{"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/01/merhaba-2.html", "text": "Çok uzun zamandır kendime blog oluşturma fikri kafamdaydı. Eğer bir başlangıç yapmazsam kendimi kötü hissedecektim. Resmi olarak bugün yani 1 Şubat 2010'da \"Merhaba\" diyerek start vermiş oluyorum bloguma. İlk yazıya gelen yorumlar her zaman çok kıymetli oluyor Sevgili İrem. Ben de an itibariyle çok mutlu oldum, çok teşekkürler. Umarım buralarda gezinmeye ve yorumlarınla gönlümü şenlendiremeye devam edersin. Daha uzun yıllar blog yazmanız dileğiyle.. Bu yazı benim yıllar önce yazdığım ilk blog yazısı, daha doğrusu ilk merhabam. Elbette bu yazıya hiç yorum gelmemişti. Sanal alemde varlığımdan kimsenin haberinin olmadığı zamanlardı. Yıllar sonra sizin bu yazıya böyle güzel bir temenni yazmanız çok mutlu etti beni."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/01/venedik-gezi-yazilari.html", "text": "Resimli Dünya okuduktan sonra beni bir şehre davet eden kitaplardan biri. Nedim Gürsel kitabı yazarken bu şehirde neler yaşamıştır diye düşünürken buluyorum kendimi. Kitaptaki mekanlar canlanıyor gözümde. Hele bir de kaybolduk mu değmeyin benim keyfime. Genellikle kaçamaklarımız sırasında şehrin haritası her zaman Selçuk'un elinde olur ve ben böylece etrafın keyfini çıkarmış olurum. Fırsat yaratabilirsem eğer gitmeden önce Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm adlı kitabını da okumak istiyorum. Venedikten geldikten iki gün sonra fuar için Frankfurt'a gideceğim. Daha önce iki kez gittiğim bu şehre bu sefer Selçuk ile beraber gideceğiz. Durak noktalarımızdan biri Goethe's Haus olacak. Çok az kaldı gitmemize. Yaşasın! Venedik'te illa ki yazpılması gereken şeyleri öğrenmek isteyenler de BURAYA tıklasın lütfen. Aylin sayende eski yazılarıma döner oldum. Düzenlenmemiş o kadar çok yazı var ki. Ben de sen hangisine konarsan onun düzenlemesini yapıyorum hemen. Benim için düzenlemesi yapılacak yazıyı seçiyor gibisin. Ayrıca bu yorumlaşma hali de çok iyi geldi bana. Kendimi bir kitabın sayfalarının arasına gizlenmiş bir hikayenin içindeymişim gibi hissediyorum. Teşekkürler. Bir de hayatın hep güzel şeyler getireceğine inanıyorum bizlere. Öyle bir yanım var. Sağlık olsun, gerisi kolay. Tayland seyahatimizin başında da, içinde de bir sürü terslikler oldu ama hepsi bizim lehimize oldu. daha seyahatin başındayken havaalanından geri döndük. Bizim ismimizi uçak listesine eklememişler. Bunun üzerinde tur bize iki gün fazladan seyahat şanı tanıdı. Bir de ülke içindeki iki uzak destinasyona ücretsiz katılım hakkı verdik. Bizim gibi çulsuz iki genç için müthiş bir fırsattı bu. Önce üzüldük, sonra sevindik yani. Sonraki ikinci turumuz Cafe Tur'la Paris oldu. Hiçbir tura katılmadık, katılacak paramız yoktu. He ryeri yürüyerek gezdik. Yine hayatımın en güzel seyahatlerinden biriydi. Turla Roma seyahatimiz ise tam bir kabustu. Sıcaktı, otel şehir merkezinin dışındaydı, trenler grevdeydi. Ara ara sonraları da kısa tur maceralarımız oldu. Genellikle uçak- otel ucuz oluyor. İnsan tercih ediyor. Eskiden daha ucuzdu bu tip şeyler. Sonraları turların içinde olmaktan vazgeçtik. Atlıyor uçağa gidiyoruz. Yalnızlık hoşumuza gidiyor. Ayrıca tatile birileri ile kaynaşmak için gitmiyorum. Öyle yoruluyorum ki İstanbul'da, kaçıp gitmek, yalnız kalmak, nereye varacağını bildiğim sohbetler yapmak istemiyorum. Kalabalık yoruyor beni son zamanlarda. Bir kez festival zamanı gitmiştim Venedik'e. Soğuk bir Şubattı. Festivalleri de soğuk havaları da sevmiyorum. Bologna ise gönlümde hemen taht kurdu. Bir kez de kız arkadaşlarımla gittim. O zaman da çok güzeldi. Toskana masaldı. Cinque Terre gitmek isteyip, her seferinde dile getirip bir türlü gidemediğimiz bir yer. Gİderiz inşallah diyorum. Trenler, yolculuklar, hayaller.... Hayatımızdan bu güzellikler hiç eksik olmaz inşallah. Kitapları not aldım. Bir italya seyahati öncesinde okurum muhtemelen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/02/bloga-yaz-yazmak-insan-rahatlatan.html", "text": "Bloğum hala arama motorlarında çıkmıyor ama ben azmi elden bırakmayacağım ve yazmaya devam edeceğim. 12-16 Şubat arasında Selçuk'la Frankfurttaydık. Uçak inişe geçtiğinde her tarafın karla kaplı olduğunu gördüm. \"Bu sene de soğuk!\" dedim içimden. İnişin nasıl olacağı konusunda bir hayli endişelenmeme rağmen gayet güzel bir iniş oldu. Her sene gittiğimiz otele yerleştikten sonra doğru fuar alanına. İş için bile olsa yurtdışında olmak güzel bir şey. Fuar yine çok kalabalık ve çok yorucuydu. Bu sene Venedik'in üstüne eklenen Frankfurt'la beraber oğlumun özlemi çok fazla geldi. Sevgililer Günü'nün hayatımız için anlamı klişe bir günün ötesine geçmese de Selçuk ile iki seneden sonra beraber geçireceğimiz ilk sevgililer günü oldu. Frankfurk için \"Müzeler Şehri\" denir. Bir de \"Goethe'nin Şehri\". sokak levhalarında Goethe Haus yazılı tabelalara kolaylıkla rastlayabilirsiniz. Gittiğimiz her restoranda menüde mutlaka Goethe adı geçen bir yemeğe rastladık. Goethe Haus şehrin en çok gezilen müzelerinden biri. Faust bu evde yazılmış. Ahmet Haşim 1932 yılında bu evi ziyaret etmiş ve günlüğüne şöyle yazmış. Goethe Haus'un müze shop'una indiğinizde burası ile bağlantılı klasik müzik cdleri satan bir mağaza var. Klasik müzik kolleksiyonu oldukça geniş. Bakmakta fayda var derim. Biz birkaç cd edindik. Geçenlerde bir dergideydi sanırım, Frankfurt Kitap Fuarına giden Buket Uzuner'in Frankfurt'u Doğan Hızlan eşliğinde gezdiğini ve Doğan Hızlan'ın kendisini bu müzik markete getirdiğini okumuştum. Buket Uzuner, Frankfurt'u Doğan Hızlan'la gezmenin çok keyifli olduğunu anlatıyor ve müzik marketten de övgüyle söz ediyordu. Hamburg da merkeze biraz uzak ama çok şık bir otelde kalmıştık. Merkeze en az 3 km yol yürümemiz gerekiyordu ama hergün o yolu yürüyorduk. Çünkü şehrin ortasında kocaman çok güzel bir göl ve çevresinde parklar vardı. Merkeze kadar o gölün çevresinde yürüyerek gidiyorduk. Hamburg da otel çok şık bir semtte olduğundan mı bilemiyorum şehir ben de hep bir zenginlik duygusu hissettirdi. En şık mağazaları da Hamburg'da gördüm. Hamburg'dan geçiverdiğimiz Bremen ise tam bir masal şehriydi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/02/paris-mon-amour-paris-paris.html", "text": "Cevap herkese göre farklılıklar gösterir, benim için ise birkaç gün için bile olsa yaşadıklarım çok önemlidir. Baharları severim ben. Ağaçların çiçeğe döndüğü zamanlarla, yapraklarını dökme dönümleri beni mutlu eder. Çimenlere uzanmak, gittiğim uzak diyarların göklerine bakmak isterim. Uzun uzun bakarım. İçimden kendime, \"Unutma, sakın unutma, ipotek koy bu anına\" derim. Bir de şaşırırım dünyadaki altı milyar insanın aynı gökyüzünün altında bu kadar ayrı hayatlar yaşamasına. Bazen olumsuzluklara sinirlenip burada yaşamak istemediğimi söyler dururum. Başka ülkelerde, başka diyarlarda uzun süreli olarak yaşamak nasıldır bilemem tabii ama daha saygılı ve insancıl bir şehri hayal etmem de büyük bir suç olmasa gerek diye düşünürüm. Benim şehrimi, yol arkadaşım anlamlı kılar. Eğer yolcu mutluysa, içilen kahvenin hatırı kırk yılı çoook ama çoook geçer. Mehmet Yaşin geçenlerde gazetede okuduğum bir yazısında, gittiği yerlerde otellerde televizyonu açıp dilini bilmediği ülkenin programlarını seyre daldığını yazmış ve eklemiş, \"Çünkü odamda bir ses olmasını isterim.\" demiş. Ben yalnızlığı sevmeyenlerdenim. Evet, kendimi eğlendirebilirim tek başıma da ama yalnız gezmek tercihim değildir. Yaşanmışlık vardır kitapta. O kitapta okuduğum Napolyon zamanında yaşamış olan Victor Noir adındaki gazeteciyle ilgili hikaye çok enterasandır bence. Victor Noir, 1870 yılında Napolyon'un bir akrabasının eşiyle, aşna fişne üstündeyken vurularak öldürülmüş zamanının oldukça yakışıklı gazetecilerinden biridir ve mezarı Paris'in en ünlü, en eski ve en büyük mezarlığının içindedir. Victor Noir'in mezarının üstünde öldüğü anı birebir temsil eden kendi boyutlarında yatık pozisyonda bronzdan bir heykeli var. Victor Noir ve Pere Lachaise mezarlığında yatan diğer ünlüleri ve hikayelerini Mine Kırıkkanat'ın Paris isimli kitabında okumuştum, o zaman tanışmıştım Pere Lachaise Mezarlığıyla. Beni kitapta çeken şey, kenti yaşamış bir insanın dilinden yazdıklarını okuyabilmek olmuştu. Kitapta yazılan yerlerin birçoğunda daha önce oturmuş, kahvemi yudumlamış ve etrafı seyre dalmıştım ama bir de buraları başka bir insanın gözünden görmek, dinlemek çok keyifli olmuştu. Bir sonraki gidişimde bu sefer Mine Kırıkkkanat'ın anlattıklarını hatırlamaya çalışarak, başka bir keyifle gezdim favori şehrimi. Sonra Cüneyt Ayral'ın Paris'ini, Feridun Andaç'ın Paris'ini, Nedim Gürsel'in Paris'ini indirdim sineye. Keşke Paris ile ilgili daha çok anlatı kitapları çıksa da, biz de hepsini keyifle okuyabilsek. Okuduğum her Paris kitabında yazarlarımız hep \"Herkesin Paris'i başkadır.\" der. Bence de Paris herkes için farklı duygular uyandırabilen bir şehirdir. Ama benim için Paris tükenmeyen, tüketilemeyen, koca meydanlarıyla, anıtlarıyla aşıklar kentidir. Ben Paris 'te olmayı düşleyebilmeyi bile severim. ........... ve yeni buluşmamıza az kaldığı, beni yine kollarına alacağı için çok mutluyum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/02/paris-mon-amour-parisle-ilk-tansma.html", "text": "Paris'e ilk gidişim eşimin bana hazırladığı bir sürpriz organizasyonla olmuştu. Güzel organize edilmiş bir sürprizdi. Gare de Est'de şirin, küçük bir otelde kalmıştık. Bu otel aklımda hep çok özel bir otel olarak kaldı. Hatta şu ünlü Bourne filmlerinin ilkinde Jason Bourne otelin önünde durunca çok sevinmiştim. Otellerle ilgili herkesin farklı standartları vardır. Benim standartlarım içinde otel odasının büyük olması çok önemli bir kriter değil açıkçası. Bu otelde kaldığımız oda bir çatı katıydı ve karşımızda tüm ihtişamıyla Sacre Coeur duruyordu. Sacre Couer Kilisesinin benim penceremin tam karşısında duruyor olması benim için aradığım işaretti. Evet, Paris'le ilk tanışmam güzel olacaktı, bunu hissetmiştim. İlk görüşte aşık olmuştum Paris'e ve sonra da bu tanışıklığa istinaden hiçbir fırsatı kaçırmaz oldum Paris'i görmek için. Biz her Paris seyahatimizde bir metro istasyonuna girer girmez \"karne\" adı verilen 10'lu metro biletlerinden alıyoruz. Böylesi tek tek bilet almaktan daha ucuza geliyor. Sizlere de tavsiye edilir. Yukarıdaki listenin hepsinin hakkını verdim. Champ Elysees'de elim kocamın elinde saatlerce yürüdüm, asansöre biniş kuyruğunun uzunluğundan dolayı yükseklik korkum olmasına rağmen Eiffel'in tepesine çıktım. Paris'i Eiffel'in tepesinden kuşbakışı seyrettim. Seine Nehrinin kıyısında romantik yürüyüşler yaptım ve nehrin kenarına sıralanmış kitapçılarda saatler geçirdim. Lüksemburg Bahçeleri'nde yürüdüm, dinlendim, Paris havasını kokladım. Otel odamın penceresinden seyrettiğim Sacre Coeur'e gittim, sonradan yıllardan beri orada durmak için belediyeden özel izni olduğunu öğrendiğim tekerlekli sandalyede oturup, metal bir zincire yün dolayarak köpek anahtarlıklar yapan Parizyenden bir anahtarlık aldım. Louvre Müzesinde saatler geçirdim. Paris benim için masal gibiydi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/02/venedikte-ilk-gunumuz-nasl-gecti.html", "text": "Venedik gezisi başlıyor. Atatürk Havalimanındayız. Bavullarımızdan kurtulmuş ve hafiflemiş vaziyetteyiz. Havaalanlarını çok seviyorum. Enerjisi çok yüksek geliyor. Çantamda Alain de Botton'un yeni çıkmış kitabı \"Havaalanında Bir Hafta\" var. Yanımdaki arkadaşıma, \"Keşke benim de bir havaalanım olsa!\" diyorum, o da bana, \"Kimsenin havaalanı yoktur ki'!\" diyor. \"Olsun!\" diyorum, beraber gülüşüyoruz. Çok mutlu ve heyecanlıyım. Yollarda olma hissinin içimde dolaşan rahatlatıcı havası beni mutlu ediyor. Turist değil, gezgin olmak amacım. Yanımda yol arkadaşım. Aşkın yollarda anlam kazanacağına ve yollarda yaşanacağına inananlardanım ben. Gelgitlerle zaman zaman sular altında ama hep suyun içinde olan bu masalsı şehre ilk yolculuğum. Bir karnaval kıyafetim ve şimdilik bir maskem olmamasına rağmen, karnaval ruhum içimde. Gizlendiği yerden çıkmak için sabırsızlanıyor. Buket Uzuner gibi yollardayım işte. Yaşasın! Venedik Marco Polo Havaalanındayım. Deniz taksisi ile Venedik'e gidersek eğer 4 kişi için 100 Euro ödeyeceğiz. İlk yolculuğumuzu vaporetto ile yapmaya karar veriyoruz. Kişi başı 13 Euro. Venedik'e ulaşmamız 1,5 saati buluyor. San Marco meydanına 2 dakika uzaklıkta bir iskelede iniyoruz. Bugün karnavalın ilk günü. Hava serin ama Allahtan yağmur yağmıyor. San Marco Meydanı'ndan geçerek otelimize ulaşıyoruz. Hayatımda gördüğüm en küçük asansöre binerek odamıza yerleşiyoruz. Odayı görünce asansöre haksızlık ettiğimi fark ediyorum. Bütün odayı sadece bir yatak kaplıyor ve banyoya ulaşım yatağın ayak kısmından inerek sağlanabiliyor. En korkuncu yatak ve yastıklar çok rahatsız. Hatta yorgan yerine yatağın üstünde nevresime geçirilmiş battaniye var. Allahım, bu benim için bir kabus. Battaniyelerden nefret ederim. Otel 4 yıldız standartlarından hiçbirini taşımıyor. Söyleniyorum kendi kendime ama artık yapacak bir şey yok. İstanbul'a döner dönmez booking. com'a otelle ilgili düşüncelerimi yazacağım. Bunu kafama not alıyorum. Otel yan yana birleştirilmiş birkaç binadan oluşan bir kompleks. Bundan dolayı bina geçişlerinde hafif kot farkları var. Asansörden indikten sonra odaya ulaşmak için bir hayli yürümek gerekiyor. Selçuk otelle ilgili olarak, \"Otel San Marco meydanında, fakat odalar Rialto Köprüsü yakınlarında.\" diye espri yapınca bayağı bir gülüyoruz. Bavulları otele bırakır bırakmaz hemen kendimizi San Marco meydanında buluyoruz. Hedef, güneşin giremediği dar sokaklarda kaybolmak. Vuruyoruz kendimizi yollara. Etrafımız kanallarla çevrilmiş. Binalar orta çağdan kalma. Etrafta karnaval kıyafeti giymiş insanlar dolaşıyor. Şu an itibariyle görmeyi hayal ettiğim kadar çok değiller. Havanın soğuk olmasından dolayı olsa gerek, San Marco Meydanı'nda beni karşılamasını beklediğim güvercinler ortada görünmüyorlar. Fotoğraf makinem boynumda geziniyorum ortalıkta ama hava fotoğraf çekmek için çok elverişli değil ne yazık ki. Gondollar yan yana sıralanmışlar. Napoliten söyleyen bir gondolcu beklemekte kulaklarım fakat nafile bir bekleyiş bu. Sanırım çok eskilerde kalmış napolitenler de. La Caravale adında bir kafede soluklanıyoruz. Büyük bir keyifle fincanlarımızdaki kahveleri yudumluyoruz. Eğer gondol sefası yapıp bir ritüeli gerçekleştirmek isterseniz bunun için 80 Euro ödemek durumundasınız. Venedik'e gidip de gondol sefası yapmamak olmaz dediğimiz için biz gezimizin ikinci gününde kendimizi bir gondolun içine attık. Kanalların arasında dolaşıp bol bol fotoğraf çektik. Gondolla büyük kanala geçip, biraz da orada kürek salladık. Ünlü çapkın Casanova'nın evinin önünden geçtik, bir müddet aynı evde Goethe'nin de yaşadığını öğrendik. Marco Polo'nun evini seyre daldık. İstanbul'dan giderken en büyük hedefim Accademia'ya gitmek ve burada Bellini galerisini seyretmekti. Müzeyi gezmek istediğim galeri kapalı olduğu için biraz hayal kırıklığı ile gezdim. \"Olsun!\" dedim kendi kendime. \"Bir daha, belki bir baharda gelir o zaman gezerim.\" dedim. Peggy Guggenheim Müzesi de gezilmesi gereken yerlerden. Biz önünden geçmemize rağmen zamansızlıktan gezme fırsatı yaratamadık kendimize.. Sadece hediyelik eşya satan mağazasından kocaman bir silgi aldık kendimize."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/02/venedikte-yaplmas-gereken-10-sey.html", "text": "1) Gitmeden önce Nedim Gürsel'in Venedik'i ve ünlü ressam aile Bellini'leri anlatan kitabı Resimli Dünya'yı okuyun. Her ne kadar ben Accademia'yı gezerken Bellini tablolarını barındıran 2. Salon kapalıysa da sizler benden daha şanslı olup, Bellini'lerle tanışabilir ve kitabın kahramanı Sanat Profesörü Kamil Uzman eşliğinde müzeyi gezebilirsiniz. 2) Rialto Köprüsü görülmesi gereken güzel köprülerden. Hemen bitiminde pazar kuruluyor. Köprünün üzerinden gün batımını seyredin, yavaş yavaş sular altına gömülen şehre bir kez daha hayran kalın. En güzel fotoğraflar için zaman sabahın erken saatleri. 3) Grand Canal üzerinde sadece üç tane köprü var. Karşı tarafa geçmek isterseniz bu üç köprüyü kullanmak zorunda olduğunuzu unutmayın. 5) Santa Lucia Tren İstasyonu'ndan Rialto Köprüsüne doğru giden yol üzerinde Rio Tera San Leonardo'yu izlereyek Strada Nova'ya kadar yürüyün. Böylece yerel halkın arasına karışarak alışveriş yaptıkları marketlerde peynir tadabilir, şarap alabilir, kısa bir süre için bir Venedikli olabilirsiniz. 6) Venedik'te hiç araba olmamasının keyfini doyasıya yaşayın. Sessizliği dinleyin. 8) İşte bu seçenek tam benlik 🙂 Muhteşem bir deniz ürünleri tabağı var. Deneyin. Çook ama çoook güzel. Midyeler, kalamarlar, karidesler..... 9) Rialto Köprüsünün hemen ayağındaki kafede kahve içip, Venedik'in keyfini çıkartın. Çilekli harika bir turtaları var. 10) Bir de unutmadan San Marco Meydanı'nda güvercinlere yem verdiniz değil mi? Şimdi canlı klasik müzik eşliğinde Venedik'in en eski kafelerinden biri olan Caffe Florian'da kahve içme ve tiramisu yeme vakti. Kafe pahalı. Dinlediğiniz müzik için de ekstradan para ödüyorsunuz. Yine de tiramisu şimdiye kadar yediğim en güzel tiramisu."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/03/baslangc-icin-dort-izleyici.html", "text": "Yakında gazete ilanı falan vermekten korkuyorum. Bilgisayarın başında kendimi google'da ararken buluyorum. Neyse bir gün gelecek ki ben de kendimi google'ladığımda bulabileceğim. Kayda yönelik etiketler de bir işe yaramıyor herhalde. Ben yazmaya devam edeceğim. Çok eğleniyorum çünkü. Sanki yazarken kafam boşalıyor. Bu arada geçen hafta Perşembe günü sevgili oğlum ilk süt dişini çıkardı. Çok gururluyuz ve mutluyuz. Fransızca öğrenme projem hayata geçirilemedi hala. Gerçi ataklar yapıldı ama Fransız Kültür Derneği'nin, Saint Joseph'de verdikleri kursun saati benim programıma uymadı. Şimdi rota başka kurslara çevrildi. Bu arada Paris ve New York otellerini ayarlamam lazım bir ara. Bu arada festival 3-18 nisan tarihleri arasında olacak."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/03/bir-zamanlar-sangaya-gitmisti.html", "text": "Dün akşam itibariyle Mr. S 'i Atatürk Havalimanı'ndan Şangay'a uğurlamış bulunmaktayım. Kendisi bir takım oyunlarla Business Class'ta uçma şansını elde etmiştir. Eeee, bu şahsi başarısından dolayı kendisini kutlamaktan başka yapacak bir şey yok ama yine de havaalanına girdikten sonra, \"Shop and Miles'ın lounge'ına girmeyeceğim, business class yolcular için ayrı bir lounge varmış, bir de onu deneyeyim.\" demesi çok hoş olmadı. Geldikten sonra ballandıra ballandıra anlatacaklarını düşünemiyoru bile. 12 gün sürmesi planlanan bir iş gezisi. Ben de çoook uzun ama çoook uzun yıllar önce Şangay'a gitmiştim. Birçok insanın Çin'i çok sevmesine rağmen ben, Çin memleketini insanlarından dolayı pek sevmem çünkü benim gözümde çözüm üretemeyen insanlardır. Tabii yüksek ihtimal bu yetiştirildikleri sistemle doğru orantılı. İlk defa Çin'e gidişim \"Çin İhraç Malları Fuarı\" sebebiyle olmuştu ve o zaman Çin'e tur ile gitmeyi tercih etmiştim. Hatırlıyorum da Pekin'de bizi gezdiren tur rehberi kızcağıza hangi dine inandıklarını sorduğumuzda, önce etrafını kolaçan edip, sonra da \"Biz, Mao'ya inanırız.\" demişti. Çin'de ilk durağımız Schenzen olmuştu. Açıkçası şehirle ilgili hafızamı tazelemekte zorlanıyorum. Ordan fuarın yapıldığı Guangzou şehrine, sonra fuar bitiminde iki günlüğüne Pekin'e ve son olarak direkt uçak yolculuğu yaparak İstanbul'a gelmiş ve yolculuğumu sonlandırmıştım. Çin'e ilk ziyaretim benim açımdan çok maceralı geçmişti. Oraya giderken kafamda ne bekleyerek, ne düşleyerek gittiğimi bilmiyorum ama aradıklarımı bulamamıştım. Mesela gökdelenler görmek beklediklerimin arasında değildi, İstanbul trafiğini aratmayacak ölçüdeki trafik de enterasan gelmişti. Giderken fuar alanında mucizevi bir şekilde ziyaretçilerden kimsenin göremediğini göreceğimi ve bulacağımı düşünüyordum. .... ve evet öyle olmadı tabii ki. Çin'e gideceklere ne tavsiyem olabilir sorusunu kendime sorarsam eğer cevabım Türk Hava Yollarının direkt uçuşlarını tercih etmeleri olabilir. Uzun bir yolculuk çünkü ve Thy diğer havayollarına göre çok konforlu. Çin'in birçok kentinde Türk lokantaları bulunmakta. İçinde gezme aşkı ile yanıp tutuşan, iki günlük boş anlarında dahi gezme hayali kuranlar içinse yol, yemek gibi problemlerin olmadığını zaten biliyoruz. Çinlilerle anlaşmak çok zor olsa da benim için yemek çok önem taşımamakta. Etrafta bir dolu İtalyan restoranı bulmak da olası zaten. Ama kesinlikle restoran seçerken ucuz yerleri tercih etmeyin, ne yazık ki Çinlilerin hiç ama hiç hijyen takıntıları yok, hatta hijyen kelimesinin anlamını bildiklerinden şüpheliyim. Alışveriş içinse markasız ürünler alacaksanız eğer ucuz olduklarını söyleyebilirim, lakin ben dünya markalarını alacağım diyenlerdenseniz ucuz olduklarını söyleyemeyeceğim. Yine de Pekin mi, Şangay mı sorusuna vereceğim cevap, Şangay olur. Her şehirde olduğu gibi, bu şehirde de meşhur bir alışveriş caddesi var: Nanjing Road. Her zaman çok kalabalık oluyor. Ben gittiğimde Şangay'da çok sisli bir hava vardı ama sonradan öğrendiğime göre genellikle de çok sisli olurmuş şehir. Bu fotoğraf meraklıları için kötü bir durum. Bu şehirde Şangay'ın en eski beş yıldızlı oteli olan Peace Otel'de kalmıştım. Yapısal olarak çok etkileyici bir oteldi ve benim için olayın en ilginç ve nefes kesici kısmı çok yaşlı bir \"jazz band\"in çalıyor olmasıydı. Kaçırılmaması gereken bir performanstı ve çok keyif alarak izlemiştim. Gidecek olanlara bir tavsiye. Uğramakta fayda var. Bu tarihten üç ay önce yine Şangay 'a gitmiş olan Mr. S'e dinlemeden gelme diye salık vermiştim, o da şansını denemiş ama Peace Otel tadilatta olduğu için izleyememişti. Bu seferde Şangay'da sadece bir gece konaklayacağı için izleme şansı olmayacak bence. Uzaklarda gittiğim yerler oldu. Tayland mesela içimi ısıttı. Hep keyifle anıyorum ve tekrar gitmeyi düşlüyorum ama Çin.... ..... belki gidişlerin sebebi hep iş olduğu için, belki yalnız duraklarımdan biri olduğu için kalbimi çalmadı. Kim bilir sizinkini çalar belki, Mr. S 'in dediği gibi \"memleket\"dersiniz kalbinizi açarsınız siz de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/03/ordanburdanshakespeareden.html", "text": "Cuma akşamı çok uzun zamandan beri gitmek istediğim Shakespeare Müzikalini izlemek için Oyun Atölyesindeydim. Haluk Bilginer'in Modadaki Oyun Atölyesinde. Bir ay öncesinden yalnız gideceğimi bile bile alınmış bir biletti. Oyunu izledikten sonra, bileti almadan önce yaşadığım yalnız gitme tereddütünü aşıp geldiğim için kendime teşekkür ettim. Son yıllarda seyrettiğim en güzel müzikaldi. Kesinlikle bilet alıp bir de Mr. S ile geleceğim. Çok güzeldi, sevgili eşimin de bunu seyretmeye hakkı var. Shakespeare Müzikali, adından da anlaşılacağı gibi Shakespeare'nin sonelerinden yapılmış bir müzikal ama ne müzikal. Bayıldım ben bayıldım. Haluk Bilginer başrolde, erkeğin yaşamının 7 evresini kendisine eşlik eden \"Soykarı\" diye adlandırılan dört soytarı ile anlatıyor. Soykarılar da muhteşem. Müziklerin hepsini Tolga Çebi yapmış. Daha önce Tolga Çebi adını duymamıştım. Tabii benim duymamış olmam kendisinin tanınmadığı anlamına gelmiyor. Ben de bir daha unutmamak üzere öğrenmiş oldum işte. Oyunu başından sonuna kadar yüzümde kocaman bir gülümseme ile seyrettim ve bütün salonda da benimle aynı ifade vardı. Çok güzel, çok neşeli, çok anlamlı 2 saat geçirmiş oldum. Oyun bittiğinde seyirciler ayakta alkışladılar oyuncuları. ... ayakta alkışlanacak bir oyun ve oyunculuktu gerçekten. Oyunda da anlatıldığı gibi tik tak, tik tak zaman geçiyor. ... ve bizler ömrümüzün her dakikasının hakkını vermiyoruz. Zamanın kıymetini bilelim. Shakespeare Müzikaline de gidelim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/bonjour-paris-ben-geldim-yine.html", "text": "Gökyüzü apaydınlık... Çok güzel bir gün... Orly'den trenle Pigalle'e geldik. Metro istasyonundan dışarı adımımı atar atmaz Paris karşımda işte! Otelimiz bu sefer Pigalle'de. Evet biraz tehlikeli gibi gözüküyor değil mi? Moulin Rouge ile aynı sırada küçük, şirin bir otel. \"Le Chat Noir\". Otelin hemen yanıbaşında aynı adlı bir bistro var ki yemek yemeden dönülmemesi gerek diye düşünüyorum. Metroda yol boyunca çok acıkmama rağmen şimdi yine caddeleri seyretmeye daldım. Güneş içimi ısıtıyor, umarım tüm seyahatimiz boyunca da gülen yüzünü gösterir bize. Sonunda kimilerine göre kısa, bana göreyse uzun bir aradan sonra şehrimdeyim yine. Feridun Andaç, Paris'ı anlattığı kitabına \"Paris Bir Yalnızlıktır\" adını verir. Çok uzun yıllar sürgüne giden yazar, şair ve ressamlarımızın sığınağı olmuş bu şehir, evet yalnızların, yurdundan uzak kalmışların şehri olabilir ama benim için Paris bir melodidir. Bavulları otel odamıza bırakır bırakmaz hemen köşede gözümüze kestirdiğimiz restoranda alıyoruz soluğu. Sokağa karşı küçük bir masaya oturuyoruz. Mr. S karşımda tişörtle oturuyor. Açlıktan gözüm döndüğü için pizza sipariş vermeye hazırlanırken, Mr. S tarafından Pizza Pino da yersin pizzanı denerek engelleniyorum. Bunun üzerine birimiz tavuk, diğerimiz kuzu eti sipariş ediyoruz. Şimdiden yorgunluk ve stresi geride bıraktık bile. Paris'e bahar gelmiş arkadaşlar! Parisliler kendilerini sokağa atmışlar. Daha yemeğimiz gelmeden, kafede otururken, Boulevard de Clichy üstündeki \"Leon de Bruxelles\" adlı meşhur midyeciyi gözüme kestiriyorum. Bu sefer mutlaka orada bir akşam yemeği yemeliyiz. Kesin kararlıyım. Aslında yürüyüşümüze bir rota çizmeden başladık. Pigalle'den Concorde Meydanına doğru yürümeye başladık ve karşımıza Notre Dame de Lorette kilisesi çıktı. Önünde dört sütunu bulunan kilisenin basamaklarında çiftler ve gençler oturmuşlar. Kilisenin siyaha çalan çok koyu iki kanatlı bir kapısı var, kapının üzerinde de rölyef iki tane melek sureti. Kilisenin kapısına yüzümüzü dönüp uzaklaştığımızda Notre Dame de Lorette Kilisesinin tam arkasında Sacre Coeur Katedralini görüyoruz. Ben kendi adıma bu tip yerel pazarları gezmeyi çok sevdiğimden sokakta keyifle dolandım. Antikalara ve eski eşyalara meraklı ve sevdalı insanların ucundan da olsa bakması gereken bir yer diye düşünüyorum. Sokağın sonuna yaklaştığınızda ayrı bir bölümde de eski kitap, kartpostal, pul ve resim satan tezgahların olduğunu görürsünüz. Eğer Fransızca konuşabiliyorsanız bulabileceğiniz çok şey var demektir. Bu arada sokak üstünde gurme marketler de bulunmakta. Peynir alacaklar için farklı bir alternatif olabilir. Biz pazardan ayrıldıktan sonra Hausmann Bulvarına doğru yürüyüşümüze devam ettik. Baron Haussmann, Paris için çok şey ifade ediyor çünkü Paris'i Paris yapan adam desek az demiş olmayız. Bugün Paris Şehrindeki binaların %60 ı, Haussmann zamanında ve yetkisi dahilinde yapılmış. Dönemin en iyi mimar ve mühendisleriyle çalışmış ve bugün Paris'in çok takdir edilen altyapısını yapmış. Paris bugün milyonlarca turist çeken geniş bulvarlarına Haussmann tarafından kavuşturulmuş. Tavandan yere kadar uzanan camların önündeki fransız balkonlu pencereleriyle yanyana sıralanmış binalar Baron Haussmann'ın yıllar önce bıraktığı yerde aynı güzellikte durmaktalar. Dar ferforje balkonların kimilerinde çiçekler açmış, balkonlar renklenmiş. Paris tam bir insan mozaiği. Etrafınıza şöyle bir baktığınızda her milletten insanı görmek mümkün. Kafe'ler masa ve sandalyelerini sokaklara taşımışlar, Paris'li kahvesinin yanında sigarasını tüttürmeye devam ediyor. Clichy'den başlayan yürüyüşümüz Haussman Bulvarına kadar bizi sürükledi. İlk gün yorgunluğundan ve Paris'i bu sefer keyifle gezmek istediğimizden hoşumuza giden her kafede oturup, sohbet ediyoruz. Bu sefer Paris bizim için dinlenmek olacak. Daha önce de geldiğimiz CafeHaussmann'dayız ve artık akşam olmak üzere. Biz kendimize oturup caddeyi seyredebileceğimiz bir masa bulduk ama dışarıda insanlar masa için sıra bekliyorlar. Akşam yemeği niyetine hafif bir salata, çay ve benim için krem karamel söylüyoruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/cafe-de-flore.html", "text": "Ünlü düşünürlerin oturup felsefik tartışmalar yaptığı bu kafede etrafım birçok ülkeden gelen misafir tarafından sarılmışken düşünüyorum. Bu kafede oturan ve hemen hemen hiçbiri Fransız olmayan insanlar, artık burayı bir müzeye dünüştürmüş. Buraya gelip bir kahve içmek de turistler için vazgeçilmez olmuş. Artık Paris'in neresine giderseniz gidin rastlayacağınız bu turist güruhu burayı da ele geçirmiş durumda. Paris'in belki her yerini göremezsiniz ama bir kafesinde oturup kahvenizi yudumlarken, Paris'in o güzel kokusunu içinize çektiğinizde işte o zaman Paris'i hissedersiniz. Hemingway'in izinde bir Paris seyahati yapmak için BURAYA tıklayın lütfen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/gunessiz-bir-paris-saba.html", "text": "Bugün çoook soğuk... Noldu bu güneşe ? Nereye gittin yahu? Burada bu notları direkt bilgisayarıma yazmıyorum, küçük mavi gezi defterime notlar alıyorum fakat kalemi tutan elim kağıt üzerinde zor ilerlemekte. Yağmur yok ama rüzgarın dondurucu bir etkisi var. Sabah otelden ayrılırken niyetimiz Monet'nin bahçeleriyle ünlü Paris'e trenle 45 dakika uzaklıktaki Giverny'deki evine gitmekti fakat yüzüme vuran sert rüzgar daha bu mevsimde görülecek bahçe yoktur fikrini saçları uçuşan kafama nakşetti. Ben de dedim ki \"bak şekerim Monet dedim ben ama, gel bu Monet'nin evini biz başka bir bahara bırakalım\" ve fikrim hemen kabul gördü. Biz de inşallah haziranda sıcak bir bahar gününde gideceğiz Giverny'ye. Hem bisiklette kiralayabiliriz. Le Marais\"ye yollandık biz de! Metro ile gittiğinizde St. Paul metro istasyonunda inmeniz gerekiyor. Biz gittiğimizde Le Marais daha uyanmamıştı bile... Biraz dolanıp kahvaltı edeceğimiz güzel bir yer aradıktan sonra, bagetlere sandviç yapan bir yerde karar kıldık. Ekmeklerimizin yanına birer de çay aldıktan sonra ancak biraz içimiz ısındı vallahi... Şöyle bir iki kitapçı gezdikten sonra sert rüzgarlar 🙂 bizi St. Michel ve St. Germain'deki kitapçılara doğru şartlandırdı. Metroya binmeyelim dedik. Pont Neuf köprüsünün üstünden geçerek St. Michel Çeşmesinin önünde bulunan St. Severin Cafe'de soluklandık. Pencere kenarında bir masadayız, çeşme tam karşımızda, çaylar masamızda... Biraz demlensinler diye bekliyoruz. Pencerenin hemen önünde dışarıda sıralanmış masalarda sigara müptelaları oturmakta... Bizim oturduğumuz masanın tam önünde de Fransız olduğu boyundan, posundan endamından anlaşılabilen yaşı geçkin bir madam, önce klasik Fransız kahvaltısını yapıyor. Güzel bir esmer dilim ekmeğe reçeline sürüp kahvesine batırarak yavaş yavaş, zevkle yiyor. Üstüne de çantasından sigaralığını çıkarıp keyifle sigarasını St. Michel Çeşmesine doğru tüttürüyor. Paris'in olmazsa olmaz berduşlarından biri az sonra bizim madame'ın yanına gelip bir sigara istiyor, reddedilmek berduşun umurunda bile olmuyor çünkü biliyor ki yan kafede bir turistten mutlaka o sigarayı alacaktır. Çayımız da demlendi bu arada... Vallahi çay gibisi yok... Ben ki kahveyi de çok severim ama çayın yeri bambaşkadır. Kafe'de güzel bir caz parçası çalıyor, çayım elimde keyifle dinleyip, etrafımı seyrediyorum. Oturan herkesin elinde eğer yalnızlarsa bir kitap ya da gazete var, yanında arkadaşları olanlarsa sohbet ediyorlar. Üzülerek söylüyorum ki az buçuk ucundan öğrenmeye başladığım Fransızcam \" Bon Jour\" demenin ötesine geçemiyor. İnsanlar mutlu mu yoksa mutsuz mu bilmek çok zor. Ama ben şu an için çok mutluyum. İnsan evinden birkaç günlüğüne uzaklaşınca, sorunlarından da uzaklaşıyor. Ah bir de şu gerekli gereksiz çalan cep telefonlarından kurtulabilsek ne güzel olurdu."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/pariste-nerelere-gitsek.html", "text": "Paris ile ilgili anlatılabilecek şeyler bence Paris'in sizin için ne anlam taşıdığı ile doğru orantılıdır. İlk kez gidecekler için Paris'te gezilecek yerler, Paris'e daha önceden gidip oraya gönül verenlerle aynı değildir diye düşünüyorum. Benim için Montmartre, ki çok sevdiğim kahramanım Amelie'nin yaşadığı ve sokaklarında gezindiği yerdir, vazgeçilmezlerim arasındadır. İlk kez gidecekler için Eyfel Kulesi, Champs Elysees, Sacre Coeur Katedrali, Notre Dame Kilisesi, Arc de Triompe herhalde ilk bakışta sayılacak temel gezilecek yerler arasında. Bu şehri gezen arkadaşlarım arasında Paris'i hiç sevmeyenler olmuştu. Ama eğer siz gider ve severek geri dönerseniz eminim bir daha yolunuz kesinlikle Paris'e tekrar düşecektir. Sonraki gelişlerde inanın hep daha farklı maceralara, farklı bakışlara neden olacaktır. Bu şehri gezen arkadaşlarım arasında Paris'i hiç sevmeyenler olmuştu. Ama eğer siz gider ve severek geri dönerseniz eminim bir daha yolunuz kesinlikle Paris'e tekrar düşecektir. Sonraki gelişlerde inanın hep daha farklı maceralara, farklı bakışlara neden olacaktır. Geçen gün eşim okuduğu bir makaleden bahsetti bana. Makale Paris'in görünmeyen yüzünden bahsediyordu. İki milyon ayrıcalıklı insanın yaşadığı sınırları görünmez çizgilerle çizilmiş ana Paris'in dışında, turistlerin hiç uğramadığı ama altı milyon Parislinin yaşadığı görünmez, başa çıkılamaz, çirkin Paris.... Paris hakkında yazınız oldukça kapsamlı olmuş. Şurada da https://gezimanya. com/fransa/paris-gezilecek-yerler benzer bir yazı var, bunları karşılaştırmak isteyebilirsiniz diye düşündüm. İyi çalışmalar dilerim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/porte-de-clignancourt-paris-bit-pazarlari.html", "text": "Porte de Clignancourt'a gitmeye hazır mısınız? Paris'e her gidişimizde yapmadığımız bir şeyi yapmaya çalışıyorum. Metroya atlıyor ve şehrin biraz daha dışına doğru yola düşüyoruz. Paris'teki ikinci sabahımız. Kahvaltıyı otelde etmemeye karar verdik ve bugünkü hedefimiz Paris'in şu pek meşhur bitpazarına gitmek. Serin bir pazar sabahı. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Hayır, güneş ortalıklarda yok. Nankörlük etmeyeceğim ve no'luyo bu havaya diye söylenmeyeceğim. Dedim ya, Paristeyim. Ne çıkarsa bahtıma artık! Dün akşamdan sabah kahvaltısı için Subway'i gözümüze kestirmiştik. Kahvaltımızı eder, birer çay içer, oradan da Porte de Clignancourt'a yollanırız diye düşündük. Selçuk sandviçlerimizi yedikten sonra bu kadar güzel baget ekmeği olan bir ülkede bir daha Subway'de kahvaltı etmeyeceğini beyan ediyor. Böylece hem kahvaltımızı etmiş, hem de sonraki günlerde yapacağımız aktivitelerle ilgili anlamlı bir karar almış bulunuyoruz. Paris'te olmaya yavaş yavaş alışıyor, şehrin ruhuna bürünmeye başlıyoruz. Metro ile bulunduğumuz yerden Porte de Clignancourt'a ulaşmak zor olmayacak çünkü sadece birkaç metro istasyonu uzaklıktayız. Uzun yıllar Paris'te yaşamış olan bir arkadaşım gelmeden önce eğer Clignancourt'a gideceksek sırt çantamızı arkamızda değil, önümüzde taşımamızı salık verdiğinden çantamız önümüzde. Bu arada sakın orada kimseye bulaşmayın diye de tembihliyiz. Porte de Clignancourt'a gidene kadar anlam veremediğimiz bu öğüt metro istasyonunda indiğimizde gördüğümüz birbirini kovalayan zenci gruplar ve karaborsa satıcıları ile bir anlam kazanıyor. Burası büyük bir bölge. Ucuz kıyafetler satan bir pazardan geçtikten sonra levhaları takip ederek antika eşyaların satıldığı bölgeye ulaşmış bulunuyoruz. Sokakların arasında gezinmeye başlıyoruz. Çok keyifli ve eğlenceli bir gezi ama bizim açımızdan çok küçük anı parçaları dışında bir şey almak çok zor. Bu tip seyahatlerde bir şey almayı düşünüyorsanız da Euro'yu Türk Lirasına çevirdiğinizde umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Bence bir şeyi çok beğeniyorsanız, o şeyi bulunduğunuz ülkenin para biriminde değerlendireceksiniz. Biz Porte de Clignancourt'ta tahmini 2 saat falan harcadık. Burada gezinip izin verilenler ölçüsünde fotoğraf çektikten sonra, pazarın tam karşısında bulunan koltuk ve sandalyelerin satıldığı bir pazara, oradan da çok miktarda eski kitap, kartpostal, gravür ve film afişlerinin satıldığı başka bir pazarda mutlu mutlu gezinip St. Michel'e doğru yollandık. bende gidiğ görmek isterim, bit pazarı dolaşmayı çok severim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/shakespeare-and-co.html", "text": "Shakespeare and Company Kitabevi ile ilk kez \"Before Sunset\" filminde karşılaşmıştım. Hemingway'in Paris bir Şenliktir kitabında da anlatıldığı üzere kitapçı geçmiş yıllarda Sylvia Beach'e aitmiş. Sylvia Beach aynı zamanda James Joyce'un yazarı olduğu, bugün dünya edebiyatının klasikleri arasına girmiş \"Ulysses\"in ilk yayımcısı. Hemingway'in de kitabında bahsettiği şekliyle şakacı ve güzel bacakları olan bir kadın. Zaman zaman parasız kaldığında Hemingway'e para verdiği de söylentiler arasında. Sylvia Beach, Adrienne Monnier isimli şair ve yayımcı bir Fransız hemcinsinin desteği ve annesinin kendisine verdiği 3000 USD gibi küçük bir kapitalle kendini Latin Quarter'da bir kitabevi sahibi olarak buluyor. Sylvia Beach'in asıl yapmak istediği Amerika'da bir kitapçı açmak ama günün koşullarında Paris'te kiralar çok daha ucuz ve Sylvia'nın da parası yok. Sylvia, Büyük Savaş sonrasında Paris'e döndüğünde Bibliotheque Nationale'da araştırma yaparken Adrienne Monnier'in kitapçı dükkanından haberdar oluyor. Kitapçıya gittiği zaman Adrienne Monnier ile karşılaşıyorlar ve birbirlerine aşık oluyorlar. Adrienne Monnier'in intiharına kadar geçen yirmi sene boyunca da aynı hayatı paylaşıyorlar. 1941 yılının sonlarında Sylvia, kitapçı dükkanını kapatmak zorunda kalıyor. 1951 yılında bu sefer başka bir Amerikalı George Whitman, Sylvia Beach'den aynı kitapçı ismini kullanmak için izin alarak başka bir bölgede kitabevini açıyor. Bugün bizlerin gidip ziyaret ettiğimiz kitabevi de George Whitman'a ait olan kitabevi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/shakespeare-and-company-3.html", "text": "Eveeeet.... İlk defa bugün olduğu yerden başka bir yerde açılan Sylvia Beach'in sahibi olduğu Shakespeare and Co., kapanmak zorunda kaldıktan yıllar sonra George Whitman tarafından başka bir yerde \"Le Mistral\"ismiyle tekrar açılıyor, sonra Sylvia Beach'in izniyle kitabevi Shakespeare and Company ismini alıyor. Bugün kitabevi George Whitman'ın kızı Sylvia Beach Whitman tarafından işletiliyor. Geoge Whitman, kızının isminin Sylvia olmasını soranlara\"Bir kadının sahip olabileceği en güzel isme sahip\"diye cevap veriyor. Edebiyat düşkünü yatacak yeri olmayan gezginler, kitabevinde birkaç saat çalışmak karşılığında yatacak yer bulabiliyorlar. Kitabevinde gezginlerin yatabileceği onüç yatak olduğu söyleniyor. Kitap meraklılarını mutlu edebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum.. Eğer yolunuz Notre Dame civarına düşerse, önce meydandaki Sarah Bernhard cafe de bir kahve içip, ömrü boyunca hayallerinin peşinden gitmiş bir adamın, George Whitman'ın dükkanına uğrayın derim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/04/shakespeare-and-company.html", "text": "Paris ile ilgili yazmayı düşündüğüm yerler arasında Cafe de Flore ve Shakespeare and Co. isimli kitapçı var ama ben yazacaklarımı yazmadan önce Ernest Hemingway'in \"Paris Bir Şenliktir\" adlı kitabında Shakespeare and Company ile ilgili yazdıklarını aktarıyorum. O günlerde kitap alacak paramız yoktu. Okuyacağım kitapları 12 rue de l'Odeon'daki, Sylvia Beach'in sahibi olduğu ve aynı zamanda kitap satışı da yapılan Shakespeare and Company kitaplığından ödünç alırdım. Soğuk rüzgarın silip süpürdüğü bir caddede, kışın yakılan büyük sobası, masaları ve rafları ile; vitrindeki yeni kitapları, yaşayan ya da ölmüş ünlü yazarların duvarındaki fotoğrafları ile sıcak sevimli bir yerdi burası. Fotoğrafların tümü de enstantane havasındaydı: ölmüş yazarlar bile sanki canlı gibiydiler. Sylvia'nın yaşam dolu ve keskin çizgili bir yüzü, yavru bir hayvanınkiler gibi canlı ve bir genç kızınkiler gibi neşeli gözleri vardı; dalgalı kestane saçları güzel alnından arkaya doğru taranmış, kulaklarının altında, giydiği kahverengi kadife ceketinin yakasının üstünde kalınca kesilmişti. Güzel bacakları vardı, nazik ve sevimliydi, her şeyi merak eder, şaka ve dedikodu yapmaya bayılırdı. O zamana değin hiç kimse onun kadar iyi davranmamıştı bana. Sylvia, \"Eğer bütün bunları okuyacaksanız sizi uzun süre göremeyeceğiz demektir\" dedi. \"Joyce ne zaman gelir ?\" diye sordum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/05/julie-julia.html", "text": "Julie & Julia seyrettiğim güzel bir filmlerden bir tanesi. Hatta seyrettikten sonra sevdiğim filmlerim arasındaki yerini aldı bile. Film 1940'lı yıllarda kocasının büyükelçilikteki görevi sebebiyle Paris'e yerleşen Julia Child adlı hayli irice Amerikalı bir kadınla, 2000'li yıllarda Queens'te yaşayan yine Amerikalı bir kadın olan Julie Powell'ın gerçek hikayelerini anlatıyor. Kocasının görevi nedeniye Paris'te yaşamaya başlamış olan Julia Child'ın hikayesi beni sevdiğim şehre götürüyor. Bu durum da filmin benim gözümde biraz daha keyifli hale gelmesine sebep oluyor. Biliyorsunuz ki sadece Paris manzarası seyretmek sebebiyle bile bir film benim için seyredilir olabilir. Evet dediğim gibi Julia Child eşinin işi sebebiyle yüreğinde koskocaman bir Paris sevgisiyle Paris'e yerleşiyor. Eşiyle beraber Paris'in güzel bistro ve restoranlarında Fransız yemeklerinin keyfini olabildiğince çıkarıyor. Yemek Child'ın ve eşinin zevk aldıkları ortak konuları. Tabii bir müddet sonra Julia vaktini doldurmak için ne yapması gerektiğini düşünürken önce şapka yapmak için bir kursa, oradan sıkılınca da briç derslerinde alıyor soluğu fakat bu iki uğraş da kahramanımızı mutlu etmiyor; çünkü Child'ın gönlünde yatan aslan yemek yapmak. ..... ve kendini dünyaca ünlü Cordon Blue yemek okulunda buluyor. Kadınlar için açılmış olan sınıfı fazla acemice bulduğu için de, kendini okul müdiresinin tüm itirazlarına rağmen erkekler için açılmış sınıfa yazdırıyor. Sınıfta ilk gün büyük bir hezimete uğrasa da azmi, sempatikliği ve kendine özgü o kalın sesiyle kendini çok sevdiriyor. Sınıfta öğrenciliği devam ederken, yemek kitabı yazmakta olan iki Fransız hatunla tanışıyor ve onların bu projelerinin içinde kendini buluyor. Öte yanda ise Queens'de bir pizzacının üst katında kocasıyla beraber yaşayan, otuzlarında hala istediği noktaya gelememiş, yazar olma çabaları yarım bırakılmış bir romanla beraber rafa kaldırılmış olan, 11 Eylül'den sonra bir ofiste arayanlara psikolojik destek sağlamaya çalışan mutsuz, hayatının anlamını kaybetmiş Julie Powell var. Julie akşamları eve geldiğinde mutluluğu sadece kocasıyla yemek için yaptığı yemeklerde buluyor ve mızmızlandığı günlerden birinde sevgili eşi Julie'ye blog açma fikrini öneriyor. Blogun konusunun ne olacağını düşünürken Julie, Julia Child'ın yemek kitabındaki 524 tarihin hepsini 365 günde yapmak şartını kendine koyarak blogda yayınlamaya karar veriyor. Filmde Julia Child'ı ünlü aktris Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor. Meryl Streep tabii ki beklenildiği üzere harika bir oyunculuk sergilemiş, bir hayli film seyretmeye çalışan amatör bir izleyici olarak Amy Adams'ı da çok beğendim ben ama kendisiyle daha önce bir yerlerde tanışmış mıydık pek emin değilim. Filmi seyrederken çok keyif aldım. Selçuk'un evde olmadığı bir gece yine aynı keyifle seyrettim. En son Paris'e gidişimizde de beraber Julia Child'dan aldığımız feyzle Pigalle de Le Chat Noir restoranda boeuf bourguignon yiyerek olayı taçlandırdık. Çok basit bir tanımlama ile adlandırmam gerekirse bizim patatesli, havuçlu, etli haşlama etimiz kıvamında bir yemek. Julie & Julia keyifle izlediğim filmlerden biri oldu kendi namıma. P. S: Sonradan şöyle bir gezindim de Amy Adams'la tanışmışım evet..... Biraz mutsuzluk kırıntılarımı görüyorum ufukta, hemen filmi koyuyorum DVD'ye, ohhhh dünya bana şahane geliyor. Bloglar arası gezerken rastladım ve blogunu çok sevdim. Bu filmi ben de çok beğenerek seyretmiştim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/05/pere-lachaise-geliyor.html", "text": "Rüzgarlı, soğuk ve açıkcası insanı yıldıran günlerden bir gündü. Yürürken apartman boşluklarına sığınarak ilerlemek gerekiyordu, iliklerine kadar üşümek bu olsa gerekti ama böyle evinden, ailenden ve canını sıkan bir dolu ıvır zıvırdan uzak olmanın da güzel bir yanı vardı elbet... Hava çok soğuktu ya hani sevgilinin elini tutmak, göğsüne sıkı sıkıya sığınmak şart olmuştu.. Ahh evet biliyorum sevgiliye sarılmak için elbet soğuk hava gerekmiyor ama kabul etmek lazım ki böyle havalarda sarılmanın tadı da başka hiçbirşeyde yok.... Gezgin olmanın tanımı nedir bilmiyorum. Benim bu konuyla ilgili bildiğim şey, kendi adıma elime geçen başka yerler gezme fırsatlarını kaçırmamak... Ama başka şartlar altında, başka hayaller kurabilirdim elbet.. Hep üç-beş günlük küçük molalarla gidebildiğim Pariste bir altı ay yaşamak isterdim mesela... Öğrenci olabilmek, geçici Paris evimin minicik mutfağına elimde fırından aldığım bagetimle gitmek, sokağın köşesindeki manavla selamlaşabilecek kadar oralı olabilmek isterdim. Ben, gezen, gezemese bile bunu düşleyen herkesi seviyorum. Ondandır ki gitmek isteyen herkesin yolu açık olsun derim ve bende çok serüvenli bir hayat dilerim gezme düşü kuranlara. Ahh bir de şu vize derdi olmasa ne güzel olur di mi? Pasaportu açıp açıp bakmasak çok az günümüz kalmış diye hayıflanmasak. Gidilecek, görülecek, keşfedilecek ne çok yer bizi bekliyor aslında.. Ertesi gün düne göre, çok ama çok iyi havaya gözlerimi açtım. Kaldığımız otel daha önce planladığımız gibi Paris'in gidilmedik farklı bir bölgesinde ama benim varış noktama yakın bir uzaklıktaydı.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/06/moulin-rouge.html", "text": "Moulin Rouge ile ilgili ne yazsam ki acaba? İlk önce şunu söylemek isterim ki Moulin Rouge benim gittiğim ilk revü. Bir de Champ Elysee üzerinde meşhur Lido var ama oraya da daha önce gitmedim. Bu gezimizde akşamüstü ilk gün yürüyerek Pigalle'e çıktık ve revünün karşısında korunaklı bir cafede oturup arkadaşlarımızla beraber birer kahve içtik. Gittiğimiz de günlerden Cumartesiydi. Biz kahvelerimizi yudumlarken bir Paris klasiği olarak insanlar otobüslerle gelip ya Moulin Rouge'u seyretmek için sıraya girdiler ya da tam karşısındaki yuvarlak alanda toplanarak bol bol fotoğraf çektirdiler. Biz de bir müddet gitsek mi gitmesek mi diye tartıştıktan sonra gitmeye karar vedik. Pazar günü akşam 21.00'de yer ayırtmak istediğimizde bize yer olmadığını söylediler, biz de gönülsüzce gece 23.00'e razı olmuştuk ki salı akşamı gece 23:00 de yer olduğunu istersek ona yer ayırabileceklerini söylediler. Tabii gelip gelmemek konusunda kararsız olduğumuz şov bir anda önem derecesini bizler için arttırarak hayati bir mesele halini aldı. Pazar akşamı daha önce yemek yediğimiz Le Chat Noir restoranda yemeğimizi yedikten sonra 15 dakika kala Moulin Rouge'u seyretmek için geldiğimizde metrelerce uzanan sıra şova girme şansımızın olmadığını düşündürdü bize. Neyse sıraya girdik. Kapılar açıldıktan sonra sıra çok hızlı bir şekilde ilerledi ve adam başı 92 euro ödeyerek şampanyalı menü aldık. Şimdi gelelim şova. Dediğim gibi daha önce böyle bir şov seyretmedim ama kendi adıma seyretmesem de olurmuş. Hani benim için hayatta bir kere yapılacak bir şey listesinde olabilir ama ikinci kez gideceğimi hiç düşünmüyorum. Amma velakin çok beğenenler de var şovu. - Şovu önden seyredebilmek için yemekli ya da yemeksiz menü almanız birşeyi değiştirmiyor, sıranın başında olun yeter. - Şampanya içilecek gibi değil. 😀 Paris'le ilgili bir sırrı, eski bir restoranı anlattığım yazım için bu LİNKE, Farklı bir Paris'i deneyimlemek isteyenleri BU LİNKE beklerim. Edebi bir Paris'in peşindeyseniz HEMİNGWAY'İN ROTASINA davetlisiniz. Ben de Barselona'da o tarz bir yere gittim. Pek beğenmedim. Öyle her şeyi deneyeyim diye de bir ısrarım yok aslında. Genelde bu tip yerlere yanımızda arkadaşlarımız falan varsa ve onlar istiyorsa gidiyoruz. Yoksa milyon yıl geçse gitmem böyle yerlere. Mesela Küba'da böyle bir yere gitmiştik. Hemingway'in falan gittiği bir yer. Adı El Tropicana. Orası eh biraz değişik gelmişti ama bu tip yerlerde biraz hayal arıyorsun. Bir rüyanın peşinden gidiyorsun. O yüzden o aradığını da bulamıyorsun. Seninle aynı fikirdeyim. Bir kafede oturup şarabımı yudumlamayı tercih ederiö."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/06/paris.html", "text": "Pere Lachaise geliyor dediğimi biliyorum ve aslında yayınlama aşamasına da neredeyse gelmiştim ama kolaj yapmak adına verdiğim uğraşlar arasında nasıl yaptım bilmiyorum ama yazıyı kaybettim ya da sildim. Yaşadığım hayal kırıklığı arasında da ha yeniden yazdım yazıyorum derken beklenen Paris gezisi de kapımı çalmış oldu. Daha önceki yaklaşık 1.5 ay önceki seyahatimizdeki havanın azizliğine bu sefer uğramayacağımızı ben hayal ederken, geçen seferi aratacak bir hava ile karşılaştık. .... amma velakin geldikten sonra sevgili kocam artık yeni yerler görmek, keşfedilmemiş yerlerde dolaşmak istediğini söyledi bile."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/06/pere-lachaise.html", "text": "Benim Pere Lachaise ile ilk karşılaşmam daha önce anlattığım gibi Mine Kırıkkanat'ın \"Paris\" isimli kitabı sayesinde olmuştu. Orada karşılaştığım bir hikayeden sonra gitmek istemiş, sonra da biraz karıştırınca birçok ünlü mezara ev sahipliği yaptığını öğrenmiştim. Bizden de Ahmet Kaya ile Yılmaz Güney bu mezarlıkta bulunmaktalar. Biz eşimle beraber mezarlığı gezerken Ahmet Kaya'nın mezarı ile karşılaşmış fakat Yılmaz Güney'in mezarını aslında çok yakın olduğunu söyleseler de bulamamıştık. Çok enteresan ki insan gezerken hiç sıkılmıyor, hatta nereye bakacağını şaşırarak geziyor... Burada komedinin ustası Moliere'den Edith Piaf'a, Ahmet Kaya'dan Yılmaz Güney'e, Gilbert Becaud'dan Yves Montand'a, Colette, La Fontaine, Isadora Duncan, Maria Callas gibi ünlüler var. En çok ziyaretçi çeken mezarların başını Jim Morrison çekiyor. Kaybolan tüm ziyaretçiler de birbirlerine onun mezarını soruyor. Bu da mezarının demir parmaklıklı olmasını açıklıyor zaten... Hatta bir ara yakınları bulunan mezarlık sahipleri insanların Jim Morrison'un mezarının önünde içkileriyle alem yapmasından dolayı zedelenen mezarlarından dolayı meşhur Amerikalının mezarının taşınması için imza toplamışlar. En çok ziyaretçi çeken mezarların başını Jim Morrison çekiyor. Kaybolan tüm ziyaretçiler de birbirlerine onun mezarını soruyor. Bu da mezarının demir parmaklıklı olmasını açıklıyor zaten... Hatta bir ara yakınları bulunan mezarlık sahipleri insanların Jim Morrison'un mezarının önünde içkileriyle alem yapmasından dolayı zedelenen mezarlarından dolayı meşhur Amerikalının mezarının taşınması için imza toplamışlar. dediğin gibi açık hava müzesi. nasıl fotoğraf çekmişindir oralarda kimbilir."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/07/pragkayp-golgeler-kenti.html", "text": "Prag Gezi Notları tozlanmış biraz. Bu minik kente uğrayalı çok olmuş. Herkesin ruhuna hitap eden, içini okşayan, kişiyi avucunun içine alan bir kenti, sevdalısı vardır diye düşünüyorum. Ben bazen kızgın güneşten yorgun soğuk bir bira ile bazen sert rüzgarlardan bıkkın bir kahve ile gelişigüzel girdiğim bir kafede aval aval kenti izlemeyi sevenlerdenim. Ha bu arada içinden nehir geçen kentler nedense daha bir sevdiğim olmaktalar. Prag bir masal kenti sahiden. Küçük, hoş. Sanki her şey birbirinin içinde. Sokaklarında arz-ı endam ettiğim kentler arasında bana en küçük geleni. Az sonra bir tanıdığa rastlayacakmışsın hissiyatı veriyor insana. Havaalanından çıktıktan sonra meydana vardığımızda, otelimize ulaşmak için bavullarımızı çekerek katettiğimiz yol boyunca küçük bir şehir turu yaptık bile. Otel sakin bir bölgede. Gerçi biraz şüpheyle bakıyoruz etrafa, şehirde bir karmaşa yok çünkü. Otele eşyaları atar atmaz hemen yola düşüyoruz. Gelmeden şehri nasıl gezeceğimizi hesaplamamıza rağmen kendimizi meydanda buluyoruz. Meşhur astronomik saatin önünde. Saatin olduğu meydanda kafeler sıralanmış. Saat 1410 yılında Charles Üniversitesinde profesör olan Hanuş Usta tarafından yapılıyor. Çanların çalmasıyla beraber saat kulesindeki iki pencere açılıyor ve İsa'nın 12 havarisi pencerenin önünden geçiş yapıyor. Gel zaman git zaman Hanuş Ustanın ünü yayıldıkça yayılıyor, kralın ününün önüne geçmeye başlıyor ve kral saatin aynısını yapmasın diye Hanuş Ustanın gözlerine mil çektiriyor. Bunun üzerine Hanuş Usta saati bozmak için saatin mekanizmasına kendisini bırakarak intihar ediyor ve saat bozuluyor. Elli yıl boyunca saati tekrar çalıştırmayı başaramıyorlar. Sonra başka bir saat ustası geliyor ve saatimiz tekrar zamanı göstermeye başlıyor. Saat; güneşin, ayın ve dünyanın konumlarını gösteren astronomik bir saat. Saatin dış tarafındaki rakamlar İbranice, saatin etrafında gördüğümüz dört kukla da insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor. Soldan en başkaki elinde ayna tutmakta olan kukla kendini beğenmişliği sembolize ediyor, hemen yanında elinde altın torbası bulunan cimriliği anlatmakta bizlere. Sağ tarafta bulunan kuklalardan iskelet olanı yaşama karşı isteksizliği, son kukla ki elinde bir mandolin tutmaktadır gece hayatına ve eğlenceye düşkünlüğü anlatmaktadır. Çok uzun anlattım değil mi? Bir de saatin altında insanlara ne yapmaları gerektiğini anlatan dört kukla var."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/07/pragkayp-golgeler-kentifranz-kafka.html", "text": "Prag'da en çok sevdiğim yer Prag kalesi civarında bulunan Golden Lane. Burası 16. yy sonunda İmparator 2. Rudolf tarafından yaptırılmış ve yaptırılış sebebi kale yapımında koruma olarak çalışan yirmi dört çalışan ve ailesine ev imkanını sağlamakmış. Fakat alan çok küçük ve yapılması gereken ev sayısı da yirmi dört olduğundan dolayı evler çok küçük yapılabilmiş. İnsanların buralarda nasıl yaşadıklarını hayal etmekte oldukça zorlandım. Bugün bu evlerde hediyelik eşyalar satan dükkanlar mevcut. Bu evlerden 22 numaralı olan evde Franz Kafka bir müddet yaşamış. Kafka'yı sevenlerin bileceği gibi Prag, Kafka'nın şehri. Meydanda Unesco tarafından en güzel cepheli ev seçilmiş olan bir bina var. Şu anda aynı zamanda bir sanat galerisini barındırıyor. Binanın içinde Kafka'nın kitaplarını satan bir kitapçı var. İçerde Kafka'nın her dile çevrilmiş yüzlerce kitabı... Kitapçının en özel yanı, bu kitapçının daha önce Kafka'nın babasına ait olması. Yazmayı seviyorum senin bloğunu da çok sevdim. Hem kitap hem geziler fotoğraflar yorumlayış biçimin anlatımın güzel akıcı. Bazı blogları hiç okuyamıyorum. Anlatımdan dolayı sıkıcı geliyor. Ya fazla foto az yazı kısa sıkıcı cümleler veya hep yazı akıcı olmayansa okunamıyor. Bazı bloglarda ise insan bir arkadaşıyla konuşuyor gibi hissediyor orada yanında hayatındasın gibi. Sizin 3 kişilik tatlı ailenizi seviyorum. Leylak Dalını seviyorum. Sonatın Yollar Yolculuk Düşlerini seviyorum... Böyle çok sevdiğim bloglar var. Senin bloğunda biraz sinema olabilir sanki. Benim yakın ilgi alanlarımdan biri olduğu için. Film seyretmeyi filmler hakkında konuşmayı çok severim. Sevgiler Aylin.... Çok komik. Bu sabah Leylak Dal ı ile telefonda konuştum. O bana çok tatlı bir mail atmıştı. Benim maile cevap yazacak pozisyonum oluşmayınca bir müşteriye giderken yoldan onu aradım. Araba zamanı eğlenceye dönüştü sayesinde. Ve Sonat. Ne tatlı insan değil mi? Sanki yıllar öncesinden tanışıyormuşum gibi hissediyorum onunla konuşurken. Blogu da harika. Keşke o da daha sık yazsa. Bu yakınlarda Paris'e gittiğini biliyorum ve onun ağzından Paris'i dinlemek nefis olur. Ortak keyifler, orta düşünceler, ortak arkadaşlar demek ki. Şimdilik sana bu kadar yorum yazıp akşamki İzlanda- Türkiye maçı esnasında yorumlarına cevap yazacağımı söylereke sevgilerimi yolluyorum. Dün akşam itibariyle tatilden döndük. Salıdan pazara ama yine dopdolu keyifli bir tatil oldu. Ankara'dan memleketim Kastamonu, yemek gezme alışveriş sonra Gerze annemlerin evi onlarla Sinop'a gezi kitap okumalar yürüyüşler bol bol yemek alışveriş sonra yine Kastamonu ve Ankara. Bu rut bizim annemlerin Gerze'deki yazlığı nedeniyle her sene en az bir kere yaptığımız ve en sevdiğim rut. Anne babam artık yaşlandığı için bütün tatillerimi onlarla yapmak istiyorum zaten, bana kalsa başka yere de gitmem ama Fatih durdurulamıyor))Tatilde Joe Nesbo'nun Susuzluğunu bitirdim şimdi elimde Granje'ın son kitabı var. Arada Melisa Kesmes'in bir hikaye kitabını okudum. Bazen Bahar. Melisa Kesmez'i çok seviyorum bu arada yeni dönemin başarılı yazarlarından bence. Bir Tomris Uyar yetişiyor. Cuma günü kuşlar gibi özgür bir insan olacağım. İlk işim Kuzey'in bu seneki kitaplarını masanın üzerinden geri dönüşüme atmak olacak. Böylelikle masada benim eşyalarıma yer açılacak. Ondan sonra hayalimde akşamları bana kalan vakitte yürüyüş yapmak, kitap okumak ve blog yazmak gibi uğraşlar var. Du' bakalım, çok heves etmiyorum ki hevesim kursağımda kalmasın. Yorumların, buraya sık sık uğradığın, sıkıcı iş saatlerimde bana arkadaşlık ettiğin için teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/08/jetlag-olma-durumuna-hep-guler-gecerdi.html", "text": "New York iyi geldi bana. Deniz, güneş, kum üçlüsünden sonra yollarda olmak ne güzeldi yine.. Ayaklarım yoruldu ama ruhum dinlendi. Birçok filmde karşımıza çıkan New York, filmlerde tanıdığımdan farkı bir yüzünü göstermedi bana. Gökdelenler, bir ellerinde telefon diğer ellerinde kağıt bardaktaki kahveleriyle sokaklarda hızla yürüyen insanlar, köşe başlarına konuşlanmış hot dog satan arabalar, Starbucks Kafeler ve şehrin hiç susmayan sesi... Uğramadığım köşeleri oldu mutlaka. Daha önce dediğim gibi mesela Paul Auster'in mekanı olan Brooklyn, güzel Manhattandan sonra beni hiç cezbetmedi. Manhattandaki gökdelenlerden, kalabalıktan, adanın hızından sonra burası sakin ve yavan geldi bana. Bu şehirdeki gibi bir perakende satış durumuyla da hiç karşılaşmadım. Apple da bir şey alabilmek için 45 dakika sıra beklemem gerekti. İnanılmaz bir görüntüydü gerçekten. I-phone 4 ellerinde kalmamış, herkesin elinde bir I-pad. Abercrombie ise başka bir dünyaydı. Kapıda bekleyen yakışıklı, yarı çıplak çocuklar müşterileri kapıda karşılıyorlardı ve inanmayacaksınız ama kapıda her saat kuyruk vardı. Sanırım kuyruk psikolojisi insanı alışveriş yapmak zorunda hissettiriyor. Evet Manhattan'in her köşesinde bir alışveriş çılgınlığı var. Biz de alışveriş yapmak için New York'a bir saat uzaklıktaki Woodbury Common Outlet Center diye bir alışveriş merkezine gittik. 220 adet çok ünlü markanın bulunduğu bu outlet merkezi muhteşemdi. Kesinlikle tatilin alışveriş anlamında ilk günlerine denk getirilmeliydi. Hatta sırf alışveriş yapmak için New York'a gidiliyorsa, bir gün burası için yeterli değil. Ugg'dan Dior'a, Gucci'den Chanel'e, Timberland'den Fossil'e aklınıza gelebilecek birçok marka burada bulunmakta ve fiyatlarda gayet uygun. New York sokakları bloklarla isimlendirilmiş bir şehir. Kaybolmak mümkün değil. Gelişimizden birkaç gün sonra metroyu kullandık Brooklyn'e gitmek için. Gelişmiş bir metro ağı olduğu doğru fakat metro hızı ve sıklığı açısından bence Paris metrosu çok daha iyi. Tren aralıkları çok uzun geldi bana. 8 Usd karşılığında Metro Card alıyorsunuz ve 4 kez metroyu kullanabiliyorsunuz. Bir de bu şehirde uygulanan bir vergi var ki onun ne olduğunu bir türlü anlayamadım çünkü oran her seferinde değişiklik gösteriyor ve tax free diye bir şey de yok. Yeme içme durumu ise bambaşka bir olay. Alışveriş bana ne kadar ucuz geldiyse, yemek yemek de o kadar pahalı geldi. Her köşe başında hot dog satan seyyar arabalar duruyor. Küçük sosisli 2 Usd. Nasıl bir kuyruk önlerinde inanılmaz. Bu küçük arabalardan seyahatimiz boyunca çokça faydalandık. Akşam yemekleri içinse her seferinde ayrı bir restoran seçtik. Denildiği gibi porsiyonlar gerçekten çok büyük, neredeyse iki kişilik. Benim en keyif aldığım yemeklerden biri de meşhur Planet Hollywood restoranı oldu. Times Square da bulunan bu restoranda bazı filmlerde giyilmiş sergilenen kıyafetler eşliğinde gayet lezzetli burgerlerimizi yedik."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/08/new-yorknew-york.html", "text": "Buket Uzuner \"New York Seyir Defteri\" adlı kitabında üç şehri karşılaştırır: Paris, İstanbul ve New York. Paris şehrine olan aşkımı ve tutkumu sağır sultan bile duydu diye düşünüyorum. İstanbul ise benim için yaşadığım, işimin bulunduğu, ailem ve birkaç dostumdan ibaret bir şehir. Çünkü benim için bir şehrin coğrafyasından çok, beraber yaşadığımız insan topluluğunun birbirlerine karşı nasıl davrandığı önemli. Bu şehirde yaşam beni yoruyor. İşten eve gelip arabamı park ettiğimde camdan sarkan bir komşumun! benim park ettiğim yeri meğerse eşi için ayırmış olduğunu bağırarak söylemesi, sabah kalkıp işe giderken trafikte kendini bilmez şoförün küfürlerine muhatap olmak, anlam veremediğim bir nefret ve hoşgörüsüzlük içinde yaşamak ve neredeyse herkesin kendisini çok zengin, çok kültürlü, çok akıllı, çok bilmem ne gösterme çabalarını anlamaya çalışmak ya da artık çalışmamaktan gerçekten yoruldum ve sıkıldım. Tamam üstüne yüzlercesini ekleyebileceğim bu sıkıntıların tümünü güzel İstanbul'un üstüne yüklemek haksızlık biliyorum ama bu güzel şehirde bu insanlarla yaşamak zor biliyorum. Ben de zaman zaman beraber yaşadığımız insanları değiştiremeyeceğime göre şehir değiştirme hayalleri kuruyorum. New York ise, bir kere aşık olundu mu, asla unutulmayacak, ayrılık gelip çattıktan sonra bile kalbinin hep bir köşesinde mevzilenmiş, güçlü, tutkulu ve romantik bir sevgilidir. İstanbul'u ve New York'u ise birbirlerine çok benzetir. Bana da çok uzak gelmedi New York İstanbuldan. Gecenin geç bir saatinde vardım New York'a ve arkadaşlarımdan aldığım tavsiyelerle taksi ile geldim meşhur Times Square'deki otelime. Kahvaltısı da dahil olunca otelin konaklama fiyatına sabah ilk işim kahvaltıya inmek oldu. Tamam çok mükellef bir kahvaltı değildi beklentim ama kahvaltının sadece kruvasan ve kahveden ibaret olması da büyük bir şok yaşamamıza sebep olmadı değil. \"Nasıl yani?\" dedi sevgili kocacığım \"Hepsi bu mudur? Bak bakalım belki başka bir köşede yiyecek bir şeyler vardır.\" Ertesi günden itibaren kahvaltıyı kaçırmamak için hiç acele etmedik, hatta hep kaçırdık. 🙂 Otelin karşı köşesinde süper omletler yapan harika bir yer keşfettik ve kahvaltılarımızı orada yapar olduk. İlk gün otelimize çok yakın olan Fifth Avenue üzerinde yürüdük. Ünlü gökdelenlerin önlerinden geçtik, parklarda oturduk, mağazalara girdik, çıktık. Manhattan adasından da on gün boyunca hemen hemen hiç ayrılmadık. Etrafta gördüğüm neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks Kafeler de bana devamlı İstanbulu hatırlattı durdu. En çok Barnes and Noble kitapçılarını sevdim. Her gördüğüm yerde hiç vakit kaybetmeden kendimi attım içeriye, hatta bir dolu da kitap aldım kendime. Kitapçı severler çok yakından tanırlar ne hissettiğimi. Dünyanın neresinde olursanız olun kitapçılar hep aynı kokarlar çünkü ve hep aynı sıcaklığı yayarlar etrafa. Tabii Barnes and Noble'ların girdiğim hepsinin içinde Starbucks Kafe barındırmalarından dolayı üstüne eklenen bir de güzel kahve kokusu vardı. Hep yakışmıştır bence zaten bir fincan kahve ve kitap birbirlerine. Sonra bir de sahaf havasını içinde barındıran Strand isimli kitapçı vardı ki o da ayrı bir güzellikteydi. Oradan da gezi yazılarını içeren bir dolu kitap edindim kendime, hem de gayet uygun fiyatlara. Bu kitapçının üst katında bazı kitapların ilk baskıları ya da bazı yazarların imzalı kitapları bulunuyordu. Çok sevindim buralara da uğramanıza:) Kitabın Türkçe çevirisi yapılmamış, dolayısıyla okumam oldukça ağır olacaktır diye düşünüyorum:)))ama mutlaka aktarmaya çalışacağım okur okumaz. Bu arada Ursulalarımı okumak için elden geçiriyorum tekrar.. sevgiler.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/08/new-yorkta-ne-var-ne-yok.html", "text": "10 günlük bana göre uzun bir New York seyahatinden az önce dönmüş bulunmaktayım. Üzerimde nasıl bir yorgunluk hissi. Uyumamak için tüm gücümle direnmeye çalışıyorum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor. Mutfaktan kaynamakta olan güzel çayın fokurtularını duyuyorum. Kafamda sevgili kocaya nasıl çay getirtirim kendime diye planlar yapsam da, yan odada kendince uzun zamandır ayrı kaldığı futbol maçlarıyla yaşadığı buluşmayı bozmak istemiyorum. Yarın işe gitmeyeceğim. Bu yüzden dinlenmiş olarak kendi New York'umu yazabileceğim. 10 günlük bana göre uzun bir New York seyahatinden az önce dönmüş bulunmaktayım. Üzerimde nasıl bir yorgunluk hissi. Uyumamak için tüm gücümle direnmeye çalışıyorum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor. Mutfaktan kaynamakta olan güzel çayın fokurtularını duyuyorum. Kafamda sevgili kocaya nasıl çay getirtirim kendime diye planlar yapsam da, yan odada kendince uzun zamandır ayrı kaldığı futbol maçlarıyla yaşadığı buluşmayı bozmak istemiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/09/paris-yineyeniyeniden.html", "text": "Gitmeden önce fuarda gezilecek günlerin üstüne kendime bolca kahve ve Paris seyir günleri eklemiştim neyse ki... Yetmedi, hiç yetmez zaten ama olsun... Paris güzel şehirsin sen! Uçağımız her zamanki gibi yine geç kalkıyor, yine yediler birkaç saatimi diye söyleniyorum içimden. Elimde Arzu Çağlan'ın güzel gezi kitabı \"Keyfe Gezer\" var. Kitabın Paris ile ilgili bölümünü daha kitabı aldığım gün ortasından başlayarak hemen okumuştum. Şimdi uçakta yine aynı sayfalar üzerinde dolaşıyorum. Arzu Çağlan kitabında Paris'te kaldığı otelin banyosunun çok küçük olduğunu anlatırken, Erica Jong'un \"Önce Can\" adlı kitabında Paris'te nasıl duş aldığını anlattığını aktarıyor bizlere. Daha önceki gelişlerimde de küçük Paris otel odalarına rast gelmiştim, umarım bu sefer öyle olmaz diye düşünüyorum. Paris sana kavuşmama çok az kaldı yine! Ben gelmekten bıkmıyorum sana, acaba sen sıkılıyor musun sana olan ilgimden? Fazla ilgi, sevgi de aşık usandırır mı ne dersiniz? Champs-Elysees yakınlarında kalacağım bu sefer yine... Bizim bu cadde üzerindeki ikinci konaklamamız olacak. Aslında büyük mağazalarının tüm ihtişamıyla sergilendiği, Louis Vuitton'un büyüklüğünü bağıra bağıra ilan ettiği, her zaman mağaza önünde müşterilerin kapı önünde bekleyerek sırayla içeri alındığı bu geniş cadde, en sevdiklerim içinde de değildir benim. Belki de en çok turistin, en az Parizyenin gezindiği caddedir burası. Champs-Elysees üzerinde en sevdiğim iki mağaza Fransız müzik ve elektronik mağazası Fnac ile dünyaca ünlü meşhur Virgin mağazasıdır. Yabancı müzik cdlerini Virgin'de her zaman Türkiye'den daha iyi fiyatlara bulmuşumdur. Film dvdleri içinde çeşitlilik açısından insanın başı dönse de, filmlerde altyazı seçeneğinde ne yazık ki fazla ingilizce seçeneği bulunmamaktadır."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/09/parise-kusbaks.html", "text": "Pilotumuzun Paris havası ile ilgili 16 derece bilgilendirmesine karşın hava inanılmaz güzel. Bizim deyimimizle Paris bahardan kalma günlerini yaşıyor 2010'un Eylül ayının tam ortasında. Otelimiz dediğim gibi Champs-Elysees'ye çok yakın mesafede Trocadero bölgesinde. Sağlı sollu büyük kestane ağaçlarının gölgesinde, dökülmüş sarı-kahve sonbahar yapraklarına basarak varıyoruz otelimize. Klasik boyutlarda! bir Paris otel odası. Ve evet duş küçük, Allahtan sığabilecek ölçülerdeyiz. Sanırım Arzu Çağlan'ın otel odasının banyosuna fazlaca güldüm. Evrenden ben çağırdım bu küçük odayı. Benim bütçemde yemekten çok, otel fazlaca yer kaplıyor. Her zamanki gibi uzunca bir süreyi pasaport kontrolünde bekleyerek harcadıktan sonra metro ile şehre! Metrodan çıkıp, şehri koklayabildiğim an benim için şehirle buluşma anı. Klasik odaya fırlatılan bavul ve yollardayız işte. Karnımız zil çalıyor, acıkmışız. İlk gün için macera aramama kararı alıyoruz ve direkt Pizza Pino'da alıyoruz soluğu. Çok sevimli bir garson siparişlerimizi alıyor. Pizza Funghi ve Carpoccio, yakında da iki bira. Yemeğimizi beklerken de masaya getirilen zeytinleri, üstüne döktüğümüz zeytinyağına ekmeğimizi bandıra bandıra mideye indiriyoruz. Bu sefer her gelişimde niyetlendiğim fakat bir türlü fırsat yaratıp tırmanamadığım Arc de Triomphe'un üstüne tırmanacağım. Gecenin Paris üstüne çökmesini bekledikten sonra otele gidiyorum ve tripodumu aldığım gibi Arc de Triomphe'a yollanıyorum. Zafer Anıtı, Champs-Elysees 'nin sonunda, Charles de Gaulle Meydanının tam ortasında bulunmaktadır. Napolyon savaşları zamanında Fransa adına savaşan askerler anısına yapılmıştır. Üstüne tırmanacağım diye niyet ettiyseniz eğer önünüzde tırmanacağınız 284 basamak ve ödemeniz gereken 9 Euro var demektir. Zafer Anıtının tepesine çıkacak olanlara ben gece çıkmalarını öneririm. Her yer ışıl ışıl... Ben çıktığıma çok memnun oldum. Tam tripodumu çıkarmış, hazırlamış ve makinamı üzerine takmak üzereydim ki gezmekte olan iki görevli tripodla fotoğraf çekmenin yasak olduğunu gülen gözleriyle açıkladılar bize... İşte o an yıkıldığım andı. Mecbur kaldık küçük dijital fotoğraf makinamızın insafına. Malum ışıl ışıl Parisle ilgili hayal ettiğim fotoğrafları çekmenin yanına bile yaklaşamadım ama hiç fotoğraf çekememektense, bu fotoğrafları çekmek yine de iyidir. Yukarıdan Paris ışıl ışıl gözüküyor. Champs-Elysees ayaklarınızın altında, tam arkanızı döndüğünüzde Paris'in yeni yüzü La Defense yeni yapılan anıtla beraber karşınızda duruyor. Champs-Elysees'nin sağ tarafında Eyfel Kulesi, sol tarafında ise Sacre Coeur Kilisesi gözüküyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/09/parispasajlar.html", "text": "Bir kitap okudum! Paris Opera bölgesinde bir günüm geçti. Hadi yalan yok, ilk gün aradığım yeri de bulamadım. Yenilgiyi kabul etmek istememiştim ama ayaklarım isyandaydı ve aynı bölge içerisinde tur atmaktan başım dönmüştü. Hayır sevgili kocam diye demiyorum, yer aramak konusunda benden de hırslıdır. Ama hayır, ölmek var, dönmek yok. Bir kere \"start\" verdik, duramayız artık. Şimdi yine aynı bölgede başka bir pasaj daha... Passage de Choiseul! Paris de benim en sevdiğim yerlerden biri Grands Boulevard metro durağında indiğinizde karşınıza çıkan bölgedir. Uzun bir yürüyüşle Boulevard Montmartre, Boulevard Poissonnıere ve Boulevard Bonne-Nouvelle'i geçip karşınıza çıkan çifte zafer anıtlarını göreceksiniz. İki anıtı ortadan kesen Boulevard Sebastopol'e dönmezseniz Boulevard Saint-Martin sizi Place de la Republique'e ulaştıracaktır. Bu dört caddenin başlangıcından sonuna kadar olan bölümüne aynı zamanda Grands Boulevard deniliyor. Benim çok sevdiğim Virgin müzik mağazasının bir diğer şubesi de burada bulunmaktadır. Aynı büyük cadde üzerinde iki tane de karşılıklı pasaj bulunmaktadır. Bu iki pasajın kapıları birbirini selamlar. İçlerinde büyüklü küçüklü çok sevimli bistroları barındırırlar. Gitmenizi ve havasını mutlaka koklamanızı öneririm. Paris pasajlarının nedense farklı bir havası var. Ön kapısından girdiğin bir pasajın arka kapısının başka bir dünyaya açılıyor olması da cabası! Çok haklısın bence de çok zarif bir şehir Paris.. Genel kanının aksine ben Parislileri de çok kibar bulurum. Hayatın tadını çıkarmaktan hiç vazgeçmeyen bir halleri vardır.. Yazılarını ve mutfak hallerini merakla bekliyorum. Birazcık geç oluyor sizlere cevabım ama bilgisayarın başına pek oturamadım şu birkaç gündür ne yazık ki.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/11/belcika-brugge-gezisi-romantik-bir-yeni-yil.html", "text": "Sanırım burada kafe tarzı yerler \"Tea Room\" olarak adlandırılıyor çünkü üzerinde \"Kafe\" yazan herhangi bir yere denk gelmedim. Bugün Brugge'deki ikinci günümüz. Daha doğrusu varışımızın ikinci, şehri güneşin gözüyle görüşümüzün birinci günü. Dün gece şehri sarıp sarmalayan sis gerçekten büyüleyiciydi. Bu şehri gece yaşamak şart. Burası Ortaçağ'dan kalma bir masal şehri. Zaten Unesco Dünya Mirası listesine girmiş. II. Dünya Savaşı sırasında da herhangi bir yıkıma ve bombalanmaya maruz kalmadığından dolayı şehir dün nasılsa bugün de hala aynı. Yarına da aynı yüzü ve sakinliğiyle bakacak gibi duruyor. Tren istasyonundan iner inmez insan güzel bir yere vardığını fark ediyor. Anlıyorum ki beklenen, özlenen, hayali kurulan beklemeye değermiş. Şehir bugünlerde yeni yıla hazırlanıyor. Dün trenle buraya ulaşmaya çalışırken yolumuzun üstündeki küçük küçük kasabaları geçip, minik trenimizle sislerin arasından ilerlerken kendimi Hogwards Büyücülük okuluna giden Harry Potter gibi hissettim. Usul usul ilerleyerek sislerin içinden vardım Brugge'e. Mağaza tabelaları Ortaçağdan kalma gibi. Ferforje demirler üzerindeki isim levhaları rüzgarla usul usul sallanmakta. Sokaklar çok sessiz, bu hissi daha önce Prag sokaklarında da hissetmiştim ama Brugge daha da sessiz. Etrafta bisikletleriyle gezinenler bana Amsterdamı hatırlatıyor ama kanallar açısından Brugge, Amsterdam ya da Venedik ile örtüşmüyor. Kanallar, Amsterdam ve Venedik'te şehirlerin dokusunu oluştururken burada sadece aksesuar olarak kalmış. Küçük kanallara açılan evler var ve kanallar yeşilliklerle çevrelenmiş. Kimi ağaçlar dallarını belli ki ara ara selamlaştıkları güneşe, kimi ise evlerin aksini içinde barındıran sulara uzatmışlar. Bazı kanallar taştan heykellere emanet edilmiş. Kim bilir ne zamandır gelen geçen günleri kovalıyor. Arnavut kaldırımlı sokaklar bütün Brugge 'e hakim. Burada zaman durmuş, yıllar öncesinde kalmış. Yine bir Tea Room'dayız. Pencerenin arkasından. kese kağıdı rengine boyanmış duvarlarıyla minik iki kişilik çam rengi masalarda sokağı yudumluyoruz. Yan masada gördüğüm ekmek üzerine peynir ve domatesle fırınlanmış iki dilim ekmekten sipariş verdim çayla beraber. Domateslerin altına saklanmış üç tane ançüez ile karşılaşıyorum. Merhabalaşıyoruz, bu tanıdık lezzet çayla beraber geçiyor boğazımdan. Bayram tatilinde olmamızdan dolayı olsa gerek bizimle beraber bu arnavut kaldırımlı sokakları arşınlayan bol sayıda Türk var. Bu kadar eski bir yerleşimde karşımda uzanan sokağın üzerinde yıllardır ayakta duran evlerin içinde ne yaşamlar başlayıp ne yaşamlar bitmiştir diye düşünüyorum. Ah güzel Avrupa, seviyorum ben seni! Senin tarih kokan masallarını, tuğla kaplı binalarını, çiçeklerle süslü pencerelerini, arnavut kaldırımlı sokaklarını seviyorum. Bir de şu yoran soğuğun olmasa! İnsanı çarpan, kalın paltolara sokan. Brugge'dan geriye ne kaldı? Tuğla renkli, kaldırım taşlı puslu ve zamansız bir masal... tek kelimeyle harika, harika, harika! Oralarda Noel keyfini yaşamak da güzeldir aslında."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/11/brugge.html", "text": "Ben Brugge ile ilk kez yıllar önce \"Gezi Traveler\" dergisinin bir sayısında karşılaşmıştım. Ama ne karşılaşma! İlk bakışta aşk dedikleri bu olsa gerekti. Fotoğrafların içinde kaybolup gitmiştim. Daha o andan itibaren dantelli kabarık elbiselerin içinde, başım -ah bu avare başım- biranın verdiği rehavetle hafif hafif dönerken, çikolata kokan sokakların arasında kaç kez dolaşmış, kaç kez kaybolmuştum. Ben o sokaklarda çok eskilere dalmış, ne romantik hayallere kapılmıştım. Kanala bakan odamdan her sabah günü selamlamış, akşamları odamdaki küçük yazı masasında kağıtlara mutluluğumu kazımıştım. Tüm bunlar \"In Brugge\" filmi çekilmeden çok önce olmuştu. Daha o zamanlar hayallerimin dar, arnavut kaldırımlı sokaklarında Colin Farrell gibi bir tetikçi gezinmemişti. Bu hayalleri kurduğum zamanlarda yolum kuzeye, iki kez Amsterdam'a düşmüş, her iki seferde de rotamızı bir günlük de olsa Brugge'e çevirmeye çalışsak da kısmet olmamıştı Brüksel'in bu romantik şehrinde gezmek bize. O gittikten sonra Cenevre, Maria için bir yüze dönüşecekti, eski moda kesilmiş upuzun saçlara, çocuksu bir gülümsemeye, kalın bir sese sahip bir erkeğin yüzü. Yıllar sonra ona gençliğinde gittiği o kenti soran olursa, şu yanıtı verebilecekti."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/11/bruggeeee-sonra.html", "text": "Brugge'de geçirdiğimiz son gün hava yağmurlu. Yürümemize engel bir durum yok ama ara ara yağmur damlaları yüzümüzü okşuyor. Avare avare geziyor, İstanbul yorgunu bünyemizi dinlendirmeye çalışıyoruz. Brugge bizim harita kullanmadan şimdiye kadar gezdiğimiz tek şehir. İnsanın kaybolma ihmitali yok. Ara sokaklardan birinde \"Prestige\"isimli bir pastaneye rastlıyoruz. Burası gizli kalmış romantik bir çayevi. Duvarlarını üzerinde bahar dalları ve kelebekler olan bir duvarkağıdı süslüyor. İnce ince duyulan melodide \"her çiçekte sesin yüzünü görüyorum\" diye fısıldıyor şarkıcı. Sahiden diyorum böyle aylak aylak gezmek ne keyifli! Aylaklık da bir sanat olsa gerek diye düşünüyorum. Gereksizce çırpınmayan, hayrettir ki telaş duymayan ruhumla kendimi buraya ait hissetmiyorum. Masaların arasında dolaşıp siparişleri alıp güleryüzle işlerini yapan iki garson kız, aynı iki kıyafetin farklı renklerini giymişler. Garsonların birinin ayağında beni üşüten bu havada parmak arası Birkenstock terlikler. \"Demek ki üşümüyor!\" diyorum. Sonra kocamın buradaki atmosfere hiç uymayan bir zil sesiyle telefonu çalıyor. Telefonu bulmaya çalışırken panik yaşıyor, ortamdaki sessizliği bozduğu için huzursuz oluyor. Neyse ki arka masadan yaşı hayli geçkince bir kadın neşeli bir çocuk gibi bol kremalı kahvesini pipetiyle höpürdete höpürdete içiyor. Kahvesi bittiği için üzgün! Deniz mahsüllerini çok seven bir insan olarak uçakta gelirken, Paris'te yediğim Brüksel midyesini bir de yerinde yemeğe ant içmiştim. Sonra otel yolunda gelip giderken gözüme kestirdiğim bir restorandaki Michelin yıldızlı tabelala dikkatimi çekti. Sevimli garson kızdan \"In Brugge\" filminin set arkasını öğrendik. Colin Farrell'ında bu resyoranda yemek yediğini, yakından da çok yakışıklı olduğunu, filmin Şubat-Mart aylarında çekildiğini ve film yılbaşında geçtiği için bu küçük şehrin Noelmiş gibi aydınlatıldığını anlattı bize. Şehre ziyarete gelip, restorana yolu düşen herkesin Noel hazırlıklarına neden şimdiden başladıklarını hayretle sormalarından bahsetti. Çok keyifli, lezzetli bir yemek oldu bizim için. Markt meydanının hemen köşesindeki bu restaurant güzel bir Brugge akşamı yaşattı bize. Şu anda sıcacık bir çayın yanında, fotoğraftaki harika pastayı yemek isterdim:) Ne kadar güzel anlatmışsın, ne kadar hayran ve ne kadar içten. Yolum düşerse bir gün Brugge'e bu çayevine gitmek isterim. Fotoğrafları ayrıca çok beğendim. Çok zarif kareler olmuş. Ellerine& kalemine sağlık. Ne güzel anılar bunlar, iyi ki paylaşıyorsun bizimle Özlem'cim. Senin gezi yazıların okurda oralara gitmiş hissi bırakıyor. Şaka bir yana senin gezi yazılarına bayılıyorum. Sayende gitmiş gibi oluyorum, sen hep gez, hep yaz. In Brugge'yi izlemiştim, bilgilendim iyi oldu."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/11/bruggeyolda.html", "text": "Kahvem, defterim ve kalemimle sessizliğin içinde kendimin keyfini çıkardığım şu anlarda bana, yazı yazdığım bu fiskosa yüksek omuzlu balrengi kadife iki berjer eşlik ediyor. Gariptir ki ait olduğum yerden bunca uzakta bu balköpüğü koltuklar bana çok yıllar önce yaşayıp, unuttuğumu düşündüğüm anılarımı getiriyor. Balköpüğü kadife takım elbiseli adam yan koltukta bana eşlik ediyor. Burada Brugge'de bir otel odasında çocukluğumun ilk okul gününe, yüreğimin heyecan ve endişe taşıyan korkulu bakışlarına ordan da çoktan bilinmez başka bir diyarda yolculuklara çıkmış olan ilkokul öğretmenime, balköpüğü kadife takım elbise giymiş o uzun boylu adamla ilk buluşmamıza gidiyor aklım. Sevildiğimi, çok sevildiğimi hatırlıyorum. Mehmet Öğretmenimizin bizleri \"kuzularım\" diye sevdiğini ve ilk öğretmenim sayesinde okumayı çok sevdiğim ilk aklıma gelenler. O gün aynı sırayı paylaştığımız ilkokul arkadaşımla hala beraber bakıyoruz aynı yerden hayata. Burada bu koltuklara bakarken birden Mehmet öğretmenimi ne çok özlediğimi düşünüyorum, bir de bu koltuklara ne çok yakışacağını.. Şimdi düşünüyorum da bu şehirle ilgili ya da ülke diyeyim tanınmış bildiğim bir yazar bulamıyorum bu kaçış rotasında. Bu sessiz, sakin kentte adımlarını takip edeceğim, topuk seslerini dinleyeceğim bir yazar gelmiyor aklıma. Ama ben yanımda Paulo Coelho'yu sürükledim buralara, bu şehirde ayrılacağım okuduğum kitabının son satırlarından."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2010/12/gece-brugge.html", "text": "Güzel bir kart içinde dost, kardeş satırlarının sıralandığı samimi duygular beni mutlu etti, çok teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/01/bir-deliler-evinin-yalan-yanls-anlatlan.html", "text": "\"Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi\" benim okuduğum ikinci Ayfer Tunç kitabı. Kendisiyle tanışıklığımız son kitabı \"Yeşil Peri Gecesi\" ile olmuştu. Ama ne tanışma! Kitabın sonunda ayağa kalkıp yazara saygı duruşunda bulunmak istemiştim. Kelimeleri kullanma şekli, ardarda sıralanan cümlelerin arasındaki ahenk, tanımlayamadığım büyülü yazım tarzı takdire şayandı. Nasıl da atlamıştım Ayfer Tunç'u. Neyse dedim \"zararın neresinden dönersen kardır.\" Hiç tanışmayabilirdin de kendisiyle, buluştuk ya nihayet olsun. Ayfer Tunç romanlarının zekaya dayalı örgüsünü seviyorum. \"Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi\" tavsiye üzerine okunmak için edinilen ikinci kitap oldu böylelikle. Kendileri 2011 yılının ilk günlerini paylaştı benimle. Karadenizin büyülü şehirlerinden birinde, denize neden sırtını döndüğü bilinmez bir deliler evinde, bazen günümüzde bazen yıllar öncesinde yolculuk ettik durduk beraber. Hastanenin labirenti andıran koridorlarında yazarın kahramanlarının peşinde sürüklenip durdum. Kitabın konusunu anlatmaya kalksam bir türlü hikayeyi toparlayıp bir özet çıkaramayacağım roman son derece sürükleyici, tarif edilemez bence. Sürekli değişen sahne üzerinde oyuncular bir bir sahnede yerlerini alıp, rollerini oynadıktan sonra geldikleri gibi tekrar hayatımızdan sessizce çekiliyorlar. Bu kadar çeşitlilik gösteren kurgusal kişilikler çevremize baktığımızda hayatın içinden hikayelerden oluşan yaşam öyküleriyle kitabı renklendirirken, romanın içine kolayca, çabasızca sızabilme ustalığını sergiliyorlar. Sanki tükenmeyen, sonlanmayan bir bayrak yarışı gözler önünde sergilenen... Bir kahramanın bayrağı teslim ettiği noktada, diğer kahraman bayrağı sonrakine devretmek için yoluna devam ediyor. Seyre doyulmaz bir insan manzaraları geçidi; izlenmeye ve alkışlanmaya değer. Ayfer Tunç'u nedense bir türlü okumaya fırsatım olmadı. İki Özlem birlikte aynı kararı vermişse eh artık okuma zamanıdır. Özlem'cim o kadar güzel satırları bulunan kartın için bir teşekkür edemememin sebebi vakitsizlik. Günlerin nasıl geçtiğini yoğunluktan, yorgunluktan gece geçtiğim bu bilgisayarın karşısında nereye el atacağımı bilmez bir durumda gezinip duruyorum işte. Çok teşekkür ederim güzel kartın ve çok güzel candan satırların için. Kart gönderme sırasında bronşit beni fena çarptı ve o arada kart hazırlığı ve göndermesi çok karışıklığa geldi bu arada unuttuklarım olup olmadığını bilmiyorum ama seni unuttuysam çok üzülürüm. Eğer bu duruma düştüm ise çok özür dilerim canım. Benim geçen yaz okuduğum en favori romandı ''Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'' ."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/01/bu-hikayede-feride-guzel-bir-isi.html", "text": "Günlerdir Nazlı Eray'ın yaşamından anılarını anlattığı son kitabının kitapçı raflarına dizilmesini bekliyorum. Hatta Cumartesi günü kitabı elime almaya çok yaklaşmıştım. D&R'da kitabın gelip gelmediğini sorduğum görevli, kitabın geldiğini ama kutulardan birinin içinde saklanmış beni bekleyen kitabımı, -kutuları bugün açmayacağını söyleyerek- alamayacağımı söyledi. Yıkıldım ama umudumu kaybetmedim. Ben de eve geldim kitaplığımdan hemen aralarda kalmış bir Nazlı Eray kitabı buluverdim. Açıkcası en son okuduğum \"Kayıp Gölgeler Kenti\" damağımda enfes bir tat bırakmıştı, bu tadı Orphee'de bulamadım ama ben zaten son kitap Tozlu Altın Kafes'e hazırlık yapıyordum. Pazar günümü de miskinlik ve Tahsin Yücel'in kitabı Peygamberin Son Beş Günü ile doldurdum. Haftasonu çok okur; az yazardım yani. 😀Acelem, pazartesi kavuşacağıma inandığım Nazlı Eray kitabıma hemen başlayabilmek arzusundandı. Eğer bu yazıyı da bitirip okuduğum son kitabın bende bıraktığı izleri anlatabilirsem, akşam güzel bir yemeğin üstüne alabileceğim kitabımı elime. Sonra varın değmeyin siz benim keyfime. Tahsin Yücel kitabında başkasının bıraktığı izlere rastlamak. Bir zamanlar bundan onbeş sene öncesinde eşim ve ben kitaplarımızı Beyoğlu'ndan sahaflardan alırdık. O günlerde paramızın az olduğunu hiç düşünmesem de demek ki aşkın gözü körmüş ve ben bunu farkedememişim. Bir de nedense bulduğumuz her Can Yayınları kitabını düşünmeden almışız. Şimdi bakıyorum da alıp da okumadığımız bir dolu kitap olmuş. Allahtan tam bir Latin Amerika edebiyatı tutkunu olan eşim sayesinde keyifle okunacak bir dolu kitabım var. Uzun lafın kısası okuduğum son iki kitapta sahaflardan alınmış eski kitaplardı. Rahmi Sönmez Türk edebiyatında en güzel karakterlerden biri benim için. Tahsin Yücel 'in kitabının ise hemen hemen her sayfasında kurşunkalemle işaretlenmiş bir dolu satır, sayfa kenarlarına sığdırılmaya çalışılmış yorumlar, notlar vardı. Okurken, yıllar önce bu kitabı okumuş, notlar almış kişinin kendisini merak etmedim dersem yalan olur. Nedense kendisinin bir kadın olduğuna karar verdim. 😍Yıllar önce eşimle bu kitabı alırken sahaf arkadaşımız bu kitabın Galatasaray Lisesinde ders kitabı olarak okutulduğunu söylemişti bize. O zaman kitabı alır almaz eşim hemen okumuş ve çok beğendiğini söylemişti. Şimdi kitabın son sayfasını kapattıktan sonra kitabın bende bıraktığı tat yine yıllar önce okuduğum Vedat Türkali'nin \"Birgün Tek Başına\" adlı kitabında hissettiklerimle aynı. Kalbimde kitapta \"Peygamber\" lakabıyla anılan Rahmi Sönmez'e yardım edememekten dolayı ince bir sızı. Oysa elinden tutmak, yerden kalkmasına yardım etmek, bir sıcak çay demlemek isterdim kendisine. Bir elinde Birinci sigarasından ayrıldıktan sonra kavuştuğu Samsun sigarası, büyük aşkı Feride'yi anlatırdı bana. Feridenin Marmara şarabı, Birinci sigarası demek olduğundan bahsederdi. Ölerek ömür boyu gencecik kalmayı başaran Feride olurdu bakışları, sözleri.. Benim anlatacağım kitaba gelecek olursa söz, \"Peygamberin Son Beş Günü\" 1993 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı almış bir kitap. Kitabın 3. Basımı. Eğer sahaf arkadaşın dediği gibiyse, bizim elimize ulaşmak için kitap uzun bir yolculuk yapmamış sayılır. Galatasaray Lisesi'nin hemen karşısındaki pasaja kadar kısa bir yolculuk geçirmiş kendisi. Tahsin Yücel 'in kitabın başında önsöz yerine \"zorunlu bir açıklama\" başlığı altında kaleme aldıklarına bakılacak olursa kitabın çıkış noktası büyük işadamlarımızdan birinin önerisi ve tabii maddi imkanlarıyla 1940 ozanlarından \"Peygamber\" lakaplı Rahmi Sönmez'in gerçek belgelere dayanan yaşamöyküsü yazılacakken, kitap tamamlandıktan sonra büyük işadamı Fehmi Gülmez anlatılan hikayede arkadaşının marksçı bir ozan olarak gösterilmesini doğru bulmayarak yaptıkları sözlü anlaşmayı bozuyor. Bunun üzerine aslında bir araştırma şeklinde hazırlanmış olan kitap, roman olarak yayınlanmak üzere bugün okuduğumuz şekline bürünüyor. Lise yıllarımda okuduğum Bir Gün Tek Başına gibi bir lezzet alıyorum bu kitaptan. Kitap uzlaşmaz bir marksçı ozan olarak adlandırılan Rahmi Sönmez ile büyük kapitalist diye tanımlanan Fehmi Gülmez'in hikayesi. Hayata başladıkları yer ve zaman aynı. İlkokuldan liseye kadar aynı sırayı paylaşarak izledikleri yol karşılaştıkları güçlüklere rağmen dostları birbirinden ayırmıyor. Ta ki üniversiteye İktisat Fakültesine gidip orada marksçı ilkeleri kendine ilke edinmiş; Lenin'i, Marks'ı, Troçki'yi yalayıp yutmuş Feride ile tanışana dek. İki arkadaş o gün aynı kıza aşık oluyorlar. İkisi de Feride'ye evlenme teklif etmelerine rağmen Feride, Rahmi Sönmez'e olumlu yanıt veriyor. Feride'nin Rahmi'nin fakir evine taşınmasıyla başlayan süreç kısa bir sürede Feride'nin hamile kalıp hastalanıp çocuğunu doğururken ölmesiyle sonuçlanıyor. Elinde adı Feride konulan minicik bir kız çocuğu ve daha doyulmamış bir aşkın kahramanı Feride'nin anısıyla başbaşa kalıyor Rahmi Sönmez. Arkadaşı Fehmi Gülmez ne kadar yakınlarında bulunmaya çalışsa da yaşam bu iki arkadaşı birbirinden uzağa sürüklüyor. Kitabı okuduktan sonra kim haklı, kim haksız karar veremedim ben. Ama onaylamasam da hiç doğru bulmasam da çok genç yaşta kaybettiği karısının anısını hiç kaybetmeyen, hayatını Feride ile yaşadığı iki buçuk senede hapseden, kilitleyen, yetmiş yaşında ölene kadar ona sadık kalmaya çalışan Rahmi Sönmez'e de günümüz kapitalistlerinden sayılan ama yıllar yılı uzaktan da olsa arkadaşını hep kollayan, gözeten, arkadaşını sevmekten hiç vazgeçmeyen Fehmi Gülmez'e de saygı duydum. Uzun zaman önce kitaplığımda yolculuğunu tamamlamış olan benim yakından tanıklık etmediğim bir zaman diliminde bu üzücü ama dostane öyküye dışarıdan baktım durdum. Yine de tarihin ara yerlerinden birinde kalmasındansa, bir romanın sayfalarında kendine yer bulduğu için Rahmi Sönmez adına sevindim. Fehmi Gülmez sonradan kitabı bastırmaktan vazgeçmiş olsa bile, bir vesile ile Tahsin Yücel'in kalemiyle Rahmi Sönmez'i, kimbilir belki de vazgeçemediği aşkı Feride'yi ölümsüz kılmış. kitap yorumlarınızı severek okudum bunu da bir öncekini de ellerinize sağlık.. Ama Suna Kıraç'ın kitabı kitaplığımda duruyor. Görüp heyecanla alıyorum kitapları, sonra aldığım hızla okuyup bitiremediğim için kitaplar yığılıyor duruyor. Elbet birgün günü gelecektir diye düşünüyorum. Kitaptan konuşmak her zaman büyük keyif diye düşünüyorum. Zira etrafta ne yazık ki fazla da kitaplardan konuşabilecek kimse yok. İyi ki geçen sene bu blogu açmışımda sizlerle tanışmışım.. Sevgiler, keyifli okumalar. Tahsin Yücel'i sevmeyenler değilde pek fazla kitabını okumayanlardanım. Bu çok değerli yazarın hernedense bir tek \"Gökdelen\" okumuşluğum var. Kitap hakkında yazan gezdiğim bloglar beni çok öutlu ediyor, en azından kitap özetleri bile tanıtım açısından çok şey ifade ediyor, seviyorum kısacası. Nazlı Eray zaten fabrika gibi raflardan kitapları hiç inmiyor. Aslında bu kadar faal bir insanın siyasette kalması bence çok iyi olurdu ama o kendini kitaplara yönlendirdi. Onun da kitaplarını fazla okumuşluğum yok, ben bazı yazarların kitaplarını denk gelirse bazı yazarların hiç bir kitabını kaçırmam, Nermin Bezmen gibi örneğin. Aslında çok çeşitli dallarda kitap okurum belirli bir seriye takılmam ama, Nazlı Eray'ın bir kitabı bazen elimde bir hafta sürünür, buna karşın Cumhuriyet serileri ki sayfa adedi çoktur üç günü gecemle birleştiririm. Yada Ergün Poyraz'ın kitaplarını, şimdi diyeceksin belkide \"siyaset kokuyorsun\" galiba! Son okuduğum Mustafa Balbay'ın kitabını ağlayarak bitirdim. Kitap konusunda seçici değilim herkesi herşeyi okurum da bende izleri kalan azdır. Harıl harıl okudum ben kitabımı, yetişeceğim ya Nazlı Eray'a.. ama anlatmadan edemedim bu kitabı, içim acıdı gerçekten Peygamber'e.. Nasıl bir aşktı ki o, yıllar yılı içinde sakladı, besledi, büyüttü. Kitabı okuduktan sonra baktım da internette, sizin ve benim kadar Tahsin Yücel'i sevenler de var, hiç sevmeyenlerde.. Önerilerinize hemen kulak veriyorum, Nazlı Eray'ımın üstüne bir Tahsin Yücel daha gelecek görünüyor. Sevgiler size, bir de kucak kucak sarılmalar. Özlemcim farkına varmadan aynı kitaptan bahsetmişiz bugün, ben de öğleden sonra kavuştum Nazlı Eray'ın anılarına. Ama okumak için elimdeki kitabın bitmesini bekleyeceğim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/01/noksan.html", "text": "Birçoğumuz gibi güzel bir cuma günü geçirdim. Dün öğlen vakitlerinde Selçuk'la birlikte diğer tüm anne-babalar gibi okuldaydım. Kuzey, gerçek anlamda ilk karnesini aldı. 24 kişilik sınıfında karne sırası en son benim oğluma geldi. Baktım sırasında sabırsızlanarak, biraz parmağıyla oynayarak, biraz dudağıyla oynayarak kıpırdanıp duruyor. En sonunda güzel dilekler ve sıcak öpücüklerle öğretmeni karneleri dağıttı. İnsanı içini kıpır kıpır yapan bir mutluluk. Dopdolu. Artık ara ara takılsa da okumayı öğrendi benim güzel oğlum. Elimde kapak resmini görür görmez tanıdığım, birkaç saniyeliğine o sokak arasında gezindiğim fotoğrafıyla Enis Batur'un son kitabı \"Noksan\" var. Enis Batur 'u çok severim. Kitabı elime alır almaz, \"Ne güzel bir isim!\" dedim. Sanki Enis Batur'un bana söyleyecek çok şeyi varmış gibi geliyor. Bu düşüncenin ardından da şu düşünce takip ediyor ben: Paris hakkında ne anlatırsa anlatsın bana \"noksan\" gelecek. Bazen söylediklerini anlamakta zorlansam da yazarın kelime oyunları hoşuma gidiyor. Çoğu zaman yazdıklarını okurken, anlamadığım kelimelerin yerine günlük dilde kullandığım eşdeğer bir kelimeyi koyuyorum. Sonra kilide soktuğum doğru anahtarsa, anahtar kilidin içinde dönmeye başlıyor. Bu kitabı da mektup, günlük niteliğinde denemelerden oluşsa da Enis Batur'u okurken söylediklerini düşünme gereği hissediyorum. Metinlerin her birinde tanımadığım yazarlarla, santçılarla tanışıyorum. Kimisi belleğimde yer ediyor, peşini bırakmıyorum; kimisi de yok olup gidiyor. Kitabın kapak resmi Paris'in bilindik sokaklarından biri. St-Germain-des-Pres bölgesinde bulunan eski moda lambalarıyla küçük sevimli bir meydan. 6. bölgede bulunan bu meydan birçok filme de ev sahipliği yapmış. Yönetmenliğini Martin Scorsese'nin yaptığı, başrollerini Daniel Day-Lewis, Michelle Pfeiffer ve Winona Ryder'ın oynadığı Masumiyet Çağı'nın son sahnesinin çekildiği küçük meydan bu meydan. Filme konu olan kitap, 1920 yılında Edith Wharton tarafından kaleme alınmış ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmış. İşte kitabın üstündeki fotoğrafla karşı karşıya geldiğimde de böyle oldu. Hayal dünyamda yaptığım bir yolculuktan sonra elimde kitapla kendimi kasada buldum. Unutmadan söyleyeyim o zaman, bu meydan aynı zamanda 19. yy sanatçılarından Delacroix'yı da ağırlıyor bir müddet. Meydanın köşesinde bulunan evi şimdi bir müzeye dönüştürülmüş. Yazarımız Enis Batur, bir süreliğini kendini yeni kitabını yazmak için olsa gerek Paris 'e atıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi de, eşiyle birlikte bu meydanda bir daireye yerleşiyorlar Kendi kendine evde sigara içmeme kuralı koyan EB, geceyarısı giyinip kuşanıp günün son sigarasını tüttürmek için sokağa çıkıyor. Place Furstenberg'in göbeğindeki dörtlü lambanın taş gövdesine sırtını dayayarak başlıyor sigarasını tüttürmeye. Diyor ki kitabın bir yerinde yazar, \"Kimse kendisine akıl verilmesini istemez. Oysa önermek, akılsıza akıl vermeye kalkışmak değildir. Akılsız, zaten akıl verilemeyendir. Önermek, akıl edenin akıl etmeyene seslenişi. Akıl etmeyen akıllıysa, \"bunu akıl etmemiştim\" diyecektir.\" sözleriyle kağıda döküyor. Bir de Tanpınar ile ilgili satırları var ki kendisinin ben çok sevdim o satırları. EB bir gece Paris sokaklarında gezinirken bir kitabeviyle karşılaşıyor. Ne güzel bir kitabevi ismi diye düşünüyor görür görmez adını. Kitabevinin ismi \"L'Ecume des Pages\". Anlamı \"Sayfaların Köpüğü\". Ve yazar kitabı vitrinde görür görmez çok mutlu oluyor, onca yeni çıkan kitabın arasından Tanpınar'ın kitabının sıyrılarak vitrinde yerini almasından büyük bir mutluluk duyuyor ve sonra bu mutluluğun peşini bir sızı alıyor. 1959 yılında hayatında sadece bir defa Paris'e gelebilme şansını elde edebilmiş olan bu edebiyat adamımız, Paris'ten döndükten bir müddet sonra İstanbul'da yalnız başına ölüyor. .... ve içimdeki sızının nedeni bellidir diyor Enis Batur, miniğe bir ömür boyu başarılar dilerim, ah! ne güzeldir ilk karnenin heyecanı. Enis Batur'u şaair olarak ben de severim ama daha çok gazete yazılarından takip ederdim. \"kökler korunuyorsa kültür serpilmenin yolunu bulur\" bu sözü de çok sevdim, sanırım bir daha unutmam. Özlemcim geçenlerde geldim sayfana, okudum bu güzel yazını, ama biraz telaşlıydım yorum yazamadan çıktım. Ama hem senin yazdıkların çok güzel, hem de Enis Batur hayranlığım o kadar ileridir ki, iki satır etmeden geçemedim. YKY'nin başından ayrıldığında o kadar üzülmüştüm ki, sanki yayınevi o gün kapanmıştı benim için. Tabi ki şu an o kadar karamsar değilim ama Enis Batur'un etkisini de aramıyor değilim. ÇOk sevdiğim bir sözü vardır Batur'un özellikle bu aralar da sürekli tekrarladığım \"Hafta sonları ekleriyle birlikte 5-6 gazete alıyorum, pek çok insan gibi. Eskiden, bu gazeteleri hızla katetikten sonra siyahlaşan parmaklarım yüzünden, hemen ellerimi yıkardım. Şimdi bu yetmiyor. Gidip bir de başımı yıkıyorum.\" der bir kitabında. Nasıl haklı. Oğlunu tebrik ederim Özlem'cim. Başarıları daim olsun çocuklarımızın. Kitabın kapağı şahane eminim kendis de öyledir. Ne güzeldir anne ve çocuk birlikte yaşanan o karne heyecanı. Böyle başarılarla geçip gider inşallah okul yılları. Çok teşekkür ederim. Harıl harıl hergün kitap okuyoruz oğlanla. Takıldığı yerleri aklına geldiği gibi uyduruyor hemen yanında oturmazsam. Dilerim dilekleriniz gerçek olur da oğlanın daha günlerini hep beraber görürüz. Öncelikle oğluşu kutlamak istiyorum ilk karnesi için, tabii annesi olarak seni de, ne de olsa ilk mürüvvet:) Dilerim daha üst sınıflarda nice başarılarına tanıklık edersiniz gururla. Enis Batur'a gelince, ben de çok severim, bilhassa gezi kitaplarını, çoğu kişiden farklı anlatır o gittiği yerleri. onun yayın yönetmenliği zamanında YKY de ne güzel kitaplar çıkardı, şimdiki yayın politikasına akıl erdiremiyorum. Sayfanda gözüme çarptı okuduğun kitap, kapağı çok hoş, biraz bahsetsene \"Ben Ordayken\" den."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/02/amsterda.html", "text": "Amsterdam hakkında benden de bir şeyler olsun diye bilgisayarın başına oturdum. Ben bu şehirde çok mutlu oldum. Ünlü meydanlarında, ünlü müzelerinde dolaştım, kafelerinde oturdum, avucumda tuttuğum sımsıcak kahveleriyle hem ellerimi ısıttım hem de yüreğimi. Oturun bir kafeye, bırakın kendinizi ve seyre dalın etrafınızı. Havanın soğuğuna karşılık, kuzey insanının gülümseyen yüzü ısıtır sizi... Bu yüzdendir ki bu soğuğa rağmen Amsterdam benim yaşanabilir kentler sıralamamda ön sıralarda yer almaktadır. Bana göre şehir çok büyük olmadıkça, bir şehri tanımanın en güzel yolu yürümektir. Amsterdam da yürüme sevdalıları için güzel bir şehir. Kesinlikle bisiklet cenneti bir şehir. Amsterdam benim için bisiklet demek. Şehrin her tarafı bisiklet kullanıcıları için düzenlenmiş. Trafik ışıkları da bu duruma eşlik ediyorlar. Bu şehirde yapılması gerekenlerin başında bisiklet kiralamak geliyor. Bisiklet çalınmaları çok sık yaşandığı için kiralanan bisikletin aynı zamanda sigortalanması şart. Aksi durumda bir terslikle karşılaştığınızda bisikletin parasını ödemeniz gerekiyor. Doğrusu, işi şansa bırakmamak ve baştan paşa paşa sigorta parasını ödemek. Bisikletimi iki günlük kiraladım, ben ne yapacağım diyorsanız eğer, bu sorunda düşünülmüş. Yaşadık, Düşünebiliyor musunuz, sadece bisiklet var bu park alanında. Tren istasyonunun yakınlarındaki bu park alanına kadar insanlar bisikletleriyle geliyorlar, bisikletlerini buraya park edip trenle işlerine gidiyorlar. Akşam iş dönüşü tekrar buradan bisikletlerini alıp evlerinin yolunu tutuyorlar. Yağmur, kar, çamur farketmiyor, herkes bisiklet üstünde bu şehirde. Alışık olmadığımız bu durum karşısında oldukça şaşırıp bu durumu Amsterdam ile ilgili güzel şeyler hanesine kaydettik. Bu şehirde insanları birileri düşünüyor ve önem veriyor. Hal böyle olunca, sevildiğini hisseden halk mutlu. Gördüğüm kadarıyla gereksiz öfke krizlerine girmiyorlar. Şahsen tanık oldum ve deneyimledim ki gülme kasları kesinlikle çalışıyor. Yıllar sonra gaza gelerek bisiklet sırtına çıkan ben, yolda az kalsın bisiklet kullanan bir kuzey vatandaşının üstüne çıkıyordum ki, bisiklet kullanmakta profesyonelleşmiş orta yaşlı hanım gülümseyen yüzüyle bana biraz daha çalışmamı öğütledi. Bağırmaması enteresan geldi yine bize. Eh ne yapalım dedik, bunu da Amsterdam'daki iyi şeyler hanesine not düştük. Bisikletin dışında, bu kuzey şehrinde ilk kez gördüğüm bir şey daha vardır ki, bu da anlatılmaya değerdir."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/02/apfelwein-klausbir-guzel-restoran.html", "text": "Ben bu gittiğimde Frankfurt'ta yaşayan bir arkadaşımız bizi bu tanıdık mekanların dışına çıkarıp, kapısından girdikten sonra merdivenlerle bodruma indiğiniz hoş bir restoranta götürdü. Kesinlikle şans eseri bulma ihtimalimiz olmayan bir yerdi. Şehrin tam göbeğinde ama gizli bir köşede... Ardına kadar açık kapıdan içeri girdiğinizde sağ duvardan başlayıp göğe yükselmiş elma ağacı karşılıyor sizi. Biz yemeklerimizi yediğimiz için elma şarabı denemeye gittik oraya... İçeride her milletten insan vardı.. Valla ne yalan söyleyeyim burası bana duvarlarında döşeli taşı, üzerinde sıra sıra mumların yandığı masası ve oturulan sediriyle \"beyaz dizi\" romanlarındaki o romantik mekanları çağrıştırdı. Herkes hata yapabilir.)Beyaz dizi romanlarındaki gibi üzerimde beni oldukça fit gösteren kot pantolonum ve ince beyaz kazağım, esas oğlanın üzerinde ise tüm kaslarını ortaya çıkaran yine kot pantolon ve balıkçı kazağı var. Demem o ki ortam romantik. Tabii ki sohbetimize Goethe'de eşlik ediyor bulunduğu yerden. Duvarlar fotoğraflarıyla süslü. Frankfurt, |Bence gecenin prensesi... Elmalı tatlı ve dondurma.. Nefis...."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/02/franfurttan-idsteina.html", "text": "Goethe'nin şehrinde fuarımızı ziyaret edip, girdiğimiz her lokantada ismi Goethe ile anılan bir yemeği midemize indirdik. Frankfurt'un meşhur sosisini biliyorduk da, bu sefer bir de meşhur \"elma şarabını\" yudumladık. Ünlü alışveriş caddesi Zeil'da dolaştık, geçen sene olduğu kadar soğuk olmasa da üşüdük, paltolarımıza sarındık, şans eseri girdiğimiz bir Alman lokantasında karnımızı şinitzelle doyurup yanında soğuk biralar içtik ve Paristen aldığım ve çok severek taktığım beremi Almanya diyarında bırakıp evimize geldik işte. Frankfurt benim için çok sevinerek gidilen bir şehir değildir açıkcası. Yapacak pek bir şey bulamam bu şehirde! Bulunduğum üç Alman şehrinden biridir ama diğerleri daha yeğdir benim için. Her sene gittiğimiz bu şehrin bu sefer yakınlarına uğramak istedik. Frankfurt Merkez Tren istasyonundan direkt trenlerle sanırım yarım saatte ulaşılabilecek bir yer Idstein. Sanırım diyorum çünkü trenle gitmeyi planlamamıza rağmen bir arkadaşımızla yollarda kaybola kaybola gittik biz bu sevimli kasabaya. Bol fotoğraf geliyor şimdi.... Her sene fuar için geldiğim bu şehirde bavulun ağırlığından bıktığımdan, giderken yanıma almadığım profesyonel makinam için biraz içimden, biraz dışımdan söyleniyorum kendime. Sonra etrafın güzelliği sarınca benim de etrafımı en azından küçük dijital makineyi aldığım için kutluyorum kendimi. Eh, cep telefonunun kamerasına da kalabilirdim bu güzel kasabada. Kendime Frankfurt'un güzel yanı da bu masal kasabaya yakın olmakmış diyorum demek. Haince gülümsüyorum.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/02/gunlerden-birgun-ozlem-biner-bir-ucaga.html", "text": "İnsan hep aynı hızla yürüyemiyor önündeki yolu. Bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyor, bazen önündeki yokuşlar dümdüz geliyor gözüne, bazen de dümdüz yollar engebe. Zaman da böyle akıp gidiyor işte. Elinde olmadan sorguluyor insan kendini ya da gün geliyor ipin ucunu koyverip bırakıyor. Doğru ya da yanlış yok bu hallerde diye düşünüyorum. Bazen içimde bir enerji ne yapacağımı bilemediğim, bazen de sessizlikten yüreğimin sesini taa beynimde duyduğum sakin günler. Bu aralar bilgisayarımın klavyesinden çok elimde kağıdım kalemim. Parmaklarımın arasında kalemimin kağıda sürtünürken çıkardığı güzel ses. Sessizlikte güzel bir melodi. Nedense düştü yine sakin ruh halimin içine. Bugünlerde sakin olduğum için mi aklımda, yoksa aklıma düştüğü için mi sakinim bilinmez. Neyse ne değil mi madem ki anlatılmak ister kendisi, bana da bir yerlerden başlamak düşer. Ah bu yazı bir bilseniz kaç defa okundu, kaç defa yayınlanmakla yayınlanmamak arası gitti geldi. Olan oldu bir kere, pek gezi yazısı gibi olmadı, olamadı. Bende aklıma düştüğünde minnet hissi uyandıran bu şehir, klavyemin tuşlarından da pek bir romantik döküldü macera kitabımın sayfalarına. Kuzeye, Amsterdam'a vurduk kendimizi işte böyle bir ruh haliyle... Yalnız kalmak istedik, oğlumuzun hasreti burnumuzun ucunda da olsa yalnız olmak, ikimiz olmak ne güzeldi! Sen ne güzel bir şehirdin be Amsterdam. Hatırlıyorum da Corendon Havayollarıyla gitmiştik. Son anda Amsterdam uçağında bir sorun olmasına rağmen biz yılmamış, Eindhoven uçağına atmıştık kendimizi. PSV Eindhoven takımının ev sahibini de görmek gerekiyordu zaten değil mi? Bir otobüse bindiğimizi, şehrin içinden Amsterdam'a doğru yola koyulduğumuzu hatırlıyorum. Amsterdam'a gelir gelmez hemen oteli aramaya başladık. Elimizdeki bavulu sürükleye sürükleye ilerliyoruz. Şehri tanımasak da elimizde oteli kolaylıkla bulmamızı sağlayacak büyük bir parkın adı var. Nereden çıktı bu yağmur şimdi? Öyle böyle değil ama! Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur. Sırılsıklam olmuş bir vaziyette dükkan sahiplerinden birine \"Vondelpark nerede?\" diye soruyoruz. Adam saçımızdan yüzümüze doğru süzülen sulara bakıp, \"bu yağmurda ne yapacaksınız Vondelpark'ta?\" diye soruyor. Otelimizin Vondelpark'ın yanında olduğunu anlattıktan sonra tarifi alıp, ilerleyerek buluyoruz yolumuzu. Yollar sen nasıl hissediyorsan öyle görünüyor gözüne. Benim o günkü yollarım hep yağmurlu, hafif esintili ve puslu. Havada hafif hüzünle karışık bir huzur esintisi. Park Otelde kalmıştık ilk gidişimizde Amsterdam'da. Otelin iki bölümden oluştuğunu gittiğimizde öğrenmiştik. Bizim konakladığımız oda da otelin yeni yapılanmış kısmındaydı. Bana Amsterdam'ı hissettiren hiçbir doku yoktu odada. Küçük, kişiliksiz bir yerdi. Otelin karşısında ünlü Singelgracht Kanalı üzerinde gezi tekneleriyle, akıp durmaktaydı zamana aldırmadan. İçinden nehir geçen şehirleri çok sevdiğimi söylemiş miydim daha önce? Kabul ediyorum Amtel nehrinin sularıyla beslenen kanallar bu sular ama olsun. Bugün o gün düşleyemediğim bir yerdeyim. İçinde yapma lagünlerin olduğu, evlerin etrafını dolaşan minik su yollarının olduğu bir yerde yaşıyorum. Elime kahve kupamı aldığımda su karşımda akıp gidiyor. Yağmurların suyun üstünde yarattığı küçük oyunları yüzümde kocaman bir gülümseme ile şükrederek seyredebiliyorum. Amsterdam 12. yy da Amstel Nehri kenarında kurulmuş bir balıkçı kasabası. Şirin mi şirin, güzel mi güzel. Birbirine yapışık, yan yana sıralanmış değişik mimari tarzdaki, dar cepheli evleriyle içinde masal kahramanlarının yaşadığı efsunlu bir şehir. Şehrin puslu, karanlık havası, esen sert rüzgarlarına rağmen çok pozitif bir enerji var üstünde. Amsterdam harika bir şehir, kendine has bir ruhu var, daha uzun yaşabilmek isterdim ben de. tekne evlere bayılmıştım örneğin, ki çok sayıda kişinin böyle yaşadığını biliyorum. düşünsenize tekneden inip bisikletle işe gidiyorsunuz, var yani böyle bir yaşam da mümkün. Yıllar önce Amsterdam'a gitmiş ve o küçük şehri çok beğenmiştim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/02/mavi-orman-defne-suman.html", "text": "Bugünlerde çok mutluyum. Hayır, belirli bir sebebi yok mutlu olmamın. Huzur doluyum sadece. Tarifsiz bir huzur. Hafif korkuyla karışık, yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı bir huzur. Belki gülmek bu kadar ayıp karşılanmasa toplum olarak daha mutlu insanlar oluruz. Mutlu olmak için insanın çok şeye ihtiyacı yok biliyorum. Önemli olan kişinin mutlu olmaya baş koyması. Defne Suman yazıları insanın kalbine dokunuyor. Defne Suman ve Mavi Orman okunacaklar arasında öne çıkıyor. Nasıl huzur bulmayayım ben şimdi? Etrafımda sevdiklerim bu aralar. Kalbim sevinçten pır pır. Defne Suman ile ilk kez Atlas Dergisinde yayınlanan \"yoga yolu\" yazısıyla tanıştım. İlk anda gönlüm ısındı kendisine. Sonra internette bloguyla karşılaştım. Ne güzel yazılar yazan bir kadındı o öyle. Bana dürüst geldi her şeyden önce, ağzım hayretten bir karış açık nasıl kendiyle böyle yüzleşebildiğini anlamaya çalıştım. Tabii aval aval kendi içime bakmaya çalışarak. Sonra ben yazdıklarını keyifle okuyup, yeni yazacaklarını merakla beklerken blogundan kitabım çıkıyor müjdesini verdi Defne Suman. Nasıl sevindim, nasıl merak ettim. Bugünlerde bitirdim \"Mavi Orman\"ı. Çok severek okudum. Mavi Orman benim başucu kitaplarımdan biri olacak. Defne Suman kendisinin de söylediği gibi hayatının son yedi yılını tüm kalbiyle bağlandığı yoga ile geçirmiş ve bunları da çok güzel anlatmış. Yoga yapmıyor olsanız bile, yaşadıkları bizim yaşadıklarımızdan farklı değil. Yani demek istediğim insanın isterse, ararsa Defne Suman'ın satırları arasında kendinden çok şey bulabileceği. Ben hayatımın ilk uzun yolculuğunu eşimle beraber Tayland'a yapmıştım. \"Paris, Paris!\" diye inim inim inlerken, bir de baktım Paris'e gideceğimiz paranın neredeyse yarısıyla Tayland'a gidebiliyoruz. Sonra ver elini Tayland. Avrupa sınırlarında gezeceğini zanneden koca, buldu kendini Uzakdoğu'da. Biz nasıl mutluyuz ve kendimizle nasıl gurur duyuyoruz bunu söylemem lazım ama. Düşünsenize taaa İstanbul'dan kalkıp çekik gözlülerin diyarına gelmişiz. Biz böyle gerim gerim gerinirken Bangkok'un \"eski şehir\" diye adlandırılan bir yerinde, bir de baktık bir başına sırt çantalı zayıf bir kızcağız. Bize yakın bir diyardan Yunanistan'dan sırt çantasını asmış sırtına, vurmuş kendini yollara. Burası hikayenin, bizim bütün havamızın balon gibi söndüğü kısmı. Yollarda olmak güzeldir de, tek başına kendini yollara vurmak cesaret ister. O da her adem kızıyla, her adem oğlunda olmaz işte. Defne Suman da cesur bir insan. Yolu yıllar önce Tayland'a düştükten ve yoga ile tanıştıktan sonra, çoğu insanın yapamayacağı bir cesaretle yolunu değiştiriyor ve kendine yoga ile yaşayabileceği yeni bir rota çiziyor. Bize de bu yolda yaşadıklarını, bazen mutluluklarını, bazen umutsuzluklarını, yogasını bazen Portland'dan bazen Avrupa'nın yoga ile çevrili başka şehirlerinden, mutlaka ama mutlaka kahve kokusu ve I-Pod'undan dışarı sızan şarkılarıyla beraber anlatıyor. Arada yolu ayrı kalamadığı memleketine düşüyor. O zamanda simit kokuları ve martı sesleri eşlik ediyor yazdıklarına. Sevdim demiştim değil mi kitabı? Bir daha söylemek istiyorum ama: Çok sevdim. Evet... Dediğin gibi Defne... Baba dediğin şey gerçekten kırılgandır. İnsanın üzülmesin diye onu hep kandırası gelir. Size bir şey diyeyim mi? Kitaptan yayılan tüm o kahve ve simit kokularından öte, ben çok uzun zamandır unuttuğum ve özlediğim babamın kokusunu buldum satırların arasında. Çok haklısın.. Anlattığım gibi aynı durum bende de mevcut. Mutlu, aslında çokça huzurlu olduğum için endişe duyuyorum. Bende senin gibi düşünüyorum. Yok diyorum kuşkucu beynin üretiyor bu safsataları.. Güzel düşün, güzel yaşa diyorum ama o oturmuş kalıpları kırmak ne zor değil mi? Biz yine de mutlu olmaya devam edelim, herkese de dileyelim. Tam iç sesim kafamdaki baloncuk gibi bir post olmuş, öyle huzurluyum öyle mutluyum ki bu ara, korkuyorum yok böyle gitmez altından ne çıkacak diye belki de hergün kötüyü çağırıyorum, kalıplaşmış öğretiler değil mi sizce de bu korkularımız. ben babamı kaybedeli 2 sene oldu, ve son satırlara geldiğimde acaba dedim ben de babamın kokusunu alırmıyım, öyle özledim ki.. kitabı muhakkak alacağım.. Blogun adresi son yıllarda değişti. http://www. defnesumanblogs. com oldu."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/05/bar-pinotxo.html", "text": "''La Baqueria\"dayım. Barselona'nın La Ramblas caddesi üstündeki meşhur pazarında. Açık olmasına bu saatte imkan vermediğim, pazarın hemen sağ tarafındaki köşede yıllarını doldurmuş küçük bara ulaştım sonunda. O kalabalık köşenin etrafını çevreleyen insanların yemeklerini bitirip kalkmasını ve en azından iki taburelik yer bulabilmeyi umuyor ve bekliyorum. Ben mutluyum ama içimde hafif bir korku. Sadece ben burada yemek yemek istiyorum dediğim için sevgili kocam da sıra bekliyor benimle. Normal şartlar altında sadece yemek yemek adına sıra beklemekten nefret ettiğini biliyorum. İstanbul'da olsa asla. Sesini çıkarmıyor. Pinotxo Bar ve sahibi Juanito Bayen Barselona'nın çoktan simgesi olmuş. Burası Pinotxo Bar ve barın arkasında neredeyse Barselona'nın sembolü olmuş, boynunda papyonuyla Juanito Bayen. Yol arkadaşım sonunda barın müthiş sahibiyle göz teması kurmayı başarıyor. Juan parmaklarıyla iki işareti yaparak, iki kişilik yer mi diye soruyor bize. Heyecanla evet diyoruz. Pazarın bu kapıya yakın köşesinde bizim gibi ayakta bekleyen başkaları da var. Orada hemencecik Bar Pinotxo kardeşliğini başlatıyoruz. Juan, bekleyenlerin eline ya bir bardak şarap ya cava ya da bira sıkıştırıveriyor hemen. Biz oturacak iki sandalye bulamazken yan yana oturmuş altı Japonun hem güle oynaya yemeklerini yemesini seyrediyoruz hem de nasıl altı kişilik yer bulabildiklerini tartışıp, gülüşüyoruz. Japonların kalkmaya hiç niyeti yok. Yedikçe yiyor, içtikçe içiyor, Juanito Bayen ile iki tarafında bir şey anlamadığı aşikar kısa konuşmalar yapıp kahkahayı basıyorlar. Neyseki Japon kafilenin hemen yanındaki Avrupalı bir çift kalkıyor ve biz onların boşalttığı yüksek tabureleri dolduruveriyoruz. Bizim oturmamızdan az sonra Japon kafilenin ödediği 300 Euro civarındaki hesabı görünce biraz endişelensek de Japonlar burada olmaktan, barın sahibiyle tanışmış olmaktan ve bu hesabı ödemekten çok keyif alıyorlar. Yine ortalığı çınlatan bir grup kahkahası ile kalkıyorlar. Merak etmeyin boşalttıkları tabureler daha onlar kalkmadan yeni sahiplerini buluyor. Köşe başındaki küçücük açık tezgah neredeyse pazarın en popüler mekanı. Bu meşhur mekanı Barselona'ya geldiğim ilk gün pazara uğramama rağmen görememiştim. Aradığım yerin ufak bir restoran olduğunu düşünüyordum. Bulduğum yer beni bir hayli şaşkınlığa uğrattı. Burası sanki akşam kapanış saati geldiğinde katlayıp cebine koyup evine taşıyabileceğin kadar küçük bir yer. Tezgahın arkasında hummalı bir çalışma ortamı. Sirkülasyon çok hızlı. Elinize tutuşturdukları herhangi bir menü yok. Barın sahibi Juanito'nun ellerine teslim ediyorsunuz kendinizi ya da yan taburede oturanın tabağını gösterip ben bunu istiyorum diyorsunuz. Tezgahın arkasında insanlar güleryüzlü. Boşalan tabakların yerine hemen bir yenisi geliyor. Deniz ürünlerini zaten çok seven benim için Barselona bir cennet. Arkama yaslanıp tam anlamıyla keyif yapacağım diyeceğim amma velakin tahmin edersiniz ki taburenin arkası yok. |Et, patates ve bezelyeden oluşan buranın meşhur bir yemeğiymiş. Tadında hafif bir is tadı var. Barbekü et tadında, lezzetli! |Açıklamaya ne hacet:)) Benim için tek kelime: Nefis!!!! İ ki elimi kullanarak yedikten sonra zeytinyağı ve tuzdan oluşan sosuna da ekmek bandırdım. pek severim Barcelona'yi super de bir hikayem var ya neyse burada anlatilmaz:) Minicik patikalarinda kaybolur insan hemde insan kalabaligindan kacar. beste nedense kendi hesabimla yorum yazamiyorum! las ramblas hayatımda ilk defa cebimdeki bütün öğrenci harçlığını harcadığım yerdir 🙂 daha önce hiiç sıfırı görmemiştim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/05/barselona-gezimizden-bize-kalanlar-ilk_18.html", "text": "Barselona için sabahın çok erken bir saatinde ayaktayım. Rutin günlerinde yataktan kalkmakta zorlanan bu gezgin kişilik, sabahın beşinde bir kuş gibi havalanıyor yataktan. Akşamdan gelişi güzel hazırlanmış bavul sokak kapısının önünde. Üstüme bir şeyler geçirdiğim gibi atıyorum kendimi arabanın içine. Bu benim için yaza hızlı bir giriş, bir başlangıç. Bu sene görmediğim şehirlere doğru kanat çırpmak istiyorum. Görmediğim sokakları göreceğim, şehrin beni şaşırtmasına izin vereceğim. Birkaç sene önce yaşadığım bir Madrid maceram olmuştu; güzel, sıcak bir hava beklerken soğuktan iliklerime kadar donmuş, valizimizde bulunan tüm kıyafetleri üst üste giyerek bir soğana dönmüştüm. Şimdi İstanbul'da üşüyen bünyemi, Katalan ülkesine teslim etmenin vakti. Saat 05.15 civarında Boğaz Köprüsünün üstünden camlarımızı aralayıp boğaz havasını içimize çekerek ilerliyoruz. 05.30 olduğunda İstanbul Atatürk Havalimanı önündeki trafiğin içindeyiz. \"Yok artık!\" desek de, trafiğin açılmasını bir müddet bekledikten sonra havalimanının içine adımımızı atıyoruz. Benim için eğlence başladı. İstese Alain de Botton havaalanında biraz daha konaklayarak on kitap daha çıkarabilir. Günlerden Pazartesi! Havaalanının içi kalabalık geliyor gözüme. Pazartesi rutini mi acaba diye düşünüyorum. Yanımdan sırtına asılı ufak çantası ve omuzlarından çapraz askı ile geçirilmiş tenis raketiyle genç bir kız geçiyor. Belli ki tenis hayatının merkezinde. Benim tenis raketi uzunca bir müddet arabanın bagajında gezdikten sonra şimdi ayakkabı dolabının arkasında dinleniyor. Biliyorum ki ülkeler arası bir yolculuk yapma şansına hiç sahip olamayacak. 3 saat 10 dakikalık bir yolculuk beni bekliyor. Uçağımız gecikmesiz kalkıyor. Uzun zamandır denk gelmediğim kadar iyi bir uçağa denk geldiğimiz için seviniyorum. Uçağın burnuna yakın bir yerde oturduğumuz için buram buram kahvaltı kokuları genzimi dolduruyor. Böyle küçük ve kapalı alanlarda sayıca hayli fazla yumurtanın pişme kokusuna tahammülüm olmadığı ve yumurtayı tamamlayan ek yemeğin haşlanmış tavuk sosisi olmasından dolayı kahvaltı teklifini reddedip, kahvemi alarak önümde duran küçük ekrandan filmimi seçerek, dış dünyadan gelen yemek kokularına burnumu tıkayıp başka bir yerlere yolculuk etmeye çalışıyorum. Ne zamandır seyretmeyi planladığım ama bir türlü denk düşüremedim film karşıma geliyor. \"Never Let Me Go\" Hüzünlü bir film. Yolda olmamın verdiği sevinçle filmin hissettirdikleri örtüşmüyor. Gördüğüm ilk tapas barda değilse de, zannederim ikincisinde dayanamayıp oturuyorum. Otelin kapısındayız işte. Merak edenlere bir tık uzaklıkta. Kapı, kalın kumaştan dokuma perdelerle kaplanmış yüksek duvarların tam karşısında duruyor. Bizi görür görmez otomatik olarak iki yana açılması gereken kapı açılmıyor. Haydaaaa!! Nihayet duvarın yanında ''bas ve bekle!!'' yazan zili görüyoruz. Basıp, bekliyoruz. Sonunda diyafondan bir ses geliyor ve kapı nihayet iki yana uzanıyor. İçerdeyiz, yaşasın! Nafile bir resepsiyon ve lobi arayışından sonra giriş katında lobi olmadığını anlayıp 1. kata çıkıyoruz. Otele girişimizi yaptırıp, 4. kattaki odamıza ilerliyoruz. Otelden ayrıldığımız dakikaya kadar da bir daha herhangi bir görevli ile karşılaşmıyoruz. Otel açısından güzel bir yöntem çünkü resepsiyonla bir bağlantı olmadığı için odadaki eksikleri bile isteyemiyorsunuz. Odamızı genel olarak beğensek de, konakladığımız günler sonunda otelin bir yıldızını söküp atıyoruz. Casa Battlo konusunda o kadar haklısın ki, daha görmeden bile hayranlıktan nutkumun tutulacağını hissediyorum. Zerencim, yolun açık olsun:)))Şimdi ben böyle sallana sallana yazarken sana nasıl tavsiye vereceğim ki? Arkası yarın gibi benim geziler. Gezdiğim günlerle eşzamanlı düşünüyorum. Biz Katalunya Meydanından tur otobüsüne bindik. Bana çok anlamlı geldi çünkü şehir büyük ve genel olarak tanımak için kolay bir tercih oldu. İki hat var. Biri sarı diğeri yeşil. Biletle iki turda da seyahat edebiliyorsun. Gaudi'nin bütün yapıtlarını görebiliyorsun. Uzun sürüyor. Günlük 23 Euro. İki günlük 30 euro. Biz bir günlük aldık ama iki gün de alabilirmişiz diye düşündük. Ama diğer hatta da geçip eşim çok gitmek istediği için Barselona futbol takımının stadını gezdi. Mesela gittiğimiz gün sagrada familia da indik ama giremedik. Çok kalabalıktı. Sonra ki gün gelip girdik. İçindeki tadilat bitmiş gibi:))) yukarı çıkmak istiyorsan mutlaka girişte asansör bileti al. Ben asansör kalabalık olur çok sıra bekleriz diye düşündüm. Merdivenle çıkarız dedim. Ama merdivenle çıkış yasaktı ve asansörde sıra yoktu: Pazarı gezmeyi unutma. La ramblas üstündeki kapıdan girdiğinde sağda meşhur tapas barı var."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/05/barselonada-ikinci-gun.html", "text": "Kahvem keyif vermiyor. Günün sakinliğinde kendimi ve şehri dinlemekten vazgeçiyorum. Ateşli sokaklara inmeye karar veriyorum. Güzel bir kahvaltı yapmayı teklif ediyorum. Kurduğum hayallerin eşliğinde yürüyorum. Kafamın içinde fonda devamlı bir müzik. Elbette gitar başrolde. Kırmızı fırfırlı etekli kadınlar... İspanyol kadınlarını her zaman beğenmişimdir ben. Tabii benim için İspanyol kadınları Penelope Cruz demektir. Her tarafı ağaçlarla bezenmiş Barselona sokaklarında, ben de Penelope Cruz edalarında dolaştım durdum. Saçlarımı kafamın tepesinde hiç toplamamaya çaba gösterdim. Baharın etrafı kuşatan yemyeşil ağaçların üstümde bıraktığı huzur duygusuyla ve cava'nın verdiği hafif coşkuyla önüme gelen tüm tapasları mideme indirdim. İtiraf ediyorum, herhangi bir vicdan azabı da çekmedim. Buraya gelmeden önce sessiz, sakin gecelerimden birinde Vicky-Cristina-Barselona'yı izledim tekrar. Şimdi Woody Allen'ın gözünden izlediğim Barselona'dan izler yakalamaya çalışsam da, şehir o kadar kalabalık ki koca puntolarla bana özel işaretler bırakılmış olsa bile görebilmem mümkün değil. İstesem de Scarlett Johansson ile canlanan Cristina'nın objektifinden gördüğüm Barselona'yı bulma şansım yok. Zaten buna ihtiyaç da yok. Bence herkes kendi Barselona tarihini yazabilir. Hemfikir olmamız gereken bir nokta var ki o da bu şehrin Anton Gaudi'nin şehri olduğunu kabul etmek! Uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapmaya karar veriyoruz. Şehri, şehir turu yapan otobüslerin izinde takip edeceğiz. Plaça de Catalunya'da sıralanmış turist kalabalığının içinde bir müddet dolaştıktan sonra hangi tura bineceğimize karar vermeye çalışıyoruz. Önünde uzun bir kuyruk olan sırada beklemektense diğer tura binmeye karar veriyoruz. Kolay karar! Şanslıyız. Sıranın en önündeyiz. Otobüse biner binmez biletlerimizi alıp üst kata çıkıp en ön sıraya oturuyoruz. Kulaklıklarımız kulağımızda. Böylece gezdiğimiz yerler hakkında bilgi alabileceğiz. Bazı yerler beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanların limanda akın akın gittiği yerin bir alışveriş kompleksi olduğunu öğreniyorum. Otobüs koca binanın önünden geçip sonra tekrar geriye dönüyor. İçinde sinemalar, kafeler, restaurantlar ve alışveriş yapmak için mağazalar bulunan bir yere gitmeyi hangi gezgin ister ki diye düşünüyorum. Hey!!!! İnsanlar buraya Gaudi'yi tanımaya, tapas barlarında oturup yemek yemeğe, sarhoş olmaya geldi. Meşhur akvaryum da benim listemde yok. Uzun bir gezinin ardından Sagrada Familia'da otobüsten iniyoruz. Dışından etrafını dolaşıp bir fikir sahibi olmaya çalışıyorum. Kiliseyi uzaktan seyredilmek için altına sığınabileceğimiz bir gölge, ayaklarımızı uzatabileceğimiz fazladan bir sandalye ve içecek bir şeyler arıyoruz. En doğru köşeyi Starbucks kapmış gibi gözüküyor. Şimdi Starbucks nereden çıktı değil mi? Burada nedense her köşe başında bir Starbucks var. Ooooh! Gel keyfim gel. Kilise buradan, gözlerimle ona dokunduğum yerden çok karışık geliyor gözüme. Büyüklüğünü, heybetini tartışmaya gerek yok. Bulunduğum noktadan bellerinden kemerle kilisenin tepesinden sallanan kırmızı formalı insanların kilisenin dışında yapım çalışmaları yaptığını görüyorum. İşte burada, Sagrada Familia'nın tam karşısında Starbucks da oturmuş, Gaudi'nin \"bitmeyen kutsal aile\"sinin hala süren yapımına tanıklık ediyorum. Bugün içeri girmeyeceğiz çünkü kiliseye giriş kuyruğu çok uzun. İçeceklerimizi bitirip biraz dinlendikten sonra tekrar otobüse binerek bu sefer Gaudi'nin bir başka eseri Park Güell'de inip parka ulaşmak için yokuşa doğru tırmanmaya başlıyoruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/05/park-gue.html", "text": "Antoni Gaudi tarafından tasarlanmış, yapımına 1904 yılında başlanmış ve 10 sene sonra 1914 yılında bitirilmiş Park Güell'e doğru yürüyoruz. Bizim otobüsten indiğimiz noktadan parka ulaşmak için yürüdüğümüz yolda turistik her çekim noktasında olduğu gibi bolca hediyelik eşya satan dükkan var. Bu sokağı dik kesen dar sokakların iki tarafı yine ağaçlandırılmış. Bu park,1923 yılında şehir halkının ziyaretine açılmış. Eusebi Güell adında Barselona'nın üst tabakasından bir işadamı yıllar önce bu araziyi satın aldığında, bu alanın tasarımını ünlü mimar Antoni Gaudi'ye vermiş. Güell'in düşü, Barselona'nın biraz dışındaki bu alanda Barselona şehrini ve denizi kuşbakışı gören bu yerde, üst tabakadan sayılan Barselonalı zenginlerin de birer evinin bulunacağı izole, elit ve büyülü bir dünya yaratmakmış. Lakin bu isteğini hayata geçirememiş. Bugün Güell ailesinin başarısız kabul edilen bu hayali, biz avam halka masalsı bir parkta soluklanma imkanı sunuyor. Altmış konut yapılması planlanan parkta sadece üç konut bulunmakta. Bunlardan bir tanesi Gaudi'nin 1906'dan 1926'da ölümüne kadar yaşadığı ev. Park Güell, masalları seven, çocukluğunda kitaplarda tanıştığı kahramanları bugün hala kalbinde yaşatan herkesin uğraması gereken insanın damağında nefis tatlar bırakan bir mekan. Anlamlı geliyor söyledikleri. Bugün İstanbul'da denize bile giremiyoruz artık. Parkın etrafını çepeçevre saran boyumun neredeyse iki katı yükseklikteki taş duvarlara elimi sürterek yürüyorum. Taş duvarın üstündeki mozaikten yapılma diğer bir katı gözlerimle izleyerek yoluma devam ederken renkler birbirini kovalıyor. Bir kahverengi, bir beyaz... Düz ilerleyen sıranın ortasında bir tepe üstünde mozaikten \"park\" yazısı, sonra onu takiben bir sıra daha ve ardından yine bir tepenin üstünde \"Güell\" yazısı. Güell ailesi, 60 konutluk bir kompleks yaratmada başarılı olamasa da,\"Güell\" adını ölümsüzleştirmiş. Parkın kapısından içeri girdiğim ilk an kendimi ormana bırakılmış \"Hansel ve Gretel\" gibi hissediyorum. Hemen sağ tarafımdaki ev de kötü kalpli cadının kek, çikolata ve pastadan yapılmış evi olmalı. İki yana ayrılmış, ortada birbiriyle birleşen merdivenlerin birbirlerine kavuşmasının hemen öncesinde beyaz mozaiklerin içinde turkuaz, mavi, kobalt ve sarı küçük mozaik taşlarıyla yapılmış bir kertenkele aralık ağzından altındaki yeşil boşluğa cılız bir su akıtıyor. Kertenkele ile birlikte fotoğraf çektirenlerden dolayı etrafı bir hayli kalabalık. İsterdim ki benim de kertenkele ile bir fotoğrafım olsun ama ne mümkün. Öncelik çocukların ve hamilelerin! Merdivenlerden yukarı çıktığınızda sağ tarafınızda 86 tane olduğu söylenen sütunlardan oluşan bir alan karşılıyor sizi. Yine beyaz mozaiklerden yapılma, mantara benzeyen bir tavan. Boşluklardan bazılarını yıldız şeklinde mavi, yeşil yıldız şeklinde mozaikler süslüyor. Fotoğraflarda sıkça denk geldiğimiz mozaik banklar bu tavanın üstünde bulunuyor. Bir başka deyişle, bu koloniel sütunlar bankların olduğu o açık alanı ayakta tutuyor. Yukarı, bankların olduğu alana çıkıyorum. Kıvrılarak, kesintisiz bir şekilde uzayıp giden bankların oluşturduğu alanın ortası kum döşeli bir zemin. Bankların üzerinde oturmak ne mümkün; zira yer, gök insan. Park Güell'de iki insanın sevgilisiyle yaşayabileceği ıssız, romantik bir anı ancak bir yönetmenin kamerasından evdeki koltuğumuzda oturup televizyondan seyredebiliriz. Açıkça söylemek gerekirse gözünüzde, gönlünüzde en tepelere yerleştirdiğiniz sevgiliniz bu banklarda bir popoluk yeri bile zor bulabilir size. Çok kalabalık. Buranın çok popüler olduğunu biliyorum fakat yine de bu insan seli canımı sıkıyor. Gaudi'nin parkında biraz sessizlik, biraz da mahrumiyet istiyorum kendime. Naylon bantla kapatılmış bantlı bir alanın fotoğrafını çekiyorum. Restorasyon sebebiyle değil de insanlara bankları görmek için fırsat yaratmak sebebiyle özellikle kapatılmış olabileceği daha makul geliyor gözüme. Bankların arkası Barselona, üst tarafı sınırsız özgürlük ve huzur duygusu veren orman. Ormanın önünde size giriş izni veren asker gibi sıralanmış palmiyeler. Ne çok palmiye var bu şehirde! Gaudi'nin evi pembe biliyor musunuz? Yeşil renkli panjurları var. Pencerelerin üstündeki duvarlarda bana Dali'nin bıyıklarını anımsatan kırmızı süslemeler. Dış kapının önünde bir camekan. İçeri girmek istemiyorum. Gaudi'nin burada yaşadığını biliyorum ama yaşlılığının son zamanlarında bu evden daha çok ömrünü verdiği Sagrada Familia'nın altında bir odada başını yastığa koyduğu söylentisi bana daha büyülü geliyor. O büyüyü bozmak istemiyorum. Büyücüler şatolarda yaşamalı, evlerde değil! Park Guell'deki evleri nasıl da aynı gözden görmüşüz Özlemcim:) Ece'ye kaç kez \"ya bu evler sanki Hansel ve Gratel'in karşılaştıkları pastadan evler gibi değil mi, yanlarına gidip ısırmak istiyorum bir köşesinden\" dediğimi hatırlamıyorum:) hala bile baktıkça bu hissi yaratıyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/06/casa-batllo-ve-gaudi.html", "text": "Barselona'dan döndüğüm günden beri, yeni bir yere gitmeye dair hayallere dalmamı gerektirecek kadar uzun bir zaman geçmemesine rağmen, hala benim Barselona'mla ilgili yazmak istediklerimi tamamlayamadım. Bu durum, Katalan şehrinin bana verdiği rehavet duygusundan mı, yoksa İstanbul'a gelir gelmez, ister istemez hemen içine düştüğüm kargaşadan mı bilinmez, bir türlü son noktayı koyamadım yazacaklarıma. Hiç hesapta olmamasına rağmen önümüzdeki hafta sonu burada olmayacağım. Şans yine yüzüme güldü ve Barselona'da yaşadığım güzel günler gezi defterimde tam anlamıyla yerlerini bulmadan, bu güzel hayat başka bir şehirde bulunma şansı çıkardı karşıma. Oğlumun karnesiyle beraber bana da bir karne hediyesi geldi. Gerçi bende yoğun okul programıyla, iş programını birlikte başarılı bir şekilde geçirdiğimden dolayı, en az oğlum kadar haketmiştim bu hediyeyi. Şimdi mükafatımın keyfini doyasıya çıkarma vakti gelmiş, çatmıştır. Umarım gideceğim bu başka şehirde de beni güneşli sabahlar karşılar. Amma velakin gitmeden önce Barselona ile ilgili yazacaklarımı da toparlamak isterim ki, geldiğimde yeni dünyalardan bahsedebileyim. Barselona'nın Gaudi'nin şehri olduğunu bu şehre ayak basmadan önce çok kişiden duymuş olmama rağmen, nihai karar için bu şehre gitmem şarttı. İyi ya da kötü kendi kararımı kendim vermeliydim. Bu hayat dolu şehirle tanışmak için fazlasıyla geç kalmıştım bile. Gel gör ki, gezi defterimde yer almış notlarıma baktığımda, Barselona'dan önce korkunç bir tur şirketiyle gitmiş olduğum Madrid'in tadı damağımda kaldığından, bir hayli beklemek zorunda kaldım. -Olsun, dedim gittiğimde de. Kısmet bugüneymiş. Evet! Bu şehir Gaudi'nin Şehri. Tüm hayatını, ruhuyla bağlandığı bu şehre adamış bu insanın bu şehre verdiklerinin yanında \"Gaudi'nin Şehri\" tamlamasını sonuna kadar hakettiğini düşünüyorum. Ben Gaudi'nin bu şehre bıraktığı her bir esere ne yazık ki tek tek tanıklık edemedim. Elimdeki zamanı ne kadar dolu dolu kullanmaya çalışsamda, yine galip geldi zaman. Neyse ki göremediğim bu yerler, okumaktan müthiş keyif aldığım bir arkadaşımın yüreğinden dökülen büyülü sözcüklerle bana rehberlik etti. Gitmiş, gezmiş, görmüş kadar oldum. Casa Batllo'dan bahsetmek istiyorum. Gözlerimi kapayıp, Barselona'yı düşündüğümde Passeig de Gracia'daki bu ev gözlerimin önüne geliyor. Sagra da Familia'nın yüksek kulelerini, Harry Potter'da Yüksek Büyücülük Okuluna, o olmazsa Yüzüklerin Efendisi'nde Sauron'un büyülerini yaptığı şatosuna benzettim. Hala süren hummalı çalışmalara yakından tanıklık ettim, Kilisenin içindeki çalışmaların çok hafiflediğine kanaat getirdim, asansör bileti almadığımdan en tepeye kadar çıkamadım. En alt kata indiğimde, kilisenin yapımıyla ilgili maketleri, Gaudi'nin yıllar süren çalışmalarını gördüm, hayranlık duydum, inanmakta zorlandım. Bir ömrün, bugün \"Bitmeyen Kilise\" olarak adlandırılan bu kiliseye adanarak sonlandırıldığını gördüm; fakat ben burayı sevmedim. Belki heybeti ve ihtişamı korkuttu beni. Sessiz, yavaş ve dikkatli. Adım, adım ilerliyorum. Batllo ailesine ev sahipliği yapmış bu evde yıllar önce gürültüyle birbirine karışan tozlu sesleri saklandıkları yeden çıkarıp, duymaya çalışıyorum. Garip belki ama Senyör Batllo'nun tutkulu bir aşık olacağını düşünüyorum. Çılgın, laf dinlemez... Bir dalga gibi sahile vurup duran bu evde, çılgın bir dalganın üstündeyim. Köşesiz, kıvrımlı; kırmızı etekli, siyah uzun saçlı, ateşli bir İspanyol kadın gibi. Sagra da Familia'nın üstünde taşıdığı ince detayları tasarlamak için kırk yılını düşleyerek geçirmiş Gaudi. Dile kolay! Şömineli çalışma odasından Passeig de Gracia'ya kendini fütursuzca açan, uzun pencerelerin içeriye ışığı davet ettiği geniş salondayım. Bu pencerenin önünde kısa bir süre aşağıda akıp giden günü seyrediyorum. Casa Batllo'nun önünde bu bahar gününde, nice baharı nice kışı birlikte karşılayan ağaçlara evin içinden bir selam yolluyorum. Pencereleri açmaya yarayan minik tutamaçlar bile Gaudi tasarımı. Teras, masalın en güzel kısmı. Anneannemin evinde mutfaktaki zemini süsleyen taşlarla döşenmiş teras, ayağımın altından akıp gidiyor; zira düz bir zemin değil. Bir müddet buradan gözüken diğer komşu evlere bakıyorum. Terasta zemin üzerinde gözüken çerçeveler, alt kattaki odaların tavandan ışık almasını sağlıyor. Ejderhanın sırtına ulaştığımda, gülümsüyorum ejderhaya. Birbirimizi anladığımızı biliyorum. Son bir dokunuştan sonra, sessizce aşağıya doğru yürüyorum. Özlem hanım çok güzel anlatmışsınız, bir solukta okudum desem yanlış olmaz herhalde. Barselona gezimde benim en çok ilgimi çeken yer \"Casa Batllo\" olmuştu. Sizin kadar detaylı olmasa da bende burada Casa Batllo gezim hakkında birşeyler yazmıştım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-2.html", "text": "Öğleden sonra nihayet Stockholm'e varıyoruz. Havaalanına önceden gitme, uçağın kalkması, dört saat süren yolculuk, havaalanı polisine pasaportu damgalatmak, valizi, sadece bir sırt çantası dahi olsa- valiz kuyruğunda bekleme, çıkış, otobüse binerek şehre ulaşmak, otel derken öğleden sonrayı buluyoruz. Zaman bizi dinlemiyor tabii ki. Kimi dinlemiş ki zaten şimdiye kadar, beni dinleyecek? Böyle kısıtlı zamanlı seyahatlerde insan hem zamanı iyi değerlendirmek istiyor, hem de her şeyin keyfini doyasıya çıkarmak. Sevdiğim her yerde vaktin yavaş ilerlemesini istiyorum, bulunduğum her yeri beynime kaydetmek, soluduğum havayı bir de burada keyifle içime çekmek, zamanı ağır ağır yaşamak istiyorum. -Olsun, diyorum kendisine. Çok doğal duruyorlar ve çok güzel görünüyorsun. Bir insanı biraz utandırıp, çokça da mutlu etmenin dayanılmaz hafifliğiyle dışarı çıkıyoruz. Bu İskandinav havası daha şimdiden beni çarptı herhalde. Otobüs yolculuğumuz bir saat sürüyor ve nihayet şehrin merkezine varıyoruz. Merkez tren istasyonunun yanında otobüsten indiriliyoruz. Otobüs şoförümüz elimizdeki otel adresine bakıp, metro kullanmamızı tavsiye ediyor. Kendisini dinliyoruz ve sadece bir durak gittiğimiz metroya bir servet ödüyoruz. Beş dakika önce İskandinav havasına övgüler yağdıran bünyem, metro için ödediğim parayla sarsılmış durumda. Bu, bir soygun olmalı. Sonradan fark ediyoruz ki, otel ile merkez tren istasyonu birbirlerine çok yakınlar. Otele vardığımızda bizi çok güzel bir resepsiyon karşılıyor. Resepsiyon, tavana kadar yükselen raflarla dolu ve rafların hepsine benim anlamadığım bu dilde yazılmış binlerce kitap sıralanmış. Ortada, tavana yükselen sütunun etrafı yine kitaplarla çevrelenmiş. Burayı şimdiden sevdim ben. Hemen işlemleri halledip, odaya yollanıyoruz. Oda, İKEA'da gördüğümüz tarzın küçük bir benzeri. Yine yatağın başucundaki duvara kitap rafları konulmuş. Odayı seyretmemin vakti olmadığını düşünüp, çantalarımızı bırakıp, hafifleyerek şehrin sokaklarına atıyoruz kendimizi. Hemen sağımızda, önünde askerlerin mavi üniformalarıyla nöbet beklediği ''Kunglica Slottet'' yani Kraliyet Sarayı var. Büyük kapıdan içeri girdiğiniz zaman, sağ ve sol tarafa doğru şatafatlı merdivenlerle çıkabildiğiniz iki büyük oda ile karşılaşıyorsunuz. Şükür ki buralara girmek ücretsiz. Sol tarafta şapel, sağ tarafta ise sanırım konukların bir süreliğine ağırlandığı, bekleme salonu gibi bir yer var. Kapanma saati çok yakın olduğu için hızlı hızlı ilerliyoruz, şapele de şöyle bir göz attıktan sonra, geniş kapılar üstümüze kapanıyor. Buradan çıkıp, duvar boyunca ilerliyoruz. Daha çok ben, fotoğraf çekiyorum. Hemen biraz ileride karşımıza Storkyrkan Katedrali çıkıyor. 1306 yılında açılan kilise, daha sonra Stockholm Katedrali adını almış. 18. yy'da dışı Barok mimari öğeler kullanılarak tekrar yapılandırılmış. İskandinav ülkelerinde daha çok Barok mimari tarz karşımıza çıkıyor. Daha ihtişamlı yapılar, büyük, görkemli bahçeler. Nedense böyle söylenmesine rağmen, bana yine de Gotik yapılar daha görkemli geliyor. Katedral denince benim aklıma daha büyük bir kilise gelmesine rağmen, burası öyle değil. ''Küçük bir katedral'' olsa gerek. İçeriye girmeden önce kapıdan hemen biletlerimizi alıyoruz!. Buraya gireceğiz çünkü ''St. George ve Ejderha''nın ünlü heykeli bu kilisenin içinde. Kilise gezmek bir müddet sonra insanı yorabiliyor, gezip görüp döndükten sonra, geriye dair kiliselerle ilgili aklımda ne kaldı diye her zorladığımda, hatırlamakta zorlanıyorum. Evet, pek bir şey aklımda kalmıyor ne yazık ki. Belli başlı kiliselerin dışında. Burası da, bence kesinlikle görilmesi gereken bir yer. Dediğim gibi, küçük ama samimi bir hava var kilisenin içinde. Heybetiyle sizi küçültmeyen, rahatlatıcı bir atmosfer var içerde. St. George ve Ejderha heykeli ise, inanın görülmeye değer. Fotoğraf makinamla, loş ortamda titretmeden fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Az ileride, bir kız tripodunu kurmuş ve harika fotoğraflar çekiyor. Tripodu almadığım için azıcık hayıflansam da, ilk gün yol yorgunluğu ile yanımda taşımak istemedim. Çıkarken tripodu alarak tekrar gelmeyi planlıyorum, yine giriş ücreti vererek. Bu arada, içeride tripodla fotoğraf çekilmesine izin verilmesine de oldukça şaşırıyorum. Paris'te Arc de Triomphe'un tepesine çıkıp, tripodla fotoğraf çekemediğim zamanı bilirim ben. Oysa sadece bir caddeyi akşam ışıkları altında çekmek istemiştim, hepsi bu. Daha sonra yine bir müzede, Vasa Müzesi, tripodla fotoğraf çekimine izin verdiklerini gördüm. Stockholm'de tarihi yerlerin tripodla fotoğrafını çekmek serbest yani. Oohhh, karnımızda doyduğuna göre, bugüne artık meydanda güzel bir kafede oturup, tatlı keyfi yapmak ve gecenin gelmesini beklemek düşer."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-3.html", "text": "Gamla Stan'da Jörntorget'teyiz. Meydana bakan bir kafede oturmuş, gelen geçeni seyretmekteyiz. Meydanın tam orta yerinde bir tulumba var, nedense her meydanda var. Etraf çok kalabalık. Güzel İskandinav kızları, yanlarında en az üç çocukla arz-ı endam etmekteler. Etsinler valla, hakediyorlar. Boy desen boy, güzellik desen güzellik. Yanlarında sıra sıra çocuklar var. Hayatlarının seri halinde en az dört senesini hamileliklerle geçirdikleri belli. Ellerinde daha kırkı çıkmamış çocuklarla sokaklardalar. Bizim Türk mankene haksızlık ediyormuşum ben. Bu kadınların hepsi kuluçkaya yatarak, hiç kilo almadan doğurmuş olamazlar. Cidden zayıflar. Buradan söylüyorum, bence kesinlikle araştırılması gereken bir durum bu. Belki somon balığının yağ yakmada falan bizim bilmediğimiz bir özelliği olabilir, derhal bulunsun bence! Meydanda ateşle gösteri yapan bir çocuk var. Aslında Avrupa ülkelerinde pek de garipsenecek bir durum değil. Sırtım çocuğa dönük. Geldiğimiz andan beri hava çok güzel olmasına rağmen şimdi üstüme ince bir hırka aldım. Eski bir kafe burası. ''Sundbergs Konditori'' ismi, 1785'ten beri yazıyor. Kahveme, çikolatalı bir pasta eşlik ediyor. Sırtımı döndüm ama arkamdan büyük bir gürültü geliyor. Gösteri yapan çocuğun etrafını insanlar çevrelemiş durumda. Küçük çocuklar etrafta neşeyle çığlık atıyorlar. Beni günün yorgunluğu içine almaya başladı. Burada olduğum için mutluyum. Çok komik, defterime şöyle yazmışım. Ne güzel bir yer bulmuşum kendime oturmak için. Sevdim bu köşeyi ve bu şehri. Meydanın bir köşesinde, bronzdan yapılma, benden daha kısa boylu bir amca meydana göz kulak oluyor. Elinde gazeteye benzer bir şey tutuyor. Yakına gidip baktığımda, elinde tuttuğu defterin üzerinde notalar olduğunu görüyorum. Sağ eliyle bu kağıdı göğsüne bastırırken, sol eliyle gözündeki gözlüğü düzeltiyor. Başında sanatçılara özgü bir kep, sırtında bir pelerin taşıyor. Biraz sonra yanına gidip, kendisine sarılıp bir poz vereceğim. |Ben bir köşede oturuyorum, o da gelip ona sarılmamı bekliyor. Lisbeth'in arkadaşlarına rastlıyorum zaman zaman. Geldiğimden beri gözüme sokakların her bir yanına serpiştirilmiş çiçek arajmanları çarpıyor. Çeşitliliğin güzelliğini hatırlatıyorlar bana. Her yer cıvıl cıvıl. Kitabında bolca yalnızlık okuduğum Demir Özlü gerçekten yalnız mı hissetti şimdi burada? Gerçi yalnızlık paylaşılmazdı, değil mi? Susuyorum. Biraz önce gösteri yapan gençten sonra, bu sefer başka biri hemen hemen aynı gösteriyi tekrar ediyor. Şimdi para kazanma sırası onda demek ki. Arkamda gösteri yapan çocuğu ben bir kenara bırakmış, keyifle etrafımı gözleyip, bakınırken; Selçuk gözlerini gösteri yapan çocuğa dikmiş hayretle seyrediyor. Gösterinin enterasan tarafının olmadığını, asıl enterasan olan kısmın yavaş yavaş etrafına bu kadar çok insanı toplama yeteneği olduğunu söylüyor. Süper bir satıcı diyor. Biraz sonra yanına gidip iş teklif edebilir, tüccarlık kanına işlemiş. Saat 21:21 ve sokak ışıkları yanıyor. Stockholm'e gece hafif hafif inmekte."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-4.html", "text": "Ekmekler muhteşem. İşte güne böyle başlanır! Pek kıymetli gözdem Paris bile bana böyle bir kahvaltı sunmadı bugüne kadar. |Kahvaltı dışında da istediğiniz zaman aşağı inip, müşteri kullanımına açık kahve makinasından ücretsiz faydalanabiliyorsunuz. Neyse, zaten burası listemizde vardı. Burayı da gezip, denize açılan geniş bahçesinde beyaz banklarda oturup, fotoğraf çekiyoruz. Binanın hemen yanında Birger Jarls'ın mezarı bulunuyor. Birger Jarls, 1250'li yıllarda Stockholm'ü buldum diyen zat. Buradan bu sefer herhangi bir risk almayıp yerini haritamızda işaretlettirdiğimiz Şehir Müzesi'ne gidiyoruz ve nihayet paramı verip Steig Larsson'ın Milenyum haritasını alıyorum. İlgilenenler için içeride aynı zamanda ''Abba'nın Stockholm'ü'' adında başka bir haritada satılıyor. Haritayı hızlı hızlı inceliyoruz. Stockholm'ün tümüne yayılmış bir Lisbeth ağı var gibi gözüküyor ama bizim buraların hepsini gezecek vaktimiz ne yazık ki yok. Bu yüzden Şehir Müzesi'nin içinde bulunduğu Södermalm bölgesinde kalacağız. En kısa yoldan, Şehir Müzesi'nin hemen köşesinden ''Götgatan'' sokağına sapıyoruz. Gülmeyin, sokağın ismi bu, yapacak bir şey yok. Ayrıca haritada buranın Stockholm'un en eski ve alışveriş caddelerinden olduğu söyleniyor. Sakin bir cadde. |Milenyum Dergisinin olduğu kat, camlı 2. kat! Biraz yürüyünce Milenyum Dergisi'nin ofisi olduğu söylenen binaya gelip, gözümüzü cam kaplı kata kilitliyoruz. Sokakta 11 numaralı binanın önündeyiz. Yahu insan burayaı biraz işlek hale getirir değil mi? Bunların hiç ticaretten anlar yanı yok diyeceğim ama geldiğimizden beri soyup soğana çevirdiler bizi onu da diyemiyorum. Biz Dicle'nin sürmesini yıllarca satmış bir milletiz, diyorum ama dinleyen yok. Sokakta biraz daha ilerleyip bu sefer 25 numaraya, 7-Eleven'in olduğu köşeye geliyoruz. Rehberde yazdığına göre Lisbeth 10 Ocak Pazartesi günü buraya uğrayıp şampuan, diş macunu, sabun, yoğurt, süt, yumurta, peynir, ekmek, kahve, Lipton çay, elma, sigara ve kocaman bir pizza alarak çıkmış. Hiç gecikmeden olayı çözümlüyorum. Demek ki Lisbeth bunları alıp eve gitti ve hemen pizzayı dondurucuya attı. Diş macunu, şampuan ve sabunu aldığı gibi banyoya gitti. Önce dişlerini fırçalayıp, güzel bir duş almış olmalı. Sonra mutfağa doğru ilerledi. Biraz yağ döktüğü tavaya önce peyniri koydu, sonra da iki yumurta kırdı. Offf, offf! Ortasınından eliyle böldüğü ekmekle bandıra bandıra yumurtasını yedi, demlenmiş çayını içti. Karnı doyduğuna göre, şimdi Gamla Stan manzarasına karşı kahve ve sigara zamanı.... 7-Eleven'ın önünde garip gurup adamlar oturuyor. Buranın da fotoğrafını çekmem karşısında karşılıklı gülüşüyoruz. Tabii beni bu tür alaylar yolumdan döndürmüyor. Bakkalın pardon 7-Eleven- köşesinden dönüp Lisbeth'in gittiği küçük parka gidip kızkardeşler heykelini görüyoruz. Ohh be, burası çok şirin. Burada yolların hemen hemen hepsi taş döşeli ve muhtemelen uzun zaman önce yapılmışlar. Yıkıp yıkıp tekrar yapmadıkları için devletin bu kadar parasının olması doğal geliyor. Bu küçük parktada yine ufacık çocuklar oyun oynuyorlar. Ülkede doğum reformu yapılmış olmalı, her yer çocuk kaynıyor. Bütün şehir çocukların oyun alanı gibi. ... ve yolun sonunda Fiskargatan 9 numarada Lisbeth'in Gamla Stan ve Djurgarden manzaralı evini buluyoruz. Tepede. Hemen dış kapının önünde gidiyorum ve Lisbeth'in ismi duruyor mu diye bakıyorum. Biliyor musunuz bilmiyorum ama kapı ziline Pippi Uzunçorap'ın oturduğu villanın isminden esinlenerek V. Kulla yazmıştı. Ama kapıda isim yazan bir zil falan yok. Sadece şifre ile girilebilen bir sistem konulmuş. Yaaaaaalannnn diye bağırmak gelse de içimden, bağırmıyorum tabii ki. Yahu bu ev sahiden çok pahalıdır. 21 odalı bir ev. İnsan ne yapar 21 odalı evde? Odalarını kiraya verir heralde. Bu evi almak için hacker'lık yapmıştı Lisbeth. Yoksa zor alırdı zaten. Burada para meselesi şaka gibi. Döviz bürosuna gidiyorsunuz ve eliniz titreyerek 100 euro uzatıyorsunuz. Parayı sizden alıp karşılığında 730 NK uzatıyorlar. Döviz Büroları %20 komisyon alıyor. Bu 730 NK'nın; 42 NK'sını 2 top dondurmaya, 69 NK'sını peynirli domatesli sandviçe veriyorsunuz. Biz seneye tatile çıkmama kararı alarak, sandviçlerimizin yanına kola da aldık. Şaka bir yana, aldığımız ani bir karar doğrultusunda para bozdurma işini rafa kaldırıp, kredi kartı kullanma kararı alıyoruz. Kartımıza kurun nasıl yansıyacağını bilmesek de, %20'den fazla olamaz diye düşünüyoruz. Manzara buradan sahiden çok güzel. Hedeflediğim diğer noktadalardan birine de yaklaşmış bulunuyoruz buraya kadar gelerek. Yüksek tepeden, merdivenlere aşağı deniz kenarına iniyoruz ve Robert Mapplethorpe fotoğraf sergisini izlemek için \"Fotografika\" isimli sergi alanına gidiyoruz. Daha önce bahsettiğim gibi, ben Patti Smith'in yazdığı ''Çoluk Çocuk''isimli kitabı çok sıkıcı bulmuştum. İçim daralmıştı nedense; ama aramızda sevenler ve gitmek isteyenler olduğu için seve seve fotoğraf sergisine gidiyorum. Bu fırsatı kaçıracak kadar da delirmedim daha. Evet, Fotografika'ya Robert Mapplethorpe fotoğraflarının olduğu sergiye kişibaşı 110 NK vererek giriyoruz. Burada bu sergiye denk gelmemiz yine de ilginç geliyor bana. Daha önce bende pek ''sevgili Mucha'm''ın sergisinin peşinde koşturmuş ama kendi şehri Prag'da denk gelememiştik bir türlü. Sonra hiç ummadığım bir anda Budapeşte'de karşılaşmıştık kendisiyle. Bu da öyle bir andı işte. Sergiden ayrıldıktan sonra bu sefer tekrar Gamla Stan'a doğru yürümeye başlıyoruz. Amacımız Djurgarden'a gitmek. Buraya yürüyerekte gidebilme şansımız olmasına rağmen vakit kaybetmemek için tekneye binmeye karar veriyoruz. Tekne sefamız sadece 5 dakika sürüyor. Djurgarden'a gider gitmek ilk önce çok acıktığımız için hemen girişte fast food yiyecekler satan bir yerde atıştırıyoruz. Burgerler ne yazık ki çok kötü çıkıyor. En azından açlığımızı bastırdık. Sonra tabelalara bakarak Vasa Müzesini buluyoruz. Djurgarden'da ilk durak Vasa Müzesi olacak. Vasa Müzesinin hemen yakınlarında çocuklar için hazırlanmış Junibacken adında bir eğlence parkı var. Sevdiğimiz kitap kahramanları burada yaşıyorlar. İçeri girerseniz Pippi Uzunçorap'la oturup, uzun bir sohbet edebilirsiniz. ... ve tabii hemen hemen giden herkesin gitmeyi tavsiye ettiği Skansen. Bizim listemizde bir de gitmeyi çok istediğim Flickorna Helin Voltaire adındaki kafe var. Tatilimiz bir haftada hemen geçti fakat gördüğün gibi yazacaklarımı hala bitiremiyorum:)) Aklımdan silinmeden izleri her şeyi yazmak istiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-5.html", "text": "Fotografika'dan çıktıktan sonra tekneye binerek, sadece beş dakikada ulaştığımız Djurgarden'dayız. Buraya yürüyerek ya da bisikletle ulaşmak mümkün. Biz çok heves etmemize rağmen, bir türlü bisikletle gezemedik buralarda ama dileyenler için burada bisiklet üstünde gezmek mümkün. Çok hoş olacağına da şüphe yok! O kadar acıktık ki, ilk iş adaya ayak basar basmaz girişte gördüğümüz fast food satan dükkana atıyoruz kendimizi. Aldığımız burgerler açlığımızı giderse de, tadı çok fena. Neyse, en azından karnımız tok. Djurdarden'da tabelaları izleyerek, gideceğiniz yere varmak çok kolay. Yemek seçeneği aslında çok fazla, ilk gördüğümüz yere oturarak büyük hata yapmışız. Vasa Müzesi'ne girmek için hemen bilet kuyruğuna giriyoruz. İçerisi loş ve geminin bulunduğu kocaman müze kısmına girmek için, birbiri ardına açarak girdiğimiz kapılardan ilerliyoruz. Muhtemelen gemiyi gün ışığından korumak için alınmış önlemler bunlar. Yapılış amacı savaşmak için denize açılmak olup, denize indirildiği andan itibaren sadece yüz metre ilerleyip, karşılaştığı ilk rüzgarla denizin dibine batan ve hiç savaşamayan bir savaş gemisini görmek için buradayız. Bulunduğum yerden çok büyük gözüküyor ama büyük olasılıkla benzerlerinden daha büyük falan değil hatta küçük bile olabilir. Üzerinde bulunan oymalı kakmalı heykellerle pek bir güzel. İçerisi çok kalabalık. Fotoğraf çekmek için tripodumu çıkarıp, fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Her şey bir yana, Vasa Müzesi benim için çok ayrı bir sebepten gidilmeyi de hak ediyor. Buraya gelmeden önce, Vasa Müzesinin resmi internet sayfasına girip, biraz bilgi toplayayım dedim ve gördüğüm manzara karşısında ağzım bir karış açık kaldı. Sitenin web sayfasında, müzenin tanıtım yazısı ve bilgi kısmı, diğer birçok dilin yanında aynı zamanda Türkçe'ye de çevrilmişti. Aramızda böyle başka bir olaya denk gelenimiz varsa parmak kaldırsın lütfen. Şimdi ben bunu söyledikten sonra müzeyle ilgili bir şeyler anlatmalı mıyım? Evet, susamam çünkü! İnternet sitesinde yazdığı gibi, Vasa dünyada ayakta duran tek 17. yy gemisidir. Geminin bugünkü durumunun % 95'i orjinal haliyle sergilenmektedir. Geminin üzerinde yüzlerce oyma heykel bulunmaktadır. Yapımı 2 yıl süren gemi, İsveç Kralı Gustav II. Adolf'un emriyle yapılmıştır. Yapıldığı dönemde, İsveç diğer Avrupa ülkelerine oranla daha güçlü bir devletti. Vasa'dan beklenen de, bu gücü ifade eden bir savaş gemisi olarak denizlerde korku salarak, yelkenlerini şişire şişire dolaşmasıydı. Bu heybetli geminin, yan tarafındaki lombarlarından çıkan toplardan selamlama atışı yapılıyordu; ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve Vasa daha suya çıkar çıkmaz şiddetli bir fırtınanın içine doğru ilerledi. Yana yatan geminin içine topların çıktığı bu lombarlardan su dolmaya başladı ve gemi ağır ağır içindeki mürettebatı da yanına alarak sulara gömüldü. 1626 yılının Ağustosu'nda dibe batan Vasa'nın tekrar günışığına çıkması 333 yıl sonraki takvim yapraklarına denk düştü. Vasa gemisi ile birlikte 700 heykel de dahil olmak üzere 14.000 parça tahta cisim de kurtarılmıştır. Şimdi aklımıza şöyle bir sorunun gelmesi doğaldır. 333 sene suyun altında kalan bir geminin zarar görmeden su yüzüne çıkması nasıl olmuştur? Araştırmacı gazeteci olan benim, yazılanlardan anladığım kadarıyla, tahtayı yiyip bitiren bakteri cinsi Norveç'in acı deniz suyunda tutunamıyor, bu baktericikler de kendilerine karınlarını doyuracak başka denizler ve başka batıklar arıyorlarmış. Bu bilgi doğrultusunda, Norveç sularında muhtemel başka batıkların da olabileceği ihtimaller arasında. Bu müze, şimdiye kadar gördüğüm müzelerden çok farklı ve içeride sıkılmadan dolaştıktan sonra keyifle ayrılıyoruz buradan. Vasa Müzesi'nden çıkar çıkmaz, çok uzak olmayan bir köşede çocukların keyifle zaman geçirmeleri için yapılmış, Junibacken adında oyun parkı niteliğinde bir yer var. Hikaye kitaplarından tanıdığımız kahramanlar bu parkta yaşıyorlar. Astrid Lindgren'in yarattığı kahramanların hepsi burada. Benim gibi masal dünyasında yaşamayı zaten çok seven biri için burası kaçırılmaz bir yer; lakin buraya asıl ait olan insanı-oğlumu- getirmediğim için nereden geldiği belli olmayan bir suçluluk duygusu kaplıyor içimi. Girmeyelim buraya, bir daha ki sefer, Kuzey'le beraber keyfini süreriz buranın, diyorum. Junibacken Hikaye Kitabı Müzesi'nin yamacından sessizce uzaklaşıp, bugüne kadar gelmiş geçmiş İsveç mimarisinden yapıları, o günün koşullarına göre giyinmiş, İsveç halkını bizlere gösteren çalışanlarla dolu Skansen'e gidiyoruz. Skansen'de aslına bakarsanız, amaçsızca gezip, evlerin içine girip çıkıyoruz. Hayvanat bahçelerinden pek hazetmesem de, kendimizi hayvanat bahçesinin içinde buluyoruz. Kuzey ülkelerine özgü hayvanlar var burada. Doğalarından koparılmış, küçük alanlara tıkılmış hayvanları izlemek hiçbir zaman anlamlı gelmemiştir bana. Gerçi burası, içlerine yapılmış küçük şelalelerle, havuzlarla çok kötü gelmiyor gözüme. Etrafı çevreleyen pis kokular da yok. Ayı Kardeş'leri bir müddet izledikten sonra, eşimin anlattığı hikayeyi dinliyorum bir müddet. Olay, devamlı işi sebebiyle gittiği Kosova'da yaşanıyor. Çok yakın, ebat olarak bir hayli iri olan arkadaşlarından birinin, hapsedilen bir ayı için verdiği savaşı anlatıyor. Cüssesine bakıpta, bu kadar yumuşak bir kalbi bedeninde barındırdığına inanamadığım bir arkadaşı, adamın birinin Kosova'da yakaladığı ve ne yazık ki yol kenarında evinin önünde, küçücük bir alana hapsettiği ayı yüzünden, devamlı kavga ediyor. Adam hayvanı salıvermeyi bir türlü kabul etmiyor, bizimkinin kalbide ayıyı öyle görmeyi bir türlü kabul edemiyor. Adama ayıyı salıvermesi karşılığında teklif ettiği 500 Euro, giderek 2000 Euro'ya kadar çıksa da, ne yazık ki ayıyı küçük bir alana tıkan adam, ''Benim ayım, ne istersem onu yaparım'' noktasından öteye geçemiyor. Ayı, hala tutsak, bizim arkadaşın yüreği hala acılı. Artık, Stockholm'ün merkezine gitmenin vakti geldi ama daha önce karar verdiğim gibi, Flickorna Helin Voltaire Kafe'de bir şeyler içeceğim. Burası, internetten bakarken şans eseri denk geldiğim bir kafe. Dışardan bakıldığında, ana binanın yanında bulunan kulesinde prensesin hapsedildiği küçük şatoya benziyor. Bahçesinde küçük yuvarlak masalar ve eski ferforje sandalyeler. Ben içeride oturmak istiyorum. İçerisi, bir kış gecesi romantik bir akşam yemeği için muhteşem gözükse de, bu havada oturmak için fazla küçük ve havasız. Kasanın önünde uzun bir kuyruk var; kasada duran kız, hem siparişleri alıyor, hem aldığı sipariş ne olursa olsun onu hazılıyor, hem deparayı alıyor. Bir müşteri ile ilgilenmesi en az beş dakika alıyor ve benim önümde en az on kişi var. Herkes sabırla bekliyor, ben de tabii. Uzun bir müddet sonra,-illa bir şey içeceğim ya- içeceklerimize kavuşup, dışarda bir yerde oturuyoruz. Burada oturmuş olmaktan mutlu, fakat içeceğimin tadından mutsuzum. Mutsuzluğumu belli etmemeye çalışıyorum ama böyle olmamalıydı. Burası, benim masal kafemdi. Az bulutlu mutluluğumu yanıma alarak, yürüyerek Djurgarden macerasını arkamızda bırakıyoruz. Stockholm'de benim yaşadıklarım bunlar. Bir daha yolum buraya düşer mi bilinmez ama gitmekten keyif aldığım, uzun gündüzlerine ve sıcak günlerine denk geldiğimiz, keyifli üç gün geçirdik burada. Yarın, otelimize çok yakın olan, pazar yeri Saluhall'e bakınıp, sırt çantalarımızla uzaklaşacağız bu şehirden. Oslo'ya gidiyoruz. Norveç'in başkentine."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-6-oslo.html", "text": "Bu tatil denilen şey, durduğu yerde durmuyor sahiden. Şimdiden üç gün bitti bile. Oslo'nun şehir merkezine otobüsle giriyoruz. Stockholm'ü geride bıraktık ve şimdi Norveç'in başkenti Oslo'dayız işte. Gözlerimi kocaman açmış, şehrin ben de uyandıracağını ilk intibayı yakalamaya çalışıyorum. İskandinav şehirlerinde sanki gökyüzü daha güzel. Çektiğim fotoğrafların her birinde, bembeyaz bulutlarla canlandırılmış bir gökyüzü yakalıyorum. Oysa bu şehirde gökyüzünden önce, Oslo Katedrali'nin hemen önüne bırakılmış çiçekler, mumlar ve bu ikiliyi çevreleyen üzgün insanlar sarmalamış. Oslo'yu şok eden ve gencecik çocuklarını ellerinden alan saldırının izleri çok açık. Halk sokakların her bir köşesini, bıraktıkları çiçeklerle donatmışlar. Çocuklar kalabalık gruplar halinde ellerinde çiçeklerle gelip, sevdikleri bir eşyalarını ya da yazdıkları bir mektubu bırakıp gidiyorlar. Hiç tanımadığım bir dilde insanlar çocuklarına bir şeyler anlatıyorlar. Norveç'te polisler silah taşımıyorlar. Bu saldırıdan sonra yetkililer silah kullanımını dile getirmiş olsalar bile, halk polisin de desteğiyle- bu öneriyi kesinlikle reddediyor. Böyle bir saldırıyı yapan bir caninin, ne olursa olsun, bütün bir halkın huzurunu kaçırmasına ve toplumun düzenini bozmasına izin vermeyeceklerini söylüyorlar. İnanması zor ama gerçek bu. Otelimize gelip yerleşiyoruz. Otel yine konforlu ama Stockholm'de kaldığımız otelin sıcaklığı ne yazık ki yok. O otelin duvarlarına kitap kokusu sinmişti. Buraya gelmemiz akşamı buluyor. Havanın geç kararması bir avantaj. Kaldığımız otel, müzelerin olduğu kısma yakın. Dışarı çıktığımızda ve merkezi gezdiğimizde anlıyoruz ki şehir büyük değil. Güzel bir yemeğin ardından, hakkımıza düşen hesabı ödüyoruz ve kalkıyoruz. Yoksa Stockholm'e haksızlık mı ettim ben pahalı diye? Kızmaya başlıyorum artık. Bir yemeğin ya da ekmeğin, kolanın bu kadar pahalı olması imkansız ve çok saçma geliyor bana. Dayanamayıp bir mağazadaki çalışana, Oslo'lular nerede yemek yer diye soruyorum. Bu soruya çok alışık olmalı ki, gülerek şehir dışına çıkmadıkça her zaman evde cevabını veriyor. Dünyanın birçok yerinde restaurantlar pahalı olabilir ama en azından marketlere gittiğinizde uygun fiyatlarla karşılaşırsınız. Burada marketler bile pahalı. Vergilerin çok yüksek olduğunu söylüyorlar. Markette ekmek 15 TL. Para hesabı yaparak ve kendi paramıza çevirerek bu işin altından kalkılamayacağı belli oldu. En iyisi hiçbir şey yemeden ülkemize dönmek. İyi ki burası için tatilimin hepsini ayırmamışım yoksa annemlerden para yollamalarını istemek zorunda kalacaktım. Uzun yıllar sonra! Gece hızlı bir tur atıp, limana gidiyoruz. Aker Brygge- Aker Limanındayız. Buraya gelelim derken, yorulduk biraz. Liman bölgesinde geziyoruz. Burası daha önce tersane bölgesiymiş ama şimdi kafelerin, restaurantların olduğu çok kalabalık bir bölge. Restaurantların pahalı olduğu söyleniyor; Economist Dergisi'nin yaptığı bir araştırmaya göre Oslo, dünyanın en pahalı şehriymiş. Hemen ikna oluyorum derginin yaptığı araştırma sonucuna. Restaurantlar, kafeler dolu mu diye sorarsanız, oturacak yer bulmak zor! Sabah kahvaltısından sonra, otelden öğlen atıştırmak için de sandviç yapmakta sakınca görmüyorum. Limanda gezinip, deniz havasını içimize çektikten sonra otelimize geri dönüyoruz. Oslo, bize büyük bir şehir gibi gelmedi. Şehrin en işlek caddesi, \"Karl Johans Gate\" diye adlandırılan caddesi. İsmi gibi büyük \"Grand Hotel\" bu caddenin üstünde. Bu caddeden dümdüz ilerlediğinizde, Norveç Parlamentosu, Milli Tiyatro, Oslo Üniversitesi ve en sonunda da geniş bahçesiyle Kraliyet Sarayı ile karşılaşıyorsunuz. Sarayın önüne askerler nöber tutuyorlar ve yine nöbet değişimine denk geliyoruz; ama artık kanıksadığımız bir durum haline geldiğinden, askerlerin yanından hemen ayrılıyoruz. Sarayın hemen önünde bulunan ve şehri uzaktan ama tümüyle gören yolun üstüne kum dökülmüş. Kendi kendimize fikir üretip, atların merasim yaptıkları bir yol olduğunu düşünüyoruz. Bu şehirde görmeyi planladığımız iki yer var. Milli Galeri ve Vigeland Heykel Parkı. Norveç'li ressam Edvard Munch'un kendi adını taşıyan bir başka müze de olmasına rağmen, o müzeye gitmek için vaktimizin yeterli olmadığını bildiğimizden, tercihimizi Edvard Munch'un ''Çığlık'' adlı tablosunu da görebileceğimiz Milli Galeri'den yana yapıyoruz. Gezmek isteyenler için, Nobel Barış Merkezi ve Viking Gemileri Müzesi'de bu şehirde bulunmakta. Oslo denince akla fiyordlar geliyor. Milli Galeri ve Vigeland Heykel Parkı'ndan sonra yapılması gereken en önemli şey, fiyord gezisi yapmak; bu yüzden bu şehirden Bergen'e, içine fiyord gezisini de alan bir turla gideceğiz. Bugünü burada bitirip, yarın Vigeland Heykel Parkı'na gitmeyi kararlaştırıyoruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2011/08/iskandinavya-guncesi-7-vigeland-heyke.html", "text": "Oslo'da mutlaka görülmesi gereken bir yer var: Vigeland Heykel Parkı. Oslo'nun şehir merkezinin 3 km kuzeyinde bulunan Vigeland Heykel Parkı, Oslo'da benim için listenin başında bulunan görülmesi gereken yerleren biri. Keşke bunu otelden çıkıp yürüyerek yapmaya kalkmasaydım. Geçen sene Paris'te ayağımı morartan şeyin sebebini bulamamış ve metroda ayağıma bavulumun çarptığını düşünmüştüm. Oysa yanılmışım, aynı etkenle yolculuk yapmaktayım şu an. En rahat olduğunu ve beni olası yağmur sularından koruyacağını düşündüğüm ayakkabı, parmaklarım üzerinde inanılmaz bir baskı yapmakta. Yeni bir ayakkabı almaktan başka çare düşünemiyorum. Parka kadar olan yolculuğumun sonunda ayakkabılarımı çıkarıyor, elimdeki suyla ayağımı yıkayarak, biraz dinleniyorum. Demir, iki kanatlı kapıdan girdiğimiz park, bize kollarını açan kocaman yeşillikleriyle tüm ziyaretçilerini içeriye davet ediyor. Kapıdan içeri girdiğinizde, sağda Gustav Vigeland'ın heykelini görüyorsunuz. Kendisi, bana ve durumuma şöyle bir baktıktan sonra, -hadii, dedi, bana. Biraz dinlendikten sonra yola devam edebilirsin. Ne yapayım? Vigeland Usta'da böyle dedikten sonra bana yola düşmek düşer. Gustav Vigeland, Norveçli marangoz bir babanın oğludur. Bir yılbaşı gecesi işinden kovulur ve tası tarağı topladığı gibi Paris'te alır soluğu. -Rodin! Bir sene kaldığı Rodin'in yanında eğitimini tamamlar ve tekrar Oslo'ya geri döner. Döner dönmez, yaptığı çalışmalarla, hem Norveç halkının hem de Hükümet Yetkililerinin dikkatini çeker. Bunun üzerine yetkililer kendisine Oslo'da büyük bir park teshis ederler. İşte, bu park, o parktır. Ölümünden bir yıl öncesine kadar burada tam 212 tane heykel yaratır Vigeland. Hayatın tüm evrelerini Vigeland'ın heykellerinde görmek mümkün: Doğum, ilk gençlik, yetişkinlik, yaşlılık. Heykellerin her birinde farklı bir duyguya tanıklık ediyordunuz; kimi gözlerde neşe, kimi gözlerde hüzün var, kimisinde ise öfkeyle havaya kalkan bir el. Park, altı bölümden oluşuyor: Ana kapı, köprü, çocuk oyun alanı, fıskiye, monolith ve yaşam döngüsü. Oslo'nun maskotu durumunda olan ve İsveç'ce ismi ''Sinnataggen'' olan ''Kızgın Çocuk'' heykeli burada bulunmaktadır. Vigeland Parkı, Frogner Bölgesindedir. Parkın özelliği, sadece tek sanatçıya ait 212 tane esere sahip dünyadaki tek park olmasıdır. Yaiamın döngüsünü anlatan park, aslında aynı zamanda Gustav Vigeland'ın da yaşam döngüsünü anlatmaktadır. Bronzdan ve granitten oluşan 212 tane eseri sergileyen park, her zaman açık ve giriş ücretsiz. Parkta, en çok ziyaretçi çeken yerlerin başında, yekpare tek taştan oyularak yapılan Monolith geliyor. 17 m. yüksekliğindeki bu abidenin üzerinde 121 tane figür var."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2012/02/george-whitmana-yurekten-bir-veda.html", "text": "Bu sefer, bu soğuk Ocak ayında avucumun içinde bana sıkıca tutunmuş minik bir elle yürüyorum. Kafasında polar beresi, boynunu sıkıca kavramış atkısıyla annesinin sevdiği Paris sokaklarında yürüyor. Oğlanın burnu soğuktan kıpkırmızı; nedense ne Eyfel, ne Notre Dame, en çok Seine Nehri'ni merak ediyor. Törenle ailece ona devrettiğimiz fotoğraf makinesiyle Paris'i ikiye bölen bu nehri fotoğraflamak istiyor. Az önce Notre Dame Katedrali'nden çıktık. Uzunca bir süre önünde dolaştık, Fransa otoyollarının \"0 kilometre\" noktasını işaret eden sarı, yuvarlak metal levhayı keşfedip, kendimizi burada fotoğraflıyoruz. Victor Hugo'dan, Notre Dame'in Kamburu'ndan bahsediyoruz az biraz. İçeri girip, Jean D'arc'ın önünde pozlar veriyoruz, kapıdan çıkmadan 2 Euro verip kendimize anı parası alıyoruz. Çıkışta yapmayı istediğim başka bir şey var. Paris'e gelmeden önce, bebekliğinden beri kitapçı kokusunun içinde büyümüş oğluma göstermek istediğim Shakespeare & Company kitabevini anlatıp durdum. Merakını iyice arttırmak için duvarlar dolusu kitapların arasına gizlenmiş, ancak gizli bir dedektifin gözleri gibi meraklı bakışların bakıp bulabileceği, gezgin gençlerin parasız gecelerini geçirebileceği yataklardan bahsettim. Kitabevinin o tanıdık kokusuna, küçük bir acar hafiye hilesi katarak yola devam ediyoruz. Bu efsane kitabevi Paris sevdalısı çok insanın mutlaka uğradığı duraklardan biri olmuştur. Seine Nehri'nin bir yanında, Notre Dame Katedrali'nin o görkemli duruşunun gölgesine sığınmış, küçücük bir kitapçı dükkanıdır; ama sahibi George Whitman hayalinin peşinde koşmuş, büyük bir adamdır. Evet, kesinlikle inanıyorum ve biliyorum ki, mutluluk sadece hayallerimizin yanında ve umut etmek hayatı yaşanır kılmak için yeterli. ? Daha önce yazdığım yazılarda da bu kitabevine duyduğum sevgiden bahsetmiştim. Merak eden olursa kendisi buralarda bir yerlerde. ? Sonra yazdığım önceki yazıda hızımı alamamış, fotoğraflar yükleyerek devam etmiştim yazdıklarıma. ? Bir de Hemingway'in satırlarından dökülen Shakespeare and Co. var ki.. Yolun karşı tarafına geçtiğimizde, yan yana sıralanmış küçük restaurantların yanında yeşil rengiyle kitabevi hemen gözüme çarpıyor. Sessizliğe bürünmüş, kitapların içinden fırlayıp ortalıklarda dolaşan, okurları içine çeken kitap cinleri yok ortalıkta. Belli ki kapılar kapalı ve bu soğuk günde bizi kitabevinin sıcağına kabul etmeyecekler. Sonra cama yapıştırılmış George Whitman fotoğrafları ve kapının üstüne asılmış bir ölüm haberiyle göz göze geliyorum. Tanıdığım çok yakın bir dostumu kaybetmişim gibi içimi keder kaplıyor. Uzun bir yaşamı tam da dilediği, istediği gibi yaşamış; hayatın ona sunduğu çizgide değil de, kendi rotasında yaşamış bu yaşlı adama saygı duyuyorum. Kitaplarla kurduğu hayatı, yaşamla kurulmuş en büyük iş kabul eden bu misafirperver insan, kitabevinin çok yakınlarında bulunan evinde kedisi, köpeği ve kitaplarıyla 98. yaşını kutladıktan iki gün sonra bu dünyada bıraktığı derin izlerle Pere Lachaise'de bulunan dostlarının arasına göçüp gidiyor. Kitapların, kitapseverlerin, yazarların ve sanatseverlerin arasında geçirilmiş uzunca bir yaşamın ardından bu çok sevilen kitabevi şimdi kızı Slyvia Whitman' a emanet. Notre Dame'ı gören üst kattaki pencereden bizi son kez selamlayan George Whitman'a benden de selam olsun. Eminim kitapların arasında süren yaşamı, gittiği yerde de böyle keyifle devam edecektir. Paris'te Shakespeare adında bir kitapçı olacağı hiç aklıma gelmezdi. Bir daha Paris'e gitme şansım olursa mutlaka uğrayacağım. George Whitman'a ne güzel bir saygı duruşu olmuş bu yazı. Kitapları, kitapçıları bu kadar sevmeniz, seven çocuklar yetiştirmeniz ne güzel! Sevgilerimle, Lale ablacım, beğendiğine çok sevindim. Havalardan ümidi kesmek üzereyim:) Beni bile hasta etti havalar valla:)) Kahvaltı programına asla hayır diyemem. Çok öpüyorum seni. Özlem ne güzel oldu güne bu yazıyla başlamak. Yeşil çayımı yudumlarken, pıt pıt gözyaşlarımda döküldü. Sanki şiir yazmışsın şiir. Havalar düzelsin ilk fırsatta Natali, Zero ve Zeyneple bir sabah kahvaltısı programı yapalım. bir fotoğrafın fotoğrafını çekmek sanırım dünyanın en güzel şeylerinden biri.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2012/06/sisler-altnda-beni-bekleyen-kopru.html", "text": "Sabahın tahmin edilebileceği gibi çok erken bir saatinde yollardayız yine. Şimdilik hiç göremediğimiz Melekler Şehri'nden San Francisco'ya doğru gidiyoruz. Arabada bir sessizlik hakim; muhtemelen ilk kahvaltı molasından sonra herkes yavaş yavaş ayılmaya başlayacaktır. Bir müddet sonra GPS bize tatlı bir sesle duracağımız yeri işaret ediyor. Anlaşılan o ki ön kahvaltı için tercih edilen yer McDonalds. Tezgahın arkasında duran daha gözlerini açamamış şaşkın kız karşısında durmadan konuşup sipariş veren on beş Türk karşısında dumur oluyor, aldığı siparişleri birbirine karıştırıyor. Uzunca bir süre bekleyerek sonunda kavuştuğumuz güya kahvaltı ise büyük bir hayal kırıklığından ibaret. Aslına bakılırsa daha iyisini tahmin etmemiştik zaten. Ekip elindekilerden mutlu olmaya çalışıp sesini çıkarmıyor. Biraz ayılıp, midemize az da olda bir şeyler gönderebildiğimiz için şanslı olarak ayrılıyoruz oradan. Yine yol, yine varılması hedeflenen yeni bir 100 km. Bu arada konsantrasyon bozukluğu yaşamamak ve dalıp gitmemek adına her 100 kilometrede bir şoför rotasyonu yapıyoruz. Ahalinin kadın kısmı mutlu; biz yan gelip yatıyoruz. Başka türlüsünü zaten düşünemiyorum bile; bunca kadın uykusuz kalsa kesin kavga çıkar diye düşünüyorum. ... ve işte klasik bir Amerikan kahvaltısına ulaştığımız an, Denny's. Menü iştahımı açmaya yetiyor. Bir kere ne olursa olsun filmlerde gördüğüm klasik Amerikan sabahını yaşamaktan çok mutluyum. Daha önceki tecrübemden test ettiğim gibi ben kendime kahve ısmarlıyorum, bir de sebzeli omlet. Bu arada bol miktarda şeker içeren krepler muhteşem gözüküyorlar. Ortaya kocaman bir de krep o zaman! Bu kahvaltının en sevdiğim kısmı kahvem bittiğinde masaların etrafında dolaşan garson kadının kahvemi doldurması! Deli miyim neyim? Sanki yerel halktan biri gibi olmak ya da bildik bir sahnenin içinde yer almak rahatlatıcı geliyor. Kahvemi içip bitirdiğim gibi karton kutuya doldurttuğum kahvemi de arabanın içine alıyorum. Yaşasın kötülük! Amaç arabada sükse yapmak; zaten hiç dokunmadığım kahvemi de gideceğimiz 100 km'nin şoförüne veriyorum. Ekip kalabalık olduğu için ister istemez gruplanıyoruz. Bana soracak olursanız fazla bir şansta yok zaten. Gidilen restaurantlarda on beş kişilik masa bulmak bile bir zahmet. Yorgunluk ve uykusuzluk da cabası. Bana soracak olursanız yolculuğun en zor kısmı önümüzde uzanıyor. Bugün tamamlayacağımız San Francisco akşamı araba sırtında geçecek, ta ki eğlence şehri Las Vegas'a kadar. Tabii Las Vegas'ta eğlenecek hal kalırsa. Erken bir saatte San Francisco'ya varıyoruz. Şoför koltuğunda koca kişisi. Hem aracı sürüyor, hem de arabayı kullanırken şehri göremediği için yakınıp duruyor. Haklı bence de! Ama San Francisco'da araba kullanma şerefine nail olduğu ileri sürülerek susturuluyor. Golden Gate Köprüsünden geçerken, \"Köprü sahiden kırmızı mı len?\" diye soruyor bize. Aracın içinden dışarıda esen rüzgarı hissetmek mümkün. Hızla akan trafik kan kırmızı olmasa da daha çok kiremit rengine çalan biraz gizemli gözüken köprüyü fotoğraflamama engel oluyor. Belli ki kendini bana çok vermeyecek bu köprü. Buradan bir kez daha geçeceğimi biliyorum. Hiç olmazsa dönüş yolunda. Bilmediğim şeyse dönerken benim nazlı köprünün kendine sisten bir duvak takacağı! Arabalar park ediliyor, parka giriş için gereken biletler alınıyor, park girişinde fotoğraflar çekiliyor. Parkın girişini belli eden tabelanın altından geçerek resmen ulu ağaçların toprağa güneşi kavuşturmayan gölgesinin altında buluveriyoruz kendimizi. Elimde bir kamera, anlamsız bir telaşın içine düşüveriyorum. Fantastik hikayelerin içinde kaybolmak en büyük keyfi olan evde bizi bekleyen ufaklığın mutlaka burayı görmesi gerektiği geçiyor aklımdan. Benim için bir şans olan, , almaktan çok elindekileri vermekten hoşlanan ermiş ruh sevgili kocadan burayı kameraya çekmesini istiyorum. Babalık duygularını da birazcık kanatarak \"Kuzey'in burayı mutlaka görmesi gerek\" diyorum. Bu yöntem bizim evde her zaman işe yarar zaten! ... ve ben ormanımla ve fotoğraf makinemle başbaşayım işte! Sağımda solumda yükselen yaşlı ağaçların arasına kurulmuş ahşap bir platformun üstünde yürüyorum. Kafamda yarattığım imge balonları birer birer patlıyor, ağaçlara koşup sarılma ve dokunma şansım yok. Ahşap platformun dışına çıkmanın, ormanlık alanın içinde yemek yemenin yasak olduğu milli bir park burası. \"Sürüden ayrılanı kurt kapar\", diyor koca kişisi. Sürüden ayrılmak için can atıyorum. Hani aklımdan Türk işi düşünceler geçmiyor değil. Ormanın içine doğru yürüdükçe sanki kuş sesleri bile azalıyor. İmkansız ya, yalnız kalmayı ve elimde bir bardak çayımla burada kendimi aramayı düşünüyorum. Çay şart ve olmazsa olmaz! Sonra, \"Vakit tamam diyor kaptan, gitme vakti geldi.\" Öyle ya, daha San Francisco'yu gezeceğiz. Yıllanmış bir ağacın bizi içine alan kovuğu içinde fotoğraflar çekiyoruz. Her bir çifti teker teker fotoğraflıyorum, insanlar bizim grubun fotoğraf çekimlerinin bitmesini sabırla bekliyor ve bitmeyen ekip üyelerinin sayısını gördüklerinde kızacaklarına gülmeye başlıyorlar. Bu arada buradan her birini hiç titretmeden fotoğraflamama rağmen, sıra bize gelince bizi titreterek çeken arkadaşa teşekkürlerimi iletiyorum. Bir daha eline fotoğraf makinesi teslim edilmeyeceği tecrübeyle tespit edilmiştir! Muir Woods, bir masal. Hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri olarak aklımda kalacak. Amerika'nın bu uçsuz bucaksızlığı içinde bazı yerlerinin beni hiç etkilemezken, bazı yerlerinin aklımda bunca yer etmesi beni şaşırtıyor. Sahiden adını koyamadığım bir tanıdıklık, bir bağ duygusuyla kalbime işliyor. Bir de unutmadan not edeyim aklımdakini buraya: Isabel Allende denince de aklıma San Francisco ve onun yazarken penceresinden gördüğü Golden Gate Köprüsü geliyor aklıma. Uzun lafın kısaca sevdiğim bu güzel kadını ve kitaplarını dünyanın hangi köşesinde olursam olayım bu duvaklı köprünün kıyısında düşlüyorum. Bu yol hikayesine dair başka bir yazı okumak isterseniz LÜTFEN BURAYA tıklayın. New York'u ve SEVDİĞİM KİTAPÇILARI okumak içinde linke tıklayın lütfen. seninle hayata bakış açımızın aynı olması beni çok şasırtıyor...:)) yazılarını ve anlatış tarzını seviyorum gerçekten... çok sevgiler.. Seni illa ki bu taraflara bekliyorum bilesin. Sizin yolunuz buralara düşerse kapımız her daim açık."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2012/08/lizbona-gece-treni-pascal-mercier.html", "text": "Lizbona Gece Treni okuduğum en güzel kitaplardan biri. Masmavi denize doğru açıyorum kitabın ilk sayfasını. Bir anda karar veriyorum: 'Lizbon'a Gece Treni' burada okunmayacak. Yanımda buraya ait olduğunu düşündüğüm başka hikayeler olsa da, bu kitabın bu adaya ait olmadığını düşünüyorum. Sanki onun sayfalarının arasında burada dolaşırsam kulağıma fısıldayacaklarını duyamayacağım. Denizin, güneşin, sarı sıcak yuvarlağa ıslık çalan rüzgarın sesi dokunmamalı bu yaralı sese. Odamdaki koltuğumda buluşmalıyız onunla; aklımı çelecek, beni ondan ayıracak başka bir ruh dolaşmamalı etrafımızda. Yalnız bir ruha eşlik etmek üzere çıkıyorum Gregorius'la yolculuğa. Tınısını duyduğu tek bir Portekizce kelimenin ardından bir şehre sürüklenen bir adamın yolculuğu Lizbon'a gece treni. Giyinmeyi bilmese de, akademik bir kariyerin peşinden yıllarca gitmiş antik diller öğretmeni bu adam, bir kitapçıda denk geldiği bir kitabın yazarının peşine düşmek için çıkıyor yola. Aslında kalabalıklar içinde bile yalnızken bu sefer tek başına çıktığı yolculukta kalabalıklara karışabilmeyi öğreniyor. Üstüne oturmuş kendine güvensizliğin ve güya başarısızlığın aksine gözümde nasıl da kahraman bir adam! Lizbona Gece Treni 'ni sonradan tekrar tekrar okuyorum. Bern'den yola çıkıp, gece treniyle varılan bir Lizbon yolculuğu bir şehre yapılan bir yol hikayesinden çok, aslında kendimize doğru ilerlediğimiz içsel bir yolculuk. Kitabın satırlarında gezinirken zaman zaman şehirler arasında yol alan bir gece treninin tekdüze tıkırtısı eşlik etse de yolculuğa, umulmadık bir anda çantasını dahi masanın üzerinde bırakarak, bir kelimenin tınısının peşine yola düşen Gregorius beni kendine hayran bırakıyor. Çoğumuzun kelimelerin peşinde çok kez yolculuk yaptığını bildiğimden olsa gerek, çok anlamlı geliyor iki şehrin arasında yol alan Gregorius. Erken ya da değil, 'Lizbon'a Gece Treni' benim için bu senenin şimdiden en güzel kitabı! Biliyorum ki çok uzak olmayan bir gelecekte yine sayfaları arasında kendimi aramaya devam edeceğim. Bir gün yolum Gregorius'un dolaştığı sokaklara düşerse de, bana rehberlik yapacağını biliyorum. ... klasik normların dışında olsa da, Gregorius harika bir yol arkadaşı. Ah Özlem, bugünlerde yine Lizbona Gece Trenini düşünüp duruyorum. Çünkü 2 kez okuduğum kitabı bir arkadaşıma da önerdim ve o okuyunca kitap hakkında konuşmaya başladık. Benim de yeniden okuyasım geldi. İçinde içe doğru o kadar muhteşem bir yolculuk var ki. Sen de sayfanda yorum yazarken zorlanmışsındır. Hangisi ni yazsak başka şeyler eksik kalıyor. Kitaptan bir bölüm mesela: \"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar birbirlerinden, her biri canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır.\" veya \"kendi ruhundaki hareketleri izleyemeyenler mutlaka mutsuz olurlar,\" nefessiz duraksız okunmayacak, bir kez okunmakla yetinilmeyecek bir roman. Çevirmenine de saygı duruşunda bulunmadan geçemiyeceğim. İlknur Özdemir, sadece bir çevirmen olarak değil gölge yazar kimliğiyle de saygı duruşunu fazlasıyla hak ediyor. Lizbon'a Gece Treni çok güzel, çok derin bir kitap. Belki yaşla birlikte kitaptan alacaklarımız da değişir gün be gün. Benim elimden üç kez geçti bu kitap. İlk okuman bir rastlandıydı, sonra Lizbon'a gideceğim diye okuyup uçağı kaçırdım. Ardından da Lizbon yolculuğu öncesinde tekrar okudum. Şimdi sen hatırlatınca tekrar okumak istedim. Pascal Mercier'nin bu muhteşem kitabından sonra okuduğum hiçbir kitabında aynı lezzeti, keyfi alamadım. Yazar da yazının nirvanasına ulaşmıştı belli ki. ahhh fena halde istiyorum ben bu kitabı.. Bengillerden bu kitap, hissettim derinden.. Ne güzel bir tanıştırma bu böyle... Fazlasıyla doyurucu bir öğün gibi geldi bana, dolu, lezzetli ve sıcak. Alınmalı, okunmalı. Hayat yaşadığımızşey değildir, hayat hayal ettiğimizi yaşadığımız şeydir.. bu da benim için okunmuş ve çizilmiş bir satır.. gerisi zaten emeğine yüreğine paylaşımına sağlık.. Sırada okunmayı bekleyen birçok kitap olmasına rağmen hemen okumayı kafaya koymuş bulunuyorum. Benim listede almış başını gidiyor ama her seferinde bu kitaplar bitmeden başka kitap almayacağım desem de, yine bir kitap alarak çıkıyorum kitapçılardan. Özlemcim daha önce de bu kitapla ilgili tavsiyen olmuştu bana. Yayının en başında aynı benim duygularımı yazmışsın çünkü ben de bu kitapla platonik bir aşk yaşıyorum, hem çok popüler geliyor hem de beni mıknatıs gibi çekiyor. Bu arada Eylül bu kitaba çok yakışır!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2012/11/parisgezirehberi.html", "text": "Her fırsatta Paris'e gittiğimi artık tüm dostlarım biliyor. Yine mi diye soranlara kızıyorum üstüne üstlük. Bu da benim takıntım işte, napalım? Nasıl mutlu mesut dolaşıyorum sokaklarda bir görseniz, siz de mutlu olursunuz benim için. Turist kıvamında kendini sokaklara vurmak çok güzel. Sırtına bir sırt çantası alırsın, cüzdanını her ihtimale karşı çantanın kuytu bir köşesine saklarsın, ihtiyaç anında hemen ulaşmak üzere içine inciler döşeyeceğin defterin hemen elinin altında bir yerdedir. Sadece iki tane kalem almakla yetinmezsin, zira mazallah bir şey olur kalemsiz falan kalırsın. Fotoğraf makinası olmazsa olmazdır, tartışmaya gerek yok. Ben bu konuda biraz arsız olduğumdan evde fotoğraf çekmek adına ne varsa toplayıp yanıma almışımdır zaten. Bir de meyve olur benim çantamda. Acıkırım ben. Yeni yemek yemişsem de, olmadık anlarda yemek aranırım. Çok konforludur böyle gezmek. Üzerinde bol bir pantolon, mevsimine göre bir üst, ayaklarında rahat spor ayakkabılar vardır. Elbet yollarda gezinmenin de bir raconu vardır. Öyle kirlencem ben, güzel görünmek istiyorum falan olmaz. Olur da, olmaz işte! İkisi yollarda bir arada olmaz! İşte bu kadar! Bu sene Paris'te Kuzey'le beraber yalnız kaldığımız bir gün Louvre Müzesi'ne gittik. Off nasıl güzeldi. Metrodan Louvre'un olduğu durakta indik, doğru Mona Lisa'ya. Bu arada müze çocuklara ücretsiz; hatta 18 yaşından küçük herkese ücretsiz! Mona Lisa'nin önüne geldik ki, kıyamet kopuyor. Bir kalabalık ki, sormayın gitsin. Ben diyeyim iki yüz kişi, siz dyin üç yüz kişi. Mona Lisa öyle uzakta, önüne yerleştirilmiş cam bir duvarın arkasında Pamuk Prenses gibi yatıyor. Etrafını da cüceler sarmış. Yüzünde keyifli bir gülümseme. \"Ben neymişim be!\" der gibi aynı. Hani birisi yanına yaklaşıp bir öpücük konduruverse, dile gelecek valla. Kalabalığın arkasında bekliyoruz, hani önlerdekiler fotoğraf çektirecekler de sıra bize gelecek. Belli, sanat dendi mi insanlarda kibarlık kalmıyor. Sesim havada hoş bir seda bırakıp, kendi kulağıma usulca geri dönüyor. Benim de İstanbul'da yaşayarak öğrendiğim çok şey var elbette. Sırtımda çantam, önümde oğlum hedefimi belirleyip, sağ ve sol dirsek darbeleriyle Mona Lisa'nın önüne kadar ilerliyorum. Kuzey utançtan başını eğmiş vaziyette, gözünü yerden kaldırıp Mona Lisa'ya bakamıyor zavallı. Dönüyoruz Mona Lisa'ya sırtımızı. Fotoğramızı da çektiriyoruz. Zor bir savaşı kazanmanın mutlak sevinciyle Delacroix tablolarının önüne geçip, bu sefer keyifle müzenin bir kısmını geziyoruz. Evimize döndüğümüzde görüyoruz ki, fotoğraf makinamızın hafıza kartı bozulmuş. Mona Lisa'yı bir daha görür, fotoğraf çektirir miyiz bilmiyoruz. Bir taraftan Mona Lisa'ya, diğer taraftan onca gün sırtımda taşıdığım fotoğraf makinasının omzumda bıraktığı ağrıya yanar dururum. Bir taraftan Mona Lisa'ya, diğer taraftan onca gün sırtımda taşıdığım fotoğraf makinasının omzumda bıraktığı ağrıya yanar dururum. Dün bir çizgi roman okudum. Leonarda Da Vinci adı galiba ünlü ressamların hayat hikayelerini çizgiromana dökmüşler bir seri bu çünkü daha önce de başka ressamlarınkini okumuştum. Boyleside guzel. Tekrar gitmek icin bı sebep daha :).... Benim oğlumda bu tip davranışlar acayip sıkılıyor.... ama napalim ana olmak böyle birsey! Sanırım!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2012/12/paris-bir-yalnzlk-mdr.html", "text": "Hatta bazı günleri ortalamayı bile tutturamaz. Bir de ortalamanın çok altında, insanın mutsuz olduğu günler vardır. Yazmak rahatlatır. Bazen rahatlamak için yazarsın, sonra yazdıklarını yoketmek için- parıldayan bir ekrana ise yazdıkların- delete tuşuna basarsın, siliniverir. Su gibi akar, evet! Bir zaman sonra yazdıklarını hatırlamazsın, su gibidir harflere döktüklerin, silinir gider. Hislerden geriye, o gün hissettiğin bir kalp kırıklığı kalır, bir zaman sonra kalbinin geçmişte bir gün kırıldığı gelir ama detayları tam olarak hatırlamazsın. Ya da ben böyleyim, bilmiyorum! Kırgın günlerimden geriye, genellikle akşamdan kalma sabahlarım gibi tek bir cümle kalır. Tükenmez bir kalemle yazılan kırgın bir cümle, tükenen hayatlarımız içinde bir yere, bir defter kenarına sıkışıverir. Virginia, Kendine Ait Bir Oda'da yazıya dökülmeyen hayatlardan bahseder. Büyük üzüntü içindedir. O kadınlar, tüm hayatlarını sabah kalkıp evlerini toplayarak, yemek yaparak, çocuklarını büyüterek, zaman zaman okuyarak, nakış yaparak ve kocalarının yaşadıkları aynı yüzyılın çalkantılı geçişlerine tanıklık ederek geçirirler; lakin onların kayda geçirilmiş herhangi bir anları yoktur. Zamanlarının romanlarına konu olan kadın yaşamlarının hepsi ama hepsi istisnasız hayallerden oluşan kadınlardır ve o romanların hepsinde kadınlar hakkında yalanlar vardır. Şimdi ben bu muhteşem kadından yıllar ötede, başımı ellerimin arasına alıp düşünüyorum. Kitabını bitirip kenara koyduktan sonra, bir süre bocalıyorum. Bazı kitaplar böyledir bilirsiniz. Okuduktan sonra kitabın kafanızda bıraktığı izleri koklamak, ayrılık anını geciktirmek istersiniz. Öyle bir zamanın ertesinde uzun zaman önce alıp okuduğum bir yazarın kitabını çekiyorum raftan. Feridun Andaç'ın Paris Bir Yalnızlıktır isimli anlatısı. Daha ilk sayfayı açmamla beraber, önceden altını çizmiş olduğum satırları görüp, sevdiğim cümlelerin arkasına saklanmış kendimle karşılaşıyorum. Başka bir şehrin sokaklarında kendi yalnızlığıyla buluşmaya çıkan Feridun Andaç nasıl naif bir yazar. Yolları ve yolculukları kanıksamış biri olarak, yüzünü Paris'e ve Erzurum'a döndüğünde nasıl heyecanlandığından bahsediyor. Bu iki kente dair yazmayı, bir de bu iki şehirde yazmayı seviyor. Özlem yalnız değilsin hissettiklerin konusunda.. Eminim birçok okuyan bu yazının içinde az da olsa kendine rastlamıştır.. Gönderdiğin kartlar elime ulaştı.. Yılbaşı ağacıma iliştirdim şimdi oradan bana gülümsüyor 🙂 çokk ama çok teşekkür ederim.. çok mutlu ettin beni.. Umarım yeni yıl tüm dileklerini, tüm hayallerini beraberinde getirir.. Hayat böyle düyorum bazen kendime. Bazen herşey yolunda giderken bir bakıyorum, bir eksilme geliyor... sonra diyorum kendime \" hayat bu Gülşah böyledir işte. Ama Hayat Güzeldir filmi geliyor aklıma... o cümleyi çok sevdiğimden çok kullanıyorum \"hayat herşeye rağmen güzeldir\".... Kırgınlıklar, kırmalar, unutulamayan anılar olmazsa belki bu kadar güzel yazılar yazılamazmış gibime geliyor. Özlem seni tanıdıktan sonra Paris'te her gittiğim sokağı her yaşadığım anı her girdiğim mağazayı her müzeyi tekrar tekrar aklıma getirdim. Seninle bunu konuşmak istiyorum ben de! Ve Paris beni arkamdan birinin omzuma el atacağı hissi ile ürkütmüyor. Sanki şimdi bir kere daha gitsem daha tadına varacağım, daha özümseyeceğim. sen bu senenin içine ne şehirler sığdırdın, ne buluşmalar, ne sohbetler, ne gülüşler sığdırdın.. Oğlunla Mona Lisa önünde resim çektirdin, itişmek kakışmak pahasına, benim çay fincanım içinde çiçek açtırdın, yüzüme bir sürpriz gülüşme taktın. Ne filmler izledin, ne kitaplar okudun, sergiler gezdin, sayısız kahveler içtin... Sen bu şehrin yağmurlarında ıslandın daha geçen cuma... Sen bu yılı doya doya yaşadın. Bunları duymak için yazmışım ben bunları diyeceğim şimdi:) Biliyorum, bazen dayağı hakediyorum ben. Haklısın! eminim bir getirisi olmuştur geçen yılın.. en azından okumalar yazmalardan yana.. teni yıl çok daha fazlasını getirsin.. yazdıklarını silmen hiç gerekmesin =).. Bana ise sabaha kalan o tek cümle hatırlatır her şeyi; mutsuzluğu, umutsuzluğu. Unutmak istesem de döner durur kalbimin ortasında, canımı acıta acıta."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/01/ruzgarin-adi-patrick-rothfuss.html", "text": "Heyecanıma yenik düşerek kısa bir blog yazısı yazarak buradan ayrılacağım. Okuduğum son kitabın ben de bıraktığı izlenimi hemen aktarmak istiyorum. Patrick Rothfuss kitapçı rafında denk gelip aldığım ve okurken beni büyüleyen yazarlardan biri oldu. Yeni yılın ilk kitabını takdimimdir. Aslında kitabıma geçmiş senenin son günlerinde başladım. Uzun bir kitap olduğu, bende de zaman sıkıntısı olduğu için bitirmem bu haftayı buldu. Yüzüklerin Efendisi'nden sonra okuduğum en iyi fantastik roman olduğunu söylüyorum. Hem de hiç tereddüt etmeden. Şimdi çok uzun bir ikinci cilt beni bekliyor. Kitap o kadar akıcı bir dille yazılmış ki, başlamak için sabırsızlanıyorum. Kvote'nin hayatı kesinlikle okunması gereken bir macera! Benden söylemesi! Kitabın ikinci cildi ile ilgili yazdığım yazıyı okumak için BURAYA bir tık. Okumuş ama hiç sevememiştim ben kitabı. Bazı detaylar çook uzatılmış gibi geldi. Sıkıldım ama yarım bırakmamak içinde okuduğum bir kitaptı. Uymadı hakkatten ki fantastik, blim kurgu kitaplarını çok seven biriyimdir."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/02/leipzig-garnda-bir-garip-yolcu.html", "text": "Leipzig Garı çok büyük, alt katı alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Garın içinde duş dahi alma imkanı tanıyan bir tuvalet alanı... Bir trenden diğerine yol alacak yolculara, sırtına çantasını takmış gezginlere, öğrenci harçlığıyla yollara düşenlere hizmet veriyor. Elbette kitapçıyı geziyorum. Saat sabahın 10'u daha... Uzun bir tren yolculuğu yaptığıma göre telaşı artık dünyanın başka bir köşesinde bırakmam gerektiğini öğrenmiş olmalıyım. Gardan dışarı çıkar çıkmaz hemen karşımızda uzanan parke taşlı yoldan ilerlemeye başlıyoruz. Bu yol bizi gitmeyi umduğumuz yola taşıyacağını biliyoruz. Leipzip her köşe başında kitapçı barındıran ve pasajlar kenti diye anılan bir şehir. O pek meşhur pasajlar da hemen karşımıza çıkmaya başlıyorlar zaten. Matbaacılık konusunda çok gelişmiş bir şehir Leipzig. Bu yüzden şehrin tüm ara sokaklarına büyüklü küçüklü bir sürü kitapçı yayılmış. Frankfurt'tan sonra Almanya'nın en büyük 2. Kitap Fuarı yine bu şehirde yapılıyor. Kitapların, kitapçıların ve kitap fuarının dışında şehrin bu kadar dillerde olmasının en büyük sebebi müzik. Klasik müziğin kalbi bu şehirde atıyor. Bu övüncü hakkıyla taşıdıklarını da itiraf etmek şart. Bu sene Leipzig'e ünlü besteci Wagner'ın doğumunun 200. yılı kutlanacak. Biz kutlamanın yapılacağı zaman ne yazık ki şehirde olup, o havayı koklayamayacağız. Erken bir kutlama için şehre önceden konuk olduk işin açıkçası. Uc hafta oldu yerleseli Almanya ya. Leipzig'e bir saat uzaklikta kucuk bir kasabayla basliyorum hikayeme. Ve iyi ki oraya yakin oturuyorum dedim. Gercekten de anlattigin gibi, sevimli ve sicak. Leipzig'e 2005'te gitmiştim, ben genel de çok beğenirim Alman şehirlerini 🙂 çok renkliler. Berlin, ''güzel şehirsin be'' dedirten bir şehir."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/02/sonu-belli-bir-tren-yolculugu.html", "text": "Sabahın köründe telefonun alarmının sesiyle gözümü zorlukla açıyorum. Yorgunluk üstüne yorgunluk eklemek konusunda kendime rakip tanımıyorum. Hani kendime yapacağımı yapıyorum da, benim yaptığım işkencelere kocamda katlanmak zorunda kalıyor ya, sabrı için kendisini tebrik ediyorum. Bence bu dünyada kendisini sınamasının bir yolu bu diye düşünüyorum. Frankfurt'tayız. Her sene fuar nedeniyle mutlaka ziyaret ediyoruz bu şehri ve ben her sene mecburi istikamet olan bu şehre, başka bir şehri eklemeyi alışkanlık haline getirdim. Selçuk, Frankfurt yollarına düşmeden bir gece önce geliyor eve. İzmir'de katılması gereken fuarı bana refakat edeceği için daha bitmeden bırakmış, gece geç saatte boşalttığı valizini bu sefer daha soğuk hava koşulları için tekrar dolduruyor. Sabahın beşinde yollara düştüğümüz yetmezmiş gibi, şimdi de iki günlük yorucu fuar koşuşturmasından sonra yine telefonun sesiyle uyanıyoruz. Çok sevdiğim tren seyahatlerinden birini yapacağım yine. Frankfurt'a 400 km. uzaklıktaki Leipzig'e gidiyoruz. 3.5 saat süren bir yolculuk için trende yerlerimizi alıyoruz. Birkaç ay önce aldığım tren biletini hızlı tren olarak almamış olmamın bir sebebi vardır herhalde. Ya Leipzig'e hızlı tren yok, ya da tren bileti umduğumun üstünde çıktığı için almamış olabilirim. Nedenini tam olarak hatırlamıyorum bile. Merak edenler için gitmeden aylar önce aldığım biler için 2 kişiye gidiş- dönüş 114 Euro vermişim. Yine trenin gidiş yönünün tersindeki koltukları seçerek olasılık hesabına vurulduğunda zorlukla yakalayabileceğim bir başarıyı elde etmişim. \"Senin yüzünden!!\" diyorum hiç utanıp sıkılmadan. \"Sana sordum hangi koltukları alalım diye, sen de sen seç dedin bana\" diye söyleniyorum. İşin doğrusu onun için herhangi bir sorun da yok. Ters yönde gitmeye dayanamayacak olan benim hassas midem. Sırt çantamızla yemek salonuna doğru seyrediyoruz hemen. İki çay söyleyip çantamızdan sandviçlerimizi de çıkardığımızda artık keyfimize diyecek yok. Tren \"tıngır mıngır\" ya da \"çuf çuf\" efsanelerini geçmişte bırakarak, neredeyse hiç ses çıkarmadan karşımıza çıkan kasabaların arasından sessizce geçiyor. Üstlerine geçirdikleri kalın montlara sarınmış sabah insanları yanlarında köpekleriyle tarlaların arasında dolaşan patika yollar üzerinde yürüyüş yapıyorlar. Biz de keyifli bir yolculuğun kenarında bir şehirden diğerine doğru ilerliyoruz. Başka bir yer için de ''train tickets to...'' gibi bir cümleyi gitmek istediğin yeri yazarak, google'a yazarsan bile karşına bir dolu seçenek çıkacaktır gibi geliyor. Çok zorlanman durumunda bir ara pronto tur'da ufak bir komisyon karşılığında tren bileti alıyordu gibi hatırlıyorum. Bu kisacik yazi bile nasil seyahat istegi uyandirdi 🙂 Devamini heyecanla beklemekteyim. Trenler ve garlar da aynen böyle geliyor bana... Sadece havaalanı gibi içinde telaş barındırmadığını düşünüyorum ve o telaşsızlık hali bana huzur veriyor. Tren restoranları en güzeli... Biz ne trenlerimizin ne de garlarımızın kıymetini bilemedik ne yazık ki."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/03/almanya-leipzig-klasik-muzik-bach.html", "text": "Eve gelip ilk bakışı attığımda tam bir hayal kırıklığı ile karşılaşıyorum. 3. sınıfa giden oğlumun hazırladığı proje ödevleri hazırlanan bu haritadan daha özenli. Şimdi aklıma geldi diye anlatıyorum bu harita olayını! Eve gider gitmez ilk işim haritanın fotoğrafını çekip koymak olacak, unutmazsam tabii! Ne fenayım. Leipzig'i anlatayım derken İstanbul için hazırlanan haritayı kötülerken buldum kendimi. Tren garından dışarı çıktığımda geldiğim şehir beni şaşırtmıyor. Avrupa kentlerinin hemen hepsinde aynı havayı yakalamak mümkün. Alman şehirleri biraz daha küçük üstelik. Pek sevmediğim Alman şehirlerini artık ufak ufak beğeniyor olmak, beni şaşırtan başka bir unsur. Leipzip küçük ama güzel bir kent. Bilmiyorum ki, belki bir gün o da olur. Şimdilik ufak ufak yolculuklar Almanya içinde yaptıklarımız. Neyse, garın dışında yine Arnavut kaldırımlı sokaklar, yağmakla yağmamak arasında karar veremeyen karın ufak serpiştirmeleri falan. Kalın giyinip geldiğimiz için korkacak bir şey yok. Kader bizi hep soğuk kış günlerinde Almanya sokaklarında gezdiriyor ya, yapacak bir şey yok. Tren garında dışarı çıkıp, hemen yolun karşısına geçtiğimizde Nikolai Strasse boyunca ilerliyoruz. Bu yol Nikolaikirche götürüyor. Ufak ufak dükkanlar sıralanmış, mağaza içleri cıvıl cıvıl. Dükkan önlerinde bisikletler duruyor. Çoğu apartmanın altına açılmış pasajlar. İçine girdiğinizde farklı farklı şeylerle karşılaşmak mümkün. \"Pasajlar Şehri\" diyorlar Leipzig için; bu tanımı hakkıyla kazanmış elbet. Haritasız da gezinmek pek zor değil şehirde; yine de bana soracak olursanız gezginin eline harita yakışıyor. Bir de hazırlanmadan geldiyseniz bir şehre, belli başlı yerleri kaçırmadan gezmeye yarıyor. Leipzig : Bach'ın kantorluk yaptığı kent. Kilisenin içine girip gezmeye başlıyoruz. Gittiğimiz şehirlerin çoğunda artık karşımıza çıkan her kiliseyi gezmiyoruz. Kilise gezmek bir müddet sonra bıkkınlık verecek boyuta gelebiliyor çünkü. Leipzig'de ise bu tutumumuzu bir kenara bırakıyoruz, şehre gelme sebeplerimizin başında Bach'ın yıllarca kantorluk yaptığı kiliseyi gezmek var. Şehir zaten küçük ve bizim bu sokaklarda harcayacak kocaman bir günümüz var. Bu kiliseyi de es geçmek istemiyoruz. Kiliseyi gezdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Ufak bir tur attıktan sonra önce Goethe'nin heykelini göreceğiz, sonra adı şehirle birlikte anılan bir pasajın içinde gezineceğiz, sonra Bach'ın Kilisesi'ni gezdikten sonra, bestecilere layık bir yerde kahvenin tadına bakacağız. 📌 Bu şehirle ilgili başka bir yazı okumak isterseniz BURAYA, 📌 Trenleri ve benim gibi garları sevenler de BURAYA tıklasın lütfen. sakinlik, dinginlik ve huzur gördüm ben.. soğuk ta olsa gezmek için güzel bir ortam. sevgiler.. Dediğiniz gibi çok sakin bir yerdi. Gittiğimizde ufak ufak serpiştiren kar da vazgeçti zaten yağmaktan. Yine de baharın insana verdiği mutluluğun yerini hiçbir mevsim tutamaz gibi geliyor. Böyle diyorum ya, sonra mevsimler kızıp bana günümü gösteriyorlar."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/04/parise-beraber-gitsek.html", "text": "Benim Paris'im her gidişimde sevip okşayıp gönlünü aldığım bir şehir. Çocukluk arkadaşı gibi biraz aramızdaki hissiyat. Ne yapsa kabülüm. O yüzden Paris deyince başka bir gülüyor gözlerim. Benim Paris'im ya da başkalarının Paris'i. Bundan yaklaşık bir ay önce çok sevdiğim bir arkadaşım Paris'e gitti. Bu şehre ilk ayak basışı değildi ama yaklaşık bir senedir haftada bir kez etrafını sardığımız bir masada benden bu şehirle ilgili masallar dinliyordu. Ben sevdiğim bu şehri ona anlatmaktan hiç bıkmıyordum. Gerçeği söylemek gerekirse, o da iyi bir dinleyiciydi. Her zaman dudaklarımdan dökülen kelimelerin peşinden koşar, gittiği yere kadar takip ederdi söylediklerimi. Oysa hiç sevmiyordu benim sevdasından öldüğüm bu şehri. Her gidişinde başka bir hayal kırıklığıyla geri dönüyordu. Şehrin üstüne yüklenen anlamlar ona ne tanıdık geliyordu, ne de yakınlık gösteriyordu. Anlattıklarımla arkadaşımın kafasını karıştırmıştım. Kitaplardan hoşlanırdı. Eline bir kalem alır ve üzerine bin bir güzel tümcenin yazılı olduğu hikayeler, bir de kendi romanını yazardı bu arkadaşım. Hala da yazıyor zaten. Ona şehrin kitapçılarını anlattım bir bir! Önce Shakespeare and Company'den bahsettim, sonra St. Severin Kilisesi'nin hemen arkadaşına saklanmış olan Abbey Kitabevi'nden. Kitapların o büyülü kokusunun onun burnuna geldiğinden çok eminim. Gözleri ışıldamıştı ben yazdıklarımı ona okurken. Sonra kitapların arasından, kapının her açılışında minik bir zil sesi ile kendini duyuran rüzgarın kapı zilinden dışarı çıkarmıştım onu. Bildik bir Paris kafesinin içine götürdüm. Garsona kendime bir kahve, ona da kendini hep bir parçası gibi hissettiği çayından söyledim. Hem bir yazardı arkadaşım, hem de beş kızdan oluşan bir ailenin küçük kızı. Çoktan büyümüş, okumuş, evlenmiş, anne olmuştu. Biraz bencil olsa, tam mesai ile çalışan bir yazar olur, sizlerde onun kitaplarını severek okurdunuz. Biliyorum! Demli çayları severdi benim arkadaşım. Kısıtlı zamanlarda yazı yazmaya, kendini ara ara bulduğu dar zamanlarda anlatmaya alışmıştı. Bir poşetin ucunda sallanan bir çayın müptelası olmasa da, benim Paris'imde geziniyordu. Demini tam almamış çaya itiraz etmedi. Poşet çayını, benim kahvemin tüm keyfine ortak etti. Ben onu benim şehrime gözlerim ışıl ışıl uğurlamıştım. Seveceği tüm hikayeler kulağında tıpkı bir küpe gibi asılıydı. Çok soğuk bir Paris havası karşıladı onu. Üstelik sevmek için gittiği bu şehirde ağırlaması gereken bir yoldaşı vardı. Eyfel'e çıktı soğuk bir kış gününde. Şehre ilk gelenlerin uzun kuyruklar oluşturduğu sırada saatlerce bekledi. Yukarı çıktığında gözlerinin önünde sevmenin mümkün olmadığı gri bir Paris uzanıyordu. Dönerken bir kağıda şöyle yazmıştı: Özlem'in Paris'ini aradım bu şehirde, bulamadım. Başka birinin Paris'ini aramakla ne büyük hata yaptım. Yine şehir açmadı bana kendini, yine sarmadı, sarmalamadı beni. Ellerim boş, İstanbul'a geri dönüyorum şimdi. En sevdiğim kitapçıyı anlattığım Paris yazım BURADA. Benim gibi Paris'i sıcacık bir palto gibi üstüne alıp sarınmak isteyenler LÜTFEN BU YAZIYA buyursun. Sana bir şey diyeyim mi sevgili Aylin, ben bu şehri sevmeyenleri anlamıyorum yahu. Her köşesinde başka bir sırrı saklayan, sanat ve edebiyatla bezenmiş, lezzetli, çakırkeyif nefis bir şehir Paris. Aynen dediğin gibi bizden de bir sürü şey barındırıyor içinde. Geçenlerde ben de Hıfzı Topuz'un yazdığı Avni Arbaş'la ilgili kitabı okudum. İçinde Paris geçen şeyler çekiyor canım sıklıkla. Vallahi Paris benim içimde. Öyle olduğu için de çok mutluyum. Şimdiden Eylül ayındaki Paris seyahatimizi iple çekiyorum. Paris'i sevmek başka bir şey gibi geliyor bana. Dediğin de çok haklısın, çoğu da nefret ediyor Paris'ten. Oysa aynı senin de dediğin gibi, Paris'i sanki hep tanıyormuşum gibi hissediyorum. Kaldırımlarda yürürken yanımda hep hayali roman kahramanlarım ya da kendileri çoktan bana kahraman olmuş yazarlarım. Bir yanımda Hemingway oluyor, bir yanımda Oscar Wilde. Montmartre'da merdivenlerden tırmanırken aklıma o basamakları teker teker çıkan Monet geliyor, sonra Pisarro ya da Dali.... İyisi mi Paris sevdası sevenlere kalsın. Arkadaşın Paris'i sevmese de bu sayede çok güzel bir yazı okuduk biz. Oysa, güneşi bol olunca bir şehri sevmek ne kolay! Kapkaranlık havasına, kibirli mağazalarına, içine rahatça almayan halet-i ruhiyesine rağmen içine girdiğimde tüm hayatın sepyaya döndüğü Paris'i çok seviyorum ben! Ne güzel bir tanımlama olmuş bu! Sanki enseme hafifçe üfleyen bir sonbahar geçti yakınlarımdan... Paris her zaman güzel olsa da, bahar kahve kokularını daha güzel taşıyor Paris sokaklarına! Bence insanlar nerede mutlu anılar bırakıyorsa, orayı çok seviyorlar. Sizin Paris'te geçirdiğiniz güzel anlar kötü anlara baskın olmalı diye düşünüyorum. Ben de bir kez Paris'te bulundum ve çok sevdim. Özellikle Montmartre civarına bayıldım. Bir daha gidersem sizin kitapçı tavsiyelerinizi de göz önünde bulunduracam."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/04/pariste-en-guzel-cikolata-hot-chocolate-angelina.html", "text": "Paris'te gizli bir sıcak çikolata hikayesi: Angelina. Tarihi bir mekan. Rue de Rivoli üzerinde önünde uzun kuyrukların oluştuğu güzel mi güzel, eski mi eski bir pastane. Aslında çoğu zaman alışık olduğum kitapçıların raflarının arasında gezinirim. Bu durumun birçok iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var. Rutin gezinmeler sırasında ayaklarınız sizi bilmediğiniz rafların önüne taşımaz mesela. Ayaklar, ait olduğu bedenin bildik rotasını izlerler. Mesela ben önce yeni çıkanlar, çok satanlar önünde dolaşır, sonra yavaş yavaş Paul Auster kitaplarının yanına geçer, Can Yayınları'nın tanıdık beyazının önünde dolanır, son zamanlarda sıkça bakmayı alışkanlık haline Kırmızı Kedi Yayınlarının logosunun basılmış olduğu kitaplara özel bir ilgi gösteririm. Geçenlerde Nokta'da gezinirken farklı bir durum oldu. Tanıdık olmadığım kitap raflarının arasında dolaşırken, yine ilk defa karşılaştığım bir yayınevinin bir kitabına denk geldim: On8 Kitap Yayınevi ve \"Mavi Kirazlar\" adı verilmiş bir dörtleme. Paris'te en güzel sıcak çikolata nerede? Angelina. Kitapta kahramanların anlattığı gibi pek pahalı da gelmedi bana. Pek tabii, kitap kahramanları gibi ailelerinden aldıkları harçlıklarla geçinmeyen lise öğrencisi olmamam da böyle düşünmemi tetiklemiş olabilir. Konu hakkında araştırma yapmak için sitenize giriş yaptım ve gerçekten de blog siteleri yazarları titiz çalışmayla bilgileri bizlere sunmaktadırlar. Diğer web sitelerinde bilgiyi elekten geçirmeden direkt sunuyorlar fakat konuya özgü yazılar veren blog siteleri yazarları bizlerin hassasiyetini anlayıp buna uygun davranmaktadırlar. Emekleriniz için teşekkür ederiz. Verilen bilgiler için çok teşekkürler. Emeğinize sağlık. O yüzden benim için misyonunu tamamladı Mavi Kirazlar.... Mavi Kirazlar, bir gençlik dörtlemesi diye söyleyeyim:))) Uyarı niteliğinde:))) Yazım dili harika, ben okuduğum her satırından ayrı keyif alarak okudum. Paris kitabın satır aralarında gezinip duruyor, metro duraklarının birinden inip, birine geçiyorsun... Belki tanıdık hikayeler diye sevdim. D'orsay Müzesi'nde kısa bir tur atıyorsun falan.... Keşkeeee:))) Hayır, dört günlük bir rüyaydı. Şimdilik evimize geri döndük ama ufak ufak anlatacak çok şey var:)))) Okumanıza ve keyif almanıza çok sevindim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/07/az-gittim-uz-gittim-dere-tepe-duz-gitti.html", "text": "Özlediğim bahar çoktan geldi geçti, yazı yaşıyoruz. Kızgınlığım özlenen günleri beklerken zamanın bu kadar ağır ilerleyip, tatil denen o tadından yenilmez meredin hemen maziye karışmasından! Tatil çoktan bitti. Üstümde hala yorgun bir tembellik! Tembellik yorgun mu olur demeyin, vallahi olur! Çalışmaya tembel olduğun günlerdir benim lügatımda öyle günler; o günlerde kitap okursun, müzik dinlersin, gölgesinde tembellik yapabileceğin bir ağacın altında küçük yudumlarla çay içersin. Hayat böyle tembelliklerle doluysa, şahanedir, şahane! Tatil dönüşü sendromundayım uzun lafın kısası! Bu sene Temmuz başlarında Marsilya'dan başlayacak bir yolculuk yapmaya karar vermiştik. Niyetimiz bir araba kiralamak ve ailece arabaya doluşup yollara düşmekti. Marsilya'ya gidip, yine Marsilya'dan dönseydik güzergahımız biraz daha değişik olacaktı ama THY'nin gidiş- dönüşlük promosyon biletlerini vaktinde karar veremediğimiz için kaçırdık gitti. Biraz ahlayıp uflasam da biz de rotamızı değiştirdik. Marsilya'ya gidecek, orada üç gece kalacaktık. Son geceki konaklamamız esnasında da Aix en Provence'a günü birlik bir yolculuk yapacaktık. Aix en Provence'da hiç kalmadık ama şehrin kendisine hayran kaldık bilesiniz. Şimdiye kadar yazdıklarımı okuyup, benim tatil anlayışımı kendi tatillerine yakın bulan arkadaşlarım varsa, burada kesinlikle bir gecenizi geçirin derim. Marsilya'dan çıktıktan sonra ise arabamızı Avignon'a sürdük. İki gecemizi de burada geçirecektik. Masal gibiydi Provence denen bölge kasabalarında gezmek. Avignon'da konakladığımız süre boyunca Luberon Bölgesi diye adlandırılan bölgedeki kasabaları gezdik. Civarda bulunan bir dolu kasaba arasında seçimler yaparken Russell Crowe ile Marion Cotillard'ın başrollerini oynadığı, Ridley Scott'un yönetmenliğini yaptığı \"İyi Bir Yıl\" filminin geçtiği yerlerde dolaştık durdu. Köyleri, kasabaları, Van Gogh'un adımlarını miras bıraktığı yerleri, Cezanne'ın evini, atölyesini görmenin peşinde dolaştık durduk. Hayal ettiklerimizi ve planladıklarımızı tam anlamıyla gerçekleştiremedik. Sahip olduğumuz zaman öyle hızlı ilerliyordu ki, yaptıklarımız-gördüklerimiz yanımıza kar kaldı ama yüreğimizde bir dolu hayalle geri döndük. Peşi sıra birbirine eklediğimiz hayallerimiz biraz fazla geldi; vakit uçtu gitti. İki gecemizi Avignon'da geçirdikten sonra yine bize yol göründü. Bu sefer Fransızların şu dillere destan Riviera'sı için yollara düştük. Nice ayrılan süre ise sadece iki gündü. hani o hep sevilen dingin, romantik güzel filmler.. yeni tatil hikayelerinizi dört gözle bekliyorum. Ben de senin son yazına bayıldım. En güzel kısmı hikayeni içinde ne güzel saklamışsın... İyi ki biizmle paylaştın diye düşünüyorum. Ben de buraları özledim bu arada; hep bu bahar yüzünden tembelliğim!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/07/cebimdeki-yolculuk-marsilya-1.html", "text": "Elbette yine araştırıyorum internetten! Daha çok mutlaka görülmesi gereken yerler, yenmeden dönülmemesi gereken yemekler, ardında iz bırakmış yazar ya da sanatçılar araştırma alanımın içinde yer alıyor. Diğer yanda bekleyen havaalanından nasıl şehre giderim, otobüs mü tren mi gibi basit sorunları ruhumun meyline teslim ediyorum. Ruhumun meyil eden tarafı ise her zaman trenden yana oluyor. Böyle oluyor da ne oluyor peki? Papaz her zaman aynı pilavı yemiyor. İşte Marsilya'da da başıma gelenlerin hepsi, bu bulamadığım papazın yüzünden geliyor. Çıkışta şehre gitmek için otobüs bileti alan ahaliyi takip etmeyip, her zamanki gibi trene yöneliyorum ve biletlerimizi alıyorum. Tren bileti otobüsten daha ucuz! Bilmediğim tek ayrıntı trene binebilmek için, tren istasyonu ile havaalanı arasında ring seferi yapan otobüsü yakalamak! Lanet otobüsü bir saat bekliyoruz ve yanlışlıkla başka otobüse biniyoruz. Bindiğimiz yanlış otobüsün içinde, burnumun dibine kadar tıka basa bavullarla beraber gide gide havaalanının otoparkına gidince gülme krizine tutuluyorum. Kendimi öldürmek istemem biz havaalanı otoparkına doğru yolculuk yaparken, asıl otobüsü kaçırmış olmamızı anladığım dakikalara denk geliyor. Bu hissin aniden gelip yerleşmesini, etrafımda geçen karga ve kılavuz muhabbetleri de tetiklemiş olabilir. Bir saatlik fazladan bir zaman kaybının ardından tren istasyonuna gittiğimizde, tren istasyonunun terkedilmiş olduğunu görüyoruz. Şimdi Marsilya'ya gidecek olan arkadaşlarıma altın değerinde tavsiye: Trene binmeyin arkadaşlar! Trenle olan sevdanızı uzun, güzel yollara saklayın. Havaalanından çıktıktan sonra uzun kuyruğun arkasına takılıp, biletinizi alın ve sizi Marsilya'ya götürecek otobüse atın kendinizi!!! Trene binmek tek koşul altında anlamlı: Havaalanından Aix en Provence tarafına gidecekseniz. Tatil ruhu güzel. İnsanı hep sakin kılıyor. Bizim ailemizde böyle küçük aksiliklere sinirlenecek tek kişi benim ama başımıza gelen durumdan ben sorumlu olduğum için sesimi çıkartmıyorum. Marsilya'da tren istasyonunda trenden indiğimizde artık mutluyum. Üç kişilik ailemizin kıyafetlerini de tek bavula sığdırdığımız için, Kuzey'le ben elimizi kolumuzu sallayarak yürürken bavulu çekme görevini Selçuk'a bırakıyorum. Canım isterse oğlana bile bırakırım, kızdırmasın beni. Herhalde bavulu da ben taşımayacağım, zaten tüm tatil planını yapıyorum! |Limanın önü... Sokak çalgıcılarını Avrupa'nın her yerinde görmek mümkün. |Hemen yan tarafta İf Şatosu'na giden tekneler kalkıyor. |Şehrin her bir meydanında Dali'ye selam yollayan heykeller var. İstasyondan denize doğru bir yol tutturuyoruz. Otelimiz aşağıda. Ara sokaklardan ilerlerken kendimi daha önceden tanıdığımı düşündüğüm sokak aralarında buluyorum. Bildik küçük kahvehaneler ve masalarda miskin miskin oturan erkek yoğunluklu bir nüfus. Cezayir ya da Fas'a gitsem bundan farklı bir şeyle karşılaşmazdım diye düşünüyorum. ... ama şehre daha yeni geldik, hemen bir hükümde bulunmamak gerek. Yıllar önce eşiyle beraber gezmeyi çok seven bir abimizin Marsilya'ya gelip, aynı günün akşamında bulduğu ilk uçakla Paris'e dönüşü geliyor aklıma. Geldiği gibi hemen kafamdan kovalıyorum bu düşünceyi. Yok artık, haklı falan olamaz! Marsilya ile ilgili ilk izlenimin bu düşüncelerden ibaret. Ne yazık ki kaldığımız iki günün sonunda da şehirle ilgili düşüncelerim değişmiyor. Tezgahlardaki kadınlar daha çok Afrika ülkelerinden göç etmişler, başlarında hafifçe doladıkları renkli örtüler, üstlerinde etnik desenlerle cıvıl cıvıl elbiseler ve ayaklarında sandaletler var. Bir de çoktan kaybettikleri umudun derin çizgileri. Temmuz'un başları ve hava çok sıcak. Muhtemelen biz buradan ayrıldıktan sonra şehri daha da sıcak günler etkisi altına alacak. Sıcağın verdiği yorgunluk sokakta gördüğüm herkesin yüzüne yansımış. Tam yazlık havasında bir şehir Marsilya: Bir kot, bir atlet, bir de parmak arası terlikler. Rastgele girdiğimiz bir sokak arasında duvarlardaki yön gösteren resimlere bayılıyoruz. Liman çok canlı. Sayısını tahmin edemediğim binlerce tekne yan yana dizilmişler. Alabildiğince uzanan sahil boyunca restoranlar, bistrolar... Beni sık aralıklarla Paris yollarına düşüren bohem kafelerden hiçbirini bulamıyorum bu şehirde. Nerede benim kafelerim? Fransa'nın en büyük 2. şehrinde aradığım Fransız ruhunu bulamıyorum. Marsilya ben sevmeyince, o da beni sevmedi sanırım... Yine de ardından gelenler açısından keyifli bir yolculuktu. Aix en Provence, Avignon ve kasabalar şahaneydi. Paris'in de çok göç alan bir şehir olduğunu biliyorum ama Marsilya için hissettiklerimi Paris için hiç hissetmedim. Paris'te şehrin bir ruhu var ve insanı avucunun içine almasını biliyor. Karşılaşılan tüm tersliklere rağmen Lüksemburg bahçelerinde bir gezinti, kitap kokusunu içine hapsetmiş kitapçılarındaki dün'e ait koku, yüzü sokağa dönük masalarıyla Paris kafeleri vaad ettiklerini yaşatıyor insana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/08/aix-en-provence-seni-unutmam-ne-mumkun.html", "text": "Akdeniz'in kıyısına eni konu yerleşmiş bir şehre belki de haksızlık ederek ayrılıyorum Marsilya'dan. Bana sunduğu birçok kıyağa rağmen hem de! Oturup düşündüğümde konakladığımız Mercure Oteli'nin bize sunduğu konforu es geçemeyeceğimi anlıyorum. Bir kere sonuna kadar kullanabildiğiniz ve her gün yeniden doldurulan minibar üstüne kolayca çizgi çekilmeyecek kadar güzel bir hizmet. Bunun için beş kuruş para talep etmiyorlar sizden. Güneşin peşiniz sıra tepenizde dolandığı bir şehir için bulunmaz nimet: zira bizim oğlan ice-tea tüketimiyle bütçemizde kocaman delikler açıyor. Avrupa'da içeceklerin bu kadar pahalı olması, insanı kesinlikle daha ucuz olan şaraba ve biraya yönlendiriyor bence. Zaten hiç sevmem yemeğime eşlik eden alın alı bir şarabı ya da öğlen yemeğinden önce tadına baktığım buz gibi bir birayı. Kuzey'in yaşı küçük; cebimizdeki deliğe rağmen ice-tea içmesini destekliyoruz. Yolun başka bir dönemecindeyiz. Bir gece daha kalacağız Marsilya'da ama gün Cezanne'ın şehri Aix en Provence'a gitme vakti. Sanki beklediğim gün bugünmüş gibi hissediyorum. Yoldaki ayak izleri hep ilgimi çekmiştir, artık siz de biliyorsunuz bunu.... Buraya gelmeden önce bir kitap almıştım elime. Kitapçı raflarında erişememiştim kitaba da, Nadir Kitap yetişmişti imdadıma. Eski kitapların hepimizin uğradığı o devasa kitapçı raflarında olmaması ne yazık! Kendisi de Cezanne gibi bir ressam olan Emile Bernard, \"Cezanne Üzerine Anılar\" isimli kitabında Marsilya'dan Aix en Provence'a olan yolculuğunu anlatarak başlar yazdıklarına. Cezanne'ı bulmak için Aix en Provence'a ilk gidişinde uzun bir yolu katetmek zorunda kalmıştır, sonraki gidişini ise anlata anlata bitiremez. Artık Marsilya- Aix en Provence arasına elektrikli tren konulmuştur ve yol sadece iki saate inmiştir. Şimdi biz Marsilya Tren İstasyonu'ndan kiraladığımız bir arabanın içindeyiz. Kısa bir yolculuk yapacağız. Emile Bernard'ın içinde taşıdığı kadar büyük bir heyecanı taşımıyoruz içimizde... Bizimki 21. yüzyılın gel geç heveslerinden biri. Her şeyi hemen tüketmeye hazır bir zamanın çocuklarıyız ne yazık ki. Kuzey'i başka bir hayatın içine sokabilmek için, önündeki yola onun görebileceği küçük şekerlemeler bırakıyorum. Önceden hazırlayıp, üstüne bilmeceler yerleştirdiğim bir haritayı eline tutuşturuyorum. Aix en Provence'da izini sürmesi gereken evler, okullar, kiliseler ve kafeler var. Emile Bernard, 'Ustam' dediği Cezanne'ı bulmak için çıkmıştı yola. Marsilya şimdiki kadar kalabalık değildi o zamanlar. Yolda karşısına çıkanları yolundan çeviriyor, bu şehirden az ötede başka bir şehirde yaşayan büyük ressamı soruyordu. Cezanne'ı kime sorarsa sorsun, aldığı cevap hep aynı oluyordu. Ya hayır diyordu karşısına çıkanlar, ya da olumsuz anlamda başlarını iki yana sallıyorlardı. Bernard, Aix en Provence'a vardığında da değişen pek bir şey olmadı. Cezanne' ı tanıyan kimse yoktu kendi yaşadığı şehirde. Birkaç denemeden sonra karamsarlığa kapıldı. Sonradan Pazar günleri Cezanne'la beraber birlikte gidecekleri kilisenin yanında gördüğü bir adam, Belediye kayıtlarına bakmasını akıl verdi de, Emile Bernard'ın aklı başına geldi. Bugün Cezanne'ı hepimiz tanıyoruz. Şimdi biz Paul Cezanne'ın peşinden Aix en Provence'a gidiyoruz. Cebime değil ama, başımın üstüne koyarım seni.... Her dem gezmeye hazır bir insan olarak, bir hadi demenizi bekliyorum efenim:)))) Ben de kalamadım Aix en Provence'da... Aklımda yani kendisi, hakkını veremeden döndük geldik geri... Aman da nasıl güzel bir yer... Çok seversin çoook...."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/08/cebimdeki-yolculuk-marsilya-2.html", "text": "Kimi güzel anlar vardır; ister bir yere not edin, ister etmeyin siz yaşadığınız sürece var olmaya devam ederler. Marsilya'da aradığımı bulamasam da, gölgesi büyük bir ağacın hayali hiç çıkmıyor aklımdan. Üstelik defterimin köşelerinden birine, gölgesi paylaştığım güne dair birkaç satır düşmüşüm: Yeryüzünün hangi köşesi olursa olsun, sevdiklerin yanındaysa mutluluğu hep yanında taşıyorsun demektir. Marsilya şimdi benim aklımda kırmızı plastik sandalyelerin iki geniş binanın köşesini tuttuğu yerden ibaret! Tıklım tıklım bir köşe burası. İki sevimli bistro yan yana kurulmuşlar. Bir tanesi ağzımın suyunu daha fazla akıtıyor ya, herkesin istediği olsun diyorum. Ben ne olsa yerim zaten! Kırmızı plastik sandalyeli bistro-kafe karışımı yere oturuyoruz. Binalar o kadar eski ki, sinemaseverleri İtalya ya da Fransa'nın köylerine kadar götüren film karelerini hatırlatıyor bana. Yıllara meydan okuyan binanın ahşap kapısından içeri girip, bilmediğim hayatlara konuk olma hissi uyandırıyor. Öyle birden bire, hiç beklenmedik bir anda kapının tokmağını vurmak ve içeri buyur edilmeyi ummak... Böyle çok film izledim, çok kitap okuduğum ben. Garson kızların hiçbiri İngilizce bilmiyor; gülümseyerek sipariş alıyorlar. Fransa sınırları için zor bir şey aslında gülümseyen garson bulmak... Belki de bize burayı sevdiren ağacın gölgesinden çok, yüzlere yerleşmiş gülümsemeler. Sonra yemeklerimiz geldiğinde Marsilya'da bulunabilecek en iyi pizzacıyı bulduğumuzu düşünüp, kendimizi kutluyoruz. Onca yorgunluğun ve sıcağın üstüne, adamakıllı acıkmış olarak bu basit sandalyelere oturunca saatlerden yürüdüğümüzün farkına varıyoruz. Hava nasıl da sıcak! Plastikten oldum olası haz etmem. Nerdeyse sırf bu sebepten bu keyifli mekanı ve kalbimde Marsilya ile ilgili yer etmiş en güzel anıyı kaçıracağımı farkediyorum. Marsilya'da muhteşem pizzalar ve salatalar yapan bu küçük restaurantı kesinlikle atlamamak lazım. Burası Marsilya'da mutlaka gidilmesi gereken restaurantlar içinden bence başı çekiyor!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/08/cebimdeki-yolculuk-marsilya-3.html", "text": "Yol ve yolculuk bambaşka bir olgudur, bunu hepimiz biliyoruz zaten! ... ve en önemlisi kendi yol tecrübelerimizi kendimizin yaratmasıdır. Yolculuğu farklı kılan ne çok şey vardır: Sevdiklerinle yolda olmak en güzelidir, dilediğin yerde dilediğin kadar kalmak ve yol halini aceleye getirmemek. Geri dönüp soyuma sopuma dikkatlice bakacağım bir ara... Evinden çıkmayı hiç sevmeyen bir ananın böyle gezme tozma sevdalısı bir kızı olsun, şaşılacak şey! Yine bir dolu lakırtı ettim kendimi tutamayarak. Marsilya'yı kendime çok yakın bulmadım nihayetinde. Bundan sonra bu şehir benim için Aix en Provence'a giden bir durak olabilir ancak. Marsilya'dan geriye akılmda ne kalacak şimdiden biliyorum. -Hakkını yemeyi kesinlikle hak etmeyen devasa limanı ve tekneleri -Marsilya'yı Monte Cristo Kontu ile romanının baş köşesine oturtan Alexandre Dumas -Nefis yemekleri ile Au Vieux Clocher -Tepesinde kocaman bir varak Meryem Ana heykeli taşıyan, denizcilerin koruyucu kilisesi Notre-Dame de la Garde -hiç sevmediğim ve denizden babam çıksa yerim diyen benim için bile işkenceye dönüşen meşhur balık çorbası bouillabaisse -göçmen yalnızlığı taşıyan yüzler Ellerinize sağlık, keyifli bir yazı olmuş. Resimlerde muhteşem. Gezmeyi ve yazmayı çok seven biri olarak sevgilerimi gönderiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/09/aix-en-provence-gezi-yazilari.html", "text": "Aix en Provence'a gittiğimizde aylardan Temmuz'du. Hava sıcak mı sıcak... Çantamda buraya gelmeden aylar önce doldurmaya başladığım defterim; şimdi tam da buraya gelmişken açılıp okunmayı, hatta içine bir de yaşanmışlıkla yazılmayı bekliyor. Bu kadar sıcak bir havada gezmekten hoşlanmamamıza rağmen yapacak bir şey yok: Mevsim lavanta mevsimi! Anlıyorum ki cevap, mentollu yeşil içecekte değil! Buradan sadece 25 kilometre uzaklıktaki Marsilya ile Aix en Provence arasında böylesine bir fark olması inanılır gibi değil. Marsilya ne kadar ruhunu kaybetmişse, burası da tam tersi bir izlenim bırakıyor insanın üstünde. Hemen kafenin yanı başındaki binada Cezanne'ın babasının şapkacı dükkanı varmış. Şimdilerde eskimiş olan binanın sarı boyasının üstünde hala şapkacının duvara yazılmış ismi duruyor. Cezanne genellikle her öğleden sonra bu kafeye gelir, akşam yemeğinden önceki zamanını burada geçirirmiş. Zola ile dostlukları yazarın kaleme aldığı, \" Eser\" adlı romanından sonra bitmiş. Kitabı okuyan Paul Cezanne'ın Emile Zola'nın kitabında sefil bir insan olarak tanımladığı kişinin kendisi olduğunu anladıktan sonra, bir mektup yazarak Zola ile dostluklarını bitirmiş. Zola'nın tüm ısrarlarına rağmen bir daha da asla arkadaşıyla görüşmemiş. Şehrin her yeri Cezanne'ın izleriyle dolu. Kafeden kalktıktan sonra elimizdeki haritaya bakarak bir bir Cezanne'ın gitmemizi istediği her yeri aramaya başlıyoruz. Cours Mirabeau üstünde uğrayacak yerlerimiz var. Mirabeau üstünde 13 numarada Cafe Oriental, 44 numarada Cafe Clement. İki kafede Cezanne'ın uğradığı kafelerden. Cours Mirabeau Caddesi 30 numarada Cezanne'ın annesi ölene kadar oturmuş. Cezanne her akşam annesini ziyaret eder, artık yürüyemeyen annesini kucağında taşıyarak aşağı indirir, sonra da arabaya bindirerek gezdirirmiş. Hayırlı evlatmış yani Cezanne... Madam Cezanne bu evde 25 Kasım 1897'de ölmüş. O kadar şanslıydık ki, bizim gittiğimiz gün bu geniş cadde üzerinde bir pazar kurulmuştu. Bir de lavanta balına dayanamadım. Yolumuz üstünde her gördüğüm pazardan çantama ufakta olsa bir kavanoz bal almadan ayrılmadım. Buna ek olarak bir de trüf mantarıyla tanıştım. Utanmadım dokundum. Taş gibi sertti. Görünüş itibariyle mantarla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bu şehre ayırmadığımız bir gece için bereberce hayıflandık. Fazla otel değiştirmemek adına Marsilya'da bir gece daha kalmak istemiştik ama dönerkeno geceye ait olmak üzere ruhumuzu Aix en Provence'da bıraktığımızı farkettik. Şimdi buradan turist ofisine! Cezanne ile işimiz daha bitmedi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/09/hala-aix-en-provenceda-cezannen-pesinde.html", "text": "Hala Aix en Provence'da Cezanne'ın peşinde gezmeye devam ediyoruz di mi? Ben bu şehre aşık oldum, itiraf ediyorum. Şimdi geriye dönüp baktığımda şehrin bana kesif bir huzuru anımsattığını daha yakından fark ediyorum. An itibariyle pencerenin hemen dışında usul usul yağan yağmuru, bir de orada bir kafenin terasında, elimde sıcacık bir kahveyle seyretmeyi ne çok isterdim. Kahveye, sessizce yağan yağmura ve Arnavut kaldırımlı sokaklara kendini teslim etmiş bir şehir gibisi yoktur. Yine Cezanne'ın peşine düşeceğiz düşmesine ya, Cours Mirabeau üstündeki kafelerin hayalinden alamıyorum kendimi. Cezanne'a gelince... Gideceklere küçük bir uyarı: Şehre varmadan önce bilgisayar başına geçerek, Cezanne'ı anlatan tarihi üç yerin biletlerini alabilmek mümkün. - Şehrin sokaklarında gezip, Cezanne'ın ve ailesinin yaşadığı evleri, Cezanne'ın okuduğu okulu ya da arkadaşlarıyla oturup içkisini içtiği kafeleri görmek için şehrin içinde mutlaka gezilecek. - Merkezden 1.5 km uzaklıktaki stüdyosunu görmek ve Cezanne'a ait eşyalara dünya gözüyle bakmak için ATELİER CEZANNE'a bilet alınacak. Mümkünse her gün Cezanne'ın yaşadığı rutini bozmamak adına buraya yürüyerek çıkılacak ve yolun sonunda bu yapılandan pişmanlık duyulacak. - Cezanne'ın baba evi JAS DE BOUFFON'un içinde ise artık Cezanne'a ait bir iz bulmak mümkün değil. Geniş bahçenin içinde ayakta duran binanın ve içinin kesinlikle ciddi bir bakıma ihtiyacı var. Yine de evin ve bahçenin Cezanne hatırına kesinlikle gezilmesi gerekli! Tablolara konuk olan ağaçlar, havuz ve heykeller hala oldukları yerde beklemekte. - Cezanne'ın 1895 yılından 1904 yılına kadar bir kulübe kiralayarak çalıştığı BIBEMUS QUARRİES ise bir diğer alan. Cezanne burada taş ocaklarının ortasına şövalesini atarak 11 yağlıboya, 16 suluboya tablo yapmış."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/09/paris-gezi-yazilari.html", "text": "Vakti zamanında bir gün, şimdi geçmişte kaldı, Paris severlerin bildiği bir kafenin masalarından birinde seyre daldım. Yaptığım pek de hoş bir şey değildi, biliyorum! Yan masada kahvesini içmekte olan yaşlı bir adamın mahremiyetine girmek ne kadar doğru olabilirdi ki? ... ama o yaşlı adam benim sevebileceğim bir yaşlı adamdı. Eskimiş çantasını yanındaki boş sandalyenin üstüne bırakmıştı. Eskiydi çanta eski olmasına, derisi artık kullanılmaktan yıpranmıştı ama mahsun durmuyordu. Belli ki yıllardan beri yaşlı adama aitti ve yaşlı adamla birlikte yaş almıştı. Uzun zamandır adamla birlikte Paris'in kokusuna alışkın olduğu kafelerinde geziyor, yaşlı adamın minik yudumlarla espressosunu içip, defterine yazmasını bekliyordu. Hep yazardı adam, ha bir de okurdu. Ben yaşlı adamın hayatında dolaşıp dururken yaşlı adamda başka bir hayatın kenarında geziniyordu. Adam hemen yan masasında gizlice onun fotoğrafını çeken kadını farketmedi. Belki de etti de, güldü geçti. Ne kadar hoş bir kare! Benı duygulandırdı! Yazdıgın yazı daha da cok duygulandırdı 🙂 sevgiler.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/09/parise-gitmek-icin-5-neden.html", "text": "- Bir kere canın çok sıkkınsa ve acele yoldan mutlu olmak istiyorsan Angelina'ya gidebilir, şahane bir sıcak çikolatayı höpürdetebilirsin. 🙂 - Paris'in en güzel kitapçılarından biri olan Abbey Bookshop'a uğrayabilir, büyük bir ihtimalle kitabevinin sahibi Brian tarafından ikram edilecek kahveyi içip, kitap kokuları içinde huzur bulabilirsin. - Hiç ummadığınız bir anda karşınıza çıkan Küçük Prens'le çocukluğunuzu hatırlayabilir ve kendinizi tekrar kucaklayabilirsiniz. - Eskilerden bir tanıdığın kapısını apansızca çalabilirsiniz. Sahi bu kadar yakında mı oturuyordur sizin kahvenizi yudumladığınız kafeye? - Yalnız yazarların, ressamların, artistlerin ve bu şehre tutkunların değil, aynı zamanda roman kahramanlarının da şehridir Paris. Bir kitabın içinden fırlayan kahramanımız Dutilleul, yazarı Marcel Ayme'den daha ünlüdür Montmartre'da. Paris'i sevmek için çok sebep vardır, çoook! ... ve kim ne derse desin: Aşkın şehridir Paris! Senin sonuna kadar Paris'in tadını çıkaracağından hiç şüphem yok. Bu kadar gitmeme rağmen her gideni tekrar kıskanıyorum. Umarım harika bir seyahat olur ve şehri severek geri dönersin. sizi okudukça çantamı alıp gidesim geliyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/10/aix-en-provence-gezisi.html", "text": "Aix en Provence'da yapılacakları kısa maddeler halinde toparladım. Fransa iyi fikir, Marsilya'dan bir arabaya atlayıp Provence yoluna düşmekse ayrı keyif. - Şehrin içine gündüz gözüyle girseniz ve bir gün bu minik şehri yaşamanız için yeterli olsa da, mutlaka bir gece kalın. Biz çocukla beraber bir otel daha değiştirmek istemediğimizden gece Marsilya'ya döndük ne yazık ki! Gecesini yaşamadığım Aix en Provence benim için bir nebze eksik kaldı. - Cezanne'ın baba evi Jas de Bouffon'u, atölyesini ve sık sık giderek tablolarını yaptığı Bibemus Ocaklar'ını görmek için önceden rezervasyon yapmayı unutmayın. Yoksa açıkta kalabilirsiniz, haberiniz olsun. - Turizm ofisinden Cezanne haritanızı hiç çekinmeden isteyin. Böylece Cezanne'ın doğduğu ya da yaşadığı evleri, arkadaşlarıyla dertleştiği kahveleri ya da okuduğu okulu görebilirsiniz. - Şehri Cezanne'ın sizin için bıraktığı izleri takip ederek adım adım gezin. - Sabah kahvenizi yeşil tentesinin altında oturarak Les Deux Garcons'da için. Cezanne ve Emile Zola ile ilgili bir cümleyi seyahat defterinize eklemeyi unutmayın. Şehrin yaydığı huzur içinde nasıl da edebi cümleler kurabildiğinizi görüp, şaşırın! - Ya da bırakın düşünmeyi: yol arkadaşınıza sarılın yeter! - Pazarın kurulduğu bir güne denk geldiyseniz eğer, yerel halk gibi alışveriş yapın. \"Navette\" denilen kurabiyelerin tadına bakmayı atlamayın. - Lavanta balı arkadaşlarınıza ve eve getirebileceğiniz en güzel hediye bence! - Öğle yemeği için mutlaka La Pizza'ya uğrayın. Fransa'dasınız biliyorum ama bu kadar güzel İtalyan yemeklerine de karşı koymak mümkün değil. - Madem yemekten bahsettim. Akşam keyfini es geçmeyin. Muhtemelen bir sürü yeri gezdiniz, Cezanne'ın peşinde koşuşturup durdunuz; şimdi çay zamanı! Hotel de Ville Meydanı'na gidiyorsunuz ve meydana kurulmuş eski kitap satan tezgahlarından yayılan kitap kokusunu içinize çekerek çayınızı yudumluyorsunuz. - Aix en Provence masalı burada sona eriyor; şimdi başka hayallere dalma zamanı!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/10/avignon-gezisi-aziz-benezet-koprusu.html", "text": "Bu sene ne çok festivale, ne çok kalabalığa tanıklık ettim. Gündüzü de güzel Avignon'un, gecesi de! Hem lavanta kokusunu içimize çekmek istiyoruz yolculuğumuz sırasında, hem de Avignon'da her sene yapılan festivali kaçırmamak. Daha önce de dediğim gibi bu tarihlerde burada olmamızın yegane sebebi bu! Avignon, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi'ne dahil olan şehirlerden biri. Bunu da sonuna kadar hak ediyor. Toskana'yı gezerken de aynı duyguları yaşadığımı anımsıyor. Şehirden uzaklaştıkça insanın karşısına çıkan tüm küçük köyler ve kasabalar aynı şarkıyı söylüyor insana: Huzur. Pek afilli bir yerdeyiz hani. Meşhur St. Benezet Köprüsü, Avignon'un tüm şehri sarmalayan duvarlarının hemen arkasında, otelin çok yakınında. Şehre girmeden önce arabayı par etmek için park yerini ararken uzaktan görüyorum köprüyü. Rhone Nehri'nin üstüne kurulmuş taş bir yapı. Bir yakayı diğer yakaya birleştirmiyor artık. Yine burası da Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi'nde olmasına rağmen, bana pek de sevimli gelmiyor. Bu taş yapının üstüne çıkmak için para istemelerine sinir oluyorum ve kendi küçük protestomu yapıyorum. Papalık Sarayı'nı ya da başka bir yapıyı gezmek için bilet kesmelerini anlıyorum da, bir köprünün üstüne çıkmak için para istemeleri çok saçma geliyor bana. Pek meşhur bir Fransız çocuk şarkısında adı geçen köprünün ezgisini bir kenara bırakıp, kendi yurdumdan bir ezgi ile devam ediyorum yola! Dün gezdiğim Aix en Provence sokaklarında lavanta balı değil de, ruhumu rölantiye alan başka bir şey satın aldım galiba. Avignon'da telaşsız etrafta dolaşan, yerlerde yatan ve yüzlerinde huzurlu bir ifadeyle gitarlarının tellerine dokunan insanları görünce kafenin birinde bir sandalyeye çökmek ve yerimden kalkmamayı istiyorum. Papalık Sarayı ve önünde uzanan kocaman meydan odanın penceresinden gözüküyor. Gece yağan yağmurla birlikte, parke taşların üzerini gasp eden ıslaklığa ve sessizliğe hayran oluyorum. Hani şu gezginin yanında taşıdığı oğlu olmasa, atacak kendini sokaklara! Bu sene ne çok festivale, ne çok kalabalığa tanıklık ettim. Gündüzü de güzel Avignon'un, gecesi de! İlk defa burada Turizm Ofisi'ne giremiyorum. Kapının önünde uzanan sıra o kadar uzun ki, değil beklerken düşünürken bile günlerimi heba ediyormuşum gibi hissediyorum. Elimizde ne varsa yola onunla devam etmekten yanayım. Zaten küçük bir şehir burası, mutlaka aradığımız bir kapıya denk geliriz. Üstümüze yerleşen atalet duygusundan nasıl da memnunuz. Gece meydanın hemen ortasındaki küçük dönme dolaba teslim ediyor oğlan kendini: niyeti kendine bir arkadaş bulmaktan öte değil aslında. Şehrin dar sokak aralarında dolaşmak ise benim romantizm anlayışımın tam da üstüne denk geliyor. Avignon tarihi binalarından ve anlattığı hikayelerden çok Luberon Bölgesi'nin havaya yaydığı lavanta rehavetiyle iz bırakıyor Temmuz 2013'de bende."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2013/10/cezannen-atolyesi.html", "text": "Aix en Provence'ı ve şehirde Cezanne'ın bize yaşattıklarını toparlıyorum artık! Malum bayramın gelmesine az kaldı: Gezilecek başka şehirler, tanışılacak başka kültürler ve daha da önemlisi kurulacak çok hayal var! Bibemus Madenleri'ni gezemiyoruz: Yanılmıyorsam madenin olduğu bölgede çıkan bir yangın nedeniyle bölge ziyaretçilere kapatılmış. Yemeğimizi yedikten sonra, Cezanne'ın stüdyosunu görmek üzere yola düşüyoruz. Ekip tamam: Önde Selçuk yürüyor. Görevi evin reisi olarak ailemize öncülük etmek, attığı büyük adımlarla önümüzden yürüyerek yürüyüşümüzü hızlandırmak ve evin kalan iki üyesinin cıvıtmasına imkan vermemek! Cezanne bu yolu her gün yürüyerek gidiyormuş. O zaman biz de onun yaşadıklarını yaşamalı ve onun yolunu takip etmeliyiz. Allahım, nasıl sıcak bir hava... Güneş gözünü bir an olsun ayırmıyor üstümüzden. Ortasından trafiğin aktığı bir yolun kenarından yürüyoruz. Elimizde su şişesi, sinirden gülmeye başlıyoruz. Kuzey neredeyse vazgeçmek üzere! Kahkahaları sokakları çınlatıyor. \"Merak etme! Birazdan orada olacağız.\" diyorum. Kendim bile umudumu kaybetmek üzereyim. Aslında yürüdüğümüz yol iki kilometrenin üstünde değil. Sıcak asfalt boyunca ilerlerken aklımda yanından geçtiğim ağaçları, dar ve tepeye doğru uzan kaldırımları, yolun sonuna doğru görünen tek tük evleri ve geride bıraktığımız şehri kelimelerimle birbirine bağlıyorum. Aklım Aix en Provence ile ilgili yazacaklarımla her yerde, her iklimde buluşuyor. Yazdıklarıma hep buralarda yaşamış birileri eşlik ediyor. Aix en Provence'ı beni konuk ettiği tek bir günle seviyorum ve hep izini kalbimde taşıyacağımı biliyorum. Sonunda karşı duvarın dibinde evin dar kapısını görüyorum. İster inanın, ister inanmayın ben bu kapıyı açarak çok girdim bu bahçenin içine. Cezanne ve Emile Bernard bu yolu çok kez yürüdüler birlikte. Ben onların görmedikleri meraklı bir ruhtum yalnızca. O yüzden evin giriş kapısının hemen yanındaki büyük taşın altında evin anahtarının olduğunu biliyorum. Bu sırrı Kuzey'e de fısıldıyorum. Heyecanlanıyor birden. Gücü yetse gözüne çarpan büyük taşı kaldıracak, anahtarı alacak. Saat 17.00 olmadı daha. Bir soluklanalım önce! Evin girişinde, soldaki odaya hediyelik eşya dükkanı konuşlanmış. Biletimizi soruyor kasadaki kadın. \"Yukarı stüdyoya çıkabilir misiniz bilmiyorum, rehberimiz çoktan başladı anlatmaya!\" diyor. Cezanne'ın evinde, üstelik biletimiz varken ve ben bu eve birçok kez gelmişken bize böyle davranmasına sinirleniyorum. Rehber sevimli, genç bir kız! Üstünde Fransız aksanı taşıyan İngilizcesiyle anlatıyor Cezanne'ı, stüdyoyu, odaya dolan ışığı.... Tek bir odanın içinde Cezanne'dan kalma birkaç anıya sonunda tanıklık ediyoruz. Odanın bir yanına yığılmış eşyalara, duvarlara dizilmiş birkaç kap kacağa, Cezanne'ın gözünün değdiği ağaçlara bakıyoruz uzun uzun. Cezanne yaşamıyor olsa da, ondan geriye pek bir şey kalmamış olsa da, şu hayat garip geliyor bana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/01/kitaplgmda-parisle-ilgili-neler-var.html", "text": "Gün geçmiyor ki bu güzel şehir aklıma düşmesin! Alacak listem devamlı uzuyor gidiyor. Bavulum içinde peynirlere ve şaraplara da yer açmam gerekiyor. Paris'i mekan tutan tüm hikayelere bayılıyorum. Evimde oturduğum zamanlarda, romanın kahramanlarının gezindiği sokaklarda dolaşmak gibisi yok. Tam da yürümekten bahsetmişken, işte o konuyla ilgili güzel bir kitap. Ben Paris'te her mevsimde gezmeyi seviyorum. Kışın soğuğunda gezmenin zorluğunu yadsıyacak değilim; o zamanı da Paris kafelerinin keyfini çıkarma zamanı olarak değerlendiriyorum. Başka bir deyişle: Kış, Paris için seyir zamanı! Paris'ten gelenler bir yana, kitapların üstündeki küçük kutunun benim için anlamı büyük! Hediye edildiği tarihten beri saklar dururum bu kutuyu. Noel Riley Fitch'in yazdığı Hemingway'in yaşadığı, yediği, gezindiği yerleri anlatan kitabı büyük bir zevkle keşfe çıktım. Bir ara Paris'te Hemingway'in peşinden nerelere gittiğimi yazsam fena olmaz. Julia Child ve Paris'inden defalarca bahsettim burada! Paris'e bu gidişimde onun şerefine tekrar Boeuf Bourguignon yemeye kararlıyım. Mine Kırıkkanat'ın Paris kitabının yedeği var; biri okunmaktan ve altı çizilmekten bitap, diğeri sırasını bekliyor. Sevdiğim kadınlar listamin başında Mine Kırıkkanat! Nedim Gürsel'i tekrar anlatmayayım burada yeniden. İkisi de Paris demek benim için! Enis Batur'suz bir Paris düşünülemez elbet. Paris'in her sokağını, binaların duvarına çivilenmiş her tabelasını anlattı bana teker teker. Hep yazsın istediğim yazarlardan. Feridun Andaç'ın Paris'i peki? Ya Uğur Kökden'in Paris kafeleri? Öyle güzel cümlelerle imzalamış ki Rezzan Ablamın ricasıyla kitabımı sevinçten deliye döndüm. Geçen gün yolda karşılaştım Feridun Andaç'la; kocaman bir \"merhaba\" çıktı ağzımdan. O da anlamlandıramadığı bu kocaman gülüşlü kadına bir merhaba yolladı. Paris kahveler atlası ve Paris bir yalnızlıktır kitaplarını hiç duymamıştım, bir ara onlara bakacağım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/02/saatler-lehime-isliyor-sanki.html", "text": "Tatil bittiği için üzülüyorum; ama yetti. Şimdi bir hafta sonra içinde olacağım uçağın ve varacağım şehrin hayalini kuruyorum. Hava durumuna bakıyorum; pek iç açıcı değil. - Kalın ama hafif bir mont alacağım bu durumda yanıma mecburen. Hayalini kurduğum gibi hafif kıyafetlerle arz-ı endam edemeyeceğim caddelerde. Yine uzun yürüyüşler yapacağım. Sevdiğim sokaklarda fazladan tur atacağım. Biliyorum ki Marais'nin altını üstüne getireceğim. - Kırtasiye alışverişi için gözümü açık tutacağım. Listemdeki kırtasiyeleri tek tek gezeceğim. - Gittikten sonra size anlatmayı düşündüğüm şu Cezayir Pastanesi'ne gideceğim. Tatlımın yanına çay söyleyeceğim. - Angelina'ya yine uğrayacağım ama bu sefer başka bir yere de şans vereceğim. Bakalım bu gittiğim yeni yer Angelina'nın pabucunu dama atacak mı? - Hemingway'ın dolaştığı sokaklardan bir kez daha geçeceğim. Mavi kapılı evinin açıldığı meydanda yemek yiyeceğim. Hemingway ile James Joyce'un birbirlerine ne kadar yakın oturdukları hakkında bir konuşma açacağım. - Sonra Selçuk'a Ulyyess'i okuyacağım dediğini hatırlatacağım. Kitabı okuyup bitirirse bu başarısı karşılığında bana attığı havaları haklı bulup görmezden geleceğim. Mecburen o okuduğuna göre, bende kitabı okumaya başlayacağım. - Rodin'in evine gideceğim. - Pere Lachaise'e gitmeyen arkadaşımla tekrar Pere Lachaise'i gezeceğim. - Bir daha Boeuf Bourguignon yiyeceğim. Julia&Julie'yi tekrar hatırlayacağım. Meryl Streep'i ne çok sevdiğimi düşüneceğim. Dönüşte bir daha filmi seyretmeliyim diye defterime not düşeceğim. - Hayatım ben böyle Paris'e gelip giderken geçtiğini fark edip, \"Topla pılını pırtına gel işte, hem okul parası vermekten de kurtulursun\" diye telkinlerde bulunacağım. Sonunda diyeceğim ki, \"Paris, seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli!\" - Burada yaşasam Montparnasse'da mı otururdum yoksa St. Germain'de mi sorusunu milyon kez olduğu gibi yine düşüneceğim. Cevabı bildiğim halde aynı soruyu tekrar tekrar kendime sorup nasıl bir haz aldığım konusunun sosyologlar tarafından incelenmesini isteyeceğim. - Paris kafelerinde sanki zamanım çok bolmuş gibi oturup saatlerce kitap okuyacağım. Etrafıma bakınca havaya gireceğim, bir sigara yakayım diyeceğim. Yine yakmayacağım. - Shakespeare and Company'ye ve oradan da Abbey Bookstore'a uğrayacağım. Her gidişimin anısına aldığım kitaplarıma bir yenisini daha ekleyeceğim. Lisyte böyle uzayp giderken, ben hayallere durmaya ve maddeler eklemeye devam edeceğim. hiç üzülme hava durumuna, biz gezmeyi sevenleri hiç birşey etkilemez. iyi yoculuklar şimdiden.. Bilinçli gezgin.. Nerelere gideceği planlamış bile.. Sanki memleketine gider gibi:) biliyorum Paris ikinci adresin.. Iyi tatiller diliyorum sana.. Seninle gezmek için gezi yazını bekliyorum.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/03/paris-kafeleri-nerede-yemeli.html", "text": "Paris Ritüellerim... Bu şehri benim yapan alışkanlıklarımdan bahsedeceğim birazcık. Ne de olsa aynı şeyleri yaşamak aidiyet hissi uyandırıyor insanda. Ben de Paris'e ait olmayı seviyorum zaten. Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! Bu arada, \"Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs...\" diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! \"Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?\" diye soruyorum. Bunca insanın yaşadığı, bunca turisti ağırlayan bir şehrin başka nasıl olmasını bekliyoruz. ... ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış. Çoğu birbirinin aynı Haussmann tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek... İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da. Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. \"Ben somon alayım\", diyor. İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/03/pariste-nerede-kalmali.html", "text": "Her seferinde ayrı bir bölge! Koca kişisi ile aldığımız karar budur. Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra olay mahalline geri dönen suçluların aksine aynı otele gitmiyoruz bir daha. Paris'e bize anlatacağı bilinmedik bir yönü için yeni şanslar tanıyoruz. Opera Bölgesi. Rue Lamartine, 10 numara. Orly Havalimanı'ndan otelimize gelirken metroda sohbete dalıyoruz. Elimizdeki metro haritasına bakmak yerine basit bir karar veriyoruz. Chatelet'de inelim, nasılsa oradan aktarma vardır! Chatelet, Paris'te ana istasyonlardan biri, bir hattan başka bir hatta giden uzun bir yürüyüşü göze alıyorsanız, gideceğiniz yere mutlaka ulaşırsınız. İstasyonda uzun uzun yürümek canımı sıkmıyor. Daha Paris'te gün ışığına merhaba demedim ya, metronun tanıdık pisliği bile güzel geliyor gözüme. Tanıdık bir sima görmek gibi bir şey, Chatelet beni Paris'te olduğuma ikna ediyor. Ben aval aval etrafa bakınırken Selçuk, Gare de Nord'dan gitmemiz daha mantıklıymış aslında diyor. Bu durumda fazladan bir aktarma yapacağız. İnmemiz gereken istasyon Cadet. Otelimiz bu istasyona yakın. Selçuk elindeki bavulu sürüklüyor. Telefonlarımıza stay. com adlı uygulamayı yüklediğimizden beri yola çıkmak daha da kolay. Oteli görüyorum. Kapıdan içeri girer girmez raflara yerleştirilmiş eski basım kitapları görüp, telefonuma sarılıyorum. \"Bir odaya yerleşseydik önce!\" diye bir ses ulaşıyor kulaklarıma uzaklardan. Resepsiyon görevlisini gözüm görmüyor. Otelin resepsiyonu girdiğimiz kapının hemen köşesinde küçücük bir yer. İşte otelle ilgili bir ipucu: Otelin odalarının çok küçük olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Her seferinde ayrı br bölge, her seferinde farklı bir otel! Selçuk'la aldığımız karar bu! Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra kaza mahalline geri dönen suçlular gibi geri dönmüyoruz aynı yere. Paris'e bize göstereceği farklı bir yüzü için şans tanıyoruz. Bavulumuzla beraber asansöre binip altıncı kattaki odamıza çıkıyoruz. Asansörün kapısı açılıp dışarı çıktığımızda kitap rafları ile dolu dar bir koridorda buluyoruz kendimizi. Duvar kağıdı ile kaplı kapının üzerinde zorlukla görünen kapıyı ve kilidi buluyoruz. |Oda kapımız! Altıncı kat, 601 numara. Paris'te bir çatı katındayız yine. Dokuz yıl önceki ilk çatı katı maceramdan sonra ikinci kez. Halimden son derece memnunum, ben bu hali çok seviyorum. Paris'te çatı katları bana bu şehre ilk gelişimi, Mavi Kirazlar serisinde çatı katındaki gençlik bunalımlarını yaşayan o tatlı karakteri, pencereden bakınca göreceğimi bildiğim gri şehri hatırlatıyor. Eskiden bu minik çatı katı odalarının hizmetçi odaları olarak kullanıldığını ise çoktan unuttum: o mesele başka bir yüzyıla ait. Odanın büyük olmasına gerek yok, yatağı rahat, banyosu temiz ve sevimli olsun yeter diyenlerdenseniz, bu oteli tavsiye ederim. Hotel Les Plumes'ün her odası başka bir Fransız yazara ayrılmış. Bizim şansımıza George Sand ile Alfred de Musset'nin anısına düzenlenmiş oda düşüyor. Çok yakın zamanda George Sand ile ilgili bir kitap okuduğumdan bu durumu şans olarak görüyorum. Paris bana yine gülümsüyor. İşte dört gecemizi geçirdiğimiz otel odamız. |Ben Alfred'in olduğu yastığı alıyorum, George'lu yastık koca kişisine kalıyor. |Yatağın başucundan sarkan şapkadan yapılma bu lambaya bayılıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/03/pariste-pasajlar-hediyelikciler.html", "text": "Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum. Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde. Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu! Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musee Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar! Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor. Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum. Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası. |Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı! |Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için. |Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım. |Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/03/subat-aynda-ne-oldu.html", "text": "- Ailece sanatsal etkinliklerimize elimizden geldiği kadar devam ediyoruz. Cats Müzikali geldi, gidiyor derken, gönlüm ayağımıza kadar gelmiş olan bu müzikali seyretmemeye razı gelmedi. Oğlanı da alarak, son gün öğleden sonra soluğu müzikalde aldık. Kuzey ilk perde çok sıkıldı. \"İkinci yarıyı izlemesem olur mu?\" sorusu cevapsız kaldı. Allah'tan ikinci perdede heyecan arttı da, Kuzey Cats Müzikalinden iyi anılarla ayrıldı. Koca kişisi, \"Beklediğim kadar iyi değilmiş!\" dedi. Benim merak eden dostlar olacak olursa, çok keyifli birkaç saat geçirdiğimi söyleyebilirim. - Baktım ki ev ahalisi böyle etkinliklerden çok memnun, Sevgililer Günü'nü başka bir tiyatro etkinliği ile taçlandırmaya karar verdim. Akşam üstü işten biraz erken çıkıp, Kadıköy'ün kalabalığa daldım. Kadıköy'ü de, içinde barındırdığı kalabalığı da çok seviyorum. Etrafta telaşsızca dolandım; an itibariyle tek başıma olduğumdan hiçbir çingene bana çiçek satmaya kalkmadı. Ellerinde çiçeklerle sağdan sola koşuşturan çiftleri seyrettim biraz Cafe Erol'a oturup. Oturduğum yerde ben çayımı tek başıma yudumlarken, hayatın ne kadar hızlı aktığının farkına vardım. Nerdeyse bir çay daha ısmarlayacaktım ki kendime, koca kişisi geldi. Bize her gün Sevgililer Günü olduğundan çiçek falan almamıştı, hem tiyatroda çiçeği nereye koyacaktık? Tarihi Adapazarı Islama Köftecisi'nde nefis bir ıslama köfte yedik. Yanında piyaz vardı ama soğanı yoktu. Sonra birlikte Cafer Erol'a gittik. Bu sefer birlikte çay keyfi yapmak için. Tiyatro saatimiz çok yaklaşmıştı, hafif hafif çişeleyen yağmurda Haldun Taner'e doğru yollandık. Oyunun ismi Zengin Mutfağı idi. Nefis bir oyun olduğunu ve ağzımız kulaklarımızda salondan ayrıldığımızı bilmem söylememe gerek var mı? Herkese bu oyunu mutlaka izlemelerini öneriyorum. Beğenmeyene bilet paraları iade:) - Şubat ayının son oyununu da yazarak tiyatro kısmını bitiriyorum. Bu sefer Şehir Tiyatroları'nın Üsküdar Müsahipzade Celal sahnesinde oynayan Hıdrellez adlı oyunu izlemeye gittik. Bu oyuna da tiyatro kurdu bir arkadaşımızın referansı ile gittiğimizden oyun bizi şaşırtmadı. Çok eğlendim. Oyunla ilgili tek eleştirim üç saat sürmesi olabilir. Sekizde başlayan oyun saat on birde bitti. - Şubat ayı gelmeden bu ayla ilgili beni en çok heyecanlandıran şey Paris'e gidecek olmamdı. Yine bir fuar sebebiyle eş kontenjanından kendimi Paris'te buldum. Daha önceki tecrübelerimden Paris'i soğuk bulmayı bekliyordum ki, şehir bana bir sürpriz yaptı ve güneşli günler hediye etti. Dönerken nerdeyse ağlamak üzereydim ben daha dönmek istemiyorum diye. Belki de paylaştığımız bu kısa günler Paris'i bana sevdiren, o yüzden usul usul bavulumu topladım ve kürkçü dükkanına geri döndüm. - Hımm unutmadan Paris'te de bir fotoğraf sergisine katılarak kendimi aştım. Orada bulunduğumuz süre zarfında sergi sırasından beklemek için en soğuk olan günü seçtim. Hotel de Ville'in önünde tam bir saat bekledim. Bir ara güvenlik görevlisine gidip,\"ben turistim ve şehirde geçirecek vaktim kısıtlı, lütfen öne alır mısınız?\" diye sormayı düşünsem de, kocanın suratındaki gülüş beni bu konuşmayı yapmaktan alıkoydu. Bekleyerek zafere ulaştık elbet! - Uçakta yanımda Sylvia Plath'ın Sırça Fanus isimli kitabı var. Benim söylememe gerek yok, hepiniz yazarın tek kitabı olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Kitap yayımlandıktan birkaç ay sonra yazar kendi elleriyle yaşamına son veriyor. Benim için ilginç olan bugüne kadar kitabı okumaktan hep kaçınmamdı; ama Sylvia Plath ile olan okum serüvenim hiç de korktuğum gibi olmadı. Bu kadar zamandır kitaplığımda beklemesine rağmen, son birkaç seyahatimde elim hep bu kitaba gidiyor, sonra yol haline uymaz diye geri bırakıyordum. İçimden gelen ses haklıymış. Paris seyahatime ve bana çok iyi geldi Sırça Fanus. Bu kadar korktuğum bir kitabı okuduğum için de mutluyum. - Şimdilik Şubat ayından haberler bu kadar! En kısa zamanda okuduklarım ve Paris anılarımla burada olacağım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/05/barselona-petritxol-sokag-ve-churroscu.html", "text": "Tüm İspanyol şehirlerini görmemiş olsam da, \"Barselona İspanya'nın en güzel şehri olmalı\", diye düşünüyorum. Yaz aylarında sıcağın insanları kavuracağını, bitkinlik savuran bir yorgunluğun insanı oturduğu yere mıhlayıp, nefesini keseceğini biliyorum. Ama bahar başka! Bahar, bu şehre yakışıyor. Gelir gelmez birkaç terslikle karşılaşıyoruz. Bizim suçumuz: Birkaç tecrübenin bizi rahatlatmasına izin verip, dikkatsiz davrandığımız için şimdi kiraladığımız evin kapısında bekliyoruz. Telefonun ucundaki gür sesli İspanyol, önce ofisimize gelip, anahtarınızı teslim almanız, bir de depozito bırakmanız gerekiyor diyor. Verdiği adresi harf harf tekrarlatınca da sinirleniyor bana. Sesinin ateşi kulağımı yakıyor. Elimizde bavulla taksiye atlayıp, ofislerine gidiyoruz. İnternetten birçok kez daire kiralamışlığımız var: Şimdiye kadar hep şirket yetkilileri kapıda bizi bekleyip, anahtarımızı teslim etmişti. La Rambla, üstündeki kalabalıkla bizi kendine doğru çekerken, anahtarın peşinde koşturmak biraz canımı sıkıyor. Bir dolu maceradan sonra anahtarı alıp tekrar La Rambla'nın hemen paralel caddesindeki eve çıkıyoruz. Ev harika bir sokağın içinde, bu evi kiralamamış olsaydık, muhtemelen bu sokağın içine asla girmeyecektik ve ben burayı görmemiş olacaktım. Dar bir sokağın içindeki apartmanın içi de, daireler de tertemiz. İçerideki tüm eşyalar yeni, yatak rahat, banyo pırıl pırıl. Pencerenin dışındaki ahşap panjurları kapattın mı dışarının tüm sesi kesiliyor. Barselona'da olduğunu unutuyorsun. Dar sokakta sıralanmış dükkanlar var. Gündüz genellikle kepenkler kapalı. Kepenkler sokak sanatçılarının yuvali olmuş sanki. Çoğu ağzımı açık bırakacak kadar güzel. Barselona'ya gelir gelmez bir kapının üstünde Picasso'nun \"Four Cats\" isimli restoranın menüsü için çizdiği resimle karşılaşıyoruz. Akşam olduğundaysa kapalı kepenkler teker teker açılıyor. Karanlık dükkanların hepsi ışıklarını açıyor. Kapıların ardında sakladıkları ne çok güzellikler var. Bizim sokakta uzun zamandır bu sokakta hizmet veren bir churros'çu var. Churros nedir derseniz bizim tulumba tatlısına benzeyen ama daha az şekerli olan bir tatlı. Genellikle sıcak çikolataya bandırılarak yeniliyor. Bu sefer biraz daha dikkat edince çoğu Barselonalının bu tatlıyı kahvelerine batırarak yediklerini gördüm. |Hımmm! Afiyet olsun! Yorgunluğa çok iyi geliyor. Şimdilik gezip, tozup blogda paylaşıp, defterime notlar düşüyorum. :)) İyi ki sizler okuyorsunuz da mutlu oluyorum. Churros' lar Madrid'de oğlumun favorisi olmuştu. Sıcak çikolataya batırp yemişti. Barcelona'ya henüz gidemedik ama harika olduğuna eminim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/05/barselonada-kesfedilecek-yerler.html", "text": "İstanbul'da neyin eksikliğini hissediyorsun diye bir soru sorsalardı bana, meydanlar derdim: Sürpriz, küçük meydanlar! Hep bahsettiğim, okuduğum Rüzgarın Gölgesi kitabında anlatılıyor bu küçük meydan. Plaza de San Felipe Neri, Barri Gotic denilen Eski Şehrin sınırları içinde gizlenmiş. Kitapta altını çizip, \"Buraya gideceğim ben!\" demeseydim büyük ihtimalle önünden geçtiğim sokağın sonuna kadar yürümez, bu meydanı ve taşıdığı izleri fark etmeden kendi şehrime geri dönerdim. Plaza de San Felipe Neri, Barselona'da gözlerden gizlenmeyi başarmış, sessiz meydanlardan biri. Bu seyahatimde beni en çok etkileyen yer! Gotik Bölge'nin dar sokakları arasında keşfedilmeyi bekleyen Plaza de San Felipe Neri, aslında Barselona Katedrali'nin hemen arkasında. Meydanda 18. yüzyılın ortalarında yapılan San Felipe Neri Kilisesi bulunuyor. Kilisenin cephesine asılı aydınlatmalar geceleri meydanı Ortaçağ'a taşıyor, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de yaşadığımız yüzyıla geri getiriyor. Hala yaşamayı sürdüren başka bir gerçek daha var: İspanya İç Savaşı sırasında atılan kurşunların deliklerini üstünde taşıyan kilise duvarları. P. S Woody Allen bu meydanı \"Vicky, Cristina, Barselona\" filminde bir kafeye mekan olarak kullanmış. Şimdilik bu meydanda bir kafe yok. Bu gizli köşe tam olmasını istediğim gibi sessiz, dingin ve halinden oldukça memnun!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/05/barselonada-yeme-icme-rehberi-2.html", "text": "Cennet Mahkumu, Carlos Ruiz Zafon'un çok beğendiğim serisinin üçüncü kitabıydı. Kitabı İngilizcesinden okumaya başladığım günlerde, kitapçı raflarında kitabın Türkçeye de çevrildiğini görüp çok mutlu oldum. Böylece koca kişisiyle birlikte eş zamanlı olarak kitabı okuma şansımız oldu. Kendi başıma kitabı okurken şöyle dedim Selçuk'a: Kitapta adı geçen bir restoran var. Restorandan daha çok Raval'ın arka taraflarında hala varlığını sürdüren bir esnaf lokantası aslında. Ve ben buraya gitmek istiyorum. Bir çok çift gibi bizim de anlaşamadığımız, aynı fikri paylaşmadığımız bir çok alan var; lakin ikimizde de iflah olmak bir gezme tutkusu ve kitaplarla ilgili saatlerce konuşabilme yetisi mevcut. Yemeğin peşinden değil de, mekanların ve kahramanların peşinden sürüklenip gidiyoruz. Kitapta adı geçen bu mekana gitme arzusunu Selçuk da benim kadar merakla karşıladı. Gerçek şu ki: Selçuk krem karamel sevmez, ben ise krem karameli tatlıların içinde tek geçerim. Kuzey'i de alıp düştük yola. Raval, Barselona'nın diğer bölgelerine göre biraz daha karanlık. Denk geldiğim bazı yazılarda, turistik bölgelerin dışında buralarda gezinirken dikkatli olunması öneriliyor. Biz yol boyunca herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmadık. Hadi sizi Raval'da eski bir esnaf lokantasına götüreyim! Kaldığımız evden çok da uzun sürmeyen bir yürüyüşle Raval Bölgesi'ndeki lokantaya geliyor ve kapının önünde dikiliyoruz. Seyahatlerde Kuzey'in ilgisini ayakta tutmak için çeşitli oyunlar uyduruyoruz. Bunlardan Kuzey tarafından en çok rağbet göreni eline tutuşturduğum bir haritada işaretlediğim noktaları bulmak. Bunun için her seferinde önceden oturup çalışmam gerekiyor; ama gözlerinde parlayan dedektif ışığı ve araştırma heyecanı tüm yorgunluğumu unutturuyor. Büyüdükçe telefondan yol izlemeyi de öğrenmeye başladı. Çocukla seyahat eden ailelere bizim küçük oyunumuzu şiddetle tavsiye ederim! Dediğim gibi kapının önünde Kuzey'le birlikte dikiliyoruz. Lokanta 19.00'da açılacak. Orta yaşı çoktan devirmiş göbekli garson içerden bize gülümsüyor. Belli ki birkaç dakika önceden içeri girsek, bizi kabul edecek. Cama asılı menüden yemek beğenmeye çalışıyoruz. Kuzey'le biz muhtemelen bir yemeği paylaşacağız. Deniz ürünleriyle arası iyi olmayan Selçuk da kendine bir şey bulmaya çalışıyor. Aklı yemeğin üstüne yenecek krem karamel de! Lokanta küçük! İstanbul'da kenar mahallerde karşımıza çıkan lokantalarda gözümüze çarpan masalar-sandalyeler, üstlerinde beyaz örtüler. Sıcak bir atmosfer; nerdeyse önce çorbayla başlayıp, yemeğin yanına cacık söyleyeceğim. Daniel ve Fermin'in buraya gelip dertleştikleri akşamı kitabı okurken hayal etmiştim. Tanıdık birkaç simaya daha rastlamışlar, selamlaşıp, kısa sohbetler etmişlerdi. Fermin'in anlattığı hikaye, Franco döneminde yaşanan acılarla bezeliydi. Üstüne çokça gözyaşı sinmiş, dinlemeye değer bir hikayeydi. Tam aynı yerde durmuyor ama ben lise yıllarımla ilgili bir öykünün geçmişe dönük izlerini bugüne taşımaya kalksam; Kadıköy'de Gold Kafe'de oturur, Baylan'ın arka bahçesinde anlatırdım hikayemi. Burası da roman mekanı olmayı kesinlikle hak eden bir yer. İki kadeh şarap söylüyoruz. Kuzey'le bana paylaşmak üzere deniz mahsulleri tabağı, Selçuk'a biftek. Gecenin finalini krem karamelle yapıyoruz. Çok daha güzel krem karameller yediğimi düşünsem de, bir şehri gezerken kişiliği olmayan güzel restoranlara gitmektense, üstüne koyabileceğim bir anıyla ayrılabileceğim yerlerde olmaktan daha mutlu olduğumu bir kez daha fark ediyorum. Seyahat, içinde kendinizi taşıdığınız bir yolculuk! Yenilen yemekler, içilen şaraplar ya da gidilen yolların hepsi güzel bir sohbete ya da kahkahaya sebep oluyorsa, doğru yerdeyiz demektir. Ben bu kitabı Rüzgarin Gölgesi'nin devamı diye biliyorsum. Bu arada gezi yazılarınız çok hoş. Geziyi planlamak da gezinin kendisi kadar zevk veriyor sanırım size. Ne mutlu. Üçlemeden kastım birbirini takip eden üç kitap, tıpkı sizin düşündüğünüz gibi. Rüzgarın Gölgesi, Meleğin Oyunu ve nihayet Cennet Mahkumu. bu bahsettiğim restoran da Cennet Mahkumunda geçiyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/05/julia-child-fransadaki-hayati.html", "text": "Bahçedeki zeytin ağacı çiçeklendi. Elbet, bir zeytin ağacını ilk görüşüm değil; ama bahçedeki yerini aldığı günden beri her gün yanına gidiyorum. İnce dallarına ve solgun yapraklarına dokunmaktan çok, gövdesine sürüyorum elimi. Hemen hemen aynı yaşta olduğumuzu düşünüyorum. Bir zeytin ağacına göre çok genç, insanoğluna göre orta yaşı devirmek üzere. \" Sen benden daha gençsin!\" diyorum. Üstündeki sarı sarı tomurcuklar gün geçtikçe çoğaldı. Çoğalan o sarı noktaların hepsinin zeytin olacağını zannettim ilk önce. Bizim ağaçtan hem yeşil, hem siyah, hem de zeytinyağı çıkar dedim etrafa. Pek tabii, hepsi güldüler. Şimdi minik minik çiçeklendi tomurcuklar. Üstüne kuşlar kondukça, rüzgar estikçe dökülüyorlar. Üstünde zeytin olacak çiçek kalmaz diye korkuyorum. Oturduğum yerden kendimi ağacı seyrederken buluyorum. Zamanı zeytin ağacının çiçeğinde gün gün geçiriyorum. Barselona seyahatinden beri zeytin ağacının yavaşlığına inat, hızla tüketiyorum günleri. Defterime yazdıklarıma bakıyorum, biraz buraya yazıyorum. Gündem ciğerimi derinden yakarken, susuyorum! Ne zaman canım sıkılsa, kitaplıktan Fransa ile ilgili bir şeyler alıyorum. Yazın yapılacak bir seyahatin alt yapısını hazırlayıp, otelleri seçerken Paris geçiyor aklımdan. \"Tüh!\", diyor Selçuk dün öğleden sonra. \"Biz de zaten hep buralarda kalırdık, açıldığı zaman gideriz artık!\" diyorum. Otellerin olduğu sayfalarda gezinmek bile bir şeydir, biraz daha mızıldanırsam sesimi bir duyan olur. Elimde Julia'mın kitabı, ben zaten Paris'te geziniyorum. Hayatını ve sahip olduklarını böyle seven bir insan olmak ne güzel! Julia'nın gülüşü, kocasına duyduğu derin sevgi, yemek yerken aldığı keyif kitabın sayfalarından sıyrılıp, neredeyse elle tutulur bir hal alıyor. Mayıs ayını kitaplarla da olsa biraz Toskana'da biraz da Paris'te geçiriyorum. Zeytin ağacının bana ulaşmayan zayıf gölgesinde huzuru yakalıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/05/pariste-yasadgm-hayal-krklgm-la-bague.html", "text": "Paris'e her gidişimde ilk defa gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyorum. Ne zaman Paris özlemim depreşse ve göğsüme hafif bir sızı gibi otursa kitaplığımın önünde buluyorum kendimi. Paris ile ilgili bir şeyler okumaya başlıyorum. Olmadı, Woody Allen'dan \"Paris'te Geceyarısı\". Bazen şehre gidişim yaklaşmış oluyor. O zaman da yeni bir yerler keşfedebilir miyim, bilmediğim bir yerin adını duyup yeni bir yer bulabilir miyim umuduyla sarılıyorum kitaplara. Geçen hafta hiç ilgimin olmadığı tekstil alanında Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Keşke sizin Paris'te yapılan fuarlarınız senede beş kereye çıkartılsa! Bir önceki gidişimizden önce kitaplığımdan yine bir kitap çektim: Elizabeth Bard ve Lunch in Paris. Elizabeth Bard'ın Fransız eşiyle beraber Paris'te yaptıkları keşiflerin yer aldığı bir kitap. Paris'ten, Paris'te yeme içmeden, bir Fransızın yemeğe karşı duruşundan bahseden eğlenceli bir kitap. Ben de Elizabeth Bard'ın gittiği birkaç yeri not aldım, anlattığı yemeklere bakarak bizim damak tadımıza hangi restoranların uyacağının hafif bir muhasebesini yaptım ve listeme birkaç isim ekledim. Fuara gitmeler, sokaklarda aylak aylak yürümeler, kahve içmek için sık sık keyif yapmalar falan derken listemdeki yerlerden ancak bir tanesine gitme şansımız oldu. Marais yakınlarında olmamız ve seçtiğim kafeye yürüme mesafesinde bulunmamız da, hadi şu kafeye bir gidelim dememize sebep oldu. Bir önceki gün, resepsiyondaki çalışanın sorduğum adrese şöyle bir bakıp, burası Paris'in en ünlü Cezayir tatlıları yapan kafesiymiş dememe, dudağını bükerek, \"Hay Allah! Hiç duymamıştım, ben de bir deneyeyim o zaman\"' demesini bir işaret olarak almalıymışım oysa! Elizabeth Bard'ın mutlaka gidin dediği kafenin ismi: La Bague de Kenza! Paris'te birçok yerde şubesi bulunuyor. Biz en güzelinin Rue de Rivoli'ye yakın olacağını düşünerek oraya gittik. Bu kadar çok övgü almasından dolayı hiç tereddütsüz girdik. Selçuk sonradan, \"Ben anlamıştım zaten buranın iyi olmadığını ama sen çok istedin diye girdim!\" dedi tabii. Karanlık bir dekorasyona sahip pastanenin girişinde tatlılar sıralanmıştı. Cezayir tatlılarıyla ilgili bilgim yerlerde süründüğü için, \"Hadi bi deneyelim!\" dedim. İkimiz de kendimize ufak birer tatlı seçtik, iki de çay söyledik. İnternette gezinirken Elizabeth Bard'ın arkada pastanenin salonu var, çayınızı ve tatlınızı orada yersiniz dediği yerin, topu topu dört beş metrekare olduğunu, içeride mezdeke müziklerinin usul usul çaldığını bilseydim herhalde gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm. \"Bir Cezayir pastanesinde ne bekliyordun?\" diye soranlara, \"Ne bileyim? Her şeyi de bilemem ya!\" diye cevap veriyorum. Çıkarılan ders 1: Her tavsiye sana uymuyormuş demek şekerim! Tecrübe böyle kazanılıyor. Çıkarılan ders 2: İnsanoğlu yediği kazıklara üzülmemek için bunları tecrübe diye adlandırıyor. Görüntü kesinlikle çok güzel. Pek tatlıcı de değilim üstelik ama yine de denemeden olmuyor. Belki mekan bu kadar iç sıkıcı olmasaydı, keyfini çıkartabilirim ama oldum olası sar alanlardan hiç haz etmem. Kendimi Cezayir gettosunda gibi hissettim. Gittim, aldım boyumun ölçüsünü. Darısı beni dinlemeyip, bir de kendim deneyeyim diyenlerin başına."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/06/edinburgh-hazrlklar.html", "text": "İskoçya Notları ortalıkta. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz seyahate çıkıyoruz sonunda. Seyahatimize az bir zaman kaldı. Önüme defterimi açmamdan, orada burada dağınık duran notları toparlamamdan, otel-uçak çıktılarını dökmemden anlıyorum bunu. Bir de işten-güçten çok sıkıldım. Kim ne derse desin, İstanbul yoruyor insanı. Bu şehirde çalışıyor olmak zor geliyor bana. Trafiği bile başka bir kenara koydum artık! En çok yoran, yıldıran İstanbul'un hoyrat insanları! Çek git diyeceksiniz buralardan! Olmuyor! Ben de diyorum kocaya, dinlemiyor! Şimdilik burada yaşamaya devam! Sızlanmamak gerektiğini bilerek, ama sızlanarak! Tatil hayalinin içine fırlatıp atmak gerek bünyeyi. Hiç olmadı, kitapların dünyasına sığınmak. Birkaç gün önce blogdan dost arkadaşlarımdan biri instagramdan okumakta olduğum kitaplardan biriyle ilgili, \"Nasıl?\" dedi. İlk cildindeydim okuduğum kitabın. Uzun zamandır okumayı düşündüğüm, nedense her seferinde kararsızlıkla bir süre elimde tuttuğum, akabinde de rafa geri bıraktığım kitaplardan biriydi. Bunun sebeplerinden biri bir dolu ciltten oluşmasıydı sanırım. Okumaktan korkmamama rağmen, bir türlü kitapla beraber kasaya kadar yürüyecek cesareti bulamamıştım. Edinburgh'dan başlayacak, trenle Liverpool'a gidecek, hemen Liverpool'un yakınlarındaki Manchester'a gidecek, oradan da Oxford'da geçeceğiz. Oğlumun beynini yıkama çalışmalarına başladım bile! Selçuk Londra'yı özlemiş. Amacımız Edinburgh'u görmek olsa da, çaktırmadan hep gezinin o kısmını kısaltmaya çalıştı. Ben Edinburgh için farklı hissediyorum. Daha gitmeden orayı çok seveceğimi ve döndükten sonra pastoral bir İskoçya seyahati için planlar yapacağımı şimdiden hissediyorum. Aklımda olan bir kaç planı ne yazık ki bu seyahatte yapamayacağız. Bunlardan bir tanesi Fort Williams'dan kalkan buharlı Jacobite Treni'ne binemeyecek olmamız. Ne yazık ki Edinburgh'da geçireceğimiz kısa zaman en az iki günde gerçekleşecek bu tren seyahatine katılamamamızın temel sebebi. Alexander McCall'un yazımızla olan ilgisi ise kendisinin İskoçyalı bir yazar olmasından kaynaklanıyor. \"İskoçya Sokağı 44 Numara\" serisinden bahsediyorum. İnstagram'da bana kitabı soran arkadaşıma şöyle bir şeyler yazdım: Dondurma gibi, hafif ve insanı iyi hissettiriyor. Sahiden kitap bana çok iyi geldi. Ama tarif edemeyeceğim garip bir hal de var üstünde. Edinburgh'da İskoçya Sokağı'nda 44 numaralı apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamlarının anlatıldığı kitap basit bir dille kaleme alınmış. Okuduğum iki cilt boyunca Edinburgh yaşantısı ile ilgili geniş bir bilgi bulamasam da, İskoç halkını dürüstlüğü her nasılsa kitabın sayfalarından yaşadığımız dünyaya akıyor. Tarif etmesi zor bir naiflik var yaşamların her birinde. Belki de bu yüzden benim insanların yozluğundan ve kabalığından şiddetle bunaldığım şu günlerde kitap bana kendimi çok iyi hissettirdi. Öyle ki hala tam olarak tanımlamayı başaramadığım kitabın iki cildini daha aldım; en çok da küçük Bertie'yi merak ederek. Bir de İskoçya turu hazırlıkları içinde Edinburgh'da gezmeyi tasarladığım \"Writers' Museum\" var. İskoçyalı meşhur yazarların eşyalarını görebileceğimiz bu müzeye gitmeyi çok istiyorum. Müzede eşyalarının bulunduğunu okuduğum R. L. Stevenson'un Dr. Jenkyll ve Mr. Hide isimli kitabını hem Kuzey için hem de kendim için aldım. Şimdilik bizden haberler bu kadar! Edinburgh'la ilgili acil öneriler için buradayız ve bekleriz. Benim gibi şehir hikayelerine, efsanalerine meraklı iseniz ise sadık bir köpeğin hikayesini okumak için BURAYA alayım. Son olarak gezinin en can alıcı yazısı için Edinburgh Gezi Notları'nın toparlandığı BU YAZI var. Sevgili Özlem, Bertie benim de favorim oldu seride. Müthiş tatlı zeki bir çocuk. Herkes o kadar sevmiş ve olduğu haliyle benimsemiş ki, Bertiee hep aynı yaşta kaldı herkes yaş alırken romanlar boyunca. Dili çok sade, eğlenceli senin de dediğin gibi bu öfkelerle hırslarla kavgalarla dolu hayatlarımıza bir soluk getirdi rahatlattı. Bir de ben resmi de çok sevdiğimden kitapta galeride geçen bölümler resim sanatı üzerine sohbetler ilgimi çekiyordu. Bertie, çok şeker ya. Seninle bu kadar yazışınca bu seri hakkında baktım da, ben serinin altı kitabını okumuşum. Sonra bir yerde kopmuşum herhalde olaydan 🙂 Nedense. Evet, şimdi sen söyleyince kitapta galeride geçen bölümleri anımsadım. Uzun uzun gezinmiştik National Galery'de. Ozlem Hanim iyi yolculuklar dilerim, Edinbrurga gelirseniz 40 dk uzaklikta Glasgow 'a beklerim. Turk Restaurantimiz var yemek aramak zorunda kalmazsiniz adanali sefimiz bnrbir lezzet cikarmakta bekleriz. Ben geleli 6 ay oldu buranin dinginligi tam aradiginiz gibi 🙂 Gorusmek ve tanismak dilegiyle, Selam ve Sevgilerimle...."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/06/pariste-etaminci-buldu.html", "text": "O zamanlar belki de bütün öğretmenler öyleydi. Kara tahtanın hemen yanındaki masada oturur, tahtaya kaldırdığı öğrencilere sorular sorardı. Hatırladığım kadarıyla sinirlendiği öğrencilere tebeşir fırlattığı olmuştu. Olmadık yerlerde anısı çıkıyor karşıma. İlkokul hayatım boyunca beraber geçirdiğimiz beş yıldan çok, okula ilk başladığım günü hatırlıyorum. Üstündeki takım elbisesini, kadife kumaşından ziyade bana rengiyle yumuşaklık hissi veren ceketini. Her öğretmenler gününde bahçeden koparıp, götürdüğüm kimisi bitli gülleri anımsıyorum. En çok, kitap okuma alışkanlığını bana kazandırdığı için seviyorum kendisini. Yuvarlayarak bir kurdele ile bağladığı ve hediye ettiği masal kitaplarını hala saklıyorum. Zannediyorum kitap hediye almanın hazzını öğretmeninle yaşadım ben. Her evimize geldiğinde getirdiği küçük hediyeleri, her karne gününde karnemin yanına eklediği dolma kalemleri unutmam mümkün değil. Bir tek, hiç el işi yaptırmadığı için kızardım kendisine. Pirinçleri ya da makarnaları boyamazdık biz hiç. Ya da el işi kağıtlarını elimizdeki kalemlerle minik minik koparıp yapıştırmadık resim niyetine. Sanırım çoğu zaman resim dersinde matematik yapardık. Yan komşunun kızının hep elişi ödevi olurdu. Kıskanırdım. Yapamasam da, Paris'te hep anlatıp durduğum pasajlarda etamin satan dükkanlar keşfettim. Etaminde işledim, kanaviçede, dantel, örgü, iğne oyası.. Hepsini bilirim. Dikiş hariç.. Ama el emeğinin hiç değeri yok. Hobi olarak, zaman geçirmek ve terapi için yapılabilir.. Ama inan sen çok daha güzel şeyler yapıyorsun. Şahane bir yermış bu etaminci. Öğretmenini de bu anlatımından ötürü sevdim. Ne güzel anıların var. Benim ilkokul öğretmenim biraz tuhafta, upuzun tırnaklarıyla önüne serdiği gazeteden maydanoz yerdi, hatta olayı abartıp bir keresinde sınıfa lahmacun bile getirmişti. Beni hep çok sevdiğini anlatır durur, halen görüşüyoruz, o yaşlandıkça ben de büyüdükçe birbirimizi daha çok sevdik sanırım. Bir de hala anıları taze gibi hoşuma gitti tek tek hatırlaması, not defterlerinde verdiği notları da gösterdiğinde çok şaşırdım biraz da korkmadım değil hani.. Kokusunu da hiç unutmuyorum, buram buram parfüm kokardı ve yumuşak yanakları vardı. Çok yaşasın, nevi şahsına münhasır bir kadıncağız.. Eşin süpermiş Tuğba:) Bir kere benden yetenekli ve başarılı olduğu kesin:) Bu arada PAris'te evi olan akrabaya bayıldım. En tez zamanda kendime de bir tane böyle akraba diliyorum. Geçenlerde Şubat 2015 için Paris'e uçak bileti aldık. Annemin deyimiyle, ölmez de sağ kalırsak, gideceğiz inşallah. Ben de bir sevinç, bir sevinç inanamazsın. Sanki ilk defa ve üstelik yarın gideceğim. Kendi kendime güldüm: '' Özlem dedim. Harikasın sahiden!'' Senden başka bir sene sonraki üç günlük seyahate sevinecek yoktur herhalde, bir de kış kıyamette! İlkokul öğretmenin bombaymış ama:)))) Uzun ömür diliyorum ben de! Benim ilkokul öğretmenin çoktan başka bir diyara gitti, hem de çok genç bir yaşta. Her akşam dualarımda hatırlıyorum ve bana kattıkları için şükrediyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/08/barselona-yeme-icme-rehberi.html", "text": "\"Şehir çok büyük ve gitmemiz gereken çok yer var, tur otobüsüne binelim, istediğimiz durakta iner sonra tekrar bineriz.\" dedik. Elimde turuncu renkli bir kamera ile tur otobüsünün rüzgarla kardeş olmuş üst katında şehri kaydetmeye çalışıyordum. Sonradan kamerada çektiklerimize nedense dönüp hiç bakmadığımızı fark ettim. Kafam bir sağa bir sola doğru dönüp, kameradan ziyade kendim binaları tek tek aklıma kaydetmeye çalışırken bir binanın altı katında unutulmuşa benzeyen bir yeşile boyanmış ahşap çerçeveli bir kafeyi fark ettim. Balık hafızalıyımdır ben zaten. Söylerim, sonra unuturum. Yön duygum, oğlanın isminden ibaret! O öğleden sonra, benim \"bayıldım\" diye tutturduğum kafeye gitmek için çok yürüdük. Bana kalsa, orayı bulma şansımız ihtimal dahilinde değildi ama neyse ki Selçuk var. İstanbul'a döndükten çok sonra bile, Bar Velodromo'u her hatırlayışımızda, \"bir dahaki sefer yine!\" diye bitirdik cümlemizi. Yanımızdaki masada oturan orta yaşı geçkin adamı, hem kitabını okuyup hem de defterine not almasını çok net hatırlıyorum. Okuyan insan imgeleri yer ediyor beynime! Kafenin arkadaki duvarlarından biri diğerlerine göre çok kirliydi. Duvar çıkarılmış çerçevelerin bıraktığı izlerle doluydu. Bizim oturduğumuz kısmın gayet temiz olmasından dolayı, \"tadilat var ama daha oraya sıra gelmemiş herhalde!\" diye düşündüğümüz anımsıyorum. Yanımda oturan yaşlı amcanın imgesinde ben de yer etmiş miyimdir, bilmiyorum; lakin ben de defterimi açıp, karalamıştım orada. Kimse saklamazsa diye, kendi imgemi saklıyorum kendimde! Biz bu gidişimizde taşıdığımız bu anılardan dolayı, bu kez Kuzey'i de alarak yanımıza tekrar gittik Bar Velodromo'ya. Sonradan fark ettik, Barselona ahalisinin sıkça takıldığı haftanın yedi günü, yirmi dört saat açık bir yermiş burası. Yine kocaman camları vardı, yine açık yeşile boyalıydı çerçeveler. Kirli dediğim duvar bana inat tadilat falan görmemiş, öylece duruyordu. Geçen seferki gibi sessiz değildi ortalık, hemen hemen tüm masalar doluydu. Kuzey, Barselona'da yediği en güzel karidesi yediğini söyledi. Biz de en güzel yemeğimizi yedik. En az hesabı burada ödedik. Yine gelelim diyerek, zorla ayrıldık. Duvarın hikayesini öğrendik bir de: Açıldığı günlerin anısına sahipleri bu duvarı ilk günkü gibi koruyorlar, zaman zaman da duvara yansıttıkları projeksiyon aletiyle film gösterimleri yapıyorlarmış. Bir gün yolunuz Barselona'ya düşerse, mutlaka buraya uğrayın ve bir anı yazın kendinize!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/08/edinburgh-kalesi-nerededir.html", "text": "Aslına bakacak olursak kale gezmekten pek haz etmeyenlerdenim. O kadar çok kale gezdim ki, artık hepsi bana aynı geliyor. Kalelerden ziyade, kalelerin içine kurulan şehirleri gezmekten hoşlanıyorum. Yüksek taş duvarlar boyunca dar sokak aralarını gezmek, bu sokakların kuytusuna yerleşmiş kafelerde soluklanmak, büyük alışveriş merkezlerinin yerleşemediği parke taşlı sokakların üstündeki küçük dükkanları varlığımla sevindirmekten keyif alıyorum. Edinburg Gezi Notları Edinburg Kalesi gezisi ile başlıyor. Edinburgh Kalesi de bahsettiğim gibi sevmediğim benzerlerinden biri olacaktı elbet. Toza toprağa karışmış başka bir çağa ait büyük taş bloklar boyunca yürüyecek, tepeden manzaraya bakacak, fotoğraf makinamızın minik hafıza kartının içine yüzlerce fotoğraf sığdıracak, eve dönerken de kaleye girişimizin belgesini anı niyetine saklamak üzere eve getirecektik. Edinburgh, havası açısından kale gezmek için uygun bir şehir. Güneş insanın kafasını patlatacakmış gibi parlamıyor, aniden güneşin önüne yerleşen bulutlar insanı serinletiyor, üstüne hafiften yağan yağmur da ortama romantik bir hava katıyor. Kale dediğin de böyle gezilir zaten! Royal Mile üzerinde ara bir sokakta, asgari bir kahvaltının ardından kırmızı kapılı St. Columba Kilisesi'ni geçtik ve kaleye ulaşacağımız sokaktan ilerlemeye başladık. Edinburgh övgüyü hak eden güzel bir şehir. Eskiye ait üstünde ne kadar çizgi varsa, asaletle taşıyor. Güçlü ve mağrur duran taş binalar, parke döşeli sokaklar, kaldırımlar, geleneksel İskoç kıyafetlerini satan dükkanlar, yollardan geçen klasik arabalar; tarihi bir film için kurgulanmış bir platodan öte, yaşayan bir şehrin kalp atışları duyuluyor şehirde. Bu kenti beğenmemek, bu doğal duruşun içinde ruhuna dinlenecek bir yer bulamamak mümkün değil. Edinburgh Gezisi birçok gezgin için viski tadım deneyimi anlamına geliyor. Etrafa bakarak kalenin önüne kadar ulaştık. Herkesin İskoçya'ya gidince mutlaka yapın, yapmadan dönmeyin dediği, Viski Deneyimi'nin önünden yüzüne bile bakmadan geçtik. Bir şişe biranın ya da bir kadeh şarabın ötesine geçemeyen bir karı kocayız. Yoksa bir bara oturup, barmene ''Barmen! Bana bir viski!'' demeyi biz de herkes kadar isteriz. Hal böyle olunca milletin girmek için yarıştığı, Edinburgh'da Yapılacak Listesi'nde ön sıralarda yer alan bu maddeyi es geçmiş olduk. İyi de oldu! Böylece kaleyi gördüğümü hatırlıyorum. Biletlerimizi önceden almıştık; bilet kuyruğuyla falan uğraşmadık. Gidecek olan herkese de biletlerini önceden almasını tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla biletler için bir tarih ya da zaman belirlemeye gerek yoktu. Bu da kafasına göre takılan gezgin tipine uyan bir durum. Diğer yandan kaleye girmek için alınan biletler cep yakıyor. Kale, 12. yy'da sönmüş bir volkanik kayanın üstünde kurulmuş. Günümüze gelene kadar birçok kez kuşatmalara maruz kalmış, kalenin birçok bölümü özellikle Lang Kuşatması sırasında zarar görmüş, yıkılmış. Kalede bugüne kadar zarar görmeden gelen tek yapı: Saint Margaret Şapeli. Bu şapel hem kalede hem de Edinburgh'da 12. yy'dan kalan tek yapı özelliğini taşıyor. Tepedeki bir yamaca kurulmuş kale aşağıdan bakıldığında şehre hoş bir siluet katıyor. bulunduk. Açıkçası bunun özellikle böyle olmasını tercih ettik. Festivallerin olduğu zamanlarda bir şehri tanımanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Kentte adım atacak yer kalmıyor, sokaklar insan kalabalığından gezilmiyor, oteller fiyat açısından tavan yapmış oluyor. Üstüne üstlük kafe ve restoranların hiçbirinde yer bulmak mümkün olmuyor. Yer bulduğunda da kötü yemeğe razı olmak durumunda kalıyorsun. \"Esplanade\" denilen bu avlu festival sırasında burada gösteri yapacak \"Edinburgh Military Tattoo\" için hazırlanıyordu. Meydana tıpkı bir stadyum gibi sandalyeler yerleştirilmişti. Esplanade Avlusu'nu geçip ilk kapıya doğru ilerledik. Bu kapının önünde herkes teker teker fotoğraf çektiriyordu. Edinburgh Kalesi gerçekten büyük bir kale. İlerlediğimiz kapıya Gate House deniliyordu. Bu kapı üstteki resimde görülen kapı. Kapının iki tarafında bronzdan yapılma heykeller vardı. İki heykelde hepimizin filmlerden tanıdığı iki kahramana aitti. Sanırım Braveheart'ıseyreden herkes için Mel Gibson'un canlandırdığı William Wallace gerçek bir kahramandır. Kapının diğer tarafında ise İskoçya'nın bağımsızlığını ilan eden kral olarak tanıdığımız kral, Robert The Bruce heykeli vardı. İki kahramanı da arkamızda bırakarak kendi kahramanlık hikayemizi yazmak üzere ikinci kapıya doğru parke taşlı yol boyunca yürüdük. İlk kapı savunmadan çok, estetik açılardan düşünülüp sonradan kaleye eklenmiş olan bir kapıydı. Önüne geldiğimiz Porcullis Gate ise savunma amaçlı yapılmış, görüntüsü ile de bunu insana hissettiren bir girişti. Edinburgh Gezi sinin en güzel yanı bize huzuru da hediye etmesi. Bizim Edinburgh'da bulunduğumuz zaman şehrin en güzel zamanlarından biriydi. Hafif serin bir havada seyahat etmenin keyfini yaşadık ama şehrin tüm turistik yükünü üstünde taşıyan Edinburgh Kalesi gibi yapılar çok kalabalıktı. Öyle ki kalenin giriş kapısını önünden yığılı insan kalabalığı olmadan fotoğraflamak mümkün değildi. Bu kapıdan da geçtikten sonra resmen kalenin içine girmiş bulunduk. Yan yana sıralanmış topların bulunduğu yamaca geldik: Argyle Battery. Bu yamaçtan görünen Edinburgh manzarasını seyrettik. Seyretmeye değer bir manzaraydı. Topların bittiği yerin az ilerisinde bir kordonla kapatılmış başka bir top gözüküyordu: Mons Meg. 1449 yılında yapılmış olan bu dev top, insan başından daha büyük taşları fırlatmak için savaşlarda kullanılıyormuş. Yapıldığı yıl düşünülecek olursa, topun menzilinin 2 mil olması gerçekten şaşırtıcı. 1861 yılında ilk atıldığı günden beri devam eden bir geleneği var bu savaş topunun: Pazar günleri hariç her gün saat öğlen 13.00'de Edinburgh'lulara selam vermek. Biz de saat 13.00 olduğunda Saint Margaret Şapeli'ne sırtımıza vererek bu gösteriyi izledik. Topların olduğu bölgeden geçerken, ilerde gözüken kafeyi gözüme kestirmiştim. Kahve keyfim için burada bir mola vermek tabii ki kaçınılmazdı. Kahve de tatlı da yemekler de çok güzeldi. Kalenin içinde gezilecek çok yer vardı. Karnımızın hafiften doyurup biraz dinlendikten sonra kalenin arka tarafına yürüdük. Burada da başka manzaralar vardı. Bir etrafta gezinirken hafiften bir yağmur başladı. Rüzgar hafifçe sesini kalenin içinde yükseltmeye başladı. Bir sonraki durağımız İskoç askerlerinin günümüze değin giydikleri kıyafetlerin, kullandıkları savaş aletlerinin ve madalyalarının sergilendiği yer oldu. Benim çok ilgimi çekmese de bizimkilerin dikkatle inceledikleri bir salon oldu burası. Kaleyi gez gez bitmiyordu. Etrafa yayılmış insanlar bir o tarafa bir bu tarafa giderek kalenin altını üstüne getiriyordu. Açıkcası dikkatim artık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Biraz ileride uzanıp giden merkezde bir yerde oturup keyif yapmak, defterime birkaç satır karalamak ve Edinburgh havasını içime çekmek istiyordum. Muhtemelen kaleye bir daha çıkma ve gezinme şansım olmayacaktı. Önüme sunulmuş şanslardan birini de çayın yanına tatlı niyetine yiyip bitiriyordum. O yüzden aklımı başıma topladım ve gezmeye devam ettim. Aklımda Kraliyet Mücevherleri'nin sergilendiği salona gitmek vardı. İçerisi çok kalabalıktı, çok loştu ve fotoğraf çekmek yasaktı. Taştan bir binanın içine giriyor, kuleye doğru yükselen merdivenlerden yukarı çıkıyor ve bildiğiniz kocaman bir çelik kapının içinden Kraliyet Mücevherleri'nin sergilendiği odaya giriyordunuz. Büyük bir camekanın etrafında sergilenen taçlar parıl parıl parlıyordu. İskoç krallarının taç giyme törenlerinde kullanılan bu taş, uzun yıllar İskoçya ve İngiltere arasında gerginliğe sebep olmuş. Taş, 1926 yılında I. Edward tarafından savaş ganimeti olarak alınmış ve ancak 1996 yılında İngiliz hükümeti taşın taç giyme törenleri dışında İskoçya'da kalmasına izin vermiş. Bu taşın hikayesiyle ilk kez Alexander McCall Smith'in İskoçya Sokağı kitabında karşılaşmıştım. Eğlenceli bir dille taşın kalabalık bir devlet töreniyle Edinburgh'un ana caddesinde bir yastığın üstünde taşınmasını anlatıyordu. Bu gezinin üstüne taş, Edinburgh Kalesi'ne götürülmüş ve burada bir jeolog tarafından incelenmiş. Daha sonra Great Hall'u gezdik. İskoç milli kıyafeti giyinmiş bir görevlinin anlattığı şeylerin hiçbirini anlamayarak bir rekora imza attım. Kale de gezilecek çok yer aldı. Daha sonra kalede görevli askerlerin bir suç işledikleri zaman atıldıkları hapishaneye gittik. Hücrelerin içinde canlandırmalar yapılmıştı. Kalede birkaç yeri daha gezdikten sonra başka maceralara doğru yola çıktık. Edinburgh'da gezdiğiniz yerler sizin olsun, ben ne yiyip içtiniz onu merak ediyorum diyenler BURAYI tıklasın lütfen. Sadık Köpeğin hikayesini merak edenler BU SAYFAYA lütfen. Ben Edinburgu görmedim ve görmeyi çok istediğim bir yer. Özellikle Aleksndra Mc. Smit romanlarından sonra. Ben Türkiyede yayımlanan bütün romanlarını okudum. Özellikle İskoçya sokağı 44 numara ile başlayan 7 veya 8 ciltlik seri romanı çok güzel. Edinburg'ta geçiyor. Her biri 500 'er sayfa olan romanların sayısı okumadıysan gözünü korkutmasın. O kadar güzeller ki 500 sayfayı 3 günde bitiriyor yenisine geçiyordum. İlk olarak İngiltere'de bir gazetede tefrika olarak yayımlamış kitabı. O kadar beğenilmiş ki hep devam etsin istenildiğinden devam romanlarını yazmış. İş bankası yayınlarından çıktı. Ben de devamı gelse diye ölüyorum. Sevgiyle kal.. Aylin.. Zor bi işi başarmışsın. Bu kadar uzun yazmamam lazım. Aynı zevklerin etrafında dönüp dolaşıyoruz sanırım. Yazarın bu serisinin sanırım 6 ya da 7 tanesini okumuş olmalıyım. Hatta seyahatimi çok güzelleştirdi diyebilirim. Edinburgh'a gittiğimiz ilk gün şu meşhur İtalyan malları satan markete gidip yemeğimizi de orada yedik. Buraya linkini bırakıyorum. Çünkü kitapları okuduğun için oranın nasıl bir yer olduğunu merak edebilirsin."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/08/edinburghda-ne-yenir.html", "text": "Edinburgh'da ne yenir sorusunu kime sorarsanız sorun size verecekleri cevap, \"Haggis!\" olacaktır. Pek tabii, biz de Edinburgh'a kadar gitmişken Haggis'i denemeden dönmedik. \"Biz\" derken, ailemizin yemek denemek konusunda açık görüşlü olan tek kişisinden bahsediyorum: Ben! Haggis'i nerede yiyeceğimizi resepsiyonda çalışan güler yüzlü kızdan öğrendik. Royal Mile üzerindeki yan yollar üstünde küçük bir restorandı gittiğimiz yer: Stac Polly. Şehirde iki şubesi olan bu restoranın St. Mary Sokağı'nda olanına gittik. İskoç yemekleriyle ünlü bir yerdi. Küçük kapısından içeri girdik. Garson tarafından oturtulmayı bekledik. Önceden rezervasyonumuz olmadığı için restoranın ön kısımları rezerve edilmişti. Bu yüzden arkara tarafa oturtulduk fakat arka taraf da güzeldi. Değişik bir yemek yiyeceğimiz düşünülürse restoranın dekorasyonu hoşumuza gitti. Benim kişisel fikrimse, karışımın sakatat kısmının yoğun olması. Bu sebepten yemeğimi direk ağzıma atmaktansa, ekmeğimi bandıra bandıra yemeyi tercih ettim. Üstüne de şarabımı kafama diktim. Yemek bittiğinde karnım tıka basa doymuştu. Haggis'in doyurucu bir yemek olduğu fikrine sonuna kadar katılıyorum yani! İstanbul'da kokoreç, işkembe vb. sakatatları yiyen arkadaşların hepsi haggisi de rahatlıkla yerler."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/08/iskocya-yollarnda-edinburgh-1.html", "text": "Klasik bir pazar günü rehaveti içinde Edinburgh yazıma başlıyorum. Bu seyahatimiz de tüm diğer gezilerimiz gibi kişisel tarihimizde güzel bir iz bırakarak bitti. Şimdi İstanbul'un sıcak havasında serin İskoçya günlerini yad ederek günlük hayatımıza uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu geçitlerin bazıları çok güzel manzaralara, bazıları küçük meydanlara, bazıları da çıkmazlara açılıyor. Şehrin ruhuna da ayrı bir tat katıyorlar. Edinburgh'a havaalanından bindiğimiz bir otobüsle geldik. Çok rahat bir ulaşım oldu. Waverly Tren İstasyonu'nun yakınında otobüsten indik. Otelimiz, Motel-One Edinburgh, hem Waverly Tren İstasyonu'na hem de Princess Street Garden'a çok yakındı. Old Town, 'ın içinde olan otelimizi herkese tavsiye ederim. Hem fiyat hem de oda açısından son derece uygundu. Otelin yeri de çok güzeldi. Başka bir çağın asaletini taşıyan binaların arasında güzel bir otele yerleşmiştik. Market Caddesi üstündeki otelin hemen çaprazında tren istasyonu, karşısında ise büyük mağazaların yer aldığı Victoria Caddesi görünüyordu. Otelin kapısından çıkıp sağa doğru döndüğümüzde ise Cockburn Caddesi sizi Royal Mile'ın kalabalık ve renkli dünyasına çağırıyordu. Kısaca otelimizin odamızdan görünen manzarası Edinburgh'un yeni yüzüne dönüktü. Bulunduğu yer ise Eski Şehrin başındaydı. Eşyaları otele bırakır bırakmaz karnımızı doyurmak için yola çıktık. İstanbul'dan yola çıkmadan önce stay. com'a gitmeyi düşündüğümüz tüm yerleri işaretlemiş ve stay. com editörlerinin tavsiyesine de kulak vermiştik. Hedef Alexander McCall Smith'in kitaplarında çokça adı geçen İtalyan Marketi Valvona& Crolla'ya gitmek ve karnımızı doyurmaktı. Telefonumuzun yol göstericiliği sayesinde 'Yeni Şehre' doğru yürüyüşe geçtik. Yol üzerindeki bir markete hem aradığımız adresi sorduk, hem de adını önceden not aldığım Irn Bru'yu denedik. Irn Bru, asitsiz bir içecek. Bana içinde Dandy sakızlarının aromasının tadı varmış gibi geldi. Kuzey çok beğendi ve tüm tatil boyunca bu içeceği içti. Biz de böylece Alexander McCall Smith'in tüm tavsiyelerini yerine getirmiş olduk. Valvona& Crolla'da yemek ve Irn Bru içmek. Marketin içinde yazarı görürüm belki diye şöyle bir bakındım ama şansım yokmuş. Yemekten sonra Eski Şehre doğru yürüdük. Otelimizin önüne gelip, Cockburn Caddesi'nden yukarı doğru yürümeye başladık. Bu sokak belki de Edinburgh'da gördüğüm sokakların içinde bana en sevimli geleni. Royal Mile'a doğru tırmanan bu sokağın üzerinde kafeler, yemek yenecek küçük restoranlar, birbirinden keyifli ve eğlenceli hediyelik eşya dükkanları var. Sonraki günlere kendimi bu sokak üzerinde gezinip, kah kahve içerken kah ufak tefek alışverişler yaparken buldum. Karnımız doyduktan sonra kafamız yerine geldi. Yoldan gelmiştik, otelimize yerleşmiştik, karnımızı doyurmuştuk ve şimdi şehri keşfetmek için hazırdık. Şehirde mimarinin yanında dikkatimi çeken ilk şey trafiğin olmamasıydı. Sokaklar insanı bunaltacak kadar kalabalık değildi. Sonraki günlerde bu fikirlerime bir yenisini daha ekledim: Edinburgh'da dışarıya şemsiyesiz çıkmamak gerekiyordu. Ne zaman yapacağı belli olmayan, tanışık olmadığım bir havası vardı. Bulutlar açık mavi gökyüzü boyunca istedikleri gibi geziniyordu. Sanki şehrin üstünde beyazdan bir taç vardı. Elimi uzatsam bulutları yakalayabilecekmişim gibi bir hisse kapılıyordum. Şehri oluşturan tüm renkler fazladan bir renk taşıyorlarmış gibi üstlerinde parıldıyorlardı. Kafelerin önündeki sokağa açılan yerlere masalar atılmıştı. Dönüşte oturup bir şeyler içmeye karar verdik. Royal Mile üzerinde yürüdüğümüzde akşamın ilk saatleriydi. Orada bulunduğumuz zaman dilimi içinde havanın kararması gece dokuzdan sonra oldu. Önce güneş aldı başını gitti, sonra havaya tatlı bir loşluk gelip yerleşti. Üzerimizde yazlık kıyafetler vardı. Bir şehri keşfetmek için tercih edilecek en güzel havaydı. Royal Mile üzerinde mağazalara bakınarak, kaşmir kazaklar, bereler ya da atkılar satan dükkanların vitrinini seyrederek, sabahleyin başka bir ülkede olup şimdi dünyanın başka bir köşesinde oluşumuza inanamayarak yürüdük. Evdeyken uzakmış gibi görünen bir hayalin içindeydik. Elimizde topu topuna bir haftamız vardı. Edinburgh bizi güzel karşılamıştı. Edinburgh'da gezdiğiniz yerler sizin olsun, ben ne yiyip içtiniz onu merak ediyorum diyenler BURAYI tıklasın lütfen. Sadık Köpeğin hikayesini merak edenler BU SAYFAYA lütfen. Edinburg'a gitmek istiyorummm. Fotoğraflar çok güzel. Tam hayal ettiğim gibi bir yer.... Aylin. Edinburgh serin, ıslak, Orta Çağ'dan kalma nefis bir kent. Üstelik insanları eğlenmesini çok iyi geliyor. Özlem sen hep gez bende hep okuyayım istiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/09/edinburghda-gezilecek-yerler-neresi.html", "text": "\"Yazarlar Müzesi\", hepimizin artık yakinen tanıdığınız Royal Mile üzerindeki bir geçidin içinde yer alıyor. İskoç halkı ve İskoç Edebiyatı için çok kıymetli üç yazarın kişisel eşyalarının, yaşamlarını gözler önüne seren fotoğrafların sergilendiği küçük bir müze. İngiltere'de de İskoçya'da da en çok hoşuma giden şey, müzelerin hemen hemen hepsinin girişlerinin ücretsiz olması. Yazarlar Müzesi Royal Mile üzerinde bir geçitte saklı. Düşünsenize insan her istediği an, bu müzelerden herhangi birine girip zaman kısıtlaması olmadan gezme şansına sahip. Ben bir müzeyi bir kerede bütün dikkatimi vermeye çalışarak gezmeye çalışacağıma, küçük küçük keyif kaçamakları yaparak gezmeyi tercih edeceğim. Sanırım Edinburgh postlarımda uzun uzadıya yazmayacağım ama yine şehir merkezinde bulunan National Gallery de kesinlikle gezmeye değer bir müze. Pek tabii, burası da ücretsiz. Yazarlar Müzesi'nde Robert Burns, Sir Walter Scott ve hepimizin çocukluk kitaplarımızdan tanıdığı Robert Louis Stevenson'a ait portreleri, nadir baskı kitapları ve yazarların kişisel eşyalarını görebiliriz. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak. Bu yüzden elimde müzenin içine ait hiç fotoğraf yok. Burns'un yazı masası, Sir Walter Scott'un kendisine ait yemek odası takımı içeride sergilenen kişisel eşyalardan bazıları. Kapıdan içeri girip merdivenlerden aşağıya indiğiniz zamansa Stevenson'un dünyasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. At sürerken kullandığı eskimiş botlar bir köşede sergileniyor. Duvarlar Stevenson'un siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu. Kendisinden geriye kalmış en değerli eşyalardan biri de Samoa'da yaşadığı zamandan kalan Samoa'li kabile şefinin kendisine hediye ettiği yüzük. Üstünde \"Tusitala\" yazıyor. Anlamı, \"Öykülerin Anlatıcısı\" demekmiş. Kitapseverlerin Edinburgh'a kadar gitmişken kesinlikle uğraması gereken bir müze burası. Edinburgh'da ne yenir diye merak ediyorsanız BURAYA tıklayınız. En ucuz uçak bileti fiyatları için http://www. missbilet. com/ adresini ziyaret ederek hem uygun fiyata seyahat etme şansını hem de birçok farklı havayolu şirketinden birini seçme şansını yakalayabilirsiniz. Birçok kampanyadan da yararlanmamız mümkün. Tuğba ne kadar haklısın. Ben de senin dediğin gibi bir müzenin içinde kaybolabilirim. Bana Paris'i bu kadar çok sevmemin ana sebeplerinden biri bu dediğinmiş gibi geliyor mesela: Her sokağın anlatacak bir hikayesi, her kafenin ağırladığı bir yazar, her mezarın insana tanış bir misafiri var. Eski yaşamlarda unutmamamız gereken öyle çok şey var ki! Edinburgh'da gezdiğimiz müzede olduğu gibi, R. L. Stevenson'un botları yazarın yaşamına ayna tutuyor. O botların yazarın ayağında kaç yıl geçirdiğini anlayabiliyorsun."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/09/greyfriars-bobby-kopek.html", "text": "Edinburgh'da pek meşhur bir köpek anıtı var: Greyfriars Bobby. Size günümüzden 156 yıl önce gerçekleşen bir olayı anlatmak istiyorum. Yıllar önce polis memuru John Gray'e koruma köpeği olarak Terrier cinsi bir köpek verilir. Aradan uzun bir zaman geçmeden polis memuru tüberküloza yakalanır ve ölür. Cenazesi Greyfriars Kirk, yani Greyfriars Kilisesi'nin arkasındaki mezarlığa kaldırılır. Cenazeyi takip eden günler boyunca köpek mezarlıktan hiç ayrılmaz. Köpeklerin mezarlıklara girmesi yasaktır. Kilise ve mezarlık görevlileri ne yaparlarsa yapsınlar, köpek bir türlü sahibinin mezarının başından ayrılmamaktadır. Sadece öğlen 13.00'de atılan top atışını duyduğunda yerinden kalkmakta, karnını doyurmak için mezarlıktan çıkmaktadır. Her seferinde tekrar aynı yere döner. Bobby yağmur, çamur, kar demez; beklemeye devam eder. Köpeğin bu sadakati ve sevgisi Edinburgh halkı arasında duyulur, herkes köpeğin sevgisi karşısında duygulanır. Sonunda mezarlığa sahibinin mezarının başına bir kulübe yapılmasına karar verilir. Bobby, sahibinin öldüğü günden öleceği güne kadar on dört yıl boyunca mezarlıkta beklemeye devam eder. Eminim bu hikayeyi ve hikayenin filme uyarlanmış halini aranızda hatırlayanlarınız vardır. Ben çok net bir şekilde hatırlıyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama öyle! Gitmeden önce filmi Kuzey'e seyrettirmek için internette çok araştırdım ama bulamadım. Sonra Edinburgh'da gezerken, Childhood Museum'da filme denk geldik ve hemen aldık. Köpeğin sevgi ve hüzün dolu hikayesi Kuzey'in çok ilgisini çekti. İnternetten bulduğum tüm bilgileri gitmeden önce beraberce inceledik. Çocukların öyle saf bir sevgisi var ki, sahiden ne verirseniz onu alıp, içlerinde büyütüyorlar. Bobby öldükten bir sene sonra mezarlığın hemen önündeki sokağın önüne konulan Bobby heykelinin önüne gelince Kuzey'in gözleri ışıl ışıl parladı. Sonrasında da mezarlığa girip köpeğin mezarına baktık. Sahibini de unutmadık tabii ki. Sanırım mezarlık gezintileri şehir gezmelerimizin değişmez bir parçası olmaya başladı. Filmin adı Greyfriars Bobby ama internette online bulabilir misiniz bilmiyorum. Hayvanların saf, çıkarsız sevgisini tattıktan sonra insanların alışverişe dönmüş sahte sevgi anlayışını görmek mide bulandırıyor. Valla haklısın. Çıkarsız sevgi kalmadı ortalıkta. Selçuk'la konuşuyoruz sık sık; çocuklara ne verirsen öyle oluyorlar aslında. Anne babadan farklı bir şey çıkmıyor ortaya. Kuzey kendisine en ufacık sevgi gösteren birinin ardından bana, '' Ne iyi insan di mi?'' diyor. O kadar açlar sevgiye! Çocuklar da hayvanlar da! Köpeğin sadakati inanılmaz. Dudak uçuklatacak cinsten! Köpekleri ben de çok seviyorum. Kuzey de köpek almamız için yalvarıp duruyor ama biz yan çiziyoruz. Bir çocuğun hayvanlarla büyümesinden daha güzel bir şey düşünemiyorum ama bakımını da göze alamıyorum açıkcası. Evlat resmen evdeki hayvan da! O yüzden birkaç sene daha erteledik köpek olayını :=) Fotoğrafları beğenmenize sevindim; lakin sanki Edinburgh'da kötü fotoğraf çekilmezmiş gibi geliyor 🙂 Kesinlikle poz vermeyi seven bir şehir! O zaman mecburen mezarlığın adresini alıp geleceğiz ailecek 🙂 Yapacak bir şey yok!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/09/liverpool-tren-yolculugu.html", "text": "Liverpool Tren Yolculuğu... Hayatımdaki nice tren yolculuğundan sadece biri. Nedense trenle yapılan seyahatlerin her birini kalbimde ayrı bir yere koyuyorum. Çocukluğuma, o zamanlardan kalan güzel anılara, çoktan gitmiş bir insanın kokusuna metalden yapılma bu evlerin içinde ulaşıyorum. Trenler bir çeşit yuva bana. Waverly İstasyonu'ndan kalkan trenle, Liverpol tren istasyonuna doğru giderken aklımdan geçen düşünce buydu. Trenin geniş penceresinin kenarında oturmuş, gökyüzünden bana gelen mesajı aldığımı düşünüyordum. Yağmur bulutları biz trene bindiğimizden beri sanki bizi takip ediyorlardı. Allahtan yağmurluklarımızı üzerimize giymiştik. İngiltere'nin bir önceki seferimizde olduğu gibi güneşli olacağını düşünmek fazlaca iyimser bir yaklaşımdı. Burada oturmuş ve bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyordum. Adını hemencecik unuttuğum aktarma yaptığımız istasyonda trenin geç kalmasından dolayı aktarma yapacağımız diğer treni kaçırmıştık. Belki tatilde olmaktan belki de artık yapacak bir şey kalmadığından hiç stres yapmadık. Olan olmuştu zaten. Daha fazla ne olabilirdi ki? Kaderin ufak cilvelerine inanmak hoşuma gidiyordu. Böyle anlarda hep Paul Auster ve hayal dağıtan ince kitabı Kırmızı Defter geliyordu aklıma. Biz burada bir sonraki treni beklerken, belki da hayatımıza dokunuşu olan birileri o trene binmiş, bizim gittiğimiz şehre doğru yol alıyordu. O köhne istasyonda trene bineceğimiz peronu bulup, valizimizi uygun bir yere koyduktan sonra kendime bir kahve almaya karar vermiştim. Buralardan belki de hayatı boyunca bir kere geçecek bir yolcu değil de, yaşadığım kasabadan Liverpool'a ya da Londra'ya giden biri gibi hissetmek istiyordum. İstasyondaki büfe ruhsuz bir yerdi. Büfede çalışan orta yaşı çoktan gerilerde bırakmış kadın başka bir yolcuya kahve yapıyordu. Kahve makinesinin homurtusu küçük büfenin her yerini kaplamış, sesi kapının kenarında duran gazetelerin sinmişti. Birkaç tane de çikolata alayım diye bakındım ama hiçbir şey yoktu. Yaşına çoktan alışmış ve bunu hazmetmiş kadından bir kahve istedim. Makine daha yeni susmuştu ama suskunluk alışkanlığı değilmiş gibi yeniden bağrınmaya başladı. Kadının kahve yapmaktan başka yapacak bir işi yokmuş gibi görünüyordu. Çantamın ön gözünden Vietnam'dan aldığım kırmızı cüzdanı çıkardım. Bezden yapılmış küçük torbayı bozuk paralarımı koymak için kullanıyordum. Üstünde Vietnam'lı bir kızın nakışlanmış silüeti vardı. Cüzdanın içindeki bozuk paraların hepsini tezgahın üstüne döktüm. Metal yuvarlaklar madeni bir ses çıkararak ortalığa yayıldılar. İşe yaramaz bir sentliklerin bakır parıltısı göze çarpıyordu. Kadın çok sakin bir edayla ve güler yüzle paraları saymaya başladı. Bakır paraların ağır çeken yükünden kurtulmak istediğimi anlamış gibi onları toparladı önce. Bozuklukları ufak desteler halinde gruplara ayırdı ve kahve parasını aldı. Makine de söylenmeyi bırakmıştı bu esnada. Kalan bozuklukları kırmızı çantanın içine koydum. Kadına veda ettim. Elime aldığım kahveyle perona doğru gittim. Perondaki bavulun yanında yerimi aldıktan kısa bir süre sonra bineceğimiz tren geldi. Elimde kahve ile trenin içine yerleştikten sonra her zamanki gibi trenlere has hayallerime daldım. Bu tren yolculuklarının hepsi Haydarpaşa Garı'ndan kalkan ve Ankara'ya giden trende yaşadığım ilk çocukluk anıma uzanırdı. Yine öyle oldu! Tren yolculuğundan başlayıp, geniş kahkahalı babamı hatırladım. Sıcak kompartımanı ve yolculuk neşesini. Babamla yolculuklarımız hep neşeli olurdu zaten. Yola düşmeye görsün, üstüne sersemce bir hal yapışırdı. Ben de ona benziyorum sanırım. Seyahatin her türlüsüne dünden razıyım. Waverly İstasyonu'ndan bindiğimiz ilk tren rayların üstünde hızla ilerlemişti. Oysa bu tren Liverpool'a bizi götürmek son göreviymiş gibi yolu tamamlamaya çalışıyordu. Son gücünü kullanıyormuş gibi motorları kükrüyor, daha sonra ses kesiliyordu. Yokuştan aşağı vitesi boşa alıp bırakıyordu kendini. Bu anlarda sadece rüzgarın sesi duyuluyordu. Burada olmamın tek sebebinin bu trenin yaşlı bir adam gibi homurdanmasını duyup, sonra da genç bir kız gibi kendini yokuştan aşağı rüzgara bırakmasını izlemek olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yol boyunca yeşillikler ve dallarından fışkırarak büyümüş mor leylakları seyrederek ilerledik. Dünyanın bambaşka bir köşesinden Hindistan'dan kalkan bir trene binmek isterseniz BU YAZIYA alayım sizi. Yolda olma haline tanıklık etmek isteyenler için de BÖYLE BİR yazı... Tren Frankfurt'tan kalkıyor. Bir de çoook tatlı bir kitap var. Trenle dünya turunu anlatan. O da İŞTE BU linkin altında. bu yazıyı çok sevdim.. gezi yazılarını çok sevmem aslında çünkü içimdeki kaşifi gezgini özgür bırakmak isterim.. ama sizin gezmeye hazırlanma tarzınızı.. okumalarınızı.. edebiyat turu gibi.. bu yazı ise kendi başına Öykü olmuş.. Beğenmenize çok sevindim. Gezi yazıları ile ilgili haklısınız. Ben de aynı fikirdeyim aslında; ama gittiğimiz yerlerle ilgili bilgiler almak da diğer bir yandan hoşuma gidiyor. Yazıyı yazan kendinden de bir şeyler eklerse yazıya tadından yenmiyor. Keşke diyorum, ben de kendimi yazmakla ilgili biraz daha özgür bırakabilsem, o zaman daha keyifli olacak. İçinde edebiyatın kol gezdiği şehirleri çok seviyorum. Ortak bir tutkumuz da var aslında: Paris! Bu arada son okuduğumuz kitap benim de aklımda yer etti. Özellikle yazmakla ilgili paylaştığınız kısımları. En kısa zamanda okuyacağım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2014/11/kasm-ay-guncesi.html", "text": "Bologna yazılarına kaldığım yerden yarın devam edeceğim. Pazar sabahları bizim için tost sabahı yani. Ben her pazar tostumu ve çayımı minik ailemle götürdükten sonra onları uğurluyorum. Benim için haftanın en güzel saatlerinin başlama anı gelmiş oluyor böylece. Hemen bir kupa dolusu çay alıyorum elime, camın kenarına kuruluyorum. Bu sabahki gibi yağmurlu sabahlardan birine denk geldiysem yürüyüş yapmamak için geçerli bir sebep bulmuş oluyorum kendime; vicdan azabı duymadan çayımı yudumluyorum. Böyle bir yanım var benim: Devamlı kendimle uğraşıyorum. Pazar sabahlarının bu bir saatlik yalnızlığı bana çok iyi geliyor. Hafif bir müzikle dolduruyorum etrafı, bildiğim ezgiler etrafımda tur atıyorlar. Stacey Kent, Loisa Sobral, Lisa Ekdahl bu aralar en sevdiklerim. Zaz'ın yeni çıkan Paris adlı albümünün dağıtımının başlamasını hevesle bekliyorum bu arada. Sonra ya bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturuyorum ya da bir kitap alıyorum elime. Allahım, kitap okumak ne büyük bir mutluluk! .... ve evet ısrarla ama ısrarla kitap okumayan insanları anlamıyorum. Bir gün bu dünyadan göçüp gidince en çok okuyamadığım kitaplar için üzüleceğim. Bu tuhaf düşünce sık sık aklımın köşesinden geçiyor. Bir el hareketiyle dağıtıyorum aklıma gelen böyle düşünceleri. Simone de Beauvoir'in Mandarinler'ini Ekim ayı sonlarında okuyup bitirdiğimi söylemiştim sanırım. Benim için tarifi imkansız bir okuma oldu bu. Çok beğendim, çok etkilendim. Simone de Beauvoir'in her yaşın duygularını, bu duyguların insan ruhunda bıraktığı izleri anlatmakta usta olduğunu düşündüm. Moskova'da Yanlış Anlama'dan sonra bu kitabı okumam çok yerinde oldu. İmge Kitabevi'nin yayımladığı kitabın yazılarının çok küçük olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Ne yazık ki bu kadar minik harfleri okumak yoruyor insanı. Mandarinler'in okumayı bitirdikten sonra Paris'le ilgili hayallerimden ve şehrin sokaklarından ayrılamadım. 1920'lerin Paris'i benim en sevdiğim Paris zamanı. ''Paris'te Geceyarısı\" filminde söylendiği gibi herkes kendisinin yaşadığı çağdan bir öncekinin büyüsüne kapılıyor galiba. Ben 1920'lerin Paris'inin bana anımsattıklarından çok etkileniyorum. O zamanın Paris'inde bir gece için neler vermezdim. Bu sebepten Zelda Fitzgerald'ın yaşamın anlatıldığı kitap, Zelda'ya ilgisiz kalamadım. Kasım ayının puslu havasına yakışan bir kitap oldu Zelda. Basit bir dille yazılmış olan bu kitapla birlikte sonunda Zelda ile ilgili hislerimi netleştirdim. Zelda'yı sevdim. Paris'te Geceyarısı filmi ile ilgili yazdığım yazıyı okumak için buraya bir TIK. Ocak ayının sonlarında Key West'e gideceğiz. Orada Hemingway'in Pauline Pfeiffer ile yaşadığı şimdilerde müze haline getirilmiş evi görmeyi planladığım için Hemingway'e biraz daha yakınlaşmak istedim. Hemingway'in öykülerinin toplandığı, \"Kilimanjaro'nun Karları''nı aldım elime. Öykü okumakta çok zorlanmama rağmen keyifle okudum. Key West ile ilk tanışmamı okumak için bu YAZIYA tıklarsanız güneş ve denizle tanıştıracağım sizi. Key West konaklama yazısı için de BURAYA rica edeyim sizleri. Ne okusam diye düşünürken Selçuk'un geçenlerde aldığı bir kitap çarptı gözüme. Salonun ortasında sehpanın üstünde yeri orasıymış gibi duruyordu kitabımız. Yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov'un hayatının anlatıldığı bir kitaptı. Bu kitabı da çok keyifle okudum. Kitabı bitirir bitirmez Nabokov'un bir kitabını okumak istedim. Hızla yukarıdaki kitaplığımıza çıktıysam da, Nabokov'un hiçbir kitabını bugüne kadar almadığımızı fark ettim. Son zamanlarda aldığım kitapları biraz hafifletmeden başka bir kitap almayacağıma dair kendime verdiğim sözden dolayı Nabokov'un kitabını almadım. Ne zamandır okumak için uygun zamanı kolladığım Bayan Jean Brodie'nin Baharı! Mutlaka okuyun diyorum. Öyle naif geldi ki bana Bayan Brodie! Çok sevdim onu, çoook! Bu arada kitap 1930'ların Edinburgh'un da geçiyor. Sokaklarında gezindiğim yerlerde kitaplarda karşılaşmak öyle güzel ki! Kasım ayının sonlarına yaklaştığımız şu günlerdeyse elimde Alice kupam ve Alice notlarımla Alice'in benim için yaşadığı bir maceranın içine dalmaya hazırlanıyorum. Uzun lafın kısası bu pazar ben çocukluğumun tasasız günlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorum. Çok küçük puntolu, sahiden okumak biraz yorucu... Selçuk baştan verdi kararını, hatta söylendi; ''arkadaş iki cilt yapsınlar, bu ne?'' diye. Farkında olmadan elim yabancı yazarlara gidiyor:) Ama çok keyif alıyorum. Nedim Gürsel hiç okumadım. Sen önerdiysen mutlaka iyidir. En kısa zamanda okunacak. Ben de çok öpüyorum. Sabahları çay keyfi yapmayı özlediğimi fark ettim yazını okurken. Şikayetçi değilim ama özledimde. Yine bir sürü kitap ismi aldım sayfandan, bu aralar bende çok önceden okuduğum bazı klasik kitapları okumaya başladım. Şimdi daha farklı bir iz bırakıyorlar bende. Don Kişot'u okuyoru m. ve inan bende hiç anlamıyorum kitap okumayan, bu keyiften, bilgiden geri kalan insanları.... Gelirken her şeyimi getirmek arzusundayım. Eşyalarım benim de kıymetlilerimdir özellikle defterlerim kitaplarım. Paylaşmayı ben de çok sevmem kitaplarımı, sevdiğim insanlar hariç. Öyle hoyrat davrananlar oluyor ki, alıp getirmiyorlar, gelip alıp gidiyorlar bazen sormadan çok bozuluyorum. Ne kadar anlamasan da oku derdi öğretmenim, o yüzden eskiden benim için zor olanları bile okurdum ama sonra hep yeniden okudum bana çok iyi geliyor bu yöntem. Zor olanı okumaktan korkma sende asla, ısrar et bu konuda. Mandarinler gerçekten ilgimi çekti. En iyisi buradakilerin hepsini bu gelişte okuyup bitirip getireyim de şu senden edindiğim isimleri alıp geleyim ben. Fransızca kolay değil. Ben uzun zaman önce kursu bıraktım güvenlik koşulları nedeniyle, çok da pratik yapamadığımdan öğrendiklerimi de unuttuğum bir dönemdeyim ve çok kızıyorum kendime. Hiç çalışacak zaman yaratamıyorum. Ama en büyük kazanımım konuşulanları anlamak oldu burada, ee bir de yemek tariflerini anlıyorum ya off deli gibi mutlu oluyorum bir bilsen:) Biraz çalışmak icap ediyor ama çözeceğine eminim. İstersen buradaki notlarım falan yardımcı olursa sana scan edip yollarım okuma parçalarım falan da var. Hatta sana minik okuma kitapları bulmuştum burada yine bulursam onlardan yollayayım ben bak çok faydalı oluyor hem de resimli:):) Buradan da hatıra kalır hem. Bir dahaki gidişimde bakacağım senin için. Benimkilerden yollardım ama hepsini götürdüm geçen sefer. Hemen adresimi yollayacağım 🙂 Şimdiden heyecanlandım. Mektuplaşmak çok hoşuma gidiyor. Günlüğe yazmaktan farklı bir şey, karşında biri olduğunu bilince tuhaf bir şekilde daha kolay akıyor kelimeler. Hemingway'i, normalde hiç haz etmediğim maço tipli bir adamı neden sevdiğimi ne kendime ne de Selçuk'a açıklayamıyorum. Çok gülüyoruz bu konuya 🙂 Miami- Orlando yolculuğu değil de, Key West heyecanlandırıyor beni. İki gün kalmazsak orada kavga çıkarırım dedim evdekilere. Neyse ki kabul ettiler şartımı. Senin bloga gelip adresimi atacağım hemen. Ben de neden sevdiğimi bilemiyorum inan. Her romanını da okumuş değilim üstelik ama kendimi ona yakın hissediyorum. Sanki aileden biri gibi geliyor fazlaca tanımaya fırsat yakalayamadığım. Bir fotoğraf var deniz fenerinin dibinde oturmuş düşünürken, ofisimdeki panomda asılı. Sana onu scan edip yollayayım, zamanında bir yerlerden kesip almıştım. Her gittiğim yere yanımda taşıyorum aynı annemle babamın gençlik ve benim çocukluk fotoğraflarımda olduğu gibi. İki gün kalmaya ikna etme yeteneğine bayıldım bazen ben de bu tip şeyler yapıyorum mecburi olarak:) Harika geçeceğine eminim. Detayları okumak için blogda tetikte olacağım her an. Ahhh ben de okumak istiyorum Nabokov, neden şimdiye kadar okumadım bilmiyorum. Acaba yine okuduğum şeyi hatırlamıyor olabilir miyim? Sanmam. Orada olsam ben de hemen bir kitapçıya koşardım aranıza katılmak arzusuyla. Ne yazık ki yapamıyorum.. Öncelikle Alice'i çok seviyorum. Bu sendeki ciltli kitap çok güzelmiş, geçenlerde bloglarda bir yerde değişik bir baskısını gördüm kırmızı kapaklıydı onu kaydettim devamlı bakıyorum:) Nedense ciltli kitaplara her zaman özel bir ilgim oldu. En sevdiklerim de hem ciltli olup hem de üzerinde çıkarılabilen kılıfı olanlar adına her ne deniyorsa işte bilemedim şimdi. Alice bardağın da harika. Ayrıca fotoğrafları çok beğendim, kitaplar kitaplaaar kitaplaaaar. Ben hiç anlayamıyorum kitap okumayan ve gönül rahatlığıyla da okumam ki ben kitap diyenleri. A bir de evinde kitap olmayan insanlar gördüm çok şaşırdım, afalladım resmen, ama biliyor musun evde eksikliği hemen hissediliyor çok tuhaf bir şekilde. Başkaları aa biz hiç fark etmemiştik demişti. Kitaplar gerçekten büyülü dünyalar, ben de senin gibi okuyamadığım kitapları çok sık düşünüyorum, okuyamayacaklarımı ve ardımda bıraktığım o en sevdiklerimi, yani kitapları düşünmediğim bir zaman dilimi yok... Bayan Brodie yi ben de merak ettim okuyayım gelince alıp. Ama en çok Mandarinler'e takıldım, meraktan parçalara ayrılabilirim şu an, harika da bir kapağı var. Bana Cafe de Flore'da geçirdiğim o özel günü hatırlattı. Belki o sıra Simone da oradaydı, kim bilebilir. Key west demiştim orayı görmeyi çok istiyorum o sarı panjurlu güzel bahçeli evi. Hemingway'a ve kedilerine sevgilerimi ilet lütfen. Eğer sakıncası yoksa o müze evde veya bahçede her neresi olursa sana hangisi kolay olursa benim için de bir fotoğraf çekmeni rica ediyorum. Benim için anlamı büyük olacak ve mutlu olacağım çok. Kedileri, daktilosu, kitapları, kağıt yığınları ve arasındaki içki bardağı fotoğraflarından hep aklımda kalanlar, o güzel evi umarım ben de görürüm bir gün. Keyifli zamanlar geçirmenizi diliyorum. Pazar günündeki o bir saatlik zaman dilimi ne kadar özel ve güzel anlayabiliyorum. Benim Fransa tutkum, Paris'i kalbimin içinde hissetmem, Montparnasse'da gezintilerim, Simone de Beauvoir'ın Sartre'la beraber yattığı Montparnasse mezarlığında geçirdiğim saatler kitaba zaten pozitif bir ayrımcılıkla başlamama sebep!!!! Nedense kitabın zor okunacağını düşünmştüm. Mesela hala Sartre ya da Proust okumayı göze alamıyorum. Böyle tuhaf korkularım var. Lakin Mandarinler kolayca akıp gitti benim için. Korkularımın yersiz olduğunu anladım. Ya da kitabın okuma vakti gelmişti. Hepsi yan yana mı geldi yoksa başka şeyler mi bu kadar kolaylaştırdı bu okumayı bilemiyorum. Bittiğinde kendimle gurur duydum. Sanki söz verdiğim bir şeyi yapmanın iç rahatlığını hissetmek gibi bir duyguydu. Senin de Fransa'yı sevdiğini biliyorum. Çok sevdiğim, yürek verdiğim kitapları herkes sevsin istiyorum. Heyecanlanman beni de heyecanlandırdı. Gelince hemen oku. Ne düşüneceğini merak ediyorum. BU arada Fransızca kursum çok zorluyor 🙂 Çok da fazla çalışamıyorum tabii. Kısmet olur da gidersek, Key West'te seve seve fotoğraf çekerim senin için ve yollarım elbette."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/02/amerika-miami-orlando-gezi-notlari.html", "text": "- Okyanus ötesi ülkelere gitmek için uçuşumuzu önceden planlamak en mantıklısı. Daha makul fiyatlara uçak bileti bulabiliyor ve mille bilet bulabilme şansına sahip olabiliyoruz. - Üzülerek söylüyorum ki mil kazandırdığı için ve THY'nin anlaşmalı mil kartı olduğu için bugüne kadar öncelikli olarak Garanti Bankası'nın Shop and Miles kartının kullanıyordum. Ne yazık ki son yıllarda alışverişler karşılığında verdikleri mil sayılarını kuşa çevirdiler. Kaldı ki birçok miliniz olsa bile bir türlü mil karşılığında bilet bulamıyorsunuz. 6 ay öncesinden mille bilet almaya kalksanız, mille satılan biletler hep dolu oluyor. Millerle Avrupa'ya bilet alayım deseniz makul miller karşılığında bilet bulamıyorsunuz. Hep üst kategoriden mille bilet satmaya çalışıyorlar. Üstüne üstlük öyle bir havaalanı vergisi istiyorlar ki, paranızla başka hava yolundan bilet alsanız daha karlı oluyorsunuz. - Bence mil kazanmak ve sonrasında o millerle bilet almak için en mantıklı kredi kartı Akbank'in Wings kartı. Elbette, bu değişen dünya üzerinde şimdilik. - Daha önce de anlattığım gibi biz biletlerimizi TEB Bonus Platinium kartın bonuslarıyla ve Wings kartında biriken millerle aldık. Shop and Miles'da biriken millerimiz kullanılma şansı doğacak bir fırsatı bekliyorlar ama ne mümkün! - Miami uçuşları için en mantıklı seçenek Luftansa gözüküyor. Türk Hava Yolları'nın önerdiği Air Canada uçuşunu tercih edecekler, Kanada vizesi almak zorunda olduklarını unutmasınlar! Bu da belirttiğim gibi şimdilik. - Amerika'da araba kiralamak şart! Arabayı navigasyonla birlikte kiralamak da ikinci koşul! Biz seyahatlerimizden birinde \"Dollars\" adlı bir şirketten kiralamıştık. O seyahatimizin iki saatini uzun kuyrukta sıranın bize gelmesini bekleyerek geçirmiş ve bu kadar yavaş çalışmalarına sinir olmuştum. Bu tecrübeden dolayı bu sefer Hertz'ü tercih ettik ve çok memnun kaldık. Fiyatı, arabaların kalitesi, müşteriye davranış şekilleri hepsi tam not aldı benden. - Otobüs kullanmak Amerika'da çok anlamlı değil. Otobüs durağında \"Ağaç olmak\" deyiminin gerçek anlamını öğreniyor ve Türkiye'de toplu taşımanın ne kadar ilerlemiş olduğunu fark ediyorsunuz!! İleri olduğumuz bazı konular olduğunu görünce de seviniyorsunuz. Bunu da bir kazanım olarak kabul etmek mümkün. Amerika'da bir taksi şoförünün de söylediği gibi otobüsleri çok fakirler, evsizler ve Afro-Amerikalılar kullanıyor gibi geldi; zira gerçekleştirdiğimiz üç denemede otobüsün içindeki tek beyazlar bizdik. - Otobüse bindiğinizde kişi başı 2 dolar alıyorlar. Tam rakam bu değil herhalde ama paranın üstünü vermiyorlar. Taksi pahalı. Bir akşamüstü South Beach'den Little Havana isimli bölgeye gitmek için taksiye bindik ve 26$ verdik. Dönüşte otobüse binip üç kişi için 6$ verdik. Downtown Bölgesi'nde otobüsten inip aktarma yaptık ve bir 6$ daha verdik. - Daha önceki seyahatlerimizde Amerika bu kadar pahalı gelmemişti bize. Bu sefer nedense Amerikan Dolarının alıp başını gitmesinden kaynaklı olabilir, seyahatte her şey çok pahalı geldi. Paralarımızı bitirip tekrar para kazanmak ve yeni seyahatler planlamak için ülkemize geri döndük. Bu yazıyı editlerken en çok buna güldüm. Elbette şimdilik demiyorum artık zira dolar otuz liralara hızla yaklaşmakta. - Oteller konusunu bir önceki postta anlatmıştım. Miami'de South Beach Bölgesi kalmak için en güzel yer. Key West otelimizi tek geçtiğimizi zaten söyledim. Oyun parklarına gidecekleri için de en uygun çözüm, oyun parklarının içinde bir otelde konaklamak. - \"Miami- Orlando için en uygun ay hangi ay?\" sorusunu benim gibi kendine sorup internette cevap arayanlar: Biz sömestir tatili olduğu için Ocak sonu- Şubat başını tercih ettik. Eşe dosta sorduğumuzda bu dönemin yüksek dönem olmadığını, Miami'nin en güzel döneminde Miami'yi ziyaret etmediğimizi gitmeden öğrenmiştik. Yine de gittiğimiz zaman fırtınaların, yağmurların olduğu bir döneme denk gelmiyordu. Hava sert bir sonbahar havasındaydı. Üstümüzde ince montlarla gezip, yüzümüzü hep güneşe döndük. Okyanusa girmek, kişinin kendi tercihine bırakılmamıştı. \"Hava güzel, ben bir gireyim!\" gibi bir durum söz konusu değildi. Plaj önündeki levhalarda denize girmenin yasak olduğu yazıyordu. Key West, daha sıcaktı. Kumsallarda güneşlenenler ve denize girenler vardı. Evet, gelelim diğer yazılara. Miami- Orlando ile ilgili başka bir yazı okumak isterseniz BURAYA, Mesela HEMİNGWAY'İN İZİNDE PARİS'İ gezmek isterseniz de linkteki yazıya tıklayın lütfen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/02/amerika-miami-ve-orlandoya-nasil-gidilir.html", "text": "Bu sene sömestir tatilimizi Miami ve Orlando'da geçirmeye karar verdik. Kuzey uzun zamandır oyun parklarına gitmek istiyordu. Bizse oyunların çoğuna katılabileceği bir yaşa gelsin istiyorduk. Sonunda gitsek mi gitmesek mi diye düşünürken kararımızı netleştirdik ve biletlerimizi almak için araştırmaya başladık. Oyun parkına gitmek için heyecanlanan evin erkeklerine tek bir şart öne sürdüm: Seyahatin tüm ayrıntılarıyla ilgilenirdim ama bunun karşılığında seyahatimizin iki gecesini de Key West'e ayıracaktık. Dünyanın bir ucuna gitmişken, Hemingway'in evinin olduğu ve ikinci karısı Pauline Pfeiffer'la birlikte hayatının on senesini geçirdiği bu adaya gitmeden dönmem dedim. Uçak biletlerimiz için ilk tercihimiz harcanmayı bekleyen bolca milimizin olduğu THY idi. Ne yazık ki THY, Miami'ye direkt uçmuyor. Direkt olarak uçmadığı gibi de Türk Hava Yolları'nın call center'ında çalışanlar, bilet almak isteyenleri Air Canada ile birlikte yaptıkları bir uçuşa yönlendiriyor. Açıkçası bu hiç anlamlı bir seçenek değil. Varış noktanızı geçip, sonra bir daha geriye uçmak yorucu bir seçenek. Bileti aldıktan sonra sizi başka bir sürpriz daha bekliyor: Kanada vizesi almak. Telefon başındaki arkadaşlar biletinizi almadan önce size bu küçük bilgiyi vermiyorlar. Geçen senelerde aynı destinasyona Air Canada ile uçan arkadaşlarımız olduğu için bizim vize almamız gerektiğinden haberimiz vardı. O yüzden Air Canada seçeneğini hemen eledik. İnternetten yaptığımız araştırmalarda da bize en mantıklı gelen seçenek Lufthansa ile uçmak oldu. Millerimiz olmasına rağmen, THY'nin internet sitesinden biletlerimizi alamadık. THY'nin bürosuna gittiğimizde de millerimizi kullanabileceğimiz herhangi bir uçuş seçeneği bulamadık. Ya gidişte mille satılan koltuk yoktu ya da dönüşte. Shop and Miles millerimizi biz bugüne kadar sadece Uzakdoğu uçuşlarında kullanabildik. Önemli Not: Bu yazı yazıldıktan yıllar sonra THY Miami uçuşlarını başlattı. O yüzden THY'den bilet direkt uçuş imkanına bir göz gezdirin. Elimizdeki seçenekleri değerlendirip en ucuz bileti nasıl alabileceğimizin yollarını değerlendirdik ve en sonunda şöyle bir yol bulduk. Akbank'ın Wings kartında biriken millerle bir bilet aldık. Wings'le alınan biletlerde bilet parası millere dönüştürüldüğü için herhangi bir sıkıntı yok. Üstelik Shop and Miles gibi neredeyse bilet fiyatına yakın bir havaalanı vergisi almıyorlar. İkinci biletimizi Teb-Bonus katında biriken millerimizle aldık. Eğer Platinium kartınız varsa biriken bonusunuzu üç ile çarpıyorlar. İkinci bileti de bu kartla hallettikten sonra geriye tek bir bilet kalmıştı. Bunu da ne yazık ki biletin parasını ödeyerek satın aldık. Böylece yolculuğun başında cebimizden 2000 TL tutarında bir para çıkmış oldu. Kendime Not: Bu yazıyı editlerken resmen acı çekiyorum. Daha önce kredi kartlarımızda böyle çok mil kazanabilmemize gerçekten inanamıyorum. Seyahat etmek için sadece hayal eder, ardından hayalimizin peşinden giderdik. Ne yazık ki artık mille bir seyahati hayal etmek pek de kolay değil. Üstüne üstlük paramızın değeri ve ülkemizdeki ekonomik kriz seyahat etmekle ilgili hayallerimizi bile elimizden alıyor. Seyahatin en önemli ayrıntılarından biri de bu konuydu. Daha önce Miami'ye gitmiş eşe dosta danıştık, internet sitelerinden araştırma yaptık, en sonunda da kendi keyif alanlarımızı düşünerek bir yol haritası çıkardık. Miami'ye 4 gece, Key West'e 2 gece, Orlando'da 4 gece ayırdık. Gidip gördükten sonra Miami'nin benim şehrim olmadığına karar verdim. Her gezi yazısı, \"mutlaka gidin!\" cümlesiyle bitmemeli bence. Amerika'nın gittiğim bazı şehirleri için de aynı şeyi düşünüyorum. Los Angeles da benim için böyle bir hayal kırıklığı olmuştu. Ben seyahatlerimin ilk gününü geziye dahil etmiyorum. İlk gün yol yorgunluğu, şehre ilk kez gelmiş olmanın şaşkınlığı ile geçip gidiyor. Uçakta geçirilen uzun saatler ve saat farklılıkları da ayrı bir yorgunluk sebebi. Bu sebeple Miami'yi gezmek için ayırdığımız süre bize tamamıyla yetti. Miami'de hava daha güzel olsaydı belki okyanus kenarında güneşlenmek ve okyanus suyuyla yıkanmak için bir gün ayırabilirdik. Bizim gittiğimiz dönemde hava serindi. Yağışsız, hafif montlarla gezilen, zaman zaman rüzgarın kendisini ciddi ciddi hissettirdiği bir zamanı hayal edin. İşte böyle bir havada Miami'deydik. Okyanusun önündeki geniş kumsal martılara kalmıştı. Şehir, sıcak havalarda olduğundan daha sakindi. Kalabalıkları çok sevmeyen benim için doğru zamandı. Hava birazcık daha sıcak olsaydı daha da güzel olurdu. Bu durumda Miami'de kaldığımız dört gecenin üç geceye ile indirilebileceğini düşünüyorum. Seyahatin benim açımdan en güzel kısmı. Miami'den araba kiralayarak gittiğimiz Amerika'nın en güney ucu. Key West'ten Küba sadece 90 mil. Miami'den Key West'te 3.5- 4 saatte gittik. Yolun zor bir yanı yok, herkes kurallara uyduğu için yolda herhangi bir sıkıntı çekmiyorsunuz. Yolun büyük bir kısmında hız sınırı var ve sürücüler de bu kurala uyuyor. Siz de trafiğin akışı içinde yol alıyorsunuz. GPS olmadan yola çıkmak çok akıllıca değil. Biz GPS'nin rahatlığını diğer seyahatlerimizde de yaşadığımız için bu konforumuzdan vazgeçmedik. Gidecek olanlara da GPS kullanmalarını kesinlikle tavsiye ederim. Yine, yeni bir not: İnternet çağındayız. Artık hepimizin telefonu birer GPS. Key West için de iki gece yeterli. Ben buradan büyülendim, aşık oldum. Tüm seyahatimiz boyunca, \"İyi ki buraya gelmişiz!\" diyerek sevindiğim, mutluluktan havaya uçtuğum, sokaklarında çıplak ayakla dolaştığım bölüm. Tekrar gitmek için neler yaparım. Biz sabah 10.30 gibi Key West'ten çıkıp, Orlando'ya gitmek için yola düştük. 3 saatte Miami'ye varıp, oradan da bir 3 saat daha yol aldık. Toplamda altı saat ya da biraz daha fazla zaman harcadık. Aralarda durup yemek yedik, kahve içtik. Orlando'ya vardığımızda akşam olmuştu. O gün oyun parkları kapandığı için parkın restoranlara ayrılan ve \"City Walk\" denen kısmında yemeğimizi yedik. Sadece Universal Studio'larına üç günlük bilet almıştık. Parklardan parklara koşmak istemediğimiz için böyle bir karar verdik. İki gün içinde parkların içindeki tüm oyunlara bindik. Fazlasıyla süre bize yetti. Bu durumda Universal Stüdyo'ları için Hızlı Geçiş biletleriniz de varsa, iki gün yeterli, üçüncü gün keyifle ortalıkta dolaşmaya ve beğendiğiniz aletlere yeniden binmenize yarıyor. Disney ve diğer parklara gitmek isteyenler için bizim buraya ayırdığımız süre yeterli gelmeyecektir. İki gün daha eklemekte fayda var. Miami ve Orlando ve hatta diğer Amerika seyahatlerimiz okumak isteyenler BURAYA bir tık lütfen! Kaldığımız, bana rüya gibi gelen oteller için de BURAYA buyrunuz. Ne güzel bir gezi olmuş. Vaktin olursa daha da ayrıntı bekliyoruz. Özlem bu arada İspanya Endülüs bölgesinde Ronda'da da Hemingway bir süre yaşamış. Ben de oraya seyahat etmiştim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/02/miami-orlando-key-west-otelleri.html", "text": "Miami Orlando gezimizi planlarken nerede kalacağımızı ve oralarda ne yapacağımızı uzun uzun planladım. Benim için bu geziye çıkarken blogların yazdığı notlar çok önemliydi. Yazılanların hemen hepsini okudum, Türkçe yazan bloggerların dışında yazılan çoğu yazıya da göz gezdirdim. İnsan tek başına bir yere gitmek istiyorsa yazılanlar gerçekten çok önem taşıyor. En çok Orlando kısmında oyalandım. Oyun parklarındaki oyunların cinsini öğrenmek için stüdyoların oyunlarla ilgili açıklamalarına göz gezdirdim. Ben roller coaster'lardan hoşlanmıyorum. Kuzey'le birlikte bir kez yaşadığımız roller-coaster tecrübesi de yeterli geldiği için çocuğuma bir daha aynı tecrübeyi yaşatmak istemedim. Yola düşerken kafamda bir sürü soru vardı. Şimdiye kadar yazmadığım bir şekilde Amerika notlarını toparlıyorum çünkü benim internette aradığım soruların cevabını burada yazmak istiyorum. Amerika'da rahat bir şekilde gezmek, ulaşmak istediğiniz yerlere kolayca ulaşmak istiyorsanız kesinlikle araba kiralamak gerekiyor. Birçok yer birbirinden çok uzak noktalarda. Ne yazık ki toplu taşıma sistemleri de çalışmıyor. Miami'de şehrin başka bir bölümüne gitmek için 1.30 saat otobüs bekledik. Biz şöyle yaptık. Miami'de araba kiralamadık. Gitmek istediğimiz birkaç yer vardı, onlar için de otobüs ya da taksi kullanırız diye düşündük; otobüs kullanarak vaktimizi, taksi kullanarak da paramızı lüzumsuzca harcadık. Miami'den Key West'e giderken araba kiralamayı tercih ettik. Key West'e giden yol çok güzel. Araba kiralayarak hem güzel bir sürüş keyfi yaşanabilir, hem de istenilen yerlerde durup kahve molası verilebilir. Tatilimizin beyler açısından en güzel atraksiyonunu da burada yaptık: Bir Mustang kiraladık. Key West'te arabamız iki gün boyunca otoparkta yattı. Havanın güzel olmasından faydalanıp bir saatlik bir şehir turu yaptık sadece. Key West'e gidecekler için yine de en güzel dolaşma şekli ya yürümek ya da bisiklet sürmek. Orlando'ya gittiğimizde ilk iş otelimize arabayı teslim etmek oldu; zira kaldığımız süre boyunca sadece oyun parkının içinde olacağımız için arabaya ihtiyacımız olmadı. Havaalanına dönüş yolunca yine otelimizden araba kiraladık ve kiraladığımız arabayı havaalanında teslim ettik. Kiraladığımız arabaların tümünde her işi kapsayan bir sigorta yaptırdık. Ekstra diye tanımlaman bu sigortanın bedeli çok ağır değil. Biz otelimizde ve havaalanında teslim seçeneklerini içerdiği için Hertz'i tercih ettik ve çok memnun olduk. Gitmeden önce bu konuyu uzun uzadıya araştırdık. Haritanın üzerinden bölgelere baktık, otel sitelerinde gezindik. Açıkçası otelleri seçerken, \"Bir daha mı geleceğiz dünyaya?\" bakış açısıyla biraz kesenin ağzını açtık. Bir de oğlumuz artık büyüdü. Yatakta aramıza sıkışamıyor artık. Miami'de South Beach Bölgesinde bir otel seçtik. Bunu yapmakla da çok doğru bir karar vermişiz. Downtown Bölgesi, Art Deco Bölgesine uzak bir mesafede. Bu bölgeden her gün buraya gelmek isteyenlerin araba kiralaması şart. Dediğim gibi, otobüsle ulaşım sağlamak isteyenler vakitlerini yollarda çöpe atacağından emin olarak yola çıkmalı. Kaldığımız otelin ismi ''The Shepley\" idi. Temiz ve konforlu bir oteldi. Okyanusa çok yakın bir mesafede konumlanmıştı. Kruvasan, kahve, çay ve kahvaltılık gevrekten oluşan bir kahvaltısı vardı. Bu itirafı benden duymak çok kolay değil ama hayatımda yediğim en güzel kruvasanı burada yedim. Sabahları ikram ettikleri filtre kahve de tek kelimeyle nefisti. O kadar ki gidip adını öğrendim. Mosaic markalı bu kahve ne yazık ki marketlerde satılmıyormuş. İyi kahve yapıyorum diyen birçok kafe halt etmiş. O kadar diyorum! Hayatımda kaldığım en güzel oteller sıralamasında ilk üçe kafadan giriş yapar burası. Benim için Key West'i masala büründüren güzelliklerden bir tanesi. İnsana kendini prenses gibi hissettiren ufacık ama çok özenli bir işletme. Küçük resepsiyonun yanındaki salonda her gün ikram ettikleri ev yapımı limonata, yine evde pişmiş bir kek ya da kurabiye, kenarda kullanıma açık kahve makinesi sunmaya çalıştıkları özenin küçük bir göstergesi. Odalar da enfesti. Yataklar çok rahattı. Odadaki taze çiçekler de mis gibi kokuyor, insana gerçekten bir adada yaşıyormuş hissini yaşatıyordu. Key West'e gidecek romantik çiftlere hiç tereddüt etmeden bu otelin ismini veririm. Yine gitsem kesinlikle bu otelde kalırım. Hemingway'in evine de sadece birkaç sokak uzaklıkta olduğumu bilmek bana ayrıca çok iyi geldi. Hard Rock Hotel, Orlando : Daha önce Universal Studio'larına gitmiş olan bir arkadaşımın önerisi, oyun parklarının içinde yer alan bir otelde konaklamamız şeklinde olmuştu. Gerçekten çok doğru bir öneride bulunmuş. Parkın içindeki bir otelde konaklayınca shuttle'a binmek zorunda kalmıyor, acele etmeden oyun parkına ulaşıyor ve otelin konuklarına sunduğu olanaklardan yararlanabiliyorsunuz. Biz otelin fiyatını değerlendirirken bu seçenekleri de göz önünde bulundurduk. Konaklamanın yanında üç günlük limitsiz giriş bileti, Harry Potter Stüdyoları'na erken giriş hakkı, oyunlarda öncelikli sıra ve nefis iki kahvaltı satın aldık. Kalabalık düşünülecek olursa \"Fast Track\" bilet uzun sıraları atlamanıza ve zaman kazanmanıza yarıyor. Kahvaltı seçeneğine gelecek olursak, Harry Potter Stüdyoları içindeki film setine uygun hazırlanmış salonlarda kahvaltı etmenin keyfi benim için anlatılmaz, yaşanır bir tecrübeydi. Kuzey'in mutluluğunu varın siz düşünün. Otele gelecek olursak, her birimizin bildiği büyük otel zincirlerinin aynısıydı. Oyun parkının içinde olmasının dışında bizim açımızdan pek bir özelliği yoktu. Miami'de yaşayan ünlülerine evine bir bakayım diyenler de BURAYA tıklayıversin lütfen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/02/miami-palmiyelerin-sehri.html", "text": "Denizi, güneşi ve kumu çok seviyorum; patates kızartmasının yanında soğuk bir bira içmeyi, şezlongta yatıp mümkünse bangır bangır müzik çalmayan bir ortamda kitabımı okuyup, çayımı içmeyi de. Yine de ne oluyorsa oluyor; deniz-güneş-kum yerine sokaklarda yürümeyi, akşam çökünce ayaklarımın yorgunluktan ağrımasını, blmediğim bir kültürün anlaşılmaz dilleri içinde kaybolmayı, vücuduma güneş kremi sürmek yerine bacaklarıma kas gevşetici bir krem sürmeyi tercih ediyorum. Denizi, güneşi ve kumu yukarıda anlattıklarımdan bir kademe eksik seviyorum demek ki! Miami- Orlando ihtimali ortaya ilk çıktığı an, \"Oraya kadar gitmişken Key West'e de gidelim.\" dedim. Sonuçta herkesin memnun kaldığı bir seyahat yapmış olduk. Amerika'nın en güney ucuna kadar gittik, palmiyelerin çevrelediği Miami'de gezindik, ilk kez bir Mustang'a binip okyanusun en derinine doğru araba sürdük, Hemingway'in evini gördük, ayaklarımızı kumlara değdirdik, Universal Stüdyoları'nda Harry Potter setlerinde gezip filmin kahramanlarının buluşup \"Butter Beer\" içtiği salonlarda yedik içtik. Herkesin mutlu olduğu ve en güzeli tüm ailemizin birlikte olduğu harika bir tatildi. Miami Havaalanı'ndan Miami şehir merkezine otobüsle geldik. Miami'de araba kiralamama kararı almıştık. Gelişte herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadık. Ana cadde üzerinde otobüsten indik, South Beach'a yakın otelimizi kolayca bulduk ve otelimize yerleştik. Denizin hemen kenarına konumlanmış bu tatil kasabaları ben de hep aynı hissi uyandırır. Nerede olursa olsun deniz hep aynı kokar, dalgalar hep aynı şekilde kıyıya vurur, ağaçlar denize paralel bir çizgide uzanır. Mevsim yaz mevsimi değilse deniz bildiğiniz deniz gibi yumuşacık durmaz karşınızda. Rüzgarla işbirliği yapıp artık dinlenme vaktinin geldiğini haber verir insanoğluna. Şehir aynı canlılıkta değildir zaten. Dükkanların önünde denizin acıktırdığı insanlar sıraya girmez, satışlar düşer, telaş yerini haklı bir sakinliğe bırakır. Konukların gitme vakti, ev sahiplerinin de şehri dinleme vakti gelmiştir. Biz böyle bir vakitte gittik Miami'ye. İnsanların elini eteğini çektiği bir zaman olduğu için çok mutluydum. Okyanus sert dalgalarla kıyıya vuruyor, çıplak ayaklarımla yürüdüğüm kumsalda güneşin kumların üzerinden çoktan elini ayağını çektiğini hissediyordum. Filmlerden görmeye alışkın olduğumuz cankurtaran kulübesindeki cankurtaran, insanları değil okyanusu izliyordu. Kulübenin önündeki asılı bayraklar okyanusa girmenin tehlikeli ve yasak olduğunu haber veriyordu. Miami, yaz mevsiminin kalabalık zamanını değil, daha serin günlerin tenhalığını yaşıyordu. Kulağımıza gelen bikinili güzel kızlarla kaslı erkekler yoktu ortalıkta. Miami ilk izlenimde üstünde ucu bucağı görünmeyen bir okyanus, mavi rengi yeşille tamamlamak için bolca palmiye ve yazlık havası taşıyordu. İlk akşam otelimize bavulu attıktan sonra lobiden bir harita edinip dışarı çıktık. İlk hedefimiz okyanus kenarıydı. Muhtemelen şehrin en işlev yeri burası olmalıydı. Uzun bir yolculuktan gelmiştik. Bir gece öncesinden uyumamış, sabahın 03.00'ünde havaalanında olmuş, 05.30 da uçağa binmiş. Sabah 08.00'de Frankfurt'ta inip, üç saatlik bir beklemenin ardından Miami yollarına düşmüştük. Küçücük uçak koltuklarında oturmaktan totom uyuşmuştu vallahi; tüm yolu Business Class'ta fosur fosur uyuyan insanlara haset ederek geçirmiştim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/03/isvicrenin-en-guzel-sehri-bern.html", "text": "Cenevre seyahatimden haberdar olan Server, Berndeki köşesinden, \"Lizbon'a Gece Treni'nde adı geçen köprüyü yakından görmek istemez misin?\" diye seslenmişti bana. Sonrasında tren biletleri alınmış, Cenevre'den Bern'e yapılacak yolculuk imge olmaktan çıkıp, anılarımıza yerleşecek bir yol hikayesine dönüşmüştü. Garda Starbucks'ın önünde Server'le buluşmuş, sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına sarılmış ve hemen yola düşmüştük. Bir kitabın sayfalarından tanıştığım şehri, içinde yaşayan birinin gözüyle görme şansına kavuşmuştum. İlk durağımız Server'in sıkça övgüler düzdüğü Gurten Tepesi oldu. Arabayı tepenin altındaki parka bırakıp, bizi Gurten Tepesi'ne çıkaracak küçük dağ trenine bindik. Server'in fotoğraflarından tanıdığım dağlık yol, finiküler yukarı doğru tırmanırken ayaklarımın altında küçülerek uzaklaşıyordu. Tepedeki restorana doğru yürüyüp, içeri girdik. Yağmur yağıyordu. Dışarıdaki masalar, sandalyeler terk edilmiş gibi duruyor, mevsimin yüzünü kışa döndüğünü hatırlatıyordu. İçeride bir şeyler atıştırmış, birer kahve içmiştik. Arabadan çıkan sürpriz sepeti de yanımıza alarak yaşlı ağaçların arasında dolaşmış, bana Paris'i anımsatan yeşil sandalyelere kurulup, sepetin içinden çıkan atıştırmalıklarla şarabın sohbetine dalmıştık. Yağmur dinlenmeye çekilmiş olacak ki güneş tüm sohbetimiz boyunca üstümüzden ayrılmadı. Bern'e ayırdığımız vakit daha fazla olsaydı eminim sohbetimizi Gurten Tepesi'nde daha uzun tutar, tatil rehavetinin bizi sarıp sarmalamasına izin verirdik. Ne yazık ki aşağıda bizi bekleyen bir şehir vardı. Geldiğimiz gibi dağ trenine binerek Gurten Tepesi'nden ayrıldık. Şehri tanımak için yolculuğumuz başladı. Arabayı Aare Nehri'nin kıyısında bir yere bıraktık ve \"Ayı Çukuru\" denilen bölgeden şehri gezmeye başladık. Burada bulunan bir heykelin yanında ve daha sonra şehrin içinde bol bol fotoğraf çektirdiysek de ne yazık ki o fotoğrafların hepsini yolculuk sonrasında kaybettim. Bern tamamıyla anılarıma güvenerek yazmak zorunda olduğum bir seyahat. Ayı Çukuru'nun hemen yanı başında Eski Şehir başlıyordu. Altından Aare Nehri'nin aktığı küçük bir köprünün ötesinde \"Unesco Dünya Mirası\" listesindeki şehir uzanıyordu. Bu sokaklardan başlayarak Bern'in dar ara sokaklarından yürüyerek ağaçların çevrelediği geniş bir alana, -Münsterplatform'a- geldik. İtiraf ediyorum: Bu şehri, bu güzelim sokakları, ağaçlarla çevrili evlerin görüntüsüni aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Bir sene önce elime aldığım kitabın yolculuğu bu şehirden başlamış, görmeyi çok istediğim köprünün üstünden uzanıp Lizbon'a doğru yola çıkmıştı. Münsterplatform'un ortası yeşillik bir alana ayrılmıştı, etrafı ağaçlarla çevriliydi. Ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamış, yerler kurumaya yüz tutmuş yapraklarla dolmuştu. Köşede küçük bir yapıda atıştırmalıklar satılıyordu. Sonradan şöyle bir göz gezdirdiğimde bu alanın daha önce hemen yanındaki Bern Katedrali'nin bahçesi olduğunu ve 20. yy'la beraber halka açık bir yer haline geldiğini öğrendim. Bu alanın en güzel kısmı buradan Kirschenfeld Köprüsü'nün görünüyor olmasıydı. Alanı çevreleyen duvarlara yaslanıp uzun uzun köprüyü seyrettim. Köprü, o çok sevdiğim romanın ilk satırlarına nasıl yakıştıysa, bu şehrin siluetine de öyle yakışmıştı. Üstüne kitap yazılacak kadar da, gelmeden hayal kurulacak kadar da güzeldi. Okuyucuya küçük bir not: Bu köprünün güneşin, yağmurun, karın altında her renk değiştirişine tanık olmak isterdim. Ne yazık ki bu şehir benim şehrim değil. Fotoğrafların hepsi Bern'i çok seven ve boynunda fotoğraf makinesi ile gezip şehrin her anını kaydeden Server'e ait. Tüm fotoğraflar için teşekkür ediyorum. Köprünün altından bulmacalarda sıkça adı geçen Aare Nehri akıyor, üstünden insanlar yürüyüp geçiyordu. Köprünün benim için başka bir anlamı vardı; yine de şehrin hakkını teslim etmek isterim. Kartpostallarda görmeye alışık olduğumuz şehirlerden biriydi Bern. Sokakları çevreleyen tüm binalar şehri tamamlayan bir şıklık içinde uzanıyor, binaların pencerelerinden çeşit çeşit çiçekler aşağıya doğru sarkıyordu. Münsterplatform'dan ayrılıp tarihi 1400'lü yıllara uzanan yanındaki Bern Katedrali'ne gittik. Her ne kadar yazının başından beri bu şehrin sembolü olan ayı'dan ve şehrin adının geldiği yerden bahsetmesem de okuyucular bunu zaten çoktan öğrenmişlerdir. Kentin bir diğer güzelliği de sokaklarını süsleyen çeşmeleriydi. Bern Katedrali'nin hemen sol yanında da küçük bir çeşme vardı. Duyduğuma göre çeşmelerin suyu içiliyormuş. Katedralin içine girip hızlıca gezindik. İçi de dışı da görkemliydi. Katedralin ön cephesini süsleyen Erhart Küng'ün Son Yargı adını taşıyan, her sosyal sınıftan 234 kutsal ve lanetli ruhun temsil edildiği rölyefler renkli olması sebebiyle benim daha önce gördüğüm kilise süslemelerinden ayrılıyordu. Saatin peşinden çiçek pazarının olduğu Markplatz'a gittik. Karnım acıkmıştı. Bern'in ünlü yemeği Rösti'den sipariş verdik. |Bern! Böyle bir şehre tepeden baktım. İçime yer eden, bir daha gitmeyi hayal ettiğim şehirlerden biri oldu Bern. Antik Diller Profesörü Gregorius, bu şehirden bir trene atlayıp Lizbon'a doğru yola çıkmıştı. Aynı istasyonda bu sefer biz indik trenden. Bu seyahatle ilgili anlatılacak çok şey var. Server'in dostluğu ve bizi evimizdeymiş gibi hissettirmesi geldiğimiz onca yola anlam kattı. Çoğu insan yaşadığı şehri sevmez; Server, Bern'i seviyor ve bize de bu duygusunu geçirdi. Uzun zamandan beri ilk defa bir seyahatte elime harita almadım ve keyifle bir kenti gezdim. Sokakların isimlerinin hiç önemi yoktu. O gün ben Einstein'in müze haline getirilmiş evini gezmedim. Bunun yerine arkadaşımla Einstein Kafe'de oturduk. Akşamın ilerleyen saatlerinde de açık havada başka bir yere geçip, biralarımızı söyledik. Bir romana başlar gibi keyifle başladım yazdıklarını okumaya. Kahvem de yeni bitmişti ve tam da başladığım sırada bir tane daha yapma isteği uyandırdın bende. Fotoğraflar harika. Seninkileri kaybetmene üzüldüm. Böyle yolculuklarda sonrasında fotoğrafsız kalmak çok koyar insana biliyorum, aynını yaşamıştım iki sene önce. Çok güzel bir yermiş gerçekten, saate bayıldım. Hele o tepe, yeşillik ve o tombik ağaç ne muhteşem, masal gibi. Dünya üzerinde görmek istediğim öyle çok yer var ki, oraları görmek adına tüm planlarımdan vazgeçme hissi var içimde, hele ki böyle seninki gibi güzel yazılardan sonra sırtıma çantamı takıp kendimi yollara vurasım geliyor. Ne güzel yerler yemyeşil. İnsanın içi açılıyor. Sayenizde geziyoruz. Benim dışımda başka gözle görülen Bern'i okumak çok güzeldi. Iyice demlenmiş bir cay gibi. Gerçi ben şarabımı içerek okudum:) evet, yaşadığım şehre aşığım ben.. Bu şehrin her rengini görmek için sık sık ziyaret edilmeli. Şaraba da itirazımız yok, hatta gözümüz var. Bern'de sayende nefis bir gün geçirdik. Bern, çok güzel bir şehir ama sevmemizde senin de payın büyük. Daha gezilecek bir sürü yer var, biliyorsun. Hatta sen söyledin; ''göller var'' dedin."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/03/miami-ve-unlulerin-evleri.html", "text": "Miami'ye kadar gelmişken yapılması gereken bir şey daha kalmıştı. O da tekne turu yaparak ünlü yıldızların yaşadığı Yıldızlar Adası'nın etrafında dolaşmaktı. Merak eden olursa diye söylüyorum Madonna'nın, Ricky Martin'in, Al Capone'un evlerini uzaktan görmüşlüğüm var. Fazla lafa gerek yok. Hemen fotoğraflar paylaşıp, zihnimden silinmeden Miami'de yaşayan ünlülerin evlerinin fotoğraflarını paylaşıyorum. |Gökdelenlerin hemen solunda gözüken beyaz yuvarlak bina, American Airlines Arena. Basketbolla ilgilenenler mutlaka duymuşlarıdır: Miami Heats maçlarını bu stadta oynuyor. |Bu fotoğrafta stadı daha yakından görüyoruz. Bu tur çok turistik olmakla beraber bence oraya kadar gidilmişken yapılması gereken turlardan biri. Okyanusun üzerinde keyifli bir yolculuk oluyor. |Bizimkinin keyfi görüldüğü üzere yerinde. Bu tatilden çok keyif almasına rağmen, dönünce \"Kuzey, oyun parklarında amcan da olsa çok eğlenirdiniz.\" demem üzere, \"Amca, mümkünse yakın bir yere gidelim seninle, Amerika çok uzak.\" diye cevap verdi. |Kısa bir turun ardından Yıldızlar Adası'na doğru ilerliyoruz. |İlk ev, Ricky Martin'e ait. Ben de kayboldu gitti çocukcağız diye üzülüp duruyordum. Oysa görüldüğü üzere keyfi gayet yerinde. |Önü palmiyelerle kaplı bu evde ünlü mafya babası Al Capone yaşamış. Bahçenin önündeki beyaz müştemilatta Al Capone'un koruması yaşarmış. |Sylvester Stallone ile Sharon Stone'un oynadığı Uzman filmini hatırlar mısınız? İşte bu ev, o filme kullanılmış. Biz buraya kadar gelmişken görelim dedik. |Elizabeth Taylor'un evini görmektesiniz. Evin bahçesindeki heykel, Michael Jackson'un hediyesiymiş. |Bu ev bir basketbol oyuncusuna ait: Shaquille O'Neil. Miami Orlando ve Key West'te kaldığımız otelleri merak edenler de BURAYA tıklayıversinler."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/03/miamide-gezilecek-yerler.html", "text": "Hadi size Miami'de nereleri gezdiğimi ve gezdiğim yerler hakkında ne düşündüğümü anlatayım. Çok beklettim zaten! Bu fotoğraf aynı sessiz sabahtan. Bizimkiler daha kalmamış, yatağın keyfini yaşıyorlar. Ben de kahvenin ve sessizliğin. Tek başıma eğlenip duruyorum. 1900'lerden sonra yapılmış, okyanusa cepheli alçak katlı binaların olduğu bölgeye verilmiş ad. Art Deco stilinde inşa edilmiş binalardan oluştuğu için bu ismi almış. Binaların alt katlarında restoranlar, barlar ve kafeler var. Burası Miami'nin en turistik bölgelerinden biri. Fiyatlar diğer yerlere göre daha pahalı olmakla beraber, yemekler ve servis vasat. Garsonların sizi oturmanız için ikna etme çalışmaları bana İstanbul'un turistik bölgelerini hatırlattı. Ocean Drive: Art Deco Binalarla okyanus arasında uzanan uzun cadde. Buraya kadar gelmişken elbette bu binaların olduğu bölgede uzun bir yürüyüş yapılmalı ve kumsalda yürünmeli. Lincoln Road: Burası Miami'nin alışveriş caddesi. Bence şehrin okyanus kenarındaki bölgesinin en güzel ve keyifli bölgesi. Trafiğe kapalı alanda uzun bir caddenin iki tarafına sıralanmış büyük mağazalar, kafeler ve restoranlar var. Little Havana: Bence buraya bir giden pişman bir de gitmeyen! Gidin diyenlerin ne sebeple \"Gidin, mutlaka görün!\" dediklerini ne yazık ki anlayamadık. Little Havana'da da yaşam durmuştu ve saat daha akşamın yedisiydi. Sıkı sıkı tuttuğum Kuzey'le yolda yürürken burada ne işimin olduğunu soruyordum kendime. Yolda ilerledikçe ateşin yanmakta olduğu bir anıtın önünden geçtik. Bu anıtın karşısında bir nebze popüler olduğu belli olan pub tarzı bir yer vardı. Kübalı sanatçıların duvarlara çizilmiş portrelerinin olduğu az sayıdaki binayı geçip karanlığın içine doğru ilerledik. Gelirkenki \"Taksi de çok tuttu!\" şeklindeki söylenmemi unutup, \"Selçuk bir taksi çevir!\" dedim.\"Bulursam çeviririm!\" cevabı ile en yakın otobüs durağına kadar yürüdük. Allahtan toplu taşıma Amerika'da çok gelişmiş de kırk dakikalık bekleyişten sonra otobüsün nereye gittiğine bakmadan gelen ilk otobüse atladık. Downtown'a gitmek için 6$, buradan South Beach Bölgesi'ne gitmek için de bir 6$ daha verdik. Böylece 38$ ödeyerek otelimizden Little Havana'ya gitmiş, sonra da otelimize geri dönmüştük. O kadar acıkmıştık ki, otele gelip açlığımızı muzla bastırıp uyuduk. Little Havana için mutlaka gidin diyen kimdi şimdi onu arıyorum. Küba'yla ilgili tüm bilmek istediklerimi Küba'da öğrenmem gerektiğini böylece uygulamalı olarak öğrenmiş oldum. Siz de benim gibi merak ediyorsanız, gidin ve amma da gazlamışlar diyerek geri dönün. Espanol Way: South Beach Bölgesi'nde yemek yemek için en güzel bölge burası. Kısa bir ara sokaktan bahsediyorum. Küba yemeklerinden Meksika yemeklerine, Meksika yemeklerinden İtalyan restoranlarına ve deniz ürünlerine her seçenekte yemek bulabileceğiniz çok güzel bir yer. Açık havada nefis yemeğinizi yiyebilir, şarabınızı biranızı keyifle içebilirisiniz. Kesin öneri! Bu amcanın bu restoranın sahibi olduğunu düşünüyorum! Yine de içerde harıl harıl yanan taş fırını görünce amcanın bakışlarından falan korkmadık, akşam buraya geldik. Nefis, evet kesinlikle nefis bir pizza yedik. Sawgrass Mill: Miami'ye en yakın outlet. Otelinizden ya da sokaklarda rastlayacağınız tur acentalarından ulaşım alabilir ya da araba kiralamışsanız kendi başınıza gidebilirsiniz. Gidiş ortalama 1.5 saat sürüyor. Gittiğinize değecek kadar çok mağaza var. Biz iki kişi ve bir de çocuk için 80$ verdik. Bayside Marketplace: Forrest Gump filmini seyrettiniz mi? Elbette seyrettiniz. Hem de kim bilir kaç kez? İşte burada Forrest Gump filminde görüp de sevdiğimiz Bubba Gump Restoran'ın çekildiği yer. Karidesin her çeşidini sipariş edebilir, nefis clam chowder içebilir, Forrest Gump hediyeliklerinden birini alabilirsiniz. Her koşulda bir hayalinizi daha gerçekleştirmiş olacak ve nefis karidesleri mideye indirmiş olacaksınız. Bal Harbour: \"Ünlü mağazaları arayanlar ve ben Amerika'ya getirdiğim tüm paramı burada harcayacağım. Nasıl olsa kredi kartım da müsait, bir daha mı gelicez dünyaya?\" diyenler bu alışveriş merkezine gelebilir. Aventura Mall: Şehrin dışındaki outlet'e gidemeyenler, benim Bal Harbour'da harcayacak kadar çok param yok diyenler, çok yakın olmasa da Miami'de ulaşabilecekleri bir alışveriş merkezi daha var. Taksiye binmenizi tavsiye etmem. Gerçekten çok tutuyor. Araba yoksa otobüs tek seçenek. Yol bir saatin üzerinde sürüyor. Çok pahalı markaların yanında Victoria's Secret, Abercrombie gibi daha ulaşılabilir markaların da olduğu güzel bir alışveriş merkezi. Miami'de yaşayan ünlülerine evine bir bakayım diyenler de BURAYA tıklayıversin lütfen. En çokta Espanol Way i sevdim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/05/avrupanin-en-bati-ucu-cabo-da-roca.html", "text": "Lizbon'da yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Bugün hedefimiz Sintra'ya gitmek. İlk olarak Sintra'ya gidecek, oradan da Avrupa'nın en batı ucunun bulunduğu Cabo da Roca'ya geçeceğiz. Sintra'ya giden trenler Lizbon'da Rossio Tren istasyonundan kalkıyor. Güzel, insanı içine alan, bizim çocukluk günlerimizden kalma tren garlarını anımsatan sevimli yer. Her tren istasyonu gibi devinimi yüksek, kalabalık ve hayat akan bir köşe. Tren istasyonları bana tüm dünyanın eşit olduğu bir yer gibi geliyor hep. Trene yetişme telaşı taşıyan, insanı zaman zaman nefessiz bırakan, kahve kokusunun bir yerlerden burnunuza ulaştığı taştan, yüksek, güzel binalar. Sanki yaşama dair her mucize burada gerçekleşebilirmiş gibi bir hissiyat. Ya da tüm kırgınlıklarını burada bir trenin sırtına yükleyebilir ve yeniden ayağa kalkacak gücü bulabilirmişsin gibi. Sintra, Ortaçağ güzelliğini taşıyan bir kasaba. Sintra Estaçao'da trenden inip yolun karşısındaki kafeye geçiyoruz. Üzerinde gelişi güzel afişlerin yapışık olduğu, buğulu camlı bir kafe burası. Sıcak kahve ve çayın dışında kafeden çok bir bakkalı anımsatıyor bana. İstasyondan çıkacak birini bekleyenlerin ya da bir saat sonra kalkacak trenlerine kadar burada oyalanan yolcuların durak yeri. Biz de burada oyalanıyoruz çünkü Cabo da Roca'ya giden otobüsümüze daha var. Birer kahve alıyoruz. Ben duvarda numaralandırılmış gofretlerden bir tane almak istiyorum. Paramı uzatıp üç numaralı gofreti almak istediğimi söylediğimde gofretlerin öyle satılmadığını çeki yapmam gerektiğini öğreniyorum. İki kez numara çeksem de istediğim gofreti alamıyor, elimdekiyle yetinip oturuyorum masaya geri. İlerledikçe sanki iklim de bitki örtüsü de değişiyor. Nihayet dağların arasından açılan dar bir yoldan denizin biraz ileride uzandığı yere varıyoruz. Otobüsten inince deli bir rüzgar karşılıyor bizi. Sesi, kulaklarımın dibinde vızıldayıp duruyor. Güçlü, dediğim dedik ve şiddetli bir rüzgar var. Saçlarım, hatta vücudum bile rüzgarın çağrısına karşı koyamıyor. Uzakta görünen deniz fenerine doğru yürüyoruz. Okyanusun dağı oyduğu yerdeki sonsuzluk o kadar belirgin ki otobüsten inenlerin yarattığı kalabalık etkisini yitiriyor, bu hiçlik içinde yok olup gidiyor. Vardığım en güzel yerlerden biri Cabo da Roca. Okyanusun mu yoksa rüzgarın mı daha hırçın olduğunu bilemediğim bu yerde tadına doyulmaz bir yalnızlık duygusu kol geziyor. Biraz tekinsiz ama tek kelimeyle muhteşem. İnsanız işte! Hepsi bu kadar! Bize sunulan tek bir yaşamın içinde okyanusun kenarına kadar gelip, suların erittiği kayalara bakıyor, karşı kıyıdaki başka yaşamları geçirebiliyoruz ancak aklımızdan. İnsanın doğa karşısında yapacak hiçbir şeyi yok ve hala inatla onu değiştirmeye çalışıyoruz. Elimizden tek gelen saygı göstermek aslında; ötesi değil. Dünya bu sert köşeleriyle ne de güzel! Okyanusun kıyısında bir müddet sessiz kalıp ikimiz de burada olduğumuz için şükrediyoruz. İçimize konuk olan duygular gezilecek nice saraydan daha güzel. Patika yoldan kıvrıla kıvrıla bir başka kafeye gidiyoruz. Buraya daha güzel bir yerin yakışacağını düşünüyorum. Çirkin masalardan ve sandalyelerden, içeriyi boğan yanık yağ kokusundan daha iyi şeyler hak ediyor uzanıp giden manzara. Mis gibi kahve kokusu, anne keki ve kitap defter lazım buraya. Kahve içmeden çıkıyoruz binadan. Danışma merkezine gidip Avrupa'nın en batı ucunda bulunduğumuzu belgeleyen sertifikalarımızı alıyor ve otobüsümüzü beklemek için durağa çıkıyoruz. Dışarıda bizim gibi birkaç yolcu, bir de sahipsiz bir köpek var. Ekşiciler de böyle yazmış benim mekan için. Satırlarını okurken bir kez daha uzandım; Coba da Roca'ya! karanın bittiği ve insanı içine alan, uçsuz bucaksız okyanusu kıyısına. Böyle gezgin ruha sahip olanların ortak duyumsamaları, hisleri oluyor!. pek fazla konuşmadan da birbirini anlıyor insan. Farklı coğrafyalar ve iklimlerde dolaşırken, yürekler nasıl pır pır eder!. Mutluluklar çoğalır 🙂 Özgürce dolaşmak... asıl bu, çok daha güzel elbette. Biz bir tura bağlı olarak gittik. Dolayısı ile biraz koştur koştur durumu fazlaca oldu, ancak 15 şehiri bu kadar kısa zamanda gezip göremezdik.. bir de ülkemizin kredisi kalmadı artık, gördüğün gibi hepten vize işini işkenceye döndürdüler. Neyse, her hali ile gezgin olmak güzel şey.. gidemediğinde de insan, öncekileri ve gelecekte görmek istediği yerleri hayal ediyor, dolayısı ile ruhu mütemadiyen kanatlanıyor diyelim.. kalemine sağlık, nicelerine.. sevgilerle.. Macera kadını seniii:) Harikasınız valla. Çok güzel bir yermiş. Bayıldım. Hem anlamı da çok güzel. Deniz şahane, dalgalı dalgalı. Ne mutlu size. Gezin gönlünüzce. Biz de Fas'ta okyanusa bakakalınca benzer duyguları yaşamıştık, dalgalı bir deniz, kayalara gürültülü temasları ve rüzgarın sesiyle. Keşke hep gitsek, böyle güzel yerlere varsak.. Ah Özlem ah beni geçen seneki seyahatime götürdün. Ne çok sevmiştim, Lizbon'u, Cabo Da Roca' yı ama en çok Sintra'yı 🙂 Sintra yazını merakla bekliyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/06/ici-parisle-dolu-bir-kitap-benim-parisi.html", "text": "Paris'le ilgili her şeyden nasıl keyif aldığım malum. Paris hakkında çıkan her kitabı da okumak için ayrı bir çaba harcıyorum. Keşke her gün bu şehirle ilgili yazılanlara bir yenisi eklense de ben de Paris'e olan özlemimi bu satırların arasında gidersem. Neyse ki bugünlerde böyle bir güzellikle karşı karşıya geldim. Daha önce Paris'le ilgili yazmış olduğu iki kitabını da okuduğum Cüneyt Ayral yeni bir Paris kitabı yazmış: Benim Paris'im. Kitabı ig'de takip ettiğim Pariste. net'te görür görmez hemen internetten sipariş ettim. Gelen kargoyu heyecanla açtım ve okumaya başladım. Kitap beni benden aldı. Cüneyt Ayral kendi Paris'ini anlatmış. Paris'te bulunduğu uzun zaman boyunca gittiği kafelerin kendine bıraktığı izlerin altını çizmiş, o kafelerde yaşanan dostluklarını hikayesini biz okurlarıyla paylaşmış. Paris'e ilk geldiği zaman Nedim Gürsel şöyle demiş kendisine: \"Mahalle kahveni ben seçeceğim, sakın bir yer belleme!\" Birkaç gün sonra da Cüneyt Ayral'a seçtiği kafeyi söylemiş: Au Pere Tranquille. Kafenin adının Türkçe anlamı, Sakin Baba Kahvesi'ymiş. Herkesin kendi Paris'i olduğu doğrudur. Bu şehri güzel yapan da budur. Görmek isteyene, kalbini açana kendisini sunan bir şehir Paris. Ve inanıyorum ki Paris'i tek gidişte anlamam, kulağınıza fısıldadıklarını duymak mümkün değil. Yavaş yavaş ilerleyen ve zamanla köklenen bir dostluk sunuyor Paris. Cüneyt Ayral kitabında Paris'in kitapçılarından, Türkiye özlemi duyanların alışveriş yapabileceği marketlerden, Türkiye'den göç edip orada fark yaratabilen sanatçı Türklerden, sokak sanatçılarından ve Paris'in yalnızlığından bahsetmiş. Paris'te yürürken çoğumuzun tanıdığı köprülerin üzerinden yürümüş, yeşil parkların içinde soluklanmış, Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki La Rostand'da kahve keyfi yapmış. Her gittiğimde birkaç akşamımı geçirdiğim bu kafe hakkında Cüneyt Ayral'ın kaleminden çıkanları okuyunca Paris özlemim depreşti desem yeridir. Daha kitabımı bitirmeme birkaç sayfa vardı ki Selçuk kitabı elimden kaptı ve okumaya başladı. Aynı duyguları, aynı heyecanı onunda paylaştığını gördüm. Paris, her mevsim güzel. Bu şehri öyle çok seviyorum ki yazına da kışına da aşığım. Yeni yeni Paris'te de her sokağın içinde açılan ve İg'de herkesin övgüyle bahsettiği üçüncü nesil kahveleri bırakın bir kenara; Paris, önünde terasları olan daha önce Simone de Beauvoir'in, Hemingway'in, Sartre'ın, Picasso'nun, Apolliniare'ın gittiği kafeleriyle güzel. Öyle çok düşündüm ki bu aralar, hayat yine bir perde araladı bana. Bu cuma Selçuk'un doğum günü için yine Paris'e uçuyoruz. Cüneyt Ayral'ın depreştirdiği Paris özlemini Selçuk'un sürpriziyle gidereceğim. P. S : Kitabın içinde bir bölümde Pariste. net blogunun yazarı Ahmet Öre kendi Paris'ini anlatmış. Çok da güzel dile getirmiş duygularını. Ve hala bu siteyi keşfetmeyen Paris aşıkları kaldıysa, bir an önce göz atın derim. Çok güzel bir yazı olmuş, öncelikle tebrikler."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/06/lizbon-gezisi-1-lizbonda-40-yas-kutlamas.html", "text": "Lizbon'a gitmenin en güzel yolu Bern'den trenle gitmek olacaktı elbette. Öyle olsaydı, bu yazıyı yazarken Lizbona Gece Treni isimli kitabı yine anlatacak, hikayemsi tüm öğeleri ortaya dökecek, kendi yarım yamalak büyülü gerçekliğimi oluşturmaya çalışacaktım. Onun yerine, Lizbon'a gitmeyi planladığımız ilk seferde uçağı kaçırdık. Havaalanından kavga dövüş dönmedik. Selçuk, bu fırsatı kendi yapacağı bir hataya karşılık saklamak üzere bir kenara not etti. Bununla da yetinmedi, Lizbon'a yeni uçak biletleri aldı; hem de doğum günümde. Lizbona Gece Treni'ni okurken beni derinden etkileyen felsefi yaklaşımlardan dolayı vardığım şehir de beni sorgulayacak, kırk yaşıma ulaştığım nefis mayıs ayında kendimi başka bir Özlem olarak bulacağım zannettim. Gezmeyi çok sevdiğimi, yollarda olmaktan huzur bulduğumu, sevdiğim insanların benim her şeyim olduğunu fark ettim. Yeni bir şehirde olmak müthişti; insanın ruhunun kıyısında saklanan keşfetme duygusunu ortaya çıkarıyordu. Sokak aralarında gezinirken yakından tanıdığım Özlem hep yanıbaşımdaydı. Lizbon Gezi Hazırlığı okuduğum bir kitabın etkisiyle başladı. Kitapları, onların içinde geçen hikayeleri, o öykülerin çatısını oluşturan mekanları sevdiğimi beni okuyan, dinleyen herkes biliyor. Yaşamımı bu öyküler güzelleştiriyor ve anlamlı kılıyor. Nasıl olur da Lizbon'a gider de en sevdiğim kitaplardan biri olduğunu defalarca tekrarladığım Lizbon'a Gece Treni'nin kahramanı Prado'nun adımlarını attığı sokakları merak etmezdim. Sonra Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa vardı. Lizbon Gezisi demek Saramago ve Pessoa demek. Kitabı benim gibi okuyup, Prado'nun ayak izlerini merak edenler için not: Şehirde Prado'yu görebileceğiniz hiçbir iz yok; tüm şehir zaten Prado. Bu şehirde parke taş döşeli sokaklara, küçük meydanlara, sokakların arasında keşfedilmeyi bekleyen küçük esnaf lokantalarına bayıldım. Şehrin hala turistik olmamış, saf kalmış bir yanı var. Pessoa'nın her gün uğradığı kafe tıka basa dolu olsa da, az ötedeki kitapçıdan çıktıktan sonra oturup bir bica ısmarlamayı hak ediyor. Sintra çok güzeldi. Bana büyük şehirlerin yakınlarındaki başka küçük şehirleri anımsattı Sintra. Çok yağmurlu bir günde Madrid yakınlarındaki Toledo'ya gitmiştik. Aynı Sintra'da olduğu gibi dar sokaklar vardı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yapıyordu. Dükkanların saçaklarının altına sığınmış, kenardan kenara yürümüştük. Sintra'da dediğin gibi çok güzeldi. Sen de beni başka bir seyahate götürdün bir cümlenle. Uzaklara alınan biletler gibi keyiflisi yoktur kanımca. Eylül ayının ortaları için Paris'e bilet almam gerekiyor. Bir türlü uygun fiyata uçak bileti bulamıyorum. En sonunda şu anki fiyatlardan daha pahalı Paris bileti olamayacağına karar verdim; sabırla bekliyorum. Lizbon küçük bir şehir. En kısa zamanda ayrıntıları yazacağım. Umarım işine yararlar."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/06/lizbonda-yemek-yenilecek-yerler.html", "text": "Cais do Sadre tren istasyonunun hemen yakınlarında, Tejo Nehri'nin kıyısında 1882 yılında yapılmış güzel bir binaya rastlayacaksınız: Mercado de Riberia. Burası benzerlerine Avrupa'da sıkça rastlanan kapalı pazarlardan biri. Barselona'ya yolu düşenler La Ramblas üstündeki pazar La Boqueria'ya uğradılarsa burası da onlara tanıdık gelecektir. Açıkça söylemek gerekirse Mercado de Riberia, Barselona'da gördüğüm pazardan daha havalı. Bilmeyenler için kısa bir açıklama yapmak gerekirse bölümlere ayrılmış bu kapalı alanın bir bölümünde taze sebze, meyve, et ve balık satılıyor. Diğer bölümünde ise restoranlar yan yana sıralanmış ve her zevke uygun yemekler yapılıyor. Dilerseniz bir pizza söyleyebilir, yanına bir bira ısmarlayabilirsiniz. Dilerseniz pizzacının hemen yanındaki restorandan nefis bir peynir tabağı sipariş edebilir, yanına da bir kadeh şarap alıp Lizbon'un şerefine kadeh kaldırabilirsiniz. Yeri gelmişken Lizbon'a birçok yemeğin üzerine kişniş konulduğunu söyleyeyim. Hayatta yemeyi başaramadım ender şeylerden biri kişniş olduğu için ben buradaki ilk yemeğimi ne yazık ki yiyemedim ve Selçuk'un tabağına ortak çıktım. Perşembe'den Cumartesi'ye: 10.00'dan 02.00'a kadar açık. Güzel, güneşli bir günde dışarıda oturmak iyi bir fikir olsa da kafenin içinin havasını solumak en güzeli. Pek rahat olduğunu söyleyemeyeceğim sandalyelerden oturup, üstü mermer ağır masanın ferforje ayaklarına çarpa çarpa bir şeyler yazmaya çalışmanın değeri paha biçilemez. Düşünsenize Pessoa'nın yaşarken sık sık geldiği bir mekana gelip, onun gözlerinin gördüğü aynı nesnelere bakıyorsunuz. Elbette kahvemin yanına bu şehre özgü meşhur \"Pastais de Nata\" siparişi verdim. Tatlının esas çıkış yeri olan Belem'deki Pastais de Belem'de de aynı tatlıyı yediğimde kesinlikle kararımı verdim. Bu tatlı Belem'de yenmeli! Meşhur \"Pasteis de Nata\"nın yenileceği yer. Burada yediğiniz tatlının tadını başka yerde yedikleriniz tutmuyor. Pastanenin önünde çok uzun bir kuyruk var ama endişelenecek bir şey yok. Sıra hemen geliyor ve beklediğinize değiyor. Pastane adından da anlaşılacağı gibi Belem bölgesinde. Bu bölgede Jeronimos Manastırı ve Belem Kulesi'de bulunuyor. Bütün internet sitelerinde \"Mutlaka Gidin!\" denilen restoran. Kapısından uzun bir sıra oluyormuş ve yemekleri çok güzelmiş. Madem öyle, ben de burada yazayım dedim. Bizim gitmediğimizi de bilmenizi isterim. Biz bu seyahatte daha küçük restoranlara gitmeyi tercih ettik. Üzerinde \"Kantin\" yazan restoranların büyüsüne kapıldık. Son gecemizde, \"Hadi gidip Ramiro'da yiyelim.\" desiysek de gittiğimizde restoran kapalıydı. Nedense hiç üzülmedik. Küçük bir esnaf lokantasında aldık soluğu. Nefis bir yemek yedik. Ramiro, şehrin merkezinden biraz uzak ve bölge olarak bana biraz tekinsiz izlenimi verdi. Bize denemek kısmet olmadı ama deneyenler fikirlerini yazsınlar. Sahiden söylendiği kadar güzel mi bilmek isterim. Burası Bairro Alto bölgesinde dar bir ara sokak içinde gizli nefis bir esnaf lokantası. İçerinin kapasitesi 35 kişiden fazla değil. Ilık yaz akşamlarında bir o kadar kişi de dışarıda oturuyor. Mehmet Yaşin'in önerdiği bir restoran. Biz de Mehmet Yaşin tavsiye ettiyse gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz. Çok keyifli bir gece geçirdik, harika yemekler yedik. Lizbon'da olduğumuz süre boyunca en çok hesabı bu restoran da ödemiş olsak da fiyat yine de İstanbul'a göre çok makuldü. Lizbon'da yemek yemek için daha lokal bir yer bulunamayacağı iddiasındayım. Bairro Alto bölgesinin ana caddelerinden birinde bulunan bu esnaf lokantasının önünde her daim sıra var. Masanızı büyük ihtimalle başka bir grupla paylaşıyorsunuz ve gelenlerle omuz omuza oturuyorsunuz. Size vaat edilen kesinlikle romantik bir akşam yemeği değil; bunun yerine keşke evdekilerde bizimle olsaydı bu gece de hikayelerimiz birbirine karışsaydı diyeceğiniz bir mekan. Korkmadan dileğiniz kadar bira söyleyebilir, birkaç kere gittikten sonra restoran sahibiyle arkadaş olabilirsiniz. Masadaki zeytinler ve ekmek müthiş. Yemekler klasik Portekiz yemekleri, fiyatlar daha makul olamaz herhalde. Biz böyle yerlerden hoşlandığımız için buraya bayıldık. Alfama Bölgesine elbette gideceksiniz. Saramago Vakfı'nın önünden geçecek, 12. yy'da yapılmış olan Lizbon Katedrali'ni gezeceksiniz. Günün keyfine varmak ve soluklanmak için de bir yerde oturmak gerek. Pois Cafe, çok güzel bir mekan. Katedralin yakınlarında. Biz iki kapuçino bir de limonlu tart yedik. Gördük ki herkes buraya aslında kahvaltı için gelmiş. Buranın da aklınızda kalmasında fayda var. Lizbon seyahatinizde daha küçük restoranları tercih ettiğinizi yazmışsınız. Merhaba Özlem, şimdi Seyahatler bölümüne geçtim bloğunda. Önce Barselona'yı gezdim. Barselona'yı henüz görmedim ama en çok Gaudi'nin eserlerinden dolayı gitmek istediğim ve yakında belki önümüzdeki seneye gitmeyi düşündüğümüz bir yer. Notların bana çok faydalı olacak. Böyle ortak yanlarımız, ortak beğenilerimiz çıkınca şaşırıyorum ve kaybettiğim bir şeyi bulmuşum gibi seviniyorum. Hemingway'in kitabını not ettim. En yakın zamanda okuyup düşüncelerimi yazacağım. Şimdi elimde kitap klübünün kitabı var. Tom Robins /Dur Bir Mola Ver. Kitabı sevmediğimden değil Tmm Robinsi çok seviyorum -hele Parfümün Dansına bayılmıştım- ama çok yavaş ilerliyor. Herhalde bahardan. İlk defa kitap klübümün toplantısına bir kitabı bitiremeden gideceğim. Bayram tatili kitap prıgramımda da Jo nesbo'nun ve Grange'nin son kitapları var. Lizbon Treni bölümünü okuyacağım yorumlarımı ayrıca yazarım. Benim de son yıllarda en etkilendiğim kitap oldu. Okumayı gezmeyi seven insanların ortak noktası çok olur tabi ki. Kimbilir daha bilmediğimiz nerelerde yolumuz kesişiyordur."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/08/amalfi-gezi-notlari.html", "text": "Amalfi'de otobüsten Kuzey'le midemizi tutarak indik. Otobüslerin hatırı sayılır bir kalabalık yarattığı meydanda küçük, yeşil alanı çevreleyen korkuluklara dayanıp derin derin soluk aldık. Ayaklarımızın yere basması harikaydı. Kıvrılarak ilerleyen ve her yeni dönemeçte kornaya basan bir otobüsün içinde değildik artık! O an, yemin ederim mutluluğun tekrar yazıldığı güzel anlardan biriydi. Bir kere sabahtan beri devam eden yolculuğumuzun sonunda varmak istediğimiz yere varmıştık. Procida Adası'nda kaçış misali başlayan yolculuğumuzda önce deniz otobüsü ile Napoli'ye varmış, indiğimiz yerden bu sefer bizi Sorrento'ya götürecek başka bir deniz otobüsüne koşa koşa yetişmiştik. Böyle yapmakla ne iyi bir şey yaptığımızı sonradan anladık. Tüm yolu otobüsle gelmemek çok akıllıca olmuş. Sorrento'da da indiğimiz yerden bir minibüse binmiş, tren istasyonuna ulaşmış ve oradan bizi Amalfi'ye götürecek otobüse binmiştik. Amalfi'ye gidecek diğer yolcular tren bağlantısı ile bu otobüse yetişecek olduklarından otobüse bindiğimizde otobüs boştu. Trenin gelmesiyle birlikte araç kısa zamanda doldu ve yola çıktık. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktu. Tek şeritli bir yolda kıvrıla kıvrıla ilerliyorduk. Yolun karşısının görünmediği her dönüşte şoför kornaya basıyor, hızını kesmeden yola devam ediyordu. Midemi ağzımda taşıyor gibiydim ve Kuzey de benimle aynı durumdaydı. Bir yandan ona, \"İleriye bak, başka bir şey düşün!\" diye akıl veriyor, diğer yandan da bir türlü bitmek bilmeyen yola içimden küfürler edip duruyordum. Koca otobüste bir Kuzey, bir ben ve bir de yan koltukta oturan İngiliz kadın bu durumdaydı. Otobüs bir yerleşim yerine vardığında içim umutla dolmuş olsa da vardığımız yerin dillere destan Positano olduğunu öğrendim. Buradan ayrıldıktan sonra da uzunca bir süre yolculuğumuza devam ettik. Bana çok uzun gelen bir zamanın sonunda Amalfi'ye vardık. Sanırım Amalfi'yi her hatırladığımda yol boyunca midemle verdiğim savaş aklıma gelecek. İndiğimiz yerde biraz soluklandıktan sonra kısacık bir yürüyüşten sonra kasabanın meydanına girdik. Küçük bir alanın ortasında havaya serin esintiler dağıtan bir çeşme ve etrafında çok güzel gözüken kafeler vardı. Amalfi'ye ilk görüşte aşık oldum, olduk. İtiraf ediyorum ki elimizde bavulla kiralamış olduğumuz apartman dairesini bir müddet aradık. Oysa meydana çok yakın bir yerdeymiş. Konforlu ama aydınlık diye tanımlayamayacağım bir daireydi. Meydandan yukarı doğru uzanan yol boyunca sıralanmış binaların birindeydi. Binalar birbirine yapışıktı ve aralarında dar merdivenler vardı. Bu sebepten dairelerin odalarında dışarıyı seyredebilecek geniş pencereler yoktu. Tatilimiz boyunca bu dairede keyifle konakladık. Aynı tatilciler gibi sabah canımızın istediği saatte uyanıyor, aşağı inip kafamıza göre bir yerde kahvaltımızı ediyor, acele etmeden keyif çayımızı da içiyor ve denize gidiyorduk. Amalfi'de kaldığımız üç gün boyunca denize girmek için civardan fazla uzaklaşmadık. Roma'da güneşin altında kavrulmuş, Procida Adası'nda varoluşumuzu sorgulamış ve uzun bir yolculuktan sonra denize, meydanı olan tipik bir İtalyan kasabasına ulaşmıştık. Amalfi küçük meydanı ve civardaki plajlara sıcak bir İtalyan. Gittiğimiz ilk günün akşamında limon ağaçlarının süslediği bir bahçenin içinde pizza yedik. Meydandan yukarı çıkan yol üzerinde yürüyüş yaptık, deniz kenarında iyot kokusunu içimize çektik ve ertesi gün gitmeyi hedeflediğimiz Atrani plajına doğru yürüyerek mesafeyi kafamızda canlandırmaya çalıştık. Otobüse binmektense yürümeye razıydım. Şimdi bu yazıyı yazarken evimde oturuyorum. Mutfaktayım. Nedense bizim evde yaşam buradan akıyor, buradan kendine bir yol buluyor. Ağustos'un ortalarındayız ve havada birkaç gündür çok küçük esintiler var. 2015 yazını da ileride hatırlamak üzere geride bırakmak üzereyiz. Şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki İtalya'nın güneyine doğru gittiğimiz sekiz günlük tur boyunca en beğendiğim yer Amalfi oldu. Yine gitsem orada konaklar, günlerimi de miskinlik yaparak Atrani plajında geçirir, Atrani'nin küçük meydanında bulunan bakkaldan ve yaşlı teyzeden ekmeğimin arasına peynir kestiririm. Balayına gitseydim belki romantik diye tanımlayabileceğim bu kasabayı kendi koşullarımın içinde romantik diye tanımlayamam. Benim için Amalfi tipik İtalyan. Daha önceki seyahatlerimin birinde, Toskana'yı gezerken hissettiklerimin aynını burası için de hissettim: Samimi. Positano gibi devamlı üstünde şık bir kıyafetle dolaşmıyor Amalfi. Ortasına kafelerini topladığı meydanıyla bildik bir İtalyan gibi davranıyor. Pizza ve makarnadan yayılan sarımsak kokusu kahvenin kokusuna karışıyor. Yoldan geçenler dükkan sahiplerine selam veriyor, çocukların başlarını okşuyor. Plajda üstünde takılarıyla gezinen, iki saatte bir bikinisini değiştiren kadınlar da yok etrafta. Atrani plajı, Amalfi'nin merkezindeki geniş plaja oranla daha sakin. Çocuklu aileler her yerde. Kaldı ki çocukların olmadığı bir deniz kenarını düşünmek bile istemem. Bangır bangır çalan bir müzik yerine kumdan kaleler yaparken bağıran çocukları isterim ben. Küçük bir kasaba Amalfi. Öyle yazıldığı gibi klişe cümlelere de gerek yok açıkçası. Birçok yerde yazdığı gibi Amalfi sokaklarında kaybolmak mümkün değil mesela. Konakladığımız üç gün boyunca her akşam aynı pastaneye gittik. Çayını, tatlılarını ve çalışanlarını öyle sevdik ki başka bir yerde çayımızı içmeyi düşünmedik. Yemek yediğimiz her yer güzeldi ve yediğimiz yemeklerin hepsi lezzetliydi. Atrani'de denize girdiğimiz günün akşamında yemeğimizi Atrani'de meydanda Restaurant Savo'da yedik. Rezervasyon yaptırırsanız yemeğinizi restoranın terasında yiyebilirsiniz. Bizim gibi rezervasyon yaptırmadan giderseniz içeride yemek durumunda kalırsınız. Bu restoranda yediğimiz yemekleri çok lezzetli bulduk. Herkes büyük bir keyifle tabağındakileri silip süpürdü. Yemeğin en güzel kısmı neydi derseniz size hiç tereddütsüz yediğimiz tatlı olduğunu söylerim. Ricotto peyniriyle yapılan ve armutlu dondurma ile servis edilen tatlı yediğim tatlılar içinde en güzel ikinci tatlı olarak yerini aldı. Amalfi için nerede yiyelim diye bir liste yapmak gerekir mi diye bana sorarsanız, buna pek de gerek yok derim. Bizim yaptığımız gibi siz de menüye, restoranlarda yemek yiyenlerin önündeki tabaklara bakarak verin kararınızı. Bu seyahata dair başka bir gezi güncesini okumak isterseniz Procida Adası ve Positano için bu yazıya tıklayın lütfen. İyi ki yazdın, biz de aklımızın bir köşeciğine yazalım. Ben de seni çok ama çok öpüyorum. Mide bulantısından nefret ederim. Diyeceksin ki kim sever? Bu sebepten 2. çocuğu yapmadım valla. O kadar gözümü korkutur. İnsanın tüm keyfini kaçırıyor. Midesi sağlam insanlara nasıl gıpta ederim bir bilsen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/10/hindistanda-tren-yolculugu.html", "text": "Hindistan'dan geldiğimiz hafta çok yorgundum. Paris seyahatinden döndüğümüz gecenin sabahında Hindistan bavulunu hazırlamış, biraz oğlumu öpüp koklamış, sonra da tekrar havaalanının yolunu tutmuştuk. Seyahatten döner dönmez yorgunluğumu da yanıma alıp yazmaya koyulmuştum. Herkese iyi gelen bir şeyler var. Bana da yazmak iyi geliyor. Son zamanlarda şunu fark ettim ki ne yazdığımın da bir önemi yok aslında. Günlüğüme bir şeyler karaladığımda da, ajandama kısa notlar sıraladığımda da mutlu hissediyorum. Tam da bu ruh hali içindeydim. Hindistan yolculuğunun birkaç günlük dökümünü yapmış, işe gitmiş, oğlumla hasret gidermiş, hatta akşam yürüyüşlerine bile çıkmıştım. Cumartesi-pazar tüm hafta içi yazmanın verdiği huzurla dinlenecek, yeni haftada da aynı tempoyla çalışmaya, yazmaya, yürümeye devam edecektim. Olmadı. Ülke gündemi yine izin vermedi. İç mutluluğum parçalandı, yaşamla ilgili umutlarım yine rafa kalktı. Kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyorum her birimizin yapmaya çalıştığı gibi. Oysa Hindistan'ın kalabalık bir istasyonundan başlayan bir tren yolculuğunu anlatacaktım. Hikayenin en güzel yerindeydim. Orchha'dan otobüsle kalabalık tren istasyonuna ulaşmış, bavullar görevliler tarafından perona taşınmıştı. İstasyonda yakın zamanda seyrettiğim bir Hint filminden bir sahne gelmişti aklıma. Önceden para verilen bir Hintli trende yabancı biri için yer tutuyor, koltuğun sahibi de daha sonra gelip yerine oturuyordu. Hindistan'ı tek başına gezmenin nasıl tecrübelere açık olacağını düşünemiyorum. Eminin insan yapacağı böyle bir seyahati ömür boyu unutamaz; ama bizimki öyle bir seyahat değildi. Önceden tüm ayrıntılar çok memnun kaldığımız yerel bir tur şirketi tarafından halledilmişti. En ufak bir aksamanın bile farkına varmadığımı söyleyeyim. Mesela bavullarımız oradan oraya savrulduğumuz tüm seyahat boyunca bizimle geziyordu. Biz otobüsten inip perona gelmeden önce bavullarımız perona gelmiş oluyor, indiğimiz yerde de tekrar otobüse yükleniyordu. Hindistan'da akıl almaz bir işleyiş var. Trenin tüm vagonları hınca hınç doluydu. İnsanlar birbirlerinin üstünde oturuyordu ve üstünde cam olmayan küçük pencerelerden bakıp bize gülümsüyorlardı. Biz nasıl Hintlilerin yaşamını, sosyal hayat içindeki davranışlarını merak edip bakıyorsak, onlar da bize aynı merakla bakıyorlardı. İşte bu çok hoşuma gitti. Turist kalabalıklarının insanlara kendilerini maymun gibi hissettirmelerini sevmiyorum; maymun gibi hissetmenin ne demek olduğunu da öğrenmek iyi geldi doğrusu. Hava çok boğucuydu. Geniş, gök kubbeli bir hamamdaymışım gibi hissediyordum. O kalabalık tren uzunca bir müddet peronda bekledi. Kalkma vakti yaklaştığında ve hafiften hareket ettiğinde kapının dışında bekleyen birkaç kişiden kapıların dışında trenle birlikte seyahatlerine başladı. İstasyonda bir müddet daha trenimizi bekledik. Elbette trenimiz gecikmeli geldi. Ayakta dikilmekten yorulmuştum. İstasyon kalabalıktı ve hava çok sıcaktı. Sırtımdan aşağı ter damlaları süzülüyordu. O an itibariyle istediğim tek şey, bir an önce trene binmek ve Agra'ya doğru yola çıkmaktı. Sonunda tren geldi. Bavullarımız trenin ara vagonlarından birine yüklendi. Rehberimiz bavullarımızın başında beklemesi için birini ayarlamıştı. Klimalı, rahat koltuklu trenimize sonunda yerleştik. Erkekler yanlarındaki iskambil kağıtlarıyla bir oyun oynamaya, bağıra çağıra konuşmaya başladılar. Nedense erkeklerin uyum ve eğlenme yeteneklerinin kızlardan daha fazla olduğunu düşünmüşümdür hep. Kızların dert ettikleri şeyleri düşünmez, birbirlerinin şakalarına kırılmaz ve söylediklerinin altında başka anlamlar aramazlar. Yolculuk esnasında biraz fazla gürültü çıkarttıklarını bile söyleyebilirim. Jhansi'den Agra'ya kadarki iki saatlik yolculuğu anlamadan tren yolculuğunu tamamladılar. Hindistanda Tren Yolculuğu : İstikamet Agra. Seyahat boyunca trende devamlı yemek servisi oldu. Şimdi söyleyeceğim rakamların netliğinden tam emin değilim. Selçuk'un rehberimizle konuşurken duyduğu rakamlar bunlar ama üzerinden de bir hayli zaman geçti. İkimizde yanlış hatırlamıyorsak üzerinde \"2nd Class\" yazan trene binen Hintlilerin yolculuk için ödedikleri para 20 rupiymiş. Biz de klimalı vagonda tekli koltuklarda oturarak ve dört çeşit yemek ikramıyla Agra seyahatimiz için 30 rupi vermişiz. 30 değil de 50 bile vermiş olsak, iki trenin arasındaki fark bundan çok daha fazlası eder. Ne yazık ki halkın bu kadarcık bir farkı bile kaldırabilecek gücü yok. Sonunda Agra'ya gelip de otelimize yerleştiğimizde tüm ekip mutluydu. Burada kaldığımız oteli çok beğendim. Nefis bir kapalı havuzu ve spor salonu vardı ama karnım o kadar acıkmıştı ki duş alıp, yemek yemekten başka bir şey düşünemiyordum. Bir de soğuk mu soğuk bir bira içmek istiyordum. En nihayetinde dillere destan Tac Mahal'e yaklaşmıştık."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/10/tac-mahal-eskimeyen-bir-ask-masa.html", "text": "Tac Mahal yolculuğu ve hikayesi başlasın artık. Hindistan demek biraz da dillere destan bir aşkın hikayesi demek. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak ülkelerden birinde bir prens yaşarmış. Bu prensin ismi Hürrem'miş. İleride Babür İmparatoru olacak ve \"Dünyanın Şahı\" anlamına gelen \"Şah Cihan\" adıyla anılacakmış. Bu şah, kaynağının cennetten doğduğuna inanılan geniş mi geniş bir nehrin aktığı bir ülkeyi yönetirmiş. Güçlü bir ordusu, kendisini çok seven bir halkı varmış. Bu şahın Agra kentinde Red Fort adında bir sarayı varmış. Saratın orta yerinde kocaman bir avlu varmış. Burada varlıklı kadınların yaptıklarını sergiledikleri ve sattıkları bir pazar kurulurmuş: Mina Pazar. Ayda bir yapılan bu pazara erkeklerin girmesi yasakmış. Erkeklere yasak dediysek, şaha da yasak olacak hali yok ya! İşte bizim Şah burada görmüş ilk kez Ercümend Banu Begüm'ü. Onca kalabalığın içinde Şah'la gözleri buluşmuş, bir daha da ayrılamamış. Şah Cihan da Ercümend Banu ile hemen hemen aynı yaşlardaymış. Hemen nişanlanmışlar nişanlanmasına ama evlenmek için tam beş yıl beklemişler. Mutlu bir evlilikleri olsun diye astrolojistler en kutlu günü seçmişler. Şah Cihan karısına \"Sarayın Süsü\" anlamına gelen \"Mümtaz Mahal\" adını vermiş. Mümtaz Mahal'den önce de Şah'ın bir evliliği varmış ama ikinci evliliğinden sonra Mümtaz Mahal'den başka kimseyi görmemiş gözleri. Mümtaz Mahal de Şah Cihan'ı çok sevmiş. Kocasının sırdaşı, hayat ve yol arkadaşı olmuş. Yol arkadaşı derken dinleyenler abarttığımı düşünmesinler. Her güzel hikayenin biraz abartıyı hak ettiğini Tolkien'den duymuştuk duymasına ama Mümtaz Mahal'in kocasıyla birlikte yollara düştüğünü söylerken abartmıyorum. On dokuz evlilikleri boyunca Şah Cihan nereye giderse Mümtaz Mahal de onunla birlikte gitmiş. Kocasını savaş alanlarında bile yalnız bırakmamış. Şah, karısına öyle çok güveniyormuş ki imparatorluk mührünü bile ona teslim etmiş. Evlilikleri boyunca tam on dört tane çocukları olmuş. Bunların yedi tanesi ya doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşlarda ölmüş. On dördüncü çocuğunu doğururken Mümtaz Mahal hayata gözlerini kapamış. Mümtaz Mahal'in ölmesi Şah Cihan'ın derin bir yasa gömülmesine sebep olmuş. Göz bebeği karısının bedenini Tapti Nehri kıyısındaki Zainabad Bahçeleri'ne gömmüş. Emanetini geri almak için karısına yakışır bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş. Tac Mahal'in yapılması on dokuz yıl süren evliliklerinden bile uzun sürmüş. Dile kolay tam yirmi iki yıl. Yamuna Nehri kıyısına dikilecek anıt mezar için Racastan'dan beyaz mermerler getirilmiş, 20.000 kişinin üstünde işçi hiç durmadan çalışmış. Beyaz mermerlerin arasına yakut, pırlanta, safir gibi değerli taşlar yerleştirilmiş. Anıt, incilerle süslenmiş. Öyle ki Tac Mahal bittiğinde Yamuna Nehri'nin kıyısında sabahları ayrı renklere, akşamları ayrı renklere bürünerek parlıyormuş. Sonunda Şah Cihan, Zainabad Bahçeleri'ne yıllar önce bıraktığı emanetini almış, karısını ebedi dinlenme yerine, Tac Mahal'e yerleştirmiş. Tac Mahal'in yapımıyla süren yıllar boyunca Şah Cihan başka hiçbir şey düşünemez olmuş. İmparatorluğun tüm parasını bu yapının yapılması için harcamış, hazineyi boşaltmış. Yapmak istediği bir şey daha varmış. Yamuna Nehri'nin diğer kıyısına Tac Mahal'in hemen karşısına bu sefer siyah mermerden kendi için bir anır mezar yapacak ve öldükten sonra da karısıyla göz göze olmaya devam edecekmiş. Ne var ki oğlu babasının karşısına dikilmiş ve ülkenin yönetimini ele geçirmiş. Şah Cihan, bu tarihten itibaren ölene kadar geçen sürenin hepsinin Red Fort'ta hapsedildiği odadan karısının yattığı Tac Mahal'i seyrederek geçirmiş. Öldüğü gün de sade bir törenle karısının yanı başına defnedilmiş. Günümüzde simetri harikası olarak tanımlanan Tac Mahal'in simetrisini bozan tek şey karısının yanına defnedilen Şah Cihan'ın mezarı. Güneşin ışıl ışıl parlayıp Tac Mahal'i gökkuşağının tüm güzel renklerine bürüdüğü bir gün gökten üç elma düşmüş. Ben bana böyle bir yapı yapılsın istemem. Aşkımız dillere destan olsun, hikayemiz nesiller boyu sürsün o güzel de, Fransız köyleri gibi bir köyde bir ağacın altında yatmayı tercih ederim. ''Dünyanın ortasında gün gibi durmak'', bak bunu çok sevdim işte. Gözümde tekrar Tac Mahal'i canlandırınca yakıştı bu anlatım. Agra Kalesi ile ilgili yazıda ilk kez karşılaştıkları avlu var. Bir bak istersen, daha net canlanır gözünde olaylar. Kalabalık bir pazar yeri, tüm mücevherlerini takmış takıştırmış kadınlar avludaki tezgahlara yaptıkları ürünlerini sermişler ve alıcı gelmesini bekliyorlar. Ne kadar mistik ve romantik geliyor kulağa sahiden. Ben İstanbul'dan çok tırsıyorum Özlem. Eskiden de böyleydim. Gözüne far tutulmuş tavşan gibi oluyorum İstanbul'da. Sen gelsen ya İzmir'e, temelli olaraktan hem de öyle gezmeye değil. Ben döndüğümde istiyorum sen gel, ben geleyim, görüşelim gönlümüzce. Güzel bir aşk hikayesiymiş. Anlamadığım şey şu; hikayenin kahramanlarından Sarayın süsü, yani Mümtaz Mahal 14 yaşında, Şah Cihan' hemen hemen aynı yaşta tanışıyorlar, yani oldukça gençler. Ama astrolojide en güzel günü yakalamak için 5 yıl sonra evlenmişler. Hindularda var böyle bir gelenek, biliyorum. Ama Şah Cihanın senin deyimine göre ikinci, wikipedia ya göre üçüncü evliliği. Ee bu adam ilk evliliğini 10 Yaşında mı yaptı? Bende bunu merak ettim işte:)) yoksa rahatım yani, yok başka derdim kederim:)) şaka bi yana ne güzel geziyorsunuz? Çokta iyi yapıyorsunuz.. Bizde seninle geziyoruz işte. Kaç evlilik yaptığıyla ilgili değişik bilgiler var 🙂 Politik evlilikler deniyor. Bir kaynakta çok sevdiği karısıyla birlikteyken de bir evlilik yaptığıyla ilgili bir bilgi var. O da politikmiş. Alan da satan da memnunmuş durumdan. Kadınlar da öyle ya da böyle şah karısı olmaktan pek memnunlarmış. O zamanların koşulunda sahiden niye beş sene beklediklerini bilemediklerini söyleyen yazılar var. Bir sebebi olmalıymış elbet ama nedeni bilinmiyor. Düşünsene devletin tüm parasını Tac Mahal'i yapmak için harcamış. O da kesmemiş peşine tam karşısına kendine bir anıt yaptırmaya karar vermiş. Eh, anlamak zor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/10/varanasi-gezisi-altin-ucgen-hindistan.html", "text": "Delhi Havaalanı'na ulaştıktan sonra ara bir uçuşla vardığımız Varanasi gözlerimin önünde. Küçük bir havaalanından otobüse doğru yürüyen ekibin yorulduğu yüzlerinden belli. Otobüsün penceresinden hepimiz meraklı gözlerle akıp giden şehre bakıyoruz. Hiçbirimiz gözlerimizin önünden geçen manzaraların tanıklık edeceğimiz Hindistan yaşamının bir kesiti olduğunu bilmiyoruz. Varanasi : 3500 yıl önce Tanrı Şiva'nın kurduğu Varanasi'deyiz. Hindistan bilinmez bir destinasyon; Varanasi başka bir şey! Adını koymak ne mümkün! Ülkeyi gördüğüm kısa zaman dilimi içinde Hindistan'a gidenlerden duyduklarımın sadece aklımın köşesine tutturulmuş minik notlar olduğunu anlıyorum. Bu ülkeye az gelecek, anlamama yetmeyecek bir seyahatin ucundayım. Gezimizin ilk durağı Varanasi. Ölülerin şehri! Otele vardıktan kısa bir süre sonra bu sefer şehre dokunmak için yola düşüyoruz. Şehirde ilk durağımız Mother India Temple. Otobüsten inip yol kenarındaki tapınağa doğru yürüyor, tapınağa girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıp ayaklarımıza galoş geçiriyoruz. Buraya gelmeden önce ne hazırlıklar yaptık. Sinek kovucular, ıslak mendiller, antiseptik losyonlar, galoş... Tapınak 1918-1938 yılları arasında şehrin ileri gelenlerinden biri tarafından yaptırılmış ve Gandhi tarafından açılmış. Tapınağın içinde hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'nın resmi ya da heykeli yok. Burayı önemli ve farklı kılan tapınağın zeminini kaplayan mermerden yapılma Hindistan haritası. Tapınaktan çıkar çıkmaz tapınağın karşısındaki üniversiteyegidiyoruz. Hava öylesine sıcak ki beynim pişiyormuş gibi hissediyorum. Üniversitede yürüdüğümüz yol boyunca dilenen çocuklar peşimizi bırakmıyor. Dışarıdan baktığımız üniversitenin döndüğüm zaman bende derin bir iz bırakmayacağını tozlu yol boyunca yürürken anlıyorum. Seyahatimizin ilk gününde daha bu ülkeye geleli birkaç saat olmuşken hayal kırıklığı yaşadığımı fark ediyorum. İyi ki bir grupla beraber seyahat ediyorum. Yoksa kafamda dolaşan soruların hepsine bir cevap aramam gerekecek. Oysa şimdi çocuk gibi gördüğümüz şeylerle ilgileniyor, birbirimizin fotoğrafını çekiyor, sevimli sohbetler yapıyoruz. Selçuk'la ikimiz burada yalnız olsaydık muhtemelen aklıma takılan her soruyu ona da soracak ve cevapları tartışırken belki de eve dönmek isteyecektim. Şehirde 3500 tane tapınak olduğu söyleniyor. Kesin rakam değil bu elbette. Fazlası vardır da eksiği yoktur diye düşünüyorum. Kurnaz bir rehberimiz var. Daha Varanasi'ye yeni gelmişken bizi alıp hemen alışveriş yapacağımız bir yere götürüyor. Alışveriş sonrasında otobüsümüze binip bu sefer Eski Şehrin sokaklarının olduğu mevkiye geliyoruz. Ganj'ın yakınlarındayız. Otobüsten inip bizi bekleyen rikşalara biniyoruz. Bunlar Asya ülkelerine gidenlerin sıklıkla karşılaştıkları ya motorlu ya da bisikletli minik araçlar. İkişer kişilik minik gruplara ayrılıyor ve rikşalara yerleşiyoruz. Bizi Ganj kenarına götürecek ve sonra Ganj'dan alarak otobüsümüze tekrar getirecek rikşalar aynı rikşalar. Bu gidiş geliş karşılığında rikşa sürücüsüne 100 rupi bahşiş vereceğiz. \"Tekrar aynı rikşayı nereden bulacağız?\" diye rehbere soruyoruz. \"Sizin onu bulmanıza gerek yok, bahşişini almak için o sizi bulacaktır.\" cevabını alıyoruz. 100 rupinin 5 TL olduğunu burada söylemek gerekiyor. Hindistan gerçeğiyle ilk kez böyle tanışıyoruz. 5 TL bahşiş almak için rikşa sürücüsü sizi belki on beş dakikalık uzaklıkta bir yere götürüyor. Belirlenmiş bir bekleme yerinde siz geri dönene kadar bekliyor. Bunların hepsini alacağı maksimum 200 rupi için yapıyor. Rikşalar bizi Varanasi'nin dar sokaklarına en yakın bölgede bırakıyor. Sağlı sollu akan çılgın trafiğin arasında korkuyla yürüyerek Varanasi'nin Ganj'a inen dar sokaklarının içine dalıyoruz. Beklediğim ne bilmiyorum ama tüm duyularım yol boyunca alarma geçiyor. Rikşa ve bisiklet kullanan çılgın bir kalabalık var. Boş buldukları her alana araçlarının ucunu sokuyorlar. Hindistan'da trafik kuralı bu: Boş bulduğun yere gireceksin ve çılgınca kornaya basacaksın. Birbirlerine çarpmamaları gerçek bir mucize. Evet, inekler canları nerede isterse oradalar. Araçların üstüne cesurca geliyorlar. Trafikte önceliğin kendilerinde olduğunu öğrenmiş olmalılar. Varanasi'nin Ganj'a inen sokakları arasında yürürken başımı bir sağa bir sola çevirerek yürüyorum. Renkli görüntüler, dükkanlarının içinde kestiren Hintliler, ara sokaklarda gezinen inekler, köpekler dikkatimi ilk çeken görüntüler. Şehrin çoktan eskimiş taşları pislikten görünmez olmuş. Yerler hayvan pislikleriyle dolu. Basmamak için dikkat etmek gerekiyor. Bunun için kafamı neredeyse yerden kaldırmadan yürüyorum; bu da yerdeki her pisliği görmem anlamına geliyor. Hafif bir esinti havayla birlikte keskin bir idrar kokusunu da insanın burnuna taşıyor. Yol boyunca bulunduğu yere işeyen öyle çok Hintli gördüm ki bu kokunun kaçınılmaz olduğunun farkındayım. Varanasi gerçekten beni çarpıyor. Fularımla bir taraftan ağzımı kapatıyor, bir taraftan da kendime kızıyorum. Çevreme baktığımın farkında olduğum gözlerle bakmaktan hoşlanmıyorum ama kalkan mideme de söz geçiremiyorum. Nefes almadan bu sokakları atlatmam gerekiyor. Yine de elimde fotoğraf makinesi duvar kenarında bekleşen birkaç Hindu'nun fotoğrafını çekiyorum. Onlar da gerçek Hindular değil zaten. Fotoğraf çekilmenin karşılığında para istiyorlar. Ölümü yaşamın üstüne koymuş tüm Hindular bu şehre ölmek için geliyor ve ölümü bekliyor. Bu arada da dileniyorlar. Sokaklar yerlerde yatan, dilenen, bir yaprağın üstüne konulmuş sulu bir pilavı elleriyle yiyen insanlarla dolu. Okaliptüs yapraklarının üstüne konan bu sokak yemeğinin fiyatı 10 rupi. Şaşkın bir vaziyette önümde ilerleyen rehberi takip ediyorum. Ganj'ın nehre inen merdivenlerine yakın bir yerde turuncu renkli bir esvaba sarmalanmış bir ölünün dört kişinin omuzlarında yanımdan geçmekte olduğunu fark ediyorum. Cenazenin önünden giden genç Hindu dar, karanlık ve ölüm kokan sokakları attığı mantra ile dolduruyor. Ölümün değil de ruhun gerçek olduğunu sokakları dolduran herkes duymuş oluyor böylece. O an, ölümün kol gezdiği bu şehirde böyle bir manzara ile karşılaştığım için kendimi şanslı hissediyorum. Oysa bu görüntüler Varanasi şehrinin gerçeği. Ölülerin yakıldığı iki ghattan birinin yakınında olduğumun farkında değilim. Ganj kıyısına inen merdivenlere ghat deniyor. Hindistan'da yaşam Hindular için bu merdivenlerin üstünde akıyor. Burada yıkanıyor, burada arınıyor, burada çamaşırlarını yıkıyor, bu merdivenlerin üzerinde yakılıyorlar. Ölü yakmak için ayrılmış iki ghat var: Manikarnika ve Harishchandra. Dar sokaktan Ganj kıyısına ulaşamadan yoğun bir duman genzimi dolduruyor. Merdivenlerin başına geldiğimde ilk kez Ganj'la tanışıyorum. Yol boyunca otobüsün penceresinden ara ara gözüme değdiyse de bu resmi ilk tanışmamız. Taş merdivenler yıkık dökük. Merdivenlerin sona erip de düz bir alana açıldığı nehir kıyısında koca koca ateşler yanıyor. Ölü bedenler ateş dağlarının üstünde. Merdivenlerde çömelmiş Hindular gözlerini dikip bize bakıyorlar. Bir an davetsiz olduğumuz bir yere geldiğimiz hissine kapılıyorum. Merdivenlerin alt basamaklarına geldiğimde durup yanan ateşlere dikiyorum gözlerimi. Burada fotoğraf çekmek yasak. Tuhaf ama olduğu söylenen yanık et kokusu gelmiyor burnuma. Alevler içindeki ölünün etrafında dolaşan birisi ara ara yana ateşin altını karıştırıyor, ateşe yeni odun atıyor. Gördüğümüz, ateşe nail olan ölüler varlıklı olmalı. Burada, Ganj kenarında yakılmak her Hindu'nun hayali ama kavuşabileceği bir son değil ne yazık ki. Ganj kenarına kurulu bu iki ghatta yakılabilmek ve Ganj sularına karışabilmek için zengin olmak gerekiyor. Ölümden sonra nasıl muamele göreceğin de paraya bağlı. Rehberin dediğine göre yaşamsal döngüyü temsil ettiği için ölü bedenin altına 360 kilo sandal ağacı yerleştiriliyormuş. Yanarken kötü koku yaymasın diye beden sandal ağacı yağı ile yağlanıyor, Ganj sularında son kez yıkanarak yakılıyormuş. İrili ufaklı ateşler var beklediğimiz alanda. Bazıları yakılalı birkaç saat olmuş, bazıları sönmeye yüz tutmuş. İnekler ve köpekler ateşlerin etrafında dolaşıyor. Ganj, pislik içinde. Hindular Varanasi'de yanan bedenin reenkarnasyon döngüsünden kurtulduğuna inanıyorlarmış. Bu pislik ve sefalet aklımı karıştırıyor. Ölmek için yaşamdan vazgeçen bir felsefeyi anlayamayacağımı Ganj'a bakarken fark ediyorum. ''Bir de çay ocağı gibi bir yer koymuşlar köşeye. Yuh artık!'' diyorum. ''Sen ölenlerinin ardından etli pilavı dağıtırken iyi!'' diyor Selçuk. Ben gideyim de buraları anlamak için birkaç fırın ekmek yiyeyim bari! Öyle bir yorgunluk çöküyor ki üstüme. Havalanmak, bir bardak çayın beni beklediği bir köşeye konmak istiyorum. Ganj'daki ölü yakma törenleri ile ilgili yazımı okumak istiyorsanız BURAYA bir tık lütfen. Ancak fırsat buldum okumaya, senin güzel anlatımın Hindistan'ın en kötü halini bile güzelleştiriyor, şimdi koşarak diğerlerini okumaya gidiyorum. \"Hindistan'ı merak ediyorum\" dediğimde ülkeyi gezmiş olan arkadaşım \"Pis ama söyleyeyim\" demişti:) O aklıma geldi şimdi. Farklı ve merak edilen bir kültür, pis deyip geçiştirmemek de lazım tabii ama o civarlara yapılacak bir seyahat konusunda kararsızım yine de:) Yazı çok aydınlatıcı ve keyifli. Emeğine sağlık. Daha Riga ve Talin yazılarım bekliyor. Fırsat bulamıyorum yazmaya. Belki de kısa yazıp tek bir yazıda gezdiğim tüm yerleri toplamalıyım ama onu da yapamıyorum. Çenem düşüyor, yazacaklarım bitmiyor. Bir de üstümde yazamadıklarımın ağırlığı var ki sorma gitsin. Yetişmeye çalışıyorum ama yetişemiyorum. Hindistan farklı bir ülke. Oraya gidip çok mutlu olan insanlar da var. Şimdi geldikten sonra düşününce yaşadıklarım bana da masal gibi geliyor. Gerçek miydi yahu bu yaşadıklarım diye ara ara soruyorum. Sanırım ben kent insanıyım. Kuralların olduğu yerlerde yaşamak beni daha çok mutlu ediyor. bir daha Hindistan'a gider miyim diye kendime soruyorum? Gİtmem gibi geliyor. Kaleminden yine güzel bir yazı akmış. Seninle gezdim yine. Yetti bana. Oraya gitmem gerekmiyor:) aarti törenini merak ediyorum ama.. Aarti'ye vakit bulursam geleceğim bu akşam. İstanbul'da keyifli bir yağmur yağıyor. Kendimi yağmura teslim etmek istiyorum. Teşekkürler güzel sözlerin için. Öpüyorum seni çok. Biliyorsun en merak ettiğim yerlerden biri Hindistan. Kuzenim hindistan büyükelçiliğinde çalıştı uzun bir süre. Tanıdığımız Hintliler oldu, yedik içtik sohbet ettik. Tabi o zamanlar aklım bir karış havadaydı çok şey de hatırlamıyorum ama tüm güzel detaylarının yanında ölümle iç içe bir hayat olduğunu biliyordum. Bu kadar içli dışlı olmak beni ürkütürdü açıkçası, ama merakıma da engel olamazdım, şimdiki gibi tıpkı. Ben normalde korkarım yanından ölü geçti deseler, o an orada napardım diye düşündüm bir süre. Çocukça bir heyecanla elbette ki etrafı izlerdim gözlerimi açıp. Ama uzun süre hafızamdan gitmezdi herhalde. Gidip dönen çok kişi kokulardan bahsedip durur, demek ki gerçeklik payı büyük. Ahh Casablanca sokakları da idrar kokuyordu, nasıl şaşırmıştım. Orada insanlar büyük sefalet çekiyorlar. Mesela eşimin hiç ilgisini çekmiyor Hindistan, burada gördüklerimiz yetti diyor. Herhalde ben orada üzüntüden kahrolurdum. Elçinin hanımı anlatmıştı orada bir saray varmış sanırım içi farelerle dolu, bir tek beyaz fare olduğu rivayet ediliyormuş, onu görenin şansı hep açık olurmuş. Bilmiyorum cesaret edemezdim ben onca farenin içine girmeye, ve o beyaz fare yıllar içerisinde ölmüş de olabilir tabi, ama değişik bir yermiş, sen gittin mi veya duydun mu merak ettim. Çay ocağı yorumunuza bayıldım. Aslında erkekler daha gerçekçi oluyorlar, çok da yanlış söylememiş ama biz en azından yemeğimizi ölüyü toprağa verdikten sonra yiyoruz. Hani yakılırken izlemiyoruz değil mi! Ama ona da alışırdık orada olsak eminim. Yalnız Hindistanın çoğu yeri böyle de olsa çok temiz, elit yerlerinin de olduğunu biliyorum. Görünce yazılarda bloglarda, inanamamıştım burası Hindistan olamaz diye. Tabi gerçek hayat sokaklarda ve o kalabalıkların yüzlerinde. Zeynep var arkadaşım keşke sana yazsaydım onu bak hiç aklıma gelmedi, Hindistan'a yerleşti orada o kadar mutlu ki. Sana belki gör diye yerler anlatırdı. Blogundan da biliyorsundur belki. Senin yazdıklarında beni açan bir şeyler var. Yorumunu okuyunca bile sayfalar dolusu yazmak geliyor içimden. Karşı karşıya olsak, elimizde birer fincan kahve olsa böyle yazışır gibi konuşur muyuz diye merak ediyorum. Keşke İzmir'e değil de İstanbul'a taşınıyor olsaydın diyeceğim ama sana kıyamıyorum. Yanından geçen ölüye gelince. Bizim ailenin ölüme bakışında bir tuhaflık vardır. Babamdan kaynaklanan bir durum 🙂 Çoktan gitti aramızdan ama onun yüzünden öyle çok aile üyesini ölü halleriyle gördüm ki korkmuyorum. ''Ölüden korkulur mu kızım? Diriden kork!'' der dururdu. Belki bu sebepten korkmadım. Şaşırdım tabii. Zannettim ki bana özel bir durum yaşıyorum ve çok şanslıyım. Oysa ki onlarca ölü geçiyormuş o dar sokaklardan Ganj kıyısına ulaşmak için. Evet, herkes gülümsüyor. Ama bu şartlarda bir yaşamın insanın içine huzur veren gülümsemesi midir o yoksa bir alışkanlık mı bilemedim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/11/hindistan-gezisi-red-for.html", "text": "Hindistan'da güneşi karşılamak için bir dolu sebebimiz var. Bir sabah Ganj Nehri'nde karşısına çıktık güneşin. Bu sabah Tac Mahal'in arkasından doğsun diye bekleyeceğiz. Odanın telefonu erkenden çalmaya başlıyor, kalkma vakti geldi. Çocukların bizim dile getiremediğimiz soruları sormasına bayılıyorum. Sahiden Tac Mahal dünyanın yedi harikasından biri yapan şey ne? Bunun cevabı aşk adına yapılmış bir mabet olması olsa gerek. Otobüsle Tac Mahal yakınlarında bir yere geliyoruz. Burada golf arabaları gibi arabalara bineceğiz. Bu arabaların özelliği elektrikle çalışması. Birkaç yıl önce benzinle çalışan araçların Tac Mahal'e yaklaşması yasaklanmış çünkü beyazlığı ile övünülen Tac Mahal'in mermerleri kirlenmeye ve kararmaya başlamış. Rehberimiz dün akşamdan beri uyarıyor: Çantanızda lüzumsuz hiçbir şey kalmasın. İçeriye yiyecek, içecek, tripod gibi şeyler sokmanıza izin verilmiyor. Pasaportlarınızı bile otelde bırakabilirsiniz. Burada ihtiyacınız olmayacak. Sahiden de sıkı bir kontrolden geçiyoruz. Sıradaki yabancı bir çift çantalarındaki yiyecek içecekten dolayı Tac Mahal'in girişinde kahvaltı yapmak durumunda kalıyor. Sırtlarındaki azığı geride bırakmaya hiç niyetleri yok. Rehberden öğrendiğime göre kişi başı 10 Euro karşılığında içeri giriyoruz. Hindistan için hatırı sayılır bir fiyat bu. Turistler bu kapıdan girer girmez Tac Mahal'i arkalarına alıp fotoğraf çektiriyorlar. Fotoğraf makinesi olmayanlar için de etrafta gezinen fotoğrafçılar var zaten. Bazen fotoğraf makinelerimiz ve cep telefonlarımız olmadan yapılan bir seyahati düşünüyorum. İnanır mısınız bunu hayal etmekte bile zorlanıyorum. Evet! Kesinlikle dönmezsiniz. O zaman hepimiz Tac'a gereken değeri daha çok veririz belki. Başkalarının ne düşündüğünü bilmiyorum. Uzun zamandır başkalarının dayatmaya çalıştıkları şeyleri de duymazlıktan geliyorum. Buradan devamlı söylemeye çalıştığım bir şey var: Kendi hikayemizi kendimiz yazalım. Gezdiğimiz her yer orayı gezdiğimiz kişilerle, yaşadığımız an'ı güzelleştiren minik ayrıntılarla değerli ve anlamlı. Hikayesi olmayan her şey bir süre sonra silinip gidiyor akıldan. Tac Mahal'de öyle bence. İçeride dolaşılacak, fotoğrafı çekilecek bir şey yok. \"Paraymış, pulmuş, hepsi boş!\" diyesi geliyor insanın. En çok Tac Mahal'in arkasını dolanıp, beyaz mermerlerin üstünde oturduğumuz zamanı seviyorum. Sabahın sakinliği, gezgin olmanın hafifliği havada dolaşıyor gibi. Yanımda Selçuk olmasa buranın hiçbir anlamı olmayacağını biliyorum. Beyaz mermerli devasa yapıda Şah Cihan ile Mümtaz Mahal'i yan yana bırakıp yola düşüyoruz. Önce güzel bir kahvaltı yapacağız. Sonra Agra Fort'u göreceğiz ve nihayetinde Jaipur'a doğru yola çıkacağız. Jaipur'da başka bir Hindistan bulacağımla ilgili bir his var içimde. Burası Moğol İmparatorları'nın 1857 yılına dek 200 yıl boyunca kullandıkları saraymış. Sarayın etrafındaki yüksek duvarların hepsi kızıl kum taşından yapıldığı için buraya \"Kızıl Saray\" deniyor. Sarayın pazar kurulan avlusunda ilk kez göz göze geliyorlar ve sonra o bakışın uğruna Tac Mahal yapılıyor. Şah Cihan, karısı için bu devasa anıt mezarı yaptırdıktan sonra nehrin diğer tarafına, Tac'ın hemen karşısına da bu sefer siyah mermerden bir anıt yaptırmak istiyor. Lakin iktidarı ele geçirmiş oğlu buna izin vermiyor ve babasını annesini ilk kez gördüğü ve aşık olduğu bu sarayın bir odasına hapsediyor. Şah, bu zamandan öldüğü güne kadar saraydaki odasının penceresinden Tac Mahal'i seyrederek ömrünü tamamlıyor. Tüm doğu hikayelerinin can bulduğu bir ülkede masallar dinleyerek geziyoruz. Hindistan'daki Aşk Tapınaklarına bir ziyaret yapmak için BURAYA tıklayın. Daha okunacak çoook Hindistan yazısı var bu blogda. Hindistan'ı görmeyi çok istiyorum. Özellike Tac Mahalli'i.. Tac Mahal'in dünyanın yedi harikasından biri olmasının sebebi bence de AŞK! Blogda yazılar bazen acayip görünüyor yani tarih olarak. Her gün kontrol ediyorum yazdın mı diye dün de bakmıştım ama bugün yeniden baktım ki 5 gün önce yeni yazı yazılmış gösteriyor çok acayip:) Tac mahal yazısını okumamışım ben. Bunu okuyup ona döndüm hemen. Hikayesi olan yapılar daha cezbedici ama ben hikayeleri unutuyorum aklımda yapının detayları kalıyor. Bu yüzden detaylarına daha çok önem veriyorum hikayesinden çok. Bu zaman içerisinde öğrendiğim bir şey. Artık benimsedim. Öbür türlü detayları kaçırıyorum çünkü. Çok güzel yerler oralar, yani ayırt etmeksizin hepsi güzel geliyor bana. Oranın ruhunu, desenlerini seviyorum. Fotoğraf karelerindeki sessizlik de hoşuma gidiyor. Hani bazı fotolar bangır bangır bağırır çünkü ya, bunlar öyle değil. Ben de fotoğraf çekmeden makinam veya telefonum olmadan ne yapardım bilmiyorum. Bunlar hep yalnız yitip gitme, dünyadan göçme korkusu gibi geliyor bana, yani en azından kendim için öyle. Blogunda yazıları yazdığım gün görmemen senden değil benden kaynaklı olabilir. Uzun zamandır bu dertle uğraşıyorum ama şimdilik çözüm bulamadım. Yazımı yolladıktan hemen sonra ara yüzde blogları izlediğimiz yerde hemen çıkmıyor ne yazık ki yazım. Bazen iki saat sonra, bazen de dokuz saat sonra oraya düşüyor. Blogun ana sayfasında gözüküyor ama yazdığım yazı. Şu ara blogta aksayan yanları düzeltmek için uğraşıyoruz bir arkadaşla. Yavaş ama sağlam adımlarla ilerliyoruz. Bende de yapının detayları kalmıyor. Hikayesi olan her şeye tutkunum. Ne yazık ki hikayeler de bir süre sonra zihnimde sırra kadem basıyor. Kafa meşguliyetinden olabilir. Bazen bir tek kez gidebileceğim bir yerdeysem kendime, ''Mühürle bu anı Özlem. İyi bak, ruhuna kazı ve bir daha unutma!'' diyorum. Sonra da söylediklerim acı geliyor kulağıma. Bir gün hepimiz ölüp gideceğiz, bu yapılar ayakta kalmaya devam edecek ve başka insanlar, başka aşklar gelip geçecek önlerinden. Böyle aklıma geldiğinden beri, Selçuk'u mühürlüyorum Tac Mahal'in kafamdaki imgesine, başka bir yerde Kuzey sevdiğim bir yapının bir köşesinde oluyor. Böyle dalıp gidiyorum işte. Ben de dünyadan göçme duygusuna ara ara takılıyorum galiba. Kuzey hızla büyürken daha çok fark ediyorum bunu. Lüks arabaların, bir sürü kıyafetin, lüzumsuz takıların önemi yok gözümde. Önemli olan güzel anılar biriktirmek, keyifli anlara tanıklık etmek. Geçmişe öyle tuhaf bir özlem duyuyorum ki ben bile şaşırıp kalıyorum. İyi ki gelmişin bak yazıya. Neler dedirttin bana yine. Hayat çok basit aslında ama biz insaoğlu karmakarışığız. Para pul şan şöhret lüzumsuz şeyler, mutluluk huzur yeter bir ömür yaşamaya. Ama böyle konuşunca işte herkes bana gözleriyle salaksın sen diyor hani bir ben kalmışım gibi böyle düşünen. Millet ego manyağı olmuş. Vallahi dönelim evimde huzura ereyim dostlarla iki sohbet edeyim hasta falan da olmayalım iyi olalım başka da bir şey istemiyorum. Bir de geçmişe çok takılmamak lazım geliyor benim gibi ruhlar için. Bazen bu zamanda olmak zulüm gibi sorma, bir de çocukluğumdaki o güzel günleri çok özlüyorum. Böyle biri dursa karşımda sussa da sabahlara kadar günlerce anlatsam istiyorum:) Sana yazmak çok iyi geliyor. Dönmeden sana posta yollayacağım, hatıra kalsın. Umarım bu sefer başarabilir postacı zarflarımı kaybetmemeyi.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/11/jaipur-pembe-sehir.html", "text": "Görünüşe göre Jaipur'da yapılacak çok şey var gibi görünüyor. Seyahatin sonlarına yaklaşıyoruz ve itiraf edeyim ki ben biraz yoruldum. Bunun sebebi sadece bedensel yorgunluk değil. Geldiğim şehirlerde yorulana kadar gezmek istiyorum ama aralarda da oturup bir yerlerde çay-kahve içmek, düşünmek için ara vermek istiyorum. Bu ülkede hem zaman durmuş hem de çok hızlı akıyormuş izlenimine kapılıyorum. Akşam otelimize vardığımız zaman öyle çok yorulmuş oluyorum ki duş alıp yemeğe inmekten ve bir bardak çay-kahve içmekten başka bir şey düşünemiyorum. Oysa ki yazmak istiyorum. Şehri dinlemek, sesini duymak sonra da dile gelen cümleleri kağıda geçirmek. Alışamadınızsa ya bir şans daha verin Hindistan'a ya da bu ilk ve son buluşmanız olsun bu ülkeyle. Yan yana sıralanmış dükkanları aşarak Hava Mahal'in önüne ulaştık. Bu seyahatte alışveriş yapmamaya kararlıymışım gibi davranıyorum. Dükkanlarda bir şey almak için yapılan uzun pazarlıklara tahammülüm yok. Sadece bitki tohumlarından yapılma kolyeler falan bakıyorum. Hindistan alışverişinden beklediğim tek şey bu. Caddenin karşına geçip Hawa Mahal'i seyrediyorum. Bazı şeyleri ben ya hemen severim ya da sevmem. Burayı seviyorum. Üst üste yığılmış pencerelerden ibaret kocaman bir bina. Birkaç kattan sonrası sadece görüntüyü kurtarmak, yan binalarla aynı hizaya getirilmek için yapılmış. Kadınlar buradaki pencerelerden bakıp etrafı seyrediyorlarmış. Doğu ülkelerinden çoğunda kadının yeri aynıymış gibi geliyor bana. Öyle hissediyorum. Her gittiğimiz yerde meraklı gözler bizi seyrediyor. Hani iki kişi gözlerini birbirinin üstüne diker ve sonunda biri gözlerini kaçırır ya, burada gözlerini kaçıran taraf biziz. Israrlı bakışlar her yerde. Hawa Mahal'in fotoğraflarını çekip, kendimizi kadrajın içine sıkıştırıyoruz. İşte Jaipur! Hızlı bir döngünün içinde akan, eriyen bir şehir. Rehberimiz işini iyi yapan bir Hindu. Altmışlarına merdiven dayamış, yaşından az gösteren sağlıklı biri. Toplu olduğunu söyleyebilirim. Vejateryan olduğunu söylüyor ve kast sistemine göre 1. gruba dahil. Ülkenin gelir düzeyine bakıldığında iyi para kazanan bir gruba mensup. Götürdüğü her yerde bizi gerçekten bilgilendiriyor, sorduğumuz her soruya yeterli cevapları veriyor. Hindistan'ın geri kalmasının önündeki tek engelin kast sistemi olduğunda kararlı. Kastlar kalkmadıkça, insanlar birbirinin karşısında eşit duruma gelmezse ülkenin düzelmeyeceğini söylüyor. Kendisi çocuklarının başka kastlardan insanlarla evlenmesine izin vermiş. Jantar Mantar'a gidiyoruz. Burası bir hava gözlem evi. Dünyada birçok yerde bu tarz gözlem evleri olmasına rağmen, Jaipur'daki Jantar Mantar bu tarz gözlem evlerinin en büyüklerinden biri. Burası UNESCO Dünya Mirası Listesine de girmiş. Gözlemevi, Mihrace Jai Singh II, yani \"Pembe Şehir\" diye anılan Jaipur kurucusu tarafından oluşturulmuş. Bir bakıma burası mihracenin oyun alanıymış. Astronomiyle çok ilgiliymiş. Kendisi ve adamları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları hesaplamalarda bir yanlışlık oluyormuş ve bunun sebebini bir türlü bulamıyorlarmış. En sonunda mihrace iki adamını İngiltere'ye yollamış. İngiltere'den yeni bilgilerle dönen adamları mihraceye Jaipur'un konumuyla ilgili bir hata yaptıklarını, bu sebepten dolayı da hesaplamalarında yanlışlık olduğunu anlatmışlar. Jaipur 38 derece kuzeydeymiş. Rehberimiz, bunu anlattıktan sonra Hindistan'ın her yerinde saatin aynı olduğunu, sadece Jaipur'da saat farkı bulunduğunu söyledi. Zamanın koşullarında bunların nasıl yapıldığını anlamak da zorlandım. Kafam matematiğe çok fazla basmadığından olsa gerek, anlatılan her şey bana çok karışık geldi. İyisi mi buraya fotoğrafları koyayım da sizler kararınızı verin. Gelelim Jaipur'un diğer gezilecek yerine: Raca'nın Sarayı Kapının önündeki kalabalığı ardımızda bırakarak içeri giriyoruz. Jaipur diğer Hindistan şehirleri içinde en sevdiğim oluyor. Pembe duvarların ardında gözüken bina Raca'nın soyundan gelenlerin bugün yaşadığı bina. Resmi olarak unvanlarını kullanmaları yasaklanmış ama kalk yine de ağız alışkanlığı ile Raca'nın soyundan gelenleri aynı unvanlarla çağırmaya devam ediyormuş. Ülkenin eski ileri gelenlerinin elinde sadece aile soylarını temsil eden bayrakları asabilme hakkı kalmış; tabii bunu da belli bir vergi ödeyerek yapabiliyorlarmış. Binanın üst katlarına Cloud Palace, alt katlarına ise Winter Palace deniyormuş. Alt katlar kışın daha sıcak olduğundan kullanılıyormuş. Rehberimiz sarayın avlusunda sergilenen sus tankının hikayesini anlatıyor. Gerçekten inanılmaz. Cam bir platformun ardında sergilenen gümüş su tankının boş hali 340 kiloymuş ve tam tamına 4091 litre su alıyormuş. Küpü 25 kişi ancak taşıyabiliyormuş. İnsan ister istemez üzülüyor. Raca, İngiltere'ye gideceği zaman küpü de içine su dolduracak yanında götürmüş. Su iki ay süren gidiş, iki ay süren dönüş ve iki ay süren kalış süresince Raca'nın su ihtiyacını karşılamış. Sarayın en güzel yeri bu avlunun dışındaki başka bir avlu. Burada dört kapı var ve her biri muson dönemini anlatıyor. Baharın geldiğini anlatan yeşillenmeye başlayan ağaç figürleriyle bir kapı, yağmur dönemini anlatan başka bir kapı var. Jaipur sanırım Delhi'ye gitmeden önce en beğendiğim şehir oluyor. Geriye bir tek fillerle gidilen Amber Sarayı kalıyor. Seyahatin sonu da yavaş yavaş geliyor. Hindistan'daki Aşk Tapınaklarına bir ziyaret yapmak için BURAYA tıklayın. Daha okunacak çoook Hindistan yazısı var bu blogda. Bir gün yolum Hindistan'a düşerse yazın bana kesinlikle rehberlik edecek. Hindistan'ı iyisiyle kötüsüyle objektif bakarak anlattın. Emeğine sağlık.. Biz de rehberi çok sevdik ve çok bilgili bulduk. Aynen dediğin gibi çocuklarının kendi kastlarının dışında birileriyle evlenmelerine izin verdiğini duyunca da saygımız arttı. Pembe Şehir diğerlerine göre daha güzel geldi bana. Birçok insan Varanasi'yi daha Hindistan buluyor 🙂 ama bana fazla geldi. Hindistan yazılarının sonuna yaklaştığım için de çok mutluyum. Çok anlatmışım gibi geliyor. Hatta galiba Hindistan'ı yazmaktan sıkıldım. Biraz Paris'ten bahsedesim var. O avlunun içinde dört kapı vardı; dördü de birbirinden güzeldi. Tarihi mekanların dışında Hindistan'da fazlaca kendi başımıza dolaşamadık. Jaipur'da caddenin üstündeki dükkanların arasında yürüdük, pazar yerlerinde dolaştık. Sanırım orada yaşamak için biraz refleks geliştirmek gerekiyor. Cezayir'e hiç gitmediğim için nasıl bir yer olduğunu tam anlamıyla bilmiyorum. Bir gün kısmet olursa yapacağım birkaç günlük seyahatte de orayı anlayabileceğimi zannetmiyorum. Hindistan'da sana tanıdık gelen şeyler olabilir Tuğba. Bana öyle geliyor. Hindistan'ı anlamaya açıksın. Ben şimdi yaptığımız seyahatten uzaklaşınca oradayken ne kadar şaşırdığımı anlayabiliyorum. Ne bekleyerek gitmiştim Hindistan'a? Onu da pek bilmiyorum. Seyrettiğim filmler hayal gücümü kısıtlamış olabilir. Başka bir Hindistan görmeyi bekledim galiba. Rengarenk baharatların önünden geçen güzel Hintli kadınlar, üstü açık geniş avlulu camiler, müslümanlığı başka türlü yaşayan müslümanlar, sokaklarda Sadhu'ymuş gibi rol kesen dilencilerin yerine gerçek Hindular falan.... Yanıma yoga matımı almıştım yoga yaparım diye; Selçuk iyi ki almışsın bunu diyip, otelin kapı aralığına sıkıştırdı böcek girmesin diye. Diğer oteller nefisti."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/11/pariste-sonbahar.html", "text": "Sanki üzülecek başka bir şeyim kalmamış gibi hala kaçıp giden o sonbahara üzülüp duruyorum. Tüm gelip gitmelerime rağmen şimdiye dek karşıma çıkan en güzel sonbahardı ve ben kıymetini bilemedim. Ne zaman geleceğini bilemeyen bir hastalığa teslim ettim tüm seyahatimi, sarı sonbaharı. Şehir, rüya gibiydi. Daha önce hiç görmediğim naif bir örtü almıştı omuzlarına. Hafiften bir şarkı mırıldanıyordu. Daha uçakta anlamıştım halimde bir tuhaflık olduğunu. Midemde adını koyamadığım bir kasılma vardı. Uçaklarda hiçbir zaman rahat hissetmezdim. Midem her seferinde havada olduğunu bildiren bir sinyal yollardı ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız da adını koyamazsınız ya, tam da öyle bir duyguydu. Kocam, \"Çevirme!\" diyor. Nasıl çevirmeyeceksin arkadaş? Türk parası kazanıyoruz sonuçta. Üç yüz lira kazanıp yerine yüz euro alıyoruz. Havaalanından şehrin içine metro ile gitmek neredeyse kırk lira. İki kişi seksen! Neyse, çok da umurumda değil bu sefer. Midemde hala kasılmalar var. Metro istasyonundan çıkıp da gökyüzünü, gökyüzüne değmeye çalışan koca kestane ağaçlarını gördün mü Paris'tesin demektir. İşte gökyüzü! Her seferinde bende bir şükür duygusu. İstanbul'da yaşadıklarına şükretmek yok ama! Buraya gelince bende bir şükretme, Tanrı'yla aramı iyi tutma hali var ki ben bile şaşıyorum kendime. Gülüyor. Bu şehre gelince benim yüzüm gülüyor. Benim yüzüm güldüğü için de onun yüzü gülüyor. Daha otele girmeden, \"Eşyalarımızı bırakıp hemen çıkalım, olur mu?\" diyorum. Şehir kaçmıyor biliyorum ama benim bu şehre doyacak kadar zamanım yok. Ben daha kokusuna alışamadan, kitapçılarında gönlümce dolaşamadan, kafelerinde sayfalar dolusu yazı yazamadan dönüş zamanı gelip çatıyor. Allah inandırsın, giderken gözlerim dolu dolu oluyor. Kalbimin bir parçasını sanki burada bırakıp gidiyorum. Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda. Onca gelmişliğim var bu şehre hiç böyle bir sonbahar getirmedi önüme. Oteldi, bavuldu derken atıyoruz kendimizi dışarı. Montparnasse'daki koca tren garının hemen arkasındaki zincir otellerden birinde kalıyoruz. Papaz her zaman pilav yemiyor tabii. Beğendiğimiz küçük otellerin hiçbirinde yer yok. Olanlarda da fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten. Ben bu şehrin iki kişi sığmayan otel odalarını bile seviyorum. Öyle seviyorum yani. St. Germain'e doğru yürüyoruz. Her zaman yemek yediğimiz bistroların önünden geçiyoruz. \"Bu sefer başka bir yerde yiyelim.\" diyor Selçuk. Bizim oralarda buna kendi kendine gelin güvey olmak deniyor. \"Parizyen gibi!\" olmakmış. Annem olsa şimdi, \"Ne alem kızsın, nerden çıkarıyorsun böyle adetleri?\" der katıla katıla gülerdi. Yıllar önce çok severek aldığım önü delikli ayakkabılarıma, \"Ayol bunlar Yugoslav ayakkabısı.\" dediği günden beri aramızda bir duvar var. Neyse gelişi güzel bir bistroya oturuyoruz. Bir şeyler ısmarlıyoruz. Daha ilk lokmayı ağzıma atacağım, çatalın koktuğunu fark ediyorum. Yemiyorum yemeği. Zaten canım da yemek falan çekmiyor. \"Bir kafede oturur bir kahve içerim sonra.\" diyorum. Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda inanamıyorum. Midem de inanamıyor herhalde, garip bir ses çıkarıyor. Birkaç saat sonra bacaklarım ağırlaşıyor. Tuhaf bir yorgunluk yapışıyor yakama. \"Otele gidelim. Bugünlük bu kadar yeter.\" diyorum. Ömrümde gördüğüm en güzel Paris sonbaharını o eylülde elimden kaçırıyorum. Fotoğraftaki sarı yapraklar gibi avucumun içinden kayıp gidiyor ılık bahar, durduramıyorum. Bu etkinlik bize bir Paris seyahatine daha patlayacak herhalde 🙂 Bana her şey Paris'i hatırlatıyor. Ben de sizi tanıdığım için çooook sevindim. Nice etkinliklerde, fotoğraflarda ve edebiyatta buluşuruz elbet. Canım şahane anlatmışsın benim de aklıma oradaki zamanları düşürdün:) Özlenen bir şehir ve her daim özlenecek olan. Mim böyle fotoğraflı falan olunca ekleyiverdim seni de aslında ben de pek mim yapmayı sevmiyorum ama bu hoşuma gitti, senin de seveceğini düşündüm. iyi de yapmışım belli ki:) Benim için bu soğuk ama güneşli günde de bir paris gezisi hazırlamış oldun böylelikle. Teşekkür ederim. Paris'i farklı seviyorum ve şaka bir yana sahiden kendimi oraya ait hissediyorum. Paris'te yaşamanın kolay olduğunu da düşünmüyorum. 3-5 gün tatile gidip, keyfi yaparak elbette bir şehri tanıyamazsın. Ama geniş kaldırımları, içinde kaybolacağın parkları, güzel yemekleri, müzeleri, kafeleri fark etmek için de oralı olmak gerekmiyor. Bir dahaki Eylül'e kadar bekleyeceğiz artık. Yapacak bir şey yok."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/11/stephen-kingden-yazmak-uzerine-bes-oneri.html", "text": "Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz. Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum. Bakalım Stephen King \"Yazma Sanatı\" isimli kitabında ne anlatmış. Stephen King yazmanın \"Telepati\" olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir. Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz. Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse! Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum. Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. \"Yazarken doğru kelimelerini kullanın.\" diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece \"bağra basılacak\" cümleler kurarsınız. Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin. Şöyle diyor King: \"Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın! Kusura bakmayın. İş, ev, oğlumun dersleri falan derken kitabın adını yazmayı unuttum. Size mail atayım diye profilinize geldim ama mail adresinizi bulamadım. Neyse içinde alıştırmalar olan kitabın adı: Sanatçının Yolu. Julia Cameron. Her gün yazı yazmakla ilgili güzel şeyler var içinde. Umarım işinize yarar. Aslında bu tarz kitaplar var. Ben Yeşim Cimcoz'un yazı evine gidiyorum. Orada her seviyeden yazı için atölyeler var. Bu tarz alıştırmaların olduğu bir kitabı da var Yeşim Hanım'ın. İsmi de ''Yazarak Hafifleyin.'' Nerede oturduğunuzu bilmiyorum ama Yeşim Hanım bir de internet üzerinden katılabileceğimiz bir sanal yazı atölyesi oluşturuyor. Kendi sitesinde bunun bilgileri var. Aslında bu tarz kitaplar var. Ben Yeşim Cimcoz'un yazı evine gidiyorum. Orada her seviyeden yazı için atölyeler var. Bu tarz alıştırmaların olduğu bir kitabı da var Yeşim Hanım'ın. İsmi de ''Yazarak Hafifleyin.'' Nerede oturduğunuzu bilmiyorum ama Yeşim Hanım bir de internet üzerinden katılabileceğimiz bir sanal yazı atölyesi oluşturuyor. Kendi sitesinde bunun bilgileri var."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/12/jaipur-amber-for.html", "text": "Hindistan gezisi zihnimde silikleşmeye başladı bile. Günleri karıştırmaya, bazı günleri de birbirinin ardına eklemeye başladım. Zihnimi ne zaman buradan çıktıktan sonra biz nereye gittik diye zorlasam kendimi otobüste oturmuş, camdan bakarken buluyorum. Amber Kalesi Hindistan'da yola düşmek için yeni hedefimiz. Otobüsümüzün direksiyonu döndükçe Hindistan manzaraları da penceremin önünden kayıp gidiyor. Bir şey ile ilgili kesin konuşmamayı çoktan öğrendiysem de bir daha Hindistan'a yolum düşmez gibi geliyor. Öyle hissediyorum. Hindistan'da Hindular'ın yanında Müslümanlar da olduğunu biliyoruz. Biz, an itibariyle Kurban Bayramı'nı yaşıyoruz Hindistan'da. \"İneğe girelim hep beraber!\" esprileri dönüyor otobüsün içinden. Rehberimiz açıklıyor: İnek öldürmenin cezası yedi yıl. Kimsenin yedi yıl yatmaya niyeti yok. \"Yedi kişi birer yıl yatsak olmaz mı?\"diyorlar. Rehber, \"Olmaz.\" diyor. Yolda hızla giden arabalar karşılarına inek çıkınca duruyorlar da insan çıkınca durmuyorlar. Belli ki insan öldürmenin cezası hafif. Bilemem tabii, işin bu kısmı şaka. Sabah erken saatte Amber Kalesi'ne çıkacağız. Amber Kalesi'ne çıkmanın en turistik şekli file binmek. Fil sürücüleri genellikle müslümanmış. Bu sebeple rehberimiz bayram olduğundan fil sürücülerinin olmayabileceğini ve bu durumda jiplerle yukarı çıkacağımızı söylüyor. Ekipteki büyük çoğunluk üzülüyor. Fillere daha önce iki kez binmişliğim var ve kendimi bu konuda çok da iyi hissetmiyorum. Açıkçası ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Fillerin bizi taşıyarak yorulduklarını düşünmüyorum. Diğer yandan nasıl eğitildiklerini düşününce de bunun hayvan haklarına aykırı olduğunu biliyorum. Nihayetinde sabah Amber Kalesi 'ne fillerle çıkacağımız belli oluyor. Herkes seviniyor. Fillere binmek için ayrılmış sıraya geçiyoruz. Önümüzde uzun bir sıra var. Bir an yanımızdan ayrılmayan seyyar satıcıların da bizimle birlikte fillere bineceğinden endişeleniyorum. İkişer kişi bindiğimiz fillerin üstünde kıvrıla kıvrıla Amber Kalesi'ne çıkıyoruz. Kalenin etrafı Çin Seddi'ni anımsatan surlarla çevrili. 16. yy'da yapılmış olan bu yapının önündeki gölün adı da Maotha Gölü. Hani bir yerde belki işinize yarar diye buraya not ediyorum. Kızıl kumtaşı bu yapıda da kullanılmış. Aşağıda da ekibin kızları var. Bu kızlarla her yere giderim ben. Birkaç yolculuktur birbirimize iyi yol arkadaşları olduğumuzu ispat ettik. Hindistan'daki Aşk Tapınaklarına bir ziyaret yapmak için BURAYA tıklayın. Daha okunacak çoook Hindistan yazısı var bu blogda."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/12/paris-charles-aznavour-konseri.html", "text": "Bugün geçmişte kalmış ve zamansızlıktan yazılamamış bir günü kenarından aralamak istedim. Peşinden hızlı bir Hindistan turu yapmamış olsaydık eminim birkaç gün geçirdiğimiz Paris gezimizi buraya yazmış olurdum. Gitmemizin neredeyse iki senedir peşinden koştuğumuz bir sebebi vardı: Charles Aznavour Konseri. Paris'e gitmek için sebebe ihtiyaç mı var? Elbette var. Ne zaman ağzımdan Paris lafı dökülse Selçuk başına geleceklerden korkmaya başlıyor; zira Paris demek alınacak uçak biletleri ve otel masrafı demek. Hal böyle olunca Selçuk'un her sene gitmek zorunda olduğu fuarları canı gönülden destekliyorum. 2016 yılında gideceğimiz Küba seyahati Paris fuarı ile çakıştığı için derin üzüntü içindeyim mesela. Selçuk bunu duyunca şok geçirdi. Charles Aznavour'un Cenevre'de konseri vardı. Açıkçası Cenevre'ye daha önce gitmiştik. Bir daha gitmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Küçük bir kentti, çok pahalıydı ve bu şehrin dışında gidilecek bir sürü şehir vardı. Selçuk'un \"ne yapsak acaba bakışı\"na dayanamadım. Uzun zamandır, \"Charles Aznavour ölmeden bir kez dinleme fırsatım olsa!\" diyip duruyordu. Eh, adamcağızın 90 yaşında olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Cenevre'ye iki uçak bileti aldık, otel rezervasyonumuzu yaptık. Konser biletlerinin parasını da bir güzel kredi kartından geçirdikten sonra gidiş tarihimizi beklemekten başka yapacak bir şey kalmadı. Bu esnada Selçuk devamlı, \"Adamcağıza bir şey olmaz inşallah konsere kadar!\" diye başımın etini yedi. \"Söyleye söyleye öldüreceksin adamı yahu!\" dedim ben de en nihayet. Sonunda gideceğimiz gün geldi çattı. Oğlanı, yapılacak ödevlerini, çalıştırılacak derslerini falan bir kenara bıraktık. \"Babanın hayalini gerçekleştirmeye Cenevre'ye gidiyoruz biz,\" diye son cümlemizi kurduktan sonra uçağa atlayıp yola çıktık. Cenevre bildiğimiz Cenevre'ydi. Göl kıyısındaki binaların hemen hepsinin üstünde devasa reklam panoları vardı. Saat markaları birbirleriyle yarış halindeydi. Selçuk, vitrinlere yanaşıp kendine saatler beğendi, İstanbul'da bu saatlerin daha ucuz olduğunu söyledi. Gölün ortasındaki dev fıskiye olduğu yerde duruyor ve ara ara gökyüzüne tırmanmaya çalışıyordu. Eski Şehrin en sevdiğimiz meydanı, Bourg-de-Four- Square'a çıktık. Oradaki kafelerden birine oturduk, serin havada kahvelerimizi yudumladık. Avrupa'nın en sevdiğim yanı bu geniş meydanları... Hayat, hava koşulları nasıl olursa olsun akmaya devam ediyor. İnsanlar arkadaşlarıyla buluşmak için kafelere geliyorlar. Bir kahve içmek için birileriyle buluşmaya da gerek yok üstelik. Dilediğiniz bir masaya oturabilir, geçmiş zamanları hatırlatan soluk sokak lambalarının ışığında kitabınızı da okuyabilirsiniz. Gün geçip de beklenen geceye varınca konserin olacağı salonun önüne gittik. Almamıştık vallahi. Televizyonda duyup da anlayacak kadar Fransızca bilmediğimiz gibi televizyonu da hiç açmamıştık zaten. Evet, internete de girmemiştik. İstanbul'da her gün internete girdiğimiz zaman yeterdi de artardı bizim için. İnternetsiz hayatın tadına birkaç gün bakmak süper olur gibi gelmişti. Korkularımızla Charles Aznavour'u öldürmedik ama hastanelik ettik galiba. Biletlerin parasının iadesiyle uğraşma işi tabii ki bana düştü. Paramızı geri alana kadar canım çıktı. Aynen böyle! Güya sigorta da yaptırmıştım ama hiçbir işe yaramadı yaptırdığım sigorta. Yoğun mailleşmenin ardından paramızı zor bela iade ettiler. Uçak ve otel parası sırf konser için gidilmiş bir seyahatin tatlı kazığı olarak yanımıza kar kaldı. Bu seyahatin en güzel yanı Cenevre'den Bern'e gidip sevgili Server ile tanışmam oldu. Bern de Server de şahaneydi. Üstelik bir de tren yolculuğu yaptık. Aceleyle bilet almaya çalışırken bir yanlışlık yaptım. Charles Aznavour'un Paris'teki konserinin bir gecesine bilet alacakken yanlışlıkla iki gecesine birden bilet aldım. Evet, yaptım. Kredi kartımdan çekilen para bunu kanıtlıyor zaten. Sigorta da yaptırmıştım. Hatamın üzerine organizatör firmaya mail attım, yanlış bilet almışım birini iptal edin dedim. Etmediler. Sigortam da var dedim. Bize ne dediler. Sigorta ölmediğiniz takdirde işe yaramıyor, onu baştan söyleyeyim. Yaptırmayın yani! Bu uzun girişin hepsi Paris'te gittiğimiz Charles Aznavour konserini anlatmak içindi. Abartmadan söylüyorum, iki kez bilet parası ödememin bununla ilgisi yok: Nefis bir konserdi. Paris'te gittiğim ilk konserdi ve benim için anlamı büyüktü. Tahmin ettiğim gibi konser tam zamanında başlamadı. Salon tam olarak dolduktan sonra Aznavour sahneye geldi ve konuşmadan şarkı söylemeye başladı. Herkes çok şık giyinmişti. Salonun büyük bir kısmının yaş ortalaması yüksekti ama orta yaşta da çok dinleyici vardı. Salondan çıt çıkmıyordu. Birisi en ufacık bir gürültü çıkarttığında yanındaki hemen \"Şişt!\" diyerek uyarıyordu. Öyle telefonumu çıkarayım, Aznavour'un yüzüne flash patlatayım falan gibi bir şey de imkan dahilinde görünmüyordu. Burası benim gerçekten şaşırdığım kısımdı. Adam doksan yaşında ve konserine gelmişsin. İnsan bir fotoğraf çekmek ve geceyi ölümsüzleştirmek ister değil mi? Cep telefonunu çıkarıp fotoğraf çekmek isteyenler esefle kınandı, ikaz edildi ve konseri bozacak hiçbir şeye izleyici izin vermedi. Ben böyle bir konsere hayatımda tanıklık etmedim. Birkaç poz fotoğraf çekemedim diye yandım. Neyse ki konserin sonunda herkes ayakta sanatçıyı alkışlarken fotoğraf çekme fırsatı çıktı. O zamana kadar da ben, \"Anı yaşa Özlemcim ne fotoğrafı?\" kıvamına geldiğim için bir iki fotoğraf çektikten sonra kendimi Selçuk'un yüzünden yayılan mutluluğun seyrine bıraktım. İki gece sonra tekrar konsere gittik. Başka bir gece için fazladan biletimiz olsaydı yine giderdik. Yani biz kötülük yapmaya devam edeceğiz. Charles Aznavour, harika! Demek o kadar üzülmüşsünüz ki izlemek 2 kere kısmet olmuş. Ben bile düşününce inanamıyorum bir konserin peşinde koşarken başımıza gelenlere. Ama çok güzeldi. Her sıkıntıya değdi. Hele Paris kısmı. Acele etmesek de Paris'te Charles Aznavour'u seyretmek nasip olacakmış demek ki!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/12/parisin-gizli-yerleri.html", "text": "Bilinenin dışında bir de gizli kalmış bir Paris vardır. Gönlünüzü Paris'e vermişseniz eğer, şehir de size başkalarına sunduklarından farklı şeyler sunar. Bildik sokaklarından ara sokaklarına daldıkça, sırra kadem basmış nice hikayeler birer birer yolunuza çıkmaya başlar. Paris'i farklı kılan da budur bence; şehre yapılan her yeni seyahatte anahtarını sizin çevirdiğiniz kilitli bir kutudan dağılan sürprizler sizi mutlu etmek için köşe başlarını tutmuşlardır bile. Yaşını almış hoş bir Fransız kadından öğrenmiştim yıllar önce kruvasanımı kahveme batırmayı. gibidir sanki. Fareli Köyün Kavalcısı, parkın girişinde, yeşilliklerin arasında elinde kavalıyla sizi bekler. Şehrin gürültüsünü elinizin tersiyle bir kenara iterseniz, kavalın havada asılı kalmış nameleri kulağınıza fısıltı halinde ulaşır. Lüksemburg Bahçeleri, içinde Lüksemburg Sarayı'nın bulunduğu Fransız Senatosu'nun bahçesidir. Üstünde umarsızca taşıdığı bu politik anlamın ötesinde burası, Victor Hugo'nun unutulmaz eseri Sefiller'de Colette ve sevgilisinin ilk kez buluştuğu yerdir. Aşkın tınısının en çok yakıştığı şehirdir Paris! Işığın ve aşkın şehri olduğu bir klişeden öte, yadsınamaz bir gerçektir. Madem ki aşkla şehri birleştirdik, şimdi Lüksemburg Sarayı'nın doğusunda bulunan Medici Çeşmesi'ne doğru ilerleyelim. Yüksek ağaçların etrafını çevrelediği çeşme, insanı derin bir sessizliğe davet eder. Dökme demirden, ağır yeşil sandalyelerinin üstünde, insan huzurdan başka bir duyguyu Paris'in bu gizli köşesine yakıştıramaz sanki. Unutmadan ekleyeyim: Bahçenin içinde gizlenen Medici Çeşmesi de başka bir sırrı sırtında taşımaktadır. Çeşmenin arkasına bakarsanız, orada daha küçük başka bir sırla karşılaşırsınız: Leda Çeşmesi. Paris güzel hikayelerin yaşadığı bir şehirdir. Binaların üzerine yapıştırılmış tabelalarda nice kitabını okuduğunuz bir yazarın ismine denk gelirsiniz. Köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkan sokak, en sevdiğiniz şarkıcının adını almıştır. Benim gibi siz de, Paris'in herkesçe bilinen rotalarından birini izleyerek Montmartre Tepesi'ne doğru atabilirsiniz adımlarınızı. Paris'e her gittiğimde kendimi fark etmeden bulduğum yerdir Montmartre. Şu meşhur kara kabare kedisi, Jean- Pierre Jeunet'nin yönettiği Amelie filminin kahramanı Amelie Poulain'le paylaşır bu mahalleyi. Eğer yukarı doğru tırmanan kalabalığın sizi taşımasına izin verirseniz, kendinizi heybetli Sacre Coeur Katedrali'nin önünde bulursunuz. Şehre yolu düşen her turist gibi buraya kadar gelmişken, merdivenlerin başında durup, soluk bulutlara gri çehresiyle yanaşan Paris'e, uzun uzun bakın. Katedralin önünden çok, arkasında yaşanan hayatı severim ben. Coşkun bir kalabalık yaşar katedralin arkasında; gezgin adımlar, gördükleri her şeyi yüreklerine ve akıllarına kazımakla meşguldürler. Siz bu sefer Paris'te başka bir sebeple bulunuyorsunuz ama; vakit kaybetmeden tepeden aşağı doğru yürümeye başlayın o zaman. Elinizdeki haritada Rue Norvins'e bir işaret koyarsanız eğer, aşağı doğru yürürken Place Marcel Ayme çıkacak karşınıza. Sizi burada bekleyen Paris sürprizi için gözünüzü açık tutun. St. Germain-des-Pres: Oscar Wilde bir zamanlar burada yaşamış! Paris'te en sevdiğim bölgelerden birine geldik: St. Germain-des-Pres. İrlandalı yazar Oscar Wilde'ın hayatının son birkaç yılını geçirdiği Hotel d'Alsace, şimdilerde L'Hotel adını almış. Wilde'ın ölmeden önce söylediği, ''Ya duvar kağıdı gider, ya ben!'' sözü yazarın son sözü olarak akıllara kazınmış. Otelin dışındaki bir tabelada, Oscar Wilde'ın burada yaşadığı ve öldüğü yazıyor. Gözümüze zorlukla çarpan ikinci tabeladan da Arjantinli yazar ve şair Jorge Luis Borges'inde bu otelde bir müddet konakladığını öğreniyoruz. Şimdilerde tahmin ediyorum, Oscar Wilde gibi hiç beğenmediği duvar kağıtları da gitmiş çünkü bu küçük otelde konaklamanın bedeli 200 Euro'dan başlıyor. Paris, tüm tarihine sahip çıkan bir kent ve bunu ziyaretçilerine nasıl sunacağını iyi biliyor. Parislilerin ve ünü kulaklarına dek ulaşmış gezginlerin uğrak yeri l'Entrocote. Kapının önünde uzanan kuyruğun en arkasında beklediğim dün gibi gözümün önünde. Neyse ki, saatin 19.00'u göstermesiyle kapılar açılmış ve beş dakika gibi kısa bir sürede masalarımızdaki yerimizi almıştık. Rezervasyon kabul edilmediğinden kapıda beklemekten başka çare yok. Adından anlaşıldığı üzere et yiyeceğimizi biliyoruz da, ne hesaptan zerre haberimiz var, ne de restoranın işleyişinden. Küçük bir tabak içinde salata servis ediliyor önce. Ne içeceğimiz ve etimizi nasıl alacağımız. Et ile ilgili kararınız yalnızca etin nasıl pişeceği ile ilgili. Hatırı sayılır paralar teklif edilmesine rağmen etin sosunun sırrını söylemeyen aile, belli ki yaptıkları işten de kazandıkları paradan da çok memnun. Marais, Parislilerin kendilerine sakladığı bir sırdır işin aslı. Okuduktan sonra başucunuzdan ayıramadığınız bir kitap gibidir bu semt: Tanışmak için geç kalmış olmanın üzüntüsü bir yanınızda buruk bir tat bırakırken, ilk tanışmanın heyecanı da kalbinizde hoş bir ritim tutturur. Küçük mağazalar yan yana sıralanmıştır. Adını daha önceden duymadığınız butikler bir sonraki sezonun öncüsü olmaya hazır, yeni sezonun trendlerini çoktan duyurmaya başlamışlardır bile. Vintage kıyafetler mi dediniz? O zaman Paris'te doğru yerde geziniyorsunuz. Tüm gün Marais'yi keşfetmek için yeter mi bilmem; kendinizi Marais'nin hızlı atan temposuna teslim edin. Paris'teki çoğu kaldırımlara inat dar kaldırımlardan yürürken semtin dokusunu oluşturan sanat galerilerine bakmadan, Fransız halkının günümüze kadar uzanan tarihini anlatan Carnavalet Müzesi'ne uğramadan ve yer bulabildiğiniz bir kafede oturup kahve içmeden sakın dönmeyin. Gizli kalmış bir Paris efsanesi: Angelina! Bu gidişimizde Paris'in bildik yüzünü bir kenara bıraktık. Farklı bir Paris'in peşindeyiz. Şehre ilk kez gelenler Eyfel Kulesi'nin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Louvre Müzesi, cam piramidin önünden içeri girmek isteyen kalabalıkla yine hayret uyandırıyor. Müzenin uzun duvarı boyunca yürüyoruz. Rivoli Caddesi'ndeyiz. Paris'in en güzel sıcak çikolatasını içecek, tarihi 1903 yılından başlayan çay salonundan evimize ve dostlarımıza sıcak çikolata almadan dönmeyeceğiz. Önce nefis bir kişle karnımı doyuruyorum ben, ardından dillere destan sıcak çikolata. Ömrümde içtiğim en güzel sıcak çikolata dudaklarımdan aşağı süzülüyor. İki kişi için bir demlik sıcak çikolata almanızı öneriyorum; zira büyük bir demlikle gelen sıcak çikolatayı tek başınıza bitirmeniz mümkün değil. Gerçek cevabı bilmesem de, bu şehrin adım attığım her sokakta beni şaşırtmasını seviyorum. 📌 Paris'i merak edenlere, bir de benim Paris'imi görmek isteyenlere BURADA bir Paris yazısı daha var. 📌 Bu yazıda kendi Paris masalımdan bahsetmişim. 📌 Hemingway'in izinden Paris'i merak edenler de buraya buyursun. Umarım bir gün gidersiniz ve benim sevdiğim gibi seversiniz Paris'i. Şimdiden keyifli bir gezi dilerim. Yine çok güzel bir Paris yazısı olmuş. Sıcak çikolatanın kokusunu buradan hissettim. Gamze bak söz konusu olan Paris olunca nasıl da yazıyorum. Şaka bir yana, özledim bu aralar Paris'i. Sanırım ben her İstanbul'dan sıkıldığımda Paris'i özlüyorum. Çok kalabalık geliyor bana İstanbul. Galiba ondan. Yazıyı beğenmene tabii ki çok sevindim 🙂 Öpüyorum çoook. Çok da güzel olur. Bütün kızlar toplansak ve Paris'a gitsek. Vallahi güzel olurdu seninle Paris'te olmak. Şimdi hava da buz gibidir, totomuz donar ama olsun. Işıl ışıl bir Paris görürüz herhalde. Hiç yılbaşı öncesinde görmedim Paris'i. Hotel de Ville'in önündeki buz pistinde paten kayarız, oradan Victor Hugo'nun evine geçeriz seninle. Sonra seni en sevdiğim semte götürüm. Sokaktaki kitapçılara bakar, Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki Le Rostand Cafe'ye gideriz. Sakindir öğle saatlerinde. Isıtıcıların altında bir yer bulur, böğürtlenli tart söyleriz, iki de kahve. sABAH SABAH NE İYİ GELDİ.. Teşekkürler Özlem. Medici çesmesine bayıldım, ilk fırsatta gitmem lazım.. Evet doğru, insan birileri ses versin istiyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/12/patti-smith-m-treni.html", "text": "Çok sevdiğim bir kadından ve belki de en sevdiğim kitapların birinden bahsedeceğim size. Patti Smith ve müthiş anı kitabı M Treni. Bu kitap benim başucu kitaplarımdan biri. Onun müzikleriyle büyümedim, ondan yaşça da küçüğüm. Aynı kültürün insanı değiliz, muhtemelen aynı değer yargılarına da sahip değiliz. Patti'nin yol kenarlarında konakladığı otellerin hiçbirinde kalmadım. O da benim yaşadığım coğrafyayı tanımıyor. Künefe hiç yememiştir hayatında, Zeki Müren'i bu halkın ne kadar çok sevdiğini anlayamaz, Heybeli de Heybeli'de yaşanacak bir mehtap da usunda en ufacık bir titreme yaratamaz. Yıllar önce Amerika'ya yerleşen bir arkadaşım var. Bir konuşmamızda Türkiye'ye her gelişinde bavuluna atıp Amerika'ya götürdüğü Hacı Şakir sabunlardan bahsetmişti. Sanırım ruhumuza dokunan, kalbimizde bir yeri sızlatan kitapları daha özel bir yere koyuyoruz. Nefes almadan okuduğumuz ya da okuduğumuz bir paragraftan sonra hayallere daldığımız kitaplar böyle kitaplar. M treni, herkesin seveceği bir kitap değil. Patti Smith de herkesin seveceği bir yazar değil zaten. Bir açılıp bir kapanan, kırılmaya hazır bir dünyası var. Onu kitapta anlattığı gibi her gün gittiği Cafe 'Ino'da hayal edebiliyorum. Neredeyse kitabın her sayfasında kahve içiyor, kokusu burnuma dek geliyor. Defteri önünde açık. Beyaz sayfaya bakıyor. Yazmak için bir yerlerden başlaması lazım. Bazen ne kolaydır bazen de ne zordur bu. Tıpkı bizim gibi. Hayatı düz bir çizgide ilerlemiyor. Bir hayalin peşine takılıp yola düşebiliyor. Sevdiği ve kaybettiği tüm aşklarını sahipleniyor. Ne büyük cesaret! Aynı sizin ve benim gibi amaçsızca yürüyüşlere çıkıyor. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidiyor. Rüyalarında kayboluyor, tanımadığı bir kovboyla sohbet ediyor. Annesini anne olduktan çok sonra bile anlamaya çalışıyor. İyi yazarların, iyi edebiyatın esiri oluyor. Bir kitapta okuduğu hayali bir objenin, bir mekanın peşine düşüyor. Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmüyor. Aynı yazarı sevdiğinizi fark ediyorsunuz. \"Aynı Murakami mi okumaktan keyif aldığımız?,\" diye soruyorsunuz kendinize. Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde aynı sizin gibi onun da kuyunun dibinde saatlerce oturduğunu düşününce elinizde olmadan şaşırıyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bu gerçek kadınla daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde buluştuğunuzu anlıyorsunuz; aynı dileğin içinde bir yerde. Kitabı hala bitirmedim. Ortalarındayım. Yavaş yavaş ilerliyorum. Patti'yi sevenler bir zamanlar yazdığım şöyle bir yazıya uğrayabilirler bence. Ne kadar güzel anlatmışsınız kitabı. Yazarı okumadım ama olumlu eleştirilerden etkilenerek Çoluk Çocuk kitabını okuma listeme eklemiştim. Belki bu kitabı da eklemeliyim. 'Ruhumuza dokunan, kalbimizde bir yeri sızlatan kitaplar' a dair son zamanlarda okuduğum en güzel yazı. Teşekkür ederim. Beğenmenize ne çok sevindim. Okurken internete girip Patti'nin kitapla ilgili anlattıklarını dinledim birkaç dakika. Şarkı sözü yazarken hep yazdığım kişinin ruhuna uysun diye çabalarım ama yazdığım kitaplar öyle değil dedi. Bunları sadece kendim için yazdım. Gözleri öyle güzel parlıyordu ki, öyle bir yaşlı olmak istediğime karar verdim. Aldığı tüm kararların arkasında durabilen, dürüst, vefalı, gerçek bir kadın. Çok ama çok sevdim kitabı. Patti'yi de ayrıca sevdim. İnsanın sarılıp, kucaklayası geliyor. Hepimizin düştüğü ikilemler, gidip gelmeler, yalnızlık, kayıplar, özlemler... Bayılarak okudum. New York kalabalığı içinde gezinen Patti'yi hayal ettim gözümde. Okyanus kenarında, düşüncelere dalmış. Patti zor bi' kadın, karışık, çok cesur ve bi' o kadar da kırılgan. Bu dünyaya ait olmayan, benimseyemeyen, sindiremeyen, sığamayan, sonuna dek arayanlardan. Bu kitabını okumama iki yıl var 🙂 Hele bi' Patti fırtınası hafiflesin, dinsin, elbet alır okurum. Çok severek okudum. Çoğu satırında kendimi buldum. Özellikle mezarlık mezarlık gezmeleri bana çok tanıdık geldi. Ben de bir gün mezarlık gezilerimi kitaplaştıracağım, ortaya deli bir şey çıkacak. Bir gün yine mezarlıktayım.... şeklinde olacak yazdıklarım. bıraktığım nadir kitaplardan nedense. Patti bu kadar çok sevince şaşırdım, tekrar başlayacağım galiba. Patti gibi çok sevdiğim iki kadın daha var. Abramoviç ve sontag. Geçen yılbaşı Lale Abla bana yılbaşı hediyesi bir kitap almıştı Tarçın Dükkanları diye. O zamandan bu zamana bu aralık ayında aldım kitabı elime. Polonyalı bir yazarın tek kitabı, öyküler var içinde. Patti'de kitabında bu yazardan bahsetmiş, çok şaşırdım. Birden karşıma çıkınca ne tuhaf şey diye düşündüm. Bunu neden anlattım sana? Şu sebepten. Bayağıdır Susan Sontag adı dönüp duruyor kafamda. Eylül ayında Paris'e gittiğimizde Montparnasse Mezarlığı'na gittim, sevdiğim kadınları ziyaret etmeye: Simone de Beauvoir, Margueritte Duras, İsabel Duncan ve Susan Sontag. Tek başımaydım. yağmur yağıyordu. Nefis bir gündü. Susan Sontag'ı mezarı arkada, sessiz bir yerdeydi. Ağaçların altında, siyah mermerlerle kaplı. Hiç okumadım bugüne kadar ve nereden başlayacağımı da bilemedim. Ben de Feridun Hoca'ma mesaj attım. Mesajlara dönecek ve cevap yazacak kadar incedir kendisi. Hocam, dedim. Ben Susan Sontag okumak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Acil yardım gerekli. Sağolsun, hemen yolladı listeyi. Daha iki gün önce verdim siparişi. Bugün elime ulaşacak kitap. Ama sen de üstüne böyle yazınca inanamadım. Sevgiler yolluyorum sana ve çok öpüyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2015/12/sosyal-medyada-izleyici-sayisi-nasil-arttirilir.html", "text": "İnstagram hesabımdaki izleyici sayısına bakıp ne kadar ezik olduğumu daha iyi anladım. Bir türlü kitleleri etkisi altına alan, bir \"günaydın\"larıyla cevap olarak binlerce günaydın alan, parmaklarına geçirdikleri yüzük moda olan o insanlardan olamıyorum işte. Bu halimle evdekileri etkilemekten bile çok uzağım. Ne zaman instagrama baksam tüm İstanbul'un aynı şeyleri yaptığını görüyorum. Mesela bundan bir ay önce gezi yazıları yazan tüm bloggerlar Berlin'e gitti. Yıllar önce gitmiştim Berlin'e. Bir daha da gidemedim. Herkesi bavulunu toplamış, Berlin kafelerinde gezer görünce, \"Herhalde birileri bedava bilet dağıtıyor.\" dedim. Yine çalışırken dağıtılan beleş biletleri kaçırmış, Berlin'i bir kez daha görme şansından mahrum kalmıştım. Zaten o bedava biletleri de kimsenin bana vereceği yoktu. Bu kadar az izleyici sayısıyla bana kim bilet versin? İlgilenmem gereken bir oğlum vardı. Birkaç haftadır da bana çok işi düştüğü için yorgundum. Mesela geçen hafta sahip olduğu tüm montları okulda unuttuğu için okula gidip kayıp montların peşine düşmek zorunda kalmıştım. Söylene söylene gittim. Kayıp montlardan ikisini buldum ama çocuğu da doğduğuna bin pişman ettim. Gidince okul açıldığından beri çocuğa her gün giydirip de okula yolladığım eşofmanının yanlış olduğunu fark ettim. Herkesin üstünde düz siyah eşofmanlar vardı. Benimkinin eşofmanının yanlarında kocaman renkli şeritler. Meğer spor eşofmanıymış çocuğa her gün giydirdiğim. Üstünden iki gün ancak geçti ki Bilişim Öğretmeni ile görüşmek için tekrar okula gitmem gerekti. İyice çileden çıktım. Selçuk'a carladım. \"Bir daha bir şey olursa sen gidersin,\" dedim. Tam her şeyden bıkmış, kendimden nefret etmek üzereydim ki oğlanın okulu bir hafta tatile girdi. \"Ohh be!\"dedim. Bir hafta boyunca sabahın kör saatinde kalkmak zorunda kalmayacaktım. Zaten sabah erkenden kalkmamın tek sorumlusu Kuzey'di. O, bu kadar erken gitmeseydi okula, ben de daha fazla uyuyabilecektim. İşime ve kendime ayıracak da daha fazla zamanım kalacaktı. Star Wars vizyona girdi. Girmez olsaydı arkadaş! Sosyal Medya dellendi. Evren, Star Wars'a vizyona girdiği gün gidenler ve gitmeyenler olarak ikiye ayrıldı. Gidenler gittiklerinden cümle alem şüphe duymasın diye Star Wars sinema afişlerinin önünde fotoğraflarını çektiler, paylaştılar. Kimileri de gittiklerini daha iyi anlayalım diye filmin sonunu yazdılar. Ben anne-bebek-çocuk kisvesi altında yapılan tüm etkinliklere katılamaz ve bunlarla mücadele etmeye çalışırken millet hem bu etkinliklere katılıyor, hem işlerinde başarılı oluyor, hem çocuklarına nefis doğum günü partileri hazırlıyor, hem tatillere çıkıyor, hem kitap okuyor, hem de mükemmel eş oluyorlardı. Saçlarının, makyajlarının yerinde olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Üstüne üstlük Louis Vuitton marka çantalarını koydukları tüm fotoğrafları binlerce beğeni alıyordu. İzleyicileri gün be gün beşerli-onarlı gruplar halinde artıyor, izleyici sayılarının yanına \"k\" harfleri gelip yerleşiyordu. Arada bir birkaç densiz izleyiciye de haddini bildirdin mi senden harikası olmuyordu. Nasıl da yorumlar yazılıyordu o had bildirmenin altına. Tüm avukatlar kendilerini belli ediyor profil sahibinin avukatlığını üstleniyor, ağızlarına geleni söylüyorlardı. Eee, kolay değil! İnsanın eline kaç kez kendini belli etme fırsatı geçer. Neden benim fotoğraflarımı kimse beğenmiyordu. Benim oğlan çok çirkindi herhalde. Bazen kedi mi alsam diye düşünmüyor değildim. Allah sizi inandırsın moralim çok bozuktu. Kocamla bir markalı çanta almıyorsun, istikbalimle oynuyorsun diye kavga bile ettim. Keşke demez olaydım. Arada sırada paylaştığım iki fotoğrafını da paylaşmamı yasakladı. İnstagram izleyici kavgasında tek başıma kaldım. Artık yapacak bir şeyim kalmadı. Bundan sonra ben de başkalarının çocuklarının fotoğraflarının altına elimden geldiği kadar yalakalık yapacağım, koydukları tüm çantaları kıskanıp, \"Keşke benim de olsa!\" yazacağım. Millete tanıtım yapsınlar diye beleş dağıtılıyor olabilir biletler. Olsun! Ben de daha fazla çalışıp, daha fazla kazanıp o uçak biletlerini alıp gideceğim neresi popülerse. Artık yapacak bir şeyim kalmadı. Bundan sonra ben de başkalarının çocuklarının fotoğraflarının altına elimden geldiği kadar yalakalık yapacağım, koydukları tüm çantaları kıskanıp, \"Keşke benim de olsa!\" yazacağım. Millete tanıtım yapsınlar diye beleş dağıtılıyor olabilir biletler. Olsun! Ben de daha fazla çalışıp, daha fazla kazanıp o uçak biletlerini alıp gideceğim neresi popülerse. İzleyici mi istiyorum? Olmadı çekiliş falan yapayım, iki oje vereyim diyorum izleyicilere. Bu toplum beni de sevsin, beni de kıskansın istiyorum. Merhaba, blog okumalarım sırasında rastladım size ve göz gezdirirken de bu keyifli yazıyı okumaya başladım. Benim için günceldi çünkü benzer sebeplerden fotoğraf çekmeyi sevmeme rağmen instagrama es koymuştum. Gülümseyerek okudum, sonunda baktım aşağı yukarı 2 yıl önce kaleme alınmış, iki yılda değişen bir şey yok dedim. Ama bu tür konularda ibrenin normale kaymasını bekleme şansımız yok galiba, bir yol bulup oradan kendi doğrularımızla gidiyoruz.. Kesinlikle haklısınız. Körler sağırlar, birbirini ağırlar durumu var hem IG'de hem de diğer mecralarda. Takibe takip nedir Allah aşkına? Burası benim mutlu olduğum, gerçek dünyada arasam da bulamayacağım ama burada benimle aynı ilgileri, aynı hayalleri olan insanlarla dertleştiğim bir mecra. İzlemek istediğim insanlar kitap okuyanlar, sinemadan hoşlananlar, gezi keyfini amatör ruhla üzerlerinde taşıyanlar ve kesinlikle ama kesinlikle samimi olanlar. Birini izliyorsam, izlemekten sahiden keyif aldığım/alacağım içindir. Yoksa beni takip eden birini sırf beni takip ediyor diye takip etmek bana göre değil. Her konuda olduğu gibi bu konuda da yanlış yere bakıyoruz/ yanlış hissediyoruz. Yozlaştık bence, nezaketimizi kaybettik. Yazmaktan keyif aldığım bu tek yerde bunu kaybetmemeye niyetliyim. Ama evet, keşke daha çok insan bu kadar emek verdiğim bir şeyi daha çok okusaydı. Bunu isterdim ama bunun yolu benim seçtiğim yol değil. Kendi doğruma sahip çıktığım için mutluyum. Dürüst olsak yeter; bir de kendimiz. Yorum için çok teşekkürler. Bu arada aramıza hoş geldiniz. Baba Zula'nın bir şarkısı vardır bilin mi? Babamız bizi sevmediiii, sevmediiii. Milletin ayarı bozulmuş, avantacılıkla bir yere varanı göremedim ben! Sosyal medyanın insanları bu hale getirmesi fena bir şey. Paylaşmak çok güzel, gezdiğin yerleri, yaşamındaki keyifli anları, huzur veren köşeleri.... Elbette insanın çocuğundan bahsetmesinden daha doğal bir şey de olamaz. Aynı yaşadığım ülke gibi ig'deki çoğu Türk kullanıcı. Yabancı profiller için bir yorum yapamayacağım. Her şeyi mi mükemmel yapar bu profiller onu merak ediyorum. Hayatlarının her aşaması ayrı bir muhteşemliğe açılıyor. Hiç yorulmuyor, hiç öff demiyor, bir kere bile çocuklarına seslerini yükseltmiyorlar. Öyle mi? Bana hiç sahici gelmiyor. Anneliğin üçüncü ayında kitaplar çıkarıyorlar annelik hakkında. Kızıyorum elbet. Hele keyifle seyrettiğim profillerin izleyici sayıları artınca nasıl da havalara girdiklerini görünce kusasım geliyor. Birileri birileri eziyor. Sana yorum yazan birini azarlamak bana okulda çocuklara uygulanan şiddetten pek de farklı gelmiyor. Elbette sitem var yazdıklarımda. İlk önce kendim için yazıyorum. Ama birileri de sevdiğimi söylediğim bir kitaba yorum yazsın istiyorum. İki oje için onlarca yorum yazan ve reklam yapan insanların olmasından üzüntü duyuyorum. Yeni yıla az kaldı. Belki, 'mevsim değişir, Akdeniz olur, gülümse' diyorum kendime. Özlemcim.. Yazın eğlenceli aslında. Ama sitemlide aynı zamanda. Hem önemli değil diyorsun, hem önemsiyorsun aslında takipçileri ve Yorumlarını. Elbette önemli yorumlar. Pozitif veya negatif. Eğer sosyal platformlarda çok yorum, beğeni almıyorsan bu senin kötü olduğun anlamına gelmiyor. Kendine inan yeter. Yorum yapılmıyor diye okunmuyorsun sanma. Hem ayrıca o senin kişisel bloğun. Önce kendin için yazıyorsun. Kendine notlar bunlar. Var mı ötesi? IG de keza öyle. Sonu k ile biten takipçim olsun ister miydim? Belki evet, ama o zaman kontrolümü kaybederdim, kim bana yaziyor bilemezdim. ve yazık olurdu buna. Az ve öz. Daha samimi, daha içten ve çok daha özel. Özlem, gülümseyerek okudum yazını. Bebeğini bekleyen bir anne adayı olarak bahsettiğin annelik furyası beni acayip telaşlandırdı, ne yapacağımı şaşırdım. Hem çalışıp, hem evi idare edip, hem çok yabancı olduğum bebek bakımı konusunda bu denli başarılı olamayacağımı biliyorum çünkü. Halihazırda ikisini bile zor hakediyorum. E ben de insanım. Ev-iş arası bile kendime bakmakta zorlanırken o kadar faaliyet arasında koşuşturup, bakımlı saçları ve özenli kıyafetleriyle boy gösteren arakadaşları tebrik ediyorum ama kulvarlarımız farklı sanırım. Çok mutlu oldum şimdi ben. Teşekkür ederim. Hamile olduğunu öğrenince boğazım düğümlendi vallahi. Keyifli bir hamilelik geçiriyor olduğunu varsayıyorum. 🙂 Umarım öyledir. Senin anneliğin, senin bebeğin. En güzeli, kendi yolunu kendinin bulması. Biliyorsun değil mi? Öyle güzel bir şey ki çocuk. Öyle de yorucu, seni senden alan, önceki ben nerede sorusunu sorduran. Her yaşanan zorluğa rağmen de bir gülümsemeyle tüm sıkıntılarını unutturan. Sık sık neden yazıyorum diye sorduğumu biliyorsun zaten, değil mi? Senin yorumun cevap oldu bana. Yazdıklarımda birilerinin duygusal anlamda bir şeyler bulması ne güzel. Yoksa gezmeye dair her soru bir kitapçıdan alacağının her kent rehberinde mevcut. Çocukla seyahate çıkarken alman gerekenleri de benim buradan yazmama gerek yok zaten 🙂 Asgari bir zekanın üstündeki herkes bunu anlıyor. Kuzey köpek alalım diye tutturuyor zaten. Biz de, ''Olmaz, biz köpeğe bakamayız.'' diyoruz. 2- gönderiyi blog ve instagram hesaplarınızdan #macerakitabımdaçekilişvar etiketiyle paylaşın. 3- Paylaşım linkinizi aşağıya \"istiyorum\" yorumuyla bırakın. Her birimizin çocuğu ayrı ayrı harika. Allah hepsini bağışlasın, gözetsin. Tamam da, bizim bu çocuklardan önce bir hayatımız yok muydu? Ya da bu çocuklar hayatımızdan çıkınca ne olacak? Samimiyetle ben bazen kendi çocuğumdan sıkılıyorum. Açıkça da söylüyorum bunu Kuzey'e. Seninle çok keyifli vakit geçirdim, ödevlerini de yaptık. Şimdi sen ya bir arkadaşınla oyna, ya kendin oyna. Benim kendi başıma kalma saatim geldi diyorum. ''Bana dokunmayın biraz!'' diye de ünlemli cümleler kuruyorum. Herkes de maşallah birer prens birer prenses var. Yazık çocuklar da öyle zannediyor kendilerini. Eğitim şart, diyeceğim olacak mı bilmiyorum. Ama itiraf ediyorum Sezer'cim ben de çocuğu için muhteşem kariyerlerini bırakan bu annelerden çok sıkıldım. İş hayatı çok şey kaybetti onlar yüzünden. Hepimiz birer ödüllü yabancı film olabiliriz, değil mi Sibel. Ben şu takip işinden çok insanların kendilerini düşürdükleri duruma kızıyorum. Devamlı bir kavga bir tartışma var zaten çok izleyicili profillerin altında. Anlamak mümkün değil. En iyisi birbirimizin yazdığı yazıları okuyup mutlu olmaya devam edelim. Ahahah çok güldüm yahu! 😀 Bazıları nasıl oluyor da başarıyor hiç bilemeyeceğiz sanırım ama Instagram konusunda naçizane birkaç tavsiye verebilirim sanırım. 😀 Devir Vscocam devri, mutlaka indirin ve fotoğrafları onda düzenleyin derim ve fotoğrafların altına #vsco #vscocam etiketini koyun. Etiket konusunda bazı daha büyük yanlışlar var gibi geldi bana. Misal kitap fotoğraflarında #kitap #book etiketi yok #kitaplar var. 😀 Bir de karışık etiketler yerine biraz daha basit ve İngilizce yazmak gerekli. #onceuponaday #gezmeler #doğa yerine #gezi #travel #nature #weekend #life vb. Tavsiyelerini dinleyeceğim. Amma velakin çok da umurumda değil takipçi sayısı. Takipçi sayısı çok olanları görüyoruz. Kaf dağına çıkıyorlar. Oraya erişene kadar her yol mubah; sonra bir tepeden bakma hali gelip oturuyor üstlerine. Niye yazı yazdıklarını, niye gezdiklerini falan unutuyorlar. Gittikleri yerde gezdikleri her yer sadece yapılması gerekenler listesini tamamlamak ve eksik kalmamak için. Vallahi benim umurumda değil. İg'nin git ediği yerlere değil, canımın istediği ve sürpriz misali karşıma çıkan yerlere gideceğim. Yurtdışında gezerken gittiğim kafede internet var mı diye stres olmayacağım. Tam tersine hayatın tadını çıkarmak için yaşıyorum ben. Kocamla sohbet edip, kaefnin penceresinden dışarı bakacağım. Bir vakit facebooktan uzaklaşmıştım. Benzer hisleri ig için de duymaya başladım. Ne saçma bir şey değil mi? Kendimi kandırmak için izleyici satın alacağım. İzleyicimin fazla olup olmaması umrumda bile değil. Beni sinir eden insanların kendilerini çok önemli zannetmesi. Muhteşem anne olma, muhteşem eş olma, muhteşem bir şey olma hali. Buyursunlar. Sıkıntı yok. Bir ara bir fotoğrafla ve kısa bir cümleyle kendini anlatma hali hoşuma gitmişti. Şimdi galiba yazma eylemine ve yuvaya geri döndüm. Yorum 2- az önce kahveli kitaplı instagram fotoğraflarına laf eden ben yorumu gönderdikten sonra instagram sayfanıza baktım da amaninn kahveli kitaplı paylaşımınız varmış sizin 😛 acaba diyorum o yorumumu o paylaşımın altına yazsam bir tartışma çıksa alsa yürüse sosyal medya çalkalansa şaka şaka.. inanın o türlü yorumlara gelemeyen biriyim kalbim dayanmaz.. İçimdekilerin söze dökülmüş hali 🙂 Geçen günkü \"sosyal medya\" yazısından sonra ben de Berlinci, fuarcı, çantacı kısacası \"bir-şey-ci\" olma çabasındaki insanları sildim. Sadece gerçekten kitap okuyanları ve yurt dışında çizim yapanları bıraktım, rahatladım. Bu günler de geçer diyorum. İg biter, snapchat başlar; lakin ben daha fazla koşturamayacağım. Dert etme biz senin blogda ve instagramda çekirdek takipçileriniz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/01/paris-bir-sehrin-ruhuna-burunmek-paris-seni-seviyorum.html", "text": "\"Bir şehri delicesine sevmek!\" olabilir aşağıdaki yazının özeti. Ne zaman Paris'a gitsem metrodan çıkar çıkmaz kafamı yukarı kaldırır gökyüzüne bakarım. Birbirine yapışık binalar, ferforje balkonlar, sokakları aydınlatan sarı-sıcak lambalar gözüme çarpar. Yan yana uzanan yüksek pencerelerin ardında ne hayatlar olduğunu düşünürüm. Yukarıda fotoğrafta evdekilerle paylaştığım hayalimi görüyorsunuz. Paris'te bir evim olacaksa böyle olsun isterim. Bir binanın en üst katında olsun, önünde ince uzun bir balkon. Salonun tavanı şöyle helalinden üç metre olsa ne olur sanki? Akşamları yemekten sonra balkona çıksam, serin hava evin her yanına dolsa ve yatmadan önce şehre iyi geceler dilesem. Hiç hesapta yokken karşımda bulduğum meydana şöyle bir soru yöneltsem: Sen de nereden çıktın şimdi? Peki, madem öyle istiyorsun bugün kitabımı burada okuyayım. Meydanda dinlendikten sonra kentin kalabalığına karışsam. Mesela St. Germain'e doğru yürüsem. Cafe de Flore'un önünden geçip Simone de Beauvoir ve Sartre'ın adının verildiği küçük meydana ulaşsam, metro istasyonun yanında müziklerini yapan sokak sanatçılarına cebimdeki bozuklukları bıraksam. Ne güzel olur değil mi? Bir şehre insan ara ara gelse de aynı bildik görüntüye tanıklık etmekten güzel bir şey yok. İnsanı bulunduğu yere ait hissettiren şarkıları da mutluluğu müziğin tınısında bulabilmeyi de seviyorum. Paris'i sokak şarkıcıları ile seviyorum. Ya ara sokaklarda gizlenmiş küçük müzelere ne demeli? Ben bu sokaktan geçmiştim demeyi seviyorum. Gustave Moreau'nun atölyesi Opera Bölgesi'nde. Kim bilir kaçıncı gidişimde gezebilme şansım oldu. Rastgele bir sokağa girdiğinde şaşırırsın. Karşına bir sürü eski anıyla çıkınlarını toplayıp gelmiş satıcılar çıkar. Rutin hayatın içinde antikayla uzaktan yakından ilgin olmasa da içinden kaldırım üstüne serilmiş eşyalardan bir tanesini seçip almak gelir. Geçerken camından içeri bakarsın. İnsanlar oturmuş yemeklerini yiyor olurlar. Her seferinde burada bir gün yemeye niyet etsen de, içeriden derin bir sessizlik yayılıyormuş hissine kapılırsın. Paris'e tekrar gelmek için bir sebep olarak saklarsın Le Procope'un önünden geçmeyi: Unutturma da bir dahaki sefere buraya bir akşam yemeğe gelelim. Marais'in sokaklarına dalınca bir rahatlama gelir insanın üstüne. Eskiye dair bir sürü ayrıntı gözünüze çarpar. Yıllardan beri her geldiğinizde karşılaştığınız kalpaklı yaşlı adam yine pastanenin köşesinde durmaktadır. Sizden gelecek bozuk paradadır gözü, fazlasını beklemez. Bir tatlı alırsınız, aldığınız tatlı kadar parayı da amcanın avcunun içine usulca bırakırsınız. Size bu şehre ait bir görüntünün tekrarını yaşatmanın karşılığında verdiğinizin hiçbir önemi yoktur aslında. Tuhaf ki birkaç günlüğüne gitsek de ben bu şehirde yağmurun yağabilme ihtimalini bile severim. De ki yağmura tutuldun! Ya sizi yağmurdan koruyacak bir kafenin kalabalık terasına sığınırsın, ya küçük bir müzeyi gezme şansına kavuşursun. Her ihtimalin, her sonucun ayrı bir güzelliği vardır. Bu şehri sevmenin türlü türlü yolu vardır. Köşe başlarında, merdiven başlarında, yol ayrımlarında çocukluğunuza rastlamak da bunlardan biri. Bir kez daha çok güzel anlatmışsın Özlem Paris'i. İnşallah hayalin gerçek olur ve bir gün Paris'te yaşarsın. Esra zaman zaman bu şehirde çok yoruluyorum. İstanbul değil beni yoran devamlı yozlaşan insanlarımız. Trafiğe çıkmak istemiyorum. Biliyorum ki kimsenin kimseye sabrı yok. Asansöre binmeyi bilmiyoruz, komşumuza selam vermiyoruz, ''Lütfen, teşekkür ederim'' demiyoruz. Bu şehre karşı yorgunluğumun arttığı zamanlarda sanırım Paris'a sığınıyorum. O yaşamın insanlarını tanıyor muyum, elbette hayır 🙂 Ama Paris'i düşünmek bile soluk aldırıyor bana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/04/beni-kahreden-bloglar.html", "text": "İnsan çocuğundan daha fazla başka bir varlığı sevebilir mi? Zannetmiyorum. Anneliğinin ilk aylarında, -adaptasyon süresince-, devamlı yaşadıklarından ve bebeğinden bahseden anneleri anlıyorum. Farklı bir deneyim bu. Onlara söyleyecek bir lafım yok. Geçen zaman içinde sadece çocuğundan bahsedip, Onu nasıl özenle beslediğini, en organik kıyafeti giyebilsin diye saatlerce yaptığı araştırmayı, hangi sabunla çamaşırlarını yıkadığını, deneyimlerini sadece deneyim olsun diye değil de başka annelere de örnek olsun diye yazan annelereyse bildiğin kılım. Bir kere çok sıkıcılar, bunu bilmeleri gerek. Evet, sıkıcılar! Diyeceksiniz ki okuma! Okumuyorum ben de. Çocuğundan yaşamının bütünü değil de parçasıymış gibi bahseden, muhteşem bir anne olmanın ötesinde, sevabıyla günahıyla bir insan olduğunu hissettiren anneleri okuyorum. Eğlenceli oluyor onları okumak. Kendi geçtiğim yolları görüyorum. Güzel anılar, uykusuz geceler aklıma geliyor. Kıl olduğum anne tipi var ya, işte bu tiplerin belirgin özellikleri var. Bir kere hayatlarının her döneminde, her şeyi muhteşem yapıyorlar. Yaşama Sanatı, bunlardan soruluyor. Bekarken, bekar yaşamını en iyi bilen ve yaşayan tipler bunlar. Hayat vur patlasın, çal oynasın. \"Arkadaşım, biraz azaltsan mı sigarayı desen\", hayatın böyle zevklerle anlamı olduğunu anlatacaklardır sana. Sonra bir koca buluyor bu tipler. Bilin bakalım ne oluyor? Anında on parmağında on marifet bir ev kadınına dönüşüyorlar. Kocasından önce kalkıp nasıl da kahvaltı hazırladığını anlatan postlar dökülüyor kalemlerinden. Öpücükle uğurluyorlar biriciklerini. Ah, iyi bir aile için ne gerekli peki? Tabii ki bir çocuk; bir prens ya da prenses. Baby shower'ları falan atlıyorum, bakın. Sıkmayayım sizi daha fazla. İşte ondan sonra önceki hayatlarındaki bekar kadın tamamen ruhlarından siliniyor. Hemen bir fotoğrafçı çağrılıyor, bebeğin fotoğrafları çekiliyor. Hepsi de ne tatlı oluyor, değil mi? Yeni doğmuş bebeklere bayıldığımı itiraf ediyorum. Benim bu bebişlerden sıkılmam anneleri yüzünden! Ne müthiş bir anne olduklarından fikrinden sarhoş olduklarından olsa gerek, anneliklerini öyle çok övüyorlar ki ben de kusma hissi yaratıyorlar. Kendi uykusuz, saçımın başımın birbirine girmiş halini hatırlıyorum. Tişörtümün omuz kısmından burnuma bir kusmuk kokusu geliyor. Bir böyle anne olamadın diye çemkiriyorum kendime. Neyse, diyeceğim o ki çocuğundan yazılarında bahseden insanları izliyorum. Yazılarından keyif aldığın bir sürü bloggerın, anneliğini paylaştığı yazılarını keyifle okuyorum. Görmeden tanıdığım, büyüdüklerine tanıklık ettiğim çocuklar var burada. Bu annelerin yorulduklarını, nasıl da bir çay içimlik bile olsa zaman bulamadıklarını, hayatlarının farklı bir evresinde olduklarını anlattıkları yazılarını okuyorum. Bir gerçeklik yayılıyor yazdıklarından. Samimiyetleri, neşeli anlatımları hoşuma gidiyor. Diğerleri bana göre değil. Kendimi en ezik hissettiğim bloggerlar bu başlığın altında yazıyor. Kitap blogları, hahaha buraya kadar uzattım dilimi. Ama sen böyle seylere takarsan... ohooooo. sen o icten samimi yazilarini yaz.. etrafa cok bakma:) ben bugün mesela senin seyehat yazilarini okudum. Sonra Bern yazini.. ne güzel bir yaziymis. demek ki insanlar yasadiklarini samimi sekilde abartmadan ama güzel yazinca oluyor.. diktiret, o seni kahreden bloglari. onlarin okuyucularida farkli. Sen benim takip ettigim bir blogersin. severim yazilarini.. Bir blog var. Fransa'da bir dönem yaşayan, sonra ülkesine giden bir kızın yazdığı. Öyle güzel ki, onu anlatmak için başladım yazmaya. Samimiyet falan derken buraya geldik. Of ne desem bilemedim. Doğru tespitler. Tek başıma duşa girmek, hayallerime rüyalarıma karışıyordu Semi, o derece.:) Allahım, sadece duş yapana kadar ağlamasa diye dua ettiğim gün çok olmuştur. Sonuçta anneliği tartışmamıza gerek yok, değil mi? Amma velakin, dışarıdan ikna edici, inandırıcı geldiğini düşünüyor bu anneler sanırım söyledikleri ya da imaj olarak sunduklarının. Yok öyle bir şey! Bu posta bana ilham veren blogları yazmak için başlamıştım. Sonra şöyle böyle derken değişti, kustum yine. Neyse bir başka postta daha güzel şeylerden bahsedeceğim sanırım. \"Daha hiç kusanını, sürece uyum sağlayamayanını, yaşadığı süreçten keyif almadığını yazanı görmedim.\" Bu tespite bayıldım :)Evet işin özü samimiyet aslında. Ben de samimi yazan bloggerları severim. Aynen katılıyorum Özlem:) Her satırında hemfikirim. Sahici anne bloglarını ben bir yazımda toplamıştım. Sadece onları takip ediyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/04/biten-bir-paris-seyahatinin-ardndan.html", "text": "Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, \"Bu tatil bana yetmedi.\" diyen bir Özlem, \"Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.\" diyen bir Kuzey, \" Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.\" diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te! Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu. Dayanamayıp, \"Bu normal mi?\" diye sordum. \"Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.\" diye cevap verdi. Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra. Ozlem hn bu gidisimde ev kiralayip kalinca sizin Parisi neden bu kadar cok sevdiginizi daha iyi anladim... marketten alisverisini yap gel pencereden disari bakarken elinde kahven ne guzel bir keyif ya.... Natali son gün yüzümü görmeliydin 🙂 Dönüyorum diye acayip sinirliydim. Selçuk'a salça olup durdum devamlı. Uçaktan inip de evimin kapısından içeri girene kadar yüzüm gülmedi. Saat 12.00 demli bir bardak çay koydum da kendime, ancak düzeldim. Paris' e bir kez gittim Özlem. Gittiğimizde tur rehberimiz bizi bu bölge için uyarmıştı ama abarttığını düşünerek dikkate almamıştım, demek doğruymuş. Bu arada seyahatini instagramdan takip ettim ve her anından keyif aldığını buradan hissettim inan. Umarım bir gün Paris'te uzun süre yaşama şansı elde edersin Özlemcim. Gamzecim, inşallah güzel dileğin gerçek olur bir gün. Daha uzun bir zaman aralığında, kendime ayırdığım bolca zamanımla dilediğim gibi bir yaşam kesitine sahip olurum bir gün, Paris'te. Hepimizin dilekleri gerçek olsun diyorum ve seni çok öpüyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/05/cocuklarla-pariste-mezarlk-gezmesi-pere.html", "text": "Geçen ay Paris'e gittiğimizde Dubai'de yaşayan arkadaşlarımızda tatillerinin üç gününü bize ayırdılar. Biz İstanbul'dan Paris'e uçarken, onlar da Norveç'ten kalkan bir uçağa atladılar. Çocuklarımız okuldan arkadaş. Beraber başladıkları okul hayatları, onları da bizi de başka yollara sürükleyince çocuklar başka okullarda başka ülkelerde devam etiler yaşamlarına. Buluşacağımız haberini alır almaz hemen masanın başına oturdum ve oğlanlar eğlensin diye bir oyun hazırladım. Pere Lachaise aklıma gelen ilk yerdi. Üç oğlan çocuğu olaydan keyif alsın diye de olaya biraz macera, biraz dedektiflik çokça da ekip ruhu kattım. Mezarlığın kapısının girişinde olaya kattığım şeyler yeterli gelmemiş olacak ki bitirdiklerinde ne kazanacaklarını sordular. \"Sıcak çikolata ısmarlayacağım size Angelina'da,\" dedim, kesmedi oğlanları. Uzun pazarlıklar sonucu kişi başı 20 Euro'da anlaştık. Sonra da parayı unutturduk. Bizim evde yazı-çizi işlerini her ne kadar ben yapıyormuşum gibi görünse de bilmece yazmak, saçma tekerlemeler uydurmak, olaylara olağanüstü nitelikler eklemek gibi işler olunca devreye Selçuk girer. Bazen hayalgücü beni bile korkutuyor. Bir pazar günü tüm günümü çocukları nasıl eğlendireceğimi tasarlayarak geçirdim. Aklımda kalanları masaya yatırıp, mezarlığın ilgi çeken 13-14 mezarlık sakinini seçtim. Devasa mezarlık için bu sayının biraz fazla olduğunu biliyordum ama o kadar çok ünlü sakin vardı ki hangisini eleyeceğimi bilemedim. Bazı mezarlar için kendime torpil geçtiğimi de burada itiraf etmek istiyorum. Öncelikle mezarlığın haritasını indirdim. Üstünde gerekli oynamaları yaptım. Çocukların bulması gereken mezarları bölümlere ayırdım. Sonra seçtiğim her mezar için ipuçları içeren bir bilmece yazması için Selçuk'a başvurdum. Lütfen burada blog sahibini üzmeyelim. Bilmece için gereken tüm ipuçlarını çakma şairimize önceden teslim ettim. Seçtiğim ilk mezar Colette'in mezarıydı. Elbette çocuklar Colette'i tanımıyordu ama artık unutmaları mümkün değil. Nasıl cesur bir kadın olduğunu ve yazarlık serüvenini ballandıra ballandıra anlattım. Evlendikten sonra karısının yazma yeteneğinin olduğunu fark eden kocasının Colette'i yazması için nasıl zorladığını, bir müddet sonra Colette isyan bayrağını çekmesini ve yazmayacağını beyan etmesini... Ne yazık ki karısının yazdıklarından para kazanan kocası uzlaşmaya yanaşmaz ve Colette'i yazması gereken yazıları bitirene kadar bir olaya kilitler. Rossini, bilmecelerin ikincisiydi. Verdiğimiz ipuçları sayesinde çocuklar bu mezara kolaylıkla ulaştılar. Alfred de Musset'nin mezarı, Rossini'nin hemen yakınlarındaydı. Bir ellerinde harita, diğer ellerinde bilmece, kucaklarında çocukluklarıyla oğlanlar öyle tatlıydı ki. Her bir bilmecenin sonunda yeni bir hedef için koşturmaları ve mezarlığı bir oyun bahçesine çevirmeleri beni çok mutlu etti. -Yeşil kapı yazıyor bilmecede. -Hangi yeşil kapı acaba? İkisi de yeşil kapılı bu mezarların. -Ne yapmış bu adam? -Paris'teki apartmanları bir de geniş sokakları. Ağaoğlu gibi bir şey herhalde. -Şimdi nereye gidiyoruz? Abelard ve Heloise'in hikayesi çocuklar tarafından şaşkınlık içinde dinlendi. Ortaçağ'da yaşanmış bu büyük aşkı olduğu gibi anlattım. Abelard'ın bir filozof, Heloise'in ise onun öğrencisi olduğunu, birbirlerine aşık olduklarını ve gizlice evlendiklerini söyledim. Heloise'in amcasının bu evliliği duyunca yaptıklarını anlattım. Heloise bir manastıra kapatılmış, zavallı Abelard da hadım edilmiş dedim. Pek tabii, \"Hadım edilmek\" ne demek diye sordular. Ah o gözler. Yemin ederim içleri cız etti. Kötü amca çocukların tüm hışmını üstüne çekti. Üçlünün tanıdıkları ilk ünlü Chopin oldu. Bir ara büyüklere, \"Yahu hep sonu ölümle biten hikayeler anlatıyorum çocuklara, normal mi bu?\" diye sordum. Etraflarına şöyle bir baktıktan sonra devam etmem için gereken cevabı almış oldum. Chopin'in vücudunun Pere Lachaise Mezarlığı'nda, kalbinin ise ünlü bestecinin doğum yeri olan Varşova'da bir kilisede gömülü olduğunu söyledim. En kalabalık mezar Jim Morrison'un mezarıydı. En zor bulacakları mezarın bu mezar olacağını düşünüyordum ama yanılmışım. Hatta mezarı arayan birkaç kişiye de yol gösterdiler ve sonunda ön sırada durup fotoğraflarını çektirdiler. Yan yana duran bu iki mezar Moliere ve La Fontaine'e ait. -Kuzey, ne olmuş bu adama? -Vurmuşlar, dedi annem. Bak kurşun izlerine. -Pantolonun düğmeleri neden açık peki? -Bilmem. Anne, bu adamın düğmeleri neden açık? -Bilmem. Anne, bu adamın düğmeleri neden açık? -Ben ne bileyim. Babana sor! Daha bilmecelerimiz vardı aslında. Edith Piaf'a gidecek, Oscar Wilde'ı ziyaret edecektik. Ama mezarlık öyle büyük ki çocuklar yoruldu, karnımız acıktı. Yine de keyifli bir mezarlık gezmesi oldu. Paris'e gitmek için sebebin var işte, daha ne istiyorsun? Paris, gez gez bitmez zaten. ben her dönüşümüzde, \"Ay şunu da yapamadım, burayı da göremedim.\" diye dönüyorum. Sen insana zorla sevdirirsin Paris'i:) mesela ben korkumdan Paris beni hic cekmiyor demeye korkuyorum.. Bir kere daha söylemiştin Paris beni hiç çekmiyor diye, ancak unuttum. Şimdi tekrar hatırlattın bak! Bu söylediğini unutturman için çok çalışman lazım. Ama yakışır sana Paris, neden sevmemekte inat ediyorsun. Otururuz bir kafeye, şarabımızı söyler, sigaramızı yakarız. Paris, sigara ve şarap sevenlerin mabedi. Bak bir git! Git, seveceksin. Çok keyifli oldu. Oğlanların yorumlarını duysan daha da eğlenirdin. Hepsini bitiremedik, kalanı bir sonraki sefere inşallah. Oscar Wilde hala aklımda. Şavkar Altınel ne güzel yazıyor yahu. Ben de birkaç sene evvel iki kitabını okumuştum. Bir tanesi Avusturalya'da geçiyordu sanki. Okurken çok keyif aldığımı hatırlıyorum. Hotel Glasgow nerde geçiyormuş, merak ettim şimdi. Ama mezarlık gezmek nefis. Favorim Montparnasse Mezarlığı. Tüm sevdiğim kadınlar orada uyuyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/05/paris-ozlemi-yureginize-coreklendiginde.html", "text": "Seyahat deyince aklınıza ne geliyor? Sadece yaşanan birkaç günlük mutlu anlar mı, yoksa seyahatin ardından peşinizi bırakmayan özlem dolu dakikalar mı? Bir kere yola düştün mü hep gitmek, hep yolda olmak istiyorsun. Bunu hepimiz biliyoruz. Hemingway yıllar önce bize bu şehrin sırrını verdi. 1940'ların Paris'ini, restoranlarını, bistrolarını, yazı yazdığı küçük odaları anlattı. Aradan bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen ne zaman bu kitabı elime alsam, Hemingway'in anlattığı sokaklarda geziniyor ve tanıdığım Paris'le karşılaşıyorum. Bu kitabın Paris özlemine iyi geldiği tecrübe edilmiştir ve senede bir kez okunması şiddetle tavsiye olunur. Bu müthiş kadının en çok hangi şarkısını seviyorum diye düşünüyorum ve karar vermekte çok zorluk çekiyorum. Sanki her bir şarkı şehrin bir parçasını taşıyor içinde. Özlemle yanan bünyeye pansuman yapmak için Fransız şarkılarından iyisi yok. 🌍 Artık güzide şehrimiz İstanbul'da da La Duree açıldı. Gitsek, renkli renkli makaronlardan birkaç tane alsak, yanına da köpüklü bir sütlü kahve ısmarlasak, olmaz mı? Neden olmasın? Maksat azıcık özlem gidermek, yeniden buluşana kadar Paris'ten ufak bir ısırık almak. 🌍 Paris'e her seyahat ettiğimde sayfalarca yazdığım günlüklerin var. Yağmurlu Paris'i yazmışım, güneşte kavrulduğum Paris'i anlatmışım, kitapçıların Paris'inden söz etmişim, yazmışım da yazmışım. Çok özlediğimde açıp günlüklerimi okuyorum. Maziye dönmek, aşka bulanmak bu olsa gerek. Çok iyi geliyor. 🌍 Elbette eski fotoğraflara bakmak. \"Sen ne güzel bir şehirsin Paris böyle?\" diye iç geçirmek. Her koşulda bu şehri seveceğine dair söz vermek. 🌍Çaresizliğin son aşamalarındaysanız eğer Google Abi'ye başvurmakta fayda var. Uzaktan da olsa şehrin sokaklarında gezinmeye ne dersiniz? St. Michel Çeşmesinin civarına bir göz atabilir, Notre Dame civarına geçip Shakespeare and Company kitabevinde çaylarını yudumlayan var mı diye bir göz atabilirsiniz. Hala ikna olmadıysanız dünyaya bir defa gelindiğini kendinize hatırlatın. Çok ama çok sevdiğim film, Paris'te Gece Yarısını okumak için renklendirdiğim linke, Yine çok sevdiğim bir yerden bahsettiğim Shakespeare and Co. kitapçısını okumak için de işaretlediğim yere tıklayınız. Pişman olmayacaksınız. Neden mi? Paris, her zaman iyi fikirdir de ondan. Ben edebi bir Paris'in peşindeyim diyorsanız; HEMİNGWAY'i ve onun Paris'ini okumak için ilgili yazıya alayım sizi. Senin Paris yazılarının etkisiyle herhalde hafta sonu film klübü için Paris Jötem'i seçtirdim. Aslında bir yönetmen seçip 3 ay üstüste onun 3 filmini izliyoruz ama yaz dönemine girdiğimizden ve klüp 2 ay tatil olacağından bir tane film seçelim keyifli dedik ben de arkadaşa bu filmi aldırdım. Üçüncü izleyişim olacak ama ne yapayım seviyorum... Aylin.. Zor bir haftaydı bu hafta. iyi ya da köttü bir şekilde bittiği için seviniyorum. Sanırım sırf bu sebepten kalbimi hafif tutmaya çalışıp çayla sohbetle şifa arıyorum kendime. Güzel bir Fransız filmi her daim iyi gelir bünyeye. Sevgiler. Ben neden bu yorumuna cevap yazmamışım ki? Her seferinde aynı dilekleri tekrar ediyorum kendime. Bloguma daha fazla vakit ayıracağım diyorum. Bu dilekleri kendime sıralarken de kalpten sıralıyorum inanki 😀 Sonra hayat baş köşeye kuruluyor ve diyor ki bana, \"Öyle planladığın gibi yaşayamazsın bu hayatı, gelene şükredip devam edeceksin yoluna.\" Yani ben yetişemiyorum. Her şeyi yapmak isteyen ruhum havalanıp duruyor mütemadiyen. Ne güzeldi birlikte Paris. Bu da hayatın bize sürprizlerinden biri oldu bence."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/06/ekonomi-snf-yolcusu-bir-gun-business.html", "text": "Şu temkinli tiplerdeniz; karı-koca, ikimiz de. Çarşamba gecesi saat 21.00'de evden çıktık. Sanırım bir saat içinde Atatürk Havalimanındaydık. Tam da biletin üzerinde yazdığı gibi en az iki saat öncesinden alanda olmaya dikkat ederiz. Hatta Atatürk Havalimanını kullanacaksak üç saat önce. Dünyanın bir ucu gibi geliyor bu havaalanı bana. Buranın kalabalığı beni büyülüyor. Etrafta yürüyen, yerlerde yatan ve kafelerde yiyen-içen onca insanla ben de bir hikaye diyarı izlenimi bırakıyor. Alan de Botton gibi bana da bir hafta konaklama şansı versinler; çok isterim. Öte yandan burası çeşitli tehlikelerle dolu bir mayın tarlası. Bir kere trafik var. Buraya ulaşmak için normal ulaşım zamanına ekstradan bir saat daha eklemek şart. Ne olacağı belli olmaz. Yersiz bir trafiğin ortasında kalıp uçağı kaçırabilirsin. Bu sebepten ve hep B planlarıyla yaşayan bir kocam olduğundan çarşamba gecesi de erkenden yola düştük. Uçağımız perşembe sabahı saat 1.45'de idi. Hemen bavulu teslim edip CIP Salonu'na girdik. Atatürk Havalimanı'nın CIP Salonu dünyanın birçok alanındaki salonların içinde en güzeli. Hizmet sektöründe iyiyiz. Yaptığımız birçok şeye kulp takmama rağmen, yiğidi öldürsem de hakkını yiyemeyeceğim. Üstelik yememe de gerek yok çünkü bu salonda yiyecek çok şey var. Kahvaltıdan gözlemeye, köfteden pideye, çorbadan omlete, sandviçine dek her şey var. Meyveleri, içecekleri, içkileri söylememe gerek bile yok. Uçak yolculuğu mu? O da harikaydı. Okyanus ötesi ilk business class uçuşumu yaptım. Selçuk'un her Çin'e gidişinde kredi kartımda biriken millerimi iç etmesinin gerçekten geçerli bir sebebi varmış. Onca milimi yedi, arkasından çok konuştum. Şimdi helal ediyorum. O nasıl bir ihtimam, o nasıl bir özendir öyle. İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? İnsanın her seferinde bu konforu yaşayacak millerinin olmaması ya da bilet parasına kıyamaması. Benim gibi yemeğe çok düşkün olmayan biri bile havaya giriyor. Selçuk, \"Bunlar Dolce&Gabbana'da falan çalışıyorlardır.\" diyor. Ertesi gün ikisini de Seramik Fuarı'nda görüyorum. \"Senin Dolce&Gabbana'cılar yanlış fuara gelmiş galiba,\" diyorum. \"Nasıl da gördün onları?\" diyor homur homur. Benden önce o ikiliyi gördüğüne ama bana söylemediğine kalıbımı basarım. Uçak yolculuğu rüya gibi geçiyor. Bir menü uzatıyorlar, oradan yemeklerini seçiyorsun. Garganel ne diye sormayın lütfen. Ben de bilmiyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra cahil kalmamak için google amcaya sormayı düşünüyorum. \"Ekonomi klasın tavuğuna ne oldu?\" diye soruyorum Selçuk'a. İster inanın ister inanmayın, durmadan bir şeyler getirip duruyorlar. Uzun kayık tabakların üzerine yatırılmış yemekler son derece lezzetli. Tüm yolculuklarımı genellikle çubuk krakerle geçiren ben şok oluyorum. Ekonomide servis edilen, ağır kokulu saçma sapan tavuk yemeklerini ve kütük köfteleri görünce, \"Öyle kapının kenarına aşçı kıyafetli birini dikmekle olmuyor bu işler!\" diye bağrınan ben, ön tarafta dağıtılan yemekleri görünce bu aşçı kılıklının zaten ekonomi sınıfı yolcular için orada dikilmediğini anlamış oluyorum. Neyse yemekten önce mozarellalı domates, peşinden tadına doyamadığım kabak çorbası, son olarak da kılıç balığıyla yemek işini atlatıyorum. \"Ben daha bir şey yemiycem, çatlayacağım az sonra,\" diyorum ki tatlı arabası dolaşmaya başlıyor. Elbette tek başına değil, iki hostesle. Bir sürü bir şey daha var da ben şiş karnımdan hareket edemiyorum. Gollum kılıklı da şöyle diyor: Ulan Özlem! Bir daha ne zaman business sınıfta uçacaksın? Boşver, ye işte! Sıcacık havlular geliyor, kahvaltıda ne istersiniz diye soruluyor, çikolata ikram ediliyor. Görevlilerin hepsi son derece güler yüzlü. \"Yatağınız için uyku setinizi hazırlamamızı ister misiniz?\" diye soruyorlar. Selçuk, \"Cahilliğini belli etme, bana bak, ben nasıl davranıyorsam öyle davran,\" diyor. \"Sen ailemizin rızkını buralara yatır, bir de utanmadan hava at, öyle mi?\" diye atar yapayım diyorum. Benim gibi bir business class yolcusuna yakışmayacağına karar verip susuyorum. \"Bir daha mil falan isteme benden. Herkes kendi millerini harcasın,\" diyorum. \"Senin hiç milin kalmadı ki zaten!\" diye cevap veriyor. Koltuğumun kenarındaki tuşa dokunup koltuğumu yatak konumuna getiriyorum. Sabah kahvaltısı verilene dek mışıl mışıl uyuyorum. Ekonomi sınıfıyla business sınıf arasındaki perdenin neden hep kapalı tutulduğunu artık daha iyi anlıyorum. Kokulu taş köfteyle pilavın yerine kılıç balıklarının servis edildiğini bilse insanlar havada isyan çıkar vallahi. \"Şimdi bundan sonra hep burada mı gideceğiz biz seyahatlerimize?\" diye soruyorum Selçuk'a. \"Yooo!\" diyor Selçuk nidasına bir sürü o harfi ekleyerek. O aşçı kılıklı dediğiniz insanlar, kılığa girmemiş olup profesyonel aşçılardan seçilen flying cheflerdir. Bilin istedim. Saygılar. O zaman şöyle cevap vereyim ben de! Öncelikle elbetteki o kılıktaki insanların şef olduklarını biliyorum. Hatta bir arkadaşım da bir müddet THY'de bu konumda çalıştı. Yazımdan anlaşılacağı üzere business class'dan verilen yemek servisinin kalitesinden bahsettim. Demek istediğim şu ki, ekonomi sınıfında böyle bir hizmet verilmezken sanki bu şefler ekonomi sınıfının da yemeklerini sunuyorlarmış izlenimi yaratmak saçma. Kaldı ki yine hatırlatmak isterim ki, bu sınıftaki hizmet kalitesine inanamadığımı birkaç kez vurgulamadım. Yani şefler de, servis elemanları yani hostesler de alkış topladılar. Verdiğiniz ders için teşekkürler. Ama öncelikle bu tarz bir yorum yazıp insanları kategorize etmeden ve ders verdiğiniz zamanlarda \"Adsız\" yorum bırakmayın. Böylesi çok kolaycılık oluyor çünkü!!! Dün akşam konserde Avishai Cohen Paris`ten Bursa`ya yolculuğunun 12 saati bulduğunu, THY misafirperverliğinden çok etkilendiğini anlattı. Konuyla ilgisi yok ama adam sanatçılığı ötesinde çok hoşuma gitti. Ön sıralar elbette protokola ayrıldığından 2-3 kişi dışında boştu. Biz konser için bileti arkalardan güç bela bulalım, çok sanatsever siyasiler vs. ayrılan yere gelmesin üstelik. İlk parçadan sonra adam sahneden herkesi önlere çağırdı, süperdi. Bir dakika rahat vermedikleri konusunda haklısın. Bir de yemeğe falan düşkün değilsen bile, niyeyse her bir şeyi yeme isteği oluyor insanda. Ben de Selçuk'a aynı şeyi söyledim. Bir huzur verseler de uyusak dedim. Ama şu var ki ön taraf daha hızlı gitmese de yolu kısalttığı doğru. Uyumak, aslında uyumaktan da öte uzanmak yolun yorgunluğunu alıyor insandan. Ve çay bardağında çay içmek nefis. Avishai Cohen'i ilk defa duydum desem. Şimdi arattım google'dan. Burada konseri yok. Aslında Bursa'ya kadar gelmişken İstanbul'a da uğrasaymış iyiymiş. Haftaya seyahat olduğu için şu an hayat bana toz pembe geliyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/06/elmadan-bir-isirik-new-york-konaklama.html", "text": "New York Konaklama Yazısı: Bu yazı en büyük hayallerimden ve mutluluklarımdan birinin yazısı. New York'ta on beş günlüğüne bir ev kiralamak ve ucundan da olsa kendini bir New Yorker gibi hissetmek. Manhattan'da küçücük bir ev kiraladık. 72. Caddede, Central Park'ın hemen yanı başında. Bir arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi var. Selçuk günlerce internet üzerinde bir ev bulmak için uğraştı. Ben Central Park'a yakın olsun diye ısrar ettim. Her sabah erkenden uyanıp koşmaya niyet etmiştim. Şimdilik sadece bir sabah koştuğum düşünülürse pek de başarılı sayılmam. Yine de her akşam uğradığımız, birkaç saatimizi geçirdiğimiz bir yer oldu Central Park. Gün içinde o kadar çok yürüyoruz ki ayaklarımın ağrısından sabah kalkıp bir de koşuya çıkmayı düşünemiyorum. Kuzey, her akşam parka gidip top oynuyor. Biz de bir köşede oturup onu seyrediyoruz. Ev, çok basit döşenmiş. İnternetten gördüğümüzden farklı değil. Dar bir apartmanın ikinci katında. Sex and the City'de Carrie'nin oturduğu ev gibi aynı. Birbirine bitişik evler ve birinci kata kadar çıkan merdivenler var. Pencereden baktığında New York'ta olduğuna inanıyorsun; öyle sahici bir sokak. Sokağın bittiği yerde Central Park olduğuna inanmak zor geliyor. Çünkü ağaçların olduğu bir dünyanın sadece bir sokağın bitiminde olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Sanırım hemen herkesin bir köpeği var çünkü sabahları ve akşamları köpeklerini gezdiren insanları seyrediyorum pencereden. Dönerken bırakırım diyerek evdeki çaydanlıklardan birini getirdim buraya kadar. İyi ki de getirmişim. Yoksa pencereden bakıp hayatı izlemek böyle keyifli olmazdı. On beş gün demleme çay olmadan yaşamak için uzun bir süreç. Her girdiğim kitapçıdan bir kitap almamak için zor tutuyorum kendimi. Kitap dediğin meret çantayı çok ağırlaştırıyor. Selçuk'un alışveriş kilolarından çalmayacağım kadar kitap almalıyım. Oysa girdiğim her kitapçıdan bir şey almak istiyorum. Kimi zaman kitap, kimi zaman kırtasiye eşyaları. İnsanın başını döndürecek kadar güzel şeyler var buralarda. New York Konaklama: Bir hayalin peşinde. Kendi kendimize bir rutin tutturduk. Dışarılarda gezip gezip bir kitapçıda soluklanıyoruz. Kitapçı genellikle Barnes and Noble oluyor. Kuzey de buraya gelmek için sabırsızlanıyor çünkü interneti çok iyi çekiyormuş. Selçuk'la ikisi hemen gidip kendilerine birer kahve alıyorlar. Kuzey karamelli soğuk frappuçino alıyor, Selçuk çikolatalı latte. Normalde İstanbul'da kahve içmeyen Selçuk beni şaşırtıyor. Ben bildiğiniz kahveyi içiyorum genellikle. Ara ara ağzıma şekerli bir şeyler atsam da tercihimi genellikle Starbucks'larda satılan Cheese Cake Factory'nin nefis cheesecake'lerinden yana kullanıyorum. Bir daha nerede bulacağım böyle güzel cheesecakeleri? Aklımca kalori ortalaması yapıyorum işte. Kalorisi az kahve umarım bir şeyleri kurtarıyordur. Her gün ha babam yürüyoruz. New York'un bir köşesinden diğer köşesine. Güya metro biletimiz var ama ne yaparsak yapalım eve döndüğümüzde 20.000 adımı atmış bulunuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güzel günler su gibi akıp gidiyor. Daha önce Miami'ye geldiğimde yeme-içme olayı bu kadar pahalı gelmemişti. New York pahalı bir şehir. Kirası da yemesi de yaşaması da. İyi para kazanmıyorsan Manhattan'da yaşaman mümkün değil. New Jersey, Brooklyn gibi şehrin diğer taraflarında yaşamayı düşünebilirsin. Pek tabii insan Manhattan'da yaşamak ister. Hayat burada bir başka akıyor. Central Park, şehrin içinde bir orman sanki. Ben de herkes gibi Manhattan'da yaşamak isterdim. Müzelere gitmek, kahvemi alıp Central Park'ta çimenlerin üstünde oturmak ya da sabah yürüyüşümü yapmak falan. New York aklımı başımdan aldı sanırım. Bu şehre demir atmak istermişim gibi hissediyorum. Offf bu yazı, yani NEW YORK KİTAPÇILARI en sevdiğim New York yazılarımdan biri olabilir. EDEBİYAT SEVERLERİN NEW YORK'U da bu linkin altında. İnanmıyorum ama BİR KİTAPÇI YAZISI DAHA yazmışım Barnes and Noble ile ilgili."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/06/her-kitabn-okunacag-kendi-ozel-zaman-var.html", "text": "Her kitabın okunacağı özel bir zaman var. IKEA'dan alınma kitaplıklarımızın içinde, çalışma masasının üstünde, salondaki köşe sehpada okunmayı bekleyen onlarca, yüzlerce kitap var. Evde bunca okunmamış kitap varken kitap almaya devam ediyorum. Bazı kitaplar sıcak yaz günlerini, bazıları ılık bir eylül sabahını, kimisi de lapa lapa kar yağan bir kış gününü bekliyor. Kimi kitapların ilk sayfasında ummadığım bir ayaz yüzümü ısırıyor, bazı sayfalarda tuhaf bir cümle sayfanın içinden çıkıp beni sımsıkı kucaklıyor. Şimdi New York'a gitmeye az bir zaman kalmışken kitaplığın önünde gezinip durmam bu yüzden. New York'a yakışan kitapları bulmak için dolanıyorum. Haziranın ilk günlerine ve gdeceğim yere yakışan kitabı/kitapları bulmak hedefim. Paul Auster yolculuğuma ve öncesine en yakışan isim. Kış Günlüğü, birkaç kış öncesinin kısa, soğuk gecelerine çok iyi gelmişti. Kırmızı Defter de karamsar ruh halime. Ne zaman içim daralsa, konusu ne olursa olsun bir Paul Auster romanı alıyorum elime. Bu kadar sevdiğim bir yazarın tüm kitaplarını peşi sıra okumamamın tek nedeni yazdığı her şeyi tüketmekten korkmam. Paul Auster benim için can simidi, nefes darlığımın çaresi. Hayatımızı şekillendiren rastlantılar açık açık dile gelmese de, Auster'ın satırlarından bana ulaşıyor. Rastlantılar, insanın kendine inanmasını kolaylaştırıyor bence. Tabii ya, her şey elimizde değil, öyle değil mi? Rastlantının içinde taşıdığı şans faktörü yaşamı kolay kılıyor. İnsanı hafifleten, sıkıntılarından arındıran bir hoşluk taşımıyor mu sizce de yaşama teslim olmak. Sırf bu sebepten Paul Auster, karanlık gecenin sabahındaki gün ışığı gibi geliyor bana. her yeni gün başka bir şeye gebe olabilir. New York seyahati aklıma düşünce Sunset Park'ı alıyorum elime. Hayat tesadüflerden ibaret ya, dünyanın bir ucundaki Paul Auster'a duyabileceğini umut ettiğim bir sesle, ufak bir mesaj iletiyorum. Bir zaman sonra oralarda bir yerde olacağım Paul Auster! Kim bilir belki bir kafede ya da Sunset Park civarındaki bir sokakta denk düşeriz. Yanına gelip de bir imza isteyecek cesaretim olmasa da, seni gördüğüme ve rastlantıların gücüne dair anlatacak ne müthiş bir hikayem olur. Ben ilk olarak New York Üçlemesi'ni okumuştum ve anlamamıştım. Olayları birbirine bağlamayı başaramadığım gibi 'Paul Auster'ı herkes anlarken ben niye anlayamıyorum?'' diye de kendi kendime sormuştum. Hatta buralarda bu konuyla ilgili bir yazı yazdığımı hayal meyal anımsıyorum. Tek bir kitap karar vermem için doğru olmaz, dedim. Kış Günlüğü, Paul Auster'ın otobiyogrofik romanlarından biri ve nefis. Oradan başlayın bence. Çok lezzetli bir kitap. Sonra Kırmızı Defter, ara ara alıp okuduğum harika kitaplarından biri. İncecik zaten. Sunset Park'ı da çok severek okudum diğer nice kitabı gibi. Brooklyn Çılgınlıkları elimde şu an. Çok keyifle okuyorum. Hadi siz de okuyun bakalım ne düşüneceksiniz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/06/new-york-gunlugu-barnes-noble.html", "text": "İtiraf etmem gerekirse uzun zamandır böyle bir anı hayal ediyordum. New York'a gelecek, Barnes and Noble'da bir masaya oturacak, kahvemi alacak ve duvarlarda resimleri olan edebi kahramanların karşısında yazı yazacaktım. Öyle deftere falan yazmayı da hayal etmiyordum açıkçası. Bütün yazarlar nasıl bir kafede oturup, bilgisayarlarının karşısında yazıyorlarsa öyle yazacaktım. Her şehrin bir raconu var, değil mi? New York da az da olsa havalı takılabileceğiniz bir şehir. İşte böylece şimdi bulunduğum yerdeyim. Beyaz çikolata eklenmiş kahvem masanın bir köşesinde duruyor ve ben bilgisayarın önünde yazmak için hazır bekliyorum. Bu ülkenin dünyayı ne hale soktuğu malum ama kendi vatandaşları için ülkelerini bir cennet yaptıkları da aşikar. İnsana havadan uçup da kafanıza konarmış gibi bir rahatlama hissi geliyor. Her şeyi yapabilirmişsiniz, hayallerinizin sadece bir adım ötesindeymişsiniz gibi. Şu raflarda duran kitaplar var ya, \"Referans yazısının altında duranlar\", onlar nasıl bir yazar olabileceğinizi anlatıyorlar. İki ay içinde bir kitabı yazıp bitirmeyi garanti edenler bile var. Stephen King'in \"Yazmak\" üzerine kaleme aldığı kitabı bilmem kaçıncı baskısını yapmış. Rafta görünce bu kitabı da okuduğumu ama hala bir kitap yazamadığımı anımsıyorum. Olsun, her şeyi yapabileceğime ilişkin ruh hali hala üstümde. Bu şehirden ayrılana kadar da gidecek gibi durmuyor. Kafede otururken etrafımdaki masaların hepsinin kitap okuyan, önündeki bir deftere bir şeyler yazan, bilgisayarının klavyesine ritmik hareketlerle dokunan insanlarla dolu olduğunu fark ediyorum. Yazmak için bir sebep daha işte: Herkes yazıyor. Yazmak, çoğu kişiye iyi geliyor. En azından bu kitapçının kafesini dolduran bunca insana. Bilmiyorum! İnsan böyle soruların cevaplarını bilmiyor ama yapamadığı şeyler için elbet özürler sıralıyor. Tatil modundayım ve hayatımın yaşadığım şu anından çok mutluyum ya yazdıklarımın hiçbirinde sitem yok. Şurada oturmuş, iki satır da olsa bir şeyler yazıyorum. Kelimeler aynı düşündüğüm gibi dökülüyor ekrana. Ne sıraya koyuyorum onları, ne bir şekil vermeye çalışıyorum, ne de düzene sokmak için çaba harcıyorum. Uzun zamandır içine beyaz çikolata katılmış böyle şekerli bir latte bile içmemiştim. Tıpkı özgür bir ruh gibi kalorilerin hesabını yapmayı bile bir kenara bıraktım. Sahiden mutlu olmalıyım. Bir de ense kökümü donduran klima olmasa. Tam karşımdaki duvarda, kahve servis edilen bar tezgahının hemen üstünde Emily'nin fotoğrafı duruyor. Bildiniz Emily Dickinson! Üstünde o bildik asaleti, portresini çizen ressama poz veriyor. İngilizcem Emily'nin şiirlerini kendi dilinden okumaya yetmiyor. Bazen buna üzülüyorum. Oysa başkalarının hislerinin karıştığı bir çeviri okumak yerine Emily'ye kendi dilinin üstünden dokunmak isterdim. Kim bilir, belki bir gün deneyecek cesareti bulurum ya da kendimi olduğum gibi kabul ederim. Barnes and Noble'dayım. Uzun zamandır hayal ettiğim gibi bilgisayarım önümde açık. Kendimle sanki dünyayı değiştirmişim gibi gurur duyuyorum; öyle mutluyum. Buraya gelmeden az önce Gay Pride'ı izlemek için toplanmış onca kalabalığın içine karıştım ve önümden gelip geçen tüm insan oğlu ve kızlarını delicesine alkışladım. Kuzey de yanımdaydı. Bazen dünyada güzel şeyler de oluyor. Keşke her yer iyilikle dolu olsa! New York güzel şehir Aylin. Bu seferki gidişim de kalabalığı, pahalılığı ve şehrin ev hali biraz yorsa da yine güzel anılarla ve şehre aşık olarak geri döndüm. Haklısın, tüm dünyayı yönetiyorlar. Pek de kibar davranmıyorlar başka ülkelere ama kendi ülkemdeki her günkü mutsuzluklardan o kadar usandım ki gözüm görmezden geliyor bazı şeyleri. Yoruldum düşünmekten. New York'ta yaşar mıyım sorusuna her seferinde hiç düşünmeden evet diyorum. O zaman anlıyorum ki şehrin enerjisi çekiyor beni. Gerçi çok pahalı. 😔 Ama ne yapayım? Seviyorum yahu. Sen de sev. Mina Urgan görseydi severdi bence New York'u. Hele ki şehrin müzikli, konserli, bol etkinlikli zamanına denk geldiysen değme keyfine, keyfimize.... Sevindim Özlem, hayat anlardan ibaret, mutlu ol, ne kadar sürerse sürsün.. Önünü arkasını düşünmeden mutlu olmak lazım. Sevgiler.. Ne zamandır blog okumaz yorum bırakmaz durumdaydım. Tam özlemişken, sen en sevdiğim şehir en sevdiğim kitapçı hakkında harika bir yazı yazdın. Keşke rast getirip oraları aynı zevkleri paylaşan iki arkadaş olarak gezebilseydik. İmza günümde gelmeni ve birbirimizi ilk gördüğümüz anda sıkıca kucaklaşmamızı hiç unutmuyorum. Lütfen daha sık yaz. Buranın vazgeçilmezim olduğuna karar verdim bu aralar. En azından bir şeyler yazmak için bir sebebim oluyor. Yoksa kendimle uğraşıp duruyorum. Yapamadıklarım canımı sıkıyor durmadan. New York'tayım ve çok mutluyum. Her gün bir kez Barnes-Noble'a uğruyorum, bir kahve içiyorum. Bir de Central Park vazgeçilmezim. Nasıl huzurlu bir yer. Sabahın köründe başlıyor parkta koşuşturma. O saatte bile etraf koşanlarla, yürüyenlerle dolu. Birçok köşe başında polis var. İnsan kendini güvende hissediyor. Uzun zamandır böyle iyi hissetmemiştim. Bana burada kal deseler kalırım. Ne yazık ki kal diyen yok 🙂 İyi ki geldin buralara, iyi ki bir selam verdin bana. Hem bak selamın New York'a kadar ulaştı. ''Daha çok yaz!'' diyerek de yüreğimdeki bir sızıya merhem oldun. Senden duymak iyi geldi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/07/edebi-new-yorka-buyrun.html", "text": ". Yeni Zelanda'lı bir genç kız yollara düşmüştü ve gittiği yerlerden yazıyordu. Sanırım \"Türkiye güvenli bir değil, sakın gitme!\" diyenlere inat Türkiye'ye gelmiş olmasından ve sonra Türkiye'yi anlatan güzel bir yazı yazmış olmasından kanım daha da çok kaynadı. New York'un edebi binaları ile ilgili yazdığı yazıyı da bir kenara not ettim. Bir eksikle gittiği yerler benim de listemde vardı. New York'u bir de bu gözle görmek isteyenler için bu listeyi yazmak bana da şart oldu. ' listemde yer almıyor otel. Yine de gitmek isteyenler için burada bu bilgi bulunsun istedim. 'un ne yazık ki tadilat nedeniyle kapalı olduğunu öğrendim. Yıkılmadan, belki bir sonraki gelişimizin sebebidir bu deyip New York'u yaşamaya devam ettik. Benim gibi bir çömez için ilk seferde aradığını bulmak mümkün değil. Burası daha çok ev gibi. Sevgi, şefkat ve kucaklama istiyor. En çok kitapçının ikinci katını kuşatan çocuk ve genç kitaplarının olduğu katı sevdiğimi söylemem şart. Ah, ne çok kitap var öyle! Şimdiki çocuklar sahiden çok şanslı. Kitapseverler, New York'a yolunuz düştüyse Strand'e uğramanız şart. Kitap almasanız bile havayı koklayın. Bez çantalardan bir tane edinin ve öyle geri dönün. Ama kısaca bahsetmeden geçemeyecek, bu gizli diyarı bir kez daha tekrar etmeden duramayacağım. New York'taki birçok müzeye giriş ücreti ödemeden ya da ne kadar ödemek istiyorsanız onu ödeyerek girebiliyorsunuz. Tabii gişede size böyle bir hakkınız olduğunu söylemiyorlar. Morgan Library ne yazık ki böyle bir haktan yararlanabileceğiniz bir müze değil. Yine de benim gönlümde verilen her kuruşu hak ediyor. İçeri girip de bir insanın tutkusunun neler yapabilceğiniz görünce insan hayatını tekrar gözden geçiriyor, etrafında heveslerinin peşinden giden daha çok insan olmasını diliyor. Hayat bize öğütlendiği gibi sadece akademik başarılardan ibaret değil. Yaşamı değerli kılan ne çok şey var etrafımızda. Bunları bulup çıkarmak gerek. cam rafın arkasından bana bakıyordu. Şehrin her köşesindeki Barnes and Noble'lara girdim. En çok Union Square'deki parka bakan dört katlı binadakini sevdim. Bir keresinde bilgisayarımı alıp burada bir blog yazısı bile yazdım. Bu da hayallerimden birini gerçekleştirdiğim anlamına geliyor. Evet, ben burayı çok sevdim. Not: Cheese Cake Factory'nin cheesecakelerini sevenler! Ne yazık ki Manhattan'da bu nefis restoranın bir şubesi yok. İlla ki cheese cake yiyeceğim diyorsanız, en yakın Starbucks'a ya da Barnes and Noble'a gidecek ve orada tatlılarınızı mideye indireceksiniz. Bu kafe birçok etkinlik için de kullanılıyor. Okuduğuma göre Anne Hathaway'de nişanını burada yapmış. Zaten anne Hathaway'i severdim, şimdi daha da gözüme girdi. Biz SOHO'daki bu kafeye bir akşamüstü uğradık. İçeride keyifli bir sessizlik, kahve makinesinin kitapların suskunluğuna yakışan sesi vardı. Kimileri kitaplarını almış oturuyor, kimileri defterine bir şeyler karalıyor, kimileri de raflar arasında dolanıyordu. Burada satılan kitapların daha ucuz olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sanırım bağış yapılan ya da ikinci el kitaplardı. Kafenin hemen yanındaki bir dükkanda da ikinci el kıyafetler satılıyordu. Yine ihtiyaç sahibi insanlar için kullanılmak üzere elbette. Merhaba, blogunuzu yeni keşfettim, hepimizin üzgün olduğu, benim de hiç bir şey yapmak istemediğim bu günlerde yazilarinizi okumak o kadar iyi geldi ki.. Harikasın Özlem! Rose Reading Room'u linkini verdiğin sitedeki kızın paylaşımında gördüm, harika görünüyor. İşyerime çok yakın Milli Kütüphane var ancak kitaplara dokunmak yasak zaten kitapları görmüyorsun bile, hepsi içeride kapalı 🙁 Sadece çalışma odaları aktif olarak kullanılıyor. Her gezide muhakkak tadilatta olan bir yer olu değil mi?:) Rose Reading Room gibi. Sezer, kesinlikle dediğin gibi. Mutlaka her gezide tadilatta olan bir yer oluyor. New York'ta hele. Sokaklarda binaların tadilatı hiç bitmiyor. Daha önceki gidişlerimde de hep binaların etrafı yenilenme çalışmaları yüzünden kapalı olurdu. Yine öyleydi. Rose Reading Room aklımdaydı, olmadı. Belki başka bir sefere. Önce kararan ruhumun biraz aydınlanması gerekiyor. Şu an içimden hiç seyahat etmek gelmiyor. Eylül'e bayrama kadar iyileşmeyi ümit ediyorum. Sevgiyle kucaklıyorum seni. belki de hiç göremeyeceğim yerleri farklı bir açıyla anlatışına bayılıyorum. yaşamayı sırf bu yerlerde bulunmak içinde isteyebilirdim. nEWYORK Serisi hiç bitmesin! Buket, bu gidişimizde New York'a biz de farklı bir gözle bakmaya çalıştık. Belki bir gün buralara gelir miyiz düşüncesi aklımızdaki soruydu. Sahiden memleketimize çok uzak olmasını göz ardı edersek cevabımız evet. Dilediğimiz şehir yaşantısını New York'a bulduk. İstanbul'u gibi yaşayan bir şehir New York'ta. Kitapçılar, kafeler, parklar, para ödemeden girebileceğin müzeler, ücretsiz yararlanabileceğin nice aktivite ve huzur... Yaşam çok ucuz değil ne yazık ki. Buradaki yaşam konforumuzu orada bulabilmek zor. Yine de insanı çeken, daha küçük bir evde yaşayabilirim sanırım dedirten bir şehir. Benim de gözüm senin İsviçre gezinde kaldı. Sen gezerken fotoğraflarına baktıkça serinledim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/07/her-gidisin-bir-donusu-var.html", "text": "Aslına bakılacak olursa bu benim bir şehirde yer değiştirmeden en uzun kalışım oldu ve her dakikasından çok keyif aldım. Şaşırtıcı bir şekilde devamlı fotoğraf çekip durmadım. Kendimi şehrin akışına teslim ettim. Saatlerce yürüdüm, bir yanıma gökdelenleri alıp şehri keşfettim. Central Park'ta ağaç gövdelerine sırtımı yasladım, çimlere yattım, uzun uzun gökyüzüne baktım, sabah erkenden kalkıp parkta koştum. Müzelerde dolaştım. Guggenheim hariç, gitmeyi hedeflediğim tüm müzelere gittim. Guggenheim Müzesine gidecek, spiral merdivenlerini fotoğraflayacak vaktim de vardı ama şehirden kopamadım. New York'un beni sarıp sarmalamasına izin verdim. Coştum, kahkahalar attım, güneşe yüzümü verdim. Sokaklarda sosisli sandviç yedim. Gray's Papaya en çok sevdiğim oldu. Köşe başlarını mesken tutmuş Starbucks'lardan kahve aldım. Elimde kağıt bardaklarla dolaştım. Tam on beş gün boyunca telefonumu kapalı tuttum. En sevdiğim parkın hangisi olduğunu uzun uzun düşündüm. Bu şehirde yaşasaydım sabahları Central Park'ta koşacağıma ama akşamları mutlaka Bryant Park'ta bir kahve içip, kitap okuyacak kadar oturacağıma karar verdim. Girdiğimiz her mağazada, her kafede insanlar nasıl olduğumu sordu, hepsine gülümsedim, neşeyle cevap verdim. İnsanların birbirine nefretle değil de sevgiyle yaklaştığı bir yerde hayatın tadını çıkarmaya çalıştım. \"Homeless but not hopeless\" yazan bir evsize üstümdeki tüm bozuklukları verdim. İki sosisli bir kola ısmarladım. Şehrin tüm kitapçılarını tek tek gezdim. Bazılarını akşam rutinim haline getirdim. Günün akşama dönen kısmını Barnes and Noble'da geçirdim. Şehrin dört bir yanındaki ücretsiz interneti kullandım. Kiraladığımız eve gitmeden önce \"Whole Food Market\"ten alışveriş yaptım. Akşam yemeklerini evde yedik. Sabahları götürdüğüm küçük çaydanlıkla çay demledim. Paul Auster'ın peşinden Brooklyn'e gittim. sabahları uğradığı kafelere uğradım. Belki Paul Auster'a denk gelirim diye içimdeki umudu besledim. Denk gelmesem de onunla aynı kafede bir kahve içtiğimizi bilerek, Brooklyn'deki Barnes and Noble'da oturdum. Daha önce gidip de beğenmediğim Brooklyn'i sevdim. Paul Auster'in gözleriyle etrafıma baktım. Sunset Park kitabını yazdıran Green-Wood Cemetery'de yürüdüm. Alışveriş yaptım. Metroya bindim. Katz'de pastrami, Dean Deluca'da sushi, China Town'da çin yemeği yedim. Hiç uyumayan bir şehirde uyudum ve sabahları New York'ta olduğumu bilerek uyandım. New York'un hakkını vermişsiniz, şahane bir gezi olmuş. Keyifle okudum her bir yazıyı. Tatilin uzun gölgesi yansımış yazıya.. Doya doya yaşanan, Ortadaki fotoğraf beni benden aldı. Tüylerim diken diken oldu mutluluktan. Teşekkürler Özlem. Hoşbulduk canım 🙂 Ayaklarım geri geri gitti ama yine de kürkçü dükkanına geri döndük. Gidilen mekanlardan çok tatilin o rehavet kokan havası iyi geliyor insana. Tüm sorumluluklarını geride bırakmış oluyorsun. Hiçbir şey düşünmeden geçirilecek birkaç gün. 🙂 Hepimizin nice tatilleri olsun. Gezelim, görelim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/07/new-yorkun-en-guzel-muzesi-morgan-library.html", "text": "Morgan Library ömrümde gördüğüm en güzel müzelerden biri. New York'un merkezinde özel bir kütüphane. Bir insanın kitaplara olan tutkusunun kanıtı. Ah kitaplar... New York seyahatime en çok kitapçılar damga vurdu. Bunun böyle olmasının dışında bir şey de düşünülemezdi zaten. Çünkü küçüklüğümden beri kitapları çok sevdim. Kendimi evimde hissetmek için her gittiğim yerde kitapçı gezmem belki de bu yüzden. Güzel kitapçıların olduğu şehirler hiç tereddütsüz benim şehrim oluyor. Belki de bu yüzden New York da sevdiğim güzel şehirler arasındaki yerini aldı. Kitapları ve kitapçıları bu kadar severken ömrünü nadide kitapların peşinde geçirmiş, bir elyazması için dünyanın bir ucuna gitmiş, yolların, maceraların ve sınırsız hayallerin sahibi bir adamın yarattığı bir cennete gitmemem düşünülemezdi. Hangi kısmın beni daha çok büyülediğini bilmiyorum. Seyahat fikrinin ötesine geçen bir şeyler vardı bence Pierpont Morgan'ın yola düşüşlerinde. Ona kapıldım. Morgan'ın evine doğru yola çıktım. Madison Avenue üstünde görkemli bir bina; sıcak, insanda içeri girme isteği uyandıran. Şimdi müze haline dönüştürülen evin sahibi az önce adını andığım Pierpont Morgan isimli Amerikalı bir banker. Ailesinin ve kendisinin uzun ve görkemli bir hikayesi var. Müzeye dönüştürülen bu ev, Pierpont Morgan'ın yıllarca peşlerinden koşarak biriktirdiği kitapların toplandığı özel kütüphanesi. Müzeyi, tüm duvarları kaplayan onca kitabı, geniş pencereleri, içeri süzülen nazik ışık demetini, bordonun hakim olduğu huzur veren dekoru, Pierpont'un çalışma odasını ve masasını görünce insan, kendini ender bulunan kitapları, karalamaları, baskıları toplamaya adamış birinin nasıl biri olabileceğini düşünürken buluyor. Pierpont Morgan'ın büyükbabası öldüğünde oğluna kurmuş olduğu sigorta şirketini ve 1 milyon $ değerinde bir arazi bırakıyor. Sene 1847. 1900'lü yılların başlamasına yüz elli yıl gibi kısa bir zaman var yani. Sonrasında baba Morgan evleniyor, ilk çocuk bugün müzesini gezdiğimiz Pierpont Morgan'ın ta kendisi. Peşinden üç kız ve bir erkek kardeşi daha oluyor ama erkek kardeşi on bir yaşındayken ölüyor. İlerleyen yaşlarında Morgan'ı Avrupa'da bir eğitim hayatı bekliyor. Bu sırada iyi derecede Fransızca ve Almanca öğreniyor. Yirmi yaşında New York'ta bir bankada çalışmaya başlıyor. Sene 1857. Dedenin ölümü ile Morgan'ın ölümü arasındaki tarihler sizi şaşırtmasın. Müzenin sayfasında anlatılan bir takım finansal bilgiler var. Bu kadar çok parayı benim kafam almıyor. Uzun lafın kısası, babası gibi Morgan Pierpont'ta banker. Ailenin ne kadar çok parasının olduğunu anlamamız için şu örmek yeterli sanırım. Öyle çok paraları var ki Amerikanın yeniden yapılanması için gereken parayı Amerikan Hükümetine bu aile veriyor. Morgan'ın banker babası Junies, 1890 yılında öldüğünde ailenin arazilerinin değeri 12.4 milyon $. Para elbette önemli ama Pierpont'un ruhunda entellektüellik var. En büyük ilgi alanı kitaplar. Hayatının baharında, Avrupa'dan döndüğü sıralarda aşık oluyor. New York'un tanınan işadamlarından ve sanat hamilerinden birinin kahverengi saçlı, güzel kızına ilk görüşte vuruluyor. Kızın adı Amelia Sturges. Biz ona Memie diyoruz. Memie ve ailesi 1859 yılında büyük bir Avrupa turu yapmaya karar veriyorlar. Avrupa'yı elinin içi gibi bilen Pierpont, hemen aile için bir rota çiziyor. Turun son ayağı olan Londra'da Morgan da aileye katılıyor. İki hafta boyunca her gününü aşık olduğu kızın yanında geçiriyor ve onlarla birlikte Atlantik'i geçerek New York'a geri dönüyor. 1860 yılının baharının sonunda kızı evlenmeye razı ediyor. Ne yazık ki Memie'ye musallat olan ve bir türlü geçmek bilmeyen bir öksürük var. Yine de evlilikleri için düşündükleri tarihi ertelemiyorlar ve 1861 yılında evlenip balayı için Akdeniz'e doğru yola çıkıyorlar. Paris'te Memie'ye tüberküloz teşhisi konuyor. Pierpont'un yoğun ilgisine ve bakımına rağmen 1862 yılının şubat ayında Memie ölüyor. Pierpont dul kaldığında 24 yaşında. Aradan fazla bir zaman geçmiyor. 1865 yılında Pierpont bu sefer Frances Louisa Tracy ile evleniyor. Birbirlerinden öyle farklılar ki. Morgan New York'u, çalışmayı, oradan oraya koşuşturmakla geçen sosyal bir yaşamı, macera dolu seyahatleri, sanatı, güzel döşenmiş evleri, giyinip kuşanmayı, yatları seviyor. Oysa Fanny çocukları ve yakın birkaç arkadaşıyla birlikte olacağı sessiz bir yaşamı tercih ediyor. Pierpont ve Fanny'nin dört çocukları oluyor. Büyük kızları Louisa evlenene kadar tüm seyahatlerinde babasına eşlik ediyor. Aile 1882 yılında şimdi müzeye çevrilen Madison Avenue 219 numaralı eve taşınıyor. Pierpont, yaşadığı süre boyunca seyahatlerinden arta kalan tüm zamanda bu evde oturuyor. Pierpont'un hikayesi yukarıda anlattığım gibi. Benim ana hatlarıyla anlattığım yaşam öyküsünün içinde nice acı, nice kahkaha nice anı gizlidir. Bunu bilmek mümkün değil. Hayal edebildiklerim kendi yaşamımın acı-tatlı anılarından öğrendiklerim. Morgan'ın evi, günümüzde hemen yanına yeni yapılan modern bir bina ile birleştirilmiş. Geniş cam kapıdan içeri girince önce giriş biletinizi alıyor, sırt çantanızı bırakıyor ve Morgan'ın evinin giriş kapısından kütüphanenin içine giriyorsunuz. O kapıdan geçer geçmez de bir adamın ömrünü adadığı tutkusu sizi sarıp sarmalıyor. Kitap seven herkesin önünde saygıyla eğileceği bir mabed burası. Elbette \"Benim de o kadar param olsa...\" diye kurulacak nice cümle içimizden çıkmak için sabırsızlanacaktır ama öyle değil bence. Morgan Library and Museum, bir adamın hayatının uzun yıllar sürecek şanlı hikayesi. Bu adamın tutkusu olmasaydı yok olup gidecek nice ilk kitap orada huzur içinde yatıyor. Bir gün New York'a giderseniz ve kitaplar sizin için önemliyse mutlaka gidin diyeceğim ender mekanlardan biri Morgan Library and Museum. Çok güzel bir makale olmuş, güzel bir yorum katmışsınız, New York'a babamın işi yüzünden yılda 2,3 kere gidiyorum ilk gidişimde kısmetse gidicem. Oyy gidesim geldi lakin zor dostum zor. Neyse sayende görmüş kadar oldum, kitabevi ve Newyork yazılarının devamını beklemekteyim. Leylak Dalım, burayı görmeni çok isterdim. Cidden güzel bir yerdi. En çok burayı gördüğüme sevindim. Kitapçılarla ilgili bir post hazırlayacağım çünkü vaktimin çoğunu oralarda geçirdim. Bu arada oradayken nerdeyse hiç kitap okumadım. Yürümekten o kadar yoruldum ki okuyacak halim kalmadı. Facebook'da kitapçı fotoğrafı paylaştıkça bir arkadaşım dayanamamış yazmış: Ne o kendinizi ilim irfana mı verdiniz diye? Selçuk'la çok güldük."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/08/mesajiniz-var-film-mekanlari-new-york-cafe-lalo.html", "text": "Üstlerinde içimi ısıtan bir naiflik, yüzümü güldüren espriler, film boyunca hakkında konuşulan bir kitap, vefayla bahsedilen bir film, dozunda romantizm ve bolca yaşama sevinci taşırlar. Ailem gibi hissettiğim oyuncular başrollerde oynar ve bana şunu hissettirirler: Her şeye rağmen yaşamda tutunulacak bir dal mutlaka vardır. Harry Sally ile Tanışınca, Mesajınız Var, Sevginin Bağladıkları, Julie&Julia ya da Michael desem bu filmlerin hepsini hatırlarsınız eminim. Yüzünüzde nefis bir tebessüm oluştuğunu saklamayın sakın çünkü benim o tebessümlere ihtiyacım var. Kitaplar, filmler, göremediğim şehirler, varabildiğim kentler beni mutlu eden şeyler. Ruhum ne zaman bir açmaza saplansa yönümü bu saydığım şeylere çeviriyorum. Küçük mutluluklarımı yaşamımın özü kılmaya çalışıyorum. Evin olduğu sokak Central Park'a açılıyordu ve hemen arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi vardı. Her gece sokağa bakan pencerenin önünde oturup çayımı içtim, defterime bir şeyler karaladım ya da film seyrettim. Oradayken farkında değildim ama bu bölge Mesajınız Var filminin çekildiği bölgeydi. Filmin kahramanları Kathleen ve Joe ile arada yıllar olsa da aynı metro durağının önünde oturmuş, köşedeki aynı sosisçiden sosisleri götürmüştük. \"Aman Allahım bu ne ya? 5 dolara gazete mi olur?\" diye gazete almadığım köşedeki gazeteci hala aynı yerde duruyordu. Sevdiğim bir Hollywood sanatçısıyla aynı yerde yemek yemek ya da aynı sokakta yürümek kadar basit değil anlatmak istediğim. Hayat bazı yerlerde daha yavaş ilerliyor gibi sanki; onu seviyorum. Yıllardır aynı köşede duran gazeteci benim için çok kıymetli. \"Mesajınız Var\" filminde Kathleen ile Joe bir kafede buluşurlar. İlk buluşmaları olacaktır bu ve Cafe Lalo'ya giderler. Aradan yıllar geçer. Benim bu filmi seyretmemin üstünden koca bir gençlik akar. İlk aşkların insanda bıraktığı izler silinir. Film bile hayal meyal aklımdadır. Olacağını düşünmediğin bir gelecek zamanda New York'ta konakladığın evden çıkarsın, o kafeye gitmek ve kahvaltını etmek için yürürsün. Size bir şey söyleyeyim mi? Hayal kurmak nefis bir şey! Her zaman gerçekleşmese de öyle! Cafe Lalo da bir kafeydi işte. Bir film karesinin orta yerine oturmuş, yıllar sonra karşıma çıkmıştı. Kafe çok kalabalıklaşmadan kahvaltımızı ettik, içerinin fotoğraflarını çektik ve sonra da bir keyif kahvesi yudumladık. Bilmediğin bir yere gidip evde kalmak ve o verdiği oranın yerlisi olma hissini çok seviyorum. Hiçbir otele değişmem. Filmlerin, kitapların izinde seyahat etmek çok güzel ve sen bunu çok iyi başarıyorsun bence. Kötü bir film izleyicisiyim ama edebiyat konseptli bir tur düzenlesen ilk katılanlardan olabilirim. Sondan bir önceki fotoğrafa özellikle bayıldım. Şehir manzaralı bir kahve, insan daha ne ister ? Biraz da hüzünlendim. NY gibi bir yerde bile bir sürü şey hiç değişmiyor, bakınca en azından bazı bölgelerde bariz bir mahalle hayatı var gibi. İstanbul'da ise her gün bir şeyi yitiriyoruz. Seni bilmem ama bu yazı bana yaşama sevinci verdi. Ve ben de bir gün bir kaç hafta NY'de kalmayı hayal eder oldum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/10/alberto-manguel-okuma-gunlugu-ve-paris.html", "text": "Paris'e giderken yanıma aldığım, Alberto Manguel ve Okuma Günlüğü isimli kitabı sehpanın üstünde duruyor. Yazar bilmem kaçıncı yaş gününde eskiden okuduğu ve hayatında yer eden on iki kitabı tekrar okuyup, notlar almaya karar veriyor. Şöyle düşünüyor: Her ay bir kitap okusam ve okuduklarım hakkında notlar alsam, bu arada gittiğim yerleri ve yaşadıklarımı da yazılarıma eklersem bir sene içinde, ortalama bir kitap kalınlığında bir şeyler toparlamış olurum. Öyle de oluyor. İlk önce oturup on iki ay boyunca okuyacağı on iki kitabı belirliyor. Sonra da dediğini yapıyor. Yazarın yazdıklarını okumaya başlamadan önce beni başka bir şey etkiliyor. Aldığı kararı uygulamak için senenin ya da haftanın ilk gününü ya da kafasında belirlediği özel bir günü beklemiyor. Fikrin içine yerleşmesiyle, kendisini etkileyen kitapları seçmesi senenin ortasında bir zamana denk düşüyor. Yeni başlangıçlar ya da alınan kararların uygulanmaya konması için özel bir zamana ihtiyaç yok sahiden de. Bir şeyi arzu etmek ve peşinden gitmek gerekiyor. Böyle kararlar alınca sanki hayat da kapılarını açıyor. Alberto Manguel'in anlattıkları sadece okuduğu kitapların içindekiler ya da kitapların ona hissettirdikleri ile ilgili değil. Okumalarının arasında yaşanan bir hayat var. Hepimize bahşedilen o güzel hayat! Yaşam, biz kitap okurken ilerliyor çünkü. Benim Alberto Manguel'i keşfetmem bile bir hikaye aslında. Can dostumla kitapçı rafları arasında gezinirken, en alt kattaki raftan uzanıp bu kitabı veriyor bana. O güne kadar yazarın ne adını ne de sanını duymuşluğum var. \"Hiç tanımıyorum,\" diyorum. \"Ben de birkaç kitabı var,\" diyor. Kitapçıdaki tek Manguel kitabını alarak çıkıyorum dükkandan. Hiç ummazken Manguel hayatıma giriyor. Birbirimizden ne beklediğimizi bilmediğim bir anda. Belki bir rastlantının sonucu kitabı almamdan, belki o an itibariyle aldığım son kitap olmasından belki de evden çıkacağım son anda masada gözüme ilişen kitap olmasından dolayı Paris'e giderken Alberto Manguel de benimle birlikte geliyor. Kitap, kendi serüvenini kendisi yaratıyor. Geriye bakıp düşündüğünde hemen hemen tüm yolculuklarımda yanıma aldığım kitapları anımsadığımı fark ediyorum. Sırtımda taşıdığım ağırlıkları hiçbir zaman yük olmuyor bana. Tam tersine yanımdaki kitapları nerelerde açıp okuduğumu bile hatırlıyorum. Sanki yaşadığım anın içine yapışmışlar ya da benim yaşadığım o güzel anlar bu kitaplarla var olmuş gibi. Kitap okumanın, kitap seçmenin, kitap almanın bir ritüeli var. Belki biz farkında değiliz, ama öyle! Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü de bir hafta boyunca kaldığımız Paris'in tek tepesindeki o günleri anımsatıyor bana. Metrodan inip de kalabalığın içinde kaldığımız o ilk anı, tırmandığımız keskin yokuşu, akşam ışığı altında belli belirsiz fısıltılar çıkaran Montmartre'a uzanan merdivenleri, uzaktan bana selam çakan Chevalier de la Garre'ı, bir akşam vaktini noktalamak için içemediğim o buruk şarabı. Sadece yaptıklarımız değil yapamadıklarımız da izler bırakıyor yaşamımızda. Olurlarla olmazlarla hep baş başa gidiyor. Güzel anıları iyi insanlar oluşturuyor. Tıpkı Manguel gibi benim de okuduklarımın ben de bıraktığı izler var. Aynı yazarlarla, aynı hikayelerle sarmalanmamış olsak da yazmaya, okumaya aşık herkesin buluştukları ortak bir yer var. Manguel'le hiç hesapta yokken tanıştım. İkimizin de hem kitapları, hem de onların varlığıyla gezdiğimiz yerleri sevdiğini anladım. O farkında olmasa bile onun kelimeleri yanı başımda dururken birlikte Paris'te gezdik. Şehrin tüm kitapçılarını gezdirdim ona. Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki en sevdiğim kafede oturduk. Önümüzden nice insan geldi geçti. Onun kelimelerinden etkilenip birkaç cümle yazdım defterime. Hiç şüphe etmeden söyleyebilirim ki onunla tanıştığıma çok memnun oldum. New York'taki kitapçıları yazdığım yazımı okumak isterseniz BURAYA alayım sizleri. 2018 yılında okuduğum kitapları merak edenler BURAYA. Tıpkı benim yaptığım gibi her sene kendi okuduğu kitapları anlatan Nefis Bir Blog var: KLİO'NUN ŞARKISI. Onun blogundan seçtiğim rasgele bir SAYFAYI buraya bırakıyorum. Siz o yazıyı okuduktan sonra diğer yazılarda da gezinin çünkü çok güzel şeylerden bahsediyor. Daha önce de söylemiştim sana: Senin rastgele seçip okuduğun yazıları ben de tekrar okuyorum. Aradan bir müddet geçtikten sonra kendimle karşılaşmam tuhaf geliyor bana. Ara ara kendimi çok sevdiğim yazılar da oluyor tuhaf bir şekilde. Bu yazıyı okuyunca kitabı aldığım günü, kitabın durduğu rafı, Duygu'nun bana bu kitabı uzatmasını ve Paris yolculuğunu anımsadım. Kitabı yeniden okumak istedim. Sonra döndüm yorumları okudum tekrar. Ne güzel arkadaşlar kazanmışım bu blog sayesinde diyerek keyiflendim. Kabuk Adam insani hiç tanımadığı diyarlarda gezdiren bir kitap. İçinde adı konulmamış bir tekinsizlik var. O hissi, kadının sahilden, otelden uzaklaşıp sahilin ötesinde yaptığı yürüyüşü hatırlıyorum. Tüylerim diken diken olmuş, ürpermiştim. Belki de hiç böyle bir şey yoktu kitapta ama bana kalan hissiyat bu. Aslı Erdoğan Edebiyatı ben de kendi içimde bir yere koyamıyorum. Ama okuduğum tek kitabı olduğundan hislerimi netleştiremiyorum da. İyi edebiyat yaptığı ve edebiyatseverlerin Aslı Erdoğan'i çok sevdiği ortada. Ayrıca muhalif duruşu da saygıyı hak ediyor. Buket, nasıl hatırlıyorsun bunca güzel şeyi? Şaşkınlıktan ağzım açık kalıyor. Sen de Manguel'le ilgili bir post yazsana. Daha ne cevherler vardır sende. Çok severek okudum ben Manguel'i. Roman gibi akmayan şeyleri de seviyorum zaman zaman. Paragraf sonlarında başımı kitaptan kaldırmak ve uzun uzun düşünmek hoşuma gidiyor. Yazarın yaptığını yapıp her ay okuduklarımı onun yaptığı gibi yazsam bile ne güzel bir dizi çıkar. Gel gör ki böyle havadan atmak değil oturup yazmak gerekiyor. Ah şu zaman diyorum. Başka da bir şey demiyorum. Bir ara dediğin kitapları da alayım. Ne zaman okurum Allah bilir elbet. Gamze önce ''Mucize'' diye bir kitap var onu oku. Eminim çok seveceksin. Ben bayıldım. Kitap fuarına birkaç yıldır gitmiyorum ama her kitap fuarı geldiğinde içim cız ediyor. Selçuk'la ilk buluşmamız kitap fuarında olmuştu. Onu bildiğim için biraz vefasız hissediyorum kendimi. Senin geçen seneki fuar günlüğünü okuduğumda da aynı sızı olmuştu içimde. Sen fuara çok uzakta değilsin biliyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/11/barselonada-yeme-icme-rehberi.html", "text": "Bazen yazmak için nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çoğu zaman bir yerden başlayıp birkaç paragraf sonra yazdığım ilk paragrafı siliyorum. O zaman yazdıklarım bir şeye benziyor. Yine aynı ruh hali içindeyim işte. Pazar gecesi Barselona'dan döndüm. Kızlarla uzun bir hafta sonu oldu. Yedik, içtik, dolaştık, birbirimize takıldık. Hepimiz ayrı tellerden çalıyor ama işin keyfini çıkarıyoruz. Tatilin en güzel kısmı havanın güzel olmasıydı. Gitmeden önce yağmur yağacak gibi görünüyordu. Azıcık bozulmadım desem yalan olur. Neyse ki hayal kırıklığına uğramadım. Çoğu zaman dışarılarda oturup çayımızı, kahvemizi içtik. Tapaslarımızın yanına da elbette bira söyledik. Sarımsağa doydum desem yeridir. Bu sarımsağın kıymetini bir ben anlamıyorum sanırım. Azı tamam da çoğu vücudun her bir köşesine yerleşiyor arkadaş. İnsanlar hayatlarında hiçbir sıkıntı yokmuşçasına rahattı. Her kafede oturan, içkisini yudumlayan, kahkahasını patlayan keyifli insanlar vardı. Kimsenin kimseyle kavga etmeye de gönlü yoktu. Hani birine çarpsan, senden önce o özür diliyordu. Öyle güzeldi yani Avrupa yine. Sanki Heybeli'ye bir tatlı huzur almaya giden biz değilmişiz de onlarmış gibiydi. Bize de bir rahatlama geldi elbette. İlk gün mutluluktan ne yapacağımızı şaşırdık. Pegasus'un her zamanki gibi bir saatlik gecikmeyle kalkmasına bile sinir olmadık. Geç olsun da güç olmasın duygusu hakimdi kanaatimce. Uçak ne de olsa, insan şartları fazla zorlamak istemiyor. Sonraki günlerde üstümüze azıcık, \"Ay evdekiler de ne yapıyordur acaba?\", \"Oğlum da beni özlemiştir şimdi!\" şeklinde duygular geldi. Ruhumuzda var elbet. Ben mesela kendimi evin merkezi sanıyorum. Sanki ben olmasam her şey birbirine karışırmış, bunlar açlıktan ölürlermiş, banyo yapmayı falan unuturlarmış gibi. Hepsi benim hüsnü kuruntum tabii. Ben yokken de gayet başarılı yönetmişler her şeyi. Atlamışlar arabaya doğru babaanne evine. Amcayı da almışlar yanlarına. Babaanne tüm hafta sonu boyunca bunlara patates kızartmış, kuzine sobada kestane pişirmiş. Yetmemiş karşı komşuya maç izlemeye gitmişler. Melek Abla da açmış patatesli böreği yanına da koymuş ayranı. Kuzey, \"Hayatımda yediğim en güzel börekti.\" diyor. \"Hadi leennn ordan\" diyeceğim de biliyorum o böreğin tadını diyemiyorum. \"Vallahi anne çok eğlendik ama seni de özledim.\" dedi. Ben de konuyu kapattım. Gaudi'nin Casa Batllo'suna yine gittim. Uzun uzun gezindim. Evin ruhunu yine içime çektim. Öyle güzel bir ev ki insan bir köşeye sinmek ve orada bir müddet kalmak istiyor. 'ya gidip enfes bir yemek yedik. Daha önce de yazmıştım burayı. Hala aynı iddiamı sürdürüyorum: Burası Barselona'daki en yerel ve en güzel yer. Masaya koydukları her şey de çok lezzetli. Daha önce yazdığım methiyeyi okumak isteyenler buraya buyursunlar. Elbette nefisti. Deniz mahsülleri sever biriyseniz Barselona'da mutlu olmamak mümkün değil. Resmen parmaklarımı yalayarak yemeğimi bitirdim. Yemeğin sonunda karnım yok ama gözüm hala açtı. Değil elbet ama yemek şehrin bütününde büyük bir yer tutuyor. İspanyollar yemeyi seviyor ve bunun da hakkını veriyorlar. Akşam yemeklerini geç yediklerini hepiniz duymuşsunuzdur. Biz Katalanlarla aynı saatte yiyemedik yemeğimizi. Yemeğimi mideye indirmek için gecenin dokuzunu ya da onunu beklemem ne yazık ki mümkün değil. Akşam yemeği saatlerimizin biraz erken olması da iyi oldu aslında. Kalabalıkların olmadığı, milletin kapı önlerinde uzun sıralar oluşturmadığı bir saatte restoranların hepsinden mutlu mesut ayrılmış olduk. restoranı vardı. Paella yemeden dönmemiz düşünülemezdi. Bunun için şehrin tarihi eski restoranlarından birini tercih ettik: 7 Portes. Hepimiz deniz mahsullü paella söyledik. Yemeğimiz geldiğinde kurt gibi acıkmıştık. Faturamız geldiğinde üstünde şöyle yazıyordu: Pele'de daha önce sizinle aynı masada yemeğini yedi. Muhtemelen hesabın içinde bunun da parası vardı. Barselona'da yediğimiz yemekler içinde en kabarık hesabı bu masada ödedik. Değer miydi? Evet. Paella çok güzeldi. Yediklerimiz içtiklerimiz bizim oldu. Bunu vücudumdan hissediyorum zaten. Burada gördüklerimi anlatmak gerekiyordu ama olmadı. Keyifli bir seyahat olmuş Özlem. İyi ki de yemişsin, boşver. Paris'i gidince sev ama olur mu? Canım Paris'im benim ya, memleketim 🙂 Aranızda imza toplasanız da bana bir vatandaşlık verse bu Fransızlar 🙂 Ah, Sibel ya. Akşam akşam aklıma düşürdün Paris'i. Bu yemeklerle aç kalma ihtimaliniz var mı sahiden? Deniz ürünleri nihayetinde ve nefisler. Halbuuusam, aç karına okumayın diye uyarmıştın İG de dimi?? Merak işte. İlle yapma denileni yapacam! ? Tabi yutkundum, yalandım durdum.. Vallahi ülke ve dünya gündemi öyle hızlı değişiyor ki bünyemi korkular ele geçiriyor. İstanbul'da işler bir hayli karışık. İçinde olduğum sektör kördüğüm olmuş vaziyette. Canımı sıkmayayım diyorum, çalışıyorum. Bir yerden bir yere koşuşturup duruyorum. Gel gör ki bu sıkıntılardan dolayı şöyle düşünüyor ve kendime şöyle diyorum: Kırk totonu da evinde otur biraz. Şubat başına kadar seyahat yok. Planım böyle. Tabii benim bu konuda fikrim ne kadar sabit kalır bilinmez. Ben gitmeyelim desem, evdekiler hadi diyor. Onlar dese, ben!"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/11/fidel-castro-olmeden-kubaya-gitmek.html", "text": "Gitmeden önce biraz söyleniyorum. Muhtemelen Küba ömrümde bir kez ayak basacağım bir ülke ve olası bir fırtınanın beni bir otelin lobisine tıktığını düşünmek bile istemiyorum. \"Yine aynı şeyi yaptık,\" diye söyleniyorum Selçuk'a. İnsan gideceği yerde hava nasıldır diye bakmadan, gitmek için uygun zaman mıdır diye araştırmadan balıklama dalar mı gezi fikrine? Dalıyoruz işte. Bilinmeyen, uzak bir destinasyon olunca önce eve diyoruz, sonra da kaderin ellerine teslim ediyoruz kendimizi. Turumuz minik aksaklıklarla başlıyor. 15 kişilik grubumuzu aynı soyadlarını hiç dikkate almadan hallaç pamuğu gibi dağıtmışlar maşallah. Bilet kontuarının önünde söylensek de bağırsak da pek başarı elde edemiyoruz. Uçak dolu ve yapacakları bir şey yok. Kendi adıma ben Thy'den alışık olduğum konforu bulamıyorum. Uçağın içi buz gibi. Çantamdaki hırkamı giyip, uçakta dağıtılan battaniyeleri de üstüme sarıyorum. Yine de yetmiyor. Havana'ya geldiğimde boğazımda bir yanma var ve kendimi pek iyi hissetmiyorum. Gecenin bir yarısı havaalanından çıkıyoruz. Havaalanlarına dikkat etmek gibi bir huyum var. Özellikle az gideceğimi ya da bir kez gideceğimi düşündüğüm bir yerse unutmamak adına biraz daha dikkat ediyorum buralara. Havaalanının bir insanın ömründe pek de kıymetli bir yeri yok biliyorum.😍 Yıllar önce gittiğim Bulgaristan'da yaşadığım o hissiyat geliyor içime: Yapıldığı yılın güzelliğini taşıyan binalar sanki o senenin içinde asılı kalmışlar gibi garip bir his. Havana Havaalanı'nda uzunca bir müddet bavullarımızı bekliyoruz. Bize yardım edecek bir görevli yok etrafta. Bir saati geçkin bir beklemenin ardından nihayet valizlerimize kavuştuğumuzda derin bir nefes alıyorum. Kübaya hasarsız ulaştık. Gece de olmuş elbet. Havana'nın en güzel otellerinden birine gitmek için otobüsümüze doğru yürüyoruz. Şehir karanlıklar içinde. Kübayla tanışmak için sabahı beklememiz gerekiyor. Hotel National'in geniş ve görkemli lobisine adım atıyoruz. 1920'lerde yaşıyor olsaydık burası olmak istediğim yer olurdu. Yüksek tavanlar, otelin hemen dışındaki Cabaret Parisien'in geçmişi anımsatan afişi, bir yandan bir yana uzanan ahşap bankosu ve ardındaki çalışanları ile bir film setindeyiz sanki. Lobinin ortasındaki kapı da otelin geniş bahçesine ve esintisiyle kendini belli eden okyanusa açılıyor. Otel, görkemli bir tepenin üstüne kurulmuş. Karşında göz alabildiğince okyanus. Yemek yememiz gerekiyor tabii. Uzun bir yolculuktan geldik ve açlıktan ölüyoruz. Gecenin ilerleyen bir saatinde olduğumuz için üç seçenek koyuyorlar önümüze: Tavuk, makarna ya da peynirli sandviç. Grubumuz siparişlerini veriyor. Tavuk isteyenlerin bir kısmının siparişi mutfakta tavuk kalmadığı için iptal oluyor. Domates soslu makarna korkunç. 5 yıldızlı bir otelin mutfağı gece 11'de benim için sınıfta kalıyor. Ama ne gam! Ben Küba'yı sevmeye geldim. Ertesi gün daha güzel ve taze bir sabaha uyanacağımızı biliyorum. Yine de odaya girince şöyle düşünüyorum: Keşke 1920 yılından beri odayı biraz havalandırsalarmış. Ne güzel olurmuş. Sabah kahvaltının ardından hemen yola düşüyoruz. Morro Kalesi'ni karşıdan gören bir tepenin üstünde otobüsümüzden iniyoruz. Tüm Havana karşımızda. Rehberimiz şehrin önemli binalarını, Fidel Castro'nun başkanlığının ilk dönemlerinde çalıştığı yeri, adı sonradan değiştirilen Hilton Oteli'ni gösteriyor bizlere. Bu tip bilgilerin çoğu dinledikten birkaç dakika sonra benim aklımdan uçuyor. Pek kıymet vermiyorum açıkçası. Bir şehrin yerlisi olmadıktan sonra birkaç günümü geçireceğim bir yerin binalarını ezberlemem çok da mühim değil. Amerika'da bir örneğinin bulunduğu Capitol Binası buradan da görülüyor. Bir de berrak gökyüzünü siyaha boyayan bir duman var. Küba Hükümeti enerji ihtiyacını karşılamak için dizel üretiyormuş. Ne demekse!? Bildiğim tek şey gökyüzüne yükselen kara duman. Hemen bulunduğumuz yerde hediyelik eşya satan minik tezgahlar var. Birkaç kolye beğeniyorum. Ahşaptan ya da tohumdan tesbih gibi kolyeleri seviyorum. Sanırım 5 civarı bir para istiyorlar. Selçuk da pazarlık yapsana, hemen olur diyorsun diye uyarıyor beni. Kübalı kardeşlerimiz kazansın, 2 'nun hesabını mı yapayım şimdi diyorum. İki çeşit Küba para birimi var. Biri turistlerin kullandığı ve üstlerinde Küba'nın önemli yapılarının resimlerinin bulunduğu CUC, diğeri de Küba vatandaşlarının kullandığı ve üzerinde halk kahramanlarının resimlerinin olduğu CUP. Turistlerin kullandığı para halkın kullandığı paradan 25 kat daha pahalı. Ben 10 CUC'u uzatıyorum alışveriş yaptığım Kübalıya. Karşılığında bana 5 CUC vermesi gerekirken 5 CUP veriyor. Elbette Selçuk fark ediyor bu durumu. Bence sen hem pazarlık yap, hem de aldığın paraya dikkat et diyor. Tabii ki parayı değiştiriyorlar ama mesele benim için para meselesi değil. Daha ilk dakikadan kazıklanmaya çalışılmam beni üzüyor. Kübalı kardeşim yakaladığı ilk fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. Zor oyunu bozuyor tabii diyorum Selçuk'a. Küba'yı sevmeye geldim ben. Fidel Castro gönlümün sultanı değilse de Che'mi kimseye yedirmem. Buradan 1982 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş kısaca La Cabana denilen kaleye gidiyoruz. Kalenin özelliği Amerika kıtasının en büyük kalesi olmasıymış. Bir savaş durumunda 6000 asker kalenin içinde barınabiliyormuş. Vakti zamanında Havana Limanı'nı koruyabilmek için bir sürü top yerleştirilmiş. 18yy'dan itibaren her sabah ve her akşam şehrin kapılarının açılışını ve kapanışını belli etmek için top atışı yapılıyormuş. Günümüzde de aynı seremoni her sabah ve her akşam devam ediyor. Benim ilgimi en çok Che'nin eşyalarının sergilendiği ve yaşamının anlatıldığı müze çekti. Buranın hemen dışındaki bir seyyar arabadan millet mojitolarını aldı ve içti. Ben hindistan cevizi suyu ile açılışı yaptım. Başlangıç olarak Morro Kalesi'ni görüp, La Cabana Kalesi'ni gezdikten sonra yönümüzü Havana'nın şehir merkezine çevirdik. Şehrin merkezi insanın gözünü korkutacak kadar büyük değil. Lokal bir rehberle geziyor olmak bizim işimizi çok kolaylaştırdı ama sanki bana bu sokaklar rehbersiz de gezilebilirmiş gibi geliyor. Elinize bir rehber kitap alıp, yönünüzü belirledikten sonra korkulacak bir şey kalmıyor. Canınızın istediği yerde oturur, istediğiniz yerde mojitonuzu içer, sonra tekrar gezmeye devam edersiniz. Mojito, mojito diyip duruyorum biliyorum ama şehrin ruhu buradan besleniyor. Herkesin elinde bir kokteyl, özellikle de turistlerin. Hemingway'i tanımlayan birkaç şeyden biri de içki. Bu durumda Hemingway burada mojito içermiş, burada daiquiri içermiş derken şehri içe içe dolaştık. Pek tabii oturduğumuz yerlerde de içildi. Küba seyahati bol bol alkol tüketilen bir seyahat oldu. Küba ile ilgili başka bir yazı için lütfen BURAYA tıklayın. The most beautiful good morning and Good Night Messages, love quote & Romantic Messages. Böyle şeyler duyunca mutlu oluyorum tabii 🙂 Teşekkür ederim. hele gitmek istediğim yerleri senin gözünle ve kelimelerinle okumak paha biçilmez Özlem. İyi ki yazıyorsun iyi ki seni bulmuşum. Oh bee! Seni buralarda görmek ne güzel. Özlemişim vallahi. İyi ki ben de seni bulmuşum altın kalpli arkadaşım benim. Söz verdin, yazacaksın bu hafta. Sabırsızlıkla bekliyorum ve sakın kısa yazma. Uzun uzun anlat. Ne yaptın, ne ettin öğrenelim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2016/12/macera-kitabmn-2016-dokumu.html", "text": "Hani nisan ayına bizimkilerle birlikte Paris'te girmiştim ya, uğurlamak için de kız arkadaşlarımla birlikte Bologna'ya gittim. Hafta sonu için. Bol bol yürüdük, nedense yemek yemeyi unutup sadece akşamları yedik, nefis içkiler içtik ve evimize döndük. Bologna seyahati fotoğraflarını yanlışlıkla silmiştik, biliyorsunuz. Yeniden çekmem için bir fırsat oldu bu seyahat. Yazılı tarihimize bir de not düşeyim o vakit: Kuzey de okulla birlikte bizsiz ilk seyahatini bu sene yaptık. Efes'e gitti. Seyahatten de çok eğlenmiş olarak geri döndü. Bizi aramak mı? Nerede? Söylediğine göre hiç vakti olmamış. Bir de otel çok güzelmiş. Senenin ilk okyanus ötesi yolculuğuydu. Bol bol çin yemeği yiyerek hem gözümü hem de midemi doyurdum. Yaşasın Çin'de yapılan gerçek çin yemekleri! Sonraki günleri de hepimiz biliyoruz. Ayın 15'inden sonrası tam bir karanlık benim için. Babam öldüğünde içinden çıkamam zannettiğim bir depresyona girmiştim. Mutsuzluğumun adını koyamadan ve bir çare aramadan birkaç yılımı öyle geçirdim. Şimdiki aklım olsaydı hemen bir psikoloğun yolunu tutardım. 2016 yılının Ağustos ayı da böyle bir aydı işte. Derinlerde bir yerlere sürüklendim. Yarınımızın ne olacağını sorguladım ve çok korktum. Hayatımda ilk defa korku tüm benliğimi ele geçirdi. Evden işe, işten eve gittiğim ve sanırım hayat enerjimi dondurduğum bir aydı. Bu senenin ağustos ayı benim için hiç ışıldamadı. Ayın sonunda belki bir nefes alırım diye can arkadaşıma doğru arabayla uzun bir yolculuk yaptık. Yol halini, durduğumuz yerlerde soluklanmayı, dinlenme tesislerinde tost yiyip çay içmeyi ne çok severmişim meğer bunu fark ettim. Paris'e gelemem diye düşünürken, Küba yolunda üç saatlik Paris seyri için şükrederken elbette bana böyle bir sürpriz hazırladığından haberim yok. \"Bavulunu hazırla!\" diyor. \"Birkaç günlüğüne kaçalım, Paris'i çok özledim.\" O da benim kadar seviyor bu şehri. Benim gibi zırt pırt dile getirmiyor ama öyle. Beni seviyorsa, Paris'i de sevmeli lazım zaten. Yoksa çekilmem ben. Kuzey vızıldayıp duruyor. Kendi başınıza geziyorsunuz, beni götürmüyorsunuz diye söyleniyor. İçim azıcık bu söylemlerle ezilse de hemen pembe bavulumu hazırlıyorum. Paris'i, oğlumu, bana devamlı Paris sürprizleri yapan kocamı çok seviyorum. Bu yazıyı yazmak için masanın başına oturana kadar, \"Ben bu sene hiç gezmedim yahu!\" diyordum. Şimdi gerçekleri ortaya dökünce azıcık utandım. Şu kızlar yok mu şu kızlar. Aynı masaya oturduğumuz her seferinde bir seyahat planı atıyorlar ortaya. Nereye gidelim diye düşünüp bir yandan da biramızı, şarabımızı içerken Barselona fikri doğuyor, şekilleniyor ve biletler alınıyor. Ben de çok sevdiğim bir başka arkadaşımı örgütlüyor ve onu da yol hikayemize dahil ediyorum. Kızlarla keyifli keyifli dolaşıp, tapasları götürüyoruz. Bu sene ne çok yemek yiyip, ne az spor yaptım ben. Ciddiyim bu konuda. Hareket kabiliyetimi yitirdim yahu. Hep şu hiç aydınlanmayan sabahlar yüzünden. Bu senenin son ayında içimde şöyle bir duygu var: Bu sene sona ersin artık ve daha aydınlık bir seneye uyanalım. Aile içinde şükür ki hiç kayıp vermediğimiz bir yıl oldu. Yine de ülkede yitip giden canlar ortada. Yeni yılın bu seneden daha iyi olacağını düşünecek kadar saf olabilirim. Bilmiyorum ama yeni yılın umutla, barışla, huzurla dolu olmasını yürekten istiyorum. Herkes gibi. Her sene olduğu gibi bu sene de bizim evde mi toplanacağız daha netleşmedi. Amma ve lakin benim gibi bir gezginin arkadaşlarının Berlin'de yeni yıla girme teklifini üzülerek geri çevirdiği de şurada kayıtlara geçsin ki denk geldiğimde bunu nasıl yaptım ben diye kara kara düşüneyim. Oluyor demek ki böyle şeyler! 2016 bitiyor. Neticede az spor yaptığım, ciddi okuma kısırlığı yaşadığım, Kuzey'in dolu dolu 12 yaşını bitirmeye hazırlanıp 13'e doğru yavaş yavaş yürüdüğü, boyunun boyumu geçtiği, ayak numarasının şimdiden 42'yi bulduğu bir sene oldu bu. Ara ara çocuğuma bakıp, \"Bu benim doğurduğum çocuk mu?\" diye soruyorum. Çoğu zaman içime sokasım geliyor bu oğlanı, kimi zaman da camdan fırlatasım. Elbette çok seviyorum ama öyle. Selçuk'la ben de yavaş yavaş yaşlanıyoruz tabii. Arada birbirimize girip sonra tekrar barışıyoruz. Dostlarımızla keyifli sofralara oturuyor, böyle arkadaşlara sahip olduğumuz için şükrediyoruz. Hayat akarken bazen eziliyoruz, bazen seviniyoruz. Değiştirmek istediğimiz şeylere gücümüz yetmiyor, birbirimize sarılıyoruz. .... ve ben burada olmaktan, bloga yazmaktan çok keyif alıyorum. İyi ki sizler de varsınız çünkü tanımadan sevdiğim ailem gibisiniz. Canım ben de sana nefis bir yıl dilerim. Bu seneki gibi bol bol gez, bol bol yaz, bol bol oku ve İtalyancanı ilerlet. Daha İtalya'ya gidip de nasıl İtalyanca konuştuğunla ilgili yazılar okuyacağız senden. Sağımız, solumuz öylesine stres dolu ki birkaç günlüğüne bir yerlere gidince mutlu oluyoruz işte. Paris sevgimi paylaştığın ve bana uzaylı gibi bakmadığın için teşekkürler. Bu aralar yine aklımda Paris. Şubat'ta hasret gidereceğiz inşallah. Artık soğuk falan dinlemeyip elimizden ne kadarı gelirse o kadarına razı olacağız şehrin. Ben de sana ve ailene çok güzel bir yıl diliyorum. Sağlık, neşe yakınlarımızda olsun diyorum. Ah o coğrafya... Sanki bazı şeyleri tekrar kurgulamak için geç kalmışız gibi hissediyor insan. İstanbul boğuyor. Son zamanlarda bol bol korkutuyor da! Nereye gitsek, nerede yesek diye düşünüyor insan. Her tarafın kuşku içinde. Elbette yapacak bir şey yok. Şimdilik böyle yaşamaya devam edeceğiz. Hedef Kuzey'in üniversitesi diyip uzak ufka doğru bakıyorum. Gerçi zaman dediğin şey su gibi akıp geçiyor. Şekerim sen bilgisayarın başına oturunca neler çıkıyor senden. Bence bi' otur; senin 2016 dökümünü dinleyelim. Bu sene ben de gelmedim ki Bern'e; onu yazardın. Şöyle bir ig'den bak bakalım, bir sene boyunca ne yapmışsın. Listelerin kadınıyım ya ben; listesiz duramıyorum. 52 hafta boyunca yapacağım bir liste buldum kendime. Bu sene yapabilirsem eğer bir sene boyunca her hafta listelerimi yapacağım. Ben de sana tüm güzelliklerin kapında sıra olacağı bir yıl diliyorum. Sağlık, mutluluk eksik olmasın yaşamından. Karşılıklı birer bira içmek dileğiyle öpüyorum seni çok. Canım ortak dileğimiz belli, huzurlu ve barış içinde bir yeni yıl, hem ülke hem dünya adına. Ve cümlemiz için sağlık, gerisini halledecek ruh ve kafa yapısına sahibiz şükür. Portakallı kerevizle pek iyi giderim. Sonra demedi deme! Bu sene ne yapacağız bilmiyorum ama. Bazen Karton Uçak'a da bana da bir haller oluyor. Ülkenin durumu malum. Biz de şöyle ağzımızın suyu aka aka gezelim bi diyemiyoruz. İşler de keyifsiz zaten. Öpüyorum seni. Ve güzel hediyen için çok teşekkür ediyorum. Beni düşünen birilerinin olduğunu bilmem en güzel yeni yıl hediyesi... Seni çok seviyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/bizim-evin-halleri.html", "text": "Geçen hafta cuma gününe kadar yetiştirmem gereken bir yazı vardı. Konunun etrafında dönüp durdum, ağdalı kelimelerle lüzumsuz benzetmeler yapıp güya işi kotarmaya çalıştım. Olmadı. Çaresizce çabalamama rağmen yazı bir türlü ritmini bulmadı. Bir öykü yazmaya çalışıyordum ama konusu ne yazık ki içine girmek istemediğim bir sürü şey barındırıyordu. Her ne kadar varlığımı olayın dışında tutmaya çalışsam da beceremedim. Ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir haftadır kara kara düşünüyor, her gün de yazmak için yeni başlangıçlar yapıyordum. Yazamayacağımı kabul ettiğim an içim hafifledi. Derin bir ohh çektim. Önceden olsa kendimi acımasızca eleştirirdim. Bu sene iç dünyamda böyle bir yere varmışım demek ki diye kendimi birazcık daha sevdim ve bunu günlüğüme not ettim. Böyle gıcıklık yaptığım zaman kendime kızıyorum ama söylemeden de edemiyorum işte ne yapayım. Ülkedeki eğitim sistemi ayan beyan ortadayken, çocuklar TEOG sınavıyla bir yerlere gireceğim diye çocukluklarından olmuşken, başarı notu adı altında ders notları 100-100-100 verilirken ve üstelik bu zavallı çocuklar 2-3 yanlışla bile istedikleri okula giremezken komik geliyor bana. Vallahi komik. \"Biz çocukken...\"diye başlayacağım bir paragraf kurmayacağım. Neyse, pozitif olmak lazım. İlk yarıyı başarıyla bitiren ve iki hafta boyunca saat 06.00'da kalkmak zorunda kalmayacak çocuklarımız çok mutlu. Mayıs ayında bir sonraki senenin okul parasını ödeyecek olan Selçuk ise ödeme zamanı yaklaşıyor diye çok üzgün. Biz de durum bu. Pazar günü ise nefisti. Beni iyi yönde yoldan çıkaran yan komşuyla kaçıp yogaya gittik. Uzun zamandır kendime yaptığım en büyük güzelliklerden biriydi bu. Saat 12.30 gibi eve döndüğümde ruhum tazelenmiş ve vücudum gevşemişti. Kapıdan içeri girer girmez çayı demledim ve bilgisayarımı alıp blog yazmaya başladım. Böyle böyle akşam oldu biliyor musunuz? Sanki bitmeyen, doyumsuz bir pazar günü yaşamıştım. Bilirsiniz böyle günlerin sonunda insan neden sevdiği şeyleri daha sık yapmadığını sorar ya, onu sorarken buldum kendimi. Ben de gitsem mi yogaya diye düşündüm bir an:) Dur bakayım kafamda evirip çevireyim ben bunu. Okul hangisi sizin özlem? Özelden de yazabilirsin reklam olmasın dersen."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/elestiresim-var-paris-bir-senliktir.html", "text": "Paris Bir Şenliktir kitabı benim başucu kitaplarımdan biri. Her yeni yıl sabahı bu kitabı okuyorum. Senenin iyi geçmesi ve sevdiğim şehre daha sık gitmem için adını koymadan tuttuğum bir dilek bu. Aileyle birlikte geçirilmiş bir gecenin ertesinde herkes daha yataklarındayken kalkıyor, parmak uçlarıma basarak mutfağa gidiyor ve çayı ocağın üstüne koyuyorum. Birkaç dakika sonra suyun kaynadığını belli eden fokurdama sesi ulaşıyor kulaklarıma. Tezgahın altındaki dolaptan çayı alıyor ve demliyorum. Sadece kendime göre. Herkes uykuda. Hemingway'in sanki benim için özellikle yaratmış olduğu bu kitapla Paris'e doğru tek yön biletimi elimi almışım gibi hissediyorum. Okuyanları sıkıyor olma ihtimalim olsa da Paris'i çok sevdiğimi söylemeden durmam mümkün değil. Olmuyor. Dudaklarımın çimden taşan bu duyguyu her fırsatta tekrar ediyor. Tıpkı Pariste Bir Geceyarısı filmindeki gibi önüme başka bir devirde yaşamayı seçme hakkı konulsaydı 1920'lerin Paris'inde yaşıyor olmayı seçerdim. Sanırım buraya kadar söyleyeceklerimi söyledim. bu çok sevdiğim kitabın uzun zamandır yeni bir baskısı yapılmıyordu. Sahip olduğum kitabın baskısı da çok uzun yıllar önce basılmış. Nasıl olduysa yıllar önce bir kitapçının rafında avucumun içine düşmüştü. Okuyunca öyle hoşlanmıştım ki Hemingway'in Paris'inden, sevdiğim kafelerin kitaptaki uğrak yerleri olmasından, şehrin sokakları arasında dolaşmaktan, kitap okumayı ya da Paris'i seven herkese tavsiye edip duruyordum. Kitabı ilk basımından farklı kılan şeylerin başında Hemingway'in oğlu Patrick Hemingway'in ve torunu Sean Hemingway'in bu kitabın genişletilmiş baskısı için birer önsöz yazmış olmaları geliyor. Sean Hemingway ne yazık ki büyükbabası Ernest Hemingway'i hiç tanımamış. İçini kemiren bir şey var çünkü. Üstünde oynanmamış el yazmalarının içinde annesi Pauline ile ilgili bir şey olup olmadığını öğrenmek istiyor. New York'ta bulunan Metropolitan Museum of Art'ta küratörlük görevini yapan Sean Hemingway amcasından gelen teklifi mutlulukla karşılıyor ve aynı zamanda işini de yaptığı beş yıl boyunca gecelerini ve hafta sonlarını bu işe ayırarak büyükbabasına ait el yazmalarıyla yatıp, onlarla kalkıyor. Bu uzun sürecin sonunda Hemingway'in yazdıklarının en oynanmamış halleri okuyucuyla buluşuyor. Mary Hemingway'in okunmasını uygun gördüğü değişikliklerden arınmış bir kitap var karşımızda. Örnek vermek gerekirse, yeni baskıda Scott Fitzgerald'ı daha çok seven ve edebi yeteneğine saygı duyan bir Hemingway görüyoruz. Daha önce yayınlanmamış bölümlerin kitaba eklenmiş olması da bizi bunca yıl sonra yeni Hemingway yazılarıyla buluşturuyor. Kitabı okumaya başlayınca bir tuhaflık hissediyorum. Önce bunun ne olduğunun tam olarak adını koyamasam da sonra fark ediyorum ki kitabın yeni çevirisinde beni rahatsız eden bir şeyler var. Sonuna geldiğimde unuttuğum cümlelerin başına tekrar dönüyorum. Sorun sadece cümlelerin uzun oluşu değil. Bunun ötesinde bir anlam bozukluğu var. Yazıların anlaşılmasını güçleştiren lüzumsuz devrik cümleler. Okurken cümlenin içindeki dengesini kuramadığım kelimeler. Eski baskıda böyle hissetmediğimi anımsıyorum. Çünkü öyle olsa daha önce de dikkatimi çekerdi bu durum. Kitaplığa gidip kitabın eski basımını ve İngilizcesini alıp kontrol ediyorum. Şaşırtıcı olan kitabın daha önce çevirisini yapan kişiyle yeniden basımında çevirisini yapan kişi aynı. Dikkatimi çeken yerlere dönüp İngilizcesini okuyorum. Süper İngilizcem var diye bir iddiada bulunamam. Yine de okuduğum yerlerdeki çevirilerin daha basit olabileceğini anlıyorum. Beni okuduğumdan uzaklaştıran kelimeler var çeviride. Ayyaş yerine bekri kelimesi mesela. Bu kelimeyi şimdiye kadar hiç duymamışım. Yol ya da patika yerine yolak kelimesinin kullanılması beni yazıdan alıp uzaklaştırıyor. Bu örnekleri çoğaltmam mümkün. Çevirmenin daha önce daha iyisini yapmışken bu çeviride neden bu sözcükleri kullandığını bilmiyorum. Uzmanlığım olmayan bir konuda da yersiz eleştiriler yapmak istemem. İyi bir okuyucu ve ciddi bir Hemingway sever olarak bilmediğim ve konuşma dilinde de hiç duymadığım Türkçe kelimelerin beni çok sevdiğim bu kitaptan uzaklaştırmış olduğunu söylemem şart. Bilgi Yayınevi'nden bahsediyoruz. Okuyucunun biraz daha özeni hak ettiğini düşünüyorum. Sen bana takılma yahu. Sevmediğim bazı yanlar oldu tabii. Ama Paris ve Hemingway'in anıları öyle güzel ki, okumamak mümkün değil. Her koşulda al diyorum. Eski basımını bulma şansın yok çünkü. uzun yıllardır basılmıyordu. Bu kitabı da okursun ve eminim seversin. Sadece yeni Türkçe dilini bu kadar zorlamak bana tuhaf ve anlamsız geliyor. Bu kitap sevdiğim kitapların başında geliyor ve senin okumanı da çok isterim. Biliyorum ama kitap basılmadan önce çok pahalıydı. Sen yine de bu yeni baskıyı oku. Benim gibi takılma. Bakma sen bana, kılım bazı konularda. Bu kitapta diğer baskıda olmayan eklemeler var."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/farkl-bir-paris-gezisi.html", "text": "\"Paris'i ilk kez ziyaret edecekler için mutlaka gidin!\" denilecek yerleri hepimizi biliyoruz artık. Azıcık toparlamak gerekirse Eyfel Kulesi'nin mutlaka tepesine çıkılmalı, Champs Elysees'nin geniş kaldırımları boyunca yürünmeli, Laduree'de bir kahve eşliğinde birkaç makaron yenilmeli, kasa önündeki uzun kuyrukta beklenip eşe dosta götürmek üzere ince bir zevkin ürünü olan kutuların içindeki makaronlardan alınmalı, Montmartre'a ve Ressamlar Tepesi'ne çıkılıp soğan çorbası içilmeli, Sacre Couer'e girilip sonra beyaz katedralin meşhur merdivenleri önünde bir fotoğraf çektirilmeli, Notre Dame Katedrali önündeki kalabalığa karışıp Victor Hugo'yu hatırlamalı, kesinlikle Seine Nehri üzerinde bir bot turu yapılmalı, bir durakta inip diğer durakta bindiğimiz botta kendimizi şehrin sahibi hissetmeli, Sorbonne Üniversitesi'nin bulunduğu Latin Quarter civarında gezinmeli.... Ben benimle Paris'i gezmek isteyen arkadaşlarıma ya da \"Paris'e gidiyorum ama farklı bir Paris yaşamak istiyorum.\" diyen arkadaşlarıma benim Paris'imi anlatıyor ya da gösteriyorum. Paris her gittiğimde bana başka kapılar açıyor, bilmediğim bir yerini gösteriyor. Bazı arkadaşlarım \"Ben yemeğe-içmeye çok düşkün değilim, bana pahalı restoranlardan ya da kafelerden bahsetme. Gezilecek yerleri anlat sadece.\" diyor. Ama Paris gerçeği bu değil arkadaşlar! Zaten Paris'te hiç kimse çok yemiyor; ama çok lezzetli şeyler yiyor, tadıyor. Paris'in bistrolarını, sanatçılara, yazarlara, ressamlara ev olmuş kafelerini anlatmadan ve o kafeleri yaşamadan gerçek bir Paris seyahati apmış olamayız zaten. Paris demek hayatın sokaklarda aktığı bir yaşam demek. Ben de yeme-içme olayına pek düşkün değilim. Açlığını bastırmak için yiyen tiplerdenim. Çay ya da kahvesiz yaşadığımı düşünemiyorum ama. Ne zaman bana biri, \"Bir adaya düşsen yanına alacağın....\" şey gibi bir soruyla yanaşsa aklımdan ilk olarak çay geçer. Gelelim Paris'e. Paris yeme-içme olayından uzak durmaya niyet edenleri bile etkisi altına alır. O yüzden bu yazı birçok bistro ve kafe önerisi de içerecektir. Şimdiden söyleyeyim. Paris'in yaz kış dolu olan ve insana \"hayatın doğduğumuz zamanla öldüğümüz zaman arasında yaşadığımız zaman diliminden ibaret olduğunu\"hatırlatan kafe terasları. Ben Paris'e gidince hep böyle hissediyorum. İnsanoğlu dünya üzerinde küçücük bir nokta. Bir kafenin sokağa bakan terasına oturup bol köpüklü bir kahve söyleyip önünden akan yaşama bakmasından daha güzel bir şey yok. Hele yanında bir de sıcak bir sohbet varsa Paris'li olmanın ilk kuralını yerine getirmiş oluyoruz. Tatiller biraz da günlük hayatımızdaki hızımızı düşürmek için aldığımız kısa molalar değil mi? \"Dünyanın en güzel kafeleri Paris'te!\" diyorum. Dinleyin beni ve kendinize soluklanmak için bir fırsat verin. Ya da Closerie des Lilas'nın önünden geçerken Hemingway'in bu kafeden içeri girecek kadar parasının olmadığını ve dışarıdan kafede ailesiyle oturan James Joyce'u seyredip iç geçirdiğini. Benim favori Paris kafeme gelince: Lüksemburg Bahçeleri'nin karşısına denk gelen, Le Rostand. Bu anlattıklarımdan sonra biraz olsun aklınız çelinmiş olmalı. Paris'in Gizli Kalmış Yerleri : En iyi sıcak çikolata. Klişe bir şeyler istemiyorsunuz ama tam bir edebiyat tutkunusunuz. Simone de Beauvoir'ı seviyorsunuz ve benim gibi her sene en azından bir kitabını okuyup anlamaya çalışıyorsunuz. Sartre'ı okumak için biraz daha zamana ihtiyacınız var. Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ve doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz. Diğer yandan Margueritte Duras, canınızın içi. Onda insana ait tüm kırılganlıklar ve şaşılacak kadar da kuvvet var. Susan Sontag'ın bu şehirde öldüğünü bir yerlerden duymuş muydunuz peki? O zaman Önce Cafe Le Select'te oturup bir kahve için, ardından Montparnasse Mezarlığı'nı gezin. Küçük ama duymak isterse insana çok şey anlatacak bir mezarlık orası. Bir de Pere Lachaise Mezarlığı var. İnsanı içine alıp, kaybolma duygusunu yaşattıracak kadar büyük bir mezarlık orası. Bizden de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in mezarları orada. Dünyaca ünlü bir çok ünlü de. Elinize bir harita almadan orada aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Mezarlığa girmeden dışarıdan bir harita alın mutlaka. Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki en meşhur on mezarı anlattığım yazıyı okumak için BURAYA, Çocuklarla yaptığımız Pere Lachaise yazısını okumak için de BURAYA beklerim. Kitapçıları gezin Paris'te. İrili ufaklı bir sürü kitapçı var sokakların içinde. St. Germain Bölgesi özellikle kitapçıların, kırtasiyelerin, sanat malzemeleri satan dükkanların olduğu bir cennet. Ne ararsanız var orada. Paris'in Gizli Kalmış Yerleri bol bol yürümeyi ve şehri çok ama çok sevmeyi gerektiriyor. Paris, yaklaştıkça sarılan bir sevgili. Unutmayın! Bence Paris'te en keyifli kırtasiye alışverişi için de Marais'de bulanan alışveriş mağazası BHV'ye gitmeniz şart. Kendinizi kaybedeceğinizin garantisini şimdiden verebilirim. Şimdi sıra farklı bir şeylerde. Birçok kişinin gitmeyi erteledikleri bir müze Rodin Müzesi çünkü bu şehir sahiden de insanın aklını başından alıyor. Bir kafede oturayım, Paris'in sokaklarında ayaklarım beni nereye götürürse oraya gideyim dedikçe akşamı ediyor, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Siz benden daha akıllı davranın. İpleri elinize alın. Hem kafelerde keyif yapıp kahvenizi için, hem de cebinizdeki Paris'te yapılacaklar listesinde gittiğiniz yerlere birer birer çarpı atın. Lokanta sokaktan ayrılan bir pasajın içinde. Önünde uzayan sırayı görecek ve muhtemelen kaçıp gitmek isteyeceksiniz. Yapmayın. Bekleyin. Çok kısa bir sürede içeri gireceğiniz garanti. Devasa ve eski bir salonda menüsüz bir lokantada yemeğinizi yiyecek ve bir Fransız ritüeline dahil olduğunuz için mutlu olarak ayrılacaksınız oradan. Üstelik pahalı da değil. Adreste Montmartre yazıyor olsa da bizim bildiğimiz anlamda Montmartre'ın Sacre Coeur civarlarında lokantayı aramak yanlış olur. Grands Boulevards metro durağında metrodan inip adresi aramak en kolayı. Benim gibi Paris'i sıcacık bir palto gibi üstüne alıp sarınmak isteyenler LÜTFEN BU YAZIYA buyursun. Paris Bir Şenliktir kitabını okumaya başladım. Çok keyifli bir kitap, ama hemen bitsin istemiyorum öyle yavaş yavaş okuyorum ki hergün birkaç sayfa. Paris'e gideceğim zaman da bir kez daha okur, notlar alır senin yazılarından da yararlanarak bir program hazırlarım diye düşünüyorum. Fatih Eylül'de Parise gidecek ona yapabilirim bir güzel program sayende:))) Elimde bir de polisiye kitabı var bir de bugün Aslı Erdoğan'ın başka bir kitabını daha aldım. Kitap klübü toplantısına başka kitaplarını da okuyarak gideyim istediğimden. Bu arada yazmadan edemeyeceğim, senin bir yazında yada bir yorumunda tanıştığım bir yazar var Meltem GÜRLE, Birgün okuyucusu olmakla birlikte onun yazılarını atlamıştım Şimdi Meltem Gürle bloğunda yavaş yavaş yazılarını okuyorum. Bayıldımmmmm. Paris sevgisini paylaşmamız ne güzel değil mi? Paris'i Sevenler Kulübü'nü kurmak istiyorum ben de. Eylül'de bizim de Paris'te olma ihtimalimiz var. Fuar için. Bakalım. Kısmet. Okullar açılıyor aynı hafta. Durumumuz ne gösterir bilmiyorum, umut ediyorum. Meltem Gürle, canımız ciğerimiz. Öyle seviyorum. Geçen sene bir dönemini İrlanda'da, Dublin'de geçirdi Meltem Gürle. Biz İrlandaya gitmeden hemen önce yazdıklarıyla rehber oldu bana. Keşke biz yetişkinler için bir atölye yapsa da ben de koşa koşa gitsem diye hayal ediyorum. Umut dünyası işte. Ben de Bülent Usta'yı hiç okumadım. Hemen kontrol edeceğim. Eskiden, uzun yıllar önce, Enis Batur'un eski eşi, Figen Batur Hürriyet Gazetesinde çok güzel gezi yazıları yazardı. Ben de beğenerek okudum. Eski lezzetli şeylerin hiçbiri kalmadı gibi geliyor bana. Toplum, teknolojik yenilikler, iki cümleyle herkesin her şeyi bir çırpıda anlatabiliği İnstagram sayesinde sohbet, anı havasındaki hiçbir yazıya gerek kalmadı. Kıyafet tüketmekten, bolca yemek tüketmekten ne farkı var güzellikleri de iki cümleyle tüketmenin. Öyle üzülüyorum bazen yitip giden şeylere. Bana güzel şeyler anımsatıyorsun. Teşekkürler ve bolca sevgi.... bölgesinde ki grafittilerin peşine düşmüştük. Edith piaf duvarlardaydı. Le Monfart tiyatrosu yakınlarında bulunan Max Poilane fırını çok tavsiye etmişlerdi. Gerçekten harikaydı. Le Procope krem brule yemeden dönmemeli. Cafe Malongo kahveleri ev için alınmalı. Rodin müzesi de favorim. Cehennem kapısının heybeti görülmeli. Bu kadar senedir giderim ve her gidişimde bir sonraki seferde Le Procope'da bir yemek yiyelim derim Selçuk'a. Ama hep erteleriz. Çünkü ben oraya biraz kalabalık gitmek istiyorum. Çok sakin görünüyor ya ortam, bana da kal gelir gibi hissediyorum. Bu sene Le Procope'un olduğu o dar sokağı yenilediler. Demek istediğim acayip yerler açıldı. Çeşit çeşit restoran var şimdi. Şubat'ta kesin gideceğiz. Blog konusunda çok verimlisin bu ara. Maşallah diyeyimde Nazar değmesin? Ama konu Paris ise asla Nazar değmez, ve Paris'in senin için ne anlama geldiğini çok iyi bilirim. Biliyor musun 20 yil öncesi iki kez gitşitim Paris'e ve bu benim şehrim dememiştim. Ama senin yazıların beni tekrar itiyor bu şehre. Geçen Perşembe kadınlarına söz ettim. Bir hafta sonu didebiliriz dedi biri. Sanırım bunu yapacağız. Yani tren ile bir sabah gidip gece yarısı yine trenle dönmek.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/hemingwayin-izinde-paris.html", "text": "Hemingway'in Paris'i her Paris'e gittiğimde yaşamak için çaba sarfettiğim bir gezi rotası. Bir zamanarın peşine takılıp geçmişi adımlıyorum. Hayal kurmak benim işim. İnstagramda Paris'e gideceklere tavsiye dağıtıp duruyorum. \"Özlem, Paris'te nerelere gidelim, nerelerde yiyelim?\" diye soranlara da cevap veriyorum, hiçbir şey sormayanlara da. Öyle bir ruh hali içindeyim ki Paris lafını duyar duymaz hemen konuşmanın içine dalıp, tavsiyeler vermeye başlıyorum. Geçenlerde yine böyle Paris'e gidecek birinin işine burnumu soktum. Şöyle dedim arkadaşa: Neden Paris'te bir \"Hemingway Turu\" yapmıyorsun? Sonra da aklıma bloga Paris'te Hemingway'in yolunun geçtiği köşeleri, oturduğu evleri, her gün yazmak için gittiği minik dairesini yazmak geldi. Uzun zamandır aklımda olan bir şeydi bu. Birçok kere de yazma girişimde bulundum ama her seferinde yazdıklarımı beğenmeyip erteledim. Hemingway'in Paris'ini yazma günü tam da bugünmüş demek ki. Paris'in en güzel meydanlarından birine geldiniz. Küçük, sıcak ve saklı. Hemingway'in peşine düşene kadar kim bilir kaç kez önünden geçtiğim Pantheon'un biraz gerisinde saklanmış böyle bir meydan olduğundan haberim yoktu. Hemingway'in şehre geldiğinde yerleştiği ilk evinin açıldığı bu meydan Hemingway'in izini sürmek için iyi bir başlangıç. Hemingway'in ifade ettiği gibi sonbaharın bittiği ve kışın bir gecede başladığı bir Paris hayal edin. Soğuk mu soğuk! Contrescarpe Meydanı'nda esen sert rüzgarlar ağaçlardaki tüm yaprakları söküp atıyor ve siz bir zamanlar Hemingway'in de önünden geçtiği bu meydanda Paris'in bir parçasısınız. Genç çiftimiz Ernest ve Hadley bu evin kapısının önünde duruyorlar. Bu binanın dördüncü katında bir daireye yerleşiyorlar. Evin hemen altında bir dans salonu. Bütün gece hiç durmadan çalan müziğin sesi yaşadıkları eve kadar ulaşıyor. Sarhoşların nedensiz çığlıkları, salon kadınlarının dinmeyen kahkahaları. Ernest'in bir hayali var: Yazar olacak. Şehre geldikten sonra yerleştikleri bu daire küçük bir daire ama olsun. Birlikte yaşamlarının başladığı ilk yer burası. Contrescarpe Meydanı'nın hemen yanı başındaki sokağın ucundaki bu ev yıllar önceki haliyle ayakta. Duvarda bir tabela: Hemingway bir zamanlar burada yaşadı diyor. Hadley, Cardinal Lemoine Sokağı'ndaki evlerini yuva yapmak ve kendine yeni arkadaşlar edinmek için uğraşırken Hemingway gün içinde çalışmak için aylığı 60 Franc'a kendisine bir oda kiralıyor. Sabahleyin karısıyla kahvaltısını ettikten sonra birkaç portakal atıyor cebine, biraz da kestane. Sonra Descartes Sokağı'ndaki apartmanın kapısından içeri girip stüdyosuna çıkan merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Oda küçük ve soğuk. Öyle ki buradan ayrılırken yemediği mandalinaları bile tekrar cebine atıyor. Masanın üzerinde bırakırsa portakalların donacağını biliyor. Kimi zaman yazdığı yazıdan başını kaldırıp Paris'in gri çatılarına bakıyor. En çok iyi yazdığına inandığı bir günün ardından binanın merdivenlerinden sokağa çıktığı zamanları seviyor. Çünkü artık canının istediği gibi Paris'i gezmek için özgür. Ünlü Fransız şair Verlaine'in de bu apartmanda yaşadığını ve öldüğünü söylemeden geçmeyeyim. Bu şehirdeki tabelalar çok şey anlatıyor konuklarına. Burada miniminnacık bir parantez açıp Hemingway ve Hadley'in 1923 yılında Paris'ten ayrıldığının notunu düşeyim. Toronto'ya gidiyorlar ve Hadley hamile. Hemingway'in pek de istediği bir şey değil bu durum. Daha çok genç ve kariyerinin başında olduğunu düşünüyor. Hadley, Bumby diye çağırdıklarını çocuklarını Toronto'da doğuruyor ve tekrar 1924 yılının ocak ayında Paris'e geri dönüyorlar. Hadley ve Ernest Toronto'dan döndükten sonra bu daireye yerleşiyorlar. Hemingway'in yıllar sonra yazdığı Paris Bir Şenliktir isimli kitapta bu evin bir marangoz atölyesinin hemen arkasında olduğunu ve tüm talaş tozunun eve dolduğunu öğreniyoruz. Şimdilerde evin olduğu bina bir lisenin parçası olmuş ve bu yüzden evi görmek mümkün değil. Gidip görmemek Hemingway meraklılarına kalmış. Buraya kadar gelmişken Hemingway'in sık sık gittiği Le Select'e gitmekte ve bir fincan kahve içmekte fayda var. Bu kafe bir Paris klasiği ve benim en sevdiğim kafelerden biri. Çoğunlukla akşamları gidip güzel bir akşam yemeği yemeği ve birer kadeh şarap içmeyi tercih ediyoruz. Ben söyleyeyim de sonra söylemedin demeyin. Bu arada Hemingway'in evliliği de bu evde yaşadığı zamanlarda çatırdıyor. Hem yazarlık kariyerinin en parlak günlerini yaşıyor hem de Hadley'den saklamaya bile gerek görmediği bir ilişkiyi. Pauline öyle Hadley gibi fakir bir kız değil. Varlıklı bir ailesi var ve her ay düzenli olarak Amerika'dan para geliyor. Bu durumda Hemingway'de Hadley ile yaşadığı parasız günlerini geride bırakmış oluyor. Adresini verdiğim evin önüne geldiğinizde zaten evlerin arasındaki farkı da hemen anlayacaksınız. St. Sulpice Kilisesi'nin gölgesindeki bu bina oldukça görkemli. Gertrude Stein'in yaşadığı ev. Paris'te yaşayan tüm Amerikalı expat'ların yolu bu evden geçiyor. Hemingway burayı tıpkı bir müzeye benzetiyor, bir farkla. Bu evde yemek ve içki servisi var. Üstelik şömine de her daim yanıyor. Kitaptan bu evin duvarlarının her tarafının tablolarla dolu olduğunu öğreniyoruz. Yazar ya da sanatçı olmak isteyen insanların tümü bu eve misafir oluyor, eserlerini Gertrude Stein'a gösterip onay alıyorlar. Elbette Hemingway şehrin birçok yerinde iz bırakmış. Toronto'dan Hadley ve yeni doğmuş bebekleri ile döndükleri ilk gece Hotel D'Angleterre'de kalmışlar. St Germain Bölgesi'ndeki otelde kalmak nefis olur diye düşünüyorum. Ya da Notre Dame Katedrali yakınlarındaysanız ve Rue de Huchette'in kalabalığına karışmışsanız Hotel Mont Blanc yazan tabelayı görünce kafanızı kaldırıp şöyle bir bakın. Paris'te yaşamadığı zamanlarda Hemingway kısa dönem kalmak için ne zaman gelse bu otelde konaklamış. Les deux Magots'da içkisini içmiş, Le Select'te keyif yapmış, Ritz Oteli'nin barında oturmuş. Öyle ki bu otelde konakladığı bir dönem daha sonra Paris Bir Şenliktir kitabını yazmasına sebep olacak notlarının olduğu bir bavulu bırakmış. Yıllar sonra otel yönetimi Hemingway'a otelde bir çantasının olduğunu söylemiş de yarın kalmış yazılarına öyle kavuşmuş. Pek tabii Hemingway'in izini takip etmekten sizler de benim kadar mutlu olabilirsiniz. Yine de Ritz Otel'de kalmak için rezervasyon yapmadan önce dikkatice düşünün. Sanırım barında bir saat oturup Hemingway'i bir içki içerek yad etmek en doğrusu olacaktır. Yazarın Montparnasse civarında yaşarken Closerie des Lilas'da yemeklerini yediğini de söylemeden geçmeyeyim. O zamanlar restoranın fiyatları tahminimce bu kadar yüksek değilmiş. Hemingway'in bir zamanlar yaşadığı ve yazdığı bir yeri okumak isterseniz KEY WEST yazılarına beklerim sizi. Paris yazılarını okurken ben Paris'i hiç görmemişim dedim. Bu yazılardan notlar alıp başka da hiç bir yere bakmadan gideceğim bir daha sefere Paris'e. Tam ben usul bir gezme yapmışın. Yazarların evleri dolaştığı sokaklar kahvesini içtiği kafeler, kitapçılar işte benim sevdiğim gezi. Bu arada senin yazını okurken başa sarıp sarıp Hüsnü Arıkan ve Birsen Tezer dinliyorum. Öyle Bir Rüya şarkısı.. enfes yazılarla da bir uyuştu ki sorma gitsin... Biz de hafta sonu Hasan dağına gideceğiz günübirlik. 20 gün sonra da Van'a yolculuk var. 5 günlük bir Van gezisi altını üstüne getiririz artık. Araba kiralayıp çevre gezilerle. Bloğum olmadığından anlatamayacağım ne yazık. Ben de okuyorum kitabı. Bitti sayılır. Bu kitabın daha önceki çevirilerini de aynı çevirmen yapmıştı ama buna rağmen yeni çeviriyi hiç beğenmedim. Nedense yeni sözcükler kullanmak için gereksiz bir çaba içine girmiş çevirmen. Yol yerine yolak kelimesi, ayyaş yerine bekri, lüzumsuz ve anlam bozukluğu yaratan devrik cümleler. Kitabı okurken hep aklım başka yerlere gitti ve sinir oldum. Aykırı durmuş yeni kelimeler kullanma çabası. Az kaldı PAris'e kavuşmama. Umarım hava güzel olur da keyifle gezerim. Nefis bir yazı olmuş. Özlemcim İspanya'da Ronda'yı gezmiş miydin?Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabını yazdığı yer. İspanya'da Ronda'yı gezmedim tatlım. Aslında sanırım İspanya'da çok yeri de gezmedim ben. Barselona, Madrid, Girona ve Toledo. Tüm İspanya seyahatlerim buralara oldu. Hiç yerinde durmamış ki Hemingway. Peşinden koş koş bitmiyor vallahi. Paris'te Gece Yarısı'nı dönüp dönüp izliyorum. Selçuk'la her seyretmemizde Paris özlemimiz depreşiyor. Çok seviyorum ben Paris'i. Oraya aitmişim gibi geliyor. Ne tuhaf! Bu seferki Paris seyahatinden sonra bir çekiliş yapmayı düşünüyorum İg'de. Paris'e dair hediyeler olsun istiyorum. Bakalım bir gideyim. Güzel şeyler alayım gerisini sonra düşünürüm artık. Listene bayıldım. Altına da upuzun bir yorum yazdım. Nefis olmuş nefis. Eda, sen bu listeyi koy bir kenara önce 🙂 Yolun yazdığım yerlere mutlaka düşecek. Geçerken bak. Diğer listeye gelince yapacağım. Merak etme. Fırsat bulursam, hazır kar da yağıyorken yaparım belki de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/new-york-kitapci-listesi.html", "text": "İşte New York Kitapçıları : Kitap ve kitapçı severler için çok güzel bir yazı bu. Hem gezerken hem de yazarken çok keyif aldım. Strand'i listemin en başına koymamın bir sebebi var. Bunlardan en önemlisi buranın bağımsız bir kitabevi olması. 1927 yılında Benjamin Bass tarafından kurulmuş. Kitabevinin açıldığı ilk yer bugünkü yeri değilmiş. Bugün burayı Benjamin Bass'in oğlu Fred Bass ile kızı Nancy Bass Wyden işletiyormuş. Strand kitabevinin herhangi bir şubesi yok. Her köşeye bir kitapçı açmaktansa oldukları yerde, Union Square'a iki blok uzaklıktaki köşe başında, yaşamaya devam ediyorlar. Bu da onu çok farklı ve özel kılıyor. Bu kitabevi şehrin simgesi olmuş. Kapısından içeri adım attığınız anda farklı bir dünyada olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bez çantalar, üstünde birçok yazarın resminin olduğu kupalar, kokulu mumlar, hediyelik tabaklar, daha neler neler. Sloganları, 18 mil kitap 🙂 Tam olarak Türkçe'ye böyle çevrilmese de içerideki kitapların uzunluğunun 18 mil ve üzeri olduğunu söylüyorlar, gülerek. Patti Smith'in \"Çoluk Çoluk\" kitabını okuyanlar, sevgili Patti'nin Robert Mapplethorpe'la şehre ilk geldikleri zamanda bir kitabevinde çalıştığını ve bundan da bıkkınlıkla bahsettiğini anımsar. İşte Patti'nin çalışmaktan hoşlanmadığı kitapçı bu kitapçı. Robert Pattinson \"Remember Me\" filminde burada çalışan birini canlandırmış. Joyce Carol Oates'ın \"Three Girls\" isimli hikayesi de burada geçiyormuş. En çok Barnes and Noble'da kendimi yuvamda hissettim. Union Square'da, hemen şu köşede olmalı diye koştura koştura gittiğim yerde değildi. New York'a ilk seyahatimin üzerinden geçen onca yıl içinde başka bir yere taşımıştım koca kitapçıyı. Birkaç bina farkla aynı yerdeydi aslında. Sapasağlam duruyordu. İnsan zihnine güvenmek istiyor. Zaman içinde nasıl da yanıldığımı görünce anların önemini daha iyi anlıyorum. İçinde bulunduğun ruh halin, o anın içindeki mutluluğun, baktığın yeri farklı görmeni sağlıyor. İlk geldiğimde bu meydandaki Apple mağazasının büyüklüğü karşısında ağzım açık kalmıştı. Bu gelişimde buranın gözümde büyüttüğüm kadar büyük olmadığını fark ettim. Çünkü ilerleyen zamanla birlikte yaşadığım yer de değişti. Büyük Apple mağazaları bir alışkanlığa dönüştü. Gelelim Barnes and Noble'a. Elbette hepimiz yerel kitapçıları seviyor ve destekliyoruz. Büyük kitapçıların da başka bir rahatlığı var. Burada aradığın her kitabı bulabilir, bir köşeye çekilip kitabını okuyabilirsin. Barnes and Noble, New York günlerimde her gün uğradığım yer oldu. Binanın içindeki kafe de keyfime keyif kattı diyebilirim. Bir de klimaları insanı donduracak kadar soğukta çalıştırmasalardı her şey çok güzel olurdu. Anne Hathaway'in nişanını yaptığı kitapçıdan bahsediyoruz. Buraya bayıldığımı söylememe gerek var mı? Var, elbette. Bir kere burası bir yardım kuruluşu gibi çalışıyor. Yani burada çalışan hiç kimse çalışması karşılığında bir para kazanmıyor. Kitapçıda çok ucuz fiyata bulabileceğiniz bir sürü kitap var. Bir de sevimli kafe. Geniş mekanın orta alanını kaplayan masalardan birine oturuyor, kahvenizi alıyor ve dileğinizce çalışabiliyorsunuz. Tıpkı Amerikan filmlerindeki kitapçılar gibi burası. Bilgisayarını al, git çalış ve kitabını yaz. Üstelik harcadığın tüm para da AİDS hastalarının tedavisi için harcansın. Dilerim dünyayı bitiren hastalıklar azalır. Dertler, sıkıntılar varken böyle güzel kuruluşların, böyle güzel insanların olması da insana umut veriyor ama. Bunu da kabul edelim. İyiliğin bulaşıcı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Oradayken bir dolu kitap aldım ve içimi deli bir sevinç kapladı. New York'taysanız ve kitapçı seviyorsanız Housing Works Bookstore Cafe'ye uğramayı sakin ama sakın unutmayın. Kırmızı kapılı kitapçı burası. Bana çocukluğumun Eren Kitabevi'ni hatırlattı. Bugün benim jenerasyonumda Küçükyalı'da oturup pasajın girişindeki bu kitapçıdan çok kere girmiş olanlar bile unutmuştur herhalde Eren Kitabevi'ni. Yaşlı sahibi muhtemelen çoktan aramızdan ayrılmıştır. Kırmızı kapılı Three Lives & Co.'da ben de aynı hisleri uyandırdı. Bir binanın köşesini mesken tutmuş, içine girince kitap kokularının insanı sarıp sarmaladığı kayıp bir cennet. İstanbul'da döndükten bir süre sonra IG'de bu kitabevi kapanmasın diye birçok sanatçının kampanya başlattığını gördüm. Sarah Jessica Parker da bunlardan biriydi. Kitapçı sanırım yüksek kira artışı sebebiyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yoğun kampanyaların ardından sonunda tehlikeyi atlatmıştı. Ama tabii ki sonu bilinmez. Bir dahaki New York seyahatimizde Three Lives Kitapçısı umarım her zamanki yerinde durur. Bir şehirde Book-Off gibi bir kitapçı varsa kimse kitaplar çok pahalıydı, alamadım bahanesinin ardına saklanamaz çünkü bu kitapçı 2. el kitap, cd, dvd merkezi. Dev bir sahaf. Ve çoğunlukla kitaplar 1 ya da 2 dolar civarı. Eeee, millet daha ne yapsın değil mi? İnsan burada kendini kaybediyor. Aradığınız kitabı bulmak için biraz çaba sarf ediyorsunuz elbet ama bu bile keyifli bir şey. Avrupa ya da Amerika'da insanı şaşırtacak kadar çok kitapçı var. Kırtasiye ihtiyacı için başka marketler var. Gelelim Mc Nally Jackson Books'a. Burası da New York'un güzel kitapçılarından biri. İçindeki kafe de dinlenmek ve kitabının keyfine dalmak isteyenler için sakin bir köşe. Bu kitapçı benim listemin son maddesi. Polisiye, gerilim, korku, macera kitapları okumak isteyenler burası sizin yeriniz. Elbette aynı zamanda tüm kitap severler için. New York'a gelip de böyle özel bir kitapçının kapısından içeri girmemek düşünülemez. Zaten kapının dışındaki isim tabelası bile size hemen içeri çekiyor. Tavana kadar yükselen rafların kitaplarla dolu olduğunu, hali kaplı zeminde oturup elinize aldığınız kitabın sayfalarına daldığınızı hayal edin. Deri koltukta da oturabilirsiniz elbet. Edebi New York'un tadına bakmak için bu yazıya, Kısa bir New York günlüğüne göz atmak isteyenler buraya, Alışveriş meraklıları da buraya tıklasın lütfen. Çok güzel anlatımlı bir makale olmş teşekkürler, gezi için ilk baktığım blog burası oluyor. Çok güzel bir yazı olmuş, çok özendirici. Seyahatlerimde en az bir kitapçıya giriyorum mutlaka, bazen girdiğin tek mağaza kitapçı oluyor hatta. Zaman zaman ben de kitapçı açmanın hayalini kursam da Türkiye'de küçük, şirin bir kitapçının ayakta kalabilidiği pek görülmüş şey değil. En azından İstanbul'daki bir kaç bağımsız kitapçıyla idare edebiliyoruz, yine de şanslıyız Türkiye'nin pek çok yerine göre.. Yurt dışında kitapçılarda insan kendini kaydediyor. Her şey ayrı güzel. Bir şey almadan çıktığım olmadı daha. Kendimi kaybediyorum. Ah, o kitapçı hayali. Hayallerin en güzellerinden biri. İş hayatındaki para işlerinden, bitmeyen sıkıntılardan öylesine bıktım ki sanırım bir gün emekli olup da bütün bu saçma şeylerden kurtulunca çok mutlu olacağım. Çok eskilerde kalmış olan kitapçı hayalimde para meselerinden öylesine sıkılınca unutuldu gitti. Yazdıklarımı okumanıza çok sevindim. Çok teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/01/oxford-gezisi-notlari.html", "text": "Hiçbir zaman Oxford'da okuyacak kadar çalışkan bir öğrenci olmadım. Kaldı ki Oxford'da gidebilme hakkını kazanacak kadar başarılı olsaydım da gidip o yaban ellerde yaşama ve okuma şansım olamazdı ne yazık ki. Şimdilik bu gençlik hayalimi bir köşeye bırakayım. Bu aralar geçmişe dönük hayallerim çok sık geliyor aklıma. Ben de onları hemencecik ait oldukları yere, beynimin arka raflarından birine sıkıştırıveriyorum. Zaman zaman böyle ağlanıp sızlansam da yine de şimdi sahip olduklarım için binlerce kez şükrediyorum. Okuma şansım olmadıysa da gezip görme şansım oldu bu küçücük kenti. Londra'ya gidenler için işin en iyi kısmı Oxford'un Londra'dan 92 km. uzaklıkta olması. Kısacık bir tren yolculuğuna bakar yani Oxford'u görmek. |Oxford'un her sokak arasında küçük bir hikaye yatıyor. Biz Oxford'a tam tersi istikametten vardık. Önce Edinburg'da harika birkaç gün geçirdik. Sonra bir trene atlayıp oradan Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehri biliyorsunuz. Buraya kadar gelmişken Liverpool'u görmeden olmazdı. Bir de ailece yapılan ve bir yerden bir yere yol alan seyahatleri seviyorum. Hele ki tren seyahatleriyse. Liverpool'u kendimize birkaç gün konaklayacağımız merkez üs ilan edip, bir sonraki gün sabah trenle Manchester'a gidip akşamına yine Liverpool'a dönüyoruz. Liverpool'dan Londra'ya yine trenle gidiyoruz. Sadece Oxford'ta inip, Londra'ya giden trenimizin saati gelene kadar şehri gezeceğiz. İndiğimiz tren istasyonunun küçüklüğü karşısında şaşkınlıkla gözlerim açılıyor. Çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim Küçükyalı'daki evimizin hemen dibindeki Küçükyalı Tren İstasyonunda daha büyük değil trenden indiğimiz istasyon. Elbette ki minik diye tabir ettiğim istasyonun yaşama açılan kapısının ardında çok merak ettiğim üniversiteler şehri Oxford var. Bavulu bıraktıktan sonra artık şehri gezmek için özgürüz. Yol bizi doğrudan doğruya şehrin kalbine götürüyor. Kafeler, restoranlar, barlar, kitapçılar... Buranın bir öğrenci şehri olduğu her halinden belli. İnsan şehrin derinlerine dalmadan bile Oxford'da yaşamanın güzel olacağı fikrine kapılıyor. Hele ki öğrenci olmak. Ders çalışmak çok eğlenceli olmayabilir ama ritmini öğrencilerin tuttuğu bir şehirde hem okuyor hem de yaşıyor olmak da hayali kurulacak bir ayrıcalık bence. İçlerinden beğendiğimiz bir restorana oturup yemeğimizi yiyoruz. Hızlı olmamız, çok oyalanmamamız lazım. Restoranın duvarlarında hangi günlerde canlı müziğin olduğunu gösteren posterler var. Öğrenciysen yemek fiyatları da indirimli. İşte öğrencilik günlerine geri dönmeyi istemek için bir sebep daha. Parayla ilgili tek sıkıntının annenden babandan nasıl para isteyeceğini düşünmek olduğu tasasız öğrencilik günleri. Bir de gençliği anımsatıyor bu günler tabii. Öyle olunca insan ister istemez derinden bir \"Ahhhh!\" çekiyor. Biz de peşine takılıp taş merdivenler boyunca ardından yürüdük. Birkaç dakika sonra herkesin görmek için sıraya girdiği Great Hall'un önündeydik. Sonrası malum. Hayat umut edince, içinden dilekler tutunca ve tüm samimiyetimle söylüyorum gezince güzel. Kendi kabuğundan sıyrılıp başka yerlere gidince insanların hayatlarının nasıl olduğunu görüyorsun. İçinde bulunduğum güvenli taş duvarların arasında bir zamanlar Lewis Carrol'un Alice Harikalar Diyarı'nı yazdığını düşünmek benim için dünyadaki minik sürprizlerden birine dokunmak gibi. Daha sonra okulun dışını saran sokaklar arasında yürüdük. Yaşadığımız şehri düşününce geçmişin izlerini üzerinde hala dünmüş gibi taşıyan şehirler insana mistik geliyor. Parke taşlı sokaklar, yüksek taş duvarlar, dimdik şekilde ayakta duran binalar, ahşap kapılar... Şehrin merkezine geri dönünce günümüzün \"Fast Food Zincirleri\", paranın günlük yaşamın zorunluluğu olduğunu anlatan banka şubeleri çıkıyor karşımıza. Yine de sahiplerinin ruhunu kattığını gördüğümüz birçok irili ufaklı dükkan var. Christ Church College'ın hemen yakınlarına düşen Alice'in dükkanına girmeyi kesinlikle unutmayın. Alice severler için öyle güzel hediyelik eşyalar var ki kendinizi bu dükkanın içinde bir masal diyarında gibi hissedecek, eliniz kolunuz dolu çıkacaksınız. College'ların hediyelik eşya dükkanları var tabii bir de. Ben buradan kendime bir Oxford Kupası aldım. Çayımı, kahvemi içtikçe bu küçük kenti anımsıyorum. Şehirden ayrılmadan önce etraftaki kalabalığı izleyebileceğimiz ve bir kahve içebileceğimiz bir yerde oturmaya karar verdik. Bunun içinde konum olarak nefis bir yerde bulunan Waterstones kitapçısını tercih ettik. Pencerelerin ardındaki şehri izlemek ve dışarıdaki yaşama kalabalıkların ardından bakmak bize çok iyi geldi. Kahve keyfinin ardından tren vaktimiz yaklaşmıştı. Biz de bavulumuzu emanete bıraktığımız hostele yürüyüp, küçük istasyona doğru yol aldık. - \"Londra'dan Oxford'a nasıl giderim?\" diyenler: Otobüs seçeneğiniz de olmasına rağmen ben bir tren sever olarak size treni tavsiye edebilirim. Bunun için www. thetrainline. com sitesinden bilet almanız mümkün. Saatlerine baktıktan sonra istasyona gidip trene binmeden önce de biletinizi alabilirsiniz. Sıklıkla Oxford'a giden tren var. Yok ben trene hemen bineyim, yolculuk sırasında parasını öderim derseniz bu size bir hayli pahalıya mal olacaktır. Bu arada trenler sıklıkla Londra Padington İstasyonu'ndan kalkıyor. - Oxford'a geldim. Gelmişken bir de şehirdeki Harry Potter mekanlarını tek başıma aramayayım, bunun için bir tura katılayım diyenler: ŞURAYI tıklayıp bilgi alabilirler. Hatta buradan tur için gerekli olan rezervasyonu bile yaptırabilirsiniz. merhabalar elinize sağlık yazını çok bilgilendirici. oxford hakkında bir sürü yazı var ancak hepsi yüzeysel. elimde valizle ne yapacağım derken sizinde yaptığınız gibi bagajı emanete bırakmak beni kurtaracak. elinize sağlık. Teşekkür ederim. Verdiğim azıcık bilginin işinize yaramasına çok sevindim. Eliniz, kolunuz serbest, rahat rahat gezin. Keyifli seyahatler. Ben yoğurdu kendi bildiğim şekliyle yiyeceğim. Başka bir bildiğim yok çünkü. Çok mu bilgi versem, insanların buna ihtiyacı var mıdır falan gibi sorular aklıma geliyor. Sanırım insanlar akıllarına takılan bu sorulara bir yanıt bulmak istiyorlar. Ama gel gör ki aynı senin gibi benim de bir gezi yazısında aradığım özellikler bunlar değil. Ve öyle yazılar yazmaktan da hoşlanmıyorum. Yine de bu yazıda yaptığım gibi altta kısa bir bilgi versem mi acaba diye düşünmüyor değilim. Vallahi ben de aramızda bir bağlantı olduğuna inanıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/02/bir-tatlnn-askna-almanya-apple-strude.html", "text": "Kalbim her daim \"Seyahat, seyahat!\" diye atıp duruyor ama. Mesela iş yerinde çalışıyorken aklıma geçen haftaki yolculuğumuz geliyor. Önce Paris, ardından dört saatlik bir tren yoluculuğuyla Frankfurt ve Goethe'nin evi. Aklıma yer edenler elbette zihnime hemencecik üşüşenler. Paris'te son iki gün öylesine soğuktu ki Frankfurt'taki hava bana bahar gibi geldi. Ambiente Fuarı için nerdeyse her sene ve çoğunlukla Selçuk'suz gittiğim bu şehir bana sadece soğuğu anımsatır. Şubat ayı Frankfurt'ta karlı geçer. Buz gibi bir hava insana \"Burada ne işim var benim?\" sorusunu sordurur. Eski şehrin gözünüzü dokunduğu \"Römer\" turist olarak gelenlerin ilk uğradığı bölge olsa da mevsim şartlarından olsa gerek genellikle sessiz ve sakindir. Bu sene de öyleydi. Fuardan erken ayrıldığım son gün eski evleri ve geniş meydanıyla bu bölgeye gittim. Daha önceki gidişlerim gibi soğuk bir hava değil de insana yaşama sevinci veren, baharın kapıda olduğunu müjdeleyen bir hava ılık ılık başımın üstünde esiyordu. Meydanın fotoğraflarını çektim. Gökyüzüne baktım. Seyahatin insanın içini yumuşatan yol haliyle şükrettim. Açık söylemek gerekirse bir gün sonra evimde olacağım için de sessizce \"Ohhh!\" dedim. Oğlumu özlemiştim. Onunla seyahatin de ayrı güzel yanları oluyor. Bir haftayı geçen ayrılıklar her iki tarafa da zor geliyor. Eve döner dönmez kavga ve dövüşe devam etsek de kapıdan içeri girip de oğulcuğuma kavuşmak dünyanın en güzel şeyi. İki coffee latte bir de elmalı tatlı söyledik. İçerisinin havası Avusturya dağ köylerindeki bu tip mekanların sıcaklığını taşıyordu. Buzlu pencere camları hem ışığı içeri taşıyor, hem de ortamı loşlaştırıyordu. İçimde yazma hissi uyandıracak kadar güzel bir mekandı burası. Biz otururken kalabalık bir Çinli grup kaldı. Garson kadın pencere kenarlarında boş masalar olmasına rağmen, o masaların rezerve olduğunu söyleyerek grubu yukarı kata aldı. Kadın hesabı ödemek isteyen bir masa olursa da daha insanlar oturdukları yerden kalkmadan masayı toplamaya başlıyordu. Hani misafir daha gitmeden ortalığı toplamaya çalışan tipler vardır ya işte öyle.? Koltukların arkasındaki yastıkları düzeltip, sonra çekilip yaptığı işi kontrol ediyordu. Selçuk, \"Bir şey yok ki Goethe'nin Evinde. Niye gezeceğiz orayı?\" dedi. \"Nasıl yani?\" diye cevap verdim. Çünkü Goethe'nin Evi gördüğüm müze evler içindeki en güzel evlerden biriydi. Bir sıraya koymam gerekirse Charles Dickens'ın evi ilk sırada, Victor Hugo'nun evi ikinci sırada yer alır. Kurgu karakterlerden Sherlock Holmes'un evi de süperdir. Goethe'nin Evi'de yaşayan bir ev intibası veriyor insana. Elbette evin içinde hayatın olduğu günleri bire bir veremez ama yine de gezilmesi gereken yerlerden biri. Küçük ayrıntıların büyük mutluluklar yarattığı insanlar içinse şunu söylemem şart: Goethe'nin yazı masası üstündeki mürekkep lekeleri ile birlikte bu evin içinde. Peki Goethe'nin evinin fotoları nerede? Elbette bir sonraki postta. Çocukluğumun bir dönemi Almanya'da geçti.. bu yüzden yazınızı okurken çok keyif aldım.. ben de çocukluk günlerime gittim geldim.. pufidik pufidik hamur tatlıları vardı, üzeri toz şekerli. Çok severdim. :))teşekkürler. İlginize çeker bakmak isterseniz linkini bırakıyorum.. :)) sevgilerle.. Bu yazdıklarını defterime not alıyorum hemen. Bir daha gittiğimde hemen deneyeceğim. Bir de Server'in tavsiye ettikleri var. Hahaha, belki de aynıdır tavsiyeleriniz. İlla ki yine düşecektir benim yolum Almanya'ya, o zaman tekrar deneyeceğim. Sonra da kilo alıp döneceğim. Paris'te daha fenaları olabiliyor ama çok daha iyileri de olabiliyor. 🙂 Paris'i anlatmadım biliyorum. Bir türlü sıra gelmedi. Bir otursam yazmak için. Aslında senin ilgini çekecek bir konu olduğunu düşünüyorum. Montparnasse Mezarlığı. Sevgili yazar kadınlarımla buluşmam. 🙂 Umarım hafta sonu yazmayı beceririm. Tam yazmaya oturdum mezarlık gezmemi, öyküye dönüştü. Kahramanlar, konuşmalar falan oldu içinde. O yüzden bir gezi yazısı kıvamına getirip anlatmam lazım. Okumayı seven için uzun kısa farketmiyor. Hele birde yazı akıcı ve güzelse. Almanların en güzel yaptığı şey pastadır zaten. Apfelstrudel, Bienenstich ve Kasekuchen mhhhh, Severim. Apfelstrudel dışındaki şu iki taneyi merak ettim ben şimdi. Keşke gitmeden sorsaydım sana ve yeseydim. Ağzımın suyu aktı vallahi. Offf offf."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/02/frankfurt-gezisi-goethenin-evi.html", "text": "Eski Şehir Meydanı'nda dolanmanın ve nehir kıyısındaki hoş bir gezintinin dışında Frankfurt'ta yapılacak pek bir bir şey yok. Kimileri şimdi bana \"Yapma yahu!\" diyebilir ama benim gerçeğim bu. Elbette klasik müzik eserlerinin sergilendiği bir Opera'sı, yemek yemek için çeşit çeşit restoranları, alışveriş yapmak için sokakları, lezzetli sosisleri ve bir katedrali var. Ama bunlar Frankfurt'u benim gözümde başka şehirlerin önüne geçirmiyor. Frankfurt'a hemen hemen her sene meşhur Ambiente Messe Fuarı için gidiyorum. Ve her sene şubat ayında bu şehirde konaklamak için korkunç otel fiyatları ödüyorum. Bir şehirde fuar dönemlerinde otel fiyatlarının artmasını makul karşılasam da, Frankfurt otellerinin bu dönemi bir fırsata çevirip, insanları soymasını da çirkefçe buluyorum. Ben de her sene gittiğimde kendime bu şehrin yanında gezilecek bir yer yaratıyorum. Bir sene atlayıp trenle Leipzig'e gittim, ki yanlış hatırlamıyorsam Goethe bu şehirde bir hayli zaman geçirmişti, bir seferinde Idstein'a. Her gittiğimde olmazsa olmazlarımdan biri Goethe Evi'ni gezmek. Şehri anlamlı kılmak için elimden gelen her çabayı gösteriyorum. Bir de Frankfurt'a yarım saat uzaklıkta bir yerde doğmuşum ben: Mannheim. Bu sene Paris'ten Frankfurt'a gelirken trenle Mannheim İstasyonu'nda durduk. Tuhaf bir andı. Kırk yıl öncesi, annem, babam geldi aklıma. Buradan mutlaka babamın kucağında bir trene binmiş olmam gerektiğini düşündüm. Benim doğduğum sene babam işsiz kalmış ve bir sene boyunca o bakmış bana. Hep anlatır dururdu. Trenin camından görebildiğim istasyonun ötesindeki dünya kapkaranlıktı. Tıpkı benim doğduğum yere dair hiçbir anımın olmaması gibi. Beş dakikalık duraklamadan sonra oradan hareket edip Frankfurt'un ana istasyonuna doğru tekrar yola koyulduk. Bu kadar gitmeme rağmen hala neden doğduğum yerin sokaklarında gezinip, annemin her seferinde elime tutuşturduğu adresin karşısına geçip durmadığımı bilmiyorum. Bir gün gideceğim sanırım. Paris'te yaşadıklarımı bir sonraki postta anlatmayı düşünüyorum. Bir sebeple Paris'te Feridun Hoca ile yazışırken Selçuk'a okuması için bir yazısını yolladı. Bir kafede o yazıyı okuyup kahvelerimizi yudumladık ve Paris'i bir de Feridun Hoca ile gezsek keşke diyerek oradaki zamanımızı tamamladık. Evrene kalben bıraktığın her düşünce bir gün seni buluyor. Sonrası dört saatlik bir tren yolculuğu, Frankfurt, fuar gezmesi, keyifli akşam yemekleri ve şehir gezintisi. Goethe Evi 'ne gidelim dediğimde Selçuk, \"Ne var ki o evde? Bomboş bir ev.\" diye yanıtladı beni. Yanılıyordu elbet. Birkaç kez onunla Goethe Evi'nin önünden geçmiştik ve burayı gezdiğini düşünüyordu. Müze Evin gişesinden biletlerimizi alıp, çantalarımızı girişteki dolabın içine kilitledik. Sinevizyon gösterisinin olduğu salonu, Goethe'nin evi ile yan ev arasındaki aydınlık girişi geçip yazarın evinin arka kapısından annesi, babası ve kızkardeşi Cornelia ile yaşadığı dünyaya adım attık. Sonra mavi oda diye tanımlanan odaya, peşinden yine oturma odası olarak kullanılan başka bir odaya ilerledik. Odalardaki birçok eşyayı Goethe'nin annesi Weimar'dan getirmiş. Ev, 1777 yılından sonra annesinin topladığı porselenler ve süs eşyalarıyla dolu. Geniş bir alan üzerine konumlanmış, şehrin merkezinde güzel bir evdi bulunduğumuz ev. Odalarda geniş pencereler vardı ve masaların üzerinde güzel porselenler fincanlar, vazolar duruyordu. Katlar arasındaki bağlantıyı sağlayan merdivenler çok genişti. Tıpkı filmlerde izlediğimiz büyük evlerdeki merdivenler gibi. Az sonra kabarık etekleri ve gözler önüne serdiği göğüs dekoltesiyle evin hanımı eteklerini tutarak merdivenlerden parmak uçlarına basarak inecek sanki. Saçlar elbette yanlardan örülmüş ve başın tepesinde toplanmış. Bir üst kattaki odalarda da yine yaşam alanları vardı. Cornelia'nın, Goethe'nin odası, evin geniş kitaplığı, müzik odası. En üst katta Kukla Tiyatrosu yapmak için ayrılmış bir alan bile bulunuyordu. Kitapların olduğu bu oda Goethe'nin babasınınmış. Goethe üniversiteye gidene kadar evde geçen tüm zamanında bu odadaki kitapları okuyarak zamanını harcamış. Cornelia'nın odası geniş pencereli ve odanın içi aydınlık. Pencerenin önüne yerleştirilmiş bir sehpa ve üzerinde porselen bir vazo var. Tıpkı içi kıpır kıpır bir kız çocuk odası gibi. Sanırım benim Frankfurt'um bundan ibaret. Her gittiğinde sosisli yemek, yanında Wisebeer içmek, Main Nehri kıyısındaki gezi teknelerinin adlarından fal tutmak, bir gün ismi Jane Austen olan tekneyle hiç hesapsız yola çıkacağını düşünmek ve elmalı tatlı yemek. Yetkin yazarlardan Goethe'yi okumak isterseniz Feridun Andaç'ın yazısına, Goethe'nin Evini ve Frankfurt'u okumak isterseniz de Nedim Gürsel'in yazısına koşun derim. Çünkü çok keyifliler. Frankfurt seferlerimden birini daha okumak isterseniz BURAYA tıklayın lütfen. Frankfurt'tan kendime aldığım mini hediyeyi görmek için de BURAYA. Ev çok güzel ama nedense bana böyle yeni gibi geldi. Goethe'nin kendisi bile Frankfurt için \"fare deliği\" demiş baksana:) Ama evi şahane ve tüm eşyalar yazarın nasıl bir aile içerisinde yetiştiğini gözler önüne seriyor. Bir gün gidersem ilk uğrayacağım yerlerden olur sanırım. Kuzey'e beş sene içinde emekli olmayı düşünüyorum dedim. Mümkün değil, benim yurtdışında okuma olasılığım çok yüksek dedi 🙂 Benim çok çalışmam gerekiyor yani. Allah yardımcınız olsun diyorum Sezercim. Sahiden çocuk okutmak kolay iş değil. Özlemcim Paris'i ve Roma'yı bir de Barselona'yı görsem yeter diyorum. Sen ne dersin ? Avrupa soğuk, pahalı ve tutucu geliyor bana. Avrupa deyince hep aklımıza bu şehirler geliyor, bunları da görmek lazım elbet. Ama bence Alpler ve dağ köyleri, Almanya`nın, Danimarka`nın köyleri, İzlanda`nın müthiş doğası, İskoçya`nın şatoları, yeşilliği, İrlanda keza öyle, Fransız kasabalar vs. liste uzun. Yani diyeceğim o ki Avrupa o büyük, turistik, kalabalık, pahalı şehirlerden ibaret değil. Programın süper, çok özendim:) Bizde bu yıl pek bir şey yok. Yazın çocuklar bir ay olmayınca plan program onlara göre yapılıyor malum. Hamburg mutlaka olur, belki oraya Danimarka eklenir yine. Çocuklar yokken biz bir şeyler yaparız belki, plan yok şu an. Hindistan`a gitmedim ancak ilginç şeyler okuyorum hakkında. Bir arkadaşım tası tarağı toplayıp gezgin oldu. Geçen seneden beri geziyor. Şu anda Laos`da. Yine onun ilk çıktığı zamanlarda karşılaştığı başka bir Türk gezgin Hindistan hakkında yazdıklarından yola çıkarsam, uzun kalmak lazım ve eşiği aşınca anladığım kadarıyla sevmeye başlıyorsun. Ya ben bu arkadaşların profillerini Instagram`dan atayım, bir oku. Çok da güzel yazan gezginler. Ciddi anlamda yaşamları, bakış açıları değişti, Didem`le çocukken aynı apartmanda büyüdük. O sobaların hastasıyım zaten! Almanya`da o dönemden kalan tüm evlerde benzer sobalar var. Ev başlı başına şahaneymiş yalnız! Frankfurt sıkıcı bir şehir. Bana hatırlattığı şey finans merkezi ve fuarlar. Otel fiyatı da fenaymış. Otel dışında başka imkan yok mu? Mesela airbnb falan? Gerçi 2-3 gün zor ya da da belki çoktan dolu hepsi. Ya ben seni özledim yaaa. Yaz olsa da gelsen, sarılsak, dertleşsek. Ben biraz negatif olmaya kalksam, sen de tatlı-sert halinle kendime getirsen beni. Einstein Kafe güzeldi ama! Hem de çok güzeldi. Seninle öyle hesapsızca buluşmanın tadı damağımda. 3200 çok acıklı bir rakam 🙁 Hala acımız geçmedi. Bu yüzden Selçuk bu acıyı unutmak için daha pahalı bir şehre doğru yola çıkıyor: Moskova. Çantama kurabiye koymayı unutmayın dedi. Durum o derece vahim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/02/sevdigim-filmler-before-sunrise.html", "text": "Viyana'da Geçen Filmler: Before Sunrise 🎬Geçen gece evde kimse yokken en sevdiğim filmlerden birini açıp ekranın başına kuruldum. Romantik filmleri seviyorum. Hele ki içinde şehirler varsa ve yol macerası barındırıyorsa. Before Sunrise da böyle başlıyor. Dido ve Aeneas Operası çalarken tıpkı operanın coşkuyla ilerleyen notaları gibi tren de rayların üzerinde hızla ilerliyor. Arkasında kilometrelerce demir yol, yeşillikler içinde küçük kasabalar, bir uçtan bir uca bağlanan köprüler ve yol boyunca geçilen her yere bırakılmış minik an parçaları bırakarak. Bu filmi ve üçlemenin diğer filmlerini birçok kez izledim. En sevdiğim filmin Paris'te geçen ikinci film olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. İnsan bunca kez her hayata inanmak istediğinde ya da her keyif anında bu filmlere dönüyorsa demek ki filmlerle arasında kurduğu bir bağlantı da vardır diye düşünüyorum. Before Sunrise bana hep güzel anları anımsatıyor. Son zamanlarda hayatımın bana kattıklarını düşünür oldum. Geride bıraktıklarıma üzülmekten ziyade, yaşamın bana sunduğu kıymetli anların değerini bilmek için yapıyorum bunu. Büyük kayıpların bıraktığı derin üzüntülerin haricinde yaşamın üzülmek için çok da uzun olmadığının farkındayım artık. Elimizdeki olanaklar dahilinde hayatımızı güzel kılmak da sadece bizim elimizde. Julie Delpy ile Ethan Hawke'un o ilk gençlik hallerini, trenin içindeki tanışma anlarını, yemekli kompartımandaki masada konuşurken ki utangaç ama hevesli bakışlarını ve bir çılgınlık yaparak trenden birlikte inişlerini hatırlıyoruz değil mi? Hayatım boyunca hiç böyle bir şey yapmadım. Çoğunuz da yapmadı biliyorum. Belki de bu yüzden kayıp gençlik heyecanlarını izlemek çok keyifli geliyor. Film boyunca susmayan iki gence bayılıyorum çünkü konuşmaları çok içten, çok gerçek. Filmi sadece bir sinema filminden öte unutmayacağım bir şiirmiş gibi düşünüyorum. Bence tüm o sahneler, tüm o insani konuşmalar ve ötesindeki her şey çok şiirsel çünkü. Çok sevdiğim başka bir filmi öğrenmek için BURAYA tıklayabilirsiniz. Bu filmleri ben de çok severim. Tesadüfen rastlamıştım sonra devamı geldi. Paris'te geçiyor olması da büyük etken. İlk film güzel elbette. Jesse ve Celine'le böyle tanıştık. Ben birazcık Paris yüzünden ikinci filme torpil yapıyor olabilirim. Filmi seyrederken bildiğim, daha önceden gördüğüm her köşede kalbim pır pır atıyor. Hep birlikte Paris'i sevmeye devam edelim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/03/bir-paris-masa.html", "text": "Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi. Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel. Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim. Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St. Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St. Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses. Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. ? Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu \"denizden babam çıksa yerim\"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz. Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim. Bir an önce yazıp anlatmam şart. Aslında seveni de çok sevmeyeni de. Ben seven kısmındanım; eşim de. Tuhaf ama ev gibi geliyor Paris bize. Evet, sıcakkanlı değil Fransız halkı. Seninle dostluk kurmuyorlar. Ama başka bir şey var bizi Paris'e çeken. Orada olduğumuzda öyle mutlu oluyoruz ki nedenini bile düşünmüyoruz. Sanırım medeniyet, mis gibi kokan fırınlar, tarihle bezeli sokaklar, lezzetli yemekler, kitapçılar... bizi çekiyor. Herkes sevsin istiyorum Paris'i. Mina Urgan nefis bir kadın: Çok sahici, çok donanımlı ve hayattan keyif almayı bilen. İnsanın keşke bu kadın benim hayatımda olsaydı diyeceği bir kadın. Nurlar içinde uyusun. Gezilerini anlattığı kitabı da çok keyifli. Ekşi Sözlük'te okurken çok sıkıldım diyenler olmuş ama ben çok büyük bir keyifle okudum. Özledim vallahi. Hep aklımda. Ne yapsak da gitsek oralara bilmiyorum. Şöyle bahar gelince bir kaçsak da gitsek. Ne güzel olur. İnşallah gidersin sen de ve inşallah seversin. Çünkü ben herkes Paris'i sevsin istiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/03/sevdigim-kadnlar-emma-watson.html", "text": "Harry Potter filmlerini Kuzey'e bizim sevdirdiğimiz düşünülebilir. Elbette tıpkı birlikte seyrettiğimiz nice film gibi Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı alıp eve getiren biziz. Ama kendisini filmin başrol oyuncusunun yerine koyması için özel bir çaba sarf etmedik. Küçücüktü, hakikaten de Harry Potter'ın o ilk filmdeki haline çok benziyordu. Sonra göz muayenesinin ardından gözlük takması gereği ortaya çıktı. Gözlük takmak konusunda biraz direnç gösterince, \"Bak Harry'de gözlük takıyor, hem de çok sevimli.\" diyerek etkilemiş olabiliriz. |Harry Potter filmlerinde kahramanım her zaman Hermione oldu. Pek tabii Kuzey'in kahramanı Harry'di. Bense akıllı kız Hermione'nin hastasıydım. Nasıl tatlı bir kızdı o öyle. Öncelikle çok takdir ettiğim bir özelliği vardı: Çalışkanlık. Üstünde peleriniyle Hogwarts'ın kalın taş duvarlarının arasında dolaşan ve genellikle kütüphanede kalın bir kitabın arasına sıkışmış sevimli bir kız rolündeydi Emma Watson. Seri boyunca bu özel kıza olan ilgim hiç azalmadı. Her yeni bölümle birlikte daha çok sevdim onu. Kuzey'in aksine Harry'ye aşık olmasını da hiç mi hiç istemedim. Görünenin ardındakini görebilen, kendi özgür seçimini yapabilen, esas oğlana aşık olmayacak kadar farklı bir kızdı o. J. K. Rowlings de benim gibi düşünmüş olmalı. Yoksa Harry çantada keklikti. Gerçi saf Ron'un kızın kendisine aşık olduğunu anlaması da bir hayli zor oldu ya neyse! Hermione büyüdü. Emma Watson nefis bir kadın oldu. İşte bu kız büyüdü. Başka filmlerde oynadı ve harika bir kadın oldu. Bir kızım olsaydı sanırım onun gibi olmasını çok isterdim. Ayakları yere basan, sahip olduklarından dolayı başı dönmemiş, şımarmamış, kendisinin sahip olduğu haklara sahip olmayan kadınların sorunlarını anlayacak kadar duyarlı ve bunun için de elini taşın altına sokacak kadar cesur bir kadın. Bu cümleyi sık tekrar ediyor olabilirim ama yanımda olsa sıkı sıkı sarılacağım kadınlardan biri de Emma Watson. Keşke onun gibi kadınlar daha çok olsa dünyada. Bilmem biliyor musunuz ama BM İyi Niyet Elçisi olarak kadın erkek eşitliği için çalışıyor. 2014 yılında BM'de #HeforShe adı verilen cinsiyet eşitliğini savunmak için yaptığı konuşmada sesinin titremesi bile doğru insanın doğru yerde konuştuğunun göstergesi diye düşünüyorum. Benim lise yıllarımın Duygu Asena'sı kendisi. Sanki içinde iyilik taşıyormuş gibi ışıltılı bir yüzü, belli ki çok geniş bir kalbi var. Bir de de şu nefis kitap kulübü: Our Shared Shelf. Katılım herkese açık. Hangi kitapların okunacağına Emma Watson karar veriyor. Elbette feminist yazarların kitapları seçiliyor. Bu yazarların kimileri ile uzun, keyifli ve ilham verici sohbetler yapıyor. |New York Metrosuna Maya Angelou kitaplarını bırakacağını Emma Watson twitterdan paylaşıyor. Hem kadın hakları hem kitap okumak Emma'nın IG takipçilerine sık sık hatırlattığı konuların başında geliyor. Bunu da kendi yöntemiyle ve çok naif bir şekilde yapıyor. New York'un ya da Londra'nın kalabalık yerlerine, bazen parkların içindeki bankların üzerine, zaman zaman metro istasyonlarında yürüyen merdivenlerin kenarlarına kitaplar koyuyor. Dileyen bu kitapları alıp okuyabiliyor. 2017 Dünya Kadınlar Günü'nde Emma, New York'taydı ve tüm harika kadınların büstlerinin ya da heykellerinin altına kitap bıraktı. Eh, Emma böyle şeyler yaptıkça da benim içim eriyor. Bizim ülkemizde de yılmadan insan hakları için uğraşan müthiş kadınlar var. Barış için imza veren onca akademisyenin başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Güzel günler ümit etmekten başka çare yok sanırım. Her bunaldığımda seyrettiğim çok sevdiğim bir filmin yazısını okumak isterseniz BURAYA, Yine çok sevdiğim bir kitabın yorumunu okumak isterseniz de BURAYA tıklayın lütfen. Okurken şahsen tanımasam bile nasıl gurur duydum anlatamam. Enteresan bir duygu ama öyle hissettim. Seninle aynı duyguları hissediyorum. Mucize gibi bir kız. İnsanın içine ışık gibi doğuyor. Elini taşın altına sokabilen, gençliğiyle, var oluş şekliyle insana \"Ohh be, dünyada iyi insanlar da varmış\" dedirten bir genç kadın."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/04/liste-15-hayalinizdeki-seyahatlerin.html", "text": "Liste 15- Hayalinizdeki Seyahatlerin Listesini Yapın. Bu listeyi yapmakta pek sıkıntı çekmeyeceğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum; zira günlerim \"Nereye gideyim?\" hayalleri ile geçiyor. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, biraz dinlenmek için vakit bulsam gideceğim yerleri düşünüyorum. Aslına bakılacak olursa tatile gitmek ve seyahat etmek için çalışıyorum. İşin özü bu. Hayallerime, aslında gitmenin çok da zor olmadığı ama bir türlü gitmeyi başaramadığım iki destinasyonla başlamak istiyorum. Biri Karadeniz, diğeri de tren ile Kars. Kars'a gelince. Ben kış gidelim diyorum, illa ki trenle gidelim diyorum. Kimse beni dinlemiyor. Bu sene sonu itibariyle Kars'a giden tren seferi de artık kaldırılıyormuş. Bu durumda bir sonraki kışı beklemeden o trene atlamam gerekiyor. Şu aralar aklıma sık sık Dublin düşüyor. Vize işi düşündürmese hemen uçağa atlayıp gideceğim ama sanırım bu düşün biraz daha olgunlaşması gerekiyor. Usul usul İrlanda seyahatlerine, oradan Dublin'de gezilecek yerlere bakıyorum. Maeve Binchy sanki gelip yanıbaşıma oturuyor. Okuduğum ilk kitaplarını, o kitapların lezzetini anımsıyorum. Farkında olmasa da bizimkiler İrlanda yolculuğuna doğru adım adım ilerliyorlar. Sözümden dönseydim Kuzey için bir şey demezdi. İlerde kız arkadaşıyla ya da arkadaşlarıyla da gidebilir Peru'ya. Benim vazgeçemedim düşüm, Peru dağlarında Kuzey'le birlikte yürümek, sabahın ilk ışıklarıyla Machu Picchu'yu görmekti. Kuzey'le birlikte Peru hayalimi bırakamadım. Nihayetinde arkadaşlarımız da gitmekten vazgeçtiler. Seneye diyoruz şimdi. Seneye inşallah. Gelelim daha önce deneyimlediğim ama beni bir türlü kesmeyen hayalime: New York. Şu Kars meselesi benim de çok istediğim bir yolculuk ve kesinlikle kış, kesinlikle trenle. Ama bilmiyordum bu kış son şansımızmış. Bir ara gitmeye yeltenmiştik şimdi keşke o ara gitseymişiz diyorum. Yaa Kars'ı ben de çok istiyorum. Nedense olmadı bir türlü. Kesinlikle seninle aynı fikirdeyim. Zaman zaman da evde olmak istiyorum. Telaşsızca evimde birkaç gün geçirmek nasıl olurdu acaba diye düşünmüyor değilim. Ama yollarda olmak masal gibi benim için. Kendimi bulduğum, iç sesimi duyabildiğim, ruhumun huzura kavuştuğu yerler. Bir hal oluyor bana, seyahatlerde hafifliyorum. Hayat daha kolay, ben de daha güçlüymüşüm gibi geliyor. Uzun lafın kısası tatilim geldi benim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/04/normandiya-kiyilari-ve-loire-vadisi-gezisi.html", "text": "Aklımda bir sürü soru ile birlikte yeni bir seyahate hazırlanıyoruz. Ne zamandır gidelim dediğimiz ama bir türlü uygun fırsatı yakalayamadığımız bir yere: Normandiya Kıyıları ve Loire Vadisi Şatoları. Bunca kez Paris'e gidip bir türlü şehrin dışına çıkamayınca bu seyahat ertelenip durdu. \"Bu yaz ne yapalım sorusu?\" gündeme gelince Normandiya kıyıları fikri kafamızda şekillendi: zira gitmeye niyet ettiğimiz yerlerin uçak fiyatlarına, konaklama seçeneklerine bakınca dudaklarımız uçukladı. Hala İzlanda hayalimizi koruyoruz. Uygun fiyata aktarma yapabilceğimiz uçak bileti bulursak elbette bir gün oraya da gideceğiz. Ama o gün ne yazık ki bugün değil! Şimdilik Mutlu Eller'in İzlanda gezisinin fotoğraflarına bakıp iç geçirmekle meşgulüz. Bir de İrlanda meselesi var tabii. Orası için de malumunuz ekstradan vizeye ihtiyacımız var. Gitmeyi bu kadar istememe rağmen vize kuyruklarında bekleyip, üstüne fazladan bir masraf kapısı daha açmak istemiyorum. Hal böyle olunca, İrlanda da gidilmeyi bekleyenler listemizdeki yerini koruyor. Adını koyamadığımız, koymak da istemediğimiz içimizdeki sıkıntılı düşünceler oturduğumuz yerde oturmamıza sebep oluyor. Aklımıza gelen ilk soru bu oldu. Paris'ten gitmenin en kolay yol olduğunu birkaç tur şirketinin programına bakınca derhal anlıyorsunuz. Elbette ilkbahar yaz dönemi Paris uçaklarının en pahalı olduğu dönem. Ne yazık ki Normandiya kıyılarına ulaşım için harita üzerinde bakınıp, başka seçenekler arasak da bulamadık. Önce Paris'e uçacağız. Oradan da Normandiya kıyılarına ulaşmak için ilk varış noktamıza doğru yola çıkacağız. Rouen gezimizin başlangıç yeri olacak. Paris'ten Rouen'e ulaşmak için iki seçenek görünüyor. En azından bizim seçeneklerimiz arasında iki tanesi önce çıktı. Ben trenle gitmek istedim. Trenle gitmek isteyenler şu internet sitesine bakıp biletlerini alabilirler. Sabahın erken saatlerinden başlayarak akşama kadar çok sayıda tren seferi var. Biletler 10 Euro'dan başlıyormuş. Muhtemelen biletinizi önceden almak ucuz fiyattan bilet almanıza fayda sağlayacaktır. Havaalanından direkt olarak Rouen'e gitmek mümkün değil ne yazık ki. Rouen'e gidebilmek için metroyla önce St. Lazare Garı'na gitmek, oradan da Rouen'e kalkan trene binmek gerekiyor. Biz havaalanından araba kiralayarak Rouen'e gideceğiz. Üç kişiyiz. Önce Paris merkeze gitmek, bunun için bilet almak, üstüne üstlük bavullarla hareket etmek çok anlamlı gelmedi. Hangi araç kiralama şirketini seçeceğimize daha karar vermedik. Bu kararı verdiğimizde, hatta aracı kiralayıp seyahatimizi gerçekleştirdikten sonra durumu buradan tekrar güncellerim. Yukarıda da açıkladığım gibi bana kalsa bu seyahate iki hafta ayırır, canımın istediği her kafede oturur, şarap tadımı yapabilceğim her kasabada durur, gözlerimi kamaştıran güneş ışığına karşı güneş gözlüklerimi tadar, defterimi çıkarır yazı yazarım. Ya da öylece bakarım hayatın önümden akışına. Ama bana kalmıyor, değil mi? Bu yazıyı yazmamın en önemli sebeplerinden biri bu sorular sanırım. Biraz internette gezindim, başkalarının yazdığı yazıları okudum, durak yerlerimiz arasındaki mesafeleri kontrol ettim ve tatil olarak ayırdığımız gün sayısını elimden geldiğinde ayarlamaya çalıştım. Bir de herkesin tatil ritmi değişebiliyor. Ayırdığımız zamanların yeterli olup olmadığını geldikten sonra tekrar değerlendireceğim. Gelelim yukarıdaki sorunun cevabına: Elbette Normandiya Kıyıları Seyahati ile Loire Vadisi Şatoları gezisini birleştirebilirsiniz. Biz bu seyahate yedi gün ayırdık. Bunun 3 gününü Normandiya Kıyıları'nda, 4 günün Şatolar Bölgesi'nde geçireceğiz. Biz ilk gün Paris Orly Havaalanı'ndan araba kiralayacağız ve oradan direkt olarak Rouen'e geçeceğiz. Araba seçerken muhtemelen azıcık konforlu bir araba seçmeye ama seçtiğimiz arabanın küçük olmasına dikkat edeceğiz. Yıllar önce yaptığımız Provence seyahatinde küçük arabanın sokak aralarında ne kadar konforlu olduğunu deneyimlemiştik. Araba seçerken mutlaka dikkat edeceğimiz husussa navigasyon aletinin olması. İlk gecemizde Rouen'de konaklayacağız. Şehre varacağımız ilk akşam üstünün Rouen'i tanımamız için yeterli olacağını umuyorum. Rouen büyük bir yerleşim. Biz Eski Şehir denilen bölgeyi tanımayı hedefliyoruz. Rouen, Jean D'arc'ın şehir meydanında yakılarak öldürüldüğü şehir. Gezmek isteyen insan için gezilecek yerler bitmez elbette. Biz Rouen'de akşam konaklayıp, sabah bavullarımızı arabaya atıp yola düşeceğiz. Benim illa ki görmek istediğim bir yer var: Etretat. O yüzden sabah kahvaltımızı eder etmez ilk iş Etretat'a gideceğiz. Saint- Malo'da iki gece konaklayarak bu bölgeyi gezmeyi hedefliyoruz. Etretat'tan sonra sırasıyla Le Havre, Honfleur, Trouville, Deauville gezeceğimiz yerler. Süre kısıtlı olduğu için bazı yerleri es geçiyoruz. Normandiya Çıkartması'nın yapıldığı kıyıları gezip, manzaranın, güzel yemeklerin, hayatın, lezzetli dondurmalarının tadını çıkarmak öncelikli amacımız. Bu yüzden Çıkartma ile ilgili müzeleri gezmek plan dahilinde değil. Tabii konuya ilgi duyanlar bu seçenekleri de düşünmeli. Şatolar Bölgesi deyip geçmeyin. İşler burada çok karışıyor çünkü irili ufaklı sayamayacağım kadar çok şato var bu bölgede. Konaklama için merkez alınacak yer ve gezilecek şatolar en önemli sorun. Bu şatoların hepsini tek tek gezeyim desen hem zaman yetmez, hem de para. Üstelik durum da çok sıkıcı bir hal almaya başlar. Loire Vadisi'ndeki ilk günümüzde Chateau de Villandry, Chateau D'Usse ve Azay-le-Rideau şatolarını gezmeye karar verdik. Villandry Şatosu aynı zamanda labirent şeklindeki bahçesiyle de ünlü. Bu şatoların üçü de birbirine çok yakın. Amboise: Amboise Kasabası içinde bulunan Amboise Şatosu ile ünlü olsa da gidenlerin güzelliği ve sevimliliği ile dilinden düşüremediği bir yer. Bu yüzden geri dönüş yolumuzdaki en yakın güzergah olarak ikinci gün buraya uğruyor ve meşhur pastanesi Patisserie Bigot'da ya kahvaltı ederek ya da kahve içerek günümüze başlıyoruz. Patisserie Bigot'nun Loire Vadisi'nin en güzel pastanesi olduğu söyleniyor. Amboise Şatosu: Keyif molamızın ardından Amboise Şatosunu gezmeye niyetliyiz. Clos Luce Şatosu: Amboise'ın içinden 400-500 metrelik bir yürüyüşle ulaşılabilcek bir şato Clos Luce Şatosu. Bizim bu şatoyu görmek istememizin sebeplerinin başında Leonardo da Vinci'nin yaşamının son günlerini bu şatoda geçirmiş olması. İnternette bir araştırma yaparsanız da bu şatonun Leonardo da Vinci'nin adıyla özdeşleştiğini görürsünüz. Yorucu bir gün olacağa benziyor değil mi? Yaşayarak buraya yazdığım rotanın gerçekçi olup olmadığını göreceğiz. Yazdıklarımda bir sıkıntı olursa burada güncelleme yapacağım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/04/parisin-en-eski-restorani-chartier-bouillon-paris-kafeleri.html", "text": "Gelelim Paris Kafelerine... Gelelim mi? Paris'in her şeyi çok güzel ama kafeleri ayrı ayrı onlarca yazı konusu. Böyle sık sık gittiğimiz için de elbette kendi seyahat rutinimizi oluşturduk. Herkesin mutlaka gidin dediği onlarca yere gittik, denedik. Paris'e ilk kez gidecekler siz de gidin elbette. Ama biz artık klasikleşmiş, adıyla ön plana çıkmış yerlere gitmiyoruz. Bazılarına çok kalabalık olduğu için gitmiyoruz, bazılarını gereksiz pahalı buluyoruz, kimilerini de sahiden beğenmiyoruz. Şehir klasiği olmuş iki kafe: Cafe de Flore ve Les Deux Magots. Cafe de Flore ve Les Deux Magots, şehrin en eski kafelerinden. Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi? Zaten hangi blogda gezinirseniz gezinin, bu iki kafenin ismini mutlaka görürsünüz. Şehrin en güzel yerlerinden birinde, St. Germain'de karşılıklı iki sokağın köşesini paylaşırlar. 1920'lerin Fransa'sında Amerikalı yazarların, sanatçıların sık sık uğradığı iki mekandı bu kafeler. Hemingway'in kitaplarında bu kafelerden bahsedildiğini görürsünüz. Simone de Beauvoir ve Sartre bu kafelere gelir, içkilerini içerken kitaplarını burada yazarlarmış. Elbette şimdilerde turist kalabalıklarından ve bizim gibi meraklı gezginlerden bu mekanlar her daim dolu. Tatlıları ve yemekleri hep çok güzel; lakin pahalı. \"Paris'e gelmişim, St. Germain'de caddeye karşı oturup kahvemi söyleyeceğim, yanında da tıpkı bir Fransız gibi sigaramı içeceğim,\" diyenler için hem Cafe de Flore, hem de Les Deux Magots nefis mekanlar. Yanımızda arkadaşlarımız yoksa biz bu iki kafede de sıklıkla oturmuyoruz. Yine de gece Paris'e çöktükten sonra ısıtmalı terasların altına sığınıp Paris yaşamını izlemek için bu iki kafe de çok güzel. Selçuk'la benim bir kafemiz var. Bizim kafemiz. Öyle diyoruz. Burası Kuzey'in de kafesi olsun istiyoruz ama interneti olmayan bu kafeyi sevmeyi reddediyor. Sanırım interneti olmayan tüm Fransız kafelerini reddediyor. Kendi bilir. 😉Bizim kafemiz yukarıda anlattığım kafelerden biraz ilerde. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısında sevimli mi sevimli, gece oldu mu sakin mi sakin bir köşe. Paris'e ayak basar basmaz nerede olursak olalım, hiç konuşmadan kendimizi bu kafede buluyoruz. Huzurun merkezine yolculuk, Paris'te olmanın anlamı. Paris'te akşam olmaya başlamış ve biz sevdiğimiz kafeden içeri girmişiz. Kafenin teras kısmında oturmaya niyetliyiz. Öyle özlemişiz ki Paris'i, içerinin sıcağında oturmaktansa terasta oturup gelip geçeni seyretmek istiyoruz. Le Rostand, öyle güzel bir yer. Elbette bizim için. Kafenin arkalarındaki sokaklardan birinde Gertrude Stein yıllarca oturmuş. Çok güzel bir apartman. Şimdilerde orada oturmak çok pahalı olmalı. Zamanın tüm sanatçıları da Gertrude Stein'dan onay almak, Hemingway'in dediği gibi şömine karşısında ısınmak ve Gertrude Stein'ın güzel ikramlarını yemek için bu eve uğrarmış. Ben o sanatçıların hepsinin Lüksemburg Bahçeleri'nin içinden arka sokaktaki o eve gitmek için yürüdüklerini hayal ediyorum. Uçuk yeşil renkli, demir çerçeveleri var kafenin. Hasır sandalyeleri, yuvarlak küçük masaları, servisi yaptıktan sonra rahatsız etmeyen garsonları. Kitabınızı açıp okuyabilir, defterinize bir şeyler karalayabilir ya da çayınızı yudumlarken etrafı seyredebilirsiniz. Benim Paris'imde en sevdiğim kafe burası işte. Isıtıcıların kırmızı ışığı Selçuk'un en sevdiği tatlının üstüne vurmuş. Birazdan kahvenin yanında harcanıp gidecek. Biliyorum bana kızacak çok insan çıkacak ama bu kadar şişirilmiş başka bir mekan daha düşünemiyorum. Bir kere Türklere burayı kim, neden ve ne zaman söylemişse, fuar zamanları L'Entrecote'a gitmeyen Türkü dövüyorlar. İnsanlar burada kapının önünde sosyalleşiyor. Rezervasyon almayan bu restoranın önünde Türkiye'deyken burunlarından kıl aldırmayan onlarca Türk işadamını ayakta beklerken görürsünüz. Vallahi bu eziyeti çekiyor olmaları ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Bir de burada pek Fransızca konuşma telaşına düşmüyorsunuz; zira ortada seçim yapmanız gereken bir yemek falan yok. Restoranın adından da anlaşılacağı gibi sadece antrikot servis ediliyor. Garsonun siparişle ilgili sorduğu tek şey etinizin nasıl pişmesini istediğiniz. Elbette bir de ne içeceğiniz. Ben biraz kötüleme işini abartmış olabilirim ama emin olun ki \"Ay çoook nefis! Ben gittim, bu parayı ödedim, siz ödemezseniz vallahi aklım kalır.\" diyenler de abartıyor, bilesiniz. Bir kere benim yazacaklarımdan önce, yıllar önce Ahmet Örs'ün Sabah Gazetesi için yazmış olduğu bir yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu restoran için yazılmış en güzel yazı kanımca bu yazıdır. Ahmet Örs'ün de demiş olduğu gibi: Paris'te Parisli gibi yemek yenir. O zaman yemek yemek için nereye gidiyoruz: Elbette Chartier Bouillion'a. Tarihi iki yüz yıl öncesine dayanan Chartier Bouillion Restaurant gerçek anlamıyla bir esnaf lokantası. İçerisinin ne kadar geniş olduğunu tahmin edemeyeceğiniz bir avludan içeri süzülüyor ve ahşap kapıdan içeri giriyorsunuz. \"Hay Allah! Ne kadar da büyük bir yer.\" diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Sizi bir masaya oturtuyorlar. İki kişiyseniz, artık kimin yanı boşsa oraya. Daha kalabalıksanız büyük bir masanın boşalmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz. 📌 Çok sevdiğim bir Paris Bistrosundan haberdar olmak istiyorsanız BU YAZIYI da okuyunuz lütfen. 📌 BU YAZIDA da Paris gizli kalmış köşeleri okunmak için bekliyor. Paris'e gidersem danışacağım kişiden faydalı öneriler:) Restaurant kesinlikle denenmeli gibi görünüyor. Aaaa ben bu yazıdaki yorumlara cevap vermeyi atlamışım. Kuzey'e söylüyorum ama kendim de dağılıyorum çoğu zaman. Herkes böyle bir restoranı beğenir mi bilmiyorum. Mesela ben herkesin ayılıp bayıldığı L'Entrecote'u beğenmiyorum. Ama yazılarından tanıdığım Sezer burayı sever biliyorum. Çünkü burada yemekten öte bir şey var: Tarih. Ve sahiden de insan kendini başka bir yerdeymiş gibi hissediyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/05/efsane-paris-kitapclar-karsnzda.html", "text": "Her Paris seyahatinde düşünmeden yaptığımız şeyler var: St. Germain sokaklarında gezinmek, farkında olmadan Cafe Le Rostand'a gidip Lüksemburg Bahçeleri'ne bakarak kahvemizi yudumlamak, yolumuzu Notre Dame Katedrali'ne çevirip Shakespeare and Co.'ya gidip kitapçının sıkışık kitap raflarının arasında gezinip bir kitap almak. Paris'e gidip de bahsettiğim bu kitabevine uğramayan yoktur sanırım. Shakespeare and Co. bir hayalin ürünüdür. George Whitman adındaki Amerikalı bir gencin hayallerinin peşinden gitmesinin ve düşlerini asla terk etmemesinin kendisine armağanıdır. Öncesinde başka bir Amerikalıya ait olan bu kitapçı şehrin başka bir yerindeymiş. 1920'li yıllarda Paris'te yaşayan birçok Amerikalı yazara kucak açan bu kadın savaş yıllarından sonra yurduna dönmek zorunda kalmış. Seneler sonra George, Slyvia Beach'ten kitapçının ismini satın almış ve Paris'e gelerek düşlediği kitabevinin kapısını aralamış. O günden sonra yolu Paris'ten geçen, şehirde kalacak yeri ve parası olmayan tüm gezginler kitabevinin duvarları arasına serpiştirilmiş yataklarda konaklamış. Karşılığında da burada canları dilediğinde çalışmış. George Whitman kızına Sylvia ismini verecek kadar çok saygı duymuş kitapçının ilk sahibine. 🍀 Notre Dame Katedrali'nin karşısına sığınmış bu kitapçının kısa tarihini okumak isterseniz daha önce yazmış olduğum şu yazıya uğrayınız. 🍀 Kuzey'le ilk Paris gezimizde onu elinden tuttuğum gibi bu kitapçıya götürmüş ama George Whitman'ın ölüm haberiyle karşılaşmıştık. O yazı da burada. Bu sefer de kitabevinin yeşile boyalı kapısından içeri girdik. Kasanın sağ tarafı Paris'le ilgili seyahat kitaplarına, sol tarafındaki geniş duvarsa Paris'te yaşamış Amerikalı yazarların kitaplarına ayrılmıştı. Hemingway, Fitzgerald, Flanner şehrin en güzel zamanlarını yaşamış ve bugün dahi peşlerinden gittiğimiz izler bırakmıştı biz Paris sevdalıları için. Giriş holünden ilerleyip bir basamakla ulaşılan yuvarlak alandaki masanın üzerinde Marina Keegan'ın kitabı göze çarpıyordu. Üst üste konulmuş kitaplar ve kapaktan gülümseyerek bakan genç yazar. Kitabın arka kapağındaki yazıyı okuyunca bu kitabı almam gerektiğini biliyordum. Yale Üniversitesi'nden mezun olan bu genç kadın, yazar olmak istiyordu ve mezuniyetinden sadece beş gün sonra bir trafik kazasında ölmüştü. Kitabın içinde üniversitedeyken yazdığı öyküler ve denemeler vardı. Tereddüt etmeden kitabı alıp kasaya gittim. Kitabın ücretini ödedikten sonra da kitabevinin meşhur damgasını ilk sayfaya bastırdım. Lise yıllarımdan bir arkadaşımla ayda bir kez buluşuyoruz; o yıllardan görüştüğüm tek arkadaşım. Bazen o bana bir mesaj atıyor, \"Bir saat sonra Starbucks'ta!\" diye, bazen de ben ona. Şüphenin, samimiyetsizliğin olmadığı nefis bir arkadaşlık. Yalan, dolan yok. Hiç hesaplamadan gerçekleştirdiğimiz o bir saatlik buluşmalarda gezdiğimiz yerlerden, okuduğumuz kitaplardan, kızgınlıklarımızdan, hatalarımızdan ya da mutluluklarımızdan bahsediyoruz. Telefonlarımıza hiç bakmıyor, yalan dünyanın dolambaçlı yollarında vakit harcamıyoruz. Son buluşmamızda ona da Marina Keegan'dan bahsettim. Yazarın trajedisi onun da ilgisini çekti. Anlattığım hikayeyi ona bağlayan bir yan vardı çünkü. Gözleri doldu ve bana bu kitabı anlattığına inanamıyorum dedi. Şu an bu yaptığımla bir Yankı Odası Etkisi başlatmış olabilirdim. ? Daha çok okunsaydım ve daha çok takipçim olsaydı. Olaya iyi tarafından bakalım o zaman. Marina Keegan'ın kitabıyla ilgili tavsiyem kalpten bir tavsiye. Ben okudum, beğendim. Sizler de okuyun istedim. Paris ve ünlü kitabevi hakkında yazdıkların aklıma bir filmi getirdi. Nefis bir filmdi yeniden seyretsem bu aralar bak şimdi aklıma gelmişken. Eski kitap düşkünü Helene Hanff'ın new york'tan londra'ya 84 charing cross road adresindeki marks & co. kitapçılarına yazdığı mektuplar ve kitapçıdakilerin ona yazdığı cevaplardan oluşuyor filim. Muhtemelen seyretmişsindir. Helene ingiltere'de yumurta, et, şeker vb gıdaların yanısıra naylon gibi materyallerin oldukça pahalı olduğunu öğrenince noel, paskalya vb özel günlerde kitapçıdakilere hediye paketleri gönderir. Kitapçıdakiler de kendisine pudding tarifleri ve el işlemeli masa örtüsü gönderirler. Edebiyat aşkı ve kıtalararası dostluklar üzerine enfes bir film. Aylin.... Hayat, başkalarının tekrarlayan mutsuzluklarında kaybolacak kadar uzun değil. Kendimi mutlu tutmak için yeterince çabalıyorum. Tatilleri düşlüyorum, uzun yürüyüşleri, Kuzey'in bu aralar zorlukla kopardığım gülümsemesini, satır aralarında gizli sancılı ergen aşklarını anımsıyorum... Hemen bir gülümseme geliyor yüzüme. Kitap güzel bir kitap. E-kitap vardır sanırım. Bir de Elif Batuman'ın The Idiot'unu oku. Seversin eminim. Bu kalpten tavsiye için çok teşekkürler Özlem. Mutlaka bir şekilde edinip okuyacağım. Özgeçmişine şöyle bir baktım da ne kadar yetenekliymiş, dolu dolu yaşamış. Gerçekten çok hüzünlü bir son. Yankı Odası Etkisi bir yerde geçerli tabii, özellikle belki sosyal medya için. Bu yüzden takip ettiğim insanları dikkatle seçmeye, herhangi bir şekilde günümü güzelleştirenleri izlemeye çalışıyorum. Hiçbiri birbirine benzemeyen, kimisi kitap, kimisi ağaç, kimisi seyahat, kimisi spor seven, tanımadığım bir sürü insanın instagram hesabına gözatıyorum. Bana iyi geliyorlar. Tıpkı senin gibi. Özellikle kitap tavsiyeleri konusunda çok faydalanıyorum onlardan. Dostlarla buluşmak elbette çok güzel ama her zaman ilgi alanları uyuşmuyor. Ya da bitmeyen gündelik problemleri konuşmaktan bıkmayanlar sıkıyor bir süre sonra. İnsana hep bir şeyler katan bir dostun olması gerçekten büyük bir şans. Paris'e iki kere gittim ama çok yıllar geçti, o zamanlar Shakespeare and Co.'dan haberim bile yoktu. Tekrar gidebilirsem ilk hedeflerden biri olacak ve seni mutlaka anacağım. Keşke daha çok kitap okumaya vaktimiz olsa. Shakespeare and Co.'ya gidince beni anımsa. Kafesinde oturup bir kahve de orada iç."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/07/normandiya-rotas.html", "text": "Her gezide olduğu gibi bu seyahatte de elbette öngörülemeyen şeyler oldu. Öyle atla deve konular değildi bahsedeceğim şeyler ama yine de buraya not düşeyim de unutmayayım. Bir kere Paris Charles de Gaulle Havaalanından araba kiralayarak yola düşmekle çok iyi yapmışsız. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra doğru havaalanındaki Sixt kontuarına gittik ve hemen işimizi hallettik. Gitmeden internet üzerinden araba kiralama işini halletmiştik. Bunun için görünüşe göre en uygun fiyatı veren firmadan kiraladık arabayı. Daha önceki seyahatlerimizde \"full sigorta\" dedikleri her şeyi kapsayan bir sigorta yaptırmadığımız için ufak bir sıkıntı yaşadığımızdan tüm seyahatlerimizde artık kesinlikle sigortamızı her türlü hasara karşı yaptırıyoruz. İnternet üzerinden yaptırdığımızı sigorta da böyleydi. Fakat ben internet çıktısı aldığımda gördüm ki kiraladığımız araba full kaskolu değildi ve üstüne üstlük kiralarken kesinlikle öyle bir şey gözükmemesine rağmen bir de kilometre kısıtlaması vardı. Ekstra para ödeyeceğimizi bildiğimizden panik yapmadık. Orada sorarız dedik. Sahiden de gişedeki görevli arabanın kaskosunun her şeyi kapsamadığını ve kilometre sınırlaması olduğunu doğruladı. \"İnternette böyle yazmıyordu.\" dedim. \"Arabayı kiraladığınız internet sitesi yüzünden herkes böyle sıkıntılarla karşılaşıyor\" diye cevapladı bizi. www. rentalcars. com sitesini böylece hayatımızdan bir daha kullanmamak üzere çıkarmış olduk. Tatilimiz böylece başlamış oldu. Paris'e hiç uğramadan Rouen'e doğru yola düştük. Bizim planımız ilk gün Rouen'e gitmek, orada yol yorgunluğunu atmak, Jean D'arc'ın yakıldığı şehri görmek ve sokaklarında gezinmekti. Aynen planladığımız gibi yaptık. Tam anlamıyla şehrin merkezinde olmayan ama yürüme mesafesi ile merkezden sadece on dakika uzaklıkta bulunan deniz kenarındaki Novotel Suites Rouen Normandie'de konakladık. Otelin park yeri paralı olmasına rağmen sokaklarda arabayı ücretsiz olarak bırakabileceğimiz bir sürü park yeri vardı. Kahvaltısı ve oda konforu açısından bu otelden çok memnun kaldık. Rouen'de tüm öğleden sonra ve akşam gezinmek bize yetti. Bence burası uğranması gereken güzel şehirlerden biriydi. İlk gün konaklamak açısından doğru bir tercih yaptığımızı düşündük. Sabah otelde kahvaltımızı yaptığımız gibi eşyalarımı alarak yola düştük. Normandiya Kıyılarına doğru gidecektik. Kıyıya doğru ilerleyince yolumuzun denizden sola doğru ilerlemesi gerekiyordu ama ben kesinlikle Etretat'a gitmek istiyordum. Bu sebeple sağa doğru kıvrılarak Etretat'a ulaştık. Bu yazının amacı bizim gibi aynı yollara düşeceklere biraz ipucu vermek olsa da burada şunu belirteyim ki elbette sadece kişisel görüşlerimi derleyip topluyorum. Hislerim, gittiğimiz yerlerin ruhu, deniz, iyot kokusu, yemekler, doğa bunların hepsi benim gittiğimiz yerle ilgili hislerimi etkiliyor. Bir de hayalperest ve romantik olduğumu hesaba katarsak sizler kendi planınızı yaparken bu durumu hesaba katın. İsminden de anlaşılacağı gibi Arsen Lupen karakterini yaratan yazar Maurice Leblanc'ın evi burası. Yeşillikler içinde çok güzel bir yer. Alt katardaki odalar yazarın kullandığı şekliyle korunmuş fakat üst katlar romanların geçtiği mekanları anlatır şekilde düzenlenmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Evi hızlıca gezip Etretat'ın merkezine yani Manş Denizi'nin kıyısına ilerledik. Küçücük bir deniz kasabası burası ve ben buraya bayıldım. Eğer benim gibi denizin sesini duyabileceğiniz mini kasabalardan hoşlanıyorsanız burayı siz de seversiniz. Yok yalnızlık düşüncesi, peşinizden kovalayan uğultular, tırmanılmayı bekleyen tepeler ve özünde \"Ya ben burada kendi sesimi bile duyarım\" duygusu size yakın değilse burası şöyle bir bakıp geçmelik bir yer. Kıyı boyunca yürüyüp sol tepeye doğru yürüdük. İtiraf edeyim ben yoruldum yürürken. Dönünce spor yapmalıyım fikri kafamı kurcalayıp durdu. Burada deniz mahsullerinden oluşan öğle yemeğimizi yiyip hemen yola düştük. Zira Honfleur'e gidecektik. Dikkat-Dikkat: Rouen- Etretat arası yaklaşık 90 km. Bu da ortalama 1.5 saate denk geliyor. Honfleur'e doğru ilerlerken rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde diyerek Le Havre'a kırdık arabanın direksiyonu. Şöyle bir şehir turu attık arabadan inmeden; zira şehri pek de beğenmedik. on dakikalık uzaktan bir bakış bir şehri tanımaya elbette yetmez ama bana Marsilya'yı anımsatan bu şehir içimde gezinme arzusu yaratmadı. Öğleden sonra Honfleur'e ulaşmış olduk. Arabamızı şehrin içindeki parklardan birine bırakıp heyecanla sokaklara dağıldık. Honfleur için söylenecek çok fazla şey var aslında. Bana limanıyla Bergen'i anımsattı burası. Öyle güzel, öyle fotografik bir yer. İnsanda burada konaklama, kalabalığın içine dalma, sokaklarda dolaşma, kafelerde oturma hissi yaratıyor. Sokak aralarında gezinirken Erik Satie'nin de müze evine rastladık. Butikleri, hediyelikçileri ve bir dolu mağazayla burada kolaylıkla vakit harcanır. Keşke buraya biraz daha vakit ayırsaymışım diye düşündüm. Peki buradan nereye? Gün daha bitmedi arkadaşlar ve ben buradan Deauville-Trouville'e gideceğiz diye planlamışım. Dikkat-Dikkat: Honfleur- Deauville arası 18 km ve yol yaklaşık 30 dakika sürüyor. \"Buradaki hayalin neydi Özlem?\" derseniz elime kitabımı alıp şezlongda uzanmaktı diye cevap veririm. Bakın ben size söylüyorum. Bir gün ben Selçuk'u kandırıp iki günlüğüne Etretat'a, birkaç günlüğüne de Deauville'e gelirim. Öyle sevdim bu sahil şeridini. Elbette acıkmıştık acıkmasına da ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Burada mı yesek yoksa Trouville'i de gezdikten sonra kalış noktamız olan St. Malo'da mı ziyafet çekseydik bilemedik. Trouville neresi, acaba buradan ne kadar uzak diye düşünürken adresi aracın navigasyonunu da yazdık ki bir de ne görelim? Deauville hemen yanıbaşımız. Deauville ve Trouville bir nehrin iki yakasına yerleşmiş kasabalar. Biz burayı çok hızlı gezmek durumunda kaldık. Oysa bizim ayırdığımız zamandan daha fazlasını hakediyorlar. Yola çıktık çıkmasına ama rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde duran Cabourg'a kayıtsız kalamadık. Yemeğimizi bu minicik ve şirin kasabada bir İtalyan restoranında yedik. Kıyı şeridine bakıp hayretler içinde kaldık. Çünkü upuzun bir şerit göz alabildiğince uzayıp gidiyordu. Dikkat- Dikkat: Deauville- Saint Malo arası tam tamına 230 km ve yol 2.30 saat sürüyor. Bu planı yaparken aklımızı neredeymiş peki? Çünkü gayet yoğun bir gün geçirdik ve çok yorulduk. Tatil için ayırdığımız süre az, görmek istediğimiz yer bu kadar çok olunca programı sıkıştırmışız. St. Malo'da kalmayı tercih ettik. Her gün bir otelde kalıp bavulları indirip bindirmek istemedik. Doğrusu şöyle olmalıymış: Honfleur'de konaklamalı, hem oranın keyfini doyasıya çıkarmalı, hem de yorulmamalıymışız. Honfleur'den sonra yaptıklarımızı bir sonraki güne bıraksaymışız, Normandiya Çıkartmasının yapıldığı Omaha Sahili ardımızda bırakmamış olurduk. Bu seyahatte atladığımız yerlerden biri burası oldu. St. Malo'da otelimizde uyanıyoruz. Sabah kahvaltısı ve kahve hepimizi kendimize getiriyor. Surlarla çevrili bu güzel yerleşimi bir gece önce azıcık gezdik. Karnımızı doyurduktan sonra tekrar geldiğimiz yöne gidiyor ve Le Mont St. Michel'e yöneliyoruz. Gitmeden önce buranın denizin kıyısında ama bir kasabanın yamacında bir yer olduğunu düşünürdüm. Manastırın olduğu yerin karşı kıyısında sanki kafeler, restoranlar vardır da insanlar o manzaranın karşısında içkilerini yudumluyorlardır gibi bir his vardı içimde. Bu kanıya nereden kapıldığımı bilmiyorum. Le Mont St. Michel'e yaklaşınca tabelalar bizi park yerlerine ulaştırdı. Muhtemelen etrafın doğallığını bozmamak adına park alanlarının hepsi uzun çit bitkilerinin ardına saklanmıştı. Arabamızı buradaki park yerlerinden birine bırakıp ücretsiz shuttle'ların kalktığı yere gittik. Ayrı bir ücret ödeyerek faytonla da ulaşabiliyorsunuz St. Michel'e. Sonra çekilmiş denizin ortasında, bir boşlukta tüm güzelliğiyle dikilen surların ardındaki kalenin içine giriyorsunuz. Gezinin bu ayağında telaşsız bir gün geçirdik. Günün arda kalan kısmında St. Malo'daydık. Akşam nefis bir restoranda kabuklu deniz ürünlerine saldırdık. Seyahatin bu kısmına bir gün daha ekleseymişiz daha iyi edermişiz. Bana soracak olursanız bizim izlediğimiz rotanın hakkı dört gün. Şimdi gitmiş görmüşken bu alan içinde göremediğimiz diğer yerlere de uğramak için yollara tekrar düşebiliriz. Ben Normandiya Kıyılarını çok sevdim çünkü. Seyahatin bu kısmından sonra şatolar kısmı vardı. Cumartesi yola çıkıp cumartesi döndük. Tam anlamıyla bir hafta sürdü. Yetmedi tabii ama ancak bu kadar oluyor. Kuzey'e ise tatil yetti. Eve dönmek için sabırsızlandı."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/08/deniz-kysndaki-topraklar-etretat.html", "text": "Etretat, hayal bir diyar benim için. Deniz kenarında, laf dinlemez, asi bir köşe. İnsanın kaçıp buraya sığınası, üstüne yapışmış tüm sorumluluklardan kurtulup yeni birisi olası geliyor. Kafam da masam kadar dağınık. Masayı toparlamam kolay da kafamı toparlamam öyle kolay olmuyor ne yazık ki. Oysa masa dağınık kalırsa kalsın, önemli olan kafamın içinde koşturan düşünceleri dindirmek. Yaşantımızın akışı nasılsa seyahatimizin akışı da aynı paralelde uzanıyor. Dinlediğimiz şarkılar, arkadaşlık yaptığımız insanlar, gözlerimizi dört açarak izlediğimiz manzaraların hepsi hayata nasıl baktığımızla ilgili. Romantik komedilerden hoşlandığım gibi insana muhtaç olmayan biraz hırçın köşeleri seviyorum ben. Denizin sert dalgalarını savurduğu kumsalları, dik yokuşları, laf söz dinlemeyen rüzgarları, kendi iklimin yaratmış coğrafyaları... Biraz başım buyruk biliyorum. Annem çok sık söyler bunu bana. Sanırım unutmayayım diye. Bir gezi yazısı nasıl olur bilmiyorum. İçimden bir ses sadece nedenlere, niçinlere ya da nasıllara cevap veren bir yazı yazmamam gerektiğini söylüyor çünkü bu bana iyi gelmiyor. Ara ara çok methedilen yerlerde oturmaktan keyif alsam da ben bir seyahatte kendi seçtiğim dükkanların kapısını aralamak, kendi tecrübelerimi yaşamak istiyorum. O yüzden Paris'ten ayrıldıktan sonraki ilk durak noktamız Rouen'i kısa cümlelerle anlatıp sonrasında beni büyüleyen bir kıyı kasabasına yol almak istiyorum: Etretat. Rouen büyük bir şehir aslında. Biz şehrin azıcık dışındaki otelimize arabamızı bırakıp şehrin meydanına gittik. Yan yana sıralanmış dükkanlar, hediyelikçiler, pastaneler, restoranlar... Küçültülmüş bir Fransız kentiydi burası. Birkaç gün içinde şehrin her köşesine hakim olacağınız, meydanlarındaki kafelerinde oturup geniş ekrandan maç seyredeceğiniz, öğlen kahvenizi akşam şarabınızı yudumlayacağınız bistrolarıyla minik bir Fransız kenti. Büyük şehirlerin keşmekeşinden sonra eminim burada insan hayatın ritmini biraz yavaşlatabilir. Burası aynı zamanda Jeanne D'Arc'ın yakıldığı şehir. Kilisenin hemen altında kapalı bir pazar yeri var. Kuzey'e buradan soslu karidesler almayı unutmadık. Kesinlikle keyifli bir yer ama hayatımın şehrinin yerini elbette tutamaz. Ertesi sabah aslında rotamızın üstünde olmamasına rağmen yolumuzdan biraz doğuya sapıp Etretat'a uğradık. Ünlü dedektif Arsen Lüpen'in evi bu sahil kasabasındaydı. Edebiyatı seven bir aileyiz. Ben biraz bu büyüyü Kuzey için yaratmaktan keyif alıyorum. Seyahati de durduğumuz yerleri de onun açısından eğlenceli hale getiriyor bu durum. Biraz tanıdık biri hakkında dedikodu yapmak gibi. Etretat'ın girişindeki boş bir araziye arabamızı park ettikten sonra denize doğru yürüdük. Yolun sağ tarafında ağaçların arasında bir yürüyüş yolu gizliydi. Vaktimiz dar olduğundan yürüyemedik ama bir gün burada yürümeyi, ağaçlıkların arasındaki yolun uzandığı yeri görebilmeyi hayal ettim. Buradan ayrılıp Arsen Lüpen'in yaratıcısı Maurice Leblanc'ın evinin kapısından içeri girdik. Ağaçların arasına gizlenmiş bir evdi. Biraz dışarıda fotoğraf çekip ardından evin kapısını araladık. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Zaman zaman bu duruma sinir olsam da düşündüğümde insanın elinde bir kamera ya da telefon olmadan anı daha iyi yaşadığını da kabul ediyorum. Geçip gidecek bir anın içine kendimizi teslim etmek ve sonradan hafızamızda kalanlara güvenmek. Hatta hatırladıklarımıza küçük eklemeler yapmak. Kulaklıklarımızdan yayılan sesiyle Maurice Leblanc girere girmez seslendi bize: İşte bu masaya oturup yazıyorum tüm kitaplarımı. Odalar arasında dolaştık, okumadığımız kitaplarda anlatılan mekanların tasvir edilmiş halini izledik. Filme çekilmiş kitapların duvarlara asılmış afişlerine baktık. Rüya yerlerim: Etretat ve Cabo da Roca. Çıkışta yine denizin kokusuna çevirdik yönümüzü. Birkaç dakikalık kısa bir yürüyüşten sonra küçük meydana geldik. Denize uzanan dar boğazda birkaç hediyelikçi, birkaç tane de balık restoranı sıralanmıştı. Menülerinde yazan istiridyeler ve birçok usulde pişen midyelerle denize çok yakın olduğumuzun haberinini verir gibiydi bu restoranlar. Minik gezi treni her ne kadar fazla turistik bir aktivite olsa da etrafa bir sevimlilik katmıştı. Kıyıya giden yol boyunca karşımıza çıkan bu küçük ayrıntıları geçince Normandiya kıyılarına ulaşmış olduk. Kumsalın iki tarafını sarmalamış falezlerle denizi dik kesen yürüyüş yolu nefes kesiciydi çünkü benim için başrolde doğ vardı. Aynı hisleri Lizbon yakınlarındaki Cabo da Roca'da da hissetmiştim. O tanıdık his yine etrafımı sardı. Manş Denizine baktık bir süre. Bizimkiler savaştan, Normandiya Çıkartmasından, birbirlerine karşı savaşan devletlerden bahsetmeye başladı. Ben denizin önündeki tabelayı gösterip Monet buranın resmini yapmış falan demeye çalışsam da söylemek istediklerim topların, tüfeklerin dünyasında kaybolup gitti. Yürüyerek falezin tepesine çıkıyoruz. Nefes nefese kalıyorum çıkana kadar ama attığım her adımdan inanılmaz bir keyif alıyorum. Belki bir sonbahar ya da unutulmuş bir kış gününde buraya gelmeyi ve denize bakan kafelerden birine oturup bir bardak kahveyi yudumlamayı kesinlikle aklıma not ediyorum. Gel gör ki Etretat bambaşka bir his uyandırıyor içimde. Yine gelmeye niyet ediyorum içimden. Hem de onlarca kez. En sevdiğim blog, Pariste Net'te yazmış Etretat'ı. Bir de ondan okuyun dilerseniz. İlgiyle ve keyif alarak okudum yazını. Bir de demek ki siz de, Coba do Roca'ya, yani Portekiz'e ayak basmışsınız! Merak ettim hangi, Coba da Roca dışında, gördüğünüz diğer yerleri ve tabi ki hislerini 😉 ancak 'seyahatlerim' kategorisinde bulamadım. Kalemine sağlık.. nice gezmelere.. Satırlarını okurken bir kez daha uzandım; Coba da Roca'ya! o karanın bittiği ve insanı içine alan, uçsuz bucaksız okyanusu kıyısına. Böyle gezgin ruha sahip olanların ortak duyumsamaları, hisleri oluyor!. pek fazla konuşmadan da birbirini anlıyor insan. Farklı coğrafyalar ve iklimlerde dolaşırken, yürekler nasıl pır pır eder!. Mutluluklar çoğalır 🙂 Özgürce dolaşmak... asıl bu, çok daha güzel elbette. Biz bir tura bağlı olarak gittik. Dolayısı ile biraz koştur koştur durumu fazlaca oldu, ancak 15 şehiri bu kadar kısa zamanda gezip göremezdik.. bir de ülkemizin kredisi kalmadı artık, gördüğün gibi hepten vize işini işkenceye döndürdüler. Neyse, her hali ile gezgin olmak güzel şey.. gidemediğinde de insan, öncekileri ve gelecekte görmek istediği yerleri hayal ediyor, dolayısı ile ruhu mütemadiyen kanatlanıyor diyelim 😉 kalemine sağlık, nicelerine.. sevgilerle.. Doğanın yüce niteliğiyle buluşmuş bir kasaba. Ve sen de bunu layığıyla hissettirmişsin. Doğayla buluşmuş, bozulmamış her yer güzel. her seferinde ağzım açık kalıyor böyle yerleri görünce. Taş yığınları içinde yaşıyoruz ne yazık ki. Elimiz kolumuz bağlı. Bir sonraki tatil, daha iyi bir ev, araba ya da okul taksidi için hayatımızı tüketip duruyoruz. Dağların arasında gezinmek istiyorum bu aralar sadece. Etretat'ın üç beş restoranından birini anlatsam, mutlaka burada yiyin desem Etretat'ı anlatmış olur muyum bilmiyorum. Orada başka bir şey var çünkü: deniz, yıllar öncesinin savaş izlerini taşıyan kayalıklar, denize uzanan falezler, nemli coğrafyaların dikensi bitkileri, Monet'nin bir zamanlar orada bulunmuş varlığı.... Ben de seni sevgi ile kucaklarım. Geldiğin, okuduğun, yorum bıraktığın için teşekkürler. Ben tatil öncesi koşuşturmasındayım. Daha vizemiz çıkmadı. Bugün çıkarsa eğer pazar sabahı erkenden yola düşeceğiz. Eğer çıkmazsa seyahatin bizimle alakalı tüm kısmını iptal edeceğiz. Bileti ötelemek falan gerekecek. İlk defa sakince bekliyorum. Olursa olur, olmazsa da yapacak bir şey yok modundayım. Evde oturur, blog yazarım artık 🙂 Eskiden metropol hayatını daha çok severdim ama şimdilerde sessiz köşeler arıyorum kendime. İstanbul yaşantısında kıpır kıpır hareket eden bünyemi sessizliğin içinde nadasa bırakmak istiyorum. Eğer vizeler çıkarsa İrlanda'nın dağ bayırında bulacağız kendimizi. O yüzden evrene sessiz mesajlarımı iletiyorum; içinde bolca yeşil olan."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/08/ingiltere-vizesinin-bize-yaptklar.html", "text": "Her şey yolunda gitseydi bu sabah Londra'da uyanmış olacaktık. Erkenden kalkacak, seyahatin ilk sabahına erkenden bir aktivite koyduğum için Kuzey'in vızıldamalarına maruz kalacak, yine de bizi Stonehenge'e götürecek otobüsümüze ulaşmak için yollara düşmüş olacaktık. Olmadı. Beklediğimiz, çıkacağından zerre şüphe etmediğimiz İngiltere vizemiz cuma akşamı çıkmayınca pazar sabahki uçağa binme şansımızı tümüyle yitirdik. Oysa ilk defa bavullarımızı bile üç gün öncesinden hazırlamıştım. Demek ki son dakika hazırlanan bavullarla hayatıma devam etmem gerekirmiş. Hal böyle olunca ücretsiz iptal tarihini bir gün geçirdiğimiz Londra oteli için ceza ödedik, biletlerimizi bir seneliğine açığa aldık. Uçuşumuzu takip eden bir günlerde Atlas Global'deki tüm uçuşlar dolu olduğu için de eğer Londra vizelerimizi alırsak bu şirketten bilet alma ihtimalimiz yok. Yönümüzü başka hava yolu şirketlerine ve muhtemelen aktarmalı uçuşlara çevireceğiz. Budgetair. com'a nasıl ulaşırım: BOL ŞANS!!! Şimdi burada biletlerini ara ara benim gibi skyscanner, kayak, budgetair gibi şirketlerden alan seyahat delisi arkadaşlara anlatmak istediğim bir şey var. Her şey yolunda gittiği müddetçe bu sitelerden bilet almanın elbette bir zararı yok ama terslikler bir ucundan başladıysa her birinize bol şans ve sabır dilerim. Biletleri iptal etme ya da erteleme durumumuz söz konusu olunca hemen biletlerimizi aldığımız acentaya ulaşmaya alıştım. İlk olarak Türkiye'den kalkan ve hepimizin onlarca kez tercih ettiği Atlas Global'i aradım. Durumumuzu anlattım. Görevli yapacak bir şeylerinin olmadığını, öncelikle biletimi aldığım acentayı aramam gerektiğini söyledi. Saat çoktan 17.00'ı geçmişti ve ertesi gün hafta sonuydu. Bilet çıktısının üstünde yazan numarayı aradım. Telefonumda gördüğüm yer Ontario, Kanada idi. Ne süper değil mi? İstanbul'dan kalkan ve Londra'ya gidecek olan bir Türk uçak şirketinin biletini Kanada üzerinden almıştık. Telefondaki operatör Kanada üzerinden hizmet veren şirketin telefon numarasının değiştiğini söyledi. Elbette yeni telefon numarasını ve Kanada dışından arayanların telefonu nasıl tuşlayacaklarını da anlatıyorlardı. Aradım elbette. Bilin bakalım aradığım yer neresiydi: Turks ve Caicos Adaları. Telefonun açan birileri olsaydı belki biletleri değiştirme işini halledebilirdim ama hangi yarım kürede olduğunu bile bilmediğim bir adada iş günü müydü, mesai saatleri içinde mi arama yapıyordum bilmediğim için işin ucunu bıraktım. Bu arada elbette Atlas Global'i aramaya devam ediyordum ama telefonda karşıma çıkan herkes işime yaramayan öneriler sunuyor ve beni anladıklarını iddia ediyordu. Elbette üzgündüler ama üzgün olmaları benim pek işime yaramıyordu. Sonra tekrar Atlas Global'i aradım. Belki işini daha iyi bilen biriyle karşılaşacağımı düşünüyordum. Karşıma çıkan kız sekiz kişilik grubun içinden bizim biletlerimizi çıkarabileceğini ama böyle yaparsa ortak aldığımız biletlerin PNR numarasının değişeceğini, bir ceza karşılığında tekrar bilet alma şansımızın olduğunu ama bir değişme daha yapmamız durumunda budget. com şirketinin paramızı iade etmeyeceğini söyledi. Farkındaysanız bir yere vardık. Çünkü her halükarda firmaya ulaşamadığıma göre zaten biletleri nihayetinde yakacaktık. Peki bu bilgiye daha önceki bilmem kaç aramamda niye ulaşamamıştık? Çünkü herkes işini kıçıyla yapıyor. Üzgünüm çok anlayışlı olamayacağım. Bana sunulan çözümü derhal kabul ettim. Her yön ve her kişi için 65 dolar ceza ödemeyi kabul ederek biletlerimizi bilinmeyen bir tarihe kabul ettim. 390 Dolarımız buhar olup havaya karıştı. Sonrasında Londra'da aldığımız Stonehenge turunu iptal ettim. Dublin otelini Selçuk halletti. Gidebilirsek nasılsa bir yer buluruz diye düşünüyoruz hala. Londra- Dublin arası uçak biletlerimizse ucuz hava yolu şirketi Ryan Air'dan. Bilmeyenler için Ryan Air'ın biletlerinin geri ödemesiz olduğunu söyleyeyim. Ama gerçekten iddia ettikleri gibi ucuz bir hava yolu şirketi oldukları için bu destinasyonların uçak biletleri çok da canımı yakmıyor. Biletleri uçağın kalkmasına dört saat kalaya kadar ceza karşılığında erteleme hakkınız ya da biletler üzerinde isim değiştirme hakkınız var. Şimdilik bizim biletlerimiz duruyor. Ryan Air'a ulaşmak isteyenler saat gibi işleyen online chat hattını kullansınlar. Her sorunuza en kısa zamanda ve en doğru şekilde yardımcı oluyorlar. Bekliyoruz. Eğer vizemiz bugün ya da en geç yarın çıkarsa ve biz de uçak bileti bulursak Londra'ya uçacak, oradan seyahatin en azından İrlanda kısmına dahil olacağız. Eğer vizemiz çıkmazsa bu pasaportlarımızın da İngiltere Konsolosluğunda takıldığı anlamına gelir ki bir yere gitme şansımızı tümden yitirmiş olacağız. Yollar çok kalabalık olacağından Türkiye'de bir yere gitmeyi düşünmüyorum bile. Evde, bahçede çay kahve içerek, yogaya gidip kitap okuyarak tatilimi geçireceğim. Bizim için hiç sorun değil, okuruz, hem de zevkle okuruz:) Size Paris'le ilişkimi anlatayım da belki bu stresli zamanlarda içiniz açılır. Paris'e bir kere gittim, 2-3 günlüğüne. 4 kişilik bir grup olarak gittik. Ve bi türlü sevemedim. Hatta o Eyfel Kulesi'nin etrafında yüzlerce fotoğraf çektirme çılgınlığına falan sinir oldum. O kadar para verip kuleye çıkınca ne olacak, ben öyle çok manzara hastası biri de değilimdir, diye protesto ettim, Kule'ye de çıkmadım. Sonra önüme gelene dedim ki, Paris'i sevmedim ben. Halbuki Before Sunset hiç de böyle hissettirmemişti bana. Sonra sizin bloğunuzla tanıştım bi şekilde. Paris'in hiç görmediğim bi yüzü olduğunu fark ettim. Meğer iki üç günde ancak tıklım tıklım turistle dolu yerleri görebilmişim ben, hiç kafama göre gezemememişim grupla takıldığım için. Sheakspeare and co.'dan başka kitapçı görmemişim... Sahaflarına girmemişim, üniversitelerin çevresindeki kafelerde takılmamışım. Notre Dam ve Eyfel'den başka bi şey kalmamış aklımda! O yüzden bi daha gidicem Paris'e mutlaka, bu defa tek başıma. Seni yanlış anladım, deyip özürlerimi sunacağım kendisine. Ve bu düşünce değişimi hep sizin sayenizde:) Yani biz okuruz, hiç sorun değil. Üslubunuzu çok seviyorum. Ben bi şey duymadım;) Bi şehri her şeyiyle benimseyince tam olarak sevebiliyor zaten insan. Karakterin şehrin karakteriyle uyumu meselesi. Bu konuda ben de umutluyum.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/08/krlan-umutlar-yeni-hayallerle-onarmak.html", "text": "Vize çıktı, çıkacak derken stres sahibi olduk. Selçuk'la birbirimizi yiyip duruyoruz. Ben vizeciye söylenip duruyorum, o konsolosluğa. İkimizin de mırıl mırıl konuşmak için yeterli sebepleri var. Bu tatilde evde birbirimizi yemezsek iyidir.? Tüm kalbimizle yarın vizemizi alacağımıza inanıyoruz. Bugün pasaportların vize merkezine doğru yola çıktığına dair e-posta geldi gelmesine ama ne yazık ki kurye ulaşmamış. Yarın da çıkacağının garantisi yok çünkü konsolosluklar burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bizim gibi sıkışık zamanlarsa İngiltere Konsolosluğu'ndan vize almaya kalkanlar en az bir ay önce başvursun ya da öncelikli vize alsın. Parayı alınca vizeyi veriyorlar çünkü hemen. İhtimalleri değerlendirip uçak bileti bakıyoruz. Fiyatlar tavan yapmış vaziyette. Bu saatten sonra gitmek bütçeye ciddi zarar ama yine de niyet ettiğimiz bir şey olduğu için kararsızız. Gitmezsek ara bağlantı uçağımız da yanacak. Bu durumda can sıkıntımızı içimize gömmeye çalışıp İngiltere'yi unutmaya çalışacağız. Üstümde bu stresle eve gelince bir çay demleyip bilgisayarın başına oturdum. Niyetim sevdiğim yerlere dair yazdığım bir-iki blog yazısını okumaktı. Okudum da. Sadece yanlış bir tuşa deyip keyifle yazdığım bir yazıyı silmeseydim iyiydi. Negatif enerji vücudumun her hücresinden akıyormuş gibi hissediyorum. Yarın pasaportları alsak da gün içinde bir yere gitmemiz mümkün olmadığı için kesinlikle yogaya gideceğim. Sakinleşmem, durulmam şart. Hiçbir şey yapamazsam da Remzi Kitabevi'ne uğrayacağım. İşten, gelmeyen vizeden, konsolosluğa duyduğum nefretten sıyrılıp bir çay söyleyeceğim, çantamdan defterimi çıkarıp kalemi elime alacağım. Son günlerde okuduğum bir kitaptan sebep kafamda dolaşıp duran fikri tartacağım, kafamı iyi anlamda kurcalayan o fikrin altını üstüne getirip biraz da farklı açılardan bakacağım. Muhtemelen iki bardak çayımı içtikten sonra sahip olduğum her şey için şükredip, yan taraftaki kitapçının kapısından içeri girerim. Bildiğim kitap kokusu etrafımı sarar ve kendime gelirim. Eğer bu çareler de derdime derman olmazsa tıpkı Forest Gump gibi koşmam gerekecek. Ben de senin gibi hayal kuruyorum aslında. Hem de devamlı. Hayallerim olmasa ben olamam zaten. Yorumların için çok teşekkür ederim bu arada. Bugün çok ihtiyacım vardı. Yaşamaktan daha güzel bir şey olmadığını hatırlayarak günüme devam edeceğim bu andan sonra. Çok çok üzüldüm vizenin çıkmamasına. Böyle durumlarda kabullenip devam etmek bana da çok zor geliyor ama her işte bir hayır var demek sanırım en iyisi. Vazgeçmeyip mutlaka tekrar gitmelisiniz bence. Belki de çok daha güzel bir seyahat olur. İngiltere konsolosluğu genelde kızdırıyor evet, ama bence ülke çok güzel ve kesinlikle vazgeçmemeli. Ben de yeni Londra ve Edinburgh yaptım ama vizem bitmeden tekrar gitmek ve Londra'nın dışını da görmek istiyorum mutlaka. Her yazını mutlaka okuyorum, bana çok iyi geliyorsun. Hep yorum bırakmak istiyorum ama her zaman mümkün olamıyor. Bir de teşekkür etmek istiyorum. Woolf'un İzinde kitabını ve Ertuğ Uçar'ı sayende farkettim. İyi ki instagrama koymuşsun. Kitabı az önce bitirdim ve bayıldım. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum mutlaka. Meraklı, araştıran, okuyan, yazan insanları çok seviyorum. Kitap bana ilham verdi, umarım devamı gelir. Pek iyi başlamamış olsa da iyi tatiller ve iyi bayramalar diliyorum. Önceki akşam bir filme denk geldim: Blind adı. Finalde çiftimiz Fransa'nın güneyinde Eze kasabasında şarap içiyordu. Aklıma sen geldin. Sen ve Paris. Filme bakacağım hemen. Bayramda buradayım nasıl olsa. Ben de bu sene çok tatile gidemedim aslında ve okullar açılmadan önce bu seyahate gidebilmeyi çok istiyordum. Çalışmamın yegane sebebi Kuzey'in eğitiminin dışında gezmek 🙂 Bir de bu tatilin her gününü ben planlamıştım. Giden arkadaşlarım öylece kalakaldılar bensiz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/08/neden-yurtdsnda-tatil-yapmay-terci.html", "text": "\"Yurt dışında tatil yapmayı neden tercih ediyorsunuz?\" sorusunun cevaplarından biri bu olabilir. Bir kere şezlong parası diye bir şey yok arkadaşlar! \"Beach\" diye tabir ettiğimiz kumsal kenarlarında küçük lokantalar var. Taverna diye adlandırılan bu lokantaların mekanlarının önlerine koydukları şezlong ve şemsiyeleri bir içecek karşılığında kullanabiliyorsunuz. Şu kadar şey içeceksin gibi bir zorunluluk da yok. Üstelik isterseniz yemeğinizi de yanınızda getirebilirsiniz. Kumsallar da kimsenin babasının malı değil. Şezlongunu, şemsiyesini alan istediği yere konumlanabiliyor. Hadi Türkiye'de yapalım da böyle bir şey görelim ne olduğunu. Tatil dediğin şey huzur demek. Ülke sınırlarının dışındaysan lüzumsuz stresler de olmuyor insanın hayatında. Sen bana yan baktın, denizde fazla yakınıma geldin, şezlongun benimkinin içinde gibi gereksiz muhabbetler olmuyor. Şezlong tutma derdi de yok. Elbette bu söylediklerimden dolayı bana kızacaklar olacaktır ama gerçekler böyle. Günün getirdiği fırsatlardan serbest fiyat ekonomisinde herkes yarar sağlamaya çalışacaktır ama durumu abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Ne zaman Türkiye'de bir yerde tatil yapmaya niyet etsem ağzımın payını alıp kenara çekiliyorum ve hemen rotamı başka yerlere çeviriyorum. Geçen sene deniz tatili için Amalfi Kıyılarını tercih etmiştik ve seyahatin tadı hala damağımdadır. Sakız Adası'na gelecek olursam çok keyifli bir hafta sonu geçirdim. Arabayla adanın etrafında gezinip durduk ve internet sitelerinde görüp not aldığım kumsallarda konakladık. Hava biraz rüzgarlıydı. Mesta ve Olimpi köylerini çok sevdim. Pirgi'de aradığım şey neyse onu bulamadım. Otelimizin olduğu Emborios Koyu'ndaki restoranlarda çok leziz yemekler yedim. Özellikle lakerdalar beni benden aldı. Çocukluğumun rakı sofralarına götürdü. Daracık, taş sokak aralarında yürüdük ve tatilin keyfini çıkardık. Keşke hayat hep tatil tadında olsa da öğle yemeğinde zeytinyağlı enginar, akşam yemeğinde barbunya yiyerek yaz akşamlarının hepsini tek tek içimize çeksek. Hayır çünkü benim yazacağım yazıdan daha iyisini yazmış birine denk geldim internette: nereyekacsak. com ? Ben onun rehberliğinde Sakız'ı gezdim. Buraya yazının linkini bırakıyorum. Sakız'a doğru yola çıkacaklar önce buraya tıklayıversin. Sakız adasını belki gittiğim ilk yunan adası olduğu için çok sevmiştim. Koyları, denizi, köyleri harikaydı. En rahat ve huzurlu vakit geçirdiğim yerlerdendi. Çeşme'de bir kaç gün kalıp öyle geçmiştik Sakız'a ve burayla kıyasladığım zaman Alaçatı'da akşam yemeği niyetine yediğimiz kazık hala aklımda! Kos yazımın üzerine denk geldi. Çok güzel ifade etmişsin Özlemcim. Bir parça karakter meselesi, biraz da turizmin değerini anlamış olmak... Bütün mesele bu. Burada gezmeyi de çok seviyorum ve bütün illeri tamamlama hayalindeyim fakat özellikle yaz turizminde diğer ülkelerdeki hizmet kalitesi bize bin basar. Ne yazık ki! Eşimle biz de seneye Yunanistan'a gitmeyi planlıyoruz. Mikonos'a gitmeyi düşünüyoruz ama Yunanistan'a ilk kez gidecek birine nereyi önerirsin merak ettim. Tüm keyfinizi yanınıza alarak gidin Yunanistan'a. Kafanızı dinleyip, mis gibi bir tatil yapacaksınız eminim. Tüm söylediklerine katılıyorum. Bizden iyiler, kabul etmek lazım. Temizler, dürüstler ve hayata da iyi niyetle bakıyorlar. Kendimizle, etrafımızdakilerle, hayatla bu kadar kavga etmeyi seven başka bir millet var mıdır bilmiyorum. Dün bir yerde okudum. Dünyadaki mutsuz ülkeler sıralamasında sondan 3. ülkeymişiz. Ne kadar doğrudur bilemem ama pek yanlışmış gibi gelmedi bana. Bir de ülkelerinde savaş olan on ülkeden bile daha mutsuzmuşuz. Demek o ki zor buralarda hayat. Herkes çok para kazanmak istiyor ve hemen kazanmak istiyor. Canım nereye gitmek istiyorsa oraya git. Ben Sakız'da mutlu olmadım mı? Oldum ama bundan sonra başka bir yere giderim. Rodos, Simi, Samos olabilir mesela. Amalfi'de meydandaki pastanede bir latte söyle kendine. Hayatın akışına kendini bırakmış insanları görmek iyi geliyor insana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/08/sevdigim-filmler-pariste-bir-geceyars.html", "text": "Paris'te Geceyarısı... Kim bilir kaçıncı kez ekranın karşısına oturuşum bu film için. Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. \"Paris'te Geceyarısı\" ndan bahsediyorum elbet. Şehirlere ses olan yönetmen: Woody Allen. Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk, Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım. Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi. Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde \"Notre Dame'in Kamburu\" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar. Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur. Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik. Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikaye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölmüş yazarlar bile hala yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokaklarında yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek. Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde. En sevdiğim kitapçıyı anlattığım Paris yazım BURADA. Ekmek konusuna gelince: Ben ekmek makinesi ile yapamadım ekmek. Çok uğraştım, bir türlü olmadı. Ama bu ekşi mayalı ekmek olayına sevdalandım. Selçuk da çok istiyor, sanırım biraz da ondan. Zor iş, sabır istiyor. Bana da lazım olan bu! Beklemeyi, sabretmeyi öğrenmek. Uzun uzun katla, dolaba at, bekle. Sonuç: Nefis. Dünyanı bizimkilerin önüne seriyormuşum gibi hissediyorum. Paris de orada geçen filmler de her daim çoook güzel. Hahaha, bütün paranı Chanel kaptırma da! Ben de ara ara kendimi hayal ederken yakalıyorum ama hemen sıyrılmaya çalışıyorum. Ben de çok sevmiştim bu filmi, tüm diğer Woody Allen filmleri gibi:-)Yazdıklarını okurken aklıma başka bir film geldi. Sophie Lellouche'un \"Paris Manhattan\" filmi. Tüm Woody Allen filmlerini yalayıp yutmuş eczacı bir kadın ile, hiç Woody Allen filmi izlememiş bir adamın aşkını anlatan, bence çok keyifli bir filmdi o da. Üstelik, filmde Woody Allen'in de çok küçük ama harika bir rolü vardı... Bir de izlememiş olma olasılığını düşünmediğim, \"Köprüüstü Aşıkları\" ve \"Paris, seni seviyorum\" filmlerini de, en sevdiğim Paris filmleri arasında saymadan geçemeyeceğim Özlem. Paris'in içine saklanmış aşkı, duyguları çok farklı bakış açılarıyla, harika anlatan filmlerdir bunlar da bence. yorumlarına bayılıyorum bu arada. İçinde hep edebiyat, sanat, güzel şeyler var. Ben de sana sıkı sıkı sarılıyorum. Ben de ara ara feci şekilde seyretmek istiyorum hep. Sanırım Paris'i seven herkeste aynı etkiyi yaratıyor. Gezmeyi sevmek başka bir şey Sezercim ya. Şehir filmlerine bayılıyorum, hele ki Paris'te geçiyorsa daha da bayılıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/09/fransa-loire-vadisi-satolar-3.html", "text": "Ertesi sabah erkenden Villeny'ye doğru yola çıkıyoruz. Artık dönüş yolculuğumuz için yavaş yavaş Paris'e yaklaşarak ilerlememiz gerekiyor. Uzun bir yolumuz olduğundan ve bir gün önce şato kapasitemizi doldurduğumuzdan daha sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sadece bir şato gezecek, yol üstünde durarak çay kahve içecek, Loire Vadisi'nin keyfini yaşayacağız. Bir gün önceki gezimizi anlatırken bu şatonun aslında Kraliçe Catherine de Medicis'in olduğunu ama Diane'ı Chenonceau Şatosu'ndan atma planları dahilinde bu şatoyu Diane'e verip diğerini elinden aldığını söylemiştim. Bence bu şato diğerinden daha samimi, daha sıcak ve elbette daha küçük. Tabii Diane benim gibi düşünmemiş. Şatonun boyutlarına bakınca bunu attan inip, eşeğe binmek olarak algılamış olmalı ve bu şatoyu hiçbir zaman evi gibi benimsememiş. Pek tabii kralın ne zaman öleceğini de önceden haber vermiş bu astrolog kraliçeye. Bu şatodan çıkar çıkmaz kendi kalacağımız şatoya doğru yola koyulduk: Chateau de la Giraudiere. Bu şato dizisi gözümü gönlümü açtı! Hiç gitmemek gerekirmiş Reyhan'cım. Kesinlikle haklısın. Aynı duyguları biz de yaşıyoruz. Orada o kadar rahat oluyoruz ki gece uykularımız bile değişiyor. Elbette her şey kusursuz diyemeyiz ama burası da değil. Genel sıkıntıların yanında günlük sıkıntılar çok yoruyor insanı. Gittiğin bir restoranda bile insanda \"Aman kimseye bulaşmayayım!\" duygusu hep alarm haline. İçen sapıtabilir, birine sarkabilir, çocuk gürültüsü yüüznden kavga çıkabilir. Oralarda yok böyle şeyler. En azından ben hiç denk gelmedim. Trafik ışıklarında herkesin duracağını bilerek adımını güvenle yaya kaldırımına atmak tuhaf bir his. İnsan burada herp kendini, çoluğunu çocuğunu kollamaktan yoruluyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/09/fransa-loire-vadisi-satolari-2.html", "text": "\"Loire Vadisi biter, şatolar bitmez.\" mottosuyla ilerliyoruz. Sabahleyin erkenden kalkıp şato otelimizdeki kahvaltımıza indik. Şatonun sahibesi Anne İrlandalı. Belli ki yıllar önce buraya gelmiş, kendilerine orta ölçekli bir şato almış, şimdilerde de hem emekliliklerini yaşıyor, hem de geçimlerini sağlıyorlar. Şatoda bir kişi çalışıyor. Bir önceki yazımda bahsettiğim Fransız hanım. Anne, çok sıcakkanlı, sizi rahat hissettirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Fakat Kuzey her ne kadar odaları çok beğendiyse de biz odaların standartından o kadar memnun kalmadık. Fiyat-hizmet-konfor ücretini karşılaştıracak olursak ödediğimiz paranın karşılığını alamadık. Üç kişilik bir oda için para ödeyip karşılığında Kuzey için ayrılmış açılıp kapanan bir kamp yatağı ile karşılaştık. Bu arada bu yataklardan hala olduğunu bilmiyorum. Gerçekten şaşırdım. Üstüne üstlük Anne'in kocası da biraz sinirli. Eh, bu şatodan pek memnun kalmadık nihayetinde. Sabahleyin geniş bir masanın etrafında diğer konuklarla birlikte kahvaltımızı yaptık, seyahat anılarımızı paylaştık ve yola düştük. Saumur'dan Amboise'a yolumuz 110 km. İyi yol değil mi? Ama yapacak bir şey yok. Şatolar için kendimize kalacak bir merkez belirleyip sonra oradan bazen ileriye bazen de geriye doğru yol alıyoruz. Şehre vardığımızda Amboise Şatosu'nun hemen karşısındaki Patisserie Bigot'da çay ve kahve içiyoruz, çilekli bir tart yiyoruz. Herkesin \"mutlaka gidin!\" dediği bu pastane ben de tam anlamıyla bir hayranlık uyandırmıyor. Yine de koştur koştur geçen şato turumuzda bir yerde sakince oturmak, telaşsızca etrafa bakınmak ve hayatı bir an olsun yavaşlatmak güzel geliyor. Sıralanmış kafe, bistro ve dükkanların karşısındaki taş rampadan tırmanarak Amboise Şatosu'nun girişine geliyoruz. Bu rampadan zamanında atların geçtiğini ve şatonun içine girdiğini hayal ediyorum. Dışardan bu denli büyük olduğunu tahmin etmediğim şato içine girdikçe büyüyor. Şatonun tarihi çok eskilere dayanıyor. Yine okuduğum kitaptan öğrendiğime göre kral 11. Louis burada derebeyleri ile toplanmış ve bu beyliklerin krallığa bağlanması için Saint Michel antlaşması imzalanmış. Gelelim içinde evlilik barındıran bir diğer hikayeye. Öyle oldu böyle oldu derken evliliklerinin üzerinden tam yedi yıl geçmiş ve bir gün kral ve kraliçe şatodaki geçitlerden birinden geçip top oynayanları izlemeye giderken 8. François kafasını bir kirişe çarpmış ve birkaç saat sonra ölmüş. Kralın hayatta kalan bir çocuğu yokmuş. Bu yüzden taht Orleans Dükü Louis d'Orleans'a geçmiş. Başka bir fırsattan yararlanan dük Anne ile evlenmiş ve 12. Louis olarak tahta geçmiş. Zaman içinde şato da tıpkı krallar ve kraliçeler gibi bir sürü badire atlatmış. Fransa tarihine çok da aşina olmayan bizler için özetlemem gerekirse bir kral gitmiş, başka biri gelmiş ama şato zaman içinde yıkılan, kullanılamayan, tahrip olan birçok yerine rağmen yenilenerek ayakta kalmış. Şatonun bahçesinde bir de Leonardo da Vinci'nin büstü var. Amboise Şatosu ile anlatacaklarımın sonuna gelmişken, şatoyla ilgili en önemli detaylardan birine de unutmadan ekleyeyim. Şatonun bahçe girişinde karşısınıza çıkan şapelde Leonardo da Vinci'nin mezarı bulunuyor. Sanırım bu yazı biraz uzun olacak zira gün de uzun ve biz gezmeye devam ediyoruz. 'ndan birkaç dakikalık bir yürüyüşle ulaşmak mümkün. Bu şato, gezme planları yaparken listemizdeki en çok merak ettiğimiz şatolardan biriydi. Kuzey'in ilgisini yüksek tutmak seyahatin dikkat edilmesi gereken önemli kısımlarından biri. Seyahatin Normandiya ayağında denizden çıkan tüm kabuklularla bu işi hallettik, burada da Leonardo da Vinci'nin öldüğü şato, mezarı, Tenten'in Şatosu diye diye yolları arşınladık. Uyumlu bir çocuk olsa da güneşin altında o şato senin, bu şato benim gezmek pek de kolay değil. İtiraf ediyorum ki Şatolar Bölgesi'ni gezmeye başladığımız ikinci günün sonunda ben bile sıkıldım. Clos Luce Şatosu'nun içinde birçok çocuk grubu vardı. Özellikle bahçede, Leonardo da Vinci'nin icatlarının sergilendiği alanda zaman çok çabuk aktı. Şato ise, insanı büyüklüğüyle küçük hissettiren bir şatonun tersine daha çok büyük bir evi anımsatıyordu. İçindeki eşyalar, Leonardo'nun çizimlerini yaptığı masa, yatak odası, özel eşyaları, mutfak derken sanki yaşamaya devam eden bir evin içindeymişiz gibi hissettik. Hatta ara bir bölmede Leonardo bir hologram olarak karşımızda duruyor ve konuşuyordu. Keşke Fransızca ne dediğini anlasaydık daha güzel olurdu ama yine de bu şatoda üstümüze yapışan büyük şato ruhundan sıyrılıp, odalardan odaya gezindik. En alt bölümde Leonardo'nun çizimlerinin maketleri duruyordu. Bu şatodan güçlükle ayrıldığımızı söylersem ne kadar keyifle vakit geçirdiğimizi anlatmış olabilirim sanırım. Şato, 11. Louis zamanında yapılmış. 1490 yılında 8. Charles burayı satın almış ve karısı Anne de Bretagne için bir şapel yaptırmış. Daha sonra krallığı zamanında I. François Leonardo da Vinci'yi çalışmalarına devam edebilmesi ve kalması için buraya davet etmiş. O tarihten sonra da Leonardo da Vinci ölene kadar burada kalmış. İlk kattaki yatak odası Leonardo'nun öldüğü oda. Sanki bir yerden sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor. tamamlıyor. Karısı ile mutlu mesut bu şatoda yaşıyorlar ama ikisinin de ölümünden sonra şato oğullarına kalıyor. İşin bu kısmında Kral I. François olaya el atıyor ve bazı yolsuzlukları öne sürerek şatoyu zavallı oğlanın elinden alıyor. Şato, böylece kraliyet mülkü olarak kayıtlara geçiyor. I. François bu arada Diane de Poitiers isminde güzelliği dillere destan soylu bir kadınla da ilişki halinde. 'a aşık olmasını engellemiyor. Yani Diane önce Kral I. François'nın metresi oluyor, daha sonra da oğlu II. Henry'nin. ? Diane, Henry'den tam 20 yaş küçük. Oğlan öyle büyük bir aşkla bağlı ki Diane'e, Chenonceau Şatosu'nu Diane'e hediye ediyor. Bu saatten sonra Catherine de Medicis'in intikam zamanı başlıyor. Aslında şatoyu Diane'in elinden yasal olarak alma hakkı yok ama kim bir kraliçeye arkasına saklanacağı bir kral olmadan karşı koyabilir ki? Chenonceau Şatosu'nu elinden alıyor ve Diane'e Chaumont Şatosu'nu veriyor. Gidenler, gelenler derken şato bir kadının elinden başka bir kadının elinde şekilleniyor. Üstüne başka katlar ekleniyor, bahçeler düzenleniyor. Kraliyet Şatosu olduğu için Fransa krallarının odalarının olduğu bu şato gördüğümüz diğer küçük şatolardan daha farklı. Büyüklüğü, balo salonu, odaların genişliği, koridorlar, kütüphane derken içeriyi gezmek bir hayli zaman alıyor. Ne güzel bol şatolu bir gezi olmuş, çağlar öncesine yolculuk yapmışsınız 🙂 Leonardo da Vinci'nin hayatının son yıllarını geçirdiği şato ise ilginçmiş.. özellikle bahçe oldukça güzelmiş. Keyifle okudum yazını Özlem'cim.. Emeğine sağlık. Sevgilerle.. Esin, bizim de en sevdiğimiz şato Leonardo'nun son yıllarını geçirdiği şato oldu. Sanki tanıdık birinin evine gitmişcesine gezdik tüm odaları. İşte kaldığı yatak, gezindiği koridorlar, icatları, bahçesi derken daha ilgili dolaştık şatoyu. Özellikle Kuzey en çok burayı, bir de Tenten'in Şatosu'nu sevdi. Teşekkürler okuduğun ve yorum bıraktığın için. Bu akşam okumadığım tüm yazılarını topluca okudum keyifle, vize kısmı can sıkıcı ama olsun bunlarda hayata dairlerimiz ne yaparsın."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/09/fransa-loire-vadisi-satolari.html", "text": "'den ayrılıp geldiğimiz yönün biraz tersine yol alıyoruz. St. Malo'da konaklamak istediğimiz için bu mesafeyi katetmeyi göze aldık. Joachim Carvallo İspanyol bir hekim. Bahçeleri tekrar ilk şekline, İtalyan etkisi altındaki geometrik düzen içindeki haline dönüştürmek için tüm servetini harcıyor. Tohum rezervlerini geliştiriyor, bahçedeki yamaçlara seyir terasları açıyor. Bu arada bahçeleri gezdikten sonra çeşitli tohumların ve bahçe süs, alet edevatlarının olduğu mağazaya uğramadan geçmeyin. Çok güzel şeyler var. Şato ve bahçe ile ilgili anlatılacak bir sürü şey var elbette. Loire Nehri kenarındaki bu şato da belki gezdiğimiz ilk şato olduğundan gözüme güzel görünüyor. Şatonun dışında insanı kavuran bir sıcak, içeride ise hoş bir serinlik var. Şatonun terasına çıkıp uzun uzun bahçeye bakıyoruz. Hatta yukarıdan bakarken şöyle düşünüyoruz: Keşke bahçeyi gezmek için bilet almasaydık da buradan seyretseydik manzarayı. Bazen bir şeyin içinde olmaktansa dışında olmak daha güzel geliyor insana. Şatonun etrafına kurulmuş taştan minik kasabayı da gezmeden gidemiyoruz buradan. Araba ile dar yollardan kasabanın tepesine kadar çıkıyor, dar yollardan zorlukla geri dönüyoruz. Günün ikinci şatosuna doğru yola düşüyoruz. Gişede gideceğimiz diğer şatolar için toplu bir indirim bileti alıp alamayacağımızı sorduk. Bize bir liste verdiler. O liste içinde bize uyan tek şato Azay le Rideo idi. Bu yüzden aldığımız bilette bir indirim uyguladılar ya da diğer şatoyla bu bileti kombine hale getirdiler ve biletimizi kaybetmemizi ısrarla belirttiler. Öğleden sonra olduğundan mı bilmiyorum ama şatonun ana giriş kapısından girince içimi ferah bir hava kaplıyor. Ağaçlıklı hoş bir yol. İlerde Loire Nehri'nin iki kolundan biri olan Indre Nehri üzerinde konumlanmış Azay Le Rideu Şatosu. Nehrin üstünde salınan şatonun üstünde bir mütevazilik var. Abartıdan uzak, kendi halinde ve iç huzurunu yakalamış bir insanın üstündeki hal neyse tıpkı öyle. Aslına bakılacak olursa şatonun 12. yy'daki sahibi Ridel d'Azay zalimliğiyle ünlü biriymiş. Şato elbette daha sonra el değiştirmiş ve bir sürü badire atlatmış. Öyle benim anlattığım gibi masalsı şeyler değil yaşananlar. Şato bu zalim adamdan sonra Burgonya Düküne bağlanmış. Burgonya Dükleri ile Armanyak Dükleri arasında yıllar süren çarpışmalar olmuş. Sonunda 7. Charles şatoyu kuşatmış. İçindeki dört yüz askeri kılıştan geçirmiş, şatoyu yaktırmış. Bu olaydan sonra şato 18. yy'a kadar \"Yanık Azay\" adıyla bilinmiş. Şatonun ve şatonun sahiplerinin başlarına gelenler bunlardan ibaret değil. Kısaca toparlamak gerekirse, 1500'lü yılların başında dönemin maliye ve hazine işlerine bakan Gilles Bertholet, yavaş yavaş şatonun etrafındaki araziyi ve şatoyu satın almış. Pek tabii mevkisine yakışır bir yerde oturmak istiyormuş. Şatonun yanan bazı kısımlarını yıktırmış, bazı yerlerine eklemeler yapmış ve nihayetinde şanına yarışır bir şatıya kavuşmuş. Tam da bu zamanda krallığın para işlerine elleri dokunan herkes birer birer şato yaptırıyor, minik minik saraylar inşa ediyorlarmış kendine. Krallığın etrafındaki şatolar birer yıldız gibi parıldarken krallığın hazinesi gün be gün boşalıyormuş. Bu durum I. François'nın dikkatini çekmiş. Bir sürü insan idam edilmiş. Gilles Bertholet bakmış ki pabuç pahalı, şatosunu bırakıp kaçmış. Son olarak şato Fransız Devrimi'nden sonra zengin bir aile tarafından alınmış, nihayetinde de devlet 1905 yılında şatoyu satın almış. Yani günümüzde bilet paralarının hepsi devletin kasasına gidiyor. Bence de her yerde anlatıldığı gibi binanın içinden çok dışardan görünen şato güzel. Şatonun aksi nehre yansısın diye nehrin suyunu burada durgunlaştırmışlar. Bizim gittiğimiz tarihte şatoda restorasyon çalışmaları vardı. Yine de şatonun suya düşen aksi ve etrafındaki ormanlık alan çok güzeldi. için. Aslında içtiğiniz şey şampanya ama bölge olarak şarap bölgesinde olduğumuz için bu içecek köpüklü şarap olarak adlandırılıyor. Değilse de ne gam! Kendisi nefis bir içecek. Birazdan yazının altına bu nefis şarabı alabilceğiniz Saumur'da nefis bir adres de yazacağım. Az değerli not: Saumur'un hemen girişinde bir restoran var. Küçük mü küçük, ara bir sokağın içinde. Hani biri size söylemese bulamayacağınız cinsten. Biz akşam yemeği için nereye gitsek diye düşünürken, şatoda çalışan Fransız hanım bize Le Pot de Lapin'e gidin dedi ve ısrarla da isterseniz rezervasyonunuzu yapayım dedi. Biz, \"Aman canım Allahın Saumur'unda ne rezervasyonu?\" dedik. Önce bakacak, beğenirsek girecektik içeri. Gittik ki restoran boş ama bir kişilik bile yer yok. Şık giyimli insanlar restorana doğru akın akın geliyordu. Hani bizim çok aklımızda kaldı. Sizin de kalmasın diye söylüyorum. Bir daha Saumur'a gidersek kesin orada yemek yiyeceğiz. Şatolar ve hikayeleri ne kadar ilginç... Yine çok sıcak ve detayları atlamadan yazmışsın. Sayende ilk şato yazından gezmeye başladım:)Teşekkürler arkadaşım. Teşekkürler Natalicim. Söz vermemişsin, birazcık daha blog yazmak için bekleyeceğim demişsin. Ben en yakın zamanda tekrar yazmanı umutla bekliyorum; zira seni de güzel yazılarını da çok ama çok özledik. hem sonbahar da geldi. Müze girişleri konusunda ne vicdansızlar:) Bazı yerlerde 17 yaşa kadar ücretsiz olabiliyor mesela. Veya aile paketleri de varsa iyi bir seçenek. Fransa sanki müze girişi konusunda gözünün yaşına bakmıyor gibi geliyor. Özellikle turistsen. her ayın ilk pazar günü Paris'teki müzelerin ücretsiz olduğunu biliyorum ama nasıl yakalayacaksın o günü. Sonra hangi birini yakalayacaksın? Bence asıl çok ama çok can sıkıcı olan bizim paramızın değerinin çok düşük olması. Yıllar önce Bulgaristan'a falan acıyarak bakardık. Şimdi bizim halimiz acınacak vaziyette de farkında değiliz. Son zamanlarda bizi yurtdışında para harcamak çok zorlar oldu. Hesap yapıyoruz, parayı tl'ye çevirmemeye çalışıyoruz ama ne kadar çevirmeyeceksin."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/09/paris-mon-amour-paris-gezi-notlari-macera-kitabim.html", "text": "Paris, Mon Amour... Bu kadar sık Paris'e gidince Paris otel seçimlerimiz de artık klasikleşti. Salı gecesi Paris'ten döndük dönmesine de benim ruhum orada kaldı. Hava ne çok sıcaktı ne de çok soğuktu. Eylül aylarında Paris ara ara yazdan kalma günleri saklayıp benim gibi \"Paris, Paris!\" diye inleyen nevrotik şehir severlerin önüne atar ya, bu sefer tam da öyle değildi. Ara ara yağmur serpiştirdi. Biz de bu serpiştirme aralarında bir kafeye oturup ya biraz içtik ya da kahve. Şehrin her tarafı kafe, bistro zaten, yağmaya başlar başlamaz oturuyorsun bulduğun ilk masaya. Şehrin her bir köşesi bir bayram yeri. Grand Boulevard üzerinde bir otelde kaldık. Size de bahsedeyim oradan çünkü bu otel zincirini keşfettiğimizden beri hiç tereddüt etmeden rezervasyon yapıyoruz. Astotel zincirleri şehrin en sevdiğim bölgelerinde ve hepsi yeni, enerjik ve karakterli. Genellikle ortasında avlu olan üç-dört binanın birleşmesinden oluşmuş bu otellerin nefis bir kahvaltı salonları ve nefis ötesi kahvaltılıkları var. Otelde kahvaltı edebilmek bana hep iyi geliyor. Benim gibi gözünü \"Açım!\" diye açan biri için kahve ve kruvasan kokusuyla uyanmaktan daha güzel ne olabilir? Her seferinde panik yapmadan ağır ağır kahvaltımı ediyor, üstüne kahvemi içiyor ve ardından şehrin sokaklarına bırakıyorum kendimi. Sevdiğim keklerden birini de yanıma almayı unutmuyorum. Biz bugüne kadar hiç faydalanmadık ama dilerseniz gün içinde şehrin merkezi yerlerine konumlanmış bu otellerin herhangi birine girebilir ve her daim açık olan büfelerinden çayınızı, kahvenizi ve atıştırmalıklarınızı ücretsiz olarak alabilirsiniz. Paris gibi bir şehirde insanın böyle bir teklife inanası gelmiyor. \"Bu sefer de bu olsun,\" diye tercih ettiğimiz 34B Hotel şehrin sevdiğim ve en eski restoranlarından biri olan Chartier Bouillon'un hemen dibindeydi. Tabii ki restoranın önünde her daim uzun bir sıra vardı. Otelin konumunun diğer avantajlarından biri de her seferinde İstanbul dönüşü market alışverişi yaparmışım gibi bavulumu bir dolu nevale ile doldurduğum Bio C'Bon Marketlerinin bir şubesinin otelin kapısının hemen karşısında olmasıydı. Selçuk'daki sevinci görmenizi isterdim. Nasıl mutlu oldu anlatamam. Alışveriş yapacağımı zaten bildiği için en azından taşıma derdinin olmadığı bu konum tam üç gün boyunca şehirde kuş gibi gezmesine sebep oldu. Otel seçiminden dolayı kendini sessizce kutlamasına birkaç kez tanık oldum. Ne mi aldım? Söyleyeyim de gülün değil mi? Elbette yine de itiraf edeceğim. Uzun zamandır ekmek yapmaya kafayı taktığımı zaten biliyorsunuz. Ekşi mayalı ekmekle yatıp, ekşi mayalı ekmek ile kalkıyorum. Yaptığım her kötü ekmekle birlikte bu işten vazgeçeceğime, yenilmekten bıkmayan pehlivan gibi yenilginin hemen ardından yeni bir ekmeği yoğurmaya başlıyorum. İşin en önemli noktası maya ile un arkadaşlar. Bu arada Hindistan seyahatinde tanıştığımız Merve de dönüşte, \"Ben ekmek yapmayı öğrenmek için Le Cordon Bleu'ya gideceğim.\" deyince gökte aradığım mucizeyi yerde bulmuş oldum. Şimdi kendisi Paris'te yaşayıp ekmek yapıyor; hem de şehrin en havalı oteli Plaza Athene'de. Neyse, Merveciğim bir seferinde bana dedi ki: Özlem Ablacım, burada Type 65 diye bir un var, onu kullanacaksın. O gün bugündür biz her Paris'e gidişimizde un alıyoruz. \"Aslında yerimiz yok.\" cevabı pek de beklediğimiz bir cevap değildi. O an restoranın gözümüzde ne kadar kıymetlendiğini belirtmemize gerek yok sanırım. Böyle bir huyumuz var. Bir şeyi elimizden alırlarsa birden kıymeti artıyor. Neyse ki o akşam iki kişilik rezervasyonlardan biri iptal olmuş. Kendi aralarındaki uzun tartışmalardan sonra bizi küçük masalardan birine buyur ettiler. Mutlu mutlu masaya yerleştik. Ben duvara sırtımı yasladım ve etrafıma bakınmaya başladım. Sağımız, solumuz İngilizce konuşan, mutlu Amerikalı çiftlerle doluydu. Her biri diğerinin ağzına önündeki tabaktan bir çatal yemeği tıkıyor ve \"That's amazing!\" diye çığlıklar atarak yemeklerini yiyordu. Ben de o çiflterden biri olmak istedim. Hemen kendime köpüklü şarap benzeri bir içki söyledim. Seçeceğim yemeğe şarabımın uyup uymayacağı elbette umrumda değildi. Zaten böyle şeylerden anlamam. Tek bildiğim bu aralar bu içkiyi çok severek içtiğim. Minik köpükçükler o renkli sıvının içinde uçuşurken kendimi prenses gibi hissediyorum. Ben soslu bir somon balığı sipariş ettim, Selçuk da güveçte şarapla pişmiş bir tavuk yemeği. Gerçekten yemeğimiz nefisti. Neredeyse yarım yamalak Fransızcamla, \"C'est delicioux!\" diye bağıracaktım. Kalkarken restorandaki diğer Amerikalı turistler kadar yemeğimden memnun olmuş, boğazıma kadar doymuştum. Biz otururken en az yirmi kişiyi de rezervasyonları olmadığı için kabul etmeyince çok güzel bir yerde yemek yediğime ikna oldum. Eh, yıllardır niyet ettiğim bir restoran da böylece listemden eksilmiş oldu. Size de bir gidişinizde denk düşerse bu restorana gitmenizi şiddetle tavsiye ederim çünkü ben eminim ilerideki Paris seyahatlerimde de buraya uğramaya çalışacağım. Aynı gece restorandan çıktıktan sonra yavaş yavaş otelimize doğru yürüdük. Gecenin her saati canlı olan bu şehir sanırım bizim için burayı daha da yaşanır ve sevilir kılıyor. Yemek ya da içmek için olsun öyle çok seçenek var ki. Ben de her seferinde en azından bir restoran olsun kendime bir hedef seçtiğim için \"Paris'te yapılacaklar!\" listem bir türlü tükenmiyor. Aman! Tükenmesin. Küçük hedefler, küçük mutluluklar gözlerimizi ışıldatsın. Belki biz de tıpkı Amerikalılar gibi küçük bir peynir parçasının lezzetinde kaybolmalı, mutlu mutlu gülümsemeliyiz etrafımıza. Paris her daim güzel, her daim ışıl ışıl. Ah, bir de lezzetli! Yalnız ekmek yapmakla ilgili en doğru bilgileri kesinlikle edinmişsin. Seni tebrik ederim. Bu işin bu kadar püf noktası olduğunu hayatta tahmin etmezdim. Ben de bu işe bu kadar kafa yorduktan sonra marketlerde unların protein oranına bakmaya başladım. Birçok unun üzerinde bu konuyla ilgili hiçbir ibare olmadığını söylesem eminim inanırsın:) Eh, Türkiye işte. Üzgünüm ama yaptığımız her şeyi yarım yamalak yapıyoruz. An itibariyle anladığım kadarıyla İstanbul içinde dediğim oranlara uygun tek un tipi Migros'un sattığı MLife un 🙂 CityFarm'ın unu bile ekmek yapmaya uygun değil. 🙂 Type 65 ile yaptığım tüm ekmekler nefis oldu. Demek ki dedikleri gereken un bu! 🙂 Hemen dediğin adrese bakacağım. Daha önce dikkatimi çekti mi bilmiyorum. Type 65 bizim de genel amac icin hemen hemen her sey icin kullandigimiz un turu, pizza icin Type 0, makarna icin de Type 00 kullaniyoruz. Paris'te çoğunlukla bağımsız, küçük otellerde kalmayı tercih ettik. Fuar zamanları eğer yer bulamadıysa Ibis ya da Mercury'de de kaldığımız oldu. Astotel'in Paris'in bir çok yerinde oteli var ve çok temiz. Odalar klasik zincir oteli odası olmasına rağmen resepsiyon alanları çok geniş oluyor ve sabah kahvaltıları müthiş. Sundukları kahvaltıya ve kahve keyfine hayır diyemiyorum. Eğer fiyatları uygunsa bu otellerden birini tercih ediyorum. Eh, Paris işte! Her haliyle güzel. Özlemcim, Biz de mutlaka gittiğimiz şehrin marketine uğrarız. Özellikle, peynir, reçel, değişik ürünler, sütlü ekmekler, baharatlar, tuzlar, likör çeşitleri gibi bir bavul doldurup geliriz. Reçeller marmelat şeklinde oluyor, burada bulunmuyor. ve glikoz kullanmıyorlar. Hafta sonları genellikle ekmek günü. Mayayı hazırlaması, yoğurması, beklemesi derken tüm gün evde dolanmam gerekiyor. Yaptığımız ekmeği sevdiğimizden ve bu konuda istikrarımızı koruduğumuzdan dolayı hamur yoğurmak için bir makine almaya karar verdik. Çünkü ara ara Selçuk, ara ara ben yoğuruyorum 🙂 Nihayetinde artık ekmeği istediğimiz kıvama getirdik. Yani, her zaman beklerim. Yeter ki niyet et, Paris'e gitmekte ne var? Atlıyorsun Sabiha Gökçen'den uçağa, hooop üç saat sonra ordasın. Metrodan kafanı gökyüzüne uzattığın an kestane ağaçları karşılıyor seni. Tamam diyorsun, ben bu şehri tanıyorum. En yakın kafeye oturup sıcak bir günse soğuk bir bira, soğuk bir günse bir kahve söylüyorsun. Sonra Paris anlatıyor, sen dinliyorsun. Yazma hızına, kendini ifade ediş tarzına bayılıyorum Özlem... Sevdiğin anların enerjisini böyle sıcağı sıcağına yansıtabilmen çok hoş gerçekten. Duygularının büyüsünü kaybetmemiş oluyorsun. Aslında konu Paris olduğunda, senin için bu büyünün zamana bağlı olmadığını çok net anladım. Sen gerçekten Paris'i bir başka seviyorsun:-) Bu şehre dair tutkun, hayallerin, umutların hep sımsıcak kalsın. Kısa bir süre sonra çıkacağın yeni yolculuğun da, her zaman ki gibi sana güzellikler yaşatsın. Güzel dileklerin için çok teşekkür ederim. Yakın bir zamanda bir kez daha buluşacağız Paris'le. Sonra kış gelecek. Evimizde battaniyelerin altında çayımızın kahvemizin keyfini sürerken mutlu günleri anımsayacağız. Ben de sıkı sıkı sarılırım sana. Şaka bir yana, sana hoş duygular katan, yüreğini titreten, umutla yeni hayaller, planlar yapmanı sağlayan Paris'e teşekkür edelim. Her defasında kendinden de bir şeyler bırakıyorsun bu şehire. Şehir de sana alışıyor. Bu duyguları böylesine 'tutkuyla' yaşamak da güzel. Nicelerine Özlem'cim. Sevdiklerinle birlikte sağlıkla, hoşlukla... yazını keyifle okudum. Sevgilerimle.. Esincim, sanırım gittiğim yerle arasında en sevdiğim yer Paris. Benim şehrimmiş gibi hissediyorum her seferinde. Hem de ülkenin dilini konuşamadan. Bu da benim ayıbım herhalde. Yeni yerler göreceğim zaman heyacanlanıyorum. Bir merak, bir neyle karşılacağım acaba duygusu. Ama Paris'e giderken yuvaya uçuyormuşum gibi hissediyorum. Uzun zamandır gidemediğim, çocukluğumun geçtiği bir yere gidiyormuşum gibi. Her seferinde giderken şöyle diyorum. Ay Cafe Rostand'da mutlaka kahve içmeliyim, sabah erken kalkarsam Lüksemburg Bahçeleri'nde yürüyeyim, Notre Dame tarafında Shakespeare and Company'ye gitmem lazım. Sanki bir yere gitmezsem eksik kalacakmışım, özlemim dinmeyecekmiş duygusu. O yüzden, evet çok seviyorum. Öyle dökülüyor dilimden. Bu ne aşk Allahım? Resmen kara sevda. Yok lafı hiç uzatmamışsınız; hatta tam tersi güzel güzel yazmışsınız. Çok sevindim, çok mutlu oldum. Hayat etrafımızda hızla akarken, blog da benim keyif kaldığım birkaç yerden biri. Yazınca üstüme çöreklenmiş tüm stresten kurtuluyorum. Hayallerimden bahsedip hem o hayalleri kaybetmemeyi sağlıyorum, hem de buradaki kasvetli havayı dağıtmış oluyorum. Paris'i bu kadar çok sevmeme rağmen zaman zaman acaba Paris'te yaşasam böyle hisseder miyim diye kendi kendime soruyorum. Zor bir şey tabii tüm hayatını ardında bırakıp başka bir yola çıkmak ama belki de daha iyi olur. Bilinmez tabii 🙂 Almanya konusunda haklı olabilirsiniz ama 🙂 Onca kez gitmeme ve hatta orada doğmuş olmama rağmen pek ısınamadık birbirimize. Gerçi genellikle hep iş için Almanya'ya gittim. Belki o sebepten alışamadık birbirimize. Yine de Almanya sizin hissettiğiniz gibi kalbinizi hızlı hızlı çarptırıyorsa, vardır bunda bir iş. Nasıl Paris için farklı hissediyorsam ve hissettiklerimden eminsem, bence siz de Almanya konusunda haklısınızdır. Dilerim gözünüz korkmaz, dilerim güzel yollar açılır önünüzde. yazdığınız her güzel cümle için ayrı ayrı teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-11-her-gidis-bir-gelise-gebe.html", "text": "Daha yola çıkmadan evvel benimle Paris'e gelecek kitaba karar vermiştim. Aslında burada okumaya başlarım diye düşünüyordum ama nerde? Mümkün olmadı. Ben de Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu kitabını yanıma aldım. Kendisini ilk okuyuşum. Bu kadar niyetlenip de birini okumamak da enteresan bence. Kitap su gibi aktı elbette. Giderken uçakta uyumasaydım başladığım gibi biterdi ama ne yazık ki yolun bir kısmında uyudum. Nefis bir uykuydu. Paris'teyken de öyle erken kalkıp, otele öyle geç döndük ki sanırım sadece bir gece gözlerim uykudan kapanmadan bir iki sayfa okuyabildim. Arkadaşlarımla gezince oturduğumuz yerlerde de sohbete ve kahkaha atmaya devam ettiğimizden kitap okumak seçenekler arasında olmuyor. Yine de tüm seyahat boyunca kitap hep aklımdaydı. Dili, konusu, anlatım tarzı edebi bir şölendi. İnsan, iyi edebiyatı hemen fark ediyor çünkü damağında çok lezzetli bir tat bırakıyor. Bir ceninin ağzından yazılmış hikayede ilgimi bir an olsun kaybetmedim. Böyle yazarlar karşısında insan yazdığı hiçbir şeyin gerçek değerinin olmayacağını düşünüyor. İster istemez Ian McEwan'ın bu romanı nasıl yazdığını merak ediyor insan. Belki de sadece ben merak ediyorum. Londra'nın sessiz bir sokağına bakan üç katlı bir evin ferah bir odasında bir yazı masasının başına geçip aklında geçenleri mi döküyordur bir deftere ya da önünde açık duran bilgisayar ekranına? Öyle etkilendim ki bu cümleler dökülüyor dudaklarımdan. Sanırım biraz sonra oturduğum koltuktan kalkıp, çalışma odamızdaki İkea kitaplıkların içinde önceden alınmış bir Ian McEwan kitabı var mıdır diye bakacağım. Bu arada kitap demişken Shakespeare and Co'dan kısmetime düşen kitabı da sevgili bloguma not düşmeden bitirmeyeyim bu yazıyı. Uçakta birkaç sayfasını okuduğum Enrique Vila-Matas anlatısı \"Never Any End to Paris\" belli ki keyifli bir kitap olacak benim için. Yazar da benim Hemingway'in peşine düşüyor. Hatta benden birkaç adım önde diyebilirim çünkü kendini Hemingway'a benzetmeye çalışıyor ve hatta ailesinin \"Hayır, fiziksel olarak Hemingway'e benzemiyorsun.\" söylemlerine karşın yine de Key West'te yapılan Hemingway benzerleri yarışmasına katılıyor. Elbette, yarışmada sonuncu oluyor, hatta diskalifiye oluyor. İçinde Paris'in, Hemingway'in ve anıların olduğu bu kitap okunmaya değer. Hatta okuduğum ve etkilendiğim birkaç şeyi bir ara sizlerle de paylaşayım. Şimdilik bugünü de kaçırıp kendimi iyice rezil etmeden bu yazıyı burada noktalıyorum. Yarın dediğim gibi yorumlara cevaplar gelecek ve acele etmeden, telaşa düşmeden bir blog yazısı yazacağım. Fındık Kabuğu'nu hemen bugün almalıyım:) Çünkü perşembe sabahı 18-24 yaş arası yaşadığım şehre, Samsun'a gidiyorum! Yollarda okuyacak bir şey lazım. Elif, sana uyar bak bu kitap. Sahiden okuyor musun? Ben bu son yazı dizisinde yazdıklarımı okumadan, gözden geçirmeden yollamaya başladım. Gözümden uyku akarken \"post\" tuşuna basıyorum ve sonra dünyayı uzaylılardan kurtarmış Tom Cruise edasıyla yatağa gidiyorum. Bunca yorulduktan sonra da hafta sonu gelsin de uyuyayım diye hafta sonunu iple çekiyorum. Sanki yıllardır senden haber almamışım gibi hissediyorum. O yüzden de çok çok öpüyorum. Yurt dışında ben de hiiiiiç aç kalmam, tam tersi felaket yerim:)) O kafe senin, bu restoran benim:)) Bir süre sonra ev yemeklerini çok özlerim orası ayrı. \"Çocuk Yasası\" ve \"Sahilde\" ikisi de şahane Ian McEwan kitapları, tavsiyemdir. Ian McEwan okunacak yazarlarımın arasına girdi. Okumak için çok geç kalmışım ama öyle çok okunacak kitap ve yazar var ki! Belki bu kadar maymun iştahlı olmasam, her şeye yetişmeye çalışmasam daha kolay olur 🙂 Hep yapılacak bir şeylerim var. Paris'te blog yazmaya çalışma çabam da buna bir örnek ama tatil sırasında gördüm ki benden daha eforik tipler var 🙂 Bununla avunuyorum şimdilik. Seni çok, çok öperim. İnanmıyorum:) Yoksa, yoksa? Geliyor mu beklenen kitap? Çok çok mutlu olurum ben böyle bir habere."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-12-sal-rutinin-icinde-kaybolus.html", "text": "Bu sabah uyandığımda evde olduğumun farkındaydım. Yastığım yine yerdeydi, Kuzey okula çoktan gitmişti. \"Umarım çok geç olmamıştır.\" diye düşündüm. Kalktım, şarjda takılı telefona baktım. Saat dokuz olmuştu. Dışarıda aydınlık bir hava vardı. Tepesinde parlayan lambanın ışığıyla uyanmaktansa güneş ışığını tercih eden Selçuk'un sabah esintisi şeklindeki günlük vızıldamasını duymamak için perdeyi açtım. Perdelerimiz öyle kalın ki açılır açılmaz gün ışığı tüm odayı doldurdu. Yazın sıcak ışığından farklı bir ışık taşır kış aydınlığı. Bu sabahki de öyle bir aydınlıktı. Parlak ama serin. Ben banyoya yollandım sabah ritüellerim için, Selçuk yatakta kıpırdandı. Ben giyinip kahvaltıya indik, o uykusunun cila kısmına daldı. Çayımı alıp kızarmış ekmeğimin üstüne peynir sürerken o da kahvaltı masasındaki yerini almıştı. \"Kruvasan yok mu kahvaltında?\" diye sorarak erkenden gözüne giren güneş ışığının intikamını aldı benden. \"Tulum peyniri var. Burdan buyur!\" diye terslendim ben de. Bu hafta salı gününden işe başlamış oldum. İyi tarafı pazartesi sendromunu atlamış olmam. Kuzey gelir gelmez derslerle çevrelendi, yapamadığı ödevlerin stresi sardı çocuğu. Aman boşver, dedim ona da. Eksi alırsın en fazla. Ucunda ölüm yok ya. Gün içinde blogda yazılan yorumlara geri cevap yazarken çok sevdiğim birinin verdiği güzel bir haberle havalara uçtum. Şimdilik kendisi sürpriz kontenjanından saklıyor bu haberi. Kendisi ilan ettiğinde ben de buradan söylerim herkeslere. Küçük dünyamda güzel şeylerin olması umut verici. Bazı insanların çok fazla güzel şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Kelimeleri özel olan insanlar var. O kelimeler, o cümleler boşa gitmesin istiyorum. Dileğime kavuşunca da mutlu oluyorum. Bugün kocaman bir Nestle Antep Fıstıklı çikolatayı yemiş kadar mesudum dostlar. Hem de hiç vicdan azabı çekmeden. Dün akşamgözüm kapanırken yeni bir kitaba başladım. Her yılbaşında olduğu gibi geçen sene de Leylak Dalı ve Lalenin Bahçesi ile artık gelenekselleşen kitap hediyeleşmemizi yapmıştık. Leylak Dalı, Kasım Yağmuru isimli kitabı seçmişti kendisi için. Lale Abla da, \"Nurşen kesin güzel bir kitap bulmuştur kendine. Ben de onu istiyorum.\" deyince kitap siparişine kendimi de eklemiş, üç tane kitap almıştım. Neredeyse bir sonraki seneye geldik ve ben kitabı elime yeni aldım. Aynı anda okuduğum kitapların sayısı hızla çoğalıyor. Olsun. Ne yediğimin farkında olmadığım gibi ne okuduğumun da farkında değilim. Kitap okumaya ayrılan zaman yetmiyor tabii ki. Uykudan çalıp da daha erken kalkıp daha geç yattığımda da vücudumdan çaldığım vakit yetmiyor. Daha çok şey yapabilmek için iş zamanından biraz aşırmam gerekiyor. Ya da günlerin biraz daha uzun olması. Kış da kapıda olduğuna göre güneş de yüzünü bizden başka tarafa çevirecek demektir. Şu aralar aklım Kuzey'den sebep mitoz ve mayoz bölünmeyle dolu. Haftaya salı fen sınavı varmış. Sanki mayoz bölünme uzmanıymışım gibi elinde bir fen kitabıyla çıkıp, \"Şu soruya bir bakar mısın?\" diyor. Anne olmak ve yıllardan sonra fen dersinde öğrendiklerini hatırlamaya çalışmak bir hayli zor. Oğlanla kitaplardan, filmlerden, hayallerden konuştuğum zamanı kesinlikle daha çok seviyorum. Teog kaldırıldı ya, belki yakında Finlandiya sistemine de geçeriz diye umut besliyorum. Yok Merve, nerde bende o umut? Aynen senin gibi düşünüyorum. Eğitim sisteminden de diğer başka bir sürü şeyden de umudumu kestim. O yüzden parantez içinde bir dolu kahkaha attım. Oğlum İstanbul'un güzel okullarından birinde okuyor. Eve çok ödev gelmiyor. Özgüvenli bir çocuk, okulun sayesinde. Düşüncelerini dile getirme şansı var. Yine de, çok ödev gelmese de, sonuçta her dönem üç tane sınav oluyor ve bunlarla değerlendiriliyor. Yani ödev vermeseler de bir şey değişmiyor. Bir çocuğu değerlendirmenin tek yolu ülkemizde sınavlar. Ve bizler 🙂 Ne kadar iyi mevkilerde çalışsak da, ne kadar iyi okullarda öğretmenlik yapsak da her birimiz küçüklerin büyüklere itaat etmesini istiyoruz, notla ya da elimizdeki başka bir güçle karşımızdakini cezalandırmayı çok seviyoruz. Bir sürü formül, bir sürü matematik sorusu, bir sürü lüzumsuz bilgi. Benim çocukluğumdan bir farkı yok yani. 🙂 Keşke İskandinav ülkelerindeki düşünce yapısına sahip olsak ama çok zor. Uzun lafın kısası umutsuzum. Keşkelerle yaşıyorum bende."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-15-cuma-hayaller-paris-gercekler.html", "text": "- Shakespeare and Company-Paris Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikayesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. \"Pozitifte kalalım.\" Olur mu? ? Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, \"Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!\" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum. Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi. Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı 4321 Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım. Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm. Paul Auster hiç okumadım ama yazarın seveni çok. Arkadaşın önerisiyle ilk olarak Yanılsamalar Kitabı ve Görünmeyen'i okuyacağım. Onları beğenirsem devamını da okurum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-17-hafta-sonu-bloglarn-tatil-gunu.html", "text": "Hafta sonları blog yazıları pek okunmuyor. Siz de bunun farkındasınız değil mi? Yazılarımın okunma sayılarına bakınca bu gerçekle karşı karşıya kalıyorum. İşin gerçeği ben de hafta sonlarında pek blog yazısı okumuyorum. Evde olunca yapacak bir dolu eğlenceli şeyim oluyor. Biraz kitap okuyorum, biraz elden geçirmem/düzenlemem gereken yerlerle ilgileniyorum, Kuzey'le zamanımı harcıyorum, Selçuk'a sohbet ediyorum. Derken zaman hızla akıp geçiyor ve aklımdan geçen onlarca şeyi yapmaya fırsat bulamadan gün bitmiş oluyor. Öyle olunca da blog pek aklıma gelmiyor. İş yerinde pek böyle olmuyor. İşten, güçten sıkıldığım anlarda hep blogun sıcak kucağına sığınıyorum. Öğle araları, kahve molaları hatta \"Ay ben çok sıkıldım, kısa bir ara!\" dediğim anlarda blogu açıp ya izlediğim blogların yazdığı yazıları okuyorum ya da birkaç satır döktürüyorum. Dün tüm günümü ara ara ekmeğimi yoğurmaya ayırmıştım. Bugün pişirilmesi gereken üç tane ekmek buzdolabımda bekliyordu. Sabah kalkar kalkmaz Bağdat Caddesi'ne Saray'a kahvaltıya gittik. Bizimkilerin gitmekten keyif aldıkları bir yer orası. Ne sipariş edeceklerini daha gitmeden biliyorlar. Garsonları her seferinde birbirleriyle kavga ediyor. Saray'ın hiçbir şubesinde Suadiye girişindeki bu şube kadar karışıklık görmedim. Kahvaltı işini hallettikten, börekleri mideye indirdikten sonra Remzi Kitabevi'ne yürüdük. Oraya her gidişimde sanki yıllardır kapısından adım atmamışım da ilk defa giriyormuşum hissine kapılıyorum. Bu sefer de aynı oldu. Kitapçının rafları arasında dolaştım, yeni çıkan kitaplara baktım. Ben kendime Yeraltı Demiryolu diye bir kitap, Selçuk da Galeano'nun Hikaye Avcısı kitabını aldı. İnternetten sipariş ettiğim Paul Auster'ın kitabını elime alınca dehşete düştüm. O kitabı okuyarak bitirmek mümkün değil sanırım. Bir insan oturup da onca kelimeyi nasıl bir araya getirir yahu? Başa gelen çekilir deyip gelince bir çaresine bakacağım artık. Kitapçının hemen yan tarafındaki kafesinde de çayımızı içtikten sonra bir Arka Kapak Dergisi, bir de Tempo Travel alarak oradan ayrıldım. Selçuk, kendine dekorasyon dergileri aldı. ? Evi, düzenlemekte ve güzelleştirmekte kararlı. Eve gelince hemen ekmeklerimi pişirdim. Nefis oldular. Sonra gün boyunca hiç içmemişim gibi çay demledim ve kitabımı alıp bir köşeye çekildim. Kasım Yağmuru nihayet gitti. Damağımda nefis bir tat bıraktı. Leylak Dalı güzel bir kitap seçmiş geçen senenin başında. Bu sene de aynı performansı bekliyorum kendisinden. Kitap boyunca İzlanda soğuğundan, kapana yollardan, karaya vuran bir balinadan, su baskınlarından başka bir şey görmesem de şimdi İzlanda'ya gitmek istiyorum. Kocam İzlanda'ya yazın gitmek istiyor ve İzlanda yazın çok pahalı. Zaten devamlı bir yerlere gitmek istiyorum, o gittiğim yerlerde uzun uzun kalmak istiyorum. Uzun kalırsam bir şehri kısacık bir aralıkta tanıyacağım diye çok yorulmayacağımı düşünüyorum. Diğer türlü sabah erkenden yataktan fırlıyorum ve uyuyana kadar yürüyorum. Birkaç günden sonra bu durum çok yorucu oluyor. Bir de uzun kalabildiğim yerlerde ev kiralamaktan hoşlanıyorum. O zaman yanımda bir de demlik götürüyor, akşamları çay demliyorum. Saat an itibariye 21.45. Belki ben bu yazıyı bitirene kadar gece daha da ilerlemiş olur. Belki yazmaya devam ederim. Acaba çalışmasam hafta sonlarının değerini bu kadar çok bilir miydim? Ya da günlerimi dolu dolu geçirir miydim? İnsanın saatleri sayılı ve o saatler içinde yapacağı çok şey varsa kendini ve işlerini programlaması gerekiyor. O yüzden dar zamana çok şey sığdırıyorum. Bu hafta sonuna gecikmiş listemi sığdıramasam da yarın her iki listeyi de yazacağım. Yoksa yazamadığım yazılar boyumu geçecek. Evet Özlem, hafta sonu ben de blog okumuyorum pek. Haftanın 5 günü bilgisayarın başından kalkmıyoruz dolsyısıyla hafta sonu pc'den uzaklaşmak iyi geliyor. Ya onu diyecektim ben de. Internete her zaman güven olmuyor, tarifi paylaşacak mısın bir ara?:) Hiç de sevmem böyle sormayı ama deneyenlerden püf noktalarının öğrenilmesi gereken bir iş sanki. Bloglar eskisi kadar zaten okunmuyor, bunu hepimiz biliyoruz zaten. Hafta sonları insanlar gezip tozuyor, blog okuyan az, yaz ayları keza aynı. Senin kadar sık yazamıyorum, sana kocaman bir bravo! Evet uzun uzun kalıp sakin sakin gezmek harika, ama genelde bir haftaya sıkıştırıp koşturuyoruz biz. Gezecek yer sayısını azaltıyorum artık ki tatil iyice yorgunluğa dönüşmesin diye. Evet, hafta içi okunması da iyi bir şey. Hatta belki hafta sonları okunmaması da güzel bir şeydir. Uzun zamandır Facebook kullanmıyorum ve IG kullanımımı da daha da azaltmayı düşünüyorum. Çok insana ulaşmak için sosyal medya gözükse de, özünde insanı yoran bir şey. Beni mutlu eden şey yazmak; elbette okunmak da; lakin hayatı ıskalamak istemiyorum. Sabahın köründe otoparktan çıkarken, direksiyon başındaki insanların ellerindeki telefon ekranına baktıklarına tanık oluyorum. Bizi bu kadar yaşadığımız dünyadan soyutlayan bir şey, gerçek anlamda bizi mutlu ediyor mudur? Zannetmiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-21-persembe-yolcudur-abbas-baglasan.html", "text": "Sabah kalktığımda Kuzey gitmişti. Çayı demledik, buzdolabında kahvaltı niyetine pek bir şey olmadığı için koca köy domateslerinden iki tanesini kesip tavaya dizdim. Üstüne de bolca zeytinyağı. Sonra pişmesi için ocağın altını açtım. Selçuk özellikle çok sever böyle domatesi. Biraz da kekik serptin mi üstüne ekmeğini bandıra bandıra yer. Ben de tabağıma biraz domates aldım. Roka vardı mis kokulu. Biraz da peynir. Daha ne olsun? Yine de buzdolabının kahvaltılık rafını açınca alışverişe çıkılması gerektiğini idrak ettim. Bir de Amazon'dan sipariş ettiğim döküm tencerem geldi. Kullanmak için heyecanlandığımdan ekmek mayasını çoğalttım sabah sabah. Akşam gider gitmez ekmeğimi yoğurmam şart. Bu durumda un almam gerekiyor. Neticede stres içermeyen bir iş alışveriş yapmak. Gün arasında sadece bir fırsat yaratıp markete gitmem gerek. Hepsi bu! Kahvaltımı edip de üçüncü bardak çayımı yudumlarken gözüm bahçeye takıldı. Kalktığımda pencereden dışarının soğuğu kendini belli ediyordu. Oysa an itibariyle güneş ışıtmıştı her yanı. Yeşiller keyifli bir hal almışlardı üstlerine. Biraz neşeli olduklarını bile söyleyebilirdim. İşe gitmemeye niyet ettim. \"Ne olur?\" diye düşündüm. \"Bir gün işe gitmesem dünya dönmeyi mi durdurur?\" Sanki bu düşüncenin etrafında dönüp durduğumu hissetmiş gibi telefonum çalmaya başladı. Birkaç müşteri; hepsinin aslında dert olmayan dertleri. Terapi peşindeler. Bir şey olmaz, yetişir, sıkıntı yok, rahat olun denmesini bekliyor çoğu. Mecbur usulca kalktım sofradan, çantamı, telefonumu alıp arabama bindim. İşe geldiğimde önce kendime duble kahve yaptım. Fotoğrafını çekip internete koydum. Geçenlerde Remzi Kitabevi'nden bir de mouse pad almış ama açmaya fırsat bulamamıştım. Üstünde harita var. Gündüz hayallerine daha kolay girebileceğim bundan sonra. Pelin Pembesi'nin son yazısını da okuyunca düşlere dalmak için doğru zaman ve doğru yerde olduğumu anladım. Norveç'in Aurland kasabası. Mutlu olmak için çok güzel bir yer Norveç; Oslo, Bergen, Flam, Aurland... Yeşillikler içinde. Yapman gereken tek şey yürümek, etrafına bakmak ve şükretmek... Samimiyim. Sırt çantalarımızla yola düştüğümüzde yapacağımız seyahatin hayatımızın en güzel seyahatlerinden biri olacağını bilmiyordum. Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra bile geriye dönüp dönüp aynı seyahatten, Flam'a inen trenden, dağların içinden ilerleyen yollardan, durgun fiyortlardan bahsediyorum. Trenin içinde yol alırken en çok sırtlarında çantaları ve ellerinde yürüyüş sopaları ile yılankavi patikalarda yürüyüş yapan insanlara imrenmiştim. O seyahatte Bergen'de kalmaya niyetlenmiştik ve o yüzden Flam'de kalmamıştık. Ama aklım hep o kasabada kaldı. Aurland, Flam'den bir önceki kasabaymış. Buket çok güzel anlatmış. Gitmeden bir yerin güzelliğini hissedebilir mi insan? Hissediyorum ve orada olmak istiyorum. Karamsar, bıkkın, yorgun ruhuma iyi gelecek şeyin uzaklaşmak olduğunu biliyorum. İnsanı yavaş yavaş körelten rutinden ve sıkıntılardan uzaklaşmak. Yürümek, yeşile ve elbette soğuğa sarılmak. Düşlemesi bile güzel. Patika yollarda yürüdüğümü, soğuktan yanaklarımın kızardığını, fiyortlara uzun uzun baktığımı ve dönüş yolunda minik bir kafede sıcak bir kahve içtikten hemen sonra otelimizde sıcacık bir duş aldıktan sonra hayata bir de bulunduğum yerden baktığımı hayal edebiliyorum. Ve bu hayal çok iyi geliyor bana. Umarım benim içine yuvarlandığım düşler size de iyi gelir. Benim bu aralar başka kıyılarda dolaşmaya çok ihtiyacım var çünkü. - Sırt çantamla İskandinavya yolculuğu planım için tam olarak BURAYA - Stockholm'de benimle birlikte dolaşmak için BURAYA - Gamla Stan'da bir kahve içmek ve Stieg Larsson'u anmak için BURAYA - Stockholm'de nerede kalsak diye düşünüyorsanız BURAYA - Stockholm etrafında uzun uzun gezinmek için de BURAYA - Oslo Gezi Notları BURADA - Vigeland Parkı ve Oslo'nın Gezilecek yerleri BURADA - Anlata anlata bitiremediğim muhteşem Flam Yolculuğu BURADA - Bergen Gezi Notları BURADA - Son olarak Kopenhag Gezi Notlarım da BURADA İki çocukla başa çıkmak da kolay değil. Bravo sana. Ben dağlarda dolaşmak istiyorum. Terlemek, yorulmak, üşümek, sıcak bir çikolata içmek. Nerdeyse sana bırak çocukları kaç kocanla üç beş günlüğüne diyeceğim 🙂 Süper olur. Ama olsun, ben yine de tüm samimiyetimle yazdım. Yİne öperim, bu sefer azıcık özürle. Benim ekmek tarifini veririm, sıkıntı yok. Bildiğim kadarıyla tabii 🙂 Hala uğraşıyorum ama doğru yoldayım onu biliyorum. Şimdi tencere gelince yapayım dedi şu ekmeği. Yorumunu gördüğümde fellik fellik ekmeklik un arıyordum. Ne yazık ki her şeyimiz gibi o da yarım. Fransa'da T65 diye bir un tip var. Aslında burada da aynı ve elbetteki paketlerin üstünde bunun yazması gerekiyor. Ama bil bakalım yazmayı. Ekşi mayanın oranının yanında bir de unun doğru un olması lazım. Mesela Tam buğday unu ile ekmek yapmak daha zor. Ben beceremedim daha 🙂 %10-12 protein oranı olan buğday unu ile yapmalıyız ekmeğimizi. O zaman güzel oluyor 🙂 Şİmdilik benim bulduğum tek un MLife 'un özel olarak ürettiği Buğday Unu. Bununla nefis oluyor ama şimdilerde bu da yok. Yani ne yapayım diye düşünüyorum an itibariyle. O organik City Farmla galan olmuyor ne yazık ki. Sonra mayamın içinden 130 alıyorum. (150'de alabilirsin ama benim ekmeğimin içi biraz nemli oluyordu, o yüzden 130 koyuyorum artık ve nefis oluyor.) Sonra 600 gram buğday unu (protein oranı %11-12 olacak) ve 400 gram su koyuyorum. Yoğuruyorum sonra. Makinem olsa biraz daha uzun yoğururum ama olmayınca artık 10 dakika falan 🙂 Sonra üstünü bezle kapatıp 1 saat bekletiyorum. 1 saatin sonunda biraz su ile tuzunu ekliyorum. Maksimum 20 gram su. Ondan sonra da yarım saatte bir katlayıp, ( 4 kez katlıyorum) en sonunda banetona alıp biraz daha dışarıda bekletip, buzdolabına koyuyorum. Gece 11-12 de buzdolabına koyduğum hamurumu genelde sabah 9 gibi pişiriyorum. İlla ki birileri geliyor oluyor çünkü 🙂 Ama pek ala 20 saat de bekleyebilir buzdolabında. Peki nasıl pişiriyorum. Deli bir tencere aldım. Nefis. LOdge combo cooker. Kapaklı döküm tencere. 250 derecede yarım saat hem kapağı hem tencereyi ısıtıyorum. Çok kızgın bir tencerem oluyor yarım saatin sonunda. Fırından çıkardığım kızgın tencerenin içine ekmeğimi atıyorum. Üstünü kesiyorum. Ağzı kapalı 250 derecede yarım saat pişiriyorum. Sonra kapağı açıyorum. ve fırını 220 dereceye alıp 10 dakika daha pişiriyorum. Bonne Appetit şekerim. Yazının son bölümünde trenden inip gezdiğinizi anlattığınız yerlerde ben Heidi'yi anımsadım, orası da Kuzey Avrupa belki benzer ama olmak istediğim özgür ruh hali aynı onun gibi küçük bir kızın içinde rahat ediyor sanki. Bana okuması bile iyi geldi, hayal edebilen/ettiren, bundan huzur bulanlar şanslıdır. Her şey de elle tutulacak diye bir kural yok. Maddi gezmeler manevi ruhumuza iyi geliyor ama bu öyle gürültülü gezmeler değil bana göre sakin daha bir kendini dinleyerek. Seyyah ruhum diye başlayıp uzun uzun yazmak istedim okuyunca."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-4-pazartesi-babasnn-kz.html", "text": "İki gecedir üst üste tuhaf rüyalar görüyorum. Pazar günü amcamlara kahvaltıya gideceğimizden dolayı mı bilmiyorum ama babamı rüyamda gördüm. O kadar uzun zamandır onu rüyamda görmüyordum ki rutin rüya buluşmalarımızdan farklı davrandık birbirimize. Normalde mümkün olmayan bir durumun/mucizenin içinde olduğumun farkında olur ve onu gördüğüm için şükrederdim. Yani artık yanımda olmadığını ve onu rüyamda görmemin bir lütuf olduğunu her seferinde iliklerime kadar hisseder, gözlerinin içine daha fazla sığınmaya, sesinin tonuna bir kez da kıvrılmaya çalışırdım. Bu sefer öyle değildi. Artık aramızda olmadığının farkında değildim ve rüya boyunca hep ardı sıra yürüdüm. Artık nereye gidiyorsak. Göz göze gelmedik. Günlerimizi hatırlayıp buraya yazmaya ant içtiğimizden olsa gerek sabah uynadığımda aklımdaydı. Dün gece de yine anlam veremediğim bir rüyanın içinde gezindim, durdum. Bazı zamanlar çok gergin oluyorum. Nedenini bilmiyorum. Aslında benim yatmadan önce mutlaka dışarı çıkıp yürümem lazım. O zaman daha derin uykulara dalabilirim; zira üç dakika içinde derin bir uykuya dalan oğlumu kıskanıyor olmam doğal değil. Ferrante'nin kitabını bitirdim. Rahatladım. O mevzu kapanmış oldu böylece. Şimdi Norveçli yazarın gençlik kitapları kategorisinde yazdığı Prof ve Pelle serisinin ilk kitabını okuyorum. Ben de genç sayılırım bence. Başkaları öyle düşünmüyorsa da bu onların sorunu. Cuma sabahı erkenden arkadaşlarımızla birlikte Paris'e gideceğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Kent sakinleri ve Fransız Hükümeti bilmese de Paris Fahri Gönül Elçisi sayılırım. Onlar hala bana vize soruyor olsunlar. Umarım bir gün yaptıkları hatanın farkına varırlar. Durum şu ki, sorumluluk omuzlarımda. Arkadaşlarım için bir program hazırlamam lazım. Şimdilik aklımdakilerin dışında elimde somut bir şey yok. Dün akşam kitabımı okurken Selçuk usulca yanıma yaklaşıp, \"Seni bu Paris planını yapmakta çok isteksiz görüyorum.\" diyene kadar herhangi bir stres belirtisi göstermemiştim. Elbette yapacak bir dolu şey var Paris'te. Programla ilgili somut bir adım atmamamın birkaç sebebi olabilir zannımca. 1. O kadar uğraşıp her şeyi ince ince planladıktan sonra İngiltere-İrlanda planının dışında kalıp, bayram tatilini evde geçirmiş olmamız beni korkutuyor olabilir. Plansızlık iyidir diye düşünüyorum. Kendimi kadere teslim ettim. 2. Paris'e gidiyoruz işte. Zaten şehri avcumuzun içi gibi biliyoruz. Çok lüks yerlerde yemek yemeyeceksek rezervasyonsuz da halledebiliriz yeme işini. Diğer gerçek de şu ki, minik restoranların hepsini toplam sekiz kişi olduğumuz için kafadan eledim. O dar mekanlarda çok gürültü çıkarır, Fransız garsonlarının ayıplayan bakışlarına maruz kalırız. Nihayetinde hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerdi, değil mi? Artık kısmetimizde ne varsa onu yaşayacağız. Mesela her sabah, işe gitmek durumunda olmadığım bir sabaha uyanacağımı düşünüyor ama yüzümü yıkadıktan hemen sonra tıpış tıpış işe geliyorum. Yine de bu hafta sonuna doğru tünelin ucunda bir ışık olduğu için de fazladan mutluyum. Saçlarımın diplerinin çıkması bile bu sevincimi gölgeleyemiyor. Hem bugün Kuzey'le yine koşuya çıkacağız. O koşacak, ben ardından sürüneceğim ama olsun. Yan yana olamasak da beraber bir aktivite yapmış olacağız. Anne-oğul olmak bunu gerektirir. Bu sabah bir arkadaşımla yine zamanın ne hızlı aktığından bahsettik. Her sonbaharda Starbucks'un balkabalıklı kahve ya da pie mevsimine geldik diye sevinirken senelerin nasıl da koştura koştura bize ardından baktırdığını fark edemiyoruz. Malum kahvecinin nefis tasarımlı kağıt bardaklarına sebep yıllarımı harcamak istemiyorum. Merak edenler için tuhaf not: Bugün üstümde hep melankolik bir hal vardı. Akşam Kuzey'in fen ödevlerine beraberce bakıp, mitoz-mayoz bölünme çalışmamız bilr üstümdeki havayı dağıtamadı. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim yazdıklarıma bakar, sonra da melankolik yazılarımda bahseder, imla hatalarımı düzeltir, hep yazmamı söylerdi. O bunları söylediğinde Passenger diye bir grup yoktu ve \"The Boy Who Cried Wolf\" isimli albümü çıkartmamıştı. Dinlemeyen varsa lütfen hemen Spotify'dan dinleyiniz. Geçmişe, güzel anılara, çayırlara çimenlere, demli çay kokularına, naif rüzgarlara kapılacağınızın garantisini veriyorum. Bugün eve gideceğim ve bahçeye çıkıp elimden akıp giden zamanın farkına varacağım. Geç kalmış olabilirim ama herkes Paris'i sevsin, benim gözümle görsün istiyorum. Yarın size de anlatırım planlarımı. Kuzey de hasta olmasaydı iyiydi ama bugünü evde dinlenerek geçirirse biraz da iyi olur diye umut besliyorum. Ah canım. Evet, ışıklar, nurlar içinde uyusunlar. zorlukla yazıp bloga koyup gidiyordum. yaz rehaveti mi sürüyor nedir, bu kasaba da bile toprak zemin kalmadı, Allahtan sahil kısmı, görmek istiyoruum hep, okul çıkışı yürüyoruz devamlı. Amaaa en güzeli pariste olmak bu mevsimde ve sen gidiyorsun ne güzel. bizim mahrum bırakma. şimdiden iyi yolculuklar! Umarım Paris'te hava güzeldir. Umarım sonbahar alıp başını gitmemiştir. Bu sefer arkadaşlarımızla \"Koştur koştur yapmayacağız bak Paris'te!\" diye söz verdik birbirimize ama öyle olmayacağını biliyorum. Ben oraya gidince yine, \"Ay şurayı da göstereyim size, ay buraya da gidelim.\"derim ve nihayetinde tüm yediklerimizi yakmış olarak şehirden döneriz. Tek dileğim Rodin'in Bahçesi'nde sonbaharı yakalamak. Elimden geldiğince blog okumaya, yetişebildiğim kadar yorum yazmaya çalışıyorum. Çünkü benim için gelen yorumlar çok kıymetli. Onlar sayesinde yazmaya devam ediyorum ve ben de bu aralar yorum yazmaya çalışıyorum. Yapabildiğim kadar elbet. Çünkü çok dağıldım. Bir şekilde toparlanmalı, yavaşlamalı ve kafamda dolaşan onlarca lüzumsuz düşünceyi bir sıraya sokmalıyım. Biz de durum bu. Gider ayak Kuzey hastalanmasaydı iyi olurdu. Paris, Paris ;-)) 3 kez gittiğim ama asla doymadığım, doyamayacağım 😉 Büyük kızım beni orada anneliğe seçmişti, yeri başkadır benim için. 2 yıl önce hep birlikte gittik ve kızlarım müthiş sevdiler, her ödül bişeysi söz konusu olduğunda Parisss deyiveriyorlar artık. O derece severiz yani ailecek dolayısıyla gezi planını burada görürsem bir gün mutlaka diye saklayacağım valla. Babanı çok genç yaşta kaybetmişsin Özlem. Allah rahmet eylesin... Ya bir ara görüşme ayarlayalım geçen Gülşah ile de konuştuk. Benim bi tek pazar günüm müsait oluyor ama 🙁 Kahvaltı filan yapsak ne güzel olur. Evet, çok çok uzun zaman oldu. Seneleri saymıyorum artık dedim anneme geçenlerde. Ahhhh Özlem'cim iyi ki rüyalar var... Ben neredeyse gün aşırı annemi rüyamda görüyorum... belki de acım daha taze diyedir diyorum, sonra da ne olursa olsun görmek bile iyi geliyor...... Mekanları cennet olsun, ışıklar içinde uyusunlar....... Paris Konsolosluğuna topluca mesaj atsak, artık sana vize sormasalar.. Şİmdiden iyi tatiller canım. Öpüyorum sevgiyle. Tüm dualarım bunun için. Gidenlerin eksikliği hiç dolmuyor. Hep usul bir yürek ağrısı, hep içerde bir yerlerde kanat çırpıp duran, çaresiz bir kelebek. Işıklar içinde uyusunlar. Paris, gönlümü hoş ediyor bu aralar. Kuzey'le de pek bir yerlere gidemedik bu sene. Şatolar bölgesinin dışında genellikle evdeydik. Okul yeni başladı ama sınavları başlamadan önce ona da iyi gelecek bu yolculuk. Çok, çok teşekkür ederim. Yazdıkça yazasım geliyor zaten. Bir çeşit terapi yöntemi. Bana en iyi gelen şey yazmak ve yürüyüş yapmak. Test edip, onayladım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-6-saskn-ordek.html", "text": "Neredeyse bloga bir şey yazmadan yatmaya gidecektim. Bizimkilere, \"Hadi iyi geceler. Ben yatıyorum.\" dedim ve dememle birlikte jeton düştü. Tüm gün bloga yazı yazma düşüncesi aklımda olmasına rağmen oradan oraya koştururken aklımdan tümüyle çıktı. Sabah uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımla bir kahvaltı ayarlamıştık. İstanbul trafiğinde cebelleşerek Kızıltoprak'a ulaşabildim. Aklımın almadığı trafiği gördükçe kendi kendime herhalde bugüne özel bir durum var diye geçirdim. Nihayetinde İstanbul trafiğinin içindeydim ve özel bir durum falan da yoktu. Bu şehirde bir yerden bir yere gitmek için 1.5 saatini trafikte geçiriyorsan benim gibi hala anlamsız sebepler aramamalısın. İstanbul gerçeği bu! Neyse ki kahvaltı güzeldi. Sohbetimiz çok hoştu ve arkadaşlarımı çok özlemiştim. Saat 12 olduğuna her birimiz başka bir köşeye dağılıverdik. Hayat, üstünden bir şeyler aşırmazsan pek lezzetli olmuyor. Bugün ilk defa üşüdüm. Gözüm ince tabanlı ayakkabılardan botlara, çizmelere doğru kaymaya başladı. Sonbahar kendini iyiden iyiye belli ediyor. Eylülün saran, sarmalayan kollarından ekim ayının biraz daha haşin günlerine erdik nihayetinde. Cuma sabahı yolculuk olduğu için bazı işleri sıkıştırmaya ve bitirmeye çalışıyorum. Belli etmesem de her zamanki gibi bavula koyacaklarımı aklımda hizaya sokuyorum. Muhtemelen iki kot pantolon, iki de kazak alırım. Yeterli bence. Uzun zamandır yolculuklarda fazla bir şey taşımıyorum. Hafif gidip ağır dönüyorum malum. Sadece iki çift ayakkabı almaktan vazgeçmiyorum. Bir ayakkabı ayağımı vurursa ya da ıslanırsa falan diye yanımda yedek bir ayakkabım olmazsa rahat etmiyorum. Kadınların yapacak ne çok işi oluyor. Erkekler bloglarında böyle şeyler paylaşmıyorlardır herhalde. Ben ki çok güzellik takıntılı bir tip olmasam da yine de yapılacak işlerim pek bitmiyor. Ayda bir kez olsun saçlarımın tiplerinden parlamaya başlayan beyazlar için kuaföre gidiyorum. Ayaklarım her seferinde geri geri gidiyor. İstisnasız bu işlem için yola düştüğümde annem aklıma geliyor ve mutlaka arayıp bana verdiği bu müthiş gen için teşekkür ediyorum. İyi ki annelerimiz var değil mi? yoksa kimi arayıp başımıza gelen her kötü şey de dır dır ederdik. Ben ediyorum vallahi. Her sene içtenlikle beni doğurduğu için teşekkür ediyorum. O da sağ olsun kendisine şükranlarımı sunduğum bu ender anların kıymetini biliyor. \"Offf anne!\" dedim bugün de. \"Yine beyazlarım çıktı.\"Akıllı annem hemen kendi annesinden konuya girdi. Her şey anneannemin suçuydu aslında. Onun genlerinden dolayı bu kötü kaderi paylaşıyorduk. Yoksa anneannemin annesinin yaşlılığında bile simsiyah saçları vardı. :)Evet dostlar, nihayetinde iş yerindeki işlerimi hallettikten hemen sonra kuaföre gittim. Akşam olmuştu ve çoktan İstanbul için trafik çilesi başlamıştı. Eve geldiğimde Kuzey'i burnu akarken bulunca, \"Oğlum, cuma günü Paris'e gidiyoruz. Sen hasta oluyorsun.\" diye söylendim. Bir aile geleneği olarak ilerde onun da bana söyleneceğini bildiğimden şimdilik her fırsatı değerlendiriyorum. Konu bloga yazmak olunca benim bu gevezeliğim kimin genlerinden geliyor, an itibariyle onu düşünüyorum. Gece lambası çok hoş, çok beğendim. Lamba hala aynı yerde duruyor. Adamlara sordum otele yollar mısınız diye, yok dediler. Belki başka bir sefere başka bir lamba alırız. Ama o lamba benimle eve gelseydi süper olacaktı. Kısmet değilmiş. Sonat haklısın bence. Sanırım bedenim biraz yavaşlamamı rica ediyor benden. Hatta düşüncelerimi bile yavaşlatsam, yapamadıklarım için kendimi bu denli yıpratacağıma, yaptıklarım için kendime teşekkür etsem. Hep dile getiriyorum bunları. Kendime de sık sık tekrarlıyorum; bir de anımsamam gerektiği zamanlarda anımsasam. Gece lambasını Selçuk'u ikna edersem alacağım. Bilgisayarımı götürürsem 21 günün aksamaması için elimden geleni yapacağım. Bakalım Paris'te hava nasıl? Umuyorum ki ılık bir sonbahar vardır da köşe bucak gezeriz yine. Gerçi sakin bir paris mottosuyla yola çıkıyoruz ama daha gitmeden öyle olmayacağını biliyorum. Ay ben de seni çok öperim. Şöyle yakınlarımda bir yere taşınsaydınız da sarılıp sarılıp öpseydim ne olurdu sanki? Sizin tayin falan yok mu bizim buralara yahu? Çok özledim çoook. Kuaför işini kendim halledebileceğimi bilsem hallederim de pek emin değilim. 🙂 Ayda bir gitmeye devam edeceğim sanırım. Mecburen. Düşünsene dün saç boyamı yaptırdıktan sonra kuaförüme, \"Sadece kurut, fön çekme!\" dedim. O derece durumum. Yorgunum. Vitamin almaya başladım. Unutkanlığımla ilgili de bir şeyler almam lazım. Ev, iş, dünya üstüme geliyormuş gibi geliyor. Böyle değilimdir normalde. Ne olduysa artık. Paris seyahatinden sonra birkaç hafta sonu evden dışarı adım atmayacağım. Kesin bilgi, yayabiliriz etrafa. Bakalım. Bu sefer de bana bir sakinleşme programı lazım. İyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Yazının başlığı gibi şaşkınım bu aralar. Aslında çok düşünmeden atmıştım bu başlığı ama işe gelip de birilerine ödeme yazarken Eylül ayının son çeklerinin tahsil edilmeden durduğunu görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bu olay tamamıyla benim hatam! Ve bana ne oluyor diye düşünüyorum şu an. Sahiden ne oluyor? Çok mu yorgunum, işle ilgili emeklilik hayallerimi dile getirdikçe beynim kendini işe mi kapıyor, yoksa bir vitamin eksikliği mi ben de, ya da annemin genlerindeki gibi unutmaya meyilli miyim? Ne çekti annem benden yahu. İstanbul, bunca koşturma, kendi yarattığımız aslında aslında lüzumsuz ama hayati sandığımız işler, dertler... Değer mi acaba? ya da ne yapmak lazım. Bunları sana sorarken ve anlatırken kendi soruma da kendim cevap veriyorum iç dünyamda. Hayat, sevsem de sevmesem de bu şekilde yürüyor. O zaman şöyle yapmam lazım. kendi gerçeklerimi kabul edip, iş olayını gündem yapmadan bazı şeyleri basitleştirmenin yolunu bulmalıyım. Yİne bir iç dökümü oldu. Ne güzel akşam sağdan, soldan yazmıştım. Tabii uykulu kelimelerdi aklıma gelenlerin hepsi. Aaa hayat daha aydınlık yahu sabahları. İstanbul trafiği beni de iyice bezdiriyor artık, E5-minibüs caddesi-sahil yolu hepsi çok dolu bir de arabadan çok inşaat kamyonu var sonu ne olacak kestiremiyorum. Her yeni inşaat daha katlı olduğu için araba sayısı da artıyor sonumuz hayr olsun. Size iyi yolculuklar şimdiden.. Başımıza gelecekleri bilerek İstanbul trafiğine çıkan halimize gülsek mi ağlasak mı bilmiyorum. Direksiyon başına oturduğum her seferinde kendime sakin olmam, kimselere uymamam konusunda telkinlerde bulunuyorum. Bugünlerde çok şeyi unuttuğumu fark ettim. İşle ilgili şeyleri bile unutuyorum/atlıyorum. O kadar kafam karışık ki. Buna değer mi diye düşünmüyor değilim. Ve Bağdat Caddesi, Caddebostan 🙁 Dört katlı binaları yıkıp on katlı binalar dikiyorlar. Bunca insan nasıl yaşayacak merak ediyorum bu şehirde. Hayat İstanbul'da sahiden zor. Şehrin tüm renklerine rağmen içinde yaşayan insanlar gün be gün soluyor gibi geliyor bana. Hepimize kolay gelsin. Güzel yolculuk temenniniz için teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-7-zaman-oyle-ardndan-baktrr-insana.html", "text": "Bugün hesaplarla kitaplarla uğraşırkan eylül ayında tahsil edilmesi gereken çekleri bankaya vermediğimi fark ettim. Kaç gündür aklımı meşgul eden bir şey vardı da ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Bir anda jeton düştü ve ben kendime ağız dolusu hayret ettim. En son bu çaptaki unutkanlığımı Kuzey'e hamileyken yaşamıştım. Kendimi gittiğim yerde unutuyordum. Öyle bir unutkanlık hali hiç yaşamadım hayatım boyunca. Devamlı uyuyan hamilelerden olmayı tercih ederdim sorsalardı. Dokuz ay boyunca gittiğin her yerde uyumak. Kesik kesik uykularla cebelleştiğim son yıllardan sonra uykuya böyle değer veriyorum. Geçenlerde bir radyo programında sunucu Hüsnü Özyeğin'e sordu sağlığınızı neye borçlusunuz diye. Adamcağız çok ama çok uyumama borçluyum diye cevap verdi. Gözünü kapattığı yerde ve koşullar ne olursa olsun uyurmuş Hüsnü Özyeğin. Direksiyon başında içimi bir kıskançlık bürüdü. Uyumak ne büyük bir lütuf. Uyku konusunu bir kenara bırakırsam, az önce anlattığım gibi dalgınlıkları yaşamamam gerekiyor. Bugün beni bu kadar ne dağıtabilir diye düşündüm. İş yoğunluğu, işi bırakmak istiyorum söylemleri, sabahları çok erken kalkmak, çok fazla şey düşünmek, işin stresi... Muhtemelen büyük çoğunluk benimle aynı durumdadır. O yüzden yakınmayacağım. Dır dır etmek yerine çözüm üretmeli, her konuyu canımı sıkacak kadar düşünmemeliyim. VE en önemlisi geçenlerde koştura koştura bir kırtasiyeye gidip aldığım ajandamı efektif bir şekilde kullanmalıyım. Hayatım boyunca hep ajanda kullandım ve çok faydasını gördüm. Oraya yazdığım bir şeyi bir daha kafamda taşımama gerek kalmıyor. Düşünsel anlamda hafifliyor. Düşüncelerim hizaya giriyor. Demek ki benim için yararlı olan bu yöntemi tekrar hayatıma geçirmeliyim. Ajandayı alıp da eve bırakınca olmuyor bu işler. İşte basit çözümüm bu. Bir de Omega 3 kullanayım diyorum. Bu meydan okuma bana çok iyi geldi. Defterime yazacaklarımı buraya yazar oldum. Biraz fazla saçıldığımın farkındayım ama yapacak bir şey yok. Aranızda belki psikolog falan da vardır. Belli mi olur? Omega 3'ün yanına belki başka bir ilaç desteği tavsiye eder yorumlarda? Şimdi cevaplayamadığım yorumlara bakıp onlara cevap yazmak üzere ayrılıyorum buradan. Bir bardak beyaz çayımı içip, sonra da kalkıp saçımı kurutacağım. İyi yolculuklar ve keyifli bir seyahat dilerim. Zorunlu bir 10 günlük Ankara seyahati beni İstanbul'dan uzak düşürdü. Buraya geldiğimde öncelikler değişiyor, koşuşturma artıyor ve kendime daha az zaman ayırabiliyorum. Ama yorum yazamasam da tüm yazılarını okuyorum keyifle. Seyahatler, kendine ayırabildiğin zamanlar çok kıymetli, değerini bil lütfen. Seyahat yorgunluğuna ve uykusuzluğa iyi gelecek eminim. Benim için iyi uykunun sırrı gün içinde çok efor sarfedip fiziksel olarak çok yorulmaktan geçiyor. Ama çok uyumaya da pek inanmıyorum doğrusu, hayat zaten öyle kısa ki. Hangi kitabı aldığını merak ettim doğrusu. Işın, dediğin gibi ben de çok uyumak istemiyorum ama uyuduğum zamanı güzel uyuyarak geçirmek istiyorum. Çünkü yorgun kalkıyorum her sabah. Yukarıda bir yoruma yazdım, ben de tıpkı senin dediğin gibi fiziksel efor sarf etmişsem rahat uyuyorum. Akşam yürüyüşe çıkmışsam ve peşinden de sıcacık bir duş almışsam o gece daha iyi uyuyorum. Tabii çok kolay değil bu dediğim durumun uygulaması. Çünkü oturmak, çayımı içmek ve kendimle kalmak istiyorum. Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu kitabını aldım yanıma. Çok severek okudum. Ian McEwan okumaya başlamak için gel kalmış bile olabilirim. Öyle sevdim. Yakının için geçmiş olsun dileklerimi kabul et lütfen. Umarım her şey yolundadır. Çok teşekkürler, şimdilik her şey yolunda. İstanbul'uma kavuştum, hava serin, şehir gezmeye müsait. Daha ne isterim. İlk okuduğum Ian McEwan kitabı Cumartesi idi ve çok beğenmiştim. Tavsiye ederim. Herkesin farklı favorileri var sanırım. Çok şükür benim de hiç uyku sorunum yoktur. Çok uyumak bir sorun sayılmazsa tabii 🙂 Canım istediği anda uyuyabilirim. Kahve, yeşil çay vb. uykuyu kaçırır derler. İçtikten 10 dk. sonra bile uyuyabilirim. Nerede uyuduğum da fark etmez. Uykusuzluk çekmek çok kötüymüş, eşimden biliyorum. O da benim bu huyuma özenir. Ben de bazen keşke biraz daha az uyusaydım diyorum. Her gün 1-2 saat kaybediyormuşum gibi geliyor. Balık yağı tavsiye ederim. Ben de yeni başladım. Geçenlerde okuduğum bir sağlık kitabında faydaları uzun uzun anlatılınca içmeliyim dedim. Doktor Ocean Plus tavsiye etti. Uykunuzun kıymetini bilin. Çok büyük bir nimet çünkü. Çay, kahve; bunları kesinlikle azaltmam, gece uyumadan önce de biraz yürümem gerekiyor. Kendimi dışarı atıp yürüdüğüm akşamlarda daha rahat uyuyorum ama zor oluyor tabii. Sıcak evden, koltuktan kalkıp da yürümek için kendimi soğuğa atmak zor geliyor. Omega 3 deneyeceğim. Ondan sonra da duruma bir kez daha bakacağım. Telaşın tüm bu yazdıklarından anlaşılıyor Özlemcim sen şimdi Paris'te kafanı boşalt, şu Sonbahar'ı dünyanın en güzel şehirlerinden birinde geçir gel sonra ajandaya, omega3e falan bakarsın tatlı şey? keyifli olsun tatilin öperim. Bir dahaki sefere kadar hoşçakal dedik Paris'e. Paris her zaman iyi fikir; ama sanki baharda daha da iyi fikir gibi geliyor bana. Havalar soğumaya başlamış. Kış, Paris'te kapıda bekliyor. Yine de sıcacık teraslı kafeleri ile şarap-peynirleri de kışı cazip hale getirebilir. Ama bu gidişimizde her yer çok kalabalıktı nedense. Biraz daha sakin bir Paris istiyorum ben. Ben de hep Adaya giderken vapurda şarap içmeyi istemişimdir. Ama hiç yapmaya cesaret edemedim. Zaten artık şu zamanlarda hiç olmaz. Ben omega 3 yanında B12 vitamini de alıyorum. Faydasını gördüm mü? En azından unutkanlık artmadı. Sen kıyısına oturup sohbet eden ve içeceklerini içen tiplere bayılmıştım, ne güzel olur öyle yapmak 🙂 İyi yolculuklar. Bu gidişimizde de az da olsa yine vardı Seine kıyısında içkisini yudumlayanlar. Soğuk Paris'te kendini hissettirmeye başlamış. Kış kapıda, belli. Yine de kafelerin terasları ısıtıcılarıyla Parislileri ve turistleri ağırlıyor. Bu üç günlük seyahatimizde sanki şehir normalde olduğundan daha kalabalıktı. Her yerde kuyruk vardı. Eyfel'in altındaki bahçede şarabımızı yudumladık. Sanki çok uzun zamandır hayalini kurduğum bir şeyi gerçekleştirmişim gibi mutlu oldum. İnsanların böyle rahat olması, günlük sıkıntılarından arınması ne güzel bir şey. Hayat, sanki burada biraz daha zor gibi. 🙂 Ama coğrafyamız kaderimiz. Böyle de olsa seveceğiz. Selam ben emekliyim bu sabah altıda uyandım. Emekli olunca da uyunmuyor ya da ben akşamları erken yattığım için. Psikolog ünvanım var ama bu alanda uzmanlaşmadım... Size iyi gezmeler. Benim için hafta sonu bir kadeh içerken sağlığıma kaldırırsanız sevinirim. O köpüklü şarap sizin sağlığınıza kaldırıldı. Olay, Eyfel Kulesinin hemen altında gerçekleşti. 🙂 Belki hissetmişsinizdir. Sabahları zaten çok geç kalkmıyorum ama sorun benim gece uykularımın düzensizliğinde. Daha doğrusu kalitesizliğinde. Bir türlü tam dalamıyorum. Gecede yirmi kere uyanınca da sabah dayak yemişim gibi sürünerek kalkıyorum yataktan. En sevdiğim şeyi, çayı akşamları belli ki içmemem gerekiyor ama laf dinlemez küçük bir çocuk gibi davranıyorum. Yorumunuz için çok teşekkürler. Paristeyken cevap yazamadım. Lütfen kusura bakmayın. Teşekkürler ben de şimdi eski Paris fotolarıma bakayım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/gun-8-yorgunum-paris.html", "text": "Gün 8 diye bir başlık atmanın o gün yazamadıysan bir anlamı yok. Sonuçta 21 gün aksatmadan bloga yazı yazacağım diye meydan okumuştum; olmadı. Geçerli bir sebebim var, Paristeydim. Sabah 05.00'de kalkıp, gece 23.30 da otel odasına girdik. Bitmiştim. Yatağa kıvrıldığım gibi uyudum. Gelelim bugüne. Kim bilir Pariste kaçıncı kez bulunuyorum. Yine de her geldiğimizde köşe bucak gezmekten vazgeçmiyoruz. Bu sefer arkadaşlarımızla birlikteydim. Her birinin en az bir tane yapmak istediği şey olunca kafelerden oturmaktan çok yapılmak istenenlerin peşinde dolandık. İki gündür o mağaza senin bu mağaza benim geziyor, her restoranın önünde en az bir saat sıra bekliyor, geri kalan zamanlarda da bir köşeden başka bir köşeye yürüyoruz. Yine de Opera Bölgesinin sınırlarından pek dışarı çıkamadık. Bugün akşama doğru Notre Dame Katedrali'nin önünden hafifçe çiseleyen yağmur eşliğinde geçtik, Shakespeare and Co.'nin önündeki sıraya bakıp \"Yuh!\" çektik. Sanki Paris her zamankinden daha kalabalıktı. Her yerde sonu gelmeyen sıralar vardı. Kitapçı gezemedim pek. Ne olduğunu anlamadan son güne geldik diyebilirim. Pazar gününü de bu şehirde geçirince bir tatilin daha sonuna gelmiş olacağız. Günler insanın sevdiği bir yer olunca daha hızlı geçiyor. Kuzey bu sefer Paris'i daha fazla sevdi. Hatta yazın daha uzun bir zaman kalmak için yine mi gelsek diye sordu. Tüm ısrarlarıma ve benim yoğun Paris sevgime rağmen buradan uzak durmaya çalışıyordu. Şimdi böyle söylemesi şaşırttı beni. St. Germain'deki minyatür figürler ve koleksiyon parçaları satan \"Album\" isimli mağazadan Harry Potter koleksiyon eşyaları aldı. Mutluluktan uçuyor. Ben kendime bir şey almadım. Bu şehirle ilgili hayallerim alışverişten daha öte. Tüm mağazalar alışveriş yapan insanlarla dolu. İstanbul kadar olmasa da burası da kalabalık bir şehir. Sokak üstündeki kafelerin, bistroların dolu hallerini görünce böyle yaşayan bir şehir olduğu için burayı seviyorum; öte yandan ayakkabı, kıyafet, çanta, mutfak eşyaları satan dükkanlar da dolu. Turistlerin hepsi buradan evine bir şey götürmenin derdinde. Biraz tuhaf geliyor bu hal bana. Bu çarka pek ayak uyduramıyorum. Alışveriş yapmaktan sıkıldım. Daha doğrusu alışveriş yapmak anlamını yitirdi gözümde. Bunu buradan evine un taşıyan biri söylüyor. Bir şey almak için soyunmak, giyinmek, oldu mu diye bakmak, alıp almamakla ilgili bir karar vermeye çalışmak ve kasaya gitmek çok büyük bir efor gerektiriyormuş gibi hissediyorum. Yorucu bir eylem. Bunun yerine kitabımızı açıp okuyabileceğimiz, defterimizi açıp duygularımızı yazabileceğimiz ve kahvemizi yudumlayabileceğimiz nice Paris kafesi var. Paris'te olmak herkese başka bir şey ifade ediyor. Benimkisi biraz fazla dingin bir Paris. Merak edenler için içmeyi vaad ettiğim köpüklü şarabı hala içemedim. İki gündür bir litrelik bir şarabı sırtımda taşıyorum. Yanında bir türbüşon, altı tane de plastik şampanya kadehi. Bir bardak şarabı yudumlama olayını öyle romantik bir rüyaya çevirdim ki bir türlü uygun an gelmiyor. Ya doğru zamanda doğru yerde olamıyoruz, ya da şarabı içmek için tam da zamanı dediğimiz anlarda Seine Nehri yakınlarımızda olmuyor. Kaderin önümüze o anı taşıması lazım. Olmadı. Yarın şarabı içmek için mutlaka koşulları denk düşürmem gerekiyor. Yoksa bir köprü altında patlayacak benim şarabın mantarı. Pazartesi akşamından itibaren benden en sevdiğim şehirde olamamakla ilgili sızlanışlar dinleyeceksiniz. İyisi mi şimdi içinde olduğum rüyanın tadını siz de çıkarın. Bu gece herkes için gönülden bir dileğim var: Umarım herkes sevdiği şehirlerin göğü altında uyur her gece ve günaydın der yeni sabaha. Yaşayan şehirleri ben de çok seviyorum. Paris ise her şey için güzel bir şehir. Alışveriş çılgınları için de bizim gibi edebi rüyaların peşinde olanlar için de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/10/hemingway-hakkindaki-kitaplar.html", "text": "Yazmaktan, okumaktan, sanırım en çok da Hemingway ve onu anlatan kitaplardan bahsedeceğim. Hemingway ve yazarın Paris'i en çok merak ettiğim konuların başında geliyor. Zaman zaman bir kitabı okurken, \"Blogda bu kitaptan mutlaka bahsetmeliyim.\" diye geçiriyorum aklımdan. Anlatmaya değer öyle çok şey oluyor ki kitabın içinde, dile getirmeden yitsin istemiyorum. Sonra işin, gücün, telaşın içinde ya bilgisayar başına oturmaya fırsat bulamıyorum ya da yazma ve anlatma heyecanımın önüne başka öncelikler geçiyor. Akşam koltuğa oturduğumda başka bir kitap oluyor elimde. Aradan birkaç gün geçtikten sonra da hangi kitabı okuduğumu bile unutmuş oluyorum. Ciddiyim. Sanki bu aralar okuma hızım düştü gibi. Aynı zamanda bir sürü şey yapmaya çalışıyorum. İşe gidiyorum, gelince Kuzey'le ilgileniyorum, beraber ders çalışıyoruz, ara ara ekmek yapıyorum, arkadaşlarım geliyor, yazmaya çalışıyorum, biraz da spor yapıyorum. Yapmak istediklerimle zaman doğru orantılı olarak ilerlemiyor elbette hayatımda. Bahsedeceğim gibi heyecan yaptığım şeyler de düşüncelerimin ve zamansızlığımın arasında kaybolup gidiyor. Oysa buraya yazmak en sevdiğim şeylerin başında geliyor. Kitap okurken not alan insanlara bayılıyorum. Bunun en temel sebeplerinden biri yaptıkları eylemdeki telaşsızlığa hayran olmam. Zamana meydan okuyorlarmış, koştura koştura ilerleyen saatlere hiç aldırmıyorlarmış gibiler. Oysa ben, hem okuduğum lezzetten vazgeçmemek adına, hem de zaman kaybetmemek için ne kadar çok istesem de bir deftere beğendiğim yerleri not düşemiyorum. Neyin içine girsem orada kayboluyorum çünkü; okurken sayfaların, yazarken satırların arasında... Siz de biliyorsunuz ki 1920'ler-1940'lar arasında Paris'te yaşamış Amerikalı yazarlar, Paris sokaklarında geçen kitaplar, sevdiğim bir yazarın biyografisi asla vazgeçemediğim kitapların başında geliyor. Böyle bir kitaba denk gelirsem imkanı yok kitapçıdan o kitabı almadan ayrılamıyorum. Tüm yazı neredeyse Paris'te hayat bulan kitapların dünyasında geçirdim. Paris'e gittiğim her iki seferde de Shakespeare and Co'nun iğne atsan yere düşmeyecek kalabalığına karıştım. Oraya gitmenin bir büyüsü olduğuna inanıyorum. Her gidişim bir sonraki Paris seferimin garantisi. Her ne kadar bu sefer kafesinde uzun uzun oturup keyif yapamasam da şehirle ilgili iki kitap daha aldım. Yine Hemingway takıntımdan olsa gerek internette sersem bir kurşun gibi gezinirken bir yerlerde bir kitaba denk geldim: Hemingway Hırsızı. Hemingway'in ilk eşi Hadley'nin St. Lazare Garı'nda çaldırdığı şu müthiş bavulun hikayesi saklıydı kitabın içinde. Kitap, Meksika'da geçen bir serüvendi ama içinde Hemingway, Paris bir Şenliktir kitabından satırlar ve bavulu içine kalan kurgu bir hikaye vardı. Ruh yorgunluğumu öne sürerek cuma günü kendime izin verdim ve bahçeyi saran sıcak güneşin altında çayımı yudumlaya yudumlaya kitabımı okudum. Akşam olduğunda kitabın sonlarına yaklaşmıştım. Geçen cuma günü sanki uzun zamandır sahip olmadığım bir mutluluğa ve huzura sahipmişim hissi ile doluydum. Son olarak elimdeki son kitaptan bahsedip buradan kaçacağım. Malum okunması gereken çok kitap var daha. Yine Paris, yine bir yazar ve yine bir biyografi. Kitabın ismi Monsieur Proust. Adından da anlaşılacağı gibi Proust hakkında yazılmış ve yazarın son sekiz senesini anlatıyor. Bu süre zarfında hizmetçiliğini yapan Celeste Albaret yıllar süren suskunluğunu bozmuş ve Proust'u anlatmış bizlere. Çok severek okuyorum. eminim benim gibi özel hayatlara meraklı okurlar benimle aynı hisleri duyumsayacak ve benim aldığım keyifle bu kitabın sayfaları arasında kaybolacaktır. Hemingway'i çok sevdiğim malum. İşte bu yüzden Hemingway ile ilgili diğer yazıları okumak için blogta biraz daha gezinebilirsiniz. Öve öve bitiremedim Enrique Vila-Matas'ın Never Any End to Paris kitabını nasıl aldığımı öğrenmek için de BURAYA tıklayın lütfen. Benim defterlerim gitseydi eminim çok üzülür, karalar bağlardım. Bence hırsızın da biraz insaflısı olmalı. İhtiyacı olmayan bir şeyi çalmak ne demek. Geri gönderseymiş falan 🙂 sahiden üzüldüm ya. Çok okumanın sonunda bir yazma isteği de oluyor insanda illa ki. Sizler bu isteği blog yazarak gideriyorsunuz, aranızdan kitap yazanlar da çıkıyor. Hoş bir şey. Bana da okumak düşüyor. Ben kendi bloğumu oluşturma cesareti gösteremeyenlerdenim. Okumayı gezmeyi seven -elişi nakış dikiş yemek pek değil kitap film gezi paylaşımları yapan ve anı ve izlenimlerini keyifle okunacak şekilde belli bir edebi değerle güzel akıcı bir üslupla anlatabilenleri takip ediyorum. Birisi de senin. Hırsızlık vakasının yaşandığı yere gelince bizim ki Ankara'da bir alışveriş merkezi. Eşinle meslekdaşız demek. Bizim aile baba eş oğul hatta dede tarafından hep hukukçu. gelenek oldu bizde hukuk okumak. Ha pişman mıyım değilim. Hukuk eğitimi insana bir nosyon bir muhakeme katıyor mutlaka. Tabi Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezunum ben. Bizim dönemimizde hukuk fakültesi sayısı bir elin parmakları kadardı. Eğitimin de belli bir kalitesi YÖK'e rağmen hala vardı. Benden önceki dönemde yani YÖK ortada yokken hocalarımızın çoğu 1402'den üniversitelerden atılmamışken eğitim çok daha kaliteliymiş. Oturumlar varmış hukuki tartışmalar yapılırmış okulda. Benim dönemimde cesur hocalar da varsa bile birçoğu korkuyordu başına birşeyler gelmesinden. Anayasa Hukuku hocamız Oya Araslı'nın dersinde birgün bir öğrenci 82 Anayasası ile 61 anayasasını hak ve özgürlükler bakımından karşılaştıran bir soru sordu hocaya. Hoca nasıl bağırmıştı \"sınıfa siyaseti getirmeyin\" diye. Ya dersin amacı bu zaten konusu bu bizatihi. Yıllar sonra bu hoca CHP'den milletvekili olunca içimden bayağı saydırmıştım CHP'ye. Ben uzun yıllardır mesleğimden hiç zevk alamıyorum. Bir sürü nedeni var burada yazmak zor. Ama kısaca zaten Türkiye'de hukuk falan kalmadığının hepimiz ayrımındayız. Hukuksuzluğun hatta hukuk dışılığın içinde bu meslek nasıl icra edilebilir ki? Eşin sevdiği işi yapıyorsa çok şanslı. Cumartesi günü Mine SÖĞÜT söyleşisine gittim. Ona nasıl yazar olduğunu sordu biri. Çoğunuzun meslek seçimi gibi şans eseri dedi. Kendi hikayesini anlattı ki hakketen şans eseri olmuş. Bunu açıkyüreklilikle dile getirdi. \".. Üniversite sınav puanım latin diline yettiği için oraya gittim, okulda kalamadığım için bu bölümden çıkınca ne olunur derken şans eseri Güneş Gazetesine girdiğimden....\"böyle devam etmiş rastlantılar silsilesi. Birçok yazar der ya \"çocukluğumdan beri hep yazar olmak istedim\" diye, öyle birşey demedi. Cuma akşamı Uçan Süpürge Kadın Film festivali kapsamında Ursula Le Guin'in hayatını ve kitaplarını anlatan bir belgesel izledim. Ursula gerçekten de çocuk yaşlarından itibaren yazar olmaktan başka birşey istememiş. Onunkisi rastlantısal değil. Yazar olmak için bayağı mücadele vermiş. İyi ki de o mücadeleyi kazanmış. Ben de sen gibi hastasıyım kadının ama bu kadar geç tanıdığım için kızdım kendime. Kimbi, lir daha nice yazarları da hala tanımıyorum. Saramago da hastası olduğum bir yazar ve onu da Ursula'yı da daha bu yıl tanıdım. Mine Söğüt çok daha eski daha ilk kitabı (20 sene falan önce yazdığı) Adalet CİMCOZ kitabıyla sevmiştim. Kendi hikayeleri ile de perçinlendi bu sevgim.. Çok uzattım sevgiyle kal. Aylin.. Önce en ilgimi çeken yerden başlayayım. Ursula ile ilgili bir belgesel bilmiyordum. İyi ki söyledim. Seyretmektan çok keyif alacağıma eminim. Selçuk, avukatlık yapmıyor. Söylemiş miydim bilmiyorum. Muhtemelen söylemiş olabilirim. Şans mı desem hayat ve rastlantılar mı desem bilemiyorum. Okurken çalışıyordu ve oradan da devam etti yoluna. Tekstille uğraşıyor ve işini de çok seviyor. Ama yapacak bir şey yok. Çalışmaya, didinmeye devam. Ah, kimler nerelerde değil mi? Güya sola yakın bir partide bile bizi kimler temsil ediyor? Türkiye'nin acı gerçekleri. Son zamanlarda ülkede seyreden durumu görünce insanın bir şeye inanası gelmiyor zaten. Bir ara belki karşı karşıya gelirsek konuşur, halimize birlikte üzülürüz. O zamana kadar bizi mutlu eden şeylerin peşinden koşmaya devam. Özlem ne güzel İngilizce kitaplar okuyosun. Ben her türkçe kitabın bitimine yakın bundan sonra ki ingilizce olacak diyorum ama yine elim türkçeye gidiyor. Ben okuduğum kitabın sayfadaki boş yerlerine notlar alıyorum. İyi oluyor böyle. Romanlarda betimlenen şehirleri merak ediyorum ben de. Bir kaçını gezme şansım oldu. Çok çarpıcı bir duygu. Daha çok yazmayı ben de çok istiyorum ama bir türlü istediğim kadar çok yazamıyorum. Öyle çok şey oluyor ki günlük hayatın içinde, kendime ayıracak zamanım kalmıyor. Oysa yazmak bana en iyi gelen şey. Bu sene çok niyetliyim Paris için. Şu Şekspir Kafeyi mutlaka not etmem lazım. İngilizce okuyabilmen ne güzel.. Yurt dışına her gittiğimde ne kadar çok kitap yayınlandığını görüp ağzım açık kalıyor. Sanki çevrilen her kitabı okuyabilirmişim/okumuşum gibi Türkçe'ye çevrilmemişlere hayıflanıyorum. Bardağın her boş tarafını görmek bu olsa gerek. Elbette Türkçedeki gibi bir okuma hızım olmuyor İngilizce kitap okurken ama şükür ki çevrilmemiş kitapları okuyabiliyorum. Her sene başında daha çok İngilizce kitap okuyacağım diye kendime siz veriyorum ama işin, gücün arasında kaynayıp gidiyor. Paris'te Şekspir Kafeye gelene kadar nice kafe var ama oranın havası da bir başka. Ben kitapçıdan çıktıktan sonra Selçuk'la beraber oturup bir çay içip, Notre Dame Katedrali'ni seyretmeyi seviyorum. Bi de şimdi tekrar bakınca bu yazındaki yorumlara, bi kitabı hiç tekrar tekrar okumadığımı fark ettim. Not alamadığına, üzerine yazı yazamadığına üzülüyorsun ya, yine de iyi bi şey yapıyorsun bence. Yazacak vakit bulamasan da iyice sindiriyorsun kitapalrı. Kovalayan varmış gibi sürekli yeni bi kitaba başlama isteği yüzünden, çok sevdiğin bi kitaba dönüp bakamamak da var, ki bu da ayrı bi hastalık bence. Tedavi etmek lazım. Okuduklarınla yüzeysel bi ilişki kurmuyorsun yani, derinleşiyorsun. Tabi ki daha da derinleşmek mümkün ama hayatın bu koşturmacasında, kendine çok da yüklenme, gayet iyisin, demek istedim:) not almak, yazmak da bi gün olacak, eminim. Koşu işin var ya acayip ilgimi çekti. Şu konuyu blogunda detaylı yazsana. Sahiden! Öğrenmeyi çok isterim. Bunun bir kursunun olması falan inanılmaz geldi. Keşke yakınlarımda böyle bir şey olsa dedim. Ben de kendi çapımda yürümeye/koşmaya çalışıyorum ama nerde ? 🙂 Dibim düşüyor, dilim ağzımdan sarkıyor, kalbim yerinden oynuyor ve dizlerimin dermanı kesiliyor. Yine de Kuzey'le koşuyorum çünkü eve çok ama çoook mutlu dönüyorum. Yani her türlü bilgiye açım. Murakami'nin koşuyla ilgili yazdığı kitabını okusana. Nefis bir kitap. İlham kitaplarımdan birisi. Belki senin için de öyle olur. Bu arada hani çalışmıyorsun ya, ben de çalışmamayı hayal ediyorum devamlı. Şanslısın yani, keyfini çıkar. Kimseyi yargılamak bize düşmez. Herkes kendi işine baksa bence dünya çok daha iyi bir yer haline gelir. Koşma işine gelince, yaz lütfen. Bak yazdıkların şimdiden bana iyi geldi. Şu koşma app'lerinden biriyle gayet iyi gidiyordum aslında ama sonra çok hızlandı gibime geldi. Daha doğrusu ben aplikasyonun hedefine erişemedim. Ve olmuyor dedim. Şimdilerde vücudum ne kadarına izin veriyorsa o kadarı ile yetinmeye çalışıyorum. Kah koşuyorum, kah yoruluyorum. Keşke bu tempoya bile razı olup düşe kalka yürümeye /koşmaya devam etsem ama üstümde bir tembellik var ki hiçbir şey yapmıyorum. Silkelenip kendime gelmem şart. Kitabı okurken sevdiğim kısımların fotoğrafını çekiyorum ben artık. Bloğa da onları koyuyorum direk. Zamandan tasarruf oluyor. Belki işine yarar senin de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/11/en-guzel-christmas-pazarlar-nerede.html", "text": "Akşam internette gezinirken soğuk bir köşeye, soğuk bir zamana üç uçak bileti aldım. Pek düşünmeden. İç ses bazen çok düşünmememi söylüyor. Bu aralar böyle anlık kararların etkisindeyim. Geçen gün iş yerime yakın bir spor salonuna uğradım. Bir spor salonuyla ilk bakışta aşktı galiba bu seferki. Etrafımdaki herkes biliyor ki pek spor insanı değilim. Pilatesin dışında pek bir şey yaptığımı, hele ki istekle yaptığımı gören çıkmamıştır. Ben bile kendimi coşkuyla spor yapan ruh halimle hiç görmedim. Genellikle dağda bayırda yürürken içimde ışıldayan bir şey oluyor. Pır pır. O halle karşılaşmam için de sabah erkenden kalkmam ve kendimi kapıdan dışarı atmam gerekiyor. Bu bahsettiğim spor salonundan etkilenince, \"Yaparım ben dedim!\" Esas amacım iş saatlerinde bir saat kaçıp kendimi buraya atabilmek. Haftada iki gün yoga var mesela. Bir dolu ders daha ama benim aklım öğle saatlerindeki yogada. Hep birlikte parayı çöpe mi attım yoksa doğru bir şey mi yaptım göreceğiz. Olmazsa bir kere daha spor salonlarında yapamadığımı tasdiklemiş olacağız. Bu sefer hep birlikte. Sevgili arkadaşlar, yol isteği içimde tavan yapmış vaziyette. Sanki yıllardır bir yere gitmemişim gibi bir uçağa atlayıp yola düşmek istiyorum. Mutlu insanlar görmek istiyorum etrafımda. Halloween'i kaçırmış olabilirim. Aradığım süs kabaklarına buradaki pazarlarda rastlamış olsaydım evi bir kabak cennetine çevirebilir, değişik yapı ve formattaki kabakların vesikalık fotoğraflarını çekebilirdim. Ne yazık ki hiç mi hiç kabak yoktu ortalıkta. Geçen haftaki organik pazar seferinden sırf bu yüzden bal kabağı alarak döndüm. Ondan da bol şekerli kabak tatlısı yaptığımız için, niyetimle yaptıklarım hiç örtüşmedi. Kendimi şaşkınlıkla izlemek de ayrı bir mutluluk kaynağı benim için. Kendimi kahvemin yanında kocaman bir elmalı pie'yı didiklerken buluyorum. Vücudum, ruhum kendini kışa hazırlıyor. Oysa her kışın sununda bir yaz var. Haksız mıyım? Halloween'den yola çıktım biliyorum, derdim konuyu Noel Pazarlarına getirmek. Evet, Christmas Pazarları'na gitmek, ışıltıları içindeki meydanlarda dolaşmak, donmak ve sıcak şarap içmek istiyorum. Eğer gidersem eldivenli ellerimin arasından dumanı tüten şarapların/kahvelerin fotoğrafını paylaşacağım. Şehir meydanlarına kurulmuş kocaman çam ağaçlarının altında eminim kendime şöyle diyeceğim. \"Ohh, iyi ki gelmişiz buraya.\" Belki birkaç hediyelik de alırım. Ne bileyim? Hayal kuruyorum işte. Isınıyorum hayallere daldıkça. İki gündür cevap yazmak için çabalıyorum. Ne yazık ki blogun yorum kısmında bir sorun çıktı ve hiç kimseye geri dönüş yapamadım. Acilen blogun alt yapısına çeki düzen vermem lazım ama kimi bulurum, nasıl yaparım bilmiyorum. Böyle ilk tanışmada da ne çok dert yandım size. Ben de keyifli bir yolculuğumuzun olmasını umuyorum. Evdeki herkes grip. Bir an önce toparlansak süper olacak. Bu pazar ben de evde eşelenmeyi umut ediyorum. Ben de size konuk olacağım az sonra. Özlem her ikisine de gitmedim ama Berlin ve Strasbourg'da çok hoş noel pazarları kuruluyor diye duymuştum. Bi araştırsana canım. Eeee, neşeye, güzelliklere hasret kaldık da ondan. Tasasız olmak ne güzel bir şey. elbet tasasız insan olmaz ama günlük sıkıntılar biraz fazla geliyor bizim ülkemizde üstümüze. Ben de euro yüzünden ve dolar elbette hop oturup hop kalkıyorum. İŞ yüzünden özellikle. Ama diğer yandan ülkemizin parasının bu derece para kaybetmesi ne acı. Hiç umutla bakamıyorum ilerdeki günlerimize. Yine de dağıtalım kara bulutları. Ben de biletleri aldıktan sonra, \"Almasa mıydım acaba?\" diye düşündüm. Işıl ışıl değil mi her yer? Soğuk olmasına rağmen ben de çok seviyorum Avrupa'da Noel zamanını. Euro böyle alıp başını gitmese iyiydi ama 🙂 Nasıl gezeceğiz bundan böyle merak ediyorum. Ah canım, harikasın 🙂 Eminim çok güzel olur senin bahçedeki Christmas pazarı. Benim yere de iç o sımsıcak şarabı Özlem'cim. Ah o bilinçsizce yemek yeme bende epey mevcut. Her seferinde kendime kızıp, karalar alıyorum sonra da kendimi yerken buluyorum. Benim ki gerçekten de psikolojik, geç oldu kendime itirafım ama öyle.. Bir önce ki yazını da keyifle okudum ve kitap adlarını not aldım, diğer notar arasına. Öperim çok iyi haftalar, iyi çalışmalar canım. Bakalım senin bu ve daha önce ki birkaç yazından ve okuduğum bazı şeylerden sonra yeme düzenimi değiştirme kararları aldım. Bende yazarım burdan sana. Yeni yıla girmeden toplaşalım birde, çok uzun zaman oldu yahu. Ay inşallah 🙂 Devamlı hayal aleminde geziyorum zaten. keşke hep gezsek, dolaşsak, dışarlarda yesek, içsek. Evde olmanın güzelliğini sokaklarda gezdikten sonra daha iyi anlıyorum. Bazen kendimi havaalanında oturmuş, kahvemi içip gelen geçene bakarken hayal ediyorum. Kim kimdir, nereye gidiyordur gibi sorular kafamda dönüp duruyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/11/mutfagin-hatira-defteri.html", "text": "\"Babaanne, babaanne!\" diye sesimin çıkabildiği kadarıyla bağırmıştım. Yuvarlana yuvarlana inmişti babaannem bulunduğu yerden. Onca yorgunluğu üstünde taşıyan, yolda ağlayıp zırlayan ben değilmişim gibi ben koşmaya başlamıştım. Yolun sonunda birbirimize ulaştığımız yerde sarılmıştık. Babaannem ağlamıştı elbette. Biraz saman, biraz güneş, biraz da rüzgar konmuştu terinin kokusuna. O yaz, hatırladığım ilk köy yazımdı. Babaannem, dedem, babam ve ben. Akşamları tek ineğin peşine düşer, Sarıkız'ı babaannemin sevdiği gibi severdim. Babaannem otu ineğin önüne koyduğu gibi ineği sağmaya başlardı. Minik ellerimle ben de denerdim ama asıldığım memelerden bir türlü süt gelmezdi. Mutfaktaki taş ocağın içine kondurduğu isli bir tencerede kaynardı süt. İçine birkaç kaşık da şeker atardı babaannem. Babaannem usulü süt kaynatmanın böyle olduğunu düşünürdüm hep. Yıllar sonra o sütün benim için kaynatıldığını idrak edebildim. Ama beni asıl büyüleyen tavukların altından alınan sıcacık yumurtaların sırf bu iş için kullanılan demir bir faraşın üstüne kırılarak pişirilmesiydi ki bir daha asla o lezzette yumurta yemedim. Anneannemle ilgili mutfak anılarımsa sadece anlatılanlardan ibaret. Anneannem babaannemden daha uzun yaşamasına rağmen hiçbir zaman yemek yapacak durumda olmadı. Onun yaptığı likörleri, dondurmaları etraftaki komşu teyzeler anlatırdı. Ben de anlatılanları anneannemin damarlı ellerine yakıştırmaya çalışırdım. O benim için hep kahvesinin yanına yaktığı sigarasıyla var olan bir kadın. Benim çocukluğum onun aklının benim yaşıma döndüğü bir yaşa denk geldiği için çok kurabiye kavgası yapmışlığımız var. Çocukluktan çıkıp da dile gelen her şey çok güzel. Sanırım ben de böyleyim. Yapılan yemekten çok yemeğe karışan sohbetleri, telaşları, masada atılan kahkahaları seviyorum. Afiyet olsunlar'la, eline sağlık'lar aile sıcaklığını getiriyor aklıma. Her ne kadar Mutfağın Hatıra Defteri küçük bir kızın çocukluk anılarından oluşuyor olsa da içinde bir sürü de yol hikayesi var. Dedenin bahçesine, halanın evine, doğum günlerine, sünnetlere uzanan tüm hikayeler insanın yüzünü güldürüyor. Yüzümde kocaman bir tebessümle kuzenin alnına uçarak konan takunyayı okuyorum. Kendi kuzenlerim, dede evindeki buluşmalarımız, kavgalarımız ve oyunlarımız geliyor aklıma. Tıpkı küçük kızın arada bir yolunun düştüğü dedenin bahçesinin bir hayal olması gibi kendi çocukluğumun da hayallerin arasına karışması yitip giden zamanı ve nice sevdiklerimi anımsatsa da bana, çocukluğun ne güzel bir yer olduğunu düşünüyorum. Özlemim ne güzel anlatmışsın. Bu kitap hepimizin yuregine dokundu hepimiz yeniden çocuk olduk ne güzel. Babaannem çok fazla yemek çeşidi bilmezdi ama yaptığı bazı şeyler vardı ki o tadı hala kimsenin elinden alamıyorum. Biri katmer, diğeri de Rumeli usulü mantı. Ah özlem'cim paylaştığın anıların bana babaannemi anımsattı. Babaanneler ve anneanneler gibisi yoktur bence. Şımaracağın yegane mercilerdir kendileri. O yüzden yaşayanlara allah uzun ömürler versin, çoktan aramızdan ayrılanlara da gani gani rahmet. İlgiyle okudum çocukluk anılarını Özlem'cim. Okurken yazını, ben de kendi çocukluk anılarıma doğru yol aldım. Hele ki ömrümün en önemli çağları, anneanne ve babaannelerle birarada geçince... ah ah!. nasıl duygulandım. Mutfak bir evin olmazsa olmazı; hem çok özel, hem de çok şeye tanıklık ettiği için evin en renkli, en afilli köşesi bence de. Şimdi Nurşen Hanımın kitabını daha çok merak ettim. Bir an önce alıp okumak istiyorum. Ayrıca yıllardır takip ettiğimiz blog dostlarımızın birer birer ürün verdiğini görmek son derece sevindirici. Gurur duyuyoruz. Bir kez daha Nurşen Hanım'ı tebrik ediyorum, emeklerine sağlık. Sen de Özlem'cim ne güzel yazmışsın... senin de kalemine, yüreğine sağlık. Sevgilerimle.. Anılar olmasa insan bugününe tutunamaz gibi geliyor bana. Nurşen Abla'nın kitabı da beni kendi çocukluğuma götürdü. Mutfak hikayeleri olmayan var mıdır? Mutfak hikayesi yoksa insan biraz eksik midir diye düşündüm şimdi. Karnıyarık turşuları mesela, İzmir'in meşhur Havra Sokağı'nın girişinde sıralı turşucular da görür niye bu yemekleri dizmişler derdim kendi kendime. Anne bunlar ne diye sormayı akıl edemedim mi acaba? En çok zaman geçirdiğimiz yer olmasa da en sıcak olması gereken yer mutfaklar, hele şimdi daha da önemli. Paylaştığımız yegane anların artık sofralar olduğunu düşününce. Ne güzel yazmışsınız, kutlarım. Ben de sabırsızlıkla okumak istiyorum ama bizim ilin DR sine halen gelemedi bir türlü... Kilometrelerce mesafelerde çocukluk yaşayan bizler özde benzer anıları okuması o günlere yeniden yaşaması oluyor, güzel de oluyor... Selam ve sevgiler. İyi ki yazmış da bizler de okuma şansına kavuşmuşuz. Ne güzel yazmışsın Özlemcim kitabı bir kez daha okuyasım geldi. Çok severek okudum Nurşen Abla. Ellerine, yüreğine sağlık. Mutfak kokusunu severim zaten; hele ki edebiyatta karışmışsa içine. Benim de kendi çocukluğum, kendi mutfak hikayelerim geldi aklıma. 2017'nin en güzel olaylarından biri bu bilesin: Senin kitabını okumak."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/11/pere-lachaise-on-unlu-mezar.html", "text": "Dünyanın en çok ziyaret edilen mezarlığı Pere Lachaise'e hoş geldiniz. Şehrin 20. Bölgesi'deki bu mezarlıktaki ünlü mezarları sadece on maddede listelerken çok zorlandım. Yazmak istediğim öyle çok ünlü konuğu var ki Pere Lachaise'in. Wilde gitmiş, duvar kağıdının otel odasından sökülmesi yıllar almıştır. Yazarın ödemediği otel borcu yüzünden otel müdürünün kendisine yazdığı, borcunu ödemesi ile ilgili mektuplar bugün otele giden ve 16 numarada konaklayan konukların odanın duvarlarında göreceği edebi kanıtlardan bazılarıdır. Otelin ismi uzun zaman önce değişmiş ve L'Hotel adını almıştır. Oscar Wilde ölünce önce Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömülmüş, daha sonra bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'na taşınmıştır. Üzerinde erkek meleklerin olduğu bir mezar taşının altına gömülmüştür. Mezar taşı her gün gelen yüzlerce seveninin bıraktığı dudak izleri yüzünden öylesine kirlenmiştir ki, İrlanda Hükümeti yazarın mezar taşını önce temizlemiş, sonra da şeffaf bir çerçeve ile koruma altına almıştır. Yazarın bu manzarayı görme şansı olsaydı göğüslerinin kabaracağından adım gibi eminim. Moliere, Hastalık Budalası isimli oyununu yazar. Oyunda dikkat çekmek için hasta numarası yapan bir adamın yaptıkları anlatılmaktadır. Moliere'de oyunu yazdığı ve sahneye konduğu zamanlarda tüberkülozdur. Yine de oyunda rol almaktan alı koyamaz kendini. Oyun esnasında rol icabı öksürmeye başlar. Seyirciler gülmeye başlar. Moliere öksürüğünü arttırdıkça seyirciler daha da fazla gülmektedir. İşin kötü yanı, Moliere rol icabı başladığı öksürüğünü durduramamaktadır. Zorla oyunu bitirir ama ciğerlerinde kanama başlar. Evine ulaştıktan yarım saat sonra da bu kanama yüzünden ölür. Yaşarken kazandığı ününü öldükten sonra da devam ettiren ünlülerden biri: Chopin. Babası Fransız, annesi Polonyalı olan Chopin, Varşova'da doğmuş ama hayatının büyük kısmını Paris'te geçirmiş. Bestecinin en büyük aşkı 1837-1847 yılları arasında George Sand ile yaşadığı aşk. Kıyafetleri, toplum içindeki davranışları, sansasyonel ilişkileri ile bohem bir hayat yaşayan Sand, herşeye rağmen Chopin'in ilham kaynağı. Ayrılıklarının üstünden iki yıl geçmeden Chopin tüberkülozdan ölmüştür. Öldüğünde beş parasızdı ve cenaze masrafları arkadaşları tarafından karşılandı. Parası olmada da itibarı vardı. Cenazesi Victor Hugo gibi yazarların da katıldığı üç bin kişilik bir kalabalıkla kaldırıldı. Bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'nda olsa da, vücudundan çıkarılan kalbi Varşova'da bir kilisede gömülüdür. |Jim Morrison'un mezarını başında bekleyen bir kalabalık olmadan yakalamak mümkün değil. Ortaçağ'da yaşanan bilinen en büyük aşklardan. Abelard zamanının en büyük filozoflarından, Heloise ise zengin ve asil kadınlardan biri. Abelard, Heloise'in öğrencisi oluyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu aşkın sonucunda bir çocukları oluyor ve gizlice evleniyorlar. Ne yazık ki Heloise'in hain amcası bu aşktan haberdar oluyor ve Heloise'i bir manastıra kapattırıyor. Abelard'da amcanın hışmından kendini koruyamıyor ve hadım ediliyor. Hayatlarının geri kalanı boyunca bu iki aşık her engele rağmen birbirlerine mektup yollamaktan hiç vazgeçmiyorlar. 1817 yılında iki aşığın kemikleri aynı mezar taşının altına gömülüyor. Günümüzde ne mi oluyor? Aşıklar bu mezara gelip, aşk mektuplarını Abelard ve Heloise'e bırakıyorlar. Benim korkusuz kadınlarımdan biri. Ah, Colette'i sadece kendime mal etmemeliyim, değil mi? Yine de bu muhteşem kadının sıra dışı annesini de anmadan geçmemek lazım. Kızına kadın olmanın bilincini anlatan ilk kişi o çünkü. Kocası öldükten sonra da yas kıyafetlerine bürünmeyi reddediyor. Colette, evlendikten sonra Paris'a taşınıyor. Ünlü bir yazar olan ve Willy takma adıyla yazan kocası Colette'in okul günleri ile ilgili anlattığı hikayelerden çok etkileniyor ve bunları yazmasını söylüyor. Böyle birkaç hikayeyi kaleme alıyor Colette, kocası da düzeltmeleri yapıp kendi takma adıyla editörlere yolluyor. Bilin bakalım ne oluyor? Yazdıkları çok beğeniliyor ama Colette yazmaktan keyif almıyor. Kocası da Colette'i yeni bir öyküyü yazıp bitirene kadar bir odaya kilitliyor. On üç yıllık bu zoraki yazarlık döneminden sonra Colette kocasından boşanıyor ve kendi adını kullanarak yazmaya başlıyor. Her şeye rağmen, Colette'in böyle güzel yazmayı eşinden öğrendiği söyleniyor. Az buz bir çıraklık dönemi değil tabii kocasının evindeki zoraki yazarlık günleri. Bu arada Colette, Fransa'da devlet töreniyle defnedilen ilk kadın. Fransızların ne çok çapkınlık ve aşk hikayesi var, değil mi? Aşka saygı duyuyorlar, çapkınlıkla da dalga geçmeyi biliyorlar. Gün geçmiyor ki gündemin orta yerine oturacak bir aşk ya da çapkınlık hikayesi vuku bulmasın. Victor Noir'da Napolyon zamanında gazetecilik yapan yakışıklı Fransız gençlerinden biri ve Napolyon'un akrabalarından birinin karısıyla ilişki yaşıyor. Ansızın eve gelen koca Noir'ı ve karısını yakalıyor. Cebinden silahını çıkarıyor ve çapkın gazeteciyi yatakta olduğu yere mıhlıyor. Pere Lachaise'in en çok ziyaretçisi olan mezarlarından biri de bu gazetecinin mezarı çünkü mezarının üstündeki yatay pozisyondaki heykeli, Noir'in öldüğü anı tasvir ediyor. Ereksiyon halindeki Noir'in pantolonunun düğmesi hafifçe aralık ve göğsünde bir kurşun izi var. Bir rivayete göre bu mezara gelip çiçek bırakan ve pirinç heykelin dokunulmaktan parlayan yerlerini elleyen kadınların kısmeti açılıyormuş. Denemesi serbest. Pere Lachaise'in edebi mezarlarından biri de Balzac'ın mezarı. Paris'i çok sevme sebeplerimden biri bu işte! Bahsettiğim mezarlık gezmek değil elbette; sokaklarında, parklarında, duvarlara çakılmış tarih belirten levhalarında, kafelerinde hep kitaplarından tanıdığımız yazarlara, hala şarkılarını dinlediğimiz şarkıcılara ve köklü bir geçmişe tanıklık etmek. Tarihin sayfalarında kalmış insanlara duyulan saygı ve vefa hissi. Bu duygu bana çok iyi geliyor. Balzac'ın edebi uykusundaki bu mezarlık da bana aynı hissi yaşatıyor. 1895-1899 yılların arasında Fransa'nın cumhurbaşkanlığı yapmış olan devlet adamı. Kısa cumhurbaşkanlığı sırasında ülkeyi daha iyi yönetmek yerine, her şeyi birbirine karıştırmış. Görevi sırasında İngiltere ile Fransa arasında diplomatik krizler ortaya çıkmış; bu esnada işleri yoluna koyduğu, ilişkilerin yumuşatıldığı tek ülke de Rusya olmuş. Yaptıkları sadece bunlarla da sınırlı kalmamış. Dreyfuss Olayı'nın yankıları sürmeye devam etmiş. Fransız ordusunda görevli Alfred Dreyfuss adında bir yüzbaşı suçu ispatlanmadığı halde casuslukla suçlanmış ve Fransa'da yargılandığı davada suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş. Bu olayların bana en ilginç gelen kısmı uzun yıllar önce olmuş olayların bile Fransa'da simge haline gelip, hala ders çıkarılıyor olması. Bizim ülkemizde neler oluyor ama tıpkı bir akşam önce yediğimiz yemek gibi sabah oldu mu herşeyi unutuyor ve tekrar hayatımıza devam ediyoruz. Jules Verne'ninkini görmek istiyorum, onunki de çok ilginç. Özlem ya senin için kararmadı mı orayı gezerken?Ben sanırım tercih etmezdim gezmeyi. Popüler mezar taşlarının hikayeleri çok ilginçmiş! ama ben en çok Colette'nin hikayesine takıldım. Yazarlık serüveninde eşlerin rolü önemlidir ama böylesini de ilk kez duyuyorum. Kocasının Colette'i yeni bir öyküyü yazıp bitirene kadar bir odaya kilitlemesi!! Ve bu durumun her öykü yazılımında süregelmesi! vah ki ne vahhh! ;( baskıcı kocanın zulmü işe yaramış ama bu durum kendi lehine olmamış. Bizim eşler de bizi bir odaya kitlese ne güzel olur diye düşündüm bir an 🙂 O kadar acıklı haldeyim bak. Hatta biz kendi kendimizi bir odaya kitlesek. Neyse, seni de benim acıklı yazmak için zaman bulamama halimin içine sürüklemeyeyim. 🙂 Çok fenayım değil mi? Ama benim durumum bu: Yazmak için hiç mi hiç vakit bulamıyorum. Azıcık bir boş vaktim olduğunda da ne yapacağımı şaşırıyorum. Sık sık bloga gelip her seferinde de çok güzel yorumlar yapıp beni motive ettiğin için çok teşekkür ederim. iyi geliyor kelimelerin, cümlelerin. Biliyor musun fotoğraflara bakınca \"ne kadar güzel mezar taşları\" derken buldum kendimi... Önce baktım sonra da hikayelerini okudum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/12/avrupanin-en-iyi-noel-pazarlari.html", "text": "İnsana şarkı söyleten durumlar var. Tatile çıkmak bunlardan bir tanesi. Colmar uzun zamandır gitmeyi düşündüğüm masal kentlerden biriydi benim için. Birkaç gün önce dudaklarımda fısıltı halinde bir şarkıyla yola çıktığımı söylemiştim. Önce Basel'e, oradan da arabayla Colmar, Ribeauville, Obernai ve Strazburg. İlk gecemizi Basel'de geçirdik, iki gecemizi de Strazburg'da. Şimdi dudaklarımda yine aynı şarkıyla evdeyim. Evde dediysem lafın gelişi elbette. Hepimiz hayatlarımızın alışık olduğumuz, ara ara söylendiğimiz rutinine geri döndük. Selçuk ve ben işe, Kuzeyse okula doğru. Sabah altıda kalkmalar, alelacele, savruk kahvaltılar, yarı aralık gözlerle yola düşmeler kısa bir aradan sonra bıraktığımız yerden hayatımıza dahil olmuş vaziyette. Aklımızda yeni yıl gecesini nasıl geçireceğimiz var şimdilerde. Seyahat düşünmeden yaşayamadığımdan dolayı elbette yeni destinasyonlar da düşünüyorum. Aslında totomu kırıp otursam ve hayalini kurduğum şu Paris kitabını yazsam ne güzel olur ama iş oraya gelince bana bir korku peydah oluyor. Kelimelerim korkup geri kaçıyor. Neyse, bu başlı başına ayrı bir konu. Belli ki 2018'in dilekler listesinde yine olacak. |Basel Noel Pazarları... Havada mis gibi kokular var. Basel'e yolculuk 2.5 saat sürüyor. Kısa uçak yolculuklarını seviyorum. Ne kadar kısa, o kadar iyi! Yine de merak ettiğim birçok yer uzun yolların bitiminde. Hala gidilmeyi bekleyen bir Peru var mesela. \"Bucket List\"imin ilk sırasında ışıl ışıl parlıyor. Hayal kurmak yaşama dair umut veriyor insana. Peki seyahatimizde ne gördük? Kalabalık. Bu sene sona ermeden Noel Pazarlarını görmeye niyet etmiştim. Benimle aynı fikri paylaşan nice insan varmış. Basel, sevimli ve küçük bir kentti. Noel Pazarları kalabalık olsa da şehrin sokakları nispeten boştu. İsviçre'nin elit havasını taşıyordu şehir. Cenevre'de kaldığımız her iki seferde de tanık olduğumuz gibi bu gidişimizde de otelden ücretsiz ulaşım sağlayabileceğimiz kartlarımızı aldık. Çok güzel bir jest değil mi sizce de? O gün Basel'de yağmur çiseliyordu ve hava soğuktu. Biz de şehirde köşe bucak dolandıktan, üşüdükten ve Noel pazarlarında gezindikten sonra kahve içip bir tatlıyı paylaşmak için şehrin en eski pastanelerinden birine girdik. Bu seyahate çıkmadan önce internette gezinip kendime ayrıntılı bir rota çizmemiştim. Bunaldığımız bir zamanda kısa bir kaçamaktan ibaretti yola çıkış sebebimiz. O yüzden kaderimize karşımıza ne çıkarsa ona razı olduk. Marktplatz civarında yürürken gözümüze Schiesser adında bir kafe çıktı. Kapıdan içeri adımımızı atınca tarihi eskiye dayalı bir mekana adım attığımızı fark ettik. İnsanın ağzını sulandıran tatlıların olduğu ilk kattan hızlı adımlarla ilerleyerek ahşap merdivenlerden üst kata çıktık. Şansımıza boş masalar vardı. Biz oturduktan bir süre sonra kafe iyice doldu ve hiç yer almadı. Ahşabın duvarlar, ahşap masalar ile dekorasyon ağaca dayalıydı ve sıcacıktı. Tatlıya karşı koymam en sevdiğim tatlı Apple Strudel'i görene kadar sürebildi. İrademle on saniyelik bir savaş verdikten sonra diyetlerin böyle anlar için bozulması gerektiğine karar vererek tatlımı ve yanında da lattemi söyledim. Ben böyle ciddi kararlar alırken dışarıdaki yağmur da hızlandı. Pastanenin hemen karşısındaki Belediye Binası yağmurun altında olduğundan daha da kırmızı göründü gözüme. Tatilimizin Basel kısmına çok az vakit ayırdık. Havaalanını kullanmak için uğradığımız bir şehirdi işin aslı ama gördüğümüz kadarıyla da çok keyif aldık. Burada bir gece kaldıktan sonra ertesi sabah araba kiralayıp Strazburg'a doğru yola çıktık. Niyetimiz yol üstünde Colmar'a uğramak, oradan da önce Kaysersberg'e gitmek, Riquewihr'de kahve içip Ribeauville'deki Noel pazarında soluklanmaktı. İnsanın her zaman niyet ettiğiyle yaşadıkları bir olmuyor tabii ki. Colmar'a gittikten sonra otopark bulmak için neredeyse bir saat kaybettik. Sonunda, bin bir güçlükle Parking Saint Josse adındaki bir katlı otoparkta yer bulduk. Eğilip yeri öpmek üzereydik arabayı sokacak bir park yeri bulduğumuzda. Sonra da yürüyerek kalabalığın içine daldık. Colmar, hep anlatıldığı gibi bir masal kasabası görünümündeydi. Soğuk insanın nefesini kesiyordu. Neyse ki üst üste binmiş insan kalabalıkları soğuğu bir nebze olsun önlüyordu. Bir müddet kalabalık bizi nereye götürürse oraya doğru ilerledik, Noel Pazarlarının içinde alışveriş yaptık. Karnımız acıkınca da acı gerçekle karşı karşıya kaldık. Nerdeyse tüm restoranlar doluydu. Kapılarında \"Dolu\" olduklarını gösteren levhalar asılıydı. Bir saat boyunca önümüze çıkan her restoranın kapısını çalıp yerlerinin olmadığı cevabını aldıktan sonra nihayet bir restoranda söyledikleri yemekleri yememiz karşılığında yer bulabildik. Burası rejimi ikinci kez deldiğim yer oldu. Köpüklü şarap sipariş ettim kendime ve afiyetle yudumladım. Hani masallar gerçek olsa: Ribeauville masaldan da öte bence. Colmar'da beklediğimizden daha fazla vakit kaybedince Kaysersberg ve Riquewihr'i es geçip Ortaçağ Kasabası görünümündeki Ribeauville'e gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz buraya çünkü bu seyahat boyunca gördüğüm en güzel, en masalsı, en hayallerle dolu yer burasıydı. Kasabanın sanki bir yamaca tırmanırmış gibi gözüken sokaklarında tiyatrolar kurulmuş, elfler elma satıyordu. Sanki Robin Hood filmindeki papaz filmden dışarı fırlamış sokaklarda geziniyordu. Sokak başlarında yana ateşler soğuktan üşüyenlerin toplaştığı yerlerdi. Sene başında liste yazılarımdan birinde \"Tekrar gitmeyi isteyeceğim yerler\" sorulmuştu. Ribeauville, kesinlikle bu listeye girmeyi hal eden bir yer oldu. Kısaca Ribeauville, benim şimdiye kadar gördüğüm Noel Pazarları içinde en güzeliydi. Gecenin geç bir saatinde Ribeauville'den ayrıldık. Ayaklarımız geri geri gitti desem yeridir ama otelimiz Starzburg'da olduğundan bu sihirli kasabadan ayrılma zamanı gelmişti. Kesinlikle ama bir kere de başka bir mevsimde gelme dileğimizi evrene savurarak düştük yola. Ne güzel bir seyahat olmuş. Colmar'a geçen sene bahar ayında gitmitik ve çok beğenmiştim. Strasburg'da da Avrupa'nın en büyük noel pazarının kurulduğunu duymuştum. Bekliyorum yazını. Colmar`a uzun yıllar önce gitmiştim:) Noel zamanı her yer kalabalık olur. İnsanlar iş çıkışı bile arkadaşlarıyla buluşup Glühwein içer falan filan. Bir de turistik bir yerse işte böyle yığın yığın kalabalık olur. Hamburg`a da bu dönemde birçok kişi sadece Noel pazarı için gelir. Avrupa`nın çoğu ülkesinde böyle pazarlar yok çünkü. En eski ve köklü olan Nürnberg. Çok meşhurdur. Noel ruhu çok güzel bence. Eğlenmeyi, hayata olumlu tarafından bakmayı biliyor dünya insanı. Biz sanki başka bir gezegendenmişiz gibi hissediyorum. Dünya üzerinde dönen bir sürü politik oyun bir yana; birazcık daha az kavga etsek, daha az bağırsak ne güzel olur diye düşündüm seyahat boyunca. Kalabalık var ama kavga yok. Herkes içkisini yudumluyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyor. Her sene Noel Pazarlarına gidesim var. O kadar güzel geldi bana. Şimdi hayallerimizde Avusturya tarafları var. Nürnberg'e de seneye gideriz. Ne güzel olur. dediğin kadar değil. bu sefer gidenler çok kalabalıktan şikayet etmiş. Ben boyle guzel bir yer gormedim. Bu arada kitabım geldi bugün. Nasıl bu kadar hızlı oldu bu iş yahu? Çok, çok teşekkür ederim. Tam şu seyahat işlerinden vazgeçeçek gibi oluyorum bir yazı yazıyorsun, hop başa dönüyorum. Var ya, ben bile gitmedim Noel pazarına daha. İki hafta sonra bitiyor. Öyle güzel anlatmışsın ki, bu hafta gidesim geldi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2017/12/yasam-mutlu-anlardan-ibaret.html", "text": "Liste 47- Minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapın. İlerde bir gün birisi bana \"2017 yılında ne yaptın?\" diye sorarsa, \"Liste yaptım.\" diye cevap vereceğim. Haksız mıyım ama? Listelerle hem kendimi hem de sizi bunalttım. Ama başladığım işi bitirmeden iç huzuru bulamayacağımdan dolayı devam ediyorum. Hem ne kaldı şunun şurasında? Sadece beş hafta! Sonrasında muhtemelen kendime başka bir meşguliyet bulacağım. Aklımda dolaşan şey kitaplar ve seyahatler konusunda yazmak. En sevdiğim şeyler nihayetinde. Üstelik her hafta aynı şeyi tekrar etmemiş olurum. Gelelim bu haftanın liste sorusuna: Minnettar olduğum şeyler. Minnettar olduğum öyle çok şey var ki... Halime şükretmem için etrafıma şöyle bir bakmam, gazete sayfalarını öylesine karıştırmam, televizyona kısacık bir an göz atmam yetiyor. Belki bu sebepten bu aralar sık sık sahip olduğum güzel anlara sarılmak geçiyor içimden. İz bırakan, iyi ki yaşıyorum dediğim o minicik anları kucağıma almak, ılık nefesimle güzel sözler fısıldamak istiyorum. Unuttuğum nice kıymetli an var hayatın içinde; yaşam telaşına mahkum olmuş hepsi, günlük koşturmanın içinde yitip gidiyor. Bugün yeni yıkanmış çamaşırların kokusu geldi burnuma; sanki dün kapıyı çalan kış değilmiş gibi bahar gelmiş zannettim bir an. Elimdeki bir bardak suya içimden geçen minik bir şükür duasını bıraktım dudaklarımdan. Su bile fark etmemiştir belki! Kim bilir? ? Ama ben umutla doldum. Hayat, çok zor diye ara ara söylenirken aslında benden öte nice insana çok daha zor geldiğini fark ettim. Gülümsemek için her daim sebep var. Elbette görebilirsem. Yarın sabah yola çıkıyoruz. Yol hali dolanıp duruyor etrafımda. Zıplıyor çoğunlukla, çığlıklar atıyor. Neşesini elinden almamaya dikkat ederek gülümsüyorum elbette. Yüzümde sebepsiz bir gülümseme görenler olmuştur belki de bugün. Önce Basel'e. Küçük bir bavulla. Süslenmiş çam ağaçlarının, ışıl ışıl sokakların, sıcak şarapların ve sanırım soğuğun kol gezdiği Avrupa kentlerinde birkaç gün hafiflemek niyetimiz. Üçümüz olacağız. Tüm yıl boyunca aynı evde yaşayıp da iş, ev, okul derken unuttuğumuz, çoğu zaman da bile bile harcadığımız sohbetleri yapmak niyetindeyiz. Ben çakırkeyif olurum belki. Boyumdan büyük kahkahalar atarım. Belki Kuzey de çok ufakken söylediği gibi aynı cümleyle sarılır bana: Annemin içine deli kaçmış galiba! Canım Esin'im, güzel dileklerin için çok teşekkür ederim. Ne kadar altın kalpli bir insansın sen. \"İyi ki...\" diyorum hep senin için. İyi ki bir yerde yolumuz kesişmiş. 🙂 Buraya da yazdım dün İG'den kalanları ama yorumları yayınlamayı unutmuşum. Gece çok geç bir saatte ancak yazıyı bitirip yayınlayabildim. Sonra da yatak. Malum alarm sabah 6'da çalıyor bizim evde. Hoşgeldin Özlem, en güzel kış rotalarından birine gitmişsin tam mevsiminde, ne güzel. Goş gezgine her yer güzel geliyor galiba. Gitmek sadece gitmek de yeterli. Şükretmek çok güzel, inanıyorum ki şükrettikçe güzelleşiyor her şey. Yeni yılda da bol kitap ve seyahat paylaşmak ümidiyle, Şükretmek, evet çok güzel ve çok ferahlatan bir şey. Keşke daha çok şükredebilsem. Sevgiler yolluyorum sana ve çok öpüyorum. Blogunu çok seven insanların içinde böyle bir hal oluyor galiba: Bloga dokunmak! Ne güzel ifade etmişsiniz. Ben de şöyle tam anlamıyla kafama uyan birini bulsam onun yardımıyla dışına bir el atacağım. Yazdığım yazılara gelince, tıpkı sizin gibi, kalben yazıyorum. O yüzden o kısmında pek bir şey değişmez sanırım. Ama daha çok yazmak! İşte bunu çok isterdim. Buraya bıraktığım her yazıdan sonra derin bir nefes alıyorum ve sanki oturduğum yerden azıcık yukarı kalkıyorum. Öyle mutluyum ki okuyup yazabildiğim için. Şu an yorumlara cevap yazarken bile kalbim pır pır atıyor. İyi tatiller Özlem. Çok güzel anılarla döneceğine eminim. Yeni yıla gönlünde ve zihninde uzak diyarlardan getireceğin güzelliklerle gireceksin, ne güzel. Bu arada, listeler sayesinde dikkatimi çeken bir blog olduğunu ve yıl boyunca paylaştığın listelerdeki içtenliğini çok takdir ettiğimi söylemeden edemeyeceğim. Sahiden mi? Yolun listelerden dolayı mı buraya düştü? Bak şimdi çok sevindim. Demek ki bir sene boyunca liste yazarak senin gibi tatlı birini kazanmışım. Yeni yılda birazcık daha vaktim olsun istiyorum. Bunu kalben diliyorum ki böylece istediğim şeyleri yapmaya zaman bulurum. Ah ne güzel bir yorum bu böyle Çok teşekkür ederim. Aslında burada yazdığım gibi değilim her an. Hatta işyerinde fazlasıyla gerginim. Sanırım blog benim nefes aldığım ender yerlerden biri. Ne yazık ki mutsuz toplumlardan biriyiz. Coğrafyanın kaderimiz olduğunu düşünenlerdenim. Ama elimden geleni yapıyorum mutlu olmak için. Hatta sırf mutsuz olmamak için ne yazık ki bazı şeyleri görmezden geliyorum. Kitaplar, çocuklar, gezmek... Dediğiniz gibi çok kıymetli şeyler. İyi ki blog ortamında birbirimizi buluyoruz diye düşünüyorum. Ben kendi hesabıma senin listelerini bayılarak okuduğumu söyleyeyim. Size iyi yolculuklar diliyorum. Mutlu bir gezi olur inşallah. Ah, çok sevindim beğenerek okumana. Ne güzel. İnsan böyle güzel şeyler duyunca çok mutlu oluyor. Ya da benim mutluluk sebebim böyle şeyler İyi dileklerin için çok teşekkür ederim. Buradan kaçmak ara ara iyi geliyor bana. Sevgiler yolluyorum. Keyifli yolculuklar, Avrupa'nın yeni yıl havası keyif veriyor insana.. Reyhan'cım çok ama çook teşekkürler. Ben yorumlara bakıp da burada paylaşana kadar seyahatimiz geldi de geçti bile. Bir seyahatin gelişini beklerken günler zor geliyor ama gidince de hemencecik bitiveriyor. Çok keyifli bir yolculuk oldu. Şimdi evimizde yeni seyahatleri hayal ediyoruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/01/montano-hastaligi-enrique-vila-matas.html", "text": "\"Bütün gün başı kesik tavuk gibi etrafta dolandım durdum.\" diyeceğim demesine de tam da böyle olmadı. Gün içinde hep masamın başındaydım ve hep bir şeyler yapmayı planladım. Aklımda onlarca düşünce; neresinden başlasam bilmiyorum ama elimi nereye atarsam da orada kalıyorum. Bir türlü yapmak istediklerimde sonuca ulaşamıyor ve gittikçe telaşa kapılıyorum. Aklımda devamlı şu soru: Sen ne yaptın şimdi bugün? Bu düşünce kafamda dolaştığı süre boyunca da telaşım ve kendimden hoşnutsuzluğum giderek artıyor. Elbette, bu hal beni rahatlatmaktan çok uzak bir noktaya taşıyor. Neticeye ulaşmak için çabalarken sanki daha da derine batıyor ve içimdeki panik duygusunu büyütüyorum. İşte ben! Yeni yıl kararımın hepsi bu durumdan ibaret aslına bakılacak olursa: Sakin olmak ve telaşa kapılmamak. Neyseki durumun farkındayım ve hemen müdahale ediyorum. Sonuç: Sıfır! Yeni yılın ilk kitabını okudum. Daha önce hiç okumadığım bir yazara ait mini öykülerden oluşma bir öykü kitabı. Spencer Holst ve Kedilerin Dili. Bomba karakterler var öykülerin içinde. Zebraca konuşan bir kedi, beynini yemiş bir Siyam kedisi, kedice konuşmayı öğrenen bir adam, uyuşturucu bağımlısı bir kurbağa prens... Daha neler neler? \"Offf!\" diyor insan okurken, \"Yazarda da ne hayal gücü varmış ama!\" Kitabı Kuzey için aldım, kendim okudum. Kuzey kitabı okusa ne düşünür acaba? Aslında merak ediyorum. İki seçenek var: Ya yazarın hayal gücünden etkilenecek, ya da yazdıklarını çok saçma bulup sevmedim diyecek. Bir deneme yapmak şart. Bizim evde iki tip insan var. İlk grubu sadece ben oluşturuyorum ve hayal gücü aşmış insanlara saygı duyup, zekalarına övgü yağdırıyorum. İkinci grupta ilk başlarda sadece Selçuk vardı. Karşımda ne kadar felsefe yaparsa yapsın, dediğini hiçbir koşulda kabul etmiyor ve tartışmaya devam ediyordum. İkinci grubun daimi üyesi Selçuk da tıpkı benim gibi hayal gücü uçan insanlara saygı duyuyor ama onları normal insan statüsüne sokmuyordu. Ona göre elflerden, trollerden, başka dünyalardan, öte diyarlardan, hobbitlerden, büyülerden, büyücülerden bahseden insanlar insan olamaz; olsalar da başka dünyalarda vücut bulan ya da bulmayan, bizim göremediğimiz varlıklarla temas halindedirler. Ben de Ursula'nın bir melek olduğuna inanıyorum bu arada. Geceleri yatağıma yatıp karanlıkta içimden sessizce duamı ederken, Ursula'ya da uzun ömürler diliyorum. Dünyanın bir yerinde o daha uzun yaşasın diye geceleri yatmadan önce dua eden biri var. Duysa bunun evrenler ötesi bir hikaye olduğuna inanır belki de. Kitap aslında her gün binlerce kitabın basıldığı günümüzde gerçek edebiyatın ne kadar yakınında durduğumuzla ilgili. Sahi her kitap çıkaran yazar mı oluyor? Edebiyat dediğimiz şey her tür kitabı içine alıyor mu? Bugünden yarına kimler kalacak? Onlarca soru; çoğu da sorulduğu yerde, satır aralarında cevapsız, sahipsiz... Ben, \"Herkes bir şey okusun da ne okursa okusun!\"culardanım. Ama ben her şeyi okur muyum? Hayır, okumam. Montano Hastalığından olmasa da, bu yazının en başındaki paragrafta bahsettiğim dertten muzdaribim. Telaşlıyım. Yetmez mi? Bu yüzden vaktimi iyi edebiyatla geçirmek istiyorum. Ah, ah! Ben hayran olduğum cümlelerin içinde hayale dalmak, şaşakalmak istiyorum. Zeki yazarlar okumak, Allahım keşke ben de böyle yazabilseydim diyeceğim yazarların kitaplarını kıskanmak özel zevklerim arasında. Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı bu kitabı herkese tavsiye edemeyeceğim. Behçet Çelik'in Montano Hastalığı ile yazdığı çok güzel bir yazı var. Meraklısı o yazıya bir tıklarsa kitabın ne anlattığını daha iyi anlar. Bu arada kitabın Seda Ersavcı tarafından çevrildiğini ve çevirinin enfes olduğunu söylemem gerekiyor. Kendisi benim favori çevirmenlerimden biri. Patti Smith ve M Treni'de onun diliyle Türkçeye çevrildi. İpek Ongun'u benim jenerasyonuma anlatmama gerek var mı? Yok sanırım. Kitabı görür görmez aldım ve yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı ve zor okumanın hemen ardından yazarın anılarını okumaya başladım. Çok uzun zaman olmuştu İpek Ongun okumayalı. Sanırım ortaokul yıllarımın geride kalmasıyla birlikte İpek Ongun okumalarım da yerini başka okumalara bırakmıştı. İlk satırdan itibaren İpek Ongun okurken ne hissettiğimi hemen anımsadım. Tuhaf bir sıcaklık, tanıdıklık hissi. Uzun zamandır görmediğin bir arkadaşınla buluşmuşsun ve sohbet bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibi. Sıcacık bir tat arayanlar mutlaka okusun İpek Ongun'un anılarını. Çünkü kitap uykudan önce annelerden alınan iyi geceler öpücüğü gibi. Bu sene senin ananeni okuyacagim, hatta challenge'a onun kitaplarindan birini aldim ki, ne zamandir yapmak istedigimi yapayim challenge sayesinde diye. Ben fantastik dunyanin icinde kaybolmayi sanirim yas aldikca sevmeye basladim ve o dunyalari yaratanlarin gercekten cok asiri ozel varliklar olduguna inaniyorum. Hayal gucunu gelistirmek icin daha cok hayal kurmali, zira benimki yas aldikca koreldi sanki:) Ben de her seyi okuyamam, hem maddi hem manevi kayip olarak geliyor bana o kadar cok okunacak sey varken. Ipek Ongun'u ortaokul halimle bagdastirdigimdan sanirim hic elim gitmeyecek bu kitaba. Ben bu sene kitap olayina daralarak girdim resmen, okurken icim sisti, Ha bitti bitecek MMB'ni okuyorum ve kitap okumaktan sogudum birden sanki. Anlamak icin okumaya devam ettikce, sonuna geldim hala bir sey anlamadim, iggghhhhhh!!!! Optum sarildim, ne cok konusmusum! Senin o daraldığın kitap, canım Leylak Dalı'nı yeni yıl hediyesi bana. İlk yüz sayfa zor ama başa çıkarsın dedi. Umarım başarabilirim ben de. Çok sıkılmak istemiyorum bu aralar. Özel hayatımda zaten canımı sıkan birkaç şey var bu aralar; bir de kitaplarda sıkılasım yok. 🙂 Ursula'yı seversin inşallah. Selçuk'un tarafını tutanlardan bir kulüp oluşturacağım. Ben de eskisi gibi hayal kuramıyorum. Hayallerim bile mantıklı benim. 🙂 Perşembeyi iple çekiyorum. Çoook sevgiler sana. İlk bölümde Selçuk'tan yanayım, ben fantastik yazan yazarların bu dünyadan olmadıklarına, bir tuhaflıklarının olduğuna inanıyorum. Hatta şahane ressamların, müthiş zeki espriler bulan ve çizen karikatüristlerin, olağanüstü dansçı ve oyuncuların da aynı yukarıdakilerle aynı kabileye mensup olduklarını düşünüyorum. İpek Ongun'a gelince, itiraf edeyim kitabı sevmedim, fazlaca yukardan ve ben merkezci geldi ama şu ara balerin ve koreograf Aysun Aslan'ın Cebeci Konservatuarı anılarını okudum, işte o şahaneydi. Valla ilgi duyuyorsan bahsettiğin anı kitabını oku, çok esprili keyifli bir dili vardı. Kitap konusunda hızlı bir giriş yapmışsın yeni yıla Özlem'cim. Ben neredeyse çook az okudum, umarım tüm yılım öyle gitmez. Jaguar Yayınlarından iki kitap okudum ikisinden de çok keyif aldım, sanırım yayınevi işi biliyor ve iyi kitapları çeviri yapıyorlar diye düşünüyorum yada sahibi iyi bir okur. Bakma sen benim öyle hızlı başladığıma. Bazen hızlı gider, bazen de yavaş. Zaman her zaman aynı şekilde işlemiyor. Hayat da hep aynı hızla ilerlemiyor. Ben de bir şeyi fazla yapınca başka şeyi az yapıyorum. Sonunda şu aklımdaki kitaba başladım ama hayalini kurduğum hızla ilerleyemiyorum. YAzıyorum, siliyorum, sinir krizi geçiriyorum. Umarım bir şekilde biter de, ben de kendime olan inancımı kazanırım. Bu aralar ruh halim bu. Bakaım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/01/neden-seyahat-ediyoru.html", "text": "Bu soruya verecek havalı bir cevabımın olmasını çok isterdim. Eğer olsaydı ilkokul yıllarından başlar, iflah olmaz bir gezgin olan babamın daha okullar tatile girmeden hazırlıklarını tamamladığı arabayla çıktığımız Avrupa turlarından bahsederdim sizlere. Edirne'ye, ardından da sınıra kadar uzanan yolda verilen molalardan, yediğimiz o yöreye özgü yemeklerden ve yol heyecanımızdan bahsetmek hiçbir zaman unutmayacağım çocukluk anılarımı oluşturur; gezmeye neden bu denli tutkun olduğumu kanıtlarıyla sererdim önünüze. Kendimi tutamaz, gümrük kapılarındaki uzun bekleyişlerimizden bahseder, gün görmüş babamın bu bekleyişlerin bile daha sonra anlatılacak bir tatil anısı olduğunu söyleşini unutmadığımı söylerdim. İşin en can alıcı kısmını gümrük kapısından çıktığımız o anla taçlandırırdım. Çünkü babam görevli memurun \"İyi yolculuklar komşu!\" demesinin hemen ardından gaza basar ve yolculuğumuz da resmi olarak başlamış olurdu. Ne yazık ki evimizden batıya doğru hiç yol almadık biz. Her yaz on beş günlüğüne babamın doğduğu topraklara, doğuya doğru giderdik. Babamın her zaman steyşın bir arabası olurdu. Yolculuk hazırlığı yapılırdı günler öncesinden. Babam, doğduğu köye eli kolu dolu gitmek ister, herkesi sevindirmek için çaba sarf ederdi. Çoluk çocuk, maaile doluşurduk arabaya. Gitmeyi çok istediğim bir yer olmazdı babamın doğduğu köy; zira köyde bakkal yoktu, dondurmacı yoktu ve arkadaşım yoktu. Yol halini her daim severdim ama! Çünkü babam çok özlediği bir yere gidecek olmanın sevinciyle çok mutlu olur, teybi sonuna kadar açar, türkü söyleye söyleye devam ederdi yola. Aynı kaseti önünü arkasını çevire çevire saatlerce yol alırdık. Sonunda köye vardığımızda toz, toprak içinde kalmış olurduk hepimiz. Onca saat araba kullanmasına rağmen hiç yorgun olmazdı babam. Çeşmenin başında durur, elini yüzünü yıkar, kana kana su içerdi. Yüzündeki gülümseme tüm yüzünü kaplamış, kulaklarına kadar varmış olurdu o an. Her yaz, aynı yere yapılan seyahatler de seyahatten sayılır elbet. Üstelik bana neşe içinde yolculuk yapmayı öğretmiş olabilirler. Ama hep aynı yere gitmek, ya da hep doğduğun yerlere seyahat etmek gezgin olmanın ön koşulu değildir. İçinde gezme tutkusu olan gitmedikleri yerlere gitmek ister, başka kültürleri tanımak isterler. Ya da başka şehirlerde gezinmek. Bizim durumumuz bu değildi. Oysa ben gezmeye dair düşler kurardım hep. Dünyanın sonu, ayın kraterli bir ucu hatta cehennemin dibi bile olabilirdi bu yer. Merak böyle bir şey işte! Yani, neden seyahat ettiğimin ilk resmi cevabı şudur bence: Geziyorum çünkü çocukluğumda hiç gezemedim ben. Hadi, üzülmeyin ama. Bu benim jenerasyonumda bir sürü orta sınıf ailenin yaşam gerçeği. Önce hayallerimde gezmeye başladım. Samimi söylüyorum. Bir yerlere gitmeye dair hayallerimi hep canlı tutuyordum. Tüm gençlik yıllarımı geçirdiğim Yalova'dan ötesini görmek istiyordum. Aslında orası yazları nefes aldığımız bir yerdi. Gece yarılarına kadar dışarıda olur, sabah geç kalkar, denize girer ve akşamı ederdik. Yazlık yerlerin tasasızlığını ve deniz kokusunu yaz mevsimi boyunca üstümüzde taşırdık. Yaz yemekleri yapılırdı evde sadece. Üstü bol domatesli kızartmalar, peynir ve karpuzla geçiştirilen öğle yemekleri, akşam yemeğinde içilen biralar olurdu sofrada. Buz gibi. Belki bir gün bir yazlığım olmasını hayal edebilirmişim gibi geliyor bu eski, tasasız yazları düşününce. Sonra evlendim. Kendi başıma gittiğim ilk yer Fethiye'deki bir tatil köyü oldu. Ardından bir bayram tatilinde Kapadokya'ya gitmeye karar verdik. Ets Turla ve otobüsle gittiğimiz bu seyahat hala aklımda. Turistik bölgenin dışında Perissia diye bir otelde kalmıştık. Oda buz gibiydi. Gece boyunca soğuktan donmuş, sabahı zor etmiştik. Resepsiyona telefon açıp odanın çok soğuk olduğunu söylemek ya da bir battaniye istemek aklımızın ucundan bile geçmemişti. Muhtemelen azıcık paramızla gittiğimiz o seyahatimizde ne böyle bir durumda resepsiyona haber vermemiz gerektiğinden haberimiz, ne de kendimize güvenimiz var. Evli, küçük çocuklardık. Paramız ölçüsünde minik seyahatler yapıyorduk. Bir hafta sonu İğneada'ya gitmiştik, bir bayram tatilinde Safranbolu'ya, bir gün de Ağva'ya. Fazla derin sulara açılmadan, kıyı kıyı geziyorduk işte. Sonraki yaz yine Fethiye taraflarına gidip kıyıları gezdik. Sonra İzmir ve civarı... Zorlanarak aldığımız arabamıza atlıyor, köşe bucak gezmeye çalışıyorduk her yeri. Bütçemize göre, hesap yaparak. Neyse bu acıklı yılların ardından acıklı yıllarımız devam etti elbette. Neyse ki hayallerim ve benim hayallerimi paylaşacak bir Selçuk'um vardı. Yemedik, içmedik, gezdik desem yeridir. Yine böyle elimde bir gazete pazar hayallerimi kurduğum bir sabah her zamanki gibi Paris'e gidelim diye tutturmuşken Paris için vize gerektiğine ve vizesiz bir yere gitmemiz gerektiğine ikna etti Selçuk beni. Hayallerimi Yaradan'ın gördüğüne inanıyorum. Gezmekten ziyade bir şey istemiyorum hayattan. Çünkü gezerken olduğumdan daha iyi, olduğumdan daha sakin, hep olduğumdan daha mutluyum. Sanırım seyahat etmemin tek sebebi yollardayken burada tanıdığımdan daha başka bir Özlem'le karşılaşıyor olmam. Yollar, bana bu şansı veriyor. Bir de böyle geçmiş günlere dönmek için fırsat veriyor seyahat etmek. Yazmak için bir sebebim oluyor. Ve son olarak pazar akşamlarım daha renkli geçiyor görüldüğü üzere. Yarın pazartesi ve iş günü. Pazarın son dakikalarını hayal etmeye ayırmak için son veriyorum yazdıklarıma ve herkese iyi bir hafta diliyorum. Bir sürü konuda kendime göre mini düşüncelerim var. Çok da takmıyorum aslında artık hayatı. Olduğu gibi kabul ediyor, elimden ne kadar geliyorsa o kadar yaşıyorum. Aha, ŞURADA da Blog Yazmak ile ilgili bir yazım var. Bu yazımda da ilk kez yolculuğa çıkmanın heyecanını anlatmışım. Ah gençlik ah! O yüzden kendim olabildiğim, elimden ne geliyorsa o kadarına razı olabildiğim, her geçen gün hayallerime adım adım yaklaşırken gösterdiğim çaba için kendime ve benim gibilere hayranım. Hahahaa 🙂 Böyle vallahi. Göstermelik, İG'lik yaşamlardan sıkıldım vallahi. Çok haklısın:) Gençler daha bilinçli derken tüm o hazırlıkları kastetmedim asla. İmkanı yok ben uğraşamam o kadar ayrıntıyla:) Ama biz de pek salakça evlendik:) Kendi adıma konuşuyorum. Instagram için yapmadım ama kayınvalidem için yaptım bir sürü şeyi:) Her şeyi abartıp herkesin gözüne sokanlar da aslında kendilerine gerçekten kıymet veriyorlar mı? O bile özenti bence. O duyguyu içten hisseden insanlar çok farklılar. Girişi gerçek sanıp ne şanslı olduğunu düşünmeye başlamıştım çünkü ben üniversiteyi kazanana kadar il dışına bile çıkmadım. Doğu'da öğretmenlik yapınca arkadaşlarla beraber komşu şehirlerin neredeyse hepsini gezdik. Evlendim, eşimle Karadeniz turu yaptık. Hayatımdaki en güzel geziydi. Geçen yaz ufaktan Ege'yi gezmeye başladık. Bir gün yurt dışına da gitmeyi çok istiyorum. Allah sağlık verirse bir gün gezeceğime inancım tam. Sağlık olsun, yeter ki. İstedikten sonra oluyor her şey. Hatta ne istediğimize gerçekten dikkat etmemiz gerek. :)Karadeniz turunu bir türlü yapamadık. Hep istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Ya mevsimi denk düşüremiyoruz, ya da başka bir şey oluyor. Başka seyahatlerin arasında bir türlü bir araya sıkışamıyor. Aynen yazdığım gibi olsaydı güzel olurdu tabii. Ama hayat hiç öyle gelmedi bana 🙂 Geriye çok üzülerek bakmamak gerek; hep bunu hatırlamaya çalışıyorum. Harika bir yazı. Ben yaşamı boyunca çok gezmemiş ama gezi yazılarını büyük bir şevkle okumuş bir insanım. Genel de çok gezen insanlara \"tuzu kuru\" deriz. Ama hayal etmek ve çok istemek lazım. Bir şekilde arkası geliyor galiba. hep hayallerimiz olsun, onları hiç kaybetmeyelim yeter. İşin en keyifli kısımlarından birinin de plan yapmak olduğu konusunda sana katılıyorum. Ben hayal etme kısmını da o zevkli kısma ekleyebilirim. Yine de bazen turlar o kadar ucuz fiyatlar veriyor ki insan bileti kendi alsa o fiyata alması mümkün değil. Senelerdir hayal ettiğimiz bir Peru seyahati var mesela, hayal ede ede gitmiş kadar oldum. O ucuz uçak biletlerini bir türlü yakalayamıyorum. Çocukluk yılları demek bizim için de memlekete doğru yol almaktı hep. Ama işin şanslı bir kısmı da akrabalarımızın yada eş-dostun farklı illerde ikamet eder oluşu farklı yönlere de yol almamızı sağlamıştı. Bak bu konuda annemin hakkını hiç yemem, her gittiğimiz yerde mutlaka oranın müzelerini gezdirirdi bize. Sonradan sonradan biz de turları keşfettik. Çok koşturmacalı olan ama ucuza çıkartabileceğimiz turlar 🙂 Bu yaşıma geldim yeni yeni keyifle birleştirerek geziyorum. Oğlum benden daha çok gezdi bu yaşlarımızı karşılaştırırsam. Şanslı velet diyorum ama o şansının farkında değil. Özlem çekmedi o gezilere hiç çünkü, o istemeden ben götürdüm. Çocuklara gelince, çok haklısın. Hiç özlemini çekmeden birçok şeyi önlerine koyuyoruz. Hal böyle olunca da bir şeyi çok istemek, düşlemek nedir bilmiyorlar tabii. Bu nesil de böyle büyüyecek tahminimce. İçelim bir gün. 🙂 Çok memnun olurum. Çalışıp çalışıp gezmeye harcıyoruz tüm paramızı. Olsun yahu. Bir daha mı genç olacak, bir daha mı bu güzel hayatı yaşayacağız. Özlem, nasıl güzel anlatmışsın. Bir dönemin genel profili buydu gerçekten. Biz daha çok hayallerde çıkardık yolculuklara. Öyle iztv, nat. geo. kanalları nerde? TV'de tek kanal zamanı. Gezmeye dair anımsadığım tek program TRT'nin \"gezelim görelim'i. Ama hakkını yemeyeyim çok güzel bir programdı o da. Atlas'ı dergi olarak göreceğimiz yıllara da çok vardı. Ben de dünyayı okuduğum kitaplardan ve okul için aldığımız büyük atlas üzerinde yaptığım göz yolculuklarından öğrendim:-) Belki tam da bu yüzden gezmek bu kadar keyifli bizler için. Çocukluğumuzu götürüyoruz gittiğimiz yerlere. Geçen gün eski kitap ve defterleri toparlarken Kuzey'in Atlas'ı geldi elime. \"Atalım bunu, lazım olmaz\" dedi. \"Şaka mı yapıyorsun? Atlas atılır mı hiç?\" dedim. Çok hayalperest bir çocuk olmasına rağmen, adamı gezdire gezdire atlas üzerinden hayal kurmayı öğrenememiş hiç. Biraz geç fark ettim. Yukarıda da yazdım, bazen Selçuk'la ileride bu kız arkadaşıyla falan gezmez herhalde diyoruz. Bizim yıllar yılı hayalini kurduğumuz şeyler altın tepsi içinde sunuldu hep. Gezmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Daha doğrusu bir yerlere gidebilmenin hayalini kurmayı düşünemiyor. Kendi hayalimizi yaşıyoruz. Onlar da bizimle. Bazen bu çocuklar neyi hayal edecek diye düşünüyorum. Şimdilik benimki yukarıda, en yakın arkadaşıyla Fifa oynuyor. Tek mutluluk kaynağı bu son günlerde. Ama bizler, arada kalmış bu tuhaf nesil yaşamayı seviyoruz her şeye rağmen. Savaşmayı, emek vermeyi, vazgeçmemeyi. Çok kıymetli bir şey bu. Çocukluğumuzu hiç kaybetmeyelim bence. Seviyorum ben her birini. Oldum olası hep seyehat etmek isterdim. Bizim de çocukluk da tatil gezilerimiz hep Göcek olurdu. Babam özel yat kaptanıydı ve yat Göcek'de durduğu için bizde her fırsatta oradaydık. Memleketine giden arkadaşlarıma hep özenirdim, bizim memleketimiz de orasıydı. Keyifliydide. Ama senin de dediğin gibi hep aynı yere gitmek zamanla aynılaşıyordu ve tatil gibi gelmiyordu. Şimdi de gitmediğim yerlere gitmeyi çok seviyorum. Her zaman gitmekten çok keyif aldığım tek yer Paris. bildik bir yere gitmenin rahatı, huzuru var elbet. Paris'te bile bunca gidiş gelişten sonra kendi rutinimizi oluşturduk. Sevdiğimiz restoranlar, parklar, kafeler var. Bunun yanında değişik yerler görmek de ayrı bir keyif, macera. Şimdilerde daha çok doğanın kollarında olmak istiyorum. Sanırım İstanbul ve yaşımın ilerlemesi buna sebep. Dağ, tepe yürüyeyim, ağaçlara sarılayım falan istiyorum. Gezmek çok iyi geliyor bana. İçimdeki öteki beni daha rahat duyuyorum buradan uzaktayken. Bir de işin hayal kurma kısmı var ki, beni orası canlı tutuyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/01/sanki-gitmek-iyi-gelecek-gibi.html", "text": "Proust anketini yapıyordum; olmadı. Bitiremedim daha, bir de fotoğraf işi var o da hazır değil. Ursula gittiğinden beri de ondan bahsedip isteyip bahsedemiyorum. Bavul hazırlama işi var bir de. Şu uzun seyahatin zamanı geldi. Birkaç saat sonra yola çıkacağız. Bavulun kapağı hala açık. En sevdiğim güneş gözlüğümü bulamadım. Zaten hava durumu da her gün yağmur gösteriyor. Yağmurluk almayı unutmamam lazım. İki günden beri de uzun tayt almam lazım diye kendime hatırlatıp duruyorum. Daha koymadım bavula. Gözlük yok, muhtemelen tayt da olmaz. Kuzey, \"İyi ama bu akşam Beşiktaş'ın maçı var.\" dedi. Sanırım Beşiktaş'ın maçlarının olduğu akşamlara seyahat koymamamız lazım. Kitapları bavula tıkıştırdım. Kalemlerimi aldım. İnce bir defter var ama bana yetmezmiş gibi geliyor. Duyan da tatilde roman yazacağım zanneder. Öyle bir hal üzerimde. Kendimi tanıdığım için bu deli hallerim tuhaf gelmiyor bana. Asıl termos almayı unuttum. Ona sinir oldum. Neyse yola gidiyoruz ne de olsa. Sinir olmak da ne? Her seyahat öncesinde üstüme yapışan tedirginlik yine benimle elbette. Arkadaş olduk kendisiyle. Dediğim gibi bu aralar hiçbir şeyin üstüne kuş konduramıyorum. Perşembe sabahı Çilek Suyu ile buluştuk. Nasıl tatlı! Kahvaltı ettik, sonra da Remzi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik. Bazen bu durum bana garip geliyor, çoğunlukla da çok sahici. Onunla da öyle oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuş gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim. Haftanın en güzel günlerinden biriydi Çilek Suyu ile buluşmak. O bana Londra'dan bir kitap getirmiş, ben de ona bir Ursula aldım. Remzi Kitabevi'nde hala bir Ursula standı kurmamışlardı. Var böyle bir durum bilirsiniz. Belki D&R'a kurulmuştur Ursula kitaplarından bir stand. Bu aralar ruh halim böyle. Karman çorman, biraz kavgaya müsait. Bir yer, durum bildirimi yapıp dönüşümde daha mutlu, daha sakin, daha normal olacağıma söz vererek ayrılıyorum buradan. paylaş, foto çek diye. ben de story seyretmeyi sevdiğimden yapıyorum. ağrılarım başladı, canımda sıkkın bilmiyorum bakalım. yine de seyahatinizi okumaya can atıyorum bak.. Senin yazına doğru da geliyorum akşama doğru. Öperim çok. Yolculuklar öncesi böyle gerginlikler olabiliyor. Onu mu koysam, yağmur için, güneş için derken bir karmaşa yaratabiliyor. Sen de iyi ki varsın Sibelcim. Aynı tarihlerde düştük yola. Sen evine, ben evimden biraz uzaklara. Bir haftadır uzak durmaya çalıştım biraz internetten. Ara ara bu oruçlar iyi geliyor insana. Ne güzel bir kahvaltıyı. Tekrarını bekleyeceğim. Sevgiler canım. Iyi yolculuklar. Bazen olur öyle, insan kendisiyle bile kavga eder, sığamaz bir yerlere. Annemin dediği gibi, git, gez, dolaş da gözünün ateşi gitsin. Hahaha, benim gözdeki ateş hiç dinmiyor yahu. Bavulu boşaltırken daha gözüm yollara düşüyor tekrar. Çok mevsimi değildi gittiğimiz yerin ama gittik, gördük, geldik yahu. Şimdi ev halinde ve mutluyum. Biraz çay, hafif bir müzik, biraz da blogla mutluluk peşindeyim. Hem seyahat etmeyi çok sevip hem de yola çıkmadan önce tedirgin hissetmek nedir yahu? Aynısı bende de var ve çok saçma buluyorum bunu:) Yalnız değilmişim demek:) Iyi tatiller, iyi yolculuklar Özlem. Güzel anılarla dön. Çok teşekkür ederim. Blogu yazıp yola düştüğümden orada bakamadım yorumlara. Cep telefonumdan görüp, sonra da her şeyi yerli yerinde bıraktım. Büyüdükçe bazen bazı şeyler çok anlamsız geliyor insana. Öyle bir zamanından çıkıp yola düştüm. Uzakta olmak kadar şu an evde olmak da çok güzel. Tatilin kötüsü yok sanırım. :)Sevgiler."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/01/seyseller-mi.html", "text": "Hayat da seyahatler de arkadaşlarla güzel; bazen de yalnız! İşte şimdilerde bu ay sonunda çıkacağımız Seyşeller seyahatini düşlüyor, kendimce ufak hazırlıklar yapıyorum. İngiltere seyahati öncesinde hazırladığım bavulun uğursuzluk getirdiğine inandığımdan ortalıkta ağzı açık bir bavul yok elbette. Kendi kendime herkesin terliği var mı, mayosu var mı diye sorular sorup duruyorum evde. Kimsenin beni umursadığı yok. Hafta sonu kendi mayo işimi hallettiğime göre, -eee, ne de olsa dört kilo verdim-, mutluyum, huzurluyum. Hint okyanusu kenarında okyanusa gireceğim anı zihnimin önüne getirip, gülümsüyorum. Kuzey'se bol bol köpek balığı videosu bulup, \"Seyşeller'de köpek balığı varmış, ben denize falan girmem.\" diyerek limon sıkıyor hayallerime. \"Köpek balığının işi yok da seninle mi uğraşacak\" desem de internette dolaşan bir dolu videoda kıyıya kadar gelmiş köpek balıkları var. Bazen sahiden ağrımayan başıma dert mi açıyorum diye düşünmüyor da değilim. Köpek balıkları ile dalış yapan çok sevgili bir blogger var bu alemde. Aylak İlsu, en sevdiklerimden biri bu alemde. Çok tatlı, çok samimi. Ondaki cesaretin binde biri yok bende. Hal böyle olunca ben de ona yetişmek için elimden geleni yapacağım elbette. Yemin ediyorum kıyıdan ayaklarımı suya sokacağım. Amme ve lakin, pek sevgili seyahat arkadaşlarımın şimdiden planlarını yaptıkları gibi şnorkelle falan açıklarda gezinmem, hele hele asla ve asla dalış falan yapmam. Kendi oğlumla birlikte yanımızdaki diğer ergeni de kati süratle açıktan denize sokmam. Kim köpek balıklarına yem olursa olsun; seyahatin sonunda alır çocuklarımı dönerim eve! Yazının başlığı yüzümde nasıl bir tebessüm hali oluşmasına neden oldu. Harika bir seyahat rotası olmuş bu Özlem. Yerine göre, arada sırada grupla gitmek de keyifli olabilir. Bizim çevremizde bize uyacak hiç kimse yok. Yaşlar ilerledikçe herkesin hayat telaşları da farklılaşıyor. Ebeveynlerin sağlık sorunları, bakımları, çocukların okulları, vs. derken. .. Açıkçası pek de ihtiyaç hissetmiyoruz. Turlarla gidersek şayet, o zaman bir grubun içinde oluyoruz zaten. Size uyan uyumlu arkadaşlara sahipseniz şanslısınız demektir. Bence herkesin hayatı kendi gibi, kalbi gibi! Senin de öyle kendin gibi güzel!. Öncelikle insanın karı-koca birbiriyle uyumlu olması, çekirdek ailesinde uyumu yakalayabilmesi en önemlisi. Arkadaşların, birkaç dostun varlığı duruma göre yeterli bence de :)) yakın çevre ise; aman aman! fesatlıklar çok oluyor. İyi niyetli insan öyle az ki!. Kimse kimsenin iyiliğini istemiyor. Yaşadıkların, yaptıkların hep göze batıyor. Kendi hayatlarına bakmazlar!. Ben uzak duruyorum hepsinden. Böyle rahatım. Zarif sözlerin, pırlanta kalbin için ben sana çok teşekkür ederim. Varlığın bu blogu anlamlı kılıyor inan ki. Çok teşekkürler. Şükür ki arkadaşlarım çok tatlı ama arada kavga ediyoruz tabii. Son cümlem. Aileyle ayrı tatil de çok güzel. Beraber dolaşmak, sohbet etmek, İstanbulda bulamadığın zamanı yaratmak. Nefis. Ama karı koca yalnız gezmek de başka bir tat. filmi izleyeyim diye unutmamak için yapıyorum. hayallerim hep zihnimde. oluyoruz. böyle olacak diye de kafamızdan planlarımızı hayallerimizi de silemeyiz ya. bizimde 23 gibi bir seyahatimiz var. benimde totemim bu işte, Hayat böyle akıyor işte. Sağlıklıyken gezmek lazım. Bir de şu Karadeniz işini halledebilsem. Oy ne süper olacak. Çok, çok öpüyorum seni güzel Buketim. Çok öperim seni. Yorum için çok teşekkürler. Yaaaa. Ama bu Harika bir şey. Gezmeyi biliyorsunuz vesselam.. Ve şimdiden keyifli ve bol yüzmeli bir tatil diliyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/frankfurt-ah-bu-ben.html", "text": "Frankfurt, hayat dönemecimde sıklıkla uğradığım şehir. Ben kestim zannetsem de göbek bağımın bir türlü kopamadığı şehir. Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokatını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceğini akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. \"Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!\" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. Trenler beni hep Frankfurt'tan alıp başka şehirlere götürüyor. Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. Uykuya teslim olmadan az önce, \"Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?\" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen. Buradan sonra hıçkıra hıçkıra ağlama emojisi olduğunu hayal et. Aaaa! Özlem, sen Almanya'da mı dünyaya geldin? üstelik Mannheim'de!. orayı biliyorum desem:) çocukluğumda ne çok giderdik Mannheim'e, çünkü annemlerin arkadaşları orada yaşardı. Hafta sonları yatılı giderdik. Gurbette ilişkiler çok daha başka. Benim ailem de Frankfurt Oberthausen'de yaşamıştı, daha önce de Ashefenburg'da. Almanya'ya ilk yolculuğum trenle olmuştu, Sirkeci'den Münih'e ve tıpkı senin gibi bu yolculukta babamla birlikteydim ve beş yaşındaydım. Yaşadığın duyguları anlayabiliyorum. Hepimizin bir hikayesi var. Hayat bir film şeridi gibi... akıp gidiyor ve bu yoğun duygular en çok da tren yolculuklarında yaşanıyor! Alta bir link iliştirdim. Şimdi anılara yolculuk yaparken, yaşadığın anın gizemini bozmayayım, fırsat bulduğun bir zamanda bakarsın. Ben de yıllar sonra çocukluğumda yaşadığım masal kent Ashafenburg'u çok merak ediyorum ve görebilmeyi çok istiyorum. İnşallah birgün gidebilirim. Seni çok öpüyorum tatlı Özlem'cim. Şimdi karlar içinde sevdiğin Paris seni bekler 🙂 keyifli yolculuklar dilerim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/kendime-ince-ayar-cektim-bu-hafta.html", "text": "İnsan yaşadığı çemberden kısa bir süreliğine bile uzaklaşsa çok şeyin farkına varıyor. Elbette herkesin sevdiği şeyi yapmasından, keyif aldığı şeylerin peşinden koşmasından yanayım. Ben kendimle kalmaktan, kitap okumaktan, defterime bir şeyler karalamaktan çok keyif alıyorum. Düzen, olmazsa olmazım. Fazlalıklardan hoşlanmıyorum. Evin içindeki ıvır zıvırdan birkaç yıl önce kurtuldum ve gerçekten sevdiğim bir şeye denk gelmemişsem, sırf almış olmak için almıyorum. Yok, kendimi bilen halimle etkileniyorum paylaşılan fotoğraflardan. Daha çok okumak, daha çok seyretmek için insanın kendini motive etmesi güzel de, sanki kendimi bitmeyen bir meydan okumanın içine sokmuşum ama ne kadar kürek çekersem çekeyim gideceğim yere varamıyorum. Ayda 20-25 kitap okuyan insan var. Ben onları görünce, \"Eyvah! Sen bu hızla okursan okumak istediğin hiçbir kitabı okuyamazsın ona göre.\" derken buluyorum kendimi. Sonra da Selçuk'un karşısına geçip, \"Ben çalışmak istemiyorum. Evimin kadını olacağım artık.\" diyorum. Oturup kitap okuyacağım herhalde. Şu beynimin arka tarafında beni etkileyen her neyse boşanmama sebep olacak sanırım. - Gezdim, gezdim geldim. Yapacak çok şey birikti. Ben hiçbir şeye yetişemiyorum ve halimi ortaya döküyorum. - Vaktime sahip çıkmak istiyorum. Beni bir takip edip bir bırakan insanlar, insanlıktan soğumama sebep oluyor. Koca koca insanlarsınız yahu, nedir bu halleriniz? Takipçi kandırmak, ağa düşürmek peşinde koşana kadar dünya üzerinde bir şeye faydanız dokunsun lütfen yahu! - Boğazım ağrıyor. Böyle gezersem hasta olurum tabii. Kıçını kır da otur desin biri! - Çatır çatır kitap okuyanlar, durmadan gezenler, marka çantasını göstermek için her fotoda çantasını çocuğunun yüzünün önüne koyanlar beni sinir ediyor. - Çayımı soğumadan içmek istiyorum. - Ben telefona bakarken yaşam akıp gidiyor. Hayatın içinde olmak istiyorum. Durum bu. Sanırım Paris'ten döndüğüm için sinirli olmam da bir etken olabilir. Tıpkı IG'de paylaşıp sonra kaçıverdiğim gibi şubat bitiyor bile arkadaşlar ve ben hala elimdeki kitabı bitiremedim. Blogumu yazdığıma göre kitabıma gömülebilirim. Çok güzel yazmışsın. Benim de sık sık içine düştüğüm durumları anlatmışsın. Ayda 20-25 kitap okuyanlara ben de sinir oluyorum. hiç mi işleri yok, yapacak başka bir şeyleri yok, bunca zamanı nereden buluyorlar anlamıyorum. Ben de o kadar çok okumak istediğim için uzun zamandır gerçekten okumak istediğim kitapları değil ince veya kolay okunan kitapları seçiyordum. Bu da beni mutlu etmiyordu. Şimdi sadece sevebileceğim kitaplar okuma peşindeyim. Sayıya takılmayı bıraktım. Sosyal medyada geçirdiğim zamanı azalttığım anda bana daha çok zaman kaldığını fark ettim. Bu zamanı keyif aldığım işler için harcayacağım. Günde 30-60 dk. dan fazlasını harcamamaya çalışıyorum. Sacre Coeur'de çantasından topuklu ayakkabı çıkarıp poz veren bir Türk kız gördüm. Yemin ederim 🙂 Eşi ya da sevgilisi de boy boy fotoğrafını çekti. Ben ne kadar hafif o kadar iyi mottosuyla hareket ediyorum. Nasıl oluyor da çeşit çeşit kıyafetlerle seyahate çıkıyorlar anlamak mümkün değil. Üzgünüm ama ben bu tip insanların beyin gelişimlerini tamamlamadıklarını düşünüyorum. 🙂 Bu kadar güzel olma takıntısı nedir yahu? Hadi birinde akıl yok, çiftin diğerinde de mi akıl yok? Devamlı bir kendini beğendirme halleri falan. Kadın doğuruyor, sonra da puset reklamı yapıyor. güvendiğin birine akıl danışmak başka, İg'den birinin reklam amaçlı koyduğu, nihayetinde bunu satmak için para alıyor, bir pusetin peşinde düşmek başka. Bu pusetler mağazalarda satılmıyor mu? Bütçene göre alırsın pusetini. Esra, gerçekten bu insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Böyle boş muhabbetlerle zaman geçirmek. Ve ne oluyor biliyor musun? Gerçekten severek takip ettiğim insanlar bir müddet sonra yorulup daha az paylaşım yapıyor. Meydan elbette bu çok güzel ve çok akıllı hanımlara kalıyor. Kalsın çok da umrumda değil de, yazık oluyor bize işte. Sanırım senin de her yurt dışına gittiğinde hissettiğin/fark ettiğin gibi bir yurt dışı dönüşü sendromu yaşıyorum. Ne anlamsız şeylerle baş başa kaldığımın idrakını yaşıyorum ve sıyrılmak istiyorum. O çok geziyorsuncular var ya, onlar da çok lüzumsuz insanlar. Kendi üstlerine vazife olmayan cümleler kurup, üstelik kıskanıyorlar. Bazen onlar yüzünden bile gittiğim yerleri gizliyorum. Çünkü bir cümle bile duymak istemiyorum. Ben akılı telefona ve whatsapp'a geçeli sadece bir ay oldu. Insanların hayret dolu bakışları çok eğlenceliydi. Bak şimdi nasıl alışacaksın, geyik muhabbeti çok eğlenceli canım... Tamam ama ben istiyor muyum geyik muhabbeti.?Ya da sesini duymak varken bir dostun sıcaklığının nedir o uzak mesafeler. Üzücü olan da bu alanda yalnızım galiba. Yakın arkadaşlarım bile beni anlamıyor. Şikayetçi miyim peki?Asla... Kendimle olmayı seviyorum, dayatmalara gelmiyorum, mutluyum, huzurluyum. Yoluna devam et canım, yalnız değilsin. Ben de eskisi kadar IG ya da FB'da paylasim yapmiyorum ne yazik ki ozellikle IG'de cok geziniyorum ama ne yalan soyliyeyim sadece ekrani kaydiriyorum, bos bakiyorum. Nasil okudugum blog sayisi azaldiysa, IG'de paylasimini okudugum insan sayisi da azaldi. Hele whatsapp, hele ki is gurubu beni sinir sahibi yapiyor, haftasonu bile gerilebiliyorum iste olmadigim halde. Pazar gunu karar verdim, Pazar gunleri calismiyorsam telefonu ucus moduna alip sadece fotograf icin kullanacagim! Resmen butun pozitif enerjim sonuyor. Kac defa tum hesaplari kapattim, yine actim. Ne onlarla, ne onsuz olmuyor sanki. Bence bize verilen zaman gayet yeterli, sadece nasil degerlendirdigimiz onemli. Ben yapmak istediklerimin cogunu anti-sosyal is saatlerimden yapamiyorum. Olan vaktimin onceligi de blog, kitap, ev ve yuruyus. Daha fazlasini yapabilmek icin kendimi yemegi birakmaya calisiyorum. Sen de kendi yeme, full time calisan, full time anne olarak gayet kaliteli bir hayat suruyorsun ve eminim cokkkkkkkkkkkkkk eklemek istediklerin olursa o zamani bir sekilde yaratirsin. Ay evet, o cok takipli IG'ciler cidden komik. Ben hesabim ozelde oldugundan beri bir guzel inceliyorum karsi tarafi sansim varsa, aradaki takipciyi referans olarak alip ona gore kabul ediyorum. Herkesi evime alamayacagim gibi, herkesin IG'me girmesini de istemiyorum. Ve takip ettigim bir cok insani cidden yurekten severek takip ediyorum! Severim, operim:::) kalp kalp! Ne çok zaman oldu buraya yazmayalı değil mi ? Oysa hem instagramdan hem de buradan sürekli takipteyim. Bu kadar ihmal ettiğim, iki kelime yazmayıp selam vermediğim için çok üzgünüm. Ama işte tam da belirttiğin sebeplerden sık sık ses veremediğimi anlatırsam belki de anlarsın beni. İnatçı bir insanım sanırım, hala akıllı telefon kullanmıyorum. Günün büyük bölümünü de dışarıda geçirmeyi sevince sosyal medyaya ayırdığım zaman otomatik olarak düşüyor. Zaten her gün düzenli baktığım instagram hesapları ve bir kaç blog var sadece, çok da zamanımı almıyor ama yorum yazmaya da pek vakit kalmıyor. Bir de başıma sardığım İspanyolca keyfi/belası var ki zamanımın çoğunu alıyor. Gitgide zorlaşıyor ve çok fazla ödev var. Benim esas motivasyonum artık eski moda olan anı yaşamak durumu sanırım. Nerede ne yapıyorsam ona konsantre olup onun keyfini çıkarmayı seviyorum. Yanımda mutlaka bir kitap, dergi oluyor. Sürekli telefona bakarsam ne bir şeyler okuyacak zamanım kalıyor, ne de etrafın, sokakların, sahilin tadını çıkarabiliyorum. Tabii ki etrafımdakiler tarafından sürekli eleştiriliyorum. Akrabalar ya da kurs arkadaşlarım bile what's up gruplarına girmem için ısrar halinde, ki en kötüsü de o sanırım. Whatsup tam bir zaman hırsızı. Tabii ki bu konuda herkes ancak kendi doğrusunu bulabilir. Ama bu denli yoğun telefon kullanımı beni rahatsız ediyor doğrusu. Kırk yılda bir buluştuğum insanların bile telefonla meşgul olması sinir bozucu. Yani demem o ki bu devirde sosyal medyadan uzak kalmak zor belki ama imkansız değil. Ama bil ki blogunu okumaktan keyif alıyorum çok. Bir kaç gün önce keşke Özlem hep Paris'e gitse hep yazsa dedim kendi kendime. Sanırım ben en çok Paris yazılarını seviyorum, bir de tabii kitap yazılarını ve içini döktüğün bu yazıları. Zaman problemine keşke bir çare bulabilsem. Seninkilerin yarısı kadar sorumluluğum yok ama işte gün nasıl bitiyor hiç anlamıyorum. Okunacak kitaplar biriktikçe birikiyor. Sanırım bu devrin problemi bu. Bununla yaşamayı öğrenmek durumumdayız. Ben artık gerçekten zamanımı başkalarından korumaya çalışıyorum en çok, havadan sudan gereksiz sohbetler, sürekli şikayet edenler, TV, alışverişe harcanan zaman hep sinirimi bozuyor ama bu da soyutlanma ve fazlaca yalnız kalma riskini getiriyor biraz da. Bir de herkes sadece kendi yaşamından sorumlu diyorsun ya, ben en çok ona özeniyorum yurtdışında. Zira hayatım kendimi en yakınlarıma bile savunmakla geçiyor, neden bu kadar okuyorsun, geziyorsun, neden çalışmıyorsun, bıdı bıdı bıdı. Fazlaca kafa şişirmediğimi umuyorum, bir kaç ayın acısını çıkardım sanırım. Bir ara Moda'da ya da Remzi'de buluşup uzun uzun konuşuruz belki bunları. Kitap okuman bile birilerine dert oluyor. Neden? Çok duyarım ben de. Çocukluğum da bile annem komşulara alim olacak bizim kız derdi hafif sitemle. Kitap paralarına acırdı 🙂 Bir de evde lüzumsuz kalabalık yapardı kitaplarım. Oysa kullanılmayan onca havlu, bez parçası sandıklarda durur, kimseyi rahatsız etmezdi. Keşke telefonu hayatımdan çıkarabilsem. Ne güzel olur. Gecenin bir saatinde bile gelen bir beğeni, bir mesaj ekranı aydınlatıyor. Sıkıldım ben de bu mahkumiyetten. Vallahi haklısın süper olurdu. Postaneye kadar yürür, belki de sokaklardaki posta kutularından birine bırakırdım mektubunu ama dediğim gibi çok fazla kendimi sevmekle meşguldüm. Affet. Ama yazacağım o mektubu, söz! İnsanların kendilerini onaylatmak ve takdir görmek ihtiyacı var. Bu ihtiyaçlarını da yaptıklarını ve aldıklarını sosyal medyada paylaşarak gidermeye çalışıyorlar galiba. Blogunuzu takibe aldım ben de beklerim. Selamlar. Sosyal medyada hiç tanımadıkları insanlardan onay görmek tuhaf geliyor bana. Hele ki bunun için saçma sapan yollara bürünmek. İnsanlık bu olmasa gerek. 🙂 Bilmiyorum. Ama lüks bir tüketim malzemesinin ardına sığınıp birey olmaya çalışmak, en mutlu aile pozları verip minik prens ve prenseslerini palyaço misali sergilemek tuhaf 🙂 Biraz kızgınım sanırım. Yorum için teşekkürler. Ben de uğrayacağım size. Bu sene şunu farkettim. Daha az degil ama daha yavaş okuyorum. Iki yıldır da kendim icin daha cok sey yapıyorum. Ay bi bulusamadık Özlem yav Neredeyse bir yıl olmuştur gorüşmeyeli. Blogda tam bu satırlara benzer bir hasbihal yazmıştım, yazmasam çıldıracaktım durumları. Kendine durup şöyle bir yukarıdan bakabilme/k çok güzel bir şey her zaman yapamıyoruz ama sözünü ettiğiniz girdaba girilirse hiç yapılmaz sanırım çünkü amaç sadece en iyi haliyle profil vermek durumuna gelebilir. Zaman en kıymetli malzeme ve bize verilmiş bir nimet, ben diyorum ki üzerine yazdığımız kağıt gibi. Gereksiz yere nasıl tüketiriz zamanı kurgusu gibi geliyor bazen adına trend dediğimiz sosyal dediğimiz her şey. Benim gibi düşüneneler var hissi güzel. ay ne çok başınızı ağrıttım sabah sabah. Böylesi baş ağrısı başım üstü:) Hani demişsiniz ya bu durumları gözlemlemekten utanıyorum, normal mi? Ben de bazen hemcinslerim adına hatta bazen hop ne oluyor diyerek kendime kızıp utanıyorum. Maddepetestlik mi demeli her ne ise o zaten insanı çürüten bir şey sosyal medya hortlattı bu kötü dürtüyü. Sorgulamak zaferdir, çözümdür diyorum en azından bireysel anlamda. Çok selam."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/paris-ecekent.html", "text": "Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim. Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız. Bir yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. Pazar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyse ki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim. 😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat ayının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Paris- Frankfurt tren seferlerine bakmak için BURAYA tıklayın. Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı. Paris sevgimi anlattığım blog yazımı okumak isterseniz BURAYA, Paris'te en sevdiğim bistrolardan birini okumak istiyorsanız BURAYA tıklayın lütfen. Biliyorsunuz, Paris her zaman iyi fikirdir. Nerdeyse seveceğim Frankfurt'u. En sevdiğim restoran doluydu ve yemek yiyemedim ama olsun. Bak seneye tekrar frankfurt'a gitmek için bir sebep. Gittiğimizde Paris'te kar kalmamıştı. Soğuktu. İki gün tek başıma gezdim Paris'i. Ne zorum varsa yürüdükçe yürüdüm. Yorulduğum yerde oturdum, kahvemi içtim. Orsay gününü doğru ayarlamamışım. Gidemedim. Paris'a gitmek için hep bir sebep bana. Ama sahiden euro/ tl durumu üzüyor insanı. Çok açıldı aradaki fark. Ama çok romantikti be yine de. Sahiden diyorum. Trenler hep çok güzel. Rüya gibiydi tren kısmı 🙂 Hahahaha 🙂 Vallahi güzeldi. Ve yaşadıkların hemencecik siliniyor. Tekrar bıraktığın yerden yaşama geri dönüyorsun."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/paristen-haberler-yolda-olmak.html", "text": "Bir trenin insanı taşıdığı bir garda onu neler bekler? Yolda olmak ve bu duygunun dayanılmaz hafifliği. Ne güzel bir soru değil mi? Sorunun cevabını düşünürken bile gülümsemeye başlıyorum. Aklıma devasa bir gara yanaşmış onlarca tren, bavullarını sürükleyerek uzaklaşan insanlar, kokularıyla insanı cezbeden irili ufaklı küçük yemek kabinleri, elinde bir sosisliyle geçen biri, alt katı işaret eden tuvalet/duş levhası, bavul dolapları, gişeler, dükkanlar, kalabalık ve akıp giden bir yaşam geliyor. Eskiye, çok daha eskiye gitsem şimdiki hızlı trenleri iki parmağımla tutarak peronlarından kaldırır, yerine buharla çalışan eski günlerin trenlerini koyardım. Ortam bir anda değişir, daha romantik bir hal alırdı. Sanırım bir tren garına her adım attığımda o buharlı trenleri hayal ediyor, trenin merdivenlerinden içeri bu hayalle dalıyorum. Sanki evime girmişim gibi bir rahatlık... Bir kahveyle, sonsuz hayal dünyasına açılan bir kapı. Sonra yollar geliyor. Fazla düşünmene fırsat vermeden, kelimenin gerçek anlamıyla bir film şeridi gibi akıp gidiyor önünden. Dakikalar trenin ritmiyle birlikte ilerliyor, yüksek katlı binalar tren yola başladığı yerden uzaklaştıkça seyrekleşiyor, bahçeli evler alıyor filmdeki yerlerini. Peşinden arka planda dağlar, ayak izi değmemiş karlı patikalar, ovalar... Güneş kayboluyor, karanlık bir zamana bürünüyor dünya. Gezmek, bence bu! Yolda olmak. Yıllar, birbiri ardına eksildikçe ya da çoğaldıkça hayatımda, bunu daha iyi anladım. Sadece gittiğin yerden ibaret değil seyahat; bir yere varana kadarki yol hali çoğunlukla. Frankfurt Garında ortada duran piyanonun önüne oturup tuşlara dokunan birinin, hiç beklemediğin bir anda, yıllar içinde oluşturduğun belleğinin bir parçasıyla karşına çıkması. Sezen Aksu'dan bir parça mı bu? Yok artık, biri İstanbul İstanbul Olalı'yı çalıyor. Ve tuhaf olan şu ki evinden topu topu iki gün uzakta kalmışken, o ezginin sana dokunması. İstanbul, sanırım benim için dışına çıktığımda anlam kazanan bir yer. O da tekrar gelene kadar. Bu kadar duygusallık yeter! İstanbul'dayım işte. En güzel kısmı şehirden çok, evimde olmam. Ayağımı salondaki sehpama uzatıp yeni demlenmiş bir bardak çayı içebilmem, dağınık da dursalar oraya buraya atılmış kitaplarımın arasında ve oğlumun yanında olmak. Demem o ki, yol hali kadar ev hali de çok güzel. Elbette bir seyahatten yeni dönmüşsen. Çok güzeldi. Hep çok güzel oldu benim Paris seyahatlerim. Yine soğuktu. Şubat ayında Paris'ten başka bir şey beklemek mümkün değil. Birkaç gün öncesinde İG'yi işgal eden tüm o karlı fotoğraflar sanki çok uzun bir zaman öncesinde kalmıştı. Ara ara yüzünü gösteren bir güneş, soğuk ama aydınlık bir gökyüzü vardı. İki gün yalnız gezdim Paris'te. Kafamda oluşturduğum küçük rotanın peşinden gittim, Kimi taş binaların önüne kamp kurdum, yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda ve yürüdüğümde de bir kafede oturup ya bir şeyler atışırdım ya da bir kahve/çay içtim. Yalnız olmanın kabul gördüğü bir şehir Paris. Kafe masalarının bile iki kişilik olduğu bir şehirde tek kişi olmak yadırganmıyor. Yanında taşıdığın onca şey de diğer boş sandalyeyi dolduruyor zaten. Bir de soğuktan dem vurduğunda bile insan, etrafına bakınıp şöyle düşünüyor: Bunca insan kafelerin teraslarını doldurduğuna göre soğuk olmamalı hava. Isıtıcılara şükürler olsun diye dua ediyor insan içinden. Sanki her şey insan evladı için düşünülmüş. Hayat kitaplardan, kahveden, yemekten, bir kadeh şaraptan ve sohbetten ibaretmiş gibi. Hayat kendi dünyanın sınırları içinde akarken çok hızlıyken, çemberin dışına çıkınca yavaşlıyor. Ve ben en çok böyle zamanları seviyorum. Tek başına kaldığım kısa zaman aralıklarını, defterimle ya da kitabımla kaldığım vakitleri ve bir bardak sıcak çayın iç ısıtan hissini... Döndük. Yazının başında söylemiştim zaten. İşe gidip geliyorum. Coğrafya bir seçim mi yoksa kader mi bilmiyorum. Benim gönlümde yatan gibi ülke ülke gezip yeni maceralara atılamasak da, ara ara bir uçağın kanadına takılıp yol aldığımız için çok mutluyum. Paris'ten uzak bu günlerde PARİS ÖZLEMİ içeren bir yazımı okumak isterseniz linke lütfen. ECEKENT demişim Paris'e bir yazımda. Ne güzel demişim. Bir de belki merak edenler olur diye, Paris Tren Garlarından bahsedilen bir yazı var. CNN Travel'dan.... Benim de en sevdiğimdir \"yolda olmak\" hali. Pencerenin camından akıp giden hayatlara bakmak, bolca hayal kurmak, aracın ritmine uyarak dalınan uykularda bu hayallere eşlik eden güzel düşler görmek, bolca okumak... Bazen sırf bu keyifli anlar devam etsin diye yol hiç bitmesin isterim. Tren yolculuğu da bu masalsı havaya en uygun olanıdır gerçekten. Ne güzel anlatmışsın sen de yine hem yolda olma halini hem de varılan yerdeki duygularını... Hoşgeldin Özlem'cim. Mart'ta ilk kez Paris'e gidiyorum.. Niye bu kadar geciktim bilemiyorum ama vardır bir nedeni.. Tek başıma 1 hafta.. Bence iyi gelecek:) Paris'le ilgili yazılarınızı keyifle okudum, bakalım benim Parisim nasıl olacak? Sevgiler! Bu durumda o da size gönlünü açacaktır diye düşünüyorum. Nefis bir Paris olsun inşallah. En güzel yemekleri yiyip bol bol yürüyün olur mu? Ayak basılmadık yer bırakmayın Paris'te. Kars'a bir türlü gidemedim ama olsun. Her fırsatta trene binmekten müthiş keyif alıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/paul-austerla-pazar-gunu.html", "text": "Bu pazarı Kuzey'le karşılıklı koltuklarda yayılarak geçirdik. Selçuk yok. Onu karlı bir memlekete yolladık. \"Soğuktan donuyorum.\" dedi telefonda. Ben çayı yeni demlemiştim onunla konuşurken. Olsa o da bir bardak tavşan kanı çay içerdi. Sıcak pazarları seviyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor olsa da evin içinde huzurlu bir hava var. İçimden bahçeye çıkıp temiz havayla şöyle bir nefeslenmek bile gelmedi. Pencerenin ardından seyrettim bu pazar gününü. Pazartesi gününe çektiğimiz yazı atölyesi için yazmam gereken bir yazı vardı. Ağır, aksak onu yazdım. İstenilen ödevin dışında kalemimden ne dökülüyorsa öyle bir ödev oldu. Olsun. Yazmak böyle bir şey. Yine evde hiçbir şeyi toplayamadım. Geçen hafta içinde bir sabah çalışma odasını toplamış olmamı başarı sayıyorum bu yüzden. Aslına bakılacak olursa etrafa yığdığım kitapları toparlasam ev toplanır belki de. Bir yerden başlamam lazım ama o zamanı bekliyorum şimdilik. Altın Kitaplardan çıkma incecik ama çok beğendiğim bir kitap: Genç Yazarlar için Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu. Celil Oker yazmış. Yazmaya gönül vermiş insanlarla tavsiye ederim. İçinde yazan her bir kelam çok iyi geldi bana. Yüreklendirdi. Hafta sonu moral motivasyonu gibiydi bu kitap. İçinde birçok cümlenin altını çizdim. Simli, renkli kalemlerle işaretler koydum. Işıl ışıl oldu kitap. Sonra belki çok yüreklendiğimden olsa gerek, Paul Auster'ın okunmayı bekleyen kitabına gitti elim. Okurum, okuyamam gidiş gelişlerimin arasında, \"Yaparsın yahu!\" dedim kendime ve kitabı okumaya başladım. Hani hala gözüm korkmuyor dersem yalan söylemiş olurum ama içimdeki telaşı sindirmeye ve her şeyden geri kalıyorum duygusunu yenmeye iyi gelebilir bu kalınlıkta bir kitap. Telaşa gerek yok, saatler ben ne yaparsam yapayım yollarına devam ediyorlar. İyisi mi kelimelerine güvendiğim birine emanet etmem kendimi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, geçen haftaki Paris seyahatimizde şehrin dört bir yanını süsleyen bilboardların hemen hepsinde Paul Auster'ın bu kitabı vardı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Paul ve ben aynı zamanda aynı şehirdeymişiz gibi hissettim. Bu eve geçtiğimizde şehrin dışına çıktığımızı zannetmiştik. Yanılmışız, şehir hızla bize doğru ilerledi. Şimdi dibimizde. Bazen hafta sonları hiç çıkmıyorum evden. Mutfağın önündeki verandaya yayılıp çayımı, kahvemi içiyor, kitabımı okuyorum. Gerçi ne Türkiye, ne İstanbul aman vermiyor insana. Kocaman bir oğlum olmasına rağmen hala ödevlerine birlikte bakıyoruz. Elime bir kağıt uzatıp, \"Şuradan soru sorsana bana.\" diyor. Okul bitmiyor. Bu bayram tatilinde arkadaşlarımız bizim de çok istediğimiz bir yere seyahate gidiyorlar. Gitmeye niyet ettik ama sonra bir baktık ki bayram sonrası oğlanın sınavları var. evde kalmaya niyet ettik. Böyle olunca evden ziyade bahçenin keyfini çıkarmaya gayret edeceğiz. Sanırım ben de evcimenim. Kendimi zorlamasam koltuğumdan kalkmadan kitap okur, çay içer, bir de peynirli domatesli sandviç yerim. Bu yaz Kuzey'den ayrı ilk yazımızı geçireceğiz. Hayatı neresinden tutacağız diye merak ediyorum. Geçmiş olsun, bizim evde de baba kız hastaydı onlar iyileşti, bena geçti nezle.... Pazar günü evde tembellik olayı en ene en sevdiğim şey. Ah şu ev düzenlemeleri diye geçti içimden okurken. Yaşadığımız sürece hiç bitmiyor. Paul Auster kitabı o kadar gözümü korkutuyor ki... Kesinlikle elimde ki kitaplar bitince okuyacağım, yoksa gözüm hep diğer kitaplara kayar sanırım. Çünkü kitap ansiklopedi gibi baksana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/senin-en-mutlu-oldugun-sehir-hangisi.html", "text": "Senin en mutlu olduğun şehir hangisi? Gözlerini kapattığında rüyaya daldığın, tüm kırgınlıklarını, kızgınlıklarını bir an için olsa rafa kaldırdığın? Bir gülümsemeye sebep, hayat işte bu anlardan ibaret dedirten. Hala bu şehirde olmaya alışamadım. Aklım, kalbim on beş gün önce geldiğimiz Paris'te. Bu sabah Selçuk'a, \"Sahi o kadar oldu mu Paris'ten döneli?\" dedim. \"Oldu.\" dedi. Sanırım artık rüyadan uyanmamın vakti geldi. Oğlumla beraber çalıştığımız Üçgende Benzerlikler konusu da, Fotosentez Yapan Canlılar da benim gerçek hayata dönmeme vesile olamadı. Oysa hayat böyle koşuşturmalardan ibaret. İşe git-gellerden, aybaşları ve sonlarından, hemen beliriveren ve sana kuaföre gitmeni haber veren beyazlardan, çalan telefonlardan, yanan yemeklerden, solan çiçeklerden.... En mutlu olduğun şehir belki de içinde bir yerde. Hayat sahiden de gerçekleriyle yüz yüze kalırsan sevimsiz oluyor. Yine de birkaç gün sonra yeniden gitme hayalleri kurarken yakalıyorsun zihnini. İş yerinde kendimi işe adapte edebilme çalışmaları yapıyorum. Geçişi kolaylaştırmak için masamın köşesinde yanan bir mum, bilgisayarımdan yayılan naif bir müzik, canımı sıkan bir şey olduğunda da kendime tanıdığım derin derin nefes alma hakkı var. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi Paul Auster bu aralar sığındığım liman. Selçuk yok zira. Evini çok özlese de Paris'ten döndüğümüzden beri bir şehirden ötekine uçup duruyor. Geldiğinden iki gün sonra Ukrayna'ya gitti. \"Donuyorum. Burası çok soğuk!\" telefonlarının ardı arkası kesilmedi. Pazar gecesi evin kapısından girdi girmesine ama çarşamba sabahı bu sefer de yine çok soğuk bir diyara Moskova'ya uçuyor. Sabah kalvaltıda ben, \"Paris'ten geleli ne kadar oldu?\" derken, o da \"Acaba yarınki seyahati iptal etsem mi?\" diye kendi kendine konuşup duruyordu. Burada mutlu bir evliliğin sırrını da vermiş bulunuyorum. Demek ki neymiş iyi bir evliliğin sırrı havaalanlarından geçiyormuş. Yarın fırsat bulsam da oturup size mezarlık gezmekten ne büyük keyif aldığımı anlatsam. Pek tabii, özellikle Paris mezarlıkları. Kendileri bir açık hava müzesi gibi zira. Son iki seferdir şehirde kendimi her yalnız bulduğumda ayaklarım beni aynı yere sürükledi: Montparnasse Mezarlığı. Aslında küçük bir yer olmamasına rağmen şehrin diğer bir mezarlığı Pere Lachaise'le karşılaştırıldığında çok ufak kalmasından dolayı burası gözüme küçük gözüküyor. Diğerinde kendimi ölüler kentinde bir fani, buradaysa daha çok bir konuk gibi hissediyorum. Tek başına olmamın sebebi fuar; gittiğimiz ay da bu sebeple şubat ayı oluyor. Soğuk şehrin her köşesine dokunup geçiyor bu yüzden. Ağaçlar yapraklarını dökmüş tüm çıplaklıklarıyla gökyüzünün altında nöbet tutuyorlar. Hangi mevsimde Paris sokaklarında gezelim deseniz ilkbahar derim hiç düşünmeden. Böylece hem yeşillikler içinde gezersiniz her yeri, hem de ayak seslerinize baharla birlikte saklandıkları yerlerden çıkan kuş sesleri eşlik eder. Şuraya iki satır yazıp içimdekileri döktüm ya yavaş yavaş ev haline bürünebilirim. Akşam yemeğinin ardından çayımızı demler, Kuzey ödevlerini yaparken biz de çayımızı yudumlarız. Yanında pek tabii Paul Amcamız. Heykele bayıldım öncelikle onu söyleyeyim. Demek ki neymiş yurt dışına gidince sadece müzeler değil, mezarlıklar da gezilmeliymiş. En sevdiğim şehir neresi diye düşünüyorum şehri çoksevmesem bile yine yaşadığım şehir Ankara, çocukluğumun bi, r bölümü gençliliğim orta yaşlılığım burda geçtiği için. Anılarımın çoğu burda yaşandığı için, arkadaşlarım ailem burda olduğu için. Ama bir yer hayal etsem yaşamak için burası da olmuyor. Şöyle deniz kenarında bir küçük sahil kasabası hayali kuruyorum çoğu insan gibi. Yine bildik tanıdık bir yer oluyor o hayali dolduran Sinop/Gerze. İlle de anılar diyorum galiba ben. Doğma büyüme Adanalıyım. Burayı çok seviyorum. Üniversite için dört sene Trabzon'da, iş için dört sene Mardin Midyat'ta yaşadım. Oraları da çok sevdim ama Adana'nın kalbimdeki yeri başka. Şimdi burada yaşıyorum ve büyük ihtimalle ömrün boyunca burada olacağım. Tabii hayatın ne getireceği belli olmaz. Ben galiba yaşadığım şehir konusunda şanslıyım Seviyorum buraları. Bir de bu yaz tesadüf sonucu yaşamaya başladığımız Kaş. Oraya gidince huzurla doluyorum. O küçük küçücük yer mutlu ediyor beni. Umarım o ev olur bir gün; ve sizlerde misafirim olursunuz. Ha bir de unutmuşum, yukarıdaki heykele bakmaya doyamıyorum, ne kadar güzel! Türkiyede tabii ki İstanbul. Benim için başka bir yer yok. Ama yurtdışında alternatif çok. Hayalim sevdiğim şehirlerde en az birer ay yaşamak. Roma, Londra, Edinburgh, Paris, Bologna... Hepsinde keyifle yaşayabilirim, sonra da aralarından beni en mutlu edeni seçebilirim belki. Ben de İstanbul'dan gitmek istiyorum. Böyle sevdiğim bir şehri gönlümde usul usul öldürdüm. Sebep şehir de değil elbet; bizlerde. Ama yorgunluğumu artık hep bu şehirdeki hayhuya bağlıyorum. En çok Paris olmakla birlikte Londra'da yaşamak için güzel bir yer gibi geliyor. Bir de New York var elbette 🙂 Hep aklımda. Bu sene birkaç günlüğüne Datça'ya gittim. Bir yazı kampı için. Hal böyle bir koydan dışarı adım atamasam da Datça'ya gitmiş saydım kendimi. Muhtemelen havaalanından ulaşımının bu kadar zor olması Datça'nın bakir kalmasına sebep oluyor. 🙂 Güzelliğinin sebebi burada saklı olmalı. Ama beni o yol öldürdü. Midem ağzımda aldım 3 saatlik yolu 🙂 Ege, kalbimizdeki yerini hep koruyacak sanırım. En mutlu olduğum şehir Ordu. Bak bak doyamiyorum şiir gibi bir manzara. Paldır küldür kuzenler. Kendimi tamamiyle kendime bıraktığim yer. izmir tabii ki:) ne zaman izmiri terk etsem hep izmire geri döndüm. Üniversite için terk ettim, bitti geri döndüm. Evlilik için terk ettim, 4 yıl daha dayanabildim istanbula hop geri döndüm. 10 yıl tadını çıkardım, brüksele gelim ama kaçtığım izmir değildi, o yüzden biliyorum ki yine izmire döneceğim. Avrupa şehirleri bana iyi geliyor ama izmir hepsinden şifa. Çayı çay tiryakisi olmayanı düşünerek demleyeceksin ki; bundan sonra çay içmeyi tiryaki haline getirebilsin. Yoksa demlediğin çay çay tiryakilerini bu alışkanlıklarından alıkoyar. Maharetini göster usta; çaycı yap bir çay buram buram tütsün; gönül yorgunluğunu alsın da götürsün. İsanbul'u seviyorum. Buradayım. Burada olmak istiyorum. Çayı Kadıkay vapurunda içiyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/02/tropik-bir-adaya-gitmeden-once-yaplmas.html", "text": "Tropik bir araya gitmeden önce yapılması gerekenleri öğrenmenizde fayda var. İşte size altın değerinde bilgiler! Eh, her zaman her yer için güzel cümleler kuracak değilim elbette! Seyahat dediğin çokça yol hali, kısmen de içinde bulunduğun ruh hali. Her tropik ada sana bahar ferahlığı yaşatmaz ama değil mi? Hele benim gibi çok seyahat edip, bu yüzden geniş davranmaya başlamışsan hata yapma olasılığın da artar. \"Ben yaptım, siz yapmayın!\" diye yazıyorum tüm bunları. Yoksa burada size muson yağmurlarının üstümde bıraktığı nemli halden bahsetmez, kocamla nasıl güzel güzel yağmur altında denize girdiğimizden bahsederdim. Pek tabii, yağmur yağarken denize girdim. Kuzey okyanusun derinlerinden gelip üstümüze yıkılan, bizi kıyıya dek sürükleyen dalgalardan pek memnundu. Ekibin çılgın üyeleriyle birlikte kahkahalar atıyordu. Selçuk da kıyıdan bağırıyordu bize: Çok açılmayın, köpek balığı vardır oralarda. 1-) Öncelikle saf olmayın. Hava durumuna bir bakın! |Yağmurlu ilk günlerin akşamında Selçuk beni teselli ederken ? Bir de her seyahate bir Cengiz lazım ki dönüşte fotoğrafınız olsun. Gideceğiniz yerin mevsiminin doğru mevsim olup olmadığından emin olun. İnsan tropik bir adaya kaç kere gider? Biz Hint okyanusunun incisi Seyşeller'e gittik. Sırf muson yağmurlarının olduğu mevsimi yaşayalım diye şubat ayında gittik bu adaya. Hahaha ? İnandınız mı? Neyse, sanırım sömestir tatilinde bir yere gitme stresimiz vardı ve önce Türk Hava Yollarının direkt uçtuğu Seyşeller Mahe Havaalanının biletlerini alıp, sonra doğru zaman mı diye baktık. Ooops! Yanlış zamanmış. Seyşeller'e gidecekler, size söylüyorum. Hint Okyanusundaki bu adalar topluluğuna gitmek için en uygun aylar Ağustos, Eylül ve Ekim aylarına denk geliyor. Yerel halk kasım ayına bile burun kıvırıyor. Sonra demedi, haber vermedi demeyin. 2-) Tropik bir adada tatil sadece lüks bir tatilse anlamlı! |Mahe Adasında. Havaalanından otele transfer. Şoförün yanına da iki kişi sıkıştırdık. |Burası plajımız. Bakmayın güneşin olmadığına. Uzun yürüyüşler yaptık bu plajda. Yanlış bir otel seçimi yapmışız. Hem de çok yanlış. Eğer dünyanın uzak bir köşesine deniz tatili yapmak için gittiysen, mutlaka ama mutlaka beş yıldızlı bir otele gideceksin. Bu kararım çok net. Adanın en güzel plajı diye adlandıran Beau Vallon plajında dört yıldızlı bir otelde konakladık. Giderken de bu seçimin doğru olmadığını biliyordum ama başka etkenleri üst üste koyunca kararımızdan dönmedik. Hatanın büyüğünü burada yapmışız. Oteli görür görmez yaptığımız hatayı anladım. Yapmamız gereken otelin bir günlük ücretini ödemek ve başka bir otele geçmekti. Allahım! Samimiyetle söylüyorum yıllar önce beni kahreden bir Oylat maceram olmuştu. Oradan sonra konaklamak zorunda kaldığım en kötü otel sıralamasında bu otel kafadan, bodoslama listeye girdi. İsmini de yazayım da booking. com'daki yorumlara bakıp da aldanmayın: Coral Strand Otelden uzak durun.! Linkteki fotoğraflara falan aldanayım demeyin çünkü otelde konaklamış biri olarak ben o fotoğraftaki yerlere hiç rastlamadım. Sabah kahvaltısında iki yumurtadan yapılma omlet dışında bir şey yoktu. Olanları da yemek mümkün değildi. Kabak, olmamış meyveler verdiler be bize! |Souce D'Arjant Plajı- Tam da bu kısımda yüzme şansınız yok ama mercan resifleri ve su altı güzellikleri burayı sahiden anlamlı kılıyor. Ada halkı bu fırsatı kaçırmayacak elbette. Size atabildikleri kadar kazık atabilmek için ellerinden geleni yapacaklar. Taksimetre açmak istemeyecekler. Peki bu durum sadece halkın attığı kazıklardan mı ibaret? Elbette hayır! Seyşeller'in tek geçim kaynağı turizm ve devlet turistlerden para söğüşlemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Mahe Adasından Praslin adasına giden bir saatlik feribot için kişi başı gidiş dönüş 100 Euro ödüyorsunuz. La Dig Adası ile Praslin arası on beş dakikalık seyahatin hediyesi de gidiş- dönüş 30 Euro. La Dig adasında bisiklete binmek isterseniz bunun için de kişi başı 10 Euro vermeniz gerekiyor. La Dig Adası gerçekten çok güzel bir ada. Seyşeller'e giderseniz gidin yani mutlaka. 4-) Çantanıza koymayı unutmamanız gereken şeyler var: Güneş kremi ve gözlük. Hani o bebekler için falan kullanılan güneş kremleri var ya, onlardan aşağısı kurtarmıyor baştan söyleyeyim. 50 koruma faktörlü kremleri üstünüze boca edip öyle çıkın güneşe. Muson mevsiminde kavruldum diyeyim de siz oradan pay biçin. Otelinizde ve civar otellerde. Bizim kaldığımız yerde La Plage Restaurant diye sükseli bir restoran vardı. Yemekleri falan da fena değildi. Okyanus kenarında masalarıyla keyifli bir yerdi. Elbette saat 21.00'de mutfağı kapamasalar, garsonlar müşterileri kovmaktan beter etmese iyiydi. Ama kabalar! Halk korkunç kaba ve tembel. Sokaklardaki derme çatma tezgahlar bile ortalama bir restoranın fiyatını istiyor. Para üstünü vermemek için elinden geleni yapıyor ve elbette vermesi gerekenden hep daha az para üstü veriyor. Halk hem cahil, hem küstah. Ve burada bir parantez açıp nefis bir restorandan bahsetmem şart: La Perle Noire. İrlandalı bir çiftin işlettiği bu restoranda hem güler yüzle karşılanıyorsunuz, hem de nefis yemekler yiyorsunuz. Fiyat, diğerleri ile hemen hemen aynı. Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin. Muhtemelen yer bulmakta güçlük çekersiniz. Keşke tatilin ilk günü keşfetseymişiz bu restoranı. Buradan başka bir yerde yemezdim asla. 6-)Peki ama Seyşeller'de nerede kalalım? Hiçbir şeyi beğenmemişsin sende! Eee, nefis! Sahiden nefis! İncecik kumlar, turkuaz mavi bir deniz... Haksızlık edemem. Her ne kadar söylediğim gibi okyanusun hırçın bir zamanında oradaysak da denizin keyfini çıkardık. Sakin bir mevsimde suyun güzelliğini düşünemiyorum. Yine de bir daha onca yolu denize girmek için gider miyim bilmiyorum. Mesela şimdilerde kafamdan Maldivler'e gitmeyi sildim. Bodrum var yahu mis gibi. |La Dig Adasını bisikletlerle dolaşmak çok güzeldi. |Burası da bir gece kaldığımız Praslin Adasındaki Palm Beach Otelinin Sahili. Sanırım şöyle yaparım. Belki başka bir zamanda, başka bir otelde Seyşeller'den daha farklı bahsedebilirdim. Ama olmadı. Bu bahsettiğim aksiliklerin yanına otel personeli dahil olmak üzere çalışan yerel halkın umursamaz ve kaba tavırları eklenince adadan soğudum diyebilirim. Cebimi boşaltmak için çeşitli yollar deneyen ada halkı da ayrıca çok sevimsizdi. Mecburen o değerde olmayan bir hizmete ve yemeklere lüzumsuz paralar verdik. Bu sebeple lüks bir otelde bu parayı harcasaydım belki içim acımazdı. Ne yazık ki Seyşeller tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Gerçekten muhteşem bir doğayı içinde yaşayan halk gözümde değersiz kıldı. Bu arada şunu da söylemeliyim ki Praslin adasında bir gece konakladığımız bir otelde çalışan beyaz bir Seyşelli'de ne yazık ki Seyşeller'deki en büyük sıkıntının yerel halkı çalıştırmak olduğundan bahsetti. Kaba oldukları konusunda da hem fikir olduk. Sebebinin halkın eğitim düzeyinin düşüklüğü olduğunu söyledi. Belki biz de böyle güneş tepemizde, okyanus önümüzde yaşasaydık aynı şekilde davranırdık bilemiyorum. Çalışmamak ya da çok yavaş yaşamak kendi tercihleri olsa da iş turist kazıklamaya gelince böyle hırslı olmasalar belki başka türlü düşünebilirdim. Sonuç itibariyle bir tatil daha bitti. Köpek balıklarına yem olmadık, bol bol güldük. Benim Seyşeller maceram böyle. İyi ki bu tatilde can arkadaşlarım yanımdaymış da zaman sohbetle, birayla ve \"Ay, bu otel de ne fena!\" demelerle geçti gitti. En kötüsü sanırım yanlış dönem olmuş. Biz de Brezilya`daydık ama bilerek gittik, başka çaremiz yoktu eşimi görmem için:) Şu an yaz mevsimi orda ve bol bol yağmur. Hemen hemen her gün yağıyor ve öyle böyle değil:) Tüm programı havaya göre ayarlamıştık zaten sorun olmadı. Hoşgeldiniz Özlem'cim. Belki her şey istediğiniz gibi yolunda gitmemiş olabilir, ama bence her seyahatin kendine has ayrı bir güzelliği var yine de!. Seyşeller, farklı bir macera olmuş! bu kesin 😉 Havaalanından otele giderken her birinizin yüz ifadesi çok hoş ama!. merak? heyecan?. acaba nelerle karşılaşacağız halleri?. Tropikal manzaralar, Beau Vallon Plajındaki gün batımı, bisikletle dolaşılan parkur, yağmurda denize girmeniz, dostlarınızla daha fazla zaman geçirdiğiniz dakikalar ve hepsi... yıllar geçtikçe hep gülerek anacağınız hoş bir hatıra olacaktır. Her şeye rağmen 'yaşamak' güzel şey :)) ben de Şebnem gibi 'iyimser' bakışlarımı sunuyorum 😉 Sonra böyle durumlarda evi özlemek de ayrı bir keyif!. Ben de sana sevgilerimi gönderiyorum canım ve çok öpüyorum. Ay upuzun bir yorum yazmıştım ki gitti. Tanrılar bu aralar beni unutmuş olmalı. İçim elvermedi ay aman nasıl da muhteşem, romantik bir tatildi demeye. Bir yeri beğenmeme hakkımı kullanayım dedim. 🙂 Seyahat blogları beni aforoz ederlermiş mesela. Zira herkesin her gittiği yer muhteşem. Yok Seyşeller bana iyi gelmedi. Deniz de adanın bitki örtüsü de iyiydi ama cıks. Eve döneyim istedim yahu. Bu arada söylediğine kesinlikle katılıyorum. Biz de arkadaşlarla öyle konuştuk, ne güleriz ama sonra bu yaşadıklarımıza diye. Şimdilik benim için biraz daha zaman lazım. O ruh haline geçmek için bu ay kredi kartıma gelecek olan dandik otelin faturasını ödemem ve taksitlendirdiğim uçak parasını bitirmem lazım. Hahaha, bitti işte tatil. Kürkçü dükkanına döndüm 🙂 Yaşasın ev modundayım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/03/ilk-kez-yolculuga-ckmann-heyecan.html", "text": "Blog yazmanın güzelliklerinden onlarca kez bahsetmiştim. Duymayan varsa yineleyeyim: Müthiş bir şey blog yazmak. Aynı zamanda da emek isteyen bir şey. Biraz düşünmek, bolca yazmak çizmek, doğru şeyleri ifade edebilmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Blogda ilk yazımı yazdığım günden bugüne olan yolculuğumu düşününce ne çok yol aldığımı fark ediyorum. Bir kere artık daha derli toplu yazılar yazıyorum. Yazarak kafamdaki telaşı dindirmeyi başardım. Akışı olan yazılar yazıyorum. Beğenmediğim yazıları silebilme cesareti kazandım. Dil bilgisi kurallarını öğrendim. Artık daha dikkatli ve özenli bir yazarım. Yazmaya devam ederek şunu kafama kazıdım; bir konuda çabalarsan mutlaka bir kazanç sağlarsın. Blog yazmanın bir diğer kazanımı da hiç tanımadığın birilerini yazdıklarından tanımak, satır aralarından kişiliğini analiz etmek ve tıpkı kitaplarını alıp da sevdiğin bir yazar gibi aranızda geliştirdiğin bir bağ kurmak. Bu blog sayesinde çok dost edindim ben. Yakın çevremde bulamayacağım, aynı ortak paydalara sahip insanlarla yazı yoluyla konuştum, dertleştim ve hatta ara ara kentlerine, evlerine konuk oldum. Birbirimize danışır, fikirlerimizi alır ve tutkularımıza bir şans verir olduk. Birisi bana sevdiğim şehirle ilgili bir şey sorunca çok mutlu oluyorum. Zaten Paris'ten konuşmaya dünden hazır bünyeme her fırsatta gitmeye çalıştığım bu şehre dair konuşmak için fırsat verilmiş oluyor ve susmadan anlatmaya başlıyorum. İlk dileğim, -tıpkı benim gibi-, gidenin bu şehre aşık olması oluyor. O zaman aynı dili konuşmaya devam edebiliriz çünkü. Bir de Paris'i aynı gözlerle görebilir, aynı kalp çarpıntılarını hissedebiliriz. Ucuzun ucuzu bir tur bulmuştuk. Hal böyle olunca daha o zamanlar hayalim olan Paris'e gitmek yerine dünyanın bir ucuna Bangkok'a gitmeye karar vermiştik; oradan da Pattaya'ya geçecek ve ardından eve geri dönecektik. Heyecanla beklediğimiz seyahat günü gelip de havaalanına gidince tur şirketinin parasını ödediğimiz halde bizim biletlerimizi almayı unuttuğu ortaya çıktı. Nasıl üzüldüğümü, sinirlendiğimi ve hevesimin kursağımda kaldığını söylememe gerek yok sanırım. Kavga, dövüş; sonunda bizi iki gün sonra başka bir uçağa bindirip fazladan iki gece konaklama vermeyi, iki ekstra turu da para almadan bize hediye etmeyi kabul ettiler. ? Kötü bir şeyden iyi bir şey çıktı işte! Sanırım içinde o çılgınca çarpan kalple yaptığımız en güzel seyahatlerden biriydi Tayland seyahatimiz. Yıllar sonra bir kez de Kuzey'le, hem de daha iyi koşullarda seyahat etmemize rağmen o ilk Tayland seyahatimiz bizim dönüp dönüp konuştuğumuz bir yolculuktur. Şimdi Elif'in heyecanını görünce aklıma kalbimin o yıllardaki hali geldi de, \"Ay Elif ne güzel bir şey yaşıyorsun.\" demek geçti aklımdan. Söylemeden, yazmadan geçmeyeyim dedim. Ne kadar güzel ifade etmişsiniz blog yazarlığını.. Ben de sana en içten sevgilerimi yolluyorum. Trenle yaptığın yolculuklar aklımı çeldi şimdi. Yıllar önceki seni bir trenin içinde hayal ettim. Bir defterin var mıydı acaba? Hep şimdiki aklımla geçmişte yol almayı hayal ediyorum Sonat. Biraz geç oldu ama şimdiki hayat beklentimizle geçmişte yol alsak ne harika olurmuş. Gençtim o zamanlar:-) Hiç bir şeyi unutmam sanıyor ve yolculuklarıma dair çok fazla not almıyordum. Zaten bahsettiğim bu yolculuk boyunca geceli gündüzlü rapor hazırladığım için, kendim için bir şey yazacak halim de kalmamıştı. Yol günlüklerini, yerler ve zamanlar birbirine girmeye başladığında tutmaya başladım. Bir zaman makinesi sanırım tek gereksinimimiz. Ben de geçmişte gezdiğim yerleri bugünün bilinci ama o günlerin masumluğu ile gezebilmeyi çok isterdim Özlem'cim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/03/paris-bistrolari-le-bon-georges.html", "text": "Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere. Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler \"hadi bir kitap yazalım.\" ya da \"Daha ucuz bir ülkede yaşayalım.\" diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten. Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges. Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor. Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik. Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik. David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne. Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, \"Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum.\" diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de \"İlla ki gidilmeli!\" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela. Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart. Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben \"dry\" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio. Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım. Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart! Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye. Son söz: Biz gittik, siz de gidin. Paris Bistrolarını dolaşmaya devam. Agnes de gitti demek istedim nedense ilk olarak. Bu dünyadan bir Agnes geçti. İyi ki güzel kadınlar var biz kadınların da kalben çok seveceği. Dediğin filmi seyretmedim. Seyrederim hemen. Okul işi bitti ya, rahatladık ev ahalisi olarak. Gerçi Kuzey kendi belirlediği yüksek puanlı kült filmleri seyretmekte ve seyrettirmekte kararlı. Bu akşam film seçme sırası bende. Bigh Fish'i seçtim. Umarım Paris bir Şenliktir'i seversin. Benim en sevdiklerimden. Her sokağı adım gibi biliyorum. Okurken hep hayallerde geziyorum. Sanırım ilk kez bir restoran/yemek yazını okuyorum Özlem, çok keyifli geldi. Ne hoş bir bistro. Ben de seyahatlerde çok kaçıranlardanım ama genelde seyahatte kilo alınmıyor bence, çok yürüdüğümden olsa gerek. Yemeksiz de seyahatin tadı çıkmıyor zaten. O yüzden keyfini çıkarmak gerek, afiyet olsun. Aslında restoran yazıları yazmayı da çok seviyorum. Yemek yapmaktansa yemesi daha keyifli geliyor. Öyle önden bir atıştırmalık, ardından bir ana yemek, tatlı falan çok geliyor ama. Ben direkt ana yemekten konuya dalıyor. Karnımı doyurup işin içinden sıyrılıyorum. Göze, gönüle, hislere ve mideye hitap eden bir restoranda keyifle geçirilen zamanlar gibisi yok:) Çok iyi anlıyorum seni. Artık ben de iyi yemeğin anlamını biliyorum. Süslü yemeklerden öte lezzetli yemek. Dün yine Selçuk,"} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/03/paul-auster-4321.html", "text": "Paul Auster'ın kitabıyla ilgili hislerimi buraya yazıyorum çünkü elimdeki kitabı çok severek okudum ve bitirdiğimde de bu kitabı okuduğum için çok mutlu hissettim. İyi bir kitap okumanın gerçek okur üzerinde böyle bir etkisi var. Kitapların bana sunduğu bu huzur duygusunu unutmayı hiç istemiyorum. İlerki yıllarda 2018'nin bana çok uzunmuş gibi gelen mart ayını blogum sayesinde şöyle anımsamayı diliyorum: Paul Auster ve 4321 kitabı ile geçen, bir türlü iyileşmeyen bir soğuk algınlığı ve alerjinin bana eşlik ettiği; buna rağmen okuduğum her satırın şifa olduğu kış. En sevdiğim yazarlardan başını çekiyor Paul Auster. Kitabı okumak için uygun zamanı beklemişim meğerse. Tüm okuma deneyimim bahar esintisi gibiydi. Okumayı bıraktığım her günün ertesinde sanki okuduklarıma, Ferguson'un değişik yaşamlarına yeni başlangıçlar yaptım. İyi ya da kötü, değişik tüm başlangıçlar çok iyi geldi bana. Hayatın önümüze çıkardığı nice yol var ve hepsi farklı bir yere ulaşıyor. Temelde Ferguson'un okumaya olan yatkınlığı, kitaplarla ve yazıyla olan dostluğu her hikayede merkez olmuş; bu alışkanlığın ardında yeni kapılar sunulmuş önüne. Tıpkı yazarın da dediği gibi Ferguson'ların yaşamında Paul Auster'dan izler var. O izler de hikayenin tümünü gerçek kılıyor. Paul Auster gibi Yahudi bir genç Ferguson; onun gibi New Jersey Newark'ta doğuyor. Bu yüzden olsa gerek uzun eserin içinde akla yatkın olmayan hiçbir şey yok. Bunca değişik yaşam kurgusunun hiç aksamadan ilerliyor oluşu bende kesinlikle hayranlık uyandırdı. Rastlantılarla şekillenen hayatlara inanıyor Paul Auster; ben de öyle! Ne zaman Paul Auster'dan bahsetsem, hayatta bir yerlerde bizi bekleyen bir şeyler olduğu ve o şeylerin de nedense hep güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hayatla aramdaki bağ zayıflasa, umuda olan inancım pamuk ipliğine bağlı gibi kopmakla kopmamak arasında sallanıp dursa raftan bir Paul Auster çekiyorum. Yazarın her sözcüğünün umut sözcüğü olduğunu iddia etmiyorum ama o kelimelerin içinde umut taşıyan bir şey var ve bu bana her seferinde ulaşıyor. Auster da bu durumu editörü ve yayıncısıyla uzun uzun görüştüğünü ve okuyucunun önünde uzanan konunun haberinin önden verilmesinin zorlu bir okuma serüvenini kolaylaştırmak olduğunu dile getiriyordu. Amerika'da yayınlanan kitapların arka kapaklarında bu konuyla ilgili kısa bir bilgi varmış. Bendeki kitaba baktığımda kitabın arka kapağında böyle bir bilginin olmadığını gördüm. Buradan belki de Türk okurların daha zorlu okuma deneyimlerine hazır olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çevirinin de muhteşem ötesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İki sene önce on beş gün kaldığımız New York burnumda tütüyor. Amerika'nın birçok insana çok sevimli gelmediğini biliyorum. Politik bir dolu sebebi bir kenara bırakacak olursak özellikle New York hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Paris, kalbimin en kıymetli köşesi; amma ve lakin New York da gönlümü çelen, enerjisi ile beni büyüleyen ve aklımı karıştıran diğer şehir. Bu şehri benim açımdan kıymetli kılan çok etken var. Bir kere Fransa'nın aksine dilini konuşabilmem, Amerikalıların Fransızlarla karşılaştıramayacak kadar sıcak kanlı olması, ülkenin göçmen nüfusunun yoğun olması orada yaşamayı kolay kılan nedenlerden birkaçı. Diğer taraftan şehrin enerjisi insanı oraya çekiyor. Kalabalığı, hızla akan yaşamı İstanbul'a benziyor. İstanbul'u çok eskiden sevmeme sebep olan bir sürü şey orada var gibi; üstüne üstlük İstanbul'da sevip de kaybettiğim bir dolu şey de hala orada. Şehir yaşamını seviyorum. Şehir kavramını yaşatan şehirlerden biri de benim için New York. Bunun yanında devasa bir park var şehrin orta yerinde. İnsanı zarafetiyle büyüleyen Bryant Park da ayrıca çok ama çok sevilesi. Müzeleri, kütüphaneleri, kitapçıları... Evet, Benim için New York kıymetli. Biraz daha yakınızda olsa bu şehri kesinlikle kapı komşusu yapar, kitapçılarında kahvemi içer, cheecake yer, kilo alırdım. İki yaz önceki New York, belki Paul Auster'ı görürüm diye dolaştığım Brooklyn, yine yazarın Sunset Park kitabından dolayı gezindiğim Green Wood Mezarlığı ara ara aklıma geliyor ve ben yine bir uçağa atlayıp kendimi bu güzel şehirde bulmak istiyorum. Ne yazık ki New York harita üzerinde çok uzak bir köşede ve dolar paramız karşısında her gün değer kazanmaya devam ediyor. Lonely Planet seyahat kitabından bir şehri tanımaktansa bir yazarın dilinden yaşadığı şehri tanımak daha güzel geliyor bana. Dikkatle bakmazsam göremeyeceğim bir sürü ayrıntı bir yazarın eserinin içinde saklıymış hissiyle okuyorum kitapları hep. Bilmediğim bir zamanda, tanımadığım bir kelime erbabının şehrine gideceğimi düşlüyorum. Ve elbette bir yerlere ufak notlar alıyorum. Bu kitapta ne bulduğuma gelince... Amerika'nın geçmişini, New York sokaklarını, Vietnam Savaşı'nın detaylarını, savaşa karşı insanların ayaklanmalarını, Columbia Üniversitesini, Princeton Üniversitesini, bir zamanların Amerikasının kokuşmuş yönlerini, şehrin kafelerini, sinemalarını... En çok Archie'nin okuduğu kitapları, üniversitede okuduğu dersleri, Paris'te geçen zamanları sevdim. Arkadaşlıkları, yazın gittiği kamplar, iç dünyasındaki karmaşa hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi. Bu sebeple Paul Auster yine kalbimi çaldı. Bana unutmayacağım bir mart ayı yaşattı. Ben okudum, bitti. Siz de okuyun, bitirin bence. Eminim bu kitabı çok seveceksiniz. Paul Auster ve Sunset Park ile ilgili yadığım yazıyı okumak için BURAYA bir tık lütfen. Tabi boyle bilgisayar ekranindan konusuyormus gibi hissetmekten daha keyifli seyler de var, himm birden aklima gelmedi ama ne bileyim mesela şöyle bir sey olabilir; ev yapimi eksi mayali ekmek, yaninda peynir, mis kokulu domates, yeni demlenmis cay bir de bahce manzarasi karsisinda muhabbet etmek, ahaha 😀 Operim kocaman.. Haber ver bak! Merak ettim ve heyecanlandım şimdi. Sadece geçtiğimiz aylarda otobiyografik bir kitabını okumuştum. Sen okuyun diyorsan hemen listeme ekliyorum. Tıpkı \"Kavgam\" serisi gibi. Henüz başlayamadm okumaya ama sıradaalar. Sen böyle diyorsan ilk sıraya aldım bile canım. Ben de okumayı istiyorum ama çok kalın, sanırım e kitap halini arayıp bulmalıyım. Sonra iş, yine iş ve iş.... Oysa bugünlerde sevdiğim şeylere ihtiyacım var. Paul Auster kitaplarıyla ilgili aynı hislere sahip olmasak da ortak bir yerde birleşmişiz ne güzel. Sevdiğim şeyleri herkes sevsin istiyorum. Geldiğimiz günden beri aklımda size bir cevap yazmak vardı. Size bir şey yazmadan önce yorumunuzu, ardından yazıyı okudum. Bugün içimin karanlık olduğu bir gün. Daha önce yazdığım bu yazı bana yazı yazmayı/ blog yazmayı ne çok sevdiğimi anımsattı. O yüzden teşekkür ederim size. Bazen farkında olmadan dokunuyoruz birbirimizin ruhuna ve bu çok iyi geliyor insana. Kalpten sevgilerimi gönderiyorum size. Umarım ulaşır. Lütfen hep yazın. Ben heyecanla bekliyor olacağım.. Bazı karşılaşmalar, denk düşmeler çok güzel. Bir kitabı ve/ya yazarı biriyle konuşabilmek özel bir mutluluk. Gecikmeler ise hayatın akışında çok doğal. Sürekli bir şeylere, bir yerlere, birilerine yetişmeye ve esasen günü kurtarmaya çalışıyoruz:) Önemli olan yüzüme kocaman bir tebessüm yerleşmesine sebep olan bir cevap gelmesi.. Tez veya geç fark etmez.. Sevgi ve selamlar.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/04/atlas-global-rezalet-havayolu-sikaye.html", "text": "Sesim çıkmıyorsa hiçbir şey yapmıyor değilim elbet. Öncelikle bedenimi ve ruhumu bahara hazırlıyorum. Yok, spor falan yapmıyorum. Her yerim ağrıyor, yorgunum. Vitamin alacağım. Dün eve gelip yine yorgun ve biraz da stresli hissedince bir kadeh şarap koydum kendime. Sonra telefonum çaldı. Baktım Atlas Global. Atlas Hava yollarından bahsediyorum. Son on gün içinde sık sık kendileriyle görüştüğüm için hemen tanıdım tabii telefonu. Hatta dün akşam, -elbette kadehin yarısını içmiştim-, telefondaki kıza \"Sizinle şu biletleme işini hallettikten sonra dışarıda da görüşelim, eksikliğinizi çok hissedeceğim.\" dedim. Vallahi dedim. Neyse hazırsanız başlıyorum. Durumu ve geçen haftamı anlatıyorum. Atlas Global'i aradım tabii. \"Siz kafayı mı yediniz? Türk ve Kaikos Adaları neresi? Madem ilgilenmeyeceksiniz, ne satıyorsunuz kardeşim bileti!\" bağlamında süre gelen bir dizi telefon görüşmesinden sonra, bağır çağır bileti açığa aldılar. Neyse, telefondaki arkadaş, \"Bir sene içinde biletinizi tekrar tarihlendirebilirsiniz.\" dedi; elbette ceza ödeyerek. \"Tamam\" dedim derin bir nefes alarak. Açıkçası hedefimiz bu kadar pahalıya aldığımız biletleri bayram döneminde kullanmaktı. Normal zamanda bizim aldığımız fiyata Londra bileti alanı döverler vallahi. Aradım Atlas Global'i. 1Ağustos'taki bayram tatili için Londra bileti alacağım,\" dedim. Telefonun diğer ucundaki çalışan, \"Ama ben sizin bilet numaranıza ve PNR'nize ulaşamıyorum.\" dedi. Neyse, ilk aldığımız yerden PNR'yi buldum. Kendilerine söyledim. \"Haai tamam şimdi ulaştım biletlerinize ama yeni PNR'nizi size söyleyemem.\" dedi. \"Eee, söyleyemezseniz ben nasıl bilet alacağım?\" şeklinde bir soru yönelttim ben de kendisine. \"Hık mık,\" dedi. \"Ben sizi arayayım, biraz bekleyin\" falan dedikten sonra tamam dedi. PNR'lerinizi vereceğim. Oh dedim çok şükür. Biraz ilerleme kaydettik. Tabii hala kullanma şansı edinemediğimiz ve içimize dert olmuş kazık rakamdan üç biletimiz vardı elimizde ve bu biletleri Atlas Global firmasına yedirmemeye kararlıydık. Seda Hanımcım, \"Ben size tekrar döneyim\" dedi. Kapattı telefonu. Tekrar aradığında üstleriyle konuştuğunu, aslında Atlas Global Şirketi olarak parkur değişikliği yapmadıklarını ama bizim için yapacaklarını söylediler. Tabii, bilet sınıfından dolayı ek bir ücret çıkarsa onu da ödemek şartıyla. \"Siz kafayı mı yediniz?\" dedi. Kızcağız soruma cevap vermedi tabii ki. Atlas'ın sitesinde bizim aldığımız biletten daha pahalı bilet yok arkadaşlar! Ne farkı onu çözemedim. Neyse, gel zaman git zaman biz konuşa konuşa Seda Hanım'la dostluğumuzu ilerlettik. Ben artık Atlas Global'i arayınca direk onu istiyorum. Mümkünü yok başkasıyla konuşmam. Sonunda Seda Hanım tekrar döndüğünde, \"Kişi başı 130 Dolar ceza ödeyerek biletlendirme yapabiliyorum.\" dedi. Tamam dedim. Lanet olsun yap! Sizi arayacağım cümlesi ve iyi dileklerle tekrar kapattık telefonlarımızı. En son aradığında biletlendirmeyi yaptığını, cezayı havaalanından uçacağımız gün ödememiz gerektiğini söyledi. Vallahi içime bir kurt düştü. Daha önce de THY'dan bu tarz işlemler yaptım. Telefonda halledilir bu işler. Cezayı hemen alırlar. \"Yahu, emin misiniz?\" dedim. \"Nereden ödeyeceğim ben bu parayı?\" diye ısrarla sordum. \"Kontuardan!\" dedi. \"Peki o zaman biletlerin mailini atın da bitsin artık bu iş!\" dedim. \"Tamam.\" dedi. Birbirimize uzun, mutlu bir hayat diledik ve ayrıldık. Akşam bir baktım, mail falan gelmemiş. \"Ben bir üstlerimle görüşeceğim, sizi arayayım.\" dedi. Pek tabii aradığında kendilerinin biletledikleri biletin mailini atamayacaklarını, bu maili istiyorsam Budget. com'u aramam gerektiğini söyledi. Sanırım beyin hücrelerimin ciddi anlamda eksildiği yer burasıydı. Bekliyorum. Vallahi ben bunlara güvenip, olmayan uçak biletimle nasıl otel alayım, nasıl bavul hazırlayıp havaalanına gideyim bilemiyorum. Yazımı bitirmeden önce sizi Atlas Global'ın muhteşem jingle'ının sözleriyle baş başa bırakayım. Sahiden çok güzel. Ben anlattım. Atlas Global'den ben bilet aldım; siz almayın. Hayatınızı karartmayın. Yürüyerek gidin gideceğiniz yere daha iyi. Samimiyim. EDİT 2: Birkaç gün sonra, 10 Nisan'da Selçuk işi, gücü bırakıp Atarürk Havalimanı'na gitti çünkü bizim bu biletlerin peşinde koşmaktan başka işimiz yok.! Beni aradı ve iç hatlar Atlas Global görevlisi Dilan Hanım'ın rezervasyonlarımızı gördüğünü ama oraya iletilmiş bir fiyatlama bilgisi olmadığı için bileti kesemeyeceğini söyledi. Bu sefer ben tekrar Atlas Global'i aradım. Karşıma Dilara Hanım çıktı. Durumu anlatıp biletlemeyi yapacaklarsa yapmalarını, yapmayacaklarda mahkemeye gideceğimi bağırarak anlattım. Yarım saat beni beklettikten ve dediğine göre konuyla şahsen ilgilendiğini söyledikten sonra Dilan Hanım'ın işten çıktığını ama Enes Beyin biletimizi keseceğini söyledi. EDİT 3: Merak edenler için biletlerimizi aldık. Ama bu kadar pislik bir firmaya güvenmiyorum ben. Umarım havaalanına gidince bir terslikle karşılaşmaz ve otel paramızı falan yakmayız. Hem de nasıl! Ömrünü tükettiler. Çok kızgınım çoook onlara. öncelikle ekşisözlükten geldim orda paylaşılmış durumunuz çok üzüldüm. aklınızda da bulunsun merkür retrosunu araştırın genelde merkür retrosunda iş yapmak zordur çok engel çıkarır. bu tarihlere denk getirmemeye çalışın.. Açıkçası biletleri alırken pahalı olduğunu biliyordum. Londra'ya uçak biletinin bu kadar pahalı olmadığını bilmeme rağmen, seçtiğim tarih ve biletleri almak için çok geç kalmış olduğumu bildiğimden içime otursa da parayı ödedim. Sonraki gelişmeler kötüydü. Neyse diyorum artık çünkü bu konunun bu denli canımı sıkmasından, hakkım olanı almak için böylesine savaşmak zorunda kalmamdan yoruldum. Başkalarını bilmem ama bir daha Atlas'tan bilet almamak adına bu da bana ders olsun. Şaşkınlıkla okudum. Bilet değişimi bu kadar zor olmamalı yahu. Yalnız atlanilan nokta biletler atlasglobal'den alınmamış. Budget. air'den alınmış. Firmanın merkezi de karayiplerde olduğundan ne kadar güvenilir olduğunu anlamanız gerekirdi. 5 bin tl saydığınız şirketi araştırmayıp bütün suçu atlasglobale yüklüyorsunuz. Atlas ile şimdiye kadar birçok kez yolculuk yaptım. Pegasus anadolujet sunexpress ve onuair'den iyi thy'ye göre ise oldukça vasat bir firma. Bu firmaların thy ile kıyaslanması bile yanlış ama thy'de fiyat politikasıyla binmeyin bana diyor. 4) Atlas Global bile neden bileti oradan aldınız diye sorgulamazken ve acenta olduğunu kabul ederken sizin kraldan çok kralcı sorularınız ve yorumlarınız beni hayrete düşürdü. Zaten sizin dediğiniz gibi olsaydı Atlas Global tümden bu değişimi reddederdi. Ya siz yazımı tam okumamışısınız, ya tam anlamamışsınız ya da başka bir niyetle hareket ediyorsunuz. Zaten Atlas Global acenta ile ilgili herhangi bir sorun çıkarmıyor, değişimi de kabul ediyor; sadece bu süreçte zorluk çıkarıyor. Ben de bu yazımla süreçten ve yaşadıklarımdan bahsettim. Canınız nerden isterse bilet almakta özgürsünüz. Evet ama baksanıza bizim gibi düşünmeyen onca insan var. Hala bana neden biletinizi acentadan aldınız, şimdi de Atlas'ı suçluyorsunuz diyenler var. 5500 TL'yi cebine indirip, hizmetini vermemek için bin dereden su getirten firmayı savunuyorlar hala. Ne maksatla, onu merak ediyorum sahiden. Offff çok yorucuydu ama. 15 gündür biletlerin peşindeyim. Kavga gürültü. Çıkan sonuç şu: 1) Evet biletleri aldım, yani umut ediyorum havaalanından ceza ödeyerek aldığım şeyler bilettir. Bugün tekrar calla center'ı arayıp teyid edeceğim. 2) Bir daha budget. air gibi bir siteden bilet alınmayacak. 3) Atlas Global'in yakınından bile geçilmeyecek. 4) Bu tarz pahalı biletler alınıyorsa mutlaka seyahat sigortası da alınacak. Budget. air travelgenio tripair trieste gibi siteler guvenilmezdir. Internette araştırırsanız onlarca şikayet girebilirsiniz. Bu sitelerin tr muadilleri bir nebze güvenilir. aerobilet turna ucuzabilet tickets. com vs. En azından turks caicos adalarını aramak zorunda kalmıyorsunuz. Rezalet puanım 0. Isterseniz iyi bir su tavsiyesi verebilirim. Şu an elimizde bilet diye verilmiş üç adet kağıt parçası var. Umarım haziran ayında planladığımız seyahati yaparız. Bir daha mı yukarıda saydığınız yerlerden bilet almak? Allah korusun. Yazıyı okuyanlar da bir kez daha düşünürler umarım. En azından bu yazı ve yorumlar bu işe yarar. Yorum için teşekkürler. Yok, boş vermeyeceğim elbette ama astarı yüzünü geçti ne yazık ki? Bugün havaalanına gidip biletleri almayı deneyecek Selçuk. Bir kurum verdiği sözü yerine getirmiyorsa o kuruma nasıl güvenilir ki!. 'Tüketici Hakları' nı denetleyen yok mu peki!. Vize almak desen ayrı bir handikap... Ülkede neredeyse bütün kurumlar iflas etmiş durumda. Geçen sene biz de Endülüs turu öncesinde, bir tatile çıkacağız, son gün gelmiş biz hala vize bekliyoruz. Yaşadığımız strese bakar mısın! Herkes bu bozuk düzen içinde, bu yüzden çok yorgun ve stres yüklü artık. Seni çok iyi anlıyorum Özlem... ne diyelim gelmiş geçmiş olsun. Bizim de aklımızda bulunsun Atlas'tan hiç bir şekilde bilet almayalım. Güvendiğimiz THY'dan şaşmayalım. Biz de İngiltere için aynı şeyleri yaşadık. Son güne kadar vizeyi bekledik ve üstelik alamadık. Ülkedeki tüm kurumlar çürümüş ne yazık ki. İngiltere vizesini de aracı kurum aracılığıyla alıyorsun biliyorsun. 25 gün önceden verdiğimiz vizelerimizi uçak biletlerimizin üç gün ertesinde aldık. Tatil bitmişti zaten; aynı şekilde morallerimiz de! Atlas Havayollarına gelince, ömründe bu kadar pislik bir havayolu görmedim. Başka kelime bulamıyorum kendilerine söyleyecek. Bir halt değiller, baktığın zaman da! Olma şansları da yok. Yine de iş yapıyorlar. İnsanlar sıkıntıya düşünce alıyorlar işte ne yazık ki biletlerini. Üstelik çalışanları da yalan söylüyor, yanlış yönlendiriyor insanları. Bana biletlemenizi yaptık dediler ve mail göndermediler. Başka bir görevliden biletleme yapmadıklarını, sadece ön rezervasyon yaptıklarını ve üstelik rezervasyonun da sadece on günlük olduğunu öğrendim. Ama telefondaki kız, Seda Hanım oluyor kendisi, seyahatimin olduğu gün kontuardan biletlerimi alabileceğimi üstüne basa basa söyledi. Tüketici mahkemelerinden ya da ülkede çalışan başka bir kurumdan cezalarını göremeyeceklerine göre yapacak bir şey yok. Bu ülkenin vatandaşı olmak demek, her gün bu durumlarla yaşamak, en pahalı pasaportu almak, vize kuyruklarında beklemek ve olmadık paralar ödemek ve üzgünüm ama ne yazık ki 2. sınıf insan muamelesi görmek demek. Yine de sevgilerimi yolluyorum sana. Yazalım, güzelleşelim mottosuyla hayata devam! Hahahah 🙂 Çok haklısın. Parasını (üstelik şimdi aldığım biletler toplamda diğer biletlerden 1000 lira ucuz- bir de 390 dolar ceza vereceğim) verdiğim biletleri vermek istemiyorlar. Peki neden? Çünkü bunları denetleyen kimse yok. Mahkemeye başvursam kim bilir ne kadar sürer? Tüketicinin hakkını da bence kimse korumuyor zaten. Hal böyle olunca kendi çapımızda kavga edip, cazgırlık yapıp hakkımız olan şeyi zorla almaya çalışıyoruz. Netice: Ben kendi adıma insanlığımdan utanıyorum. Bütün enerjimi şu biletleri almaya harcıyorum. Yazmasaydım çatlardım ama yazınca da bir şey değişiyor mu bilmiyorum. Ben kendi adıma bir daha Atlas'dan bilet almam ama insanlar mecbur kalınca haklı olarak alıyorlar. Böyle şikayet eden bir tip olmayı sevmiyorum. Ama o kadar pislikler ki diğer taraftan da herkes duysun istiyorum. Yarın Atatürk Havalimanına gidip şu biletleri alacak, ardından da Amsterdam otelimi ayarlayacağım. Ya şimdi gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Böyle firmalar marka oluyor ya en çok ona üzülüyorum.. Yarın Atatürk Havalimanına gidip ofislerinden lanet olsun diyerek bileti alacağım. Vallahi azminize hayran kaldım. Bence Seda Hanım üstlerine bir de bu yazıyı okutsun! Biraz önce biletlerimle ilgili mail atmadıkları için tekrar geri aradım. Biletlenmemin yapılmadığını, sadece ön rezervasyon yapıldığını öğrendim. Seda hanım, uçuş günü gidip biletimi alabilceğimi söylüyordu. Bu çalışan 14 Nisana kadar bu işlemi yapabilceğimi söyledi. Vallahi kabus gibiler. Ne diyeyim bilmiyorum ama bir daha yanlarına bile uğramam. Belki bir kişi bile olsa okur da bilgi sahibi olur diye yazdım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/04/biz-adam-olmayz.html", "text": "Atlas Global'le ilgili son durumu bildirir, yaşamıma devam ederim arkadaşlar. Bir sonraki yazımda söz güzel şeylerden bahsedeceğim. Atlas Havayollarının bilet işi yeter miktarda canımı sıktı. Budget. air'dan bilet almakla hata yaptığımı söylemiştim. Başka yerlerde yayınladığım yazının altına yazdıkları yorumlarla bunun çokça altını çizenler oldu. \"Sen de oradan bilet almayacaktın? Ucuz bilet için bu tip sitelerden bilet alırsan böyle olur.\" mealinde bir sürü laf. Enterasan olan bu eleştirileri yapanların kendi sitelerinde \"Nasıl ucuz bilet bulursun konulu!\" onca blog yazısının bulunması. Yazının başında da zaten onlarca kez, \"Ben yaptım, siz yapmayın, buradan bilet almayın.\" cümlesini sıkça tekrarlamıştım. Ben size cevap vereyim: Elbette Atlas Global'in cebinde. O yüzden Atlas global benim biletimden de paramdan da uçuşumdan da sorumlu. - İnsanların kendi başlarına bir şey gelirse konu çok önemli. Yok, başkalarının başına gelmişse hemen konuyu başka yöne çekiyor. Şöyle diyor: Ama sen de oradan bilet almasaydın! Bu cümlenin farklı bir versiyonu, otobüste şort giydi diye hiç tanımadığı biri tarafından yumruklanan kıza söyleniyor. Ama o da öyle tahrik edici şekilde giyinmeseydi. Ya da kocasından dayak yiyen kadına, \"Ama o da çok cevap veriyor kocasına!\" Dayak atanın, adam dolandıranın hiç suçu yok yani. Ben bu örnekleri sabahlara kadar çoğaltarak anlatabilirim. - Atlas Havayolları o biletleri vermek zorunda olmasaydı bana vermezdi. Kesin olarak söylüyorum. Biletleri alana kadar canım çıktı. İşimi, gücümü bırakıp hakkım olan biletlerin peşine düştüm. - Bir de \"Ben bugüne kadar tüm dünyayı gezdim. Her şeyden memnunumcular var.\" Buradaki yorumun sebebi bizim kendisine, \"Ay, sen ne süper kadınsın! Demek bütün dünyayı gezdin. Keşke biz de gezebilseydik.\" yorumunu yapmamız. İyi de bana ne senin bütün dünyayı gezmenden? - \"Körler, sağırlar birbirini ağırlar gezi blogları\" şeklinde bir grup oluşmuş. Herkesi katmıyorum bu grubun içine ama büyük grup bunun içinde. Dönüp dolaşıp aynı gruplar birbirlerini en iyi blog, en iyi gezi blogu, en iyi bilmem ne seçiyor. Jüri aynı kişilerden oluşuyor, yarışmacılar da keza öyle. Bir sürü hayayolu şirketinden de, özellikle böyle niteliksiz olanlardan, bedava bilet aldıkları için sağıra yatıp, \"Aaa, sahiden mi? Hiç duymadım dediğiniz gibi bir şey!\" şeklinde yaşayıp gidiyorlar. - Son durumum: Bu tipler hiç de umurumda değil. Bloguma reklam almıyorum. Kimseden menfaat peşinde değilim. Çalışıp geziyorum. Yarışmacı arkadaşlara da kendi aralarında yapacakları bir sonraki güzellik yarışmaları için başarılar dilerim. Hakkını arama konusunda da, siteminde de haklısın. Boş ver gereksiz insanları, anlamadan saçma sapan konuşan o kadar çok ki. Valla okurken ben şiştim ve sinir oldum seni düşünemiyorum bile özlem'cim. Ayrıca istersen ödediğin para 10 TL olsun, sen alacağın hizmetin bedelini önceden ödemişmisin, ödemişsin onlar da hizmeti en iyi şekil de vermek zorundalar. Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın şu çemkiren, bilmeden konuşan yazan ve dengesiz bloggerları.... Vallahi on lira olsaydı pek umursamayacaktım bir an, bu çektiklerimi düşününce. Allahım, sinir oluyorum usulsüz her şeye, hakkımın yenmeye çalışılmasına ve bize aptal gibi davranılmasına. Hani ülkeden çekip gidenlere kızıyor ya insanlar bu ülke bizim terk etmemek lazım diye, ben aynı fikirde değilim. Yani bir ömrümüz var ve böyle tüketiyoruz ya ona çok acıyorum. Buluşma ayarlaması için çok teşekkürler Gülşah. İlgilendiğin için çok teşekkürler canım. Ben 5 kuruş bile kalsa söylüyorum kasiyere. Çünkü onlar insanca davranıp \" bozuk yok\"deme zahmetine katlanmıyorlar ki boxuk da olması gerekir diyi düşünüyorum, o zaman bende farkında olduğumu belirtip soruyorum. Millet para diye önüne gelen herkese kazık atıyor ama sen paranın hesabını sorarsan ayıplanıyorsun. Garip bir toplum işte. 🙂 Ne yapalım? Kumaş bu Gülşahcım. Biletleri hallettiğine çok sevindim, ne kadar sıkıntılı bir dönem olduğunu tahmin edebiliyorum. Resmen depresyon sebebi. Giden para 3 kuruş değil sonuçta üstüne su içilecek, bir de enayi yerine konmak var. Ama dediğin gibi çok da üzülecek bir şey yok; zira ülkenin kumaşı bu. Özlem gerçekten çok üzücü yaşadıkların. Ama tüm bu tatsızlıkların enerjini almasına, seni sevdiğin şeylerden koparmasına izin verme daha fazla. Yaşadığımız günlerde, ne yazık ki insanlar çok fazla bencil. Kötülük, bizler gibi samimi yaşayanların anlayabileceği ve kendini masumca savunabileceği boyutta değil ne yazık ki. Hayatının geri kalanında, karşılaşma olasılığın olmayacak hiç bir insanın söyledikleri, yaptıkları olmasın umurunda. Biletlerin elinde mi şimdi, elinde... Kaldığın yerden yola devam o halde. Aslına bakarsan şu bilet olayı beni çok gerdi, çok sinir etti. Diğer taraftan yorumlara da sinir oldum. Neyse aynı şeyleri tekrar edip seni de kendimi de daha fazla germeyeyim. Alınan kararlar şunlar: 1) Sahiden bana ne başkalarının saçma yorumlarından. 2) Çok sevenler gidip Atlas'tan bilet alabilirler. 3) Budget'tan bilet alma! 4) Pahalı bilet alıyorsan, seyahat sigortası da yaptır. Biletleri değiştirmiş olmanıza sevindim. İyi gezmeler başkalarının ne dediğini umursamayın. Size güzel geziler. Keyfini çıkarın. Az uz para mı, neden işin peşini bırakacakmışsın ki? Bu kraldan çok kralcılar yüzünden işler iyice zorlaşıyor zaten, herkes hakkının peşine düşüp, böyle olaylar olduğunda başına iş gelmeyenler de tavır alsa bak bakalım yapabiliyorlar mı. \"Atlas Global'e biletleri verdiği için teşekkür edin.\" diyor biri. Çünkü başka bir yerden almışsınız Atlas'ın biletini. Tamam da Atlas Global daha fazla yerden, daha fazla bilet satmak için bu biletleri belli bir komisyon karşılığında bu firmalara satması için vermiş. Adamlardan da benim verdiğim biletin parası 5500.00 TL'yi almış. Biletler değiştirilebilir, ertelenebilir kategoride. Kaldı ki Atlas Global de vermem demiyor. Sadece vermemek, üstüne yatmak için başka numaralar çekiyor. Yasal olarak bu biletleri vermek zorunda olduğunu çok iyi biliyor. Zaten son noktada verdi biletleri. Mecburiyetten. Ben sadece bu konuşanları anlamıyorum. Ahkam kesip, \"Ohh olsun, benim param değil ya, inşallah yanar.\" durumunu anlayamıyorum. Aslında anlıyorum da o kelimeleri kendi vatanımdan insanlara söylemek istemiyorum. Şimdi sahiden bu olayları unutmak ve zaten kısa olan hayatımızın keyfini sürmek istiyorum. Bugün şu negatiflikleri üstümden atmak için işe mi gitmesem dedim bir an. Sonra kendime gülüp, \"Hadi be, yürü işine!\" dedim ama ödül olarak kahvemin yanında bir dilim üzümlü kek yeme hakkını verdim kendime. Nasılsa bugün haftanın son günü. İnsanlarla dert anlatamıyorsun ona daraldım en çok. Zaten ben budget. com'dan bilet almayın demek için yazdım. Bunu kaç yazıdır anlatıyorum. Bana hala, \"Ama Budget'tan bilet almışsın.\" diyorlar. Budget komisyon karşılığı bilet satıyor nihayetinde. Atlas'ın uçak biletini. Benim param kimin cebinde? diyorum. Kimseden ses çıkmıyor. Önemli not: Elbette konuşurken sabırlı falan değildim. Arada sinir krizi geçirdiğim de oldu. Sıkmayın canınızı, aynen dediğiniz gibi başkasının başına gelen ters bir şeyi önemsemez olduk ne yazık ki.. Artık sıkmıyorum. Hatta canımı sıkmamayı, umursamamayı öğrenmem şart. Ama insanların bu tutumlarını anlamakta güçlük geçiyorum. Her olaya tersten bakıyoruz. Tuhaf geliyor bu halimiz? \"Yahu, hırsızın hiç mi suçu yok?\" diyesim geliyor tıpkı Nasreddin Hoca gibi. \"Nasılsa senin paran, yanarsa yansın.\", hatta be hatta \"Ohh canıma değsin.\" yaklaşımını anlamak güç. İlginiz için çok ama çok teşekkürler. Kaç gündür bu sıkıntı yüzünden resmen hayattan koptum. Kitap okumaya çalışıyorum. ona bile konsantre olamıyorum. Biletleri aldık ama bir terslik çıkar mı onu bilmiyorum. Kestikleri biletlerin mailini göndermeyen bir firmadan bahsediyoruz ama bana bu çok normalmiş gibi cevap veren insanlar var. Neyse, bu konuyla ne kendimin ne de sizlerin canını sıkacağım artık."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/04/nisan-ay-hayallerine-hos-geldiniz.html", "text": "İçinde uzun yürüyüşler olan yolculuklar yapmak istiyorum. Mesela Norveç'e gidip, patikalar arasında yürüyebilir, dağ tepe gezebiliriz. Sırtımızda çantalar, ensemizden kulağımıza fısıldayan bir rüzgar ve \"Benim ne işim var dağda, taşta?\" diye yol boyunca kafamın içinde dönüp dolaşan sesle yolculuk yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra İtalya'ya Cinque Terre tarafına gidip her gün köyler arasındaki yolları yürüyüp, vardığımız her yerde de nefis yemekler yiyebiliriz. Norveç ile İtalya seyahatini birbirinden ayıran ve İtalya seferini olası kılan en büyük etken yemek olabilir gibi geliyor bana. ? Ah İtalya! Adamlar yeme-içme ve tembellik işini iyi biliyorlar. Ya da? İşte aklım burada havalanıyor. Tadı damağımda kalan İtalya'da bir deniz tatili ayarlayabilirim. Nereye bilmiyorum. Elbette aklıma gelen birkaç seçenek var. Tabii bu seçeneklerin bir çoğunun ucunda ucuz uçak bileti bulma hayali yatıyor. Her şeye rağmen hayal kurmaktan bile memnunum. Sanki etrafımda dönüp duran onca şeye sebep hayal kurmayı bile unutmuşum gibi hissediyorum. Bu sabah mutluyum ama! Hayal kuracak cesaretim var. Mesela Norveç'te şu herkesin hayalini kurduğu Trolltunga'ya ya da Pulpit Kayası'na gidebiliriz. Uçaktan iner, kendimize bir araba kiralar, yürüyüşe geçeceğimiz kasabalara yakın bir yerleşimde kalabilir; sabah erkenden sırt çantalarımıza koyduğumuz öğle yemeğimiz, kahvemiz ve yedek çamaşırlarımızla yola düşebiliriz. Düşünürken heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İnsandan uzak, doğaya yakın bir tatil öyle güzel geliyor ki bana şu an. Bir de şu İskandinav coğrafyası var elbette. Büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Çok teşekkür ederim güzel dileklerin için. Hahahaha, yine de gideceğiz tatile. Kimse bizi yolumuzdan alıkoyamaz. Düşe kalka ilerlesem de düşünce kalkıyorum şimdilik; zaten kalkmaktan başka çare de yok. Bayramda kaçmaya kesin karar verdim ama. Çünkü ben beklerken zaman geçiyor. Seçimler haziranın kaçı? Off, bir bakayım. Bize uğramıyor sanırım. Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen şeylermiş. Olsun. 🙂 Planlara devam. Seçimler 24 Haziran'da, tek turla biteceğini de sanmam. Bir hafta sonra yapsalar da çocukların kafalarını iyice karıştırmasalar olmazdı sanki."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/05/cok-gezen-insanlar-hayatmzdan-nas.html", "text": "Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. \"Geçen hafta da yoktun ama!\" dedim. İşi biraz daha abartıp, \"Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum.\" diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben. Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum. İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım. \"Kariyer de bir yere kadar!\" diyecek yaştayım, o yüzden seni etkilememe izin verme, çalışmana bak sen. Geç cevabım için kusura bakma. Hayatım biraz telaşlı geçiyor ve ben atlayıp duruyorum her şeyi. Yorumun için çok teşekkür ederim. Aman Allahım tam şu an da bir seyahat yazısı koydum bloga Özlem. Ancak bana kızma ben tatilden döneli çok oldu. İş ile ev arasında mekik dokuyorum. Offf offf Özlem bak şimdi kahkaham suratımda dondu yeminle... İçime korlar düştü. Gerçeklerin bu kadar farkında değildim sana yorum yazıncaya kadar. Senin sabah yürüyüşlerini de çok kıskanıyorum. Haberin olsun. Her seferinde, \"keşke ben de yanında olsam da, şu ormanda onunla yürüsem!\" diye geçiriyorum içimden. Ah canım Fundacım. Senden bunları duyunca çok ama çok üzüldüm. Uçak korkun oldun biliyordum aslına bakacak olursan. Nurşen Abla bahsetmişti. Ama seyahat özgürlüğünün sebepsizce elinden alınması kadar kötü bir şey olamaz. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Aslında söylenecek çok şey var da nereden başlayıp kime ne anlatayım onu bilemiyorum. Umarım elinden haksızca alınan her şeye tekrar sahip olursun. Ben seni kırdıysam çok özür dilerim. Çok güzel yazmissiniz:)Oysa ben sizi iyi biliyorum bu konuda, seyahat sizin için bi tutku, plan yapmak bile içinizi kıpır kıpır eder hep sizin.. Şimdi bu duygular bi süredir sizden uzak olduğu için evet dört gözle tatil bekliyorsunuz. Lale doneminiz pek yakında. Sizin tavsiyeleriniz ve resimleriniz, resim altı kisa yazilariniz bana hep iyi geliyor. Sanki bazı şehirleri gezdim sizinle ben..... Sevgiler. İngiltere'den vize almak kolay. 1-Önceden başvuracaksın. 2- Kesenin ağzını açıp ne para isterlerse vereceksin. Şaka bir yana sahiden işi paraya dökmüşler. Vizemizin geciktiği ve bizim tüm seyahatimizi yaktığımız geçen bayram öncesinde bizden de verdiğimiz 3000.00 liranın dışında ekstra 3000.00 Tl istemişlerdi. Vizeniz yetişmez yoksa değişlerdi. Biz de daha 25 gün var deyip rahat davranmıştık. İşin özü bana soracak olursak vizenin yetişmeme ihtimali de yoktu. Bilerek ve isteyerek daha çok para aldıklarınınkini verip bizim vizemizi geciktirdiler. Seyahat etmek bu derece zor ve pahalı olmamalı. Türk vatandaşı olmanın dezavantajları bunlar ne yazık ki. Doların euronun durumu zaten ortada. Pek seyahat edecek ruh haline de gelemiyorum işin açıkçası. Bizim konsolosluk görüşmemiz bu pazartesi. 21 mayıs sanırım. Seyahat ise ağustos ayında. yazı olacak tabiii... güllerken yanlış yazmışım 🙂 sevgiler. ?Şubattan beri kurudum. Seyahat yetimi kaybettim sanırım. Tekrar eski günlerime dönmek istiyorum. Hepsi bu 🙂 Burada ağlayan bir emoji olduğunu varsay. Sana da çok çok sevgiler. Umarım şeytanın bacağını tez zamanda kırarız. Hahaha, gezi yazısı, fotoğrafı falan bile görmek isyanlara sürüklemekte. Bir kaç denemem oldu daha başlamafan püskürtüldü, temmuzun ortasını beklemem gerekiyor. Çatlayacağım ben de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/06/basucu-rafmda-bu-aralar-ne-var.html", "text": "Ülkenin durumu ortada olunca, \"Nasılsa yaşadığım ülkede bir şey değiştiremiyorum, en azından evimin içini değiştireceğim.\" düşüncesiyle yola koyuldum. Kurduğum cümleden öyle geniş anlamlar çıkarmayınız lütfen! Kendime terapi amacıyla ufak adımlar atıyorum. Biraz sadeleşip, derlenip toplanma niyetindeyim. Hoşlanmadığım ama bir müddet birlikte yaşamak durumunda kaldığım eşyalardan kurtulup; birkaç parça da ruhumu yansıtan eşya alacağım. İşe giriştiğimiz ilk yer yatak odası oldu. Taşındığımızdan beri bir türlü söküp atamadığımız başımızın üstünde dev gibi duran gardırobu söküp attık. İki kişi benim dolabıma sığmaya karar verdik. İşin aslı bu dolap ikimize de yeter de artar. Dolap kalkınca oda daha da genişledi. Çok sevdiğim birkaç fotoğrafı artık duvarımıza asabilirim. Elbette önce klima işini, ardından da duvar kağıdı işini hallettikten sonra. Peşinden yatak başımıza iki tane de abajur alacağım. Beni meşgul edecek, tekrar yaşama döndürecek şeylerin peşindeyim. İngiltere seyahatinin detaylarını da toparladım. Biletler, otel, ara turlar hazır. Umut ediyorum bir mani çıkmaz da ertelene ertelene hayatımızın bir rutini haline halen, \"İngiltere ve İrlanda'ya gideceğiz inşallah!\" muhabbetini bir kenara bırakabiliriz. Uzun zaman önce bu kitapları okumam gerekirdi. Ben de bu arada Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 'ini okudum. Ardından George Orwell ve Hayvan Çiftliği geldi. Yıllar önce hayvanlar üzerinden yazılmış bir masalın günün gerçeklerini bu kadar yansıtması inanılır gibi değil. Tek kelimeyle kitaba bayıldım. Şimdilerde uzun zaman önce yeniden basılınca hemen aldığım bir Toni Morrison kitabını okuyorum: Sevilen. Şimdi size çalışma masasında oturup yaptığım okuma listemi sunayım. - Hem Kuzey'in hem de benim okuma listemdeki ilk kitap Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar olacak. Okuyanlar parmak kaldırsın ki birazcık utanayım. - Ardından pek çok sevdiğim, yakışıklı bir Norveçli ile devam edeceğim. Ah biliyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın: Karl Ove Knausgaard ve Bahar Yağmurları. Bu kitap serinin beşinci kitabı oluyor. - Konusunu okur okumak bayıldığım ve kendimi kitabın içinde bulacağıma inandığım bir diğer kitap umuyorum ki Karl'ın pabucunu dama atıp öne geçmez. Karşınızda Antoine Laurain ve Kırmızı Defterli Kadın. Belirtmeden geçmeyeyim; hikayemiz Paris'te geçiyor. ? Bir de Kuzey'in okul okumalarından bir kitabı okuyacağım. Haldun Taner'in birkaç hikayesini daha önce okumuş ve çok sevmiştim. O yüzden bu öykü kitabını da severek okuyacağımdan eminim. Kitabın adı Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu. Masanın başına oturup da ataletimi üstümden atmak için uzun zamandan beri yazmak istediğim ilk yazı bu olsun. Aslında anlatacak çok şeyim var ama ruh halim bir gökyüzünde, bir yerde olduğu için yazamıyorum. Amsterdam seyahati anlatmak istediğim şeylerin başında geliyor mesela. Kuzey'le birlikte Anne Frank'ın evini gezdik. Onun yetişkin olmaya dönük yüzüyle bir şeylere bakmak, onun bakış açısından karşımda duranları görmeye çalışmak, onunla konuşmak çok iyi geliyor bana. Bir ara diyorum o yüzden. Bir ara klavyenin tuşuna basıp bir cümle yazarsam eminim arkası da gelir. Çok güzel kitaplar okumuşsun. Karl Ove Knausgaard'ın serisine başladım ben de. Henüz Kavgam'dan 100 sayfa okudum. Şu ana kadar orta seviyede ilerliyorum ama içimden bir ses seveceğimi söylüyor. en azından umuyorum. Haldun Taner bu aralar çok ilgimi çekiyor. Özellikle birkaç tiyatro kitabını okumayı çok istiyorum. Senin yorum da benim kafa karışıklığıma ve blog taşıma zamanlarımın yoğunluğuna ve telaşına denk gelmiş. Yorumunu yayınlamış ama cevap vermeyi atlamışım. Ben bunu sıklıkla yapıyorum. Karl Ove'yi seviyorum. Son kitabını almamın üzerinden çok zaman geçmesine rağmen okumadım halen. Uzun uzun düşünüyorum onu okurken. O yüzden uygun zamanın gelmesini bekliyorum. Elif'cim blogu toparlama aşamasında farkında olmadan atlamışım yorumunu. Hayat yorgunluğu var üstümde. Yeni heyecanlar yaratmaya çalışıyor, küçük mutlulukların peşinde koşuyorum. Yazamasam da okumaya gayret ediyorum. Ben de iyice başıboş bıraktım buraları, birazdan toparlayabilirsem yazacağım. Çok hareketli geçti son 15 gün, bilgisayara bakacak halim bile olmadı. Kitaplara gelince, ben de yıllar önce \"Gönülçelen\" adıyla okumuştum Çavdar Tarlası'nı. Sevdiğimi hatırlıyorum. istanbul'a giderken de ne zamandır evde bekleyen \"Franny ile Zooey\"e başlayıp bitirdim. Duygularım çelişkili. Bazı bölümleri sevdim, bazıları ise çok sıktı. \"Hayvan Çiftliği\"ni ben de çok geç-Bir iki ay önce-okuyanlardanım, hatta çelinç'ın bir maddesi sebep oldu okumama. Düşüncelerim seninkiyle aynı. \"Kırmızı Defterli Kız\"ı ben de aldım, elimdeki biter bitmez başlayacağım, tanıtım yazısı sebeptir benim de almama, umarım hayal kırıklığı yaratmaz. \"Sevilen\"i okuyalı hayli oldu, onu da \"Aşk\" adıyla okumuştum artık olmayan Simavi yayınlarından. Ama \"Katran Bebek\"i çok sevmiştim, sana da tavsiye ederim. Karl Ove'nin ilk kitabı sehpanın üstünde beklemekten ince hastalığa yakalandı 🙂 Dönüşte bir el atayım diyorum, sen bunca övdüğüne göre. Karl Ove'nin eski karısı da yazarmış. Ben Karl Ove'nin kitaplarını okumadım ama eski karısı bir röportajda onun için çok boş boğazmış demiş çok güldüm. Aylin.. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı seneler önce okudum. Tam Kuzey'in yaşlarındayken Orhun'a da okuttum. Beni çoğu kişi kadar etkilememiştir ama -sanırım yaşından olsa gerek- Orhun benden daha çok etkilenmişti. Bir ara tekrar okuyabilirim aslında. Bir kitaptan farklı zamanlarda farklı tatlar alabiliyoruz. Amsterdam'ı yazsan da okusam:) Bir gün bulunabildiğim, aklımda kalan bir şehir. Anne Frank'ın evi gezilmişti ama. Ah Sezer, bir otursam da yazsam. Daha doğrusu bir canım yazmayı çekse de yazsam. Her şey yapmacık geliyor bana bu sene. Bu ruh halinden çıkmaya çalışıyorum. Umarım başarırım. Kitaplarımın arasında yaşıyorum; bu da ne kadar doğru bilmiyorum. Ben her sene Kuzey'in okuduğu kitapları okuyorum. Ortak bir payda yaratıyorum onunla. Seviyorum benzer zaman dilimlerini birlikte yaşamayı. O yüzden kitabı okuyacağım. Hatta okul kitabı olduğu için ve ona yardımcı olayım diye kitabın içini dışına çıkarırım. Kitapla işim bitince buradan hislerimi paylaşacağım. ben de misliyle ortaya çıktı. ya da bu tür gençliği sevmemem kitabı da sevmeme neden oldu. Aynen dediğin gibi Amerika'da okutuluyormuş. Burada da okutuluyor dediğim gibi. En azından Koç Lisesi'nde ve Robert College'da okutuluyor. Mutlaka bir bildikleri vardır. Hep beraber göreceğiz. Ben daha okumadım kitabı. Okuyunca ne düşüneceğimi bilmiyorum. Kuzey'in ne düşüneceğini de merak ediyorum. Sizlere buradan anlatacağım inşallah okuduktan sonra ? Biliyorsun onların bakış açısı çok daha farklı oluyor. Kabul etsek de etmesek de aynı yerlerden bakmıyoruz hayata. Özlem yazın bitince keşke bitmeseydi dedim. Çok keyifli bir yazı olmuş. Salinger'in Çavdar tarlasını ve Sevilen'i çok yıllar oncesi okumuştum. Hep yazmaya teşvik ediyorsun beni. Çok seviyorum bu yüreklendiren hallerini. Çok iyi geliyor bana. Ah Özlem'cim şeytanın bacağını kırmışsın sonunda! ben de bir atabilsem üzerimdeki o tuhaf ataleti!. Şu yaşadıklarımız! Yetti artık!. Bıktık... Görünen o ki, memleketin düzeleceği yok! Bu yüzden kendimizi üzmemiz anlamsız gerçekten!. 'Değmez' çünkü! belki de bu yüzden \"Değmez\" ile başladım tatil dönüşümdeki) ilk kitabıma Bizi en güzel kitaplar paklar, bir de yaşamımıza heyecan ve renk katan gezme serüvenlerimiz!. Güzel bir liste hazırlamışsın. \"Çavdar Tarlasında Çocuklar\" ı aldım ben de ancak henüz okumadım. Amsterdam'daki 'Anna Frank'ın evi çok etkileyici değil mi! Bir de \"ah Londra\" diyorum, bir dönem yaşadığım ve özlediğim şehir!. Senin adına heyecanlandım ben bile!. Seçimlere gelince. Sahiden hiç umrumda değil. Ekonomi biraz düzelsin de paramız biraz değer kazansın, biz de yurt dışında bir çay içerken ağlamayalım diye umut ediyorum. En basit dileğim bu. Rejim konusuna hiç girmeyeyim. Çünkü o gece arabalardan sarkıp zaferleri kutlayan kadınları görünce \"Hangi rejim? Hangi Özgürlük? Haklı haklar?\" diye kendime sordum. Sanırım ülkenin hali bir tek bizleri endişelendiriyor. Çünkü sanki bahsettiklerim kuantum fiziği gibiymiş gibi bakıyor insanlar yüzüme. Kararım şu: Daha çok çalışıp daha çok kazanmaya çalışacağım. Çünkü dolar-euro çok değerli. Çok özlemişim seni de, güzel yorumlarını da Esincim. Seçim konusu.. Seçim sonrası bir iki gün yüz ifadem fenalarda idi..... Sonrası ileriye bakmak lazım modu oldu. Evde bazı değişiklikler hep iyidir ruha. Kolay gelsin. Yatak başı abajur benim de gündemim de ama ne zaman alırım bilmiyorum. Yaz gelince nedense evle uğraşmayı sevmiyorum.. kışın daha zevkli geliyor. \"Sevilen\"kitabı ve yazar aklımda, henüz kitabını almadım sırasını bekliyor. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı çok seveceksin diye düşünüyorum. Ev konusu karanlık ruh halime iyi gelecek diye düşünüyorum. Değişiklik iyidir. Sana da keyifli hafta sonları, sevgiler. Goodreads'te soyle bir yorum okumustum, az cok hislerimi yansitiyor bu kitapla ilgili. \"If I could give this book a zero, I would. I absolutely hated it. Generally, I don't hate books, either. Usually it's a very strong dislike, and generally, I give them a second chance. But no, I will never be reading this book again. In my opinion, Holden is the worst character in the English language. Salinger tried just too damn hard to make him 'universal', to the point where he becomes unrealistic. His train of thought is annoying and repetitive, and God, those catchphrases of his. Can someone shut this kid up? Holden is almost the anti-Gary Stu. Nearly every thing's wrong with him. The one good thing about him being his love for his younger sister. The plot is one of the worst I've ever read. It's boring, and it, like Holden, is unbelievably and painfully repetitive. Holden calls up an old friend, has a drink. Holden calls up a girl, has a drink. Holden dances with a girl. Then he drinks. Was there a climax to this book? I must have missed it. Maybe it was Holden nearly freezing to death in Central Park? No, no, maybe it was when Holden called up that hooker! Maybe not. The plot is so fuzzy and flat I couldn't tell when to peak my interest. And that's just it, it never did. George Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni de Salinger'in The Catcher in the Rye'ını da daha önce okumamıştım. Tam da şimdi okumamın bir sebebi var. Kuzey bu sene (9. sınıf) İngilizce dersinde üç kitap okuyacak. Bunlarıdan iki tanesi bu kitaplar. O yüzden Hayvan Çiftliği'ni önce İngilizceden, sonra da Türkçe'den okudum. İngilizcesini Kuzey'e yardım etmek için okudum 🙂 Belki birine faydası olur diye söylüyorum. Hayvan Çiftliği'nin çevirisi nefis. Celal Üster yapmış çevirisini. Tebrik etmek isterdim. Kitabın İngilizcesini okumasaydım bu yorumu yapamazdım. Salinger'a gelecek olursak, onu da ingilizcesinden okuyacağım. Türkçesine de kesin bakarım. Karşılaştırma yapmak için. Kitabı kim çevirdi bilmiyorum. Kuzeyler kitabı sene içinde her şeyi ile inceleyecekler. Benimle kitap okuması yapmayı çok sevdiğinden benim de kitabın içini dışına çıkaracağımdan emin olabilirsin. Enterasan olan bir şey daha söyleyeyim. Yan komşumuzun oğlu Robert College'da okuyor. Geçen sene hazırlık sınıfında Hayvan Çiftliği'ni okudular. Bu sene 9. sınıfta onlar da Çavdar tarlasında Çocuklar'ı inceleyecekler. Bu aykırı karakterli kitabı okutmalarının bir sebebi vardır elbet. Keşfedince emin ol haber veririm.? Kuzey de Koç Okulu'nda okuyor ve orada da yıllardır bu kitap okutuluyor diye biliyorum. Seni aydınlatacağım, söz veriyorum. Birazcık daha bekleyeceksin ama. Holden 'ı eminim sevmeyeceğim. Ben Bukowski'yi de sevmem. Üstelik selçuk çok sever. Devamlı içme hali çooook canımı sıkar. İçki kokuyor kitapları derim de Selçuk güler. Bu arada özlemişiz sanki birbirimizi yahu. Hayvan Ciftligi'ni okumakta ben de cok gec kaldim, iki sene once okumustum ve cok sevdim. Hatta distopya denince akla once belki 1984 gelir ama ben Hayvan Ciftligi'ni daha cok severim. Hayvanlar uzerine bir masalmis gibi gorunup bu kadar gercek oldugu icin, basit bir dille bu kadar cok sey anlatabildigi icin. Cavdar Tarlasinda Cocuklar icin parmak kaldirip devaminda seni sasirtabilecek bir kac sey soyleyebilirim. Tanidigim, tanimadigim bir cok kisinin favori kitaplari arasinda olan bu kitaptan ben nefret ettim diyebilirim. Bu kitabin Turkce cevirilerinin cok kotu oldugu soyleniyor, Turkceye cevrilmeye cok uygun olmadigi da, bunlarin da etkisi olabilir ama ceviri disinda hikaye, karakterler, dil vs neredeyse hic ama hic bir seyi sevmedim kitapta. Cocuklara kotu ornek oluyor diye topa tutulan Roald Dahl'a bayildigimi soyleyeyim de, bu sevmeme durumum sadece yasaklanan icerikten kaynaklaniyormus gibi olmasin. Insan guzel anilari ya da zamaninda aci vermis ama etkisi azalmis huzunlu anilari dusundugunde gecmise ozlem duyabilir, bunun icin bunlari mutlaka biriyle konusmaya, birine anlatmaya gerek yok, hatta cogunlukla insan kendi icinde yasar bazi seyleri. Ama eger insanin gecmisinde cok tramvatik seyler yasanmissa, bunlari dunya uzerindeki her canliya anlatsa da ozleyecegini sanmiyorum, ornegin tacize ugrayan birinin bu olayi birine anlattiginda tacizciyi ya da evi soyulan, her seyini kaybeden birinin hirsizi ya da ne bileyim sevdigi biri oldurulmus bir kisinin bu olayi anlatinca katili ozleyecegini mesela. Ustunde dusunmeyince cok derin anlamlar tasiyan super bir soz gibi geliyor sanirim kulaga ama bence ici bos ya da en azindan benim icin hic bir sey ifade etmiyor diyebilirim. Çavdar tarlasındaki çocuklar listemdeydi ve kalan hepsini listeye aldım canım. Çok merciii 🙂 Bu arada hayırlı yolculuklar. Yolculuk dilekleri için teşekkürler. Umarım bayram dünüşü bir sürü İngiltere anım olur anlatacak. Belki eş zamanlı okuruz bazı kitapları. Ne hoş olur. Bu yol yazarlık atölyesinde hocamızın önerdiği kitaplardan biri hatta filmini de izleyin dediği Çavdar tarlasındaki asi Sonrasında filmini de izleyin dilerseniz. Seçimler sonuçlar teferruat asl olan biziz ve beraber duruşumuz ve samimiyetle söylüyorum ideolojim farklı olsa da arkamda duracak birileri istiyorum ve arkasındayım savunduğum değerlerden velev ki zarar görenlerin. Muhalefet etmek de çok koymetli sigorta olmak kılavuz olmak büyük sorumluluk. Yahu beraber mutlu ve güçlü olsun bu millet. Gelenekselce.. Aynen öyle düşünüyorum. Her birimiz aynı olmak zorunda değiliz; aynı düşünmek zorunda hiç değiliz. Ama bu durum çok farklı olmamızı da gerektirmiyor. Sadece bu kadar hırpalanmasak; daha mutlu, daha güler yüzlü, daha kendimiz gibi yaşasak. Ne güzel olur de mi? Belki o da olur bir gün. Kavgadan usanırız. Şükür ki kitapların dünyasında buluşuyoruz, ya da yazının; hiç olmadı güzel dileklerin. Sanki uzun zamandır buradan uzak kalmışım gibi ama yine de bir yazıyla kucaklandığımı hissediyorum. Bu duyguyu yaşamak güzel, teşekkürler. , Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'in kitabı. Çavdar Tarlasındaki Asi ise Salinger'in yaşamının anlatıldığı film. Filmi geçenlerde seyretmiştim, oradan biliyorum. Okumak da yazmak da çok güzel. Umarım hepimiz kelimelerin büyülü dünyasında biraz büyü, biraz da kendimizi buluruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/07/limonata-tadnda-film-maratonu.html", "text": "Mesela çok tatlı blog arkadaşlarımızın başlattığı bir film maratonu var. Şimdiye kadar hiç böyle bir işe kalkışmadım ama işin içinde liste olduğuna göre ben de bu işe burnumu sokabilirim diye düşündüm. Eh, bu işe nereden kalkıştığıma, kimden esinlendiğime gelecek olursak. Limonata Tadında Film Maratonu'na ben sevgili Sibelynka'nın blogunda denk geldim; ama bu iş başka blogcuların başının altından çıkmış. Merak edenler Yasemin ve Büşra'ya uğrayabilir. Ne güzel bir şey düşünmüşler. 2018 yazı için seyredilecek 30 film. Sibel'in blogunda bu etkinliğe katılan blogcuların listesi var. Benim gibi sizler de bu arkadaşların film listesine göz atabilir; hangi filmi seyredeceğinize dair başka listelerde de biraz ışık arayabilirsiniz. Benim listem biraz romantik bir liste oldu açıkçası ama olsun. Ruhum bunu istiyor şimdilik. 2016-2017-2018 yapımı 30 film seçmek ve 9 Eylül'e kadar bu filmleri seyretmek. Ben şimdilik 30 film seçemedim. Sevdiğim filmleri seyretmek istiyorum çünkü. Sanırım seçtiğim bazı filmler de hemencecik bulunacak filmler değil. Olsun, duruma göre değişiklik yaparım. Önemli olan zaman kaybetmeden bir yerden başlamak ve günlerimi daha anlamlı bir hale getirmek. Önceki zamanlarımdaki gibi artık kendimi çok zorlamıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, en önemlisi de olduğum halimle kendimi sevmeye çalışıyorum. - Gelelim benim listeme. Belki size de ışık tutar ucundan. ? Şimdilik 24 filmden oluşan bir listem var. Umuyorum ki kısa zamanda kalan altı filmi de bulacağım. Filmler hakkında yorumlarımı yazabilir miyim bilmiyorum. Yazsam ne güzel olur değil mi?Listemin eksik altılısından birini buldum ve seyrettim bu arada. Okuduğum ve çok etkilendiğim Joan Didion kitabının ardından yazarın kendisi hakkında çekilmiş bir belgeseline denk gelmek çok güzeldi. Joan Didion Belgeseli: The Center Will Not Hold. \"Önemli olan zaman kaybetmeden bir yerden başlamak ve günlerimi daha anlamlı bir hale getirmek. Önceki zamanlarımdaki gibi artık kendimi çok zorlamıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, en önemlisi de olduğum halimle kendimi sevmeye çalışıyorum.\" Bir kere daha beni can evimden vurdun. Bu aralar esiri olduğum mükemmeliyetçiliği bırakıp, hareketsizliğin tozunu silkip, yol almaya, olduğum gibi yola çıkmaya çalışırken yine senin satırlarında zihnimde dönüp duran kelimelere denk geldim. Her şeyi dört dörtlük yapmaya çalışmanın telaşı ve yükünü bir kenara bırakıp ben de bir yerden başlamaya çalışıyorum bugünlerde. Umarım senin gibi başarırım. Sevgiler, Kızdım elbette. Ama belki de haklı değildim kızarken. Birbirini takip eden bu döngünün içinde telaşsızlığı bu kadar uğraşmama rağmen hala çözebilmiş değilim. Çalışıyorum, gayret ediyorum. Kendi kendime sayıklıyorum. Sayıklamalarımın sana da iyi gelmesine çok ama çok sevindim. Romantik filmlere bayılırım. Umarım izlediklerini kısa da olsa yazarsın. Yeni filmler keşfetmek güzel olurdu. İzlediklerimi kısa da olsa yazar mıyım bilemiyorum. Yetişemiyorum. Şu aralar başka bir şeyle ilgileniyorum. Birkaç şeyi bir arada yapmaya çalışınca biraz ordan, biraz burdan oluyor. Ama şunu söyleyebilirim ki, Bookshop çok güzel bir film. Bir an önce seyret. Eminim çok seversin. Durağan ama naif bir film. Nora Ephron filmlerini seyrediyorum bu aralar. Liste halinde baştan geçiyorum. Ben de sana iyi seyirler dilerim. Tekrar hoşgeldin, ne iyi ettin de geldin! Sadece bir film seyrettim şimdilik ama devamını daha hızlı bir şekilde getireceğim inşallah. Phantom Thread'i bir gazla seyretmiştim. Diğerlerini seyretmedim. Bakacağım şekerim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/07/seyahat-notlar-dublin-ve-gizli-bir.html", "text": "Dün gece yine uyuyamadım. Sabah şiş gözlerle kalkıp bilgisayarı açtım. Bir bardak çayı bile çekmedi canım. İçimden Meltem Gürle okumak geldi. Eskiden nefis bir blogu vardı. Ne zaman içim çekilse oraya kaçtığımı hatırlıyorum. Sonra sanırım kitap çıkardığından ve oradaki yazılarını da kitapta derlediğinden olsa gerek, benim gibi okuyucularına blogunun kapılarını kapattı. Şimdilerde güncel yazılarını okumak istersek BirGün'de yazdığı yazılarına konuk olmak gerekiyor. Meltem Gürle bir süredir Dublin'de yaşıyor. Yazdıklarından oraya bir burs sebebiyle gittiğini, gitme sebebi her ne ise orada onu yaparken de İrlanda'nın havasına, suyuna, yazarına, şairine değindiğini görüyoruz. Meltem Gürle sanki dokunduğu her şeyi güzelleştiriyor. Sanırım Meltem Gürle gözü neye değse güzelleştiren insanlardan. Bir yazısında her gün gittiği bir kafeden bahsetmiş; adını vermemiş kafenin. Bir yazısında da her perşembe 17.30'da uğradığı Dublin'in Güzel Sanatlar Müzesi National Gallery'nin 20 numaraları salonuna gidip seyrettiği bir tablodan bahsetmiş. Tahta bir dolabın içinde saklanan bu tablo İrlandalı ressam Frederic William Burton'a aitmiş ve her hafta sadece birkaç saatliğine görücü karşısına çıkıyormuş. Tablonun hikayesi de ismi de Meltem Hoca'nın yazısının içinde saklı. Rutine aşık biri olarak her perşembe peşine takılacağım bir şeyim olsun isterdim. Bir tablonun önüne geçip beklemek, üzerine nice anlamlar yüklemek ve yanından ayrılırken bir sonraki hafta orada olacağımı bilerek sessiz adımlarla uzaklaşmak. Geç gelen ve bana kendini bir türlü sevdiremeyen bu yaza dair güzel bir şeyler bulmak istiyorum; ince ruhlu şeyler... Naif cümlelerle dolu kitaplar okumak, beni bulutların ötesine taşıyacak şarkılar dinlemek gibi; dingin, sakin, rehavet dolu... Yaz sabahlarının bildiğimiz yaz sabahları gibi olmaması şaşırtıyor beni. Tıpkı kar yağışının haberini veren kış gecelerinin sabahı gibi uyanıyorum bu yaz her sabaha. Pencereyi açıp dışarıda aydınlık bir gün var mı diye merakla bakıyorum. Bazen umulmadık bir rüzgar çıkıyor karşıma, bazen de geceden beri fikrini değiştirmeyen nemli bir bir loşluk. Her birimiz bu yaza başka bir köşeden bakıyor bizim evde. Hayat olması gerektiği gibi akarken biz hayatımıza giren boşlukları sevgi ile doldurmaya çalışıyoruz. Demek öyle.. Karanlık mı sabahlar İstanbul'da ? Çok kötü. Ben de işe döndüm ve yeniden yazmak için zaman bulur oldum, iyi geldi. Meltem Gürle Boğaziçi Üniversitesinin efsane İngilizce hocalarından biri. Ne yazık ki ben kendisini orada tanımadım. Şans eseri denk geldim bloguna, yazdıklarına. Nefis şeyler. Çok ama çok seversin sen. Sonra blogunu izleyicilere kapadı. Orada yazdığı yazılarını da Kırmızı Kazak adlı kitabında topladığından dolayı olsa gerek. Mutlaka okumalısın o kitabı. Kısa kısa ama ruha çok iyi gelen yazılar. İnsanda yazma isteği uyandırıyor; bir de ben de yazabilirim hali. Yazıların özünde insana iyi gelen, güç veren bir şeyler var. Yıllardır BirGün'de yazıyordu zaten. Şimdi Dublin'deymiş ve bir evde pansiyoner olarak kalıyormuş. Yine çok güzel yazılar yazıyor ve ruhlara usul usul akıyor. Bu yaz bizim için büyük bir kaybın yaşandığı bir yaz oldu. Hastalık hali, endişeler, üzüntüler, sarıp sarmalamalar derken bir güneşli, bir yağmurlu aktı gitti. Hala sürükleniyoruz; ama ruhumuzu dinliyor ve iyi olmaya çalışıyoruz. Usul usul kendini belli eden bir sızıyla iyiyiz de aslında. Dediğin gibi okuyor, yazmaya çalışıyor ama yazamıyor ve hayaller kurmaya çalışıyoruz. Bayramda şu çok beklenen İngiltere-İrlanda seyahati var. @Özlemcim, uzun zamandır yazmıyordun, doğrusu ben de seni merak etmeye başlamıştım. Hatta sık sık sayfana gelip bakıyordum. Sonra Sezer'in sayfasında yorumunu görünce nedenini öğrendim. Hayat böyle bir şeymiş işte. Bize her çeşit duyguyu yaşatıyor. Sevinçler kadar, endişeler, kederlere de gebeyiz. İnsanın sevdiklerini vakitli/vakitsiz kaybetme korkusu ruhunda ince bir sızı bırakıyor. Şifalar, sabırlar... diliyorum. Bu yüzden sevdiklerimizle birlikte geçirdiğimiz ve el ayak tutarken gezebildiğimiz her an çok ama çok kıymetli. Misafiriz hepimiz! dünya, hepimizin evi. Bir gün o bizi bırakmasa da! hoş bu gidişle o da bizi hızlı bir şekilde terk edecek gibi görünüyor! ama biz onu mutlak bırakacağız!. Gezip görmek, bir o kadar da öğretiyor hepimize. İnsan, üzülüyor, ülkemizin gittikçe bilinçsizleşen, çirkinleşen yüzüne!. Ne boş ve ne gereksiz şeylerle boşa harcanan zamanlar!. Bu yüzden öncelikle çokça okumak, fırsat buldukça gezmek bizim gibi düşünen yüreklere iyi geliyor. Bir de yazmak tabi ki! Ruhumuz ferahlıyor. Aksi taktirde yaşamın gerçek yüzü oldukça ağır. Bir de bu yaz da üstelik daha da ağır! O zaman kendi dünyalarımızı güzelleştirmek kalıyor geriye. Biz güzel olunca, güzel bakınca hayata, bu sinerji de yayılır... İçinde sevgi barındıran pozitif duyguların gücüne inanıyorum. Çünkü hepimizin dileğidir; dünya daha güzel, daha yaşanır bir yer olsun. İstediğimiz budur bizim. Meltem Gürle'yi sevmene sevindim öncelikle. Sevdiklerimi, herkes sevsin istiyorum. Bu yaz böyle bir yazdı işte. Gidenlerin acısı bir yana, eksiklikleri koyuyor insana. Bir daha hiçbir şeyi aynı olmayacağını bilmek, onca güzel kelimelerin sahibi bir insanın bir daha kimsenin yüzünü güldüremeyeceğini fark etmek... Güzel insanların yeri doldurulamıyor. Kalplere dokunabilmek güzel elbette. Zaten hayatın sonunda da başka bir şey kalmıyor elde. Bunun dışında yazı nerdeyse bitirmişiz gibi hissediyorum. Ağustos'un peşinden okulların açılacağını bilmek hepimizi ürkütüyor 🙂 Aynı tempoya girmek, bir seneyi daha o sınav vardı, bu sınav vardı derken tüketmek 🙂 Oğlan boyumu çoktan geçti 🙂 Böyle hızlı büyüyünce insan ister istemez zamanın hızı karşısında dehşete düşüyor. . Meltem Gürle'yi ben de çok severim ama ne zamandır yazılarını okumuyordum. Ben de takip edeyim Birgün'den. Dublin'i onun gözlerinden görmenin tadına doyulmaz. Çok gitmek istediğim bir yer İrlanda, seneye inşallah. Atina insana iyi gelen bir şehir, umarım sana da iyi gelmiştir. Bayramda bir seyahat var. Uzun zamandır beklenen, üstüne kafa yorulan. Bana çok iyi geleceğini şimdiden hissediyorum. Oradan oraya koşturup duracağız. İngiltere, ardından İrlanda. Serinlikler içinde hoş bir seyahat olacak gibi geliyor. İrlanda özellikle heyecanlandırıyor beni."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/08/alternatif-atina-rehberi.html", "text": "Son zamanlarda seyahatlerimin seyri değişti: Daha sakin, daha dingin seyahatleri tercih ediyorum. Yine bir seyahate çıkarken çok heyecanlanıyor, yine gitmeden aklım bir karış havada dolaşıyorum. Fakat gittiğim yerde telaşa kapılmıyorum. Zevk alacağım şekilde düzenliyorum seyahatlerimi. Yola düşmek kadar beni mutlu eden pek az şey var. Yoldayken kendimle olma halimi seviyorum. Yolumu şaşırmamı, yanlış yöne giden trene binmeyi, ayaklarım ağrıyana kadar dolaşmayı, bazen aptallıklarıma sinirlenip bazen deli gibi gülmelerimi seviyorum. Bir yere gitmeden önce elbette internette şöyle bir geziniyorum; tercihim gideceğim şehrin edebi yanını anlatan bloglar. Filanca yazarın evi, dünyanın en büyük kütüphanesi, şehrin dört bir köşesine dağılmış kitapçılar gezip de görmek istediğim yerlerin başında geliyor. Diğer yandan milletin yediği yemekler, en hip restoranlar zerre kadar umurumda değil. Senenin birbirini takip eden her bir gününü sırf dünyanın bir köşesinde en havalı yemeli yiyeceğim diye çalışarak geçirmiyorum açıkçası. Üstelik bunu yazan tipler de pek sevimli gelmiyor bana. Ama ikinci gün nefis ötesi bir yere gittik. Amacımız Vouliagmeni tarafındaki plajlara gitmekti. Bir taksiye atladık. (Battı balık yan gider moduna geçiş.- 20 Euro civarı) Taksici bizi Vouliagmeni plajı yerine Voulagmeni Gölü'ne götürdü. Allahım ne büyük bir iyilik yapmış meğer bize. Atina'da görebileceğimiz en güzel yere gidip, en güzel denize girdik sanki. Elbette deniz aynı deniz efendim fakat gittiğimiz yerde deniz, denize dik uzanan bir dağ ile ayrılmış ve yolun karşı tarafında bir göl oluşturmuş. Burayı görünce gözlerime inanamadım. Giriş biraz pahalıydı. Kişi başı 15 fakat tesis de yemekler de nefisti. Verdiğimiz her kuruşu helal ediyorum. ? Vouliagmeni Lake için buraya tıklayınız da gözünüz gönlünüz açılsın. Buranın şehrin gizli bir köşesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sonraki gün hava bozmasına rağmen yine yola düştük. Aynı yere fakat bu sefer plaj kısmına. Günlerden pazardı ve plajlar çoktan dolmuştu. Ne boş bir şezlong ne de altına sığınacak bir şemsiye vardı açıkta. Mütevazi plajların girişi görece daha ucuzdu (5 ) ama yer olmayınca uzaktaki lüks plajda şansımızı denemeye karar verdik. Orada da şezlong ve şemsiye yoktu, üstelik giriş kişi başı 30 idi. \"Buraya girmek için önce cesedimi çiğnemeniz gerek.\" dedim bizimkilere. Allahtan biraz hukukumuz var da şehre geri dönmeye karar verdiler. Merkeze geri dönünce yemek yiyip kahvelerimizi içmek için bir kafeye girdik. Doğru karar vermişiz çünkü peşinden 1.5 saat durmadan yağan bir sağanak başladı. Aslına bakacak olursak ilk bakışta sevmedim. Bildik Avrupa şehirlerinin süsü yok üstünde. Yeni binalar yapılmasına rağmen eski binalarda zamanın izi çok belirgin. Şehrin tozunu alan bir el yok sanki. Fakat bir zaman sonra şehrin bir yanı usul usul sokuluyor yanınıza. İnsanların sevimliliği, konuşkanlığı şehri sevmek için bir etken elbette. Yemeklere gelince, doğru yere giderseniz ağzınızdan geçen her müthiş lokma kalbinize doğru ilerliyor. \"Denizden babam çıksa yerim\" ruh halindeki bir Özlem ve Kuzey için bunun ne anlam ifade ettiğini anlamanızı isterim. Her akşam deniz ürünleri yiyerek gözümüzü değilse de karnımızı doyurduk. Atina'dan asıl bahsetme amacım size yemek tavsiyesi vereceğim iki yerden bahsetmekti. Çünkü hem lezzetleri hem de fiyatları müthiş. Hatta müthiş ötesi. Öncelikle Vedat Milor'un tavsiyesi ile başlayayım. Yıllar önce yazdığı bir yazıda iki mekandan bahsetmiş Vedat Milor. İki restoran da hemen hemen aynı bölgede, Kallithea Bölgesinde, yani Alimos'a yakın. Ne yazık ki çok övdüğü Argoura kapalıydı. Gidip de restoranı kapalı görünce başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Ama enseyi hemen karartmadık ve tavsiye ettiği ikinci restorana gittik. Sonuçta kendisi gibi gurme değiliz. Burası onun en beğendiği restoran olmasa da memnun kaldığını yazısında belirtmiş. Hepsi nefisti ve çok ucuzdu desem. Ben yemeğimizin her lokmasından müthiş bir keyif aldım. Atina'ya gidecek olanlara şiddetle tavsiye ederim. ? İkinci gecemizde Antony Bourdain tavsiyesine kulak verdik. ?Son tavsiyeyi verip buralardan ayrılıyorum sevgili arkadaşlar. Balık, karides, kalamar derken ağzımın suyu aktı. Yemekler burada da çok iyiydi. Sanırım en pahalı yemeğimizi burada yedik. İçeceklerimiz dahil 54 . Yemek konusunda kesinlikle paralel düşünüyoruz. İşin acı yanı paramızın değersizleşmesi. Yoksa yediğiniz en pahalı yemek 54 atın euroyu koyun tl yi 54 TL. maaş dengesi açısından söylüyorum. Giriş ücretleri 5 ile 15 arası değişiyor. Çeşmede kişi başı 35 ila 100 arası değişiyor. 30 liraya 50 liraya Çeşmede doyamazsınız hem de böyle lezzetli balıklar yiyeceksiniz düşünün en az 200- 250 burda yanına euor koyalım. 200 250 Euro. türk tatil beldelerinin şansı TL nin değersizliği yoksa sinek avlayacaklar, ver elini Sakız, Simi, Samos. 1 saat bile değil yol. Hele ki vize probleminiz yoksa, freeshop bile karşılardı seyahatinizi. Neden -dı malum Euro olmuş 8 TL. Ayrıca bizim restoranlarımız kalamarı ve diğer deniz böcüklerini pişirmeyi bilmiyorlar. Sallıyorlar gitsin, diğer yakada yediğim kalamar lezzetini bu yakada hiç yemek nasip olmadı. Gelelim popüler kültür mekanlarına, yok gelmeyelim. Genelde paranla yaşadığın hayalkırıklığı. Ben diyorum ki bunu yazanların önemli bir kısmının damak zevki gelişmemiş, sadece tüketiyorlar. Tanıtım için teşekkürler.. Yemek kısmında ben de lezzete bakanlardanım galiba. Seyyar arabada bile yiyebilirim yeterki sevdiğim şey olsun. Hani şu ciks dediğimiz yerler beni de çekmiyor. Off bütün yemekler nefis görünüyor. Ancak ben de bir yere gitmeden evvel maalesef blog tavsiyelerini değerlendiriyorum. Bzı yerlere gerçekten bayılsam da bazı yerlerde hayal kırıklığı yaşıyorum. Atina'ya gidecek olma sebebim Akropolis ve Agora olduğundan, biz o kombine biletleri alacağız demektir:) Benzer zevklerimiz var, tarzına güveniyorum, o yüzden diğer tavsiyelerini de yazdım bir kenara Özlem."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/09/dublin-irlandal-sevgili.html", "text": "Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu. Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. Öncelikle gezme aşkınızın alevlenmesine sevindim. Gezmek çok güzel. İrlanda çok güzel bir yer. Farklı, sakin, keyifli. Eminim çok beğenirsiniz. Biz İrlanda'dan Türkiye'ye döndük ve hiçbir sorunla karşılaşmadık. Sizin de karşılaşacağınızı zannetmem. Girişle ilgili bir sürü spekülasyon olsa da çıkışta hiçbr sıkıntı yok. Keyifle gezin. Sevgili Özlem hep hayalimdeki şehirleri görmüşsün. Edinburg, Dublin, New York.. Parisi ki neyse gördüm. Ben de sen gibi çok seviyorum. Oraya 4-5 gitmişliğim oldu ama şu vize alma hikayesi zorluğundan en çok şu gidemediklerim.. Dublin'e kavuşmam zor oldu. Son zamanlarda en çok insanların biraz daha az olduğu yerleri sevdiğimi fark ettim. Güneşli destinasyonlar hep çok kalabalık. 🙂 Şaka değil bu söylediğim. Güneşi, yazı, insana verdiği o savrukluk hissini elbette çok seviyorum ama sıcak havaların kalabalığı yoruyor beni. Nefes alamıyorum. Bu yorgunluğu kalabalıklara ve havanın sıcaklığına bağladım. Yağmurlu destinasyonlar hoşuma gidiyor. Işıl ışıl parlayan parke taşlı sokaklar, yağmurdan korkmadan kendilerine yaşam yolu açan insanlar, kısmen sakinlik, sokakların ıslaklığının insana verdiği temizlik ve arınmışlık hissi. Birkaç gün önce Paristeydim. Mutluydum. Paris beni her zaman mutlu ediyor ama kalabalık bunalttı yine. Notre Dame'ın önü kapatılmıştı. İnsanlar yığılmış fotoğraf çekiyordu. Shakespeare and Co. Kitapçısına giridm. Gün ve gün büyüyor kitapçı. Hiç fark etmediğim duvarlar kaldırılıyor, kitap rafları ekleniyor ardından. İnsanlar akın akın kitapçının labirentvari koridorlarında geziniyor. Özlediğim yeni dünya bu değil. Biliyorum bu istediğim şeyi istemek, dilemek hakkım da değil. Nasıl ben geziyorsam, herkes gezer. Ama bu değil anlatmak istediğim. Sanki sevdiğim her şey tükeniyormuş gibi hissediyorum. Ve bu his kırgınlık ve yorgunluk hali bırakıyor üstümde. Aylin, sana yazacak çok şeyim var sanırım. Bir yerlerden anlatmaya başlayacağım. Söz. Özellikle ev halkı. Önceliğimi ben belirliyorum. Bir dönem fedakarlık hissi iyi geliyor, sonra bunaltıyor. Yorumun kendime getirdi beni. Yorum yazana kadar bir yazı yazdım. Keşke daha çok yazabilsem ama yetemiyorum sahiden. Nasıl da aynı hisleri paylaşıyoruz. Biraz kalp kırıklığı, çokça ilerleyen yaşın bilge dokunuşu, biraz da çok emek verilen şeylerin ilgi görmemesi sebebiyle olsa gerek uzakta duruyorum ben de bir şeylerden. Planlı değil ama farkında olmadan kalbimi dinleyerek. Sakince oturmak istiyorum en çok. Beynimin hırçın sesini duymamayı başararak kalbimin usul fısıldamalarına kulak vermek istiyorum. Oluyor mu dersen, \"zor\" diye cevap veririm. Hayat zorluyor beni. Zamanla birlikte, zamanın geçtiğini fark ederek, daha da yumuşayıp bilge olacağıma sertleşiyorum. Sorumluluk denen şeyler bitmiyor. Gönlünce yaşamak da pek kolay değil. Seni sen olmaktan alıkoyan ama çok sevdiğin şeyler var. Nihayetinde çayımı demliyorum, elime Harry Potter'ı alıyorum ve nefis bir dünyaya doğru yola çıkıyorum. Ne yazsam bilmiyorum. Kelimeler biraz eksik bu aralar ve demek istediklerimi anlatmıyor. İyisi mi susuyorum ama seni de çok özledim. Patti'nin bir kitabı türkçeye çevrildi. Adanmışlık. Çok iyi gelir sana. Bir bak bakalım. Harika bir ülke İrlanda. Kırsal kesimi de şehir merkezi kadar enfes. Ben de İrlanda' ya gitmek istiyorum. Kahve fotoğrafı beni benden aldı. İrlanda'ya aşık olarak geri döndüm. Havasından suyuna her şeyi iyi geldi ruhuma. Ben de şimdiden bir daha İrlanda'ya yolum düşer mi diye merak ediyorum. seviyorum okumayı. sanki ben de geziyorum.. Senin blogunda durum ne bilmiyorum ama ben kendi blogumdaki istatistiklere bakınca gezi yazılarının pek de okunmadığını görüyorum. Yazmayı çok istiyorum ama bunca emekle yazdığım yazıların okunmadığını görünce de değer mi diye düşünüyorum. Zaten defterimde kendim için yazdıklarım duruyor. Ee, o zaman diyorum. Üşte o yüzden telefonun ulaşamayacağı dağlara çıkmak istiyorum. Her birimizin elinde bir telefon birbirimizle konuşmaz olduk. Hele ki seyahat masrafları. Uzun uzun düşünüyoruz biz de. Azaltmaya başladık zaten. Düşünüyoruz, tartıyoruz. Çok istediğimiz bir yerse gidiyor; eskiden kafamıza esince gittiğimiz yerleri düşünmeden eliyoruz."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/09/ingiltereden-irlandaya-nasl-giderim.html", "text": "Londra'dan Dublin'e nasıl gidilir? Seyahate çıkmadan önce kafamızı en çok kurcalayan soru buydu. Londra'ya gitmek, sonra da oradan Dublin'e geçemeden bir de geri dönmek vardı işin ucunda. Londra'yı tüm güzellikleriyle bir kenara bırakırsam seyahatimizin diğer kısmını oluşturan İrlanda'ya vurulduğumu hemen belirteyim. Gitmeden önce kafamda nasıl bir İrlanda yarattığımı bilmiyorum; lakin vardığımda karşıma çıkan Dublin'e ilk görüşte aşık oldum. En sevdiğim üç metropol var: Paris, New York ve Londra. Bu üç şehir de bir şehri yaşam merkezi yapan her şeye sahip. Kültürel olayların yanında, yürüme mesafesinde olan parklarıyla da konuklarına ev sahipliği yapıyor. Dublin, sınırlarını biraz genişletirsek İrlanda ise bence bambaşka bir coğrafya. Son zamanlarda kendimi doğanın kollarına teslim etmek arzusundayım. Yaş aldıkça daha çok yürümek, mevsimlerin daha çok tadına varmak, yağmur altında ıslanmak, bir ağacın altına yerleşmiş ahşap bir bankta sessizce oturmak, susmak ve dinlemek istiyorum. İnsan sesinden ziyade dalların rüzgara eşlik ederken çıkardığı sesleri, ayağımın altında ezilen kuru yaprakların hışırtısını, taşların şarkısını, ağaçların fısıltısını, yağmurun ninnisini duymak dileğim. Yazı, denizi, güneşi çok sevmeme rağmen kuzeyden esen hafif rüzgarlara teslim etmek istiyorum kendimi. Güneşin altında yürümek zor elbette; malum güneş insanı hep uzanmaya, miskinliğe davet ediyor. Saymaya çalıştığım onca sebep yaz mevsiminde konuk olduğumuz serin İrlanda'yı sevmemin sebepleri olabilir. Üstelik genellikle ilk kez gittiğim şehirler/ülkeler de çok iyi karşılar beni. Dublin'de anılarımda yer edecek bir yolculuğun ardından ulaştığım bir şehir oldu. Londra Euston İstasyonu'ndan trene atlayıp, keyifli bir tren yolculuğunun ardından Holyhead istasyonuna vardık. Burası Dublin'e ulaşmak için bineceğimiz feribotun olduğu limandı. Hayatımda belki de ilk ve son kez üstünden geçeceğimiz bir kıyı kentiydi Holyhead. Feribota binmeden hemen önce görevlilerin önünde kuyruğa girip pasaportlarımızı uzattık, bavullarımızı teslim ettik. Avrupa Birliği'ne üye olmayan ya da diğer gelişmiş ülke pasaportlarından birine sahip olmayan her dünya vatandaşının başından geçen bürokratik işlemler. 😬Feribota binmeden önce İngiltere'de kaç gün kaldığımızı sordular. İrlanda'ya gelmeden önce İngiltere'ye uğramamızın sebebi buydu çünkü aldığımız İngiltere vizesi sayesinde İrlanda'ya geçiş yapabiliyorduk. Bu vize ile önce İngiltere'ye girmemiz, ardından İrlanda topraklarına geçiş yapmamız gerekiyordu. Feribottan inerken de yine görevlilerin önündeki sırada yerimizi aldık, pasaportlarımızı uzattık, İrlanda'da kaç gün kalacağımıza dair sorulara cevaplarımızı verdik. Dünya globalleşirken, sınırlar birbiri peşi sıra kalkarken, biz Türkler için yola çıkmak daha da güçleşiyor gibi geliyor bana. Üstelik bu işler için bir dolu parayı da gözden çıkarmamız gerekiyor. Eh, bunca para harcanmasından sonra her seyahatten sonuna kadar zevk almayı kendime bir görev edinmiş de olabilirim. - Ya ucuz havayolu şirketlerinden birinin uçağına atlayıp soluğu Dublin'e alacaksınız. - Ya da kombine bir bilet alarak önce bir tren yolculuğu yapıp, ardından da çok konforlu bir feribot yolculuğu ile deniz yoluyla Dublin'e varacaksınız. Bu ikinci yolculuk seçeneği nerdeyse bir günü alsa da, tren yolculuğu boyunca tren penceresinden akan manzaralar; ardından son derece konforlu bir feribotta çayınızı, kahvenizi içip sandviçinizi yerken ilerleyen bir feribotun içinde yol almak seyahati unutulmaz kılıyor. Üstelik gezinin ilk kısmını oluşturan Londra kısmında öylesine yorulmuştum ki, tren ve feribot yolculuğu dinlenmeme yaradı. Yol boyunca bir masaya kurulup gezi notlarımı yazdım. Feribottan indikten sonra Dublin şehir merkezine giden bir otobüse bindik. Feribot iskelesi ile şehir merkezi birbirine yakın olmasına rağmen, ağır ilerleyen trafik ve bitmeyen trafik ışıkları sayesinde şehre ulaşmamız bir hayli vakit aldı. Sonunda otobüsten inip de meşhur barların olduğu sokağa adım atıp nemli kaldırımlar ve barlardan yayılan müzik sesleriyle karşılaşınca Dublin'e sonunda geldiğimizin farkına vardım. Bu otelden daha pahalı otellerde de kaldım ama adamların günahlarını bile bırakmıyorlar. O yüzden Temple Bar Oteli'ni çok sevdim. Verdikleri birer şişe suyla, iki çikolata ile en önemlisi de konforlu yataklarıyla benim kalbimi çaldılar. Dublin'e gitmeyi düşünürseniz, otelin fiyatını bir kontrol edin. Önceden rezervasyon yaparsanız uygun bir fiyat yakalayabilirsiniz. Bu arada, otelde konaklarken hemen yanındaki spor salonundan ve oranın havuzundan da yararlanabiliyorsunuz. Ben mayo götürmemiştim. Ama önceden bilirseniz akşamları gidip yarım saat olsun keyif yapabilirsiniz. Temple Bar Bölgesi, İrlanda'da özellikte Dublin merkezli filmlerde gördüğünüz gibi. Barların hepsinde canlı müzik var, gitar tınıları sokaklara kadar yayılıyor, gece yarıları hatta gecenin sabaha dönük yüzünde bile dışarıdan canlı müzik sesleri ve kahkahalar geliyor. Odaya girdiğimizde başucu sehpalarına bırakılmış kulak tıkaçlarından gecelerin nasıl geçeceğini insan bir çırpıda anlıyor. Dublin, kesinlikle gidilmesi gereken şehirlerden biri. Sabahları erken kalkıp dağlara doğru yol almayı da göze alıyorsanız daha da güzel bir ülke haline geliyor. Meltem Gürle'nin Dublin'le ilgili anlattığı güzel bir hikayeyi okumak isteyenler BURAYA buyursunlar. Aktarma iyi olmuş, vakit varsa en güzel şey bence de. Kesinlikle haklısın. Hatırlarsan biz bu seyahate bir sene önce çıkmaya niyetlenip vizeler çıkmayınca da bir dolu zarar etmiştik. O zaman da ekip olarak bu oteli ayırtmıştık. Tabii, euro/pound falan daha ucuzdu. Hatta şimdinin yarısı kadardı. Onlar gidip bu otelde kaldılar ve çok beğendiler. Sonra, bu tatil için biz bu otele baktık fakat çok pahalı olduğu için buraya yer ayırtamadık. Fiyat uçmuştu. Selçuk başka bir otelden iptal edilebilir bir oda ayırttı. Ardından da nerdeyse iki günde bir otel sitelerine girip bu otele baktı. Hiç düşmedi fiyatı. Gitmeden on gün önce nasıl olduysa otelin fiyatı düştü ve bizim rezervasyon yaptırdığımız otelle aynı fiyata geldi. Yukarıdan bir göz bize bir kıyak yaptı sanırım. Hemen diğer oteli iptal edip bunu aldı selçuk. İnanılır gibi değil. Yani belki kollamak gerekebilir. İzledim, izledim; hem de çok severek birkaç kez. Gitmeden önce yine seyrettim. Gece otel odasındayken dışarıdan gelen müzik sesleri de bana hep bu filmi anımsattı. O naif İrlanda filmlerinin etkisendeydim tüm seyahat boyunca. İrlanda şarkıları, efsaneleri, gürültücü İrlandalılar hep bizimleydi. Sanırım bu seyahat ömrüm boyunca gülümseyerek anacağım bir seyahat olacak. Senin gezi tecrübelerin ve değerlendirmelerin şahane... Ne-nasıl-neredenlerle devam eden güzel bir kılavuz.. Blog yazmak tuhaf bir şey galiba; ya da ben iyiden iyiye garipleştim. İnsanlar da öyle! Geldiğin için sağol. İnsan blogunun hep konukları olsun istiyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/09/joan-didion-mavi-geceler.html", "text": "Kitap öylece duruyor; masanın üstünde. Okunacağı bir zaman var. Üstündeki kız çocuğu ona en çok ihtiyacım olduğu zamanı bekliyor. Ne zaman bilinmez? Ben de bilemem bu zamanı. Günü gelince elim gidecek, kitabı alacak ve okumaya başlayacağım. Gecenin renginden bahseden bu kitabı okumam için zamanın benim zamanımla bir olmasını beklemem gerekiyor. Elbette bu yazdığım şeylerin benim dışında geliştiğini bilmiyorum. Sonradan dile gelen büyülü cümleler gibi, bir zaman sonra, hayat bana bir yitiş daha verdikten sonra fark ediyorum. Acıyı bu kitapla parçalara ayırdığımı; ölümün de yaşamın yanında yaşadığını anlıyorum. Ölüm, yaşayan bir şey ve yaşamaya hep devam edecek. Mavi Geceler'le ve Joan Didion'la böyle tanışıyorum ben. Kitap onu okumam gerektiği zamanı biliyor, bekliyor. Haftasonları İstanbul-Akyazı arasında yaşadığımız, gittiğimiz ve döndüğümüz koca bir yaz; 2018 yazı. Bu yazın nemli bir dönemine Joan Didion'un kızını kaybedişinin kitabı eşlik ediyor. Kitap bir nevi ölüme yakılan bir ağıt ama ninni gibi. Ölümden bahsetmeyi sevmiyorum. Ölümleri içimde yaşıyor, hislerimi bir defterin sayfalarının arasına sıkıştırıyorum. Bazen de kendi kelimelerimin dışında başka kelimelere ihtiyaç duyuyorum. Joan Didion o kelimelerin sahibi oluyor benim için. Kızını kaybetmenin acısını kızının en mutlu olduğu zamanlardan başlayarak anlatıyor. Ona kavuştukları ilk andan yola çıkıyor, gelin olduğu gün saçını süsleyen çiçeklerden bahsediyor. Beyaz gelinlikle bir kilisenin merdivenlerinden yukarı çıkan kızının saçlarının arasına karışan çiçekler acının içinde bahar gibi tomurcuklanıyor. Mekanlar değişiyor ama kızına duyduğu sevgi hep aynı kalıyor. Bütün anne babaların bildiği bir sevgi bu. Anlatması güç. Çok güçlü, yangın gibi. Acıyı sevgiyle süsleyerek kelimelere döküyor Joan Didion. Sevdiğim başka bir kadının, Patti Smith'in kelimelerinin izi gibi Joan Didion'un kelimeleri. Hal böyle olunca kelimeler dört bir yanımı sarmalıyor. Tıpkı Patti gibi gün gelip yine Joan'ın kelimelerine sığınacağımı, üşüdüğümde bu kelimelerle üstümü örteceğimi biliyorum. Sevdiğim kadınların büyülü cümleleri hayatımı süslüyor ve arada tökezlediğimde sırtımı okşuyor. Bazı kitaplar nedensiz değiyor insanın eline. Sıkı sıkı tutuyor. Güç veriyor. Sizin farkında olmadığınız bir hikayenin köşesinden hayatınıza sızıyor, sizinle birlikte akıyor. Mavi Geceler benim için öyle bir kitap. Umarım, eğer bir gün okursanız, sizin için de böyle bir kitap olur çok sevdiğim bu kitap. Tarihçi bir kadın, hem de yazar. şahane. Merak ettim, heyecanla bekliyorum. Pek aynı şeyleri sevmiyoruz sanki, hahaha 🙂 Kitap anlamında. Karl'ımı da sevmemiştin. İnşallah Joan'ı seversin. Öpüyorum çook. Natalicim, sen öylesin asıl. Sözlerin kadar güzel, incesin. Çok seviyorum seni. Etrafında sana ulaşmaya çalışan sesleri duymak gerekiyor aslında. Bazen hareketsiz kalmak, bazen susmak, içinden geliyorsa da coşmak. Bu aralar okuyamıyorum mesela. Kelimeler üstüme üstüme geliyor. En sevdiğim yazarların kurduğu cümleleri beğenmiyorum. Böyle tuhaf bir hal var üzerimde."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/10/dusler-ulkesinde-bir-gun.html", "text": "Tuhaftır ki internette de gezinmiyorum. Yıllar oldu bilgisayar başından da olsa haber okumuyorum. Hepsi birbirinin aynı gazetelere bakmanın bir anlamı yok gibi geliyor. Sevdiğim yazarların yazılarına uğruyorum aklıma geldikçe. Evden işe, işten eve gidip geliyorum. Ülkede süregelen kriz havası elbette bizim işte de var. En çok duygusal yıpranmadan şikayetçiyim. Stresle başa çıkamıyorum. Üzerime yapışmış bir umutsuzluk hali var eteklerimin, elbiselerimin kıvrımlarında. Emekliliği yavaş yavaş çağırıyorum kendime. Gelmiyor. Evde olma halini hayal ediyorum. Sonra da bir korku kaplıyor içimi. İşimi çıkarırsam kendimden benden geriye ne kalır diye merak ediyorum. Yukarıdaki fotoğraf bir hayalden ibaret. Dün bir ara Kuzey ders çalışmaktan bunalınca ve kendi köşesine çekilince, ben de apar topar mutfaktaki köşeme gittim. Buzdolabında bir poşetin içine sıkıştırılmış, biraz daha beklerse bozulacağını avaz avaz bağıran kesilmiş bal kabakları vardı. Annem güzel yapar bal kabağını. Acelecilikten ve zamansızlıktan olsa gerek annemin yaptığı gibi üzerine bir miktar şeker ekleyip kabakları kendi haline bırakmadım. Küçük bir tencereye yerleştirdiğim bal kabaklarının üstüne biraz da su ekleyip kısık ateşe teslim ettim kendilerini. Ardından da çay demledim. Çay demlenene kadar bir şeyler atıştırdım. Tatlı da akabinde oldu zaten. Hemen soğusunlar diye cam bir kaba yerleştirdim anne tatlımı. Bir bardak çayımı alıp bilgisayarın başına yerleştim. Oturmaktan artık çöken sandalyelerimizden birine yerleşince bana da bir mutluluk hissi peydah oldu. Dışarıda aydınlık bir pazar günü yaşanıyordu, evimdeydim, çayın fokurtusu kulağıma kadar geliyordu. Her şey geçiciydi ve biz ev ahalisi hayatın günlük meşguliyetlerinin peşinden koşarken bir sürü şeyden geri kalıyorduk. Güzel şeylerden bahsediyorum elbet. Bir film için sinemaya gitmek, İstanbul'un hayhuyu içinde deniz kenarında dolaşmayı unutmak, bir çay bahçesine uğramak, sonbaharın keyfini çıkarmak gibi. Eh, okul açılınca böyle oluyor bizim evde. Başka evlerde ne yaşanıyor bilmiyorum ama biz de böyle! Sınav haftası geldi mesela ve Kuzey ders çalışmak istiyor haliyle. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. O çalışınca biz de yakınlarında oluyoruz. Benim etrafında olmamı istiyor. Ben buralarda kalsam da Selçuk iş için bir yerlere uçup duruyor. Ve hayatımıza sabah altıda başlayıp, gece on bir, on iki gibi uykuya yenik düşüyoruz. Hadi yeni yıl pazarlarına gidelim birkaç günlüğüne. Öyle! Hayal kuruyorum işte. Oturduğum yerden, mutfaktan dışarı bakarken ve elimde bir bardak çay varken. Bana hayat eğer demli bir bardak çayım varsa hep daha kolay geliyor. PS 1: Sevgili arkadaşlar hala bakınmaya devam ediyorum. Bu arada durmadan Harry Potter okuyorum. Geçen sene Kuzey'e 2018 senesinde Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim. Şimdilerde sözümü yerine getirmek için uğraşıyorum. Hayattan, Harry Potter kitaplarından, ailece aynı hayalin içinde dolaşmaktan ve sihir dünyasından çok keyif alıyorum. Okumak çoğunlukla yazmaktan daha kolay geliyor. O yüzden, biraz da hayatın ara ara ruhumu yormasından buralara uğrayamadım. Oluyor bazen öyle; bu aralar biraz daha fazla, biliyorum. PS 2: Arzu beni yorumunla kendime getirdin. Teşekkürler. Harry Potter'ı ben de çok severim. Lisede başlamıştım okumaya, son kitaplarını 20'li yaşlarımda bitirdim. 40'lı yaşlarıma gelince seriyi bir daha okuma hedefim var. Belki ileride çocuğumla beraber de okurum. Her yaşa, her kesime hitap eder Harry Potter. Sonra Kuzey çok ısrar etti oku diye. Bir başlayınca da devamı geldi. Üstüne üstlük çok ama çok sevdim. Bir de doğru zamanda okumuşum gibi geliyor. Yani kendi doğru zamanımda 🙂 tam da bu dünyadan biraz bunalmışken, büyülerin dünyasında yol almak iyi geldi. Özlem Hanım, yine beni anlatmışsınız sanki, emeklilik ve sonrası, duygular, duygular ve bir bardak çay... Ne mutlu ki bana,. bana iyi geldiğiniz gibi ben de size iyi gelmişim. Bazen bir cümle hatta tek bir sözcük her şeyi değiştirebiliyor. Yaşasın duygular, yaşasın kitaplar ve yaşasın çay. Sevgiyle ve huzurla kalın. Bahsetmez miyim sizden? Bana yazdığınız yoruma istinaden oturtum yazdım. Bazen hiç bir şey yapmak istemiyor canım ama bu halim de yoruyor beni. Sebep oldunuz bana. Bir iki kelam etmem için. İşten ziyade insanlar yoruyor beni. İş hayatına artık pek de tahammül edemiyorum. Ama yapacak bir şey yok. Çalışmadan da olmuyor. Sadece biraz daha iş stresimi yönetilmeyi dilerdim. İş hayatı sahiden hatayı ve yumuşaklığı kabul etmiyor. Öyle olunca edebiyatla ilgilenmek isteyen, yürümek, dinlenmek isteyen ruhum çalkalanıyor. İyi ki arada kaçabilme imkanım var da dayanabiliyorum. Yoksa ne zor burada hayat. Yorumunuz için tüm kalbimle teşekkür ederim. Bana nefes oldunuz. Zaman hepimizin ortak sorunu, elimizden akıp gidiyor. Demli bir çaya kim hayır diyebilir ki. Noel pazarları harika. Yeni bir yıla başlamanın ruhunu çok seviyorum. Hep keyifle beklerim başlangıcı. Işıl ışıllık can veriyor bana. Küçük hediyelerle mutlu etmek de cabası. Yorgunluk var ama silkinmeliyim bunu da biliyorum. Öncelikle geç cevap için kusuruma bakmayın lütfen. Her şeyi yapmaya çalışınca ortaya böyle bir durum çıkıyor, oysa en çok evdiğim yerlerden biri blogum. Yeni yılları, yeni başlangıçları ben de seviyorum. Ne ki son zamanlarda zaman daha da hızlı akıyormuş ve ben yeni yıllar için sevinirken geçen zaman bana kahkahayla gülüyormuş gibi geliyor. Hayat güzel elbette. Bunu hiç unutmamam gerek. Demli bir çay... En sevdiğim. hep sevdim çay içmeyi, hala da her derdime devaymış gibi geliyor. Şimdiden güzel bir yıl dilerim size. Eminim aralık ayına yine kesişir yolumuz buralarda ama olsun. Yine bir telaş haliyle yazamazsam bilin istedim. Hayattan kopmalar, şişmeler, vakit ile savaşmalar maalesef ki hepsi malum orta yaş çilesiyle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Eşim ve ben de bahsettiğiniz ruhsal yorgunlukları yaşıyoruz. Sebeplerini yazmayım, zira vaktiniz yok okumaya, onu gördüm. Hayran olduğum konu 2012 yılından bugüne yazıyor olmanız. Kutlarım. Muazzam bir enerji. darısı bana olsun. Yazmak iyi geliyor bana. Eminim ki size de iyi geliyordur. Yoksa yazmazdınız herhalde. İstanbul çok yorucu bir şehir; insanları da. Hiçbir şeyi beğenmeyen bir toplum olduk. Mutsuzuz. Keşke olmasak. Kendim de başa çıkamasam da güzel şeylerden bahsetmek istiyorum sadece. Ülke meselelerini oy verdiğimiz insanlar çözsün, biz de küçük dertlerimizle uğraşalım istiyorum ama olmuyor. Hikaye paylaşsam ne güzel olur di mi? Ama gidince biraz kendi keyfime düşüyorum sanki. 🙂 Bu sefer paylaşırım inşallah. yelkenleri suya indiren de benim. Ev sıkıntıları, iş sıkıntıları, Ne güzel bir dilek \"hep yazmak\". Ama çok bunaldık. O da ben de! Bu ne ya diyip duruyorum. Bana sanki lisede üniversite seviyesinde ders yapıyorlarmış gibi geliyor. 9 çok ağır bence. Çocuklar bizim yapacak bir şey yok. Bir gün tanıdık olduğumuz hallerine geri dönecekler emin ol. İki sene beklemek lazım sadece. Noel Pazarları için de biletimi aldım, rahatladım. Keşke biraz daha ruhum hafif olsa da daha çok yazsam, daha çok mutlu olsam. Seneler geçtikçe huysuz bir kadın oluyorum sanırım. Çok teşekkür ederim. Dört gözle bekliyorum tatili. Bak çay konusunda sana tamamiyle katılıyorum... Çayın fokurdadığı bir evdeysem huzurla dolabiliyorum yeni bir meteor yağmuruna kadar tabi ki.. Durum şu ki, modern dünya yoruyor insanı. Okulu ele alalım mesela. Yahu, kolay değil bu çocukların bu kadar dersle tek başına başa çıkması. Benimki tek çocuk, hani hep yanında olmamdan dolayı beni yanında istiyor olabilir ama zor be Şebocum. Kuzey 9. sınıfta şu an. Fiziği, Kimyası, Biyolojisi derken kendini şaşırdı zavallı. Ee, bunun matematiği var. İngilizceden devamlı yazılacak makalesi var derken biz büyüklerin zamansızlığından çocuk da şikayet etmeye başladı. Nasıl bir eğitim sistemiyle ortaokuldan başlıyor çocuklar at gibi koşturmaya. Bırak ucunu desen, ee sonrasında ne olacak? Çocuk da başarılı olmak istiyor. Velhasıl bana geldiler. Sabah altıda kalk, gecenin köründe yat; iş desen bin tane problem, ülke gündemi hiç dinmiyor zaten... Offf ki off haldeyim. Hayatım geçiyor, ben ne yapıyorum kardeşim ruh halindeyim. Noel marketleri için bu sıkıntının içinde bileti aldım. Umarım bir telaşla aldığım biletler Kuzey'in sınavlarına falan denk gelmez. Almanya, Fransa olmadı. Uçak fiyatları uçmuş. Ben de Budapeşteye aldım biletleri. Rahatladım. Kendime hayal edecek bir şey verdim. Hayırlısıyla gideceğiz inşallah. Halini anlıyorum ve seni çook öpüyorum. Zamansızlık benimde en büyük sıkıntım. Da az uyuyup daha çok uyanık kalmak istesem de bizim evde de yatış ve kalkış saati sizde ki gibi. Kız erken yatıyor lakin sabah erken kalkacağım için bende ın bir en geç onbir buçuk gibi yatıyorum.. Tatili bekliyorum ki geceleri daha uzun oturayım. Ah hayal kurmak Çok severim hele sihirli dünyaları, kitapları ve filmleri çok severim En azından izlerken beni çok mutlu ediyor Henüz Harry Potter kitabı okumadım ama izledim filmlerini Hemde severek. Ne yazdan memnunum son zamanlarda ne kıştan. Kendimi hiçbir mevsime, hiçbir aya sığdıramıyorum. Hayat akıp gidiyor; bense sabah erkenden kalkıp dayanabildiğim kadar geceye dayanmaya çalışıyorum. Kuzey'le ders çalışıyoruz çoğunlukla işten sonra. Bana ihtiyaç duyuyor. Ben de onunla olmaktan mutlu oluyorum açıkçası. Daha ne kadar bana ihtiyaç duyacak ki zaten? En fazla bir sene daha. Lise de bitecek, sonra üniversite ve yüzünü ancak tatillerde göreceğiz. Bir yanım bunu diyor. Diğer yanım gecenin bir yarısı olup da yine kendim için bir şey yapmadığımı fark ettiğimde telaşa kapılıyor. Yazmak iyi geldi azıcık olsa da. Yorumun da iyi geldi. Çok teşekkür ederim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/11/insanlar-skmadan-bir-gezi-yazsn-nas.html", "text": "Gezi yazısı yazmak zor iş! Vallahi kendim de yazıyorum diye demiyorum. İşin aslı bu! Ya da ben çok takılıyorum, çok inceliyorum, yanlış bir şey yazmayayım diye çabalıyorum da o sebepten. Böyle düşünüyorum! Son zamanlarda garip bir hal geldi üstüme. Bir şey yazarken uzun uzun düşünüyorum; yazıyorum, beğenmezsem siliyorum. Blog yazısının da kendi içinde bir güzelliğinin olmasını istiyorum. İş, gittiğin bir yeri yazmaya gelince de işin rengi benim için iyiden iyiye değişiyor. Peki, bir seyahate çıkmadan önce ben hangi soruların cevabını arıyorum? Genellikle seyahatin gününe gezi yazılarına bakarak karar vermeye çalışıyorum, ara bağlantı yollarını araştırıyorum, araba kiralamaya uygun bir yer mi ona bakıyorum. Çevrede gidilecek nereleri var, Unesco Dünya Mirası Listesi'nden bir yer görebilir miyim? İşte bu yüzden, kendim bir seyahate çıkmadan önce hangi soruların cevabını arıyorsam bloga da o soruların cevabını yazmak istiyorum. Kafamda uçuşan bir diğer pis düşünce de şöyle: Nasıl sanat sanat için yapılıyorsa ; seyahat de insanın kendi için yaptığı bir şey. Bu durumda gezen adam ne isterse onu yapsın, ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarını anlatsın, ya da hiç anlatmasın. Bu düşüncemi de açıklayayım size sırası gelmişken. Efendim, ben yaşım ilerledikçe bencil bir insan olmaya başladım. Çayı kendi keyfim için içiyorum, seyahatlerde hoş görüneceğim diye afili bir elbise giymeyip kot pantolonunu sadece ve sadece kendi rahatım için giyiyorum, spor ayakkabıyı günde yirmi kilometre yürüyeyim diye yanımda taşıyorum, bavulum hafif olsun diye iki günde bir kıyafet değiştiriyorum. Yani bu şekil bencillikler peşinde geziniyorum. Sırf bununla kalsa iyi, son zamanlarda garip garip haller de edindim. Seyahatlerimden eve ekmek yapmak için un falan taşıyorum. Misal Selçuk bu akşam Çin'e uçacak hayırlısıyla, gelirken en az on tane mango almayı unutma diyerek meyve siparişi veriyorum. Durumum böyle seyahat hallerinden market hallerine evrilmişken nasıl gezi yazılarını yazayım bilmiyorum. - Gezi yazıları gezmeyi sevenlere eğlenceli, sevmeyenlere sıkıcı geliyor olabilir. Yapacak bir şey yok. - PDF dosysı olarak gezi notlarını eklemek güzel fikir olabilir. Maddeler halinde bir şehirde gezilecek yerleri toparlamak ve onları bloga eklemek, isteyenleri de çıktı alması gezmek isteyenlerin işini kolaylaştırabilir. Umarım yapabilirim. - Duygular, hisler, romantik düşler bir seyahat yazısını keyifli kılabilir. Hayal kurmaya ve yazmaya devam.? - Biz bize birbirimizi burada ağırlayabiliriz gibi geliyor çünkü ben burada olmayı seviyorum. Siz de seviyorsunuz öyle hissediyorum. - Selçuk evde yokken yapacak bir şey yok. Kendi kendime konuşamam sonuçta. Evdeki ergen iletişimi kesti. Yani yazmak zorundayım. - Yaşasın yeni tip gezi yazıları devrimi! ? Tabi ki bu iş betimleme ile olur. İlk olarak durgun değil yavaş şekilde başlayıp sürekli olarak tempoyu artıracaksın daha sonra tempoyu duraklatarak ana konuyu betimleme ile yaşatacaksın. Tabi bu bağlamda ara sıra tempo artışları yaşanacak. Sürükleyici roman püf noktası budur bence. Artısı betimleme ile yazar geziyor anlatıyormuş değil, yazarı okuyucu yapacaksın o anı yaşayacak. Merhaba blogunuzu takibe aldım. Sizi de beklerim. Biz kendi yolumuzda ilerleyelim. Başka da yapacak bir şey yok sanırım. Buraya konuk olduğunuz için tekrar teşekkür ederim. Elbise kısmına bayıldım. 🙂 Dağı, taşı, barı, içkisi, havası, şatosu güzel yer 🙂 Daha ne diyeyim? Eee, filmlerde de hep yakışıklı adamlar oluyor. İnsan ister istemez etkileniyor İrlanda'dan. Şaka bir yana, çok güzeldi İrlanda çoook. Düşündükçe içimde sıcak kıpırtılar oluşuyor, yüzüme bir tebessüm yerleşiyor. Dağ, tepe gezmek nefisti. Öylesine keyif aldım ki tatilden herkese gitmesini tavsiye ederim. Bu işi iyi biliyorum. Ve seviyorum da sanırım. Canımın istemediği şeyleri de yapmıyorum. Israrla yapmıyorum. Bizim tatil grubu casinoları sever mesela. Hepsi gecenin bir yarısından sonra ikinci bir yaşama doğru adım atar. 🙂 Ben mis gibi odamda kitabımla kalır. Usturuplu bir saatte uyurum. Hiççç işim olmaz. Las Vegas'ta bile gece 1'de \"Sİze iyi geceler!\" diyip yatağa gitmiş insanım ben. Heee, sabah erkenden kalkar otelin içindeki Fransız Brasseri'sinde kahvaltımı ederim. Aslında en güzeli sanırım sevdiğimiz ve bize uyduğunu düşündüğümüz insanların tavsiyelerine kulak vermek. Mesela çocukla tatil. Eee, benimkinin o yaşı geçti; uymuyorsa uymuyor. Ya da bir zaman sonra takip ettiğin bloggerı öyle tanıyorsun ki tavsiye ettiği kitabı alıyorsun ya da almıyorsun. Çünkü biliyorsun ki ortak noktada paylaştığın bir şey var. Siz yazın nasıl isterseniz, yeter ki yazın ben okurum keyifle. İrlanda' yı yaşatın bize. Ben de geziye çıkarken pratik gezi yazılarını okurum, hatta çıktı alıp yanıma alırım. Bir hafta çalışırım o ülkeye, şehre. Nereye gidilir, nasıl gidilir, ne yenir? Gezi blogları yardımcı olur bu heyecanlı ruh halime. Sanırım çok gezince insanın üstüne başka bir hal de geliyor. Önceleri gitmeden hazırlık yapmak Çok hoşuma gitti. Şimdilerde yine bakınıyorum elbet. Ama kendimi şehre de teslim ediyorum. Ara yollara giriyorum. Hoşuma giden bir kafede kahvemi içiyorum. Kitapçılarda duraklıyorum. Mesela kalelere çok tırmanmıyorum artık. Hepsi birbirinin aynı gibi geliyor. Seyahat de değişiyor yani zamanla. Okuduğunuz için çok teşekkürler. Artık herkes, her şeyden sıkılır oldu. Çünkü keşfedilmedik bir yer kalmadı. Akıllı tf. lar aklımızı başımızdan aldı!. Takip ederken yorulduk. Çemberin ya içindesin, ya da dışında!. Çoğumuz benzer ruh halleri içindeyiz. O yüzden yaptıklarımı, yapamadıklarımı, hislerimi yazacağım ben. Başkası elimden gelmez zaten. Samimi olmak istiyorum çünkü burası mutlu olduğum bir yer ve öyle kalsın istiyorum. Ben de sana güzel bir pazar diliyorum. Ben buraya gelip de bir şeyler karalayana kadar pazar geldi bile. milleti anlamakta zorluk çekiyorum. ama yazdıklarına tamamiyle katılıyorum. çünkü sonra unuttuğum çok şey oluyor. gün gün yazmaya çaba gösteriyorum. Devir pazarlama devri. Zaten işte yeterince pazarlama yaptığımdan blogda yapmak istemiyorum. yoksa bir şeyi nasıl pazarlayacağımızı hepimiz biliyoruz. Sadece buranın özel olmasını istiyorum. Ama okunma oranlarına bakınca gezi yazılarının çok okunmadığını görüyorum. Canin ne istiyorsa, nasil istiyrsa oyle yaz Ozlem'im, her sekilde iyi geliyorsun bana. Ben cok fotografli yazilari seviyorum, bir yere gideceksem zaten merak edip google'a soruyorum, ve kendi capimda geziyorum. Her gezdigimde hissettigim mutluluk, onu da zaten elimden geldigince ifade etmeye calisiyorum, bunun disinda profesyonel gezi yazisi yazamam ben. Kendi capimda gordulerimi anlatirim, isteen faydasini gorur ya da gormez. Sonucta blogum kendim icin yazdigim gunlugum. PS ilove u'da jeffrey de benim kahramanim:)operim kocaman. Gezmekten çok hoşlanıyorum. Tabii benim internette aradığım şeyler farklı. Ben bir şehri orada yaşayanın ağzından duymak isterim. Sibel ne diyor İngiltere için? Önemli değil mi? ya da bir şehri edebiyatçıların dilinden dinlemek, kitaplardan tanımak, en sevdiğim yazarlardan birinin yaşadığı yerde adımlamak, aynı mekanlara girmek çıkmak.... En son LOndra'dan gittiğimiz kasabalar turu vardı ya hani, oradaki son köyde Tolkien'in etkilendiği kapının önünde durduk mesela. Kitaba konu olmuş bir kapı 🙂 Bak bunu yazayım blogda. Benim için seyahat bu demek. Orada neler hissettiğimi anlatamam sana. Seni bulmuşken daha da yazardım ama Kuzey'in derslerinde nefes aldığımız aralarda yazıyorum ancak. 🙂 Öptüm çoook. Ha ha londrali sibel, borough marketin pazar gunu kapali oldugunu unutmustu degil mi? aynen yazdigin sebeplerden seviyorum yazilarini bence cok ozel ve romantik, Bir yeri edebiyattan, kitaplardan gormek istemek icin cok ozel bir yurek gerek canim benim, o da sen de var. sarildim. Gezi yazısı yazmak gerçekten zor. Ben kendine özgü tarzı olanları seviyorum. Dediğin gibi birbirinin aynısı olan yazılardan hoşlanmıyorum. Örneğin herkesin muhakkak ziyaret ettiği bir restoranı ya da ne bileyim bir müzeyi yazarken sadece isim verilip geçilmesinden hoşlanmıyorum. Deneyimin de katıldığı yazıları seviyorum. Söz konusu yerleri gezerken hissedilenler, düşünceler özel kılıyor yazıyı. Mekanla ilgili ilginç ayrıntılar varsa onlar da eklenmeli mesela. Sıkmayan, araya serpiştirilen tarihi bilgileri de seviyorum. Fazla didaktik gezi yazılarını kimse sevmez. Bilgi de dozunda olmalı. Tüm bunların dengesini tutturmak da kolay değil:) Ha kolay olsa ne olur? Herkes benim sevdiğim gibi sever mi bilmem?:) Onun için sen nasıl istiyorsan öyle yaz. Ben zaten keyifle okuyorum:) Bir de tıpkı senin dediğin gibi fotoğraf için kıyafet falan taşıyamam yanımda. O gerginliklere girmenin adı \"gezmek\" değil bana kalırsa. Bu benim gerçeğim ve benim tatilim. \"Memnuniyet\" olgusu fazla şişiriliyor son zamanlarda. hepimiz gülelim, hayat güzel, yeni bir gün, güneş de var. Ah çok haklılar ama fazla abartı basitleştiriyor her kavramın altını. Gezi yazılarının en önemli unsuru samimiyet bence. Ooo bak ben nereleri geziyorum oh olsun canıma değsin yazıları biraz rahatsız edebilir tabi. Ama ben gezdim beğendim/beğenmedim. Sizde gelirseniz kulağınıza küpe olsun yazılarını okumak güzel oluyor. Eh, bence de öyle. Samimiyet olmayınca olmuyor. Ansiklopedik bilgi hiç olmuyor. Ülkenin nüfusu, sayısal değerler, opera binasının önünde çekilen fotolar. hepimiz üç günde bir şehri keşfeder, üstadı olur ve fikir verir durumundayız. Bu saçma geliyor bana. Ben şöyle yaptım, böyle oldu. OK! Ama üç günlük bir gezinin peşinden akıl veren yazılar benim için komikten öteye geçemiyor. Ama seni çok, pek çok öperim. Bilirsin."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/11/irlandaya-geldik-ne-yapalm-gezin-guze.html", "text": "İrlanda, hayaller, pembe düşler, filmler, kitaplar, hayatımı sıcak tutan romantik anlar... Bu satırlar benim yola düşmeden önce bir seyahate yüklediğim anlamlar. Gittiğim yerde de sıkı sıkıya tutunduğum, yokluklarında kendimi yalnız hissettiğim bu somut ve soyut kavramların yanına; çay, kahve, çoğunlukla elmalı bir tatlı ve hoş bir sohbet ekliyorum. Tek başına seyahat etme deneyimim yok. Bu sebepten yol arkadaşım da benim için keyifli bir seyahatin olmazsa olmazı. Dublin'e giderken de kafamda yarattığım Dublin imajının yanına bir yapılacaklar listesi ekledim. Dublin'de mutlaka ama mutlaka yapmamız gerekenler şöyleydi. - Temple Bar Bölgesi illa ki gezilecek. Canlı müzik yapan bir barda bir bira içilecek ve tepinilecekti. Biz de o bölgede bir otelde kaldık: Temple Bar Hotel. Otel nefisti, çok memnun kaldık. Müzik, her daim odamızın içindeydi. Gece yarılarına kadar biri bitip biri başlıyor, sesler birbirine karışıyor ve çılgın kahkahalar yatağımızın baş ucuna kadar bize eşlik ediyordu. Bir daha gitsem yine bu otelde kalacağımı söyleyeyim de, pişmanlık olarak algılanmasın bu yazdıklarım. Çünkü Dublin'de hayatımızın en unutulmaz seyahatlerinden birini yaşadım. İrlanda demek, Dublin demek içkiye karışan şarkı tınıları demek. Dublin'de bir bara gitmeden, bağıra bağıra şarkı söylemeden asla dönmeyin Dublin'den. ? - Temple Bar Bölgesi- Dublin - Trinity College'i görmeden Dublin'den dönülmez. Liseye yeni başlamış bir oğlum var ama Trinity College'a ondan çok kendim için gittim. Şehrin merkezinde yer alan, 1592 yılında kurulmuş bir üniversiteden bahsediyoruz. Kurulduğu günden bu yana dört yüz yılı çoktan geride bırakmış. Nice politikacı ile edebiyatçının yolu buradan geçmiş; ünlü mezunları var. Politikacı kısmı pek ilgimi çekmediği için isimlerini buraya yazmayacağım çünkü tanımıyorum hiçbirini. Nobel ödüllü edebiyatçı, oyun yazarı ve şair Samuel Beckett, 1923-1927 yılları arasında Trinity Koleji'nde üç ayrı dilde eğitim almış. Oxford Üniversitesi'nde öğrenimine başlamadan önce, 1874 yılında Oscar Wilde bir müddet Trinity Koleji'ne devam etmiş. Guliver'in Gezileri'nin yazarı Jonathan Swift de 1686 yılında buradan mezun olmuş. Dublin'de çok güzel bir uygulama başlatmışlar. Talking Statues adında bir uygulama ile şehrin dört bir yanına konulmuş heykellerin altında olan bir karekodu okutursanız heykelimiz telefonumuzun mikrofonundan bize kendisini anlatıyor. Pek tabii, öncelikle uygulamayı telefona indirmek gerekiyor. Çok güzel bir uygulama olduğunu söyleyeyim. - Trinity College- Dublin - Trinity Collge Kütüphanesi ve Book of Kells: Dünyanın en meşhur kütüphanesini görüp görmemek elbette size kalmış. Ben, \"Görmeden dönmem.\" diye tutturdum. Önünde uzun bir kuyruk vardı. Hemen oracıkta bir saat sonrasına internetten bilet alıp Trinity College bahçesinde gezinirken vaktin gelmesini bekledik. Kütüphane sanki geçmişe açılan bir kapı gibi. Book of Kells, aslında uzun yıllar önce yazılmış bir İncil. İçeri girince hem kütüphanenin heybetiyle hem de dokunulmazlığıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Baş başa kalıyorsunuz demek isterdim ama içerinin kalabalığı ne yazık ki yalnızlık hissinin yakınından bile geçememenin tek sebebi. - Book of Kells- İrlanda - Book of Kells- İrlanda - National Gallery of Ireland: Dublin bana göre küçük bir şehir. Her küçük şehir gibi tüm sanatsal etkinlikler elinizin altında. Genellikle her gittiğim şehirde şehrin merkezinde oturduğumu hayal ediyorum. Bu hayalin en güzel yanı, yürüyerek gidebileceğim ve ücretsiz girebileceğim müzelerin varlığını bilmek. Ulusal Galeri'de böyle müzelerden biri. Trinity Koleji'nin duvarlarının ardından temiz Dublin havasını soluyarak yürüyünce National Galeri'ye varıyorsunuz. İçeride bir mutluluk havası hakim. Hafta sonuna açılan günlerde giriş katında canlı müzik oluyor. Klasik müziğin insana kendini iyi hissettiren tınıları müzenin alt katından yayılıyor. Önceki yazılardan birinde bahsettiğim Meşhur Tablo da bu müzede. Ama zaten siz bunu biliyorsunuz ki! - Dublin Kitapçıları: Herkesin tatil anlayışı kendine.? Benim için önceliği olan şeyler var. Hastalıklı bir kitapçı gezme hali mesela. Bir şehre gitmeden önce kitapçılarını listeliyorum. \"Kitapçılara gidince kendimi evimde hissediyorum.\" falan diyorum ya sık sık, geçenlerde aklıma belki de bir şehri kitapçıları üstünden tanımaya çalıştığım geldi. Olabilir diye düşündüm. Neden olmasın? Elbette bir kitapçı listem var. Dileyenler olursa listemi ve hislerimi seve seve paylaşırım. Ama madem ki kendi listemin kitapçılar kısmına geldim, o zaman en sevdiğim kitapçının adını buraya bırakalım: The Winding Stair Bu kitapçı bana Paristeki Shakespeare and Co.'yu anımsattı. Minicik bir yer ama ruhu var. Dilerseniz bu kitapçıya ait restorana gidebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da bizim gibi hemen yanındaki kafeye gidip daha basit bir şeylerle karnınızı doyurup, nefis bir kahve ya da çay içebilirsiniz. Tercih sizin. The Woolen Mills - Oscar Wilde'ın bir parkı süsleyen heykeli- : Oscar'ı ailecek severiz. Her seyahat öncesinde gidişimizi fırsat bilip Kuzey'e o şehrin ya da ülkenin bir yazarını okutmaya çalışıyorum. Bu seferki yazarımız Oscar Wilde'dı. Ciddi Olmanın Önemi'ni okudu ve çok sevdi. Şöyle dedi bana, \"Bir kitapta bir konu olmadan nasıl bu kadar güzel bir şey yazılabilir?\" Kitabı ben okumadım. O yüzden neyi kastettiğini pek bilmiyorum ama kendisi Oscar Wilde'ın çok zeki bir yazar olduğuna karar vermiş. Merrion Square'daki heykel de Oscar Wilde'ın tüm ruhunu yansıtıyor bence. Ilık bir Dublin gününde Oscar Wilde heykelinin önünde olmak bizi çok mutlu etti. - James Joyce'un kenti- : Hala Ulysses'i okuyacak cesareti toplayamadım. James Joyce'dan okuduğum tek kitap Dublinliler. Öykülerin toplandığı bu kitaptan bana kalansa fazlasıyla yozlaşmış olduğunu düşündüğüm bir dindarlık, nemden nasibini almış bir şehir ve bu kitaptan edinip edinmediğimden emin olamadığım bir alkol kokusu... ? - James Joyce benim yazarım değil. Yazarın Paris günlerine ve yaşadığı hayata duyduğum ilgiye rağmen onu benden uzak tutan bir his var. Yakın zamanda okuduğum Annabel Abbs'ın yazdığı Impress Size ödülünü almış Joyce'un Kızı romanı da huzursuzluğumun bir diğer sebebi. Kurgu bir romandan bahsediyor olsak da kitapta yazanların James Joyce'un kızının hayatının büyük bir bölümünü yansıttığını inkar edemeyiz. Anlatılanlarda da çok büyük acı var. James Joyce'un hastalıklı sevgisi ne yazık ki kızının mutsuzluğunun en temel sebebi. Kızının hastalığını görmesine rağmen de Joyce kızını kendi yazın hayatının anahtarı/ esin perisi olarak görmekten asla vazgeçmiyor. - Belki gözlüklerinin ardına sakladığı gözlerine ulaşamamamdan, belki de Dublinliler'in hiçbir satırının beni kalbimden vurmamasından Joyce'u sevemiyorum. Dublin onun şehir olsa da ve yazdığı kitaptan esinlenerek yaratılan \"Blooming Day\" her sene eğlencelerle kutlanıyor olsa da ondan bana geçmeyen bir şeyler var. Yine de sevenleri için James Joyce Kültür Merkezi'ne gitmek kaçırılmaması gereken bir etkinlik gibi geliyor bana. - Ulysses'te adı geçen eczane: Sweny's turistleri kendisine çekmeye devam ediyor. Orhan Pamuk kitaplarından fırlayıp karşıma çıkan bir mekanı anımsatıyor bana bu dükkan. İnternette gezinirken okuduklarıma göre Ulysses'te burası bir eczane olarak geçiyor. Kitabın kahramanı Leopold Bloom da bu eczaneye gitmekte ve buradan kendisine limonlu sabun almaktadır. - Dublin'in bana İstanbulla karşılaştırdığımda gelen sakinliğinden olsa gerek, bu dükkan da sakin bir sokaktaymış hissini uyandırıyor. Sokakların hepsi bir yağıp bir duran yağmurun izleriyle parıl parıl. Cam vitrinin ardındaki dükkanın kapısından içeri girip, James Joyce'un her dile çevrilmiş kitaplarının satıldığı, okuma günlerinin yapıldığı dükkanda etrafımıza bakınıyoruz. İçeride çalışan gözlüklü bey bence kitabın kahramanından da, yazarından da daha ilginç bir karakter. Meraklı gözlerle kapıdan giren herkesle sohbet edip yolumuzun hangi ülkeden buraya düştüğünü soruyor. Bir kitabın, bir yazarın etrafında dönen bir hayat, romantik hikayeleri çok sevsem de bana bile biraz fazla geliyor. ? Merhaba, blogunuzu ziyarete geldim. Benim blogumu yorum ve ziyaretinizle desteklerseniz sevinirim. Ne mutlu oldum Latife Tekin'le geçirilecek geceye. Aslına bakarsanız insanı bunlar mutlu ediyor ya, işte es geçiyoruz bu güzel mutlulukları. Hayatın keşmekeşi içinde oyalanıp duruyoruz. En azından ben öyle yapıyorum. 🙂 Yapılacaklar listemde hep en sona kalıyorum. Geçen gece Sumru Yavrucuk'un Shirley isimli oyununa gittik. Tiyatro salonundan kendim için güzel bir şey yaptığım hissiyle ayrılırken resmen gülümsüyordum. Umuyorum ki devamını getiririm güzel şeylerin. Sevgiyle ve huzurla kalın Arzu Hanım. Harika bir İrlanda yazısı olmuş. Aldın bizi götürdün Dublin' e. Bağıra bağıra şarkı da söyledik. Fiziksel olarak da gidilesi bir yer olduğunu yazıdan çok net anladım. Kısmet diyelim, niye olmasın. Teşekkürler.. Bayildim Ozlem'cim. Ben de Dublin'e gidersem kesinlikle bu yaziya geri donecegim. Gezme seklini ve bunu anlatimini cok seviyorum. Dublin de İrlanda da tümüyle çok güzel seyahatlerdi. Keşke yazabilme motivasyonumu kendimde bulabilsem. Çok öpüyorum seni. Bir kac sene once is icin Ankara'ya gittigimizde, universite zamanlarini anmak icin gece bir bara gitmistik. Tamamen eski gunlerdeki gibi olmasini beklemiyorduk ama calan muzikler, ortam cok acayipti, o zamandan bu zamana bir seyler gercekten degisti mi, yoksa eskiden de boyleydi de, basimizda kavak yelleri bize mi guzel geliyordu diye dusunduk. Ama sanirim eskiden farkliydi cogu sey, mesela daha sonra album yapan, iyi is cikaran bir cok grubun ilk cikislari bizim Sakarya barlaridir 🙂 Son tecrubemizden sonra eski gunlerin anisina da olsa Ankara'da tekrar bara gitmek ister miyim bilmiyorum ama Temple Bar tecrubesini yasamayi cok isterim, sarki tinilari, icki, kahkahalar kulaga pek guzel geliyor. Elinin ayarının olmaması iyi geldi bana. Benim de sohbet etmeye ihtiyacım var. Bugünlerde kontrol edemediğim sinir patlamaları yaşıyorum. Basit bir şeyin, bir anda, canımı sıkabilmesi tuhaf geliyor. İstanbul ve buradaki stres dolu hayat zor geliyor artık bana. İnsanlar bir de! Negatif şeylerden beslenen, öküzün altında buzağı arayan, normal bir anı konuşmayı olmadık bir yere çeken insanlar! O yüzden seninle güzel şeylerden bahsetmek paha biçilemez. 🙂 İyi ki varsın. Seyahatlerin dışındaki eğlenceler dışında genellikle İstanbulu sakin yaşıyoruz. Zaten Kuzey'in programlarından bize zaman kalmıyor 🙂 Şimdi yeni bir yıl daha geliyor. Bir sene daha ben konuşup dururken koştura koştura gidiverecek. Yaşım ilerledikçe zaman da hızlanıyor sanki. Bileti hemen alabiliyorsun internetten. Uzun kuyruğa girmene gerek kalmıyor ama bileti aldıktan sonra da o saatin kuyruğuna giriyorsun ama çok zaman kaybetmiyorsun. Gitmiş kadar oldum. Çok keyifli tespitler. Bu arada fotoğraflar efsane. Işık, pozlama nefis. Profesyonel tarzda foroğraflar ile desteklenen yayınlara bayılıyorum. Beğenmenize çok sevindim. Ben de fotoları eklerken, \"Fotolar hiç de güzel olmadı.\" diye hayıflanıyordum içten içe. Eşimin telefonunda kaldı daha güzel fotolar. Ama sonra onu ordan al, bekle, editle derken yazının daha da çok bekleyeceğini, benim de hevesimin kaçacağını düşündüğümden bu fotoları kullandım. Siz böyle söyleyince, \"Pek de kötü olmamı demek ki!\" diye düşümdüm. Teşekkürler. Ben de sana kucak dolusu sevgi yolluyorum Esincim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2018/12/macera-kitabmn-2018-dokumu.html", "text": "Bu sene benim için inişleri ve çıkışları ile zor bir yıl oldu. Çok sevindiğim zamanlarım da oldu, yerine koyamayacağım kayıplarım da. Kendimi tanıyamadığım, ruh halimi yukarılara taşımak için devamlı Polyannacılık oynadığım, yolculuklarımdan bile coşkun zevkler alamadığım, yol yorgunu, kalp dargını bir insandım bu koca yıl boyunca. Kırk üç yaşın baharına başka şeyler de ekledim elbet: Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul ettim. Üstüme vazife olmayan şeylere karışmadım. Son yirmi yıldır kafamı kurcalayan sorunun gerçek bir cevabının olmadığını öğrendim en önemlisi. Olanı olduğu gibi kabul ettim. Hayatımda ilk defa bir şeyi kalbimi sonuna kadar açarak beni bir yerden gözetlediğine inandığım o Yüce varlığa emanet ettim. Şükrettim halime. Yirmi yıldır beni kendi çocuklarından ayrı tutmayan baba parçamı sonsuzluğa uğurladım. Gözümden yaşlar süzülse de kalben çok mutluydum. Hayattaki en önemli şanslarımdan birinin içine doğmadığım ama sonradan dahil olduğum aile olduğuna bu sene yürekten inandım. Belki de 2018'in adını koyamadığım yorgunluğu buradan geliyor. Bilemiyorum. Ama hislerim bunlar. Okuduğum kitaplar eksik geldi, içtiğim çaylar lezzetsiz, ettiğim sohbetler yarım, gezdiğim yerler puslu. Tuhaf bir şekilde tüm sevdiklerimin ölümlerle, büyük hastalıklarla, çıkmaz sokaklarla sınandığı bir yıl oldu bu yıl. O yüzden bu seneyi kalbini kırmadan uğurlamak ve ilk defa yapılacaklar listem olmadan yeni yılı selamlamak istiyorum. Umuyorum ki yeni yıl neşesiyle, huzuruyla, ağız tadıyla gelir. Sağlık her şeyin başı. Kimsenin evinden eksik olmasın. Gerisi boş. Yine de 2018'de ne yaptım diye geriye dönüp baktım. Blogum da olmasa hayatım bir sis bulutunun ardında kaybolup gidecek. İşte acısıyla, tatlısıyla 2018. - Ocak: Yeni yıl demek bizim evde toplanmak demek! 2018'e ailecek bizim evde girdik. Eş, dost biraradaydık. Sofrada kocaman bir hindimiz, bardaklarımızda şarabımız ve en önemlisi birlikte olmanın huzuru vardı. Sabah uzun bir kahvaltı sofrasında toplandık yine. Ardından 2018'i yaşamak için evlerimize dağıldık. Senenin en tuhaf sabahına elime Hemingway'in Paris Bir Şenliktir'ini alarak başladım. Bu kitabın beni Paris'e taşıyan bir tılsım olduğuna inanıyorum zira. Sonra günler ilerledi. Kuzey okula, bizler işe gittik. Uzak bir yere, okyanus kıyısında bir köşeye uçak biletleri aldık. - - Mart ayında yapacak bir şey olmamasından olsa gerek etkinliklere katılmaya çaba sarf etmişim. Kuzey'le birlikte tiyatroya gitmişiz, ben Yazı Evi'nde birkaç etkinliğe katılmışım. Kendime yönelik bir şeyler yapmaya çalıştığım zamanlar kısaca, \"Geçiyor hayatın kızım! Başını kaldır da hayatına bak!\" duygusuna kapıldığım zamanlar. Ah, ahh! Çokça geliyor bu anlar artık aklıma. \"Başka ne yaptın pek sevmediğin mart ayında?\" diye soracak olursanız, cevap olarak bol bol ekmek yaptığımı ve Paul Auster'ın tuğla kitabı 4321'i okuduğumu söylerim hemencecik. Mart ayını güzelleştiren yegane şey de Paul'la aramızdaki aşktı sanırım. Daha upuzun bir ömrü olsun da bol bol yazsın inşallah. Bu arada 4321'in bir başyapıt olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Anna Karenina mı 4321 mi derseniz, tereddütsüz 4321 derim. - Nisan ayı benim için kabus gibi geçti. İş yerinde, sokakta, kafede, evde Atlas Havayolları ile yaptığım telefon konuşmaları geliyor aklıma. İleriye ötelediğim biletlerimi almak için ne çok kavga ettim bu sinir havayolu şirketiyle. Milyonlarca beyin hücremi öldürmüş olmalıyım. Ne yazık ki kanunlarımızdaki açıklar bu tip şirketlerin müşterilerini üzmeleri/suistimal etmeleri için müsait. Vatandaş olarak pek bir hukuki hakkımız olmayınca hakkımız olan bir şeyi almak için günlerce kavga edebiliyoruz. Bu olayın sonucunda bir daha Atlas Havayollarının yanına yaklaşmama kararı aldım. Allah sahibine bağışlasın kendisini. - Yakınmalarını duyan Leylak Dalı'm İstanbul'da bir imza günü düzenledi. \"Özlem gelemiyorsa, ben gelirim.\" diye programlanmış nefis bir gündü. Lale Abla denizin dibinde bir yer ayarladı. Şekerler şekeri Funda geldi. Ohhh, nefisti. Mayıs ayının doğum günü hediyesi Nurşen Ablanın İstanbul'a gelmesiydi. - Haziran: Okulun bir türlü bitmediği yaz ayı. - Amsterdam Yeminle hislerim buydu tüm ay boyunca. Mayıs ayında LGS, Haziran başlarında Liseye Geçiş Sınavı, ardından mezuniyet töreni falan derken haziran ayının sonu geldi. Okul da ancak bu ayda bitti. Lastik gibi uzadıkça uzayan bir aydı. Selçuk iş için gittiği yerlerden geri dönüp kasıla kasıla oğlanın mezuniyet törenine katıldı. Müthiş bir törendi. Gözlerim dolu dolu oldu. Tüm çocukları ayakta ağlaya ağlaya alkışladım. Artık mutlu olayların hepsinde ağlıyorum. Nikah, doğum günü, okuma bayramı, mezuniyet falan fark etmez. Beni çağırın direkt ağlayayım. Allah, herkese böyle güzel anları nasip etsin. Gerçekten kalpten duamdır bu. - Kuzey, mezuniyet... Seyahat açısından bakacak olursak, küçücük bir atraksiyon gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim. Kavga dövüş Atlas Havayolları'ndan aldığım biletlerimizle Amsterdam'a uçtuk. Uçağa binene kadar bu seyahatin gerçekleşeceğine zerre kadar inanmıyordum. O kadar yorulmuşuz ki bu seyahat ailenin her üyesine ilaç gibi geldi. Dünya Futbol Kupası olduğu için tüm Amsterdam barlarında maç yayını yapılıyordu. Kuzey pub pub gezip maçları seyretti. Evden uzaklaşmak çok ama çok iyiydi. - - Yunanistan Babamızı sonsuzluğa uğurladığımız aydı Temmuz ayı. Bu kaybın ardından hepimiz değiştik. Evin iki torunu, Kuzey ve Nehir büyüdüler ansızın. Dedelerini yolcu ettiler. Birbirimize dokunduğumuz, bazen uzak durduğumuz, yaralarımızı sardığımız, çok konuşup çok sustuğumuz bir aydı. Birlikteydik, sanırım hepsi bu. 2018 senesi bizim hastalıkla çevrelendiğimiz ama birbirimize kenetlendiğimiz bir yıl oldu. Ayın sonlarında üç günlüğüne Atina'ya gittik Kuzey'i de alarak. İki gün yaz mevsimini yaşadık, bir gün de yağmurlu bir sonbaharı. Nihayetinde eve döndüğümüzde Kuzey bir ay sonra okul açılacağı için söylenmeye başlamıştı bile. - Evet, evet. Söyleniyorum devamlı. Senenin ne ucunu tutabildim, ne de sonunu. Bende mi telaş vardı bu sene yoksa 2018 senesinde mi bilmiyorum. Kuyruğunu yakalamaya çalışan yavru bir kedi gibi kendi eksenimizde dönüp durduk yorulmadan, usanmadan. Ağustos ayı bir önceki sene gidemediğimiz İngiltere-İrlanda tatilinin planlandığı aydı. Londra'da birkaç gün kaldık. Çilek Suyu ile buluştuk, kahve içtik, yemek yedik, gezdik. Ardından bir feribotla Dublin'e geçtik. Yazmaya niyet edip edip yazamadığım İrlanda tatili işte bu zamanda gerçekleşti. Hayatımızın en güzel seyahatlerinden biriydi. Dingindi, sessizdi, farklıydı, serindi. İhtiyacım olan tüm güzel duygular bu tatilin köşesine bucağına sinmişti. Öyle mesuttum sevgili dostlar. - Eylül: Bu blogger için Paris zamanı. - Ekim ayında bol bol hayal kurdum. Daha saymadım ama sanırım bu sene biraz az kitap okudum, az yazı yazdım. Ocak ayında okuyup da sağa sola attığım kitapları toplayacak, ak koyun kara koyunu göreceğim. Sözeli bunca seven bir insanın sayılara bu denli itimat etmesi de bir tuhaf değil mi? Listeler, yapılacaklar, okunanan toplam kitap sayısı 🙂 Nicelik değil, nitelik önemli arkadaşlar. Ekim ayında pencereden dışarı baktım vaktim oldukça. Sonbaharı, dökülen yaprakları seyrettim. Bu sene Netflix'in dizilerine boğdum kendimi. Yılbaşı arifesinde bir yerlere gitmek istedim. Bol Bol Christmas düşledim. Nihayetinde gönlüm Almanya ve Fransa Noel pazarları için çarparken yüksek uçak fiyatlarına göğüs geremeyip Budapeşte'ye ailecek bilet aldım. Ekim atraksiyonu olarak sakladim o biletleri, daha önce gittiğim Budapeşte'nin üzerine çok fazla şey yükledim. - Ekim ortaları, Kasım başlarında Kuzey'e verdiğim sözü tutmak için harıl harıl Harry Potter kitaplarını okudum. Allahım, ne güzel bir yolculuktu. Altıncı kitaba kadar geldim. Büyü dünyasında dolaştım, Hermione'yi daha çok sevdim. Bir önceki yılın dileklerinden olan, \"Daha çok İngilizce kitap okuma\" dileğini elimden geldiğince yerine getirdim. Niyetlerimin ben farkında olmadan benimle yan yana yürümesinden çok keyif aldım. Dostlarla yemek yerken bu sene kızlarla tatile gitmediğimi fark edince, \"Hadi bir yere gidelim\" diyerek Dubai biletlerini aldım. Ağır başlayan seneye biraz hız kattım. - Umarım. Hepimiz için daha keyifli bir yıl dileklerimle. \"kalbimi her zamanki gibi sevgiyle bağladım\" diyorsun ya işte bu! Hepimizin gönlü ferah olsun bu sene. Hafif bir sene geçirmek istiyorum. Sevgiyle çarpan kuşlar olsun yüreğimizde. Özlem'cim Seyşellere gitmeni, Atlasjet ile olan kavganı, Paris anılarını hepsini hatırlıyorum. Umarım 2019, 2018'den kat be kat daha güzel gelir sana. Hani bazen insan hayat ne güzel der ya, işte defalarca kez o duyguyu yaşarsın inşallah. Hahaha, çılgın bir seneydi. Gel gör ki yaş ilerleyince kavga etmekten usanıyor insan. Hakkı olan için bile kavga etmek istemiyor. Umarım İtalyaca kursuna devam ediyorsundur. Senin de 2018 yılının bol gezmeli geçtiğini anımsıyorum. 2019'da yerimizde oturamayalım Gamzecim. Gezelim, görelim, bol bol gülelim. Özlem'cim, kişisel tarihimin en zor yılı olarak anacağım 2018, görüyorum ki senin için de pek kolay geçmemiş. Öncelikle babanızın kaybı nedeniyle başsağlığı dilemek isterim. Nurlar içinde uyusun... Hayata tutunmak için en güzel yolu seçmiş ve gezmek için fırsat yakalamayı başarabilmişsin yine de, sevindim senin için. Ben yapamadım. Çaresiz bir şekilde, kafesin içindeki kuş gibi çırpındım durdum yıl boyunca. Bir tek okumaya sarıldım. Düşünmemek için, acılara takılmamak için bolca okudum, okudum, okudum... Neyse işte, öyle böyle bitirdik bu zor yılı. Umarım 2019'da çok daha güzel anılar biriktirebiliriz. Her birimiz için zor bir seneydi anladığım kadarıyla bu yıl. Gidenlere de kalanlara da huzur diliyorum; orada da burada da bizi aydınlatacak ışıklar temenni ediyorum. Ne diyeyim? Gerçekten, denecek bir şeyin kalmadığı anlar bu dönülmeyen yolculuklar. Hastalıklarla geçti son bir buçuk yılımız. Her şeye rağmen, böyle erken olacağını düşünmemiştik gidişin. Ara ara biletleri alırken, \"Almasak mı Selçuk?\" dediğimi anımsıyorum ama \"Yok ya!\" dedik her seferinde. Daha çok zamanımız var. O zaman belli olmuyor tabii. Hayat böyle. Ben de 2019'da daha güzel anılar biriktireceğimizi hayal ediyorum. Daha gönlü hoş olacağımızı, dostlarımıza daha çok sarılacağımızı, sevdiklerimizle neşeli sofralarda buluşacağımızı, en güzel kitapları okuyacağımızı düşünüyorum. Sana sevgiyle sarılıyorum. Sesini duymayı çok özlemişim, çook. Ben de size mutlu yıllar dilerim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/01/hayat-akp-giderken-1.html", "text": "Yeni yıla alışamadım daha. Çam ağacını geç kurmuştum. Evdekileri keyiflendirmekten çok kendimi gaza getirmek için yaptığım bir şeydi. Kutudaki süsleri çıkarıp üzerini ışıklarla süslemiştim. Yarım saatimi almıştı tüm bu hazırlıklar. Oysa aralık ayının başından beri erteleyip duruyordum. Keşke daha önce yapsaymışım. Nasıl ağacı yerinden çıkarıp süslemeye üşendiysem şimdi de süsleri yerinden çıkarıp kutuya kaldırmaya üşeniyorum. Bir de akşam oldu mu ağaca sarılı ışığın fişini elektriğe takıp bir yanıp bir sönen ışıkları seyretmek hoşuma gidiyor. Yatağa yatmadan önce Adile Teyze'den masal dinlemek gibi bir his bu. Yine de kaldığımız otel şehrin merkezine biraz yürüme mesafesinde olmasına rağmen çok güzeldi. Kahvaltısı dillere destandı. Kahvaltı sofrasında şampanya falan vardı, o derece! Sırf havalı görüneyim diye bir bardağın dibine azıcık şampanya doldurup eşe dosta fotoğrafını attım. Yoksa sabah kahvaltısında şampanya içmek kim, ben kim? Demleme çaydan asla vazgeçmem. Eee, çayın peşinden şampanya da olmuyor pek. Noel ruhunu yakalayamadım Budapeşte'yi yerden yere vurduktan sonra şunu da söylemeliyim elbette. Yemekleri ve insanları kaba olsa da Budapeşte çok ama çok güzel bir şehir. Keyif almak için bahar aylarında gitmek şart. Kaplıca keyfimi ayrı bir güzellik olarak anılarıma ekledim. Açık bir alanda kaplıca keyfi yaşamak ancak ve ancak soğuk bir kış akşamına yakışırmış. Bunu yaşadığımız için çok mutluyum. 2018 yılında aldığım dersi bir kere daha yüksek sesle tekrar ediyorum o zaman: Noel Pazarları için bir daha abuk sabuk yerlere gidilmeyecek. Dün akşam bu senenin ilk filmini seyrettik hep beraber: Sherlock Holmes, Belgravia'da bir Skandal. Hepimize iyi geldi. Evde esen ders-sınav rüzgarlarından dolayı ailece bir şey yapmayı unutmuşuz. Gaza gelince Netflix'in dizilerinden birine başlayalım dedik. Black Mirror'ı seçtik kendimize. İki bölüm seyrettik. Teknolojinin, internet kullanımının hayatımıza etkilerini ayrı ayrı bölümlerde sorgulayan bu diziyi beğenmedim. Sanal dünyanın fazlaca kullanımından ve bunun insanı yanlarımızı öldürdüğünden zaten şikayetçi bir insan olarak, güzel noktalara parmak basılmış olsa da, içim karardı. Bildiğim şeylerin abartılmış yanlarını bir kez daha görmek istemedim. Sanırım, ev ahalisinden seyredelim diye ısrar gelmezse tabii, Black Mirror'ı bir köşeye kaldırdım ben. Şimdilerde Caner Alper'in Temiz Aile Çocuğu elimde. Ben Budapeşte'de evlendim. Elçilikte nikahtan sonra da bir pazar yerinden patates ve mantar kavurması ile sıcak şarap alıp pazarın karşısına kurulmuş sokak müzisyyenlerini dinleyerek kutladık nikahımızı. Onun için bu sokak pazarlarının da Budapeşte'nin de yeri ayrıdır bende. Ah ne kadar romantik. Bu durumda Budapeşte'nin senin gözünde ayrı bir yeri olması çok doğal. için gittik. Uçak da otel de ucuzdu ama hayatın dondurulacağını düşünmemiştim. Yemekler çok kötüydü, tezgahlarda çalışan kadınlar kabaydı ve Christmas marketleri de şaşırtıcı bir biçimde çok özensizdi. bölümü seyrettik ama fazla da beğenemedim. Diğer bölümler daha iyiydi. ben beğenmiştim. Netflixte sürdürebileceğimiz bir dizi arayışı içindeyiz şu sıralar. seyredesim var. Belgesellere ya da tlc, trt belgesel, national people, YOU 'yu izledim yenilerde. 10 bölüm. Pek sarmadı ama esas oğlan kitapçıda çalşıyor kız yazar olmak istiyor 🙂 kitaplar olduğu için sevdim biraz. Konu da fena değil. Uzatılmış lastik gibi. 2. sezonu da onaylanmış. Işık insanı mutlu ediyor. Ne tuhaf değil mi? Evdeki mini minnacık ışıkların bile insanın gönlüne bir hoşluk vermesi. Ben bu hafta çam ağacını toplayacağım ama ışıkları büyükçe bir vazonun içine koyup akşamları yakmak niyetindeyim. Madem beni bu kadar bu kadar mutlu ediyorlar 🙂 Sen de öyle yap olmazsa. Sana da çok güzel bir yıl diliyorum. Güzel fikir aslında Özlem. Ağacı kaldırdıktan sonra ışıkları bende o şekilde deneyeceğim Evet çok mutlu ediyorlar akşamın karanlığında yanan bir mum ışığı bile enfes. Hoşgeldiniz, uzaktaki -ama kalbimin içindekileri en iyi anlayan, hayata ve insanlara aynı gözle bakabildiğim-dostum. Hoşbulduk. Daha sık buluşalım buralarda, daha çok yazalım, daha çok duygularımızı aktaralım birbirimize. Çok ama çok güzel bir yıl diliyorum size. Her şey gönlünüzce olsun, siz de çok tatlısınız, teşekkürler içtenliğinize. Almanya, Fransa, Avusturya üçlemesinden bir tek Avusturya'daki pazarları gördüm:) Cidden diğer ülkelerden çok farklı. Bu yıl listen yokmuş. Öylesi çok daha farklı ve güzel olur bakarsın. Plansız şahane şeylerle karşılaşabilirsin. Dilerim gönlünce bir yıl olsun. Ben de sana gönlünce bir yıl diliyorum Sezercim. Valla laf aramizda Balkan Ülkelerinin ahalisini ben de hiç sevmedim. Hele de Bukreşlileri.... Kitabı hemen okuyup bitirdim ki. Hatta Paul Auster'ın 4321'inden sonra 2018'te okuduğum en güzel kitap kategorisine alabilirim bu kitabı. Öyle sevdim. Şimdi de müzikleri dinliyorum. Hem de çok, çok keyifle. Budapeşte ve Prag çok güzel şehirler, hakkını yemeyeyim. Hele ki bir bahar mevsiminde konuk olsan bu şehirlere tadından yenmez. Ben Budapeşte'ye hayran olmuştum mesela. Kaldı ki diğer Avrupa ülkelerine göre görece daha ucuz bir ülke. Yemesi de içmesi de! Hatrıladığım buydu. Otel fiyatları yine öyleydi mesela. Çok yıldızlı oteller inanılmaz ucuzdu. Ben sadece şuna kızıyorum. Bu tip gelişmekte olan ülkeler hem Avrupa birliğinin parasını yiyorlar, hem de gelen turistleri kazıklamaya çalıyorlar. Verdikleri hizmetle talep ettikleri para örtüşmüyor. Paris'te parayı veriyorsun ama yediğin yemek yemek! Tabii ki tavsiyelerimi yazarım tatlım. Bak bugün okuduğum kitapları yazdım blogda. Oradaki Müzik Uğruna senin çok seveceğim bir kitap. Hayattaki hedeflerimden biri de kocaman bir çam ağacı alıp süslemek yılbaşından 1 ay önce kendi evimde. Küçük şeylerin insanı mutlu etmesi hep ilginç gelmiştir. Aslında mutluluğun temelinde sadece küçük şeyler var. Denize bakarak bir bardak çay içmek, yürümek, keyifli bir sohbet etmek, gülümsemek.... Dilerim dileğin en kısa zamanda gerçekleşir. Umarım senenin devamı da aynı heyecanla geçer."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/02/avustralya-gezi-notlari-1.html", "text": "\"Avustralya hayaldi, gerçek oldu\" diyerek başlıyorum eteğimdeki incileri dökmeye. Uçak bileti meselesi. Biz aylarca uçak bileti baktık. Avustralya güney kutbunda olduğundan ve çocukların sömestir tatili de bizim için en müsait zaman olduğundan gitmek için ara tatil zamanını tercih ettik. Uçak bileti konusunu yan komşumuza emanet ettik. Ondan daha iyi fiyata herhangi bir uçak bileti bulacak birini düşünemiyorum. O yüzden emin ellerdeydik. Aktarma yapacağımız kesindi zaten. Yine de tatilimizin süresi belliydi. Bu yüzden az aktarma yaparak hem zamandan hem de enerjimizden tasarruf etmek istedik. En uygun uçak biletini Etihad Havayolları'ndan Abu Dabi aktarmalı olarak aldık. Daha önce de bir kez Etihad Havayolları ile yolculuk yapmış ve çok memnun kalmıştık. Havayolları artık her şeyi parayla satıyor. Koltuğunuzu önceden kendiniz seçmek isterseniz para ödemek zorundasınız. Artık tüm havayolları Pegasus olmuş. Buna rağmen koltuk aralıklarını dar bulmadık ve uçak içi eğlence sistemi vardı. Yemeklere gelince, uçak yemeklerinden hiç hoşlanmadığım için burada da yemedim. Bu yüzden pek bir fikir beyan edemeyeceğim. Orada yaşayan arkadaşlarımız da çantamızda fazladan gofret, çikolata gibi şeyler bırakmamamızı söylemişlerdi. Yolun sonuna doğru hostesler ellerinde bir torbayla gezip tüm abur cuburu yolculardan topladılar. Benim atlamadığım ve beyan ettiğim tek şey ilaçlarımızdı. Hafif ağrı kesiciler ve ne olur ne olmaz diye yanımıza aldığımız antibiyotik benzeri ilaçlar.... Ülkeye girişte sordular, beyanımızı ciddiyetle gözden geçirdiler ve çantamızı kontrol ettiler. Çok kibardılar ama bu durum insanda biraz stres yaratıyor. İlaçların ne için olduğunu sorup sonra da ülkelerine buyur ettiler. Ben yine Avustralya'ya gidecek olsam yine adamların isteklerine saygı gösterir, yine istemedikleri bir şeyi ülkelerine sokmam. Bunun dışında her şey çok kolaydı. Olmaz olur mu? Türklere her yerde vize var. Yeşil pasaport durumunu bilmiyorum ama bizim gibi bordo pasaportlular vizeye başvurmaktan ve para ödemekten kurtulamıyor. Gitmeden bir sürü evrak hazırlayıp bir vizeci aracılığıyla Şişli'deki vize merkezine başvurduk. Ailecek birkaç saatimizi kaybettik. \"Bir terslik çıkmaz inşallah!\" diye düşünürken ertesi gün online vizelerimiz mail adresimize ulaştık. Avustralya yolunda her şey çok güzel ilerledi. Minicik bilgiler vereyim. Didaktik olmuyor değil mi yazdıklarım? Anı kısmına da geçeceğim yavaş yavaş. Şu bilgi kısmından daha çok o kısmı güzel aslında. Sizler de onları okumak istiyorsunuz biliyorum ama olsun. Belki birilerinin işine yarar bu yazdıklarım. Biz bilindiği üzere bu seyahatimizi Kuzey'le yaptık. İyi ki de öyle yapmışız. Seyahatin her aşamasından büyük keyif aldık. Kuzey'le seyahat edince bu tatilimizde otellerde kalmak yerine genellikle apart otellerde kalmayı tercih ettik. Melbourne otel işini Selçuk halletti. Grand Ocean Road üzerinde üç aile birlikte aynı evde konakladık. Evler muhteşem ötesiydi. Sydney ve Tazmanya'da da Selçuk ve Kerem otel işini üstlendi. Çok doğru seçimler yapmışlar. Grand Ocean Road gezimizi uzun uzadıya anlatacağım çünkü Avustralya'ya giden herkesin bu geziyi yapmasını isterim. Anlattığımda durduğumuz her yeri de bir bir sıralayacağım. Şimdilik yol üzerinde iki evde kaldığımızı söyleyeyim. Yola çıktığımız ilk gün Apollo Bay'de kaldık: The Sandcastle. Bu ev 6 yatak odalı bir evdi. Viktorya tarzı evler gibi bir balkonu vardı. Bahçede oturup barbekü yaptık. Şarap içtik. Bir hayli de çekirdek çitledik. Başımızın üstünde milyonlarca yıldız vardı. Köftemi afiyetle yer, biramı içerken güney yarımkürede bir kuzey yıldızının olmadığını öğrendim. Coğrafya dersinde bunlar anlatılmış mıydı bilmiyorum. ? Sanırım hiç dersi dinlememişim. Hatta burada bizim bildiğimiz takım yıldızlar da yok. Büyük Ayı yok, Küçük ayı yok. ? Hala bu bilgiyi içselleştiremiyorum. Bu evle ilgili en belirgin hissim orada o gökyüzünün altında kendimi çok mutlu hissettiğim. Ev o kadar güzel döşenmişti ki ertesi sabah bizi uğurlayan evin sahibi hanımı nerdeyse İstanbul'a davet edip müsait bir zamanında bizim evi de dekore etmesini rica edecektim. Kiralamak için dekore edilmiş bir evin bu kadar ince bir zevkle döşenmiş olması beni çok şaşırttı. Grand Ocean Road'u bitirdikten sonra gecenin bir yarısı yine kürkçü dükkanına yani İmagine Marco Oteline gri döndük. Üç gece daha konakladık Melbourne'de. Sonra ver elini Tazmanya, yani Hobart. Burada eski tarz bir otelde kaldık. Yine her şey çok güzeldi. Tamam, sevmeye gönlüm var biliyorum ama sahiden her şey çok güzeldi. Çok güzel planlanmıştı. Yolculukta emeği geçen herkes görevlerini aşkla yapmıştı sanırım. Burada HADLEY'S ORİENT HOTEL'de konakladık. Otelin ismi de otelin yaşatmaya çalıştığı zaman dilimi de bana Hemingway'in ilk karısı Hadley'yi anımsattı. Romantizm benim işim! Bu oteli o kısma kadar gelebilirsem uzun uzun anlatacağım. Mesela fotoğrafta uyumak için yastık yok ya, onlar yatağın ayak ucundaki sandığın içinde paketlenmiş vaziyette. Akşam üzeri gelip yastıkları değişip yatağı hazır hale getiriyorlar. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm. Çay, kahve, sıcak çikolata... Birkaç gün tatlı hayat yaşadık biz buralarda. Açık söylüyorum bu otelin en güzel yanı muhteşem açık büfe kahvaltısıydı. Her sabah iki yumurta ya da çırpılmış yumurtaya adam başı 12-16 Avustralya doları arası bir para ödediğimiz düşünülürse seyahatin son günlerinde kahvaltıdan son derece mutlu kalktığımızı düşünebilirsiniz. Resmen sabahları daha mutlu uyandım. Çayımı, kahvemi bol bol içtim. Sonra da şehri gezmeye çıktım. Önemli konu. Seçeneğiniz yok. Ya bu priz işini çözeceksiniz ya da çözeceksiniz. Bizim buradan götürdüğümüz multi adaptör işe yaramadı. Mecbur bir yerden aldık. Adaptör elimizde kaldığına göre mecburen bir kez daha gideceğiz Avustralya'ya. Araba kiralama işi bombaydı elbette. Bize göre ters bir trafikte araba kullanmak zorunda kalan ve şükür ki bunu başarıyla tamamlayan Selçuk seyahat boyunca yola konsantre olmaktan benimle tek kelime bile etmedi. ? \"Yahu araba kullanırken konuşamıyor musun sen?\" deyince bana çemkirdi. Takdir edilmeyi bekledi. Şaka bir yana, zor bir işti yaptığı. Beyin o kadar sağ taraftan araba kullanmaya alışmış ki soldan akan bir trafiğe adapte olmak hiç de kolay değil. Neyse ki yola düştüğümüz Grand Ocean Road boyunca önümüzden seyreden arkadaşımız vardı. Dibinden ayrılmadan onu takip ettik. Trafik de o kadar düzenli ve insanlar birbirine o kadar saygılı ki hiçbir sorunla karşılaşmadık. Okyanus hikayeleri pek daha sonra gelecek. Öncelikle ven o kadar uzun saatler havada kalamam?iyiki de benim ywrime de gitmissin. Ilk cocukluk oyuncagim kaucuk bir kanguruydu o yuzden tee o yaşlarda Avustralya\"ya ilgi duyardim. Özlem ben senu cok özledim, bulusalim da canli anlat. Anchors Beach House, gerçekten nasıl güzel bir yermiş öyle Özlem. Bayıldım valla. İnsana hayal kurduran bir manzarası var anladığım kadarıyla. Linkteki fotoğraflara bakınca bile, gidip de dönesim gelmedi oradan. Merakla bekliyordum Avusturalya gezinin notlarını. Bir parmak bal çaldın ağzıma. Bu güzel başlangıcın ardından, geziye dair güzel anılarının tamamını bir an önce okumak istedim. Çok bekletme e mi? Seni okumak, içimi huzurla dolduran ender şeylerden biri. Çok bekletmemek istiyorum. Hatta içimden bir şey beni devamlı dürtüyor hadi yaz artık diye. İkinci yazıyı toparladım gibi. Yine de vakit bulamıyorum. İşe gidince biraz bakarım diyorum olmuyor. Eve gelince bakayım diyorum olmuyor. Hafta sonu nasıl geçiyor onu hiç anlamıyorum zaten. Yani nasıl olacak bilmiyorum. Grand Ocean Road harikaydı. Kaldığımız yerler çok güzeldi. Tazelik kokuyordu her şey, sadelik ve basitlik. Ne çok şeyi kaybetmişiz zamanla, hep bunu düşündüm oralarda. Ne çok zorluyoruz hayatı. İnşallah en kısa zamanda yazacağım. Öperim çok. Ben de ekliyorum. Yazının ikinci kısmını hazırlamaya çalışıyorum ama ağır gidiyorum birazcık. Çok güzel bir gezi olmuşa benziyor. Instagramdan takip etmiştim ama yazını okurken aldığın keyfi daha çok hissettim. Çok güzeldi, çoook. Rüya gibiydi. Tadı damağımda kaldı. Yine de gittiğim yerleri yazacağım çünkü çok sevdim. Özlemciğim müthiş bir yolculuk, anlattıkların harika. Hele okyanus üzerinde 8 saat uçmak, kim bilir gerçekten ne muhteşemdir. Zevkle dinlemeye devam edeceğim seni. Sen oralarda gezerken hem senin instagram hesabına bakıyor hem de Avustralya Açık tenis turnuvasını izliyordum. Hahaha. Bir ara kendim de oralardayım gibi hissettim. Çarpma bırak dağınık kalsın. Buraya gelince hayat bu kadar hızlanmasa daha çabuk yazacağım da, çok yoruluyorum. Gezi yazısı yazmayı da biliyorsun. Çok uğraşmak gerekiyor. İş uzadıkça uzuyor. İnşallah yakında ikinci yazı gelecek."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/02/blog-macerami-okumak-ister-misiniz.html", "text": "Sorunca, falancaya verdim diyor. Alt tarafı bir kalem diyor. İşin kötü yanı, kendisi de başkasından bir kalem ödünç alırsa aynı muameleyi yapıyor. Ya bir yerde bırakıyor aldığı kalemi, ya çantasına atıp eve getirip ertesi gün kaybediyor. Oğlum, başkasından ödünç aldığın şeye kıymet ver lütfen, iade et deyince de, \"ne olacak alt tarafı bir kalem!\" deyiveriyor. Geçenlerde benim bu mavi kalemi kalem kutusuna atıp okula götürmüş. Elbette ki kalem kutusunu unutmuş. İlk defa bunda bir telaş! \"Söz veriyorum getireceğim kalemini. Kalem kutusunun içinde.\" dedi. Ben de, \"Gelmezse, sen de eve gelme.\" dedim. Neyse ki hem oğlan hem de kalem geldi eve. Demem o ki, mavi kalemim, seyahatlerden severek aldığım kalem kutularım, anne evimden getirdiğim artık yıkana yıkana çizilen cam salata kasem çok şey ifade ediyor bana. Aklımda nice soru. Gün içinde bir fırsat yaratırsam kendime dönüyorum hep. İç sesime yani. En çok onunla konuşuyor, onu dinliyor, ona anlatıyorum kendimi. Ara ara üzüyor beni. Başkalarından daha çok dokunuyor söyledikleri. Yine de dönüp dolaşıp ona sığınıyorum. Günlerim akşam oldu mu salonun köşesindeki koltuğa kıvrılıp okuyarak geçiyor. Bana iyi gelen şeyleri yapmaya çalıyorum. Kitap okumanın dışındaki şeyleri pek başaramıyorum. Öğlen iş arası kaçıp yogaya gidemiyorum ya da sabah erkenden kapıdan adımımı atıp yürüyemiyorum. Yıllardır istikrarla yaptığım yegane şey çay içmek ve kitap okumak. Hayat, bir kitabın sayfalarının arasındaysam ve bir bardak çayı yudumluyorsam nefis geliyor. Uzun zamandır eve aldığım dergileri okuyamıyorum. Sehpanın üzerinde öylece beni bekliyorlar. Onları okumak, hayalini kimseyle paylaşmayacağım bir gezi planı yapmak aklımda. Şöyle araba sırtında bir seyahat. Köy, köy gezmeli, durduğun her köyde bir dondurma yemeli. Yeni bir seyahatten dönmeme rağmen başka bir seyahati hayal ediyorum. Söylemezsem duramam. Harry Potter okuyorum yine. Melez Prens'i. Harry'yi, Ron'u bir kenara koyarsak en çok Hermione'yi seviyorum. Bir de şu Luna var. Tuhaf kız. Keşke Rowlings bu karakteri daha çok işleseymiş diye düşünüyorum. Böyle bir şey geçiyor aklımdan. Selçuk yine ailemizi diziden diziye sürüklüyor. Hep beraber Umbrella Academy'ye başladık. Şimdilik sadece iki bölüm. Aramızda süre gelen kitap okuma yarışı devam ediyor. Hala yarışı bırakmamış olması şaşırtıyor beni. Acaba bu hırsı daha ne kadar devam eder diye merak ediyorum.? Olmadı, iş seyahatine çıksın diye destekleyeceğim onu. Bu meydan okuma işinde sınıfta kaldım. Tam yakalayacakmış gibi oluyorum. Tekrar gerilere düşüyorum. Şubat ayını aksayarak da olsa tamamlarsam Avustralya'yı yazmak istiyorum. Avustralya'yı yazmak istememin tek sebebi benim. Muhtemelen bir daha gitme şansımız olmayacağı bu muhteşem ülkeyi, kıtayı sırf kendim için bile olsa yazmak istiyorum. Orayı düşününce kalbim heyecanla çarpıyor. Kitaplarla ilgili diğer yazdığım yazıları okumak isteyenleri, çok keyifli bir yazı içinde BURAYA bekliyorum. Bloglardaki meydan okumada başka kim ne yazmış merak edenler, BURAYA buyursun. Mesela Sevgili Şebnem de şöyle demiş bu günlerde. Artık takıntı mı dersin yoksa keyif mi bilemem ama işte benim blog maceram. Şimdi bakın. Hayatta iyi ki yaptım diye çok mutlu olduğum, kendi kendime övündüğüm birkaç şey var. Bunlardan biri ömür boyu en iyi arkadaşım olan kocamla evlenmiş olmam, Kuzey'ciğimi doğurmuş olmam, doğru dostlar edinmem ve bu blogu yazmak. İşin tuhaf yanı, blog yazmaya karar verdiğimde blog dünyasından bi' haberdim. Takip ettiğim hiçbir blog yoktu. Bu fikir nasıl oldu da aklıma geldi hiçbir fikrim yok. Sadece etrafımda olan bitenden çok sıkıldığım bir dönem olduğunu anımsıyorum. Hayatın \"Hadi içelim, güzelleşelim.\" formatında döndüğü, aynı günlerin ardı sıra birbirini takip ettiği günler. Etrafımdaki herkesten sıkılmış, aynı muhabbetleri tekrar tekrar yapmaktan bunalmıştım. Yazmak, ruhuma iyi gelecek bir şeyler yapmak istiyordum. Kitaplardan, dergilerden, keyif aldığım şeylerden, hayallerimden bahsetmek istiyordum. ilk yazımı, yorum gelsin diye beklediğim onca zamanı çok iyi hatırlıyorum. İçimin umutla dolduğu, bir şeyi yapmaktan çok ama çok keyif aldığım zamanlardı. Şimdilerde hayat o günlerdeki kadar heyecanlı gelmiyor bana. Tüm duygular zamanla eskiyor sanırım. Bloga yazmanın verdiği keyfi hep ayrı yerde tutmaya çalışsam da, keşke Türkiye'de blogların değeri yeteri kadar bilinse, Ig'de iki fotoğraf paylaşan blogger diye kendini adlandırmasa diye düşünüyorum. Çünkü yazmak emek istiyor ve emek verenlerin kıymeti bilinsin istiyorum. Diyeceklerim bu kadar hakim bey! Blog yazmayı takıntı haline getirenlere canım ekşi sözlükçüler ne demiş merak ediyorsanız BURAYA bir uğrayın. Kuzey'e katılıyorum 🙂 Alt tarafı bir kalem 🙂 Şaka şaka ama çocuklar bazen bizden çok farklı olabiliyorlar, benzeniyor huyları, karakterleri ve ben inanıyorum ki, titizlikten çok rahatlık kazandıracak çocuklarımıza.. Blog yazmaya başlamamız aynı zamanlara denk gelmiş, aynı hislerle başlamışız, ben de bir türlü hatırlayamadım neden yazmaya başladığımı ama seninle hemfikirim, blog yazmak ve takip etmek emek isteyen bir iş. Bu yüzden de blogger lar igırlardan daha özel insanlar. Dilerim yeniden blogların o eski zamanlarındaki haline geri dönelim. Yeniden heyecanla yazalım ve okuyalım birbirimizi.. İki hafta önce bir sebeple okula uğradığımda kayıp bürosuna uğrayıp montunu aldım. O haftaki yüzme kıyafetlerini de unutmuştu okulda. \"Bir şort, bir gözlük, bir bone\" dedim kayıp bürosundaki görevliye. Bu hafta kaybettikleri haftaya gelir buraya diye cevap verdi görevli. Bir sonraki hafta uğrayamayacağımdan şimdi orada bir yerlerde duruyordur herhalde. Bu arada eve getirdiğim montu bir hafta daha giydi. Yine kayıp. Yine bir yerde bırakmış. Okullarında sınıf sistemi yok. Yani her ders o dersin öğretmeninin sınıfında. Bizimki de yol üstünde kaybediyor işte malını mülkünü. 🙂 Bu arada mont yokluğunda babasının montunu giydi. Onu da unutmuş. Çok telaşlandım, neyseki kantinde buldum dedi. Esencim, bloglar harika bence. Bizim yazdıklarımız da çok güzel. Ruhumuz güzel çünkü. Yazdıklarını keyifle okuyorum. Bu blog etkinliğini tam tamamlayamayacak olsam da seni tanıdığım için çok mutluyum. Amma velakin özetlemişsin durumu \"Çocuk bizim çocuk\" çok şükür.. Ve evet iyi ki Ezgi başlatmış bu etkinliği ki, ben de kendime çok yakın bir güzel dost edindim seni. Baki olsun inşallah, kah yazarak, kah ig'de.. Ben de okumak için hazır ve nazır bekliyorum efendim. Yine aynı ruh halindeyiz, kardeş olsak böyle benzemezdik. Emeğine sağlık canım. Bloga yazmak benim için dünyanın en güzel işlerinden biri. Mutluluk kaynağım. Senin gibi güzel insanlarda da kendimi buluyorum. Yazdığınız cümleler inan ki kalbime dokunuyor, günümü neşe ile dolduruyor. Mutluyum ve teşekkür ederim. Umbrella Academy'ye azıcık daha şans tanıyoruz 🙂 Ellen Page'i seviyorum ben. Hatırı büyük bende niyeyse. Bu arada akşamları ailecek bir bölüm seyrediyoruz. Hepimize o birlikte olma anı iyi geliyor. Biraz daha devam yani 🙂 Ben de bu blogu açtığım, senin ve senin gibi süper insanlarla tanıştığım için çok mutluyum. O günleri anımsayınca içimde bir şey cız ediyor ama. Daha coşkuluydum. Yazarken daha mutluydum. Yorum gelecek de okuyacağım diye ölürdüm. Şimdi o heyecanım yok. Her şeye karşı coşkum azaldı. Bu duruma biraz canım sıkılıyor. Kendimi gaza getirmeye çalışıyorum ama dilediğim kadar başarılı değilim. Çoook seviyorum seni. Sesini duymak da nefis geldi bu arada. Öperim çook. Ülkemizde neyin değeri var ki bloggerların değeri olacak. Hele ki iş okumak ya da yazmaksa. Blog yazmaya yazmaya başladığım günlerde ilk 3 takipçimden bir sen olmuştun Özlem. Nasıl sevinmiştim anlatamam. Çok öperim Yeliz. Sevgilerimi yolluyorum Belçikaya. The Umbrella Academy, bir basladik, duramadik. Tum sezon bitti, heyecanla yeni sezonu bekliyorum. Ellen Page bu rol icin keman calmayi ogrenmis, ne sahane bir kadin, hayran kaldim. Yaşlı tontişler olunca bakarsın bir road trip yaparız birlikte. Olmaz mı? Senin o zamana kadar artık şu ehliyet işini halletmen lazım. Üstünde baskı oluşmasın ama alınsın o ehliyet. İhtiyacımız var. Bu arada Selçuk Avustralya hep soldan kullandı arabayı. Londra şimdilik biraz ürkütse de acaba kırsallarda gezebilir miyiz araba ile düşünüyoruz. Hayaller, hayaller... İşimiz bu biliyorsun. Canım Sibel, sana da etrafına yayılan nefis enerjine de bayılıyorum. Suratında yapışık o gülümseme çok güzel."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/03/avustralya-gezi-notlari-3-melbourne.html", "text": "Hadi tutmayın beni! Birazcık daha bahsedeyim: Kanguruları var, biraz yol yaparsanız görebileceğiniz penguenleri var, koalaları var, sıcacık insanları var. Var da var. Biz çok sevdik Melbourne'ü ve dolayısıyla görebildiğimiz Avustralya topraklarını. Sizin de daha iyi anlamanız için ara ara fotoğrafları gözden geçirirken paylaştığım fotoğraflara eklemeler yapacağım. Sanki adını duyunca içindeki white kelimesinden olsa gerek, insanda latteden daha yumuşak içimli bir kahveymiş izlenimi veriyor. Ben ilk içtiğimde bunun tam tersini düşünmüştüm. Latteden daha sert bir tadı vardı. Bunun sebebi latteden daha fazla espresso ile yapılmasından kaynaklanıyormuş. Genellikle \"iki shot espresso\" ile yapılırmış. Sahiden de ilk yudumu aldığınızda süt tadından çok kahve tadı ile karşılaşıyorsunuz. İşin süt kısmına gelince durum birazcık değişiyor çünkü süt koymak yerine sütün köpüğünü koyuyorlar kahvenin içine. Daha çok süt ile sütün köpüğünün nefis bir karışımı gibi. Zaten Flat White'a bakınca kadife gibi bir süt görüyorsunuz. Sevdin mi derseniz evet diye cevap veririm. Flat White neymiş sorusuna cevap arayanlar BURAYA bir tık. Bence latte, cappuchino ve flat white arasında çok minik farklılıklar var. Kendim için şunu tercih ederdim: Bir shot espresso ile yapılan flat white. Ben de daha önce dediğim gibi birçok yerde kahve içtim. Kafeler dışarıdan bakıldığında pek havalı gözükmüyor. Bence Avustralya'da hiçbir şey çok havalı değil zaten. Binalardan, kafelerinden, pastanelerinden, insanlarından hep bir mütevazilik akıyor. İnsan en çok da buna vuruluyor. Şekilden çok içerik kıymetli. Daha basit ve daha lezzetli bir yaşam. Şehrin tümü insana hizmet ediyor bu ülkede. Her yer yeşillik. Ağaçların kaç yıllık olduğunu hesaplayamıyor insan. Biz Royal Botanic Gardens'da gezindik. Soutbank üstünde National Gallery'ye uğradık. Müzenin duvarlarından dökülen suları izleyip biraz serinledik. İlk gittiğimiz gün müzeye giremedik çünkü gittiğimizde kapalıydı. Biz de içeriye bir göz atıp müze mağazasından alacak bir şey var mı diye gezindik. Daha sonra bir kez daha şansımızı denedik. Melbourne'e kadar gitmişken müzeyi de gezmeden dönmedik. En çok parkları sevdik. Birer kahve alıp çantalarımızdaki atıştırmalıklardan atıştırdık."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/03/avustralya-gezi-notlari-melbourne-2.html", "text": "1920'lerin Fransasında benim adını şimdilerde Alain de Botton'ın bir kitabından duyduğum bir gazete varmış: L'Intransigeant. Bu gazete ön sayfasından sansasyonel yazılar yayınlar, okuyucuların ilgisini çeken sorular sorarmış. Sordukları sorulara mutlaka zamanın ünlülerinden, yazarlarından cevaplar gelirmiş. Mesela, \"Ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalsanız hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız?\" sorusuna birçok ünlünün yanında Proust da gazeteye bir mektup yollayarak cevap vermiş. \"Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, -o kendi yaşamımız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor. Melbourne benim için güzel anılar şehri! Şaka bir yana, Berfuların evine uğrayıp birkaç demlik çayı içince kendimize geldik. Akşam üzeri olduğundan uyumamak ve buranın uyku düzenine ayak uydurmak istiyorduk. Uzun bir sohbetin ardından arkadaşlarımızı kardeşlerinin evinde bıraktık. Hakan bizi Melbourne'deki otelimize kadar götürdü. Melbourne'e dair çok şey göremedik ilk akşam için. Yol boyunca arabanın camından baktım durdum. İlk kez geldiğim ve bir daha gelemeyeceğimi düşündüğüm yerlerde bunu sıklıkla yapıyorum. Havalaanından Berfuların evine gittiğimiz ilk dakikada bile yol kenarında kanguru görmüştük. Gitmeden fotoğraflarda gördüğüm Melbourne'de koca koca gökdelenlerin olduğunu biliyordum ama yine de sokak aralarındaki parklarda kanguru görecekmişim gibi bir yargıyla da donatmıştım kendimi. Melbourne'de her sabah Cafe Bella'da kahvaltıyla başlar. Her tatilin başlangıcı ayrı güzel, hele ki hayallerinin ötesinde bir yere varmışsan daha da farklı bakıyorsun her şeye. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltı etmek için dışarı çıktık. Şehrin dibindeydik. Merkeze doğru biraz yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye girdik: Cafe Bella, Southbank. Melbourne son yıllarda üst üste 7 kez dünyanın en yaşanılır şehirleri arasında birinci seçildi. Artık nasıl bir şehir olduğunu siz düşünün. Benim ilk görüşte kanım ısındı bu şehre. Sydney ile karşılaştırıldığında daha sakin, daha mütevazi ama insanın aradığı her şeyi içinde barındıran bir kompaktlığı ve sevimliliği var. Akşam oldu mu sokakları yavaş yavaş tenhalaşıyor, gökyüzünü pamuk şekeri kıvamında bir pembelik ele geçiriyor. Bizim gibi kalabalık bir şehirden kalkıp gidince bu sakinlik insanın hoşuna gidiyor. Sokakların en güzel halini footoğraf makinesinin vizörünün içine sığdırabileceğini düşünüyor insan. Elbette her şehrin olduğu gibi bu şehrin de daha kalabalık, daha turistik caddeleri var. Oraların da hoşluğu ayrı. Yine St. Paul Katedrali'nin hemen çaprazındaki Flinders Sokağı İstasyonu da gezilecek görülecek listemizin başında yer alıyordu. Trenleri ve garları seviyoruz. Burası New York Merkez İstasyonu gibi görkemli, şatafatlı değil. Üstelik istasyondan içeri girince de bilet almadan gişelerden geçemiyorsunuz. Bu yüzden içeride ne olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir göz gezdirip istasyon önünde birkaç fotoğraf çektirip Avustralya sıcağında adımlamaya devam ettik. |Sanırım akşam 20.00 civarı 🙂 Şehrin nasıl sessiz olduğunu artık bir de siz düşünün. Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için buraya bir TIK lütfen. Birazcık başımıza buyruk gezindik. Berfu'nun yanımızda olmasından dolayı sırtımızı ona yasladık. Yapmak istediğimiz şeyleri söyleyip, onun \"Hadi bunu yapalım!\" dediği yerlerde gezindik. St. Paul Katedrali, Graffiti ile dolu olan sokaklar derken yönümüzü şehrin merkezindeki birkaç alışveriş caddesine çevirdik. Bourke Caddesi ile Collins Caddelerinde gezindik. Bu iki caddeyi de çok sevdim. Evet evet! Melbourne'de özellikle iki yeri çok sevdim: Kütüphane ve kitapçı. P. S.2: Kütüphanenin fotoğraflarını Kuzey bana yollar yollamaz onları da ekleyeceğim buraya. Keyifle okudum, fotoğraflar harika, anlatımınız şehri yaşatıyor adeta. En çok da sakinlik ne güzel. Poşe yumurta diyoruz biz ona, severim daha doğrusu yumurtayı severim. Bu seyehat yazilarını kitap olsun diye bekliyorum. Ama Nev Mekana gidelim beraber. Ne güzel olur. Öte yandan, ne güzel resimler yapıyorsun öyle Esin. Tebrik ederim. Müthiş bir cevheri içinde saklamışsın. Ne mutlu ki şimdilerde fırsat yaratabildin bu yeteneğine. Çok mutluyum senin adına. Birazdan özel olarak bloguna uğrayıp yolladığın yazıya bakacağım. Kaçırmış olabilirim. Kütüphaneler çocukluk anısıdır bizde. Ablamla, Yalova Atatürk İlkokulu'nun yanındaki kütüphaneye çok sık gider, çocuk kitapları okurduk. Kütüphanenin loşluğu, huzuru ve kokusu düşündükçe iyi gelir hala. Şimdilerde Üsküdar'da yeni bir modern kütüphane açıldı. Duymuşsundur belki, Nevmekan Sahil. Hem kafe, hem kütüphane ama böyle yabancı ülkelerdeki gibi konsepti. Ben çok sevdim, ara ara gidiyoruz. Nevmekan'ı duydum. Arkadaşlarım çok övgüyle bahsetti. Ama ben kendime kızıyorum. Buradan kalkıp tatil diye Avustralya'ya gidiyoruz ama İstanbul'a gelince hiçbir şey yapamıyoruz. Çünkü hep işim var. Hafta içi zaten işteyim, hafta sonu da Kuzey'in işlerinin peşinde oluyoruz, dersti, futboldu derken hiç vakit kalmıyor geriye. Hafta içi işi assam içim rahat etmiyor. Tuhaf bir durum yani. Kütüphaneleri ben de çok seviyorum. Hep aylak zamanlarımı hayal ediyorum kütüphane görünce. Bir gün inşallah diyorum. için fotoğraflar ve yazılar bile ne kıymetli.. Açıkçası anlatacaktım da ya, nereden başlasam acaba? Gerçi nereden başlasam konu kitapçıya, kitaba falan geliyor. Bak çok güzel bir pasajı var, onu anlatacağım; kumar sevenlere acayip bir kumarhanesi var; nehrin kenarında, üstünde oturalım da bir kadeh bir şey içelim diyenlere nehri var; yeşillik diyenlere parkları var. Tenhalık ne tuhaf geldi fotoğrafa bakınca, öyle alışmışız ki kalabalık İstanbul'a 🙂 Jane Harper kitabını hep görüyordum ama bakmamıştım hiç, şimdi baktım, eleştirileri oldukça iyi. Yeni fotoları bekliyorum, çok sevgi selam. Bana da çok değişik geldi. Şehirlerde insan yok değil elbette. Nehir kenarı her daim cıvıl cıvıl. Bak orayı anlatmadım daha. Şehrin ortasından Yarra Nehri geçiyor. Etrafı da üstü de bir hayli eğlenceli. Nehrin üstünde tekne-barlar var. Oturmaya yer bulamazsın. Bir de Casino var. Şehrin tüm kalabalığı ve eğlencesi orada. Ama buraların dışında şehrin merkezi dediğimiz yerler akşam oldu sessizleşiyor. Sokaklar sana kalıyor. Güneşin binaların üstünden seke seke ilerliyor. Sen söyleyene kadar Jane Harper'ın Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı olduğunu bilmiyordum. ben kütüphaneyi çok beğenince, üstüne yazarın ilk kitabını da bu kütüphanede yazdığını öğrenince dayanamayıp kitabı aldım. Bana orayı anımsatacak bir şey olsun istedim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/04/avustralya-gezi-notlari-melbourne.html", "text": "Kısa başlıklarla benim Melbourne 'ümü görmeye ne dersiniz? Melbourne 'de en çok neleri sevdiğimi paylaşıp sonra bir arabaya atlayıp okyanus kenarında seyahate çıkmaya hazırlanıyorum. - Kendi çapımda bir bibliyomanyak olduğumu düşünürsek Melbourne şehrinin kütüphanesini çok sevdiğimi söylemem de bir sakınca yok. İşte, State Library Victoria - Açıkçası irili ufaklı başka kitapçıları var mıdır bilmiyorum ama ben içine girdiğim Dymocks Bookstore'u çok sevdim. Geniş bir alana yayılmış, içinde hem çok güzel hediyelikler var, hem de bir dolu kitap, defter. Merak edenler için adresi burada: Dymocks. - Bizim Melbourne seyahatimiz iki aşamalı oldu. Birinci kısmında iki gece Melbourne'de konakladık. Ardından Great Ocean Road için yollara düştük. Okyanus kenarında iki gün boyunca yol aldık. Ardından Melbourne'e tekrar geri döndük. Avustralya Günü'nü yakaladık. Sokaklarda geçit yapan değişik ülkelerden insanları seyrettik. Ve bir gün yola çıkıp St. Kilda Bölgesine ve St. Kilda Sahiline gittik. Sanırım Melbourne'e gerçek anlamda aşık olmam bu sahili görmemle gerçekleşti. - Pazar yerlerini her zaman sevdim. Melbourne'de de özellikle gitmek istediğim bir pazar vardı: Queen Victoria Market. Fakat ne yazık ki oraya gitmeyi başaramadık. Zamanımız denk düşmedi. Eminim çok güzeldir. O yüzden Melbourne'e gideceklere, eğer benim gibi çarşı-pazar seviyorlarsa Queen Victoria Market'e gitmelerini öneririm. Biz orası yerine kaldığımız otele çok yakın ve çok güzel olan başka bir pazara gittik: South Melbourne Market. Pazarın içinde çok güzel dükkanlar, nefis mangoların olduğu tezgahlar, insanı eve gidip arkadaşlarını yemeğe davet etmeye özendirecek sebzeler, et tezghları falan var. Biz Kuzey'le tazecik istiridyelerden denedik. - Brunetti: Lygon Street Carlton - Pasajlar: The Block Arcade Burası şehir içinde gezidğimiz ilk pasaj. İnsan içine girince bir zaman tüneline girmiş gibi hissediyor. Üstü camlı tavanından ışık pasajın içine doluyor ve renkler canlanıyor sanki. Güneşli bir havada pasajın serinliğine attık kendimizi ama bana yağmurlu bir havada buraya sığınmak da çok güzeldir gibi geldi. - The Block Arcade içindeki çay salonu Hopetoun Tea Rooms'u unutmamak şart. Önünde her daim uzun bir kuyruk oluyor. kuyruğu göze alırsanız, ki alın bence, vitrinden insanı cezbeden bir tatlı seçebilir ya da öğle yemeğini burada yiyebilirsiniz. Bir bardak çay da pek fena bir fikir değil çünkü kendinizi çok aristokrat bir ortamda bulacaksınız. Victoria Dönemi filmlerinden birine girip kendinizi o zamanın kadınları gibi hissetmek için bir fırsat size. - Köpüklü, insana kendini prenses gibi hissettiren içeceklerin dışında ne seviyoruz: Birayı. Ben çok seviyorum. Sizleri bilmem. Hele ki hava sıcaksa, şöyle bir patates kızartmasının yanında buz gibi bir biraya asla hayır demem. Burada de pek havalı, pek kadınsı bir bira buldum. Daha doğrusu Berfu önerdi. Kalorisi az ama pek lezzetli bir bira kendisi. İsmi de pek güzel: Pure Blonde."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/04/blog-yazmak.html", "text": "Döndüm dolaştım, yine kendimi blogda buldum. Hatırlarsanız ne zamandır blogun alt yapısından şikayetçi olduğumdan bahsedip duruyordum. Sanki çatısından, penceresinden su sızdıran, ne kadar temizlersen temizle bir türlü temiz gözükmeyen, güneş almayan loş bir evde yaşıyor gibiydim. Yazdığım yazılar kafalarına göre font değiştiriyor, canı hangi puntoda olmak isterse o puntoda takılıp kalıyordu. Bir hayli dik başlı bir hal almıştı blogun hali. Açıkçası elimden bu durumu düzeltmek için de bir şey gelmiyordu. Blogun orasını burasını karıştırırken olur da bir hata yapar da bugüne kadar yazdığım her şeyi de kaybederim korkusu yaşadığımdan bir şey de yapamıyordum. Neyse ki sonunda bana yardım edecek birini buldum. \"Öyle mi yapsak, böyle mi?\" derken tüm kaygılarımı bir yana bırakıp blogumu yenilenme süreci için bir süre yalnız bıraktım. Blog Yazmak kendime verdiğim en güzel hediyelerden biri. Geçmişi geçmişte bırakıyor ve kendime yazdığım yazılar için bir aferin veriyorum. Yazıları tekrar gözden geçirmem, bir blog yazının okunur halde olması için gerekenleri yapmak için de bir senelik bir süre tanıyorum bu blog sahibesine. Her şeyi bir anda yapamayacağımı ve başka şeyler yapmak için de zamana ihtiyacım olduğunu da biliyorum. İçimdeki telaşımı dindirmeye çalışıyorum. Kuzey'le konuşuyorum. İstanbul'un yeni başkanını İnstagram'dan takip ediyorum. Yaz tatili planları kuruyorum; önce kafamda elbette. Kuzey'in bu yaz bizden ayrı geçireceği zamanı düşününce artık büyüdüğünü kabul etmeye çalışıyor, yokluğunu fazlasıyla hissedip bunalıma girmemek için de boşlukları doldurmaya çalışıyorum. Yaşamım, aslına bakarsanız yaşamımız evrim geçiriyor. Ne tuhafmış anne olmak diye düşünüyorum. Sık sık kendi genç kızlık dönemim ve o zamanlar kanatlanıp uçmak için ne kadar sabırsızlandığım geliyor aklıma. Kuzey'i anlamaya çalışıyorum. Olmuyor. Ben de tatil planları yapıyorum. Ben bir ileri, iki geri giderken kitap okuyorum elbette. Şu aralar elimde Michelle Obama'nın kitabı var. Bu kadar hoş bir kadın olmasının yanında, hayatını böyle güzel kaleme alabilmesini de birazcık kıskanıyorum sanırım. Kadınlar güzel şeyler yapınca onlarla gurur duyuyorum. Ne yazık ki gün geçtikçe daha da duygusal bir insan oluyor. Paris özlemim devam ediyor. Neyseki konuyu gerekli mercilere taşıdım, onlar da gereken ilgi ve özeni gösterdiler bu istediğime. Uzun lafın kısası, üç vakte kadar bir Paris seyahati var bize. Belki de Avustralya yazılarından önce bir Paris yazısı yerini alır blogda. Malum bu blogda en çok Paris yazısı var. Merhaba!!! Ne çok zamandır okumamışım seni, utandım. Blogun yeni halini görünce şaşakaldım ama çok beğendim. Güle güle yaz 🙂 Çok tatlı olmuş. Çok hoş olmuş, yepyeni bir başlangıç:) Cesaretinden dolayı ayrıca kutluyorum seni. Ne zamandır istiyordum böyle bir yenilenmeyi. Biraz ihtiyaçtan kaynaklandı. Ama şimdilerde editlenecek bu kadar çok yazıyı görünce gözüm korktu. Günde en fazla üç yazı editleyebiliyorum. Değecek mi bittiğinde? Evet ama ne bileyim. Umarım sıkılmadan, bıkmadan, çok da kendimi yormadan hallederim bu işi 🙂 Teşekkürler yorumun için. Esincim öncelikle yorumun için çok teşekkür ederim. Çok düşündüm, çok istedim ama bir türlü doğru kişiyi bulamıyordum. Benim tek başına altından kalkacağım bir iş değil blogu taşımak. Hem vaktim yok, hem enerjim, hem de yeterli bilgim. Blog yazmak çok iyi geliyor bana. Burası çok emek verdiğim bir yer. Kendimi bulduğum, sevdiğim. Ama ara ara da böyle yeni bir başlangıç yapmama rağmen zamanımı hayata, sokaklara, daha çok yaşama karışmaya mı versem diye düşünüyorum. Bu arada şu an sana cevap yazarken yorumum yorum kutusundan taştı ve ig'de ne demek istediğini daha iyi anladım. Hemen ekran fotoğrafını çekip gerekli merciye iletiyorum demek istediğin şeyi. Çok verimli oldu bu yorum. Ben sana ve yoruma tekrar döneceğim. Önce tüm yazıları editlerim gibi geliyordu. İşe başlayınca korkmaya başladı. Du' bakalım. olduğu kadar modundayım. Sanırım kısım kısım ilerleyeceğim. Önce Paris yazıları gelecek. Sonra diğerleri 🙂 Teşekkürler güzel yorumun için. Çok ama çok öperim seni. Yayin akisinda görünmemesi disinda gayet güzel olmus. Yenilik iyidir. Ben de burada daha mutlu olacakmışım gibi hissediyorum. Daha düzenli, daha yeni... Başlangıçlar, temizlikler iyi geliyor bana."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/05/great-ocean-road-avustralya.html", "text": "Great Ocean Road seyahatimizin merakla beklenen kısmı. Avustralya bizim için başlı başına bir macera. Üstüne bir de arabayla çıkılacak bir \"road trip\" olunca nefesimiz kesiliyor. Ben böyleyim çünkü. En iyi ruh halim yoldaki ruh halim. Pamuk gibi oluyorum, neden yaşadığımın farkında oluyorum. Mutluluğum, başkalarının mutluluğu haline geliyor. Kendimi her daim bir trenin ya da bir arabanın içinde önümden akıp giden yola bakarken hayal ediyorum. Vadiler, sırdağlar geçiyoruz kimi zaman. Denizler, bu yolda olduğu gibi okyanuslar geliyor peşimizden. Ya da biz bir yerlere ulaşmaya çalışıyoruz. Netice mutluluk, yol kenarındaki her bir cisme işlenmiş oluyor. Tek tek topluyorum onları. Biz bu yolu 2 gece 3 günde kat ettik. Kimileri iki hafta bu yol üzerinde ilerlemiş. Demem o ki, bizim kendimize çizdiğimiz yol mutlaka olması gereken yol değil elbette. Gönül isterdi ki Avustralya kıtasını keşfedeceğimiz üç ayımız olsaydı da köşe bucak her bir yeri gezseydik. Ne yazık ki bu yolu yaptıkten hemen sonra Melbourne'e tekrar geri döndük, iki gece daha konaklayıp hayatımızda hep \"Ah, ne güzel bir yerdi.\" diye hatırlayacağımız Tazmanya'ya doğru yola çıktık. Biz şuralarda durarak ilerledik. İlk gün Apollo Bay'e kadar ilerledik. Port Campbell'a gelmek için rotamızdan biraz uzaklaştık çünkü konaklama yeri olarak kendimize burayı seçtik. Ertesi sabah Port Campbell'da uyanıp okyanus kıyısında şirin bir kafede kahvaltı ettik. Hayatımın en güzel kahvaltılarından biriydi bu kahvaltı. Çünkü bir daha bu deniz kıyısında bulunma şansımın olmadığını ve dünyanın bu ucunda tek seferlik bir yolculukta olduğumu biliyordum. İkinci sabahımızda Port Campbell'dan Melbourne'e geri dönüş yoluna geçtik. Yolun her kısmı çok keyifliydi. Şimdi artık rotayı ufak ufak açıyorum. Belki birilerine faydası olur. Sabah araba kiralama ofisinden arabamızı tesim alıp yola çıkıyoruz. Selçuk için stresli bir durum çünkü yol boyunca bize göre ters bir trafikte yol alacak. Arabada alışık olduğumuz yerlerin terine yerleşiyoruz. Yol boyunca önümüzde ilerleyecek olan Hakan'ı takip edeceğiz. Bu durum işimizi kısmen kolaylaştırıyor. Ama yine de hızla akan bir trafikte nerdeyse otuz yıllık bir alışkanlığın tersine hareket etmek zor. Büyük Okyanus Yolu 'nun başındayız daha. Torquay, okyanus yolu üstündeki küçük, sevimli bir kıyı kasabası. Kasabaya uğramadan yol kenarında durup okyanusa ilk merhabamızı vermek istiyoruz. O kadar heyecanlıyız ki, hemen buradaki ilk kumsalda suya girmek istiyoruz. Rüzgar ensemizde aman vermiyor bize. Kumsala inen yol boyunca yürüyor, ayakkabılarımızı çıkarıp kuma ayaklarımızı değdiriyor ve baika bir yerde okyanus merakımızı gidermek üzere yola düşüyoruz. Ne de olsa tatilin başındayız. O an hissettiğimiz duygu bu ve okyanusa girmek için daha çok şansımız olacak. Dalgalı, hırçın okyanusla, sörfçülerin Avustralyasıyla ilk tanışıklığımız. Tepeden sahile inen ahşap merdivenler var. Merdivenlerin başında, kalabalığın arasında durup aşağıya, dalgalara, dalgaların arasında bir kaybolup bir açığa çıkan sörfçülere bakıyorum uzun uzun. Okyanus çocuğu olmadığımızı düünüyorum yine. Okyanus dışarıdan bile ürkütüyor beni. Sesini dinlemek, dalgaların sahile vuruşunu seyretmek çok güzel. Ruha şifa bir yer Avustralya. İnsan ömrüne ömür ekler burada. Bu arada Bells Beach, dünyanın ünlü sörf noktalarından biriymiş. 1962 yılından beri de bu kumsal sörf yarışmalarından birine ev sahipliği yapıyormuş. Ekibin büyük bir kısmı aşağıya inip dalgaları biraz daha yakınan seyretti. Ben, okyanusa biraz daha uzaktan alışmaya çalışıyorum. Bells Beach'de biraz vakit geçirdikten sonra arabalarımıza atlayıp yol boyunca ilerliyoruz. Anglesae, bizimkilerin kendini okyanus suyuna attığı, benim gibi hanımevlatarının da suyu çok soğuk bulup kocasıyla romantik yürüyüşler yaptığı uzun mu uzun bir sahil. Bu romantik kumsal yürüyüşümüz hemen güneş yanığı olarak geri dönüyor bana. Güneş kremini yanında taşımak güneşten korunmanı sağlamıyor demek ki. Sürmek gerekiyor. Omuz başlarımda hafif sızlamalar hissedince iki kutu güneş kremi bitiriyorum ama iç işten çoktan geçmiş oluyor. Great Ocean Road Yoluna düşmeden önce, \"Yol üzerindeki deniz fenerine mutlaka uğrayacağız.\" diye tutturmuştum. Elbette bunu sadece bir tane deniz feneri olduğunu düşünerek söylemiştim. Sonra ortaya çıktı ki benim bahsettiğim deniz feneri başka bir deniz feneri ve o feneri görmek için uzun bir yol yapmamız gerekecek ve bu mümkün değil. O yüzden benim gönlümü hoş etmek için yol üzerindeki bir deniz feneri üzerinde durduk. Hava oldukça sıcaktı. Aşağıda kuru bir toprak yol üzerinde arabaları park edip deniz fenerine doğru yürümeye başladık. Yol üzerinde dur-in- aşağı yürü- tekrar geri dön- arabaya bin şeklinde bir ritüel tutturmuştuk. Çocuklar inip inmemek üzerinde karamsar kaldılar. Güneş tepemizde kızgın bir şekilde bekliyorlar. Kuzey'cik, \"Çıkıyorsun değil mi deniz fenerine?\" soruma elbette diye cevap verdi. Sonradan duygusal baskı yapacağımı bildiğinden bizimle beraber yürümeye başladık. nefes nefese ağaçlıklı bir yoldan yukarı tırmandık. Açıkça söylemek gerekirse evet. Ama deniz fenerlerinin insanı mutlu eden bir yanı var. Yalnızlıkları, o dik duruşları başkalarına ne ifade ediyor bilmiyorum ama bana mutluluk veriyor. O yüzden deniz fenerinin dibine kadar yürüyemesem de uzaktan seyretmek çok güzeldi. Avustralya'ya gidip bir deniz fenerinin kıyısına ulaştım yani. Burada yol kenarındaki küçük bir girintide duruyor, bol bol fotoğraf çekiyor ve Great Ocean Road üzerinde olduğumuzu resmileştiriyoruz. İlkokul yıllarından beri okuduğumuz dünyanın bir ucundaki, mevsimlerin kuzey yarım kürenin tersi olduğu, evimizde kışı yaşarken orada yazın yaşandığı güney yarım küredeyiz işte! Acıktık. Durmak, okyanusa bakmak, soğuk birer bira içmek istiyoruz. Lorne, durmak için seçtiğimiz kasaba. Yol kenarı park edilmiş araçlarla dolu. Sahil şeridi boyunca park yeri bulamıyor; yolculuğun ilk saatlerinde \"Şimdi biz bu ters trafikte nasıl geri döneceğiz?\" diye stres oluyoruz. Düz istikamette hareket etmek tamam da trafikte sola dönmek, sağa dönmek, hele ki u dönüşü yapmak bizim açımızdan biraz kafa karıştırıcı. Yol boyunca uğradığımız her yer tur yapan her yolcunun aslında bildiği \"sightseeing\" noktaları. Bizim unuttuğumuz bir şeyi anımsatılar aslına bakılacak olursa: Doğal güzellikleri. Olduğu gibi kabul edimiş ve saygı gösterilen bir doğa. Okyanus, üzerine şezlogların kurulmadığı özgür kumsalllar, yol üstündeki çalılıklara yerleştirilmiş, \"Burada zehirli yılan vardır.\" tabelaları, yaşamı basite indirmiş insanlar. Teddy's Lookout, yakınlarına arabanızı çekip bir müddet yürüdükten sonra doğayı seyredebileceğiniz noktalardan biri aslında. Yol boyunca böyle bir sürü gözlem noktası var. Aralarında bazıları daha çok dillendirilmiş, daha çok göze gelmiş, daha çok öne çıkmış olsa da aslında hepsi doğanın bir parçası. Apolla Bay, ilk günkü Great Ocean Road Rotamızın son noktası. Burada konaklamaya karar verdiğimiz için Apollo Bay'e geliyoruz. Gün boyunca dur-kalk yapmaktan bir hayli yorulmuşuz. Önce konaklayacağımız eve geliyor ve eşyalarımızı bırakıyoruz. Yemek yesek mi yemesek mi düşünüyoruz. Sonra markete gidip bir şeyler almaya ve bahçenin, yıldızlarla bezeli gecenin tadını ıkarmaya karar veriyoruz. Avustralya'da yılanlar daha fazla dikkat edilen bir başka hayvan daha var: Örümcekler. Mangalda pişirmelik bir şeyler ve şarap alıyoruz. Yanılmıyorsam birkaç bira, bir de gece sohbetine eşlik edecek çekirdek. Avustralya'da geçirdiğimiz en güzel gecelerden biri oluyor. Mangal ateşinde etleri pişirip şaraplarımızı yudumluyor, Güney Kutbu'nda olmanın keyfini çıkarıyoruz. Çocukluğumda tanık olduğum gökyüzü buraya taşınmış sanki. Yıldızlar birbirinin üstüne yığılmış. Şarabın da etkisiyle hülyalı gözlerle gökyüzünü izliyorum. Burada, bu gökyüzünün altında tepemde bir Kuzey Yıldızı olmadığını idrak ediyorum. Samanyolu da yok dünyanın bu tarafında. Hatta burçlar bile farklı. Great Ocean Road üzerindeki ilk günümüz ve gecemizde derin bir mutluluk duyuyoruz. Her şeyi, tüm dertleri, tüm sıkıntıları dünyanın kuzey yarım küresinde bıraktık, güney yarım kürede uzun bir yolculuğun içindeyiz çünkü. Avustralya Yolculuğu'nda konakladığımız otelleri ve diğer küçük ayrıntıları öğrenmek isteyenleri BURAYA alayım. İlk Melbourne intibalarımı öğrenmek ve biraz da edebi Melbourne'ü tanımak için de BURAYA lütfen. Fotoğraflar çok güzel, bize yaşattınız gezinizi. Çok teşekkür ederim, ben de gitmek isterim. Belki bir tatil planı yapabiliriz ailemle. Geldi, geldi fotolar. Dün koyduğumuz zannediyordum ama koymamışım. Fotoları ekledikten sonra güncellememişim yazıyı. Yeni sitenin alt yapısına alışmaya çalışıyorum. Sanırım biraz yavaş ilerliyorum ama artık sizin RSS'lerinizde görüntüleniyorum. Tek sorunum benim sizi hala blogger'dan izliyor olmam. Onun için de bilgisayarıma bir program yüklenecek ve yakında buradan sizleri izleyebileceğim. Avustralya yazısının bir bölümünü yazmış olmaktan mutluyum. Ne turhaf bir şey. Bir yazı yazmanın beni bu derece rahatlatması ve huzur vermesi. Beni izleyebilmene çok sevindim. Fotoları eklememişim şaşkınlıktan. Şimdi ekledim. Yavaş ama emin adımlarla ilerliyorum. Ah o yolda olmanın dayanılmaz cazibesi. Tatil burnumda tütüyor. Paris'ten yeni geldik. Üstünden bir hafta geçti ama hiç gitmemişim gibi sanki. Bu ne yahu? Avustralya özeldi ama. Geriye bakıp derin derin iç çekiyorum. En çok huzur duygusu aklıma gelen. İnsanlar mutlu. Burada yaşamaktan, kendi içimde iç sıkıntılı Özlem'i taşımaktan yoruldum. Para, pul tamam da huzurun yerini hiçbir şey dolduramıyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/05/ruzgarin-golgesi-carlos-ruiz-zafon-2.html", "text": "Yakama yapışmış ve vazgeçmek istemediğim bir huyum var: Kitapların içinde hayat bulan şehirleri ve o şehirleri bana canlı kılan roman kahramanlarının ayak izlerini takip etmek. Bir kitabı okurken sokakları, başka türlü karşılaşacağımı düşünmediğim esnaf lokantalarını, kafeleri, üstüne hikayeler adanmış yemekleri not ediyorum. Bazen kapısının önüne geldiğim köhne kafenin içinde tadına baktıklarım şaşırtıyor, bazen de yedikleriminde aradığım lezzeti bulamamaktan hayal kırıklığına uğruyorum. Birkaç yıl önce okuduğum bir kitabı senenin ortasında o yılın kitabı ilan etmiştim: Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi adlı kitabı. Kitaptan öylesine etkilendim ki, oğlumun Camp Nou'yu görme isteğine kendi merakımı da ekleyip, uçak biletlerini aldım. Böylece yanımıza Camp Nou'yı görecek bir çocuğun heyecanını, yeme-içme notlarını ve hafif bir valizi alarak yola çıktık. Kitabı okuyanlar Daniel Sempere'yi, kahramanımızın kitabevi sahibi babasını, en yakın dostları Fermin Romero de Torres'i ve her kitapseverin aklını başından alabilecek Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nı hatırlayacaklardır. Kitabın içinde anlatılan mekanları, Franco döneminin izlerini taşıyan meydanları haritamda işaretlerken Barselona'da Rüzgarın Gölgesi kitabının çoktan turistik bir aktivite haline geldiğini gördüm. Birçok tur şirketi iki saati kapsayan yürüyüş turlarıyla sizleri kitabın dünyasında gezdiriyor. Bir kitabın bir şehre böyle turist çekiyor olması çok hoşuma gitti. Benimle birlikte bu turu yapmak isteyenler için haritayı ekliyorum. Rüzgarın Gölgesi haritasını edinmek isteyenler buraya! Haritada başlangıç noktası olarak Passaig de Gracia'da bulunan Casa Batllo verilmiş. Gaudi'nin en güzel yapıtının olduğunu düşündüğüm bu evi daha önceki gidişimde ziyaret emiş, güzelliği karşısında ağzım açık kalmıştı. Ne Sagra de Familia ne de Park Güell; Casa Batllo bana içeri adım atana ensesinde hissettirdiği sıcak nefesiyle yaşayan bir canlı izlenimi vermişti. Bu gittiğimizde de bir gece vakti geçtik önünden. Evin tüm ışıkları açıktı ve şaşkınlıkla izlediğim bir kokteyle ev sahipliği yapıyordu. Unesco Dünya Mirası Listesi'ndeki bir yerin bu şekilde kullanılıyor olması nedense beni üzdü. Şimdi kendinizi bu evin önündeymiş gibi hissedin. Gece çoktan çökmüş ve Gaudi'nin yıllar önce tasarladığı sokak lambaları yanmış. Daniel'ın peşinden fark edilmemeye çalışarak denize doğru ilerliyorsunuz. Eğer bu noktaya gelir, güneye Plaza de Cataluna'ya doğru yürüyüşe geçer ve Puerto del Angel'e doğru ilerlerseniz, Daniel'ın Lain Coubert tarafından takip edildiği limana doğru yürümüş olursunuz. Biz buradan haritada işaretlenmiş olan ikinci noktaya gittik. Gittiğimiz yer yaşlı Sempere ve oğlunun kitapçısının ve üst katında olduğu sokaktı; tabii burada gerçekten ne bir ev ne de kitapçı var. Yazar bu sokakta hayalinde bir ev yaratmayı uygun görmüş. Biz de sokak içinde eve ve kitapçıya yakışabilecek binaları yarattık. Gariptir ki, herkesin uygun gördüğü ev başka bir binada oldu. İlk sağdan Calle Santa Ana 'ya doğru içeri girerseniz, hayali Sempere & Sons kitapçı dükkanının olduğu sokağa varacaksınız. Daha sonra Santa Ana Sokağı'nda sola dönüp Ramblas'ya çıkın. Ramblas, İspanyolca bulvar demek. Bulvar üzerinde limana doğru kalabalığın içinde yürürken kendinizi bir karnavalda gibi hissediyorsunuz. Yol boyunca çiçek satıcıları, kuş kafesleri satan kiosklar, performanslarını sergileyen sokak sanatçıları, güneşin altına serilmiş masalarda içkilerini yudumlayan turistler eşlik ediyor size. Barselona hem güneşiyle hem de insanın içine işleyen rehavet havasıyla sanki daha basit bir yaşam sunuyor ziyaretçilerine... Opera Binası'nın önünden geçiyoruz ve kitapta yazdığı gibi Daniel'in bir gece Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nı ararken bizim gibi bu yolu adımladığını hayal ediyoruz. Bir müddet ileri geri sokağı arşınladıktan sonra, Opera Binası'nın duvarının bittiği yerde saklanmış, gizli bir geçit gibi duran kemeri farkediyoruz. Dar sokağın iki yanında yükselen binalar, sokağın içine güneş ışığının girmesine izin vermiyor. Sahiden tenha, ürkütücü bir ara sokak burası. Kemerin atından geçtikten sonra, sol tepede sokağın ismini taşıyan levha görünüyor. Sokağın ismini Ramblas üstünde görme şansımız yokmuş, o yüzden fark edememişiz. Hepimiz aynı noktada birleşiyoruz. Evet, üzerinde zamanın izlerini taşıyan ahşap, büyük bir kapıyla karşılaşmayacak ve ne yazık ki o kapıyı içeri doğru itme şansını bulamayacağız; ama yazarın böyle bir kütüphane için olmasını hayal ettiği sokak tercihi çok doğru. Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı, Barselona'nın bir yerinde yaşıyorsa eğer, o sokak ancak Arco del Teatro Sokağı'dır. Ramblas üzerinde limana doğru ilerlerken, trafiğe kapalı yürüyüş alanından ayrılarak yolun sağında yürü. Tiyatro Binası'nın bittiği yerde, dar bir kemerin altına saklanmış sokağı göreceksin. Kemerin altından geç, sağda seni bekleyen Calle Arco Teatro sokağı levhasını göreceksin. Barselona'nın en güzel meydanlarından birine geldik: Plaza Real. İçinde saray misali gösterişli binaların bulunduğu bu alımlı meydandaki evlerden birinde Clara ve zengin kitap koleksiyoncusu Barcelo'nun yaşaması bir yana, benim için en önemlisi Daniel'ın burada Fermin'le tanışmış olması. Unutmadan eklemekte fayda var: Palmiyelerin çevrelediği meydanın ortasında duran ağaç şeklindeki iki sokak lambası Gaudi'nin Barselona için yaptığı ilk eserler olma özelliğini taşıyor. Romanın can bulduğu sokakların arasındayız şimdi. Dünü ve kitabın geçtiği Franco dönemini bugüne olduğu gibi taşıyan gözalıcı binalar, nar sokaklar oldukları yerde duruyorlar. Güneş ışığında adımlanan sokakların geceye yansıyan aksi gerçekten görülmeye değer. Ferran Sokağı'na açılan kemerin altından Plaza Real Meydanı'nı terkedin. Jaume I'e doğru ilerleyin. Binaların yanlarından sarkan sokak lambalarının eşliğinde, mağazaların olduğu caddeden ayrılıp, Gotik merkeze varacaksınız. Kitabın yazarının Santa Lucia Bakımevi'ni yaratırken nereden ilham aldığını öğrenmek istiyorsanız, Santa Maria del Mar Kilisesi'nin olduğu meydana gitmeniz gerek. Bu kilise bana soracak olursanız Barselona'daki en güzel kilise. Kiliseni olduğun meydan küçük ve insanın içini ısıtacak kadar sevimli. Kilisenin arkasındaki Moncada Sokağı antik saray kalıntıları ile geçmişten izler taşıyor. Bugüne dönecek olursak da, herkesin övgüyle söz ettiği sandviçleri, atıştırmalıkları ve özellikle tatlılarıyla ünlü Bubo'nın burada bir şubesi var. Sokağa atılmış masa ve sandanyeler kilisenin hemen karşısında. Buraya kadar gelmişken, Bubo'nun tatlılarını bir de bizim denememiz lazım. Calle de L'Argenteria sizi Santa Maria del Mar Kilisesine çıkaracak. Kilisesenin arkasında antik kalıntıların olduğu Calle Moncada 'na göz atmayı unutmayın. Gotik Merkezin kalbini attığı yere ulaşmak için geriye dönüyoruz. Calle de la Princesa'yı takip ediyoruz. Calle del Call ve Calle Freneria'nın köşesinde minik bir kırtasiye dükkanı göreceksiniz. Kitabın başında Daniel'a sahip olduğu takdirde yazabileceğini hissettiren Victor Hugo'nun dolma kalemi gibi, burada da kalemler, defterler ve birbirinden güzel eşyalar bulunuyor. Kimbilir belki bir Montblanc Meisterstück almanın vakti gelmiştir! Calle Freneria sizi Barselona'nın başka bir katedralinin önüne çıkaracak. Katedralin basamaklarında Antoni Fortuny ve Sophie Carax ilk kez buluşmuşlardı. Basamaklarda oturabilir, küçük meydanda dolaşan güvercinlere çantanızdan çıkardığının atıştırmalıklardan sunabilirsiniz. Biz öyle yaptık! Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nın bekçici Isaac'ın kızı Nuria Monfort burada yaşıyordu. San Felipe Neri Meydanının insana sunduğu yalnızlık ve huzur hissinden sıyrılıp, günümüze dönmekte fayda var: zira karnımız acıkmaya başladı. Hem öğleden sonranın ilk saatlerinde kendimize küçük bir ziyafet verelim, hem de rüştünü ispat etmiş bir restoranın kapısından içeri adım adalım. Els Quatro Gats, Picasso'nun menünün üstündeki resmi yaptığı ve akşamları arkadaşlarıyla buluşup hem yemeğini yiyip, hem de sohbet ettiği restoran. Daniel ve Fermin öğlen yemeklerini bu restoranda yiyorlardı. Bir yazarın izinden çok bir kitabın izinden gitmek çok daha çekici geliyor bana. Yazını zevkle okudum. Nasıl keyifli bir seyahat bu. Ben de Lizbona Gece Treni kitabına bayılmıştım ve o kitabı okuduktan sonra Lizbon'nu görme isteği duydum. Gittim ve kitap kahramanının dolaştığı sokaklarda dolaştım. TRT 'nin eski yayınlarından bir program var Kentler ve Gölgeler diye. Tam sana göre tam bana göre bir program. Bir yere giderken o program bölümleri arasında gideceğim şehir varsa yeniden izliyorum. En son Madride gittik birkaç ay önce. O program bölümlerinden birini de Buket Uzuner sunuyor. Don Kişot'un izinden Madrit'i geziyor. İzlemediysen mutlaka izle çok güzel programlar. Artık böyle programlar yapılmıyor. Gerçi TRT 2 nin açılmasıyla yapılmaya başlanmış galiba ama ben daha TRT 2 kanalını bulamadığımdan ve 17 yıldır TV açmadığım için yeniden açmaya pek hevesim olmadığından izleyemedim henüz. Kentler ve Gölgeler'i de internette yayımlanmış bölümlerinden izliyorum. Sevgiler...."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/05/soyle-bir-hayalim-var.html", "text": "Günlük hayatımda cebimde hayallerle geziyorum. Biraz ata sporu gibi bizim evde hayal kurmak. Sanırım onlarsız yaşamıyorum, hayaller olmadan amaçsız hissediyoruz kendimizi. Çünkü bu seçimi kendisi yapmamıştır. Onun yerine bu seçimi başkası yapmıştır. Yeni bir zar atılmış, siyah madeni makineden yeni bir loto bileti çıkmıştır. Şans oyunlarıyla, rastlantılarla ve bitip tükenmez bir kargaşayla dolu dünyada talihin yeni bir cilvesinden başka bir şey değildir olanlar. Kendi hikayemin kahramanı olan ben, rastlantılarla ilgili bir kafa karışıklığı içindeyim. Paul Auster kitaplarından birini elime almışsam ve okumak için huzurlu bir köşe arıyorsam işler biraz karışık demektir. Kendisi yakın dostum olur. Hiç tanışmadık şimdiye kadar. Belki duymuşsunuzdur, bizim ülkemiz gibi demokratik olmayan ülkelere gelmeyi reddediyor kendisi. İyi de yapıyor bence. Kısa bir süre sonra kısmetse New York'ta olacağız. Brooklyn taraflarına geçmeyi, sokaklarında dolaşmayı ve kafelerinde oturmayı düşünüyoruz. Sunset Park'ı tam da bu zaman okumamın kendime göre belli sebepleri var. Bir kere kitap Brooklyn'de geçiyor. Paul Auster da burada yaşıyor zaten. Evrene, -eğer beni duymaya niyeti varsa-, bir mesaj gönderiyorum. Elimde Paul Auster kitabı ortalık da dolaşıp duruyorum. Kitabın satır aralarında gizli rastlantılara övgü niteliğindeki tüm metinlerin altını çiziyorum. Hayaller kuruyor ve belki Paul Auster'a rastlamanın hayatımın güzel rastlantılarından biri olacağına inanıyorum. Rastlantıların hayatımızı şekillendirdiğine inanan Paul Auster'a küçücük bir mesaj yolluyorum: Brooklyn'de bir kafede karşılaşsak ne güzel olur. Ben bir şey yapamam. Evet, yapamam. Paul Auster hayaliyle dolu bir başka yazımı okumak için BURAYA tıklayın lütfen! Birlikte kahve içmeyi teklif ederdim. Kabul etme ihtimali bile harika bir sohbetin ilk adımı olurdu. Madem hayallerden gidiyoruz, neden olmasın. Sevgili Özlem, benim tunalıda yürürken karşıma Buket Uzuner çıkmıştı. Kendisini de kitaplarını da severim. Sıcacık bir kadındır buna güvenerek yanına gittim. Çünkü kitabını sevdiğin bir yazarın kendisini sevmeme ihtimalin de çoktur ve ben yazarları sanatçıları tanımak istemem. Tanışlığım sevdiğim eserleriyle sınırlı kalsın isterim, hayal kırıklığına uğramaktan korkarım. Neyse yanına yaklaşıp kendimi tanıttım, biraz sohbet ettik. Biraz ayak üstü biraz da yolda azıcık yürüyüşüne eşlik ederek. Kendisi bir dönem Ankara'da yaşadığı için şehri hep sevdiğini söyledi. Yaşadığı eve gittiğini bahçesindeki ağaca sarıldığını anlattı. Böyle birşeyler konuştuk.... Dediğim gibi normalde pek heveslenmiyorum karşılaşmalara, kitap imzalatmak gibi bir alışkanlığım da yok. Bazen söyleşilere gidiyorum, çıkışta kitap imzalatma kuyruğuna falan girmeyip ayrılıyorum. Cumartesi günü Mine Söğüt'ün Ankara'da Mülkiyeliler Birliğinde söyleşisi olacak. Kısmetse gideceğim. Müsait olanları beklerim. Sevgiyle kal.. Aylin.. Ama gitmeden önceki düşüncelerimi, Brooklyn gezisini ince ince planladığımı, trenden indikten sonra meraklı meraklı etrafa bakındığımı ve hemen istasyonun karşısındaki meydanda bir \"Farmers Market\" kurulduğunu gördüğümü hatırlıyorum. Nefis bir elma suyu içtiktik. Ben de seninle aynı şeyi düşünüyorum. Ben de sevdiğim yazarların yanına pek gitmeme taraftarıyım. Bir yazarın yazdığı satırlara sevda duymak, kendisine duymaktan daha anlamlı. Kaldı ki Paul Auster, demokrasi olmadığını düşündüğünden Türkiye'ye gelmeyi reddeden bir yazar. Yine de kitap raflarının arasında gezinirken bir kitabın üstüne eğilmiş bir Paul Auster hayallerimin baş köşesinde. Umarım uzunca yaşar, daha nice kitaplar bırakır bu dünyaya. Ursula'nın aramızdan ayrılıp gitmesini hala kabul edememiş bir hayalperest var burada. Mine Söğüt söyleşi eminim çok güzel geçecektir. Sanat, ruha gıda tek şey bence. İnsan sanatsal bir organizasyondan çıkınca hafiflemiş hissediyor kendini. Sevgiler yolluyorum sana ve yorumun için çok teşekkür ediyorum. Bana da öyle geliyor. Zaten sadece bir hayal olarak kaldı. Blogda Brooklyn gezimizi anlattım mı blmiyorum. Anlatmak istediğim çok şey oluyor ama ben yetişemiyorum. Unutuyorum, yazamıyorum. Gittiğimizde Brooklyn'de gezinmiş, Paul Auster'ın kahvaltısını yaptığı yerlere uğramış, kitapçıda dolaşmıştık."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/06/buyuk-okyanus-yolu-avustralya.html", "text": "Özgürlüğü yolda olmak diye tanımladığım, değişik cümleler içinde sık sık kullanıp önüne koyduğum çocuk tam bir evcimen aslında. Her seyahatin sonunda evin kapısından içeri, \"Evde olmak ne güzel!\" diye giren bir çocuk. Ve ben şimdi o çocukla birlikte Güney Yarımkürede Avustralya'da okyanus kıyısı boyunca yol alıyorum. Bu blogu yazarken ben de ona büyüdük. Ne çok dert yandım size değil mi annelik telaşlarımla ilgili. 😀Çocukların her biri bizim ardımızdan kalkıyor. Evin ikinci katındaki mutfağa mısır gevreği falan bırakılmış ev sahibi tarafından. Kahvaltı yapmak yerine atıştırıyor, birer kahve-çay içip yola düşüyoruz. Büyük Okyanus Yolu üzerindeki ikinci sabahımızdayız ve hala yapacak çok şey var. Apollo Bay'den ayrılmanın vakti geliyor. Akşam arabalardan indirdiğimiz eşyalarımızı geri yüklüyor, evin önünde birkaç anı fotoğrafı çekiyor ve buraya bir daha gelme ihtimalimizin ne derece zayıf olduğunu bilerek biraz hüzünle ayrılıyoruz. Bir gece önce de biralarımızı içerken sohbetimize bir hayli hüzün eklemiştik zaten. Yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakmış, çocukluk anılarımızdan bahsetmiştik, biraz da çocukluğumuza dönmüştük sanırım. İtiraf ediyorum: Benim için bu yolculuğun en güzel duraklarından biri doğal bir park içindeki \"TreeTop Walk\" denilen gezi. Size keyifle bu gezinin ayrıntılarını anlatacağım ama meraklıları için buraya birkaç link bırakayım da gidecekler için faydalı bir şey yapmış olayım. Great Otway National Park \"Tree Top Walk\" yapmak isteyen arkadaşlar BURAYA lütfen. Apollo Bay'den sonra bir miktar yol alıp arabanın içinde bolca yılan geyiği yaptıktan sonra parka vardık. Arabaları park edip biletleri alacağımız merkeze doğru yürüdük. Hava bir hayli sıcak ve nemliydi. Biletlerin satıldığı yer aynı zamanda büyük bir hediyelikçi, mini bir restorandı. Köşede sadece kahve satan bir tezgah vardı. Biraz içeride dolaşıp hediyelik eşyalara baktıktan sonra tuvalet ihtiyaçlarımızı da giderip bizim ergenlere birer latte ısmarladım. Biz buraya gelmeden önce Kuzey'in Avustralya ilgili en büyük endişesi yılan olayı idi. Yani bizim oğlana, \"Yılan mı yalan mı?\" derseniz vereceği cevap yalan olur. 😜 Ormanın içlerine doğru ilerlemeye başlamadan az önce de, \"Şimdi yılan vardır bu ormanda!\" diye söylenip duruyordu. Ben de her zamanki rahat tavrımla, \"Oğlum! Yılan bizi ne yapsın? Sese gelmez zaten yılan.\" diye güya rahatlatıyordum. Büyük Okyanus Yolu : Dikkat yılan var. Oğlanın İngilizce bildiğine kahrettim o an. Tavrıma devam ettim etmesine ama annelik yine de başka bir şey olmalı ki ben de tuhaf şekilli bir jeton düştü. Babaanne/ Anneanne hikayelerinden biriydi aklıma gelen. Hani şu zamansız hikayelerden. Adamın içine uyurken yılan kaçmış da, hemen yanında süt kaynatmışlar da yılan sütün kokusuna çıkmış falan da filan. Neden süt kaynatmışlar peki? Yılan süt kokusunu çok severmiş de ondan. 😎 Oğlumu resmen elinde bir bardak sıcak sütle bildiğin Jungle'ın içine salmıştım. \"Oğlum, bitiremedin mi sen elindeki kahveyi? Yeter içtiğin!\" diye atarlanıp aldım elinden kahveyi. Allah biliyor ya, benim de içim biraz pır pır oldu. Yılan falan, ne işim vardı benim ormanın içinde? Bu blogger'ın o diğer havalı bloggerlar gibi bir gün köpekbalığı dalışı, bungee jumping falan yapması zor işin özü. Ben daha ormanın içinde yürüyemiyorum korkmadan. Patika boyunca konuşarak, ağaçların arasına bakarak yürüdük. Selçuk, \"Eee, tamam da orman işte. Bu kadar parayı ormanın içinde yürütmek için mi aldılar?\" derken, TreeTop Walk denilen aktivite önümüze çıktı. Çelik konstrüksiyondan yapılma bir yürüyüş yolu kıvrılarak ağaçların tepelerine doğru çıkıyordu. İşte bu olay, hayatımda yaşadığım en güzel şeylerden biriydi. Ormanın kalbine yukarıdan bakmak nefisti. Umarım Avustralya taraflarına yolu düşen herkes benim hissettiğim mutluluğu hisseder. 🍀 \"Avustralya'ya gitmeden önce ne yapalım?\" diyenler BU YAZIYA, 🍀 Melbourne ile ilgili düşüncelerimi öğrenmek isteyenler BURAYA, 🍀 Kahveden bahsettiğim Melbourne yazısı için BURAYA, 🍀 Melbourne'ün sevdiğim EN, EN, En Şeylerini okumak için BURAYA, 🍀 Büyük Okyanus Yolu ile ilgili bu yazının başını okumak isteyenler de BURAYA tıklasın lütfen. Metehan herhalde yılan yuvası arayıp dururdu orada. Yılan delisi. Bayıldım o tepedeki yollara, harika olmalı. İlgili yazılara link vermen harika olmuş. Selam Özlem, TreeTop Walk gerçekten güzel görünüyor. Öyle ormanın kalbinde olmak, ağaçlara çalı muamelesi yapmak falan hoş olmuş. Yapabilen için tabi... Yükseklik korkusu olan ben, fotoğraflara bakarken bile ürperdim, o ayrı. Annelik hallerini çok sempatik buluyorum bu arada, belirtmeden geçmek istemedim. Yine keyifle okudum gezinin bu bölümünü. Paylaştığın için teşekkürler. Kasmamak lazım ama nasıl? Bilmiyorum. İpin ucunu bir türlü bırakamıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/06/great-ocean-road-rotasi-avustralya-buyuk-okyanus.html", "text": "Büyük Okyanus Yolu Rotası devam ediyor. Artık sona yaklaşıyoruz. Melbourne dönüş yolundayız. Ağaçların tepesinde bolca vakit harcamış olmalıyız. Geriye dönüp bakınca zamanı ve mekanları yerleştirmekte zorluk çekiyorum. Buradan gece konaklayacağımız Port Campbell'a gittik. Acıkmıştık. Bir yerlerde, -mümkünse deniz kenarı bir yerde-, yemek yemek, biraz keyif yapmak istiyorduk. Genellikle kalabalıklara alışmış bizler için Avustralya fazlasıyla sakin geldi. Şehirler için bile öyle düşünürken şehirden uzaklaşıp yazlık mekanlara doğru yol aldıkça sakinliğin daha da arttığını fark ettik. Port Campbell'da yemek yemek için sokak boyunca yürüdük. Malum güzel bir yerde yemek istiyorduk. Hoşumuza giden ilk yerde bir müddet boş boş oturduk. Gelen giden olmayınca servisin daha açılmadığını, saat 17.00'den sonra yemek siparişi verebileceğimizi öğrendik. Bulduğumuz ikinci yerde ağzımıza layık bir yemek yoktu. Deniz kenarındaki restoranda da mutfak daha açılmamıştı. Türk alışkanlığı ile denizin karşısına kurulmuş bir mekan bulmak, postu oraya sermek, biraz yemek yemek, ardından da bir bira içmek istiyorduk. En sonunda önünde martıların mesken tuttuğu fish & chips'ciden içeri girdik. Fast food bir kızartmacıydı burası. Yağda kızarmış balık, karides, kalamar ve patates vardı. Avustralya'da balığın yanına devasa patates kızartmaları veriyorlar. Bizde siparişlerimizi verdik. Sıramız gelince balığımızı, patates kızartmamızı aldık, kağıdın üzerine rızkımızı serip yedik. Port Campbell'da kaldığımız ev muhteşemdi. Önceki yazılarda kaldığımız evleri uzun uzun anlatmıştım. İşte LİNKİ burada. Evin içi o kadar zevkli döşenmiş ve her şey o kadar incelikle yapılmıştı ki evin bir AIRBNB evi olabileceğine inanamadık. Nihayetinde sohbetle, birayla geceyi geçirdik ve sabah bir önceki akşamdan gözümüze kestirdiğimiz deniz kenarındaki bir kafede kahvaltımızı ettik. Benim için en güzel kahvaltılardan biriydi. Bir de Tazmanya'da bir kahvaltı mekanımız var. Orası da bir daha gitsem, yine gideceğim yerlerin başında geliyor. Sabah kahvaltısında yine yumurta ve çeşitlerini yedik. İki demlik çay içtik ve ardından dönüşte duracağımız durakları da düşünerek Melbourne'e doğru yola koyulduk. Dönüş yolumuzdaki her bir nokta doğal güzellikleri ziyaret ettiğimiz, okyanusa selam verdiğimiz, rüzgarın sesini dinlediğimiz yerler oldu. Port Campbell'dan çıkınca önce biraz daha ileriye gezinin zirve gezi noktasına doğru hareket ettik: Twelve Apostles. Tahta merdivenlerden aşağı inip nihayet kumsala ayak bastık. Okyanus artık alışkın olduğumuz üzere hırçındı. Dalgaların ve dalgalara karşılık veren rüzgarın sesini dinleyip yola devam etmek için merdivenlere yöneldik. Giden herkesin hakkını teslim ettiği gibi Twelve Apostles ve Gibson Stairs bu yola çıkanların mutlaka uğraması gereken bir durağı. Twelve Apostles: Bunca yol senin için. Buradan ayrıldıktan sonra tekrar geldiğimiz yöne Port Campbell'a yöneldik. Artık Melbourne'e dönüş yoluna çıkmıştık. Dönerken uğrayamadığımız diğer yerlere birer birer uğradık. 🍀 \"Avustralya'ya gitmeden önce ne yapalım?\" diyenler BU YAZIYA, 🍀 Melbourne ile ilgili düşüncelerimi öğrenmek isteyenler BURAYA, 🍀 Kahveden bahsettiğim Melbourne yazısı için BURAYA, 🍀 Melbourne'ün sevdiğim EN, EN, En Şeylerini okumak için BURAYA, 🍀 Büyük Okyanus Yolu ile ilgili bu yazının başını okumak isteyenler de BURAYA tıklasın lütfen. Güzel bir gezi olmuş Özlem. Hem de genç yaşta, sağlık yerindeyken uzak bir yeri görmüş oldunuz. Bir yerde tavsiye edeceginiz bir sey olursa yazin dedigini hatirliyorum. Kategoriler cok guzel, ozellikle mesela okumak istedigin seyahatlere ulasmak acisindan ya da kitap yazilarina. Ama olsaydi guzel olurdu diye dusundugum bir sey arsiv olayi. Bu blog formatinda olabiliyor mu bilmiyorum ama ben bazen o arsiv kisminda herhangi bir yilin, herhangi bir ayini tiklayip, basliklardan secip secip okumayi sevdigim icin arsiv kismini ariyorum. Bir de belki vardir ama ben goremedim, site icinde arama kismi. Bazen daha once yazdigin yazilardan birine donmek istiyorum, yazinin basligini tam olarak bilmeyince aklimda kalan anahtar kelimelerle o yaziyi bulmak arama cubugu ile cok pratik oluyor. Seyahatinizi büyük bir keyifle izliyorum. Benim favori çiftimsiniz. Çağrının ig adı ne? Yaz da ben de sizi takip edeyim. Belki senden daha sık haberdar olurum böylelikle. Ekmek olayına gelecek olursak, Tenceresi özel. Markasını yazarım sana. Yoksa fırın bildiğin fırın. Siemens bizimki. Bak tencerenin linkini koyuyorum buraya, bir bakın. Ama bana sorarsan kıtanın her yanı doğallıktan sebep zaten çok güzel. Artık bir seyahatte doğal güzellikler arıyorum. Öyle yorulmuş ki ruhum, biraz durmak ve dinlenmek istiyor. Çok öpüyorum seni ve sana da Talin'de güzel bir tatil diliyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/08/2019-yazi-perigord-dordogne-amerika.html", "text": "2019 yazı bitti bile. Hayatımın en hızlı yazlarından biriydi. Şimdi arkasından bakıyorum öylece. Yaz mevsimi bitmek üzere. Sonbahara bir şey kalmadı. Bizim yaz da tatillerin ardından sona yaklaştı. Birkaç gün sonra okullar açılıyor. Bu seneye dair anlatacak çok şey var aslında. Şubat ayındaki Avustralya tatilini anlatamadım bile sizlere. Vakti yettiremedim. Oysa Avustralya'yı anlatmayı çok istiyorum. Hem unutmamak için hem de orayı bir de benden dinleyin diye. Kuzey'in uçmaya başlayacağının ilk belirtileri bu sene kendini gösterdi. Çalışma kampı, yaz okulu, workshop'lar falan derken ondan ayrı kalmaya alışamasak da kabullenmek zorunda olduğumuzu öğrendik. Bu his bize hiç iyi gelmedi. Muhtemelen üniversite için evden uzaklaşınca evin içi tamamen boşalacak. Bordo'yu size anlatsam bol bol yediklerimden bahsederim sanırım. Kavurucu yaz sıcağında tırmandığımız kaleler, Ortaçağ kasabaları gibi görünen yerleşimler, uzun saatler süren yemekler, hayatın akışına kendini teslim etmiş olan insanlar. Belki bu anlattıklarım başka bir yazının konusu. Kısmet deyip kendimi bir türlü bırakamadığım zamana teslim ediyorum yazıp yazmama işini. Uzun zamandır yazmayınca yazmayı unutuyor insan. Kelamın neresinden tutacağını bilmiyor. Eli klavyeye yakışmıyor. Benimki de o hal. İki gün oldu Amerikadan geleli. Uzun yollar çıktı bu sene falımda. Ne güzel oldu. Chicago'ya, ardından da Boston'a gittik. En güzeli her türlü şirretliğine rağmen New York'a varmaktı. Hepimiz derin bir nefes aldık. Sevdiğimiz parklarda uzun uzun oturup piknik yaptık. Daha önce uğradığımız yerlerde yemek yedik. New York'un tıpkı bir metres gibi nasıl paramızı tükettiğini gördük. 😎 Eh, biraz kızdık. Daha önce yazılmış ama umut ve sevgi dolu bir New York yazısı okumak isterseniz BURAYA, New York'ta geçirdiğim bir kitapçı gününü okumak isterseniz BURAYA, Şehrin en güzel müzesini okumak isteyenler BURAYA tıklayıversin. Hayat zor aslında en önemli mesele sağlık. İnsan hastanelere düşünce kendisinin veya yakınlarının sağlığı bozulunca sorun olarak gördüğü pek çok şey önemsizleşiyor. Aslında ülke olarak pek çok sorunumuz var kafaya takılmayacak gibi değil. Çünkü çocuklarımızın geleceği karartılıyor gün ve gün. Bunların yanında insanların attığı kazıklar, yaşattıkları hayal kırıklıkları hiç birşey. Yaşarken üzülmemek elde değil biliyorum. Ama son bir ayımı babamın rahatsızlıkları ameliyatı v. s ile çoğu hastanede geçirdiğimden emin ol çevremizdeki insanların bize yaşattıklarının ne kadar önemsiz olduğunun bugünlerde oldukça farkındayım. Sevdiklerine başta ailene çok yakınlarına sarıl sımsıkı gerisini boşver. Herkes hakettiğini yaşasın. Gezmek kitap okumak bunlar müthiş şeyler. Bunları yapabilmek bile mutlu olmaya yeter. Sevgiyle kal.. Aylin Kurhan.. Bir gün doğru yolu bulacağım inanıyorum. Beni en çok üzen heyecanlarımı yitiriyor olmam. Oysa kendimce hikayesi olan birkaç kitap aldım New York'tan, Elias Cannetti'nin anıları yayınlanmış, Simone'cuğumun Nelson Algren'le mektupları yeniden basılmış. Bunlar benim eski heyecanlarımdı. Pırlanta yüzük gibi paylaşırdım eskiden aldığım her bir kitabı, seyrettiğim her bir filmi. Yine öyle olsun istiyorum. Kalbimin eski ritmine geri dönmesini bekliyorum. Yine ve heyecanla. Ama gezmek bize gerçekten çok iyi geliyor. Hele ki bazı geziler hiç unutulmuyor. Amerika seyahatin ne güzeldi. Öncesinde de şu Bordo gezisi, bence de harika bir bonus olmuş size. Fransa'nın güney kıyılarını ben de çok beğendim. İnsan beğendiği yerlere yeniden yeniden gitmek istiyor. Ve bir de senin kaleminden gezmek o yerleri nasıl güzel. Yazılarını hep severek okuyorum. Kuzey'in yolu açık, her şeyi gönlünce olsun. Evlatlar mutlu olunca, anne babalar da mutlu olur 🙂 Bugün günlerden Cuma! bak hep beklediğin haftasonu da geldi artık. Şimdiden keyfince güzel bir haftasonu dilerim. Sevgilerimle Özlemcim. Çok teşekkür ederim Esin güzel dileklerin için öncelikle. Güzel yanlarım var elbet ama kötü yanlarım da var. Her şey çok düzgün olsun istiyorum, hemen olsun istiyorum, sonra hiçbir şey askıda kalmasın istiyorum, sabırsızım ve hırslıyım. Bu saydıklarımın hepsi yan yana gelince iş hayatı benim için hep bir meydan okuma oluyor. Kafam çoğunlukla işle dolu oluyor; Yapılacaklar, gidilecekler, yarım bırakılıp tamamlanması gerekenler, ödemeler, alacaklar, çalışanlar, kurum ve kuruluş işleri.... Güzel şeylere vakit kalmıyor işin koşturmacasından. En çok tatilin tadını hak ettiğim gibi çıkarmadığıma üzülüyorum. Kendi kendime işkence yapıyorum bazen. Gidişimi makul sebeplere bağlamaya ve vicdanımı rahatlatmaya çalışıyorum. Sana da nefis bir hafta sonu diler ve çook öperim. Ya Esen, benim kafa dumanlı 😀Vallahi anlamadım senin ilk cümlenin mealini. Eee, yürü o zaman değil mi? Beni tutan ne. Şöyle cam kenarına otursam. Deli bir yağmur yağsa da seyretsem modundayım. Du' bakalım! Ne yazlar, ne kışlar geçti böyle. Bu iç sıkıntım da geçer elbet hayırlısıyla. Ev taşımak iyidir. Taşımak zordur ama sonraki nefis bir ferahlıktır. Umarım sana da öyle gelir. Çocuklar hayatın her boşluğunu hem fiziken hem ruhen öyle bir dolduruyor ki gittiklerinde arkalarında kalan boşluk uçsuz bucaksız oluyor sanırım. Adı da var yanılmıyorsam \"Boş Yuva Sendromu\". Seni anlıyorum, bu da bir aşama; doğum, büyüme, kendi kanatları ile uçma.. Alışacağız yavaş yavaş. Biz nasıl evden uçtuysak onlar da uçacak elbet ama zor. Olmayınca olmuyor. Eskilere, bildiklere sığınıyorum çünkü orada beni ne beklediğini biliyorum. Sevdiğim şeylere sıkı sıkı tutunuyorum. Geçmiş, yaş ilerledikçe sana sık çağırıyor insanı. Nostaljik özlemler oluyor. Hayat işte! Yorulduk sanırım Elif. İnşallah kısa sürede toplarız kendimizi. Gececek seni daraltan seyler, sonrasindan tertemiz, uzun ferah bir nefes ve hafiflik gelecek. Bak yine de ne kadar dolu bir yaz gecirmissiniz, sizin aileye gezi ve macera cok yakisiyor. Kuzey'in delikanli olduguna belki de yakinda yuvadan ucacagina inanasim gelmiyor, ben seni okumaya basladigimda bebydi sanki. Yolu hep basarilarla dolu olsun. Evet sen beni okumaya başladığında bebeydi. Ben de annelik savaşları vermekle meşguldüm. Her şeyi başarabilirmişim gibi geliyordu o zamanlar. Şimdi de gücümden şüphem yok ama zaman hızla akıyor, başladığım her şey yarım kalıyor, en önemlisi de içimdeki yaşam enerjisi o günlerdeki gibi coşkun değil. Daha dingin. Oysa geriye dönüp bakınca ne güzel şeyler geliyor aklıma. Hatta düne bakınca bile öyle geliyor. Sanırım bugüne dair enerjimde bir sıkıntı var. Sıcaklar bunalttı beni. Ağaçların arasında olmak istiyorum. Uzun yürüyüşler falan diyeceğim ama bir de dizimde ağrı başladı nedense. Yazmak istiyorum ama bu yaz hiç elim bir işe gitmedi. Ne okudum doğru düzgün ne yazdım. Avustralya köşede duruyor, Bordo öyle, Amerika da üstüne yığıldı. Du' bakalım ne yapacağım. Eski alışkanlıklarımı tekrar ediyorum çoğunlukla. Bildiğim filmleri seyrediyorum. Hatta Shirley Maclaine okumak geçiyor içimden. Bildiğim sığ sularda olmak istiyorum yeniden. Böyle tuhafım işte. Senin Bali seyahatine bayıldım. Bizim de çok gitmek istediğimiz bir yer ama bir türlü mevsimi denk düşüremedik, araya hep başka seyahatler girdi falan. Kısmetimize düşmedi yani hala Bali. Peru'yu hayal ediyorum. Şimdilik hayal ediyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/09/sevgili-paris.html", "text": "Bir saatin sonunda performansımızı şöyle bir değerlendiren hoca uzun uzun kıyafetlerimize bakıp kısaca: \"Sazın püskülü tamam da...\" demişti. Bir hayli ders sonunda tenisten hevesimiz geçmiş tenis raketleri ile şık tenis eteklerimiz teniste kazanacağımız başarılara pek bir fayda sağlamamıştı. Hain hoca yüzümüze baka baka son cümlesini kurmuştu: Sizi sayı makinesi diye aldık, tıraş makinesi çıktınız! Blogu da bana bir yeni yüz, yeni bir şans olsun diye yeniledim sanırım ama bakıyorum ki öyle yeni bir yüzle, kısa bir etekle, havalı bir tenis raketiyle olmuyor bu işler. Gönül isteyecek demek ki! O zaman her şey oluyor. Buraları çok özledim. Sizleri çok özledim. Yazmayı çok özledim. Sanırım bir yerlerde iş yerindeki yeni yapılanmadan, gidenlerden, gelenlerden bahsetmiştim. Yeni düzenlemeler daha çok çalışmamı gerektiriyor ya da ben kendimi o ruh halinde hissediyorum. Her şeye olması gerekenden fazla eğiliyor, yeni başlangıçların daha sağlama temellere oturması için elimden geleni yapıyorum. Okullar açılınca günler daha erken başlıyor bizim için. Telefonun alarmı sabahın altısında hepimizi ayağa dikiyor. Mevsim en sevdiğim mevsim; bir de geceler daha uzun olsa. Eve gelir gelmez gece başlamasa, ben daha ne olduğunu anlamadan gözlerim uyku ile buluşmasa. Yazmayı çok özledim dememe rağmen yazmak zor geliyor. Ben de okumaya çalışıyorum. Hayatım küçük kararları uzun uzun düşünmekle geçiyor. \"Bu kitabı mı okusam, yoksa bunu mu?\" diye düşünüyorum. İncesaz çalıyor arka fonda ya da bildik Fransız şansonları. Değişmeyen tek şey ocağın üstünde demlenen çay. Hayatın önüme çıkaracaklarını bekliyorum. Gertrude Stein'in kitabını taşıdım yanımda. Gertrude Stein'in kalaminde Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü. Görünürde Alice Toklas'in ağzından yazılmış gibi görünse de Gertrude Stein ortak yaşamlarından ziyade kendini anlatmış. Gertrude Stein şöyle yapardı, Gertrude Stein şöyle derdi. Ömrünün uzun bir zamanını paylaştığı yol arkadaşına bir paye vermekse de niyeti benim kalbim kırıldı biraz. Ben Alice B. Toklas'ın yerinde olsaydım güya benim adıma yazılan bu kitaptan mutlu olmak yerine mutsuz olurdum. Elbette bu benim düşüncem. Ne çok severim oysa Gertrude Stein'i. Günün bir kısmında Shakespeare and Company kitabevine gittim. Kafesi yine çok kalabalıktı. Oysa oranın çayını seviyorum. Hiç tanımadığım, adını ilk kez duyduğum bir Türk yazarın kitabını alarak ayrıldım ben de. Merak edenler için kitabın yazarı Ayşegül Savaş. Kitabın ismi de Walking on the Ceiling. Ayşegül Savaş'ı tanımak isteyenler için buraya bir link bırakıyorum yeri gelmişken. Bu linkte de Ayşegül Savaş'ın kendisine ait site var. Hayat kitaplarla, Paris'le ve sanırım hüzünlü şarkılarla güzel. Köprüden önce son çıkış gibiydi Paris biletleri benim için. İç sıkıntılarıma, kafamda dolaşan sorulara iyi geldi. Kendimle kalma fırsatı verdi bana. Şimdilerde Paris'in böyle uzak bir sevgili olarak kalmasının aslında ne güzel bir şey olduğunu düşünüyorum sık sık. Daha fazla yakınlaşsak soğur muyuz birbirimizden diye düşünmüyor değilim. Sevgili Paris, tıpkı adı gibi benim için. Hep sevgili kalsın istiyorum. Her seferinde bilmediğim bir yönünü göstersin bana. Rodin Müzesi'nin biletini aldıktan sonra bir biletin nerdeyse 90 TL'ye geldiğini görüp şok olayım. 😀 Ara ara görüşmemizin iki taraf için de en hayırlısı olduğunu düşüneyim. Sonra yine özleyip ona ulaşmanın yolunu arayayım. Demem şu ki size canım Paris'imi uzun uzun anlatabilirim. Mesela Procope'da yediğimiz yemekten bahsetmek istiyorum. Aklıma geldikçe ağzımın suyu akıyor. Ama şimdilik susuyorum. Hala Paris mutluluğuyla yaşamaya devam ediyor ve kendime başka başka blog yazıları daha yazmayı temenni ediyorum. Malum bu blogda Paris yazılarında bol bir şey yok. Yine yemeden içmeden bahsettiğim ve Paris'teki en güzel bistrolardan birini anlattığım yazımı okumak için linke tıklayınız lütfen. Sonbahara girmişken BURADA da bir mezarlık yazısı bulacaksınız. Sen de hoş geldin buralara. Demli çayımız da gamsız yağmurlarımız da eksik olmasın hayatımızdan. Seni de ne çok özlemişim bunu fark ettim yorumunu okuyunca. Benden de sana selamlar, sevgiler. Yazıyı okumaya başladım, sonra bir durdum. Çaysız olmaz bu yazı deyip çay demledim odamdaki minik demlikte. Paris'e gitmemizin sebeplerinden biri de sendin 🙂 İyi ki gittik, çocuksuz gittiğimiz tek yurt dışı seyahati olacak gibi hissediyorum; en azından oğlanlar iyice büyüyene kadar. Her sene Fİlmekimi zamanında uzun uzun ahhh çekerim. Hafta sonu git diyeceksin ama olmuyor işte. Evden dışarıya bir türlü vakit kalmıyor. Hayat İstanbul'da süper hızlı akıyor ve benim başım dönüyor. Öncelikle çok geçmiş olsun. Dilerim baban en kısa sürede atlatır rahatsızlığını. Dışardan bakınca her birimizin hayatı bir diğerine kolaymış gibi geliyor ama öyle değil. İç sıkıntılarımız, yorgunluklarımız, hatta kırgınlıklarımız bir türlü bitmiyor. Dün akşam oğlumla olan ilişkimi düşünüyordum. Muhtemelen ilerde birine anlatırken ya da kendi kendine düşünürken şöyle diyecek: Annem hep çalış derdi bana. Elias Canetti okuyorum şu günlerde. Yazarın otobiyografik üçlemesinin ilk kitabı. Yaşam öyküleri her zaman çeker beni. Okudukça anlıyorum ki iyi annelik zor iş. 🙂 Günün sonunda hep bir yara oluyor yetiştirdiğin çocukta. En iyisi çok düşünmemek. Hafta sonu yorumunu okudum. Cevap yazacaktım ama önerdiğin kitabı internetten alayım derken dağıldım. Elif Batuman'ın kitabı nihayet Türkçe'de. Budala. Tam bir gençlik hikayesi. Tereddütsüz Türkçesini de aldım. Sanırım bir de Türkçesinden okuyacağım. İhtiyacım olduğu anda denize atılmış bir can simidi gibi geldi. Yine uzattım lafı. Ne zaman okursun yorumu bilmiyorum ama ben sana erken bir günaydın gönderiyorum bu sabah. Biz öyle seviyoruz Paris'i. Sanırım buradaki rutinimizden kurtulduğumuz için çok seviyoruz orayı. Gide gele tanıdık olduğumuz, köşesinde bucağında iyi hissettiğimiz şehirlerden biri. Blog yazma işini çok savsaklıyorum. Zamanım yok. Sahiden yok. Bu bir mazeret mi diye düşündüm ama değil. Zaman yetmiyor arkadaşım. Çünkü yazarken iki saatimi harcıyorum. Fotoğraf ekliyorum falan derken böyle bir vakit gidiyor. İşte kendime vakit ayıramıyorum. Sabah nasıl işe gidiyorsam aynı telaş ve yorgunlukla ayrılıyorum. Eve gelince de beni bekleyen bir dolu şey oluyor. Ama çok seviyorum burayı. O yüzden bir şeyden azaltıp burayı toparlamaya bakmam lazım. Natalim sen hep çok tatlısın ve Paris'in yakıştığı kadınlardan birisin. Çok öpüyorum seni. Keşke yine Paris'te karşılaşsak, yine birer kadeh şarap içsek. Ne güzel olur. Sanırım senin kadar güzel anlatan yoktur Paris'i. Sonbaharı ayrı severim o üşüme hissi ayrı bir keyif verir. Bizde de oy sabah erken kalkma koyşturmları seneye başlayacak bu sene tadını çıkartayım. Ne zamandır yazmıyordum, daha doğrusu yazamıyorum. Sebebi neydi bilmiyorum. Biraz zamansızlık, çokça can sıkıntısı herhalde. Sonbaharın ruhuma iyi gelmesini diliyorum. Seni ve Umay'ı çok öpüyorum. Yazamamanın nedenini bilmiyorum. Belki sosyal medya olabilir gibi geliyor. Blog yazmaya ilk başladığım yıllarda yine internet kullanıcısıydık ama bu kadar çok zamanımızı almıyordu sanki. İnterneti bir şeyi araştırmak, bir kitap hakkında yazılmış yazıları bulmak, seyahat planı yapmak için kullanırdım. Şimdilerde her ne kadar instagramda ya da facebook'da geçirdiğim zamana dikkat etmeye çalışsam da ister istemez ipin ucunu kaçırıyor olabilirim. Bir de herkesin \"dünyanın merkezi\" olma halinden sıkıldım. Eskiden ne güzel ulaşamadığımız sanatçılar vardı. Şimdi herkes kendi küçük dünyasının kahramanı olmak için elinden geleni yapıyor. Hal böyle olunca farkında olmadan kendimi bir şeylerden uzak tutmaya ya da kendimce tepki koymaya çalışıyor olabilirim. Yazmamamın net nedenini bilmiyorum yani. Yazmak eskiden inanılmaz bir keyif verirdi. Yorum beklemek, yeni bir takipçinin güzel bir cümlesine nail olmak falan 😀 Küçük ama tadından yenmez mutluluklardı. Şimdi tüketiyoruz mutlulukları. Paris her zaman iyi bir fikir, hele ki benim için. Öyle iyi geldi ki bana. Havasına, suyuna doyup geldim. Ruhum hafifledi. Umarım daha çok yazarız. Hatta yine aynı şevkle yazarız. Öyle isterim ki. Kadere teslim ettik artık kendimizi. Yazmak içimden bir an geliyor, sonra bir bakıyorum yok olup gitmiş o his. Daha sık gelip daha kalıcı olmasını diliyorum. Ben de seni çok öperim Nurşen Abla."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2019/11/son-gunler-kitaplar-ve-hayat.html", "text": "Okunan, okunmayı bekleyen ve durmadan alınan kitaplar... Bazen çıkmaza sürüklüyor çılgınca yığılan kitaplar, bazen de varlıkları huzur veriyor bana. Geçenlerde bir kitapçıdan İlber Ortaylı'nın \"Bir Ömür Nasıl Yaşanır?\" isimli kitabını alıp çıktım. Bu kitabı aldığıma göre bir ömrün nasıl yaşanacağı ile ilgili tavsiyelere ihtiyacım olabilir, değil mi? Sanırım yaşamın bir yerinde tereddüte düştüm.😍 Sahiden hayat, bu yaşadığımız şekliyle, bunca önemsiz şeyi dert edinip didinip dururken geçip gidemez. Biz de durum böyle; hepimizin odağı aynı yerde! Kuzey'in ödevlerine, sınav notlarına, gelecek kaygısına odaklı bir hayat sürüyor; okuldan bize kalan vakti de elimizden geldiğince güzel şeylerle doldurmaya çalışıyoruz. Elif Batuman'ın kitabı The Idiot sonunda Türkçe'ye çevrildi. Kitabı hemen alıp bir kez de Türkçesinden okudum. Çeviri güzeldi güzel olmasına ama bana yine de İngilizcesi daha lezzetli gelmişti. Bir de Sel Yayıncılık'tan çıkan Elias Canetti kitapları var. Deneme dense de otobiyografi bence. Üç kitap olarak yayınlanması planlanan kitapların ilk ikisi yayınlanmış. Kurtarılmış Dil ve Kulaktaki Meşale. İkinci kitabı okumakla meşgulüm şu aralar. Yaşam öyküleri, daha doğrusu yazarların kendi kaleminden çıkma anı/yaşam kitapları hep ilgimi çekmiştir. Canetti'nin kitapları da öyle. Çok severek okuyorum. Geceleri el ayak çekildikten sonra uykum gelmese daha çok okuyacağım. Ama şimdilik günler hızlı geçiyor. Serinin üçüncü kitabı çıkar çıkmaz alacağım. Sizlere de tavsiye ederim. Kanetti'nin Körleşme'si de kış bitmeden okumayı temenni ettiğim kitapların başında geliyor. Sanırım kasım sonlarında birkaç gün deniz kenarına kaçacağız. İşte o zaman 1-2 kitap sıkıştıracağım kasım ayının sonlarına. Yaşlılığımda beni Alzheimer mı bekliyor acaba? Yaşım ilerledikçe anneme benziyorum sanırım. Aynı hastalıklardan mustarip olma, aynı kuruntuların pençesine düşme falan. Bu vesveseli halimden hemen kurtulup meditasyon yapmaya başlamam lazım. Şimdilerde akşam yatarken aklıma gelen bir cümlenin ardından bir blog yazısı yazmayı hayal ediyor, sabah olunca beni hayale daldıran cümleyi unuttuğumu fark ediyorum. Meltem Gürle, geçen günkü tweetinde yazmanın birkaç kuralını açıkladı. Her gün yazmak gerekiyor arkadaşlar. Bu aralar aklımda hep yazmak, yazamamak var. Birilerinin sanki aradığımı verecekmiş gibi karşıma çıkıp küçük öğütlerle bana ışık tutması çok uzak. İhtiyacım olan yegane şey şefkatmiş gibi geliyor bu aralar. P. S: Bu arada, Elif Batuman pek bir sevdiceğim. O yüzden bunca heyecanım. Daha önce onunla ilgili yazdığım bir şeyler bu linkte. Keşke daha çok şey yazıp daha çok bahsetseymişim ondan. Şu kadarını söyleyeyim Amerika seyahatimiz esnasında her kitapçıda onun kitabını çok satanlar arasında görmek müthiş bir keyifti benim için. 🎈Geçmiş bir senenin yarı döneminde de kendimle şöyle bir hesaplaşmaya girişmişim. İnsan her yaşta başarabilir. Ne kadar istediğimiz belirler bunu. Bir eseri değerli kılan ona harcanan emektir. Kitaplar, yaşamı anlamlandıranlar, çok olmalarında sakınca yok. Yurtdışından aldığınız kitapların yorumlarını bekliyoruz. Fuardan Budala'yı almayı unuttum biliyor musun? Oysa alınacaklar listemdeydi. Ama liste kafamda. Haliyle unutmuşum. Çünkü ben de senin gibi unutkanlıktan şikayetçiyim. Ve aynen ben de ilkokul arkadaşlarımla buluştuğumda hepsi bir şeyler anlatırken sadece dinliyorum, nasıl hatırladıklarına şaşıyorum:)) Ha bir de, Elif Batuman'ın Amerika'da tanındığını biliyorum, geçen gün bir İsveç dizisinde de ismi geçti. Kendi kendime sevindim:) Seyredersen, ismi Bataklık. Şimdilik bu kadar, çok çok öpüyorum seni Özlem. Sen de demek ki instagrama fazla uğramayanlardansın. Ben de ilginç olarak son birkaç gündür 1-2 şey paylaştım. O kadar zor geliyor ki orada olmak. Hatta İnstagram dıında sanki hayattan da uzakmışım gibi hissediyorum son zamanlarda. Her şey çok hızlı dönüyor, ben de öyle ama bu hıza alışamayanlardanım. Alışmak da istemiyorum sanırım. Daha naif şeyler olsun istiyorum hayatımda. Daha yavaşlayayım. Hayatımın bu döneminde zaman biraz daha ağır aksın falan. Dünya hali işte! Ah, sevindim bu arada benim gibi unutanlar sınıfından olmana. Vallahi ben nerdeyse bir ilkokula gittiğimi, bir de ortaokul ve liseyi bitirdiğimi anımsıyorum. Bu kadar ana hatlar da olmaz yani. Birilerinin daha benim gibi olması yüreğime su serpti. Öte yandan çok ilginç buluyorum seni. Acayip bilgiler veriyorsun bana. İsveç dizisinde Elif Batuman'ın isminin geçmesi. Bunu bir senden duyabilirdim herhalde. Çok merak ettim. Hemen bakacağım diziye. Özlemcim kitap yazmanın, bir eser yaratmanın yaşı mı olurmuş, bence olmaz. Paris ve Amerika'dan aldığın kitapları çok merak ediyorum, paylaşmayı unutma. Bu durum beni birazcık rahatlattı. Bazen aradığın şeyler nasıl da önüne geliyor. Şaşırıyorum. Hepimizin değişik anımsaması da tuhaf bence. İyi ki böyle mi? Bilmiyorum. Bir arkadaşım var, onu hatırlattın. Geçenlerde evden eşya ayıklama-atma sürecini anlattı ben dinlerken yoruldum. Bir iyilik yapacaksa tam yapmalı, o eski eşyalar gerçekten ihtiyacı olana gitmeliymiş. Mükemmeliyetçilik zor zanaat.. Gerçekten çok zor iş mükemmeliyetçilik. Ben her şeyin ucundan tutmazsam dünya yanacakmış gibi hissediyorum. Ne saçma! Sonra da yoruluyorum tabii ki. İyileşirim inşallah. Batuman'ı pek merak ediyorum, Canetti de öyle. İyi ki kitaplar ve bloglar var.. Çocuklar büyüyecek. Üniversiteye gidecek, zaman biraz daha bize kalacak. Ondan sonra bakacağız ne olacak? Elif Batuman senlik mi bilemedim.😃 Almadan önce bir karıştır sayfalarını. Canetti olabilir ama. Bence de iyi ki kitaplar, iyi ki bloglar var. Aslında İlber Hoca tam anlamıyla yazamazsın demiyor ama şu yaşlarda güzel olur. Sonrası biraz zor olur diyor. Onun dediklerini bir kenara bırakırsak insanın hayallerine sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum ben. Ondan çok hayatın bizi bu kadar yormasından, günlük sıkıntıların yaşamımızın geniş bir bölümün kapsamasından, yakınlarımızda bir parkta dolaşabilmenin bile lüks olmasından şikayetçiyim. İstanbul işte! Bir yere gitmek bir dert, dönmek ayrı. Bu şehir en çok zamanı tüketiyor. Saatler hayallerimin peşinde koşmama yetmiyor. O yüzden bilemiyorum arkadaşım. İnsan kendini özler mi? Ben kendimi özlemişim de fark etmemişim. Beni bu denli mutu eden bir şeyi neden yapmıyorum? Aynı şey meditasyon için de geçerli. Bana yazmak da meditasyon da çok iyi geliyor ama boş veriyorum. Daha doğrusu erteliyorum. Sıra gelemiyor zavallıcıklara bir türlü. Elbet sonunda ben mutsuz oluyorum. Şuncacık yazıya gelen yorumlar nasıl mutlu etti beni. Ben de burada olmayı, yazmayı, dertleşmeyi, sohbet etmeyi özlemişim. Aslında İG'de herkes birbirine çok yakın ama ben buranın samimiyetini seviyorum galiba. başka türlü geliyor burası. Hala gözüm kitaplarda. Patti'nin son kitabını sipariş vereyim diye düşünüyorum kaç gündür amazondan. Yine kartımı kopyalamışlar. Garanti iptal etti kartı. Bir sanal kart çıkarmadan biraz uzak duracağım galiba internetten alışveriş olayına. Ben kitaplarımı hediye edemiyorum yaa. Bu arada tavsiye ettiğin kitabı aldım hemen. Ama adını bilemedim bak şimdi. En son kitap kulübünde okuduğunuz.😃 Fırsat bulursam okuyacağım. Ben de sizleri özlemişim. Çok mutlu oldum uğradığına. Aldım ama bir kenara koydum şimdilik. Kafam çok karışık. Daldan dala atlama okumaları yapıyorum. Biraz Elena Ferrante, biraz Canetti, biraz da Maya Angelou. Ama sanırım bunları bitiremedim Kuzey'in okul okumalarına geçeceğim çünkü onunla aynı zamanda aynı okumaları yapmak hoşuma gidiyor. Hem sınavlar için konuşmuş oluyoruz, hem ortak bir şeyi paylaşmış oluyoruz. O da ben de kitaplardan konuşmayı sevdiğimiz için güzel oluyor eş zamanlı okumalar. Yani sıramız şöyle olacak. Daha önce okumuştum ama Kuzey için şimdi yine İnce Memed'in 1. cildini okuyacağım. İngilizce projesi için okuması gereken Sineklerin Tanrısı var ardından. Ve en son da Türkçe projesi için Mehmed Rauf Eylül okuyacak. Ben de ona katılacağım. Bu sefer ben okuyacağım kitapları da değil de sanırım kitaplar beni seçti. Merhaba Özlem. Seni okuyunca; düşündüklerimi, hissettiklerimi biri harfi harfine ne güzel yazmış, diyor, mutlu oluyor ve hafifliyorum. Umutsuzca romantik olmak, bir anda hüzünlenip bir dost sesiyle coşkuyla dolmak, işte var olmak ve yaşamak. Bu bir mucize değil mi?... Ben de senin gibiyim, uzaklardaki arkadaşım., sevgiyle kal. Bizimkiler romantik komedi filmlerinin son sahnesinde filme bakmayı bırakıp bana bakıyorlar. O son kavuşma, öpüşme sahnesinde yüzümde güller açıyormuş. Bense sinir oluyorum. Rahat rahat bir film seyrettirmiyorsunuz, siz kendinize bakın diyorum. Ama çok seviyorum o son sahneleri... Julie and Julia, Mesajınız Var, Amelie, Çikolata, Harry Sally ile Tanışınca en sevdiklerim... Woody Amcamızı ayrı bir yere koyuyorum bak. Geçenlerde son filmine gittim sinemaya. Mutluluğun vücut bulmuş hali benim için Woody Allen filmleri. Hayat, dediğin gibi bir mucize alsında. Haklısın. Şu an evde oturup yazıma gelen yorumlara cevap yazabildiğim için çok mutluyum mesela. Selam. İnanır mısın bir kaç gün önce seni düşündüm; hiç sesi soluğu çıkmıyor bu kızın bi yazayım dedim. Pat senin postun geldi. Gerçekten hayat bir yaştan sonra hızlı ilerliyor ama Nurşen Ablaya katılıyorum Özlem'cim. Geç değil hiö bir şey için. Budala ve Talebe kitaplarını senden görüp ekledim lakşn \"Proust\" okumasına başladım ve zor ama güzel ilerliyor. Sanırım yıl sonuna doğru anca alıp okuyabileceğim. Ben de uzaktan izliyorum her birinizi. Bir türlü fırsat yaratıp da bir merhaba diyemiyorum. Diyeceksin ki birkaç dakika. Haklısın da! Ama ben her şeyi iyi yapmak istediğim için, İG'ye güzel bir fotoğraf seçeyim istiyorum, altına kalbimden geçen güzel bir şeyi yazayım istiyorum. Tam yapacağım, kalbime o güzel cümleler gelmiyor. Bu sefer içime sinmiyor. Böyle böye uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. Elif Batuman çok sevdiğim bir yazar. Aslında bir önceki kitabına bayılmıştım. Sen de seversin. Bir baksana netten. Ürün yaratma yaşını geride bırakma konusuna ben de katılmıyorum. Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından biri olan Ayşe Kulin ilk kitabını, yanlış hatırlamıyorsam, 45 yaşında yazmıştı. Sen yazar olamazsın diyen birçok kişiye inat üstelik. Umarım dediğin gibidir. İlber Ortaylı da zaten kesinlikle bir şey yapamazsın demiyor ama ortalamaların gösterdiği bir şeyden bahsediyor. Geçmiş çağlarda yaşamış bestecileri, yazarları falan örnek vermiş. Ben de günümüz koşullarında bunun her yönüyle geçerli olduğunu düşünmüyorum. Ama insanın yapmak istediği şeye kendini adaması lazım. Bu zamanlar bana öyleymiş gibi gelmiyor. Mesela ben ailem, çocuğum konusunda hiç bencillik yapamıyorum. Onların her şeyi benim isteklerimden önde geliyor. Bir erteleme durumu var ruh halimde. Aman şu da geçsin, bu da böyle olsun falan 😍 Biraz ruhum yorulmuş galiba bugünlerde. İlber Ortaylı da tuz biber ekti ruhuma. Çok öpüyorum seni. Uğradığın için çok teşekkürler. Öyle işte! Okumana da yazmana da çok sevindim. Bir blog yazısı yazdım, hemen moralim düzeldi bak. Biz de sen Ankara'ya geldiğinde içeriz kahveleri hep birlikte.. İnşallah diyelim.."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/01/2019-yilinda-macera-kitabim.html", "text": "Oturup bu senenin defterini dürmek istiyorum ama korkuyorum. Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken şöyle dedim: \"2019 kendimi sevmeye hiç fırsatımın olmadığı bir yıl oldu. Ne bu seneden ne de kendimden memnunum.\" Allah, daha beterini göstermesin ama bu seneyi arkasından hevesle el sallayarak yolluyorum. 📌 2020 inşallah şükretmeyi unutmadığım, sahip olduklarımın kıymetini bildiğim bir yıl olur. 2019 Yılında ne Yaptık? Merhaba Avustralya! Sanırım iki kez Paris'e düştü yolumuz. Bir seferinde şehri tek başıma turladım. Sabahın bir vakti kahvaltımı edip sokaklara attım kendimi. Daha önce gönlümce tadını çıkaramadığım Rodin Müzesine gittim. Bir banka oturdum. Uzun uzun seyrettim etrafı. Kitapçılarda gezindim. Sevdiğim her kafede keyif yaptım. Zamanı unuttum. Paris mutlu etti beni. Geçen seneden farklı olarak bu sene Paris dileklerime Kuzey'i ekleyebilirim. Umarım 2020 onunla Paris'e gittiğimiz bir yıl olur. Daha önce de Amerika'ya gitmişliğimiz vardı. Bu sene ailece Amerika üniversiteler turunu gerçekleştirdik. Çavdar Tarlasında Çocukların ünlü kahramanı Holden Caulfield'ın nefret ettiği Ivy League Üniversitelerine baktık. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz Harvard'ın kapısından içeri girdik. Akşamın bir vakti Yale Üniversite'sinin geniş avlusunda dolaştık. Bol miktarda Meksika yemeği yedik. Paul Auster'ın kitaplarında bolca anlattığı Columbia Üniversitesi'ni gördük. Bu arada benim en favori üniversitem Columbia Üniversitesi oldu. Konum olarak Harlem'in hemen dibinde olması biraz ürkütücü gelse de New York'un merkezine kurulmuş bu üniversite belki de öğrencilerinin politik duyarlılığından dolayı çok beğendiğim bir yer oldu. Chicago ilk defa gördüğüm bir şehirdi. Boston düzeni ve temizliğiyle kalbimi kaldı. Amerika'ya kadar gitmişken hepimiz çok sevdiğimiz için bir haftamızı da New York'ta geçirdik. \"Aman Allahım, burası ne kadar pahalı!\" diyerek ülkeden döndük. Hep birlikte olmak çok güzeldi. Tüm ailenin bu kadar yakın temasta olduğu zamanları çok seviyorum. İstanbul'da birbirimizi bu kadar görüp böyle güzel zaman geçiremiyoruz ne yazık ki. Daha önce Bordo'ya gitmeyenlere, yemek yemeyi ve eğlenmeyi sevenlere mutlaka Bordo tarafına gitmelerini ve oradan iki günde iki kilo alarak dönmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. 😋 Sanıyorum, hayatımda yediğim en lezzetli yemekleri burada yedim ben. Şimdi Paris yemek konusunda azıcık yavan geliyor ne yazık ki. Macera Kitabım yollarda : Hadi Ürdün'e gidelim. Ürdün hikayesini biliyorsunuz. Oraya mı gitsek buraya mı, orası çok pahalı, evde oturalım falan derken, \"Hadi Petra'ya gidelim.\" cümlesiyle herkesin bir anda tamam dediği bir seyahat oldu. Çok yakın zamanda, lafı fazla dolandırmadan Petra seyahatimizi anlattım. Ben biraz daha Avrupa insanıyım anladığım kadarıyla. Arkadaşlarla olmak güzeldi. Ürdün'e tek başımıza gitseydik bu kadar eğlenemezdik. Bakalım 2020 bizi nerelere götürecek? Ekip şubat tatilinde yönünü tekrar sıcak bir coğrafyaya çevirecek gibi ama Phuket her ne kadar sıcak olursa olsun fikren bana hiç sıcak gelmiyor. Paris deenince tekrar tekrar giden ben daha önce gittiğim bir yere tekrar gitmek istemiyorum. Aklımda uzun zamandır Güney Afrika, Peru falan gezinip duruyor. Ama artık tatillerimizi biraz da zorunluluklarla birlikte şekillendiriyoruz. Umarım 2020 yılında beklentileriniz gerçekleşir. Maceralarınızı okumak gerçekten harika... Siz hep yazın, biz de okuyalım. 2020 yılı her bakımdan sizin için geçen yıldan daha güzel olsun. Yaşanan olumsuzlukların hepsi 2019 da kalsın. 2019 seyahat anlamında dolu dolu geçmiş görünüyor, umarım 2020 ulı bu konuda da daha iyi bir yıl olur, biz de sizin gezi yazılarınızı keyifle okuruz. Canim Ozlem, kendini cok ama cok sevdigin kendinle barisik oldugun ve gercekten verdigin degeri hal etmeyen seyleri takip o guzel kafani mesgul etmedigin bir yil dilerim. Tabii kendim icin bencilce de olsa bolca blog yazisi yazmani. Harika bir yil olsun, sahane supriz yollara ciksin. sarildim! Canım Özlem dilerim gönlünce bir 2020 olsun. 2020 de daha fazla görüşelim, kitaplardan filmlerden konuşalım. Öncelikle hepimiz için sağlık mutluluk huzur diliyorum ve tabi bol okumalar bol gezmeler... Sevdiğimiz insanlar yanımızda yöremizde olsun başka ne isteyelim hayattan. Ben senin 2019 gezilerini okurken yoruldum. Ne çok yere gitmişsin hem de zor yerler. Ben çok gezmeyi seven bir eşe sahip olmasam evden çıkmam herhalde, öyle yolculuk tembeli bir insanım. Ben okuyayım kitaplarla gezeyim tercih ederim. Ama yapabildikten sevdikten sonra ne güzel şey yaptığın, hayatta yapılacak en güzel şeylerden biri de gezmek. Yeni insanlar kültürler tanımak, şu kısacık ömrü anlamlı kılan şeyler... Nice gezilere diyorum benim gibi tembeller de okusun okuduğu yerden bilgisi görgüsü artsın.. Ben bu yıl ılk defa okuduğum kitapları saydım. 96 kitap okumuşum 133 film seyretmişim. Pösteki sayar gibi saydım geriye dönüp notlarımı. Konser tiyatro falan sayamadım artık. Neyse acısıyla tatlısıyla bir yıl oldu 2019, çoğu acı ama ben de senin gibi pek ısınamadım 2019'a. Daha beterlerini de gördüğümüz için buna da şükür diyelim. Bu yeni sene ile birlikte hızlı bir atraksiyon yaptık ve ayın 12'sinde Kuzguncuk turuna katılacağız. Kısmetse tabii. 😀Her sene seyrettiğim filmleri bir köşeye yazayım diyorum, sonra yine unutuyorum. Sağlık olsun. Ama ufukta Paris var. Mutluyum yani. Gönlüne göre bir yeni yıl dilerim. Her günün neşe, sağlık ve huzurla dolsun. 2019 bir tuhaftı. Umarım 2020 daha huzurlu gelir. Dünya çıldırmış gibi ama umudu elden bırakmamak lazım. Gönlümüze serinlik diliyorum o yüzden. Huzurlu olunca insan her şey daha kolay oluyor. Umuyorum ki bu sene daha çok yazarım. Ben de yazmayı istiyor ama elim klavyeye uzanmayınca yazamıyorum. Sana gönlünce güzel bir yıl dilerim. Bol gezmeli, bol yazmalı, bol kahkahalı ve çokça huzurlu olsun."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/04/corona-gunleri-4-frankfurt-gezisi.html", "text": "14 Şubat'ta Paris'ten döndük. Hayatımın birçok 14 Şubat'ını Selçuk'tan ayrı geçirdim. Sevgilisiyle geçirebilsin diye! Ne de olsa karısıyım. Şaka bir yana, şubat ayının üstüne çok şey yüklenen o gününde genellikle ya Almanya'dan dönen bir uçağın içinde olurdum ya da Almanya'da bir otel odasında. Şubat ayının ilk haftasından ikinci haftasının sonuna uzanan bu zaman dilimi bizim için önce Frankfurt, ardından Paris zamanı. Belki son on yıldır birbirini takip eden iki fuar için karı koca seyahate çıkıyor, hem iş yapıyor hem de akşamları güzel birer yemek yiyip evde bıraktığımız sorumlulukları düşünmeden sohbet ediyoruz. Bu seneki Frankfurt Fuarı çok keyifsizdi. Corona'nın Çin'i alev alev yaktığı ama Avrupa için tehlike çanlarının çalmadığı bir dönemdi. Ya da bize öyle geliyordu. Yine de fuarın Çinlilere ayrılan katı katılımcılar gelemediği için boştu, Japon üreticiler standlarının üstüne Japon firması olduklarını belirten tabelalar asmıştı. Hatta Selçuk'un katılımcı olduğu Paris fuarı için Çinli firmalar Instagram üzerinden post yayıp standlarındaki görevlilerinin Çinli değil, Koreli olduğunu duyuruyordu. Açıkçası o günlerde Çinli olsun olmasın, çekik gözlü olan ırkların böyle bir açıklama yapmaları gereğinin doğmasını onur kırıcı buluyordum. Sonuç olarak Frankfurt'taki fuar çok sönük geçti. Ziyaretçi yoktu, paralar boşa gitti, moraller bozuldu. Frankfurt seyahatinin en güzel yanı havanın çok güzel olmasıydı. Eskiden Almanya'nın güzel olmadığını düşünürdüm. Şimdilerde bana samimi gelen bir yanı var Alman şehirlerinin, sokaklarının, hatta yemeklerinin. Menülerindeki çeşit azlığını seviyorum mesela. Ana yemek adı altında toplanan yemeklerin hepsinin lezzetli olduğunu bilerek veriyorum mesela siparişimi. Frankfurt'un merkezinde, Goethe Haus'un hemen yakınlarında bir restoran var. İsmi, Leib and Seele. Türkçe Beden ve Ruh gibi bir şey anlamına geliyor ismi. Bir seferinde orada çalışan bir Türk garson söylemişti. Bu restoranı ben çok seviyorum. Her seferinde içerisi tıklım tıklım dolu oluyor. İki tarafında bank uzanan masalara oturup siparişini verebilmek için mutlaka beklemek gerekiyor. İçerisi bağır çağır konuşanlardan gürültülü. Üstelik havada belirgin bir kızartma kokusu var. Amma ve lakin ben burayı da yemeklerini de biralarını da çok seviyorum. Sanki Ortaçağ'da bir restorana gitmişsin, koca memeli garson kadınlar tabağı kafanın üstünden pat diye masaya bırakıverecekmiş. Hatta Harry Potter filmlerinden bir sahnenin içindeymişsin gibi. Yemeğin yanında gelen patatesin tadı muhteşem. Zeilstrasse üstünde ve ara sokaklarda çok güzel restoranlar var zaten. Diğer sevdiğim restoranlardan birinin ismi de Walden. Buranın makarnaları ve salataları çok güzel. Son gittiğimizde önünde uzun sıra olan bir etçiye gitmiştik: Block House. Sanırım bir saat kadar bekledik. Kuyrukta bekleyenlerin yarısından fazlası Türktü. Fuara katılanların yanı sıra orada yaşayan Türkler. Kuyruktaki uzun bekleyişten sonra bir saat de masada yemeğin gelmesini bekledik. En küçük porsiyonlu eti sipariş ettim. Sanırım et severlerin çok beğeneceği bir yer burası. Puanı da bir hayli yüksek. Et de lezzetliydi ama bana pek muhteşem gelmedi. Salatasını daha çok sevdim diyebilirim. Etten anlamam şu kadar çünkü: Et dediğin yumuşak olmalı, bıçakla kolayca kesilmeli. Sertse kötüdür. Sert miydi? Hayır. Neyse veganları, vejeteryanları üzmeden et lafını keseyim burada. Frankfurt civarında doğduğumu söylemiştim. Bunu her Frankfurt yazısının altına yazıyorum zaten. Çünkü her Frankfurt'a gidişimde orada doğmuş olmam başka bir şeye yakınlaştırıyor beni. Anılarımın içinde gün geçtikçe uzaklaşan baba imgesi orada yakınlaşıyor bana. Hayatımın ilk yılında sadece ikimizin paylaştığı bir birliktelik bu. Hiç hatırlamadığım, hatırlamamın mümkün olmadığı bir zaman dilimi. İşte bu yüzden hiçbir anımı yerleştiremediğim bu soğuk şehirde gittikçe benden uzaklaşan babamın yüzü ile gün geçtikçe artan baba özlemimi birleştiriyorum. Sanki dünyanın başka bir yerinde ilişkimize dair bir şey bulamazmışım gibi Frankfurt'ta aıyorum onu. Çünkü oradaki zaman hatırlamasam da sadece ikimize ait. Babamın gençlik hayalleri orada; dudaklarının üstünde bıyığı, elinde sigarası, Alman biralarından birini yudumluyor. O yüzden ilk zamanlar tuhaf bir şekilde ayaklarım geri geri giderken her Frankfurt'a gidişimizde, şimdi her seferinde bir adım daha alışıyorum bu şehre. Geçen gün Selçuk artık neden Frankfurt seyahatlerimizde günübirlik bir yerlere gitmediğimizi sordu. Eskiden Frankfurt bana öyle uzak bir yermiş gibi gelirdi ki her seferinde istasyondan bir trene atlayıp yakınlarda bir şehre atardım kendimi. Oraya gitmek için harcadığımız parayı anlamlı bir hale getirme çabasıydı biraz da bu ısrarımım sebebi. Seyahatin bir yerine bir şehir daha sığdırmak demek parayı aslında bu şehri görmeye harcamak demekti. Idstein, günü birlik gittiğimiz Leipzig hep bu gezme telaşımın sonuçlarıydı. İşin en güzel taraflarından biri de trene binmekti. Sonraları otellerin korkunç pahalılıklarından dolayı Frankfurt'ta kaldığımız zaman dilimini o kadar azalttık ki günübirlik bir yere gidemez, onun yerine akşam üstü treniyle Paris'e gider olmuştuk. Trenden gecenin bir yarısı bile insen Paris'te kalmak çok daha ucuza geliyor. Tüm bu yaptığım açıklamalara rağmen şimdi oradan başka bir Alman kentine gidememek üzüyor beni. Belki bir sonraki seferde, Corona belasını atlatırsak tabii, yakın bir Alman kentine gideriz yine. Hayaller, dilekler... İnşallah yine güzel günler göreceğiz. 📌 Önceleri, bloga yazmaya başladığım ilk zamanlardan, heyecanlı ama çok amatörce yazılmış bir blog yazısı okumak için IDSTEIN neresiymiş bakmak isterseniz Idstein yazısını, 📌 Yine bir tren garından bahsettiğim LEIPZIG yazısını okumak için bir önceki linke, 📌 Başka bir LEIPZIG yazısı için de bu linke tıklayın lütfen. 📌 Son LEIPZİG yazısı da bu linkin altında. 📌 İşte başka bir YAZI DA bu linkin altında. Frankfurt'u benim için güzel kılan şeylerden bahsetmişim. 📌 BURADA da cadılarla ilgili bir yazı var. Idstein'dayız demek ki. Sezer ya yaş ilerledikçe ne tuhaf oluyor hayata bakışın. Annenle benzerliklerini fark ediyorsun, kayıplarını daha sık düşünüyor oluyorsun. Çocuğunun bir gün yanından uçup gideceğini düşünüp şimdiden ağlamaya başlıyorsun. Her gittiğim yerde bir şeyler arar oldum artık. Bazılarıyla hiç bağ kuramıyorum. Bir daha yolumun düşmeyeceği yerler oluyor o yerler. Ama bazı yerler yavaş yavaş sevdiriyor kendini sana. ne soğuk kışlarda gittim Frankfurt'a bir bilsen. Yüreğimden çok uzak bir yermiş gibi geliyordu her seferinde. Oysa şimdi başka hissediyorum. Bazen de ne hissettiğimi bile bilmiyorum. Yaş ilerleyince duygusal oluyor insan. Çok üzmeden kendimizi hüzünlerimizin yanına sevinç ekleyelim Sezercim. Çok öpüyorum seni. Idstein yazisini okudum, hic de amatorce gelmedi bana. Ben senin her satirini seviyorum. Sevgidendir o. Öyleydi ama bence ama güzeldi. Blog yazdığım o ilk zamanlardaki sevgimi, heyecanımı hatırlıyorum da bu his bile her şeye değer. Çalışkan blog arkadaşlarım ne yapıyor diye dolanmaya geldim bloğuna:) Buket`in yorumlarda yazdığı gibi Almanya kırsalı çok hoştur, masal kitabı manzaralarını bol bol görürsün. Ama yaşamak için bakmak lazım, yaşlı nüfus fazla kırsalda, yaşam nasıl olur iyi analiz etmek gerek. Alman yemekleri güzel. Et çok tüketilir, senin gittiğin Block House bir zincir. Burda da var. Amerikan tarzı daha çok, şahane değil sadece normal bir restoran benim için. Genelde şehir merkezlerinde olduğundan yemek saatlerinde hep kuyruk oluyor. En yakın arkadaşlarıma da söylüyorum. Yahu sorarsın adama. Yok diyorsa, yoktur. Ama şöyle düşünüyorlar, adamlar biz bilmeden bize domuz yedirir. Ya aslında demem şu ki, güya biftek olunca çok eminler et yediklerinden. Bence o düşünceyle ete saldırıyorlar. Beklerken sırada öyle çok Türk vardı ki şaşırdım. Elbet yolum Almanya'ya düşecek. Her şey böyle kalmayacak ya. Düzelecek, geçecek. Aynı mekanda, uygun zamanlarda olursak çok isterim seni görmek. Şimdilik kısmete bırakıyorum görüşmemizi. Ve davetin için çok teşekkür ediyorum. Çok yaşlı varmış Bavyera'da. O kadar yaşlı nüfus istemeyiz değil mi? Biraz heyecan iyi olur hepimiz için 😊 Fransa kırsalı da öyle bence. Ama çok güzeller. İnsana, insanı hatırlatıyor doğa. Seviyorum ben de o yüzden. Senin rotalarından birini izleyeceğim inşallah bir gün. Heyecanla okudum tüm yazdıklarını Özlem ama babanla ilgili özlemini anlattığın satırlarda burnumun direği sızladı.. Çabuk gelsin özgür ve sağlıklı günler dilerim.. Esen'cim aynı dileklere katılıyorum. Bu günlerin de bize anlatmak istediği bir şey var. Sanırım bunu anlamamız gerek. Kendi adıma evde olmaktan sıkılmadım daha. Cam dışarı bakıyor sığınacak bir yeri olmayanlara, ya da başka dertleri olanlara üzülüyorum. Bayramlarda tatillere de değil de aile büyüklerine gitmek istiyorum. Böyle düşünceler gelince aklıma da şöyle diyorum: Evet! Gençliğin o kimseyi umursamayan, çılgın hali gitmiş senden. Yaş almak böyle bir şey sanırım. Toprağı, ekmeği sevmek, anlayamıyorum dediğin anneni anlamaya başlamak, kendinden başkalarını düşünerek üzülmek. Çok güzel günler diliyorum sana. Yüreğin, kelimelerin gibi. Sevgiler. Bir solukta okudum... Yorumu burdayım demek için yazıyorum.. Teşekkürler.. Bu akıcı dil için.. Ben teşekkür ederim beni izlediğiniz, okuduğunuz, yorum yazarak destek sağladığınız için."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/04/corona-gunleri-kendin-icin-ne-yapiyorsun.html", "text": "Blog yazmak, kitap okumak ve sıkıntımı bir bardak çayla iyileştirmeye çalışmak. Bana iyi gelen şeyler bunlar. İster Corona zamanında, ister kıymetini bilmediğimiz eski günlerde yazılmış olsun blog yazmanın önemli ve tek bir kuralı var: Yazdığın blog yazısını aynı gün yayınlayacaksın. Hangi duyguyla yazıldıysa o duygu halinde yayınlanmayan yazı okuyunca aynı tadı vermiyor; sanki tekrar tekrar ısıtılmış bir yemek gibi zoraki yeniliyor, güçlükle yutuluyor. Hayatınızın herhangi bir döneminde hiç ailenizin merkezinde olduğunuzu anımsıyor musunuz? Sormak istediğim aileniz tarafından sevilip sevilmediğiniz değil. Elbette ki aileniz sizi seviyordu. Ama geriye dönüp baktığımda ailelerimiz tarafından sevilme şeklimizin bile şimdiki zamanla aynı olmadığını görüyorum. Televizyonda ne seyrediyor olursan ol, \"Ajans Saati\" dedem için ajans saatiydi mesela. Misafir geldiği zaman masaya oturmazdık. Çocuk masası diye bir şey vardı. Ödevini yaptın mı sorusu hiç soruldu mu anımsamıyorum. Özel hoca diye bir kavram varsa da bizim eve uğramamıştı mesela. Neyse, niyetim bu konuyu çok uzatmak değil. Eski nesil ebeveynlik başka bir şey, bu zamandaki başka bir şey. İkisinin de artıları, eksileri vardır mutlaka. Ama şu aralar anne-babalara da biraz zaman kalsın istiyorum. Üstelik zaman denen saat koca gürültüler çıkararak bizim için hızla ilerliyor. Twin Peaks. Amerika tarihinin en iyi/ kült dizilerinden biriymiş İkiz Tepeler. Eminim, bu blogu okuyan büyük bir çoğunluk bu diziyi ve jenerik müziğini hatırlıyordur. İkiz Tepeler benim lise yıllarıma denk geliyor yanılmıyorsam. Diziyi de, jenerik müziğini de, hatta ve hatta Laura Palmer ismini de çok net hatırlıyorum. Kuzey söyleyene kadar yönetmenin David Lynch olduğunu bilmiyordum. Elbetteki diziyi izlememize Kuzey karar verdi. O seyretmeye karar vermişti, biz de gecelerimizi ailece beraber yaptığımız bir şeyle doldurmak istiyorduk. Diziyi bayılarak seyrettiğimi hatırlıyorum. Şimdi tekrar izleyince, bulunduğum zamandan başka bir gözle bakıyorum bulanık gözüken geçmişe. Dizideki karakterler karakter olmaktan öte beceriksiz birer tip gibi mesela. Ailelerin hepsi çocuklarının ne yaptığından bir haber, güya lise çağındaki çocuklar o kabarık saçlarıyla orta yaşı geride bırakmış gibi duruyorlar, yaş on yedi ama feleğin çemberinden birkaç kez geçmişler, yeminle şeytana pabucunu ters giydirirler. Kasabada eşini aldatmayan kimse yok. Asi gençlerle dolu etraf. Sanki şöyle sağlam bir Osmanlı tokatı dizinin jönlerinin aklını başına getirirmiş gibi. Sahneler öyle ağır ilerliyor ki o günün koşullarında herhalde David Lynch o güne kadar yapılmamış bir şeyi yapmıştır herhalde diye düşünüyorum. Dizi akıyor mu diye soracak olursanız, akıyor. Sıkıntı yok. Ama zaman makinesine binerek bunca yıl geriye gitmekle iyi mi yaptım bilmiyorum. Kendi ruh sağlığım için yaptığım en güzel şeylerden biri kitap okumak. Yıllardır değişmedi bu durum. Ödün verilmez tek şeyim sanırım bu. Bir yere giderken bile en az üç kitap atıyorum valize. Sanki kendimce biraz edebi değerinin olduğunu düşündüğüm kitaplar okuyorum. Böyle bir zamanda okuduğum şeyin beni yanıltmasını, yormasını, içine yuvarlandığım kocaman bir boşluk gibi gözüken bu zamanı boşa harcamasını istemiyorum. Aylak Adam Yayınlarından bir kitap var elimde: Üvey Kardeş. Norveçli bir yazarın kitabı. Adını internete bakamdan söyleme şansım yok. Kitabı baştan çok severek okuduğumu söyleyeyim. Kahramanların hepsi ince ince işlenmişti. Mutsuzluk tüm kitap boyunca kol gezdi; yine de bunca kesif mutsuzluğun içinde benim içime hep ısıtan, kahramanlara acımayla birlikte bir sevgi hissettiren, yüzüme saklı bir gülümseme gizleyen bir şey vardı. O saklı gülümseme gizlendiği yerden hiç çıkmadı. Çıksın isterdim. Biraz mutluluğa tanık olmak güzel olurdu. Hayat gibiydi kitap da. Mutlu anlar hemen unutuluyor, mutsuz zamanlar her seferinde geçit töreni yapıyordu. Hikayenin belki de iyisi, kötüsü yok. Hikayelerin hepsi başımızdan geçen şeyler ama onları anlatmak, dile getirmek, sıraya dizmek? İşte orada gerçek edebiyat ortaya çıkıyor. Çok severek okudum siz de okuyun. Sanırım Barnum'u, Vivian'ı, Peder'i yakın arkadaş çevreme dahil edeceğim. Fred'i ise hep acıyarak seveceğim. Karakterlerin hepsi ayrı güzellikte. Hepsinin içinde anlaşılmayı bekleyen bir yan var. Bu dokunaklı kitabı okumanızı bir kez daha tavsiye ediyorum. Bu arada internette gezinirken kitabın dizi yapıldığını öğrendim. Çok araştıramadım ama merak edenler BURAYA bir baksın. Corona Günlerinden, sakin ve ıstıraplı saatlerden, \"Ne olacak halimiz?\" düşüncesinin tam ortasından yazıyorum. Hepimizin içi dışarıdaki insanların içiyle aynı sıkıntıları paylaşıyor şu an. Umarım her şey en kısa zamanda eskiye, daha güzele döner. Hayatın, güzel şeyler yaşarken değerini anlamadığımız nice şeyin farkına varırız. Burası, bu sayfa iyi ki var diyorum. Yıllardır her derdime derman oldu. Önceleri biraz yazarken kassam da şimdi kendimle konuşurmuş gibi yazıyorum her şeyi. Bana iyi geliyor. Dileğim okuyan herkese de iyi gelmesi. Twin Peaks`den bahsettin ya beni nerelere götürdün bir bilsen... Eskiler eskide kalıyor, bazen ben de zamanında çok etkilendiğim bir filmi izliyorum çocuklarla. \"Bu muymuş yani\" diyorum içimden, olmuyor. Ya da olan varsa da çok nadir. Karamazov Kardeşler ve klasikler için söylediklerini düşününce aklıma Beliz Güçbilmez geldi. Kendisi kim ne yazarsa yazsın, dünyada yazılabilecek roman konularının belli olduğunu söylüyor. Aşk, savaş, anlaşmazlıklar, aldatma, insan ilişkileri... Asıl ilginci ve sana uyan kısmı bu; yeni yazarlar keşfetmeye çalışıp, her yeni çıkanı okumaya çalışacak kadar bol vaktimiz yok diyor. Anna Karenina'yı beş kez okurum ve bu bana yeter diyor. İyi edebiyat dedikleri şey. Bu dediğim şeyi, iyi edebiyatı yani, çok okuyan insan hemen anlıyor zaten. Başka bir lezzet bu dediğim. Anlatılan konular hep aynı zaten. Önemli olan nasıl anlattığın. Sanki çok uzun zaman olmuş seninle konuşmayalı. Benziyoruz birbirimize. Hepimiz aynı anneliği yaşıyoruz. Hem çok güzel, hem de çok yorucu. Yakınıyoruz ara ara ama biliyorum ki yine başa dönsek yine aynı şekilde yaparız her şeyi. Şimdiden başladı ben de Kuzey gidecek endişesi ve sızısı. Daha iki senesi var ama yalnız kalınca nasıl olacak diye düşünüp duruyorum. Hep çocuklarımızla olalım, hep de mutlu olalım. Kitabı not alıyorum şimdilik. Aklımda başka fikirler var. 😊 Evde oturunca fikir üretmeye başladım. Konuşurken söylemiştim sanırım. Doris Lessing'in Anılarını, Simone de Beauvoir'ın da Nelson Algren'le mektuplaşmalarını okumak istiyorum. Bir de hiç Borges okumadığımı fark ettim. Gerçi evde Borges kitabı da yok ya. Corona niyetlerimden biri yani Borges okumak. Üvey Kardeş'i okurken de çok sevmiştim ama şimdi kitap bittikten sonra daha da sevdiğimi fark ettim. garip bir his. Dizisi çekilmiş baktım. Hatta Norveç Netflix'inde var. İnternette de mevcut ama İngilizce alt yazılısını bile bulamadım. Sanırım seyredemeyeceğiz şimdilik. Seyredebilseydik çok güzel olurdu. Evet, kitap zevkimiz uyuşuyor seninle. Ben de senin gibi tavsiye vermeye korkanlardanım. Kitabı beğenmezse kızanlar oluyor. 😊 O yüzden bazen çekiniyor insan. Aman, onlar da bir yorumları okuyup alsınlar di mi kitabı? uyup uymadığını tahmin edebilirler birazcık. Evet. Binlerce insanın geçim derdinde olduğu bir süreçte tuhaf geliyor insana özlemleri, hayalleri falan ama hayat işte. Hepimiz aynı derdin içindeyiz aslında. Ben de umuyorum ve diliyorum. İnşallah eski güzel günlere kavuşuruz en kısa zamanda."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/05/chimamanda-ngozi-adichie-amerikana.html", "text": "Son bir haftadır evde kot pantolonla dolaşıyorum. Pantolon belimi sıktıkça canımın istediği her şeyi yememem ve buzdolabının kapısının önünden ayrılmam gerektiğini hatırlıyorum. İncecik hamurla yapılan gözlemelere, ıspanaklı böreklere, sabah fırından taze taze çıkardığımız mis gibi ekmekleri yemeye bir son vermeliyim. Bir de, \"Aman kısacık bir keyif anından ne olacak?\" diye sütünü bolca köpürterek yaptığım latteler var. Kabul ediyorum, hepsi çok güzel. Ama her güzel şeyi güzel olduğu haliyle bırakmakta fayda var. Yoksa şimdilerde zorlanarak girdiğim pantolonlarımın içine girmem mümkün olmayacak. Nijerya Edebiyatıyla tanışma: Chimamanda Ngozi Adichie ve Amerikana. Mesela Amerikana'da ana karakterin bir blog yazmasını çok sevdim. Blogunun izleyici sayısının ilk günden artması, hevesli, sadık izleyicilerinin olması, günler geçtikçe konferanslarda konuşmacı olması için teklifler alması ve kahramanın blogundan kazandığı parayla geçimini sağlayacak kadar para kazanıyor olması müthişti. Bizim ülkemizin standartlarında bunu başarmak zor. Elbette hobi olarak başladığı şeyi geçim kaynağına dönüştüren insanlar da var ama benim bahsettiğim bloglar o bloglar değil. Sanırım tüm bloggerlara Ifemelu'nun bloguyla ilgili yazacağı bir yazının fikrinin olur olmaz bir zamanda gelmesi, etrafına ve hayatına blogunda paylaşacak bir şey bulma gözüyle bakması, blogunun tasarımının ne renk olacağına, blog fotoğrafına hangi fotoğrafı koyacağına karar vermesi tanıdık gelecektir. Nijerya'dan kalkıp Amerika'da hayat kurmak için çaba gösteren, bir sürü sıkıntıyı göğüsleyen Ifemelu'yu ne kadar sevdiysem Obinze'yi de o kadar çok sevdim. Belki de biraz fazla sevdim. Son sözüm yazarın diğer kitaplarını da okuyacak olmam. Merak edenler için Ifemelu'nun blogu BURADA. Gelelim yeni kitaba. Aklımda bir sürü kitap var. Bir Çalgıcının Seyahati, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı, isminden etkilenip karşı koyamadığım Parizyen, Simone de Beauvoir ile Algren Nelson'un Mektupları ya da kargodan gelmesini beklediğim Chimamanda Ngozi Adichie'nin başka bir kitabı. Ama ben Patti Smith'in The Year of Monkey idimli kitabını okumaya karar verdim. Kocayla okuma yarışı telaşıyla İngilizce kitap okuma işini biraz ötelemiştim. Malum Türkçe okumak daha hızlı. Ama aklıma şöyle bir düşünce geldi. Ya corona falan olursam ve kitabı okuyamadan başıma bir iş gelirse? İşte o yüzden, biraz da aramızdaki farkı çaktırmadan açtığımdan Patti'nin sırası geldi. Şimdi kendimi Patti'nin şefkat dolu kollarına bırakma zamanı. Kitabın ilk sayfalarından anladığım kadarıyla Patti yine benim gibi hayallerin içinde dolanıyor. San Diego'da bir Noel sabahının ardından gezinirken ve bir kahve bulma isteğiyle kafasının içindekilerle konuşurken başlıyor The Year of Monkey. Patti'nin küçük mutlulukları, basit zevkleri, hayatı her haliyle kabullenişi kalbimin baş köşesine kurulmasına sebep oluyor yine. Corona günleri, iş hayatındaki inişler ve çıkışlar, bir türlü gönlüme göre düzene girmeyen iş yerindeki malum krizim dönüp kendime bakmama sebep oluyor. Sahiden azıcık spiritüel bir yaklaşımla kendi malum sorunuma dönecek olursam, bu konuda alacağım ders ne de ben o dersi bir türlü alamıyorum? Sorunun kökenini çözemiyorum ama bu evde kalma günlerinde kendimle ilgili şunu öğrendim: Kabullenmeyi öğrenmem gerekiyor. Her şeyi çözmem mümkün değil. Olanı olduğu haliyle kabul edip olduğu kadarına razı gelmeyi öğrenmem lazım. Bunu başarırsam hayat benim için daha kolay olacak. Şimdilerde içimden yoğun bir stresin, kalp çarpıntısının geldiğini hissettiğim zamanlarda oturup meditasyon yapıyorum. Sahip olduklarıma şükrediyorum. Ve hep şunu söylüyorum kendime: Herkesle aynı gemidesin. Yapacak bir şey yok. Annem bizde. Nerdeyse bir aydır bizde kalıyor. O kadar uzun zaman geçmiş ki annemle babamın evinden çıkışımın üzerinden, şimdi onunla yeniden eski bir şeyi anımsamaya çalışıyoruz. Her daim çay demliyoruz. Bergamot aromalı çay demlediğimde, \"Bu çay kokulu olmuş kızım.\" diyor. Bir dahaki severe koymam diyorum. O minik kahveci çay bardaklarıyla içiyor çayını, ben ince belli çay bardaklarıyla. Onun bardağının tümünü nerdeyse demle dolduruyorum, kendiminkini yarı yarıya. Akşam oldu mu Survivor'a dalıyoruz birlikte yanında kocaman bir kase ay çekirdeğiyle. Corona bize vesile oluyor bu aralar. O yüzden hayatımın artılarını topluyorum bu aralar. Eksileri, çarpmaları, bölmeleri unuttum. Canım Patti'mle ilgili ne yazmışım okumak isterseniz BURAYA tıklayın lütfen. Yazilar boyle leziz olunca insanin daha cok okuyasi geliyor Ozlem'cim, lutfen arayi acma. Tavsiye ettigin kitaplari okumaya calisacagim. Bu sene sadece 11 kitap okumusum, yili yarilamisiz.11 ne ki?Bir de ne zamandir kitaplikta bekleyenlere oncelik verdim bu yil. Ingilizce ben de yavas okuyorum ki siradakiler de masallah pek kalin. Ben de sIkIlmadigim, su gibi akan, karakterleriyle butunlestigim kitaplari cok seviyorum, hani tam icine giriyorsun o dunyanin ve cikasin gelmiyor gibi. Kocaman sarildim. Okuma tercihlerim de ruh halime göre değişiyor. Hani ruh halim birazcık yerinde olsa anlayacağım da öylesine sık değişiklik gösteriyor ki ne yapacağımı şaşırıyorum. Ama durmayı da bilmek lazım Sibel. Bunu anladım ben. Uygulamaya çalışıyorum. Öyle çok hareket etmişim ki aslında biraz durmak, kendimi dinlemek, kendimi affetmek ve zorlamamak iyi geliyor bana. Başarabiliyor muyum? Hayır, deniyorum sadece. Kendimi yine yargıladığımı fark ettiğim zaman da, Yapma! diyorum kendime. Pazartesi işe dönüş. Biraz korkuyorum sanırım. Ama her şeyin daha güzel olacağı zamanların geleceğini de biliyorum. Ben de sana sıkı sıkı sarıldım. Sen de daha sık yaz buraya ne olur. Affetmek ne demek? Varlığın bu blogun bana armağanlarından biri. Sadece yazmak değilmiş mevzu. İnsan yazıyor ama yazdıklarını da birileri okusun; senin burada olduğunun farkındayım ve seni duyuyorum desin istiyor. O yüzden sen olmasan, buranın da anlamı kalmıyor galiba. Benimde kendi iç sıkıntılarım var. Birçoğuna benim dertlerim dert gibi gelmeyebilir ama bana dert işte. Bunlarla savaşıyor, kendimce bir çare bulmaya çalışıyorum. İnsanlarla uğraşmak yoruyor beni. Çalışmaktan değil ama insanların kişisel sıkıntılarını dinlemekten bıktım. Bak yoruldum bile demiyorum, bıktım diyorum. Bunu çözmem lazım. Gidene dur dememeyi, olanı olduğu gibi kabul etmeyi, elimdekilerle yetinip önüme bakmayı öğrenmem gerek. Tüm hayatım boyunca öğrenmeye çalıştığım tek ders bu oldu ve hayır, hala öğrenemedim. İG'de de yazmıştım sanırım sana. Meditasyon yapıyorum. Ne zaman içimden bir sıkıntının yükseldiğini hissetsem bir köşeye atıyorum kendimi ve kapatıyorum gözlerimi. Ne olursa olsun diyorum. Boşver, sağlık olsun da gerisi nasıl olursa öyle olsun! Birkaç gündür ara ara işe gidip hazırlıklarımı tamamlıyorum. Hayat, işe döner dönmez kaldığım yerden devam edecekmiş gibi geliyor. Kendime bir emeklilik planı belirledim. Umarım ki uygularım. İşte hayat benim tarafımda böyle Sonat. Ömrüm kendimle uğraşarak, Don Kişotvari hareketlerle yel değirmenlerine karşı savaşarak geçecek sanırım. Çok öpüyorum seni. Ve sana da iç huzuru, sağlık, esenlik diliyorum. Umuyorum ki en kısa zamanda ertelediğimiz hayallerimize kavuşabilme şansımız olur. \"Merhametin dozu önemlidir, sınırı aşınca birilerinin elinde oyuncak olabilir insan. Vicdan zaaf haline gelebilir. Birinin vicdanı diğerinin vicdansızlığı olabilir.\" Ben de not alıyorum bu cümleleri çünkü durumum budur. Aslında yanlış yaptığımı biliyorum ama kendime dur diyemiyorum. Bu konuyla ilgili kendime verdiğim sözleri her seferinde unutup yeni hatalara düşüyorum. Evde kaldığım bu dönemde işin gidişatıyla ilgili streslerim dışında şunu anladım. İş olmayınca ben daha sağlıklı, daha sakin ve daha pozitif bir insanım. Para ile insan ile haşır neşir olmak yoruyor beni. Şimdilerde eğer yönetebilirsem kendime koyduğum iki senelik iş hayatı hedefimi tamamlayıp sonra bu yakındığım şeylerin olmadığı bir hayat kuracağım. En azından ümit ediyorum. Yüreklendiren, kalp yorgunluklarını alan güzel sözlerin için çok teşekkürler Sonat."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/05/tazmanya-gezi-notlari-avustralya.html", "text": "Tazmanya bu seyahatin en heyecanlandığım duraklarından biri. Büyük Okyanus Yolu Rotasının ardından iki gün daha Melbourne'de kalıp bir uçağa atladığımız gibi Tazmanya'da alıyoruz soluğu. Tazmanya bilindiği üzere bir ada. Ama öyle kafanızda benim gibi mini minnacık, Jules Verne kitaplarındaki gibi mercan kayalıklarının olduğu küçük bir ada hayal ediyorsanız yanılıyorsunuz. Havaalanından kiraladığımız arabayı alıp adanın merkezine gitmek için yola çıkıp dört şerit gidiş, dört şerit dönüş bir otobanla karşılaşınca ben çok şaşırdım. \"Burası nasıl bir ada yahu?\" diye diye şaşkınlığımı dile getirdim. Vuruldum. Öyle sevdim. Hayran hayran seyrettim. Sanki kıtanın diğer yerlerinden daha canlı renklere bürünmüştü. Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi, gökyüzü bulut tarlası gibiydi. Ayırdığımız iki gecenin bu adayı tanımak için hiç de yeteri olmadığını anladık. Gel gör ki bu adaya bir hafta ayırsak o da yetersiz kalacaktı. Merkeze giderken yol üstündeki bir kasabada durakladık. Kasabanın içinde tıpkı bir kovboy filminin içindeymişiz edasında gezindik. Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz bar/ restoran benzeri bir yerde keyifle yemeğimizi yedik. Bol bol fotoğraf çektik. Gördüğümüz bir çay/ kahve salonundaki tatlılara vurulduk ama boğazımıza kadar tok olduğumuz için bir kahve bile içemeden ayrıldık oradan. Daha Tazmanya'nın merkezine inmeden saatlerimizi harcamaya başlamıştık bile. Kesinlikle zamanı durdurabilmenin bir yolu olmalı! Nihayet merkeze varıp da otelimize geldiğimizde derin bir nefes aldım. Kalacağımız otel hayallerimdekinden bile daha güzeldi. Zincir otellerin insanı şaşırtmayan düzenlerini sevsem de Tazmanya'da böyle farklı bir otelde konaklamak büyüleyici geldi bana. Hadley's Otel'in Afternoon Tea olayını merak edenler BURAYA tıklayıversinler. Tazmanya iki gecelik bir destinasyondu bizim için. Gece rıhtımda dolaşmak, dalgaların sesini dinlemek, koyu mavi bir renge bürünmüş okyanusu izlemek, rıhtımdan adanın içine doğru uzanan adayı seyretmek gitmeden önce romantik bir hayaldi benim için. Üzerinden bunca zaman geçtikten sonra bile geriye dönüp baktığımda hala yeryüzünün diğer yarımküresinde bir yere gidebildiğime inanmakta zorlanıyorum. İnsanın az olduğu, doğanın başrolde olduğu köşelerde ağaçlar daha yeşil, denizler daha temiz ve gökyüzü daha aydınlık. Yıldızlar birbirlerinin ucuna takılıp sanki gökyüzünde dans ediyorlar. Avustralya hem insanlarıyla hem de doğasıyla insanda saygı uyandıran bir destinasyon. Bir gün yine bir çılgınlık anında bir uçak biletini cebe atıp yine yola düşeceğimi, hatta bu sefer Yeni Zelanda'ya doğru yol alacağımı düşünüyorum. Bu fikri aklımın bir köşesinde saklıyorum. Gece Hadley's Orient Otel'de uyuduk ve mis gibi bir sabaha uyandık. Kahvaltımız yine Salamanca Market civarındaydı. Akşam yemeğimizi yediğimiz kafenin karşısında civardaki diğer yerlere göre uygun bir yer bulup kahvaltımızı yaptık. Daha önce de söylemiştim, yine söyleyeceğim: Avustralya poşe yumurta konusunda master yapmış bir ülke. Böyle güzel poşe yumurtayı ben hiçbir yerde yemedim. İmza: Yumurta Canavarı. Günümüzde Unesco Dünya Mirası Listesi'nde bulunan eski bir hapishane binası burası. Üzerinden çok zaman geçmiş, şimdilerde insanların işkence gördüğü binaların çoğu yıkılmış, bu binaların sadece dış cepheleri kalmış olsa da 30.000'den fazla insanın işkence gördüğü, çalıştırıldığı hapishane Hobart'ta yemyeşil bir toprak parçasının üstünde duruyor. Bu kalıntıların üzerinde mavi bir gökyüzü ve önünde yüzerek geçmenin mümkün olmadığı bir okyanus parçası duruyor. Port Arthur'da bulunmaktan ziyade yolda olma halini seviyorum. Port Arthur'un hikayesini çok güzel anlatmış bir blogun ismini bırakıyorum buraya. Sanırım bundan daha güzel yazamazdım Port Arthur'u. O yüzden BUYRUN, hazır yazılmışını okuyun. Ertesi sabah güzel bir kahvaltı yapmaya karar verdik. Gerçi tüm kahvaltılarımız şahaneydi. Bunun için ekipten birinin buraya gelmeden not ettiği bir tavsiyeyi dinlemeye karar verdik. Bu yüzden arabaya atladığımız gibi Battery Point'e gittik. Burası otelimizden uzak bir mesafe değildi. Şoför açısından tek sıkıntı ters şeritten araba kullandığı için maksimum dikkat etme gerekliliği. Bu da yorucu bir durum. Battery Point'te Jackman & McRoss Bakery'ye geldik. Kesinlikle çok doğru ve yerinde bir tavsiyeymiş. Nefis bir kahvaltı ettik ve ardından gezinin son ve benim için en güzel aktivitelerinden birini yapmak üzere direksiyonu Mount Wellington'a doğru kırdık. Tazmanya'nın el değmemiş doğasında Mount Wellington'a doğru tırmanarak çıktık. Gökyüzüne doğru yaklaştıkça okyanus aşağılarda kaldı. Vahşi bir rüzgar bizimle beraber dağın tepelerine doğru tırmandı. Yol boyunca trekking yapan gruplar vardı. Hepsinin ayakkabılarının üstünde bacaklarının üstüne doğru uzanan kalın korumalar vardı. Tahmin ediyorum bu korumalıklar herhangi bir yılan ısırığına karşı alınan bir önlem. Sonunda dağın tepesine ulaştığımızda park yerine yanaştık. Ve arabanın kapılarını rüzgardan dolayı açamadık. Bu sefer arabanın duruş yönünü değiştirdik ve ancak o zaman inmeyi başarabildik. Doğanın başrolde olduğu yerler benim için en güzel yerler. Metropolleri de çok seviyorum ama öte yandan el değmemiş doğa, rüzgarın sesi, yalnızlık ve çaresizlik hissi iyi geliyor bana. Evet, yalnızlık ve çaresizlik hissi dedim. Aslında doğaya hiçbir şekilde hükmedemeyeceğin hissiyatı iyi geliyor bana. İnsanoğlunun böbürlenmesinin ve büyüklenmesinin kendisini kandırmaktan öte bir şey olmadığını bilmek ve içinde yaşadığımız dünyaya saygı duymak... Önünde eğilmek, susmak, konuşmamak.... Mount Wellington işte böyle bir yer. Dünyanın bir ucunda bir zirve ve durmadan şarkı söylüyor. İlk Melbourne intibalarımı öğrenmek ve biraz da edebi Melbourne'ü tanımak için de BURAYA lütfen. Büyük Okyanus Yolu'ndaki ilk günümüz için BU YAZIYA, İkinci gün yaptığımız yolculuk için BU YAZIYA, Yolun son kısmı için de lütfen BURAYA tıklayın."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/08/bir-tadilat-vakasi-evde-tadilat.html", "text": "Kitaplıklara sığamadım arkadaşlar. Kitapların önlerine kitap yığmamaya çalıştım. Bazı kitapları elden çıkarmaya karar verdim. Voyager dergilerinin nerdeyse hepsini attım. Yine de kitaplık raflarına sığamadım. Okunmamış yüzlerce kitap var ve hiç durmadan kitap almaya devam ediyorum. Sanırım ayakkabı ya da çanta alışverişi yapan insanlar gibi benim de rahatlama yöntemim bu. Olayın derinine inince de böyle şuursuzca kitap almanın şuursuzca başka bir şey almaktan pek farkı yok. Kitap alma hastalığımla ilgili şimdilik yapacak bir şey olmadığına göre aynen yoluma devam ediyorum. Muhtemelen olayın şokuyla bir ay kitap almam ama daha sonra yine bildiğim Özlem olmaya devam ederim. Sanırım iç sıkıntılarım yüzünden bulunduğum yere sığamıyorum. Yılgınlık hissinin benimle yaşamasına izin vermek istemiyorum ama Covid mevzusu uzadıkça ve sevdiklerimle canımın istediği gibi yakınlaşamayınca, canımın istediği an uçağa atlayıp bir yerlere gidemedikçe hayata karşı olan motivasyonumu yitiriyorum. Böyle olmaması lazım. Yılgınlığın beni ele geçirmesine izin vermemeliyim. Sanırım evde değişiklik operasyonu da hayatımıza biraz renk katmak için yapıldı. İyi ki de yapıldı. Şimdi odadan odaya geçip hayatımda fazlalık olan şeyleri atarken, bana mutluluk verecek nesneleri öne çıkarıp uzun zamandır yapmadığım bir şeyi kendime sorunca, -beni ne mutlu ediyor şu hayatta?- kendime dönme fırsatı buluyorum. Eski nevresimlerin artık değişme vakti gelmiş. Uzun zamandır istediğim pirinç gece lambasını alayım. Koltukların üstündeki yastıkları değiştireyim. Bir de yatak odasına mini bir kitaplık-dolap alacağım. Sadece çok sevdiğim başucu kitaplarım için. Patti hep yanımda olacak böylece. Okuduğum kitaplardan bahsetmek, sohbet etmek istiyorum sizlerle. Sanki çok uzun zamandır sessiz kalmışım gibiyim. Buraya içi satır içimi dökünce bile mutlu hissettim kendimi. Hep mutlu günler geçirelim olur mu? Güzel şeylerden bahsedip bol kahkaha atalım. 📌 Bir de Ursula K. Leguin'in anneannem olduğunu zannettiğim bir yazı yazdığımı haber vereyim istedim. Önceden tabii. Merak edenlere duyurulur. Gecmis olsun diyorum, umarim bitmis ve yerlesmissindir rahat rahat. Bakinca bizde de yapilacak cok sey var ama o pisligi ve kalabaligi dusundukce sonucunun iyi olacagini bilsem bile erteliyorum. Bu yaz kitapligi ve tuvaleti boyamis olmak da yetti ve artti bile. Aslinda evi terk edip soyle cokk derin bir temizlik yaptirasim da var ama nereye gideriz tuylu bebelerle. Bu dusuncelerle dolunca madem bir sey yapamayacaksin, sal gitsin diyorum Sibel, gittigi yere kadar. Yapacak isler zaten hic bitmiyor. Operim.. Ben de kaba kalabalıkları kaldırdım. Öyle diyeyim. Yani kitaplıklar dizildi sadece ama rafların üstündeki eşyalar falan duruyor hala. Televizyon yerine asılacak, çerçeveler öyle kuzu gibi yerde falan. Elektrik lambaları değişecek. Liste yok uzun ama benim umrumda değil. Olduğu kadar, olmadığı kader diyorum. Tüm hafta sonu bahçede oturdum. Ohhh sefam olsun. Kolay gelsin; tadilat sıkıntılı ve biraz tatsız bir süreç ama sonu genellikle güzel. Umuyorum ki Patti'yi, kelimelerindeki naifliği, doğallığı ve samimiyeti seversiniz. Başucu insanınız olur sizinde. Sıkıldığınızda, canınız kucaklanmak istediğinde raftan Patti'nin kitabını alır, efkar dağıtırsın. Belki Patti'yi sevdikten sonra, -severseniz elbette-, bir de Joan Didion eklersiniz sevdiğiniz yazarların içine. Merak ediyorum ben de. Umutla ve heyecanla Patti'yi sevenler kulübüne katılmanızı bekliyorum. Sıkkın ruh hainden babamlara kaçarak kurtulduk yoksa bir süre sonra ruhum sinyal vermeye devam edecekti. odam müsat olsa çok isterdim yatak odasında mini bir kitaplık. O yüzden adına çok sevindim canım. Hatta ara ara bizimle de paylaşmaya devam et lütden. İstanbul'da olmak için bir sebebin yoksa İstanbul'da kalmanın bir anlamı yok bence. İyi ki gittin. Şimdi daha pozitif bir enerjiyle buradaki hayata uyum sağlarsın. Dergileri ver birilerine, geri dönüsüme falan ver. Ursula'lı yazı blog yazımın hemen altında. Bloga yazmak çok iyi geldi bana. Mutlu oldum. Hem de çok. Senin yorum yazmana da çook sevindim."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/08/hayat-akarken.html", "text": "Önceleri yaptığım şeylerden daha çok keyif alırdım. Bir yere gideceksem günlerce heyecandan uyku uyuyamaz, hemen hayal kurmaya başlardım. Beni düşlere daldıran şey neyse kafamın arkasında döner, düşüncelerime bir müzik eşlik ederdi. Daha gidilmeden hazırlanmış yol defterleri, görülecek yerlerin listesi, mutlu anlar kitapçığı oluştururdum kendime. Evdeysem de seyretmek istediğim filmlerin listesi ya kafamda ya da bir defterin kenarında olurdu. Nora Ephron filmlerini seyretmek, Meryl Streep filmlerinde dertlerimden uzaklaşmak, Juliette Binoche filmleriyle unuttuğum şeyleri anımsamak ya da Woody Allen filmleriyle şehir şehir dolaşmak beni başka bir yerlere taşır, hayatıma anlam katardı. Şu günlerde elimde Ali Smith'in Sonbahar isimli kitabı var. Elisabeth'le hemencecik anlaştık. Tam da kitapta söylendiği gibi \"bir tür nostaljik şeyler\" yapmasını sevdim ben. Yazarın tam da düşündüğüm ve anlam veremediğim şeyler için Elisabeth'i bana yollamasını biraz nostaljik, çokça da melankolik buldum. Şöyle diyor Elisabeth bir yerde: Bir şeyler oluyordu işte. Sonra da bitiyordu. Zaman öylece geçiyordu. Böyle düşünmek kısmen sevimsiz, hatta kabacaydı. Kısmen de hoştu. Bir tür rahatlamaydı. Yaşanan güzel şeyler elbet geride kalıyor. Bu duruma üzülürken yaşadığımız birçok kötü şeyin de geride kaldığını bilmek rahatlatıyor insanı. İleriye dönük planlar yapıyoruz ne zaman bunalsak. Ara ara da ertelemeden yapmaya karar verdiğimiz şeyler için seviniyoruz. 2021 yılının şubat ayında Peru'ya gitmek konusunda kararlıydık. Bir hayalimizi daha gerçekleştiririz diyor, sömestir tatilinin tam gününü hesaplıyorduk. Şimdi bu hayali başka bir bahara, kışa erteledik. Sağlık diliyoruz. Başka da bir şey gelmiyor elimizden. Belli ki 2020 pasaport damgaları açısından vasat bir yıl olacak. 2019 yılında bu blog sahibesi neler yapmış oysa. Okumak isterseniz lütfen BURAYA tıklayın. SON PARİS SEYAHATİMİ okumak isterseniz de linki verdiğim yere bir tık lütfen. Ayni ruh halindeyim inan. Yas mi, Agustosmu, dunyanin hali mi, memleketin hali mi bilemiyorum. Zaten ay halli ruhum, son 3 gundur iyice yerlerde ki bugun acaba depresyonda miyim diye soruldu bana en yakinim tarafindan. Depresyondayim desem depresyonda olan insanlara haksizlik etmis gibi hissederim kendimi. Her sey yolunda gibi ama icimde hep tekrar eden sorular, cok istedigim seyleri elde ettikten sonra ki acabalar yoruyor beni. Ara ara kendime boyle mi olacakti diye soruyorum. Ufak tefek yapmak istediklerimi yapiyorum kisa sureligine iyi geliyor, yuruyus, yoga meditasyon ama sonra yine icime afaganlar basiyor. Yemek yapmiyorum, gecistiriyorum, Burak Martin'i bile besleyesim yok. Sikayet etmeyi sevmiyorum, sikayet de degil zaten duygu paylasimi.100 mutlu gune bile katilcaktim, katilamadim, gec kaldim diye de iyice saldim. Bir de kardeslerime ilham olacagim diye soz vermistim:( Ne bicim ablayim ben! Bunlar da gecer canim, belki de cok sey bekliyoruz kendimizden, hayattan. Zaten cok ince ruhluyuz, ki bu hayatta hic kolay degil bu bence. Kocaman sariliyorum. Icini ferah tut canim benim. Uzun zamandır her şeyi layıkıyla yapacağım sevdasından vazgeçtim. Mesela \"100 Mutlu Günü\" 100 gün yapacağım diye bir kuralım yok. Olursa olur, olmazsa da olmaz. İnsanlar hiçbir şey yapmadan hayatlarını mutlu mesut geçiriyorlar. Hiçbir sorumluluk almıyorlar. Biz öyle değiliz. Ben bugüne kadar hep kendi ayaklarımın üstünde durdum. Doğru ya da yanlış aldığım her kararın ardında durdum ve sonucuna da katlandım. Artık yorulmuş olabilirim. Corona'yı bir yana bıraktım, ülkenin hali içler acısı. İnsanları anlayamıyorum. Kafaları bir türlü almıyor doğru şeyleri. Ne Ayasofyası bitiyor, ne Kariye Müzesi. Ekonomi ortada. Senin de sıkıntıların var biliyorum. Umuyorum iş konusunda sıkıntıların en kısa zamanda biter. ben de kendi adıma artık çalışmak istemiyorum. Ne uzun yazdım sana yine. İnsanlardan uzak bir yere kaçmak istiyorum. Sadece sevdiğim insanlar olsun etrafımda. Başka da bir dileğim yok. Onun dışında senin yukarıda anlatttığın şeyler var ya aynı öyle hayatım. Kendi kendimi ayakta tutmaya çalışıyor, gazla çalışıyorum. Dünya çıldırmış şekerim. İyi yürekli insanlar yoruldu, tıpkı doğa ana gibi. Sanki ruh halin biraz yaş almakla da alakalı gibi geldi bana da, yaşlarımız yakın sanırım, ben de benzer durumdayım bu aralar. Bitmek bilmeyen co günleri de tüy dikti 🙁 Dur bakalım, sağlık olsun diyelim de, yine o heyecanlı ikigai günlerine dönelim. Vallahi canım sıkkın. Kendimi gaza getirip duruyorum. Ama bazen nefesim kesiliyor. Ülke elden gitmiş, hala, \"Ya bu işte bir yanlışlık yok mu?\" diyen yok. O kafa neyin kafası merak içindeyim. Yalovadayken başlasaydın ya 100 güne. Atlaya atlaya 20 gün yapardın sen de. Mis kokulu denizimi paylaşırdın diyeceğim ama bir gülme tutuyor beni. Ya şaka bir yana, kokusunu bile severim ben Yalova'nın. Kıyıya toplanan deniz analarını severim. Mezgitini severim, gençliğimi severim. Bira içilen uzun gecelerini severim. Hatta ve hatta ayran sodasını ve ekmek arası patatesini bile severim. Senin sesini duyunca Yalovam dile geliyor sanki. İyi geldin bak bana. Yorum yazarken yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. İyi ki yazmışsın havalım benim. Gerçekten sağlık olsun diyorum. Başka da bir şey demiyor, kocaman öpüyorum seni. Az kaldı Özlem... Sağlığımız ve sevdiklerimizin sağlığı yerinde olduktan sonra tüm planlarımızı yine gerçekleştiririz. Birkaç yorumdan ve bir bardak çaydan sonra daha iyiyim. Az mı kaldı ondan emin değilim sadece. Bir ileri, iki geri gibi. Ama olsun. Mecburiyet ne fenaymış değil mi? Benim için pandemi şubatta başladı ve sürdükçe sürüyor. İşler bu kadar sarpa sarmayaydı iyiydi. Kader diyelim. Neyse, ben de kendimi gaza getirmek için 100 mutluluk şeysini yapıyorum. Elimizde başka neyimiz kaldı ki? Kendimizi eyliyoruz işte. Umarım en iyi zamanda hayatta güzel şeyler çıkar karşımıza. Selam 🙂 O hal hepimizde var, birazcık yaş almakla ilgili belki de.. Benim içimde \"Her şey güzel olacak\" cümlesi vardı son birkaç yıla kadar, giderek daha az duyuyorum onu. Çocuklar büyüyor, hayat akıyor, bir ucundan tuttuk sandığımız ip toza dönüşüyor.. Böyle şeyler.. Sarıldım sana kocaman. İşte hal böyle olunca herkes mutsuz oluyor. Sanki tahammülüm kalmadı gibi. Bu coğrafya yoruyor insanı. Eee, sonunda da iş burada benim için yaş alma kısmına bağlanıyor. Bir ömrü aynı şeylerle geçirdik diyorum. Ben de ne zamandır ali Smith okumayı düşünüyordum. Kısmet pandemi senesineymiş. Değişik bir yazım tarzı varmış değil mi yazarın. Bir tanıdıklık oluşturdun mu yazının ritmiyle başlıyorsun dansetmeye. Ben de çok ama çok sevdim. Daha bitirmedim kitabı. Bu aralar okuma hızım yavaş. Aslında bakarsan işe gidip gelmekten zaman kalmıyor sevdiğim şeyleri yapmaya ama ne yapacaksın. Böyle işte. İyi ki geldin. Çok özlemişim seni. Derdime ortak oldun. daha umut dolu yazılarda buluşmak üzere diyeyim ama durumum böyle bu aralar. O yüzden elimizdeki ile yetineceğiz. Yazdığım için bile şükrediyorum çünkü yazınca rahatlıyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2020/09/sevgili-gunluk-dunyadan-haberler.html", "text": "Son zamanlarda güzel şeyler hayal edebilmek için zorluyorum kendimi. Her anım, yaşadığım ana şükretmekle geçiyor. Olduğum hale, sağlıklı oluşumuza, düşe kalka olsa da gidecek bir işimizin olmasına şükrediyorum. En umutsuz anlarımda oğluma bakıyorum. Gidip ense kökünden öpüyorum, kokusunu içime çekiyorum. Beş dakika iyi geçiniyoruz. Tadında bırakmaya çalışıyoruz birlikteliğimizi. Bir sebeple hafif kavgalar ediyor, kendi köşemize çekiliyoruz. Coronanın benden aldıklarından çok verdiklerini düşünüyorum. Mesela annemin uzunca bir süre bizde kalması mucize gibi bir şeydi. Sonradan gelecek sıkıntıların boyutunu bilmeden yaz mevsimini bahçede birlikte geçirdik. Bu eve taşındığımızdan beri ilk kez yaz mevsimi benim için upuzundu ve yanımda annem vardı. Sonrası karışık arkadaşlar! İşler iyice sarpa sarıyor. Bu iş uzadıkça da sabır kalmıyor insanda. Her birimizin bildiği onlarca sorun hızlıca yaklaşıyorlar yanı başımıza. Sabahları işe giderken yaşayacağım stresten ayaklarım bir yandan geri geri gidiyor, bir yandan da yılmak yok diyen iç ses beni tetikliyor. Ee, ayaklar geri geri giderken koşmaya kalkmak da zor oluyor haliyle. Sizler de öyle misiniz bilmiyorum ama bu aralar sıklıkla düşüyor, düştüğümü kimseler görmesin diye de \"acımadı, acımadı...\" diye hızlıca kalkıyorum. Velhasıl halim komik. Amma ve lakin çareler ürettim kendime. Çarşamba akşamları Sen Çal Kapımı dizisini seyrediyor, Eda ile Serkan'la gönül eğlendiriyorum. Keşke haftada üç gün yayınlansalar da ben de daha önceki bunalımlarım gibi trans halinde geçirsem günlerimi. Daha önce de böyle kriz anlarımı Grey's Anatomy, Gilmore Girls'le falan atlatmışlığım var. Sevgili Patti onu bu kadar okuduğumu görse mutluluktan ağlar yeminle. Alır yazdığı kitapları elimden, \"Hadi kızım biraz da başka yazarlarda ara mutluluğu.\" der. Patti'min yazdıklarını eskittim okuya okuya. Son okumalarımda Patti'yi neden bu kadar çok sevdiğimi keşfettim. O da benim gibi kendi kendine konuşuyor, kahve içerken hayal kuruyor, oturduğu yerde kurduğu hayallerle sohbet ediyor, mezarlıklarda geziniyor. Ee, bir de bunu matah bir şeymiş gibi yazınca ortaya garip bir şey çıkıyor. Kimi okur için sıkıcı bir durum bu ama benim gibi günlüğüne yazdığı notlarda bile hayallerinden bahseden, üstelik hayali kahramanlarla konuşan biri için gayet normal. Araba kullanırken kendimle konuşuyorum ben: Bugün çok güzel bir gün olacak Özlem. Bugünler de geçecek elbet. Biz çalışalım da mutlaka başarırız. Arkadaşlar, arabada konuştuğum \"biz\" kim sizce? Muhtemelen iş yerindeki arkadaşlarım. Ben onlar olmadan sohbet ediyorum onlarla. Çalışmamız gerektiğine ikna ediyorum hepsini. İşe gidince de onların beni duyduğunu varsayıyorum. Neyse, Corona iyiden iyiye şaşırttı beni. Parissizlik iyice kafama vurdu. Böyle bir yere tıkılıp kalmak da enerjimi tüketti. Gidemedikçe gitmek ister oldum. İstanbul mengene gibi sıkar oldu ruhumu, bedenimi. Mutluluk vesilelerini oyun yaptık kendimize son zamanlarda. Hep eski günleri aramak, üstünden uzun yıllar geçmiş kahkahaları, sofraları hayal etmek yaşlılık belirtisi mi? Bugün çok komik bir vesileyle anımsadım çocukluğumdaki, özlediğim gençliğimdeki hayatımın nasıl olduğunu. Okul grubundan biri Levent Kırca'nın eğitimler ilgili bir videosunu atmış. Günün benim için en nostaljik, en komik, en özlem dolu anıydı. Ben videoyu sesli dinlerken yanımdaki arkadaşımın yüzünde Levent Kırca'nın sesini duyunca bir gülümseme belirdi. Videoyu görmesine gerek bile yoktu. Levent Kırca'ydı işte. Çocukluğumuzun Levent Kırca'sı. Ailece oturup seyrettiğimiz, bu hafta ne yapacak acaba diye beklediğimiz hepimizin Levent Kırca'sı. İşte o zaman geçmişteki güzel günlere özlem duydum. Evimizin kapısının herkese açık olduğu, babamın koca kahkahalarının evi doldurduğu, annemin salçalı tavuğunun fırında piştiği o evi, geçmiş günleri özledim. Biz o minicik evimize nasıl sığardık, onca insanı nasıl ağırlardık ve bundan da nasıl bu kadar mutluluk duyardık bilmiyorum. Sevdiklerimizi göremediğimiz, telaş etmeden aynı sofrada oturamadığımız bu günler ne zaman bitecek. Ben her Ramazan'da ekranlarda yayınlanan Coca Cola reklamlarındaki o uzun sofralarda oturmak istiyorum yine. Fırında tavukla, plastik leğende yapılan salata yemek, Tank içmek istiyorum arkadaş! Uzaklardaki dost, nerelerdesin, nefesin ve yüreğin kaldırıyor mu yaşananları?Bir ses ver, merak ediyorum. Yorumun mail kutuma düşünce bir post yazmaya niyetlendim. Ondan geciktirdim cevabı ama sonrasında anladım ki bir şeyler yazmayı çok istesem de içimdengelmiyor. Belki ilerleyen günlerde kafam biraz daha netleşince başarırım yazmayı. Herkes kadar iyiyim Arzucum. İşe gidip geliyor, Covid'e yakalanmamaya çalışıyorum. Depresif hallerde, kendi kabuğumda yaşamaya çalışıyorum. Süre uzadıkça canım sıkılıyor. Okuyamıyor, kafamı toplayamıyorum. Umarım sen de iyisindir. Çember daraldıkça, can sıkan haberler birer birer geldikçe aklımıza getirmek istemediğimiz korkularımız da gün yüzüne çıkıyor. Çok teşekkürler ilgine, aramana, yorum yazmana. Ne güzel sesini duymak, iki aydır tiroitlerimle uğraşıyorum, hafif doz kortizonla çok iyi oldum, diyete dikkat edince biraz kilo da verdim. Evden derslere devam, oğlum evde, sevdiklerim sağlıklı,... Okumaya döndüm neyse, toparladım gibi. Haber almak da iyi geldi, umarım senin de yolların açılır, gül biraz güzel kadın, ses ver, umut et, elbet geçecek.... Ah hepimiz istiyoruz ama vermiyorlar Özlem 🙁 Acaba bu bize bir ders mi, kıymetini bilmediğiniz şeyleri, kaçtığınız şeyleri gün olur ararsınız mı demek istiyorlar? Endişeden önümü göremez oldum, kışlık hazırlık yapanlara \"deli mi bunlar, yiyebilecek miyiz?\" diye manyak bir hisle bakıyorum. Direktiflerimden herkes bunaldı ama ben de onlara bir şey olur duygusundan bunaldım, neyleyim. Bilmiyorum, insan sıcağı arıyorum, bir masa başında, önümde bir fincan kahve, endişesizce oraya buraya sürünerek sohbet etmek istiyorum. vermiyorlar. İnsan süresini bilse daha kolay katlanacak da ucu bucağı belirsiz bir gayya kuyusuna düştük, sonumuz hayrola. Seni o kadar iyi anlıyorum ki... Ne olacak bilmiyorum. Normal koşullarda bile kaygı seviyesi yüksek bir insanım. Şimdilerde daha da arttı bu durumum. Her şeyi toz pembe gösteriyorlar ama öyle değil. İşler çok azaldı. İnsanlar işe gitmek istemiyor ama bizler de dibe doğru çöküyoruz ve farkında değiliz bunun. Ne zaman o kalabalık sofralara oturup birbirimize tekrar dokunacağız bilmiyorum. Dünya Sağlık Örgütü'nün iç sıkan açıklamalarını duydun mu? Yeni pandemiler yolda dedi. Gıcık olmuş durumdayım. Bilmiyorum Şebo yaaa. Allah yardımcımız olsun."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/01/giden-bir-yilin-ardindan-2020.html", "text": "Gecikmiş bir merhaba... 2020 'nin ardından yeni bir yılla birlikte merhaba. Yeni yılın ilk gününden beri bloga bir şeyler yazma arzusu. Ardından geride bıraktığımız yılın insana kendini hatırlatan umutsuzluğu. Gelgitler, masaya oturmalar, kalkmalar, elimde bir kitapla oyalanmalar, telefonun ardından yayılan ışığın etkisinde geçen boş saatler. 2020 benim için boş vermenin yılı oldu. Hayatla baş edemeyeceğime karar verdiğim, kürek çekmeyi bıraktığım ve olanı olduğu gibi kabul etmeye gönülsüzce razı geldiğim. Zor razı geldim diyorum ama kime ne anlatırsam anlatayım içimde kendi gerçeğimden eminim: Ben akıntıya karşı kürek çekmeyi severim. İşte bu yıl, 2020, benim için kabul etmenin yılıydı. Güzel mi oldu bilmiyorum ama hayat buydu. Elimden hiçbir şey gelmedi. 1 Haziran itibariyle maskemi takıp işe gittim, ağır aksak ilerleyen, topallayan, düşen kalkan her şeyin elinden tutmaya çalıştım. Bu arada sıkıldım, depresyona girdim, sevdiğim şeylerden uzaklaştım, sessiz kaldım. Sustum! duymakta zorlandığım monologlarımın arasında nefes aldığım için şükrettim. 2020 koca bir boşluk hissiyle geldi ve geçti. Hazmetmeye çalıştığım tek duygu ara ara insanların bir şeyler yapmadan da durabileceklerini kabul etmek, kendime kızmaktan vazgeçmek oldu. Çok okumadan, çok dinlemeden, çok izlemeden hatta çok sevmeden geçen bir yıldı. Gelip geçen tüm senelerin aksine bu seneden beklediğim hiçbir şey yok. Listeler halinde buraya yazılacak yeni yıl kararları yok. Geleni kabul ediyorum ve iyilikle gelmesinden başka da bir dileğim yok. Koca bir yıl bloga bir şey yazmadan geçti. Arada buraya bıraktığım birkaç yazının dışında kayda geçilmemiş bir yıl oldu 2020. Kelimeler anlamını hep okurken hem de yazarken yitirmişti benim için. Oysa bu sabah yeni yılın ilk pazar kahvaltısında Kuzey'le yaptığımız seyahatlerden bahsederken bir şeyi fark ettik: Ben unutulmaya yüz tutmuş çoğu seyahatimizi burada yazıya dökmüştüm. \"Hani kahvaltı ettiğimiz bir yer vardı.\" cümlesini takip eden anlarda bloga dönüp ismini unuttuğumuz yerlere baktık, anılarımızı tazeledik. Ne iyi yapmışım da zamanında her şeyi büyük bir keyifle buraya yazmışım. Bugün gerçekten şunu fark ettim: Ben bu blogu kendim için yazmışım ve çok da iyi yapmışım. Ben belki de bu sebepten Patti'nin bana anlattıklarını seviyor ve her daim dinlemeye hazır bekliyorum onu. İşte sırf bu sebepten siz de Patti'yi okuyun istiyorum. 2020 bize yeni bir kitap hediye etti. Ben haberi duyunca çok sevindim. Size de hemen bilgisini vereyim istiyorum. Annie Ernaux'un \"Years\" isimli kitabını okumayı çok istiyordum. Ne yapsam alsam mı acaba diye düşünürken Twitter'da çok güzel bir habere denk geldim. Kitap Türkçeye çevriliyordu ve en kısa zamanda okurlarla buluşacaktı. Can Yayınları da nihayet 2021'e girmeden önce duyurusunu yaptı. Kitap, ocak ayının ortalarından sonra Seneler adıyla bizlerle buluşacak. Ben kitabın çıkacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum. Sizler de bir bakın bakalım belki seversiniz bahsettiğim kitabı. Bu yazı kelimelere tekrar itimat edeceğim yeni bir yılın ilk yazısı olsun. Ne dersiniz? Anlatacak çok şey olsa da evin içindeki eşyalar gibi kafamın içindeki düşünceler de dağınık. Olsun! Ne yapalım? İyisi mi efsane olamasak da gazoz da olmayalım. Olacaksak da şampanya olalım diyorum ben. Her gelen yılla ilgili yazılmış bir sürü yazı varmış blogda. Birini bırakıyorum BURAYA. Özlem'cim öncelikle yeni yıl yüzünü güldüren, tekrar hayaller kurduran ve sağlık dolu bir yıl olsun. Hepimiz aynı durumdayız. Koca bir yılı, birbirine benzer keyifsizlikte günler yaşayarak, \"aman hastalanmayayım, etrafımda kimseye zarar vermeyeyim\" korkusuyla her şeyden sakınarak, çok mızmızlık çekerek, bazılarına karşı gereğinden fazla sabır ve hoşgörü göstererek, sevdiklerimizden uzak kalarak, geçmişe daha çok iç yolculuğu yaparak, kendimizle daha sık konuşarak geçirdik. İnsan anı biriktirmeyince, yaşanmış gibi gelmiyor günler. Tam da bu yüzden, 2020 kayıp bir yıl oldu sanki. Ajandalarımız, günlüklerimiz, bloglar boş kaldı... Yine de sağlıklıyız ve yolculuğumuz devam ediyor. Ve sabredince güzel şeyler de oluyor. Okumaya, izlemeye ve yazmaya devam bence."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/04/bugun-kendin-icin-ne-yapacaksin.html", "text": "Bugün kendin için ne yapacaksın? Pazar gününü anlamlandıran ve beni doğruca bloga yollayan soru bu sevgili blogger dostları. Korona Günleri uzadıkça yaşama tutunma zorluklarımız da artıyor bana göre. Sıkıntılara pek yüz vermesek de aynı hikayeyi dinlemeye devam etmek, bir arpa boyu yol alamamak ve sesinin kendi içinde kaybolup gitmesi gün be gün daha fazla can sıkıyor. En azından benim için öyle. Bir şekilde bu kısır döngüden kurtulmak, hayatın, başımıza gelen bunca aksiliğin bizi üzmemesine bir yol, bir çare bulmak lazım. Benim almam gereken en büyük ders bu zaten: Kabul etmek, olduğu kadarına razı olmak. Bir gün kabullenmeyi öğreneceğim inşallah ama ne zaman bilmiyorum. Şimdi bunları yazarken aklıma bir şey geldi. Yıllar, yıllar önce blogculuğa ilk adım attığım yıllarda bir blogger vardı takip ettiğim. O zamanlar şimdiye göre daha çok blogu takip ediyor, daha aktif rol alıyordum bu alemde. Yıllar içinde her şey gibi blogculuk da eskidi tabii. Neyse, demem şu ki bu blogger arkadaşımız acayip negatif bir insandı. Yaşamından bu kadar nefret eden, bu kadar hayata küskün bir ikinci insan evladı daha yoktu blog aleminde. Okudukça içim sıkılırdı. Hiç mi hayattan keyif alacağı bir şey yok diye düşünürdüm. Sonra anladım ki blogunu bir nevi kara günlük olarak kullanıyordu bu arkadaş ve iyileşmeyi burada arıyordu. İçindekileri böyle ortaya dökmesi bir nevi şifa arayışıydı. Belki de konuşacak kimsesi yoktu. Ama samimiyetle söylemem gerekirse bu kişinin arkadaşım olmasını hiç mi hiç istemezdim. Sonra takipten çıktım ve derin bir nefes aldım. Sanırım bu blogger benim negatif zamanlarımda blogda bir şey paylaşmamamın sebeplerinden biri. Can sıkıntılarımdan bahsetsem de blogu sadece bir iç dökme yeri olarak kullanmak istemiyorum. Bazen yazıyorum, rahatlıyorum; çoğunlukla yazdıklarımı silip olduğum yere,- koltuğun yumuşacık konforuna-, sığınıyorum. Ben boş boş oturmaktan çok bir şey yapmayı istiyorum. Kitap okumak, bahçede oturmak, çiçek toplamak, müzik dinlemek, derin derin nefesler almak. Kuzey'in bana uygun gördüğü cevapsa oturup blog yazmam. Seni çok mutlu eden bir şeyi yap anne, dedi. Otur ve bloguna yaz. Mayıs ayında on yedi yaşına girecek olan oğlumu dinliyorum ben de. Kahvemi yaptım, düşüncelerimi sıralamaya gayret ettim ve işte burdayım. Tatilleri özledim, Paris'te olabilmeyi özledim, hayattan kaçırdığımız birkaç günlük seyahatleri, tasasızlığı özledim. Severek, özgürce yapabildiğim her şey elimden alınmış gibi. En son geçen sene sevgililer gününde Paris'ten dönmüştük. Son seyahat olarak bu kaldı aklımda. Puslu Paris sokakları, sokaklarda tek başına dolaşışım, Odeon'da yediğim keçi peynirli salata, dumanı üstünde kahveler, tartlar... Mutlu olma ve hayatın bana sunduğu her şey için şükretme hissi. An itibariyle herkes bir köşede. Kahvelerimiz içildi. Belki biraz sonra bir de çay demlerim huzuru çağırmak için. Bulunduğum odanın camından bahçe görünüyor. Gölün yeşile dönmüş suyu, doğurmak için yer arayan kediler, çiçeğe dönmüş manolya, yeşillenmeye niyet etmiş bilge akasya. Stacey Kent'in Fransızca albümü arkada fon müziği. Bana Paris'i, en sevdiğim yerleri, hayatımın güzel anlarını anımsatıyor. Bir de en arkada kanal tedavisinden yeni çıkmış ama kurtaramayacaksınız beni diye bağıran dişim olmasa. Nina George'un Edebiyat Eczanesi isimli kitabını okuyorum. Kitabı sırf keyif olsun diye aldım. Paris'te geçtiğini biliyordum. Hesaplamadığım tek şey, bu kitabı daha önce The Little Paris Bookshop ismiyle Paris'ten almış olmam. Kısmet, deyip kaderime razı oldum. Ev birden fazla kez aldığım kitaplarla dolu. Kitapseverlerin kaderine bir kitabı birkaç kez almak kesinlikle var bence. Neyse, en büyük üzüntü kaynağımız bu olsun. Bu ayın başında yine böyle tın bir kitap okudum. Hımm, Tın Kitap diye bir kavram var. En azından benim için. Okudum, hoşça vakit geçirdim ama bana bir şey kalmadı diyebileceğimiz kitaplar bunlar. Ama yine ısrarla tekrar ediyorum: Bu benim fikrim ve kimseyi bağlamaz. Bu diğer kitabın adı, Dokuz Kusursuz Yabancı. Vallahi bu kitabı okurken sonuna doğru çok sıkıldım. Bitse de kurtulsam diye düşündüm. Üzgünüm ama bir Karl Ove Knaussgard keyfi almıyorsun işte bu kitapları okurken. Hal böyle olunca bildik bir limana sığındım. Kitaplığın başına gittim ve Jeanette Winterson'un kucağına bıraktım kendimi. Blogda ne güzel yazılar varmış meğerse. Az önce Karl Ove ile ilgili bir yazı ekleyeyim diye dolaşırken 2018 yılının dökümünü yaptığım bir yazıya denk geldim. Ne güzel bir seneymiş o yahu. Tüm blog dostlarıyla görüşmüş, gezmiş tozmuşum. Allahım, tekrarını nasip eder inşallah. Bu anı yaşamak için blog yazıyorum bir de. VE nasıl iyi geliyor. Blog yazmak bana her zaman çok iyi gelir. Yaşamın bana böyle keyif veren şeylerinden neden vazgeçtim diye düşünüyorum şu an. Ama bugün geçmişi düşünmeyeceğiz, yapmadıklarımız için hüzünlenmeyeceğiz, yapabildiğimiz şeylere de şükür deyip yola devam edeceğiz. En azından sağlığımız yerinde. Yaşayacak daha güzel günlerimiz de olacak inşallah. Ben şimdi bir demlik çay demlemeye, İG'den gelen yorumlara cevap yazmaya, ucundan azıcık yaşama tutunmak için çaba sarfetmeye gidiyorum. Bakarsınız Film Festivaline göz atacak cesareti bile bulurum kendimde. Kendim için kitap okuyorum, kendim için bir film seçiyorum, kendime bir tatlı yapıyorum. Bu aralar hep böyle, hep aynı:) Fakat buralardan ısrarla vazgeçmiyorum. Sen de vazgeçme Özlem. Eski dostların uzaklaşması üzücü. Ben yeni yeni kitap okumaya başladım. Hiç okuyamıyordum. Aldığım her kitap elimde sürünüyordu. Şimdilerde eski performansımda olmasa da okuyor sayılırım. En azından okuduğumu anlıyorum. Film performansımda pek iyi değil. İlerde covid yılları diye bir zaman diliminden bahsediyor olacağız ve o zaman diliminde ben hiçbir şey yapmamış olacağım. Kuzey'in okulu, dersleri ile aklımızı bozduk zaten. Hayat bu mu diye soruyorum sıklıkla. Aklım fikrim emeklilik günlerimde. Tasasız oturabileceğim zamanlarda. Blog fikrinden vazgeçmek istemiyorum. Burayı çok seviyorum ama yazmayı da başaramıyorum. Düşe kalka ilerleyeceğiz herhalde. Çok öpüyorum seni. düzelecek her şey. ama zamanı gelince. Ben de seni çok seviyorum. Bu covid günlerinde işe gitmekten, kendime ve etrafımdaki herkese tasalanmaktan çok yoruldum. Kaderimize terk edilmişiz gibi hissediyorum. Her sabah gece alınan ve şok etkisi yaratan bir kararla uyanıyoruz. Her yeni günün daha güzel bir gün olacağına inanırdım eskiden. Şimdi öyle düşünmüyorum. Mutlu olma, insan olma hakkımız elimizden alınmış gibi hissediyorum. O yüzden de yaşam heyecanımı yitirdim. Kabuğuma çekildim ama çekildiğim o kabuk da mutlu etmiyor beni. Elbet geçecek biliyorum ama resmen kabusa döndü hayatımız. Tek çıkış yolu var, aşı ama bir türlü o aşılar gelmiyor, bir türlü o aşılar satın alınmıyor ve hala yersen edebiyatına devam ediliyor. Çoğu yiyor o edebiyatı biliyorum ama bizler bu hayatı yaşamak zorunda mıyız? Coğrafya, kadermiş inandım. Neden millet olarak kendimizi güzelliklere layık görmüyoruz? Yaşlılık belirtisi mi bunlar bilmiyorum ama Artuk yoruldum ve öfke duyuyorum. Bize bahşedilmiş bu hayatı böyle yaşamak, bize sunulana razı olmak. Ahhh, ahhh diyesim geliyor. Çay içerken beni anımsamana nasıl sevindim. Sen o çaya filtre kahve, lotte falan da ekle :))) İçerek yaşıyorum sanırım. İyi ki uğradın buraya Arzu'cum, iyi ki! Zaytung daki eglenceli ve bol kahkahali minimalizm yazisinin moral gucuyle 1 senedir uzak kaldigim evimde baslattigim fazlalari ayirma operasyonuna devam ettim. Bu tur isler kelebek etkisi ile tum odalari altust eder. Hemen de bitmez. Birden fazla kitap alma konusunda haklisiniz. Birazi Turkce birazi Fransizca olmak uzere Gogol un Dikanka Yakinindaki Bir Ciftlikte Aksam Sohbetleri nden 3 tane almisim. \"Bu tur isler kelebek etkisi ile tum odalari altust eder. Hemen de bitmez.\" ne tatlı bir yaklaşım bu. Bayıldım. Bende de böyle olur mu acaba diye de düşündüm. Hafta sonu mutfaktaki kitap dolu üç rafı düzelteyim dedim başım döndü. Ben o kadar uzak kalmışım ki bu domestik işlerden; hem yapmak istiyor, hem de başaramıyorum. :))) Elbette size kolay gelsin. Nefis bir ferahlama yaptığınız iş. Aynı kitabı tekrar tekrar almak ne müthiş bir şey yahu. Şaşkınlığın bundan daha güzel bir hali olmaz diye düşünüyorum ben. Kendimi daha ne kadar şaşırtabilirim diye düşünüyorum böyle zamanlarda ve sarsaklığımdan keyif alıyorum. Cok guzel demis Kuzey, cok guzel yaziyorsun ve daha da cok yazmaya devam insanlah Ozlem. Ben de cok seyi kabullendigimden beri daha mutluyum, hele bu aralar adeta tatildeyim ve tin bir hayat yasiyorum. Biraz da boyle takilacagim. SIkca, ohhhh be diyesim geliyor inan. Dikkat et kendine, belki kendine bir challange bulsan da bloga daha cok yazsan olmaz mi;sahsim adina ben neseli seyler yazmaya niyetliyim tekrardan ibaret edecek olsa da. O blogcu gibi insanlari ne blogda ne de gercek hayatta takip edebiliyorum ben. Sanırım Challenge yapacak gücüm yok. İşler, hayat, Kuzey'in üniversite başvurusundan önceki son senesi, covid falan fazla geldi bana. Ama hep konuştuğumuz gibi seninle şükrediyorum, bu halimize şükran duyuyorum falan ama biraz da bunalıyorum. Atlayıp Maldivlere falan gidesim var. Bak, yeminle gideceğim de oğlan elimi kolumu bağlıyor. Denize böyle özlem duyduğum bir zaman olmamıştı ama İG'de falan deniz paylaşanları kıskanıyorum. Seni bulunca açıldım ben yine. Sanırım ben de IG'de falan temizlik yapacağım. Ama bunun için de enerji lazım. Gerçi buraya yazınca ve sizler de yorum yazınca iyi hissettim kendimi. Ben de kabullenmeyi öğrensem. Bir otursam, nefes alsam... Ohhhh. Çok öpüyorum seni Nurşen Abla, çoook."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/08/bir-blogda-ne-okumak-istersiniz.html", "text": "Bu soruyu size olduğu kadar kendime de soruyorum çünkü son zamanlarda blogda bir şeyler yayınlamakta zorlanıyorum. Hepimiz aynı gemideyiz ve her gün aynı hayatı yaşıyoruz. Klavyenin başına oturunca ister istemez dertler dile geliyor. En azından benim için öyle oluyor. Aklımda bir sürü düşünceyle masanın başına geçiyorum ama parmaklarımın ucundan pandemiye, sıkıntılı iş hayatına, insan yokluğumuza, nerdeyse iki senedir evde oturan çocuğuma dair bir şeyler dökülüyor. Dün akşam instagram sayfamda gerilere doğru baktım biraz. Twitter'a haber almak için bakıyorum ama benim görece sevdiğim yer instagram. Kimi gıcık insanların tersine orada paylaşılan kitap yanı kahve, çay fotolarına bayılıyorum. Arkadaşlarımın hayatlarına kattıkları hobilerini izlemek hoşuma gidiyor. Mesela Server bir gün ansızın resim yapmaya başladı ve şimdi yanılmıyorsam ikinci sergisini açmaya hazırlanıyor. Güzel restoranlar keşfetmek, insanların gezdiği yerleri onlarla birlikte dolaşmak da nefis. Ama biraz muhafazakar bir yanım var sanırım. Sosyal ortamlarda olmaya elbet hepimiz çok alıştık ama ben yine de ailelerimizin evinde gördüğümüz o zarif tavır ve davranışları arıyorum sosyal medyada da. Kahvaltı sofrasına pijamayla oturmamak gibi minik şeylerden bahsediyorum. Ben seviyorum ailemden öğrendiğim bu minik şıklıkları. Bikinili mayolu fotolar fazla geliyor bana mesela. İşimiz bu değilse eğer gerçekten gerekli mi diye düşünüyorum. Yaşlanıyoruz, yaşlanmamak için çabalıyoruz ama yapacak bir şey yok değil mi? Olduğumuz gibi olalım, kendimizi tuhaf durumlara düşürmeyelim istiyorum. Elbette, isteyen istediği fotoyu paylaşır ama yaralarımızla, en doğal halimizle güzeliz gibi geliyor. Yine nereden nereye geldim? Kendimle konuşurken bile araya laf karıştırıyorum. Aslında diyeceğim şuydu: İnstagramda eski paylaşımlarıma ve altına yazdıklarıma baktım. Ne kadar severek bir şeyler paylaştığımı görünce şaşırdım. Samimiyetime, mutluluğuma hayret ettim. Orada günümü anlatmak, yaşadığım minik şeyleri dile getirmek, \"Bloga yeni yazı yazdım hey ahali!\" diye sevinç çığlıkları atmak beni çok mutlu etmiş. O günlerle şimdiyi karşılaştırınca içimde aynı coşkunun olmadığını görüyorum. Dünya tersine dönmüş gibi. İçinde olduğum günü bir şekilde atlatsam da o hayat sevincimi kaybetmişim, bloga yazı yazmak için ölüp bittiğim zamanlar geride kalmış, sonu gelmeyen-asla tatmin etmeyen işe gidip gelmişim ve akşam oğluma kocama kavuşup günü sonlandırır olmuşum. Hepimizin sığınağı evlerimiz olmuş, evin duvarlarının ardında da kocaman bir dışarısı. Elbette hepimiz gibi benim de yaşamımda çok şey değişmiş. Ne olmuş peki? Pandemiyi ve hayatımıza getirdiklerini bir kenara bırakıyorum. Pandeminin içinde kocaman, hiç yaşanmamış yıllarımıza var. İşin o kısmı hepimiz için bir travma ama onun dışında da değişen çok şey var. Kuzey büyüdü mesela. Senelerin bu kadar hızlı geçeceğini asla düşünmezdim. Mesela en çok oğlumun bu kadar çabuk bir yetişkin olmasına üzülüyorum. Bize öğretileni, dayatılanı yaşıyoruz hepimiz. Bitmeyen sınavlar, dersler, ödevler, en iyi notu alma kaygısı içinde durmadan çalışarak okuyarak geçen yıllar... Sonunda hepimiz mutlu olmak istiyoruz ama bunun için hayatımızın en güzel yılları geçip gidiyor. Bir de bu yıllarını çalışmadan geçirenler var ki onlar için de hayat ayrı bir mutsuzluk konusu. Bir çocuk müzisyen de olabilir nihayetinde, dansçı da! Ama o da zor bu ülkede. Tıpkı benim jenerasyonumda olduğu gibi bunca okumanın, çalışmanın ardından onlar da mutluluğu başka şeylerde arayacak, sosyal medyadan bir gün birçoğumuz gibi şu mesajı paylaşacaklar: Bugün itibariyle mutsuz olduğum kurumsal yaşamımı bırakıyorum. Hadi işi, gücü bir kenara bırakalım. Biz kendi mutluluğumuza bakacağız. Kendi küçük evrenimizde, sevdiğimiz insanlarla birlikte yaşamanın bir yolunu bulmalıyız. Dediklerimin çaresini, çözümünü bilmiyorum ama kendime bile itiraf etmediğim bir alt metinde içimi kemiren minik kurdu görüyorum. Neşeli fotoğraflar paylaşmadığımı, paylaştığım fotoğrafların altına da yazacak cümleler bulamadığımı fark ediyorum. Gerçek şu: 2021 Ağustos ayına gelmişiz. Sonbahar fotoğrafları paylaşmamıza az kalmış. Hayat gelip geçiyor yani. Size akıl veriyor gibi görünmek istemem. Sözüm kendime!!! İpin ucunu bir yerden yakalamak dileğiyle. Hayat sahiden bir tuhaf! Stresten ölecek gibiyim. Kalbimin atış hızı bile değişti. İş, Kuzey'in okulu, üniversite başvuruları, notlar derken kendi hayatımı değil onun hayatını yaşıyorum. İşin kötü yanı onu da strese sokuyorum. Bu sene bayram önüne bir hafta bağladım;bayramla birlikte 2 hafta tatil yaptım. Hepsi bu. Yeter mi? Normalde yeterdi ama şimdilerde yetmiyor çünkü bu zamanın dışında hiçbir yere gitmiyoruz. Hayat önümüzden akıp gidiyor ve biz evde oturup camdan dışarı bakıyoruz. Oturup bir kahve bile içemez hale geldi. Sanki her yer mikrop kaynıyor. Blog yazmayı seviyorum sevmesine de hayatım daralınca sanki yazacaklarım da daralmış gibi geliyor. Bilmiyorum. Evet, ben de son iki yildir resim sanatina yöneldim. duygularimi orada disari vurmayi deniyorum. Yanilmiyorsun, bu hafta sonu Cumartesi Pazar ikinci sergimizi aciyoruz diger üc kadin arkadasimla birlikte. Yaşam buralarda çok daraldı gibi geliyor bana. Hafta sonları bir şeyler yapardık mesela. Geçen haziran ayının başından beri işe gitmeme rağmen İstanbul'da kafe- restoran gezmiyoruz. Hayat sadece evimizde akıyor. Evimiz de güzel, tamam itiraz yok ama, bir şey var bize evden dışarı adım attırmayan. Doğaya çıkalım istiyorum. Dağlara, ormana gidelim. Ama sanki arabamıza atlayıp yollara düşersek, hastalığın içine, kalabalığa doğru gidecekmişiz gibi bir düşünce, hep bir erteleme, ileride yaparız hali.... Yazsam, yazsak daha iyi olacağız belki. Ruh halim kimseyi umursamamamı söylüyor. Artık ülkede olanları düşünmek istemiyor, günlük mutluluklarımı paylaşıp onlarla oyalanmak istiyorum. Sergi için tebrikler. Müthiş gidiyorsun. Yolun açık olsun. Nihayettttt, hoş geldin. Ben günlük olaylar karşısındaki duygularını, coşkunu, hüznünü, özünü okumayı seviyordum, cümlelerinde kendimi bulmayı, ben de böyle hissediyorum işte, demeyi özledim. Hoş bulduk. Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Ama atlatabilecek miyiz bilmiyorum. Son birkaç sene sıkıntılar üstümde çok ağırlık yapmaya başladı. Eskiden bir şekilde kalkardım altından. Şimdi zor geliyor. \"Daha kötü ne olabilir ki?\" dediğimiz her günün ardından başka bir şey oluyor. Şaşırmaz olduk olanlara. Yazmak, sağaltıcı bir eylem benim için. Keşke hem içimdeki sesi, hem de sizin sesinizi duyup daha çok yazsam. Niyet ediyor ama niyetime sahip çıkamıyorum bir türlü. Yorumun için çok teşekkürler. Yazıdan çok yorumlarınız mutlu ediyor beni. Tıpkı eski günlerdeki gibi size yazacağım birkaç satırı düşünüp, \"öğle arasında çayımı içerken cevap yazarım.\" diye heyecanlanıyor. Velhası çayımı yudumluyorum an itibariyle. Kuzey ve Selçuk geçen haftalarda bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında değişik bir müze gezisi yaptılar. Duymuşsundur ismini: Karanlıkta Diyaloglar. Görme engelli bir çalışanın sana eşlik edip bir saat boyunca çok karanlık bir ortamda yürüyüp, vapura, otobüse bindiği, sonunda bir kafeden içeçek bir şey aldığı, aldığı şeyin parasını ödemeye çalıştığı bir deneyim. Sadece dünyayı bir saat görmüyorsun, düşünsene bir saat. Çıktıklarında ikisi de ağlamış. Hayatımızda yaşadığımız en anlamlı bir saat dediler. Oysa biz, her şeye vızıldanıyoruz. Elbet vızıldanacağız da ara ara. Ama dediğin gibi anlamlı vızıldanmalar olmalı vızıldanmalarımız. İnsanız işte. Düşe kalka, sevine üzüle ilerliyoruz. Halimize daha sık şükretmeliyiz. Çok haklısın hayatımızı üzülmeden geçirmenin bir yolunu bulmak konusunda. İnşallah üzmediğim, sızlanmadığım, kendimle bol tarafından alay ettiğim yazılar yazarım. Kenimle alay edince çok tatlı oluyorum ben, bilesin. O ameliyatlı iki dizden öperim. Söyle onlara hemencecik iyileşsinler. Özlem'cim, seni tanımama sebep, hayal ve hayat dolu yazılarını özlüyorum elbette. Yaşama sımsıkı tutunmuş halini, bitmeyecekmiş gibi duran merakını, heyecanını, tüm bunları samimiyetle paylaşma tarzını... Ama son iki yıldır yaşadıklarımızdan sonra, kim hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam edebiliyor ki. Haklısın, günlerle birlikte hayatımız da elimizden kayıp gidiyor. Melisa Kesmez'in \"Bazen Bahar\" kitabındaki öykülerden birinde harika bir cümle vardı. \"İnsan kabuklu böcek gibi bir şey, baktı dışarıyla baş edemiyor, kaçıveriyor içeri\" demişti kahramanlarından biri... Bir çoğumuz aynen böyle yaşıyoruz uzunca bir süredir. Dışarısı üzerimize geldikçe, kendi huzurumuzu bulduğumuz iç dünyamızda alıyoruz soluğu... Ben senin yazdığın her şeyi merakla ve aynı duygudaşlıkla okuyorum. Bence yazmak seni bu kadar mutlu ediyorken, içinden gelen ne ise onu yaz. Yeter ki yaz, ne olur yaz... Yaz işte. Ya güldüm biliyor musun? İstiridye olma fikri hoşuma gitti. Aklıma gelen kabukluların sadece midye ve istiridye olmasına ne dersin? Ama şaka bir yana, sanırım hepimiz aynı durumdayız. Konuşmuyor, gülmüyor ve geçip giderken dönüp bakmıyoruz o uğruna methiyeler düzdüğümüz hayata. Çok çok teşekkür ederim Sonat. Varlığın, sevgin ve hep cesaret veren sesin için."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/08/hayal-kurma-duragi.html", "text": "Hayal kurma durağına hoş geldiniz. Bugün biraz sızlanacak, çokça da hayal kuracağız. Blogun başına oturma sebebim Kuzey. Bana ara ara sevdiğim şeyleri anımsatıyor. Ne zamandır yazmadın?, diye sordu bu sabah laf arasında. Çok oldu dedim. En son yine onun hatırlatmasıyla yazmıştım. Sevdiğim şeyleri unuttuğum bi zaman diliminde yaşıyor; ne yazık ki son birkaç seneyi üstüne bir anlam yüklemeden tüketiyorum. Hayatımda süregelen bir durgunluk var: gün, sabah başlayıp gece bitiyor. İşle ilgili duygu ve düşüncelerimi dile getirmeyeceğim. O kısım itekleyerek ilerliyor. \"Yeter mi bu kadar çalışmak yoksa devam mı?\" diye soruyorum sıklıkla. Sonra Kuzey'in bir sene sonra üniversiteye gideceği geliyor aklıma. Kuzey'den boşalan koca dünyama bir de işsiz bir Özlem eklesem mi diye düşünüyorum. Her karar beni korkutuyor. Elbette en çok Kuzey'in gidecek olmasına üzülüyorum. Bir yanım bu stresli IB yılları bitecek diye seviniyor, diğer yanım Kuzey'siz kalmakla ilgili sancılar yaşıyor. Bir de şu lanet pandemi ve hayatımıza getirdikleri. Onlar yetmiyormuş gibi dile getirmek istemediğim birbirini kovalayan dertler, sıkıntılar. Bu coğrafyada güzel bir gün göremeyeceğimiz aşikar. Başka ülkelere, oradaki yaşamlara imrenmemek mümkün değil. Bu saatten sonra hayatımızı değiştirmemiz de zor. Birey olarak her zaman kendine yeten bir insan oldum. Gurur duyduğum içe dönük bir yapım var. Evet, severim içe dönüklüğümü. Kalabalıkları da severim ama ardından mutlaka kendimle kalacağım bir zamana ihtiyaç duyarım. Buna rağmen başka bir ülkeye gitmenin bana en zor gelen yanı burada akrabalık bağından daha yoğun yaşadığım arkadaşlarımdan ayrı kalmak olur. Uzun, kalabalık sofralardan, yıllar içinde ruhumuzun bir parçası olmuş olan anılarımızın her masada dile gelmesinde uzak kalmak. Yine de şu yaşımda bile hayatın o maceracı yanı ara ara ruhumu gıdıklıyor. İlber Ortaylı gibi hayatımızı nasıl yaşamalıyız diye soruyorum. Kafamda oluşan imge de hiç değişmiyor böyle anlarda. İsviçre olabilir belki, Almanya da! Fransa'nın kasabalarına ne dersiniz? Kendi gittiğim yerlere dönüp bakıyorum da, dünyanın bir ucundaymışım gibi hissettiğim Cabo da Roca olabilir mesela. Ya da Etretat kıyılarında gezindiğim o güzel tatil. Şimdilerde evde sakinliğimi korumaya çalışarak oturuyorum. Hayatıma tepeden baktığımda aksayan bir sürü şeyi görüyorum. Hayal kurmayı unutmuşum bu zamanda. Yüreğim günlük sıkıntılarla kararmış. Elimdekilere sıkı sıkıya sarılmışım. Biraz gevşetsem parmaklarımı bazı şeyler gidecek parmaklarımın arasından. Ve belki de buraya yazı olarak dökmediğim ama adını söylemeden de içten içe bildiğim o şeylerin gidişi iyi olacak. Gönül ferahlığı istiyorum; başka da bir şey değil. O gönül rahatlığı gelsin inşallah, gelmezse kötü. Canım arkadaşım, Buket'in gezilerini de hayallerini de pek severim. Şöyle bir Afrika hayalim var mesela. Sondan başlayayım, parmaklarımı gevşetmiş biri olarak. Benim için sonsuz bir rahatlama ve huzur getirdi. Dilerim senin de gönlünce olsun.. Yaz sevenlere hayret ederdim şimdilerde daha da, nasıl bir sıcak İstanbul anlatamam sana sıcaktan uyuyamadıkça her sabah migren ağrısıyla uyanıyorum. Ben de en çok mayıs ve eylül severim, ılık ılık, üşüdükçe ince bir hırka, bi çorap! Memleketin yaşanacak hali yoktu zaten yıllardır ama bu yangınlar daha da cehenneme çevirdi. Umarım çocuklarımıza, bizim yaşadığımız zamanlardaki gibi bir memlekete evrilsin. Umut hep var, bakarsın olur. Enseyi karartmayalım biz yine de.. İşten ayrılmayı 5 yıldır düşünüp, çocuklardan sebep hep erteliyorum ben de. En yakın 2 bilemedin 3 yıl. İnşallah kısmet olsun da Yalova'ma kavuşayım temelli. Tuhaf bir durumdayım. Bendeki bu hallerin hepsini içinde bulunduğum jenerasyona bağlıyorum. Ya da başka bir şey onu da bilmiyorum. Ama inanılmaz bir disiplin, inanılmaz bir sorumluluk duygusu bendeki. Bolca faydasını gördüm bu halimin. Gel gör ki artık yorgunluktan başka bir şeye sebep değil bu durum. Her şeyi ben yapamam, her şeyi düzeltemem ve her şeyin mükemmel olmasını sağlayamam. Pandemi koşullarında bile hala beklentilerimi yüksek tutuyorum. Oysa yeni bir dünya düzeni geliyor artık hayatlarımıza. Her şey topyekün değişecek değil elbette ama ihtiyaçlar değişiyor, jenerasyonlar ve beklentiler değişiyor.:) Kendi çocuğunda bile görüyorsun hayata bakışımızda ne çok farklılık olduğu. Velhasıl çalışmak, insanları dinlemek, çözüm bulmaya çalışmak, sürekliliğin devamı için uğraşmak, para pul işleri yoruyor beni. İşe gitmek istemiyorum diye gazlamayacağım kendimi ama önüme koyduğum bir varış noktası var ve inan ipi göğüslemek için koşuyorum. Hayata, hayatlarımıza gelince... Bilmiyorum ki. enseyi karartmayalım da bıktık yahu. Bir gün de güzel bir şey olsa 🙂 Kuzey hep gider, sonra da gelir diye düşünüyordum. Şimdilerde burada da yürütebileceği bir iş olmasına rağmen dönmesin diyorum. Bir nesil daha, \"Ha düzeldi, ha düzeleceklerle...\" geçirmesin vaktini. Güzel Yalova'na kavuşursun inşallah. Gönlüne göre olsun her şey. Annem Yalova'da şu an. Ben İstanbul'dayım. Bir yanım senin gönlünün olduğu yerlerde yani. Ne bileyim, belki daha sık dinlemeliyim Kuzey'i. Hayalin her hali güzel de hayallerimizi bile elimizden aldılar yahu bizim. Acil bir yerlere gitmem gerek gibi geliyor ama bırakıp gidersem işler nasıl olur onu da bilmiyorum. Bu aralar tuhaf bir kısır döngü içindeyim. Benim de elime ne telefonumu alasım var, ne de başka bir şey yapasım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/09/hazan-mevsimi-mevsimlerden-sonbahar.html", "text": "Merhaba sonbahar... Güzel eylül hoş geldin. Kuzey liseye başladığı sene yazmışım bu yazıyı. Okuyunca geçmişe döndüm, hüzünlendim. Nasıl geçmiş seneler. Her eylül yazın sıcağından sonbaharın serinliğine, sanırım biraz da yazın karmaşıklığından sonbaharın düzenli ev, iş yaşamına sığınmışım. Eylülü her seferinde davul zurna ile karşılamışım. 9. sınıfın, Kuzey'in ilk lise yıllarının, benim kafa karışıklığımın bir blog günlüğüne sığmış yazısını okumak isterseniz sizi O YAZIYA davet ediyorum. Aradan yıllar geçmiş. Dünya üstünde yaşayan kimselerin aklına gelmeyen pandemi gündeminin içine güm diye düşmüşüz. Düştüğümüz kuyu öyle derin çıkmış ki bir türlü çıkmayı da başaramamışız. Mevsimler gelmiş, geçmiş. Benim burada çocukluk yıllarını yazdığım oğlum diğer blog arkadaşlarımın, sadık blog takipçilerinin, birbiriyle gönül bağı kurmuş tüm dostların çocukları, yeğenleri, kardeşleri ile birlikte büyümüş. Bizim için bu sene lisenin son senesi, Kuzey'in son lise okul yılı. Anaokulundan başlayarak buraya kadar birlikte geldik. Biraz tek çocuk olmanın ve çokça da meraklı bir annesi olmasının sonucu birlikte geçirdik bu uzun okul yıllarını. Hangi kitabı okuyorsunuz, bugün matematik dersinde ne yaptınız, demek böyle yazılıyor bir tez yazısı.... Onca soruma bunca yıl cevap verdi bu çocuk. 😀 En yakın arkadaşım oldu. Her sene servis beklerken o istemese de suratsız bir fotoğrafını çekip koymuşum kalbimin köşesine. Birkaç gün sonra lisenin son fotoğrafını çekip koyacağım bir yerlere. Sonrası hayırlı bir ayrılık olacak sanırım. Dua ediyorum. Zaman yaklaştıkça, birer birer sınavlara girilip çıkılıp başvurulacak üniversiteler ortaya çıktıkça, formlar dolduruldukça Kuzey dafa gitmeden içimizde kocaman bir boşluk oluşuyor. Fazla düşünmeden, fazla dile dökmeden hepimiz üzülüyoruz. Ülkede hiçbir şey iyi gitmezken, sevdiklerimizle bile aramıza mesafeler koymuşken, Kuzey'le lisenin son senesine, ardından gelecek uzun mesafe ayrılığa hazırlanıyoruz. Sessizce elbette. Zor geliyor. Selçuk, bu gidince biz ne yapacağız dedim geçenlerde. Vallahi aynen dediği gibi yazıyorum sizlere de, \"Göt gibi kalacağız.\" dedi. 😀 Durum net! Çekersiniz derdimi, nazımı, bilesiniz. Normal değil mi? Kavgalarımız da barışmalarımız da bitmiyor. Hayat da ikimiz de ayrı ayrı çabalarken geçip gidiyor. Yalnız benim gibi düzenli, disiplinli bir anneden böyle dağınık, son dakikacı bir çocuk çıksın. İnanılmaz. Benim sınavım da bu dostlar! İnstagramda çok güzel bir profili takip diyorum. Artık neyi ne kadar takip ediyorsam tabii. Gün içinde bakıyorum, İG bana neyi göstermeyi uygun gördüyse o profilleri görüp geçiyorum. Bazı profillere bakıp gülümsüyorum, okuyorum. Yeni fark ettim ki ne yazık ki sevdiğim şeylere bile \"like\" atmıyormuşum ben. Okuyunca, gülümseyince olmuyormuş yani. Tıpkı benim gibi başkaları için de yükledikleri fotoğraflara atılan bir tık okunma göstergesi. Ben şimdilerde o kırmızı kalbi işaretlemeye daha dikkat ediyorum. Neyse bahsettiğim bu profilde, elifthereader, çok güzel bir kitaptan bahsediliyordu. Aydın Engin'in \"Ben Frankfurt'ta Şoförken\" isimli kitap. Profil sahibesi kitaptan, \"yangında ilk kurtarılacak\" ibaresiyle bahsetmiş. Yıllar yıllar önce kitapçı raflarında kitaba rastladığımı anımsıyorum ama almamış, okumamıştım. Hal böyle olunca kitabı hemen aldım. Frankfurt malumunuz hiç yaşamasam da doğduğum yer. Yıllar içinde de ben ne kadar uzak durmaya çalışsam da her sene şubat ayında beni kendisine çeken şehir. Birbirimizin varlığına yıllar içinde alıştık. Aramızdaki o bilinmeyen uzaklığı yakınlaştırmaya, o kırgın kalbi de onarmaya çalışıyoruz. Bu arada Aydın Engin ile Oya Baydar evliymiş. Bunu da bu vesileyle öğrendim. Fakat içimdeki Oya Baydar'a ait o malum mevzudan kaynaklı kırgınlığımı geçiremiyorum. Belki zaman bu meseleyi de çözer. Çözmese de Oya Baydar'ı bağlayan bir durum yok zaten. Kitap hakkında da şunu söyleyeyim son olarak: Mutlaka okuyun. Anılardan hoşlanıyorsanız, güzel bir sohbetten keyif alıyorsanız, insanlar neleri başarmış, ne yaşamış öğrenmek istiyorsanız hiç zaman kaybetmeyin. Ülkemiz, insanımız ne zamanlardan geçmiş. Yaşanan her şey tamam da, değseymiş diyorum kalbim sızlayarak. Frankfurt'u ve Goethe'nin evini merak edenler BU YAZIYA lütfen. Kuzey için zor, senin için daha zor bir yıl sanırım... Ergenlikte hayat savaşlarını etraflarını zorlayarak verdiklerini düşünüyorum. Zor bir yolculuk ama içinden şahane çıkacağınızdan eminim. Dilerim Kuzey için de şahane geçer yıl ve gönlünden geçen bir üniversiteye varır yıllar süren eğitim yolculuğunun sonu. Yakın arkadaşların kalp mesafesi hep yan yanadır, can canadır. Ferah tut yüreğini. Araya girecek mesafeler, bugünün teknolojisi ile çok kısalıyor. Onu, mutlu olduğunu bilerek özleyeceksin sonuçta. Çocukluğunun sahillerinde sonbaharı, belki de kışı geçirmek haa... Çok güzel geldi kulağıma, yüreğime. Eylüle yakışır bir romantizm. Gönlüne göre göre olsun her şey. Aradığın, özlediğin her neyse karşına çıksın oralarda. Roy Jacobsen yakışır sanki deniz kıyılarına. Zeren önermişti galiba uzun bir zaman önce Rot Jaconsen'leri. Zeren, eski blogcu, kalbimin köşesine kurulmuş ender insanlardan biri. Belki takip ediyorsundur İG'den. Attım sana adresini. Bir deniz kıyısından seslenir o da hep 😍 Bak nasıl dağıttım yine konuyu. Demem o ki kitaplar duruyor bir köşede. Belki kışı bekliyordur okunmak için. Almanya, acı vatan sahiden. En son Frankfurt'a uçmuş, Paris'ten dönmüştüm. Sanki yüzyıl geçmiş üstünden. Bu seneden de umudu kestim ben ama belli mi olur hayat ne gösterir bize. Eylül'e sıkı bir okuma dizisi ile giriyorum, Thomas Bernhard. \"Neden\" ile başlayan 5 kitaplık bir dizi, hayat hikayesi bir nevi. İncecik kitaplar ama çetin ceviz, öyle pıt diye okunmuyor. 40 yıllık Antalyalı olduğum için Eylül benim için güz falan değildir, yaza normal bir geçiştir, hatta Ekim de öyle. Ne zaman ki Kasım gelir ortalarına doğru sonbahar hissedilmeye başlar. Bu yıl da her zamanki gibi Ekim'e kadar Ankara'dayım, hatta biraz daha uzatmaktı niyetim, dizi toparlayana kadar ama çocuklar Eylül sonu Antalya'da bir otele gidecekler, dönüşte de bize haliyle, o yüzden yol görünecek Ekim başı. Umarım o zamana kadar yürümem ve ağrılarım normale döner. Ufak ufak yürümeler başlamışsın sanırım. Hemececik geçer şu dizin inşallah. Pandeminin geçeceğine olan inancımı kaybedince kişisel sağlığımızla ilgileniyorum sadece. 😀 Biz iyi olalım yeter modundayım. Eylülü, eylül ayının getirdiği düzeni hep sevmişimdir ben. İstanbul'da hava mis gibi olur. Zaten biraz melankolik bir ruhum var, eylülün havası iyi geliyor bana. Anıları, hayat hikayelerini seviyorum. Thomas Bernhard, kolay gelsin diyorum sana. Kısa vadedeki tek planım elimdeki Engin Aydın kitabını bitirip, Amor Towles'ın Nezaket Kuralları kitabına başlamak. Ben de seni kucaklıyorum. Öpüyorum bir de."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/10/hayali-yolculuklar-paris-frankfurt-iskocya.html", "text": "Hayali yolculuklar yapmaya ne dersiniz? Bir şehirden diğerine, bildik bir hikayeden başka bir hikayeye. Elimizde bir kadeh şarap. Keyfimiz yerinde. Tatildeyiz blog dostları... Düşlerimizin ardı tasasız anlarla dolu. Kendimi sıklıkla eski, güzel günleri hayal ederken buluyorum. Seyahat ettiğimiz günlerden bahsediyorum. Sıklıkla uçak firmalarının sitelerinde gezinir, ucuz uçak bileti peşinde koşar, bir şey yakaladığımı düşündüğümde de olurunu olmazını düşünmeden alıverirdim. Üç gün hayattan, sorumluluklardan kaçacağız işte diye düşünürdüm. Çoklukla böyle olmadığını düşünsem de ne de olsa dünya bensiz de dönüyordu Kuzey'in çocukluk zamanları anneliğimi bolca irdelediğim, kendimden pek de memnun olmadığım zamanlardı. Ne büyük bir yanılsamaymış bu. Zamanla Kuzey'le paylaştığım ilişkim daha derinleşse de o çocukluk zamanlarındaki dertler pek de dert değilmiş. Şimdilerde pandeminin hayatımızdaki etkileri, bitmeyen sınavlar, sonu gelmeyen ödevler, okul seçme ve kabul edilme telaşı gibi hayatımızı tepetaklak eden şeylerle uğraşıyoruz. Bunaldık ey halkım! Biz Kuzey'le okulu, dersleri ve buradaki hayatımızı beklerken Selçuk'un iş seyahati, fuar falan deyip yurtdışına çıkmasına da gıcık oluyoruz. Kırgızistan'daki fuarı bile kıskanmamın başka bir sebebi olamaz. Bilen bilir, Türki Cumhuriyetler, az gelişmiş ülkeler seyahat anlayışımın köşesinden bucağından geçemez. Şimdilik evdeyiz, hayal kuruyoruz. Pazar sabahı kahvaltı sofralarında falan New York'ta gittiğimiz şu caddedeki kafeyi hatırlıyor musunuz, ya da en sevdiğiniz Barnes and Noble hangisi gibi sorular soruyorum. Karşı konulamaz bir nostalji hissediyor ve melankolinin bunalımın eşiğinde gezinen bıçak sırtında minik adımlarla ilerliyorum. Çok komplike bir cümle oldu bu son cümle! Neyse, özlediğim çok şey var. Senelerce söylene söylene gittiğim Frankfurt bile gözüme güzel gözüküyor. Kalabalık, yorucu fuara gitmenin en güzel yanı her zaman Frankfurt'tan Paris'e trenle geçişim olurdu. Bugünlerde hayalimde yine o trendeyim. Frankfurt Hauptbahnhoft'tan trene binmeden önce bir kahve, yanına da bir çörek alıyor ve beni Paris'e götürecek trene adımımı atıyorum. İçimde hep aynı telaş: Doğru vagonda mıyız? Umarım ters yöne bakan koltuklara almamışızdır bileti. Akşam üstü saatleri oluyor. Kim bilir kaç kez hesaplamış olmama rağmen tekrar Paris'e varış saatimizi hesaplıyorum. Belki bavulumuzu otele bıraktıktan sonra bir şeyler yeriz. Paris'in soğuğuna söylensem de her sene şubat ayında bana ayrılmış bir Paris oluyor. Selçuk fuarda çalışırken ben canım nereye isterse oraya gidiyorum. Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum. Bu akşam eve gelirken aklımda Paris'te Bir Geceyarısı filmini seyretmek vardı. Kim bilir kaçıncı kez! Sadece Paris de değil, aslında bir dolu yer var özlediğim. Sevdiğim bir yere gitmek için uçağa binmeyi, gidilecek restoranların listesini çıkarmayı, akşam üstü keyfi için yol üstü bir kafede buz gibi rose yudumlamayı, kitapçı gezmeyi, sokaklarda gezinmeyi özlemişim. Tuhaf bir şekilde müze gelmiyor aklıma. Daha çok kurduğum düşlerde Rodin Müzesi'nin bahçesi, New York'ta Central ya Bryant Park oluyor. Şehrin içinde olduğum ama gökyüzünü gördüğüm yerler. Sahi bir şehrin içinde nasıl olur da bu kadar muhteşem bir park olabilir? Bir sene Selçuk'un sayesinde parkın hemen köşesinde on beş gün konakladığımız bir oda bir salon ev geliyor aklıma. Kuzey uyurken kalkıp parkta yaptığımız yürüyüşler, kendimizi bir New Yorker olarak gördüğümüz kısacık bir zaman dilimi... İnsan böyle anılar için yaşıyor bence. Günün sonunda, çok bunaldığımızda, bazen de birbirimizi kaybettiğimizde yaşadığımız güzel zamanlar hayatı katlanılır kılıyor. Parayı harcarken acımadığım tek yer yapılan seyahatler. Sırf tatile gitmek için çalışıyor da olabilirim.😃 Eh, iki senedir bütün seyahat özgürlüğüm elimden alınınca bunalıyorum tabii ki. Ah, en büyük derdimiz bu olsun değil mi? Olsun vallahi olsun da biraz da seyahat olsun lütfen. Bazen de aklımdan Edinburgh'un kuzeyi, Highlands denilen yerler geçiyor. Bunun sebebi elimdeki kitap da olabilir elbet. Jay Parini'nin yakınlarda İlknur Özdemir tarafından çevrilen kitabı Borges ve ben. Yaşlı, kör, çok konuşan Borges'le İskoçya sırtlarında gezinen bir Amerikalı düşünün. Kurguyla birleştirilmiş tanıdık yaşamları, içinde bir yazarın özgürce dolaştığı hikayeleri oldum olası sevmişimdir zaten. Okuduğum birçok kitapta buna örnek zaten. İşte bu kitapta Vietnam Savaşı'nın dünyanın bir köşesinde sürdüğü bir zaman diliminde İskoçya'da St. Andrews Üniversite'sinde tez yazmaya çalışan Jay Parini'nin Borges'le geçen bir haftasını okuyoruz. Eski bir arabayla dağlara doğru yapılan bir yolculuk. Highlands'e gitmesem de Edinburgh'un tadı damağımda. İlk görüşte aşık olduğum bir şehir olmuştu Edinburgh. Kim bilir belki bunun da suçlusu Alexander McCall Smith ve İskoçya'da geçen kitaplarıdır. Allahım blogun ilk zamanlarında ne çok yer vermiştim bu seriye. Haftanın başındayız daha. VE ben hayaller kurar ve cumaları düşlerken haftalar aylara, aylar da gelip geçen mevsimlere bağlanıyor. Anlatacak çok şeyim var. Biliyorum siz de derdimi dinlersiniz. Çok da enseyi karartmadan bildiğimiz şeyi yapmak üzere kalkayım ayağa. Ocağa çayı koyayım. Az sonra ne olacağı belli olmayan bir Beşiktaş maçı başlayacak. Beşiktaş maçı demek sonu gelmeyen bir heyecan, doksan dakikalık bağırış, kalp ağrısı, gönül hoşluğu demek. Umuyorum bu akşam mutlu uzanırız yataklarımıza. Covid ilk çıktığı zaman üç ay boyunca evden çalıştım. Ondan sonra geçen senenin haziran başında işe başladım. Covidle birlikte çalışma düzenimiz öyle tuhaf bir hal aldı ki sallandık, ne yapacağımızı şaşırdık, çözümler üretmeye çaba sarf ettik. Aşılarımızı da olduk. Çocuklar da öyle ya da böyle okula başladılar. Kuzey'e de hiç zaman kaybetmeden aşılarını yaptırdım. Şimdilerde Covid'i pek düşünmüyorum. Şu anlamda düşünmüyorum: Artık yapacak daha fazla bir şeyim yok. Ben elimden geleni yaptım ama aşılanma oranı bu kadar düşükken tam bir bağışıklık sağlayamayacağımız aşikar. Bu ülkenin gerçeğini kabul edip yoluma devam ediyorum. Hala birçok arkadaşımla görüşmüyorum. Ama hayat da böyle geçmiyor. Çok bunaldım. İlk fırsatta, Kuzey'in okul, sınav durumu ile ilgili, gideceğim bir yerlere. Yoksa delireceğim. Neyse durum bu. Senin gibi arkadaşlarımı da anlıyorum. Selçuk uzun zaman sonra ilk kez uçağa bineceği zaman resmen stres olmuş. Öyle garip hissetim ki diyor 🙂 Demek ki normal. Dolar-euro durumu beni daha fazla etkiliyor. Bu nedir yahu??? Allah kahretsin. Türk parası daha ne kadar değer kaybedebilir acaba? Bu kurla çok fazla seyahat edemeyeceğimiz ortada ama bu konuda da yapacak bir şey yok. Coğrafya, gerçekten de insanın kaderiymiş. Dilerim Kuzey'in gönlüne göre olsun. Kolaylıklar diliyorum size. Belli ki daha az seyahatlere çıkacağız. Çay-içerken hiçbir şeyi Türk parasına çevirmeyeceğiz. Ama sadece bunun olsa. Gitmesi, gelmesi, gezmesi, müzesi.... Durum fena! Umudum var mı? Yok. Hepimizin çocuğunun, sevdiklerinin gönlüne göre olsun her şey inşallah. Hayat böyle şeylerle insanın kendini üzeceği kadar uzun değil ama üzülüyor, bunalıyor işte insan. Ben Niğde'ye bile razıyım valla, en son Funda ile oraya gitmiş ve ummadığımız kadar keyif almıştık, geçen yıl için ne planlarımız vardı, Funda ile Mardin'e, Eylül'de de lise ekibiyle Artvin'e gidecektik. Kader utansın. Bu sene zaten dizler engel, umarım dizlerin iyileşmesiyle birlikte pandemiye de bir çözüm bulunur da kafamızı çıkarırız inimizden. Ben de aynı durumdayım, nereye olsa gideceğim de yazın Bodrum'un halini görünce ondan da vazgeçtim. Umarım her şey düzelir, eski düzenimize döneriz. Ekonomiden umudum yok ya, belki günlük neşemiz ucundan kıyısından geri gelir yaşamlarımıza."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2021/11/ah-hayat-seni-yeniden-sevebilecek-miyiz.html", "text": "Blogculuğumun ilk zamanlarını hatırladığım zaman içimi bir sıcaklık kaplıyor. Eski günlere duyulan alışkanlıktan mı bilmiyorum ama o geçmiş günlere geri dönmek istiyorum. Özenle baştan sona yarattığımız o teras katına, mutfağın önüne konmuş üzerinde her daim bir vazo çiçeğin olduğu yemek masasına, çayımı yudumlarken yazdığım blog yazılarına.... Kuzey küçüktü, hayatımızın hep ileriye dönük planlarının olduğu bir zaman dilimiydi. Plan üstüne plan yaparken, en ufacık bir tatili bile değerlendirir, kimi zaman Kuzey'le kimi zaman da Kuzeysiz düşerdik yollara. Şimdi başka telaşların içindeyiz. İçinde bulunduğumuz koşullar hayal kurmaya pek izin vermiyor ve ben stresimi yönetemiyorum. Sorunlar bir şekilde çözülüyor, su akıp yolunu buluyor ama hayat da bir şekilde geçiyor. Gerçek şu ki kabul etsek de kabul etmesek de hayat akıp gidecek. Önemli olan bize verilen zamanı iyi geçirmek. Sevdiğimiz şeyleri yapmak, gün batımlarına karşı güneşin karşısında keyifle oturmak, listeler çıkarmak, güzel yemekler yemek, dökülen sonbahar yapraklarının üstünde mevsimlerin sesini duyarak yürümek, güzel filmler seyretmek, sevdiklerimizle birlikte olmak... Daha ne çok şey eklenir değil mi bu saydıklarıma? Uykumuzdan feragat edemediğimiz için kaçırdığımız onca gün doğumu, pandemiden dolayı yola çıkıp da kaybolamadığımız onca bilinmedik sokak, çıkılamamış onca tren yolculuğumuz var. Hayal kurmak kolay elbet; zor olan bizimkisi gibi bir ülkede yaşamak. Kendi hayatlarımızda her şey yolunda gitse bile üzülecek çok şey var. Geleceğe kaygıyla bakıyoruz. Güvensizlik hep yanıbaşımızda, sanki bizimle beraber yürüyor. Son iki yıl hepimizin hayatında çok şey değiştirdi. Hayatımızı, yaşayışımızı sorguladık. Doğru bildiklerimiz doğru muydu gerçekten? Ben jenerasyon olarak \"kariyer\" pompalaması ile büyüyen sınıftanım. Kariyer de yaptım, çocuk da! İstesem tek taşımı da kendim alırdım. Bunca yılın sonunda ne çok çalışmışım diye düşünüyorum. Onca sabah erkenden uyanmış, gecenin bir vakti eve gelmişim. Bu düşüncelerle büyüttüğüm çocuğum şimdilerde bana başka bir hayat dersi veriyor. Geçenlerde hadi yapamadığım hayallerini anlat dedi bana. Anlattım. Neden şimdi yapmıyorsun peki dedi. Haklı! Belki hepimiz için biraz durma vaktidir. Akıl vermek ne kolay değil mi? Sanmayın ki size söylediklerimi kendime söylemiyorum. Ben sadece yaşamak, düş kurmak, umut etmek, her şeye yetişmek istiyorum. Hayat kısa değerli dostum. Onu dolu dolu yaşamak lazım. Hayatımı hep Kuzeyden önce ve sonra olarak ayırdım. Onun varlığıyla birlikte hayatımdaki her şey güzelleşti. Hayatıma anlam kattı. Beni başka biri yaptı. Onunla birlikte sabretmeyi, beklemeyi, dinlemeyi öğrendim. Hayallerimi onun hayalleri yaptım; zorla değil, durmadan anlatarak. Sonra o kendi hayallerini benimkilerden biraz parçalar alarak değiştirdi, hayata benden başka türlü bakmayı öğrendi. Sakinliği, kanaatkarlığı babasına; kararsızlığı bana çekti. İkimiz gibi kitap okumayı sevse de müzik vazgeçilmezi oldu. Sahip olduklarını çok sevdi; sahip olamadıkları için de kısmet dedi. Şimdilerde yuvadan uçma telaşında. Temmuz başlarında yolunu çizmiş olacak. Kısmetse de Eylül ayında başka bir hayata başlamış olacak. O birey olmaya hazırlanırken, biz de yeniden iki kişi olmaya çalışıp hayatımızın yeni bir başlangıcına merhaba diyeceğiz. Yani bir müddet sonra, hala yazıyor olursam tabii, ayrılık sayıklamalarımı okuyor olacaksınız. Asıl soru bu işte! Benim sorunum da bu aslında. Pandeminin hayatımıza soktuğu izolasyonlar birlikte özgürlüklerimiz elimizden alındı. Hiçbir yere gidemez, sevdiklerimize sarılamaz hale geldik. Evde oturdukça gezmeyi ne çok sevdiğimizi, yaptığımız iki günlük kaçamakların bizi buradaki hayatımıza bağladığını fark ettim. Şimdilerde her şey tatsız tutsuz. Elimde ocak sonuna alınmış Paris biletlerim var ama gidememekten korkuyorum. Belirsizlik benim için bir mutsuzluk kaynağı. Keşke eskisi kadar çok yazabilsem. Okuduğum kitaplardan, çiçekçiden aldığım çiçeklerden, seyrettiğim güzel filmlerden bahsetsem. Sanki yazma yetimi kaybetmiş gibiyim. Ne zaman blogun başına otursam ve buraya bir şey yazacak olsam karamsar satırlar dökülüyor parmaklarımın ucundan. Hal böyle olunca siliyorum ben de yazdıklarımı. Saatlerim bilgisayar başında bir şeyler yazmaya çalışıp hiçbir şey yazamadan geçip gitmiş oluyor. Diliyorum hızlıca atlatırım bu durumu. Kendime bir reçete yazıp hemen uygulamaya koyacağım. Başka çaresi yok. Şuraya bir de ESKİ bir yazı linki bırakıyorum. Sevdiğim film müziklerini sıralamışım. Aferin bana! Bir YAZI da buraya. İçinde bir tutam mutluluk var. canım özlem, yalnız değilsin tüm hissettiklerinde, umutsuzluklarında. aynı kaygıları, mutsuzlukları yaşıyoruz şu son yıllarda. ekonomi, hastalık, hayat şartları, ergen bir çocuk yetiştirme zorlukları derken derken hayat aşırı üzerimize geldi. hatta her geçen gün daha da ağırlaşıyor. ama yapacak bir şey yok. kara kara düşünsen de devam ediyor, aldırmasan da. günler arka arkaya o kadar çok bindiriyor ki tek çıkış yolumuz yine de bir şeyleri umut etmek, planlamak.. olur ya da olmaz insan umut ettiği süreçte var dendiği gibi. korkuyorum artık. çünkü güvende değiliz, mutlu değiliz, insanlar aşırı yozlaştı, bunlardan nasıl koruyacağız kendimizi, çocuğumuzu bilmiyorum, Buket'cim ben kendime kızıyorum. Neden bu kadar takılıyorum diye? Ama takılmayacak gibi değil ki. Bir yerde işler yolunda gitsin bari diyorum ama olmuyor. Ekonomideki çalkantılar işleri o kadar etkiliyor ki düşünmeden duramıyorum. Döviz aldı başını gidiyor. Gezmeyi, tozmayı bıraktım. Müşterilere fiyat veremiyorum. Malı satsan yerine koyamıyorsun. Bir dolu insan var çalışan. O insanları da düşünmek zorundayım. Yani stres, stres üstüne. Düzelmesini beklediğimiz şeylerin hiçbiri düzelmeyecek. Bu çok açık. Bir ömrümüz var. Bunca stresi nasıl kaldıracağız yahu? Böyle çok sinirlenince ve umutsuzluğa kapılınca kendimi sadece şöyle sakinleştirmeye çalışıyorum: Dikkat et, hasta olacaksın! Vallahi ne pahasına olursa olsun gitsin istiyorum Kuzey. Bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar. Ülkede her şey stres konusu. Dersi, ödevi, sınavı. Üniversite dolu her taraf ama nitelikli bir şey yok ortada. Giren iş bulamıyor. Bilmiyorum ya! Sana da resmen umutsuzluğumu kustum. Kusuruma bakma. Kafamı kuma gömesim, evden dışarı çıkmayalım var. VE güzel bir şey, öyle keyifle seyrediyorum ki karavan turlarını. Güzellik katıyorlar hayatıma. Ruhundaki ince yanı çok seviyorum. Bilesin. Çok öpüyorum seni."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/01/paris-ben-geldim.html", "text": "Grand Boulevards Metro durağından şehre adımımı atarken içimden bu cümle geçiyordu. \"Paris, ben geldim.\" Uzun zaman sonra en sevdiğim şehirdeyim. Şehir sabah sessizliğinde. Gökyüzü soğuktan bembeyaz. Ağaçlar yapraklarını dökmüş. 2022'nin ilk seyahati Paris'e oldu. Sayılı gün çabucak geçiyor. Gittik, özlem giderdik ve döndük. Dünyanın bu köşesi hala benim için en güzel ve en özel yer. Kavuşmak bana çok iyi geldi. Bildiğim sokaklarda gezinmek, uzun zaman sonra ilk kez Kuzey'le en sevdiğim yerde olmak, yemek içmek, etrafta salınmak çok güzeldi. Hava şaşkınlık verici şekilde İstanbul'la kıyaslamak gerekirse çok güzeldi. Dört gün Paris'te kaldık ve İstanbul'da bastıran kara kışı hiç görmeden atlattık. Yine de bu anlattıklarımdan Paris'te havanın güzel olduğu anlamı çıkmasın. Yağmur yoktu, öldüren soğuk insanın parmaklarının arasını kanatmıyordu ama soğuktu elbet. Ayaklarım yürümekten gerçek anlamıyla su topladı. Netice itibariyle mutluyum. Küçük dükkanlar var. Kendi üretimleri olan peynirleri, reçelleri, balları satıyorlar. Ya da ev yapımı, artizan kurabiyeler, ekmekler. Fiyatları o kadar normal ki insan şaşıp kalıyor. Mesela bir kafede içilen bir kahve 6 Euro ama aynı zamanda bu küçük dükkanlarda satılan nefis reçeller de 5-6 euro civarı. Markete girerseniz 2 euro aralığında birçok reçeli almam mümkün. Çok sevdiğim tuzlu tereyağlarının paketi de 1.5 Euro ile 3 Euro aralığında. Türkiyede bu zamlardan önce de kendi para birimimizde böyle fiyatlar yoktu. Şimdiki fiyatları konuşmamız zaten anlamsız. İşte, insan bunları görünce üzülüyor. Adamların kendi para birimlerinde alacakları şeyler pahalı değil. Hem kaliteli ürünler tüketiyorlar; hem de her şeyi ederinde alıyorlar. Ne yazık ki bu gidiş, eyvah biz bitmişiz minvalinde bir seyir gösterdi. Kafamızda her daim dolaşan çarpım tablosunu görmemezlikten gelmeye çalıştık ama fazladan hiçbir şey almadan geldik. Paris seni çok özledim ve ben geldim. Paris'in en güzel yanı, şehrin her mevsimde kalabalık olan kafeleri. İnsan olsun olmasın terasların ısıtıcıları hep açık oluyor. İnsanlar mevsimlerin hayatlarını etkilemesine izin vermiyorlar. Bu durum bana şaşırtıcı geliyor çünkü ben gerçekten dışarıda oturunca üşüyorum. O yüzden bahar aylarında Paris kafeleri kanımca daha güzel. Bir kadeh şarap ya da bir kahveyle yüzün sokağa dönük gelip geçenleri izlemek inanılmaz keyifli. Tatil dediğin şey sorumluluklarını bir köşeye bıraktığın bir zaman dilimi zaten. Hal böyle olunca sokaklar, insanlar, sebepsizce adımlamak insana kendini dertsiz hissettiriyor. Ve benim dertsiz, tasasız hissetmeye çok ihtiyacım var. Kafamın karışık olduğu, deli deli düşüncelerin beni meşgul ve hatta mutsuz ettiği bir dönemde bir uçağa atlayıp buradan, tasa kaplı düşüncelerden uzaklaşmak beni biraz hafifletti. Birkaç gün sonra bir fuar sebebiyle yine aynı şehirde olacağım. Bu sefer Selçuk çalışırken ben günümü yalnız geçireceğim. Bir sene önce olsa Kuzey'i burada bırakıp gitmezdim ama şimdi öyle hissetmiyorum. Kendimle kalmaya ihtiyacım var. Kulağımda bir kulaklık, kafamda hayatın aslında çok güzel olduğuna dair düşüncelerle dolaşmaya, soğuktan üşümeye, bir kafeye sığınmaya, kaybolmaya ihtiyacım var. Bu gidişimde defterimi açıp iki satır bir şey yazamadım ama bu gidişimde yalnızlığın bana bahşedeceği zamanla yazabilir, bir kafede okuyabilir, hayal kurabilirim. \"Yaşasın yalnızlık!\" diye bağırabilirim bile içimden. O farkındalıklar can yakıyor tabii. Hala baş aşağı gitmemiz de başlı başına bir problem. Sahip olduklarımızla, kaybettiklerimizle günü kurtarmaya çalışıyoruz. Paris seyahatiniz, uzun bir aradan sonra ne iyi geldi değil mi! Özellikle maailecek 🙂 insan, dertsiz-tasasız, ferah ferah gezmeleri özlüyor. Yalnız gezmelerin de yeri ayrı tabi ki! Dilerim bu defa hava biraz daha yumuşak olur ve sen de bir flanöz edası içinde, Paris sokaklarında salınarak dolaşır, kafelerin teraslarında keyifle kahveni yudumlarsın 🙂 Kar, geride kalan kir pas ne varsa içimizi karartan her şeyi süpürmüş olsun. Hayat akıyor bir şekilde 🙂 Yeni yıla güzel girdin, öyle de devam etsin Özlem'cim. Sevgilerimi gönderiyorum.... Geri dönmem ne kadar da uzun zaman aldı. Değil mi? İş güç diyeceğim, hayat telaşı diyeceğim ama öyle mi ondan da emin değilim. Zaman akıyor işte ve içimde kendimi bildim bileli hep aynı his: Bana verilen zamanı yeterince iyi kullanamıyorum. Oysa, öyle de değil biliyorum. Çokça dikkat ediyorum bir şeyler yapıyor olmaya. Yine de bu karamsarlık, hayat mutluluğunu kaybetmek beni bazen bir yorum yazmaktan bile uzaklaştırıyor. Akşama yazarım, sabaha yazarımlara, öğlen yaparımlara dönüşüyor. Gittik, geldik. İşteyim an itibariyle. Kuşlar da bizim gibi düşünüyor mu bilmiyorum ama insan kuş misali sahiden bir orada bir burada. İyi geldi Paris bana. Özlemişim. Yeni yerler açılmış. Değişmeyen tek şey değişim. 🙂 Paris de değişimden payını alıyor; bunca eskiye sahip çıkmayı istemesine rağmen. Ahhh, sana ne çok yazarım uzun uzun ben. Şimdilik uzatmayayım. Çok teşekkür ederim güzel dileklerin için. Seyahat hepimizin en sevdiği şey. Dilerim hep gönlümüzün istediği yerlerde içeriz kahvelerimizi. Bilmiyordum. Esin'e yorum yazarken bilmeden ben de dert yandım aynı durumdan. Evet, Paris eski Paris ama o da değişiyor. İki yıl aradan sonra bunu gördüm iyice. Her zaman değişik ülke mutfakları olurdu Paris'te ama sanki bu gidişimde iyice coşmuş gibi geldi Çin, Kapın restoranları. Her köşe başında artık bir Çin restoranı var artık. Ramen yemek de pek bir moda. Biraz da fiyatlardan olsa gerek kapıdaki bu kuyruklar diyeceğim ama inan ülkenin ekonomik durumu hakkında da öyle geniş bir fikrim yok. Her yer tıklım tıklım dolu. Ben yine bildiğim eski restoranlara gittim. Hatta akşam yemeklerinde hovardalık yaptım. Gözümün, gönlümün gitmek istediği restoranlarda yer ayırttım. Ortalama bir restoranla, iyi bir restoran arasındaki fark iki katı Paris'te. Biri 50 Euro ise diğeri 100 Euro. Az değil elbet ama Türkiye'de daha uçuk fiyat farkları var restoranlar arasında. La Rotonde'a gittim bu sefer. Büyülenerek çıktım. Afiyet olsun dedim sonra da kendime. Mezarlıkta gezindim tek başıma. Sustum yürürken hep. Konuşacak kimsem yoktu. Tuhaf ama güzel bir Paris seyahatiydi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/01/paris-bistrolari-listesi.html", "text": "Mini söz: En kısa zamanda yazının altına bir PDF ekleyeceğim bu bistrolar için. Başarır başarmaz. Kafamda elbette birkaç yer var. Daha önceden gittiğim, Kuzey'le gitmeyip de onun da görmesini istediğim. 📌 Le Petit Bouillon Pharamond yeni keşif restoranlarımdan biri olacak. Daha önce gitmedim ama adını sıklıkla duyuyorum. Clemenceau, Oscar Wilde, Hemingway müdavimlerindenmiş. Mitterand da gidermiş ama açıkçası bu bilgi pek de umrumda değil. Bu restoran zaten rezervasyon kabul etmiyormuş. Belli ki Chartier Bouillon gibi kapı önü beklemeli yerlerden biri. Eee iyi! değişiklik olur. Adres: 24 Rue de la Grande Truanderie, 75001 Paris, Fransa Menu bilgisi de BURADA. 📌 Bouillon Pigalle de radarımdaki bulyon restoranlardan biri. Bir üstteki seçenekle arasında, \"Nasılsa Paris'e yine gelirim.\" diyerek seçim yapabilirim. Paris'e gittiğinde yapamadığım şeyler için üzülmeme formülüm bu. Nasılsa yine gelirim diyorum. Son iki senedir gidemediğim düşünülürse belki de doğru bir motto değil benimki ama yapacak bir şey yok. Hayat beni kadere inanmaya doğru itekliyor. 📌 Bistrot Paul Bert: Gitmeye niyet ettiğim bistrolardan biri de burası. Vedat Milor'da gidin ve \"steak au poivre\" ısmarlayın kendinize diyor. Eee, o zaman mecbur deneyeceğiz. Bu restorana gitmeyi hem istiyorum, hem de okuduğum negatif yorumlar yüzünden arada kalıyorum. Belli ki turistlere pek de kıymet vermiyorlarmış. Garsonlar kaba diyenler var. Takmayacaksak gidilebilir elbette. Gidersem buraya geri döner bir güncelleme yaparım. 📌 Chez Michel: Karar verilen, rezervasyon yapılan restoranlardan biri de bu. Michelin Rehberine girmiş restoranlardan biri. Deneyelim dedik. Ben rastgele girdiğim Paris bistrolarından çoğu zaman çok memnun kaldığım için bu tip restoranlar biraz korkutuyor beni. Ama gitmeden de bilemeyiz. Belki sizler de bir gün gitmek istersiniz. 📌 Le Bon Georges, çok sevdiğim bistrolardan biri. Önceden rezervasyonsuz yapmayı unutmayın. 📌 Benim gibi edebiyat düşkünleri Margueritte Duras öğle yemeklerini nerede yemiş diye merak ediyorsa Le Petit Saint- Benoit'ya gitmeli. 📌 Çok da özel bir şey yemeyelim ama bizde olmayan bir şey olsun. Hem çok para vermeyelim, hem de lezzetli olsun diye en azından bir öğlen vakti kendine güzel bir hediye vermek isteyen midye düşkünleri elbette Leon de Bruxelles'e gitsin. Etrafta size yakın bir Leon mutlaka vardır. Yanına buz gibi bira almayı da unutmayın lütfen. 📌 Chartier Bouillion, onlarca kez gittiğimiz bir bulyon restoranı. Bu sefer başka yerler deneyeceğiz. Burada rezervasyon alınmadığını ve kapıda uzunca bir süre bekleyeceğinizi bilin. İşin raconu bu ne yazık ki. Anthony Bourdain'in bu hayattan çekip gitmesi hiç beklemediğim şeylerden biriydi. Dışardan birilerinin hayatına bakmak, yargılarda bulunmak kolay tabii. Ben de baktığım yerden Anthony Bourdain'in dünya üzerinde bir ileri bir gidip gelmesini seyrediyor, yediği yemekleri görünce ağzım açık seyrediyordum kendisini. Yaşama böylesine tutunan insanlara hep gıpta ederim zaten. Yaşamanın hakkını veren insanlardan bahsediyorum. Kendi kararıyla bu dünyadan çekip giden Anthony Bourdain de ekrandan gördüğüm kadarıyla yaşamının hakkını verdi. Hala dünyanın bir ucuna giderken Anthony Bourdain yazılarına, videolarına, dizilerine bakıyorsam onu çok sevdiğim için. Bir de dünya o gittiğinden beri pek değişmediği için. O yüzden birazcık da saygıdan Anthony Bourdain'in Paris'ini ekliyorum buraya. Gelelim pek sevdiğim David Lebovitz'e. Kendisi devamlı takip ettiğim ünlülerden. En azından benim için çok ünlü biri. Nefis bir blogu var. Paris'ten, Paris pazarlarından, marketlerden, bistrolardan, hayatından bahsediyor. Yemek yapıyor, kitap yazıyor. O yüzden onun Paris önerilerini de her zaman severek takip ediyorum. Merak edenler için: Geçmişte Anthony Bourdain ve Vedat Milor tavsiyeleriyle bir Atina yazısı yazmışım. LİNKİ de buraya. Senin için çok seviniyorum, dönüşte yazacağın yazıları dört gözle bekliyorum. Kapanma filan olmaz artık; güle güle gidin gelin. Umca gibi bir şey başla kullanmıyorsan, psikolojik olarak bile iyi geliyor."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/03/mutluluk-nedir-nerede-bulunur.html", "text": "Uzun zamandır cuma günlerinin yolunu gözlüyorum. Hafta sonu evde olmak ve hiçbir şey yapmamak en büyük zevkim haline geldi. Bilindik üniversite kabulleri ve redleri yüzünden bir gülüp bir ağlasak da depresyonda değilim. Kuzey'in de olmaması için elimden geleni yapıyorum. Hayatın hepimiz için bir planı var. Çok istediğimiz bir şey olmuyorsa daha iyisi olacak diye düşünüyorum. Kaderci oldum iyice. Nasılsa üzülünce elimizden bir şey gelmiyor. İyisi mi çok da kasmamak. Peki benim bu hafta sonlarında evde oturma isteğim neden? Bir koltukta oturmak, çayımı içmek, kitabımı okumak ve çokça hayallere dalmak istiyorum. Hayallerimin çoğunu dünya dertleri ve ne yalan söyleyeyim en çok da kendi dertlerim bozuyor. Seyahat hayali kurarken paramızın değerinin ne çok düştüğünü düşünüp dertleniyorum; aman sağlık olsun çalışır kazanırız diyorum ama bu sefer de işlerin ne yazık ki eski seyrinde olmadığını düşünüp ruhumu karartıyorum. Tam Selçuk'un işlerine umut bağlayacağım bu sefer Ukrayna'daki savaş ve Selçuk'un tüm müşterilerinin can derdinde olduğunu düşünüp kederleniyorum. Yanıbaşımızdaki savaşa üzülürken içimdeki o kaygılı ve Türkiye'de yaşamaktan bıkmış insan, \"Ay inşallah bize sıçramaz bu savaş!\" diyor. Biliyorum haksızlık bu yaptığım ama ülke ekonomimizin artık daha fazla bir şeyi kaldırabileceğini sanmıyorum. En büyük temennim birisinin çok büyük cümleler kurmaması. Yoksa hooop biz de olmamamız gereken bir şeyin içindeyiz. Geçen gün IG'de dinlediğim bir Budist rahibe kendisine sorulan soruya basit bir cevap verdi. Soru, etrafımızdaki acılara nasıl bakacağımız, bu acılarla nasıl yüzleşeceğimizle ilgiliydi. Siz mutlu olmadan bir şey yapamazsınız dedi. Sözün özü, çıldırmış dünya ile ilgili bir şey yapamayacağız. Yapabileceklerimiz kendi küçük dünyamızda mutlu birer insan olmaya çalışmak, sokak hayvanlarını besleyebilmek, etrafımızdaki birkaç kişiye yardım edebilmekle sınırlı. Dünya mutluluğu bu bakış açısıyla sağlanır mı bilmiyorum ama dünyayı mutlu edemeyeceğimize göre en azından kendimizi mutlu etmeye çalışabiliriz. Benim elimden daha fazlası da gelmiyor zaten. Uzun lafın kısası hem kendime hem size verdiğim mutluluk formülü hayatın elimizde tuttuğumuz ucunu salmaktan ibaret. Daha iyi şeylerin olacağına inanıp hayatın bize getireceği güzel şeylere inanmaktan başka çare yok. Son zamanlarda kaplumbağa hızıyla ilerleyerek kitap okuyorum. Akşam yemeklerinden sonra bir köşeye çekilip kitabımın içine gömülmeye çalışıyorum. Gerçi ne mümkün? Yüksek tempolu saçma Amerikan dizilerinin içinde buluyorum kendimi. Bayılıyorum bu dizilere. Hanna, Reacher, Jack Ryan... O da yetmeyince bu sefer Modern Love, Romanoff's gibi dizilerle kafamı dağıtıyorum. Kaslı adamların dünyayı kurtarması ve kötüleri öldürmesi hoşuma gidiyor. Daha önce bir kez okuma girişiminde bulunup, kim bilir ne sebeple otuzuncu sayfasında bıraktığım Atlıkarınca'da Bir Tur Daha isimli kitabı okuyorum. İtalyan yazar Tiziano Terzani'nin kanser olduktan sonraki hastalık dönemini ve şifa arayışını anlatan bir hayli kalın bir kitap bu. Çok severek okuduğumu belirteyim. Herhangi bir ajitasyona yer yermeden dünyanın çeşitli köşelerine yapılan şifa yolculuklarını anlatmış yazar. New York'ta başlayan yolculuk burada geçirilen ameliyat ve kemoterapi sürecinden sonra dünyanın alternatif tıp ve inanç köşelerine doğru ilerliyor. Sonra Simone'cuğum kitabı var. Paris dönüşü bir Shakespeare and Company ganimeti olarak aldığım sonradan keşfedilen kayıp kitabın etkisiyle olsa gerek Simone de Beauvoir'ın aynı zaman dilimini anlattığı Bir Genç Kızın Anıları kitabını okumaya başladım. Simone benim baş tacım. O yüzden hep severek okuyorum. Yazarın kitapları okumak açısından hem zor hem kolay bana sorarsanız. Ağır ağır ilerleyen bir zaman diliminin içinde uzun uzun sayfaların arasında konaklamayı seviyorsanız, bu durağanlıktan keyif alacaksınız. Ama aksiyon peşinde koşanların asla sevmeyeceği ve okuyamayacağı kitaplar bence Beauvoir kitapları. Özellikle de biyografik özellikler taşıyan kitapları. Bunca zamandır Beauvoir okumama ve Sartre ile olan ilişkisini anlamlandırmaya çalışmama rağmen kafamda ilişkilerini net bir yere oturtamadığımı da ekleyeyim. Beauvoir gibi bir kadın Sartre ile mutluluğu nasıl buldu bilmiyorum. Hayat her zaman dileğimizi vermiyor bize. Bazen hiç düşünmediğimiz, ihtimal dışı bir şey gelip oturuyor yanı başımıza. Kimi zaman da en yakınlarımızdan biri bir tercih yapıyor ve bu tercih bizim de hayatımızı şekillendiriyor. Ben bugünkü yaşımda hala hayatın istediğim gibi akmamasına sinirlenip kırgınlıklarımı biriktirip gözyaşı döküyorum. Hayatla başa çıkmayı ne zaman öğreneceğim bilmiyorum. Dünya hırslarından arınmak ne zor. Üstelik bu dünyadaki zamanımızın kısıtlı olduğunu bilmemize rağmen daha iyisi için çabalamaktan vazgeçmiyoruz. Daha iyisinin gerçekten daha iyi mi olduğunu bilmeden hem de! Cuma başladığım yazı sonlanmak için pazar öğleden sonrasını bulmuşken, önce bana, ardından ihtiyacı olan herkese gönül esenliği, aydınlanmış bir kafa ve güzel demlenmiş bir çaydan keyif alacak kadar yaşam mutluluğu diliyorum. Yine geç yazdığım için bir özürle başlayayım. Ama sebebimiz aynı: Hayata yetişemiyorum. Kırklardan sonra daha mı hızlı akmaya başladı hayat ne? Bilmiyorum. Aklımız fikrimiz hayatın güzel anlarından ziyade endişelerle dolu. En çok da şuna sinirleniyorum: Gerçekten de ne olacak bu memleketin hali kaygısı sardı tüm bünyemi. Yahu ben bunu düşünmek istemiyorum. Bu ülkede yaşam gerçek anlamıyla kalp ağrısı. Yıllarca hepimiz çalıştık, ürettik; ama hiçbirimiz yaşlılığımızı garanti görmüyor, kaygılanıyoruz. Mayıs ayı sonuna kadar oğlumun sınavları var. Ardından hayırlısıyla bir yere yerleşecek. İşte o andan itibaren tüm kaygılarımı, kalp ağrılarımı bir müddet için de olsa bir kenara bırakacağım. Ta ki eylül ayında oğlumu yerine yerleştirene kadar. Milletin sıkıntılarını alkolle gülmeye çalışması gibi sanırım ben de kendimi yollara vuracağım. Hayatı, gülmeyi, kaygısızlığı çok özledim. Ah hayat diyorum. VE sizi kucaklıyorum. Özlemcim çayımı içerken okudum güzel yazını, penceremin önünde kocaman bir ağacım var bahar dallarıyla, kitabım da güzel, daha ne olsun. Uzun süredir Simone de Beauvoir okumadım, aklıma düşürdün şimdi. Ben uzun süredir hayalini kurduğum ruh haline gelemiyorum. Dişlerimi sıktım bekliyorum. Ya da kendimi suyun altında kalmışım gibi hissediyorum. Nefesimi bırakacağım o nefis anı bekliyorum. Yazının sana iyi gelmesine sevindim. Cumartesi sabahı itibariyle ben de ikinci demlik çayımı koydum ocağa. Dışarda deli bir rüzgar. Şeftalim tomurcuklanmış. Bu sene inşallah yaprakları hastalanıp kıvrılmaz diye düşünüyorum. Ezginin Günlüğü dinliyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/03/paris-yazilari.html", "text": "Son yeni yılımız evde geçmişti. Covid sebebiyle aileyi toplamıyoruz iki senedir. Sıradan bir akşam yemeği gibi bir masa hazırlamış, yanına birkaç meze eklemiştim. Bir de midye dolma. Yeni yılın ne getireceğini bilmiyorduk elbette. Son zamanlarda olanı olduğu gibi kabul edip üzülsek de birbirimizle paylaşmıyoruz artık; zira sıkıntılarımızı paylaşınca daha iyi hissetmiyoruz. Şükredecek tek şey sağlığımız. Ayın sonunda bir Paris seyahatimiz olacağını zaten buradan duyurmuştum. \"Ya Covid olursak da gidemezsek!\" diye endişelerim vardı. Şükür ki o tarih geldi. 21-25 Ocak 2021 tarihlerinde Kuzey'i de alarak Paris'e gittik. Pandemi patlamadan iki sene önce nerdeyse aynı tarihlerde Paris'ten dönmüştüm. Benim için seyahatin en güzel yanı hem sevdiğim bir şehre gitmem hem de Kuzey'in yanımda olması oldu. İnsan yaşadığı güzel şeyleri zamanla unutuyor. Sanki onunla hiç tatil yapmamışız gibi hissediyordum. Bu Paris seyahatindeki Kuzey müthişti. Şehri bizim gibi çok sevdi. Etrafına bakındı. Baktığı şeyleri gördü. Güzel yemekler yedik. Hiç durmadan yürüdük. Hepimiz çok mutlu olduk. Eve dönüşle birlikte işlere yoğunlaştık. Artık ne kadar yapabildiysek. On gün çalıştıktan sonra Selçuk'la ikimiz Paris'e tekrar gittik. Bizimkinin fuarı vardı. Şans benim yüzüme güldü. Şubat ayının başında bir kez daha Paristeydim. 5-10 Şubat 2022 Paris seyahati diyelim buna da. Gittiğimiz cumartesi öğleden sonrasını ve yağmurlu pazar gününü Selçuk'la Paris'te gezinerek geçirdik. Sonraki üç gün tamamıyla bana aitti. Hayatın bana gülümsediği zamanlar diyelim bu çalıntı Paris günlerine. Unutmamak için. Zaman çok hızlı geçiyor ve unutmam dediğim her şeyi unutuyorum. Kuzey'in bebekliğine, çocukluğuna dair o kadar çok şeyi unutmuşum ki bu durum beni korkutuyor. Bloga ne zaman geri dönsem ve eski bir yazıyı okusam şaşkınlığa kapılıyorum. Bazen yazdığım zamanki fikirlerim şaşırtıyor beni, bazen hiç hatırlamadığım bir hatıranın önüme serilmesi. Eskisi kadar yazmayı çok isterdim ama şimdilik bunu becerebilecek gibi durmuyorum. İyisi mi olana şükretmek. Bugün bu yazıyı yazıp yayınla tuşuna basarsam ne büyük mutluluk! Seyahatin ilk kısmı yeme- içme ve plakçı gezme temasında ilerledi. Kuzey plak dinlemeye, plak toplamaya merak saldı. İyi bir dinleyici. Bazen ortak müziklerde denk düşüyoruz, bazen dinlediğim bir grup sebebiyle takdir kazanıyorum, çoğunlukla da hiç bilmediğim bir sanatçıyı öğreniyorum ondan. Benim Kuzey'e yakınlaşma taktiğim bu; Selçuk'unki daha çok plak alımını desteklemek ve sponsor olmak şeklinde. Herkes gitme hazırlığındaki Kuzey'e bir şekilde kendini sevdirmeye çalışıyor. Gitmeden önce çok yer gezeriz diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. St. Germain, Opera Bölgesi, Grands Boulevard civarlarındaydık genel olarak. Pazar sokaklarında dolandık durduk. Plak ararken de birçok Fnac Mağazası'nı denetledik diyebilirim. İlk gün otele yerleştiğimiz gibi Grands Boulevard civarında yürüyüş yaptık. Aklımda daha önceden niyet ettiğim bir restoran vardı: Le Petit Bouillon Pharamond. Önüne geldiğimizde kapı önünde biraz sıra vardı ama neyse ki şansımız yaver gitti. On dakika içinde masamızda oturuyorduk. O kadar acıkmıştık ki hemen siparişimizi verdik. Buz gibi rose söyledik. Yanında da salyangoz. 😃 Ben daha önce de yemiştim ama Kuzey de yesin istedim. Anne kalbi işte! Çocuğu salyangozdan mahrum kalsın istemiyor. Bir de söylemeden edemeyeceğim. Boeuf Bourguignon denince aklıma hemen Julia Child geliyor. Bir gün onun tarifiyle evde bu yemeği yapmayı deneyebilirim. Sabrım yeter mi bilmiyorum. Hala seyretmediyseniz Julie & Julia fimini de seyredin lütfen. 📌 Bu filmle ilgili şöyle de tatlı bir yazı yazmışım. Burayı bistro diye tanımlamam pek doğru olmaz. Marais taraflarında açık bir pazardan bahsediyorum. Çeşitli dünya mutfaklarının olduğu, üstü kısmen kapalı, aynı zamanda bir bölümünde sebze, meyve ve şarküterinin de satıldığı açıklık bir alan burası. Pazar yerlerini sevenler için kaçırılmayacak bir fırsat. Kanımca bahar ve yaz mevsimi daha uygun burada yemek yemek için. Böyle dediğime bakıp da ocak ayının sonunda pazarın ve mini dükkanların boş olduğu düşünülmesin lütfen. Her bir tezgahın önü insan kaynıyordu. Bizim seçtiğimiz tezgah Les Enfants du Marche ise pazarın en kalabalık dükkanıydı. Japon bir şef pişiriyormuş burada. O kadar uzun zaman sıra bekledik ki bu durum yemeklerle ilgili fikrimi değiştirmiş olabilir. Çok üşüdüm, çok acıktım ve resmen bir an gitmeyi düşündüm. Kalabalıktan olsa gerek servis de elbette çok iyi değildi. Başka bir gün öğlen yemeğimizi Procope'da yedik. Paris'te illa ki güzel bir şey yiyeyim diyorsanız bence Le Procope her zaman en doğru tercih. Ne garsonların nezaketiyle ne de yemeklerin kalitesi ve lezzetiyle insanı hiç yanıltmıyor. Yemeğin sonunda hesabı ödediğinizde yemeğin hakkını verdiğinizi düşenerek çıkıyorsunuz Paris sokaklarına. Her Paris'e gidişte bir kez daha gidilmeyi hak eden restoranlardan biri burası. Fiyatlar normal. Ben genellikle yaptığım gibi bu seferde tercihimi balıktan yana kullandım. Selçuk, kaz ya da ördek tercih etti. İnanın hangisi olduğunu anımsamıyorum. Kuzey ise nefis bir deniz tarağı tabağı ile mutlu oldu. Yemeğin başında yine salyangoz söyleyerek Fransızlar gibi yeme alışkanlığı edinmeye başlamış olabiliriz. Le Grand Colbert: Filmlerde gördüğümüz restoranlarda yemek. Romantik filmlere düşkünlüğümü bilmeyen kaldı mı? Hele ki eski romantik filmlere. Filmimiz Diane Keaton ile Jack Nicholson'ın birlikte oynadıkları Something's Gotta Give. Filmi hatırlamayanlar canlarının sıkkın olduğu bir gün seyretsin lütfen. Neyse, kahramanlarımız filmin sonunda Paris'te yemek yerler. Hangi restoranda peki? Le Grand Colbert. Bu seyahatte bir gece de burada yemek yedik. Bunca gidiş geliş içinde hep niyet ettiğimiz ama nedense hep ertelediğimiz bir restorandı burası. Menü klasik Fransız restoran menüsü gibiydi. Deniz mahsüllü tabaklar, et, kaz/ ördek 🙂 Benim tok olduğum bir geceydi. Normalde geç kahvaltı, ufak bir atıştırmalık ve akşam yemeği beni kurtarıyor seyahatlerde. Geri gör ki Kuzey'le olduğumuz bu seyahatte her öğünü dolu dolu geçirince akşamları yemeklere hep tok gittim. Eee, tok ağırlamak da zordur biliyorsunuz. Ben bu sefer gri karides diye bir şey, mercimekli bir salata istedim. Karidesler minicik ama öyle çoktular ki ayıklamaktan yoruldum. Mercimekli salata da kocamandı. Diğerlerinin yemeklerinin tadına bile bakamadım. Garsonlar çok kibar, ortam da çok nezihti. Yemekler de lezzetliydi. Paris'te her ülkenin mutfağı var. Bu kadar Çin ve Japon restaurantı var mıydı bilmiyorum ama bu gidişimde çok şaşırdım. Her yerde Ramen dükkanları vardı ve önleri de sırada bekleyen insanlarla doludu. İnanılmaz uzundu kuyruklar. Hele bir tanesinde öyle bir sıra vardı ki ben mümkün değil bir çorba içeceğim diye beklemem dedim. Bir de Kuzey'e söylendim evde tavuk suyuna, et suyuna çorbayı içmiyorsun burada ramen içeceğim diye tutturuyorsun diye. Şehrin en ünlü Ramencisi Kodawari Tsukiji. Ortam tıpkı bir balık hali gibi. İçerde fotoğraf çekmek yasak. Hoparlörlerden bir balık halindeymişsiniz gibi gürültü yayılıyor. Konuşmalar, bağrışmalar... Sıkışık bir alan. Balıkçı kasaları üst üste yığılmış. Öyle arkadaşlarımla gideyim bir masaya kurulayım, hem yemeğimi yiyeyim hem de sohbet edeyim gibi bir ortam yok. Daha çok hızlı yenilen bir yemek. Çorbanı içip kalkıyorsun. Zaten yemeğin biter bitmez de hesabı getiriyorsun. Eee, çorba nasıldı derseniz güzeldi. Ama annemin çorbalarını tek geçerim. Carpaccio istedim. İncecik, mini bir porsiyon geldi çok lezzetliydi. Izgara sardalya istemiştim. Unutup getirmediler. Japon birasının da tadına baktım. Bence çok güzeldi. Sanırım yukarıdaki linkte fiyatlar da var. Ettik vallahi. Sevdiğim şeyleri tıkınmaktan vazgeçmedim. En sevdiğim Marais kafelerinden biri olan Le Favorite'te patates kızartması yedim, Maison Georges Larnicol'un önünden geçerken şu meşhur tatlıları kouignette'den gömdüm. Hatta dönmeden bir paket de buraya getirdim. Chez Michel'de bir gece daha rezervasyonumuz vardı ama artık daha fazla süslü yemek yiyemeyeceğim diyerek onu da iptal ettim. Hayat bir gün, o da bir gün! Özlemmmm!!! Pandeminin bittiğini en azından bizlerin pandemi modundan çıktığını- senin Paris yazını görünce iyice anladım. Çok şükür yahu. Bu kadar geç cevap yazdığım için de kusuruma bakma. Telefonumdan gördüm yorumunu ama unuttum. Paris'le ilgili ikinci gidişime dair bir yazı daha yazmayı planlıyorum ama ne zaman bilmiyorum. Bilgisayarın başına kafam hafif oturduğumda olabilir. Otel, son senelerde her gittiğimde kaldığımız AstOtel, 34B. Çok yazdım. İş beni bekler. Çok öpüyorum Elif. Ben de başka hayallerin peşine düştüm. Hayatımız plan yapmak açısından biraz karışık ama olsun. Bekliyorum. Bir fırsat yarattığım an yeni planlar yapacağım. Hayal kurmak, bu hayaller için kitaplar okumak, bir rota çizmek, yola düşmek hepsi nefis! İçim bir hoş oldu, ben de Paris'e gittim, geldim sanki. Bu koşullarla belki emekli ikramiyesi ile gidebilirim oralara... Bir de Elhamra Sarayı'na. Hayali bile güzel ama... Hayal de kuramazsak elimizde ne kalır ki?Sesinizi duyduğuma sevindim. O filmi ben de çok sevmiştim, tekrar izleyeceğim şimdi. Benim Emre'm de 21olmak üzere,3 yıl oldu yuvadan uçalı, geliyor ama daha gelir gelmez ayrılık acısı çöreklenmiş oluyor içime. Yine de onu öyle genç bir adam olarak görmek de mucize gibi. Bir gün bir yerlerde görüşmek üzere, iyi bakın kendinize. Hoş geldiniz. Ben de ne çok özlemişim sizi. Eee, biz de bol bol gezeriz onlar gidince diyeceğim ama paramız pul oldu ne yazık ki. Yılların emeği, emeklilik hayallerimiz, bol bol gezeriz dileklerimiz. Neyse, enseyi karartmayayım ben. Çoook hayalim var çok. Ve evet dediğiniz gibi canımız istediği kadar da hayal kurabiliriz. Yeter ki sağlığımız, umudumuz, hayallerimiz yerinde olsun. Çok teşekkür ederim buraya uğradığınız için. Selam yazınızın bir bölümünü hatırlıyorum. İnstagramdan galiba özet geçmiştiniz. Bizim gezileri ayarlayan arkadaş aklıma geldi. Nerede ne yenir diye önden hazırlanır sonra rehber bizi aynı yere götürür. Sizle beraber o güzel yemekleri yedim. Sevgiler. İG'den paylaşmış olabilirim ama çok da bir şey paylaşmıyorum. Sosyal mecranın blog köşesi çok hoşuma gidiyor. Okunmak güzel şey. Bir de en çok kendime yazıyorum. Unutmayayım diye. İG'ye gelince, zamanım orada tükensin istemiyorum nedense. Keşke paylaşmadığım gibi izleyerek de bunca zamanı yitirmesem."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/05/yeni-yas-guzellemesi.html", "text": "Ah tatil! Ne iyi geldin bana. Bayramı oruç tutanlardan daha çok kutluyor olabilirim. Her şeyi bir kenara bırakıp bol bol okumaya, hayal kurmaya, çay-kahve içmeye adayacağım beş günüm var. Durmaya ve çok düşünmemeye çalışacağım. Kuzey'in lise hayatının son dönemecindeyiz. Mayısın nerdeyse sonuna kadar devam eden sınav takvimini atlatırsak karada ölüm yok bize. Sonra hayat bizi nereye taşıyorsa oraya gideceğiz. Olanı, elimizdekini sahiplenip yeni hayaller kuracak, hayatımınızın bundan sonraki muhtemelen üç ya da dört yılını oğlumuzun yaptığı seçimin etrafında dönüp dolaşarak, bilmediğimiz bir yeri geçici bir yuva yaparak, sahiplenerek, yeni keşfettiğimiz kafeleri evimiz belleyerek yaşayacağız. Sağlık olsun yeter ki! Geldi sanırım. Yeni yaşım kapıda bekliyor beni. Öyle eskisi gibi yüksek perdeden konuşmayacağım. Keşke konuşabilseydim. Keşke hayata dair daha büyük hayallerim olsaydı tıpkı eski günlerdeki gibi. Cüzdanımın iç cebindeki hayaller listem uzatıp gitseydi, üstü çizilenlerin yerine yenilerini ekleseydim listemde. Hayat, hepimize öğrettiği gibi bana da sabretmeyi öğretti. Çaresizliği kabul ettim bu geçen birkaç senede. Son birkaç yazımda bahsettiğim gibi yaşadığımız coğrafya, yönetiliş şeklimiz hayallerimizi, umutlarımızı elimizden aldı. Şimdilerde tıpkı yitip giden aile büyüklerim gibi olana, olmayana, hayatın pahalılığına, paramızın düşürüldüğü hallere söylenip duruyorum. Keşke umudumu koruyabilseydim bu yeni yaşımda ama olmuyor. Olamıyor. Yine de uykuya dalmadan hemen önce kendimi sevdiğim şehirlerin sokaklarında gezinirken yakalıyorum. En çok uzak destinasyonlardaki kahvaltı sofraları düşüyor aklıma. Ekşi mayalı ekmeklerin üstünde poşe yumurta oluyor önümdeki tabakta; bir de olmazsa olmaz birkaç dilim avokado. Gülümseyen bir garsonun elinde bir kahve termosuyla eksilen kahvenizin üstüne sıcak bir kahve boşalttığı o güzel sabahlar... Güneşli sabahların önünde gezilecek kocaman bir gün olduğu için hayallerim hep kahvaltı masalarında başlıyor. Nefis bir kahveye kim hayır der üstelik. Soğuk falan demeden, yeni yıl pazarlarının kurulduğu bir zaman diliminde hayata, \"Sen biraz bekle burada beni!\" dedikten az sonra New York'a uçmak istiyorum. Ellerimde eldiven, kafamda bir bere ışıltılı bir New York mevsimine konuk olacağım. Hayalini kurduğum bu yeni yılın dünyanın bütün yeni yıllarından farklı olacağını düşünüyorum nedense. Hediyeyse böyle bir hediye vermek istiyorum kendime. Işıl ışıl gökdelenlerin arasından yürüyüp Rockefeller Binasının önündeki buz pateni pistinde buz pateni yapanları seyredeceğim. Central Park civarında dolaşırken Salinger gelecek aklıma. Tıpkı Holden Caulfield gibi tüm yazı parktaki gölde geçiren ördeklerin kış oldu mu nereye göç ettiklerini düşüneceğim. Hadi diyeceğim bizimkilere, \"Şehirdeki bütün ağaçları gidip görelim.\" Muhtemelen Bryant Park'taki ağaca öncelik vereceğim. İnsan sevdiğini biraz kayırır elbet. Pazar yerleri var bir de. Bol bol hediye alınıp, bol bol da sıcak şarap içilecek. Belki şarkı bile söylerim yüksek sesle. Pandemi de bittiyse, gözümüzü karartıp Peru'ya gideriz belki. Olmadı Güney Afrika, o da olmadı daha önce hiç gidilmemiş bir Fas- Marakeş. Bir de tuhaf ama, nehir gezisi yapmak var aklımda. Biraz yaşlı işi mi sizce? Ama şöyle Avrupa şehirlerini nehir üstünden gezsek fena mı olur? Bana romantik bir hayalmiş gibi geliyor. Şöyle de bir yıl dökümü yapmışım. Hayallerim yok dedim ama yazdıkça yazasım geldi. Ah ne çok şey geldi aklıma daha. Meğer hayal kurmayı bıraktım, -hadi şuna yavaşlattım diyelim-, derken ne çok hayal gizlenmiş köşeme, yamacıma. Aklımda hep ailecek yapılan uzun seyahatler var. Biraz Kuzey'siz bir zamana adım atacağımızdan olsa gerek, hep yanımızda olduğu zamanlar geliyor aklıma. Neyse ki bahar geldi. En sevdiklerimden Sally Rooney'nin son kitabı raflardaki yerini aldı. Ve ben yeni yaşıma üç gün kala sevdiğim bir yazarın kelimeleriyle doldurdum koskoca ve mutlu bir cumartesimi. En iyi Rooney kitabı olmasa da bunca güzel insanlık hallerini okumak iyi geldi bana. Belki mayıs sonundaki küçük keşif seyahatimizden de Elif Batuman'ın son kitabını alarak dönerim. New York'a gidemesek de sen sevdiğin yazarların mayıs ayına denk gelen kitapları da mutluluk sebebidir. Hayatın hepimiz için güneşli olmasını diliyorum. Ve sahiden şu bloga yazdığım ilk günden beri her yeni yazı yazışımda huzurla doluyor için. Canım blogum! Benimle birlikte yaşlanıyorsun. Senin de bir şekilde doğum günün kutlu olsun. İçinin huzurla dolduğu yeni yaşlar diliyorum sana. Kocaman sarılıyorum, şükür rahat rahat.. Çok teşekkür ederim. Hepimizi güzel şeyler sunsun hayat. ... güzel hediyen için de teşekkürler. Artık baba memleketinde dikili ağaçlarım var benim de. Tekrar çok çok teşekkürler her güzel dileğin için."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/06/elif-batuman-son-kitabi-ve-yagmurlu-bir-cumartesi.html", "text": "Yağmurlu bir cumartesi sabahı. Elif Batuman, son kitabı, yeşile bakan salon pencerem ve çayım baş başayız. Bilgisayar başına oturup blog yazısı yazmak için nefis bir cumartesi günü... Dışarda romantik bir yağmur, kulaklarımda insana hayatın çok güzel olduğunu anımsatan caz ezgileri, yeni demlenmiş çay ve mutfakta usul usul mayalanan bir ekmeğim var. Hayat böyle güzel anlardan ibaret. Hayatın böyle güzel olduğunu biliyorum da, etrafımızda dönüp duran onca şey unutturuyor bize bu güzellikleri. Baştan söyleyeyim bu hafta sonu cumadan yalnızlıkla başladı. Ev halkı cuma sabahından itibaren dağıldı. Selçuk uzak/yakın başka bir ülkeye, Kuzey arkadaşlarıyla eğlenmeye gitti. Cuma gecesi kendimle baş başaydım. Böyle anların benim için en korkunç yanı ne yapacağıma karar verememem oluyor. Aklımdan onlarca düşünce geçiyor. Güzel bir film izlerim diyorum, sonra blog yazarım, ardından kitap okurum, yürüyüşe çıkarım, hayallere dalarım. Bir heyecan sarıyor içimi. Bu telaştan ne yapacağıma karar veremeyip, yapmak istediğim hiçbir şeyin yetişmeyeceğini düşünüp telaşlanıyorum. Eee malum, telaş benim ikinci adım. Her şeyi yapma isteğim, hayallerime, sevdiğim şeylere giden yoldaki açlık beni her pazar akşamında, \"Ahhh, bu hafta sonu da bir şey yapamadım!\" duygusuyla karşı karşıya getiriyor. Cuma akşamı yalnız kalınca film seyretmeye karar verdim. Arkasına gerçek bir dekor olarak sevdiğim bir şehri almış romantik bir komediye asla hayır demem. Bu aralar sanki önümüzde uzun bir yaz mevsimi yokmuş gibi davranıyorum. Yaz tatilimi kaderin ellerine teslim ettim. Onun yerine ekim- kasım aylarına takıldım. Dileğim eylül sonu gibi Kuzey'i uğurlayıp, ayrılık acımı dindirecek bir yere gitmek. Uzak bir destinasyon olsun, daha önce görmediğimiz bir yer seyahat hanemize yazılsın diyorum. Meksika ya da Peru bu destinasyonlardan biri olabilir. Bu yüzden film seyrederken de mekan açısından bana ilham verecek bir film olsun istedim. Dün gecenin filmi böyle seçildi. Netflix'in film arama tuşuna Peru yazdım ve kendimi romantik bir komedinin aşk acısı çekmeli, ayrılık acısıyla içip kendini kaybetmeli temposuna bıraktım. Tahmin edersiniz ki, film çöptü. 😀 En azından Lima manzaraları seyretseydim ama o da yoktu. Yine de terk edilen aşık kızımız aşk acısından kurtulmak için en yakın arkadaşının önerisiyle yıllardır ertelediği bir şeyi yapmaya karar verdi: Blog yazmak. Blogculuğumun ilk günlerinde bir yazı yazar ve uzay boşluğuna o yazıyı bırakırdım. Yazının geleni gideni pek fazla olmazdı. Ama o günlerde blog yazarak geçirdiğim o zamanı düşündüğümde içim hep mutlulukla dolar. Kuzey'in küçüklüğü, taşınmamız, taşınma-yerleşme sırasında eşyalarla birlikte anılarımızı da birer birer paketlemem, Kuzey'in belki de hayatının en önemli dönemeci sayılacak okul değişikliği, büyümesi gelir gözlerimin önüne. Endişeli anneliğim, mutfağın hemen önündeki aydınlık masada, kristal ışıltılar yayan avizenin hemen altında yazdığım blog yazıları hayatımın güzel bir dönemine denk geliyor. Sonraki yıllar da çok güzel şeyler armağan etti hayatıma ama blog yazmak denince nedense o ev, o masa, Kuzey'in hayatının o minik zamanları.... Tıpkı bazı şarkıların sadece bir yere, bazı kitapların tadı asla unutulmayacak bazı tren seyahatlerine, adı konmaz bazı kokuların da sadece bir tek eve ait olması gibi. Hani kapıdan içeri adımınızı attığınız an sizi saran evinizin o aileye ait kokusu vardır ya, işte öyle bir şey söylemek istediğim. Bahsettim mi bilmiyorum ama Elif Batuman'ın son kitabını kitapçılara ulaştığı ilk gün aldım. Londra'daydık ve İstanbul'a dönmek üzere şehirden ayrılmamız gerekiyordu. Kitabı almadan şehirden ayrılmam diye tutturdum. Piccadilly'deki Waterstones'dan kitabı aldığımda yüreğim hafifledi. Oradan hemen bir trene atlayıp doğruca şehrin neresinde olduğundan emin olamadığım Stansted Havaalanı'na doğru yola çıktık. Ne uzak bir yerde bu havaalanı yahu! Ne yazık ki Sabiha Gökçen Havaalanından kalkan Pegasus ve Atlas Jet sadece bu havaalanına iniş yapıyor. Sabiha Gökçen de bizim eve yakın. Elif Batuman'ı ne çok severim bilirsiniz. Kitabımızın kahramanı Selin'in maceraları Batuman'ın ilk kitabı The Idiot'ta başlamıştı. Selin bu kitapta Harvard Üniversite'sindeki ilk yılını, tuhaf bir ilişki içinde olduğu Macar genci Ivan'a karşı hissettiklerini, bu aşkın peşinden Budapeşte'nin küçük bir köyünde katıldığı bir çalışma kampında yaşadıklarını anlatıyordu. Ivan'la işler istediği gibi gitmemiş, kitap da Harvard'da geçirilen ilk yılın ardından bitmişti. Budala, Elif Batuman'ın hayatından izler taşıyor. Kitabın taşıdığı öğeleri bir kenara bırakacak olursam, içimdeki o ergen heyecanını hala öldürememiş olmalıyım ki kampüs romanlarını okumaktan vazgeçemiyorum. Elif Batuman da kitaplarının adlarından da anlaşılacağı gibi her romanının içinde daha önce yazılmış başka bir kitaba saygı duruşunda bulunuyor. Sevdiği ya da bir koşulda okumak durumunda kaldığı kitapların satır aralarında kayboluyor. Kahramanımız Selin'e şimdilik umutsuz gibi görünen aşk hikayesinin içinde bu yazarlar eşlik ediyor, elinden tutuyor, derdine çare olamasalar da Selin'i bir yerden alıp başka bir yere sağ salim ulaştırıyorlar. Bir maceradan başka bir maceraya atlayan bir Selin bulmak isteyenler bu kitapta aradığını bulamaz. Benim için Elif Batuman kitapları vaktinde hiç bitmeyecek sandığım gençlik yıllarım gibi... Her şeyin çok kötü ya da çok iyi olduğu o zamanları hepimiz anımsarız. Zaman, Batuman'ın kitaplarında sakince akıyor. Arkadaşlarımızla birlikte okulu kırdığımız o kadim zamanlar vardı ya hani; insanın kalbi o günlerin sıcaklığı ile doluyor. Şarkılardan fal tutmak gibi, duyduğunuz her cümlede, okuduğunuz her cümlede size söylendiğini düşündüğünüz bir yan buluyor ve anımsadığınız o zamanlar çok geride kalmış olsa bile hatırlamanın gücüyle huzur buluyorsunuz. Geçecek demek istiyorsunuz Selin'e. Benim için, \"Tıpkı tatlı bir huzur olmak için Kalamış'a gitmek\" gibi bugünden kopup geçmişe uzandığım kaçak zamanlar Batuman kitapları. Üstelik hemen hemen aynı yaşta olsak da başka yerlerde sürüyor hayatlarımız. Yine de benim gibi melankolik ruhları yakalıyor Batuman. Elif Batuman'ın Ecinniler kitabıyla ilgili ne yazmışım okumak isterseniz sizi BURAYA alayım. Batuman'ı herhalde çok arada derede okudum ve hiç sevemedim ilk okuyuşta, bir şans daha vermem lazım. Paris ve Elif Batuman'ı seninle özdeşleştirmişim; onu da fark ettim. Değer mi? Bilmiyorum. Bu kadar çalışırken hiç keyif almadı. Durmadan söylendi. Acı çekti. Onun gibi bir dolu çocuğun yaşadıklarından bahsediyorum. Bir stresten başka bir strese... Sat sınavları, IELTS, TOEFL, okul sınavları, IB sınavları... Vallahi bazen ben de değmez diyorum. Ama bizim gibi bir ülkede başka şans var mı? Tek yol Kuzey'in, bizim izlediğimiz yol olmasa da çalışmaktan başka yol yok. Bu arada Kuzey okuduğu okula LGS öncesinde, ilkokul 3. sınıfta ara sınavla girdi. Bu açıdan LGS stresi çekmedi. Hayatta yaptığımız en doğru işlerden biriymiş. Bu konuda kendi aklımı uzanıp uzanıp öpüyorum. Bu ülkenin çocuklarının sınavları bitmeyecek sanırım. Allah hepsinin yardımcısı olsun. Teşekkür ederim Özlem, maalesef öyle, eğitim sistemi denen koca oluşumda basiret sahibi tek adam yok; varsa da yetkisiz ve etkisiz :(( Çocuklarımızın ve bizim işlerimiz elbette hiç kolay olmayacak. Yukarıdaki tüm temennilerine katılıyorum. İnşallah daha güzel günler vardır önümüzde. Elif Batuman sevdiğimiz, gururlandığımız tatlı bir kadın di mi? Ortak sevgide buluşmak gibisi de yok. Kitabı sakin sakin okuyorum. Acele etmeden, telaşsız. Gerçi belki de bana kalan zamanlarda telaşa kapılacak gücüm olmadığındandır bu durum. Sen benim önümde süper örneksin. Orhun da resmen gözümüzün önünde büyüdü. Talin denince aklıma siz geliyorsunuz. Senin blog yazıların, şehri tek başına ve bazen ailecek gezmelerin, gidişler, dönüşler.... Ben de seni kucaklarım. Du' bakalım daha neler paylaşacağız burada. Hoş geldiniz,: çocuğumun bundan sonraki hayatı hiç ortak anımızın....:dediğiniz cümle var ya, beni de aldı götürdü. Emre, m üçüncü sınıfta, bir gidiyor, iki ay yok ortalarda, hem de İstanbulda. Ama nasıl güzel bir genç adama dönüştüğünü görmek de gurur verici... Hayat her şeye alıştırıyor Ozlem. Sağlıkla ve sevgiyle kalın. Tuhaf bir his ya. Şimdilerde de bizden ayrı bir hayata adım attı aslında. Üniversiteye giriş anlamındaki tüm yükümlülüklerini bitirince bir rahatlama geldi bizim oğlana. Günlerini hep arkadaşlarıyla dolduruyor. Biz de işte güçteyiz zaten. O da biz de ayrılığa hazırlanıyoruz yavaş yavaş. Elbette en sağlıklısı bu. Çok ilgilendik, çok sevdik, çok sarmaladık, çok dinledik."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/06/hayat-en-guzel-hediye.html", "text": "Hayat anlardan ibaret. İnsan bazen durmadan değişen dünya düzeni içinde ne yapacağını şaşırıyor. Evde mi otursam yoksa \"hayattan geriye anılardan başka bir şey kalmıyor.\" diyerek her anı sonuna kadar mı yaşasak karar veremiyor. Çok yorgun olduğum zamanların hepsinde kendime aynı şeyi söylüyorum: Bir gün hiç kalkmadan yatacağız, şimdi yürü! Fotoğraf aramak için telefonumdaki fotoğraflara dalınca geçmişteki tatillerimizin içine düştüm. Seyahat fotoğraflarının nerdeyse hepsi yüzümü güldürdü. Maksimum 2017 yılına kadar olan fotoğraflar telefonumda. Diğerleri muhtemelen telefon değiştirirken derlediğim, topladığım bir diskin içinde saklı. Dijital hayat böyle işte. Hem kolayca ulaşmak mümkün, hem de unutmak. Seyahatlerde eskiden olduğu kadar çok fotoğraf çekmiyorum. Hele ki daha önceden gittiğim yerlerse. Paris mesela. Her seferinde birkaç fotoğrafla geri dönüyorum şehirden. Yalnız geçirdiğim üç- dört günüm oluyor. O günlerde de yalnızlığımla kol kola sokak sokak geziyorum şehri. Önceleri her Paris'e gidişimizde şehrin daha önce kalmadığımız bir bölgesindeki bir otelde kalır; hem değişik bir oteli, hem de şehrin bilmediğimiz bir bölgesini keşfederdik. Birkaç senedir başka hiçbir otele bakmadan aynı otele gidiyor, aynı bölgeden şehrin hangi bölgesini canımız çekerse o tarafına adımlıyoruz. Grands Boulevards sıklıkla gittiğimiz her yere yakın. Opera Bölgesi on dakikalık yürüme mesafesinde, Montmartre Tepesi biraz daha yürümek gerektirse de hemen yanı başımızda. Yürümeyi sevdiğim için Odeon'a da, St. Michel'e de, St. Germain'e de sokaklarda yürüye yürüye gidiyorum. Kendime flanöz diyebilirim bence. Seine Nehri'ne ulaştığım an kısa bir durma anı veriyorum kendime. Notre Dame Katedrali'ne bakıyor, Shakespeare and Company Kitabevinin aynı köşede durduğundan emin oluyor, bazen de St. Severin Kilisesi'nin serinliğine atıyorum kendimi. Bu kilise şehrin en sakin köşesi. Şehre dair öyle çok sevdiğim şey var ki. Her seferinde aynı şeyleri tekrar etsem de her gidişimde bambaşka keyifler alıyorum. Hangi sokağın nereye açılacağını biliyorum. İçinde oturanlar hiç umursamasa da, Gertrude Stein'ın oturduğu binanın önünden geçip sanki mucizevi bir şeye denk gelecekmişim gibi gözlerimi dikip apartman girişine bakıyorum. Contrescarpe Meydanı'na ulaşmak için koca anıt mezar Pantheon'un önünden geçiyor, yapının önündeki geniş açıklıkta yerlere oturmuş yemeklerini yiyen gençlere göz atıyorum. Yıllar yıllar önce, Hemingway'in benim yukarı doğru yaptığım bu yürüyüşleri sabahları nehre doğru yaptığını anımsıyorum. Her Paris'e gidişimde bende edebi bir iz bırakan her sokaktan geçerken huzurlu olduğumu hissediyorum. Benim gibi nostalji tutkunları için Paris en güzel şehir. Her sokağın bir hikayesi var. Son zamanlarda dünyanın her köşesinin kalabalıklaştığını düşünsem de Paris diğer metropollere göre yine de bir köşede oturup kahvesini içerken kendiyle yalnız kalmak isteyenlere gizli köşeler sunuyor. Her şeyi hızlıca tükettiğimiz dünyamızda artık her kafe bir çeyrek saat oturmalık, her restoran bir kez uğramalık, her içecek bir kez tatmalık. Sevdiğimiz şeylere sadık kalmak, aynı zevki onlarca kez tatmaya meftun olmak artık demode! Bense bu halden çok keyif alıyorum. Bazen böyle oturduğumuz koltuktan sevdiğimiz yerlere yolculuk yapabiliyoruz. İnternetin güzel yanlarını görmezden gelemem. Bana kazandırdığı çok güzel şeyler var. Blogumu yazmam bile bunun göstergesi ama internetin bize kazandırdıklarını gördüğüm kadar kaybettirdiklerini de görüyorum. Uzaktaki sevdiklerimizle görüntülü konuşmalar yapmak, bir tıkla alışveriş işimizi halletmek, bilmediğimiz bir restoranı hiç tanımadığımız bir insanın paylaşımı sayesinde öğrenmek nefis. Amma ve lakin, rastlantıların anlamına ne oldu? Ben rastlantıların gücüne inanıyorum. Bir kitapçı rafında kitapların arasına sıkışmış hiç bilmediğim bir kitaba rast gelmek hala heyecanlandırıyor beni. Her gün başka bir yemek çıkaran Fransız bistrolarını seviyorum mesela. Nette okuduğum birinin önerdiği bir yemeği bulamayıp hayatın beni başka bir seçime yönlendirmesi bilmediğim bir yola yolculuğa çıkmak gibi. Bu kadar küçük bir adım bile durgun hayatımızda Alis Harikalar Diyarı'na açılan bir kapı benim için. Hala ilk günkü heyecanını koruyan yüzyıllık restoranlar da kabülüm, pasaj içinde amatör ruhla annesinin tarifini yapan bistrolar da. Konu sevdiğim şeyler olunca anlatacak çok şeyim var. Ruhuma ilaç şehirler, sokaklar, parklar, oturup kahve içilip yazı yazılacak kafeler.... Hayat hep gülsün bize... Mutlulukla, huzurla yol alalım inşallah. Kendi mutluluk listelerimden birini ekledim buraya: Paris ve Bistroları. Buraya da mutluluk garantili bir yazı bırakıyorum. Harry Sally ile Tanışınca filmindeki kafede soluklanmak istersiniz diye. Zaman zaman bu bloga uğrayışımın, yazışımın en büyük sebebinin kendime moral vermek olduğunu düşünüyorum. Hayattan koptuğum, keyif almadığım zamanlar oluyor. Bu aralar çok sık! Ölümler hatırlatıyor bana hayatın anlamını. Bunu sıklıkla anımsasam da günlük iş stresinin içinde unutuyorum, sinirleniyorum, mutsuz bir insan oluveriyorum."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/08/universite-yolculugu-tatli-bir-ayrilik.html", "text": "Uzun sessizliğimden sonra tatlı bir ayrılık acısıyla yazıyorum buraya. Blog her derdimin devası malum. Yıllar, yıllar önce yazmayı ve gezmeyi çok seven bir kızın günlüğü olarak başladı buradaki maceram. Blog nedir bilmiyordum. Yazmakla ilgili bildiğim tek şeyse yazmayı çok sevdiğim ve uzun zaman önce sebepsizce yazmaktan vazgeçtiğimdi. Bilgisayarı önüme aldığım bir gün Macera Kitabım diye bir blog açtım. Yaşanacak ne kadar maceram vardı, hayat benim için ne planlıyordu bilmiyordum ama önümde uzanan sanal boşluğa bir merhaba bıraktığımı anımsıyorum. Öylece bekliyordum. Birisi beni fark etsin istiyordum. Eş, dost kontenjanı beni mutlu etmek için seferber oldu. Kardeşim, bir de kocam ilk yorum yazanlar oldu bloga. \"Ah, durumum çok acıklı!\" diyordum arkadaşlarıma. Hem bir blogum var demekten utanıyordum, hem de bu koca boşluğun içinde bana benzeyen birileri beni bulsun istiyordum. Tuhaf bir şekilde bir sonraki yorum sevgili Elif Köksal'dan geldi. Katmandu'da Ev Hali kitabının yazarından. O mutluluğumu hala anımsarım. Bir sonraki yorum da canım Leylak Dalı'ndan. Bu blogun bana kattığı en kıymetli kişilerden biri diyebilirim onun için. Ne zaman Nurşen Ablayı düşünsem geri dönüp kendime bir eleştiri yapıyorum: Keşke ben de bu dünya işlerinden biraz sıyrılıp insanlara bunca değer verebilsem. Bir yorumla onlara kıymetli olduklarını, okunduklarını hissettirebilsem. Her zaman herkese aynı zamanı ayıramıyorum ne yazık ki. Beş dakika sonraya, akşam çayının yanına erteliyorum bir yorum yazmayı ve atlıyorum sonra. Neyse, durum şu ki teşekkür etmeyi bilenlerdenim. O yüzden Nurşen Abla nezdinde bu blogda bana mutluluk veren herkese çok teşekkürler. Ev taşımışım. Anılarımı kutulara doldurmuşum. Size de buradan yazmışım. Kuzey küçücük bir çocukken, \"Ah, galiba ben pek de iyi bir anne değilim herhalde.\" diye sızlanmışım. Bana iyi bir anne olduğumu sizler anlatmışsınız. İşin en kıymetli kısmı da şu ki sadece yazdıklarımdan sevmişsiniz beni. Yazdıklarımda kendini bulanlar olmuş. Bazen birileri bir sayıklamama denk gelen bir yazımın altına, \"Bu yazınız bana çok iyi geldi.\" diye yazmış. Kendi şifamı ararken şifa olmuşum. En sevdiğim hikaye de burası Paris'i çok seven bir kızın gezi günlüğü olmuş. Yahu ben hiç durmadan sizinle Paris sevgimi paylaşmışım. Siz de hiç, \"Yeter artık! Sus!\" dememişsiniz bana. Blogculuk günlerimi genellikle blog yazdığım mekanlar ve Kuzey'in hayatının değişen evreleri ile anımsıyorum. Bir önceki evimizde blog yazarken hemen mutfağın bitimindeki masada oturur, masanın üstündeki kristal avizenin ışığı altında yazardım. Kuzey'in ilkokul zamanlarıydı. Ayağında Ikea'dan alınma bez topla salonda bir taraftan diğer tarafa koşar dururdu. Salonda oturur kitap okurduk. Bol bol film izlerdik. Hayatımızın en tasasız günleriymiş gibi geliyor şimdi o zamanlar. Öyle değildi aslında. Endişe benim göbek adım biliyorsunuz zaten. Sonra Kuzey'in başka bir okula geçişi, bizim yine aynı sitede başka bir eve taşınmamız, dünyanın bilmediğim köşelerine yaptığımız yolculuklar, okunan onca kitap, dostlarla içilen şaraplar, uzun akşam yemekleri... Bu zamanlara dair en severek hatırladığım şey hayata duyduğum tutku, bitmez bilmez seyahat planlarım ve enerjim. Durum şu. Kuzey'i İngiltere'ye götürüp bir hafta kadar yakınlarında takılacağız. Zaten bir dolu işimiz var. Yurt odasına gerekli şeyler alınacak, odası yerleştirilecek falan. Birkaç güzel akşam yemeği yeriz. Onun hayatını geçireceği yeri biraz tanırız. Biz döndükten sonra, \"Şurada yemek yiyorum.\" dediğinde ortak bir hafıza oluşturmak adına okul etrafında biraz yer içeriz diye düşünüyorum. Sonra Edinburgh'a geçeceğiz. Ona bizsiz olup arkadaş edinmesi için biraz alan, ihtiyaç durumunda da yakınlarında olduğumuzu bilmesinin konforunu sunalım istiyoruz. Böyle diyorum ama kendimi kandırıyorum. Selçuk ve ben onsuzluğa alışmaya çalışıyor olacağız. Bir müddet aynı ülke içinde olmak bile ondan ayrılmadan önce hazırlanmamıza yardım eden bir süreç olacak bizim için. Heyecanlanıyorum. Eskisi gibi hızlı olmasa da planlar yapıyorum. Arkadaşlarımla birlikte yemek yiyebileceğimiz restoranlara bakıyorum. Hatta Edinburgh'la ilgili listemde olan bir şey yaparım demiştim ama olmadı. Harry Potter filmlerinde seyrettiğimiz Jacobite trenine bineriz diyordum ama yine bulamadım. Biraz üzülsem de Edinburgh'a tekrar uğramak için bir sebep daha diye düşünüp çok takılmıyorum. Seyahatin dışında dönüşte yapmak istediğim başka şeyler de var. Okumak istediğim kitapları listeledim. Uzun zamandır beklettiğim kitaplar vardı. Üçlemeler, seri kitaplar, altı çizilecek okunup bir yerlere not alınacak kitaplar... Kopenhag Üçlemesi ve Coetzee'nin sıralı otobiyografik kitapları okumayı planladığım kitaplardan bazıları. Bir de bir köşede bekleyen Thomas Bernhardt beşlemesi var. Bir de vazgeçilmezim Simone var. Hayatımız nasıl şekillenecek bilmiyorum. Ama Kuzey'in gelmeleri her seferinde bayram olacak. Kuzey'den önce ve Kuzey'den sonra diye ikiye ayrılan hayatım bundan sonra da Kuzey'in döndüğü zamanlarda bahar olacak bana, bize. Yine de gözümün buğulandığı her seferinde Allahın bize nasip ettiği her şey için şükrediyorum. En çok da sağlığımız, huzurumuz için. Tuhaf bir dönem. Önden gittin, biliyorsun. Alışacağız elbet ama hayat korkutuyor beni. Pandemi hayatımızda daha önce hiç görmediğimiz bir kapıyı araladı. Çoğu ülke yurtdışında okuyan çocukları ya kapının önüne koydu, ya da kapının dışına bırakmadı. Çok endişeli bir süreçti. Şimdi çocuklarımızı uğurluyoruz ama bu sefer de başka endişeler var. Özlem zaten başlı başına zor bir süreç. Bir de ne olacağını bilmediğin hep yukarıda giden bir döviz kuru, kapıda bekleyen bir enerji krizi var. Yani, pozitif olmaya çalışıyorum ama ipin ucunu nereden tutacağımı bilmiyorum çoğunlukla. Coğrafya sahiden de kader! Ve ülkede mutlu yaşamak, endişesiz yaşamak mümkün değil. Yine de elimizden geldiğince güçlü duracağız. Kitabımıza, çayımıza sığınıp, fatura yüksek gelmesin diye de battaniyemize sarılacağız gibi geliyor. Güzel dileklerin için teşekkür ederim. Sıkı sıkı sarılıyorum sana. Ah, yine ne güzel yazmışsın. Her yorumun iyi geliyor bana. Daha gitmeden Kuzey de bizi yokluğuna alıştırıyor zaten. Mezuniyet partisi, balosu, buluşmalar, etkinlikler, arkadaşlarıyla yapılan yolculamalar, maçlar, bovlingi, Bodrum geceleri derken oğlanın yüzünü azıcık görüyoruz. Eylül sonu yolculuk ve zaman yaklaştıkça biraz endişeleniyorum. Kendime teselli hediyeleri hazırlıyorum. Kitap alıyorum, seyahat planlıyorum. Olmadı, çok özlersem her şey bir uçak biletine bakar diyorum. Hep birlikte göreceğiz bakalım neler yaşanacak. Size de sanırım dertlerimi dinlemek düşecek. Yazinin basligi cuk oturmus. \"Tatli Ayrilik\"... elbette duygulanacaksin, elbette biraz o burun diregi karincalasacak. Bunlar cok normal duygular. Biliyor musun evden uzakta kendi basina okumasi, hele hele baska bir ülkede olmasi ona cok sey kazandiracak. Yolu acik olsun Kuzeyin. Özlem canım, seni çok iyi anlıyorum. Hele ingiltereden döndüğünüzde durumu daha iyi kavrayacaksın sanırım. ama yıllardır bunun için çabalıyordu ve amacına ulaştı çok şükür. minik kuşlarımız büyüdü ve yuvadan uçma vakti geldi. benimki gerçi bu yılda evde-bencilce seviniyorum bir yandan da üzülüyorum doğal süreç olsaydı ya diye- neyse her şeyde bir hayır vardır. onlar bu blog dünyasında büyüdüler bariz. ne zaman geçti bunca yıl? hala mantık dışı gibi geliyor ama böyle işte. Allah yolunu açık etsin, iyi insanlar ile karşılaşsın. kendini var etme yolunda başarılı ve mutlu olsunlar.. Sahiden de zaman geçerken, bloglarımızda birer karakter oldular. Ara ara sızlandık da hatta değil mi annelikten? 😊 Kuzey'e soruyorum bir fotosunu paylaşmadan önce. Çok sık olmamak kaydıyla paylaşabilirsin diyor. Hem gidecek, yolunu bulacak diye seviniyorum, hem onsuz bir hayat nasıl olacak diye düşünüp korkuyorum. Ama olması gereken oluyor. Onu da biliyorum. Pelin için de hayırlısı olsun. İnşallah bu sene o da dilediği yere yerleşir, mutlu olur. Hepsi mutlu olsunlar inşallah. İyi insanlarla karşılaşsınlar. Çok öpüyorum seni canım blog dostum. Evden ayrılmanın çocuk olarak yönünü biliyorum ama ebeveyn için de zor olduğunu annemden, sizden dinlemiş oldum. Yine de ne olursa olsun bunlar güzel ayrılıklar. Edinburgh benim en sevdiğim şehirlerden biri, size teselli verecektir. Evet, güzel ayrılıklar. Tüm ayrılıklar böyle güzel sebeplerle olur inşallah. Ben de kanatlanıp uçtuğum zamanları anımsıyorum. Nasıl da hevesliydim. Şimdi kendi oğlum böyle bir yolculuğa çıkınca bir de anneler tarafından bakmak kısmet oldu. Zormuş, ama yapacak bir şey yok. Canımsın ya, duygulandırdın beni. Sen de benim için çok özelsin, çok değerlisin, iyi ki açmışız bu blogları ve tanımışız birbirimizi. Aslında yıllardır hedeflediğimiz yerdeyiz. Bu çocuk bunca yıl bunun için emek etti zaten. Selçuk ve ben de çok istedik biden uzakta, başka bir ülkede okusun diye. Ama şimdi hepimizde tuhaf bir hüzün. Ben tatil planları yapıp işi yumuşatmaya çalışıyorum. Çok komik bir şekilde Kuzey'den ne yapardım, nasıl bir insandım hatırlamıyorum. Şimdi kısmetse, hayat bize izin verirse senin yolundan ilerleyip tiyatro, sinema gezeceğim. Özlemcim şimdi sana mesaj atıp Kuzey'i soracaktım, yazını gördüm. Ne güzel bir haber, tebrik ediyorum, elbette ayrılıklar hüzünlü ama bu geçici ve Kuzey için şahane bir deneyim olacak. Ben de kendimden çok şey bekliyorum ama ayrılık travması ne kadarına izin verecek bilmiyorum. Yukarıda da yazdığım gibi okuma planları yaptım kendime. Sinema, tiyatro gezeriz diyorum Selçuk'a. İşe sararım biraz da. Bakalım."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2022/11/hayat-akarken-paris-igneada-ve-longoz-ormanlari.html", "text": "Yazı Paris'ten başlayıp İğneada civarına kadar uzanacak. Biraz evden ve kendimizden uzaklaşma, tatlı bir kaçışın yazısı bu yazı. Bu da böyle olsun! İngiltere'den ayrılmadan hemen önce kitapçıdan birkaç kitap aldım. Gittiğim her yerden yanımda kitapla dönmeyi seviyorum. Paperchase'den bol bol kalem, defter... Ama en sevindiğim yeni yıla girerken kullanacağım Moleskine ajandam oldu. Sanırım içine yazdığım her gün ajandayı aldığım kitapçıyı, Kuzey'ciğimin hayatının üç yılını geçireceği sokakları, taş döşeli yolları, o güzel nehri düşünüp kendimi avutacağım. Buraya döner dönmez fazla düşünmeden işlere daldık. Arkadaşlarımızla buluştuk, sohbet ettik, şarap içtik. Ardından Selçuk'un güzel sürpriziyle Paris'e gittik. Burayı yıllardan beri okuyanlar zaten biliyor Paris'in benim için ne ifade ettiğini. Belki başka bir yazıda Paris'i, şehre karşı hissettiklerimi, gittiğimiz güzel restoranları anlatırım. Hava o kadar güzeldi ki kaldığımız süre boyunca nerdeyse tişörtle yürüyerek tüm şehri baştan sonra gezdik. Hem yürüdük, hem de ekim ayının sonunda Paris'te hava nasıl olur da böyle güzel olur diye şaşırıp durduk. Shakespeare and Co.'ya uğrayıp bir küçük hediye, bir de kitap aldım kendime. Yıllardır gittiğim bu kitapçıda tuhaf bir his sardı içimi. Bunca zamandır hissettiğim kitapçı ruhunun bu tarihi kitabevini artık terk ettiğini düşündüm. Kapının önünde içeri girip rehber kitaplardaki yapılacaklar listesine bir tik atmak için sırada bekleyen onca insan, kalabalıklardan bunalmış çalışanlar, yerleri değiştirilmiş kitap rafları ile bir şeyler yok olmuştu sanki raflardan, duvarlardan. Evet, boşalan yan dükkanların duvarları kırılıp kitabevi genişliyordu genişlemesine ama Shakespeare and Co. bu değildi bence. Romantik yanım mı böyle hissetti bilmiyorum ama kasada para ödemek için bekleyen onca insana rağmen bu sefer orada olmak kalbime dokunmadı. Salıdan cumaya yine çalışarak zaman geçirdik. Dönüşü her akşam bir arkadaşımızla kutladık. Peşine tekrar cumartesi sabahı yola koyulduk. Uzun zamandır gitmek istediğim, hayalini kurduğum bir yere: Longoz Ormanına. Yılın kocası ödülünü Selçuk'a vereceğim. Kuzey'e gidelim diye tutturmayalım diye beni mi eyliyor, yoksa kendisini mi bilmiyorum. Ama çok uzun zamandır gitmek istediğim bir yerdi. Longosphere'den yer ayırtmış. Aslında bir haftasonunu evde geçirelim diye düşünmüş ama bu haftasonundan sonra yağmurlu görünüyormuş oralar. Bir de otel doluymuş. 😊 Şunu öğrendik ki yağmurdan sonra bu ormanlara gitmek de çok kıymetliymiş çünkü insanlar mantar toplamaya gidiyorlarmış. Longosphere sanırım birkaç yıllık bir işletme. Ağaçların altına minik, tahta barakalar koymuşlar. Bungolov mu deseydim? Daha mı havalı olurdu? Sincap tipi üçgen barakalarda tuvalet yok, kaplumbağa ve şimdilerde sisteme eklenen kaplumbağa plus barakalarda tuvalet var. Bence tuvaletsiz konaklamak çok kolay değil. En azından bizim için. Temiz barakalar bu yapılar. Ağaçların içinde, doğayla iç içe. Son derece konforlu. İşletmenin çok güzel bir restoranı var. Güzel müzikler çalıyor. Ücret karşılığı katılabilecek bir sürü de aktivite var. Yürüyüş dışındaki aktiviteler bana uymadı. Seramik yapımı falan zaten işimden dolayı hiç ilgimi çekmiyor. Ama sabah ve akşam Longoz Ormanları Milli Parkı içinde yürüyüş düzenliyorlar. Yürüyüşe rehberlik eden Tayfun diye bir arkadaş var. Tayfun'u işini, doğayı sevmesinden dolayı biz de çok sevdik. Hem cumartesi hem de pazar günü ormanın içindeki bu yürüyüşlere katıldık. Yürüyüşlerin tadı damağımda kaldı. Doğanın içinde olmak, kurumuş yaprakların üstünde yürürken çıkan sesleri dinlemek öyle iyi geldi ki bize. Orman yürüyüşünde puro yakan arkadaşlar da vardı gerçi. İnsan her gün böyle yürüyüşler yapsa ömrü uzar bence. Paris sokaklarında hiç durmadan yürüdükten sonra ormanın içinde adımlamak ruhumuzu hafifletti. Keşke şehir hayatını ve doğa hayatını birlikte yaşayabilsek. Rehberin de varlığından olsa gerek kendimi son derece güvende hissettim. Bu ormanlarda denize yakınlığından dolayı hiç ayı yokmuş. Yılanlar mevsim itibariyle çoktan kendi köşelerine çekilmişler. Yaban domuzları da siz onların peşinden gitmeye kalkmazsanız size arkalarını dönüp gidiyorlarmış zaten. Buraya kadar gelmişken etrafı da gezelim dedik. Balık işini Rota Balık'ta yaptık. Limana da gittik ama balığımızı tepedeki restoranlardan birinde değil de deniz kenarında yemeyi tercih ettik. Balık yemeğe o kadar kararlıydık ki hiç meze söylemedik. Bir roka salatası, kalamar tava ve mevsim gereği palamut söyledik. Salata da kalamar tava da nefisti. Palamutu normal şartlar altında hiç yemem. Bu mevsimde çok güzel olur falan denince hadi dedim, bir şans daha vereyim. Ama yok! Benim palamuda şans vermeme gerek yok. Sanırım bol yağda kızartılmıştı. Yedim ama çok keyif almadım. Bu sebepten ihaleyi Rota Balık'a bırakmak istemiyorum. Onun yerine etrafa laf söyleyeceğim. Estetikten bu kadar uzak olmamız karşısında her seferinde hayal kırıklığına uğruyorum. Civardaki köylerin çirkinliği anlatılır gibi değil. En batı ucundaki sınır köyü Beğendik'e kadar araba ile gittik. Beğendik köyünün ismine inat ne çirkin bir yerleşim olduğunu görüp inanın şaşırdık. Arkadaş bir köy bu kadar mı çirkin olur. Önünde göz alabildiğinde uzanan bir kıyı şeridi var be kardeşim. Deniz her yerde aynı deniz! Bir sahilin kıymeti bu kadar mı bilinmez? Orada da tenekede tavuk yapan biri varmış: Sabri Usta'nın Yeri. Selçuk internette okumuş. Görünce anımsadı. Bir gün önceden telefon açıp haber veriyormuşsun, tenekede tavuk yapıyorlarmış. Yiyenler pek beğenmiş. Tadı güzel de olabilir ama bir sahile böyle tenekeden saçma sapan yerler nasıl yapılır? Hem bu ülkede yaşayıp hem de hala şaşırıp kalıyorum ya ben de kendimi anlayamıyorum. Aman diyeyim arkadaşlar! Yazın bu ilçenin nüfusu deniz turizmi için gelenlerle 50 bin civarına çıkıyormuş. Benden size söylemesi: Hiç çoluğunuzu, çocuğunuzu alıp buralarda perişan olmayın. Günübirlik Şile sahiline gidin, buradan bin kat iyidir. İğneada merkez desen saçma sapan yapılarla dolu bir yer. Tek katlı, iki katlı, dört katlı yapılar yan yana. Sahilde bilmem kaç katlı dev gibi bir bina. Anlamak mümkün değil. Sokaklar, -kimse kızmasın-, başıboş köpeklerle dolu. Merkezdeki küçük meydanın civarında dolanıp duruyorlar. Sanırım bir de kebapçı var orada. Onun önünü mesken tutmuşlar. İnsandan çok köpek var ortalıkta. Bir de kasabanın merkezine ineyim bir çay içeyim, ya da bir köy kahvesinde ulu bir çınar ağacının altında bir kahve keyfi yapayım diyorsanız bu hayalinizi de heybenize koyup doğru Assos köylerine. Siz bu hayali ancak Behramkale Köyünde, Adatepe Köyünde, Yeşilyurt Köyünde yaşarsınız. Köydeki kahvelerin hepsinde köyün erkekleri toplanmış, kağıt oynayıp etrafı kesiyor. Şu kadar söyleyeyim: Bir kez daha gitsem yine Longosphere'de konaklar, Milli Parkların içinde mutlulukla gezerim. Ama civarda bir yere gitmeyi asla düşünmem. Dediklerime kızacak olanlar lütfen önce Almanya'nın, Avusturya'nın köylerine baksınlar. Fransa'nın sahil şeridindeki küçük kasabası Etretat'a bir göz atın. Geçmişe saygılı, korunmuş güzel yapıların hem sahiplerine, hem işletmelere nasıl para kazandırdığını bir görün lütfen. İğneada gibi İstanbul'a bu kadar yakın bir sahil şeridinin bu halde olması inanın içler acısı. Yıllar önce gitmiştim aynı hislerle dönmüştüm, diğer yorumlarda denildiği gibi bu sadece İğneada için geçerli değil maalesef tüm doğa harikası yerlerde durum bu, Nemrut kraterinin içinde bile piknikçilerin arkasında bıraktığı çöpleri toplamıştık. Dolaştığım yerler arasında, doğal güzellikleri estetikten yoksun yapılarla çirkinleştirmede bizden daha beterini görmedim. Gelişmiş ülkelerin köylerine kasabalara hayran olup olup dönmeye devam edeceğiz gibin. Bizim köyde de öküz gibi koca koca otelleri, apartları kondurdular Özlem 🙁 Köy derken köy de kalmadı ki artık, hepsi birer mahalle. Köy olarak kalsa, korunsa, kısıtlansa devlet tarafından.. Keşke.. Bakarken sinirim oynuyor çirkin binalara.. Ne güzelmiş ama orman bak! Tatlı tatlı, serin serin.. Ya, aslında köylerle ilgili çok şey de beklemiyorum. Yani; köyle mini şehirler olsun, her şey modern olsun falan değil derdim ama temiz de değil etraf. En çok ona sinir oldum. Eskiden köye evlerinin önünde yağ tenekelerine ekilmiş sardunyalar olurdu mesela. Keşke şu erkek egemen köy kahvelerinin yerinde kadın işletmeleri olsa. Tazecik çay, fırından yeni çıkmış bir kurabiye... Çok şey değil ki istenen, hayal edilen. Köylüler de artık halden alınan domatesleri yerli turiste organik diye çakma telaşına düşmüş. Ne yazık ki çok iyi niyetli olamayacağım. Resmen bu konuda hayal kırıklığıyla evime döndüm. Ama orman ne güzel, ne güzel :)))) Çok mutluydum ormanda, çoook. Merakla Kuzey'i bıraktıktan sonra yazacağın yazıyı bekliyordum. Duygularını çok iyi tahmin edebiliyorum. Şimdiden ben ne yapacağım, nasıl bir sessizlik evi kaplayacak diye kara kara düşünüyorum. Çok zormuş bu annelik. Zamanında annemde ben Ankaraya gidince çok üzülmüş. Babam gece yarısı yatağın sallanmasıyla uyanırdım, ne oluyor dermiş, annem uyanmış için için ağlıyor. Sonra ki günler de yüzünde dolu beze çıkmış. Bana söylediğinde çok da umursamamıştım. ah gençlik! Köyler, şehirler için yazdıklarına tamamen katılıyorum. Öyle bir zevksizlik, özensizlik içindeyiz ki yok değişmez bu. Bizim köyün bir halini görsen. Evlerin önü eskicilerin evleri gibi, herkes bir şey biriktirme derdinde. yollar çöp dolu. velilere her toplantıda nedenini soruyorum. ne yapalım hocam rüzgar getiriyor diyorlar. fazla da burunlarından kıl aldırmıyorlar. çocuklara ne kadar çevre ve estetik değerlerini vermeye çalışsak da yaşadıkları gerçekler yüzünden bu içselleşmiyor. İğneada ve civar köylerine gelecek olursak, inan ölçülü yazmaya çalıştım. Ama Allahım bu pislik, bu çirkin yapılaşma ve her şeyi çirkinleştirme, yok etme hali nedir yahu? İnsan yaşadığı yerin kıymetini bu kadar mı bilmez? Bir de, \"Ay buralar çok güzel, gidin!\" diyenler var. Yok be arkadaşım, inan İğneada merkezde keyfince yemek yiyeceğin, bir bardak çay içeceğin, benim hayalini kurduğum gibi açıp kitabını okuyacağın bir çay bahçesi yok. Üzüldüm ne diyeyim. 🙁 Biz kendi dünyamızı güzelleştirmeye çalışıp Yunan adalarına methiyeler düzeceğiz. Kimse kızmasın. İğneada'ya yıllar önce gitmiştim Özlem'cim. Longoz büyüleyiciydi. O zamanlar da merkezde tek tip, çirkin, ruhsuz yapılar vardı. Sahildeki o saçma otel henüz açılmamış ama binası yapılmıştı. Kim izin verir böyle binalara bilmem. Bana da vatan hainliği gibi gelir hep. Ama uğradığımız köyler, köy gibiydi... Yazık, demek oralar da sıradanlığa esir olmuş. Temizlik, düzen belediye hizmeti gibi görülse de, yaşayan insanlar asıl sahip çıkmalı yaşadıkları yere... Etrafa saçılan çöpler, sadece gezginleri rahatsız etmemeli. Her yeri plastikle doldurmamalı insanlar. Pimapenler, plastik sandalyeler... sahil yerlerinde yasaklanmalı mesela. Yerel mimariler korunmalı. Ama tüm ülke her geçen gün birbirinin aynısı çirkin binalarla kaplanıyor ne acı ki. Biz de içinde boğulacak gibi yaşamaya çabalıyoruz. Senin yaşadığına benzer bir duyguyu Gelidonya Feneri'nden dönerken Korsan Koyu'nun yakınında çay-yiyecek molası verdiğimiz yerde yaşadım ben de. Dört mevsim neredeyse ziyaretçisi eksik olmayan Likya Yolunun en güzel parkurlarından birinin üzerindeki ender tesislerden biri, pislik içindeydi. Masalara tavuklar saldırıyor, elinden yediğini kapıyordu hayvanlar. Tesisi işletenler canından bezmiş... Masayı siler misiniz dediğimize pişman olduk. Öyle bir bezle sildi ki, olduğu gibi kalsa daha iyiydi diye düşündük ister istemez. Memleket güzel de, artık içinde yaşayanların güzellikle bağı kalmadı sanki Özlem'cim. Günü en ucuzundan yaşayabilme, bir fırsat bulup yırtma derdinde herkes. Yazık. Neyse, yine de gezmek güzel diyelim. Öpüyorum seni çok. Hepimiz aynıyız. Dediğim gibi Milli Park'ta adam puro yakıyor. Daha söylenecek ne var? Hepimiz kendimiz bir şey yapana kadar herkesi eleştiriyoruz ama dönüp kendimize bakmıyoruz. Açık büfe kahvaltıda tabağımızı yiyebileceğimizden fazla doldurmamız bile çok yanlış da yanlışları nereden düzeltmeye başlasak bilmiyorum. Ama adım adım Anadolu çok da benlik bir şey değil. Amacım yurtdışı güzellemesi yapmak da değil. Tüm metropoller pis 😀 Ama köyler bambaşka yahu. Küçük, temiz, doğayla barışık ve doğanın içinden bir parçalar. İğneada merkezdeki o koca otel nerdir Allah aşkına? Oraya kim, nasıl izin verir akıl alır gibi değil. Ama orman, ah orman! Gördüğüm en güzel şeylerden biriydi."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2023/05/is-stresi.html", "text": "Bugün hayatımdaki en büyük stresten, iş stresinden bahsedeceğim. Hiç konuşmam oysa işten güçten. Son zamanlar içinden çıkamadığım iş, beraberinde yakama takılan iş stresi hayatımı kabusa çevirdi. Yapılması gereken- gerekmeyen, iş icabı, mecburi, öylesine her şeyi bıraktım bugün. Yazmaya ihtiyacım var. Kafamın susmasına, stresimi kaldırıp atmaya, biraz kendime dönmeye ihtiyacım var. Onlarca kez yazdım buradan. Yazmak hep iyi geliyor bana; ama bile bile yazmıyor, birbirinin tekrarı olan onca şeyin içinde yuvarlanıp duruyorum. Dünya ben olmasam da dönecek. Bunu bilmeme rağmen aynı hataları yapmaya devam ediyor, aynı iç sıkıntısı ile uyanıyor, çoğu şeyin aslında çok düzgün gittiği hayatımda işe takılıp kalıyorum. İnsan olmaktan, mutlu olmayı istemekten utanç duyar hale geldik. Ama ülkenin bu hali bizim suçumuz değil ki. Neden kendi suçumun olmadığı bunca şey yüzünden hem acı çekiyor, hem de utanç duyuyorum? Yakında bir seçim var. Hep birlikte göreceğiz ne tarafa doğru gittiğimizi. Eh, yazının birkaç paragraf süren ilk kısmını geçtikten sonra aklıma gelen ilk düşünce: Yazıyı silmek. Hayata olumlu tarafından bakan bir insan değilim; hani şu bardağın dolu tarafından ziyade boş tarafını görenler var ya, hah işte ben onlardanım. İyi tarafım, bu yaklaşımımın farkında olmam. Olumsuzlukları yazarak kaleme almaktan hiç hoşlanmıyorum. Negatif düşüncelerin dillendirildikçe çoğaldığını düşünüyorum. Hani şu, \"Off biliyorum ama konuşmak istemiyorum.\" dediğimiz olaylara yaklaşımımız gibi benim bu duruma tavrım. Bir şey yapıyorsam yaptığım şeyle ilgilenenler beni beğensin istiyorum. O yapılan şeye ilgi duyan gerçek merak sahipleri. Mesela herkes kitap okuyormuş gibi davranmak zorunda değil; herkes kitap okumak zorunda da değil. Gençliğe, gençliğimize özlemle baktığımız için bu zamanın bizim zamanımıza uymayan şarkılarını dinlemek zorunda değiliz bence. Genç kalmayı istemek, yıllar geçtikçe birbirinin yamacına, kıyısına yerleşen kırışıklıklarla başa çıkmaya çalışmak zor biliyorum ama bizden bir önceki nesille aynı hayat bakışına sahip olmamız şart da değilmiş gibi geliyor bana. Kuzey'in dinlediği her şarkıcıyı bilmiyorum. Bir ara müzik konusunda onunla daha fazla bağ kurmaya çalışıyordum Şimdilerde kendimi zorladığım, hırsla öğrenmek için çaba harcadığım zamanları geride bıraktım. Zaten buluştuğumuz birçok orta nokta var. Şükür ki Beatles hep Beatles, The Smiths albümleri bugün de hala dinleniyor. Birlikte Depeche Mode şarkıları söyleyebiliyor, arabada The Cure dinleyebiliyoruz. İşe gelince, bugüne kadar burada yaptığım işten çok az bahsettim. Günümün çoğu zamanını alan işimden bir de burada, nefes aldığım bu mecrada bahsetmeyi hiç istemedim. Hayatımın 27 senesini renklerin, çizimlerin, tabak-çanak desenlerinin ve koca baskı makinelerinin arasında geçirdim. Her sene Frankfurt'taki züccaciye fuarında yeni trendlerin, yeni tasarımların arasında gezindim. Kuruluşları yüz yıl öncesine dayanan porselen firmalarının \"imza desenlerine\" tanıdık gözlerle baktım. Zira hiçbir desen, hiçbir tasarım bizde olduğu gibi hızla, hunharca kullanılıp atılmıyordu oralarda. Bizde ise, hep daha yenisini, hep daha farklısını ister müşteriler. Çünkü bizim gibi bir türlü Avrupa olamamış, Arap/ Ortadoğu kültürü arasında sıkışmış ülkeler hep ama hep daha yenisini isterler. \"Başka ne var?\", \"Yeni ne yaptık?\" bir ürünü pazarlamanın tek yoludur. Yeni nesil kendi kıymetini daha çok biliyor. İyi hissetmedikleri yerde durmuyorlar, kendilerini her şeyin en iyisine layık görüyorlar ve istemesini biliyorlar. Benim gibi istemenin ayıp olduğunun öğretildiği antik zamanlardan kalma bir nesile bunu anlatmak çok zor. Bizim bildiğimiz kavramlar çok çalışmak, sabretmeyi bilmek, tırnaklarınla kazıyarak kazanmak, önce hak etmek, istememek ve olan her şeye şükretmek. Geldiğimiz noktada, devletin de \"Tamam kızım senin emekliliğin gelmiştir.\" diyerek tasdik ettiği iş hayatımda yoruldum diyebiliyorum. İnsanlar, sorunları, istekleri yordu beni. Sanırım bundan kaçma isteği beni kendi kabuğuma çekilmeye zorluyor. Sorunlara çözüm bulmak istemiyorum. Uzun zamandan beri ilk defa insanlarla arama sınırlar koyuyorum. Vermek, yardım etmek iyi bir şey kabul ediyorum ama artık kendimizden, ruh sağlımızdan veriyorsak, yorgun ve bıkkın hissediyorsak bu yanlış! \"İnceldiği yerden bırak, kopsun!\" diyor ama bunu kabul edemiyorum. Koltuğundan bir türlü feragat etmeyen politikacılar gibi yıllarca emek verdiğim bir şeyi noktalamak zor geliyor. Öğrenmeye çalıştığım, \"Olduğu kadar!\" mottosu için belli ki biraz daha düşmem- kalkmam gerekecek. Oysa güzel şeylerden bahsetmek istiyorum. Hiç düşünmemek, ağaçların dallarının rüzgarın sesiyle birbirine sürtmesini dinlemek, hafiflemek.. \"Can çıkmadan huy çıkmıyor.\" dedikleri bu olsa gerek. Sanırım yüzden fazla fırın ekmek yemem gerekiyor derin bir nefes alabilmem için. Bir blog yazısı için bu kadar can sıkmak yeter diyip güzel hayaller için bir köşeye çekiliyorum. Yazmak sahiden de iyi geldi. Başladığımdan daha iyi hissediyorum. Başka bir blog yazısında da HAYAT EN GÜZEL HEDİYE demişim kendime. Ah Özlem, daha sık hatırlasana bunu. Yaşlandık:) Yaş aldıkça daha çok sorgular olduk. Dışımızda olan bitenler aklımızdakilere uymayınca yaşadığımız ikilimler daha çok yorar oldu. Kendi çözümümüzü yaratmaya çalışan bir gurup insanmışız gibi hissediyorum. Şu kullan-at huyumuza da değinmişsin ya? Seni çok iyi anlıyorum. Ne yazık ki çoğunluk olarak görgüsüz bir toplumuz. Dünya genelinde, zamanın gereği olarak her türlü meta çoğaldı ve biz hepsinin arasında görgüsüzce sahip olmaya çalışıp debelenmeye başladık. Zamanın getirilerini kaldıramadık. Zaten rafine zevklerimiz yok. Çünkü bunu edinmeye müsait bir ortam yok. Kişisel anlamda kendi çoluğuna çocuğuna öğretmeye çalışan az sayıda insan var yine. Ben bardağı dolu tarafından bakanlardanım biliyorsun:) Düzelir belki. Biraz durulup, hayatta ince zevklerin, kaybedilmemesi gereken değerlerin olduğunu görme imkanımız olursa, buna izin veren bir ortam doğarsa adım adım düzelir her şey. Gelgitlerimin arasında yaşamaya çalışıyorum. Kızıyorum, öfkeleniyorum, sonra da sessizliğe bürünüyorum. Kalabalıklarda olmak istemiyorum. Kendimle kalmak, birileriyle görüşmekten daha kolay geliyor. Sevdiklerime bile kolayca kırılıyorum. Hal böyle olunca, kırılganlığımı okşamaya, söylenenleri duymamaya ya da romantik komedilerde şifa bulmaya çalışıyorum. Eh, seçimlerin ilk kısmı da gelip geçtiğine göre umudu şimdilik on beş gün sonrasına erteledim. Olursa olur, olmazsa da yapacak bir şey yok zaten. Hoş geldin Ozlemmm. Sesini duymak iyi geldi, umarım bizlerden gelen sesler de sana iyi gelir. Esnemeyen dal kırılır, derlerdi, bu sözün anlamını son zamanlar iyice öğretti bana. Esneyelim ki değişip gelişelim. Belki züğürt tesellisi ama olsun,... hayat daha baştan kendimizi kandırdığımız bir oyun değil mi sanki. Esnemek zor işmiş. Ama çalışıyorum. Köşelerimi törpülüyorum, kendime biraz daha yumuşak davranmaya çalışıyorum. Hep daha iyisi olmaya çalışmak zor. Bizim nesilin bunu öğrenmesi lazım. Ama haklısın, bence de hayat kendimizi baştan kandırmaya alıştığımız/ çalıştığımız bir oyun olabilir. Bugün mesela öğlen işten kaçıp yogaya gideceğim. Biraz kontrolü bırakmaya öyle ihtiyacım var ki. Bu arada senin de sesini burada duymak ne iyi geldi bana. Özlem az buz değil sende 27 yıldır çalıştığını söylüyorsun. Benimde 29 doluyor bu sene. eyt geldi şükür, işimin manevi tatmini çok fazla ama öğretmen maaşlarını biliyorsun eh işte. Fabrikalarda ofislerde monitör önünde ya da işleyen aletler arasında çok maaşlı bir işim olmadığına seviniyorum. Manevi olarak dedim ya mutluyum, köy okulu ve yaşamı olarak hele 8 yıldır mesleğimin en mutlu yıllarını yaşıyorum ama bu sene emekli olmaya kesin kararlıyım. üstelik maaşım 12 bine düşecekmiş ama özgürlük benim için daha önemli. dediğin gibi çocuklar dışında veliler, milli eğitim müdür camiası var yani canımızı sıkan insanlar ordusu bizde de çok. artık uğraşacak halim yok. en önemlisi yapmak istediklerimi yapacak gücüm olsun. 50 yaş döngüsü diye bir şey var. gücün tükenmeye başladığı, gençliğin bittiği bir dönemeç. ee üç kuruş daha fazla kazanacağım diye 6o yaşında haşat olmuş olarak emekli olmak istemiyorum. sen emekliliği nasıl değerlendiriyorsun bilmiyorum çünkü oğlun yurt dışında okuyor. siz özel sktörde çalışanların emekli maaşları kuşa çevrilmiyor en azından. ya da emekli olup da işe çift maaş devam edebiliyorsunuz. psikologa gidecek kadar umutsuz olduğunu bilmiyorum. ben hayatımı olumsuz etkileyen bir çok faktörden zaten uzaklaşmıştım. tek derdim kızım ve geleceği. yoksa insanların getirisi götürüsüne hiç önem vermiyorum çünkü uzağım. ülke siyasetinden de uzak kalmaya çalışıyorum, muhabbet ona gelince kaçıyorum ortamdan istedikleri kadar beni suçlasınlar duyarsız vatandaşlıkla. benim derdim başka bu dünya da, insanların ne diyeceği ne düşüneceği hiç ilgilendirmiyor. sadece sağlık olsun her taraf umutla dolu olduğunu biliyorum. Bunca uzun zaman insanlarla uğraşınca bıkıyorsun. Hayat herkes için zor; herkesin onca sorunu var ki o mutsuzluk her yere yansıyor. Negatif insanları hayatından uzaklaştır diyorlar; iş hayatından nasıl uzaklaştıracaksın. İstanbul bir de ayrı bir çile. Kazandırdıkları çok ama götürdükleri de çok. Benim emekli maaşı en alttan :))) Olsun, yapacak bir şey yok. Kuzey, okulu falan olunca bir müddet daha çalışırım. Çalışmayı, üretmeyi, kazandıklarımla seyahatlere çıkmayı seviyorum ama son bir senede yaşadıklarımız yetti artık dedirtiyor. Bir ülkenin ekonomisi bu kadar mı kötü yönetilir? Bunca insan bunu hak edecek ne yaptı? İşte bunları düşününce moralim bozuluyor. İşe karşı çok soğuduğumdan, ani öfke patlamaları yaşadığımdan psikologa gidiyorum. Umuyorum ki faydası vardır. Benim bardak öyle dolmuş ki artık en ufak bir şey taşma yapıyor bende. Ben de çok ülke durumu ile ilgilenmeyeyim desem de olmuyor. Dolarla uyanıp euro ile yatıyorum. Fatura kesiyorum, ödeme alana kadar döviz bazında zarar ediyorum. Böyle şeyler işte. Hal böyle olunca ne blog yazmak geliyor içimden, ne de şöyle aklıma esip de sahile vurabiliyorum kendimi. Düzelcek diyorum kendime. İnşallah daha güzel günler görürüz. Çok öpüyorum seni de Pelin'i de. Yalnız değilsin Özlem. Koskoca Boğaziçi Köprüsü'nün adını bile yenisiyle değiştiren bir anlayışla yaşıyoruz neredeyse çeyrek asırdır. Yorgunluğumuzun yüzde doksan beşi bize ait değil. Anlaşılmak iyi geliyor biliyor musun? Nasıl bir yirmi beş yıl. Ömrümüzü, hayallerimizi, hayatımızın en güzel günlerini çaldılar. Neşemizi söndürdüler. Umuyorum daha güzel göreceğiz. Vallahi müthiş işler başarmışsın. Tebrik ediyorum. Ben de bugünü kotarmaya çalışıyorum. Dün seninle konuştuktan sonra kötü bir haber aldım. Hep söylüyoruz ama ısrarla unutuyorum ben: hayatta sağlıktan başka hiçbir şeyin önemi yok. Keşke bunu devamlı anımsasam. Yüzümden güler yüz, kalbimden umut eksik olmasa. Ama ahhh ki ne ahhh! Ne güzel her aradığımda sesin kulağımda. Çok öpüyorum seni. İyi ki varsın."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2023/07/icimden-gecenler-yolculuklara-dair-kisa-notlar.html", "text": "Bu senenin payıma düşen tatillerinden geriye birkaç gün kaldı. Hatırlarsanız bu blogda daha çok gezdiğim yerleri paylaşırdım. Blogun adına bir gezi blogu diyemiyorum. Gezi blogu dediğin şey daha başka bir şey sanki. Ben gittiğim yerlerle ilgili hayal kırıklıkları da paylaşıyor, sevdiğim yerlere de romantik anlamlar yüklüyorum ya; bu yüzden çoğunlukla öznel yazıyorum. Sevmediysem sevmedim diyorum, tarihi bilgiler vermekten hoşlanmıyorum ya da çok sevdiğim yerleri ısrarla, altını çize çize anlatıyorum. Bazı yerlerin nasıl da güzel yerler olduğunu, fark etmeden nasıl da içime işlediğini sonra sonra anlıyorum. Eh, jeton geç düşüyor olabilir. Almanya'da Romantik Yol rotasından yeni döndük. Pazartesi gece yarısını geçmeden eve vardık. Benim bir hafta daha tatilim olduğundan işe gitmedim. Evde pinekledim. Terapi niyetine biraz mutfak dolaplarına el attım. Bahçede kedi kovaladım. İki makine çamaşır yıkadım. Çamaşırları bahçede kuruttum ve hatta güneşin altında kuruyan çamaşırların fotoğrafını çekip Instagram'da paylaştım. Spora gitmeye niyet etmiştim ama hocanın işi çıkınca yan yatmak işime geldi. Bugün de ben gitmemeyi tercih ettim. Sizi bilmem ama ben ne zaman tatile gitsem oradan buraya dönünce yapacaklarımın listesini çıkarırım. Daha çok su içeceğim gibi basit görünen bir işle başlar, daha iyi besleneceğim diye kendime söz veririm. Pek tabii hızımı alamaz, spor yapmaktan, her gün 10.000 adımdan falan bahseder, bunları da bir güzel listeler halinde defterime sıralarım. Daha ilk sabah, \"Tamam başlayacaksın ama resmi olarak hala tatildesin!\" diye elime kitabımı alıp koltuğa çöker, bir de kendime güzel bol kaşarlı, salçalı okul tostu kıvamında bir tost yapar keyfime bakarım. Mesela dün akşam arkadaşlarımla çok sağlıklı bir yemek yedim, elbette iki kadeh şarapla. Akıntıya karşı kürek çekmeyi bıraktım. Yanımda ancak yarısı içilmiş bir bardak su ve sallama çayımla blog yazıyorum işte. Pınar Sabancı'dan duyduğum kadarıyla bu ay Öz Bakım Ayı'ymış. Bu aralar sıklıkla bu tatlı kadını dinliyorum. Bir Sabancı olması ve yalıda oturması iyi bir insan olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sesinden, anlattıklarından kalbi tertemiz bir insan olduğu belli. Giyimi, ayağında spor ayakkabıları ile seyahatler yapması, Coldplay sevgisi falan bana çok uyuyor. Üretken bir kadın olması da cabası. Spor yaparken, yürürken Pınar Sabancı'nın sesi zamanı kısaltıyor, motive ediyor. Erken bir Londra sabahında kalkıp parka gitmesi, aklına gelenleri geldiği gibi anlatması falan öyle tanıdık geliyor ki bana sanki çok yakın bir arkadaşımla sohbet ediyormuşum gibi hissediyorum. Neyse ki Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum ile daha önceki yaşamlarımızdan yakın arkadaşız. Benim kafa da onun gibi gidip geliyor. Bir öyle, bir böyle. Bir an bakıyorsunuz kendimi yerden yere vuruyorum, bir sonraki an da yerden kaldırıp kucaklıyorum. Bir yanım neden daha ciddi bir şekilde spor yapmıyorsun diyor, diğer yanım kendine bu kadar yüklenme diyor. Salmayı öğrenemedim gitti. Mutfak masasının karşısındaki duvarda kocaman bir pano var. Etrafı yanıp sönen ışıklarla çevrili. Üstünde hepimizin hayallerinden parçalar, fotoğraflar, dilekler falan... Canım Simone'un bir dergiden kesilme bir fotoğrafı, Oscar Wilde'ın \"Bütün kişilikler alınmış. İyisi mi kendin ol.\" diyen bir sözü. Birkaç gezi rotası. Almanya Romantik Yol da bu panoda yapışık rotalardan biri. Kim bilir ne zaman asmışım onu oraya? Başındaki Romantik eklimesinin büyüsüne kapılıp icabına bakılacak seyahatler listesine eklemişim. Bu bayram Almanya taraflarına gidişimiz bu yüzden. Bu konu elbet anlatılacak, bilesiniz ama gerçek şu ki Almanya- Romantik Yol rotasının öyle pek de romantizmle falan alakası yok. İyi ki rotanın belirli kısımlarına civardaki büyük şehirleri de eklemişiz. Yoksa sıkıntıdan patlarmışız. Aklımda ülke halleri, ister istemez. Evde yapılması gereken bir sürü şey. Pek de küçük sayılmayacak birkaç tadilat da bizi bekliyor. Yapılacak listesinin önündeki her bir madde başka bir şeyi tetikliyor. Şunu yapacağız ama önce bunu yapmamız gerekiyor gibi bir durum çıkıyor hep bu tadilat işlerinin önünde, arkasında. Bu durum da benim gözümü korkutuyor. Bir türlü başlayamıyoruz. Tadilat işlerine başlarsak elbet buradan yazarım bu süreci. Güzel bir haberim var. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz Peru tatilinin tarihini kesinleştirdik. Arkadaşlarımızla birlikte bir hayalin peşinden gideceğiz. Çok istediğim bir şey için bir adım atmak o kadar iyi geldi ki bana kendimi umutlu, gencecik hayalleri olan biri gibi hissettim. P. S: An itibariyle kitap bitti. Öyle güzeldi ki Simonopio hiçbir zaman unutamayacağım karakterler arasındaki yerini aldı. Eh bir P. S daha: Kendi karamsarlığımdan bıktığım zamanlarda eski blog yazılarıma dönüp çareyi kendimde arıyorum. O yüzden bir zaman da şöyle bir yazı yazmışım. İşte BURADA. Bir de doğduğum yerle ilgili hayaller kurduğum, ağzımdan çıkarken gerçek olacağını bilmediğim bir tren yolculuğunun YAZISI var linkin altında. Ah Özlemcim! İyi ki yazdın. Ve Peru şahane bir fikir. Güzel güzel gidip gelin ve sen de anlat yine bizlere. Yorumları da okudum. Salgından önceki enerjiye geri dönememe durumu bende de var. Çok fena etkilendim. Eskisi gibi plan yapamıyorum:) Böyle aptal bir tedirginlik yapıştı. Ekonomi konusuna hiç girmeyelim:) Yahu biz ülkecek çok sıkıldık son birkaç senedir. Dediğin gibi emeklilik hayallerimizi dahi çaldılar. Ne diyeyim? Umalım da bir şekilde düzelsin her şey. Özlem'cim Arıların Uğultusu'nu çok merak ettim. Eldekiler bitene kadar kitap almama sözümü bana yedirecek bir internet alışverişinde sepetime ekleyeceklerimden biri olacak. Romantik Yol gerçekten romantik değil miymiş? Şatolar filan ilginç gelmeyebilirdi de doğa da mı cezbedici değildi? Benim de hep aklımdadır o rota. Bilemedim şimdi... Kasım ayındaki Peru deneyiminin nasıl olacağını da çok merak ediyorum. Ben bir süredir kendi başıma bir aplikasyondan ispanyolca öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü bu yıl Patagonya'da gezerken basit seviyede de olsa ispanyolca'nın oldukça işe yaradığını gördüm. Zamanın olur mu gidene kadar bunun için bilmiyorum ama aklında olsun diye yazayım dedim. Farklı rotalara saparak hayatı renklendirmek çok iyi geliyor bizim gibi heyecanla gezenlere.... Sen de hiç kaybetme bu coşkunu cancağızım. Alman memleketinde ruh yok şekerim 😀 Benimle aynı fikirde olmayan olacaktır elbet ama ben böyle hissediyorum. Evet, yaptıkları şeyleri güzel yapıyorlar ama yaşam enerjileri ve estetik duyguları yok ne yazık ki. Her şey olması gerektiği ya da alıştıkları kadar! Çok ama çok güzel bir otelde kaldık Rothenburg ob der Tauber'de. Dağa, ormana bakan bir kahvaltı salonu vardı. Kahvaltını dünle bugün arasında arafta bir yerde yiyor gibiydin. Basit bir kahvaltısı vardı. Gerçekten asgari ölçülerde 😀 Almanlar sahiden israfa karşı ama o güzelim elmalı crumble'ı yirmi misafir için beş tane koyarsan israf olmaz zaten 😀 En çok da şuna şaşırdım mesela: Yaşlı mı yaşlı, çalışkan ve misafirperver bir bey sahibiydi otelin. Gündüz, gece oradaydı. Şunun için anlatıyorum kahvaltıdaki kahveyi o da içiyordu diye. Yahu, bir filtre kahve bu kadar mı kötü olur? Ya kahve çok kötüydü ya da az kahve ile demliyorlardı. Tamam, lotte beklemiyorum ama bu kadar kötü bir kahveyi neden ikram ediyorsunuz? Çünkü kahvenin kötü olduğunu düşünmüyor, muhtemelen kahvenin kötü olduğunun farkında değil. Eee, ben birazcık gelişim istiyorum. Bazı küçük şeylerin iyi olması gerektiğini düşünüyorum. Neyse, bunu uzun uzun anlatırım sana. Bavyera kısmı daha doğaya yakın olan kısımdı. Münih'e doğru yol alırken yeşillikler içinde yol aldık hep. Güzeldi o kısım. Yine de Bir Fransız ya da İtalyan kırsalı havası yoktu. Hep farklı rotalara sapalım bence. Hayatımızda eğlenceye ihtiyacımız çok. Sevgili Özlem... gündüz ofiste okudum bu yazini. sürekli yazsada okusam dedigim blog arkadaslarimdan birisin. Ben bi uzak kaldim blogtan. ne gidebiliyorum, ne kalabiliyorum. ama arada bir girip bakiyorum. Icinden geldigi gibi yazilan yazilar cok daha samimi ve daha güzel oluyor. bu da öyle olmus. Gezmeyi seven ve ruhunda hisseden insanlara bayiliyorum. Peru gezinizi takip edecegim. uzun zamandir yapmak istiyordunuz. Biraz öncede yazistigimiz gibi, bir yaz mevsiminde Isvicreye gelsene, seni gezmelerin nirvanasina cikarayim. O daglara, göllere, sellalere, sessizlige, sadece doganin sesini dinlemeye götüreyim. Ne güzel gelmişsin. İçindeki her daim zıplayan, hoplayan çılgın iyi geliyor bana. Dün akşam İsviçre'de yaşayan arkadaşlarımla yemek yedik. Onlar da \"Ya gelmediniz bir türlü!\" diye söylenip durdular. Pandemi ile birlikte fark etmediğim bir korkusunun içine hapsolmuş gibiyim. Ekonomik yönünü bir yana bırakırsak ruhsal olarak iyi atlattım zannediyordum bu dönemi. Ama öyle olmamış. Uçak biletini cep telefonundan bir anda alan ben şimdi bu işleri uzun uzun düşünüyorum. Teklifin nefis ve çok teşekkür ederim. Seninle dağlarda olmak ne harika olur. Fırsatını yaratırsam hemen alıcam bir bilet. Ya, hiç böyle düşünmedim ama şimdi geriye dönüp bakınca pandemiden sonraki çözülmeyi ve kollektif mutsuzluğumuzu daha net görüyorum. Almanya tatilinde çok acayip bir şey dikkatimi çekti: Artık Alman milleti de çalışmıyor. Evet, hala yüz yaşında çalışan insanlar var ama yeni nesil restoranlar haftanın üç günü kapalı. Akşam altıdan sonra dükkanının kapısını açan restoranlar falan yığınla. Bunlar değil miydi çok çalışkan olan insanlar yahu? diye her kapalı kapının önünde söylenip durdum. Evden çalışmaya çalışan insanlar artık işe geri dönmek istemiyor. Firmalar da işine geliyorsa daha az maliyetle insan çalıştırmaya dünden razı zaten. Ama dışarda çalışmak durumunda olan insanların sırtında çok yük var. Dediğin gibi, her şey çok pahalı. Ekonomi bombok. Beni en çok mutsuz eden şey de bu zaten: Bütün emeklilik planlarımızı, bütün ümitlerinizi çaldılar. Neden hayata eskisi gibi bakamıyorum diye çok üzülüyorum çünkü. Hayırlısı diyeceğiz herhalde. Başka da elden gelen bir şey yok."} {"url": "http://www.macerakitabim.com/2023/11/insanlik-halleri-bildigin-ben.html", "text": "O zaman kısa bir iç döküşten sonra merhaba! Yazmaya nereden başlayacağınızı bilmediğiniz zamanlar oldu mu? Burada yayınladıklarımın dışında bir sürü yayınlamadığım taslak var. Başlayıp da yarım bıraktıklarım, yazıp da beğenmediklerim ya da yazmış olsam da artık yayınlamanın anlamsız olduğunu düşündüğüm onlarca yazı... Blogculuğun yazılmamış en önemli kuralı bu bence: Yazdığın ne olursa olsun fırından çıkar çıkmaz yayınlamak. Anlatmak istediklerimin içinde gidilen-gezilen, içinde ayrılık da keyif de barındıran birkaç uzak-yakın destinasyon, raflar arasında dolaşırken saatler harcanılan kitapçılar, güzel yemekler yenilen restoranlar, iyi-kötü oteller, keyifli sohbetler, uzun araba yolculukları, yaklaştıkça uzaklaşan dağlar var. Yukarıda saydığım yerlerin hiçbirini yazmadım. Yazmayı çok istedim ama yazmak için oturamadım. Yazmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Birkaç satır karaladığım yazılarda da hissettiğim duyguyu bulamadım; zira anlatmak istediğim tek şey duygularım. Beni heyecanlandıran, beni sevindiren, beni duygulandıran şeylerden bahsetmek istiyorum sadece. Yolun sonunda varılan nihai noktadan çok yoldaki heyecan ilgimi çekiyor. Hepimizin parmaklarının arasında içinde dünyada olan her şeyi barındıran küçük aletler var. Elimizdeki telefonlardan gidilecek bütün restoranları, yeni açılan bistroları, yemezsek eksik kalacağımız yemekleri öğreniyoruz. Saatlerce bir dükkanın önünde sıra bekleyip nihayetinde bir ekmeğin üzerine konulmuş poşe yumurtamıza kavuşuyor; uzak bir kentteki favori kahvaltı mekanında, tıpkı herkes gibi kahvaltımızı ediyoruz. Hepimiz aynı yollardan yürümek zorundayız. Başka yolu yok. Her şeyin sadece pazarlama ve satış olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Peşine tüm hayatım boyunca ilk kez gittiğim bir Kıbrıs tatili. Denizinin tüm güzelliğine rağmen kafamda beliren kocaman bir soru işareti: Bir ada nasıl bu kadar çirkin yapılaşabilir? Şunu kabul etmek lazım: Güzel ne demek bilmiyoruz, estetikten anlamıyoruz. Sonbahar başı da şimdilik son seyahatimiz: Bir günlük bir Londra konaklaması, Durham'a geçiş ve ardından İskoçya'nın dağlarına yolculuk. Anlatmak istediğim, düşünürken heyecanlandığım yer burası. Yolda olmanın ne demek olduğunu anımsadığım, hayatın içinde kendimi küçücük ama mutlu hissettiğim, yol boyunca durmadan ilerlemek istediğim bir yol hikayesinin içinde olmak ve devam etmek... Nefes aldığımı hissettiğim zamanlar işte böyle anlarda beliriyor. İngiltere'de olmanın en güzel yanlarından biri trenle ülkenin her yanına gidebilmek. Bir pencere kenarında oturmak, dışarıyı izlemek, güzel hayallerin peşinde koşmak. Bir trende yol alırken iyi şeyler dışında bir şey düşünmek mümkün değilmiş gibi geliyor bana. Dışarda hızlıca akıp giden bir hayat var ve sen içerde bir yerden,- anne kucağı gibi bir yer burası benim için-, önünden geçip giden dünyaya bakıyorsun. Öyle bir yerdesin ki hiçbir şey dokunamaz sana. Hayat, canını acıtamaz. Sadece güzel şeylerin olduğu bir yerdesin ve daha güzel bir yere varmak için yol alıyorsun. Londra'dan trenle Durham, Durham'dan trenle Edinburgh, oradan başka bir trenle Glasgow böyle bir yolculuktu. Birbirinin peşi sıra bir yerden bir yere giden trenler... Ayrılıklarımın başlangıçlarında da artık hep tren yolculukları olsa da benim için trenler yine de kavuşmaya dair. Atilla İlhan'ın dediği gibi ayrılıklar nasıl sevdaya dahilse, trenler de kavuşmaya dair bir ayrılık yazıyorlar hayatımda. Sonra aklımı başımdan alan dağlar var. Glasgow'dan arabayla peşine düştüğümüz göller, yol boyunca bize eşlik eden ormanlar, rüzgarın başka bir şeyin yaşamasına izin vermediği suskun vadiler... Yürürken birden bire yumuşayan rüzgardan bir dağın gölgesine sığındığını fark ediyorsun. Bunları anlatmak istiyorum. Göllerin, dağların, deniz kenarındaki ıssız şatoların hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Bunca güzel şeye sadece güneş eşlik etseydi nasıl olurdu bilmiyorum. Ama yağmurun da yaşadığımız ana kattığı güzel şeyler vardı. Aklımda yakınlarda çıkacağımız bir seyahat ve ya anlatmadan unutursam diye korktuğum bir İskoçya seyahati var. Turist yığınından nefes alınamayan 'gezilecek' yerleri sevmiyorum, uzun kuyruklara tahammülüm kalmadı. Görmesem de olur, bir tarafım eksilmez:) Zaman çok değerli. İskoçya şahanedir, bende yeri ayrıdır. Yürüyüş rotaları nefistir. Senin izlenimlerini de merak ediyorum. Bir şeyi ne kadar çok yaparsan, daha iyi oluyorsun. Bu net! Ben de nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir de dünyayı kurtaramayacağımı bilsem de yaptığım şeyi güzel yapmak istiyorum. Bak, yeni bir yazı yazdım. Orada da eski blogları ne kadar çok özlediğimi yazdım. Blog okumaktan ne çok keyif alırdım. Sanırım şimdilerde burada olmamın sebebi yazmayı çok sevmem. Daha doğrusu bana iyi gelmesi. Yoksa okuduğum bloglar belli. Zaten zamanımı anlamsızca harcarken bir de bir şey yazmadığını bildiğim yerlerde dolanmıyorum. Belki aynı sebepten beğenmediğim yazıları da paylaşmıyorum. Bir keresinde bir blogcu hiçbir blogu takip etmediğini yazmıştı. Çok kibirli gelmişti söylediği. Sanırım şimdi ben de öyle söylemişim gibi olsu ama böyle değil. Her şeyin içi boşaldı demek istiyorum sadece. Kendi hayallerimizin peşinden bile koşmuyoruz artık; bizim için kurulmuş hazır hayaller var. Almanya'da yapamam gibi geliyor. Nedeni hislerim 🙂 Bir türlü barışamıyoruz. Olduğun yerden bahsetsene Semi. Çok keyifle okurum. Hadi bizi biraz doğaya çıkar. Uğradığın için de nasıl mutlu oldum. İstanbul insanı yorar tabii, bunu anlayabilirim. Ama burda öyle insanı o denli yoran şehir yaşamı yok. Toplu taşıma bağlantıları iyi, şehirler aşırı büyük değil. Bir yere gitmişken 3-5 yerdeki işini rahatlıkla halledersin. Her şehrin merkezinde park vs kesinlikle var. Hem de en kocamanından. Bisiklet yolları vs. Özetle burda doğa için şehrin dışına çıkmana hiç gerek yok:) Hani benim yaşadığım yere imrendiğini yazmışsın ya, Almanya ideal bu konuda, senin barışamamaman ilginç. Yeni yazını da okudum, sonra yine geleceğim yorum bırakmaya. Yazıların ilaç gibi geliyor. Sesin çok iyi geldi bugün bana."}