki güzel renkleri artırabilir. Schliersee Münih merkezden 53km uzaklıkta Oberbayern Bölgesi'nde yer alan çok şirin bir göl. Arabayla yaklaşık 45 dakikada ulaşabileceğiniz gibi Münih ana tren istasyonundan trenle de buraya gidebilirsiniz. BOB trenleriyle direk Schliersee tren istasyanonuna ulaşmak mümkün. München Hauptbahnhof'tan Bayrischzell yönüne giden BOB trenine binin ve Schliersee durağında inin. Aşağıda yeralan linkte tren rotası yeralıyor. Tren fiyatlarına gelince, tek kişi seyahat ediyorsanız günlük oberland ticket 16 Eur. o Bu biletle gün içinde (sabah 9:00'dan gece 3:00'e kadar) tüm BOB trenlerine binebilirsiniz. Ya da aile veya arkadaş grubuyla yollardaysanız 'Guten Tag Ticket' adlı bileti alın. İlk kişi 21 Euro, sonraki her kişi için sadece 4 Euro ödeyeceksiniz ve toplam 5 kişi (maximum 5 kişi) bu biletle tüm BOB trenlerine binebilirsiniz. Schliersee istasyonundan yürüyerek 10 dakika içinde Schliersee Seilbahn'a ulaşabilirsiniz. Size tavsiyem teleferikle yukarı çıkmanız aşağıya ise yürüyerek inmeniz yönünde olacak. Böyle doğanın tadını çıkartabilirsiniz. Eğer doğa yürüyüşlerinden hoşlanan ve sık sık yapan bir kişiyseniz o zaman tepeye yürüyerek de çıkabilirsiniz. Teleferikle yukarı çıktığınızda orada birşeyler yemek içmek için çok güzel bir restoran var. İsmi Schlierseebergalm. 1061 metre yüksekliğe kurulu bu restorandan ve çevresinden görülen göl manzarası inanın muhteşem. Schlier Gölü'ndeki teleferik yıl boyu açık. Fiyatına gelince tek yön çıkış tek kişi 5 Euro, çıkış-iniş tek kişi 8 Euro. Yukarıda manzarının keyfini çıkarttıktan sonra yavaş yavaş aşağıya doğru yürüdüğünüzde göl manzarası size eşlik edecek. Yol hiç zor değil bana güvenin. Göl kenarına ulaştığınızda ise gölde küçük botlarla bir gezinti yapmayı atlamayın derim. Münih'e geldiyseniz ve bir günlük doğa kaçamağı yapmak istiyorsanız bu bölge sizin için güzel bir seçim olacaktır. Ne zaman bu bölgeye gelmeliyim diye sorarsanız benim tavsiyem ilkbahar/yaz dönemi olacak. Bavyera'nın güzel doğası sizler tarafından keşfedilmeyi bekliyor. Aynen, parantezi en verimli ve en güzel şekilde doldurmak olmalı insanın gayesi. Gerçekten o güzel bir doğası var ki fotoğraflar o güzelliği tam anlamıyla yansıtamıyor. Şiddetle tavsiye ederim. Kafa boşaltmak, rahatlamak için bire bir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/i-amsterdam/", "text": "Bu seneki Kurban Bayramı tatil önerim AMSTERDAM! Size 2013 Mart ayındaki gezimizden bir video hazırladım. Bu seneki Kurban Bayramı tatil önerim AMSTERDAM! Size 2013 Mart ayındaki gezimizden bir video hazırladım. kurban değil ama 29 ekimde düşünüyorum. bu yüzden sabırsızlıkla bekliyorym yazını.."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/istanbulda-cocukla-guzel-bir-kacamak-kuzguncuk/", "text": "Sevgili arkadaşım \"Mehrin, nam-ı diğer Gez Tat Anlat\" 6 yaşındaki oğlu Eren'le sizin için İstanbul'un güzel semtlerinden Kuzguncuk turu yaptı ve bu deneyimini kaleme aldı. Onunla güzel bir ortaklık içindeyiz artık: Çocukla Seyahat konusunda deneyimlerimizi daha çok kişiye ulaştırmak istiyoruz. Dedik ki uzakları anlatmaya başlamadan önce en yakınımızdan güzel İstanbul'umuzdan başlayalım ve size hafta sonu çocuğunuzla yapabileceğiniz güzel öneriler sunalım. Kuzguncuk, Üsküdar'ın en eski yerleşim yerlerinden biridir. Öyle ki sokaklarının yapısı, ahşap evlerinin inci gibi dizilişi Osmanlı zamanına dayanmaktadır. Üç dinin dini yapılarının bir arada yaşadığı güzel semtlerden biridir. Kuzguncuk, ana caddesi İcadiye Caddesi olan ve etrafına ağaç dalları gibi dağılmış olan sokakları ile şimdilerde özellikle çocuklu ailelerin sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Kuzguncuk'un adı; Rum kökenli bir isim olan Kosinitza'dan gelmektedir. Burası mahalle kültürünün yaşandığı, herkesin birbirini tanıdığı, bakkalın, manavın, kasabın, pastanenin, eczanenin, tuhafiyenin bulunduğu ve sokak hayvanlarının rahatlıkla etrafta dolaşabildiği bir yerdir. Burası Ekmek Teknesi ve Perihan Abla gibi bir çok diziye de ev sahipliği yapmıştır. Cumbalı renkli evleri, Nazım Hikmet'in şiirlerine konu olması ve Can Yücel'e de ev sahipliği yapması ile gönüllere taht kurmuş bir yerdir. Halen daha bir çok sanatçıyı misafir eder ve bir çok sanat galerisine de ev sahipliği yapmaktadır. Burayı gezmeye bu caddenin başına gelerek ve sırtınızı boğaza vererek başlayabilirsiniz. Caddeye ilk girdiğinizde solunuzda Beth Yaakov Sinagogu'nu göreceksiniz. Sinagog'dan sonra 2-3 metre ilerlediğinizde de Ayios Yeorgios Rum Ortodoks Kilisesi'ne geleceksiniz. Buradan sonra da Ermeni Kilisesi ve Kuzguncuk Cami'ni görebilirsiniz. Geçmişi uzun yıllara dayanan bu semtte bu yapılar onlarca yıldır bir arada yaşamaktadır. Cadde üzerinde biraz daha ilerlediğimizde karşımıza Nail Kitap Evi çıkmaktadır. Eski bir berber dükkanı olan kitapçı, Kuzguncuk ziyaretçilerinin en önemli uğrak noktalarından biridir. Özellikle üst katına çıktığınızda her yerin kitaplarla dolu olması ile kendinizi bir huzur denizinde bulabilirsiniz. Raflarında bir çok klasik edebiyat kitapları bulunmasının yanı sıra bir çok çocuk kitabı da bulunmaktadır. Bu kitapları alıp, orada okuyabileceğiniz gibi satın da alabilirsiniz. Burada özellikle 23 Nisan gibi özel günlerde çocuklar ile ilgili de etkinlikler yapılmaktadır. Kitapçıdan sonra cadde üzerinde biraz daha ilerlediğinizde tazecik ürünler satan bir manav göreceksiniz. Özellikle yaz mevsiminin başını yaşadığımız şu günlerde can eriğin ve çileklerin tadı inanılmaz. Tabi çocukları da buradan ayırmak zor oluyor Manavın hemen karşısında ise bizim en favori döner mekanlarımızdan biri olan Metet Döner yer almaktadır. Cadde üzerinde biraz daha ilerlediğinizde sağda Aya Panteleymon Ortodoks Kilisesi'ni ve solda da meşhur Kuzguncuk Bostanı'nı göreceksiniz. Kuzguncuk Bostanı nam-ı diğer İlia'nın Bostanı; içerisinde çeşitli bitkilerin yetiştirildiği, çocukların oyun oynayabildiği ve şehrin ortasında doğa ile iç içe olunabilen nadir yerlerden biridir. Burada bazı yaz gecelerinde yazlık sinemalar kurulurken, bazı zamanlarda da çocuklar için özel etkinlikler ve kermesler düzenlenmektedir. Bostana geldiğinizde yeşil rengin yanı sıra etrafında bulunan rengarenk cumbalı evlere bakmaktan da kendiniz alıkoyamayacaksınız. Simitçi Tahir Sokak, özellikle sokak başında bulunan rengarenk cumbalı evleri ile fotoğraf severlerin en uğrak sokağıdır. Bu sokak Bostan'a doğru bakmaktadır. Evlerin bitişik yapılmasının sebebinin rutubete karşı önlem olması ve depremden korunmak için olduğu söylenmektedir. Kuzguncuk'a gelmek için Üsküdar'a gelmeniz gerekmektedir. Burası Üsküdar ve 1. Köprü'nün arasında yer almaktadır. Cadde üzerinde ve ara sokaklarda bulunan her yemek yeri her kafe birbirinden lezzetli ve kalitelidir. Özellikle çocuklu ailelere tavsiyem Kuzguncuk'a geldiklerinde Bostan'a ve Nail Kitap Evi'ne muhakkak uğramaları ve sokakların arasında korkusuzca kaybolmalarıdır."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/isvicre-alplerinde-guzel-bir-doga-kacamagi-ober-golu/", "text": "İsviçre Alplerinin güzelliğini anlatmam sanırım gereksiz. Her yerde dağ, göl olabilir ama sanırım İsviçre bambaşka. Ancak ve ancak İsviçre'nin güzelliğinin yanı sıra pahalılığı da dünya üzerinde bilinen bir gerçek. Bu nedenle de doğa sever bizler bu ülkenin dağlarında henüz bir türlü doğa yürüyüşü yapma imkanı bulamamıştık. Kısmet 2016 yılının Ağustos Ayı'naymış. Cemal Süreya'nın dediği gibi 'Aşkı anılar besliyor düşler kadar. Bu yüzden diyorum ki: Aşk eskidikçe aşktır, sevgi eskidikçe sevgi...' Biz de bu düşünceye gönülden bağlı iki yüreğiz ve 'Anılarımızı' yollarda biriktirmeyi öğrendik. Güzellikleri ise yollarda karşılamayı... İsviçre seyahatimizin nedeni Fatih'in 35. yaş gününü özel bir yerde karşılama isteğimizdi. İsviçre'nin her yeri muhteşem. Bunda hem fikiriz. Biz de bu muhteşemlikte Münih'e yakın bir yer seçtik. Seçtiğimiz yerin ismi Obersee, yani Ober Gölü. Obersee, Münih'ten arabayla 3 saat 20 dakika uzaklıkta, Zürih'ten ise sadece 1 saat. Buraya toplu taşımla ulaşmak pek mümkün görünmüyor. İsviçre'nin Nafel şehir merkezinden arabayla dağ yoluna girmeniz ve yaklaşık 20 dakika dik ve dolambaçlı bir yolu kat etmeniz gerekiyor. Dağdaki yol o kadar dar ki 2 arabanın yan yana geçmesi zaman zaman sıkıntı. Ama sonra yaklaşık 1.000 metre yükseklikte dağların arasına gizlenmiş küçücük Ober Gölü çıkıyor karşınıza. Gölün etrafı tamamen dağlarla çevrili. Bir kaç dağ evi ve bizim de gecelediğimiz otel dışında hiçbir şey yok. Aaaa bir de o kocaman çanlarıyla İsviçre ineklerini unutmamak gerek. Ober Gölü'nün etrafı yürüyüş yollarıyla çevrili. Gölün etrafını ise 1 saatte rahatlıkla yürüyebilirsiniz. Bizim hedefte çok yorucu olmayan, hafif yürüyüşler yapabileceğimiz, bol bol kitap okuyup kendimizi dinlendireceğimiz birkaç gün vardı. Bu göl tam da bizim istediğimiz ortamı bize yarattı. Ober Gölü'nde Konaklama: Burada gölün hemen dibinde göl manzaralı 'Berg Hotel Obersee' var. Küçük, sevimli bir otel. Terasından göl manzarası muhteşem. Seçtiğimiz odadan da göl çok güzel görünüyordu. Kaldığımız süre boyunca göl manzarasını doya doya yaşadık diyebilirim. Booking. com sitesinden rezervasyon yaptırdık. İki kişilik oda kahvaltı dahil gecelik 149 CHF ödedik. Ober Gölü'nde Yeme İçme: Gölün etrafında sadece konakladığımız otel var. Ancak arabayla Nafel şehrine ya da yakın göllere gidebilirsiniz. Biz kaldığımız süre boyunca otelin terasının sakinliğinin keyfini çıkardık ve orada yemeği tercih ettik. Fiyatlar genel olarak Avrupa genelinin üstünde. Fikir vermek gerekirse: Bira 8 CHF, schnitzel 30 CHF, çorba 8 CHF, kahve 3,5-4 CHF. Yazımın başında da bahsettiğim gibi Ober Gölü çevresi tamamen dağ yürüyüş yollarıyla çevrili. Etrafta dağ bisikletiyle yol alan birçok sportif insan gördük. Kondisyonunuza göre yürüyüş yollarını seçebilir ve doğanın keyfini çıkarabilirsiniz. Biz, 2. Gün etrafı arabayla keşfetmeyi tercih ettik bu sefer. Obersee'den yaklaşık 4-5 saat yürüme yolu mesafesindeki Klöntaler Gölü'ne gittik. Hava inanılmaz güzeldi ve gölde yüzenler güneşlenenler vardı. Gölü yukarıdan görebileceğimiz dağ yollarına çıktık. Günün sonunda ise gölün kenarında terasından gölün manzarasının keyfini çıkartabileceğimiz bir restorantta dinlendik. Zürih'e yolunuz düşerse ve bir günlüğüne de olsa Alplerinin keyfini çıkartmak isterseniz bu bölge size hitap edecektir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/italya-fransa-monacoyu-kesfe-ciktik/", "text": "Güney'e Zürih üzerinden gitmeye karar verdik. Münih-Zürih yaklaşık 305 km. Yola çıktığımızda takvimler 18 Haziran'ı gösterse de hava yağmurluydu, ancak biz güneşi bulacağımızdan emindik. Bu tatile 4 kişi çıkmıştık ve tatil kasamız ortaktı. İlk başta kasaya aile başı 200 'dan, 400 koyduk. Bloğumda maliyetleri de vereceğim ki, böyle bir tatil az çok kaça malolur fikriniz olur. Zürih caddelerinde dolaşırken acaba caddelerin altı gerçekten de bankaların altın rezervleriyle dolu mudur diyerek düşünmekten kendimizi alıkoyamadık. Konuşa konuşa Zürih Gölü'ne ulaştık. Zürih şehrinin sokaklarında dolaşıp burada bir kahve molası verdikten sonra akşam saat 17.00 sularında yola koyulduk. Zürih'den çıktıktan 1,5-2 saat sonra bizi muhteşem bir manzara karşıladı. Burası mavinin, yeşilin birbirine karıştığı Luzern Gölü'ydü. Como-Zürih yolu yaklaşık olarak 232 km sürüyor. Como Gölü'nde şans eseri bir Türk'e ait otel bulduk ve burada kahvaltı dahil çift kişilik bir oda için 60 ödedik. (Hotel Il Loggia to dei Serviti-Via Barelli 4-22100 Como). Como, etrafı dağlarla çevrili büyük bir göl. İtalya'nın 3. büyük gölü. Göle yukarıdan bakıldığında tam bir insana benziyormuş. Teleferikle yukarı çıkabilir göle yukarıdan bakabilirsiniz. Como sakin sokakları ve güzel doğasıyla kesinlikle görülmeye değer bir yer. Sırada İtalyan Rivierası var. İlk durağımız Portofino... Buraya Santa Margarita üzerinden geldik. Santa Margarita zenginlerin yaşadığı, turistik bir sahil şehri. Biz burada arabayla dolaşmayla yetindik. Çünkü bizim asıl hedefimiz Portofino!!! O kadar güzel bir limanı var ki... Pastel renklere boyanmış İtalyan evleri sıra sıra. Arkada yemyeşil bir orman. Ön tarafta masmavi bir deniz. Buraya gelin ve bu masal gibi şehri görün muhakkak. Ancak tabii ki bu masal gibi şehir oldukça pahalı. Biz limana karşı yediğimiz o pek lezzetli olmayan pizzalara toplam 49 verdik. Yönümüz Genova... Bir şehre ulaşınca yaptığımız ilk iş o şehrin merkezini bulup, otel aramak oluyordu. Herkes dağılıyor ve otel fiyatlarını soruyordu, sonrasında aklımıza yatan otelde kara kılıyorduk. Yağmur altında bir-iki otel dolaştıktan sonra Otel Helvetia'da bir oda bulduk. 4 kişi 2 ayrı odası olan suit bir odada beraber kaldık ve bu oda için kahvaltı dahil 100 ödedik. Ayrıca otopark için de bir gün için 15 ödedik. Genova'daki 2. günümüzde ise limandaki Neptune adlı korsan gemisini ziyaret ettik. Gerçek bir korsan gemisi olmamakla beraber bir korsan gemisini çok iyi canlandırdıklarını belirtmeliyim. Kamaraları, zindanları, topları ile gezmesi oldukça keyifli bir yer. Genova'nın en çok turist çeken yeri ise Acquario Village. Yani akvaryum... Gittiğimizde biz de bire bir yaşayarak gördük bu turist çılgınlığını. İnanılmaz kalabalıktı. İçeri girmek için uzun süre kuyrukta bekledik. 4 kişi için 72 verdik. O kadar bekle, üzerine bir de onca para ver durumu olunca bir daha asla Akvaryum tarzı yerlere girmem dedim bu ziyaret sonrası. Gerçekten de o tatilden sonra bir daha asla bu tür yerlere girmiyorum. Ancak daha önce bu tür yerlere gitmediyseniz ve yolunuz Genova'ya düşmüş ise buraya girebilir ve denizin içine kurulmuş bu koca akvaryumda dolaşabilirsiniz. Ve öğleden sonra Genova'dan ayrılarak yolumuza devam ettik. Yolda giderken bir anda tabelasını gördüğümüz Savona şehrinde öğle yemeği için mola vermeye karar verdik. Savona turistik bir şehir değil. Ancak bizim için çok güzel ve anlamlı bir mola yeri oldu. Öğle yemeğimizi yedikten sonra şehrin meydanına kurulmuş dev ekranda İtalyanlarla birlikte İtalya-Yeni Zelanda futbol maçını seyrettik. Ayrı bir keyif oldu bizim için. San Remo güzel bir tatil şehri olmasının yanı sıra tarihte Osmanlı hanedanının birçok üyesini Osmanlının yıkılışı sonrası misafir etmesiyle de ayrıca önemli. Şehirdeki büyük yat limanı nedeniyle merkezde denize girilemiyor. Denize girmek için merkezden yaklaşık 10-15km uzaklaşmanız gerekiyor. Ertesi gün nerede denize girsek diye düşünürken San Remo'ya çok yakın olan Fransa sınırları içindeki Menton'u duyduk ve vurduk kendimizi yollara. Ancak Fransa'nın masmavi sularında denize girerken dikkatli olmanızda fayda var. Ömer ile Fatih denize girdikten çok kısa bir süre sonra bir telaş denizden çıktılar. Vücutlarında büyük büyük kırmızı lekeler vardı. Anlam veremeyince oradaki Fransızlara sorduk. Le Meduse dediler. Tabii ki turistik bir yer olmasına karşı Menton'da İngilizce bilene rastlamadık. Meğerse Le Meduse deniz anası demekmiş. Bu bölgede oldukça fazla sayıda deniz anası var. Bu nedenle dikkatli olun derim. Menton Fransa'nın Cote d'Azur olarak bilinen masmavi sahilindeki çok şirin bir tatil yeri. Denizi masmavi ve tertemiz. Sahil şeridi boyunca restoranlar ve kafeler var. Karşılaştığımız insanlar çok sempatiktiler ve güler yüzlüydüler. Bizim deniz şemsiyemiz olmadığı için ve hava çok sıcak olduğundan bir restorandan büyük bir şemsiyeyi ödünç aldık. Herkes herkese yardımcı oluyor. Menton'da sakin bir iki gün geçirip deniz keyfi yaptıktan sonra bir sabah atladık arabaya ve St. Tropez'e ye doğru yol aldık. Fransa'da otobanların pahalı olduğunu belirtmemde fazda var. Aklınızda bulunsun. Cannes şehrinde öğle yemeği için biraz restoran araştırması yaptıktan sonra gözümüze güzel gelen bir mekana oturduk. Sonradan öğrendik ki deniz kıyısındaki turistik olmayan bu mekan lezzetli deniz mahsülleri yemek için ideal bir yermiş. Yan masamızda oturan çiftten kadın olan Fransızla evli bir Türk çıkınca muhabbet sırasında ondan bu bilgiyi aldık. Restoranın adı Coquillages BRUN'du. Ancak itiraf etmeliyim ki yediklerimiz bizim damak zevkimizden biraz uzaktılar. Çiğ istiridye, salyangoz, levrek balığı ve kaya balığı çorbası ısmarlamıştık. Ancak balık dışında diğer deniz mahsüllerinin çiğ olması bizi biraz zorladı. (108 ). Cannes gerçekten keyifli bir yer. Cannes Film Festivali zamanında gelindiğinde otel fiyatlarının çok yüksek olacağını düşünüyorum. Ancak bizim yaptığımız gibi Menton'da kalıp arabayla buraya günü birlik ziyaret yapılabilir. Fransız Rivierası'nı keşfettiğimiz bu deniz tatilini İtalya'nın tarihi şehri olan Verona'da tamamlamaya karar verince yönümüzü bu güzel şehre çevirdik. Ancak Verona şehrinde her yıl yapılan açıkhava oprerasına denk geldiğimiz için bu şehirde otel bulmakta çok zorlandık. Tarihi arenasında yapılan bu konserler oldukça ünlü ve konserler zamanında şehir bu nedenle çok kalabalık. Saatler süren otel bulma çabalarımız ne yazık ki sonuçsuz kaldı. Son çare olarak şehrin merkezine yakın bir yerdeki öğrenci yurdunu aradık ve orada bir gece için kişi başı 20 ödeyerek bir oda tuttuk. Hepimiz aynı odada, ranzalarda yatarak öğrencilik yıllarımıza geri dönmüş olduk :) Yurdun adresi: Ostello Della Gioventi \"Villa Francescatti\" Salita Fontana del Ferro, 15-37129 Verona Tel: (045) 590 360. Bence bir iki gece kalınabilecek bir yer. Orada kalanların hemen hepsi genç öğrenciler. Şehre yürüme mesafesinde ve temiz. Ancak tabii ki konforu düşük. Ancak otelde konfor aramayanlardansanız burası gayet iyi bir seçenek. Yalnız burası bir yurt olduğu için gece yarısından önce yurda geri dönmeniz gerekiyor. Çünkü kapıları kitliyorlardı. Verona şehrine biz Demirci Ailesi olarak bayıldık. Roma şehrine çok benziyor. Klasik Romalılardan kalma antik Arena'sı şehrin tam tarihi meydanında. Verona UNESCO Dünya Mirasları listesinde. Şehrin ortasından Adige Irmağı geçiyor. Öğle yemeği için şehirde küçük bir araştırma yaparak lokal, şirin bir restoran bulmayı başardık. Yediğimiz pizzalar gerçekten lezzetliydi. Deniz mahsülerinden yapılmış olan risottoya ise hepimiz bayıldık (50 ). 18 Haziran'da Münih'te başlayan yolculuğumuz 27 Haziran'da yine Münih şehrinde son buldu."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/italyanin-garda-golunde-sarap-ve-doga-kacamagi/", "text": "İtalya'nın kuzeyinde yeralan ve İtalya'nın en büyük gölü olarak ün salmış Garda Gölü'nü daha önce duymuş muydunuz? 'Bu bölgede ne yapılabilir? Ne içilir? Ne yenir? ' diye soruyorsanız cevabı bu yazıda. Sizin için kısa ama öz bir Garda Gölü Rehberi hazırladım. Bir sonraki tatil planınızda size ilham vermesi amacıyla bloğumda paylaşıyorum. Garda Gölü, doğa ve su sporları seven herkese çok farklı imkanlar sunmakla birlikte küçük köylerinde yetiştirilen zeytin ve üzümlerle gurme tatili yapmak isteyenler için de ideal bir bölge. Etrafı dik dağlarla çevrili Garda Gölü'nün kuzey kısmı esen sert rüzgarlar sayesinde sörf ve yelken severlerin gözdesi. Hava sıcaksa gölde yüzmek de başka bir alternatif. Ya da muhteşem doğasında doğa yürüyüşleri ile kaybolabilirsiniz. Gölün çevresinde irili ufaklı birçok yerleşim yeri var. En kuzey ucu Riva del Garda ile en güney ucu Sirmione ve sizi ortaya çağa götürecek Malcesine bu köylerden sadece birkaçı. Gölün şaraplarıyla ünlü Bardolino Bölgesi'ni ise es geçmeyin derim. Bu bölgede yeralan üzüm bağları arasında arabayla ya da bisikletle dolaşabilir, şaraplarından deneyebilirsiniz. Gölün batı kıyısından yeralan Teras ise Garda Gölü'nü kuşbakışı seyretmenin ayrıcalığını sunuyor insana. Burası Garda Gölü'nün Tremosine Bölgesi'nde yeralıyor. Gölün kuzeyinde yeralan Riva del Garda İtalyan markalarının Outlet'lerinin olduğu bölge. Dolabımda İtalyan modasından birkaç parça kıyafet bulunsa hiç de fena olmaz diyorsanız Avrupa'daki mağaza fiyatlarının altında fiyatları burada bulabilirsiniz. Münih'te yaşayanlar bilir. Garda Gölü Münihliler arasında oldukça ünlü bir yerdir. Her Münihli'nin hayatında en az, kimisinin ise yılda en az bir kere gittiği Garda Gölü karavanla tatil yapmak isteyen Alman ailelerinin gözdesi. Biz de o bölgeye her sene en az bir kere giden Alman arkadaşlarımızdan bölge hakkında güzel tavsiyeler aldıktan sonra, Venedik tatilimizi Garda Gölü'yle birleştirmeye karar verdik. Venedik'ten 150 km uzaklıkta yeralan ve Verona'nın hemen dibindeki Garda Gölü'nde konaklama için güzeller güzeli Sirmione'yi seçtik. Sirmione, Garda Gölü'nün en güneyinde, karanın göl içine kıvrılarak girdiği ve bu nedenle her iki taraftan gölle çevrili olan çok güzel bir İtalyan köyü. Aşağıda Garda Gölü'nün haritasını ve harita üzerinde gölün en güneyindeki Sirmione'yi göreceksiniz. Sirmione'nin tarihi şehir bölgesi surlarla çevrili ve bu bölgeye tarihi bir köprüden geçerek ulaşıyorsunuz. Köprüden geçer geçmez sizi Sirmione'nin dar ve taşlı yolları karşılıyor. Sirmione'nin gölün içine kıvrılmasını daha net görmek istiyorsanız Sirmione kalesine muhakkak çıkın derim. Sirmione'nin tarihi şehrinde dolaşırken karşımıza çok büyük bir termal merkez çıktı. Çünkü Sirmione Roma zamanından beri yerin altından çıkan şifalı termal sularıyla ünlü (60 derece). Termal otelin ismi Terme di Sirmione. 900 metrekarelik alana kurulu bu merkezde çok büyük bir termal havuz ve birçok su alanları mevcut. Bu otele günübirlik belli bir ücret karşılığında girebilir ve merkezin imkanlarından yararlanabilirsiniz. Sirmione'ye akşam üstü vardık ve otelimize yerleştik. Otelimizi her zamanki gibi Booking. Com adresinden bulduk. Tarihi şehre biraz uzak ancak oldukça temiz, düzenli bir oteldi. Otelin sahipleri İtalyan bir çiftti ve bize çok yardımcı oldular. Ertesi gün yaptığımız Teras turunu onlardan öğrendik mesela. Açıkcası bu bizim bir taktiğimiz. Tatil öncesinde birçok hazırlık yapmış olsak da oranın yerlisine muhakkak sorular sorup bölgeyi onların gözünden anlamaya çalışıyoruz. Kesin çok ilginç bilgiler ediniyoruz her seferinde. Mesela Teras. Daha önce hiç duymamıştık burasını. Ancak iyi ki gitmişiz diyoruz şimdi. Kalığımız otelin ismi Otel Olimpia. Gecelik aile başı 60 Euro ödedik. Ama ben yine de konaklamak için tarihi surlar içinde bir yer bulmanızı tavsiye ederim size. Buraya kadar gelmişken bence tarihi dokuyu hissedin. Yeme-içme konusunda ise Sirmione'nin eski tarihi merkezinde çok güzel İtalyan Restoranları mevcut. Biz geç saate kalınca, riske girmeyip otelin yakınlarındaki bir restoranda yemek yedik. Ancak tarihi bölgeye ulaşıp o güzelim retoranların hala açık olduğunu görünce keşke buralarda yeseydik diye de içimizden geçirmedik değil. Hatta hoşuma giden restorandan bir tanesinin fotoğrafını paylaşıyorum aşağıda. Sirmione'nin merkezi oldukça küçük ve düzenli. Gözünüze güzel gelen bir restoranı seçip İtalyan mutfağının keyfini çıkarın derim. Biz akşam yemeğinde 6 kişi için 76 Euro ödedik. Bu da fiyatlar açısından bir fikir verebilir size. Ertesi gün Sirmione'nin merkezinde kısa bir tur attıktan sonra Garda Gölü'nün ünlü şaraplarını keşif için yola koyulduk. Şarap Bölgesi Bardolino'yu yazımın başında sizlere önermiştim. Ancak biz şarap denemesi için gölün batı tarafını yani Polpenazze, Puegnago ve Manerba bölgelerini seçtik. Bunun en önemli sebebi güneyden kuzeye çıkarken gölün batı tarafının daha güzel olduğu yönünde tavsiye almamızdı ve tabii ki Teras'ın batı tarafında olmasıydı. ve ilk durağımız uzun uğraşlar sonunda bulduğumuz Sergio Delai. Burasını bulmak hiç de kolay değil. Ancak kaybolduğunuz yerler üzüm bağları olunca kaybolmak da bir o kadar keyifli oluyor. Burayı bulduk bulmasına da içeriye girmemiz de epey zor oldu. Biz kapıdaki zili çalın tabelasını görmeyince evin içine çeşitli yollardan nasıl girebiliriz diye epey kafa yorduk. Hatta evin köpeğini tanıma fırsatı yakaladık :)) 10 dakika sonra zili çalınca kapıyı biri açtı ve bizi içeri davet etti. Burası ilk deneme için fena sayılmazdı. Ancak bizimle ilgilenen kişi İngilizce bilmediği için hiçbir bilgi edinemedik. O nedenle burayı tavsiye edemiyorum. İkici denememiz ise çok güzeldi. Burasının ismi Cantine Franzosi. Öncesinde meyve ağaçlarını biraz talan ettik diyebilirim. Ancak kimse birşey demedi. Ardından bizi çok tatlı bir çalışan karşıladı. Hem Ingilizce hem de Almanca konuşabildiği için bölgenin şarapları hakkında detaylı bilgi edinebildik. Burasını kesinlikle tavsiye edeiyorum. Cantine Franzosi'deki şarap ve zeytinyağı denemesi sonrası satın aldığımız şarap kolilelerini yüklenip yola devam ettik. Fransa şarap yolu gezimiz sırasında çok güzel bir deneyim yaşamıştık. Bu bölgede de en az 3-4 gün şarap turu yapılması şart. Listemize girdi bile. Burası fabrika gibi bir yer. Şarapları lezzeli ve ucuz. Bal ve Zeytinyağı da denenmeli. 2- Cai de Frati. Adres: Via Frati 22, Sirmione. Tel: 030 91 94 68. Burada beyaz deneyecekseniz muhakkak Lugano, kırmızı deneyecekseniz Ronchedone şarabını denemelisiniz. 3- Venturelli. Adres: Via Nazionale 68 Raffa Puegnago sul Garda. Tel: 0039 0365/554261. Burası zeytinyağ ve İtalyanın ünlü balmasic sirkesi için bire bir. Makarna sosları da hiç fena değil. 4- Cantine Scolari. Adres: Via Nazionale 38 25080 Raffa di Puegnago. Tel: 0365 651002. Burasını bulmak oldukça kolay ve şarap almak için de oldukça güzel bir yer. Garda Gölü'nde 2-3 günlük bir tatil planladıysanız Garda Gölü'nün hemen yakınındaki romantik şehir Verona'ya günübirlik gidebilirsiniz. Ya da bizim yaptığımız gibi önce Venedik şehrini keşfedebilir, ardından Verona üzerinden Garda Gölü'ne geçebilirsiniz. Verona'da bir gün geçirmeniz yeterli olacak. Bahar ve yaz aylarında bu bölgeyi keşfe çıkmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Arabayla Venedik Verona Garda Gölü turuyla hem tarih, hem şehir, hem doğa, hem gurme tatili yapmış olacaksınız. Bence 4 günde İtalya'nın çok farklı lezzetlerini, yönlerini keşfetmek bu rota ile mümkün. Yeni tatillerinizde size ilham olması dileğiyle aşağıda bahsettiğim turun yazılarını paylaşıyorum. Öncelikle Venedik, ardından Murano ve Burana adaları ile sonrasında Verona gezi rehberine muhakkak göz atın derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izlanda-seyahat-oncesi-faydali-bilgiler/", "text": "O zaman önce nereye gitmek ve nasıl bir maceraya atılmak üzerinde olduğunuzu size iyice göstermek istiyorum. Bu yazıda neler var? İzlanda'ya nasıl gidebilirsiniz? İzlanda'ya hangi vize ile gidilir ve para birimi nedir? İzlanda'ya gitmek için doğru zaman ne zaman? İzlanda'da yeme-içme üzerine tavsiyelerimiz neler? İzlanda'da araba kiraladık mı? İzlanda'da konaklama üzerine tavsiyelerimiz neler? Çocukla İzlanda'ya gidilir mi? İzlanda'da kuzey ışıklarını gördük mü? Evet seyahat öncesi sizin için gerekli olan pek çok bilgiyi derledik topladık bu yazıda paylaştık. İzlanda'ya Türkiye'den doğrudan uçuş bulunmuyor. Avrupa'nın çeşitli yerlerine Türkiye'den uçarak, Reykjavik'e ulaşmak mümkün. Yalnız fiyatlar yıl boyunca oldukça yüksek. Aman dikkat. Burada düzgün planlama oldukça önemli. Ya da siz en iyisi İzlanda maliyetleri nasıl azaltılır yazımıza bir göz atın önce. Eminim size güzel fikirler verecektir. Yazıyı okumak için tıklayın. Bizim İstanbul'dan gelen ekip uçak biletlerine 2 yetişkin ve 1 çocuk için 3.952 TL ödedi. İzlanda'ya Kopenhag üzerinden uçtu. Bu fiyata herkesin Pegasus Havayolları ile İstanbul Kopenhag İstanbul ve Icelandair ile Kopenhag Reykjavik -Kopenhag uçuşları dahil. Münih'ten ise İzlanda'nın başkentine direk uçuş mümkün. Ekibin diğer yarısı Münih'ten uçtu ve toplamda 465 Euro bilet parası ödedi. (Gidiş dönüş 2 yetişkin bir 2 yaş altı bebek). İzlanda, Schengen ülkesi. O yüzden ülkeye seyahatlerde Schengen vizesi almak gerekiyor. Buraya yapılan uçuşlar Schengen bölgesinden yapıldığından ülkeye girişte pasaport kontrolü yapılmıyor. İzlanda'nın para birimi ise İzlanda Kronu. 28 Ekim 2017 kurlarına baktığımızda 1 USD = 106 ISK, 1 EUR = 123 ISK ve 1 TRY = 28 ISK 'e eşitti ve EUR/TRY paritesi = 4,4. Bütçe yönetimi şart. Henüz maliyet ve maliyetler nasıl düşürülür yazımızı okumadıysanız işte linki. Yolculuk boyunca paralarını fiziki olarak nerdeyse hiç görmedik. Bütün harcamalarımızı kredi kartları ile yaptık. Açıkçası KK kullanımı hem güvenli hem de kolay oldu. Tavsiye ederiz. İzlanda için hava açısından en ideal sezon, bizim yaz aylarına tekabül ediyor. Uzun, güneşli ve ve nispeten sıcak günler... Yaz aylarında ülkeye gelirseniz, ülkenin kendisinden daha çok yararlanabilirsiniz ama unutmayın ki yaz ayları aynı zamanda maliyetlerin en yüksek olduğu zamanlar. Bu nedenle bence doğru soru bütçeyi delmeden İzlanda'yı ne zaman gezeriz olmalı. Yukarıda da belirttiğim gibi Haziran Temmuz ayları hem uzun gün ışığından hem de nispeten sıcak günlerden (ortalama 12-13 derece) yararlanmak için en uygun aylar gibi gözükse de bu ayların maliyet açısından çok da doğru aylar olduğunu düşünmüyorum. Yaklaşık 330.000 kişilik nüfusa sahip İzlanda'ya yılda 2 milyon turist geldiği düşünülürse Haziran-Temmuz turist açısından en yoğun ve konaklama/araç kiralama maliyetlerinin de en yüksek olduğu aylar. Kuzey Işıklarının görülme olasılığının Ekim-Şubat arası yüksek olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak ve İzlanda'nın kış saati uygulamasına geçmediğinin de avantajı ile Eylül sonu-Ekim başı hatta Ekim ortasına doğru bence İzlanda için en uygun seyahat zamanı. Biz Ekim sonu Kasım başı oradaydık. Kuzeyde kar yağışına denk geldik. En düşük -16 dereceyi gördük. Dettifos şelalesine giderken bazı yolların kar-rüzgar nedeniyle kapalı olduğunu gördük. Ama yine de şanslıydık, çünkü hep açık bir hava vardı. Bu nedenle programımız hiç aksamadı. Ama bence Eylül sonu, Ekim başı seyahat açısından daha iyi olacaktır eminim. Bu aylarda gezinizi planlarsanız konaklayacağınız yerleri bir gün önceden hatta aynı günün sabahı belirleyebilirsiniz. Çünkü otel/evlerin doluluk oranları yüksek değil. Ayrıca çok güzel evleri oldukça makul fiyata ayarlayabilirsiniz. İzlanda planlarımızı ilk yapmaya başladığımızda, maliyet kalemlerimizi alt alta yazmaya başladık. Daha önce gidenlerden edindiğimiz bilgilere göre İzlanda en pahalı ülkelerden biriydi. Bu yüzden harcama kalemleri için alternatiflere iyi bir şekilde karar vermemiz gerekiyordu. Yemek maliyetlerini azaltmak için de otel yerine mutfaklı evlerde kalmaya karar verdik. Bu evler, mutfağı, oturma odası, çamaşır odası, salonu olan evlerdi. Böylelikle sabahları ve akşamları kendi zevkimize göre istediğimiz yemekleri yapma imkanı bulduk. Yemek dediysek, ızgara somon balıklı, haşlama sebzeli, kuzu kavurmalı, tarhanalı, erişteli yemekleri kastediyorum. Yani sandviç gelmesin aklınıza. Yolculuğumuzda yanımızda küçük yolcularımız da olduğu için ev ortamlarında son derece rahat ettik. Bu yüzden İzlanda için planlarınızı yaparken, ev seçeneklerini muhakkak planlarınıza dahil etmenizi öneririm. Hem tatiliniz çok keyifli geçiyor, hem de istediğiniz yemekleri keyifle ekonomik olarak yiyorsunuz. Merak edenler için market alış-verişlerimizin toplamı 575 EUR tuttu. Marketlerin büyüklüğü bizim ihtiyaçlarımızın tamamını karşılayabilecek büyüklükteydi. Meyvesinden sebzesine, tüm içecek çeşitleri ile genel ihtiyaçlara kadar her şeyi bulmak mümkündü. Ufak bir hatırlatma yapmakta fayda var diye düşünüyorum... İzlanda'nın genelinde kafelerde keyif yapabileceğiniz yerler yok denecek kadar az, o yüzden siz siz olun termosunuzda sıcak çayınızı ve yanınızda günlük atıştırmalıklarınızı taşımayı ihmal etmeyin. Yaşadığımız -16 derecelik sıcaklıklarda sıcak termosun önemini bir kez daha anladık. Bence siz bir de İzlanda Yeme İçme rehberimize göz atın. Rehber için tıklayın. Biz turlara da katılarak gerçekleştirebileceğimiz 9 günlük yolculuğumuzu araba ile kendi başımıza gerçekleştirmeye karar verdik. Araba kiralama işi iki aile seyahat ettiğimiz için hem ekonomik hem de çok daha verimli oldu. Yolculuk öncesi hazırladığımız turumuzun tamamını, istediğimiz yerde istediğimiz kadar kalarak gerçekleştirebildik böylece. Yolculuğumuz boyunca 2.700 km'lik bir yol kat ettik. Aracımız için full kasko dahil 660 EUR ödedik. Aynı zamanda benzin için 257 EUR ödedik. İzlanda'daki rotamız boyunca yol parası ödemedik. Sadece bir seferinde başkente yakın bir yerde köprüden geçtik ve 6-7 EUR civarında bir para ödedik. Bunların dışında otoparklara toplamda 15 EUR ödedik. Yazının başında da belirttiğim gibi İzlanda'da biz konaklama için çoğunlukla evleri tercih ettik. Çok az otelde kaldık o da mecburiyetten. Evlerde o kadar rahat ettik ki, gitmek isteyenlere özellikle de bebekli ve çocuklu gezginlere muhakkak evlerde kalmalarını tavsiye ederim. Konaklama için gecelik evlere (2 aile için) en az 130 Euro en fazla 240 Euro para ödedik. Kaldığımız evlere (2 aile için) gecelik ortalama ödenen para 185 Euro. Nerelerde kaldığımızı merak ediyorsanız lütfen tıklayın. Kuzey Işıklarını bu bölgede görmek için bir araya gelmesi gereken üç etken var. İlki, tarihlerin 23 Eylül -21 Mart arasında olması, ikincisi gökyüzünün bulutsuz ve açık olması ve sonuncusu da bulunduğunuz yerin şehrin ışıklarından uzakta ve karanlık bir noktada olması. Bütün bunlar bir araya gelirse ve unutmuş olduğum dördüncü etken \"ŞANS\" da bir araya gelirse Kuzey Işıklarını görebilirsiniz. Bizim için dört etkenin de bir araya geldiği bir gecemiz oldu. Çok kısa bir süre için görebildik ama bu bile bizi mutlu etti. İzlanda'ya çocukla gidilir mi? Gidilir, hem de çok güzel gidilir. İzlanda çocuklar için soğuk mu? Grubumuzun en miniği 10 aylıktı ve kendisi -16 dereceye varan soğuklara dayandı. O zaman herkes dayanabilir diye düşünüyorum. Uygun kıyafet ve ekipmanla, bu derecelerde bile dışarıda rahatlıkla dolaşabildik. Gezimizin tamamı doğada ve açık havada geçtiği için çocuklar bu yolcuktan çok keyif aldılar. Gezimizin toplam maliyeti üç kişilik ailemiz için 2.765 Euro tuttu. Maliyet kalemlerini ayrıntılı görmek için tıklayın. İzlanda bizim unutulmazlarımız arasında yer alıyor. Eğer planlarda yoksa şiddetle tavsiye ederiz. Off the Road on the Track ve Gez Tat Anlat Aileleri olarak İzlanda'yı keşfe çıktık. Ayrıca İzlanda'da nasıl bir Rota izlemelisiniz? İdeal Süre kaç gün? Bunların cevabı için Rota yazımıza muhakkak bakın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izlanda-yeme-icme-tuyolari/", "text": "İzlanda'nın doğal güzelliklerini keşfetmek isteyen gezginler olarak sizler seyahatinizi başkent Reykjavik ile sınırlı tutmayacaksınız eminim. İşte o zaman arabayla yollara düşmeniz gerekecek. Bu yolculuklar sırasında ise saatlerce yol alıp yol kenarında bir tane bile cafe-restorana denk gelmeyeceksiniz buna hazırlıklı olun. İzlanda seyahatimiz öncesi İzlanda'nın pahalılığı konusunda o kadar kişi dert yanmış, her blogda karşımıza o kadar çok yazı çıkmıştı ki. Seyahat bütçesini belirlerken ellerimiz titremişti o yüzden. Ama İzlanda'da bambaşka bir deneyim yaşadık. Yolculuğumuz sırasında bazen öyle anlar oldu ki ''parası ne olursa olsun sıcak bir yer olsa da bir kahve içsek ya da şu manzaraya karşı ne güzel olurdu bir şeyler içmek'' diye içimizden geçirdik. Ama YOK. Böyle bir yer hiç yok. O yüzden para harcayacağınız bir yer de yok. Öncelikle yanınıza termos almayı unutmayın ki sabah çıkmadan termosunuza çayınızı/kahvenizi koyup gittiğiniz yerlerde çay/kahve keyfi yapabilesiniz. Kaldığımız evlerin hemen hemen hepsinde poşet çay ve kahve vardı. Ancak yanınıza biraz poşet çay almanızda fayda var. Konaklayacağınız yere ulaşmadan önce muhakkak yerleşim olan yerlere gidip marketlerden alış-veriş yapın ve akşam yemeğinizi kendiniz pişirin, kahvaltınızı kendiniz hazırlayın. Bunu yapabilmek için de konaklamada mutfaklı yerler seçin. Genel olarak mutfaklarda ocak, fırın, mikrodalga, tost makinesi, su ısıtma cihazı ve kahve makinesi var. İzlanda'da somon balığı oldukça yaygın. Dondurulmuş olarak satılıyor. Kilosu yaklaşık 25 Euro civarında. Kaldığımız her evde fırın vardı ve fırında çok lezzetli somonlar pişirdik. İzlanda'da ayrıca kuzu eti çok yaygın. Kilosu 15-20 Euro civarı. Evde çok lezzetli kuzu kavurma yaptığımızı söylemeden geçemeyeceğim. İzlanda'da bol bol yediğimiz meyve ise İzlanda'da yetişen yaban mersini. Yaban mersinli yoğurtlara da denk geleceksiniz. Her yerde reklamı vardı ve biz de dayanamayıp denedik. İzlanda için küçük bir yeme-içme hazırlığı yapmıştık. Bu hazırlık market bulamadığımız ya da markete girecek zaman bulamadığımız anlarda hızır gibi yetişti. Örneğin yanımıza tarhana, erişte, ton balığı gibi gıdalar almıştık. Bol bol tarhana çorbası içtik ve erişte yedik. Hiç mi dışarda yemedik? 2. gecemizde Snaefell Yarımadası'nda kaldığımız otelin restoranında yedik. Çünkü 10. evlilik yıldönümü yemeğimizdi. Kaldığımız oteli o nedenle özel seçmiştik ve otelin restoranı hakkında çooook güzel yorumlar vardı. Bir şef restoranı seviyesindeydi yemekler. Kuzu ve balıktan yana kullandık tercihimizi. Gayet iyiydi. Fiyatlar ise porsiyonu 40-45 Euro civarıydı. Otelin ismi: Fosshotel Hellnar Otel için tıklayın. Bunun dışında bir kere de kaldığımız başka bir otelde yemek yedik. Kendi çiftliklerindeki kuzular olduğu için kuzu eti tercih ettik. Ancak pek memnun kalmadık. Porsiyonu yaklaşık 25Euro civarıydı. Otelin ismi: Guesthouse Nypugardar Otel için tıklayın. Bunların dışında kendin pişir kendin ye usulüyle İzlanda'da karnımızı doyurduk. İzlanda seyahatinizi bu şekilde planlarsanız siz de yeme-içme konusunda zorluk çekmezsiniz. Ayrıca İzlanda'da nasıl bir Rota izlemelisiniz? İdeal Süre kaç gün? Bunların cevabı için Rota yazımıza muhakkak bakın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izlandada-butceyi-delmeden-gezmenin-tuyolari/", "text": "1- Seyahatinizi daha düşük sezon aylarına planlayın! İzlanda'nın büyük bir kısmını yaklaşık 10 günlük bir zaman diliminde keşfetmek mümkün. Biz net 10 günde batı fiyordları ve en kuzey hariç adanın büyük bir kısmını gezebildik. Haziran Temmuz ayları hem uzun gün ışığından hem de nispeten sıcak günlerden (ortalama 12-13 derece) yararlanmak için en uygun aylar gibi gözükse de bu ayların maliyet açısından çok da doğru aylar olduğunu düşünmüyorum. Yaklaşık 330.000 kişilik nüfusa sahip İzlanda'ya yılda 2 milyon turist geldiği düşünülürse Haziran-Temmuz turist açısından en yoğun ve konaklama/araç kiralama maliyetlerinin de en yüksek olduğu aylar. Kuzey Işıklarının görülme olasılığının Ekim-Şubat arası yüksek olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak ve İzlanda'nın kış saati uygulamasına geçmediğinin de avantajı ile Eylül sonu-Ekim başı hatta Ekim ortasına doğru bence İzlanda için en uygun seyahat zamanı. Biz Ekim sonu Kasım başı oradaydık. Kuzeyde kar yağışına denk geldik. En düşük -16 dereceyi gördük. Dettifos şelalesine giderken bazı yolların kar-rüzgar nedeniyle kapalı olduğunu gördük. Şanslıydık hep açık bir hava vardı. Bu nedenle programımız hiç aksamadı. Ancak dediğim gibi Ekim başı seyahat açısından daha iyi olacaktır eminim. Bu aylarda gezinizi planlarsanız konaklayacağınız yerleri bir gün önceden hatta aynı günün sabahı belirleyebilirsiniz. Çünkü otel/evlerin doluluk oranları yüksek değil. Ayrıca çok güzel evleri oldukça makul fiyata ayarlayabilirsiniz. 2- En yakın arkadaşlarınızı ayartın ve İzlanda'ya beraber gidin! Maliyetleri düşük tutmanın bir başka yolu da İzlanda'yı 2 aile olarak gezmek. Böylece araç kiralama-benzin-otopark-tünel geçiş ücretlerini yarıya indirmiş olursunuz. Ayrıca otel yerine 2 yatak odalı evleri tercih edebilirsiniz. Akşam 5-6 gibi havanın karardığını da göz önünde tutarsak akşamları evde keyifli sohbetler yapabilirsiniz. 3- İzlanda'da konaklamak için evleri tercih edin ve yemeğinizi kendiniz pişirin! İzlanda'da otel yerine evde kalmak ise maliyetleri makul seviyede tutmak için bire-bir. Böylece dışarıda yemek yemek zorunda değilsiniz. Küçük bir market alış-verişi sayesinde kahvaltınızı/yemeğinizi kendiniz hazırlayabilirsiniz ki bu da en ucuz porsiyonun yaklaşık 25 euro olduğu bir ülkede maliyetleri düşürmenizi sağlayacaktır. Evde kalmak ayrıca çocuklar için de çok büyük bir rahatlık. Ev ortamı, gün boyu biriktirdikleri enerjileri atmak için en ideal yer. 4- Yanınıza küçük bir yiyecek çantası alın! Yeme-İçme maliyetini düşürmek için ayrıca küçük bir yemek çantası hazırlamanızı tavsiye ederim. Örneğin biz yanımıza tarhana, erişte, ton balığı, çay gibi malzemeler aldık. Bol bol tarhana çorbası içip erişte yedik. Yolda birçok tur otobüsüne denk geldik. Ancak İzlanda'da tur satın almak bence gerekli değil. Eğer buzul yürüyüşü yapacaksanız ya da balina gözlemine katılmak istiyorsanız tabii ki günlük turlar satın almanız gerekecek ancak tüm seyahati tur şirketiyle yapmanıza gerek yok. Örneğin biz konaklayacağımız yerleri büyük yerleşim yerlerinden uzak yerlerde seçtik ki kuzey ışıklarını görme şansımız artsın. Çünkü kuzey ışıklarını görmek için bir tura katıldığımızda onlar da bizi şehir ışığından uzak yerlere götüreceklerdi. Böylece tura katılmak zorunda kalmadık. Bu noktalara dikkat ederseniz İzlanda maliyetlerini makul bir seviyede tutmak mümkün. Ayrıca İzlanda'da nasıl bir Rota izlemelisiniz? İdeal Süre kaç gün? Bunların cevabı için Rota yazımıza muhakkak bakın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izlandada-kesfedilecek-yerler-ideal-rota-ve-sure/", "text": "Biz yol dahil İzlanda'da 12 Gün geçirdik. Net 10 gün zamanınımız vardı. Rota 1. Gün Bugün Münih Başkent Reykjavik uçuşunu gerçekleştirdik ve hava limanından kiraladığımız araçla 2 saat mesafede bulunan Snaefells Yarım Adası'na gittik. İlk olarak şunu söylemek istiyorum ki, burasını eğer zamanınız varsa rotanızın içine dahil etmenizi kesinlikle tavsiye ederim. Genel olarak şunu söyleyebilirim ki, bu yarım adada arabayla seyahat etmek başlı başına bir keşif aslında. Yol alırken insan hiç sıkılmıyor. Lav tarlaları arasında ilerlerken bir anda simsiyah kumsallar çıkıyor insanın karşısına mesela. Akşam geç saatte vardığımız için, yarım adayı keşif, bizim için ertesi sabaha kaldı. Ertesi gün ise hava şartları zorlayıcıydı. Çok şiddetli rüzgar vardı. Bu nedenle ilk günkü programı biraz hafifletip otelin çevresinde zaman geçirdik. Öğleden sonra ise adayı keşfe çıktık. Biz konaklamak için yarım adanın en uç kısmı olan Hellnar'ı tercih etmiştik ki bence doğru bir tercih. . Hellnar yarım adanın en güzel kısımlarının başında yer alıyor. İzlanda'da Snaefells Yarımadası'ndaki Hellnar sonrası ilk durağımız \"Siyah Kumsal\" oldu... Yanardağ patlamaları sonucu oluşmuş. Kumsal bu nedenle simsiyah ve lavların oluşturduğu kayalar inanılmaz. Kıyıya vuran dalgalar ise insanı korkutucu cinsten. Daha önce bu dalgalara yenik düşüp parçalanarak kıyıya vuran gemi parçaları ise hala orjinal yerlerindeymiş. Kumsaldaki bazı taşların ağırlığı ise 150 kiloyu bulabiliyor. Arabanızı buraya park edin ve kumsala inip kumsalda yürüyüş yapın muhakkak. Simsiyah kumsallara İzlanda dışında başka hangi ülkede denk gelebilir insan bilmiyorum. Ama sanırım Avrupa kıta sınırları içinde tek yer İzlanda! Ardından Arnarstapi'ye gittik. Burada yine lava oluşumları bölgeye damga vuruyor. Kızgın lavlar soğuk Atlantik suyuyla karşılaşınca katılaşıp kaya formuna ulaşmış. Tüm kıyı farklı kaya formlarıyla çevrili. Snaefell Yanardağı'nın kızgın lavlarından geriye böyle güzel kayalar kalmış işte. Tam bir görsel şölen. Eğer zamanınız varsa ve hava da güzelse Arnarstapi'den Hellnar'a kıyı boyunca uzanan yoldan yürüyebilirsiniz. İki yerleşim yeri arası 2,5km kadar ve 45 dakikalık bir yürüyüşle kıyı şeridini keşfedebilirsiniz. Biz zaten Hellnar'daki otelde konakladığımız için bu yürüyüşü yapmadık. Sizin aklınızda olsun. Bugün ilk olarak Saxholl Kraterini gördük. Bu krater bir yanardağın tepesinde merdivenle çıkışı olan bir yer ve yukarıdan aşağıya doğru etrafı gözlemleme fırsatı sunuyor. Ardında adayı arabayla baştan başa dolaştık. Kıyı şeridi boyunca ilerledik, liman şehirlerinde mola verdik. Çok keyifli bir roadtrip oldu. Bu yarım adanın en büyük yerleşim alan ise Stykkisholmur ve bence öğle yemeği molası için oldukça ideal. Eğer yaz aylarında bu tarafa gelecek olursanız botlarla fiyort turları yapmanız mümkün. Biz akşam karanlık basmadan tekrar başkente dönüş yaptık ve geceyi Reykjavik'te geçirdik. Çünkü ertesi gün şu meşhur Golden Circle turuna başlayacaktık. Rota 4. Gün: Golden Circle Gezinin en ilgi çekici kısmı Golden Circle. Burası her turistin muhakkak gördüğü yer. Yani sadece 3-4 gününüz varsa rotaya buradan başlamalısınız. Rotanın 4. gününde ilk durağımız Thingvellir National Park oldu. Burası İzlanda'nın meşhur Golden Circle'ı içerisinde yer alan, 2004 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası arasında sayılan ve 1930 yılından beri de İzlanda'nın en meşhur tabiat parkı olan yeri. Bu parkta yarım gün bile geçirebilirsiniz, o kadar büyük yani. Ama bence programınız bizimki kadar yoğunsa 2 saat ayırmanız yeterli. Bu tabiat parkının içinde Öxararfoss Şelalesi var. Lögberg ve Thingvellir Kilisesi gezebileceğiniz yerlerden. Ayrıca Silfra Diving'te dalış yapılabiliyor. Rotanın 2. durağı ise İzlanda'ya gelme sebeplerimizden bir diğeri olan Strokkur Geysir'i oldu. Doğanın gücü ile havaya fışkıran 80-100 derece arasındaki sıcaklığa sahip suyun gücünü izlemek inanılmaz. Aslında bu bölgede birden fazla geysir var ancak günümüzde halen aktif olan sadece Strokkur. Burada bence öncelikle geysirin suyu fışkırtmasını çıplak gözlerle iyice seyredin ki bunun için en az 4-5 kez suyun fışkırmasına tanık olmalısınız. Sonra fotoğraf makinelerinizi hazırlayın. Bu nedenle en az 45 dakika hatta 1 saat ayırmanızı tavsiye ederim burası için. Üçüncü durağımız ise Golden Circle'ın en meşhur şelalelerinden biri olan Gullfoss Şelalesi oldu. Gürül gürül akan bu şelale kesinlikle ama kesinlikle görülmeye değer. Burası için yağmurluklarınızı hazırlayın. Dev bir üçgen yarıktan akan şelalenin epey yakınına yaklaşacağınız için ıslanacaksınız. Burada kesinlikle yukarı çıkıp şelaleyi yukarıdan da izleyin. İlk rotamızda Gullfoss şelalesi sonrası krater gölü Kerid'i gezmek istiyorduk. Ancak günler kısa olduğu ve artık gün gün batımı yaklaştığı için programın en sonunda yer alan Kerid'i gezemedik ama siz programa alın bence. Kerid volkanik bir krater gölü. Göl yatağında farklı renklerde topraklar mevcut. Bir de suyun içindeki farklı mineraller sebebiyle rengi turkuaz gibi. Buranın çevresini 15-20 dakikada dolaşabilirsiniz. Yani yaptığım araştırmalar o yöndeydi. Burası için okuduğum bir yazıda bu gölün girişinin paralı olduğunu yazıyordu. Çok şaşırtıcı çünkü İzlanda'da bir yere girmek için hiç giriş parası verdiğimizi hatırlamıyorum. Aklınızda bulunsun yine de. Eğer günlerin uzun olduğu yaz aylarında geldiyseniz, bu göle bence 1 saat kadar zaman ayırın. Ya da bir başka krater gölü olan Krafla'yı programa alabilirsiniz. Bu bölge için ek bir tavsiye: Bir de bizim programda yer almayan ama hem bölgeye yakınlığı hem de güzel bir yer olduğu için tavsiye edebileceğim bir yer daha var: Valley of Reykjadalur. Zamanınız olura burayı da listeye alabilirsiniz. Ancak Golden Circle turuyla aynı günde burayı görmek imkansız bence. Çünkü burası en az yarım günlük bir aktivite. Araçla ulaşacağınız bu bölgeye vardıktan sonra ilk olarak yaklaşık 45 dakika yukarı doğru yürümeniz gerekiyor ki asıl manzaraya ulaşabilesiniz. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla, yukarıda sizi bekleyen manzara ise tam olarak muhteşem. Tepede içinden sıcak su akan ve üzerinden buhar tüten nehirler ile yüzebileceğiniz birkaç havuz var. Kışın bu bölgede bu sıcak suyun içinde yüzdüğünüzü düşünebiliyor musunuz? İnanılmaz keyifli bir deneyim olur eminim. Bu bahsettiğim bölge başkentten 42 km (40 dakika) uzaklıkta. Kerid'e ise 25 dakika mesafede. Burayı eğer zaman kısıtlamanız yok ise programınıza dahil etmenizi tavsiye ederim. Bugünkü ilk durağımızda Seljalandsfoss vardı. Bu şelale İzlanda'daki en ünlü şelalelerden biri, çünkü güzelliğinin yanında arkasına geçilip, ıslanma garantisi vermesi en önemli özelliği :) Kesinlikle gezerken en çok keyif aldığımız şelalenin başında yer alıyor. Başka hiç bir şelalede bu kadar çok ıslanmadık. Yağmurluklarınızı hazırlayın. Fotoğraf makineleri için de bir çözüm düşünün muhakkak. Sırada Skogafoss var. Bu şelalenin özelliği yanından merdiven ile üzerine çıkılabiliyor ve kaynağının geldiği vadinin görülebiliyor olması. Bence bu şelale de kesinlikle görülmesi gereken bir şelale. Özellikle şelalenin geldiği vadi çok etkileyici. Üçüncü sırada Solheimajökull geliyor, yani en meşhur buzullardan biri. Ülkenin dört bir yanı şelaleler ve buzullar ile kaplı olduğundan hepsinin seyir zevki birbirinden güzel. Bu buzula zaman ayırıp dibine kadar gidin derim. Eğer zamanınız varsa buzulun üzerinde rehber eşliğinde gerekli ekipmanla yürümeniz mümkün. Belki böyle bir tura katılmak ilginizi çekebilir. Biz daha önce Patagonya'da bunu deneyimlediğimiz ve İzlanda'da zamanımız kısıtlı olduğu için buraya yaklaşık 1 saat ayırdık. Tura katılmadık. Ama bu kadarı bile gözlere şenlikti. Bir ülke düşünün sahilleri simsiyah olsun ve bu sahillerin birinde 24 Kasım 1973'de yakıtı bittiği için zorunlu iniş yapmak zorunda kalan bir uçağın enkazı bulunsun. Güney İzlanda'nın Solheimasandur Sahili... Sahil, uçak ve ıssızlık... Bölgenin adı Solheimasandur Plane Wreck. Bu bölgeye yaklaşırken karşımıza bütün heybeti ile 2010 yılının Mart ve Nisan aylarında yaklaşık 6 hafta boyunca üzerindeki buzulu yararak patlayan Eyjafjallajökull Yanardağı'nı da gördük. Bu patlama sonucu Avrupa Hava Sahası uzun zaman uçuşlara kapanmıştı. Gelelim uçak enkazına. Bu uçak enkazı için dürüstçe bir yorum yapmak istiyorum. Arabayla bir noktaya kadar gelinebiliyor. Sonrasında yaklaşık 45 dakika yürümek şart (45 dakika gidiş 45 dakika dönüş). Uçak enkazı oldukça ilginç ama buraya ulaşmak için sarf edilen enerjiye hakikaten değer mi büyük bir soru işareti benim için. Yazın günlerin uzun olduğu aylarda geldiyseniz evet gidip görebilirsiniz ancak bizim gibi günlerin daha kısa olduğu Ekim zamanı bence programa almayın. Çünkü biz bu enkazı göreceğiz diye programın geri kalan kısmını iptal etmek zorunda kaldık. Sırada Dyrholaey ve bir film setini andıran Reynisfjara Siyah Kum Sahili geliyor. Korkutucu ve ürpertici bir ortam ama görmeye gerçekten değer. Eğer uçak enkazına zaman ayırmasaydık bu bölgeyi ve bu siyah kum sahilini gündüz görme imkanımız olacaktı. Ancak biz buraya çok geç saatte ulaştık. Bu nedenle de kumsaldaki bazalt sütunları gidip göremedik. 5. Gün Konaklama: Eldhraun Bu bölge kocaman bir lava tarlası. Zamanınız varsa rotaya almanızı tavsiye ederim. Biz buraya gece vardık. Ertesi gün rotamıza başlamadan önce lava tarlasını gezdik. İnanılmaz bir görüntü. Kesinlikle hem kaldığımız yeri hem de burayı rotaya almanızı tavsiye ederim. Fjaorargljufur ise rotaya bence alınmalı. Burası 2 km'lik oluşumu buzul döneminde olan yani tarihi 9.000 yıl önceye dayanan bir kanyon. Yarım saatlik bir yolculuk ile kanyonun sonundaki şelalelere ulaşmak mümkün. Buraya en az 1 saat ayırmalısınız. Kanyon boyunca yürürken size eşlik edecek manzaradan etkilenmemeniz mümkün değil. 6. Gün Konaklama: Nypugaroar Ertesi gün başka bir doğa harikası olan Jökürsarlon Buzulu'nu görmeyi planladığımız için çok fazla yol almadan Nypugaroar'da konakladık. Burada konakladığımız yer buzulların dibindeydi. Ertesi sabah buzul manzaralı kahvaltı yaptık. Bugünkü rotamız ağırlıklı olarak yolda geçti. Güne İzlanda'ya gelmemiz için bir diğer neden Jökulsarlon Buzul Gölü ile başladık ve ardından tüm doğu fiyordlarını araba ile dolaştık. Liman şehri Höfn'u es geçtik biz. Eğer şehirlere de zaman ayırmak isterseniz Hof ve Höfn şehirlerine bakabilirsiniz. Jökulsarlon Buzul Gölü tek kelime ile harika... Ana Buzuldan kopan parçaların gölde oluşturduğu manzara inanılmaz. Burası olmazsa olmazlardan. En az 1 saat ayırmalısınız. 7. Gün Konaklama: Egilsstadir Doğu fiyordlarında akşam 16:00 civarında hava kararmadan konaklama yapacağımız yere ulaşmak bizim birinci hedefimizde. Bu nedenle konaklama için bu şehri seçtik. Eğer gün uzunsa daha fazla yol alabilirsiniz. İzlanda, bizim için doğanın gücünü en iyi şekilde hissettiğimiz ülke oldu. Ülkede o kadar çok şelale var ki, her bir şelale ihtişamı ve güzelliği ile bir diğerini aratmıyor. Hem Avrupa'nın hem de İzlanda'nın debisi en yüksek şelalesi olan Dettifoss'u rotaya muhakkak almalısınız. Bizim gittiğimiz dönemde Dettifos'un aşağısına inen merdivenler hava şartları sebebiyle kapalıydı. Yaz dönemi aşağıya inip şelaleyi daha da yakından görmek mümkün. Tabii ki ıslanmayı göze almalısınız. Dettifoss'dan yürüyerek biraz daha ilerlediğinizde karşınıza Selfoss çıkıyor. Dettifoss daha meşhur olmasına rağmen biz Selfoss'a bayıldık. 8. Gün Konaklama Laugar Bu iki muhteşem şelale sonrası biz konaklayacağımız yere gittik. Kaldığımız ev çok güzeldi. Artık bu bölgede kar görmeye başladık. 9. gün rota oldukça yoğundu. Bugünkü ilk durağımızda İzlanda'nın en meşhur jeotermal bölgelerinden biri olan Myvatn Jeotermal Bölgesi vardı. Myvatin Nature Baths... Kaplıca severler için güzel bir alternatif. Bir benzeri de Reykjavik yakınlarındaki Blue Lagoon. Biz buraya girip şöyle bir baktık. Eğer Blue Lagoon çok turistik diyorsanız Blue Lagoon yerine buradaki tesiste zaman geçirebilirsiniz. Manzarası da tesis de güzel. Bunun için en 1,5-2 saat zaman ayırmak şart. Hverir... Ülkenin en zengin kükürt havzalarından biri. Manzaranın inanılmaz olmasının yanında, etrafa yayılan koku dayanılması zor seviyelerde. Hverfjall... Daha önce patlamış olan bir yanardağ. Biz bu dağı uzaktan fotoğraflamakla yetindik ama zamanınız varsa bu dağın üzerine çıkılıyor diye okumuştum. Bugün gezimizin en güzel şelalesine geldik: Godafoss. Kar, güneş ve gökkuşağının kombini midir bilinmez manzara ile ilgili söyleyecek bir şey bulunmuyor, sadece keyfini çıkarın deriz. 9. gün konaklama: Boroeyri Artık dönüş yoluna geçmiştik ve yol almamız gerekiyordu. Bu nedenle yol üstünde bir yer bulduk geceyi geçirmek için. Ancak eğer vaktimiz olsaydı Akureyri şehrinde kalmayı tercih ederdik. Bu şehir de görülmeye değer bir liman şehri. Hatta burada dev balina gözlemi yapmak mümkün. Biz tüm ekip böyle bir deneyimi Arjantin'de yaşadığımız için tekrar yapma gereksinimi duymadık. Ama bence daha önce dev balina gözlemine katılmadıysanız Akureyri'yi rotaya almalısınız. Geceyi geçirdiğimiz yerden çıkıp doğru vurduk yollara ve başkent Reykjavik'e geldik. İlk planda burayı gezmek ve akşam konaklayacağımız yere gitmek vardı. Ancak biz daha önce de belirttiğim gibi şehir gezmek hiç istemedik bu seyahatte. Ayrıca son 2 gecemizi geçirmek için harika bir ev tutmuştuk. Bir çiftlik eviydi. Mutfak camından bakıldığında bir sürü at vardı hemen önünde. Reykjavik'e şöyle bir göz gezdirip eve gittik koşarcasına. Öncesinde markete uğradık, alış veriş yaptık. Akşam için çok güzel yemekler yaptık bu evde. Bu nedenle Reykjavik için söyleyecek pek sözüm yok. Ekibin bir kısmı ise akşam meşhur Blue Lagoon'a gitti. Burası için şunları söyleyebilirim. Öncelikle tabii ki çok güzel bir kaplıca. Ancak çok ama çok turistik ve girişi oldukça pahalı. Gidecekseniz muhakkak çok önceden rezervasyon yaptırın. Bizim ekip akşam girişi için yer bulabildi. Tabii ki manzaranın tamamını göremedikleri için çok da etkileyici olamadı. Ben hem çok fazla turistik aktivite yapmaktan hoşlanmadığım hem de Defne o zaman henüz 10 aylık olduğu için oraya gitmedim. Gitmediğim için pişman değilim tersine verdiğim karardan ötürü mutluyum. Bence giriş fiyatları çok yüksek. Onu yerine rotanızın içindeyse Myvatin Nature Baths daha iyi bir karar olabilir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izlandada-konaklama/", "text": "İzlanda seyahatinde maliyetteki en önemli kalem konaklama olunca nerede nasıl konakladık ne kadar ödedik bu konuda ayrıntılı bir yazı yazmak kaçınılmaz oldu. Ama öncelikle İzlanda'da nasıl bir Rota izlemelisiniz? İdeal Süre kaç gün? Bunların cevabı için Rota yazımıza muhakkak bakın. Rota için tıklayın. İzlanda Maliyeti için tıklayın. İzlanda'da Yeme İçme için tıklayın. İzlanda'da bütçeyi deldirmeden gezmek için tıklayın. ve İzlanda seyahati öncesi tüm yararlı bilgileri bir arada görmek için tıklayın. Gelelim biz konaklama işini İzlanda'da nasıl çözdük konusuna. Belli bir planımız olsa da bir sonraki günü bir önceki günden planladığımız nefis bir 10 gün geçirdik İzlanda'da. Grubumuzun enerjisi çok yüksek olunca, her bir gün, bir önceki günden daha güzel geçti. Gezimiz boyunca kalacağımız yerleri hep bir gün önceden belirledik. Bu iki gün ekibimizdeki Off the Road on the Track Ailesi'nin 10. Evlilik Yıl Dönümü Kutlaması sebebiyle konaklama için özel bir yer seçildi. 2 gün Snaefell Yarım Adası'nda Okyanus dibinde çok hoş bir otelde konakladık. Otelin şefi harikaydı. Oteldeki akşam yemekleri bu nedenle 1. sınıftı. Otelin ismi Fosshotel Hellnar. . Bu gece kaldığımız yer: Maxhouse Reykjavik (Haukd labraut 64, 113 Reykjavik)'di. Burayı havaalanına yakın ve de ertesi gün çıkacağımız yolculuk için iyi bir başlangıç noktası olduğu için seçtik. Burası ayrı ayrı odaları olan ve ortak bir mutfak kullanım alanı bulunan bir evdi. Odalar temiz olmasının yanında, yeterli büyüklükteydi. Mutfak alanında her türlü mutfak gereci ve beyaz eşya vardı. Sadece ortak alanda oturup, yemek yemek için yeterli bir yer yoktu ve yaptığımız yemeği ya ayakta yemek ya da odamızda yemek zorunda kaldık. Otopark için ücret ödemedik. Uxahryggur (Uxahryggur loo 1, 861 Hvolsvöllur, İzlanda). . Burası hiçlik ortasında bulunan iki tane kulübeden biriydi. İçerisinde bir odada ranzalı yatak ve oturma odasında da açılır-kapanır bir koltuk bulunuyordu. İki aile olarak burada rahatlıkla kaldık. Mutfak kısmında yine işimize yarayacak her türlü araç-gereç ve beyaz eşya mevcuttu. Ev açık bir alanda bulunmasına rağmen, rüzgardan ve soğuktan etkilenmedik. Otopark için de ücret ödemedik. Eldhraun Holiday Home (Syori Steinsmyri, 880 Kirkjub jarklaustur). . Tatilimiz boyunca o kadar keyifli, o kadar hiçlik içerisinde evlerde kaldık ki, bu da onlardan biriydi. Bu seferki de ahşap bir ev olup, bir oda ve bir oturma odasından oluşuyordu. Burada da her türlü mutfak gereçleri ve beyaz eşya vardı ama evin en önemli özelliği ve beylerin de keyfini çıkardığı dışarıdaki sıcak su dolu küvetti. Sabah saatlerinde buz gibi havada, sıcacık bir suda keyif yapmak isterseniz, dağ manzarasına karşı olan bu ev sizi bekleyecektir. Otopark da ücretsizdi. Ayrıca evin dışında barbekü yapma imkanı da bulunuyordu. Bu arada Eldhraun görülmesi gereken ilginç yerlerden biri. Donup kalmış lava tarlalarının olduğu bu bölge çok ilginç bir görsel şölen sunuyor. Bizim kaldığımız ev de direk bu tarlaların yanındaydı. Sabah kahvaltı sonrası etrafı gezme fırsatı bulduk. Kesinlikle tavsiye ederim. Aşağıdaki fotoğrafta kaldığımız ev ve hemen dibindeki lava tarlası görülmekte. Guesthouse Nypugardar (Nypugardar, 781 Nypugaroar). . Burası yanyana dizilen ayrı odalardan oluşan bir konuk eviydi. Kahvaltı ayrı bir binada, fiyatımıza dahil olarak verildi. Kahvaltının yapıldığı bu binada ayrıca hostel tipi odalar da vardı. Bu odalarda 5-6 kişi bir arada kalıyor ve ortak bir banyoyu kullanıyordu. Buraya gecenin bir vakti oldukça rüzgarlı bir havada geldik ve rüzgarı bütün gece hissettik. Sabah uyandığımızda ise bizi muhteşem bir gün doğumu ve üç buzulun bir kareye girdiği muhteşem bir manzara karşıladı. Geceki rüzgardan sonra böyle bir manzarayı beklemiyorduk doğrusu. Kahvaltısı yeterli miktardaydı. Burası bir çiftliğin içinde yer aldığı için kendi ürünlerini akşamki yemekte isteğe bağlı olarak servis ediyorlardı, fakat yediğimiz eti maalesef pek beğenmedik. Tatil boyunca dışarıda yemek yediğimiz tek yerdi ama maalesef beklediğimiz tadı alamadık. İyi ki tatil boyunca kendi yemeğimizi kendimiz pişirmişiz. Home with a View (Kaupvangur, 700 Egilsstadir). . Kaldığımız evler sıralamasında, en iyilerden biri seçilmiştir kendisi. Her şeyi ile tam bir evdi. Burası bir binada bulunan bir daireydi. İki yatak odalı, oturma odalı, çamaşır makinalı, donanımlı bir mutfağa sahip, çok güzel bir yerdi. Tatilimiz boyunca @offtheroadonthetrack in önderliğinde yediğimiz en güzel yemekleri pişirdiğimiz evdi. Otopark için ücret ödemedik. Bu konaklamamızın bize sağladığı bir diğer güzellikte gece gördüğümüz kuzey ışıklarıydı. Breidamyri Farm Apartments (Breidamyri, 650 Laugar). . Burası oldukça heyecanlı bir günün akşamında resmen sığındığımız yuvamız oldu. Bu yüzden bir çiftlik içerisinde yer alan bu güzel evde, akşam tam bir ev ortamını yaşamamızın yanı sıra, sabah da çiftlikten aldığımız tazecik yumurtalarımız ve sütümüz ile çok güzel bir kahvaltı yaptık. Burası iki yatak odalı ve bir oturma odalı, bir evde bulunması gereken her şeye sahip, konaklamaktan çok memnun kaldığımız bir yer oldu. Otopark için ücret ödemedik. Bir iki konaklamamız hariç her yerde çamaşır makinası bulunduğundan, çamaşırlarımızı da rahatlıkla yıkadık. Yolculuğumuz boyunca kar yağışını izlediğimiz ilk yer oldu. Tangahus Guesthouse. Burası pek planlı olarak seçmediğimiz, sadece dönüş yolunun biraz daha kısalması için konakladığımız hostel tarzı, deniz kenarında bir yerdi. Booking puanları kötü olmasa da odalar ve ortak kullanım alanı hiç de beklediğimiz gibi değildi. Yine de bir gece için idare edilebilecek bir yerdi. Otopark için ödeme yapmadık. Burayı ama kesinlikle önermiyoruz. Şartları beklentimizin çok altında olduğu için hatta ev sahibini arayıp eve çağırdık ve yaptığımız ciddi konuşma sonrası paramızın büyük bir kısmını geri ödemesini sağladık. Traoarkot (Traoarkot, Vatnleysustrandarvegur, 190 Vogar). . Son 2 gecemizde çok güzel bir manzarası olan, etrafında atların dolaştığı iki katlı çok güzel bir evde kaldık. Burası çatı katı, ayrı iki yatak odası, otuma odası, çamaşırhanesi ile bir evde aranabilecek her türlü özelliğe sahip bir yerdi. Çok memnun kaldık. Otopark için ödeme yapmadık. İzlanda bizim unutulmazlarımız arasında yer alıyor. Eğer planlarda yoksa şiddetle tavsiye ederiz. Off the Road on the Track ve Gez Tat Anlat Aileleri olarak İzlanda'yı keşfe çıktık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/izmire-gelmisken-sirinceyi-gorelim-dedik/", "text": "'Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkınca Şirince cennetin bir parçası olması gerekir.' der Dido Sotiriyu. Yıllar yıllar önce okumuştum Dido Sotiriyu'nun 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya' adlı kitabını. Kitap mübadeleyi konu alıyordu ve bir Anadolu'daki Rum köyünde geçiyordu. İşte seneler sonra bu eski Rum Köy'üne yani Şirince'ye tekrar gelme fırsatım oldu. Gerçekten görmeye değer küçük, şirin bir köy burası. İzmir'in Selçuk ilçesinde kurulu, beyaz evlerden oluşan bu köy ayrıca şaraplarıyla da ünlü. Ancak artık bandrolsüz şarap satmak yasak olduğu için köyün halkının topladıkları üzümler oradaki fabrikada işleniyor. Eskiden her evin altında küçük şarap mahzenleri vardı. Ev ev dolaşıp her evin kendisinin yaptığı meyveli şarapları içmek çok keyifliydi. Şimdi yine şarapları deneyebilir ve damak zevkinize göre bir şarap alabilirsiniz, ancak o eski atmosfer kalmamış bence. Ancak bu köye gelip sakin bir haftasonu geçirmek hiç de fena bir fikir değil. Buraya biz arabayla ulaştık. Selçuk'tan yaklaşık 8km uzaklıkta bir dağda olan köye özel araçla ulaşmanız gerekiyor. Benim tavsiyem buraya gelmişken buraya çok yakın olan Efes Harabeleri'ni, Meryem Ana'nın Evi'ni ve Yedi Uyuyanlar Mağarası'nı da kapsayan bir tur yapmanız. Hepsi birbirine yakın. Turlara katılabilir ya da kiraladığınız bir araçla / kendi aracınızla buraları gezebilirsiniz. Bizim bu seferki niyetimiz Efes Harabeleri'ni rehberle gezmekti. Ben Efes Harabeleri'ni çocukken çok gezmiştim ancak Fatih oraya hiç gitmediği için gezi planımıza burayı da almıştık. Ancak ve ancak İzmir'in sıcaklarını unutmuşuz. Ağustos Ayı bu gezi için hiç de uygun değil. Buraları baharda gezmenizi tavsiye ederim. Ki biz de bu planımızı bir sonraki sefere diyerek gerçekleştirmedik. Ancak Şirince'ye çok yakın olan Yedi Uyuyanlar Mağarası'nı ziyaret edip orada bir kahve molası verdik. İmparator Decius zamanında putperestlerden kaçan yedi Hristiyan Şirince yakınlarındaki bir mağaraya sığınırlar ve orada saklanırken uykuya dalarlar. Tam 200 yıl süren uykularından uyandıklarında Kral Theodosius zamanı olduğunu ve artık Hristiyanlığın kabul edildiğini anlarlar. Bu mucizevi olaydan sonra bu 7 uyur kutsal kişiler olarak yaşarlar ve öldükten sonra bu mağaraya gömülürler. Burayı gezmek çok uzun zaman almıyor. Küçük bir tepeyi tırmanmak gerekiyor sadece. Ardından dağın eteğine kurulu çardaklarda gözleme yiyebilir, türk kahvesi içebilirsiniz. Biz bu güzel güne güzel bir kahvaltıyla başlamıştık. Yerini tam olarak bilmemekle beraber İzmir'in Torbalı ilçesi taraflarında bir restoran olduğunu söyleyebilirim. Ailece güzel bir manzara eşliğinde çok keyifli bir kahvaltı yaptık. Bizim gezimizde oldukça kısaydı. Bir dahaki sefere orada kalmayı planlıyoruz. Bence en yakın zamanda planlamalısın. Kışın evlerde şömine keyfi yapılabiliyor diye duymuştum. Gezmesi gerçekten keyifli bir köy."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-faydali-bilgiler/", "text": "Bir ülke düşünün bize göre dünyanın en doğusunda yer alan, 6.852 adet adadan oluşan, 127 milyon insanın bir arada yaşadığı, üzerinde 165 yanardağın bulunduğu, muazzam bir demiryolu ağı ile örülmüş ve yakın tarihimizde insanlığın yaşadığı en büyük trajedilerden birinden sağ çıkmayı başarmış; işte bu ülke JAPONYA. Bu yazıda: Japonya'da vize durumu nasıl? Ne zaman ve nasıl gidilir?, Nerede kalınır? Çocukla seyahat nasıl olur?, Ne yenir?, Ülke genelinde seyahat nasıl?, 15 günde Japonya'da nereleri gezdik? ROTAmız nasıldı?, 15 günlük Japonya seyahatinin aşağı yukarı maliyeti ne olur?, ve Konaklama maliyetini nasıl düşürebilirsiniz? sorularını cevaplandırdık. Japonya'nın en güzel iki mevsimi ilkbahar ve sonbahar. İlkbahar mevsiminde yaban kiraz ağaçlarının güzeller güzeli çiçeklerini \" sakuralarını\" görebilirken; sonbaharda doğanın kırmızı, turuncu, yeşil, kahverengi tonlarına şahit olabilirsiniz. Yaz aylarında oldukça sıcak ve nemli olan ülkede, kış ayları da seyahat için pek tercih edilmiyor. Aklınızda bulunsun. Japonya'ya Sakura zamanı gittiyseniz eğer yapmanız gereken tek şey piknik örtüsünü ve atıştırmalıkları yanınıza alıp parklara gitmek olmalı. Çünkü, Japonlar baharın gelişini parklarda, bahçelerde kiraz ağacı çiçeklerinin altında karşılıyor. Biz de tüm pazar bu bahçelerde gezip bu ritüele ortak olduk ve inanılmaz keyif aldık. Kiraz ağacı çiçekleri inanılmaz güzel ama parklardaki insan seli ayrı bir güzel. Sanırım Japonya Sakura zamanı ayrı bir özel! Hanami'ye değinmeden geçemeyeceğim. Hanami, kiraz ağaçlarının çiçek açma zamanı Japon halkının yaptığı kutlamaya verilen isim. Bu geleneğin ise yaşandığı en güzel yerlerden biri Kyoto'da Maruyama-koen. Burada insanlar kiraz ağaçlarının altındaki çardaklara ya da yere serilen örtülerin üstüne kurulup keyif yapabiliyor. Eğer Sakura zamanı giderseniz Japonya'ya Hanami yani kutlamalara denk geleceksiniz kesinlikle. Japonya Türk vatandaşlarından vize talep etmiyor. Sadece şu noktaya dikkat edin: Ülkeye giriş anında 6 ay geçerli pasaport gerekli. Türkiye'den Tokyo ve Osaka'ya doğrudan uçuşlar var, fakat bu uçuşların biletleri oldukça pahalı. Aman dikkat! Ulaşım maliyetlerini azaltmak isterseniz, size tavsiyem uçuşunuzu Kore, Çin ya da Rusya üzerinden aktarmalı olarak gerçekleştirmeniz. Türkiye'den 12 saatlik bir uçuşla adaya ulaşmak mümkün. Bu sorunun cevabı için sayfalarca yazabilirim. Kısaca, Japonya'da konaklama seçenekleri açısından çok fazla seçeneğiniz olacak. Ya oldukça dar olan ve sadece saatlik olarak kiralanan kapsül otellerde, ya kapsül otellerden biraz daha geniş olan otellerde, ya tapınaklarda ya da bizim de konaklamaktan çok zevk aldığımız ryokanlarda kalabilirsiniz. Ryokanların en önemli özelliği oldukça sade döşenmiş olmaları, odaların birbirinden samandan oluşan sürgülü paravanlarla ayrılması ve futon olarak adlandırılan yer yataklarında yatma imkanı sunması. Konaklama için bu bilgiler yetmedi mi? O zaman, konaklama için ayrıntılı blog yazımıza göz atın derim. Japonya'da konaklama hakkında her şey için tıklayın. Japonya'da 15 aylık olan Defne ve 6 yaşındaki Eren ile beraber seyahat ettik. Japonya, parkları, şehirleri ve dağları ile çocuklara kucağını açıyor. Bizim yaşadığımız en önemli negatif durum metro ağında asansörün hemen hemen yok denecek kadar az olmasıydı. Bu yüzden bebek arabası kullanacaksanız bu durumu dikkate almalısınız. Genel olarak şunu söyleyebilirim: Bebekle seyahat ederken bizim en önemli kriterimiz temizlik. Japonya bu açıdan örnek bir ülke. Ben hayatımda bu kadar temiz bir ülke görmedim. Çin'i ya da herhangi bir Asya ülkesini programa almak yerine Japonya'yı öncelendirmemizin sebebi de budur. Tokyo'da çok iyi bir metro ağı var ancak bu metrolardaki asansörler ne yazık ki o kadar iyi planlanmamış. Bebek arabasını sırtlanıp merdiven inip çıkmak kaçınılmaz. Zaten şehirde bebekli anne sayısı toplam nüfus göz önünde tutulduğunda oldukça az. Bebek arabalı olanlar ise parmakla sayılabilecek kadar az. Genelde bebeklerini kanguruyla taşıyorlar. Bunda asansör faktörünün etkili olduğunu düşünüyorum. Ama ben açıkcası 12. aydan sonra kocaman çocukların kanguruya sıkıştırılmasına biraz karşıyım. Kanguru işini abartmamak gerek. Onun yerine bizim kullandığımız sistemi öneririm. Lütfen tıklayın. Restoranlar o kadar dar ki bebek arabasını genelde içeri almıyorlar. Şehirde çöp kutusu bulmak neredeyse imkansız. Herkesin çöplerini evlerinde çöpe attırma fikrine saygı duymakla beraber bebekle gezerken bazen görülecek tapınak yerine kendimi çöp kutusu ararken buldum. Bebek bezi değiştirme konusuna ise hiç değinmiyorum. Japonya'da bu konuya çözüm bulmak konusunda oldukça yaratıcı bir seviyeye ulaştım diyebilirim. Genelde hep park bahçe gezdiğimiz halde çok az oyun parkı gördük. Japon mutfağı tek kelime ile muhteşem. Öncelik tabii ki suşinin. Çiğ balık, Japonya ile eş anlamlı. Özellikle Tokyo'da bulunan Tsukiji Balık Pazarı'nda yenilen suşiler muazzam. Japonya seyahati için hazırlık yaparken Sushi kültürünü ve Sushi ustalarını atlamamıştık ve \"Jiro Dreams of Sushi\" belgeselini büyük bir hayranlıkla izlemiştik. \"Jiro Dreams of Sushi\" Tokyo Metro'sunun Ginza İstasyonunda dünyanın en iyi sushilerini yapan 85 yaşındaki Jiro Ono'nun hayatını anlatan bir belgesel film. Kendisini sushiye adamış ve 2009 yılında Michelin 3 Yıldız ödülünü kazanmış bir sushi ustasının eşsiz hikayesi. Jiro Usta'nın o küçücük restoranında Sushi yemek için aylar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor ve fiyatları dudak uçurtan cinsten tabii ki. Ama film sayesinde Japonya'da Sushi'nin direk müşteri önünde taze taze hazırladığını ve tabii ki Tokyo'nun meşhur Tsujki Balık Pazarı'nda sabahın köründe koca koca orkinoslar için yapılan açık artırma pazarlıklarının ne kadar ilginç olduğunu görmüştük. Yani demem o ki, Sushi öyle sokakta tezgahta satılan bir yemek değil, aksine Sushi Japon Yemek Sanatı'nın bir diğer adı. Ülke genelinde birçok yeri ziyaret edecekseniz, size önerim daha ülkeye gitmeden JR Pass olarak adlandırılan biletlerden satın almanız. Çeşitli uygulamalarla gideceğiniz yerleri girerek, biletleri tek tek Japonya'da almak yerine ülkeye gitmeden JR Pass'ı almanın hesaplı olup olmadığına bakabilirsiniz. Özellikle de iki haftalık bir planınız varsa bu biletlere kesinlikle ihtiyacınız olacak. JR Pass'lar Japonya'dan temin edilmiyor. Yani seyahatiniz öncesi temin etmeniz gerek. Bu biletler sayesinde öncelikle mermi tren olarak adlandırılan shinkansenler, JR trenleri ve bazı gemiler ile ücretsiz seyahat edebilirsiniz. Mermi trenlerin bizim ölçtüğümüz en hızlı hali 331 km/sa idi. İlk durak Tokyo'ya 4 gece ayırdık. Kalabalık, renkli ve hareketli Tokyo sonrası Japonya'nın simgesi Fuji Dağı Bölgesi'ne geçtik. Burada Hakone'de bir gece kaldık. Fuji Rehberi için lütfen tıklayın. Fuji Dağı'dan trenle eski başkent Kyoto'ya geçtik. Kyoto bizi tam kalbimizden vurdu ve bu şehre aşık olduk Kyoto'da 3 gece kaldık ve tüm zamanımızı Kyoto'yu keşfetmek için ayırdık. Tokyo'ya göre biraz daha sakin Kyoto geleneksel Japon kültürünün daha iyi hissedilebileceği bir şehir. Tokyo ve Kyoto duraklarının ana teması Sakura yani kiraz ağacı çiçekleriydi. Kyoto'dan sonra hedefte Hiroşima vardı. Önce yol üzerinde beyaz kalesiyle ünlü Himeji'yi gezdik. Himeji Rehberi için lütfen tıklayın. Sonra Hiroşima'ya ulaştık ve burada 2 gece konakladık. Bu süre zarfında atom bombasıyla kaderi değişen Hiroşima'yı anlamaya çalıştık ve 1 günümüzü de Hiroşima'ya çok yakın olan Miyajima Adası'nda geçirdik. Hiroşima sonrası önümüzde birçok seçenek vardı aslında. Mesela Osaka, mesela Kobe ya da tapınaklar bölgesi Koya-san... Bizse Japonya'nın biraz daha farklı bir yüzünü keşfetmek için Japonya'nın Alpler Bölgesi'ni seçtik. Buraya, yani Takayama'ya 3 gece ayırdık. Bu süre zarfında da dağlarında yürüdük, dağ havası aldık. Shirakawa-go köyü gibi ilginç bir köyü keşfettik. Japonya volkanik bir araziye kurulu ve aynı zamanda da kaplıcaları ile ünlü. Dağlarda Takayama Bölgesi'nde kaldığımız yerde Onsen deneyimini de yaşamış olduk. Eve dönüş öncesinde son gecemizi yine Tokyo'da geçirdik. Genel olarak, çizdiğimiz bu rotayla Japonya'yı anlamak adına iyi bir giriş yaptığımızı düşünüyorum. 15 gün bu rota için yeterli oldu. Eğer biraz daha zamanımız olsaydı Ada'nın kuzey bölgesini de gezmek isterdik. İnşallah o da bir sonraki sefere. Konaklama, yeme-içme, şehirler arası hızlı tren Shinkansen ile yolculuk, tüm şehir içi ulaşım, müze/park/tapınak girişi gibi tüm sosyal etkinlikler için yaklaşık 3.500-4.000 doları ayırmak gerekiyor. . Uluslararası uçuş hariç!!! En önemli harcama kalemi konaklama. Bizim konaklama maliyetimiz yaklaşık 2.000 dolar. Bir başka önemli maliyet ise Japonya'da şehirlerarası hızlı tren Shinkansen'lerle seyahat etmek. 15 günlük Shinkansen bileti kişi başı 450 dolar. Bu bilet sayesinde şehir içi metro ve otobüsleri dışında ulaşıma başka bir para ödemedik. Eğer şehirler arası yolculuklarından bazılarını otobüsle gece yolculuğu şeklinde planlarsanız o zaman bu tren biletini almak zorunda kalmazsanız. O zaman yolculukları tek tek planlayıp bazısı tren, bazısı otobüs ulaşımı daha ucuza getirme ihtimaliniz var. Eğer araba kiralarsanız belki ulaşım maliyetini düşürebilirsiniz. Ancak Japonya gibi çok iyi hızlı tren ağı olan ülkede 400 km'yi 2 saatte gitme şansını kaçırmış olursunuz. Yemek maliyeti ise tabii ki çok değişken. Ama yemekleri evinizde yaptığınızda bu kalemi oldukça düşürebilirsiniz. 500-700 USD arasındaki bir tutar yemekler için yeterli olacaktır bizce. Öncelikle ne zaman gidildiği çok önemli. Japonya'da Sakura zamanı en yüksek sezonlardan biri. Hayliyle bu konaklama fiyatlarına yansıyor. Japonya'ya ara sezonda gitmek eminim konaklama maliyetini düşürecektir. Deneyimlerimize dayanarak şunu söyleyebilirim ki, konaklama maliyetini düşürmek için çok ama çok erken rezervasyon şart. Booking. com.'daki birçok otel/ev ücretsiz iptal şartını sunuyor. Plan programa çok takılmadan kabaca hangi bölgeye gideceğinizi belirlediğiniz an oteli de hemen ayarlayın derim. Sonrasında daha iyi bir yer bulmak isterseniz ya da programda bir değişiklik yaparsanız o yeri iptal edip başka bir yer bulma ihtimaliniz hep var. Özellikle Fuji Dağı Bölgesi'nde konaklama maliyeti oldukça yüksek. Ama illa ki o bölgede konaklamak gerekmiyor. Fuji Dağı'na Tokyo'dan günübirlik bir gezi planlamak mümkün. Tokyo'da konaklayıp Fuji'ye günübirlik gidip gelirseniz konaklama maliyetini kesinlikle düşürürsünüz. Japon kültürünü yansıtan Ryokan'larda kalmak şart değil ya da hostel candır diyorsanız o zaman maliyet düşürme konusunda daha da şanslısınız demektir. Japonya seyahatimizdeki tüm durakları ayrıntılı anlatacağımız yazılarımızı kaçırmayın derim. Off the Road on the Track ve Gez Tat Anlat Aileleri olarak 15 günde Japonya'yı keşfe çıktık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-rota-baskentlerin-baskenti-kyoto/", "text": "Japonya'da 15 günlük seyahatimizde Tokyo ve Fuji Dağı sonrası rotamızda güzeller güzeli şehir Kyoto vardı. Öncelikle tüm rotamız ve Japonya'ya gitmeden önce bilmeniz gereken önemli bilgiler için aşağıda linkini verdiğim yazımıza göz atmanızı tavsiye ederiz. Japonya turu planlaması yapılırken, Kyoto'yu yani Başkentlerin Başkenti'ni plana dahil etmemek olmaz. Üstelik de burası sadece öylesine görülüp, geçilecek bir yer olmayıp, en az 3 gününüzü ayırmanız gereken bir şehir. Sessiz sakin tapınaklar, alışılmışın dışında bahçeler, rengarenk & çiçekler içindeki geyşalar Kyoto denilince akla ilk gelenler aslında. 17 tane UNESCO koruması altındaki bölgesi, 100'den fazla budist tapınağı ve 400'den fazla Shinto Tapınakları ile Kyoto Dünya'nın kültür zengini şehirlerinden biri. Diğer büyük metropol şehirlerinin tersine eski Japonya'nın hala yaşanılabileceği, hissedilebileceği bir şehir burası. Kyoto, bir zamanlar Japonya'ya başkentlik yapmış ve aynı zamanda dünyaya adını Aralık 1997 yılında gerçekleştirilen küresel iklim değişikliği ile mücadele kapsamında imzalanan Kyoto Protokolü ile duyurmuş bir şehir. Kyoto sayısız parkı, tapınakları ve mistik havası ile insanları daha ilk tanıştıkları anda etkisi altında bırakabilen bir şehir. 1000 yılı aşkın bir zaman başkentlik yapmış olan bu şehir Japon tarihi için çok önemli bir yere sahip. 2. Dünya Savaşı'nda yara almadan kurtulmayı başarmış ve 1994 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alıyor. Budist ve Şintoist olmak üzere de 2000'e yakın tapınağa ev sahipliği yapıyor. Kyoto'daki ikinci durağımız Şintoizm inancına ait en etkileyici tapınaklardan biri olan, tarihi 8. yüzyıla kadar uzanan ve Inari dağının eteklerine kurulmuş olan Fushimi Inari-Taisha'ydı. Onlarca toriden oluşan bir yolu takip ettiğimiz bu tapınak, insana sonsuz gibi geliyor. Hep var ve hiç bitmeyecek gibi. Bu tapınağı muhakkak ziyaret etmenizi öneririz, fakat bunun için yüzlerce merdiveni tırmanacağınızı göze almanız gerekiyor. Ziyaret ücretsiz. Japonya ile bütünleşmiş o sonsuzluğa giden kırmızı sütunların oluşturduğu tünel tarzındaki yol fotoğrafını sanırım bilmeyen yoktur. İşte burası orası. Burası aslında Şinto dinine ait dini mabet yeri. Şintoizm de Japonya'da Budizm ile birlikte yaşayan dini inançlardan biri. Fushimi Inari, 8. Yüzyılda Hata Ailesi tarafından Pirinç Tanrısı için yapılmış. Burası zaman içinde Japonya'nın en beğenilen dini mabet yeri olmuş ve şu anda ülke çapında yer alan 40.000 Inari-dini mabet yerlerinin merkezi. Evet, bu kadar üne bağlı olarak orada bir turist yoğunluğu var ama akşam saatlerine doğru ziyaretinizi planlarsanız bu kalabalığa denk gelmeme şansınız olabilir. Gion; özellikle gece gezmeleri ile meşhur olan bölge. Burası geyşaların bölgesi olarak da biliniyor. Çay seremonilerine katılmak isterseniz Gion bölgesindeki yerleri tercih etmenizi öneririz. Buraya gelmişken en meşhur Shinto tapınaklardan biri olan Yasaka-jinja'yı da muhakkak ziyaret etmelisiniz. Kyoto'nun kalbi olan bu bölgeye geldiğinizde, Japon kültürünü daha iyi hissedeceğinize eminiz. Kyoto'da en meşhur turistik aktivitelerden biri kimono giymek ve bütün günü bu kıyafetle geçirmek. Saç, makyaj, kıyafet, terlik her şey bu aktivitenin içerisine dahil Biz çok turistik olduğu için bu aktiviteye dahil olmadık ama her yerde yaptıranları gördük. Özellikle de Filozof Yolu'nda. Bir diğer Japonya'da olmazsa olmaz diyeceğimiz aktivitelerden biri; çay seremonisi. Ev sahibinin, misafire sunduğu bu güzel servis, misafirperverliğin en güzel gösterilme şekli. Seremoniler, belirli çay evlerinde, yerel kıyafetler giyen kişiler tarafından, müzik eşliğinde ve huşu içinde yapılmaktadır. Biz bu etkinliğe maalesef vakit bulamadığımız için katılamadık ama size muhakkak katılmanızı öneririz. Kinkaku Ji Tapınağı; tapınak, önünde bulunan göl, etrafındaki orman ve kendi altın kaplama görüntüsü ile mutlaka uğranılması gereken bir yer hem sakura zamanı hem de sonbaharda buradaki manzara oldukça büyüleyici. Nishiki Market; yerel yemeklerin tadına bakmak için kurulan bir pazar yeri. Burası \"Kyoto'nun Mutfağı\" olarak da adlandırılıyor. Bölgeye özgü yemekleri tatmak isterseniz ya da sizin seçtiğiniz yemeklerin gözünüzün önünde size pişirilmesini isterseniz burası doğru adres. Kyoto Imperial Palace Park; Kyoto'nun başkentlik yaptığı dönemde inşa edilen kraliyet sarayı. Kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış, Japon tarihinin en güzel saraylarından biri. Özellikle de sakura zamanı bahçelerinin çok güzel olduğunu okumuştuk. Bu saray ve bahçeleri rehberli turlarla gezebilirsiniz. Kyoto, bizim için konaklama olarak en memnun kaldığımız yerlerden biri oldu. 3 gece kaldığımız bu şehirde 2 gece bir Japon evinde, 1 gece de farklı bir Japon evinde kaldık. Ryokan'lar gerçekten de bize oldukça hitabeden yerlermiş hele de çocuklarla bu evlerde çok rahat ettik. Konakladığımız yer hakkında bilgi almak için konaklama ilgili tüm bilgileri derlediğimiz yazımıza muhakkak göz atın deriz. Kaldığımız yerlerin isimleri ve ücretlerini bu yazıda bulabilirsiniz. Kyoto'ya Hakone tarafından geldik. Şehirlerarası ulaşım için shinkansenleri tercih ettik, fakat şehir içi ulaşımda banliyö trenleri, otobüsler ve taksilerin hepsini kullandık. Burada dakiklik konusu inanılmaz bir boyutta olduğu için bir yerden bir yere kaçta varacağımız konusu hiç sorun olmadı. Japonya'da bir şehirden diğer şehre nasıl gidebilirsiniz, trenle seyahat etmek kolay mı sorularının cevabı içinse aşağıda linkini verdiğimiz yazıya muhakkak göz atmalısınız. \"Kaiseki\", Japon mutfağının adıdır. İlk yemekten, son yemeğe kadar servis edilen yemeklere, malzemelere ve pişirme tekniklerine verilen genel addır. Kyoto'da örnekleri çok. Kyoto'da yediğimiz yiyeceklere gelecek olursak; biz mümkün olduğunca sokak lezzetlerini denemeye çalıştık ama bunun dışında yemeklerimizi sabah ve akşam olmak üzere genellikle kaldığımız evlerde yaptık. Dışarıda ise denediğimiz yemekler tempura, udon noodles, yengeç bacakları dahil bir çok deniz ürünü, ramen, soba vs. Zaman içinde yemeklere alıştık, minik gezginlerimiz de bu durumda oldukça iyi. Son olarak Kyoto'da meditasyon yerlerinin ve onsenlerin de oldukça çok olduğunu söylemek isteriz. Geziniz esnasında bahçelerde, yeşillik alanlarda ve tapınaklarda bir sürü meditasyon yapan insan görebilirsiniz. Biz Takayama'ya geldiğimiz zaman onsenlerden yana hakkımızı kullanacağız. Yani rotanın en sonunda yer alan şehirde Takayama'da insen deneyimi yaşadık biz. Kaldığımız otelin her banyosunda kişiye özel insen vardı. Bu konuya o nedenle Takayama yazımızda değinmek istiyoruz. 15 günlük Japonya seyahatimizdeki diğer duraklar için aşağıda linklerini paylaştığım yazılara göz atmanızı tavsiye ederiz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-rota-beyaz-kaleli-himeji/", "text": "Himeji, bizim hafızamızda beyaz kaleli şehir olarak yerini aldı. Buraya Kyoto'dan Hiroşima'ya giderken, 2-3 saatliğine uğradık. Himeji Tren İstasyonu'nda indiğinizde ve karşınıza çıkan genişçe caddeyi doğrudan yukarıya doğru yürüdüğünüzde beyazlar içerisindeki Himeji Kalesi ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Himeji şehri Japonya'nın güney kısmında yer alıyor. Kalenin yapımına 1300'lü yılların başında başlanmış ve 300 yıl sonra bugünkü haline dönüşmüş. 1993 yılından beri de UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde. Kalenin içerisine girmek için ödemeniz gereken tutar yetişkinler için 1000 JPY ve öğrenciler için de 300 JPY. Buradaki turunuzu kalenin yanında bulunan Koko-en Bahçesi ile birleştirmek isterseniz toplu olarak ödemeniz geren tutar: yetişkinler için 1040 JPY ve öğrenciler için de 360 JPY. İki bileti beraber almak oldukça uyguna geliyor, çünkü sadece bahçenin giriş fiyatı yetişkinler için 300 JPY ve öğrenciler için 150 JPY. Bizim geldiğimiz mevsim kiraz çiçekleri mevsimi olduğu için biz kaleyi dışarıdan görmeyi ve manzaranın keyfini çıkarmayı tercih ettik. Himeji Kalesi, Japonya'da muhakkak görülmesi gereken yerlerden biri. Öyle ki filmlere bile ev sahipliği yapmış. Bunların en başında Tom Cruise'un oynadığı The Last Samurai geliyor. Buraya eşyalarımız ile birlikte geldik ama durun panik yok, çünkü tren istasyonunda dolaplar mevcut hem de farklı ölçülerde. Saat kısıtı yok, bu dolapları istediğiniz kadar kullanabilirsiniz. Bu arada minik bir not: bozuk paranız yoksa korkmayın, dolapların yanında bozuk para makinaları bulunuyor. Buraya tam bir gün ayırmanıza gerek yok. Kyoto-Hiroşima, Osaka-Hiroşima veya Kobe-Okayama hattında seyahat ediyorsanız, buraya 2-3 saat ayırmanız yeterli olacaktır ama muhakkak uğramayı ihmal etmeyin. Yeme-içme konusunda da şehirde pek sorun yaşanmıyor. Tren İstasyonu'ndan Kale'ye kadar uzanan cadde üzerinde birçok yemek yeri seçeneği mevcut. Beyaz Kaleli Himeji notlarımız bu kadar. Japonya ile ilgili diğer yazılarımıza göz atmayı ihmal etmeyin deriz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-rota-hey-fuji-biz-geldik/", "text": "Her yerin bir simgesi vardır, orayı görünce tamam ben artık o ülkeye geldim dersiniz ya, hani Eyfel Kulesi'ni görünce Paris'de olduğunuzu, Kolezyum'u görünce Roma'da olduğunuzu, Big Ben'i görünce Londra'da olduğunuzu anlarsınız ya, biz de Fuji Dağı'nı görünce tamam dedik, biz Japonya'dayız. Fuji ya da Japonların deyimi ile Fujisan, Japonya'nın en yüksek dağı. Yüksekliği 3.776 metre. Volkanik bir dağ olan Fuji, en son patlamasını 1707 yılında gerçekleştirmiş. Yapısı koni biçiminde ve üzeri her zaman karlarla kaplı. Fuji Dağı, 2013 yılından beri Dünya Kültür Miras Listesi'nde yer almakta. Bu bölgeye geldiğinizde yapabileceğiniz birkaç aktivite var. Bunlardan ilki ve bizim de iki yönlü olarak gerçekleştirdiğimiz Ashi Gölü'nden Fuji Dağı'nı izlemek ve sonrasında da bir teleferik ve bir finiküler vasıtası ile yükseklere çıkıp, zirveden manzaranın keyfini çıkarmak. Eğer Odawara üzerinden giderseniz Hakone Free Pass alabilirsiniz. Fiyatı kişi başı 4.000 yen ve 2 gün geçerli. İlk gün gittiğimizde hava kapalıydı. Pek bir şey görme şansımız olmadı. O nedenle aynı turu ertesi gün daha güzel havada yaptık. Hakone Free Pass olduğu için 2 defa para ödememiş olduk. Siz planınıza göre Hakone Free Pass alıp almayacağınıza orada karar verebilirsiniz. Çünkü free pass çok da ucuz değil. İyi düşünmek şart. Ashi Gölü'nde iki yönlü olarak tekneler çalışıyor. Bu tekneler 3000 yıl önce oluşan bu krater gölü Ashi'de kuzeyindeki limanları Togendai ve Kojiri ile güneyindeki limanları Moto Hakone ve Hakone Machi arasında hizmet veriyorlar. Göl kenarında Hakone-Jinja Shrine'ın kırmızı kapısı bulunuyor. Teleferikle çıktığımız Komagatake Dağı ise volkanik bir dağ. Teleferik ile dağların tepesine çıktığımızda etrafı yoğun bir sülfür kokusu kapladı. Hatta teleferiğe binmeden önce bu gazlardan daha az etkilenmemiz için bizlere ıslak havlu dağıtılmıştı. İlk etapta bunun nedenini pek anlamasak da daha sonrasında iyi ki bu mendiller var dedik. Bizim gittiğimiz dönemde gaz salınımı insan sağlığını tehdit edecek bir boyutta değildi ama bu durumun çok daha kötü olduğu zamanlar da oluyormuş, bu yüzden bu bölge her zaman açık da olmayabilir. Teleferikle yukarı çıkarken Fuji manzarası eşlik ediyor eğer tabii ki hava açıksa. Teleferik ile dönerken Defne ve Eren'e turistlerden biri simsiyah iki yumurta verdi. Bu yumurtalar sülfür gazında pişmiş yumurtalardı. Kokusu nasıldı derseniz: Berbat... Tadı nasıldı derseniz: Denemeye cesaret edemedik ama bu yumurtalardan etrafta deneyen birçok kişi olduğunu söyleyebilirim. Aşağıdaki fotoğrafta o iki siyah yumurta var ya işte onlar sülfür gazında piştiği için simsiyah. Yapılabilecek diğer aktiviteler de Fuji Five Lakes bölgesini ziyaret etmek ve 1 Temmuz ve 31 Ağustos tarihleri arasında dağ tırmanmak. Hem inanılmaz şekilde hızlı değişen hava şartlarından dolayı hem de etrafta yeterli güvenlik önleminin alınamayacak olmasından dolayı bu tarihler dışında tırmanırsanız tehlikeli olabilir. Bu bölgede araba kiralarsanız güzel olur. Bizim önerimiz buraya Tokyo'dan günü birlik bir tur yapmanız ya da Beş Göller Bölgesi'ne gelecekseniz iki gün ayırmanız yönüne olacak."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-rota-hirosima/", "text": "Hiroşima'da 2 gece konakladık. Bir günümüzü Hiroşima'da geçirirken, diğer günümüzü buraya çok yakın olan Miyajima Adası'na ayırdık. 6 Ağustos 1945 Pazartesi günü saat 08:15'te dünya tarihinin ve II. Dünya Savaşı'nın seyrini etkileyen bir olay yaşandı. İsmi Enola Gay olan bombardıman uçağı, Little Boy adlı atom bombasını Hiroşima şehrinin üzerine attı ve sonrasında dünya tarihinin en büyük trajedilerinden biri yaşandı. Hiroşima halkı böyle korkunç bir hainlik beklemese de hava bombardımanına benzer bir saldırıya hazırlıklıydı. Her yerde yer altı sığınakları vardı. Şehirde alarmlar çaldığı an insanlar nereye kaçması gerektiğine dair bilgiliydiler. Aslında o sabah şehirlerinin üzerinden geçen savaş uçaklarından şüphe duyup yer altı sığınaklarına girmişlerdi ancak sonra bunun yanlış bir alarm olduğu ortaya çıkmış ve herkes tekrar günlük koşuşturmacasının telaşına kapılmıştı bile. Radyasyon hastalıkları kliniğinde on dört gün... On dört gün alıyor bir insanın ölümü. Cevap Hiroşima Barış Parkı ve Hiroşima Müzesi. Parkın içerisinde savaşın etkilerini anlatan ziyaret edebileceğiniz yerlerin hepsi birbirine yürüme mesafesinde. Bu yerlerin en etkileyici olanı ise bizce Hiroşima Barış Anıtı idi. Yaşananların izi hem canlı olarak hem de etrafta bulunan fotoğraflar ile gözler önüne seriliyor. Buranın Hiroşima'nın simgesi olmasının sebebi binanın kubbesinin patlama sonrasında ayakta kalan tek yer olması. Aslında bomba buranın üzerinde değil buraya 150 metre mesafede patlamış. Burası 1996 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi yer alıyor. Buradayken zamanın durduğunu hissettik. İşte buradaydık, dünya tarihinde ilk defa bir atom bombasının atıldığı yerdeydik. Biraz daha ilerlediğinizde insanların çiçekler bıraktığı, dua ettiği yeri göreceksiniz. Bütün bunların dışında Hiroşima nehir kenarında kurulmuş olan güzel bir şehir. 2015 nüfus sayımına göre şehirde 1,2 milyon kişi yaşıyor. Buralara kadar geldikten sonra rotanızı etrafta bulunan adalara çevirebilirsiniz. Biz de buraya yakın olan Miyajima Adası'nı ziyaret ettik. Bu arada yemek olarak da burada çok gurme lezzetler bulabilirsiniz. Biz bir tanesini denedik: Okonomiyaki:) Okonomiyaki bir çeşit gözleme. Makarna, çeşitli sebzeler ve etten yapılıyor. Etsiz çeşitleri de mevcut. Bunu en güzel yapan yerlerden birine gittik. Micchan Souhonten Hacchobori (Japonya, 730-0013 Hiroshima Prefecture, Hiroshima, Naka Ward, Hatchobori, 6 7 ) Memnun kalacağınız bir yer olduğunu düşünüyorum. Sadece biraz sıra beklemeyi göze almanız gerekiyor. Şehirde yürüyerek, bir yerden bir yere gidebilirsiniz ya da tramvay ve taksi seçeneklerinden birini kullanabilirsiniz. Biz burada otelde konakladık ama önceden rezervasyon yapmanız şartı ile uygun fiyata evler ya da ryokanlar bulabileceğinizi düşünüyoruz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonya-rota-med-cezirli-miyajima/", "text": "Hiroşima'ya kadar gelmişken Hiroşima'ya çok yakın olan bu güzel adayı programınıza dahil etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Çünkü, bu adanın çok özel bir durumu var; dünyanın, ayın ve güneşin çekim kuvvetlerine karşı verdiği tepkiye bağlı olarak oluşan bir durumu var: Gel-git olayları burada gün içinde çok net yaşanıyor ve bu da adayı özel kılıyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde fotoğraflarda ne demek istediğimi çok net göreceksiniz. ve gel-git olayı sayesinde bazen sahilde endamı ile süzülen bazen de yarısına kadar sular altında kalan Itsukushima Shrine 'ın Floating Torii'si sizi karşılıyor. Bu adada çok eski zamanlarda sadece Şinto ve Budist rahipleri yaşıyormuş ve bu rahiplerin inanışına göre her tapınağın önünde bir tane kapı bulunması gerekiyor. İşte bu kapı ve tapınak, adaya yabancıların gelmesini engellemek ve onların ibadetlerini adanın dışında, suyun içinde yapmalarını sağlamak için kazıkların üzerine inşa edilmiş. Gel-Git olayları yaşandığı zaman hem kapı hem de tapınak bazen suyun üzerinde yüzer gibi görünürken, bazen de kazıkların üzerinde beliriyorlar. Bizim adada bulunduğumuz süre zarfında sular çekilmişti. Bu sayede bambaşka bir deneyim yaşamış olduk. Tüm sahil midye toplayan Miyajima halkı ile tıklım tıklımdı. Akşam üstüne doğru ise yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi sular tapınak kapısının ayaklarına doğru ilerlemeye başlamıştı. Özellikle gün batımı zamanı Yüzen Kapı'nın manzarasını izlemek doyumsuz. Adada bir tam gün geçirirseniz, Yüzen Kapı'nın iki şeklini de görme şansını elde edebilirsiniz. Biz adada gündüz vakti bulunduk ama siz zamanınız da uygunsa adada konaklamayı seçebilirsiniz. Böylelikle ilk gün adanın alt kısmında bulunan önemli yerleri ziyaret ederken, diğer gün de yürüyüş yollarının keyfini çıkarıp, Misen Dağı'na çıkabilirsiniz. Adada konaklamasanız da Hiroşima'ya kadar gelmişken bu özel ve güzel yeri muhakkak programınıza koymanızı öneririz. Adaya geldiğinizde kesinlikle aç kalmayacağınızı garanti edebiliriz, çünkü her yerde sokak yemekleri tatlısından-tuzlusuna mevcut. Özellikle de bir tatlı kekleri var ki sakuralardan yapılma, hepimizin favorisi oldu. Özellikle Sakura zamanında geldiğinizde adanın tepesinden ada, sakuralar, pagoda ve kapı manzaraları eşsiz oluyor. Adaya geldiğimizde bizleri geyikler karşıladı demiştik ya işte o geyikler insanlara karşı dostane davransa da elinizdeki yemekleri tatmak isteyebilirler, aman dikkat:) yine de Japonya seyahatimiz boyunca bizi en çok mutlu eden şeylerden biri de Defne ve Eren'in sürekli çeşitli hayvanlarla tanışma ve kaynaşma fırsatı elde etmiş olmaları. Bunların arasında geyikler, köpekler, maymunlar ve ayıları sayabiliriz. Günü birlik ziyaret ettiğimiz Miyajima Adası'nı gezerken biz çok keyif aldık bu nedenle de programınıza almanızı şiddetle tavsiye ederiz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonyada-konaklama-hakkinda-her-sey/", "text": "Konaklama için booking. com ve airbnb sitelerini tercih ediyoruz. Doluluk oranları şu anda %90-%95 oranında. Bizim açıkcası ilk niyetimiz programı değiştirme ihtimalini elimizde tutmak amacıyla konaklamayı orada halletmekti. İlk 4-5 günü gitmeden ayarlarız sonrasına orada bakarız diyorduk ki bu fikrin Mart sonu-Nisan başı için çok da iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdik. Ancak geçen hafta Cuma itibariyle tüm seyahat için rezervasyonları tamamladık. Çocukla seyahat etmenin bir başka önemli noktası işte tam da burada ortaya çıkıyor. Çocuk olmasa yer bile bulunmasa insan bir gece dışarda, tren istasyonunda bile geçirebilir. Ya da en kötü yerde bile kalabilir. Ancak çocuk olunca yanınızda, geceyi nerede geçireceğinizi önceden bilmeniz gerekiyor ve bu yerin hijyen, rahatlık, ulaşım gibi kriterleri karşılıyor olması gerekiyor. Ryokan geleneksel Japon evleri: En basit anlatım şekliyle Ryokan'lar geleneksel Japon misafirevleri. Burada dikkati çeken ilk özellik yatak yerine Tatami matları ve Futon'lar üzerinde yatılıyor ve genelde kahvaltı ve akşam yemeği servisi yapıyorlar. Ryokan'lar arasında da farklılıklar var. Örneğin bazı Ryokan'lar Onsen ile ünlü ki bu onsen evin içinde ya da dışında olabilir ve gün içinde ya da günün sonunda onsen içinde rahatlamak eminim inanılmaz bir deneyim olacaktır. Ya da bazıları nehir kıyısında kendine ait veranda imkanı ya da dağ manzarası sunabilir. Bazı Ryokan'lar ise tamamen servis ettikleri yemekleriyle meşhur. Kimi her iki seçeceği beraber sunabilir muhteşem bir Onsen ve Japon yemeği ki bence bu inanılmaz bir deneyim olacaktır. Okuduğum kadarıyla bazı Onsen-Ryokan'lar kişiye özel saatlik Kashikiri-buro kiralayabiliyor. Özel Kashikiri-buro saatiyle onsen içinde banyo yapabiliyorsunuz ki bunun için saatlik ortalama 2.000 ile 4.000 yen gözden çıkarılmalı. Ryokan'lar tamamen ahşap olabildiği gibi betondan da yapılmış olabilir. Son dönemde yapılanlarında asansör bulunabiliyormuş ancak genelde asansör yok. Oldukça eski ryokanlar ahşap, toprak, bambu ve taştan kurulu olduğu için insana doğanın içindeymiş hissi yaşatıyormuş. Henüz deneyimlemediğimiz için okuduklarımı aktarıyorum tabii ki. Minshuku Geleneksel Japon pansiyon yerleri: Avrupa'daki Bed&Breakfast tipine karşılık gelen Minshuku'lar genellikle Japon aileleri tarafından işletiliyor. En basit tiplerinde Japon bir ailenin misafiri olmanız mümkün. Biz bu tip bir konaklamayı Küba'da yaşamıştık. Küba'daki Casas'lara karşılık geliyor. Japon aile, turistlere evindeki odalardan birini kiralıyor Minshuku'larda. Ancak Ryokan'larda olduğu gibi yine odalar Tatami matları ve Futon'larla döşeli. Buralarda genellikle ortak banyo olduğunu okumuştum. Evlerde yemek servisi de yapılabiliyor. Ryokan'ların tersine burada Futon'ları sabah akşam sizin hazırlamanız gerekiyor :) Yalnız bu basit japon tipi konaklama yerlerini Japonca bilmeden ayarlamak çok zor. İnternet üzerinden de bulmak imkansız gibi. Ancak iyi haber turist bilgi büroları üzerinden ayarlamak mümkün. Shukubo Tapınaklar: Burası ise Budist tapınaklarında konaklama sunan yerler. Shukubo'lar da birbirinden çok farklı. Kimisi günümüze uyarlanmış ve oldukça \"lüks\" ya da tam tersi çok basit \"hostel\" tipi olabiliyor. Ama büyük çoğunluğu bu iki uç arasında ortalama bir seviyede. Burada yine Tatami matları ve Futon'lar var. Bazı yerlerde kadın ve erkekler ayrı ayrı uyumak zorunda olabilir ne de olsa tapınaktasınız :) Bazı Shukubo'lar sadece konaklama sunabildiği gibi bazıları meditasyon aktiviteleri de sunabiliyor. Kyoto ve Nara çevresindeki tapınaklarda bu konaklama tipine rastlayabilirsiniz. Ya da en meşhur yerlerden biri dağlardaki tapınakları ile meşhur olan bölge Koya-san (Osaka'nın güneyinde Oksaka'dan trenle yaklaşık 2 saat uzaklıkta). Burada konaklamak isteyenler linkine verdiğim siteyi inceleyebilir. Link için tıklayın. Bu sitede o bölgedeki tüm tapınakların listesi mevcut. Sanırım yukarıda saydığım 3 konaklama tipinden birinde kalmak Japonya'da yapılması gerekenler listesinin en başlarında yer alır. Japon stili döşenmiş tarzda şehrin içinde ev bulmak da mümkün. airbnb'de bu tip evlere rastlayabilirsiniz. Ya da bu tarz otelleri booking. com'da bulabilirsiniz. Otellerin bir kısmı ise tamamen modern Avrupa stili. Normal yatak, yemekler masada yenecek şekilde design edilmiş. Genel olarak beniz ilk izlenimim odalar için ayrılmış kullanım alanının çok küçük olduğu yönünde. Kapsul otelleri duymayan var mı bilmiyorum. Ancak bu bizim için tamamen konu dışı. Böyle bir seçeceği biz programımıza almadık ancak oraya gittiğimizde edindiğim bilgileri buradan paylaşacağım. Hostel tipi konaklamaya çok rastladık. Ortak banyo alanları nedeniyle bunlar da bizim programımıza dahil değil. Ancak sırt çantalı genç gezginler için seçenek oldukça çok. Fuji Bölgesi'nde 1 gece konaklamayı düşünüyoruz. Orası için yine Japon stili ve doğa içinde cottage tarzı evler gördük. Trenle seyahat edeceğimiz için konaklamaya ulaşmanın zor olup olmadığına ayrıca bakmak gerekiyor. Tokyo Konaklama (Check-in 23.03 Check-out 27.03.2018): Tokyo'da şehrin merkezini anlamak, hatta bu işi oturduğumuz yerden internet başından yapmak hiç de kolay değil. Elimizden geldiğince merkezi bir yer seçmeye çalıştık. Çünkü Tokyo gibi büyük bir şehirde yolda çok zaman kaybetmek istemiyoruz. Seçtiğimiz yeri görmek için ismine tıklayabilirsiniz: APA Hotel Asakusa Tawaramachi Ekimae (Booking. com puanı 8.4). Tokyo'da kalacağımız yer tamamen Avrupai tarzda bir otel ve sadece konaklama amacına hizmet ediyor. Zaten bizim beklentimiz Tokyo gibi metropol bir şehirde eski Japon kültürünü yaşamak değildi :) Bu nedenle dediğim gibi Tokyo'da daha çok ulaşıma ve maliyete odaklandık. Tek aile (2 yetişkin bir çocuk) için toplam 414 Euro. Fuji Dağı Hakone Bölgesi Konaklama (Check-in 27.03 Check-out 28.03.2018): Tokyo sonrası hedefte Fuji Dağı var. Gündüz bölgeyi keşfedip ardından gece doğa içinde konaklamayı planlıyoruz. Burayı airbnb üzerinden ayarladık. Açıkcası Hakone Bölgesi için çok özendik. Fuji Dağı gibi özel bir bölgede Japon stili bir yerde kalmak istedik ve tabii ki Fuji manzaralı olsun dedik. Seçtiğimiz evi görmek için ismini tıklayabilirsiniz: Tsukijo Home. ve gecelik ev için 412 Euro ödedik. Yani aile başı 206 Euro. Kyoto Konaklama (Check-in 28.03 Check-out 30.03.3018): Sakura döneminin en güzel yaşanabileceği yerlerin başında Kyoto var. O nedenle gezinin Kyoto kısmı ayrı bir heyecan verici. Burada konaklayacağımız ilk yerin ismi Miyazakiya. Evi görmek için isim üzerindeki linki tıklayabilirsiniz: Miyazakiya (2 gece için toplam 550 Euro. Aile başı 275 Euro). Kyoto'da kalacağımız her iki ev de Japon stili döşenmiş şehir içi ulaşımı rahat olan evler. Memnun kalacağımızı düşünüyorum. Hiroshima Konaklama (Check-in 31.03 Check-out 02.04): Kyoto sonrası hedefte Hiroshima var. Buraya gelirken yol üzerindeki Himeji'yi ziyaret edeceğiz. Konaklama ise Hiroshima'da olacak. Bir gün Hiroshima'dan Miyajima Adası'na gidip gelmeyi planlıyoruz. Hiroshima için aynı Tokyo'da uyguladığımız stratejiyi uygulayıp biraz daha maliyet odaklı yaklaştık konaklama işine ve Tokyo'da kaldığımız APA oteli seçtik yine. 2 gece için toplam 416 Euro ödeyeceğiz. (54.000 Yen) yani aile başı 208 Euro. Takamaya Konaklama (Check-in 02 Check-out 05.04.2018): Tokyo'dan eve dönüş öncesi son durağımız Takayama. Burayı seçmemizin nedeni Japonya'dan ayrılmadan önce doğa içinde 3 gün geçirmek isteyişimiz. Bu kısım için araba kiralama niyetimiz var ve çevre köyleri gezmek istiyoruz. Seçtiğimiz yeri görmek için ismine tıklayabilirsiniz: Nakao Kogen Hotel Kazaguruma Takayama (Booking. com puanı 8.6) 2 oda için 3 geceye toplam 744 Euro ödeyeceğiz. Yani aile başı 372 Euro. Son gece uçuşumuz Tokyo'dan olduğu için yine Tokyo'ya döneceğiz ve yine APA otellerden birinde kalacağız. Aile başı tek gece 130 Euro ödeyeceğiz. Japonya için ayarladığımız yerler böyle. Aile başı konaklama için 1.700 Euro ayırmış olduk. Maliyetleri düşürmek isteyenlere tasviyem seyahatinizi çok önceden planlamaya rotayı çok önceden sabitlemeye ve konaklama yerlerini çok ama çok önceden ayarlamaya gayret gösterin."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/japonyada-nasil-seyahat-etmeli-tren-en-uygun-cozum-mu-jr-pass-almali-mi-almamali-mi/", "text": "22 Mart 6 Nisan 2018 tarihleri arasında yapacağımız Japonya seyahatinde kafamızı kurcalayan en önemli konu sanırım Japonya içinde nasıl seyahat etmeliyiz sorusuydu. Japonya'nın hızlı trenleri Shinkansen'ler dünyaca ünlü olunca insan ilk etapta orada trenle seyahat ederim olur biter diye düşünüyor. Biz de öyle düşündük. Ama sonrasında Shinkansen'lerin epey pahalı olduğunu keşfettik ve acaba başka alternatifler var mı ya da araba bize daha bir esneklik kazandırır mı sorularını sormaya başladık kendi aramızda. Tabii ki Japonya'da yaşayan ya da oraya gitmiş tanıdık çevreye yönelttik bu soruyu. Genel olarak şunu söyleyebilirim ki orada yaşamış ya da en azından orada seyahat etmiş kitleden hiç kimse arabayı bir alternatif olarak sunmadı. Çünkü Japon tren ağı inanılmaz iyi ve güvenilir. Ya da otobüsler var. Trafiğin bize göre tersten aktığı Japonya'da kimse araba kiralayın rahat edersiniz demedi ki ben de kesinlikle ama kesinlikle araba ile seyahat etmek istemiyordum. Nedeni tabii ki Defne. Çünkü bebekle seyahat ediyorsanız kesinlikle araba yolcuğunu tavsiye etmem. Özellikle 10 gün ya da 2 hafta boyunca sürekli yol alınacaksa. Çocukları araba koltuğunda uzun süre tutmak hem sağlık açısından hem de annenin akıl zihin sağlığı açısından iyi bir fikir değil. O nedenle ben araba önerilmiş olsa dahi asla bu seçeceği seçmeyecektim. Ama yine de araştırdık ve sonunda trenle yolculuk yapmaya karar verdik. Ancak Japonya turumuzun 3 günlük doğa kısmı için araba kiralamamız şart olabilir. Onu iyice incelememiz gerekiyor. İsteğimiz Japonya seyahatini sadece şehir gezisi olmaktan çıkartıp doğa ile birleştirmek. Bunun için Takayama Bölgesi'ni seçtik. Rota yazımda burayı neden seçtik daha ayrıntılı anlatacağım. Takayana Bölgesi'nde doğa içinde huzurlu 3 gün geçirmek istiyoruz. Tamamen doğa içinde konaklamak istediğimiz için trenin yanına alternatif seçenekler bulmamız gerekiyor. Bu bilete Nozomi ve Miyuho Shinkansenler dahil değil. Ekip içinde bazıları hayal kırıklığı yaşamadı değil. Ama ben en hızlı olanlarına binmek istiyordum tarzı istekler ne yazık ki JR Pass'la karşılanamıyor. Ayrıca özel trenler örneğin Odakyu ya da Kintetsu bu bilete dahil değil. Bu trenlerle yapılacak bir yolculuk için ayrı tren bileti almak gerekiyor. Ayrıca şehir içindeki metrolarda bu bilet geçmiyor. Şehir gezileri için ayrıca gerektiğinde metro bileti alacağız. Ama dediğim gibi Tokyo'da havalimanı bağlantısında ya da lokal JR otobüslerinde geçerli. Bu bileti satın almadan önce ise bu bileti almak mantıklı mı sorusuna cevap bulmak gerekiyor. Çünkü illaki hızlı tren Shinkansen'lerle seyahat etmek için JR Pass almanız gerekmiyor. Bölgesel JR biletleri alıp onlarla seyahat edebilir ya da bazı yolculuklarınızı otobüsle gerçekleştirebilirsiniz. Bu durumda her yolculuk öncesi bilet almanız gerekiyor. Belki de seçtiğiniz rotada bu şekilde seyahat ederseniz daha uyguna seyahat etmiş olabilirsiniz. Bu soruya cevap bulmak için aşağıda linkini verdiğim siteyi kullanabilirsiniz. Seyahat edeceğiniz şehirleri bu sitede yazıyorsunuz onlar size JR Pass almalı mısınız yoksa almazsanız daha mı iyi olur onun cevabını veriyor. Gidilecek yerleri tek tek girerseniz tren biletlerinin ne kadara mal olacağını da görebilirsiniz. Site seçtiğiniz rota üzerinden size bir maliyet karşılaştırması sunuyor. Aşağıya bizim kesin olmamakla beraber şu an üzerinde çalıştığımız rotanın ekran çıktısını ekledim. Bu rota için örneğin 14 günlük JR Pass'ı önerdi. Tavsiyem öncelikle görmek istediğiniz şehirleri belirleyin. Ardından bu sitede JR Pass alıp almamanız gerektiğini kontrol edin. Belki bazı şehirler arası yolculuğunu gece otobüsle yapıp hem konaklama maliyetinden kurtulmuş olursunuz hem de şehre daha çok vakit ayrmış olursunuz. Biz çocukla seyahat ettiğimiz için böyle bir seçeceği hiç değerlendirmedik. Çocukların günün sonunda ev ortamına kavuşması bence seyahat sırasında atlanılmaması gereken bir nokta. Hal böyle olunca bizim için JR Pass almak en mantıklı çözümdü. Bu sitede bir şehirden diğer şehire hangi saatlerde tren var onu bulabilir rotayı ona göre oluşturabilirsiniz. Tren saatlerine bakarak rotayı hazırlamak önemli. Trenin varış saatine göre mesela konaklayacağınız şehri seçebilirsiniz. Rotayı harita üzerinde çıkardıktan sonra bir de bu sitede tren saatlerine bakarak kontrol etmenizde kesinlikle fayda var. Seyahat sonrası Shinkansen yolculuk deneyimlerimi burada aktaracağım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kesfedilmemis-dunya-venezuelaya-yolculuk-hazirlik-asamasi-1/", "text": "Bundan 3-4 yıl kadar önce bir akşam konuşurken şöyle bir fikir geldi aklımıza: Her 5. Evlilik yıldönümümüzde birimiz diğerine sürpriz bir seyahat hazırlayacaktı ve ilk olarak da 5. yıl organizasyonu bana ait olacaktı. Tabii o zamanlar 5. Yılımıza daha çok zaman olduğundan hemencecik kabul ettim. Ve tabii yıllar geçti ve bu yıl evliliğimizin 5. yıldönümünü kutluyoruz. Ben de sözümde durdum ve oldukça heyecanlı ve maceralı olacağını düşündüğüm Venezuela gezisini organize ettim. Aslında diğerinin seyahatin nereye olacağından havalimanında haberdar olması gerekiyordu ancak bu gezi için o kadar ciddi bir hazırlık gerekiyor ki sürpriz yapabilmem mümkün değil. Uçağımız haftaya Pazartesi günü kalkıyor ve biz geçtiğimiz 4 haftasonunu tamamen tatil hazırlıklarıyla geçirdik. En son bu tempoda alışverişi düğün için yapmıştım diyeyim oradan anlayın. Herşeyden önce, işin 3 felsefesi var:Tatili Almanya'da Outdoor tabir ettiğimiz doğa programları yapan bir firmadan satın aldık. Uçuşlar dahil toplam 20 gün sürecek (17.12-05.01.13) ve sürenin neredeyse tamamı doğa ile içiçe geçecek. Genel itibariyle günlük turlar olacak ve bunun yanında 6 gün blok trekking yapacağız. Seyahat sırasında toplam 8 gece çadırda ve 2 gece hamakta, geri kalan günler pansiyon tipi yerlerde konaklayacağız. E tabii 6 günlük trekking boyunca tüm eşyalarımız sırtımızda olacak. Yani anlayacağınız çok ciddi hazırlık ve ekipman gerektiren bir tatil. Tatili planlarken bunun az çok ne anlama geldiğini tahmin etmiştim ancak şunu itiraf etmeliyim ki olay benim tahmin ettiğimin çok ötesine geçti. Biz bu hazırlıklara başlarken çok acemiydik ve bizim gibi trekking ve backpacker gezilerine başlamak isteyen arkadaşlar için naçizane öğrendiklerimi aşağıda özetledim. Bunlar şimdilik tatil öncesi notlarım, dönüşte bir değerlendirme daha yapacağım. Hem az eşya alıp hem de 20 gün boyunca perişan olmamak için yüksek fonksiyonlu malzemeler kullanmak gerekiyor. Önden çok detaylı düşünüp ona göre hazırlık yapmak gerekiyor çünkü eksik birşeyi gittiğiniz yerde bulmanız zor olabilir. E tabii bunun doğal sonucu olarak hayli masraf çıkıyor haberiniz olsun. Ama malzemeler oldukça kaliteli olduğundan dolayı uzun yıllar aynı malzemeleri kullanmak mümkün, bu yüzden de insan verdiği paraya acımıyor. En azından ben acımadım, hatta bağımlılık yapıyor diyebilirim. Şimdi gelelim işin detayına, alınacak malzemeleri aşağıda gördüğünüz gibi grupladım. Bu arada bizim turda çadır ve yeme içme organizasyonunu firma yaptığından dolayı o konular benim hazırlık listemde yok. Liste gördüğünüz gibi baya uzun ama iyi bir ön-hazırlıkla kısa zamanda toprlamak mümkün. Biz Münih'te yaşadığımızdan dolayı burada Türkiye'ye göre daha fazla seçenek mevcut ve fiyatlar da burada aldığınız kaliteye göre daha makuldur diye düşünüyorum, yanılıyor da olabilirim. Yazının bundan sonraki kısmında yukarıdaki herbir blok ile ilgili yorumlarımı, fotoğraflar ve fiyat bilgisi ile paylaşacağım. Yazdığım fiyatlar mevzubahis malzemenin liste fiyatıdır, indirimden aldıklarımız da oldu ancak sizi yanıltmaması açısından liste fiyatlarını yazdım. E tabii bi de satınalmacı olduğumdan dolayı pazarlık da yaptım. Sırt çantası en yüksek masraf kalemlerinden bir tanesi ve tatil boyunca ciddi bir süre sırtımızda olacağı için aynı zamanda çok da önemli. Büyük sırt çantasını alırken mutlaka yüklü bir şekilde deneyip almalısınız. Eğer gittiğiniz mağazada içinde yük ile denetmiyorlarsa hemen oradan kaçın, onların sattığından da, anlattığından da hayır gelmez. Tabii deneme derken kastım, sırtınıza takıp en azından 5-10 dakika mağaza içinde dolaşmak. Denemeyi de mutlaka farklı çantalar ile yapın ve hangisi daha rahat ise tercinizi ondan yana kullanın. Asıl önemli olan, çantayı sırtınıza aldığınızda omuzlara çok yük binmemesi gerekiyor, bunu sağlayan da bel kuşağının kalça kemiğinize iyi oturması ve çantanın boyu ile belinizin orantılı olması. Çantaların sırt taşıma bölgesinin boyu ayarlanabiliyor. Buradan ne kadar anlatsam da aslolan siz çantayı sırtınıza aldığınızda nasıl hissettiğiniz. Ben Deuter'ın 75 Litrelik (60+15) Air Contact Pro modelini aldım (liste fiyatı 239,95 ), Gökçe için ise Lowe Alpine marka 70 Litrelik (55+15) Cerro Torre modelini aldık (229,95 ). Bu çantaların yerine daha uygun modeller de almak mümkün, burada karar verilmesi gereken şey, ne sıklıkla ben bu işi yapacağım ve bütçem ne kadar olduğudur. Günlük sırt çantası, tüm eşyanızı yanınıza almanız gerekmediğinde sadece o gün lazım olabilecek eşyaları koymak için kullanılıyor. Normalde bu çantanın içine bir yağmurluk, bir fleece, fotoğraf makinesi, su vb. malzemeler giriyor. Biz seyahat acentasının tavsiyesine uyup 30 Litrelik tiplerden aldık. Bahar geldiğinde kendimizi haftasonları dağlara vurduğumuz için bu çantalar bize baya iyi gelecek. (Benim için, Deuter Act Trail 32; Gökçe için, Deuter Act Trail 28 SL; fiyatları aynı 99,95 /adt.). Çantayı organize etmek için farklı boy ve renkte küçük saklama çözümleri:Sırt çantasını organize ederken dikkat edilmesi gereken konulardan biri de içinin organizasyonu ve de yağmur, nem, darbe vs. gibi durumlara karşı hem çantayı hem de içindekileri korumak için çözümler. Çok dar hacimde çok çeşitli malzemeler taşıyacağız, bu çantanın içini yeterince kompleks yapıyor. Bir süre sonra kirli temiz ayırma durumu bu kompleksiteyi iyice artıracak. Bu durumlarda her elinize attığınızı çıkarırken çantayı alt üst etmemek için renkli poşet çözümleri oldukça mantıklı. Biz aşağıda resimde gördüğünüz farklı renk ve boylarda birer set aldık, yeteceğini tahmin ediyoruz. Bu malzemelerin herhangi bir ekstra fonksiyonu yok, sadece saklama ve düzen maksatlı. Renkli setin fiyatı 11,6 , siyah set 8,95 . Gezi esnasında bol bol su kenarlarında gezeceğiz, ayrıca da oldukça basit teknelerle turlara katılacağız. Bu turlar sırasında aksilik olup su ile ciddi temas etme ihtimali var, ayrıca çok uzun süre yağmura maruz kalmamız durumunda da özellikle elektronik eşyalara su gelme durumu olabilir. Bu tip durumlara hazırlıklı olmak için suya karşı önlem almak çok çok önemli. Sırt çantası normalde hafif yağmur altında su geçirmez ancak ciddi yağmur durumunda özellikle dikiş yerlerinden mutlaka su geçirecektir. Bu yüzden mutlaka çantanızı korumak için bir yağmurluğunuz olsun. Birçok sırt çantasında bunlar entegre oluyor, eğer sizinkinde yoksa bir tane edinin. Geldik çantanın içine, çantanın içindeki her malzemeyi kupkuru tutmayı tercih edebilirsiniz ancak bence buna gerek yok, elektronik malzemelerinizi korumanız yeterli. Kafamıza tek takılan uyku tulumları, yağmurda nemlenirse akşama sıkıntı çekebiliriz. Bunu tekrar soracağım, duruma göre belki birer tane daha su geçirmez çanta alabiliriz. Aşağıda gördüğünüz \"M\" boyu 8L, bunun dışında 1L. den 40L. ye kadar 7 boyu var. Bizim aldığımız 11,95 . Sırt çantasına dünya para verdiniz, uçaktan indiğinizde sağı solu parçalansın istemezsiniz herhalde. Bu duruma engel olmak için de çok basit çözümler var ve bunların başında hepinizin çok iyi tanıdığı bir malzeme geliyor: Çuval. Şaka yapmıyorum, bu işi en ucuz çözmenin yolu sırt çantanızı sağlam bir çuvala koyup ağzını bağlamak. Bunun dışında daha elegant modeller de var ve biz açıkcası tamamen estetik sebeplerden çuvalı tercih etmedik. Bu çantaların ikinci bir fonksiyonu daha var; biz altı günlük tura çıktığımızda küçük sırt çantamızı ve bazı başka eşyalarımızı ana kampta bırakacağız ve 6. günün sonunda yeniden alacağız. Bu süre zarfında tüm gereksiz eşyaları bu çantaya koyup ağzını kilitleyeceğiz. Bizim tercih ettiğimiz model 100 L., tane fiyatı 19,95 . Uyku tulumu, en kompleks malzemelerden biri olmasına rağmen, en kısa zamanda ve hatta ilk aldığımız parçaydı. Nedeni çok basit, indirimdeydi. Aslında olay tabii ki sadece indirim değildi, Münih'te sadece trekking malzemeleri satan bir firma var, çok sade bir konseptleri var ve tüm malzemeleri kendileri test ediyorlar. Zaten tüm çalışanlar doğa ile içiçe tipler ve çok çok bilgililer. İşte bu mağazaya ilk keşif gezimizde tulumlar hem bize uygun hem de indirimde olunca, direk aldık. Uyku tulumu hakkında çok detay bilgi verebilecek durumda değilim ancak şunu söyleyebilirim ki; temelde iki çeşit uyku tulumu tipi var, bir tanesi sentetik, öteki kuştüyü. Biz sentetik olanı seçtik çünkü daha az yer kaplıyor, bakımı ve depolaması daha kolay, ıslak nemli ortamlara karşı daha kullanışlı vs. Uyku tulumu alırken, şekline de dikkat etmek gerekiyor, biz mumya tipinde aldık çünkü ayaklar bu tipte daha sıcak oluyormuş. Tulumun hangi hava şartlarına uyumlu olduğuna da dikkat etmek gerekiyor. Bize seyahat acentası \"comfort zone\" +5oC almamızı tavsiye etti. Bu demek oluyor ki, minimum 5 oC ye kadar üşütmez. Bu noktada dikkatli olmak gerekiyor, belirtilen rakamlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir, eğer çok üşüyen biriyseniz ona göre biraz daha düşük ısılara dayanıklı bir model alabilirsiniz. Bizim aldığımız modeller. Benim için \"Mountain Equipment Starlight / Firewalker 2 Regular\" 129,95 , Gökçe için \"Deuter Orbit -5 oC SL Kunstfaser\" 107,95 . Merak etmişsinizdir biz her ikisini de 20% indirimli aldık. Yastık:Uyku matında da tercih yapmamız çok uzun sürmedi. Burada da temelde iki alternatif var, birisi standard tip PE malzemeden, öteki ise kendinden şişen modeller. PE malzemenin fiyatı daha uygun ancak çantanın içine sığma şansı yok, çantanın dışına asmak gerekiyor. Kendinden şişen modellerin avantajı ise daha rahat ve çantaya sığdığı için çok daha pratik. Bizim aldığımız model Therm-a-Rest Prolite HD 4 (104,95 /adt). Bu malzemede de ciddi indirim vardı. Yastık konusunda da baya düşündük, gerçekten ihtiyacımız olur mu diye. Alternatif olarak montu dürüp büküp yastık olarak kullanırız diye düşünmüştük ancak daha sonra bir arkadaşın tavsiyesi ile şişme yastık aldık ve evde yaptığımız denemede iyi bir fikir olduğuna emin oldum. Akşama kadar yürüdükten sonra yerde yatmak zaten vücudu zorlayacak, yastık bence olmazsa olmaz (24,95 /adt.). Seda merhaba, yorumların için çok teşekkürler. Valla biz de şaşırdık ama burada da pazarlık oluyormuş :) Bugün ikinci parçayı da yayınladık. Deute Orbit'ten memnun kaldınız mı, ben de aynı ürünü almayı düşünüyorum da :) Teşekkürler. Merhaba Kerem, biz Deuter uyku tulumundan çok memnunuz. Arjantin gezimiz sırasında da kullandık. Hava çok soğuk olmasına karşı üşümedik. Tavsiye ederim. Teşekkürler, ben de siparişi vereceğim görünüşe göre :) Dış sentetik malzemesinin kalitesi ile ilgili şüphelerim vardı, ama sizin fotoğraflarınızda malzeme yeterince yumuşak görünüyor. Selamlar, Kerem. blogunuza gezinirken rastladim. Hazirlik listesi ve blog harika olmus. Ben de islah olmaz bir gezgin olarak izninizle bu listeye travel sheet/inlett eklemek isterim. Bizim cantamizdan eksik olmuyor. Seyahatlerimizde uyku tulumu tasimadigimiz icin, kiraladigimiz zaman hijyenik bir katman olusturuyor. Hatta carsaflarini kirli buldugumuz odalarda kullandigimiz da cok oldu. Kendi uyku tulumunuzu da kirlendikce yikamaktansa sadece inleti yikiyorsunuz. Biz cok memnunuz, siddetle tavsiye ederim. Blogunuzu takipteyim, belli mi olur bir gun Munih'te de denk geliriz belki!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kesfedilmemis-dunya-venezuelaya-yolculuk-hazirlik-asamasi-2/", "text": "Kıyafetlerin detayına girmeden önce size giriş resmindeki merinos koyununun hikmetinden bahsedeyim. Merinos koyun yününün marifetleriyle bu hazırlık sürecinde tanıştık ve performansından çok etkilendik. Şöyle ki, bu yünden yapılan giyim eşyalarının sıcak ve soğuk havada inanılmaz avantajları var. Hava çok sıcak olduğunda serinleten, çok soğuk olduğunda ise sıcak tutan bir malzeme. Özellikle Güney Alpler'de 1800m. seviyelerinde yaşayan bu hayvanlar yazın +35 derecelere kadar çıkıp kışın -20'leri bulan şartlara vücutlarını saran bu yün sayesinde dayanabiliyorlar. Sentetik kumaşlara göre diğer en önemli avantajı ise vücutta bakteri oluşumunu engellediğinden uzun süre giyince dahi koku yapmaması. Hatta etiketinde her kullanımdan sonra yıkamayın, havalandırmanız yeterlidir yazıyor. Aşağıda hangi hava şartlarında hangi tip merinos yünü kullanmak gerektiğini özetledim. Tahmin edeceğiniz üzere birçok aldığımız kıyafette bu tip yün tercih ettik, aşağıda yeri geldikçe belirteceğim. Soğan sistemine göre hazırlık yapılmalı, yani 1 tane kalın kazak yerine 2 ince kazak daha makbül. Bu sayede hava soğudukça giyinip, ısındıkça çıkarmak mümkün olur. Aşağıdaki resimde bir set malzemeyi görebilirsiniz. Pantolon konusunda çok fazla anlatacak birşey yok aslında, trekking pantolonunda aslolan rahat olması. Bizim aldığımız pantolonlarda suyu emmemesine ve sinek ısırığına karşı sıkı bir kumaş olmasına dikkat ettik. Bu seyahat için toplam 2 pantolonun yeteceğini öngörüyoruz. Normal pantolonların fiyatları 50-60 'dan başlıyor 120'ye kadar çıkıyor. Sinek ısırmasından korunma konusuna aşağıda detaylı bir şekilde girdim. T-shirt konusuna girmemiz ile merinos koyunlarla tanışmamız aynı zamana denk geliyor :) Ben en başlarda 20 gün için 7-8 t-shirt lazım olur diye düşünüyordum ta ki işin uzmanından \"2 tane yeter\" yorumunu alana kadar :) gerçekten de yanımıza 2 veya 3 t-shirt alacağız ama tabii hepsi merinos yünü. Bu malzemelerin koku yapmaması tabii ki büyük avantaj. Biz marka olarak Icebreaker tercih ettik, fiyatlar 50-60 arasında değişiyor. Aynı konular polar için de geçerli. Hava soğuk olursa üzerimize giyinmek için 1 tane poların yeteceğini düşünüyoruz. Bunda da aynı yünü tercih ettik. Çorap seçiminde de aynen merinos yününe devam:) 3 haftalık bir gezi için 2 çorap yeter diye öngörüyoruz. Çorapları zor durumda yıkamak da mümkün olduğundan kafamız rahat. Çorap fiyatları 17 ile 20 arasında değişiyor. Yağmurluk konusunda anlatacak çok şey var. Aslında bahsettiğim şeye yağmurluk demek haksızlık olur. Piyasada bu tip montlara \"fonksiyonel mont\" deniyor. Açıkçası bu dünyaya girdikten sonra yağmurluk diyerek aldığım tek kat polyester ceketlere verdiğim paralara acıdım. Yukarıda koyduğum resimde gördüğünüz üzere kumaş 3 kattan oluşuyor. Bu sayede su geçirmez olduğu gibi aynı zamanda nefes aldığı için terlemeyi de azaltıyor. Goretex ismini daha önce duymuşsunuzdur, bu aslında bu teknolojiyi uygulayan bir ticari marka, buna benzer özelliklerde başka kumaş tipleri de mevcut. Kat mevzusuna tekrar gelirsek, 3 katın dışında 2 ve 2,5 katlı modelleri de var. Her kat çıkması ekstra maliyet :) Bu tip montlar aynı zamanda rüzgar da geçirmiyor o yüzden altı kalın giyip üstüne bu tip bir mont giyince üşüme sorunu olmuyor. Biz 2,5 katlı montlardan birer tane aldık, yeterli olduğunu düşünüyoruz. Son yarım katı çıkarsanız fıyat iki katına çıkıyor. Bu tip bir mont almaya karar verdiğinizde mutlaka kumaşın teknolojisine, gideceğiniz bölgenin şartlarına, sırt çantasının durumuna bakıp ona göre karar verin. Ayakkabı konusu da çok önemli. İlk karar vermeniz gereken nokta su geçirgenliği konusu. Goretex özellikli ayakkabı aldığınız zaman iki önemli avantaj sağlıyor. Birinci avantajı ayakkabı su geçirmiyor, ikincisi ise ayakkabı ıslanması halinde daha çabuk kuruyor. Fakat bir de dezavantajı var, sıcak havalarda terleme yapabiliyor. Gittiğimiz yerde su konusu bizim için çok önemli olduğundan dolayı, biz Goretex tercih ettik. Alternatif malzeme ne derseniz, deri ayakkabılar. Deriden yapılmış olanların avantajı sıcak havalarda daha serin tutması. İkinci karar vermeniz gereken konu ise boğazlı mı yoksa düz mü olacağı. Boğazlı tiplerin avantajı, bileği sardığından dolayı bileğe destek veriyor ve burkulmalara karşı daha güvenli olması. Buna karşılık düz modeller bileğe binmediği için daha rahat ancak bilek serbest kalıyor. Kısacası, eğer dağ taş gezecekseniz boğazlı modeli almakta fayda var. Kıyafet konusu bu kadar, biraz da sinek ve güneşten korunma konusuna bakalım. Sağlıklı gittiğiniz tatilden, dinlenmiş ve sağlıklı bir şekilde dönmek istiyorsanız aşağıdaki 9 kurala dikkat etmekte fayda var. Yukarıdaki maddeler http://www. fit-for-travel. de/en/home. thtml adresinden alıntı. Bu site Almanya'da resmi bir site. Bu sitede gidilecek ülkede ne tip hastalıklar olabileceği ve bunlara karşı neler yapılması gerektiği çok detaylı anlatılmış. Biz mesela bu hafta doktora gittik, benim eksik aşılarımı yaptırdık ve gerekli ilaçları yazdırdık. Aşağıdakiler bizim aldığımız ilaçlardır, lütfen doktorunuza danışmadan herhangi bir ilaç almayın. Yukarıda gördüğünüz ilaçlardan en önemli olanı en alttaki. O ilaç Malaria bulaşması durumunda tedavi için gerekli (bu ilaç 57 /kutu ama çok çok önemli!). Ötekiler vitamin, alerji ve ağrı kesici. Bunların dışında yanımıza yara bandı vs. de alacağız. Bu arada unutmadan, seyahat sigortası mutlaka yaptırmak gerekiyor. Bunların yanında ayrıca sinek ısırmasına karşı 2 önemli konuya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi vücudun açık yerlerinin korunması, ikincisi ise sineklerin kıyafetlerin üzerinden ısırmasının engellenmesi. Trekking sırasında içme suyuna baya ihtiyacımız olacak ancak burada da yer kaplamayacak akıllı çözümlere ihtiyaç var. E tabii 6 gün doğada olunca bakkaldan damacana su alma şansı olmayacağından doğadan su almak gerekecek ve de tabii ki bunu bir şekilde dezenfekte etmek gerekiyor. Aşağıda bu konuda bizim aldığımız malzemeleri görebilirsiniz. Su içme sistemi yaklaşık 30 , temizleme kimyasalı ise yaklaşık 10 . Su haznesi için ve tüpün çıkışı için çantaların içinde yer oluyor. Özellikle uzun yürüyüşlerde ve/veya yokuşlu parkurlarda dizlerde oluşan baskıyı azaltmak için aşağıda gördüğünüz boyu ayarlanabilen çubuklardan alabilirsiniz. Biz başta alıp almamakta tereddüt ettik ancak sırt çantasının da dizlerimize baskı yapacağını düşünerek almaya karar verdik. Bu çubukların çiftinin fiyatı 30 ile 120 arasında değişiyor. Fenerin ne için olduğunu anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Biz kafaya takılanlardan aldık çünkü bu sayede eller boş kalıyor. Bu tip fenerleri deneyip almak en iyisi, mağazanın karanlık bir yerinde deneyebilirsiniz. Tabii ki pil dayanma süresine de dikkat edin derim. Fiyatlari 10 ile 50 arasında değişiyor. Bu kadar herşeyi az hacim kaplayan ve hafif malzemeden alınca tabii ki havluyu da çabuk kuruyan ve az yer kaplayanlardan seçmek gerekiyor. Biraz cam bezini andırsa da yapacak birşey yok. Kişi başı bir havlu alacaktık ama Gökçe'ye torpil yaptık :) Fıyatlar boylarına göre 10 civarından başlayıp 20-25 'ya kadar çıkıyor. Sabun konusunda tek dikkat ettiğimiz doğaya dost birşey almak oldu. Güzelim doğaya kimyasal sabun artığı karıştırmak bize yakışmaz. Bu maddenin altında anlatacak çok fazla birşey yok aslında. Unutmayın diye yazdım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/keyfine-duskun-sehir-atina/", "text": "Atina, insanlığa 'Demokrasi'yi kazandıran şehir. Mükemmelliğin yeryüzünde şekil bulduğu Parthenon'un, Akropolis'in şehri. Canlı, capcanlı bir şehir. Keyfine'de oldukça düşkün bir şehir. Balık, meze, uzo, kebab ile tanıdık tatlar, tanıdık lezzetler sunan bir şehir Atina. Biz de 3 günlüğüne bu güzel şehrin keyfine ortak olduk... Döner dönmez de sizin için Atina hakkında pratik ve yararlı bilgiler içeren bir rehber hazırladım. Atina'yı hala görmediniz mi? O zaman elinizi çabuk tutun ve bu güzel şehrin keyfine birkaç günlüğüne ortak olun. Atina, yaşadığı kriz günlerine rağmen keyfini kaybetmemiş bir şehir. Benim Atina'da en çok hoşuma giden Atina insanın dışarda, sokakta keyif içinde güneşin tadını çıkartıyor oluşu. Dar sokaklar cıvıl cıvıl. Cafeler, restoranlar keyifli sohbetlere kulak kesilmiş. Şehrin yaşadığını, nefes aldığını hissediyor insan. Bu her nefes alış bir ah çekiş değil, tam tersine dünya varmış iç çekişi. İstanbul gibi, hayır hayır İzmir gibi aslında. Her köşesini İzmir'e benzetmek mümkün. Kendinizi Kemeraltı'nda, Kordon'da, ya da Gül Sokağı'nda gibi hissetmeniz çok olası. Soğuk değil burası; tam tersine Akdeniz sıcaklığı ile sarıp sarmalıyor sizi. Gündüzleri kadar geceleri de hareketli, canlı. Turistlerin ilgisini çeken Taverna kültürünün yanında daha modern bar, diskolar da Yunan gençlerinin rağbet gösterdiği yerler. Atina sokaklarının sıcaklığının başka bir nedeni de şehrin duvarlarını süsleyen grafitiler. Rengarenk, herbirinde ayrı bir renk cümbüşü, ayrı bir hayat var. ve tabii ki yemekler... Yunan ve Türk kültürlerinin içi içe bu kadar geçtiğini yemeklerden anlamak mümkün. Türk damak zevkine uygun meze, balık, kebab, dolma, sarma, yoğurt, döner, rakı... Eeee bir de o güzelim Yunan ezgileri de eşlik ederse bu güzel lezzetlere çok keyifli anlar sizi bekliyor inanın. Atina'da gezerken Batı Uygarlığı'nın en önemli devletlerinden olan, insanlığa Demokrasi'yi armağan etmiş bir milletin topraklarında gezdiğimizi ise hiç aklımızdan çıkartmadık. 2500 yıl önce demokrasiyle halkını yöneten Antik Yunan Devleti'nin bıraktığı eserler ise gezerken insanı hayranlıkla beraber bir şaşkınlığa sürüklüyor. Nasıl olur da o dönemde böyle muhteşem eserler neredeyse sıfır hatayla hayata geçirilebilmiş, insanın aklı hayali almıyor. Bu nedenledir ki Parthenon yani Mükemmelliğin, yeryüzünde şekil bulduğu yer' görülmeye değer. Atina için biz 3 gün ayırdık ki bence şehrin merkezini gezmek için 3 gün ideal. Eğer Atina'ya yakın olan tarihi Posseidon Tapınağı'nı ziyaret etmek isterseniz ya da Atina'nın deniz kıyısındaki bölgesi Pire'yi de görmek isterseniz biraz sıkıştırılmış bir programla 3,5 4 günde bunları da kapsayan bir program hazırlayabilirsiniz. Akropolis'i gezmek için bahar aylarının daha uygun olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde yakıcı yaz güneşi altında tarihi yerleri gezerken dikkatli olmak gerekir. Ancak Yunan restoranlarında güzel bir yaz akşamı dışarda oturup keyif yapmak da güzel olacaktır. Baharda her daim güzel hava bulmak imkansız ve bu nedenle bahar ayları biraz da şans dönemi. Biz Mart ortası Atina'daydık. Şansımıza çok güzel bir hava vardı. Gündüzleri dışarda oturduk. Ancak güneş gitti mi hava epey soğuktu. Bu nedenle akşam yemeklerini kapalı ortamda yedik. Atina, diğer Avrupa şehirleriyle karşılaştırıldığında fiyat seviyesinin daha makul olduğu bir şehir. 3 günlük bir Atina şehir gezisi size yaklaşık olarak 450 500 Euro'ya malolacaktır ki bu maliyet hesaplaması içinde konaklama, yeme-içme, şehir içi ulaşım, sosyal aktivite harcamaları yer alıyor. Genel olarak, 2 kişi kahvaltı dahil geceliği 60 Euro'ya temiz, merkezi bir otel bulabilirsiniz. İki kişi öğle yemeğinde 20 Euro'ya kebab tarzı bir yemek yiyebilirsiniz. Akşam yemeğinde şarap içip balık-meze keyfi yapmanın yaklaşık maliyeti 40-45 Euro (2 kişi). Eğer Atina'ya gelmişken Yunan müzikleriyle eğlenip uzo keyfi yapmak isterseniz böyle bir gecenin iki kişi için maliyeti max. 45-50 Euro. Şehir içi ulaşım ise metro ve taksilerle oldukça pratik. Havalimanı şehrin dışında olmasına rağmen havalimanı-şehir içi metro ulaşım bileti çok pahalı değil (Tek kişi tek yön 8 ). Şehir içinde kısa mesafe metro bileti tek yön 1,20 Euro. Eğer 4 kişilik bir grup olarak Atina'yı geziyorsanız kısa mesafede taksi kullanmanızı tavsiye ederim. Kısa mesafede taksiler taksimetre açmıyor ve 5 Euro karşılığında sizi istediğiniz yere götürüyor. Atina'nın en önemli turistik aktivitesi Akropolis giriş bileti ise kişi başı 12 Euro ve 4 gün geçerli. Hemen hemen tüm tarihi mekanlara bu biletle girebiliyorsunuz. Akropolis Müze girişi ise kişi başı 5 Euro. Atina'da kesinlikle şehrin adeta kalbi olan Monastiraki Meydanı'na yakın bir yerde kalmanızı tavsiye ederim. Monastiraki Meydanı'nda bulunan ve harika bir Akropolis manzarası olan \"A for Athens\" tavsiye edebileceğim bir otel. Otelin manzarası harika. Otelin Booking. com'da iyi bir puan aldığını görmüştüm. Ancak oda fiyatına kahvaltı dahil olmadığı için biz bu oteli seçmedik. Bu otelin teras barı herkese açık. Yani, bu terasın manzarasının keyfini çıkartmak için otel müşterisi olmanıza gerek yok. Biz otelimizi Monastiraki Meydanı'na çok yakın yer olan Psiri Bölgesi'nden seçtik. Kaldığımız yer bir hosteldi. İsmi City Circus. Oldukça temiz, düzenli bir hostel. Monastrika Meydanı'na yürüyerek 5 dakika. Banyosunun içinde olduğu iki kişilik oda için kahvaltı dahil gecelik 61 Euro ödedik. Eğer ortak banyo kullanımı sizi rahatsız etmez ise ranza kiralayabilir ve 3-4 kişilik odalarda kalabilirsiniz ki o zaman maliyet daha da uygun olacaktır. Ben City Circus'un dekorasyonuna, atmosferine bayıldım. Ortak kullanıma açık olan odada yeralan kocaman ahşap masa etrafında kahvaltı yapmak çok keyifliydi. Kahvaltısı Avrupa standartlarına göre fena değildi. Kahvaltıda zeytin yediğim ilk yer! Psiri Bölgesi cafe-restoran ve taverna-bar tarzı eğlence yerlerinin yoğun olduğu bir bölge. Bu nedenle biraz gürültülü ancak gece burada eğlendikten sonra otele yürüyerek dönme imkanı olması bence daha önemli. Uzun lafın kısası bu oteli kesinlikle tavsiye ediyorum. Atina Havalimanı şehrin oldukça dışında. Havalimanından şehre ulaşmak için 3 alternatif var. 1. alternatif metro. Havalimanı Monastiraki Meydanı arası metroyla 40 dakika sürüyor ve tek kişi tek yön bilet fiyatı 8 Euro. Her 30 dakikada bir havalimanı yönüne metro var. Havalimanına ulaşmanın bir başka yolu ise otobüs. Otobüsler metroya nispeten daha sık. Ancak Atina trafiğini küçümsememek gerek. X95 numaralı otobüs ile havalimanından şehrin bir başka merkezi meydanı olan Sintagma Meydanı'na yine 45-50 dakikada ulaşmak mümkün. Benim tavsiyem metro kullanmanız yönünde olacak. Üçüncü ulaşım aracı ise taksiler. Buraya dikkat! Havalimanından şehre ulaşmanız taksiyle mümkün ancak taksi şoförlerinin hepsinin dürüst olduğunu söyleyemem. Benim Atina seyahatimi işle birleştirdiğim için ilk gün havalimanından şehirdeki ofise taksiyle geçtim ve tam tamına 55 Euro ödedim. Ofisteki arkadaşlar o mesafe için max 30-35 Euro ödenmesi gerekir deyince kazıklandığım resmen ortaya çıktı. Bizim tahminimiz taksimetrede gece tarifesini açtığı yönde. Dikkatli olmanızı tavisye ederim. Şehir içinde kısa mesafede ise taksi kullanmak oldukça pratik. Çünkü kısa mesafelerde taksimetre açmıyorlar ve 5 Euro karşılığında sizi istediğiniz yere götürüyorlar. Fikir vermesi açısından size birkaç mesefa için bizim ödediğimiz taksi fiyatlarını veriyorum. Monastiraki Gazi Eğlence Bölgesi gece 5 Euro. İlk Olimpiyatların yapıldığı Stad ile Sintegma Meydanı arası 3 Euro. Metro ağı ise oldukça iyi. Tek yöne 70 dakika geçerli olan bilet 1,20 Euro. Eğer 4 kişilik bir grup olarak geziyorsanız metro yerine taksi kullanabilirsiniz. Atina, Mitolojik Tanrı Afrodit'ten güzelliğini miras almış bir şehir. Bu güzel, keyifli şehir sizi de büyüsü altına alacak inanın. Bir sonraki yazımda Atina şehrinde görülmesi gereken yerleri ve Atina yeme içme rehberimi sizinle paylaşacağım. Off the Road on the Track Antik ve Modern Yunan Şehri'nin izlerini sürdü."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kilimanjaro-hazirliklari-on-bilgi/", "text": "Afrika Kıtası'nın en yüksek noktasına, 5.895 metrelik Klimanjaro Dağı'na tırmanmak için yollardayız bu sefer. Bundan aylar önce bir akşam Gökçe ile konuşurken acaba Kilimanjaro'ya mı tırmansak bu yıl diye geçirmiştik içimizden fakat sonra Hindistan'a karar kılmıştık. O konuşmanın üzerinden aylar geçti ve biz geçen hafta son anda yönümüzü Tanzanya'ya çevirip rezervasyonları yaptık. Hedef Kilimanjaro, ardından Serengeti, sonrasında kısa bir Masai köyü ziyareti ve en sonunda Zanzibar adasında dinlenme. Toplam 22 gün sürecek maceramız 18 Aralık 2014 günü başlıyor ve kısmetse 10 Ocak 2015 günü Münih'e dönmüş olacağız. Tanzanya Maceramızın Rotasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu yazımda ben konuk yazar Fatih, sizlere Kilimanjaro Dağı ve tırmanış hazırlıklarımız hakkında bilgi vereceğim. Kilimanjaro nedense benim küçüklüğümden beri hep bildiğim bir yer adı gibi geliyor bana. Bir kitap duymuştum küçükken Kilimanjaro'nun Karları isminde, hiç okumadan sevmiştim o kitabı nedense :) Kilimanjaro dağı 5.895 m. yüksekliğiyle Afrika Kıtası'nın en yüksek noktasıdır. Karşılaştırma olsun diye belirteyim Ağrı Dağı: 5137m., yani Ağrı Dağı'ndan yaklaşık 750m. daha yüksek bir dağ. Aşağıda kendi yaptığımız hazırlıklar çerçevesinde sizlere bilgi vereceğim. Döndükten sonra yorumlarımı ayrı bir yazıda belirtirim. Kilimanjaro tımanışı için bir tur ayarlamak zorundasınız, tek başına çıkmak yasak. Biz daha önce de başka turlar ayarlayıp memnun kaldığımız bir Alman firma üzerinden rezervasyon yaptık ancak yerli acentalardan da internet üzerinden rezervasyon yapmak mümkün. Kilimanjaro'da bir havalimanı mevcut ve uluslarası uçaklar iniş yapıyor. Vize konusunda internet'te çok çeşitli bilgiler mevcut. Biz emin olmak için Dışişleri Bakanlığı'nı aradık ancak onlar da tam bir cevap veremediler. En son Almanya'daki Tanzanya Büyükelçiliği'ni arayıp emin olduk. Vize gerekli ancak havalimanından da almak mümkün. 50USD kadar bir ücreti var, onun dışında dönüş bileti, 2 fotoğraf ve en az boş 2 pasaport sayfası gerekli, ayrıca pasaportun en az 6 ay geçerli olması gerekiyor. Havalimanına iner inmez öncelikle \"Sarı Humma\" aşısı ile ilgili prosedürü tamamlamanız gerekli. Bunun için uçakta dağıtılan evrakları doldurmanız yeterli. Bir görevli havalimanına girerken o evrakları topluyor. Burada bir parantez açmak istiyorum: Tanzanya'ya eğer diğer Afrika ülkeleri üzerinden bağlantılı uçarsanız bu aşıyı yaptırmanız gerekiyor. Ancak Avrupa'dan direk uçucaksanız bu aşı gerekli değil. Yukarıdaki tabloya bakarken 4.000 m'den sonra havada oksijenin çok azalacağını da düşünmek gerekiyor. Yukarıdaki yürüyüş süreleri kuru mevsimde ideal koşullara göre verilmiş, ben 1-2 saat fazlasını hesaplıyorum kendi adımıza. Kilimanjaro'ya tırmanmak için belirli bir dağ yürüyüşü geçmişiniz olması gerekiyor. Yukarıdaki tablodan da görüldüğü üzere çok uzun yürüyüşler ve ciddi bir yükseklik farkı oluşacak. Benim şu ana kadar okuduklarımdan çıkardığım; sağlam bacaklara, sağlam ciğerlere ve sağlam bir kafaya ihtiyaç olacağı yönünde. Kafa kısmı özellikle çok önemli, sabırlı bir şekilde telaşa kapılmadan sakin sakin tırmanmak gerekiyor. Okuduğum kitaplar hazırlığa 6 ay önceden başlamayı tavsiye ediyor. Günlük koşular, yüzme ve tabii ki dağ yürüyüşleri yapmakta fayda var. Sonuçta ne kadar kondisyonunuz yerinde olursa o kadar iyi. Bizim seyahate karar vermemizle uçak tarihi arasında toplam 15 gün olduğundan dolayı çok ciddi bir hazırlık yapma şansımız yok ancak sık sık dağ yürüyüşleri yaptığımız için temelimiz fena değil. Ayrıca hemen günlük yüzme ve koşu antremanlarına başladık ki bir miktar vücut toparlansın. Kilimanjaro bulunduğu bölgeyi mevsimsel olarak ıslak ve kuru sezon olarak ikiye ayırmak mümkün. Tırmanış için elbette ki yağışın daha az olduğu sezonları tercih etmekte fayda var. Aşağıdaki tabloda aylar, yağış durumu ve dağın kalabalıklık durumunu görmek mümkün. Bu tabloya göre en mantıklı ay Eylül gibi görünüyor. Biz Aralık sonunda tırmanacağız. Bu mevsim çok olmasa da bir miktar yağışlı ve tatil sezonu olduğundan dolayı dağ nispeten kalabalık olacak diye düşünüyoruz. Umarım çok yağmurlu ve bulutlu bir tırmanış olmaz. O muhteşem manzaraları göremezsek üzülürüm doğrusu. Şimdilik Kilimanjaro hakkında bu kadar ön bilgi yeter diye düşünüyorum. Bir sonraki yazımda sırt çantası detaylarını anlatacağım. Off the Road on the Track 5.895 metre ile Afrika Kıtası'nın en yüksek noktasına, Klimanjaro'ya tırmanmak için yollarda.... Burada sizi takdir ederek izleyen biri var :) Yolunuz açık olsun."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/konyada-bir-gurme-ve-kultur-gunu/", "text": "UNESCO 2007 yılını Mevlana yılı olarak ilan ettiğinde çok gururlanmış, ancak henüz Konya'ya gidip Hz. Mevlana'nın turbesini gezmediğim için bir o kadar da kendime kızmıştım. Sonrasında bu ayıbımızı bir parça da olsa hafifletebilmek için Hz. Mevlana'nın ve O'nun hayatında önemli bir yer tutan Tebrizli Şems'in hayatını anlatan kitaplar alıp okuduk. Önemli olan O'nun hayatını, felsefesini bir nebze olsa da anlayabilmek, bir adım ileri gidip hayatımızda uygulabilmek aslında. Bunun bir parçası olarak da O'nun yaşadığı şehir Konya'yı bir günlüğüne de olsa gidip ziyaret ettik. Bence Konya için 1 gün süre olarak yeterli değil. Çünkü Konya şehri ayrıca Oğuz Türkleri'nden ve Selçuklulardan günümüze taşınan yapılarıyla nefes alan bir tarih kitabı gibi. Sokakları, caddeleri tarihi medreselerle, camilerle ve türbelerle dolu bu şehir, aynı zamanda ünlü bir mutfak kültürüne sahip. İnternette dolaşırken Konya mutfağına dair okuduğum şu cümleler dikkatimi çekti: \".... Konya mutfağı, Selçuklu saraylarından gelen ve Mevlevi adabı ile yoğurulan muhteşem bir oluşumdur. Yemek kültürü açısından en önemli kaynak Mevlana' nın eserleridir.\" Yani bu yaşayan tarihi anlayabilmek, hissedebilmek için orada en az 2-3 gün geçirmeli, tarihi yerleri gezerken Konya'nın ünlü mutfağında yemekler yemeği ihmal etmemelisiniz. Bu cümleleri okuyunca kökleri bu kadar güzel bir felsefeye dayanan Konya mutfağı ve orada yediğim güzel yemekler benim için daha anlamlı oldu. Her ne kadar dayandığı felsefeyi önceden duymamış olsak da, Konya'nın etli ekmeğinin ününü herkes gibi biz de duymuştuk. Bu nedenle Konya'ya yaptığımız bir günlük turun hedefini \"Hz. Mevlana'nın Türbesi'ni gezip kalan zamanı güzel Konya yemeklerine ayırmak\" olarak belirledik. Bizden 10 üzerinden 10 aldı. Yanlız tereyağına dikkat. Fazlası ağır olabilir. Turumuzun asıl amacının Mevlana Türbesi olduğunu daha önce belirtmiştim. Sıra geldi buraya ait izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya. İster yüz kere tövbe etmiş ol, İster yüz kere bozmuş ol tövbeni. Hz. Mevlana Horasan'ın Belh şehrinde 30 Eylül 1207 tarihinde doğmuş. Belh şehri bugün Afganistan'ın sınırları içinde yer alıyor. Hz. Mevlana'nın asıl adı ise \"Celaleddin Muhammed\". Mevlana efendimiz demek. Ona gönlünü verenlere de \" Mevlevi\" deniliyor. Hayatının çoğunu o zamanlar \"Rum diyarı\" olarak bilinen Anadolu'da geçirdiği için, ona \"Rumi\" de deniliyor. Bebeklik yıllarından başlayarak \"Mevlana adayı\" olarak yetiştirilen Celaleddin Muhammed bunu alim babası Bahaeddin Veled'e, annesi ve babasının seçkin öğrencileri olan Semerkandlı Şerafeddin Lala ile Tirmizli Seyyid Burhaneddin'e borçlu. Halkın Bahaeddin Veled'e olan aşırı sevgi ve saygısı devrin padişahı olan Harzemşah'ı endişelendirir. Bunun sonucu olarak da Bahaeddin Veled Belh'ten gizlice çıkma kararı alır ve şehri terk eder. Celaleddin Muhammed o sırada 12 yaşındadır. Belh'ten yakınları ve talebeleri ile ayrılan Bahaeddin Veled'in yolculuğu tam 10 yıl sürer. İlk durak Nişabur'dan sonra sırasıyla Bağdat'a, sonra Mekke ve Medine, Kudüs, Şam üzerinden Anadolu'ya ulaşırlar. Ardından Malatya üzerinden Erzincan'a, sonra Sivas, Niğde, Aksaray, Kayseri üzerinden de Karaman'a ulaşırlar. O zamanki adı \"Larende\" olan Karaman'da yedi sene kalırlar. Hz. Mevlana burada 18 yaşındayken ilk evliliğini yapar. Karaman'dayken oğulları Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi dünyaya gelir. Ancak babası Bahaeddin Veled Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın ısrarlı davetine daha fazla dayanamayarak Selçuklu Devletinin başkenti Konya'ya yönelir. Bahaeddin Veled ölümüne kadar (12 Ocak 1231) Sultan Keykubat'tan büyük bir hürmet, ilgi ve alaka görür. Alimler Sultanı diye bilinen babasının ölümünden sonra Hz. Mevlana babasının vekili olarak halktan çok büyük saygı görür. Konya'da çok az insanın ulaştığı yüksek itibarlı sakin bir hayat yaşarken Tebrizli Şems bir gün çıkagelir ve hayatını alabora eder. Kabına sığmayan, diyar diyar dolaşan ve bu sebeple de \"Uçan Şems\" adıyla anılan Hak aşığı Tebrizli Şems ile Mevlana 1244 yılında tanışır ve tam 16 ay küçücük bir odada derin, engin, zengin sohbetler yaparlar. Tebrizli Şems'ten sonra Hz. Mevlana adeta dünyadan kopar. Ancak halk Tebrizli Şems'i sevmez. Hz. Mevlana'nın küçük oğlu Alaeddin Çelebi'de sevmeyenler arasında yer alır. 1247 yılı Aralık ayının ilk perşembe gecesi Şems ortadan kaybolur. Hz. Mevlana uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkarak tam 2 yıl Şems'i arar. Ancak bulamaz. Alaeddin Çelebi'nin de içinde olduğu küçük bir grubun Şems'i öldürdüğü iddialar var. Ancak bu kanıtlanamamıştır. Hz. Mevlana, Şems'ten önceki hayatını \"Hamdım.\", Şems'i tanıdığı dönemi \"Piştim.\", Şems'ten sonraki ömrünü ise \"Yandım.\" diye tanımlar. Ve Hüsameddin Çelebi... Hz. Mevlana'ya \"Mesnevi\" eserini yazdıran kişi. Kendisi Hz. Mevlana'yı bu eseri yazması için teşvik eder, aynı zamanda maddi ve manevi yardımda bulunur. Hz. Mevlana ömrünün son 15 yılında Mesnevi'yle ilgilenir, ilk 6 cildi Hz. Mevlana söyler, Hüsameddin Çelebi yazar. 17 Aralık 1273 Pazar günü Hz. Mevlana Sevgililer Sevgilisine kavuşur. Onun inancında ölüm yoktur: \" Ben o padişah değilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim fermanımın yazısı ebediliktir.\" der. \"Ey ümitle, korkuyla pılısını pırtısını atmış kişi! Sonunda bir kere de bakışı, o görüşü bağışlayana bak. UNESCO'nun 2007 yılını Mevlana yılı olarak seçmesinin bir nedeni de Hz. Mevlana'nın insanlara olan yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Mevlana'ya göre renk, dil, inanç ne olursa olsun insanlar hep aynı: \"Değil midir ki insandır, mayaları birdir.\" der. \"İnsanlar yaratılıştan iyidir. Kötülükler değişmez değildir; bunlar, aslında iyinin delili ve rehberidir.\" Hz. Mevlana, başkalarının kusurunu görmeyi tasvip etmez. Başkalarının kusurunu gören, aslında kendi kusurunu görmektedir; çünkü kusur görmek, kusurdur. Nice kişiler vardır ki dizimin dibindedirler, ama benim için sanki Yemen'dedirler. Yemen'de olan niceleri vardır ki sanki dizimin dibindedirler. Ben bu çalışıp çabalama dünyasında, iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim. Hikmeti istediğin kadar tekrarla, ona ehil değilsen hikmet senden ne kadar uzak! Hz. Mevlana'yı bir nebze de olsa kendi bloğumda anlatmaya çalıştım... Umarım başarabilmişimdir. Değerli yorumlarınızı bekliyorum. Güzel Konya şehrine yaptığımız 1 günlük gezimize ait notlarım bu kadar. İlerleyen günlerde ilginizi çekeceğini düşündüğüm başka yazılarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Kitaplara gelince; Sinan Yağmur'un Aşkın Gözyaşları adlı kitabı Tebrizli Şems'in biyografisi. Ayrıca Vehbi Vakkasoğlu'nun Aşk Çağlayanı Mevlana adlı kitabını ve Annemarie Schimmel'in Ben Rüzgarım Sen Ateş adlı kitabı Mevlana'nın hayatını anlatıyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/krakow-gezi-rehberi-gerekli-tum-bilgiler-burada/", "text": "Her şeyi 1,5 ile çarpın gitsin. Turistik aktivelerde örnek olarak Tuz Madeni girişi kişi başı 90 zloty. İyi bir restoranda Polonya lezzetlerini denemek isterseniz size bizim ödediğimiz fiyatı örnek teşkil etmesi adına verebilirim. 4 yetişkin 2 çocuk ki çocuklar için sadece çorba sipariş ettik- önden ortaya tartar ve yerel mantısı pierogi sonrası her kişi için ana yemek sipariş ettik. 2 şişe de şarap içildi. Toplamda bahşişle beraber 920 zloty ödedik. . Ancak restorana oturup böyle bir akşam yemeği yemek zorunda değilsiniz. Meydanlarda, sokaklarda atıştırmalık bir çok alternatif var. Mesela Polonya pizzası olarak çevirebileceğim Zapiekanka oldukça büyük ve doyurucu. Fiyatı ise 8-9 zloty civarı. Kahve içmek isterseniz ortalama 7-8 zloty ödersiniz. Ancak en turistik meydanda kişi başı 10 zloty ödedik. Şehrin tarihi kısmında fiyatların turistlere göre ayarlandığı hemen göze çarpıyor. Market alış-verişini ise yukarıdaki uyarıyı göz önüne alarak şehrin biraz daha dışına doğru olan marketlerde yapmanızı tavsiye ederim. Biz domates, salatalık, meyve ve atıştırmalık bir şeyler aldık ve 110 zloty ödedik. İstanbul'dan Krakow'a direk uçuş yok; Varşova aktarmalı ya da başka bir Avrupa şehrinden aktarma yapmanız gerekiyor. İstanbul'dan gelen arkadaşlar uçak biletlerini Lot Polonya Havayolları'ndan aldılar ve 3 kişi için gidiş-dönüş toplam 3.470 TL ödediler. Biz de Münih'ten Krakow'a Lufthansa Havayolları ile uçtuk ve 3 kişi için toplam 430 Euro ödedik. Konaklama için de geceliği 60-70 Euro civarında planlayabilirsiniz (3-4 kişilik bir aile için). Biz 6 kişilik merkezi bir ev için 2 gece toplam 1.165 zloty ödedik. Krakow'u doya doya gezmek isterseniz şehir için 2 tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Böylece güzel cafelerinde oturup biraz şehrin tadını çıkartabilirsiniz. Eğer Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını görmek istiyorsanız ki bunlar da şehirden oldukça uzaklar (yaklaşık 50 km ve tuz madeninin ters yönünde) burası için de bir gün planlamanızı tavsiye ederim. Biz Krakow seyahatimizi Avrupa'daki Paskalya tatiline denk getirdik. Bu bir açıdan avantaj bir açıdan ise dezavantaj oldu. Öncelikle en yüksek sezon olan yaz aylarına nispeten daha rahat bir seyahat geçirdik. Şehir her ne kadar kalabalık olsa da bu kalabalık bizi rahatsız etmedi. Hava ise gezmek için mükemmeldi. Güzel ve rahatsız etmeyen bir sıcak vardı. İlkbaharı şehirde doyasıya yaşadık diyebilirim. Her yer yemyeşildi ve ilkbaharın habercisi manolyalar ve diğer çiçekler şehri ayrı bir güzelleştirmişti. AMA ilkbahar her zaman risklidir, bunu da sakın unutmayın. Bizden tam bir hafta önce orada olanlar sadece gri bir hava ve yağmurlu bir Krakow gördüler ne yazık ki. Gelelim dezavantajına: Polonya Çek Cumhuriyeti'nin tersine dini inancı yüksek, koyu Katolik bir ülke. Bu nedenle de bir çok yer Paskalya tatili sırasında -Polonya'da Paskalya Pazar'ı çok önemli- kapalıydı. Mesela Auschwitz, mesela tuz madeni. Gideceğimiz restoranların o gün açık olup olmadığından emin olamadığımız için önceden aramak zorunda kaldık. Genel olarak, Paskalya zamanı Avrupa'da yapacağınız seyahatlerde, bu konuyu dikkate almanızı tavsiye ederim. Bunun dışında tahminim sonbaharın başında da güzel vakit geçirebileceğiniz yönde. Kış aylarını ise kesinlikle tavsiye etmem. Prag, Viyana tecrübelerinden şunu söyleyebilirim ki kış ayları Avrupa turları özellikle şehir gezmeleri- için bence iyi bir tercih değil. Krakow'daki uluslararası havalimanının ismi Johannes Paul II Krakow-Balice ve şehirden yaklaşık 11km uzaklıkta. Biz Münih'ten Lufthansa ile direk uçtuk ve uçuş süresi yaklaşık 1,5 saat sürdü. Türkiye'den gelen arkadaşlarımız ise Varşova aktarmalı uçtular. Şu anda İstanbul'dan Krakow'a direk uçuş ne yazık ki yok. Krakow havalimanından şehrin merkezine toplu taşıma ile ulaşmak mümkün. Bunun için tren, otobüs ya da taksi seçenekleri mevcut. Biz Krakow'dan Zakopane'ye geçeceğimiz için havalimanından araba kiraladık (5 gün için toplam 110 Euro ödedik full kasko. Bunun 20 Eurosu çocuk koltuğu için). Bu nedenle toplu taşımada hangi seçenek daha kolay ve ucuz bunun hakkında bilgi veremiyorum. Ancak Krakow şehir rehberinde şöyle okumuştum: Otobüs ücreti ortalama 3 PLN ve otobüs durakları direk havalimanı girişi önünde. Trenle şehre ulaşmak otobüse göre daha hızlı ve tren bilet fiyatları da ortalama 4 PLN. Eğer taksi kullanmak isterseniz de ortalama 70 PLN ödemeniz gerekecek. Krakow şehrinin merkezi o kadar düzenli ve görülmesi gereken spotlar birbirine o kadar yakın ki kesinlikle toplu taşım kullanmanıza gerek yok. Şehrin tarihi kısmını yürüyerek gezebilirsiniz. Arabaya ise hiiiiiç ihtiyacınız yok. Şehirde dolaşırken hiç binmesek de birçok tramvay gördük. Tramvay çok yaygın kullanılan bir toplu taşım. Gerekirse tramvay kullanabilirsiniz. Sadece Getto ve Schindler'in Fabrikası şehrin diğer yakasında. Biz buraya da yürüyerek gittik. Tarihi şehirden yaklaşık 20-25 dakika yürüme mesafesinde. Bunun dışında turistik bölgeleri gezen audio guide'lı, yanları açık, motorlu araçlar var. Biz Yahudi Bölgesi'ni bu şekilde gezdik. 4 yetişkin 2 çocuk için 40 dakikalık tura 200 PLN ödedik ki eğer isterseniz tüm turistik spotları bu araçla gezebilirsiniz. Tabii ki o zaman çok daha fazla ödemeniz gerekiyor. Fiyatlar az çok belli ve pazarlığa açık. Bizim bindiğimiz araçta Türkçe audio guide yoktu. Ama birçok araçta Türkçe'yi seçenekler arasında gördüm. Aklınızda olsun. Tarihi şehir kısmını faytonla da gezebilirsiniz. Etrafta sürekli karşımıza çıkan atlar, şehirle adeta bütünleşmiş. Biz bir ara acaba binsek mi diye düşündük. Bizim grup için yaklaşık 250 PLN fiyat verdiler. Pazarlık yapın muhakkak. Şehri gezmenin bir diğer alternatifi ise scooter. Şehrin içinde bırakılmış scooter'ları göreceksiniz. Binebilmek için uygun app'i telefonunuza indirmeli ve para yüklemelisiniz. İstediğiniz yerde de scooter'ı bırakabilirsiniz. Ücretlendirme ise şöyle, ilk kullanımda 1 PLN alıyorlar ardından süre üzerinden ücret kesiyorlar. Dakikası 0,49 zloty. Bir diğer alternatif ise bisiklet. Bisiklet kiralayan bir çok yer gördüm. Krakow'da tarihi şehir bölgesi içinde kalmanızı tavsiye ederim. Böylece kaldığınız yerden yürüyerek görmek istediğiniz yerlere gidebilir aralarda mola vermeye eve/otele gelebilirsiniz. Mesela biz ilkbahar mevsiminde gittiğimiz için gündüz çok sıcak olan hava, güneşin batmasıyla serinledi. Gidip üstümüze biraz daha kalın bir şeyler alıp tekrar çıktık sokağa. 6 kişilik bir ev burası ve 2 gece için toplam 1.165 zloty ödedik. Ev çok merkezi olduğu için oldukça memnun kaldık. Evin içi de oldukça güzel, düzenli ve temizdi. Ama eğer bir daha Krakow'a gidersem kesinlikle Yahudi Bölgesi'nde kalmak isterim. Tarihi şehirden birazcık uzak ama en çok burası hoşuma gitti. Karakteri olan, çok turistik olmayan, çok hoş cafe ve restoranların olduğu bir bölge burası. Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor ki Polonya'nın yerel mutfağı HA-Rİ-KA! Kökeni Polonya'ya mı dayanıyor bilmiyorum ama TARTAR Polonya mutfağı ile adeta bütünleşmiş. Muhakkak denemelisiniz. Çiğ et üzeri çiğ yumurta fikri size pek cazip gelmeyebilir ama deneyin, pişman olmayacaksınız. Pierogi yani mantısı zaten tek kelime ile Müthiş. Özellikle \"cottage cheese with potatoes\" yani patatesli-süzme peynirli olanı deneyin. Biz ayrıca etli olanı denedik. Her ikisine de bayıldık. Önce haşlanıyor ardından yağda hafifçe çevriliyor. Hiç ağır değil. Çorba olarak ise mantar çorbası her menüde vardı ya da tavuklu şehriye çorbası çocuklar için iyi bir alternatif olabilir. Ancak geleneksel olanı Kırmızı Pancar Çorbası ya da lahana turşusu ile salatalık çorbası. Lahana turşusu çorbası oldukça ekşiydi. Bir daha dener miyim bilemiyorum :) Peki işkembe çorbası yemek ister misiniz? O zaman flaki ısmarlayacaksınız. Bu ekşili işkembe çorbasının ta kendisi :) Eğer yaz mevsiminde gidiyorsanız o zaman soğuk kırmızı pancar çorbası denemelisiniz yani ch odnik litewski. Ayrıca krupnik çok tipik, Polonya mutfağına ait bir çorba. Etli ya da tavuklu sebze çorbası diye tanımlarsam yanlış bir şey söylemiş olmam. Eğer tencere yemeği tarzı bir şey denemek isterseniz bigos sipariş edebilirsiniz. Bu böyle sebzeli, lahanalı, mantarlı ve av eti ile yapılan bir yemek. Etin her çeşidi var ve bence eti çok iyi pişiriyorlar. Biz bir akşam yemeğinde steak denedik. Ya da kuzu pirzola deneyebilirsiniz. Çok ama çok başarılıydı. Geyik eti tarzı farklı lezzetler de denenebilir. Bunun dışında Oscypek'i muhakkak denemelisiniz. Bu bir peynir ama sıcak servis ediliyor. Yanında ise orman meyvelerinden marmelatla yeniyor. Bizim hellim peyniri tarzı ama tütsülenmiş bir peynir olduğu için tadı daha baskın. Özellikle Polonya'nın güneyinde Zakopane taraflarında her yerde Oscypek vardı. Çocuklar için güzel bir alternatif ise Kopytka. Almanya'dan bilenler için şöyle anlatabilirim. Spaetzle gibi ama onun daha büyüğü. Patates ve undan yapılan markanamsı bir yemek. Tipik bir Polonya mutfağı denemesi olabilir küçük gezginler için. Aslında bence minik gezginler pierogi'ye de bayılacaklardır. Polonya mutfağındaki tipik bir salata önerisi: mizeria tatlı-ekşi salatalık salatası diye anlatabilirim aslında. Sokak lezzetlerinde ise Polonya pizzası olarak çevirebileceğim Zapiekanka oldukça büyük ve doyurucu. Bence deneyin. Bir de bizim simitimize benzer obwazanki var. Yahudi Bölgesi'nde ise Humus, Falafel ve Koşer yemek her yerde. Biz bir gün Yahudi Bölgesi'nde yedik. Ortaya meze tabağı aldık ve şiş kebap sipariş ettik. Fena sayılmazdı. Alternatif olarak düşünebilirsiniz. Balık severler için önerim karp po zydowsku yani sazan balığı. Ama bu yahudi mutfağından esinlenerek badem ve kuru üzümle pişiriliyor. Koyu Katalolik Polonya topraklarında olduğunuzu hatırlatırım. O zaman şunu da bilgi olarak ekliyorum: Katolikler balığı Cuma günü yiyorlar. Tabii ki VODKA denemelisiniz. Eğer içinde bizon otu olanı denemek isterseniz ismi Zubrowka. Yerel biraları da var. Mesela Okocim, Zywiec, Tychy ve O'kay. Şarap ise çok yaygın değil. Ya da baldan yapılan miod pitny içeceğini deneyebilirsiniz. Alkollü bir içki ve bal şarabı olarak geçiyor. Paskalya kurabiyesi mazurek'e denk gelirseniz alın tadına bakın derim. Polonya'nın en ünlü çikolata markası ise WEDEL. Belki eşe-dosta götürülecek hediyelerde alternatif olabilir. İlk gecemiz için epey araştırma yaptım ve Polonyalı bir arkadaşımın da yardımıyla tam şehrin göbeğinde ama hiç de turistik olmayan şef restoranı tadında bir mekan bulduk. İsmi Pod Aniolami. Mekan bizden 10 üzerinden 10 aldı. Rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim. İsterseniz menü tercih edebilirsiniz ya da tek tek seçim yapabilirsiniz. Şarap için şef önerisi de almanız mümkün. Mekanın içi ise çok güzel dekore edilmiş ve Polonya'da bir kültür olan yerin altında. Bir günde Yahudi Bölgesi'nde yediğimizden bahsetmiştim. Mekanın ismi Hamsa. servis iyiydi, yemekler orta seviye idi. Ama Yahudi Bölgesi'nde çok iyi yeme-içme mekanları var. Bu bölgede ayrıca çok eski zamandan kalmış cafeler var. İçeri girip bir bakın derim. Bunun dışında tarihi şehrin ana meydanında açık olan pazardan da atıştırmalıklar denedik. Son gün ise manzarası harika olan bir yere gittik. İsmi U Zyiada Şehir merkezinden uzak bir tepede, şatomsu tarzda bir mekan. Taksiyle ulaşabilirsiniz. Hava güzelse bu manzarayı kaçırmayın derim. Kahve içinse Camelot'u öneririm. Bizim vaktimiz olmadı gitmeye. Ancak araştırma yaparken almanca ve ingilice tüm kaynaklarda, özel bloglarda gördüm bu kafeyi. Hatta Trip Advisor'da \"Best Cafe in Krakow\" denmiş. Bence şans verin. Krakow şehrini gezmeye bu meydandan başlamalısınız bence. Tarihi şehrin göbeğindeki bu büyük, görkemli meydan orta çağdan kalma bir pazar yeri. 1.257 yılında inşa edilmiş, 200 metreye 200 metre boyutlarında ve hala Avrupa'nın en büyük Ortaçağ meydanlarından biri. Ortaçağ zamanında Kral Büyük Kasimir tarafından yaptırılmış. Ne yazık ki gotik tarzda yapılmış bu yapı 1555'teki büyük yangınla zarar görmüş. Yeniden, İtalyan Sanatçı Santa Gucci'nin ve Giovanni Maria Padovano'nun tasarımlarına göre inşa edilmiş. Anladığım kadarıyla yeniden yapıldığında ilk mimarisinden farklı bir mimari ortaya çıkmış. Burası dönem dönem mimari değişikliğe uğramış. Neogotik yapılar eklenmiş ve günümüze kadar da ayakta kalmayı başarmış. Dediğim gibi Kapalıçarşı tarzında yan yana dizilmiş dükkanlardan alış-veriş yapabilirsiniz. Rynek Glowny Meydanı'ndaki bir diğer ihtişamlı yapı ise, meydanın güneyindeki St. Adalberts Kilisesi. Bu Kilise bu meydanın en eski yapısı. Tarihte bu meydan şehrin sahiplerinin yaşadığı bir meydanmış dersek yanlış olmaz. Burada yaşayan halkın yanı sıra belediye binası da bu meydandaymış. Ama Belediye Binası 1820 yılında Şehir Yenileme Projesi kapsamında yıkılmış. Bugün meydanda belediyeye ait sadece barok tarzdaki kulesi ayakta ki ben onu fotoğraflarken çok keyif aldım. Bu kulenin sanırım yukarısına çıkmak mümkün. Sanırım diyorum çünkü biz hiç böyle bir imkan var mı diye araştırmadık. Ama meydanı tepeden gören fotoğraflar gördüm. Tahminim bu kuleden çekildiği yönde. İlginiz varsa bakın derim. Rynek Growny Meydanı festivallerin düzenlendiği, Noel zamanı noel pazarlarının kurulduğu her daim hareketli bir meydanmış ki biz oradayken Paskalya zamanıydı ve her yer cıvıl cıvıldı. Meydanda yeme-içme standları kurulmuştu. Bu standlar her zaman var mı tam emin değilim. Biz Cumartesi günü bu meydandaydık. Belki sadece hafta sonu olmasından kaynaklanıyordur. Bu meydandaki diğer önemli, ihtişamlı yapı ise St. Mary Bazilikası. Aynı Münih'teki Frauenkirche gibi şehrin adeta simgesi burası. Gotik mimariye sahip. Kulelerine dikkatli baktığınızda bir kulenin diğerine göre daha yüksek olduğunu göreceksiniz. Biri 69 metreyken diğeri 81 metre yüksekliğinde. Ayrıca her iki kulenin mimarisi birbirinden farklı. Söylenişe göre iki kardeşin bu kulelerin yapımı sırasında giriştikleri rekabet sonucu bu ortaya çıkmış. Bir kardeş bir kuleyi, diğer kardeş diğer kuleyi inşa etmiş ki zaten kulelerin mimarileri de birbirinden farklı. Benzer olayı yani kulelerin yüksekliklerinin farklı olması durumunu Prag'daki Tyn Kilisesi'nde de görmek mümkün. Ama oradaki rehber yüksek olan kulenin erkeği alçak olan kulenin ise kadını temsil ettiğini anlatmıştı. Tüm tarihi şehri bir çember gibi saran bu yemyeşil park şehri ayrı bir güzelleştirmiş. Defne öğle uykusunu burada uyudu. Çok keyifli bir park. İçinde Krakow Üniversitesi var. Rynek Growny Meydanı'nda St. Mary Kilisesi'nin sağınıza alacak şekilde karşıya doğru ilerlediğinizde bizim İstiklal Caddemiz tarzı bir cadde çıkacak karşınıza. Burası ünlü St. Florian Caddesi. Cadde boyu ilerlediğinizde ise yolun sonunda tarihi surlar ve şehrin tarihi kapısı yani St. Florian Kapısı'nı göreceksiniz. Bu kapı Kraliyet Güzergah'ının başlangıç noktasıymış. St. Florian Caddesi gündüz oldukça kalabalık ve akşamları turistlere hitap eden bir bölge. Ben olsam akşam içkisi için buraya gelmezdim. Onun yerine Yahudi Bölgesi'ne giderdim. Wavel Kalesi o zamanki Kral'ın yaşadığı ev. Bir tepenin üzerine kurulu. Ama öyle yüksek bir tepe değil. UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne girmeyi başarmış burası. Şehrin diğer yerlerinde olduğu gibi burada da Gotik, Rönesans ve Barok mimarisinin bir karışımını görmek mümkün. Kale surları içinde çok geniş bir bahçe var. Surlar etrafında gezdiğinizde ise şehri tepeden görebilirsiniz. Ayrıca Wavel Katedrali de bu kale surları içinde. Paskalya dönemi önünde inanılmaz bir kalabalık vardı ve biz içeri girme fikrini aklımıza bile getirmedik bu nedenle. Krakow'da en beğendiğim yer bu bölge oldu. İsmi her ne kadar Yahudi Bölgesi olsa da artık burada çok az Yahudi yaşıyor. Sağ kalanların bir çoğu savaş sonrası ülkeyi terk etmiş. Bu bölgeye muhakkak zaman ayırın derim. Cafeler, restoranlar, koşer yemek, sokaklar, grafitiler, savaş öncesinden kalan dükkanlar... hepsi görmeye değer. Krakow'da tam tamına 175 Kilise olduğunu biliyor musunuz? Bu kiliselerden bazıları da Yahudi Bölgesi'nde. En ünlülerinden biri Barok tarzdaki Skatka. Bu bölge aslında ilk kurulduğunda yani 1335 yılında Krakow şehrinin bir parçası değilmiş. Bağımsız bir şehirmiş. İsmi de burayı kuran Kral Kasimir'den geliyor. Ama 1494 yılında Krakow'dan gelen Yahudiler burayı Yahudi Bölgesi'ne çevirmişler. Bu nedenle bu bölgede kiliselerin yanı sıra bir çok Sinagog var. Eğer daha önce hiç Sinagog gezmediyseniz bir tanesinin içine girmenizi kesinlikle tavsiye ederim. Bu bölgenin en ünlü Sinagog'u Remu Sinagog'u. Mesela burayı gezebilirsiniz. Bu bölgede 1551 yılından kalma bir Yahudi Mezarlığı var. Biz Prag'daki Yahudi Bölgesi'ni gezerken hem Sinagog'a girmiş hem de mezarlığını gezmiştik. Bu nedenle Krakow'da Yahudi Bölgesi'nin sokakları arasında dolaşmayı tercih ettik ve ünlü Skatka Kilisesi'ni gezdik. Ama eğer sizin daha önce böyle bir deneyiminiz yoksa bence Krakow bunun için ideal. Yahudi Bölgesi'ne daha çok zaman ayırabilirsiniz. Bu bölge tarihinde önce Avusturya'nın eline geçmiş sonra tekrar Polonya geri almış. Ardından tekrar Avusturya'nın hakimiyetine girmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar burası Getto'nun bir parçası haline getirmişler. Buradaki Yahudilerin hemen hemen hepsi öldürülmüş. Sağ kalmayı başaranlar da ülkeyi terk etmiş zaten. Buranın önemi Schindler'in Listesi filminin çekilmesi sonrası tekrar artmış ki filmin bir çok sahnesi bu bölgede geçiyor. Aslında Getto nehrin diğer tarafında ama filmin sahneleri bu bölgede çekilmiş. Getto Bölgesi Plac Bohaterow Getta ve Schindler'in Fabrikası. Bu iki yeri kesinlikle es geçmemelisiniz. Plac Bohaterow Getta Krakow'daki Getto Bölgesi... Acının tarif edilemez yeri... Şehrin içinden geçen nehrin diğer yakasındaki bu meydan, ilk olarak 1836 yılında yapılmış ve oldukça çalkantılı bir geçmişe sahip. Pazar yeri, atların toplandığı alan ya da otobüs terminali olarak kullanılan bu meydan Krakow Gettosu döneminde ise en büyük korku ve aşağılanma sahnelerine tanıklık etmiş. Getto'nun en büyük açık alanı olan bu meydanın o dönemki adı Plac Zgody. Bu meydan, aile bireylerinin birbirinden koparıldığı, ölüm kamplarına toplu sürgün edildiği, dayakların ve infazların yapıldığı yer. Sınır dışı edilmelerinin ve gettoların son tasfiyelerinin ardından Plac Zgody, Nazi kurbanlarının terk etmek zorunda kaldığı mobilya, kıyafet, bavul ve diğer eşyalarla doluymuş. İşte bu görüntü daha sonra meydanın yeniden tasarlanmasına ilham vermiş. Savaştan sonra Plac Zgody'nin adı Plac Bohaterow Getta olarak değiştirilip ve küçük bir anıt dikilse de, mekanın tarihsel önemini vurgulamaya yetmemiş. Son olarak, Plac Bohaterow Getta 2005'te tasarımı üzerindeki büyük tartışmalarla beraber yenilenmiş. Ayrılışı, yokluğu sembolize etmek üzere 70 adet geniş aralıklarla yerleştirilmiş metal sandalye ile, tüm meydan aslında Krakow Gettosu'nun mağdurlarına karşı garip ama ikonik bir anıta dönüşmüş. Getto'nun 14 Mart tasfiyesini anmak için her yıl 14 Mart sonrası ilk Pazar günü bir yürüyüş düzenleniyor. Nazi soykırımı kurbanlarını anmak için bir çok insan Plac Bohaterow Getta'dan eski P aszow kampının bulunduğu yerdeki Holocaust anıtına kadar yürüyor... Bu meydandaki büyük boş sandalyeler yokluk, hiçlik duygusunu bana çok iyi aktardı. Bu nedenle beni çok etkiledi. Krakow'da dönemle alakalı bir başka çarpıcı yer daha var. Schindler'in Fabrikası. Bu filmi seyredenler için çok tanıdık bir isim ki bence Krakow seyahatiniz öncesinde bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Shindler aslında oldukça oportünist bir kişi ve nazi parti üyesi. Nazilerin Polonya'ya girmesi sonrasında Krakow'a gelerek yeni iş kollarıyla iş hacmini büyütmeyi hedeflemişti. Krakow'daki metal fabrikasının sahibiydi. Ancak Polonya'da toplu katliamlar başlayıp işin boyutu soykırıma ilerlediğinde fabrikasında çalıştırdığı Yahudileri kurtamayı başarmış. Nazilerle iyi ilişkiler içinde olan Schindler, fabrikasının savaş sektörü için önemli olduğunu söyleyip daha çok işçiye ihtiyacı olduğunu bahane ederek 1200'e yakın Yahudi'yi fabrikasına almış. Ama aslında asıl amacı bu insanları ölüm kamplarına gönderilmelerini engellemek. Bu fabrikada çalışanlar toplama kamplarından bu şekilde kurtulmuşlar. Filmi seyretmeyenler Krakow seyahatiniz öncesi muhakkak seyredin. Krakow ziyaretiniz sırasında da bu fabrikayı gezebilirsiniz. Yahudi Soykırımı'nın en vahşi anlarının geçtiği ölüm kamplarının başında yer alıyor bu iki yer. Burada 2,5 ile 3 milyon Yahudi öldürülmüş. Buraya gitmeye kara verirseniz önceden biletinizi alın. Online aynı gün için bilet satışı yok. Çok az sayıda bilet sabah erken saatte kapıda satışa çıkıyormuş ama bence siz siz olun biletinizi önceden internet üzerinden alın. Rehber eşliğinde gezin. Bilet bulamazsanız bilet olmadan 2. Kampa ve bahçesine girilebiliyor, aklınızda olsun. Polonyalı Yahudiler ve Soykırım hakkında tarihi bilgi okumak isterseniz aşağıda linki verdiğim yazıma göz atın derim. Krakow'a gideceğimizi duyan ve daha önce Krakow'u gören herkesin önerdiği bir yer oldu bu tuz madeni. Biz de Hallstatt seyahatimizde bir tuz madeni tecrübesine sahip olmamıza rağmen tekrar gidelim dedik. Oldukça ilgi çekici bir maden burası. Yerin altı resmen sanat galerisi gibi. Hatta içinde konser salonu bile var. Burası için ilk uyarım: Seyahat öncesi internet sitesini en ince ayrıntısına kadar incelemiştim ve turistler için önceden bilet alınmasına gerek yok tarzında bilgiye rastlamıştım. Bence kesinlikle yanlış bir bilgi bu. Bence kesinlikle önceden biletinizi almalısınız. Biz oraya gittiğimizde inanılmaz bir bilet kuyruğu vardı. Online bilet satışı olduğunu görünce sıradan çıktık ve internet üzerinden bilet almaya karar verdik. Ama atladığımız bir konu vardı. Aynı gün için online bilet almak mümkün değil. En az 3 gün önceden o gün için bilet alınması gerekiyordu. Biz bunu fark etmedik ve başladık online işleme. Fatih biletleri aldığını söyledi. Bizde bir sevinç, bir sevinç görmelisiniz. Sonra fark ettik ki tarih yanlış 3 gün sonrasına!!! Aradık ama sonuç alamadık. İptal şansı yok. Bilet gişesine gittik hemen ve şansımıza iyi bir insan çıktı karşımıza. 2 telefon görüşmesi sonrası biletimizi o güne çevirdi. Toptan döndük yani. Aynı gün 16:00'daki tura katıldık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/krakow-polonyali-yahudiler-getto-kamplar-ve-nazi-donemi/", "text": "\"Oransal olarak bakıldığında Polonya en yüksek sayıda kurbanı veren ülkedir.\" Bu cümle, Polonya seyahatimiz sebebiyle okuduğum, dönemi akademik açıdan mercek altına yatıran kitaptan. İsmi Gestapo Nazizim Döneminde Tahakküm ve Terör. \"Polonya, Nazilerin imha savaşını başlattığı yer. \" Tarihte Polonya Nazi Dönemi ile bu kadar iç içe geçmişken bu topraklara gelindiğinde bu dönemi pas geçmek olmaz. Bu nedenle, ben de bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Tarihi bilgileri bu kitaptan yapacağım alıntılarla size aktarmak istiyorum. İlk olarak kısa bir bilgi : Nazi Almanyasının Polonya'ya girmesi 1939 sonbaharına denk geliyor. O dönemde henüz yaşananlar soykırım boyutunda değildi. Toplu katliamların başlaması Nazilerin Polonya topraklarını işgal etmesi dönemine denk geliyor. \"1939 sonbaharındaki Polonya seferinin henüz ilk haftalarında 7.000 Polonyalı Yahudi hareket birliklerince öldürüldü. İzleyen aylarda, yaklaşık 1940 sonbaharına denk Yahudiler gitgide haklarından mahrum bırakıldılar, evlerinden çıkarıldılar ve bir kısmı gettolara gönderildi. 1941 ilkbahar ve yaz aylarında sorunlar ağırlaştı, özellikle de Alman ordusunun Sovyetler Birliği'ne saldırmak üzere hareket geçmesiyle. Soykırım olarak nitelenen vaziyete, Genel Hükümet bölgesinde dört evrede gelindi. Öncelikle, doğrudan kitlesel katliam kararı, diğer planlar başarısız olduktan sonra alınmıştır. Bu planlardan biri de Avrupalı Yahudilerin uzaklardaki Madagaskar'a gönderilmesi yönündeki absürd fikirdi. İcra gruplarının 1941 yazında Sovyetler Birliği'nde yürüttüğü faaliyetler, \"Yahudi sorununun\" ele alınmasına ilişkin daha sonra değinilecek yeni dinamikleri ortaya çıkarttı. O sıralarda, Genel Hükümet'e beşinci bölge olarak katılan Doğu Galiçya'da Yahudi erkekleri SS ve polis birliklerinin öncülüğünde kitlesel katliamdan geçirilmişti. Yıl sonuna kadar katledilen kişi sayısı 60.000'dir. ... Buna ek olarak polis 1941'den itibaren kamplardan veya gettolardan kaçan Sovyet savaş esirlerini veya Yahudileri yargı kararı olmaksızın vuruyordu. Yahudilerin Alman işgalcilerin gözünde Genel Hükümet bölgesinde yeri olmadığından, dünyadan silinmeleri gerekiyordu. Nasyonel sosyalistlerin hüsnütabiriyle bunun adı \"Yahudi sorununun nihai çözümü\" idi. Yani, soykırımın yolu, başlangıçta çok sayıda bağımsız yerel inisiyatif tarafından döşenmişti. Buna, iktidarın merkezi olan Berlin'de Heydrich ve Müller'in katılımıyla yapılan Wannsee Konferansı'nda zirveye ulaşan planlama ve düşünceler eklendi. İkinci aşama 1941 ilkbaharında başlar: 16 ve 17 Mart'ta polis birlikleri çalışmaya uygun görülmeyen Yahudileri, Lubnin ve Lemberg'deki gettolardan toplayarak Belzec'te yeni inşa edilen imha kampına götürdüler Reinhard Aksiyonu başlamıştı. Mayıs 1942'de bunun yerel bir gelişme olmadığı çoktan netleşmişti. Lubnin bölgesindeki Sobibor'da bir ek imha tesisinin inşasıyla bu konuda yeni bir adı daha atıldı. Mayıs veya Haziran 1942'de beş bölgenin tümünde gettolarda geniş kapsamlı bir boşaltmalar yapıldı. Üçüncü aşama başlamıştı: Bu evrede Genel Hükümet'in sivil idaresi Yahudi meselelerine ilişkin yetkilerini SS ve polis aygıtı lehine kaybetti. Esas yetkili olan Gestapo kapsamlı görevler için yeterli personele sahip olmadığından SS ve polis idarecileri görevler üstlendiler. ... İmha kamplarına nakiller artık büyük ölçekte gerçekleştiriliyordu. ... Halihazırdaki Auschwitz toplama kampı, Birkenau kampının eklenmesiyle imha kampı olarak genişletildi. Bu kamplarda toplam 2,5 ile 3 milyon arasında insan planlı bir şekilde katledildi. İkinci olarak ise Prag'daki Yahudi Getto'su içinde yer alan Müze var. Bu Müze'de 2. Dünya Savaşı sırasında Prag'da yaşayan ve soykırım sırasında ölen 80.000 Yahudi'nin ismi tek tek duvarlara yazılmış. 80.000 telaffuz edilirken belki de tam etki yaratmıyor olabilir. Ama 80.000 ölen insanın isimlerini duvarda görmek çok sarsmıştı beni. Bu müzedeki bir diğer ayrıntı ise toplama kamplarında yaşayan çocukların yaptığı resimler. Çocuk her yerde çocuk. Ölümün olduğu yerde de... Çocukların gözünden ölüm evleri olan toplama kamplarında dünya nasıl görünüyor olabilir sizce? Prag seyatiniz sırasında muhakkak bu müzeyi görmenizi tavsiye ederim. 3. yer ise Krakow'daki Plac Bohaterow Getta. Plac Bohaterow Getta Krakow'daki Getto Bölgesi... Acının tarif edilemez yeri... Şehrin içinden geçen nehrin diğer yakasındaki bu meydan, ilk olarak 1836 yılında yapılmış ve oldukça çalkantılı bir geçmişe sahip. Pazar yeri, atların toplandığı alan ya da otobüs terminali olarak kullanılan bu meydan Krakow Gettosu döneminde ise en büyük korku ve aşağılanma sahnelerine tanıklık etmiş. Getto'nun en büyük açık alanı olan bu meydanın o dönemki adı Plac Zgody. Bu meydan, aile bireylerinin birbirinden koparıldığı, ölüm kamplarına toplu sürgün edildiği, dayakların ve infazların yapıldığı yer. Sınır dışı edilmelerinin ve gettoların son tasfiyelerinin ardından Plac Zgody, Nazi kurbanlarının terk etmek zorunda kaldığı mobilya, kıyafet, bavul ve diğer eşyalarla doluymuş. İşte bu görüntü daha sonra meydanın yeniden tasarlanmasına ilham vermiş. Savaştan sonra Plac Zgody'nin adı Plac Bohaterow Getta olarak değiştirilip ve küçük bir anıt dikilse de, mekanın tarihsel önemini vurgulamaya yetmemiş. Son olarak, Plac Bohaterow Getta 2005'te tasarımı üzerindeki büyük tartışmalarla beraber yenilenmiş. Ayrılışı, yokluğu sembolize etmek üzere 70 adet geniş aralıklarla yerleştirilmiş metal sandalye ile, tüm meydan aslında Krakow Gettosu'nun mağdurlarına karşı garip ama ikonik bir anıta dönüşmüş. Getto'nun 14 Mart tasfiyesini anmak için her yıl 14 Mart sonrası ilk Pazar günü bir yürüyüş düzenleniyor. Nazi soykırımı kurbanlarını anmak için bir çok insan Plac Bohaterow Getta'dan eski P aszow kampının bulunduğu yerdeki Holocaust anıtına kadar yürüyor... Bu meydandaki büyük boş sandalyeler yokluk, hiçlik duygusunu bana çok iyi aktardı. Bu nedenle beni çok etkiledi. Krakow'da dönemle alakalı bir başka çarpıcı yer daha var. Schindler'in Fabrikası. Bu filmi seyredenler için çok tanıdık bir isim ki bence Krakow seyahatiniz öncesinde bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Shindler aslında oldukça oportünist bir kişi ve nazi parti üyesi. Nazilerin Polonya'ya girmesi sonrasında Krakow'a gelerek yeni iş kollarıyla iş hacmini büyütmeyi hedeflemişti. Krakow'daki metal fabrikasının sahibiydi. Ancak Polonya'da toplu katliamlar başlayıp işin boyutu soykırıma ilerlediğinde fabrikasında çalıştırdığı Yahudileri kurtamayı başarmış. Nazilerle iyi ilişkiler içinde olan Schindler, fabrikasının savaş sektörü için önemli olduğunu söyleyip daha çok işçiye ihtiyacı olduğunu bahane ederek 1200'e yakın Yahudi'yi fabrikasına almış. Ama aslında asıl amacı bu insanları ölüm kamplarına gönderilmelerini engellemek. Bu fabrikada çalışanlar toplama kamplarından bu şekilde kurtulmuşlar. Filmi seyretmeyenler Krakow seyahatiniz öncesi muhakkak seyredin. Krakow ziyaretiniz sırasında da bu fabrikayı gezebilirsiniz. ve Ausschwitz / Birkenau: Krakow seyahati öncesinde buraya muhakkak gitmeliyiz ve görmeliyiz derken seyahat yaklaştıkça bu insanlık ayıbını görmeye dayanamayacağımıza karar verdik. Münih yakınlarındaki Dachau Toplama Kampı'nı birkaç kez ziyaret etmişliğimiz var. Dachau ziyaretlerimiz sırasında fotoğraflar, hikayeler inanılmaz boyutlara ulaşabiliyor. İnsan düşüp bayılacakmış gibi hissediyor. Ausschwitz'in Dachau'dan kat be kat daha kötü şartlara sahip olduğunu biliyorduk. Ausschwitz hakkında çok şey duyduk ve çok okuduk. Bunlara görsel objeler eklememeye karar verdik. Bu bir insanlık ayıbı ve herkesin yüreği, ruhu bu insanlık ayıbını görmeye ne yazık ki dayanmıyor. Siz de bu noktayı Krakow seyahatiniz öncesinde iyice düşünün derim. Bu kitaplar genel olarak kamplar, soykırım ve Nazi mantalitesi üzerine ve dönemi anlamak için bence okunması gereken kitaplar. Çünkü kamplarda ve Nazi döneminde yaşananları gayet iyi anlatıyorlar. Bu kitapları gezi öncesi veya sonrası mutlaka okumanızı tavsiye ederim. - Hitlerin Unutulan Çocukları, Ingrid von Oelhafen Gerçek bir yaşam hikayesi. Çok bilinmeyen ve \"yaşam pınarı\" anlamına gelen \"lebensborn\" programı kurbanı bir kadının gerçek kimliğini arayışının hikayesi. 1942 yazında, Nazi istilası altındaki Yugoslavya'da aileler çocuklarını incelenmeleri için SS askerlerine teslim etmeye mecbur bırakılmışlar. \"Hitler'in Çocuğu\" olabilecek kadar safkan bulunanlar Nazi Partisi'ne yakın olan Alman ailelere evlatlık verilmiş. Bu kitapla \"Lebensborn\" hakkında bilgi edinerek o dönemi bambaşka bir açıdan mercek altına yatırmış olacaksınız. - Nazi Subayının Karısı, Edith Hahn Beer Yine gerçek bir yaşam hikayesi. Yaşananlar, kamplara dair çok ayrıntı var bu kitapta. Soykırım öncesi Hukuk Fakültesi'nde çok başarılı bir öğrenci olan Yahudi kadının kimlik değiştirerek ölmekten kurtulmasının hikayesi. Çok çarpıcı anılar var. - Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt Bu kitap bir başyapıt olarak sınıflandırılabilir. Yazar Arendt, soykırımın tabiri caizse koordinatörü Eichmann'ınn yargılanmasını Kudüs'te izleyip takip etmiş ve bu süreci de bu kitapta anlatmış. Kitap teorik ancak Eichmann'ın ifadeleri ve Arendt'in çözümlemeleri çok çarpıcı. - Gestapo, Cartens Dams, Michael Stolle Bu kitap akademik bir kitap, Gestapo'yu en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Ben bu kitaba gezi öncesi başladım ve gezi sonrasında devam ettim. Gestapo konusu altında Nazizim dönemindeki tahakküm ve terörü akademik olarak incelemiş. Oldukça bilgi içerikli ama dili ağır değil. - Hitler Almanyası, Jane Caplan Bu kitap da akademik ama dönemi ve Nazi mantalitesini anlamak için mutlaka bakılması gereken bir kitap. Kitap, makale makale olduğu için bir çırpıda okunması gerekmiyor. İlginizi çeken kısımları okuyabilirsiniz. Sıradan insanların nasıl canavara dönüştüğünü teorik ve tarihsel olarak anlatıyor diyebilirim, sıradan bir parti olan Nazi Partisi ve sıradan üyelerinin nasıl birkaç yıl içinde birbirini öldüren canavarlar olduğunu anlatıyor aslında. - Kadın Yok Savaşın Yüzünde, Svetlana Aleksiyeviç Bu kitap çok çarpıcı bir kitap. Polonya tarihiyle alakalı değil. Ancak 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ile SSCB arasındaki savaşı ve Hitler Almanya'sının SSCB tarafından yenilgiye uğratılmasını anlatması amacıyla konuyla alakalı. Ama bu kitabın en önemli özelliği savaşı kadınların gözünden anlatması. Nazi Almanyası tarafından işgal edilen SSCB, savaşın ilk zamanlarında çok ciddi kayıplar verip geri çekilmeye başladığında ülke çağında seferberlik ilan edilmiş ve kadınlar da askere alınmış. Kadın piyadeler, sıhhiyeciler, keskin nişancılar, çamaşırcılar, kadın cerrahlar, pilotlar, keşif erleri, partizanlar... Anlatanların hepsi kadın ve savaşa onların gözünden bakmak çok sarsıcı... Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. - Ailem ve Diğer Yahudiler Roni Margulies Bu bir Hatırat aslında. Çok tanıdık duygular var içinde. Ayrıca bu kitapla beraber artık sayıları geçmişe oranla azalmış İstanbul'daki Yahudilere dair bilgiler var bu kitabın içinde. Çok severek okudum ben bu kitabı. Size de kesinlikle tavsiye ederim. - Anne Frank'in Günlüğü Anne Frank Yukarıda Anne Frank Müzesi'nden ve Anne Frank'ın hikayesinden bahsetmiştin. Bence bu kitabı muhakkak okumalısınız. Çocuk yaştaki bir kızın gözünden o dönemi yaşamak insanı derinden sarsıyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kuba-2-3-durak-trinidad-camaguey/", "text": "Küba'da başkent Havana sonrası 2. durağımız Trinidad'dı. Trinidad, kalabalık ve hareketli başkent Havana sonrası bize bambaşka bir huzur getirdi diyebilirim. Burası küçük bir sahil kasabası gibi. Eski Şehir bölgesi oldukça küçük ama oldukça şirin. Trinidad'da ilk gözümüze çarpan şehirdeki turistlerin çokluğu oldu. Hemen hemen her turistin geldiği hatta 4-5 gün kaldığı ve burada deniz tatili yaptığı bir yer Trinidad. Her ne kadar ilk anda turist kalabalığı hoşumuza gitmemiş olsa da Trinidad'da yeme içme konusunda hiç sıkıntı yaşamadığımızdan, tam tersine çok hoş lezzetler tattığımız, çok güzel anlar yaşadığımızdan bizim için şimdi yeri apayrı. Tek katlı kolonyal evler, evlerin teraslarında yaptığımız kahvaltı akşam yemeği keyfi ya da teras barlarda gün batımında içtiğimiz kokteyller bir de güzel plaj Playa Ancon'da tattığımız yarım günlük Karayip kumsalları keyfi gezimizin Trinidad kısmına damgasını vurdu. Trinidad'a Havana üzerinden 4 saatlik bir araba yolculuğu sonrası ulaştık. Viazul otobüs şirketinden bilet bulmaya çalışırken Taksi Kollektivo ayarladık. 4 kişi bir arabaya doluştuk. Kişi başı 35 CUC ödedik. Bence hakkı 30 CUC'tu. Ama yapacak bir şey yok. Havana'daki Viazul otobüs şirketi şehrin epey dışında. Oraya gitmeyi gözümüz almadığı için şehir içinden bir taksi kollektivo ayarladık. Trinidad için biz tam 2 gün ayırdık. Şehre ilk akşam 6:30 sularında varmıştık. O yüzden 3 gece geçirme fırsatımız oldu. Şehrin kendisi için bu süre yeterli. Ancak Trinidad şehrinden günü birlik şeker tarlalarına gezi yapmak isterseniz ya da şehre yakın El Salton de Caburni Şelalesi'ni görmek isterseniz birkaç gün daha ayırmanız gerekli. Ya da atlar üzerinde Parque el Cubano ve Javira Şelalesi'ni gezebilirsiniz. Bunların hepsi hemen hemen tam günlük turlar ve Trinidad şehir merkezinden ayarlayabilirsiniz. El Salton de Caburni Şelalesine ulaşmak için doğa içinde tepeye doğru sıkı bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Yanınızda yürüyüş ayakkabısı olmasını tavsiye ederim. Şelalelerde yüzme imkanı da varmış. Biz epey araştırdık. Ancak, bizim Küba tatilimizin hedefi daha çok şehir ve kültür olduğu için bu turları yapmadık. Size kalmış. Bir de Trinidad şehri Küba'da denizin tadını çıkartmak isteyenlere güzel imkanlar sunuyor. Şehirden arabayla 10 dakika uzaklıktaki Playa Ancon gerçekten çok güzel. Yarım gün geçirdiğimiz Playa Ancon'dan çok keyif aldık. Sahilde içtiğimiz Pino Colada içtiğimiz en iyi kokteyl olmasa da deniz, kum, güneş, rum... Daha ne olsun... (Playa Ancon'a giden taksilerle pazarlık yapmayın unutmayın. 8 CUC istiyorlar. Biz 5 CUC verdik. Dönüşte de 2 turist daha bulduk. Taksiyi paylaştık. Kişi başı 2 CUC ödedik). Size ayrıca Playa La Boca'yı önerebilirim. Trinidad şehir merkezinden çok uzak olmayan bu koyun oldukça sessiz ve güzel olduğunu duydum. Övenler çoktu. Birkaç gün deniz tatili için güzel olabilir. Trinidad'ın eski şehir bölgesi başta da bahsettiğim gibi oldukça küçük. Yani şehri yarım günde keşfetmeniz mümkün. Şehrin kalbi Plaza Mayor. El Criollo Restoran: Plaza Mayor'un hemen arka tarafında bu güzel restoranın terası çok hoş. İlk akşam yemeğimizi burada yedik ve yediğimiz en iyi balık, karidesdi. (Balık ve karides menüsü ve içecek için toplam 23 CUC ödedik). Canlı müzik eşliğinde terasta, açık havada yemek yemek Trinidad'a has bir şey. Plaza Mayor'a çıkan sokağın hemen başındaki Rincon de la Salsa barında içtiğim Pino Colada Küba'da içtiğimin en iyisiydi. (Pino Colada ve bir bira 5 CUC). Burada saat 10:00'dan sonra canlı müzik var. Grup gayet iyiydi. Burayı da kesinlikle tavsiye ederim. Gün içinde karın doyurmak içinse benim tavsiyem 1 CUC'luk pizzalar. Trinidad'da arka sokaklarda yediğimiz pizza Küba şartlarındaki en iyisiydi. Trinidad Küba'da dondurmaya kavuştuğumuz yerdi. Havana'da dondurma diye 3 gün sayıkladık ama sokakta satılanları yemeğe cesaret edemedik. Dondurma tehlikeli, günler kısıtlı. Eğer mideyi bozarsak tüm program aksayacak diye korkumuzdan Havana'da dondurma yiyememiştik. Ama Trinidad'da pastane tarzı yerlerde yediğimiz dondurma sağlık açısından bir problem yaşatmadı. Deneyebilirsiniz. Adres: Calle Piro Guinart No 106 (Frank Pais ile Clemente Pereira caddelerinin kesişimi). Trinidad şehir merkezine yakın, Viazul otobüs garına sadece 5 dakika yürüme mesafesinde çok hoş bir CASA. Terası harikaydı, sahibi Luis çok kibardı. Ancak kendisi İngilizce çok konuşamıyor. Ama anlaşmak bir şekilde mümkün, dil çok sorun olmadı. Burası bizim favori yerimizdi. Adres: Calle Manuel Puerto No 16-A. Bu CASA şehir merkezinden biraz uzak. Ama burada yaptığımız teras keyfi çok güzeldi. Bir de akşam yemeği çok iyiydi. Oda için gecelik 30 CUC ödedik. Kahvaltı içinse kişi başı 5 CUC ödedik. Adres: Calle Colon No 123 (e/Frank Pais y Pedro Zerquera). Bu CASA Trinidad'ın şehir merkezine 8-10 dakika yürüme mesafesinde. İlk gece CASA bulmamız için bize çok yardımcı oldular. CASA Roger y Oda'yı bu CASA buldu bizim için. Oda için gecelik 30 CUC ödedik. Kahvaltı içinse kişi başı 5 CUC ödedik. Kahvaltısı çok iyi değildi. İçerik açısından zayıftı. Trinidad'dan sabah 8:00 otobüsüyle Camagüey'e doğru yola koyulduk ve öğle saatlerinde oraya ulaştık (Viazul otobüs bileti kişi başı 15 CUC. Trinidad'daki otobüs garından bileti almak mümkün.). Hedefimiz adanın doğusundaki Küba devrimi için önemli bir yer tutan Santiago de Cuba'ydı. Trinidad'dan Santiago de Cuba'ya direk geçmek istemedik. Çünkü mesafe oldukça uzun. Yolun ortasındaki Camagüey'i dinlenme yeri olarak seçtik ve bu güzel, şirin şehirde bir gece kaldık. Camagüey, küçük şirin bir Küba şehri. Burası kölelik döneminde Afrika'dan getirtilmiş insanların yaşadığı yer. Onlar burada gerçek Kübalılara göre sayıca daha baskın sanki. Yani Havana ve Trinidad sonrası bizim algımız o yönde. Zaten Küba'nın batısıyla doğusu arasındaki en büyük fark bu. Doğu tarafı daha çok kölelik döneminde Küba'ya gelmiş Afrikalıların yaşadığı bölge. Bunu da Camagüey'de hissedebilirsiniz. Camagüey şehir sokaklarını keşfetmek için 2-3 saat yeterli. Akşam Parque Agramonte'ye kesinlikle gitmelisiniz. Sanki bütün şehir orada toplanmak için sözleşmiş gibiydi. Renkli, cıvıl cıvıl, hareketli. Şehrin en iyi mojitosunu içmek için Bar El Cambio'yu öneririm. Direk o hareketli meydanda. İçkinizi alıp dışarıda meydandaki kalabalığa karşı keyif yapabilirsiniz. Biz meydanda patlamış mısır eşliğinde bira keyfi yaparak güneşi batırdık. Sonra da El Cambio'nun Mojitosunu denedik. Camagüey için biz sadece o günümüzü ayırdık. Ertesi sabah saat 6:25 otobüsüyle şehirden ayrıldık ve Santiago de Cuba için yola düştük. Adres: Calle Hnos. Aguero No 6. Gecelik 25 CUC ödedik. Akşam yemeğini CASA'da yedik. Tavuk menüsü fena değildi. Ama daha iyi yemekler yemiştik. Yemek için kişi başı 8 CUC ödedik. Bir sonraki yazım Küba'daki 4. Durağımız olan Santiago de Cuba hakkında olacak."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kuba-rota/", "text": "Uzun zamandır aklımızda olan Küba seyahatini bu yıl bir an önce yapmaya karar verdik. Bundaki en önemli motivasyon Nisan ayında Obama ile Castro'nun el sıkışmasının ardından, Ağustos ayında Amerikan Büyükelçiliği'nin de açılmasıyla Küba ile kapitalist dünya arasında açılan yeni dönemdir. Henüz kapitalist dünya tüm ağırlığıyla Küba'yı işgal etmeden, gitmek görmek istedik, Latin Amerika'nın bu güzel adasını... Bu yazıda sizlerle seyahat öncesi hazırlıklarımızı ve rotayı paylaşacağım. Küba turistlerini iki sınıfa ayırabiliriz: Birincisi, Karayiplerin muhteşem denizini ve bembeyaz kumsallarını yaşamak için gelen ve adanın kuzeyinde Varadero bölgesindeki herşey dahil otellerde keyif yapan, günlük turlarla da adanın kültürü konusunda fikir edinenler; ikincisi ise ki biz bu gruba giriyoruz- tamamen sokak, tarih kültür gezisi amacıyla o şehir senin bu şehir benim elinde fotoğraf makinesiyle gezenler. Tabii ki vakti olanlar ikisini de yapabilir ancak biz toplam 2 hafta sürecek olan seyahatimizde şu an için sadece Trinidad'ta denize girmeyi planladık onun dışında tamamen kültür, tarih, eğlence dolu iki hafta geçirmek niyetindeyiz ve tabii ki Mohito, Puro, Salsa :). Bu seyahat boyunca tüm ulaşımı toplu taşıma ile yapmayı planlıyoruz, çok sıkışırsak taksi kullanacağız. Ulaşım kısmında kısaca bu konuda bilgi verdim. Küba her ne kadar haritada küçük görünse de aslında oldukça büyük (doğudan batıya 1.000km'den fazla), o yüzden özellikle en doğu tarafa gidip gitmeme konusunu çok düşündük. Daha sonra bloglardan ve internetten yaptığımız araştırmalarda Santiago de Cuba'nın gitmeye değer olduğuna karar kılıp onu da plana ekledik. Havana: Küba'nın başkenti, olmazsa olmaz. Burası için 2,5 gün ayırdık. Cienfuegos: Trinidad'a giderken yol üstünde eski bir Fransız kolonisi, bir gece kalacağız. Trinidad: Havana'dan sonra en çok bilinen Küba şehri. Bu arada 2 gün 2 gece kalacağız. Camagüey: Küba'nın en eski şehirlerinden bir tanesi. Uzun Santiago de Cuba otobüs yolculuğuna kısa bir mola verip yarım gün kadar burayı gezeceğiz. Santiago de Cuba: Burası Küba'nın ikinci en büyük şehri ve Jamaika ve Haiti'den gelen göçlerden dolayı daha renkli bir kültüre sahip bir şehir. 2 gün boyunca bu güzel şehri yaşamayı planlıyoruz. Yeni yıla da burada gireceğiz. Santa Clara: Küba'ya gidip de Che Guevera'nın mezarını ziyaret etmemek olmaz. Burada bir güne yakın gezip, yatmadan Havana'ya doğru yola koyulacağız. Vinales: Batı Küba, bu bölgede 2 gece geçireceğiz. Puro fabrikaları ve doğal güzellikler bizi bekliyor. 27 Aralık 2015: Havana'dan Cienfuegos'a gidiş. 28 Aralık 2015: Cienfuegos'tan Trinidad'a gidiş. 30 Aralık 2015: Trinidad'tan Camagüey'e gidiş oradan da gece Santiago de Cuba'ya devam. Küba'da konaklamak için otel ve ev arasında tercih yapmanız gerekiyor. Ev derken, devlet tarafından onaylı kişilerin, evlerinin bir veya birkaç odasını kiraya vermesinden bahsediyorum. Biz tüm seyahatimiz boyunca bu tip evlerde kalacağız. Evlerde ayrıca kahvaltı ve akşam yemeği de yemek mümkün. Normal sezonda rezervasyonları önceden ayarlamak şart değil ancak gittiğimiz dönem Küba'nın en yoğun dönemi olduğundan dolayı biz rezervasyonlarımızı önden yaptık. Bu tip evlerin bilgisine tripadvisor'daki yorumlardan ulaşmak mümkün. Biz internette çok iyi bir web sayfasına denk geldik, ve onların bir app'ini satın aldık ($4,99). Bu app'te her şehirden evler hakkında detaylı bilgi bulmak mümkün, Küba gibi online dünyaya oldukça kapalı bir ülke için oldukça iyi bir app, değerlendirebilirsiniz. Gecelik konaklama Havana'da 25CUC, kahvaltı 3CUC, akşam yemeği de 10CUC civarı. Diğer şehirlerde de fiyatlar bu civarda. Araç kiralama: Küba'da araç kiralamak mümkün, ayrıca ekstra bir ücret ödeyerek şöförlü de kiralayabilirsiniz. Bizim gittiğimiz sezon dolayısıyla araç bulmak mümkün değil ve de aşırı pahalı. Günlük 90-100 civarına denk geliyor. Öte yandan araçların ambargodan dolayı kaliteleri de tabii ki birinci sınıf değil. Daha önce Küba'ya gidip de araç kiralayan arkadaşlar bize bu seçeneği tavsiye etti ancak hem fiyatın yüksekliği hem de bizim halka karışma isteğimizden dolayı biz bu seçeneği eledik. Eğer araç kiralayacaksanız mutlaka birkaç ay öncesinden internetten araç kiralayan şirketler ile bağlantıya geçin ve rezervasyonunuzu yaptırın. Adadaki kiralık araç sayısı talebin çok altında. Otobüs: Küba'da iki tane şehirlerarası otobüs firması var. Bunlardan birincisi halkın kullandığı Astrobus, ikincisi ise turistlerin kullandığı Viazul firması. Bunların dışında servis işlemi gören ancak denk gelirse yolcu da alan Cubatur firması var. Kanunen turistler yalnızca Viazul firmasıyla seyahat edebiliyor. Viazul'un çok iyi bir internet sayfası var ve bu sayfa üzerinden bilet almak mümkün. Sezon dolayısıyla otobüslerin dahi bu kadar dolu olacağını tahmin etmediğimiz için biz bilet konusunda sıkıntı yaşadık. Ne yazık ki bazı rotalarda biletler tükenmiş. Sadece Santiago de Cuba'dan Havana'ya dönüş rotasının biletlerini alabildik. Havana'dan kalacağımız evin sahibi ile bu konuda mailleştik ve bize Viazul'dan başka bir turist otobüs şirketi daha olduğunu, o olmazsa Viazul durağından ortak taksiyle gidilebileceğini en kötü ihtimalle de taksiyle gidebileceğimizi yazdı. Gittiğimizde tecrübe ettikten sonra bu konuda detaylı bilgi vereceğiz. Küba'ya gitmek için normal Türk vatandaşları vizeye tabii ancak yeşil pasaporta vize istenmiyor. Biz Almanya'da vize işleri yapan bir firmaya bu işi yaptırdık ve vize 2 günde çıktı. Sadece bir form doldurduk, onun dışında ne uçak bileti, ne kalacak yer, hiçbir şey istemediler. Bazı forumlarda kalacak yer vs. istendiğini okudum, bizde öyle bir durum olmadı. Ayrıca konsolosluğun sayfasında sağlık sigortası zorunluluğundan bahsediyor. Bizim uluslararası geçerli bir seyahat sağlık sigortamız var o yüzden ayrıca bir sigorta yaptırmadık. Siz seyahat sağlık sigortası yaptırmayı ihmal etmeyin. Küba'da 2 para birimi kullanılmakta, birincisi halkın kullandığı Küba Pesosu, ikincisi ise turistlerin kullandığı konvertibl Peso. Küba'da piyasa kuru tamamen devlet tarafından belirlendiğinden dolayı parayı nerede bozdurursanız bozdurun farketmiyor. Genel itibariyle CADECA denilen döviz bürolarında veya bankalarda bozdurmak mümkün. Ancak cebinizde her zaman 2 günlük paranızın olmasına dikkat edin, aksi halde elektrik kesilmesi vs. sebeple para bozduramayıp sıkıntı çekebilirsiniz. Önemli bir uyarı, sokakta yanınıza gelip yüksek fiyattan Euro'nuzu bozmak isteyenlere kesinlikle inanmayın, CUC yerine CUP ile kalınabilir. Küba'ya giderken yanımıza Euro alacağız çünkü Amerikan Doları'na 10% komisyon alıyorlar ve de daha ucuz bozuyorlar. Ayrıca kredi kartı konusu da sıkıntılı, birçok yerde kredi kartı geçmiyor ya da geçse de çalışıp çalışmayacağı kesin değil o yüzden en doğrusu nakitte kalmak. Günlük kaç para bulundurmak lazım sorusunun cevabı açık, özellikle de otobüs konusunu çözemezsek taksi ile bazı rotaları almamız gerekeceğinden biz her ihtimale karşı yanımıza toplam 1500 civarı bir para alacağız. Küba seyahatimizde çanta ebatı olarak rekora gidiyoruz. 2 haftalık seyahat için sadece normalde günlük trekkingler için kullandığımız 30 litrelik çantalarımızla çıkacağız. Bunun iki sebebi var, birincisi hafif olma isteği, ikincisi ise uçağımız aktarmalı olduğundan dolayı kabin bagajıyla seyahat etme isteği. Havana havalimanında valiz beklemek gibi bir derdimiz olmayacak ya da Arjantin'de başımıza geldiği gibi 3 gün kayıp valiz peşinde koşmayacağız. Yukarıda kullanılan fotoğraflar National Geographics'ten alıntıdır."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kuzey-kutup-dairesini-4-gunde-kesfetmeye-ne-dersiniz/", "text": "Sizi bu yazın sıcaklarında karlarla kaplı Finlandiya'ya, Kuzey Kutup Bölgesi'ne götürmemizi ister misiniz? Karlar arasında kısa bir gezinti hiç de fena olmaz sanki :) Bloğumuzu takip edenlerin tanıdığı bizim can dostlarımız Mehrin ve Ömer'in Kuzey Kutup Bölgesi'nde yaşadığı 4 günlük macera bu. Mehrin'in kaleminden orada neler yaptılar, nasıl bir maceraydı onlarınki okumanızı tavsiye ederim. Ama önce kısa bir giriş: Finlandiya Bölgesi'ne ne zaman gidilir sorusunun cevabı orada ne yapmak istediğiniz ile alakalı biraz da. Örneğin, yeşilliklerin, doğanın peşinde iz sürüyorsanız Haziran-Ağustos zamanı gitmelisiniz. Ama hayır ben kar görmek istiyorum, buz kıran gemisiyle buzların içinde bir macera yaşamalıyım, Huskyler ve geyiklerle kar üzerinde gezmeliyim ya da o muhteşem kuzey ışıklarını görmeliyim diyorsanız sizin için doğru zaman Aralık-Mart arası. Ayrıca o zaman aşağıdaki yazıyı da şiddetle okumanızı tavsiye ederim. Nasıl gidebilirsiniz, kaça malolur, neler yapabilirsiniz tüm sorularınızın cevabı var aşağıda. 4 gün tüm bölgeyi keşfetmek için yeterli olmasa da o muhteşem, vahşi doğayı solumak için yeterli bir süre. Dünyanın değişik yerlerini görme hayalimiz her zaman var. O yüzden bu sefer Barış Manço'nun da videolarından gördüğümüz Lapland Bölgesi'ni yani Kuzey Kutup Dairesi'nin bulunduğu bölgeyi ziyaret etmeye karar verdik. Burası için önce Tornio şehrinde bulunan Safaris-Lapland Connections adlı bir turla anlaştık ve kendilerine 2.752 EUR'luk bir ödeme gerçekleştirdik. FAKAT turun başlamasına kısa bir süre kala bize battıklarını!!! bildirdiler. Buna rağmen, gitmekten vazgeçmedik ve turumuzu kendimiz gerçekleştirdik. Ülke ile ilgili biraz bilgi vermek gerekirse, Finlandiya, 1155-1809 yılları arasında İsveç'in ve Rusya'nın işgali altında kalmış bir ülke. 1917 yılında bağımsızlığını ilan etmiş. 1939'daki Kış Savaşı'nda Ruslara karşı direnmişler, ardından Almanlardan destek almışlar ama yine de çok sayıda Finli bu savaşta hayatını kaybetmiş. Finlandiya'nın sektörlerinde öncü şirketleri bulunmakta. Bunların arasındaki en önemlisi; adını Tampere yakınındaki bir kasabadan alan cep telefonu devi Nokia'dır. En ünlü destanları Kalevala Destanı'dır. Ayrıca ülkede Kazan Türkleri de bulunmaktadır. Uyuya uyana sabah 6'yı ettik. Uyandığımızda dışarıdaki kar kalınlığının daha da arttığını fark ettik. Etrafımız gittikçe kalabalıklaşmaya başlamıştı. Koltuklarda sabahlamak pek kolay olmadı ama sandığım kadar da zor olmadı. Uçağımız saat 7:30'daydı ve biz yine Finnair ile karlı ortamları arkamızda bırakarak daha karlı yerlere doğru, Rovaniemi'ye yol aldık. Uçuşumuz 1 saat sürdü. Bu kadar kuzeye ilk defa geliyorum. Saat 09:00'da Rovaniemi Havaalanı-The Official Airport of Santa Claus'a geldik. Etrafta gözümüzün gördüğü her yer kardı. Pistler, yerler, kısacası her yer. Pilot iyi bir iniş yaptı. Hava kapalı ama aşırı soğuk değildi, 4 derece. Eşyalarımızı havaalanındaki dolaplara bıraktıktan sonra (5 EUR), 3 km ötedeki Santa Claus Village'a gitmek için bir taksiye bindik (10 EUR). Köy saat 10:00'da açıldığı için o zamana kadar etrafta dolaştık. Hediyelik eşya dükkanlarını gezdik. Dükkanlardan biri bir Türk'e aitti; Volkan Bey. Buralarda bile Türklere rastlamak mümkün Bu köyde, köpek ve geyik çiftlikleri, Santa Claus'un evi, postanesi, hediyelik eşya dükkanları, Fin yemekleri yapan yerler ve Kuzey Kutup Dairesi'nin geçtiği 66. meridyenı bulunmakta. Bu arada Santa Claus'un hikayesine gelince: Aziz Nikola 3. yüzyılda Patara'da doğmuş ve orada dini eğitim alıp rahip olduktan sonra MS 345 veya 351 tarihinde bir Cuma gününde 6 Aralıkta Demre'de öldüğü görüşü ilgili tarihçiler tarafından artık kabul edilmiştir. Aziz Nikola'nın Demre'deki mezarı MS 5.- 9. Yüzyıllar arasında Hac merkezi olmuş, ziyaretlerin çokluğu İtalyan Bari'li tüccarların ilgisini çekmiş ve 9 Mayıs 1087'de İtalyan korsanlar tarafından mezarı talan edilerek kemikleri Bari'ye kaçırılmış. Avrupa bu olaydan sonra Aziz Nikola'yı daha yakından tanımış. Bu arada efsaneleşen Noel Baba'nın adı öncelikle Hollanda'da çocuklara yönelik söylentilerin de etkisiyle kuzey ülkelerine ve okyanus ötesine yayılmış. Piskoposluk harmaniyesi kürk mantoya, piskoposların sivri külahı bir kapüşona dönüşmüş. Hollandalı çocukların evlerine gitmek için bindiği beyaz at, ren geyiklerinin çektikleri bir kızak halini almış. Tüm ülkeler Aziz Nikola'yı sevgiyle kendi örf ve adetleri ile bütünleştirmeye çalışmışlar. Doğal olarak Aziz'in adı da ülkeden ülkeye değişmiştir. Vatanı Türkiye'de \"Noel Baba\", Amerika'da \"Santa Claus\", Almanya'da \"Hl. Nikolaus\", Fransa'da \"Pere Noel\", Hollanda'da \"Sinter Klaas\", Rusya'da \"Saint Andrew\", İtalya'da \"Nicholas\" ve İspanya'da \"Papa Noel\" adlarıyla ünlenmiş. Daha sonralarda Noel gecesinde, sekiz geyiğin çektiği bir kızakla dolaşarak bacalardan evlere girdiği ve şöminelerin önüne çocukların astığı çorapların içine hediyeler koyduğuna inanıldı. Çocuklar onun nereden geldiğini, nerede yaşadığını ve hediyelerini nasıl yaptığını merak ediyorlardı. Bunun sonucunda Santa Claus'un Kuzey Kutbu'nda yaşadığı ve oradaki atölyesinde yardımcıları olan cinlere oyuncaklarını yaptırdığı inancı doğdu. İşte biz de o ofisi ziyaret ettik. Saat 10:25'de Santa Claus'un yanına girdik, kendisiyle fotoğraf çektirdik. Çıkışta bize Demre'de bulunan kardeşi Santa Nikola'ya selam söylememizi istedi. O gün Noel Baba ile tanıştık, çok ilginç bir deneyim oldu Ayrıca Santa Claus'un etrafında çalışan elfleri de gördük. Buradan çıktıktan sonra etraftaki hediyelik eşya satan dükkanları gezmeye başladık ve bunlardan birinin içinde bulunan 66 33'39''yi geçerek Kuzey Kutup Dairesi'ne adım attık. Buradan sonra ise Husky Çiftliği'ne gittik. 7 çift köpeğin çektiği kızakta, orman içinde, özgürce dolaştık. Köpekler o kadar hızlı gidiyordu ki, bu geziden bu kadar zevk alacağımızı hiç düşünmemiştik. Sürücü en öndeki köpekleri talimatları ile yönlendiriyordu. Arkadakiler de onları takip ediyordu ama ne zamanki köpekler duruyor, hemen birbirleri ile kavga etmeye başlıyorlardı Herkese bu turu tavsiye ediyoruz. Turun güzergahı 2 km ve 15-20 dakika sürdü. 4 kişi için toplam 50 EUR ödedik. Artık sırada Kemi vardı. Kemi, Bothnia Körfezi kenarında kurulu olan bir şehir. Buraya Rovaniemi'den tren yolculuğuyla ulaştık. (4 kişi 63 EUR, Yolculuk 1 saat 17 dakika sürüyor). Kemi için 2 gün planladık. Ve Kemi bizi lapa lapa yağan bir karla karşıladı. Kemi'de kaldığımız otelin adı Otel Cumulus Kemi (Oda başına kahvaltı dahil 80 EUR). Burası küçük bir kasaba ama çok sevimli. Sokaklarında dolaştıktan sonra ertesi gün yapmayı planladığımız Sampo turumuz için Kemi Tourist Ltd'ye gittik. Orada bize çok samimi ve sıcak davrandılar. Tur için 4 kişiye 672 EUR ödedik. Otele geldiğimizde ise yemek öncesi ne yapalım diye düşündük ve kendimizi Fin Hamamı'nda bulduk. Bu soğukları yaşadıktan sonra, saunaların neden yapıldığını daha iyi anlıyor insan. İnanın saunanın içinde bile bir müddet ısınamadık Saat 20:30 gibi odalarımızdaydık. Yoğun geçen bir günün ardından, kemiklerimizi de ısıttıktan sonra bu bölgenin en meşhur yemeklerinden biri olan Somon Balığı'nı tatmaya restorana indik. Balık ızgarada yapılmıştı, haşlanmış sebzeler ve patates püresi ile servis ediliyordu. Bu arada yemek öncesi bol tahıllı sıcacık ekmekler ve baharatlı-tuzlu margarin ikramı vardı (Yemeğimiz 58 EUR tuttu). Bugünkü turumuza başlamak üzere Sampo gemisinin bulunduğu limana gittiğimizde bizi inanılmaz bir manzara karşıladı. Her yer buzdu ve karla kaplıydı. Buranın liman olduğunu, gemiyi görmesek anlamamız mümkün değildi. Sampo Buzkıran Gemisi Bothnia Körfezi'nde yol almakta. 1950'li yıllarda yapılmış olup, Kutup bölgesinde taşımacılıkta kullanılmış. 30 yılı aşkın zamandır bu şekilde çalıştıktan sonra, şimdi macera tutkunları için buzları kıra kıra yine aynı körfezde yol alıyor ve insanlara değişik tecrübeler yaşatıyor. Gemiye bindikten sonra bizim için tahsis edilmiş tur operatörümüzle tanıştık. Burada herkese öncelikle geminin tarihinden bahsediliyor, sonrasında geminin içinde bir tur attırılıyor, sonrasında yemek ziyafeti veriliyor ve en son kısımda da uygun kıyafetlerle denizde yüzme keyfi yapılması sağlanıyor. Her şey o kadar sistematik ki, herkes için ayarlanan zaman farklı ve kimse kimseyi beklemek zorunda kalmıyor. Gemi hareket etmeden önce pencerelerin yanında yerimizi aldık ve ufukta kaybolan buz denizine bakarak sıcacık çaylarımızı ve kahvelerimizi yudumladık. Saat 12'yi biraz geçe gemi tüm yolcularını alarak demir aldı. Hepimiz güverteye çıktık. Gemi karlarla kaplı denizi büyük bir gürültü ile yararak ilerliyordu. Manzara, çıkardığı ses, kırılan buz kütlelerinin görüntüsü inanılmazdı. Gemi süratle buz kalıplarının üzerine çıkarak, onları ağırlığı ile kırıyordu. Arkasında, karda iz bırakır gibi geldiği rotayı bırakıyordu. Gemide aşağı-yukarı 130 kişi vardı. Bir müddet gittikten sonra denizin ortasından kar motosikletleri ile gelen bir grubu aldık ve yolumuza devam ettik. Gemi buzlara çarptıktan sonra bazen bir fay hattının kırılması bazen de buz kütlelerinin su içerisinde dengesiz hareketleri görünüyordu. Çektiğimiz fotoğraflarla elimizden geldiğince yaşadığımız deneyimi resimlemeye çalıştık. Saat 13:00'e doğru tur operatörümüz Olli bizi alarak gemiyi gezdirmeye başladı. Önce geminin tarihinden ve nasıl işlediğinden bahsetti. Sonrasında kaptan ve motor odalarına götürdü. Burada geminin nasıl yönetildiğini ve motorların nasıl çalıştığını gösterdi. Ben ilk defa bir gemi geziyordum ve gördüklerim muazzam şeylerdi. Sonrasında 13:45'te yemeğe oturduk. Yemekler buradaki mürettebat tarafından yapılıyordu ve kaptan dahil 7 kişiydiler. Yemeklerde kimimiz somon çorbası, kimimiz de geyik eti çorbası yedi. Böylelikle herkes her şeyin tadına bakma fırsatı buldu. Çorbalarımız bitince yenilerini getirdiler, hizmette sınır yoktu Sonrasında çaylarımızı içtik ve buz denizinin soğuk sularına kendimizi atmak için sıramızı beklemeye başladık. Saat 14:30, denizde 35km'lik bir rota izledikten sonra, kar motosikletlerinin yanına geri döndük ve geminin buzda açtığı, minik, karanlık ve soğuk denizde korunaklı kıyafetlerimiz ile yüzdük. Hepimiz ilk başta bu astronot kıyafetlerinin içinde kendimizi garip hissettik ancak denize girdikten sonra, hareket etmesek bile, batmayacağımızı anladıktan sonra keyifli dakikalar geçirmeye başladık. Bu muhteşem tur artık gezimizin En'leri arasına girmişti. Akşam ise kuzey ışıklarını belki görebiliriz diyerek yemekten sonra otelden çıkıp Buz Şatosu'na doğru yürüyüş yaptık. Şanslıydık, bir anda ufuk çizgisinde gökyüzünün sarıdan turuncuya doğru hareket ettiğini gördük. Manzara inanılmazdı. Kuzey ışıklarından yeşilini göremedik ama en azından gördüğümüz manzara bile bizi mutlu etti. Artık Rovaniemi'den Helsinki'ye trenle geri dönme zamanı. Yaklaşık 1,5 saatlik bir tren yolculuğu sonrası Rovaniemi'ye ulaştık. Gelir gelmez de eşyalarımızı tren istasyonunda bırakarak ve 1 km ötedeki Arktikum'a doğru yola koyulduk. Arktikum, Lapland'deki yaşamı anlatan büyük bir müze. Bina Danimarkalı mimarlar tarafından tasarlanmış. Bina 172 metre uzunluğundaki bir tünelin sağında ve solunda bulunan odalardan oluşmakta. Görüntüsü itibariyle de yöre halkının yaşadığı yerlere benzemekte. Burada Lapland bölgesinde kullanılan giysileri, araç ve gereçleri, bu bölgeye özgü doldurulmuş hayvanları, Aurora Borealis ışıklarının görülebileceği bir holü, Sami Kültürü'nü anlatan bölümleri, kutuplardaki erimeleri ve doğa olaylarını anlatan kısımları görmek mümkün. Müzeye giriş kişi başı 12 EUR. Buralarda hayatın nasıl geçtiğini görmek istiyorsanız, bence burası mutlaka ziyaret edilmeli. Arktikum'dan çıktıktan sonra ise 800 m ötedeki meşhur asma köprünün yanına gittik. Bu köprü Rovaniemi'nin sembolü, altından geçen nehir donmuş, üzerinde kar motosikletleri ile safari, yürüyüş kayakları ile gezi ve çeşitli sportif faaliyetler yapmak mümkün. Buralarda biraz dolaştıktan sonra Rovaniemi'nin merkezine gittik. Saat 18:05'de uçağın içindeydik. Lapland'i geride bıraktık. Saat 18:20'de hareket edip, saat 19.30'da Helsinki-Vantaa Havaalanı'na indik. Havaalanı, şehir merkezine 25-30 km uzaklığında. Biz de merkeze gitmek için 615 no'lu otobüse bindik (Bilet parası kişi başı 4 EUR). 40-45 dakikalık bir yolculuktan sonra ana tren istasyonunun önüne geldik. Kalacağımız otel, Kemi'dekinin kardeş oteli, Cumulus Kaisaniemi Hotel. Ana tren istasyonuna sadece 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde. Oda başı kahvaltı dahil 99 EUR. Helsinki'yi keşfetme zamanı. Bu şehir bazı kitaplarda biraz Rusya, biraz Asya ve kalanı da İskandinavya'ya benzeyen şehir olarak tanımlanıyor. Helsinki sahil şeridi 100 km civarında ve etrafında da 300'e yakın ada bulunmakta. Gezimiz boyunca köprülerden geçtik, altındaki buz tutmuş nehirde balık tutmaya çalışan insanları izledik, konsolosluk binalarını ve önünde nöbet tutan askerlerin olduğu başkanlık sarayını gördük, bakanlıkların arasında dolaştık ve en sonunda Helsinki'nin simgesi olan beyaz kilisenin önüne geldik. Saat 11:30, Senato Meydanı'nın önündeydik. Helsinki, 1812'de başkent olduktan sonra mimar Carl Ludwig Engel tarafından şehre birçok bina yapılmış. Bunların başında Senato Meydanı ve beyaz kilise Protestan Katedrali gelmekte. 1850'li yıllarda Finlandiya, Rusya'nın egemenliği altında bulunduğu için bu meydanda Rus Çarı II. Aleksander'ın da bir heykeli bulunmakta. Senato Meydanı'nda Neoklasik tarzda inşa edilmiş olan katedral sade ama çok güzel bir yapı. Meydanın bir tarafında Fin Senatosu, diğer yanında da Helsinki Üniversitesi bulunuyor. Kiliseden çıktıktan sonra sokaklar arasında yürümeye devam ettik. Hava o gün çok güzeldi, +2 derece. Tatil boyunca gördüğümüz en düşük sıcaklık, -14/-15 derece oldu. Küçük bir mola için Parlamento yakınlarında Sokos adlı bir dükkana girip kahve molasından sonra parlamento binasının önüne gittik. İçeri giremedik ama en azından Finlandiya Parlamentosu'nu da görmüş olduk ve bu geziyle turumuzu tamamlamış olduk. Dönüş yolculuğumuz başladı. Her şey çok güzel ve keyifliydi. Herkesi bu soğuk havalarda buralara bekleriz. Tatilimizin en iyi turu: Sampo Gezisi, En Unutulmaz An: Buzda Yüzme ve Kuzey Işıklarını Seyretmek. Bütün uçuşlarımızı Finnair ile gerçekleştirdik. Biz memnun kaldık, tavsiye ederiz. Uluslararası uçuşlarda yemek var ama yurtiçi uçuşlarda sadece içecek ikramı yapılıyor. Dun aksam itibari ile Finlandiya yi aklima sokmus bulunmaktasin Tam hayalimdeki gibi bir yer, Aklima `Gri Kurt` filmi geldi. Izlemediysen onu da izlemeni tavsiye ederim.. Listeme yazim bile umarim en kisa zamanda ben de blogumda paylasirim.. Sevgiler.. batan tur şanssızlığından sonra tursuz da olur diyorsunuz yani. bir de sormak istediğim kışın uçmak nasıl? zaten uçak fobim var, sanki kışın da böyle yerlere uçmak daha zor gibi geliyor. cesaretimi toplayarak böylesine güzel bir gezi yapmak isterim. ayrıntılı yazıların için çok teşekkürler.."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/kuzeyin-buyulu-sehri-stockholm/", "text": "Kuzeyin Venedik'i ya da Köprülerin Şehri ya da İskandinavya'nın masalsı kenti gibi ünvanlara sahip Stockholm ve aynı zamanda çoğu insanın görmek için can attığı ama gidip de tüm mal varlığını yiyip bitirme korkusuyla gitmediği ya da ertelediği şehir... Pahalı İskandinavya ülkesi İsveç'in başkenti ne de olsa. Tahmin ettiğimiz \"pahalı\" değilmiş diyorum ve gidin görün muhakkak diyerek ısrar ediyorum. Ancak pahalı değilmiş derken, bu demek değil ki o restoran senin bu restoran benim yedik içtik saçtık paraları. Maliyetleri makul bir seviyede tutmak için epey çaba sarf ettik ve birçok önlem aldık. Maliyetler için aldığımız önlemleri rehberde ayrıntılı olarak anlatacağım. Siz de onlara benzer önlemler almayı ihmal etmeyin derim. Aksi takdirde bugünkü Euro/TL paritesiyle pahalıya mal olacak bir şehir gezisi olacaktır sizin için. Yıllar önce Oslo'ya gittiğimizde aylardan Ekim'di. Günler kısa ve soğuktu. Buranın baharını/yazını görsek ne güzel olur diye geçirmiştim içimden. Bahar aylarını görmek Stockholm'e nasip oldu. Çünkü Stockholm için Mayıs sonunu seçtik ve böylece uzun günlerin, beyaz gecelerin tadını çıkarttık. Gece saat 11:00'de hala aydınlık olan şehirde neredeyse hiç zifiri karanlık olmuyor uzun yaz gecelerinde. Hava ise inanılmaz güzeldi, sıcaktı. Bu sıcaklık eminim şans işi. Yani Mayıs günü soğuk da olabilirdi. Ama yine de bu kadar kuzeye çıkılmışken Stockholm için yaz aylarını tercih etmelisiniz ve beyaz geceleri yaşamalısınız bence. Mayıs Haziran Temmuz hatta Ağustos bence en uygun aylar, bu güzel şehri keşfetmek için. Dünya'da kişi başına düşen en yüksek sayıda müzeye sahip şehirlerden birine, Stockholm'e gittiğinizi hatırlatırım. 70 müze ve 100 kadar sanat galerisi sizin ziyaretinizi bekliyor. Eee bir de şehir 14 ada üzerine kurulmuş ve bu adaları birbirine bağlayan 57 köprü olunca Stockholm için sadece bir hafta sonu yetmez bence. Biz 4 yetişkin ve biri 5 aylık bebek 2 çocukla gezdik bu güzel şehri. Perşembe günü vardık oraya ve Pazar öğle sularında ayrıldık ordan. Bu zaman zarfında (3 gece) bol bol yürüdük, bölgelerini keşfettik. Ancak saray ve müze gezmeye fırsatımız olmadı. Çocuklar nedeniyle ve hava da güzel olunca dış mekan aktivitelerini seçtik. Benim önerim Stockholm için 3 gece- 4 gün planlanması yönünde. Bu süre zarfında şehre dair bir fikir edinmek mümkün. Stockholm'de konaklama için ilk kriter tabii ki maliyet olacaktır. Ucuz bir yer bulmak kolay değil. Yer seçerken 2. kriteriniz metroya yakınlık olmalı bence. Şehirde çok iyi bir metro ağ sistemi var. Metroya yakın olduğu sürece Stockholm şehir gezinizde rahat edersiniz. Aklınızda olması adına kaldığımız oteli burada bilgi olarak veriyorum: Courtyard by Marriot (4.125 İsveç Kronu 3 gece kahvaltı dahil değil). Otel metroya yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesindeydi. Merkez Tren İstasyonundan bir-iki durak uzaklıktaydı. Havalimanına giden otobüslerin geçiş güzergahına oldukça yakındı. Bu nedenle havalimanı transferi olsun şehir içi gezmeleri olsun konum olarak rahat ettik. Güzel, temiz bir oteldi. Hatta yakınlarındaysanız akşam bir şey içmeye buraya gelebilirsiniz. Bar tarafı oldukça güzel. Bölge olarak ise Gamla Stan en turistik bölgesi. Burayı merkez olarak görüp bu bölgeye yakın bir yer seçebilirsiniz. Havalimanından şehre ulaşmanın birden fazla alternatifi var. Birincisi otobüsle ulaşım: Flygbussarna adlı otobüsle kişi başı 99 İsveç Kronu ödeyerek şehre ulaşmanız mümkün. Burada dikkat etmeniz gereken birden fazla hat olduğu. Biz yaklaşık 50 dakikada kalacağımız otele kadar otobüsle geldik. Havalimanından şehre ulaşmanın bir diğer yolu ise tren. Merkez tren istasyonuna kadar giden bu tren sonrası metroya binerek otelinize ulaşabilirsiniz. Arlanda Express Stockholm pass ile 120 İsveç Kronu. Eğer Stockholm pass yok ise 260 İsveç Kronu ödemeniz gerekiyor. Stockholm öncesi uzun bir süre bu soru kafamızı meşgul etti. Stockholm pass alınması maliyet açısından akıllı bir hareket mi, değil mi? Çünkü Stockholm Pass'ın kendisi de oldukça maliyetli bir şey. Eğer alınacaksa havalimanından almalıyız diye düşündük. Çünkü havalimanı-şehir içi ulaşım kısmında bahsettiğim üzere transferlerde indirim sağlıyor. Biz gitmeden kabaca gezilecek görülecek yerleri önce çıkarttık. Bu saydıklarım Top 10 turist aktiviteleri. Toplamda 1.000 İsveç Kronu. Bir de 3 günlük şehir içi metro kullanımını da eklersek fiyat iyice artıyor. Stockholm Pass'ın 1-2-3 ve 5 günlük tarifeleri var. Bir de toplu taşıma dahil olan ve olmayan versiyonu var. Burada önemli olan nokta toplu taşıma ile kartın kendisi bağımsız. Şöyle ki; 2 günlük pass alsanız bile 72 saatlik toplu taşım aracı kullanma imkanınız var. Bir de pass için internette indirim kodu var diye bir şehir efsanesi dolaşıyor. Biz öyle bir şey bulamadık. İnternette epey araştırdık. İndirim kodu altında saçma sapan sitelere yönlendirilince indirim kodunu aramaktan vazgeçtik. Güya her sene için başka bir kod varmış. O kodu kullanarak internetten alırsanız daha indirimli oluyormuş. Bu bilgiyi doğrulamam mümkün değil. Yukarıda dikkate aldığım bilgilere göre ilk aşamada 2 günlük pass almaya karar verdik. Sonuçta bu Pass'la 72 saat metro da kullanabilecektik. Sonra şapkamızı çıkarttık, önümüze koyduk ve gerçekçi olalım arkadaşlar dedik. 3 günlük seyahatimizde 2 çocukla bu kadar aktiviteyi başarmamız imkansız sonucuna varınca pass'ı almaktan vazgeçtik. Seyahatin sonunda ne kadar doğru bir karar aldığımızı burada belirtmeme gerek var mı? Sadece Fotografiska ve Skansen'i gezmeyi başarabildik çünkü. Ama olsun. Defne ve Eren'le harika bir Stockholm gezisi yaptık. Sanırım Stockholm Pass'ın alınması mantıklı mı? Sorusuna ayrıntılı cevap vermiş oldum. Ülkenin büyük çoğunluğu yeşillik ve sularla kaplı. Bunu uçaktan bile görmek mümkün. Stockholm ise tamamen adalar üzerine kurulu bir şehir ve öncelikle Gamla Stan adasından oluşmaya başlamış, zamanla çevre adalara sıçramış. Şu anda ülke nüfusu 10 milyon civarında ve nüfusun 1,5 milyonu da Stockholm'de yaşıyor. Stockholm gezinizi adalara göre planlamakta fayda var bu nedenle. Hangi adada hangi tarihi ve turistik mekanın olduğunu bilirseniz bu şehirdeki günlerinizi planlamak çok daha kolay olacaktır. Biz bu adalardan Kungsholmen, Gamla Stan, Södermalm, Norrmalm, Östermalm, Djurgarden ve Skeppsholmen taraflarına odaklandık. Otelimizin bulunduğu ada. Burada Courtyard by Marriott Stockholm Kungsholmen'de konakladığımızı üstte konaklama kısmında belirtmiştim. Otelin karşısında Kronobergsparken adlı bir park var. Şehir halkının dinlendiği, çocukların etrafta koşuşturduğu, bisiklet-kaykay-paten gibi aktivitelerin yapıldığı bence gün içerisinde biraz dinlence için uğranabilecek bir yer. Ada üzerinde bulunan diğer önemli yer Stockholm City Hall yani Stockholm Belediye Binası. Buradaki en önemli iki oda Blue Room ve Golden Room. Blue Room, başta mavi olarak yapılması planlanmış olan fakat sonrasında kırmızı tuğlalarla örülerek, öyle kalmasına karar verilen devasa oda. Golden Room da kraliçenin devasa altınla kaplanmış odası. Bu odada Türklerle ilgili bazı bilgilere de yer veriliyor. Ziyaret ederseniz bakın bakalım neymiş Her iki oda da görülmeye değer. Şehrin kalbi, ilk kurulmaya başlandığı yer ve şehirde geçirecek sadece bir gününüz varsa muhakkak görmeniz gereken tek yer, tek ada. Şehrin göbeği olan bu yerde ziyaret edilecek bir sürü önemli yer ve aralarında tekrar tekrar kaybolmayı isteyeceğiniz bir sürü güzel sokak yer alıyor. Oldukça turistik olan Gamla Stan Adası'nın ziyaret edeceğiniz en kalabalık yer olacağını unutmayın. Adaya gelişinizi bu durumuna göre ayarlamakta fayda var. Biz hem akşam hem de öğle saatlerinde buraya geldik. Öğle üzeri akşama kıyasla oldukça kalabalıktı. Adanın en bilinen, Stockholm'ün siluetini oluşturan yapısı Riddarholmen Kilisesi. Burası aslında Gamla Stan Adası'nın yanında bulunan Riddarholmen'in üzerinde yer alıyor. Bu arada \"holmen\" İsveç dilinde \"adacık\" demek. Royal Palace, kraliyet ailesinin eşyalarını, giysilerini ve yaşadığı yeri görebileceğiniz devasa bir yapı. 600 odalı bu sarayı gezmek oldukça vakit ister. Bizce adanın en güzel yeri Stortorget. Burası kartpostallarda ve Stockholm magnetlerinde gördüğünüz rengarenk dar uzun evlerin olduğu meydan. Burada geçirdiğimiz zaman çok keyifliydi. Binaların altında çeşitli kafeler mevcut. Burada hem yemek yiyebilir hem de bir kahve molası vererek soluklanabilirsiniz. Evlerin benzerleri Norveç-Bergen'de de bulunuyor. Stortorget'e gelmişken, burada bulunan Nobel Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Ödüllerin ne zaman, kime, neden verildiğine dair detaylı bilgilerin paylaşıldığı bu müzeyi buraya kadar gelmişken kaçırmayın derim. Müzenin bir benzeri Norveç-Oslo'da da mevcut. Bu yapıları ziyaret ettikten sonra sıra geldi caddelerde kaybolmaya. Gamla Stan'ın en önemli iki caddesi Österlanggatan ve Vasterlanggatan Caddeleri, yani Doğuya Uzanan Cadde ve Batıya Uzanan Cadde. Bizim naçizane tavsiyemiz bu caddeleri deliler gibi dolaşın. Küçük hediyelik eşya dükkanlarına girin. Buralarda Vikinglerin hayatına ve kullandıkları eşyalara dair birçok şey öğreneceksiniz. Farklı kültürlere ait restoranların birine oturup, keyif yapın ya da minik bir kahve dükkanına girip, soluklanın. Adanın gündüz saatlerinde aşırı kalabalık olmasının dışında bizi rahatsız eden bir tarafı olmadı. Gamla Stan'ı dolaştıktan sonra üçüncü durağınız Södermalm Adası olabilir. Burası son yıllarda etraftaki konaklama imkanları, yeme-içme mekanları ve ziyaret edilecek yerleri ile turistlerin ilgisini çekmeye başlamış. Ada yürüyerek keşfedilmek için uygun bir yer, sadece belli yerlerinde biraz inişli çıkışlı tepeleri bulunuyor. Üzerinde bulunan parkları çocukların ilgisini çekiyor. Seyahat planınıza kesinlikle eklenmesi gereken bir yer. Sadece size bir önerimiz var. Eğer burada bir yerde oturup, bir şeyler yemek isterseniz, muhakkak önden rezervasyon yaptırın. Yoksa uygun bir yer bulmanız neredeyse imkansız. Limanda bulunan en meşhur müzelerinden biri ise Fotografiska. Giriş kişi başı 135 SEK. Burada çok güzel resimler sergileniyor. Biz oradayken atlarla ilgili bir sergi vardı ve gerçekten muhteşemdi. Müze gezisinden sonra sıra geldi buradaki sokaklarda kaybolmaya. Yönümüzü kahve dükkanları, yemek mekanları, parkları ve alış-veriş mağazaları ile dolu olan SOFO Bölgesi'ne yani South of the Folkungagatan çevirdik. Burası özellikle gece gezmeleri için ideal. Şehrin en yeşil adası. Biz Gamla Stan'dan sonra en çok burayı sevdik. Adaya köprü ile Östermalm'dan girildiği andan itibaren sizi bir yeşil denizi karşılıyor. Sağ tarafta ilk etapta Nordiska Museum sizi bekliyor. Burada bu bölge insanı ve tarihi ile ilgili bilgi edinebilirsiniz. Sırada içerisinde 69 metre boyunda bir Viking gemisi bulunduran Vasa Müzesi geliyor. Bu gemi ilk seferinde batmış, sonrasında battığı yerden çıkarılmış ve burada sergilenmeye başlanmış. Burası Stockholm'ün en çok ziyaret edilen müzelerinden biri. Üçüncü sırada Aquaria Vattenmuseum gelmektedir. Burası envayi çeşit hayvana ev sahipliği yapıyor. Sırada Gröna Lund Tivoli var. Bizim ekip üyelerinen bazılarının en sevdiği yer. Sınırsız eğlence, sınırsız adrenalin, sınırsız gülme. Eğlence parkı sizi bekler. Ve finalde aslında bütün bir gününüzü bile geçirebileceğiniz, ama bizim sadece 2-3 saat kaldığımız, çocuklar için biçilmiş bir yer olan Skansen geliyor. Burası bir park. İçerisinde hayvanat bahçesi de var. Ayrıca İsveç'in köyleri de parkın belli yerlerinde yaşatılmış. Biz Skansen'e gittiğimizde hava da çok güzel olduğu için çok keyifli birkaç saat geçirdik. Çocuklu ailelere muhakkak tavsiye ettiğim bir yer. İçerisinde trenle yolculuk da mevcut. Tren kişi başı 40 SEK. Parka giriş ise büyüklere 180 SEK, 4-15 yaş arası çocuklara ise 60 SEK. Ada üzerinde tramvay ile ulaşım var. İçerisinde kafe olan bir troleybüs bile ada içerisinde seferler düzenliyor. Burası şehrin kalburüstü ailelerinin yaşadığı yer. Binaların güzelliğinden, mağazaların ihtişamından, etraftaki insanların giyiminden bunu anlamak mümkün. Östermalm'de ilk ziyaret ettiğimiz yer Saluhall oldu. Burası bir pazar yeri. İçerisinde meyveden sebzeye, balıktan ete kadar her türlü yemeği bulmak mümkün. Açıkçası fiyatlar bize biraz yüksek geldi. İçerisinde bulunan restoranlara oturup yemek yemek de mümkün. Östermalm sokaklarında bir çok kahve dükkanı ve yemek yeme mekanları bulunuyor. Ayrıca bizim gibi şanslı iseniz yoldan geçen Kraliyet Bandosu'nu da görebilirsiniz. Burası otelimize de yakın olan, şehrin en büyük bölgelerinden biri. Norrmalm'ın kuzey kısmı yerleşim yeri iken güney kısmı biraz daha turistik olan kısmı. Stockholm Merkez Tren İstasyonu burada olduğu için, şehre her gelenin bir kez olsun muhakkak uğradığı bir yer. Size son bir adadan bahsetmek istiyorum. Skeppsholmen; Modern Sanat Müzesi ile meşhur ada yani Moderna Museet. Modern Sanat'a ilgi duyanların muhakkak uğraması gereken bir yer. Yukarıda anlatılan yerlerin dışında size bir kulenin tepesini tavsiye etmek isterim. Kaknastornet Kulesi'nin tepesi. Burası Stockholm denince görünen manzaranın çekildiği mekan. Maalesef biz Stockholm'e gitmeden önce bu yeri bulamamıştık ama belki sizler gitmek istersiniz. Tekne turu ile kanallarda dolaşabilir ve şehri tanıyabilirsiniz. Södermalm'dan aşağıya doğru devam edip, anakaraya geçtiğinizde şehri tepeden gören Ericsson Globe'a çıkabilirsiniz. Bir diğer adı da Skyview. Burada da şehir manzarası sizi bekler. Şehrin en güzel yerlerinden birinin bir metro hattı üzerindeki dekore edilmiş olan durakların olduğunu söylesem bana inanır mısınız? Aşağıdaki resimlere bir göz atmanızı tavsiye ederim... Metro hattının adı yani Tunnelbana'nın adı 10-11 mavi hat... Buraya da muhakkak zaman ayırmanızı öneririm. Stockholm resimlerine bakınca köprü üzerinde görülen bir taç resmi vardır. İşte o köprünün adı Skeppsholm Köprüsü... Ufak bir fotoğraf molası için muhakkak uğramanızı öneririm. Stockholm deyince birçoğumuzun aklına çok pahalı bir şehir olduğu gelir. Bana sorarsanız öyle mi diye Avrupa'dan pek de farkı olmadığını söylerim. Çok iyi bir yerde, çok iyi bir yemek yemek isterseniz hatırı sayılır bir para ödeyeceğinizi unutmayın, fakat bunun dışında herhangi bir Avrupa şehrinde harcayacağınız para kadar para harcayacağınızı hatırlayın. Şehirdeki ilk kahvemizi Espresso House'da içtik. Fiyatlar makuldü. Espresso House bir zincir ve şehrin çeşitli yerlerinde görmek mümkün. Fiyatlara gelince; Flat White 44 SEK, Caffe Latte 39 SEK, Cappuccino 39 SEK, Cortado 36 SEK. Biz ilk gün yağmurdan kaçıp buraya sığındık ve çocuklarla beraber güzel vakit geçirdik. Sokaktan alınan çilek ve muzun birer kilosu 67 SEK tutuyor. Stortorget'te oturduğumuz Chokladkoppen'i öğle yemeği ve kahve molası için kesinlikle tavsiye ederiz. Oturduğunuz mekanlarda cam şişede su istemenize gerek yok. Musluk suyu her yerde içildiği için musluk suyu istemeniz yeterli. Gönül rahatlığı ile içebilirsiniz. Böylelikle su için para ödemenize gerek kalmayacak. Saluhall, bizim sadece içinde dolaştığımız bir yerdi, içeride yemek yemedik ama gördüğümüz kadarıyla fiyatlar et ürünlerinde pahalı. Yine de Saluhall'in Stockholm'ün favori ve tercih edilen mekanlarından biri olduğunu unutmamak gerek. Köfteleri ile bir diğer meşhur yer Pelikan. Burası Södermalm üzerinde yer alıyor. Akşam yemeklerimizden birini otelde yedik, Courtyard by Marriott Stockholm Kungsholmen'deki Björk Bar&Grill. Hamburgerleri ve patatesleri oldukça lezzetliydi. 4 adet hamburger menüye, 1 adet köfte menüye ve yanına alınan içeceklere 865 SEK ödedik. Östermalm'de yer alan kafelerden biri olan Joe&The Juice'de taze sıkılmış meyve suları ile enerji depolayabilirsiniz. Bardaklar 60-65 SEK civarında. Tatillerde ara sıra çok sağlıklı beslenemesek de yine de yediklerimizin çok zararlı olmamasına dikkat ediyoruz. Fast food olarak değerlendirilse de Max Hamburgare'i tercihleriniz doğrultusunda çok sağlıklı hale dönüştürebilirsiniz. İstediğiniz kıvama getirdiğiniz siparişleriniz makineler vasıtası ile sizler tarafından giriliyor. Burası da zincir olan restoranlardan biri. 5 adet hamburger, 3 adet patates kızartması ve 2 adet içeceğe ödediğimiz toplam tutar 405 SEK. Son sabah otelimizin yakınında bulunan Petite France'a gittik. Kahvaltı için tercih edebileceğiniz bir yer. 2 adet omlet, 3 kruvasan ve 4 kahve için ödediğimiz tutar 688 SEK'di. Tabii ki valize kıyafet koymak yerine ton balığı, peynir, zeytin gibi envai çeşit yiyecek içecek doldurduk. Son gün hariç tüm kahvaltılarımızı otel odasında kendimiz hazırladık. Kendin pişir kendin ye usulü :) Tabii ki otel odasında mutfağımız olmadığı için biraz zorlandık ama bence bütçeye çok yardımcı oldu. Tavsiye ederim. Stockholm rehberini Stockholm Sendromu ile bağlayıp sonlandıralım o zaman. \"Stockholm Sendromu nedir?\"; arkadaşlar? Eminim daha çok herkes duymuştur ama tam olarak ne olduğunu bir de bizden okuyun. Stockholm sendromu, kendisine eziyet edeni haklı görme hali, kötü davrananı anlama durumu, yaşadığı bütün olumsuzlukları hak ettiğini sanma durumudur. Off the Road on the Track ve Gez Tat Anlat Aileleri olarak Stockholm'deydik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/lizbon-gezi-rehberi/", "text": "Lizbon... 2016 yılında Telegraph Seyahat Ödülleri'nde 70.000'in üzerinde okuyucu tarafından oylanarak Dünya'nın En İyileri Kategorisinde dokuz basamak yükselerek 26 numaraya yerleşmiş. Peki ama neden? Lizbon nasıl bir yer? Orada neler yapabilirsiniz? Gitmeden önce bilmeniz gereken her şey bu rehberde. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre Lizbon komşularına göre en ucuz 4. Avrupa şehri. Batı Avrupa sınırları içinde ise en ucuzu!!! Lizbon'un, Vasco da Gama'nın Hindistan'a yaptığı 1497'deki seferi dahil olmak üzere dünya çapında düzinelerce keşif gezisi için başlama yeri olduğunu biliyor muydunuz? Kentin Keşif Çağındaki rolü oldukça belirleyici. Lizbon'un tarihi 28 No'lu tramvayıyla gezmek ayrı bir deneyimdir. Şehrin dar sokaklarında yukarıdan aşağı inen asırlık ahşap tramvaylar Lizbon şehriyle bütünleşmiş adeta. Arnavut kaldırımlı sokakları süsleyen metal izler Lizbon'un nostaljik karakterinin örneği. Lizbon'da Dünya'nın en iyi muhallebili tartlarını deneyebilirsiniz. Pasteis de Belem'deki muhallebi tartları dünyaca ünlüdür ve bu yüzden kuyruk genellikle kaldırım boyunca uzanır. Denedik, yerinde tattık ve gönülden tavsiye ediyoruz. En güzeli Lizbon'daki tarihi Belem Pastanesi'nde gerçekten. Lizbon sokak sanatından etkilenmemek mümkün değil. Her yerde karşınıza grafitiler çıkacak şaşırmayın. Lizbon'da yapılacak en güzel şey yukarılara çıkıp şehri tepeden seyre dalmak. Birçok park o kadar güzel şehir manzarasına sahip ki. Gün batımını yukardaki bir parktan seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Gitmeden onun kitaplarını alın okuyun derim. Jose Saramago inanılmaz bir hayal gücüne, felsefi derinliğe sahip Nobel ödüllü Portekizli yazar. Müzesine gidin. Ölüm bir varmış, bir yokmuş ve Körlük en beğendiğim kitaplarıdır. Yazar Lizbon şehrinin kuzeyindeki bir köyde doğmuş ancak öğrenimini Lizbon şehrinde tamamlamış. Jose Saramago'nun Müzesi'ni gezmek müze kapalı olduğundan bize nasip olmadı. Belki size nasip olur. Avrupa'da en çok güneşli güne sahip iki şehir Atina ile birlikte Lizbon'dur. Avrupa'da güneşi bulmak çok kolay değil. Lizbon garanti yerlerden biri ama. Portekiz'in müzik geleneğinin özünde ağırlıklı olarak yavaş ve melankolik karakteri olan fado aslında ağıt tarzı bir müzik. Müzik lirik ve gitarlar eşliğinde söyleniyor. Gece hayatında FADO kültürü oldukça yaygın. Canlı bir performans Lizbon gezisinde fena olmaz bence. Şehirden sadece 30km uzaklıktaki sahillerde yazın denize girmek mümkün. Lizbon'dan günü birlik masal diyarı Sintra'ya gitmek mümkün. Her 20 dakikada Rossio istasyonundan kalkan trenlerle Sintra'ya 40 dakikada ulaşmak mümkün. Burası için aman dikkat diyeyim. Evet masal diyarı. Evet çok değişik saraylar var. Ancak ben hayatımda böyle turist çılgınlığını başka bir yerde görmedim. Arabayla gitmiştik. Girmemiz, çıkmamız saatlerimizi aldık. Kaçtık oradan resmen. Cabo da Roca, yani Avrupa Kıtası'nın En Batı Ucu Lisbon şehir merkezinden sadece 40 km uzaklıkta. Sintra'dan koşar adım kaçan biz Sintra'dan sadece 20-25 dakika uzaklıktaki Cabo da Roca'da uzun uzun zaman geçirdik. Burada insan adeta sonsuzluğu yaşıyor. Burası Avrupa Kıtası'nın en batı noktası. Burada Kıta bitiyor. Atlantik Okyanusu'yla yüzleşiyor insan. Buraya muhakkak zaman ayırmalısınız. Kentteki İsa Mesih heykeli bunun kanıtıdır. Kendinizi San Francisco'da hissetmeniz de mümkün. Bunun sebebi 25 Nisan Köprüsü tabii ki. Bu köprüyü Vasco da Gama Köprüsü ile karıştırmayın. Vasco da Gama Köprüsü Avrupa'nın en uzun köprüsü olma ünvanını taşıyor (17km) ve Lizbon trafiğini rahatlatmak için 25 Nisan Köprüsü'ne ek olarak yapılmış. Denizin kıyısına inşa edilmiş güzel bir Gotik manastır olan Jeronimos Manastırı'na mutlaka uğrayın. Yakındaki Belem Kulesi ile birlikte Jeronimos Manastırı, Unesco'nun Dünya Mirası Listesi'nde olup, Portekiz'in en büyük tarihsel figürlerinin birçoğunu içeren güzel bir Gotik şapel içerir. Bu manastır 15. Yüzyılda inşa edilmiş ve Vasco da Gamas'ın Hindistan'ı keşfini anmak amacıyla yapılmış. Biz bu bölge için yarım gün ayırdık. Burada Manastıra girmemiştik. Onun yerine sahil kıyısına gidip Kaşifler Anıtı ile birlikte yere çizilmiş Kaşifler Haritası'nı görmüştük. Ardından Belem Kulesi'ni karşıdan seyretmiştik. Günün bitimini ise bu bölgede olan Belem Pastanesi ile yapmıştık. Buraya biraz daha erken gelirseniz programınıza Jeronimos Manastırı'nı da ekleyebilirsiniz. Lizbon'un en eski semti olan Alfama'nın ortaçağdan kalma sokakları çok eski tarihe dayanıyor. Buradaki kale de Arap döneminden ele geçirilmiş. Burayı bulmak hiç de zor değil çünkü her caddeden bu yapıyı görmek neredeyse mümkün. Biz bu kalenin olduğu tepeye çıktık. Kalenin içine girmek yerine onu karşıdan seyretmeyi tercih ettik. Tepedeki parklardan şehri seyretmek hatta gün batımını seyretmek ayrı bir güzel. Şehirde böyle güzel manzaraya sahip birçok cafe roof bar var. 1902 yılında yapımı tamamlanmış ve şehrin ayakta kalan son yatay asansörüne eminim şehrin sokaklarını arşınlarken göreceksiniz. Santa Justa Caddesi'nde sıra bekleyen turistleri görürseniz anlayın ki asansöre gelmişsiniz. Nedenini anlamadığım bir şekilde insanlar sıraya girmiş bu asansöre binmek için bekliyorlardı. Halbuki Lizbon'da görülecek daha güzel yerler var. Zamanı heba etmemek gerek. Lizbon'un en hareketli caddelerinde dolaşın, çarşısında gezin. Sahile doğru yürüyün. Ama öncesinde ünlü Cafe A Brasiliaria'da bir kahve için. Lizbon'da bol bol sokaklara dalın, sadece sokakları keşfedin ve tepelerden karşınıza çıkan manzaranın tadını çıkartın. Eğer zamanınız varsa Lizbon'un büyük şehir pakına gidebilirsiniz. Monsanto Orman Parkı Dünya'nın en büyük 20 şehir parkından biriymiş. Lizbon şehrinin yaklaşık 1/8'ini kaplayan alana kurulu bu parkın hepsini gezmek mümkün olmasa da şöyle oksijen depolamak için bire-bir. Biz oradayken kitap fuarı vardı. Dilini bilmesek de kitaplar arasında dolaşmak oldukça güzeldi. Lizbon'un havalimanı şehirden sadece 6km uzaklıkta ve şehre metroyla 20 dakikada ulaşmak mümkün. Biz Lizbon'da tam 2 gün geçirdik. 3 gece de konakladık. Bence bu süre şehri anlamak, hissetmek için yeterli. 10 günlük Portekiz turumuza güneyden Faro'dan başlamıştık. Yukarı doğru çıkarken Lizbon'da da mola verdik. Lizbon sonrası da yönümüzü Douro Vadisi'ne çevirdik. Konaklama için bizim tercih ettiğimiz bölge ise Alfama'daydı. Tarihi bir yer alan Alfama birçok yere yakın. Tarihi dokusu, Fado müziği yükselen restoranları, süslü sokaklarıyla bence konaklama için en doğru adres. Kaldığımız evi airbnb sitesi üzerinden bulduk. Sitede yayınlanan fotoğraflara göre oldukça küçük bir ev çıktı tuttuğumuz ev ama sahibi o kadar tatlı biriydi ki kızamadık. Bize çok yardım etti. Arabamızı 3 gün çok ekonomik bir yerde park etmemizi sağladı. 3 gece için otoparka sadece 18 euro ödedik. Otopark deniz kıyısında bir yerdeydi. Eğer tepedeki otoparklara bıraksaydık bir otel parası bayılabilirdik. Aman dikkat. Kalacağınız yer ile otopark konusunu önceden konuşun. Size uygun yerler önersinler. Lizbon'da mutfağı olan küçük bir evde kaldığımızdan çoğunlukla kendimiz pişirdik. Örneğin kahvaltıyı hep evde yaptık. Time Out Market çıkışı deniz kıyısında yürürken gözüme çarpan Monte Mar'ı da tavsiye ederim. Köprü manzaralı. Lizbon'da sadece bir akşam dışarda yemek yedik ve onun için de kaldığımız eve yakın bölgedeki Cork Screw adlı mekanı seçtik. Küçük bir Portekiz restoranı ki sadece yerel tadları tatmak ve Portekiz şarabı içmek için önerilen, tavsiye edilen bir mekan. Ben de gönül rahatlığı ile tavsiye ederim. (Biz o akşam hafif bir şeyler yemeği tercih etmiştik ve tek kişi şarap içti. Toplam 30 Euro ödedik). 10 günlük Portekiz turumuzun rotası için lütfen tıklayın. 10 günlük Portekiz turumuzun maliyeti en yakın zamanda burada."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/londra-icin-okuma-listesi-burada/", "text": "Londra 11 ay yaşayan kuzenim Pınar'la Londra seyahatim öncesi kafa kafaya verdik ve Londra'yı, İngiltere Kültürü'nü, İngiliz olmayı anlamak adına bir 'Okuma Listesi' çıkarttık. Ben çalışkan bir talebe olarak bu kitapları Londra seyahatim öncesi aldım ve okumaya başladım. Bence seyahate hazırlanmak sadece şehir rehberi satın almakla sınırlı olmamalı. Gidilecek şehir hakkında yazılmış kitaplar varsa, ya da o şehirde çekilmiş bir film bence muhakkak okunmalı/izlenmeli. Listeye bir kitap daha eklemek istiyoruz: Güzel ama sıkıcı olabilir bazıları için: iris murdoch- a severed head. Bu kitap çokeşliliğe batılı bir bakış açısı getiriyor, eğer yazarın hiç kitabını okumadıysanız bununla başlamak doğru olmayabilir, kurgusu biraz farklı, ahlak, özgürlük gibi karmaşık kavramlarla ilgili ama cok karışık, yavaş ilerliyor. Daha çok psikanalitik hatta. Eğer ilginizi çekerse Londra dönüşü kitabı olabilir. Hatta yazarın the bell'ini okuyun bu kitabı sonra okuyun. Survey of London içinse ayrı bir paragraf açmak istiyoruz: John Stow'un 1700'lü yıllarda yazdığı bir kitap. Büyük londra yangınından önceyi anlatıyor. Metro sistemi, kent planına karar verilmesi, londoner olmak gibi konuların çok basit bir dille anlatıldığı bir kitap. Kitabı bulamazsanız yapılmış çalışmalar var, refere eden daha yeni, hem edebi hem kent planı konusunda. Onları bulup takip edebilirsiniz. Çeviriler içinse bizim önerimiz: Yapı Kredi, İş Bankası, İletişim, Can ya da Okyanus yayınları. \"Bizim 'klasik' alışkanlığımız daha çok Rus edebiyatı üzerine. İngiliz edebiyatına yabancıyız millet olarak. Diğer yazım tarzlarına göre daha ağdalı. Daha eleştirel, daha dolambaçlı, daha seçkinci. Austen, Bronte hatta yakın dönem Wolf bile ingiliz geleneklerini ya da toplumsal normlarını biliyormuşsun ön kabulüyle eserlerini yazan, edebiyatta da bu açıdan ünlenmiş yazarlar. Mesela Goethe, 50 yaşında bir erkek olarak kitabında baya normal normal dayı- yeğen evliliğinden bahsediyor, dolayısıyla okuyucu cok içine giremiyor mesela, çünkü bu olayı içselleştiremiyor. Ya da Dostoyevski, İnsancıklar'da bazı şeyler öyle ajite ediliyor ki, iki sayfa abartı bir şey okuyorsun duygusuna kapılabiliyorsun, çünkü içinde bulunduğumuz dönemde asla problem olmayacak bir şey hakkında yazmış oluyor yazar. Yani bazen dili ya da dönemin normlarını algılamakta zorlandığımız için problem olabilir ve biz kitabı bu nedenle anlamamış, satırların içide bu nedenle kaybolamamış olabiliriz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/londra-icin-playlist-burada/", "text": "Londra'ya gitmek üzere hazırlanırken; kendisi de bir Londoner olan Benjamin Clementine'dan 'London' ile açılış yapılır. Uçak Londra'ya inişe geçmişse, Grammy canavarı Adele'den 'Hello' dinlenir. Waterloo istasyonuna denk geldiyseniz; İngiltere'de Eurovision birinciliği yaşamış isveçli grup Abba'dan Waterloo dinlenir. Theme nehrinin karşı yakasından, parlemento binasını ve Big Ben'i görüyorsanız, efsane grup Queen'den Bohemnian Rhapsody dinlenir. Nothing Hill civarlarındaysanız, metrodan inişte mavi güzel English evler görüyorsanız, şu anda da orada yaşayan, komşunuz olan Tori Amos'tan A Sorta Fairytale dinlenir. Soğuk güzel bir rüzgar değdiyse yüzünüze ve Camden Town'daysanız; Amy Winehouse'dan Valerie dinlenir. Big Ben'in hemen yukarısından, National Gallery'e doğru giden yürüyüş yolunda Cat Setevens- Wild World, Covent Garden'da bişeyler içerken; Brad Paisley 'Southern Comfort Zone' dinlenir. Piccadily ve Leicester Squareler derken güneş batıyor ve akşam oluyorsa, tipik bir Londra grubu olan Coldplay'den Cemeteries of London ve biraz daha enerjik bi akşam için; A Sky Full of Stars dinlenir. Camden Town'da ya da Portebolla'daysanız Sting'den Brand New Day dinlenir. O halde Pulp- Common People dinlenir. British Museum'u gezdiyseniz, Paul McCartney'den- Maybe I'm Amazed, hemen yakınındaki Oxfam'a uğradıysanız eski kitapların arasında Beatles'tan Yesterday dinlenir. Eski bir Beatles albüm kapağından hatırlayacağınız Abbey Road'taysanız, St. James'te, Regent'ta ya da Greenwich'te ya da şarkının ilham kaynağı Hyde Parktaysanız; Blur- Parklife dinlenir. giderken belki her gün Pınar'ın dinlediği metro şarkıları- Fleetwood Mac- Dreams ve Gypsy bir kere olsun dinlenir. Uyandıysanız ve hava güneşliyse, Pınar'aUCL günlerimi hatırlatan; Morrisey- Let Me Kiss You dinlenir. Oxford yollarına mı düştünüz o zaman, efsane bir baterist ve solist olan Phill Collins'in bağımlılık yapan şarkısı- Another Day in Paradise dinlenir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/londra-londrada-sehir-ici-ulasim-ucretler-hangi-bileti-almak-gerek-ve-telefon-internet/", "text": "Londra dünyanın en eski ve en yaygın metro ağlarından birine sahip. Dolayısıyla her yere metro ile ulaşım mümkün, ayrıca aynı zamanda filmlerden, fotoğraflardan hatırlayacağınız kırmızı iki katlı otobüslerle de seyahat edilebiliyor. Metro kartı aldığınız takdirde bu otobüslerle de seyahat edebiliyorsunuz. Ama beş-altı günlük bir gezi için hız önemli olabilir. Daha çok yer görmek için metro kullanabilirsiniz. Metro sisteminde fiyatlandırma 'zone'lara göre değişiyor. Birinci zone ve ikinci zone'u kapsayan bir metro bileti işinizi görecektir bence. Ayrıca, biletlerin de 09:30'dan sonra kullanılabilir versiyonlarını yani off-peak almanızı öneririm. Hem daha ucuz, hem kahvaltı falan derken zaten 09:30 öncesi metroya pek binilmiyor hem de Londra'da dükkanlar ve müzeler 10:00'dan önce açılmıyor. Bu iki bağlantı işinizi görür. Ayrıca buralardan grev olup olmadığına da bakmak lazım. Çünkü iş durdurma ya da haftasonu bakımları sebebiyle duraklamalar Londra metrosunda olabiliyor. Metro haritası bütün metro istasyonlarında sürüsüne bereket ve bedava. Çözmeniz de çok kolay. Ayrıca internetten telefona da indirebilirsiniz. Şimdi hemen haftalık travelcard alayım demeyin çünkü yine İstanbul'dan farklı olarak payg'da günlük maksimum limit var. Yani belli bir ücrete ulaştığınızda bundan sonrası BEDAVA. Bu ücret otobüslerde 4,6gbp ve zone gözetmiyor, yani 4,6 pound'a londrayı tüm gün otobüsle gezebilirsiniz. Tube ve trenler için ise zone'a göre değişiyor. Püf nokta şu: 7 günlük travelcard'ın fiyatı 5 günlük maksimum pay as you go ücreti kadar. Yani eğer siz 7 gün içerisinde 5 gün veya daha az seyahat edecekseniz payg kullanmanız çok daha mantıklı. Limitin altında kalırsanız ucuza gelmiş olur, 5 gün doya doya gezerseniz de en fazla 1 haftalık travelcard ücreti kadar para ödersiniz. O yüzden diyorum, travelcard almanın hiç bir mantığı yok. Otobüsler her yere gidiyor. Otobüs kullanıyorsanız çoğu zaman yürümenize gerek yok. Otobüslerin kötü tarafı ise çok yavaş olmaları, yolda bir sorun olursa yolculuk süresinin uzaması işten bile değil. Pozitif yanı, rush hour dışında genelde oturarak gidip gelirsiniz, 1 saat ayakta geçmez yani. Tren: Londra çevresindeki ulaşım yerlerine ve ülkenin bir çok yerine giden trenlerden şehir içinde de faydalanabiliyorsunuz. Özellikle güney Londra'da tube pek olmadığından trenler bazı yerler için çok iyi alternatif oluşturuyor. Trenlerin sorunu çok yerde durmamaları ancak bu da sizi gideceğiniz yere hızlı götürdüğü anlamına geliyor olabilir. Çünkü tren yolculuğunun kendisi 10dk olabilir ama metro kadar sık geçmedikleri ve sık sık gecikmeler olduğu için trenler asla tube'u yerini tutması söz konusu değil. Kullanacağınızı sanmıyorum ama yine de ne olur ne olmaz. dlr: Bu tube gibi ama değil. Özünde güneydoğu Londra'da yaşanan sosyal değişime cevap olarak ortaya çıkmış ve genel olarak bu taraflarda hizmet veren bir raylı sistem bu. Çoğunlukla yer üstünde ve tube kadar hızlı gitmez ve tube kadar sık geçmez. Minimum personel prensibi ile çalışır, çoğu durağında turnike yok, siz oyster card'ınızı duraktaki cihaza gönüllü olarak okutmalısınız. Araçlarda sık sık bilet kontrolü olur, denk gelirse ve kartınızı okutmadıysanız güzel bir ceza yersiniz. Yine ne olur ne olmaz diye yazdım ben. Tube: Kuzey Londrayı ağ gibi ören bir yeraltı ulaşım ağı, metro. Sık geçer, hızlı gider, erken açılır geceyarası kapanır. Bunu 24 saat yapmaya çalışıyorlar ama zannetmiyorum. Bu duraklardan birine yakınsanız, merkez Londraya muhetemelen 10-15 dk uzaklıktasınız demektir. Bazı uzak istasyonlarda bu belki 30dk'yı buluyordur. Bununla bir yerden bir yere gitmek baya kolay ve keyifli, her şey hızlı oluyor. Bunun dışında Emirates Line var. Greenwich'e bu yolla nehirden ulaşım, tramvay gibi bir kaç opsiyon daha var ama bunları pek bilmiyorum, çünkü şehrin çok ufak bir bölgesinde hizmet veriyorlar. Şimdi şu meseleye gelelim: Travel ZONE. Londra 1 merkez olmak üzere 7 travel zone'a ayrılmış. Bunlar birbiri içine geçmiş halka gibi. Merkez Londra, yani turist olarak muhtemelen en çok içinde bulunacağınız kısım Zone 1. Zone 2 hemen bu bölgenin dışı, genelde insanların yaşadığı ve turist aktivitesinin daha az olduğu yerler. Yine merkezi sayılır. Zone 5 falan dedik mi baya uzaksınız demektir ama tube'a yakınsanız yine farketmez. Bu zone'ların mantığı şu: siz zone 2'den zone 2'ye giderseniz ayrı ücret, zone 1'den zone 2'ye giderseniz ayrı ücret ödüyorsunuz. Yani ne kadar zone'dan geçerseniz o kadar pahalı oluyor. Haftalık travelcard'lar da bu şekilde fiyatlanıyor. Geçerli olduğu zone sayısı arttıkça fiyat da artıyor. Sadece zone 2 olsun, sadece zone 2 ve zone 3 olsun gibi seçenekler var ama siz turist olarak zone 1 ve zone 2'de geçerli olanını alacaksınız (sadece zone 1'de geçerli olan aynı fiyat, gereksiz). Tabi en başta dediğim gibi, haftalık kart sadece 5 günden fazla seyahat edecekseniz anlamlı. Gece ulaşımı için şu an opsiyonlarınız: otobüs, uber, taksi, minicab, boris bike ve yürümek. Evet, pek çok gece otobüsü 24 saat çalışan otobüs hattı mevcut. Şehir oldukça güvenli, gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz. Hatta günün ve gecenin herhangi bir saatinde yürümek de gayet güzel bir opsiyon. Yani gideceğiniz yer yürüyerek yarım saat mesafedeyse ve aceleniz yoksa ve yağmur yağmıyorsa keyifle yürürsünüz. Boris Bike: Bunu çocuklarla yapamayabilirsiniz. Bildiğiniz kiralık bisiklet. Renkli kişilik belediye başkanı boris johnson'ın adı ile anılıyor. Merkez Londra ve zone 2'nin pek çok noktasında bisiklet park noktaları var. Buradan bisiklet ödünç alıyorsunuz. Ücretlendirme mantığı şöyle: 2 pound karşılığında bisikletlere 24 saat boyunca erişim hakkı alıyorsunuz. Yani 2 pound verdiğinizde istediğiniz duraktan istediniz bisikleti alıp kullanıyorsunuz ve herhangi bir bisiklet park noktasına geri bırakıyorsunuz. Yalnız bazı ek ücret ve kısıtlamalar var: Bu 24 saat içerisinde istediğiniz zaman bisiklet alabilirsiniz fakat bu bisikleti sadece 30dk boyunca kullanabilirsiniz, 30dk'yı aşarsanız her 30dk için ekstradan 2 pound ödersiniz. Böyle bir duruma düşmemek için baktınız 30dk olmak üzere, bu bisikleti bırakın yeni bir tane alın. 2 pound'a 30 dk'da bir bisiklet değiştirmek serbest, 30 dk'da bir değiştirdiğiniz sürece isterseniz tüm gün bisiklet sürün ek bir ücret ödemezsiniz ancak aynı bisikleti 30 dk'dan fazla kullanmak isterseniz ilk 30 dk'dan sonra her yarım saat için 2 pound ödersiniz. Taksiyi de asla tavsiye etmiyorum. Çok pahalı. Zaten bir kere bile ihtiyaç olmadı, binmedim. Şöyle söyleyeyim; Londrada beşinci zone'da yaşıyordum. Üç zone'luk bilet alıp, üçüncü zone ve beşinci zone arasını otobüsle gidiyordum. Londranın merkezindeki seyahatlarimde ise hemen hemen hiç metro kullanmadım, yürüdüm. Bunu da 'Central London' için kesinlikle tavsiye ederim. İyi bir haritanız varsa çok çok daha güzel oluyor. Parliament Building'i arkanıza aldığınızda karşıda London Eye ve şehrin bütün hight ligthlarını neredeyse görmüş olursunuz. Havalanından ulaşım; Heatrow, Stansted ve Gatwick havalimanları Londrada uluslararası olarak kullanılan havalimanları. Bunlardan hangisine ineceğinizi bilmediğim için üçüyle de ilgili bilgi vereyim. Heatrow, en kolay ulaşım olanağına sahip havalimanı, direkt metro ile şehrin merkezini seyahat edebiliyorsunuz. Bu havaalanı 6. Zone'da eğer dönüşü buradan yapacaksınız, bazen metro sisteminde arıza olabiliyor, kapalı bir hat olabiliyor. Bunu güncel olarak takip etmek lazım. Ayrıca kapalı olmasa da Londra metrosu çookk eski, yani ani durmalar oluyor ve bu yarım saat sürebiliyor. Buna göre, aman diyim erken çıkın. Hiç buradan seyahat etmediğim için nasıl yapılır bilemiyorum. Araştırdığım kadarıyla shuttle buslar var. Yukarıdaki web adresi işe yarar gözüküyor. Gatwick'i de hiç bilmiyorum. Sanırım buraya bir tren var, ama dediğim gibi Londranın dışına giden trenler formatında, siteden saatlerine, yer olup olmadığına bakabilirsiniz. Gatwick ve Stansted'ten yolculuk yapacaksanız, taksiye sakın binmeyin, çok uzak. Havalanında indiğinizde metroya binecekseniz; orada ya da sonra herhangi bir yerden, oyster kart satan bayilerden veya oyster makinelerinden bir oyster alabilirseniz çok daha ucuza seyahat edersiniz. Oystera para yüklemeyi ve o makinayı kullanmayı 2 dakikada öğrenirsiniz. Çoğu nakit para ile çalışıyor ve bütün metro sistemi ve otobüslerin büyük kısmı oyster ile kullanılabiliyor. 1. Ve 2. Zone'u kapsayan off-peak (saat 09:30 sonrası) aynı şekilde bu noktalardan alabilirsiniz. Bu şehre gidecekseniz ilk yapmanız gereken şey raylı sistem haritalarını içeren Tube MAP ygulamasını telefonunuza indirmek olmalı. Bu sayede internet olmasa bile nereden nereye gideceğinizi girerek en hızlı ve en kolay seçenekleriyle güzergah belirleyebiliyorsunuz. Internet olduğunda size hatların durumu hakkında bilgi veriyor. Telefon hattı almak isterseniz: bir vodafone, ee, veya o2 servis saglayıcı dükkanına gidebilir ve bir 'pay as you go' simkart alabilirsiniz. Internet erişimi ile google maps kullanarak şehri güzel gezersiniz, nereye hangi vasıta ile gideceğiniz anlık olarak güncelleniyor. Sitelerden baktım, 2 gb internetli paketler 15-20 pound civari ama değer. Londra'da elinizde internet olursa ulaşımı rahat kullanırsınız. INTERNET, _cloud isimli bir free wifi ağı var ve baya her köşede var. Ama daha sürdürülebilir bir alternatif ; Tesco ve Sainsbury'de 1gbp'ye sim kart alıp içine de 10-15-20 gbp atılabiliyor, belge olmadan bir kaç dakikada kullanıma açılan bir imkan. Seyahat Sonrası Ekleme: Biz 5 gün sürekli 1. ve 2. Zone'da metro kullandık. Bu kartla Heatrow havalimanından şehre ve şehirden havalimanına gittik ki havalimanı 6. Zone'da. Toplamda ise sadece 21 pound ödedik şehir içi ulaşıma ki bence böyle büyük ve pahalı bir şehir için çok makul bir fiyat. Eğer haftalık travel card alsaydık, 1 ve 2. Zone için 35 gbp ödememiz gerekiyordu ki ayrıca havalimanı şehir içi ulaşımı için de ayrı bilet almamız gerekecekti. Bu nedenle oyster kart alıp onu da pay as you go olarak alırsanız ulaşıma çok ödememiş olursunuz. Bu yazıdaki bilgileri Yüksek Lisans Eğitimi sırasında Londra'da 11 ay yaşayan kuzenim Pınar verdi. Biz Londra'ya gittiğimizde tüm gerekli bilgiler bizimle olsun istedi. Ben de onun izniyle bu faydalı bilgileri bloğumda paylaşıyorum. Teşekkür ederim Pınar İyi ki VARSIN!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/londrada-yeme-icme-uygun-fiyatli-secenekler/", "text": "Londra'nın öyle kendine özgü bir mutfağı yok. Çok geleneksel ve artık turistik olan Fish and Chips var. İstediğiniz, fiyatı uygun gelen yerde yiyebilirsiniz ama Mayfair Chippy bu restoranlar içinde en iyi alternatif aslında. Pret a Manger'lar. Buradan alınma değişik sandviçlerle ve süper brownisiyle her sıkıştığımda bir yıl geçirdim, gerisini siz düşünün Her köşe başında bulursunuz. Marks&Spencer, Londra'da farklı konseptte, yani yiyecek de satılıyor. Sushi seviyorsanız alabilirsiniz, güvenli ve güzeldir. Ayrıca sarı etiketi yapıştırdıkları ürünler indirimde demek, millet hemen doluşur, sandviç görece pahalı olabilir ama deneyebilirsiniz, ördekli bi sandviçi vardı özellikle güzel. Salatalar da güzel. Ayrıca Tesco marketlerden sıcak Cheese and Onion alın, lütfen benim için bir tadına bakın, süper ve doyurucudur. Tescoda sandviçler de güzeldir. Market olduğu için her yerde karşınıza çıkar. Salisbury'de diğer bir market. Buradan da sandviç alabilirsiniz. Rezervasyon gerekiyor mu bilmiyorum, bi bakarsınız, buranın özelliği, yemekleri çocuklara göre acı yapmayabiliyorlar. Çok güzel yer. Açık hava pazarları Londra'da çok fazla. Bunlardan biri de Waterloo taraflarında Southbank Centre Food Market. Oldukça güzel, lezzetli yemekler bulmak mümkün burada. Ayak üstü farklı dünya mutfaklarından değişik seçenekler deneyebilirsiniz. Türk yemeği isterseniz, Babaji diye bir pideci vardı. Piccadily'deki şubesi kapanmış ama Kensington taraflarında başka bir şubesi var ama biz gittiğimizde henüz açılmamıştı. Gitmeden internet sitesinden kontrol edin derim. Breakfast Club; Burası küçük ama önünde her zaman kuyruk olan bir yer. İngiliz kahvaltısı değil ama kahvaltıyı geç saate bıraktıysanız bruncha gidebilirsiniz. J. D. Wetherspoon, Londra'daki bir arkadaşımın önerdiği steakhouse. Çok övüldüğü için yazıyorum. Hem uygun fiyatlı hem de her zaman kalabalık bir yermiş. Farmacy; Vegan, organik ve lezzetli bir seçenek. Fiyatlar biraz yüksek. Pizza Pilgrims: Londra'daki güzel şeçeneklerden biri, downtown'da takıldığınız bi gün Soho'dakinde güzel vakit geçirirsiniz. Geç saatlere kalırsanız, Pilgrim'e yakın bi yerde Princi var, atıştırmalık güzel şeyler var. Bence deneyebilirsiniz. Ben's Cookies: Buraya da denk gelirseniz harika kurabiyeleri. Yukarıdaki restoranları aşağıda google map üzerinde görebilirsiniz. Bir de Borough Market ile ilgili bir video paylaşmak istiyorum. Londra Sokak Lezzetleri için güzel bir video. Not: Yazıda kullanılan fotoğraf copy-right haklarına zarar vermeden https://pixabay. com sitesinden indirilmiştir. Bu fotoğraf ücret ödemeden herkesin kullanımına açık olan bir fotoğraftır."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/maasai-kabilesi-ile-birlikte-24-saat/", "text": "Tanzanya'nın yerli kabilesi Maasai insanlarıyla geçirdiğimiz 24 saat boyunca onlara dair çok şey öğrendik. 21. yüzyılda modern insana göre ''en ilkel şekilde'' yaşayan bu doğa insanını yakından tanımak ister misiniz? Fotoğraflar eşiliğinde Maasai insanlarının hayatına götürüyorum sizleri şimdi. Maasai halkı Tanzanya ve Kenya sınırında yaşayan yerli bir halk. Kendi kültürlerini tanıtmak için bir Almanın desteğiyle küçük bir köy kurmuşlar. Bu köy Maasai insanın yaşadığı yaşam şartlarının bire-bir aynısını yansıtıyor. Yeni nesil Maasai insanlarından okula gidip İngilizce öğrenenler, bu köyü gelip ziyaret eden turistlere rehberlik ediyor ve halkını, kültürünü tanıtıyor. Biz de işte bu köyü, OLPOPONGI Köyü'nü ziyaret ettik ve onlarla 24 saat geçirdik. Maasai insanın yaşadığı evlerden biri. Biz bu evde bir gece geçirdik. Bu evleri Maasai kadınları yapıyor. Evlenen her Maasai kadını önce eşinin annesinin evinde 6-7 ay kalarak bir nevi evlilik için eğitim alıyor. Sonra kendi oturacağı evi inşa ediyor. Bu Maasai Köyü bir aileye ait. Her Maasai erkeği, evlendikten sonra kendi köyünü kuracağı yaşa kadar büyüklerinin yanında kalıyor. 40'lı yaşlarından sonra kendi köyünü kurması için izin çıkıyor ve büyüklerinin uygun gördüğü bir alana köyünü kuruyor. Maasai evinin içi. Sadece iki odası ve küçücük pencereleri var. Kerpiçten. Oda biz kalacağımız için biraz daha iyi şartlarda. En azından böcek ve sineklerden korunmak için tül ve yatağın üzerinde ince bir battaniye var. Maasai insanları ise sadece çalı-çırpıdan hazırlanan yataklarda yatıyorlar. Evin ortasında da ateş yakma alanı var. Yemeklerini o ateşin üzerinde pişiriyorlar. İngilizce bilen bu Maasai bize kültürleri hakkında bilgi verdi. Bu tatlı Maasai kadını 90'lı yaşlarında. Maasai Bibi olarak anılıyor. Yani Maasai'nin yaşlı teyzesi. Maasai Bibi bana Maasai kadınlarının nasıl su taşıdığını gösteriyor. Maasai Bibi'nin evine konuk olduk ve bize Maasai çayı pişirdi. Biz rehberlerimizden rica ederek, bizi başka bir Maasai kabilesine götürmelerini sağladık. Amacımız gerçek bir MAASAİ köyü görmekti. Turistler için şartları değiştirilmemiş olan bir MAASAİ Köyü'nü görme fırsatını yaşadık ve fark ettik ki yaşam şartarı gerçekten çok zor... Orada ise bu küçük yakışıklıyla tanıştık. Maasailer için inek herşey demek. Tüm hayat, tüm ticaret inek üzerine kurulu. Ne kadar çok ineğin varsa o kadar zenginsin demek. İneklere bakmaktan, onları sağmaktan ailedeki kadın sorumlu. Bu nedenle de bir erkeğin sahip olduğu inek sayısı arttıkça daha çok kadınla evleniyor. Mesela 100 ineği varsa bir erkeğin, onun yaklaşık 10 karısı var demektir. Çünkü o 100 ineğin bakılması, sütlerinin sağılması gerek. Köye gittiğimizde ineklerin otlanmadan geri dönüş vaktiydi. Hepsini köyü bahçesinin ortasına toplamışlardı ve köyün kadınları sütleri sağıyordu. Maasai Köyü'nde inekler köyün tam ortasında tutuluyor. Bunun nedeni, en değerli varlıkları olan inekleri vahşi hayvanların saldırılarından korumak. Sabahın ilk ışıklarıyla Maasai'nin genç savaşçıları hayvanları vahşi hayvanların yaşadığı yerde otlatmaya çıkartıyor. Gün boyu onlara doğada eşlik ediyor. Akşam karanlık basmadan onları evine geri getiriyor. Hiç kolay bir görev değil. Akşam karanlık basmadan eve geri getirilen ineklerin seremonisi oldukça ilginçti. Kısa süreliğine misafir olduğumuz 2. Maasai Köyü'nden geceleyeceğimiz Maasai Köyü'ne doğru yola çıkarken küçük Maasailer peşimizi bırakmadı. Dişlerini temizlemek için bildiğimiz misvak kullanıyorlar. Olpopongi Maasai Köyü'nde unutulmayacak bir 24 saat geçirdik. 21. yüzyılda bambaşka hayatlara tanık olduk. Bir gün bile olsa onların yaşantısını deneyimleme şansını yakaladık. Unutulmazlarımız arasına girdi... Tanzanya'ya giderseniz Maasailerle tanışmadan gelmeyin. Bunun için Olpopongi Köyü'ne yapılan turlara katılabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki linki tıklayın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/madridin-buyuleyici-park-ve-bahceleri/", "text": "İspanya, yurtdışı turları ile gezilen ve en yoğun turist alan bölgelerden biri. Özellikle Avrupa turları arasında en beğenilen şehirlerinden Barselona, Valencia, Madrid gibi büyük kentleriyle İspanya bu yaz rotanıza almanız gereken ülkeler arasında. Madrid kalabalığı ile ön plana çıkan büyük bir kent ancak doğa aktiviteleri, bisiklet, yürüyüş veya piknik için mükemmel sakin yeşil alanlara sahip. Madrid turunuz boyunca şöyle bol yeşillikli, huzurlu bir mola vermeniz gerekirse, şehirde bulunan en iyi park ve bahçelerin olduğu listemize göz gezdirin. Bahar ayları, bu sihirli bahçeleri ziyaret etmek için kuşkusuz en güzel zaman, gökkuşağının her renginde çiçek açan laleler, zambaklar ve güller arasında kendinizi doğanın huzurlu kollarına bırakın. Bonsai ağaç bahçesi ve etçil tropik bitkiler bulunan seralar yıl boyunca açık olduğundan Madrid'in dört mevsim gezilebilir bir yer olduğunu ekleyelim. Jardin Botanico, neredeyse 6.000 farklı bitki türüne ev sahipliği yapıyor ve hatta özel bir bitki kütüphanesine sahip, bu nedenle burada bitkiler hakkında merak ettiğiniz her şeyi öğrenebilirsiniz. Diğer bir adıyla Retiro Park, Madrid'in en merkezi ve en ünlü parkı. Gölün bitimine kadar yürüyün ve sonundaki devasa ağaçların gölgesinde dinlenin. Birkaç avro ödeyerek kağıttan geminizi göle bırakın. Biraz daha aktif bir aktivite isterseniz, koşu, bisiklet sürme, patenle kayma ya da parktaki açık spor salonunda egzersiz yapabilirsiniz. Ayrıca The Natural Yogi ile sıcak havalarda İngilizce eğitimin olduğu bir yoga sınıfına girebilirsiniz. Camdan yapılmış bir saray olan Palacio de Cristal'i de Madrid gezinizde yaşayacağınız en özel ve kültürel bir deneyim ve içerisindeki geçici bir modern sanat sergilerini mutlaka gezin. Kendi içeceklerinizi ve atıştırmalıklarınızı da yanınıza alarak parkta piknik yapın. Ayrıca parkın doğu kenarında tavus kuşu bulunan, daha az bilinen bir gül bahçesi ve kapalı bir bahçe var. Parque de el Capricho, 1787'de Osuna Düşesi tarafından yaptırılmış ve bir zamanlar kendisi, kraliyet ailesi ve arkadaşları için kullanılmış. Şimdi, park halka açık, ancak yine de yüzlerce yıllık geçmişinden gelen büyülü cazibesini koruyor. Fransız, İtalyan ve İngiliz tarzlarındaki tasarım ve mimariye sahip bahçe, keşfedilecek gizli noktalarla dolu. Yükselen kapılar, eğimli düz çatı, küçük kapılar ve elfler için yapılmış pencerelerden oluşan bir masal dünyasına girmeye hazır olun. Casa de la Vieja'ya doğru sola dönün. Buradaki yunan mimarisine sahip sütunlara ve kalıntılara tırmanın, göldeki siyah kuğuları fotoğraflayın, sarayda ve gül bahçesinde ve bakımlı ağaçlardan ve çalılardan oluşan labirentte kaybolun. Madrid'in yeni yeşil alanlarından biri olan bu park 1992'de halka açıldı ve bir göl, bir salon ve güzel bir heykel koleksiyonuna sahip. Atölyeler ve etkinlikler genellikle hafta sonu boyunca burada düzenlendiği gibi çocuklu aileler için de çok sayıda cezbedici aktivite ve etkinlik oluyor. Ayrıca bir paten alanı, balık tutma alanı, bisiklet kiralama yerleri ve her 30 dakikada bir parkurda gezintiye çıkan ücretsiz bir tren bulunuyor. Bu küçük ama mükemmel Avrupai tarzda yapılan birden çok bahçenin birleşimi Jardines de Sabatini, Madrid'in ünlü Palacio Real'in yanında yer alıyor. Bahçeler büyük olmadığından, saatlerce piknik yapacak yer bulmak biraz zor olabiliyor. Bunun yerine, güzel bir yürüyüşe çıkabilirsiniz. Çalılar ve ağaçlar özenli ve kusursuz bir şekilde kesilmiş, küçük göletlere ve tabii ki sarayın kuzey tarafının muhteşem bir manzarasına açılıyor. Madrid'in en büyük yeşil alanı olan Casa de Campo, 8 kilometrekarelik büyük bir alana sahip ve uzun, bisiklet yolculuğu veya hatta tempoda yürüyüş yapmak için mükemmel. Madrid turunuzun unutulmazlarından olacak Madrid teleferiği, 1969 yılından bu yana, Casa de Campo ile Pintor de Rosales bölgesi arasındaki 2.5 kilometrelik mesafede 40 metre yükseklikte yolcu taşıyan popüler bir aktivite haline geldi. Park, Madrid Hayvanat Bahçesi ve Akvaryumu'na da ev sahipliği yapıyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/masal-sehir-prag-hakkinda-bilmeniz-gereken-hersey-burada/", "text": "Öylese yazının devamını okumaya biran önce başlayın derim. Prag'a gittiğinizde bu bilgiler sayesinde Prag'a daha farklı bakmanız dileğiyle diyorum ve yazıma başlıyorum. Her saat başı öncelikle ölümü simgeleyen iskelet hareket etmeye başlıyor. Ardından güzellik, hırs ve ışığı simgeleyen diğer üç karakter ölüm korkusuyla kafalarını sallamaya başlıyor. Yaklaşık 1 dakika süren bu seramoni tüm turistleri astronomik saatin başına toplamaya yetiyor da artıyor bile. Astronomik saat Tyn Kilisesi yapılana kadar Prag'ın en yüksek binasıymış. Astronomik saatin hemen yan tarafına ilerlediğinizde binanın yarım olduğunu fark edeceksiniz. Burada eskiden City Hall varmış. Burada kısa bir bilgi vermem gerekirse; 2. Dünya savaşı sırasında Prag hiç bombalanmadan bu savaşı atlatmış. İki istisna hariç. İlki, bir Amerikalı pilotun Dresden diye yanlışlıkla Prag'ı bombalaması ki yaklaşık 150 km'lik bir hata. İkincisi Almanların Prag'dan çekilirken belgeleri yakmak için City Hall'u bombalaması. İşte bu nedenle Astronomik Saatin yan tarafı boş. Astronomik saatin hemen yanındaki meydan Prag'ın en önemli meydanı. Burası eskiden ticaretin merkeziymiş. Neyin ticareti derseniz cevap çok basit: Kölelerin... Tyn Kilisesi'ni karşınıza alıp meydanda durduğunuzda meydanın sağ tarafında kalan binaların geçmişi 14.-15. yüzyıllara dayanırken sol tarafındaki binalar tarihi görünümlerine karşı oldukça yeni sayılırlar. 20. yüzyıl başlarında Praglılar Prag şehrini yeniden inşa etmek isterler. Eski, çirkin yapıları yıkıp yerine daha güzel evler inşa ederler. İşte sol taraftaki binalar yeniden yapılanma dönemine ait. Meydanın tam ortasında bulunan heykel fotoğraf çektiren turistlerin fotoğraf karelerini süslese de hikayesini bilen sanırım çok az turist var. Bu kişi Jan Hus. Bu kişi dönemin önemli filozof-rahiplerinden ve kiliselerde reforma gidilmesini düşünen biri. Her özgür düşünceyi savunan kişi gibi tabii ki o da dönemin kural koyucuları tarafından yok edilmek istenmiş. İşte o meydanda yakılarak öldürülmüş (1415 yılında). Sonrasında ise onun izinden gidenler, yani Hussiteler, krala isyan edip 1420-1431 yılları arasında Hussite savaşları olarak bilinen savaşları başlatmış ve en sonunda kendi reform kiliselerini kurmak için kralı ikna etmişler ki Tyn Kilisesi de bunlardan en önemlisidir. Tyn Kilisesi'ne karşıdan baktığında birbirinin aynısı iki kule görenlere daha dikkatli bakmasını tavsiye ederim. Neden mi? Sağdaki kule soldaki kuleden çok az da olsa büyük. Çünkü sağ taraftaki Hz. Adem'i, sol taraftaki Hz. Havva'yı temsil ediyor. Güneşli olan günlerde Adem'in gölgesi Havva'nın üzerine düşüyor ve bu da erkeğin kadın üzerindeki koruma görevini temsil ediyor. İsteyenler Astronomik Saat'in yukarısına çıkıp Tyn Kilisesi'ni yukardan görüntüleyebilirler. Meydanın sol tarafındaki St. Nicholas Kilisesi'ni sağınıza alıp devam ettiğinizde Kafka Meydanı'na çıkacaksınız. Şu andaki Kafka Cafe'nin bulunduğu bina Franz Kafka'nın doğduğu bina olarak bilinse de aslında Kafka'nın doğduğu binanın orjinali değil. O arsa üzerinde bulunan orjinal bina zamanında yıkılıp 1900'ler başında tekrar inşa edilmiş. Burdan sonra yönünüzü Rudolfinum'a yani Çek Filarmoni Orkestrası'nın konserlerini verdiği binaya çevirmenizi tavsiye ederim. Bu bina Neo Rönesans tarzda yapılmış. Bence burayla ilgili en ilginç anektot şu. Binanın önünde binaya doğru yürüyen bir kişiyi sembolize eden bir heykel var. Bu heykel Çeklerin en önemli komponistlerinden Antonin Dvoraks'a ait. Bir de bu binayla ilgili başka enteresan bir hikaye de binanın çatısındaki heykellere ait. O heykeller dünyaca ünlü komponistlere ait. Mozart, Beethoven gibi. Aralarında bir tane de Yahudi bir sanatçı var. İsmi Mandelson. Hitler Prag'a girdiğinde Yahudi sanatçıyı simgeleyen heykelin oradan kaldırılmasını ister. Fakat çatıya çıkan işçiler hangi heykelin o kişiye ait olduklarını bilemediklerinden rastgele en büyük burunlu heykeli yıkarlar ki efsaneye göre bu heykel Hitlerin çok sevdiği Alman sanatçı Wagner'dir. Şu an her iki sanatçının da heykeli çatıda bulunuyor. Rehberimiz savaş sonrası Wagner heykelinin tekrardan yerine dikildiğini söyledi. Yola devam edince hemen sağ tarafta yer alan Yahudi Gettosu'nu göreceksiniz. Haçlı seferleri sırasında Hz. İsa'yı Yahudilerin öldürdüğünü öğrenen Avrupalı Katolikler arasında Yahudi düşmanlığı baş gösterir. Bu düşmanlık Yahudilerin şehrin belli bölgesinde Gettolar oluşturmalarına zorlar. Ayrıca Yahudilere belli meslekler haricinde çalışmak yasaklanır. Bu meslekler tabii ki ticaret, bankacılık ve kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar temel işlerdir. 20. yy'da ortaya çıkan antisemitizm akımının etkisiyle iş çığrından çıkar ve sonuç hepimizin de bildiği gibi 2. Dünya Savaşı ve soykırım. Buradaki Yahudi Müzesi'ni konuya ilgisi olanlara tavsiye ederim. Bu müzenin en ilgi çekici noktası Prag'da bu savaş sırasında öldürülen 80.000 Yahudinin isimlerinin hepsinin duvarlara yazılmış olması. Bir başka önemli özelliği de müzedeki resim sergisi. Toplama kamplarına alınan ve birçoğu daha sonra öldürülen Yahudi çocuklarının o günlerde çizdiği resimler toplanarak bir sergi açılmış. Düşünün ki ölümü resmeden çocuklar... Çok acı gerçekten. Kişi başı 300 kron vererek alacağınız bilet ile bu müzeyi ve müzenin yanındaki Yahudi mezarlığını gezebilirsiniz. Mezarlığın hemen yanında Yahudilerin ölülerine uyguladıkları seramoninin anlatıldığı bir müze bulacaksınız. İlginiz varsa aldığınız biletle buraya da girebilirsiniz. Ancak biz rehberimizin verdiği tüyo ışığında mezarlık sonrası yönümüzü İspanyol Sinagogu'na çevirdik. Burası Prag'daki en eski Sinagog'un artık yetersiz kalması nedeniyle devrin zengin yahudilerinin El-Hamra'dan esinlenerek yaptırdıkları bir Sinagog. İsminin İspanyol Sinagog'u olması da bu yüzden. Bizim çok Sinagog görmüşlüğümüz yok ancak burası gezmeye değer bir yer. Endülüs tatilimiz sırasında tanıştığımız mimarinin aynısını burada görmüş olduk. Gerçekten etkileyici. Aslında bu turun içinde \"Eski-Yeni Sinagog\" da var fakat vaktimiz dar olduğu için biz oraya gidemedik. İspanyol Sinagogu'nun hemen önünde ise bir Kafka Heykeli var. Kafka'nın bir kitabındaki rüyasında bir devin omuzlarında gezen adam ve dönüşüm kitabındaki böcek figürünün birleşiminden oluşan bir heykel bu. Bence Prag gezisi sırasında Yahudi Bölgesi ve Müzesi kesinlikle gezi programına dahil edilmeli ve en az 3-4 saat ayrılmalı. Alınan bilet 7 gün geçerli. Cumartesi hariç her gün saat 18:00'e kadar müze ve sinagoglar gezilebilir. İspanyol Sinagogu sonrası ise dar sokaklardan geçerek Powder Tower'a ulaşabilirsiniz. Bu kulenin hemen yanında şehrin en güzel Art Nuevo mimarisine sahip konser binasını göreceksiniz. Biz öğlen molamızı burada açık havada yaptık. Mekanın içi de bence çok hoş. Aslında burası Prag'ın yeni şehir kısmı. (15. Yüzyıldan kalma). Kral Charles IV. buranın planını bizzat kendisi çizmiş. Powder Tower'dan içeri doğru ilerlediğinizde Prag'ın ünlü Charles Üniversitesi'ni bulacaksınız. Bu üniversite Avrupa'nın en eski üniversitelerinden biri. Old Town turunuzu ise Mozart'ın Don Giovanni Operası'nın Premiyeri'ni yaptığı bina ile tamamlayabilirsiniz. Mozart için Prag çok önemli bir şehirdi. Prag'a geldiğinizde bir akşam Mozart dinleyebilirsiniz. Ya da geçmişi 18. Yüzyıla dayanan ve Prag'da önemli bir yere sahip olan kukla sanatıyla Mozart'ın eserlerinin birleştiği kukla gösterisine gidebilirsiniz. Biz yaklaşık 5 sene önce Prag'a ilk gelişimizde Don Giovanni'yi bir kukla gösteriyle izlemiş ve çok sevmiştik. Böylece Prag'ın tarihi şehir bölgesini ayrıntılı bir şekilde gezmiş oldunuz... Umarım keyif almışsınızdır. İnanın biz burayı gezerken çok keyif aldık. Peki ben bu bilgileri nasıl mı edindim? Prag giriş yazımda da belirttiğim gibi Astronomik Saat önünde bekleyen turist rehberlerinden birinin peşine takılarak. Mutlaka yapın. Hepsi bilgili, hepsi heyecanlı ve saatlerce size değişik hikayeler anlatıyorlar. Ücreti ne kadar derseniz gönlünüzden ne koparsa. Ciddiyim. Bu turu muhakkak yapın derim. Eğer zamanınız kalırsa, Kadife Devrim'nin geçtiği bölgeyi ve Prag tarih müzesini gezmenizi tavsiye ederim. Kadife Devrimi, 17 Kasım 29 Aralık 1989 tarihinde o günkü Çekoslavakya'da meydana gelen kansız bir devrim. Kansız ama Komunist düzenin yıkılmasına sebep olmuş bir devrim. Bugün o cadde çok güzel çiçeklere ev sahipliği yapıyor. Başta da dediğim gibi masal şehir Prag hakkında bilmeniz gereken herşey burada.... Listemde olan bu şehri, kalbime kazıdınız. Bu arada, Yahudi'leri -İsrail'i- hiç anlamıyorum. Soykırım filmleri yapa yapa tüm dünyayı kendilerine acındırırken, Filistin sürekli ateş altında."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/munihmunichmunchen-yeme-icme-rehberi-1/", "text": "Şehrin en ilgi çekici yeri tabii ki Marienplatz. Münih'in kalbi adeta burası. Ancak Münihlilerin akşam dışarı çıktığında tercih ettikleri yer burası mı diye sorarsanız cevabım hayır olacaktır. Öncelikle genel bir bilgi: Münih Almanya'nın en zengin şehirlerinden biri. Hayliyle de fiyatları diğer Alman şehirlerine kıyasla yüksek. Ancak her yerde aynı seviye kaliteyi bulmanız mümkün. Yani turistik mekanları da lokal mekanları da kaliteli. Münih'in en sevdiğim özelliklerinden biri de Marienplatz'da içeceğiniz kahvenin fiyatının çok lokal bir mekanda içeceğiniz kahvenin fiyatından çok yüksek olmaması. Bir kahve yanında pasta için ortalama 7-8 vereceksinizdir. 2 kişi için akşam yemeği ise ortalama 50-60 civarında. İstanbul'daki arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla artık İstanbul'da da şubesi olan Vapiano pizza, makarna ya da salata yiyebileceğiniz bir mekan. Benim gözde mekanım olmasa da çarşı içinde dolaşırken bazen bir göz attığım ve eğer çok kalabalık değilse oturup birşeyler yediğim bir restoran. Neden gözde değil diye sorarsınız çok kalabalık ve doğal olarak çok gürültülü olduğunu söyleyebilirim. Bu restoranda aşçılar sizin önünüzde seçtiğiniz menüyü hazırlıyor. Lezzet açısından fena değil. Adres: Theatinerstrasse 15 80333 München. Şehrin sanat bölgesi olarak geçen Maxvorstadt'ta iki önemli üniversite ile müzeler yeralıyor. Bu bölgedeki Türkenstrasse üzerinde Soda Cafe ya da Zeitgeist birşeyler atıştırmak ya da gün arasında mola vermek için uygun mekanlar. Hava güzel olduğunda bu iki mekan oldukça keyifli oluyor. . Bence zaten Münih'e geldiğinizde Türkenstrasse ve Schellingstrasse'yi muhakkak gelip görmelisiniz. Burası cafe ve restoran cenneti. Benim buradaki en favori mekanım PAVESI CAFE. Yazın önünde 3-4 tane Ferrari'yi yan yana görmeniz mümkün. Sakın korkmayın fiyatlar tamamen ortalama seviye. Ancak burasını çok özel bir müşteri portföyü var. PAVESI CAFE'de kahve içmek özeldir. Türkenstrasse üzerinde Zeitgeist'ın karşısında yer alan bu cafeyi kaçırmayın ve burada muhakkak coppuccino içip avokadolu bagel deneyin. . Sabah kahvaltısı için de gelebilirsiniz. Ancak burada öyle menü şeklinde kahvaltı yok. Bagel yiyebilirsiniz. Ama hepsi gayet iyi. Dönem dönem Pavesi Cafe'de fotoğraf sergileri de olabiliyor. Denk gelirseniz göz atın derim. Ya da PAVESI'nin birkaç dükkan yanındaki İtalyan Cafesi olan Paulo Cafe'yi öneriyorum. Bence bu ikisi Coppucciono'da şehrin en iyileri. Hamburger yemek istiyorsanız Burger House in Heidhausen http://theburgerhouse. com, ya da Hans im Glück (Türkenstrasse 79) https://hansimglueck-burgergrill. de/standort/muenchen-tuerkenstrasse/ . Hans im Glück daha fancy bir mekan. Gençlerin gözdesi. Her çeşit mutfaktan örnek verip de Bavyera mutfağından bahsetmemek olmaz. Marienplatz'ın arkasında yer alan Hofbrauhaus'u da önerebilirim. Weiß Bier eşliğinde Bavyera'ya özgü tatları tatabilirsiniz. Adres: Platzl 9 80331. http://www. hofbraeuhaus. de/. Burada her daim canlı müzik var. Ayrıca şehrin göbeğinde yer alan ve her gün açık olan Viktualienmarkt'ta gün içerisinde yiyebilecek şeyler bulabilirsiniz. Viktualienmarkt'taki Nordsee'de balık çorbası içmenizi tavsiye ederim. Münih'e geldiğinizde hava bir de güzelse Almanların yaptığı gibi güzel bir Biergarten bulun kendinize biranızı söyleyin yanında da bretzel ve güzel havanın keyfini çıkarın. Şehrin içinde birçok yerde Biergarten bulmak mümkün. Englischer Garten içindeki Biergarten'ları muhakkak deneyin derim. Özellikle Chinesischer Turm yanındaki bahçede pazar günleri canlı Bavyera müziği eşliğinde keyifli dakikalar geçirebilirsiniz. Benden tavsiye etmesi sizden gelip yemesi. Bu güzel bir öneri listesi olmuş. İnşAllah bir gün ben de o sokakları arşınlarım. Sevgilerimle. O zaman Münih'e tekrar bekliyoruz. Bir de bloğumda bahsetmeyi unuttuğum 'Demirci Oteli' var. Aile sıcaklığında Türk yemekleri için tek geçerim :)) Bekleriz. Sadece bugüne özgü bir sorundur belki ama Bavyera için önerdiğiniz diğer yazılarınızı okuyamadım. başka bir sorunuz olursa lütfen hiç çekinmeden yazın. Merhaba, Haritalı yazınızı ve bunu okudum, haritayı ve yazıları basıp yanıma alacağım. Cumartesi geliyoruz. Özellikle yılbaşı pazarları bizi çok heyecanlandırıyor. Bize yetişmez belki ama sonrasında bir yazı yazarsanız ne yenir, ne içilir vb güzel olabilir. Sonrasında da Nürnberg'e geçeceğiz. Ellerinize sağlık. Selam Gökçe ve Fatih, 31.12.2014 ile 04.01.2015 tarihleri arasında Yılbaşı tatilimizi geçirmek üzere Münih'i seçtik. Yeme içme rehberi yazınız için şimdiden teşekkürler. Gitmeden çok faydalı oldu. Gidince kimbilir ne kadar faydalı olacak :) Tekrar teşekkürler."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/munihte-ev-kiralamak-hakkinda-her-sey/", "text": "Bir eve 500'den fazla başvuru ancak Münih'te olur! 180 metrekare, site içerisinde, güvenlikli ve havuzlu daire diye bir konsepti unutun! Öncelikle, Türkiye'den gelip Münih'te ev aramaya başlamadan önce Türkiye'de kafanızda yarattığınız tüm ev kriterlerini unutmanız gerekiyor. Örneğin 180 metrekare, site içerisinde, güvenlikli ve havuzlu daire diye bir konsept yok. Burada evler merkezde genelde apartman dairesi şeklinde, şehirden biraz uzaklaşıldığında ise bahçeli müstakil ev şeklinde. Merkezde tutacağınız apartman daireleri genellikle 2,5 3 odalı ve 70 ile 90 metrekare büyüklüğünde. Bu standartta olan bir evin soğuk kirası lokasyonuna bağlı olarak yaklaşık 12 20 Euro/metrekare şeklinde değişmekte. Üst sınırı daha da yükseltmek mümkün olsa da alt sınırın altına inmek çok da mümkün değil. Şehir merkezinden uzaklaştıkça bu fiyatlara müstakil ev bulmak mümkün olacaktır. Almanya'daki ev için belirtilen metrekareler içten-içe net metrekareler olduğu için buradaki 70 metrekare ev Türkiye'de yaklaşık 100 metrekareye karşılık geliyor. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bir de metrekarelerin küçük olduğuna aldanmamak gerekiyor. Genelde her daireye özel bodrum katında kapalı bir kiler alanı var. Ayrıca bazı apartmanlarda çamaşırları asmak için özel çamaşır asma odaları mevcut. Kiralık evlerin hemen hemen hepsi immobilienscout24. de sitesinde var. Bu siteye girdiğiniz zaman Münih'in farklı bölgelerindeki ortalama kiraları görebilirsiniz. Bu site üzerinden direk beğendiniz evlerle bağlantıya geçip evi görmek için randevu talep edebilirsiniz. Münih'te Türkiye'deki gibi bir emlakçıya gidip emlakçının elindeki evleri görmek durumu hiç yaygın değil. Emlakçılar üzerinden kiraya verilen evler de bu internet sitesinde yer alıyor. Eğer emlakçı üzerinden kiraya verilecek bir evi beğendiyseniz tüm süreçte emlakçı ile muhatap oluyorsunuz. Evi görmeye gittiğinizde sizinle beraber aynı anda belki 10 aile de o evi görmeye gelmiş olabilir. Özellikle merkezi lokasyonlarda bu çok olası bir durum. Evi beğenip anlaşma yapmak isteseniz bile evi sizin alacağınızın garantisi yok. Önce beğendiniz eve başvuru yapmanız gerekiyor. Başvuru yaparken maaş bordrosu mutlaka başvuru formuna ekleniyor. Ayrıca bazı ev sahipleri başvuranların kredi sicilini merkezi bir banka sisteminden sorgulatabiliyor. Burada ev sahipleri oldukça ince eleyip sık dokuyorlar. Çünkü, eve talep yoğun. İkincisi Almanya'da kiracıların hakları yasalarla korunduğu için kiracıyı seçerken çok dikkatli davranıyorlar. Biz beğendiğimiz ev için fotoğraflı CV ve bir önceki ev sahibimizden referans mektubu verdiğimizi biliriz. Eğer şanslıysanız ve ev için kabul alırsanız oldukça detaylı bir ev kontratı yapılıp evi teslim alıyorsunuz. Münih'te depozito genel olarak 3 soğuk kira bedelindedir. Bu parayı ev sahibine teslim edersiniz ve ev sahibi bu parayı sizin adınıza bir bankada bloke eder. Bunun dışında eğer arada emlakçı varsa genellikle 3,57 (3 kira ve %19 KDV) soğuk kira bedeli emlakçıya kontrat imzalanır imzalanmaz ödenir. Almanya'da iş değiştirdiğiniz zaman bir şehirden başka bir şehire taşınmanız gerekiyorsa taşınma ve emlakçı masrafları işe alan şirket tarafından karşılanır. O yüzden iş için Almanya'da bir şirketle anlaştıysanız ve Türkiye'den gelecek dahi olsanız bu konuyu mutlaka gündeme getirin. En azından emlakçı parasını kurtarırsınız ki hiç de az para değil. soğuk kira dediğimiz evin çıplak kirası, . Örnek vermek gerekirse, 70 metrekarelik merkezi lokasyona sahip bir apartman dairesinin yaklaşık sıcak kirası 1300 1400 Euro civarında ise bunun 250-300 Eurosu soğuk kira harici giderlerdir. 40-50 Euro civarı ev telefonu ve internet, Ayrıca ev sigortası yaptırmanızı tavsiye ederiz ki bu da yaklaşık yıllık 100-150 euro. Bu sigorta yangın, hırsızlık, doğal afet vs risklere kaşılık yapılıyor. Çünkü burda mutfak çoğunlukla kişiye ait. Bu durumda mutfak dolaplarını ve beyaz eşyayı sizin almanız gerekiyor. Evden çıkma durumunda dolaplarınızı çıkarıp alabilir ya da sizden sonraki kiracıyla anlaşıp ona mutfağı satabilirsiniz. Ortalama mutfak maliyeti beyaz eşya içinde yaklaşık 6.000 ile 10.000 Euro arasında düşünülebilir. 50.000 Euro'ya mutfak yaptıran da duydum tabii ki kendi evi içindi ancak mutfak fiyatları çok değişken bunu belirtmek için bu örneği veriyorum. Mutfak işiyle uğraşmak istemiyorsanız yukarda bahsettiğim internet sitesinde mutfağı olan evleri filtreleyip sadece onlara bakabilirsiniz ki biz de zamanında öyle yapmıştık. Bir diğer ilginç konu ise bazı evlerde evin içine çamaşır makinesi koyacak yer yok. Onun yerine tüm apartman sakinlerinin ortak kullandığı çamaşır ve kurutucu makineleri bodrum katında yer alıyor ki ev araştırırken bu noktaya dikkat edin derim. Evin yedek anahtarı her zaman ev sahibinde mevcuttur :) Türkiye'dekinin aksine burada kimse evin kilitlerini değiştirmez. Akşam Fatih'le beraber ev sahibine bir sürü soru sorduk. Dedik ki şimdi bu kadar insan arasından nasıl seçeceksin yeni kiracını. Biz Münih'te yaşadığımız için size Münih'i anlattık. Ancak Almanya'nın büyük şehirlerinde de durum hemen hemen benzer."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/munihte-kadin-olmak/", "text": "Münih'te yaşadığım diğer bir büyük şoku da çocukluğumda bıraktığım bisiklete yıllar sonra kavuşmamla yaşadım. Bisiklet sürerken, sürücülerin benim emniyetime benden daha çok dikkat ettiğini keşfettim. Tamam evet kabul ediyorum, yasalar yayaları, bisiklet kullananları koruyor ve yaptırımı oldukça güçlü. Ya peki etekle, elbiseyle bisiklet sürmeye ne diyeceksiniz? Erkek sürücülerin etekle bisiklet süren kadınların yanından geçerken korna çalmaması, onları yolda sıkıştırmaması... Ben bisiklet sürmeyi yeniden, en baştan Münih'te öğrendim. Bisiklet sürerken tenimde hissettiğim rüzgara odaklanabilmeyi, başka bir şey düşünmemeyi Münih'te yaşadım. Metro ağı Münih'te oldukça gelişmiş ve metro insanların yoğun bir şekilde kullandığı toplu taşım araçlarının başında. Ben evden almanca kursuna hergün metroyla gidip geliyordum o zamanlar. Bir gün farkettim ki bir kez olsun birini, bana gözünü dikip bön bön bakarken yakalamamışım hiç. İlk başta garip geldi, bir afalladım, böyle düşündüğüme şaşırdım. Ama biz buna alıştırıldık Türkiye'de. Mesela otobüs durağında otururken kadınların bir tarafını görürüm umuduyla otobüs camına yapışan bir erkeğe denk gelmek imkansız değildir bizim ülkemizde. Ya da arkanızdan sesli laf atılması çok olasıdır. Bir şekilde bu hayatın bir parçası olup çıkar, çok üzerinde durmayız, duramayız. Hangi birinin üzerinde duracaksın, hangisine ders vereceksin. Ama asıl benim Münih'te yaşadığım NORMAL' miş işte ben bunu öğrendim, öğrendikçe de özgürleştim. Bakışların üzerimde olmamasının rahatlığıyla oturmak, istediğim gibi davranmak beni sadece özgürleştirdi. Kadın olarak şehirde, metroda olmak kadar bir kadın olarak tek başına doğada olmak da bambaşka bir özgürlüktür. Eğer sonbaharsa, sadece ayaklarınızın altında çıtırdayan kurumuş yaprakların hışırtısı bozabilir doğanın sessizliğini, kışınsa karın çıkardığı ses... Baharda ise kuşlar cıvıl cıvıldır. Ormanın içinde saatlerce tek başınıza yürüyebilir ve doğanın sessizliğine ortak olabilirsiniz. Korku değildir hissedilen duygu, sadece huzur vardır.. Ben bundan 2-3 sene önce eşimin Münih'te olmadığı bir haftasonu 2 kız arkaşımı da ayartıp orman içinde bir yürüyüş planı yaptım. Atladık trene gittik, yürüdük, dağ tepe tırmandık sonra akşam döndük eve geri geldik. Eşimin bana ilk söylediği şey Sen Türkiye'de bırak ormana gitmeyi, bir iki ağaç içinde yürürken ortam ıssızlaştığında ödün kopardı. Ne oldu sana?' ydı. Hakikaten bana ne olmuştu? Bana birşey mi olmuştu yoksa sadece normalleşmiş miydim? Ben orman içinden bir ayyaşın çıkmasını beklerken, beni doğanın sessizliği karşılayınca ben sadece normalleştim. Tam tamına 6 yıl 4,5 ay oldu Münih'e yerleşeli. Artık daha güçlü hayallerim var, içinde korkunun olmadığı. Dünya'yı tek başına gezebilecek enerjim, isteğim var. Doğa içinde tek başına kaldığımda tattığım duygu sadece huzur. İzmir'de kadınların \"özgür\" olduğuna inanılan şehirde; zaman zaman yüreğimiz cızlayarak dolaşıyoruz. Türkiye de her şeyin \"NORMAL\" yaşayacağımız günlerin gelmesini diliyorum. Özgecan'ın anne- babasına sabırdan daha üst bir güç gelmesini istiyorum. Bizler bu şoku kalbimizde hissederken onların nefes alamadıklarını görüyorum. Tokat gibi süper bir yazı olmuş.. Elinize sağlık.. Bunu yazıyı tum okullara asabılsekı farkı anlamaları için.. Akla, mantığa aykırı durumlar normal miş gibi ülkemizde nasıl kabullenılmiş.!! Nasıl kanunlar erkeği tahrik ettin diye suçluya ceza indirimi veriyor..!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/ne-harika-bir-yermis-bu-datca/", "text": "Biz 2014 Haziran Ayı içinde bir haftalığına keşfe çıktığımız Datça Yarımadası'nı çok beğendik. Tatil sırasında Facebook sayfamızdan yüklediğim fotoğraflara gelen tepkiler o kadar güzeldi ki tatil dönüşünde sıcağı sıcağına sizler için güzel bir Datça rehberi hazırlamak için kolları sıvadım. . Yıl boyu yeni yerleri keşfetme isteğiyle yanıp tutuştuğumuz için hep yollarda olduğumuzu tahmin ediyorsunuzdur eminim. En kısa tatillerde bile bir yerlere kaçıp gidiyoruz. Evde olduğumuz vakitlerde ise bir sonraki sefer nereyi keşfetsek acaba diye araştırma yapıyoruz. Evimiz gezi kitaplarıyla, haritalarla dolup taştı. Hal böyle olunca yılda bir seferliğine 3-4 gün hiçbirşey yapmadan denizin ve güneşin tadını çıkartmak bizim için bir farz. Bu nedenle Datça, dinlenme niyetiyle tatile çıkan bizler için çok doğru bir adresti. Datça, henüz yakınındaki Marmaris ve Bodrum kadar popüler değil. Sanırım benim en çok da bu hoşuma gitti. Sakin koyları, masmavi, tertemiz denizi, keşfedilmeyi bekleyen bükleri, iyi niyetli misafirperver halkıyla, bademi ve zeytiniyle beni benden aldı... Eğer siz de daha sakin bir tatil geçirmek istiyorsanız, herşey dahil oteller size göre değilse, tertemiz denizin tadını çıkartayım, akşam deniz kıyısında bir lokantada balığımı yesem rakımı, çayımı yudumlayıp dalgaların sesiyle huzur bulsam bana yeter diyorsanız Datça sizin için de doğru adres. Bu tatilde biz küçük, şirin bir pansiyonda kalmak istedik ve başladık araştırma yapmaya. Bir yandan da hangi koy, bük daha güzel onu araştırdık. Araştırmalarımız sonucunda Datça taraflarında güzel butik oteller olduğunu fark ettik ve iki tane Butik Otel seçtik kendimiz için. Seçtiğimiz ilk butik otel Palamutbükü'ndeki Mavi Beyaz'dı. Burada 5 gece kaldık. Adına yakışır bir şekilde masmavi Palamutbükü sahilinde, mavi beyaz renkleriyle dekore edilmiş bu otel ilk bakışta herkesi büyüleyecek türden. Otelin kendi web sayfasından odaları ve fiyatları hakkında bilgi edineceğiniz için ben burada sadece, oteli farklı kriterler çerçevesinde objektif olarak değerlendireceğim. Seçip seçmemek size kalmış. Otel Mavi Beyaz Palamutbükü kıyısı boyunca dizili pansiyonlardan biraz uzakta olduğu için oldukça sakin bir konuma sahip. Otel ile sahil arasından dar bir yol geçiyor. Bu yol arabaların kullanımına açık olsa da çok fazla araba geçtiğini söyleyemem. Bu nedenle burada denizle başbaşasınız. Otelin menüsünde sürekli taze balık bulunduğunu da burada belirtmeliyim. Biz 5 gün boyunca balığa doyduk. Aşağıdaki fotoğraf o gün tutulan orfoza ait. Sonradan öğrendim ki orfoz nesli tehlike altında olan bir balıkmış. En azından yenmesine ortak olmadık. Ada Evleri'nin odalarını gezmedik ancak gördüğümüz kadarıyla oldukça şirin, güzel bir pansiyon. Palamutbükü manzaralı, balkonlu odaları var. Ayrıca bahçe içinde denize biraz daha uzaktan bakan odaları var. Odalarında 4-5 kişi kalınabilir. Oda fiyatları 200 TL civarında. Biz burada iki kişilik bir Bungalow gezdik. Deniz manzarası olmasa da olur diyenler bahçe içindeki bu bungalowlara bakabilirler. Karşıyakalı Gülsefe Hanım'ın işlettiği bu pansiyonu biz çok beğendik. 1+1 olan odalarda 5 kişi birlikte kalınabilir. 2+1 olan odalar ise daha kalabalık aileler için uygun. İçinde mutfağı da var. Odaların deniz manzarası yok. 1+1 oda fiyatları 180-200 TL civarında. Bu apart-pansiyon henüz yeni açılmış. Odaları deniz manzaralı. Ancak balkonları yok. 1+1 odalarda 4 kişi kalınabilir. Üst kattaki deniz manzaralı odaları 170-180 TL civarında, alt kattaki odaları 20-30 TL daha uygun. Genel olarak Datça'da yüksek sezon Temmuz gibi başlıyor. Temmuz-Ağustos en yoğun olduğu dönem. Eylül ile birlikte odaların doluluk oranı düşmeye başlıyor. Yerli halkla konuşunca Eylül sonu Ekim başının burası için en uygun aylar olduğunu anlıyoruz. Sonbaharda denize girebilir hem de Datça'nın sakinliğinin tadını çıkartabilirsiniz. Biz Haziran'ın 3. haftasında ordaydık. Hemen hemen her pansiyonda boş oda vardı. Arabanıza atlayıp Datça'ya gelebilir burada gözünüze güzel gelen bir pansiyonla anlaşabilirsiniz. O zaman inanın daha iyi fiyatlara oda bulacaksınız. Temmuz-Ağustos aylarında sahil şeridindeki pansiyonlarda oda bulmak belki zor olsa da köyün içine doğru kesin boş oda bulursunuz. Palamutbükü nasıldı derseniz cevabım MUHTEŞEMDİ olacak. Deniz tertemiz, sakin ama biraz soğuktu. Dibi kumlu değil, taşlı. Ancak taşlar insanı çok da rahatsız etmiyor. Beraber tatil yaptığımız arkadaşlarımızın 2 yaşındaki minik Eren'i ilk günlerde taşlara çok basmak istemese de birkaç gün geçince o da alıştı ve çok keyif aldı. Öğlen sıcağında Palamutbükü sahili boyunca sıralı ağaçların altında serinleyebilirsiniz. Palamutbükü'nde kaldığımız süre zarfında biz otelin önündeki denizde zaman geçirmekten hiç sıkılmasak da günübirlik bir tekne turu hiç de kötü olmazdı. Bu nedenle başladık tur araştırmaya. Palamutbükü'nde günübirlik tekne turu yapabilirsiniz. Ancak seçenekler çok fazla değil. Eğer kalabalıksanız kendi başınıza bir tekne kapatabilirsiniz. 10-12 kişilik bir tekneyi günlük kiralamanın fiyatı 700 TL. Öğlen yemeği dahil. Biz dört kişi 700 TL vermek istemedik. Liman boyunca küçük bir araştırma yapınca Sait Kaptan ile tanıştık. 4 kişilik küçücük bir teknesi ile bizi gün boyu gezdirdi. 150 TL ödedik bunun için. Yemek yoktu bu fiyatın içinde. Burada belirtmem gereken bir nokta, Sait Kaptan'ın teknesinin hijyenle hiçbir alakasının olmadığı. Teknede birkaç saatlik yolculuk dışında hiç vakit geçirmeyeceğimizi düşünüp biz bu yolculuğa çıktık. Aşağıdaki iki fotoğraf ise Knidos dönüşü mola verdiğimiz koy. İsmi Büyük Hüseyin Taşı. Tek kelimeyle süperdi. Palamutbükü'ndeki 5 günlük güzel tatil sonrası ise arabayla kıyı şeridini takip edip sırasıyla Akvaryum Koyu, Ovabükü, Hayıtbükü, Gabaklar Koyu'nu gezdik. Akvaryum Koyu tek kelimeyle muhteşemdi. İnsan akvaryumda denize girmiş gibi hissediyor gerçekten. Burada hiçbir tesis yok. Arabayla sahile kadar ulaşılabiliyor. Burada 1-2 saat mola verip denize girin muhakkak. Ovabükü'nü ise pek beğenmedik. Denize girmek için bile durmadık o yüzden. Hayıtbükü de deniz ve kumsal açısından benim hoşuma gitmedi. Öncelikle Hayıtbükü Palamautbükü'ne oranla çok küçük ve bu nedenle daha kalabalık. Kumu bana çok temiz hissi vermedi. Açıkcası Palamutbükü o kadar güzel ki ben ondan sonraki hiçbir koyu beğenemedim. Tabii ki Akvaryum Koyu hariç. Ancak Hayıtbükü'nde Ortam Restoranı'nda bir mola vermenizi tavsiye ederim. Biz üst kattaki serin taraçada mola verip Hayıtbükü'ne doğru birşeyler yedik. Çok keyifliydi. Ardından Hayıtbükü'nün hemen karşısında yer alan Gabaklar Koyu'na gittik. Burada yer alan tesis Gabaklar Pansiyon. Sahilde denize girmeniz için pansiyon müşterisi olmanıza gerek yok. Tesis bizim hoşumuza gitti ve burada zaman geçirmeye karar verdik. Eğer burada kalmayı düşünürseniz işte oda fiyatları: Fiyatlar 300-350-400-450 TL arasında değişiyor. Odalarda 4 kişi kalınabilir. Oda fiyatına kahvaltı dahil. Yazılarını haftaiçi öğle arasında okumamak gerektiğini bir kez daha anladım!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/offtheroadonthetrack-arjantini-kesfetmeye-hazir/", "text": "2013 yılı bizim için iş açısından bol stresli, bol çalışmalı bir o kadar da bol gezmeli bir yıl oldu. Şimdi bu heyecanlı yıla yaraşır bir kapanış yapma zamanı. Geçen sene yılbaşı tatilini Venezuela'da geçirmiştik, Güney Amerika bizi o kadar etkiledi ki bu yıl da aynı kıtada karar kıldık. Hedef Arjantin ve Patagonya. Tüm organizasyonu son dakikada yaptık ama hızlı ve etkili bir performans göstererek az zamanda çok işler başardık. Hazırlıklar şimdilik tamam gibi, Gökçe'nin ısrarlarına dayanamayıp bir hazırlık yazısı yazmaya mecbur kaldım. Bu yazıda bendeniz misafir yazar Fatih, rotamız ve hazırlıklar hakkında ön bilgi vereceğim. Nereleri gezmeyi planlıyoruz, planı nasıl yaptık, ortalama ne kadar bir maliyet hesaplıyoruz gibi bilgiler vererek benzer bir tatil planlayanlara yardımcı olmak istiyoruz. Gezinin 15 günlük kısmında bir trekking turuna dahil olacağız. Geçen yılki gibi sırtımızda çanta, dağ bayır gezmeli ve çadırda veya basit misafirhenelerde yatmalı olacak. Bu kısımla alakalı rotayı haritada yuvarlak içinde gösterdim. Arjantin programını yaparken açıkçası en başta niyetimiz Almanya'dan güzel bir tur şirketinden herşey içinde bir tur almaktı fakat çok son dakika olduğu için bizim tarihlerimize ve kafamıza uygun bir seçenek bulamadık. Internet üzerınden lokal turlar araştırdım ve bir tur şirketi buldum, chat yoluyla konuştuk ve bize bir tur önerisinde bulundu ancak özellikle trekking kısmını çok beğenmediğimizden onu da satın almadık. Ancak bu sayede Arjantin'in turist atraksiyonlarını baya bir öğrenmiş olduk. Bizim turun Patagonya kısmını geçen yılki Venezuela seyahatimizi de düzenleyen Diamir isimli bir firmadan satın aldık, geri kalan organizasyon tamamen bize ait. Tüm iç ve dış hat biletlerini internet üzerinden satın aldık, oteller de booking. com, organizasyon tamamdır. Ülke içindeki seyahatleri tamamen uçak ile yapacağız çünkü ülke çok büyük olduğu için mesafeler çok uzun, öte yandan otobüs fiyatları uçağa göre çok da ucuz değil. Ancak okuduğumuz kadarıyla otobüsler çok konforlu ve lüksmüş. Buenos Aires: 14 milyonluk başkent ve Tango'nun doğduğu yer. Burada toplam 4,5 gün geçireceğiz, okuduğumuz kadarıyla bu sürenin yeterli olacağını düşünüyoruz. Bol et, bol dans, bir de futbol maçına denk gelirsek değmeyin keyfimize. Puerto Madryn : Buraya gitmek için Trelew'e uçacağız, oradan taksi veya otobüs ile bölgeye ulaşacağız. Buranın en büyük özelliği çok zengin bir hayvan popülasyonu olması. Yılın tamamında deniz aslanlarını, penguenleri görmek, belli zamanlarda ise dev balinaların içinde teknelerle gezmek mümkün. Bizim gittiğimiz dönem balina mevsiminin tam sonuna denk geliyor, umarız görebiliriz aksi takdirde başka etkinlikere katılacağız. Burada mesela deniz aslanları ile yanyana şnorkel yapma imkanı bile var ancak bakalım Gökçe cesaret edebilirse belki yaparız. Burası için biz 2,5 net gün ayırdık. Patagonya: Patagonya deyince benim aklımda hep \"cehennemin dibi\" mesafesinde bir yer canlanırdı, cehennemin dibi olmasa da dünyanın sonuymuş. Bu kısmı turla gezeceğiz, burada vahşi bir doğanın yanında dünyanın büyümeye devam eden tek buzulunu görme ve üzerinde gezinme fırsatını bulacağız. E bir de tabii dünyanın en güneyindeki şehre gdip Macellan'nın geçtiği yollarda tekne ile gezeceğiz. Bu kısım bol doğa, bol yürüyüş... Patagonya için benim gördüğüm en az 10 gün ayırmak lazım, bizim gibi biraz daha derinlemesine gezersiniz 15 gün de iyi bir süre. Tabii daha uzun da kalmak mümkün, aktivite bol. Bu tur kapsamında Şili'ye de ayak basacağız. Bu turun kısa bir tanıtım videosunu da aşağıda bulabilirsiniz. Iguazu'dan sonra Buenos Aires'e dönüp bir gece kaldıktan sonra 26 günün ardından gerçek dünyaya dönüş. Arjantin gezisi için gerçekten ortalama bir maliyet vermek çok zor. 15 gün 1200USD ile gezen de okudum, 12 günlük tura 6.000 fiyat biçen tur şirketleri de gördüm. Olay tamamen sizin ne yapmak istediğiniz ve konfor beklentinizle alakalı. Benim maliyet konusundaki öngörüm şu şekilde. Uluslararası uçuş: 1.000 . 1000 'dan aşağı uçak bulmanız çok zor ama imkansız değil. İç hat uçuşlar: Gördüğüm kadarıyla uçak fiyatları ile mesafe 1-1 doğru orantılı. Bizim programdaki uçuşların toplamı 900 civarında tuttu, tabii biz yüksek sezonda gittiğimiz için normale göre biraz pahalı olmuş olabilir ama çok da aşağısını umut etmeyin. Oteller: Otel konusunda kişi başı gecelik 20-25 hesaplayabilirsiniz. Bu hesap, küçük fakat booking. com'da iyi notlar almış merkezi otellere göre yapıldı. 15 günlük tur: Bu tur kişi başı 2400 herşey dahil. Bu turu yapmak isteyenler için tabii bir de ekipman ihtiyacı olacak. Biz sırt çantasıyla yola çıkıyoruz ve Venezuela seyahatimizdeki hazırlık bu tatilimizde de işimizi görecek. Tabii buzul bölgesine ziyaretimiz dolayısıyla sıcak tutacak birşeyler de gerekecek. Simdilik bu kadar.... Ayrica Patagonya Güney Amerika'da en cok görmek istedigimiz yerlerden, maceralarinizi takip ediyor olacagiz. Merhaba Serap, yorumun için teşekkür ederim. Arjantin için çok heyecanlıyız. Döner dönmez bloğumda paylaşacağım her ayrıntıyı. Bloguna göz attim Almanya'da yaşıyorsunuz galiba. Takip edeceğim yazılarını. Size de iyi tatiller şimdiden. Teşekkür ederiz arkadaşım. Hazırlıklar son hız devam ediyor ve heyecan dorukta. Geri sayım bsşladı!!!"} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/oktoberfestte-geri-sayim-basladi-ozapft-is/", "text": "Festivalin ismi Türkçe Ekim Festivali demek. Bavyeralılar WIESN diyor. Turistler arasında ise OKTOBERFEST olarak biliniyor. Her yıl Eylül ayının ortalarında başlıyor ve Ekim başına kadar devam ediyor. Festival ilk gününde halkın hepberaber festivalin yapılacağı alana -Theresienwiese'ye- yürüyüşüyle başlıyor. Ben kendi adıma bu yürüyüşü oldukça keyifli buluyorum. Eğer olurda Oktoberfest'in başında Münih'e gelirseniz bu yürüyüşü kaçırmayın. Bu yürüyüşü seyredebileceğiniz en güzel yerlerden biri Odeonsplatz. Aklınızda bulunsun. Sabah en geç 10:0 11:00 gibi oraya gidin ve önlerden yer kapın derim. Çünkü geleneksel kıyafetleriyle festivale katılan halkı seyretmek ve hepberaber yürümek oldukça keyifli. Bu yürüyüş Oktoberfest'in yapıldığı alana ulaşıldığında bitiyor ve Münih Belediye Başkanı'nın dev bir bira fıçısının musluğunu 'O'zapfa is!' diyerek açmasıyla festival başlıyor. Peki Oktoberfest'i bu kadar özel kılan nedir? Önce Oktoberfest'in tarihine dair birkaç kısa bilgi vermek istiyorum. Oktoberfest ilk olarak 17. Ekim 1810 tarihinde zamanın Bavyera Kralı Ludwig ile Sachsen-Hilgburghausen Prensesi Therese'nin düğün kutlaması olarak düzenlenmiş. Oktoberfest'in yapıldığı alanın ismi Theresienwiese ve bu isim Prenses Therese'den geliyor. Sonraki yıl bu festivalin her yıl kutlanılmasına karar verilmiş. Savaş yılları dışında istinasız her yıl kutlanan bu festivalin bu yıl 185. yılı kutlanıyor. Peki geleneksel kıyafetler neler? Festivalin havasını daha iyi anlamak isterseniz oraya geleneksel kıyafetlerle katılmalısınız. Yani kadınlar 'Drindl' erkekler 'Lederhose' giymeli. Leder Hose, yani deriden yapılmış erkek kostümü ise en az 300-350 Euro'dan başlıyor. Yani şimdi buraya kadar gelmişiz kıyafetsiz olmaz ama nereden alabiliriz diye sorabilirsiniz. Hiç panik yok. Oktoberfest zamanı Marienplatz, Karlsplatz arasındaki alış-veriş caddeleri Drindl ve Lederhose satan dükkanlarla dolu. Her bütçeye uygun kıyafet bulmak kolay. Ha bir de aklınızda olsun. Bu kıyafetlerin ortak adı TRACHTEN. Trachten satan bir dükkana girin ve bir tane satın alın. Eğer biraz eli yüzü düzgün bir TRACHTEN'ım olsun diyorsanız o zaman Marienplatz'ta yer alan LUDWIG BECK'e gitmelisiniz. Ancak orada en az 200 Euro'yu gözden çıkarmalısınız kadınlar size söylüyorum. Erkeklerin işi biraz daha zor eğer eli yüzü düzgün bir kıyafet istiyorsanız. Leder Hose dedikleri pantolon gerçek deri ve o yüzden ucuz bir şey bulmak pek kolay değil. Mesela geyik derisi olanlar 700-800 Euro'dan başlıyor. Erkekler şöyle yapabilir. Bu anlatacağım turist versiyonu: Yanınızda muhakkak kareli bir gömlek getirin. Çünkü erkekler kareli gömlek giyiyor Leder Hose ile birlikte. Kırmızı, yeşil ya da mavi kareli olsun. Onu giyip üzerine belki bir yelek giyebilirsiniz. Leder Hose almadan da böylece biraz da olsa festivalin ruhunu taşımış olursunuz. Peki Oktoberfest'te ne yapılıyor? Devasa bir alana kurulmuş devasa çadırlar düşünün. Bu çadırların içinde veya çadırların dışında insanlar bira içip eğleniyorlar. Çadır derken aklınıza öyle küçük çadırlar gelmesin. Bu çadırların kapasitesi 7.000 kişi!!! Yanlış okumadınız evet tam tamına 7.000 kişi! Sabah saat 8 sularında başlayıp gece saat 10:00'a kadar süren Oktoberfest'te çadıra girmek o kadar kolay değil! Ya çok önceden çadırların içindeki masalar için rezervasyon yaptırmalısınız ya da sabahın erken saatinde çadırların önünde oluşan kuyrukta sabırla beklemelisiniz. Ya da gece geç saatlere doğru boş masa bulma imkanı olabilir. Ama en iyisi haftaiçi gitmek. Çünkü haftasonları iğne atılsa yere düşmez derler ya işte o kadar kalabalık. Çadıra girmeyi bırakın çadırların bahçesinde bile yer bulmak mümkün değil. Ancak çadırların içinde Oktoberfest'i yaşamak muhteşem. Canlı Bavyera müzikleri eşliğinde dans eden insanları hayal edin. Atmosfer muhteşem! Oktoberfest'in bir bakıma bir bira festivali olduğunu söylemiştim. Bu festival için üretilen biralar özel. Alkol oranı daha yüksek. 16 gün boyunca yaklaşık 7 milyon litre bira tüketiliyor. Biralar 1 litrelik bardaklarda servis ediliyor ve buna \"Maß\" deniliyor. Çok bira tutkunu değilseniz hafifletilmiş bira olan Radler içebilirsiniz. Radler, bira ile maden suyunun karışımından oluşuyor. Çadır içinde sadece bira ve radler servisi yapılmasına karşı çadırların dışında alkolsüz olarak almanların yerel içeceği olan elmalı şorle bulunabilir. Şimdi birayı içtiniz ve sonra gittiniz lunapark alanında eğlendiniz. Bu eğlence sonrasında sarhoşluk derecenizde bir artış olacak buna hazırlıklı olun. Ayık kafa binip per perişan inen insanlar gördüm. Bol bol su tüketin ki ayakta kalma direnciniz artsın!!! Hendl!!! Yani kızarmış tavuk. Çok ama çok lezzetli. Yanında almanların tuzlu simidi olan Brezn yiyebilirsiniz. Yukarıdaki resim ise Oktoberfest'te satılan kurabiyelerden. Üzerinde bavyera dilinde 'I mog di' yazıyor. Yani seni seviyorum. Bunun almancası ise 'Ich liebe dich'. Şunu unutmayın ki Almanca ve Bavyera dili birbirinden tamamen farklı. Kuzeyde yaşayan Almanlar bile Bavyera dilini anlamakta zorlanıyorlar. Peki parti bununla mı sınırlı? Tabii ki hayır. Gece saat 10:00'da biten Oktoberfest sonrası şehrin birçok yerinde yapılan partilere katılabilir eğlenmeye devam edebilirsiniz. Eğer hala Oktoberfest'te gelmediyseniz elinizi çabuk tutun derim. Bu sene için otel ve uçak bulmakta zorlanabilirsiniz ancak önümüzdeki seneye şimdiden hazırlanmakta fayda var. Benden söylemesi. Şimdi gelelim hayati ve maliyetle alakalı bilgiye, yani KONAKLAMA konusunu maliyeti düşük tutarak nasıl çözebileceğinize! Oktoberfest sırasında eğer çok önceden (3-4 ay önce gibi) Booking. com gibi internet siteleri üzerinden rezervasyon yaptırmadıysanız boş oda bulmanız hemen hemen imkansız. Bulursanız da 1.000 Euro gecelik fiyat çekebilirler. Munich International Friends adında bir site var. Ona üye olup oradan odasını kiralamak isteyen öğrencilere ulaşabilirsiniz. Çünkü para kazanmak isteyen insanlar Oktoberfest zamanı odasını, evini boşaltıp ailesinin yanına gidiyor ya da tatile çıkıyor bu dönemde. Odasını, evini 3 hafta boyunca da gelen turistlere kiralayıp köşeyi dönüyorlar. Biz mi? Hayır biz böyle bir şey yapmıyoruz. Neden mi? Çünkü sonrasında evi temizlemek bence berbat bir şey. Yapan arkadaşlarım var. Evlerini eski haline getirmek için epey emek harcadılar. Ya da Münih'e gelip de öğrenci olarak yaşayacak arkadaşların da başvurduğu bir site var. Yakın arkadaşımdan biliyorum. O da bu site üzerinden yaşamak için bir oda bulmuştu. WG-Gesucht adlı site sizin imdadınıza yetişebilir. Göz atmanızda fayda var. İlk olarak Deutsches Museum'u kesinlikle öneririm. Dünya'nın en iyi bilim müzesi buraya kadar gelinmişken geçilmezse bence olmaz. Özellikle maden bölümünü. Bir de Fizik Bölümü'ndeki deneye girmenizi tavsiye ederim. Her gün saat 11:00 ile 14:00 seansları var. Başka bölümlerin de deneyleri oluyor. Girip seyredebilirsiniz. Müzeye girdiğinizde bu bilgiyi oradaki görevlilerden edinebilir ona göre programınızı çıkarabilirsiniz Müze Isar Nehri üzerinde yer alıyor. Isar nehrinin kıyısında da hava güzelse yürüyebilirsiniz. Buradan çıktıktan sonra şehrin tam merkezi Marienplatz'a yürüyebilirsiniz. Deutsches Museum Marienplatz yürüyerek yaklaşık 10 dakika. Hemen göbekte Rathaus var. Rathaus'un tepesindeki mekanik şövalyelerin hareketlenmesi öğlen 12:00 ve akşam 17:00'de. Rathaus'un hemen karşısındaki Alter Peter'in kulesine çıkarsanız ki merdivenleri dar ve biraz fazla! çok güzel bir Münih manzarası bulacaksınız. Alter Peter'in hemen alt sokağı Viktualien Markt. Hoş güzel bir açık hava Pazarı. Rathaus'a doğru döndüğünüzde Viktualien Markt sağda kalırken solunuzda Münih'in simgesi Frauen Kirche olacak. Dünyanın ünlü gotik kiliselerinden biridir. Devamı Karlsplatz. Rathaus'a yüzünüzü döndüğünüzde arkanızda kalan caddeye girdiğinizde orada da Assam Kilisesi var. O da ilginç bir Barok kilise. Rathaus'un arka sokaklarına ilerlerseniz de Odeonsplatz'a çıkacaksınız. Aslanlı meydan. Hitlerin zamanında halka seslendiği meydan. O meydana arkanızı döndüğünüzde sağınızda Kışlık Saray ve onun bahçesi Hofgarten kalacak. Bahçeye girip bakmanızı tavsiye ederim. Bu saydığım her yeri yürüyerek gezmeniz mümkün. Aslanlı meydanı arkanıza alıp ana cadde üzerinde yürürseniz ilerde Ludwig Maximillian üniversitesine geleceksiniz. (Ya da Odeonsplatz'dan u-bahn'a binerseniz U3 Olympia yönü /U6 Garmisch yönü bir durak sonra Üniversite durağında da inebilirsiniz). Ludwig Maximillian üniversitesinin ana cadde üzerinde her iki tarafta büyük su fıskiyesi var. Sağ tarafa yönelirseniz ordan dünyanın en büyük şehir parkı Englischer Garten'a geleceksiniz. Hava güzelse burada epey zaman geçirebilirsiniz. Park epey büyük. Sol tarafa doğru Çin Kulesi var. Burası çok güzel bir biergarten. Mass, Brezel ve Obatzda molası. Harika olur bence! Devam ederseniz büyük bir göle çıkacaksınız. Gölün kenarında da biergarten var. BMW müzesine gitmek isterseniz yine U3 hattına binip Olympia Park istasyonunda inmelisiniz. Herkes genelde BMW'nin yeni arabalarının sergilendiği yeri biliyor. Ama bir de çok eski antika arabaların sergilendiği müzesi var. Aynı yerde sadece giriş paralı. Buraya geldiğinizde vaktiniz olursa Olympia parkı da gezebilirsiniz. 1974 Olimpiyatlarının yapıldığı stadyum burada. Bir de içinde göl olan bir park. Bence normal bir park. Englischer Garten sonrası burası basit kakacaktır. Ama burada Sea Life adında bir akvaryum var. Gitmedim, iyi bir akvaryum mu bilmiyorum belki ilginizi çeker bakarsınız. Bu saydıklarım Münih şehrine gelen her turistin yapması gereken aktiviteler... Tek BMW müzesi biraz uzak metroyla ulaşım şart. Diğer yerlerin hepsi birbirine yakın. Eğer Münih içinde de alış veriş yapmak isterseniz doğru adres Marienplatz'taki Kaufinger Str. ya da BMW müzesine yakın Olympia Einkaufzentrum'u önerebilirim. Not: Oktoberfest fotoğrafları Münih'in internet sitesinden alınmıştır."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/oslo/", "text": "Şimdiye kadar Norveç, İsveç, Danimarka gibi kuzey ülkelerini biran önce keşfetmemiz gerektiğini kendimize hep hatırlatmış, ancak bir türlü buna fırsat bulamamıştık. Bölge hakkında duyduklarımız, gördüğümüz fotoğraflar kuzey ülkelerinin ne kadar farklı bir kültüre ve ne kadar güzel bir doğaya sahip olduğu hakkında ipuçları vermişti ve bizi heyecanlandırmaya yetmişti. Geçen zaman içinde de bölgeyi keşfetme heyecanımız git gide artmıştı. Oslo, işte biz böyle düşünceler içindeyken bu bölgeyi keşfetmek için seçtiğimiz ilk şehir. 2013 yılının Ekim ayının sonunda yaptığımız 3 günlük Oslo şehir tatiliyle bölgeye ait ilk deneyimleri yaşama; kültürünü ve kuzey insanını birazcık da olsa tanıma fırsatımız oldu. Yaklaşık 600.000 nüfuslu Oslo, bugün Norveç'in finans, politika ve kültür başkenti. Şehrin kuruluşu 900'lü yıllara denk geliyor. 14. yüzyılda şehir coğrafi avantajıyla bir ticaret merkezine dönüşmüş. 1624 yılında Danimarka Kralı IV. Christian şehrin ismini Christiania'ya çevirmiş. Şehirdeki ticaret sayesinde 19. yüzyılın ortalarından itibaren şehrin nüfusu 300.000'lere ulaşmış. 1905 yılında İsveç'ten ayrılan şehir, 1925 yılında yeniden Oslo ismini kazanmış. Os kelimesi sıradağlar ya da eski kuzey tanrısı anlamına geliyor. Oslo'da yaklaşık 600.000 kişi yaşıyor. Bu km2 başına 1.200 kişi demek. Nüfusun yaklaşık %26'sı göçmen. 454 km2'lik bir alana kurulu. Bölgede 343 tane göl var; bunlardan en büyüğü Maridalsvannet. Oslo fiyordlarında 40 tane ada var; bunlardan en büyüğü ise Malmoya. Bölgenin en yüksek noktası Kirkeberget (629 metre). Ortalama hava sıcaklığı yazın 20 derece iken, kışın -4 dereceye iniyor. Oslo, geçmişi Vikingler zamanına uzanan Avrupa'nın en eski başkentlerinden biri. Şu andaki Opera Binasının bulunduğu yer Vikinglerin şehre ilk çıktığı yer. Oslo, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük başkentlerinden biri. Şehir, anakara ve 180 km'lik fiyorduyla oldukça geniş bir alana yayılmış. Fiyord içinde yeralan irili ufaklı birçok adada insanlar yaz kış hayatlarını devam ettiriyorlar. Bu nedenle, bence şehir ve bölge hakkındaki en güzel fikri yapacağınız bir tekne turuyla edinebilirsiniz. Bu konuda da iki seçeneğiniz olacak. Birincisi Hop on hop off tipi turlar. Kişi başı bilet için 180 Kron ödüyorsunuz ve gün içersinde istediğiniz yerde inip orayı gezip sonra tekrar tekneye binebiliyorsunuz. İkinci tur ise Oslo'nun adalarını da kapsayan ve 2 saat süren tekne turu. Bu tur kişi başı 260 Kron. Rehber eşliğinde adalar arasında dolaşarak çok keyifli 2 saat geçireceksiniz emin olun. Normalde Mayıs-Eylül ayları arasında yapılan bu tur bizim şansımıza hava güzel olduğu için Ekim sonunda da yapılıyordu. Biz çok keyif aldık. Oslo çok modern bir mimariye sahip olmasına karşı adalarındaki ahşaptan yapılmış rengarenk evler çok farklı ve güzel bir görüntünün oluşmasını sağlıyor. Bazı adalardaki evler sadece 10-12 metrekare. Kışın adalar arasındaki deniz tamamen donuyormuş ve insanlar üzerinde buz pateni yapıp yürüyebiliyorlarmış. Yazınsa buraları denize girmek isteyen insanlarla dolup taşıyormuş. Yazın yaklaşık 21 saat gündüz olduğunu ve su sıcaklığının 20-22 derece olduğunu düşünürsek Oslo'da yazın denize girmek keyifli olacaktır diye tahmin ediyorum. Fiyord kelimesini biz hep duyuyorduk ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorduk. Bu tekne turu sırasında fiyordun ne demek olduğunu öğrendik. Fiyordu aslında buzul dönemindeki hareketli buzulların ana karayı oyması ve sonraki yıllarda bu oyuklara deniz suyunun dolmasıyla oluşan körfez olarak tanımlayabiliriz. Oslo fiyordu (180 km) Norveç'in en uzun fiyordlarından biri. Ayrıca oldukça geniş bir fiyord. Oslo'da tekne turu sonrası kıyı şeridini keşfetmenizi tavsiye ederim. Aker Brygge tarafında sahil boyunca dizilmiş güzel balık restoranlarını ve cafeleri bulacaksınız. Bu tarafta yeralan evler ve ofisler insanı kıskandıracak cinsten. Aker Brygge tarafından karşı kıyının manzarası görülmeye değer. Hem gece hem gündüz burayı gelip gezmenizi tavsiye ederim. Sabah erken saatte buraya gelirseniz sabah tutulmuş balıkların satışına şahit olabilirsiniz. Biz taze balıkların satıldığı balık pazarlarını gezmek çok istedik ancak ne yazık ki halkın gidip gezebileceği cinsten balık pazarları yok. Balık halleri ticari amaçlı, daha büyük satışların gerçekleştiği yerler. Ancak sabah erken saatlerde limana gelirseniz birkaç teknenin balık satışına şahit olabilirsiniz. Biz şehrin bu tarafına bayıldık. Aker Brygge tarafında denize karşı kahve keyfi yapmak bizim en güzel aktivitelerimiz arasına girdi. Soğuk havaya karşı dışarıya yerleştirilmiş ısıtıcılar sayesinde Oslo halkı gece gündüz dışarda oturuyor. Bu benim hiç beklemediğim bir görüntüydü. Ama şehirdeki sanat operayla kısıtlı değil tabii ki. Oslo'da geceler oldukça hareketli ve sanatla iç içe. Şehrin en hareketli caddesi Karl Johans Gate. İstiklal'in bir benzeri olan bu caddede her zevke hitap eden restoran cafe bulmak mümkün. Ayrıca gece geç saatlere kadar açık olan mağazalarda alış veriş yapabilirsiniz. Akşamları buradaki barlarda ayrıca canlı müzik bulabilirsiniz. İngiliz, İskoç tarzı publar çoğunlukta. Scothman, Sir Winston, Three Brothers-Piano Bar bizim denediklerimiz ve tavsiye edebileceklerimiz. Oslo'da baskın bir Jazz kültürü olduğunu da belirtmeliyim. Bare Jazz'da canlı müzik olmasa da güzel bir ortam var. Eğer bizim gibi canlı performans izlemek istiyorsanız doğru adres Victoria National Jazzscene. Bizim şansımıza cumartesi akşamı dünyaca ünlü, free jazz'ın yaşayan efsanesi Charles Gray'in canlı performansı varmış. Açıkcası jazz müziğini severek dinlesem de free jazz hakkında bir bilgim yoktu ve Charles Gray'i o akşam tanıdım. Bizim için ilginç ve bir o kadar da güzel bir deneyim oldu. Biz konserler açısından şanslıydık. Çünkü tam da biz Oslo'dayken Oslo Uluslararası Müzik Festivali vardı. Şehrin birçok noktasında farklı müzik türlerinde ve farklı kültürlere ait konserler vardı. Bunlardan birini seyretme imkanımız oldu. Oslo küçük bir şehir olmasına karşı düzenlediği birçok müzik festivali ve konserlerle, yaşayan, canlı bir şehir. Şehrin en hareketli caddesinin Karl Johans Gate olduğunu söylemiştim. O yüzden bu caddede oldukça fazla zaman geçireceğinizi söyleyebilirim. Kralın yaşadığı sarayla merkez istasyon arasındaki bu 2 km'lik caddede yürümek oldukça keyifli. Bu cadde gece gündüz hareketli. Caddenin üzerinde Parlemento Binası bulunuyor. Ayrıca büyük bir kilise. Buraları isterseniz gezebilirsiniz. Ancak biz bu caddedin kalabalığına karışmayı tercih ettik ve biraz da olsa özlediğimiz Beyoğlu'nu yaşadık. Karl Johans Gate'in başlangıç noktası bugün Kraliyet Ailesi'nin yaşadığı saray. Sanırım yazın Haziran sonundan Ağustos ortasına kadar bu sarayı gezmek mümkün. Bize sarayın bahçesinde ve saraya ait parkta zaman geçirmek yetti de arttı bile. Şehirdeki en ilginç yerlerden biri ise Vigeland Parkı. Burayı kesinlikle kaçırmamalısınız. Adeta bir açıkhava müzesi olan bu parktaki heykeller görülmeye değer. İnsanı, insan ilişkilerini ve insanın duygularını farklı açılardan betimleyen heykeller bir araya getirilmiş ve ortaya çok farklı bir görüntü çıkmış. Vigeland Park'ta ayrıca bir müze var. Burayı da gezebilirsiniz. Aslında müze sayısı ve çeşidi açısından Oslo çok zengin bir şehir. Şehirdeki birçok müze Frogner Bölgesi'ndeki Bygdoy yarımadasında toplanmış. Burası müze adası olarak geçiyor. 30 No'lu otobüsle buraya ulaşabilir ve buradaki müzeleri gezebilirsiniz. Eğer Oslo tatiliniz yağmurlu bir zamana denk geldiyse ya da siz tam bir müzesever bir kişiyseniz şehrin bu tarafına mutlaka gelmelisiniz. Biz şehrin bu tarafına hava çok güzel olduğu için yürüyerek geçtik. Yarımada üzerinde yeralan evlere hayran hayran bakarak kıyı şeridine ulaştık. Müzeler bizim ilgimizi çekmeyince 30 No'lu otobüse binip şehre geri döndük. Ancak oraya yürümek çok da akıl işi değil, bunu da belirtmeliyim. Ancak güneşli havada ana karayı seyretmek bize keyif verdi. Norveç'in en önemli ressamlardan biri Munch'ın bu sene doğumunun 150. yılıydı. Biz 150. yıl şerefine düzenlenen şehirdeki açık hava Munch sergine yetişemedik ama Munch Müzesi'ni gidip gezdik. Bu müzede 2014 yılının Mart Ayı'na kadar devam edecek bir sergi vardı. Çok güzel düzenlenmiş bu sergi sayesinde modern ve dışavurumcu-ifadeci sanatın babası kabul edilen Munch'ı tanıma fırsatı yakalayabilirsiniz. Oslo'da doğan Munch'ın sanatında 1909'lara kadar ara ara uzun zaman geçirdiği Berlin ve Paris'in sanat ve entellektüel etkisi olduğu söyleniyor. Resimlerinde, korku, aşk, kıskançlık, hastalık, ölüm gibi duyguları işleyen sanatçının belki de dünyadaki en önemli çalışması Çığlık adlı tablosu. Oslo'ya gelmişken Munch'ın müzesini gezmemek olmaz bence. Planınıza mutlaka alın. Giriş ücreti 95 Kron kişi başı, Oslo Pass'ı olanlara ücretsiz. 20 no'lı otobüs ya da doğu yönüne giden tüm metro hatlarıyla ulaşabilirsiniz. Açılış saatleri dönem dönem değişiyor. Bu nedenle www. munch. museum. no internet adresinden mutlaka açılış saatlerine bakın. İsveç doğumlu Alfred Nobel dört Nobel ödülünün Stokholm'de verilmesine karar vermişken neden Barış ödülünün Oslo'da verilmesini istemiş bunu bilmiyoruz. Ancak bu kararı Oslo'nun barışın simge şehri olmasına büyük katkısı olmuş. Oslo'ya gelmişken bu merkezi gezmenizi tavsiye ederim. Cumartesi ve Pazar günleri saat 13:00'de ücretsiz rehberli turlar düzenleniyor ve bu tur sırasında Alfred Nobel'in hayatından Nobel Barış Ödüllerinin tarihçesine dair çok ilginç bilgiler edineceğinizi söyleyebilirim. (Nobel Barış Merkezi 80 Kron kişi başı). 2012 Nobel Barış Ödülü Avrupa Birliği'ne verildiği için merkezde Avrupa Birliği'nin tarihçesini anlatan bir gezi vardı. Konu Avrupa Birliği olunca Türkiye'de kendine sergide bir yer bulmuş. Peki Avrupa Birliği 2012 yılında neden Nobel Barış Ödülünü almaya hak kazandı? Cevap: Tam 60 yıldır birlik içinde hiç savaş olmadığı için. Peki 90'lı yıllarda Avrupa'nın göbeğinde yaşananlar neydi o zaman? Aklıma bu soru takıldı burayı gezerken. Nobel Barış Merkezi'nde ayrıca bir sergi vardı. Bir karı-koca dünyanın heryerini gezerek değişik milletlerin yeme alışkanlıklarını ve bunun dünya ekolojik sistemi üzerindeki etkisini çalışmış ve ortaya çok ilginç bilgiler çıkmış. Bu karı-koca bir hafta boyunca misafir olduğu aileyle alışverişe gitmiş onlarla yaşamış ve o ailenin bir hafta boyunca ne yediğini ve kaç paraya yediğini araştırmış. Bir Türk ailesinin bir haftalık mutfak masrafı 145.88 Dolarken, Norveçli aile bir haftada yaklaşık 718 Dolar harcıyor. Ancak dünya herkese aynı cömertliği sunmuyor ne yazık ki. Chad'dan bir ailenin yediği içtiği toplam 1.23 Dolar. Oslo, şehirdeki metroyla kayak merkezine ulaşabileceğiniz belki de Avrupa'daki tek şehir. Oslo Kayak merkezi, Tryvann, şehirden metroyla sadece 20 dakika uzaklıkta. Aralık-Nisan ayları zamanı kayak pistleri açık. Peki pistlerin hafta içi gece saat 10:00'a kadar ışıklandırıldığını biliyor muydunuz? Kışın hava çok çabuk kararmasına rağmen, ışıklandırma sayesinde gece geç saatlere kadar burada kaymak mümkün. Buraya metroyla ulaşılabilmesi ise ayrı güzel. Biz kayakla atlama pistinin en tepesine çıkmadık. Ancak oradaki simulatöre binerek oradan atlama duygusunun ne demek olduğunu bire bir tecrübe ettik. Çok hoş bir duygu olduğunu söyleyemem. Mide bulantılarıyla indik ve uzun süre kendimize gelemedik (Kişi başı 60 Kron ve yaklaşık 4-5 dakika sürüyor). Tavsiyem simulatörü deneyecekseniz en öne oturmanız, aksi takdirde o atlama duygusunu tam yaşayamazsınız. Atlama pistinin en tepesine ise asansörle çıkılıyor ve buraya talep çok yoğun olduğu için uzun süre sırada beklemeyi göze almalısınız. Eğer zamanınız varsa şehrin Majorstuen tarafında zaman geçirebilirsiniz. Burası ve Grünerlokka alışveriş için uygun yerler. Ya da Akershus Kalesi'ne çıkabilirsiniz. Biz burayı gezi planımız içine almadık, ancak okuduğum kadarıyla burada çok güzel bir şehir manzarası bulabilirsiniz. Oslo 3 gün içinde rahatlıkla gezilebilecek bir şehir. Şehri büyük çoğunlukla yürüyerek keşfedebilirsiniz. Ancak Munch Müzesi, Vigeland Parkı, Holmenkollen için toplu taşım araçlarını kullanmanız gerekiyor ki otobüs, metro, tramvsy imkanlarıyla şehir ulaşımı çok rahat. Eğer Oslo Pass alırsanız toplu taşım ücretsiz eğer 24 saatlik bilet alırsanız da kişi başı 80 Kron ödemeniz gerekecek. Havalimanından şehir merkezine giden 2 farklı tren var. İlki, hızlı tren olan flytoget. Bu trenle şehir merkezine ulaşım yaklaşık 20-25 dakika sürüyor. Kişi başı ödeyeceğiniz ücret 170 Kron. İkinci seçenek ise normal tren olan NSB. Şehre ulaşım yaklaşık 40-45 dakika sürse de fiyat açısından daha avantajlı. Bu tren için kişi başı 90 Kron ödemeniz gerekiyor. Avrupa'nın en pahalı şehirlerinden birinde olduğunuzu düşünürseniz her kron burada oldukça değerli. NSB tren biletini biz bilet gişelerinden aldık. Ancak trendeki görevliden de bilet satın almak mümkün. Oslo'da kalacağımız oteli Booking. com'dan ayarladık. İlk bulduğumuz otel Frogner House Apartments adlı oteldi. 3 gece için toplamda kahvaltı hariç 3.150 Kron ödeyecektik. Booking. com'daki puanları oldukça yüksekti. Sonra yine aynı sitede bu otele lokasyon olarak yakın olan ancak fiyat olarak daha uygun bir otel bulunca ilk otelin rezervasyonunu iptal ettik. Oslo'da kaldığımız otelin ismi Smarthotel Oslo. Çok merkezi bir otel ve oldukça smart bir otel. Check-in için otomatlar var. Telefona gelen şifreyi giriyorsunuz odanın anahtarını veriyor ve üzerinde otelle ilgili bilgilerin yer aldığı bir kağıt çıkartıyor. Odalar nasıl derseniz? Temiz ama çoooook küçük. Oldukça kompakt, ama kullanışlı. Odaların küçük olması Kuzey ülkeleri için alışagelmiş bir durum. Bu otele 3 gece için kahvaltı hariç 2.075 Kron ödedik (Smarthotel Oslo Adres: St. Olavs gate 26). Oslo'da yeme-içme konusu biraz sıkıntılı. Bu, güzel yemeklerin olmadığından değil fiyatların çok yüksek olmasıyla ilgili bir durum. En sıradan, normal bir restoranda kişi başı 40-50 'yu gözden çıkarmalısınız ki bu fiyata içki dahil değil. Güzel bir balık restoranında akşam yemeğini siz düşünün artık. Süpermarketler akşam geç saatlere kadar açık. Ayrıca birçok yerde 7 Eleven bulmak mümkün. Deli de Luca, Starbucks tarzı bir cafe zinciri. Burada çok lezzetli sandviçler, soğuk/sıcak makarnalar veya salatalar bulmanız mümkün. Biz ilk akşamımızda Hotel Continental'a ait cafe/bar olan STEAMEN'de birşeyler içmeyi tercih ettik. İç mekanında adeta bir geminin içindeymiş havası yaratmışlar. Oldukça güzel ve keyifli bir mekan. Aker Brygge tarafındaki Albert Bistro'da gün içinde denize karşı bir kahve keyfi yapabilirsiniz. Eğer hava da güneşliyse daha da keyifli olacaktır (2 kahve toplam 77 Kron). Bir bira 10 civarı. Bir çay 4,5 . Ama su eğer çeşmeden ise bedava. Burada çeşmeden akan su birçok Avrupa ülkesindeki şişe sularından daha kaliteliymiş. Her gittiğiniz yerde bir sürahi dolusu suyu ücretsiz bulmanız mümkün. Ayrıca Karl Johans Gate çok farklı ve güzel cafe restoran pub bulmak mümkün. Bir de balık satılan küçük mekanlarda ayrıca balık çorbası veya çeşitli balık yemekleri bulmanız mümkün. Ancak bir balık çorbasının da yaklaşık 20 olduğunu söylemeliyim. Oslo, yeme içmenin pahalı ancak sanat aktivitelerinin ucuz olduğu bir şehir. Oslo'yu gittik gezdik ve biz bu Kuzey şehrini çok sevdik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/paris-omurde-en-az-bir-kere-disneyland-ve-versay-sarayi/", "text": "Disneyland'da biz çocukluğumuza geri döndük adeta. Çocukların arasına karıştık, tüm gün yorgunluktan ölesiye kadar bu muhteşem masal dünyasında eğlendik. Vaktiniz varsa atlayın trene ve şehre yaklaşık 30 km uzaklıktaki bu dünyayı keşfedin. Oraya gitmişken Walt Disney Stüdyolarının olduğu tarafa geçmeyi sakın atlamayın. Sırada Versay Sarayı var. İçeriye girebilmek için önünde güneşin altında yaklaşık 3,5 saat sıra beklediğimiz ama buna değecek güzellikteki Versay Sarayı.... Saray XIII. Louis tarafından 1624 yılında av köşkü olarak yaptırılmaya başlanmış ve XIV. Louis zamanında yapımı tamamlanmış. Barok dönemini en ince ayrıntısına kadar yansıtan bu saray 20 bin kişilik kapasitesiyle Avrupa'nın en büyük sarayı. Sarayın içi renkli mermer, taş ve ahşap oymalar, duvar resimleri, kadife, gümüş ve mobilyalarla süslenmiş. Her özel oda bir Olympos Tanrısı'na adanmış. En göz alıcı yer ise 70 metre uzunluğundaki 17 devasa aynayla dekore edilmiş olan Aynalı Salon. Marie Antoinette'nin \"ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler\" sözünü bu sarayda söylediği rivayet ediliyor, ki ben yaptığım araştırmalar sırasında Marie Antoinette'nin bu sözü gerçekten söyleyip söylemediğine dair net bir bilgi bulamadım. Biliyorsunuz ki Fransız Devrimi sonrası ayaklanan halk kökeni Viyana'ya dayanan Marie Antoinette'yi idam ettirmişti. Marie Antoinette'nin devlet işlerinde çok güçlü olmadığını okumuştum bir yerde. Viyana'yı gidip gördüğümüzde Marie Antoinette'nin anne ve babası olan Avusturya Kral ve Kraliçesi'nin yaşadığı sarayı gezme imkanımız olmuştu. Marie Antoniette çok güçlü bir karaktere sahip annesinin tam tersine Fransa Tarihi'nde çok etkili olamamış. Aynalı odaya dair kısa bir not düşmek istiyorum: Aynalar pencerelerin karşısına yerleştirilerek oda içinde sonsuzluk görüntüsünün yakalanması amaçlanmış. Burası inanılmaz etkileyiciydi. Eğer Paris'ten önce yolunuz Münih'e düşerse bu sarayı gelin gezin derim. Versay'ı görmüş kadar olacaksınız."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/paris-omurde-en-az-bir-kere-mutlaka-gorulmesi-gerekenler/", "text": "\"Tanrı dünyanın en güzel şehri olarak Paris'i yarattı, sonra diğer ülkelere haksızlık olacağını düşünerek önce Fransızları, ardından da Parislileri yarattı\" diye okumuştum bir gezi kitabında. Doğru söze ne denir ki. Fransızların o kendini beğenmiş tavırlarına rağmen, nerede yaşamak isterdin diye sorsalar hiç düşünmeden Paris derim. Kendimi bildim bileli hayallerimi süsleyen bu şehir tüm güzelliğiyle bu gezimiz sırasında beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Hayallerime yolculuk yapmak gibiydi bu güzel şehrin geniş bulvarlarında gezmek. Belki de zamanlamamız harikaydı ve Paris'in en güzel yüzünü görme fırsatımız oldu. Biz 2011 yılı paskalya tatilini fırsat bilip Nisan Ayı'nda yeşil elbisesini giymiş Paris'i gezdik. Paris'i görebileceğiniz diğer bir güzel zaman ise şehrin kırmızı ve sarı renklere büründüğü Ekim Ayı. Sonbaharın tüm renklerini bu şehirde bulabilirsiniz. Paris gezimizden aklımda kalanlar Paris'in tarih kokan inanılmaz düzenli şehir mimarisi. Eyfel'in yüksek noktasına ulaştığınızda karşılaşacağınız manzara sizi çok etkileyecek, emin olun. Tarihi yapıların, müzelerin yanı sıra birbirinin aynısı, siyah fransız balkonlu şık binalar, geniş bulvarlar, yemyeşil ağaçlar, ve güzel bir kahve ya da bir kadeh içki keyfini yaşayabileceğiniz güzel meydanlar... Hepsi Paris'te. Ancak paskalya tatili bir o kadar da Paris'i gezmek için yanlıştı. Çünkü herkes sanki fikir birliği içinde tatil için Paris'i seçmişti. Tüm tarihi ve turistik yerlere girmek için saatlarce sıra beklemek zorunda kaldık. Sanırım rekoru Versay Sarayı önünde yaklaşik 3,5 saat sıra bekleyerek kırdık. Yorgunluğumuz bununla da sınırlı kalmadı. Çünkü biz, tatillerimizde şehrin her noktasını yürüyerek gezmeliyiz düşüncesinde olan biz, Paris gibi büyük bir metropolde heryere yürüyerek gitme gafletinde bulunduk. 2. gün artık ayaklarımızda derman kalmayınca kendimizi şehri örümcek ağı gibi saran metrolarına bıraktık. Paris metrosu sanırım bu zamana kadar gördüğüm \"en sanatsal\" metroydu. Metroda yolcuların bir anda şarkı söylemeye başlamasını ya da gitar çalıp şarkı söyleyenleri geçiyorum, bir gece metroda orta oyunlarına benzer tiyatral bir gösteriye denk geldik. Artık bu kadarı da pes dedirtecek türden bir gösteriydi. Paris'te önce Seine Nehri kıyısından yürüyerek şehrin kalabalığına karıştık. İhtişamlı köprüler Seine Nehri'ni daha bir güzelleştiriyor. Yandaki fotoğraf Pont Alexandre III Köprüsü'ne ait. \"Midnight in Paris\" filmini seyredenler bilir. Burası Gil ve Gabrielle'nin yağmur altında karşılaştığı yerdir. Bu sahneden de anlaşılacağı üzere Paris en çok hava yağmurluyken güzeldir, romantiktir. Bu filmi seyrederken aa biz buraya gitmiştik, aaa burası orası değil mi gibi tepkiler vermiştik. Film ile beraber tekrardan o güzel Paris sokaklarında dolaşmıştık. Paris'e gitmeden bir Woody Allen filmi olan \"Midnight in Paris\" filmini muhakkak seyredin derim. İlgisini çekenler için bu linkten film Paris'te nerelerde çekilmiş bakabilirsiniz. Link: Film Sahneleri Nehir boyunca ilerleyip uzaklardan bize tüm güzelliğiyle göz kırpan Eyfel Kulesi'ne doğru adım adım ilerledik. İlk günümüzde Eyfel Kulesi'ni şöyle karşıdan seyredip, kuleye tırmanışı ertesi güne bıraktık. Çünkü Paris keyfi sürülecek bir şehir aynı zamanda. Eyfel Kulesi'ne çıkmak kadar kuleyi karşıdan seyretmek de bir o kadar keyifli. Bu dünyaca ünlü kulenin inşasının hemen ardından çirkin bir canavara benzetildiğini ve yıkılmasının istendiğini biliyor muydunuz? Peki bu çirkin canavarı 1889 yılından beri 200 milyondan fazla insanın ziyaret ettiğini biliyor muydunuz? Bugünkü diğer adıyla \"Demir Lady\" dünyanın en önemli turist aktivitelerinden biri. Yılda yaklaşık 6 milyon turistin Eyfel Kulesi'ni ziyaret ettiği söyleniyor. Bu yaklaşık 7.000 ton ağırlığındaki parlayan kahverengi metalden yapılmış \"Çirkin Canavarı\" yakından muhakkak görmelisiniz. Toplam ağırlığı 7.300 ton, yüksekliği 324 metre olan 18.000 metal parçadan oluşmuş, üzerinde tam tamına 2.5 milyon perçin ve 7 milyon perçin deliği bulunan bu devasa yapının en yüksek noktasındaki görüş mesafesi tam 75 km. Eyfel Kulesi'ne kalabalığa yakalanmadan çıkmak isterseniz ya sabahın erken saatlerinde ya da akşam kapanmasına yakın çıkmanızı tavsiye ederim. Gün batımındaki manzarasının ayrı bir güzel olduğunu okumuştum bir kitapta. Biz de ertesi gün sabah erken saatlerde Eyfel Kulesi'ne tekrar geldik ve bir süre sıra beklesek de Eyfel'e tırmanmayı başardık. Gece ışıklandırmasıyla Eyfel ayrı bir güzel. Her saat başı 10 dakika süren lazer gösterileri yaz aylarında gece 2, kış aylarında gece 1'e kadar yapılıyor. Paris, bir sanat şehri. Şehirde 150'in üzerinde sanat galerisi ve müze var. Eğer 4-5 günlüğüne Paris'e geldiyseniz zamanınızı çok iyi değerlendirmeli ve herşeyi önceliklendirmelisiniz. Bu kadar kısa sürede şehre ait herşeyi keşfetmek imkansız olduğu için en önemlilerini belirleyip onları gezmelisiniz. Aksi takdirde şehrin içinde oradan oraya savrulur durursunuz. Önemli müzelerden biri de Les Invalides Müzesi. Ancak biz bu 4 günlük seyahatimiz sırasında onu gezmek için zaman ayıramadık. Güzel bahçesinde biraz zaman geçirmekle yetindik. 1670 yılında Kral XIV. Luis tarafından yaptırılan bu bina 195 metre uzunluğundaki dış cephesiyle muhteşem bir Fransız Klasiği. Burası ilk olarak Monarşinin savunulmasında yer alan askerlerin, gazilerin anısına inşa edilmiş bir yer. Günümüzde burada hala savaş gazileri yaşamakta. Zamanınız varsa burayı gezmelisiniz muhakkak. Paris'te Eyfel Kulesi kadar ünlü başka bir yer ise Louvre Müzesi. Öncelikle önemli bir bilgi. Eğer sanatsever bir turistseniz \"Carte Musees et Monuments\" kartını alın. Bu kart Paris'in 70 müzesine girme imkanı sağlıyor. Bu kartı müze girişlerinde ya da metro istasyonlarından temin edebilirsiniz. 1 günlük kart 18, 3 günlük kart 36, 5 günlük kart 54 . Her ne kadar Louvre Müzesi'ni hakkını vererek gezemeyeceğimizi bilsek de, ki bu müzeyi hakkıyla gezmek için yıllar gerekir, içine girmek ve havasını koklamak bile yeter insana. Dünyanın en büyük ve en önemli sanat eserlerinin bulunduğu müzelerden biri olan Louvre 60.600 metrekare alana kurulu ve içinde 35.000'den fazla sanat eserinin olduğu muhteşem bir müze. Burayı gezmek isteyenler için ilk altın kural: SABIR! Sadece içine girip şöyle bir dolaşmak isteyenler bile yarım gününü buraya ayırmalı. 1200 lerde inşa edilen bu yapı önce saray olarak hizmet vermiş. Müzeye dönüştürülmesi ise 1793 yılını buluyor. Önündeki bu devasa cam piramit ise 1989'da eklenmiş. Tamamen saydam olan bu cam piramit gökyüzünü içeri yansıtıyor. 21,6 metre yüksekliğinde ve 793 cam parçasından oluşuyor. Her hafta bu piramidi bilgisayarla yönetilen bir makine tarafından temizliyorlarmış. Bu müzede 1504 yılında Leonardo da Vinci'nin yaptığı o ünlü tablo olan Mona Lisa sergileniyor. Zamanınız varsa Musee d' Orsay, Musee Picasso, Musee Rodin, Centre Pompidou ayrıca gezilebilirsiniz. Ve sıra geldi yazımın en başında bana ilham veren Notre Dame Katedrali'ni ve Notre Dame'ın kamburu Quasimodo'nun güzeller güzeli Esmeralda'ya olan aşkını sizlerle paylaşmaya. İç alanının 130 metre uzunluğunda, 48 metre genişliğinde ve 35 metre genişliğinde olduğunu biliyor muydunuz? Her yıl yaklaşık 12 milyon turisti kendisine çekmeyi başaran bu katedralin içi barok tarzı kiliselere göre oldukça mütavazi. Ancak tüm gotik kiliseler gibi pencereleri oldukça ihtişamlı. Gotik mimarinin dünyadaki en ünlü yapılarından biri olan bu katedralin temelleri 1163 yılına dayanıyor. Bu Katedrali özel kılan başka bir neden de Napolyon'un burada taç giymiş olması. Bu törenin canlandırıldığı tablolara ise Louvre Müzesi'nde denk geleceksiniz. Biz ordayken tam da Hristiyan alemi için önemli olan paskalya törenleri yapılıyordu. Bu Katedral Seine Nehri'nin üzeindeki bir adacıkta yer alıyor. Katedralden çıkıp nehir boyunca yürümeye devam ederseniz Aşıklar Köprüsü'ne ulaşacaksınız. Ben bu köprüyü bilmiyordum. Sevda Paris'e gelmeden önce okuduğu yazılardan öğrenmiş burayı. Aşklarını köprüye taktıkları kilitlerle sağlamlaştırmaya çalışan çiftlere ait o kilitler: Paris'e gelirken yanınızda aşkınızı temsil eden kilitinizi getirmeyi unutmayın! Paris rengarek, ışıl ışıl, hareketli, capcanlı bir şehir. Biz o gece Notre Dame Katedrali etrafında zaman geçirdik. Akşam yemeğimizi gözümüze güzel gelen bir restoranda yedik. Sonrasında cafelerin, restoranların olduğu ara sokaklarda dolaştık ve canlı müzik dinleyerek gecemizi tamamladık. Paris'teki 3. günümüzde ise çocukluğumuzu saklandığı yerden bulduk çıkardık. Etraftaki tüm çocuklarla birlikte Disneyland'da kendimizden geçtik ve çooooooook eğlendik. Hem de çok. Disneyland'a ait fotoğrafları ve notlarımı bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Bu yazımı Paris şehir merkezindeki önemli turistik yerler için ayırdım. Bu nedenle Disneyland ve Versay Sarayı'na ait izlenimlerimi ikinci yazımda anlatacağım. Yaklaşık 2 km uzunluğundaki bu dünyaca ünlü cadde tüm pahalı markalara ve çok şık mekanlara ev sahipliği yapıyor. Orada alış-veriş yapmasak da caddede gezip havasını almak bile yetti. Şanzelize'nin üst tarafında yer alan Zafer Takı ise Fransızların ulusal sembolü. Napolyan zamanında yapımına başlanan (1806) Zafer Takı imparatorluk ordularının şanına adanmış ve 1836 yılında bitirilmiş. 50 metre yüksekliğinde. Yukarıdaki fotoğrafı çekebilmek için trafiğin ortasında fazlaca uğraştım. Zafer Takı bu perspektiften oldukça etkileyici. Ve sıra geldi şehrin tepesine kurulmuş, muhteşem görüntüsüyle Sacre Coeur Kilisesi'nden bahsetmeye. Bu kiliseye finiküler sistemi kullanarak çıktık ve gecenin karanlığında daha bir ihtişamlı duran bu kiliseyi görür görmez etkilendik. Kilisenin içini o sırada yapılan paskalya töreni nedeniyle çok fazla gezemedik. Ancak şehrin tepesine adeta çökmüş olan bu kilise tüm heybetiyle herkesi büyüsü altına aldı ve onu dışardan seyretmek çok keyif verdi. Bu kilise dünyanın en ağır çanlarından birine sahip. Çan kulesinin yüksekliği 83 metre. Bu kilise Fransa Prusya Savaşı'nın ardından vatanseverliğin yeniden doğuşunu simgelemesi amacıyla yaptırılmış. 1 Ağustos 1885 yılından beri gece ve gündüz birisi burda hep nöbet tutuyor. Bunun amacı ise, 1870 yılındaki savaşın günahlarının çekilmesi gerekliliğine olan inanış. 1944 yılındaki bombalama sırasında bile burası hiç boş bırakılmamış. Bu kilisenin bulunduğu tepeden Paris manzarası inanılmaz. Tüm şehir ayaklarınızın altında. Kilisenin önündeki merdivenleri gençler kuşatmış adeta. Şehrin manzarasına karşı içkilerini içip o manzaranın tadını çıkartıyorlar. Kilisenin etrafında şöyle bir dolaşırsanız Montmartre'ye ulaşacaksınız bir anda. Yani bir anda sanatın içine düşeceksiniz. Bir zamanlar burada kabareler, revüler, ressamlar, yazarlar, şairler buluşurlarmış. Şimdi ise bu bölgede birçok müze bulunuyor. Gündüz saatlerinde çıkarsanız bu tepeye bu müzelerden birkaçını gezebilirsiniz. Gece ise heryer ışıl ışıl. Her yerde ressamlar var. Gezmesi keyifli. Restoranlar, cafeler turistlerle dolu. Burada krep yemeği unutmayın... Bu kilisenin bulunduğu tepeden Paris manzarası inanılmaz. Tüm şehir ayaklarınızın altında. Kilisenin önündeki merdivenleri gençler kuşatmış adeta. Şehrin manzarasına karşı içkilerini içip o manzaranın tadını çıkartıyorlar. Paris, modanın, sanatın merkezi tarih kokan Paris... Mutlaka görülmesi gereken dünyanın belki de en romantik ve en sanatsal şehrini anlatmaya çalıştım elim geldiğince. Paris bunlarla sınırlı değil tabii ki. Versay Sarayı'nı ve çocukluğumuza geri döndüğümüz Disneyland'ı ikinci yazıma sakladım. 'Daha neler var?' sorunuz içinse ayrıca bir yazım var. Bu üçüncü yazımda ise biz gidip göremedik ama sizin zamanınız olursa aklınızda bulunması için tüm güzel yerleri derleyip toparladım sizin için. Paris muhteşem bir şehir, bu yıl ilk defa gittim ve hayran kaldım. Güzel resimler ve bilgiler için çok teşekkürler."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/paris-omurde-en-az-bir-kere-sehre-ait-ipuclari-ve-guzel-bir-alternatif-loire-vadisi/", "text": "Paris 20 bölgeye bölünmüş bir şehir. Gideceğiniz bölgenin numarasını bildiğiniz takdirde adresi bulmanız oldukça kolay. Charles-de-Gaulle ya da Rossy Havalimanı şehre 32km uzaklıkta yeralıyor. RER'in B hattı ile 35 dakikada merkeze gidebilirsiniz. Paris metrosu çok yaygın bir ağa sahip, 14 hattı 372 durağıyla örümcek ağı gibi şehrin altını komple sarıyor. Paris'te 2 dakikadan fazla metro beklediğimizi hatırlamıyorum. Kenti yaya olarak gezmeniz de mümkün ancak Paris çok büyük bir şehir ve metro kullanmaktan korkmayın. Biz havalimanına iner inmez bir turist bilgilendirme bürosuna gittik ve Paris tatilimiz için gerekli olan ulaşım bilgilerini edindik. Paris'e ulaşabilmek için 6 zonluk 5 gün geçerli olan bilet aldık ve bu bilet için kişi başı 51,20 ödedik. Bu biletle ayrıca Versay Sarayı'na ve Disneyland'a gittik. Paris'te herhangi bir bölgede otelde kalabilirsiniz. Otel ayarlarken dikkat etmeniz gereken ilk nokta otelin metroya olan uzaklığı. Metroya yakınsa hiç sorun yok. Paris'te otel odaları çok büyük değil. Bazı otellerde banyolar odanın içinde. Yani banyolar duvarla ayrılmış değil. Sakın şaşırmayın. Bu çok olası bir durum. Otel seçerken bu noktaya dikkat etmeniz yeterli. Ben önce inananmadım ancak gerçekten otellere ait yorumları okurken banyonun odanın ortasında olmasının yaygın bir durum olduğunu anladık. Oteli seçerken bu noktaya dikkat ettik. Biz Central Hotel'de kaldık (Adresi: 1 bis, rue du Maine 75014 Paris, Tel: 01 43 20 69 15) 4 gece için 2 kişilik odaya toplam 242 ödedik. Paris'te La Defence bölgesini, kendisi de belli başlı bir şehir olan P. de la Vilette'teki Bilim kompleksini ziyaret edebilirsiniz. Paris'in en eski kilisesi olan Saint Germain des Pres'i (1000 yıllık) ve en uzun sokağı olan Rue de Vaugirard'ı da gezebilirsiniz. Luxemburg bahçeleri gibi geniş park ve bahçelerinde dinlenmeyi atlamayın derim. Ayrıca üniversite denilince akla ilk gelen isimlerden biri olan Sorbonne'a uğrayabilir bilimin kokusunu içinize çekebilirsiniz. Paris'e gittiyseniz o güzelim pastanelerindeki pastalarını yemeden gelmeyin. İnek, koyun ve keçi sütünden yapılmış yüzlerce çeşit peynirini muhakkak deneyin. Paris'e yazın gittiyseniz Seine Nehri boyunca yapılmış plajlarda güneşin tadını çıkarabilirsiniz. Vaktiniz varsa Oscar Wilde, Jim Morrison, Yılmaz Güney gibi ünlülerin mezarlarının bulunduğu ünlü Pere Lachaise Mezarlığı'na gidebilirsiniz. Ve ünlü Moulin Rouges... 1885 yılında inşa edilerek 1900 yılında küçük bir gece kulübüne dönüştürülen orjinal Moulin Rouges'in günümüzde sadece kırmızı değirmen kanatları kalmış olsa da burayı akşam gelip görebilirsiniz. Paris'in simgesi niteliğindeki bu gece kulübü kankan danslarıyla ünlüymüş bir zamanlar. Günümüzde ise Las Vegas tarzı pırıltılı revüleri burada izleyebilirsiniz. Sen Sürpus Kilisesi'ndeki Gül Çizgisi'ni gidip görebilirsiniz. Gül çizgisi, Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna giden herhangi bir çizgi. Paris sokakları dünyanın ilk sıfır meridyenini gösteren 135 pirinç markayla işlenmiş. İşte bu meridyen bu kiliseden geçiyor. La Regulade: Burada kuzu ve sufle'yi tavsiye etmiş. Chez L'ami Jean: Öğlen gidin demiş, burada riz au lait önermiş. Le Ribouldingue: Şarap soslu dana yanağı ve tarte tatin yenmesini önermiş. Chez Michel: Deniz ürünlerini önermiş burası için. Cafe des 2 Moulins, burası meşhur 'Amelie' filminin çekildiği cafe. Oraya giderseniz cafedeki film afişiyle resim çektirebilirsiniz. Bir de turistik yerlerden farklı olarak Paris'in en eski (1615) kapalı pazarı 'Marche des enfants rouges' e gidip gezebilirsiniz. Öncelikle sana kendi bloğunda başarılar dierim. Siteni incelemek, fikir alış-verişinde bulunmak beni mutlu eder. Ben kendi bloğumda yaptığım alıntıları kaynak göstererek yapmaya özen gösteriyorum."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/partnachklamm-bavyerada-bir-doga-tatili-onerisi/", "text": "Hadi gelin size bu sefer doğasıyla beni her seferinde büyüleyen Partnachklamm'ı yani Partnach Geçidi'ni anlatayım. Burası Garmisch-Partenkirchen bölgesinde. Bu bölge turistlere, doğa severlere çok farklı imkanlar sunan çok şirin bir Bavyera yerleşim yeri. Almanya'nın Alpler üzerindeki en yüksek noktası Zugspitze'nin bu bölgede yer alıyor olması bölgeyi daha da özel kılıyor. Daha önce yine bir doğa harikası olan Höllentallklamm'ı bloğumda anlatmıştım. Aşağıda ilgili yazılar kısmında Höllentalklamm yazıma ulaşabilirsiniz. Ayrıca buraya yakın Eibsee görülmeye değer bir yer. Kısacası eğer doğayla iç içe bir 3-4 gün geçirmek isterseniz Münih yakınlarındaki Garmisch-Partenkirchen tam ideal. Daha turistik olan Garmisch'e karşılık bölgenin Partenkirchen tarafı daha küçük ve daha şirin. Klasik Bavyera mimarisinin en güzel şeklini bulacağınız Partenkirchen'de butik bir otelde kalabilir, günü birlik Partnachklamm, Höllentallklamm, Eibsee turları yapabilir, trenle Almanya'nın Alpler üzerindeki en yüksek noktası olan Zugspitze'ye çıkabilirsiniz. Unutmayın ki burası kış sporlarının da merkezi. Dünyaca ünlü Alman sporcu Miriam Gössner'in de doğduğu yer. Partnachklamm'a Münih ana tren garından kalkan trenlerle ulaşmak mümkün. Münih-Garmisch arası trenle 1,5 saat ve Bayern Ticket (5 kişi bu biletle seyahat edebilir) ile gidebilirsiniz. Bu biletle ilgili daha ayrıntılı bilgi verdiğim yazıma ulaşmak lütfen tıklayın. Garmisch tren istasyonunda inmelisiniz. Partnachklamm durağına ulaşmak içinse Garmisch tren istasyonundan kalkan Zugspitze trenine ya da Eibsee yönüne giden otobüslere binebilirsiniz. Bayern Ticket her iki seçenekte de geçerli. Zugspitze trenine binmeden önce Bayern Ticket'ı gösterip tekrar geçerlilik kazandırmayı unutmayın. İnsan bu yapıya bakarken bile korkarken nasıl olur da sporcular buradan atlar akıl almıyor gerçekten. Atlıyoruz teleferiğe ve 5-6 dakikalık teleferik yolculuğu sonrası kendimizi muhteşem bir manzaranın içinde buluyoruz. Doğasıyla bizi büyüleyen Tegernsee gibi Partnachklamm'da bizim highlightlarımız arasında. Merhaba Gökce, yazilarini keyifle okuyorum. Ben de senin gibi yeni cografyalar, kulturler ve insanlarla tanismayi cok seviyorum. Bu yaz, senin blogunda okuduktan sonra Hirvatistan tatili yapmaya karar verdik ve Hvardan baslayarak sizin izlediginiz rotayi tersinden izledik. Cok keyifli bir tatildi, sana tesekkur etmek istedim, cok yardimi oldu paylastiklarinin. Dunya kucuk, belki bir gun bir yerde yollarimiz kesisir. Sevgiyle kal.."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/pole-pole-kilimanjaro/", "text": "2 hafta içinde 5.895 metre yüksekliğe çıkma hazırlığı yapmak hiç kolay değildi. Zihnen ve fiziken hazır olmanın yanı sıra ekipman olarak da hazır olmak gerekliydi. Bunun yanı sıra, Safari için de belli bir hazırlık gerekliydi. Ödevimize iyi çalıştık. Yumurta kapıya dayandığı için biraz hızlı hareket etmek gerekiyordu. Ama 2 hafta içinde tüm hazırlıklar tamamdı. Kilimanjaro'ya varış ve Kilimanjaro ile önemli bilgiler için lütfen tıklayın. Kilimanjaro Havalimanı'nda bizi karşılamaya gelen rehberle buluşup kalacağımız Meru View Lodge'a doğru yola koyulduk. Genellikle Meru Dağı'na tırmanacaklar Arusha şehrinde, Kilimanjaro'ya tırmanacaklar Moshi şehrinde geceliyor. Her iki şehir de havalimanından 45 dakika uzaklıkta. Biz, havalimanında tur görevlileri tarafından karşılandık ve ekibin geceleyeceği Arusha'ya doğru yola koyulduk. Bizim programımızda Meru olmasa da ekip olarak Meru Dağı manzaralı Arusha'da kaldık. Yaklaşık 45 dakika sonra akşam karanlığında otele ulaştık. Odamıza yerleşme ve ilk keşif benim en çok zevk aldığım anlardır. Ben nereye geldim, nasıl bir yer burası, aaa banyosu böyle mi, sanki dışarıda böcekler var, hımm sinek de varmış burda gibi ilk alışma ve ilk keşif önemlidir. Çok ilginç ve çok özel bir deneyim oldu. Ardından Kilimanjaro'yu beraber çıkacağımız kişilerle tanışıp rehberden ilk bilgileri aldık. Ekiple ilk akşam yemeği ve güzel bir uyku. Ertesi gün Kilimanjaro tırmanışı için hazırdık. Çok kısa bir bilgi: Yanımıza sadece Kilimanjaro için gerekli eşyalarımızı aldık. Geri kalanlarını Meru Lodge'da bıraktık. Zaten 6 gün sonra tekrar bu otele geri gelecektik. Kilimanjaro içinse günlük ihtiyacımız olanları biz sırt çantamızda taşıdık. Diğer eşyalarımızı su geçirmez çantalar içinde taşıyıcılara teslim ettik. Pole Pole ne demek diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ''Pole Pole'' yerli dil Swahili'de ''Yavaş Yavaş'' demek. 1. Altın Kural: Zirveye hızlı ulaşmak istiyorsan yavaş yürüyeceksin! Saat 6:30'da heyecanlı bir şekilde güne başladık diyebilirim. Saat 7:00'de tüm hazırlıklar bitmiş ve biz kahvaltı için hazırdık. Kilimanjaro için 2. Altın Kural: Yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç. Bu nedenle ne verdilerse ilk günden itibaren silip süpürdük diyebilirim. Saat 8:30'da yola koyulduk. Saat 11:00'de Kilimanjaro Milli Parkı'na ulaşmıştık. Saat 11:30 gibi rehber ve tüm ekiple beraber buluştuk. Ekip tırmanış hazırlıklarına koyuldu. Yemek malzemeleri, diğer tüm malzemeler çantalara yerleştirildi. Taşıyıcılar kendi payına düşen yükü sırtladı. Saat 12:15'te Kilimanjaro Giriş Kapısı'ndan geçtik. İlk günkü kamp yerimiz 2.720 metre yükseklikteki Mandara Kampı'ydı. İlk gün 13.916 adım attık ve toplam 10,5 km yürüdük. Çok zorlayıcı olmayan bir yürüyüştü. Kilimanjaro'nun tepesini görmek istiyorsan 1- Yavaş yürüyeceksin, 2- Günde en az 5 litre su içeceksin. Biz daha ilk günden 5-6 litre su tüketmeye başladık ve çok ağır adımlarla ilerledik. Daha yükseklere çıktıkça da bunun da faydasını gördük. Kamp yerine ulaştığımızda taşıyıcılar çoktan kampa ulaşmıştı. İlk geceki uykumuz fena sayılmazdı. Gece 2 defa ihtiyaç molası için dışarı çıktığımız için her seferinde tekrar uykuya dalmak oldukça zor oldu. Ancak soğuk değildi. En azından uyku tulumlarımız bizi sıcak tuttu. Saat 6:30'da uyandım. Fatih ise gün doğumunu fotoğraflayabilmek için saat 6:00'da uyandı. Her sabahki rutinimiz başladı. Saat 7:00'e kadar sabah temizliği ve saat 7:30'da kahvaltıdaydık. Kahvaltı fena sayılmazdı ama ben başta verilen çorba gibi şeyi sevemedim. Ardından omlet ve sosis verdiler. Fena değildi. Kilimanjaro'da verilen herşeyi yemek gerekiyor. El mahkum. İlk başta çok sıcaktı. Yürüyüş bu nedenle çok zorladı. Sürekli terledik. Saat 12:00 gibi öğlen yemeği yerine ulaştık. Öğle yemeğinden sonra yola koyulduğumuzda hava artık soğumuştu ve yarım saat sonra yağmur başladı. 2. Günkü yürüyüşümüzü saat 3'e doğru yağmur eşliğinde tamamladık. Saat akşam 18:30'da akşam yemeğindeydik. Mısır çorbası, makarna, et ve ananas 2. Gün şefimizin bizim için hazırladığı yemekti. İkinci gün toplam 20.639 adım atmışız ve toplam 15km yol yürümüşüz. Bugün aklimatizasyon günüydü. Yani belli bir yüksekliğe çıkıp tekrar geri inecektik. Bu şekilde vücudumuzu yüksekliğe alıştırmaya çalışacaktık. Bu sabah her zaman ki gibi erken uyandık. Saat 6:00'da güneşin doğuşunu seyretmek üzere dışarıdaydık. Heryer bulutlarla kaplıydı. Muhteşem bir görüntüydü. Sabah hazırlığı, sabah kahvaltısı sonrası saat 8:50'de yürüyüş için hazırdık. Ancak yağmur da yağmaya başlamıştı. Yağmura karşı korunaklı giyinip yola koyulduk. Saat 10:00 sularında Zebra Rocks'a vardık. Ekibin diğer üyeleri yağmura karşı çok korunaklı olmadıklarından sırılsıklam oldular ve Zebra Rocks'tan geri döndüler. Ben ve Fatih rehberimiz Remedi ile yürümeye devam ettik. Başlangıç noktamız 3.720 iken yürüyüşü tamamladığımız tepe 4.300 metre yükseklikteydi. Tepeye ulaşırken bizde yükseklik hastalığının belirtilerinin olmayışı ümidimizi iyice arttırdı. Ne bir baş ağrısı ne mide bulantısı vardı. Bu iyiye işaretti. Bunda yavaş yürümemizin ve çok su içmemizin oldukça önemli etkisi vardı. Yukarda sıcak bir çay molası sonrası geri dönüş başladı. Tam tepedeyken yağmur durmuştu ancak geri dönüşte 2 defa daha yağmura yakalandık. Son parkura ulaştığımızda bende yolunda gitmeyen birşeyler olduğunun sinyallerini aldım. Attığım her adımda çok şiddetli bir sancı oluşuyordu. Yaklaşık 15 dakika sancı içinde yürüdüm ve saat 13:10'da kamp yerine ulaştık. Saat 16:30'a kadar sancılar hiç durmadan devam etti. Bir ara rehber acil kurtarma ekiplerini isteyip istemediğimi sordu. Tek düşünebildiğim şey devam etme isteğiydi. Bu nedenle biraz daha beklemek istediğimi söyledim. Ya içtiğimiz sudan mikrop kapmıştım ya yediklerim bana dokunmuştu. Tahminiz yemekten yanaydı. Çünkü sular kaynatıldıktan sonra biz içine tekrardan mikrop öldürücü ilaç atıp içtik hep. Sudan olmadı, hemen hemen imkansızdı bu. Ancak sonradan anladık ki bunlar yüksekliğin yarattığı gaz sancılarıydı. Daha da yukarılara çıktıkça midemde çok ciddi sorunlar yaşadım çünkü. O gün ilaçlar ve sıcak zencefil çayı sayesinde saat 16:30 civarında kendime geldim. Ancak şunu söyleyebilirim ki hayatımın en zor 3 saatini geçirdim. 3.720 metre yükseklikte nedenini bilmediğim bir ağrıyla ordan oraya savruldum. Dedim ki içimden tüm planlar mahvoldu. Önümüzdeki günleri hastanede geçireceğim. Kabustu yaşadığım, ama çok şükür ki kısa sürdü. Sonrasında güneşin tadını çıkarttım ve yemeğe kadar biraz uyudum ki o çok iyi geldi. 3. Gün Kamp Yerimiz: Horombo Kamp Alanıydı (3.720 metre) 3. gün toplamda 15.443 adım atmışız ve 11.2 km yürümüştük. Güneşli bir sabah Kilimanjaro'da artık dananın kuyruğunun kopacağı güne başladık. Uzun bir gün, uzun bir gece olacaktı. Neden mi? İşte ayrıntılar. Benim korktuğum başıma geldi. 4.200 metreden itibaren sancılarım geri gelmişti. Mide bulantısı, yemek yiyememe baş gösterdi. Öğle yemeğinde artık hiç birşey yiyemeyeceğim gibi geldi. Bu da halsizliğe sebep oldu. Bunların hepsi Yükseklik Hastalığı'nın belirtileriydi. Midem yükseklikle baş edemiyordu. Neredeyse tüm gücümü yitirmiş bir halde 4.720 metreye öğleden sonra ulaştık. Kibo Kamp Alanı inanılmaz bir yer. Burası zirve yürüyüşüne başlayacağımız yerdi. Tüm duyguların birbirine karıştığı alan. Zirve yürüyüşü yapacaklar heyecanı, başarmış dönmüşler mutluluğu, yorgunluğu yaşıyor. Burada birkaç gün önce yolda tanıştığımız Hint-Amerikan asıllı gencin 2 rehberin kolları arasında resmen sürünerek yukarıdan aşağıya indirilişine tanık olunca, ''Orada, Yukarıda Neler Oluyor?'' diye düşünmeye ve kendi adıma korkmaya başladığımı da itiraf etmeliyim. Kibo Kamp Alanı'na öğleden sonra 4 gibi ulaşmıştık. Karnımızı doyurup çayımızı içtikten sonra zirve yürüyüşü hazırlıklarına başladık. Zirve yürüyüşüne gece saat 12:00'de başlayacaktık. Tüm gece yol almamız planlanıyordu. Hava soğumaya başladı. Su sistemlerimizin donma ihtimali artmıştı. Fatih'in bulduğu çözüm ise harikaydı. Su içme sistemlerimizin borularını yara bantlarıyla sardı. Ama işe yaradı diyebilirim. Sabaha kadar suyumuz vardı. Sonrasında ise donmasına engel olamadık. Akşam yemeği sonrası herkes büyük bir heyecanla yataklarına çekildi. Uyumamız gerekiyordu ancak hepimiz çok heyecanlıydık. Ekibimizin içinde bir felaket tellalı bir Avusturyalı olduğunu söylemeyi daha önce unuttum. Adı Manfred. Manfred sürekli olarak havanın bozacağından, yukarıda fırtına çıkacağından ya da hastalanıp başaramayacağımızdan bahsedip durmuştu geçtiğimiz 4 gün boyunca. O gün artık dayanamadık ve Manfred'e hepimiz çıkıştık. Çünkü artık gerçekten zirveye yürüyecektik ve olumsuz birşey düşünmek istemiyorduk. Zaman olsa da size Manfred'i uzun uzun anlatsam, komik bir karakterdi arkadaş. 5. gün saat tam gece yarısı yürüyüşe başladık. Gecenin zifiri karanlığında, kafalarımızda lambalar tek sıra halinde yukarı doğru yürüyorduk. Diğer gruplarla beraber ortaya çıkardığımız görüntü gerçekten görülmeye değerdi. Gecenin karanlığında sadece ilerleyen küçük ışıklar gibiydik. Başka hiç birşey görünmüyordu. Bir de ışıklarıyla bize eşlik eden yıldızlar vardı... Böyle yazınca romantik bir ortam görüntüsü çizmiş oldum. Aslında gerçekten de romantik bir ortamdı ancak tabii ki benim mide bulantılarım başlayana kadar. İlk molada hiçbir sorun yoktu. 2. molada biraz biraz kötüleşmeye başladım. Sonradan çektiğimiz videoları seyrediyorum da. İlk molada şarkı söyleyip dans eden ben 5.100 metreden itibaren sanki bambaşka birine dönüşmüşüm. Evet beklenen son çok geçmeden geldi. Yürüyüşe başladıktan yaklaşık 4 saat sonra, istifra etmeye başladım ve yaklaşık 1 saat bu ara ara tekrarlanırdı ancak ben tırmanışa devam ettim. Sanırım sabah 5:30 sularıydı. Geriden gelen Fatih'e artık yapamayacağım, midem mahvoldu, adım atacak gücüm yok, ben geri dönüyorum demek için arkamı döndüğümde sanki ayaklarımın altından yükselen güneşin ufuk çizgisini kıpkırmızı yaptığını gördüm. İşte o AN gözyaşlarıma hakim olamadım. 15 dakika sonra Kilimanjaro'nun ilk zirvesi Gilman's Noktasına yani 5.685 metreye ulaşmıştık. Saat 5:45 sularıydı ve biz resmen Kilimanjaro Zirvesi'ni başarmıştık. Ben ayakta sallanıyordum resmen. Sürekli istifra etme gereksinimi beni mahvetmişti. Şimdi verilmesi gereken bir karar vardı. Ya devam edecektim ya tamam diyecektim. Kilimanjaro Dağı'nda 3 farklı zirve var. Gilman's Noktası Kilimanjaro'nun ilk zirvesi (5.685 metre). Bu noktayı başaran kişi sertifikasını alıp evinin duvarına asabilir. Bunun öncesinde geri dönerseniz resmi olarak Kilimanjaro'yu başarmış olmuyorsunuz. Ardından dağın yukarısında 1-2 saat daha yol alıp bir başka tepeye çıkabilirsiniz. Bunlardan biri Stella Noktası, son nokta ise 5.895 metre ile Uhuru Noktası, yani Özgürlük Noktası. Uhuru Noktası 5.895 metre ile Afrika'nın en yüksek noktası. 5 kişi olarak başlamıştık. Ekipten bir Alman da benim gibi yükseklik hastalığına yakalanmıştı. O Gilman's noktasından sonra Tamam' dedi ve geri döndü. Tabii ki ona bir rehber eşlik etti geri dönüşünde. Ben Devam' kararı verdim. Ancak yaklaşık 15-20 dakika sonra artık yürüyemez oldum. Şimdi düşününce bazı anları hatırlamıyorum. Şuurum bir ara kapandı çünkü. Yere yığıldım adeta. Rehber artık devam edemezsin dedi. Zaten benim konuşacak gücüm bile yoktu. Devam etme isteğim de. Çünkü ayağımı her kaldırışımda, 10 cm'lik bir yükseklik bile midemde bir bomba etkisi yapıyordu. Ekibin geri kalanı devam edecekti. Karar sırası Fatih'teydi. Beni yalnız bırakmak istemiyordu. Ancak ben onun devam etmesi konusunda kararlıydım. Bu konuyu defalarca konuştuk. Eğer birimiz hastalanırsak, diğer ne olursa olsun geri dönmeyecekti. Fatih yola devam etti. Ben çok önemli bir sorunla baş başaydım. 7 saatten fazla süredir yol almıştık ve şimdi o yolu o perişan halimle geri dönmek zorundaydım. Tekrar Gilman's noktasına geri dönüp aşağıya doğru baktığımda o yolu neden gece çıktığımızı çok iyi anladım. Bu kadar dik bir yamacı, insanın göre göre çıkması hiç kolay değil. Gece nereye adım attığımızı anlamamıştık. O yüzden korkmadan çıkmıştık. Ancak gündüz çıkmak akıl karı değildi. Ben her 10 dakikada yere çömelip 5 dakika dinlenerek yola devam ettim. Bir ara acaba yardım ekiplerini mi çağırttırsam diye düşündüm. Sonra onların gelmesi şimdi 2 saati bulur sen kendi başının çaresine bak dedim. Yanımdaki rehberle bir şekilde aşağıya inmeyi başardım. İnanılması güç ama aşağıya indikçe mide bulantılarım, sancılarım, kusmalarım hepsi azaldı. Kibo Kamp Yeri'ne döndüğümde resmen sapa sağlamdım. OFF THE ROAD ON THE TRACK AFRIKA'nın EN YÜKSEK NOKTASINA ÇIKMIŞTI!!! Yorgunluk, sevinç, heyecan tüm duygular birbirine karıştı. Hala inanamıyorduk. Ben gözlerimizi kapattıkça arkamı döndüğümde karşılaştığım güneşi hatırlıyordum. Hala da o görüntü gözlerimin önünden gitmez. 5. gün burada tamamalanmamıştı. Daha yolumuz vardı. 3.720 metreye Horombo Kampı'na geri yürüyecektik ve orada geceleyecektik. Yani gece 12:00'de başlayan yürüyüş o gün öğleden sonra 4 gibi sonlandı. You'll get there safe. No trouble! Drink plenty of water. No trouble! Also Mawenzi such a high mountain. Like a snake, like a snake! Tırmanış süresince günde 4-5 litre su içilmesi çok önemli. Çünkü yükseklikle beraber kalp atışları hızlanıyor ve sürekli yükseğe çıkıldığından terle atılan su miktarı artıyor. Su kaybını karşılayabilmek için günde en az 5 litre su içilmeli. Dağdan gelen su direk içilebilecek bir su değil. Kesinlikle öncelikle kaynatılmalı. Burada önemli bir ayrıntı vermek istiyorum: Fizik dersinden hatırlayanlar bilir. Her 1.000 metre yükselişte suyun kaynama noktası 3,3 derece düşüyor. Yani 4.000 metrede su 86,8 derecede kaynamış oluyor. Bu yüzden deniz seviyesinde 5 dakikada kaynatılarak temizlenen su, 4.000 metrede en az 20 dakika kaynaması gerekiyor. Buna tur görevlileri ne kadar dikkat ediyor bilinmez. Bu nedenle yanınıza mutlaka MICROPUR tablet almayı unutmayın. MICROPUR tablet su içindeki bakterilerin, mikropların öldürülmesinde oldukça iyi bir ilaç. Tırmanış sırasında yeme-içme nasıl diye sorarsanız: Tırmanış sırasında verilen 3 öğün yemeğin yanı sıra aralarda atıştırmak ve enerji toplamak için yanınızda mutlaka enerji verici yiyecekler bulundurun. Örneğin, biz yanımıza enerji verici barlar dışında, kuru kayısı ve çikolata almayı ihmal etmedik. Bir başka önemli nokta da ishal olma durumunda kaybedilen mineralleri yerine getirmek için yanınızda bir paket kabartma tozu bulundurun. Kabartma tozu, tuz, şeker ve çayla hazırlanan elektrolit böyle bir durumda yardımcı olacaktır. Ya da direk eczaneden elektrolit alabilirsiniz. Su içine karıştırarak her gün tüketmekte yarar var. Kilimanjaro dağına tırmanış maliyeti: Kilimanjaro Dağı'na 6 günlük tırmanış turu için kişi başı 1.500 ödedik. Bizce bu makul bir fiyat. Çünkü zaten bunun yaklaşık 600 'su milli park ücreti. Gerisi taşıyıcılar, rehber, aşçı vs. için ödeniyor. Kilimanjaro tırmanışı biz 5 kişi olarak gerçekleştirdik. Marangu Rotası'nı takip ettik. Bu rota üzerinde kamp yerlerindeki odalarda kaldık. Bizimle beraber, 1 rehber, 2 yardımcı rehber, 1 aşçı, 1 yardımcı aşçı ve 10 taşıyıcı vardı. Toplam 15 kişi Kilimanjaro tırmanışımız sırasında bize destek oldu. Ancak örneğin Machame rotasını takip ederek Kilimanjaro'ya tırmanan bir Alman çifte ise sadece 2 kişi olmalarına rağmen 10 kişilik bir ekip eşlik etti. Çünkü bu rotada çadırlarda kalınması gerekiyor. Çadırların taşınması ve kurulması için de daha fazla adama ihtiyaç var. Burada ekibin büyüklüğü bahşiş nedeniyle önemli. Tüm ekibe görevlerine göre bahşiş vermek çok önemli ki bahşişler de belli kurallara bağlanmış. Mesela rehber günlük 15-20 USD, yardımcı rehber günlük 10-15 USD bahşiş alıyor. Biz 6 günlük tırmanış için toplamda ailemiz adına 300 USD bahşiş verdik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/prag-gezi-rehberi-pragin-ruhunu-anlamak/", "text": "'Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabilirsin, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin...' Franz Kafka. Çağımızın hastalığı YABANCILAŞMAYI Franz Kafka ne kadar güzel dile getirmiş. Prag şehri, herkeste çok farklı duygular uyandırıyordur eminim. Mayıs Ayı sonunda Prag'ı gezmiş biri olarak bende ise Franz Kafka'nın yukarıda dile getirdiğim duygularını uyandırdı. Rehberimizden henüz yüksek sezonun başlamadığını öğrenince bu şehir daha ne kadar çok turist kaldırır acaba diye düşünmedim değil. Charles Köprüsü'nde adım atmak nerdeyse imkansız. Herkes fotoğraf çekiyor, bir yerden bir yere yürüyor... Bu kadar çok YABANCI birarada... Bu nedenle bence Prag tatilinizi Mayıs ya da Eylül aylarına planlayın. Hem hava güzel, ne soğuk ne çok sıcak, hem de çok fazla turist yok. Ancak bembeyaz karlar altındaki Prag şehrinin ayrı bir güzel ayrı bir romantik olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ben o halini de gördüm. AMA çok soğuktu. Bunu da unutmayın. Peki kaç gün planlayalım diye sorarsanız, cevabım 4 gün olacak. Bence 4 gün Prag şehrini keşfetmek için yeterli. 2 gün eski şehir için, 1 gün Metronom, Charles Köprüsü ve Kale Bölgesi için, 1 gün ise Franz Kafka için ayırabilirsiniz. Biz programımızı bu şekilde hazırladık ve çok yorulmadan şehri birazcık da olsa keşfettik diye düşünüyorum... Hem o milyonlarca YABANCI'dan biriydik, hem de değil. Sonraki gün ise sırada o ünlü, romantik Charles Köprüsü vardı. Muazzam bir turist kalabalığı içinde köprünün üzerinde dolaştıktan sonra bu güzel köprüyü bir de yüksek bir tepeden görmeliyiz dedik ve Metronom'a çıktık. Metronom'da bulduğumuz manzara ise güneşin altında o kadar çok merdiveni tırmanmamıza değdi gerçekten. Buraya muhakkak zaman ayırın bence. Öğleden sonra ise bir gün önceki rehberimizin eşliğinde Kale Bölgesi'ne çıktık. Kale Bölgesi ve içindeki Gotik Kilise yarım günlük bir aktivite... Bu turun ücreti sabit. Kişi başı 250 kron. (Biz ayrıca 120 kron da bahşiş verdik. Çünkü rehberimiz sadece 3 kişi olmamıza rağmen büyük bir özenle turu gerçekleştirdi). Franz Kafka kadar Mozart da Prag şehriyle bütünleşmiş bir sanatçı. Mozart, 1787 yılında ünlü eseri Don Giovanni'nin Premiyeri'ni Prag'da gerçekleştirmiş ve kendisi yönetmiş. Prag için Mozart'ın yeri ayrı, Mozart'ta da Prag'ın yeri ayrı. Bu nedenle Prag'a geldiğinizde Mozart'ın ünlü eserinin Çek halkıyla bütünleşmiş kukla sanatıyla sahne almasına tanıklık edebilirsiniz. Benim keyif aldığım ve hala gülerek hatırladığım bir gösteri. Aşağıdaki linkten bizim katıldığımız gösterinin bilgisine ulaşabilirsiniz. Siz de bunların hepsini yapmak istiyorsanız 4 gün ayırmalısınız. Peki Prag'da nerede kalabilirsiniz? Biz Prag'a her üç seferde de arabayla gittik. Araba hırsızlığı konusunda doğu bloğu çok güvenli sayılmadığından bizim önceliğimiz hep güvenli bir otopark bulmak oldu. Bu nedenle kaldığımız oteller şehrin dışında, büyük, kapalı otoparkı olan otellerdi. Benim tavsiyem eski şehir Prag'dan, örneğin Charles Köprüsü'nün yakınlarıdan bir otel bulmanız yönünde olacak. Böylece metro kullanmanıza gerek kalmadan heryere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Biz 3 günlük Prag tatilimizde kaldığımız otele 200 ödedik. Eğer metro kullanmanız gerekirse hiç sorun değil. Prag şehrinin iyi bir metro hattı var. Ayrıca tramvaylar var. Tek yön bir bilet 24 kron. Hesap yaptığımızda her seferinde tek yön gidiş bileti almanın maliyet açısından daha avantajlı olduğunu gördük. Çünkü dediğim gibi sadece otelden şehre ulaşmak için metro kullandık. Şehrin içinde heryere yürüyebilirsiniz. Sadece önemli bir noktayı burada belirtmem gerek. Gece belli bir saatten sonra (yaklaşık 00:30 sularından itibaren) metro yok. Biz bunu bilmiyorduk. Gözümüzün önünden son metro gidince bir ümit metroda bekledik. Sonra çaresiz taksiye bindik ki ben bu duruma çok şaşırdım. Bu kadar turistin olduğu bölgede bence o saatte metro olmaması çok garip. Çook teşekkürler uzun zamandır bekliyordum yazını. ayrıca bu nasıl bir ruh halidir ki ne zaman bir şehirden dönsem şimdi nereye gitsem acaba diye plan yapmadan yaşayamaz oldum. sizde bu şekilde mi hissediyorsunuz yoksa bu bana özgü bir durum mu. iyleşecek miyim doktor ne zaman huzura ereceğim. Anladığım kadarıyla Türkiye'den araba ile geleceksiniz. Aslında nereden gelirseniz gelin Avrupa Birliği'ne Çek Cumhuriyeti'nden önce girmiş olacağınız için Çek polisi ile zaten karşılaşmıyorsunuz. Biz Almanya'da yaşıyoruz ve Prag'a arabayla giderken extra bir sigorta yaptırmadık. Ancak Avrupa Birliği'nin dışından gelenler için size söylendiği gibi ayrı bir sigorta talebi olabilir. Dikkat etmeniz gereken bence, aracınızın uluslarası sigortasının olması ve kendiniz için de seyahat sigortası yaptırmış olmanız. Umarım az da olsa yardımcı olabilmişimdir. Konu ile ilgili başka bilgiler edinirseniz bloğumda paylaşırsanız sevinirim diğer takipçilere de faydalı olur."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/prag-yeme-icme-rehberi/", "text": "Prag şehri tarihi bilgi için: Masal şehir Prag hakkında bilmeniz gereken herşey burada.. Prag şehrindeki ilk akşamımızda Prag'da yaşayan Çek arkadaşlarımızın davetlisi olarak Pizza Nuova'da yemek yedik. Pizza Nuova adından da anlaşılacağı üzere bir İtalyan Restoranı. Burada pizza, makarna, balık ya da et yiyebilir veya çeşit açısından zengin antipasti büfesinden zeytinyağlı ya da deniz ürünlerini deneyebilirsiniz. Ya da bizim yaptığımız gibi bütün gece hepsinden azar azar tadarsınız. Nasıl mı? Pizza Nuova'da All You Can Eat Menü'sünü seçerseniz, siz masanızın üzerinde duran kartınızı kırmızıya çevirene kadar, garsonlar sürekli gelip farklı pizza ve makarna servisi yapmaya devam edecekler. Azar azar tüm çeşitleri deneyebilirsiniz. Yemekleri kadar ambiyansı da çok güzel bu restoranda biz çok keyifli bir akşam yemeği yedik. All You Can Eat Menüsü eğer önden antipasti de yemek isterseniz kişi başı 560 Czk. Antipasta almazsanız 370 Czk. Adres: Revolucni 1, 110 00 Prague 1. Bu restoran turistik merkezin dışında ancak çok da uzak değil. Gitiğinize hiç pişman olmayacaksınız inanın. Eğer lokal lezzetler denemek istiyorsanız size olabildiğine lokal bir yer tavsiye edeceğim. İsmi LOKAL! Prag 1. bölgede 2 tane Lokal restoranı var. 1. Lokal Adres: Lokal Dlouha 33 Prag 1 Tel: 00 420 222 316 265, 2. Lokal Adres: Dlouha 12 110 00 Prag 1 Tel: 00 420 257 212 014. Burayı bize Çek arkadaşlarımız tavsiye etti. Dlouha Caddesi'ndekine gidip baktık. Şık bir restoran arayanların beklentilerini karşılayacak türden değil. Olabildiğine rahat, salaş bir ortam diyebilirim ve oldukça kalabalıktı. Prag'da hala kapalı ortamlarda sigara içiliyor olması benim için büyük bir sorun. Bu nedenle biz orada kalıp yemek yemedik. Ancak dediğim gibi lokal lezzetler için doğru adreslerden biri. Biz Lokal Restoranı sonrasında cadde boyunca ilerleyince basit bir restoran bulduk. Ekmek arası balık ya da balık çorbası deneyebileceğiniz bu restoranda ayakta yiyebilir ya da arka tarafındaki masalarında oturarak sipariş ettiklerinizi yiyebilirsiniz. İsmi Fish & Chips Adresi: 21 Dlouha St. (Balık çorbası ve içecekler 265 kron). Biz son gün Astronomik Saat ve Tyn Kilisesi manzarasına doğru birşeyler yemek istedik. Hava çok güzeldi ve meydandaki kalabalığı seyretmek çok keyifliydi. Taverna Toscana'ya oturduk ve orada salata denedik. Tam turistik meydanda olmasına karşı fiyatları oldukça makul ve kalitesi iyi. Tavsiye ederim. (İçecekler ve salata 435 kron). Bir başka önerim ise yine Çek arkadaşlarımızın tavsiyesi Brasileiro. Güney Amerika Steak'i yemek istiyorsanız gidin deneyin derim. Yeri Prag'ın merkezinde. İçi oldukça hoş. Adres: U Radnice 8/13 110 10 Prag 1. Önerebileceğim başka bir cafe ise Kavarna Obecni. Hemen Powder Tower ile Konser Binası arasında bulunan bu cafenin içi çok hoş bence. Eski şehir turu yaparken burada dinlenebilirsiniz. Biz Prag'ı ilk kez 2008 yılının Aralık Ayı'nda görmüştük. Çok soğuk bir kıştı, özellikle de geceleri. O geziden aklımda en çok kalan bir akşam gidip Jazz dinlediğimiz bar oldu. Çok keyif aldığımız o barı aradık bulduk ve yine bir gece orada Jazz dinledik. Tyn Kilisesi'nin arka sokağında yeralan bu barın ismi Jazz & Blues Club Ungelt Adres: Tyn 2/640 Prag 1. Konser olduğu akşamlar giriş ücreti ödemeniz gerekiyor. Kişi başı 300 kron ödedik biz. Sonrasında güzel bir Jazz dinletisi sizi bekliyor. Prag, genel olarak yeme-içme maliyetinin diğer Avrupa şehirlerine kıyasla daha uygun/makul olduğu bir şehir. Bira gerçekten sudan ucuz. Çeşit çeşit biralarını denemelisiniz muhakkak. Turistik yerlerde bile fiyatlar çok yüksek değil ve yemek kalitesi iyi. Çek mutfağının yanısıra çok fazla Italyan restoranı bulmak mümkün. Astronomik saatin bulunduğu meydanda satılan yemekleri biz denemedik. Ancak ayakta daha basit şeyler atıştırmak istiyorsanız deneyebilirsiniz. Orta Avrupa şehirlerinde görmeye alıştığımız Makaronlar Prag'da da var. Sıcacık makaronlarını deneyebilirsiniz. Tavsiyelerimin, Prag geziniz sırasında yararlı olmasını umut ediyorum. Eminim siz de geziniz sırasında başka güzel yerler keşfedeceksinizdir."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/sayilarla-izlanda-seyahatimiz-ve-maliyeti/", "text": "İzlanda'yı 4 yetişkin 10 aylık Defne ve 5 yaşındaki Eren'den oluşan ekip olarak gezdik. Yol dahil İzlanda'da 12 Gün geçirdik. İzlanda'da net 10 günde 7 kişilik arabamızla yaklaşık 2.800 KM yol yaptık. İzlanda'da 11 gecede 9 farklı otel/evde kaldık. Konaklama için gecelik evlere (2 aile için) en az 130 Euro en fazla 240 Euro para ödedik. Kaldığımız evlere (2 aile için) gecelik ortalama ödenen para 185 Euro. Benzin için ödediğimiz toplam para 257 Euro. Toplam market alışverişi (2 ailenin akşam yemeği ve sabah kahvaltısı için) 575 Euro. Milli park ve şelalelerde araba park etmek için toplam 15 Euro park parası ödedik. İzlanda'da gezdiğimiz hiçbir yer için giriş ücreti ödemedik. Sadece Blue Lagoon için giriş parası ödendi. Kişi başı en ucuz giriş seçeneği 50 euro. Biz hafta sonu girdiğimiz için kişi başı 66 Euro ödedik. Toplam maliyete bakınca İzlanda'da diğer Avrupa ülkelerinden çok daha fazla para harcamadığımız ortaya çıkıyor. Peki bütçeyi delmeden İzlanda'da gezmenin tüyoları nelerdir bir sonraki yazıya göz atın derim. Yazı için tıklayın. Ayrıca İzlanda'da nasıl bir Rota izlemelisiniz? İdeal Süre kaç gün? Bunların cevabı için Rota yazımıza muhakkak bakın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/side-antalyada-gunesin-tarih-uzerinde-battigi-yer/", "text": "Burası tarihi M. Ö 7. yüzyıla dayanan SİDE Antik kenti. Denizin dibindeki tarihi eserleri gezerken güneşin deniz üzerinde oluşturduğu renkleri izlemek ise ayrı bir keyif. Deniz kıyısındaki Apollon Tapınağı (M. S 150)'nı bir de gün batarken görmek gerek dediler. Deniz zamanı buraya gelirseniz tarihi eserlerin hemen yanı başındaki Side plajında deniz keyfi sürmek de mümkün. Side, gezerken keyif aldığım en güzel antik kentlerden biri oldu. Side Antik Kenti büyük bir Yarımada'ya kurulu. Antik tiyatro, sütunlu yol, ve çeşmeler görülmeye değer. Halen kazı çalışmaları devam ediyor ve gün yüzüne yeni yapılar çıkartılıyor. Yukardaki fotoğrafta şehir çeşmesinin bugünkü halini görebilirsiniz. \"Side Antik Kenti iki kuleli ana giriş kapısının karşısında yer alan ve M. S. 2. yüzyıla tarihlenen Roma eseri Anıtsal Çeşme'de \"Tarih Gün Işığına Çıkıyor Projesi\" kapsamında restorasyon ve onarım çalışması yapılmaktadır. Nymphaeum Çeşmesi'nin Anadolu topraklarındaki ve Pamfilya bölgesinde bulunan en büyük antik çeşmedir. \". Zamanınız olursa Side Antik Kent Müzesi'ni gezmenizi de tavsiye ederim. Bu müze, Side Antik Kentin içindeki M. S. 2. yüzyılda yapılmış ve M. S. 5-6. yüzyıllarda ilave binalar ve değişikliklerle günümüze ulaşmış Antik bir hamam binası içinde kurulmuş. Side'deki Antik Kent kadar Side'nin kendisi de görülmeye değer. Denizin rengi ayrı bir güzel, Side'de gün batımı bir başka olurmuş. Biz gün batımı öncesi ayrıldık ancak sonradan internetten fotoğraflarını gördüm; tek kelime ile harikaydı. Side'ye yarım gününüzü ayırmanızı tavsiye ederim. Side, Antalya merkezden yaklaşık 80km uzaklıkta. Antalya'nın Manavgat ilçesinden ise sadece 7km mesafede. Side gezinizi Manavgat Şelalesi ile birleştirebilirsiniz. Side'ye geldiğinizde sahildeki Apollon Tapınağı'na varmadan hemen önce yolun sonundaki Apollonik Cafe'de soluklanıp bir kahve içmeyi ihmal etmeyin derim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/st-petersburg-gunlukleri/", "text": "Her yeni bir şehir keşfi sonrası, Bir tarafı ise oldukça bohem, sokaklarında bir zamanlar Raskolnikov'un yürümesinden mütevellit. St. Petersburg'un kalbi adeta bu cadde. Bu cadde boyunca sıralanmış birçok restoran-cafe var. Gezilecek görülecek kilise, mekanlar da bu caddenin üzerinde. Her daim kalabalık, canlı, hareketli, geceleri ışıl ışıl. Otelinizi bu caddeye yakın bir yerden tutmanızı tavsiye ederim. Dünya'nın en eski ve en büyük müzelerinden biriyle karşı karşı olduğunuzu öncelikle hatırlatırım. Ama eminim Hermitaj Müzesi'ne yaptığınız araştırmalar sırasında zaten denk gelmiş, hakkında çok şey okumuş, muhakkak ama muhakkak görülmesi gerekiyor diye yazılan yorumları aklınızın bir köşesine not etmişsiniz, listenize de almışsınızdır. Alın ama dikkatli olun. Öncelikle Hermitaj Müzesi öyle 2 saatlik bir aktivite değil. Yoğun bir ilginin olduğunu tahmin ediyorsunuzdur ama benden söylemesi müzeye girmek saatlerinize mal olabilir. Müzeye girdikten sonra çok yoğun bir kalabalıkla bu müzeyi gezeceğinizi de unutmayın. Benim tavsiyem, eğer sanat galerisine, müzeye çok ilgili biri değilseniz bu müzeyi sadece görmek için bu kadar zahmete katlanmamanız yönünde. Eğer merakınız var ise muhakkak tam bir gününüzü buraya ayırın ve giriş biletinizi internetten alın. Biz tam bir günümüzü ayırsak da müzenin tamamını gezemedik. Hiç giremediğimiz odaları var. Hermitaj Müzesi'nin bulunduğu yer Çarlık Rusyası'nın kışlık sarayı. Bu nedenle de gösterişli bir saray bekliyor olacak sizi. Çarın Çariçenin özel koleksiyonu daha sonradan bir müzeye dönüştürülmüş. Burası müzeye dönüştürülürken Münih'teki Pinakothek'ten esinlendiklerini okumuştum bir yerde. Burayı gezerken Çarlık Rusyası'nın ihtişamından etkilenmemek mümkün değil. Hermitaj Müzesi'ne giriş her ayın ilk perşembe günü ücretsiz. Pazartesi günleri ise kapalı. Masalsı mimarisiyle şehre adeta damgasını vuran Kanlı Kilise'yi görmemeniz zaten mümkün değil. Eminim bu güzel kilisenin önünde bol bol fotoğraf çektireceksiniz. Benim bu kilise ile tavsiyem ise muhakkak zaman ayırıp içini gezmeniz yönünde olacak. Kilisenin tüm duvarları, iç mekanı mozaiklerle kaplı. Eğer daha önce benim gibi bu tarz bir kilise görmemiş iseniz etkilenme dereceniz oldukça yüksek olacak. Peki ismi nereden geliyor diye sorarsanız, size burada çok kısa bir tarihi bilgi verebilirim: Dönemim Çarı kilisenin bulunduğu yerde bombalı bir saldırıya uğrar ve ağır yaralanır. Sonrasında da ölür. Bu olayın anısına bombalı saldırının olduğu yere bir kilise yapılır. İsminin Kanlı olmasının sebebi de bu. Bu kilise Çarşamba günleri kapalı. İçini görmek için kişi başı 250 Ruble ödemeniz gerekiyor. St. Petersburg şehrinin en büyük Rus Ortodoks Kilisesi ünvanını taşıyan St. Isaac Katedrali de oldukça etkileyici. Bu kilisenin en önemli özelliği, bence, ortada bulunan cam mozaikten oluşan tablo. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Ortodoks Kiliselerinde hemen hemen hiç pencere yok, olanlar çok küçük ve hiçbir özelliği yok. Örneğin Almanya'da bir kilise gezdiğinizde eğer Gotik tarzı bir kilise geziyorsanız yüksek, renkli resimler işlenmiş pencereler dikkatinizi çekecektir. Rus Ortodoks kiliseleri ise bunun tam tersi penceresiz. İşte burada yer alan bu camlı tablo zamanın Alman cam ustalarına yaptırılmış ve buraya getirtilmiş. St. Isaac Katedrali'nin en tepesine çıkıp şehre yukardan bir bakış atmak mümkün. Yapılmalı mı? bence verilen paranın karşılığı alınmıyor, ama eğer zamanınız varsa çıkabilirsiniz. St. Isaac Katedrali'nin içini gezmek kişi başı 250 Ruble iken, çatısına çıkmak için ek olarak kişi başı 150 Ruble ödemeniz gerekiyor. Kazan Katedrali ise, St. Petersburg halkının gelip ibadetini yaptığı, evlendiği, vaftizlerin yapıldığı bir kilise. Bu nedenle de gezmesi çok keyifli oldu bizim için. Aynı anda bir düğüne ve bir vaftize denk geldik. Giriş de ücretsiz. St. Petersburg'u Venedik gibi adalardan, kanallardan oluşmuş bir şehir olarak hayal etmiştim. Ancak böyle birşeyle karşılaşmadım. Kuzey'in Venedik'i olarak ünlense de Venedik'e hiç benzemeyen, kendine has çok farklı bir şehir St. Petersburg. Su kanalları, caddeleri, bulvarları oldukça geniş. Bu nedenle de küçük, romantik Venedik'e karşılık St. Petersburg bende iri ve ihtişamlı sıfatlarına karşılık geliyor. Vasilievskiy Adası, ada olarak adlandırılsa da ben de çok ada hisse yaratmadı bu nedenle. Ancak köprüden yürüyerek karşıya geçmek ve Hermitaj Müzesi'ne karşıdan bakmak oldukça keyifliydi. Bu bölgede güzel bir park var ve üzerinde 32 metrelik kırmızı kuleleri göreceksiniz. Ayrıca Borsa bu ada üzerinde. Burası akşamları oldukça hareketli. Biz bir salsa kursunun gösterisine denk geldik burada. Akşam üstü bu tarafa kısa bir yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Özellikle kırmızı hattaki metro istasyonlarını görmenizi tavsiye ederim. Sanki metro duracak ve içinden çar ile çariçe inip sarayına doğru ilerleyecekler havası yaratıyor bu metro istasyonları. Kocaman avizeler, gümüş kolonlar, işlemeli duvarlar görülmeye değer. Aşağıdaki resim Awtowo metro durağında çekildi. Gece belli bir saatte (gece 1:30 gibi) Neva Nehri üzerindeki tüm köprüler açılıyor. Bunun nedeni büyük gemilerin geçebilmesi. Ama sanki olay biraz da turistik amaçla yapılıyor. Ancak amaç ne olursa olsun ortaya çok güzel bir görüntü çıkıyor. Öncesinde çok yoğun bir trafiğin olduğu köprüler trafiğe kapanınca meydan insanlara kalıyor. Özellikle Hermitaj'ın karşı kıyısına geçip oradan manzarayı seyretmenizi tavsiye ederim. Ama köprülerin kapanması epey bir zaman alıyor, aklınızda bulunsun. Biz köprüler tekrar kapansın da artık otelimize gidelim diye neredeyse dua etmeye başlayacaktık. Ama neyseki soğukta donmadan karşıya geçebildik. St. Petersburg'da özellikle nehir kıyısında havanın çok rüzgarlı olduğunu hatırlatırım. Burada Neva Nehri'nde yapılan bot turları için ayrı bir parantez açmak istiyorum. Neva Nehri'nin daha dar kanallarında ya da köprülerin olduğu geniz tarafta bot turları turistler tarafından rağbet gören bir aktivite. Biz turistik aktivitelerden artık olabildiğince kaçınan bir çift olduğumuz için bu turlara katılmak yerine yürüyerek kanal boyunu gezdik. Ancak eğer böyle bir tur yapmak istiyorsanız bence gece köprülerin açıldığı zaman bu turu yapın. Açılan ışıl ışıl köprüleri farklı açıdan görme, fotoğraflama şansınız olur. Bu turların fiyatları kişi başı 800 Ruble kadar. Tabii ki günün hangi saatinde yaptığınıza bağlı olarak değişiyor. Gece turları daha pahalı. Pazarlık payı var ama bu fiyatların içinde. Çarın yazlık sarayı Peterhof ise bence muhakkak görülmeli, es geçilmemeli. Burada sizi yine çok görkemli bir saray ve devasa bir bahçe bekliyor. Bahçenin birçok yerinde çeşit çeşit fıskiyeler var. Gezmesi çok keyifli bir yer. Turistlerin ilgi odağı ama alan çok büyük olduğu için gezerken kalabalık çok rahatsız etmiyor insanı. Yine tam bir günlük bir aktivite diye düşünülmeli. Buraya gittiğinizde isterseniz sadece bahçesini ya da bahçe ile birlikte sarayı da gezebilirsiniz. Biz saray konusunda çok şanslıydık. Sanırım öğle arasında bir şekilde içeri girdik ve neredeyse bizden başka hiçkimse yoktu sarayda. Bize özel tur adeta. Saraydan çıktıktan sonra bir baktık ki önünde upuzun bir turist kuyruğu var. Kapıların açılıp içeri alınmayı bekliyorlardı. Biz nasıl oldu hiçkimsenin alınmadığı bir anda içeri girdik anlayamadık. Görevlinin iyi tarafına denk geldik sanırım. Tavsiyem, sabah erken saatte oraya varmanız ve ilk önce sarayı gezmeniz yönünde olacak. Bu saray içinde fotoğraf çekmesi yasak olduğu için fotoğraf çekemedim. Ancak sarayın giriş kısmı, o merdivenler bence muhakkak görülmeli. Rusların Çeşme'de Türkleri yenmesinin anısına bir odanın ismi Çeşme odası ve duvarlarındaki resimler sadece bu savaşı anlatıyor. Eğer daha önce Paris'teki Versay Sarayı'nı gezdiyseniz Peterhof'un bahçesi size çok tanıdık gelecek. Bahçenin mimarisi bire-bir Versay örnek alınarak yapılmış. Ama yine de çok etkileyici. Marinsky ve Mikhaylovsky Tiyatroları Çarlık Rusyası'nın ihtişamını yaşatan çok özel sahneler. Örneğin Marinsky Tiyatrosu bu sene 232. sezonunu yaşıyordu. Bu sahnelerde Rus balesini seyretmek çok özel bir deneyim bence. Her sene Haziran-Temmuz aylarında yapılan bale-opera gösterilerine denk gelirseniz bir bilet alıp katılmanızı şiddetle tavsiye ederim. Biz, Marinsky Tiyatrosu'nda Don Kişot'u, Mikhaylovsky'de Uyuyan Güzel'i seyrettik. Son gecemizde ise şehrin yeni sahnesi olan Marinsky 2'de Sindrella'yı seyrettik. Üç gösteri de harikuladeydi. St. Petersburg bize baleyi sevdirdi. Festivalin ismi Stars of the White Nights... Bu sene 27.05-02.08 tarihleri arasındaydı. Aklınızda bulunsun. Bir de Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'i yazdığı masasını, odasını görmek, yaşamak için onun bir zamanlar yaşadığı eve gitmelisiniz... Gece yazmayı seven büyük deha ölmeden üne kavuşan nadir insanlardan biri. Burası Pazartesi günleri kapalı. Giriş kişi başı 160 Ruble, audio guide almak isterseniz 200 Ruble. St. Petersburg'da son günümüzde gider ayak çok güzel bir cafe keşfettik. Burası alışagelmiş cafe konseptini yerle bir etmiş bir cafe. Bohem tarzda döşenmiş bu cafenin bir köşesinde piyano dinleyebilir, eski tarz koltuklara oturup kitap okuyabilir hatta bir köşesindeki yatakta uzanabilirsiniz. Kahve, çay dilediğiniz kadar, çünkü burada kahveye para ödenmiyor. Burada geçirdiğiniz zamanın maddi bir karşılığı var. Dakika'sı 2 Ruble yani saati 6 TL. Bu Cafe benim favorilerim arasına girdi. Adresi Nevsky Prospekt 48 Numara. Nevksky Prospekt üzerinde ilerlediğinizde, bir alıveriş merkezinin hemen yanındaki binanın üst katı. O binada birden fazla cafe var. Ziferburg dediğim gibi benim favorim. St. Petersburg, müzeleri, Çarlık Rusya'sından kalma gösterişli sarayları, bahçeleri ve kiliseleriyle turistik aktivite açısından oldukça zengin bir şehir. Kanallarını keşfetmek, biraz da şehrin ruhunu yaşamak için bence 4 gün ideal. St. Petersburg'da konaklama için şehrin adeta kalbi olan Nevski Prospekt seçilmeli bence. Biz hemen bu cadde üzerinde yer alan bir hostelde kaldık. İsmi Angel Court Yard. Ortak banyosu olan odaları dışında, banyosunun içinde olduğu bir-iki odası da mevcut. Biz banyosu kendisine ait olan iki kişilik bir oda için gecelik 4000 Ruble (yaklaşık 65 Euro) ödedik. Otelin mutfağında yemek pişirmek mümkün. Çay, kahve ücretsiz. Temiz, güzel döşenmiş, rahat bir otel. Yeri o kadar merkezi ki biz St. Petersburg günlerimizde çok rahat ettik. St. Petersburg gezimiz öncesi yeme-içme konusunu epey dert ettiğimi itiraf etmeliyim. Doğu Bloğu ülkelerinde yemek çok da damak zevkime hitap etmediğinden olsa gerek Rusya için de böyle bir kaygım vardı. Ancak endişelerim boşuna çıktı ve oldukça güzel yemekler yedik hem de uygun fiyata. Sabah kahvaltılarını marketten aldığımız peynir, ekmekle yaptığımız için bu konuda bir önerim yok. Öğle ve akşam yemekleri içinse tabldot usulü yemek yiyebileceğiniz iki yer önerebilirim. Bunlardan biri Kanlı Kilise'ye giden yolun üzerinde. İsmi Frikadelki (Adres: Emb. Kanala Griboyedova, 8/1A). Burada iki kişi salatası, yemeği, tatlısı 800-900 Ruble'ye yemek yiyebilirsiniz. Bir diğeri ise Market Place. Nevski Prospekt üzerinde Hermitaj'dan Kanlı Kilise'ye doğru yol aldığınızda cadde üzerinde solda yer alıyor. Frikadelki ile aynı konsepte sahip bu mekan da oldukça uygun. Bu iki mekanın güzelliği yemekleri görüp seçebilmek. Cafe olarak ise yukarıda da bahsettiğim gibi Ziferburg Cafe'yi kesinlikle öneriyorum. Bu cafede bir kahve molası verebilir, pencerelerinden hareketli Nevski Prospek'ti seyredebilirsiniz. Bizim St. Petersburg gezimiz daha çok bale odaklı olduğu için ve neredeyse tüm paramızı baleye yatırdığımız için yemeğe çok bütçe ayırmadık. Hostelin mutfağının da olması işimizi kolaylaştırdı ve kendimiz hazırlayıp yemeyi tercih ettik. St. Petersburg havalimanından şehre ulaşım otobüs ve metro bağlantısıyla mümkün. Şehre giden otobüsler kişi başı 28 Ruble. Bu otobüs şehirdeki Moskovskaya metro istasyonuna kadar geliyor. Burada da direk metroya geçebilirsiniz. Metro içinse jeton almanız gerekli. Tek yön tek kişi 31 Ruble. St. Petersburg'da bizim gördüğümüz en önemli maliyet kalemi otel. Biz 5 gece için 20.000 Ruble ödedik ki bu da yaklaşık 330 Euro'ya denk geliyor o zaman ki kura göre (1 Euro = 60 Ruble idi Haziran 2015'te). Bunun dışında yeme-içme için yaklaşık 7.200 Ruble harcadık. Şehir içi ulaşıma yaklaşık 750 Ruble ödedik. Bizim en büyük maliyet kalemimiz sosyal aktivite oldu. 3 defa bale gösterisine gittik ki biletlerin çok uygun olduğunu söyleyemem. Toplamda yaklaşık 23.000 Ruble harcamışız sosyal aktivite kalemi altında. Bu maliyetlerin size bir fikir vereceğini umut ederek blogda yer veriyorum. Bunun için Avtovo metro istasyonundan 224, 300 424 ve ya 424-A No'lu minibüslere ya da 200, 210 No'lu otobüslere binmeniz gerekiyor."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/strasbourgdan-colmara-alsas-sarap-yolu-gezi-rehberi/", "text": "Geçen hafta (2014 Ağustos) Fransa'nın ünlü Alsas-Loren Bölgesi'ndeki Şarap Yolu'nu keşfe çıktık ve Strasbourg'dan başlayarak 4 gün boyunca küçük, şirin köyleri keşfederek Colmar'a kadar ilerledik. Son zamanlarda yaptığımız en keyifli Avrupa tatilimiz olmayı başaran Şarap Yolu 5 duyumuza hitap etti tam anlamıyla: Rengarenk, çiçeklerle bezeli, özenerek tasarlanmış evleri, sokakları; sonsuz gibi görünen o üzüm bağları arasında uzanan yolları; pinot gris, muscat, riesling, gewürztraminer gibi lezzetli yerel şarapları; Fransız mutfağının dayanılmaz lezzetleri; bizi mis gibi makaron kokusuyla şiddetle kendisine doğru çeken pastaneleri; kulağa şiir gibi gelen Fransızca diliyle biz dört günlük turumuz sırasında mest olduk, adeta büyülendik. Bölgenin sunduğu dinginlikle ilk gün beraberimizde getirdiğimiz iş stresimizi de geride bırakmayı başardık. Bence, bu turla ilgili en hayati bilgi takip ettiğimiz rota. Ben her tatil öncesi yaptığım gibi bu gezi öncesinde de başladım blogları okumaya. Ancak kim hangi köyleri gezmiş, hangisi güzelmiş, nasıl bir rota takip etmişler bunu anlamakta o kadar zorlandım ki. Yazıları okurken açtım önüme haritayı takip etmeye çalıştım. Ancak pek de başarılı olduğum söylenemez. Bu nedenle ben bu yazıda öncelikle rotımızı anlatacağım ki, bizden sonra gidenlere kılavuz olsun. Rotamızı genel olarak değerlendirmem gerekirse: Bence Strasbourg ve Colmar gibi 2 güzel şehir bu gezi turuna muhakkak dahil edilmeli. Obernai ise asla es geçilmemeli. Obernai sonrası yol üzerinde birçok irili ufaklı köy var. Bu köylerin birinde kahve molası verebilir, diğerinde şarap deneyebilir, bir sonrakinde öğlen yemeğinizi yiyebilir, bir diğerinde sadece fotoğraf çekip yola devam edebilirsiniz. Biz gezi öncesi okuduklarımızla, ama asıl şarap denemelerimiz sırasında oradaki insanlara 'hangi köy mutlaka görülmeli?' diye fikirlerini sorarak rotamızı belirledik. Mesela Itterswiller'i daha önce hiç duymamıştık. Andlau'da yaptığımız şarap denemesi sırasında yerin sahibi bize Itterswiller'i önerdi ki burası sonradan favorilerimiz arasına girdi. Yol üzerinde bulunan ve şarap bölgesini tepeden gören iki yer var. Bunlardan biri Saint Odile. Burası tepeye kurulu ve muhteşem bir manzarası olan bir manastır. İnsanlar sadece manzara için oraya çıkıyor. Ama ben şunu da eklemeliyim. Oraya çıkan yol o kadar güzel ki, sadece yol için bile çıkmaya değer. İkinci yer ise Haut Könisgburg, tepeye kurulu bir kale. Burası çok turistik bir yer. Arabayı park etmek için sanırım 20 dakika bekledik. Güzel, tarihi bir kale. Ama bence görülmese de olur. Bu kaleyi görmek için harcadığımız saatleri bir köyde oturup şarap içmeye ayırabilirdik. Ama bir kere çıkınca görmeden geri dönemedik ve tabii ki çok yorulduk bu gezi sırasında. Bir diğer nokta da, yaz ayları sanırım bu bölgeyi gezmek için en güzel zaman. Her yerde festivaller var. Ancak bunun sonucu olarak oteller dolu. Bizim ilk fikrimiz hiç otel ayarlamadan yola çıkmak nereyi beğenirsek orada kalmaktı. Ancak yaz festivalleri olduğunu fark edince otellere bir bakalım dedik. İyi ki de bakmışız. Mesela biz 3. gecemizde Ribeauville ya da Riquewihr'de kalmak istiyorduk. Ancak bu iki köyde de hiç boş otel yoktu. Bu nedenle Kaysersberg'de geceleyip ertesi gün Riquewihr'e uğradık. Strasbourg'un kuzeyinde ve Colmar'ın güneyinde daha başka birçok köy var. Ancak bence bu bölge için 4 gün ideal ve Colmar Strasbourg arası yeterli. Bu gezi sonrası bizim önerimiz şu yönde olacak. Bizce kuzeyden yani Strasbourg'dan başlayıp güneye inmek daha güzel. Çünkü Colmar ve çevresi kuzeye göre daha çok etkiliyor insanı. Kuzeyden güneye doğru ilerledikçe vaaw!!! etkisi artıyor. Benden söylemesi. Sadece 2 gününüz varsa hiç kuzeye çıkmayıp, güneyden başlayarak sırasıyla Eguisheim, Colmar, Riquewihr, Ribeauville'yi ziyaret edilebilir, vakit artarsa Kaysersberg'e de uğrayabilirsiniz. Türkiye'den gelenler Basel'e uçup oradan arabayla Mulhouse üzerinden Şarap Yolu'na başlamayı tercih de edebilirler. Sanırım uçak bağlantıları Basel'e daha iyi. Ya da Strasbourg'a uçabilirsiniz. Ya da Stuttgart'a uçup oradan araba kiralayıp Strasbourg'a gidilebilir. Stuttgart Strasbourg arası arabayla yaklaşık 2 saat. Şarap Yolu bisikletle ya da motorsikletle seyahat etmeyi sevenler için de çok ideal. Köyler arası 7-8 km sadece. Rahatlıkla bir köyden diğerine bisikletle/ motorsikletle geçilebilir ki biz bu tatil sırasında yolda çok fazla bisikletli ve motorsikletli gruplara denk geldik. Biz Münih'ten Perşembe akşamı yola koyulduk ve 4,5 saat süren yolculuk sonrasında gece 21:30 sularında Strasbourg'a ulaştık. Şehre gelir gelmez bizi çok hoş bir süpriz karşıladı. Yaz festivali kapsamında şehrin belirli noktalarında ışık gösterileri vardı. O ünlü devasa gotik tarzı Katedralin ön duvarı gecenin karanlığında renk cümbüşüyle daha bir büyüleyiciydi. Ertesi gün ise yağan yoğun yağmura aldırış etmeden sabahın erken saatlerinde sokaklara düştük ve hiç kimsenin olmadığı o güzelim sokaklarda bol bol fotoğraf çektik. Petit France'da adım atılmadık sokak bırakmadık. Biz yaklaşık 4 sene önce 3-4 günlüğüne Strassbourg'a gelmiş ve bu güzel şehri karış karış gezmiştik. Ayrıca bu gezimizin ana teması Şarap Yolu olduğu için hiçbir tarihi bina ve kiliseye odaklanmadan öğleden sonra Obernai'ya doğru yola koyulduk. Strassburg için tavsiyelerim: Otel için katedralin olduğu meydanı seçtik ve Hotel de Rohan'da kaldık (Çift kişilik oda kahvaltı hariç 79 Euro). Yeri o kadar merkeziydi ki biz çok rahat ettik bu açıdan. Ayrıca 5 dakika yürüme mesafesinde bulunan büyük otoparka arabamızı park ettik. (12 saati yaklaşık 11 Euro). Strassburg'da Petit France bölgesindeki meydanda çok hoş bir terası olan La Corde a Linge adlı cafe ve restoranı önerebilirim. Bir tarafı cafe, diğer tarafı restoran olan bu yerin terasında hava güzelse oturup Petit France evlerine doğru keyif yapmalısınız muhakkak. Cuma öğleden sonra Obernai kasabasına ulaştık. Bu güzel, küçük kasaba bizi daha ilk bakışta büyüledi. Burada ilk şarap denememizi yapıp bölgenin şarapları hakkında oldukça detaylı bilgiler edindik ki bu bilgileri sizinle ayrıca paylaşacağım. Şarap denemesinin ilkini bir festival kapsamında küçük üreticilerin biraraya gelerek hazırladıkları standlarda gerçekleştirdik ve ilk şaraplarımızı satın aldık (Ortalama 7-8 Euro). İkinci denemeyi ise 1865 yılından beri bu işle uğraşan Winzer Ailesine ait yerde yaptık. İsmi Domaine Seilly (Adres Grands Vins Fins d'Alsace 18, rue du General Gouraud 67210). Buradan alacağınız bir şaraba yaklaşık 15-20 Euro ödeyeceğiniz aklınızda bulunsun. Obernai'da yapabileceğiniz başka bir aktivite de Schenkenberg bağ yolunu ziyaret etmek. Şehrin içinde turistleri gezdiren küçük trenler bu bölgeye çıkıyor. (Kişi başı 7 Euro). Yürüyerek de çıkabilirsiniz. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle çok hoş bir tepeye ulaşıyorunuz. Ya da bizim gibi sabah kahvaltısı sonrası arabanızla çıkıp üzüm bağlarını dolaşıp ardından şarap yolunda ilerlemeye devam edebilirsiniz. Obernai için tavsiyelerim: Obernai'da Le Gouverneur otelinde kaldık. (2 kişilik oda kahvaltı hariç 88 Euro, kahvaltı kişi başı 9 Euro). Şehri çevreleyen surlara sırtını dayamış küçük bir han şeklindeki bu otelin bahçesinde kahvaltı yapmak çok keyifliydi. Bir de bu otelin hemen karşısında bu bölgenin yerel tatları olan kekleri, makaronları satan pastaneye uğramalısınız muhakak. Zaten bu muhteşem kokunun ister istemez peşine takılıyor insan. Obernai'da yemek için seçtiğimiz restoranı kesinlikle öneriyorum. İsmi Le Freiberg. (Adres: 46, Rue de General Gouraud 67210). Çok lezzetli yerel yemekler deneyebilirsiniz burda. Mesela bu bölgenin kendi peyniri Munsteri deneyebilirsiniz. (İki kişi akşam yemeği şarap dahil yaklaşık 50 Euro olarak düşünülebilir). Ya da başka bir restoran Les Remparts'ı öneriyorum. Burası restoran ve cafelerin bulunduğu hareketli Rue du Canal de l'Ehn üzerinde bir restoran. Cumartesi sabahı kahvaltı sonrası erkenden düştük yollara. Önce Schenkenberg'deki üzüm bağlarına gittik. Ardından Ottrott üzerinden Sainte-Odile'e çıktık. Daha önce de dediğim gibi Manastırın kendisinden çok oraya gitmek bize çok keyif verdi. Oraya çıkan dağ yolu, içinden geçtiğimiz orman... Doğa muhteşemdi... Sadece 763 metre yüksekliğe çıksanız da o kadar açık bir manzarası var ki. Tüm şarap yolu, üzüm bağları, küçük evler önünüze adeta seriliyor. Yaklaşık 1-1,5 saatlik Sainte-Odile gezisi sonrası kaldığımız yerden köyleri keşfetmeye devam ettik. Hedefte Andlau vardı. Yol üzerindeki Barr'de durup fotoğraf çekmeyi ihmal etmeden Andlau'ya ulaştık. Andlau oldukça küçük, çok sakin bir köy. Burada Jean Wach'a ait şarap mahzeninde günün ilk şarap denemesini yaptık ve güzel şaraplardan satın alıp bölgeye ait güzel tavsiyeleri de alarak yolumuza devam ettik. Bu köyün en önemli özelliği üzüm bağlarına bakan çok hoş teras restoranlarının olması. Biz burada Arnold adlı restoranda mola verdik. Fransız peynirlerinden oluşan peynir tabağı ile bölgenin şaraplarıyla güzel havanın keyfini çıkarttık. Burada kesinlike mola verin derim. Itterswiller sonrası Dambach-la-Ville'de kısa bir fotoğraf çekme molası verdik. Burası oldukça sakin küçük bir köy ve diğer köyler gibi oldukça şirin ve güzel. Ancak programımız yoğun olduğundan çok fazla oyalanmadan Haut Königsburg'a yöneldik. İlk başta da dediğim gibi tepenin üzerine kurulu bu kale çok turistik bir yer. O kadar kalabalıktı ki arabayı park etmek için 20 dakika bekledik. Giriş ücreti kişi başı 8 Euro olan bu kaleyi rehberle gezmenizi tavsiye ederim. Ne yazık ki biz oraya gittiğimizde sırada sadece Fransızca turlar vardı. İngilizce tura yetişememiştik. Haziran-Eylül arasında her gün saat 14:00'de İngilizce turlar düzenleniyor. Böyle bir tura katılmak istiyorsanız saat ikiden önce oraya gitmeye çalışın. Ya da audio guide ile kendi başınıza da gezebilirsiniz. 12. Yüzyılda 800 metre yükseklikteki tepeye inşa edilmiş bu kalenin manzarası gerçekten çok güzel. Tarihi bilgilere yer verip sizi bunaltmak istemediğimden kaldığım yerden Şarap Yolu'nu anlatmaya devam ediyorum. Sıradaki yer Ribeauville. Buraya ulaştıktan sonra artık turist yoğunluğunu iyiden iyiye hisssetmeye başladık. Şarap Yolu'nun güneyi kuzeye göre daha turistik, daha kalabalık ama tabii ki daha etkileyici. Ribeauville sokaklarında dolaşırken karşıdaki tepede Haut Königsburg'u göreceksiniz. Benim tavsiyem günü burada tamamlamanız yönünde olacaktır. Bizim otelimiz Kaysersberg'de olduğu için biz burada bir şarap molası verip yola devam ettik. Akşam geç saatlerinde Kaysersberg'deki otelimize ulaştık. Kaysersberg dağın eteğine kurulu çok güzel bir yerleşim yeri. Eğer Ribeauville'de konaklamayı tercih ederseniz Kaysersberg'de birkaç saat mola vermenizi tavsiye ederim. Biz akşam yemeği için saat 9:00 sularında Kaysersberg sokaklarında dolaşırken öğrendik ki akşam 9:00'dan itibaren restoranlar mutfaklarını kapatıyorlarmış. Tüm restoranlara girip olumsuz yanıt alınca çaresiz atladık arabaya akşam yemeği için Colmar'a gittik. Mesafeler o kadar az ki. Hal böyle olunca bir yerden başka bir yere gitmek aslında hiç zahmetli değil. Colmar'da yemek yediğimiz restoranın ismi Le Bistrot des Copains. Katedralin hemen yakınındaki bu restoranın sanırım en güzel yönü gece 11:00'de bile yemek servisi yapması. Burada biz bölgenin ünlü Sauerkraut'unu denedik. Her yerde domuz etiyle servis yapıldığı için deneme şansımız olmamıştı. Bu restoranda balıkla servis yaptıklarını görünce ben hemen denedim. Biz uzun zamandır Münih'te yaşadığımızdan bize çok tanıdık gelen bir lezzet. Ancak Türkiye'den gelenler için ilginç bir lezzet olacağını düşünüyorum. Bence bu bölgeye gelmişken muhakkak denemelisiniz (İki kişilik akşam yemeği şarap dahil 50 Euro olarak hesaplanabilir). Pazar günü Kaysersberg'de kısa bir gezi sonrası bölgenin belki de en ünlü köyü Riquewihr'e gittik. Burası gerçekten çok hoş, çok güzel bir köy. Oldukça hareketli, kalabalık, cıvıl cıvıl. Burada 2-3 saat zaman geçirip birşeyler içmek için mola verdikten sonra öğlen yemeği için Turckheim'a yöneldik. Riquewihr'e çok yakın olan Turckheim, kalabalık, hareketli Riquewihr'in tersine oldukça sakindi. Şöyle bir etrafa bakındık ancak gözümüze güzel bir mekan çarpmayınca artık Colmar zamanıdır diyerek Colmar'a gittik. Colmar'a bir gün önce gece yemek için gelmiş Katedralin bulunduğu bölgeyi gezmiştik. Açıkcası gece gördüğümüz Colmar ile ertesi gün bulduğumuz Colmar bambaşkaydı. Otelimiz direk Petit Venice Bölgesi'ndeydi o yüzden ilk olarak burayı gezdik. Güneşli bir günde gördüğümüz Petit Venice beni benden aldı adeta. Burada isterseniz küçük bir kanal turu yapabilirsiniz. Biz kanal kıyısında şarap eşliğinde Flammkuchen keyfi yapmayı tercih ettik. Akşamsa kanal kıyısında Kuifhus Restoranda çok hoş bir akşam yemeği yedik ve güzel bir havada keşfettiğimiz Colmar'dan çok hoş anılarla ayrıldık ertesi gün. Colmar için tavsiyelerim: Colmar'da Petit Venice'de Hotel Le Colombier Suites'de kaldık. Lokasyon olarak 10 üzerinden 10 verdiğimiz bu oteli kesinlikle tavsiye ederim. Eğer Colmar'da şarap denemek isterseniz size önerim Domaine Karcher & Fils (Adres: 11 rue de l'Ours). Petite Venice bölgesindeki kapalı halk pazarını gezmenizi tavsiye ederim. Ancak burası Pazar-Pazartesi günleri kapalı. Bu nedenle biz gezemedik ancak pencerelerinden içeri şöyle bir bakınca gezmesi oldukça zevkli olur gibi geldi bize. Bir de Petit Venice'de hemen kanal kıyısındaki küçük dükkandan alın peynirinizi, Bretzel'inizi kanal kıyısında keyif yapın derim. Ertesi gün, Colmar'da kısa bir yürüyüş sonrası, programımızda benim adeta vurulduğum Eguisheim vardı. Eguisheim daire şeklinde kurulmuş küçük, çok güzel bir köy. Buranın en şaşırtıcı yönü yürümeye başladığınız noktaya yaklaşık 20 dakika sonra farketmeden ulaşmanız. Her köşe başında durup fotoğraf çeken ben, bir anda ama biz buradan geçmiştik diye şaşırıp kaldım. Sokaklar iç içe daire şeklinde ilerliyor. Dairenin merkezinde ise çok güzel, küçük bir meydan var. Eguisheim bence rotanın içine muhakak dahil edilmesi gereken bir köy. Sylvaner: İçimi oldukça rahat; hafif, ferahlatıcı bir tadı olan bu şarap özellikle deniz ürünlerinin ve balığın yanında tercih edilebilir. Pinot Blanc: Sylvaner gibi deniz ürünlerinin ya da tavuğun yanında tercih edebilirsiniz. Riesling: Alsas Bölgesi'ne ait şarapların kralı dersek yalan olmaz. Dünya çapında en iyi beyaz üzüm çeşidi olarak biliniyor ki bizim de favorimiz. Akşam yemeklerimizde biz hep Riesling tercih ettik. Muscat: Meyveli aromalardan hoşlanan kişilerin seveceği bu şarap, akşam üzeri güzel havada aperatif olarak tercih ediliyor. Tatlımsı çeşitleri de var. Ayrıca Avrupa'da spargel olarak bilinen kuşkonmazın ayrılmaz tamamlayıcısı. Benim de favorilerim arasında. Pinot Gris: Bizim Riesling'le beraber favori şarabımız. Çeşit çeşit Pinot Gris denedik. Hepsinde çok farklı aromalar keşfettik. Aroması oldukça yoğun bir üzüm çeşidi. Özellikle Grand Crus tipini tavsiye ederim. Bir şarabın Grand Crus etiketi kazanması için çok önemli 51 kriteri karşılaması gerekiyor. Bu kriterler üretim tarzının yanı sıra üzümün yetiştiği bağların konumunu ve hava şartlarını kapsıyor. Ancak şunu söyleyebilirim ki bizim gibi şarap konusunda çok fazla deneyimi olmayan damaklar bile aradaki farkı hissedebiliyor. Pinot Noir: Bölgenin tek kırmızı üzüm türü. Biz bu şaraptan hiç denemedik. Bu nedenle tarif edemeyeceğim. Dediğim gibi bölge beyaz şaraplarıyla ünlü. Bu nedenle bizim hedefte hep beyaz şaraplar vardı. Gewürztraminer: Çok güçlü, meyve aromalı ve tatlı bir şarap olan Gewürztraminer egzotik mutfakların oldukça iyi bir tamamlayıcısı. Baharat ve mango aramolarını bulacağınız bu şarap akşam yemeği sonrası tatlı olarak yenen peynir tabağının yanında tercih edilen bir şarap. Buradaki bilgiler bölgenin şarapları hakkında giriş bilgileri olabilir sizin için. Eminim siz de şarap denemeleriniz sırasında bölgenin şaraplarına dair çok özel bilgiler edineceksinizdir. Şarap denemeleri sırasında yapılan sohbetler ayrı bir keyifli. Şunu söyleyebilirim ki 4 günlük Şarap Yolu gezimizin son gününde duyularımız şaraba karşı daha bir eğitimliydi ve biz bu geziden o kadar çok keyif aldık ki yeni şarap yolları keşfetmek için sabırsızlanıyoruz. Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi. Merhaba Ayşe, her ne kadar çok fazla çaba sarf etsem de tabii ki kendisi fotoğraflardan daha güzel. Gidip görmek gerek kesinlikle..., Colmar benim için de gidip görülmesi gereken yerler arasındaydı. Ama gördüğüm kadarı ile oraya kadar gidip de sadece Colmar ile sınırlı kalmamak gerekiyor. Çevredeki yerlerin hepsi birbirinden güzel gözüküyor. Güzel bir gezi ve detaylı bir yazı olmuş. Merhaba Meliha, Colmar'a gitmeyi planlıyorsanız muhakkak 1-2 gün çevresi, Şarap Yolu için ayrılmalı. Colmar çok güzeldi. Ancak ben o küçük köyleri gezmekten daha çok keyif aldım. Bayıldım; hem seyahat notlarınıza hem köylerin o masalsı güzelliğine. Umarım en kısa zamanda yolum düşer. Sevgilerle.. Merhaba, biz de Temmuz ayında 9 günlüğüne araba kiralayarak Şarap Yolu ve Almanya Romantik Yol turu yapacağız. Araştırma yaparken blogunuza rastladım ve rotanıza bayıldım. Rotamız uzun, zamanımız da kısıtlı olduğu için Strazburg-Colmar arasını Colmar (1), Obernai (1) ve Strazburg (1) gece şeklinde konaklamalı planlayabiliyoruz. Ancak yazdıklarınızı okuduğumda yetiştiremeyecekmişiz gibi geliyor: sevgiler selamlar."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/surlarin-icine-gizlenmis-tarih-dubrovnik/", "text": "2010 yılının Eylül Ayı'nda yaptığımız tatil için seçtiğimiz rota Balkanlardı. Tatilimizin ilk günlerinin Ramazan Bayramı'na denk gelmesi ve bizim o tarihlerde 93 Bosna Savaşı'nın geçtiği topraklarda olmamız tatilimizi daha bir anlamlı kıldı. Tatil için seçtiğimiz bölge 7. yüzyılda Slavların, 9. yüzyılda Bizansın, 11. yüzyılda Ortodoks ve Katolik Kiliseleri'nin, 15. ve 19. yüzyılda da Müslüman Osmanlının ve Hristiyan Batının etkisi altında kalmış ve bu sayede oldukça kozmopolit bir kültüre sahip bir bölge. Bu gezimizde tarih ve deniz tatilini biraraya getirmeyi hedeflemiştik. Tarih kısmı için öncelikle surlarla çevrili Dubrovnik şehrini gezdik, sonra ise Bosna-Hersek ve Karadağ ülkelerini keşfe çıktık. Yaklaşık 5 gün süren bu tarih kısmında Dubrovnik'te kaldık; ancak kiraladığımız araba sayesinde hergün farklı bir yeri keşfedebilme imkanını yakaladık: Sixt Araç Kiralama Firmasının Dubrovnik Havalimanı şubesinden 2009 model 10.000 km'de Opel Corsa marka bir otomobilini 5 gün için sigorta dahil 277 'ya (2.025 Kuna) kiraladık. Otel olarak ise Dubrovnik'te kişi başı geceliği 20 olan Villa Music'i seçtik (Josipa Kosora 22, 20000 Dubrovnik, Tel: +385 20 332 001). Türk otel Rixos'a birkaç kilometre mesafede olan otelimizin sahipleri oldukça şekerdi. Hatta Ramazan Bayramı'nın ilk günü otelin sahibi elleriyle açtığı baklavadan bir tabak ikram etti bize. Tatilimizin ikinci kısmı olan deniz tatili içinse Hırvatistan'ın adalarına geçip orada denizin ve güneşin tadını çıkarttık. Dalmaçya Kıyıları'nda yer alan birbirinden güzel adalardan biz Korçula ve Hvar adalarını seçtik. Denizin, güneşin tadını çıkartmak için bu adalar bire bir. Ege Sahillerini sevenler buraları tam sizin için. Ege Sahillerinin güzelliğini burada bulacaksınız inanın. Deniz tatili sonrası ise dönüş uçağımızın kalkacağı Dubrovnik'e geçtik ve bu güzel şehri tekrar gezme fırsatı yakalamış olduk. Bu sefer bu güzel şehrin tarihi merkezinde bir otel bulduk. İsmi Vukica Kisic (Petilovrijenci 9 20000 Dubrovnik, Tel +385 20 321 293). Tarihi şehrin tam merkezinde dar sokaklar arasında yeralan bu pansiyon için gecelik 250 Kuna ödedik. Tarihi şehirde kalma imkanınız varsa tercihinizi bu yönde kullanmanızı tavsiye ederim. İlk hedefimiz surların içinde saklanarak günümüze kadar korunabilmeyi başarmış Hırvatistan'ın güzel şehri Dubronik'i keşfetmek. Hırvatistan denilince akla ilk olarak son zamanlarda Türk turistler arasında popülerliği iyice artan kırmızı çatılı, yeşil panjurlu, beyaz taş evlerin yurdu, surların içine saklanmış tarihi Dubrovnik geliyordur diye düşünüyorum. Tarihi şehir Dubrovnik UNESCO Dünya Kültür Mirasları Listesi'ne girmeyi başarmış, etrafı 12km surlarla çevrili çok güzel bir şehir. Tarihi şehrin dar sokakları, aynı tip yani 'kırmızı kiremit çatılı, yeşil panjurlu, beyaz taş evlerden' oluşuyor. Tarihi şehri çevreleyen surlar ise tüm tarih boyunca bu güzel liman şehrini denizden gelen saldırılara karşı korumayı başarmış. Günümüzde bu surların üzerinde gezmek, şehre hakim olan kırmızı, beyaz renkleri yukarıdan seyretmek, gün batımında limanın muhteşem manzarasının keyfini çıkartmak en güzel turistik aktivite olsa gerek. George Bernard Shaw \" Dünyada cenneti arayanlar Dubrovnik'e gelmeli\" demiş. Ben de buna katılıyorum. Barok ve Rönesans mimarilerinin eserleri arasında yürürken insan Dubrovnik'in korunmuş tarihi yapısını daha iyi fark edebiliyor. Surların üzerinde gezerken insan, bir tarafında denizin maviliğini diğer tarafında bu kadar güzel korunmuş tarihi keşfediyor ve büyüleniyor. Dubrovnik'te 1391 yılından kalma Avrupa'nın en eski eczanelerinden biri var. Burayı gezmenizi tavsiye ederim. Surların içinde yeralan eski şehrin tam ortasından geçen ve sadece yayalara açık olan Stradun caddesi cafeler ve restoranlarla dolu. Bu caddede bulunan cafelerden birine oturun ve keyif yapın derim. Ancak ara sokakları sakın atlamayın. Dar sokaklarda dolaşmak, tarihi dokuyu daha çok hissetmenizi sağlayacak. Ayrıca gece güzel bir mekan ararsanız dar sokaklarda çok keyifli mekanlar olduğunu söyleyebilirim. Bizim bu tatilimiz Dünya Basketbol Şampiyonası'na denk gelince biz Dubrovnik gecelerimizde basketbol maçlarını seyredebileceğimiz mekanlar seçtik. Stradun caddesi boyunca ilerlediğinizde caddenin sonunda yer alan tarihi saat kulesini göreceksiniz. Onun önünde de Orlando Sütunu yer alıyor. Sütunun karşısında yer alan Sponza Sarayı ile St. Blaise Kilisesi'ni de gezebilirsiniz. Dominikan Manastırı ise sanatseverler için güzel bir gezi önerisi olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü bu manastırda 15. ve 16. yüzyıldan kalma tablolar var. Dubrovnik sonrası bizim rotamızda Hırvatistan'ın güzel adaları olduğu için biz burada denize girmedik. Ancak Dubrovnik'te yer alan plajlarda deniz keyfi yapabilirsiniz. Tarihi şehre en yakın plaj Banje. Ayrıca eski limandan kalkan feribotlarla Lokrum Adası'na gidip denize girebilirsiniz. Biz her ikisine de gitmedik. Ancak buraların güzel olduğunu duymuştum. Biz başta da belirttiğim gibi deniz tatili için Hırvatistan'ın Korçula ve Hvar Adası'nı tercih ettik. Bu iki ada benim favorim. Tek kelimeyle muhteşemler. Ayrıca Dubrovnik'ten kalkan feribotlarla günübirlik Mjet Adası'na gittik. Buralara ait yazımı ayrıca kaleme alacağım. Bu nedenle bu yazımı tamamen Dubrovnik'in tarihi dokusuna ayırdım. Dubrovnik tarihte bir zamanlar Bizans İmparatorluğu'nun koruması altındaymış. Sonra Venediklilerin egemenliğne girmiş. 1525 yıllarında ise Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyeti altına girmiş. Osmanlı İmparatorluğu'na vergi ödemeyi kabul etmiş ancak özerkliğini kaybetmemiş. Daha sonra Yugoslavya'ya katılmış. 1991 yılında çıkan iç savaş sırasında tarihi dokusu zarar görmemiş değil. Bu savaş sonrası Hırvatistan'a katılmış. 2005 yılında ise Unesco'nun koruması altına alınmış. Bu sayede bu iç savaş sırasında zarar gören tarihi yapılar restore edilmiş ve bugünkü haline kavuşmuş. Dubrovnik'te neler yenir, neler içilir? Dubrovnik'te bol bol deniz ürünleri yiyebileceğiniz restoranlar var. Biz bunlardan birkaç tanesini denedik. İlk gecemizde ara sokaklardan birinde yer alan gözümüze güzel gelen bir restoran seçtik ve deniz ürünlerinden oluşan bir menü seçtik (Balık, kalamar, midye, karides, deniz mahsüllü risotto, hepsine toplam 4 kişi için 410KN ödedik). Daha sonraki gecelerden birinde ise Dubrovnik'te meşhur olduğunu duyduğumuz balık restoranı Peskarija'ya gittik. Önünde oluşmuş kuyruğa aldırmadan sıranın bize gelmesi için bekledik. Mekanın içi güzel, yemekler fena değildi. Ancak neden bu kadar meşhur ben pek anlam veremedim. Belirtmeden geçemeyeceğim, burada yediğimiz yemeğin ertesi günü arkadaşımız Mehrin rahatsızlandı. Bir zehirlenme vakası atlattık. Çok meşhur olan mekanlarda da böyle vakalarla karşılaşabiliyor insan. Burada yediklerimize 4 kişi için 520KN ödedik. Fiyatlar ortalama seviyede. Eylülde ben eşim ve 3 yaşındaki kızımla balkanlar turu yapmayı düşünüyoruz fakat nereden başlayacağımızı bilemiyoruz. Önerilere ihtiyacımız var. istanbul dan hareketle hangi havaalanına inelim. nerede kalalım. sizin rotanız oldukça iyi görünüyor ama ne bileyim şöyle yaparsanız daha iyi olur gibi önerilerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Merhaba, Balkanlar çok geniş bir coğrafya. ne yazık ki henüz çok küçük bir kısmını gezebildik. Eğer Hırvatistan odaklı olacaksa bizim rotamızı tavsiye ederim. Dubrovnik'te başlayıp orda bitirebilirsiniz. Dubrovnik, Mostar'a ve Karadağ'a yakın olduğu için biz Dubrovnik'te kalmıştık ve orada kiraladığımız araba ile Mostar'a Karadağ'a geçmiştik. Sonrasında da Hırvatistan'ın adalarında 5-6 gün deniz tatili yapmıştık. Hvar ve Korçula adaları çok güzel. Ancak Zagreb'ten başlayanlar da var. Okuduğum bazı blog yazarları önce Zagreb'e uçmuç oradan Dubrovnik'e geçmişti. İyi düşünüp, iyi plan yapmak gerek. Örneğin biz Saray bosna'yı gezememiştik ki mutlak gidilip görülmrli. Örneğin bizim aklımızda şu ararlar Makedonya'da var. Balkanlar'ın çok güzel bir ülkesi. Dediğim gibi ben bizim yaptığımız turu tabii ki öneririm, ancak bizim gezdiğimiz kısım Balkanlar'ın çok küçük bir kısmı. Biz Dubrovnik'e ilk gidisimizde surlarin disinda bir otelde kalmistik. Bu nedenle otopark sorun olmadi. Otelin önüne park etmistik. Biz araci ilk 4-5 gün icin kiraladik. Yani tarih turunu yaptigimiz Mostar-Karadag kisminda kullandik. Ardindan araci teslim ettik, cünkü deniz tatili icin adalara gectik. Adalara direk Dubrovnik'ten gemiyle gecmek mümkün. Yanlis hatirlamiyorsam arabali vapurlarda var. Ancak tam emin degilim. Biz Orebic'e arabayla gittik. Orebic'ten gemiyle Korcula Adasi'na gectik. . Orebic'e gitmemizin sebebi oradaki Cin Seddi'nden sonraki dünyanin 2. büyük seddini görebilmekti. Ancak kizinla beraber o seddi gezmek kolay olmayabilir. O nedenle siz direk Dubrovnik'ten Korcula adasina gecebilirsiniz. Adalarda arabaya gerek yok. Ya da bizim gibi isterseniz adalarda günübirlik yine arac kiralarsiniz. Biz Korcula Adasi'nda bir günlügüne yine arac kiralamistik. Arac bulmak hic zor degil. Dönüs ucagimiz Dubrovnik'ten olunca biz adalardan tekrar Dubrovnik'e gemiyle gecmistik. O zaman surlar icinde bir otelde kaldik. Surlarin icine araba girisi yasak. Zaten surlar icindeki tarihi sehir cok kücük. Orada arabaya ihtiyac yok. Eger Mostar'a ve Karadag'a gececekseniz, ki bence mutlaka gecin, arabaya ihtiyaciniz olacak. Biz Eylül Ayi icinde Hirvatistan Adalari'ndaydik. Hava gayet güzeldi. Bunaltici bir sicak yoktu, ancak keyifle deniz tatili yaptik. Denize girdik, güneslendik. Havasi cok nemli olmadigindan bunaltmiyor insani. Ama aksam serin olabilir. Eylül 15'ten sonra adalar arasi yapilan günübirlik turlar kalkiyor. Mesela biz Hvar adasindayken günübirlik Brac'a gecmek istemistik. Ancak turlar bitmisti. Eylül 15 sonrasi rüzgarli olabilir hava. Korcula ve Hvar adalarini biz cok begendik. Mutlaka tavsiye ediyorum. Mjet adasi'da güzel anack bence gereksiz pahali. Oraya gitmeseniz de olur. Adalar'a dair ayrintili bir yazi yazmistim. Ancak kafana takilan bir yer olursa lütfen hic cekinmeden yaz bana. Hic sorun degil. Kizindan dolayi herseyi önceden düsünmen gerektigini cok iyi anliyorum. Bence deniz ve tarih turu icin bu rota cok güzel. Kesinlikle tavsiye ederim. Hirvatistan tatilimiz bizim unutulmazlarimiz arasinda."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/trabzon-ve-bir-gurme-tatili/", "text": "Blog yazılarıma devam ederken, biz daha önce nerelere gitmiştik diye şöyle bir gözden geçirdim ve ilk aklıma doğasıyla ve yemekleriyle bizi mest eden Trabzon geldi. Geçen sene 2011 yılında Vietnam-Kamboçya-Tayland tatilimizin hemen sonrasında Ekim sonu İstanbul'a gitmiş, oradan da haftasonu Bildir Ailesi ile Trabzon'a uçmuştuk. Aslında amacımız 4. evlilik yıldönümümüzü İstanbul'da kutlamak iken, Bildir Ailesi'nin bizim gelişimizi unutup Trabzon'a uçak bileti almaları nedeniyle biz de peşlerine düşmek zorunda kaldık. İyi ki de kaldık. Böylece hep beraber Karadeniz'in incisi Trabzon'u keşfettik. Cuma günü Mehrin ve Ömer'in iş çıkışında onlarla buluşarak saat 15.30'da Pegasus Havayolları'na ait uçak ile Trabzon'a gittik. Yolculuğumuz 1 saat 20 dakika sürdü (Uçak biletleri iki kişi 178 TL). Trabzon, Doğu Karadeniz'in Samsun'dan sonra ikinci büyük şehri, doğasıyla bize Almanya'nın Bavyera Eyaleti'ni hatırlatan tam bir doğa harikası. Karadeniz ile Zigana dağları arasında yer alan bu güzel şehir zamanında tarihi İpek Yolu üzerinde yer alıyormuş. Dünyaca ünlü gezginlerden Marco Polo ve Evliya Çelebi de buraya uğramışken biz günümüz gezginleri olarak buraya gelmemezlik yapamazdık. Trabzon'u orada öğrencilik yapan Ömer'in kuzeni Emre ile gezdik. Bu sayede güyel mekanları keşfetme imkanı yakalamış olduk. Trabzon'u Europecar'dan 3 günlüğüne kiraladığımız (300TL) araba ile gezdik. Bu tatilde hedef yöreye ait en güzel yemekleri yerinde yemek. Bu nedenle ilk hedef meşhur Akçaabat köftesi. Hep beraber atladık arabaya ve Karadeniz sahil yolundan Akçaabat'ın yolunu tuttuk. O bölgenin en meşhuru Cemil Usta'ymış. Bizden 10 üzerinden 10 aldı. İlk gece için Trabzon şehir merkezinde bir otel bulduk ( Demirgrand Oteli: Cumhuriyet Cad. Kemerkaya Mah. No:22, 61040 Trabzon. Oda fiyatı kahvaltı dahil 100TL). Yanınıza evlilik cüzdanlarınızı almayı unutmayın sakın! 2. gün için planımız Sümela Manastırı. Ancak öncesinde güzel bir kahvaltı. Emre bizi Zigana Yörük Çadırı'na götürdü. Karadeniz manzarası eşliğinde, kuymağın, turşu kavurmanın, mısır ekmeğinin, semaverde çayın, kaygananın tadını çıkartık (Toplam 120TL). Sırada Sümela Manastırı var. Hala o kayalıkların içine zamanında nasıl yapıldığını anlayamadığım o muhteşem görüntüsüyle Sümela Manastırı tabii ki görülmeye değer. Denizden 1.150 metre yükseklikteki bu manastır MS 365-395 yılları arasında yapılmış. Arabamızla bir yere kadar çıktıktan sonra yağan yağmur altında manastıra yürüyerek ulaştık. İçerisi açıkçası o kadar gösterişli değil. Duvarların üzerine ziyaretçiler yazılar yazmışlar. Akıl alır gibi değil (Giriş toplam 4 kişi 24TL ve araba otopark 10TL). Manastrı uzaktan seyretmek daha keyifliydi. Durmak yok. Yöresel tatları tatmak için düştük yine yollara. Bu sefer hedef Hamsiköy ve oranın meşhur sütlacını yemek. Hamsiköy'de Yayla Lokantası'nda -şeker bir yaşlı amcanın mekanında- sütlaçlarımızı yedikten sonra (dört sütlaç 15TL) köy kahvesinden aldığımız sıcacık tavşankanı çaylarımızı da içtik (dört çay 2TL) ve yine düştük yollara. Akşam ise meşhur Uzungöl'ün yolunu tuttuk. Uzungöl'de İnan Kardeşler'de dördümüzün birden kalabileceği bir bungalov kiraladık (gecelik, kahvaltı dahil 100TL). Geceyi odamızda tabu oynayarak tamamladık. Yani kızların erkekleri feci şekilde yenmesiyle. Erkekler için ağır bir yenilgi oldu. Trabzon'da ki son günümüzün sabahında önce yayla havası almak gerek diye düşünerek kahvaltı öncesi biraz dışarıda yürüyüş yaptık. Hava yine çok soğuktu. Ve böylece kahvaltıyı hak etmiş olduk. Kahvaltı sonrasında ise Uzungöl'ün etrafında dolaştık. Göl turundan sonra ise yaylalara doğru araba ile çıktık. Yol kenarına kurulu tezgahlarda yayla balı yedik ve satın aldık (Kilosu 50TL). Bu kadar dolaşma ve yayla havası sonrasında acıkan bizler kısıtlı süre zarfında tüm yöresel yemekleri yeme hedefiyle kendimizi Uzungöl'ün etrafındaki bir restoranda buluverdik. Ezogelin ve karalahana çorbaları, kuru fasulye, kaygana, turşu kavurma, salata ve köy ayranı... Hepsi 56TL. Yemekler hem harika hem ucuz. Biz Ekim sonunda geldiğimiz için çok yükseklere çıkamadık. Ancak eğer yaz zamanı gelebilirseniz buraya daha da yukarılara çıkarak yaylaları görebilirsiniz. Akşama kadar Uzungöl'de zaman geçirdikten, hediyelik eşya satan tüm dükkanlara girip çıktıktan sonra Trabzon dönüş yoluna geçtik. Buraya kadar gelmişken şu meşhurrrrrr Trabzon pidesini yememek olmaz diyerek yönümüzü yörenin meşhur yerlerinden biri olan Ayhan Sürmen Serender Restoran'a çevirdik. Pide yanında karalahana dolmasını da yedikten (toplam 39TL) ve bu görevi de başarıyla tamamladıktan sonra biraz da sanat diyerek sevgili rehberimiz Emre'nin oynadığı \"İki\" adlı oyunu seyretmek için Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin yolunu tuttuk. Profesyonel ruhlu bu amatör üniversite öğrencileri süperdi. Ben hepsini tek tek tebrik ediyorum. Bu güzel gurme tatilimiz ancak bu kadar güzel bitebilirdi. 'İki' adlı tiyatro oyunuyla bu tatilimizi noktalayıp havalimanına doğru yola çıktık. Trabzon'a hala gitmediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir. En kısa zamanda gezi hedefleriniz arasına koymalısınız. Neden Trabzon'lu değilim diye ara sıra kendime sormuyor değilim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/transilvanya-butce/", "text": "Romanya'da para birimi RON kısaltması ile yazılan Ley'dir. 1 yaklaşık 4,5 Ley'e (2017 Ağustos) karşılık geliyor, TL'ye çok yakın. Bu sayede fiyatları Türkiye ile karşılaştırmak çok kolay. Para bozdurmak oldukça rahat, birçok yerde döviz büroları mevcut ve komisyon yok, Türkiye'dekine benziyor. Ancak Türk Lirası çeviren görmedim, o yüzden ile gelmenizi tavsiye ederiz. Bunun dışında elbette ATM'lerden de kredi kartı ile para çekmek mümkün. Restaurant, otel ve süpermarketlerde kredi kartı geçiyor ama tabii ki nakit ihtiyacı her şekilde oluyor. Fiyatlara gelince, bence oldukça makul. Anadolu şehri kıvamında diyebilirim. Şöyle ki; yemek porsiyonları 15-25 Ley arasında değişiyor. Alkol tabii ki TR'ye göre çok ucuz, bira 5-6 Ley, şarap fiyatları da makul. Oteller konusunda biz yüksek sezonda geldiğimiz için biraz fazla vermiş olabiliriz, gecelik kahvaltı hariç 30-35 civarı ödedik (casa denilen küçük ev tipi pansiyonlara 20 civarı ödedik), kahvaltılar ne yazık ki Türkiye'deki çeşitlilikten çok uzak, standart kahvaltıda domates, biber, beyaz peynir, omlet ve reçel oluyor. Pansiyonlarda kahvaltı kahve dahil 5 civarı, kafede yaparsanız kahve hariç bu fiyatlar. Okuduğumuz başka bloglarda konaklama için 10-12 'lar gördük, ya sezondan dolayı ya da fiyatlar artmış bilemiyorum ama biz bunun altında düzgün temiz otel bulamadık. Bunun dışında benzin fiyatları TR'den düşük, 95 oktan benzin yaklaşık 4,60-4,70 Ley. Otobanlar ücretsiz, herhangi bir yol köprü parası ödemedik. Kiralık aracı bir Alman Web sayfası üzerinden Klass Wagen isminde bir firmadan ayarladık, 9 gün için 205 'ödedik. Euro olarak düşünürsek, Araç dahil 835 Euro harcamışız. Uçağa ise Münih-Cluj gidiş-dönüş 2 kişi ve bebek toplam 596 Euro ödedik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/transilvanya-tur-rotasi-ve-oneriler/", "text": "11-20 Ağusto 2017 tarihleri arasında Romanya'nın Transilvanya Bölgesi'ni keşfe çıkmıştık. Bu seyahatle ilgili en hayati konuların başında rotamız nasıldı ve ne kadar harcadık geliyor. Maliyetler nasıl, ne kadar bütçe gerekli tüm bilgileri Bütçe yazımızda bulabilirsiniz. Yazı için lütfen tıklayın. Bu yazımda ise diğer önemli konu olan rotaya değineceğim. 10 günlük Transilvanya turumuzda yaklaşık 1.000 km yol yapmışız. Cluj Turda Sibiel Sibiu Curtea de Argeş Bran Sinaia Rasnov Braşov Viscri Sighişoara ve birçok irili ufaklı köy rotamızdaydı. Ağustos ayı çok sıcak bir ay. Biz de bunu gittiğimizde deneyimlemiş olduk. Bu nedenle Bükreş'i son dakika rotadan çıkardık onun yerine serin köyleri ekledik rotaya. Eğer vaktimiz olsaydı ya da bebekle gezmiyor olsaydık Transilvanya rotamıza kuzeydeki MARAMUREŞ köylerini katmak çooook isterdik. Geleneksel Romanya kültürünü görebileceğiniz çok güzel bir bölge burası. 11 Ağustos 2017 (1. Gün) Biz Münih'ten Cluj'a uçtuk. Türkiye'den bildiğim kadarıyla hem Cluj'a hem de Bükreş'e bağlantı var. Ayrıca Sibiu'da havalimanı var. Cluj'da kiraladığımız aracı teslim alıp o gece Cluj'da dinlendik ve ertesi gün tura başladık. Bence, eğer Cluj'a uçmayacaksanız rotanın içine Cluj'u almanıza gerek yok. 12 Ağustos 2017 (2. gün) Hedefte ilk olarak Turda Salina Tuz Madenleri vardı. Turda Salina Tuz Madeni \"Dünyanın yeraltındaki en güzel, tüm dünya genelinde de en güzel 22. yeri\" seçilmiş. . Burayı gezmek çok istiyorduk ancak bebekle yeraltına inmek, özellikle de tuz içeren yoğun havayı bebeklerin içine çekmesi tavsiye edilmediği için önüne kadar gittiğimiz halde içine girmedik. Buraya girmek isteyenler yazın bile olsa yanınıza kalın kıyafetler alın. Yerin altı oldukça soğukmuş. Biz Turda'da şöyle bir gezip ver elini güzeller güzeli Sibiel Köyü dedik. Akşama doğru bu köye ulaşmıştık. Sibiel Köyü oldukça şirin, güzel bir köy. İmkanınız varsa bu köyü rotanızın içine almanızı tavsiye ederim. Sibiel Köyü'nde 2 gece kaldık. Aslında ilk planda burada 1 gece kalıp ertesi gün Sibiu ya da Transfagaraşan Yolu'na başlayacağımız Cartişoara'da konaklamak vardı. Ancak önceden pansiyon ayarlamadığımız için ve bizim bulunduğumuz hafta Romanya'da da tatil olunca pansiyon fiyatları fırlamıştı. Biz de Sibiu Köyü'nde kalıp ertesi gün Sibiel'e gidip-geldik. 13 Ağustos 2017 (3. Gün): Önce açık hava müzesi olan \"ASTRA\" yı ziyaret ettik (Sibiel ASTRA 23km) Vaktiniz varsa, burayı gezebilirsiniz. Orman içinde yürüyüp eskiden Romanya'da insanlar hangi evlerde kalıyormuş, hayatları nasılmış keşfedebilirsiniz. Alanda bir de göl var. 2 saatlik bir aktivite. Bebekli, çocuklu aileler için önerebileceğim bir aktivite. Sonrasında 2007 yılının kültür başkenti Sibiu vardı. Sibiu şehrini muhakkak ama muhakkak rotanıza ekleyin. Çok güzel, tarihi dokusu bozulmadan günümüze kadar taşınmış bir şehir. Gece yine Sibiu Köyü'nde kaldık. 14 Ağustos 2017 (4. Gün): Bugün büyük gün. Planda Transfagaraşan Yolu vardı. Trasfagaraşan bizim Transilvanya tatilimizin çıkış noktasıydı. Bu yolu görebilmek için aldık bütün yolu diyebilirim. Peki nedir Transfagaraşan? Dünya'nın en iyi yol listelerinde ilk 10'da. Hatta Top Gear tarafından Dünya'nın EN İYİ YOLU seçilmiş. Burası VİRAJLARIN adeta EFENDİSİ. 2.034 metre yüksekliğe ulaşan 90km'lik gözlere şenlik bir yol burası. Gittik gördük, gerçekten de görülmeye değermiş. Gece ise yolun sonunda yer alan Curtea de Argeş Köyü'nde kaldık. Bence bu köy yorucu Transfagaraşan Yolu sonrası konaklamak için bire-bir. Tavsiyem yol öncesi Cartişoara'da kalmanız. Yol sonrası ise Curtea de Argeş'te. 15 Ağustos 2017 (5. Gün): Öğleye doğru köy yollarından geze geze güzel manzara fotoğrafları çeke çeke önce Kont Drakula'nın yaşadığına inanılan kalenin yer aldığı BRAN şehrine gittik. Romanya Drakula ile adeta bütünleşmiş bir ülke. Hatta ülkede bu kadar çok sarımsak yenmesini biz buna bile bağladık :) Drakula hikayesi sayesinde günümüz Romanya'sının turizmine de ciddi katkı sağlanıyor. Kont Drakula'nın resmini heryerde görmek mümkün. Bran şehri de Drakula ile adeta bütünleşmiş. Bran şehrindeki kalenin Drakula'nın kalesi olduğu iddiası var. Ancak bu bilgi sadece bir rivayet. Rivayet bile olsa tüm turistler Bran Kalesi'ni görmeye pek bir meraklı. Bran sonrası ise hedefte Kış/doğa sporları cenneti SİNAİA vardı. Burada 2 gece kaldık ve biraz da olsa dinlenme fırsatı bulduk. 16 Ağustos 2017 (6. Gün): Bugünün programında ise ünlü Peleş ve Pelişör Kalesi vardı. Peleş Kalesiorman içinde güzel bir vadiye, Romanya'nın ilk kralı Carol tarafından yazlık kale olarak inşaa ettirilmiş. Duvarları orijinal Gustav Klimt tabloları ile süslü olan bu kalede birçok gizli kapı ve geçitler var. Diktatörlüğün yaşandığı Çavuşesku döneminde ise kalenin 160 odası ülkenin önde gelen komünistlerinin ve dünyanın her yerinden önemli devlet adamlarının ağırlandığı bir yere dönüşmüş adeta ve Nixon'dan Ford'a, Gaddafi'den Arafat'a kadar birçok ünlü isim burada ağırlanmış. 17 Ağustos 2017 (7. Gün): Sinai'dan yola çıkıp önce küçük Rasnov'u gezdik. Öğleye doğru ise güzeller güzeli Braşov'a vardık. Braşov Romanya'nın Bükreş'ten sonra en büyük şehri. Osmanlılardan bölgeyi korumak için zamanın Macar İmparatoru Almanlardan yardım ister. Onlar da gelirler ve Braşov'u kurarlar. Bu da 13. yüzyıla denk gelir. Özellikle büyük meydanı görünce buraya Alman eli değmiş diyor insan. Münih'in Marienplatz'ı adeta. Alçak ve rengarenk evler, arnavut kaldırımları tam gezmelik. Romanya seyahatinde Braşov atlanılmamalı kesinlikle. Gece ise konaklamak için ver elini Viscri Köyü dedik. 18 Ağustos 2017 (8. Gün): 1 gece önce gece karanlığında vardığımız Viscri Köyü'nü keşfe çıktık. Prens Charles'ın Viscri Köyü hayranı olduğunu Romanya gezimiz sırasında keşfettik biz de. Hatta burada bir evi bile varmış. Bu ev konuk evi olarak işletiliyormuş. Bu köyün doğal hayatının bozulmadan kalması için de destek oluyormuş kendisi. Biz de o nedenle şirin bir köy evinde konakladık. Sabah horoz, tavuk sesleriyle uyanmak pek bi güzel oldu. Köy gerçekten doğallığını yitirmemiş şirin bir yer. Bu köyü özel yapan başka bir ayrıntı ise Orta Çağ'dan günümüze kadar bozulmadan kalması. Ama daha önemli bir sebep de bu köyde 1185 yılından kalma UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi'nde yer alan \"KİLİSE\". Kiliseyi gezerken etkilenmedim değil. Kiliseden manzara ise ayı bir güzel. Ama bu köyü unutulmazlarımız alacak sebep bizim için başkaydı: Bu köye özel \"EKMEĞİ\". Odun fırınlarında üstü yanana kadar pişen ekmeğin yanık kısımları temizlendikten sonra ortaya acayip lezzetli bir şey çıkıyor. Transilvanya turunda Viscri atlanmamalıydı. Biz de atlamadık. Öğleden sonra ise son durak Sighişoara'ya doğru yola çıktık. 19-20 Ağustos 2017 (9 ve 10. gün): Son 2 gecemizi güzeller güzeli Sighişoara'da geçirdik. Burası Drakula 'nın yani Vlad Tepeş'in doğduğu ve hayatının bir kısmını geçirdiği şehir. Bu güzel şehir Ortaçağ'da kurulmuş ve günümüze kadar korunarak gelmiş. UNESCO Dünya Miras Listesindeki şehir Transilvanya seyahatimiz sırasında bizim favori yerimiz oldu. Tarihi şehir kale surlarıyla çevrili. Bilin bakalım o kale ne için yapılmış. Tabii ki Osmanlı akınlarından korunmak için. Kaleden görünen manzara ise ayrı bir güzel. Rengarenk sokakları, arnavut kaldırımları, şirin cafeleriyle gezmesi çok renkli ve bir o kadar eğlenceli. Off the Road on the Track 10 gun bounce Transilvanya yollarındaydı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/trekking-turlari-1-jochberg-zirvesi/", "text": "Şehir tatili notlarına biraz ara verip bu aralar biz 'Demirci Ailesi' ni fazlasıyla heyecanlandıran 'Trekking Turları' na dair notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. 1-2 günlük haftasonu kaçamakları, bizim için yeni ve bir o kadar heyecan verici bu dünyayı keşfetmemize yardımcı olmanın yanı sıra, bizi daha uzun soluklu doğa yürüyüşlerine de hazırlıyor. Yaşadığımız şehir de Münih olunca bize sadece bu hafta nerede yürüsek ya da nereye tırmansak demek kalıyor. Eğer siz de Almanya'nın Bavyera Eyaletine gelmişken 1-2 gün Alpler'de zaman geçirmenin güzel bir fıkir olduğuna inanıyorsanız burada paylaştıklarım size başlangıç için faydalı olacaktır. Hedefimiz Jochberg Zirvesi. Yani 1567 metreye yürümek. Jochberg Zirvesi, Walchensee etrafını saran Alpler'de bir zirve. Aşağıdaki haritada bu bölgede bulunan tüm trekking yollarına dair bilgiler yer alıyor. Jochberg Zirvesi gölün sağ tarafında. 1567 metreye ulaşmak için 3,0 km yol yürümeniz gerekiyor. Bu da yaklaşık 3 saatlik bir süreye karşılık geliyor. Yolun yorucu olmasının en önemli sebebi tırmanıyor olmak. Bu sürede tam 750 metre tırmandık. Çok da değilmiş demeyin. Eğer kondisyonunuz iyi değilse bu parkur zorlar! Bu parkur için sağlam trekking ayakkabılarına ve sağlam bacak kaslarına ihtiyaç var. Benden söylemesi. Asıl parkura ulaşmak için arabayı park ettiğimiz yerden başlayıp ormanlık alan içinde 5-10 dakika yürüdük. Bizim gibi güzel havayı fırsat bilip buraya trekking yapmaya gelmiş kalabalık bir Alman grupla yürümek oldukça zevkliydi. Parkurun ilk kısmında ormanın içinden nispeten kolay bir yol izleyerek ilerledik. Yukarı doğru tırmandıkça Walchen Gölü manzarası da ortaya çıkmaya başladı. Ve tabii ki küçük çocuklarıyla bu yürüşü gerçekleştiren Alman ailelere yine rastladık. Bayılıyorum onlara ve onları örnek alıyorum. Bebek sahibi olmak demek, hayattan elini ayağını çekmek değil, biz bunu görerek anladık. Tırmandıkça manzara iyice güzelleşti... Aşağıdaki fotoğrafta ayaklarımın hemen altındaki uçurumu çekmek istedim ama gözlerimin gördüğünü fotoğraf karesiyle yansıtamadım ne yazık ki. ... Ve Kochelsee. Bu tırmanışa iki farklı göl manzarası bize eşlik etti. ve zirveye doğru yaklaşırken bir anda ormanlık alan son buldu. ve artık göle ulaştık. Güneşin altında ayakkabılarımızı çıkartıp dinlenmek ve hatta biraz uyumak iyi geldi. Bu parkur zorluk derecesi olarak orta, insana yaşattığı zevk açısından üst düzeyde bir parkurdu. Walchensee bölgesi genel olarak çok güzel bir yer. Burada otellerde kalmanın yanı sıra tatil evleri kiralayabilir ve bu bölgede çok güzel bir haftasonu geçirebilirsiniz. Biz daha önceden otel ayarlamadığımız için arabaya ulaşır ulaşmaz otel aramaya koyulduk. Hava o haftasonu çok güzel olduğu için ve ayrıca Walchensee'de Wiking Festivali olduğundan oteller doluydu. Yaklaşık 4-5 otel denemesinden sonra ümitlerimiz tükenmek üzereyken çok güzel bir otel bulduk. İsmi Hotel Pension Pax Wallgau (100 /gecelik). Manzarası çok güzeldi. Şansımıza bahçeye bakan odası boşmuş. Çok keyiflliydi. Bu otelin bir başka avantajı ise, Garmish-Partenkirchen'e yakın olması. Bu otelde ya da Wallgau bölgesinde bir otelde kaldığınızda birkaç gün Walchensee tarafında zaman geçirebilir, daha sonraki günlerde Garmish'i gezebilirsiniz ki, burada Almanya'nın Alpler'deki en yüksek zirvesi olan Zugspitze yeralıyor. Değerli yorumlarınızı bekliyorum... Jochberg zirvesine yürüyüş notlarım bu kadar. Sırada yine Walchensee Bölgesi'nde yeralan Herzogstand zirvesine yaptığımız yürüyüş var. İlerleyen günlerde bu yürüyüşe dair olan notlarımı sizlerle paylaşacağım."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/trekking-turlari-2-herzogstand-zirvesi/", "text": "Walchensee'de ilk gün Jochberg Zirvesi'ne tırmanma serüvenimizi sizlerle paylaşmıştım. Sıra, o haftasonunun 2. gününde Herzogstand Zirvesi'ne yaptığımız yürüyüşü sizlerle paylaşmaya geldi. Göksel'in o muhteşem müzik CD'sini dinlerken bir yandan da biz neler yapmıştık diye düşünüyorum. Üzerinden yaklaşık 1 ay geçti ve biz o süre zarfında tam 4 farklı yürüyüş daha gerçekleştirdik. Evet biraz da fotoğrafların yardımıyla bu turumuza ait ayrıntıları sizlerle paylaşabilirim artık. Aslında yukarı teleferikle de ulaşmak mümkün. Esas zirveye ulaşmak içinse teleferikten indikten sonra biraz daha tırmanmanız gerekiyor. Bizim hedefimiz ise, zirveye yürüyerek çıkmak, inişi ise teleferikle gerçekleştirmek. Artık yürüyüşe başlayabiliriz. Biz yukarı çıkarken teleferikle çıkanları da görüntüleme imkanı bulduk. Yukarı çıkarken bize çok güzel bir manzara eşlik etti. Bu kısım parkurun zorlu kısmıydı. Dar bir yoldan ipe tutunarak yürümek zorundasınız. Ancak oldukça güvenli. Zirvede manzaranın tadını çıkartıp dinlendikten sonra geri dönüş yoluna geçtik artık. Teleferikle hem yukarı çıkıp hem aşağı inmek isterseniz kişi başı 11,50 ödemeniz gerekiyor. Bizim gibi tek yön bilet alanlar ise kişi başı 6,70 ödüyor. Bu güzel günü ise tavsiye üzerine gittiğimiz yerde yemek ve kahveyle tamamladık. Güzel bir yemeği ve yorgunluk kahvesini hak ettik ne de olsa. - Bu parkur çocuk arabası için uygun değil. Ancak yürüyüş sırasında sırt çantasında taşıdığı küçük bebekleriyle yürüyüş yapan çok aile gördük. - Walchensee'den yürüyüşe başladığınızda (800 metre), yaklaşık 2 saat sonra ilk mola yerine ulaşılıyor (1.575 metre). 30 dakika kadar daha yürüdüğünüzde zirveye ulaşıyorsunuz (1.731 metre). Çok keyifli bir parkurdu. İlk defa geldiğimiz Walchensee Bölgesi'ni biz fazlasıyla beğendik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/trekking-turlari-3-hollentalklamm/", "text": "Bavyera Alplerini tanıtmaya devam... Bu sefer ki hedefimiz Höllentalklamm. Yani iki dağın birbirine yaklaşarak oluşturduğu geçit. Burası Münih merkezden yaklaşık 90km uzaklıkta Garmisch-Partenkirchen adlı köydeki güzel yürüyüş yollarından biri. Münih'e gelenler siz siz olun bu bölgeyi keşfetmeden Münih'ten ayrılmayın. Buraya ulaşmak için iki seçeneğiniz var. Birincisi tren: Münih-Garmisch arası trenle 1,5 saat ve Bayern Ticket ile gidebilirsiniz. Bilet için daha ayrntılı bilgi verdiğim yazıma ulaşmak için lütfen tıklayın. Buraya ulaşmanın ikinci yolu da araba kiralayabilirsiniz. Münih merkezden yaklaşık 90km uzaklıkta. Höllentalklamm iki dağın birbirine yaklaşarak oluşturduğu bir geçit demiştim. Ülkemizdeki Saklıkent gibi bir yer. Girişinde çok güzel bir cafe var. Buraya ulaşmak için yaklaşık 1 saat tırmanmanız gerekli. Tırmanış sırasında gürül gürül akan nehir sürekli size eşlik edecek. Biz ilk yürüyüşümüzü sonbaharda gerçekleştirmiştik ve içinde yürüdüğümüz orman sonbaharın tüm renklerini taşıyordu. Ve ilk mola yeri 1.045 metrede kayalıkların dibindeki bir cafe. Burada sıcak birşeyler içmek, doğanın tadını çıkartmak muhteşem bir duygu. Höllentalklamm'da dağların arasında yürünebilmesi için dar bir yol yapılmış. Yol zaman zaman kayalıkların içine giriyor ve yolu görmek ışık olmadığı için zorlaşıyor. Yukarıdan akan sular nedeniyle de dikkatli olmak gerek. Çünkü taşlar oldukça kaygan. Tüm bu zorluklara rağmen burası tam anlamıyla bir doğa harikası. ve geçitin sonuna ulaştık... Geçitte ilerlemek yaklaşık 50 dakika sürdü. Vadinin sonundaki dinlenme yerine ulaşmamız için yaklaşık 30-35 dakika daha yürümemiz gerekiyordu. Ve bitiş noktasına ulaştık... Dönüşe saat 15:00 sularında başlamıştık ve saat 17:40'da dönüş yolunu mola vermeden tamamladık. Bu bölgeye trenle ulaşmak çok pratik. Bölgede görülebilecek daha birçok yer var. Bunların başında Almanya'nın Alpler üzerindeki en yüksek noktası Zugspitze geliyor. Bu zirveye dağın içinden ilerleyen trenle çıkılıyor ki bu tren deneyimi bir başka güzel. Zirvede kış zamanı kayak yapılabilir ya da sadece cafesinde oturup manzaraya karşı kahve içilebilir. İkinci önerim ise Partnachklamm. Burası yine bir geçit. Ancak bebekle bile bu parkuru yürüyebilirsiniz. Partnachklamm benim FAVORİM. Partnachklamm yazıma göz atmanızı tavsiye ederim. Üçüncü önerim ise Eibsee. Bu gölün etrafında yürümek inanılmaz güzel. Tam bir doğa harikası. Hal böyle olunca bu bölgede birkaç gece kalmak bence kaçınılmaz. Garmich-Partenkirchen Garmisch ve Partenkirchen adlı iki köy. İkisinden birinde bir otel bulup bu bölgeyi keşfedebilirsiniz. Höllentalklamm parkuru ise çocuk arabası ve bisiklet için uygun değil. Turun tamamı dinlemeler ve fotoğraf çekmek için ayırdığımız zaman dahil yaklaşık 7 saat sürdü. Net yürüyüş yaklaşık 5,5 saat olarak düşünülebilir. Ulaştığımız en yüksek nokta 1.387 metre."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/trekking-turlari-4-hochfelln-zirvesi/", "text": "Münih'te Ekim Ayı içinde bahardan kalma bir günde yapılabilecek en güzel aktivite dağlara tırmanmak tabii ki. Radyolar 20 Ekim gününde muhteşem bir hava olacağını günler öncesinden bangır bangır duyurunca, o gün tüm yorgunluğumuza rağmen düştük erkenden yine yollara... Bu sefer hedef Hochfelln Zirvesi, yani 1.674 metre. Ekibimiz Yeşim-Fatih-Gökçe Demirci... Yürüyüş başlasın artık! Sabah 8:30 gibi yola çıkmayı planlarken çıkış saatimiz 9:15'i bulsa da yolda trafiğe yakalanmadığımız için vakitlice yürüyüş yapacağımız yere ulaştık. Münih'ten yola çıkanlar için: A8 otobanından Salzburg yönüne doğru gittiğinizde 'Bergen' çıkışından çıkıyorsunuz. Münih-Bergen arası arabayla yaklaşık 115 km. Yürüyüş yolları Bergen'de direk otoparkın yanından başlıyor. Bu açıdan ulaşımı rahat bir bölge. Hochfelln Zirvesi'ne çıkmak isteyenler için farklı alternatifler mevcut. Örneğin zirveye yürüyerek çıkmak isteyenler 8 No'lu yolu takip ettiklerinde yaklaşık 4 saatlik bir tırmanış sonrasında zirveye ulaşabilirler (Talstation-Hochfellngipfel arası 4 saat). Eğer bu 4 saat ilk başta sizi korkutuyorsa, yolun yarısını teleferikle çıkabilir (Talstation-Mittelstation arası tek yön teleferikle kişi başı 8,50 ), sonra yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşle zirveye ulaşabilirsiniz (Mittelstation-Hochfellngipfel arası 2 saat). Ya da bugün hiççççç spor yapma günümde değilim derseniz zirveye direk teleferikle çıkabilirsiniz. (Zirveye teleferikle gidiş-dönüş kişi başı 21 ). Biz sevgili Yeşim'i çok zorlamamak için Mittelstation'a kadar teleferikle çıkıp, oradan zirveye kadar yürümeye karar verdik. Dönüş yolumuzda ise 8 no'lu yolu takip edip direk aşağıya yürüdük. Yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra sabah kahvesi için ilk molamızı verdik. Zirveye çıkış sıcak hava ve taşlı yollar nedeniyle biraz yorucuydu. Ancak açık gökyüzü sayesinde manzara süperdi. Zirveye ulaştığınızda eğer çok yorulmuş olursanız dinlenmek ve bir şeyler yiyip içmek için zirvedeki restaurantta oturabilirsiniz. Yaklaşık 15 dakika zirvede zaman geçirdikten sonra inişe başladık. 1 saat 30 dakika sonra sabah ilk mola verdiğimiz yere ulaştık ve burada yemek molası verdik. - Bu parkurun tamamı için iyi bir kondisyon gerekiyor. Yani eğer teleferikle çıkmayıp tüm yolu yürümek isterseniz süreyi yaklaşık 8 saat olarak planlayın. Ayrıca, yolun bir kısmının kayalıklı olması parkuru iyice zorlaştırıyor. - Teleferikle yarıya kadar çıktığınızda teleferikten indikten sonra yaklaşık 10 dakika yürürseniz ilk mola yerine ulaşabilirsiniz. Burada mola verebileceğiniz 3 farklı yer var. Bizim seçtiğimiz yerde sadece peynir tabağı ve pasta seçenekleri vardı. Ancak fiyat açısından bu zamana kadar gördüğümüz en uygun yerdi (Kahve 1.5 ). - Fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere burası çocuk arabası için uygun bir parkur değil. - Yürüyenlerin dışında bu bölgeyi dağ bisikletiyle tırmananlara rastladık. Mountainbiking için güzel bir yer."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/tuna-nehrinin-krali-budapeste/", "text": "Aslında Budapeşte-Slovakya çok uzun zamandır aklımızda olan ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz bir gezi rotasıydı bizim için. Bu sene (2012) Paskalya tatilinde nihayet Orta Avrupa'da 4-5 günlük bir tatil gerçekleştirebildik. Bu bizim Avrupa'da trenle ilk seyahatimiz. Münih'ten 7:27'de kalkan trenimiz Rosenheim, Salzburg, Linz, St. Poelten ve Viyana'yı takip ederek 14:49'da Budapeşte'ye ulaştı. (Tren bilet fiyatı: 171,50 gidiş dönüş / 2 kişi). Tuna Nehri 10 ülkeyi dolaşarak akan, ki bunların içinden 4 tanesi ülkenin başkenti, ve kolları 9 farklı ülkeden toplanarak gelen böylece 19 ülkeyi ve 81 milyon kişiyi birbirine bağlayan bir nehir olması nedeniyle dünyanın en uluslararası nehri. Budapeşte ise Tuna Nehri'yle Buda ve Peşte olmak üzere 2 yakaya bölünmüş tarihi bir şehir. Şehir Kıtanın ilk yeraltı metro sistemine sahip. Şehirdeki Özgürlük Köprüsü 2010 yılında en iyi ışıklandırma sistemi ödülünü almış. Köprüde 584 tane özel tasarlanmış ışık bulunuyor. Budapeşte'nin büyük bir kısmı UNESCO Dünya Mirasları Koruması altında; Tuna Nehri Kıyısı, Buda Kalesi Bölgesi, Gellert Hamamı, Özgürlük Heykeli, Parlamento Binası, Gresham Sarayı, Andrassy Bulvarı'ndaki Binalar ve Kahramanlar Meydanı en bilindikleri. Budapeşte'de Starlight Suiten Oteli'ni online rezerve etmiştik (2 kişilik oda fiyatı kahvaltı hariç: 75 ). Tarihi yerlere yakınlığı seçim nedenimizdi. Temiz ve güzel bir otel. Otelde kaldığımız süre boyunca tek problem odaların çok sıcak olmasıydı. Birkaç gün sonra hava tekrar soğuyacağı için merkezi ısıtma sistemini kapatmamışlar. Klimalar bile sıcak hava üflediğinden ilk gecemiz biraz zorlu geçti. Bunun dışında otelden memnunduk. Otele yerleştikten sonra güzel havayı kaçırmamak için hemen şehri gezmeye başladık. Yalnız ilk olarak yerel paraya ihtiyacımız olduğundan döviz bürosu aramaya başladık (1 = 292 HUF). Bu konuda çok dikkatli olmanızı tavsiye ediyorum. Birinci neden, kurlar her yerde aynı değil. İkinci olarak da, sizi kandırmaya çalışan insanlara dikkat etmeniz gerekiyor. Biz döviz bürosu önünde beklerken bir adam bize daha yüksek kurdan para bozmayı teklif etti. Bizimle konuşurken, sıraya giren başka bir adam, bu adamın teklifini kabul etti ve parasını bozdurdu. Bize güvenli gelmeyen bu teklifi kabul etmediğimiz için sonradan içimizden bir oh çektik. Çünkü para bozduran adamla parayı bozan adamı daha sonra başka bir döviz bürosunun önünde görünce kurulan tezgahı anladık. Budapeşte'de bu konuda çok dikkatli olmanız gerekiyor. İlk olarak şehrin alışveriş yeri olan \"Vaci Caddesi'ne\" gittik. Burası Macarlar ve turistler tarafından Milano, Paris, Amsterdam gibi ünlü şehirlerdeki alış-veriş caddeleri kadar güzel bulunan bir cadde. 2008 yılında yapılan bir değerlendirmede bu cadde atmosfer, etkileyicilik, seçenekler ve müşteri servisi açısından 7. olmuş. Paskalya zamanı olduğu için heryer hediyelik eşya ve yiyecek-içecek satan küçük reyonlarla doluydu. Sırada Budapeşte'nin en büyük kilisesi olan St. Stephen's Basilikasi vardı. Giriş ücretli (4 kişi 1000 HUF). Burası St. Stephen'e adanmış ve Budapeşte'nin en büyük Bazilikası olmasıyla ünlü. 8.500 kişi içeride ibadet edecek büyüklükte. 96 metre yüksekliğinde Dom'a sahip olan bu kilisenin inşasına 1851 yılında başlansa da tamamlanması 1905 yılını buluyor. Kilise'nin yüksekliği yakınındaki Parlamento binası ile aynı. Bu aynı zamanda kilise ile devlet yönetiminin eşitliğini simgeliyor. Şehirdeki başka hiçbir binanın 96 metreden daha yüksek inşa edilmesine izin verilmiyor. Neo-Klasik tarzdaki bu kilisenin içinde kiliseye daha sonradan ismi verilen Kral St. Stephen'in mumyalanmış kolu, ki dürüst sağ el olması nedeniyle, kutsal emanet olarak sergileniyor. Kral Stephen Macar Krallığı'nın kurucusu. Buraya giriş kapalı olduğu için biz mumyalanmış kolu göremedik. Ancak asansörle kilisenin en yüksek yerine çıkarak şehri kuşbakışı görme fırsatını kaçırmadık (4 kişi 1000 HUF/ pazarlık öncesi bu fiyat 2000 HUF' tu). Buradan şehir 360 derece kuşbakışı görülebiliyor. Bu kilisenin Domu ayrıca şehrin her yerinden görülebilecek kadar büyük olması özelliği ile ünlü. Budapeşte caddeleri geceleri oldukça hareketli. Canlı müzik, eğlence, cafe bar seçenekleri çok fazla. En ilginç olanı Buz Cafe'ydi. İçerdeki herşey buzdan. İçeriye girdiğinizde soğuktan korunabilmek için özel kıyafetler giymeniz gerekiyor. Budapeşte'de hava çok güzeldi; bu nedenle ilk akşamımızda açık havada keyif yaptık. Bunun için durağımız şehrin Peşte tarafındaki restoran ve cafelerin bulunduğu hareketli Raday Caddesi. Budapeşte'nin ilk Michelin yıldızlı restoranı \"Costes\" de bu cadde üzerinde. Bu bölgenin şaraplarının ünlü olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem? Budapeşte'de şarap deneme yerlerini gezebilir ve çeşitli şaraplarını tadabilirsiniz. Burada ünlü olan şaraplardan biri hakkında kısa bir dipnot düşmek istiyorum: Slovakya ve Macaristan'ın sınırında yeralan Tokaji bölgesindeki üzümlerden üretilen Tokaji şarabı. Tadı puntosuna göre değişen bu şarabın beyaz olanı tatlı. Eskiden insanlar şarabı büyükçe küfelerde taşıyorlarmış. Küfenin ağırlığı konusunda şaibeli bilgiler olduğu için kg'ını yazamıyorum :) O küfeye 1 ölçek üzüm şırası atılınca Punto 1'e karşılık geliyor. Punto sayısı arttıkça şarap daha tatlı oluyor. Biz Punto 3'ü seçtik ve normal şaraba göre daha tatlıydı. Punto 6 ise içimi oldukça zor olan bir şarapmış (Kahve, Latte, Tokai Azsu 0,50 lik şarap 5.000 HUF). Budapeşte denilince akla ilk gelen Buda Kalesi ve kalenin bulunduğu bölge aslında. Biz ilk geldiğimiz gece kaleyi Tuna Nehri'nin kıyısından fotoğraflama fırsatı bulduk. Manzara inanilmaz güzel ve etkileyici. Buradaki Kraliyet Sarayı aslında birçok savaşın yaşandığı 13. yüzyildan kalma bir saray ve Macaristan'ın sembolü. Bu bölgede bulunan 3 kiliseye ek olarak, ki aralarında uzun tarihi ile en güzel katolik kiliselerinden biri olan Mattias Kilisesi bulunmakta, burada ayrıca 5 tane müze ve bir çok tarihi bina bulunmakta. Bölgedeki Fisherman's Bastion ve Meydan Tuna Nehri'ni en güzel şekilde seyretme imkanı sunuyor turistlere. Bu nedenle bu bölge ikinci günümüzün ilk durağı olarak planımıza girdi. Ancak ilk olarak kahvaltı edebileceğimiz güzel bir yer bulmalıydık. Fruccola Juice Cafe'yi kahvaltı yeri olarak önerebilirim. Güzel sandviçler, kruvasanlar, meyveli müsli seçeneklerinin yanı sıra taze sıkılmış meyve suları denenebilir (2 tane taze meyveli ve yoğurtlu müsli, bir kruvasan 1.789 HUF Adresi: Kristopf Ter 3). Ve tabii ki Mattias Kilisesi ve Fishermen's Bastion. Burada ne kadar süre fotoğraf çektiğimi hatırlayamıyorum. Gözümün gördüğü herşeyi fotoğraflamak istedim sadece. Tuna Nehri boyunca uzanan 140 metrelik duvar buranın ön kısmını oluşturuyor. Bu duvarın üstüne belli bir ücret karsılığında çıkabilir ve fotoğraf çekebilirsiniz, ki biz buna gerek duymadık. Çünkü duvarın alt kısmında fotoğraf çekmek için çok uygun yerler var ve üstelik aynı manzarayı fotoğraflayabilisiniz. Buradaki 7 tane taş kule sivri tepeleri ile aslında ülkeyi 896 yılında fetheden Macar Boyu'nu temsil ediyor. Burası Mattias Kilisesi'ni yeniden inşa eden kişi olan Frigyes Schulek'in planına göre Neo-Romanesk tarzında 1895-1902 yılları arasında inşa edilmiş. İsmini ise Orta Çağ'da şehrin bu bölgesini korumaktan sorumlu olan Balıkçılar Birliği'nden almış. Hemen buranın karşısında Szabo Marzipan Sergisi'ni gezebilirsiniz. Burası dünyaca ünlü pasta müzesi ve içinde Budapeşte'nin ünlü turistik yerlerinin marzipandan yapılmış pastaları, ki Mattias Kilisesi, Fishermen's Bastion inanılmazdı, sergileniyor. Bir pastanenin arka odasında böyle güzel ve etkileyici pastaların olduğu kimsenin aklına gelmez (Giriş ücreti: 1.200 HUF/ 3 kişi). Öğleden önceki programımızı yeraltındaki kayaların içine 1940'lı yıllarda inşa edilen hastaneyi ziyaret ederek tamamladık. Uzun uğraşlar sonunda bulduğumuz bu yer görülmeye değer bir müze şu anda. Her saat başı turlar var ve tur süper İngilizce konuşan bir rehber eşliğinde tam 1 saat sürüyor. Buraya giriş ücreti kişi başı 3600 HUF, ancak doktor ve askerlere %30 indirim yapıyorlar. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için bu etkileyici yeri sizinle paylaşamıyorum. Ancak gidilip görülmesi gereken yerlerin başında yer alıyor diyebilirim. Tur başında 10 dakikalik bir belgesel seyrettikten sonra bu hastaneyi ve 2. Dünya Savaşı sonrasında nükleer bomba saldırılarından korunabilmek için kullanılan gizli sığınakları gezdik. Bu bölgedeki kayaların doğal yapısı nedeniyle 10 km uzunluğundaki alana birbiriyle bağlantılı mağaralar yapılmış. Tarihte ilk önce burası insanların yiyeceklerini depolaması için kullanılmış. Sonradan buraya 60 hasta kapasiteli bir yeraltı hastanesi yapılmış. Ancak 2. Dünya Savaşı sırasında burada 700-750 yaralı asker tedavi edilmiş. O günkü şartları çok gerçekci bir şekilde sergileyebilmeyi başarmışlar. Yerde sedye içinde yatan yaralı hastalar, ameliyat yapan doktorlar, hastaları tedavi eden hemşireler hepsi çok gerçekciydi. Burası ayrıca Alman askerlerinin yönetim yeri. Rus saldırılarına karşı Almanlar bu şehri Macar askerleriyle beraber korumuşlar ve burdan komuta etmişler. Soğuk Savaş süresinde ise nükleer bomba saldırılarına karşı korunak olarak kullanılabilmesi için gizlenmiş ve genişletilmiş. Burayı gezmek bizim için çok güzel ve değişik bir deneyim oldu. Artık öğlen vakti gelmişti ve biz sabahın erken saatlerinden itibaren hiç durmadan yürüdüğümüz için çok yorulmuştuk. Sabah turuna katılamayan Sevda ile buluşup Vaci Caddesi'ne gidip Anna Cafe'de birşeyler yedik. Biz yerel çorbasını içip tatlı olarak da buralara, yani Orta ve Doğu Avrupa'ya özgü, özel pankek tatlısını denedik. Çikolata sosu biraz fazla likörlüydü. Ancak denemenizi tavsiye ederim (Anna Cafe 12.110 HUF, %10 servis bedeli dahil). Kahvelerimizi de içip kendimize geldikten sonra ilk durağımız Dohany Caddesi'ndeki dünyanın en büyük ikinci, Avrupa'nın ise en büyük Sinagogu. Ancak Yahudi Bayramı nedeniyle kapalıydı. Ben bu duruma çok üzüldüm. Çünkü bu zamana kadar hiç Sinagog gezme imkanımız olmamıştı ve bu kadar özel bir Sinagog'u gezemememiz tam bir şanssızlıktı. Bu Sinagog 1854-1859 yılları arasında Romantik tarzda Ludwig Foerster ve Frigyes Feszl planlarına göre inşa edilmiş. 3.000 kişinin ibadet edebileceği büyüklükte bir yer. Oryantel tarzdaki mimarisi nedeniyle oldukça etkileyici bir bina. Şehrin sokaklarında, bulvarlarında yürümeye devam ettik ve 2.310 metre uzunluğundaki Andrassy Bulvarı'na ulaştık. Birbiriyle aynı tarzda mimariye sahip binalarla bu bulvar şehir merkezine ve şehir parkına bağlanıyor. Bu bulvar üzerinde güzel bir mimariye sahip Opera Binası'nı gezdik. Opera Binası 27 Eylül 1884 yılında hizmete açılmış. Neo-Rönesans tarzda bir mimariye sahip. Budapeşte aslında dünyadaki en güzel opera binasına sahip olduğuna inanıyor ve bununla gurur duyuyor. Burayı rehberle gezmeniz de mümkün. Biz oradayken opera seyretmeye gelen insanlar vardı. İçerisini gezdikten sonra ben burada yeğenlerim için çok güzel 2 tane Budapeşte kartı ve bizim için Budapeşte magneti seçtim (1.790 HUF). Bu bulvar üzerinde yeralan Terör Müzesi'ni de gezebilirsiniz. Ayrıca bu bulvardaki Callas Cafe oldukça şık bir akşam yemeği için bizim önerimiz. Sevda ve Serkan daha önceki Budapeşte gezisi sırasında burada bir akşam yemeği yemişler ve yemekleri oldukça başarılı bulmuşlar. Özellikle Sufle'yi çok övdüler. Aklınızda bulunsun (Adres Callas Cafe H-1061 Budapest Andrassy Ut 20). Caddelerde dolaşmaya devam ettik ve ünlü New York Cafe'yi bulduk. Burası 100 yıldan fazla süredir Budapeşte'te hizmet veren Budapeşte'nin en ünlü cafelerinden biri. Grand Bulvarı üzerinde belki de en karakterli ve etkileyici binanın ilk katındaki bu cafede kahve içebilir ve pastalarından yiyebilirsiniz. Cafe'nin içi çok etkileyici bir mimariye sahip. Yolda ilerlerken şarap deneyebileceğimiz ve satın alabileceğimiz bir restoran bulduk. Münih'teki arkadaşlarımıza ikram etmek icin Tokaji Aszu beyaz şarabı satın aldık (Fiyati: 2.500 HUF). Bu uzun şehir turundan sonra akşam için enerji toplamaya karar verdik ve otelimizde 1 saat dinlendik. Akşam ilk durağımız Parlamento Binası. Neo-Gotik tarzda mimariye sahip bu parlamento Avrupa'nın en büyük 3. parlamentosu. Şehrin Peşte tarafında Zincirli Köprü ile Margaret Köprüsü arasında yeralan bu bina şehrin hemen hemen her noktasından ilgiyi üzerine çekebilecek güzellikte. Özellikle gece ışıklandırmasıyla. Parlamentonun karşısındaki meydanda dalgalanan yırtık Macar Bayrağı'nı göreceksiniz. 1956 yılında ülkede Komunist düzene karşı yapılan ayaklanamada bayrağın üzerine sonradan eklenen Sovyet amblemini halk söküp atmiş. Bunu temsilen yırtık bir bayrak orada dalgalanıyor. Akşam yemeği için Sir Lancelot Restoranında daha önceden yer ayırtmıştık. Burada insan kendini Tarkan filminin bir sahnesini canlı yaşıyor gibi hissedebilir :) Geleneksel kıyafetleri içinde Macar kızları bir garson için oldukça fazla güzel ve seksiydi. Yemekleri et ağırlıklı. Burayı asıl değişik ve özel kılan aslında canlı performanslar. Macar dansözün yanı sıra, ateş gösterisi ve güçlü adam şovu oldukça etkileyiciydi. Başta da dediğim gibi buranın dekorasyonu size Tarkan filmlerinin sahnelerini yaşatacak (3 kişilik et tabağı, tek kişilik sebze tabağı ve içecekler 100 ). Uzun ve dolu dolu geçen günün sonunda yorgun bir şekilde otelimize geri döndük. Budapeşte'deki son günün sabahında kahvaltı sonrası (6.000 HUF/4 kişi) Favom Meydanı'nda Özgürlük Köprüsü'nün Peşte tarafında yeralan kapalı pazara gittik. Burası yerel bir pazar görmek isteyenler, ayrıca hediyelik eşya almak isteyenler için en iyi seçenek bence. 1897 yılından beri burası şehrin ticaret yeri olmuş. 2 katlı bir yer, meyveden sebzeye yerel yiyeceklerden hediyelik eşyalara kadar herşeyi bulabilirsiniz. Kısa bir bilgi vermek istiyorum. Türklerin 150 yıllık hakimiyeti sırasında kırmızı biberle tanışan Macarlar bu biberleri kurutarak yemeklerinde kullanmaya başlamışlar. Her yerde kurutulmuş kırmızı biber bulmanız mümkün. Macar mutfağında Türk etkisi bu şekilde görülebiliyor. Gellert Tepesi'nden şehri son bir kez seyretmek ve Özgürlük Heykeli'ni görmek için şehrin Buda tarafına geçtik sonra. Bu sırada yağmaya başlayan yağmur biraz bizi zorlasa da biz bol bol fotoğraf çekmeden oradan ayrılamadık. Burası başkentin popüler gezinti yeri. Burası aslında 1849 devriminde Habsburg imparatorluğunun Macar Ordusu'nu yenmesinin ardından 1854 yılında yapılmış bir savunma kalesi. Tavsiyem Dünya Mirasları arasında yer alan şehir manzararasının tadını çıkarmanız yönünde. Bu tepede ayrıca St. Bishop Gellert'in Heykeli ve Özgürlük Heykeli'ni görebilirsiniz. Son durağımız Kahramanlar Meydanı. Andrassy Bulvarı'ndan aşağı doğru yürüdüğünüzde Şehir Parkı'nın karşısındaki Kahramanlar Meydanı'na ulaşıyorsunuz. Meydanın tam ortasında 40 metre yüksekliğinde heykel hemen dikkati çekiyor. Burası 1896 yılındaki Milenyum kutlamalari için inşa edilmiş. Bu nedenle meydandaki her heykel Macar tarihininin bir parçasını temsil ediyor. 1929 yılında inşası bütünüyle tamamlanmıs ve şu andaki ismini almış. Burası çok etkileyiciydi. Burası için yarım gününüzü ayırmanızı tavsiye ederim. Türklere ait bir iz görmek istiyorsanız 16. yüzyılda Türkler tarafından yapılmış Gül Baba Türbesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Buda Kalesi içinde yeralan Tarih Müzesi Macar Tarihi meraklıları için ideal. Margaret Adası'nı farklı bir alternatif olarak önerilebilirim. 2,8 km uzunluğundaki Margaret Adası şehrin en güzel parkıyla çevrili. Ada üzerinde restoranlar, barlar, 2 otel, yüzme havuzu, kumsal ve golf sahaları bulunuyor. Spa Merkezi Budapest: Budapeşte 1934 yılında resmi olarak Spa Şehri ünvanını kazanmış. Nedeni ise şifalı su kaynakları açısından dünyadaki en zengin şehir olması. Her gün 21-78 derece sıcaklığındaki 70 milyon litre şifalı su bugüne kadar keşfedilmis 118 farklı doğal kaynaktan akarak Spa merkezlerinde toplanıyor. Budapeşte'de yıl boyunca açık hamam bulmak mümkün. 150 yıllık Osmanlı hakimiyetinden kalma Türk Hamamları'nda hamam sefası yapabilirsiniz. Kısa ve yararlı olduğunu düsündüğüm bir bilgiyi ayrıca paylaşmak istiyorum; Budapeşte'de musluk suyu Avrupa'nın en iyileri arasında yer alıyor. Gönül rahatlığıyla musluk suyu icebilirsiniz. Eger Budapeşte tatiliniz yağmurlu bir döneme denk geldiyse ya da yürümekten yorulduysanız 2 No'lu Tramvayı kullanabilirsiniz. Bu tramvay Peşte tarafında Tuna boyunca ilerleyip Gellert Tepesi, Hill Kalesi ve Parlamentoyu geçtikten sonra Margaret Adası'na ulaşıyor. Budapeşte'deki Time Out'a göre Avrupa'nın en güzel ikinci toplu taşıma rotasına sahip bu Tramvay turistler için iyi bir seçenek. Yürümek istemeyenler için; Hop-on Hop-off otobüsleriyle şehir turu yapabilirsiniz. Tuna Nehri'nde bot turu güzel bir turistik gezi olabilir. Biz daha önceki tatillerimizde böyle bir deneyim yaşadığımız için biz bu sefer bot turu yapmak istemedik. İlginç bir tur önerisi: Su içinde ilerleyebilen otobüslerle Roosvelt Meydanı'ndan başlayıp Parlamento Binası, Opera Binası ve Buda Kalesi gibi Budapeşte'nin önemli tarihi yerlerini gezebilirsiniz. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu`nun Viyana ile birlikte başkenti olan bu şehir tarihi binalarıyla bizi çok etkiledi. Ama itiraf etmeliyim ki tarih denilince ben yine de Viyana diyorum. Budapeşte beni daha farklı bir açıdan etkiledi: Tuna Nehri ve nehrin iki yakasına kurulmuş bir şehir olması etkiliyor insanı ve şehri tepelerden seyretmek çok büyük bir zevk veriyor insana. Her anını fotoğraflamak istedim sadece. Gündüz güzelliğinin yanı sıra şehir gece ayrı bir güzeldi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdunde-1-durak-amman-jerash/", "text": "Ürdün'ün başkenti Amman Ürdün gezimizin ilk ayağını oluşturdu. Amman'da şehir ikiye bölünmüş durumda. Batı Bölgesi lüks cafe, restoranlarla Amman'ın modern yüzünü oluştururken, doğu tarafı Amman'ın geleneksel kısmını oluşturuyor. Tarihi bölge doğu kısımda. Bence gerçek Amman'ı, Ürdün kültürünü keşfetmek istiyorsanız Doğu Kısmına odaklanmalı ve şehrin hareketliliğine, karmaşasına kendinizi bırakmalısınız. Bu Amman'daki ilk önemli altın kural. Amman'da gezerken kendinizi Türkiye'nin herhangi bir Anadolu şehrinde gibi hissetmeniz çok olası. Vitrinleri göz kamaştırıcı altınlarla dolu kuyumcular sokağı, çeşit çeşit taze sebze-meyvelerin satıldığı halk pazarı, sıra sıra dizilmiş çerez ya da taze kahve satan dükkanlar... Renkli, allı-pullu, işlemeli kadın kıyafetleri... Köşe başında şiş kebab, şiş ciğer yapan küçücük, tam esnaflık ocakbaşı mekanlar, ya da sıcak künefe kuyruğuna girmiş halk... Canlı, capcanlı, ve muhteşem lezzetlerin, kokuların, renklerin karışımı adeta bu şehir. Bu şehre bir gün ayırmanız bence yeterli. Çok rahatlıkla yarım günde şehir hakkında izlenimler edinebilir, önemli turistik yerleri görebilirsiniz. Günün diğer kısmında ise Amman'ın kuzeyinde yer alan ve Roma İmparatorluğu'nun kurduğu, günümüze kadar çok iyi korunarak ayakta kalmayı başarmış JERASH şehrini keşfedebilirsiniz. JERASH, Amman'a arabayla yarım saat uzaklıkta. Sabah erken saatte yola çıkıp JERASH'ı ziyaret ederseniz, öğlene kadar Amman'a geri dönmeyi başarabilirsiniz. Öğleden sonranız ise Amman şehrini keşfetmek için size yeterli olacaktır. Bence Jerash'ı programınıza muhakkak alın. Roma İmparatorluğu zamanında kurulmuş bu şehir günümüze kadar çok iyi bir şekilde korunarak ulaşmış. Biz gezerken çok etkilendik ve keyif aldık. Lonely Planet'te okuduğumuz kadarıyla havalimanından şehre giden otobüsler var. Hem de çok uygun fiyata. Biz gece saat 21:30 gibi havalimanından çıktığımız için pek güvenemedik ve havalimanından taksiye bindik. Havalimanı şehir merkezi arası taksi ile 20 ile 25 Dinar tutuyor. Taksimetre açmıyorlarmış genelde. Sabit ücret. Biz 25 Dinar'a anlaştık. Bizim otelimiz tarihi şehrin tam merkezindeydi. Otele varmamız yaklaşık 20 dakika sürdü. Ancak şunu söyleyebilirim ki Amman oldukça güvenli bir şehir. Şimdi olsa otele otobüse atlar giderdim. 25 Dinar o mesafe için oldukça çok para. Amman'da tarihi kısmı yürüyerek gezmeniz mümkün. Eğer yürümekten yorulduysanız ya da daha uzun mesafe gidecekseniz taksilere binebilirsiniz. Amman'da en yaygın ulaşım aracı taksiler ve oldukça güvenilirler. Amman çevresinde yer alan Jerash bölgesini görmeyi planlıyorsanız iş biraz daha karışık. Amman'dan günübirlik yapılan turlarla buraya gidebileceğiniz gibi bizim gibi kendi imkanlarınızla da gitmeniz mümkün. Amman'dan Jerash'a en ekonomik şekilde ulaşmanın yolu halk otobüsü. Otobüs otagarından Jerash yönüne giden otobüslere bindiğinizde kişi başı 1 Dinar'dan daha aza Jerash'a 35-40 dakikada ulaşabilirsiniz. Çok fazla durup kalkma olmadığı için bence otobüs oldukça iyi bir çözüm, taksiye gerek yok. Çünkü birkaç yerden aldığımız fiyatlara bakılırsa Jerash'a taksiyle gidip gelmek 50-60 Dinar civarında. Burada benim tavsiyem sabah erken saatte Jerash'a gitmeniz yönünde olacak. Trafiğe kalmadan giderseniz zaman kazanmış olursunuz. Çünkü aynı yol öğlen dönüşte yoğun trafik nedeniyle 2 saat sürebiliyor. Jerash'a giden otobüslere otogardan biniliyor. Otogara ise tarihi şehir merkezinden kalkan taksi dolmuşlarla ulaşabilirsiniz. Taksi dolmuşlar kişi başı tek yön yaklaşık 0,50 Dinar. 2011 yılındaki Arap Baharı sırasında her ne kadar şehirde huzursuzluklar baş göstermiş olsa da Amman genel olarak oldukça güvenli bir şehir. Suç oranı Amman'da okuduğumuz, gördüğümüz kadarıyla çok az. Bu nedenle de Ürdün halkı şehirlerinden gurur duyuyorlar. Arap Yarımadası'ndaki savaşlar/huzursuzluklar göz önünde tutulduğunda gurur duymakta da haklılar açıkçası. Amman'da kaldığımız otelin ismi Art Hotel Downtown. Otelin konumu 10 üzerinden 10. Ancak onun dışında ortalama bir otel. Odaları, kahvaltısı standart. Muhteşem temiz olduğu söylenemez. Ancak pis de değildi. Biz konumu nedeniyle Amman'da kaldığımız süre zarfında rahat ettik. 2 gece konaklama kahvaltı ve şehir vergisi (%16) dahil 94 Dinar. Amman'da Türk Hamamı'na gidebilirsiniz. Lonely Planet kitabı Amman'daki Al-Pasha Türk Hamamı'nı tavsiye etmiş. www. pashatürkishbath. com. Kişi başı yaklaşık 28-30 Dinar tutuyormuş. Gündüzleri hem erkek hem kadın için açık, gece ise sadece erkekler için açık. Rezervasyon yaptırılmasını tavsiye etmişti kitap. Biz gündüz zaman bulamadığımız için gidemedik. Ama ilginç bir deneyim olabilir. Aklınızda bulunsun. Afra Cafe ve Restoran: Burası bizim otelin hemen yan binasında bir cafe. Havalimanından otele geldiğimizde taksiden iner inmez caddenin Arap müziğiyle inlediğini duyduk. Hashem'de yemek yedikten sonra burası nasıl bir yermiş acaba diyerek gidip baktık. Üst katta güzel bir cafe. Nargile içilebilen ve haftanın belli günlerinde canlı müzik olan bir mekanmış. Biz Cumartesi günü ordaydık. Tahmin ediyorum ki haftasonları canlı müzik yapıyorlar. Amman'lı gençler kızlı-erkekli gönüllerince dans edip eğlendi gece 23:30'a kadar. Müzik o kadar yüksekti ki bir ara sağır olacağım galiba dedim. Ama Arap ezgilerine bayıldığım için bir baktım biz de oturduğumuz yerde dans etmeye başlamışız bile. Nargilesini Fatih denedi ve iyi not verdi. Amman'a gelmişken Arap müzikleriyle coşup nargile keyfi yapmak isterseniz buraya muhakkak göz atın derim. (2 kişi çay ve nargile için 22 Ürdün Dinarı ödedik. Bunun 12 Dinarı canlı müzik parasıydı). Bu mekana ertesi gün Amman'daki tarihi şehir turununun bitiminde geldik ve balkonunda şehrin akşam telaşını seyrettik. Demleme çayşarı olmasa da lipton çayla idare etmek zorunda kalsak da balkondan şehir keyfi yapmak oldukça güzel. Habibah Tatlıcısı: Burası sanırım Amman'ın unutulmazlarından. Lonely Planet kitabında burası hakkında çok güzel yorumlar okumuştuk. Buraya gitmeye niyetliydik ama mekanı bulmamız tamam merak üzerine oldu. Şöyle ki, biz Amman tarihi şehir turunu yapmış çay molası vermek üzereyken ara bir sokaktaki kalabalığı gördük. Kesin burada önemli birşey var dedik kalabalığa daldık. Meğerse künefe için sıraya girmiş insanların kalabalığıymış. Künefeyi alan sokakta bir yer bulup yemeye başlıyordu. Görülmeye değer bir mekan, tatmaya değer bir lezzet. Künefe 10 üzerinden 10 aldı. Bu sayfada anlattığım Amman & Jerash turu, konaklama, ulaşım, yeme-içme dahil 215 Dinar tuttu. Mart 2015 zamanındaki kurla yaklaşık 280 Euro demek. Amman çok eski bir tarihe sahip olsa da şehri oluşturan yapıların tarihi 20. Yüzyılın ortalarına dayanmakta. Eğer Bizans-Oryantalist esintilerini görmek istiyorsanız bunları özellikle arayıp bulmalısınız. Ancak bu demek değildir ki Amman tarihi bir yer değil. Tam tersine Amman'da M. Ö 8.500 yıllarından eserlere rastlamak mümkün ki bu tarihi eserler şu anda Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte. Eğer arkeolojiye merakınız var ise bu müzeyi gezebilirsiniz. Ayrıca tarihi şehrin göbeğindeki JEBEL al-QALA'a şehrin tarihinin ne kadar eski olduğuna dair kanıtlar sunuyor. Bir tepeye kurulmuş bu bölge M. Ö 1.800 yılından kalmış ve Amman'ın en eski/tarihi bölgelerinden biri. Amman'da Philadelphia' isimli restoranlara ya da dükkanlara rastlayacaksınız. Bu isim Amman'ın Mısır'dan aldığı bir miras. Bu isim M. Ö 283-246 yıllarında bölgeye hakim olan Philadelphus'dan kalma. Bu dönemde şehir baştan kurulmuş ve o zamanlar Amman şehri Roma Imparatorluğu'nun şehirlerinden biriymiş. Philadelphia, Kardeşliğin Şehri' anlamına geliyor ve Roma İmparatorluğu'nun mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor: Tiyatro, Forum, Herkül Tapınağı Amman şehrinin Roma tarihinden kalma mirasları. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra şehir adeta unutulmuş ta ki M. S. 636 yılında Müslümanların burayı fethetmesine kadar. Fatimiler, Abbasiler, Memlük Devleti, Osmanlı burada hüküm sürmüş. Ürdün olarak kurulması ise 1940'lı yıllara denk geliyor. Son zamanlarda ise şehir bölgedeki politik karışıklıkların sonucu olarak Filistin, Suriye ve Irak'tan birçok göç almış. 2011 yılındaki Arap Baharı'ndan ise en az etkilenen bölgelerden biri. Bunun en önemli sebebi de şehrin dinamik, eğitim seviyesi yüksek ve geleceğe güvenen bir halkının olması. Amman genel olarak tarihi bölgelerin azınlıkta olduğu daha çok modern diyebileceğimiz bir şehir. Beton yapıların ortalarında yer alan tarihi şehir Philadephia zamanından kalma yapılara rastlayacaksınız. Özellikle Jebel al-Qala'a ve Roma zamanından kalma Tiyatro görülmeye değer. Amman ilk olarak 7 tepe üstüne kurulmuş. Bugün ise şehir neredeyse 20 tepeye yayılmış durumda. Citadelle ise Amman'ın en yüksek tepesine kurulmuş. Burası Jebel al-Qala'a nın olduğu yer ve Bronz Döneminden kalma bir yerleşim alanı. 1700 metrelik bir duvarla çevrili bölge bronz döneminde kurulmuş, zamanla yıkılsa da Roma, Bizanz zamanında tekrardan inşa edilmiş. Citadelle Bölgesi'ne giriş ücretli (2 Ürdün Dinarı) ve Cumartesi-Perşembe günleri arası gezilebiliyor. Citadelle'ye tek giriş Al-Malek Ali bin al-Hussein Caddesi'nden. Şehrin merkezinden bir taksiye binip buraya ulaşabilirsiniz (Yaklaşık 1 Ürdün Dinarı) ki böylece enerjinizi bu bölgeyi gezmeye ve dönüş yoluna saklamış olursunuz. Biz yürüyerek çıkmayı tercih ettik. Kendinizi fit hissediyorsanız deneyebilirsiniz. Ama havanın sıcak olup olmadığına dikkat edin. Yürüyüş rotamız buradan başlıyor. Citadelle'de Herkül Tapınağı ilk durağımız. 2 tane dik sütun Roma zamanından kalma Herkül Tapınağı'nın kalıntıları. Bu sütunlar şehrin neredeyse her yerinden görülebiliyor. Herkül Tapınağı sonrası seyir tepesinde durup güzel Amman şehrini seyre dalmanızı tavsiye ederim. Burası, Roma zamanından kalma Tiyatro'yu tepeden görebileceğimiz çok güzel bir seyir tepesi. Bir de Citadelle içinde arka tarafta yer alan yapılara şöyle bir göz gezdirmenizi tavsiye ederim. Arka taraftan şehrin göbeğinde dalgalanan dev Ürdün bayrağını göreceksiniz. Ardından Citadelle'den çıkıp Al-Qalat Caddesi üzerinden Citadelle Duvarı boyunca ilerleyerek merdivenlere ulaşıyoruz. Buradan da aşağıdaki Salah bin Al-Akwa Caddesi'ne. Hashemi Caddesi'nde karşıdan karşıya geçtiğimizde Hashemite Meydanı'na ulaşacağız. İlerlemeye devam ettiğinizde sağınızda kalan küçük tarihi tiyatro Odeon. Karşısındaki yapı ise Roma zamanından kalma Tiyatro ve Forum'un kalıntıları. Burası aynı zamanda Amman halkının akşamları yürüyüşe çıktığı bölge. Ardından Hashemi Caddesi boyunca ilerlediğinizde karşınıza halk pazarı çıkacak. İnsan kalabalığı içinde kendinize nefes alacak bir alan bulursanız gözlerinizi kapayın ve sadece sesleri dinleyin, kokuları koklayın. Hurmalar, taze sebzeler, meyveler, Arapça seslenişler... Biz oradayken Çağla badem zamanıydı. Bol bol çağla badem vardı. Yürümeye devam... Biraz daha ilerlediğimizde Al Husseyin Camisi var. Bu caminin mimarisi ya da tarihi çok ilginç olmamakla birlikte asıl ilginç olan caminin bulunduğu bölge. Burası Müslüman olmayanların giremediği bir bölge ve cemaatin toplandığı oldukça hareketli bir yer. Burayı özelikle Cuma günü gezmek gerek. Cuma namazına gelen halkın oluşturduğu kalabalık görülmeye değer diye okumuştum. Caminin karşı caddesine geçip yürümeye devam ettiğinizde sıra sıra dizilmiş çerez ya da taze kahve satan dükkanları, renkli, allı-pullu, işlemeli kadın kıyafetleri satan mağazaları, kuyumcular sokağını göreceksiniz. Sadece kalabalığa karışın ve bu renkli, hareketli hayatı keşfe çıkın. Günün sonunda yorulmuş olacaksınız ama bu cadde üzerinde yer alan HASHEM Restoranda muhteşem falafel ve humusla karnınızı doyurup, Habibah'ın muhteşem künefesinden tadıp, Afra Cafe'de çay & nargile keyfi yaparsanız inanın günün tüm yorgunluğunu atmış olacaksınız. Bana güvenin. Jerash Roma İmpartorluğu zamanında kurulmuş görkemli Hadrian Arkı, Hipodromu, Tiyatrosu, Zeus Tapınağı, Artemis Tapınağı ve birçok kilisesi ile tam bir Roma şehri. Bir yerde burası hakkında şöyle birşey okumuştuk. Genelde tarihi yerleri gezerken küçük bir taşa bakıp geriye kalan %95'i hayal etmek gerekir ya bu Jerash için geçerli değil. Tüm şehir olduğu gibi karşınızda, hayal etmenize gerek yok :) Aynen öyle. Jerash çok iyi korunmuş. Eğer Jerash'a Temmuz-Ağustos aylarında yolunuz düşerse 17 gün süren yaz festivallerine muhakkak katılın. Konserler, tiyatro gösterileri Jerash'taki tarihi tiyatrolarda yapılıyormuş. Aspendos'ta yapılan gösteriler tarzı birşey. Bence etkileyici oluyordur. Off the Road on the Track Amman&Jerash'taydı. Sıradaki Durak MADABA... Biz Madaba için düşüyoruz yollara şimdi."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdunde-2-durak-olu-deniz-nebo-dagi-madaba/", "text": "Ürdün, genel olarak Antik Kent Petra ve çöl bölgesi Wadi Rum ile tanınan, bilinen bir yer. Ancak bunlar kadar ilginç ve tarihi önemi olan bir bölge daha var ki keşfetmeye değer bence. Burası, deniz seviyesinin yaklaşık 400 metre altında olmasıyla \"Dünya'nın en derin noktası olma\" özelliğini taşıyan ve yüksek tuzluluk oranı sayesinde batmadan su içinde kitap okuyabileceğiniz Ölü Deniz, Tevrat'a göre Hz. Musa'nın Vaat Edilen Toprakları gördüğü ve öldüğü dağ olan, \"Nebo Dağı'' ve Kral Yolu üzerinde yer alan mozaikleriyle ünlü Madaba şehri. Dünya'da başka hiçbir yer yok ki deniz seviyesinin bu kadar altında olsun. Sadece Ürdün'deki Ölü Deniz, deniz seviyesinin yaklaşık 400 metre altında ve siz buradayken Dünya'nın en derin noktasında'' duruyor olacaksınız. Ölü Denizin bir başka önemli özelliği ise yüksek tuzluluk oranı (%31). Tuz oranı o kadar yüksek ki batmadan su üzerinde kitap okuyabilirsiniz. Bu suda yüzmek neredeyse imkansız ve hatta tehlikeli. Çünkü yüksek tuz oranı nedeniyle gözleri şiddetli derecede yakabilir. Ben ne yazık ki ufak bir dengesizlik nedeniyle suyun içinde yüz üstü dönmeyi başaran şansızlar grubundayım. Yaşadığım acıyı kelimelerle anlatamam. Gözüm, burnum, kulaklarım, tüm sinüslerim tuzlu su nedeniyle saatlerce yandı. Ölüyorum dedim biran. Suyun tende bıraktığı his de oldukça garip. Sudan çıktıktan sonra sanki vücudunuzu yağ ile kaplamışsınız hissi veriyor. Ölü Deniz'den çıkartılan mineraller sayesinde çok ciddi bir güzellik / bakım malzemeleri sektörü oluşmuş durumda. Yüz kremleri, temizleme losyonları, sabunlar, selülit kremleri, çamur ve bunun gibi birçok ürün çok yüksek fiyatlara satılıyor. İlgisi olanlar satın alabilir, hatta Ölü Deniz'de Ölü Deniz'den çıkartılan çamurla çamur banyosu yapabilir. Bu mineraller sayesinde Ölü Deniz'de ayrıca çok ciddi Wellness Otel sektörü oluşmuş. Mövenpick Resort, Kempinski Otel Ishtar, Dead Sea Marriott, Holiday Inn Resort Dead Sea ya da Dead Sea Spa Otel en bilindik Ölü Deniz manzaralı lüks oteller. Ölü Deniz'de birkaç saat geçirmek bence yeterli. Ölü Deniz kıyısında zaman geçirmek ve suya girmek için iki güzel tesis var. Bunlardan biri Amman Beach. Giriş ücreti kişi başı 20 Dinar. Diğer beach'te direk Amman Beach'in yanındaki O Beach. Bu tesis daha yeni olduğu için giriş ücreti kişi başı 25 Dinar. Biz Amman Beach'te 2 saat geçirdik. Kıyafet değiştirme için odalar, duş yerleri yeterli ve temizdi. Madaba, tarihi Kral Yolu üzerinde yeralan, gelişmiş başkent Amman'la karşılaştırıldığında daha taşra havası veren, tarihi Mozaik Harita' ile turistleri kendisine çeken, mozaikleriyle ünlü küçük bir şehir. Madaba, Ürdün topraklarında Hristiyanların yoğun olarak yaşadığı bir bölge. Bizans dönemi zamanında da Madaba, artan Hristiyan sayısı nedeniye Arabistan piskoposluğunun merkezi halinde gelmiş. (M. S. 6. yüzyıl) ve ünlü mozaik haritanın yapıldığı yıllar da bu döneme denk gelir. Ürdün seyahatimiz sonrasında Yahudiler hakkında okumaya başladığımız bir kitap da Madaba şehrindeki bu haritaya da değinildiğini gördük. Bu haritada Yahudi varlığından hiç söz edilmemesi Yahudi'leri bir yok sayış gibi. Çünkü arkeolojik kazıntılar o dönemde orada Yahudi varlığını kanıtlıyor. Mozaikten yapılmış bu haritanın yaklaşık 1/3''i tarihi Aziz George Kilisesi'nin zemininde görülebilmekte. Geri kalan kısmı ismi ne yazık ki kayıp. Mozaik harita Madaba şehrine damgasını vurmuş durumda. Şehrin mozaikle bu kadar özdeşleşmesinin hikayesini ise ne yazık ki tam olarak öğrenemedim. Ancak her yerde mozaik tablolara rastlamak mümkün. Biz sabah saatlerinde Amman şehrinden yola çıkarak önce Ölü Deniz, ardından Nebo Dağı'nı ziyaret edip öğle saatinde Madaba Şehri'ne ulaştık. Otelde biraz dinlendikten sonra Aziz George Kilisesi'ni arayıp bulduk ve zemininde bulduğumuz mozaik haritadan oldukça etkilendik diyebilirim. Madaba şehri yukarıda da belirttiğim gibi Amman ile karşılaştırıldığında taşra havası veren bir şehir. Turistlere göre planlanmış, düzenlenmiş bir yer. Heryer hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Şehrin sokaklarında kaybolabilir, kiliselerini, camilerini gezebilirsiniz. Biz başka bir kilisenin çan kulesinden şehre şöyle bir bakış attıktan sonra kendimizi güzel bir restorana atıp, tüm gün gördüğümüz güzellikleri güzel Ürdün yemekleri eşliğinde gözden geçirdik. Ölü Deniz & Nebo Dağı ve Madaba Turu, Amman çıkışlı olarak birçok tur operatörünün sunduğu günlük turlardan biri. Sabah Amman'dan çıkıp bu bölgeyi gezip akşam yine Amman'a geri dönebilirsiniz. Petra çıkışlı yapıldığında yol daha uzun sürecektir. (Gidiş yaklaşık 4 saati bulabilir.) Eğer siz de bizim gibi Amman'dan başlayıp güneye doğru ilerlemeyi seçenlerdenseniz, Madaba şehri yorucu günün sonunda dinlenmek, gecelemek için ideal. Eğer tura katılmak istemiyorsanız, bir taksi kiralayıp bu bölgeyi gezebilirsiniz. Otobüsle bu turu yapmak mümkün değil. Amman'da yaptığımız araştırmalar sırasında bu turun 50-60 Dinar civarı bir maliyeti olacağını anladık. Biz eşyalarımız gün içersinde takside bırakacağımız için güvenebileceğimiz bir taksi şoförü bulmalıydık. Bu nedenle Madaba'da kalacağımız oteli arayıp onların araç göndermesini istedik. Sabah bizi Amman'daki otelimizden alıp, turu yaptırıp Madaba'daki otelimize bıraktılar ve bunun karşılığında 55 Dinar aldılar. Sanırım Madaba'da konaklanabilecek en iyi otel Madaba Mosaic City Otel. Ürdün seyahatimz sırasında Bedevi çadırlarını göz önünde tutmaz isek kaldığımız otellerin arasında en iyisi bu oteldi. Madaba şehrinin kendisinin çok büyük olmadığı göz önünde tutulursa ben bu kadar bakımlı bir otel beklemiyordum. Kahvaltısı süperdi. Gecelik iki kişilik oda için kahvaltı dahil 52 Dinar ödedik. Madaba'da tek bir akşam geçirdik ve o gün benim doğum günümdü. Çok şık bir restoran arayışı içinde olmamakla beraber güzel bir atmosferi olan bir restoran seçmek istedik bu nedenle. Yaptığımız araştırmalar sonunda Haret Jdoudna adındaki restoranı bulduk ve avlusunda çok keyifli bir akşam yemeği yedik. Yediğimiz Humus harikaydı. Yemeklerden çok restoranın avlusu bize çok keyif verdi. Ana yemeklerini tatmadık ama yan masalara şöyle bir göz atınca gayet lezzetli duruyordu hepsi. Mezelerden ve salatadan oluşan akşam yemeğimiz için 34 Dinar ödedik. Bu bölge bizim 10 günlük Ürdün seyahatimizin 2. durağıydı. İyi ki de bu özel bölgeyi atlamamışız diyoruz şimdi... Ürdün'ü hakkıyla gezmek istiyorsanız bu bölgeyi mutlaka tur programınıza almalısınız."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdunde-3-durak-kral-yolu-ve-dana/", "text": "Ürdün'e bizi sürekleyen sebep her ne kadar PETRA ve ÇÖL deneyimi yaşamak olsa da en az onlar kadar bizi etkileyen ve ''biz bu Ürdün'e tekrar gelmeliyiz, bu muhteşem doğayı daha ayrıntılı keşfetmeliyiz'' dedirten yer Ürdün'ün doğal koruma altında olan bölgesi DANA'dır. Ürdün seyahatimizi planlarken yaptığımız araştırmalar sırasında Dana'yı keşfettik ve bu bölgede muhakkak birkaç gün doğa yürüyüşü yapmalıyız dedik. Bu nedenle de Ölü Deniz & Madaba sonrasında bu bölgede bir gece gecelemeye karar verdik. Madaba'dan Dana'ya nasıl ulaşacağımız, Dana'da bizi neyin beklediği açıkcası kocaman bir muammaydı. 10 günlük seyahatin en belirsiz kısmı Dana kısmıydı dersem hiç de abartmış olmam. 1. Seçenek, normal otoban üzerinden gitmekti, ki böylece Dana'ya çok zahmet çekmeden direk gidebilir zamanımızı yolda kaybetmemiş olurduk. 2. Seçenek ise tarihi Kral Yolu'nu takip etmekti, ki bu yolu kullanırsak yolculuk süremiz birkaç saat uzayacaktı ve yolda göreceğimiz manzaranın bu zahmeti çekmeye değip değmeyeceğinden o anda çok emin değildik. Madaba'daki akşam yemeğinden sonra kafa kafaya verdik ve internette araştırma yaptık. Dana'ya gitmek, oranın güzelliğini keşfetmek için sabırsızlanıyorduk, ancak Tarihi Kral Yolu'nun sunacağı manzarayı seyrederek yolculuk yapmanın da ayrı bir keyif olacağına karar verdik. Verdiğimiz kararın ne kadar doğru olduğunu yolculuk boyunca kısa kısa verdiğimiz molalarda güzelim manzaraya seyre dalarken sık sık kendimize hatırlattık, ne iyi yaptık da Kral Yolu'nu seçtik dedik. Gerçekten de ne iyi yapmıştık. Dana'ya ulaşmadan önce ziyaret ettiğimiz bir başka yer ise Kerak'ta Haçlı Seferleri sırasında Hristiyan askerlerin konaklaması için yapılmış tarihi taş kaleydi. Bu gezi sırasında Haçlı Seferleri tarihin tozlu raflarından çıktı birkaç saatliğine ve gerçeklik kazandı adeta. Daha önce hiçbir yerde Haçlı Seferleri'ne ait ne bir yer görmüş ne birşey işitmiştim. Sadece birkaç tarihi satırken zihnimde, bu kale ziyaretiyle gerçekliğe büründü, kafama daha iyi kazındı diyebilirim. Çadır kampa ulaştığımızda parçalar yavaş yavaş oturmaya başladı. Kaldığımız çadır kampı interneti bırakın, elektriğin olmadığı yüksek bir dağın kenarına kuruluydu. Burayı Google haritanın bulamaması kadar doğal bir sonuç olamazdı. Taksi şoförünün bulması ise bir mucizeydi bizim için. Dana'da kaldığımız Bedevi Kampı'nın ismi Al Nawatef Camp. Oldukça basit, lüks kelimesinin iğreti kalacağı, ancak bir o kadar doğayla iç içe, huzur dolu bir yer. Orada kadığımız süre zarfında bize bölgeyi o kadar güzel anlattılar ve rehberlik yaptılar ki Dana'da çok farklı deneyimler yaşamamızı sağladılar. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Dana günlerimizi hatırladıkça içimde sıcacık bir duygu alevleniyor. Dana'daki Bedevi Kampı'na vardıktan sonra birkaç saat sadece bize ait olan manzaranın tadını çıkarttık. Bedevi Çayı'ndan içtik. Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim Bedeviler siyah çayın içine taze naneye benzer bir bitki atıyorlar. Çok lezzetli çayları. AMA DİKKAT. O kadar çok şeker atıyorlar ki çayı şekerli içen bir kişi için bile o bir çay değil bir şerbettir, inanın bana. Hatta kaldığımız diğer kamplarda çayı direk şekerle pişiriyorlardı. Ürdün seyahatimiz \"hayatımda içtiğim en çok çaya\" karşılık geldiği gibi, sürekli lütfen şekersiz diye aynı kelimeleri tekrarladığım bir zaman dilimine de karşılık gelmekte. Yürüyüş sırasında bizi en çooook mutlu edense mola verdiğimiz bir sırada rehberimizin çantasından küçük bir çaydanlık çıkarması oldu. Bir baktık çalı çırpı topluyor, hep beraber topladık. Ateş yaktık, çayımızı pişirdik, içtik, şarkılar söyledik. Onun söylediğini biz anlamadık, o da bizim türküye anlamadan mırıldanarak eşlik etti. Bu satırları yazarken yüzümde kocaman bir gülümse oluyor. Bunun tek nedeni o yüreği güzel insanın, yani rehberimizin doğal hali, tavırları, iyi niyeti. Bize çok güzel dersler verdi, hayata dair, insanlığa dair. Seyahat etmeyi işte bu nedenle çok seviyorum. bambaşka bir yerde, bambaşka hayatları tanımak, onlarla zaman geçirmek... Bir an için oraya ait olmak, ama aslında hiçbir yere ait olmamak... İkinci gün yaptığımız doğa yürüyüşü sonrası anladım ki her Bedevi'nin yanında küçük bir çaydanlık ve Bedevi Çayı her zaman bulunur. Çay içmeyen bir Bedevi düşünemiyorum. Akşam karanlığı çöktükten sonra küçük bir ateşin etrafında kampın İngilizce bilen diğer sahibiyle yaptığımız sohbet ise gündüz yaptığımız yürüyüş kadar ilgi çekici ve değişik bir deneyimdi. Güneş gittikten sonra hava iyice soğudu. Yanımdaki en kalın eşyalar bile beni ısıtmaz olunca Bedevilerin giydiği kalın kaftanlardan verdiler bana. Bedevilerin kendilerini gecenin ayazından nasıl koruduklarını da böylece deneyimle anlamış oldum. O kaftanın içindeki insanın üşümesinin imkanı yok. Akşam yemeği ise beklenildiği üzere gayet güzeldi. Ürdün seyahatimiz sırasında hiç kötü yemek yemedik zaten. Sabah öğle akşam her öğünde HUMUS sofranın baştacı. Pideye benzer bir ekmek verdiler. Sanki üzerine salçalı domatesli -kıymalı bir sos sürmüşler öyle pişirmişler gibi ve tepside kıymalı patatese benzer bir yemek yedik. Gelelim gece yaşadığımız o yağmur macerasına... Gece bizden başka kampta kalan hiçbir müşteri yoktu. Kampa vardığımızda nerde kalmak istediğimizi sordular. Birinci seçenek kıldan yapılmış gerçek Bedevi Çadırı, ikinci seçenek basit ama 4 duvarı olan küçük bir oda. Biz tabii ki Kıl Çadır dedik ve bir tanesini seçip yerleştik. Orada konakladığımız geceyi asla unutamam. Öyle bir fırtına koptu ki, tamam dedim uçuracak bu fırtına bizim çadırı. Çadıra takılmış demir kapı durmadan sallandı. Biz fırtınanın çıkardığı gürültüye rağmen uyumaya çalışırken biran sanki gök yarıldı. Öyle kuvvetli bir yağmur başladı ki Bedevi hayatını iyice deneyimleme fırsatı bulmuş olduk: Kıl çadır su geçiriyor. Evet bunu yaşayarak bire bir deneyimledik. . Kampta bizden başka bir de gündüz bizi gezdiren rehber ve bir yardımcı daha vardı. Toplam 4 kişiydik ve birbirimizin dilini anlamıyorduk. Zaten o kargaşada çok da konuşma gereksinimi yaşamıyor insan. Neyse biz apar topar 4 duvarı olan odaya koştuk. Onlar da kalan eşyalarımızı getirdiler. Biz de birkaç saat uyuyabildik böylece. Uyku tulumlarımızın yanımızda olmasının çok faydasını gördük. Ürdün'de Mart-Nisan aylarında geceler oldukça soğuk. Benden uyarması. O gece tarih 31 Mart 2015'i gösteriyordu. 1 Nisan tam şaka gibi başladı anlayacağınız. Ertesi gün için programımız yine 6-7 saatlik bir yürüyüşü kapsıyordu. Burada önemli bir paragraf açmak istiyorum. Dana'ya gidecekler bu paragrafı oldukça dikkatli okusunlar. Dana'da en bilindik yürüyüş yolu iki dağ arasındaki geniş vadiden yaklaşık 7-8 saat yürüyerek Feynan Öko Lodge adlı bir konaklama yerine ulaşmak aslıda. Her yerde bu yürüyüş yoluna ve Feynan Öko Lodge'a rastladık, hakkında çok şey okuduk. Ancak Feynan'da konaklamak oldukça pahalı. Adamlar tek olmanın hazzıyla oda fiyatlarını oldukça yüksek tutabiliyorlar. O kadar parayı bir otele vermeye bizim içimiz el vermedi ve Al Nawatef'i ayarladık (kaldığımız Bedevi Kampı'na gecelik iki kişi için toplam 15 Euro verdik). İlk planımız şu yöndeydi: Feynan'a kadar o meşhur parkurdan yürür, Feynan'dan da bizi bir taksiye aldırtırız oradan da direk Petra'ya geçeriz diyorduk. Ancak kamptaki rehberler bize bambaşka bir yol önerdiler. İki dağın arasında kimi zaman tek kişinin zor geçeceği bir vadi boyunca yürüyebileceğimizi söylediler. Ancak burası bir açıdan da tehlikeliydi. Eğer yürüyüş sırasında yağmura yakalanırsak o dar boğazlarda durmamalı, beklememeliydik. Çünkü orada su seviyesi yağışın etkisiyle bir anda yükselebilirdi. Vadiden akan su zaman zaman yükseliyor zaman zaman alçalıyor, bazı yerlerde ise birden yerin altına giriyordu. Bazı bölümleri yüzerek geçmek zorunda olabilirdik. Ancak göreceğimiz manzara muhteşemdi. Burası Al Ghuwair idi. İşte bize böyle anlattılar bu muhteşem Al Ghuwair'i. Bir gece önce yağan şiddetli yağmur su seviyesini iyice yükseltmiştir diye düşündük. Yanımızda elektronik eşyalarımızı koruyacak hiçbir şey yoktu. Hava çok sıcak sayılmazdı. Yüzmek hiç istemiyordum. Bir de bu yolu rehbersiz yürüyeceğimiz için ödüm kopuyordu bir yandan. İnsanın hiç bilmediği bir coğrafyada hiç bilmediği topraklara tek başına ayak basması kolay bir karar değildir. Hele de parkur öyle kolay bir parkur olmayınca. Ya biz deli miyiz ne yapıyoruz diye bir an düşünsek de biz durur muyuz? Biz bu yolu ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz dedik. Çıktık yola. Yolda küçük bir bakkalda mola verip öte beri birşeyler aldık. Bakkal dükkanındaki iki amca kahvaltı yapıyordu. İllaki bir lokma siz de alacaksınız diye tutturdular. Ya biz tokuz yeni yedik desek de dinletemedik ve Ürdün'ün bir köyünde bir bakkal dükkanındaki iki amcanın kahvaltısına böylece misafir olmuş olduk. Sonra arabayla bizi bir yerde bıraktılar ve gideceğimiz yolu tarif ettiler. Yolun tamamını rehbersiz yürümemiz iyi olmazdı. Zaten bir yerden sonra vadi genişliyordu. O yüzden 3-3.5 saat kadar ilerleyip aynı yolu geri dönmemizi önermişlerdi. Ayrıca ışığın geliş açısı suyun etkisiyle şekilenmiş kayaların renklerini çok etkiliyordu. Aynı yolu geri dönsek bile bambaşka şeyler göreceğimizi bize garanti ettiler. Geri döneceğimiz noktayı da iyice anlattılar ki çok ileri gitmeyelim. Tam gidiyorduk dur size çaydanlıkla çay vereyim dedi rehber. Hayatında doğada hiç ateş yakmamış bizler bu çayı pişiremeyiz ama yine de alalım olduk ve başladık yürümeye. Başlangıçta bu muymuş bu kadar övdükleri Al Ghuwair olsak da bir saat kadar sonra dağlar birbirine iyice yaklaştı, vadi iyice daraldı ve muhteşem bir doğada tek başımıza sadece akan su ve uçan kuşların çıkardığı sesler eşliğinde yürüdük. Bir de ''Allahım ne olur başımıza birşey gelmesin, bundan sonra belamı aramayacağım'' diye sürekli mırıldanan benim sesim vardı. Doğa hiç bu kadar sessiz, hiç bu kadar keşfedilmemiş duygusu bırakmamıştı bende. Suyun etkisiyle oluşan şekiller muhteşemdi. Kayaları renkleri anlatılmazdı. Elimize uzun bir sopa aldık. Yükselen suyun içine önce o sopayı daldırıp derinliğini kontrol ettik. Birkaç yerde su seviyesi yüksekti. Suyun içine girmeden kayaların tepelerin atlaya zıplaya o bölgeleri geçtik. Bir yerden sonra suyun içine girmek kaçınılmaz olunca çıkardık ayakkabılarımızı, yürüyüş sandaletlerimizi girdik ve daldık suya ve bize söyledikleri yere kadar ilerledik. Oradan sonra rehbersiz yola devam etmek çok güvenli olmayacağı için tekrar geri döndük. Dönüş yolunda ise uzun uğraşlar sonrasında ateş yakabildik ve çayımızı demledik. Evet, bunu başardık. Ürdün'e gitmeyi planlayanlardansanız ve doğa yürüyüşü sizin işinizse Dana tam size göre. Bir sonraki yazımda muhteşem Petra izlenimlerimi anlatacağım... Şimdilik hoşçakalın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdunde-4-durak-petra/", "text": "Bir arkadaş sohbetiyle başladı herşey. İlk defa o zaman duydum Petra'yı. Eve gelir gelmez fotoğraflarına baktım internetten. Çarpıldım dersem abartmış olmam. O günden sonra Petra ve dolayısıyla Ürdün gezilecekler listesinin bir numarasına oturdu. Ürdün'ün güzellikleri Petra ile sınırlı değil. Ancak Petra'nın güzelliği insanı bir ülkeye çekecek boyutta. Uzun, dar bir geçitten ilerlerken karşınıza çıkan gizli bir şehir Petra. Nebatilere (M. Ö 400 ile MS 106) başkentlik etmiş bu şehir insan eliyle kayaların oyulmasıyla inşa edilmiş. Ardından Romalılar tarafından feth edilmiş. Kaya mezarları, Hazine, rölyefler, Roma döneminden kalan amfi tiyatro, sütunlu yol... Hepsi muhteşem. Ama en etkileyici olanı Petra denilince akla ilk gelen Hazine'nin yaklaşık 1 km'lik dar geçitten sonra aniden insanın karşısında belirmesi. Bu görüntü insanı adeta büyülüyor. Aslında, Hazine kadar, Hazine'ye götüren geçit de başlı başına etkileyici. Kayaların güneşin etkisiyle aldığı renkler, zaman zaman çok daralması, zaman zaman genişlemesi. Petra'nın güzelliği artık dillere destan olmuş durumda. Yani Petra'yı görmek için Dünya'nın bir ucundan kalkmış gelmiş turist sayısı oldukça fazla. Petra'nın çok büyük bir şehir olduğunu da düşünürsek, bir de Ürdün'ün sıcaklarını hatırlatmam gerekirse ortaya bir bermuda şeytan üçgeni çıkıyor diyebilirim. 1. Altın Kural: Petra'da güne çok erken başlamalısınız ki kafile halinde gelen turist ekiplerine yakalanmayın. 2. Altın Kural: Petra için 2 tam gün ayırmanızda fayda olabilir. Çünkü burası oldukça büyük bir tarihi şehir. Biz şehrin büyük bir kısmını bir tam günde gezdik. Ancak günün sonunda artık bitmiş durumdaydık. 3. Altın Kural: Giriş kapısında biletinizi aldıktan sonra isterseniz atlara ya da atların çektiği faytonlara binebilirsiniz. Giriş biletinin içinde at binme ücreti yer alıyor. Ancak tabii ki ata bindiğinizde onun sahibine bir miktar bahşiş vermeniz gerekecek. 5. Altın Kural: Hazine'den sonra şehri gezmek için farklı yollar mevcut. Giriş kapısında alacağınız haritada bu yürüyüş yolları çok güzel işaretlenmiş. Bu yolları deve üzerinde ya da eşek üzerinde almak da mümkün. Tercih meselesi, biz ayaklara kuvvet dedik ve tüm gün yürüdük. 6. Altın Kural: Kaya mezarlarını görmeden geçmeyin derim. 7. Altın Kural: Hazine kadar etkileyici başka bir yapı da şehrin diğer ucuna, tepeye kurulu Manastır. Bence Manastır muhakkak görülmeli. Buraya çıkış oldukça zahmetli ve yorucu. Ancak inanın oraya giderken size eşlik edecek manzara ve oraya çıktığınızda bulacağınız yapı tek kelimeyle muhteşem. Yani değer. 8. Altın Kural: Petra içinde yeme-içme yerleri mevcut. Ancak tabii ki fiyatlar oldukça yüksek. Yanınızda birşeyler getirmenizi tavsiye ederim. 9. Altın Kural: Sabah eğer turist kalabalığından kurtulamadıysanız akşam 6-7 gibi Hazine'ye tekrar gidin. Yaşlı turist kafileleri artık Petra'yı terk etmiş oluyor. Hazine'nin karşısına oturun ve onu seyre dalın. Bense oradaki birkaç turistten biri olmanın keyfini sürdüm ve bol bol insansız Petra fotoğrafı çektim. 10. Altın Kural: Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe akşamları Petra by Night düzenleniyor. Bu etkinlik için Hazine'ye kadar olan tüm geçit ve Hazine'nin önü mumlarla süsleniyor. Petra by Night'ta mum ışığında yürüyerek Hazine'ye ulaşıyorsunuz. Ardından Hazine'nin önünde yere serilmiş kilimlere oturuyorsunuz ve ikram edilen şekerli çayı içiyorsunuz. Etkinliğin başlaması için tüm turist kalabalığının yerini alması gerekiyor. Etkinlik kısa bir konuşma ve bir müzik dinletisinden oluşuyor. Beklentiniz büyük olmasın. Bence mum ışığında yürümek ve mum ışığında Hazine'yi seyretmek burada önemli ve değerli olan. Petra'nın oldukça pahalı bir turist aktivitesi olduğunu belirtmem gerekiyor. Petra'ya giriş ücreti tek kişi için 50 Dinar. Petra by Night ise kişi başı 17 Dinar. Petra'da yeme içme olanakları olduğunu yukarıda belirtmiştim. Ancak fiyatları çok da uygun sayılmaz. Petra, zaten oldukça turistik bir yer. Ancak insanın öğle yemeği yemeden geziye devam etmesi de oldukça zor. Petra'nın içinde, tarihi yapıların arasında Mövenpick otele ait bir restoran var ve açık büfe öğle yemeği sunuyor. İki kişi toplam 42 Dinar ödeyerek muhteşem bir öğle yemeği ziyafeti çektiğimizi söylemeliyim. Manastır çıkışı öncesi enerji depolamak kesinlikle gerekli. Petra tarihi şehrin hemen yakınında birçok konaklama imkanı mümkün. Ancak biz konaklama için Little Petra'yı seçtik. (Little Petra Petra arası arabayla 15 dakika civarı). Bunun en önemli sebebi kaldığımız Bedevi Kampı'nın oldukça iyi yorumlar almasıydı. İsmi Seven Wonders Bedevi Kampı. (Gecelik 40 Dinar kahvaltı dahil, akşam yemeği ekstra 10 Dinar karşılığında). Dana'da kaldığımız Bedevi Kampı'ndan komfor açısından oldukça farklı olan bu Bedevi Kampı'nda elektrik ve sıcak su mevcut. Banyolar ortak ama oldukça temizdi. Akşam yemeği oldukça lezzetliydi. Bu Bedevi Kampı'nda yaptığımız kahvaltı 10 gün boyunca Ürdün'de yaptığımız kahvaltılar içinde en iyisiydi. Humus, Lübnan yoğurdu, Zahter, zeytinyağ, taze domates-salatalık hala tadı damağımda. Artık sabah kahvaltısında zahter yeme alışkanlığımız var ise bunun sebebi Seven Wonders Bedevi Kampı'dır. Akşam odun ateşinin etrafında toplanıp çay içip sohbet etmek de çok keyifliydi. Bir de bu kampı o kadar güzel ışıklandırmışlar ki. Kısacası şiddetle tavsiye ederim. Bu kampın tek dezavantajı Petra'yı gezdikten sonra Petra by Night için bekleme süresini cafe-restoran tarzı yerlerde geçirmiş olmamız. Otelimiz Petra'ya yakın olmuş olsaydı akşam otelimize gidip dinlenebilir, Petra by Night öncesi enerji toplamış olurduk.(Little Petra Petra arası ulaşımımızı kamp sağladı. Bunun için de tek yöne 5 Dinar ödedik). Biz Petra'ya Dana'dan geldik ve bunun için yaklaşık 25 Dinar ödedik. Petra sonrası Wadi Rum'a geçtik. Petra Wadi Rum arası taksi içinse 40 Dinar ödedik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdunde-5-durak-wadi-rumda-col-macerasi/", "text": "Ürdün'ü tatil için seçenlerin gerçek bir çöl deneyimi yaşamadan gideceklerini düşünmüyorum. Bu deneyimin yaşanacağı yer ise Wadi Rum. Wadi Rum'da yaşacaklarınız, Ürdün maceranızı unutulmazlar arasına sokacak, bana güvenin. Wadi Rum, Arabistanlı Lawrence'ın çölü olarak ün salmış. Lawrence, burada uzun yıllar yaşamış ve Osmanlı zamanında Arap isyanının çıkmasını desteklemiş bir İngiliz gizli ajanı. Bu isyan sırasında Lawrence'ın kullandığı karargah da Wadi Rum'da. Sonsuzluk hissi veren Wadi Rum'da kayaların, dağların öbek öbek yer alması, bu kayaların rüzgarın ve sıcaklık değişimlerinin etkisiyle çok farklı şekillere bürünmüş olması ve sarıdan, kırmızıya çölün farklı renklerde oluşu ortaya tam bir görsel şölen çıkartıyor. Size bizim bir gece misafir olduğumuz Obeid's Bedevi Kampı'nı tavsiye ederim. Yukarıda saydığım deneyimlerin hepsini en iyi şekilde bu kampta yaşayabilirsiniz. Çalışanların hepsi güleryüzlü ve kamp ortak alanları ve odalar oldukça temiz. Bedevi Çadırında Konaklama Maliyeti: Obeid's Bedevi Kampı'nda bir gece konaklama için kahvaltı dahil kişi başı 25 Dinar ödedik. Bu kampı Petra'da kaldığımız Bedevi Kampı'nın tavsiyesi üzerine aynı günün sabahı ayarladık. Öncesinde yaptığımız araştırmalar sırasında bir gece Bedevi Kampı'nda konaklamanın az çok 25-30 Dinar olduğunu keşfetmiştik. Bu fiyatın daha üstünü bence ödemeyin. Seyahatinizin Wadi Rum kısmını ayarlamada ise acele etmenize gerek yok. Wadi Rum'un giriş kapısına ulaştığınızda tüm seçeneklere bakıp orada direk fiyat pazarlığı yapabilirsiniz. Anlaştığınız kamp çalışanı sizi Wadi Rum'un giriş kapısından alıp kamp yerine götürecektir. Konaklama fiyatına kahvaltı ve akşam yemeği dahil. Öğle yemeği ise dahil değil. Biz, öğle yemeği için ek olarak kişi başı 7 Dinar ödedik. Bence, kampın temizliğinin yanı sıra sabah kahvaltısının ve akşam yemeğinin gerçek Bedevi kültürünü yansıtması önemli. Sabah kahvaltısında humus, yoğurt, zahter olması ya da akşam yemeğinin kumda pişirilmesi gibi ayrıntıları fiyat pazarlığı sırasında sormalısınız. Ayrıca, Wadi Rum'a girişte giriş ücreti olarak kişi başı 5 Dinar ödemeniz gerekiyor, bu da aklınızda bulunsun. Wadi Rum'u keşfetmenin en güzel yolu Jeep'le çöl safarisi yapmak. Jeep turları 2 3 ve 4 saat olmak üzere standartlaştırılmış. Burada turları belirleyen şey görülen yerler. Örneğin, 2 saatlik tur içinde Bilgeliğin 7 Kulesi'ni, geçmişi M. Ö yıllara dayanan yazıları, kaya üzerindeki işaretleri, Arabistanlı Lawrence'ın yüzü ve onun yaşadığı evi göreceksiniz. Bence 2 saatlik turda tam olarak çölü keşfetmek mümkün değil. Doğanın oluşturduğu kayadan köprüler ya da vadiler 4 saatlik turun kapsamında ki benim favorim doğal köprü. Ancak jeep üzerinde çölde 4 saat yol almak da oldukça yorucu. Biz sıkı bir pazarlıkla 4 saatlik turu kapsayan hemen hemen herşeyi 2 saat 15 dakika içinde gezdik ve 3 saatlik tur parası ödedik. Benim tavsiyem, jeep turu sırasındaki görülecek yerleri önceden inceleyip görmek istediklerinizi bir şekilde kapsayacak bir tur pazarlığı yapın. Ürdün'de altın kural: Pazarlık edin ve her zaman birkaç yerden fiyat alarak fiyat karşılaştırması yapın. Jeep turunu organize ettikten sonra geriye çölün keyfini çıkartmak kalıyor. Çölde develerle gezinmek apayrı bir deneyim. Bunun için de farklı alternatifler mümkün. Örneğin 3 gün boyunca deve üzerinde yol alabileceğiniz gibi 2 saatlik bir tura da katılabilirsiniz. Biz yine biraz araştırma sonrası akşam güneş batarken deve ile yapılacak bir gezintinin keyifli olacağına karar verdik. Bu tur, bizim kamptan güneşin batışını seyredeceğimiz tepeye gidiş ve oradan dönüş olmak üzere toplam 1 saat sürüyor. 1 saatin tamanında deve üzerinde değilsiniz ki bence bacak kasları için iyi bir durum bu. Gün batımını seyredeceğiniz bir tepeye deve üzerinde gidip, gün batımını tepeden seyredip yine deve üzerinde kampa geri dönüyorsunuz. Gün batımında 1 saat deve ile gezmek için biz kişi başı 15 Dinar ödedik. Petra'dan Wadi Rum'a giden tek bir otobüs var o da sabah 6:30'da. Wadi Rum'a ulaşmanın en az maliyetli yolu bu olmakla beraber sabahın çok erken saatinde bu otobüsü yakalamak bizim için mümkün olmadığından biz ikinci seçenek olan takside karar kıldık. Petra Wadi Rum arası taksiyle yaklaşık 60km ve aşağı yukarı 35 Dinar tutuyor. Akabe'den Wadi Rum'a giden otobüsler var. Eğer taksi ile gidecekseniz aşağı yukarı 30 Dinar tutacağını düşünüyorum. Wadi Rum'un gerçek bir çöl olduğunu unutmamak gerek. Gündüzleri oldukça sıcak geceleri ve sabah erken saatte ise oldukça serin. Mart Nisan Mayıs zamanı Wadi Rum için oldukça ideal. Akşamları soğuk olmakla beraber gündüzleri katlanılabilir bir sıcaklık var. Gündüz sizi güneşten koruyacak ince kıyafetlere, şapkaya, güneş kremine ihtiyaç duyacaksınız. Bunun yanı sıra yanınıza sizi sıcak tutacak polar, pantolan almayı da ihmal etmeyin derim. En başta dediğim gibi, Wadi Rum'da yaşacaklarınız, Ürdün maceranızı unutulmazlar arasına sokacak, bana güvenin."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/urdune-gitmek-icin-15-sebep/", "text": "10 gün boyunca Ürdün'ü kuzeyinden güneyine arşınladık ve her gün yepyeni bir Ürdün yaşadık. 1- Çünkü, Modern Dünya'da ayakta kalmış en güzel Antik Kent \"PETRA\" Ürdün'de. 2- Çünkü, WADİ RUM'da, çölde, muhteşem bir gün batımını seyre dalabilirsiniz. 3- Çünkü, Dana'da, koruma altına alınmış doğada, muhteşem doğa yürüyüşleri yapabilirsiniz. 4- Çünkü, Ürdün'ün \"Grand Kanyonu\" Wadi Mujib insanı güzelliğiyle büyülüyor. 5- Çünkü, deniz seviyesinin yaklaşık 400 metre altında olmasıyla \"Dünya'nın en derin noktası olma\" özelliğini taşıyan Ölü Deniz'de, batmadan su yüzeyinde kalma deneyimi yaşamak gerek. 6- Çünkü, Tevrat'a göre Hz. Musa'nın Vaat Edilen Toprakları gördüğü ve öldüğü dağdan, \"Nebo Dağı'ndan\", bu topraklara bakmak demek, günümüzde hala devam eden savaşların nedenine bakmak demek. 7- Çünkü, Akabe'de, Kızıldeniz'in sularında serinlerken karşı sahilin İsrail ve Mısır toprakları olmasının yarattığı şaşkınlığı yaşarsınız. 8- Çünkü, Bedevi Kültürü'nü tanımak, Bedevi çadırında kalmak bu hayatta yaşanacak en değişik deneyimlerden biri. 9 Çünkü, lezzetli kebablar, humus, falafel ve muhteşem künefe Ürdün'de yenir. 12- Çünkü, kadın erkek herkesin, heryerde sürekli içtiği Nargile kültürünü Ürdün'de yaşabilirsiniz. 13- Çünkü, bir aşağı, bir yukarı... Dar sokaklar, dik merdivenler, çöl kumu renginde Amman evleri... Tepeden şehri seyre daldığınızda kulağınıza çalınan Ezan sesi, akşam güneşinde sarıya bürünen şehrin silüeti... Ürdün'ün başkenti Amman ancak yaşanarak anlaşılır. 14- Çünkü, Bedevi rehberinizin çantasından sürpriz bir şekilde küçük bir demlik ve çay çıkarıp doğada size Bedevi çayı pişirmesi yüksek bir olasılığa sahiptir. 15- Çünkü, işte böyle fotoğraflar çekebilirsiniz.."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/valensiya-geri-rehberi/", "text": "İspanya'nın en büyük üçüncü kenti Valensiya'ya gitmeye hazırlanan sizler, ülkenin en çarpıcı mimarilerinden birini göreceğinizi, zarif \"art nouveau\" yapıların yanı sıra Gotik ve Rönesans anıtları arasında gezineceğinizi biliyor musunuz? Dinamik müzeler, çeşitli restoranlar, hareketli gece hayatı, harika mağazalar ve birkaç kilometrelik plajı ile Valensiya Akdeniz coşkusunu yaşatacak sizlere. Valensiya'ya Türk Hava Yolları ile direk uçmak mümkün. Uçuş süresi yaklaşık 4 saat. M. Ö 138 yılında kurulmuş. Yaklaşık 809.000 nüfuslu ve İspanya'nın 3. büyük kenti. Yılda yaklaşık 4milyon turist ziyaret ediyor. \"Agua de Valencia\" yani Valensiya'nın suyu adlı içeceği muhakkak deneyin. İçinde cava, portakal suyu, cin ve votka var. Bu içkinin ilk yapıldığı bar Valensiya'daki Cafe Madrid. Bu içkiyi içebileceğiniz diğer bir mekan ise Cafe de las Horas. Biz denemedik ama ismini çok duydum o nedenle burada bahsediyorum. Valensiya'da genellikle kışın çok soğuk olmaz ve Ocak/Şubat aylarında bile dışarıda oturabilirsiniz. İlkbahar ve sonbahar kültürel etkinliklerin en canlı mevsimleridir ve güzel hava da garantidir. Yaz ayları ise birazcık rahatsız edici derecede sıcak olabilir, ancak yazın da plajlarında serinlemek mümkündür. Yani bu şehir yılın 12 ayı için gezmeye uygundur. Valensiya'nın en önemli festivallerinden biri olan Las Fallas baharın gelişi sebebiyle yapılıyor ve 2018 tarihinde de 15-19 Mart tarihleri arasında yapılacak. Seyahatinizi bu döneme denk getirebilirsiniz. Katedralin hemen yanıbaşındaki birçok kafe ve barın bulunduğu tarihi Carmen semtinde dolaşmalısınız. Art nouveau mimariye sahip Central Market'teki muhteşem meyve, sebze ve balıkları denemelisiniz. 15. yüzyılda ipek alışverişinin merkezi olan La Lonja'ya uğramalısınız. Yazın gittiyseniz plajlarında denize girmeyi ihmal etmeyin. Biz halk otobüsüne atlayıp bir halk plajına gittik ve yarım günümüzü sahilde geçirdik. Fütüristik Sanat ve Bilim Kenti'ne bir göz atın ve Oceanografic akvaryumunu kaçırmayın. 1950'li yıllara kadar şehrin çevresinde akan Turia nehrinin yatağı taşkınlar sonrası değiştirilmiş. Nehir yatağı artık Valensiya halkının yürümesi, koşması ya da keyifli zaman geçirmesi için bir park haline dönüştürülmüş. Bisiklet kiralayıp bu bahçeleri gezebilirsiniz. Biopark'taki hayvanlara ve Museo de Bellas Artes'deki önde gelen İspanyol sanatçıların tablolarına bakın. Ulusal Seramik Müzesi'ni dıştan bile görmeyi ihmal etmeyin. Paella'nın anavatanında olduğunuzu hatırlatırım. Bu nedenle Paella yemeden dönmemelisiniz. Şehir çevresindeki kırsal kesimde muhteşem sebze çeşitleri yetiştiriliyor, böylece lokantalarda harika sebzeler yemeniz mümkün. Ve tabii ki Akdeniz'de olmanın yanında, balık ve kabuklu deniz hayvanları da gerçekten çok taze. Biz 2 defa Valensiya'ya gittik ve bu iki seferde de yemek yediğimiz yer olan Taska Hogan bizi hiç hayal kırıklığına uğratmadı. (Adres: Calle Vallanca 3). Burada paella denemedik ancak biber kızartması, kalamar, karides tava denedik ve çoook beğendik. İspanya'da sarımsaklı ve domatesli ekmek de muhakkak denenmeli. (Toska Hogan'da yediğimiz Gambas al a jillo, ensalada Valenciana, calamares romana, pan con tomate, su ve cervesa için toplam 38 Euro ödemişiz). Paella'yı yediğimiz restoranın ismi ise El Rall Restoran. (Paella ve 2 tapas için 51 Euro ödemişiz). Bunun dışında birçok tapas bar denedik ve bol bol tapas yedik. Hepsinden de memnun kaldık. Gözünüze güzel gelen tapas barlara girin ve masaya oturmadan barda tapaslarını deneyin derim. ve bizim favorimiz olan merkez marketten bol bol alış-veriş yapıp taze meyve sebze yedik. Yazın gitmenin avantajıyla kiraz, karpuz, pembe domates ve bibere doyduk diyebilirim. Biz 2 defa Valensiya'ya gittik demiştim ya her ikisinde de kalacağımız yeri booking. com'dan ayarladık. İkinci kez gittiğimizde kaldığımız yerde ortak mutfak vardı. Böylece marketten alış-veriş yapıp kendimiz hazırlamıştık yemeğimizi. Siz de mutfaklı bir yer bulabilirsiniz. Off the Road on the Track Akdeniz'in güzel şehri Valensiya'daydı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/venezuela-1-amazonun-gizledigi-kayip-dunya-roraima-dagi/", "text": "2.810 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek kuvars dağı Roraima'ya tırmanışımız inanılmaz bir maceraydı ve yaşattıklarıyla bizim için inanılmaz bir tecrübe oldu. Doğasına aşık olduğumuz Roraima'ya önümüze çıkan her engeli tek tek aşarak tırmandık, ulaştık. Çok zorlandık, çok yorulduk, belki de çok korktuk; ancak Roraima bunların hepsine değdi. \"Yeşil Çöl\" olarak adlandırılan Gran Sabana göz alabildiğince yeşilin her tonunu barındırmasına rağmen üzerinde hemen hemen hiçbir canlı yaşamıyor. Çünkü Gran Sabana bölgesindeki toprakta başka canlıların yaşamını sağlayacak hiçbir mineral yok. Bu nedenle insanı büyüleyen yeşil rengine rağmen burası bir çöl aslında. Bu çölü özel kılan bir neden daha var: Gran Sabana'da yer alan Roraima Kuvars Dağı ve Roraima gibi diğer kuvars dağlar. Dünya'da çok az bölgede bulunan, oluşum şekli ve şu andaki görünümü itibariyle kuvars dağlar dünyadaki diğer dağlardan çok farklı. Bilim insanları kuvars dağların oluşumuna ait iki teori üzerinde duruyorlar. Bunlardan gerçeğe en yakın olanını, yani bulunan bulgularla en çok desteklenen teoriyi ben bloğumda sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünya'nın ilk oluşumu zamanında bundan milyarlarca yıl önce tüm kıtalar bir bütün kara parçasıydı. Afrika Kıtası Amerika'dan koptuktan sonra Afrika Kıtası'dan Güney Amerika'ya doğru su kütleleri akmaya başladı. Meteorların çarpasıyla Güney Amerika'da oluşan büyük çukurlar bu su kütlelerinin taşıdığı toprakla dolmaya başladı. Geçen milyon yıllar boyunca bu çukurlarda biriken toprak magmanın da etkisiyle taşlaştı. Bölgede oluşan erozyonlar bu çukurların etrafındaki daha yumuşak toprağı aşındırınca çukurları dolduran ve artık taşlaşmış olan yapı bölgede ayakta kalmayı başardı. Geçen milyon yıllar boyunca rüzgarın da aşındırmasıyla bu yapının zayıf kısımları aşındı ve aşağı doğru çöktü. Bunun sonucunda kuvars dağlar bugünkü şeklini aldı. Kuvars dağları Güney Amerika'daki birkaç ülke dışında, ki bunların arasında Venezuela var, Afrika'da bulmak mümkün. Ancak Afrika'daki kuvars dağlar oldukça alçak (100-200 metre yüksekliğinde). Roraima Kuvars Dağı ise dünyadaki en yüksek kuvars dağ olması nedeniyle (2.810 metre) daha bir özel ve biz 6 günlük bir yürüyüşle bu dağa tırmanmayı hedefliyoruz. Roraima aynı zamanda Brezilya ve Guyana sınırında. Yürüyüş sırasında Brezilya, Venezuela ve Guyana'nın oluşturduğu sınıra çok yaklaşmış olacağız. Bilim insanları bu dağların oluşumunu teorilerle anlatadursun, gelin ben size yerlilerin inanışını anlatayım. Bundan yıllar yıllar önce Venezuela'da Kukenan ve Tek nehirlerinin kıyısında büyük bir kabile yaşarmış. Bu kabile dalları göklere kadar uzanan dev gibi bir ağacın etrafında hayatlarını sürdürürlermiş. Uzak diyarlardan bir genç bu ağacın göğe uzanan dallarını görmüş ve bu ağacın köklerini görebilmek için düşmüş yollara. Yağmur ormanlarını aşarak bu kabilenin yaşadığı bölgeye ulaşmış. Gel gör ki ağacın köklerini bulmak için buralara kadar gelen genç kabilenin şefinin kızına aşık olmuş. Ancak kabile şefi bu aşka onay vermemiş ve iki genci öldürmek için bu ağacın gövdesine bağlamış. İki genci yakmak için yakılan küçük ateş gençlerin ruhlarıyla büyümüş ve tüm ağacı sarmış. Kabile bu ateşi söndüremeyince tüm ağaç simsiyah olana kadar yanmış ve tüm meyveleri etrafa saçılmış. Bu yangın sonrası ağaç köke yakın bir yerden kırılınca gövdesi Canaima Bölgesi'ne düşmüş. İşte bu dev ağacın kalan kökü Roraima Kuvars Dağı, Canaima Bölgesi'ne düşen gövdesi de Auyan Kuvars Dağı. Etrafa saçılan meyveleri de diğer küçük kuvars dağları oluşturmuş. Roraima'nın yerlilerin dilindeki anlamı meyvelerin anası demek. Bu efsaneye inanan yerliler çok yakın zamana kadar insanların Roraima Dağı'na tırmanmasına izin vermiyorlarmış. Çünkü onlar için bu dağ kutsal. Bu dağı yerliler dışında bulup kitabında anlatan ilk kişi Walter Raleigh (1596). Bu dağa ilk tırmanan kişi ise bir İngiliz ve biz bu İngilizin yolunu takip edip zorlu bir rampadan Roraima Dağı'na tırmandık. Roraima Dağının karşısındaki kuvars dağının ismi ise Kukenan Dağı. Kukenan kirli su anlamına geliyor. Kukenan Nehri'nin suyunun kahverengi renginden geliyor bu isim. Bu nehrin yerlilerin dilindeki ismi farklı; anlamı ise İntihar. Savaşı kaybeden kabile şefleri savaş sonrası bu dağdan atlayarak intihar ediyorlarmış. Bu nedenle ismi intihar dağı olarak kalmış. Sabah saat 8:40 sularında tüm ekip rehberimiz eşliğinde ve kamp eşyalarımızı taşıyan yerlilerle birlikte yürüyüşe başladık. İlk olarak bürokratik bir işlem yaptırmamız gerekiyordu. İsimlerimizle birlikte toplam kaç kişi bu yürüyüşü gerçekleştirdiğimiz oradaki resmi birime bildirilmeliydi. Tamamen güvenlik amaçlı bir işlem bu. Eğer yürüyüş sırasında herşey yolunda gitmez ve zamanında ana kamp yerine dönemezsek birileri bizi aramaya gelecek bu sayede. İlk günkü program Roraima Dağı'na doğru düz sayılacak bir parkurda yaklaşık 6 saatlik bir yürüyüşü içeriyordu. Yürüyüşün ilk saatinde zorlandık diyebilirim. Yaklaşık 10-12 kilo gelen sırt çantaları ve etkili olan güneşle beraber parkurun ilk aşamasının yukarı doğru çıkış olması bizi tahmin ötesinde zorladı. Ekibin geri kalanı bizden yaşca büyük olmasına rağmen kondisyonlarının çok iyi olması yürüyüş tempomuzu yükseltti. Ne de olsa hepsi sürekli bu tür trekking tatilleri yapan Almanlar ve bu tür yürüyüşlere her türlü hazırlıklılar. Ancak 1 saat sonra biz de alışma sürecimizi atlattık ve tempoya ayak uydurduk. İlk mola yerimizde yani saat 11 sularında rehberimiz yolun neredeyse yarısını tamamladığımızı söyleyince Fatih ve ben tempoyu düşürmeye karar verdik ve doğanın tadını çıkartmaya başladık. Bunun normal bir şehir yürüyüşü olmadığını aksine 6 günlük serüvenimizde bizi zaman zaman zorlayacak parkurların olduğunu ilk gün yaşayarak öğrendik. Çok küçük bir çay üzerinden geçerken kaygan taşlar nedeniyle ayağım kaydı ve ayak bileklerimin üstüne kadar çamura battım! Bundan sonra artık tam olarak yürüyüşe konsantre olmuştum. Saat 12:00 sularında öğle yemeğini yiyeceğimiz alana ulaşmıştık. Öğle yemeği hazır olana kadar yakındaki Tek Nehri'nde ayaklarımızı suyun içine sokarak biraz rahatladık. Saat 13:30 sularında tekrar tüm ekip yürüyüşe başladık. Asıl şimdi zorlu bir parkur bizi bekliyordu. Akşam konaklayacağımız alana ulaşmak için iki nehir geçmemiz gerekiyordu. Nehirlerin zeminindeki taşların çok kaygan olması nedeniyle rehberimiz yalın ayak ya da çorapla nehir içinde ilerlememizi tavsiye etti. Böylece zemini daha iyi hissedebilir ve dengede durabilirdik. Ben Alex'in tavsiyesine uyarak çorapla nehirde ilerledim. Tek Nehri çok geniş olmadığı için burayı çabuk atlattık. İlerlemeye devam ettikçe bizi çok şiddetli bir yağmurun beklediği anlaşılıyordu. Dağın etrafında kara bulutlar vardı ve anlaşılan ilerde yağmur yağıyordu. Ancak yaşanmadan hiçbir şeyi tam anlamak mümkün değil. İlk nehri geçtikten yaklaşık 30-35 dakika sonra bir anda çok şiddetli yağmura yakalandık. Rehberimiz ve ekipten 4 kişi bizim çok önümüzdeydi. Biz geriye kalan 4 kişi çok hızlı bir şekilde yağmurluklarımızı giyip ve elektronik eşyaları koruma altına aldıktan sonra ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Ya geri dönüp yol üzerindeki küçük bir kiliseye sığınacaktık ya da yola devam edecektik. Biz yanlış olanı seçtik ve yola devam ettik. Artık iş işten geçmişti. İkinci nehre ulaşmak için yağmur sularından iyice kayganlaşmış dik bir yolu katetmemiz gerekiyordu. İşte o an nasıl bir serüvene kalkıştığımızı çok ciddi bir şekilde anladık. Kaygan zemin üzerinde deli gibi yağmur yağarken dik yokuşu inmeye başladık. Alex, rehberimiz, bize yardım için geri dönmüştü ve önümüzden ilerleyerek ayağımızı nereye basmamız konusunda bize yardımcı oldu. Ne de olsa o bu bölgeyi tanıyordu. Kukenan Nehri'ne ulaştığımızda yağmurluk dışında kalan her yerimiz sırılsıklam olmuştu. Nehre ulaştığımızda yapabileceğimiz başka birşey olmadığından ayakkabılarımızla nehir üzerinde ilerlemeye başladık. Nehrin diğer tarafına geçtiğimizde artık ayakkabılarımız küçük bir havuza dönüşmüştü. Ekibin önde giden kısmı bu şiddetli yağmura yakalanmadan kamp alanına ulaşmıştı. Biz ise arkadan gelen 4 zavallı kamp alanına ulaştığımızda üzerimizdeki yağmurluğun altında kalan kısımlar dışında sırılsıklam olmuştuk. Çadırlar kurulup biz içlerine geçene kadar elimizden geldiğince tüm ıslak eşyalardan kurtulup ısınmaya çalıştık. İlk gece Kukenan Nehri'nin kıyısına kamp kurmuştuk. İkinci gün ise bu kamp alınından Roraima Dağı'nın eteklerinde olan diğer kamp alanına kadar yürümemiz hedefleniyordu. Öncelikle Kukenan Nehri'nin geçişiyle ilgili bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kuru sezonda bu nehri aşmak daha kolayken, yaş sezonda yükselen su seviyesi nedeniyle burayı geçmek oldukça tehlikeli. 2007 yılında bu nehri geçmeye çalışan bir yerli taşıyıcı boğularak ölmüş. Bu nehri hafife almamanızı tavsiye ederim. Bu yolu bizim için zorlu yapan en önemli neden sandaletlerimizle bu yolu yürümek zorunda oluşumuzdu. Trekking ayakkabılarımız bir gün önceden ıslandığından kurumaları için çantalarımızla asılıydılar. İkinci gün öğlene doğru yine yağmura yakalandık; ancak bir gün önceki kadar şiddetli değildi. Sabah 8:15 sularında başladığımız yolculuk yaklaşık 14:00'e doğru bitti. Yol bu kadar uzun değil aslında. Trekking ayakkabılarımızın olmayışı bizi zorladığı için yolu biz yavaş tempo yürüdük. Normalde 3-3,5 saatte alınabilir, ki dönüşte aynı yolu 3 saatte aldık. 2. gün kamp alanımız Roraima Dağı'nın eteklerindeydi ve buradan Roraima daha heybetli görünüyordu. İlk defa burada başka gruplara denk geldik. Sırası gelmişken bahsetmekte yarar görüyorum. Roraima Dağı'na bizim gibi bir firmanın organizasyonuyla çıkabilirsiniz. O zaman tüm kamp eşyaları ve yiyecek-içecek organizasyonu onlar tarafından yapılıyor. Bu sayede siz sadece kendi eşyalarınızı taşıyorsunuz. Biraz paradan tasarruf edip kendiniz de çıkabilirsiniz. Ancak unutmayın yanında yerli rehber olmadan dağa çıkış kesinlikle yasak. Yerliden kastım Venezuelalı değil, oranın yerlisi. Bizim gruba da yürüyüşün başladığı gün bir yerli rehber katıldı. Yerli rehberi Parai Tepui'den ya da San Francisco de Yuruani'den bulabilirsiniz. Yolda dağa çıkartmak için turist arayan kişilere güvenmemekte yarar var. Dağda başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. Dağa çıkanların kendi çöpünü tekrar geri getirmesi gerekiyor. Bunu da atlamayın lütfen. Son zamanlarda Roraima macerasever turistler arasında ünlenmiş durumda. Bu nedenle doğa da turistlerin çöpleri nedeniyle tehlike altında. Herkesin duyarlı olması ve çöplerini aşağıya taşıması gerekiyor. Roraima Dağı'nın en tepesini görmenin başka bir yolu da helikopterle yapılan bir gezinti. Tırmanmak istemeyenler ve bu dağı görmek için fazlaca para ayırabilecekler için güzel bir seçenek. Eğer hava güzelse helikopteriniz Roraima Dağı'na iniş yaparak sizin birkaç güzel fotoğraf çekmenizi sağlayabilir. Dediğim gibi bu oldukça pahalı bir seçenek. Ancak tırmanmak herkese göre olmayabilir. Kamp alanımızın manzarası gerçekten çok güzeldi. Ayrıca bu kamp alanının yakınından 2 küçük çay geçiyor. Birisi içme suyu ve yemekler için kullanılan suyun tedariği için kullanıyor. Diğerinde yıkanabilir ya da kıyafetlerinizi yıkayabilirsiniz. Ben çamura bulanmış pantolonumu yıkamak istediğim için düştük yine çamurlu yollara, bulduk suyu. Çok güzel bir yerdi. Nehir gizli bir bahçenin içinden akıp geçiyor gibiydi adeta. Günlerdir beklenen asıl tırmanış günü geldi çattı. Turun 3. gününde dağın dibindeki kamp yerimizden ayrılıp Roraima Dağı'na tırmanışa geçtik. Zor olacağına dair hiçbir şüphemiz yoktu. Ancak zorluk derecesini hayal edemiyorduk. Bizi saran heyecan sabah uyumamıza izin vermeyince sabahın 5:00'inde kalktık. Kahvaltı sabah saat 7:00'de olduğu için oldukça çok zamanımız var diyerek 5:30'a kadar son günlerde yaşadığımız ilginç olaylar üzerine konuştuk. Bu tatil bizim hayal sınırlarımızın ötesinde çıkmıştı ve zorluk derecesi bizim sınırlarımızı zorlayacak düzeydeydi. İlk gün o şiddetli yağmura yakalanmamız bizim için tam bir şanssızlıktı. Sonrasında bir gün boyunca sandaletlerimizle o taşlı yollarda yürümek zorunda kalışımız bizi moralman yordu. Ancak doğada olmak böyle birşey. İnsan hiçbir zaman tam olarak ne ile karşılaşacağını bilemiyor. Bu nedenle de Münih'te yaptığımız hazırlıklar bizi bir yere kadar koruyabildi. Gerisini doğada yaşayarak öğrendik. Gün geçtikçe ilk günkü korkularımdan pek eser kalmadığını da belirtmeliyim. Sürüngen korkusu, böcek korkusu, hijyen konusu kendiliğinden geçip gitti. Çünkü daha büyük bir korkuyla başetmek durumundaydık. Tek derdimiz yürüyüş ve tırmanış sırasında ayağımızı sağlam basabilecek bir yer bulabilmek, kaymadan yol alabilmekti. Roraima'ya tırmanış bu nedenle bizim için çok önemliydi. Sabah saat 7:45 sularında 8 kişi yürüyüşe başladık. Rehberimiz arkadan gelecekti. Yürüyüşün ilk etabında ben vazgeçme noktasına geldim bile. Bir gün önce çamaşır yıkadığım nehri bugün geçmek zorundaydık. Burayı sorunsuz atlattık. İşte bu noktadan sonra asıl mücadele başladı. Sürekli yukarı tırmanmamız gerekiyordu. Bunun için de büyük taşların oluşturduğu yolda bu taşlara tutunarak, kimi zaman taşların üzerine doğru kendimizi çekerek ilerlemeye başladık. Ayağım kayar da düşerim diye düşünmekten ben bir ara taşlarda resmen asılı kaldım. Ayağımı koyacak hiçbir yer bulamadığımdan kıpırdamadan kaldım. Tamam dedim içinden buraya kadarmış, ben geri dönüyorum. Tabii ki pes etmedim ve tırmanmaya devam ettim. Bu arada çamurlu taşlardan üstümüz başımız, ayakkabılarımız ve fotoğraf makinesinin kabı dahil çamur içindeydi. Ben artık dediğim gibi temizliği çoktan kafamdan çıkartmıştım. Kendimizi çok kısa bir süre sonra yağmur ormanının içinde bulunca artık yürüyüşümüz bambaşka bir hal aldı ve yaklaşık 4 saat bu şekilde devam etti. Aralarda arkamızda bıraktığımız vadi manzarasıyla tam bir görsel şölene dönüştü ve çok ama çok keyifliydi. Yaklaşık 4 saat sonra Roraima'nın duvarlarının dibine gelmiştik. Dağın en tepesine ulaşmak için daha bir saatlik yolumuz vardı. Islak kıyafetlerle yol almak benim sinirlerimi iyice gerdi. Ancak sonra rehberimizin söylediği şey beni kendime getirdi. Sonuçta hayatımızda belki de sadece bir defa bu dağın en tepesinde olacaktık ve bunun için ıslanmamız da yorulmamız da normaldi. Muhteşem doğanın, manzaranın tadını çıkartmalıydık. O An kendime geldim ve herşeyi arkamda bırakıp tekrar fotoğraf çekmeye başladım. Yukarı çıktığımızda artık yorgunluktan ayakta duramayan ben yürüYÜşü omurilikten yönetmeye başladım ve sadece bana söylenen şuraya bas, şuraya tutun komutlarına uymaya başladım. Birara en azından ıslak t-shirtlerimizi değiştirelim dedik ve biraz da olsa ısındık. Kamp yerine ulaşmamız yaklaşık 1 saatimizi aldı. Muhteşem bir görsel şölen içinde Roraima Dağı'nın tepesinde yaklaşık 1 saat yürüdük ve artık kamp yerimize ulaşmıştık. Tabii ki alman arkadaşlar her zaman ki gibi bizden yaklaşık 1,5-2 saat önce kamp yerine ulaşmışlardı. İnsan değil makine bunlar... Ancak öğrendik ki onlar da şelaleyi geçerlerken bizim gibi ıslanmışlar. Bir arkadaşın uyku tulumu sırılsıklam olmuş. En kötüsü de bu olsa gerek. Dağın tepesinde hava sıcaklığı hissedilir derecede düştü ve gece de soğuk olacağı kesin. Uyku tulumu olmadan uyumak neredeyse imkansız. Biz kampa ulaştığımızda öğlen yemeğimiz hazırdı ve çok acıktığımız için önce o muhteşem ton balıklı salataya atladık, sonra ıslak kıyafetlerimizden kurtulduk. Bu sefer şanslıydık ve yağmur yerine çok güzel bir güneş vardı. Bu sayede kıyafetlerimizi kuruttuk. Tek beklentimiz ayakkabılarımızın da bir an önce kurumasıydı. Kampa ulaştıktan sonra ayrı bir heyecan insanı bekliyor oluyor: Yaş kıyafetleri kurutma, kalın birşeyler giyip ısınmaya çalışma, karnını doyurma, çadıra yerleşme ve bir nehir bulup temizlenme. Bunların hepsini yaptıktan sonra akşam yemeğine kadar birazcık uyuyabilirsek şanslıyız. Bugün ıslak kıyafetler içinde yürüyüşü tamamlamak zorunda olduğumuz için benim biraz ateşim çıktı. Ben yanımıza aldığımız ilaçlardan bir tane alıp akşam saat 18:00'e kadar uyumayı tercih ederken, Fatih biraz manzaranın keyfini çıkardı. Roraima'ya çıktığımız tarih 24 Aralık yani Hristiyan Alemi için kutsal bir gün. Bu nedenle akşam yemeğimiz çok güzeldi: Tavuk suyuna patatesli ve havuçlu çorba ve arkasından patates püresi ile bildiğimiz sucuk. Her geçen gün tadına kendi Türk mutfağımızdan alışkın olduğumuz yemekleri yedikçe, Kızılderililerin Türk olduğu iddiasına inanmaya bir adım daha yaklaşıyorum. Her gün annemin yaptığı, tanıdığım bildiğim yemekleri yedikçe yok artık diyorum, bu kadarı da olmaz. Venezuela'da şu ana kadar yemekle ilgili hiçbir sıkıntımız olmadı. Sırt çantalarımızı çadırımızda bırakıp Roraima Dağı'nın üzerinde keşfe çıktık bugün. Kamp yerimizi değiştirmediğimiz ve sırt çantalarımızı kamp yerinde bıraktığımız için diğer günlere kıyasla rahat bir gündü. Sabah 6:30'a kadar güzel bir uyku çeken ben dinlenmiş olarak soğuk ve yağmurlu bir güne başladım. Bugünkü kahvaltımız diğer günlere göre farklıydı: Çay ve kahve eşliğinde kek ve krosant... Önemli olan insanın ne yediği değil aslında, çayını muhteşem bir manzaraya karşı yudumlayabilmek... Bu görsel şölenin beynime kazınmasını istercesine uzun uzun seyrettim doğayı. Dağın tepesine çöken bulut ve ince ince yağan yağmur nedeniyle görüş alanımız iyice azalmıştı ancak havanın bu şekilde olması geziye ayrı bir gizem kattı diyebilirim. Roraima Dağı'nın herbir köşesi ayrı bir görsel şölen ve bizim amacımız tüm gün boyunca bu alandaki doğanın kendi eliyle yaratığı birbirinden farklı mucizeleri keşfetmekti. İlk durağımız Kristal Mağarası. Roraima Dağı'nın üzerinde irili ufaklı 25.000 km uzunluğunda mağara bulunduğu tahmin ediliyor ve biz bunlardan ilk olarak Kristal Mağarası'na gittik. İlk defa bir mağara içinde bu kadar çok ilerledim. Mağaranın içindeki kum taşlarını, tavanda gömülü altın ve gümüş madenlerini, içinde canlı organizma bulunan taşları keşfettik. İlginç bir deneyimdi bizim için. İkinci durağımız yine bir mağara. İsmi Fettschwalmvogel Mağarası. Bu mağara çok alçak olduğu için çok fazla ilerleyemedik. İçinde yaşayan ve mağaraya ismini veren kuşların ortaya çıkması için gruptakiler oldukça gürültü yaptı ancak tüm çabalar boşunaydı. Kuşları göremedik. Öğle yemeğimiz için tekrar kampa döndük ve ton balıklı makarnalarımızı yedikten sonra düştük yine yollara. Öğleden sonraki ilk durağımız Kristal Vadisi. Buradaki taşların nasıl oluştuğuna dair net bir bilgi olmasa da bilim insanları magmanın etkisiyle bu taşların oluştuğu görüşündelermiş. Rehberimizin aynı zamanda biyolog olması bizim bu tur sırasında çok farklı bilgiler edinmemizi sağladı. Her taşı, her çiçeği anlattı bize. Bu bilgiyi de kendisinden öğrendik. Ancak bu vadideki taşlar nasıl oluşmuş olurlarsa olsunlar sundukları görsel şölenin gerçekliğinde hepimiz hem fikiriz. Unutmadan buradan taş almak kesinlikle yasak. Herşey ait olduğu yerde kalmalı. Kristal Vadi sonrası rehberimizin sürekli olarak \"Jakuzi\" olarak adlandırdığı alana gittik. Aslında ilk çıkış noktamız jakuzi denilen bu yerde yüzüp rahatlamaktı. Ancak sürekli yağan yağmur buna imkan vermedi. Sadece seyretmek ve fotoğraf çekmekle yetindik bu muhteşemde yerde. Aslında Roraima üzerinde keşfedilecek daha çok yer vardı, ancak hava şartları buna izin vermedi. Uçurumun kenarına gittiğimizde muhteşem Gran Sabana manzarası bulabilmek isterdik. Ancak sadece beyaz bir sisti göre bildiğimiz. Bu nedenle Roraima'nın en yüksek noktası olan Maverik ve büyük pencere olarak adlandırılan başka bir uçurumu görmekten vazgeçtik ve kampa yöneldik. Kampa geri dönerken sırılsıklam olduğumuzu söylememe gerek yok sanırım. Birazcık güneş görebilmek için hepimiz dua etsek de sadece 2-3 dakika güneş yüzünü gösterdi. Bugün en azından günün kalan kısmını çadırda geçirdiğimizden yağmurdan bir önceki gün kadar etkilenmedik. Kampa geri döndüğümüzde bulduğumuz çay ve kahve bizi ısıtmaya yetti. Akşam yemeğine kadar da çadırımızın içinde dağdan inişimiz için stratejiler kurduk. Çünkü ertesi gün bizi çok zorlu bir parkur bekliyordu. Özellikle şelaleyi ıslanmadan nasıl geçeriz konusu bizi çok düşündürüyordu. Fatih'in bu konuda müthiş fikirleri olmadı değil :)) Acaba mayoyla mı geçsek şelaleyi diye bir fikir bile attı ortaya :)) Ki kendisi zaten bu fikri uyguladı. Ben kaygan taşlarla oluşan riski birazcık azaltabilmek için sırt çantamı bizim grupla yukarı çıkan Venezuelalılardan birine vermeye karar verdim. O'nun taşıdığı erzakları tükettiğimiz için kendisinin taşıyacağı birşey kalmamamıştı. Kendisi 150 Bolivar karşılığında benim sırt çantamı taşıdı. En azından bu sayede dengemi daha rahat sağlayabildim. Akşam yemeğimizi buz gibi havada yedikten sonra 19:00 gibi çadırlarımıza çekildik. İçtiğimiz çorba ve sonrasında yediğimiz etli pilav hem içimizi ısıttı hem de ertesi güniçin gerekli enerjiyi verdi. Roraima Dağı'ndan iniş oldukça kötü bir havada başladı. Eveeet 6 günlük trekking yolculuğumuzun son gününe geldik. Son gün Tek Nehri'nin kıyısındaki kamp yerinden ayrılıp ana kamp yerine, Parai Tepui'ye doğru yürüyerek 6 günlük maceramızı tamamladık. Dağdan indikten sonra artık tamamdır diye sevinirken aslında son günde de bizi uzun ve yorucu bir yürüyüşün beklediğini tamamen atlamışız. Ayrıca 5. gün Roraima Dağı'nı inerken bacak kaslarımızın ne kadar çok zorlandığını son gün yaşayarak anladık. Çok küçük bir iniş çıkış bile kaslarımızı çok fazla yoruyordu. Son günün en zorlayıcı kısmı havanın inanılmaz sıcak olması ve buna karşılık yol üzerinde hemen hemen hiç gölge alan bulunmaması. Bu sebeple son gün sabah saat 5:30'da yürüyüşe başlayalım diye fikir sunanlar bile oldu. Ancak sabahın o saatinde uyansak bile yürüyüşe başlayacak enerjimiz olmayacağından sabah saat 7:00'de yürüyüşe başlamaya karar verdik. Sabah krep ve sahanda yumurtadan oluşan kahvaltımızı yaptıktan sonra saat 7:15 sularında yola çıkmaya hazırdık. Çok keyifli başlayan yolculuğumuzun ilk yarısı yine çok keyifli devam etti. Ancak ikinci yarısında etkili olan güneş ve yorulan kaslar nedeniyle zorlanmaya başlamıştık. Bunda artık bitişe varmak istemenin sabırsızlığının da payı vardı diyebilirim. Her çıkılıp inilen tepenin arkasında ana kamp yerini göremedikçe sabırsızlığımız iyice arttı. Beklenen An'a saat 11:45 sularında ulaştık. 6 günlük trekking turumuz artık bitmişti. Yupppiiiii!!!! Başardık!!! Bir süre oturup 6 günlük maceramızın ana sebebi olan ve üzerinde 2 gün geçirdiğimiz Roraima Dağı'nı seyrettik. \"Biz o dağın üzerine çıktık!\" diyebilmek inanılmaz bir duygu. Doğa bu 6 günlük turumuz sırasında bize çok şey öğretmişti ve bu deneyimlerle sanki bambaşka insanlar olarak geri dönmüştük. Çok güzel tekrar tekrar okudum resimlere baktım gitmiş görmüş gibi oldum.. Merhaba Çiğdem, tam da dediğin gibi zorlu ama çoook keyifliydi. O bölgeyi şiddetle tavsiye ederim. Ben tesekkür ederim, mesajiniz icin. Acikcasi uzun bir yazi olmustu ancak orada dagda gecirdigimiz 6 gün o kadar dolu doluydu ki daha kisa yazamadim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/venezuela-2-orinoco-delta-guacharo-magarasi-ve-karayip-sahilleri/", "text": "Roraima Dağı... Dünya'nın en yüksek Tafel Dağı. İnternette yaptığım araştırmalara göre bu dağa tırmanan ilk Türkler biz olabiliriz. Henüz bu dağa tırmanan bir maceraperestin bloğuna internette denk gelmedim. İlk olmasak da Roraima benim hayatımın şu ana kadar en büyük, en önemli tecrübesi. 6 günlük bu maceranın notlarını sizlerle Venezuela tatil notlarımın ilk bölümünde paylaşmıştım Link: Venezuela-1: Amazonun gizlediği kayıp dünya. Ancak macera bu kadarla sınırlı değildi. Sıra geldi maceranın ikinci bölümüne. İtiraf ediyoruz evet Venezuela bir tatil değildi. Tam tersine bir challenge idi. Ya da almanların deyimiyle tam bir 'Herausforderung'. Hala arkadaş sohbetlerinde neden Venezuela'yı seçtiğimizi anlatmak için enerji sarf ediyoruz. Maldive'lere gidip yatmak varken çekilen bunca sıkıntı, neden??? :)) Bizce, tatil demek, o kısıtlı zamanda yepyeni bir kültürü keşfetmek demek. Bizce tatil demek, gidilen yeri herşeyiyle yaşamak, anlamak demek. Bizce tatil, kendini o kısıtlı zamanda her açıdan zorlamak, geliştirmek ve dönüşte kendindeki gelişimi görmek demek... Venezuela ise bu açılardan bakıldığında bizim için en doğru seçimdi: Doğa, 6 günlük trekking turumuz sırasında bize çok şey öğretmişti ve bu deneyimlerle sanki bambaşka insanlar olarak geri dönmüştük. Bu noktadan Tafel Dağ'larını ve Yuruani Nehri'ni seyrettik ve fotoğrafladık. Uzun ve dolu dolu geçen günümüzün sonunda artık çok yorgunduk ve biran önce banyo yapmak istiyorduk. Km 88'de ki kalacağımız otele vardığımızda saat akşam 18:00 sularıydı ve karanlık basmıştı çoktan. Ekvator çizgisine yakın olduğumuz için burada gece ve gündüz birbirine eşit ve akşam çok erken saatte karanlık basıyor. Km 88 çok da gezilip görülebilecek bir yerleşim alanı değildi. Burası altın madenciliğinin yapıldığı bölge ve her yerden çok farklı insan buraya çalışmaya geliyor. Rehberimiz bu bölgenin çok da güvenli olmadığını söyledi. Bu sebeple akşam yemeğini otelde yemeğe karar verdik. Evet sonunda medeniyetin sunduklarından yararlanmaya geldi sıra. Sıcak su bulamasak da artık içinde banyo yapabileceğimiz bir dört duvarımız vardı. Ben uzun uzun suyun keyfini çıkardım. Yaklaşık 6 gün sonra aynada kendime baktım :)) Ve arkadaşlar akşam yemeğindeki kızarmış tavukla keyif yapa dursunlar ben çoktan uykuya dalmıştım bile... Geceyi geçirdiğimiz yerden bir fotoğraf:Venezuela inanılmaz bir doğaya sahip. Her yer tafel dağlar ve şelalelerle dolu. 55 metreden düşen Kama Şelalesi de görülmesi gerekenler arasında yer alıyor. Bu bölgede kamp yapılacak alan mevcut. Yakınında bulunan restoranda yerel yemekler yenebilir. Bir yerli eşliğinde bu şelalenin altından yürünebilir. Ve artık Venezuela'nın kuzeyini keşfetmeye geldi sıra. Yaklaşık 500 km kuzeye doğru arabalarla yolculuk ettikten sonra Uracoa bölgesinde botlara bindik ve yaklaşık 1 saatlik yolculuk sonrası ana kamp yerimiz olan Orinoco Deltası'na ulaştık. Orinoco Nehri'ndeki 2. günümüzde ise kısacık da olsa Jungle içinde bir gezintiye çıktık ve buradaki yerlilerin jungle içinde nasıl yaşadıklarını anlamaya çalıştık. Yürüyüş yapacağımız yere ulaşabilmek için yerlilerin kullandığı küçük kayıklarla yaklaşık 10 dakika Orinoco Nehri'nde yol aldık. Nasıldı diye sorarsanız; heyecanlıydı diyebilirim. Benim bindiğim kayıkta küçük bir yengecin de olduğunu fark edince daha bir heyecanlı oldu :)) Bindiğim kayığı kullanan yerli o kadar yaşlıydı ki nehre ilk biz açılmamıza rağmen hedefe en son ulaşanlardandık. Nehirde ilerlerken içlere ulaştığımızda bizi karşılayan görüntü inanılmazdı. Sanki bir film karesi içindeydik. Kökleri, dalları su içinde olan ağaçlar arasında sessizce, yavaş yavaş ilerledik. Burada doğanın bambaşka yüzünü gördük, bir kere daha aşık olduk diyebilirim. Bizim gezeceğimiz alan çok çamurlu olduğu için sarı balıkçı çizmelerimizi giydik ve jungle içindeki sinek öbeklerinden kendimizi koruyabilmek için koruyucu kremler sürdük. Ve artık jungle gezisine hazırız. Ancak bu jungle gezisi sırasında hiçbir insanoğlu üretimi sineksavar işe yaramıyor bilesiniz. Jungle bambaşka bir yer. Bizim ekipte daha önceki tatilinde 1 hafta boyunca Amazon içinde geçiren bir arkadaş vardı. Onun anılarını dinlemiştik. Ben 1,5 saat dayanamadım. 1 hafta Amazonlarda, hayal edemiyorum. Jungle gezimizde bize rehberlik yapan, oranın yerlisi Carlos bize tek tek ağaçları ve onları ne için, hangi hastalıklar için kullandıklarını anlattı. Cana la india: Bu ağacın dalını bıçakla soyan Carlos hepimize birer parça yememiz için verdi. Çiğneyerek suyu çıkartıldığında ağrılara iyi geldiğini öğreniyoruz. Moriche: Bu bölgedeki palmiye ağaçlarının ispanyolca ismi bu. Buranın simgesi gibi. Yerliler Moriche'nin genç olanlarının üst yapraklarını evlerinin çatılarını yapmak için kullanıyorlar. Bu ağacın gövdesini ise balık avlamakta kullanıyorlar. Moriche'nin yaşlı olanlarının üst yapraklarına ulaşmak çok zor olduğundan yaşlı olanlarının meyvesinden yararlanıyorlar. Moriche bu bölge için, aslında tüm Venezuela'daki yerliler için, çok önemli bir ağaç. Sangrito: Bu ağacın özelliği ise gövdesi kesildiğinde kanıyor olması. Gövdesinden akan kan yaralara sürüldüğünde yaranın iyileşmesini hızlandırıyor. Bu ağacın diğer bir özelliği ise jungle içinde haberleşmeyi sağlaması. Carlos elindeki bıçakla ağacın gövdesine vurunca öyle bir ses çıktı ki, çok uzaklardaki bir kişi bu sesi duyabilir ve bizim olduğumuz yöne doğru ilerleyebilirdi. Yerliler bu ağaç sayesinde jungle içinde birbirlerine yerlerini bildiriyorlar. Bu ağacın kökleri ise çok hafif ve kolay işlenebilir özellikte. Bu nedenle süs eşyaları bu ağacın kökünden yapılıyor. Temiche: Bu ağacın meyvesi küçük hindistan cevizleri. Suyunu içtiğimiz bu küçük hindistan cevizleri her hindistan cevizi gibi tatsız geldi bana. Bir türlü sevemedim bu meyveyi gitti. Temiche çok yönlü bir ağaç aslında. Çiçeğinin üstünü kaplayan kısmı yerliler bundan yıllar yıllar önce kıyafet olarak kullanıyorlarmış. Kıyafet derken bildiğimiz pantolon, gömlek olarak değil de; mahrem yerlerini kapatan şeylerden bahsediyorum. Ayrıca kafalarına şapka olarak takıyorlar. Carlos palmiye yaprağından kendisine kemer gibi birşey yaptı ve bunu ayaklarına geçirerek palmiye ağacına tırmandı. Yaptığı bu kemerimsi şey sayesinde ayakları kaymadan ağaç üzerinde ilerleyebildi. Palmito: Bu isim palmiye ağaçlarının kalbi için kullanılıyor. Palmiyenin en tepesinde yaprakların altında yer alan bu kısım pırasa gibi iç içe geçmiş yapraklardan oluşuyor. En içteki kısmı yedik, inanılmaz lezzetliydi. Daha kalın olan bir parçasının ise üzerine hatıra olması adına isimlerimizi yazdık. Bu gezi sonrası atladık kayıklarımıza ve nehirdeki yunuslar eşliğinde kamp alanımıza geri döndük. Yaklaşık 1,5 saat süren jungle gezimizde bize tamamen yabancı olan bu dünyayı birazcık da olsa keşfetmiş olduk. Jungle'da çamur içinde ilerlemek inanılmaz zor. Etraftaki sinekler, yerdeki yengeçler ortamı daha da zorlaştırıyor. Havadaki nem oranının da çok yüksek olduğu göz önünde tutulursa 1,5 saatin bizim gibi bu dünyanın yabancıları için yeterli bir süre olduğunu söyleyebililirim. Öğlen yemeğimiz Orinoco Nehri'nden sabah tutulan balıklardı. Yağan şiddetli yağmurun dinmesinin ardından kendimizi yine suların üstünde bulduk. Buradaki şiddetli yağmurlara da alışmıştık artık. Bu sefer hedef Orinoco'ya bağlanan Morichallargo Nehri. Tertemiz suyu ve iki tarafını kaplayan jungle 'larla görsel bir şölen sunan bu nehirde ilerlerken hiç görmediğimiz kadar farklı cins ve sayıda kuş gördük. Bu bölgenin kuşu olan Tukanı ilk olarak burada gördük. Resmen kuş avına çıktık diyebilirim. Kimi zaman pusuya yatıp kuşların bize yakın uçması için dakikalarca bekledik ki daha güzel foroğraf çekebilelim. Ancak çabalarımız boşunaydı. Çok daha iyi objektif olmadan bu kuşları uzaktan fotoğraflayabilmek imkansız. Hava kararmadan yapılacak birşey daha vardı: Pirana Avı. Ancak saat artık çok geç olduğundan bu aktivite için sadece 15 dakika zaman ayırabildik. Tek balık tutabilen Fatih'ti :)) Akşam kendi yakaladığı balığı afiyetle yedi. Egzotik ve bir o kadar da doğal ortam olan otel odalarımıza ulaştığımızda ben yatağa devrildim ve sabaha kadar uyudum. İyi ki de uyuyup yemeğe katılmamışım. Çünkü akşam yemeğinde balık öncesi Orinoco kıyısında yaşayan yerlilerden satın alınan solucanların kızartması vardı. Benim midem canlı hallerini görmeye dayanamadı, bir de onları yiyemezdim. Burada her evde muhakkak bu solucanlardan bulunurmuş. Yemek hazır olana kadar atıştırmalık olarak yiyorlarmış mesela. Hayatımda gördüğüm en dombili solucanlardı. İri cüsseli bir erkeğin baş parmağı kadar büyüktüler. Üzgünüm fotoğraflarını paylaşamıyorum. Çünkü o sırada gördüğüm şeyler beni yeterince sarstı. Fotoğraflarını çekemedim. Ama ertesi sabah öğrendim ki tüm ekip o solucanlardan yemiş, Fatih bile!!! Pişiyi biliyorlardı. Sabah kahvaltısında pişi ve peynir.... Bu muhteşem sahilleri bırakıp yola devam ediyoruz. Sırada Guacharo Mağarası var. Merhaba Özlem, güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Venezuela doğasıyla görülmeye değer bir ülke. Kesinlikle tavsiye ederim. Biz Venezuela'yı çok sevdik. Hatta bu seneki tatil için de Güney Amerika fikri üzerinde yoğunlaşıyoruz. Yeni bir macera yani :))."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/venezuela-3-bolivardan-chaveze-tarihiyle-dogasiyla-venezuela-the-end/", "text": "Allah Venezuela'yı 7 günde yaratmış. Birinci günde muhteşem doğasını ve sahillerini, ikinci günde uçsuz bucaksız ormanları, tepeleri karlı dağlarını, üçüncü günde inanılmaz çeşitlilikte fauna ve florasını, çeşit çeşit hayvan ve bitki türlerini, dördüncü günde binden fazla nehir ve gölleri, beşinci günde çeşit çeşit meyve ve sebze türlerini yaratmış, altıncı günde yerin altını petrol, altın, elmas, doğalgaz, titanyum, alüminyum ile donatmış. Yedinci günün sabahında yarattığına memnun memnun bakmış ve yüzünde sinsi bir gülümseme belirmiş, ilahi adaletin yerini bulması için bu güzelliği dengelemek adına Venezuelalı'ları yaratmış... Gerçekten de öyle, bir millet bu kadar güzelliğin, zenginliğin üzerine oturur da nasıl bu kadar sefil olur anlamak mümkün değil. Venezuela yüzölçümü olarak Almanya'nın 2,5 katı büyüklüğünde ve yaklaşık 29 milyon nüfuslu bir ülke. Nüfusun %80'inden fazlası sahil kesimlerinde ve başkent Caracas'ta yaşıyor. Sahil kesimi deyince yaklaşık 2800 km'den bahsediyorum. Yoğunluk konusunun kafalarda daha iyi canlanması için açıklamakta fayda var, Caracas'ta km2'ye 4240 kişi düşerken bu oran Amazon bölgesinde 0,4! Anlayacağınız üzere başkent aşırı kalabalık ve açıkcası hiç de görülmeye değer bir yer değil, biz bir gece kaldık o da mecburiyetten, Ciudad Bolivar uçağımız ertesi gün olduğundan. Ülkenin siyasi tarihi çok tanıdık. İspanyolların işgali, uzun yıllar süren sömürge, daha sonra Simon Bolivar önderliğinde bağımsızlık ve Venezuela Cumhuriyeti'nin kurulması. Cumhuriyet sonrası hakim iki parti ve sık sık darbelerle bölünmüş bir demokrasi. O kadar çok askeri müdahele olmuş ki 1800'lerde bağımsızlığını ilan eden Venezuela'da seçilmiş bir başbakan'ın kendinde sonraki seçilmiş bir başbakana normal yollardan devir teslim yapabilmesi ilk olarak 1964 yılında gerçekleşebilmiş! Chavez'in de aslında darbe girişiminde bulunup sonra başarısız olup hapse atıldığını ve aftan faydalanarak siyasete döndüğünü de belirtmekte fayda var. Dünyayı gezdikçe aslında benzer zamanlarda ülkelerin benzer süreçlerden geçtiğini görüyorum ve her defasında şaşırıyorum. Buraya not düşmekte fayda var, biz oradayken Chavez henüz hayattaydı ve tedavi için Küba'ya gitmişti, oradan da cenazesi döndü. Bizim programımız tamamen doğa üzerine kurulu olduğundan çok fazla şehir turu olayına girmedik. Sadece devrimin en önemli şehri Ciudad Bolivar'da bir gece kaldık ve oradan güneye Brezilya sınırına doğru devam ettik. Venezuela şehirleri İspanyol mimarisinden çok etkilenmiş, tam akdeniz kasabası tadında şehirler. Çok düzenli, temiz olduğunu söyleyemem ancak keyifli yerler. Venezuela'da Simon Bolivar bizim Atatürk gibi bir konuma sahip. Her şehrinde mutlaka bir Bolivar meydanı ve birçok Bolivar heykeli bulmak mümkün, ayrıca para birimleri de en son Chavez'in isteğiyle Bolivar ismini almış. Yalnız şöyle bir çelişki var ki daha Bolivar hayatta iken Büyük Kolombiya Cumhuriyeti'nden ilk ayrılan Venezuela oluyor ve zaten Bolivar Kolombiya'da hayata gözlerini yumuyor. Venezuela'da dünyanın en ucuz benzinini alabilirsiniz. Hatta buna ucuz demek bile aslında ayıp olur, resmen bedavaya dağıtılıyor gibi birşey. Benzinin on litresi yarım Euro civarına denk geliyordu. Bir şişe litrelik suyun fiyatı on litre benzinden daha pahalıydı diyeyim anlayın. Benzinin bu kadar ucuz olmasından dolayı insanlarda ekonomik araç kullanmak gibi bir motivasyon yok, ayrıca fakirlikten de olsa gerek eski dev gibi Amerikan arabalarından heryerde görmek mümkün. Yeni arabaların ise büyük çoğunluğu 4x4. Para konusu açılmışken buraya bir parantez açayım. Venezuela'ya giderken yanınızda USD veya Euro götürebilirsiniz, para bozdurmak hiç problem değil. Ama tabii kara borsada bozdurmak durumundasınız çünkü resmi para politikası gereği kurlar bankada çok düşük, biz USD'yi 12 Bolivar karşılığında değiştitirken bankada 3-4 Bolivar civarındaydı. Biz rehberimizin bir tanıdığına bir miktar bozdurduk, daha sonra ihtiyaç oldukça da bozdurmak hiç problem olmadı. Petrol dışında kakao ve kahve tarımı da oldukça yaygın. Gezdiğimiz bir kahve atölyesinden aldığımız kahveleri Venezuela çikolataları eşliğinde hala afiyetle yiyip içiyoruz. Venezuela halkının geçim kaynaklarına da değinmek isterim. Ülkenin en önemli gelir kapısı yerin altından çıkanlar, başta da petrol. Dünya'daki en yüksek petrol rezervleri bu ülkede bulunuyor. Bir yerde okumuştum, Venezuela'daki petrol Türkiye'nin 1300 yıllık petrol ihtiyacını karşılayacak kadarmış! Petrolün hikayesi de çok ilginç, hükümetlerin sosyalist veya liberal olmasına göre pin pon topu gibi bir özelleşmiş, bir devletleşmiş. Son tahlilde yine devletleşmiş durumda. Zaten Chavez'den başka birşey de beklenmezdi. Biz gezinin ilk başında Roraima'ya doğru giderken bir yerli kabileye misafir olduk. Gerçi artık modernleşmişler, ağaç altında oturup barış çubuğu tüttürmüyorlar ama yine de enteresan bir hayatları var. Zor şartlara çok iyi ayak uydurmuşlar ve doğayı müthiş tanıyorlar. E tabii hamak olmazsa olmaz. Bu arada ben kızılderililerin Türk kökenli olduğuna iman etmiş bulunmaktayım, orada kahvaltıda menemen yedik resmen, ayrıca sacda yaptıkları ekmek de baya lezzetliydi. Gran Sabana milli parkı da çok enteresan mesela, göz alabildiğine yeşillik ama çöl. İnanması güç ama resmen yeşil çöl, otların hiçbir besin değeri olmadığı için hiç hayvan yaşamayan devasa bir alan. Buradaki resimler, Gökçe'nin diğer yazdığı yazılarda değinmediği yerlerdendi. Her köşesi sürprizlerle dolu, henüz aşırı turistik olmamış, kendi mücadelesini veren Güney Amerika ülkesi Venezuela seyahatimizden birkaç izlenim paylaştım. Eğer birgün yolunuz Venezuela'ya düşerse ve soracağınız birşey olursa bekleriz efendim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/verona-gezi-rehberi-ilk-goruste-ask/", "text": "Evet bizim için tam da böyle oldu. Verona'yu görür görmez ona vurulduk. Bizim üzerimizde \"Küçük bir Roma\" izlenimi bırakmış olmasıydı belki bunun sebebi. Belki de sokaklarında Romeo ve Juliet'in izi oluşu bu duyguları yarattı bizde. Sebebi ne olursa olsun ilk görüşte Aşk'tı bunun adı. Çok mu romantik geldi bu giriş. Ama yapacak bir şey yok. Siz de gittiğinizde eminim bu hisse kapılacaksınız. Verona'ya iki defa gittim ve her seferinde aynı etkiyi yarattı bende bunu burada belirtmeden geçemeyeceğim. İkinci gidişimde şehirde turist sayısını hissedilir bir biçimde arttığını gözlemledim. Yani seyahat severler için Verona, gizli kalmış bir hazine değil asla. Hava güzelse Verona'da zaman geçirmek, lezzetli dondurmalarından yemek, meydana karşı bir kahve içip tiramusu yemek çok keyifli. Verona'daki Kolezyum Roma'daki kadar etkiledi beni diyebilirim. Kolezyum önündeki meydan cıvıl cıvıl adeta. Bizim ilk gidişimiz Haziran ayındaydı. Oldukça sıcaktı ve kalabalıktı :) İkinci gidişimiz ise Eylül başındaydı. Hava oldukça güzel ve Haziran'a göre gezmesi kesinlikle daha rahattı. Yaz aylarında burasının oldukça sıcak olduğunu göz önünde bulundurmanızda fayda var. Tabii ki yaz aylarının daha da kalabalık olduğunu da unutmayın sakın. Bence ilk bahar ve son bahar en güzel zaman olacaktır bu güzel şehir için. Kış ayları için tahminim gezmesi için pek de sevimli bir zaman olmadığı yönünde. Ama daha az turistle daha keyifli bir tur programı yapmak da mümkün olabilir. Size kalmış bir karar. Benim tek uyarım: Verona Opera Festival tarihlerine dikkat! Eğer operaya ilginiz varsa Verona tatilinizi ünlü Verona Opera Festivali ile birleştirmenizi tavsiye ederim. Tarihi Kolezyumda yapılan opera festivali için şehre gelen bir çok sanat sever var. Eğer ama operaya meraklı değilseniz ancak Verona'yı görmek istiyorsanız o zaman bu tarihlere dikkat. Tatilinizi bu tarihlere denk getirmeyin. Biz ilk gelişimizde bu festivale denk geldik. Şehir tıklım tıklımdı ve otel bulamamıştık. Tek alternatif olan hostel görünümlü bir öğrenci yurdunda gecelemiştik. Ama orayı bulmak için de saatlerce yer aramıştık. Adresini konaklama kısmında verdim. Biz Münih'ten arabayla gelmiştik bu şehre. Önce Venedik'e gidip dönüş yolunda Verona'da mola vermiştik. İstanbul'dan nasıl ulaşabilirsiniz diye sorarsanız ne yazık ki direk uçak olmadığını söylemek zorundayım. Görebildiğim kadarıyla genellikle Roma bağlantılı uçaklar var. Eğer zamanınız 1-2 günle kısıtlı değilse bence bu tarafa kadar gelmişken zaten sadece Verona'yı görüp dönmeyin. Buraya yakın diğer güzel İtalya şehirleriyle ya da gölleriyle muhakkak birleştirin. Mesela Milano ya da bizim yaptığımız gibi Venedik ile birleştirmenizi şiddetle tavsiye ederim. Hatta kışın buraya gelmeye niyetliyseniz Venedik'le birleştirmek bence harika bir fikir. Venedik'te Şubat ayında yapılan karnavalı de görmüş olursunuz. O zaman yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz maskelerden almanız gerekecek :) Ya da yeni trend olan Bologna ile birleştirebilirsiniz. Bu bölgeden trenle buraya gelmeniz mümkün. Ben henüz Roma veya Floransa görmedim diyorsanız bu iki şehirden de trene atlayıp Verona'ya ulaşmanız mümkün. Ancak bu iki şehir çok da yakın değil Verona'ya. Harita üzerinden mesafelere bakın derim. Ya da siz gelin Verona seyahatinizi alışılmış standart turların dışına çıkıp Garda Gölü ya da Güney Tirol'ün muhteşem doğasıyla birleştirin. Yazının sonunda bu rotalar için gerekli tüm bilgileri içeren diğer yazılan linklerini paylaştım. Trenord ya da TrenItalia gibi firmaları tren bağlantıları için önerebilirim. Bir de şehre en yakın tren istasyonu olan Porta Nuova Tren İstasyonu'nu öneriyorum Verona'ya ilk ulaşım için. Biz her iki seferde de buraya arabayla geldik. Arabamızı şehir dışına park ettik ve tarihi şehir kısmını yürüyerek gezdik. Verona şehri yürüyerek keşfedilebilecek, gezmesi oldukça rahat ve kolay bir şehir. Karmaşık değil. Herhangi bir araç kullanmanıza gerek yok. Bu soruyu cevaplamak benim için kolay değil. Çünkü Münih gibi pahalı bir şehirde 10 yıldan fazla süredir yaşıyoruz. Bir kahveye 3-4 Euro ödemek bir yerden sonra normal gelmeye başlıyor. Ancak çok yakın zamanda Güney Tirol için benden tavsiye istenmesi üzerine biraz kafa yordum bu konu üzerine. Tavsiye isteyen kişi konaklama ve yol masraflarının çok yüksek olduğundan bahsetti ki kendisi bu konuda hiç de haksız sayılmaz. Genel olarak şunu söyleyebilirim. Kuzey İtalya Güney İtalya'ya göre pahalı bir bölge. Kuzey İtalya'da fiyatlar Bavyera ya da Avusturya seviyesinde. Buna göre bir bütçe çıkartmakta fayda var. Benim her zaman tavsiyem şu şekilde: Pahalı gelen bir bölge varsa oraya en düşük sezonda gitmelisiniz ki maliyetleri belli bir seviye altında tutabilesiniz. Aksi takdirde özellikle konaklama için kesenin ağzını açmak gerek. Bu soruya başka bir soruyla cevap vermek istiyorum: Acaba Verona'da konaklamak gerekli mi? Eğer zamanınız kısıtlıysa Verona'da konaklamanıza bence gerek yok. Rota takip ediyorsanız sabah bu şehre gelip akşama kadar vakit geçirip akşam üstü yolunuza devam etmenizi tavsiye ederim. Eğer konaklamak isterseniz de bir gece bence yeterli. Verona sonuçta küçük, gezmesi kolay bir şehir. bir gece konaklama ile bu şehri keşfetmeniz mümkün olacaktır. Konaklama içinse tarihi şehir kısmından çıkmayın derim. Verona'da her turistin ilk olarak yönlendiği yer sanırım Romeo'nun sevgilisi Juliet'in Evi. Biz her turist gibi tabii ki oraya gittik. Ancak öncesinde şehirde kısa bir yürüyüş yapıp açık hava pazarını gezdik. Bu pazar şehrin en güzel bölgelerinden biri olan Piazza delle Erbe'de. Piazza delle Erbe mimari açıdan çok etkileyici, çok hoş bir meydan. Burada ne kadar çok fotoğraf çektiğimi hatırlamıyorum. Ama oldukça uzun bir zaman ayırdık burası için. Siz de muhakkak bu bölgeyi listenin başına yazın derim. ve Juliet'in Evi... Yani Casa di Giulietta. Tamamen turistlere yönelik olsa da burası William Shakespeare'in ünlü eseri Romeo ve Juliet'teki balkonlu sahneye atfedilen ev. Tabii ki tamamen hayal ürünü. Ama artık dünyaca kabul edilmiş. Turistlerin de gidip balkonunda fotoğraf çektirmesini doğal karşılamak gerek o yüzden. Çok kısa olarak Romeo ve Juliet'in hikayesinden bahsetmek istiyorum: Kan davalı iki ailenin çocukları olan Romeo ve Juliet' in büyük aşk hikayesini bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. 16. yüzyılda yaşayan varlıklı ve ünlü iki İtalyan ailesi Capuleti ile Montecchi birbirlerine yıllardır düşmandırlar. Montecchi ailesinden Romeo, Capuleti ailesinden Juliet'i görür görmez aşık olur. Ancak iki aile arasındaki düşmanlığa karşı koyamazlar. Juliet ailesinin baskısından kurtulmak için ilaç içer ve ölü taklidi yapar. Amacı herkesi kendisinin öldüğüne inandırıp Romeo ile kaçmaktır. Ancak Romeo sevgilisini bulduğunda onun gerçekten öldüğünü zanneder ve zehir içerek kendini öldürür. İlacın etkisi geçip Juliet kendine geldiğinde Romeo'nun cesediyle karşılaşır ve bu acıya dayanamayarak intihar eder. İki ailenin nefretinde yeşeren bu aşk iki aşığın ölümüyle ölümsüzleşir. İşte kısaca hikaye böyle. Bu evin duvarları ise Romeo & Juliet aşkıyla yarışan aşkların isimleriyle dolu. İlk gitiğimizde tüm duvarlar kağıtlarla doluydu. Benim için Verona'da geçirilen en keyifli zamanlar bu meydanda geçirildi. Tarihi Kolezyum manzarası eşliğinde içtiğimiz kahveler yanında yediğimiz tiramisu ve onlara eşlik eden sohbetler hala aklımda. Bu meydanda birçok cafe/restoran var. Biz burada yemek yemedik hiç. Onun yerine kahve içmeyi tercih ettik. Tavsiyem de bu yönde olacak. Yukarıda saydığım iki meydana göre daha az turistik bu meydan orta çağ döneminde bölgenin önemli meydanlarından biriymiş ki meydan mimari açıdan bunu kanıtlar derecede oldukça güzel. Bence burayı da es geçmeyin. Verona'da ilk gelişimizde muhteşem pizzalar ve risotto yemiştik. Ara sokaklarda epey dolaşmıştık ve turistik olmadığına ikna olduğumuz bir restoran bulmuştuk. İsmini buradan paylaşacağım ama illa ki buraya gidin diyemem. Çünkü üzerinden yıllar geçti. İsmi Pizzeria Marechiaro Via S. Antonio Mi Manda Marco Bar Marconi. Yediğimiz pizzalar gerçekten lezzetliydi. Deniz mahsülerinden yapılmış olan risottoya ise hepimiz bayılmıştık ve 2010 yılında 4 pizza ve risotto için 50 ödemiştik."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/vietnam-kambocya-tayland-gezi-notlari-1-crear-dos-tres-muchos-vietnam/", "text": "3 hafta süren (29.09. 21. 10. 2011) çok keyifli, zaman zaman zorlu geçen Vietnam-Kamboçya-Tayland tatilimize dair yazı dizimi böyle bir tatil planlayan herkese yardımcı olabilmesi dileğiyle bloğumda paylaşıyorum. Değişik kültürler tanımak, değişik tatlar tatmak istiyorsanız bu bölgeyi es geçmeyin derim. Uzakdoğu tatilimizi, en az bizim kadar değişikliklere açık ve meraklı sadık gezi dostlarımız sevgili Mehrin & Ömer Bildir çiftiyle gerçekleştirdik. Tatilimizi bütün ayrıntılarıyla ve büyük bir titizlikle planladığımızı söylemeliyim. Bloglar okundu, değişik sitelerdeki yorumlar okundu, değişik tur şirketleriyle yazışmalar yapıldı ve en sonunda tatilin ilk iki haftası için gün gün tatil planı hazırlandı. Münih-Hanoi uçuşumuzu Rus havayolu şirketi Aeroflot'la gerçekleştirdik (1020 / 2 kişi). Bu nedenle Moskova üzerinden uçtuk. Bize denk gelen uçak biraz eskiydi. Koltuklar çok rahat değildi. Yemekler bizim damak zevkimize uygun değildi. Ancak bizden 2 gün sonra uçan Mehrin & Ömer daha güzel bir uçağa denk geldiler. Onların uçuşu bize göre daha konforluydu. Bu nedenle uçuş biraz da şans işi diyerek firmaya ortalama bir not verebiliriz. Mehrin ve Ömer Bangkok'ta bizden ayrılıp İstanbul'a geri döneceklerdi, bu nedenle biz de kalan son haftayı tatil sırasında planlamaya karar verdik. Süprizler her zaman güzeldir. 30 Eylül sabahı saat 8 sularında Vietnam'ın Hanoi şehrine vardık. Firma bizi havalimanından karşıladı ve konaklayacağımız otele transferimizi sağladı (20$). Hanoi'de \"Marigold\" otelde kaldık (50$/çift kişilik/gecelik). Hanoi'deki ilk günümüz için tur ayarlamadık. Uçak yolculuğumuzda uyuyup/uyuyamayacağımızı bilemediğimiz için ilk günümüzü yorgunluk durumumuza göre planlamaya karar verdik. İtiraf ediyoruz: İlk gün için en önemli aktivitemiz \"Uzakdoğu Masajı\". Tabii ki eğer hala enerjimiz kalmışsa biraz Hanoi şehir turu yapıp şehri yavaş yavaş keşfetmekti. Vietnam-Kamboçya-Tayland tatilimizin Vietnam-Kamboçya kısmı için yerel seyahat acentesi \"Tonkin Travel\" ile anlaştık. İnternet üzerinden yaptığımız araştırmalar sırasında bu firma hakkında olumlu yorumlar okumuştuk. Bu nedenle firmanın güvenilir olduğuna karar verdik. Münih-Vietnam ve Bangkok-Münih uçuş biletlerini kendimiz satın aldık. Diğer iç hat uçuşlarımızı ise bu firma bizim için önceden organize etti. Yani Hanoi-Danong, Danong-Saygon ve Saygon-Siem Riep uçuşlarımız için firmaya önceden 540$ (2 kişi) ödeme yaptık. Kamboçya sonrası Bangkok'a geçtik. Ancak daha önce bahsettiğim gibi tatilin Kamboçya sonrasını kendimiz planladık. Kızıl Nehir'in kıyılarını da içine alan Hanoi'nin çevresindeki bölgede en az beş bin yıldır yerleşim bulunmakta. 15. yy.'da Vietnam'a giren Çinliler ile 19. yy.'da ülkeyi işgal eden Fransızlar izlerini bu şehre bırakmışlar. Hanoi, Fransızlar 1954 yılında bölgeden çıkarılınca kuzey Vietnam'ın başkenti olmuş. 1970'li yıllarda Amerikalılar güney Vietnam'dan çıkarılınca tüm ülkenin başkenti olmuş. Nüfusu yaklaşık 6.8 milyon. Hanoi'de tüm hanedanlıklardan kalma 600'den fazla tapınak ve pagoda bulunmakta. Özellikle Fransızların koloni mimarisi Hanoi şehrini etkilemiş. Şimdi sıra artık bizim yaşadıklarımızı, gördüklerimizi anlatmaya geldi. Uzun, yorucu ve bir o kadar da sıkıcı geçen Moskova-Hanoi uçuşumuzu tamamladık ve yağmurlu Hanoi sabahına başladık. Vietnam vizesi için tur şirketi önceden bizim adımıza gerekli işlemleri başlatmıştı ve bize önceden doldurmamız gereken evrakları göndermişti. Ancak biz o evrakları unuttuk ve havalimanında evrak dolduralım derken biraz zaman kaybettik. Vize için her evraktan ikişer tane doldurulması gerekiyor. Ayrıca 2 fotoğraf ve kişi başı 25$'a ihtiyaç var. Vize işlemi çok uzun sürmüyor. Şehirde ilk dikkatimizi çeken Toyota marka arabaların şehirdeki hakimiyeti ve tabii ki motorsiklet çılgınlığı. Okuduğum bloglardan motorsiklet kullanımının çok olduğunu biliyordum ancak yine de ilk anda o görüntü beni şaşırtmadı değil. Aroma Terapi (90 dakika) = 520.000 VND, Geleneksel Terapi (75 dakika) = 599.000 VND, Şehirde ilk dikkamizi çekenler:Biz burayı gerçekten çok beğendik. Tertemiz, çalışanlar çok profesyonel ve kibar. Yaptıkları işi gerçekten biliyorlar. Bir bayan olarak Türkiye dışında ilk defa bir ülkede pedikürü güzel yapan bir yere denk geldiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Hanoi'ye gelince buraya uğrayın muhakkak. İnsanların burada hastalıktan değil motorsiklet çarpmasından ölmesi daha olası. Bu ihtimal sürücülerin hiç bir kurala uymaması nedeniyle oldukça yüksek. Münih'ten sonra burası bizi çok korkuttu. Ve tabii ki insanların yağmurla barışık bir şekilde yaşaması dikkatimizi çekti. Kafalarında Vietnam şapkaları, ayaklarında flip-flop yağmurun altında geziyorlar. İlk güne ait son izlenim: Tropikal meyve ve çiçekler her yerde. Akşam yemeği için dışarda biraz bakınsak da denemeye cesaret edemedik ve otelin restoranında yemeğimizi yemeğe karar verdik (Wok'ta soya soslu sebze, spring rolls ve tam olarak ne olduğunu bilemediğim Fatih'in ısmarladığı yemeğe toplamda 315.000 VND ödedik). Resmi verilere göre Hanoi'nin nüfusu 6.8 milyon ve Vietnam'ın 2. büyük kenti. Caddelerin çok kalabalık olduğunu ve motorsikletliler yüzünden rahat dolaşamadığımızı söyleyince bize şöyle bir tavsiye verdi; yolda otobüs gelse bile belli bir hızda yürümeye devam etmeliymişiz. Eğer hızımızı değiştirmeden yürümeye devam edersek sürücüler yanımızdan geçip gidermiş!!! Tam bu esnada bir adam elleri cepte sallana sallana ana yolda karşıdan karşıya geçiyordu. Hem de hiç sağına soluna bakmadan. Araçlarsa yayaların sağından, solundan geçererek yollarına devam ediyorlar!!! Herkesin deli gibi korna çaldığını söylememe gerek yok sanırım. Caddeler düğün alayı gibi. Rehberimizin anlatımıyla Vietnam tarihi: 1858 Fransızların buraya ilk geliş tarihi. Koloniler kuran Fransızlar 1945'e kadar burada yaşarken, 1945 yılında Vietnam halkı Fransızlara karşı ayaklanmışlar. Ülke ikiye bölünmüş. Güney Fransızlara kalmış. 1953 yılı ise Amerika'nın buraya geliş tarihi. Fransızlara yardım etme bahanesiyle buraya gelen Amerikalılar, 1954 yılında Fransızlar Vietnam'ı terk ettikten sonra burada kalmaya devam ediyorlar. Amerikalılar işte. Bir ülkeye girmek için bahane yaratmakta onlardan iyisi yok. 1964 yılına kadar savaş olmadan yaşasalar da, 1964 yılında Amerika kuzeyi bombalamaya başlamış. Kuzey Vietnam güneye yerleşen Amerika ile tam 10 yıl bağımsızlık için savaşmış. Amerika bu savaş sırasında ülkeye çok zarar vermiş. Nereye vermiyorlar ki. Şu anda ise Çin ile çok ciddi sıkıntılar olduğundan bahsetti rehberimiz. Çin ile kara sınırını belirlemelerine rağmen deniz sınırı için tartışmalar devam ediyormuş. Vietnam devletinin yaklaşık 3 milyon askeri varmış. Erkekler 2 yıl (18-20 yaş arası) askerlik yapmak zorundalarmış. Halkın % 40'ı Budist. 2. büyük din Hristiyanlık. Fransızlar nedeniyle şehirde kilise görmek mümkün. Halkın %80'i çiftçilikle uğraşıyor. Ana üretim maddesi pirinç. Vietnam dili 1800'lü yıllarda ortaya çıkmış. Bu nedenle latin alfabesi kullanıyorlar. Öncesinde ise Çince konuşuyorlarmış. Tam Coc'ta ilk önce Vietnam'ın ilk başkentini gezdik. Kral Dinh ve Kral Le için halk tarafından 1610 yılında inşa edilmiş tapınakları gezdik. İlk günler tapınak gezmek çok zevkli olsa da tüm tatil boyunca tapınak gezince insana bir baygınlık gelmiyor da değil. Kral Dinh Vietnam halkının ilk kralı. 968 yılında diğer tüm rakiplerini yenerek krallığını ilan etmiş. Ama sadece 12 yıl sonra bir generali tarafından zehirlenerek ölmüş. Kraliçe, oğlu henüz 6 yaşında olduğu için, bir süreliğine yönetimi ele alsa da Çin saldırılarına dayanamayarak yönetimi bu saldırıları geri püskürtmeyi başaran generale devretmiş. Kral Le başa geçtikten sonra Çin'le savaşmaya devam etmiş. Her iki kral için saygı amaçlı yapılmış tapınaklar birbirine çok benzese de aralarında çok ince farklar var. Halk kral sembolü olan ejderha heykellerini ilk kral için yaptıkları tapınakta kullansa da, 2. Kralı sadece general olarak gördüklerinden bu kral için kullanmamışlar. İlk kralın tapınağının önündeki at heykeli tapınağın bir erkek kahraman/savaşçı için yapıldığının sembolü. Çünkü erkekler at üzerinde savaşırlarmış. Eğer tapınak bayan savaşçıya adanmışsa bu sembol at yerine \"fil\" oluyor. Çünkü bayanlar fil üzerinde savaşırlarmış. Tapınaklara giriş ve çıkış kapıları yerden yaklaşık 40 cm yükseklikte. Bu nedenle insanlar eğilerek geçmek zorunda. Bunun yapılmasının amacı ise insanların eğilmesini ve böylece saygı göstermelerini sağlamak. Turistik yerleri gezerken Vietnam halkının istilasına uğramak mümkün. Fatih bayanların ısrarlarına dayanamayarak geleneksel şapkalardan (50 BVND = 50.000 VND), Tam Coc kartpostallarından (20 BVND), ve muzlardan (10 BVND) aldı. Ayrıca Bufola sahibi bir köylüyle hatıra fotoğrafı çektirdi (5 BVND). Öğlen yemeğimizi Tam Coc şehir merkezinde lokal bir restoranda yedik. Menü: Tavuklu, glass nudel'lu çorba, ki içinde kişniş olduğu için ben içemedim. Benim gibi taze kişnişten nefret edenler, size kötü bir haberim var. Burada yemeklerin %90'ında taze kişniş otu muhakkak kullanılıyor. Bu tatil sırasında beni en çok zorlayanların başında bu vardı. Menüde ayrıca vejetaryan spring rollers, keçi eti, tavuk curry, ananas-tropikal meyveli et, soya filizi ve pirinç lapası vardı. Ben hepsinden azar azar tattım. Fatih ise tüm yemekleri silip süpürdü. Tatil boyunca hemen hemen tüm yemekleri afiyetle yedi. Ben ise yemek konusunda biraz zorlandım. Özellikle Kamboçya'da. Artık öyle bir duruma gelmiştim ki, rehber yemek zamanı geldi dediğinde \"hayır olamaz\" moduna geçiyordum :) Yemekler tur fiyatı içindeydi. Biz sadece içeceklere para ödedik (Büyük su ve 2 yeşil çay 80 BVND). Öğlen yemeğimizden sonra Tam Coc'ta botlarla kanal gezisi yaptık. Yaklaşık 2 saat süren bu gezi sırasında Vietnam'ın ünlü \"lime-stone\" yani kireç dağları arasında yeşilin ve mavinin tadını çıkarttık. Botları oradaki köylüler kullanıyorlar. Artık o kadar alışmışlar ki kürekleri ayaklarıyla kullanıyorlar. Tabii ki bunun sonucunda ortaya komik görüntüler çıkıyor. Önceden okuduğumuz yazılarda bu bölgenin çok turistik olduğu yazılıydı. Bu nedenle kanalda ilerlemek \"kalabalık trafik nedeniyle\" zor oluyormuş. Ama bizim şansımıza çok kalabalık değildi ve rahatça dolaştık. Bu gezi sırasında 3 tane mağaranın altından geçtik. İlk mağara 127 metre uzunluğundaymış. Botu kullanan köylüler o kadar ustalaşmışlar ki kafamızı bir yere çarpmadan bizi mağaradan çıkartmayı başardılar. Dikkat edilmesi gereken nokta, dönüş yoluna geçmeden önce diğer botlardaki satıcı bayanlardan birşeyler satın alıp botunuzu kullanan köylülere hediye etmek zorundasınız. Yoksa dönüş yoluna geçemezsiniz. İkinci olarak da, sonradan botu kenara çekip size envai çeşit ürün gösterip satış yapmaya çalışacaklar. Burada birşey almasanız da olur. Bu olay Vietnam gezimiz sırasında sürekli karşılaştığımız bir tabloydu. Hazırlıklı olmakta fayda var. Bot gezisi sonrası atladık bisikletlerimize ve Tam Coc'a 2 km uzaklıktaki Bich Dong Mağarası'nı gezmeye gittik. Bu yer Kral tarafından Vietnam'ın en iyi ikinci güzel mağarası olarak seçilmiş. Truang Yen Dağlarını tırmandık ve muhteşem bir manzarayla karşılaştık. Burada ayrıca dağların ve palmiyelerin arasındaki Pagoda'yı gezdik. Tam Coc'a geldiyseniz eğer burayı kaçırmayın derim. Uzakdoğu tatilimiz sırasında Fatih Uzakdoğulu bayanların yoğun ilgisiyle karşılaştı. Esmer Brad Pitt gibiydi benim kocam. Kızlar O'nunla sürekli fotoğraf çektirmek isteyince bizimki bir havalara girdi sormayın:) Aslında orada batıdan gelen ve çekik gözlü olmayanlara karşı aşırı bir ilgi var. Fatih'te bu ilgiden nasibini bolca aldı. Burada da kızlar O'nunla fotoğraf çektirdi. Tepeye çıktığımızda orada yaşlı bir amcayla karşılaştık. Oranın bekçisiymiş. Bize yakmamız için tütsü verdi. Karşılığında bizim para vermemiz gerekiyordu. Aksilik bu ya, yanımızda hiç bozukluk yoktu. Aklımıza yanımıza aldığımız çikolataları hediye etmek geldi. O kadar çok sevindi ki, ben inanamadım. Çikolata görmüş bir çocuk gibiydi. Rehberimiz de O'na verdiğimiz çikolatayı yemeyip eve çocuklarına götüreceğini söyledi. Keşke yanımıza daha fazla çikolata alsaymışız. Paradan daha değerliydi O An'da. Bu anı benim hafızamda hiç silinmemek üzere yerini aldı. Dönüş yolunda oranın semt pazarına denk gelince tutamadık kendimizi ve pazarın içine daldık. Vietnam halkı pazara günlük gidiyormuş. Ne pişirecekse o gün taze taze alıyormuş. Otele dönüş için arabaya bindiğimizde ne kadar çok yorulduğumuzu fark ettik. Tüm yol uyumuşuz. Otel dönüşü ise attık kendimizi sokaklara. Yalnız Hanoi'nin trafik çılgınlığına 1 saatten fazla dayanmak mümkün değil. Hele \"yaya\" olarak. Karşıdan karşıya geçmek her seferinde bir macera. O gün cumartesi olduğundan eski şehir merkezinde kurulu olan gece pazarını gezip, Hoan Kiem gölü etrafında biraz yürüyüp otelimize geri döndük. Vietnam halkı ölülerini iki defa gömüyorlarmış. İlk gömmenin üzerinden 3 yıl sonra ölen kişinin oğlu kemikleri toplayıp ailenin memleketi olan yere taşıyormuş. Bu nedenle Vietnam halkı için erkek evlat sahibi olmak çok önemli. Çin'deki gibi Vietnam'da da çocuk sahibi olmak yasalarla sınırlandırılmış. Sadece 2 çocuğa izin var. Bu nedenle problem yaşamıyor değiller. Eğer bu 2 çocuk da kız olursa ailenin geleneği devam edemiyor. Vietnam'da evlenmek ve çocuk sahibi olmak çok önemli. İnsanlar evlendikten sonra max. 2 yıl içinde çocuk sahibi olmalıymış. Şehirlerde bayanlar artık okudukları ve çalıştıkları için 25-27 yaşlarında evlenirken, küçük şehirlerde bu yaş 20, köylerde bu sınır 15-16'ya kadar düşüyormuş. Budistler ikiye ayrılırmış. Vietnam halkı \"Mayaleya\" yı takip ediyormuş. Dünyevi zevklerden uzak, şatafattan uzaklar. Bu nedenle tapınakları diğer ülkelere göre daha mütavazi. Hanoi 1010 yılında Vietnam'ın başkenti olmuş (3. Kral tarafından). 2010 yılında 10 gün süren kutlamalarla 1000. yılını kutlamışlar. Vietnam Viet ve Nam kelimelerinden oluşuyor. Viet Vietnam halkı için kullanılan bir kelime, Nam ise güney anlamında. Yani Vietnam güneyde yaşayan Viet'ler anlamına geliyor. Şimdilik bu kadar. Bir sonraki bölümde kaldığımız yerden notlarımı aktarmaya devam edeceğim. Vietnam vizesiyle ilgili araştırma yaparken yazınıza denk geldim. Yazınızda Vietnam vizesini \"Approval Letter\" ile havalimanında kolayca aldığınızı yazmışsınız. Ben kime sorduysam ve nerede okuduysam TC pasaportuna sahip kişilerin sadece elçilikten vize alabilecekleri yazabiliyordu. Agustos'ta tatilde oldugum icin mesajini ancak simdi cevapliyorum. Umarim cok gec degildir ve sana yardimci olabilirim. Biz T. C pasaportuna sahibiz ve vize almak icin konsolosluga gitmedik. Bizim anlastigimiz acenta bize önceden \"Approval Letter\" gönderdi. O evraklari doldurduk, yanimiza fotograf aldik. havalimaninda vize basvurusunu yaptik. \"Approval Letter\" evraklarini internetten de indirebilirsin. Elcilge gitmen gerekmiyor. Ben de senin gibi Münih'te yasayan bir Türk'üm. Blogun olduğunu ve Vietnam ile ilgili seyahat yazilari yazmis olduğunun Onur'dan duydum. Biz de 12 Aralık'ta Vietnam'a gideceğiz esimle ve benim hala vizem yok bu ülke icin. Anlatmasi uzun bir hikaye ancak vize almak konusunda cok fazla sikintilar cektim ve son seçenek olarak visa on arrival'a basvurmaya karar verdim. Tripadvisorun sayfasinda Türk pasaportuna sahip kisilerin \"visa on arrival\" basvurularinin sinirda geri cevrilecegi yaziyor. Hic bununla ilgili birsey duydum mu? yasa da bir degisiklik mi yapti Vietnamlilar diye merak ediyorum. Ve Vietnam acenta aracılığı olmadan ülkeye giriş yapmak isteyen turistlere kapıda vize vermiyormuş. 12 Aralık çok yakın olduğu için artık vizesiz gidip orada şansını denemen gerek. Ancak sıkıntı olabilir. Gökçe'nin tavsiyelerinden yararlanarak geçen yıl eşimle birlikte muhteşem bir Vietnam-Kamboçya gezisi gerçekleştirdim ve her ikisinin de ne kadar eşsiz güzellikte ülkeler olduğunu bizzat deneyimledim. Siz de birlikte oluşturacağımız kişiye özel tur programlarıyla bu ülkelerde harika bir tatil geçirmek istiyorsanız aşağıdaki iletişim bilgilerimden bana ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/vietnam-kambocya-tayland-gezi-notlari-2-crear-dos-tres-muchos-vietnam/", "text": "Vietnam-Kamboçya-Tayland gezimize ait ikinci yazımda Hanoi şehir merkezini ve bizi Vietnam'a çeken o büyüleyici, doğa harikası Halong Bay'i paylaşmak istiyorum sizlerle. Vietnam'ın tarihini biraz araştırırsanız Vietnam halkının yüzyıllardır bağımsızlıkları için ne kadar çok savaştıklarını, bu uğurda ne kadar çok acı çektiklerini göreceksiniz. Hemen hemen her milletin kanla yazılmış bir tarihi ve bu tarihte bütün halkı peşinden sürükleyen bir lideri vardır. Vietnam halkının lideri, Vietnam'ın önce Fransızlara sonra Amerikalılara karşı savaşında halkı peşinden sürükleyen kişi ise Ho Chi Minh. Ho Chi Minh'in Sovyet stili mozalesi -Anıtkabir'in çok benzeri- ve mozele içindeki mumyalanmış Ho Chi Minh'in bedeni 1973 yılında turistlerin ziyaretine açılmış. Hanoi şehir turu kapsamında burayı gezebilirsiniz. Biz sadece mozaleyi dışından görebildik. Çünkü o tarihlerde Ho Chi Minh'in mumyalanmış bedeni bakım için Rusya'ya gönderilmişti. Şehrin içinde yürümeye devam ettik ve bu sayede sokaklarına, insanlarına, Hanoi'nin günlük yaşamına alışmaya çalıştık. Henüz bedenimiz o bölgenin saatlerine alışmayı reddetse de, herkes uyurken biz uyuyamasak ve gündüzleri uykulu gözlerle çevreye baksak da bu şehir turu alışma sürecimizi hızlandırdı diyebilirim. Ve sonraki durağımız ismi kadar görüntüsü de ilginç olan \"tek sütunlu ahşap pagoda\". 1049 yılında inşa edilen bu yapı Vietnam'ın 3. Kralı tarafından yaptırılmış. Rivayete göre, bu kralın bir türlü erkek bebeği olmuyormuş. Bir gece Kral rüyasında bir Buda görmüş. Buda, Kral'a sokakta gördüğü ilk kadınla evlenmesini söylemiş. Karşısına çıkan ilk kadınla evlenen Kral'ın sonradan bir oğlu olmuş. Bunun anısına da Kral bu Pagoda'yı yaptırmış. 3. durağımız Batı Gölü. Hanoi'nin en büyük gölü. Göl kıyısındaki \"Tran Quoc Pagoda\" restorasyonda olduğu için içini gezemedik. Biz de önünde fotoğraf çektirmekle yetindik. Yemekten sonraki ilk durağımız Konfüçyus Tapınağı. Burası Kral tarafından çocukların eğitimi için kurulmuş sonrasında ise üniversite olarak kullanılmış bir yer ve içinde Konfüçyus adına yapılmış bir anıt var. 1442 yılında halka açılan bu üniversitede 1442-1779 yılları arasında yapılan sınavı sadece 1.300 kişi başarabilmiş. Sınavı birincilikle tamamlayan kişi Prenses ile evlenme hakkını kazanmış. Aslında yapılan bu sınavla Kral kendisi adına çalışacak yetenekli insanları seçiyormuş. Bir nevi KPSS :) Başarılı olamayanlar ise kaderleri olan çiftçiliğe geri dönüyorlarmış. Üniversite içinde yer alan kaplumbağa heykelleri başarılı olmuş öğrenciler adına dikilmiş. Ben de istiyorum onlardan bir tane :) Mermer taşların üstünde başarılı olan öğrencilerin isimleri yazılı. Köydeki kadınların başlıca uğraşı \"Vietnam'a özgü şapkaların yapımı\". Ayrıca balıkçılıkta kullanılan ve bambu kamışlarından hazırlanan ağlar köydeki kadınlar tarafından yapılıyor. Her Vietnam'lı evinin bir köşesinde atalarına saygı amaçlı hatıra köşesi hazırlıyor. Tay-Thai adlı azınlık halkın kökeni Çin. Sonra Tayland'a göç etmelerine rağmen, tekrar geri dönüp Vietnam'a yerleşiyorlar. Bu halkın en dikkat çekici özelliği Vietnam'da teras sistemiyle sulu pirinç üretimini başlatmaları. Gia Rai azınlık grubu ölülerine 1 yıl boyunca her gün yiyecek, içecek götürüyorlarmış. 1. yılın sonunda büyük bir parti yapıp ölülerine veda ediyorlarmış. 1978 yılına kadar Çinliler Vietnam'da yaşamışlar. Ancak daha sonra tüm Çinlileri ülkeden çıkartmışlar. Rehberimiz Çinlileri ve Fransızları hiç sevmiyordu. Bu kadar olaydan sonra sevmeleri beklenemez zaten. Müze sonrası yoğun el emeğiyle hazırlanan tabloların yapıldığı yere gittik. Küçük bir workshop'a katıldık. Gittiğimiz yer bir köye aitti. Çalışanlar o köyün insanları. Tüm gelir o köye gidiyor. Gezmesi oldukça zevkliydi. O tabloların nasıl ortaya çıktığını adım adım izledik. Tatilimizi bir tur şirketiyle planlamamızın belki de tek negatif yanı ara ara bu tür workshoplara mecburen katılmamızdı. Sonuçta onlar sizden bol bol alış-veriş yapmanızı bekliyorlar. Bazıları çok zevkliydi, kimisi ise gereksizde diye düşünüyorum. Günün en zevkli aktivitesi neydi o zaman diye sorarsanız cevabım \"old quarter\" da \"Cyclo\" ile yaptığımız gezi olurdu. 3 tekerlekli bisikletlerle Hanoi sokaklarında o çılgın trafiğin içinde gezdirdiler bizi. Mehrin ve ben biraz korktuğumuz için tek kişilik bisikletlere iki kişi binince daha bir zevkli oldu. O kalabalıkta adamlar bizi kaçırsa, Ömer ve Fatih'in ruhu duymayabilirdi. Biz de \"anca beraber kanca beraber\" diyerek tek kişilik yere sığışıverdik :) Tek kelimeyle harikaydı. Ve sıra geldi belki de tüm Uzakdoğu gezimize damgasını vuran Halong Bay'e ait notlarımı aktarmaya. Halong Bay Vietnam'ın kuzeydoğusunda Quang Ninh Province'de bulunan inanılmaz bir doğa harikası. 1.553 kilometrekarelik alanda 1.969 tane limestone yani kireçten oluşmuş kayalık-ada var. 2 önemli bölümden oluşuyor: Güneydoğu bölümü olan Bai Tu Long Bay ve güneybatı bölümü olan Halong Bay. Burası UNESCO'nun dünya mirasları listesinde yer alan ve dünyaca ünlü mağaraların olduğu yer. Halong Bay, milyon yıl boyunca meydana gelen coğrafi değişimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmış. Ben okyanus içindeki Peri Bacaları diyorum bu bölgeye. Tektonik hareketlerle kayalar suyun üzerine çıkınca rüzgar ve dalgalarında etkisiyle bugünkü şekillerini almışlar. Kayalıklardan oluşan adaların içinde Sung Sot, Thien Cung, Trinh Nu ve Thien Canh Son gibi mağaralar bulunmakta. Programımıza göre bir gece teknede konaklamamız gerekiyordu. Ancak son günlerdeki Tayfun haberleri nedeniyle son dakikaya kadar bir bilinmezlik vardı. Hava inanılmaz bunaltıcıydı. Tayfun öncesi böyle olurmuş. Biz şanslı olanlardandık. Geceyi koyda tekne üzerinde geçirebildik ve bu güzel deneyimi yaşayabildik. Ertesi gün gelen gruplar ne yazık ki geceyi karada geçirmişler. Tayfun tehlikesi nedeniyle teknede konaklamak yasaklanmış. Böyle bir durumla her an karşılaşılabilir. Bizi teknede karşılayan ve hoşgeldin içkilerimizi sunan tekne personeli inanılmaz kibardı. Kamaralarımıza yerleştikten sonra öğlen yemeği için yemek salonunda buluştuk. Yemekler 1. sınıftı. Teknede kaldığımız süre boyunca çok kaliteli yemekler yedik. Bizim Uzakdoğu tatilimiz için bu tur şirketiyle anlaşmamızda Halong Bay'deki turun kaliteli olması önemli bir etkendi. Okuduğumuz yorumlardan Indochina-Junk şirketinin bu turu hakkıyla yaptığı anlaşılıyordu. Belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum, bu turları yapan şirketler arasında kalite açısından çok büyük farklılıklar var. Ayrıca bu şirketin sunduğu gezi olanaklarını her tur şirketi sunmuyor. Örneğin, 2 saat süren yolculuktan sonra gece konaklayacağımız koya demirledik ve burada bu şirketin yakın zamanda kendi turları için hizmete açtığı mağarayı gezdik. Bu mağara bir balıkçı tarafından bulunmuş. Sadece bu tur şirketi turistlerini buraya götürüyor. Mağaranın ismi Thien Canh Son. Dalgaların oluşturduğu bu görsel şölen görülmeye değer. Eğer turunuz 2 gecelik ise 2. gece akşam yemeğini bu mağarada yeme fırsatını yakalıyorsunuz. Halong Bay'de bir süre tekneyle gezdikten sonra adaların arasında yaklaşık 1 saat süren kayak gezisi yaptık. Gezi normalde 1/2 saatlik bir geziydi ama biz 4 arkadaş ilk defa kayak yaptığımız için gezi bizim performansımızla 1 saat sürdü :) Bu gezi sırasında ben ve Fatih senkronda zorlanınca bir aile faciasının kıyısından köşesinden döndük. Okyanusta olduğumuzu düşünüp panikleyen ben bir de herkes gidip de kayalıkların arasında bir tek biz kalınca, Fatih'e yüklenmedim değil hani :) Bu gezi sonrası yüzmek isteyenler yüzdü, dinlenmek isteyenler Halog Bay'in incecik kumlarına uzandı. Rehberimizin söylediğine göre Mart Ayı Halong Bay'de denize girmek için en güzel zamanmış. Deniz berrak olduğundan suyun altındaki kayalıkları görmek mümkün oluyormuş o zamanda. Gece ise doğanın sessizliğinin tadını çıkarttık ve o muhteşem deniz mahsüllerinden oluşan yemeğimizi yedik. Deniz mahsülleri Halong Bay'den. Yemek sonrası eğlencemiz ise Vietnam'da da bilinen KIZMABİRADER'di. Gece koy çok serin olduğundan yemek salonunda oyun oynayarak gecemizi tamamladık. Koydaki 2. günümüzde ise CAP LA Balıkçı Köyü'nü gezdik. Bu köyde insanlar suların üzerinde yüzen küçük evlerinde yaşıyorlar. Burası 300 kişinin yaşadığı gerçek bir balıkçı köyü. İnsanların tek geçim kaynağı balıkçılık. Yılın 12 ayı buradalar. Tayfunlara rağmen burada hayatlarını devam ettiriyorlar. Köylü kadınların kullandığı kayıklarla köyün içinde güzel bir gezinti yaptık. Buradaki çocukların gittiği okulu ziyaret ettik. Çocuklar 5 yıllık bir eğitimden sonra balıkçılık yapmaya başlıyorlar. Köydeki evlerin standardı oldukça düşüktü. Çok öncelerde burada köylüler küçük kayıklarda yaşıyor ve aynı kayıkla balık tutuyorlarmış. Şu anda bu kayıklarda yaşayan birkaç aile hala var. Burası 2008 yılına kadar kendi hallerinde yaşayan bir balıkçı köyüyken, bizim bu tur şirketi köylüleri ikna ederek burayı turistik gezilere açmışlar. Hanoi'deki son günümüzde ise \"Duang Lam\" adlı köyü ziyaret ettik. Bu köy sadece Hanoi'de değil tüm Vietnam'da büyük önem taşıyan 2.000 kişilik bir köy. Vietnam'ın iki kralı bu köyde doğmuş. Bu köyde ilk önce, tüm köy halkının toplandığı 1533 yılında inşa edilen Halk Evi'ni ziyaret ettik. Buraya göz kulak olan köyün en yaşlı kişisiyle tanıştık. 79 yaşında olan bu misafirperver dede köyün en saygıdeğer kişisi olmakla beraber tek yaptığı bu eve göz kulak olmak. Gittiğimizde bir kilimin üzerine oturmuş yöresel nargilesini içiyordu. Bize çay ikram etti. Rehberimiz aracılığıyla biraz sohbet ettik. Bu zevkli sohbet sonrası köyün 400 yıllık geçmişe sahip olan en eski evini ziyaret ettik. Burada bize oraya ait özel bir yeşil çay ve yanında pirinçten yapılmış bir tatlı ikram ettiler. Çayı sevemesek de tatlı ilginçti. Yağan yağmura aldırmayıp atladık bisikletlerimize ve köydeki tapınakları ziyaret ettik. En önemlisi Mia Pagoda'ydı. Burada yaklaşık 300 tane heykel vardı. İnsanlar tapınakları ziyarete gelirken yiyecek, içecek, sigara, kola gibi hediyeler getiriyorlar. Oraya ziyarete gelenlerin getirdiği o güzel armutlara dayanamayarak birer tane aşırdık :) Ne de olsa aramızda bir hamile vardı ve O'nun göz hakkı var :) Buda'lar bizi affetsin. Köyün sokaklarında bisikletle dolaşmak ve günlük yaşamı keşfetmek güzel bir tecrübeydi. Öğlen yemeğimizi yemek için bu 400 yıllık tarihi eve geri döndük. Eğer vaktiniz varsa bu köye yarım günlük bir tur planlayabilirsiniz. Hanoi'den 60 km uzaklıkta, ancak Hanoi trafiği nedeniyle 1,5 saat sürüyor. Ancak benim kişisel fikrim, bu köyü gezmek yerine Halong Bay taraflarında bir gece daha fazla kalabilirsiniz. Oradaki dağ köylerine yapılan turlara katılabilirsiniz. Eğer yıllar sonra tekrar Vietnam'a gidecek olursak ki biz kesinlikle gitmeyi planlıyoruz- tur şirketiyle anlaşmak yerine sırtımızda sırt çantasıyla işte bu dağ köylerini gezmek istiyoruz. Vietnam'a ait notlarım şimdilik bu kadar. Bir sonraki bölümde Hoi An Şehri'nde neler yaşadık onları paylaşacağım. Bu tur şirketinden memnun kaldığınızı yazmışsınız, bu yüzden bende bu tur şirketine yoğunlaşacağım. Öncelikle cok tesekkür ederim yorumunuz icin. Bu yaz tatilinizde Vietnam ve Kambocya'ya gidecekseniz ben de biran önce Kambocya yazimi yüklemeliyim o zaman. Kambocya gercekten cok farkli bir cografya ve kültür. Orada cok farkli deneyimler yasadik. Duang Lam köyü gidip görülebilir. Ancak dedigim gibi cok farkli bir deneyim sunan bir yer degil. Halong Koy'una yakin SAPA diye bir yer var. Orada hala dag köyünde yasayan yerli kabileler var. Oraya düzenlenen turlari gitmeden önce muhakkak inceleyin derim. Ya da Mai Chau'ya bakabilirsiniz. Zorluk derecesine göre farkli turlar var. Biz Indochina-Junk sirketinden gercekten memnun kaldik. Halong Turu cok özel bir tur oldu bizim icin. Geceyi gecirdigimiz tekne oldukca güzeldi. Yemekler birinci sinifti. Rehberimiz oldukca iyiyidi. Kesinlikle tavsiye ederim. merhaba, blogunuzu yeni takip etmeye basladim.. Vietnam notlariniz dikkatimi cekti ve hemen bir gezi programi olusturmaya basladim. :) biz de esimle birlikte seyahat etmeyi cok seviyoruz, benim de bir seyahat blogum bvar eklersen sevinirim.. ben konakladiginiz teknenin adini merak ettim acaba booking. com dan kiralayabilirmiyiz diye.. teknekonaklamasinin icine gezdirme, magaralar, balikci koyleri, kayak dahil fiyat mi ? siz nekadar odediniz.. ne tavsiye edersin konaklamakonusunda.. sirketle anlasmak mi yoksa kendimiz halong bay de bir tekne booking den kiralasak daha mi uygun olur? kac gun kalmak yeterli olur? cok soru sordum sanirim.. Vietnam tatili son zamanlarda en cok hit alan yazi dizim. Vietnam, özellikle de Halong Bay muhtesem. Tavsiye ederim kesinlikle. Halong Bay'de geceledigimiz teknenin ismi Dragon's Pearl. Biz teknede 1 gece 2 gün gecirdik. Kisi basi 143 dolar ödedik. Bu fiyatin icinde hersey dahil. . Firmanin internet adresi http://www. indochina-junk. com. Bu siteden tekneye dair daha ayrintili bilgiye ulasabilisiniz. Yalniz biz bu turu Vietnam gezimizi satin aldigimiz acenta üzerinden planlamistik. . Teknede 2 gece kalinabilir. Zaten turlar 1 gece ya da 2 gecelik turlar olarak ayarliyorlar. Eger 2 gece kalirsaniz bu firma 2. gece aksam yemegini magara icinde veriyordu. Oldukca degisik bir deneyim olabilir. Rezervasyonu Booking. com üzerinden yapabilir misiniz bilmiyorum. Ancak sunu söyleyebilirim ki, oradaki teknelerin kalitesi arasinda cok farkliliklar var. Bizim kaldigimiz tekne oldukca güzeldi. Cok güzel yemekler yedik teknede. Firma secerken buna dikkat etmekte fayda var. Baska bir sorunuy olursa lütfen sormaktan cekinmeyin. Bu blogun amaci zaten gezi severlerin deneyimlerini, tavsiyelerini burada paylasabilmelerini saglamak. Vietnam vizesindeki değişiklikleri öğrendim. Ancak bloğum aracılığıyla bana ulaşan gezi severler sayesinde de epey yararlı bilgi edindim bu konuda. Bunları zaman buldukça bloğumda vermeyi planlıyorum. Sorularınız bana iletmekten çekinmeyin lütfen. Elimden geldiğince size yardımcı olmak ısterim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/vietnam-kambocya-tayland-gezi-notlari-3-crear-dos-tres-muchos-vietnam/", "text": "Ve sıra geldi Orta Vietnam'da yer alan Hoi An şehrine ait gezi notlarımı sizlerle paylaşmaya. Vietnam haritasına baktığınız zaman, Vietnam kuzeyden güneye 1600 km boyunca uzanan bir ülke. Yeri geliyor ülkenin doğudan batıya genişliği 40 km'ye kadar düşüyor. Orta Vietnam doğuda Çin denizine bakan sahilleri ve batıda sıkı ormanlık alanları ile tam tezatlar bölgesi. Orta Vietnam'da yerleşim çoğunlukla sahil kesimlerinde bulunuyor. Ülkenin en çarpıcı yapısal miraslarından bazıları burada. Mesela, Hoi An'da 16. yüzyıldan kalma Çin, Japon ve Fransız evlerinin yanı sıra Hue Kraliyet Sarayı ve Kral mezarlıkları bulunuyor. Hoi An 1999 yılında UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilmiş bir şehir. Bu güzel tatil şehri 16.-18. yüzyıllar arasında Çinli, Japon ve Avrupalı tüccarları kendisine çekmeyi başarmış. Zamanında yabancı ticaret gemileri buraya 4 ile 6 ay süren ticari fuarları gezmek için gelirlermiş. Bu şehirde Japon, Çinli, Hollandalı ve Hintli ticaret adamları kendi yaşam alanlarını kurmuşlar. Şehrin bir bölümünde Japon mimarisi hakimken, diğer bir bölümünde bambaşka bir mimari görmek mümkün. Her tarafından tarih fışkıran bu şehir geceleri ışıl ışıl ve canlı. Sokaklarında dolaşmak inanılmaz zevkliydi. Hanoi'nin o kalabalığından sonra burası bize çok iyi geldi. Hanoi'de ilk gece dışarı çıktığımızda o kadar çok korkmuştum ki bir daha gece dışarı çıkmak istemedim. Her yer araba, motorsiklet, insan. Trafik berbat, trafik ışığı yaya geçidi diye bir şey yok. İnanılmaz kalabalık ve karmakarışık. Her an bir motorsiklet size çarpabilir. Güvenlik nedeniyle ve tabii ki sokaklarda satılan ve ne olduğunu anlayamadığımız yemeklerin kokuları nedeniyle ben Hanoi Şehri'nin kendisini pek sevemedim. Buna karşılık Hoi An inanılmaz güzeldi. Şehrin kendisiydi insanı etkileyen. Burada trafik Hanoi ile karşılaştırılamayacak kadar az. Thu Ban Nehri kıyısına kurulu olan bu şehir çok büyük ve çok kalabalık değil. Biz ilk gün önce nehirde botla kısa bir tur yaptık ve \"toprak seramikleri\" ile ünlü 17. yüzyıldan kalma \"Thonh Ha\" Köyü'nü gezdik. Bu köyde ilk önce Nom Dieu tapınağını ziyaret ettik. Bu tapınak Cham Devleti tarafından yaptırılmış çok eski, ancak günümüze kadar korunmuş bir yapı. Bu tapınakta ve Uzakdoğu tatilimiz sırasında gördüğümüz birçok yapıda da- doğada varolan 5 elementin izlerini/etkilerini gördük: Toprak, su, ateş, demir ve hava. 5 element tapınaktaki 5 bölümle simgelenmişti. Ayıca bu yapı Feng-Shui felsefesine göre inşa edilmiş. Biraz bu tapınak hakkında bilgi vermem gerekirse; bu tapınağın giriş kapısı 1975 yılında yapılmış. Tapınak 2 bölümden oluşuyor. Arka tarafında üremeyi, zenginliği ve gücü temsil eden heykeller var. Bu tapınakla ilgili benim aklımda kalan en ilginç ayrıntı uzun sarmal şeklindeki asılı tütsüler. Bir dileği olan kişi tütsüsünü yakıp buraya asıyor. Yanması yaklaşık 1 ay süren bu tütsü eğer tamaman yanıp biterse kişinin tuttuğu dilek kabul olmuş anlamına geliyor. Yani dileği kabul olmuş havaya karışıp uçmuş demek. Birarada bulunan tütsülerin oluşturduğu görüntü çok güzeldi. Öğle yemeğinden sonra ilk durağımız 1590'lı yıllarda inşa edilen ve Çin ile Japon bölgelerini birbirine bağlayan üstü kapalı Japon köprüsü. Japon halkı tarafından yapılan bu köprü deprem bölgesinde olduğu için oldukça sağlam inşa edilmiş. Japon kalitesi! Çatısındaki 5 kolon ve yatayda üst üste 3 kolon ile tipik Japon mimarisinin izlerini taşıyor. Köprünün giriş ve çıkışında köpek ve maymun heykelleri var. Bir rivayete göre, köprünün yapılışı maymun yılına denk gelirken tamamlanması köpek yılına denk geliyormuş. Ancak bize göre bu kadar küçük bir köprünün tamamlanması bu kadar uzun süremez. O heykellerin başka bir anlamı olmalı. Hoi An terzilik zanaatıyla ünlü bir şehir. Akşam ölçü veriyorsunuz, sabaha takım elbiseniz hazır. Terziye bir sipariş verme gibi bir niyetimiz olmasa da ipek böcekçiliği ve ipek dokumanın tüm aşamalarını izlemek ilginç geldiğinden şehirdeki bir tesisi ziyeret ettik. Bu tesiste çalışan bayanlar kumaşların üzerine adeta bir ressam gibi ipekten nakış yapıyorlar. Ve bu uzun ve bir o kadar da eğlenceli geçen günün yorgunluğunu Cus Dai kumsalında attık. Bu bölgenin deniz tatili için ideal bir bölge olduğunu belirtmeliyim. Çok sayıda güzel otel var. Akşam Hoi An sokaklarında dolaşırken ertesi gün için Vietnam yemeklerini keşfetmek adına yemek kursu alabileceğimiz bir yer aradık. Rehberimizin ve Lonely Planet kitabının tavsiyesi aynı olunca biz de \"Morning Glory\"restoranına çevirdik yönümüzü. Kişi başı 25$ olan bu kurslar 6 kişi toplandığı takdirde belirli günlerde açılıyor. Biz biraz daha fazla ödeyerek 4 kişilik küçük grubumuza özel bir kurs açılmasını sağladık. Ancak burada Fatih ve Ömer'in saatler süren ikna konuşmalarının çoook büyük bir payı var. Sonunda dayanamayıp bize özel yemek hocası bulundu ve ertesi gün için yarım günlük yemek kursu ayarlandı. Bu inanılmaz bir deneyim oldu bizim için. Sabah erkenden hepberaber pazara gittik. Tek tek oraya ait meyveleri, sebzeleri tanıttılar. Balığın taze olduğu nasıl anlaşılır, et nasıl alınır, neyi hangi yemekte, hangi sosta kullandıkları gibi çok yararlı bilgiler verdiler. Benim sevmediğim birkaç yeşillik vardı. Bu tur sayesinde onların ismini de öğrenmiş oldum. Çünkü onların olduğu hiçbir şeyi yiyemiyordum. Bundan sonra gittiğim restoranlarda o yeşillikleri yemeğin içine koymamalarını isteyebildim ve ağız tadıyla yemek yedim. Hoi An şehrinin bir başka önemli turistik aktivitesi ise, My Son' tarihi bölgesi. Hoi An'dan yaklaşık 1 saat uzaklıktaki bu tarihi bölge, Kimerlerin Kamboçya'da yarattıkları Angkor Wat gibi muhteşem tapınakların, Cham uygarlığınca yapılmış olan benzerlerine ev sahipliği yapıyor. Cham devleti bugün tarihten silinmiş olmasına karşı zamanında Mekong Deltası'na kadar uzanan güçlü bir devletmiş. Bugün Vietnam'da yaşayan 54 azınlık halk içinde Cham soyundan gelenler de var. Bugün buradaki Müslüman azınlığın önemli bir bölümünü bu azınlık halk meydana getiriyor. Bir kısım Cham halkı ise hala Hinduizm etkisinde. My Son'da tapınakları gezmek, Şiva'ya ait olan heykelleri incelemek güzel bir tecrübe oldu bizim için. Amerikan Savaşı sırasında Vietnamlılar burayı askeri üs olarak kullanma yanlışlığına düşmüşler. Çünkü Amerikalılar burayı bombalayınca bu tarihi bölge çok zarar görmüş. Bazı tapınaklar bombalar sonucu yerlebir olmuş. Bu gezimiz sırasında ayrıca bölgenin tarihi dansını sergileyen 'Apsara Kızları' nı seyretme imkanı bulduk. Hoi An şehrine ait gezi notlarım bu kadar. Sırada Ho Chi Minh şehri var."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/vietnam-kambocya-tayland-gezi-notlari-4-crear-dos-tres-muchos-vietnam/", "text": "Vietnam Savaşı sırasında tam 3 milyon Vietnamlı öldürüldü ve bunların 2 milyonu sivildi. 2 milyon insan yaralandı ve 300.000 Vietnam'lı kayıp. Neden Vietnam? Burayı bu kadar özel, görülmeye değer kılan nedir? diye sordum hep kendime. Neden bu ülkeye gittik? Bu soruların cevapları aslında Ho Chi Minh şehrinin kendisinde saklı. Çoğumuz Robin Williams'ın oynadığı 1987 yapımı 'Good Morning Vıetnam' filmini seyretmiştir diye tahmin ediyorum. Bu filmle beraber bizden kilometrelerce uzakta Vietnam halkının Amerika'ya karşı verdiği bağımsızlık savaşına bir parça da olsa tanık olmuştuk. Ancak gerçek savaşın geçtiği yerleri görmek; savaşın insanlarda acımasızca bıraktığı izleri görmek, hissetmek; bir halkın nasıl olup da gerilla savaşıyla koca bir orduyu yenilgiye uğrattığını anlayabilmek... İşte bunlar için Vietnam'a gitmeli, oraları görmelisiniz. Halong Bay'de doğasına aşık olduğumuz, Hoi An'da gerçekleştirdiğimiz yemek kursuyla köklü ve bir o kadar da lezzetli mutfağını keşfettiğmiz Vietnam, Ho Chi Minh şehrinde bir başka yüzünü gösterdi bize: Çok acı çekmiş, çok savaş görmüş, ancak bağışlamayı öğrenmiş insanlarını tanıdık burada. 'We do not forget, but we forgive!' Unutmadık, sadece bağışladık diyen, yaralarını sarmaya çalışan Vietnam insanını gördük, tanıdık. Bu bile yeter buralara gelmek için. Tatil öncesi neyle karşılaşacağımızı bilemediğimiz için hep bir acaba vardı içimizde. Ancak orada yaşadıklarımız sonrasında 'İyi ki' diyoruz. İyi ki orayı gidip görmüşüz... Vietnam-Amerika Savaşı'nın izlerini sürmek için önce Ho Chi Minh şehrinden yaklaşık 40 km uzaklıktaki Chu Chi tünellerine gidilmeli tabii ki. Bu tüneller Amerikan savaşının kaderini tayin eden yeraltı sığınakları. Onlarca yıl boyunca yörenin kadın, erkek tüm insanlarının katılımı ile yapılmış bu tüneller. Tüneller ilk olarak Fransızlara karşı yapılmış ve kullanılmış. Sonrasında Amerikan Savaşı için daha da arttırılmış. İlk yapıldığında 20 km uzunluğunda olan bu tüneller, Amerikan savaşı sırasında 200 km uzunluğa ulaşmış. Bu tüneller yer altında 10 metre derinliğe kadar iniyor. Bazı bölümlerde tünellerden nehre çıkış var. Su bulabilmek için bazı bölümlerde daha da derine inmişler. Tünel içinde oksijen sağlamak için ince ince hava boşlukları kazılmış. Tünellerin içinde yemek, silah sığınaklarının yanı sıra toplantı odaları, hobi odaları var. Bu tünellerde doğan, büyüyen bir çok Vietnamlı şu anda belki de o yılların izleriyle hayatlarına devam ediyorlar. Tünellerin girişi o kadar dar ki Amerikalı bir askerin tünele girişi ve Vietnamlı gerillayı takip etmesi imkansız. Amerikalılarla göğüs göğüse çarpışan Vietnamlı gerillalar bu tünellere girip ortadan kayboluyorlarmış. Nehre tünellerden çıkarak Amerikan askeri birliklerine baskınlar yapıyorlarmış. Rehberimiz üzerindeki bembeyaz gömleğe aldırmadan daracık bir tünelden yeraltına girdi ve çok kıvrak bir şekilde tünelden tekrar çıktı hem de gömleğini hiç kirletmeden. İlk anda yaptığı şey çok kolay gibi görünse de, bunu deneyen turistlerin başına neler geldiğini görünce fikrimiz hemen değişti. Çok zayıf bir kadın turist tünele girip çıktı, ancak çıktığında her yeri çamur olmuştu. Başka bir turist ise çıkarken omuzları tünel girişine sıkışınca panikledi. Çıkması için etraftaki rehberler seferber oldu. Onunla beraber biz de panikledik ve korktuk. Ben tünele girmekten o an itibariyle vazgeçtim. Savaş sırasında Vietnam halkının kullandığı bubi tuzaklar ise Amerikalı askerlerin çok ağır bir şekilde yaralanmalarını sağlayacak şekilde hazırlanmış. Tünel çok alçak olduğu için neredeyse dizlerimiz üzerinde yürüdük. Ayrıca çok dardı. Bu nedenle yaklaşık 1 dakikalık tünel içinde yürüyüş sonrasında kendimize gelmemiz bir yarım saati buldu. Hava çok nemli olduğu için ve ayrıca değişik türde sinek, böcek nedeniyle zor anlar yaşadık. Ormanlık alandaki bu turumuz sonrasında vücudumda çok sayıda böcek ısırığı vardı. Ertesi günlerde bu ısırıklar alerjiye dönüştü. Bu konuda hazırlıklı olmanızı tavsiye ederim. Buraya yapacağınız tur sırasında kıyafetlerinizi bu koşulları göz önünde tutarak seçmenizde ve yanınıza böcek savar tarzı ilaçlar ya da koruma spreylerı almanızda fayda var. Düşünün yarım günlük gezi de bile biz ne kadar çok zorlandık, hatta tünel içinde geçirdiğimiz 1 dakikada hepimiz dağıldık diyebilirim. Vietnam halkı bağımsızlıkları için bu tünellerde yıllarca yaşamışlar. Tünelin içinde bebekler doğmuş, hayatta kalabilmek için karanlıkta yerin altında hayata tutunup koca bir orduya karşı savaşmaktan hiç vazgeçmemişler. Tünellerin bulunduğu ormanlık alanda geçirdiğimiz süre boyunca biz gördüklerimize inanamadık. Nasıl olup da insanlar bu tünellerde yaşayabilmişler. Akıl alır gibi değil. Vietnam Savaşı'nın izleri burayla sınırlı değil. Savaşın bittiği noktayı da gidip görmelisiniz: Burası Bağımsızlık Sarayı. 30 Nisan 1975 sabahında komunist tanklar Saygon şehrine girmiş ve rotayı bu binaya çevirmiş. Bu Sarayı gezerken rehberimiz bize buranın hikayesini anlattı: Önceleri bu binanın bulunduğu yerde 1868 yılında Fransızlar tarafından inşa edilmiş Norodom Sarayı bulunuyormuş. Fransızlar ülkeyi terk edince bu saray Güney Vietnam Başkanı Ngo Dinh Diem'in evi olarak hizmet vermiş. 1962 yılında Vietnam hava subayları başkanı öldürmek için sarayı bombalayınca burası yerlebir olmuş ama başkanı öldürmeyi başaramamışlar. Bombalama sonrası başkanın isteği üzerine buraya yeni bir bina yapımına başlanılmış. İşte bu bina Bağımsızlık Sarayı ve 1966 yılında inşası tamamlanmış. Ancak kendi isteği üzerine yapılan sarayın tamamlanmasını göremeden başkan Ngo Dinh Diem 1963 yılında kendi askerleri tarafından-rehberimize göre CIA tarafından-öldürülmüş. Sarayda bu olaya ait bir fotoğraf sergileniyor. Başkanın ölümü intihar olarak duyurulmuş ancak fotoğrafta elleri arkadan bağlı ve altında şu not var: Suicide with no hands, yani elleri olmadan intihar!!! Ancak savaşı daha da iyi anlamak isterseniz gitmeniz gereken bir yer daha var: Savaş Müzesi. Burada savaşın acımasızlığı, nasıl insanlık dışı bir olay olduğu açıkça gözler önüne serilmiş. Savaştan sağ çıkanların, bu acımasızlığa şahit olanların hikayeleri fotoğraflarla burada sergileniyor. Özellikle kimyasal bombaların açtığı/neden olduğu acıların sergilendiği bölümü -eğer dayanabilirseniz- gezip görmelisiniz. Ancak ben bu görüntülere dayanamadım ve müzeyi yarıda terk ettim. Sadece fotoğraf değil, orada bire bir kimyasal bombalar nedeniyle özürlü doğan çocukları, insanları göreceksiniz. O görüntülere dayanması bile çok zorken, orada insanlar o acılarla yaşıyorlar. Aklımda kalan başka bir görüntü ise Vietnam'da savaşmış Amerikalı bir askerin ailesine ait. Amerikalı asker evine döndükten sonra doğan kızı doğuştan özürlü. Bu Vietnam'da kullanılan kimyasal bombaların ne kadar güçlü olduğunun başka bir kanıtıydı. Müzenin bahçesinde Amerikan Ordusu'na ait uçaklar, helikopterler ve tanklar sergileniyor. Ayrıca işkence odaları ve işkence aletleri müzenin bahçesinde sergilenmekte. Rehberimiz bize bu savaş sırasında Amerikalı askerler tarafından kendi babasına da işkence edildiğini anlattı."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/vietnam-kambocya-tayland-gezi-notlari-5-crear-dos-tres-muchos-vietnam/", "text": "Burası teknelerin, evlerin ve hatta pazarlarının su yüzeyinde yüzdüğü bir su dünyası. Üretilen pirinç Vietnam'ı beslemekle beraber tüm dünyaya ihracatı yapılacak kadar fazla. Mekong Deltası'nda aynı zamanda hindistan cevizleri, şeker kamışları ve çeşitli tropikal meyveler üretiliyor. Rehberimizin anlattığına göre tarım nedeniyle güney Vietnam kuzeyden daha zengin. Mekong Nehri dünyanın en güzel ve en uzun nehirlerinden biri. Tibet platolarından doğan Mekong Nehri 4500 km'lik yolu Çin-Myanmar-Laos-Tayland-Kamboçya-Vietnam üzerinden geçerek tamamlıyor ve güney Çin Denizi'ne dökülüyor. Kamboçya'da nehir iki ana kola ayrılıyor: Hau Giong ve Tien Giang. Tien Giang kolu Vinh Long bölgesinde birçok kola ayrılıp 5 ayrı noktada denize dökülüyor. Bu kollardan dolayı Vietnam halkı bu nehre 'River of Nine Dragons' (9 Ejderhanın Nehri) ismini vermiş. Ho Chi Minh Şehri'nin güneybatısında yeralan Mekong Deltası'na ulaşabilmek için yaklaşık 2 saat arabayla yolculuk ettik. Bizim ziyaret ettiğimiz yer Mekong Deltası'nın 'My Tho' bölgesi. Buraya ulaştıktan sonra ise küçük bir tekneyle Mekong Nehri'nde bir gezinti yaptık. Köy içinde at arabasıyla yaptığımız kısa bir yolculuk sonrasında köyde arıcılık yapılan yeri ziyaret ettik. Günün en güzel ancak aniden başlayan şiddetli yağmur nedeniyle en zorlu bölümü ise palmiyeler altında Mekong Nehri üzerindeki dar bir kanalda yaptığımız kayık gezisiydi. Çok güzel başlayan bu gezi sırasında şiddeti bir yağmura yakalandığımız için ve kayık üzerinde olduğumuzdan kaçacak ya da saklanacak bir yerimiz olmadığı için sırılsıklam olduk. Bizi bu köye getiren tekneye ulaşana kadar artık iş işten geçmişti ve biz sırılsıklam olmuştuk. Herkes o sırada ıslak kıyafetlerden kurtulma ve ısınma derdinde olduğundan ve tabii ki poz veremeyecek kadar sinir sistemi harap olduğundan ne yazık ki o anlara ait bir fotoğrafımız yok. Keşke olsaydı. Güne devam edebilmemiz içinse otelimize gelip üstümüzü değiştirip ısınmamız gerekti. Ancak o şiddetli yağmura ve o yağmur sonrasında Mehrin çok üşütüp rahatsızlandığı için hastanede biraz zaman geçirmek zorunda kalmış olmamıza rağmen Mekong Deltası 'Unutulmazlar' arasına girmeyi başardı.... Size biraz da Ho Chi Minh şehrinin kendisi hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu şehir Uzak Doğu'nun Paris'i aslında. Burada yaşamış Fransızların bu şehre miras bıraktığı mimari sayesinde şehrin içinde dolaşırken kendinizi bir Avrupa şehrindeymiş gibi hissedebilirsiniz. Aşağıdaki fotoğraf karesi şehrin ünlü Rex Oteli'nin teras barında çekildi. Buraya gelmişken böyle bir yerde şehrin manzarasına doğru bir içki içmeden bu şehirden ayrılmayın derim. 1877-1883 yılları arasında inşa edilen bu kilise Ho Chi Minh şehrinin hükümet meydanının kalbinde yer alıyor. Neo-Romanesque stili 40 metre yüksekliğindeki 2 kare kulesiyle ilk anda insanı cezbeden bir mimariye sahip. Kilisenin önünde bir de Meryem Ana heykeli var. Ancak kilisenin dışı birebir Paris'teki orjinali ile aynı olmasına karşı içi orjinali kadar ihtişamlı değildi. Bize çok sade geldi. Kilisenin içinde kısa bir tur sonrası karşısında yer alan tarihi postaneyi ayrıca ziyaret ettik. Burası yine Fransız mimarısıne göre inşa edilmiş bir yapı. Ve muhteşem doğasıyla, güzel yemekleriyle, kendine has kültürüyle bizi mest eden Vietnam'ı arkamızda bırakıp Kamboçya'ya doğru yola çıkma zamanı. Bir sonraki bölümde son 50 yılın en büyük sel felaketini yaşayan Kamboçya'ya ve tam da o sırada orada bulunan bizlerin başına neler geldiğini sizlerle paylaşacağım. Siz şimdi Uzakdoğu seyahatinize çoktan başlamış olsanız da ben size yine de iyi tatiller diliyorum. Keyfini çıkarın. Bloğumun faydalı olmasına çok sevindim ayrıca. Gercekten bu faydali paylasimlariniz icin cok tesekkur ediyorum. Ellerinize saglik. Ilk uzakdogu gezimizde cok faydali bilgiler aldim blogunuzdan. mesajiniz icin tesekkür ederim. Blogdaki bilgilerin faydali olmasi, oraya giden tatil severlere yararli olmasi en büyük motivasyon kaynagim. Blogunuz ve mailleriniz aracılığıyla sizden aldığımız tavsiyeler sayesinde harika bir Vietnam-Kamboçya-Tayland gezisi gerçekleştirdik. Yazılarınızı ilgiyle izlemeye devam edeceğim. Herşey için teşekkürler. Merhaba, Vietnam-Kamboçya turunu kesinlikle ertelemeyin. Ben o gezi sırasında çok keyif almıştım. Çok güzel, çok özel bir bölge."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/viyana-sehir-rehberi/", "text": "Viyana denince aklımıza ne geliyor ilk olarak? Kanuni Sultan Süleyman olabilir mi? Osmanlı'nın gelip kapısına dayandığı şehir yani. Ya da bir başka deyişle bir türlü topraklarımıza katamadığımız yer. Belki de dünyada klasik müziğin başkenti olduğu geliyordur aklımıza. Ya da vals geliyor olabilir... Ya meşhur Viyana kafe kültürü... Osmanlılar sayesinde kahve ile tanışan Viyana bu kültürü Avrupa'ya yayan şehir. Bir de son yapılan araştırmalarda dünyada en yaşanılası şehirler arasında birinci seçilmesi bu ara çok gündemde. Gerçek Viyanalının Avusturyalı değil daha çok bir kokteyl olduğunu okumuştum bir gezi kitabında. Anneannenin Macar, babaannenin Polonyalı dedenin ise Romen olduğu bir kokteyl. Bunda 600 yıllık Habsburg Imparatorluğu'nun torunları olma gerçeği yatıyor. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti olan bu tarihi şehir eminim bir çok kişinin gezi listesinin başında. O nedenle neden Viyana sorusunu burada irdelemeyeceğim. Ne zaman gitmeli, ne kadar kalmalı, nereleri gezmeli, ne yemeden dönmemeli gibi hayati sorularınıza bu yazıda cevap bulabilirsiniz. İlk gidişimiz Aralık ayındaydı. Tam da noel zamanıydı. Viyana inanılmaz soğuktu ama her yer ışıl ışıldı. Karlar altındaki bu masalsı şehir noel ışıklarıyla ayrı bir güzeldi. İkinci gidişimizi ise 19 Mayıs tatiline denk getirdik. İlk gün çok güzel bir hava vardı. Şehir ayrı bir güzeldi. Ama gelin görün ki sonraki günler çok soğuktu. Avrupa'da bahar ayları her zaman tehlikelidir aslında. O nedenle bahar ve yaz aylarında hava biraz da şans işi. Eminim sonbahar ayları da güzeldir. Yani yılın 12 ayı gidip görebileceğiniz bir şehir Viyana. İlk gidişimizde 3 gece 4 gün zaman geçirmiştik. Böylece müze ve saray gezmek için fırsatımız olmuştu. İkinci gidişimizde Cuma günü öğleden sonra oradaydık, pazar günü de döndük. Sadece hafta sonu orada olduğumuz için sokaklarında bol bol yürüdük. Restoran ve cafelerinin keyfini çıkardık. Ancak müze gezmek için fırsatımız olmadı. Müze ve saray gezmek isterseniz 4 gün planlamanızda fayda var. Stephansdom Katedrali: Gotik sanatının en önemli mimari yapısı. Şehrin tam göbeğindeki bu devasa mimariyi kaçırmanız imkansız. Burası şehrin en hareketli caddesi Kartner'in üzerinde. Hemen ilerideki Graben ve Kahlmarkt'la beraber buraları şehrin göbeği. Araç trafiğine kapalı olduğu için rahat rahat gezebilir, vitrinleri seyre dalabilirsiniz. Hofburg Sarayı: Habsburg Ailesi'nin yönetimi sırasında yaşadığı kışlık saray. 1275 ile 1918 yılları arasında farklı imparatorlukların yaptırdıkları değişik mimari tarzlardan oluşan bir saray. İlk Viyana seyahatimiz sırasında gezip görme fırsatı yakalamıştık. 21 odadan oluşan Hazine Odası'nda görkemli kraliyet mücevherlerini göreceksiniz. Viyana'ya geldiğinizde Sisi ismini çok duyacaksınız. Güzelliği ile ünlü Sisi yani İmparatoriçe Elizabeth'in 1854-1898 yılları arasında kullandığı bölüm bu sarayda sergileniyor. Kuzeniyle evlenen Sisi Macaristan Kraliçesi olmuş ama o hep doğa ile iç içe yaşamayı istemiş. Kraliyet hayatı pek ona göre değilmiş. O yüzden çok mutsuz olduğu tarihte yerini almış. Sarayın diğer bölümünde ise Efes kazıları sırasında çıkarılan tarihi eserler sergileniyor. 1572 yılında kurulmuş İspanyol At Okulu da sarayın içinde. Burada yapılan gösterilere katılabilirsiniz. Schönbrunn Sarayı: Burası kraliyet ailesinin yazlık sarayı olarak geçiyor. İlk gelişimizde burada verilen klasik müzik konserine katılmıştık. Sarayın içini bu sayede görme fırsatımız olmuştu. Sarayın Aynalı Odası'nda altı yaşındaki Mozart'ın konser verdiğini söylemeden geçemeyeceğim. Bir diğer ayrıntı ise, Napolyon'un oğlu, İmparator 1. Franz'ın torunu bu sarayda 21 yaşındayken ölmüş. Güzel bir bahçesi var. Palmiye Evi'ni de görüp arka bahçesindeki tepede yer alan Gloriette'ye çıkabilirsiniz. O zaman güzel bir manzara yakalamış olacaksınız. 1400'den fazla sayıda odası olan bu sarayı gezmek için şehrin biraz dışına çıkmanız gerekecek. Yürüyerek gidilebilir mi? Evet ama yorucu olabilir. Belvedere Sarayı: Bir başka güzel saray ise Belvedere Sarayı. Burayı bence kesinlikle turunuza katın. 2 saray binasından ve bahçelerden oluşan bu saray 1683'te Türklerin geri çekilmesini sağlayan Prens Eugen'e teşekkür olarak yapılmış. Bu sarayda ayrıca Viyana ile bütünleşmiş Gustav Klimt'in Öpücük adlı eseri sergileniyor. Belediye Sarayı : Almanya ve Avusturya topraklarında seyahat ediyorsanız belediye binalarını gezi turlarınıza muhakkak ekleyin derim. Mimari açıdan görülmeye değer bu binalar ayrıca şehrin merkezinde olduklarından bir çok sanatsal ve görsel aktiviteler belediye binalarının önünde gerçekleşiyor. Eğer noel zamanı buralardaysanız örneğin, noel pazarlarını Rathaus önünde ziyaret edebilirsiniz. Opera Binası: Operaya meraklıysanız bir opera tecrübesi yaşamadan dönmeyin derim. Böylece binanın içini görmekle kalmaz bir de sanatın merkezinde opera deneyimi yaşamış olursunuz. Sanat ve Doğa Tarihleri Müzeleri Müzeler Bölgesinde. Müzelere girme niyetiniz yoksa bile buraya muhakkak gidin. İki müzenin ortasında yer alan ağaçlı alan çok hoş. Karlskirche: Karlsplatz'ta yer alan bu kilise kesinlikle görülmeye değer. İlk gidişimizde içine girme fırsatı yakaladığımız bu kilise bizi çok etkilemişti. Bu sefer ise düğün nedeniyle girişler kapatılmıştı. Hundertwasser Evleri: Hundertwasser isimli mimar tarafından yapılan bu 52 ev ilginç dış cephesi ve rengarenk seramikleriyle görülmeye değer. İnsan kendini bir an Barselona'da Gaudi mimarisiyle karşı karşıya kalmış gibi hissediyor. Sigmund Freud'un Evi: Burayı gezmek isteyenler için kısa bir bilgi. Freud 2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'ye kaçtığı için asıl eşyaları İngiltere'de sergileniyor. Figlmüller: Viyana'nın en meşhur yemeği Schnitzel ve yanında patates salatasını muhakkak Figlmüller'de denemelisiniz. Çok fazla turistik olsa da lezzet hiç de turistik değil. Figlmüller'in birden fazla yeri var. Pasaj içindeki yeri asıl tarihi mekan. Gitmeden en geç bir hafta önce arayıp rezervasyon yaptırmanızı şiddetli tavsiye ederim. Yoksa yer bulmanız imkansız. Schnitzel ve Patates Salatası porsiyon yaklaşık 20 Euro. Plachutta: Bu mekan ise Tafelspitz yemek için doğru adres. Tafelspitz Avusturya ve Alman kültürüne ait bir et yemeği. Burada kemik, ilik ve sebze ile pişmiş et tencere ile masaya getiriliyor. Önce suyunu içiyorsunuz. İliği bir güzel yiyorsunuz. Sonra eti sebze ve patates eşliğinde mideye indiriyorsunuz. Biz yedik çok da beğendik. Burası için de muhakkak rezervasyon şart. Burası için dikkat edilmesi bir nokta: Yemek fiyatları Viyana seviyesinde olmasına rağmen içecek fiyatlarına turist ayarlaması yapılmış. Gelen hesap sonrası hayatımın en pahalı suyunu içtiğimi fark ettim. İçeceklere dikkat. Central Cafe: Tarihi bir mekan olan bu cafede kahve içmenizi tavsiye ederim. Cafenin içi çok güzel, ambiyans gayet iyi. Canlı piyano eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Burada Melange kahveyi deneyebilirsiniz. Sütlü kahve olarak tanıtabileceğimiz Melange'ın çok bir numarası yok aslında. Bu kahveye neden 4,5 Euro verdiğimizi uzun uzun düşündük. Sonra dedik ki ambiyans güzeldi. Bu da bizi avuttu. Bi de canlı müzik verdiğimiz 4,5 Euro'nun acısını biraz azalttı. Burada kahvenin yanında Avusturya ve Alman yemek kültürünün vazgeçilmezi Elmalı Şuturudeli deneyebilirsiniz. Sıcak vanilya sosu içinde ya da vanilyalı dondurmalı seçenekleri de oldukça iyi. Demel: Kraliyet pastanesi nasılmış görmek istediğimiz ama akşam 6 sularında kapandığı için bir türlü içine giremediğimiz mekan. Önünden geçerseniz kafanızı sokup bir bakın derim. Sacher Hotel: Viyana'ya gelen turistlerin muhakkak uğradığı ve Sacher Pastasını yediği yer. Bu pasta neden bu kadar ünlü, anlamış değilim. Altı üstü çıkolatalı pasta. Biz gidip denemedik ama muhakkak her turist atraksiyonunu yapacağım derseniz Sacher Otele gidip Sacher pastasını yemelisiniz. Kahvaltı için Ulrich: Kahvaltısını çok beğendiğimiz için 2 sabah da oraya gittiğimiz doğrudur. Breakfast smoothielerini muhakkak deneyin. 4 kişi için ortalama 65 Euro ödedik. Burası tamamen Viyanalıların geldiği bir mekan olduğu için fiyatlar oldukça mantıklı ve normal. Figar: Kahvaltı için 2. gün buraya gitmeye karar vermiştik. Notları gayet iyi olan bu mekana ne yazık ki önceden rezervasyon şart. Rezervasyonumuz olmadığı için yönümüzü tekrar Ulrich'e çevirdik. Notlarınızda bulunsun. Phil Cafe: Kitaplar arasında kahve molası vermek isterseniz buraya muhakkak gelin derim. Naschmarkt'a çok yakın olduğunu hatırlatırım. Naschmarkt: Nasch Almancada atıştırmak demek. Burası Avusturya kültüründen olmayan tüm kültürlerin toplandığı açık hava pazarı. Yunan, Türk ve birçok yeme kültürü burada buluşmuş. Her zaman olduğu gibi kalacağımız yeri Booking. com adresinden ayarladık. 4 yetişkin iki bebek seyahat ettiğimiz için evde kalmak daha konforluydu. 2 gece için 238 Euro ödedik. Kaldığımız ev şehrin batı tarafındaydı. Merkeze yürüyerek 40 dakikada ulaşmak mümkündü. Bölge turist kalabalığından uzak. Ayrıca metro bağlantısı var. Konaklamak için şehrin bu bölgesini tavsiye ederim. Viyana şehir içi ulaşımı oldukça rahat. Yürüyerek bir çok yere ulaşmanız mümkün ama Belvedere Sarayı ve Schönbrunn Sarayı için toplu taşıma kullanmanız gerekecektir. Metro, tramvay şehir içi ulaşımında oldukça pratik. Havalimanından şehre ulaşmak da oldukça pratik. Direk metro bağlantısı var. Aklınızda bulunsun. Viyana seyahatinizi Münih ve Salzburg ile birleştirmek isterseniz en rahat ulaşım yolu tren olacaktır. Münih Viyana trenle sadece 4 saat. Size güzel bir Viyana seyahati dilerim."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/walt-disneye-ilham-olmus-sato-neuschwanstein/", "text": "Schloss Neuschwanstein yani ''Yeni Kuğu Taşı Şatosu'' bu resimde gördüğünüz yer. Görür görmez ben bu şatoyu bir yerlerde görmüştüm diyeceksiniz. Yanılmıyorsunuz, daha önce Walt Disney'in şatosu olarak görmüştünüz. Walt Disney bu şatodan ilham alarak oluşturmuş kendi masallarındaki şatoyu. Neuschwanstein Münih'ten arabayla yaklaşık 2 saat uzaklıktaki Füssen'deki Schwangau köyünde. Bavyera dağları eteklerinde. Burası ayrıca Almanya'nın meşhur Romantik Yolu'nun son durağı. Romantik Yolu gezmek isteyenler burayı muhakkak listelerine almalılar. Münih şehrinden arabayla yaklaşık 2 saatte ulaşabileceğiniz gibi, Münih'in merkez istasyonundan kalkan trenlerle de buraya ulaşmanız mümkün. Trenle Füssen'e geleceksiniz. Oradan kalkan Schwangau yönüne giden yaklaşık 5-10 dakikalık otübüs yolculuğuyla Neuschwanstein Şatosu'nun bulunduğu yere ulaşacaksınız. Bu şato Bavyera Kralı II. Ludwig tarafından inşa ettirilmiş. Şatonun yapımına ise 1869 yılında başlanmış. O zamanlar 18 yaşında olan kral II. Ludwig'i hassas, hayalperest ve utangaç bir kral olarak tanımlarsak yanlış söylemiş olmam. Çocukluğunu ve gençlik yıllarını doyasıya yaşayamamış bir kral II. Ludwig. Şato yapılırken II. Ludwig bugün tüm turistlerin şatonun fotoğrafını çektiği köprü olan Marienbrücke köpüsüne gelerek sarayı izlermiş. Şato 17 sene sonra tamamlandığında kral ancak sadece 3 haftasını geçirebilmiş. Çünkü psikolojik rahatsızlıklarından dolayı başka bir sarayda izole bir hayat sürmek zorundaymış. II. Ludwig'in ölümü de kendisi kadar gizemli. Kral ve kralın doktorunun ölü bedenleri yan yana bir göl kenarında bulunmuş. Kral öldüğünde 41 yaşındaymış. Masalsı Neuschwanstein Şatosu'nun görmek isteyen turist sayısının oldukça çok olduğunu tahmin ediyorsunuzdur. O nedenle şatoyu rehber eşliğinde belirli saatlerde gezmek mümkün. Bu nedenle ilk olarak bölgeye ulaşır ulaşmaz şatoya giriş biletinizi alın. Hatta mümkünse önceden internetten rezervasyonunuzu yaptırın. Sabah saatlerinide biletinizi alsanız bile hemen şatoya girmeniz mümkün olmayacaktır. Örneğin biz gider gitmez bilet sırasına girmiştik. Ancak saat 15:00 için bilet bulabilmiştik. Bu nedenle ilk işiniz bilet almak olsun. Şato tahmin edildiği üzere yukarıda bir kayalık üzerine kurulu. Arabayla geldiğinizde arabayı vadide park etmeniz gerekiyor. Ya yürüyerek çıkacaksınız ya da oradaki otobüs ya da atların çektiği arabalar yardımıyla yukarı çıkmanız mümkün. Yukarı yürüyerek çıkmak yaklaşık 35-40 dakika. Eğer vaktiniz varsa ve yürüyüş yapmayı seviyorsanız yürüyerek çıkmanızı tavsiye ederim. Aksi takdirde otobüs ya da at arabaları için sıraya girmeniz gerekiyor. Bölgede Neuschwanstein Şatosu dışında bir şato daha var. İsmi Hohenschwangau Şatosu. Bu şato vadide. Buranın içini de gezmek mümkün. Eğer tek şato gezecekseniz ücreti 13 Euro, eğer iki şatoyu da gezerseniz onun için ödemeniz gereken ücret 23 Euro. 2 şatoyu aynı gün gezmek oldukça yorucu olabilir. Masalsı Neuschwanstein Şatosu'nun karşıdan fotoğraflarının çekildiği yer ise Marienbrücke yani Marien Köprüsü. Şatoyu gezmeden önce ya da gezdikten sonra muhakkak buraya gitmeli ve şatoyu uzaktan seyretmelisiniz. Şato ile köprü arasındaki tek ulaşım yolu yürümek. Bunun için 10-15 dakika hesaplamalısınız. Köprüden karşı tarafa geçip yukarı doğru tırmanmanız mümkün. Orada trekking yolları var ve şatoyu farklı açıdan fotoğraflamak mümkün. Ancak dik bir patikayı takip ederek çıkılıyor. Sağlam ayakkabı şart. Şatolar kadar şatoların kurulu olduğu bölgedeki göller de görülmeye değer. Küçük göl Schwansee, büyük göl ise Alpsee. Alpsee'nin hemen yanında bir restoran var. Şatoyu ziyaret etmeden önce ya da ziyaret ettikten sonra göl kıyısında bir şeyler içmek oldukça keyifli. Ama fiyatlara dikkat etmekte fayda var. Bir kahveye 5,8 Euro ödemek de varmış. Küçük gölün etrafında dolaşmak da mümkün. İlk gidişimizde küçük gölün etrafında tam tur atmıştık. Zamanınız varsa tavsiye ederim. Şatoyu köprüden seyrederken şatonun arkasında yer alan göl ise Forggensee. Bu gölde tekne turlarına katılmak mümkün. Eğer büyük tur yaparsanız kişi başı 11 Euro, küçük tur ise 8 Euro. Bölgedeki bir diğer aktivite ise küçük bir teleferikle yukarı çıkmak. Orada kısa bir yürüyüş yapabilir doğanın tadını çıkartabilirsiniz. Münih'e geldiyseniz buraya günübirlik bir tur düzenleyebilirsiniz. Eğer Romantik Yol turu yapacaksınız bu şatoyu turunuza muhakkak eklemelisiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yemyesil-bir-rota-allgau-konaklama/", "text": "15-19 Temmuz tarihleri arasında tek kelime \"Muhteşem\" bir \"Doğa Seyahati\" gerçekleştirdik. Seçtiğimiz bölgenin ismi: Allgau. Bu bölgede yaptığımız doğa yürüyüşlerini, teleferikle keşifleri instagram hesabımdan gün gün paylaştım hatta hikayeleri instagram profilime Allgau ismi altında sabitledim. Paylaşımlara çok güzel yorumlar ve bölgeyle alakalı birçok soru geldi. Ben de blog yazılarımla bu sorulara cevap vermek istiyorum. En çok soru konaklama için seçtiğimiz çiftlik evi hakkındaydı. Biz bayıldık oraya, yorumlardan anlaşıldığı üzere siz de bayıdınız ve çiftlik evinin ismini/yerini merak ediyorsunuz. Çok kısa kendi deneyimlerimi paylaşmak istiyorum: Burası Allgau Bölgesi'nin kuzeyinde yemyeşil bir doğanın göbeğinde, tamamen turistik alandan uzak bir çiftlik evi. Sahibi tek başına yaşayan bir Alman kadın. 5 kedisi, 1 köpeği ve 2 atıyla bu çiftlikte yaşıyor ve çiftliğin tüm işlerini tek başına yapıyor. Çiftlik evinde bizim gibi orayı gezmeye gelenlere kiraladığı tek bir odası var. Yani orada kaldığımız süre zarfında adeta çiftlik evinin sahibi bizdik. Çiftlik çok geniş bir araziye kurulmuş. Bahçesinde ahşap küçük bir ev bile var ve burası sauna. Önünde küçücük bir gölet var. Aslında yüzülebiliyormuş ancak çiftlik sahibi bu sene rahatsızlığı sebebiyle bakımını ihmal etmiş. Ancak yanında oturup bir kahve keyfi yapmak bile yeter. Evin etrafında hiçbir şey yok. En yakın market ihtiyacını giderebileceğiniz yer arabayla 15 dakika. Burası için araba şart. Oda için söyleyebileceğim tek şey: Harika. Çok zevkle döşenmiş. İçinde eski Alman tipi tuğla soba bile var. İlk gün çiftlik sahibine rica ettik, bizim için yaktı. Sıcacık oldu oda. Pencesinden görülen manzara çok güzeldi. Küçücük bir mutfağı var ama bence oldukça yeterli. Tek sıkıntı bulaşık makinesi olmayışı. Evde yemek yapınca mecburen bulaşık yıkama gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu oda tek çocuklu bir aile için ideal. Ya da çocuksuz aileler için. 2 çocuk için biraz küçük gelebilir. Çiftlik evindeki kedi-köpek-at üçlüsü zaten bir çocuk için bulunmaz nimet. Defne deli oldu adeta. Sabahları kedilerle oynadı. Biz evin köpeğine resmen aşık olduk. Köpek alma isteğimiz yine bir canlandı. Yani doğa sevgisini hayvan sevgisiyle birleştirmek için ideal bir yer. AMA... Eğer uzun yoldan gelecekseniz bilin ki bu ev gezilip görülmesi gereken yerlere uzak. Biz her gün bir saat yol gittik ve tekrar akşam bir saat yol geldik. Biz doğal, yalıtılmış, turistik olmayan bir ortamda kalmak için yol gidip gelmeye katlanan bir aileyiz. O yüzden biz zorlanmadık. Hatta gezilip görülecek yerlerin merkezi olan Oberstdorf tarafına giden yol zorlu bir yol olmadığı için keyif bile aldık. Gidip gelirken geçtiğimiz yerlere göre bir sonraki günün programını belirledik. Yani etrafı keşfettim bu sayede. Bir de tam bir günümüzü çiftlik evinin etrafına ayırdık. İnanılmaz doğal, keyifli bir gün oldu. Turistik olmayan, tamamen doğanın keyfini sürme amaçlı, bol oksijenli bir gün yaşamamıza vesile oldu. Eğer siz de böyle bir yer arıyorsanız burası tam sizlik. Ancak onca yol geldim gezilip görülecek yerlere çok uzak olmayım derseniz size konaklama için 2 farklı yer tavsiye edebilirim. - Oberstdorf: https://www. oberstdorf. de/en/ - Oberstaufen: https://www. oberstaufen. de Bence bu iki yer Allgau tatilinizde konaklamanız için oldukça ideal. Çünkü gezmenizi, görmenizi tavsiye edeceğim yerler bu bölgelere toplanmış genel olarak. Her iki yer de oldukça yeşil, dağlarla çevrili ve doğal köy ortamı bulacağınız yerler. Booking. com üzerinden çiftlik evi tarzında bir yer bulabilirsiniz. Konaklama tamamsa bir sonraki yazımda Allgau ROTA'yı anlatabilirim. Sorularınız varsa yazın bana."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yeni-rota-afrikanin-incisi-tanzanya/", "text": "Son iki yıldır sürekli istediğimiz iki rota var: Bir tanesi Hindistan, öteki Afrika. Bu yıla Hindistan planıyla başladık ancak son anda fikrimizi değiştirip yönümüzü Afrika'ya çevirdik. Hedef Tanzanya, Afrika'nın en yüksek noktası Kilimanjaro'da nefes açıp, Serengeti Milli Parkı'nda vahşi hayatı gözlemleyip, Masai yerlileriyle yılbaşı kutlayıp, Zanzibar'da deniz kenarında yatarak sonlanacak gezimiz 18 Aralık 2014 günü başlayıp 10 Ocak'ta sona eriyor. Bizi takip edenler bilir, noel tatilinde mutlaka uzak bir rota yapıp o seyahatte de mutlaka unutulmaz maceralar olsun isteriz. 2 yıl önce Venezuela'da Roraima Dağı'na tırmanmıştık, geçen yıl Patagonya'da yine dağlardaydık, bu yıl artık hedefi iyice yüksek tuttuk: Kilimanjaro!. 6.000 metreye yakın yüksekliğiyle gezimizin ilk haftasında tırmanmaya çalışacağımız Kilimanjaro'ya tırmanmak ve Afrika'ya en yüksek noktasından bakmak istiyoruz. Çok ciddi bir mücadele olacak, çok da zorlanacağız, zirveyi başarır mıyız bilinmez ama çok şey kazanacağımız kesin. Kilimanjaro kısmı için tur ve hazırlıkları hakkında iki ayrı yazı yazdım, aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Turumuzun üçüncü bloğu bir gecelik bir atraksiyon. Masai yerlilerinin köyünü ziyaret edeceğiz. Masai yerlileri Kenya ve kuzey Tanzanya'da yaşayan göçebe bir toplum. Kıyafetleri ve yaşam tarzıyla çok ilginç bir topluluk. 31 Aralık akşamı onlara misafiriz, en ilginç yılbaşı gecemiz olacağı kesin :) Masai kabilesine yapılan turları Tanzanya'da lokal bir firma aracılığıyla ayarlayabilirsiniz. Tanzanya'ya kadar gidip de Zanzibar'a gitmeden olmazdı. Son durağımız Zanzibar. Bembeyaz kumsallar, cam gibi bir deniz ve Arap etkisiyle Afrika kültürü'nün harmanlandığı bir ada. Burada çok keyifli bir hafta geçireceğimize şüphe yok. Bu seyahat normal Afrika seyahatlerine göre daha pahalı. Bunun iki önemli sebebi var; birincisi Kilimanjaro tırmanışı ciddi bir maliyet. Çünkü turla ve bir ekiple çıkmak durumundasınız, İkincisi ise Serengeti. Serengeti turları hayvan çeşitliliğinin fazlalığından dolayı olsa gerek komşu ülkelere gere daha pahalı. Özellikle dağ kısmı için ekipman da çok ciddi bir masraf kalemi. Bizim temel ekipmanlarımız sağlam olduğu halde havanın yukarıda çok soğuk olmasından dolayı ciddi bir ek hazırlık yapmak durumunda kaldık."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yine-yeniden-guney-tirol/", "text": "Güney Tirol, Kuzey İtalya'nın dağlık bölgesi... İlk görüşte AŞK bir başka deyişle. 2013 yılında Meran Bölgesi'ni gidip gezmiştik. Bu sefer 2 geceliğine Bozen tarafındaydık. Münih merkezden arabayla yaklaşık 3-3,5 saat uzaklıkta, İtalya sınırları içersinde ancak Almanya-Avusturya sınırında olduğu için İtalyanca'nın yanı sıra Almanca'nın da konuşulduğu bir bölge. Oteli çok tatlı bir genç karı-koca işletiyor. Akşam yemekleri gerçek bir şefin elinden çıkma, çok lezzetli. Bu otele ulaşmak çok kolay değil. Araba kiralamanızı öneririm. Ya da Bozen Colle teleferiğine binip yukarı çıkabilirsiniz. Teleferikten otele yürünebilir, ancak sportif bir yürüyüş olacağını belirtmem gerekiyor. Otelin internet adresi için lütfen tıklayınız. Genel olarak şunu söyleyebilirim: Otelde oda fiyatına akşam yemeği dahil. Ancak içecek fiyatları buna dahil değil. İçecek fiyatları ise oldukça uygun. Biz toplam 3 kişi (2 oda) 2 gece yeme-içme herşey dahil yaklaşık 400 Euro ödedik. Otelden alacağınız misafir kartları ile teleferiğe para ödemenize gerek kalmayacak. Bozen'ın küçük ama sevimli bir şehir merkezi var. Teleferikle nehir kıyısına ulaştıktan sonra nehir boyunca 10-15 dakika ilerlediğinizde şehrin adeta kalbi olan meydanına geleceksiniz. Teleferiğe ulaştığınızda oradan başlayan birçok doğa yürüyüş yolu göreceksiniz. Kimisi 1 saat, kimisi 2 saat ya da daha fazla sürüyor. Zevkinize, kondisyonunuza göre bir yol seçin ve kendinizi dağlara vurun derim. Şaraplarını denediğimiz ailenin ismi Drauhof. Kendi üretimi olan şaraplarını muhakkak denemelisiniz. Burası aynı zamanda bir otel. Üzüm bağları arasında kalmak hiç de fena bir fikir değil. Drauhof şarapları ve otelin resimleri için lütfen tıklayın."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yolumuz-belcikaya-dustu/", "text": "Brüksel denilince aklıma ilk olarak yıllarca Brüksel muhabiri olarak çalışan, geçtiğimiz ay kaybettiğimiz rahmetli Mehmet Ali Birand gelir. Brüksel Belçika'nın başkenti olmasının dışında Avrupa Birliği ve NATO'nun da başkenti olması nedeniyle ana haber bültenlerindeki önemini hep korumuştur. Bu nedenle Brüksel benim için Ankara demekti, siyah takım elbiseli insanlar demekti. Çocukluğumun ana haber bültenlerindeki Brüksel'ini 2012 Mayıs Ayı'nda görmek nasip oldu bana. 15. yüzyıldan kalma Grand Place her turist gibi bizim de Brüksel'deki ilk durağımızdı. Burayı bulmak meydanda yer alan Hotel De Ville'nin devasa kubbesi sayesinde oldukça kolaylaşıyor. Orta Çağ'dan kalma yapıları, cafeleri ve restoranlarıyla bu meydan ilk bakışta insanı cezbedecek türden. Bu meydanda Voltaire'in bir süre ikamet ettiği binayı da görebilirsiniz. Her binanın üstünda yapım yılları yazıyor. Bu meydanda dikkati çeken diğer bir yapı gotik mimarisyle göz dolduran Belediye Binası. Brüksel tatilinizi 15-18 Ağustos tarihleri arasına denk getirmeyi başarabilirseniz Grand Place'e kurulan çiçek halısını görebilirsiniz. Bu tarihler arasında kutlanan Tapis de Fleurs sayesinde her yer çiçek bahçesine dönüşüyormuş. Biz çiçek halısını Grand Place'de bulamamış olsak da, Mini Avrupa'yı gezerken bunun maketini gördük ve çok beğendik. Bu meydanda insan sıkılmadan saatler geçirebilir. Zaten sonrasında neredeyse tüm sokaklar bu meydana çıktığı için tekrar tekrar bu meydanı gezme, görme şansımız oldu. Brüksel sokaklarında dolaşırken sürekli karşımıza çıkan çocuk heykelinin hikmetini ilerleyen günlerde anlayabildik. Bu heykelin ismi Manneken-Pis. Yani İşeyen Çocuk. Brüksel ile adeta bütünleşmiş. Biz önce caddelerde, dükkanlarda bu çocuk heykelini görünce şaşırmadık değil. Ertesi gün ise heykelin orjinalini gidip gördük. Rue de l'Etuve Meydanı'nda bulunan ve 16. yüzyıldan kalma orjinal heykel o kadar küçüktü ki başlangıçta hepimiz bir hayal kırıklığı yaşadık. Eğer hava açıksa buradaki teleskoplarla Eyfel Kulesi'ni görmek mümkünmüş. Bize bu manzara nasip olmadı. Brüksel'in antikaya merakını ben bilmiyordum. Eğer antikaya ya da 2. el eşyalara meraklı iseniz bu şehir size güzel imkanlar sunacaktır. - Biz Brüksel'de Thon Hotel Bristol Stephanie'de kaldık (Gecelik 63 /2 kişi). Otel oldukça merkezi. Yürüyerek Grand Place 20-25 dakika mesafede. Odaları büyük ve temiz. Kısacası tavsiye ederim. - Belçika biralarıyla ünlü bir ülke. 250 çeşit birası varmış. Gitmişken deneyin derim. - Biz zamanımız varken Grand Place'de yeralan Bira Müzesi'ni de gidip gezdik. Eğer vaktiniz varsa bira yapımını anlatan bu müzeyi gezebilirsiniz. İçerisinde çok fazla birşey yok. Ancak orada biranın yapım aşamalarını gösteren videoları izleyebilirsiniz. Ayrıca bilete ödediğiniz fiyata bir bira dahil (Kişi başı giriş ücreti 5 ). - Schuman ve Leopold bölgelerindeki Avrupa Birliği Binalarını gidip görebilirsiniz. - Marolles Bölgesi'ndeki Rue Haute Brüksel'in en otantik kısmı olarak geçiyor. 16. yüzyılın ünlü ressamı Bruegel burada yaşamış. Zamanınız varsa burayı gidip görebilirsiniz. - Her gün saat 14:30'da başlayan tarihi şehir turlarına katılabilirsiniz. Toplanma noktası Grand Place'de ki Turist Bilgilendirme Bürosu önü. Fiyatı ise kişi başı 10 . Bu tura katılarak rehber eşliğinde yürüyerek şehri keşfedebilirsiniz. - Brüksel'i bisiklet ile de keşfedebilirsiniz. Bunun için de 25 ödemeniz gerekiyor. 1 Nisan-30 Kasım arasında günlük yapılan bu turlar sabah saat 10:00'da başlıyor. Toplanma noktası Hotel De Ville önü. - Brüksel'de Grand Place'in arka tarafındaki restoranlar tamamen turistik. Biz bu tip yerlerden olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz. Yine de buradaki mekanlara gidip baktık. Ancak içimize sinmedi. Brüksel sokaklarında dolaşırken Rouppe Plein Place'de çok güzel bir restoran bulduk. İsmi Houtsiplou. Orada Belçika'nın ünlü patates kızartmasını yedik. Ayrıca bu restoranda çok lezzetli makarnalar yedik. Oldukça keyifli bir yer. Her ne kadar patates kızartması, waffle rüyasıyla Belçika'ya gelmiş olsak da bu tatları tadabilmek için güzel bir mekan bulmak konusunda biz çok zorlandık. Turistik mekanların bu tatlar için doğru mekanlar olduğunu düşünmüyorum ben. Eğer şık bir mekanda güzel bir akşam yemeği yemek isterseniz Belçika'da yaşayan bir arkadaşımızın aşağıdaki tavsiyelerini deneyebilirsiniz. Biz Brüksel'de bulunduğumuz süre zarfında bu mekanları deneme fırsatı yakalayamadık. Ancak aklınızda bulunsun diye burada paylaşıyorum. - Balık için Rugby Man, steak için de Belgian Blue - Belçika'nın ünlü istiridyeleri yanında patetes kızartmalarıyla denenebilir. - Sakın Rue des Bouchers'deki restoranlarda yemek yemeyin demiş. Buna tamamen katılıyorum. - Güzel bir atmosferde yemek yemek için Belga Queen - Ayrıca Antoine Dansaert Caddesi'nde güzel mekanlar bulabilirsiniz - Birşeyler içmek için Grand Place'de De Koning van Spanje adlı mekan - Çok hoş bir Brüksel manzarası eşliğinde birşeyler içmek için Müzik Enstrumanları Müzesi'nin üst katındaki restoran. Biz buraya gitmek çok istedik. Ancak Atomium ve Mini Avrupa gezisi sonrası o kadar çok yorulmuştuk ki burayı aramak için enerjimiz kalmamıştı. Belki siz gidip orada manzaranın keyfini çıkartabilirsiniz. - Antika Pazarları muhakkak gezilmeli - Alış-veriş içinse Louisa Laan ya da Nieuwstraat. Aşağıdaki fotoğrafta ise Belçika'nın her yerinde bulabileceğiniz waffle'lar. Ama ne yazık ki beni pek cezbetmediler. Ben ancak Brugge'da zevkime göre waffle bulabildim. Orada turistik olmayan bir yerde dondurmalı waffle yedik ve ben çok beğendim. Artık bir turist cennetine dönüşmüş Brüksel'i geride bırakıp daha romantik şehirlere doğru yola çıktık. Ve sırada EN romantik şehir Gent var. Kalbim Gent'te kaldı... Bir Orta Çağ şehri olan Gent, tarihi binaları ve farklı mimarisiyle büyüleyici. Biz kanal turu sonrası tarihi şehirde yaklaşık 2 saat süren rehber eşliğinde bir tur daha yaptık. Rehberimiz çok şeker bir teyzeydi. Türkiye'deki yaşlı teyzeler artık bizden geçti diyerek evlerine kapanırken bizim rehberimiz turistlerle beraber şehri karış karış geziyor (Rehberli tur kişi başı 8 ). Tarihi şehir hakkında faydalı bilgiler edinebileceğiniz bu turu tavsiye ederim. Turumuz Sint. Veerleplein önünden başladı. Burası eski bir balık pazarı. Turist bilgilendirme bürosu da burada bulunuyor. Gent'teki turist bürosu oldukça iyi. Şehre gelir gelmez buraya gelmenizde ve şehir hakkında bilgi almanızda fayda var. Çünkü şehirde turistler için çok farklı alternatifler mevcut. Eski Balık Pazarı'ndan başlayarak Kont Kalesi önünden yürümeye devam ettik. Bu kale tarihi şehrin merkezinde yer alıyor. 1180 yılında inşa edilmiş bu kalede zindanlar, en son 1861 yılında kullanılmış giyotinler bulunuyor. Şehrin sokaklarında yürümeye devam ettik ve Lieve Köprüsü'nden geçtik. Burası 13. yüzyılda şehrin merkezi ile Kuzey Denizi arasındaki ilk yapay bağlantıymış. Bu nedenle ekonomik açıdan oldukça önemli bir nokta. Günüzmüzde ise turistlerin botlarla gezdiği bir kanal burası. Gent'in manzarasının tadını çıkartabileceğiniz başka bir nokta ise Appelbrug Parkı. Biz buradan geçerek Design Müzesi'ne doğru ilerledik. Eğer ilginiz varsa bu müzede çok farklı tasarımlar sergileniyor. Ve biraz daha ilerleyerek bizi muhteşem manzarasıyla adeta çarpan Graslei ve Korenlei bölgesine ulaştık. Gent'in ilk limanını oluşturan bu bölge 11. yüzyıldan kalma. Kanalın sağında ve solunda yer alan binalar çok farklı bir mimariye sahip. Buradaki tarihi binaların oluşturduğu manzara Avrupa'daki en güzel manzaraların içinde yer alıyor. Emin olun burayı gördükten sonra hiç pişman olmayacaksınız. Bu turumuz sırasında Great Butchers' Hall dikkatimizi çekti. Burada Belçika'ya ait lezzetleri deneyebilirsiniz. Bu tur sırasında Gent'in tarihi katedrallerini ve binalarını gezme fırsatımız oldu. Bu binalardan bazıları şunlar: St-Michiels Kerk, St-Niklaaskerk, Belfort ve St-Baafs Katedrali. Şehrin tarihi mekanlarını tek tek burada anlatmak istemiyorum. Biz yaptığımız tarih turuyla bu mekanları keşfetme fırsatı yakalamış olduk. Ancak yine de akıllarda kalan bu tarihi mekanların birlikte yaratıkları 'Gent şehir manzarası'. Gent'e gelin ve manzaranın keyfini çıkarın derim. Gent şehrinde kahvaltı için bulduğumuz cafe bir antikacıydı. Antika eşyaların arasında kahvaltı yaptık ve İstanbul'a defalarca gelmiş cafe sahibiyle koyu bir sohbete koyulduk. Mekanın ismi Bistro & Antiek Montpanesse. Keyifli bir mekan. Biz Belçika'nın ünlü çikolatalarını Gent'ten aldık. Ancak Belçika'nın her yerinde çikolata satın alabileceğiniz güzel dükkanlar var. Gözünüze hoş gelen bir yerden satın alabilirsiniz. Brugge tam bir açık hava müze şehri gibi. Brugge şehrini keşfetmek için kanalda tekne turu yapabilir ya da bizim gibi bisiklet kiralayıp bisikletle şehir turu yapabilirsiniz (Bisiklet kiralama 4 kişi için 28 , turist bilgilendirme bürosu yanında). Brugge sokaklarında patates kızartmasının keyfini çıkartırken..... Ayrıca HALVE MAAN'ı gidip görebilirsiniz ve orada Straffe Hendrik birasını deneyebilirsiniz. Eğer farklı biralar denemek isterseniz tavsiyem turistik olmayan DE GARRE. Okuduğumuz bloglardan Ostende şehrinin de görülmeye değer bir şehir olduğunu öğrenmiştik. Brugge'dan çok uzak bir mesafede olmadığı için gidip görelim dedik. Ancak tarihi şehirler Brugge ve Gent'te hiç benzemeyen, sıradan bir şehir görüntüsü çizen Ostende bizden geçer not alamadı... Bence oraya gitmek yerine Knokke-Zoute bölgesini gidip gezebilirsiniz. Burası Belçika'nın oldukça lüks sahil kesimi. Lüks evleri ve arabaları birarada göreceğiniz bu yerde keyifli bir zaman geçirebilirsiniz. Antwerpen küçük, tarihi bir şehir. Bu şehri atla gezmeye karar verdik (Kişi başı 6 , yaklaşık 1 saat sürüyor). Tarihi şehrin merkezindeki meydandan başlayan bu tur ile kısa sürede Antwerpen şehrini keşfedebilirsiniz. Bu güzel tur sonrası biz bir de o güzel tarihi sokakları yürüyelim istedik. Biz Belçika'nın tüm şehirlerinde yaptığımız gibi burada da meydana bakan bir cafede keyif yapmadan şehirden ayrılmadık. Ve bir de 'Red Light District'e gidip bir bakalım dedik. Camekanların arkasında dans edip, müşterilerin ilgisini çekmeye çalışan oldukça genç ve güzel hayat kadınlarının cadde boyu sıralandığı bu cadde kültürü Brüksel ve Amsterdam gibi daha büyük şehirlerle bütünleşse de Belçika'nın hemen hemen tüm şehirlerine yayılmış durumda. Bu caddede yapılacak kısa bir yürüyüşün kimseye bir zararı olmaz. Hem tehlikeli de değil. Gidip görülebilir. Fatih sayesinde bloguna ulastim ve gezi yazilarini cok cok begendim. teşekkür ederim. Yazıları beğenmene çok sevindim. Brüksel için merkeze yakın yerler genelde turistik yerler ve buralardaki restoranları senin gibi bizde tercih etmiyoruz. Tavsiyede etmiyoruz. Her ne kadar Bruksel de iken otele yakın olduğu için yemek zorunda kalsak da genelde yerli kişilerin bildiği yerlere gitmek isteriz. İşte Brüksel için hem merkeze yakın hemde güzel yemek yenilebilecek bir bölge var. Burası Merkeze çok yakın olan Notre Dame kiliesi nin hemen yukarısında kalan iki sokak. Biz bir arka sokakta yemek yedik. Yine bir İtalyan restoranı Tortue de Zoude. Birde biz kahvaltıyı otelde yapmadık. Exki diye günlük ürünler satan hem kahvaltı hemde sandviç yiyebileceğiniz bir yere gittik. Hem fiyatlar uygun hemde çok çeşit var. paylasimin icin cok tesekkür ederim. Belcika'ya yolunu düsürecekler icin faydali olacaktir eminim. Senin de dedigin gibi turistik mekanlardan uzak durmakta fayda var. Ancak esnaf lokantalarini da bulmak hic kolay degil. O yüzden verdigin bilgiler cok degerli. merhabalar ve teşekkürler bilgiler için, belçika ve paris için toplam beş veya altı günlük vaktim var ama sizin anlatımlarınıza bakarak parisi sonraya bırakıp sadece belçikaya gitmeyi düşünüyorum :) gentli bir arkadaşım geentin brükselden çok daha güzel olduğunu söylediğinde memleketine torpil geçiyor sanmıştım ama değilmiş demek."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yunan-adalari-guzeller-guzeli-zakynthos-adasi/", "text": "2018 yılının ilk deniz tatili için rotayı Yunanistan'a çevirdik. Okuduk, araştırdık, konuştuk, sorduk. Bunların sonucunda kendimize birkaç rota belirledik. Mayıs'ın son 2 haftası hala asıl sezon başlamadığı için hem uçak, hem konaklama fiyatları nispeten daha uygun olduğundan her şeyi havanın ve modumuzun durumuna göre ayarlamaya karar verdik. İlk plan, Ege Denizi tarafındaki adalarda tatil yapmak üzerine kuruluydu. Ancak hem İyonya Denizi'nin güzelliği aklımızı ve gönlümüzü çeliyordu hem de hava İyonya tarafında inanılmaz güzeldi. Adeta buraya gelin diyordu. Biz de yönümüzü İyonya tarafına çevirmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Güzeller güzeli Zakynthos Adası oraya gitmemize değdi. Aklımız da gönlümüz de orada kaldı diyebilirim. Bence Yunan Adaları'nda tatil yapma niyetindeyseniz Zakynthos Adası'nı muhakkak plana alın. Pişman olmayacaksınız bana inanın. İlk alternatif uçak. Zakynthos Adası'nda uluslararası havalimanı var. Sanırım Türkiye'den direk uçuş yok Ama Atina'dan kalkan uçaklar ile direkt olarak adaya ulaşabilirsiniz. Uçuş süresi yaklaşık 45 dakika. Sky Express, Olympic Air, Aegean Airlines ve Rynair'in uçuşları var. Biz Atina Zakynthos tek yön için 2 kişi 189 'ya bilet bulduk ki bileti perşembe gecesi aldık hem de bir gün sonrası için. Yani daha önce planlasaydık eminim daha uygun fiyata bilet bulabilirdik. Almanya'da yaşayan biriyseniz şanslısınız çünkü bir çok şehirden mesela Münih, Stuttgart direk uçak bağlantısı var. İkinci alternatif ise Atina'dan otobüsle yaklaşık 3,5-4 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Kyllini limanına gitmek. Sonra bu limandan kalkan feribotlarla yaklaşık 1,5 saat süren deniz yolculuğu ile Zakynthos'a ulaşmak. Feribot yolculuğunun konforlu olacağını tahmin ediyorum. Kişi başı feribot bilet fiyatı 8.90 Euro. Ancak otobüs yolculuğu nasıl olur bilmiyorum Fiyatı ise 30 civarı. Ya da arabayı tercih edebilirsiniz ki adalarda toplu taşıma yok kadar az olduğu için adada muhakkak arabaya ihtiyaç duyacaksınız. Atina'dan araba kiralayıp Kyllini'den feribota arabayla binebilirsiniz. Araba için extra 29 ödemeniz gerek bu durumda. Gidiş ve dönüş bileti aldığınızda ise yaklaşık 10 Euro karda oluyorsunuz. Adada araba kiralamak şart. Çünkü toplu taşım yok denecek kadar az. Diğer bir alternatif ise ATV'ler. Bir sürü turist bu şekilde yollardaydı. Ya da motorsiklet. Yani muhakkak motorlu bir araca ihtiyaç var. Biz Zakynthos Adası'na Atina'dan bindiğimiz uçakla ulaştık. Havalimanından da araba kiraladık. Cumartesi günü vardığımız adadan çarşamba günü ayrıldık. Bu süre zarfında kiraladığımız araca toplam 95Euro ödedik. Full kasko hariç. Çünkü bizim başka bir şirket üzerinden bir yıllık full kaskomuz vardı. Bu nedenle ayrı bir kasko yaptırmadık. Yunan Adaları'nda genel olarak kiralık arabalar küçük ve çok fazla para vermek istemezseniz size verilecek arabanın motor gücü düşük olacaktır dikkat edin. Bizim şansımıza Fiat Panda düştü. Zakynthos Adası'nda yukarı aşağı gidip gelirken bazen bu aracın gücü bir beygir mi acaba diye düşünmedik değil. Zakynthos Adası'ndaki bu deneyim sonrası Kefalonya'da biraz daha fazla para vererek daha iyi bir araç kiraladık. Yani çok yol yapmayı planlıyorsanız araç kiralarken buna dikkat. Genel olarak yurt dışında araç kiralarken Check24 internet sitesini kullanıyoruz. Bu sitede tüm araç kiralama şirketlerinin araçlarını, fiyatlarını bulmak karşılaştırmak mümkün. Ayrıca birçok ülke için buradan araç kiralamak çok pratik. Bu site üzerinden kiralık araçları listeleyip en uygun seçeneği bulmak mümkün. Ancak bu site Almanca. O zaman ne diye öneriyorsun diye kızmayın. Belki aranızda Almanca bilen vardır diye buradan tavsiye ediyorum. Önerebileceğim başka bir site de rentalcars. com. Bu site Booking. com'un bir iştirakı olduğu için gönül rahatlığı ile öneriyorum herkese. Araç firmalarının tekliflerini bu sitede karşılaştırabilir ve en uygun seçeceği bulabilirsiniz. Zakynthos Adası hem sakin bir deniz tatili yapmak isteyen çocuklu aileler hem de güzel beachler ve gece eğlencesi arayan kişiler için ideal. Yerleşim genel olarak adanın doğu ve güney tarafında. Adanın kuzey ve batı tarafı dağlık ve yaşam yok gibi. Zakynthos'un en ünlü, batık geminin de olduğu plajı Navagio adanın kuzey batısında. Burayı tepeden görmek bence olmazsa olmaz, o yüzden herkes en az bir kez adanın bu tarafına geçmeli. Çocuklu aileler için adanın doğu tarafındaki Alykanas / Alykes taraflarını öneririm. Oldukça güzel sahiller var burada. Tamamen kum, hemen derinleşmiyor. Beach tarzı -işletmelerin olduğu, şemsiyeli/şezlonglu- sahillerin yanı sıra halk plajları da var. Sahile yakın yerlerde konaklanabileceği gibi bizim gibi denizi tepeden gören köylerde zeytin ağaçları arasında da konaklanabilir. Tepeden adanın batısına bakıldığında her yerin zeytin ağaçlarıyla kaplı olacağını göreceksiniz. Adanın merkezi Zante. Ana kara ile bağlantı buradaki limanla sağlanıyor. Havalimanı da bu bölgede. Kefalonya Adası'na direk geçmek isterseniz ama o zaman adanın kuzey tarafındaki limanını kullanmanız gerekiyor. Adanın en güneyi Laganas ise çılgın gece partileriyle tanınıyor. İngiliz gençlerinin gözde eğlence merkezi. İşin içinde İngiliz varsa partinin, içkinin dozunun nereye varacağını insan tabii ki hayal edemiyor. Geçen sene İngiliz bir kız aşırı doz içkiden kör olmuş. Seviye o noktada yani. Laganas sahili ama aynı zamanda deniz kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı bölge. Adanın Güney sahilleri ve güneyde yer alan Marathonisi Adası caretta caretta'larla özdeşleşmiş. Adanın güneyindeki küçük köy Keri ise gün batımlarıyla özdeşleşmiş. Gün batımının seyredildiği restoran biz oradayken kapalıydı ne yazık ki. Zakyntos Adası'nda konaklamak için biz İlyessa Cottage adlı oteli seçtik. Zeytin ağaçları arasında her aile için ayrılmış mutfaklı-banyolu-2 odalı-teraslı küçük evlerin olduğu bir yer burası. Terasımız zeytin ağaçlarına bakıyordu. Zeytin ağaçlarının altında bize ait hamaklar vardı. Odalar ter temiz ve genişti. Küçük mutfağında yemek pişirmek mümkündü. İlk gün için bize zeytin yağı, elma, ve şarap hediye ettiler. Kaldığımız yer adanın tepesinde denizi yukarıdan gören bir yerdeydi. Otele yakın çok güzel bir plaj var. Plaj arabayla yaklaşık 5-6 dakika mesafede. Alykanas arabayla 20-25 dakika mesafedeydi. Deniz seviyesinde olmadığımız için açıkcası gece daha serinde uyumuş olduk ve rahat ettik böylece. Otelin sahipleri Hara ve Dionysis çok tatlı bir karı-koca. İnanılmaz ilgililer ve misafirperverler. Burası zaten Booking. com'da 10 üzerinden 9,7 almış bir yer. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Resimlerden hemen sonra kaldığımız yerin booking. com'daki linkini bulabilirsiniz. İlyessa Cottage'ı incelemek için burayı tıklayın. Biz 26-30 Mayıs tarihlerinde oradaydık. Adanın Mayıs sonu bile oldukça kalabalık olduğunu söylemeliyim ve ada Mayıs sonu bile gayet sıcak ve Ege tarafının tersine rüzgarsızdı. Genelde İngiliz turistlerin bildiği bir yer. Alman turist de gördük. Yüksek sezon Haziran Temmuz Ağustos ayları ve ada oldukça kalabalık oluyormuş. Eylül ise hem havanın daha az sıcak olduğu ama deniz suyunun daha sıcak olduğu bir ay olduğu için bence en ideal zaman. Hem de daha az turist oluyormuş. Yani bence imkan varsa Mayıs ya da Eylül aylarını tercih edin. Biz yukarıda da belirttiğim gibi tam 4 gün 4 gece kaldık adada. Cumartesi sabahı çok erken saatte varmıştık. Çarşamba sabahı da erken saatte ayrıldık adadan. Bize bu 4 günlük süre yetti. Bence ada için ideal. Ancak otelimizde yan evde kalan Alman turistler mesela 2 haftalığına gelmişlerdi. İmkanınız varsa kafa dinlemek istiyorsanız 1 hafta bile kalabilirsiniz. Ada gayet büyük, sıkılmazsınız ve her güne yapacak bir aktivite bulabilirsiniz. Tabii ki güzeller güzeli Navagio Kumsalı olmazsa olmazlardan. Burası kumsalındaki batık gemiyle ünlenmiş nam-ı diğer ' Shipwreck Beach ''. Bu kaçmaz. Kumsala kara yolu ile ulaşma imkanı yok. Sadece teknelerle denizden ulaşılabiliyor ve 1-2 saat kalınmasına izin var. Üzerinde insan yaşamına dair hiçbir iz yok. Zaten böyle güzel kalmasının önemli bir sebebi de bence bu. Doğal su kaynakları sebebiyle burada denizin soğuk olduğunu söylediler. Tur şirketleri buraya her gün tur düzenliyor. Bu turlar sayesinde birkaç saat burada bu muhteşem suda deniz keyfi yapmak mümkün. Kumsaldaki batık gemi ise 1980 yılında burada batmış. Söylentiye göre kaçak sigara taşıyormuş ve Yunan Deniz polisinden kaçarken bu kıyıya vurmuş. Batık gemi o haliyle bembeyaz kumsalda öylece duruyor hala ve kumsalı daha da ilginç kılıyor. Kumsalın bir de yukardan görülmesi şart. Bunun için kayalıklı bir patika yolunda yaklaşık 5 dakika yürünmesi gerekiyor. Kayalıkların ucuna ulaşıldığında ise aşağıdaki manzara insanı adeta çarpıyor. Ben önce keşif kuvveti olarak tek başıma gittim. İyice manzaranın keyfini çıkardım. Baktım bu yolu Defne ile yürüyebilir miyiz? Yürürüz dedim. Tabii ki Defne babasının kucağında aldı o yolu. Ama böylece ailecek manzarayı görmüş olduk. Ben de 2 defa manzaranın tadını çıkardım. Sanırım bu zamana kadar gördüğüm en iyi deniz. Kumsaldan yukarı doğru çıkış yok. Aman yanlış anlaşılmasın. Tepeden görmek için arabayla bir noktaya kadar girmeniz gerekiyor. Arabanın navigasyonuna Navagio diye girin. Gittiğinizde önce platformlu gözlem yerini göreceksiniz. Buradan manzara o kadar da iyi görünmüyor. Sağınıza baktığınızda insanların patika yoldan adanın ucuna doğru yürüdüğünü göreceksiniz. Takılın onların peşine. En uca doğru yürüyün. İşte asıl manzara oradan görülüyor. 2. olmazsa olmaz ise Marathonisi Adası. Adanın güneyinde yer alan küçücük bir ada Marathonisi. Yıllar önce bir fotoğraf görmüştüm. Neresi olduğu yazmıyordu. Bu tur sırasında ne göreyim, tüm tur şirketlerinin tanıtımlarında bu fotoğraf var. Meğerse o fotoğraf Marathonisi Adası'nda çekilmiş. Burayı meşhur yapan Caretta Caretta'lar. Mayıs-Eylül arası Kuzey Afrika'dan gelen deniz kaplumbağları Zakynthos sahillerine yumurtalarını bırakıyor. Yaklaşık 3 saat süren tekne turları düzenleniyor bu adaya. Şanslıysanız tur sırasında birkaç tane caretta caretta görmeniz çok olası. Hatta onlarla yüzebilirsiniz bile. Tur sırasında 2 defa yüzme molası veriliyor. Burada tur şirketi olarak kesinlikle Nefis firmasını öneririm. . Nefis çevreye duyarlı bir tur şirketi çünkü. Tur sırasında caretta caretta'lar için gönüllü çalışan kişilerin oluşturduğu ekipten de insanlar oluyor ve bol bol bilgi veriyorlar. Deniz kaplumbağlarını rahatsız etmeden, korkutmadan onları uzaktan seyretmenize imkan kılıyorlar. Bir de tekneyi tıklım tıklım doldurmuyorlar. Teknede herkes için yeteri kadar alan var. Eğer otel olarak bizim kaldığımız yeri tercih ederseniz denize girmek için yakınındaki halk plajını kesinlikle tavsiye ederim. İsmi Psarou. Tertemiz, sakin, çocuklu aileler için bire-bir. Şezlong şemsiye imkanı ne yazık ki yok. Havlunuzu ve şemsiyenizi götürmeniz gerekiyor. Plajın hemen dibinde konaklama için bir otel var. İsmi Psarou Studios. booking. com'dan notlarına baktım. 10 üzerinden 9,6 almış. Bence bakın derim. Odanız denize karşı olursa oooo ne güzel olur. Otelin/pansiyonun hemen altı taverna. Biz iki gün o sahile gittik. Orada kahve içip, yemek yedik. Sahilde zaman geçirmektense tavernanın terasında zaman geçirmeyi tercih ettik. Denize girmek istediğimizde hemen terastan denize giriş var. Çok rahat ettik o açıdan. Plaj olarak önerebileceğim 2. yer ise Fishalida. Burası şezlongları, şemsiyeleri olan özel bir plaj aslında. Hem de güzel bir balık restoranı/taverna. Biz Zakytos'taki ilk akşam yemek için buraya gittik. Çok da memnun kaldık. Oldukça hoş bir ambiyansı var. Gününüzü hiç sıkılmadan geçirebileceğiniz bir mekan. Denizi de oldukça güzel, ılık ve çocuklu ailelerin rahat edebileceği bir yer. Mekan için tıklayın. Manzarası harika. Zamanınız olursa muhakkak deneyin derim. Oraya kadar gittiğinizde Xigia'nın hemen aşağı tarafında kalan koyda denize girebilirsiniz. Ya da üst tarafında kalan Makris Gialos Kumsalı'na gidebilirsiniz. Güney tarafındaki Grekas Kumsalı caretta caretta'ların yumurtalarını bıraktığı kumsal. Adanın güneyindeki küçük köy Keri ise gün batımlarıyla özdeşleşmiş. Gün batımının seyredildiği restoran biz oradayken kapaydı. İsmi Keri Lighthouse. Vaktiniz olursa gidip orada gün batımına karşı yemek yiyebilirsiniz. Ama restoran ucuz değil onu söylemem gerek. Restoran için tıklayın. Bir de Lofos var. Harika bir ada manzarası var Lofos'un. dağlar, tepeler her yer zeytin ağaçlarıyla kaplı adada ve bunu bu restoranın olduğu yerden çok iyi görebiliyorsunuz. Biz durup fotoğraf çektik ama yemek yemedik. Ama manzara harika. Restoran ve manzara fotoğrafları için tıklayın. Porto Azura Kumsalı ise mavi çamuruyla ünlü. İnsanlar bu çamurdan vücuduna sürüyorlarmış. Aynı bizim Dalyan taraflarındaki gibi. Askon Stone Park: Çocuklarla beraber hayvanların doğal yaşam alanını ziyaret edebileceğiniz, hayvanları izleyebileceğiniz doğal park. Sıcakta eminim gezmek zevk yerine işkence gibi gelebilir. Ama belki serin bir zamana denk getirebilirsiniz. Aklınızda olsun. Gittiğinizde sizin de hemen haritalar üzerinde göreceğiniz, ismini duyacağınız kumsalları burada yazmaya gerek yok bence. Oldukça popüler/turistik yerler yerine burada daha lokal/sakin yerleri tavsiye etmeyi uygun buluyorum. Yoksa Zakyntos kumsal cenneti. Her gün başka bir kumsalda denize girmek mümkün. 4 gece 4 gün zaman geçirdiğimiz adada konaklama için 180 Euro ödedik. Bu süre zarfında araba kiralamaya full kasko hariç 95 Euro ödedik. Benzin için 28 euro ödedik. Hiç park parası ödemedik. Psarou plajında öğlen tavernada yediğimiz yemeklere 30 40 euro civarı ödedik. Kahvesi, tatlısı, alkolsüz içecekleri dahil. Tüm kahvaltılarımızı ve 2 akşam yemeğini evde kendimiz hazırladık. Bunun için Fishalida restoranına giderken büyük bir markette durup alış veriş yaptık. Sebze, meyve, peynir, zeytin tarzı gıda için 34 Euro ödedik. Kaldığınız yerlerin yakınında eminim küçük bakkallar olacaktır. Ama onlar çok pahalı. Ekmek alınabilir ama mutfak alış-verişiniz için kesinlikle büyük marketleri tercih edin. Marathonisi Adası turuna 2 kişi için 38 Euro ödedik. Umarım tavsiyelerimiz faydalı olur. Zakyntos Adası'nda çektiğim videoları İnstagram hesabımda bulabilirsiniz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yunan-adalari-naxos-paros-antiparos/", "text": "Evet nerede bu adalar? Bu adalar komşunun topraklarında Güney Ege'de yer alıyor. Türkiye'ye göre konumu İzmir ile Bodrum arasına denk geliyor. Güzel Egemizin bir diğer güzel yerlerinden bazıları. Kiklad, \"etrafında\" demek, Türkçe de Yunancada da aynı şekilde telaffuz ediliyor. İngilizce yazılışı ise Cyclades. Daha önce Yunan Adaları arasında sadece Taşoz Adası'nda bulunmuş biri olarak bu sefer daha farklı bir yer seçmeye karar verdik. Adalar çok sayıda ve zaman da bir hafta ile kısıtlı olunca en optimum planı yapmaya çalıştık. İstanbul'da yaşayan bir aile olarak ilk hedefimiz az insanın olduğu, rahat ve keyifli bir tatil geçirebileceğimiz bir yer bulmaktı. Aynı zamanda yanımızda 5 yaşındaki oğlum Eren de olduğu için onun rahat edeceği bir yer bulmamız gerekiyordu. İşte Kiklad Adaları fikri böyle çıktı. Bu adalarda Temmuz 2017'de bütün yolculuklar dahil 8 gün kaldık. Bu zaman diliminde Naxos, Paros ve Anti-Paros'u gördük. Yolculuğumuzun ilk gününde İstanbul'dan Atina'ya uçakla geldik. Oradan aynı gün Pire Limanı'ndan Naxos'a ulaştık. Burada 3 gün geçirdikten sonra gemi ile 45 dakika mesafedeki Paros'a geçtik. Burada da 3 gün kaldık ve bu 3 günden birinde feribotla 10 dakika mesafedeki Anti-Paros adasını ziyaret ettik. Eve dönüş yolculuğumuzda 1 gecemizi Atina'da geçirdik. Öncelikle İstanbul'dan Atina'ya (yolculuk 1 saat 10 dakika sürüyor) uçakla geldik, sonrasında da Atina'nın Pire Limanı'ndan araba-tır taşıyabilen büyük gemilere binerek Naxos'a ulaştık. Pire Limanı'ndan başlayan bu yolculuğumuz 5 saat 15 dakika sürdü. Gemide ulaşım imkanı olarak business class bölümler, numaralı koltuklar ve kabinler bulunmasının yanı sıra numarasız koltuklar da mevcut. Öncelikle gemi oldukça büyük ve yolculuk yapan kişi sayısı sezonuna göre değişmekle birlikte yaz aylarında büyük bir kalabalığa dönüşüyor. Bu kalabalıkta uzun yolculuğunuz için kendinize koltuklu-masalı bir konaklama yeri bulmanız için gemiye mümkün olduğunca erken binmenizde fayda var. Bir de malum yol uzun olunca canınız bir şeyler yemek/içmek isteyebiliyor. Bu yüzden yanınıza bir şeyler almanızı öneririm. Ancak bir şey alamasanız bile gemide biraz daha pahalı olmasına rağmen her şeyi bulabiliyorsunuz. Giderken ve dönüşte bindiğimiz gemide fast food ve tabldot usulü restoranlar vardı. Naxos'dan Paros'a yine aynı firmanın gemisi ile 45 dakikada geçtik. Son günümüzde de Paros'dan Atina'ya 4 saatte ulaştık. Atina Hava Limanı'na indiğiniz zaman ya doğrudan Pire Limanı'na gidip, geminin kalkış saatini bekleyebilir ya da Monastiraki Meydanı'na gidip, adalar turu öncesi güzeller güzeli Atina'nın tadını çıkarabilirsiniz. Ufak bir tüyo; meydanda bulunan yemek yerlerinden birinde yemek yedikten sonra kahve molası için Plaka'ya gidebilirsiniz. Pire Limanı'nda metrodan indikten sonra, internet üzerinden almış olduğunuz biletlerinizi gemiye binmeden önce orada bulunan bilet gişesinden almanızı öneririm, çünkü daha sonradan bu biletlerin basılması için hep para ödemeniz gerekiyor. Biz bütün biletlerimizi bu site üzerinden aldık. Burada çok çeşitli gemiler var. Hepsinin süresi ve fiyatı farklı. Kendinize en uygun olanı seçebilirsiniz. Biz Blue Star Ferries ile seyahat ettik. Adalara gemi yolu ile gitmek istemezseniz, uçakla da gidebilirsiniz. Hem Naxos'da hem de Paros'da hava alanları mevcut. Olympic Havayolları ve Sky Express Havayolları'nın Atina'dan tarifeli seferleri bulunuyor. Yolculuk takribi 35-45 dakika sürüyor. Sadece uçak biletlerinin oldukça pahalı olduğunu unutmayın. 3 kişilik uçak masrafı; Pegasus Havayolları ile 1.430 TL, Naxos Otel Harcamaları; 3 gece için oda-kahvaltı 240 EUR, Paros Otel Harcamaları; 3 gece için oda fiyatı 210 EUR, Atina Otel Harcamaları; 1 gece için oda fiyatı 47 EUR, Atina-Naxos-Paros-Atina Gemi Ücreti; 3 kişi için 203 EUR (Biletlerimiz ekonomi sınıfında Naxos'a gidiş için yetişkin 36 EUR ve çocuk 18 EUR, Paros'dan dönüş için yetişkin 34,5 EUR ve çocuk 17,5 EUR, Naxos-Paros arası yetişkin 10,5 EUR ve çocuk 5,5 EUR), Adalardaki Toplam Harcamalarımız; 1.092 EUR, Geminin içindeki bazı maliyetleri örnek olması açısından yazıyorum: 2 kahve 2,5 EUR, Wifi kullanımı 3 saat için 3 EUR, 24 saat için 5 EUR, Karpuz, kavun, peynir, içecek, patates kızartması 22 EUR, Paros'da günlüğü 40 EUR'dan 2 günlük araba kiraladık; 80 EUR, Kredi Kartı ile ödemek istersek 100 EUR ödememiz gerekiyordu. Benzinin litre fiyatı 1,80 EUR. Öncelikle adanın oldukça büyük olduğunu söylemekte fayda var. Bu yüzden adayı daha iyi anlamak ve keşfetmek için muhakkak araba kiralamanızı öneririm, çünkü hem sahilleri hem de dağları dolaşacaksınız. Araba en konforlu yöntem olmasının yanı sıra otobüs, motorsiklet ve mobilet imkanları da mevcut hatta adada daha çok mobilet kullanılıyor. Adanın Paros'a bakan sahilleri sakin, berrak ve akvaryum gibi. Diğer tarafları ise dağlık ve rüzgarlı. Plaj keyfi yapmak pek mümkün olmuyor. Sabah sularında tesis imkanları olan plajları öğleden sonraları da bakir koyları tercih etmenizi öneririm. Koylarda her zaman şezlong ve şemsiye imkanı bulunmuyor. İlk gün gittiğimiz sahiller: Agios Prokopios Beach ve Agia Anna Beach; berrak denizleri olan sahiller, sessiz ve olabildiğince keyifli. Şezlonglarına para ödemek gerekiyor. Şezlong başı 10 EUR. Etrafta bulunan büfelerden bir şeyler söyleyebiliyorsunuz. Bira 3 EUR, nachos 5 EUR ve burger 8 EUR. Viglou; balıkları izlediğimiz keyifli bir koydu. İkinci gün gittiğimiz sahiller: Mikri Vigla yani eşittir sessizlik. Yine şezlonglar 10'ar EUR'ydu. Bu sahilde tek bir taverna var ama yemekleri muhteşem. 3 kişi balık, meze, salata, sebzeli börek ve içki dahil 38,70 EUR ödedik. Bu sahilde de bir çok balık var. Ada tatiline giderken şnorkellerinizi getirmeyi unutmayın. Kitebeach; rüzgar sörfü sevenler için birebir. Üçüncü ve son günümüzde ise Plaka Beach'e geldik. Burada şezlong kirası 6 EUR. Sahilde masaj da yaptırabilirsiniz, saati 25 EUR. Adada aynı zamanda tarihi dokular da mevcut. Temple of Demeter; Yapıtın orijinal kısmından geriye çok az bir kısmı ayakta kalabilmiş, bu yüzden, üzerine yenisini inşa etmişler, bence gidilmesine gerek yok. Bunun yanı sıra adanın simgesi Portara-Apollo Temple'ı ise muhakkak gün batımında ziyaret etmenizi öneririm. Burası adanın merkezinden görünen 2.500 yıllık devasa kapı. Bu bölgeyi gördükten sonra arkasına doğru ilerleyerek, kilise ve diğer tarihi dokuları ziyaret edebilirsiniz. Bir de ada üzerinde çok sayıda köy var. Köyleri akşam yemekleri için tercih edebilirsiniz. Biz Halki Köyünü çok sevdik. İlk gece yemeğimizi karanlık bir dağ yolunda bulunan bir restoranda yedik. Bazen kalbinizin sesini dinlemekte fayda var :) İkinci gece Hora'ya yani merkeze indik ve yemekleri çok lezzetli olan başka bir yere gittik; To Elliniko. Burayı muhakkak denemenizi öneririm. 3 kişi için balık, salata, meyve, deniz ürünleri ve içki dahil 45 EUR ödedik. Yemek sonrası kendinizi Hora'nın sokaklarınıza atmanızı öneririm. Sadece dolaşın ve adanın keyfini çıkarın. Bir başka yemek mekanı Meze Meze Naxos (Meze 2), liman bölgesinde bulunan diğer balık restoranı. Kalkan 10,50 EUR, salata 6 EUR, mitos 3 EUR. Naxos'da 3 gece konakladığımız yer: Paravatos Studios John & Mary'di. Kaldığımız yer çocuklu bir aile için oldukça uygun. Burası butik bir aile işletmesi ve merkeze araba ile yaklaşık yarım saat mesafede. Kahvaltı bahçede yapılıyor. Tesis denize yakın olmasının yanı sıra içerisinde küçük bir havuz da bulunuyor. Ada ile ilgili daha çok feribotların yanaştığı bölge konaklama için önerilmesine rağmen, bize orası oldukça kalabalık geldiği için bu bölgeden vazgeçtik. Naxos'dan mermer ve porselen adası Paros'a gemi ile 45 dakikada ulaştık. Adaya ilk geldiğinizde sizi yel değirmenleri karşılıyor. Burada ilk etapta araba kiralamadık ve kaldığımız otele Hora'dan Aliki'ye otobüs ile 45 dakikada ulaştık. Otobüs bileti kişi başı 1,80 EUR. Eğer aynı yolu taksi ile gitmek isterseniz 20 EUR ödemeniz gerekiyor. Kaldığımız yerin adı; Afrodite Boutique Hotel Aliki. Burada 3 gece kaldık. Kaldığımız otelde havuz vardı. Yürüme mesafesinde deniz olsa da çocuklar havuzlu ortamlarda sanırım daha çok keyif alıyorlar. Biz ilk günümüzü Aliki bölgesinde geçirdik. Burası çocuklu aileler için oldukça uygun bir yer. Hem sahili var, hem sessiz hem de sakin. Plaj sonrası akşamları Parikia bölgesine yani adanın merkezine gitmenizi öneririm. Burada envai çeşit yeme-içme mekanı, kahve dükkanları ve dondurmacılar mevcut. Dondurma yemek için bazı öneriler: Vanilla Gelateria ve Pralina Handmade Crepes. Özellikle akşam saatlerinde merkez oldukça kalabalık olduğundan araba bırakmak için merkezin biraz daha dışına çıkmanızı öneririm. Buralardan hem ücretsiz park yeri bulmak hem de yaya olarak merkeze gitmek mümkün. Aliki bölgesinde hem kahvaltı edebilir hem de deniz ürünlerinin tadına bakabilirsiniz. Aliki'de bulunan bir mekanda akşam üstü hamsi, ançuez, içki, salata ve ahtapot yedik ve 39 EUR ödedik. Porsiyonlar oldukça büyük ve lezzetli hem göze hem de mideye hitap ediyor. Paros çevresinde çok sayıda güzel sahil var. Martselo Beach, Kolympithres ve Mikro Piteri bunlardan bazıları. Bir de adada bir Nausa Köyü var ki sormayın gitsin. Köyü gezerken tek istediğiniz sürekli fotoğraf çekmek olacak. Burası merkeze 20-25 dakika mesafede olan adanın sanat ruhlu adresi. İster sahilde deniz ürünleri yiyin, ister beyaz boyalı mavi panjurlu mekanların arasında kaybolun. Paros'da kaldığımız günlerin birinde günü birlik olarak minik Antiparos'a geçtik. Burası Paros'un karşısında bulunan minnak :) adalardan biri. Çevresini yaklaşık olarak 30-40 dakikada araba ile dolaşmak mümkün. Nasıl güzel bir denizi var, anlatmaya kelimeler yetmiyor. Burada konaklamanıza bana göre gerek yok ama Paros'a kadar gelmişken, muhakkak uğramanızı öneririm. Aliki'ye çok yakın olan Pounta Limanı'ndan Antiparos'a feribot ile 7 dakikada ulaştık. Feribota kişi başı 1,30 EUR ve arabaya 6,30 EUR ödedik. Sabah çok erken saatlerde adaya geçtiğimiz için kahvaltımızı burada yapmaya karar verdik. Limana yakın olan taş döşeli sokaklardan birine girerek Red Donkey adlı mekana oturduk. Kahvaltısı oldukça lezzetli olan bu mekanda kahvaltı tabağı 7 EUR ve peynirli omlet 6 EUR'ydu. Adanın her yerinden yel değirmenleri görünüyor. Turkuaz su, berrak deniz ve denizin içinde şnorkel ile izleyebileceğiniz rengarenk balıklar. Bir tatilden daha fazla ne isteyebiliriz. Adadaki günümüzün geri kalanını Soros Beach'de geçirdik. Burası adanın görece en pahalı sahillerinden biri. Sahildeki şezlonglar günler öncesinden rezerve ediliyormuş ama bana göre sahilde şezlongda oturmaktansa tesisin içerisinde yer alan minderli kısımda oturmak çok daha mantıklı. Burada her türlü imkan elinizin altında bulunuyor, bundan dolayı gününüzü çok daha konforlu geçirebiliyorsunuz. Yalnız yemek fiyatlarının özellikle de deniz ürünlerinin pahalı olduğunu söylemekte fayda var. Adalarda dolaşırken orada yaşayan insanlardan edindiğimiz bilgiye göre konaklama, yeme-içme ve adaların kalabalıklığı konusunda en yüksek sezon Temmuz ve Ağustos aylarıymış. Gezinizi planlarken bu konuyu dikkate almanızı öneririm. Fiyatlar normal sezonunun 1,5-2 kat üzerine çıkıyor. Adaya gelen turistlerin çoğu Fransızlar, 2. sırada Almanlar yer alıyor, en pazarlıkçı olanlar ise İtalyanlar. Bu arada bu adalara kadar geldiğinizde adalar arası geçiş yapabileceğinizi de unutmayın. Hatta arabanız ile Marmaris üzerinden buraya kadar bir kaç ada üzerinden gelebilirsiniz. İsterseniz günü birlik olarak da Mykonos'a gidebilirsiniz. Gemi seyahatinde çocukla ne yaptığımızı merak ediyor musunuz? Öncelikle geminin her yerini, katlarda bulunun yeme/içme alanlarını, açık alanlarını ve güverte kısmını belirli aralıklarla dolaşıyoruz. Sonrasında sırasıyla sulu boya ile resim yapıyoruz, kuru boya ile yanımızda getirdiğimiz matematik, sudoku ve farkları bulma kitapları ile meşgul oluyoruz, yemek yiyoruz, lego yapıyoruz, denizi izliyoruz, uyumaya çalışıyoruz, kalk bir kahve al diye birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz, tabletle oynama saati yapıyoruz... Böyle işte, bizim gemi seyahatimiz böyle geçti."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/yurt-disinda-arac-kiralamak-nelere-dikkat-etmelisiniz/", "text": "Siz de birçok kişi gibi Türkiye Cumhuriyeti sürücü belgesinin yurt dışında geçmediğini düşünüyor musunuz? O zaman bu yanlış bilgiyi hemen düzeltmekle başlıyorum yazıma: Uluslar arası geçerliliği olmayan ehliyetlerle kısa süreli yurt dışı seyahatinizde araç kiralamanız mümkün. Hatta ehliyetinizi 6 ay boyunca kullanabilirsiniz. 6. ayın sonunda yaşadığınız ülkenin ehliyetine geçiş yapmanız gerekiyor. Bu yazımda bana gelen sorularla beraber yurt dışında araba kiralama ve araba kullanma üzerine aklıma gelen tüm önemli konuları bir araya getirdim. 40'dan fazla ülkede araç kiraladığımızı düşünürsek epey deneyim ve bilgi biriktirdik diyebilirim. Bir de 10 yıldır Münih'ye yaşam deneyimini üzerine eklersek Avrupa'da araba kullanma üzerine birkaç söz söyleme hakkını elde ettim diye düşünüyorum. Eminim sorularınıza bu yazıda cevap bulacaksınız. Sixt, Budget, Europcar ya da Hertz gibi global şirketlerin kendi sayfaları üzerinden direk rezervasyon yaptırabileceğiniz gibi tüm araçların karşılaştırılmalı listelendiği siteler üzerinden de araç kiralayabilirsiniz. Örneğin biz yurt dışında araç kiralarken Check24 internet sitesini kullanıyoruz. Bu sitede tüm araç kiralama şirketlerinin araçlarını, fiyatlarını bulmak ve karşılaştırmak mümkün. Ayrıca birçok ülke için buradan araç kiralamak çok pratik. Bu site üzerinden kiralık araçları listeleyip en uygun seçeneği bulabilirsiniz. Ancak bu site Almanca. O zaman ne diye öneriyorsun diye kızmayın. Belki aranızda Almanca bilen vardır diye buradan tavsiye ediyorum. Öncelikle gitmeden rezervasyonunuzu yapın. Havalimanına gittiğinizde kiralanacak araç bulamayabilirsiniz. Biz asla ama asla bu işi sonraya bırakmıyoruz ve yola çıkmadan önce internetten aracımızı kiralıyoruz. Kiraladığınız araçla birden fazla ülkeyi gezmeyi planlıyorsanız ve aracı teslim aldığınız ülke ile teslim edeceğiniz ülke farklı ise araç fiyatının yükseleceğini hem de bunun için iyi miktarda para ödeyeceğinizi hiç aklınızdan çıkarmayın. Tabii ki bu konuyu önceden aracı kiralayacağınız şirketle konuşun. Kiralık aracın başka ülkeye çıkarılmasında sakınca olabileceği gibi kilometre limitleri de olabilir. Örneğin lüks araçların doğu bloğu için yasaklı olduğu dönem vardı bundan 7/8 yıl önce. Hırsızlık sebebiyle BMW, Mercedes tipi araçların Prag ya da Budapeşte'ye geçmesine izin verilmiyordu. Bu konu bence oldukça önemli ve şirketle bu konuyu önceden konuşmak gerek. Burada başka bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum: Doğu Bloğu ülkelerinde kiralık aracınızı park etmek için lütfen güvenli park yerleri bulun. Gerekirse otoparkı olan oteller seçin. Aracı değil belli bir sınıfı kiraladığınızı unutmayın. Yani aracı teslim alırken kiraladığınız araçtan başka bir aracın size verildiği bir durumu yaşayabilirsiniz. Eğer ellerinde o model yoksa aynı sınıftan size başka bir araç verebilirler. Bu çok olası bir durum. Ama eğer ellerinde aynı sınıftan araç kalmamışsa o zaman size bir üst sınıftan araç vermek zorundalar. Aklınızda bulunsun. Eğer fazla yol yapacaksınız km limiti olmayan araç seçmenizde fayda var. Havaalanına vardığınızda oradaki görevli pasaportunuzu ve ehliyetinizi isteyecek. Fotokopilerini çekip tekrar size verecek ve imzalamanız için bir sözleşme verecek size. Bu noktada en önemli konu sigorta. Öncelikle kesinlikle kasko yaptırmalısınız, zaten ciddi firmaların tamamı bunu şart koşuyor, burada asıl soru hasar durumunda sizin ödeyeceğiniz katılım payı. Bu çok kritik bir konu, İzlanda'da mesela kaza durumunda 3.600 katılım vardı. Biz bu tip risklere girmiyoruz, tavsiye de etmiyoruz. Bu riski elimine etmenin iki yolu var, eğer yılda toplam 3-5 gün araç kiralıyorsanız günlük 10-15 Euro daha fazla ödeyerek tüm riskleri elimine edebilirsiniz. Bu bizim gibi sık seyahat edenler için pahalı bir çözüm, biz onun yerine yıllık 50 civarı bir prim ödeyerek katılım payı sigortası yaptırdık, bu sayede kaza olması durumunda kiralanan firmaya ödediğimiz parayı kendi sigortamızdan tahsil edebiliyoruz. Biz internet üzerinden icarhire firmasından yaptırdık, şu ana kadar memnunuz. Biz canımızı acıtacak risklere girmemeye çalışıyoruz siz de ''Bir şey olmaz'' mantığı yerine ''başımıza her şey gelebilir'' felsefesini benimseyin derim. Eğer kaskoyı yaptırırken full kasko seçmezseniz yani kaza durumunda belli bir miktarının sizin tarafınızdan ödenmesi tarzında bir kasko yaptırdıysanız kredi kartınıza bloke koyacaklar. Arabayı kazasız, hasarsız teslim ettikten sonra kredi kartı blokeniz kalkacak. Kredi kartına 1.000 Euro civarında bloke koyabilirler. O nedenle böyle bir limite sahip bir kredi kartınızın olması gerekiyor bu durumda. Kaskoya da karar verdikten sonra üzerinde arabanın fotoğrafı olan bir evrakla arabayı teslim almaya gideceksiniz. İşte burası çok önemli. O evrakta arabanın daha önce başına gelen kazalar yazılı. Çizik varsa arabanın neresinde çizik var tarzı bir protokol aslında o. O kağıdı imzalamadan önce muhakkak arabanın her yerini ayrıntılı bir şekilde inceleyin ve sizin bulduğunuz ama kağıt üzerinde kayıtlı olmayan vuruk, çizik her şeyi o kağıda işletin. Bazen ''önemli bir çizik değil '' diyorlar ve protokole işlemek istemiyorlar. O zaman muhakkak o kısmın fotoğrafını çekin. Ayrıca benzin deposu tamamen dolu mu bunu kontrol edin. Yedek lastik yerinde mi bakın. Arabanın ön kaporta kapağı açılıyor mu bakın. Şaka yapmıyorum. İzlanda'da arabamızın aküsü bittiğinde deli gibi diğer arabalardan aküyü şarj edebileceğimiz kablo aradık. Kabloyu bulunca fark ettik ki arabanın ön kapağı bozuk ve açılmıyor. Kapağı açmak için zorladık tabii ki biz değil arabayı tamire gelen usta zorladı ve tabii ki açarken zarar verdi. Bu zarar bizim başımıza kalacak diye epey dert yaptık. Biz bunun için bir ödeme yapmadık ama boşuna stres yaşamış olduk. Hazır yeri gelmişken, arabayla ilgili bir sorun olduğunda ya da yolda kaldığınızda hangi numarayı 7/24 arayabileceğinizi mutlaka sorun. Almanya'da otobanlar bedava. Ancak bu sadece Almanya için geçerli. Örneğin Avusturya otobanlarında Vignette alıp arabanın ön camına görünecek şekilde yapıştırmak gerekiyor. Gideceğiniz ülkenin otobanları için bu tarz biletlerin arabada hazır bulunup bulunmadığını arabayı teslim alırken sorun. Yoksa sizin para ödeyip bunu almanız gerekecek. İtalya/Fransa otobanlarında ise genellikle otoban çıkışı nakit ödeme yapmanız gerekiyor. Yanınızda bol bozukluk bulundurmanızı tavsiye ederim. Otobanlarda/köy yollarında ya da şehirde hiç fark etmez her yerde hız sınırına dikkat edin. Tüm kurallara harfiyen uyun. Yoksa tatil sonrası peşinizden bir ceza makbuzu gelebilir. Eşim takip mesafesine uymadığı için İsviçre tatilimiz sonrası Alman ehliyetini 1 aylığına kaybetti. Ek olarak da 200 Euro'ya yakın ceza ödedi. Takip mesafesi çok ama çok önemli. Kiralayacağınız araçta takip mesafesi koruma özelliği olmasına özellikle dikkat edin derim. Bir de lütfen şu kuralı iyice benimseyin: Yol hakkı her zaman dönel kavşak içindeki araca aittir. Bu kuralı sanırım tanıdığım hiç bir Türk bilmiyor ve sonra Avrupa'da araba kullanırken sorun yaşıyorlar. Yayalara ve bisikletlilere saygılı olun ve onlara yol verin. Yoksa başınız büyük bir derde girebilir. Yaya geçidinden geçen yayalara yol verin. Beni Türkiye'de bulamazlar ya da kartımı iptal ederim tarzı fikirlere hiç kapılmayın. Cezalar direk adrese teslim. Kredi kartınızdan çekemezlerse cezayı direk adrese postalıyorlar. Çocuklarınız için ek olarak çocuk koltuğu kiralayın ve arkada oturan kişilerin bile emniyet kemerlerinin takılı olduğundan emin olun. Bu konu bebeğiniz ve sizin güvenliğiniz için önemli. Ama yine de belirtmek isterim ki sivil polisler her yerde! Burada Fas'ta yaşadığımız deneyime değinmeden edemeyeceğim: Fas gibi gelişme sürecinde olan 3. Dünya ülkesi yerlerde genellikle trafik tabelalarına uymak pek mümkün değil. Çünkü anlamsız bir çok tabela var. Tüm kurallara uyduğunuzu düşünseniz bile pusuya yatmış bir trafik polisi tarafından durdurulmanız çok olası. Fransızca bilmiyorsanız polisle anlaşmanız zaten imkansız. Trafik polisinin tek amacı size ceza kesmek. O bir şekilde bir neden bulacak emin olun. Eğer bir şekilde anlaşırsanız makbuz kesmesini önleyebilir ve cezayı yarıya yarıya indirebilirsiniz. O para onun cebine gidecek çünkü sistem böyle kurulmuş. Avrupa'da benzinde serbest piyasa var. Yani her benzin istasyonunda farklı fiyatla karşılaşacaksınız. Sabah iş saatlerinde ya da akşam iş çıkışı saatlerinde fiyatlar daha yüksek, ayrıca otobanlar şehir içine göre oldukça pahalı. Mesela genelde biz Avusturya'ya geçtiğimizde depomuzu orada doldurup Münih'e öyle geri dönüyoruz. Çünkü orada benzin hep daha ucuz oluyor. Benzin istasyonları self servis. Benzinizi kendiniz dolduracaksınız ve sonra gidip ödeme yapmanız gerekiyor. Büyük şehirlerde kiralık aracınız olsa bile onu otoparka park edin ve toplu taşıma kullanın derim. Mesela Amsterdam ya da Münih'te araçla dolaşmak kabus. Avrupa, trafiği önlemek ve özel araç sayısını azaltmak için bir çok caydırıcı önlem alıyor. Örneğin her yer trafik lambası ile dolu. Park yeri bulmak zor. Bisikletlilerin yol üstünlüğü var. Onların yanından geçerken çok dikkatli olmalısınız ve birkaç metre uzağından geçmelisiniz. Onları korkutmamalısınız. Bu nedenle böyle yerlerde araç kullanmak keyif değil tam tersine işkence. Ek olarak Avrupa'da o kadar iyi toplu taşım ağı var ki. Metrolar, tramvaylar, otobüsler her şey sizin bir yerden bir yere rahatça ulaşmanız için yapılmış. Kısacası şehir içinde arabaya hiç ihtiyacınız yok. Yurt dışında hiç bilmediğiniz bir şehirde yolu nasıl bulacağım diye korkmanıza hiç gerek yok. Eğer kullandığınız yol bulmaya yarayan app'ler yoksa araç kiralarken navigasyonla beraber kiralamaya dikkat edin. Çünkü navigasyon standart araç kiralamanın içinde yer almıyor. Ya da kendi navigasyonunuzu getirebilirsiniz eğer içinde o ülkenin haritası yüklüyse. Böylece dil karmaşasından kurtulmuş olursunuz. Japonya'da ise neden araç kiralamamalısınız? Çünkü Japonya'da inanılmaz iyi bir tren ağı var. Hem de mermi trenlerle bir yerden bir yere çok hızlı bir şekilde ulaşmanız mümkün. Yani böyle bir imkan varken araç kiralamak bence gereksiz."} {"url": "http://offtheroadonthetrack.com/zanzibar-hint-okyanusundaki-bir-ada-ve-ona-dair-her-sey/", "text": "Gel-git olayları ile deniz sularının bir çekilip bir yükseldiği ve bu doğa olayı ile denizin içinde yürümenin mümkün olduğu, Arap & Hint etkisi altında kalmış kültürü, Ülkemizde kara kış yaşanırken biz 2015 yılının başında 1 hafta süreyle güneşin tadını çıkarttık bu güzel adada. Eğer siz de Zanzibar'ı bir sonraki tatiliniz için düşünüyorsanız o zaman yazıma muhakkak bir göz atın. Zanzibar tatilinizde size faydalı olacak bilgiler bu yazıda. Zanzibar, Tanzanya'nın doğu kıyısına 36km uzaklıkta olan adalar topluluğundan en ünlü, en tanınmış olanı. 85km uzunluğunda ve 30km genişliğindeki bu küçük adada Afrika'da değilsiniz aslında, bambaşka bir yerde, bambaşka bir kültürün içindesiniz. Arap kültüründen oldukça etkilenmiş olması, halkının %90'nının Müslüman oluşu adayı bağlı olduğu Tanzanya'dan adeta kültür olarak ayırmış... Bunda, Arap sultanlarının, prenseslerinin adada uzun yıllar yaşamasının da büyük etkisi var. Zanzibar, 1964 yılından beri Tanzanya içerisinde yarı otonom bir bölge. Zanzibar'daki Stonetown 2000 yılından itibaren Unesco Dünya Kültür Mirasları Listesi'nde ve görülmeye değer bir yer. Zanzibar hakkında başka ilginç bir bilgi ise ünlü Queen grubunun solisti Freddy Mercury Zanzibar doğumlu. Eğer Zanzibar'a sadece deniz tatili amaçlı gelmediyseniz, adanın tarihini, yaşamını keşfetmek istiyorsanız kesinlikle Stonetown içinde bir otel seçmelisiniz. Booking. com adresinden çok rahatlıkla otellere ulaşabilirsiniz. Stonetown gezimiz sırasında benim gözüme çarpan birkaç otel oldu. Oda fiyatları hakkında bilgim yok. Ancak rehberimiz de bu otellerin oldukça güzel olduğunu söyledi. Zanzibar Coffee House: Terasından görülen manzaranın ününü duyup gittiğimiz en azından o manzaraya karşı bir kahve içeriz dediğimiz bu otelin ne yazık ki içini ve terasını göremedik. Sadece otel müşterilerinin terasa çıkma izni varmış. Biz de giriş katındaki cafesinde bir kahve içmekle yetindik. Booking. com adresinde iyi bir puan aldığına göre iyi bir otel olduğunu düşünüyorum. Teras katında manzaraya karşı yapılan kahvaltı deneyimi bambaşka diye okudum. Buraya da bakabilirsiniz. Emerson Spice ise rehberimizin çok iyi dediği oteldi. Bu oteli booking. com adresinde bulamadım. Ancak Trip Advisor'da 1 numara olduğunu söyleyebilirim. Göz atmanızda fayda var. Otel çalışanları çok profesyonel, güler yüzlü ve çok ilgiliydi. Oteldeki yemekler birinci sınıftı. Her akşam acaba bu akşam yemekte ne var diye heyecanla bekledik. Sanki bir şef restoranında yemek yer gibi hissettik. Kaldığımız süre boyunca çok lezzetli balıklar yedik. Her gün akşam yemeği için ayrı bir konsept hazırlıyorlardı ve bu konsepte uygun canlı müzik ya da dans gösterileri oluyordu. Çok güzel planlanmış, geniş, temiz bir oteldi. Sakindi. Yüksek seste müzik ya da rahatsız edici hiçbir ses yoktu. Genelde İngiliz, Amerikalı ya da Hollandalı çocuklu ailelerin tatil yeri olarak seçtiği bu oteli büyük bir gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Otelin Spa merkezinden yararlanmasak da gördüğüm kadarıyla Spa & Yoga için de çok iyi bir adres. Zanzibar'da yaşadığımız en ilginç olay okyanus sularının gün içinde metrelerce çekiliyor olmasıydı. Otelde her gün saat kaçla kaç arasında suların çekileceği bildiriliyordu. O saatler arasında okyanus içinde yürümek mümkündü. Biz yarım saat okyanus içinde tek yöne doğru ilerledik ve Hint Okyanusu sınırına yürüyerek ulaştık. İnanılmaz bir şeydi. Türkiye'den direk Zanzibar'a uçuş var mı bu konuda bir deneyimimiz yok. Ancak eğer siz de bizim gibi Zanzibar öncesi Tanzanya'da Kilimanjaro ve/veya Safari deneyimi yaşamayı planlıyorsanız önce bu aktiviteleri yapıp ardından Zanzibar'a Tanzanya'nın Kilimanjaro, Dar es Salaam veya Arusha şehrinden ulaşabilirsiniz. Kilimanjaro Havalimanı'ndan Zanzibar Havalimanı'na uçuş süresi yaklaşık 1 saat, Dar es Salaam'dan uçuş süresi ise yaklaşık 20 dakika. Biz Precision Havayolu şirketi ile Kilimanjaro'dan uçtuk ve tek yön kişi başı yaklaşık 100-150 ödedik. Bilet fiyatları eğer Kilimanjaro'dan uçacaksanız genelde bu civarda. Precision Havayolu dışında Air Tanzania'dan da bilet bakabilirsiniz. Ya da Dar es Salaam'dan Zanzibar'a gemiyle ulaşabilirsiniz ki bunun da yaklaşık kişi başı fiyatı 30-40USD. Ancak gemiyle yolculuk uzun sürdüğü için (yaklaşık 3 saat) uçak en mantıklısı. Zanzibar'dan ayrılırken havalimanı vergisi ödemeniz gerekiyor. Eğer iç hat uçuşu ise 5 USD, dış hat uçuşu ise 30 USD. Zanzibar'da havalimanı adanın batı kıyısında. \"Stonetown\" yani eski şehir de adanın batı kıyısında ve havalimanına yaklaşık 15-20 dakika uzaklıkta. Havalimanından taksi ile Stonetown'a ulaşmak çok zor değil. Havalimanında taksiler var ve fiyatları sabit gibi. Ancak yine de pazarlık yapılabildiğini okuduk. Havalimanı-şehir merkezi arası yaklaşık 10.000 Şiling. Ancak eğer Zanzibar'da deniz tatili planlayanlardansanız ve kumsalda bir otelde kalacaksanız yolunuz uzun. Çünkü bu tarz otellerin hemen hemen hepsi adanın doğu kıyısında ya da kuzeyde. Havalimanından otele ulaşmak en az 1 saatinizi alacaktır. Kalacağınız otelin havalimanı transferi olup olmadığını önceden kontrol etmenizde fayda var. Bizim havalimanı-otel arası transferimiz satın aldığımız tur paketinin içindeydi. Zanzibar'da kaldığımız süre zarfında Stonetown'u gidip görmek istediğimizde acı gerçekle yüz yüze geldik. Otelin verdiği fiyat 100.000 TSH bu yaklaşık 50 demek. Sadece tek yön için! Elimiz mahkum, giderken bu parayı ödedik. Dönüşte ise bir taksiciyle pazarlık yaptık ve Stonetown'dan otele ulaşım için 55.000 Şiling ödedik. Bu makul bir fiyat mı açıkcası çok emin olamıyor insan. Çünkü 1- Karşılaştırma yapabileceğimiz tek bilgi otelin verdiği fiyattı. 2-Burada herşey pazarlıkla yürüyor. İnsan hiçbir zaman aldığı hizmetin gerçek karşılığı ne bilemiyor. Zanzibar'daki bir diğer ulaşım aracı ise Dala Dala. Otelde, şehre nasıl ulaşabiliriz diye kısa bir kamuoyu yoklaması yaparken dalgıç olarak çalışan genç bir kadın otelin önündeki caddeye çıkın ve bir Dala Dala'ya binin dedi. Şehre ulaşmanın en ucuz yolu buydu. Güvenli mi diye sorduğumuzda yani değil ama macera olur dedi. Okuduklarımdan ve şehirde gözlemlediğim kadarıyla çok güvenli bir taşıma şekli değil ama ucuz (Kişi başı 2.000 Şiling). Aklınızda bulunsun."}