{"url": "https://kucukdunya.com/alaca-hoyuk-antik-kenti", "text": "Hattiler tarihte Anadolu'da medeniyet kurduğu bilinen ilk halk. Hattiler hakkında çok değerli bilgileri Çorum İli'nin Alaca İlçesi'nde yer alan Alaca Höyük Antik Kenti sayesinde öğreniyoruz. Ülkemizin başka hiçbir antik kentinde Hattiler'e ait bu denli sayıda buluntu yok. Hattiler burada yaşamış, eserlerini bırakmış, daha sonra Hattiler'i yıkıp buraya yerleşen Hititler, Alaca Höyük'ü kültür-sanat merkezi haline getirmiş. Sfenksli kapısı, kral mezarları, poterni, Gölpınar Hitit Barajı ile Alaca Höyük Antik Kenti ülkemizin en değerli antik kentlerinden biri. Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra yaklaşık 400 yıl kadar bölgede karanlık çağ hüküm sürmüş. Daha sonra Frigler buraya yerleşip kendi kültür katmanlarını oluşturmuş. Tespit edilen Frig Çağı yerleşimleri ise Hitit yerleşimleri gibi anıtsal değil, daha küçük ölçekli. Buradaki Frig evleri tek katlı dikdörtgen planlı basit yapılardan oluşuyor. Frig dönemi mezarlığı ise bulunmadı. Höyükte Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine ait izler de bulundu ama bu dönemlerde yoğun bir yerleşim olduğu düşünülmüyor. Osmanlı Dönemi'nde ise 50-60 evlik bir köy yaşamı olmuş. Buranın bir özelliği de yapılan kazıların Türk arkeologların ilk yaptığı kazılardan biri olması. Atatürk kendi cebinden 3.000 lira vererek 22 Ağustos 1935'te höyükte kazı çalışmalarını başlatmış. Buluntular çok değerli olduğu için Cumhuriyet Dönemi ilk Türk Kazısı olarak ifade ediliyor. Alaca Höyük eserleri arkeolojik açıdan Truva hazinelerinden bile daha değerli kabul ediliyor çünkü bu eserlerde yapılan son çalışmalarda eserlerin tek bir metalden yapılmadığı, metal alaşımları olduğu, hatta bazı eserlerin başka bir metalle kaplama yapıldığı anlatılıyor. Alaca Höyük Antik Kenti, Çorum'un Alaca İlçesi'nde bulunuyor. Çorum'dan Alaca Höyük'e toplu taşıma yok. Özel araçla veya organize turlarla gitmeniz gerekiyor. Çorum Belediyesi tarafından Türk mutfağı haftası etkinliklerine katılmak üzere Çorum'a davet edildim. Çorum Belediyesi, Çorum İl Kültür Müdürlüğü, değerli influencerlar, şefler, seyahat acenteleriyle birlikte geziler yaptık. Türk mutfağı haftası etkinlikleri kapsamında da grubumuzla Alaca Kaymakamlığı ve Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde, Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Aşçılık Bölümü'nde Yöresel Lezzet Yapımı ve yemek organizasyonuna katıldık. Birincilik ödülleri olan öğrencilerin ve öğretmenlerin elleriyle hazırladığı leziz yemekleri yemeğe doyamadık. Grubumuzla Mahmudiye Köyü'nde Çerkes Lezzetleri yemek organizasyonuna da katıldık. Çorum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Mahmudiye Köyü Muhtarlığı ev sahipliğinde gerçekleşen yemekte köydeki kadınlarımızın el emeği ürünlerini afiyetle yedik. Antik kentin buluntuları Alaca İlçesi'ndeki Alacahöyük Müzesi, Alaca Höyük Ören Yeri ve Alaca Höyük Gölpınar Hitit Barajı olarak 3 bölümden oluşuyor. Hititler'in kültür-sanat merkezi olan Alaca Höyük'te 4 ayrı kültür evresinden kalma 15 yerleşim ya da yapı katı saptanmış. Antik kent buluntuları arasında mabet-saray diye anılan büyük bina, tahıl depoları, maden atölyesi, Eski Tunç Çağı yapıları, kral mezarları, poterni görülüyor. Alacahöyük Müzesi'nde Alaca Höyük kazılarında bulunan Kalkolitik, Eski Tunç Çağı, Hatti, Hitit, Frig, Helenistik, Roma dönemlerine ait eserlerin replikaları sergileniyor. Bu eserler arasında pek çok kişi tarafından Hitit seramik simgesi Güneş Kursu olarak bilinen ama aslında Hatti dönemine ait olan Güneş Kursu gibi eserler var. Ulu Önder Atatürk 1936 yılında 30 adet vagonu kazı çalışmaları için Alaca Höyük'e hibe etmiş. Bu vagonlar sonraki yıllarda diğer kazı alanlarına da dağıtılmış. Vagonlar ören yerinin girişinde sergileniyor. Antik kente Sfenksli kapıdan giriliyor. Kapının sağında ve solunda ortostadlar yer alıyor. Sfenksli kapı ve her iki tarafındaki duvarlara işlenen rölyefler Hitit dönemine tarihleniyor. Bu duvar kabartmaları replika, orijinalleri Ankara Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Alaca Höyük Antik Kenti içindeki en görkemli buluntular arasında işlevi henüz tam olarak anlaşılamayan Mabet-saray binası var. Bu bina Hattuşa'daki I nolu tapınaktan sonra ortaya çıkarılan en büyük Hitit yapısı olma özelliği taşıyor. Kral mezarları, Alaca Höyük'ün en önemli buluntuları arasında sayılıyor. Eski Tunç Çağı'na tarihlenen 13 intramural kral mezarı özel olarak ayrılan bir alanda toplanmış. Dört yanı taşla örülen dikdörtgen mezarlar, ahşap hatıllarla kapatılmış, damları üzerine kurban edilen sığır başları, bacakları yerleştirilmiş. Alanda bu 13 kral mezarının 6'sının aslına uygun olarak canlandırılmasını görüyorsunuz. Mezarlarda bulunan süs eşyalarının, heykellerin, savaş aletlerinin replikaları Alacahöyük Müzesi'nde, orijinalleri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor. Kral mezarlarında bulunan güneş kursları, altın, gümüş kap kacak ve süs eşyaları, Anadolu Eski Tunç Çağı'nın saray eşyalarını tanıtan en görkemli eserler arasında bulunuyor. Bu eşyalar Hititler'in Anadolu'ya gelişinden yaklaşık 300-350 yıl öncesindeki Hatti kral ve kraliçelerine ait. Bu eşyaların örneklerine başka hiçbir kazı alanında rastlanmadı, dünyada tek örnek olma özelliğini hala koruyorlar. Poterni yani gizli yer altı geçidi, şehre saldırı olması halinde gizlice şehir dışına kaçıp haber ulaştırmak üzere yapılmış. Maden atölyesi Asur Ticaret Kolonileri geç safhasından Eski Hitit Çağı'na kadar kullanılmış. Atölyede kullanılan malzemeler Alaca Höyük'te yapılmış. Yaklaşık 3.500 yıllık baraj inşa tekniğini gözler önüne seren yapı, bugün 25.000 m su tutma hacmi ile yeniden baraj oldu ve Alaca Höyük çiftçilerine sulu tarım olanağı sağlıyor. Alaca Höyük ülkemizin en kıymetli ören yerlerinden biri. Hattiler hakkında tek kaynak olan Alaca Höyük'ün bir gün bu özelliğiyle UNESCO Dünya Mirası listesine dahil olmasını ve ihtişamlı bir müze binasına kavuşmasını gönülden arzu ediyorum."} {"url": "https://kucukdunya.com/alpler-hakkinda-bilmek-istediginiz-hersey", "text": "Alp Dağları bilindiği üzere İsviçre, Fransa, Avusturya, İtalya, Slovenya ve Almanya'ya yayılan, Avrupa'nın genç dağlarından. Dik yamaçları, büyük cüsseli kayalıkları, büyük yeşil meraları ve en önemlisi yemyeşil ve dolu dolu ormanları ile kışın kaplanan beyaz örtü Alpler'i gerçekten farklı kılıyor. Yine bu bölgenin kendisine has, çocukluğumuzdaki yaldızlı yılbaşı kartpostallarından hatırlayacağımız ağaçtan evleri de bölgeye bir başka kişilik ve güzellik katıyor. Alpler'i gördüğünüz zaman anlıyorsunuz ki Heidi'nin dedesinin evi, Peter'in keçi otlakları, dağlardan yokuş aşağı bakan ulu ağaçlarının hepsi gerçekten var. Hansel ile Gretel'in karanlık ormanlar içindeki bacası tüten evleri, Pamuk Prenses'in etrafı ceylanlarla çevrili, şırıltılı deresinin üzerinden küçük tahta köprünün geçtiği, küçük su değirmenli kırlar, hatta Ressam Bob'un şu arkadaki sisli mor dağları hep burada ve hepsi gerçek. Meğer orası, burası! Alpler'de kayak Avrupalılar için adeta bir yaşam biçimi. Tertemiz doğada yapılan, içinde müsabaka stresi barındırmayan, spor değil, adeta bir eğlence. Bu eğlencenin genci kadar yaşlısı da çocuğu, erkeği, kadını hepsi aynı şekilde tadını çıkarmayı biliyor. Alpler'e ulaşmak için varış havalimanı olarak kullanılabilecek belli başlı şehirler sırası ile kuzeyden Münih, Zürih, batıdan Cenevre, güneyden Milano, Bologna, Venedik sayılabilir. Türkiye'den en rahat uçuş imkanlarına genelde Münih ve Milano'dan ulaşabilirsiniz. Dolayısı ile ilk olarak uçuş istikametini seçmek mantıklı olabilir. Vardığınız havaalanından araç kiralayarak hedef bölgenize ortalama 2-3 saatlik bir yolculukla ulaşmak mümkün. Alternatif olarak birçok yere otobüs ya da tren yolculuğu yaparak da ulaşılabilir. Ancak araç kiraları çok lükse kaçmayacaksanız genelde uygun fiyatlı olabilmektedir. Keyifli manzaralar ve köylerdeki keyifli molalı yolculuklar da bu seçim için tercih sebebidir. Alpler gerçekten kayak sevenler için istisnasız dünyadaki en iyi yer. Alp disiplini olarak da anılan slalom kayağının temellerinin burası olması ve buradan başlayarak dünyaya yayılmasını tahmin etmek zor değil. Sanılır ki Alpler'e sadece kayak sevenler, kayak bilenler gidebilir. Hayır! Gelirlerini bu bölgeden ve turizmden elde eden bu yörenin akıllı halkları buraya gelenlerin kayak yapmama ihtimallerine karşı alternatif aktiviteler ve keyif senaryoları üretmiş durumdalar. Bol karlı daha düz ve manzaralı rotalarda gerçekleştirilen hedik yürüyüşleri, gece meşale yürüyüşleri, güneşli günlerde pistlerde \"sommelier\" şarap tadım aktiviteleri, uzun kızak pistleri ve kızak oyunları, yöresel yemeklerin hazırlandığı yemek kursları, gece ve gündüz düzenlenen atlı kızak turları, izlemeye doyum olmayan spor müsabakaları ile fun parklardaki gösterileri seyretmek, gece aydınlatmalı pistlerde düzenlenen meşaleli spor aktiviteleri gibi niceleri. İnanın oralarda kışın hiç kayak yapmasanız da vakit çok keyifli geçecektir. Bunların hiçbirisine katılmasanız bile dağ manzaralı otelinizde, şömine başında kahvenizle ve kitabınızla da çok mutlu olursunuz. Dileyen günlük gezilerle, muhteşem manzaralı ve virajlı yollarda dağ köylerini keşfe çıkabilir ya da bir iki saatlik sürüşlerle ulaşabileceğiniz keyifli şehir turları yapabilirsiniz. Bulunduğunuz bölgeye yakınlığına göre, Münih, Zürih, Innsbruck, Salzburg, Milano ve malum Venedik oldukça keyifli ve görülmesi gereken yerler arasında sayılabilir. Kasabalardaki alışveriş mekanları kayak ve yürüyüş sporları için geniş ürün yelpazesi sunabilmekle beraber moda ve giyim alışverişleri için çok da anlamlı olamıyor ama alışveriş keyfini küçük hediyeliklerle yaşamak ve güzel bir kafede oturup kahve yudumlamak ya da güzel bir pizza restoranında lezzet deneyimi yapmak da mümkün. Çocuklar açık ve kapalı mekanlardaki kids parklarda gerçekten çok güzel vakit geçiriyorlar. Ayrıca çocuğunuzu gün boyu süren toplu ve eğlenceli kayak derslerine de gönül rahatlığı ile bırakabilirsiniz. Çocuğumdan ayrılamam diyenlere de ailecek beraberce keyifli kızak sürüşleri, buz pateni pisti ve bölgede varsa kar altında kapalı havuz keyfi hatta curling oyun imkanları bile mümkün olabilir. Bölgenin yemek kültürü de kesinlikle dikkate değer. Hayvancılık, et ve süt önemli. İsviçre'nin dağlarda otlayan çikolata inekleri bunun örneklerinden. Yemeklerde et ve tahmin edileceği üzere patates ile soğuk günlerde özellikle tercih edilen yerel çorbaları da unutmamak lazım. Elmalı turta kayak sonrası enerji ihtiyacını çok güzel gideriyor. Almanca konuşulan Almanya ve Avusturya bölgelerinde öğle aralarında bol hardallı sosis mükemmel ve ucuz bir seçim. Öğle arası hafif aperatiflerin yanında yöresel şaraplar veya buğday birası servis ediliyor. Evet, işte işin sırrı burada! Alpler yaz zamanı da dopdolu. Belki inanmayacaksınız ama yazın oteller kışın kayak zamanından daha pahalı. Çünkü yaz aktiviteleri kışa göre daha çeşitli ve zengin. Özellikle emekli amca ve teyzeler için temiz havada ve yemyeşil çayırlarda yürüyüş biçilmiş kaftan. Bunun yanı sıra dağcılık aktiviteleri, kanoing, bisiklet turları ve müsabakaları, motosikletçiler için özel parkur turları bölgeyi kışın olduğu kadar ve hatta fazlası ile cazibe alanı haline getiriyor. Tabii yine genci, yaşlısı her kesime hitap etmeye devam ederek. Alpler'de kayak tatili konusunda araştırma yaparsanız kaymadan önce nasıl hazırlık yapmanız gerekir, ski-pass kullanımı nasıl olur, pistlerle ilgili nelere dikkat etmeniz gerekir, kayak sonrası neler yapabilirsiniz gibi sorularınıza yanıt alabilirsiniz. Alpler'de nerede kayak yapılır konusunda yapacağınız araştırma gideceğiniz destinasyonu seçmenizde size yardımcı olacaktır. Ayrıca kayak tatiline çıkmadan önce kayak tatili ihtiyaç listesi belirlerseniz tatilinizde rahat edersiniz. Sevgili Yaprak, havalar soğudu, karlar yağdı. Artık bizim kayak zamanı yine geldi çattı. İçimiz kıpır kıpır... Geçen sene yazdığım yazıyı vesile ile tekrar okudum ve büyük keyif duydum. Tekrar kayak havasına girdim. Herkesi benim gibi yazıyla ısınmaya davet ediyorum. Bilgilendirici ve güzel anlatımlı kayak yazıların sayesinde bence herkes çoktan karlı dağlarda tatil planları yapmaya başladı. Artık Alpler mi olur, Türkiye'deki kayak merkezleri bilemem ama içimiz kıpır kıpır, o kesin :-) ."} {"url": "https://kucukdunya.com/alplerde-nerede-kayak-yapilir", "text": "En klasik sorudur: Alpler'de nerede kayak yapılır? Yanıt bence tektir: Alpler'in her yerinde. İçinde Alpler'i barındıran ülkeler ve hatta bazen diller farklı olsa da yöresel Alp kültürü neredeyse hepsinde aynı gibidir. Yani İsviçre Alpleri'ne de gitseniz ya da İtalya veya Avusturya Alpleri'ne, aynı kayak hazzını yaşamanıza garanti verebiliriz. O nedenle istikamet seçerken bu konuda endişe etmenize gerek yoktur. O zaman buyrun, Alpler'de nerede kayak yapılır sorusunu cevaplayalım. Alpler'e ulaşmak için varış havalimanı olarak kullanılabilecek belli başlı şehirler sırası ile kuzeyden Münih, Zürih, batıdan Cenevre, güneyden Milano, Bologna, Venedik sayılabilir. Türkiye'den en rahat uçuş imkanlarına genelde Münih ve Milano'dan ulaşabilirsiniz. Dolayısı ile ilk olarak uçuş istikametini seçmek mantıklı olabilir. Vardığınız havaalanından araç kiralayarak hedef bölgenize ortalama 2-3 saatlik bir yolculukla ulaşmak mümkün. Alternatif olarak birçok yere otobüs ya da tren yolculuğu yaparak da ulaşılabilir. Ancak araç kiraları çok lükse kaçmayacaksanız genelde uygun fiyatlı olabilmektedir. Keyifli manzaralar ve köylerdeki keyifli molalı yolculuklar da bu seçim için tercih sebebidir. Karda araç sürmek zorlu olmaz mı? Genelde hayır. Çünkü ana yollar zaten oldukça güvenliler. Dağ yolları ise genelde çok da dağlara tırmanan yollardan oluşmuyor. Nedeni ise Alpler'de yerleşim yerleri dağların arasında dümdüz devam eden vadilerden geçiyor. Yani yolda giderken sağınızda solunuzda karlı dağları görüyorsunuz ama yol buraları neredeyse hiç tırmanmadan aradan sıyrılıp gidiyor. Bunun yanı sıra tahmin edileceği üzere yollarda hiç üşenmeden yaptıkları uzun tüneller, viyadükler nedeni ile de düz yol yolculuğu yapmış oluyorsunuz. Yukarıda bahsi geçen şehirlere erişim sağlanabilecek tüm Alp destinasyonları bizimdir. Her kişiye, her kayak seviyesine ve isteğine uygun kayak merkezleri mevcuttur. Bu konuda oturur yerden en iyi araştırmayı elbette ki internetten yapabilirsiniz. Alpler'de kayak ile ilgili birçok site var tahmin edileceği üzere. Ancak benim buradan önereceklerim bergfex. com ve snow-online. com. Bu sitelerden Avrupa'daki kayak bölgelerine gerek duyacağınız tüm bilgilerle birlikte ulaşmanız mümkün. Kayak alan seçicisi ile istediğiniz yükseklikte, istediğiniz pist zorluklarına ve uzunluklarına sahip, telesiyej sayıları, toplam pist uzunlukları gibi kriterlere göre arayabilirsiniz. Bölgelerin pislerinden fotoğraflar ve videoları inceleyebilir, canlı kameralar ile anlık takip yapabilirsiniz. Ayrıca bölge pist haritalarını, yorumları ve değerlendirme puanlarını da inceleyerek bölge hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Elbette bölge hakkında kar kalınlığı, kar kalitesi ve hava durumunu da buralardan takip edebilirsiniz. Bu sitelerden yapacağınız bölge seçimine göre karar verdiğiniz bölgenin sitesinin linkine ulaşarak asıl ince araştırmaya geçilebilir. İnce araştırma ise aşağıda bahsedilecek olan otel seçimini, bölge ulaşım imkanlarını, skipass ücretlerini, kayak kiralama imkanlarını kapsayacaktır. Alpler'de kayak tatili ile ilgili araştırma yaparken kaymadan önce nasıl hazırlık yapmanız gerekir, skipass kullanımı nasıl olur, pistlerle ilgili nelere dikkat etmeniz gerekir, kayak sonrası neler yapabilirsiniz gibi konularda bilgilenmeniz gerekir. Ayrıca tatilinize çıkmadan önce kayak tatili ihtiyaç listesi nedir belirlemeniz doğru olacaktır. Alpler'de kayak yapmaya karar verdiniz ama nereye ve nasıl gideceğinizi bilmiyorsunuz. \"Nasıl?\" sorusunun yanıtlarını Alpler hakkında bilmek istediğiniz herşey konusunda araştırma yaparak bulabilirsiniz. Peki nereye gidelim? Bizim için doğru yer neresi? En nihayetinde Türkiye'den Alpler'e gitmek evet gerçekten çok da ucuz değil. O halde bize en uygun ülke, bölge ve parkurların seçiminde neye göre karar vereceğiz? İşte bu yazımız ile size merak edilen bu başlıklar hakkında seçiminize destek verecek bazı ipuçları vermeye çalışacağız. Alp Dağları Avusturya, İsviçre, Fransa, İtalya, Almanya ve Slovenya'yı içeren bölgede toplamda 26.000 km'yi aşkın pistler ve 8.000'in üzerinde liftler ile 1.100'ün üzerinde kayak merkezine ev sahipliği yapıyor. Dolayısı ile Alpler tartışmasız dünyanın kayak için bir numaralı bölgesi. Bu kadar büyük alanda ve tesis çeşitliliği arasında seçim yapmak zor. Ancak mutlaka size uygun bir yer elbette ki var. Almanya diğer Alp ülkelerine kıyasla Alpler'de en az alana sahip. Çok da fazla alternatif aslında yok. Almanya'da önereceğimiz tek bölge Garmisch Partenkirchen ve Almanya'nın 2.962 m ile en yüksek zirvesi olan Zugspitze. Bölgeyi ilginç kılan da burası. Zugspitze pistleri aslında bir krater çanağının içinde yer alıyor. Etrafı yüksek kayalıklarla çevrili olduğu için çanak içi çok da rüzgar almıyor ve her zaman çanak kenarlarından savrulan pudra karlarla eşsiz kar kalitesi imkanı sunuyor. Bu özel bölgeye Almanlar 1950 yılında (2. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Almanya'nın 5 yıl sonrasından bahsediyoruz) Garmisch şehir içinden başlayarak Zugspitze Dağı'nı ilk başta etrafında dolaşıp ardından dağı delerek çanağın ve pistlerin tam ortasına çıkan bir tren yolu yapmışlar. Bu çok özel bir rota ve bizce mutlaka deneyim edilmeli. Alternatif olarak 2.000 m irtifaya sahip adeta asansör gibi çalışan teleferik de var. Her ikisi de Alpler'in eşsiz cüssesini sonuna kadar hissettiriyor. Kim tercih etmeli? Almanya'dayım, Münih yakınlarındayım. Kayak için uygunum. Kısa süreli ama eşsiz bir tecrübe yaşamak istiyorum diyenlere öneririz. İsviçre tahmin edileceği üzere Alpler'deki pahalı bölgelerden. Ülke Alpler'in keyfini ve turizmini sadece kış ve kayak ile sınırlı tutmamış ve Alp turizmini yaz aylarında da sonuna kadar kullanmış. Tabii bunun için dağları ve irili ufaklı gölleri ile birlikte muhteşem doğa desteği de yeterli. İsviçre Alpleri diğer ülkelere göre daha yüksek ve coğrafyası daha çetin. Aslında kayağın diğer Alp ülkelerindeki kadar ön planda olmamasının başka bir gerekçesi de bu olsa gerek. Ülkenin önemli kayak bölgeleri güney batısında Fransızca konuşulan bölgeler ile güney doğusundaki Almanca konuşulan bölgelerde ve genelde ülke sınırlarına yakın yerlerdedir. Kuşkusuz İsviçre'nin sadece kendi sınırları içinde olan en popüler ve bir o kadar da pahalı bölgesi. Ülkenin güneydoğusunda Almanca konuşulan bölgesinde yer alıyor. Dolayısı ile Almanca bilgisi dil tercih sebebi olabilir. Bölgeye Zürih havalimanı üzerinden yaklaşık 2,5 saatlik bir mesafeyle ulaşılabilir. 155 km'lik pistleri ve 24 adet liftleri ile Corviglia Kayak bölgesi olarak da bilinmektedir. Eğer St. Moritz ya da nam-ı diğer Corviglia bölgesi seçiminiz olursa St. Moritz yerine konaklama için St. Moritz-Dorf, St. Moritz-Bad, Celerina/Schlarigna, Suvretta, Champfer yakın ve alternatif köyler de tercih edilebilir. Yine ülkenin güneydoğusunda, görece olarak daha az bilinen, 225 km'lik pistleri ve 43 adet liftleri ile Arosa Lenzerheide bölgesi ve 188 km'lik pistleri ile Laax/Flims/Falera bölgeleri St. Moritz'den daha büyük kayak merkezleri. Almanca dil tercihleri için aslında önerimiz daha çok buraları olabilir. Ancak konaklama, ski-pass yiyecek vb hala pahalı. Bu bölgelere de Zürih üzerinden ulaşım uygun. Yazı içinde benzer formatı kullanacağız. Burada \"-\" öncesi bölüm bilinen adıyla kayak bölgesini, diğer isimler ise kayak bölgesinde yer alan kasaba ya da köyleri belirtmektedir. 4 Vallees kayak bölgesi, Verbier, La Tzoumaz, Nendaz, Veysonnaz, Thyon ise burada yer alan köylerdir. İsviçre'nin güney batısında yer alan ve Fransızca dil tercih sebebi olabilecek en büyük kayak merkezlerinden birisi olan 4 vadi ya da bilinen adı ile Verbier'i atlamamak gerek. Bölgenin pist uzunlukları toplamı 412 km. Kim tercih etmeli? Büyük bölge istiyorum, Fransızca biliyorum ama Fransa pistlerini artık ezberledim, başka yerler görmek istiyorum diyenler için uygun olabilir. Bölgeye yine Zürih üzerinden ulaşabilirsiniz. İsviçre'nin Almanca konuşulan ve görece ortalarında sayılabilecek olan bölge yaklaşık 200 km'lik pistleri ile aslında kayak için çok büyük bir bölge değil. Ancak 3.454 m yükseklikteki Jungfraujoch Top of Europe zirvesi arkasında meşhur Aletsch buzulu manzarası ile gerçekten görülmeye değer. Zirveye dağı yararak içinden geçen bir tren ile pahalı ama oldukça konforlu bir şekilde ulaşabiliyorsunuz. Zermatt, İsviçre'nin İtalya sınırındaki en popüler kayak bölgelerinden. İtalya tarafındaki bölümü Cervinia olarak adlandırılıyor. İsviçre'nin meşhur Toblerone çikolatalarının logo dağı ünlü Matterhorn Dağı da burada. Bölge daha çok orta seviye kayakçılara hitap eden 322 km'lik pistlere sahip. Zermatt kayak bölgesi 3.899 m ile Alpler'in en yüksek kayak bölgesi. Bu özelliği ile bölgede neredeyse tüm yıla yayılan bir kayak sezonu var. Kim tercih etmeli? Eyvah! Nisan'a geldik. Bu seneyi kaçırdım diyenler için kesinlikle doğru tercih olabilir. İsviçre Zermatt tarafı pahalı geldiyse İtalya Cervinia tarafını da öneririz. Dikkat! Her ne kadar Schengen vizesi geçerli olsa da İsviçre Avrupa Birliği'ne bağlı değil. Kayak yaparken İsviçre İtalya arasında ülkeden ülkeye geçiş yapabiliyorsunuz. Akşam vakti son telesiyej kapanmadan önce doğru ülkede olduğunuzu kontrol ediniz. Ayağınızda kayak ayakkabıları ile akşam karayolunu kullanarak ülke sınırı geçerek otele dönmek çok zahmetli ve çok masraflı olabilir. Bunlarla birlikte İsviçre'de yine sınır bölgelerde yer alan Val d'Illiez / Les Portes du Soleil, ve Samnaun / Ischgl kayak bölgeleri de önemli bölgeler. Ancak sınırda yer alan bu bölgelere diğer ülke başlıklarında yer vereceğiz. Fransa Alpleri ülkenin doğusunda İsviçre sınırı ile güney doğu İtalya sınırında Auvergne Rhone Alpes adıyla anılan bölgede yer alıyor. Fransa Alpleri bizce Alpler'in en pahalı ve lüks kayak merkezleri. Birbirleri ile bağlantılı uzun ve geniş kayak alanları, canlı apres ski mekanları Fransa Alpleri'ni özellikle gençler için cazip kılıyor ama tekrar söyleyelim pahalı!... Ayrıca Fransa bölgesinde genelde otel bulamıyorsunuz. Hele ki oda kahvaltı ya da yarım pansiyon otel bulmak çok zor. Burada popüler konaklama kültürü chalet, residans ya da apart oda kiralama üzerine dayalı. Yani sadece oda var, odada mutfak var ama yemek yok. Kalabalık gruplarda daha uygun fiyatlara ulaşabilmek mümkün. Ama gün boyu süren kayak yorgunluğu üzerine akşam otele /eve dönüşte yemek yapmak, bulaşık yıkamak en azından biz Türkler'e çok cazip gelmiyor. Fransa Alpleri'ne ulaşmak için daha çok Lyon ya da İsviçre'nin Cenevre havalimanları üzerinden ulaşım tercih edilebilir. Alpler'de yerleşim birimleri genelde vadilerde yer alır ve kayak merkezlerine hep bu vadilerden liftler ile çıkılır. Vadilerdeki köylerde kayak olmaz sadece vadi inişi olur. Ancak Fransa Alpleri'nde yerleşim birimleri yukarılarda kayak merkezlerinin arasındadır. O nedenle Fransa'da \"ski-in-ski-out\" yani ayağında kayakla otele giriş çıkış çok yaygındır. Kim tercih etmeli? Ski-in-ski-out istiyorum diyenler için Alpler'de aranacak ilk adres Fransa Alpleri olabilir. Son olarak Alpler'in genel tarzı geleneksel ahşap Heidi evleri mimarisi gibidir. Çok otantiktir. Biz de tercih ederiz. Ancak Fransa Alpleri maalesef bu tarzdan tamamen uzak ve daha çok modern apartman yerleşimlerinin olduğu bölgelerdir. Kim tercih etmemeli? Benim gibi Alpler'in otantik Heidi evlerini ve kültürünü seviyorum diyenler için Fransa Alpleri ilk akla gelen adres olmamalı. Fransa'da Alpler'in yanı sıra güneydeki Pirene Dağları'nda da kayak yapmak mümkün. Bölgeye yakın oturan Fransız ya da İspanyollar için mantıklı olabilir. Ama bizim gibi buralardan gitmişken ve Alpler varken Pireneler tercihimiz olamaz. Les 3 Vallees birbirleri arasında geçiş imkanı veren 3 sıradağ arasındaki 3 vadi içindeki 4 kayak köyünden oluşuyor. Vadinin en eskisi ve bilineni aslında Courchevel. Ama sonra daha yükseklerde yer alan Val Thorens ve Les Menuires uzun kayak sezonu ve kar kalitesi ile Courchevel'i geride bıraktı diyebiliriz. Bu 3 bölgede 600 km'lik pistler ve 137 adet lift ile deniz derya bir kayak bölgesi var karşınızda. Bölge off pist kayakçılar, snowboardçular için de çok büyük ve uygun. Fransa Alpleri'ni görmek istiyorsanız ilk tercihlerinizden biri kesinlikle bu köyler olabilir. Val Thorens daha çılgın ve gençlere uygun bir yer gibi. Yüksekte olduğu için ağaç yok. Aileler için önerimiz daha aşağılardaki ve daha yeşilliği bol olan Les Menuires ya da Meribel olabilir. Les Portes du Soleil 582 km'lik toplam pistleri ile Les 3 Vallees gibi yine Avrupa'nın en büyük kayak merkezlerinden. Konum olarak ülkenin İsviçre sınırında yer alıyor ve her iki ülkeyi de kapsıyor. Les Portes du Soleil'in İsviçre tarafında kalan bölgesi Val d'Illiez olarak anılıyor. Tignes ve Val d'Isere bölgelerinden oluşan kayak merkezi 300 km'lik pistleri ve 82 adet liftleri ile Fransa'nın en önemli kayak merkezlerindendir. Tignes tarafında yer alan La Grande Motte 3.456 m yüksekliği yazın dahi buzul kayağı yapma imkanı vermektedir. Kayak yaparken Tignes'in aşağısındaki Lac du Chevril Gölü ve manzarası enfestir. Bununla birlikte Fransa'nın tavsiye edebileceğimiz diğer önemli ve büyük kayak merkezleri de var. İtalya sınırındaki 400 km'lik pistleri ile Via Lattea Sestriere Sauze d'Oulx San Sicario Claviere Montgenevre, 200 km'lik Les Arcs ve 225 km'lik La Plagne muhteşem kayak manzaraları sunan Paradiski bölgesi, 265 km'lik pistleri ile Le Grand Massif Flaine Les Carroz Morillon Samoens Sixt, bu bölgenin de kayak manzaraları çok keyiflidir, Bütün Avusturya Alpleri ve kayak merkezleri benzer karakteristik yapılara sahipler. Daha önce de bahsettiğimiz üzere bölgeler ve köyler dağların arasındaki vadilerde yer almaktadırlar. Her köyde evler ve oteller otantik Heidi köyü havasını yaşatan ahşap yapılardandır. Otellerde, restoranlarda birçok yerde görevlilerin ve hatta otel ya da restoran sahiplerinin de sunumlarını geleneksel kıyafetleri ile yaptıklarına tanık olursunuz. Kayak merkezlerine genellikle köylerden liftler ile yukarı dağlara çıkarsınız. Kayak bölgelerinde genellikle yerleşim ve/veya otel olmaz ya da çok nadirdir. Dolayısı ile birçok yerde Fransa'da olduğu gibi \"ski-in-ski-out\" yani kayakla otele giriş çıkış çok da mümkün ve yaygın değildir. Ancak merak etmeyin. Skipass'ınız köyler arasında çalışan tüm otobüslerde de geçerlidir. Her zaman hızlıca otelinize dönüş yapabilirsiniz. Avusturya Alpleri ülkenin batı ucunda yer alan Tirol ve Vorarlberg ile Salzburg bölgelerinde yer almaktadır. Bu bölgelerdeki en önemli kayak merkezleri aşağıdaki gibi hızlıca sayılabilir. Ischgl/Samnaun Silvretta Arena 239 km, 41 lift, zorlu pistleri ve çok canlı gece hayatı ile meşhur. Kolay pistleri seven ailelere değil genç gruplara daha çok tavsiye ediyoruz. St. Anton St. Christoph Stuben Lech Zürs Warth Schröcken Ski Arlberg 303 km, 88 lift, Lech Zürs Avusturya'nın lüks bölgeleri. Ama birbiri ile bağlantılı bu büyük kayak bölgesinde her kesime hitap eden pistleri ve konaklama imkanlarını bulmak mümkün. Kitzbühel Kirchberg KitzSki 188 km, 49 km, Avusturya'nın ve Alpler'in en önemli kayak merkezlerinden. İlk kez Alpler'i görecek olanlara ilk olarak tavsiye edeceğimiz kayak merkezlerinin başında geliyor. Saalbach Hinterglemm Leogang Fieberbrunn 270 km, 70 lift. Bölge zaten Avusturya'nın en büyük kayak merkezlerinden biriydi. Bu yıl komşu kayak merkezleri Zell am See ve Kaprun ile ortak skipass çıkartarak toplam pist uzunluklarını 408 km'ye çıkarmış oldular. Bununla birlikte bölgenin adı içerdiği 5 adet sirküler kayak rotalarından dolayı skicircus olarak anılıyor. Bu rotalar çok keyifli. Mutlaka denenmeli. Sölden 144 km, 31 lift, Ötztal Alpleri'nin yüksek bölgelerinden biri Sölden. Kayak bölgesi 1.350 m ile 3.340 m irtifalar arasında yer alıyor. Yüksek irtifası nedeni ile uzun kayak sezonu ve kaliteli kar imkanı sunuyor. Big 3 olarak adlandırılan zirvelerin manzaraları görülmeye değer. Mayrhofen Penken Ahorn Rastkogel Eggalm 142 km, 45 lift, Avrupa'nın % 78 derecelik eğimi ile en dik siyah pistini tecrübe etmek isterseniz Penken bölgesindeki Harakiri pistini burada bulabilirsiniz. SkiWelt Wilder Kaiser-Brixental 284 km, 89 lift, Münih havalimanına en yakın ve Avrupa'nın en büyük kayak merkezlerinden birisi. Silvretta Montafon 113 km, 34 lift, Avusturya'nın batı ucu Vorarlberg bölgesinde yer alan kayak merkezi, ski tünelleri ile değişik kayak deneyimleri sunuyor. Serfaus-Fiss-Ladis 198 km, 39 lift. Çocuklar ve çocuklu aileler için en uygun kayak bölgelerinden birisi. Her kesime hitap ediyor. Kim tercih etmeli? Alpler'e kayak için ilk defa gideceğim, nereyi önerirsiniz? diyenlere, Alpler'e en kolay nasıl ulaşırım? diye soranlara Münih havalimanından araç kiralayarak yanıtı ile, Alpler'in geleneksel havasını yaşamak isterim diyenlere, Gece hayatı biraz canlı olsun diyenlere, Pistler her vasıftaki kayak severe bol bol hitap etsin diyenlere, Geleneksel Avusturya ve Güney Almanya yemeklerini tatmak istiyorum, çok da pahalı olmasın diyenlere tavsiye ederiz. İtalya'nın batı bölgesinde yer alan önemli kayak merkezleri Fransa sınırında yer alan Via Lattea Sestriere bölgesi ile İsviçre sınırında yer alan Zermatt Breuil Cervinia kayak bölgeleri daha önce aktarılmıştı. İtalya'nın önemli diğer kayak merkezleri ise Trento Trentino Alto Edige bölgesinde yer alan Madonna di Campiglio ve elbette ki güzeller güzeli İtalya'nın Dolomitileri'dir. Dolomitiler İtalya'nın kuzeydoğusunda toplamda 1.200 km'lik bir bölgeyi tek bir skipass ile kayabildiğiniz 12 değişik kayak bölgesinden oluşan geniş bir alan. Dolomiti Bölgesi, Alpler'in coğrafi güzelliği ile özellikle dikkat çeken ve UNESCO tarafından koruma altına alınan, bizce Alpler'in en muhteşem coğrafyasının ve manzaralarının olduğu bir yeryüzü cenneti. Dolomiti halkı Alman-İtalyan karışımı da diyebileceğimiz ancak kendilerini Ladin olarak adlandırdıkları değişik bir kültür. Ladin dili farklı bir dil. Bölgede İtalyanca ve Almanca'nın yanı sıra Ladin dili de hala geçerli ve kullanılıyor. Uzun mavi pistleri ile kayağa yeni başlayanlar için çok ideal ama her türlü kayak severe kesinlikle çok hitap eder. Gran Risa pisti FIS kayak yarışmalarının gözde pistlerindendir. Dolomitiler'in kayak merkezi olarak ilk adının duyulmasına neden olan İtalya'nın en eski kayak merkezlerinden. 1960'lı yılların James Bond filmlerinde ve Peter Sellers'ın ilk Pembe Panter'i burada çekilmiş. Şimdilerde İtalya'nın en lüks kayak bölgelerinden birisi. Tofana ve Alta Badia'ya çıkan 8,5 km'lik Lagozuoi pistleri efsanedir. Kronplatz 2.275 m Plan de Corones tepesinden neredeyse tüm yönlerde aşağıya doğru kayak yapabildiğiniz değişik bir kayak merkezi. Geçtiğimiz yıllarda en iyi kayak bölgesi olarak aldığı ödülleri var. 119 km'lik pistleri ve 32 adet liftleri ile manzarası bol ve keyifli bir kayak merkezi. Arave bu bölgede yer alan Marmolada Dağı Dolomitiler'in kraliçesi olarak da anılan önemli bölgelerden birisidir. Marmolada Dağı'nın 3.265 m yükseklikteki zirvesine 3 adet gondol değiştirerek çıkabiliyorsunuz. Dağın 2. gondol değişim alanında 1. Dünya Savaşı Müzesi'ni gezebilirsiniz. Marmolada Zirvesi manzarası ve uzun kırmızı ve keyifli pisti ile mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Dolomitiler'in en büyük ve en meşhur bölgelerinden. Gurme restoranları ve özellikle çorbaları meşhur. Saslong, Dantercepies Cir ve 10,5 km'lik La Longia en meşhur pistlerinden. Bu bölgeye gidip de Sella dağ grubunun eteklerinden çepeçevre tüm bölgeyi dolaşabildiğiniz Sella Ronda turu yapmadan da dönmemek lazım. Sayende Alp'leri tekrar yaşadım ve çok kişiyle de paylaştım. Her ne kadar yazı ve fotoğraflar bana ait olsa da, burada sanki ilk kez görüyormuşum heyecanına tekrar kapıldım. Şimdiden önümüzdeki sene için heyecanlandım. Mesut'a ileteceğim ve size yorum yazmasını isteyeceğim. Yer tavsiyeleri ilginç. Mürren; sanıyorum İsviçre Schiltorn-Mürren olsa gerek. Bence kayağa başlamak için çok da uygun bir yer değil. Parkurları oldukça zorlu sayılabilir. İlle de o bölgeye gidecekseniz benim tavsiyem daha çok Grindelwald-Wengen olur. Yine de Grindelwald-Mürren için nihai tavsiyem ailecek yazın gidin ve Interlaken'de kalın derim. Yaz turizmi için harika yerler ama kayağa ilk kez başlamak için olur ama anlamlı değil. Ayrıca kayak haricindeki kış turizmi için çok da tavsiye etmem açıkçası. Garmish-Partenkirchen Almanya da maalesef kayağa başlamak için tavsiye edeceğim bir bölge değil. Yine profesyonel kayakçılar için daha cazip bir bölge. Kayak harici kış turizmi için de çok anlamlı değil. Sadece Garmish'in şehir olmasından gezmek için anlamlı olabilir. İtalya'da kesinlikle ilk tavsiyem Cortina d'Ampezzo olacaktır. Büyük ve zengin bir kasaba. Kış hariç kış turizmi açısından uygun. Çok keyif alırsınız. Kayağa yeni başlamak için de çok güzeldir. Hem de eski James Bond ve Pembe Panter filmlerinin diyarlarını da görmüş olursunuz. İtalya'da ikinci tavsiyem Val Gardena bölgesi ve hatta orada Ortisei köyü. Kar yürüyüşleri, gurme şarap tadım turları, kasaba gezileri, kızınızın kayak yaptığı bölgelerdeki bol manzaralı kafelerde güneşlenmeler ile gününüzü çok keyifli geçirebilirsiniz. Burada her iki bölge de Unesco dünya mirası Dolomiti bölgesinde yer almaktadır. Dolomiti'leri mutlaka görün. Bence Alp'lerin en güzel yeridir.. Köyün hemen yukarısındaki Alpe di Siusi kayak bölgesi hem çok güzel manzarası olan hem de bol mavi kayak parkurları ile harik bir yer. İnanın burayı görünce siz de kayak yapacaksınız. Buraları ayrıca Venedik'e 2,5 saat mesafededir. Dolayısı ile buradan Venedik'e günü birlik tur dahi yapabilirsiniz. İsviçre'de Zermatt ve Davos'u tavsiye ederim. Davos Zürich arası konforlu tren keyfini kaçırmayın.. Görmediyseniz bir gün Zürich'i de gezin. Avusturya'da Kitzbühel'i, St. Anton at Arlberg'i tavsiye ederim. Buralardan da günübirlik Münich ve Innsbruck gezileri mümkün. Otel seçimlerinde ise ben otel adı vermeyeyim ama bölgelerin kendi internet sitelerindeki accomodation tercihlerine güvenin. Bölgenin tadını daha çok çıkarabilmek için bence yerel kültüre uygun otelleri tercih edin. Çok seveceksiniz. Mesutcum değerli yorumun için çok teşekkürler. Eminim İlknur Hanım ve diğer kayak sevdalıları çok faydalanacak. Merhaba Biraz önce Alp'ler hakkında yazmış olduğunuz yazıları okudum ancak bir konu aklıma takıldı yanıtlarsanız çok sevinirim Avusturya- Saalbach Hinterglemm bölgesinde kayak tatili yapmayı düşünüyoruz ancak Eylül ayında da kayak için uygun mudur acaba ? Yani Alpler'de her sezon kar olduğuna dair bir yazı okumuştum ancak daha önce de kayak tatiline gitmediğim için yeterli kar olur mu Eylül ayında emin olamadım. Umarım görüp yanıtlarsınız. Merhabalar. Elbette gördük ve yanıtlarız. Saalbach Hinterglamm, Zell am See ve Kaprun bağlantıları ile çok büyük ve keyifli bir bölge. Ancak bölge irtifası çok yüksek değil. O nedenle Eylül ayında kayak için maalesef uygun olmaz. Aslında Eylül ayı Alp'lerde dahi olsa kayak için iyi bir zaman değil. Öte yandan bazı Gletcher bölgelerinde yaz dahil kayak imkanı olabiliyor. Saalbach bölgesine yakın biraz önce yazdığım Kaprun da onlardan birisi. Ancak, bu zamanlarda pist ve telesiyej imkanları sınırlı olabiliyor. Görüşüm kayak planınıza ait zaman seçimini mümkünse Aralık başı ve Mart sonu arasında tercih edin derim. Bana sorarsanız eylül ayında en güzel yer bizim Akdeniz sahillerimiz. Hem hava hem de fiyatlar açısından benim en sevdiğim dönem. Maliyetler artık çok yüksek, o nedenle bu konuda bir yorum yapamıyorum ama maliyeti bir kenara bırakabilirsek Yunan adaları, Malta, İtalya gibi yerleri değerlendirebilirsiniz. Ülkemize yakın direkt feribotla gidilen Yunan adaları hakkında bir yazım var, ondan faydalanabilirsiniz. Uzak demezseniz de Tayland, Endonezya, Filipinler veya Karayip adaları her zaman iyi bir tercih olacaktır. Oncelikle harika yaziniz icin cok tesekkurler. Alpler konusunda sifir bilgili biri olarak cok detayli ve aciklayici bir yazi yazmissiniz. Ben ilk snowboard ile basladim 30 yasinda:) kayak hic yapmadim. Pandemi doneminde de kaymadigimi dusunursek topu topu 5 kis boyunca bir defa Bansko olmak uzere hep Kartalkaya da ve Uludag da ogrendim ve kaydim. Esim de kayak yapiyor o da baslangic seviyesinde sayilir. Daha onceki yorumlari okudum baslangic icin onerdiginiz yerleri kaydettim. Bir de Alta Badia yi kaydettim. Baska bize onerebileceginiz yerler var ise cok memnun olurum. Geçtiğimiz hafta yaşadığım rahatsızlığım nedeni ile yazınıza geç yanıt verebiliyorum. Kusura bakmayın. Umarım geç kalmamışımdır. Bence başlangıç seviyesi için Alta Badia kesinlikle çok doğru bir seçim. Konaklama için bence San Cassiano'yu tercih edin. Prolongia'dan 9 no'lu uzuuuun mavi pistten çok keyif alacaksınız. Bioch istasyonundaki restoran çok makul fiyatlı ve Michelin 2 yıldızlı bir restorandır. Alternatif olarak Avusturya'da Skiwelt, Sölden, Kitzbühel ve Saalbach'ı da öneririm. Fransa'da La Plagne ve Les Arcs keyifli seçimler olabilir. Haziran başında kayak sohbeti yapmak da oldukça ilginç oldu. Kayak severlerin mevsimi yok değil mi? Şimdiden çok özlediyseniz size yazın da kayak yapabileceğiniz birkaç önerim de olacak; Avusturya'da Hintertux Glacier 3.250m irtifası ile yazın da açık oluyor. Çok sıkışırsanız deneyebilirsiniz derim Bununla birlikte yine Avusturya'da Stubai ve Pitztal Glacier'leri ile Kaprun'da yazın da kayak yapılabiliyor. İsviçre'de Zermatt ve Fransa'da Les 2 Alpes yazın da kayak yapılabilen bölgelerden bazıları. Şimdi gelelim sorunuza; Yazımda belirttiğim bölgeler aslında kesinlikle size uygun ve tavsiye edeceğim bölgeler. Tabi bu kayak haricinde neler de aradığınıza bağlı. Mesela ben, yeşil doğa manzaralarını ve gastronomiyi de çok önemsiyorum. Kayak bölgesi tercihi yaparken bunları da dikkate alıyorum. Bu açılardan da bakacak olursak, size dünyadaki \"Best Ski Resort\" sıralamasında ilk sırada olan Kitzbühel'i rahatlıkla önerebilirim. Kesinlikle pişman olmayacaksınız. Burada geçen yıl yine çok büyük bir kayak bölgesi olan komşu Skiwelt ile skipass'leri birleştirdiler ve bölgeleri birbirlerine bağladılar. Sonuçta çok büyük bir kayak alanı da ortaya çıkmış oldu. İtalya'da yine yazımda bahsettiğim Val Gardena'yı kesinlikle öneririm. Yazımda da belirttiğim gibi \"Sella Ronda\" yapmayı sakın kaçırmayın. Sella Ronda dünyanın en büyük \"ski circuit\" turu idi. İlk oradan başladı ve birçok kayak bölgesinde de \"ski circuit\" turları yayılmaya başladı. \"Ski circuit\" turları benim de tercihim. Bu açıdan bakacak olursak Saalbach da ilk gidilecekler arasına alınabilir. Burası Kitzbühel'in diğer komşusu. Ayrıca tek skipass ile Zell am See ve Kaprun'da kayak yapabiliyorsunuz. Çok geniş ve keyifli bir bölge. Sanırım şimdilik bu öneriler yeterli olacaktır. Dahası için ne zaman isterseniz buradan tekrar sorabilirsiniz. Mesut Bey verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkürler. Genel olarak biz tatil planlarımızı önceden planlayıp erken rezervasyon yapanlardanız :) Verdiğiniz bilgiler ışığında hemen yeni rota planlamamızı yapacağız. Sevgiler.."} {"url": "https://kucukdunya.com/alptekin-baloglu", "text": "Türkiye'de su altı fotoğrafçısı denince akla ilk gelen isimlerden birisidir Alptekin Baloğlu. Ödülleri ve kitaplarıyla dünyanın değişik bölgelerindeki su altı yaşamını bize tanıtır, ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında jüri üyeliği yapar. Fransa, Almanya, Rusya, İspanya, Belçika ve Türkiye'de sergiler açmıştır. Bu yazımda Alptekin Baloğlu ile söyleşimizi okuyacaksınız. Alptekin Baloğlu ile ofisinde buluştum. 18 yıllık dalgıç olmama rağmen adını herkesten duyduğum Baloğlu ile yüz yüze tanışmak bu zamana kadar hiç kısmet olmamıştı. Sağolsun beni kırmadı ve ben de aklımdaki soruları kendisine yöneltme fırsatı buldum. Ben mimarlık eğitimi aldım. Dolayısıyla fotoğraf makinesini üniversite yıllarımdan beri kullanıyordum. Daha sonra dalışa başlamaya karar verdim. Dalış eğitimini alıp 5o kadar dalış yaptıktan sonra da su altı fotoğrafçılığına başladım. Yani benim sıralamam dalışa başlamak, tecrübelenmek ve su altı fotoğrafçılığı şeklinde oldu. Dalışa 23 yıl önce 1994 yılında başladım. O zamandan beri aralıksız dalıyorum. En az 50 dalış yapıp kendini suyun altında çok rahat hissedebilen herkes su altında fotoğraf çekebilir. Suyun içinde emniyetli ve etrafına zarar vermeyecek duyarlılığa gelmek çok önemli. Ben ilk çektiğim fotoğraflarımı beğenmemeye başlayınca bu konuda kitaplar almaya başladım. Yurt dışından dergilere abone oldum. Yurt dışındaki su altı festivallerine ve fotoğraf ekipmanı satan fuarlara gittim. Bolca su altı fotoğrafına baktım. Tecrübelenmek için zaman gerekiyor. Küçük makine bir süre sonra yeterli gelmiyor. Flaş istiyorsunuz. Sonra önüne geniş açı adaptörü veya bir lens alıyorsunuz. O da yetmezse ikinci flaş gerekiyor. Bu yetersiz gelirse housing denen sisteme geçiyorsunuz. Onun da geniş açısı, makrosu gerekiyor. Yani su altı fotoğrafçılığında tecrübelenmek için zamana ihtiyaç var. Dünyanın her yerine gitmeden önce ne göreceğinizi ciddi olarak araştırıyorsunuz. Göreceğiniz canlıya göre geniş açı ya da makro lens kullanıyorsunuz. Fakat ne kadar hazırlıklı olursanız olun o gün orada beklemediğiniz bir akıntı olabiliyor, beklemediğiniz canlılar karşınıza çıkabiliyor. Su altı fotoğrafçısı için en zor ortam akıntı dalışlarıdır. Ben böyle akıntılı bir dalışta kendimi ölü bir mercana akıntı kancası ile sabitledim. Bir taraftan da önümden geçen köpekbalıklarının fotoğrafını çekmeye çalışıyordum. Birden ayağımda bir acı hissettim. Ayağıma baktığımda kanıyordu. Çünkü ben akıntıda sabit kalmaya çalışırken ayağımla bir mürenin yuvasına çarpmıştım. O da beni ısırmıştı. Ayağımda hala bu iz vardır :-) . Galapagos Adaları'nda 20-30 metrelerde bir balık sürüsü karaltısı gördüm. Dalış eşi mden kısa süreliğine ayrılıp bu balık sürüsünün içine fotoğraf çekmek için girdim. Bu balık sürüsü hortum gibi olmuş yüzlerce ton balıklarıydı. Fotoğraf çekerken birden fark ettim ki 20 metreden 45 metreye düşmüşüm. O girdaptan kurtulmam ve tekrar 20 metreye çıkmam oldukça zor ve riskli oldu. Hem vurgun riski, hem de havasız kalma riskiyle baş başayken masmavi bir ortamda buldum kendimi. Dalış grubunu aramaya ve deko için yükselmeye başladığımda uzakta grubu gördüm. Ulaştığımda regülatörümdeki son nefesimi almıştım. O anda dalış eşimin ahtapotundan solumaya başladım ve deko yaptım. O zaman fotoğraf çekmenin hayatımı riske atmaya değmeyeceğini anladım. Su altı fotoğrafçılığı ve dalış şakaya gelmez. Dalış bütün kuralları % 100 uyguladığınız takdirde bilardodan bile tehlikesizdir ama bu kuralları uygulamak şarttır. Su altı fotoğrafçısının öncelikle denizi çok seven, saygı duyan ve suyun altında kendini çok iyi hisseden bir dalıcı olması gerekir. Çok fotoğraf görmüş, çok fotoğraf çekmiş, yenilikçiliğe açık, araştırmacı ve uygulayıcı sakinliğe sahip kişiler su altı fotoğrafçısı olabilir. Hırsla fotoğraf çekmek adına balıkları kaçıran, doğaya zarar veren kişilerin iyi su altı fotoğrafçısı olması beklenemez. Yani bu işin özünde öncelikle çok dalış yapmak gerekiyor. En ilginç sorular çocuklardan geliyor. 50 soruda Denizin Sırları isminde bir kitabım var. Bu kitabın içinde çok farklı sorulara cevaplar yer alıyor. Suyun altında doktor var mı? Balıkların saçı var mıdır? Deniz kaplumbağası su altında ne kadar kalır? gibi. Bu kitabı hazırlarken hedefim çocuklara denizi tanıtmak ve sevdirmekti. Ben de dia gösterisi olarak okullara gidip sunum yaptığım dönemlerde çocukların bana sordukları sorulardan esinlenerek bu kitabı hazırladım. Özellikle çocuklara denizleri tanıtmak ve korumalarını sağlamak için başlattığım Denizin Sırları adında bir sosyal sorumluluk projesi sayesinde Doğu Anadolu'daki 35.000 çocuğa bedava kitap yollanmasını sağlayıp onları denizle tanıştırdım. Bu siteden kendisine kitap alanlar çocuklara da yollanmak üzere kitap hediye ediyorlar. Projenin detaylarına www. denizinsirlari. org dan ulaşabilirsiniz. National Geographic dergisinin su altı fotoğrafçısı David Doubilet biz su altı fotoğrafçılarının idol olarak gördüğü kişidir. Kendisiyle tanışma şansı da yakaladım. Hatta onun jürisinde olduğu Celebrate the Sea adlı yarışmada 2002 yılında birincilik aldım. Avustralyalı Michael Aw, Fransız Laurent Ballesta, İngiliz Alex Mustard diğer takip ettiğim kişiler. Türkiye'den Orhan Aytür, Kerim Sabuncuoğlu, Cenk Ceylanoğlu, Taner Atılgan gibi isimleri sayabilirim. Elbette Türkiye'de ismi güzel fotoğrafla anılan pek çok kişi de var. Bu yıl Küba dalışlarımda 15 tane ipeksi köpekbalığı ile dalışa başladım. 25-30 metrelere inince 20-30 tane 3-4 metrelik Karayipler resif köpekbalığı ile yarım saat daldım. Yukarı çıktığımda dalışlarımı teknenin altında bekleyen ipeksi köpekbalıklarıyla noktaladım. Onları daha iyi gözlemleyebilmek, daha iyi fotoğraf çekebilmek ve onlara 1-2 metre kadar yakın olmak çok heyecan vericiydi. Endonezya'da Raja Ampat'ta 3 metrelik mantanın bir kayanın üzerinde asılı sabit durduğunu gördüğüm zaman inanılmaz bir heyecan ve mutluluk duydum. Gerçekten o an kendimi özel hissettiğim bir andı. Tayland'da bir balina köpekbalığının yanında dalmam ve onun 20 dakika boyunca fotoğrafını çekmeme izin vermesi ise inanılmazdı. Bir gece dalışında hiç beklemediğiniz bir anda yanınızdan birkaç köpekbalığının geçtiğini görünce elbette irkiliyorsunuz. Çünkü o an onların beslenme saati ve siz sofradasınız. Küba'da 3 metrelik bir deniz timsahıyla baş başa kaldığım anı unutamam. Hayvanın yarım metre yanındaydım. Ben fotoğraf çekerken birden ağzını açtı. Hayatımda ilk kez su altında karşılaştığım bu hayvanı tanımıyordum. Bana saldırmak üzere mi yoksa poz vermek üzere mi ağzını açtığını bilememek beni ürküttü. Güzel bir fotoğraf çekme hedefiyle orada ne işim var? diye düşünemedim ama ne yalan söyleyeyim, su altında ender korktuğum andır. Malezya'da Kapalai Adası'nda gece dalışında mandarin balıklarının çiftleşmesini fotoğrafladım. Bir saate yakın aynı noktada bekleyip tam çok güzel fotoğraflar çektim derken bacaklarımın arasından dünyanın en zehirli yılanı geçti. Hala yaşıyorum ve şanslıyım. Aynı dalışta dalışın sonunda iskeleye doğru yaklaşırken dünyanın en küçük ve en zehirli ahtapotu olan mavi halkalı ahtapotu gördüm. O an bir erkek ahtapot bir kayanın altından çıktı ve dişinin üzerine atladı. Çiftleşmeye başladılar. O zamana kadar bunu doğal ortamda görüntüleyen başka kimse olmamıştı. Bu özel anın fotoğrafı çekerken ne kadar küçük olduklarını göstermek için parmağımı yanlarına koydum. O anda parmağımın üzerine atlasalar belki de benimle bu röportajı yapamıyordunuz. 26 kişiyi aynı anda öldürebilecek kadar zehir taşıyan bu özel canlıyla yan yana olmak ise beni zevkten öldürmüştü! İyi fotoğrafçılarımız var ama Türkiye'de iyi fotoğraf çekenler işlerini sergileyebilmek için sponsor bulmakta zorluk çekiyor. Bu nedenle su altı fotoğrafçılığı yeterince tanınmıyor ve gelişimi desteklenemiyor. Türkiye suları bir tropik deniz kadar canlı değil ama Bodrum'da ağzında temizlikçi karides olan bir müreni fotoğraflayabilir, Kaş'ta masmavi sularda yanınıza kadar gelen orfozları görebilir, Marmaris ve Fethiye'deki etkileyici mağaralara dalabilirsiniz. Canlı sayımız az olsa da bir fotoğrafçıyı tatmin etmeye yeter. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda 60'ın üzerinde ödülüm var. 2005 yılında İspanya'da yapılan ve Türkiye'nin ilk kez milli takım olarak katıldığı 10. Dünya Su altı Fotoğraf Şampiyonası'nda balık kategorisinde altın madalya aldım. 2003 yılında yayınlanan Su altının Yıldızları adlı ikinci kitabım Fransa'da yapılan 30. Dünya Su altı Görüntüleme Festivali'nde Dünyanın En İyi Su altı Kitabı ödülünü kazandı. Aynı yıl Malezya'da yapılan Celebrate the Sea Festivali'nde de Denizlerin En İyi Kitabı ödülünü aldı. Bir Balığın Gözünden İstanbul'a baktığım fotoğraflarım Denizden Boğaziçi adlı kitabımda yayınlandı. Bu fotoğraflar ile hem Türkiye'de hem de Fransa'da bir çok ödül kazandım. Avustralya, Papua Yeni Gine, Malezya, Tayland, Burma, Sudan, Mısır, Maldivler, Belize, Palau, Galapagos Adaları, Endonezya, Filipinler, Fransa, İspanya, Güney Afrika ve Türkiye'de daldım ve su altı fotoğrafları çektim. En sevdiğim dalış noktaları ise Galapagos Adaları, Endonezya'da Raja Ampat, Tayland'da Similan Adaları ve Malezya'da Sipadan Adası diyebilirim. Alptekin Baloğlu'na bu söyleşi için zaman ayırdığı ve de en önemlisi bu eşsiz görselleri bize sunduğu için çok teşekkür ediyorum. Su altının bilinmez güzellikleri Alptekin'in fotoğrafları ve kitaplarıyla bize artık çok daha yakın. Kendisinin çalışmalarını www. alptekinbaloglu. com adresinden takip edebilirsiniz. Sevgili Yaprak, benim de çok keyif aldığım bir röpartaj oldu, eline sağlık. Sevgiler. Benim için röportaj çok keyifliydi, ama asıl fotoğraflara bakmaya doyamıyorum. Ellerine, emeğine sağlık. Başarılarını ve fotoğraflarını hep takipte kalacağım."} {"url": "https://kucukdunya.com/anturia-cavdarhisar-evi-aizanoi-oteli", "text": "Siz de benim gibi özel konaklama yerlerini sevenlerden misiniz? O zaman sıkı durun, sizi Anturia Çavdarhisar Evi ile tanıştıracağım. Aizanoi Antik Kenti'nin içindeki sütunlu yolun hemen yanı başında yer alan bu ev, antik kentin büyülü tarihi dokusunu yakından hissedebileceğiniz bir yer. Eğer antik kente geldiğinizde kentin tam içinde kalmak isterseniz, Anturia Çavdarhisar Evi size çok özel bir deneyim yaşatacak bir yer olacak. Anturia Ltd. Şti. tarafından işletilen mekan, aslında Anturia Arkeoloji ve Sosyal Çevre Etiği Okulu'nun konaklama yeri. Ancak artık dışarıdan gelen misafirlerini de tüm konukseverliğiyle ağırlıyor. Evin üst katında içinde tuvalet ve banyosu bulunan 4 odası var. Bunların 2 tanesinde 1 çocuk için ranza ve yavru yatak var. Alt katta 1 oda var. Tuvalet ve banyosu bina içinde oda dışında ama odaya ait, ortak kullanım değil. Tahıl ambarı 3 kişilik. Banyo ve tuvaleti ana binada, odaya özel kullanımlı. Burayı sadece bir konaklama yeri olarak da düşünmemek lazım. Burada konaklarken her yaşa hitap eden arkeoloji ve doğa temalı etkinlikler yapabilirsiniz. Yürüyüş, koşu, bisiklet turlarına katılabilir, Kibele Kutsal Alanı ve Aba Sultan'a tarihsel bir yolculuk yapabilir, anıt ardıç ağacına gidebilir, Murat Dağı, Türkmen Dağı ve Eğrigöz Yaylası'na doğa yürüyüşü yapabilirsiniz. Buranın mutfağı da çok özel. Hem lezzeti hem konukseverliği yansıtıyor. Çavdarhisarlılar üretiyor ve pişiriyor, Anturialılar sunuyor ve ağırlıyor, eski Romalılar'ı, Anadolu'ya göç eden Türkler'i, hepsinden eski Frigler'i hep birlikte anıyorsunuz. Hele Nevin'in meşhur ekşi mayalı pizzasını yediğinizde kendinizden geçiyorsunuz. Hani bazı yerler vardır, öyle çok anı biriktirirsiniz ki 5 yıldızlı lüks otellerden daha çok hatırlarsınız. İşte Anturia Çavdarhisar Evi onlardan birisi. Hem pırıl pırıl odalarıyla hem lokasyonuyla ama en çok da güler yüzle ağırlayan Murat Bey ve Nevin Hanım'ın konukseverliğiyle burası size unutulmayacak bir deneyim yaşatıyor. Aizanoi Antik Kenti'nin özel dokusunu keşfetmek için yollara çıktığınızda burada mutlaka konaklamanızı öneririm. Gitmişken pizzasını da yerseniz ben de yemiş kadar mutlu olurum. Ne güzel bir yermiş. Keşke ben de seninle gelmiş olsaydım."} {"url": "https://kucukdunya.com/ates-evirgen", "text": "Derin maviliklere aşık bir dalgıç olarak sayfamda değerli su altı fotoğrafçıları ile röportajlar yapıyorum. Türkiye'de su altı fotoğrafçılığı denince akla ilk gelen isimlerden birisi de Ateş Evirgen. Bu röportajımda Ateş Evirgen ile su altı dünyasını ve su altı fotoğrafçılığını konuştuk. Ateş Evirgen İÜ İşletme Fakültesi mezunu. Su altı fotoğrafçılığına 1982 yılında başladı ve 1992 yılında ilk su altı fotoğraf sergisini açtı. 1995 yılında Deniz Magazin, 1996 yılında Su Altı Dünyası dergilerini çıkardı. 1996 yılında 16 yıllık kurumsal hayatını bırakıp Promar'ı kurarak dalış malzemeleri ithalatına başladı. 2017 yılında Su Altı Fotoğrafçıları ve Filmcileri Derneği'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı ve halen derneğin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürüyor. Bu bana sık sorulan bir soru. Dalmaya ilk başladığımda su altı fotoğrafı çekmiyordum. Zaten benim dalışa başladığım dönemde su altı fotoğrafçılığı ile ilgili herhangi bir kaynak yoktu, benim de bu konuda bilgim yoktu. Ancak benim 12 yaşından beri fotoğraf merakım vardı. Sanırım fotoğrafçı gözüm de vardı. O zamanlar su altı dünyası çok bilinmediği için kendi gördüklerimi aileme, arkadaşlarıma göstermeyi istedim. Dalışlarda önce elimle kadraj yaptım, sonra da su altı fotoğrafı çekmeyi başladım. Ancak fotoğraflarıma ilk başta çok ilgi olmadı. Çünkü o dönemde insanlarda fotoğrafları ancak fotoğrafçı çeker imajı vardı. Eskinin sayfiye yeri Kalamış Koyu'nda büyüdüm. Hep denizdeydim, hep denizin altını merak ettim ve denizin altına baktım. Aletli dalış scuba eğitimimi 1977 yılında aldım. 1993'te PADI eğitmeni oldum. O zamandan beri hayatım dalış oldu. Dalışı hiç bırakmadım. Bundan 20 yıl önce bana bu soruyu sormuş olsaydınız, fotoğraf bilgisi olmayan su altı fotoğrafı çekemez derdim. Yine aynı görüşteyim, ama artık fotoğrafçılık tarifi biraz değişti. Herkesin elinde görüntü alabileceği bir malzeme var. Bu su altı fotoğrafçılığı için de geçerli. Elinizdeki akıllı telefonla bile su altında görüntü alabilirsiniz. Ancak fotoğrafın tarifinde kompozisyon, ışığı kullanma var. Su altı fotoğrafçısı çekim yaparken kalacağı zor durumlara göre kendini ayarlamak zorunda. Su altında kendi doğal ortamımızda olmadığımız için ekipmanları dikkatli bir prosedürle hazırlıyoruz. Aletlerin su geçirmemesi gerekiyor, suyun altındaki şartlar sizi zorlayabiliyor. Ancak dalışta bir kaza yaşamadıktan sonra fotoğraf çekimlerinde ekstra zor bir durum yaşanmıyor. Su altı fotoğrafçılığı hep zor ve pahalı malzemelerle yapılır gibi bir algı var ama bu doğru değil. Karada fotoğrafçılık maliyeti neyse su altında da aynı. Bir araba fiyatına da sistem kurabilirsiniz, bir cep telefonu fiyatına da sistem kurabilirsiniz. Su altı fotoğrafçılığının tek ekstra maliyeti, çekim yaptığınız makine ya da cep telefonunu su geçirmeyecek bir yalıtım malzemesi içinde korumak zorunda oluşunuzdur. Burada bir de kuş fotoğrafçılarını örnek vereyim. Bir kuş fotoğrafçısının elindeki objektifin maliyeti bizim bütün sistemimizin maliyetine yakındır. Dolayısıyla su altı fotoğrafçılığı pahalı sanılsa da aksesuar yani objektif maliyeti yüksek olmadığı için aslında pahalı değildir. Su altı fotoğrafçısının bir su üstü fotoğrafçısından en büyük farkı ışıklandırma sistemlerine daha fazla bağımlı olmasıdır. İyi bir su altı fotoğrafçısı iyi bir dalıcı olmalı ve deniz yaşamını çok iyi tanımalıdır. Bir biyolog kadar olmasa da deniz canlılarını çok iyi bilmelidir. Canlılarının türlerini ve onların mevsimsel davranışlarını, onları nerede nasıl bulacağını bilmek, su altı fotoğrafçısının olmazsa olmazıdır. Dalış ve su altı fotoğrafçılığı çok bilinmiyor. En çok köpekbalıkları ile ilgili sorular alıyorum. Tehlike hep başka canlılarda arandığı ve köpekbalıklarından çok korkulduğu için bu canlılar çok merak ediliyor. Korkmadın mı, saldırmadılar mı diye soruluyor. Oysa bizler korktuğumuz canlılara daha sonra ilgi duymaya başlıyoruz. Sonra da amacımız onların ortamlarında onlarla birlikte dalmak oluyor. Fotoğrafçılıkta etkilenmek çok önemlidir. Fotoğrafçı başka fotoğrafçıları takip ve taklit eder. Hepimiz National Geographic dergisinin ilk su altı fotoğrafçısı David Doubilet'in hayatına özendik. Günümüzde son kuşak su altı fotoğrafçılarıdan Alex Mustard, Mike Bartick isimlerini ön planda gösterebilirim. Türkiye'den isim vermeyim. Çok değerli su altı fotoğrafçılarımız var ve hepsi arkadaşım. Heyecan hep var. Bu heyecan beklentilerinizle de alakalı. Ancak su altına dalmadan önce beklentileri bırakıp sürprizlere hazır olarak dalmanız lazım. Suyun altı bir hayvanat bahçesi değil. Bir hayvanı görmeyi hayal edip göremediğiniz oluyor. Eğer bir deniz salyangozunu görmeyi hedeflemiş, çok aramış ve o dalışta görebilmişseniz heyecanlanıyorsunuz. Gün batımında mandarin balıklarının çiftleşmesini görmeyi bekleyip eğer görebiliyorsanız heyecanlanıyorsunuz. Ben Jaws filmleriyle büyüdüm. Deniz mevsimi başlar başlamaz Jaws filmleri gösterime girerdi. Bu da köpekbalıklarına karşı korku oluşturdu. Zamanla bu korku ilgiye, saygıya dönüştü ve amacımız haline geldi. Türkiye'deki su altı fotoğrafçılarımız nitelik açısından dünyadaki su altı fotoğrafçılarla eşit ama nicelik olarak çok gerideyiz. 8.000 + km kıyısı olan bir ülke olarak denize kıyısı olmayan ülkelerdeki su altı fotoğrafçılarından çok daha az sayıdayız. Türkiye'deki dalış noktaları içinde herkesin çok tercih etmediği bir yer söyleyeceğim: İstanbul Sivriada. Burası gözlerden uzak kaldığı için sürprizlerle dolu bir yer ve çok renkli su altı fotoğrafları çekiliyor. Dünyada çok yerde daldım ancak değişik ve bilinmeyen yerlerde dalmayı seviyorum. Mesela Antarktika'da daldığımda ortamda karşılaştığım balıkları ilk gören dalgıç ben oldum. Balıkların gördüğü ilk dalgıç da bendim. Böyle bir ortamda dalmak çok farklı, bambaşka bir duygu. Ateş Evirgen sağolsun bu söyleşi için zaman ayırdı ve de en önemlisi bu eşsiz görselleri bize sundu. Su altının bilinmez güzellikleri onun fotoğrafları, dergileri ve yayınları ile bize artık çok daha yakın. Beğenmene çok sevindim annecim. Ateş Bey'in fotoğrafları çok özel."} {"url": "https://kucukdunya.com/avani-victoria-falls-resort-zambiya-oteli", "text": "Victoria Şelaleleri'ni görmek için Zambiya'ya geldiğinizde şelalelere yakın bir bölgede konaklamanız doğru bir tercih olacaktır. Mosi-Oa-Tunya Milli Parkı'nın tam içinde yer alan The Royal Livingstone Victoria Falls Zambia Hotel by Anantara; iki otelden oluşuyor AVANI Victoria Falls Resort (4 yıldız) ve The Royal Livingstone (5 yıldız). İki otel de oda+kahvaltı hizmet veriyor, öğlen ve akşam yemeklerini ekstra alabiliyorsunuz. İki otel de milli parkın içinde yer alıyor, yürüyerek birinden diğerine gidebiliyorsunuz. AVANI Victoria Falls Resort'tan Victoria Şelaleleri'ne direkt geçiş var. The Royal Livingstone ise Zambezi Nehri'nin kenarındaki konumuyla göz kamaştırıyor. Bu yazımda ise AVANI Victoria Falls Resort hakkında bilgiler vereceğim. Otellerin en önemli özelliği milli parkın içinde yer alıp birbirleri arasında geçişlerinin olması. AVANI'nin çıkış kapısı direkt Victoria Şelaleleri'nin girişinde yer alıyor. Oda numaranızı söyleyerek parka ücretsiz girebiliyorsunuz. The Royal Livingstone ise Zambezi Nehri'nin hemen kıyısında yer alıyor. Buranın nehir kenarındaki restoranında gün batımında unutulmaz bir akşam yemeği yiyebiliyorsunuz. Otellerin ortalarında yer alan bir alanda salı, perşembe, cumartesi geceleri 18:30-22:00 saatleri arasında düzenlenen boma isimli akşam yemeği, uluslararası mutfak ve Zambiya mutfağı ile harmanlanan bir açık büfe yemek. Bu özel yemek yerel müzik ve danslar eşliğinde yeniyor. Buranın kültürünü yaşamak istiyorsanız bu ortamda hazırlanan böylesine özel bir yemeği kaçırmamalısınız. The Theatre Of Food otelin ana restoranı. Sabah açık büfe kahvaltı burada sunuluyor. 24 m büyüklüğündeki standart oda 2 yetişkin için tasarlandı. 24 m büyüklüğündeki bahçe odası 2 yetişkin için tasarlandı. 24 m büyüklüğündeki aile odası 2 yetişkin+2 çocuk için tasarlandı. 24 m büyüklüğündeki standart oda 2 yetişkin için tasarlandı. 69 m büyüklüğündeki suit 2 yetişkin için tasarlandı. AVANI bölgedeki en iyi otellerden biri. Victoria Falls'u Zambiya tarafından ziyaret ettiğinizde bu otelde konaklamanızı öneririm."} {"url": "https://kucukdunya.com/bali-dalis-scuba-rehberi", "text": "Bali, hem Endonezya'nın hem de dünyanın en popüler adalarından biri. Adayı muhteşem plajlar, sarp kıyılar, tropik iklim, yemyeşil pirinç tarlaları ve volkanik yamaçlar süslüyor. Bütün bu güzelliklerin yanına manevi Hindu kültürü de eklenince karşınıza neredeyse kusursuz bir ada çıkıyor. Adanın önemli bir özelliği daha var, burası dünyanın en güzel dalış noktaları arasında yer alıyor. Bali dalış rehberi niteliğindeki bu yazımda da Bali dalış noktaları hakkında bilgiler vereceğim. Balış dalış turu yapmayı planlıyorsanız tecrübeli bir dalgıç olabileceğiniz gibi dalışı ilk kez denemeyi de düşünebilirsiniz. Adada her dalış noktasının birbirine uzak olduğunu söylemeliyim. O nedenle dalış günleri erken saatte başlayıp uzun yolculuklarla devam ediyor. Adada çok sayıda dalış okulu var. Ben dalışlarımı Denpasar'daki Ena Dive Center & Marine Adventures ile yaptım. Eğitmenleri, servisleri mükemmeldi. Sayelerinde en güzel dalışlarımdan birini yapmış oldum. Bali Adası ve Lombok Adası arası okyanus akıntılarının geçit boğazı olduğu için ve besin açısından zengin olduğundan mantaların göç yolu üzerinde bulunuyor. Bu bölge tecrübeli dalıcılar için uygun. Deneme dalışı yapacaklar için de kıyı dalışı yapılabilecek pek çok dalış noktası var. Tulamben; Bali'nin kuzeydoğu kıyısında, Lombok Boğazı'na bakan sakin bir köy. Biyolojik çeşitliliği ve konumu, Tulamben'i dünyanın en iyi dalış bölgelerinden biri yapıyor. Dalgıçlar burada mola-mola, çekiç kafalı köpekbalıkları ve balina köpekbalıklarıyla karşılaşabiliyor. En önemli dalış noktası ise Ocak 1942'de II. Dünya Savaşı sırasında Japon denizaltısı I-166 tarafından torpidolanan ve batırılan Birleşik Devletler Ordusu kargo gemisi USAT Liberty. 120 metre uzunluğundaki USAT Liberty Glo ; kıyıdan yakın erişimi, batık yapısı ve barındırdığı su altı canlılığı açısından tüm dünyadan dalıcıları kendine çekmeyi başarıyor. 1963 yılında Gunung Agung volkanın patlaması sonucunda su yüzeyinin altına itilmiş olsa da en sığ noktası 5 metrede, en derin noktası 28 metrede olduğundan kolaylıkla dalınabilecek bir yerde bulunuyor. Dünyanın pek çok yerinde dalmış bir dalgıç olarak USAT Liberty dalışımın en iyi dalışlarımdan biri olduğunu söyleyebilirim. Bali yakınlarındaki bir ada olan Nusa Penida, mola-mola ve mantalarla dalış yapmak için harika bir fırsat sunuyor. Nusa Penida çevresindeki Manta Point'te yılın her döneminde mantaların temizlik istasyonunda ve Crystal Bay'de de temmuz-eylül ayları arasında mola-molalarla dalabiliyorsunuz. Liman bölgesi de yeni başlayan dalgıçlar için sığ sularda dalış imkanı sunuyor. Nusa Lembongan'daki Blue Corner, akıntı dalışı yapabilecek tecrübeli dalıcılara uygun. Burada köpekbalığı, manta, vatoz, mola-mola gibi pelajik balıklar görülüyor. Padang Bai'de beyaz kumuyla dikkat çeken Blue Lagoon, özellikle plaj sevenlerin kaçırmaması gereken bir yer. Dalgıçlar buradan 5 dakikalık bir tekne yolculuğuyla aynı adı taşıyan bir dalış noktasına ulaşabiliyor. Bu dalış noktasında Napolyon, birkaç tür resif köpekbalığı, taş balığı, müren, mavi şerit yılan balığı, nudibranch, vatoz, kalamar, ahtapot, dev kurbağa balığı, mürekkepbalığı görmek mümkün. Shark Point ise beyaz uçlu resif köpekbalıkları görmek için tercih ediliyor. Menjangan Adası, Bali Barat Milli Parkı'nın bir parçası. Burası özellikle küçük ve orta boy balıklar görmek için harika bir dalış bölgesi. Büyük pelajik balıkların görülmediği dalış bölgesinde sadece yılın belirli dönemlerinde siyah uçlu ve beyaz uçlu resif köpekbalıkları ve mantalar görülebiliyor. Burası en çok yeni başlayan dalgıçlara uygun çünkü akıntısı çok az ve görüş genellikle 50 metrenin üzerinde. Tecrübeli dalgıçlar için 40 metredeki 150 yıllık ahşap tekne olan Anker batığı en güzel dalış noktalarından biri. Eels Garden dalış noktası zarif gorgonianlarla kaplı derin bir duvarla başlıyor ve kumlu bir dip ile renkli, sert bir mercan bahçesiyle devam ediyor. POS 2 ise adanın en derin duvarına sahip ve kurbağa balığı, timsah balığı gibi Bali'deki en ilginç balık türlerinden bazılarına ev sahipliği yapıyor. Jemeluk Körfezi'nin doğusundan başlayan Amed duvarı, Bali'nin en ilginç dalış bölgelerinden biri. Buraya kıyıdan veya geleneksel balıkçı jukung tekneleriyle ulaşılıyor. Güçlü akıntısı nedeniyle tecrübeli dalıcılara uygun olan bölge, makro su altı fotoğraf tutkunları tarafından da tercih ediliyor. Bali hem dalış yaparak su altının hem de karada UNESCO mirası tapınakların, pirinç tarlalarının ve çeşitli Hindu ritüellerinin izlenerek keşfedildiği mistik bir coğrafya. Çok teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim."} {"url": "https://kucukdunya.com/bodrum-dalis-noktalari", "text": "20 yıldır su sporlarının en popülerlerinden birisi olan tüplü dalış yapıyorum. Kendisini su altının büyüsüne kaptıran bir dalgıç olarak da Bodrum'un su altının oldukça zengin olduğunu söyleyebilirim. Buradaki dalış bölgeleri kesinlikle Türkiye'nin en güzel dalış noktaları arasında sayılır. Tüplü dalış yapmak her ne kadar oldukça zahmetli ve masraflı olsa da benim için meditasyon yapmak gibidir. Kendimi derin maviliklerin serin sularına bıraktığım anda hayatımda sadece ben ve etrafımdaki büyülü dünya var olur. Zihnimde en ufak bir endişe, bir sonraki saniye ile ilgili bir plan, hiç birşey kalmaz. Zihnim bomboş, sadece anı yaşarım. Hemen not düşeyim: Dalış gezisine gitmeden önce kendi dalış malzemelerinizi edinip eksiksiz malzeme ile yola çıkmanızı öneririm. Çünkü konforunuz ne kadar iyi olursa o kadar rahat ve güvenli dalışlar yaparsınız. Bodrum dalış noktaları listesini Happy Bubbles sahibi Yener Çeltikci desteği ile hazırladım. Su altı fotoğrafları da Alp Baranok tarafından çekildi. Her ikisine de emekleri için çok teşekkür ederim. Bodrum Körfezi'nin tam orta noktasında, Karaada ile Gümbet burnunun arasındaki bir noktada duran 2 adet su altı dağından büyük olanına Büyük Resif deniyor. Ulaşım kolaylığı, canlı zenginliği ve muhteşem panoraması ile burası Bodrum'un en popüler dalış noktası sayılıyor. Dalgıçlar resifin tepesine kolayca inmek için çapa zinciri kullanabilir. Karaada'ya bakan ve 7 metreden 34 metreye kadar inen bir duvarı var. Bu duvardan apiko iniş dalgıçların çok sevdiği bir serbest düşüş hissi veriyor. Resifin diğer tarafı 25-30 metrelik derinliklere doğru kademeli olarak eğimli. Dalış noktasını cazip kılan ise sezon boyu sürekli yön değiştiren akıntıların resifin üzerine sürüklediği plankton yönünden zengin sular ve bu besleyici besin kaynağından yararlanmak için kayaların etrafında toplaşan yerleşik ya da gezgin su altı canlıları. Lahoz, orfoz, sinarit, turna, tombik, akya ve ton balığı gibi avcılar mevsimleri geldikçe küçük ya da çok kalabalık sürüler halinde resifin etrafında avlanıyorlar. Müren, melanur, iskorpit, karagöz, sarpa gibi yerleşik balıklar ve ahtopot, yengeç ve zaman zaman böcek ve karavidalar ise yıl boyu kayalıklar arasında yaşıyorlar. Bazı dönemlerde deniz tavşanları da kayaların üzerinde dolaşıyorlar. Çok sık olmasa da deniz kaplumbağaları ve akdeniz fokları da bölgenin ziyaretçilerinden. Bir balık sürüsünün peşinden körfeze giren yunuslar da bölgede gözlemleniyor. Büyük Resif'in karşısında yer alan Küçük Resif, Büyük Resif ile ile aynı özelliklere sahiptir ama daha küçüktür. Silindir şeklindedir ve çevresinde duvarlar vardır. Dalış sırasında daha fazla etrafta dolaşabilirsiniz. Küçük Resif'in duvarları makro fotoğrafçılık için uygun olan çok sayıda çıkıntıya sahiptir. Ahtapot, ıstakoz, büyük orfoz, beyaz orfoz, barakuda, müren ve çok daha fazlası görülebilir. Bu dalış noktası akıntı nedeniyle daha çok tecrübeli dalgıçlar için uygundur. Paçoz Koyu hem ileri düzey dalgıçlar, hem açık su dalgıçları, hem de yeni başlayanlar için ideal bir noktadır. Sol yanındaki duvarda 16-24 metre derinlikte 3 adet tekne batığı bulunur. Dalış alanında ayrıca 32 metre derinlikte küçük bir mağara vardır. Bu mağaranın girişinde mercanlar ve süngerler görülür. 2007 yılında BOSAD tarafından yapay bir resif oluşturmak amacıyla batırılan C 47 Dakota uçağı dalgıçların ilgisini çekmektedir. SG 115, BOSAD tarafından 2007 yılında Karaada açıklarında yapay bir resif oluşturmak amacıyla batırılan eski bir sahil güvenlik gemisidir. 18-28 m derinlikte yer alır. Dalış noktasındaki hafif akıntının getirdiği bol miktarda plankton sayesinde burada yapılan dalışlarda oldukça fazla miktarda avcı balık, predatör, doğal yaşam görmek mümkündür. TCG Pınar-1 bir donanma su tankeridir. BOSAD tarafından 2007 yılında yapay bir resif oluşturmak üzere batırılmıştır. Pınar-1 Batığı Karaada çevresindeki en iyi batıklardan biridir. 45 metre boyunda, 7 m genişliğindedir. 20-30 m derinlikte yer alır. Tecrübeli dalgıçlar batığın etrafında dolaştıktan sonra içindeki kaptan köşküne ve makine odasına girebilir. Delikli Mağara, Bodrum'un en popüler dalış noktalarından birisidir. Girişi 12 metrede yer alan mağara içine 3-5 dalgıçın girebileceği büyüklüktedir. Ancak mağaranın içine girince dipten kum yükselip görüşü bozmamak için palet çırpmamaya dikkat etmek gerekir. Mağaranın sağ köşesindeki baca sadece 1 dalgıcın dışarı çıkabileceği genişliktedir. Karaada'da bulunan Kaçakçı Koyu her seviyede dalgıç için uygun bir dalış noktasıdır. Karaada'da bulunan Poyraz Koyu her seviyede dalgıç için uygun bir dalış noktasıdır. Karaada'nın hemen ucunda yer alan Fener her seviyede dalgıç için cezbedici bir dalış noktasıdır. Kaya oluşumları 5-20 metre arasındadır. Bu noktanın özelliği ise Karaada çevresinde beyaz mercanların yaşadığı tek bölge olmasıdır. Görece Adası'nın güney ucunda bulunan Kurt Burnu'nda 3-30 metre arasında kaya oluşumları gözlenmektedir. Karaada'nın en güney ucunda bulunan Aksona Koyu ismini bölgeyi keşfeden Bodrumlu sünger avcısı Aksona Mehmet'ten almıştır. 3 metreden başlayan kaya oluşumları 20 metreye kadar devam eder. Sonra 30-35 metreye ulaşan bir duvara dönüşür. Güney Ucu dalış noktası her seviyede dalgıç için uygundur. Kumluk ve deniz çayırları ile başlayan dalışı 18-26 metre arasında uzanan bir duvar takip eder. Gökova Körfezi içerisindeki Orak Adası günü birlik gidilebilen en uzak dalış noktalarındandır. Issız bir ada olan Orak Adası su üstünde zeytin ağaçlarıyla, su altında da zengin su altı canlılığı ve ilginç topografik yapısıyla adını duyurur. Dünyamız güzel. Hem su üstünde hem su altında. Önemli olan her ikisini de mümkün olduğunca çok keşfetmek değil mi zaten? Turkuaz rengi sulara kendinizi bırakarak Bodrum dalış tecrübesi yaşamanız ve Bodrum su altı güzelliklerini keşfetmeniz dileğiyle.."} {"url": "https://kucukdunya.com/bohol-beach-club-bohol-filipinler-oteli", "text": "Filipinler'in Visayas Takımadaları içinde yer alan Bohol Adası, dünyanın en küçük maymunu olarak tanımlanan Tarsier maymunları, rengarenk mercan kayalıkları arasında yapılan dalış turları, Ulusal Coğrafik Anıtı olarak UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilen Çikolata Tepeleri ve Cadapdapan pirinç terasları ile ünlü. Filipinler'in benim gözümde en güzel adalarından biri olan Bohol'a gittiğinizde konaklamak için en iyi alternatiflerden biri de Bohol Beach Club olacak. Bu yazımda beni çok uzaklarda sıcacık karşılayan Bohol Beach Club'ı tanıtacağım. Bohol Beach Club; Bohol Denizi ya da diğer adıyla Mindanao Denizi'nin hemen önünde yer alıyor. Denize sıfır konumu, incecik kumlarla kaplı sahili, huzurlu atmosferi, misafirperver ve güler yüzlü personeli sayesinde otele girer girmez kendinizi bambaşka bir aleme ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. Eğer ünlü Alona Beach'e gitmek isterseniz de sadece 1 km uzaktasınız. Eğer ultra lüks bir konaklama yeri tercih ediyorsanız buranın büyük otel zincirlerinden biri olmadığını söylemeliyim. Burası daha çok butik otel konseptinde daha sıcak bir konaklama yeri tercih edenlerin oteli. Gördüğüm diğer otellerle karşılaştırdığımda da bence Bohol Adası'nın en güzel oteli. Otele sadece deniz-kum-güneş üçlemesinde dinlenip leziz yemeklerden tatmak için gelebileceğiniz gibi adrenalin dolu aktiviteleri deneyimlemek için de gelebilirsiniz. Otelin dalış kulübü Club Aquasports ile rengarenk mercan resiflerine dalabilir, Bohol dalış deneyimi yaşayarak su altı dünyasını keşfe çıkabilirsiniz. Eğer kişiye özel çevre gezileri yapmak isterseniz otel yönetimi bu tarz geziler de organize ediyor. Otelde oda+kahvaltı konaklayabileceğiniz gibi yarım pansiyon veya herşey dahil konaklayabilir, bu tercihinize dalış paketleri ekleyebilirsiniz. Otelin tek restoranı olan Agotata'da Bohol Denizi manzarasında uluslararası mutfak ve yerel Filipinler mutfağı lezzetlerini tadıyorsunuz. Otelin Genel Müdürü Allan bize her gün burada adeta bir ziyafet verdi. Otel özel organizasyonlara da hizmet veriyor. 150 kişiyi misafir etme kapasitesine sahip olan Taclobo Pavilion'da iş toplantıları ya da düğünler organize ediliyor. Bohol Denizi'nin kenarında açık havada yer alan The Courtyard'da özel partiler düzenleniyor. Board Room 1, 20 kişiye kadar toplantılara ev sahipliği yapıyor. Board Room 2, 12 kişiye kadar toplantılara ev sahipliği yapıyor. Bohol Beach Club 88 odalı bir otel. 80 adet Deluxe odası, 8 adet Beachview suiti var. Deluxe odalardan uzaktan havuz ve sahil görülüyor. Suitler ise Bohol Denizi'nin kenarında yer alıyor. Ancak hangi oda tipini seçerseniz seçin, odanızda Filipin dokunuşlarını hissediyor, huzuru yakalıyorsunuz. Odaların en önemli özelliği Bohol Denizi'ne sıfır konumları. 55 m büyüklüğündeki odalarda tercihe göre 1 süper king veya 2 semi double yatak seçebiliyorsunuz. Size özel verandanızda masanıza oturup kahvenizi yudumlayabiliyor ya da şezlongunuza uzanıp güneşlenebiliyorsunuz. 35 m büyüklüğündeki odalarda 1 süper king, 1 queen & 1 tek kişilik veya 3 tek kişilik yatak seçebiliyorsunuz. Odalar oldukça konforlu. Bohol Beach Club inanılmaz güzel bir tatil geçirmemi sağladı. Her isteğimi yerine getirmek için çok özel çaba sarf etti. Otelin Genel Müdürü Allan A. Santos kendini müşteri memnuniyetine adamış biri. Tüm ekibi de onun izinden yürüyor. Unutulmaz bir tatil için Bohol Beach Club sizi bekliyor. Mükemmel bir yazı metini olmuş. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://kucukdunya.com/bohol-dalis-rehberi", "text": "Filipinler'in Visayas Takımadaları içinde yer alan Bohol, ülkenin en büyük onuncu adası. Bohol Adası, dünyanın en küçük maymunu olarak tanımlanan Tarsier maymunları, Ulusal Coğrafik Anıtı olarak UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilen Çikolata Tepeleri ve Cadapdapan pirinç terasları ile ünlü. Ancak çoğu kişinin bilmediği bir özelliği daha var: Burada rengarenk mercan kayalıkları arasında scuba dalış yapabiliyorsunuz. Dünyanın belki de en renkli mercanlarına ev sahipliği yapan Bohol, bu özelliğiyle de dalgıçları ve su altı fotoğrafçılarını kendine çekiyor. Bohol Adası dalış rehberi niteliğindeki bu yazımda size bu dalış noktaları hakkında bilgiler vereceğim. Bohol Adası, Filipinler'in Visayas Takımadaları içinde yer alıyor. Adaya gelmek için önce Filipinler'in başkenti Manila'ya gelmek, oradan iç hat uçuşu ile Panglao Adası'ndaki Bohol-Panglao Uluslararası Havalimanı'na gelmek gerekiyor. Manila-Panglao uçuşları 70 dakika sürüyor. Adaya ayrıca Cebu'dan ulaşım var. Cebu-Panglao uçuşları 30 dakika, Cebu-Panglao feribotları 90 dakika sürüyor. Bohol Adası'na Filipinler Turizm Bakanlığı'nın organizasyonu ile dalış yapmak üzere geldim. Adanın dalış potansiyeli hakkında gelmeden önce hiç bir fikrim yoktu ama dalışları yapınca gördüm ki doğru yerdeydim! Adada Bohol Beach Club'da konakladım. Dalışlarımı da otelin dalış kulübü Club Aquasports ile yaptım. Dalışları en iyi bölgeler arasında sayılan Balicasag, Pamilacan, Puntod ve Panglao adaları ile Cervera Shoal bölgelerinde yaptık. Dalış kulübünün en önemli özelliği dalış saatlerini kişiye özel ayarlaması oldu. İstediğiniz saatte dalışa götürüyorlar; sabah 6.00, sabah 9.00, gün kararmadan önce, veya gece. Son derece ilgililer, malzemeleri kuşanmanıza yardımcı oluyorlar ve de çok profesyoneller. Malzemeleri de oldukça kaliteli. Panglao Adası'nda konakladığım için otelin civarındaki dalış noktalarına speed boat ile gittik. Bu dalış noktaları en fazla 10 dakika uzaklıkta bulunuyor. Daha uzak yerdeki adalara büyük teknelerle ulaştık. Bu adalar da en fazla 1 saat uzaklıkta bulunuyor. Bohol Adası yıl boyunca dalış yapmaya uygun. Su sıcaklığı 29 C civarında seyrediyor. Sadece aralık-ocak aylarında 25 C'ye kadar düşüyor. Su altı rengarenk mercan resifleri ile kaplı. Duvar dalışlarında dev yelpaze mercanları ve çok sayıda makro yaşamı görüyorsunuz. Eğer şanslıysanız ocak-haziran ayları arasında Cabilao'da çekiç kafa köpekbalıklarını görme ihtimaliniz var. Anda mağaralar, derin duvarlar ve mercan bahçeleriyle kaplı bir dalış bölgesi. Burada küçük bir deniz atı görebileceğiniz gibi göç eden bir balina köpekbalığıyla da karşılaşabilirsiniz. Balicasag rengarenk mercanlara ve çok sayıda ve çeşitte balığa ev sahipliği yapan bir dalış bölgesi. Ben özellikle \"Divers Heaven\" yani \"Dalgıçların Cenneti\" olarak adlandırılan noktasını çok beğendim. Pamilacan Adası'na giderken okyanusun ortasında Cervera Shoal veya Snake Island olarak anılan batık bir plato var. Akıntının güçlü olmadığı zamanlarda burada özel dalışlar yapılıyor. Dalışların en önemli özelliği ise siyah-beyaz şeritli deniz yılanlarını, nudibranch'leri, kova süngerlerini, kelebek balıklarını görmek. Şanslı kişiler balina köpekbalıklarını veya manta ray'leri bile görebiliyor. Pamilacan en çok pelajik balıkları ve muhteşem görüş açısı ile ünlü bir bölge. Pelajik balıklar okyanusların pelajik bölgesinde ya da göl sularında yaşayan balıklara deniyor. Kıyıya ve tabana yakın yaşayan demersal balıkların aksine pelajik balıklar kıyıya da tabana da yakın yaşamıyor. Bölgede baraküda, eğer şanslıysanız yunus veya balina görülebiliyor. Panglao Adası, Bohol Adası'na 2 köprü ile bağlı. Yumuşak mercanlara, deniz yılanlarına, kaplumbağalara, kurbağa balıklarına ev sahipliği yapıyor. Eğer şanslıysanız manta ray veya balina köpekbalığı görebiliyorsunuz. Bohol'da oldukça renkli dalışlar yaptım. Su altı o kadar canlıydı ki dalışları sonlandırıp çıkmayı hiç istemedim. Dalışlarda renk görmeyi çok sevdiğimden Bohol benim gözümde dünyanın en iyi dalış bölgeleri arasında ilk 5'te yerini aldı. Kimilerine göre lüks yaşamak pahalı arabalara binmek, marka kıyafetler giymek, her gün farklı mekanlarda takılmaktır. Bana göre lüks yaşamaksa dünyanın diğer ucundaki bir dalış teknesinde kağıt bardakta kahve içmektir. Bohol'da da tekneyle gerçekleştirdiğimiz seyirleri ve yaptığım dalışları unutmam asla mümkün olmayacak. Bohol'a yolunuz düştüğünde mutlaka su altını da keşfedin. Renklerin canlılığına hayran kalacak, kendinizi National Geographic belgesellerinin içine ışınlanmış hissedeceksiniz."} {"url": "https://kucukdunya.com/cal-bag-yolu-denizli", "text": "Denizli'nin Çal ilçesi, tarihi binlerce yıl öncesine dayanan bir bağcılık bölgesi. Burası günümüzde de adını üzüm bağları, Çal Bağ Yolu ve şarapçılık ile duyuruyor. Yörenin özel bir üzüm türü bile var; Çal Karası. Çal Bağ Yolu üreticileri, bölgenin üzümü Çal Karası, Öküzgözü, Kalecik Karası, Narince, Boğazkere gibi yerli üzümleri şaraplarında kullandıkları gibi Chardonnay, Sauvignon Blanc, Cabernet Sauvignon, Merlot gibi uluslararası asil üzümlerden de teruarı yansıtan leziz ve samimi şaraplar üretiyorlar. Antik Çağ'da ismi Mossyna olan Çal ilçesi, 700-1.200 metre rakımda 1.500 km 'lik bir alana yayılıyor. Bölgede farklı mikroklimalar var ve toprak şarap üzümleri yetiştirmeye çok uygun. Şarapçılıkta çoğunlukla kuru tarım yapılıyor, böylece bağların kökleri daha derine iniyor ve daha çok mineral çekiyor. Çal ilçesi için Türkiye'nin şaraplık üzüm cenneti demek çok doğru bir tespit olacaktır. Çünkü Türkiye'de üretilen şaraplık üzümün % 19'u, şarabın ise % 38'i Çal'dan geliyor. Zaten Çal'a geldiğinizde bölgenin doğal bitki örtüsünün bağ olduğunu hemen anlıyorsunuz. Çal Bağ Yolu ise adını yeni yeni duyurmaya başlayan dev bir proje. Şu anda sadece 4 şaraphane bu yola dahil ama zaman içinde bu sayının artacağı da kesin. Bu proje sayesinde Denizli'nin önoturizm yani şarap ve bağ turizmi merkezi haline getirilmesi hedefleniyor. Çal Bağ Yolu'nun pazarlama danışmanlığını Seray Kocaemre yürütüyor. 10 yıldan fazla şarap ve pazarlama tecrübesi ile şarap üreticilerine ve şarap odaklı projelere katma değer sağlıyor. Çal ilçesi, Denizli merkeze 43 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Eğer buraya organize turlara katılarak gelmek isterseniz kişiye özel turlar düzenleyen Ibex Adventure Club ile iletişime geçebilirsiniz. Burası binlerce yıllık tarihe sahip olan bölgenin potansiyelini kültürüyle, gastronomisiyle, doğal güzellikleriyle ve de bağçılık ve şarap üretimiyle gün yüzüne çıkarmak üzere kurulan bir önoturizm rotası. Yeni oluşturulan bir rota olmasına rağmen kısa süre içinde adını çok fazla duyuracak bir rota olacak gibi görünüyor. Erdel, 2005 yılında Çal'ın Hançalar Köyü'nde kurulan bir şaraphane. İsmini Büyük Menderes havzasındaki bölgeden alıyor. Sahibi Halil Kuzu 240 dönüm bağında yaptığı yatırımlarla köyünü kalkındırmayı, gençlere iş olanakları yaratmayı hedefliyor. Erdel'de yazın açık havada, kışın kapalı mekanda soba başında tadım yapılıyor. Küp 1959 yılından beri şarap üretimi yapan bir şaraphane. 1965 yılından beri de seri üretim yapıyor. \"Şapkacı Hasan\" lakabıyla tanınan Hasan Altıntaş evinin arka bahçesinde Roma dönemine tarihlenen küpler bulunca ilk şaraplarını bu küplerde üretmiş, sonra da şaraphanesine bu ismi vermiş. Yaklaşık 8.000 dönüm bağ günümüzde modern bir şarap üretim tesisine sahip. Eski şaraphanenin de müzeye döndürülme çalışması var. Çal Bağ Yolu bölgesinin en yeni şaraphanelerinden biri olan Kuzubağ 500 dönüm bağ alanına sahip. Salih ve Aslı Kuzu öncülüğünde Hançalar Köyü'nde kurulan Kuzubağ, hem modern hem klasik hem yenilikçi hem geleneksel bir aile şaraphanesi. Kuzubağ'da Çökelez Dağı'nı izleyerek tadım yapabiliyor, eşlikçilerini yiyebiliyorsunuz. Fizik tedavi uzmanı Prof. Dr. Hürriyet Yılmaz 300 dönüm bağında şarap üretimi yapıyor. Hürriyet Yılmaz, Çal Bağ Yolu projesinin hayata geçirilmesine de büyük katkı sağladı. 20 yıl önce bölgeye yaptığı bağ yatırımları ile şarap dünyasına adım atan Hürriyet Yılmaz, 2021'de bölgenin en eski şaraphanesini restore ederek üretime başladı. Adını Anadolu kültü Güneş Tanrı Apollon Lermonos'tan alan şaraphane, şarabın birleştirici gücüne inanıyor. Bir elini toprağa, bağa emek verenlere, diğerini ise şarabı yudumlayanlara uzatıyor. Çal Bağ Yolu ziyaretinizde Lermonos'un rustik taş binasında Lermonos'un hikayesini anlatacak uzman bir ekip ile tadım yapabilir, Çökelez manzarası eşliğinde şaraplarınızı özel peynirlerle eşleştirebilir ya da keyifli bir yemek deneyimi yaşayabilirsiniz. Aslında Ezel Şarapçılık henüz Çal Bağ Yolu içine dahil olmadı ama katılacağını umut ederek bu listeye ilave ettim. Ezel Şarapçılık, Mehmet Atılsın tarafından hobi olarak kuruldu. İsmini Nuriye ve Mehmet Atılsın çiftinin kızları Ezgi ve Elif'ten alıyor. Burası bir aile işletmesi olarak gıda mühendisi Ezgi Atılsın Korkmaz tarafından yönetiliyor. Yakın zamanda Çal Bağ Yolu adını sıklıkla duyacağınıza eminim. Bu önoturizm merkezi misafir etmek üzere sizleri de bekliyor. Ne güzel yazmışsınız, candan, doyurucu, bilgece. Çok teşekkür ediyorum. Güzel yorumunuz için teşekkürler, yazımdan faydalanmanıza çok sevindim. Bu rotayı 1 günde yapmanız mümkün. Konaklama konusuna gelince, Çal bağ yolunda konaklama yerleri hakkında bilgim yok ama Denizli merkezde çok sayıda otel var. Güzel, temiz bir şehir otelinde kalabilirsiniz."} {"url": "https://kucukdunya.com/chobe-safari-lodge-botsvana", "text": "Botsvana'ya geldiğinizde en ünlü parklarından biri olan Chobe Milli Parkı'nı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Parkın yakınındaki Kasane yerleşimine yakın konumda bulunan ve Chobe Nehri'nin kenarında yer alan Chobe Safari Lodge ise konaklamak için en iyi alternatiflerinizden biri olacak. Botsvana'nın ilk milli parkı olan ve ülkede en fazla canlı türüne ev sahipliği yapan Chobe Milli Parkı ülkenin kuzeyinde yer alıyor. Kenarından geçen ve Namibya ile sınırı oluşturan Chobe Nehri sayesinde parkta tipik safarilere ilaveten nehir turları da yapılıyor. Safarilerde büyük kediler dahil predatörler gözlemleniyor, nehir turlarının başrolünde ise filler, su aygırları, timsahlar, bufalolar ve pek çok kuş türü var. Dünyaca ünlü Chobe Milli Parkı'nın yanında yer alan Chobe Safari Lodge ise Chobe Nehri kıyısındaki konumuyla kuzey Botsvana'nın en iyi konaklama yerlerinden biri. 1959'da kurulan tesis, Botsvana'nın en güzel parklarından birini keşfetmeniz için harika bir üs görevi görüyor. Tesis yarım pansiyon hizmet veriyor, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği açık büfe sunuluyor. Otel tarafından düzenlenen Chobe Nehri tekne turlarına katılabilir, 4x4 araçlarla Chobe Milli Parkı'nın içinde safari yapabilirsiniz. Ayrıca otel Namibya, Zimbabve ve Zambiya sınırlarına yakın olduğundan Zimbabve ve Zambiya'ya geçerek Victoria Şelaleleri'ni, Namibya'ya geçerek Caprivi'yi ziyaret edebilirsiniz. Otelin ana restoranında açık büfe kahvaltı ve akşam yemeği yiyebilir, A la carte restorandaki lezzetleri tadabilirsiniz. Cocktail Bar'dan Caprivi ovalarına el sallayabilir, Sedudu Bar'dan gün batımını izleyebilirsiniz. 46 adet safari odasının her biri giriş katında yer alıyor ve bahçede kendi özel alanına açılıyor. Nehir odalarının hepsinde 2 adet double yatak var. Rondavel nehre yakın konumlu tek evlere deniyor. Otelin bir de özel kamp alanı var. Chobe Safari Lodge beni Chobe Milli Parkı'na gittiğimde misafir eden otellerden biri. Otelin bahçesinde impalalar, babunlar kol gezinirken Chobe Nehri'ne bakarak geçirdiğim zaman her zaman hatırımda kalacak."} {"url": "https://kucukdunya.com/covid-19-gunleri-icin-epidemi-filmleri", "text": "Dünyamız günümüzde coronavirüs 2019 (kısaltmasıyla COVID-19 ya da KOVID-19) pandemik hastalığı ile mücadele ediyor. İlk olarak 2019 yılında Vuhan veya Wuhan şehrinde keşfedilen hastalık, keşfinden bu yana dünya çapında yayılarak 2019-2022 coronavirüs pandemisine yol açtı. Coronavirüs salgını ile savaştığımız bu zorlu günlerde bizler de kendimizi adeta bir korku filmi setinin içine düşmüş gibi hissediyoruz. Keşfe bu filmin sadece bir oyuncusu olsaydık dediğimiz bu salgın, maalesef gerçek ama çekilmiş olan kurgu veya gerçek hikayelerden alıntı olan epidemi konulu filmleri belki izlemek istersiniz diye düşünerek en iyi epidemi konulu filmler hakkında bir derleme yaptım. Tarihteki pandemiler hem yazarlara hem de Hollywood'a ilham verdi. Epidemi konulu kitaplar yazıldı. Bu kitapların bir kısmı sinemaya da uyarlandı. Aşağıdaki listede ise en iyi epidemi konulu filmler listesini bulacaksınız. Eğer sizin de ilaveleriniz varsa yorum bırakırsanız yazımı güncellemekten mutluluk duyacağım. Buyrun hazırladığım en iyi epidemi konulu filmler listesine. Yanında bayraktarı ile Haçlı Seferi'nden dönen bir Orta Çağ şövalyesi, savaştan bıkmıştır. Kara vebanın kasıp kavurduğu Avrupa'yı gördükçe Tanrı'dan kuşku duymaya ve onun yolundan sapmaya başlar. Çok geçmeden ölümün eşiğine gelir. Ancak ölüme meydan okuyarak Grim Reaper'ü satranç oynamaya davet eder. Kaybederse canını vermeye razıdır. Büyük Britanya'nın mütevazı bir kasabası olan Midwich'de bir gün insanlar birden bire uyuyakalır ve sonrasında aniden uyanır. Bu süre içinde ilginç bir şekilde doğurma yeteneği olan tüm kadınlar hamile kalmıştır. İşin daha da ilginci, çocuklar aynı gün doğduğunda hepsi birbirine benzemektedir. Çocukların bedenleri 1-2 yıl içinde 10 yaşındaki insan bedenlerine evrilir. John Wyndham'ın The Midwich Cuckoos romanından uyarlanan yapım, döneminin en çok etkileyen bilim kurgu / korku filmlerinden birisi. John Carpenter 1960 yapımı bu filmi 1995'te yeniden beyazperdeye uyarladı. Dünya büyük bir salgın hastalığa maruz kalır ve herkes ölür. Tek bir kişi hariç. Dr. Robert Morgan bu salgından kurtulan tek kişidir. Çünkü bir dönem üzerinde çalıştığı bakteri sayesinde gizemli bir şekilde bağışıklık kazanmıştır. Ancak karanlık çöktüğünde salgına kurban gidenler bir bir mezarlarından çıkar. Dr. Robert Morgan da isteksiz olsa da bir vampir avcısına dönüşür. Film Richard Matheson'un I Am Legend romanından uyarlandı. En çok Jurassic Park, Yükselen Güneş, Zaman Tüneli ve Küre adlı romanlarıyla tanıdığımız Michael Crichton, Uzak Mikrobu adı ile çevrilen kitabında sürekli evrilen ve daha önce görülmemiş olan bir mikroorganizmanın sebep olduğu bir salgını anlatıyor. Kitapta ABD'nin uzaya gönderdiği bir askeri araştırma uydusunun küçük bir kasabaya düştükten sonra uzaydan şimdiye kadar bilinmeyen çok ölümcül bir virüsü de beraberinde getirmiş olduğundan şüphelenilmesi, bölgenin karantinaya alınması ve zamana karşı yarışarak bu virüsün sırrını çözmeye çalışmaları anlatılıyor. Kitap Nelson Gidding'in uyarlaması ve Robert Wise'ın yapımcılığı ile 1971'de filme çevrildi. Film Türkiye'de sinemalarda Andromeda Esrarı adıyla gösterildi. Sonraki yıllarda TRT televizyonunda Gerilim adıyla yayına verildi. Bir salgın hastalık sonucunda ölen insanlar, zombilere dönüşmüştür. Özel polis Peter ve Roger, et yiyen zombiler tarafından ele geçirilen bir apartmanı temizledikten sonra yakındaki bir televizyon istasyonuna sığınırlar. Burada tanıştıkları iki televizyoncuyu da yanlarına alarak helikopterle binadan kaçarak bir alışveriş merkezine ulaşırlar. Ancak tüm zombiler bu binaya girmeye çalışmaktadır. 1957 yılında Nobel edebiyat ödülü alan yazar Albert Camus'un Veba isimli kitabı, Cezayir'in Oran şehrinde yaşanan veba salgınını anlatıyor. Camus kitabında beklenmedik bir boyuta ulaşan veba salgınını ve hastalığı ortadan kaldıramayacağını bile bile savaşan Doktor Rieux, Tarron ve Grand'ün mücadelesini anlatıyor ve insanlığı kötülüklere karşı çıkmaya ve yaşama anlam katmaya çağırıyor. Kitap Luis Puenzo ve Felix Monti tarafından 1991'de filme çevrildi. Bulaşıcı hastalıklar uzmanı Albay Sam Daniels, Zaire'de ortaya çıkan çok ciddi ve ölümcül bir virüsü araştırmakla görevlendirilir. Araştırmaları sonucunda virüsün Amerika'ya da geldiğini tespit eder. Bu virüs, önlem alınmazsa birkaç hafta içinde bütün dünyayı yok edebilecek kadar tehlikelidir. Virüs uzmanı olan eski eşinin de yardımıyla Kaliforniya'da bir kasabada başlayan virüs salgınını kontrol altına almayı başarırlar. Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs, yaklaşık 5 milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan, yer altına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürmektedir. Bu esnada insanlar bir zaman makinesi icat ederler. Bu zaman makinesi ile geçmişe gidip virüsün yayılmasını engellemek, virüsün yok olması için tek çözüm yoludur. İlk test sürüşü için eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James zaman makinesini kullandığında kendisini 7 yıl geride bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası olduğu düşünülür. Film bence oldukça başarılı bir yapım. En beğendiğim filmler arasında yer alıyor. Biyolojik bir evrim nedeniyle hamam böceklerinde görülen bir hastalık insanlara bulaşıp küçük çocukların ölümüne sebep olmaktadır. Susan Tyler ise yaşanan felaketi kontrol altına almak ve yayılan hastalığı durdurmak için bir çalışma yapar. Genler üzerinde oynayarak yeni bir böcek türü yaratır. Bu böcek türü, hastalığı yayan hamam böceklerini yok edecektir. Öldürdükten sonra ölmeye programlanan bu yeni böcek türünün dünyadan silinmesi ise bilim insanlarının tahmin ettiği kadar sorunsuz olmayacaktır. 5 okul arkadaşı Jeff, Karen, Paul, Marey ve Bert çıktıkları tatilde ormanın derinliklerinde bir kulübeye gider. Ancak bir süre sonra içlerinden biri bir virüs kapar ve hızla hastalanır. Hepsine yayılmakta olan virüs, her birinin gerçek hislerini ve kişiliklerini açığa çıkartır. Dünya bir salgın hastalık nedeniyle ölen ve zombiye dönüşen yaratıklar tarafından yönetilmek üzeredir. Bu küresel kaos içinde halen yaşayan insanlar hayatta kalmanın yolunu arar. İngiltere'de bir araştırma laboratuvarındaki hastalıklı şempanzelerden yayılan ölümcül bir virüs insanlara bulaşmıştır. Bu işle mücadele eden kişiler sadece virüsü yok etmekle değil, hastalığa yakalananlarla da büyük sorun yaşarlar. 2027 yılında dünya hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır. Dünyanın en genç insanı 18 yaşındayken ölmüştür. Artık üremek diye bir şey yoktur. İnsan nesli tükenme olasılığı ile karşı karşıyadır. Yaşananlar karşısında bir grup insan, var oluşlarını akışa teslim ederken diğer bir grup olanları değiştirmek için mücadeleye girişir. Büyük Britanya'da ölümcül bir virüsün yayılmasından 6 ay sonra Amerikan ordusu hayatta kalan kişilerin çoğalması ve yeni yaşamlarına devam edebilmesi için yardımda bulunur. Ancak her şey planlandığı gibi gitmez. 1982 yılında Nobel edebiyat ödülünü alan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in kolera günlerinde aşk adlı kitabı, 1880-1930 yılları arasında dünyayı kasıp kavuran kolera pandemisi sırasında Fermina Daza, Florentino Ariza ve Doktor Juvenal Urbino üçgeninde gelişen bir aşk hikayesini anlatıyor. 2007 yılında İngiliz yönetmen Mike Newell tarafından sinemaya aktarılan ve başrolünü Javier Bardem'in oynadığı ABD yapımı film ise romanlarının özgün dili olan İspanyolca dışında bir dilde sinemaya aktarılmasını istemeyen Gabriel Garcia Marquez'in Hollywood'da yapılmış ilk roman uyarlaması olma özelliğini taşıyor. Korkunç bir virüs dünyaya yayılmıştır. Bir bilim insanı olan Robert Neville ise bu yayılmayı durduramamış, New York'ta hayatta kalabilen az sayıda insandan biri olmuştur. Kendi vücudu virüse bağışıklık kazandığı için kanını kullanarak virüsün etkilerini terse çevirmeye çabalar. Bir televizyon muhabiri olan Angela Vidal ve kameramanı Los Angeles, gece vardiyası programlarına haber yapmaktadır. 911'e gelen bir telefon üzerine bir adrese giderler. Bir kadın ne olduğu anlaşılmayan birşeyin etkisi altında kalmıştır. Binası karantinaya alınır. 1998 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Portekizli yazar Jose Saramago'nun kitabı Körlük, körlüğün salgın hastalık gibi yayıldığı bir toplumda korku ve paniğin hakim olması sonucu ahlaki değerlerin çökmesini anlatıyor. Beyaz körlük olarak tabir edilen salgından etkilenmeyen tek kişi olan bir göz doktorunun karısı, herkesi etkisi altına alan salgından ve yaşanan kaos ortamından kendisini ve ailesini kurtarmaya çalışır. 2019 yılında tüm dünya bir salgın hastalık sonucu metamorfoza uğrayacak ve insan türü vampirleşmeye başlayacaktır. Bir grup bilim insanı ise bilinen insanlığı geri getirmek için çalışacaktır. Veba salgınından kurtulmayı kafasına koyan Danny, kardeşi Brian, kız arkadaşı Bobby ve okul arkadaşı Kate ile birlikte Meksika Körfezi kıyısındaki güvenli olduğunu düşündüğü bir yere gitmeye karar verir. Ancak yolda geçirdikleri 4 gün boyunca karşılarındaki en büyük düşmanın insanlığı tehdit eden virüs değil, iç dünyalarında su yüzüne çıkan karanlık olduğunu keşfederler. Hava ve solunum yoluyla bulaşan ve insanları birkaç gün içinde öldüren ölümcül bir virüs dünyaya yayılmaktadır. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken dağılmanın eşiğine gelen toplumsal hayata tutunma mücadelesi verirler. Uzmanlardan oluşan medikal bir ekip, hem salgına çare bulmaya çalışır hem de insanlarda virüsten daha da hızlı yayılan panik halini kontrol altına almaya çalışır. Güney Kore'de ortaya çıkan bir virüs, insanları yaşayan ölüler haline getirmektedir. İnsanlar ve zombiler arasında sıra dışı bir savaşı başlar. Birleşmiş Milletler çalışanı olan Gerry, ikiye ayrılan dünyayı kurtarmak için dünyayı dolaşır ve zamana karşı yarışır. Film Max Brooks'un aynı adlı kitabından uyarlandı. Amerika'nın bir kasabasında Maggie adında kendi halinde bir genç kız vardır. Babası Wade mevsimlik çiftçi olarak çalışmaktadır. Maggie insanları zombiye dönüştüren bir virüse maruz kalır. Maggie'nin durumu günden güne ciddileşirken babası ona yardım etmek için elinden geleni yapar. Venezuela'da kuduz salgını başlar. Bir baba oğlunu salgından kurtarmaya çalışır. Gerçek olaylara dayanan Virüs filmi Kerala'da ortaya çıkan ölümcül Nipah virüs salgınını kontrol altına almaya çalışan insanların mücadelesini konu ediyor. Salgın gün geçtikçe daha çok yayılırken bir grup insan salgını önlemek için hayatlarını riske atarak zorlu bir mücadeleye girişir. Tarih boyunca epidemiler ve pandemiler dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. Hatta dünya tarihinde insanlar savaşlardan çok salgın hastalıklardan öldü. WHO 'nün pandemi hastalık ilan ettiği koronavirüs de bizim neslimize denk geldi. Umarım tüm insanlık bu pandemiden büyük bir ders alır ve dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmeyi başarırız. Epidemi konulu filmler de umuyorum ki biraz daha aydınlanmamıza katkıda bulunur. Ben efsaneyim filmi tekrar tekrar izlenesi. Güzel bir liste olmuş. Eline sağlık. Bende seyahat filmlerini yazmıştım bunun gibi. Bugünlerde yapabileceğimiz en güzel etkinliklerden biri film izlemek tabi. Ben efsaneyim filmini daha yeni 3. kez izledim. 12 maymunu kaç kez izlediğimi bile saymadım. Keşke bu günler olmasaydı da farklı konularda yazılar gelseydi ama bunu da görecekmişiz. Senin seyahat filmleri yazını çok beğendim. Umarım tekrar seyahat eder, bu filmlerin kendi versiyonlarımızı çeviririz. izlemeyeyim diyorum psikolojim bozulacak diyorum dayanamıyorum, ilgi odağında virüs olunca ilgi çekiyor bu filmler. Ben de izlemeyim diyorum ama aynen ben de dayanamıyorum. Bugünler geçtiğinde umarım daha keyifli filmleri izlemeye başlarız :-) Sağlıklı günler diliyorum."} {"url": "https://kucukdunya.com/cresta-mowana-safari-resort-spa-bw", "text": "Botsvana'ya geldiğinizde en ünlü parklarından biri olan Chobe Milli Parkı'nı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Parkın yakınındaki Kasane yerleşimine yakın konumda bulunan ve Chobe Nehri'nin kenarında yer alan Cresta Mowana Safari Resort & Spa ise konaklamak için en iyi alternatiflerinizden biri olacak. Botsvana'nın ilk milli parkı olan ve ülkede en fazla canlı türüne ev sahipliği yapan Chobe Milli Parkı ülkenin kuzeyinde yer alıyor. Kenarından geçen ve Namibya ile sınırı oluşturan Chobe Nehri sayesinde parkta tipik safarilere ilaveten nehir turları da yapılıyor. Safarilerde büyük kediler dahil predatörler gözlemleniyor, nehir turlarının başrolünde ise filler, su aygırları, timsahlar, bufalolar ve pek çok kuş türü var. Dünyaca ünlü Chobe Milli Parkı'nın yanında yer alan Cresta Mowana Safari Resort & Spa ise Chobe Nehri kıyısındaki konumuyla kuzey Botsvana'nın en iyi konaklama yerlerinden biri. 1959'da kurulan tesis, Botsvana'nın en güzel parklarından birini keşfetmeniz için harika bir üs görevi görüyor. Tesis yarım pansiyon hizmet veriyor, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği açık büfe sunuluyor. Otel tarafından düzenlenen Chobe Nehri tekne turlarına katılabilir, 4x4 araçlarla Chobe Milli Parkı'nın içinde safari yapabilirsiniz. Ayrıca otel Namibya, Zimbabve ve Zambiya sınırlarına yakın olduğundan Zimbabve ve Zambiya'ya geçerek Victoria Şelaleleri'ni, Namibya'ya geçerek Caprivi'yi ziyaret edebilirsiniz. 28 m büyüklüğündeki odada 1 adet queen yatak var. 28 m büyüklüğündeki odada 2 adet tek kişilik twin yatak var. 35 m büyüklüğündeki odada 2 tek, 1 queen yatak var. Bu oda 4 kişilik bir aile için tasarlandı. 45 m büyüklüğündeki odada 1 adet queen yatak var. Bu oda 2 yetişkin için tasarlandı. 56 m büyüklüğündeki odada 1 adet king yatak ve oturma odası var. Bu oda lüksünden taviz vermeyen 2 yetişkin için tasarlandı. 18 m büyüklüğündeki oda fiziksel sorunları olan misafirler için tasarlandı. Botsvana'da beni misafir eden Cresta Mowana Safari Resort & Spa katıldığım nehir turu ve safari deneyimiyle beğenimi kazandı."} {"url": "https://kucukdunya.com/cruise-gemi-dunyanin-en-iyi-cruise-rotalari", "text": "Cruise gemileri, yüksek hizmet standartlarına sahip olan ve turistik amaçlı çalışan devasa yolcu gemileridir. Bu yüzen otellerde seyahat ederken bavul toplama derdiniz olmadan her sabah farklı bir şehirde, farklı bir ülkede, hatta farklı bir kıtada uyanabilirsiniz. Cruise gemileri ile üst sınıf seyahatler yaparken kaliteli restoranlarda leziz yemekleri tadar, gün boyu havuzlarında yüzer, akşamları eğlencelerine katılır, bir yandan da durduğu şehirleri keşfe çıkarsınız ve kısa sürede çok yer görmüş olursunuz. Tatilinizin sonunda yorulmamış ve yenilenmiş olduğunuzu fark edersiniz. Bu yazımda ise sizlere cruise gemileri ve dünyanın en iyi cruise rotaları hakkında bilgiler vereceğim. Dünya'nın ¾'ünün sularla kaplı olduğunu, bu suların % 97,5'inin de okyanuslar ve denizlerden oluştuğunu düşünürsek, bu çok da bilinmeyen kısmını suyun üzerinden keşfetmek istediğimizde cruise gemi turlarına katılmak mükemmel olacaktır. Cruise gemileri hem bir yüzen otel hem de yüzen bir şehir gibidir. Marketleri, kuaförleri, restoranları, barları, eğlence mekanları vardır. Bazen günlerce açık denizde seyahat edip karayı görmezsiniz. Ancak karaya ayak basmadan seyahat ettiğinizde bile geminin içinde sıkılmaya vakit bulamazsınız. Cruise gemileri ile seyahat etmeden önce kalacağınız oda tipine karar vermeniz çok önemlidir. Bu kruvaziyer gemiler çok büyük oldukları için çok değişik oda tipleri bulunmaktadır. Manzara izlenebilen balkonlu odaları olduğu gibi penceresi bile olmayan iç kabin odaları da vardır. Oda seçiminizi yapmadan önce bütçenizi değerlendirmeniz çok önemlidir. Bana sorarsanız zamanınızın çoğunu güvertede geçireceğiniz için hangi oda tipini seçerseniz seçin, yolculuğunuzdan kesinlikle keyif alacaksınızdır. Zaten ister iç kabinde, ister balkonlu suit kabinde konaklayın, odanızın kapısından dışarı çıktığınız anda gemide alacağınız hizmet kalitesi aynı olacaktır. - Seyahat edeceğiniz ülkelerin vize isteyip istemediğini önceden kontrol edin. Vize isteyen bir ülkeye gidecekseniz vize başvurunuzu en az 1 ay önceden yapın. - Seyahat edeceğiniz ülkenin aşı zorunluluğu olup olmadığını şehrinizdeki Seyahat Sağlığı Merkezi'ni arayarak öğrenin. Eğer zorunlu aşılar varsa seyahate çıkmadan önce Seyahat Sağlığı Merkezi'nden randevu alarak aşınızı ücretsiz yaptırabilirsiniz. - Gemi turuna başlamadan en az 3 saat önce geminin kalkacağı limanda check-in işlemlerinize başlamış olun. Check-in yaparken teslim ettiğiniz bagajınızı, görevliler odanıza taşıyacaktır. - Gemide nakit para geçmediğini göz önünde bulundurun. Gemiye binerken size verilen Cruise Card ile ekstra harcamalarınızı yapıp Cruise Card ödemenizi sonradan kredi kartınız ile yapabilirsiniz. - Gideceğiniz rotaya göre bineceğiniz gemide 110 V ya da 220 V priz olabilir. Yanınızda priz çevirici adaptör götürmenizde fayda var. Ayrıca aynı anda fotoğraf makinesi, cep telefonu şarj edeceğinizi düşünüyorsanız üçlü priz götürebilirsiniz. - Açık denizde seyahat edeceğiniz için gemi tutması riskine karşı yanınızda bulantı hapınızı bulundurun. Ayrıca sürekli kullandığınız ilaçları ve doğal homeopatik ürünleri alın. - Yolculara sağlıklı bir ortam sunmak, bu nedenle bakteri üremesini engellemek için gemide klimalar sürekli çalışıyor. Ancak geminin içi de oldukça serin oluyor. Bunu göz önüne alarak yanınınızda muhakkak hırka, şal bulundurun. - Turun bitiminden 1 gece önce bavullarınızı odanızın kapısına bırakmanız gerekiyor. Görevliler bagajınızı alıp çıkışa kadar götürüyor. Siz de anılarınızı hafızanıza kazıyıp turunuzu sonlandırıyorsunuz. Bu yazımı hazırlarken gemi turları organize eden uzmanlarla görüşüp sizler için bilgiler aldım. Şimdi de bu bilgiler eşliğinde derlediğim dünyanın en güzel cruise gemi rotalarını listeleyeceğim. Antarktika turu belki herkese göre değil ama \"Her yere gittim, bu kıta eksik kalmasın\" diyenler için de unutulmaz bir deneyim olduğu kesin. Arjantin'e gidip dünyanın sonundaki şehir Ushuaia'dan yolculuğa başlayarak gezegende en az ziyaret edilen yer olan Güney Kutbu'na gitmek, balinalar ve penguenler eşliğinde buz dağlarının arasında gezmek isteyenler için, bu tur oldukça en özel deneyim sunuyor. Kuzey Kutbu Gemi Turu kuşkusuz pek çok yere gidip macera aramaya devam edenlerin ilgisini çekiyor. Gemiye ulaşana kadar bile yapılan yolculuk oldukça uzun. Önce Norveç'in başkenti Oslo'ya, oradan Longyearbyen'e uçuluyor. Longyearbyen'dan da gemiye transfer oluyor. Kuzey Kutbu Gemi Turu'nda buzla kaplı fiyortları, dağları, buzulları keşfe çıkıyor, ince buz tabakasının üstünde fok avlayan kutup ayılarına, kutup tilkilerine, Svalbard'a özgü ren geyiğine, göç mevsiminde ise balinalara rastlıyorsunuz. Karadan gidilemeyecek yerlere gitmek, karadan görülemeyecek manzaraları görmek, sadece Norveç Fiyortları cruise gemi turu ile mümkün. Fiyort; denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan, ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfezlere deniyor. Dünyanın fiyort başkenti sayılan Norveç'teki fiyortlar, Buzul Çağları sırasında buzulların çekilmesi ve yeryüzünü dramatik bir şekilde oyması neticesinde oluşmuş. Kıyı şeridi boyunca 1.100'den fazla fiyorta ev sahipliği yapan Norveç Fiyortları, UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Her ne kadar Norveç Fiyortları kadar ünlü olmasa da Karadağ Fiyortları da tam bir doğa harikası. Kotor Körfezi'nin çevresi fiyortlar ile kaplı olduğundan deniz burada her zaman sakin ve çarşaf gibi. Körfez ile aynı ismi taşıyan Kotor kenti ise bu bölgenin en önemli şehri. Mimarisi ve tarihi ile dikkat çeken bölge, gemi turuna katılmak için mükemmel bir tercih. Hem burnumuzun dibinde olup hem de bambaşka bir kültürün kapılarını aralayan Yunan adaları cruise gemi turları, ülkemizden katılabileceğimiz en yakın ve en hesaplı gemi turları sayılıyor. Mykonos, Santorini, Girit gibi ülkemizden direkt feribot seferi bulunmayan Yunan adalarına gemi turlarıyla gitmek, bireysel gitmemize kıyasla çok daha ucuza bile geliyor. Britanya Adaları, Avrupa'nın kuzeybatısında, Büyük Britanya, İrlanda ve 6.000'den fazla küçük adadan oluşan takımadalar. Britanya Adaları cruise gemi turlarında İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda ziyaret ediliyor. Bu tur sırasında kaleler, şatolar, Birleşik Krallık'ın ikonik tarihi alanı Stonehenge ve olağanüstü doğal güzellikler görülüyor. Baltık Denizi'ne kıyısı olan ülkelerin başkentlerini bir cruise gemi turu ile gezmek isterseniz İsveç'in başkenti Stockholm, Finlandiya'nın başkenti Helsinki, Finlandiya-Rusya sınırındaki St. Petersburg, Estonya'nın başkenti Tallinn'i gezebiliyorsunuz. İspanya'ya bağlı olan, Afrika kıtasının 100 km kuzeybatısında bulunan Kanarya Adaları, Tenerife, Fuerteventura, Gran Canaria, Lanzarote, La Palma, La Gomera ve El Hierro olmak üzere başlıca 7 ada ile birkaç küçük adacıktan oluşuyor. Volkanik patlamalar sonucunda oluşan adalarda çöllerden sık ormanlara ve muhteşem plajlara kadar büyüleyici doğal güzellikler görülüyor. Eğer günler boyunca kara yüzü görmeden denizde seyir halinde olmanın verdiği hissiyatı merak ediyorsanız, Transatlantik cruise gemi turları size göre demektir. İspanya'dan başlayacağınız turda Kanarya Adaları'nda bir mola verebilir, ardından Karayip Denizi'ne ulaşana kadar Atlas Okyanusu'nun dalgalarında ilerleyebilirsiniz. İnsan yapımı bir bir mühendislik harikasını izleyerek seyahat etmek istiyorsanız Panama Kanalı sizin için biçilmiş kaftan. Panama Kanalı, Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birbirine bağlıyor, Güney Amerika ve Kuzey Amerika'yı birbirinden ayırıyor. Kanal boyunca yolculuk yaklaşık 9 saat sürüyor. Panama Kanalı cruise gemi turları ise Panama'nın egzotik ormanlarını, Kolombiya'nın tarihi şehirlerini ve Karayipler'deki Aruba Adası'nın kumsallarını ziyaret ediyor. Atlas Okyanusu'nun batısında yer alan Karayip Denizi birbirinden güzel ada ülkelerine ev sahipliği yapıyor. Karayipler gemi turu rotaları, doğu ve batı olarak ikiye ayrılıyor. Benim tercihimse Doğu Karayipler'de St Juan-Barbados adaları arasındaki rota. Bu rotada duraklanan adalar Karayipler'in en pahalı adaları olduğu için cruise gemileriyle gitmek de iyi bir seçenek oluyor. ABD'nin Alaska eyaleti, ülkenin oldukça uç bir noktasında bulunuyor. İklim koşulları da göz önüne alındığında çoğu yerine araçla ulaşım oldukça zor. Bu nedenle bir gemi turu ile Alaska'yı keşfetmek, oldukça doğru bir tercih oluyor. Eyaletin el değmemiş yerlerini denizden görmek, balinaları izlemek, buzullara dokunacak kadar yakınlaşmak, hatta su kayakları ile buzulların arasında gezmek, bu tur ile mümkün oluyor. ABD'nin Pasifik Okyanusu kıyılarında muhteşem kumsallarda yüzmek, aktif volkanları görmek isteyenler için Hawaii adaları cruise gemi turları iyi bir seçim. ABD'de herşey dahil konseptinde oteller bulunmadığı için bu gemi turları lüks ve rahatlığı yaşattığı için de tercih ediliyor. Turlar ABD'nin Los Angeles, San Francisco şehirlerinden veya Kanada'nın Vancouver şehrinden kalkarak of Hawaii'nin 4 ana adası Hawai i-The Big Island, Maui, O ahu, Kaua i'yi ziyaret ediyor. Galapagos Adaları cruise gemi turları, muhtemelen bu listede adı geçen turların en özellerinden biri. Galapagos Adaları, Pasifik Okyanusu'nun doğusunda, Ekvador Cumhuriyeti'ne bağlı bir archipelago. Tabiatın Ütopyası olarak adlandırılan adalar, çok uzun yıllar insanoğlunun keşfedememesi sayesinde doğasını korumayı başardı. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bitkilere, hayvanlara ev sahipliği yapıyorlar. Ayrıca dünyaca ünlü biyolog Charles Darwin'in evrim teorisinin doğduğu yer olması nedeniyle de çok önemliler. Darwin'e ilham veren adalar, UNESCO tarafından da canlı müze ve evrim teorisinin yaşayan kanıtı olarak kabul ediliyor. 21 ana adanın 14 tanesi ziyaretçilere açık. Cruise rotaları doğu, batı, kuzey, güney ve merkez olarak ayrılıyor. Her rotada farklı endemik canlılar görülüyor. Bu nedenle bu tura katılacak kişilerin rotalarda görülen endemik türleri dikkatle inceleyerek görmek istediği canlılara göre hangi bölgeye gitmek istediğine karar vermesi gerekiyor. Hint Okyanusu üzerinde yol alan cruise gemi turları, misafirlerinin ıssız adalardan UNESCO listesindeki takımadalara, Maldivler'den Seyşeller'e ve Sri Lanka'ya kadar keşfetmesini sağlıyor. Eğer Uzak Doğu'nun gizemini gemi turları ile keşfetmeye hazırsanız Güneydoğu Asya'nın en güzel ülkeleri arasında yer alan Endonezya'yı, Filipinler'i, Malezya'yı, Tayland'ı ve Singapur'u bir cruise gemi turu ile ziyaret edebilirsiniz. Japonya'nın güney kıyılarında ve Seto İç Denizi'nde seyreden Japonya cruise gemi turları, dünyanın en popüler cruise rotaları arasında yerini almayı başardı. Bunda Japonya'nın zengin kültürünün, sadece Kyoto'nun 17 adet UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine giren yere sahip olmasının da etkisi var. Muhteşem ulusal parklar, gökdelenlerle dolu şehirler derken Japonya tecrübeli gezginler için en güzel destinasyonlar arasında yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Özellikle de mart sonu ve nisan başlarında kutlanan Sakura Festivali zamanında gidenler, büyük bir coşkunun içinde yer alıyor. Yeni Zelanda'nın fiyortlarında unutamayacağınız bir gemi turuna katılabilirsiniz. Fantastik derinlikte ve yüksek uçurumlarla çevrili olan Yeni Zelanda'nın görkemli fiyortları, ülkenin güney batısındaki Fiordland Milli Parkı'na da ev sahipliği yapıyor. Fiordland Milli Parkı, yükseklerden akan şelaleler, görkemli kayalıklar ve el değmemiş yağmur ormanları gibi Yeni Zelanda'nın en şaşırtıcı manzaralarını sunuyor. Yine çok güzel bir yazı hazırlamışsın. Ellerine sağlık. Seninle gurur duyuyorum. Ne mutlu bana ki hiç değilse birine katılabildim. Bir yıldır beklediğim Uzakdoğu turum var. İnşallah şu pandemi sona erer de yolculuğumuza çıkabiliriz. İnşallah o tura ve daha nicelerine gideceksin anneciğim. Gemilerde birlikte seyahat etmek de kısmet olsun. Çok öpüyorum. Dünyayı cruise gemileri ile keşfetmek bir başka oluyor. Harika bir derleme olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://kucukdunya.com/deepist-dalis-merkezi-ile-kasta-dalis-scuba-diving", "text": "Kaş Türkiye'nin dalış cenneti. Her gün süzülerek limandan çıkan dalış tekneleri su altı severleri bambaşka bir dünya ile buluşturuyor. Eğer siz de bu dünyayla tanışmaya hazırsanız sizi Deepist Dalış Merkezi ile tanıştıracağım. Deepist Dalış Merkezi derin bi'nefes alın ve bize katılın mottosuyla su altı severlere seslenen bir dalış kulübü. Deepist Diving & Travel 2007 yılında İstanbul'da bir dalış merkezi olarak çıktığı yolculuğa 2018 yazında Deepist Kaş teknesini suya indirerek devam etti. İstanbul ofisi dünyanın en iyi bölgelerine dalış ve kültür turlar düzenliyor, Deepist Kaş dalış teknesi de Kaş'taki dalış sevdalılarına en kaliteli, konforlu, güvenli ve eğlenceli hizmeti vermeyi hedefliyor. Uzun yıllardır dalış yapan bir su altı aşığı olarak Kaş'a geldiğimde Deepist ile dalmayı tercih ettim. Kaş'ta kaldığım süre boyunca her gün tekne ile değişik dalış noktalarında daldım, su altının içime işleyen sevdasını bu dalışlarla taçlandırdım. Ne de olsa Kaş ve civarı Türkiye'nin en güzel dalış noktalarına ev sahipliği yapıyordu. - Dalış kulüpleri ile bir ön görüşme yapın. Dalış kulüpleri oldukça iyi denetleniyor. Ancak sizin de dalış yapacağınız kulüp için güven duymanız çok önemli. - Deneme dalışı yapın. Deneme dalışının detaylarını, kaç metreye dalacağınızı, ne kadar süreyle dalacağınızı öğrenin. - Ne kadar tecrübelenirseniz dalıştan o kadar keyif alacağınızı unutmayın. Bu nedenle de deneme dalışını severseniz hemen eğitim almayı hedefleyin. Deepist Dalış Kulübü Türkiye'nin dalış cenneti Kaş'ta su altını ilk defa keşfetmeye meraklılar için deneme dalışları ve başlangıç seviyesi dalış eğitimleri, deneyimli balıkadamlar için ise ileri seviye dalış kursları veriyor. Teknelerinde her türlü tüplü dalış ve şnorkel malzemeleri var. Ancak kendi dalış malzemelerinizi de kullanabilirsiniz. Dalışlarda güvenlik çok önemli ama bütün gün teknede olunca eğlence, samimi ortam ve yenilen yemekler de tercih belirleyici etkenler oluyor. Deepist'in muhteşem mezeleri, yemekleri bir yana, bana hissettirdiği aile ortamı ve kazandırdığı arkadaşlar benim en değerli kazanımlarım olarak kalacak. Ben ordayken Erkut-Banu çifti teknedeydi. İkisi de dalışı daha önce denememişti. Erkut evlenme teklifinin çok özel olmasını istemiş ve Banu'yu kapıp Kaş'a getirmiş. Banu deneme dalışı yaparken biz evlenme teklifi pankartını açtık. Erkut yüzüğü eline aldı. Erkut'un heyecanlı nefes alış verişleri, Banu'nun yüzüğü görünce uçarcasına gelişi, sonra su altında heyecandan ağlayışı gözümün önünden hiç gitmeyecek. Denizlerimiz tropik olmadığı için mercanlarımız az, tropik balığımız ise hiç yok. Ancak bu demek değildir ki Türkiye'de güzel dalış noktaları yok. Ben burada size dalış cennetimiz Kaş'ın en popüler dalış noktalarını listeleyeceğim. - Kanyon Dimitri Batığı. Bir Kaş klasiği olan Kanyon'a ulaşmak için önce iki ada arasındaki sığ boğazdan akıntıya karşı geçmek gerekiyor. Sonra karşınıza 20 metreye düşen iki dimdik duvar şeklinde Kanyon çıkıyor. Aşağıya adeta uçarken duvarlardaki kırılgan oluşumlar her dalgıcı büyülüyor. - Uçan Balık Bankosu. Kaş'tan gidilen ve Meis Adası yakınlarında bulunan Flying Fish ismini Sparviero lakaplı İtalyan Savoia-Marchetti SM79 modeli bir bombardıman uçağı batığından alıyor. - Tünel - Büyük Mağara - Besmi Adası - Gürmenli Kayalıkları Dalış eğer benim gibi sizin de kanınıza işlerse Kaş'a sık sık geleceksiniz demektir. O zaman siz de derin bir nefes alın ve Deepist ile su altını keşfe katılın!"} {"url": "https://kucukdunya.com/denizasiri-yalnizlik", "text": "Blog yazılarım ile dünyada gezdiğim onlarca ülkeyi takipçilerimle paylaşıyordum. Şimdi de ilk kitabım Denizaşırı Yalnızlık ile gündemdeyim. Pandemi döneminde de üretmeye devam ettim ve Türkiye'den Kanada'ya göç hikayemi kaleme aldım. \"Denizaşırı Yalnızlık\" adını taşıyan kitabımda Kanada'ya göç hikayemi, Kanada'da yaşadıklarımı ve Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Karayipler gezi anılarımı anlattım. Bu kitabı bana \"hayat sana güzel\" diyenler için yazdım. Hayatta bana hiçbir şeyin kolaylıkla gelmediğini anlattım, ödediğim bedelleri gözler önüne serdim. Bu kitabı beni yakından takip eden canım takipçilerim için yazdım. Blog yazılarımda sadece gezdiğim yerlerden beni tanıyan sosyal medya ailemin gerçek \"ben\"i tanımasını istedim. Bu kitabı beni yeni tanıyacak kişiler için yazdım. Belki hikayemi okuduktan sonra beni sosyal medyada takip etmek, yürüdüğüm yollarda benimle birlikte yürümek, benimle anı yaşayarak değişik ülkeleri gezmek, görmek, eğlenmek, öğrenmek isterler, bir yandan da varlıklarıyla bana destek olurlar diye düşündüm. Bu kitabı Kanada'ya göç etmeyi düşünen herkes için yazdım. Yüksek beklentilerle dünyanın öbür ucuna gidip sonra büyük hayal kırıklıkları yaşasınlar istemedim. Bu kitabı en çok da kendim için yazdım. Kendi gerçeklerimi kendime itiraf ettim. Bütün hayatımı olduğu gibi ve herşeyiyle dümdüz anlattım. Kendimi iyileştirmek, yaralarımı sarmak, geçmişimle barışmak istedim. Çocukluğumda kanadı kırık bir kuş iken büyüdükçe uçmayı nasıl öğrendiğimi anlattım. Kitabımın çok büyük bir amacı da var. Eğitim hayatımda karşılaştığım maddi sıkıntıları başka çocuklar yaşasın istemiyorum. O nedenle kitabın tüm gelirini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlıyorum. Yani alacağınız her kitap bir çocuğun önündeki umut dolu yolculuğuna ışık tutacak. Kitabımın hazırlığı aşamasında beni hiç yalnız bırakmayan annem Çiçek Ozman, yeğenim Yasemin Asutay, titizlikle editörlüğümü yapan Adalet Çavdar, canım dostlarım Sema Taştan Çelepci, Deniz Dağaşan, Özge Dinç, Ayça Güçlüten, Birol Bebek, Ömer Faruk Gökalp, Garage212 Productions şirketindeki kapak tasarımcım Hande Arslan sayesinde kitabım son halini aldı. Hepsine her zaman yanımda oldukları ve bunu hep hissettirdikleri için minnettarım. Onların emeği ve desteği sayesinde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne düzenli bağış yapacak olmak da beni çok mutlu ediyor. Hani derler ya \"ölsem de gam yemem\" diye. Ben de kitabım sayesinde bu cümlenin anlamını tüm hücrelerimde hissediyorum işte. Sosyal medyadan gelen tüm destekler ve paylaşımlara da binlerce kez teşekkür ediyorum. İyi ki sosyal medya ailem var, iyi ki yanımdalar. Hayatlarımız sevgiyle dolsun. Yollarımız açık olsun. - Fox TV Çalar Saat İlker Karagöz - Hürriyet gazetesi Hürriyet Ege - Hürriyet gazetesi Hürriyet Bodrum&Milas - Milliyet gazetesi Milliyet Ege - Ege telgraf gazetesi - İlk Ses gazetesi - Posta gazetesi - ZOOM dergi - Tourmag dergi Editörü olduğum Tourmag dergisinde yayınlanan haberi aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. Ayrıca yeni çıkan kitaplar arasında da yayınlandı. - MICE and Tourism Around The World Uluslararası basında haber olmak, hatta kapakta yer almak benim için onur vericiydi. İngiliz menşeli dergi MICE and Tourism Around The World'de çıkan yazı aşağıda. - Yacht Türkiye - All - Drummer Lizard Drummer Lizard sitesinde kitabım yayınlandı. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Renkli Kadınlar Renkli Kadınlar sitesinde röportajım yayınlandı. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Turizm Sayfası Turizm Sayfası sitesinde röportajım yayınlandı. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Gezilecek Yerler Gezilecek Yerler sitesinde röportajım yayınlandı. Yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Gezimanya - Türkiye Günlüğü - Ranakaplan Akademi Canlı yayın buluşmamızı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. Yavrum kitabını şimdi bitirdim. Başlarken de ağladım biterken de. Çok güzel anlatmışsın hem duygularını hem gezdiğin yerleri. Birlikte de çok güzel gezilerimiz oldu. Afrika, Küba, Amerika, Kanada. İnşallah yine olur. Ellerine, emeğine sağlık. Yeni kitabını heyecanla bekliyorum. Canım kızım. Annem, çok sağol. Sen zaten duygusalsın ama ben de iyice duygusallaştırdım demek ki. Umarım senin gibi tüm okurlar kitapta kendine birşeyler bulur. Biz de daha çok gezer, daha çok kitap içeriği üretir, birlikte daha çok anı biriktiririz. Sana kocaman sarılıyorum canım annem. I do not even know how I ended up here, but I thought this post was great. famous blogger if you aren't already ;) Cheers! Hi! I could have sworn I've visited this blog before but after going through a few of the posts I realized it's new to me. Anyways, I'm definitely happy I came across it and I'll be bookmarking it and checking back often! I like the helpful info you provide in your articles. I will bookmark your blog and check again here frequently. I'm quite certain I will learn plenty of new stuff right here! Best of luck for the next! Drupal. The reason I ask is because your layout seems different then most blogs and I'm looking for something unique. P. S My apologies for getting off-topic but I had to ask!"} {"url": "https://kucukdunya.com/dergi-ve-gazete", "text": "Küçük Dünya blogum sayesinde çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlarım basılıyor. Aşağıda hepsini bulacaksınız. - Hürriyet gazetesinin Bodrum & Milas eki yayınlandığı dönemde misafir yazar olarak bir köşem oldu. Bu köşemde her pazar günü Bodrum-Milas bölgesinden haberler verdim, tarihi zenginlikleri, Bodrum'a gastronomi değeri katan mekanları, alışılmışın dışındaki güzellikleri ve Bodrum su altı zenginliklerini tanıttım. Hürriyet gazetesinin Seyahat ekinde de misafir yazar olarak ara sıra Türkiye'nin ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığım gezilerimi anlatıyorum. (14 Mb) - Milliyet gazetesi benimle röportaj yaptı. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Gazetelerin seyahat eklerini okurken, Acaba bir gün bu sayfalarda kendi yazılarımı da görebilir miyim?, derdim. Bu hayalim ilk olarak Sözcü Seyahat'te hayat buldu. (12 Mb) - Çorum Belediyesi tarafından Türk mutfağı haftası etkinliklerine katılmak üzere Çorum'a davet edildim. Kenti Çorum Belediyesi, Çorum İl Kültür Müdürlüğü, değerli influencerlar, şefler, seyahat acenteleriyle gezdim. Bu gezimiz yerel basında da yer aldı. (11 GB) - Sevgili Buğra Tokmakoğlu'nun benimle yaptığı röportaj Ege Telgraf gazetesinde yayınlandı. (6 Mb) - Kastamonu'ya gittiğimde yerel basın benimle röportaj yaptı. (1 Mb) - Gezi yazılarım ilk olarak CanadaTurk gazetesinde yayınlandı. Bu yazılar Kanada'da gezdiğim yerleri kapsıyor. (20 Mb) - Yeme, içme, seyahat dergisi GASTRONOMİ'de yazılarım yayınlandı. Buyrun okumaya: (3 Mb) - 2007 yılından bu yana süregelen yayın hayatı ile bugün Kuzey Kıbrıs'ın en uzun süredir aralıksız yayında olan aylık turizm, haber, magazin, aktüalite dergisi ZOOM'un editörlerinden biriyim. Buyrun yazılarımı okumaya: - Kuzey Kıbrıs'ın 2011 yılından beri yemek ve içki kültürü üzerine yayın yapan GURME dergisinin editörlerinden biriyim. Buyrun yazılarımı okumaya: (17 Mb) - Ünlü turizm magazin dergisi TOURMAG'in editörlerinden biriyim. Buyrun yazılarımı okumaya: (8 Mb) - Kadıköy ve çevresi hakkında sosyal yaşam, eğlence, yeme-içme, aktiviteler gibi birçok etkinliğin duyurulduğu KadıköyLife dergisinde benimle yapılan röportaj ve makalelerim yer aldı. (9 Mb) - Seyahate farklı pencerelerden bakan, amacı çok yer görmekten ziyade başkaları için popüler rotaların dışında çıkıp keyifle keşfetmeyi isteyen, seyahatin bir yer görmekten ziyade kültürlerin buluşması olduğunu felsefe edinen Keşif Tutkunu'nun Travel&Lifestyle dijital yayınında yazıyorum. (1 Mb) - Şalom dergisinde bir makalem yer aldı. (2 Mb) - GezginFoto'da gezi yazılarım basıldı. (5 Mb) - 20+ yıllık yayın hayatıyla Türkiye'nin en uzun süreli basılan fotoğraf dergisi olma özelliğini taşıyan Fotoğraf Dergisi'nde gezi yazılarımın ve fotoğraflarımın basılması benim için bir onur oldu. Türkiye'de yazılı basında çıkan ilk makalelerimin bunlar olduğunu da gururla bildiririm :-) (4 Mb) - Hatay Expo 2021 nedeniyle basılan HTY dergisinde dalış makalem yer aldı. (2 Mb) - Gezimanya ve Bloggercasting davetlisi olarak katıldığım, Turizmin Davos'u olarak bilinen World Tourism Forum kapsamında hazırlanan ve BlogBook İstanbul adını taşıyan kitapta benim de bir makalemin yer alması mutluluğuma mutluluk kattı. - Ordu'da 4 mevsim adlı projenin Yaz mevsimi kapsamında Ordu ve ilçelerini, yaylalarını, şelalelerini görüp misafirperver halkıyla tanışma şansı elde ettim. Bu geziye davet edilen diğer blogger arkadaşlarımla beraber gazetelerde haberlerimizin çıkması beni çok mutlu etti."} {"url": "https://kucukdunya.com/dunyanin-en-unlu-festivalleri-karnavallari", "text": "Rio Karnavalı, dünyanın en büyük ve en ünlü karnavalı. Karnaval kutlamaları 1723'ten beri devam ediyor. Samba okulları, dansçı kızlarını Samba Kraliçesi yapmak ve şampiyonluk unvanını almak için yarıştırıyorlar. Günde 2 milyon insanın katıldığı karnavalda sokaklar en çok samba olmak üzere canlı müzik ile yankılanıyor. Rio Karnavalı ne zaman? Karnaval dönemi her yıl Hristiyanlar'ın dini takvimine göre belirleniyor. Hristiyanlar Paskalya öncesinde 40 gün süren ve Büyük Perhiz adını verdikleri bir oruç tutuyorlar. Bu oruçta hayvansal gıdaları yemiyorlar. Bu oruç her yıl Kül Çarşambası adı verilen çarşamba günü başlıyor. Rio Karnavalı, Büyük Perhiz öncesindeki cuma günü başlıyor ve Kül Çarşambası 'na kadar sürüyor. Kazananlar geçit töreni ise karnaval sonrasındaki cumartesi günü yapılıyor. Rio Karnavalı nerede kutlanıyor? Rio Karnavalı Rio de Janeiro, Brezilya'da kutlanıyor. Fransızlar'ın kurduğu New Orleans kentindeki ilk Mardi Gras kutlamaları, 1699'da Louisiana eyaleti valisinin organize ettiği ve şehrin aristokrat ailelerinin katıldığı balolar ile başlamış. Sonraki yıllarda Krewe denilen elit kulüpler, ilk geçit törenlerini organize etmişler. Mardi Gras, Fransızca'da Şişman Salı anlamına geliyor. Bunun nedeni de Hristiyanlar'ın oruca başlamadan önce dilediğince yemek yedikleri son gün olması. Zaten Mardi Gras, Büyük Perhiz öncesi dolapta kalan hayvansal gıdalar tüketilsin diye başlamış. Mardi Gras'ın en önemli geçit törenleri ve kostümlü baloları da Tövbe Salısı'ndan önceki bir hafta içinde gerçekleşiyor. Mardi Gras ne zaman? Mardi Gras dönemi her yıl Hristiyanlar'ın dini takvimine göre belirleniyor. Mardi Gras, Büyük Perhiz'in arifesi olan salı gününde gerçekleşiyor. Mardi Gras nerede kutlanıyor? Mardi Gras New Orleans, ABD'de kutlanıyor. Her yıl binlerce kişinin akın akın gittiği Venedik Karnavalı'nın tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor. Değişik görüşlere göre, Pagan kültüründe baharı karşılamak amacıyla yapıldığı veya 1348 yılındaki kara veba salgını nedeniyle hayatta kalan hastalıklı insanların görüntülerini gizlemek için maskeler takmaya başladığı veya partilerde insanların yüzlerini maskeyle gizleyerek sınıf ayrımlarını gözetmeksizin kaynaşmak istemesi üzerine başladığı söyleniyor. Venedik Karnavalı boyunca San Marco Meydanı'nda etkinlikler, gösteriler, yarışmalar düzenleniyor. Bu yarışma ve gösteriler için bilet satın almak gerekiyor. Gündüz gösterileri haricinde geceleri de partilere ve klasik müzik konserlerine gidiliyor. Venedik Karnavalı ne zaman? Karnaval dönemi her yıl Hristiyanlar'ın dini takvimine göre belirleniyor. Venedik Karnavalı, Büyük Perhiz'den 11 gün önceki cumartesi günü başlayıp salı günü son buluyor. Venedik Karnavalı nerede kutlanıyor? Venedik Karnavalı Venedik, İtalya'da kutlanıyor. Holi Festivali yani Renklerin Festivali, baharın gelişini kutlayan, çok renkliliği ve yeniden doğuşu simgeleyen bir Hinduizm renk festivali. Havanın ısınmasının, doğanın uykusundan uyanmasının, bitkilerin tomurcuklanıp çiçeklenmesinin, suların çağlamasının, kuşların ötmesinin müjdecisi olarak kutlanıyor. Holi Festivali'nin en eğlenceli kısmı ise halkın rengarenk toprak boyaları önce yüzlerine sürüp sonra etrafındakilerin üzerine atıyor olması. Holi Festivali ne zaman? Holi Festivali genel olarak şubat ayının sonu ve mart ayının başındaki dolunaya denk geliyor. Holi Festivali nerede kutlanıyor? Holi Festivali Hinduizm'e ait bir kutlama olsa da günümüzde tüm din ve kültürlerin yer aldığı uluslararası bir etkinlik statüsüne kavuşmuş. Özellikle Hindistan'da rituelleşen festival, Hindistan'ın ulusal kutlaması haline gelmiş. Ülkenin 28 eyaletinin tümünde kutlanıyor. Ayrıca Nepal ve Sri Lanka'da da kutlamalar düzenleniyor. Güney Kore'nin batı kıyısındaki Boryeong kasabası; Germanyum, Bentonit ve mineraller bakımından hayli zengin bir çamura sahip. Dünyada pek çok sağlık enstitüsü tarafından insan derisine iyi geldiği kabul edilen çamur, 1996 yılından beri kozmetik ürünlerde kullanılıyor. 1998 yılından beri de Dacheon plajında Çamur Festivali düzenleniyor. Plaja Boryeong'dan kamyonlarla çamur getiriliyor. Gündüzleri çamur savaşı, çamur masajı, çamur kayağı, çamur güreşi, çamur kralı yarışması gibi etkinlikler var. Geceleri ise havai fişek gösterileri, konserler, dans gösterileri düzenleniyor. Festival alanına ücretli giriliyor. Boryeong Çamur Festivali ne zaman? İki hafta süren festivalin son hafta sonu genellikle temmuz ayının ikinci hafta sonuna denk geliyor. Boryeong Çamur Festivali nerede kutlanıyor? Boryeong Çamur Festivali Boryeong, Güney Kore'de kutlanıyor. Bavyera Kralı I. Ludwig ve Therese of Saxe-Hildburghausen, 1810 yılında Münih'te evlenmiş. Bu düğünde pek çok kutlama yapmışlar ve her sene devamını getirmişler. Bu düğün, Oktoberfest'in ilk başlangıcı kabul ediliyor. Her yıl ortalama 6 milyon kişinin katıldığı Oktoberfest'in simgesi ise bira. Bira üreticilerinin kurduğu devasa çadırlarda kutlanan festival; konserlerle, yarışmalarla ve bol bira içerek kutlanıyor. Festival, Bavyera Belediye Başkanı'nın Schottenhamel Çadırı'nda ahşap bira fıçısına dokunup \"O'zapft is\" demesiyle başlıyor. Festival için özel olarak mayalanan Oktoberfest birası, Maß adı verilen 1 litrelik bardaklarda sunuluyor. Festival alanına giriş ücretsiz ama yemek ve içkiye para ödeniyor. Oktoberfest ne zaman? Eylül ayının sondan ikinci hafta sonu başlayan festival 2 hafta sürüyor. Oktoberfest nerede kutlanıyor? Dünyanın pek çok yerinde Oktoberfest gerçekleştiriliyor ama en yoğun kutlamalar festivalin orijinal çıkış noktası Almanya'nın Münih kentinin Theresienwiese adlı bölgesinde gerçekleştiriliyor. Yaklaşık 100 ton domatesin havalarda uçtuğu Domates Festivali; geçit törenleri, dans gösterileri, eğlenceler ve konserle şenlenen bir festival. Festivalden bir gece önce geleneksel paella yeme yarışı düzenleniyor. Domates Festivali'nin ne zaman ne ve sebeple çıktığı bilinmiyor ama çocuklar arasında zararsız şakalardan, korkunç bir müzisyene yapılan saldırılardan, şehir meclis üyelerine öfkelerini ifade eden kasaba halkından doğmuş olabileceği sanılıyor. Festivale katılım sayısı 20.000 kişi ile kısıtlı tutulmak istendiğinden festival alanına artık biletle giriliyor. Domates Festivali ne zaman? Ağustos ayının son çarşamba günü kutlanıyor. Domates Festivali nerede kutlanıyor? Domates Festivali Bunol, İspanya'da kutlanıyor. Up Helly Aa, bir Viking Ateş Festivali. İlk kez 1880 yılında gerçekleşen festival, Vikingler'in güneşin doğuşunu kutladığı Yule bayramının uyarlaması olarak kutlanmaya başlanmış. Ana karakter Guizer Jarl'ın elinde baltası ve kafasındaki boynuzlu miğferi ile önderlik ettiği festivalde görkemli Viking kostümleri ve meşaleleri ile yürüyüş yapan kişilere Guizers deniliyor. Guizerler tüm gece boyunca ellerinde meşalelerle Viking atalarına saygılarını sunuyorlar. Son olarak da festival için özel olarak yapılan gerçek boyutlarda bir Viking gemisi, kostümlü katılımcılar tarafından ateş çemberine alınıyor, yakılıyor, denize indiriliyor. Sonra da havai fişek gösterileri ve kutlamalar başlıyor. Ateş Festivali ne zaman? Ocak ayının son salı günü kutlanıyor. Ateş Festivali nerede kutlanıyor? Ateş Festivali Lerwick, Shetland Adaları, İskoçya'da kutlanıyor. Dünyanın en büyük sıcak hava balonu festivali olan Albuquerque Uluslararası Balon Festivali, her yıl ortalama 750.000 kişiyi misafir ediyor. 500'den fazla sıcak hava balonunun gökyüzünü süslediği festival, 1972 yılında 770 KOB Radio'nun 50. yılı anısına düzenlenmeye başlanmış. Festivalde Şafak Devriyesi, Kitlesel Yükselişler, Sanatsal Vizyon, Parlayan Balonlar, Özel Şekil Rodeo adlı etkinlikler, konserler, lazer gösterileri, havai fişek gösterileri düzenleniyor. Festival alanına ücretli giriliyor. Albuquerque Uluslararası Balon Festivali ne zaman? Ekim ayının ilk haftasında 9 gün süreyle kutlanıyor. Albuquerque Uluslararası Balon Festivali nerede kutlanıyor? Albuquerque Uluslararası Balon Festivali Albuquerque, ABD'de kutlanıyor. Ölüler Günü Festivali, İspanyollar ve Latin Amerikalılar tarafından kutlanan bir festival. Festivalin devam ettiği 2 gün Meksika'da tatil ilan edilince, üstüne bir de festival UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dahil olunca, Ölüler Günü Festivali oldukça popüler oldu. Adı da Meksika ile birlikte anılmaya başladı. Ölüler Günü Festivali'nde ölüm ve hayat birlikte anılıyor, ölenin ardından yas tutmak yerine kutlama yapılıyor. İnanışa göre eğer ölen kişi unutulursa gerçek ölüm oluyor. Bu festival de ölen kişilerin unutulmaması yani gerçekten ölmemeleri için yapılıyor. Ölüler Günü Festivali ne zaman? 1-2 Kasım tarihlerinde gerçekleşiyor. Ölüler Günü Festivali nerede kutlanıyor? Ölüler Günü Festivali en yoğun olarak Meksika'da kutlanıyor. Songkran Festivali, Tay Yeni Yılı festivali. Adını Sanskritçede astrolojik geçiş yani dönüşüm veya değişiklik anlamına gelen sa kranti kelimesinden alıyor. Festival sabahı Budist tapınaklar ziyaret ediliyor, monklara yemekler sunuluyor. Buda heykellerine, genç ve yaşlı halka; kutsamak, yenilemek, iyi şans getirmesi amacıyla su sıçratılıyor. Festivalde yerel halk ile turistler ellerine geçirdikleri su tabancaları, su dolu balonlar ve kovalarla birbirlerini ıslatıyorlar. Festivale katılım ücretsiz. Songkran Su Festivali ne zaman? Tay Yeni Yıl Günü her yıl 13 Nisan'da. Festival 13-15 Nisan arasında kutlanıyor. Bu tarihler hafta sonuna denk gelirse bir sonraki hafta içi günleri resmi tatil ilan ediliyor. Bu tarihlerin hafta ortasına denk geldiği yıllarda ise tatil birleştirilerek bir önceki cuma gününden bir sonraki pazartesi gününe kadar uzatılıyor. Songkran Su Festivali nerede kutlanıyor? Tayland'da kutlanılan Songkran Su Festivali, en çok Chiang Mai'deki kutlamalarla adını duyuruyor. Dünyanın en büyük kış festivali olan Harbin Buz ve Kar Festivali, her yıl yaklaşık 18 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor. 1963'ten beri kutlanan festivalde buz heykeller yapılıyor. 2007 yılında Kanadalı doktor Norman Bethune anısına yapılan Kanada temalı bir heykel, dünyanın en büyük kar heykeli olarak Guinness Dünya Rekoru kazandı. Bu heykel 250 metre uzunluğunda, 8,5 m yükseklikteydi ve 13.000 m kar kullanılmıştı. Festivale katılım ücretsiz. Harbin Buz ve Kar Festivali ne zaman? 5 Ocak'ta başlayan festival, şubat ayı sonuna kadar kutlanıyor. Harbin Buz ve Kar Festivali nerede kutlanıyor? Harbin Buz ve Kar Festivali Çin'in buz şehri Harbin'de kutlanıyor. Aziz Patrick Günü, İrlanda'nın koruyucu azizi St. Patrick'in ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen kültürel ve dini bir kutlama. Katolik kilisesi için kutsal sayılan gün, aynı zamanda Hristiyanlığın İrlanda'ya gelişini anma günü. Sembolü üç yapraklı yeşil yonca. İrlanda'da Hristiyanlık öncesinde üç yapraklı yonca, Keltler için bir muska olarak kabul edilirmiş. Yapraklarının kalp şeklinde olması nedeniyle bu yoncaya \"Ana Kalbi\" denilirmiş ve şans getirdiğine inanılırmış. Aziz Patrick de üç yapraklı yoncayı kullanarak İrlandalılar'a Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u anlatmış. Aziz Patrick Günü'nde herkes yemyeşil giyiniyor. O gün herkes İrlandalı oluyor. St. Patrick Günü nerede kutlanıyor? St. Patrick Günü Başta İrlanda olmak üzere dünyada pek çok ülkede kutlanıyor. Çile Haftası ya da Kutsal Hafta boyunca İsa'nın çarmıha gerilişi, göğe yükselişi anılıyor, çektiği acılar paylaşılıyor. Festivalin kökleri 14. yüzyıla dayanıyor. Kocaman İsa heykelleri, tutku, ölüm ve yeniden dirilişi simgeliyor. Heykellerin arkasına takılan kalabalık, şehirdeki en büyük dini yapıya gelerek burada dini bir tören gerçekleştiriyor. Şehri gezen kalabalık arasındaki geleneksel cüppeli, sivri, uzun kukuletalı Paskalya kardeşlikleri alayları oldukça ilgi çekiyor. Festivalde sokak gösterileri gerçekleşiyor, dans ediliyor. Semana Santa ne zaman? Semana Senta Festivali, her yıl Hristiyanlar'ın dini takvimine göre belirleniyor. Çile Haftası yani Paskalya öncesindeki pazar günü ile Paskalya arasındaki dönemde kutlanıyor. Semana Santa nerede kutlanıyor? Semana Santa İspanya ve Latin Amerika ülkelerinde kutlanıyor. Antigua, Guatemala'daki Kutsal Hafta kutlamalarında ise İspanyol gelenekleri, yerel kültürel değerlerle harmanlanıyor, şehir caddeleri çiçeklerle kaplanıyor. Beyaz Geceler Festivali, Rusya'da düzenlenen uluslararası bir sanat ve müzik festivali. St. Petersburg'da her yıl 21 Nisan-21 Ağustos arasında yaşanan Beyaz Geceler'i kutlamak amaçlı organize ediliyor. Festival boyunca Mariinsky Tiyatrosu ve Mariinsky Konser Salonu'nda akşam gösterileri düzenleniyor. Beyaz Geceler Festivali'nin doruk noktası olan Scarlet Azizler kutlaması, etkileyici bir havai fişek gösterisi ve Neva Nehri'nde korsanların dövüşünü içeriyor. Festival gösterilerinin biletleri aylar önceden tükeniyor. Beyaz Geceler Festivali ne zaman? Festival 12 Haziran'da Mariinsky Tiyatrosu'nda Beyaz Gecelerin Yıldızları performansı ile başlıyor, 2 Temmuz'da sona eriyor. Beyaz Geceler Festivali nerede kutlanıyor? Beyaz Geceler Festivali St. Petersburg, Rusya'da kutlanıyor. Ölen ataları onurlandırmak üzere gerçekleştirilen Fener Festivali; uzlaşmayı, barışı ve bağışlamayı teşvik ediyor. Fener Festivali ne zaman? Fener Festivali her yıl ilk kameri ayın (lunar month yani 1. ay) 15. gününde kutlanıyor. Fener Festivali'nin başladığı gün, yılın ilk dolunayına ve Çin Yeni Yılı'nın sonuna işaret ediyor. Fener Festivali nerede kutlanıyor? Fener Festivali Çin kökenli olan bu festival, pek çok Asya ülkesinde kutlanıyor. Van Gogh'un doğup büyüdüğü Hollanda'nın Zundert kenti, Bloemencorso 'ne ev sahipliği yapıyor. Bu geçit töreninde dalya çiçeğinden yapılan heykeller, arabaların içinde sergileniyor. Bloemencorso aynı zamanda bir yarışma. Kasaba halkı bir yıl boyunca dalya çiçeklerini ekiyor, topluyor, heykelleri tasarlıyor. Profesyonel ve bağımsız bir jüri, geçit törenindeki en güzel heykeli seçiyor. Bloemencorso ne zaman? Her yıl eylül ayının ilk pazar günü. Bloemencorso nerede kutlanıyor? Bloemencorso Zundert, Hollanda'da kutlanıyor. Eğer çok eğlenceli bir sokak partisine katılmak isterseniz, Barselona'daki La Merce Festivali size göre demektir. Yazın bitişini ve sonbaharın gelişini kutlayan festival, 5 gün boyunca kesintisiz eğlence sunuyor. Festivalin her gününde mistik karakterlerin, dans eden devlerin, akrobatların dahil olduğu geçit törenleri düzenleniyor. 1687 yılında veba salgını görülen Barselona'da, Vali Consell de Cent, azize Nuestra Senora de La Merce 'nin yardımını istemiş. İnanışa göre azize sayesinde hastalık yok olmuş. Bunun üzerine Mare de Deu de La Merce, şehrin koruyucu azizesi ilan edilmiş. 1868 yılında da La Merce'ye şükran sunmak üzere festival düzenlenmeye başlamış. La Merce Festivali ne zaman? Her yıl eylül ayının sonlarına doğru. La Merce Festivali nerede kutlanıyor? La Merce Festivali Barselona, İspanya'da kutlanıyor. Boğa Festivali olarak da adlandırılan San Fermin Festivali, Pamplona şehrinin ilk başpiskoposu ve koruyucu azizi olan St. Fermin anısına düzenleniyor. Festival ilk olarak 3. yüzyılda idam edilen Aziz Fermin'in anısını yaşatmak için düzenlenmiş. Daha sonra amacı eğlence ve turizm olmuş. Festivalde Pamplona şehrinin sokaklarında serbest bırakılan boğalar, binlerce insanı kovalıyor. Bu durum kimi zaman ciddi yaralanmalara ve ölümlere sebep olabiliyor. Boğa koşusundan sonra geleneksel Bask müzikleri çalıyor, Navarra yöresinin içecek ve yiyecekleri tadılıyor, kültürel etkinlikler, partiler, spor etkinlikleri ve konserler gerçekleşiyor. San Fermin Festivali ne zaman? 6-14 Temmuz arasında kutlanıyor. San Fermin Festivali nerede kutlanıyor? San Fermin Festivali İspanya'nın Navarra özerk bölgesinin başkenti olan Pamplona şehrinde kutlanıyor. Berlin'de gerçekleştirilen Işık Festivali, her yıl eylül-ekim aylarında organize ediliyor. Brandenburg Kapısı, Berlin TV Kulesi, Berlin Katedrali, Berlin Zafer Sütunu gibi simge yapılar ve binalar; aydınlatmalar, ışıklı projeksiyonlar ve 3D kullanılarak süsleniyor. Berlin Işık Festivali ücretsiz bir etkinlik. Işık Festivali ne zaman? Eylül veya ekim ayları. Işık Festivali nerede kutlanıyor? Işık Festivali Berlin, Almanya'da kutlanıyor. Naadam Festivali, Moğolistan'da \"eriin gurvan naadam\" yani \"erkeklerin üç oyunu\" olarak adlandırılan bir festival. Bu oyunlar Moğol güreşi, at yarışı ve okçuluktan oluşuyor. Kıyasıya gerçekleşen geleneksel yarışmalarda Moğol ruhunu doyasıya hissediyorsunuz. Yılın en önemli etkinliği olan Naam Festivali, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesinde bulunuyor. Naadam Festivali ne zaman? Yaz boyu. Naadam Festivali nerede kutlanıyor? Naadam Festivali Moğolistan'da ülke çapında kutlanıyor. Çok ilgi çekici bir yazı olmuş. Ellerine sağlık. Festival meraklısı olanlar için yol gösterici olmuş. Çok teşekkür ederim. Hem festival meraklıları hem de değişik kültürleri keşfetmeyi sevenler seyahat tarihlerini bu yazıya göre belirleyebilirler. Yazınızı okuduktan sonra gezilerimi festival tarihlerine göre organize etmeye karar verdim. Elinize sağlık. Teşekkürler. Yazımı beğenmenize ve faydalanacak olmanıza çok sevindim. Yaprak hanım sizleri muaait bir zamanınıda ayder kar festivaline bekleriz, inann dünyada eşi benzeri çok nadir festivallerden biri, kolay gelsin. Çok naziksiniz, gelmeyi ve Ayder'i karlar içinde görmeyi çok isterim. Çok sağolun."} {"url": "https://kucukdunya.com/dunyanin-yedi-harikasi", "text": "Dünyanın 7 Harikası ya da diğer adıyla Antik Dönemin 7 Harikası, tamamı insanoğlu tarafından inşa edilen olağanüstü antik yapı ve yapıtlardır. Bu yazımda size bu harikalardan bahsedeceğim. Bir de tabii ki 2007'de ilan edilen Dünyanın Yeni 7 Harikası'ndan. Dünyanın 7 harikası fikri ilk kez M. Ö 5. yüzyılda tarihin babası Herodot tarafından ortaya atılmış. Ancak Herodot bu fikrini seçime ve yazıya dökememiş. M. Ö 2. yüzyılda Sidonlu Antipatros, Dünyanın yedi harikası üzerine bir kitap yazmış. Günümüzde kabul ettiğimiz antik çağa ait dünyanın 7 harikası da işte bu dönemde böyle belirlenmiş. Günümüzde Antik Çağ'a ait dünya harikaları içinde sadece Keops Piramidi ayakta duruyor. Diğerleri ise doğal afetler nedeniyle yok olmuşlar. Hatta bazılarının gerçekten var olup olmadığı bile tartışılıyor. Mısır'ın başkenti Kahire'deki Giza bölgesinde Giza piramitleri olarak 3 piramit bulunuyor. Modern dünyanın sırrını hala çözemediği piramitler dönemlerinin firavunu adına yapılmış. Piramitlerin içine yılda 2 kez güneş ışığı giriyor. Bunun ilk günü piramitin uğruna yapıldığı firavunun doğum gününe, diğeri ise tahta çıkış gününe denk geliyor. Bu hesaplama günümüzde bile bir mühendislik harikası olarak hayranlık uyandırıyor. Bu piramitlerin en büyüğü olan Keops piramidi antik dünyanın 7 harikasından biri olarak seçilmiş. Bu piramit 7 harika içinde tahribata uğramadan, yıkılmadan günümüze ulaşan tek eser. Keops'un 4. hanedanlık zamanı olan M. Ö 2560 yılında Firavun Khufu tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Yapımı 20 yıl kadar sürmüş. Her biri 12 ton ağırlığında, 2,5 milyon taş bloktan yapılan eser 145 metre yükseklikte. Babil'in Asma Bahçeleri'nin Babil Kralı Nebukadnezar tarafından M. Ö 7. yüzyılda yaptırıldığı sanılıyor. Çorak Mezopotamya çölünün ortasında ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerle süslü çok katlı bahçenin tam yeri bilinmiyor. Asma bahçeleri deyimi bizim bildiğimiz anlamdaki üzüm veren asma bitkisini değil, tonozlar ve yapay teraslar üzerinde yer alan bahçeleri tanımlıyor. Bahçeler bu görünüşleriyle asılı bahçeler veya asma bahçeler adını almış. Babil'in Asma Bahçeleri'nin varlığına dair somut kanıtlar bulunmuyor. Ancak efsaneye göre Babil kralı Mezopotamya'nın düz ve sıcak ortamı yüzünden bunalıma giren karısı Semiramis'in doğduğu yer olan Med Krallığı'na hasretini sona erdirmek için bu bahçeleri yaptırmış. Babil Sarayı'nın etrafında bulunan garip şekilli temeller bu bahçelerin var olabileceğini gösteriyor. Olimpiyatların ilk olarak M. Ö 776 yılında Olympos şehrinde yapıldığı biliniyor. Bu oyunlar şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamak amacıyla düzenleniyormuş. Olimpiyatlar süresince şehir devletlerinde yapılan savaşlara ara veriliyor, oyunların yapılabilmesi için güvenli bir yol açılıyormuş. Zamanla oyunlara verilen değerin artmasıyla Yunanlılar tanrılarına yakışır bir tapınak yapmaya karar vermiş. Tanrıların Kralı Zeus adına tapınak yapmışlar. Sonra da tapınağın içine kralları Zeus'un heykelini yapmak istemişler. M. Ö 450 yılında dönemin en ünlü heykeltraşı Phidias 12 metrelik görkemli bir Zeus Heykeli yapmış. Heykel tahta iskelet üzerine altın ve fildişi metal parçaların yerleştirilmesinden oluşuyormuş. Roma İmparatoru Theodosius I tarafından 391 senesinde putperestlik suçlamasıyla olimpiyatlara son verilince Zeus Tapınağı kapatılmış. Zeus Heykeli Yunanlılar tarafından o dönemlerde Constantinople yani şimdiki adıyla İstanbul'a götürülmüş. Heykel 462 yılında burada çıkan büyük yangında yok olmuş. 1829 yılında Fransızlar heykele ait kalan parçaların bir kısmını Paris'teki Louvre Müzesi'ne götürmüş. Rodos Adası'nda bulunan Rodos Heykeli 32 metre boyunda tunçtan yapılmış dev bir heykel. M. Ö 305-304 yıllarında kuşatmadan sıyrılan Rodos halkı tarafından Güneş Tanrısı Helios'a ithafen yapılmış. Heykelde Tanrı Helios'un elinde bir meşale varmış. Heykelin bacaklarının arasından da gemiler geçerek limana giriyormuş. Heykel deprem nedeniyle yıkılmış. Günümüzde Rodos Heykeli yerinde bu heykeli simgeleyen Elefos ve Elefina isimli 2 geyik heykeli bulunuyor. Mısır'da İskenderiye Limanı'nın karşısında bulunan Pharos Adası'na inşa edilen İskenderiye Feneri M. Ö 285-246 yılları arasında yapılmış. Dünyada bilinen en yüksek deniz feneri olan İskenderiye Feneri, Antik Çağ'da yapılan dünyanın yedi harikası içindeki eserler arasında günlük yaşamda kullanılmış olan tek eser olma özelliğini taşıyor. Beyaz mermerden yapılan İskenderiye Feneri kaidesiyle beraber 135 metre yükseklikteymiş. İskenderiye Feneri'nin tepe kısmında tunçtan yapılan ayna geceleri 70 km uzaklıktan, gündüzleri ise 35 km uzaklıktan görülebilme özelliğini taşıyormuş. İskenderiye Feneri'nin üst bölümü 955 yılında bir depremde yıkılmış. Fırtına sırasında kopmuş olan gövde bölümü de 1302 yılındaki depremde yıkılmış. 1480 yılında Memluk Sultanı Kayıt Bay, İskenderiye Feneri'nin kalan parçalarını yaptırdığı kalede kullanmış. Karya Satrabı Mausolos adına hem kızkardeşi hem karısı olan II. Artemisia tarafından yaptırılan anıt mezarın yapımının M. Ö 355 yılında başladığı düşünülüyor. Mozolenin mimarlarından biri olduğu söylenen Pytheos (tepesindeki 4 atlı arabayı yaptığı düşünülüyor), Didyma Apollon Tapınağı'nın ve Priene'deki Athena Polias Tapınağı'nın mimarı da olmasıyla tanınıyor. Dor düzenini tapınaklar için uygun bulmayan Pytheos, tapınaklarda ideal düzen olarak gördüğü İyon düzenini, sütun kaidelerinde ise Anadolu-İyon tipi tercih etmiş. Mausoleum da mimari açıdan tabanında Pers, ortasında Yunan, üstünde de piramit olmasından dolayı Mısır mimarisini birleştirmiş ve 3 medeniyetin bir ürünü olarak ortaya çıkmış. En üstte 4 at bir savaş arabasını çekiyor ve karı-koca ayakta dikiliyorlar. Anıt mezarın 1.500 yıl ayakta kaldıktan sonra yaşanan bir depremde yıkıldığı düşünülüyor. Saint Jean şövalyeleri 1402 yılında Bodrum'a geldiklerinde mozoleyi yıkık olarak bulmuşlar. Mozolenin parçalarından Bodrum Kalesi'ni yapmışlar. 1856 yılında İngiliz Arkeolog C. Newton tarafından yapılan çalışmalarda Halikarnas Mozolesi'nin kalan parçaları Londra'da bulunan British Museum'a götürülmüş. İşte ülkemiz sınırları içinde bulunan bir harika daha: Artemis Tapınağı. Efes Antik Kenti içindeki tapınağın temelleri M. Ö 7. yüzyıla kadar uzanıyor. Bereket Tanrıçası Artemis'e ithafen yapılan yapı Lidya Kralı Croesus tarafından yaptırılmış. Tamamıyla mermerden yapılan yapı, pazar yeri ve dini müessese olarak kullanılmış. M. Ö 356'da adını ölümsüzleştirmek isteyen Yunanlı Herostratus tarafından yakılmış, o gece Büyük İskender doğmuş. Büyük İskender Anadolu'yu fethettiğinde tapınağın yeniden yapılanmasını istese de bu teklifi reddedilmiş. Bu kudretli ve olağanüstü güzellikteki yapıdan günümüze ne yazık ki sadece 2 mermer sütun parçası ulaşabildi. Artemis kim mi? İlk olarak Sümer yazıtlarında ve sonrasında Homeros'un İlyada kitabında bahsi geçen Amazon Kadınları ve liderleri olduğu düşünülen Artemis, Homeros'un anlatımı ile erkeğe eşdeğer olan kadın olarak tarihe geçen bir kadın. Biz antik dünyanın 7 harikasını konuşaduralım, İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı 2000 yılında milenyum projesi olarak Dünyanın Yeni 7 Harikası'nı belirlemek için bir yarışma başlattı. Bu yarışmaya Ayasofya'nın da finalist olduğu 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi internet üzerinden 6 yıl boyunca oy kullandı. Bendeniz de bu oylamaya katılanlardan biriyim. Ayasofya'nın seçilmesini de gönülden istemiştim ama kısmet olmadı. Oylama 7.7.7'de sona erdi. M. Ö 403-201 yılları arasında 20'den fazla krallık tarafından yapılan bu devasa yapı, Pasifik Okyanusu'ndan Orta Asya'ya kadar uzanıyor. Çin'i Moğol saldırılarından korumak amacıyla için inşa edilen Çin Seddi insan eliyle bugüne dek yapılmış en büyük yapı. Toplam uzunluğu 8.851,8 km olan Çin Seddi, boşuna değil, uzaydan bile görülebilen tek yapı. Çin Seddi'nin günümüze kadar ulaşan duvarının büyük kısmı Ming Hanedanı döneminde inşa edilmiş. Duvarın üzerinde tapınak ve saray var. Her 200 metrede gözetleme kulesi, kale ve 9 metrelik bir fener kulesi bulunuyor. Ürdün'ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kent Petra, ulaşılması neredeyse imkansız olan bir noktada, Wadi Musa Kanyonu'nun duvarlarının oyulmasıyla inşa edilmiş. Burası Kral IV. Aretas'ın (M. Ö 9-M. S 40) imparatorluğu döneminde Nebatiler'e başkentlik yapmış. Petra 7. yüzyılda Müslüman döneminin başlamasıyla birlikte gözden uzak ve kendi halinde bir yaşam sürmeye başlamış. Olumlu anlamda kademeli olarak yerleşim ve gelişim olmasına rağmen sevkiyatların kervanlarla yapılmasıyla birlikte şehrin önemi giderek azalmaya başlamış. 1812 yılında İsviçreli İbrahim bin Abdullah tarafından keşfedilene kadar da varlığı sadece Bedeviler tarafından biliniyormuş. Nebatiler'in bu Gülpembe Şehri'ne gelirken önce 2 metreye kadar daralan As-Siq geçidinden geçiyorsunuz. Zaman zaman güneşi görmeniz bile imkansızlaşıyor. Sonra birden karşınıza Nebati Kralı III. Aretas'a mezar olarak yapılan Al-Khazneh çıkıyor. Hazine'nin adını korsanların buraya gizledikleri hazine söylentisinden sonra aldığı sanılıyor. İnanın, Petra'nın şöhreti bir klişeden ibaret değil. Başka türlü bir enerjisi, insanı adeta hipnotize eden bir etkisi var. Çok ama çok etkileyici bir yer bu Nebati başkenti! Kurtarıcı İsa heykeli Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrinde Tijuca Milli Parkı'nın yukarısında ve Corcovado Dağı üzerinde yer alıyor. Şehrin en önemli sembolü olan heykel, Brezilya'nın kuruluşunun 100. yılı şerefine başlatılmış, 12 Ekim 1931'de resmi bir törenle açılmış. Yapımında beton, üzerinde katman olarak da sabun taşı kullanılmış. Bu devasa heykel 30 m yüksekliğinde. 8 m yükseklikteki bir kaide üzerinde duruyor. Ağırlığı 635 ton. Yalnızca başı 3,75 m yüksekliğinde ve 30 ton ağırlığında. Açılmış kollarının genişliği 28 m. Chichen Itza piramidi Meksika'nın Yucatan Yarımadası'nda, Valladolid ve Merida arasında yer alıyor. Maya ve Toltek medeniyetlerine ait olan kent, muhtemelen bir dönem Yucatan'ın dini merkezi olmuş. Günümüzde ise Meksika'nın en çok ziyaret edilen ikinci arkeolojik sit alanı. Mayalar tanrılarının yıldızlarda ve gökte olduklarını inanıyorlarmış. Bu nedenle yüksek bir tepeden yapılan çalışmaların Tanrı'ya yakınlaşmak için daha yararlı olduğunu düşünmüşler. Piramit de bu amaca hizmet etmek için astronomik bir takvim gibi hazırlanmış. Yapının 4 yüzeyi 4 mevsimi simgeliyor. Her yüzeyde 91 basamak, piramitin tepesinde de bir sunak var. Yani toplamda 4X91+1 derken yıldaki gün sayısına denk gelen 365 basamak var. Piramidin diğer ilgi çekici yönü ise yalnızca ilkbahar ve sonbaharda yaşanan iki başlı yılan gölgesi. İlkbahar ve sonbaharda güneşten gelen ışıklar ile piramidin merdivenleri birbirine S harfini çiziyor ve iki başlı yılanı oluşturuyor. Bu yılanın özelliği ise vücudunun gökcisimlerinin yörüngelerinin şeklini alıyor olması. Peru'nun And Dağları'nın bir dağının zirvesinde, Urubamba Vadisi üzerindeki 2.300 metrelerde, İnkalı hükümdar Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilen Machu Picchu dünyanın en gizemli yerlerinden biri. 16. yüzyılda yeni dünyayı keşfe çıkan İspanyollar, İnka topraklarına girdiklerinde hiç tahmin etmedikleri bir medeniyetle karşılaşmış. En basit köylünün bile içme tasının gümüş veya altından yapılmış olması aç gözlü beyaz insanların iyice şaşkına dönmesini sağlamış. İnkalar bu beyaz insanları misafir etmişler. İnka İmparatoru Atahualpa da silahsız 5.000 adamıyla İspanyollar'ı görmeye gelmiş. İspanyollar'ın yanındaki Katolik rahip, Atahualpa'nın eline İncil verip bu kitaba itaat etmesini istemiş. Atahualpa bunu kabul etmeyince İspanyollar kılıçları ile silahsız 5.000 askeri doğramış. İspanyollar'ın şiddetinden ve getirdiği çiçek hastalığından kaçan İnka halkı Machu Picchu'da saklanmış ve hiçbir zaman bulunmamışlar. Şehir İnkaların kayıp şehri olarak kalmış. Ta ki 1912-1913 yıllarında ABD'li arkeolog Hiram Bingham tarafından keşfedilene kadar. Okuduğum kitaplarda hep aynı şeyi söylüyordu. Şimdiye kadar Machu Picchu'nun ne kadar muhteşem olduğunu fotoğraflarından gördünüz ve kitaplardan okudunuz ama burayı kendi gözlerinizle görmek bambaşka, diyordu. Gerçekten tarih ve doğayı bu kadar muhteşem birleştirebilen Machu Picchu büyüleyici bir yer. İnsan kendisini doğanın bu güzelliği karşısında küçücük hissediyor, kelimeler yetersiz kalıyor. Gözünüzle görmelisiniz, burası hakikaten bambaşka. Roma şehrinin merkezinde bulunan bu muhteşem amfitiyatro, başarılı lejyonerlerin ve Roma İmparatorluğu'nun onuruna inşa edilmiş. Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilen en büyük amfitiyatro olan Colosseum'un yapımına cumhuriyetin kurucusu Vespasianus'un emriyle 72 yılında başlanmış, 80 yılında tamamlanmış. Arenanın açılış törenleri 100 gün sürmüş. Bu törenler sırasında 5.000 hayvan ve 2.000 gladyatör can vermiş. 50.000 seyirci kapasitesi olan arenanın 80'den fazla girişi var. Byron'un gladyatörlerin kanlı sirki dediği 50.000 kişilik 4 katlı amfitiyatro için Childe Herald Kutsal Yolculuğu'nda (1812-1818) şöyle yazmış: Colosseum ayakta kaldıkça Roma da kalacak. Colosseum yıkıldığında Roma da yıkılacak ama Roma yıkılırken dünya da onunla birlikte yıkılacak. Tac Mahal, Hindistan'ın Agra şehrindeki Yamuna Nehri kıyısında bulunuyor. Hindistan'da 332 yıl hüküm süren Babür İmparatorluğu'nun 6. hükümdarı Dünyanın Şahı olarak adlandırılan Şah Cihan tarafından yaptırılmış. Şah Cihan'ın ölen karısı Mümtaz Mahal için yaptırttığı Tac Mahal, aşk için yapılmış en büyük ve en güzel anıt olarak anılıyor. Mümtaz, Şah Cihan'ın üçüncü ama tek sevdiği karısı. 1629 yılında 39 yaşındayken 14. çocuklarını doğururken ölmüş. Öleceğini bildiği için ölmeden önce Şah Cihan'dan aşklarının anısına bir anıt diktirmesini istemiş. Bu istek bencilce görülse de Mümtaz'ın asıl isteği kocasının o öldükten sonra yaşamak için bir amacının olmasıymış. Çünkü biliyormuş ki kocasının ona olan aşkı, o öldükten sonra yaşamak istemeyecek kadar kuvvetliymiş. Nitekim Mümtaz'in ölümünden sonra Şah Cihan 2 yıl acıyla karısı için yas tutmuş. Aşk için yapılmış olan bu anıt gerçekten insanın iliğine kemiğine işleyecek kadar etkileyici. Hatta, Vay be ne aşklar varmış, dedirtecek kadar sinir bozucu. Sevgiliniz sizin için anıt yaptırtmıyorsa terk etmenize bile sebep olabilir! Dünyanın yeni 7 harikasının her biri gerçekten harika, gerçekten görülesi, gerçekten etkileyici. Günümüzde gözümüzle göremesek de antik dünyanın 7 harikası da eminim çok etkileyiciydi. Bendeniz bu listedeki harikaları görmek üzere gezilerini organize eden bir gezginim. Gördüğüm bütün harikalar içinde beni etkilemeyen, bu da hak etmemiş dediğim tek bir harika bile olmadı. Her birinde ayrı bir ruh, ayrı bir etki, ayrı bir dokunuş buldum. Kısacası bu harikalar benim de gönlümün harikalarıdır. Listedeki her yer çok etkileyici. Çok bilgilendirici bir yazı yazmışsın. Tebrik ederim canım."} {"url": "https://kucukdunya.com/dunyayi-sarsan-pandemi-listesi", "text": "Epidemi bir bölgede, bir toplumda veya bir grup insanda bir hastalığın salgın olarak yaygınlaşmasına deniyor. Pandemi ise bölgeler ve gruplar üstü coğrafi bir salgın anlamına geliyor. Bir hastalığın pandemi ilan edilmesi, WHO tarafından yapılıyor. Tarih boyunca salgın hastalıklar, dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş. Hatta insanlar, dünya tarihinde savaşlardan çok salgın hastalıklar nedeniyle ölmüş. Dünya tarihinde görülen pandemiler ise kara veba, kolera, grip, tifo, domuz gribi, COVID-19 olmuş. Tarihteki ilk büyük veba salgını olan Atina veba salgınında 75.000-100.000 kişi (Atina halkının % 30'u) hayatını kaybetmiş. Roma İmparatorluğu'nda başlayan Antoninus salgını, doğu seferlerinden dönen askerler tarafından bulaşmış. Antoninus salgınının belirtileri, çiçek hastalığı ile benzerlik göstermiş. Roma İmparatorları Lucius Verus ve Marcus Aurelius Antoninus da dahil olmak üzere 20 yıl içinde Roma nüfusunun 7-15 milyonu bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiş. Salgın, Roma'nın çöküşünü tetiklemiş. Kıbrıs vebası, Roma İmparatorluğu'nda görülüp imparatorluğu ciddi olarak güçsüzleştirmiş. Tam kayıp bilinmese de bu salgın nedeniyle 1 milyonun üzerinde insanın öldüğü sanılıyor. Justinianus veba salgını, Bizans İmparatorluğu, Sasani İmparatorluğu, Akdeniz etrafında bulunan liman şehirlerini etkilemiş. Yaklaşık 100 milyon kişi yani Avrupa nüfusunun % 40-50'si hayatını kaybetmiş. Japonya'da görülen çiçek salgını, ülke nüfusunun 'ünün ölmesine sebep olarak 2 milyondan fazla can almış. Salgın nedeniyle Japonya sosyal, ekonomik, dini yönden etkilenmiş. 1347 yılında ortaya çıkan ve 18. yüzyıla kadar etkili olan kara veba salgını, Asya'nın güney batısında başlayarak Avrupa'ya ulaşmış. Hastalık sadece İtalya'da 2 milyona yakın insanın, Avrupa nüfusunun ise 'ünün yok olmasına sebep olmuş. Pandemi nedeniyle tüm dünyada toplamda 200 milyon civarında insan ölmüş. Toplumda tanrının ve kilisenin sorgulanmasına sebep olan kara veba salgınının, dinde reformun ve hayatın pek çok alanında Rönesans'ın başlamasının başlıca nedenlerinden biri olduğu biliniyor. Avrupalılar yeni dünyayı keşfettiklerinde beraberlerinde getirdikleri virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırmışlar. İspanyol gemileriyle gelen kaşifler ile Yeni İspanya olarak bilinen günümüz Meksika'sındaki insanlara bulaşan çiçek hastalığı, 5-8 milyon arasında insanın ölümüne sebep olmuş. Çiçek hastalığı, irili kabarcıklar dökerek yüzde izler bırakan, ateşli, ağır ve bulaşıcı bir hastalık. Variola major ve Variola minor olmak üzere iki tipi bulunuyor. 16. yüzyılda Yeni İspanya diye bilinen günümüz Meksika'sında gerçekleşen kanamalı ateş salgını, cocoliztli salgınları olarak anılıyor. 1545-1548 arasında 5-15 milyon yani nüfusun % 80'i, 1576'da 2-25 milyon yani nüfusun % 50'si bu salgın nedeniyle hayatını kaybetmiş. Salgının nedeni tam olarak bilinmese de son 500 yılda o bölgede beliren en kötü kuraklık ve Avrupa istilasının ardından Meksika yerlilerinin yaşam şartları dolayısıyla daha da çok yayılmış olabileceği düşünülüyor. Salgınların Maya uygarlığı için sonun başlangıcı olduğu sanılıyor. İtalyan vebası daha çok kuzey ve merkez İtalya'yı vurmuş. Milano vebası olarak anılan salgın, 280.000 kişinin yani nüfusun % 25'inin ölümüne sebep olmuş. Salgın sonrasında İtalyan ekonomisi ciddi hasar görmüş. Büyük Londra vebası, İngiltere Krallığı'nda yaşanan bir salgın. 100.000 kişi yani Londra nüfusunun yaklaşık % 15'i bu salgın nedeniyle hayatını kaybetmiş. Yersinia bakterisinin sebep olduğu sanılan Viyana vebası, fare ve diğer kemirgenlerdeki pirelerle yayılmış. Sonuç olarak salgın nedeniyle 76.000 kişi hayatını kaybetmiş. Fransa'da Marsilya'yı vuran veba salgını nedeniyle 100.000'den fazla kayıp olmuş. Balkan'larda görülen veba salgını nedeniyle 50.000'den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Rusya'da görülen veba salgını nedeniyle 50.000'den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Pers İmparatorluğu'nda görülen veba salgını nedeniyle 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş. İnsanlık tarihinde tam 7 kez büyük kolera salgını görülmüş. 1817-1824'de Asya ve Avrupa'da ortaya çıkan pandemi, 1899-1923 yılları arasında 800.000'den fazla kişiyi öldürmüş. Hastalık 1817 de Japonya'da, 1826 da Moskova'da, 1831 de Berlin'de, Paris'te ve Londra'da salgınlara sebep olmuş. Osmanlı İmparatorluğu'nda 1912-1913 Balkan Savaşı sırasında görülen kolera salgını ciddi kayıplara sebep olmuş. Vibrio cholerae adlı bakteriyle gelişen ve kirli içme suyu nedeniyle bulaşan kolera, bağırsak enfeksiyonuna, daha sonra şiddetli ishale neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü 'nün verdiği bilgiye göre her yıl 1.3-4 milyon arasında kişi koleraya yakalanıyor, 21.000-143.000 arasında kişi hayatını kaybediyor. Çin'in Yunnan eyaletinden başlayarak farelerle dünyaya yayılan salgın, verdiği ağır kayıp nedeniyle Jüstinyen Vebası ve Avrupa'nın kara vebası ardından üçüncü veba olarak anılıyor. 3. veba salgını nedeniyle Hindistan'da 12 milyon, dünya genelinde 22 milyondan daha fazla insan hayatını kaybetmiş. Salgın sırasında tedavi edici ilaçlar, özellikle de antibiyotikler bulunmuş. Asya gribi ya da Rus gribi olarak anılan grip salgını nedeniyle 1 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş. Uyku hastalığı olarak bilinen Encephalitis lethargica hastalığı, tsetse sineğinden bulaşıyor. Yaklaşık 5 milyon kişiyi etkileyen salgın nedeniyle 1,5 milyon kişi hayatını kaybetmiş. Kurtulanlar ise asla eski canlı haline geri dönememiş. Beyni etkileyen hastalık, bulaştığı kişileri adeta hareketsiz bir heykele döndürüyor, konuşma becerilerini bitiriyor. İspanyol gribi, 1918'de ABD Kansas City'de bulunan Haskell County'de bir askeri kışlada ortaya çıkmış. I. Dünya Savaşı sonlarında ABD'den Avrupa'ya gönderilen Amerikalı askerler, gribi Avrupa'ya bulaştırmışlar. Bu gribe İspanyol gribi denilmesinin nedeni ise I. Dünya Savaşı sırasında Amerika ve Avrupa'da basına sansür uygulanması, savaşa girmeyen İspanya'da sansür olmaması ve grip haberlerinin İspanyol medyasından dünyaya duyurulması olmuş. İspanyol gribine yakalanan hastalar solunum güçlüğü çekmiş, baş dönmesi, uykusuzluk, görme ve işitme kaybı yaşamış. Ölüm nedeni genelde gribin kendisi değil, virüsün akciğerde açtığı yaralara yerleşen bakterilerin oluşturduğu zatürre olmuş. Bu pandemi nedeniyle dünyada 100 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş. İspanyol gribine yakalananlardan biri de Atatürk'müş. Atatürk 1918'de böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana'da Cottage Sanatoryumu'nda tedavi olmuş. Sonra kaplıcalarıyla ünlü Karlsbad'a geçip burada bir süre dinlenmiş. Karlsbad'tan ayrılıp ülkemize dönmeden önce Viyana'ya gittiğinde Avrupa'yı kırıp geçiren İspanyol gribine yakalanmış. Viyana'da tedavi olup hastalığı atlattıktan sonra İstanbul'a dönmüş. Maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneği 1959'da Kongo'da görülmüş. Ancak hastalığın teşhisi ve adı ancak 1980'lerde konulabildi. 32 milyondan fazla insanın hayatına mal olan virüsü kesin tedavi edebilecek bir çözüm hala bulunmuyor. Çin'de başlayan Influenza-A virüsünün ördeklerde mutasyona uğrayarak insana geçen bir salgın olduğu düşünülüyor. Asya gribi olarak adlandırılan hastalık, 2 milyona yakın insanın canına mal olmuş. Influenza-A virüsünün mutasyona uğrayarak insanlara bulaşmasıyla gelişen Hong Kong gribi nedeniyle dünyada 1 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş. Yeni tip Coronavirüs ya da COVID-19, ilk olarak 2019 sonlarında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıktı. Yüksek ateş, öksürük ve sonrasında gelişen zatürre ile seyreden yeni tip corona virüs, hızla yayılarak tüm dünyayı etkisi altına aldı. Göz, burun ve ağız yoluyla bulaşıp akciğerlere inerek tahribat yaratıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün pandemi hastalık ilan ettiği koronavirüs veya COVID-19, bizim neslimize denk geldi ve etkileri dünyada halen devam ediyor. 4 milyon kişi öldü. Umarım tüm insanlık bu pandemiden büyük bir ders alır ve dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmeyi başarırız. Dünyayı sarsan epidemi ve pandemi listesini hazırlarken dehşete kapıldım. Kendi neslimiz yeni tip coronavirüs derdine yakalanana kadar bu işin ciddiyetinin de farkında değildim. Umarım önlemler biran evvel alınır. Mahvettiğimiz doğa ananın bize verdiği mesajlara da kulak vermeye başlarız. Salgın hastalıklarla yazarların ve Hollywood'un da ilgisini çekmiş. Epidemi kitapları yazılmış. Epidemi filmleri çekilmiş. Fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız. İnsanlık ne çok salgın görmüş. Çoğunu bilmiyordum, sayende öğrendim. Eline sağlık. Ben de çoğu salgını yazı için araştırırken öğrendim. İnsanlığın bu salgınlardan çok ders alması lazım."} {"url": "https://kucukdunya.com/fishermans-cove-resort-seyseller", "text": "Seyşellerin cennet adası Mahe'ye geldiğinizde en popüler sahili Beau Vallon'da rüya gibi bir otelde konaklamak ister misiniz? O zaman Fishermans Cove Resort değerlendirmeniz için üst sıralarda olmalı. Kayalıkların üzerinden okyanusu bakmak, muhteşem gün batımlarını izlemek, sonsuzluk havuzunda serinlemek kulağınıza hoş geliyorsa Fishermans Cove Resort'u siz de benim gibi beğeneceksinizdir. Mahe'ye geldiğinizde en popüler sahili Beau Vallon'da üst sınıf bir otelde konaklamak isterseniz Fishermans Cove Resort en iyi tercihleriniz arasında olacaktır. Kayaların üzerindeki konumu ile romantik bir ortam sunan otel, yemyeşil tropik bahçelerin ortasında yer alan odaları ve suitleri ile size huzuru, restoranları ile size uluslararası lezzetleri vadediyor. Otelin plaja direkt erişimi olmasa da otelin girişine kadar yürüyüp kumsala inebiliyorsunuz. Ayrıca otelin önündeki dalış noktasında dilerseniz tüplü dalış, dilerseniz şnorkel turu yapabiliyorsunuz. Sonra da sonsuzluk havuzunda okyanusu ve Beau Vallon plajını seyredebiliyorsunuz. Gün batımları da efsane oluyor. Yemyeşil tropik bahçelerin ortasında yer alan konuk odaları ve suitler, huzurlu ve lüks bir ortam sunuyor. Çoğu okyanus manzarasına sahip olan konuk odaları ve suitlerin özel balkonları var. Deluxe odalar turkuaz rengi denizin sahil manzarasını sunan özel bir balkona sahip. Suitlerde konukların rahatlamalarına olanak tanıyan bir oturma alanı var. Otelin 25 m alana sahip 19 superior odası var. Odalar otelin arka tarafında yer alan ana binada yer alıyor. Otelin 45 m alana sahip 12 deluxe ocean view odası var. Deluxe okyanus manzaralı odaları, turkuaz rengi okyanusun sahil manzarasını sunan özel bir balkona sahip. Otelin 45 m alana sahip 13 junior suit okyanus manzaralı odası var. Özel balkonlu ve yemyeşil tropikal fauna arasında bulunan odalar bahçe seviyesinde bulunuyor. Otelin 60 m alana sahip 4 aile suiti var. Odaların dekoru Creole atmosferini yansıtıyor. Özel balkonları aile kaçamağının tadını çıkarmak isteyenler için ideal bir sığınak oluyor. Otelin 60 m alana sahip 4 tepelik okyanus manzaralı executive suiti var. Tesisin daha yüksek kotunda yer alan Hilltop Suites, terasından körfezin ve okyanusun panoramik manzarasını sunuyor. Geniş terasından gün batımını izlemek de çok keyifli oluyor. Fishermans Cove Resort'un 65 m alana sahip 6 kısmi okyanus manzaralı executive suiti var. Creole dekoru ile süslenen odaları ve özel balkonu ile bu odalar oldukça konforlu. Otelin 70 m alana sahip 8 okyanus manzaralı executive suiti var. Deniz seviyesinde yer alan bu suitlerde modern mimari ile geleneksel Creole dizaynı buluşuyor. Odaların iç dekoru balayı çiftleri için oldukça ideal. Açık planlı, yüksek tavanlı, aydınlık ve havadar suitler, keşif ve romantizm unsurlarını çağrıştırıyor. Otelin restoranları gurmeleri memnun edecek lezzetlere sahip. Paris Seychelles Restaurant özel lezzetleri tatmak için ideal bir mekan. Le Cocolaba Bar'da sonsuzluk havuzu ve Hint Okyanusu önünde keyifli dakikalar geçiriyorsunuz. Muhteşem gün batımlarını izlemek istiyorsanız Sunset Bar en iyi tercihiniz olacaktır. Le Cardinal Restaurant otelin ana restoranı. Fishermans Cove Resort, Seyşeller'de rüya gibi bir tatili yaşatmayı başaran bir otel. Mükemmel bir blog olmuş. Emeğinize sağlık. Keyifle okudum."} {"url": "https://kucukdunya.com/gemiler-adasi-st-nicholas-adasi", "text": "Fethiye Körfezi'nin güney ucunda yer alan Gemiler Adası tarihi kalıntıları ve doğal güzellikleri ile göz kamaştıran bir ada. Noel Baba olarak da bilinen Aziz Nicholas'ın bir dönem burada yaşadığı ve orijinal mezarının burada olduğu sanılıyor. M. S 5-7. yüzyıllarda bir dini merkez haline gelen ada günümüzde özellikle Paskalya döneminde Hac merkezi olarak ziyaret ediliyor. Gemiler Adası kızılçam ve zeytin ağaçları ile süslü bir ada. Adada M. S 4-7. yüzyıl arasına tarihlenen 4 adet kilise, su yolu, sarnıçlar, mezarlar, tünel, yerleşkeler var. 2 Numaralı Kilise'nin apsis kısmında bulunan bir freskte \"Hossios Nikolaos\" yazısı bulunduğu için Aziz Nicholas'ın adada yaşadığı rivayet ediliyor. Denizcilerin koruyucusu kabul edilen St. Nicholas burada yaşadığı dönemde denizcilerin uzun yola çıkmadan önce adak adamak ve ibadet yapmak için adaya geldiği sanılıyor. Adanın M. S 7. yüzyılda Arap akınları sonucu terk edildiği düşünülüyor. Günümüzde adada yaşayan tek bir kişi var, adanın bekçisi. Bekçi 30 yıldan uzun bir süreden beri keçileri ve kedisiyle adayı koruyor. Adaya Müzekart veya biletle girildiği için bekçi girişte Müzekart kontrolunu ya da bilet satışını da yapıyor. Gemiler Adası, Ölüdeniz yakınlarındaki Soğuksu Koyu'nun karşısında yer alıyor. Ada olduğu için buraya karayolu ile ulaşım yok. Son 10-15 yıldır Fethiye ve Ölüdeniz'den kalkan günü birlik tekne turları adaya uğruyor. Ayrıca özel aracınızla Kayaköy üzerinden Gemiler Koyu'na gidip koydan kalkan özel teknelerle adaya gidebilirsiniz. Ancak bu tekneler çok fahiş fiyatlar isteyebiliyor, hazırlıklı olun. Buranın güzelliğinin bir sebebi de ulaşımın kolay olmaması. Böylelikle doğayı ve tarihi korumayı bilmeyen biz insanoğlu bugüne kadar adaya zarar verememişiz. Umarım ada bu bakirliğini korumaya devam eder. Adada M. S 4-7. yüzyıl arasına tarihlenen 4 adet kilise, su yolu, sarnıçlar, mezarlar, tünel, yerleşkeler var. Yürüyüş yolunu ve tabelaları takip ederek hepsini görebiliyorsunuz. 1 numaralı kilise 5. yüzyıla tarihleniyor. 2 numaralı kilise 7. yüzyıla tarihleniyor. Bu kilise antik alanın en etkileyici yapısı. Tavanı tamamen çökmüş olan kilisenin apsis kısmı sağlam olarak günümüze ulaşmış. Apsisteki bir freskte \"Hossios Nikolaos\" yazısı bulunduğu için Aziz Nicholas'ın adada yaşadığı rivayet ediliyor. Apsisin sol tarafındaki Pastoforion denilen odada kilisenin değerli ve kutsal eşyaları saklanmış. Apsisin ön tarafındaki Synthronon denilen basamaklar din adamlarının oturabilmesi için tasarlanmış. Tüneller kiliseleri birbirine bağlamak üzere tasarlanmış. Anıt mezarların kime ait olduğu bilinmiyor ancak din adamları için yapıldığı sanılıyor. Fethiye'ye geldiğinizde Gemiler Adası'na da uğrayan tekne turlarına katılırsanız denizde yüzmeye biraz ara verip kendinizi Gemiler Adası'na atın. Hem tarih hem doğa keşfedecek, adanın tepesinden göreceğiniz manzaralara hayran kalacaksınız. Yazılarımdan faydalanacak olmanıza çok sevindim. Şimdiden güzel bir emeklilik geçirmenizi dilerim."} {"url": "https://kucukdunya.com/gezi-bloglari", "text": "- 8 Mart 2016 Kadınlar Günü'nde en güzel hediyemi gezgin arkadaşım Sema'nın Geziyorum Öyleyse Varım adlı seyahat blogunda adımın geçmesi ile aldım :-) . - Sevgili Yusuf'un severek takip ettiğim Gezilecek Yerler adlı sayfasında çok keyifli bir röportaj yaptık. Yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Gezgin Kadınlar'ın kurucusu sevgili Cemre söyleşilerinde bana da yer verdi. Yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Severek takip ettiğim Ayfer-Onur Seyahatnamesi adlı blogda adımın takip edilen blogların içinde geçmesi beni çok mutlu etti. Makaleyi aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Sevgili Buğra'nın Keşfetsek adlı blogunda söyleşimin yayınlanması koltuklarımı kabarttı. Yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. Bu söyleşi aynı zamanda Ege Telgraf gazetesinde yayınlandı. - Sevgili Perçin'in Dünyanın Yerlisi isimli blogunun kitabı çıktı. Bu kitabın kıymetli olmasındaki en büyük faktörlerden biri de içinde birbirinden değerli gezginlerin hikayelerinin bulunması. Bu gezginlerden biri de bendenizim. Hikayemi kitabın sayfaları arasında okuyabilirsiniz. - Severek takip ettiğim arkadaşım Gürhan'ın seyahat, oteller ve restaurantlarla ilgili öneriler yaptığı Tadında Seyahat adlı blogunda önerilen bloglar arasında yer almak beni çok mutlu etti. - Severek takip ettiğim arkadaşım Özlem'in yeme-içme ve geziler üzerine olan Gezenti Anne adlı blogunda popüler bloglar arasında ben de varım. Özlem'in blog yazarlığı ve popüler bloglar üzerine yazısını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - Genç yaşında dünyayı dolaşmaya başlayan Görkem Yüksel'in blogu Görkem'li Yollar takip ettiği en iyi gezi blogları arasında bana da yer verdi. - Severek takip ettiğim arkadaşım Güneş'in Drummer Lizard adlı blogunda Yol Sohbetleri kısmında yer aldım. Benim de bunlara ilaveten keyifle takip ettiğim bloglar var tabii. Pek yakında yayınlayacağım :-) ."} {"url": "https://kucukdunya.com/hakkari-daglarin-cenneti", "text": "Doğu Anadolu bölgemizin en güneydoğusunda yer alan Hakkari ili pek çoğumuz için adeta kapalı bir kutu gibi. Uzun yıllar adını sadece terör saldırılarıyla duyuran ilimiz ne yazık ki bütün güzelliklerini de bu sebeple hep göz önünden uzak tuttu. Oysa dört yanı sarp dağlarla kaplı Hakkari'ye gittiğinizde bu dağların büyüsünde kayboluyor, kendinizi mistik bir ortama ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. Her köşe başından göz kırpan Sümbül Dağı, sizi başka türlü alemlere götürüyor. Nereye giderseniz gidin, Sümbül Dağı bütün heybetiyle tam karşınızda dikiliyor. Cilo ve Sat Dağları Milli Parkı ise el değmemiş doğal güzellikleriyle dikkat çekiyor... ve Hakkari artık güvenli yarınlara hazır, çok yakında da adını sıkça duyarsanız şaşırmamanız gereken bir şehir. Hakkari'de yaşam Paleolitik Çağ'da başlamış. Kent tarih boyunca Urartu, Med, Pers, Selevkos, Abbasi, Selçuklu, Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı hakimiyetinde kalmış. Hakkari, Süryanice \"çiftçi\" demek. Kürtçesi Colemerg ise \"koyunların otladığı yer\" anlamına geliyor. Zaten dağlara çıktığınızda aynı adında bahsi geçtiği gibi her yerde koyunların otladığını görüyorsunuz. Hakkari, Doğu Anadolu bölgemizin en doğusundaki Zap Vadisi'nin güney yamacında yer alıyor. Doğusunda İran, güneyinde Irak ile komşu. Yüksekova ilçesine uçak seferleri bulunuyor. Ayrıca otobüs ile Hakkari merkezde bulunan otogara gelebilirsiniz. Hakkari'ye en uygun otobüs bileti bulmak için enuygun. com gibi seyahat sitelerine bakabilirsiniz. Hakkari'de bazı bölgelere gidebilmek için Hakkari Valiliği, Hakkari İl Jandarma Komutanlığı, Hakkari Emniyet Müdürlüğü'nden özel izin alınması gerekiyor. Bu da bireysel ziyaretleri neredeyse imkansız hale getiriyor. İzinler belirli noktalardaki güvenlik kontrollarında inceleniyor. Bölge şu anda % 100 güvenli ama bazı hassas bölgelerde Jandarma Komutanlığı inisiyatif kullanıp alınan izinleri bile iptal edebiliyor. Şehir merkezini tek başınıza endişeniz olmadan rahatlıkla gezebiliyorsunuz ama gerçek Hakkari'yi tanımak, dağlarını keşfetmek istiyorsanız bu özel izinleri alabilecek organize bir turla Hakkari'ye gitmeniz doğru bir tercih olacaktır. Ayrıca dağlarda stabilize yol olmadığı için özel aracınızla çoğu yere ulaşamayacağınızı da bilmelisiniz. Eğer bir Hakkari turu yapacaksanız çoğu zamanınızı şehir merkezinde değil, dağlarda, yaylalarda geçireceğinizi bilerek gitmelisiniz. Özellikle de Buzul ve İkiyaka Dağları'nı gördüğünüzde, Sümbül (3.467 m) ve Mere (3.200 m) zirveleriyle birdenbire yükselen dağ silsilesine hayran kalacaksınız. Mevsim olarak yaz aylarını tercih etmenizi öneririm. Hakkari'de karasal iklim görüldüğü için yaklaşık 4 metreye ulaşan kar kalınlığı turistik gezilere çok uygun olmayacaktır. Ancak yazın gittiğinizde bile yaylalara, dağlara çıkacağınız göz önünde bulundurarak yanınızda mutlaka polar, yağmurluk, kalın yürüyüş ayakkabısı, yürüyüş batonu bulundurun. Eğer Hakkari merkezde kalacaksanız Hotel Şenler oldukça merkezi ve temiz bir otel. Biz grubumuzla burada konakladık, oldukça memnun kaldık. Restoran olarak da Derya ve Hakkari Evi'ni öneririm. İkisi de her türlü et yemeğini deneyebileceğiniz güzel mekanlar. 1962 yılında Hakkari halkı Zap Suyu üzerine bir köprü yapmasını istemiş ancak böyle bir köprü yapılmamış. 1969 yılında Boğaziçi'ne bir asma köprü yapımı gündeme gelince Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan başta olmak üzere pek çok devrimci genç \"Boğaz'a değil, Zap Suyu'na köprü\" diyerek bir kampanya başlatmış, para toplamışlar. Buraya yapacakları köprünün Boğaziçi'ne yapılacak köprüye benzer olmasını hedeflemişler. Köprüyü yapmışlar. Köprü yıllarca Devrimci Gençlik Köprüsü, Deniz Gezmiş Köprüsü, Denizler Köprüsü, Zap Suyu Köprüsü isimleriyle anılmış. Köprü 1999 yılında bilinmeyen kişiler tarafından havaya uçurulmuş. Yaklaşık 10 yıl sonra Cezmi Ersöz girişimiyle yeni bir kampanya başlatılmış ve Devrimci Gençlik Köprüsü 2010 yılında yeniden tamamlanmış. Çukurca ilçesi yüksek dağlarla çevrili bir alanda yer alıyor. İsmini de konumundan alıyor. Çok eski bir yerleşim merkezi olan Çukurca'da en son Nesturiler yaşamış. 8 mezhep olan Süryaniler'de bir mezhebin adı Doğu Süryaniler. 1. Dünya Savaşı döneminde Ruslar'ın kışkırtmasıyla ayaklanan Nesturiler, ayaklanın bastırılmasından sonra ülkeyi terk etmiş. Çukurca'da son yıllarda Foto Safari ve Doğa Sporları Festivali düzenlenmeye başladı. Bu organizasyon sayesinde Hakkari ve bölge hareketlendi, çekilen fotoğraflarla da bölgenin güzelliklerine dikkat çekilmeye başlandı. Grubumuz oradayken düzenlenen 4. Foto Safari jürilerinden Coşkun Aral'la karşılaşmak da bizler için günün sürprizi oldu. Buraya geldiğinizde Çukurca Zap Sofrası'nda tırşik, Şam köftesi gibi yöresel lezzetler deneyebilirsiniz. Eski adı Rontik ya da Rumtik olan Geçimli Köyü eskiden dağdayken sonradan dere kıyısındaki Çemihiyo mevkiine taşınmış. Köyün Süryanice ve Kürtçe ismi ise Rabat. Köyde Mar Sawa-saba'ya adanan ve yazlık Patrikhane olarak hizmet veren bir Doğu Süryani kilisesi var. Nesturi kiliselerinde oturma yeri yok, ibadet ayakta yapılıyor. Ayrıca ikona ya da freskler bulunmuyor. Cilo Dağı ve Seyithan Gölü'nun yer aldığı Berçelan Yaylası eşsiz güzellikte bir yer. Berçelan, Kürtçe \"tepenin önündeki yer\" ya da \"tepenin arasındaki yer\" anlamına geliyor. Berivanlar yani hayvanlarla ilgilenen ve süt sağanlar buraya çıkarak koyunlarını otlatıyor, koyunları sağıp yoğurt, peynir yapıyor. Grubumuzu da çadırlarına davet ederek tamamen organik ayranlarından, peynirlerinden ikram ettiler, çay demleyip bizimle paylaştılar. Berçelan'a gittiğimiz gün, onların sayesinde Hakkari gezimde geçirdiğim en güzel günlerden biri oldu. Kaya resimleri Gevrek Vadisi'nde ve Tirşin Yaylası'nda sarp kayalıklara çizilen insan suretlerinden, çeşitli sembollerden ve hayvan şekillerinden meydana geliyor. Resimlerde görülen yabani koyun ve keçi çizimlerinin avcı-toplayıcı dönemlerde yapıldığı ve 7.500 yıllık bir tarihi olduğu sanılıyor. Koçanis Köyü'nde Mar Şalita adına yapılan Doğu Süryani Patrikhanesi var. Bu kilise kayalara oyularak yapılmış. Koçanis Köyü günümüzde terk edilmiş durumda. Sat Gölleri, fotoğraf tutkunlarının ayrılmak istemeyeceği yarlerden biri. Yüksekova ilçesindeki İkiyaka Dağları'nda bulunan Sat Buzul Gölleri, Hakkari turu yapıyorsanız mutlaka gitmeniz gereken en önemli yerlerden biri. Eğer çok üşüyen biri değilseniz 3.400 metre rakımlı doğa harikası buzul göllerinde yüzebilir, eşsiz manzaralarda yüzlerce fotoğraf çekebilirsiniz. Sat Buzul Gölleri'nde her yıl Cilo Festivali düzenlenmeye başladı. Bu festivale katılan doğaseverler çadırlarını kuruyor, etkinliklere katılıyor, böylece yörenin keyfini de çıkartmış oluyor. Tektonik bir dağ olan Cilo Dağı, fotoğraf tutkunlarının ayrılmak istemeyeceği yerlerden biri. Zirvesi dört mevsim boyunca erimeyen kar ve buz örtüsü ile kaplı. Buzul gölleri burada da göz kamaştırıyor. Cilo buzullarında kış aylarında kar kalınlığının 150 metreye ulaştığı görülüyor. Yaz aylarında bile karın kalkmadığını görüyorsunuz, bazı noktalarda oluşan çatlardaki derinlikler yüzlerce metre olabiliyor. Buraya bir profesyonel kılavuz ile gelmenizi şiddetle öneririm, yoksa ciddi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Hakkari çoğu kişinin \"Aman gitme, oralar tehlikeli!\" diyerek uyardığı, hakkında çok az bilgi sahibi olduğum bir şehirdi. Ne bulacağımı bilmeden beklentisiz gittim, unutamayacağım anılar biriktirerek, inanılmaz fotoğraflar çekerek geri döndüm. Dağların heybetinden büyülendim, Berçelan'da sadece çay, süt, ekmeği olan köylülerin bunu bizlerle paylaşmasına tanıklık ettim, çetin hava koşullarında Sat Gölleri'nin ve Cilo Dağı'nın olağanüstü manzarasına hayran kaldım, köy düğününe Tanrı misafiri olup halktan biri gibi oldum. Nefis fotoğraflar eşliğinde çok güzel bir yazı olmuş. Ellerine sağlık Yaprakçığım. Senin de emeğine sağlık Mehmetciğim. Yine harika bir gezi düzenledin, yine birlikte harika zaman geçirdik. Mümkün olan bütün gezilerine katılmak isterim. Yine görüşmek dileğiyle. Çok keyifli bir geziydi. Umarım bir gün siz de katılırsınız. Mersin'i de çok severim, çok selamlar, sevgiler."} {"url": "https://kucukdunya.com/hakkimda", "text": "12 yıl Kanada'da yaşadım. Sonra doğduğum topraklar ve aile özlemim ağır bastığı için memleketime geri döndüm. Türkiye'den de artık bambaşka coğrafyaları keşfe çıkıyorum. Küçük Dünya gezi blogu sayfam adını ilk olarak Gezimanya sitesinin düzenlediği 2 aşamalı 2015 seyahat blogları yarışmasında duyurdu. Yarışmanın ilk aşaması olan halk oylamasında seyahat blogu sayfam Küçük Dünya, 111 blog içinde 3. en yüksek oyu aldı. İkinci aşama olan jüri değerlendirmesinde de blogum 3. en iyi seyahat blogu seçildi. Tüplü dalış tutkum, hayat amacım oldu. CMAS 3 tecrübeli dalgıç, SSI Master diver oldum. Türkiye'nin en güzel dalış noktaları ile dünyanın en güzel dalış noktalarında derin mavilikleri keşfettim. Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi, Karadeniz, Kızıldeniz, Karayip Denizi ve Hint Okyanusu'nda 400'ün üzerinde dalış yaptım. Yine de biliyorum ki derinliklerinde kaybolacağım daha pek çok dalış noktası var. Canım yeğenim Yasemin'im 6 yaşındayken dalgıç teyzesini böyle hayal etti :-) . İlk kitabım Denizaşırı Yalnızlık, 2021 Ocak ayından beri satışta bulunuyor. Kitabım Denizaşırı Yalnızlık zorlu geçirdiğimiz pandemi döneminden sonra bana 2021 için yeni yıl hediyesi oldu. İkinci kitabım Kalbimdeki Uzak Doğu, 2021 Aralık ayından beri satışta bulunuyor. Çok güzel bir çalışma Yaprak sana kolay gelsin diyorum.. Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz. Size de mutluluk ve başarılar dilerim. Seninle yolculuk etmek harika bir duygu.. Seni çok seviyorum canım arkadaşım.. Yaprakcigim, cok guzel bir blog. Gezilerini paylastigin icin tesekkurler. Fransadan Sevgiler. Opuyorum. Tebrikler cok guzel bir Blog olmuş. İki sorunun da cevabı genel sağlık durumuna göre değişir. Ben sürekli spor yapan biri olmama rağmen bir gün yükseklikten etkilendim, ama aşırı rahatsız olmadım. Genelde her otelde oksijen takviyesi var. Çok ciddi bir sağlık sorununuz yoksa sorun yaşayacağınızı sanmam. Ben sağlıklı olduğum için aşı yaptırmadım. Bu da kişisel ve genel sağlık durumunuzla ilgili. Yine de gideceğiniz dönemde bir salgın var mı ve sizin ihtiyacınız olacak mı diye bir araştırın derim. Ayhan beyin Fas gezisi sonrası yapmış olduğu bilgilendirme mesajında sizin bu gezi ile ilgili paylaşım web adresi üzerinden ulaştım. Bende bir gezen ve keşfeden insan olarak çok beğendim. Paylaşımınızdan da bu vesile ile haberdar oldum. Teşekkürler. Yorumunuz için teşekkürler. Her zaman keyifli geziler dilerim :-) . Çok beğendim. Yolunuz açık olsun. Başarılar diliyorum. Teşekkür ederim yorumunuz için :-) . Rota için ne beklediğiniz önemli. Bence bloğumdaki belli şehirlerin detaylarını okuyup ona göre karar verin :-) . Şimdi yazılarınızı okuma fırsatı bulabildim. Bende kendimce yeni yurtdışı seyahatlerine çıkmaya başladım. Tecrübelerinizden faydalanmak istiyorum. yeni ülkeler yeni yerler yeni insanlar tanımak dileğiyle..... Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için. Size keyifli seyahatler diliyorum. Yolunuz açık olsun. Ben Toronto, Montreal ve Quebec City'yi tavsiye ederim. Bunlar için 5-6 gun yeterli olacaktır. Sayfamda her biriyle ilgili yazımı okursanız, Çinli turların linklerini koydum, onlarla gidebilirsiniz. Vancouver'a ben gitmedim, çok uzak olduğundan uçaktan başka pek alternatif yok, ama gidecekseniz mutlaka Rocky dağlarını da görün derim. Teşekkürler Ayhan Bey, sizinle gezmek de büyük keyif. İnanılmaz bir çalışma olmuş, adeta kamaştım. Tebrik ederim. Çok teşekkür ederim :-) . Size ve ailenize de mutlu günler diliyorum. Güzel mesajınız için teşekkürler :-) . Umarım hepimizin dilekleri güzelliklere kavuşur. Zor kararlar, çok iyi değerlendirmek gerek herşeyi. Aydınlık, sevgi dolu günler dilerim :-) . Blogunun bu kadar güzel olduğunu hayal bile edemezdim. İçinde kayboldum. Çok teşekkür ederim. Bunu duymak ne güzel :-) . Yazılarım bir yol açıyorsa ne mutlu bana :-) . Teyzecim çok güzel yazıyorsun ve bloguna çok emek veriyorsun. Eş zamanda benimle de çok iyi vakit geçiriyorsun. Bu güzel blogu yarattığın için seni tebrik ediyorum. Ah benim canımın içi yeğenim. Çok teşekkür ederim. Ben bu bloga çok emek veriyorum ama biz bu sayede beraber gezdikçe çok mutlu oluyorum. Uzun yıllar daha beraber gezelim fıstığım. merhaba Yaprak hanım bloğunuzu bugün kitap saati atölyesinde keşfettim emeğinize sağlık Yazarlık konusunda söyledikleriniz ilham vericiydi. siz oradan ben bu yandan yazmaya devam. Emeğinize ve heyecanınıza teşekkür ederim. Tebrikler Mehmet Bey. Okurunuz bol olsun. Motivasyonunuz daim olsun. Yaprak Gürdal hanım kızım. Yaşadığın haksızlıklara şahit oldum. Son konuşmamızdan 2.5 sene geçti. O zaman kendimi ifade edemedim. Seninle irtibat kuramayınca Nurperi hanım ile defalarca konuştum. Nurperi hanım benim hak ve adalet ten yana olduğumu, herhangi bir beklentim olmadığımı anladı. Şahit olarak notere gidip yazılı ifade vermemi istedi. Noter e gittim, o zaman noter yazılı ifadeyi kabul etmedi. Aşiret gibi bir aileye dayanamadığımdan 2,5 senedir ayrı yaşıyorum. Davalarında çok haklısın. Şahit olarak veya Ankara da sana yardımcı olma imkanım var. Merhum babanı severdim."} {"url": "https://kucukdunya.com/hatay-dalis-rehberi-turkiyenin-kizildenizi", "text": "Hatay ülkemizin tarih ve gastronomi merkezlerinden birisi. Ancak bu yazımda size Hatay'ın belki de hiç duymadığınız bir özelliğinden bahsedeceğim. Size Hatay dalış noktaları hakkında bilgiler vererek Hatay'ın su altı güzelliklerini ve derin maviliklerini tanıtacağım. Hatay'da tüplü dalış neden çok özel diye soracak olursanız da şunu söyleyeceğim: Samandağ-Çevlik sahilleri büyüleyici yeşil doğası, turkuaz rengi mavi denizi, caretta carrettalar, chelonia mydas kaplumbağalarına ev sahipliği yapan üreme kumsalları, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan kemane vatozları, şimdiye kadar tam 8 türün görüldüğü vatoz tarlası, köpekbalıklarının üremek için seçtiği bölgeler, derin duvarlar, mağaralar, bacalar, büyükçe kovuklar, amfora tarlası gibi görülmeye değer yerlere sahip. Keldağ, Türkiye'nin Kızıldeniz'e en yakın noktası konumunda. Bu da Keldağ'ı lesepsiyen türleri en yoğun görebileceğiniz nokta haline getiriyor. Aslan balığı, uzun dikenli deniz kestanesi, kardinal balıkları, kedi balıkları, trompet balığı, gölge balıkları, asker balığı, balon balıkları, çütre, nil barbunu, kaplan müren gibi Kızıldeniz göçmeni birçok türü dalışlarda çok yoğun görebiliyorsunuz. Üstelik yılın 12 ayı dalış yapabiliyorsunuz. O zaman şimdi buyrun su sporları içinde en özeli olan tüplü dalış hakkında bilgiler alacağınız Hatay dalış rehberi niteliğindeki yazıma bir göz atalım. Doğu Afrika Rift Vadisi tamamı 6.400 kilometre uzunluğunda olan ve Doğu Afrika'dan Lübnan'daki Bekaa Vadisi'ne ve oradan da Türkiye'nin güneyindeki Amik Ovası'na kadar uzanan büyük rift sisteminin en büyük bölümünü oluşturuyor. Keldağ da dünyanın bu en önemli kırık fay hatlarından birinin üzerinde bulunuyor. İşte bu nedenle de Hatay su altı dalış oldukça özel bir deneyim sunuyor. Keldağ, Yayladağı ilçesinde bulunan ve faal olmayan volkanik bir dağ. Mitolojide efsanelere bile konu olmuş, gelen bütün uygarlıklarda kendine yer edinmiş ve kutsal sayılmış. İsimlerinden bazıları ise Jebel Aqra, Mount Casius, Mount Zaphon, Hazzi Dağı, Hititler'in Fırtına Dağı, Yakın Doğu'nun Olimpos'u. 1.736 metre yükseklikteki Keldağ, dünyanın en uzun sahillerinden biri olan Samandağ sahilinin yanı başında bulunuyor. 12 km'lik taban uzunluğu ile sayısız dalış noktasına sahip. Neredeyse her metresi bir dalış noktası olabilecek güzellikte ve zenginlikte. 10'a yakın kumsalı, 130'a yakın irili ufaklı mağarası var. Kovuk, baca gibi su altı oluşumlarına sahip. Samandağ sahili 14,4 km uzunluğu ile dünyanın en uzun 10. sahili. Akdeniz havzasının en önemli chelonia mydas üreme sahillerinden biri olması da bölgenin önemini arttırıyor. Bölgede tam 8 tür vatoz var. Özellikle ekim-aralık ayları arasında çiftleşmek için toplandıkları vatoz tarlalarında çok sayıda görülüyorlar. Köpekbalıkları kışın yavrulamak için geliyor. Şimdi gelin Hatay'ın genelindeki dalış noktalarına bir göz atalım. Bu yazıyı Keldağ Dalış Merkezi yetkilisi Mahmut İgde ile birlikte hazırladık. Su altı fotoğrafları ise Mahmut İgde ve değerli su altı fotoğrafçımız Bülent Şelli'ye aittir. Türkiye'de kış döneminde başka sahillerde dalış yapmak zordur. Fırtınalar artar, deniz soğur. Serin sulara tüplü dalış yapmak dalgıçları sudan uzak tutar. Oysa Hatay'da dalış sezonu hiç kapanmıyor. Deniz suyu sıcaklığı yazın en yüksek 33 C, kışın en düşük 17 C oluyor. 12 ay çok rahat dalış yapılabiliyor. Hatay kuşkusuz Türkiye'nin en güzel dalış noktalarına ev sahipliği yapıyor. Hatta ben diyorum ki Türkiye dalışlarının nirvanasını yaşamak istiyorsanız, Hatay'a muhakkak bir dalış gezisi planlamalısınız. Hatay'da su altının büyülü dünyası ile tanışmalı, Türkiye'nin belki de başka hiç bir yerinde göremeyeceğiniz Kızıldeniz göçmen türleri ile tanışmalısınız. Büyük Mağara için bölgenin en popüler dalış noktası denebilir. 2 büyük, 2 küçük galeriden, 2 tünel ve 5 hava boşluğundan oluşuyor. Girişi 19-24 metre arasında. Yaklaşık 120 metre gittikten sonra yüzeydeki hava ciğerlerine varılıyor. Mağaranın içine sadece tecrübeli 3 yıldız ve üzeri dalıcılar girebiliyor. Ancak her seviye dalıcıların görebileceği büyükçe kovukları ve bacaları var. Uzunkaya dalış bölgesi deneme dalışı, eğitim dalıcıları ve tecrübeli dalıcalara kadar her seviye dalıcıya hitap eden bir dalış bölgesi. Doğal bir liman görünümünde olan koyu, yaklaşık 200 metre uzunluğundaki uzun ve yüksek bir kaya parçası açık denizden ayırıyor. Dağ yamacı ile Uzunkaya arasında kalan havuz diye isimlendiren koyun en derin yeri 13 metre, en sığ noktası 1,5 metre. Uzunkaya'nın tam ortasında bulunan 3 metre derinliğinde V şeklindeki yarık dalıcıları havuzdan açık denize götürüyor. Yarıktan geçerken karşıda görünen mavilik ise her dalıcıyı büyülüyor. Fok Mağarası, Akdeniz foku 'nun geçtiğimiz yıllara kadar Akdeniz'de var olma mücadelesini sürdürdüğü noktalardandı. Maalesef son yıllarda foklar bölgede bir daha görülmedi. Bu fok türü Akdeniz Fokları Dünya Doğayı Koruma Birliği tarafından yayınlanan kırmızı listede nesli kritik derecede tehdit altında olan türlerin başında geliyor. Umuyoruz gelecek günlerde sadece mağaranın isminde değil, içinde de tekrar bu canlıları görebiliriz. Arsuz Kale Topuk Resifi birbiriyle bağlantılı 3 devasa kayadan oluşuyor. Resifin en derin noktası 40 metre, en sığ yeri ise yarım metre. İskenderun ve Antakya Körfezi'nin tam ortasında ve akıntı sisteminde olması biyoçeşitlilik açısından zenginlik sunuyor. Ancak kıyıdan uzakta ve akıntılı bir bölgede olduğundan tecrübeli dalıcılara hitap ediyor. Vatoz Tarlası, Çevlik Hırlavuk Burnu ve Akçay Mevkiisi'nde kıyıdan 50-100 metre uzaktan başlayıp açığa doğru genişleyen ve 8-14 metre derinlikler arasındaki kumluk zeminden oluşan bir dalış noktası. Bu dalış noktasını diğerlerinden ayıran ve önemli kılan ise ekim-aralık ayları arasında buraya çiftleşmek için gelen binlerce vatoz. Bölgede tam 8 tür vatoz görülüyor. Kumluk zeminde dalış yaparken ya zeminde uzanan vatozları ya da bıraktıkları izlerini görüyorsunuz. Dalış sırasında bazı noktalarda onlarca vatozun aynı anda havalandığına şahit oluyorsunuz. Sanki su altında değil de başka bir gezegende gibi hissediyorsunuz. Etrafınızdakiler de sanki balık değil, kanat açıp uçan kuşlar. Bunun tarifi yok. Büyüleniyorsunuz. Vatoz tarlasını yıllar önce Cayman Adaları'nda dalış yaptığım Stingray City dalış noktasına benzettim. Cayman'deki dalış noktası o kadar popüler bir yer ki hem dalıcılar hem de sadece şnorkel yapmak isteyenler akın akın buraya geliyor. İnanın vatoz tarlası oradan hiç farklı değil. Bu olağanüstü bölge hem Hatay'ın hem de ülkemizdeki dalışın uluslararası platformlarda adını duyurması için çok büyük bir fırsat. Kamışlı Koyu birçok farklı dalış deneyimini aynı anda sunma özelliğine sahip. Nisan-haziran ayları arasında vatozlar buradaki kumluk zeminleri üreme alanı olarak kullanıyor. Bu da geniş açı fotoğraf konusunda su altı fotoğrafçılarına müthiş koşullar sunuyor. Ayrıca duvar dalışı, kovuk dalışı, derin dalış gibi seçenekleri sunması her seviyeden dalıcıları buraya çekiyor. Orman alt sınırının deniz seviyesinde başlaması ve neredeyse el değmemiş 2 küçük kumsalının olması da dalıcıları cezbediyor. Karamağara Mevkii'nde denizci bir kavim olan Finikeliler'den, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden kalan gemi, amfora, çapa ve diğer tarihi kalıntılar görülüyor. Bölge günümüzde Yüksek Anıtlar Kurulu tarafından koruma altına alındı ve dalışa yasak bölge ilan edildi. Ancak Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu ile Bakanlık sit alanlarına dalış yapılmasıyla ilgili çalışmalar yürütüyor. Bu nedenle bölgenin yakın tarihte dalışa açılacağı sanılıyor. Karamağara Koyu'nda tarihi kalıntılara dalışın dışında birbirinden güzel duvar dalışları ve derin dalışlar yapılabilir. Burası su altı güzelliğinin yanı sıra su üstünde kalan doğal güzelliği ve saklı kalmış koyları ile de adeta bir doğa harikası. Hatayda dalış yapmak gerçekten çok keyifli. Mahmut hocayla da yüzyüze sohbet edemedik ama telefonla bir kaç kez kendisinden hem eğitim hemde dalış hakkında bilgi almıştım. Çok ilgili birisi. Bence Hatay'da mutlaka dalış yapmak lazım, su altı mutlaka görülmeli. Kesinlikle katılıyorum. Hatay'daki dalış noktaları Türkiye'nin en iyileri arasında yer alıyor."} {"url": "https://kucukdunya.com/hattusa-antik-kenti-hitit-baskenti", "text": "Çorum'un Boğazkale İlçesi'nde bulunan Hattuşa Antik Kenti, M. Ö 17-M. Ö 13. yüzyıllar arasında Hitit İmparatorluğu'nun başkenti ve Anadolu'daki ilk başkent olarak Anadolu'da yüzyıllar boyunca çok önemli bir merkez olmuş. 6 kilometreyi bulan surları, UNESCO'nun Dünya belleği listesinde yer alan çivi yazılı Hitit tabletleri, anıtsal kapıları ile dikkat çekiyor. Hattuşa Antik Kenti, ülkemizde UNESCO'nun hem Dünya Kültür Mirası hem de Dünya Belleği listelerindeki tek antik şehir olma unvanını taşıyor. Burası ilk sahipleri olan Hattiler tarafından Hattuş olarak adlandırılıyormuş. M. Ö 1700'lerde Kuşşara şehrinin kralı Anitta burayı almak için defalarca kuşatmak zorunda kalmış. Aldıktan sonra da ona çok direnen ve çok asker kaybına sebep olan şehri kızgınlıkla yakıp yıkmış. Kentin üzerine üzerlik otu diktirmiş, kimsenin burada bir daha şehir kuramaması için lanette bulunmuş. Ancak yaklaşık 100 yıl kadar sonra I. Hattuşili burada tekrar bir şehir kurmuş, adına Hattuşa adını vermiş, burası 400 yıldan uzun bir süre hüküm sürecek olan bir uygarlığın başkenti haline getirilmiş. Başkent olduktan sonra Hattuşa anıtsal giriş kapıları ve poternlerle (yer altı geçidi, 13 tane olduğu biliniyor) sürekli gelişme göstermiş. Hititler oldukça dindarmış. Bu nedenle özellikle dini ritüellerinde hata yapmamak ve Tanrılarını kızdırmamak için her detayı çivi yazılı tabletlere kaydetmişler. Yemek tariflerinden kanunlara kadar her şeyi yazmışlar; adeta tarihin ilk kayıt, kütüphane, dosyalama sistemini kurmuşlar. Anadolu'da ilk imparatorluk haline gelmeleri de bu yazı/kayıt sistemlerinden kaynaklanıyor. Hitit İmparatorluğu tarihi Eski Krallık (M. Ö 1650-M. Ö 1500), Orta Hitit (M. Ö 1500-M. Ö 1350), Hitit İmparatorluk Dönemi (M. Ö 1350-M. Ö 1200) olarak ayrılıyor. Hitit İmparatorluk Dönemi; Mısır, Babil ve Asur gibi eski dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yaşanan taht kavgaları, kuraklık, salgın hastalıklar, düşman saldırıları nedeniyle zayıflayan imparatorluk, M. Ö 12. yüzyıl başlarında yıkılmış. Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından kent yavaş yavaş terk edilmiş. Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşimler kurulmasına rağmen Hitit dönemindeki büyüklüğüne ve önemine bir daha ulaşamamış. Hattuşa Antik Kenti içinde günümüzde görülebilen ve büyük çoğunluğu Büyük Kral IV. Tudhaliya dönemine ait olan kalıntılar arasında tapınaklar, kraliyet konutları ve surlar bulunuyor. M. Ö 13. yüzyılda sonlanan Kadeş Savaşı'nın ardından Kadeş Antlaşması imzalanmış ve Suriye toprakları paylaşılmış. Orijinal olarak Akad dilinde yazılan antlaşma Mısır dili ve Hititçe'ye de kopyalanmış ve eşit koşullar altında imzalanmış. Bu antlaşmanın kil tabletten kopyası Hitit İmparatorluğu'nun başkenti Hattuşa Antik Kenti içinde bulunması da tarihe önemli bir not düştü. Daha eskiden imzalanan uluslararası antlaşmalar olmasına rağmen Kadeş Antlaşması günümüze kadar kaydedilmiş ve bulunmuş en eski uluslararası antlaşma olma özelliği taşıyor. Hattuşa Antik Kenti, Çorum'un Boğazkale İlçesi'nde bulunuyor. Çorum'dan Hattuşa'ya toplu taşıma yok, özel araçla veya organize turlarla gitmeniz gerekiyor. Özel aracınızla geliyorsanız Çorum'dan D795 Yolu'nu kullanarak Boğazköy üzerinden Hisar Mahallesi'ne gidebilir, burada Hattuşa kalıntılarını ziyaret edebilirsiniz. Antik kentin buluntuları Boğazkale İlçesi'nde bulunuyor. Boğazkale'de Dulkadiroğulları Konağı'nda Puduhepa Kadın Girişim Kooperatifi üyesi kadınlar tarafından hazırlanan Boğazkale ilçesine özgü yöresel lezzetleri tattık. Türk mutfağı haftası etkinlikleri sırasında düzenlenen bu yemek Çorum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ev sahipliğinde gerçekleşti. Boğazkale'ye geldiğinizde sizin de mutlaka Dulkadiroğulları Konağı'na uğramanızı ve organik yemeklerin tadına bakmanızı öneririm. Yöre kadınlarının adeta devrim yaratarak başlattığı kooperatif projesi tüm Türk kadınlarına ilham verecek kadar kıymetli. Hattuşa; Aşağı Şehir, Yukarı Şehir, Büyük Kale ve Yazılıkaya olarak ayrılıyor. Aşağı Şehir denilen bölgede sivil yaşam alanları var. Yaşam alanlarının ortasında Hattuşa Antik Kenti içindeki en büyük dini yapı olan Büyük Tapınak yükseliyor. Yukarı Şehir'de çok sayıda tapınağın bulunduğu Tapınaklar Mahallesi olarak adlandırılan bir alan yer alıyor. Burada bulunan çivi yazılı tablet arşivleri UNESCO'nun Dünya belleği listesinde yer alıyor. Bu tabletlerde Hattuşa'dan \"Bin Tanrılı Şehir\" olarak söz ediliyor. M. Ö 14. yüzyılda Hattuşa Antik Kenti içindeki farklı bölgelere anıtsal kapılardan giriş sağlanıyormuş. Oldukça etkileyici olan Yerkapı, şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında yer alıyor. Sfenksli Kapı, dış tarafı taşla kaplı piramidal bir suni tepe üzerinde bulunuyor. Güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı olarak Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer alıyor. Aslanlı Kapı'nın iki yanına yerleştirilen aslan yontuları Hitit taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasında bulunuyor. Hattuşa Antik Kenti içindeki Büyük Kale 250 metrelik bir kayalık üzerine kurulmuş. Üzerinde Kraliyet Sarayı ve imparatorluğun yönetim merkezi bulunuyor. İki kült odası bulunan Büyük Tapınak'ın imparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna şehrinin Güneş Tanrıçası'na adanmış olduğu kabul ediliyor. Hitit Büyük Kralı II. Şuppiluliuma'nın yaptığı işleri anlatan yazıt, hiyeroglifli odada bulunuyor. Nişantepe Yazıtı, Hititler'e ait en uzun hiyeroglif yazıyı içeriyor. Hattuşa Antik Kenti girişindeki Hitit sur duvarları canlandırması, döneme ait kil yapı tarzıyla türünün nadir örnekleri arasında sayılıyor. Hattuşa'nın 2 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı kentin en görkemli açık hava Tapınağı olarak kabul ediliyor. Tapınak özellikle ilkbahardaki yeni yıl kutlamaları için kullanılmış. Yazılıkaya Tapınağı, Hitit mimari özelliklerini yansıtan, Büyük Galeri ve Küçük Galeri adıyla anılan iki kaya odadan oluşuyor. Büyük Galeri'nin batı duvarı tanrı, doğu duvarı tanrıça kabartmalarıyla süslü. Ana sahnede Fırtına Tanrısı ile eşi Güneş Tanrıçası ve çocuklarının karşılaşması tasvir edilmiş. Küçük Galeri'nin batı duvarında 12 tanrı kabartması yer alıyor. Küçük Galeri'nin doğu duvarında ise Yer Altı Tanrısı Nergal ile Tanrı Şarruma ve himayesindeki Kral IV. Tuthalia bulunuyor. Küçük Galeri'de kabartmalar dışında kayaya oyulmuş 3 adet niş var. Bu nişlere birtakım hediyelerin veya Hitit kral ailesinin ölü küllerinin saklandığı kapların konulduğu düşünülülüyor. Hattuşa Antik Kenti içinde bulunan tarihi eserlerin bir bölümü Boğazkale ilçe merkezinde yer alan Boğazköy Müzesi'nde sergileniyor. M. Ö 1300'lü yıllara tarihlenen kraliyet ailesine ait iki adet Boğazköy Sfenksi ve çok sayıda çivi yazılı tablet müzede sergilenen en önemli eserler olarak gösteriliyor. Müze oldukça zengin ve etkileyici. Antik kente gelindiğinde mutlaka ziyaret edilmesini öneririm. Hitit Köyü'nde turistler Hititler'in 3.500 yıl önceki günlük yaşantısına tanıklık ediyor, yöre kadınları da ürettikleri el emeği ürünlerden satarak kazanç sağlıyor. Hattuşa Antik Kenti ülkemizin en değerli antik kentleri arasında yer alıyor. Çok aydınlatıcı bir yazı olmuş. Ellerine, emeğine sağlık. Hititler ve Hattuşa hakkında bilinmesi gereken en önemli bilgileri sıkmadan aktaran güzel bir yazı, elinize sağlık. İlimizin tanıtımına katkılarınız için ayrıca teşekkürler. Ben de beni Çorum'da misafir ettiğiniz için çok teşekkür ederim Osman Bey. Yazımı beğenmenize de çok sevindim. Umarım Çorum, Hititler, Hattuşa için aydınlatıcı olur."} {"url": "https://kucukdunya.com/japonya-gezi-rehberi", "text": "Doğu Asya'da bir ada ülkesi olan Japonya; tam 6.852 adadan oluşuyor. Kuzeyde Hokkaido'nun karlı dağlarında dünya standartlarında kayak merkezleri, ortada Hac güzergahları, mabetleri, tapınakları, bahçeleri, imparatorluk sarayları, güneyde Okinawa'nın subtropikal kumsalları derken Japonya herkesi kendine hayran bırakan bir ülke. Marco Polo 13. yüzyılda burayı \"Zipangu\" yani \"Altın Ülkesi\" olarak tanıtmış. Günümüzde ise Japonya, ismini Kanji karakterleri olan \"güneş\" ve \"köken\"den alıyor ve \"Doğan Güneşin Ülkesi\" olarak tanımlanıyor. Kültürel zenginliğiyle, doğal güzellikleriyle, leziz yemekleriyle, misafirperver insanıyla turistleri kendine çekmeyi başaran Japonya'da hem doğu egzotikliğini hem de en gelişmiş teknolojiyi bir arada buluyorsunuz. Japonya'nın dünyanın en temiz ve en kuralcı ülkelerinden biri olduğunu da söylemeliyim. Bilim, teknoloji, finans ve endüstriyel tasarım üzerine zengin lisans ve lisansüstü programları, Toyota, Canon, Nissan, Sony gibi dünyanın en ünlü şirketlerinde çalışma imkanlarıyla burası gençleri de kendine çekiyor. Japonya UNESCO zengini bir ülke; 20 Dünya Kültür Mirası, 5 Dünya Doğal Mirası, 22 Somut Olmayan Mirası, 6 yaratıcı şehirler ağına dahil kenti var. UNESCO Somut Olmayan Miras listesinde tiyatrolar, Ojiya-chijimi, Echigo-jofu, Oku-noto, Aenokoto, Hayachine Kagura, Akiu no Taue Odori, Dainichido Bugaku, Daimokutate, geleneksel Ainu dansı, Kumiodori, Yuki-tsumugi, Mibu no Hana Taue, Sada Shin Noh, Nachi no Dengaku, Washoku, Washi, 33 adet Yama, Hoko, Yatai figür festivalleri, Raiho-shin, ahşap mimarinin korunması ve gelecek nesillere iletilmesi için geleneksel beceriler, teknikler ve bilgiler, Furyu-odori var. Japonya topraklarındaki ilk insan izleri M. Ö 30.000'li yıllara kadar uzanıyor. İlk yerleşimcileri Kuzey Asya'dan gelen halklar olmuş. M. Ö 8.000-M. Ö 3. yüzyıl arasındaki dönem Jomon kültürü dönemi olarak isimlendiriliyor. Takip eden 600 yıllık dönem Yayoi kültürü dönemi olarak anılıyor. Ülkenin ilk kurucu imparatoru yarı mitolojik bir karakter olan Jimmu Tenno olmuş. Jimmu'nun tahta oturduğuna inanılan M. Ö 11 Şubat 660, Japonya'nın milli kuruluş günü kabul ediliyor. 538 yılında Budizm, Kore'den Japonya'ya yayılmış. Bu dönemde imparator aileleri Budizm'e büyük yakınlık duymuş, asilzade sınıfı ise geleneksel inanç olan Şintoizm'e bağlı kalmış. Shinto dininde üstün güçlere sahip olduğuna inanılan, kami adı verilen Tanrılar varmış. Bu Tanrılar, Gök Tanrıları ve Yer Altı Tanrıları olarak ikiye ayrılmış. İyiliği temsil eden güçlerin göğe yakın, kötülük tanrılarının yer altında yaşadığına inanılmış. 710-784 yılları arasında Nara dönemi yaşanmış ve bu dönemde Japon kültürünün temelleri atılmış. Başkent Nara'dan Heian'a taşınınca Heian dönemi başlamış. 794-1185 yılları arasında yaşanan Heian döneminde sanat, edebiyat, yüksek kültür öne çıkmış, samuray sınıfı güçlenmiş. 1185 yılında Kamakura Şogunluğu kurulunca Heian dönemi son bulmuş. Kamakura Şogunluğu, Japonya'yı yöneten ilk şogunluk olmuş ve 1333 yılında Moğol saldırıları nedeniyle yıkılana dek hüküm sürmüş. 1336-1573 yılları arasında ikinci şoğunluk olan Aşikaga Şogunluğu hüküm sürmüş. 1603-1867 yılları arasında üçüncü şogunluk olan Tokugawa Şogunluğu hüküm sürmüş. Halk bu dönemde ağır hayat şartları ve vergi yükleri altında ezilmiş, Japonya kendini dış dünyaya kapatmış. 1868 yılında şogun yönetimine son verip tahta çıkan İmparator Meiji, Japon modernleşmesinin öncüsü olmuş. Meiji Restorasyonu olarak bilinen politika ve uygulamalarıyla Japonya'yı dünyanın en önemli devletleri arasına sokmayı başarmış, teknik gelişmelerle kalkınmayı hızlandırmış, okul ve eğitim sistemini yenilemiş. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Japonya tarihinde büyük savaşlar var; Çin-Japon Savaşı, Rusya-Japon Savaşı, 1. Dünya Savaşı, 2. Çin-Japon Savaşı, 2. Dünya Savaşı gibi. Son olarak 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya ve 9 Ağustos 1945'te Nagasaki'ye atılan atom bombalarının ardından ülkede yüz binlerce kişi öldü, ülke büyük oranda tahrip oldu, alt yapı hizmetleri ve ekonomi çöktü. Savaştan sonra imparatorun yetkileri sınırlandırıldı ve ülke 1952'ye kadar müttefik kuvvetlerin kontrolünde kaldı. 20. yüzyılın ikinci yarısında müthiş bir büyüme ve kalkınma süreci geçiren Japonya siyasal, ekonomik ve bilimsel alanda dünyanın en güçlü ülkeleri arasına girmeyi başardı. 1947 yılında kabul edilen anayasa ile parlamenter sistemi kabul eden anayasal monarşi ile yönetiliyor. Japonca'da 3 alfabe var; Hiragana, Katakana ve Kanji. Hiragana ve Katakana alfabelerindeki karakterler seslere dayalı ve hepsi bir heceyi ifade ediyor. Kanji ise anlama dayalı, karakterler belli bir anlam ifade ediyor. Okumak ve yazmak için 10.000'den fazla olan Kanji karakterlerinden en az 2.000 tanesini bilmek gerekiyor. Japonlar o kadar iş ve başarı odaklı ki neredeyse tüm hayatları boyunca çalışıyorlar. Ancak her yıl ortalama 100.000 kişi borçları, başarısız geçen sınavları, iş kaybı ya da boşanma nedeniyle intihar ediyor. Japon ritüelistik intiharına seppuku deniyor. Ülkede çok az sayıda çöp kutusu var. Yanınızda bir torba bulundurup çöpünüzü taşımanız, çöp kutusu gördüğünüzde ayrıştırarak atmanız gerekiyor. Doğu Asya'da bir ada ülkesi olan Japonya; Japon Denizi ile Kuzey Pasifik Okyanusu arasında bulunuyor. Bir adalar devleti olduğu için hiçbir ülke ile kara sınırı yok, kıyı şeridi toplamda 29.751 km. Japon Takımadaları kuzeyden güneye 3.000 km uzunluğunda bir alana yayılıyor ve Japonya'yı oluşturuyor. Toplamda 6.852 adadan oluşan Japon Takımadaları'nın 430'unda yerleşim bulunuyor. Japon Takımadaları'nın 4 ana adası var: Hokkaido, Honshu, Shikoku ve Kyushu. Bu ana adalar birbirine JR demiryolu ile bağlı. Bu ana adaların en büyüğü olan Honshu, Japon Anakarası olarak adlandırılıyor. Google haritalara gideceğiniz yeri yazarsanız toplu taşımayı nasıl kullanacağınızı, hangi trenin kaç para olduğunu, hangi trenin saat kaçta kalkacağını, kaçta varacağını görebilirsiniz. Bunun için de kesintisiz internet bağlantınız olması çok önemli çünkü Japonya'da toplu taşımayı anlamak master tezi yazmak kadar zor. Bunun için de gitmeden önce e-SİM almanızı öneririm. Ben airalo aldım, Japonya'ya iner inmez kullanmaya başladım. Eğer siz de almak isterseniz YAPRAK8270 koduyla ilk alışverişinizde 3 USD indirim yapıyorlar. Bir de içinize su serpeyim, Japonlar aşırı yardımsever. Kime ne sorarsanız sorun, yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Önemli not! Trene girerken satın aldığınız bileti atmıyorsunuz, çıkışta okutuyorsunuz. Ülkede döviz büroları çok az ve döviz kuru komisyonları çok fazla olduğundan yanınızda mutlaka Japon Yeni getirmenizi öneririm. Ayrıca çoğu yerde kredi kartı geçmiyor, nakit paranız olması gerekiyor. Tokyo Uluslararası Havalimanı'na ve Narita Uluslararası Havalimanı'na direkt uçuşlar 11 saat sürüyor. Çok sayıda aktarmalı uçuş da bulunuyor. Japonya'ya seyahat edecek Türk vatandaşları, Türkiye ile Japonya arasındaki vize muafiyet anlaşması uyarınca, turizm ve iş ziyareti amacıyla yapacakları seyahatlerde 3 ay süreyle vizeden muaf. Ülkeye gitmeden önce https://vjw-lp. digital. go. jp/en/ sayfasında hesap oluşturmanız, sonra ülkeye giriş ve gümrük formu doldurup QR kodlarını indirmeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız ülkeye girişte kağıt formlar dağıtılıyor. Önce giriş formunu, pasaporttan geçip bagajınızı aldıktan sonra da gümrük formunu doldurup teslim etmeniz gerekiyor. Ülkeye hayvansal gıda sokmak yasak. Gümrük formunda yanınızda hayvansal gıda getirmediğinizi beyan ediyorsunuz. Eğer bagajınızda bulurlarsa büyük cezası var. Japonya'ya ilk olarak Windstar Cruises ile katıldığım Japonya cruise turunda gittim. Bu Japonya turu için Emirates ile uçtum. İlk kez uçtuğum Emirates, hizmet kalitesiyle beklentimin üzerindeydi. Emirates, dünya çapında 150'den fazla varış noktasına uçuyor. Bünyesinde 160'dan fazla farklı ulustan çalışanı bulunuyor. Yolcularla kendi dillerinde iletişim kurmak, Emirates imzalı misafirperverliğin temel bir parçası olarak kabul edildiğinden, Emirates proaktif olarak çok dilli bir kabin ekibini bünyesinde barındırıyor. Emirates kabin ekibi, toplamda 70'ten fazla dil konuşabiliyor. Emirates'in şu an için Dubai-İstanbul arasında günde 3 uçuş olmak üzere, haftada toplam 21 seferi var. Uçakları geniş gövdeli; bunlardan biri havayolunun amiral gemisi A380, diğer ikisi Boeing 777ER ile gerçekleşiyor. Emirates ayrıca sürdürülebilirlik kapsamında pek çok adım atıyor. Bunlar arasında yakıt açısından daha verimli olan çok genç bir filoya sahip olması, yılda 500 tondan fazla cam ve plastiği geri dönüştürmesi, dijital menülere geçerek 1.000 ton kağıt tasarrufu sağlaması sayılabilir. Burası bir volkan ve deprem ülkesi. 111 aktif volkan var. Her yıl yaklaşık 1.500 deprem oluyor. Japonlar Noel günü KFC önünde saatlerce sıra bekliyorlar ve klasik Noel yemeği olarak KFC'den kızarmış tavuk Noel menüsü yiyorlar. İnsanların imzaları yok, hanko olarak bilinen mühürleri var. İsimlerinin Kanji karakterlerine çevrildiği hanko, ipek veya bitki bazlı macundan yapılıyor. Yetişkinlerin genellikle 3 hankosu oluyor; kişisel yazışmalar için, banka için, kimlik için. Japonya 5 milyon otomat ile dünyada en fazla otomat olan ülke. Otomatlardan içecek, pil, çiçek, aklınıza ne gelirse alabiliyorsunuz. Japonya'ya özgü yerli Shinto dininin özünde ata ruhlarına tapma ve doğal dünya ile uyum var. 6. yüzyılda Asya kıtasından Japonya'ya yayılan Budizm ise ruhani aydınlanma sağlamış, kurtuluş öğretisi olmuş. Her iki din de Japon kültürü ve mimarisi için ilham kaynağı yaratmış. Günümüzde Japonya gezilecek yerler listesi de çoğu 1.000 yaşını geçen görkemli Shinto mabetlerinden, ihtişamlı Budist tapınaklarından, sanat eseri niteliğindeki bahçelerden, 2. Dünya Savaşı'nın kanlı günlerini yansıtan anıtlardan, Fuji Dağı gibi etkileyici doğal güzelliklerden oluşuyor. 794-1185 yılları arasında yaşanan Heian döneminde gece teması üzerine şiirler yazılmış, gece şenlikleri düzenlenmiş ve yakei denilen gece manzarası seyretme kültürü yaratılmış. Günümüzde Japonlar yakei seviyor ve gece manzarası turizmi adında yeni bir turizm şekline sahipler. Gece manzarası izlemekle kalmıyorlar, gece manzarasının güzelliğini ve arkasındaki kültürü de kalpten seviyorlar. Gözlem platformlarından panoramik gece manzarası izliyorlar, ışık ve renk gösterileriyle hareketlenen yerlerin keyfini çıkarıyorlar. Japonya'nın güney kıyılarında seyreden Japonya cruise gemi turları, dünyanın en popüler cruise rotaları arasında yer alıyor. Bunda Japonya'nın zengin kültürünün, sadece Kyoto'nun 17 adet UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine giren yere sahip olmasının da etkisi var. Muhteşem ulusal parklar, gökdelenlerle dolu şehirler derken Japonya tecrübeli gezginler için en güzel destinasyonlar arasında yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Ben de dünyadaki tüm gemiler arasında en lükslerinden biri olan Windstar Cruises ile bir Japonya cruise turuna katıldım. Üçüncü şogunluk olan Tokugawa Şogunluğu'nun başladığı 1603 yılında Ieyasu Tokugawa, Edo şehrini feodal hükümetin merkezi olarak seçmiş. 1868 yılında şogun yönetimine son verip tahta çıkan İmparator Meiji, imparatorluğun başkentini Kyoto'dan Edo'ya taşımış. Edo'nun adını da \"Doğu'nun Başkenti\" anlamına gelen Tokyo olarak değiştirmiş. Ülkenin başkenti olan Tokyo, 40 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık şehri. Şehirde geleneksel Asakusa bölgesini, İmparatorluk Sarayı'nı, elektronik mağazaları ile tanınan Akihabara'yı, tapınakları, mabetleri, bahçeleri gezebilirsiniz. Şehir dışına çıkarsanız Tokyo Disneyland, hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenceli vakit geçirebileceği bir tematik park. Şehir dışında yer alan ve Japonya'nın eski başkentlerinden biri olan Kamakura'da tarihe tanıklık edebilirsiniz. Japonya'nın önemli bir finans merkezi olan Osaka, ülkenin kozmopolit şehirlerden biri. Kita kentin alışveriş ve iş merkezi, Minami ise eğlence bölgesi. Osaka'da Japon mutfağı lezzetleri olan sushi, sashimi, okonomiyaki, takoyaki, kushikatsu, udon deneyebilirsiniz. Şehir dışına çıkıp Universal Stüdyoları'nı ve Osaka Aquarium Kaiyukan'ı ziyaret edebilirsiniz. Kobe, Osaka Körfezi'nde yer alıyor. Kendine özgü sığır eti ve limanı çevreleyen dağların muhteşem manzarasıyla tanınıyor. Şehirde bulunan ve 3. yüzyıla tarihlenen Ikuta Tapınağı, Japonya'nın en eski Shinto tapınakları arasında yer alıyor. Kyoto, Osaka, Kobe; Keihanshin metropolitan alanını oluşturuyor. 794-1868 yılları arasında Japonya'nın başkenti olan Kyoto, 1.000 yıllık başkent olarak anılıyor. Kyoto, ülkenin 25 UNESCO listesinden 17 tanesine ev sahipliği yapıyor. Kyoto'da 17. yüzyıldan bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlarla eşlik eden geyşalarla veya 13-18 yaş arasındaki acemi geyşalarla tanışabilirsiniz. Arashiyama'ya gidip bambu bahçelerini görebilirsiniz. Chashitsu adı verilen çay odalarında sadou ritüeline katılıp matcha hazırlanışı ve zarafetle bardaklara servis edilişine tanıklık edebilirsiniz. Bu özel ritüelde matcha ve yanında çay yapraklarının tatlarını dengeleyen bazı tatlılar servis ediliyor. Nara, Kyoto'nun 42 km güneyinde yer alıyor. 710-784 yaşanan Nara döneminde başkent olan Heijo-kyo, ülkenin ilk başkenti olma özelliğini taşıyor. Şehrin tarihi anıtları 8. yüzyılda Japon başkentindeki yaşamın canlı bir kanıtını sunuyor ve UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. 1880 yılına tarihlenen Nara Parkı, adeta bir geyik çiftliği gibi. Özellikle sakura zamanında ziyaretçi akınına uğruyan park, Todai-ji Tapınağı'na ev sahipliği yapıyor. Fuji Dağı, sanatçılara ve şairlere ilham kaynağı olduğu ve Hac merkezi kabul edildiği için UNESCO Dünya Kültür Miras listesinde bulunuyor. En güzel Fuji Dağı manzarasını Arakurayama Sengen Parkı, Yamanakako, Kawaguchiko, Shiraito Şelalesi'nden izleyebiliyorsunuz. Fujisan Hongu Sengen Taisha Tapınağı, Fuji Dağı'nın güneybatı eteklerindeki Fujinomiya şehrinde yer alıyor. Tapınak Fuji Dağı'na tırmanmak isteyenler için geleneksel bir başlangıç noktası konumunda ve Fujisan Kültür Sitesi'nin bir parçası olarak UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. İlk atom bombası 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya atıldı. Ölü ve yararlıların sayısı yüz binleri aştı. Savaş sonrasında şehir yeniden inşa edildi. Barış Anıtı Parkı ile savaşın kanlı günleri gelecek nesillere hatırlatılıyor. Parktaki Atom Bombası Kubbesi, UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Hiroşima Körfezi'nde, Hiroşima'nın 21 km güneybatısında yer alan Miyajima Adası, kutsal kabul edilen bir ada. Seto İç Denizi'ndeki ada yüzlerce yıl sadece Shinto ve Budist rahiplerin yaşadığı bir yer olmuş çünkü insan ayaklarının adayı kirlettiğine inanılmış. Ada günümüzde ziyaret edilebiliyor ve turist akınına uğruyor. Itsukushima Mabedi, UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Hiroşima'dan sonra ikinci atom bombası 9 Ağustos 1945'te Nagasaki'ye atıldı. Ölü ve yararlıların sayısı yüz binleri aştı. Şehirde Nagasaki Barış Parkı'nı gezebilir, Nagasaki Atom Bombası Müzesi'nde dolaşabilirsiniz. Nikko; Tochigi prefektörlüğünde, Nikko Ulusal Parkı'nın girişinde yer alan bir kasaba. Yüzyıllar boyunca Shinto ve Budist ibadetinin merkezi olmuş. En çok da Japonya'nın en iyi dekorasyona sahip tapınağı Toshogu ve Tokugawa şogunluğunun kurucusu Tokugawa Ieyasu'nun mozolesine ev sahipliği yapmasıyla tanınıyor. UNESCO Dünya Mirası listesindeki Nikko Mabetleri ve Tapınakları, 103 yapı ve etrafındaki doğal ortamı kapsıyor. Japonya metrekare başına düşen insan oranı çok yüksek olan bir ülke ama bunun yanında ülkenin 'ü ormanlarla çevrili. Okyanusun Alpleri olarak anılan Yakushima Adası'nın yaklaşık % 20'si UNESCO Doğa Mirası listesinde bulunuyor. Yakushima Adası'ndaki Jomon Sugi, cryptomeria Japonica arasında en yaşlı ve en büyüğü. 2.170 ila 7.200 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Japon Anakarası olarak adlandırılan Honshu Adası'nda bulunan Nagano; kaplıcaları, kar maymunları, birinci sınıf kayak merkezleriyle adını duyuruyor. Japonya'nın ana adalarının en kuzeyindeki Hokkaido; volkanları, doğal kaplıcaları ve kayak merkezleriyle tanınıyor. Daisetsuzan Milli Parkı, Asahi Volkanı'na ev sahipliği yaparken Shikotsu-Toya Milli Parkı kaldera göllerini, jeotermal kaynakları ve Fuji Dağı'na benzeyen Yotei Dağı'nı içeriyor. Popüler kayak merkezleri arasında Rusutsu, Furano ve Niseko var. Kar maymunları buranın endemik canlısı olmasa da Hakodate'de bir kaplıcada yaşıyorlar. Vahşi doğada da 1998 Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapan Nagano'daki Yamanouchi'de görülüyorlar. Shikoku Henro ; 1.200 kilometre uzunluğunda bir Hac rotası. 9. yüzyılda Budist rahip Kukai'nin eğitim aldığına veya vakit geçirdiğine inanılan 88 resmi tapınak ve çok sayıda diğer kutsal alanı içeriyor. Shikoku Hac yolunda yürüyüş, ortalama günde 30 km yüründüğünde yaklaşık 6 hafta sürüyor. Okinawa Adaları; Okinava prefektörlüğünde, ülkenin en güneyindeki yerleşik ve ıssız 160 adadan oluşuyor. Okinawa'ya uçuşların ana merkezi ana adadaki Naha Havaalanı. Adalara feribotlarla da ulaşılıyor. Okinawa, Japonya'nın Hawaii Adaları olarak anılıyor. Adaların turkuaz suları dünyanın en güzel scuba dalış noktalarına ev sahipliği yapıyor. Japonya'da 100 yaşını geçen kişilerin çoğu Okinawa Adası'nda yaşıyor. Netflix belgeseli 100 Yıl Yaşamak Mavi Bölgelerin Sırları, adanın yaşam tarzını anlatan güzel bir belgesel. Binlerce yıllık tarihi olan Japon kültüründen bahsederken kimono denilen giysilerini, ikebana denilen çiçek süsleme sanatını, sadou denilen geleneksel çay seronomisini, origami denilen kağıt katlama sanatını, geleneksel yemeği sushiyi, milli sporu sumo güreşini, savunma sanatları judoyu, karateyi, kendoyu, yaşam amacını betimleyen ikigai kavramını sayabiliriz. Bir de Japonya'da başlayıp dünyaya yayılan ilginç ve üzücü bir akımdan bahsetmeden edemeyeceğim. Jouhatsu ya da johatsu, hiç bir iz bırakmadan insanların buharlaşmasına yani yaşadıkları hayatı terk edip nereye gittiklerini, ne yaptıklarını gizlemelerine deniliyor. Japonya kabarık gezi haritamda beni en çok etkileyen ülkelerden biridir. Gördüğüm en disiplinli, en düzenli, en temiz, en saygılı ülkedir. Naif, güler yüzlü ve özür dilemeyi erdem kabul eden insanıyla, derin kültürüyle, leziz yemekleriyle, özgür ruhuyla Japonya en sevdiğim ülkeler arasındadır. İster şehir merkezinde dapdaracık kapsül otellerde kalın, isterseniz kırsal bölgelerde kökenleri Edo dönemine dayanan geleneksel Japon hanları Ryokanlar'da konaklayın, bu ülkenin herşeyine hayran olup döneceğinize eminim. Yaprakcığım yazını okurken ben de senin kadar heyecanlandım. Hele fotolara bayıldım. Herhalde gittiğin en güzel, en kendine has ülke. Ne mutlu sana hayalindeki ülkeyi görebildin. Sayende biz de görmüş kadar oluyoruz. Ellerine, emeğine sağlık. Sağol annem. Evet, nihayet hayalim gerçek oldu. Japonya gittiğim en özel ülkelerden biri oldu."} {"url": "https://kucukdunya.com/kalbimdeki-uzak-dogu", "text": "Blog yazılarım ile dünyada gezdiğim onlarca ülkeyi takipçilerimle paylaşıyordum. 2021 Ocak ayında ilk kitabım Denizaşırı Yalnızlık basıldı. 2021 Aralık ayında da ikinci kitabım Kalbimdeki Uzak Doğu raflarda yerini aldı. Bu kitabımda kalbimde çok özel bir yeri olan Güneydoğu Asya'ya yaptığım seyahatlerimi anlattım. Sanki tüm hücrelerimin bana oraya ait olduğumu fısıldadığı, nereye gidersem gideyim aklımın bir köşesinin takılı kaldığı, adeta kara sevdaya tutulmuş gibi hissettiğim diyarlara sizleri de götürmek istedim. O zaman bu kitapta Uzak Doğu'da gittiğim Tayland, Kamboçya, Laos, Vietnam, Myanmar, Endonezya, Filipinler, Tayvan, Brunei, Singapur'u birlikte gezeceğiz. Haydi, siz de içinizdeki müziğin sesine kulak verin, adımlarınızı ritme bırakın, serüvenimde bana eşlik edin! Kitabımın hazırlığı aşamasında beni hiç yalnız bırakmayan canım dostum Fatma Güner Üstüner Pala, annem Çiçek Ozman, editörüm Nihan Aydar, arkadaşım Ömer Faruk Gökalp, Garage212 Productions şirketindeki kapak tasarımcım Hande Arslan sayesinde kitabım son halini aldı. Her zaman yanımda oldukları ve bunu bana hep hissettirdikleri için onlara minnettarım. Kitabımın basılmasına katkılarından ötürü Tayland Turizm Otoritesine de çok teşekkür ediyorum. Kitabımın tüm gelirini ilk kitabım \"Denizaşırı Yalnızlık\"ta olduğu gibi yine Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağışlıyorum. Yani alacağınız her kitap bir çocuğun önündeki umut dolu yolculuğuna ışık tutacak. - ZOOM dergi - Tourmag dergi Editörü olduğum Tourmag dergisinde yayınlanan haberi aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. - MICE and Tourism Around The World Uluslararası basında haber olmak benim için onur vericiydi. İngiliz menşeli dergi MICE and Tourism Around The World'de çıkan yazı aşağıda. - Türkiye Günlüğü - Turizm Sayfası - Renkli Kadınlar - Drummer Lizard Hayatlarımız sevgiyle dolsun, yollarımız açık olsun. Hep güzel günlerde, güzel gezilerde bol bol anılar biriktirelim de ben de bol bol üreteyim."} {"url": "https://kucukdunya.com/kerala-hindistanin-tropik-cenneti", "text": "Hindistan uçlarda bir ülke. Kimi yerinde sefalet, kimi yerinde zenginlik el ele gezebiliyor. Ancak Kerala söz konusu olduğunda Hindistan hakkında bildiğimizi sandığımız ezberlerin hepsini unutmamız gerekiyor. Herşeyden önce burası Hindistan'a başkaldıran bir eyalet. Malayalamca konuşulan bölgeler birleştirilerek 1 Kasım 1956'da kurulan Kerala, ülkede komünist partiyle yönetilen tek eyalet. Şaşırtıcı özelliklerinden biri de Hindistan genelinde inekler kutsalken burada kesilip yeniyor olması. Okur yazar oranı % 93'ün üzerinde, yaşam standardı ve beklenen yaşam süresi ülke geneline göre çok yüksek, Hindistan'daki eyaletler arasında en düşük cinayet ve yolsuzluk oranı burada. Yağmur ormanlarıyla kaplı olan eyalette tropikal muson iklimi görülüyor. Kerala, Tamil Nadu, Karnataka, Goa, Maharashtra ve Gujarat'tan geçen Batı Gat Dağları; UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Hindistan'ın güneybatısında yer alan Kerala; Hindistan'ın en turistik, en güzel eyaletlerinden biri. Efsaneye göre Tanrı Vishnu'nun altıncı reenkarnasyonu olan Parasuram, Hindistan'dan sürülmüş. Gökyüzü, yağmur, okyanus, ırmak, gökteki kutsal okyanus tanrısı olan Varuna bunun üzerine Parasuram'a baltasını savurabildiği bütün yerleri ona hediye edeceğini söylemiş. Parasuram baltasını fırlatmış, balta Kanyakumari'den Gokarna'ya kadar uçmuş. Tanrı Varuna bu bölgede denizi geriye çekmiş ve böylece Kerala oluşmuş. Kerala kelimesi coconut anlamına gelen \"Kera\" ve toprak anlamına gelen \"Alam\" kelimelerinden türetilmiş. Bu nedenle Kerala, \"Hindistan Cevizi Ağaçları Ülkesi\" olarak biliniyor. Kerala'da ülke genelindeki Hindistan cevizi üretiminin % 45'i karşılanıyor. Halk arasında \"Kalpa Vriksham\" olarak bilinen Hindistan cevizi ağacı, yaşam için gerekli her şeyi veren ağaç olarak biliniyor. Yemeklerde de mutlaka kullanılıyor. Kerala, \"Tanrının Kendi Ülkesi\" olarak da anılıyor çünkü burada hem Hindu tapınakları hem Müslüman camileri hem Hristiyan kiliseleri hem Yahudi sinagogları görmek mümkün. Ancak buranın önemli bir yerel tanrısı da var, Ayyappan. Ayyappan, Hindu inanışına göre Tanrı Vishnu ve Tanrı Shiva'nın birleşmesinden ortaya çıkan bir tanrı formu olan Harihara'nın oğlu. Tanrı Ayyappan; Ayyappa, Sastavu, Hariharasudhan, Manikandan, Shasta ve Sabarinath olarak da anılıyor. Tanrı Ayyappan; dharma, hakikat ve doğruluğun özü olarak kabul ediliyor ve genellikle kötülüğü yok etmesi için çağrılıyor. Kerala baharatlarının binlerce yıllık bir tarihi var. 2.000 yıldan uzun zaman önce biber, vanilya, kakule, karanfil, tarçın, küçük hindistan cevizi, zencefil ve zerdeçal gibi baharatların tümü Kerala'da yetiştirilmiş. Eski bir liman olan Musiri küresel baharat ticaretinin merkezi haline gelmiş ve Kerala baharat üzerindeki küresel tekeli nedeniyle büyük bir zenginlik kazanmış. Araplar başta olmak üzere Çinliler ve Avrupa ülkeleri Kerala'nın Malabar Sahili'nden ülkelerine baharat taşımış. Vasco da Gama 1498'de Calicut'a vardıktan sonra birincil baharat tüccarlığı Araplar'dan Avrupa'ya geçmiş. 1800'lerin başında baharat bitkilerinin nasıl nakledileceği öğrenilmiş ve dünyanın her yerine baharat ağaçları sevk edilmiş. Dünya çapında ticaret yolları ve istasyonlar kurulmuş. Kerala baharatları da tekel bozulunca değer kaybetmiş ama Kerala kaliteli baharatlarıyla halen dünyada adından söz ettiriyor. Buraya 2023 yılında düzenlenen Kerala Blog Express 7 etkinliğine davetli olarak geldim. Kerala Turizm Ofisi tarafından organize edilen global etkinlikte dünyanın değişik yerlerinden seçilen 25 bloggerdan biri olduğum için çok mutluydum. Grubumuzla Kerala'yı 15 gün gezdik, hep birlikte aktiviteler ve bolca fotoğraf/video çekimi yaptık. Hepimiz Kerala'nın doğasına, yemeklerine, insanına hayran kalarak evlerimize döndük. Beni bu etkinliğe 5 yıl önce Vietnam'da tanıştığım arkadaşım Athul Lal önerdi. Athul'un şirketi INVIS Private Ltd, Kerala Turizm Ofisi'ne ICT Solutions Consultant olarak destek veriyor. Sayesinde ben de KTE 7 bloggerlarından biri oldum. Athul beni Trivandrum'da karşılayıp şehir turu da yaptırdı. Yaşasın global dostluk! Kerala'dan Koodiyattam, Mudiyettu ; UNESCO Somut Olmayan Miras listesine dahil edildi. Grubumuzla bu gösterileri izledik. UNESCO Somut Olmayan Miras listesinde olmayan ama yöreye özel danslar ve dövüş sanatları da izledik. Bunlar içinde en ünlüsü olan Kathakali dansı, Shaivism ve Hinduizm dini temalarını ve ruhani fikirlerini ifade ediyor. Kathakali dansında erkek dansçılar renkli makyajları ve kostümleriyle dikkat çekiyor, dans sırasında ellerini, ayaklarını, mimiklerini kullanıyorlar. Kathakali dansçısı olmak isteyen erkekler 13 yaşında eğitime başlıyor ve 10 yıl boyunca eğitim alıyor. Theyyam, kuzey Kerala'da uygulanmaya başlanan bir ritüel. Dans, mim ve müziği kapsıyor, eski kabilelerin inançlarını övüyor. Mohiniyattam, Kerala'nın en eski danslarından biri. Malayalam dilinde \"bakirenin dansı\" anlamına geliyor. Kathakali ve Bharatanatyam'ın bir karışımı olan Mohiniyattam yalnızca kadınlar tarafından solo veya grup halinde icra ediliyor. Kerala'da ortaya çıkan ve uzun süredir devam eden geçmişiyle tanınan Hint dövüş sanatı Kalaripayattu, Hindistan'da hayatta kalan en eski dövüş sanatlarından biri olarak tanınıyor, Kung Fu ve karatenin atası kabul ediliyor. Tholpavakoothu, Kerala'da uygulanan bir tür gölge oyunu. Kerala halkı tarafından Ana Tanrıça olarak tapılan Bhagavati'ye adanan Tholpavakoothu, bir ritüel sanat formu. Deri kuklalarla oynatılıyor, diğer gölge oyunlarından farklı olarak lambayla değil ateşle aydınlatılıyor. Kerala gezilecek yerler listesi için eyaleti güney, orta, kuzey olarak 3 kesime ayırabilirsiniz. Güneyde Trivandrum, Alappuzha, Thekkady, ortada Munnar, Athirappilly, Kochi, Cheruthuruthy, kuzeyde Kozhikode, Vythiri rotanızda olabilir. Kerala'ya giderken mevsimi göze almak isteyebilirsiniz. Burada iki muson mevsimi var; haziran-temmuz aylarında yoğun muson yağmurları, ekim ayında hafif muson yağmurları yağıyor. Hava sıcaklığı 18 C-28 C, dağlık bölgelerde 10 C-25 C arasında değişiyor. Muson mevsimi yağmurlu ve nemsiz, diğer dönemler aşırı nemli oluyor. Dağlık kesimlerde gündüzleri ve geceleri havanın soğuduğunu göze alarak yanınıza kalın kıyafetler getirmeyi ihmal etmeyin yoksa benim gibi çok üşüyüp hasta olabilirsiniz. Kerala'ya sadece bu eyalette kutlanan Onam Festivali zamanı gelmeyi isteyebilirsiniz. Onam Festivali, Kral Mahabali'nin eyalete dönüşünü kutlayan bir hasat festivali. Festival, Malayali takvimine göre ağustos-eylül ayları arasındaki Chingam ayına denk geliyor ve Kolla Varsham adı verilen Malayalam yılının başlangıcını işaret ediyor. Festival Kerala'da her yerde kutlanıyor ama devlet yetkilileri Thrissur'un şirin köyü Vallachira'daki kutlamalara katılıyor. Festivalde zemine Kalamezhuthu çiziliyor. Kalamezhuthu, Kerala'daki Bhagavati, Naga ve Ayyappa tapınaklarının ritüelistik adetlerine dokunan bir sanat. Renkli tozlar kullanılarak zemine tanrıların resimli temsili yapılıyor. Renkli kostümlerdeki kişiler toplamda 61 adet sanat formunda sanat gösterileri yapıyor. Pek çok kişi Kerala'ya Ayurvedik terapi için de geliyor. Ayurvedik terapinin Kerala'da başladığına inanılıyor, en çok Hindistan, Nepal ve Sri Lanka'da uygulanıyor. Ayurvedik terapi 3. yüzyıldan beri uygulanan bütünsel bir tedavi yöntemi. Özünde Tri Dosha ya da 3 Hayati Güç teorisi var: Vata, Pita, Kapha. İnanışa göre herkesin içinde doğasını tanımlamaya yardımcı olan bu 3 güç var ve onların uyum ve denge içinde olması gerekiyor. Yani tüm hastalıkların fiziksel, zihinsel, ruhsal dengesizlikten kaynaklandığına inanılıyor. Bu dengesizliğin düzeltilmesi için tamamen doğal bitkisel yağlar, ilaçlar kullanılıyor, hayat tarzı değiştiriliyor, tatlı, tuzlu, ekşi, acı, keskin ve sert baharatlarla zenginleştirilen diyet uygulanıyor. Hindistan'ın en büyük milli parkları arasında yer alan Periyar Milli Parkı, 925 km 'lik bir alanı kaplıyor. Park Bengal kaplanlarına, Hint fillerine ve daha pekçok endemik canlıya ev sahipliği yapıyor. Burada rehber eşliğinde trekking yapabilir, Periyar Nehri'nde bamboo rafting, baraj nedeniyle oluşan yapay Periyar Gölü'nde tekne turu yapabilirsiniz. Kerala'nın başkenti olan Thiruvananthapuram, aynı zamanda eyaletin bilişim ve teknoloji merkezi. Mahatma Gandhi burası için, Hindistan'ın her zaman yeşil olan şehri, demiş. Varkala Plajı, Thiruvananthapuram'da Hint Okyanusu'nun bir parçası olan Umman Denizi'nin kıyısında yer alıyor. Kovalam 17 km uzunluğunda sahil şeridi ile göz kamaştırıyor. Deniz Feneri Plajı, Hawah Plajı ve Samudra Plajı olmak üzere 3 ünlü plajı var. Poovar Plajı, Poovar Adası'na bir geçiş noktası. Malayalam dilinde Poovar, \"nehir ve çiçek\" anlamına geliyor. Kerala eyaletinin tamamı backwaters denilen durgun su ağıyla biliniyor. Kerala'nın büyük doğal durgun ağı; Umman Denizi kıyısına paralel konumlanan 34 göl, 44 nehir, kanallar ve lagünlerden oluşuyor. Alappuzha bu konuda en çok üne sahip olan yer. Alappuzha, \"Doğu'nun Venedik'i\" olarak biliniyor. Kerala'nın en turistik yeri olan Alappuzha, büyük bir durgun su ağına ve 1.000'den fazla yüzen eve ev sahipliği yapıyor. Eski günlerde tonlarca pirinç ve baharat taşımak için için kullanılan kettuvallam'lar, bakımdan geçirilerek yüzen ev haline dönüştürülmüşler. Günümüzün bu modern yüzen evleri, bir otel odasının tüm konforuna sahipler. Sabarimala Tapınağı, Tanrı Ayyappan'a adanan bir tapınak. Pandalam Prensi Manikandan burada uzun süre ibadet ettikten sonra tapınağın ünü artmış. Tapınak orman içinde ulaşılması oldukça zor bir noktada bulunuyor. Her yıl aralık ve ocak aylarında yapılan festivallere gelen Hacılar, 2 günlük bir yolculuk sonrası tapınağa ulaşıyor. Hacı adayları burada 41 gün kalarak ibadet ediyor. Ancak şöyle bir kural var, doğurganlık yetisine sahip hiçbir kadın Sabarimala Tapınağı'na giriş yapamıyor! Munnar; UNESCO Dünya Mirası listesindeki Batı Gat Dağları'nda, deniz seviyesinden yaklaşık 1.600 metre yükseklikte bulunan bir yerleşim. Baharat ve çay tarlaları ile ünlü olan Munnar, göz alıcı bir yeşilliğe sahip. Eyaletin benim gözümde en güzel yerlerinden biri de burası. Yemyeşil çay tarlalarından insan gözünü alamıyor. O kadar ülke gezdim, Munnar'daki kadar geniş bir alana yayılan çay tarlalarını hiçbir yerde görmemiştim! Thrissur, 12. yüzyıldan 1949'ya kadar hüküm süren Cochin Krallığı'nda bir dönem başkentlik yapmış. Onam Festivali, Kerala'da her yerde kutlanıyor ama devlet yetkilileri Thrissur'un şirin köyü Vallachira'da bu kutlamalara katılıyor. Şehirde kutlanan ve Vadakkumnathan Tapınağı'nın yıllık festivali olan Thrissur Pooram da zenginliği, canlılığı ve büyüklüğünden dolayı festivaller festivali olarak anılıyor. Kochi, eyaletin en güzel kentlerinden biri. Bir zamanlar sakin bir balıkçı kasabasıyken Periyar Nehri'nin taşması sonucunda dünyanın en güzel doğal limanlarından birine dönüşmüş. 1405 yılında bölgedeki Kochi Krallığı'nın başkenti olmuş. \"Umman Denizi'nin Kraliçesi\" olarak biliniyor. Burada 1503 yılına tarihlenen ve Hindistan'ın en eski kiliselerinden biri olan St. Francis Kilisesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Portekizli kaşif Vasco da Gama, 1524'te Hindistan'a üçüncü ziyaretindeyken Kochi'de ölmüş, cesedi bu kiliseye gömülmüş ama kalıntıları daha sonra Lizbon'daki Jeronimos Manastırı'na taşınmış. Fort Kochi'de her akşam sergilenen Kathakali danslarını izleyebilirsiniz. Kerala'nın kuzeydoğusundaki Wayanad, eyaletin yayla cenneti. Kakule, biber, kahve, baharat tarlalarına, şelalelere, yürüyüş yollarına, mağaralara ev sahipliği yapıyor. Kanthanpara Şelaleleri, Karapuzha Barajı, Pookode & Karlad Gölü, Cheengari Rock Macera Merkezi, Edakkal Mağaraları ile burası tam bir cennet. Kozhikode, Malabar sahilinde bir şehir. Orta Çağ'da Samoothiris tarafından yönetilen bağımsız bir krallığın başkenti olmuş, doğu baharatlarının ana ticaret noktası olduğu için \"Baharat Şehri\" olarak anılmış. Daha sonra İngiliz yönetimi altındaki eski Malabar bölgesine başkentlik yapmış. Arap tüccarlar 7. yüzyılda bölgeyle ticaret yapmış ve Portekizli kaşif Vasco da Gama 20 Mayıs 1498'de Kozhikode'ye demir atarak Avrupa ile Malabar arasında bir ticaret yolu açmış. Kozhikode bir de edebiyat dalında UNESCO yaratıcı şehirler ağına dahil olmasıyla tanınıyor. 7 Haziran 2012'de Kozhikode'ye şehrin çeşitli yerlerinde bulunan heykeller nedeniyle \"Heykeller Şehri\" denilmeye başladı. Kerala turu yaparken buraya özgü bir hediyelik eşya satın almak isterseniz, cilalı metalden yapılan ve özel bir ayna olan Aranmula Kannadi en iyi tercihiniz olacaktır. Bu aynayı yapma sanatı, yüzyıllardır bir sır olarak korunuyor. Kerala eyaleti beni büyüledi. Kerala Turizm Ofisi'nin organize ettiği Kerala Blog Express 7 etkinliği sayesinde hem dünyanın değişik yerlerinden bloggerlarla tanışıp hayat boyu sürecek arkadaşlıklar kurdum hem de eyaleti kuzeyden güneye dolu dolu gezdim. Bu güzel eyaleti her zaman sevgiyle hatırlayacağım. Yazınızı yolcu olma halimde keyifle okuyorum."} {"url": "https://kucukdunya.com/kyoto-gezi-rehberi-1000-yillik-baskent", "text": "Japon kültürünün kalbi kabul edilen Kyoto şehri, ziyaretçilerini adeta zaman makinesinde yolculuğa çıkaran bir yer. Kyoto, Osaka, Kobe; Keihanshin metropolitan alanını oluşturuyor. 794-1868 yılları arasında Japonya'nın başkenti olan Kyoto; 1.000 yıllık başkent, başkentlerin başkenti olarak anılıyor. Zamana meydan okuyan tapınaklara ev sahipliği yapan Kyoto şehri, ülkenin 25 UNESCO listesinden 17 tanesine ev sahipliği yapıyor. Kyoto'nun şehir düzeni, Çin'in Tang Hanedanı'nın başkenti Ch'ang-an modellenerek yapılmış. Bahçeleri, eski evlerle dolu dar sokakları, 2.000'den fazla Budist tapınakları ve Shinto mabedleri derken burası Japonya'nın kültürel mirasını yansıtan en özel şehri. ABD Savaş Bakanı Henry S. Stimson, 12 Haziran 1945'te bombalama için seçilen şehirlerin bir listesini istedi. Kyoto'nun birincil aday olarak seçilmesine hemen karşı çıktı ve buranın Japonya'nın eski başkenti olduğunu, Japon sanat ve kültürünün merkezi olduğunu belirtti. Böylelikle II. Dünya Savaşı'nda bombalanmayan Kyoto, günümüze yaşayan bir müze gibi ulaşmayı başardı. Gerçek bir hikayeye dayanan 2005 yılı yapımı Bir Geyşanın Anıları filmi 2006 yılında 6 dalda Oscar'a aday gösterildi ve en iyi kostüm tasarımı, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi yapım tasarımı Oscar ödüllerini aldı. Arthur Golden'ın kitabından uyarlanan film, bir geyşanın Kyoto'da geçen hayatını anlatıyor. Peki kim bu geyşalar? Geyşalar 17. yüzyıldan beri eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlarla eşlik ediyor. 13-18 yaş arasındaki acemi geyşalara da maiko deniyor. Geyşalar oldukça eğitimliler ve günümüzde hala kendi eğitim merkezleri var. Yüzlerini bembeyaz boyuyorlar çünkü geyşalığın ortaya çıktığı ilk zamanlarda elektrik yokmuş ve sanatlarını daha iyi icra etmek için yüzlerini ön plana çıkarmaya başlamışlar. Ayrıca beyaz makyaj yüz ifadelerini gizliyor, duygularının anlaşılmasını engelliyor. Kyoto'da Budist tapınaklarını, Shinto mabedlerini, imparatorluk sarayını gezebilir, Gion bölgesinde geyşalarla tanışabilirsiniz. Arashiyama'ya gidip bambu bahçelerini görebilirsiniz. Chashitsu adı verilen çay odalarında sadou ritüeline katılıp matcha hazırlanışı ve zarafetle bardaklara servis edilişine tanıklık edebilirsiniz. Bu özel ritüelde matcha ve yanında çay yapraklarının tatlarını dengeleyen bazı tatlılar servis ediliyor. Şehirde dar sokaklar ve Japon mimarisini yansıtan tarihi evlerin arasında gezinirken geleneksel giysi kimonoyla gezinen insanları hayranlıkla izliyor, kendinizi gerçekliğin değil de bir film setinin içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Burada herşey o kadar olağanüstü ki ne kadar zaman geçirirseniz geçirin asla yeterli gelmiyor. Kyoto'ya ilk olarak Windstar Cruises ile katıldığım Japonya cruise turunda geldim. Bu geziye gelirken Emirates ile uçtum. İlk kez uçtuğum Emirates, hizmet kalitesiyle beklentimin üzerindeydi. Emirates, dünya çapında 150'den fazla varış noktasına uçuyor. Bünyesinde 160'dan fazla farklı ulustan çalışanı bulunuyor. Yolcularla kendi dillerinde iletişim kurmak, Emirates imzalı misafirperverliğin temel bir parçası olarak kabul edildiğinden, Emirates proaktif olarak çok dilli bir kabin ekibini bünyesinde barındırıyor. Emirates kabin ekibi, toplamda 70'ten fazla dil konuşabiliyor. Emirates'in şu an için Dubai-İstanbul arasında günde 3 uçuş olmak üzere, haftada toplam 21 seferi var. Uçakları geniş gövdeli; bunlardan biri havayolunun amiral gemisi A380, diğer ikisi Boeing 777ER ile gerçekleşiyor. Emirates ayrıca sürdürülebilirlik kapsamında pek çok adım atıyor. Bunlar arasında yakıt açısından daha verimli olan çok genç bir filoya sahip olması, yılda 500 tondan fazla cam ve plastiği geri dönüştürmesi, dijital menülere geçerek 1.000 ton kağıt tasarrufu sağlaması sayılabilir. İmparator Meiji, 1868 yılında şogun yönetimine son verip tahta çıkınca Meiji Restorasyonu olarak bilinen politika ve uygulamalarını gerçekleştirmiş. Başkenti Kyoto'dan Tokyo'ya taşımış. Böylelikle o zamana dek pek çok imparatora hizmet veren Kyoto İmparatorluk Sarayı görevini Tokyo İmparatorluk Sarayı'na bırakmış. Katsura İmparatorluk Köşkü, Japon imparatorluk ailesinin üyeleri olan Katsura ailesinin ikametgahı olarak 1645 yılında tamamlanmış. Saray kompleksi günümüzde Japon mimarisinin ve bahçe tasarımının zirvesi olarak kabul ediliyor. Sarayda 5 chashitsu varmış ama günümüze 4 tanesi ulaşmış. Bu chashitsu'lar, sadou ritüeli için 3 anayasaya göre inşa edilmiş; uyum, sessizlik ve hürmet. Nijo Kalesi, Tokugawa Şogunluğu'nun kurucusu ve ilk şogunu Tokugawa Ieyasu'nun emriyle 1603 yılında tamamlanmış. Kalenin içinde iki merkezli Kuruwa halkası, Ninomaru Sarayı, Honmaru Sarayı ve yıkıntıları, destek binaları ve bahçeler yer alıyor. 1300'lü yıllara tarihlenen Kinkaku-ji Tapınağı ; Kitayama kültürü, mimarisi ve bahçe düzenleme sanatı hakkında fikir veren ve Budizm'in Rinzai koluna mensup bir tapınak. UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Kinkaku-ji Tapınağı özellikle gün batımında tam bir görsel şölen sunuyor. Kyoto şehrinde Inari Dağı'nın eteklerinde kurulan Fushimi Inari, tahminen 711 yılına tarihlenen bir Shinto tapınağı. Tapınağın ünü Bir Geyşanın Anıları filminde de yer alan, 6.000'den fazla torii'ye dayanıyor. Tapınağa adak adamaya gelenler, adakları kabul olunca isimlerinin yazılı olduğu turuncu torii'leri tapınağa bağışlıyorlar. Küçük torii'ler 1.500 USD, büyük torii'ler 11.400 USD karşılığında ve yaklaşık 5-6 yıl bekleyerek bağışlanıyor. Bu ücreti karşılayamayanlar minyatür torii bağışında bulunabiliyor. Her bir torii, iyi şans ve servet anlamına geliyor. Her torii'de bağışlayan kişinin ismi yazıyor. Bu torii'lerin görüntüsü adeta sonsuzluğu çağrıştırıyor. Saiho-ji Tapınağı, bahçesinde bulunan yaklaşık 120 farklı yosun türü nedeniyle Yosun Tapınağı olarak anılıyor. Tapınağın bahçesinin Japon bahçe tasarımını etkilediği biliniyor. Koke-dera Tapınağı, Nara Dönemi'nde bir tapınak haline gelmeden önce Prens Shotoku'nun villasının bulunduğu yermiş. 1339'da yenilenmiş ve rahip Muso Soseki yönetiminde bir Zen tapınağına dönüştürülmüş. Muso Soseki Koke-dera'nın bahçelerini de yaratmış. Arashiyama bölgesinde herkesi kendine hayran bırakan bir bambu ormanı var. Kimono Ormanı, 2013 yılında Keifuku Arashiyama hattındaki Randen tramvay istasyonuna giden yola yerleştirilen ve silindir şeklindeki sütunlardan oluşan koleksiyona deniliyor. Sütunlar bir orman gibi kümelendiğinden ormana benzetiliyor. Sütunların her birinde kimonolar sergileniyor. Bir Tendai Budist tapınağı olan Sanjusangen-do Tapınağı, 1164 yılında Taira no Kiyomori tarafından İmparator Go-Shirakawa için kurulmuş. Eikan-do Tapınağı, Jodo-shu Budist mezhebinin Seizan şubesinin baş tapınağı. Kukai'nin bir öğrencisi olan Shinsho tarafından kurulmuş. Eikan-do, sonbaharda renk değiştiren ağaçları ve akşam aydınlatmalarıyla ünlü. Gion & Higashiyama, Kyoto'nun kalbi ve ruhu olan geniş bir bölge. Sokaklarda yüzyıllardır turistlere ve hacılara hizmet veren küçük dükkanlar, kafeler ve restoranlar var. Japonya'da 17. yüzyıldan bu yana var olan geyşalık kültürünü Gion'da hissedebiliyorsunuz. Pontocho Alley etrafında bir yürüş yaparsanız zarif ipekten kimono giyen, şemsiyeleri, ahşap takunyaları ve beyaz boyalı yüzleriyle dikkat çeken geyşalara daha yakından bakabilirsiniz. Beni Kyoto kentinde en çok etkileyen yerlerden birinin burası olduğunu söylemeliyim. Sannenzaka & Ninenzaka, Gion bölgesindeki iki küçük yamaç. Ninenzaka Yamacı, Yasaka-no-to Pagoda manzarasıyla tanınıyor. 807 yılında inşa edilen cadde, Japon tasarım ürünleri ve Japon mutfağı lezzetleri bulunan çok sayıda mağaza, kafe ve restorana ev sahipliği yapıyor. 100 metre uzunluğundaki taş döşeli Sannenzaka Yamacı, 808 yılında inşa edilmiş. 798 yılına tarihlenen Kiyomizudera Tapınak Kompleksi, Japonya'nın en eski ve en önemli Budist tapınaklarından biri. UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Tapınak kompleksinin ana balkonu, 13 metre yükseklikte ve 18 metre uzunluğunda. Balkondan şehrin güneydoğu kısmının manzarası izleniyor. Tapınak ismini kompleksin içindeki şelaleden alıyor. Kiyumizu, \"temiz saf su\" anlamına geliyor. Tapınağı popüler kılansa buraya özgü bir inanış: 13 metre yükseklikten atlayarak hayatta kalan kişinin dileğinin gerçekleşeceğine inanılıyor! Edo döneminde 234 kişi atlamış ve bunların % 85'i hayatta kalmış. Günümüzde ise bu gelenek yasaklandı. Otowa Şelalesi'nde sular 3 kanaldan bir göle akıyor. İnanışa göre bu kanallar sırasıyla bilgi, sağlık ve uzun ömrü simgeliyor. Ziyaretçiler buradaki suyun kutsal olduğuna inanarak içiyor. 874 yılına tarihlenen Daigo-ji Tapınağı, bir Şingon Budist tapınağı. UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Sakura ağaçlarıyla ünlü olan tapınak kompleksinin ana tapınak yapısı dağın eteğinde bulunuyor ve bir yürüyüş yoluyla birkaç tapınak binasına bağlanıyor. Samurai ve Ninja Müzesi, hem samuray ve ninja hayranlarına hem de Japonya'nın büyüleyici tarihine ilgi duyan herkese hitap eden bir müze. Nara, Kyoto şehir merkezinin 42 km güneyinde yer alıyor. 710-784 yaşanan Nara döneminde başkent olan Heijo-kyo, ülkenin ilk başkenti olma özelliğini taşıyor. Şehrin tarihi anıtları 8. yüzyılda Japon başkentindeki yaşamın canlı bir kanıtını sunuyor ve UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. 1880 yılına tarihlenen Nara Parkı, adeta bir geyik çiftliği gibi. Özellikle sakura zamanında ziyaretçi akınına uğruyan park, Todai-ji Tapınağı'na ev sahipliği yapıyor. Japonya mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında olması gereken bir ülke bence. Kyoto gerçekten harika. Tapınaklar, ormanlar, bahçeler çok güzel. Sen de anlatımın ve fotolarınla bizi çok aydınlattın. Eline, emeğine sağlık. Çok teşekkür ederim annem. Yazımı beğenmene çok sevindim."} {"url": "https://kucukdunya.com/maldivler-liveaboard", "text": "Maldivler 10.000'lerce resif, 1.000 tür balık, 200'den fazla mercan ve pek çok su altı canlısına ev sahipliği yapıyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında Maldivler'de dalış yapmak, hele ki liveaboard safari teknelerinde konaklayarak bu dalışlara doymak Maldivler dalış tatilini unutulmaz kılıyor. Ayrıca unutmayalım ki Maldivler kesinlikle dünyanın en güzel dalış noktaları arasında yer alıyor. Bu yazımda size Maldivler Merkez Atolleri üzerinde yaptığım dalışları anlatacağım. Maldivler dalış safari tekneleri ve Maldivler dalış rotaları hakkında genel bilgileri Maldivler dalış yazımda vermiştim. Bu yazımda ise Merkez Atolleri'nde yaptığım dalışları anlatacağım. Ayrıca dalış gezisine gitmeden önce dalış ihtiyaç listesi belirleyip yola eksiksiz malzeme ile çıkmanızı öneririm. Çünkü konforunuz ne kadar iyi olursa o kadar rahat ve güvenli dalışlar yaparsınız. Eğer eksik malzemeniz varsa tekneye önceden mutlaka bildirmeniz gerekiyor. Maldivler'de liveaboard dalış safari tekneleri daha önceden kaldığım dalış safari teknelerinden biraz farklı. Tekneler sadece konaklama için kullanılıyor. Dalışlar bu teknelerin yanında giden dhonilerden yapılıyor. Yani bir anne, bir yavru tekne sürekli yan yana seyir halindeler. Teknede askeri bir sistem var. Sabah 6.00'da kalk borusu ötüyor. Biraz meyve atıştırıp dalışa giriyorsunuz. Bu ilk dalış sonrası kahvaltı, ardından 2. dalış, ardından öğlen yemeği, ardından 3. dalış, ardından akşam yemeği derken akşam olduğunda pestil gibi oluyorsunuz :-) . Zaten su altında da artık bir noktadan sonra azot sarhoşluğuyla her türlü muzipliği de yapar hale geliyorsunuz :-) . Eğer Maldivler'e ilk kez geliyorsanız siz de benim gibi klasik rotada yani Merkez Atolleri'nde dalış yapmayı isteyebilirsiniz. Bu rotada Kuzey Male Atolleri, Güney Male Atolleri, Felidhoo Atolleri, Rasdhoo Atolleri ve Ari Atolleri'nde dalışlar yapıyorsunuz. Şimdi Maldivler'de dalış ve Merkez Atolleri rotasındaki en önemli dalış noktalarından bahsedeceğim. Şimdi size hemen ilk dalışımızı anlatmalıyım. Check dive olarak yaptığımız bu dalış Maldiv sularına alışmak ve tanımak adına oldukça önemli. Dalışımız Fish Factory denen bir yere oldu. Ton balığı konservesi üreten bu fabrikadaki artıklardan beslenen on binlerce balık artık dalışımızın baş rollerindeydi. Dalışı 10 metrelerde yaptık. Şiddetli akıntı nedeniyle kendimizi hem akıntı kancasıyla bir kayaya bağladık hem de bir taraftan akıntı çubuğundan destek aldık. Abartmıyorum ama etrafımızda şu ana kadar yaptığım 300 dalışın toplamında gördüğümden daha fazla sayıda balık vardı! Yüzlerce vatoz, yüzlerce müren, gitar köpekbalığı, napolyon balıkları ve binlerce çeşit tropik balık fabrikadan atılan ton balığı artığıyla karnını doyuruyordu. Daha önce vatozlarla dalmış, hatta onlara sarılmıştım ama bu kadar fazla sayıda vatozu ilk kez görüyordum. Vatozların kuyrukları zehirli. Hatta Crocodile Hunter olarak tanınan Avustralyalı Steve Irwin vatoz kuyruğunun kalbine saplanması nedeniyle öldü. Ben de şu anda muhteşem bir deneyim yaşıyor ama bir taraftan da vatozların kuyruklarının her an bir yerime değme ihtimalini de düşünüyordum. Hayvanlar asla saldırgan değildi. Zaten karınlarını doyuruyorlardı. Ancak o kadar dibimdelerdi ki her an çarpışma riskimiz vardı. Guitar shark ise şimdiye kadar sadece akvaryumda ya da belgesellerde gördüğüm bir köpekbalığıydı ama işte gerçekti ve benim 1 metre ötemde süzülüp duruyordu. Bir taraftan kuvvetli akıntıda aynı ismim yaprak gibi sallanıyor, yaşadığım en adrenalin yüklü, en heyecanlı, en korkutucu sahnenin içinde yer alıyordum. Şimdiye kadarki dalışlarımda gördüğüm her canlı, yaşadığım her heyecan bu tek dalışta toplanmıştı. Kuzey Male Atolleri'ndeki Manta Point dalış noktasında denizlerin dev canlılarıyla çok yakın temasta olduğumuz bir dalış yaptık. Neredeyse gemi büyüklüğünde olan mantalar adeta kafamızı okşayarak tepemizden geçip gittiler. Biz kancalarımızı takıp kayaya sabit pozisyonda sallanırken onlar da bize gösterilerini yapmaya devam ediyordu. Her dalışta yüzlerce köpekbalığı görmek bize artık sıradan gelmeye başlamıştı :-) . Ancak bir gece dalışımız 100'den fazla nurse shark göreceğimiz bir noktaya oldu. Etrafımızda gezinen hemşire köpekbalıkları ve vatozlar yine bize çarpa çarpa geçip durdular. Bir ara bacağıma vurup duran birşey hissettim. Yanımdaki dalgıcın paleti zannettim. Dönüp baktığımda ise hemşire balığıyla göz göze geldim. Rehberlerin verdiği balık çorbasıyla beslenen köpekbalığı kıpır kıpırdı. Sonra da bacaklarımın arasından geçip gitti. Kötü şöhretlerinin aksine oldukça uysal olan bu hayvanlarla Alimatha House Reef dalış noktasında fazlasıyla kaynaşmış oldum :-) . Bir dalışımızı denizlerin en büyük canlısı olan whale shark görmek üzere planladık. Ari Atoll 'ün güneyindeki Alifu Dhaalu Atoll civarında 2 saat boyunca bu devasa hayvanı aradık. Yüzeyde uzakta onu görünce dalışa geçtik. 1 saat de su altında umutsuzca onu aradık. Eğer bulabilseydik balina köpekbalığı ile dalış kurallarını uygulayacak ve yanında ona en az 5 metre mesafe bırakarak ve asla önüne geçmeden dalacaktık. Şu ana kadar bulunan en büyük balina köpekbalığı 12.6 metre uzunluğunda ve 15 ton geliyor. Bir yüzgeci 10.000 $ USD'ye satılan bu hayvan biz acımasız insanoğlu nedeniyle maalesef katlediliyor. Umarım bu katliam sona erer ve balina köpekbalıklarını doğal ortamında özgürce gezinirken görmek bana bir gün kısmet olur. Maldivler Merkez Atolleri dalış turunda su altı fotoğraflarını özenle çeken arkadaşım Yasemin Tüylü'ye çok teşekkür ediyor ve sizleri benim de olduğum görüntülerle baş başa bırakıyorum. Maldivler tatilimde su altını keşfe geldiğim için çok iyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Denizlerin altı öyle gizemli ve öyle güzelliklerle dolu ki her dalışımda kendime özel bir şov izlemekten son derece mutlu oluyorum."} {"url": "https://kucukdunya.com/mavi-yolculuk", "text": "Jürgen Janning ve Ahmet Durmaz farklı kültürlerin ve milletlerin harika arkadaşlığı üzerine J Dive J Dalış Merkezi'ni kurmuşlar. 2012 yılında teknelerini alan 2 ortak MSY Okyanus JD tekneleriyle Marmaris Datça Bodrum arasında mavi yolculuk turlarını yürütüyor. Ege ve Akdeniz sahillerimizde yeşil ve mavi kucaklaşırken birbirinden güzel koylarda yüzmek / dalmak, tekne yaşamının ve yelkenli ile seyrin keyfine varmak, açık havada yoga yapmak, yıldızlar altında uyumak ve uyanır uyanmaz da bedenini masmavi sulara atmak kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? İşte bunların hepsini bu mavi yolculukta yaşamak mümkün. Ayrıca unutmayalım ki bu rota Türkiye'nin en güzel dalış noktaları arasında sayılıyor. Evet, MSY Okyanus JD guletinde diğer mavi yolculuklara ilaveten dalış ve yoga da yapabiliyorsunuz. Sessizliğin içinde yelkenli ile ilerlerken yoga seanslarına katılıyor, turkuaz rengi koylara yanaştığınızda ise su altını keşfe çıkıyorsunuz. Eğer dalış veya yoga yapmak istemezseniz de sorun değil. Selimiye Hisarönü Datça Bozburun Bodrum arasındaki değişik rotalarda sadece yüzmek bile size unutulmaz bir tatil yaşatacak. 16 kişi kapasiteli gulette 12 kişi konaklayacağınız için de teknede kendinizi çok rahat hissedeceğinize eminim. Ben şimdi size neden tüplü dalış + yoga yapabileceğim bir mavi yolculuk turunu tercih ettiğimden bahsedeyim. Tüplü dalış tutkunları bilirler. Eğer kendi malzemenizle dalıyorsanız günlük dalışlarda her gün malzemenizi taşımak durumunda kalıyorsunuz. Oysa mavi yolculukta malzemenizi kurulu olarak bırakıp sabah kalktığınızda hemen dalmaya hazır hale gelebilirsiniz. Dalış pek çok kişi için ürkütücü olsa da güvenlik kurallarına uyulduğu takdirde son derece emniyetli bir spor. J Dive ile dalış öncesi briefing toplantılarında dalış yerini yakından tanıyabilir, ardından da kuralların uygulandığı güvenli dalışlar yapabilirsiniz. Yoga insanı rahatlatan, esneme hareketleriyle kaslarını gevşetirken bir yandan da huzura erdiren bir aktivite. Peki bunu açık havada yapmayı merak ediyor musunuz? O zaman buyrun sizi guletin üst katına alalım :-) . Mavi yolculuk turlarının en önemli özelliği bavul açma-kapama olmadan her gün başka bir koyda uyanabilmektir. Hele bizim kristal berraklığındaki denizlerimizi düşündüğümüzde bunun ne kadar eşsiz olduğunu hayal edebilirsiniz. Selimiye Hisarönü Datça Bozburun Bodrum arasındaki koylarda gezinizin olduğu rotada giderken her zaman açık havada olacak, her zaman farklı bir manzara göreceksiniz. Mavi yolculuk turuna katılanların büyük çoğunluğu kamaralarında değil güvertede yıldızların altında uyudu. Bunun bir kötü yanı olduğunu söylemeden edemeyeceğim: İnsan bu geziden sonra şehir hayatına adapte olamıyor! Sadece 12 kişiyle yapılan bu mavi yolculuk butik turların en güzel örneklerinden biri. Bu mavi yolculuk turunun en önemli özelliklerinden birisi 5 yıldızlı otelleri aratmayacak lezzetteki yemeklerini yemekti. 2 gece rakı-balık keyfi, bir gece mangal ziyafeti, diğer gecelerde ise köfte, kuzu şiş, tavuk sote yemekleri ve zeytinyağlı mezeler derken bu mavi yolculukta gerçekten çok leziz yemekler yediğimi söylemeliyim. Bu yemekleri açık havada yemekse tabii ki ayrı bir keyif oldu. Benim için seyahat etmenin en güzel yanı yollarda edindiğim dostlarımdır. Bu mavi yolculuk turuna da tek başına çıktım ama Türk-Alman-Hollandalı grubumuzla kaynaşarak çok keyifli günler geçirdim. Çok güzel dostlar edindim. Diyeceğim o ki eğer kapalı bir grupla mavi yolculuk yapmıyorsanız mavi yolculuk sırasında güzel arkadaşlıklara başlangıç yapacaksınız. 15 yıl aradan sonra tekrar mavi yolculuk yapabilmiştim. Bölgenin güzelliği ve teknenin rahatlığı bir yana bu gezide karaya çıktığımızda da çok güzel yerleri keşfettim. Kara gezilerimizi sonraki yazılarımda aktaracağım. Bu geziye benden önce katılan ve su altı fotoğraflarını bu yazımda bizlerle paylaşan arkadaşım Cem Özoral'a çok teşekkür ediyorum. Su altının güzelliklerinin onun sayesinde sizlere iletebildiysem ne mutlu bana :-) . Sevgili Yaprak, eline sağlık, çok güzel olmuş. Dalışlı mavi tur severim, artık seninle daha keyifli. Sevgiler."} {"url": "https://kucukdunya.com/mirada-exclusive-bodrum-bodrum-oteli", "text": "Türkiye'deki tatil beldeleri içinde en popülerlerinden biri olan Bodrum, hem mütevazı hem de lüks tatil yapmak isteyenlere pek çok konaklama seçeneği sunan bir yer. Eğer Bodrum'a geldiğinizde merkeze yakın lüks bir otelde konaklamak istiyorsanız Mirada Exclusive Bodrum en iyi tercihlerinizden biri olacaktır. Turizm sektöründe en iyiyi hedefleyen Kazancı Holding iştiraki olan Aksa Turizm'e ait olan Mirada Exclusive Bodrum, mayıs 2022 tarihinden itibaren hizmet veriyor. 5 yıldızlı ve herşey dahil konseptinde olan Mirada Exclusive Bodrum, Bodrum'un en güzel koylarından biri olan Asarlık mevkiinde yer alıyor. Çok ince detaylar göz önüne alınarak yenilenen otel, hem lüksü hem de şık bir sadeliği yansıtıyor. Otel bu özelliğiyle misafirlerine beklentilerinin ötesinde lüks bir tatil yaşatmayı başarıyor. Otelin nefis bir plajı var. Kumsal ya da iskele kısmında güneşlenip denizin tadını çıkarıyorsunuz. Plajda veya havuz başında tüm yorgunluğunuzu atabildiğiniz gibi dilerseniz de tecrübeli animasyon ekibinin aktivitelerine katılarak eğlenceli zaman geçiriyorsunuz. Otelde usta şeflerin yarattığı, dünya mutfaklarının seçme lezzetleri tadıyorsunuz. Yemeğinizi ister ana restoranda, isterseniz rezervasyonla gidilen alacarte restoranda yiyin, kaliteden ödün vermeden hazırlanan yemeklerle midenize bayram ettireceksiniz. Genelde tam pansiyon konseptli otellerde açık büfeyi çok sevmediğimi itiraf etmeliyim. Ancak Mirada Exclusive Bodrum'daki açık büfe, çeşit sayısı ve yemeklerin kalitesi açısından oldukça başarılıydı. Açık büfede adeta gurme restoran kalitesi vardı. Bu yönüyle benden tam puan aldı. Otelin değişik tip oda çeşitleri var. Deluxe Odalar 26 / 30 m oturma ve teras alanına sahip. Begonvil Blok'daki odalar 1 yetişkin / 3 yetişkin +1 çocuk kapasiteli. Aile Suit Odaları 52 m yatak odası ve oturma alanına sahip. Begonvil Blok'daki oda 1 yetişkin / 2 yetişkin +1 bebek kapasiteli. Junior Suit Odalar 35 m oturma grubu, teras veya balkon alanına sahip. Deniz manzaralı odalar renkli tasarımı ile huzur ve konforu aynı anda sağlamak üzere dizayn edildi. Ana Bina'da konumlu oda; 1 yetişkin / 2 yetişkin +1 bebek kapasiteli. Grand Suit Odalar 52 m oturma grubu, 2 adet tek kişilik yatak, terasta şezlong ve oturma grubuna sahip. Deniz manzaralı odalar renkli tasarımı ile huzur ve konforu aynı anda sağlamak üzere dizayn edildi. Ana Bina'da konumlu oda; 1 yetişkin / 4 yetişkin +1 bebek kapasiteli. Premium Suit Odalar 70 m yatak odası, 2 adet tek kişilik yatak, oturma grubu, terasta şezlong ve oturma grubuna sahip. Deniz manzaralı odalar renkli tasarımı ile huzur ve konforu aynı anda sağlamak üzere dizayn edildi. Ana Bina'da konumlu oda; 1 yetişkin / 4 yetişkin +1 bebek kapasiteli. Royal Suit Odalar 100 m yatak odası, 1 oturma odası, 2 adet banyo / WC, mini mutfak, giyinme alanı, terasta şezlong ve oturma grubuna sahip. Deniz manzaralı odalar renkli tasarımı ile huzur ve konforu aynı anda sağlamak üzere dizayn edildi. Petunya Blog'da konumlu oda; 1 yetişkin / 4 yetişkin +1 bebek kapasiteli. Mirada Exclusive Bodrum'da bedenimin ve ruhumun dinlendiğini hissettim. Nefis plajında saatlerce yüzdüm ama yine de denizine doyamadım. Eşsiz manzaralı restoranda yediğim yemeklerin tadı hala damağımdadır. Mirada Exclusive Bodrum'da 1 gece bile konaklasanız rutininizden haftalarca uzak kalmış gibi hissedeceksiniz. Yazılarım faydalı oluyorsa ne mutlu bana. Çok teşekkürler."} {"url": "https://kucukdunya.com/nehir-turlari-dunyanin-en-guzel-nehirleri", "text": "Dünyamız dağlarla, denizlerle, göllerle, nehirlerle çevrili. Ancak nehirlerin dünyaya hayat veren can damarları olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü nehirler; karayı, gölleri ve denizi bağlayarak besleyici maddelerin, çökeltilerin ve su canlılarının dolaşımını sağlar. Nehirler dünyamızın en çok çeşitlilik gösteren ekosistemler arasındadır. Uygarlığımızın beşiğidirler. Geçtikleri yerlerin kıyılarında köyler, kasabalar, şehirler kurulur, farklı kültürler oluşur. En eski kültürler de Fırat, Dicle, Nil, İndus ve Sarı Nehir gibi nehirlerin kıyısında ortaya çıkmıştır. Bu yazımda ise üzerinde nehir turları yapılan dünyanın en güzel nehirlerinden bahsedeceğim. Nehir turları her zaman çok keyiflidir. Şehirlerin, küçük yerleşimlerin içinden geçersiniz, iki yanınızda görünen manzaraları izlemeye doyamazsınız. Birçok şehri, hatta birkaç ülkeyi bavul toplama derdi olmadan rahatça gezersiniz. Nehirlerde açık denizdeki gibi dalga olmadığından sakin bir seyir gerçekleştirirsiniz. Nehir gemileri küçük ve konforludur. Az kişiyle yola çıkarlar. Dolayısıyla da nehir turları butik turlar olur. Dünyanın en güzel nehirleri üzerinde katıldığınız turların keyfine doyum olmaz. Ben de sizler için dünyanın en güzel nehir turları listesi hazırladım. Eminim bu listeyi okuyunca heveslenip gitmek istedikleriniz olacaktır. İsmini Roma Nehir Tanrısı Danuibius ya da Danube'den alan Danube Nehri, Avrupa'dan 10 ülkeden geçerek dünyada en fazla ülkeden geçen nehir olma konusunda bir rekor kırıyor. Doğduğu noktadan Karadeniz'e dökülene kadar Orta ve Doğu Avrupa'nın kalbinden geçen Tuna Nehri, Almanya'nın Kara Ormanı'ndan doğup Karadeniz'e dökülüyor. 2.860 km uzunluğunda. Yukarı Tuna, 4 büyük başkent olan Viyana, Bratislava, Budapeşte ve Belgrad'a ev sahipliği yapıyor. Tuna Nehri ayrıca kentsel ve kırsal alanların eşsiz bir karışımına sahip. Bu nehir turu kimler için uygun? Orta Avrupa'yı keşfetmek isteyenler, tarih, sanat meraklıları bu turu sevecektir. Ren Nehri, İsviçre Alpleri'nin yakınındaki Reichenau'dan, Vorderrhein ve Hinterrhein nehirlerinin birleşmesi ile doğuyor. 1.248 km uzunluğundaki Ren Nehri, batıda Konstanz Gölü'ne boşalıyor. En geniş bölümü ise Hollanda'ya girdiği yer. Oradan sonra üç ana kola ve sayısız küçük kola bölünerek Hollanda ovalarına ve Kuzey Denizi'ne dökülüyor. Bu nedenle Ren Nehri sadece turizm taşımacılığında değil, aynı zamanda Main Tuna Kanalı sayesinde ticari gemilerin Kuzey Denizi'ne ulaşmasını sağladığı için de oldukça fazla öneme sahip. 410 kilometre uzunluğundaki Koblenz Rüdesheim arasındaki Romantik Ren parkuru ise her gezgini büyülüyor. Ren Nehri'nin Romantik Ren olarak bilinen bölümündeki Orta Çağ'a ait 40 kale, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, doğaseverler ve romantikler bu turu sevecektir. Avrupa'nın en güzel nehri kabul eden Mosel Nehri, 560 km uzunluğunda. Vosges Dağları'nda doğup, Fransa ve Lüksemburg topraklarından geçtikten sonra Koblenz'de Ren Nehri'ne dökülüyor. Mosel Nehri üzerindeki nehir turları, Ren Nehri'nden geçtikten sonra Almanya'nın Koblenz şehrinden Mosel Nehri'ne girip Lüksemburg'da küçük bir şarapçılık köyü olan Schengen'e gidip geri dönüyor. Mosel Nehri boyunca çok sayıda kaliteli karavan park alanı bulunduğu için bu kıyı boyu karavancılar tarafından da tercih ediliyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, doğaseverler ve romantikler bu turu sevecektir. Rhone Buzulu'ndan doğan Rhone Nehri, Akdeniz'e dökülüyor. 813 km uzunluğunda. Adeta bir tablo gibi Alp vadilerinden akan nehir, lavanta tarlaları ile ünlü olan Provence bölgesinin de içinden geçiyor. Gastronomi şehri Lyon'un bilinirliği, Rhone Nehri sayesinde daha da arttı. Saone ve Rhone nehirlerinin birlikte görülebildiği 1 hafta süren nehir turu boyunca Beaujolais bölgesi gezilip şaraplar tadılıyor, Güney Fransa'nın ünlü Provence bölgesi, özellikle de Van Gogh resimlerine konu olan Arles ve Papalık merkezi Avignon gibi özel yerler ziyaret ediliyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, doğaseverler, tarih meraklıları, temmuz-ağustos aylarına denk gelen lavanta açma sezonunda lavanta tarlaları arasında fotoğraf çektirmek isteyenler bu turu sevecektir. Fransa'nın Lorraine şehrinden doğan Saone Nehri, Rhone Nehri'ne dökülüyor. Uzunluğu 480 km. Saone Nehri, Fransa'nın ünlü Burgonya şarap bölgesinin kalbi konumunda. Pitoresk, sıra sıra dizilmiş şarap bağları adeta bir tabloyu andırıyor. Lyon, Macon, Tournus, Beaune, Chalon-Sur Saone, nehir kenarında kurulan önemli yerleşimler arasında. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. Fransa'nın en uzun nehri olan Loire Nehri, Massif Central'dan doğuyor, Bretagne Yarımadası'nın güneyine girerek Atlantik Okyanusu'na dökülüyor. Toplam uzunluğu 1.020 km. Fransız soylular 9. yüzyılın başlarında Loire bölgesinde daha fazla toprak hakimiyeti kurmak için bölgesel savaşa başlamış ve kendilerini korumak için şatolar inşa etmişler. Bölge bu nedenle şatoları ile ünlü. Toplamda 300'den fazla şato var. Tours, Nantes, Orleans, Le Puy, Amboise şehirleri ise bölgede öne çıkan yerleşimler arasında sayılıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şato gezmekten etkilenenler, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. Sen Nehri, Burgundy'den doğup Sweet Paree olarak adlandırılan Paris'in kalbinden geçerek Normandiya'nın meyve ağaçları ve tarlaları boyunca devam ediyor. İngiliz Kanalı'na dökülen Sen Nehri, 776 km uzunluğunda. Sen Nehri boyunca yapılan gezintiler hem Paris'in romantizmini yaşatıyor hem de Fransa'nın kırsal bölgelerini keşfetmenizi sağlıyor. Paris'i herkes sever ama Eyfel Kulesi'nin ayağındaki Sen Nehri'nde konaklayıp aynı zamanda 1 hafta boyunca Fransız şehir ve kasabalarının keşfedilebileceği bir seyahat, gezginlerin gözünde daha anlamlı oluyor. 2. Dünya Savaşı'na yön veren Normandiya Çıkarması'nın yapıldığı sahiller, Sen Nehri seyahatinde akıllarda kalan konuların başında geliyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Sen Nehri, Fransız başyapıtlarının çoğuna ilham verdiği ve dünya savaşları için kritik bir savaş alanı olarak hizmet ettiği için bu tur sanat ve tarih meraklıları için idealdir. Fransa'da Puy de Sancy Dağı'ndan doğan Dordogne Nehri, Limousin ve Perigord bölgelerinden geçerek Bordeaux şehrinin kuzeyindeki Garonne Nehri ile ortak haliç olan Gironde'ye dökülüyor. 483 km uzunluğunda. Toulouse, nehir kenarındaki en önemli şehirlerden birisi. Garonne Nehri tarafından ikiye bölünen ve İspanya sınırının yakınında bulunan Toulouse, Fransa'nın güney Occitanie bölgesinin başkenti. Dordogne Nehri'nde yapılan nehir turlarında üzüm bağları ve şarapları ile ün salmış olan Bordeaux şehrinden başlayarak 1 hafta boyunca Garonne Nehri ile birlikte Fransız kasabalarında şarap tadımı yapılıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, müzik ve eğlence sevenler, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. İspanya Pireneleri'nden doğan Garonne Nehri, Fransa'nın Bordeaux limanındaki Gironde Halici'ne dökülüyor. Fransa'nın güney batısında ve İspanya'nın kuzeyinde bulunan nehir, 602 km uzunluğunda. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, müzik ve eğlence sevenler, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. Guadalquivir Nehri, Jaen eyaletinin Sierra de Cazorla Dağları'ndaki Canada de las Fuentes'tan doğup Cadd Körfezi'nin Sanlucar de Barrameda'daki Atlantik Okyanusu'na dökülüyor. 657 km uzunluğunda. İsmi Arapça'da Wadi Al-Kabir yani Büyük Nehir anlamına geliyor. Endülüs bölgesinin başkenti olan Sevilla ise nehrin kenarındaki en önemli yerleşim. Endülüs bölgesini nehir turu ile keşfetme isteyenler Guadalquivir Nehri üzerinde yaptıkları tur ile Malaga, Sevilla, Cadiz, Jerez, El Puerto De Santa Maria, flamenkonun memleketi Jerez, San Lucar De Barrameda, Granada, Cordoba'yı keşfetme imkanı buluyor. Oldukça zengin bir programa sahip bu gezi, İspanya kültürünü yemekleri, şarapları, dansları ve müziği ile daha yakından tanıma fırsatı sağlıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, müzik ve eğlence sevenler, İspanya'nın ünlü flamenko dansını izlemek isteyenler, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. İspanya'nın Soria ilindeki Duruelo de la Sierra'da doğan Douro Nehri, İspanya ve kuzey Portekiz boyunca 896 km gidip Foz do Douro'da Atlantik Okyanusu'na dökülüyor. Kuzey Portekiz'deki Douro Vadisi ve Porto şehri, yüzyıllar öncesine dayanan şarap kültürüne sahip. Douro Nehri üzerindeki nehir turlarında Porto şaraplarını ve Douro Vadisi'ndeki Portekiz kasabalarında bölgenin ünlü şaraplarını tadım imkanı var. Gemide Fado müzikleri eşliğinde geçirilen harika geceler de turların unutulmaz anıları arasında yer alıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, şarap tutkunları, müzik ve eğlence sevenler, Portekiz'in ünlü Fado müziğini dinlemek isteyenler, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. İleri sevideye gezginler için daha uygundur. Çek Cumhuriyeti'nin Krkonose Dağları'ndan doğan Elbe Nehri, Almanya'yı geçerek Kuzey Denizi'ne dökülüyor. 1.094 km uzunluğunda. Eğer Elbe Nehri üzerinde bir nehir turu yapıyorsanız, ağırlıklı olarak yerleşim yerlerini değil, yemyeşil doğanın çarpıcı manzaralarını görüyorsunuz. Elbe Nehri üzerinde yapılan nehir turlarında nehrin fiziki yapısı itibari ile alçak veya yüksek su seviyelerinde bile gidebilen özel yapım çarklı butik nehir gemileri ile Berlin'den Prag'a harika bir 9 gün geçiriliyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Doğaseverler, kültür, sanat ve tarih meraklıları bu turu sevecektir. Almanya'da üst Franconia'dan doğan Main Nehri, Kırmızı Main ve Beyaz Main Nehri'nin birleşmesinden oluşuyor. 530 km uzunluğundaki nehir, Mainz şehrinde Ren Nehri'ne dökülüyor. Main Nehri, Ren-Main-Tuna yolu ile de Tuna Nehri'ne bağlanıyor. Main & Tuna Kanalı, büyüleyici köylerden geçiyor. Nehir turunda Nuremberg, Orta Çağ şehri Bamberg, Romantik yolun incisi olarak bilinen Würzburg, tablo gibi bir Bavyera köyü olan Miltenberg, Frankfurt, Ren ve Main Nehirlerinin birleştiği yerde parıldayan Mainz görülüyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Orta Avrupa'nın bir bölümünü keşfetmek isteyenler, doğaseverler, şirin Bavyera köyleri görmek isteyenler, romantikler bu turu sevecektir. İtalya'nın en uzun nehri olan Po Nehri, Cottian Alpleri'nden doğup Adriyatik Denizi'ne dökülüyor. Lombardiya ile Emilia-Romagna ve Veneto bölgeleri arasındaki sınırı oluşturan nehir, 652 km uzunluğunda. Po Nehri Vadisi, Avrupa'nın en önemli sanayi ve tarım alanlarından birisini oluşturuyor. Po Nehri üzerinde bir nehir turuna katılırsanız moda ve tasarımın küresel başkenti Milano'yu, Piedmont bölgesinin başkenti Turin'i, Emilia-Romagna bölgesinin canlı ve tarihi başkenti Bolonya'yı, Emilia-Romagna bölgesindeki Piacenza'yı, Lombardiya bölgesindeki Cremona'yı ziyaret ediyorsunuz. Bu nehir turu kimler için uygun? Gurmeler, kültür, sanat, tarih, mimari, moda, alışveriş meraklıları bu turu sevecektir. Valday Tepeleri'ndeki buzullardan doğan Dinyeper Nehri, Rusya, Belarus ve Ukrayna'dan geçerek Karadeniz'e dökülüyor. 2.285 km uzunluğunda. Bu nehir tarih boyunca Vikingler, Slavlar ve Bizanslılar için önemli bir ticari yol olarak hizmet vermiş. Vikingler, İskitler, Kazaklar tarafından kaybedilen gerçek hazinelerin, Dinyeper Nehri sularının derinliklerinde olduğuna inanılıyor. Avrupa'nın üçüncü büyük nehri olan Dinyeper Nehri üzerinde bir nehir turu yapıyorsanız, Ukrayna'nın başkenti Kiev'den başlayarak Karadeniz kıyısındaki Odessa'ya kadar Ukrayna'nın doğal güzellikleri eşliğinde unutulmaz bir seyahat gerçekleştiriyorsunuz. Eski Kazak şehri Zaporoje, Dinyeper Deltası, Potemkin merdivenleri ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki bir çok eseri de görüyorsunuz. Bu nehir turu kimler için uygun? Tarih, sanat tutkunları, bazen tarihin içinde bazen de bir masalın içinde hissettiren eşsiz güzellikteki şehir ve köyleri görmek isteyenler bu turu sevecektir. Avrupa'nın en uzun nehri olan Volga, Moskova'nın kuzey batısında bulunan Valday Tepeleri'nden doğup Hazar Denizi'ne dökülüyor. Volga Nehri kıyı şeridi tarih boyunca İskitler, Hunlar ve Türkler de dahil olmak üzere birçok farklı etnik gruba ev sahipliği yapmış. Günümüzde Rusya nüfusunun yaklaşık % 40'ı Volga Nehri havzasının yakınında yaşıyor, ülkenin çiftçilerinin yarısı bu nehir boyunca tarım yapıyor. Avrupa'nın en uzun nehri olan Volga Nehri üzerinde bir nehir turu yapıyorsanız dünyanın en büyük ülkesi olan Rusya'nın tarihi, kültürünü, coğrafyasını keşfediyor, insanları ile yakından tanışma fırsatı buluyorsunuz. Moskova ve St. Petersburg gibi Rusya'ya başkentlik yapmış iki büyük ve önemli kenti gezip tanıyor, nehir boyunca Rus tarihinde önemli yere sahip şehir ve kasabaları ziyaret ediyorsunuz. Avrupa'nın en büyük iki gölü Ladoga ve Onega, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan şehirler, anıtlar, eserler bu tur dahilinde gördükleriniz arasında yer alıyor. Gemi seyir halindeyken geceleriniz konserler ve gösteriler ile renkleniyor, gündüzleri boş vakitlerinizde Rus tarihi, Rus dili, Rus kültürü, el sanatları ve Rus şarkıları hakkında bilgilendiriliyorsunuz. Güzergah boyunca geçeceğiniz 17 adet seviye havuzu da bu yolculuğunuzu ilginç kılıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Bu tur Rusya kültürünü merak edenler için mükemmel bir tercihtir. Sanat tutkunları, bazen tarihin içinde bazen de bir masalın içinde hissettiren eşsiz güzellikteki şehir ve köyleri görmek isteyenler bu turu sevecektir. Rusya'da Novomoskovsk'tan doğan Don Nehri, Azak Denizi'ne dökülüyor. Uzunluğu 1.870 km. İsmini 17. yüzyılda buraya gelip verimli topraklara yerleşen Don Kazakları vermiş. Bu nehir Rusya'nın güney batı orman bozkır bölgelerinden, Lipetsk, Voronezh, Volgograd ve Rostov oblastlarından geçiyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Rusya kültürünü merak edenler, sanat tutkunları, bazen tarihin içinde bazen de bir masalın içinde hissettiren eşsiz güzellikteki şehir ve köyleri görmek isteyenler bu turu sevecektir. 6.650 km uzunluğu ile dünyanın en uzun nehri olan Nil Nehri'nin havzası, Afrika kıtasının onda birini kaplıyor. Nil Nehri'nin en uzaktaki kaynağı, Burundi'nin Doğu Afrika Göller Bölgesi'ndeki Kagera Nehri olarak doğuyor ve Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria Gölü'ne katılıyor. Güneyden kuzeye doğru akan Nil Nehri'nin üç ana kolu var: Beyaz Nil Nehri, Mavi Nil Nehri ve Atbarah Nehri. Nil Nehri'ndeki cruise turları insanlık tarihinin en eski uygarlığına ev sahipliği yapan Mısır'ı gezdiriyorlar, bu turlarda Mısır'ın kültür ve tarihini tanıma fırsatı buluyorsunuz. Mısır'daki Nil Nehri turlarında görülen en önemli şehirler ise kuzeyden güneye Kahire, al-Minya, Qena, Luxor, Edfu, Kom Ombo, Aswan, Abu Simbel oluyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Tarih, gizem, sanat tutkunları bu turu sevecektir. Daha çok ileri seviyede gezginler için uygundur. 7.200 km uzunluğu ile Kuzey Amerika'nın en uzun nehri olan Mississipi Nehri, ABD'nin Itasca Gölü'nden doğarak Meksika Körfezi'ne dökülüyor. Meksika Körfezi yakınlarında, Mississippi Nehri üzerindeki New Orleans, jazz müziği konserleri ve Mardi Gras karnavalı ile tanınırken Memphis şehri de Elvis Presley, B. B. King ve Johnny Cash'in efsanevi Sun Studio'da albüm kaydetmesi ile adını duyuruyor. Mississipi Nehir turu programları genelde Şikago'dan başlıyor. Burada geçirilen iki günün ardından New Orleans'a uçuluyor ve gemiye geçerek kamaranıza yerleşiyorsunuz. Buradan yola çıkan gemi St. James Parish, St. Francisville, Natchez, Vicksburg ve Helena'ya uğrayarak 7 günün sonunda Elvis Presley'in şehri Memphis'e varıyor. Her limanda geziler ve seyir süresince gemi içinde birçok eğlence programı ve aktiviteler düzenleniyor. Baştan sona büyük bir keyif duyarak yapılan bu gezi, Amerika ile özdeşleşmiş birçok yer ve olayı keşfetme fırsatı sunuyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Amerika'nın tarihine buharlı ve çarklı nehir gezisi ile seyahat etmek isteyenler, kültür, tarih meraklıları, doğaseverler, jazz ve blues müzik dinlemekten hoşlananlar, bu turu sevecektir. Özellikle ileri seviye gezginler için uygundur. Peru'daki And Dağları'nın doruklarından doğan Amazon Nehri, doğuya doğru bir seyir izleyip Atlas Okyanusu'na dökülüyor. 6.438 km uzunluğunda. İlginç faunası içinde pembe yunuslar, sincap maymunları, renkli macawslar sayılabilir. Amazon Nehri boyunca yapılan nehir turları kesinlikle fazlasıyla heyecan verici oluyor. Eğer Amazon Nehri'nin Peru kısımındaki nehir turlarına katılırsanız öncelikle Peru'da muhteşem arkeolojik hazinelerden gastronomi lezzetlerine, doğal güzelliğinden kültürüne kadar pek çok deneyimi bir arada yaşıyorsunuz. Larco Herrera Müzesi'ni ziyaret ediyor, yerel bir aile tarafından işletilen konakta özel bir ''Hoşgeldiniz'' akşam yemeği ile kozmopolit Lima kentinin yerel hayatını hissediyorsunuz. Cusco'da İnkalar'ın Kutsal Vadisi'ne iniyor, 300 tona kadar olan etkileyici taş gösterisiyle Sacsayhuaman Tapınağı'nı görüyor, Kutsal Vadi üzerinde dağlık alanda 1450 yılı civarında inşa edilmiş şaşırtıcı Machu Picchu'ya hayran kalıyorsunuz. Ardından dünyanın en geniş keşfedilmemiş bölgelerinden birisi olan Amazon'a doğru yola çıkıyor, bio zenginliği ve kirlenmemiş yağmur ormanları arasında Amazon'un vahşi yaşamını deneyimliyorsunuz. Dünyanın en lüks ve butik gemisi Avalon Delfin III ile zorlu vahşi yaşamı keşfederken kaliteli şarapların, ünlü Peru lezzetlerinin ve her şey dahil konforun keyfini sürüyorsunuz. Amazon Nehir üzerinde geçireceğiniz süre boyunca pembe yunuslarla yüzüyor, yerli halkı ziyaret ediyor, muhteşem manzaraları ve tarihi hazineleri keşfediyorsunuz. Eğer Amazon Nehri'nin Brezilya bölümünü görmek isterseniz Manaus şehrinden kalkan turlara katılabilirsiniz. Bu nehir turu kimler için uygun? Maceraseverler, büyüleyici kültürler, ilginç flora ve fauna ile tanışmak isteyenler bu turu sevecektir. Daha çok ileri seviyede gezginler için uygundur. Orta Afrika Platosu'ndaki Mwinilunga'dan doğan Zambezi Nehri, Hint Okyanusu'na dökülüyor. 2.575 km uzunluğunda. Toplam 6 ülkeden akıyor: Zambiya, Angola, Namibya, Botsvana, Zimbabve ve Mozambik. Bu ülkelerden akmakla kalmıyor, aynı zamanda da Zambiya & Namibya, Zambiya & Botsvana ve Zambiya & Zimbabve sınırlarını oluşturuyor. Nehrin en önemli özelliği ise dünyanın yedi doğal harikasından birisi sayılan ve Dünya Mirasları listesinde yer alan Victoria Şelaleleri. Tonga halkının inanışına göre Zambezi Nehri Vadisi'nin bir koruyucu Tanrısı da var. Bir balığın başına ve bir yılanın vücuduna sahip olarak tanımlanan Nyami Nyami ve karısının, Kariba Boğazı'nda yaşayan yer altı dünyasının Tanrısı ve Tanrıçası olduğuna inanılıyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Doğaseverler, safari deneyimi yaşayıp yaban hayatı görmek isteyenler bu turu sevecektir. Daha çok ileri seviyede gezginler için uygundur. Angola'da küçük bir dağ kaynağından doğan Chobe Nehri, Zambezi'ye dökülüyor. 731 km uzunluğunda. Nehrin Botsvana'daki Chobe Milli Parkı'na ulaştığı bölümünde suaygırları, timsahlar, fil sürüleri, mandalar, antiloplar ve 90'dan fazla balık türü görülüyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Doğaseverler, safari deneyimi yaşayıp yaban hayatı görmek isteyenler bu turu sevecektir. Daha çok ileri seviyede gezginler için uygundur. Çin'in Tibet Özerk Bölgesi sınırındaki Qinghai eyaletinden doğan Yangtze Nehri, Doğu Çin Denizi'ne dökülüyor. 6.300 km uzunluğu ile Asya'nın en uzun, dünyanın ise en uzun 3. nehri. Yangtze Çince'de Uzun Nehir anlamına geliyor. Yangtze Nehri, dünyadaki diğer nehirlerden daha fazla kentin kaynağı olmuş. Bu kentler arasında Qinghai, Tibet, Yunnan, Sichuan, Chongqing, Hubei, Hunan, Jiangxi, Anhui, Jiangsu ve Şangay sayılabilir. Yangtze Nehri turlarında seyahat Şangay'da başlıyor. Burada geçirilen iki günün ardından Wuhan ve Yichang'a gidiliyor. Yichang'ta gemiye biniliyor ve Yangtze Nehir gezisi başlıyor. Seyir boyunca Üç Boğazlar, Wu ve Quatang Boğazı'nın harika manzaraları, Hayalet şehir olarak bilinen Fengdu ve buradaki katedral, Chonginq şehri görülüyor. Gemiden ayrıldıktan sonra program Xian ve Pekin ile devam ediyor. Bu nehir turu kimler için uygun? Farklı lezzetler tatmak isteyenler, kültür, tarih meraklıları bu turu sevecektir. Özellikle ileri seviye gezginlerin tercih edebileceği eşsiz bir destinasyondur. Çin'in Lasagongma Spring, Mt. Guozhongmucha, Qinghai Eyaleti'nden doğan Mekong Nehri, Çin, Myanmar, Laos, Tayland, Kamboçya ve Vietnam'dan geçip Çin Denizi'ne dökülüyor. 4.350 km uzunluğunda. İçinde yaklaşık 1.000 tür balık, 20.000 tür bitki, yüzlerce tür kuş, sürüngen ve memeli yaşıyor. Bu nedenle de Mekong, dünyanın biyolojik açıdan en çeşitli bölgelerinden birisi sayılıyor. Burada geleneksel köyleri geçip görkemli gün batımlarını izlerken çok çeşitli kültürler hakkında da bilgiler ediniyorsunuz. Eğer Mekong Nehri üzerinde bir nehir turuna katılırsanız Tayland'ın başkenti Bangkok, Kamboçya'da olağanüstü Angkor Tapınakları ve bu tapınaklara ev sahipliği yapan Siem Reap, Kamboçya'nın başkenti Phnom Penh, Vietnam'da Ho Chi Minh, Fransız yazar Marguerite Duras'nın yaşadığı Sa Dec göreceğiniz yerler arasında olacak. Bu şehirlere ilaveten muhteşem balıkçı kasabalarını, devasa tapınakları ziyaret edebilir, yerel hayata tanıklık edebilirsiniz. Aynı zamanda Vietnam'ın kuzeyindeki Hanoi şehrine giderek UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Halong Bay Körfezi'nde 1 gece junk adı verilen yerel teknelerde hayatınızın en huzurlu günlerini geçirebilirsiniz. Bu nehir turu kimler için uygun? Yeni lezzetler tatmak, yeni kültürler hakkında bilgi edinmek, antik tapınaklardan modern saraylara kadar değişik mimariler görmek, geleneksel köylerden kalabalık şehirlere kadar değişik yerler ziyaret etmek, muhteşem gün batımları izlemek isteyenler bu turu sevecektir. Özellikle ileri seviye gezginlerin tercih edebileceği eşsiz bir destinasyondur. Çok eski zamanlardan beri Hinduizm'in kutsal nehri olan Ganj, dünyadaki en verimli ve yoğun nüfuslu bölgelerden birinden akan geniş ve durgun bir nehir. 2.510 km uzunluğunda. Gangotri Buzulları 'dan doğup Bengal Körfezi'ne dökülüyor. Nehrin kenarında kurulan en önemli yerleşim ise Hindistan'ın manevi başkenti olarak kabul edilen Varanasi şehri. Burası Ganj Nehri'nin kutsal sayılan sularında yıkanıp cenaze törenleri yapan Hindu hacılarını ağırlıyor. Ayrıca Ganj Nehri'nin ağzı Sunderbans olarak bilinen dünyanın en büyük deltasını oluşturuyor. 105.000 km 'den fazla alanı kaplayan delta, 1997'den beri UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Eğer Kalküta başlangıçlı 7 gecelik bir Ganj Nehri turuna katılırsanız Hint yerel yaşantısına daha yakından tanıklık edip aynı zamanda Hindistan'ın meşhur Altın Üçgeni'ni programınıza ekleyerek daha da zengin bir Hindistan seyahati gerçekleştirebiliyorsunuz. Bu nehir turu kimler için uygun? Doğa, tarih, kültür meraklıları, farklı lezzetleri tatmak isteyenler bu turu sevecektir. İleri seviyede gezginler için uygundur. Bu listelediğim nehir turları, dünyanın en güzel nehir turları arasında sayılıyor. Eğer siz de butik gemilerde seyahat etmek, seyir halindeyken muhteşem manzaralar izlemek istiyorsanız, bir nehir turuna katılmak sizi fazlasıyla mutlu edecektir. Ellerine sağlık Yaprakçım. Bir dolu kaynak karıştırmaya vakti olmayanlar için harika bir yazı olmuş. Hepsine bayıldım. Maddi durumum ve ömrüm yettiğince gitmek istiyorum. Ellerine sağlık canım. Çok güzel olmuş."} {"url": "https://kucukdunya.com/nehir-turu", "text": "Nehirler coğrafya derslerinin konusu olmaktan çok öte özelliklere sahiptir. Tarlalara sularını verirler, kıyılarında yaşayanlara ekmek, iş sağlarlar. Geçtikleri her yerde farklı kültürler yaratırlar. Kıyılarında köyler, kasabalar, şehirler kurulur. Kısacası nehirler, dünyaya hayat veren can damarlarıdır. Bu yazımda bu can damarlarının üzerinde yapılan gezilerden, nehir turu ve nehir turu rotasından bahsedeceğim. Cruise Prime sizleri dünyanın değişik bölgelerindeki nehirler üzerinde düzenlediği gemi seyahatleri ile bambaşka coğrafyaları keşfetmeye çağıran bir tur. Mottoları da Dünyayı bir de nehirden görün. Cruise Prime hangi nehirlerde turlar düzenliyor? diye soracak olursanız Avrupa'da 6 ülkeyi kapsayan çeşitli Ren rotaları, Avrupa'da 8 ülkenin gezildiği çeşitli Tuna rotaları, Ukrayna'da Dinyeper, Rusya'da Volga, İspanya'da Guadalquivir, Portekiz'de Douro, ABD'de Mississipi, Afrika'da Victoria Şelaleleri'nin üzerinde bulunduğu Zambezi, Çin'de Yangtze, Uzakdoğu'da Mekong'u sayabiliriz. Bu nehir turlarına ilaveten Rusya & Tataristan & Moğolistan & Güney Kore'yi kapsayan Trans Sibirya Ekspresi, Avrupa'da Barge ile kanal turu, Hindistan'da Ganj, temalı turlardan da Ghent Amsterdam arasında yılda 1 kez lale festivali turu ve Noel zamanı Avrupa'da Noel Pazarları turu sayılabilir. Gemi yolculukları karada yapılan gezilere benzemiyor. Her gün farklı bir yerde uyanıyor, oradaki coğrafyaları ve kültürleri keşfediyorsunuz. Geminin güvertesindeyken eşsiz manzaralar gözünüzün önünden bir film şeridi gibi akıp gidiyor; özellikle de nehirlerdeki gemi turlarında. Çünkü nehirler geçtikleri her yerde farklı kültürler yaratıyor. Kıyılarında köyler, kasabalar, şehirler kuruluyor. Bazen ormanların içinden geçiyorlar, bazen şehirlerin içinden. Hani hep denir ya içinden nehir geçen şehirler bir başka güzel olur diye. Bu nehirlerin üzerinde yapılan geziler de işte bu yüzden bir başka güzel oluyor. Ne mutlu bana ki ben de bu güzellikleri sizlerle paylaşmak üzere bir yolculuktayım şimdi... Haydi gelin, nehir turlarına biraz daha yakından bakalım. Bence nehir turlarının en önemli özelliği emniyetli olması. Açık denizdeki büyük gemilerle karşılaştırıldığında nehir gemilerinde sallantı yok denecek kadar az. Bunun en önemli etkilerinden biri de bulantı hissetmemeniz. Eğer siz de annem gibi en yakın kıyıya bile giderken mide bulantısı çeken, ardından da günlerce hasta yatan biriyseniz nehir turundan hiç korkunuz olmasın. Nehir turlarına içiniz rahat çıkabilirsiniz. Şehirler hep nehir kenarında kurulmaya başlamış. O nedenle nehir gemileri şehirlerin içine yanaşıyor. Açık deniz seyahatlerinde günlerce şehir görmeden gittiğiniz olurken nehir turlarında şehirlerin, köylerin, kasabaların yani kısaca hayatın içinden akarak ilerliyorsunuz. Nehir gemileri açık deniz gemilerine göre daha küçük olduğundan duracakları yerlere daha hızlı yanaşıp daha hızlı kalkıyorlar. Yani hiç zaman kaybetmeden çok yeri görme şansını elde ediyorsunuz. Nehir turlarında odanızdan çıkmasanız bile sıkılmanız mümkün değil. Benim odam ikinci kattaydı, manzaram da şahaneydi. Bavul açma-kapama derdi olmadan şehirden şehre hatta Avrupa'daysanız pasaport vermeden ülkeden ülkeye geçeceksiniz. Gece bıraktığınız şehir/ülke sabah başka bir şehir/ülke olarak sizi selamlayacak. Büyük cruise gemileri 3.000 kişilik bile olabilirken nehir gemileri en fazla 200 kişilik oluyor. Bu da mürettebatından misafirlerine kadar herkesle sosyalleşme imkanı tanıyor. Ben tek başına başladığım bu yolculukta seyahatim boyunca herkesle tanıştım, kaynaştım ve de ömür boyu sürecek çok güzel dostluklara imza attım :-) . Katıldığım Romantik Ren & Mosel Nehir Turu'ndaki 5 M/S Amadeus Silver gemisinin 1 güneşlenme güvertesi ve 3 katında 78 standart, 12 suit olmak üzere toplam 90 kabini vardı. Yani bu gemi büyük cruise gemilerine göre oldukça küçüktü. Butik nehir turlarının bir özelliği de alakart restoranı. Büyük cruise gemilerinin aksine nehir gemilerinde çok sayıda restoran yok. Açık büfeden salata, meyve, tatlınızı seçip menüden ana yemeğinizi ısmarlıyorsunuz. Geminin müzisyenleri yemek sırasında ve seyir esnasında size eşlik edebileceğiniz şarkılar dinletiyor. Bizim turumuzda ise gemi müzisyenlerine ilaveten sevgili Ferhat Köse ve Özge Metin geziye katılmışlardı. Özellikle de Gala Gecesi'nde bizi coşturdular ve unutamayacağımız bir gece yaşattılar. Nehir turu sırasında bazı şehirler arasında rakım farklılıkları bulunuyor. Bu farklar bazı bölgelerde ciddi boyuta ulaştığı için suyu dengelemek gerekiyor. Bu nedenle nehir üzerinde uzunlukları 150 ila 350 metre arasında değişen seviye havuzları var. Gemiler yollarına devam edebilmek için bu havuzlara giriyorlar. Nehir gemisi havuzun içine girdiğinde gidilecek yönün rakımına göre ya havuz suyla dolduruluyor ya da içinde bulunan sular nehirle aynı seviyeye gelinceye kadar boşaltılıyor. Gemi devam edeceği yöndeki nehir suyu seviyesine geldiğinde ise kapaklar açılıp yoluna devam ediyor. Sizi şimdilik nehir yolculuğu sırasında çektiğim videomla baş başa bırakıyorum. Umarım siz de dünyayı nehirlerden görürsünüz. Daha geç olmadan bu turu yapmayı çok istiyorum. Ben seni götüreceğim annecim. Bayılacaksın bu tura."} {"url": "https://kucukdunya.com/patara-antik-kenti-patara-plaji", "text": "Kaş'a bağlı olan Patara Antik Kenti, Antik Çağ'da konumu sayesinde Likya'nın en önemli liman kenti imiş. 23 kentten oluşan ve tarihteki ilk demokratik birlik kabul edilen Likya Birliği M. Ö 167 yılında kurulduğunda Patara Antik Kenti 3 oy hakkına sahip 6 kentten biri olmuş. Politik merkezi meclis burada bulunuyormuş. Likya Birliği şehirlerinin temsilcilerinin buluştuğu yapı dünyanın en eski meclis binası kabul ediliyor. Patara bir dönem Likya Birliği'nin başkenti olmuş. Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikolas'ın doğduğu kent olması önemini arttırıyor. 12 kilometre uzunluğunda plajı sayesinde de hem tarih hem deniz meraklılarını kendine çekiyor. Patara Antik Kenti, diğer Likya Uygarlığı Antik Kentleri ile birlikte UNESCO Dünya Mirası Geçici listesinde bulunuyor. Noel Baba olarak tanınan Aziz Nikola M. S 3. yüzyılda Patara'da doğmuş, Myra'da hayatını kaybetmiş. M. S 325 yılında İznik 'te toplanan I. İznik Konsili'ne Likya'dan tek imza yetkilisi olarak Pataralı Piskopos Eudomos katılmış. Bu yıllarda dinsel merkez olma özelliği Patara'dan Myra'ya geçmiş ama Patara Antik Kenti liman kenti olma özelliğini ve deniz ticaretindeki üstünlüğünü korumaya devam etmiş. M. S 15-16. yüzyıllarda Xanthos Irmağı 'nın taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizle bağlantısı kesilen Patara, liman şehri olma özelliğini kaybetmiş. Zamanla kumlarla kaplanan Patara Antik Kenti, 1988 yılından itibaren de gün yüzüne çıkarılmaya başladı. Ören yeri Kaş'a bağlı, Fethiye-Kaş arasındaki Gelemiş Köyü'nde bulunuyor. Müzekart ile hem plaja hem antik kente giriş yapabiliyorsunuz. Plaj caretta carettaların yumurtlama yeri olduğu için 20:00-08:00 saatleri arasında kapanıyor. Patara Antik Kenti; 5 hamam, 13 kilise, çok sayıda tapınak mezarı gibi yapılarıyla Anadolu'nun en görkemli antik kentlerinden biri. Oldukça büyük bir alana yayılıyor. Ören yerinde hem antik kalıntıları gezebilir hem de upuzun kumsala inerek bir çok filmin çekildiği kum tepelerini görüp kendinizi Akdeniz'in sularına bırakabilirsiniz. Eğer gün batımına denk gelirseniz Türkiye'deki en güzel gün batımlarından birini izleyeceğinize emin olabilirsiniz. Antik kente girer girmez sağınızda Tepecik Mezarlığı'nı görüyorsunuz. Nekropol alanında lahitler göze çarpıyor. 10 metre yükseklikte, 4 ayak üzerine inşa edilen Zafer Takı, M. S 100'lü yıllarda Roma İmparatoru Trajan döneminde burada vali olarak görev yapan Mettius Modestus onuruna inşa edilmiş. Bu nedenle Mettius Modestus Takı olarak da anılıyor. Baş tanrı Zeus'un titan sevgilisi Leto hamile kalmış. Ancak Zeus'un kıskanç karısı Hera bu duruma çok sinirlenmiş. Leto kıskanç Hera'dan kaçmak için Mykonos Adası yakınlarındaki Delos Adası'nın Kynthos Dağı'na gelmiş. Burada ikiz çocukları Apollo ve Artemis'i doğurmuş. Doğum esnasında göklerden altın pırıltılı yağmurlar yağmış. Böylece Apollo ışık, müzik, sanat, güneş, ateş, şiir, kehanet tanrısı olmuş. Artemis ise vahşi doğa, avcılık, okçuluk ve ay tanrıçası olmuş. Efsane bu şekilde anlatılıyor ama Prof. Dr. Fahri Işık'a göre Leto'nun Apollon ve Artemis'i doğurduğu yer aslında Delos değil, Patara. Çünkü efsanede Leto'nun doğum sancıları başladığında doğum yaptıran tanrıça Leto'nun toprağa diz çökmesini söylüyor ve ellerini arkasına bir hurma ağacına bağlıyor. Prof. Dr. Fahri Işık ise Delos Adası'nda ot ve hurma ağacı olmadığını, Helenleştirmek için anlatılan bu efsanenin aslında Patara'da geçtiğini söylüyor. Konumundan ötürü Merkez Hamamı olarak adlandırılan hamam yapısı yan yana dizili 3 bölümden oluşuyor. İç limanı Meclis önünceki agoraya bağlayan Liman Caddesi, 12,60 m genişliğiyle Likya döneminin en geniş caddeleri arasında yer alıyor. Alman Arkeolog Dr. Dominique Görlitz tarafından tasarlanan 14 metre uzunluğunda ve tamamen kamıştan yapılan Abora-IV isimli gemi Antik Çağ gemicilik tekniği ile hazırlandı. Bulgaristan'ın Varna şehrinde inşa edilen gemi Karadeniz'den Akdeniz'e doğru yol alarak Kaş'a getirildi, kara yoluyla da Patara'ya taşındı. Patara Antik Kenti'nde kalıcı olarak sergileniyor. Likya Birliği şehirlerinin temsilcilerinin buluştuğu yapı dünyanın en eski meclis binası kabul ediliyor. M. Ö 2. yüzyıla tarihlenen tiyatro 6.000 kişi kapasiteye sahip. Patara'ya geldiğinizde kendinizi kumsala atmadan önce Patara Antik Kenti kalıntıları arasında gezinin. Tarihi kokladıktan sonra da kum tepelerinin ve manzaranın keyfini çıkarın. Ülkemizin eşsiz ören yerlerinden birini gördüğünüz için çok mutlu olacağınıza eminim."} {"url": "https://kucukdunya.com/pinara-antik-kenti-bir-likya-kenti", "text": "Fethiye'de bulunan Pınara Antik Kenti, Likya uygarlığının en önemli yerleşimlerinden biri. 23 kentten oluşan ve tarihteki ilk demokratik birlik kabul edilen Likya Birliği M. Ö 167 yılında kurulduğunda Pınara Antik Kenti 3 oy hakkına sahip 6 kentten biri olmuş. Pınara Antik Kenti, diğer Likya Uygarlığı Antik Kentleri ile birlikte UNESCO Dünya Mirası Geçici listesinde bulunuyor. Antik Çağ yazarı Menekrotes'e göre Xanthos'un nüfusu artınca yaşlılardan bir grup kentten ayrılarak Kragos Dağı'nın eteklerinde yuvarlak bir tepe üzerinde bir şehir kurmuşlar. Adına da yuvarlak anlamına gelen Pınara demişler. Pınara Antik Kenti'nin M. Ö 340-334 arasında Karya Kralı Piksodaros'a bağlı olduğu sanılıyor. M. Ö 334'te Büyük İskender tarafından ele geçirilmiş. Büyük İskender'in ölümünden sonra Bergama Krallığı tarafından ele geçirilmiş. M. Ö 133 yılında Bergama Krallığı'nın Roma İmparatorluğu'na bağlanmasının ardından bir Roma yerleşimi haline gelmiş. En parlak dönemini de Roma hakimiyetinde yaşamış. Pınara yaşanan büyük depremler sonucunda M. S 8. yüzyıldan itibaren önemini tamamen yitirmiş. Pınara İngiliz Arkeolog Charles Fellows tarafından keşfedilmiş. 1840'lı yıllarda antik kentte kazılar yapan İngiliz arkeolog Charles Fellows burada bulduğu tarihi eserleri İngiltere'ye götürmüş. Günümüzde bu eserler Londra British Museum'daki Likya salonunda sergileniyor. Pınara, Fethiye merkeze 45 km uzaklıkta bulunuyor. Fethiye-Kaş arasındaki D400 kara yolunda Minare Köyü tarafına dönmeniz gerekiyor. Minare Köyü'nü geçtikten 2,5 km sonra ören yerine ulaşıyorsunuz. Ören yeri hamam, tiyatro, agora, odeon, kaya mezarları, yukarı akropol ve aşağı akropolden oluşuyor. Antik kente girer girmez yukarı akropolde kayaya oyulmuş yüzlerce kaya mezarı dikkat çekiyor. Aşağı akropolde odeon, agora, tapınak gibi yapılar ve pilyeli mezarlar var. Pınara'nın en büyük özelliği çok sayıda kaya mezarına ev sahipliği yapıyor olması. Özellikle yukarı akropolün sarp yamacında görülen yüzlerce kaya mezarı antik kente adımınızı attığınız anda dikkatinizi çekiyor. Kaya mezarlarının büyük çoğunluğu ev tipli. İçlerinden birinin alığında ve duvarının içinde görülen kabartmalar bir prense ait olabileceğini düşündürüyor. 3.000 kişi kapasiteli tiyatro günümüze sağlam ulaşan yapılar arasında yer alıyor. Pınara Antik Kenti adı çok fazla duyulmayan ve çok fazla bilgi sahibi olmadığımız ören yerlerimizden biri. Ancak Likya'nın tüm mezar tiplerine sahip olduğu ve çok fazla sayıda mezara ev sahipliği yaptığı düşünülürse oldukça önemli bir antik kent olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle yolunuzu düşürmenizi kesinlikle öneririm. Ülkemiz inanılmaz zengin bir tarihe sahip. Umarım gelecek nesillere bu tarihi koruyarak bırakabiliriz."} {"url": "https://kucukdunya.com/raja-ampat-dalis-scuba-diving", "text": "Endonezya'da Raja Ampat'ta dalış yapmak zengin sulara inen tüm bilim insanlarını, fotoğrafçıları, tecrübeli / tecrübesiz tüm dalgıçları eşit derecede büyüleyen bir aktivite. Tüplü dalış değil şnorkel bile yapıyor olsanız buranın rengarenk mercanlarından ve çok çeşitli balıklarından etkilenmeden dönmeniz imkansızdır. En son yapılan bilimsel çalışmalarda Raja Ampat'ta 1.427 balık ve 603 sert mercan türü (dünya üzerindeki mercanların % 75'i) tespit edildi. Mercan üçgeninin tam kalbinde yer alan Raja Ampat zengin ekosistemi ve türlerin çeşitliliği ile dünya üzerinde en çok su altı bio çeşitliliğine sahip yer olarak biliniyor. Raja Ampat dalış tecrübesi yaşamak demek nefes kesici ve gerçek anlamda unutulmaz bir aktivite yapmak demektir. Çünkü burada sert ve yumuşak mercanlar resifler üzerinde yer bulmak için adeta birbirleriyle yarışıyor, etraflarına yaşam ve renk saçıyorlar. Burada dalış ya da şnorkel yaparken damsel, fusilier ve anthias gibi sürüler halinde minik balıkları, ton balığı, trevally ve mackerel gibi sürüler halinde büyük balıkları görebilirsiniz. Bu sularda bol bol görülen melekbalıkları ve kelebekbalıkları bir yandan resifleri ve mercan kulelerini süslerken, yarasa balıkları, surgeonfish ve barakudaların iskele altlarında ve resif uçlarında kümelendiğini görebilirsiniz. Napolyon balıkları, bumpheadler ve iri baldudaklar gibi büyük balık türlerine ve adeta bir köpekbalığı barınağı olmasından dolayı köpekbalıklarına rastlamadan bölgede bir gün bile geçirmezsiniz. Uygun zamanda geldiğinizde temizlenme istasyonlarındaki resif mantalarını veya açık denizde okyanus mantalarını yanıbaşınızda süzülürken görebilirsiniz. - Manta Point. Eğer mantaları görmeye hazırsanız bu nazik devleri Mansuar ve Gam arasındaki sığ resiflerde bulabilirsiniz. Mantalar genellikle plankton fazla olduğunda beslenmek için geliyorlar. O zaman da sular bulanık oluyor. Geldikleri yerlerde sadece beslenmekle kalmıyorlar. Aynı zamanda temizleniyorlar. - Cape Kri. Kri Burnu dünyaca ünlü bir dalış noktası. Ününün sebebi de çok sayıda canlıya ev sahipliği yapıyor olması. - Mioskon. Kolay dalış koşulları nedeniyle tercih edilen noktada napolyonlar, büyük orfozlar, Wobbegong köpekbalığı, Pigmy denizatı, farklı nudibranch türleri görülüyor. - Otdima. - Passage. Çılgın bir akıntıya hazırsanız iddia ediyorum ki bu noktada hayatınızın en adrenalin dolu dalışını yaşayacaksınız. - Mikes Point. Bu küçük adanın asıl adı Kerupiar. Resifin sığ kısmında olağanüstü güzellikte bir mercan bahçesi var. - Sardine Reef. Oval şekilli bir su altı tepesine benzeyen bu küçük resif Kri'nin doğu tarafında yer alıyor. Yumuşak mercanlar, gorgonyalar tüm alanı dolduruyor. - Blue Magic. Bu eşsiz resif büyük mercan çeşitliliğinin ve Raja Ampat'ta bulabileceğiniz tüm deniz yaşamının mükemmel bir kombinasyonunu sunuyor. İsmi de bu nedenle Mavi Büyü. - Chicken Reef. İngilizcede chicken aslında korkak anlamında kullanılıyor. Burası da ismini zararsız bir blacktip köpekbalığı görüp tüm dalışı saklanarak geçiren bir dalgıçtan almış. İlahi korkak dalgıç! - Hidden Bay. Biz insanoğlu maalesef ki dünya üzerindeki en vahşi yaratıklarız. Hiçbir hayvan bir diğerini zevk için öldürmez. Yani Hollywood filmlerinde gördüğünüz gibi Jaws uzaktan hızla gelip bir bacağınızı kapmak için fırsat kollamaz. Tabii ki bazı canlılar daha saldırgandır ama onlardan uzak durup yaşam alanlarını tehdit etmediğiniz sürece dalış sırasında hayvanların insana saldırısı görülmemiştir. Dalış sporu kurallarına uyduğunuz sürece çok güvenlidir ve de size inanılmaz bir hayatın kapılarını açar. Raja Ampat suları ve de hızlı akıntıları nedeniyle özellikle Dampier Kanalı boyunca besin açısından oldukça zengin. Besin açısından zengin sular ve hızlı hareket eden akıntılar, göç eden memeliler ve pelajik türler de dahil olmak üzere su altı yaşamının çeşitliliği açısından mükemmel bir ortam hazırlıyor. Ancak bunun gibi besin açısından zengin sular plankton yoğunluğu nedeniyle 15-20 m gibi düşük görüş açısı ve akıntı olmasına da neden oluyor. Raja Ampat'ta gel-git ve ayın fazlarına bağlı olarak güçlü akıntıların olabileceği ve bazı dalış noktalarının yeni dalmaya başlayanlar ile akıntılarda rahat hissetmeyenler için uygun olmadığı doğru. Şunu da söyleyim: Raja Ampat'ta akıntıyı önceden tahmin etmek pek mümkün değil. O nedenle akıntı yönü ve hızı genellikle ancak dalışın hemen öncesinde belirlenebiliyor. Dalış rehberleri dalgıçlar suya girmeden önce akıntının yönünü ve şiddetini kontrol ediyorlar. Gerekirse dalış planını veya dalış noktasını değiştiriyorlar. Mesela en güzel dalış noktalarından biri olan Passage'daki dalışımı anlatayım: Akıntı öyle güçlüydü ki kendimi kontrol edebilmem mümkün değildi. Biraz debelendikten sonra dalış rehberinin elini tuttum ve akıntıda birlikte uçmaya başladık. Evet, ben su altında uçtum! Kollarımı açtım, akıntının yönünde sürüklendim. Bu arada yanımdan whitetip shark, vatoz, melekbalığı, kaplumbağa ve binlerce tropik balık geçti. Ben sadece onları izledim ve uçmaya devam ettim. Sanki rüyada gibiydim. Böylesine bir adrenalin nasıl tarif edilir hiç bilmiyorum. Sadece yaşadığım en unutulmaz anlardan biri olduğunu söylemekle yetineceğim. Dünya üzerindeki dalış noktalarının pek çoğu derin sularda başlıyor. Raja Ampat'ta ise mercanlar ve dalış noktaları sığ sulardan başladığı için bu bölge şnorkel yapmaya oldukça uygun. Scuba yapmayan ama deniz yaşamı merak edenler bu bölgeye sırf şnorkel yapmak için bile gelebilirler. Raja Ampat hem makro, hem de geniş açı su altı fotoğrafçılığı için bir cennet. Su altında canlı renklerdeki yoğun mercan bahçeleri geniş açı fotoğrafçılık için ideal. Çoğu fotoğrafçı mercan ve balıkların yoğunluğundan büyüleniyor ve geniş açı fotoğraflara odaklanıyor. Diğer taraftan burası birçok endemik makro canlıya ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle fotoğrafçılar makro objektifi de kullanıyor. Bu yazıda kullandığım su altı fotoğrafları Raja Ampat'ta Papua Explorers Dive Resort'u açan Tunç Yavuzdoğan'a ait. Bu eşsiz görselleri bizimle paylaştığı için kendisine çok teşekkür ediyorum. Raja Ampat dalış deneyimi anlatılmaz, yaşanır! Asıl Tunç'a çok teşekkürler. Hem daveti, hem de fotoları için :-) . Muhteşem bir yer. İnşallah sana da en kısa zamanda kısmet olur."} {"url": "https://kucukdunya.com/romantik-ren-mosel-nehir-turu", "text": "Ren Nehri 2.000 yıldan daha uzun bir zamandır Avrupa'nın merkezi su ulaşım yolu olarak kullanılıyor. Ren Nehri, İsviçre Alpleri'nin yakınındaki Reichenau'dan, Vorderrhein ve Hinterrhein nehirlerinin birleşmesi ile doğuyor. Ren'in ana kolu, Kuzey ve Doğu denizlerinin ülkelerini Güney Avrupa'ya bağlıyor. 1.248 km uzunluğundaki Ren Nehri, batıda Konstanz Gölü'ne boşalıyor. En geniş bölümü ise Hollanda'ya girdiği yer. Oradan sonra üç ana kola ve sayısız küçük kola bölünerek Hollanda ovalarına ve Kuzey Denizi'ne dökülüyor. Bu nedenle Ren Nehri sadece turizm taşımacılığında değil, aynı zamanda Main Tuna Kanalı sayesinde ticari gemilerin Kuzey Denizi'ne ulaşmasını sağladığı için de oldukça fazla öneme sahip. Ren Nehri ekonomik ve ticari ilişkiler açısından olduğu gibi askeri açıdan da oldukça önemli. Ren kenarında yer alan şehirler her zaman ticaret ve ulaşım işlerine dahil olmuşlar. Bu sayede zenginleşip iyi bir duruma ulaşmışlar. 410 kilometre uzunluğundaki Koblenz Rüdesheim arasındaki Romantik Ren parkuru ise her gezgini büyülüyor. Yukarı Orta Ren Vadisi, bütün Ren Nehri'ni temsil etmek üzere 2002 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edildi. Ren Nehri'nin Romantik Ren olarak bilinen bölümündeki Orta Çağ'a ait 40 kale de UNESCO Dünya Mirası listesinde yer aldı. Ren Nehri'nin tarihi su yolu oluşu, UNESCO tarafından dünya mirası olarak kabul edilmesinde ön kriter oldu. Bir nehir size bir ülkenin nasıl nefes aldığını anlatır. Ben de 5 ülkenin nefes alışını görmek üzere 5 M/S Amadeus Silver gemisi ile Romantik Ren & Mosel Nehir Turu'na katıldım. İsviçre, Fransa, Almanya, Hollanda ve Belçika'yı kapsayan gezide yaklaşık 1.320 kilometre uzunluğundaki Ren Nehri ve Ren'in en önemli yan ırmaklarından biri olan Mosel Nehri üzerinde gemimizle gezdik. Bu nehir turu gurmeler, şarap tutkunları, doğaseverler ve romantikler tarafından en çok beğenilen turların başında geliyor. Biz de bu turda eşsiz manzaralar gördük ve unutamayacağımız güzellikleri hafızamıza kazıyıp döndük. Romantik Ren & Mosel Nehir Turu'na Cruise Prime'ın davetiyle katıldım. Daha önce açık denizde gemi turu seyahatine çıkmıştım ama nehirde gemi turu yapmak benim için de bir ilk olacaktı. Bu nedenle bu daveti alınca hem çok sevindim hem de çok heyecanlandım :-) . - Nehir turu yapmak için 10 neden Dünyaya bir de nehirden bakın - Ren & Mosel Nehir Turu 1. gün Basel - Ren & Mosel Nehir Turu 2. gün Strazburg - Ren & Mosel Nehir Turu 2. gün Riquewihr - Ren & Mosel Nehir Turu 2. gün Colmar - Ren & Mosel Nehir Turu 3. gün Speyer - Ren & Mosel Nehir Turu 3. gün Mannheim - Ren & Mosel Nehir Turu 3. gün Heidelberg - Ren & Mosel Nehir Turu 4. gün Rudesheim - Ren & Mosel Nehir Turu 4. gün Koblenz - Ren & Mosel Nehir Turu 5. gün Cochem - Ren & Mosel Nehir Turu 6. gün Bonn - Ren & Mosel Nehir Turu 6. gün Köln - Ren & Mosel Nehir Turu 7. gün Volendam - Ren & Mosel Nehir Turu 7. gün Zaanse Schans - Ren & Mosel Nehir Turu 7. gün Amsterdam - Ren & Mosel Nehir Turu 8. gün Brugge - Ren & Mosel Nehir Turu 8. gün Brüksel Mürücüm, çok çok fazla vakit var dersem doğru olmaz ama yeteri kadar da vakit var. Şunu özellikle belirteyim: Nehir turu yapmak, gezmenin en güzel yollarından birisi. Bu gezi aklımdan hiç çıkmıyor. İnanılmaz keyifli bir butik tur. Ben tekrar gideceğim. İstersen sana da haber veririm. En çok yapmak istediğim tur. İnşallah bana da kısmet olur. Ben seni götüreceğim annecim. Bayılacaksın bu tura."} {"url": "https://kucukdunya.com/sakaryabasi", "text": "Pardon Eskişehir'de tüplü dalış mı yapılıyor dediğinizi duyar gibiyim. Emin olun, yalnız değilsiniz. 20 yıllık dalgıç olarak ben de bundan habersizdim. Hatta Eskişehirliler bile habersiz :-) . Bu da demektir ki Sakaryabaşı dalış keşfinin vakti gelmiş de geçmiş. Sakaryabaşı, Eskişehir'in Çifteler ilçesinde yer alıyor. Burası ülkemizin üçüncü büyük nehri olan Sakarya Nehri'nin doğduğu yer ve de nehrin en önemli kaynağı. Sakaryabaşı dendiğinde Türkiye'nin en güzel dalış noktaları listesine girmeyi hak eden eşi benzeri olmayan bir yeri hayalinize getirebilirsiniz. Sakarya Nehri Eskişehir ili Çifteler ilçesinden ve Afyon ilinin kuzey doğu kısmında bulunan Bayat Yaylası'ndan doğduktan sonra yaklaşık 800 kilometre yol yapıyor. Geyve Boğazı'ndan sonra Karasu'dan geçerek Karadeniz'e dökülüyor. Buranın en büyük özelliği ise dünyada dağdan değil, yer altından doğan sayılı nehir kaynaklarından biri olması. Zaten dalış sırasında yerden fokurdayan kaynakları yakından görebiliyorsunuz. Dalış noktaları arasında Karaburgu, Kırkkız, Gökgöz ve Başkurt sayılabilir. Eğer daha önce dalış denemediyseniz burası tam size göre! Çifteler Belediyesi bünyesindeki Çifteler Belediyespor Dalış Kulübü burada dalış hizmeti veriyor. 4-5 metrelerde yapacağınız discover scuba diving ile dalışa güvenli bir başlangıç yapacak, canlılık ve cezbedici görsellik nedeniyle de daha ilk anda su altına aşık olacaksınız. Zaten tatlı suda daldığınız için dalıştan çıkınca duşa ihtiyaç bile duymayacaksınız ama benim gibi kışın dalıyorsanız kulübün tesisindeki sıcak suda duş almak size ne kadar iyi gelecek anlatamam. Uzun yıllardır tüplü dalış yapmama rağmen burayla yeni tanışmış olmam ise benim ayıbım. Daldığım hiçbir yere benzemeyen dalışım sırasında ise kendimi adeta Amazon'da dalar gibi hissettiğimi de söylemeliyim. O hisle etrafımda bir timsah ya da pirana sürüsü görmeyi bile bekledim ama sonradan hatırladım ki Sakaryabaşı'ndaydım :-) . Kulüpte tüm dalış malzemeleri mevcut. Ancak tabii ki kendi malzemeleriniz varsa kullanıyorsunuz. Buraya geldiğinizde tek faaliyetin dalış olduğunu da zannetmeyin. Çifteler Belediyespor Dalış Kulübü'nden kano kiralayarak 12 km uzunluğundaki muhteşem kano parkurunda gezintiye çıkabilirsiniz. Ayrıca etrafındaki tesislerde yemeğinizi yiyebilir veya çimenlere uzanarak doğayı hissedebilirsiniz. Kuş cıvıltılarının bolca duyulduğu Sakaryabaşı'nda su altı da su üstü de sizi kendisine hayran bırakacak. Buna hazırlıklı olarak buraya gelin! Burada beni misafir eden Çifteler Belediye Başkanı Metin Özen'e, Çifteler Belediye Başkan Yardımcısı Hatice Doyuk'a, Çifteler Belediyespor Dalış Kulübü Eğitmeni Ömer Faruk Özen'e ve Çifteler Belediyespor Dalış Kulübü Eğitmeni Varol Altunan'a çok teşekkür ederim. Sayelerinde Türkiye'de daldığım noktalara çok özel bir yer ilave ettim. Su altı fotoğrafları için de Alp Baranok'a çok teşekkürlerimle. Ödüllü bir su altı fotoğrafçısının çektiği fotoğraflar eminim buranın güzelliğini daha farklı bir açıdan gözlerinizin önüne serecek. Eskişehir benim çok beğendiğim ve sevdiğim bir şehir. Kültür gezisi için gelinmeyi de kesinlikle hak ediyor. Ancak bu kültür gezisine ilave olarak bir hafta sonunuzu sadece Sakaryabaşı'nda doğayla baş başa kalmaya ve dalışa başlangıç yapmaya ayırmanızı da öneririm. Birşeyi de benden önce yapma arkadaş. Gittim, gideceğim derken bir baktım ki, Yaprak orada. . İyi yapmışsın, keyfin olsun. Sevgiler. Ah canım ya. Sen de gidersin, senle de gideriz inşallah. . Onurcum çok sağol :-) . Eskişehir'in farklı bir yüzünü keşfetmek harika oldu. Fotoğrafları çeken Alp Baranok, bir üstattır. Sağolsun, bizimle de paylaştı."} {"url": "https://kucukdunya.com/sapinuva-antik-kenti", "text": "Çorum'un Ortaköy İlçesi'nde yer alan Şapinuva Antik Kenti, Hititler'in önemli bir askeri ve dini merkeziymiş. Anadolu'da Hitit dönemine ait en büyük çivi yazılı arşiv Hattuşa'da, ikinci en büyük arşiv de Şapinuva Antik Kenti içinde bulundu. Şapinuva'da bulunan 4.000'den fazla tablet ve tablet parçasının Hititçe, Hurrice, Hattice, Akatça, Sümerce gibi çeşitli dillerde yazıldığı görülüyor. Bir kraliyet arşivine ait olan tabletler idari, dini, fal gibi çeşitli konuları içeriyor. Hitit İmparatorluğu tarihi Eski Krallık (M. Ö 1650-M. Ö 1500), Orta Hitit (M. Ö 1500-M. Ö 1350), Hitit İmparatorluk Dönemi (M. Ö 1350-M. Ö 1200) olarak ayrılıyor. Hitit İmparatorluk Dönemi; Mısır, Babil ve Asur gibi eski dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yaşanan taht kavgaları, kuraklık, salgın hastalıklar, düşman saldırıları nedeniyle zayıflayan imparatorluk, M. Ö 12. yüzyıl başlarında yıkılmış. Hititler, Orta Hitit döneminde bölgeye gelmiş. Mevcut iskan edilen alanlara yerleşmemişler, meyilli araziyi teraslayıp düzelterek şehir inşa etmişler. Üst teraslarda daha çok idari yapıların olduğu gözleniyor. Batı yönündeki tepeler üzerinde de muhtemelen dini ve askeri bina olarak kullanılan yapılar görülüyor. Şapinuva Antik Kenti, uzun süre iskan edilmiş ve Hitit İmparatorluğu'nun ikinci başkenti olmuş, idari bölgesi geniş bir coğrafi alana yayılmış. M. Ö 14. yüzyılda Büyük Kral II. Tuthaliya ve Kraliçe Taduhepa, M. Ö 13. yüzyılda Büyük Kral II. Murşili burada hüküm sürmüş. Kelkit-Yeşilırmak vadisi boyunca doğu-batı yönündeki ticaret yolu Şapinuva'nın önünden geçerek Orta Anadolu'ya ulaşıyormuş. Şehir bu nedenle ticari açıdan çok önemli bir konuma sahipmiş. Hititler kaderlerini Tanrıların yönettiğine, başlarına gelen tüm iyi ve kötü olayların, hastalıkların, yenilginin onlar tarafından verildiğine inanıyormuş. Bu nedenle Tanrıları küstürmemek, onları memnun etmek Hititler için çok önemliymiş. Bunun için de bir takım ritüelleri gerçekleştirmeleri gerektiğine inanıyorlarmış. Din adamları denetiminde yaptıkları arınma ritüelleri sırasında Hurri kökenli itkalzi ve itkahi kutsal metinlerinin okunması, ağzın temizlenmesi yani tövbe edilmesi çok önem taşıyormuş. Ağız temizlemeyi/tövbe etmeyi su ile yapmışlar. Bu su, Şapinuva ve yakın çevresinden sağlanmış. Arınma duaları Şapinuva'da yazılmış, ülkenin her yerine ulaştırılmış, ritüellerde okunmuş. Böylece burası bir dini merkez halini almış. Çivi yazılı kaynaklarda anlatılan ritüeller, Ağılönü'nde bulunan kurban çukurları, çukurlarda görülen kuş, koyun, kuzu, domuz gibi hayvanlara ait tırnak, gaga, kemik kalıntıları ile desteklendi. Bilim insanları metinlerde anlatılan törenlerin arkeolojik kanıtlarının bulunamayacağını düşünmesine rağmen kurban çukurlarının bulunması, çivi yazılı metinlerin arkeolojik delilleri olması açısından oldukça önem taşıyor. Api denilen kurban çukurlarının başka hiçbir antik kentte örneği görülmüyor. 3.500 yıl önceye dayanan taş işçiliği ve mühendislik hesaplamaları da dikkat çekiyor. Bu taşların nasıl bu kadar düzgün kesildiği, nasıl bu kadar milimetrik birleştirildiği hala anlaşılamıyor. Şapinuva Antik Kenti, Çorum merkezin 53 km güneydoğusunda, Ortaköy İlçesi'ndeki Çekerek Nehri etrafında yer alan Göynücek Ovası ile Alaca Ovası arasında bulunan geçit üzerinde yer alıyor. Şapinuva Antik Kenti'ne toplu taşıma yok, özel araçla ya da organize turlara katılarak gitmek gerekiyor. Antik kent Tepelerarası ve Ağılönü bölümlerinden oluşuyor. Burayı kazı başkanı Hitit Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Önder İpek ile birlikte gezdik. Dr. Önder İpek bize antik kentle ilgili az bilinen detayları anlattı. Hitit dönemine ait en zengin tablet arşivleri Tepelerarası'nda açığa çıkarıldı. Bu alanda A Binası, B Binası, Koruma Duvarı/C Binası, D Binası, maden atölyeleri görülüyor. Hititler, Tanrılar için ritüellerini Ağılönü'nde yerine getirmiş. Bu alana inşa edilen Taş Döşem ve diğer mimari yapıların hepsi ritüel amacıyla yapılmış. Yaklaşık 15.000 m 'ye yayılan kurban alanı da bunu ispatlıyor. Ağılönü bu nedenle antik dünyanın en önemli kutsal alanlarından biri kabul ediliyor. Ağılönü'nde kurban çukurları açılmış, içleri düzenlenmiş, kurban hediyeleri verilmiş, sonra çukurlar kil ile örtülmüş. Örneğin günahlarından kurtulmak isteyen kişi kurban etmek üzere bir keçi getirir, keçinin ağzına tükürerek günahını ona aktarırmış. \"Günah keçisi\" deyimi de buradan geliyor. Kurbanlarını kanlı, kansız, yakma şeklinde yapmışlar. Kanlı kurbanlarda hayvanları kesmiş, kanı akıtmış, dökülen kanla yer altı Tanrılarını mutlu etmişler. Kansız kurbanlarda özel hazırlanan iyi yağları, içecekleri Tanrılara sunmuşlar. Yakma kurbanlarında en çok kuşları kullanmışlar. Kuşlara yüklenen kirlenmenin yanınca yok olduğuna, geriye kalan artıkların toprağa karışıp zararsız hale geldiğine, yanma sırasında yükselen dumanların Tanrılara ulaşıp dilekleri ilettiğine inanmışlar. Şapinuva Antik Kenti adı çok duyulmayan, henüz değerini tam olarak duyuramamış bir antik kentimiz. Ancak yakın gelecekte çok önemli buluntularla parlayacağına, Hititler hakkında henüz bilmediğimiz detayları aydınlatacağına inanıyorum. Yazdığınız yazıdaki bilgiler altın değerinde çok teşekkürler bi kenara not aldım. Çok teşekkürler yorumunuz için. Faydalanmanıza çok sevindim."} {"url": "https://kucukdunya.com/saygun-dura", "text": "Her fırsatta Türkiye'nin önde gelen fotoğrafçılarıyla söyleşi yapmaya ve bunları sayfamda sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Bu seferki röportajımı da değerli su altı fotoğrafçısı Saygun Dura ile gerçekleştirdim. Buyrun bu yazımda Saygun Dura'yı yakından tanıyalım. 1964 yılı doğumlu olan Saygun Dura 1989-1996 yılları arasında bir reklam ajansında fotoğrafçı ve fotoğraf direktörü olarak çalıştı. 1996'dan günümüze kadar da kendi atölyesinde tanıtım fotoğrafçısı olarak meslek yaşamına devam ediyor. Bir çok üniversitede Tanıtım Fotoğrafçılığı ve Yaratıcı Fotoğrafçılık üzerine seminerler veren Dura 2004-2014 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Bölümü, Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf Bölümü, Doğuş Üniversitesi Grafik Bölümü ve İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Tanıtım Fotoğrafçılığı, Stüdyo ve Işık Teknikleri dersleri verdi. Saygun Dura yurt dışında ve yurt içinde su altı fotoğrafçılığı workshop ları yapıyor. Ben de bu yaz bu atölyelerden birinin yapıldığı J Dive ile dalış+mavi yolculuk yapmıştım. Müthişti! Buyrun şimdi size Saygun Dura ile söyleşimizi aktarayım. Açtığım ilk sergim su altı fotoğraflarından oluşmuyordu. Bu sergi Max Ernest, Rene Magritte ve Salvador Dali gibi sanatçılara göndermeler yaparak çalıştığım kavramsal bir işti. İstanbul'dan sonra aldığım bir davet üzerine NYC'ye giderek farklı bir seriyle de sergim oldu. Müzayedelerde fotoğraflarımın satılıyor olması ve bazı müzelerde yer alabilmek beni mutlu etti. Rezan Has Müzesi'nde ülkemizde su altı fotoğrafçılığımızın başlangıcı olan 1952 yılından 2012'ye kadarki dönemini kapsayan bir sergi ve kitap hazırladım. \"Su altına Işık Tutanlar\" isimli bu sergimize bizim sularımızda ilk kez deklanşöre basanlardan muhterem bir insan olan Rasim Divanlı'yı İzmir'den İstanbul'a davet etmiştik. Doksanlı yaşlarında olan Rasim Bey'in günümüz su altı fotoğrafçılarıyla bir araya gelmesi de hoş bir anı oldu. Benim su altı fotoğrafçılığımda yapmak istediğim belgesel niteliği taşıyan anlayış değildi. Amacım nadir görülen canlıları bularak onları görüntülemekten öte olabildiğince kendi yorumlarımı katarak fotoğraflamaktır. Bu günlerde beğendiğim bir galeri olan Milli Reasürans'ta açacağım sergim için hazırlanıyorum. Fotoğraf merakım ilkokul yıllarımda babamın bana hediye ettiği bir fotoğraf makinesi ile başladı. 1981 yılından itibaren de daha bilinçli bir ilgiyle devam ettim. Suya gelince: Küçükken yüzme takımındaydım. Ayrıca ailece denize ilgimiz vardı. Çocukluk yaşlarımda babam ve annem ile birlikte o zamanlar eşsiz güzellikteki Mersin koylarında botla dolaşır, maske ve şnorkelle su altı yaşamını izlerdik. Bu iş için bir miktar suya yatkınlık ve çok sevmek gerekiyor. 1987 yılında brövemi alıp scuba ile dalış yapmaya ve sahip olduğum Nikonos II ile su altında da çekim yapmaya başladım. O tarihten itibaren de sürdürüyorum. Analog döneminde su altı fotoğrafçılığı çok yaygın değildi. 36 kareyi olabildiğince dikkatli ve doğru değerlendirmek gerekiyordu. Bu da fotoğrafçıya bir disiplin kazandırıyordu. Dijital fotoğrafçılığın devreye girmesiyle birlikte su altında fotoğraf çekmek kolaylaştı. Aynı zamanda da yaygınlaştı. Fotoğraf tekniğine hakim olmasanız bile dijital fotoğrafçılığın avantajları sayesinde su altında bir görüntü elde edebilirsiniz. Ancak bu görüntünün fotoğraf niteliği kazanabilmesi için bu alanda kendinizi ciddi bir biçimde hazırlamanız gerekecektir. Fotoğraf bilginizi su altı fotoğrafçılığına özgü ilave bilgi ve becerilerle destekleyerek ve bu amaçla da çok sayıda dalış yaparak gelişiminizi sağlamak mümkün olabilir. Yoksa tesadüfen çekilen birkaç iyi fotoğrafın ötesine gidilemez. Fotoğraflayacağınız konu ile karşılaştığınız zaman önce fotoğrafın bitmiş halini hayal ederek, sonrasında ise o imgeyi fotoğraf diliyle nasıl ifade edebilirim diye düşünerek fotoğrafınızı oluşturursunuz. Su altında bunun için uzun bir zamanınız ve rahat koşullarınız olamayabiliyor. Bu şartlarda doğru fotoğrafları elde edebilmek için fotoğraf bilgi ve becerilerinin sindirilmiş olması gerekir. Birkaç vaka var. Sanırım fotoğrafa kaptırıp farkına varmadan riskler alabiliyorum. Yakın geçmişte sevdiğim bir arkadaşım olan Osman Ürper hoca ile birlikte Kızıldeniz'de dalıştaydık. Longimanus köpekbalıklarını çekebilmek için onlara yaklaştık fakat bu arada tekne ve resif görünmez olmuştu. Longimanus köpekbalıklarının sayısı artmıştı ve bize oldukça da yakın bir mesafe ile geçmeye başlamışlardı. Açık denizde yüzeye yakın bir derinlikte uzun bir süre fotoğraf çektik. Bir zaman sonra havamız azaldı ve dalışı bitirmeye karar verdik. Ben de tekne bizi bulabilsin diye şamandıramızı yüzeye gönderdim. Birkaç iri köpekbalığı bu şamandıranın etrafında toplandı ve bu balonu ısırmaya başladılar. Havamız bitmek üzereydi ve yüzeye çıkmamız gerekiyordu fakat bu durumdan dolayı da çıkamıyorduk. Eğer balonu bırakıp başka bir yerden çıksaydık tekne bizi bulamayabilirdi. Bizi almaya bot da gelmiyordu. Buraya kadarmış diye düşünmeye başlamıştım. Bu arada köpekbalıklarının şamandıraya ataklarını da aşağıdan görüntülüyordum. Zamanı uzatabilmek, yüzeye köpekbalıklarının yanlarına çıkmamak için havamızı da olabildiğince az kullanmaya gayret gösteriyorduk. Bir bot geldi, yukarıya çıkamadığımızı anladılar. Uzaklaştıklarında uygulayacakları bir planlarının olduğunu tahmin ettim. Çok geçmeden 2 bot olarak geri dönmüşlerdi. Yardımımıza gelen botlardan biri köpekbalıklarının ilgilerini çekerken diğer bot da bizi aldı ve kurtulduk. Su altı fotoğrafçılığına yönelik hedeflerinizi belirlerseniz bütçenizi daha doğru kullanmış olabilirsiniz. Dalış tecrübeniz, fotoğraf hakimiyetiniz, senede fotoğraf amaçlı kaç dalış yapmayı hedeflediğiniz, seyahat edebilme koşullarınız, satın almayı düşündüğünüz sistemin teknolojik yeterliliği ve taşıyabilme kolaylığı, çektiğiniz fotoğraflardan büyük boyutlarda baskılar alma ihtiyaçlarınız gibi birtakım faktörler su altı fotoğraf ekipmanı ile ilgili tercihinizi daha sağlıklı yapabilmenizi sağlayacaktır. Estetik ve teknik bakımdan sorunsuz fotoğrafları olan, su altı yaşamına saygılı ve onu koruyabilmek için çaba sarf eden kişiler iyi birer su altı fotoğrafçısıdır. Fotoğrafların niteliği bakımından hedefi biraz daha yukarıya koyabilmek faydalı olabilir. Bu da yeniliklere açık ve bir üslup sahibi olabilme gayretidir diye düşünüyorum. Geçmişte yapılmış ve günümüzde yapılmakta olan fotoğrafları takip etmek faydalıdır. Ayrıca fotoğraf çekerken konuya uygun ışığı yapabilme becerisini geliştirmek de önemlidir. National Geographic'in fotoğrafçısı David Doubilet bir efsanedir. Ayrıca Laurent Ballesta, siyah-beyaz köpekbalığı fotoğraflarını çok beğendiğim Jean Marie Ghislain, su altında reklam fotoğraflarıyla Zena Holloway ve Peter De Mulder, yine National Geographic'in fotoğrafçılarından Brian Skerry'i sayabilirim. Yurt içinden rahmetli Recep Dönmez'in yeri ayrıdır. Ayrıca bir çoğu arkadaşım olan çok başarılı su altı fotoğrafçılarımız var fakat atladığım kişiler olabilir endişesiyle isim veremeyeceğim. Bir takım sosyal meseleleri su altında fotoğraflarıyla yorumlayan Nejdet Demirtaş'ın kulvarı farklıdır. Kısıtlı üretim imkanlarıyla güçlü işler yaratan başarılı bir fotoğrafçıdır. Ürkmüyorum çünkü bütün dikkatim fotoğrafta oluyor. Endonezya'da Raja Ampat'da mangrovların içinde çekim yaparken timsahla karşılaşma ihtimali vardı. Tek başınaydım ve uzun bir süre çalışmıştım. Aklımın bir ucunda timsah bulunuyordu. Gece dalışlarında özellikle de Kızıldeniz'de geniş açı objektif ile çalışmak beni daha mutlu ediyor çünkü büyük canlılarla karşılaşabiliyorsunuz. Floresan ışıkla fotoğraf çekim tekniği de gece dalışlarıma heyecan katıyor. Sarı filtreli maske ve ultraviyole ışıkla hangi konunun fotoğraf verebileceğini aramak bana adli dedektiflerin delil bulma çalışmalarını çağrıştırıyor. Türk su altı fotoğrafçılarının üretimi dünya standartlarındadır fakat ülkemizin suları fotoğraf verimliliği bakımından okyanuslar gibi zengin değil. Bu koşullar uluslararasındaki rekabet gücümüzü etkileyen faktörlerden. Denizlerimizin tarihi zenginlikleri ve tatlı sularımız fotoğrafa uygun alanlarımız. En etkilendiklerim Meksika'nın Yucatan Yarımadası'nda yer alan cenotes mağara sistemleri, Florida'da köpekbalığı dalışları, Kızıldeniz'de Thistlegorm batığında sürekli ışıklarla yaptığımız fotoğraf çalışmalarımız ve çok zengin su altı yaşamıyla büyüleyen Raja Ampat'dır. Saygun Dura sağolsun, bu söyleşi için zaman ayırdı ve de en önemlisi bu eşsiz görselleri bize sundu. Su altında çektiği sanatsal fotoğraflar ülkemizin tanıtımı açısından da oldukça kıymetli. Saygun Bey'in fotoğraflarına bayıldım. Her biri sanat eseri. Kendisini tebrik ediyorum. Sana da röportaj yapıp bize bunları gösterdiğin için çok teşekkür ederim. Çok sağol annecim. Saygun Bey de sağolsun beni kırmadı ve röportaj yaptık. Bu yazıyı yazmak benim için büyük keyifti. Üstada selam olsun. Sana da teşekkür ederim, üstat ile satırlarında buluşturdun bizi. Üstada ben de çok teşekkür ederim. Benimle röportaj yapmayı kabul edip benim satırlarımda sizlerle buluştu. Güzel günlerde, derin maviliklerde buluşmak üzere."} {"url": "https://kucukdunya.com/scuba-maldivler", "text": "Maldivler turu ile ilgili genel bilgileri bir önceki yazımda aktarmıştım. Şimdi ise Maldivler dalış deneyimimi anlatacağım. Maldivler'de dalış için yılın her mevsimi güzel. Ancak muson dönemi olan nisan-ekim ayları arası, özellikle de hazirandan ağustosa kadar çok yağmur görülüyor. Maldivler'in su altı zenginlikleri 2004 yılındaki tsunamide zarar görmüş olsa da çabuk toparlanmışlar. Her adada mutlaka bir dalış merkezi var. Konaklama için bütçenize göre adalardaki pansiyonları ya da cep yakan pahalılıktaki ultra lüks resortları tercih edebilirsiniz. Eğer benim gibi dalış amaçlı geldiyseniz safari teknelerinden konaklama+dalış paketlerini satın alabilirsiniz. Ancak bu teknelerin ucuz olmadığını ve yüksek ücretlerine rağmen sanki bedava dağıtılıyormuş gibi satıldığını bilmelisiniz. Çünkü Maldivler'de dalışlar efsane ve dalgıçlar buranın su altı güzelliklerini görebilmek için can atıyor. Örneğin Carpe Diem teknesinde daha önce kalan arkadaşlarım bu tekneyi çok tavsiye etmişti ama 1 yıl sonrasına bile teknede müsaitlik yoktu! Ben onun yerine Blue Force Diving'den rezervasyon yapabildim. Bu da bir yandan iyi oldu. Çünkü tekneden ve dalış rehberlerinden çok memnun kaldım. Yine de kıssadan hisse: Buraya uçak biletinizi almadan önce mutlaka konaklamak istediğiniz safari teknesinin müsaitliğini öğrenin! Benim oooo gitmeme çok var diyerek 1 yıl sonrasına aldığım uçak bileti bile yeterince erken alınmamış meğerse! Maldivler'de teknelerde 3 farklı rota yapabilirsiniz. Bu rotalarda konaklama 7-14 gece arasında değişiyor. - Male Merkez Atolleri dalış noktaları - Kuzey Atolleri dalış noktaları - Güney Atolleri dalış noktaları Seçtiğiniz rotaya göre iç hat uçuşu almanız gerekebiliyor. Ben ilk kez geldiğim için iç hat uçuş almadan Male Merkez Atolleri Dalış Noktaları 'nda dalmayı tercih ettim. Bir daha geldiğimde ise daha bakir olduğu söylenen Maldivler Güney Atolleri'ne gitmeyi planlıyorum. Eğer dalışlarınızda kendi malzemelerinizi kullanmayacaksanız her birini tekneden kiralamanız gerekiyor. Eksik malzemelerinizi de tekneye önceden bildirmelisiniz. Kendi malzemelerinizle dalacaksanız scuba malzeme listesi yazıma göz atmanızı öneririm. Malzemeleriniz hazır olduktan sonra artık Maldivler'de dalışa hazırsınız demektir. Dalışlarımı Maldivler Merkez Atolleri yazımda anlatacağım ama önce sizi Blue Force One'ın çektiği görüntülerle baş başa bırakayım. Bakalım bu görüntülerde beni bulabilecek misiniz? :-) Bu yazımdaki su altı fotoğrafları da Blue Force'a aittir. Bu yazı için videosunu paylaşan beIN IZ TV'de Sudaki İzler programından tanıdığımız Savaş Karakaş'a da çok teşekkür ediyorum. Bir de öneri: Buraya gelen Berrydewblog yazarı sevgili arkadaşım Şebnem'in yazısı eminim size Maldivler'le ilgili güzel bir bakış açısı daha kazandıracaktır."} {"url": "https://kucukdunya.com/scuba-zanzibar", "text": "Hint Okyanusu'nun su altı zenginliklerini merak ediyor musunuz? Cevabınız evet ise sizi Tanzanya'nın Zanzibar Adası'na götürmemi, oranın su altı dünyasıyla tanıştırmamı, Zanzibar en güzel dalış noktaları hakkında bilgi vermemi ve Zanzibar dalış maceramı anlatmamı ister misiniz? O zaman gelin hep birlikte Zanzibar dalış nasılmış bir bakalım. Dünyanın en güzel yerlerinden birisi olan Zanzibar, Tanzanya'nın 40 kilometre açığında, Hint Okyanusu'nda yer alan takımadalardan oluşuyor. Pemba ve Unguja isimli 2 büyük ve onlarca küçük adaların birleşiminden oluşan takımadalar içinde adaların en büyüğü olan Unguja'nın ismi Zanzibar olarak geçiyor. Topraklarında yetiştirilen baharatlar ün saldığı için burası ayrıca Baharat Adası olarak da anılıyor. Daha önceki bir yazımda size Zanzibar Adası'nı detaylıca tanıtmıştım. Bu yazımda ise Zanzibar'ın su üstünü değil, su altını anlatacağım. Öncelikle şunu belirteyim: Benim Zanzibar gezisindeki hedefim sadece dalış yapmak değildi. 2 haftalık safari sonrasında geldiğim Zanzibar benim için öncelikle bir dinlenme yeri oldu ama tabii bir dalgıç olarak buraya kadar gelmişken dalış yapmadan dönmek de benim için söz konusu bile olamazdı. Bedenim yorgun ama aynı zamanda su altında soluyacağım azota aç olduğundan adada kaldığım 5 günün 1 gününü dalışa ayırdım. Adanın güney doğu bölgesinde konakladığım için dalışı da orada yaptım. Ancak en güzel dalış noktaları aslında adanın kuzey bölgesinde yer alıyor. Hemen not düşeyim: Dalış gezisine gitmeden önce dalış ihtiyaç listesi belirleyip yola eksiksiz malzeme ile çıkmanızı öneririm. Çünkü konforunuz ne kadar iyi olursa o kadar rahat ve güvenli dalışlar yaparsınız. İstanbul'dan Zanzibar'a direkt uçuşlar 7 saat 20 dakika sürüyor. Ayrıca aktarmalı uçuşlar da bulunuyor. - Vizenizi ülkeye gitmeden önce online alabilirsiniz. Eğer online vize alacaksanız https://eservices. immigration. go. tz/visa/ sitesinden gerekli bilgileri doldurabilirsiniz. - Ya da ülkeye girişte 50 $ ödeyerek kapıda Tanzanya vizesi alabiliyorsunuz. Zanzibar'a dalış gezisi planlıyorsanız şubat, mart, temmuz ve ağustos ayları dalış yapmak için en iyi aylar. - Eagle ray : Haziran-mart ayları arası - Manta: Aralık-nisan ayları arası - Blacktip resif köpekbalığı: Haziran-mart ayları arası - Hammerhead köpekbalıkları: Kasım-şubat ayları arası - Whale shark : Ekim-şubat ayları arası - Denizatı: Haziran-mart ayları arası - Humpback balinalar: Temmuz-ekim ayları arası - Whitetip resif köpekbalığı, yunus ve hawksbill kaplumbağaları: Yıl boyunca Şimdi Zanzibar dalış noktaları listesine bir göz atalım. Yabani yeşillikleri nedeniyle Yeşil Ada olarak da bilinen ve Zanzibar'ın kuzeyinde yer alan Pemba Adası bu bölgede dalınabilecek en güzel yerlerden biri. Adaya Arusha, Dar es Salaam ve Zanzibar'dan yarım saat süren pır pır uçaklarla gidiliyor. El değmemiş mercanları, antik kalıntıları ve hoodoo büyüsüyle Pemba Adası adeta canlı bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Zanzibar'ın güneyindeki Mafia Adası'na Dar es Salaam'dan 30 dakikalık uçuş ile veya Nyamisati Köyü'nden kalkan ve 4 saat süren feribotlarla gidiliyor. Ancak feribotlar aşırı kalabalık olduğundan çok tavsiye edilmiyor. Mafia Adası'nda denizlerin en büyük canlısı balina köpekbalıklarıyla dalabiliyorsunuz. Bu muhteşem canlılar özellikle kasım-şubat ayları arasında görülüyorlar. İstanbul'a dönüş uçağında tanıştığım Müjgan da Mafia Adası'nda dalışa gittiğini, 2 gün aradıktan sonra nihayet balina köpekbalıklarını bulduklarını ve onların yanında daldığını bana anlattı. Nasıl imrendiğimi anlatamam! Zanzibar'ın kuzey doğu kıyısından yaklaşık 4,5 kilometre uzaklıkta yer alan Mnemba Adası muhteşem mercan resifleri ile çevrili. Big Wall, Small Wall, Kichwani, Aquarium, Indian Gate en popüler dalış noktaları. Muhteşem su altı dağ manzarası ve bol deniz yaşamı ile Leven Bank noktası Zanzibar'ın en iyi dalış yerlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ancak güçlü akıntıları nedeniyle sadece tecrübeli dalgıçlara uygun. Buradaki dalışlarınızda resif köpekbalıkları, yunuslar, baraküdalar, orfozlar ile karşılaşmanız an meselesi. Akıntının yoğun yaşandığı Wattabomi dev mercanların etrafında oyun oynayan şişe burunlu yunusları ile adını duyuruyor. Big Wall akıntı dalışı ve derin dalış arayan tecrübeli dalgıçlar için uygun. 40 metre derinliğe sahip Manta Point sadece tecrübeli dalgıçlar için uygun. Benim Zanzibar tüplü dalış deneyimime gelince: Dalışa küçük bir tekneyle çıktık. Deniz oldukça dalgalı olduğu için tekne çok fazla sallıyordu. Neyse ki midemde bir arıza çıkmadan scuba malzemelerini kuşandık ve suya atladık. Su inanılmaz akıntılıydı. Hiç palet vurmadığım halde adeta uçarcasına gidiyordum. Zaten navigasyon yani yön bulma gibi bir derdimiz yoktu. Dalış rehberi yüzeye şamandıra göndermişti. Tekne bizi yukardan takip ediyordu. Dalış bittiğinde de nereden çıkarsak oradan alacaktı. Su altı ise oldukça renkliydi. Mor, kırmızı, yeşil mercanlar suyun dibini tamamen kaplamıştı. Neredeyse 1 mm boş alan yoktu. Her yer mercan bahçesiydi. Tropik balıklar cirit atıyordu ama ne yalan söyleyim Maldivler'de inanılmaz çok sayıda ve çeşitte balık gördükten sonra burası balık açısından bana biraz yavan geldi. Tabii ki Türkiye ile karşılaştırıldığında değişik balıklar görüyordum ama Maldivler'de dalış yaptıktan sonra biraz zor beğenir olmuştum. Yine de hayatımı su altını keşfetmeye adadığım için her zaman ıslak ve mutlu kalmayı umut ediyorum. O nedenle Zanzibar'da daldığım için de çok mutluyum. Su altı fotoğrafları ve video için Happy Bubbles Dalış Merkezi'nin sahibi Yener Çeltikci'ye çok teşekkürlerimle. Şimdi buyrun Yener Çeltikci'nin keyifli videosunu birlikte izleyelim. Dalışsız olmaz :-) . Darısı başına Mürücüm :-) . Video gercekten cok guzel olmus. Keyifle izledim. Gormediklerimizi gormus gibi oluyorum. Beğenmene çok sevindim. Su altının güzelliklerini gösterebiliyorsam ne mutlu bana. Hiç deneyimlemediğim, bambaşka bir dünya. teşekkürler. Seni de başlatalım Alpercim. Bayılırsın eminim."} {"url": "https://kucukdunya.com/sogmatar-kult-merkezi", "text": "Şanlıurfa, \"İnançlar Diyarı\" olarak anılıyor çünkü dünyanın en eski tapınak kalıntıları burada bulunuyor. Asur, Babil dönemlerinde ay, güneş, gezegenlerin kutsal sayıldığı Pagan dininin tapınakları şehrin Harran ve Soğmatar bölgelerinde yapılmış. Bu yazımda ise Abgar Krallığı döneminde ay ve gezegen tanrıları için tapındıkları bir kült merkezi olarak kullanılan, Hz. Musa'nın yaşadığı yer olarak rivayet edilen, kaya mezarları, kuyuları ve mağaralarıyla dikkat çeken Soğmatar kült merkezinden bahsedeceğim. Soğmatar ismi Arapça yağmur anlamına gelen \"Matar\" sözcüğünden geliyor. Tektek Dağları'nın kışın bol yağmur alan bu bölgesine çok sayıda sarnıç yapılmış, burada biriktirilen sularla dağlarda otlatılan koyun ve keçi sürülerinin su ihtiyacı karşılanmış. Köy bu nedenle günümüzde de \"Yağmurlu\" adıyla anılıyor. Soğmatar'ın tarihteki önemi Asur, Babil dönemlerinde ay, güneş, gezegenlerin kutsal sayıldığı Pagan dininin ve bu dinin baş tanrısı Mar alahe'nin merkezi olmasından kaynaklanıyor. Mare lahe'yi temsil eden açık hava mabedi, Kutsal Tepe / Merkez Tepe olarak adlandırılıyor. Antik alandaki Nekropol alanında Tunç Çağı'na tarihlenen çok sayıda mezar ve kaya mezarı var. O çağda insanlar mezarın içine girip ölülerini ziyaret etmiş, hediyeler bırakmışlar. Romalılar bölgeye geldiklerinde bu mezarları bulmuş ve kullanmış. Romalılar'ın katliamından kaçan Hristiyanlar ise bölgede yer altında bir şehir inşa etmiş ve burada saklanmış. Bu yer altı şehri günümüze çok az buluntuyla ulaştı. Şuayb Şehri'nde yaşayan insanlar Soğmatar kült merkezini mezarlık ve ibadet yeri olarak kullanmış. Hz. Musa'nın firavundan kaçarken burada çiftçilik yaparak yaşadığına, kuyulardan birinin Hz. Musa'nın mucizevi asası tarafından açıldığına, Hz. Musa'nın kayınpederi Hz. Şuayip ile burada buluştuğuna inanılıyor. Soğmatar kült merkezi; Şanlıurfa il merkezine 80 km, Harran ilçesine 53 km mesafedeki Eyyübiye ilçesine bağlı Yağmurlu Mahallesi'nde yer alıyor. Ancak Soğmatar turu yapmak isterseniz buraya toplu taşıma yok. Araba kiralayabilir ya da yerel bir acenteyle çalışabilirsiniz. Ben bölgeyi yerlisi Göncü Turizm ile gezdim. Sahibi Cem Göncü her konuda yardımcı oldu. +90 532 433 85 64. Gönül rahatlığıyla arayabilirsiniz. Soğmatar kült merkezinde Ay tanrısı Sin'e tapınılan bir mağara, yamaçlarında yer yer tanrı kabartmalarının ve zemine kazılmış yazıtların olduğu bir tepe, 6 adet kare ve yuvarlak planlı mozole, iç kale, ana kayaya oyulmuş 120 kaya mezarı, bir nekropol, Museviler için büyük önem taşıyan Hz. Musa kuyusu, Kalkolitik döneme tarihlenen kutsal höyük bulunuyor. Hz. Musa'nın mucizevi asası ile bu kuyuyu açtığına inanılıyor. Kuyudan hala su geliyor. Satürn Tapınağı'nın altında kayadan oyulmuş 2 bölümlü bir mezar odası bulunuyor. Şamaş Tapınağı, kare şeklinde bir yapı. Tamamen yıkılan Jüpiter Tapınağı'nın silindirik bir yapı olduğu biliniyor. Sin Tapınağı, Ay Tanrısı Sin'e adanmış. Merkür Tapınağı dikdörtgen tabanlı bir yapı. Mars Tapınağı'nın sadece üç duvarı ayakta duruyor. Soğmatar Kült Merkezi adını neredeyse hiç duyurmayan, bakımsız haliyle hayal kırıklığı yaşatan bir yer. Ancak günümüzde burası önemli bir enerji merkezi olarak spiritüel yönü kuvvetli kişiler tarafından ziyaret ediliyor. Her gidilen yeri bizlere harika bir anlatım ve lezzette sunuyorsun sevgili Yaprak. Yazdıkların hep çok ama çok heyecan verici."} {"url": "https://kucukdunya.com/sonbaharda-gidilmesi-gereken-10-yer", "text": "Sakinlikten hoşlanıyorsan sonbahar tatilini geçirmek için Çanakkale'nin ayvacık ilçesine bağlı Assos'u tercih edebilirsin. Konuklarına sunduğu manzaralar ve hemen yanı başındaki antik kalıntılar, bu şirin yerleşim bölgesini oldukça özel kılıyor. El değmemiş doğasını ve deniz ürünlerinin başını çektiği enfes yemekleri de unutmamak gerekiyor. İstanbul'dan çok fazla uzaklaşmadan sonbaharda birkaç günlük tatil kaçamağı yapmak istiyorsan, rotanı Trilye'ye çevirebilirsin. Zeytin bahçeleri ve cumbalı evleri ile meşhur yerleşim, yılın bu döneminde epey sakin bir kimliğe bürünüyor. Dolayısıyla Trilye'nin Arnavut kaldırımı kaplı sokaklarında gezerken içinin huzurla dolduğunu kolayca fark edebilirsin. Doğayla iç içe olabileceğin bir sonbahar tatil planı yapmaya niyetlendiğinde, seçeneklerin arasında Bozcaada'ya yer verebilirsin. Türkiye'nin üçüncü büyük adası, konuklarına enfes doğa ve insan manzaraları, harika yemekler, başta yürüyüş ve dalış olmak üzere birçok aktiviteyi gerçekleştirebilme fırsatı sunuyor. Tüm bunlara ek olarak gün batımına doğru kendisini iyiden iyiye hissettiren romantik atmosfer de cabası. Hazır manzaralardan söz açılmışken, Ayvalık'a bağlı Cunda Adası'nı da es geçmemek gerekiyor. Mimarisiyle hayranlık uyandıran ada, sonbaharda sakinlik arayanları kendisine çekiyor. Sahilde yürümek, manzaraları izlemek ve iyice tenhalaşan restoranlarda oturup bir şeyler yemek; insana aradığı huzuru fazlasıyla veriyor. Eğer sen de Cunda'da uzun süre etkisinden kurtulamayacağın bir tatil deneyimi yaşamak istersen, hemen Bilet. com'dan uygun fiyatlarla Ayvalık otobüs bileti al! Birbirinden güzel plajları ve kendine has atmosferi sayesinde Datça, yaz aylarında deyim yerindeyse tatilci akınına uğruyor. Ancak çoğu deneyimli gezgin gibi sen de biraz sabredip Datça'ya sonbaharda gitmeyi düşünebilirsin. Böylece Eski Datça'nın taş evlerle çevrelenmiş dar sokaklarında huzur içerisinde yürüyebilir, yerel halkla daha rahat iletişim kurabilir ve plajlarda sakince deniz keyfi yapabilirsin. Koruma altındaki Abant Gölü, özellikle İstanbul ve Ankara'da yaşayanlar için ideal bir günü birlik tatil rotası niteliği taşıyor. Ağaçlardan dökülen yaprakların kapladığı patikalarda yürümek, sonbaharda Abant'ta yapılabilecek en keyifli aktivite olarak öne çıkıyor. Tabii göl kıyısında zaman geçirirken fotoğrafını çekmeye değer birçok harika manzara ile karşılaşacağından da emin olabilirsin. Sonbaharda Doğu Karadeniz'in dillere destan güzellikteki doğasında birkaç gün geçirmeye ne dersin? Eğer bu soruya cevabın \"Evet!\" ise hemen Borçka sınırları içerisindeki Karagöl'e doğru keyifli bir yolculuğa çıkabilirsin. Tabiat parkı sınırları içerisinde günlerini meditasyon yaparak, doğa yürüyüşüne çıkarak ya da bir yere oturup sonbahar güneşinin altında kitap okuyarak geçirebilirsin. Sonbahar tatili için ideal seçenekler arasında Bartın'ın kökenleri günümüzden 3.000 yıl önceye dayanan ilçesi Amasra da bulunuyor. Doğasının güzelliği ile konuklarını mest eden yerleşim, yılın bu mevsiminde epey sessiz kimliğe bürünüyor. Dolayısıyla simge haline gelmiş kısımlarını keşfetmek, harika mutfak kültürünün tadını çıkartmak çok daha keyifli hale geliyor. Ankara ve çevresinde yaşayanların tercih edebilecekleri birçok seçenek bulunuyor. Ancak senin aklında kaplıca keyfi yapmak varsa rotanı doğrudan Kızılcahamam'a çevirebilirsin. Çam ormanları ile çevrili ilçe, köklü tarihi sayesinde kültürel gezilerden hoşlananların da ilgisini çekiyor. Soğuksu Mili Parkı ve Abacı Peribacaları ise bölgenin en önemli doğal güzellikleri arasında bulunuyor. Eğer kültürel çeşitliliği ile ön plana çıkan, doğal güzellikler açısından zengin ve köklü tarihe sahip yerlerde tatil yapmaktan hoşlanıyorsan, bu sonbaharda Hatay'a Samandağ'a seyahat edebilirsin. Sahip olduğu değerlerden dolayı Samandağ, doğa sporlarından ve kültürel gezilerden hoşlananları kendisine çekmekte hiç zorluk yaşamıyor. Bölgenin konuklarına sunduğu fırsatları sen de deneyimlemek istersen, hemen Bilet. com'u ziyaret et ve uygun fiyatlarla bir Hatay uçak bileti al! Teşekkürler yorumunuz için. Bakıp düzeltme yapacağım. Hey There. I discovered your blog the usage of msn. This is a really smartly written article. I'll be sure to bookmark it and return to learn more of your helpful information. Thank you for the post. I'll certainly return."} {"url": "https://kucukdunya.com/termessos-antik-kenti", "text": "Antalya'nın 30 kilometre kadar kuzey batısında bulunan Termessos Antik Kenti, deniz seviyesinden 1.150 metre yükseklikteki konumu sayesinde hem geçmişte düşman akınlarından hem de günümüzde modern insanın yarattığı olumsuz etkilerden kendisini başarıyla korumuş bir antik kent. Güllük Dağı'nın kuzey batı kısmına Anadolu'nun en eski halklarından Luviler'in soyundan gelen Solymler tarafından kurulan kentin son yerleşimcileri Romalılar olmuş. Altında uzanan inanılmaz Pamfilya Vadisi manzarası, Güllük Dağı Milli Parkı'nın olağanüstü enerjisi birleşince Termessos Antik Kenti kesinlikle Türkiye'nin en etkileyici antik kentleri arasına giriyor. Hatta benim gibi Peru'nun gözbebeği Machu Picchu'yu yere göğe sığdıramayan bir gezgin bile Termessos'u neredeyse Machu Picchu'yla eşdeğer tutuyor. Güllük Dağı Milli Parkı ve Termessos, UNESCO Karma Miras listesinde bulunuyor. Termossos'un tarih sahnelerinde adı ilk olarak M. Ö 333 yılında Büyük İskender'in istila etmeye çalışması ancak zor olacağını anlayınca çekilip seferine devam etmesiyle duyulmuş. Büyük İskender'in ölümünden sonra Ptolemyler kenti işgal etmiş. Roma döneminde bağımsız olmuş, kendi adına sikkeler bastırmış. Bizans döneminde ve sonraki devirlerdeki durumu hakkında ise hiçbir bilgi bulunmuyor. Orman içindeki ören yerlerinin en çarpıcılarından biri olan Termessos Antik Kenti, Antalya'nın Döşemealtı beldesinde, Antalya merkeze yaklaşık olarak 30 kilometre mesafede yer alıyor. Güllük Dağı Milli Parkı içinde yer alan antik kentte 113 kuş türü, 680 bitki türü yaşıyor. Termessos Antik Kenti'ne özel aracınızla gidecekseniz Antalya-Korkuteli yolu üzerinde Termessos ayrımından girip 9 kilometrelik dar ve rampalı yolu izlemeniz gerekiyor. Toplu taşıma ile gelecekseniz Antalya-Korkuteli minibüsleri ile Termessos yol ayrımına gelmeniz, buradan sonra 9 km yürümeniz gerekiyor. Antik kente dar ve dik bir yoldan ulaşılıyor, dolayısıyla buraya gelmek oldukça zahmetli. Ancak zorlu bir yerde bulunması ve yönlendirme tabelalarındaki başarısızlığa rağmen burası oldukça etkileyici bir antik kent. Hiç kazı yapılmamış, bunun yanında insan tahribatına uğramamış olmasının verdiği enerjiyle büyüleyici bir havası var. Kent planına dikkat ederek gezer ve tüm kalıntıları görürseniz eminim burayı fazlasıyla beğeneceksiniz. Antik kent aşağı şehir ve yukarı şehir olarak iki kısma ayrılıyor. Kentin en önemli kalıntıları arasında şehir surları, kuleler, kral yolu, Hadrian kapısı, gymnasium, agora, tiyatro, odeon, mezarlar, kemerler ve drenaj sistemi yer alıyor. Çok sayıda tapınağa ve çok geniş mezarlık alanına sahip olan antik kentte zengin mezar çeşitliliği ve savaşçılığı betimleyen kalkan motifli lahitler dikkat çekiyor. İon düzenindeki Artemis Tapınağı, Termessos Antik Kenti'nin koruyucu tanrıçası Artemis'e adanmış. Tapınağın kapısı da ünlü Roma İmparatoru Hadrian şerefine yapılmış. Aşağı şehir bölgesindeki surların bir kısmı günümüze kadar ulaşmış. Kentin ana giriş kapısı tüm heybetiyle misafirlerini selamlıyor. Gymnasium M. S 1. yüzyıla tarihleniyor. İki katlı olduğu anlaşılan ve birinci katı ayakta kalan Gymnasium birçok oda ve salondan oluşuyor. Hamamın güney batısında, arkalarında dükkanlar bulunan sütunlu cadde yer alıyor. Hemen yakınında da kanalizasyon şebekesinin mükemmelliğini gösteren kanallar görülüyor. Yukarı şehir bölgesindeki surların bir kısmı günümüze kadar ulaşmış. Termessos halkının katkılarıyla M. Ö 2. yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçiyor ve düz bir yol olarak şehir merkezine kadar uzanıyor. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren yazıtlar görülüyor. Osbaras Stoası, agoranın etrafında bulunan ve küçük dükkanlar olarak adlandırılabilecek yapılara deniyor. Osbaros isimli bir kişi tarafından yaptırıldığı düşünüldüğünden onun ismiyle anılıyor. Pamphylia Ovası'nın üzerinde manzaraya hakim konumdaki tiyatro, şüphesiz Termessos Antik Kenti'nin en göz alıcı yapısı. 4.000-5.000 seyirci kapasitesine sahip. Arkasında uzanan müthiş dağ manzarası ile burası adeta Machu Picchu'yu andırıyor. Açık hava pazar yeri olan Agora üç yandan stoalarla çevrilmiş. İki katlı stoa M. Ö 150-138 yılları arasında hüküm süren Pergamon Kralı II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos'a hediye edilmiş. Kuzey doğu stoa muhtemelen II. Attalos'un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmış. Küçük bir tiyatroyu andıran Odeon M. Ö 1. yüzyıla tarihleniyor. Termessos Antik Kenti'nde değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde 6 adet tapınak var. Bunlardan 4 tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuş. Odeonun tam arkasında yer alan tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus'a ait olduğu ileri sürülüyor. Odeonun güney batı köşesinde yer alan tapınak Artemis'e ithaf edilmiş. Cephe duvarı Dor düzeninde olan ve 6 m yüksekliğe erişen yapı, \"Kurucunun Evi\" olarak tanınıyor. Üzerinde savaşçı figürleri bulunan gösterişli mezara Kahraman Mezarı deniyor. Şehrin en büyük mezarlığında 1.000 kadar lahit bulunuyor. Termessoslular'ın savaşçılıklarını betimleyen kalkan motifli lahitler, mezarlık alanında oldukça geniş bir yer kaplıyor. Ölüler; kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurmuş. Termessos Antik Kenti'nin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde yer alan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan mezarlar var. Çok geniş mezarlık alanındaki mezarların çeşitliliği ve bezemeleri oldukça dikkat çekiyor. Bunlar arasında Büyük İskender döneminin önemli komutanlarından Alketas'ın mezarı oldukça önemli. Alketas kim mi? Büyük İskender'in ölümünden sonra M. Ö 319 yılında generallerinden Antigonos Monophtalmos, diğer general Alketas ile savaşmak için askeri hazırlıklara girişmiş. Alketas sayıca üstün kuvvetler karşısında yenilgiye uğrayacağını anlayınca arkadaşları ile birlikte Termessos Antik Kenti'ne sığınmış. Antigonos kentin önüne gelip Alketas'ın kendisine teslim edilmesini isteyince kentin yaşlıları ve önde gelenleri Alketas'ın Antigonos'a teslim edilmesine karar vermiş. Gençler bu karara karşı çıksalar da sözlerini dinletememiş. Alketas düşmana verileceğini anlayınca intihar etmiş. Yaşlı Termessoslular, Alketas'ın cesedini surlardan aşağı indirerek Antigonos'a teslim etmiş. Alketas'ın cesedini ele geçiren Antigonos hırsını alamayarak 3 gün boyunca cesede işkenceyi yapmış. Kokmaya başlayan cesedi gömmeden bırakarak Pisidia bölgesinden ayrılmış. Genç Termessoslular, Alketas'ın her tarafı parçalanmış cesedini kente taşımış, gereken saygıyı göstererek törenle gömmüş. Doğal kayalara oyulmuş güzel bir anıt dikmişler, anıtı çok sayıda kabartma ile süslemişler. Aşağı Nekropol askerlere ait olduğu tahmin edilen bir mezarlık. Burada 200 civarında lahit var. En ünlüleri ise üzerinde aslan motifleri olan Aslanlı Lahit ve yunus motifleri olan Yunuslu Lahit. Herzaman ki gibi güzel bir tanıtım. Elinize, yüreğinize sağlık. Teşekkürler.. Termessos must have been a beautiful place 2000 years back though I would never compare it to Machu Picchu and the stone work of the Incas puts the Roman stone work to shame. It never ceases to amaze me how the Roman lords loved to place their cities/palaces high up in the hills/mountains. The location meant that many thousands of slaves had to support the overlords who lived there. Carrying water alone would have been a real task. We have visited most ancient sites in Turkey and will continue to expand our travels. Our favorite cities are probably Perge and Sagalassos. It would be fantastic to see Termessos excavated and rebuilt. Loved your story and the photos. I will be following you kow. It is not really possible to compare Termessos to Machu Picchu, but it is the view of the mountains in each place that look alike. I love Perge and Sagalassos myself. Continue exploring the antique cities in Turkiye. There are amazing places."} {"url": "https://kucukdunya.com/the-palm-river-hotel-zimbabve-otel", "text": "Zimbabve'ye geldiğinizde ülkenin adını dünya çapında duyuran Victoria Şelaleleri'ni mutlaka ziyaret edeceksinizdir. The Palm River Hotel de şelalelere sadece 4 km uzakta, Zambezi Nehri'nin hemen kenarında yer alan bir otel. Hem turistik hayata yakın hem de sadece kuş cıvıltıları ve yaban hayatıyla çevrelenen otel, size Afrika'daki evinize gelmiş gibi hissettiriyor. O zaman gelin, oteli daha yakından tanıyalım. Queenslander stilinde inşa edilen otel, ahşap ve demir işlemeleriyle dikkat çekiyor. Hem estetik hem de fonksiyonel bir yapıya sahip. Zambezi Nehri'nin hemen bitişiğinde olduğu için odanızdan bahçeye ya da balkonunuza çıktığınız anda yaban hayatını dinleyebiliyorsunuz. Ancak gece odanıza bir su aygırı ya da timsah gelir diye korkmayın! Çünkü hayvanlar çok yakınınızda olsalar da elektrikli çiti geçip otelin içine giremiyor. Otelin açık bir restoranı ve bar alanı var. Buralarda uluslararası lezzetleri tadarken yine yaban hayatıyla iç içesiniz. Eğer Victoria Şelaleleri'ne gitmek isterseniz otelin ücretsiz servislerinden faydalanabiliyorsunuz. Dilerseniz de aktivitelerden kalan zamanınızda otelin havuzunda serinleyip dinlenebiliyorsunuz. Otelin 7 binada toplam 73 adet odası ve suiti var. Hepsi de çok ferah ve iç açıcı. 30 m büyüklüğündeki 60 adet deluxe odanın hepsinin balkonu var. 107 m büyüklüğündeki 2 adet deluxe suit giriş katında yer alıyor. 2 odası 2 banyosu olan suitler aileler için uygun. 77 m büyüklüğündeki 2 adet balayı suiti adı üzerinde balayı çiftleri için tasarlandı. 80 m büyüklüğündeki 3 adet executive suit geniş ve ferah yapısıyla lüks arayanlar için ideal. 70 m büyüklüğündeki 1 adet presidential suitin 41 m büyüklüğünde bir balkonu var. The Palm River Villa'nın içinde executive suit, balayı suiti ve twin deluxe oda olmak üzere toplam 3 oda bulunuyor. The Palm River Hotel misafirlerine Afrika huzurunu ve lüksünü yaşatmayı başarıyor. Victoria Şelaleleri'ne yakın konumuyla da bölgede konaklamak için oldukça iyi bir alternatif. Harika bir yazı metini olmuş. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://kucukdunya.com/the-royal-livingstone-zambiya", "text": "Victoria Şelaleleri'ni görmek için Zambiya'ya geldiğinizde şelalelere yakın bir bölgede konaklamanız doğru bir tercih olacaktır. Mosi-Oa-Tunya Milli Parkı'nın tam içinde yer alan The Royal Livingstone Victoria Falls Zambia Hotel by Anantara; iki otelden oluşuyor AVANI Victoria Falls Resort (4 yıldız) ve The Royal Livingstone (5 yıldız). İki otel de oda+kahvaltı hizmet veriyor, öğlen ve akşam yemeklerini ekstra alabiliyorsunuz. İki otel de milli parkın içinde yer alıyor, yürüyerek birinden diğerine gidebiliyorsunuz. AVANI Victoria Falls Resort'tan Victoria Şelaleleri'ne direkt geçiş var. The Royal Livingstone ise Zambezi Nehri'nin kenarındaki konumuyla göz kamaştırıyor, ben de bu yazımda bu otel hakkında bilgiler vereceğim. Otellerin en önemli özelliği milli parkın içinde yer alıp birbirleri arasında geçişlerinin olması. AVANI'nin çıkış kapısı direkt Victoria Şelaleleri'nin girişinde yer alıyor. Oda numaranızı söyleyerek parka ücretsiz girebiliyorsunuz. The Royal Livingstone ise Zambezi Nehri'nin hemen kıyısında yer alıyor. Buranın nehir kenarındaki restoranında gün batımında unutulmaz bir akşam yemeği yiyebiliyorsunuz. Otellerin ortalarında yer alan bir alanda salı, perşembe, cumartesi geceleri 18:30-22:00 saatleri arasında düzenlenen boma isimli akşam yemeği, uluslararası mutfak ve Zambiya mutfağı ile harmanlanan bir açık büfe yemek. Bu özel yemek yerel müzik ve danslar eşliğinde yeniyor. Otelin ana restoranı The Old Drift Restaurant, a la carte sunuyor. Kubu'da Zambezi Nehri'ni izleyerek yemek yiyorsunuz. Müşteri İlişkileri yetkilisi Chola Kasengele yalnız kalmamam için sürekli benimle ilgilendi, akşam yemeğini de benimle birlikte Kubu'da yedi. Bu sıcaklığı unutmam mümkün değil! Lounge hafif atıştırmalıklar yemek için tercih ediliyor. The Travellers Bar müthiş dekorasyonuyla tam bir buluşma noktası. Tüm bunlara ilaveten iskelede özel yemek rezervasyonu yapabiliyorsunuz. 30 m büyüklüğündeki premier oda 2 yetişkin için tasarlandı. Balkonu veya verandası var. 30 m büyüklüğündeki deluxe oda 2 yetişkin için tasarlandı. Balkonu veya verandası var. 30 m büyüklüğündeki deluxe köşe oda 2 yetişkin için tasarlandı. Kış bahçesi var. 63 m büyüklüğündeki Livingstone Suit 2 yetişkin için tasarlandı. Oturma ve yemek odası var. 88 m büyüklüğündeki presidential suit 2 yetişkin için tasarlandı. Oturma ve yemek odası var. Odalar terasa açılıyor. Burası bambaşka bir alem. Personeli misafirleriyle oldukça ilgili. Zambiya'ya geldiğimde eğer tek bir otelde konaklama şansım olacaksa orası bu otel olacaktır."} {"url": "https://kucukdunya.com/tlos-antik-kenti-bir-likya-yerlesimi", "text": "Fethiye'de bulunan Tlos Antik Kenti, sırtını yasladığı Akdağlar'daki geniş egemenlik alanı ve Ksanthos Vadisi'ne hakim coğrafi konumu sebebiyle Likya uygarlığının önemli yerleşimlerinden biri olmuş. 23 kentten oluşan ve tarihteki ilk demokratik birlik kabul edilen Likya Birliği M. Ö 167 yılında kurulduğunda Tlos 3 oy hakkına sahip 6 kentten biriymiş. Likya Birliği döneminde spor merkezi, Roma döneminde piskoposluk merkezi olarak hizmet veren Tlos Antik Kenti, diğer Likya Uygarlığı Antik Kentleri ile birlikte UNESCO Dünya Mirası Geçici listesinde bulunuyor. Mitolojiye göre kentin ismi Tremilus ve Praksidike'nin dört oğlundan biri olan Tloos'dan geliyor. Buranın bir başka mitolojik hikayesi de Korinthos kralı Glaukos'un oğlu Bellerophontes ile ilgili. Bellerophon'un zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçası Athena'nın yardımıyla uçan at Pegasus'u ehlileştirdiği ve Kimera adlı canavarı öldürdüğüne inanılıyor. Bellerophon'un yaşamının Tlos'ta geçtiği söyleniyor. Tlos ve çevresinde yerleşim Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ'a kadar kesintisiz devam etmiş. Likya, Pers, Antigonos, Ptolemaios, Seleukos ve Rodos egemenliğine giren kent, M. Ö 167 yılında Roma Senatosu tarafından Likya'nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği'nin resmileştirilmesiyle Likya Birliği'ne bağlı bir kent haline gelmiş. Tlos bu birlikte 3 oy hakkına sahip 6 kentten biri olmuş. M. S 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi'ni bir Roma eyaletine dönüştürdüğünde Tlos birlik içindeki önemini koruyarak Metropolis unvanını taşımaya devam etmiş. Hristiyanlık Dönemi ile birlikte Likya'da oluşturulan önemli piskoposluk merkezleri arasında Tlos'un da adı geçiyor. Tlos'un Likya şehirleri arasındaki bu dinsel önemi M. S 12. yüzyıla kadar devam etmiş. Tlos ören yeri, Fethiye'ye yaklaşık 42 kilometre uzaklıkta, Seydikemer ilçesi Yaka Köyü içinde bulunuyor. Antik kentin buluntuları bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar'ın sarp batı yamaçlarında başlıyor. Ören yerine toplu taşıma bulunmuyor. Eğer özel aracınızla gelecekseniz Fethiye-Korkuteli yolunda Kemer Bucağı'ndan sapmanız, Çatallar Köyü yolunu izleyerek Yaka Köyü'ne bağlı olan Kale Mahallesi'ne gelmeniz gerekiyor. Antik kentin buluntuları geniş bir alana yayılıyor. Akropol ve kaza mezarları, Bellerephontes'e ait mezar anıtı, stadyum, agora, hamam yapıları, Kronos Tapınağı, bazilika ve tiyatro gibi yapılar görülüyor. Akropolun doğu eteğindeki düzlük, stadyum alanını oluşturuyor. M. Ö 5. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan nekropol alanında kaya mezarları ve lahitler görülüyor. kaya mezarları hem bireysel hem de aile mezarı olarak kullanılmış. Dışarıdan bakıldığında küçük bir kaleyi andıran Akropol, Antik Çağ'dan itibaren yerleşim yerlerini barındırıyor. Tlos Kent Bazilikası, M. S 4. yüzyılın ikinci yarısında dönemin haç formlu bazilikaları tarzında inşa edilmiş, M. S 13. yüzyıla kadar da kullanılmış. Korint düzeninde inşa edilen Kronos Tapınağı, Tanrı Kronos'a adanmış. M. S 2. yüzyıla tarihleniyor. M. Ö 2. yüzyıla tarihlenen hamam; frigidarium, tepidarium ve caldarium bölümlerinden oluşuyor. Tiyatronun batısında yer alan geniş düzlük agora olarak kullanılmış. 3 katlı sahne binası ve 2 kademeli caveası olan tiyatro Likya bölgesinin büyük tiyatro grubu içinde yer alıyor. Tlos Antik Kenti hem tarihi değeri hem de etkileyici kaya mezarları ile ziyaret edilmeyi hak eden bir ören yeri."} {"url": "https://kucukdunya.com/tokyo-gezi-rehberi-japonyanin-baskenti", "text": "Japonya'nın başkenti Tokyo şehri; zengin kültürel yapısı, gelenekseliği ve modernliği buluşturan yaşam tarzıyla ülkenin en özel yerlerinden biri. 40 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropolü olan Tokyo, aynı zamanda dünyanın en pahalı kentleri arasında yer alıyor. Üçüncü şogunluk olan Tokugawa Şogunluğu'nun başladığı 1603 yılında Ieyasu Tokugawa, Edo şehrini feodal hükümetin merkezi olarak seçmiş. 1868 yılında şogun yönetimine son verip tahta çıkan İmparator Meiji, imparatorluğun başkentini Kyoto'dan Edo'ya taşımış. Edo'nun adını da Doğu'nun Başkenti anlamına gelen Tokyo olarak değiştirmiş. Bir deprem ülkesi olan Japonya'da Tokyo da bu depremlerden nasibini almış. 12 Eylül 1923 depreminde büyük zarar görmüş, depremden sonra yeniden inşa edilmiş. II. Dünya Savaşı'nda da ABD uçakları tarafından bombardımana tutularak yıkılmış ve sonra yeniden inşa edilmiş. Tokyo 1950'lerden sonra ülke ekonomisine paralel bir gelişme göstererek hızla büyüdü ve bugünkü seviyesine ulaştı. Tokyo'ya ilk olarak Windstar Cruises ile katıldığım Japonya cruise turunda geldim. Bu geziye gelirken Emirates ile uçtum. İlk kez uçtuğum Emirates, hizmet kalitesiyle beklentimin üzerindeydi. Emirates, dünya çapında 150'den fazla varış noktasına uçuyor. Bünyesinde 160'dan fazla farklı ulustan çalışanı bulunuyor. Yolcularla kendi dillerinde iletişim kurmak, Emirates imzalı misafirperverliğin temel bir parçası olarak kabul edildiğinden, Emirates proaktif olarak çok dilli bir kabin ekibini bünyesinde barındırıyor. Emirates kabin ekibi, toplamda 70'ten fazla dil konuşabiliyor. Emirates'in şu an için Dubai-İstanbul arasında günde 3 uçuş olmak üzere, haftada toplam 21 seferi var. Uçakları geniş gövdeli; bunlardan biri havayolunun amiral gemisi A380, diğer ikisi Boeing 777ER ile gerçekleşiyor. Emirates ayrıca sürdürülebilirlik kapsamında pek çok adım atıyor. Bunlar arasında yakıt açısından daha verimli olan çok genç bir filoya sahip olması, yılda 500 tondan fazla cam ve plastiği geri dönüştürmesi, dijital menülere geçerek 1.000 ton kağıt tasarrufu sağlaması sayılabilir. Tokyo; Büyük Okyanus'un bir girintisi olan Tokyo Körfezi'nin kıyısında, Sumida Nehri'nin ağzında yer alıyor. Tokyo'da geleneksel Asakusa bölgesini, İmparatorluk Sarayı'nı, elektronik mağazaları ile tanınan Akihabara'yı, tapınakları, mabetleri, bahçeleri gezebilirsiniz. Ginza, Aoyama, Omotesando, Daikanyama gibi bölgelerde uluslararası ün yapan mimarların eserlerini görebilirsiniz. Şehir dışına çıkarsanız Tokyo Disneyland, hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenceli vakit geçirebileceği bir tematik park. Şehir dışında yer alan ve Japonya'nın eski başkentlerinden biri olan Kamakura'da tarihe tanıklık edebilirsiniz. Şehir merkezinde toplu taşıma ile her yere kolaylıkla gidebilirsiniz. Tokyo'da 60'dan fazla elektrikli tren hattı ve 900'den fazla tren istasyonu var. Tren, metro ağı, otobüs, monoray ve tramvay hatları oldukça ileri seviyede ve oldukça dakik. Eğer şehirde tek bir kart kullanmak istiyorsanız Suica veya Pasmo kartı alıp doldurabilir, kartı metro, tren, otobüste kullanabilirsiniz. Benim uçağım Narita Havalimanı'na indi. Buradan şehir merkezine gitmek için 2 opsiyon var, Keisei Skyliner ve Narita Express. Ben Narita Express'le şehir merkezine indim. Tokyo merkez tren istasyonuna yakın konaklarsanız her yere toplu taşımayla kolaylıkla ulaşırsınız. Ben bu bölgedeki Nine Hours Woman Kanda adındaki bir kapsül otelde kaldım. Kötü bir benzetme olacak ama kapsül otellerde oda yok, mezara girer gibi girdiğiniz ve sadece yatağı olan uyuma alanı var. Kapsül otel deneyimi yaşamak istediğimden özellikle bu konaklama şeklini tercih ettim. Burada sandığımın aksine hiç rahatsız olmadım, oldukça rahat ettim. Tokyo turu yapan her gezginin görmesi gereken Meiji Jingu, İmparator Meiji ve eşi İmparatoriçe Shoken'in tanrılaştırılmış ruhlarına adanan bir Shinto tapınağı. 1920 yılında Japonya'nın her bölgesinden bağışlanan 365 farklı ağaç türünün bulunduğu Yoyogi Parkı içine inşa edilmiş. Tokyo'nun en eski tapınağı olan Senso-ji Tapınağı, M. S 645 yılına tarihleniyor. 1600'lerde Tokugawa Şogunu Ieyasu tapınağı potansiyel işgalcilere karşı ruhani olarak koruyacak bir aile tapınağı olarak belirlemiş. Tapınağın önemi de böylece artmış. Tapınakta Kaminarimon Kapısı ve önünde asılı duran kırmızı fenerler herkesin beğenisini kazanıyor. Ben de buraya hayran kaldım, enerjisinden fazlasıyla etkilendim. Efsaneye göre M. S 628'de 2 balıkçı kardeş Sumida Nehri'nde bir Kannon heykeli bulmuş. Heykeli nehre atmışlar ama heykel geri çıkmış. Böylelikle Kannon'a saygı göstermek amacıyla Sensoji Tapınağı'nı inşa etmişler. Tapınak eskiden Budizm'in Tendai mezhebiyle ilişkiliymiş ama II. Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsız hale gelmiş. Bir Shinto mabedi olan Asakusa Mabedi ; 1649 yılında Tokugawa Lemitsu tarafından Senso-ji Tapınağı'nı yapan balıkçıları onurlandırmak için Senso-ji Tapınağı'nın yanında inşa edilmiş. Asakusa Mabedi, Asakusa'da II. Dünya Savaşı bombalarından hasar almadan kurtulan birkaç binadan biri. Nakamise, Asakusa'daki en ünlü alışveriş bölgesi. Oldukça kalabalık ve hareketli olan bölgeden Japonya'ya özel en güzel hediyelik eşyaları satın alabilirsiniz. 1603-1867 yılları arasında Japonya'yı yöneten Tokugawa Şogunu, Edo Kalesi'nde yaşamış. 1868'de şogunluk devrilince ülkenin başkenti ve imparatorluk ikametgahı Kyoto'dan Tokyo'ya taşınmış. 1888'de de Edo Kalesi'nin bulunduğu yerde Tokyo İmparatorluk Sarayı inşa edilmiş. II. Dünya Savaşı'nda bombalar yüzünden sarayın orijinal binası yıkılmış, sonra aslına uygun olarak restore edilmiş. Saray günümüzde Japon İmparatoru'nun Tokyo'daki resmi ikametgahı. İmparator ve ailesinin özel konutları, müze, idari işler ve arşiv gibi bölümlerden oluşuyor. Daikeizan Gotoku-ji Tapınağı, 1480 yılına tarihleniyor. Tapınağın en önemli özelliğiyse sahibine şans getirdiğine inanılan maneki-neko heykelleriyle dolu olması. Tapınakta patisiyle çağırma hareketi yapan yaklaşık 10.000 beyaz kedi heykeli bulunuyor. Efsaneye göre Tama adında bir kedi birgün tapınağın dışında gezinirken bir samuraya rastlamış. Patisiyle samurayı tapınağa çağırmış, samuray da tapınağa girmiş. Ardından büyük bir fırtına kopmuş ama samuray tapınağa girdiği için hayatı kurtulmuş. Bunun üzerine samuray da tapınağın koruyucusu olmuş. İnanışa göre maneki-neko sayesinde insanlar sahip olduklarının kıymetini biliyor, bu da iyi şans getiriyor. Ginza bölgesi şık AVM'leri ve geceleri yanıp sönen parlak neon ışıklarıyla ünlü. Shibuya kentin en kalabalık semtlerinden biri. Çok sayıda gökdelene, modaya yön veren mağazalara ev sahipliği yapıyor. Shibuya İstasyonu, Tokyo'nun en işlek tren istasyonlarından biri. En çok da kavşakta her yönden karşı karşıya geçen insanların oluşturduğu görüntüsüyle dikkat çekiyor. Shibuya'ya geldiğinizde ölen sahibini yaşadığı süre boyunca her gün aynı saatte metro istasyonu önünde bekleyen meşhur köpek Hachiko'nun heykelini görebilirsiniz. Eski Shibuya'yı görmek isterseniz Nonbei Yokocho Caddesi'ne gidebilirsiniz. Siz de yeğenim Yasemin'im gibi anime ve manga seviyorsanız Tokyo'da geleceğiniz yer Akihabara olmalı. Anime kostümleri giyen Japonlar, anime konseptli kafeler, manga karakterlerinin oyuncaklarının ve kitaplarının satıldığı dükkanlar derken burası herkesi başka bir boyuta ışınlayan bir yer. Akihabara'da her çeşit elektronik eşya da satın alabilirsiniz. Sumo Müzesi ilk küratörü Sakai Tadamasa tarafından, Japonya'nın ulusal sporunun zengin tarihi mirasını korumak ve muhafaza etmek için yaratıldı ve 1954'te açıldı. Müze 1985'te şu anki yerine taşındı. Harajuku, canlı sokak sanatları ve moda mekanlarıyla biliniyor. Bölgede Takeshita Caddesi'nde sıra dışı vintage giyim ve cosplay mağazaları, Omotesando Bulvarı'nda geleneksel ve seçkin butikler, Watari Çağdaş Sanatlar Müzesi dikkat çekiyor. Kabukicho, yetişkinlere uygun gece hayatıyla popüler olan bir eğlence bölgesi. Amsterdam'ın umuma açık, legal genelevleriyle dolu bölgesi Red Light District nasılsa Tokyo'da da Kabukicho aynısı. Golden Gai'nin fenerlerle aydınlatılan ara sokakları küçük kulüpler, duman altı pub'larla dolu. Bir telekomünikasyon kulesi olan Tokyo Kulesi, Minato semtinde 1958 yılında inşa edildi. 333 metre yüksekliğindeki kule 4.000 ton ağırlığında. Bir telekomünikasyon ve gözlem kulesi olan Tokyo Skytree, Sumida semtinde 2012 yılında yapıldı. 634 metre yüksekliğindeki kule, Japonya'nın ve dünyanın en yüksek kulesi olma özelliği taşıyor. Kulenin üzerindeki gözlem noktasından şehri 360 derece izleyebiliyorsunuz. 9.000 sakura yani kiraz çiçeği ağacına ev sahipliği yapan Ueno Parkı, özellikle bahar aylarında açan sakuralar ile çok popüler. İlk olarak 1871 yılında açılan Tokyo Kokuritsu Hakubutsukan, Japonya'daki ilk ve en önemli sanat müzesi. 1938 yılında Ueno Parkı'ndaki binaya kalıcı olarak taşındı. Müzede Japon tarihine, sanatına, teknolojisine, bilimine ve doğa tarihine ilişkin eserler sergileniyor. Tsukiji Balık Pazarı dünyanın en büyük toptan balık, deniz ürünleri, gıda pazarlarından biri. Nakameguro'ya ilkbaharda giderseniz Meguro Nehri'nin iki yanında kiraz ağaçlarının oluşturduğu çiçek tünelleri arasında yürüyebilirsiniz. Kiraz çiçeği mevsimi dışında da Meguro Nehri'nin kıyısından uzaklaşıp tren raylarını takip ederseniz çok sayıda sanat galerisini, mağazaları görebilir, sevimli kafelerde soluklanabilirsiniz. ABD dışındaki ilk Disneyland olan Tokyo Disneyland, hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenceli vakit geçirebileceği bir tematik park. 4 bölümü var; Tomorrowland, Toontown, Westernland ve Adventureland. Ghibli Müzesi, Japonya merkezli bir animasyon stüdyosu olan Studio Ghibli'nin işlerinin tanıtıldığı bir sanat müzesi. Labirenti andıran müze binasını animasyonun eğlencesini yaşayarak deneyimleyebilirsiniz. Kamakura, Kyoto ve Nara'nın yanı sıra Japonya'nın eski başkentlerinden biri. 1185-1333 yılları arasında Kamakura şogunluğunun merkezi olarak hizmet vermiş. Kamakura, Tokyo'nun yaklaşık 1 saat güneyindeki Kanagawa prefektörlüğünde bulunuyor. Prefektörlüğün doğusundaki Sagami Körfezi'nin kıyısında yer alan Kamakura'da Kotoku-in Budist Tapınağı, Enoshima Adası, Tsurugaoka Hachimangu Shinto Mabedi, Hase-dera Budist Tapınağı ziyaret ediliyor. Tokyo'nun batısındaki Fuji-Hakone-Izu Ulusal Parkı'nda yer alan Hakone; kaplıca tesisleri, ikonik Fuji Dağı manzarası ve kırmızı bir \"torii\" kapısı olan Hakone Shinto Mabedi ile tanınıyor. Buraya gittiğinizde Ashi Gölü'nde bir tekne gezisi yapabilir, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Fuji Dağı'nı tepeden izlemek için Komagatake Dağı'na teleferikle çıkabilirsiniz. Japonya yazılarını büyük bir merak ve heyecanla okuyorum. Olağanüstü güzel bir ülke. Sen de çok güzel anlatmışsın. Eline, emeğine sağlık. Sayende bilinmezlerle dolu bu ülke hakkında bilgi sahibi olduk."} {"url": "https://kucukdunya.com/tren-yolculugu-en-etkileyici-trenler", "text": "Tren yolculuğu yapmayı düşünüyorsanız, gideceğiniz yerden çok yolda olmanın keyfine varacaksınız demektir. Trenler en hızlı ulaşım aracı olmasa da yol boyunca size eşsiz manzaralar sunarlar, unutulmaz anıları ve manzaraları hafızanıza kazırlar. Bu yazımda da dünyanın en etkileyici tren rotaları hakkında bilgiler verecek, sizin hayal gücünüzü zorlamanızı ve kendinizi o trenlerin içinde gider gibi hissetmenizi isteyeceğim. Eğer tren yolculuğu yapmayı seviyorsanız bu yazı tam size göre! Gelin, hep birlikte dünyanın en güzel ve en etkileyici tren yolculuklarına bir göz atalım. Dünyanın yaklaşık üçte birini kapsayan bir tren yolculuğu yapmak kulağınıza nasıl geliyor? O zaman Trans Sibirya Ekspresi tam size göre. Moskova'dan Vladivostok'a kadar 9.289 km'lik uzunluğuyla dünyanın en uzun demiryolu olan Trans Sibirya, bağlantı hatlarıyla birlikte Moğolistan, Çin, Kuzey Kore ve Japonya'ya kadar uzanıyor. Bu yolculukta UNESCO Dünya Kültür Mirasları listesinde bulunan bir çok tarihi eseri görüyor, Sibirya Ovaları'ndan geçiyor, Baykal Gölü'nde muhteşem bir tekne gezisi yapıyor, Ural Dağları'nın zirvelerine göz atıyor, Moğolistan'da yurt çadırlarında konaklıyor, değişik lezzetleri tadıyorsunuz. Üstelik bütün bunları 7 gün içinde 8 zaman diliminden geçerek yapıyorsunuz. 60 km/saat hızla giden Trans Sibirya, dünyanın en simgeleşmiş ten rotaları arasında sayılıyor. Volga, Irtysh, Kama, Ob, Yenisey, Amur dahil olmak üzere 16 büyük nehirden ve 3.901 köprüden geçiyor. Kanada'nın büyüleyici Rocky Dağları'nı bir tren yolculuğu ile keşfetmek isterseniz Rocky Mountaineer treni hayal dünyanızın ötesinde bir seçenek olacak. Trenin 4 değişik rotası var. Bu tren rotaları ile çeşitli sayıda gün boyunca seyahat edebilirsiniz. - First Passage to the West Vancouver-Kamloops-Banff/Lake Louise. Bu rota trenin en tarihi rotası. Vancouver'dan başlayan gezide gördüğünüz efsane manzaralar içinde Fraser Kanyonu, Cascade Sıradağları, Hell's Gate Ulusal Parkı ve Thompson Nehri var. - Journey Through The Clouds Vancouver-Kamloops-Jasper. Bu rota Vancouver'dan başlayıp somon balığı zengini Fraser Nehri'ni takip ederek Piramit Şelaleri'ne ulaşıyor. Yolculuk Rocky Dağları'nın zirvesine sahip olan Robson Dağı ile son buluyor. - Rainforest to Gold Rush Vancouver-Whistler Quesnel-Jasper. Bu rota Vancouver'dan başlayıp dağların Mekke'si kabul edilen Whistler üzerinden devam ediyor. Rocky Dağları'nın zirvesine sahip olan Robson Dağı ile son buluyor. - Rockies To The Red Rocks Moab-Glenwood Springs-Denver. Moab'dan başlayan bu rota Ruby Kanyonu, Logan Dağı ve Continental Divide'ı geçerek Denver, Colarado'ya ulaşıyor. Rovos Rail, 1989'da kurulduğu günden bugüne kadar birinci sınıf seyahat deneyimi yaşatıyor. 48 saatten 15 güne kadar değişen tren yolculuğu rotası seçenekleri var. Bu tren-otel deneyimi, Afrika'yı ve yaban hayatını lüks içinde keşfetmek isteyenler için ideal. - Pretoria, Güney Afrika Cape Town, Güney Afrika - Pretoria, Güney Afrika Durban, Güney Afrika - Pretoria, Güney Afrika Victoria Falls - Cape Town, Güney Afrika Dar es Salaam, Tanzanya - Pretoria, Güney Afrika Walvis Bay, Namibya - Dar Es Salaam, Tanzanya Lobito, Angola Glacier Express yani Buzul Ekspresi, İsviçre Alpleri'ndeki dağ merkezleri Zermatt ile St. Moritz'i birbirine bağlıyor. Tren rotaları üç kantondan geçerken Solis ve Landwassser viyadüklerini, İsviçre'nin Büyük Kanyon'u olarak adlandırılan Ren Vadisi'ni görüyorsunuz. Avrupa'nın en yavaş ekspres tren yolculuğu kabul edilen Glacier Express, 290 km uzunluğundaki yolu 40 km/saat hız ile 8 saatte tamamlıyor. Eğer Harry Potter filmlerini izlediyseniz Jacobite buharlı treni size yabancı gelmeyecek. Çünkü filmde gördüğünüz Hogwarts Ekspresi, Jacobite'ın ta kendisi. Tren rotaları Fort William'dan başlayıp 66 km boyunca İskoçya'nın dar vadilerinden, göz alıcı dağlarından, olağanüstü göllerinden geçerek Mallaig'e ulaşıyor. Tren yolculuğu tek yön 2 saat sürüyor. Mallaig'de de 1,5 saat gezme süresi veriliyor. Eğer İskoçya'da lüks bir tren yolculuğu deneyimlemek istiyorsanız Belmond Royal Scotsman doğru tercih olacaktır. Dünyanın en lüks tren yolculuklarından biri olan Belmond Royal Scotsman, başkent Edinburgh'dan başlayarak 8 güne kadar değişkenlik gösteren çeşitli tren rotaları arasında gidiyor. Bu tren yolculuğunda ülkenin bilinen bazı turistik yerlerine ilaveten bazı viski imalathanelerini de ziyaret edebiliyorsunuz. Sonra da gerçek bir asilzade gibi hissederek trenin Bamford Haybarn Spa'sında yorgunluk atabiliyorsunuz. 495 km uzunluğundaki Bergen Demiryolu, Oslo-Bergen arasında çalışıyor. Norveç fiyortlarının büyüleyici manzaralarını, nehirleri, şelaleleri izlediğiniz tren yolcuğu sırasında 1.222 metreye kadar tırmanıyorsunuz. 7 saat süren yolcukta 180 tünelden geçiyorsunuz. Tren yol boyunca 22 kez duruyor. Duraklarından birisi de Myrdal. Myrdal'da tren değiştirip tarihi Flamsbana trenine binebilirsiniz. Norveç'teki Flam Demiryolu tren rotaları dünyanın en güzel fiyortlarından biri olan Aurlandsfjord'un ucundaki Flam kasabasından başlayarak Myrdal dağ istasyonunda sona eriyor. Sadece 20 km'lik bu yolculuk, 40 km/h hız ile 50 dakika sürüyor. Deniz seviyesinden 860 metre yükseğe tırmanan demiryolu, Avrupa'nın en dik demiryolları arasında sayılıyor. Yol boyunca derin vadiler, gürül gürül akan şelaleler ve karla kaplı yüksek tepeler görülüyor. Dünyanın en ünlü ve efsaneye dönüşen tren yolculuğu Orient Express, orijinal olarak Compagnie Internationale des Wagons-Lits tarafından işletilen bir uzun mesafeli yolcu treni. 1883-2009 yılları arasında çalışmaya devam etti. 2009 yılında faaliyete son verdikten sonra tren rotaları da yüksek hızlı trenlerin ve indirimli havayollarının kurbanı olarak Avrupa demiryolu tarifelerinden kayboldu. Belmond tarafından işletilmeye başlandığından beri ise eski Altın Çağı'na geri dönüş yaşıyor. 1920-1930'lardan kalan orijinal vagonlar, zarif bir stille dekore edilen şık ve lüks vagonlara dönüştürüldü. Tren Avrupa'nın ve dünyanın en lüks tren yolcukları arasında yerini aldı. Rotaları arasında orijinal Orient Express rotası da var; Paris'ten başlayıp İstanbul'da biten beş günlük bir yolculuk yapabiliyorsunuz. Ayrıca Verona-Paris, Verona-Londra, Venedik-Viyana, Venedik-Prag, Venedik-Paris, Venedik-Londra, Paris-Verona, Paris-Venedik, Londra-Verona, Londra-Venedik, Prag-Londra, Budapeşte-Londra, Berlin-Londra gibi pek çok rotası var. Fiyatları cep yaksa da bu tren dünyanın en özel yolculuklarını sunmaya devam edecek. Ghan, Avustralya'da Adelaide, Alice Springs ve Darwin şehirleri arasında giden bir yolcu treni. 2.979 km uzunluğundaki tren yolculuğu 53 saat sürüyor. İsmini 1860'lardan 20. yüzyılın başlarına kadar taşrada altyapıyı keşfetmeye ve inşa etmeye yardımcı olan Afgan devecilerinden alan Ghan, Avustralya'nın tepelerinden, ovalarından, tropikal yerlerinden geçiyor. Yeni Zelanda'nın Güney Adası'ndaki Güney Alpleri boyunca seyahat eden TranzAlpine, 223 kilometre yolu 5 saatte alıyor. Christchurch ve Greymouth arasında giden trenle yolculuk ederken destansı manzaralar görüyor, buzla beslenen Waimakariri Nehri'ni ve kilometreler boyunca yerel kayın ormanını izliyorsunuz. Belmond Hiram Bingham tren rotaları ile Cusco'dan yola çıkarak Machu Picchu'ya ulaşıyorsunuz. Trende 1920'lerden kalma vagonlarda seyahat ederken And Dağları'nın muhteşem manzaralarını izliyor, leziz yemeklerinizi yerken dans gösterilerine hayran kalıyorsunuz. Hindistan'da binlerce kişilik trenlerde sefillik yaşayabileceğiniz gibi Palace on the Wheels gibi lüks trenlerde kendinizi bir mihrace gibi de hissedebilirsiniz. 8 gün süren 3.000 km uzunluğundaki tren yolcuğu rotanızda Yeni Delhi, Jaipur, Ranthambhore Sawai Madhopur, Chittorgarh, Udaipur, Jaisalmer, Jodhpur, Bharatpur, Agra'yı ziyaret ediyorsunuz. Trende üç çeşit sınıf var. 1. sınıf vagonlar klimalı ve konforlu ama pencere ve kapılar açılmıyor. 2. sınıf vagonlar genellikle turistler tarafından tercih edilen, pencere ve kapıların açıldığı ve oturma yeri olan vagonlar. 3. sınıf vagonlarsa çoğunlukla yerliler tarafından tercih edilen ve genellikle ayakta yolculuk yapılan vagonlar. Ölüm Demiryolu olarak da anılan Burma Demiryolu, Ban Pong, Tayland ile Thanbyuzayat, Burma arasındaki 415 km uzunluğunda bir demiryolu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Burma harekatına asker ve silah sağlamak için 1940-1944 yılları arasında Japonya İmparatorluğu tarafından inşa edilmiş. İnşası sırasında yaklaşık 90.000 Güney doğu Asyalı işçi ve 12.000'den fazla müttefik mahkum öldüğü için buraya Ölüm Demiryolu deniliyor. Demiryolunun Tayland kısmı, Bangkok'un Thonburi istasyonundan kalkıp Kanchanaburi'nin Nam Tok istasyonuna kadar çalışıyor. Demiryolunun Myanmar kısmı ise bakımsızlık nedeniyle kapalı. Kanchanaburi'ye gidip Kwai Köprüsü, Wampo Viyadüğü ve Hellfire Pass ziyaret etmek isteyenler için bu tren yolculuğu oldukça heyecan verici. Reunification Express adı verilen ve Vietnam'ı kuzeyinden güneyine bağlayan demiryolu hattı, başkent Hanoi'yi güneydeki Ho Chi Minh Şehri'ne bağlıyor. Tren yolculuğu SE2, SE4, SE6 ve SE8 adı verilen 4 trenden oluşuyor. Toplam 1.726 km uzunluğundaki hat 1.000'den fazla köprü, onlarca tünel, 150'den fazla istasyon kat ediyor. Her gün kalkan tren ile yolculuk 33-36 saat arası sürüyor. İnan yayınladığımda sen okursun diye içimden geçti Şükrancığım. Evet, umarım yakında biter de özgürlüğümüze ve trenlere kavuşuruz. Çok beğendim. İnşallah en az 2-3 tanesine gitmek nasip olur."} {"url": "https://kucukdunya.com/tunc-yavuzdogan", "text": "Türkiye'de dalış merkezleri ve su altı fotoğrafçılığı denince akla ilk gelen isimlerden birisidir Tunç Yavuzdoğan. Bu söyleşide Tunç Yavuzdoğan ile Türkiye'de açtığı Ayışığı Dalış Merkezi'ni, National Geographic'te su altı fotoğrafçılığını, pek çok ünlü su altı dergisinde fotoğraflarının kapak olmasını ve Endonezya'da yoktan var ettiği dalış resortu Papua Explorers Dive Resort'u konuşacağız. Fizik ve Alman dili eğitimi almasına rağmen su altı tutkusu ile önce bir dalış merkezi açan Tunç Yavuzdoğan ardından uzun yıllar severek gittiği ama kalacak doğru düzgün yer bulamadığı Endonezya'nın en uç adalar topluluğu olan Raja Ampat'ta hayallerindeki otel Papua Explorers Dive Resort'u inşa etti. Yani Tunç hayallerinin peşinden gitti. Çocukluğumdan beri su altına merakım vardı. 1987 yılında da Avşa Adası'nda ilk deneme dalışımı yaptım. 1989 yılında PADI Open Water kursumu, 1990 yılında CMAS 2 ve 3 yıldız kurslarımı aldım, 1993 yılında eğitmen oldum. O dönemde Türkiye'de dalgıçlar intihar komandosuyla aynı kategoride görülüyordu. Dalanlara deli gözüyle bakılıyordu ama ben daha büyük bir delilik yapıp 1996 yılında da Ayışığı Dalış Merkezi'ni kurdum. Dalış merkezi açtıktan bir süre sonra bana sadece dalmak yetmedi. İnsanlara su altını daha çok tanıtabilmek için görüntü almak istedim. Önce analog makine, sonra dijital makineyle su altı fotoğrafları çekmeye başladım. Temel bir fotoğraf bilgisi tabii ki gerekiyor. Fotoğraf görüntüleme kurallarının su altına nasıl uyarlanacağını bilen, fotoğrafa ve su altına merakı olan herkes bunu deneyebilir. Benim önerim su altı fotoğrafı çekecek kişilerin öncelikle dalışı iyi öğrenmeleri, çok iyi su altı yüzerliği sağlamaları, ondan sonra su altı fotoğrafçılığına başlamalarıdır. Güney Afrika'da Sky Türk, Kültür Üniversitesi ve Qatar Airways sponsorluğunda Büyük Beyazın Peşinde çekimlerini yapıyorduk ve ben çekim sırasında mavi köpekbalığı tarafından ısırıldım! Olay nasıl mı oldu? Önümde 3 tane mavi köpekbalığı vardı. Bir tanesi de arkamdan dolanmış. Görmedim. Bir anda baldırımda bir ısırılma hissettim. Biz buna test bite yani deneme ısırığı diyoruz. Ayağımı hayvanın ağzından çektim. Topuğumla burnuna vurdum. Vurmamla benden uzaklaşması bir oldu. Ben de hemen suyun üstüne tekneye zıpladım. Kurtulmuştum! Bu çekimler daha sonra Sky Türk ve İz TV'de yayınlandı. Her türlü ekipmanla su altı fotoğrafçılığına başlanabilir. Bence en önemli kriter ekipmanda harici bir flaş olmasıdır. Su altı fotoğrafçısı öncelikle su altı hayatına, canlılarına saygılı olmalı ve su altında herşeyi koruduğu müddetçe çektiği görüntüleri her zaman elde edebileceğini bilmelidir. Çok kişi var. Türkiye'den rahmetli Recep Dönmez, Saygun Dura, Lütfi Tanrıöver, arkadaşlarım Alp Baranok, Cenk Ceylanoğlu'nu sayabilirim. Dünyadan Alex Mustard, David Doubilet'yi sayabilirim. Bir de tabii beni köpekbalığı fotoğraflarıyla çok etkileyen Bryan Skerry'yi. Köpekbalığı beni her zaman heyecanlandırır. Mantaları her dalışımda büyüleyici bulurum. Onlar su altının melekleridir. Kurbağa balıklarını çok severim. Ben çok ürkmüyorum çünkü su altı canlıları insanlara zarar vermek için orada değiller. Ben daha çok heyecanlanıyorum. Türkiye'de su altı fotoğraf kalitesi çok klasikleşti. Fotoğraflarda genelde tepede dalgıç, aşağıda mercan ya da amfora, arkada güneş var. Canlılık oranı çok düştüğü için obje bulmak çok zorlaştı. Ancak batıklar genelde güzel görüntü veriyor. - 2008 Underwaterphotography. com annual Intl. competition Silver Medal - 2009 SEA International Underwater Photographic Competition NCUPS, , 2nd Place - 2009 LAUPS, Annual Int. Competition 4th Place & Honorable Mentions - 2010 LAUPS Annual Int. Competition 6th Place - National Geographic Magazine Top Shots of the Year Su altı fotoğraflarımı National Geographic'in Your Shot bölümünde paylaşıyordum. Burada paylaşılan fotoğrafları National Geographic'in editörleri inceliyorlar ve haftanın, ayın ve yılın fotoğrafını seçiyorlar. Underwater Photography'de ödül aldığım fotoğrafım da hem Scuba Diver dergisine tam sayfa basıldı hem de bu fotoğrafımı National Geographic Your Shot bölümünde paylaştım. Bir süre sonra National Geographic'ten bir e-mail aldım. National Geographic Creative bölümümüz var. Orada stok fotoğrafçımız olmak ister misiniz? diye sordular. Böylece fotoğraflarım National Geographic'te de yayınlanmaya başladı. Raja Ampat'a aşık olmasaydım burada resort açmazdım. Benim burada resort açmamın sebebi ticari değildi. Ben burada daha çok fotoğraf çekip dünyaya daha çok fotoğraf vermeyi hedeflediğim için resort açtım. Ancak bu çok da gerçek olamadı. Şu anda resortun tesisatından yerlilerle görüşmeye kadar herşeyiyle ilgileniyorum. Bu nedenle de artık maalesef istediğim kadar dalış yapamıyorum. - Sudan'da Shaap Rumi. Kaptan Cousteau zamanında buraya kafesle dalmış. - Kızıldeniz'in Brother Adaları'nda Aida ve Numidia batıklarında ilk sapan kuyruk köpekbalıklarını görmüştüm. - Kızıldeniz'de Elphinstone Reef oceanic white tip görmek için ideal bir dalış noktası. - Malezya'da Sipadan Adası'ndaki Barracuda Point müthiş. - Endonezya'nın Komodo Adaları inanılmaz akıntılı ama çok özel. Bütün bu bahsettiğim yerler çok güzel olmasına rağmen dönüp dolaşıp Raja Ampat'a yerleştim. Burada büyük-küçük balık ve mercan çeşitliliği inanılmaz. Buranın en iyi mevsimi ekim başı ile mayıs başı arasında. Bu mevsimde çok sayıda manta ve balina görüyoruz. Bunun dışındaki mevsimde plankton azaldığı için görüş açısı artıyor ama plankton azlığı da büyük balıkların buradan gitmesine sebep oluyor. Ayışığı Dalış Merkezi'nde tüm dünyaya dalış gezileri düzenlerken hem değişik denizleri tanıma fırsatı elde ettim hem de hiç bir Türk'ün dalış resortu olmadığını fark ettim. Bir gün kendi dalış resortumu açmak benim hayalim olmuştu. 2007 yılında eşimin işi dolayısıyla, \"Egzotik bir kültürün yaşamın her yerinde hissedildiği, pek çok etnik kimliğin bir arada var olabildiği bir şehri deneyelim\" diyerek Endonezya'nın başkenti Jakarta'ya taşındık. Ancak Türkiye'den 14 bin kilometre uzaklıktaki Endonezya henüz gideceğimiz en uzak yer değildi. Dalış tutkusu bizi ülkenin en doğu ucuna, Papua Yeni Gine kıyısındaki Raja Ampat'a götürdü. Papua Explorers, Raja Ampat'ın doğasına olan aşkımızdan doğdu. İlk geldiğimizde burada otel alternatifi yoktu ama doğa ve deniz büyüleyiciydi. Mücevher güzelliğindeki kocaman kelebekler, ağaç gölgelerinde kendiliğinden yetişen orkideler, yağmur ormanının dünyanın en zengin mercan resifleriyle iç içe geçmesi beni büyüledi. Buraya gide gele burada bir otel açma hayali kalbime kazındı. Önce gelip yağmur ormanlarının içinde kamp kurdum. Sonra çalışmalarımı başlattım. Papua Explorers projesi sayesinde 8 ay sonunda istediğim araziyi devletten 50 yıllığına kiraladım. Kendime girişimci bir ortak ararken bir dalgıç arkadaşımın arkadaşı olan Serkan Köse'yle tanıştım. Birden bir ortağım olmuştu ve Ekim 2013'te Papua Explorers Dive Resort kapılarını açtı. Otel yapma süreci hiç de kolay olmadı. Bambaşka bir kültürden gelen insanları çalıştırmak çok zordu. İnşaatın hızını belirleyen en önemli unsur malzeme temini oldu. Tekneyle koskoca denizde köy köy dolaşıp ağaç aradığımız ve elimiz boş döndüğümüz çok oldu. Dünyanın sonunda olmamız otelin inşaatı sırasında birçok lojistik zorluğu beraberinde getirdi. Kabile geleneklerinden tutun da bir yağmur ormanının içinde olmak ve bunu bir de 3. dünya ülkesinde yapmak beni hep korkuttu. Birinin gelip bütün yaptıklarımı bir anda elimden alacak hissi hiç bir zaman içimden silinmedi. Ama asla birisi gelip beni kesecek, yanımdaki çantada bulunan işçilerin maaşlarını çalacak korkusunu da hissetmedim. Ayışığı bir süre devam etti. Abdurrahman Coşar burayı yönetti ama ben artık Ayışığı'yla hiç ilgilenemez olduğum için 2017 yılında tamamen devrettim. Otelin yanıbaşında köyümüz var. Köylülere dalış liderliği, kaptanlık, İngilizce eğitimleri veriyoruz. Burada Sadece ben kazanayım mantığı yok. Otelde büyük çoğunluğu yerel halktan olan yaklaşık 100 kişilik bir ekip çalışıyor. Köyle birlikte karşılıklı büyüyor ve gelişiyoruz. Burası öyle güzel ve bakir bir bölge ki modern dünyanın zehiri buraya hiç taşmasın istiyoruz. O yüzden Papua Explorers Dive Resort kurulduğundan beri yerel halkın yaşam standartlarını iyileştirmek için çabalıyor ve onlara sahip oldukları doğanın kıymetini ve bunu korumayı öğretiyoruz. Aynı zamanda da denizlerin turizm ve diğer balıkçılık faaliyetlerinden zarar görmemesi için canla başla çalışıyoruz. Bu işler zamanla çok vakit ve bütçe almaya başladı. Otelimize gelen ziyaretçilerden de projeleri görüp destek olmak isteyenler çoğalmaya başlayınca bütün bu faaliyetleri Papua Explorers bünyesinden ayırıp bağımsız bir vakıf kurmaya karar verdik. Yasal islemler tamamlandı ve vakfımız Raja Ampat SEA Centre Mart 2017'de resmi olarak açıldı. Uzun bir yolun başındayız. Amacımız Raja Ampat'ı doğal ve insan kaynaklı tehditlere karşı korumak, aynı zamanda da bölge halkını bilinçlendirip turizmin sürdürülebilir, doğayı korur bir şekilde gelişmesini sağlamak. Mevcut projelerimiz hakkında bilgi almak ve nasıl destekleyebileceğinizi öğrenmek için lütfen sayfamıza göz atın. Her türlü desteğiniz için minnettarız. Tunç'a bu söyleşi için zaman ayırdığı, bu eşsiz görselleri bize sunduğu ve de en önemlisi doğayı koruma bilincini yaymak için gösterdiği çabası için çok teşekkür ediyorum. Su altının bilinmez güzellikleri Tunç'un fotoğraflarıyla bize artık çok daha yakın. Kendisinin çalışmalarını http://www. underwaterphotovideo. com adresinden takip edebilirsiniz. Cesareti ve başardığı iş için Tunç Bey'e binlerce tebrik. Bu güzel yere gidip bizlere tanıttığın için bir tebrik de sana canım. Senin kadar cesur olup o yolu göze alabilseydim ilk görmek isteyeceğim yer Raja Ampat olurdu."} {"url": "https://kucukdunya.com/turkiye-kayak-merkezleri", "text": "Kış geldi çattı. Kış mevsimi deyince aklınıza ilk olarak karla kaplı dağlar geliyor mu? Bembeyaz örtüyle süslenen dağların eteklerindeki kış tatillerini seviyor musunuz? Peki kayak yapıyor musunuz? Ülkemiz kayak merkezleri açısından oldukça zengin. Eğer ülkemizdeki kayak merkezlerini bir kalemde okumak isterseniz bu yazımda Türkiye kayak merkezleri listesi ve Türkiye kayak merkezleri ile ilgili tüm bilgileri bulacaksınız. Ayrıca kayak tatiline çıkmadan önce kayak malzemelerinizi edinmenizi, eğer kiralayacaksanız da size uygun malzemeler konusunda bilgilenmenizi de öneririm. Kar güzeldir. Soğuktur ama zindelik ve dinginlik verir. Lapa lapa yağan kar altında yürümek, sıcacık yanan sobanın, şöminenin yanında içeriden dışarıyı seyretmek çok ama çok keyiflidir. Kar soğuğu ve tertemiz kar kokusunun yeri bambaşkadır. Bembeyaz kar örtüsü her yeri adeta temizler, masumlaştırır. Karda yürümenin keyfine ve üzerleri karla giydirilmiş ağaçların manzarasına doyum olmaz. Ayrıca benim gibi yaşı belli bir seneyi aşmış birçok okuyucu için aşağıdaki nostaljik resim çok şey ifade eder. Her ne kadar Akdeniz ikliminde kar görmesek de bizim için kış aşağıdaki resim demektir ve bu resim bizi alır götürür. O nedenle hem çocuklar hem de bizim gibi çocukluklarını arayanlar için kar her zaman eğlencedir. Kayak ise kar keyfini doğada adrenalin hazzı ile birleştiren hem spor hem de büyük eğlencedir. Kayak genelde içinde rekabet ve hırs barındırmayan, ailecek ve doğada yapabileceğiniz çok keyifli bir spordur. Aslında daha çok bir kültürdür ve hatta Alpler gibi bazı yerlerde bir yaşam tarzıdır. O nedenle, \"Türkiye'de nerede kayak yapılır?\" sorusunu, \"Yaşadığınız şehirde kayak yapma imkanınız varsa orada kayak yapılır\", diyerek yanıtlamalıyız. Oturduğunuz yere yakın bir yerde kayak yapma imkanınız varsa mutlaka değerlendirin. En azından hafta sonları ailecek gidin. Kayak yapmasanız bile ortamın keyfini çıkartın. Kayak hevesi zaten kendiliğinden sizi içine çekecektir. Ancak bu yazıda şehirler arası seyahat etmeye değeceğine inandığımız ve konaklama imkanlarının da yeterli olduğunu düşündüğümüz, göreceli olarak büyük kayak merkezleri kaleme alınmıştır. Kayseri'nin 25 km güney batısında bulunan 3.916 m zirveli volkanik Erciyes Dağı'nın eteklerinde yer almaktadır. Kayak merkezi Erciyes A. Ş. olarak Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından 2011 yılında Türkiye'deki ilk ve tek dağ yönetim şirketi olarak kurulmuş. Erciyes kayak bölgesine Kayseri'den ve havaalanından 20-25 dakikalık bir mesafede şehir içi otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Eğer kayak merkezindeki otellerde kalacak olursanız otelin havaalanı ring seferlerini de kullanabilirsiniz. Kayak merkezi otelleri şehir içi otellere göreceli olarak daha pahalı. O nedenle üşenmeyenler için konaklama şehir içinde de tercih edilebilir. Bu şekilde sabahları muhteşem Kayseri pastırmalı yumurtaları ve akşamları Kayseri mantılarını da menüye katmış olabilirsiniz. Erciyes kayak bölgesi, Erciyes Dağı etrafını çevreleyen ve Develi Kapı, Tekir Kapı, Hisarcık Kapı ve Hacılar Kapı gibi alternatif başlangıç rotalarından çıkış yapabileceğiniz imkanlar sunuyor. Tekir Kapı'yı ve Tekir Gondol pistini özellikle kayağa başlangıç seviyesi kayakçılar için tavsiye edebiliriz. Oteller de daha çok bu bölgede yer alıyor. Dolayısı ile ilk kez Erciyes deneyimleyecekseniz Tekir Kapı ile başlayabilirsiniz. Yeme-içme için tesisler daha çok bu kapıların civarında. Ancak alkollü içecek talep edenler için sadece Develi Kapı'da bu hizmetin sunulduğunu, diğer kapılarda yer almadığını belirtmek yerinde olabilir. Erciyes 2.100 m ve 3.360 m rakım arasında aslında oldukça yüksek bir bölgede yer alıyor. Bu da soğuk hava nedeni ile genelde iyi kar anlamına gelmekle beraber kapalı ve sisli hava şartları ile çoklukla karşılaşabiliyorsunuz. Mümkünse tavsiyemiz Erciyes'e erken plan yapmak yerine iyi havayı yakalamayı deneyebilirsiniz. Bölge tamamı ile birbirine bağlı 14 adet lift, 20 km kolay, 23 km orta ve 12 km zor, toplam 55 km'lik pistlerden oluşuyor. Bu anlamda Türkiye'deki en doyurucu pist uzunluğuna sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak etraf tamamı ile kır ve tek ağaç yok. Dolayısı ile kar manzarası haricinde doğa güzelliği bekleyenleri etraf çok da tatmin etmeyecektir. Bu arada Hacılar Kapı'dan çıkılan Lifos pistinin FIS akredite yarış pisti olduğunu ve Develi Kapı'dan çıkılan Kültepe pistinin de yine FIS Akredite Snowboard pisti olduklarını belirtelim. Bölge hakkında https://www. kayserierciyes. com. tr/ adresinden canlı takip yapabilir, pistler, hava durumu, konaklama, ulaşım gibi birçok konu hakkında bilgi alabilirsiniz. Öneri: Bölgede kasksız kayılmasına izin verilmiyor. Kaskınız varsa giderken unutmayın. |Avrupa'daki emsal bölgelerle kıyaslandığında orta halli hatta küçük dahi kaldığını söyleyebiliriz. |Kolay, orta ve zor pistler tatminkar. Yapay kar makineleri mevcut. Tekir Kapı'da gece kayak imkanı var. |14 adet lift var ve yeterli. Liftler hızlı. Yeni başlayanlar için yürüyen bantlar var. Tekir Kapı ve Hacılar Kapı'da 2 adet gondol güzel hizmet veriyor. Ancak kötü hava koşulları nedenleri ile bazı liftler çok sık kapatılıyor. |Erciyes zirve manzarası haricinde bir şey yok. Etrafta hiç ağaç yok. Gerçekten çocukluğumuzun (70'li, 80'li yıllar diyelim :-) ) Türk filmlerinde kayak denince ilk gördüğümüz yerdi Uludağ. O zamanlardan beri içimize işleyen \"Kayak zengin sporudur\" yanılgısının da sebebi belki de bu filmler olmuştur. Eskiden Uludağ'da otellerin kendi imkanları ile yaptıkları kendi liftleri vardı. Otellerde kalanlar ancak o liftlerden faydalanabiliyorlardı. Uzun bir süre tek skipass sistemine direnmelerine rağmen son yıllarda nihayet birlik oluştu ve tek skipass kullanımı başladı. Ancak eski bireysel yapı nedeni ile liftler hala birçok yerde birbirlerine anlamlı şekilde bağlantılı değil. Uludağ sadece kayak için değil, bir eğlence ortamı olarak da hizmet sunuyor. Bu nedenle lift direklerinde dahi etrafa bas bas yayılan müzik gürültüsü, otellerin yeme içme karmaşası birçok zaman kayak keyfinin çok önüne geçebiliyor. İkinci bölge orta ve ileri seviye kayakçılar için daha çok tercih ediliyor. Özellikle Tutyeli, Maden ve Kuşaklıkaya pistleri. Evet, Uludağ'a gelip de bu pistleri görmeden dönmeyin deriz. Uludağ'a ulaşım için önerimiz her zaman aslında Bursa şehir içinden teleferik rotasıdır. Hem hesaplı kar ve yol riskini göze almamış olursunuz. Uzun süreli kalacaksanız bile aracınızı aşağıda teleferik yanına otoparkta bırakabilirsiniz. Uludağ yeme içme ve konaklama olarak rahatlıkla pahalı diyebiliriz. Günü birlik gittiğinizde kafeler pahalı, mevsimde oteller pahalı. Gerekçe olarak kısa süren mevsimden tüm masraflar çıkartılmaya çalışılıyor olabilir. Bilemiyoruz. Ama gönlümüzden geçen Avrupa'daki emsallerine benzer şekilde Uludağ sezonu tüm yıla yayılan cazibe merkezi haline getirilebilirse otellerin de tüm boyunca hizmet vermesi sağlanabilir ve sezonluk yüksek fiyatlar belki biraz törpülenebilir. Kayak alanı büyüklüğü olarak açıkçası çok tatminkar değil. Birinci bölge ve ikinci bölge ile birlikte 10 km kolay, 15 km orta ve 3 km zor olmak üzere toplam 28 km'lik pistler bizce özellikle hafta sonunda çok yetersiz kalıyor. Yine her iki bölgede 14 adet teleski, 9 adet telesiyej ve 1 adet gondol hizmet veriyor. Bölge hakkında https://www. uludaginfo. com/ adresinden canlı takip yapabilir, bilgi alabilirsiniz. |Çok kalabalık olan bölge için 28 km pist uzunluğu bizce yetersiz. |Pistlerin bakımı ve doğa manzaraları güzel. Pistler çok kısa. Kalabalık günlerde liftler önünde çok bekleniyor. Pistler birbirine çok anlamlı bağlı değil. |Bölgedeki 24 adet liftlerin 14 adedi teleski. Cennetkaya, İtalyan, Belvü, Alkoçlar gibi uzun pistlerin dahi teleski olması yadırgatıyor. Bu liftlerin hiç olmazsa telesiyeje geçiş yapılması gerekir. Liftler birbirine anlamlı bağlı değil. |Daha ucuz başka yerleri tavsiye ederiz. |Daha uzun ve alternatifi bol pistleri olan bölgeleri tavsiye ederiz. |Çok uygun değil. Arazi içi çukur bölgeler riskli. Erciyes'i tavsiye ederiz. |Birinci bölge yeşil ve keyifli. Ancak ikinci bölgede ağaç yok. Kayak harici aşağı yamaçlar yeşil. Yürüyüşler için uygun. |Çeşit çok ama pahalı. Pist çevresi kafelerde alkollü alkolsüz içecek çeşitleri mevcut. 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapması ile beraber Palandöken uluslararası arenada kendine iyi yer bulmaya başladı. Şimdilerde ise 2026 Kış Olimpiyatları'na hazırlanıyor. Bölge aslında yine Erciyes gibi kımkır. Neredeyse tek ağaç yok. O nedenle çok da doğa manzarası cazibesi yok. Peki nesi var? Bir kere Türkiye'nin en yüksek kayak zirvesi 3.140 metredeki Ejder'in adı da manzarası da muhteşem. Türkiye'de kayak yaptım diyebilmek için bir kere Ejder'e çıkmadan olmaz. İkincisi şehre ve havaalanına gerçekten çok yakın. Hatta iddialarına göre dünyadaki en yakın kayak merkezi. Gerçekten 10-15 km ve 10-15 dakikada pistlere ulaşabiliyorsunuz. Bu bir açıdan da şehirde konaklama açısından da bir imkan sunuyor ama tavsiye etmeyiz. Kayak bölgesi otelleri daha güzel. Akşamları ya da kayak yapmadığınız bir günde Erzurum şehir gezisi yapabilir, eski Erzurum evlerini gezebilir ve cağ kebabından tadabilirsiniz. Bu da üçüncü cazip unsurlardan birisi bizce. Bölgenin tesis olanakları güzel. Çok yoğun dönemlerde ciddi pahalı olabiliyor. Ancak mümkünse sakin dönemleri tercih etmenizi öneririz. Öte yandan bölge rakım olarak yüksekte olduğu ve Erzurum hep soğuk olduğu için kaliteli kar garantisi daha yüksek. Uzun dönemli plan yapabilirsiniz. Sezon da uzun. Erzurum'un üniversite şehri olması ve geçmişinde üniversite olimpiyat tecrübesi olması nedeni ile bizce kayak konusuna Türkiye'de en profesyonel yaklaşan organizasyon burası. Kaliteli kayak eğitmenlerini ve envai çeşit kaliteli kayak ekipmanlarını burada bulabiliyorsunuz. Aynı şekilde devamını diliyoruz. Son olarak mevcut kayak alanı ile yetinmeyen sürekli kendini geliştiren bir akıllı zihniyetin bir parçası olarak Palandöken'e Konaklı'nın da eklenmesi bizce Erzurum'u kayak konusunda liderliğe taşıyor. Aynısını onca kalabalığa rağmen yıllardan bu yana tek çivi çakmamış olan Uludağ'a ve Kartalkaya'ya da öneriyoruz. Palandöken ve Konaklı'da her seviyeye uygun pistler var. Palandöken'de 13 lift ile toplam 43 km'lik pistlerde kayabiliyorsunuz. Bu pistlerin 19 km'si kolay, 11 km orta seviye ve 13 km zor pistlerden oluşuyor. Konaklı'da ise çalışan 6 lift ile toplam 22 km'lik bir pist imkanı sunuluyor. Bunların 6 km'si kolay, 3 km orta ve 13 km zor pistlerden oluşuyor. Her iki bölge toplamına 19 lift ve 55 km pist uzunluğundan oluşuyor diyebiliriz. Bölge hakkında https://www. ejder3200. com adresinden canlı takip yapabilir, bilgi alabilirsiniz. |Alternatif zorluk seviyedeki pistler ve Konaklı alternatifi bölgeyi cazip kılıyor. |Liftler yeterli ve hızlı. Yeni başlayanlar için yürüyen bantlar var. |Ejder keyfi güzel ama tepelerden Erzurum manzarası haricinde kayda değer başka bir şey yok. Aşağıda yeni bölgelerdeki yeni dikilen ağaçlar haricinde etrafta başka ağaç yok. |Otellerde sınırlı. Erzurum'da akşam yemeği seçenek olabilir. |Bölgede gerek ucuz gerekse lüks ve pahalı alternatifler mevcut. Meşhur Sarıçam ormanlarının arasındaki pistleri ile bizce Türkiye'de en güzel kayak bölgesi Sarıkamış. Kars kazı, kaşar peyniri ve balı güzel. Dolayısı ile bu bölgenin kayak keyfine gurme keyfi de eklenince daha bir cazip hale geliyor. Kayak konusuna geçmeden önce Kars ve Sarıkamış yöresi doğal güzelliklerinin ve gurme zenginliğinin yanı sıra tarihi ve doğal cazibe alternatifleri de sunuyor. Biraz mesafeli olsa da oralara kadar gitmişken Ani harabelerini görmek, Çıldır Gölü'nden balık yemek, hatta kış zamanı donmuş göl yüzeyinden delik açarak balık tutmak, yine aynı donmuş buz yüzeyinde atlı kızaklarla romantik gezintiler yapmak mümkün. Türkiye'nin başka bir yöresinde deneyimleyemeyeceğiniz bu fırsatları oralara gitmişken kaçırmayın deriz. Hepsi çok keyifli. Sarıkamış 1914 yılında 78.000 askerimizin donarak şehit olduğu en acı kahramanlık destanlarından birine de ev sahipliği yapıyor. Gitmişken şehitliği ziyaret ederek kahraman şehitlerimize dua okuyabilirsiniz. Kars'a uçak seferleri ile ulaşarak oradan otellerin ring servisleri ile Sarıkamış kayak bölgesine ulaşabilirsiniz. Ancak eğer vaktiniz varsa son zamanlarda popülaritesi artan Doğu Ekspresi ile Kars'a gitmek hem başka hem de çok keyifli bir deneyim olabilir. Aynı şey tabii ki Erzurum için de geçerli. Bölgede 4 telesiyej var gibi gözükse de tüm pistler aslında zirvedeki Cıbıl Tepe etrafındaki 2 telesiyejden oluşuyor. Onların bile Cıbıl Tepe zirvesinde bağlantıları çok kötü. Bir pistten bir piste ulaşabilmek için bir süre yürümek dahi gerekiyor. Telesiyej hızları kesinlikle çok yavaş. Bölge zaten soğuk. Kayarken değil ama çıkarken donuyorsunuz. 30 km pist var deniliyor ama nedendir bilinmez sömestr tatilinde bile pistlerin yarısı açık olmuyor. Teknik alt yapı yetersiz. Otellere dönüş pisti uzun ama yürüyerek dönüyorsunuz. Yaz boyunca dozerlerle biraz meyil verilse kışın herkesi mutlu edebilecekler. Kafeler çok zayıf. Cıbıl Tepe'de güzel manzaralı bir kafe vardı. Yandı ve yerine yenisi tekrar yapılmadı. Artık yok. Bununla birlikte Cıbıl Tepe sakin eğimli bir tepe. Siyah pistlerin siyah olduklarına bakmayın. İleri ve hatta orta seviye kayakçılar için bölge maalesef tatminkar değil. Kış boyunca sıfırın altında soğuğun sürekli devam etmesi nedeniyle ilk yağan kar hiç eriyip buzlanmıyor. İşte o meşhur muhteşem kristal kar da Sarıkamış'ın artıları arasında. Bölge hakkında http://sarikamisdagas. com. tr/ adresinden canlı takip yapabilir, bilgi alabilirsiniz. |Çok az. Bölge küçük ve liftler çok yavaş. |Türkiye'nin en yeşil kayak bölgesi. Ama dağ ve kayalık manzarası yok. |Kars'da sabah kaşarlı omlet ve bal, Çıldır'da balık, akşam Kars kazı gibi yöresel gurme çeşitliliği açısından zengin. Ama otellerde yemek vasat. |Bölgede yeni otellerin açılması ile alternatifler çoğalıyor. Bolu Köroğlu Dağları'nda kurulu Kartalkaya, İstanbul Sabiha Gökçen'e ve Ankara Esenboğa havalimanlarına 2,5 saat mesafede. Gerek Ankara'dan gerekse İstanbul'dan otoyol ile ulaşımı kolay. Bolu'dan sonra yol Uludağ çıkışı gibi zorlu değil ama manzara muhteşem. Yolda giderken yavaş yavaş doğa sizi kayak atmosferine alıyor zaten. Bizce doğa güzelliği olarak Türkiye'deki en güzel kayak merkezlerinden. Kesinlikle görülmeli. Kartalkaya aynı Uludağ gibi eski bir kayak merkezi. İşletme konusu geçmişte oteller ile başlamış ve hala öyle devam ediyor. Erciyes ve Erzurum'daki gibi belediye kontrolünde değil. Böyle olunca otellerin önceliği ve yatırımları maalesef otel konaklayıcısına olmuş, kayağa olmamış. Her şeyden önce bölgede birlik yok. Eski iki otel ve iki ayrı bölge için iki ayrı skipass. Ya birinden kayabiliyorsunuz ya da diğerinden. Aslında bağlanma noktaları var ama birlik olamamışlar. Bu çok kötü. Diğer konu ise bölgede liftler. Kartal pistlerde 7 adet ve Doruk pistlerde de 5 adet olmak üzere (4 adet baby liftleri saymıyorum) toplamda 12 adet lift var. Bunların sadece 3 tanesi telesiyej yani sandalyeli lift. Diğerleri hala maalesef teleski, yani T-bar lift. Avrupa'da 100 m'den uzun teleski neredeyse kalmadı artık. 1000 m teleski lift olamaz. Hangi devirde yaşıyoruz? Benzer eleştirileri Uludağ için de yapmıştım. Kusura bakmasınlar ama Uludağ ve Kartalkaya en kalabalık İstanbul, Ankara, Bursa gibi metropollerden sürekli müşteri çeken zengin kayak merkezleri. Artık kendilerini geliştirmeli, müşteri beklentilerini iyileştirmeli ve çağa ayak uydurmalılar. Sadece teleski nedeni ile ilk kez gitmeyi planlayan ve bölgeyi bilmeyen özellikle snowboardçular varsa kendilerini bu konuda buradan uyarmış olayım. Kendim kayakçıyım. Buna rağmen teleskileri hiç sevmem ama birçok snowboardçu için kabus olduğunu iyi biliyorum. Oteller iyi ama bölge pahalı. Özellikle sömestrde ve hafta sonlarında hem aşırı pahalılıktan hem de kalabalıktan dolayı tavsiye etmiyoruz. Sakin bir zamanda gidin. Ama bölge yönetimi belediyeye geçerse, liftler birleştirilip telesiyej ve gondol gibi daha modern donanımlarla bölge genişletilirse Kartalkaya'nın önüne Türkiye'de hiçbir yer geçemez. Kartal pistleri için https://kartalotel. com/kayak/ adresinden, Dorukkaya pistleri için ise https://www. kayahotels. com adreslerinden canlı takip yapabilir, pist haritalarına ulaşabilirsiniz. |Pistler toplamda yaklaşık 20km. Daha fazla değil. |Pistler güzel ve geniş. Ama çeşitlilik yok. |Pahalı. Öğrenmek için başka yer deneyin. |Adam gibi zor pist yok. Gün geçmez. |T-barlar yüzünden burası size göre değil. |Otellerle sınırlı. Yöresel bir şey yok. Pahalı. Isparta'nın Davraz zirvelerinde, Isparta'ya 26 km uzaklıkta küçük ama şirin bir kayak bölgesi Davraz. Isparta Süleyman Demirel Havalimanından yaklaşık 55 km ve 1 saatlik sürüş mesafesinde. Hafta sonu için Antalya'dan, Konya'dan hatta İzmir'den gidilebilir. Bölgede 4 adet lift var. Yapımı devam eden 5. si bu yıl hizmete girer mi bilemiyoruz. 12 adet pistlerin toplam uzunlukları yaklaşık 23 km. Bölge ağaçlık değil. Çok kıraç. Hızlı sıcaklık değişimleri ve rüzgar pist yüzeyini zorlu yapabiliyor. O nedenle pistler çok da keyifli değil açıkçası. İlk tesisin çıkışının hemen önünde harika bir baby pist var. Burada kayak öğrenebilirsiniz. Hemen yanı başında kafesi, güzel atmosferi ve manzarası ile çok güzel. Sınırlı sayıda oteller çok güzeller. Kayak sonrası sauna, hamam, havuz keyfi. Şömine önü muhabbetleri ve çok lezzetli ikram ve yemekleri ile çok güzel. Kısacası çok değil ama hafta sonu kaçamakları için Davraz güzel. Bölge hakkında https://davrazkayakmerkezi. org/ adresinden canlı takip yapabilir, bilgi alabilirsiniz. |Bölge küçük. Sezon geç başlıyor, erken bitiyor. |Yeni başlayanlar için güzel kar ve havada ideal.. |Off pistler var ama kar her zaman iyi değil. |Tepeden bakarken aşağıda Eğirdir manzarası güzel. Ama etraf kır. Hiç ağaç yok. Bunlarla birlikte Türkiye'de günü birlik gidebileceğiniz Antalya'da Saklıkent, Gümüşhane'de Zigana, Kastamonu'da Ilgaz, Ankara'da Elmadağ gibi çeşitli kayak bölgeleri var. Hatta Kocaeli Kartepe'yi de içinde tek konaklama tesisi olması, özellikle hafta sonu kalabalığı nedeni ile 21 km'lik pistlerine ve 4 adet liftlerine rağmen bu grupta değerlendiriyoruz. Sakin bir hafta için günü birlik görebilirsiniz. Türkiye kayak merkezleri yazımızın başında da belirttiğimiz gibi kar ve kayak güzeldir. Eğlencelidir. Temiz havada yapılan spor gibisi yoktur. Türkiye'de kayak severlerin ve kayak turizmine yapılan yatırımların artmasını ve Türkiye kayak merkezleri denince dünya standartlarında olmasını diliyoruz. Unutmadan söyleyelim. Uygun kayak kıyafetiniz ve kaskınız olmadan asla kaymayınız. Emniyetle ve güvenli yapılan spor eğlencedir. Kendinizi ve sevdiklerinizi riske atmayınız. Çok güzel bir yazı olmuş. Mesut'un ellerine sağlık. Benim bile karlı dağlara gidesim geldi. Evet benim de karlı dağları koklayasım geldi bu yazıdan sonra. Mesut sağolsun, kalemine sağlık. Hepimizi özendirdi. Kayak yapmayı seven biri olarak sevgili Yaprak'ın bu güzel sitesinde kayak yazıları ile yer almak heyecan verici. Üstüne güzel yorumlar da olunca çok keyifli oluyor. Umarım okuyucuların çok işine yarar ve keyifli tatiller geçirirler. Beğenmenize çok sevindim. Faydalı oluyorsa ne mutlu."} {"url": "https://kucukdunya.com/turkiyenin-cittaslow-sakin-sehirleri", "text": "Cittaslow 1999 yılında İtalya'da kurulan bir belediyeler birliği. Günümüzde 30 ülkeye yayılan Cittaslow yani Sakin Şehir hareketi, şehirlerin geleneksel yaşam ve üretim biçimlerini korumasını hedefliyor. Birliğe üye olmak isteyen kentler, birliğin düzenlediği kriterler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yazımda Türkiye'nin Cittaslow Sakin Şehirleri listesi yapacak ve bu şehirler hakkında bilgiler vereceğim. 1986 yılında Roma'nın Piazza di Spagna 'nda bir fastfood dükkanı açıldı. Başta gazeteci Carlo Petrini olmak üzere çok kişi, mutfağıyla gurur duyan İtalya gibi bir ülkenin kalbinde böyle bir dükkanın açılmasına karşı çıktı. Tepkiler sonuç verip dükkan kapandıktan sonra Slow Food sivil toplum örgütü oluştu. Slow Food Hareketi yemek kavramının karın doyurmakla sınırlı olmadığını, yemek yemenin, tohum aşamasından sunumuna kadar iyi, temiz ve adil olması gerektiğini savundu. Bunun üzerinde 1999 yılında bu felsefe kentsel boyuta getirilerek Cittaslow Birliği kuruldu. Sakin Şehir kavramı, küreselleşmenin sebep olduğu sıradanlaşmaya karşı duran kentlerin kendi değerlerine sahip çıkarak kalkınma fikrini destekliyor. Kentlerin kendi yerel yemeklerine, esnafına, gelenek, görenek ve tarihine sahip çıkarak kendi şehirlerini dünyadaki diğer milyonlarca şehirden ayırt eden özelliklerin gün yüzüne çıkarılmasının önemine vurgu yapıyor. Küreselleşmenin etkisiyle şehirler hızlı çalışılan, hızlı yaşanılan ve üretmekten çok tüketen, kendi kendine yetmeyen yaşam alanları haline geldi. Yaşamın hızlanması sonucunda insanlar sosyalleşmekten uzaklaştı. Daha hızlı yemek yemeye, daha hızlı alışveriş yapmaya, daha çok koşturmaya başladılar. Bu yaşam tarzı insanlarda depresyon ve birçok hastalığa neden oldu. Kentler hem doğayı hem insanları tüketir hale geldi. Tüketim odaklı hayatın insanlara mutluluk ve huzur getirmemesi, kentsel boyutta Cittaslow hareketinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Sakin Şehir felsefesi; yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunuyor. Bu hareket, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan, aynı zamanda da alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin hedefiyle başladı. Sakin Şehir sembolü olan salyangoz logosuna sahip olmak için 7 farklı kategoride 70'e yakın kriterden en az % 50'sini karşılamak gerekiyor. Nüfusu 50.000'den az, geleneksel yapısını koruyan, fastfood dükkanları yerine yerel yemeklerin sunulduğu restoranları destekleyen, organik ürün üreten, el sanatlarını koruyan ve diğer kriterleri gerçekleştiren yerleşimler, merkezi İtalya'nın Orvieto kentinde bulunan Uluslararası Cittaslow Birliği'ne başvuruyorlar. Gerekli kriterleri karşılayan, somut planlar sunanlar da salyangoz logosunu almaya hak kazanıyor. Ahlat, Türk'ün Anadolu'ya, oradan Avrupa'ya açıldığı, İslam'ın Batı'ya yayıldığı kapı. Sultan Alpaslan'ın karargahı, otağı ve yurdu olmuş. Bilinen en büyük Türk İslam mezarlığını bünyesinde barındırıyor ve UNESCO Dünya Kültür Miras Geçici listesinde yer alıyor. Antik Çağ'dan beri üzerinde yerleşim olduğuna inanılan Akyaka, yakın zamana kadar Muğla'nın gözlerden uzak küçük bir balıkçı köyü idi. Günümüzde ise kitesurf cenneti olması, Azmak Çayı ve Sedir Adası ile turizmde adını duyuruyor. Yemyeşil çam ormanlarının kokusu, mavi yolculuğun değişmez adresi Gökova Körfezi'nin dantel gibi işlenmiş koyları, akvaryum niteliğinde azmakları, bu azmaklardaki benzersiz su altı florası ile Akyaka bütün duyulara hitap eden bir sakin şehir. Akyaka vizyonu: Doğaya saygılı, mimari yapısını koruyan, hizmet alt yapısı güçlü, sürdürülebilir ve alternatif turizme odaklı, insanların birlik ve beraberlik içinde ortak hareket edebildiği Akyaka. Malatya'ya 110 kilometre uzaklıkta bulunan Arapgir ilçesi, engebeli ve dağlık bir bölgeye sahip olan, 1.250 rakımlı bir yerleşim. Köprüleri, medreseleri, kervansarayları, Osmanlı dönemi askeri ve sivil okul binaları, dergahları, keşiş konakları gibi pek çok tarihi yapı ile kanyonları, üzüm bağları ve mor reyhan tarlaları gibi doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor. Sarıçiçek bölgesinde 750'nin üzerinde, Kayaarası Kanyonu ve Kozluk Bölgesi'nde 441 endemik bitki çeşidi var. Isparta ili sınırlarında yer alan Eğirdir, her mevsim ve günün her saatinde renk değiştiren Eğirdir Gölü, tapusu Eğirdir halkı tarafından Yüce Önder Atatürk'e verilen Can Adası, Türk Silahlı kuvvetlerinin Dağ Komando Okulu, dünyada eşine az rastlanan Kasnak Meşesi ve Sığla Ormanları, Türkiye'nin en önde gelen Kemik Hastalıkları Hastanesi, elması ve sadece Eğridir'de görülen Apollon kelebeği ile tarih ve doğa zengini bir ilçe. Antalya'nın Finike ilçesi M. Ö 5. yüzyılda Phoinikos adıyla kurulmuş. Antik dönemden bu yana da önemli bir liman yerleşimi olmuş. Finike'nin ekonomisi başta meyve sebze, narenciye üretim ve ihracatı olmak üzere tarım, ekolojik turizm ve balıkçılığa dayalı. İlçede yapılan Yalnız Değilsin, Sokak Sağlıklaştırma, Kent Meydanı, peyzaj alanı düzenlemeleri ve üretici pazarlarının kurulması gibi projeler Cittaslow ağına dahil olmasında etkili oldu. İsmini deniz foklarından alarak yerli halk arasında Phokaia olarak anılan Foça, antik çağlarda bir İyon yerleşim merkeziymiş. Helenistik dönemden kalan tiyatrosu, Athena Tapınağı ve Kutsal Alanı, Liman Kutsal Alanı, Pers Anıt Mezarı, Orak Adası, Siren Kayalıkları ve İncir Adası derken Foça'da hem tarih hem de Ege Denizi'nin cazibesinin bir sentezini bulmak mümkün. M. Ö 1400 yıllarında Gaşgalılar tarafından küçük bir köy olarak kurulan Gerze, daha sonra Paflagonya Devleti'nin eline geçmiş. Sırasıyla da Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Büyük İskender, Roma ve Bizans İmparatorlukları'nın egemenliğine girmiş. 1214 yılında I. İzzettin Keykavus zamanında Selçuklu Devleti'nin hakimiyetine giren Gerze, bir dönem Trabzon Rum İmparatorluğu'nun eline geçmiş. 1459 yılında da Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmış. 1896 yılında Sinop İli'nin nahiyesi yapılan Gerze, 1920 yılında aynı ile bağlı ilçe haline getirilmiş. Türkiye'nin en mutlu ili Sinop'un en mutlu ilçesi Gerze, Cittaslow unvanını canla başla sahip çıktığı doğasına, her biri göz nuru olan el sanatlarına, tadı damağınızdan hiç gitmeyecek yöresel yemeklerine ve sıcacık insanlarının misafirperverliğine borçlu. Adanın en eski yerleşiklerinin Pelasglar olduğu biliniyor. Roma egemenliğine kadar Atina yönetiminde kalan ada, 1455'te Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmış. 1922-1923 yılları arasında Yunan işgalinde kalmış, 1923 yılında Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanmış. Osmanlı döneminde ismi İmbros'tan İmroz'a dönüştürülen ada, Gökçeada ismini 29 Temmuz 1970 yılında almış. Türkiye'nin en batı noktasında yer alan ve en büyük adası olan Gökçeada, nostaljik evleri, doğal yaşamı, organik ürünleri ve alternatif spor olanakları ile son yıllarda önemli bir turizm merkezi haline geldi. Gökçeada, 2011 Haziran ayında aldığı Cittaslow unvanı ile dünyanın ilk sakin adası oldu. Bolu'nun şirin ilçesi Göynük, yüksek tepeler arasında, akarsuların geçtiği vadilerde, karşılıklı yamaçların tabanına ve eteklerine kurulmuş. 1323'den sonra Osmanlı topraklarına katılan yerleşim, tipik bir Osmanlı kasabası görüntüsünde. Göynük, Anadolu'daki Türk yaşayış şeklinin hala devam ettiği ender ilçelerden birisi. Mimari dokusu tarihle harmanlanarak günümüze kadar bozulmadan ulaşmış. 1987'de Kentsel Sit Alanı ilan edilen Göynük, tarih, kültür, doğa, inanç ve termal turizmi ile bir marka şehir. Ankara merkeze yaklaşık 90 km uzaklıkta bulunan Güdül ilçesi, doğası, mimarisi, tarihi, kültürü, örf, adet, gelenekleri ile bozulmamış bir yapıya sahip. Özellikle de İnönü Mağaraları, Sorgun Göleti ve Kirmir Vadisi ile dikkat çekiyor. Ayrıca kendine has leblebisi, bıçağı, güveci, termal tesisleri, 75.000 saf ırk Ankara keçisi var. Şanlıurfa'nın ilçesi Halfeti, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, tarihi değerlere sahip olan küçük sakin bir ilçe. % 80'i Birecik Barajı'nın yapımı ile sular altında kaldı ve Fırat Nehri'nin altında kalan taş mimarisi nedeniyle Kayıp Kent olarak da anılmaya başlandı. Burası günümüzde yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir belde. Buraya geldiğinizde Fırat Nehri üzerindeki yüzer restoranlarda yöreye özgü şabut balığı kebabı, patlıcan kebabı, domatesli kebap, haşhaş, urfa, soğanlı kebap, çağırtlak kebabı, dolma eziği, adana, erik tavası, incir kebabı, mukaşşerli pilav, tarhana çorbası, sargı burma tatlısı, sütlaç, peynir helvası, semsek tadabilirsiniz. Ayrıca ev yapımı nar ekşisi, biber, kabak, patlıcan ve bamya kurutması, ülke çapında ünlü isot biberi, damıtma usulü ile yapılan zahter suyu, kurutulmuş üzüm, kayısı ve yörenin en ünlü ürünü olan fıstık almadan dönmemenizi öneririm. Anadolu Selçuklu Devleti'ne, İznik Rum İmparatorluğu'na başkentlik eden İznik, 14., 15. ve 16. yüzyıllarda bir sanat merkezi haline gelmiş ve dünyaca ünlü çiniler ve seramikler üretmeye başlamış. İznik günümüzde de çinileri ile adını duyuruyor. Geleneksel çini sanatı, 2016 yılından beri UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesinde bulunuyor. İznik ayrıca UNESCO Dünya Miras Geçici listesinde bulunuyor. Doğal ve tarihi güzelliğiyle yeryüzü cenneti Köyceğiz, gerçekten yaşanılabilir, huzur ve dinginliğe sahip olan sakin bir şehir. Köyceğiz Gölü ve gölün sahille birleştiği bölgede kurulan Karia'nın önemli limanlarından ve ticaret merkezlerinden Kaunos Antik Kenti, ilçenin turizmdeki önemini arttırıyor. Bolu'nun bir ilçesi olan Mudurnu, eski Osmanlı evleri bakımından önemli bir özelliğe sahip. Yeşilin hakim olduğu ilçe, 165 adet ev ve 8 cami, çeşme ve hamam olmak üzere toplam 173 adet mimari değeri yüksek yapı nedeniyle Kentsel Sit Alanı ilan edildi. Türk sivil mimarisinin en güzel örneklerinden birisi ise Armutçular Konağı ve Keyvanlar Konağı. Ana gelir kaynağı hayvancılık olan Mudurnu'da hünerle işlenen iğne oyası önemli bir gelir kaynağı. Pişmaniye adıyla bildiğimiz Mudurnu Saray Helvaları'nın üretim merkezi burada. Demirciler çarşısında eskilerin el işlerini bu güne taşıyan birkaç esnaf bulmak da mümkün. Perşembe, eski ismiyle Vona, Ordu ilindeki Vona Yarımadası'nda yer alıyor. Uzun zaman Roma ve Bizans hakimiyetinde kalan Vona, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon İmparatorluğu'nu ortadan kaldırmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmiş. Perşembe ilçesi; Hoynat Adası, Yasonburnu Yarımadası ve Kilisesi, türbeleri, camileri ve emsalsiz limanıyla Ordu'nun en güzel ilçelerinden birisi. Perşembe'den meşhur tekne helvasından yemeden ve tenha kıyılara hakim Kordontepe'nin yeşillikleri arasından bakmadan ayrılmamalısınız. İzmir'in güneybatısında yer alan Seferihisar ilçesinin en eski yerleşimi olan Teos Antik Kenti'nin kuruluşu M. Ö 1000 yıllarına dayanıyor. Mitolojiye göre Zeus ile Semele çiftinin oğulları olan Şarap Tanrısı Dionysos'un oğlu Athamas tarafından kurulduğu iddia ediliyor. Teos'un bilinen en büyük özelliklerinden biri de dönemin sanatçılarının burada yaşamış olması ve tarihte ilk Aktörler Sendikası'nın Teos'ta kurulmuş olması. Seferihisar, Cumhuriyet dönemi öncesinde, 1884 yılında ilçe olmuş. Günümüzde ilçe genelinde ekonominin temelini zeytin, narenciye, enginar yetiştiriciliği, seracılık ve hayvancılık oluşturuyor. Artvin'in ilçesi Şavşat, M. Ö 900-650 yılları arasında Urartu ve Kimmerler, sonra sırasıyla Saka Türkleri, Romalılar ve Sasaniler'in egemenliği altına girmiş. Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valiliği sırasında Rize ilinin Osmanlı İmparatorluğu'na katılması ile Osmanlı topraklarına katılmış. Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'dan ayrılması üzerine Şavşat, Ardanuç, Oltu, Tortum ve Artvin yeniden Osmanlı Devleti'nden ayrılmış. Şavşat akarsu bakımından oldukça zengin bir ilçe. Çok sayıda buzul gölü var. Göllerin en büyüğü ise Karagöl Dağları'nda bulunan ve bu dağa kendi adını veren Karagöl. Sulama amaçlı faydalanılan gölde bol miktarda alabalık var. Eski adı Dablar olan Taraklı'nın Helenistik dönemde Bytinia adını alan bölge içinde olduğu biliniyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan önce, Ertuğrul Gazi zamanında, Osman Bey'in Komutanı Samsa Çavuş, Sakarya Vadisi'ndeki Sorkun, Yenice Tarakçı ve Göynük taraflarına akın düzenlemiş. Hristiyan ahalinin yaşadığı bu toprakları Bizanslılar'dan alarak Osmanlı Beyliği'nin topraklarına katmış. Sakarya il merkezine 65 kilometre uzaklıkta olan Taraklı, etrafı dağlarla çevrili dar bir vadide kurulmuş. Osmanlı'nın ilk yerleşim yerlerinden biri olan ilçede Osmanlı şehir dokusu da korunmuş durumda. Taraklı'dan kendisine özgü tatlısı uhut ve köpük helvası yemeden dönmemelisiniz. Uzundere M. Ö 650-120 yılları arasında, Küçük Arsaklıklar çağında Tavlar Ülkesi denilen Çoruh Nehri boyundaki 9 sancak merkezinden biriymiş. Bu nedenle asırlardır süregelen varlığı ile birçok medeniyetin izlerini taşıyor. Erzurum'un Uzundere ilçesi; Türkiye'nin en yüksek şelalesi olan Tortum Şelalesi, yelken, rafting ve kano gibi su sporlarının yapıldığı Tortum Gölü ve Çayı, Öşk Manastırı gibi değerlere sahip. Dünyanın en zengin biyololojik çeşitlilik bölgelerinden biri olan Kafkasya Ekolojik Bölgesi'nin batı ucunda, Çoruh Vadisi'nde yer alan Uzundere, birçok endemik bitki, memeli, kuş ve kelebek cinsinin yuvası. Tarihi M. Ö 4000'li yıllara dayanan Vize, Kırklareli'nin doğusunda, tarihi, doğal ve kültürel güzellikleri ile ön plana çıkan bir ilçe. Trakya'nın bilinen tek antik tiyatrosu da Vize'de yer alıyor. Vize'den ıhlamur çayı içmeden, ısırgan otu çorbası ve ıhlamur çiçeği balını tatmadan dönmemelisiniz. Isparta'ya 105 km uzaklıkta olan Yalvaç, Sultan Dağları'nın güney eteklerinde 1.415 km 'lik bir alan üzerine kurulmuş. Denizden ortalama 1.100 m yüksekte yer alıyor. İlçenin tek gölü Hoyran Gölü. Yalvaç'ta semercilik, keçecilik, dericilik, saraççılık, minyatür at arabası imalatçılığı, nalbantçılık halen yaşatılan geleneksel el sanatları arasında yer alıyor. Yalvaç'ta trekking, foto safari gibi doğa sporları yapıp antik kentte kültürel bir yolculuğa çıktıktan sonra güllaç ve kesmikli baklavanın tadına bakmalı, 800 yıllık çınar ağacının altında çayınızı yudumlamalısınız. Aydın'ın 41 km güney doğusunda bulunan Yenipazar, Büyük Menderes Havzası'nın ortasında yer alıyor. Strabon buradan Karya yerleşimi olarak söz ediyor. M. Ö 7. yüzyılda Kimmerler'in saldırısına uğrayan kent, Lidya kralı Alyattes'in Kimmerler'i yenmesi sonucu Lidyalılar'ın eline geçmiş. M. Ö 6. yüzyılda İonya birliğine katılmış, sonra Persler'in egemenliğine girmiş. Ekonomisinde pamuk, narenciye, zeytin, biber, sera sebze-meyveciliği ve hayvancılık ön planda. Bilmediğim bir şeyi sayende öğrendim. Eline sağlık canım. Bilgilendirici bir yazı olduysa ne mutlu."} {"url": "https://kucukdunya.com/turkiyenin-en-guzel-dalis-noktalari", "text": "Dünyamızın ¾'ü sularla kaplı. Eğer bu kocaman alanı biraz da olsa keşfetmek istiyorsak su sporları arasında en özeli olan su altı dalışı yapmak en iyi yöntem. Ülkemize gelirsek... Üç yanımız denizlerle çevrili olduğundan su altı güzellikleri açısından oldukça şanslıyız. Eğer ülkemizin kültürel ve tarihsel zenginliklerine ilaveten su altı zenginliklerini de görmek istiyorsak karada yaptığımız gezilere su altının keşiflerini eklememiz gerekecektir. Bu yazıda sizlere tüplü dalış noktalarını yakından tanıtacak, Türkiye'nin en güzel denizi, Türkiye'nin en güzel plajları ve Türkiye'nin en popüler dalış noktaları hakkında bilgiler vereceğim. Hepimiz covid-19 pandemisi ile savaştığımız bu günlerde uzun süre evlerde kaldık. Bu dönemi değerlendiren dalış kulüpleri ise sosyal mesafe ve hijyen kurallarını titizlikle uygulayan önlemler aldı. Biliyoruz ki bu önlemler uygulandığı sürece dalış yapmak oldukça güvenli. Çünkü koronavirüs denizden bulaşmıyor! Ayrıca denizler artık eskisinden daha canlı. Yani tam tüplü dalış yapma zamanı! Bu yazıda da Akdeniz'den başlayarak Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz'e kadar denizlerdeki dalış noktaları ile tatlı su dalışlarını kapsayan Türkiye'nin en güzel dalış noktaları listesini bulacaksınız. Öncelikle dalış ile ilgili kısa bir bilgi vermek isterim: Tüplü dalış, kurallarına uyduğunuz sürece oldukça güvenli bir rekreasyonel faaliyettir. Bu kuralları öğrenmeniz için dalış merkezlerinden eğitim almanız şarttır. Eğitim sonrasında federasyon tarafından onaylanan bir bröve alırsınız. Dalış yapacağınız kulübe göstereceğiniz bröveniz yeterli bilgiye sahip bir dalgıç olduğunuzun ispatıdır. Bröve seviyenize göre dalış yapacağınız derinlik ve dalış tekniğiniz farklılık gösterecektir. Dalışa yeni başlamayı düşünenlere ise discover scuba denilen deneme dalışı yapmalarını öneririm. Bu dalışla eğitmeninizle birlikte sığ sularda bir dalış deneyimi yaşayabilirsiniz. Tecrübeli bir dalgıç olmaya karar verdiyseniz kendi dalış malzemelerinizin olması konforunuzu artıracaktır. Eğer kendi malzemenizi satın almazsanız kulüplerde bulunan malzemeleri kullanabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse güvenli ve keyifli dalışlar yapmanız için yeterli bilgi, beceri, tecrübe ve doğru ekipmana sahip olmanız gerekmektedir. - Yeteneklerinizin ve eğitiminizin sınırları içinde dalın. - Her dalıştan önce şartları değerlendirip bu dalışın size uygun olup olmadığına karar verin. - Malzemenize aşina olun. Her dalış öncesinde ve dalış süresince kontrol edin. - Dalış eşi sistemine ve yararlarına saygı duyun ve uyun. - Kendi sağlık ve güvenliğinizin sorumluluğunu her dalışta alın. - Her dalışta ve her zaman çevreye duyarlı olun. Türkiye'nin en güzel dalış noktaları listesini hazırlarken çok kişiye danıştım. Her bir dalış noktasında da su altı fotoğrafçılarından, dalış eğitmenlerinden, dalış kulüplerinden destek aldım. Yani bu liste Türkiye'nin uzman isimlerinin katkılarıyla oluşturuldu. Her birine emeği için çok teşekkür ediyorum. Yazımda Erkan Balk'ın Türkiye'nin tatlı sularında çektiği videosunu paylaşmaktan da gurur duyuyorum. Bu video 39 ülke, 295 yarışmacının katıldığı uluslararası 7. Mares UNDERWATER PHOTO MARATHON 2019 yarışmasında video kategorisinde dünya 2. si seçildi. Hatay'da dalış yapmak dalgıçlara nirvana yaşatıyor. Dünyanın en uzun sahillerinden birisi olan 14,4 km uzunluğundaki Samandağ ve bu sahilin yanı başında bulunan, 1.736 metre yüksekliği ve 12 km taban uzunluğu ile bugüne kadar gelen bütün uygarlıklarda kendine yer bulmuş olan Keldağ, Hatay'ın en önemli dalış bölgeleri arasında yer alıyor. Dünyanın önemli kırık fay hatlarından birinin üzerinde olması bölgeyi su altı oluşumları bakımından zengin kılıyor. Türkiye'de Kızıldeniz'e en yakın nokta olması da burayı diğer dalış noktalarından ayırıyor. Bu anlamda Keldağ ve Samandağ kıyıları su altı fotoğrafçıları için bir cennet, bilim insanları için bir laboratuvar gibi. Bölgede tam 8 tür vatoz var. Özellikle ekim-aralık ayları arasında çiftleşmek için toplandıkları vatoz tarlalarında çok sayıda görülüyorlar. Köpekbalıkları kışın yavrulamak için geliyor. Derin sularda orfoz, lahoz, akya, mercan gibi iri balıklara rastlanıyor. Keldağ ve Samandağ'da her seviyede dalıcıya uygun duvar, baca, mağara, kovuk, balkon, akıntı dalışı, derin dalış gibi farklı heyecan ve adrenalin yaşatan dalışlar yapılabiliyor. Rambo dalış noktası, Alanya dalış noktaları içinde limana tekneyle 20 dakika mesafesi ile en uzak nokta. Kleopatra Plajı'na yakınındaki Rambo, 13 metre derinlikte, 4-5 dalıcının yan yana girebileceği genişlikte ve 6-7 metre uzunluğunda bir tünelden geçilerek girilen yarısı hava dolu bir mağara. İçinde binlerce yıl içinde oluşmuş sarkıt ve dikitler yer alıyor. Mağarada su yüzeyinin üstündeki hava boşluğu kimi yerlerde 8-10 metreyi buluyor. Mağarada dalarken suyun bulanmaması için dalıcıların zeminden 1 metre yukarıda yüzerliklerini korumaya dikkat etmeleri gerekiyor. Bu mağara Alanya'nın gözde yerlerinden sayılan meşhur Damlataş Mağarası'nı andırıyor. Daha önce mutlaka müzeye gitmişsinizdir. Ancak su altında bir müze hele bir de su altında tarihimizin kokusunu alabileceğiniz bir müze gördüğünüzü sanmıyorum. Side Su Altı Müzesi'nde 2015 yılında 117 farklı heykel dalgıçlar tarafından denizin 1,5 mil açığında su altındaki yerlerine yerleştirildi. Heykeller 7, 11, 18, 24 metre derinliklerde bulunuyor. Çanakkale Savaşları teması, Mevlana semazen teması, deve kervanı gibi geçmişimizden izler bırakan heykellerin yanı sıra Denizler Tanrısı Poseidon (yaklaşık 3 metre boyunda ve 5 ton ağırlığında), çiçek bahçesi gibi heykeller de su altı tutkunları için indirildi. Side Su Altı Müzesi'ne her yıl 5 milyon dalgıç dalıyor. Bölge aynı zamanda birçok balık türünün göç bölgesinde bulunuyor. Side Su Altı Müzesi Avrupa'nın en büyük, dünyanın 2. en büyük su altı müzesi olması ile de oldukça fazla öneme sahip. 4 Temmuz 1941 yılında Fransız hükümetine ait St. Didier gemisi Antalya yat limanı açıklarında İngiliz uçakları tarafından batırılmış. Gemi 10 metre genişlikte ve 96 metre uzunlukta. Geminin maksimum derinliği 30 metrede bulunuyor. İçinde savaş mühimmatı olan 4 panzer, silahlar, gaz maskeleri görülüyor. Burası tecrübeli dalıcıların mutlaka dalması gereken Türkiye'nin sayılı batıklardan birisi. Antalya dalış deneyimi her dalgıç için unutulmaz bir tecrübe oluyor. Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul komutasındaki Topçu Bataryası tarafından 13 Aralık 1917 tarihinde batırılan Paris 2 gemisi Kemer marinanın 500 metre açığında bulunuyor. Gemide 6 adet uçaksavar topu ve 2 torpil kovanı var. Burası dalgıçların ve su altı fotoğrafçılarının ilgi odağı haline gelen bir dalış noktası. Kemer'de bu dalış noktasına ilaveten Fener sığlık, Club med önü, Koca burun, Döküntü taşlar, Kiriş Koyu, Pati batığı dalış noktaları bulunuyor. Üç Adalar bölgesinde sığlık, mağara, duvar, batık, akıntı dalışları ve gece dalışları yapılabiliyor. Bu bölgede Kanyon, Piramit taşlar, Kaplumbağa noktası, Uçak batığı, Martı Adası, Mağara önü, X reef, SG 120 batığı, Akvaryum, Derin mağara, Küçük ada, Adventure reef dalış noktaları var. Piknik Adası'nın kuzeye bakan tarafında bulunan Piramit taşlar oldukça popüler bir dalış yeri. Kıyıdan derine doğru sanki Pamukkale travertenleri gibi kademe kademe derinleşiyor. 10 metre derinlikte kumluk ve eriştelik var. Buradan kıyıya dik olarak açıldığınızda piramitler gibi yükselen 3 adet büyük kaya adeta vahanın ortasında yükselir gibi görsel güzellik sunuyor. Orfoz, lahoz, akyalar, kayaların içlerinde sincap balıkları, aslan balıkları, kumluk alanda deniz kaplumbağaları, vatozlar, kayaların üstlerinde deniz tavşanları görülüyor. İsmini üzerinde yetişen yabani pırasalardan alan Pırasalı Ada'da insan yerleşkesi yok. Adada sadece değişik kuş türleri yaşam sürdürüyor. 7.350 m 'lik bir alana sahip olan ada Çıralı'ya 5,3 deniz mili, Adrasan'a 3,7 deniz mili uzaklıkta bulunuyor. Güney kısmında su altında uzanan reef takımı ve çok çeşitlilik gösteren bir habitat mevcut. Bu habitatta orfoz, lahoz, asker balığı, papaz balığı, gün balığı, balon balığı, vatoz, iskorpit ve çeşitli kaya balıkları, yengeç türleri, karavida, ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, deniz tavşanı, kabuklular, mercanlar, deniz bitkileri ve daha birçok türe rastlanıyor. Ada zamanında ticari gemilerin uğrak yeri olmuş. Kültürel miras açısından değerli antik çapalar ve amforalar bunun ispatı. Adayı ilginç kılan bir diğer nokta ise adanın kuzey doğusundaki mağara. Mağaranın duvarları tül mercanı da dahil olmak üzere çok sayıda mercan türüne, karanlıkta yaşayan deniz süngerlerine ev sahipliği yapıyor. Mağaranın ağzı akıntıyı çok alan bir bölge olduğu için besin oldukça fazla. Bu nedenle de çok zengin bir balık popülasyonuna sahip. Derinlerde orfoz ve lahozlar boy gösterirken orta suda avlanan palamut ve akyaları görmek mümkün. Mağaranın içindeki hava boşluğu olan bölüme çıkıldığında su kesiminde deniz şakayıkları görülüyor. Kaş'tan gidilen ve Meis Adası yakınlarında bulunan Flying Fish, ismini Sparviero lakaplı İtalyan Savoia-Marchetti SM79 modeli bir bombardıman uçağı batığından alıyor. Tepesi 4 metreden başlayan bankonun güney doğu ucunda 55-71 metre arasında yatan uçak, II. Dünya Savaşı'nda Meis'i bombalarken uçaksavar ateşiyle düşürülmüş. Derin bir dalış noktası olduğu için amatör dalgıçlara uygun olmayan Flying Fish, dalış sporuna gönül verenler tarafından bir cennet olarak kabul ediliyor. Akıntı dayanılır seviyede olduğunda buradaki gümüş balıkları, sinarit, orfoz, akya, barakuda, palamut ve duvarlardaki kırmızı berber balıklarını izlemeye doyum olmuyor. Ancak buranın rekreasyonel dalış sınırlarının altında olduğu ve eğitmen eşliğinde yapılabilecek derinlik limitlerini aşmadan yani uçak seviyesine inmeden dalınması gerektiğini hatırlatıyoruz. Bir Kaş klasiği olan Kanyon'a ulaşmak için önce iki ada arasındaki sığ boğazdan akıntıya karşı geçmek gerekiyor. Sonra karşınıza 20 metreye düşen iki dimdik duvar şeklinde Kanyon çıkıyor. Aşağıya adeta uçarken duvarlardaki kırılgan oluşumlar her dalgıcı büyülüyor. Kanyonun dışındaki Dimitri batığı ise 1968 yılında adalara vurup etrafına pamuk balyaları saçan küçük bir yük gemisi. Batık yolunda 30 metrelerde Kaş'a ve su altı topluluğumuza çok emeği geçen Gökhan Türe anısına yerleştirilen bir eser de dikkat çekiyor. Fethiye Limanı'ndan 3 mil uzakta yer alan Afkule, bölgenin en güzel dalış noktası. Burası yarım bir silindiri andıran 15 metre genişliğinde, derinliği 40-60 metrelere ulaşan muhteşem bir mağara. Sadece tecrübeli dalıcılara uygun. Dik duvarların önünde mağaranın su üstünde kalan geniş ağzından dalışa başlanıyor. Gece veya gündüz fenerinizi 90 derece aşağıya inen duvara tuttuğunuzda pembe renkli yumuşak mercanların içindeki sarı renkli sert mercanların seyrine doyum olmuyor. Duvara arkanızı dönüp derin maviliklere baktığınızda ise uçup gidiyorsunuz. Duvarlarda ıskarozlar, kupezler, antiaslar, karagözler ve orfozlar dans ediyorlar. 25-30 metrelere inip sol köşedeki dar yarıktan içeri girdiğinizde kırmızı renkli mağara karidesleri kaçışmaya başlıyor. Sonra girişi 10-12 metreden başlayan üstü açık son mağaraya girebilirsiniz. Burası da tam bir silindir gibi. İçeride birkaç tur attıktan sonra yüzeye çıkarsanız buraya Türk Hamamı deniyor. Burada mavi sudan çıkıp masmavi göğe bakmanın seyrine doyum olmuyor. Fethiye'nin en güzel dalış noktalarından birisi olan Aşı Koyu 'nda 5 adet mağara var. Soğuksu, Betty, Zoe, Sam, Küçük Mağara. Betty, Zoe ve Sam benim köpeklerimin isimleri. Soğuksu, Betty, Zoe mağaraları tecrübeli dalgıçlar için, Sam ve Küçük Mağara her seviyedeki sertifikalı dalıcıya uygun. Buradaki mağaralara fenersiz dalınmaması, hatta yedek fenerinizin olması tavsiye ediliyor. Ayrıca koyun girişinde doğu yönünde Kamil Adası olarak bilinen küçük adacık da mükemmel bir dalış noktası. Burası her seviyedeki sertifikalı dalıcıya uygun. Dalyan'dan gidilen Bozburun Duvar, beyaz kumu ve engebeli kayaları ile göz alıcı bir dalış noktası. Burada sığ sulardan dalışa başlanıyor. Büyük düşüş 9 metreden başlıyor, 60 metreye kadar iniyor. Bu büyük uçuş hissini yaşamak isteyen her dalgıç Bozburun Duvar'a hayranlık duyuyor. Suyun altında deniz hareketliliğinin yarattığı dramatik kaya oluşumları çeşitli canlılara ev sahipliği yapıyor. Bu canlılar arasında İztuzu Plajı'nda yumurtlayan caretta carettalar da var. Datça yakınlarındaki Akvaryum koyu adından da anlaşılacağı gibi akvaryumu andıran pırıl pırıl suları ile dalgıçların gözbebeği. Bu dalış noktası özellikle gece dalışları için çok tercih ediliyor. Nadir görülen tiger mürenler de dahil olmak üzere pek çok su altı canlısı gece dalışlarında burada adeta şov yapıyor. Bodrum Körfezi'nin tam orta noktasında, Karaada ile Gümbet burnunun arasındaki bir noktada duran 2 adet su altı dağından büyük olanı Büyük Resif olarak adlandırılıyor. Büyük Resif'in Karaada'ya bakan tarafında dik bir duvardan apiko iniş dalgıçların çok sevdiği bir serbest düşüş hissi veriyor. Burayı cazip kılan ise sezon boyu sürekli yön değiştiren akıntıların resifin üzerine sürüklediği plankton yönünden zengin sular ve bu besleyici besin kaynağından yararlanmak için kayaların etrafında toplaşan yerleşik ya da gezgin su altı canlıları. Lahoz, orfoz, sinarit, turna, tombik, akya ve ton balığı gibi gezin avcılar mevsimleri geldikçe küçük ya da çok kalabalık sürüler halinde resifin etrafında avlanıyorlar. Müren, melanur, iskorpit, karagöz, sarpa gibi yerleşik balıklar ve ahtopot, yengeç ve zaman zaman böcek ve karavidalar ise yıl boyu kayalıklar arasında yaşıyorlar. Bazı dönemlerde deniz tavşanları da kayaların üzerinde dolaşıyorlar. Çok sık olmasa da deniz kaplumbağaları ve akdeniz fokları da bölgenin ziyaretçilerinden. Bir balık sürüsünün peşinden körfeze giren yunuslar da bölgede gözlemleniyor. Her seviye dalıcıya uygun kısımları olan dalış noktası ulaşım kolaylığı, canlı zenginliği ve muhteşem panoraması ile her dönemde Bodrum dalış noktaları içinde dalgıçların bir numarası olmaya devam edecek. Türkiye'nin nadide turistik yerlerinden birisi olan Kuşadası'nda Ada Banko, Uçak Batığı Airbus A-300, Adakule Mağaraları gibi her seviyeden dalgıca uygun dalış noktaları bulunuyor. 1956 yılında Almanya'nın Nürnberg kentinde 75 metre uzunluğunda ve 13,5 metre genişliğinde yük gemisi olarak inşa edilen Monem, Çeşme'ye deniz yolu ile 15 dakika uzaklıkta yer alıyor. Ekonomik ömrünü tamamlayan kuru yük gemisi 2004 yılının kasım ayında sökülmek üzere Aliağa'ya giderken fırtınaya yakalandı, çekme halatı koptu ve Çeşme açıklarında battı. O zamandan beri deniz canlılarının barınağı ve dalgıçların merakla daldığı bir nokta haline geldi. Düz bir şekilde karinasının üzerinde uzanan gemi, Türkiye'de dalış yapılabilen en büyük batık. Batığın oturduğu en derin yer 18 metrede bulunuyor. Yıl boyunca uygun havalarda her bröve seviyesinden yüzlerce dalgıca konukseverliğini sunuyor. Tüplü dalış eğitimi almayan kişiler ise burada şnorkel yapabiliyor. Sığacık'ta Killik Burnu ve Sırtlan Burnu arasında kalan Kanyon dalış noktası, mavi-yeşil algler, kahverengi algler, deniz çayırları ve korallijen habitatın yer aldığı özel bir ekosistem. Korallijen ile kaplanmış duvarlar dalıcılara renk cümbüşü içerisinde muhteşem bir dalış sunuyor. Korallijen habitat için mercan resiflerinin Ege Denizi ve Akdeniz ekosistemindeki karşılığı denilebilir. Bu habitat, kalkerli kırmızı algler tarafından denizsel kayalık zeminler üzerinde binlerce yıl boyunca oluşuyor. Korallijen habitat çok sayıda omurgasız canlı ve balıkların bir araya geldiği eşsiz bir biyoçeşitlilik sunuyor. Sığacık'taki Lego Hill Reef, ünlü Ekmeksiz Plajı'nın sırtlan burnuna doğru 250 metre açığında yer alıyor. Geniş bir alana yayılan resifin duvarı 14 metrelerden başlayıp 44 metrelere kadar uzanıyor. Ege Denizi'nin canlılarının çoğunun resital yaptığı Lego Hill dalış noktası, her dalışta ayrı bir görsel şölen sunuyor. Uygun hava şartlarında tercih edilen bu bölge Seferihisar fay hattı boyunca çökmeyle oluşmuş. Kumluk zemin ortasında yükselen duvarda kovukların varlığı ve duvarın maviliğe doğru kayboluşu güzel bir manzara oluşturuyor. Burada sinarit, lahoz, müren, çipura, orfoz, barakuda sürüleri, deniz tavşanı türleri ve tunikat gibi deniz canlıları görülüyor. Tecrübeli dalıcılara uygun olan Lego Hill su altı fotoğrafçılarının da sıkça daldıkları güzel bir dalış noktası. Ayvalık özellikle Akdeniz'in kırmızı ve sarı gorgon dallarının Doğu Akdeniz'de en sık görüldüğü yer. Bölgede mercanların bulunduğu noktalar dahil 60'a yakın dalış noktası var. Her hava koşuluna uygun bir dalış bölgesi seçeneği bulunuyor. En popüler dalış noktaları içinde Deli Mehmet, Kerbela, Tokmaklar, Ezerbey Taşları sayılabilir. Ayvalık Limanı'ndan çıkıldığında irili ufaklı bir çok adaya rastlanıyor. Bu adaların kenarları her seviyeden dalgıca uygun olmakla birlikte mercanlara yapılacak dalışlar yaklaşık 30 metreler civarında olduğu için sadece deneyimli dalgıçlar için uygun. Türkiye'nin en özel doğal ve tabiat güzellikleri arasında yer alan Gökpınar Gölü, Anadolu'nun saklı kalmış cennet köşelerinden birisi. Sivas merkeze 147 km, Gürün ilçesine 10 km uzaklıkta olan Gökpınar Gölü 1.470 metre rakımda yer alıyor. İsmini turkuaz rengi maviden alan göl, doğal akvaryum olarak adlandırılıyor. Gölün serin sularının ısısı yaz-kış değişmiyor ve 11 C. İrtifa, soğuk su ve tatlı su dalışı yapılan 10 metre derinlikteki gölde su altı fotoğrafçıları flaş bile kullanmadan günün her saatinde güzel kareler yakalayabiliyor. Ülkemizin ender güzelliklerinden olan Gökpınar Gölü'nde bitki olarak su altı yosunları, balık olarak kırmızı benekli alabalık ve gökkuşağı alabalıklar dalış sırasında dalgıçlara eşlik ediyor. Eskişehir'de Sakarya Nehri'nin doğduğu yer olan Sakaryabaşı, doğal su kaynaklarının olduğu bir bölge. Burada yaz-kış su sıcaklığı 18-21 C arasında seyrediyor. Su altı içinde birçok canlıyı barındırıyor. En çok sazan, yayın balığı, alabalık, kaplumbağa, yengeç, su yılanı, kabuklular ve endemik karides görülüyor. Bölgede dalışı Çifteler Sakaryabaşı Dalış Kulübü yaptırıyor. Dalış noktaları arasında Karaburgu, Kırkkız, Gökgöz, Başkurt sayılabilir. Karaburgu ise bölgede en tazyikli su çıkışının olduğu nokta. Tavşan Adası ya da Balıkçı Adası olarak da bilinen Neandros, İstanbul'da Büyükada'nın 2 km kadar güneyinde bulunuyor. 9 adet olan Prens Adaları'nın en küçüğü Neandros'un boyu yaklaşık 90 metre. Osmanlı döneminde balıkçılık yapmak için Andros Adası'ndan Heybeliada'ya göç eden Androslular bu küçük adayı kendi adalarına benzeterek ismini anmak için Yeni Andros anlamına gelen Neandros demişler. Adanın adı bu şekilde nesilden nesile gelmiş. Adanın güney batı ve güney kesimi eğimli olarak derin sulara kadar iniyor. Burada Marmara'da rastlanabilecek her türlü dip balığı ve yumuşak mercanlar görülüyor. İçinde yaşayan güvercinler sebebi ile Güvercinlik Çatlağı ismini taşıyan çatlak, Büyükada'da suyun altına doğru 5-6 metrelerde dip olacak şekilde devam ediyor. Her seviyeden dalgıç için uygun olan dalış bölgesinde tecrübenize göre belirleyeceğiniz bir parkur üzerinde rengarenk bir dalış gerçekleştirebiliyorsunuz. Büyükada'da ayrıca Viran Bağları, Kurşun Burnu, At Mezarlığı gibi bir çok dalış bölgesi bulunuyor. Ege Denizi'nin kuzey kesiminde yer alan Saros Körfezi, Kuzey Anadolu fay hattının uzantısı olan iki kırık arasında çökmüş bir graben alanı sayılıyor. Bölgede her seviyeden dalıcının eğitim ve dalış amacıyla geldiği Güneyli Limanı'nda dalış noktalarına bot veya tekne ile gidiliyor. Minnoş, Despot ve bir çok topuk üzerinde dalışlar gerçekleştiriliyor. Saros Körfezi'ndeki İbrice Limanı, her seviyeden dalıcıya hitap ediyor. Limandan kıyı dalışı yapılabildiği gibi Tüneller, Asker Taşı, Sahil Güvenlik batığı, Minare gibi yakında bulunan pek çok dalış bölgesine de gidilebiliyor. Doğayla iç içe kamp yapabileceğiniz Kömür Limanı'nda her seviye dalıcı eğitimini alabilir ve dalışlarını gerçekleştirebilir. Kömür Limanı'nda bulunan duvar bir çok dalıcı için tatmin edici bir dalış imkanı sunuyor. Kabatepe Limanı'ndan çıkış yapan dalış tekneleri ile Çanakkale Savaşı'nda batmış olan bazı batıklara dalış yapılabiliyor. Bu batıklar arasında su arıtma gemisi batığı, Lundy batığı, Gana batığı sayılabilir. 30 metrede bulunan İngiliz gemisi Lundy'nin Çanakkale'yi geçemeyeceklerini anlayan İngilizler tarafından batırıldığı sanılıyor. Diğer olasılık ise geminin torpillenerek veya mayına çarparak batmış olması. Gemi 16 Ağustos 1915'te batmış. Bu batık dalgıçlar tarafından oldukça beğeniliyor. Van Gölü, Nemrut Volkanik Dağı'nın patlaması ve vadi önlerinin kapanmasıyla oluşmuş. Kıyıları birçok uygarlığa ev sahipliği yapan gölün yaklaşık 600.000 yıllık bir geçmişi var. En derin yeri 451 metre olan 1.648 metre rakımdaki Van Gölü, ülkemizin en büyük gölü olmasının yanı sıra dünyanın da en büyük sodalı su gölü. Suyu sodalı ve tuzlu olan Van Gölü'nde sadece inci kefalinin yaşadığı sanılıyordu. İl Jandarma Komutanlığı Su Altı Timi'nin 2018 yılında yaptığı bir dalış sırasında mikrobiyalit üzerinde rastladıkları yeni tür bir balık ile gölde yaşayan balık türü sayısı 2 oldu. Kaya benzeri yapılar olan mikrobiyalitler adeta bir heykeltraşın elinden çıkan sanat eserleri gibi son derece etkileyici oluşumlar. İnci kefalinin göçü de su altı fotoğrafçıları için çok özel bir konu. Su altındaki Selçuklu mezar taşları ve Akdamar isimli batık bir şilep de diğer dalış noktaları arasında yer alıyor. Ordu ve Giresun dalışlarını iç içe sayabiliriz. Bölgenin en iyi dalışları Giresun Adası, Ordu Hoynat Adası, Ordu Yason Burnu civarında oluyor. Kıyılar sığ ve açık denizden gelen dalgaların etkisinde. Ancak dalgasız havalarda dalışlar sırasında bir çok kıyı canlısı görülüyor. Taşlıklarda çok sayıda yengeç türü, horozbina ve kaya balıkları, kıyı sularda tekir, karagöz, kefal ve lapin balıkları çok bol. Ayrıca deniz anaları her zaman görülüyor. Dalış için en iyi sezon ise temmuz-eylül ayları arasında. Müthiş bir yazı. Müthiş emek. İnanılmaz fotoğraflar. Büyülendim. Bu yazıda gerçekten çok emek var. Su altı fotoğrafçılarımız da olağanüstü bir iş yaptılar. Mürücüm, çok sağol beğenmene çok sevindim. Herkes çok emek verdi bu yazı için ama güzel bir kaynak oldu. Çok güzel bir yazı olmuş Yaprakcım, eline sağlık. Çok sağol Sevilcim. Çok emek verdim ama güzel bir rehber oldu. Thank you for your kind comment. Çok güzel bir yazı gerçekten çok teşekkürler. Yol gösterir nitelikte. Özellikle de dalış okullarının ve su sıcaklıklarının ek bilgi olarak yer alması çok düşünceli bir hareket olmuş."} {"url": "https://kucukdunya.com/unesco-turkiye-miraslari", "text": "UNESCO, üye ülkeleri arasında eğitim, bilim ve kültür alanlarında işbirliğini geliştirmek, fikir alışverişini tesis etmek, ilgili konularda standart belirlenmesine katkıda bulunmak ve de dünya barışına katkıda bulunmak amacıyla kurulan bir koruma alanları yönetim birliği. UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen uluslararası Dünya Mirası Programı, bütün insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal varlıkları dünyaya tanıtmak, toplumda söz konusu evrensel mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve çeşitli sebeplerle bozulan, yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirliğini sağlamak amacıyla çalışmalar yapıyor. Bu yazımda sizlere UNESCO'dan, Türkiye'den yaratıcı şehirler ağına ve öğrenen şehirler küresel ağına dahil edilen kentlerden, UNESCO Dünya Mirası listesine, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesine, UNESCO Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras listesine giren eserlerden bahsedeceğim. Birleşmiş Milletler teşkilatına bağlı bir ihtisas kuruluşu olan ve 1945 yılında kurulan UNESCO'nun 195 üye devleti ve 10 ortak üye devleti var. Merkezi Paris'te bulunan kuruluşun Genel Konferansı 2 yılda bir Paris'te toplanıyor. İnsanlar arasında dil, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeden insan hak ve özgürlüklerine saygıyı temel ilke olarak benimseyen kuruluş, üye devletlerinde bulunan komisyonları aracılığıyla çeşitli çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalar içinde dünyada okur yazar oranını yükseltmek, ülkelerin eğitim düzeylerini düzenlemek, temel ve teknik eğitimde görev alacak öğretmenleri yetiştirmek, önemli sanat olaylarını desteklemek, tiyatro, sinema televizyon ve basın gibi sanatla ilgili iletişim araçlarının gelişmesi amacıyla araştırmalara yardım etmek var. Görevlerinin en önemlilerinden bir tanesi de üye ülkelerde bulunan tarihi eserleri, yapıları dünya mirası kabul ederek koruma altına almak. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı Programı da özel bir öneme sahip. Bu girişim çeşitli bölgelerden, farklı gelir seviyeleri, kapasite ve nüfusa sahip şehirleri yaratıcı endüstriler alanında çalışmak üzere bir araya getiriyor. Yaratıcı Şehirler Ağı, şehirler tarafından kendi yetenek ve enerjilerini yönlendirecekleri yaratıcı endüstri sektörü tercihlerine göre seçilebilecek 7 tema etrafında şekillendiriliyor. Bu temalar edebiyat, film, müzik, zanaat ve halk sanatları, tasarım, gastronomi ve medya sanatları olarak belirlendi. Türkiye'den de Gaziantep Gastronomi (2015), Hatay Gastronomi (2017), İstanbul Tasarım (2017), Kütahya Zanaat ve Halk Sanatları (2017), Afyonkarahisar Gastronomi (2019), Kırşehir Müzik (2019), Bursa Zanaat ve Halk Sanatları (2021) temalarında yaratıcı şehir olarak kabul edildi. Bir de UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı var. Öğrenen şehirler, diğer şehirlere var olan sorunlarına çözüm bulmak konusunda destek oluyor, diğer şehirlerle kalkınma konusunda fikirler paylaşıyor. Eskişehir, Konya, Hatay, Afyon, Balıkesir, İzmir, Bursa, Sakarya, Yozgat; UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı'nda bulunuyor. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası yapı topluluğu; cami, darüşşifa ve türbeden meydana gelen bir külliye. Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı Mengücek Beyliği döneminde inşa edilmiş. Ulu Camii Süleyman Şah'ın oğlu Ahmet Şah tarafından, Darüşşifa ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. 1228 yılında başlanıp 1243 tarihinde tamamlanan yapı kompleksinin Baş Mimarı ise Muğis oğlu Ahlatlı Hürrem Şah. Anadolu'nun Elhamrası gibi ifadelerle tanımlanan yapı topluluğu, mimari özelliklerinin yanı sıra sergilediği zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleriyle de İslam mimarisinin baş yapıtları arasında yer alıyor. Avrupa ve Asya'yı birbirine bağlayan stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca önemini koruyan, Roma, Doğu Roma ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklara başkentlik yapan İstanbul; 1985 yılından beri 4 bölge olarak Dünya Miras listesinde yer alıyor. Bu bölgeler Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı'nı içine alan Sultanahmet Kentsel Arkeolojik Sit Alanı; Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı; Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve İstanbul Kara Surları Koruma Alanı'nı içeriyor. Kapadokya bölgesi, milyonlarca yıl önce Erciyes, Hasandağ ve Güllüdağ volkanik dağlarının püskürmesiyle oluşmaya başlamış. Daha sonraki patlamalarda bazalttan oluşan sert kayalar, yumuşak tüf tabakasının üzerini kaplamış ve bu tabakayı korumuş. Volkanlardan püsküren bu maddelerle şekillenen plato, başta Kızılırmak olmak üzere akarsu ve göllerin tabakaları aşındırmasıyla da bugünkü şeklini almış. Roma İmparatorluğu'nun zulmünden kaçan ilk Hristiyanlar, buranın yer altı şehirlerine yerleşmeye başlamışlar. Bölgede 300'e yakın yer altı şehri ve 1.000'den fazla kilise olduğu söyleniyor. Kapadokya'da Göreme Milli Parkı, Derinkuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, Karain Güvercinlikleri, Karlık Kilisesi, Yeşilöz Theodoro Kilisesi ve Soğanlı Arkeolojik Alanı, UNESCO Dünya Miras listesinde yer alıyor. Çorum'un Boğazkale İlçesi'nde bulunan Hattuşa Antik Kenti, M. Ö 17-M. Ö 13. yüzyıllar arasında Hitit İmparatorluğu'nun başkenti ve Anadolu'daki ilk başkent olarak Anadolu'da yüzyıllar boyunca çok önemli bir merkez olmuş. 6 kilometreyi bulan surları, UNESCO'nun Dünya belleği listesinde yer alan çivi yazılı Hitit tabletleri, anıtsal kapıları ile dikkat çekiyor. Hattuşa Antik Kenti, ülkemizde UNESCO'nun hem Dünya Kültür Mirası hem de Dünya Belleği listelerindeki tek antik şehir olma unvanını taşıyor. Burası ilk sahipleri olan Hattiler tarafından Hattuş olarak adlandırılıyormuş. M. Ö 1700'lerde Kuşşara şehrinin kralı Anitta burayı almak için defalarca kuşatmak zorunda kalmış. Aldıktan sonra da ona çok direnen ve çok zaiyat veren şehri kızgınlıkla yakıp yıkmış. Kentin üzerine üzerlik otu diktirmiş, kimsenin burada bir daha şehir kuramaması için lanette bulunmuş. Ancak yaklaşık 100 yıl kadar sonra I. Hattuşili burada tekrar bir şehir kurmuş, adına Hattuşa adını vermiş, burayı 400 yıldan uzun bir süre hüküm sürecek olan bir uygarlığın başkenti haline getirilmiş. Günümüzde görülebilen ve büyük çoğunluğu Büyük Kral IV. Tudhaliya dönemine ait olan kalıntılar arasında tapınaklar, kraliyet konutları ve surlar bulunuyor. Nemrut Dağı yamaçlarında hükümdarlık yapmış olan Kommagene Kralı I. Antiochos, M. Ö 62 yılında Nemrut Dağı'nın 2.150 metre yükseklikteki en yüksek noktasına kendisi için bir anıt mezar yaptırmış. Kralın mezarının varlığı bilinse de henüz keşfedilemedi. I. Antiochos'un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek üzere yaptırdığı mezarın bulunduğu bölge, anıtsal heykelleri ve benzersiz manzarası ile Helenistik dönemin en görkemli kalıntıları arasında sayılıyor. Burada yer alan anıtsal heykeller; doğu, batı ve kuzey teraslarına yayılmış. İyi korunmuş durumda olan 8-10 metre yükseklikteki dev heykeller, kireçtaşı bloklarından yapılmış. Doğu terası kutsal merkez sayılıyor. Bu nedenle en önemli heykel ve mimari kalıntılar burada bulunuyor. Roma İmparatorluğu'na bakan batı terasında, Roma mitolojisi tanrıları Jüpiter, Merkür ve Mars heykelleri, Pers İmparatorluğu'na bakan doğu terasında ise Pers tanrılarının heykelleri var. Antiochos bu heykellerle Kommagene Krallığı'nın hem doğu hem de batı medeniyetlerini yansıttığını vurgulamış. Doğanın mucizesi Pamukkale, termal kaynakların sunduğu şifayla binlerce yıl insanlığı kucaklamış bir yerleşim. İsminin kelime anlamı Pamuk Kalesi. Bu ismi, sıcak su kaynaklarının oluşturduğu beyaz kalker çökeltilerinden alıyor. Pamukkale, yanı başındaki Hierapolis Antik Kenti'yle birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Hierapolis, arkeoloji literatüründe Holy City yani Kutsal Kent olarak adlandırılıyor. Bunun nedeni de kentte bilinen birçok tapınak ve dinsel yapının varlığı. Bergama Kralı Eumenes II tarafından M. Ö 2. yüzyıl başlarında kurulan kent, Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera'dan dolayı Hierapolis adını almış. Kent, Roma İmparatoru Neron Dönemi'ne kadar (M. S 60) Helenistik kentleşme ilkelerine bağlı kalarak özgün dokusunu korumuş. Neron Dönemi depreminde büyük zarar görünce tamamen yenilenerek tipik bir Roma kenti görünümünü almış. Metal ve taş işlemeciliği, dokuma kumaşları ile ünlü olan kent, Büyük Konstantin döneminde Frigya bölgesinin başkentliğini yapmış. Bizans döneminde Piskoposluk merkezi olmuş. Xanthos ve Letoon, Likya'nın Patara, Pınara ve Myra gibi başlıca antik kentleri ile komşu illerin mimarisini doğrudan etkilemiş. Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olarak gösterilen Halikarnas Mozolesi, Xanthos'un Nereid Anıtı'ndan doğrudan etkilenmiş. İki bölgede de bulunan birçok yazıt ve mezar anıtları aracılığıyla Likya uygarlığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. M. Ö 8. yüzyıla ait kalıntılar bulunan Xanthos Antik Kenti, Antik Çağ'da Likya'nın en büyük idari merkezi imiş. M. Ö 545'te Persler'in egemenliğine girene kadar bağımsız olmuş. Bundan yaklaşık olarak 100 yıl kadar sonra tamamıyla yanmış. Bu yangından sonra tekrar inşa edilmiş. Bir dönem Likya Birliği'nin başkenti olmuş. Şehirde Likya anıt mezarlarını, Likya akropolünü ve Bizans manastırını görebilirsiniz. Xanthos'a 7 km uzaklıkta bulunan Letoon, Antik Çağ'da Likya'nın dini merkezi imiş. Zeus'tan hamile kalan Leto'nun adına kurulduğu rivayet edilen antik kentteki kalıntılar M. Ö 7. yüzyıla tarihleniyor. Kutsal ve politik bir yer olan kentte Leto, Apollon ve Artemis tapınakları, bir manastır, bir çeşme ve Roma Tiyatrosu kalıntıları bulunuyor. Karadeniz kıyılarını Batı, Kuzey ve Orta Anadolu'ya bağlayan yol üzerinde bulunan ve ismini bölgede yetişen ve nadir bir bitki olan safran çiçeğinden alan Safranbolu, coğrafi konumu nedeniyle çok eski devirlerden beri yerleşim görüyor. 14. yüzyılın başlarından bu yana Türklerin hakimiyetinde olan Safranbolu, özellikle 18. yüzyılda Asya ve Avrupa arasındaki ticaretin önemli bir merkezi olmuş. Safranbolu evleri komşuların birbirine saygılı olarak manzaralarını kapatmayacak şekilde yapılmış. Osmanlı mirası olan 2.000'e yakın ev buraya kişilik kazandırmış ve geçmişine açılan birer pencere olmuş. Türk kentsel tarihinin bozulmamış bir örneği olan bu şehir, geleneksel şehir dokusu, ahşap yığma evleri ve anıtsal yapılarıyla bütünü sit ilan edilmiş ender kentlerden biri. Çanakkale'de Kazdağları'nın eteklerindeki Troia Tarihi Milli Parkı içinde bulunan Truva Antik Kenti, dünyanın ilk güzellik yarışmasının yapıldığı, tarihteki ünlü Troya Savaşı'nın geçtiği, Truva atı efsanesinin hayat bulduğu, Yunan edebiyatının temelini oluşturan Homeros'un ünlü İlyada ve Odysseia destanının doğduğu yer. Truva Antik Kenti'nde aynı bölgede farklı dönemlerde 7 kez yerleşim kurulduğu ve farklı dönemlere ait 33 katman olduğu saptanmış. Bu karmaşık tarihsel ve arkeolojik yapısının daha kolay incelenebilmesi için kent tarihsel dönemlere göre sırayla 9 ana bölüme ayrılarak inceleniyor. Selimiye Camii, Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu II. Selim tarafından büyük usta Mimar Sinan'a yaptırılmış. Selim II 'in ölümüyle birlikte 1575'te ibadete açılmış. İnce ve zarif 4 minareye sahip büyük kubbesi, iç tasarımında kullanılan ve döneminin en iyi örnekleri olan taş, mermer, ahşap, sedef, çini motifleri, ince işçilikleri, kubbe ve kemerlerindeki kalem işleri, mermer döşemeli avlusu, el yazması kütüphanesi, eğitim kurumları, dış avlusu ve arastası ile bir sanat türünün zirvesini temsil ediyor. Selimiye Camii'sinde ilk kez Ayasofya'nın kubbe çapı geçildiğinden caminin ayrı bir önemi var. Mimar Sinan'ın gökyüzünü arşınladığı ve her köşesinde ayrı bir detayın gizli olduğu bu muhteşem eser, ustanın en önemli yapıtı olarak biliniyor. Mimar Sinan bu eseri 80 yaşındayken yaptığı için burası mimarın ustalık eseri olarak da anılıyor. Çatalhöyük Neolitik Alanı, 9.500 yıllık tarihi ile dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri. Tarihi M. Ö 7400 yıllarına uzanan Konya sınırları içindeki Çatalhöyük'ün insanlığın bir aşamasının eşsiz bir tanıklığını teşkil ettiği, döneme has bir yerleşim tarzı ile toplum anlayışı ve eşitlik ideallerine dayanan bir kentsel plana sahip olduğu belirtiliyor. Yaklaşık 8.000 insanı barındırmış olan bu Neolitik yerleşim, tarih öncesinde yerleşik düzene geçen, toplayıcılık ve avcılıktan kurtularak ekip biçen ve üreten yerleşmelerin en önemlilerinden birisi. Burası insanlığın avcı toplayıcılıktan ilk kent modeline geçiş aşamasını temsil ediyor. Orta Doğu ve Anadolu'da diğer Neolitik alanlar bulunmuş olmasına rağmen, Çatalhöyük Neolitik Kenti kalıntıların boyutu, yaşayan toplumun yoğunluğu, güçlü sanatsal ve kültürel gelenekler ve zaman içindeki sürekliliğin benzersiz bileşimi ile olağanüstü evrensel değer taşıyor. Çatalhöyük'ün diğer Neolitik yerleşimlerden temel farkı ise bir köy yerleşmesini aşıp kentleşme evresini yaşamış olması. İki höyükten oluşan Çatalhöyük Neolitik Kenti'nin daha uzun olan Doğu Höyüğü, M. Ö 7400 ve 6200 yılları arasına tarihlenen 18 Neolitik yerleşim katmanından oluşuyor. Bu katmanlarda sosyal örgütlenmeyi ve yerleşik hayata geçişi simgeleyen duvar resimleri, rölyefler, heykeller ve diğer sanatsal öğeler yer alıyor. Batı Höyüğü ise M. Ö 6200 ve 5200 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik Dönem'e ait kültürel özellikler gösteriyor. M. Ö 3. yüzyılda Bithynialılar ve Prusiaslılar tarafından kurulan, 1326 yılında Orhan Bey tarafından alınarak Osmanlı egemenliğine giren ve Osmanlı'nın ilk başkenti olan Bursa, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğuşuna tanıklık etmiş bir kent. Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu Dünya Miras alanı, Orhangazi Külliyesi ve çevresini içine alan Hanlar Bölgesi, Hüdavendigar Külliyesi, Yıldırım Külliyesi, Yeşil Külliye, Muradiye Külliyesi ve Cumalıkızık Köyü olmak üzere 6 bileşenden oluşuyor. Ülkemizin tarih zengini ilçesi Bergama, Orta Çağ'ın sonlarına kadar bilim ve kültürün en önemli aktarım aracı olan yazı ruloları ve kitapların imalatında kullanılan parşömenin ana vatanı. Bergama Zeus Sunağı, Berlin Müzesi'nde sergileniyor olsa da aslında onun ana vatanı da burası. Helenistik, Roma, Doğu Roma ve Osmanlı Dönemleri'ne ait katmanları içerisinde barındıran Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı; Pergamon, Kibele Kutsal Alanı, İlyas Tepe, Yığma Tepe, İkili, Tavşan Tepe, X Tepe, A Tepe ve Maltepe Tümülüsleri olmak üzere 9 bileşenden oluşuyor. Mezopotamya ile Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan Diyarbakır'ın tarihi çok eski devirlere dayanıyor. Yontma taş ve Mezolitik devirlerde bu bölgede var olan mağaralardan burada yerleşim olduğu anlaşılmış. Bölgede Hurriler, Mitanniler, Hititler, Asurlar, Medler, Persler, Büyük İskender, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar hüküm sürmüş. Bölgede hüküm süren medeniyetlerin, kültürlerin ve dönemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenerek özgünlüğünü ve 7.000 yıllık tarihsel varlığını sürdüren Diyarbakır Kalesi, Surları ve Burçları hala orijinal özgün kültür varlıkları olarak yaşıyor. Bu eserler dünya tarihi için önemli bir evrensel miras özelliğini korumaya devam ediyor. Hevsel Bahçeleri, bahçe kültürünün çok önemli olduğu bir coğrafyada tarihi boyunca halkın kullanımına açık sivil bir bahçe olmuş. 30'dan fazla uygarlığın izlerini taşıyan bir bölgede 10.000 dönümlük alana yayılıyor. 8.000 yıl gibi çok uzun süredir bahçe olarak varlığını sürdürüyor. Tarımsal değerinin dışında kültürel ve tarihi olarak da özgün bir yere sahip. Hevsel Bahçeleri, dünyada ilk tarımın yapıldığı yerlerden biri, bilinçle insanın toprağa ilk tohumu bıraktığı alan kabul ediliyor. Buradaki verimli topraklar yöre insanına tahıl, sebze, meyve sunuyor. Sucul bir ekosisteme sahip ve 28 tanesi endemik olmak üzere 51 balık türüne ev sahipliği yapıyor. 200'e yakın kuş türüne yuva oluyor. Aynı zamanda orman ekosistemine de sahip ve oldukça çeşitli ağaç türleri var. Dünyanın en önemli antik şehirlerinden birisi olan İzmir'in en güneyindeki güzel ilçesi Selçuk ilçesindeki Efes'in tarihi M. Ö 7000 yıllarına dayanıyor. Antik dönemin en önemli merkezlerinden biri olan Efes, tarih öncesi dönemden başlayarak Helenistik, Roma, Doğu Roma, Beylikler ve Osmanlı dönemleri boyunca yaklaşık 9.000 yıl kesintisiz yerleşim görmüş. Tarihinin tüm aşamalarında çok önemli bir liman kenti ve kültürel ve ticari merkez olmuş. Efes Antik Kenti'nin ilk yerleşimi Selçuk ilçesindeki Çukuriçi Höyük'te başlamış. Şehir M. Ö 560 yılında antik dünyanın 7 harikasından birisi sayılan Artemis Tapınağı çevresine taşınmış. Efes, zirvesine en yoğun nüfuslu olduğu Roma döneminde ulaşmış. Zengin Küçük Asya eyaletinin başkenti olarak Roma İmparatorluğu'nun mega kentlerinden birisi haline gelmiş. Küçük Asya'nın ilk ve en büyük metropolü unvanını almış. Efes Antik Kenti; Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi ve Meryem Ana Evi olmak üzere 4 bileşen ile UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Türkiye-Ermenistan sınırında yer alan Ani Antik Kenti, Erken Demir Çağı'ndan 16. yüzyıla kadar yerleşimin sürekli olduğu, tarih boyunca hem ticaret hem din hem de askeri merkez olan nadir şehirlerden birisi. 1001 kilise kenti olarak da anılan Ani; Ermeni kültürü, sanatı, mimari ve kentsel tasarım gelişiminin olağanüstü kalıntılarını taşıyor. Orta Çağ'ın şehircilik, mimarlık ve sanat açısından gelişiminin tüm zenginlik ve çeşitliliğinin bir arada görüldüğü kent; Mezopotamya, Orta Asya ve Kafkaslar'dan gelen çok uluslu ve çok dinli toplulukların buluşma yeri olmasının özelliklerini yansıtıyor. Afrodisias Antik Kenti, Antik Çağ'da sayılı heykeltraşlık merkezlerinden biriymiş. Babadağ eteklerindeki mermer ocaklarından çıkartılan beyaz, mavi, gri mermerler burada işlenirmiş. Mavi mermerden yapılan Afrodit heykelcikleri Roma İmparatorluğu'nun her köşesine gönderilirmiş. Heykeltraşlık haricinde tıp, edebiyat, felsefe de çok önemli olduğundan burası bilim, sanat, kültür başkenti sayılırmış. Afrodisias Antik Kenti, kuzey doğusunda yer alan antik mermer ocakları ile birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Göbeklitepe, insanlık tarihi bilgilerimizdeki ezberleri bozan, tarihi sil baştan yazdıran bir yer. Burası dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğu. Olağan dışı buluntuları ile kutsal bir merkez olduğu kanısı uyandırıp M. Ö 10500-8600 arasına tarihlendiriliyor. Göbeklitepe'nin bize bıraktığı izler sayesinde insanoğlunun avcı-toplayıcı bir yaşam tarzından yerleşik hayata çiftçi-üretici düzene geçmek üzereyken sandığımız gibi mütevazı ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmediklerini, aksine görkemli bir evre yaşadıklarını görebiliyoruz. Büyük olasılıkla da tarım ihtiyacıyla yerleşik hayata geçmediklerini, yerleşik hayata geçince tarım ihtiyacının doğduğunu öğreniyoruz. Bu bağlamda Göbeklitepe, 2018 yılından beri UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alıyor. Türkiye'nin en büyük höyüklerden biri olan Arslantepe Höyüğü, Malatya'nın 7 km kuzeydoğusunda yer alıyor. Anadolu'nun en eski şehir devleti Arslantepe Höyüğü'nde kurulmuş, aristokrasi burada doğmuş, Doğu Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarında devletin oluşum sürecine burada tanık olunmuş, laik sistemin temeli ilk olarak burada atılmış. Höyük, M. Ö 5000 yıllarından M. S 11. yüzyıla kadar iskan edilmiş. Geç Kalkolitik dönemden Demir Çağı'na kadar geçen tarihsel sürecin buluntularına rastlanan Arslantepe; Hitit, Roma, Bizans gibi pek çok medeniyetin izlerini bünyesinde barındırıyor. Höyükte bulunan kerpiç saray ve 2.000'den fazla mühür ile buranın Anadolu'nun en eski şehir devleti olduğunu öğreniyoruz. O dönemde yazı yokmuş ama mühürleri imza gibi kullanmışlar. Burası yüksek tarım potansiyeli, sulak alanları ve nehrin taşkınlarından korunan yapısı sayesinde binlerce yıl insanoğluna kucak açan bir yerleşim olmuş. Gordion Antik Kenti, Ankara'ya 94 kilometre uzaklıkta, Polatlı'nın 29 kilometre kuzeybatısındaki Yassıhüyük'te bulunuyor. Gordion, Anadolu'yu kat eden ana yolların kavşağında bulunması, ırmak ve diğer kaynaklar sayesinde suyun bolluğu, çevresinin kuru tarım ve hayvancılığa uygun açık araziyle çevrili olması sayesinde tarih boyunca önemli bir yerleşim olmuş. M. Ö 1200 yıllarında Anadolu'da Frig denilen bir kavim göçü başlamış. Frigler, Gordion'a yerleşmiş ve Gordion'u başkent yapmış. Gordion'da bulunan tümülüsler, tarihi eserler ve antik kent kalıntıları UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Anadolu'daki ahşap destekli camilerin erken örneklerini Orta Çağ'dan günümüze yansıtan Afyon Ulu Camii, Arslanhane Camii, Eşrefoğlu Camii, Mahmut Bey Camii ve Sivrihisar Camii ; farklı şehirlerde bulunmalarına rağmen sahip oldukları ortak özelliklerle Anadolu yaşantısına dair izleri taşıyor. Hipostil planlı anıtsal ahşap cami tipolojisinin, döneminin Anadolu'daki en önemli temsilcilerinden olan bu camiler, sahip oldukları ahşap oymacılığı sanatının örnekleriyle de öne çıkıyor. Bu tarihi camiler aynı zamanda Türkiye'nin Dünya Mirası listesindeki ilk seri kültürel varlıkları oldu. - İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi - Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi - En İyi Uygulama Örnekleri Listesi Meddahlık, taklit ve canlandırmalarla dinleyiciyi eğlendirmek amacıyla öykü anlatma sanatı olarak tanımlanıyor. Bu sanatı icra edenlere Arapça öven, metheden anlamında meddah deniliyor. Meddah sanatını icra ederken bir sandalye üzerine oturuyor, değnek ve mendil gibi aksesuarlar kullanarak öyküsünde canlandırmalar ve taklitler yapıyor. Mevlevi Sema Töreni, Allah'a ulaşma yolunun derecelerini sembolize eden, içinde dini öğe ve temalar barındıran ve bu haliyle ayrıntılı kural ve niteliklere sahip tasavvufi bir tören. Mevleviliğe özel bu seremoni, Mevlana Celaleddin-i Rumi zamanında belli bir kurala bağlı kalmaksızın yapılırken Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanından başlayarak disiplinli bir şekilde icra edilmiş. Bu kurallar Pir Adil Çelebi zamanına kadar geliştirilmiş ve son şeklini alarak günümüze kadar gelmiş. Tören birbiriyle bütünlük içinde farklı tasavvufi anlamlar içeren naat, ney taksimi, peşrev, Devr-i Veledi ve 4 selam bölümünden oluşuyor ve Mevlevi müziği ile icra ediliyor. Mevlana'nın ölüm günü olan 17 Aralık, Şeb-i Arus yani düğün gecesi olarak kutlanıyor. Sema gösterileriyle taçlandırılan törenler her yıl gösterileri izlemeye gelen binlerce kişiyle dolup taşıyor. Ne de olsa onun ölüm gününde ağlamak yakışık almaz, düğün gününde gama kedere yer yoktur. Anadolu'nun kültürel belleğinin yanı sıra kültürel çeşitlilik ve zenginliğinin de önemli bir ifadesi olan aşıklık geleneği, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, şiiri, müziği ve hikaye anlatımını içeren çok yönlü bir sanat. Kendine özgü geleneği ve icrası olan aşıklık geleneğinin en önemli niteliği, döneminin yaşayış ve hayata bakış tarzını, etik ve estetik değerlerini yansıtarak geniş halk kitlelerine hitap edebilmesi. Bu geleneği icra edenler içinde Aşık Veysel ve Neşet Ertaş'ı sayabiliriz. Karagöz, deve veya manda derisinden yapılan ve tasvir adı verilen bir gölge oyunu türü. İnsan, hayvan veya eşya şekilleri çubuklara takılıp arkadan yansıtılan ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettiriliyor. Sanatçının performansına dayalı olan Karagöz, Karagöz ve Hacivat arasında geçen karşılıklı komik diyaloglar ve atışmalara dayanıyor. Güldürü özelliği kelime oyunları, danslar ve hareketlerle sağlanıyor. Orta Asya'dan Balkanlar'daki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirdiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gün. Farsça nev ve ruz kelimelerinden gelen Nevruz, ülkemizde Nevruz-i Sultan, Sultan Nevruz, Navrız, Newroz, Noruz, Mart Dokuzu, Gün Dönümü, Yılsırtı, Yumurta Bayramı gibi adlarla anılıyor. Yeni gün anlamına gelen ve bahar bayramı olarak da bilinen Nevruz, pek çok toplum için bir yılbaşı niteliği taşıyor. Geleneksel sohbet toplantıları; sıra gezmeleri, sıra name, barana sohbetleri, yaran, sıra yarenler, kürsü başı sohbetleri, velime geceleri, cümbüş, delikanlı teşkilatı, gençler kurulu, gezek, keyf/ kef, muhabbet, oda teşkilatı, oturmah, sohbet, erfane olarak da adlandırılan farklı yörelerde farklı sayıda erkek gruplarının yılın özellikle kış aylarında ve belli kurallar çerçevesinde bir araya geldikleri sosyal dayanışma işlevli toplantıların genel adı. Zügürt Ağa, Eşkıya gibi birçok filmlerde yer verilen sıra gecesi sahnesi, sıra gecesine ilgi çekmeyi başardı. Sıra gecesi adı altında düzenlenen televizyon programlarının bir kısmında sıra gecesi içindeki sohbet, oyunlar ve müzik gibi bölümler yansıtılmaya çalışılmışsa da birçoğunda sıra gecesinin sadece müzik faslı bölümü yer aldı. Halbuki müzik sıra gecesinin sadece bir bölümü. Semah, Alevi-Bektaşi toplumunun ibadeti olan Cem'in belli bir aşamasında zakirlerin çaldığı bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların çalınan ezgilere uygun yaptıkları bir ritüel. Söylenen sözler ve müziğin ritmine uyarak yapılan mistik ve estetik hareketler ile Tanrı'ya ulaşma yolu. Semah dönmek, Cem törenleri içinde yapılan 12 hizmetten birisi. Coğrafi bölgelere göre samah, semağ, zamah, zemah gibi farklı isimlerle anılıyor. Bölgelere göre semahların müzik ve ritim yapısı açısından farklı örnekleri ile karşılaşılıyor. İki insanın birbiriyle hiçbir araç ve gereç kullanmadan eşit şartlarda belli bir alan, belli kurallar ve belli bir zaman içinde gerçekleştirdiği zihinsel ve fiziksel mücadele şeklinde tanımlanan güreş, insanlık tarihinin en eski sporlarından birisi. Tarihin her döneminde ilgi gören ve geleneksel olarak uygulanan güreş, ülkemizde ata sporu olarak anılıyor. Osmanlı'da pek çok yerde yapılan güreşler Edirne'de kalıcı olmuş. 650 yıldır geleneksel olarak devam ediyor. Kadın ve erkek gruplarının toplu olarak iş paylaşımı ve katılımıyla büyük kazanlarda ve açık ateşlerde buğday ve etin birlikte pişirilmesiyle yapılan tören yemeğine keşkek, bu yemeğin etrafında gerçekleşen ritüellere de Tören Keşkeği Geleneği adı veriliyor. Keşkek geleneği, toplumsal katılımın yüksek olduğu törenlerde ortak iş gücü ve paylaşıma dayalı olarak gerçekleştirilen dayanışmacı bir sosyal pratik. Keşkek pişirilmeden önce buğday ve etin uzun süre boyunca dövülmesi ve pişirilme sırasında ise yemeğin ortak bir ritimle karıştırılması geleneğin sembolik yönlerini oluşturuyor. Yaklaşık 500 yıllık geçmişe sahip mesir macunu, dünyada eşine az rastlanan geleneklerden birisi. Her yıl 21 Mart Nevruz günü başlayan temsili karma törenini takip eden hafta sonunda düzenlenen saçım töreniyle Mesir Festivali'nde final yapılıyor. Şifalı bir yiyecek olduğu kabul edilen mesir macununun ortaya çıkışı tarihsel bir öyküye dayanıyor. 1522 yılında Yavuz Sultan Selim'in eşi ve Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi olan Ayşe Hafsa Sultan hastalanmış. Dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatı karıştırarak elde ettiği ürünü Sultan'a yedirmiş. Mesir macunu ismiyle günümüze kadar ulaşan bu şifalı karışım, Hafsa Sultan'ı kısa sürede sağlığına kavuşturmuş. Yardımsever kişiliğiyle bilinen Hafsa Sultan, iyileşmesini sağlayan mesir macununun her yıl Nevruz haftasında halka dağıtılmasını istemiş. Bunun üzerine her yıl Nevruz günü 41 çeşit baharat karılarak hazırlanan ve küçük kağıtlara sarılan mesir macunu, Manisa'daki Sultan Camisi'nin kubbe ve minarelerinden halka saçılmış. O günden bu güne her yıl aynı dönemde Sultan Camisi etrafında toplanan halka şenlikler yapılarak mesir macunu dağıtılıyor. İlk kahve ağacının Etiyopya'da bulunduğu ve dünyaya Etiyopya'da Mocha'dan yayıldığı söyleniyor. Kahvenin Osmanlı sarayına girişi ise I. Selim ya da Kanuni dönemine denk geliyor. Yemen Valisi Özdemir Paşa Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a kahverengi kahve çekirdekleri yollarmış. Hatta Kahve Yemen'den gelir atasözü o günlerden günümüze ulaşıyor. Türk kahvesi kültürü ve geleneği ise kahvenin İstanbul'da kahvehanelerde servis edilmeye başlandığı 16. yüzyıla uzanıyor. Türk kahvesinin Avrupa sahnesine çıkmasının ardında ise bir savaş var. 1683 Viyana kuşatmasında Avusturyalılar, Osmanlı ordusunun geri çekilirken bıraktığı kahve çuvallarını deve yemi sanarak Tuna Nehri'ne dökmeye kalkmış. Türk kültürünü yakından tanıyan gezgin ve casus Franz Kolschitzky ise kilolarca kahveyi nehrin sularından kurtarmış. Ardından St. Stephan Katedrali'nin yanında Avrupa'nın ilk kafesi olduğu düşünülen The Blue Bottle Coffee'yi açmış. Kahve ağaçlarının gelişmesi için en ideal şartlar, yeryüzünün Ekvatoral kuşak denilen ve kuzeyde 25 derece, güneyde 30 derece paralelleri arasında yer alan bölgesinde yer alıyor. Yüksek bölgelerde ve daha zengin topraklarda narin Arabica kahve, daha alt seviyelerde ve yüksek sıcaklıklarda dayanıklı Robusta türü kahve yetişiyor. Türk kahvesi daha yumuşak içimli ve aromatik olan Arabica çekirdeklerinin kavrulup pudra gibi öğütülmesiyle elde ediliyor. 500 yıldır süregelen bu lezzet hammaddesi bize ait olmasa da kendine özgü pişirme tekniği ile uluslararası tescilli ilk markamız oldu. Ebru, kitap süsleme sanatı ve kitap ciltlerinde yan kağıdı olarak tarihsel süreçte geleneksel bir sanat haline gelmiş. 13. yüzyılda ilk Ebru formları Orta Asya'da görülmüş. İran aracılığıyla Anadolu'ya yayılmış. Osmanlı döneminde Türk hat ustaları ve sanatçıları yeni formlar yaratmış ve tekniklerini geliştirmişler. Lavaş, Katırma, Jupka ve Yufka, oklava ya da elle açılan yuvarlak veya oval biçimli ince ekmek türlerinden olup Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye'de yaşayan halklarca sadece yemek amaçlı bir tüketim maddesi değil aynı zamanda bu coğrafyada geçmişten günümüze aktarılan ortak bir yapma ve paylaşma kültürünü simgeliyor. Hamur haline getirilmiş killi toprağın pişirilmesiyle yapılan, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş sırlı seramik ev eşyaları veya duvar panolarına çini deniyor. Çinicilik ise minai, lüster, perdah, sıraltı gibi kendine özgü yapım ve süsleme teknikleriyle 12. yüzyıldan beri yaşayan geleneksel Türk çini sanatının etrafında şekillenen zanaatkarlığı ifade ediyor. Ruz-ı Hızır olarak adlandırılan Hıdırellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber'in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanıyor. Bugün Hristiyanlarca baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul ediliyor. Ortodokslar bugünü Aya Yorgi, Katolikler St. Georges Günü olarak kutluyorlar. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında Hıdırellez şeklini almış. Hıdırellez günü Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre ise 23 Nisan gününe denk geliyor. Ülkemizde Hıdırellez Bayramı 6 Mayıs tarihinde kutlanıyor. Dede Korkut, Oğuz Türkleri'nin eski destanlarında yüceltip kutsallaştırılmış, bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevi bir bilge. Aynı zamanda da Türkler'in en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı'ndaki hikayeleri anlatan ozan. Dede Korkut kültürünü oluşturan destan, masal ve müzik içerisinde yer alan, dilden dile ve kuşaktan kuşağa aktarılan değerler, ülkemizin kültürel belleğinde canlılığını koruyor. Geçmişle bugün arasındaki kültürel bağın güçlenmesine, kültürel devamlılığın, aidiyet ve kimlik anlayışının geleceğe taşınmasına katkıda bulunuyor. Birikimi ve değerleri sınırları aşan Dede Korkut mirası, bu yönüyle Türkçe konuşan ülkelerde birleştirici bir unsur olarak son derece önemli. Türkler tarih sahnesine ok ve yay ile girmiş. Göktürklerde ok adanmışlığın, yay ise üstünlüğün sembolü. Ok ve yay kutsal bir niteliğe sahip. Ok ve yay üzerine edilen yeminlerin özel bir önem taşıyor. Mesela Dede Korkut masallarında bir Türk'ün Alp sayılabilmesi için uçan kuşu okla avlayabilmesi şartı var. Minyatür, kendine has boyama tekniği ve anlatım dili ile çok ince işlenmiş küçük boyutlu resimler ve bu türdeki resim sanatları için kullanılıyor. Yaygın olarak el yazması kitaplardaki metni görselleştiren, metinde yer alan bilgileri daha açık hale getiren kitap resimleri minyatür olarak biliniyor. Minyatür sanatının en önemli özelliklerinden birisi, anlatılmak istenen konunun eksiksiz olarak aktarılması. Bu nedenle minyatür sanatında perspektif kullanılmıyor. Minyatür kelimesinin Latince \"kırmızı ile boyamak\" anlamına gelen \"miniare\" kelimesinden türediği, daha sonra Fransızca'ya \"miniature\" olarak geçtiği düşünülüyor. Batı el yazmalarındaki kitap resimleri dışında 13-19. yüzyıllar arasında İslam dünyasında tasvir, tasvir-i humayun, şebih, suver, tarrahi, resm, resim, hurda nakış, meclis, kalemişi gibi adlar altında gerçekleştirilen sanat üretimleri de Türkçe'de 19. yüzyılın sonundan itibaren minyatür adıyla anılmış. Türk strateji ve zeka oyunu Mangala, Türkler vasıtasıyla Avrupa'da yayılan bir oyun. Üzerinde farklı sayılarda çukurlar bulunan, genelde tahta bir tabla üzerinde, sayılı misket veya taşlarla oynanıyor. Satrancın batı ülkelerindeki rolünü Asya ve Afrika ülkelerinde satrançla birlikte mangala görüyor. Hatta satrancın atasının bu oyun olduğu ileri sürülüyor. Hat, Arapça çizgi demek. Hüsn-i hat, Arap harfleri çevresinde oluşturulan güzel yazı sanatına deniyor. Hat sanatı Arap harflerinin 6-10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme dönemiyle ortaya çıkmış. Türk çayı Türk kültüründe köklü yere sahip. Geleneksel olarak semaverle demleniyor, hanedan ailesinin sembolü olarak görülen ince belli cam bardakla içiliyor. Kahvaltıda ve yemek sonrasında evde, misafirlikte, iş yerlerinde, kafe ve restoranlarda tüketiliyor. Türkiye'de çay geleneksel bir aileye benzetiliyor. Hikayeye göre alt demlik kaynana gibi; sürekli kaynıyor, hatta taşıyor. Üst demlik gelin gibi; alt demlik kaynadıkça harareti artıyor ama zamanla olgunlaşıyor ve demleniyor. Bardak koca gibi; her iki çaydanlıktan nasibini alıyor, biraz kaynanadan, biraz gelinden alıp dengeleniyor. Çocuklar çayın şekeri gibi; tat veriyorlar ama çok fazla şeker de çayın lezzetini bozuyor. Görümce çay kaşığı gibi; arada bir karıştırıp gidiyor. Kayınpeder çay tabağı gibi; çayın demine, suyuna karışmıyor, sadece dökülenleri toplayarak etrafa zarar vermesini engelliyor. Çay süzgeci ailenin sahip olduğu değerler gibi; aileyi dış müdahalelerden koruyor. Suyu ısıtan ateş ise hoşgörü gibi; o olmadan çay da olmuyor. İpek üretimi M. Ö 2700 yıllarında ipek böceği yetiştiriciliğiyle Çin'de başlamış. Bulunduğumuz coğrafyadaki ipek üretiminin ise 1.500 yıllık tarihi var. M. S 6. yüzyılda ipek böceği yumurtalarının Bizans'a kaçırılmasıyla beraber Akdeniz bölgesinde de ipek üretimi yaygınlık kazanmış. Bir çeşit kelebeğin yumurtalarından larva halinde çıkan tırtıllar, dut yapraklarıyla beslenerek 1.5 ayda 7-8 cm büyüklüğe ulaşır. Kozasını oluşturur, kendisi kozanın içinde kalır. 2-3 hafta sonra kelebek haline gelerek kozayı parçalayıp dışarıya çıkar. Tohumlarını dut yaprağının üzerine bırakır ve yumurtladıktan 4 gün sonra ölür. Eğer ipek üretimi için ipek kozası elde edilmek isteniyorsa kelebek kozayı parçalamadan önce 80 C suyun içine koymak gerekir. Haşlama, dövme, iplik çekme ve çile yapma işlevlerinin ardından ham ipek elde edilir. Nasreddin Hoca, 1208 yılında Eskişehir ilinin Sivrihisar ilçesinin Hortu Köyü'nde doğmuş. Katiplik, kadılık, mahkemelerde bilir kişilik yapan Hoca'nın fıkralarında Anadolu insanı hep kendinden bir parça bulmuş, bu fıkralar yüzyıllardır anlatılmaya devam etmiş. Nasreddin Hoca denince insanlar hem güldürmeyi hem de kimsenin gönlü kırılmadan kalplerine bir şeyler yerleştirmeyi anlıyor. UNESCO listesine acil koruma gerektiren somut olmayan kültürel miras listesinden giren değerlerimiz de var. Islık dili; parmak, dil, diş, dudak ve yanaklar yardımıyla oluşan ıslığın kelime değeri kazanmasıyla kurulan iletişim sisteminin adı. Günlük hayatın ihtiyaçlarının karşılanmasında işlevsel olan ıslık dili, böylece insan yaratıcılığının bir örneği olup ezgisel ve ritimsel niteliği ile de estetik bir boyut kazanıyor. Islık dili özellikle Giresun olmak üzere Karadeniz'in birçok yöresinde yaygınlık gösteriyor. Günümüzde Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesinde 10.000'e yakın insanın ıslık dilini konuşabildiği ve/veya anlayabildiği tahmin ediliyor. Bitlis'in Ahlat ilçesi, Neolitik Çağ'dan beri uygulanan taş işletmeciliği zanaatı ile ön plana çıkıyor. Geleneksel Ahlat taş işçiliğinde işlenmeye uygun taşlar çeşitli aletler yardımıyla elde şekillendiriliyor ve ibadethane, çeşme, köprü, mezar taşı gibi askeri ve sivil mimaride kullanılıyor. Bu işçilik nesiller boyunca aktarılıyor. Yine çok emek vermişsin. Emeğine sağlık canım. Çok sağol anneciğim. Yazı için çok araştırma yaptım, beğenmene çok sevindim."} {"url": "https://kucukdunya.com/white-otel-oludeniz", "text": "Muğla'nın Fethiye ilçesine bağlı bir mahalle olan Ölüdeniz fırtınalı havalarda bile kıpırtısız olan turkuaz suları ve Babadağ'dan atlayan yüzlerce yamaç paraşütü ile tanınan, ülkemizi yurt dışında bile turizm cenneti olarak temsil eden, gurur kaynağımız olan bir beldemiz. Bu yazımda size Ölüdeniz'de butik otel konseptiyle hizmet veren şık ve keyifli White Otel ile ilgili bilgiler vereceğim. Eğer Ölüdeniz'e geldiğinizde hayatın içinde olmayı istiyorsanız White Otel en iyi tercihlerinizden birisi olacak. Biliyorum ki Covid-19 pandemi günlerinde hepimiz otellere gitmekten korkar olduk. Ancak ailemle birlikte White Otel'de güvenle konakladık, otelin korona önlemlerini gayet başarılı uyguladığını bizzat gözlemledik. Otel hepimizden tam puan aldı. Nasıl mı önlem alınmıştı? Otele her girişte ateşimiz ölçüldü. Personel sürekli maskeliydi. Açık büfe kahvaltı ve akşam yemeği paravan ile çevriliydi. Biz seçtik, bir personel paravan arkasından servis yaptı. Bu kadar önlemden sonra da kişisel güvenliğinizin artık kendi elinizde olduğunu düşünüyorum. Siz kişisel hijyeninize ve sosyal mesafenize dikkat ettiğiniz sürece burada yapacağınız tatilin tadını çıkarabilirsiniz. Ölüdeniz hem eşsiz doğası hem gökyüzünde süzülen yamaç paraşütleri hem de hareketli gece hayatı ile adını duyurmaya devam ettikçe yerli ve yabancı turistlerin gözdesi olmaya da devam edecek. Eğer bu güzel beldeye geldiğinizde her yere yürüyerek ulaşmak ve aktivitelerden uzak kalmamak istiyorsanız White Otel oldukça iyi bir tercih olacaktır. White Otel 59 odalı bir butik otel. 6 triple + 53 double tipi odası var. Oda + kahvaltı veya yarım pansiyon olarak hizmet veriyor. Havuz başında küçük ve şık bir barı var. Otelin en önemli özelliği kesinlikle lokasyonu. Capcanlı bir hayat elinizi uzatacağınız kadar yakın. Ancak sadece lokasyondan bahsetmek de buraya haksızlık etmek olur. Çünkü otelin havuzu ve dağ manzarası ile oldukça etkileyici bir havası var. Burası ruhu olan, insanı dinlendiren bir otel. Hatta bazen dışarıda hareketli bir hayat olduğunu bilseniz bile çıkasınız gelmiyor. Kuş cıvıltıları, cırcır böcekleri ve çam ormanlarının kokuları eşliğinde kendinizi havuzun serin sularına atmak ve dağlara saygı duruşunda bulunmak istiyorsunuz. Umarım siz de bir gün bu güzel otelde konaklar, bizim aile tatilimiz kadar keyifli bir tatil yaparsınız. Gerçekten çok güzel bir oteldi. Herkese tavsiye ederim. Senin de yazı için eline sağlık. Ailece keyifle konakladığımız bir otel oldu. Tekrar gidelim."} {"url": "https://kucukdunya.com/yeryuzunde-hayvan-izleri", "text": "Hayvan haklarını savunanlar elele vermiş hayvanların sesi olmaya çalışıyor. Ben de bir hayvansever olarak naçizane fikirlerimi burada yazmak istedim. Öncelikle şu bir gerçek: Dünyanın en cani yaratığı biz insanoğlundan başkası değil. Hırs, öfke, sadizm, vahşet, ego, adına ne derseniz deyin kendimize yapılmasını istemediğimiz herşeyi savunmasız canlılara yapıyoruz. Gücümüzü onlar üzerinde gösteriyor, bundan da tuhaf bir şekilde zevk alıyoruz. Dalgıç arkadaşlarım bilirler. Mısır dünya üzerinde dalış yapılacak en güzel yerlerden biridir. Napolyon balığı da su altında nadir görülen balıklardan birisi. İşte bu fotoğraftaki yakışıklı da Mısır'da dalış sırasında yakınlaştığım koca dudaklı bir napolyon balığı. Tanzanya'nın cennet adası Zanzibar'da yaklaşık 100 tane dev kara kaplumbağası var. Bu kaplumbağaların bazıları da tam 300 yaşında! Zanzibar Adası'nda yaşayan bir tarihe dokunmak ise oldukça etkileyici. Ancak sonradan öğrendim ki bu dev kara kaplumbağları aslında Seyşeller'in Aldabra Adaları'ndan buraya getirilmiş. Onlara ana vatanlarında da dokunma şerefine eriştim tabii :-) . Kenya ve Tanzanya'da safari yaparken aslan görmek olağan. Eminim siz de gün boyu belgesel izlerken ormanların kralını görmüş kadar olmuşsunuzdur. Ama aslanla selfie çekilmek bir çok insana hayatı boyunca nasip olmayacak bir şans. Ürkütücü olan bu anın hatırası ise unutulmaz. Dağ gorilleri Ruanda, Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti arasındaki Virunga yanardağı silsileleri üzerindeki görkemli yağmur ormanlarında yaşıyor. Ağırlıkları 150-200 kilograma kadar ulaşan dağ gorilleri, dev gibi görüntülerine rağmen oldukça zararsızlar. Otçullar, aile olarak yaşıyorlar. Bu nazik primatları doğal ortamlarında gözlemlemekse gerçekten muhteşem bir deneyim. Ben de onları Ruanda'daki Volcanoes Milli Parkı'nda gördüm. Sarılasım geldi ama 7 metreden fazla yanaştırmadılar. Kenya'nın başkenti Nairobi'de soyları yok olma tehlikesi altında olan Rothschild cinsi zürafaları korumak amacıyla Giraffe Center kurulmuş. Yetiştirdikleri zürafaları belli bir yaşa geldiklerinde ülkedeki ulusal parklara gönderiyorlar. Burada zürafaları ellerinizle besleyebiliyorsunuz. Aman dikkat şirinliklerine bakıp aldanmayın! Yemler bitince kocaman dişlerini geçirerek sizin de elinizi ısırabilirler. Benden kalan bu fotoğrafın acı hatırası. Pelikana neredeyse dünyanın her yerinde rastlayabilirsiniz ama bu kadar yakınlaşabileceğiniz ender yerlerden bir tanesi Namibya'nın Swakopmund şehridir. Burada balina seyir turuna katılırsanız pelikanlarla birlikte seyahat edebilirsiniz. Namibya'daki Cape Cross Seal Reserve fokların dünyadaki en büyük üreme yeri. Yalnız burada inanılmaz kötü ve ağır bir koku var. Bu kokunun sahibi televizyonda izlerken şirinlikleriyle her daim insanların sempatisini kazanmış foktan başkası değil. Bu sevimli hayvana bu kadar yakın olmak, hatta dokunup sevebilmek güzeldi ama duş aldıktan sonra bile kokudan kurtulamadığımı itiraf ediyorum! Gökyüzünün tartışmasız kralı kartal bir çok insanın hayatı boyunca görmediği bir canlı türü. Hayranlık ve gücün sembolü. Kazakistan için de öyle. Burada küçükken insanlar tarafından vahşi ortamlarından alınıp avlanmak amacıyla beslenen kartallar var. Kazakistan'da bu kartalları elinize alabilirsiniz. Bir kuş kadar sevimli olmasalar da onlar için atfedilen güç sembolüne yakından tanık olur, kanatlarını açtıklarında kendinizi onların yanında küçücük ve savunmasız hissedebilirsiniz. Hani bizim iştahla tabaklarımızı süslese de 1.2 milyar nüfusu ile Hindistan için inek farklı bir yere sahip. Hindistan'da budistler tarafından kutsal sayılan hayvan tapınılacak bir canlı. Yola çıktılarsa sabırla geçmelerini bekleyecek, önceliği her zaman onlara vereceksiniz. Hindistan'a yolunuz düşerse sakın ha inekler konusunda şaka bile yapmayın. Deve denince akla ilk olarak Arap ülkeleri ve Sahra Çölü gelebilir ama dünyanın her yerinde çölleri geçmek için en önemli detay devedir. Onlar bu coğrafyalar için bir hayvandan çok daha fazlasını ifade eder. Bu zorlu çölleri bugünkü teknolojiyle bile aşmak mümkün değilken deve can kurtarıcıdır. Hindistan'ın Jaisalmer Çölü'nü aşmak için de yine deve kullanılır. Tayland için fil sadece dev bir hayvan değildir. Tapınılmaz ama Hindistan'da inek neyse Tayland'da da fil o kadar önemlidir. Bugün ülkeye turist olarak gidenler özel barınaklarda rehabilite edilen filleri elleriyle besler, yıkarlar. Elephant Jungle Sanctuary Camp gibi barınaklarda sirklerden, çalıştırılmaktan, insanların eğlence aracı olmaktan kurtarılan filler vardır. Maldivler'de hemşire köpekbalıklarına sarılarak dalış yapabileceğinizi biliyor musunuz? Köpekbalığına korkuyla sarılmış fotoğrafımı görünce herkes benim kadar korkuyor ama bu hayvanlar sanılanın aksine tehlikesiz, uysal ve de fazlaca da sırnaşıklar. Tek korkutucu yanları azıcık iri olmaları. Denizlerin en büyük canlısı olan whale shark ile karşılaşırsanız korkmanıza gerek yok. İri görüntülerine rağmen sadece planktonla beslendiklerinden son derece zararsızlar. Yine de en az 5 metre mesafe bırakarak ve asla önüne geçmeden görebiliyorsunuz. Bana da Filipinler'in Bohol Adası'ndaki Taug Lila'da onları görmek kısmet oldu. Şu ana kadar bulunan en büyük balina köpekbalığı 12.6 metre uzunluğunda ve 15 ton geliyor. Bir yüzgeci 10.000 $ USD'ye satılan bu hayvan biz acımasız insanoğlu nedeniyle maalesef katlediliyor. Umarım bu katliam sona erer ve balina köpekbalıkları her zaman doğal ortamlarında özgürce gezerler. Vietnam'da Mekong Bölgesi'ne gittiğinizde arı kovanını tutma şansınız var. Korkmayın, yeterince terbiyeliler. Sokmuyorlar. En az balları kadar tatlılar. Sanıldığı gibi köpekbalıklarının tamamı saldırgan ve tehlikeli değildir. Filipinler'in Malapascua Adası'ndaki sapan kuyruk köpekbalığı da bu türün zararsız olanlarından. Ne yazık ki kendisiyle birlikte bir fotoğrafım yok. Aşağıdaki fotoğrafta görünen büyük beyaz ise bu türün en tehlikelisi. Sapan kuyruk amcası büyük beyazın yanında süt dökmüş kedi gibi kalır. Evet, adı gibi komik bir balıkla karşı karşıyasınız. Animasyon filmlerinin başrol oyuncusu anemon balığı ya da nam-ı diğer palyaço balığı sizinle karşılaştığı anda gidip gelip komiklik yapan bir balık. Maskeme çarptı, elime çarptı, neyse ki cüssesi küçüktü. Filipinler'in Malapascua Adası'nda kayıp balık Nemo'nun akrabalarıyla yaptığım dalışı unutmam mümkün değil. Kanada'da sokaklar sincap ve rakundan geçilmez. Sizin sevimli sandığınız bu hayvanlar orada yaşayanların evlerinin çatısından girip tavan arasında çoluk çocuğa karışarak Kanadalılar'ın başına sıkı çorap örebiliyor. Şehir dışındaki eyalet parkları ise geyik ve onun boynuzlu akrabası moose ile dolu. Bu parklarda biraz ileriye giderek geyikleri havuçla besleyebiliyorsunuz. İşte her gün yapılmayacak bir aktivite daha! Eğer ABD'nin Miami kentindeki Everglades Parkı'na giderseniz timsahlara 1-2 metreye kadar yaklaşabilirsiniz. Zaten daha fazlasına da gerek olduğunu düşünmüyorum. Oldukça ürkütücüler. Su altındaki en tehlikeli canlılardan birisi vatozdur. Bir kuş gibi kanat çırparak su altında adeta uçar. Ne enteresandır ki bu tehlikeli canlıya yaklaşmak Cayman Adaları'nda dalış yaparak mümkün. Fotoğrafta bu yakınlaşma anından bir görüntü yer alıyor. Buradan bakıldığında masumane görünebilir ancak Stingray City adındaki bölgede tüplü dalış yaptığım görüntü bu canlı ile yaşayabileceğiniz en tehlikeli andır. Belgeselleriyle dünya çapında ün kazanan timsah avcısı lakaplı Steve Irwin'in Avustralya'daki Büyük Mercan Kayalıkları'nda su altı belgeseli çekerken vatoz balığının zehirli kuyruğunun kalbine saplanması ile öldüğünü hatırlatayım. Deniz kaplumbağalarının Akdeniz'de en büyük yuvalanma ve üreme noktası Kıbrıs Adası'dır. Türkiye sahillerinde de en çok Dalyan'da İztuzu Plajı'nda görülürler. Onlarla birlikte denizde yüzmek ise herkese nasip olacak bir durum değildir. Bu fotoğrafta da işte o ender anlardan birini yaşıyor, Kaş'ta kaplumbağalarla birlikte dalıyorum. Peru'nun güzelim hayvanları lamalar hem Cusco'da, hem Machu Picchu'da mutlaka karşınıza çıkıyor. Bakmayın böyle bakıştığımıza. Her an yüzüme tükürebilirdi. Kuzey Kıbrıs'ın Karpaz bölgesinde yaşayan eşekleri farklı kılan dünyadaki tek yabani eşek popülasyonuna sahip olmaları. Dipkarpaz Milli Parkı'nda yaşayan bu eşekler için yabani dense de milli parkın girişinde onları ellerinizle besleyebiliyorsunuz. İnsanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvanlar arasında yer alan atlar bilindiği gibi sadece binek hayvanı olarak kullanılmazlar. Bu asil hayvanlar bugün hala Orta Asya'da önemini korumaktadır. Eğer siz şimdiye dek ata binmediyseniz ülkemizin cennet köşelerinden biri olan tüflerin arasında Kapadokya'da ata binme deneyimi yaşamanızı öneririm. Ülkemizde sokaklarımız evsiz kedilerle dolu. Oysa Avrupa ve Kuzey Amerika'da bu canlıları sokakta göremezsiniz. Onlar aileden biri gibidir. Kedi için söylediklerimin aynısı köpekler için de geçerli. Onlar Avrupa ve Kuzey Amerika'da bizde olduğu gibi sahipsiz değiller. Aksine özenle bakılıyorlar. Unutmayalım ki bu dünya sadece bizim değil! Biz bu küçük dünyamızı hem hayvanlarla hem bitkilerle paylaşıyoruz. Bizim diğer canlılardan tek farkımız gücümüzün onlardan daha fazla olması. Ancak güçlüyüz diye de bizim başka canlılara eziyet etmeye hiç mi hiç hakkımız yok. Zaten dünyamız hep birlikte çok daha güzel. Çok sağol annecim. Dünya üzerindeki hayvanlarla deneyimlerimi aktarmaya çalıştım. Beğendiysen ne mutlu bana."}