{"url": "https://gezivita.com/10-kasim", "text": "Savaşın (1. Dünya Savaşı) ara verdiği o günlerde, Anadolu köylerinin ve kasabalarının mahsulü olan bu Anadolu askerinin, o zamana kadar hiç bilmediğimiz, kitaplarda yazılı olmayan, talimgahlarda öğretilmeyen vasıflarını tanımak, milletin bu büyük parçasının ruhu ve tabiatı hakkında her gün yeni bir şey öğrenmek, bana düşman cephesinde veya düşman gerilerindeki keşiflerden daha önemli görünüyordu. Bir ruhun ve tabiatın okunması, milleti teşkil eden bu insanların, bir bakışta göze çarpmayan iç hallerinin, bilinmeyen bir kitabın sayfaları gibi yaprak yaprak açılması, benim için yeni ve gerçekten ilgi çekici bir şeydi. Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölümüne geçtim. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölükte hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse yoktur. Derse başlarken, İstanbullu başçavuşa sadece dersi dinlemesini, sual ve cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum: -Bizim dinimiz nedir? -Biz hangi dindeniz? Hep bir ağızdan; \"Elhamdülillah Müslümanız.\" diye cevap vereceklerini sanıyordum. Öyle olmadı. Cevaplar birbirine karıştı. Kimisi \"İmam-ı Azam dinindeniz.\", kimisi \"Hz. Ali dinindeniz.\" dedi. Kimisi hiçbir din tayin edemedi. Arada İslam diyenler de çıktı ama \"Peygamberiniz kimdir?\" sorusuna onlar da şaşırdılar. Akıl almaz isimler ortaya atıldı, hatta birisi \"Enver Paşadır!\" dedi. \"Peygamberiniz sağ mıdır?\" deyince iş yine çatallaştı. Sağdır diyenlere, nerede yaşar diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Peygamber ölmüştür diyenlere de, \"Ne kadar zaman evvel öldü?\" denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de, din ilkelerini ve ibadetlerini doğru dürüst bilen kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Namaz kılan bir iki kişi çıktı, onlar da sureleri yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Bu ilk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zaman bu milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Son cümlenin gülünçlüğünü bir kalemde geçiyorum. Dikkati çekmek istediğim nokta başka. Aydemir'in kitabında anlattığı o saf, masum ve ne yazık ki cahil kalmış Anadolu köylüsü bugün de var. Ve bu kitle, ne yazık ki bugün de hala yine aynı geçmişte olduğu gibi mevcut olan din bezirganları tarafından kandırılmaya devam ediyor. Türk siyasi tarihi, uçak kazasından kurtulan Menderes'e evliya yakıştırması yapılmasına ve onun \"seçilmiş, özel bir kişi\" olduğuna imandan, \"Başbakanımıza dokunmak bir ibadettir'e\" doğru evrilirken, ezilen, ay sonunu zor getiren, ekmek alacak para bulamayan yığınlar, kendilerini dini kullanarak sömürenlerin partizanlığını yapmaya devam ediyorlar. Oysa örneğin ne Celal Bayar'ın, ne de Adnan Menderes'in dindar olmadıklarını çok iyi biliyoruz. İdeolojik mirasçıları, bugün onların açtığı yoldan giderek paraları sıfırlamaya devam ediyorlar. Yakın zamanda okuyup bitirdiğim ve son derece beğendiğim- biyografi kitabında Mustafa Çolak, Bülent Ecevit'in anlayışına göre gericiliğin, aslında tamamen iktisadi temelli bir davranış olduğunu ve mevcut düzenin devamından yana olanların ve din istismarcılarının çıkarlarını muhafaza edebilmek için İslam'ı kullandıklarını yazıyor. Ecevit'e göre İslam dini sevgiden kaynaklandığı için, içerisinde düşmanlık barınamamıştı. Bu da ilerlemeye ve yenilenmeye açık, çoğulcu bir yapıya esas teşkil etmişti. Oysa düşmanlığı yaratan, dini kendilerince yorumlayıp kullananlar ve istismar edenlerdi. Bu istismar da bazen şahsi, bazen de sınıfsal çıkarlara hizmet ediyordu. Bu yaklaşımıyla Bülent Ecevit, Türk sağının dine yaklaşımını kesinlikle samimi bulmuyordu. Ecevit'in tarihsel yanılgı dediği durumun bir boyutu dini gericilik sanmak ise, diğer boyutu da sağın maneviyatçı olduğu aldatmacasıydı. Sağ partilerin ve politikacıların dine ve geleneğe bağlılık iddiası, ekonomik sömürüyü din sömürüsüyle destekleyip devam ettirmek içindi. Daha açık ve İslami bir ifade ile, Ecevit'e göre Türkiye'de sağın dindarlığı takiyyeden ibaretti. Her kimün var ise zatında şeraret küfri, Ekonomik olarak çağın egemen tasavvuru diye görülen yeni liberal kapitalizmin en uç örneğini bağrına basan, ama kültürel ve politik açılardan anti-modernliğin pek bulunamayacak bir modelini sergileyen bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Bu \"Yeni Türkiye'de\" modernliğin kabul edilmeyen bir insanlık durumu olduğu aşikar hale gelmektedir. İşte biz de bu yüzden, her 10 Kasım'da Atatürk'ü minnetle anıyoruz, onu her gün içimizde yaşıyoruz, yaşatıyoruz. İyi ki vardın Atatürk. Ruhun şad olsun! - İbrahim Kaya, Yeni Türkiye: Modernliği Olmayan Kapitalizm, İmge Kitabevi, Ankara, 2014 - Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2017 - François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016 - Mustafa Çolak, Karaoğlan Bülent Ecevit, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016"} {"url": "https://gezivita.com/1933-universite-reformu", "text": "1933 Üniversite Reformu denince aklınıza ne geliyor? Ya da daha önce hiç duymuş muydunuz? Üniversite reformunu ilk duyduğumda, kendim de üniversite 4. sınıftaydım. Yıl sanırım 2006 veya 2007 idi. Siyasi Tarih dersinde hocamız Prof. Dr. Hasan Berke Dilan anlatmıştı. Konu, vizede veya finalde çıkacak denli derinlemesine işlenmemesine rağmen, sınavdan bağımsız olarak benim oldukça ilgimi ve dikkatimi çekmişti ilk andan itibaren. Sonra bunu biraz daha detaylı araştırmaya karar verdim. Bugün de size biraz bu konudan bahsetmek istiyorum. 1933 Üniversite Reformu, Atatürk dönemi Türkiye'sinin, genç cumhuriyetin en önemli eğitim hamlelerinden biriydi aslında. Belki de en az Köy Enstitüleri deneyimi kadar önemliydi. Zira Türkiye'deki üniversitelerde birçok kürsünün kurulmasına ön ayak olan bir gelişmeydi. Üniversite reformu kurucularından olan bu Alman bilim insanlarının ilk akla gelenleri şunlardır: Gerhard Kessler, Fritz Neumark, Albert Malche, Ernst Hirsch, Hans Reichenbach, Rudolf Nissen, Ernst Reuter, Erich Auerbach... Örneğin Albert Malche, bizzat Atatürk'ten Türk yüksek okullarının reform gereksinmelerini saptamak ve buna uygun öneriler yapmak görevini alır. Hatta dünyaca ünlü bilim insanı Albert Einstein evet bildiğimiz Einstein- 17 Kasım 1933'te bir mektup kaleme alır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ten, başka bilim insanlarının da ülkeye kabul edilmesini rica eder. O dönem Başbakan Refik Saydam, Milli Eğitim Bakanı Refik Galiptir. Ancak maddi imkansızlıklar nedeniyle ancak sınırlı sayıda alım yapılabilmiştir. Buna rağmen, gelenler Türk eğitim hamlesine ve kültür hayatına faydaları ölçülemeyecek derecede katkıda bulunur. Hocaların azmi ve isteği takdire şayandır. Örneğin tek kelimeyle inanılmaz bir yaşam öyküsüne sahip olan Ordinaryüs Profesör Doktor Ernst Hirsch, derslerini Türkçe anlatabilmek için hızla ona kucak açan ülkenin dilini öğrenmeye koyulur. Kendisine dil öğreniminde yardımcı olan kişi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Halil Arslanlı'dır. O günden sonra profesör Hirsch, ileride kendisi de profesör olacak bu genç adamın Türkçe dersi öğrencisi olur! Prof Hirsch, dördüncü ders yılından itibaren tüm ders ve seminerlerini tercümana hiç ihtiyaç duymadan tamamen Türkçe vermeye başlar. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde hocalık yapmış olan Prof. Dr Kessler, Almanya'ya döndükten sonra yaptığı bir konuşmada, \"Asil ve şövalye ruhlu Türk halkına tanıdığı bu olanaktan dolayı devamlı minnettar kalacağım\" derken, aslında Türkiye'ye sığınmış birçok Almanın da duygularını dile getirmiş oluyordu. Konferansta tek bir konuşmacı vardı: Mesut Ilgım. Ilgım bir saate yakın konuştu. Uzman olmadığını belirtse de, konu hakkında söylediklerini hayranlıkla dinlediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Türkiye'ye iltica eden profesörlerden bazılarının çocuklarıyla hala görüştüğünü söylemişti. Eğer biri, fikirlerimin ve eylemlerimin yanlış olduğunu kanıtlayarak beni ikna ederse, seve seve değiştiririm onları, çünkü benim aradığım gerçekliktir, gerçeklikten kimse zarar görmez, yanılgılarında ve bilgisizliklerinde direnenlerden başka. Bir başka yazımda tekrar görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/2023-tuyap-kitap-fuari", "text": "İstanbul Uluslararası TÜYAP Kitap Fuarı başladı! Bu yıl kırkıncısını düzenlenen fuar, 28 Ekim-5 Kasım 2023 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Fuara, adetim olduğu üzere açıldığı ilk hafta sonunda uğradım. Görünen o ki, durum daha da kötüye gidiyor ve fuarın geleceği pek parlak değil. İlk şok, fuara her yıl düzenli olarak katılan Ayrıntı Yayınlarından geldi. Yayınevi Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, 2023 yılından itibaren İstanbul Kitap Fuarına katılmayacağını açıkladı. Gerekçe olarak da artan fuar maliyetlerini gösterdi. Bunun yanı sıra yine düzenli katılımcılardan biri olan ve akademik camiada saygın kitaplar yayınlayan Bilgi Üniversitesi Yayınları da 2023 İstanbul Tüyap Kitap Fuarında yok. Gözlerim, onların salonun ortasındaki standını aramadı desem yalan olur. Aşağıda göreceksiniz, fuardaki indirim oranı da gayet makul. Standına bir uğrayın. Yukarıda linkini paylaştığım \"TÜYAP Kitap Fuarı Üzerine Düşünceler\" başlıklı yazımda belirttiğim gibi, fuara ulaşım sorunu, artan kitap fiyatları, yetersiz indirim oranları gibi konulara burada tekrar girmek istemiyorum. - Alfa Yayınları %30 - April Yayıncılık %30 - Bilgi Yayınevi %30 - Can Yayınları %25 - Dergah Yayınları %35 - Doğan Kitap %25 - Everest Yayınları %30 - Hayalperest Yayınevi %30 - Hayy Kitap %30 - Hep Kitap %30 - İletişim Yayınları %25 - İnkılap Yayınevi %20 - İş Bankası Kültür Yayınları %25 - Kapı Yayınları %30 - Kaynak Yayınları %40 - Kırmızı Kedi Yayınevi %25 - Koç Üniversitesi Yayınları %30 - Kopernik Kitap %50 (Bu indirim oranıyla 2023 TÜYAP Kitap Fuarının yıldızı) - Kronik Kitap %30 - Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları %15 - Literatür %30 - Metis %20 - Nesin Yayınevi %30 - Oğlak Yayınları %40 - Remzi Kitabevi %20 - Say Yayınları %35 - Sel Yayıncılık %25 - Timaş %30 - Türk Tarih Kurumu %40 - Yapı Kredi Yayınları %25 - Yordam %30 Gördüğünüz gibi 2023 Tüyap Kitap Fuarı, indirim oranları açısından sanki 2022'nin de bir adım gerisine düşmüş gibi. Yüzde 30 ve üstü indirim yapan yayınevi yok denecek kadar az. Bu ortamda okuyucu açısından %30 indirim oranı, ehven-i şer diyebilirim. 2023 TÜYAP Kitap Fuarına giriş öğretim görevlileri, öğretmenler, emekliler ve öğrenciler için ücretsiz. Bunun dışındakiler için 2023 TÜYAP Kitap Fuarı giriş ücreti 20 TL. Fuar, hafta içi 10:00-19:00 saatleri arasında açık. 4 Kasım cumartesi günü 10:00-20:00, 5 Kasım pazar yani fuarın son günü ise 10:00-19:00 saatleri arasında açık. Buraya toplu taşıma ile en kolay ulaşım, metrobüs kullanmak. Beylikdüzü son durakta metrobüsten inip yürüyebilirsiniz. Beş-on dakika yürüdükten sonra fuar alanındasınız. Hazır bu yazımı okumak için buraya kadar gelmişken, sizi öyle hemen bırakmam yalnız. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, bilimle ve kitapla kalın! Sevgiler. Merhaba Kaan, 2023 İstanbul Tüyap Fuarı ile ilgili yazını okudum, öyle gerçeklere dokunmuşsun ki... İzleminlerin çok doğru. Ben ne yazık ki ilk fuar heyecanı nedeniyle fuarı gezemedim, gözlemleyemedim. Senin yazdıkların, önerdiklerin sayesinde gezmiş gibi oldum, Teşekkür ederim. Merhaba hocam, ben teşekkür ederim yorum için. Görüşmek üzere, selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/23-nisan-ulusal-egemenlik-ve-cocuk-bayrami", "text": "Devlet erkanı sembolik olarak makam koltuklarını birer günlüğüne çocuklara, ülkenin yarınlarına devrediyorlar. Ortaya gerçekten güzel görüntüler çıktığını söylemeliyim. Ancak çocuk fotoğraflarını, Türk bayraklarını paylaşırken, bir yandan da bu önemli günün anlamını unutmayalım, unutturmayalım, neler yaşandığını tekrar hatırlayalım istiyorum. Hatırlayalım ve hatta kendi tarihini bile bilmeyen herkese hatırlatalım ki, sahip olduğumuz bu en değerli şeye, özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza ve \"milli egemenliğe\" daha çok sahip çıkıp sarılalım. Dikkat ederseniz bu bayramın ismi \"Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı\" Buradaki kilit kavramlardan biri de Ulusal Egemenlik aslında. Yani sadece tek bir kişinin sultası değil, halkın egemenliği. Gelin şimdi tarihte kısa bir yolculuğa çıkalım isterseniz. Bildiğiniz gibi, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu büyük umutlarla girdiği 1. Dünya Savaşını kaybetti. 21 Aralık 1918'de padişahın iradesi ile Meclis-i Mebusan kapatıldı. İtilaf Devletleri işgal hareketlerine vakit geçirmeksizin başladılar. Çok geçmeden, halkın esir edilmesine karşı çıkan bir avuç asker ve sivil öncülüğünde bir müdafaa ve direniş hareketi başlatıldı. Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu müfettişi olarak Anadolu'ya geçince bu hareket hızlandı. Sırasıyla 15 Mayıs 1919'da İzmir, 16 Mart 1920'de İstanbul işgal edildi. Bunun üzerine 19 Mart 1920'de Ankara'da bağımsız bir meclis toplanacağı duyuruldu. Bu süreç boyunca, Damat Ferit Paşa tarafından İstanbul'da kurulan ve padişah Vahdettin tarafından da desteklenen hükümetlerin esas amacı, işgalci kuvvetlerle işbirliği yapmak ve bu silahlı ulusal direniş fikrine karşı koymaktı. Bu doğrultuda ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Hatta Vahdettin öncülüğünde Milli Mücadeleyi bastırmak için \"Kuvay-ı İnzibatiye\" isimli bir ordu dahi kuruldu. Zira padişah ve sadrazamın asıl amaçları İtilaf Devletlerini memnun edip onları yatıştırmaktı. Direniş hareketlerini örgütleyenleri, tek gayesi \"vatanı kurtarmak\" olanları idama mahkum ettirdiler, askerlik mesleğinden ihraç ettiler. Her ne kadar Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya gönderen sadrazam Damat Ferit Paşa olsa da, direniş faaliyetlerini görünce bunu devlete karşı yapılmış bir hareket olarak değerlendirip, hakkında ölüm fetvası ve mahkeme kararı çıkartılmasına yol açan kişi de yine kendisidir. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarken, resmi askeri üniformasını terk etmek zorunda kalmış, hareketin sivil önderi olmuştu. Padişahla Türk yönetimi Bursa'ya taşınırsa, bu hareket ülkede kışkırtmalara ve Anadolu'da olaylar çıkmasına neden olacaktır. Padişahın ve Türkün İslam dünyasındaki saygınlığını küçültmek İngiltere'ye belki yararlı olabilir. Ancak Anadolu'da ciddi anarşiye ve kan dökülmesine yol açabilir. Türkler kışkırtılabilir ve Türkiye'yi güdümü altına alacak olan güçlü devlet, ulusal akımı bastırmak için çok sayıda askeri güçler kullanmak zorunda kalabilir. Bu arada gayrimüslimler bu gelişmelerden ıstırap çekeceklerdir. Öte yandan, Türk hükümeti ve kukla olarak padişah İstanbul'da sıkı denetim altında bulundurulursa, Anadolu'yu düzen içinde tutmada onların saygınlığından ve yetkisinden yararlanılabilir. Türk, İstanbul'da zararsız bir hale getirilebilir, ama Anadolu'da onun sırtı duvara dayalı olacaktır ve zararlı olabilir. Şimdiki padişah önemli değildir, ama onun saltanatı Anadolu'da biraz da olsa önemlidir. Padişah ve Türk hükümeti İstanbul'da kalırsa, güdümcü devlet Anadolu'daki Türkler üzerinde etki ve yetkisini daha kolayca uygulayabilecektir. Block sözlerinde kısmen haklıydı. Ancak bir kişiyi hiç hesaba katmamıştı: Mustafa Kemal. Ve tarih 23 Nisan 1920... Block'un raporundan aylar sonra, Meclis öğleden sonra saat 13:45'te, en yaşlı milletvekili olan Sinoplu Şerif Beyin konuşmasıyla ve dualarla Ankara'da açıldı. - Hükümetin kurulması zorunludur. - Geçici bir hükümet başkanı seçmek veya padişaha bir vekil tanımak doğru değildir. - Mecliste yoğunlaşan milli iradenin, doğrudan doğruya vatanın yazgısına el koyduğunu kabul etmek en temel ilkedir. - BMM'nin üstünde bir kuvvet yoktur. Mustafa Kemal'in de dikkati çektiği gibi, böyle bir hükümet, \"milli hakimiyet\" esasına dayanan bir halk hükümetiydi. Yani ulusal egemenlik ön plandaydı. 23 Nisan 1920 Türkiye Milli Kurtuluş Hareketinin kendi devletini kurduğu tarihtir. Bu tarihte Milli Mücadele, artık bir halk hareketi olmaktan çıkmış, bir halk devletinin ekseni etrafında gelişmeye başlamıştır. Bu eksen, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetidir ve yarınki müstakil Türkiye Cumhuriyeti, bu halk devletinin tekamülü olarak tabii temeline oturacaktır. 23 Nisanı biz, pek gereği gibi değerlendiremeyiz sanıyorum. Halbuki Milli Mücadelenin içeriye ve dışarıya doğru özgürlük bayrağını asıl açtığı gün 23 Nisandır. 10 Ağustos 1920... BMM'nin açılmasından kısa bir süre sonra, Damat Ferit Paşa Hükümetinin gönderdiği temsilciler, Paris'te ülkeyi tamamen parçalayan Sevr Anlaşmasını imzaladılar. Bu aşamada dikkatlice bakıldığında, BMM'nin, çıkarmış olduğu yasalar ve aldığı kararlar doğrultusunda ihtilalci bir karakterde olduğu rahatça görülür. İstanbul Hükümeti ile resmi haberleşmenin yasaklanması, bu hükümet tarafından yapılacak anlaşma ve sözleşmelerin BMM onayı olmadan geçersiz sayılması, Sevr'i imzalayanların vatana ihanetle suçlanmaları, yeni meclisin Osmanlı meşruti rejiminden tamamen farklı ve ihtilalci yapısını ortaya koyar. Gerçekten de hükümeti atayan, bunun karar ve kanunlarını onaylayıp ilan eden bir saltanat makamı da artık var olmadığına göre, bu yeni sistemin, adı henüz konmamış bir Cumhuriyet olduğu son derece açıktır. Daha sonra bin bir türlü yokluk ve zorlukla verilen bir Kurtuluş Savaşı... Ve 1921 yılında hazırlanan ilk anayasa. Burada devlet adının Türkiye Devleti olması ayrıca anlamlıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı, esas olarak Türk milliyetçilerinin damgasını taşımakla birlikte, Türk olan ve olmayan unsurların anti emperyalist birliğini temsil ediyordu. \"Türkiye Devleti\" ifadesi; etnik kökeni, dili ve kültürü her ne olursa olsun, Misak-ı Milli sınırları içerisindeki tüm insanların siyasal birleşmesinin en üst noktası olan yeni devleti, bütün kucaklayıcılığıyla ifade ediyordu. Evet, bu kısım özetle işin tarihi, Ulusal Egemenlik ile ilgili olan kısmıydı. Şimdi de gelelim çocuklarla ilgili olan kısmına isterseniz. Burada bir alıntı yapayım hemen. Bir de ilkokulda bir ödülüm var: Bir Yavru Türk dergisi cildi kazandırmıştı bana. Üçüncü sınıftaydık sanırım. Öğretmen, tavşanla kaplumbağa hikayesini anlattı bize. Dedi ki, gelecek ders bunu sizler yazın. Bu bir yarışmadır, birinci gelene, işte şunu vereceğim. Ertesi derste yazdık hepimiz, verdik. Ben kazanmışım. Tek farkla. Herkes şöyle yazmış; Bir tavşanla bir kaplumbağa arkadaş olmuşlardı. Ben şöyle demişim: Bir tavşanla bir kaplumbağa \"canciğer\" arkadaş olmuşlardı. Cemal Süreya'nın kitabında, yıllar önce okuduğum bu hoş anekdotu hiç unutmuyorum. Aniden ne zaman aklıma düşse, yüzümde kendiliğinden bir gülümseme belirir. Aziz Nesin'in \"Şimdiki Çocuklar Harika\" ve üstte aynen alıntıladığım kısmın da geçtiği, Cemal Süreya'nın \"Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi\" isimli kitaplarını herkese öneririm. Üstelik yalnızca çocuklara da değil, anne babalara da! Atatürk'ün, hiçbir ayrım yapmadan tüm dünya çocuklarına armağan ettiği \"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı\" kutlu olsun! - Erol Mütercimler, Bu Vatan Böyle Kurtuldu, Alfa Basım Yayın Dağıtım, İstanbul, 2017 - Ali Satan, 100 Soruda Milli Mücadele, Timaş Yayınları, İstanbul, 2018 - Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005 - Süleyman Beyoğlu, Kenan Olgun, Selma Yel ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2012 - Osman Akandere & Hasan Ali Polat, Damat Ferit Paşa Hükümetlerinin Milli Mücadele Karşıtı Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2011"} {"url": "https://gezivita.com/alfa-yayinlari", "text": "Şimdi siz merak ediyorsunuz, kitaplarla dolu rafların sıra sıra dizili olduğu alttaki fotoğraftaki bu yer neresi diye... Hemen anlatayım. Ya da hayır hayır, bir saniye bekleyin, müsaadenizle önce hoş bir anekdot paylaşmak istiyorum sizinle. Hem konumuzla, kitaplarla ve kitap okumak ile de çok yakından alakalı. Olay, ünlü yazar Cemal Süreya'nın çocukluğunda geçer, şair henüz ilkokul 3. sınıftayken... Öğretmeni o çok bilinen tavşan ile kaplumbağa hikayesini yazmalarını ister sınıftan. Üstelik, hediyesi bir dergi olan ufak çaplı bir yarışmaya da dönüştürür atmosferi. Bir de ilkokulda bir ödülüm var: Bir Yavru Türk dergisi cildi kazandırmıştı bana. Üçüncü sınıftaydık. Öğretmen tavşanla kaplumbağa öyküsünü anlattı bize. Dedi ki, gelecek ders bunu sizler yazın. Şimdi gelelim asıl konumuza. Fotoğrafta gördüğünüz yer ALFA Yayınlarının genel merkezi, Sultanahmetteki depo binası. Sultanahmet tramvay durağında inince 5 dakika yürüme mesafesinde. Kime sorsanız gösterir ya da tarif eder zaten. Alfa Yayınları son dönemde ciddi bir atılım içerisinde gördüğüm kadarıyla. Oldukça fazla sayıda kitap basmaya başladılar. Burası, yüksek lisans zamanından bu yana defalarca kez uğradığım nefis bir mekan. Çoğu insanın bilmediği, hele hele dışarıdan bakılınca pek de dikkat edilmeyen bir yer. Çünkü alışılmış bir mağaza, sıradan bir kitapçı görünümünde değil, önünde genelde hep dağıtım kamyonları, istiflenmiş koliler vs. olur. Peki buranın özelliği ne? Neden bunları anlatıyorum size? Buranın özelliği, içerisinde yalnızca kendi yayın evi grubuna değil, farklı bir çok yayın evine ait kitapların oluşu. Ve bundan daha önemlisi, bu kitapların normal bir kitap mağazasında olduğu gibi satılıyor olmaları. Üstelik bu kitapların hepsini en az % 20-25 indirimle satıyorlar. Kendi yayın grubundaki kitapların tamamı ise % 30 indirimli. Kredi kartı veya nakit para seçeneği var. Gün doğumunu seyretmek, bir bardak soğuk suyu içmenin tadı, Beethoven'ı dinlemenin beğenisi, Ermitaj Müzesini gezmek, sevmek ve sevilmek, Tolstoy'u okumak, Goethe'yi tanımak, Shakespeare'i bilmek gibi bir yazın yapıtını okumak da dünya nimetlerinden birinin tadına varmaktır. Yazın da bir dünya nimetidir. Ben bu dünyanın bir insanı olarak salt klasikleri değil, çağdaşlarım yazarların yapıtlarını okumamışsam onların yarattığı dünya nimetlerinin kimisinden kendimi yoksun bırakmışım demektir. Bu yoksunluk o dünya nimetlerini yaratan yazarların değil, onlardan yararlanmasını bilemediğim için benim eksikliğimdir. Kitapları zincir marketlerden değil, yayın evlerinin kendisinden, internetten veya sahaflardan satın alırsanız çok ciddi oranda tasarruf edersiniz. Normalde tek bir kitaba vereceğiniz paraya iki kitap birden satın alabilirsiniz örneğin. Ben bu yazımda aklıma geldiği ve sürekli gittiğim için Alfa Yayınlarını anlatmayı tercih ettim. Bilmeyenler için de bu bilgi, benden bir ödül olsun okumayı çok sevenlere. Bu bilgiyi çevrenizle, eş, dost akraba ve arkadaşlarla paylaşmak da size düşüyor artık. Herkese şimdiden keyifli okumalar, bol kitap dolu günler!"} {"url": "https://gezivita.com/almati-biskek-arasi-ulasim", "text": "Bu yazımda, henüz döndüğüm Kazakistan ve Kırgizistan'ın önemli kentleri olan Almatı ve Bişkek arası ulaşım hakkında önemli bilgilere yer vereceğim sizler için. 2020 yılının ocak ayının sonlarına doğru yaptığım Almatı gezisi içerisine, hazır oralara kadar gitmişken, \"Neden olmasın?\" diyerek Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'i de ekledim. Aslında Kazakistan'a gitmeden önce, bu anlamda bir parça kararsızlık yaşamıştım. Zira İstanbul'dan gidiş dönüş bileti aldığım Almatı'nın yanı sıra Bişkek ve Astana arasında kararsız kalmıştım. Almatı'ya vardığım zaman, kararımı Kırgızistan'dan yana kullanmaya karar verdim. Bunun birkaç sebebi var elbette. Birincisi, Almatı Bişkek arası ulaşım çok uzak değil. Yaklaşık 250 km. İkincisi, Kırgızistan'ı, yani en azından farklı bir ülkeyi daha görme isteği biraz daha ağır bastı. Bu anlamda çok pişman olduğumu da söyleyemem doğrusu. Her ne kadar Almatı'ya oranla gelişmemiş olsa da, Bişkek'i de ziyaret edip gezdiğim için mutluyum. Malum, uçakla çok uzak olmasa bile (İstanbul Almatı arası uçak ile ortalama 5 saat sürüyor) kendi adıma söylemem gerekirse, bu coğrafyalar benim sık sık gidip gelme şansına sahip olduğum coğrafyalar ve ülkeler değildi. Zira bu benim Avrupa dışındaki bir ülkeye ilk yurt dışı seyahatim oldu. Yaşadığım kararsızlığı biraz olsun giderebilmek ve Almatı'nın yanı sıra ikinci olarak hangi şehre gideceğime kesin bir şekilde karar vermek adına, her zaman olduğu gibi gitmeden önce internette araştırma yapmıştım. Almatı Bişkek uçak bileti, şayet erkenden alırsanız elbette fiyat olarak çok uyguna gelir. Böylece çok daha hızlı bir şekilde zamandan tasarruf ederek ulaşabilirsiniz. Ancak benim gibi son ana dek ikilemde kaldıysanız, muhtemelen bulacağınız uçak bileti çok pahalı olacaktır, hatta belki seyahat planınıza saati uymayacaktır ve bu nedenlerle siz de aynı benim gibi alternatif ve daha sık kullanılan seçenek olan kara yolu seçeneğine döneceksiniz. İşte ben de şimdi sizlere, Almatı Bişkek ve Bişkek Almatı arası ulaşım hakkında bilgiler vereceğim. Marshrutka, yaklaşık 14-16 kişilik ufak bir minibüs. Kırgızlar ve Kazaklar başta olmak üzere, tüm gezginler Almatı Bişkek arası seyahat için bu minibüsleri tercih ediyorlar. Her ne kadar konforlu olmasa bile, Bişkek Almatı uçak bileti ile kıyaslandığında gerçekten çok ucuz. Almatı Bişkek arası ulaşım, Marshrutka minibüsleri ile 1800 Tenge. Bişkek Almatı arası ulaşım ise 400 Som. Tahmin edebileceğiniz üzere, Tenge Kazakistan'ın, Som ise Kırgızistan'ın para birimi. Burası ne yazık ki şehrin biraz dışında kalıyor. Yani yürümek çok uzun sürer. Merkezden yürüyerek ulaşımı kesinlikle tavsiye etmiyorum. Dolayısıyla Almatı şehir merkezinden Bişkek'e giderken kullanacağımız Marshrutka'lara ulaşım için önce Sairan Otobüs Terminaline gitmemiz gerekiyor. Bunun için de merkezden en kestirme ve en ucuz seçenek otobüs ile ulaşım. Normal belediye otobüsleri yani. 201 numaralı otobüs, sizi Almatı merkezden trafiksiz yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla Sayran otobüs terminaline rahatça ulaştıracak. Bu belediye otobüslerinde ne yazık ki durakları gösteren ekranlar yok. Sanırım içeride anons yapılıyor ama takdir edersiniz ki onu da anlamak biraz güç. İsterseniz siz de benim gibi sağınızda solunuzda olanlara ya da şoföre sorabilirsiniz. Böylece geldiğinizde durağı kaçırmamış olursunuz. Sairan'a ulaştıktan hemen sonra binanın ön cephesinde yer alan istediğiniz bir kapısından içeri giriyorsunuz ve en sağ tarafa doğru yürüyorsunuz. Burada en sağ tarafta \"Kacca\" yani ödeme yapacağınız iki ufak oda ve görevliler göreceksiniz. Kasadaki görevlilere \"Bişkek\" diyerek parayı uzatıyorsunuz. (1800 Tenge) Araç, ödeme yaptığınız kasanın önündeki turnikelerden geçtikten sonra, hemen sağda yani 1 numaralı platformda sizi bekliyor olacak. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus var! Bu araçlar yani Bişkek Almatı arası veya Almatı Bişkek arası ulaşım için kullandığımız Marshrutkalar maalesef sadece dolunca kalkıyorlar. Yani önceden belirlenmiş bir kalkış saati yok! Maalesef diyorum çünkü eğer o yaklaşık 15 kişi tamamlanmazsa araç hiçbir şekilde yerinden hareket etmiyor! Söz gelimi ben Almatı'dan Bişkek'e giderken, sabah erken saatlerde Sayran'a vardığımda araçta yalnızca birkaç koltuk boştu. Ben sabah saat 8 civarında Sayran'a geldim, biletimi aldım, minibüse geçtim ve en arkadaki kalan boş koltuklardan birine yerleştim. Çok değil 15 dakika sonra kalan birkaç koltuk daha hemen doldu ve araç 8:35 civarında hareket etti. Yine, \"Günüm ölmesin, bir an önce istediğim yere ulaşayım\" diye gittiğim Bişkek Batı Otobüs Terminalinde, bu kez Marshrutka'ya binen ilk kişi bendim ve aracın kalkması için tam iki saat -evet tam tamına 2 saat- beklemek durumunda kaldım. Yani kısaca burada işiniz bayağı bir şansa kalmış oluyor. \"Günüm ölmesin\" demiştim çünkü Almatı Bişkek arası yaklaşık ortalama toplamda 5 saat sürüyor. Bu yolculuk süresince neler olduğuna geçmeden önce, hem Almatı'dan hem de Bişkek'ten kalkan Marshrutkaların ilk ve son kalkış saatlerine değineyim isterseniz. Marshrutkalar Almatı'dan Bişkek'e giderken sabah 7'den genelde akşam 8'e kadar çalışıyorlar. Bu saat aralığında seferler düzenli ve daha sık. Ama bu saatlerin dışında, örneğin gece yarısı bulmak daha zor ve araçlar da seyrek. Siz yine de terminalde yolculuğunuzdan önceki günlerde teyit etmek için uğrayıp sorabilirsiniz. Bizim kullandığımız sınır kapısının ismi \"Korday Sınır Kapısı.\" Burası Bişkek'e yaklaşık 20 km mesafede. Yani şayet Almatı'dan Bişkek'e doğru geliyorsanız, sınır kapısına varmadan önceki yolculuk çok daha uzun sürecek demektir. Bişkek'ten Almatı'ya doğru gidiyorsanız, sınırı geçtikten sonraki yolculuk daha uzun sürecek. Bunu da neden yazıyorum, çünkü duruma göre yaklaşık ortalama 5 saat süren bu yolculuk sırasında şoförler bazen yolda bir kez mola için duruyor, bazen de hiç durmayabiliyorlar. Olası bir tuvalet ihtiyacınız için bunu bilmek önemli. Sınıra geldiğiniz zaman araç duruyor, varsa valizleriniz veya çantanızı araçtan kendiniz alarak pasaport kontrolüne giriyorsunuz. Herkes iniyor. Aracınız da aranmak için kendi araç kontrol noktasına gidiyor, dolayısıyla siz kendiniz pasaport kontrolünden çıktıktan sonra, ileride aracınızı tekrar bulmak durumundasınız. Bu nedenle aracın modeline, tipine, rengine veya plakasına mutlaka dikkat edin. Hem Almatı Bişkek arası, hem de Bişkek Almatı arasında yolculuk ederken, sınır noktasındaki bu kontrolden sonra araç tekrar hareket ederken kimileri inmiş oluyor. Hatta sınır geçişi öncesi yolculuğun daha uzun olduğu Almatı Bişkek arasında, aracımız Bişkek kontrol noktasına vardıktan ve hepimiz pasaport kontrolünden geçtikten sonra araç neredeyse yarı yarıya boşalmıştı diyebilirim. Burada çok ilginç olan ve anlam veremediğim nokta, araçtan inecekler görebildiğim kadarıyla şoföre herhangi bir bilgi vermiyorlar. Yani örneğin siz pasaport kontrolünde eğer herhangi bir nedenle çok gecikirseniz, araç sizi beklemeden de hareket edip gidebilir pekala. Benim sınır geçişlerim sırasında yoğunluk yok denecek kadar azdı, böyle bir problem olmadı ancak bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun. En garantili yol, şoföre bu konuda bilgi vermek bence. Aslında bunu yola devam edeceklerin değil de, özellikle etmeyecek olanların yapması lazım zira Bişkek'ten Almatı'ya dönerken eksik olan bir yolcuyu bu nedenle bir süre öylece bekledik. Şoför araç içindekilerle kısa bir konuşmadan sonra gazlayıp gitti. Ancak en başından tam parasını ödediğimiz Marsruthka ile devam etmek varken, neden bir kez daha ekstra para ödeyelim? Öyle değil mi? Biz her daim ucuz seyahat peşindeyiz! Sadece biraz dikkatli olun yeter. Aracınızı bulamadıysanız bu mutlaka gazlayıp gittiği anlamına da gelmez elbette, belki de hala sıradadır, sakin olun ve aracın gelmesini bekleyin. Hatta bence en garantili yol, beraber yolculuk ettiğiniz insanlardan kopmamak ve pasaport kontrolünden itibaren onları takip etmeye çalışmak. Yolculuk sırasında yanınızda tuvalet molası için bozukluk olarak Som veya Tenge bulundurmayı ihmal etmeyin! Bu mola da, şayet verilirse yaklaşık 10 dakika sürüyor, asla daha fazla değil. Yani bir yeme & içme molası değil kesinlikle. Bir defa şunu unutmayın, ister Almatı'ya ister Bişkek'e doğru seyahat edin, Marshrutkalar sizi iki tarafın da şehir merkezlerine asla götürmüyor, yani son duraklar daima şehir otobüs terminali olacak! Evet, buraya kadar Almatı'daki Sayran'dan yeterince bahsettik zaten. Şimdi gelelim Bişkek Western Bus Station olarak da geçen Bişkek Batı Otobüs Terminaline... Buraya Bişkek merkezden gitmek için, Bişkek'te şehir içi ulaşımda kullanılan ve aynı Marshrutkalara benzeyen minibüsleri kullanmanız gerekiyor. Almatı'dan farklı olarak Bişkek şehir içi ulaşımda, üzerlerinde numaraların yazdığı ufak minibüsler kullanılıyor. Tek yön gidiş ücreti 20 Som. (2020 Ocak ayı kuruna göre 1,7 TL) Yani çok çok ucuz. 333 veya 285 numaralı minibüsleri kullanabilirsiniz. Ben hava güzel olduğu ve sadece sırt çantam olduğu için yürümeyi tercih ettim. Ancak Bişkek merkezden Batı Otobüs Terminaline ulaşım yürüyerek 35-40 dakika sürdü. Bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Öyle ya, belki bize uçağın saati uymuyor veya Marshrutka ile yolculuk da fazla uzun sürüyor. Hayır, bunlara mahkum değiliz. İsterseniz ve elbette sayıca da fazlaysanız, ücreti bölüşerek taksilerle de sınıra gidebilirsiniz. Ancak burada da şunu asla unutmayın, ister Kazak ister Kırgız tarafının taksileri olsun, genelde bunlar sadece sizi sınıra kadar götürüp orada bırakıyorlar. Yani Bişkek Almatı veya Almatı Bişkek arası tüm mesafeyi tek bir taksi ile aralıksız gitmek olası bir seçenek değil. Burada da haliyle, Almatı Bişkek arası mesafe, Bişkek sınırına kadar olan yol çok daha uzun olduğu için, ödeyeceğiniz ücret daha yüksek olacaktır. Açıkçası benim bu konuda net bir bilgim yok ancak tahminen bu mesafeye 4000 Tenge civarı isteyeceklerini düşünüyorum taksilerin. Elbette gittiğiniz zaman siz bunu teyit etmek için sorabilirsiniz. Benimkisi sadece bir çıkarım. Evet sevgili arkadaşlar, Almatı Bişkek arası ulaşım veya Bişkek Almatı arası ulaşım hakkında yazdığım bu yazının da sonuna geldik. Umarım yakın zamanda Kazakistan veya Kırgızistan'a gitmeyi düşünenler için faydalı bir paylaşım olmuştur. Bu yazımı beğendiyseniz, aşağıya bırakacağınız bir yorum beni gerçekten çok mutlu eder! Hepimizin yolu açık olsun efendim, Gezivita'yı arkadaşlarınıza önermeyi, dost meclislerinde \"Yahu ben geçen gün internette gezerken tesadüfen güzel bir seyahat bloğu buldum\" demeyi ve Instagram'da takip etmeyi unutmayın sakın! Bir başka yazımda tekrar görüşmek dileğiyle, esen kalın, hoşça kalın! Çok ayrıntılı güzel bir anlatım teşekkürler. Merhaba. O konuda bir bilgim yok. Hocam tam da şuan Almaty qonaq otelde yarın sabah Pazar günü olsa da araçlar vardır diye Ümit ediyorum. Benim için oldukça yararlı3 bilgiler var. Merhabalar bende Ağustos 5-20 arasında ilk olarak almatıya inip oradan kırgiziStan ardından Özbekistan. Son olarak da çimkentten uçak bileti aldım tavsiyeleriniz varsa dinlerim.. Merhaba. Almatı'yı çok beğendiğimi söylemek isterim. 3-4 gün ayrılabilir. Kış olsaydı, mutlaka Shymbulak Kayak Merkezini önerirdim. Bunun dışında Almaty Museum of Art'ı kesinlikle tavsiye ederim. Kok Tobe Parkını ve Panfilov Parkını da gezebilirsiniz. İyi seyahatler. Ben de çok teşekkür ederim yorum için. İyi seyahatler! Gerçekten çok güzel ve bilgilendirici bir yazı. Aynı rotada ben de seyahat edeceğim ve bu verdiğiniz bilgiler benim çok işime yarayacak. Almatı'ya gitmişken Bişkek'i de bir günlüğüne dahi olsa görmek istiyorum. Çok teşekkür ediyorum yorum için! Almatı Bişkek arası ulaşım hakkında yazılmış içerik hemen hemen yok gibi internette. o nedenle bu yazının gerçekten fazlasıyla işe yarar olduğunu düşünüyorum ben de. Çok sevindim mesaj için. İyi yolculuklar dilerim!"} {"url": "https://gezivita.com/amsterdam-gezi-rehberi", "text": "Bu kez istikamet Hollanda! Portakallar'ın ülkesi. Hollanda milli takımı için bu ifadeyi kullanan bir tek biziz herhalde. Neyse. Amsterdam ve Hollanda tarihinden kısaca bahsedeyim. Şehir Amstel Nehri ağzındaki arazide küçük bir balıkçı köyü olarak kurulmuştur. Yavaş ve istikrarlı bir şekilde büyüyerek 17. yüzyıla gelindiğinde dev bir imparatorluğun başkenti haline gelir. Bu yüzyılda nüfus artar, kanal kıyılarına güzel evler inşa edilir. Hollanda; Uzak Doğu, Karayipler, Kuzey Amerika ve Afrika'daki sömürgeleri ile birdenbire bir hayli zenginleşmiştir. Hatta yazının ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim ünlü ressam Rembrandt, o dönem Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Kumpanyasının zengin yaptığı kimi tüccarların portrelerini çizer. 1688 yılında İngiltere ile bir anlaşma yapılır. Buna göre Doğu Hint Adalarındaki baharat ticareti Hollandalılara, Hindistan'daki tekstil endüstrisi ise İngilizlere bırakılır. Tekstil kısa sürede kar marjı bakımından baharatları geride bırakır ve 1720 yılına gelinceye dek, Britanya şirketleri satışlarda Hollanda şirketlerini geçmiş olur. Böylece 17. yüzyıl sonuna gelindiğinde İngiltere ile girişilen mücadele ve merkantilist ticaret rekabeti, ülkenin denizlerdeki üstünlüğüne de son verir. 18. yüzyılda da Fransız hakimiyetine giren bölge çeşitli sınırlamalara tabi tutulur. Nihayet 20. yüzyıl ile beraber kent tekrar hak ettiği üne kavuşur. Amsterdam'ın çok ilginç özellikleri var. Yazının girişinde de söylediğim gibi, kanalları ve bisikletleriyle ünlü bu kentte, hemen her yaştan insan bisiklet kullanıyor. Gittiğiniz zaman bisikletlilere ayrılan kısımlara girmemeye özenle dikkat edin. Döndüğünüzde, \"Araba çarptı\" cümlesini duymaya alışık bir ülkede yaşayan arkadaşlarınız, bisiklet çarptığını öğrenince sizinle alay etmesinler. Atlas Dergisinin 2011 tarihli 219. sayısında, bisikletin tarihçesi ile ilgili çok güzel bilgilere rastladım. Özcan Yüksek imzalı yazıdan öğrendiğime göre, bisikletin atası ilk kez 1790'lı yılların sonu yani 18. yüzyılın başında ortaya çıkmış. Bir Fransız kontu bir gün Paris'teki Palais Royal'in bahçesinde, görenlerin tuhaf bir şekilde baktığı iki tekerlekli bir aracın üzerinde gezintiye çıkmış. Pedal olmadığından bunu sürmek için ayaklarla sürtmek gerekiyormuş. Kullanıcısının Selerifer ismini verdiği bu araç, Fransa'da pek tutulmasa da çabucak Avrupa'ya yayılmış. Elbette, geçen zaman içinde sürekli geliştirilerek. Nihayet günümüzdeki biçimini almış. Tekrar Amsterdama dönmek gerekirse, bisikletlerin yanı sıra Amsterdam kanal turu yaparken de daha yakından göreceğiniz gibi, şehirdeki kentin su yollarında binden fazla tekne-ev var. Evet, gerçekten de suyun üzerinde yaşayanlar var yani. Hatta Booking. com'a girip arama yaparsanız bu şekilde hosteller bile karşınıza çıkabilir, sakın şaşırmayın. Hollanda para birimi Euro. Dil olarak Felemenkçe kullanılıyor. Bu dilin Belçika'da kullanılan lehçesine Flamanca, Hollanda'da kullanılan lehçesine ise Hollandaca deniliyor. Birbirlerine son derece benziyorlar aslında. Amsterdam Hava Alanı Schipol'den alacağınız tren bileti ile merkez tren istasyonu olan Amsterdam Centraal'e ulaşım ise 15 dakika sürüyor. Hava alanından dışarı hiç çıkmadan biletinizi içerideki gişelerden alın ve yine iç kısımda alt kattaki perondan trene binin. Tek yön biletin fiyatı 5,2 Euro. Buradan da biraz anlayacağınız üzere Amsterdam pek de ucuz bir şehir değil. Hele benim gibi, en son Ukrayna turu yapıp da buraya geldiyseniz, olduğundan çok daha pahalı gözüküyor. Zira Ukrayna şu ana dek gezdiğim en ucuz ülkeler arasında. Buna karşın, Amsterdam gezilecek yerler açısından bir hayli zengin. Tavsiyem, şehre en az 3-4 gün ayrılması yönünde. Benim de satın aldığım ikincisi ise yalnızca ulaşımı bedavaya getirmekle kalmıyor aynı zamanda Amsterdam'da gezilecek yerlerin çoğuna ücretsiz giriş imkanı sunuyor. O yüzden size tavsiyem, Amsterdam'da nerelere gidilir, Amsterdam'da ne yapılır gitmeden önce iyice araştırın, yazımı dikkatlice okuyun ve karar verin. Buna göre de bu iki karttan birini seçin. Ayrıca çok önemli bir bilgi daha. İster GVB Kart isterseniz I Amsterdam Card kullanın, toplu taşıma araçlarına hem binerken hem de araçtan inerken bu kartları makineye okutmak zorundasınız. Unutmayın sakın. Unutunca ne mi oluyor? İnanın onu ben de bilmiyorum. Amsterdam metrosu 4 hattan oluşuyor. Ancak Amsterdam şehir içi ulaşım için tercih edilen araç daha ziyade tramvay. Tramvay dediğime bakmayın, gözünüzde eski doğu bloku ülkelerindeki gibi bir şey canlanmasın, son derece gelişmiş ve konforlu araçlar bunlar. Amsterdam gezisi yapan biz seyyahlar için en çok kullanacağımız tramvay hatları ise 1, 2, 4, 5, 9 ve 14 numara olacak diyebilirim. Bunların hepsi Amsterdam Centraal Tren istasyonu önünden kalkıyor ve Amsterdam'da görülecek yerlerin önünden geçiyor. 1889 yılında açılan Centraal Station için şehrin odak noktası diyebiliriz. Amsterdam'da ulaşımın kalbi adeta. İster şehir içi ister şehirler/ülkeler arası olsun, merkez bu istasyon. Amsterdam Centraal tren istasyonunda indikten sonra hostelime yürüyerek 10 dakikada rahatça ulaşıyorum. Amsterdam'da nerede kalınır? Amsterdam Centraal İstasyon çevresini tavsiye ederim. Amsterdam gezisi düşünenlere kesinlikle ama kesinlikle bu hosteli tavsiye ederim. Booking puanı 8,2 olan bu hosteli seçerseniz pişman olmazsınız. Resepsiyonda çalışan Türk arkadaş Sinan da gezim boyunca sağ olsun çok yardımcı oldu. Ona da buradan selam gönderiyorum ayrıca. Hostele yerleştikten sonra, etrafı şöyle bir görmek için turlamaya başlıyorum. İlk karşıma çıkan yer bizim için fazlasıyla tanıdık. Camekandaki börekleriyle bir Türk lokantası&pastahanesi! Mercan isimli bu dükkanda neler mi var? Neler yok ki! Mercimek çorbası, pide, çeşit çeşit börekler, Baklava, Saray Burması... Evet aynen öyle. Cennet varsa böyle bir yer olmalı diye geçirdim içimden. Kendiniz bulamazsanız Fatih Camiini sorun, onun hemen yanı. Burada Türk yemeklerini afiyetle yedikten sonra, hostele çok yakın olan Anne Frank Evine geçiyorum hemen. Fakat o da ne? Kuyruk, 1980'lerin maç kuyruğu gibi, almış başını gidiyor... Açıkçası bu, Amsterdam turu sırasında yaşadığım en büyük pişmanlıklarımdan biri oldu. Ne yazık ki Anne Frank Evini ziyaret edemedim. Çünkü biletlerinizi online olarak almanız gerekiyor. Üstelik ziyaret tarihinden belirli bir süre önce. Hatta benim tavsiyem en azından 2 hafta kadar önce. Çünkü biletler hemen tükeniyor. Evin küçük kızı Anne Frank savaş sırasındaki duygularını, özlemlerini ve düşüncelerini kağıda döker. 2 yıl boyunca bir günlük tutar yani. Maalesef toplama kamplarına gönderilen aileden yalnızca baba hayatta kalır. Anne Frank, arkasında bıraktığı günlüğüyle birlikte gencecik yaşında yaşama veda eder. Toplama kamplarında biten buna benzer hüzünlü bir başka hikayeyi, Kemal Yalçın'ın Haymatlos: Dünya Bizim Vatanımız isimli kitabında okumuştum. Ayrıca, Polonya'yı görmüş biri olarak, Krakow gezisi sırasında Auschwitz Toplama kampına da gittiğim için, bu tür yaşanmış hikayeler beni daha da derinden etkiliyor doğrusu. İşte burası, tüm bu günlüklerin yazıldığı, ailenin saklandığı evin ta kendisi. Alttaki youtube videosunda, Anne'nin kısa birkaç saniyelik görüntüsü de var. Bu önemli bilgiyi paylaştıktan sonra gelelim bir başka yere. Red Light District, herhalde en çok merak edilen konulardan biri. Önce, Red Light District nerede kısmından başlayalım. Aslında burası sanılanın aksine belli bir mekan falan değil, bir bölgenin adı. Yani kesin belirlenmiş sınırları da yok. Zaten gittiğiniz zaman, özellikle akşamları hava karardığında kırmızı ışıklı binalar veya odacıklar göreceksiniz. Bu odaların içinde de erkeklere el sallayan kadınlar, yani deyim yerindeyse seks işçileri bulunuyor. Bizim için oldukça tuhaf gelebilir ancak oradakiler için bu günlük yaşamın adeta sıradan bir parçası, alışılageldik bir durum yani. Kaldırımlarda bu odaların önünden aileler falan da çoluk çocuk beraberce yürüyüp gidiyor. Red Light District yani Kırmızı Fener Mahallesi, halk arasında daha çok Walletjes olarak geçiyor. Bunun da anlamı Alçak Duvarlar demek. Red Light genel olarak Amsterdam'ın Oude Kerk denilen eski yakasında bulunuyor. Buradaki seks işçiliğinin tarihi kökenleri ise oldukça geçmişe uzanıyor aslında. Amsterdam'ın 13. yüzyılda bir liman kenti olarak ortaya çıkması ile beraber bu olgu da yavaş yavaş ortaya çıkmış. Tarihsel süreçte kimi zaman yasaklamalara maruz kalsa da, özellikle 1800'lü yıllardan itibaren normal karşılanmaya başlamış. 19. yüzyılın ortasında, kentte 200 civarında genelev varmış. Zürafa Sokak yüzyıllarca genelevler dünyasının merkeziydi. Galata ana liman olduğundan beri burada genelevler mevcut gözükmektedir. Ama 1855'te yeni kurulan Beyoğlu Belediye Heyeti, düzeni sağlama çabalarının içerisinde, fuhşu ve fuhuşla ilgili ahlaksızlıkları denetim altına almak için genelevleri kayıt altına alma ve belli alanlarda sınırlama kararı almıştır. Galata'da genelevlere ayrılan alan Zürafa, Beyzade, Şerbethane, Karaoğlan, Badem, Şeftali, Oğlak ve Bülbül sokaklardır. Hem genelevler hem de çalışanları düzenli denetime tabidir. Galata polis komiseri Süleyman Efendi, 1884'te pencereden sarkan fahişelerin görüntüsüyle gelip geçenlerin onurlarının kırılmaması için ilaveten tüm genelevlerin pencerelerinin kafeslerle örtülmesini emretmiştir. Günümüzde, Amsterdam'da da aynen bu şekilde yapılan sıkı kontroller ve denetim ile durumun yasal bir zemine kavuşturulması neticesinde, bu seks turizmi adeta kültürel yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. İşin, gerçekten de turistik bir cazibesinin olduğu da açık. Ne diyelim, gidin, kendi gözlerinizle bir görün. Amsterdam'daki 2. günüme hostelde kahvaltıyla başlıyorum. Birçok farklı Avrupa ülkesi görmüş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Budget Hotel Tourist Inn'de aldığım kahvaltı herhalde şu ana dek bizim standart Türk kahvaltısına en yakın olanıydı. Bal, tereyağ, reçel, fındık ezmesi, sarelle, domates, salatalık, jambon, salam, portakal suyu gibi seçenekleriyle fazlasıyla doyurucuydu. Eh, çayı da İstanbul'dan kendim götürdüğüm için Amsterdam gezim kahvaltı açısından son derece rahat oldu benim için. 2. günümde kahvaltı sonrası ilk yaptığım şey, Amsterdam Centraal'e giderek daha önce internetten satın alıp ödemesini yaptığım I Amsterdam Cardı elden teslim almak oluyor. Ödemeyi yaptıktan sonra mailinize bir onay maili gelecek. Bunun çıktısı ve kimlik/pasaport ile kartınızı teslim alabilirsiniz. Kart, sadece adı geçen kişinin kendisine teslim ediliyor. Ayrıca kartı alırken yanında gayet kapsamlı bir şehir haritası da ücretsiz veriliyor. Amsterdam gezilecek yerler ile ilgili detaylı bilgileri de yine bu broşürde bulabilirsiniz. I Amsterdam ofisi Merkez tren binasının içinde. Burada hediyelik eşyalar falan da satılıyor. Zaten dükkanın her yanı Amsterdam Red Light gibi kıpkırmızı, bulamazsanız da istasyonun içinde görevlilere sorarsınız. Çünkü hakikaten büyük bir tren istasyonu burası. Hemen I Amsterdam kartın özelliklerinden bahsedeyim. Bu kart ile Amsterdam şehir içi ulaşım sınırsız. Birçok sanat galerisi, müze ve kiliseye giriş de ücretsiz. Karta dahil olmayan kimi yerlerde de kısmi indirimler uygulanıyor. Ayrıca Ajax Amsterdam Arena stadyum turu ve bir tane de kanal turu yine bu kart ile tamamen ücretsiz. Yani bunların hepsini kalacağınız günlere sığdırıp iyice gezerseniz maliyetini fazlasıyla çıkartıyor. O yüzden tavsiye ederim. Ama yok, ben şöyle bir bakınayım, 1-2 yer görsem de kafi derseniz almaya asla değmeyecektir, onu da peşinen söyleyeyim. Kartın 1, 2, 3 ve 4 günlük seçenekleri var. Ben ilk gittiğim gün etrafı şöyle bir yürüyerek turladım. Kalan 3 günde ise kartın hakkını verebilmek için durmaksızın gezdim diyebilirim. Gerçekten de oradan oraya koşturmak bayağı yorucu oldu ama bir o kadar da keyifli geçti benim için. Yazının ilerleyen kısımlarında Amsterdam gezi turu yaparken gördüğüm yerleri tek tek okuyacaksınız zaten. I Amsterdam Kart nerelerde geçiyor? Hemen bunlara topluca bakalım. Kartı aldıktan sonra ilk durağım: Rembrandthuis. Yani Rembrandt Evi. Amsterdam Centraal tren istasyonunun önünden, yukarıda bahsettiğim 5 numaralı tramvaya binerek Waterlooplein durağına gidiyorum. Amsterdam gezi rehberi deyince, bu 5 numaralı tramvay bir adım öne çıkıyor aslında. Çünkü hemen hemen bütün turistik yerlerin önünden geçiyor bu tramvay. Bir diğer favorim ise 14 numaralı tramvay oldu. Unutmayın, 5 ve 14 numara. Waterloo demişken hazır, tarihsel önemi çok büyük olan Waterloo Savaşından bahsetmeden geçmek olmaz. Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar isimli kitabında bu savaşı harika tasvir eder. 15 Temmuz sabah saat üçte, Napoleon'un komutasındaki eşsiz Fransız ordusunun öncüleri sınırı geçerler. Bir gün sonra, ayın on altısında da, Ligny'de Prusya ordusuna saldırır ve onları geri püskürtür. Zincirlerinden kurtulup kafesinden kaçan aslanın düşmana indirdiği bu ilk darbe gerçi müthiş bir darbedir, ama öldürücü değildir. İngilizler ve Fransızlar arasında gerçekleşen bu muharebe, Napolyon'un tüm kariyerini noktalamasına neden olmuştur. 1815 yılında gerçekleşen bu savaş sonunda kaybeden Napolyon sürgüne gönderilir. Ve orada hayatını kaybeder. Muharebe, Belçika'nın Waterloo kasabası yakınında gerçekleştiği için bu isimle anılmaktadır. Amsterdam'ın Waterlooplein meydanında ise bugün ıvır zıvır eşyaların ve antikaların satıldığı bir bit pazarı bulunmaktadır. Buraya da bir uğrarsınız. Eve gitmeden önce buraya çok yakın bir konumda yer alan, Amsterdam'ın meşhur köprüsü Magere Brug'e doğru yürüyorum. Bu köprünün hikayesi hakkında birkaç rivayet var. Magere Brug Sıska Köprü demek. 1670 yılından bu yana faaliyette. Bir diğer görüşe göre ise köprünün ismi Felemenkçede Dar anlamına gelen Mager kelimesinden gelmektedir. Magere Brug, sayıları 1000'in üzerine çıkan Amsterdam'ın en meşhur köprülerinden -belki de en meşhuru- olduğu için bir kez de olsa görülmeli. Hele hele akşamları ışıklandırma ile daha da hoş görünüyor. Rembrandt Evini Magere Brug civarında bulmak pek kolay olmadı aslında. Çünkü sorduğum kişilerin çoğu burayı bilmiyor. Evin ismini ilk kez duyan bir sürü insan var mesela. Evi gezmek için 1 saat fazlasıyla yeterli olacaktır. Hemen Rembrandt'ın hayatından ve bu müze evin özelliğinden bahsedeyim. 1606-1669 yılları arasında yaşayan ressam, Hollanda sanatının en önde gelen isimlerinden biri. 1639-1656 yılları arasında bu evde yaşamış, burada çalışmış ve ders vermiş. Ressam, en ünlü çalışmaları olan Gece Bekçisi ve Anatomi Derslerini bu evin 1. katında yapmıştır. 1656 yılında, içine düştüğü ekonomik zorluklar neticesinde evi satmak zorunda kalır. Waterlooplein ile Rembrandtplein, Amsterdam'da birbirine çok yakın iki meydan. Bu civarda bir sürü kafe, lokanta ve bar bulabilirsiniz. Tabii Coffee Shop da. CoffeeShoplar, Amsterdam'da esrarın açıkça satılıp içildiği yerler. Hollanda'da bu tür hafif keyif verici madde satışına izin verilmiş durumda. Orta Asya kökenli Marihuananın Avrupalılara nasıl ve hangi zaman diliminde ulaştığı tam olarak bilinmiyor. Bulldog Coffee Shop Amsterdam'ın en ünlü coffeeshopu. Ancak bu turistik mekanın dışında da hemen her köşe başında tabelasından hemen anlaşılan bol miktarda Coffeeshop bulabilirsiniz. Bunların sağlığa zararlı olduğunu unutmayın. Artık gerisi size kalmış. Beyin şekersiz kaldığında yetersiz beslenen ego zayıflar. Yapılması gereken gündelik işlerle uğraşmaz ve dünyadaki varlığını sürdürmek zorunda olan bir organizma için çok şey ifade eden uzamsal ve zamansal ilişkilere olan bütün ilgisini yitirir. Kim bilir, belki de Fransız yazar Michel Reynaud haklı. Asıl uyuşturucu aşktır: \"Ozanlar yanılmamışlar, bilim doğruluyor bunu: bizim ilk ve en doğal uyuşturucumuz doğuştan getirdiğimiz aşktır!\" Gezi yazısı sınırları dışına çok taşmamak adına buna burada bir nokta koyup Amsterdam gezisine kaldığım yerden devam ediyorum. Peki, Rembrandtplein'a geldiğinizi nasıl anlayacaksınız? Çok basit. Karşınıza çıkacak bir grup insan heykelinden. Bu, Rembrandt'ın en meşhur yapıtı Gece Devriyesi heykeli. Night Watch adı verilen bu eserin, koca bir duvarı kaplayan dev orijinalini de, ileride bahsedeceğim, yalnızca Hollanda'nın değil tüm dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Rijksmuseum'da görebilirsiniz. Daha ileride değinmek üzere şimdilik bunu es geçiyorum. Rembrandt Evi, Magere Brug ve Bitpazarını gezdikten sonra tramvayla Dam Meydanına döndüm. Dam Meydanı Amsterdam'ın en meşhur meydanı. Bizdeki Taksim Meydanına benzetebiliriz. Gösteriler falan hep burada yapılıyor. Meydan; Amsterdam Kraliyet Sarayı, Nieuwe Kierk Kilisesi ve Madame Tussauds Müzesi ile çevrelenmiş. Dam Meydanından başlayan 4 kişilik fayton turları var mesela. Yakın çevrede yaklaşık 20-25 dakikalık bir Amsterdam turu yapıyorsunuz. Fayton gezisinin ücreti 40 Euro. Pazarlıkla bu fiyat biraz düşebilir belki. Viyana olsa belki ama bence pek değmez gibi. Zaten kullanan da pek görmedim. Amsterdam gezisi sırasında girdiğim ilk kilise Dam Meydanında yer alan Nieuwe Kierk oldu. I Amsterdam kartım olduğu için girişte yalnızca 4,5 Euro ödedim. Nieuwe Kirk Kilisesi kentin 14. yüzyılda inşa edilen 2. kilisesi. Birazdan bahsedeceğim Oude Kerk Kilisesinin cemaatinin artması üzerine inşa ediliyor. Nitekim ben de kilisenin içinde bir Marilyn Monroe sergisine denk geldim. Tuhaf ama gerçek. Sanatçının kendisine ait tamamen orijinal kişisel eşyaları oynadığı filmlerin orijinal senaryoları ve hatta yapımcıyla imzaladıkları sözleşmelere kadar bir sürü parça vardı. Birçok turist kiliseden ziyade bu sergi ile ilgiliydi. Eh, pop ikonu ve seks sembolü olmak böyle bir şey işte, ölümünden yıllar sonra bile kendin hakkında merak uyandırıyorsun. Oude Kerk Kilisesinden çıktıktan sonra Amsterdam gezi planı içinde yer almayan ve tesadüfen karşıma çıkan bir yapıyla karşılaştım. Fakat bu gerçekten de son derece güzel bir tesadüf oldu. Zira girdiğim yer gizli bir kiliseydi! Evet yanlış okumadınız, dışarıdan hiçbir şekilde belli olmayan bir kilise. Burası kesinlikle Amsterdam'da görülmesi gereken yerler arasında bence. Es geçmeyin derim. Üstelik I Amsterdam kart ile ücretsiz. Hemen bu gizli kilise ile ilgili detaylara geçeyim. Aslında dışarıdan bakıldığında her şey son derece normal görünüyor. Çünkü diğer binlercesi gibi burası da normal bir apartman görünümünde. Tipik bir Amsterdam evi. İçeri girince ilk önce alt kata iniyorsunuz. Burada pek fazla bir şey yok aslında ama hemen karşınıza genişçe bir kütük ve evin maketi çıkacak. Bu, burada yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış yüzlerce yıllık tahta bir kütük. Yani Amsterdam için önemli bir tarihi eser aslında. Fetih sırasında Haliçe gerilen ve günümüzde halen İstanbul'da sergilenen dev zincir öneminden bir şey kaybetmiş mi? Hayır. Aynı şey bu kütük için de geçerli sonuçta. Sonra ayağınıza galoş benzeri bir şeyi giyerek başlıyorsunuz evi gezmeye. Mutfaktaki yer ve duvar seramikleri birkaç yüzyıllık ve tamamen orijinal. Bu 3 katlı binada resmen tarihi soluyorsunuz. Buradan da çıktıktan sonra tramvay ile Museumplein'a gidiyorum. Museumplein'da Amsterdam müzeleri yer alıyor. Bunlar dünyaca ünlü müzeler. İlk durağım Van Gogh Müzesi. 1973 yılında açılmış. Cumaları 22:00'ye kadar açık olan bu müze, sanatçının en ünlü yapıtlarıyla dolu. Arles'deki Yatak Odası, Günebakanlı Vazo, akıl hastanesinde kalırken yaptığı Pieta, son dönem yapıtlarından Buğday Tarlasındaki Kargalar ve daha niceleri... İçeride fotoğraf çekilmesi kesinlikle yasak. Hollanda'nın Zundert kasabasında, 1853 yılında bir papazın oğlu olarak doğan Van Gogh, yetişme çağında resimle tanışır. Hollanda'dan sonra önce Parise yerleşir. Daha sonra da Fransa'nın güneyine, Arles'e gider. 1882 yılında yağlı boya çalışmalarına başlar. Bir başka ressam olan Paul Gauguin ile girdiği bir tartışma sonucu kulağının bir kısmını keser. Bu yüzden akıl hastanesine yatırılır. Müzede dünyaca ünlü ressamın tablolarının yanı sıra, kardeşi Theo ve diğer sanatçı arkadaşlarıyla olan mektuplarını ve 500'ün üzerinde Japon baskı çalışmasını da göreceksiniz. En çok gitmek istediğim yerlerden biri Amsterdam. Detaylı ve keyifli bir bir gezi yazısı olmuş, Tebrikler. Aslında Van Gogh çok iyi yerlere gelebileceği işler bulmuş ve çalışmış ama tutunamamış yada boşlamış. Sadece talihsizliği değil biraz da boş vermişliği nedeniyle ünlü, zengin vs olamamış. Merhabalar. O konuda çok detaylı bir bilgim yok açıkçası ama büyük sanatçılar arasında hayattayken yokluk çekenlerin sayısı da bir hayli fazla gerçekten de.."} {"url": "https://gezivita.com/amsterdam-gezilecek-yerler", "text": "Amsterdam gezi rehberinin ilk bölümünde, Amsterdam gezilecek yerler arasında yer alan kimi mekanlardan bahsetmiştim. En son Museumplein'da dünyaca ünlü Amsterdam müzeleri arasında geziyorduk hatırlarsanız. Son olarak da Van Gogh Müzesinde kalmıştık hatta. Buradan devam edelim hemen. Van Gogh Müzesinden çıktıktan sonra hemen yandaki Stedeljik Müzesine giriyorum. Burası da I Amsterdam karta ücretsiz. Tasarım ve modern sanat meraklılarına güzel bir haberim var! Amsterdam gezisi için olmazsa olmazlardan birisi bu müze. Stedeljik Müzesi 1890 yılında inşa edilmiş ve 1938 yılında modern sanat ve tasarım müzesine dönüştürülmüş. Matisse, Willem De Kooning, Cezanne gibi sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Dikkat çekici bir şekilde, yapı dışarıdan bakıldığında büyük bir küveti andırıyor. Gerrit Rietvelt'in Mavi Sandalyesi müzede görmeniz gereken tasarımlardan biri. Bunun, biri orijinal biri sonradan yapılmış şekilde iki versiyonu bulunuyor. De Stijl ismiyle adlandırılan sanat akımı 20. yüzyılda son derece yalın tasarımlar üretmişti. Bu da onlardan biri. Jean Tinguely'e ait heykeller de oldukça dikkat çekici. Burada rahatça 1-2 saat harcamak mümkün. İçeride bu sergi bölümlerinin yanı sıra güzel bir cafe ve mağaza da bulunuyor. Hediyelik eşya mağazasında çok güzel kurşun boya kalemleri buldum. 3. günümde ilk ziyaret ettiğim yer Rijksmuseum oluyor. Biri bana Amsterdam gezilecek yerler sıralaması yap dese, herhalde ilk sıraya kesinlikle bu müzeyi yazarım. Zira müze dünyaca ünlü koleksiyonlara ev sahipliği yapıyor ve dünyanın her yerinden milyonlarca ziyaretçisi var. Frans Halls, Jan Steen, Johannes Vermeer ve Rembrandt, eserlerini göreceğiniz ustalardan birkaçı sadece... Bu yüzden Rijks Müzesine sabahın erken saatlerinde gitmenizi tavsiye ederim. Diğerlerinin aksine ilerleyen saatlerde burası çok daha kalabalık oluyor. Hele yazın nasıl olur düşünemiyorum bile. Ben çıkarken vestiyerde bile kuyruk vardı, artık gerisini siz düşünün. Amsterdam fotoğraflarının neredeyse hepsinde yer alan I Amsterdam yazısını eminim görmüşsünüzdür. İşte bu meşhur yazı tam da bu meşhur müzenin önünde yer alıyor. Yani müzeye girmeseniz bile, Amsterdam turu yaparken yolunuz buraya kesin düşecek demektir. Müzeden çıktıktan hemen sonra Amsterdam gezilecek yerler arasında bulunan Vondelparka doğru yürüyorum. Park önceleri başka bir isimle anılırken, Flaman şair Joost Van Del Vondel'in heykelinin buraya dikilmesiyle bugünkü adını almış. Parkın yılda 10 milyondan fazla ziyaretçisi var. Mevsim kış, hava da biraz soğuk olunca, parkın o canlı atmosferi pek hissedilmiyor tabii. Bahar ve yaz aylarında burada rahatça saatlerce vakit geçirilebilir. Çimlere uzanabilir, kitap okuyabilir, kuşların cıvıltısını dinleyebilir, bisiklet kiralayabilirsiniz. Yine de etrafta yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler yok değil elbette. Hazır yeri gelmişken, Amsterdam hava durumu için de bir şeyler söyleyeyim. Grafikten de anlaşıldığı gibi kışları da öyle aman aman soğuk değil Amsterdam. Sıcaklık kış aylarında 5 derece civarında. Eh, insan şubat ayındaki Polonya'yı gördükten sonra buna şükrediyor. Yağışlar ise her mevsim olmakla beraber en çok sonbaharda görülüyor. Burası bizim Nişantaşı dersem sanırım anlaşılır. Chanel'den başlayarak aklınıza gelebilecek dünyaca ünlü tüm mağazalar yan yana bu Amsterdam alışveriş caddesinde sıralanmış durumda. Hal böyle olunca, sırt çantalı bir gezgine pek hitap etmediği için, ben hızlıca bu caddeyi turlayıp buradan meşhur Amsterdam Çiçek Pazarına yürüyerek ulaşıyorum. Amsterdam Çiçek Pazarı yani Flower Market. Orijinal adıyla Bloemenmarkt. Kanalın yanında sıralanmış tezgahları göreceksiniz zaten. Buradan ilginizi çekiyorsa ya da arkadaşlarınızdan sipariş aldıysanız çiçek veya çiçek tohumları satın alabilirsiniz. Fiyatlar uygun. Amsterdam Çiçek Pazarı Bloemenmarkt'ın bulunduğu yerde Amsterdam'ın meşhur peynirlerinin satıldığı dükkanlar da var. Henri Willig, Cheese & More gibi... Biliyorsunuz, Amsterdam'ın neyi meşhur diye sorsalar herkesin yanıtı aynı olur: Tabii ki peynir! Gouda peyniri ve Edam peyniri almadan dönmek olmaz. Fakat şunu söyleyeyim, bu adını yazdığım dükkanlar biraz turistik. İçindeki peynirlerden hepsini olmasa da bazılarını marketlerde de bulma şansınız var. Ben öyle yaptım. Fiyat fark edecektir. Bu bilgiyi hosteldeki resepsiyonist arkadaşlar da teyit etti. Mesela Amsterdam'da ucuz market olarak Albert Heijn var. Ben peyniri oradan aldım dönerken. Birçok yerde bu marketin şubesi var, biri mutlaka karşınıza çıkacaktır. Gezerken sağa sola dikkatlice bakmanız yeterli. Yalnız şubelerin bazısı ufak bazısı büyük. Siz içi büyük olanlara girin. Daha sonra Amsterdam Museum'e gidiyorum. Amsterdam Müzesi bize geçmişten bugüne şehrin tarihsel gelişimini sunuyor. İlk yerleşimcilerden başlayarak İkinci Dünya Savaşına ve oradan da günümüze dek. Fotoğrafların yanı sıra video gösterimleri ile anlatımlar zenginleştirilmiş. Oldukça büyük olan bu müzede Amsterdam'ın çizilmiş ilk haritası da var. Eğer kendinizi çok kaptırırsanız, rahatlıkla 1-2 saatinizi harcayabilirsiniz burada. Girişte ilk olarak Amsterdam'ın DNA'sı kısmını göreceksiniz. Burası müzenin odak noktası. Amsterdam'ın ilk haritasından başka, müzede özellikle dikkat edilmesi gereken başka bazı objeler daha var. Bunlardan ilki, şehrin Fransızlarca alınması sırasında Napolyon'a takdim edilen sembolik anahtar mesela. Bu iki anahtar, 9 Ekim 1811 tarihinde şehri alan Napolyon'a sunulmuştur. Ortadaki holde bu anın tasvir edildiği dev bir yağlı boya tablosu var. Bu tablo da gerçekten muazzam! Tablonun yer aldığı holde Goliath'ı da göreceksiniz. Goliath dev bir muhafız. İncil'de geçen figürlerden biri. Begijnhof müzenin hemen yanında yer alıyor. Bıhaynhof şeklinde telaffuz ediliyormuş. Bunu da adres sorarken Hollandalı bir çocuktan öğrendim. Gırtlaktan gelmesi lazım yani. Begijnhof etrafı evlerle çevrili dikdörtgensel bir alan. Aşırı büyük değil. Kendini çevreleyen evlerin ortasında yeşil bir alan var. İbadethane olarak inşa edilmiş. Buranın aynısından Belçika'nın Brugge kentinde de var hatta. Brugge gezi planı yapanların da aklında olsun. Buradaki evlerde, rahibeler kimsesiz ve yoksul çocuklara eğitim verip hastalara bakarmış. Michel De Montaigne, bir gezi kitabı olan Yol Günlüğünde, vaktiyle (16. yüzyıl) Fransa'da da böyle bir çok yer olduğundan bahseder. Amsterdamın en eski evi burada yer alıyor. Girişte, hemen soldaki 34 numaralı büyük siyah ev. 1400'lerin başından kalma. Begijnhof'un içinde bir de şapel var. Amsterdam'ın Katolik geçmişini yansıtan bu yapı da 1680 yılından kalma. Bu kısma en fazla yarım saat ayrılması yeterli olacaktır. Bu bölgede etraf oldukça sessiz. Gerçekten huzur verici bir atmosfer var. Gezerken soluklanmak ve rahatlamak adına iyi bir nokta. Begijnhof'tan ayrıldıktan sonra, kapanmadan önce (Kapanış saati 17:00) Dam Meydanındaki Belediye Sarayına yetişiyorum. Yani Amsterdam gezi yazımın 1. bölümünde bahsettiğim yere: Koninklijk Paleis. Bu Hollanda başkanlık veya kraliyet sarayına giriş ücreti 10 Euro. Burada I Amsterdam Kart ne yazık ki geçmiyor. Girişte sizi ortadaki mermer zeminli dev avlu karşılıyor. Burası aslında belediye sarayı olarak inşa edilmiş. Hollanda kraliyet ailesi tarafından hala resmi törenlerde kullanılıyor. Amsterdam gezilecek yerler bakımından son derece zengin demiştim. İnanın gez gez bitmiyor. Bu nedenle Amsterdam turu sırasında son günüm oldukça yoğun ve koşuşturmalı geçti. Son günümde Budget Hostel Dream Inn'de kahvaltımı yaptıktan sonra ilk iş olarak Museum Willet-Holthuysen'e gidiyorum. Museum Willet Holthuysen, ismini bu evin sahiplerinden almış. 1685 yılında inşa edilmiş bu müze evde, bu tarihten günümüze bir yolculuğa çıkacaksınız. Giderseniz özellikle sarmal merdivenleri ve tüm odaları dikkatlice inceleyin. Mutfaktan başlayarak; giriş holü, yemek odası, dans odası, bahçe, bahçeye bakan oda ve bayanlar salonunun her biri ayrı ayrı görkemli! Museum Willet-Holthuysen'den ayrıldıktan sonra Van Loon Müzesine doğru yola koyuluyorum. Van Loon Müzesine giderken, yolumun üzerinde tesadüfen iki müzeye daha denk geldim. Burası müzeler bulvarı olmalı. Gayet tabii Museumpleindan hemen sonra! İlk girdiğim ve hızlıca bir turlayıp çıktığım yer Çanta Müzesi. Bu müze erkeklerin ilgisini çekmez ama kadınlar mutlaka uğrasın derim. Geçmişten günümüze çantanın serüvenine tanık olacaksınız bu ilginç müzede. Kadınlar içeride rahatça 1 saat harcar. Belki de daha fazla. Dediğim gibi, benim girmemle çıkmam bir oldu. Hemen yan taraf ise Tassen Museum. Burası, kısaca Rembrandtplein durağında inince hemen paralel cadde oluyor. Museum Von Loon da iki blok ötede kalıyor zaten. Yapının beyaz bir ön cephesi var. İhtişamlı mobilyaların sergilendiği bir diğer yapı da burası. Mavi ve kırmızı misafir odası oldukça dikkate değer. Ev 1672 yılında inşa edilmiş. Buradan çıktıktan sonra ise istikamet Ajax Amsterdam Arena stadı. Amsterdam Arena stadına ulaşım için, Amsterdam Centraal merkez tren istasyonundan 54 numaralı metroya binmeniz gerekiyor. Bijlmer Arena durağında indikten sonra hemen yan tarafta stadyumu göreceksiniz. Saatlere göre turlar yapılıyor. Başınızdaki bir rehber eşliğinde yaklaşık bir saat süren bir stat turu yapıyorsunuz. I Amsterdam Karta ücretsiz. Önce hemen girişteki bankoya uğrayın ve biletinizi alın. Tur saatleri de orada yazıyor. Futbolu seviyorsanız, buraya kadar gelmişken vaktiniz varsa katılın derim. Soyunma odaları ve stat içindeki bölümlerden başlayarak, Ajax Müzesine, basın odasına ve tabii ki son olarak stadın içine giriyorsunuz. Güzel bir deneyim. Son günün akşamı, Amsterdam'da yapılacak şeyler arasında ilk sıralarda yer alan tekne turuna katıldım. Amsterdam kanal turu gün içerisinde her yarım saatte bir yapılıyor. Tekneler Amsterdam Centraal'in önünden kalkıyor. Akşam saat 21.00'a kadar seferler sürüyor. Fakat ben derim ki, bu turu mutlaka geç saate bırakmadan gündüz gözüyle yapın, her bir yeri dikkatlice inceleyin. Ve size harika bir haberim var. Amsterdam tekne turu Türkçe! Evet evet, yanlış duymadınız, diller arasında Türkçe dil seçeneği de var. Yurt dışı seyahati için alışık olmadığımız bir şey, farkındayım. Sırf bu yüzden bir bonus daha aldı benden Amsterdam. Fakat işin bir de şu yönü var. Onu da belirtmem lazım. Hollanda sistemi öylesine güzel oturtmuş ki. Müze girişlerinde mesela, dikkat ettim, mutlaka nereden geldiğinizi soruyorlar. Hangi müzeye giderseniz gidin, bilet alırken bunu hep yapıyorlar. Bu, açıkçası bir süre sonra dikkatimi çekti ve neden yaptıklarını sordum. Aldığım cevap gayet net: İstatistik önemlidir. Bizde bırakın bu kadar ince ayrıntıları düşünmeyi, İstanbul'daki tarihi surlar bile düğün salonu yapılıyor, Aspendos gibi tarihi yerler restorasyon adı altında tuhaf mermerlerle kaplanıyor! Kanal turu sırasında gördüğüm ilginç yerlerden en dikkat çekici olanlarından biri şüphesiz Buz Bardı. Buraya da Amsterdam gezi sırasında bir uğrayın. Buralara çok istediğim halde vaktim kalmadığı için uğrayamadım ne yazık ki. Ben Amsterdam kanal turu için Lovers isimli şirketi tercih ettim. Siz de onu kullanabilirsiniz. Dediğim gibi I Amsterdam karta zaten ücretsiz. Normalde ise Amsterdam tekne turu kişi başı 16 Euro. Gelelim Amsterdam yemek meselesine... Patates kızartması burada çok meşhur bir defa. Centraal çevresindeki dükkanlarda satılıyor. Küçük boy bile 1 kişiyi rahatça doyurur. Deneyebilirsiniz. Bunun dışında yine Red Light District ve Amsterdam Centraal çevresinde bir sürü irili ufaklı restoran ve cafe var. Ayrıca Dam Meydanında, Nieuwe Kerk Kilisesinin hemen yanında ise özleyenler için Simit Sarayı var. Çay-Simit ikilisi bizim için vazgeçilmez bir tutku. Amsterdam eğlence hayatı deyince akla gelen yerlerden de kısaca bahsedeyim. Concertgebouw Amsterdam'ın en ünlü konser salonu. Burada iki adet salon bulunuyor. Canlı müzik için Leidsplein çevresindeki mekanları deneyebilirsiniz. Leidsplein hem gece hem de gündüz saatlerinde oldukça hareketli bir meydan. Amsterdam özellikle yaz ve bahar aylarında çok hareketli oluyor. Her yerde bir etkinliğe denk gelmek mümkün. Örneğin Vondelparkta haziran ayı başında ve ağustos ayının sonunda tiyatro ve müzik etkinlikleri yapılıyor. Yine haziran ayında 3 hafta süren Holland Festival'de birçok şehirde etkinlikler düzenleniyor. Temmuzda ise Rotterdam'da caz festivali var. Amsterdam'da etkinliklerden haberdar olmak için harika bir web sayfası paylaşmak istiyorum sizinle: Amsterdam Etkinlik Rehberi Bu sayfayı Amsterdam gezi turu yapmadan önce mutlaka inceleyin. Yazının sonuna doğru yaklaşırken, genel bir toparlama yapmak gerekirse, Amsterdamı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Gayet düzenli bir şehir. Kurallar var ve herkes buna uygun bir şekilde hayatını yaşıyor. Yüksek bir ses bile duymadım tüm Amsterdam gezisi boyunca. İnsanlar gerçek bir bisiklet aşığı. Bunun dışında öyle aman aman pahalı bir şehir değil. Özellikle de Kopenhag gezisi yaptıktan sonra bunu daha net söyleyebilirim. Amsterdam ucuz uçak bileti bulursanız hiç düşünmeyin. 3-4 günlük bir Amsterdam turu yapabilirsiniz. Unutmayın, Atlasglobal, Pegasus ve THY gibi firmalar Hollanda'ya direk uçuyor. Eğer imkanınız varsa Amsterdam yakın yerler gezmek de diğer bir seçenek. Bir başka ülkede, bir başka seyahatte görüşmek dileğiyle kendinize iyi bakın, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/amsterdam-yapilacak-seyler", "text": "Bu yazıda ise, Amsterdam gezi planı yapanlar için olmazsa olmaz bazı aktiviteler önereceğim. Amsterdam'da yapılacak 6 şey. İlk olarak, size birkaç Amsterdam rehberli tur hizmetinden bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, Hollanda'nın en kozmopolit şehirlerinden biri olan Amsterdam, güler yüzlü yerel halkı, uygun yaşam koşulları, tarihi ve kültürel zenginliği ile tanınıyor. Bu güzel Avrupa kentine gidenler, 17. yüzyıldan kalma yapılara ev sahipliği yapan Dam Meydanını, Hollanda'nın en popüler müzelerinden olan Van Gogh Müzesi, Anne Frank Müzesi, Modern Sanat Müzesi, Madame Tussauds Müzesini, ünlü Kırmızı Işıklar Caddesini ve Begijnhof bölgelerini rehberli turlar eşliğinde keşfedebiliyor. Evet, bisiklet kiralanmadan yapılacak tüm Amsterdam gezileri bir parça eksiktir! Zira Hollanda'nın başkenti, bisiklet kullanan insan sayısıyla dünyada zirveye oynuyor. Hatta merkez tren istasyonu olan Amsterdam Centraal'in önünde katlı bisiklet parkı bile var! Evet evet gerçekten öyle, şaka falan yapmıyorum. Alttaki fotoğrafa dikkatlice bakın lütfen. Bu demektir ki, bisiklet için oldukça gelişmiş bir altyapıya sahip bu şehirde bisiklet sürmek gerçekten bir ayrıcalık. Eh, siz de gitmişken kendinizi bu zevkten mahrum etmeyin derim. Ancak bisiklet kullanırken dikkat etmeniz gereken çok önemli bazı kurallar var. Bunları hatırlatmak istiyorum hemen. Bunlardan ilki ve en önemlisi, mutlaka bisikletlilere ayrılan kısımdan gidin. Buranın dışına sakın çıkmayın! İkinci olarak, dönüşlerde elinizle dönmek istediğiniz tarafı göstermeniz gerekiyor mutlaka. Bu hem sizi karşıdan görecekler, hem de arkanızdan gelenler için bir nevi manuel sinyal oluyor. Vondelpark Amsterdam'da görülmesi gereken parkların başında geliyor. Amsterdam geziniz sırasında müzeleriyle ünlü Museumplein'a yürüme mesafesindeki bu parka mutlaka uğrayın. Mevsime göre hava güzelse çimlere yayılın, yürüyüş yapıp vücudunuzu tazeleyin. Oksijeni ciğerlerinize çekin. Bulutların kıvrımlarını seyretmek, nedense bana hep İtalyan müzisyen Ludovico Einaudi'nin Nuvole Bianche isimli parçasını hatırlatır. Amsterdam gezisi sırasında siz de mutlaka Vondelpark'ta kısa bir mola verin efendim. Sporsever, özellikle de futbol severler buraya! Hollanda'nın dünyaca ünlü takımı Ajax'ın stadı Amsterdam Arena turu yapmaya ne dersiniz? Üstelik I Amsterdam kartınız varsa bu tur tamamen ücretsiz. Stada ulaşım ise gayet basit. Amsterdam merkezden 54 numaralı metroya binerek Bijlmer Arena durağında iniyorsunuz. İndikten sonra tek yapmanız gereken ise biraz yürümek. Yaklaşık 10 dakika kadar. Stadın E kapısından içeri girince bilet satılan bankoyu göreceksiniz. Tabelada rehberli turların saat kaçta yapılacağı yazıyor. Tek başınıza giriş yapamıyorsunuz, bu saatleri beklemek durumundasınız! Stat turu esnasında soyunma odalarını, tribünleri, basın odasını göreceksiniz. Zaten rehberiniz gezerken her bir yer ile ilgili bilgileri detaylıca anlatıyor olacak. Bir saat süren tur sonunda siz de kendinizi kısa süreliğine de olsa Van Der Sar, Johann Cruyff ve Zlatan Ibrahimovic gibi hissedebilirsiniz. Tabii ki İngilizce bilmek şart. Kanal turu Amsterdam gezisi için olmazsa olmazlardan! Normalde kişi başı ücret 16 Euro. Ben I Amsterdam Card satın aldığım için ücretsiz olarak bu hizmetten de faydalandım. Amsterdam kanal turu yapmak için birkaç farklı firma bulunuyor. Ben \"Lovers\" isimli şirketi tercih ettim ve fazlasıyla memnun kaldım. Kanal turu yaklaşık bir saat sürüyor. Amsterdam gezisi esnasında ücretsiz olarak rehberlik hizmeti alıyorsunuz. Size dağıtılan kulaklıkları taktığınızda tur sırasında gezip gördüğünüz yerler hakkında farklı ve önemli bilgiler ediniyorsunuz. Bu tablo Amsterdam gezilecek yerler arasında en başta gelen Rijksmuseum'da sergileniyor. Amsterdam'a kadar gidip bu tabloyu görmeden dönmek olmaz! Rembrandt bu çalışmasında bir kutlama törenine hazırlanan askeri milis birliğini tasvir etmiştir. Tablonun bir özelliği de devasa boyutlarıdır. Bu inanılması güç şaheser 4 metreden daha geniş olacak şekilde, neredeyse müzenin duvarlarından birinin tüm yüzeyini kaplamaktadır. Yapıtın Gece Devriyesi olarak adlandırılma nedeni, bir kat koyu cila üzerine yapılan tablonun gece sahnesini tasvir etmesidir. Rijksmuseum birkaç farklı bölümden oluşuyor ve tamamını gezmek için birkaç gün bile yetmeyebilir. Bu meşhur tablo ise müzede 1650-1700 arası eserlerin sergilendiği bölümde yer alıyor. Zaten müzenin içine girince size bir kroki verilecek. Oradan kontrol edersiniz. Duvarlarda da bilgilendirme tabelalarını göreceksiniz. Kendiniz bulamasanız bile görevlilerden yardım isteyerek rahatça tablonun bulunduğu geniş hole erişebilirsiniz. Şimdi size Amsterdam turu yapanların çoğunun gözünden kaçan bir yerden bahsedeceğim. İnternette bir sürü Amsterdam gezi rehberi var ancak ben buranın ismine pek rastlamadım. İsmini üstte yazdım zaten. Evet, söylemesi biraz zor ama çok önemli değil. Anlamı \"Çatı Katındaki Efendimiz\" demek. Bu kilisenin özelliği ise şu: Diğer klasik kiliseler gibi dışarından kesinlikle ne olduğu anlaşılmıyor. Yani dışarıdan bakarak buranın bir dini yapı olduğunu çözmek imkansız. Çünkü burası bir apartmanın içinde yer alıyor. Nasıl bir apartman mı? Bildiğimiz apartman işte. Tipik Hollanda evlerinden birinde. Peki neden gizli bir kilise? Hollanda 1578 yılında Protestanlığı kabul eder. Bu tarihten sonra Katolik cemaat için ibadet eskisinden de zor olur. Bu yüzden bu tür yapılara ihtiyaç duyulur. Günümüzde halen varlığını sürdüren bu gizli kilisenin alt katında da müze var. Kiliseye ait resim, gümüş, din adamı kıyafetlerini de bu müzede görebilirsiniz. Çatı Katındaki Efendimiz Kilisesi Amsterdam'ın Nieuwe Zijde denen batı yakasında, Oude Kerk'in hemen yanında. Buraya giriş de I Amsterdam karta ücretsiz. Evet, Amsterdam gezisi düşünen herkese şimdiden keyifli seyahatler dilerim. Bu yazımı beğendiyseniz, bırakacağınız bir yorum beni gerçekten çok mutlu eder. Bir başka ülkede ve şehirde tekrar görüşmek üzere! Peki, Van Gogh Müzesi de 7 olsun. Bence bu listeye Anne Frank Müzesi, Sex Müzesi ve Dutch Pancake yemeyi de ekleyelim. Çok şey eksik kalmış. Red light districh'den bahsetmemiş bile. Marken, Volendam da mutlaka görülmeli. Hiç bir yerde yazmaz ama ben Heineken bira fabrikası müzesini de gezdim, o da çok güzeldi. Saray ve meydanları saymıyorum bile."} {"url": "https://gezivita.com/antalya-plajlari", "text": "Bu kez Antalya plajları ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Çünkü Antalya'dan yeni döndüm. İşte ayağımın tozuyla ve sizler için aldığım önemli notlarla bir kez daha karşınızdayım. Bildiğiniz gibi Antalya oldukça geniş bir alana yayılan ilimiz. Antalya'nın; Kaş, Kemer, Manavgat ve Alanya gibi, hepsi birbirinden güzel ilçeleri bulunuyor. Bir de tabii bu ilçelerin, örneğin Side ve Kalkan gibi, kimi zaman bağlı bulundukları ilçelerden bile önce isimleri anılan meşhur turistik mahalleleri var. Dolayısıyla Antalya plajları sayıca çok fazla. Ancak burada tek bir yazının içine, en güzel Antalya plajları isimlerinin tümünü birden sığdırmak imkansız. O yüzden biz burada ölçeğimizi biraz sınırlandıracağız. Netleştirmek adına, önce şunun iyice bir altını çizeyim. Bu yazıda anlatacaklarım, sadece Antalya'nın merkezinde yer alan önemli, güzel ve en ucuz Antalya plajları olacak. Bu arada hiç merak etmeyin. Antalya'ya ilk kez gidiyor olabilirsiniz. Burayı iyi bilmiyor olabilirsiniz. Bölgeyi, herkesin rahatça anlayabileceği şekilde ve buraları hiç bilmediğinizi farz ederek, gerçekten tane tane ve basitçe anlatacağım. Anlattığım kısımları da yazıya eklediğim haritalardan ve fotoğraflardan kontrol ederek rahatça kavrayacaksınız zaten. Önce aşağıdaki haritaya bir göz atalım isterseniz. Haritada Muratpaşa Belediyesi ve Konyaaltı Belediyesinin yer aldığı alan, şehrin merkezi kısımları oluyor. Antalya merkezindeki plajlar denince de, hiç şüphesiz akla gelen ilk plaj Antalya Konyaaltı Plajı oluyor elbette. İsmini mutlaka duymuşsunuzdur zaten. Burası oldukça uzun bir plaj. Antalya Konyaaltı Plajı, Kemer'e doğru, Antalya'nın iki kilometre kadar batısında yer alıyor. Bey Dağları manzaralı plajın çevresinde, oturma alanları, özel beachler, çeşit çeşit kafeler, restoranlar, marketler ve oteller bulunuyor. Gündüz olduğu gibi, akşamları da Antalya Konyaaltı Plajı ve çevresi oldukça hareketli. Kimi bisiklete biniyor, kimi yürüyüş yapıyor, kimi kumlara uzanmış sohbet ediyor, içki içiyor. Siz de isterseniz sokak müzisyenlerine kulak kesilebilir veya canlı müzik yapan ve akşam kafe/bar konseptine dönüşen özel beachlerden birine girip müzik dinleyebilirsiniz. Sunshine Beach, Çakıl Beach, Albatros Beach, The Long Beach, Babil Beach akla gelenlerden birkaçı sadece. Seçenek bir hayli bol anlayacağınız. Ben, bir akşam üstü Konyaaltı Plajı sahilinde yürüyüş yaparken, Bachata yapanlara rastladım mesela. Oldukça keyifliydi. Aslında şöyle diyebiliriz üstteki şu haritalara da bakarak: Antalya'nın merkezi kabaca üç kısımdan oluşuyor. Elbette bu benim kendi sınıflandırmam bu arada, yanlış anlaşılmasın. Şehrin batısında uzanan Konyaaltı Plajı bölgesi, doğusunda yer alan Lara Plajı bölgesi ve bu ikisinin ortası diyebileceğimiz noktada ise Antalya Kaleiçi denilen, şehrin tarihi ve turistik merkezi yer alıyor. Ancak Lara Plajı, Antalya'ya yaklaşık 15 km mesafede bulunuyor. Konyaaltı'nın aksine, merkeze biraz daha uzak. Bu, aklınızın bir köşesinde bulunsun. Kalmayı düşündünüz yere göre, Antalya Havalimanında uçaktan indikten sonra, çıkış kapısının hemen önünde yer alan Havaş otobüsleri bizi istediğimiz yere götürüyor. Siz isterseniz Kaleiçi bölgesinde de kalabilirsiniz elbette. Burası özellikle akşamları turistlerin de etkisiyle çok hareketli, cıvıl cıvıl. Antalya'da gezilip görülebilecek tarihi yapılar da burada yer alıyor zaten. Kaleiçi dediğimiz yer, tüm Antalya fotoğraflarında yer alan meşhur Hadrian Kapısının olduğu yer. Hani Instagram'da her Rus turistin mutlaka fotoğrafının olduğu anıtsal kapı var ya, işte orası. Üstte de ifade ettiğim gibi, Lara buraya biraz daha uzak kaldığı için, ben ilk ikisinden birinde -Konyaaltı veya Kaleiçi- konaklama yapmanızı öneririm size. Ancak Lara tarafının önemli bir avantajı da, bir doğa harikası olan Düden Şelalesine yakın olması mesela. Karar, elbette sizin. Bu noktada çok önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum. Her ne kadar bahsettiğim bu noktalar, haritalarda birbirine son derece yakınmış gibi gözükse de, bu yerler arasında kullanacağımız ulaşım metodu ve değişen mesafeler, kişisel konforumuzda son derece belirleyici oluyor. Söz gelimi ben, Konyaaltı bölgesinde konakladım ve hem Hadrian Kapısının olduğu Kaleiçi bölgesine, hem de Lara Plajına sürekli toplu taşıma ile gidip geldim. Yani kişisel aracım yoktu. Ancak Konyaaltı'ndan, örneğin Lara Plajına belediye otobüsü ile ulaşım hem uzun sürüyor -Bir saate yakın- hem de duraktaki bekleme süreleriniz de cabası. Üstelik buna, yazın Antalya'daki o çılgın, o inanılmaz, o dayanılmaz sıcağı da ilave edin ve kendinizi bir an için böyle bir havada durakta belediye otobüsü beklerken hayal edin. Terden sırılsıklam oluyorsunuz. Bu arada -İstanbul'un aksine- Antalya'da belediye otobüslerindeki klimalar gerçekten çok iyi çalışıyor ve otobüsler adeta buzhaneyi andırıyor. Ama yine de benim size tavsiyem, buraya ya kendi aracınızla gelin ya da benim gibi İstanbul'dan uçakla geldiyseniz, mutlaka ama mutlaka araç kiralayın şeklinde olacak. Antalya araç kiralama için en uygun yerlerden biri. Yani mümkün olduğunca toplu taşıma kullanmamaya çalışın. Başka türlü gerçekten perişan olursunuz. Durağa kadar yürü, bekle, bin, in, kaldığın yere geri dönmek için tekrar durağa yürü, bekle, bin, in, tekrar yürü... Ben perişan oldum, siz olmayın. Ben ettim, siz etmeyin. Evet, gördüğünüz gibi Antalya'yı böylece kafamızda basitçe üçe ayırdık. Hem Konyaaltı hem de Lara, uzunca bir kumsala sahip olduğu için, bu sahil şeritleri üzerinde çok sayıda özel beach var. Ancak meraklanmayın, bu beachlere girmek zorunda değilsiniz. Değilsiniz çünkü hem Konyaaltı hem de Lara, upuzun plajlar olduğu için -ikisi de ortalama iki kilometre uzunluğunda- her ikisinde de bol miktarda halka açık ve ücretsiz alan var. Yani Antalya belediye plajları ile dolu bir yer! Antalya plajları ücretli mi sorusuna da kendiliğinden yanıt vermiş olduk böylece. Bu da demek oluyor ki, şemsiyesini ve sandalyesini kapan, haftanın her günü ve günün istediği her saatinde, bu plajlardan istediği gibi faydalanabiliyor. Bu Antalya Belediye Plajları halka açık olduğu için giriş ücreti diye bir şey yok. Kabin, tuvalet ve duşlar tamamen ücretsiz. Örneğin Konyaaltında yaklaşık her yüz metrede bir ücretsiz tuvalet bulunuyor. Her iki plajın da gayet temiz olduğunu söylemek isterim. Şimdi Lara Plajı üzerinde yer alan ve giriş ücreti özel beachlere göre son derece ucuz olan bir tesisten söz edeyim. Burası Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Lara Halk Plajı olarak geçiyor. Tam yerini tarif etmek için, Lara Birlik Plajından sonra geldiğini söyleyebilirim. Tam önünde belediye otobüsü durağı da var zaten. Az önce söylediğim gibi, ben buraya otobüsle geldim. Buraya Antalya Konya altı bölgesinden direk ulaşım için, KL08 numaralı belediye otobüsünü kullanabilirsiniz. Bu numarayı sakın unutmayın çünkü bu, gece yarısı da çalışan ve Antalya plajları ulaşım konusunda bize en çok yardımcı olan otobüs hattı. Unutmayın KL08. Antalya'da kısaca 08 deniyor. Evet, tekrar dönelim Lara Halk Plajı konusuna. Burası Antalya ucuz plajlar içinde yer alıyor çünkü şemsiye ve şezlong ücreti sadece 60 TL. (Temmuz 2023 fiyatıdır.) İşletme içinde fast food tarzı yiyecekler ve alkolsüz içecekler satan bir kafe kısmı da var. Lara bölgesindeki denizin en önemli özelliği, suyun nispeten dalgasız oluşu. Ancak deniz girdikten kısa bir süre sonra hemen derinleşiyor. Özel beachlere göre giriş fiyatı son derece uygun olan bu tesisi kesinlikle tavsiye ederim. Son derece geniş bir alana yayıldığı ve oldukça fazla sayıda şezlong bulunduğu için, yer bulmak da çok kolay olacaktır burada, hatta hafta sonları bile. Ben zaten buraya bir cumartesi günü saat 11:00 sularında, Antalya falez plajları içinde yer bulamayınca geldim. Ve rahatça yer buldum. Lara Plajı aynı zamanda çadır kurmaya çok uygun bir yer. Zaten gittiğinizde çadır kuran çok miktarda tatilci göreceksiniz etrafta. Lara Halk Plajı Antalya Falezler bölgesine yakın bir konumda yer alıyor. Evet, buraya kadar hep klasik plajlardan söz ettik aslında: Konyaaltı Plajı ve Lara Plajı. Klasik yani kumlu plajlar. Antalya'da bir de falezli plajlar bulunuyor değerli arkadaşlar. O halde şimdi gelelim Antalya falezler bölgesi hakkında bilgi edinmeye. Antalya falez plajları Kaleiçi'ni hemen geçtikten sonra yer alıyor. Lara Plajına varmadan, yan yana sıralanıyorlar. Buraya da belediye otobüsü ile ulaşım, üstte bahsettiğim KL08 otobüs hattı ile rahatça sağlanıyor. Falez, dalgaların etkisiyle sahildeki kısımların aşınarak uçurumlar oluşturması anlamına geliyor. Falezler aynı zamanda birinci derece doğal sit alanları olarak kabul ediliyor. Antalya'da Konyaaltı ile Lara arasındaki bölge falezli jeolojik yapısı nedeniyle son derece popüler. Ayrıca suyu biraz daha soğuk. Ancak girilmeyecek kadar değil elbette. Muratpaşa Belediyesine ait olan bu bölgede yer alan dört farklı falezli plaj var: Erenkuş Plajı, İnciraltı Plajı, Erdal İnönü Kent Parkı Plajı, Konserve Koyu Plajı. Üstteki haritadan da görebileceğiniz gibi, bu plajların hepsi yan yana ve birbirlerine yürüme mesafesinde bulunuyor. Örneğin bunlardan Erenkuş Plajı ile İnciraltı Plajı arasında, on-on beş dakikalık yürüme mesafesi var. Bunlar Antalya halk plajları arasında yer aldığı için, özel beachlere kıyasla hem çok daha ucuz hem de konumları itibariyle merkezi bir yerde yer alıyorlar. Aslında bu plajların hiçbirine giriş ücreti yok. Aynı Konyaaltı ve Lara Plajında olduğu gibi. Sadece kişi başı şemsiye+şezlong ücreti veriyorsunuz. Aslında bunları da ödemek zorunda değilsiniz. Yani gelip direk denize girebilirsiniz buradan. Ama bunu tercih eden pek kimse olmuyor. Antalya falezler bölgesindeki plajlar birer platform üzerinde kurulu olduğu için, çok geniş bir yayılma alanı ve kumsal bölgesi yok. Yani yerleri çok dar. O yüzden buraya kendi şemsiyenizle gelmeniz de biraz zor. Biraz zor diyorum çünkü örneğin Erenkuş Plajının küçük bir kısmında, kendi şemsiyeniz ve sandalyenizle oturabileceğiniz bir alan var aslında. Ama burası gerçekten çok küçük ve klasik bir kumlu plaj olmadığı için bir hayli konforsuz. Aşağıda görebilirsiniz. Dolayısıyla tekrar edeyim, bu Antalya falez plajları için en mantıklısı, bu plajlara sabah erkenden gelmek ve boş şezlong & şemsiye bulup oturmak. Antalya falez plajları hakkında aklınızda tutmanız gereken en önemli bilgi, bu plajların alanları son derece dar olduğu için, şezlongların sayısı da bununla bağlantılı olarak son derece az. Örneğin İnciraltı Plajındaki şezlong sayısı sadece yüz elli. Erdal İnönü Kent Parkı Plajındaki sayı ise bundan da az. Şöyle söyleyeyim. Plajların açılış saati 06:00. Kafe bölümü ise 08:00'de hizmet vermeye başlıyor. Hafta sonu bu saatten sonra gelirseniz çok büyük ihtimalle boş şezlong bulamayacak ve sıraya isim yazdırmak zorunda kalacaksınız. Falez plajlarında tüm yerler dolduktan sonra, görevliler bir kağıda gelenlerin isimlerini yazıyorlar ve plajdan ayrılan olduğu takdirde bu sıraya göre çağrılarak şezlonglara geçebiliyorsunuz. Yani öyle kafanıza göre gelip şezlonglarda koşar adım köşe kapmaca oynamak yok. Dolayısıyla bu şekilde beklemek isteyen kalıp bekliyor, beklemek istemeyen gidiyor. Burada elbette kişi sayısı da son derece önemli. Ben genelde tek başıma gezdiğim için, örneğin İnciraltı Plajına gittiğimde sıra olmasına rağmen, bekleyenler ikişerli ve daha fazla sayıda kişiden oluştuğu için, tek bir boş şezlong bulup hemen yerleştim mesela. Yani Antalya falez plajlarına cumartesi veya pazar günleri, iki ve ikiden fazla kişiyle gitmeyi düşünüyorsanız, boş şezlong bulabilmek için en geç saat 07:00 civarında orada olmanız gerekiyor. Evet biliyorum, oldukça erken bir saat ama durum gerçekten bu. Buna çok dikkat edin. Bana teşekkür edeceksiniz. Sıraya isim yazdırdıktan sonraki bekleme süreleri de elbette kesinlikle hesaplanabilir bir şey değil. Görevliler yarım saat bir saat arası diye görüş bildiriyor genelde ama bu yorum tam bir Türk usulü yorum, yani biraz kafadan atma usulü. Açıkçası bunun bir tutarlılığı yok. Örneğin bir saat beklersiniz, o esnada hiç kimse kalkmayabilir. Veya tesadüfen arka arkaya kalkan insanlar da olabilir. Artık o noktada işiniz bayağı bir şansa kalmış oluyor. Hafta içi ise Antalya falez plajlarında şezlong bulmak biraz daha kolay. Örneğin Erenkuş Plajı İnciraltı Plajına göre biraz daha büyük. Yer bulmak bu anlamda çok daha kolay olabilir burada. Antalya falez plajları ucuz belediye plajları arasında yer aldığı için, şezlong ve şemsiye ücreti 60 TL. Bira 75 TL, pizza ise 100 TL. (Temmuz 2023 fiyatlarıdır.) Tabii ki hazır pizza servis ediliyor. Öyle beklentiniz çok yüksek olmasın yani. Evet, ben bu yazımda en ucuz Antalya plajları isimlerini tek tek sayarak, size onları tüm ayrıntılarıyla daha yakından tanıtmaya çalıştım. Konyaaltı Plajı ve Lara Halk Plajı başta olmak üzere, Antalya falezler bölgesinde yer alan dört farklı Antalya falez plajları hakkında önemli bilgiler verdim. Yazıyı bitirmeden önce, yazın Antalya sıcağının gerçekten son derece kavurucu olduğunu ve güneşe karşı gölgede bile dikkatli olmanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Sağlığımız her şeyden önemli. Aman dikkat! Merhaba! Lara ve Konyaaltını biliyordum ama Antalya falez plajları hakkında hiç bilgim yoktu açıkçası. Side, Kaş, Kemer gibi yerlere gittiğim için burayı da öğrendiğim çok iyi oldu. Bilgilendirme için teşekkürler, yazı gerçekten bu plajları tüm detaylarıyla tanıtmış."} {"url": "https://gezivita.com/arabayla-yurt-disi", "text": "Arabayla Yunanistan turu yapmak son dönemde iyiden iyiye yaygınlaştı. Adeta güncel bir trend haline geldi desem yeridir. Artık birçok kişi tatillerinde veya fırsatını bulduğunda komşuya gitmeyi tercih ediyor. Elbette bunun çok çeşitli sebepleri var. Öncelikle ülke bize coğrafi olarak çok yakın. Büyük bir ana karası ve sayısız güzellikte Yunan adaları var. Yani Yunanistan gezilecek yerler bakımından engin bir derya deniz... Ardından ikinci sebep olarak ekonomik seyahat geliyor elbette. Son yıllarda ciddi bir ekonomik dar boğaz yaşayan Yunanistan, fiyatlar bakımından bize göre daha hesaplı bir ucuz seyahat imkanı sunuyor. Bildiğiniz gibi ben normalde gezilerimi tren, otobüs, uçak gibi araçlarla yapan sırt çantalı bir gezginim. Buna karşın, 2017 yılı Kurban Bayramını da içine alan tatilde bu kez yakın olduğu için Yunanistan'a arabayla gitmek istedim ve okuldan bir arkadaşımla beraber bir anda karar verip yola çıktık. Elbette araba ile yurt dışına çıkmak kolay. Türkiye içindeki seyahatlerden bir farkı yok. Ancak bu kez önce yapılması gereken bazı işlemler, toplanması gereken çeşitli evraklar var. Tek fark bu. Bunları tek tek tüm ayrıntılarıyla anlattığımda göreceksiniz ki, her şey sanıldığından çok daha basit. Özellikle evrak toplama süreci dışarıdan ilk bakıldığında karmaşık ve zor gibi görünse de pek vakit almıyor aslında. Öyleyse lafı hiç daha fazla uzatmadan gelelim Türkiye'den yurt dışına araba ile gitmek için gereken evraklar nedir sorusunun cevabına. Neden? Çünkü ehliyetiniz eski ise Uluslararası Sürücü Belgesi denilen bir belgeyi almak zorundasınız. Peki Uluslararası Sürücü Belgesi nedir? Uluslararası Sürücü Belgesi nereden alınır? Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından verilen bu belge, kurumun internet sitesinden aynen alıntılarsak, Uluslararası Kara yolu Trafiği Sözleşmesi doğrultusunda düzenlenmiş, yurt dışında araç kullanımını sağlayan bir belgedir. Bu Beynelminel Sürücü Belgesini almak için toplamanız gereken evrak sayısı az. Sürücü belgeniz yani ehliyetiniz, üzerinde mutlaka TC Kimlik Numaranızın da yazılı olduğu kimlik ve 2 adet fotoğraf ile başvuru yapıyorsunuz. Ödemeniz gereken ücret ise Ehliyet, Harç Bedeli ve KDV toplamı olarak 1 yıl için 486, 45 TL. Kabaca neredeyse 500 TL diyebiliriz biz buna. Gördüğünüz gibi biraz tuzlu. Bu paraya Avrupa'nın kimi şehirlerinde ortalama bir hafta hostelde kalmak mümkün. Bu belgenin geçerlilik süresi ise alındığı tarihten itibaren 1 yıl. Bu 1 yılın sonunda yenileme yapmak istediğinizde ise toplamda 270 TL daha ödenmesi gerekiyor. Belge ücretleri Turing İstanbul, Ankara, İzmir bürolarında ve Kapıkule, Hamzabeyli, İpsala sınır kapılarındaki Turing ofislerinde kredi kartı ile ödenebiliyor. Dolayısıyla hiç bu masrafa girmeden ben size kesinlikle ama kesinlikle yeni çipli ehliyet çıkarmanız tavsiyesinde bulunmak istiyorum burada. Beynelminel Sürücü Belgesi için ödeyeceğiniz bu ücreti benzine ayırırsınız hiç olmazsa, az buz para değil, yazıktır. O zaman gelelim çipli ehliyet almak için gerekli evraklar ve izlenecek adımlara. Çipli ehliyet alma ehliyet yenileme anlamına geliyor. Bunun için önce Emniyet Genel Müdürlüğü sitesine buraya tıklayarak girip randevu alıyoruz. İşlem türü olarak Eski Sürücü Belgesi Yenileme deyip şehri seçiyoruz. Şehri seçtikten sonra altta, ilçelerdeki müsait yani boş olan en yakın randevu tarihleri ve saatleri görüntülenecek. İstediğiniz tarih ve saatte randevu almak için tıklayın denilen saat imgesinin olduğu yere tıklayıp kişisel bilgileri dolduruyoruz. Bu arada mutlaka geçerli ve şifresini bildiğiniz yani güncel olarak kullandığınız bir mail adresinizin olması gerekiyor. Zira randevu onayı için size bir mail gelecek ve siz de oraya gelen linki tıklayarak randevuyu onaylamış olacaksınız. Onaylanmayan randevular belirli bir süre sonra sistemden otomatikman siliniyor, haberiniz olsun! Ehliyet yenileme işlemi için gerekli evraklar şunlar: Eski ehliyetiniz, Nüfus Cüzdanı, Pasaport veya Avukatlık kimliğiniz, Fotoğraflı Sürücü Sağlık Raporu, Toplam 15 TL ücret, 2 adet fotoğraf, kan grubu belirtir belge veya yazılı beyan. Yalnız burada bazı çok önemli detaylar var. Hemen onları açıklayarak olası kafa karışıklıklarını giderelim. Eski ehliyet ve üstte adı geçen 3 farklı fotoğraflı kimlik belgenizde problem yok zaten. Bankaya yatırılması gereken toplam 15 TL olan ücrette ise önemli bir detay var! Biraz sinir bozucu olduğunu biliyorum ancak ne yazık ki bu ücretin 13 TL'si bir bankaya, kalan 2 TL'si ise bir diğer bankaya yatırılıyor. Yani sadece bir bankaya gidip toptan 15 TL yatırılmıyor ne yazık ki. Tuhaf ama öyle. Ben 2 Türk Lirasını Ziraat Bankasına, 13 Türk Lirasını ise Halk Bankasına yatırdım. Eğer bunları yan yana veya yakın yerde bulabilirseniz şanslısınız. Yoksa boş yere zamanınız gidiyor. Bankaya gittiğinizde ise tek yapmanız gereken yeni çipli ehliyet harç bedeli yatırmak istediğinizi söylemek. Onlar zaten ücreti ve ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Bu bankalardan aldığınız dekontları saklıyorsunuz. Fotoğraflı Sağlık Raporu için de hemen bir bilgilendirme yapayım. Fotoğraflı sağlık raporunun tam teşekküllü sağlık raporu olması gerekmiyor. Benim gibi sağlık ocağında görev yapan aile hekimine giderek kolayca temin edebilirsiniz. Aile hekimine de ehliyet yenileme sebebiyle rapor istediğinizi belirtmeyi unutmayın. Hem sağlık raporu için vereceğiniz hem de elden teslim edeceğiniz diğer fotoğrafın arka fonunun beyaz olmasına dikkat edin. Elinizde hiç yoksa biyometrik fotoğraf çektirebilirsiniz. Kan grubu belirtir belge veya bu konu hakkında yazılı beyan benden istenmedi. Sizden de isteneceğini pek sanmıyorum. Zaten nüfus cüzdanında bu bilgi yazıyor. Yeşil Sigortayı da aynı yukarıda bahsettiğim Uluslararası Sürücü Ehliyeti gibi Turing Kurumu veriyor. Ödemeyi de yine Turing ofislerine yapıyorsunuz. Bu sigortayı yaptırmak opsiyonel değil, zorunlu. Dediğim gibi sınır kontrolünde hemen soruluyor. Bu sigorta yurt dışında kaza yapılması halinde karşı tarafın masraflarını karşılıyor. Yalnız buraya dikkat, sadece karşı tarafın masrafları. Kendi aracınızı da olası bir hasara karşı teminat altına almak için, kasko şirketiniz ile görüşmeyi unutmayın. - 15 günlük: 52,50 Euro - 1 Ay: 65,62 Euro - 3 Ay: 118, 12 Euro - 6 Ay: 196, 87 Euro - 1 Yıl: 262,50 Euro Elbette 2, 4 ve 5 ay gibi seçenekler de var. Bunlar ve diğer taşıtlar için de tüm fiyatları buraya tıklayarak kontrol edebilirsiniz. Yeşil Sigorta yaptırmak için gereken iki belge var; Araç ruhsatı ve trafik sigortası. Turing web sayfasında belirtilen bilgiye göre Turing ofisleri bu iki belgenin fotokopisini de kabul ediyor. Peki araç ruhsatı sizin adınıza değilse ne yapılması gerekiyor? Araç sahibinden mutlaka noter onaylı bir vekaletname alınması gerekiyor. Bu çok önemli bilgiyi de buraya eklemiş olayım. Kısaca özetlemek gerekirse, yeni çipli ehliyetiniz varsa, araç ruhsatı kendi adınıza ise, otomobil ile yurt dışı turu düşünüyorsanız almanız gereken tek bir belge var, en son detaylarını yazdığım Uluslararası Sigorta veya bir diğer ismiyle Yeşil Sigorta. Bunun dışında, elbette halihazırda geçerli bir Schengen vizenizin olması lazım. Bir de yurt dışı çıkış harç pulu var elbette. Bunu da yine sınır kapısından satın alabilirsiniz. Ya da ilk kez yurt dışına çıkacaklara tavsiyeler başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, banka şubelerine de ödeme yapılabiliyor. Aldığınız dekont pul yerine geçiyor. Bu bilgiyi de eklemiş olalım. Yurt dışına özel arabası ile gitmek isteyen herkese şimdiden iyi yolculuklar diliyorum. Lütfen aşırı hız yapmayalım, trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım. Bence çok faydalı bir yazı olmuş, eline sağlık Kaancım. \"arabayla yurtdışına gitmek için ne yapılması gerekir\" başlığı olsa daha iyi olurmuş, Yunanistan'la ilgili hiçbir şey yok.. yine de teşekkürler.. Merhaba. Gerekli belgeler yazının içinde yazanlar. İyi yolculuklar. -yakıt aldığınızda ödeme visa kart ile oluyor mu? -çevrimiçi navigasyon ne kullandınız? Navigasyon hiç kullanmadık diyebilirim, çünkü rotamız belliydi ve yol gösterici tabelalar gayet yeterli oldu. Tüm yollarda İngilizce tabelalar var."} {"url": "https://gezivita.com/arac-kiralama", "text": "Seyahate çıkmanın en keyifli alternatiflerinden biri araç yolculuğudur. Çünkü arabayla seyahat ederken mola vereceğiniz yerlerden tutun da, yolculuk boyunca izleyeceğiniz güzergaha kadar her şeye tamamen siz karar verirsiniz. Tabii bu da seyahatinizi çok daha konforlu hale getiren etmenlerden yalnızca biridir. Kendi aracınız yoksa da üzülmeyin! Günümüzde artık araç kiralama seçenekleri sayesinde, rahat bir şekilde hem ekonomik hem de konforlu bir seyahat yapabiliyorsunuz. Peki araç kiralarken nelere dikkat etmeli? İşte araç kiralamadan önce mutlaka bilmeniz gereken detaylar. Araç kiralarken aklınızdan hiç çıkmaması gereken bir diğer detay ise kiralayacağınız aracın sizin ihtiyaçlarınıza cevap verip veremediği hususu olmalıdır. Bu oldukça basit bir detay gibi görünse de aslında yolculuğunuz için bir hayli önemli. Seyahat edeceğiniz kişi sayısı, eşyalarınıza uygun bagaj genişliği, çocuk koltuğu seçeneği gibi detaylara dikkat ederek çok daha konforlu bir yolculuk geçirebilirsiniz. Günümüzde araç kiralama firmalarının büyük bir kısmı tüm bu bahsetmiş olduğumuz hizmetlerin yanı sıra SUV, küçük sınıf, otomatik ya da diesel yakıt gibi seçenekler sunuyor. Bu durumda size düşen ise ihtiyacınıza en uygun, en doğru araca karar vermek oluyor. Kiralık araçlar çok farklı şoförler tarafından kullanıldıkları için, kısa zaman içerisinde daha fazla hasar alabiliyor ya da yanlış kullanıma maruz kalabiliyorlar. Bu da araçların normalden daha hızlı eskimelerine sebebiyet veriyor. Bu nedenle bu tür kiralık araçlarda daha sık arızalanma, yolda kalma ve teknik aksaklılar meydana geliyor. Normal şartlarda profesyonel araç kiralama firmalarında her 3 yılda bir araçlar değiştirildiği için, bir aracın yeni sayılabilmesi için en az 3 yılın altında olduğuna dikkat etmeniz, gerçekten büyük önem taşıyor. 3 yıldan uzun süredir hizmet veren araçlar ise eski kabul ediliyor ve kiralamanız tavsiye edilmiyor. Bunun en büyük sebebi aracın sigorta ya da kasko bilgilerinin burada yer alması. Sigortası hiç yatırılmamış ya da yenilemesi yapılmamış olan araçlar, başınıza gelecek olası bir kazada çok büyük bedeller ödemenize sebep olabilir. Dolayısıyla bu sözleşmeler düşündüğünüzden daha büyük önem taşıyor. Ayrıca yine aracı teslim ederken herhangi bir gecikme yaşamanız durumunda ödeyeceğiniz ceza bedeli bilgisi de bu sözleşmede yer alıyor. Araç kiralama öncesi özellikle dikkat edilmesi gereken detayların en başında kesinlikle aracınızı kiralayacağınız firmayı seçmek geliyor. Size güvence sağlayacak en doğru firmayı seçerek güven sorunlarının önüne geçebilir, yaşanabilecek olası aksiliklerden en az hasarı alacağınız bir deneyim yaşayabilirsiniz. Seçiminizi yaparken Enuygun. com araç kiralama sayfası gibi firma, fiyat ya da araç türü karşılaştırabileceğiniz siteler sayesinde, hem en ekonomik seçenekleri değerlendirebilir hem de aracınızı Enuygun güvencesiyle gönül rahatlığıyla kiralayabilirsiniz. Kiraladığınız aracın yakıt durumunu mutlaka kontrol etmelisiniz. Aracı teslim alırken yakıt çizgisi ne kadar gösteriyorsa teslim ederken de aynı şekilde olmalıdır. Eğer depoyu aldığınızdan daha dolu teslim ederseniz size herhangi bir yakıt iadesi yapılmaz. Dolayısıyla bu sizin zararınıza olacaktır. Bunun yanı sıra aracı teslim alma aşamasında size araçta bulunan hasarların tespit edildiği bir belge sunulur. Eğer aracın üzerinde, bu belgede yer alandan daha farklı bir kusur görürseniz bunu aracı teslim almadan önce belirtmeniz önemlidir. Bunun için aracı mutlaka çalıştırın ve dış hasar kontrolü yapın. Aksi halde aracı teslim etme aşamasında o hasar size ait olmasa dahi firma bu hasarı üzerinize kaydedebilir ve ücretini sizden talep edebilir. Aracın başına gelebilecek herhangi bir soruna karşı araç kiralama şirketine verilen bir teminat olan depozito, yolculuk sırasında yapabileceğiniz kural ihlalleri, cezalar ve hasarlara karşı alınıyor. Aracı sorunsuz teslim etmeniz durumunda ise ücretin tamamı iade ediliyor. Depozito fiyatları ise şirket politikalarına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. 2022 yılında araç kiralama depozito fiyatları araç sınıfına göre 500 TL ile 5.000 TL arasında değişiyor. Aracı kiralamadan önce belirlenen fiyatın sizin için uygun olup olmadığına dikkat etmenizi tavsiye ederiz. Araç kiralarken yanınızda bulunması gereken en önemli evrak ehliyetiniz. Bunu yanı sıra sizin adınıza kayıtlı bir kredi kartı ikinci önemli koşul olarak öne çıkıyor. Ancak bazı firmalar kimlik, pasaport, findeks raporu, ikametgah belgesi ve adınıza kayıtlı fatura gibi ek belgeler isteyebiliyor. Aracınızı teslim almadan önce firmanın istediği tüm bu belgeleri yanınıza aldığınızdan emin olmalısınız. Aksi takdirde kiralama işleminiz başarılı bir şekilde tamamlanamaz. Araç kiralama denince ilk akla gelen, sektöründe öncü ve yenilikçi Enuygun. com, herkese keyifli sürüşler diler!"} {"url": "https://gezivita.com/arter-istanbul", "text": "Bugün sizi İstanbul'un seçkin sanat müzelerinden biriyle tanıştırmak istiyorum: Arter İstanbul. İstanbul Bienali için birkaç farklı mekanı ziyaret ettikten sonra, daha önce hiç gitmediğim bir yere gitmeye karar verdim ve soluğu Arter'de aldım. Peki Arter İstanbul nerede? Arter İstanbul ulaşım açısından son derece kolay bir yerde aslında. Taksim'de, hava alanına giden shuttle otobüslerin kalktığı yerden, Tarkan'ın o muhteşem şarkısında söylediği gibi, salına salına sinsice, 15-20 dakikalık bir yürüyüşle kolayca buraya ulaşabilirsiniz. Arter İstanbul Dolapdere'de yer alan çok katlı bir müze. Vehbi Koç Vakfına bağlı. İçerisi oldukça hoş bir biçimde dekore edilmiş. Tam sevdiğim şekilde, minimalist ve sade. Küçük bir kütüphanesi ve kafesi var. Binanın her bir katında farklı bir sergi yer alıyor. Sergilerin küratörleri de farklı haliyle. Galeri 1 ve 2'de yer alan ve Emre Baykal'ın küratörlüğünü yaptığı, \"Oyun Bu\" başlıklı grup sergisi ise 9 Nisan 2023'e dek görülebilir. Müzedeki en uzun süreli sergi bu. Müzedeki sergileri gezerken oldukça hoşuma giden yapıtlarla karşılaştım. En çok ilgimi çekenler, daha çok \"Oyun Bu\" salonunda yer alan eserler oldu mesela. Sergide; halı ile kaplı basketbol toplarını, yirmi sekiz adet deri ceketten oluşan \"Maymun Dansı\" isimli eseri, \"Skora Koş\" isimli metal konstrüksiyon basketbol potasını, \"Hiç Tereddüt Etmeden\" isimli lego parçalarından oluşan ok ve yayı, \"Oyun Sonu; Veya İyi, Kötü ve Yalnız\" isimli satranç tahtasını, \"Dönüş Yok\" isimli bisikletleri beğendim en çok. Sanat yapıtları, onu meydana getiren sanatçının niyetinden bağımsız ve farklı olarak, eseri inceleyenler için elbette sınırsız ve öznel bir imgelem ve deneyim yaratıyor. Sanatın en güzel yanlarından biri de bu bence. Benjamin'in diliyle söylersek, modern dönemde insan halesini yitirmiştir. İnsan teki, özgünlüğünü, biricikliğini kaybetmiştir. Mekanik yeniden üretim çağında her özne bir diğerinin aynısıdır. Aynı şeyleri yiyen, aynı şeyleri içen, aynı şeyleri dinleyen, aynı şeyleri seyreden özneler aynı şeyleri düşünmeye, aynı şeyleri hissetmeye başlamıştır. Herkes aynıdır. Herkesin aynı olduğu yerde kimse kalmamıştır. \"Skora Koş\" isimli eser, doğa ve spor arasındaki ilişkiyi anımsattı. Gabriel Vanga'nın \"Hiç Tereddüt Etmeden\" isimli eserine bakarken, insanın icat ettiği en eski silahlardan biri olan ok ve yayın, legolar ile oluşturularak zararsız hale getirilmesi üzerine düşündüm ben de. Normalden çok daha uzun bir şekilde tasarlanmış olan satranç masasıyla Luchezar Boyadjiev, sanatta sondan bahsetmenin zor olduğuna ve farklı oyun ihtimallerinin yaratılabileceğine işaret ediyor. Sanatçı Sai'nin kafa kafaya getirilip metal aksamların birbirine kaynatılmasıyla oluşturulmuş eseri \"Dönüş Yok\" ise gerilim ve çatışmayı simgeliyor. Üç tekerlekli olmasına rağmen bu bisikletin hiçbir yere gidememesi, hayatta iş birliğinin önemini vurguluyor adeta. Giriş katında yer alan \"Koyun Koyuna\" sergisi ise tam anlamıyla kediseverler için. Bu bölümdeki yapıtlar, uyku ile bağlantılı olarak; kucaklanma, mahremiyet, teslimiyet, ilerleme gibi konular etrafında toplanmış durumda. Peki ARTER İstanbul hangi günler açık? Arter pazartesi hariç haftanın her günü 11:00-19:00 saatleri arasında açık. 24 yaş altı gençlere giriş tamamen ücretsiz. Perşembe günleri ise saat aralığı olmaksızın, her yaştan sanatsevere ücretsiz. Arter İstanbul Perşembe günleri saat 20:00'ye kadar ziyaret edilebilir. Arter İstanbul bilet fiyatları tam 30 TL, 65 yaş üstü olanlar, öğretmenler/öğretim üyeleri için ise indirimli 15 TL. Galerilere girer girmez, eserlerin tanıtıldığı broşürlerden bir tane almayı ve bilgileri okuyarak eserleri incelemeyi unutmayın! Çok güzel bilgi broşürleri hazırlamışlar. Basketbol ile ilgili bu kadar ilginç eseri bir arada gördükten sonra, bir basketbol maçına gitmem adeta kaçınılmaz hale gelmişti doğrusu. Müze gezisinin akşamında Sinan Erdem Spor Salonundaydım. Son iki yılın şampiyonu Efes, Euro lige galibiyetle başlarken, benim üzerimde, aynı gün içerisinde hem güzel bir müzeyi gezmenin, hem de bu galibiyetin keyfi vardı. Siz de bir hafta sonu, en azından bir tatil gününüzün birkaç saatini Arter İstanbul'a ayırmayı ihmal etmeyin lütfen. Beğeneceksiniz. Diğer yazılarımda tekrar görüşmek dileğiyle, sevgiyle ve sanatla kalın. Arter yazınızın harikulade olduğunu söylemek isterim. Bence diğer tüm yazılarınız gibi incelikle tasarlanmış, detaylandırılıp, sıkıcı halden tamamen uzak, bir solukta okunabilen hem bahsi geçene hem de iştirakçi alıntılarına karşı müthiş merak uyandıran bir yazı olmuş. Hocam merhaba, çok teşekkür ederim ince yorumunuz için. Çok mutlu oldum. Bloğun kapıları, sizin güzel yazılarınıza da her daim açıktır. Selamlar, sevgiler."} {"url": "https://gezivita.com/ataturkun-hastaligi", "text": "2021 yılı, sanıyorum hepimiz için oldukça yoğun ve bir o kadar da zor geçti. Pandemi bir yana, ülkenin gündemi de bir an olsun durup rahatça nefes almaya fırsat vermeyecek denli stresliydi. Yıl boyunca -kadın cinayetlerinden tutun da doktor/öğretmen maaşlarına, dış politika krizlerinden dövizin çılgınca yükselmesine dek- farklı farklı çok sayıda konu gündeme geldi, bunlar günlerce hararetle tartışıldı. Vatandaşlar da bu ortamda alabildiğine kutuplaştı. Herkes adeta buluttan nem kapar hale geldi. Pandeminin yönetimi ile yaşam koşullarımız da bir hayli değişince/kısıtlanınca, siyasetin bu boğucu, çorak, keyifsiz atmosferi ve kaba saba dili, ruh ve vücut sağlığımızı daha da tahrip etti geride bıraktığımız yıl boyunca. Sanıyorum biraz da bu nedenle, bu sağlıksız atmosferden eskisinden daha da çok etkilendik. Kitabın ismi: Atatürk'ün Hastalığı. Yazarı: Bilal Şimşir. Yayıncı: Türk Tarih Kurumu. Aslında ben bu kitabı alıp okuyalı hayli zaman oldu. Birkaç gün önce kitaplığımdan çekip tekrar elime aldım. Kitabın sayfalarını karıştırırken bir yandan da kitapla ilgili internet üzerinde yazılanlara şöyle bir göz atmak istedim. Fakat bu noktada çok ilginç bir manzara ile karşılaştım. Çünkü bu kitapla ilgili internette doğru dürüst bir bilgi yoktu. Dahası, ne benim özellikle bulmayı umduğum türden bir yoruma, ne de değişik bir yazıya denk geldim. Hatta gözüme hemen hemen hiçbir şey çarpmadı desem yeridir. Ne Ekşi Sözlükte bu kitabın başlığı açılmış, ne kitapyurdu. com'da ne de goodreads. com'da hakkında tek bir satır yazılmış. Hatta 2017 yılında goodreads. com'da ben bir cümlelik bir yorum bırakmışım siteye. Onun haricinde Goodreads. com'da bu kitabı oylayan veya okuma listesine ekleyen kişi sayısı ise bir elin parmağını geçmiyor. Google arama kutucuğuna Atatürk'ün hastalığı yazdığınız zaman, bir sürü haber ve gazete makalesi ile karşılaşıyorsunuz. Evet bu tamam ancak bu kitap hakkında hiç yorum yazan yok. Bu duruma oldukça şaşırdığımı itiraf etmeliyim. \"Neden?\" diyeceksiniz. Çünkü bu kitap öncelikle derinlemesine bir arşiv taramasının ürünü. İçinde her yerde bulamayacağınız türden çok önemli bilgiler, olaylar, yorumlar ve anekdotlar var. Bunlardan bazılarını birazdan okuyacaksınız zaten. Aslında ben de bu kitabı rutin İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı ziyaretlerimden birinde tesadüfen keşfetmiştim. \"TÜYAP Kitap Fuarı Başladı!\" başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, her yıl kitap fuarında düzenli olarak %50 indirim yapar. Dolayısıyla kitaplığımda, çoğu fuardan alınmış çok sayıda TTK basımı kitap bulunuyor. İşte Bilal Şimşir'in bu kitabını da İstanbul Kitap Fuarından satın almıştım. Ciltli olarak basılmış olan bu nitelikli kitabın arkasındaki etikette fiyatı 14 TL olarak gözüküyor. Yani bu kitabı ben %50 fuar indirimi ile beraber sadece 7 TL'ye satın almışım. Şaşırmamın diğer bir nedeni de bu aslında. Yılmaz Özdil'in bundan birkaç sene önce son derece popülist bir tavırla pazarlayarak sattığı, içinde kaynakçası bile olmayan Mustafa Kemal isimli kitabı ile kıyaslandığı zaman, ücreti hayli komik kalıyor bu kitabın. Türk Tarih Kurumu üyesi olan Bilal Şimşir, çok çalışkan ve üretken bir araştırmacı. Yazılmış bir sürü kitabı bulunuyor. Bu kitapta da yazarın bu üretkenliğini ve çalışkanlığını görüyoruz. Ancak hepsi bu değil. Yapılan etraflıca kaynak taraması sonucunda elde edilen bilgiler, yan yana ve bir anlatım bütünlüğü içerisinde derli toplu bir biçimde sunuluyor okuyucuya. İşte bu özen, gerçekten olağanüstü bir kitap çıkarmış ortaya. Kitabı okurken hep, \"Acaba bir sonraki sayfada karşıma ne çıkacak?\" hissiyatı ile doluyorsunuz. Elinizden kolayca bir kenara bırakmak, kitaba ara vermek gerçekten zor olacak. Vakti olanlar, birkaç gün içinde hızlıca okuyup bitirecektir zaten. Peki \"Atatürk'ün Hastalığı\" başlığını taşıyan bu kitapta neler anlatılıyor? Hemen kitabın adına aldanmayın. Zira Atatürk'ün hastalığından giriş kısmında kısaca bahsedilmekle beraber, kitabın ana gövdesini Atatürk'ün ölümünün Fransız ve İngiliz basınında yarattığı yankılar oluşturuyor. Ancak bunlar da sadece Atatürk'ün ölümünden sonra bu ülkelerin basınında çıkan haberlerden ibaret değil. Bu iki ülkenin devlet adamlarının, önde gelen diplomatların, gazetecilerin ve hatta sıradan vatandaşların; Atatürk, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün reformları, kimi zaman da Osmanlı Devleti ile ilgili kişisel görüşleri, yorumları ve demeçleri var. Bunun yanı sıra yine Atatürk ile yapılmış bazı mülakatların içeriğini de öğrenme şansına sahip oluyoruz. Bu mülakatlar sırasında bizzat Atatürk'ün kendi ağzından çok önemli görüşler okuyacaksınız. Aslında alıntı yapılacak, kitapta altını çizdiğim, yanlarına ufak ufak notlar aldığım çok yer var. Ancak burada bunların hepsine yer vermem mümkün değil ne yazık ki. O yüzden burada sizinle, benim en çok dikkatimi çeken bazı kısımları paylaşmak istiyorum. Eminim sırf benim burada paylaştığım bu ufak kısımları okuduktan sonra bile bu kitabı hemen edinip siz de ilk fırsatta kendiniz okumak isteyeceksiniz. Öyleyse lafı hiç daha fazla uzatmadan kitaptan alıntılara geçelim. Yazının bundan sonraki bölümü, kitaptan yapılan direk alıntılardan oluşmaktadır. Öte yandan ölüm haberi duyulur duyulmaz, Türkiye'nin Londra büyükelçiliğine de taziyet telgrafları, mektupları yağmaya başlamıştı. Bunlar çok çeşitli kimselerden geliyor, toplumun her katını temsil ediyordu. Bazıları kısa, özlü; bazıları daha uzun ve duyguluydu. İngiliz halkı Atatürk'ün ölümünü derinden duyuyor, şaşılacak bir içtenlikle Türkiye'nin yasını paylaşmaya çalışıyordu. Sempati ve taziyet telgrafları gönderenler arasında, Atatürk'ün eski düşmanlarının da bulunduğu dikkati çekiyordu. Daha doğrusu bunlar ilk mesaj gönderenler oluyordu. Mütareke yıllarında İstanbul'da İngiliz işgal kuvvetleri başkomutanı olan General Sir Charles Harington, Atatürk'ün ölüm haberini 10 Kasım günü saat 12:30'da, Piccadilly Subay Kulübünde haber aldı. Emekli bir general olarak kulüpte oturuyordu. Ölüm haberi üzerine yakın tarih bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçmiş olmalıydı. O büyük adamın zuhurunu adeta gözleriyle görmüş, günü gününe yaşamıştı. Bir general olarak Mustafa Kemal'e çok önceden sempati ve hayranlık beslemeye başlamıştı. Sakarya Savaşı arifesinde Onunla İnebolu'da görüşüp anlaşmayı denemişti. Ama İngiliz diplomatları bu niyeti kösteklemişler, baltalamışlardı. Harington'un kendisine kalsaydı daha 1921'de Mustafa Kemal ile anlaşacak ve kumanda ettiği İngiliz işgal kuvvetlerini daha o zaman Türkiye'den çekip gidecekti. Gerçekten Mustafa Kemal'in başarısının kesin olacağını en önce anlamış olanlardan biri oydu. Telgraf, Türkiye dış işleri bakanlığının Atatürk'ün öldüğünü bildiren genelge telgrafından önce Londra büyükelçiliğine ulaştı. Harington'un telgrafı, Türkiye büyükelçiliğine olayla ilgili olarak gelen ilk telgraf oldu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye'deki İngiliz orduları, daha sonra bütün müttefik işgal kuvvetleri başkomutanının bu jesti gerçekten insanı duygulandırıyordu. Bu kısa telgraf, ince bir nezaketten öteye anlam taşıyordu. Harington'un Atatürk'e büyük saygı beslediği, O'nu büyük bir lider olarak tanıdığı doğruydu. Sempatisi yürektendi denilebilir. \"Günümüzde bizim gözlerimiz tek bir adam çevrilmişti. Kader o adamı bir milleti kurtarmak ve hakir görülmekten korumak için seçmişti. Fetih topraklarına, Tunus'a, Cezayir'e serpilmiş aynı milletin bazı çocukları, ne yazık hakir görülmekten kurtulamadılar. Evet bizler artık geri dönememek üzere Fransızlaştık. Ama ecdadımıza taparcasına saygı beslemeyi hiç kimse bize yasaklayamaz. Şu halde ekselans, şunu söylememe müsaade buyurunuz ki, Türkiye sınırları dışında, burada Fransa'da da kendi kendini hatırlayan yürekler vardır. O, demokratik ve cumhuriyetçi prensiplere sahipti. Eğitimi laikleştirmek ve inanç hürriyetini gerçekleştirmek için çalıştı. Asker olarak her yerde, bütün görevini yerine getirdi. Bütün ihtilalci komiteleri dolaştıktan sonra askerliğin emrine uydu. Ama bunca eski geleneği altüst etmiş bir kimse için, yaratılıştan ihtilalci değildi denemez. Saltanatı yıkacak kadar geçmişten kopabildiyse, bunu, milli Türkiye'nin geleceğini güven altına almak için yapmıştır. Cumhurbaşkanı Atatürk'ün ölümünü büyük bir heyecanla öğrendim. O'nun nezdinde beş yıl boyunca Fransa'yı temsil ederken her zaman pek dostça hayranlıkla karşılaşmıştım. Kendisiyle her konuda konuşmuştum: Irklar, dil, etimoloji, gramer, tarih ve günün politika sorunları gibi. Bir Selanik çocuğuydu, Avrupa Türkiye'sinde, Makedonya'da doğmuştu. Asyalı fatihler Avrupa'ya gelince her şeyi kırıp geçirirler. Avrupalı fatih ise Asya'ya girerse uygarlık meşalesini götürür ve oraya yerleşir. Atatürk Ankara'ya yerleşti, oradan İstanbul'u savundu. Çökmekte olan bir imparatorluğun yerine modern bir devlet kurmuş kimse olarak adı tarihte yaşayacaktır. Kendisini her zaman çok eski bir uygarlığın temsilcisi sayardı. Kökünün çok eskiye gittiğini kafasına sokmuştu. 22 Kasım 1938 günü Paris Soir Gazetesinde tanınmış yazar Emil Ludwig'in bir yazısı çıktı. Napolyon gibi bazı tarihi kişiler üzerine kitaplar yazmış olan Emil Ludwig, Ankara'ya gelip Atatürk ile de görüşmüştü. Eskiden pek çevik ve canlı olduğu halde sonraları durgun, düşünceli bir hal aldığı ve kimi zaman haftalarca asık yüzlü kaldığı bana önceden söylenmişti. Gerçekten, savaşın kahramanlık diye adlandırılan olaylarından birini deşerek konuşmaya girişmeseydim, Atatürk hiç kuşkusuz soğuk bir ihtiyatı görüşme boyunca sürdürecekti. Bu vesileyle Gazinin bariz vasıflarından birini belirtmek uygun olur: O asla hayalci ve fantezist bir kimse değildi. Kendisi de sık sık bunu belirtir ve bundan gurur duyardı. \"İzlenen amaçlar asla kişisel olmamalıdır. Çağdışı kalmış sistemlere yapışık kalan, gelenekleri aşamayan bir kimse, hiçbir zaman çağdaş bir devlet yaratamaz. Napolyon, kendisine ihanet ettiğini bile bile Fouche'yi yanında tuttu, sonra da bu şaşkınlıkla Fouche'nin amansız düşmanına kendisi saldırdı. Plansız işe girişmişti, geniş projeler yapmaya onu olaylar itiyordu. Demokrasinin zaferini altmış yıl geri itti. Bulgaristan'dan Nelia Pavlova isimli kadın yazar, Atatürk'ün ölümüne ağlayan milyonlardan biridir. 1938'de \"Gazi'nin Ülkesinde\" isimli bir kitap yazıp Paris'te yayınlar. \"O büyük yurtseverden, o ince diplomattan söz edebilecek yetenekte hiç değilim. Onu çocukluğumda benim asıl memleketim olan Sofya'da askeri ataşe olarak, daha sonra Ankara'da çiftliğinde tanıdığım gibi hep gözümün önüne getiriyorum: Sade, sadık, insana bağlı, kimi pek ciddi, kimi de yumuşak. Gül merhaba, mutlu yıllar! Yeni yılda bir yurt dışı seyahati yapacağımı pek zannetmiyorum. Açıkçası pandemi sebebiyle ülkelerin sürekli değişen kurallarını ve yaptırımlarını takip etmek pek kolay değil. Seyahat benim için özgürlük ve rahatlık demek çünkü. Mevcut ortam bunun tam aksi yönünde. Yükselen dolar ve euro da cabası. Ben kısa süre önce biten pasaportumu bile yenilemedim bu yüzden 🙂 Umarım pandemi öncesindeki eski ve güzel hayatlarımıza döneriz yakın zamanda. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/avrupa-birligi", "text": "Ben bugüne kadar Avrupa Birliği üyesi ülkelerden 16 tanesini gördüm. Hiç dikkat etmemiştim ama tek tek sayınca fark ettim ki, bayağı bir AB üyesi ülke gezmişim şakayla karışık. Alttaki Avrupa Birliği üye ülkeler listesinde, işaretlenmiş ülkelerin isimlerinin üzerine tıklayarak, o ülke ile ilgili yazılarıma da rahatça ulaşabilirsiniz. Savaşlarla dolu olan dünya tarihinde birleşme, bütünleşme çabaları da sürekli gündeme gelmiştir aslında. Avrupa'da kalıcı bir barış ve sürekli bir istikrar sağlanması adına, günümüzden birkaç yüzyıl öncesinden başlayarak bugüne değin gelen çeşitli fikirler mevcuttur. Yaşadığımız son yüzyıl ise bu anlamda özellikle dikkate değer bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkar. Ancak Woodrow Wilson bu dönem yapılan seçimlerde Amerika Birleşik Devletleri başkanlık yarışını kaybeder ve cemiyet, kuruluşunda etkin rol alan önemli bir güç olan ABD'den böylece yoksun kalır. Tarihçi akademisyen Oral Sander'in ifadesiyle \"azalan gerginlik ve artan istikrar\" dönemi olan Lokarno dönemi (1925-1930) sonrası ise Almanya'da Adolf Hitler ve İtalya'da Benito Mussolini iktidara gelir ve faşizm bu ülkelerde hızla tırmanmaya başlar. Bundan sonra yaşanan gelişmeler, birleşik bir Avrupa düşüncesinin bir süre daha rafa kaldırılmasına yol açacaktır. Zira bu kez birincisinden daha da şiddetli, adeta topyekun bir yıkıma yol açan, yaklaşık 50 milyon insanın hayatına mal olan ikinci bir dünya savaşı çıkacaktır. Fransız yazar Victor Hugo, birleşik bir Avrupa düşüncesini dile getiren isimler arasında diğerlerinden bir adım öne çıkar. Zira kendisi ne Uluslar arası İlişkiler uzmanı ne diplomat ne de siyasetçidir aslında... O, edebi kimliğinin doğal bir getirisi olan sınırsız düş gücüyle, bu fikrin -Avrupa'nın birleşmesi fikrinin- pratikte gerçekleşebileceğine tıpkı en az Robert Schuman ve Coudenhove Kalergi gibi yürekten inanan farklı bir aydındı. Henüz 1849 yılında Birleşik Avrupa fikrini ortaya atan yazar, \"Günü geldiğinde bu kıtanın tüm ulusları bir birlik içinde kaynaşacak ve böylece Avrupa kardeşliği oluşacak\" demiştir. Ancak Victor Hugo'nun Richard Cobden ile beraber savunduğu bu görüş, aslında tüm Avrupa devletlerini toptan birleştirmeye yönelik bir istekten ziyade, uluslar arası ortamın taleplerine Avrupa devletlerini uyarlamaya dönük isteğe verilmiş bir yanıttı. İşte bu büyük hayalin gerçekleşmesinin ilk adımı, ekonomik tabanlı bir örgütlenme çabasıyla atıldı. Bu örgütün ismi Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuydu. 9 Mayıs 1950 tarihinde, yani Victor Hugo'nun da yer aldığı 1849 tarihli Paris Barış Kongresinden tam yüzyıl sonra, Fransa dış işleri bakanı olan Robert Schumann bir bildiri yayınlar. Schumann, Jean Monnet ile beraber hazırlayıp yayınladığı bu bildiride, Almanya-Fransa kömür ve çelik üretimi için bir birlik kurulmasını öngörmüştür. Bu girişim sonucunda aralarında Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İtalya ve Almanya'nın bulunduğu devletler Fransa ile bir araya gelerek 1951 yılında yine Paris'te resmi olarak örgütü kurdular. İlerleyen süreçte bu örgüt genişleyerek Avrupa Ekonomik Topluluğuna dönüşmüştür. AET, bugünkü Avrupa Birliği'nin bir anlamda temelidir diyebiliriz. 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması ile Avrupa Topluluğu bugünkü ismiyle bildiğimiz AB'ye dönüşmüştür. Avrupa Birliği, 2017 yılı itibariyle 28 ülkeden oluşan oldukça büyük bir örgüttür. Yaklaşık 500 milyonluk nüfusuyla, dünyanın nominal gayri safi yurt içi hasılasının büyükçe bir kısmını oluşturur. Avrupa Birliği üstte de açıklandığı gibi, başlangıçta ortak bir pazar ideali ve ekonomik kalkınma anlayışına sahipken günümüzdeki mevcut yapısıyla aynı zamanda bir güvenlik topluluğudur. - Avusturya - Belçika - Bulgaristan - Hırvatistan - Kıbrıs - Çekya - Danimarka - Estonya - Finlandiya - Fransa - Almanya - Yunanistan - Macaristan - İrlanda - İtalya - Letonya - Litvanya - İngiltere - Lüksemburg - Malta - Hollanda - Polonya - Portekiz - Romanya - Slovakya - Slovenya - İspanya - İsveç AB, anayasa hukukçusu Kemal Gözlere göre, hukuki yapısı itibariyle ne federasyon ne de konfederasyon olarak nitelenebilir. Zira bu her iki devlet topluluğunun da kimi özelliklerini bünyesinde taşımaktadır. Son olarak Türkiye'nin AB üyeliğinden bahsetmek gerekirse, ülkemizin AB'ye resmi olarak üyelik başvurusunun oldukça uzun bir süre önce yapıldığını ve AB & Türkiye ilişkilerinin seyrinin inişli çıkışlı bir grafik çizdiğini söyleyebiliriz. D'Appollonia, A. C. (2010). Avrupa Ulusalcılığı ve Avrupa Birliği. A. Pagden içinde, Avrupa Fikri. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Gözler, K. (2011). Anayasa Hukukunun Genel Teorisi (Cilt 1). Bursa: Ekin Basım Yayın. Kağnıcıoğlu, D. (2017). Bir Konfederalizm Örneği Olarak Avrupa Birliği. D. Kağnıcıoğlu, E. Kalaycıoğlu, C. Oktay, S. Sayarı, E. A. Retornaz, E. Hatipoğlu, et al. içinde, Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler (s. 188). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları. Rumelili, B. (2008). Avrupa Birliği ve Bölgesel İhtilafların Çözümü. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 4 (16), 51-78. Sander, O. (2007). Siyasi Tarih 1918-1994. Ankara: İmge Kitabevi."} {"url": "https://gezivita.com/avrupa-birligi-ne-yapmak-istiyor", "text": "Bugün ise bir başka konudan bahsetmek istiyorum. Kara haber tez duyulur. Bir defa önce bu özlü sözümüzü hatırlayalım ve Schengen vize başvuru ücreti ne kadar diye soranlara, bu ücretin uzun zaman sonra 60 Euro'dan 80 Euro'ya çıktığını hatırlatalım. Euro'nun ne kadar arttığı da hepimizin malumu zaten. Bu iş açıkçası giderek daha da can sıkıcı bir hal almaya başladı gerçekten... Bunun yanı sıra, özellikle son dönemlerde Schengen vize başvurusu yapan Türk vatandaşlarının aldıkları ret sayılarında ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Alttaki görselleri, 2019 yılı mayıs ayı içerisinde, Alman haber portalı DW'nin Türkçe sayfasından aldım. Vizeyi alabilenler de çok sevinemiyor zira bu kez de uzun süreli vize almak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Evet vize bir şekilde çıkıyor ancak biz uzun süreli Schengen vizesi beklerken bir de bakıyoruz ki tek girişli, seyahat süresince veya toplamda bir ay geçerli vizeler... Hatta hiç beklemediğimiz, Avrupa Birliği üyesi olan ancak dünya politikasında ismi neredeyse hiç geçmeyen, ikinci plandaki ülkeler bile tek girişli veya kısa süreli vizelerle herkesi şaşırtabiliyor. Gelişmişlik düzeyi olarak bizden belkide 20 yıl geride olan Ukrayna ve Gürcistan vatandaşları bile AB'ye vizesiz seyahat edebiliyorken; Rusya, Azerbaycan, Ermenistan vb. gibi AB ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, hatta AB'nin ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü ülkelerin vatandaşları bile vize başvuru ücretinin yarısından muaf iken; bizden elli türlü evrak isteyen, full vize ücreti isteyen, bu da yetmezmiş gibi 20-30 ücretli danışman aracı kurumu şart koşan, tüm bunları yerine getirsen bile 1 haftalık tek girişli vizeleri reva gören AB ülkelerinin bize yaptıkları düpedüz haksızlıktır, ikiyüzlülüktür. Bunu bu hale getiren siyasiler de asli derecede sorumludur, kusurludur. Bugün çıktısını alıp doldurduğum vize başvuru formunu daha önce de yaptığım gibi bir kızgınlıkla çöpe atıyorum. Zira, yaş ilerledikçe artık bazı şeyler zor geliyor insana.. O kadar haklı bir isyan, öylesine içten bir yakarış ki bu... Yazının tamamına katılmasanız, bazı noktalarda hatalar ve fazlasıyla öznel ifadeler olsa bile bu yorumda büyük oranda haklılık payı olduğu da yadsınamaz bir gerçek. İşte bu yazımda bu durumun nedenlerini sorgulamak istiyorum biraz aslında. Bir defa en başta şunu açıkça söylemek yerinde olur. Ne yazık ki AB'nin günümüzde aldığı kararların tamamına yakını siyasi. Siyasi derken, bunun yalnız şu an görev yapan Türkiye'deki mevcut hükümetle de bir alakası yok aslında. Bu durumu daha yakından kavrayabilmek adına, tarihsel süreçteki örneklere, gelişmelere ve Türkiye-AB ilişkilerine biraz daha yakından bakalım istiyorum. - Batı'ya yönelişi sağlamlaştırmak - İktisadi büyümeyi hızlandırmak - Yunanistan ile rekabette geri kalmamak Daha sonra 1963 yılında AET ortaklık ilişkisi kuran \"Ankara Anlaşması\" imzalanmıştır. Anlaşma; hazırlık, geçiş ve son dönem olmak üzere üç aşamalı bir süreç öngörüyordu. Şimdi bir an durun ve düşünün lütfen, kaç senedir bekleme odasındayız yani... Bizim ilk başvurumuzdan sonra birliğe alınan, örneğin Portekiz, İspanya, Yunanistan gibi ülkeler, üye oldukları dönem itibariyle hiçbir şekilde üyelik kriterlerini karşılayamıyorlardı. Bu durumu biraz daha somutlaştırayım. Örneğin Yunanistan, Albaylar Cuntası rejimi sonrası, 1974'te tekrar demokrasiye kavuştu. Avrupa Komisyonunun, üstelik Yunanistan'ın ekonomik açıdan hazır olmadığını belirten ve üyeliğe karşı çıkan raporuna rağmen, üye devletler 1976 yılında müzakere sürecini başlattı ve bu ülke 1981 yılında tam üye olarak örgüte dahil oldu. Bu karar, tamamen üyeliğin Yunan demokrasisini güçlendireceği ve ülkenin Batı ile olan ittifaka olan bağlılığını sağlamlaştıracağı düşüncesiyle alınmıştır. Portekiz'de 1932-1968 arası iktidarda bulunan Salazar rejimi sonrası ülkenin bir şekilde elinden tutulup hızla kalkındırılması ve daha da önemlisi demokratikleştirilmesi gerekiyordu. Bir başka benzer örnek İspanya. Özellikle İspanya'da tarımsal sektörün büyüklüğü ve olası bir göç ihtimali, ülkenin birliğe üyeliği konusundaki endişelerin en temel sebebiydi. Ancak tüm bu saydığımız olumsuzluklara rağmen, sırf Güney Avrupa'da istikrarı sağlamak adına atılan adımlar çerçevesinde Portekiz ve İspanya da 1985 yılında, Yunanistan'ın hemen ardından topluluğa katıldı. AB tarihinde bu süreçlere \"Genişleme\" adı verilir. Türkiye ise bu örnek üye ülkelerle kıyaslandığında, arada kesintilere uğramış olmasına karşın çok daha uzun süreli bir demokratik rejime, parlamenter sisteme ve çok partili hayata sahip. İyi ya da kötü, öyle ya da böyle, bu da bu işin bir gerçeği. Hatta Türkiye, 1940'ların sonunda çok partili hayata geçtiği için, siyaset bilimci Prof. Dr. Ergun Özbudun'un son derece yerinde ifadesiyle, üçüncü değil, ikinci dalga demokrasiler arasında yer almaktadır. SSCB'nin ardılı olan Rusya ile Batı arasında hala Soğuk Savaş devam ediyor ve yaşanan tüm bu uluslararası gelişmeler üyelik süreçlerinde direk belirleyici rol oynuyor. Berlin Duvarının yıkılmasından sonra, çok değil on beş sene içerisinde, Varşova Paktının Rusya hariç tüm üyeleri NATO veya AB çatısı altına girmişti. 2008 yılındaki Gürcü-Rus savaşının anıları da hala taze. Yazının en başında belirttiğim siyasi kısım işte bu. Bildiğiniz gibi Gürcistan vatandaşları bundan bir süre önce AB içinde turistik amaçlı ziyaretler için vizesiz serbest dolaşım hakkını elde etti. Alttaki fotoğrafı 2019 yılının mayıs ayında ziyaret ettiğim Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te çektim. AB'ye katılım demek, Avrupa'da gerçekleştirilmeye çalışılan ekonomik ve siyasi birleşmeye dahil olmak anlamına geliyor. Roma Anlaşması uyarınca, \"her Avrupa ülkesi\" AB üyesi olabilir. 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması da, birliğe tam üyelik başvurusu için en temel şartın \"Avrupalı devlet\" olmak olduğunu belirtiyor. Her ne kadar bu anlaşma -Maastricht Anlaşması- Avrupalılık konusunda net bir tanımlama yapmasa da, örneğin Fas'ın geçmişteki AB üyelik başvurusunun, konsey tarafından komisyonun görüşü bile alınmadan reddedildiğini biliyoruz. Gürcistan'ın coğrafi konumu da, bu anlamda en ufak bir tereddüde yer bırakmayacak ölçüde net. Bunun yanı sıra, AB konusunda Türkiye'nin en yetkin akademisyenlerinden biri olan Prof. Dr. Rıdvan Karluk, Türkiye'nin Avrupalı devlet olma özelliğinin, yazının üst kısmında bahsettiğimiz 1963 tarihli Ankara Anlaşması ile siyasal olarak onaylandığının altını çiziyor. Hatta Karluk, bundan çok daha uzun bir süre önce, 30 Mart 1856 yılında imzalanan Paris Anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğunun resmen Avrupalı kabul edildiğini ve Avrupa Devletleri Konseyine girdiğini belirtiyor. Tüm bunlara karşın Gürcistan ve Ukrayna vatandaşları Schengen alanında turistik amaçlı seyahatlerinde vizeden muaf. Oysa Türk vatandaşları değil. Gördüğünüz gibi, bu siyaset oyununda arkadaşın da yorumunda yazdığı gibi, maalesef olan bizim gibi sıradan vatandaşlara oluyor bu durumda. Gezmek istiyoruz, dünyayı daha yakından tanımak ve kendi ülkemizi de daha iyi tanıtmak istiyoruz ancak önümüze böyle yüksek ve aşılması güç setler çekiliyor. Ve evet, Avrupa Birliği bu anlamda üstteki açıklama ve bilgilerden de net bir şekilde anlaşılacağı gibi gerçekten de fazlasıyla çifte standart yapıyor. Özellikle de tarihsel ve güncel politik gelişmelerin çok belirleyici olduğu ve o ölçüde nesnellikten çoğu zaman uzaklaşıldığı görülüyor. Ama yapacak da çok fazla bir şey yok ne yazık ki. Ancak yine de yurt dışına giden bizlere çok büyük bir görev düşüyor aslında. Bize düşen, böyle bir ortamda yurt dışına çıktığımız zaman, Türkiye'yi anlatmak, demokratik ve seküler bir devlet olduğumuzu hatırlatmak ve Türkiye'nin yalnızca şu an görev yapan mevcut iktidardan ibaret olmadığını üzerine basa basa belirtmektir. Bazılarına son derece tuhaf gelebilir, şaşırabilirler ancak gerçekten bu ülke hakkında yabancılar inanılmaz yanlış/eksik bilgilere sahipler. İlber Ortaylı da, 2019 yılında ilk baskısını yapan Bir Ömür Nasıl Yaşanır isimli söyleşi kitabında, bununla ilgili son derece yerinde tespitlerde bulunarak, yabancılar arasında ülkemizi hiç tanımayanların veya ülkemiz hakkında çok yanlış fikirlere sahip olanların azımsanamayacak kadar çok olduğunu vurguluyor. Ve ekliyor, bizim de bunlara karşı bir şeyler yapmamız gerekiyor. Çünkü bu kötü imajı düzeltecek olan da yine bizleriz aslında. Bunda ilerleme kaydetmek için de mutlaka donanımlı ve hazır olmamız gerekiyor. Ancak bunu hocanın belirttiği gibi, hiddet veya hakaretten daha çok, akıl ve zeka ile başarmak şart. Aslında bizim elimizde en başta Mustafa Kemal Atatürk gibi çok büyük bir evrensel değer var. Dolayısıyla bilmeyenlere de onu tanıtmak, bu ülke vatandaşı olan, yurt dışı seyahati yapan, yurt dışında çalışan herkesin asli bir vazifesidir aslında. Bu, inanın çok şeyi değiştirebilir. Bıkmadan, usanmadan bu fahri elçiliği yapmak zorundayız. Ülkenin imajı ancak bu şekilde düzelebilir. Sonrası da bir şekilde kendiliğinden gelir zaten. Herkese vizesiz günler dileğiyle, selamlar, sevgiler. Bu değerli yazını atlamışım. Bütün bu süreci çok iyi özetlemişsin. Günümüze baktığımızda zaten AB ülkelerinin çoğunun AB için yük olduğu net. Bana sorarsan ülkemiz için siyasi nedenler elbette başı çekiyor. Askeri darbeler, özellikle 80`li yıllardaki terör... Şu an Batı değerlerinden gittikçe uzaklaşmış, adaletin düzgün çalışmadığı, demokrasinin sınıfta kaldığı ülkemizde ne yazık ki AB`nin çok haklı nedenleri var. Her şey yolunda olsaydı da kapılar açılır mıydı ondan da emin değilim. Ve evet, burdakiler bizi yanlış/eksik tanıyorlar. Ülkeme her gidişimde \"korkmuyor musun?\" diye soruyorlar. Çok şaşkınım. İçimden \"manyak mısınız siz ya\" diyesim geliyor. Onların gözüyle baktığımda haklı olarak endişe ediyorlar. Haberlere yansıyanlar korkutuyor insanları. İstanbul seçimlerinin tekrarı bile çok puan kaybettirdi bize. Ülkenin imajı bizim anlatmamızla düzelir mi bilmem, zor. Keşke... Yıllardır her yerde bıkmadan anlatıyorum, Pes etmek yok, arkamızda dünyada eşi benzeri olmayan Atamız var. Uluslararası ilişkiler alanında giderek hakim olan bir görüşe göre, AB'nin de geleceği karanlık aslında. İngiltere'nin her ne kadar artık bir kördüğüme dönse de Brexit süreci de zaten bir süredir varolan dağılma dedikodularını daha ciddi ve gerçekçi bir konuma taşıdı. Evet söylediklerin doğru, özellikle 1960-1980 arası yaşananlar AB'nin ortak değerlerinden çok geri kalmamıza sebebiyet verdi ancak yazıda da belirttiğim gibi, alınanlar da alındıkları dönem itibariyle kriterlerin çoğunu karşılamıyordu. Güz döneminde okulda AB Bütünleşme Tarihi dersini verirken alanla ilgili daha fazla okuma yapma şansım oldu. Yapılan resmen çifte standart. Bu yanlış. Ama işte maalesef her şey güncel siyasete çıkıyor. Türkiye'nin imajı konusunda da çok haklısın, ben de yurt dışında duyduklarıma inanamıyorum, ülkemiz hakkında inanılmaz eksik/yanlış bilgiler var. Ama ülke içinde yaşananlar da bunda çok etkili elbette. Bıkmadan usanmadan anlatmamız gerekiyor, başka çare yok. Türk dendiğinde bir yabancının gözünün önüne sadece Araplar ve Arap kültürü geliyorsa, biz de kendimizi, farklı olduğumuzu anlatmak zorundayız."} {"url": "https://gezivita.com/aynalikavak-kasri", "text": "Salah Birsel, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi isimli deneme kitabının \"Aynalar\" başlıklı makalesinde, İstanbul'da boy, duvar ve konsol aynalarının ilk defa 17. yüzyılda kendisini belli ettiğini yazar. Buna göre, 1654 yılında Türkiye'ye gelen Fransız gezgini Du Loir, Üsküdar Sarayındaki bir dairenin baştan başa aynalarla kaplı olduğunu keşfetmiştir. Hasköy'de yer alan Tersane Bahçesi Kasrı da, 1718 yılında Venedikliler tarafından verilen dev aynalarla donatılmıştır. Burası, sonradan bu sebeple \"Aynalıkavak Kasrı\" olarak anılmaya başlayacaktır. Tarihçi ve akademisyen Jane Hathaway, Darüssaade Ağası isimli kitabında, Lale Devrinde yaşanan kültürel canlanma ile beraber, Batı'dan gelen lüks mallara talepte ciddi bir patlama yaşandığını, bunların en başında da saat ve aynaların geldiğini yazar. 3. Ahmet döneminde, tam da Salah Birsel'in belirttiği tarihte, Damat İbrahim Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, Aynalıkavak Köşkünde yapılan eğlencelerin ardı arkası tükenmez. Damat İbrahim Paşa'nın sadarette yer aldığı 1718-1730 yılları, Haliç'in kuzeyinde yer alan bu köşkün altın yıllarıdır adeta. İşte bu yazımda size İstanbul Aynalıkavak Kasrı hakkında bilgiler vereceğim. Yazıyı okurken, Aynalıkavak Kasrı nerede, Aynalıkavak Kasrına nasıl giderim, Aynalıkavak Kasrı ziyaret saatleri nedir türünden sorulara cevaplar bulacaksınız. Aynalıkavak Kasrı, Osmanlı'dan günümüze ulaşan sahil saraylarından biridir. Yukarıda belirttiğim gibi, İstanbul Hasköy'de, Haliç kıyısında, denize sıfır bir konumda yer alır. Aynalıkavak Kasrı giriş ücreti Türk vatandaşları için 30 TL, yabancı ziyaretçiler için 90 TL. Aynalıkavak Kasrı öğrenci bileti ise 15 TL. Aynalıkavak Kasrı müze kart geçerli mi? Evet, müze kartınız varsa kasra ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Aynalıkavak Kasrı ulaşım için Harbiye, Taksim, Şişhane tarafından 36T'yi kullanabilirsiniz. Metrobüs ile gelmeyi düşünenler ise, örneğin benim gibi Halıcıoğlu Metrobüs durağında indikten sonra deniz tarafına doğru biraz yürüyerek, kasra giden otobüslerden birine binebilir. Buradan Aynalıkavak Kasrı ulaşım zaten çok kısa sürüyor. Aynalıkavak Kasrı, bölgedeki Osmanlı sahil saraylarından günümüze ulaşabilen tek yapıdır. Bizans döneminde etrafındaki korular nedeniyle imparatorlar tarafından dinlenme amacıyla kullanılan bu alanda, İstanbul'un fethinden sonra bir tersane kurulmuş ve bu nedenle ismi Tersane Hasbahçesi olarak anılmıştır. Hasbahçe'de bilinen ilk yapı, Sultan 1. Ahmet için 1613 yılında yaptırılan kasırdır. Daha sonra burada ilave yapılar inşa edilir. Ancak zaman içinde saraya ait bu yapılardan kimileri yok olur. Ve geriye sadece bugün Aynalıkavak Kasrı dediğimiz kısım kalır. Bugünkü görünümüne 3. Selim devrinde kavuşan Aynalıkavak Kasrı birkaç bölümden oluşuyor. Burayı her saat başı bir rehber eşliğinde geziyorsunuz. Yani gelip direk kendi kendinize gezme şansınız yok. Rehber, odaları gezerken yapı hakkında kısa bilgiler veriyor. Ancak tahmin edeceğiniz üzere, detaylı bir anlatım değil bu. Daha detaylı anlatım size ücretsiz verilen sesli rehberde var. Kasra ilk giriş yaptığınız kısımda Divanhane ve Arz Odası bulunuyor. Arz Odasının tavan kısmında, Sultan 3. Selim'in tuğrası, pencerelerin üzerinde ise hat ile yazılmış, Enderuni Fazıl Efendinin kasrı öven elli dört beyitlik şiiri var. Kasrın alt katı ise Aynalıkavak Musiki Müzesi olarak geçiyor. Bunun sebebi burada sergilenen musiki aletleri. Bestekarlığının yanı sıra 3. Selim, aynı zamanda bir tanburi ve neyzendi. Yaptığı besteler sonrasında pek çok eseri notaya da geçirilmiştir. İşte kasrın bu bölümü bunun anısına adanmıştır. Aynalıkavak Kasrı düğün gibi etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Mesela ben gittiğimde düğün yoktu ancak bir sinema etkinliğinin lansmanı vardı. Yani burayı özel ve kurumsal etkinlikler için kiralayabiliyorsunuz. Aklınızda bulunsun. Aynı zamanda Aynalıkavak Kasrı kahvaltı için de tercih edilen yerlerden biri. Yani siz de bir hafta sonunuzu buraya ayırabilir, burada kahvaltı ettikten sonra kasrın içini gezebilirsiniz. Kasır çok büyük olmadığı için, gezmesi fazla uzun sürmeyecektir zaten. Bir saati bulmaz diyebilirim. İstanbul'da yaşayıp da burayı gezmemek, görmemek olmaz. Aynalıkavak Kasrı pazartesi günleri hariç olmak üzere, haftanın her günü açık. Aynalıkavak Kasrı ziyaret saatleri ise 09:00 ile 17:00 arası. Yazın ise kasır 18:00'e kadar gezilebilir. - Salah Birsel, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2019 - Jane Hathaway, Çev. Tansel Demirel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2022 Bir başka yazımda görüşünceye dek, kendinize iyi bakın!"} {"url": "https://gezivita.com/barcelona", "text": "Yalan yok, İspanya denince benim aklıma ilk olarak ne boğa güreşleri ne de Domates Festivali La Tomatina geliyor. La Tomatina, Valencia yakınlarında düzenlenen ve ünü artık neredeyse tüm dünyaya yayılan bir festival. Umarım bir gün ona da gitme şansına erişirim. Ancak benim İspanya sözcüğünü duyar duymaz aklıma ilk gelen şey Flamenko. İspanya, İber Yarımadasındaki iki ülkeden biri. Diğeriyse Portekiz. O da gezi planlarımın içinde yer alan bir ülke. Pirene Dağları nedeniyle Avrupa'dan biraz soyutlanmış bu kara parçasının kendine has apayrı bir güzelliği var. Tarihsel geçmişi nedeniyle, bu coğrafyadaki kültürlerde Endülüs Emevilerinin de etkisi büyük... Madrid ve Barselona, ülkenin en gelişmiş iki şehri. Peki ya Antoni Gaudi desem? Bu kadar konuşmadan sonra biraz soluklanalım. Sizi bir film sahnesine götürmek istiyorum burada önce. \"1492 Cennetin Keşfi (1492: Conquest of Paradise)\" filminin ilk sahnesi şöyledir: Kristof Kolomb, oğluyla deniz kenarındaki kayalıkların üzerinde oturmaktadır. Ufuktaki gemiyi işaret ederek oğluna sorar: -Gemiyi görüyor musun? \"Evet\" diye yanıtlar çocuk. Kolomb'un hikayesi İspanya'da başlamıştı. 1492 yılında denize açıldığında, aslında Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabel için yeni bir yol bulmaya çalışıyordu. Bunu da başardı. Ancak İspanyollar, ne yazık ki keşfettikleri topraklarda yaşayan Aztek ve İnka medeniyetlerini de yerle bir ettiler. Günümüzde, Güney Amerika ülkelerinde ağırlıklı olarak konuşulan dilin İspanyolca olması, bu sömürge geçmişin mirasıdır. Konuya ilgi duyanlar, Bartolomeo De Las Casas'ın Yerlilerin Gözyaşları ve Eduardo Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları isimli kitaplarını okuyabilirler. Barselona Limanında dev bir sütunun üzerinde Kolomb'un heykeli vardır. La Rambla Caddesinden marinaya doğru yürürken, Port Vell önünde aniden karşınıza çıkar. Eliyle Yeni Dünya'yı işaret etmektedir. İşte Antoni Gaudi'nin hikayesi de, farklılıklar taşımakla beraber Kolomb'a benzerdir. Kolomb var olan ama keşfedilmeyi bekleyeni bulmuştur. Gaudi ise hiç var olmayan bir güzelliği Barselona'da kendi eliyle yaratmıştır. Demek ki dünyayı fethetmek için öğrenmek gereklidir; insan gücünü sadece turnuvalarda ve sefih şölen yemeklerinde harcamamalı, ruhunu da bir Toledo kılıcı gibi esnek, çevik ve kıvrak kılmalıdır. Demek ki öğrenmesi, düşünmesi, araştırması, gözlemlemesi gereklidir insanın! Dilerseniz, önce yazının kahramanı Antoni Gaudi'nin kimliği ile başlayalım ve arkasından eserlerine geçelim. Antoni Gaudi kimdir? Cevabımız basit: Antoni Gaudi hayatı zorluklarla geçen, Barselona'nın en ünlü mimarıdır. Günümüzde, sadece onun eserlerini ziyaret edenlerin sayısı bile binlerle ifade edilmektedir. Gaudi, 1852 yılında Barselona yakınlarındaki Reus'ta doğar. Barselona Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde öğrenim görür. Koyu bir Katolik olmasının yanı sıra, aynı zamanda Katalan milliyetçisidir. Katalan Modernizminin bir parçası olan yapıtlarında, bu Katalan kültürünün ögeleriyle birlikte Katolik inancın bir sentezi görülür. En büyük eseri Sagrada Familia'ya 1883 yılında baş mimar olur. Ben, 1926 yılında Barcelona'da hayata gözlerini yuman Antoni Gaudi'nin ölümünü, Türk edebiyatının ustalarından Orhan Veli'nin ölümüne çok benzetirim. Bu benzerlikten, Orhan Veli ile ilgili yazdığım bir başka yazıda bahsetmiştim. Şimdi eserlerine geçelim. Evet, bu kısa girişten sonra, Antoni Gaudi eserlerinin en ünlüsüyle başlayalım o halde. Tabii ki Sagrada Familia'dan bahsediyorum. Sagrada Familia mimari özellikleri ile öne çıkan devasa bir yapı. Nasıl ki Edirne Selimiye Camii Mimar Sinan'ın ustalık eseri olarak kabul ediliyorsa, Sagrada Familia'yı da rahatlıkla Antoni Gaudi'nin ustalık eseri olarak nitelendirebiliriz. Sagrada Familia, Kutsal Aile anlamına gelmektedir. 1882 yılında, Neo-Gotik tarzda yapımına başlanan kilisenin başına, üstte de yazdığım gibi, 1883 yılında Gaudi geçmiştir. Mimar, ölümüne değin bu görevini sürdürür. Bu bazilikanın özelliği, yapımının hala devam ediyor oluşudur. Evet, yanlış duymadınız. Hatta bu anlamda kendisine \"Bitmeyen Kilise\" yakıştırması yapılmaktadır. Hakikaten, yakın bir tarihte giderseniz kendi gözlerinizle de göreceksiniz zaten. Hala şantiye halinde çalışmalar sürüyor. La Sagrada Familia'nın 2030 yılından önce tamamlanması öngörülüyor. Yapı, gökyüzüne uzanan devasa kuleleriyle, dışarından bakıldığında oldukça ihtişamlı bir görüntü sunuyor. Bu kulelerden bazılarının uçlarında renkli seramik kaplamalar yer alıyor. Yapının 3 cephesi var: Doğuş, Tutku ve İhtişam Bunlardan Doğuş Cephesi, tamamlanan ilk yüz. İsa'nın doğuşu tasvir ediliyor. Kutsal Doğum olarak da adlandırılan bu taş blokta, çok sayıda hayvan ve insan figürleri bulunuyor. Tutku cephesi ise İsa'nın çarmıha gerilişini simgeliyor. Gelelim bazilikanın önemli kısımlarına. En az dış cephesi kadar, Sagrada Familia Kilisesinin içi de oldukça etkileyici. Kripta Müzesi, yapının iç kısmında yer alıyor. Burada Antoni Gaudi'nin mezarını da göreceksiniz. Yine, kilisenin içinde, Nef kısmında, tavana doğru uzanan organik dallar ile ağaçları andıran sütunlar bulunmaktadır. Tahmin ediyorum, gittiğinizde siz de benim gibi dakikalarca bu sütunlara bakmaktan kendinizi alamayacaksınız. Üst katlara çıkmak için ise göz alıcı spiral merdivenleri veya asansörü kullanabilirsiniz. Ben sıra beklememek adına merdiveni tercih etmiştim. Sagrada Familia'ya ulaşım çok kolay. Bu kutsal kilise, Eixample semtinde bulunuyor. Oldukça merkezi diyebilirim. L5 Mavi Metro hattını kullanarak, yapının kendi adını taşıyan durakta inerek rahatça ulaşabilirsiniz. Etrafında dinlenmek ve bir şeyler yemek için cafe ve restoranlar da var. Sagrada Familia'yı çok beğeneceğinizi umuyor ve bir başka Antoni Gaudi eseri olan Park Guell'e geçiyorum. Park Guell, 20 hektarlık bir alanda, kentin kuzeyinde bulunmaktadır. Parkın yapılış hikayesi oldukça ilginç. İngilizlerin kendine has bahçe tarzını Barselona'da hayata geçirmek isteyen Kont Eusebio Guell, geniş bir araziye yayılan park ve villalar topluluğu inşa etmek ister. 60 evden oluşan bir plan yapılır. Ancak konut kısmı, 2 daire hariç, hiçbir zaman bütünüyle hayata geçmez. Buna karşın park kısmı, Gaudi'nin üstün yeteneği ve çabasıyla tamamlanır ve günümüzde Park Guell olarak anılan bu doğa ve sanat harikası ortaya çıkar. İsmi de Eusebio Guell'den gelmektedir. Mozaik ejderha, şüphesiz parkın içinde dikkat çeken en önemli figür. Siz de burada selfie veya normal fotoğraf çekilmeyi unutmayın. Asyalı turist kalabalığından sıra gelirse oldukça şanslısınız demektir. Parkın içinde geniş parkurlar ve Antoni Gaudi'nin kendisinin de 1906-1926 yılları arasında yaşadığı ev var. Burası 1963'ten bu yana Gaudi Müzesi olarak kullanılıyor. Buraya girmek için ekstra ücret ödenmesi gerekiyor. Gaudi House Museum Ekim-Mart arası 10:00-18:00, Nisan-Eylül arası 09:00-20:00, 25-26 Aralık ile 1 ve 6 Ocak tarihlerinde 10:00-14:00 arası açık. Yemyeşil ağaçların arasında kalan, kavisli mozaik bankların bulunduğu kısım parkın merkezidir. Parkın meşhur teras kısmı, Barselona'yı panoramik olarak izlemek için şahane bir ortam sunar. Buradan Sagrada Familia'yı da göreceksiniz. Terası çevreleyen seramik işli oturma kısmı ise dünyanın en uzun oturma bankı olarak nitelendiriliyor. Bu terasın altında kalan sütunlu bölüm ise Hipostil Salonu olarak geçiyor. Burası aslında pazar yeri olarak tasarlanmıştır. Ejderha Heykelinin hemen arka tarafı. Buraları gezerken ince işlenmiş seramikleri dikkatle incelemenizi öneririm. Katalan modernizminde kullanılan bu özel seramik tekniği, Trencadis olarak adlandırılıyor. Gerçekten inanılmaz bir işçilik söz konusu! Viaduct yani viyadük kısmındaki baca benzeri yapılarsa, etraftaki toprağın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Park Guell'e nasıl gidilir? Park, Sagrada Familia'nın yer aldığı Eixample semtinin biraz ötesinde kalıyor. Park Güell'e ulaşım için yeşil metro hattını kullanarak Vallarca veya Lesseps duraklarından birinde inebilirsiniz. İndikten sonra tabelaları takip ederek 5 dakika kadar yürümeniz gerekiyor. Parka giriş ve çıkışlarda değişik bir yöntem izleniyor. Biletinizi aldıktan sonra hangi giriş kapısından ve saat kaçta gireceğiniz biletin üzerinde yazıyor. Bu kapı ve saat aralığı dışında giriş yapamıyorsunuz. Aynı şekilde çıkarken de yalnızca aşağı kapıyı kullanıyorsunuz. Buradan da hiçbir şekilde giriş yapılmıyor. Ben yazın gittiğim için şehir doğal olarak kalabalıktı. Bu uygulamanın, tek bir yere aşırı yığılmayı ve oluşabilecek muhtemel izdihamları önlemek için yapıldığını düşünüyorum. Çünkü oldukça fazla noktadan giriş yapma imkanı var. İlk başta tuhaf geldiğini itiraf etmeliyim. Ama sonra mantıklı bir çözüm olduğunu kavradım. Nitekim içeri girmem kalabalığa karşın 5 dakika bile sürmedi. Barselona'nın meşhur bulvarlarından Passeig de Gracia numara 92'de yer alan Casa Mila, La Pedrera ismiyle de biliniyor. La Pedrera Taş Ocağı anlamına geliyor. Burası Antoni Gaudi tarafından sanayici Pere Mila ve eşi için yapılmış. Üç cephesi olan yapı günümüzde bir sergi salonu ve Fundacio Catalunya'ya da ev sahipliği yapıyor. Casa Mila, UNESCO tarafından 1984 yılında Dünya Mirası olarak tanınmıştır. 1906-1912 yılları arasında inşa edilmiş olan yapıya, balkon korkulukları ise sonradan eklenmiştir. Giriş katında, 1300 m 'lik kısım sergiler için ayrılmış durumda. Güncel sergi programı için aşağıda paylaştığım web sitesinden daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Ben oradayken gerçekleşen sergide fotoğraf çekimi yasak olduğu için görsel ekleyemiyorum. Ayrıca apartmana girdiğinizde, ilk iş olarak etkileyici avludan gökyüzüne doğru bakmayı unutmayın. Dalgalı dış cephesiyle uzaktan gören herkesi büyüleyen La Pedrera, özellikle çatısı ve çatısındaki bacalarıyla öne çıkan bir yapı aslında. Yapımında cam, mermer, taş gibi malzemeler kullanılan bacaların formu da oldukça etkileyici. İnsan yüzlerini andıran bacaların yer aldığı bu çatı kısmı bütünüyle Espai Gaudi olarak adlandırılıyor. Burada ayrıca Antoni Gaudi'nin çeşitli eserleri de sergileniyor. Apartman, aynı zamanda ziyaretçilerine 20. Yüzyıl başındaki Barselonalı burjuva ailesinin yaşamından kesitler sunuyor. O döneme ait tamamen orijinal mobilya ve eşyaları ise 4. katta bulacaksınız. Bunların da hepsi Gaudi tasarımı. Gelelim Casa Batllo hakkında bilgilere. Evin ön cephesi daha ilk bakışta dikkati çeken kısımlardan biri. Bu ön yüzün büyük kısmı seramiklerle ve renkli camlarla kaplı. Bu keskin köşeleri olmayan camların görüntüsü ve kemik şeklini andıran formu nedeniyle eve \"Kemik Ev\" veya Kemikler Evi\" de deniliyor. Benim aklıma hemen çocukluğumun çizgi film karakteri İskeletor geldi. Uzun kuyruklardan kurtulmak için önceden bilet almanızı tavsiye ediyorum. Casa Batllo bileti satın almak ve binayla ilgili detaylı bilgilere ulaşmak için işte web sayfası: Casa Battlo Şimdi, yazının konusunu oluşturan yapılardan en sonuncusuna, Palau Guell'e geçiyorum. İhtişamlı demir kapısından giriş yaptığınız yapının en dikkat çekici bölümü geniş ve büyük salonu. Özellikle de bu salonun çevresine doğal bir ışık sağlayan etkileyici kubbesini dikkatlice incelemenizi öneririm. Bu simetrik kubbe insanı gerçekten büyülüyor. Saray, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni'nin The Passanger isimli filminde de görülüyor. Palau Guell'e ulaşım için yeşil hatta yer alan Liceu metro durağında inmeniz gerekiyor. Palau Guell bilet fiyatları diğer Antoni Gaudi eserlerine göre biraz daha ucuz. Yetişkinler için giriş bedeli 12 Euro. Barcelona'daki Antoni Gaudi eserleri bunlarla sınırlı değil elbette... Casa Vicens, Casa Calvet, Guell Pavilions, Bellesguard Tower gibi daha başka nice eserler de mevcut. Ancak ben bu yazıda bizzat kendi gezmiş olduklarımı yazdım. En çok hangisini beğendin diye sorabilirsiniz. Aslında hepsini... Tek fark, örneğin Sagrada Familia ve Park Guell'i gezmek için diğerlerinden daha fazla zaman ayırmak gerekiyor. Yani hepsini görmenizi tavsiye ederim. Son olarak, \"Ben zaten Paco'nun hastasıyım, onu çok dinledim, keşke bilmediğim başka bir isim önerseydin\" deyip de, yazının bu son kısmına kadar okumayı bırakmayanlar için, bu kısımda şimdiye kadar hiç duymadığınız bir isim söylüyorum: \"Marina Heredia\" Sözlü flamenko dinlemek isteyenlerin beğeneceğini umuyor ve sizi yanık sesli sanatçımızla baş başa bırakıyorum."} {"url": "https://gezivita.com/bir-deneme", "text": "Cenazelerde bir araya gelen insanlar, tabutun önünde, cami avlusunda hep benzer konuşmaları yaparlar. Tüm hırslarıyla, sonsuz kibirleriyle, uzaya doğru uzanıp giden o şişkin egolarıyla, kimi zaman kıskançlıkla, kimi zaman acımasızca ve rakip gördüğü herkesi özellikle de adil olmayan şekillerde ekarte etmeye çalışarak, engelleyerek, ayağını kaydırarak, cenaze sırasında ağızlarında geçici olduğunu dillerinden hiç düşürmedikleri o makamlar, unvanlar, koltuklar, sıfatlar peşinde koşmaya kaldıkları yerden aynı hızla devam ederler. Herkesin var olan mevcut bozuk sistemi eleştirdiği, ancak onu değiştirmek için kişisel neredeyse hiçbir şey yapmadığı ve dahası, var olan bu bozuk sistem üzerindeki yerini kaybetme korkusuyla da onun hiç olmazsa devamı konusunda mutabık kaldığı bir ülkede, bir çağda yaşıyoruz. Türkiye'de nereye giderseniz gidin, nerede çalışırsanız çalışın manzara hep aynı. Hakikati söylemeye çalışanların akıbeti değişmiyor: Marjinallik veya sürgün. Evet, İtalyanca hocam böyle demişti ve bu söz aklımdan hiç çıkmıyor inanın. İnsan, haklı olmadığını bildiği, doğru olanı yapmadığı halde nasıl mutlu olabilir ki diye düşünebilirsiniz. İşte zaten sorun da gelip her defasında burada düğümleniyor aslında. Edward Said, \"Entelektüel\" isimli nefis kitabının önsözünde, ne koruyacak makamları, ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacakları toprakları olan entelektüellerin, bazılarını çok rahatsız ettiğini yazar. Bu insanlar içinde kendini beğenmişler de yok değildir ancak onlar daha çok kendileriyle dalga geçerler ve lafı eveleyip gevelemektense dobra konuşurlar der. Bu tür insanların ne yüksek mevkilerde eşleri dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır evet doğru, ancak her zaman sürüye uyup mevcut duruma rıza göstermektense, yalnızlık herhalde daha iyi bir tercihtir diye sürdürür. Yine bundan bir süre önce okuduğum, Alberto Manguel'in \"Bütün İnsanlar Yalancıdır\" isimli kitabından da bir alıntı yapayım burada. Şeytan, iblislerine münzevi bir azizi ayartmasını buyurur. İblisler ellerinden geleni yapar ama gel gelelim ne en leziz lokmalar ne afet gibi kadınlar ne de muazzam servetler münzeviyi adanmışlığından koparır. Birdenbire ihtiyarın yüzünde kıskançlıkla dolu bir öfke ifadesi belirir. Bu söz öylesine etkili ki, tüm çağlara, özellikle de içinde yaşadığımız çağa tamamen uyduğunu söylemekte sakınca yok. - Alberto Manguel, Bütün İnsanlar Yalancıdır, Çev. Saliha Nilüfer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015 - Edward Said, Entelektüel: Sürgün Marjinal Yabancı, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2009 - Tom Butler Bowden, 50 Politika Klasiği, Çev. Can Görtan, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2018 Kaan Bey merhaba. Gene tüm duygu ve düşüncelerime tercüman olmuşsunuz. Neden insanlar hep aynı? Neden bizim gibi insanlar hep aynı?Yazılımımızda bir problem var bence. Yapay zeka'yı da bizler yarattığımıza göre bizim gibiler için dünya iki misli çekilmez olacak maalesef. Merhabalar. Çok teşekkür ederim, bir şeyler karalamaya çalışıyorum kendimce. Sorunun yanıtı bende de yok maalesef... Sadece bütün bu sahteliklerden, haksızlıklardan, insanların hırs dolu hayatlarından, sonsuz isteklerden ve tatminsizliklerinden bıktığımı söyleyebilirim. Bıktım, hem de çok. Milan Kundera'nın \"Yavaşlık\" isimli kitabı, belki de toplumca yakalandığımız hastalığın çaresini basit bir reçete halinde veriyor: Yavaşlık. Kemal Sayar'ın \"Yavaşla\" isimli kitabını da beğenmiştim. Selamlar, sevgiler. Merhabalar. Sadece gezi yazıları değil, sitedeki her yazı ayrı guzel. Yine harika bir yazı olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://gezivita.com/bled-gezi-notlari", "text": "Bled Gölü adeta Bob Ross tablosu gibi! \"Bob Ross mu, hımm, kulağa pek tanıdık gelmiyor, o da kim acaba?\" diyenler olabilir elbette... Hiç tanımayanlar, internette ufak çaplı bir gezintiyle hızla kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilir. Ancak Amerikalı ressam Bob Ross'u aranızdan hatırlayanlar çıkacaktır mutlaka. 1980 kuşağı için çok önemli bir isimdi. O, bizim için kıvırcık saçlarıyla ilk Bonus kafaydı aslında! Bob Ross'un hünerli elleriyle palete yaptığı ufak dokunuşları seyretmenin tadı, en az program sonunda ortaya çıkan nefis manzara tablosu kadar güzeldi. Harika bir manzaraya sahip Bled, Avrupa'nın en yeşil ülkelerinden biri olan Slovenya'nın ufak bir kasabası. İşte bu yazımda size gölüyle meşhur bu sevimli yeri tanıtmak istiyorum. Bled gezi yapmaya nasıl ve ne zaman karar verdim? 2015 yılı sonbaharında, Slovenya'nın başkenti Ljubljana ucuz uçak bileti bulunca, hemen internette araştırmalara başladım. Gitmişken, acaba Ljubljana'nın yanında yöresinde görmeye değecek güzellikte başka bir yer daha var mıdır diye... İyi ki de yapmışım bu araştırmayı. Hayat, karşıma işte bu tarifsiz nitelikteki doğal güzelliği, tabiat harikasını çıkardı! Peki, Bled ulaşım nasıl oluyor? Bled Gölüne nasıl gidilir? Çok basit. Ben Ljubljana otobüs terminalinden bindiğim otobüs ile rahatça göle ulaşıp günübirlik bir Bled turu yaptım. Siz arzu ederseniz bir gece kalabilirsiniz hatta. Bence bir gece konaklamalı Bled gezisi en ideali olur. Böylelikle gecesini de görmüş olursunuz hem. Ljubljana otobüs terminalinden bineceğiniz otobüs, sizi gölün hemen yanında indiriyor zaten. Araçtan indikten sonra aşağı doğru salına salına 10 dakika yürümeniz gerekiyor sadece. Hepsi bu. Ljubljana Bled arası yolculuk çok uzun sürmüyor. Otobüsle yaklaşık 1,5 saat. Şayet Slovenya'ya gider, Ljubljana gezisi yaparsanız, rotanıza mutlaka Bled Gölünü de eklemeyi ihmal etmeyin. Kesinlikle pişman olmayacaksınız. Bled gezilecek yerler bakımından öyle çok zengin değil. Ancak Bled Kalesinden seyredeceğiniz manzara, gölün ortasındaki küçük adacıkta yer alan tarihi kilise, gittiğiniz mevsim ve hava şartları uygunsa göle girip yüzmek, uygun değilse de Bled Gölü etrafında yürüyerek bir tur atmak, bisiklete binmek zaten fazlasıyla yeterli olacaktır. Gitmeden önce mutlaka Bled hava durumunu kontrol edin ve ona göre ne yapacağınıza karar verin. Hava ve mevsim şartları uygunsa yanınıza mayonuzu almayı unutmayın sakın! Ben gölün etrafında yürüyerek tam bir tur attım. Hiç durmaksızın bile yapsanız bir saatten fazlasını alacaktır bu yürüyüş. O yüzden dinlenerek, ağır ağır yürümenizi öneririm. Bunun yanı sıra bol bol fotoğraf çektim. Gölde yüzen sevimli kuğuları yanımda getirdiğim sandviçimle besledim. Ama en önemlisi, her ne yapıyor olursanız olun, tertemiz havayı, mis gibi oksijeni eş zamanlı içine çekmek olsa gerek. İstanbul'un egzoz dumanlarından, kirinden ve boğucu gürültüsünden sonra doğal bir ilaç gibi geldi Bled. Yürürken arada bir durdum, trekking yapan insanlarla selamlaştım, harikulade manzaraya tekrar tekrar baktım. Bled gezisi sırasında balık tutanların yanlarına sokuldum. Bisiklet süren insanların hafif rüzgarı vurdu sırtıma bu esnada. Bled Kalesinin yer aldığı tepeden, altta göldeki kanocuları seyrettim bir süre. Bled Gölüne giren gençlerin neşeli seslerini işittim uzaktan. Her şey ama her şey bitmesini asla istemediğim bir rüyaydı sanki. Bled'i çok, hem de öylesine çok sevdim ki! Bled Kalesine çıkmak için iki seçeneğiniz var: Arabayla veya yürüyerek. Benim gibi arabasız geldiyseniz yürüyerek çıkmak için oldukça dik bir yokuşu tırmanmak gerekiyor. Yanınızda mutlaka su ve yiyecek bulundurun. Ara ara dinlenmek için kısa molalar vermeyi de ihmal etmeyin. Çünkü bu merdivenler gerçekten fazlasıyla dik. Tepedeki kaleye varmak 15-20 dakikanızı alacaktır. Taşlı dağların adeta ortasında yer alan Bled Kalesinin içinde ufak bir de müze var. İçinde pek çok eski eşya sergileniyor. Burayı da ziyaret edin. Ben kaleye girerken resmi bir resepsiyon için hazırlık yapılıyordu. Garsonlar kokteyl masalarını düzenliyorlardı. Çıkarken, ellerinde kadehleriyle içkilerini yudumlayan zarif hanımefendi ve beyleri gördüm. Bir kokteyl için bundan daha uygun bir yer, daha hoş bir atmosfer düşünmek zor gerçekten de. Bled Kalesi giriş ücreti 2017 yılı eylül ayı itibarıyla 10 Euro. Gölün ortasında yer alan adaya çıkmak için kıyıda bekleyen tekneleri göreceksiniz zaten. Bunlarla adaya 5 dakikada rahatça ulaşabilirsiniz. Bu teknelere Pletna deniyor. Ayrıca gölün kıyısında, tam olarak kalenin tam karşısında, göle sıfır konumda yer alan otelin hemen yan tarafında yemek yenecek çeşitli mekanlar bulunuyor. Bu kafe ve restoranlar öyle çok pahalı değil, fiyatlar uygun. Bled Gölü, bana Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'de yer alan Jarun Gölünü anımsattı biraz. Ama daha çok Makedonya'nın incisi Ohridi... Ohrid gezi yazımda, Ohrid Gölünün ve kasabanın nefis doğal güzelliğinden bahsetmiştim hatırlarsanız. Bled Gölü de güzelliği ile Ohrid Gölü ile yarışır. Fakat bu karşılaştırmada bir fark var... İşte karşınızda, galibin hiç ama hiç önemli olmadığı, her iki tarafın da kazandığı nefis bir düello! Çünkü hangisinin daha güzel olduğuna karar vermek gerçekten zor! İlk kez yurt dışı seyahati yapacaklara tavsiyeler isimli yazımda, duyu organlarımızı iyice açıp hayattaki her şeye, her şehre, her bir mekana, her bir insana, her bir olaya farklı bir gözle baktığımızda, normalde fark edemeyeceğimiz küçük güzellikleri rahatça algılayabileceğimizden söz etmiştim. Bled Gölü çevresinde gezerken, aynen Bob Ross'un programında resim yaparken söylediği gibi, bir sürü mutlu ağaç, mutlu bir göl, renkli ahşap evler, bembeyaz sevimli kuğular ile karşılaşacaksınız. Ve bu da aklımıza ister istemez Orhan Veli'yi getirecek. Şöyle fısıldayacak kulağımıza: Gemliğe doğru, denizi göreceksin, sakın şaşırma! Bled gölünün güzelliğini ve insan ruhunda yarattığı dalgalanmayı anlatmaya kelimeler yetmez. Siz siz olun, dünya gözüyle bu muhteşem kasabayı ve gölü bir an önce seyahat planlarınızın içine ilave edin. Bu hissi geciktirmeden yaşayın. Bled Gölü gezisi yapacak herkese şimdiden iyi yolculuklar, keyifli seyahatler diliyorum. - Burada, merak edenler ve gitmeyi düşünenler için Salzburg gezi notları var: Salzburg Gezi Rehberi - Burada da kendim nasıl gezdiğimi, yolculuğa çıkmadan önce neler yaptığımı tek tek anlattım: Nasıl Geziyorum? - Ve son olarak, en az Bled kadar güzel, Avrupa'dan saklı cennetler: Saklı Cennetler Bir başka gezi yazısında tekrar görüşmek dileğiyle! En kısa zamanda gideceğim buraya. Zaten hep merak ediyordum. Blogunuzla kısa bir süre önce karşılaştım. Turistik yazılardan farklı olduğunu düşünüyorum. Edebi ruhu da barındıran bir dille ele alınması beni mutlu etti. Slovenya Ljubljana'ya 2017 nisan ayında gitmiştim. Zagreb'ten kiraladığımız arabayla gitmiştik. Bir günü Bled ve Bohinj göllerine ayırmıştık. Yagmurlu bir gündü. Yemyeşil ülkeyi ve bu ülkenin göllerini de yeniden görmek isterim. Sevgiler. Blogu beğendiğinize çok sevindim! Ben ne yazık ki Bohinj'e gidemedim. Henüz diyelim çünkü çok istiyorum. 🙂 Zagreb gezi notlarını da şu sıralar yazmaya çalışıyorum bir yandan, umarım kısa sürede yetiştirip yayınlayabilirim. Zagreb de küçük ama tatlı bir şehirdi benim için."} {"url": "https://gezivita.com/bogaz-tekne-turu", "text": "Konusu, geçmişten günümüze, imparatorluk döneminden modern cumhuriyete, denizin ve plajların toplumsal hayattaki değişen ve gelişen rolü. Aklınızda olsun. Vapur gezisi ve açık havanın, yazarın psikolojisine iyi geldiğini şu cümlelerinden rahatça anlıyoruz: Açık hava, yorgun asabımın gergin ipleri üzerinde tüneyen kara kuşları kaçırdı ve onların yerine martı gibi beyaz ve bir takım neşe kuşları getirdi. Bir yurt dışı seyahati sırasında, İtalya'nın Napoli şehrine girişini de şöyle anlatır örneğin: Bu beyaz İtalyan şehrine bir sonbahar sabahı girdik. Dağları, ovaları, saran sayısız bahçelerin yeşilliği içinde yatan Napoli ile eylül meyvelerinin baygın kokuları içinde tanıştık. İstanbul'un hepinizin bildiği gibi boğazı çok meşhur. Yurt dışından ülkemize gelen her turist mutlaka boğazda tekne turu yapar. Üstelik boğaz tekne gezisi yalnızca turistlerin değil İstanbul'un yerlilerinin de vazgeçilmezlerinden. Eh, denizle iç içe bir şehirde aksi düşünülemez zaten. Şehir hatları vapurları veya özel tekneler ile keyifli bir deniz yolculuğu yapabilir, İstanbul gezilecek yerler arasında bulunan sayısız mekanı, deniz üzerinden gözlemleyebilirsiniz. Bunun yanı sıra yat kiralama veya teknede düğün yapmak istiyor da olabilirsiniz elbette. Özel günleri denizle taçlandırmak gerçekten eşsiz bir fikir, sizce de öyle değil mi? İşte bu ve buna benzer tüm hizmetleri Bogazdagezi. net şirketi profesyonellik anlayışı ve deneyimli personeli ile sizler için sunuyor. Yat kiralama, teknede doğum günü, teknede düğün, teknede iş yemeği, teknede mezuniyet balosu gibi aklınıza gelebilecek sayısız farklı hizmetiyle https://www. bogazdagezi. net/hizmet/yat-kiralama/ sitesi sizin için biçilmiş kaftan! Organizasyonlarınızı deniz üzerinde yaparak hem kendiniz farklı bir deneyim yaşayabilir hem de katılımcılara hayatları boyunca unutamayacakları güzel anılar hediye edebilirsiniz. İstanbul Boğazında kişilere veya gruplara, kendi ihtiyaçlarına uygun tekne ve yatları ile yemekli ya da yemeksiz boğaz turu organizasyonu hizmeti sunan https://www. bogazdagezi. net/hizmet/yat-kiralama/ ismini mutlaka bir kenara not edin hemen. Haydi çabuk, durmayın. Merhaba, uyarı için teşekkür ederim gerçekten! Aynen öyle. Hatayı düzelttim. Ben son birkaç haftadır sürekli İstanbul Ahmet Hamdi Tanpınar Müzesine gidip oradaki kitapları hayranlıkla incelediğim için, Tanpınar ismi aklımdan çıkmıyor şu sıralar, ondan oldu sanıyorum."} {"url": "https://gezivita.com/bolognada-bir-gezinti", "text": "Bu sabah, gün doğmadan Cento'dan ayrıldım ve buraya çabukça ulaştım. Uyanık ve bilgili bir rehber, benim burada uzun süre kalmayı düşünmediğimi öğrenir öğrenmez, beni bütün caddelerden, birçok saraydan ve kiliseden rüzgar hızıyla geçirdi. Öyle ki, ben bulunduğum yerleri Volkmann'ın kitabında zar zor işaretleyebildim ve kim bilir bu işaretlerden ileride bütün bu şeyleri hatırlayacak mıyım. Goethe, İtalya Seyahati isimli kitabının Bologna ile ilgili kısmında işte böyle yazıyor. Şehre gece yarısı varan Alman yazar, alelacele bir Bologna turu yapmak durumunda kalır. Rehberiniz yoksa, kendi başınızın çaresine bakmayı bilmelisiniz. Nasıl olacak bu? Evvela okuyacaksınız, gideceğiniz yerler hakkında önceden bol bol bilgi edineceksiniz. Hatta gittiğiniz sırada da fırsat bulup okuyacaksınız. Hem okuyacak hem de harita bakacaksınız; bu şekilde gezeceksiniz ve en önemlisi not tutacaksınız. Peki Bologna neyi ile ünlü? Aslında bu soruya birden fazla kavramla yanıt vermek mümkün. Şehirler, genelde onları özel kılan bir veya iki özelliği ile öne çıkarken, Bologna bu anlamda bu klasik durumdan hemen farklılaşıp sıyrılıyor. Evet evet yanlış okumadınız, altından örneğin yağışlı bir havada neredeyse hiç ıslanmadan saatlerce yürümek mümkün bu kemeraltlarının. Zaten şehrin tarihi merkezi, toplamda yaklaşık 35 kilometrelik yürüyüş ve yaya yoluna sahip. Şehrin ikinci dikkat çekici özelliği ise kuleleri. Bu kulelere de Turrita adı veriliyor. Bologna kuleleriyle de ünlü. Bu kulelerin büyük çoğunluğu Ortaçağdan kalma. Bologna kuleleri zamanının ileri gelen ünlü aileleri tarafından yaptırılmış. Tahmin edeceğiniz gibi, bunlar aynı zamanda bir statü simgesi, güç göstergesi... Bu kuleler geçmişte sayıca çok daha fazlayken günümüze ise ancak 2-3 düzine kadarı ulaşabilmiş durumda. Bu kulelerden bazılarına hala çıkılabiliyor, bazıları ziyarete kapalı, bazıları ise restoran olarak hizmet veriyor. Bologna'nın en ünlü kuleleri ise hiç şüphesiz \"Two Towers\" olarak nitelendirilen ikizler; Garisenda ile Asinelli. Zaten her ikisi de yan yana. Buraya kadar gelmişken Asinelli'ye tırmanıp şehri şöyle bir kuşbakışı görmeden sakın dönmeyin! En tepeye çıktığınız zaman, bir önceki paragrafta bahsettiğim diğer kuleleri de rahatlıkla seçeceksiniz. Şehrin dört bir yanı irili ufaklı kulelerle dolu. Asinelli Kulesine çıkmak için, önce şehrin ana meydanındaki Neptün Çeşmesinin hemen önünde yer alan Tourist İnformation Center'a gidip, buradan bilet almanız gerekiyor. 2019 yılı ocak ayı itibariyle tam 5 Euro, öğrenci 3 Euro. Kavram olarak üniversite, Latince Universitas Magistrorum Et Scholarium'dan geliyor. Bu da, öğreticilerden ve öğrencilerden meydana gelen topluluk demek. Üniversiteler, bilginin ezberletilmediği, bunun tam aksine doğrunun tartışılarak bulunduğu ve onun değişken olabileceğine kesin inancın hakim olduğu kurumlardır. Başlangıcını, Platon'un Akademi'sine kadar götürebileceğimiz eğitim-öğretim kurumları, toplumların ve ülkelerin gelişiminde mihenk taşı konumundadır. Akademi'den yüzyıllar sonra Avrupa'da kurulan ilk üniversiteler, aslında sanılanın aksine İtalya veya Fransa'da doğup gelişmemiştir. Zira Bizans İmparatoru Bardas'ın İstanbul'da kurduğu Magnaura Üniversitesi, Avrupa Ortaçağı'nın ilk üniversitesidir. Bologna Üniversitesinin ise, üniversitenin doğum yeri olarak kabul edilmiş olması, onun demokratik ve uluslar üstü yapısından ileri gelmektedir. İşte Avrupa'nın resmi olarak en eski üniversitesi kabul edilen University Of Bologna, nam-ı diğer Alma Mater Studorium, 1088 yılında yani 11. yüzyılda, Roma Hukukçusu İrnerio tarafından kurulmuş. Aslında bu dönem, biraz daha yakından baktığımız zaman, Avrupa kıtasında eğitimle ilgili hareketlenmelerin de yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönem. Hemen hemen Bologna Üniversitesinin açılmasına denk gelen tarihlerde, Bizans prensesi ve yazar Anna Komnena'nın da bir tıp okulu açtığı ve hatta orada hocalık yaptığı biliniyor. Polonya'da ise, bundan kısa bir süre sonra Jadwiga'nın Krakow Üniversitesini kurduğunu biliyoruz. Tekrar Bologna'ya dönersek, bugün Bologna demek kitap demek, eğitim demek, kültür demek. Zaten şehri gezerken de bunu hemen hissediyorsunuz. Bologna Üniversitesi yekpare bir yapı değil ve şehri dolaşırken de göreceğiniz gibi, farklı farklı binalarda eğitim veriliyor. Bu binaların hepsi bu devasa üniversitenin bir parçası. Yani bizdeki gibi tam ve belirli bir sabit kampüs olayı yok. Yok ama bir üniversite düşünün ki, aynı bina içinde sanat galerileri, tablolar, heykeller ve müzelerle iç içe olsun... Evet, yanlış okumadınız. Bologna sokaklarında gezerken gördüğüm bir tabela üzerine her zamanki gibi merakıma yenik düştüm ve kendimi bir binadan içeriye attım. Buradaki müzenin ismi Museo Palazzo Poggi. Bir düşünsenize, amfiden, dersten çıkıp koridorun köşesini dönüyorsunuz ve karşınızda bir bilim ve sanat müzesinin giriş kapısı beliriyor aniden! Ve işte karşınızda çölde bir vaha! Adeta yeni bir yaşam enerjisi, mutluluk kümesi, bir çeşit meditasyon! İçine girmeseniz bile, ders çıkışı karşınıza bir sanat müzesinin çıkacağını bilmek, herhalde ders çıkışı Starbucks, Alaçatı Muhallebicisi görmekten daha anlamlı diye düşünüyorum! Üniversitenin tarihi koridorlarını gezerken, kütüphanede karşılaştığım Halil İnalcık kitabıyla bir kat daha mutlu oldum doğrusu. Bologna'da üniversite çevresindeki sokak aralarında, öğrencilerin çalışması için boş çalışma odacıkları tasarlanmış. Ne kadar güzel bir fikir! Bu manzara, gözümün önüne hemen Litvanya'nın başkenti Vilnius'taki sokak kütüphanesini getirdi. Üstelik Bologna'da kitapla, okuma eylemiyle haşır neşir olanlar, yalnızca Bologna Üniversitesinde okuyan öğrenciler değil. Şehrin ana meydanı olan Piazza Maggiore'nin tam ortasında yer alan Palazzo Comunale'nin içi de, yine okuma alanı ve kütüphane olarak kullanılıyor. Buranın diğer ismi de Biblioteca Salaborsa. Burası da bana çok sevdiğim -bir de gittiğim zaman yer bulmak kolay olsa daha da seveceğim- Salt Galata'yı hatırlattı. Ancak hiç şüphesiz burası çok çok daha büyük ve geniş. Her yaştan çeşit çeşit insan, günün her saati okuma yapmak için girişi ücretsiz olan üç katlı bu tarihi binaya geliyor. Yine aynı bu konsepte sahip olan, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de de çok güzel bir mekan var: Baku Book Center. Bakü'ye giderseniz, burası da aklınızda bulunsun. Hatta buradan kitap satın almak da mümkün. Belediye Binasının içindeki bu geniş alanda, hol kısmındaki masalarda sadece gazete veya dergi okunabiliyor. Yani benim gibi kitap okumak veya ders çalışmak istiyorsanız, iç kısımdaki odacıklara geçmeniz gerekiyor. Aslında itiraf etmek gerekirse, hol kısmındaki bu masalarda hep yaşlıların olması ilk anda bana da biraz tuhaf gelmişti, ne yalan söyleyeyim. Ama kural olarak böylesi ilginç bir uygulama olduğunu düşünmedim tabii. Üstelik günümüzde kitaba ulaşım her ne kadar teknolojik imkanlar neticesinde oldukça kolay olsa da, geçmişte her şey bu kadar da kolay değildi. Bunu akıldan hiç çıkarmamak gerekiyor. Örneğin Ortaçağ'da kitaplar, uzman yazıcılar ve parşömen için bol miktarda yüksek kaliteli hayvan derisi gerektiriyordu. En ünlü eserler arasından, 8. yüzyılda Northhumbria'dan gelen ikisini düşünelim: Bugün 290 sayfa karton kapaklı bir kitap olarak bulunabilen Bede'nin Ecclesiastical History'si, tek bir kopya için yaklaşık 30 hayvan derisi gerektiriyordu. Corbieli Hildemar, manastırının 30 deriyle hazırlanan bir kitabı, 60 gümüş paraya satabildiğini ima ediyordu; 4 yün koyununun ya da 15 domuzun değerine eşit bir meblağ. Corbie'nin kendi kütüphanesinde 300'den fazla kitabı vardı ve kitapların büyük çoğunluğu yakın zamanda kopyalanmıştı. Bu büyüklükte bir kütüphane kurmak o dönemin şartları düşünüldüğünde çok masraflıydı. Kitap, kütüphane ve kültür dolu şehir Bologna'da, sizlere tavsiye etmek istediğim birkaç yer daha var elbette. Bunlardan ilk ikisi doğal olarak kitapçı: La Feltrinelli ve Eataly. Her ikisindeki kitap çeşitliliği beni adeta büyüledi diyebilirim. İstanbul'da buna yakın bir kitapçı bulmak kolay değil. Buralarda İngilizce yayınlar da var. Aynı metnin hem İtalyanca hem İngilizce edisyonu olan, çift dilli harika hikaye kitapları var. Türkiye'de bunları bulmak imkansız. Ben böyle iki tane hikaye kitabı satın aldım. Üstelik bunlar kısa kısa bir sürü hikayeden oluşuyor ve aşırı uzun roman tarzı da değil, yani okurken sıkılmazsınız. Yan yana sayfalarda hem İngilizce hem de İtalyanca metin var. Ayrıca yine bu mağazalarda indirim reyonları da bulmak olası. Buradan da güzel şeyler yakalama şansınız var. Bologna'ya gelmişken birkaç saatinizi bu iki kitapçıdan en azından birine ayırın. Aslında bunlar dışında Ubik, Libreria Per Ragazzi gibi başka kitapçılar da var ama en iyisi La Feltrinelli ve Eataly şüphesiz. Ve son olarak, mutlaka görmenizi istediğim bir yerden daha bahsedeyim: Biblioteca dell'Archiginnasio veya bir başka deyişle Archiginnasio of Bologna Burası Archiginnasio Kütüphanesi ve Anatomi Tiyatrosuna ev sahipliği yapan meşhur ve tarihi bir bina. Erken dönemin üniversitelerinde, insan ve hayvan kadavralarının incelendiği ve anatomi derslerinin yapıldığı böyle amfi tiyatro şeklinde salonlar vardı. Bu fotoğrafta görülen mermer masa ve ahşap malzeme ile inşa edilmiş, duvarlarında heykellerin sıralandığı salon da işte bunlardan biri. Evet, Bologna gezi yazısı şimdilik bu kadar. Bu yazıyı konuya uygun düşen bir Latince deyişle bitirelim o halde: Aliud legunt pueri, aliud viri, aliud senes. Bir kitabı çocuk başka şekilde okur, genç başka şekilde, yaşlı başka şekilde. Gezmek fiilinin içeriğine, yürürken görmenin çok ötesinde bir bakışla yüksek kültürü de kattığınız, bünyenizde, tüm duyu organlarınız ve algınızdaki seçiciliğiniz ile yoğunlaştırıp ardından da süzgeçten geçirerek hamlıktan çıkarıp olgunluğa eriştirdiğiniz düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Oluşturduğunuz izin çukurları dolmadan yolu takip etmek lazım derim. Kısmeti yaratmaya, hadi bakalım 🙂 . Kaleminize sağlık. Sevgili hocam, çok teşekkür ediyorum. Yazılarım bir parça anlam taşıyorsa, hiç şüphesiz bu derin ve ince yorumlarla daha da güzelleşiyor. Keyifli üslubunuz ve hassas kaleminizle, blogumu bir yazınızla şereflendirirseniz ayrıca memnun olurum. Sevgiler, selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/british-english-school", "text": "Hatırlayacağınız gibi, daha önce İstanbul İngilizce kurs önerisi başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımda İngilizcenin öneminden bahsetmiş ve bu evrensel dilin günümüzde olmazsa olmaz olduğunu altını çizerek belirtmiştim. Bu yazımda ise sizlere bir dönem kendisi ile Işık Üniversitesinde birlikte çalışma şansına sahip olduğum bir öğretim görevlisi arkadaşımın İngiltere'de kurduğu eğitim organizasyon şirketinden bahsetmek istiyorum. Kendisi, sağlık sektöründe uzun yıllar süren yöneticilik deneyimini ve akademisyenliğini bir araya getirerek, özellikle çocuklar için bir anne yaklaşımıyla yurt dışında dil eğitimi nasıl olmalı sorusuna kafa yordu. Ve sonuç olarak bu şirket ortaya çıktı. İngilizce öğrenmeye gönül veren ve İngilizce öğrenmek isteyen tüm arkadaşlara merhaba! Kişiye özel eğitim programlarıyla hazırlanmış İngilizce kursları ile hizmet veren British English School, İngiltere merkezli bir Eğitim Danışmanlığı firmasıdır. Sadece bir İngilizce kursu değil, bünyesinde sizin hedeflerinize ve kişisel ihtiyaçlarınıza özel hazırlanmış ders içerikleri bulunduran tüm dünyadaki en seçkin okullar ile çalışmaktadır. Size uygun olan programların belirlenmesi ve eğitimlerinizin başarılı bir şekilde tamamlanması için Cambridge'teki merkezimizde gereken tüm desteği ve hizmetleri sunuyoruz. Neden biz; çünkü British English School İngiltere Cambridge merkezli bir eğitim danışmanlığı şirketidir. Özellikle İngiltere'yi tercih eden öğrencilerimiz ve aileleri için yabancı dil eğitimi süresince fiziki olarak da her zaman yanlarındayız. İngiltere'de veya dünyanın herhangi bir noktasında yabancı dil eğitim için bize ücretsiz olarak danışmadan karar vermeyiniz. - Çocuklarınız için yaz okulu, hem dil eğitimi hem de tatil - Dil eğitimi ve yanında özel yetenek kursları - Yetişkinlere Genel İngilizce - İş İngilizcesi - Dil sınavlarına hazırlık - Mesleki İngilizce yeterlilik sınavlarına hazırlık - Yurt dışında lise eğitimi - Yurt dışında yüksek lisans - Yurt dışında üniversite eğitimi Tüm bu istekleriniz için İngiltere başta olmak üzere diğer ülkelerdeki yurt dışı dil okulları hakkında her türlü bilgi ve desteği sağlıyoruz. Ayrıca İngilizce yanında Almanca, Fransızca ve İspanyolca dil kurslarımız ve yaz kamplarımız ile Almanya, Fransa ve İspanya'da da anlaşmalı okullarımız bulunmaktadır. British English School Eğitim Danışmanlığı firması ayrıca Cambridge Üniversitesi ile anlaşması olan ve Cambridge Üniversitesinin sertifika programlarına öğrenci kabul eden bir kuruluştur. Ek olarak 20.04.2016 tarihinde British English School olarak Türkiye'nin 25 yıllık Eğitim ve Danışmanlık Şirketi Karya Yönetim Danışmanlığı ile birlikte yeni projeler üretmek için Karya Cambridge çatısı altında ortaklıkta kurmuş bulunmaktadır. İster seçeceğiniz programlarla dilinizi geliştirin, ister profesyonel iş tecrübelerinizi geliştirin, ister çocuklar için özel hazırlanmış harika bir yaz kampını ya da anne & çocuk, baba & çocuk İngilizce kampını tercih edin ya da yeni bir ülkede yepyeni başlangıçlar yapmaya karar verin. Öncesinde mutlaka bizlerle iletişime geçin. Sadece İngilizce değil, diğer Avrupa dillerinde de eğitim organizasyonları bulunan British English School'da, bütçenize ve isteklerinize en uygun programlarımızdan birini seçip yurt dışı eğitiminizde doğru ve güvenilir adımı atın. Uzun yıllar sağlık sektöründe üst düzey yöneticilik yapan, bu tecrübesini bir dönem Işık Üniversitesinde Öğretim görevlisi olarak öğrencileri ile paylaşan Pınar Çimen \"çocuğum için nasıl bir eğitim arıyorsam öğrencilerime de o şekilde yaklaşıyorum\" misyonu ile şu anda kendini eğitim işine adamıştır. Ek bilgi: Size uygun eğitimi bulabileceğimiz gibi, sizin beğendiğiniz bir okul var ise okulun web sayfasında verdiği fiyat ile ayni rakama eğitim almanızı sağlarız. Eğitim danışmanlığı ve eğitim organizasyonu sürecini ücretsiz gerçekleştiriyoruz. Ayrıca şirket merkezimiz İngiltere'de olduğundan dolayı, İngiltere'ye geldiğinizde yalnız kalmayacaksınız. Gerekirse havaalanından da size karşılamamız mümkündür ki dil okulları bu karşılamayı da gerçekleştiriyorlar."} {"url": "https://gezivita.com/budva-gezi", "text": "3 günlük, hızlandırılmış bir Karadağ turu yaptım bu kez. THY'den ucuz uçak bileti bulunca pek fazla düşünmedim doğrusu. Karadağ'a gidiş geliş uçak bileti ücreti toplam 350 TL tuttu. Bildiğiniz gibi Karadağ, Türkiye'den vize istemeyen ülkelerden biri. Vize başvurusu için toplayacak bir sürü belge olmayınca işler çok daha kolay. Üstelik Karadağ; Budva, Kotor, Bar gibi oldukça turistik yerlere sahip bir ülke. Yaz tatilinde nereye gitsem diye düşünüyorsanız, pahalı olmayan, alternatif, oldukça güzel bir rota diyebilirim. Peki Karadağ nerede? Buradan başlayalım isterseniz. Adriyatik Denizine genişçe bir kıyısı olan ülke Sırbistan'ın hemen yanında. Zaten 2006 yılına kadar ülke \"Sırbistan-Karadağ\" ismiyle anılıyordu. Hatta bu şekilde 2006 Dünya Kupasına da katılmışlardı. Eski Yugoslavya ülkelerinden biri olan Karadağ, bu tarihte yapılan referandum sonucu ayrılma kararı alıp tek başına bağımsız bir ülke oldu. Diğer kapı komşuları ise Kosova, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve 10 kilometrelik çok az bir sınırla Hırvatistan. Tam karşısında ise çok sevdiğim ülkelerden İtalya bulunuyor. Çok fazla olmamakla beraber, özellikle kıyı şeridinde İtalyanca bilenlere rastlamak mümkün. Zaten bu topraklar uzunca bir süre Venedik etkisinde kalmış. Karadağ isminin ise, ilk kez 14. yüzyılda kullanılmaya başlandığı düşünülüyor. Ülke AB üyesi olmamasına rağmen, Karadağ para birimi Euro. Karadağ gezisi, THY'nin başkent Podgorica'ya yaklaşık 1,5 saat süren uçuşuyla başladı. Bu Karadağ gezi yazımda, sırasıyla Budva, Kotor ve Podgorica'dan söz edeceğim. 1,5 saatlik uçuştan sonra Podgorica Hava alanına iniyorum. Hava alanından şehir merkezine transfer için ne yazık ki toplu taşıma alternatifi zayıf. Çıkış kapısının hemen önünde beni yakalayan taksici, Podgorica şehir merkezine gideceğimi söyleyince 12 Euro fiyat biçiyor. Ben 10 karşılığını verince fazla ayak diremeden kabul ediyor. Arabasına bindiğim zaman, merkezden nereye gideceğimi sorunca Budva yanıtını veriyorum. Önündeki taksi fiyat listesinde Podgorica Budva arası 55 Euro yazısı gözüme çarpıyor. İstersen 40 Euro'ya götürürüm diyerek lafa kendisi giriyor hemen. 40 Euro fazla, 30'a götürürsen tamam diyorum. 30'a mümkün değil diyor. O zaman 35 olsun, fazlasını veremem deyince olmaz diyor, 40 Euro'da diretiyor. Tamam o zaman yapacak bir şey yok, otogara gidelim, ben oradan geçerim diyorum. Artık ne düşündü ne düşünmediyse, 3 dakika geçmeden; \"Tamam dediğin gibi olsun, 35 Euro'ya Budva'ya gidiyoruz\" diyor. Öncelikle şunu söylemem lazım. Bölge yazın inanılmaz hareketli ve kalabalık. Özellikle Budva plajları ve gece hayatı ile öne çıkan yerlerden biri. Ancak ben yoğun mevsim dışında, sonbaharda gittiğim için oldukça tenhaydı diyebilirim. Bir iki turist kafilesi dışında aman aman bir turistle karşılaşmadım. Kotor'da ise biraz daha fazla gezen insan gözüme çarptı. Gitmeden önce okuduğum yazılarda, Podgorica Budva arasına 60-70 Euro fiyat çekildiğini okumuştum. Yazın, yoğun sezonda fiyatların yine bu civarda olacağını tahmin ediyorum. En azından 50 Euro civarı. Türk olduğumu öğrenince, Karagül, Muhteşem Süleyman, Ezel gibi dizilerin burada da çok meşhur olduğundan bahsediyor. Bu arada bu dizilerin hiçbirini seyretmediğimi, sadece isim olarak bildiğimi itiraf edeyim. Ama bunu taksiciye söylemedim elbette. Ülkede konuşulan dilin, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Slovenya ile aynı olduğunu öğreniyorum. Arada kimi farklılıklar olsa da Makedonları ve Arnavutları da anlarız diyor. Ben Tito'dan, dağılan Yugoslavya'dan bahsedince de gülerek, \"Ooo sen bayağı tarih biliyorsun\" diyor. Hava yağışlı. Ama oldukça zikzaklı yol üzerinde Adriyatik manzarası gerçekten muazzam. Bu yol bana Kalkan Kaş arasındaki yolu anımsattı. Yağmur damlaları ön cama hafifçe vururken, yolculuğumuzun sonuna doğru, Budvanın eski şehir merkezine varmadan biraz önce, çok meşhur bir ada olan Sveti Stefan'ın yanından geçiyoruz. Ada, hafif buğulu ve nemli camda bile ayrı bir güzel görünüyor. Taksicinin söylediğine göre Sırp tenisçi Novak Djokovic burada yapılan bir törenle evlenmiş. Derken yolculuğumuz Budva'nın Old Town girişinde sona eriyor. Türkçe teşekkür edip ayrılıyorum. 3 günlük kısa bir Karadağ gezisi yaptığım için yanımda valizim yok. Sırt çantamı alıp yola yürüyerek devam ediyorum. Bundan yıllar önce, sanırım 2000 veya 2001 yılında, yani ben henüz lisedeyken, üniversiteyi kazanmamdan pek az önce, CNBC-e'de bir film seyretmiştim. Malum, o zamanlar internet henüz bugünkü kadar yaygın değil. Kaçırdığınız bir filmi tekrar izlemek için televizyonda tekrar yayınlanmasını beklemek veya VCD'sini arayıp bulmak zorundasınız. Tamamen tesadüf eseri başına denk geldiğim bu filmde ünlü aktör Brad Pitt oynuyordu. Sırp yönetmen Bozidar Nikolic'in bu filminde Pitt, nadir görülen bir cilt hastalığına yakalanmış bir genci canlandırıyordu. Vücudunu güneş ışığından korumak için özel yapım, siyah bir elbise giyen oyuncu, kasabaya gelen kabarenin genç ve güzel oyuncusuna aşık olur. Daha sonra onunla her zaman giydiği kıyafeti olmadan normal birkaç gün geçirebilmek uğruna her şeyi göze alır. The Dark Side Of The Sun isimli pek bilinmeyen bu film, o dönem çok hoşuma gitmişti ve daha sonra Taksim'de VCD'sini de bulduktan sonra birkaç defa daha izlemiştim. Yaklaşık 2500 yıllık oldukça köklü bir geçmişe sahip Budvanın ismi Yunanca Budhoe'den gelmektedir. Budva'da nerede kalınır? Ben, şehrin tarihi kısmında, Old Town'ın tam kalbinde Freedom Hostel Budva'da kaldım. Buranın yeri o kadar merkezi ki, yazın yer bulmak pek kolay olmayacaktır diye düşünüyorum. Erken rezervasyon yapmakta fayda var! Tam olarak gençlere hitap eden, oturma alanı, ortak bir banyo ve tuvaleti olan küçük ve şirin bir hostel. Wi-Fi bütün odalarda çok iyi çekiyor. Özellikle gençlere buradan sesleniyorum; burada kalırsanız kesinlikle pişman olmazsınız. Ancak dediğim gibi, burada yazın rezervasyonsuz yer bulmak pek mümkün olmayacaktır. Interrail yapacakların dikkatine! Eski şehrin içinde, dar, uzun ve tarihi sokaklar boş. Önüm, arkam, sağım, solum hep yan yana dizilmiş taş evler. Tek tük açık dükkanlar var. Budva'yı, yaşattığı orta çağ atmosferiyle gezdiğim şehirlerden en çok Girona'ya benzettim ben. Stari Grad'ın içinde, her şeyin 1 Euro'ya satıldığı dükkanı bulup hediyelik eşya alışverişinizi buradan yapabilirsiniz. Magnet, resim çerçevesi, anahtarlık... İçinde ne ararsanız var. Kapısında 1 Euro yazısını göreceksiniz zaten. Budva gezilecek yerler açısından çok zengin değil. Kültür turizmi olarak size çok fazla şey vadetmiyor. Sezon dışı geldiyseniz yine de bir gün ayrılabilir. Kafa dinlemek için ideal. Şimdi bu yerlerden bahsedeyim. Burası tam merkezde değil. Ama merak etmeyin, Budva'dan Sveti Stefan Adasına ulaşım çok kolay. Otobüsle 15 dakikada gidebiliyorsunuz. Firmanın adı Mediteran Expres. Bilet ücreti: 1,5 Euro. Bileti aracın içinde şoförden alıyorsunuz. Otobüsün sizi indireceği yer, yani son durak, adayı tepeden gören Adrovic Cafe'nin hemen önü. Benim gibi yaz sezonu dışında geldiyseniz, dilerseniz burada cepheden adayı arkanıza alarak fotoğraf çekildikten sonra, adaya karşı ayaklarınızı uzatarak sıcak bir Nescafe de içebilirsiniz. Masalsı manzaraya karşı son derece keyifli olacaktır. Gelelim Sveti Stefan ile ilgili bazı bilgilere... Adanın geçmişi 15. yüzyıla kadar uzanmakta. Önceleri kara ile bağlantısı hiç yokmuş. Sonraları bağlantı için deniz doldurularak ince, kısa bir yürüme yolu inşa edilmiş. Adanın içine ne yazık ki girilemiyor. Çünkü burası özel mülkiyet. Yalnızca adadaki otelin misafiri veya ev sahibiyseniz girebiliyorsunuz. Bu ince yolun başında bir güvenlik kulübesi var. Fakat buna karşın plajdan istediğiniz gibi yararlanmak mümkün. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz. Zaten yazın burası oldukça kalabalık oluyor. Burası önceleri bir balıkçı köyüymüş. Videolardan da göreceğiniz gibi Sveti Stefan adası her mevsim güzel. İnsan bu güzellik karşısında adanın içine de giremediği için hayıflanıyor ama yapacak bir şey yok. Ben Ayhan Sicimoğlu'nun bir programında içini görmüştüm. Tekrar Budva'nın merkezine dönelim. Şehrin tarihi kapılarından birinin önünde, dev bir çan göreceksiniz. Tahtadan yapılmış olan bu çan Marina bölgesinde yer alıyor. The Long Ships isimli filmde kullanılmak için yapılmış. Bu esnada etrafınızda lüks, ihtişamlı yatlar sıralanmış duruyor olacak. Ayrıca Budva plajlarından Pizana Beach de işte buranın hemen ön tarafı oluyor. Küçük bir kıyı şeridi olmasına rağmen denize girmek için güzel bir nokta. Budva liman bölgesinin etrafında çok sayıda restoran bulunuyor: Porto, Jadran, Mogren... Zengin menülü bu restoranların yanı sıra fast-food tarzı yerler, küçük büfe tarzı işletmeler de var. Döner bile gördüğümü söyleyeyim. Üste eklediğim Budva haritalarında ATM'lerden marketlere, publardan eczaneye ve bu saydığım restoranlara kadar her şeyi görmek mümkün. Zaten yürüyerek bir uçtan bir uca gezebilirsiniz. Budva çok büyük bir yer değil. Budva'da gezilecek yerlerden en önemlisi Citadel. Yani Hisar. Kale olarak da nitelendirebiliriz aslında. Şehri tepeden görmek için en güzel nokta. Ayrıca surları dolaşırken sur içindeki evleri ve onların renk renk çiçeklerle dolu bahçelerini de daha yakından gözlemleyebilirsiniz. Buraya giriş 2,5 Euro. Peki buranın içinde ne var? Öncelikle, elbette tadına doyulmaz bir Budva manzarası! Sırf bunun için bile girilir. Citadelin içinde, ufak birkaç odada sergilenen eşya ve maketler ile eski bir kütüphane var. Sergilenen maketlerden en çok dikkatimi çekenler gemi maketleri oldu. Bunlardan biri, diğerlerinden bir adım öne çıkıyor. Çünkü bu, Kristof Kolomb'un gemisi Caravella Santa Maria. Bu gemi, Kolomb'un 1492 yılında gerçekleştirdiği deniz seyahatinde kullandığı gemilerden en büyük olanı. Diğer iki gemi ise Nina ve Pinta. Siz majesteleri! Ben Kristof Kolombu, Hindistan bölgesine göndermeyi düşündünüz. Ve mutat olduğu üzere karadan doğuya doğru yolculuk etmek yerine, kesin olarak bilebildiğimiz kadarıyla, şimdiye değin hiçbir insanoğlunun daha önce gitmediği batı yolunu izlememi buyurdunuz. Kristof Kolomb, Gemi Jurnaline Giriş, 1492. Merhaba. Beğendiğinize sevindim. Yazının ikinci bölümünü de en kısa zamanda yayınlayacağım. Şimdiden iyi tatiller. En kısa zamanda gideceğim yerler arasında Karadağ. Çok faydalı bir yazı olmuş Kaancım eline sağlık."} {"url": "https://gezivita.com/budva-gezisi", "text": "Hatırlayacağınız üzere en son tarihi Citadel hisarında dolaşıyorduk ve Kristof Kolomb ile ilgili bir alıntı yapmıştım. Budva gezi notlarına kaldığım yerden devam etmeden önce yine onunla, gemileri ve macera dolu seyahatiyle ilgili küçük bir alıntı daha yapmak istiyorum. En önemli kırılma noktası 1492'de Kristof Kolomb İspanya'dan batıya doğru yelken açıp Doğu Asya'ya giden yeni bir yol aradığında gerçekleşti. Kolomb hala eski tam dünya haritalarına inanıyordu, bu haritaları kullanarak Japonya'nın İspanya'nın yedi bin kilometre batısında olduğunu hesaplamıştı. Normalde Doğu Asyayı İspanya'dan 20 bin kilometre ve hiç bilinmeyen bir kıta ayırıyordu. 12 Ekim 1492'nin sabahında Kolomb'un gemileri bilinmeyen kıtayla tanıştı. Kolomb ne yazık ki yeni bir kıta keşfettiğinden habersizce öldü. Biz şimdi kaldığımız yerden Budva gezi notlarına devam ediyoruz. Citadelin içinde, tepeden, Budva plajlarından en meşhurları olan Ricardova Glava Beach ile Mogren Plajını göreceksiniz. Uzun sayılabilecek Budva sahil şeridi, koylar ve kumlu plajlarla süslü. Başlıca Budva plajları ise şunlar: Jazz Beach, Slovenska Beach, Kamenovo Beach ve Petrovac. Ayrıca şeffaf deniz suyu, bölgeyi dalış için de oldukça cazip hale getiriyor. Mogren Beach ile Ricardova Glava Beachin tam arasında ise Budva'nın simgelerinden Dans Eden Kız Heykeli bulunuyor. Bu heykel, Kopenhag gezisi sırasında karşınıza çıkacak olan Küçük Deniz Kızı heykelinin bir benzeri. St. John Church, Budva'da görülecek yerlerden bir diğeri. Stari Grad'ın içinde. Tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmiyor. Ancak etkileyici çan kulesinin 1867 yılında tamamladığını biliyoruz. Genel olarak Budva plajları ve kiliseleriyle meşhur dersem herhalde yanılmış olmam. Kutsal üçlü veya kiliseler köşesi olarak nitelendirilebilecek bu kısımda, Holy Trinity Church ve Santa Maria in Punta da yer alıyor. Santa Maria in Punta bu kiliseler arasında en eski olanı. MS. 840'a tarihleniyor. Fakat içine girilemiyor. Zaten dışarıdan göründüğü kadarıyla oldukça ufak. Fotoğraftan ve alttaki videodan daha rahat anlayacaksınız. Holy Trinity Church ise, 19. yüzyılın başında inşa edilmiş bir Ortodoks Kilisesi. Ben, St. John Church önünde etrafı incelerken İtalyan bir turist kafilesine denk geldim. Rehber kızın konuşmalarına kulak kabarttığımda bütünüyle olmasa da bazı şeyleri anladım. İnsan böyle anlarda kendini çok mutlu hissediyor gerçekten. Anadolu'da gezinirken gördüğüm bazı yerleri, yaşadığım bazı anları unutamam. Örneğin Efes'e ilk gidişimde, bu kalıntıların güzelliği karşısında sersemlemiş bir halde, bir sütunun kaidesine çökmüşken, gümbür gümbür İtalyanca konuşan bir ses duydum. İtalyanca bilmem ama, o ses Dante'den şiirler okuyordu sanki. Ayrıca burada, yani Holy Trinity Kilisesinin yer aldığı bölümde, hava güzel olduğu zaman, yani daha çok bahar ve yaz aylarında, portatif bir tribün kuruluyor ve çeşitli gösteriler düzenleniyor. Bu etkinliklerden birine denk gelmek güzel olur diye düşünüyorum. Modern Gallery ve Arkeoloji Müzesi de Budva gezisi sırasında görülebilecek yerlerden bazıları. Açılış-kapanış saatlerine vaktimi denk getiremediğim için içlerine girme fırsatım olmadı. Ancak kaldığım hosteldeki görevli çocuk, sorduğumda örneğin Arkeoloji Müzesinin birkaç kattan oluştuğunu ve içlerinde civarda yapılan kazılarda çıkarılan materyaller olduğunu söyledi. Hem Budva Arkeoloji Müzesi hem de Modern Gallery Budva Stari Grad içinde yer alıyor. Budva otobüs terminali ile Budva Old Town/Stari Grad arası yürüyerek 15 dakika. Otobuska Stanica Budva yazan tabelaları takip ederek kolayca ulaşabilirsiniz. Oldukça ufak bir terminal. Eğer bulamazsanız, yol üzerinde gördüğünüz Tourist Information Office'den yol tarifi konusunda yardım alabilirsiniz. Budva Kotor arası 25 dakika sürüyor. 3,5 Euro ödeyerek minibüsle geçiyorsunuz. Budvadan; Bar, Kotor, Podgorica, Petrovac gibi yerlere araçlar kalkıyor. Araçların çoğu minibüs veya midibüs dediğimiz cinsten. Budva Podgorica arası ulaşım için ücret ise 6 Euro. Biletin üzerinde taşıma firmasının adı, yani Mercur Trade İnternational yazıyor. Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız, Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar! İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Kendisine yolu tarif ettikten sonra ayrılıyorum. Bundan sonraki durağım hem Budva'dan daha kalabalık olan hem de en az Budva kadar meşhur -hatta belki daha bile fazla olabilir- Kotor olacak. Budva gezi yazısını bitirmeden önce Budva hava durumu hakkında bilgi verip Budva'ya hangi mevsimde gidilir sorusuna da yanıt vermeye çalışayım. Üstteki grafikten de görüldüğü üzere yazın, özellikle de temmuz ve ağustos aylarında ortalama sıcaklıklar 30 derecenin üzerinde seyrediyor. Tüm yıl baz alındığında en düşük sıcaklıklar ise aralık ayında görülüyor. Ancak onda da havanın çok soğuk olmadığını görüyoruz. Tekrar görüşmek dileğiyle, kendinize çok iyi bakın, şimdilik hoşça kalın! Kardeşim gerçekten çok bilgilendirici bir yazı olmuş. Ancak kafama takılan bir soru var Budva Podgorica ulaşımı konusunda. Yaz ayı içerisinde 4 günlük bir seyahat düşünüyorum. Cumartesi günü de sabah 9 gibi Podgorico havaalanına dönüş yapıcam. Anladığım kadarıyla budva ile havalimanı arası otobüs var. 6 euro civarı. Eğer bu sorularıma cevap verirsen çok iyi olur. Şimdiden teşekkür ederim. Merhaba, çok teşekkür ederim Enes! Yazıda yazdığım gibi, Ben Podgorica'da inince direk taksiyle Budva'ya geçmiştim. Podgorica merkezden de Budva'ya otobüs var. Ama saat kaç aralığında olduğu hakkında pek bir bilgim yok ne yazık ki. Taksiyle Podgorica-Budva arasının 1 saate yakın sürdüğünü hesaba katarsak, otobüs ile bu yolculuğun daha uzun olacağını kestirebiliriz rahatlıkla. Terminali bulmak zor olmaz. Benim sana tavsiyem, gider gitmez bu saat aralıklarını sorup öğren, ona göre biletini alırsın. Yazın gideceksen, bölgenin daha kalabalık olacağı da kesin. Bunu da dikkate almanda fayda var zira Budva deniz turizmi ile öne çıkan bir yer. Kalacağın yeri ayarladıydan, orayla da direk iletişime geçip, aklına takılan sorularla ilgili en sağlıklı bilgiyi alabilirsin. Ben öyle yapmıştım. İyi tatiller diliyorum şimdiden!"} {"url": "https://gezivita.com/bugge-wesseltoft", "text": "Last. fm de, hiç şüphesiz son dönemin en iyi icatlarından biriydi. Di'li geçmiş zaman kullanmamın sebebi eski popülerliğini yitirmesi... 2007'den beri üye olduğum platformu ben de artık hiç kullanmıyorum. Bilmeyenler için kısaca Last. fm'i izah edeyim. Önce siteye üye olup bir profil oluşturuyorsun. Daha sonra müzik dinlemeye başlıyorsun. Müzik dinlemek için hangi programı kullanıyorsan buna bağladığımız Last. fm eklentisi, dinlediğimiz müzikleri eşzamanlı olarak profiline kaydediyor. Yani şarkıları siteye skropluyor. Belirli bir müddet sonra, site o güne değin dinlediklerin neticesinde sana tavsiyede bulunuyor, bunu dinlemişsin, buna yakın bu isimler de var diye... Şarkı listeleri oluşturabiliyorsun. Ayrıca müzik zevkinin ortak olduğu insanlarla iletişime geçme, arkadaş olabilme imkanı da sunuyor. Konuyu fazla dağıtmadan asıl meseleye geliyorum. Bugge Wesseltoft, Last. fm sayesinde hayatıma giren müzisyenlerden biri. Ağırlıklı olarak piyano dinlediğim için, bana önerilenler listesinde dikkatimi çekmiş ve Norveçli müzisyenle bu sayede tanışmıştım. Wesseltoft 1964 doğumlu. Müzisyen bir aileden geliyor. Müziğini biraz dinledikten sonra tarzı oldukça hoşuma gitti. Şu ana değin en çok dinlediğim albümü It Is Snowing On My Piano oldu. Bu albümü, isminin de yarattığı psikolojik itkisinden olacak, en çok kış mevsimine yakıştırırım. Sanki başka zaman dinlesem anlamını pek bulamayacak gibi hissederim. It Is Snowing On My Piano, aynı zamanda Wesseltoft'un 4 solo piyano albümünden ilki olma özelliğini de taşıyor. İçerisinde 12 adet şarkı var. Çıkış tarihi 1997. Birkaç sene önce Zorlu PSM'de bir diğer Norveçli, caz vokalisti Rebekka Bakken'i canlı dinlemiştim. Bu müziğin cevherini keşfetmek için yakın zamanda görmek istediğim ülkelerden biri de Norveç."} {"url": "https://gezivita.com/buyukada-beltur-plaji", "text": "Oysa İstanbul'da denize girilecek yerler de az sayılmaz. İstanbul plajları denince, elbette akla gelen ilk yer Prens Adaları oluyor: Büyükada, Kınalıada, Heybeliada, Burgazada. Örneğin Büyükada plajları sayıca hayli çok. Nakibey Plajı ve Yörük Ali Plajını severim Büyükada'da... Heybeliada Ada Beach de gidip beğendiğim plajlardan biridir. Oraya da en son 2022 yazında gitmiştim. İnternete girdiğimde, Büyükada Beltur Plajı yorumları görünce, ben de burayla ilgili birkaç şey söyleyeyim, bilmeyenlere bu güzel plajı tanıtayım dedim. Büyükada Beltur Plajı ulaşım açısından çok kolay. Çünkü Bostancı Beltur İskelesinden, her sabah saat 09:30'da, buraya ücretsiz gemi seferleri yapılıyor. Bu seferler belediye tarafından düzenlendiği için, plaj ücretine dahil, yani ulaşım için ekstra para ödemiyorsunuz. Aynı günün akşamı, saat 17:30'da, bu kez Büyükada Beltur Plajından Bostancı'ya yine ücretsiz bir şekilde gemiyle dönüyorsunuz. Gemi gelip sizi plajdan alıyor. Elbette, mutlaka bu ücretsiz ulaşım seçeneğini kullanmak zorunda değilsiniz buraya gitmek için. Ancak Büyükada Beltur Plajı adada biraz ters bir yönde kaldığı için, merkezden buraya yürümek biraz zaman alacaktır. Yani plaja giderken, sabah saat erken diye belki bu ücretsiz ulaşımı tercih etmeyip daha sonraki bir saatte Büyükada'dan kendiniz de plaja gelebilirsiniz. O size kalmış. Ama dönüş için en kolayı ve en kestirmesi bu. Tabii kalıp adada vakit geçirecekseniz, o başka. Bostancı Büyükada Beltur Plajı arası ulaşım bu ücretsiz gemiyle yaklaşık 50 dakika sürüyor. İnmesi, binmesi falan derken, kabaca bir saate yakın diyebilirim. Aynı şekilde, Kartal'dan da plaja ücretsiz seferler yapılıyor. Kartal Beltur İskelesinden sabah saat 09:30'da kalkan gemiler, akşam saat 18:00'de gelip sizi plajdan alıyorlar. Büyükada Beltur Plajı fiyatları çok pahalı değil. Bileti Bostancı'daki Beltur gişesinden alıyorsunuz. Adaya giden ücretsiz gemi de hemen bilet gişesinin yanından kalkıyor zaten. Büyükada Beltur Plajı giriş ücreti hafta içi 200 TL. Hafta sonu ise 300 TL. (Ağustos 2023 fiyatlarıdır.) Bu fiyata şezlong ve şemsiye dahil. Şimdi gelelim plaj ile ilgili önemli detaylara... Gördüğüm kadarıyla Büyükada Beltur Plajı Ekşi Sözlükte fazla yorum almamış. Dolayısıyla ben tüm önemli ayrıntılarını anlatacağım size. Plajın olduğu yer bir mesire alanı aslında. Alanda, üç-dört tane küçük diyebileceğim büfe ve oturmak için piknik masaları bulunuyor. Yani burası ormanlık bir alan. Duşlar ve soyunma kabinleri iskele kısmında yer alırken, tuvaletler bu ormanlık kısımda bulunuyor. Plaj derken, yeri sebebiyle burası klasik bir plaj değil. Yani kum yok. İskele, tahta bir platform üzerinde kurulu. Üstte, yazının girişinde linkini paylaştığım Antalya Plajları yazısının içindeki falez plajları gibi yani. Büfe fiyatları hayli ucuz. Çay 10 lira mesela. Ancak seçenekler çok sınırlı. Büyükada Beltur Plajı menü açısından yetersiz. Yani beklentinizi öyle büyük tutmayın. Sıcak, soğuk içecekler ve tost veya hamburger ile idare edilebilecek bir yer burası. Beni en çok şaşırtan -ve o nispette mutlu eden- şey, denizin gerçekten çok temiz olması oldu. Yani adalar bölgesindeki plajlarda böylesine temiz bir denizle pek karşılaşmadım bugüne kadar. O yüzden gerçekten çok hoşuma gitti diyebilirim. Hani tatile gitme fırsatı bulamadıysanız ve İstanbul'da denize girip serinlemek sizin için tek seçenekse, buraya defalarca gelinir. O açıdan üzerine basarak söylüyorum. Deniz anası ve yosun, yok denecek kadar az. Bu, tüm adalar plajları hesaba katılırsa bence en çarpıcı özellik. Klasik kumlu bir plajın olmayışı ve denize girildiğinde suyun hemen derinleşmesi, burayı çocuklu aileler için pek tercih edilemeyecek türden bir yer yapıyor yalnız. O da aklınızda bulunsun. Bu arada, dubalardan ileri doğru yüzmek de kesinlikle yasak. Zaten cankurtaran sürekli anons yapıyor. Aslında alan bir hayli geniş ve şezlong sayısı fazla. Ama buraya hafta sonu giderseniz, gemiden iner inmez köşe kapmaca oynarsınız. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle şemsiye sayısı görebildiğim kadarıyla yetersiz. Üstelik bazıları kırık. Kullanılamaz halde. Kırık olmayan bazı şemsiyelerin ise aparatları bozuk. Hani şu aradaki şemsiye bidonu aparatı var ya, işte o. Bir türlü yerine sabitlenmiyor. Üstelik bazı şemsiyeler de oldukça kirli. Yerlerde sürünmekten bazı yerleri simsiyah olmuş, lekelenmiş. Eh, güneş tam tepede olduğu için burada şemsiyesiz de oturulmaz sonuçta. Yani klasik bir kumlu plaj gibi, gidip havlu serip oturma şansınız da yok. Menüde yazmasına rağmen gözleme yok mesela. Üstte söylediğim gibi, çok fazla yeme içme seçeneği yok maalesef. Alkol de satılmıyor. Buraya dışarıdan yiyecek içecek getirmek yasak. Ancak üstte de belirttiğim gibi, burası aynı zamanda bir çeşit mesire yeri olduğu için, abartıya kaçılmadığı takdirde bu yasak kolayca delinebilir diye düşünüyorum. Yani kendiniz bir kaç parça sandviç tarzı basit bir şeyler getirip bu piknik masalarında rahatça yiyip içebilirsiniz. Kontrol ve uyarı yapıldığını görmedim. Sonuç olarak Büyükada Beltur Plajını tavsiye eder miyim? Kesinlikle evet! Bazı aksaklıklar var ama bunlar çözümsüz değil. Biraz daha özenle bu sorunlar rahatça çözülür. Şemsiye sayısının artırılması, temizliğe ve düzene biraz daha özen gösterilmesi gerekiyor, hepsi bu. Böyle güzel bir yerde, İstanbul'un yanı başında, hem temiz hava alır oksijen depolarsınız, hem de denize girip güneşlenebilirsiniz. Günübirlik kaçamaklar için Büyükada Beltur Plajı ideal bir yer. Başka bir yazımda tekrar görüşmek dileğiyle, iyi tatiller!"} {"url": "https://gezivita.com/celal-sengor-kitaplari", "text": "Hiç şüphe yok ki Celal Şengör kitapları denince akla gelen ilk yayın \"Dahi Diktatör\" başlıklı kitap oluyor. Henüz onu okumamış olsam da, son dönemde hızlıca okuyup bitirdiğim üç farklı Celal Şengör kitabı oldu. Bunlar; \"Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması\", \"Aptalı Tanımak\" ve \"Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor\" başlıklı kitaplar. Aslında, Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor başlıklı kitap, hoca tarafından yazılmış bir kitap değil, söyleşi. Yani hocayla yapılan karşılıklı bir görüşme kitabı. Bu türden nehir söyleşi kitaplarını severim. Daha sıcak, daha samimi gelir. Üstelik söyleşi yapılan kişinin farklı konulardaki görüşlerini de bir çırpıda ve topluca okumak mümkün olur. Aptalı Tanımak isimli kitap, Celal Şengör'ün Cumhuriyet gazetesinin Bilim ve Teknik ekinde, farklı tarihlerde yayınlanmış kısa denemelerinden oluşuyor. Yani bir tür derleme. Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması ise, eski milli eğitim bakanlarından ve Türk aydınlanma hareketinin öncü ismi Hasan Ali Yücel'i, kişiliğini ve onun ülkemizde kurmaya çalıştığı felsefeyi tüm detaylarıyla anlatıyor. İşte bu yazımda ben, okuduğum Celal Şengör kitapları hakkındaki yorumlarımı paylaşmak istiyorum sizinle. Aslında Celal Şengör kitapları okumaya karar verişim, Kadıköy'deki Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları şubesine girip, Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması başlıklı kitabı satın almamla başladı. Bu kitabı fazlasıyla beğenince diğer kitapları da satın aldım. Örneğin \"Bilgiyle Sohbet\" başlıklı derleme kitabı da yine Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basıldı. Aptalı Tanımak, Dahi Diktatör, Bilimin Büyüsü, Zümrüt Ayna başlıklı kitaplar ise İnkılap Yayınevi tarafından yayınlandı. İlk okuduğum \"Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması\" kitabı, kısa olmasına karşın çok hoşuma gitti. Her zamanki gibi bir sürü yerin altını çizdim ve küçük küçük notlar aldım. Şengör bu kitaba özgürlük ve tarih kavramlarını açıklayarak başlıyor. Hemen ardından bir kavram olarak bilimin ne olduğunu herkesin anlayabileceği şekilde anlatıyor. Bilimin amacı ve görevini, bilim tarihinden örnekler vererek açıklıyor. Kitapta Hasan Ali Yücel'le beraber en çok ismi geçenler, modern ve laik devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, dünyaca ünlü arkeolog Ekrem Akurgal ve filozof Karl R. Popper. Karl Popper'ı hiç tanımayanlar için de, giriş niteliğinde bilgiler mevcut. Özgürlük ile yakından ilişkili olan demokrasi, kitabın ilk bölümünde hayli üzerinde durulan bir kavram. Örneğin Hasan Ali Yücel'e göre özgür rejimlerde yani demokrasilerde her şeyin sorgulanması gerektiğini öğreniyoruz. \"Demokrasinin dünya görüşü bir mantığa dayanır: Her fikirde hata ve sevap ihtimali vardır. Eğer bu postülatı kabul etmezseniz demokrasi geometrisini kuramazsınız. Bu prensibi kabul edince ilk müşkül yenilmiş olur. Çünkü kendi davanızda, karşınızdakinin davası kadar hata ve sevap olacağına inanınca pek tabii olarak tartışmaya razı olursunuz. Zaten Yücel'in bu görüşlerinden hareketle, bir aydınlanma pratiği olarak, onun bakanlık döneminde klasiklerin Türkçe'ye çevrilmesi gündeme geliyor. Kitapta Celal Şengör'ün de ısrarla vurguladığı gibi, bu tercüme faaliyeti Hasan Ali Yücel'in gözünde Türk milletinin yüzyıllara uzanan karartılmış ufkunda güneşler doğuracak türden bir politikaydı. Sürekli savaşta ve vergide hatırlanan Anadolu insanı, bu sayede ilk kez uygarlığa katılmak istendi, birey olduğu hatırlandı ve kabul edildi. Dolayısıyla dünya klasiklerinin bu çeviri faaliyeti sonunda, bu topraklarda yaşayan ancak yüzyıllarca önemsenmemiş insanlar önce bilimsel düşünmeyi öğrenecek ve bu sayede de uygarlık teşvik edilecekti. Aptalı Tanımak, ortalama ikişer sayfadan oluşan, çeşitli konu başlıklarında yazılmış, toplamda altmış üç yazıdan oluşan bir kitap. Kitapta çok çarpıcı ve yerinde tespitler var. Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması kitabında olduğu gibi, bu kitapta da bilim, bilimsel düşüncenin gelişimi, bilimin yöntemi konularında hayli bilgi var. Ayrıca öğrenci aflarından porno filmlere, doğa olaylarının politikacılar tarafından yorumlanma şeklinden yabancı dil öğrenmenin önemine dek çok farklı sayıda konu işlenmiş. Yazılar kısa olduğu için kolayca okunuyor. Şengör'e göre bilim her şeyden önce gerçeği arama faaliyetidir. Gerçeğin aranmadığı yerde nesnellik söz konusu değildir. İnsanı insan yapan şey, işte bu tartışma ve eleştiri ortamının yaratılması ve bunlar sonucunda gerçeğe ulaşmanın denenmesidir. Şengör Aptalı Tanımak kitabında din ve bilim ilişkisi üzerinde sıkça duruyor. Bağımsız ve eleştirel bir yargı yeteneği geliştirmeden önce çocuklara verilecek dogma temelli dini eğitimin sakıncalarına dikkat çekiyor. Celal Şengör kitap önerileri de sunan bir isim. Bu kitabında da isimlerini bir kenara not aldığım sayıca hayli fazla okuma önerisi var. Örneğin bunlardan biri, Halil İnalcık'ın \"Şair ve Patron\" isimli kitabı. Şengör, Hanefi Palabıyık'ın Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü'nün İlmi Hayatı ve Tarihçiliği isimli biyografik çalışmasını da oldukça methetmiş. Onu da ilk fırsatta edinip okumak istiyorum. Bir kenara not aldım. Okuduğum üçüncü kitap ise Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor başlıklı nehir söyleşi kitabı oldu. Burada Şengör'ün hayat hikayesine daha yakından tanık olurken, aynı zamanda onun siyaset, eğitim, sanat, bilim, kainat, ebeveynlik, deprem gibi farklı konulardaki görüşlerini öğreniyoruz. Kitap bir söyleşi kitabı olduğu için, insanı güldüren kısımları da var elbette. Örneğin Celal Şengör kitabın \"Siyasi Hayatı Okumak\" başlıklı bölümünde, kendi gençliğindeki sol ve sağ grupların aslında kendi dogmalarını başkalarına kabul ettirme kaygıları dışında bir niyet taşımadıklarını söyleyerek her iki grubu da sıkıca eleştiriyor. Kitabın giriş bölümünde çocuklara sunulan okuma önerileri ve erken yaşta okunacak böylesine değerli kitapların hayal gücünü geliştirerek insanın kişiliğinin şekillenmesinde yaratacağı etkinin vurgusu beni bir hayli etkiledi doğrusu. Yani bu kitabı anne-babalar da okuyabilir. Zaten kitabın bir bölümünde de Şengör çocuk yetiştirme üzerine olan görüşlerinden bahsediyor. Eminim okuduktan sonra sizler de bu kitapları çok beğeneceksiniz. Celal Şengör kitapları ile ilgili tek eleştirim, Şengör'ün sürekli olarak \"bilim adamı\" ifadesini kullanması oldu. Bazı yazılarında da bir işi \"adam gibi\" yapmak ifadelerine yer vermiş. Açıkçası Celal Hoca'dan bu eril dil kullanımına biraz daha özen göstermesini beklerdim. Tekrar görüşünceye dek, kendinize iyi bakın, bilimle kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-1", "text": "Malum, gündem neredeyse son iki aydır Corona Virüsü. Ben, 2020 yılı ocak ayının sonunda Kazakistan'dayken sadece Çin'deki etkileri konuşuluyordu. O da belli belirsizdi. Hal böyleyken kimsenin artık seyahati falan düşündüğü yok. Kısa vadede düşüneceğini de pek sanmıyorum. Hastalığın etkileri azalsa ve alınan önlemler ortadan kalksa bile kimsenin ilk etapta turistik amaçlı seyahati düşünecek pek bir hali yok. Zira bunun psikolojik etkilerini bir süre daha yaşayacağız gibi geliyor. O nedenle ben de seyahat konularından biraz daha sıyrılıp daha genel konulara değinmek istiyorum. Yazının başlığını \"Corona Günlükleri\" koydum. Ama bu, yazıların hepsinin bununla ilgili olacağı anlamına gelmiyor. Daha ziyade, hastalık öncesine göre hemen hepimizin daha fazla boş vaktinin olduğu bu günlerde aklıma üşüşen düşünceleri \"Corona Günlükleri\" başlığı altında sizlerle de paylaşmak istiyorum. Amacım bu. Yani konular karışık. Burada yazacaklarım da, bu yaşanan süreçte aklıma gelen karmaşık düşünceler yumağından ibaret. Bunları bazı alıntılar ve bilimsel bilgilerle zenginleştirmeye çalışacağım. Ancak bu ilk yazı gerçekten de bu hastalıkla ilgili olacak. Bu basit tanıma biraz daha yakından bakarsak, birkaç şey öncelikli olarak hemen dikkatimizi çeker: Birey ve toplum ilişkisi, toplumsal etkileşim. Psikoloji ise şöyle tanımlanabilir: \"Davranışları ve zihinsel süreçleri inceleyen bilim dalı.\" Psikolojinin başlıca amaçlarından biri insan davranışını açıklayarak bir bilgi tabanı oluşturmak ve bu bilgileri günlük hayatta yaşanacak sorunları çözmede kullanmaktır. Şu ana dek görebildiğim kadarıyla hemen herkes, Covid 19 hastalığının ülkeleri ve dünyayı \"ekonomik ve siyasi\" açıdan gelecekte nasıl şekillendireceğini konuşuyor. Ancak burada gözden kaçan çok önemli bir nokta daha var bana kalırsa. Bu hastalık elbette fiziksel yanıyla, yani beden sağlığımız açısından son derece önemli. Neticede burada insan hayatı söz konusu. En temel önceliğimiz de yaşam. Burada mutabıkız. Küreselleşen bir dünyada ve ismine devlet adı verilen organizasyonlar içinde yaşadığımız için ekonomik ve siyasi sonuçları da elbette çok önemli. Bir yurttaş olarak içinde yaşadığımız devletin bu sürece ne gibi reaksiyonlar göstereceği, devletin ne gibi bir dönüşüm yaşayacağı da önemli. Bu politikalar sonuçta hepimizi ilgilendiriyor. Ancak etkileri çok yakın bir gelecekte görülmesi muhtemel ve bedensel sağlıktan derece olarak hiç de daha az önemsiz olmayan \"ruhsal sağlığımız\" açısından sonuçları ne olacak? İşte bu soru da çok önemli. Yani işin bir de, gözden kaçırılmaması gereken bu yönü var aslında. Dikkat ederseniz sadece bir aydır evdeyiz. Toplu ve uzun süreli bir sokağa çıkma yasağı da henüz yaşamadık. Buna rağmen bir çoğumuzun sıkıldığını ve bunaldığını görüyorum. Kendimi de elbette bundan ayrı tutmuyorum. Maslow'un temel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidindeki üçüncü basamak, daha şimdiden alarm vermeye başlamış durumda. Uygulamalar sürerse neler olacağını kestirmek gerçekten çok zor. Bu nedenle ben yakın zamanda ekonomist, uluslararası ilişkiler uzmanı ve siyaset bilimcilerden çok; psikolog, psikiyatr ve sosyologlara ihtiyaç duyulacağını ve onların görüşlerine kulak kabartılacağını düşünüyorum. Ayrıca bu dönem onlar için de müthiş bir gözlem fırsatı yaratıyor aslında. Son birkaç gündür aklımı kurcalayan şey, işin bu kısmı aslında. Tarihte mübadele ekonomisinden para ekonomisine geçtikten sonra pek çok şey değişti. Basit bir kağıt parçası olan para, bir anda her şey haline geldi. Para herkes için elbette önemli. Ama sevgi, dayanışma, bir arada olma, etkileşime geçme, iletişim ihtiyacı gibi durumlarda hiçbir işe yaramıyor. Yani bu anlamda iyi bir güdüleyici değil. İşte bu süreçte bunu da deneyimlemiş olduk. Yaptığı tek şey, Maslow'un temel ihtiyaçlar piramidindeki en temel ihtiyaçlardan biri olan yemek ve barınma ihtiyacını gidermek oldu. Oysa biz düne kadar paranın gücünün her şeye yeteceğini düşünüyorduk. Bir tabu adeta yıkıldı. Kapitalizmin ana maddesinin içine düştüğü bu durum aslında son derece ironik, bir anlamda trajikomik. Şu an hayal edilemeyecek denli zengin olan biri bile bu önemli ihtiyacın -sosyalleşme- yeterince karşılanamaması dolayısıyla acı çekiyor. İnsan bir harekette bulunurken, bir şeyi yaparken neden yapar? Sosyal psikologlara göre, insan eylemlerinin kökeninde üç temel faktör yer alıyor. Bunlardan birincisi, hayatımız üzerinde hakimiyet sahibi olmak. İkincisi, sevmek, sevilmek ve ait olmak ihtiyacı. Son olarak ise benliğimizi değerli görmek geliyor. Yaşadığımız bu süreç, yani evlere hapsolmak durumunda kalmak, hayatımız üzerindeki hakimiyet hissimizi giderek azalttı. Bu da doğal olarak yavaş yavaş ciddi bir kaygı ve stres kaynağı haline gelmeye başladı. Ve bu da Covid-19'un bedensel tahribatı yanında ruhsal tahribata da yol açtığının en somut göstergesi aslında. Bununla ilgili bir başka şey daha var. Olağan dışı bir süreci yaşayan insanoğlu, giderek hassaslaştı ve karşılaştığı olaylara normalde olduğundan çok daha farklı tepkiler vermeye başladı. Eminim, şu an bu yazıyı okuyan biri olarak bunu siz de yaşamışsınızdır. Örneğin sokakta her öksürene/hapşırana Koronalı muamelesi yapılmaya başlandı. İnsanların tepkileri değişti. Artık dışarıdayken, örneğin gıcık yaptığı için istem dışı bir şekilde hafifçe öksürmeye bile korkar hale geldik. Dolayısıyla yakın zamanda medyada asıl boy göstermesi gerekenler, bana kalırsa siyaset bilimci ve uluslar arası ilişkiler uzmanlarından ziyade bu bahsettiğim meslek grubunun üyeleri olacaktır. Yani psikologlar, psikiyatrlar ve sosyologlar. Ve onların getireceği açılımlar, yapacağı yorumlar ve öne süreceği yeni fikirler, geleceğimizi şekillendirmek adına son derece önemli olacak diye düşünüyorum. Tam da ben şu an okumakta olduğunuz bu yazının ilk halini yayınladıktan birkaç gün sonra, buna benzer bir konuyu işleyen bir yazıya denk geldim internette. Onu da buraya eklemek istiyorum. - Okumak isteyenler için Corona Günlükleri Bölüm 2 burada: Corona Günlükleri 2. Bölüm - Burada \"Evde Kal\" başlıklı yazım var: #Evde Kal? - Psikoloji, Ed. Zeynep Cemalcılar, Birden fazla yazar: Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2016 - Sosyolojiye Giriş, Ed. Nadir Suğur, Birden fazla yazar, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2017 Seyahat bu yıl gerçekten düşünülemez hale geldi. Kaldı ki bu yaz biraz normalde dönsek bile uçakla bir yerlere gitmeyi kimse önermiyor. Ülkemiz adına, turizm açısından da fena bir dönem. Aşı bulunmadığı sürece ufak tefek rahatlamalar turizme yansımaz diye düşünüyorum. Corona hayatımızı daha uzun süre etkilemeye devam edecek. Güzel bir konuya değinmişsin. Hepimizin üzerindeki psikolojik etkileri kaçınılmaz. Daha bizi neler bekliyor, hep birlikte göreceğiz. Evrimağacında geçenlerde okuduğum bir yazıya göre herkes 1 veya 1,5 yıl içinde Korona'ya yakalanacak. Tedavisi bulunmazsa -veya bu süre içinde bulunamazsa diyelim- risk faktörü yaşlılar ve hastalar için geçerliliğini koruyacak demektir. Öte yandan alınan önlemler de kademeli olarak azaltılırsa durum daha da karışacak gibi geliyor. Çok bilinmeyenli bir denklemle karşı karşıyayız sanki. Belki de bu musibet azalarak kaybolacak ama ben özellikle çocuklar üzerinde kalıcı hasarlar bırakacak diye düşünüyorum. Bu günlerde biz yetişkinler daha ziyade bu işin makarasını yapmaya başladık; özellikle de azalan rakamlar ile birlikte, bir çeşit terapi gibi atlatmaya çalışıyoruz. Ama çocukların malesef bu tip savunma sistemleri henüz yok, görelim zaman ne gösterecek ama bu nesli bir yere not edip sosyolojik açıdan incelemek gerek. Kalemine sağlık kardeşim."} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-2-bolum", "text": "Orhan Koçak, Frankfurt Okulunun en önemli temsilcilerinden biri olan Max Horkheimer'in 'Akıl Tutulması' isimli eserinin başında yazdığı önsözde, okulun en önemli isimleri olan Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Erich Fromm, Leo Löwenthal gibi düşünürlerin hepsinin ortak özellikleri olarak Yahudi olmalarını ve her birinin sosyalistliklerini hoşgörüyle karşılayan liberal ailelerin çocukları olduğunu belirtir. Tam da bu cümleleri okuduktan sonra bir an için arkama yaslanıyorum, durup ben de kendi kendime düşünmeye başlıyorum olduğum yerde... Çoğu kez, Türkiye'deki insanların yeterince kitap okumamalarından ve kendilerini geliştirmemelerinden yakınan biri olarak, bazen kendi kendime kızdığım da oluyor sırf bu düşüncem nedeniyle. Kapitalizm çalışma dışında insanlara doğru dürüst bir dinlenme, düşünme ve kendine zaman ayırabilme şansı tanımıyor ne yazık ki. Herkes Marcuse, Fromm, Horkheimer veya Löwenthal kadar şanslı değil. Gün içerisinde yoğun bir şekilde çalıştıktan sonra eve dönen bireyin öncelikli ihtiyacı okumak, düşünmek veya araştırmak edimlerinden biri olmuyor haliyle. Onun en önemli ihtiyacı daha ziyade dinlenmek, soluklanmak, tüm zihinsel faaliyetlere ara vermek ve en nihayetinde kafasını boşaltmak. Aslında biz bu noktada geçmişe kıyasla yine bir parça şanslıyız. Zira 1830 ve 1848 devrimleri gerçekleşip, insanlar sosyal haklarına yavaş yavaş kavuşmadan önce durum çok daha kötüydü. O dönemdeki hayat ve çalışma koşulları bugünkünden çok daha zordu. Günlük 14-15 saate kadar varan çalışma süreleri, insanların iş dışında belki de sadece en temel ihtiyaçlardan biri olan uyumalarına imkan tanıyordu. 19. yüzyılda İngiltere'de özellikle de kadın ve çocuklardan oluşan fabrika işçilerinin tam bir sefalet içinde yaşadıklarını biliyoruz. 1812-1870 yılları arasında yaşamış olan Charles Dickens'ın romanlarını okursanız, bu havayı rahatlıkla teneffüs edebilirsiniz. Günümüzde bu durum geçmişe kıyasla elbette bir hayli değişti. Artık bu kadar uzun çalışma saatleri yok. Ancak yine de günlük yaşamın en temel faaliyeti iş yapmak/çalışmak olduğu için, bunun dışında, yukarıda sayılan zihinsel faaliyetlere ayrılabilecek zaman ya hiç olmuyor, ya da yaratılabilse bile süresi çok çok az oluyor. Üstelik zaman bir şekilde yaratılabilse dahi, çalışma temponuz, sonraki zihinsel aktiviteler için ayırmanız gereken enerjiyi de kendiliğinden alıp götürüyor. Bu noktada genelde tercih edilen şey, \"rahatlamak\" için bir şeyler seyretmek oluyor. Örneğin yakın bir geçmişe kadar, yapılan araştırmalar Türkiye'de günlük televizyon seyretme saatlerinin ortalama süresinin 4-5 saat civarı olduğunu göstermekteydi. Amerikan iletişim bilimci George Gerbner, günde üç saatten fazla televizyon izleyen insanları ağır izleyici, üç saatten az televizyon izleyen insanları hafif izleyici olarak tanımlıyor. Buna göre Türk izleyicisi ağır izleyici konumunda yer almaktadır. Günümüzde artık giderek gelişen teknoloji ve çeşitlenen görsel kanallar ile beraber televizyonun yerini daha ziyade mobil telefonlar, tabletler vs aldı. Akıllı telefonlardan artık her şey izlenebiliyor. Ancak ister televizyon ister cep telefonu olsun, bunları kullanım amacı pek değişmedi, neredeyse aynı: Zihnen bizi meşgul etmeyecek bir şeyler bulup seyretmek ve izlediğimiz şey her ne ise çok fazla yoğunlaşmadan sadece rahatlamak. İşte kapitalizm burada da devreye giriyor aslında. Zira şunu çok iyi biliyoruz ki, hegemonya oluşturmak için kullanılan en önemli unsurlardan biri de medyadır. Medya bir çeşit sahte gerçeklik yaratır, propaganda yapar ve medyanın öncelikli amaçlarından biri de rıza üretimidir. Hatırlayacak olursak, Klasik Marksist görüş, altyapının yani ekonominin ve üretim ilişkilerinin, üstyapıyı yani ekonomi dışında kalan siyasi, hukuki ve toplumsal kurumları belirlediğini söylüyordu. Bunun tam anlamıyla doğru olmadığını belirten Batı Marksizmi ise kendi analizinin kalbine \"İdeoloji\" kavramını oturtuyor. Buna göre fikirler, toplumsal ve siyasi yapıların inşasında en az ekonomik süreçler kadar rol oynar. Geleneksel teorilerin pek dikkate almadığı fikirler, burada özgürleşmenin temel anahtarı olarak karşımıza çıkıyor. Antonio Gramsci'ye göre devlet, aslında klasik tanımından çok farklı bir yapıdır. Devlete yönetici sınıflar tarafından verilen rol, toplumun geri kalanını, bir düzen altına alabilme kapasitesine sahip olmasıdır. Ancak yönetici sınıf adına yönetilenleri denetleme görevini yerine getiren devletin elinde, yalnızca Max Weber'in sözünü ettiği türden resmi zor kullanma araçları bulunmaz. Yani devlet, halk yığınlarını her zaman polis, asker, kanunlar, mahkemeler, hapishaneler gibi fiziki yaptırım gücü olan zorlayıcı araçlarla kontrol etmez. Bunların dışında, yönetilenlere, olan biten her şeyin, düzenin, rutinin ve günlük hayatın normal bir parçasıymış gibi gösterecek olan özel rıza araçları vardır. İşte zor araçları bizzat devlet eliyle üretilip faaliyet gösterirken, rıza üretme araçları sivil toplum tarafından üretilir. Burada Devlet, sivil toplumu da kontrol eden bir aygıt görevini üstlenir. Bu nedenle Antonio Gramsci, zor araçlarının üretildiği yere Siyasal Toplum, rıza araçlarının üretildiği yere Sivil Toplum adını verir. Yönetilen sınıflar, hakim sınıfın ahlaki ve kültürel değerlerini ve dünya görüşünü içselleştirir. Ve bu görüşleri sanki kendine aitmiş gibi benimser. Burada devreye giren kesim ise Organik Aydınlardır. Organik aydınlar, egemen sınıfa bağlı olan, onunla bütünleşmiş, onun safında yer alanlara verilen genel isimdir. Organik aydınlar, sivil toplumun fikir yapısını ve zihniyetini belirler, düşüncelerine etki eder ve ona yön verir. Hakim kültür ve ideolojinin yayılmasına hizmet ederler. Örneğin Feodal çağda Organik Aydınlar Kiliseye bağlı olan din adamları idi. Günümüzde ise sinema ve dizi sektörü, medya mensupları, teknokratlar egemen sınıfın hegemonyasını gerçekleştiren ve pekiştiren organik aydınlar olarak karşımıza çıkıyor. Kitle iletişim araçlarının toplum üzerinde bir-örnekleştirici rol oynaması, Pierre Bourdieu'nun \"Homoloji\" ismini verdiği işleve karşılık gelir. Bilinç dönüştürülmek suretiyle, toplumsal birey merkeze doğru ortak bir fikir etrafında toplanmaya zorlanır ve dışarıda kalma korkusu da bireyi kendi rızası ile boyun eğmeye zorlar. Dikkat edilirse bu son derece yumuşak bir baskı türüdür. Aslında etkisi de zaten tam da buradan gelmektedir. Geçenlerde Youtube'da seyrettim bir videoda Yalın Alpay, kapitalist anlayışın yukarıda özetlemeye çalıştığımız geçmişe kıyasla günümüzde aldığı şekli çok güzel bir biçimde özetliyor. Buna göre, bir işçinin bile, şansının döndüğü an işverene dönüşebilme ihtimali, var olan bu mevcut yapıyı içselleştirmeye ve normalleştirmeye hizmet ediyor. Bunun yanı sıra Alpay, geçmişte karın tokluğu seviyesinde bir hayat süren işçinin günümüzde artık araba da alabildiğinin altını çiziyor. Bu da \"Konumunu daimi olmaktan çıkarıp kaygan bir zemine doğru gitmesine yol açıyor\" diyor. Örneğin işçi sınıfının sayıca daha fazla olduğu İngiltere'de, Rusya'da yaşanan devrime benzer bir deneyimin yaşanmamasının en önemli nedenlerinden biri de, bu ülkede işçilerin iyileşmeye başlayan yaşam koşullarından dolayı giderek sınıf bilincini kaybetmesi ve burjuva ile eklemleşmesiydi. Bu yorumu yapan yazar gerçekten de çok haklıydı... Hazır yeri gelmişken bu programın özellikle bu üçlünün yer aldığı tüm bölümlerini Youtube'da izlemenizi tavsiye ederim. Ancak Ahmet Oktay'ın da belirttiği gibi, bilincin bu şekilde belli bir kaynaktan ve tek yönde oluşturulması, nihayetinde düşüncenin asıl kurucu öğesi olan eleştirel boyutu hep ikinci plana atmaktadır. Örneğin bu noktada televizyon haberlerini ele alalım. Zira televizyon haberleri, gerçekliğin ideolojik temsilinde ve inşa edilmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Hepimizin bildiği gibi, genelde akşam haberlerinin çoğu, eften püften diyebileceğimiz \"haberlerle\" doludur: \"İtfaiyenin uzun uğraşlar sonucunda ağaçtan kurtardığı kedi\", \" Kocasına kızdı, kanepeyi camdan aşağı attı\", \"Ünlü oyuncu sokağa çıkarken sutyen giymeyi unuttu\" , \"Ağzında üç jileti aynı anda çeviren genç görenleri şaşkınlığa uğratıyor\" , \"Yumurtadan beyzbol topu yaptı\" vs. Bunlar genelde izleyene hiçbir şey katmayan, magazinel nitelikli tamamen kof içeriklerdir. Bunları seyrederken zihinsel bir faaliyete girmenize gerek yoktur. Zaten bana kalırsa, hiçbir fayda sağlamayacak, bilgi birikimi yaratmayacak bu türden şeyleri insanların ilgiyle dakikalarca seyretmesinin en önemli nedeni de, üstte açıklamaya çalıştığım gibi tüm gün işte yorulan insanların bir an önce bir şekilde kafalarını boşaltma ihtiyacı hissetmesidir. Bir de bunun yanı sıra ikinci tür bir haber çeşidi daha vardır. Bunlar yukarıda verilen örneklere göre daha ciddi, daha elle tutulur, söz gelimi günlük siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeler, dünyada yaşanan önemli olaylardır. Ancak burada da pasif konumdaki izleyici, bu haberi seyredip alımlarken eleştirel bir düşünce ve yorumlama çabasına pek girmez. Haberlerde yer alan cümle yapıları, etkin ve edilgin olarak ikiye ayrılmaktadır. Etkin cümle yapıları haberin odağına eylemin failini alır ve ona açık bir sorumluluk yükler. Edilgin cümle yapısı ise sorumluluk ancak bir faile atfedilmeyeceği zaman kullanılır. Elbette bu cümle yapılarının da etkinden edilgine dönüştürülmeleri tamamen ideolojik bir anlam taşır. Failler belirli haberlerde özellikle vurgulanırken, belirli haberlerde ise hiç vurgulanmaz. Bu konudaki çok fazla örnekten bazılarını, bir örnek olması açısından Çiler Dursun'un kitabından buraya da almak istiyorum. İş akitleri feshedilen mevsimlik işçiler, başbakanlığa doğru yürüdüler. Antalya'da şok karşılama: mevsimlik işçiler başbakanı yuhaladı. Çiller, İzmir fuarı açılışına gelen geçici işçiler tarafından dakikalarca protesto edildi. Uzun süredir herhangi bir gösteriye sahne olmayan Beyazıt Camiinin sessizliği bugün bozuldu. Jandarma özel timinin müdahalesi sonucu, bina kuşatıldı, işçilerin tümü gözaltına alındı. Eğer polisin karşı karşıya olduğu güç yasa dışı bir güç ise, o zaman etkin fail olarak cümlede yer alabilir: Beşiktaş'ta polis, hücre evini bastı. Silahlı çatışmada militanlardan biri öldü (etkin cümle, diğeri yaralı olarak yakalandı. İş adamları, hükümete artık gitsin dedi. İş dünyası sonunda patladı. Ömer Dinçkök, artık Anayol koalisyonunun kurulması gerektiğini vurguladı. Eylemi gerçekleştiren failin edilgin cümle yapısı içinden kaybedilmesinin yanında, \"isimleştirme\" de dilin ideolojik işleyişi açısından son derece önemlidir diyor Çiler Dursun. Konuyu çok fazla uzatmadan toparlamak istiyorum. Kapitalizm değişiyor, dönüşüyor, farklılaşan dünyaya uyum sağlamaya çalışıyor. Ancak birey olarak bizim de hala ona direnme şansımız var. Örneğin \"Ne Diyoruz Ne Anlıyoruz\" programından hemen birkaç bölüm izleyebilir, izlerken unutmamak ve sonradan araştırmak için konuşulanlarla ilgili notlar alabilir veya Orhan Koçak'ın önsözünü yazdığı, bu yazının girişinde bahsettiğim Max Horkheimer'ın Akıl Tutulması'nı alıp okumaya başlayabiliriz. - Can Bilgili, \"Medya Rızayı Neden Üretir?\", Bilinç Endüstrisinin İktidar ve Siyaset Pratikleri içinde, Der. Zeynep Karahan Uslu, Can Bilgili, Beta Basım Yayın Dağıtım, İstanbul, 2009 - Funda Hülagü, \"Marksizm ve Eleştirel Teoriler\", Der. Evren Balta, Küresel Siyasete Giriş, Uluslar arası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018 - Ahmet Bekmen, \"Marksizm Praksis'in Teorisi, Der. H. Birsen Örs, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler içinde, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008 - Nur Vergin, Siyasetin Sosyolojisi, Doğan Kitap, İstanbul, 2008 - Defne Özonur Çöloğlu, Televizyon: Mesih Mi Şeytan Mı?, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2010 - Ahmet Oktay, Türkiye'de Popüler Kültür, Everest Yayınları, İstanbul, 2002"} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-7-bolum", "text": "Ekşi Sözlük, kaliteli içerikler üreten bir sözlük vasfını yitireli hayli zaman oldu. 2007'den beri yazarı olduğum bu platforma üç seneden beri hiç yazmıyorum. Ancak özellikle gündemi takip etmek adına, hala Twitter ile beraber en çok göz attığım iki platformdan biri. Sanırım birçok insan da artık sırf bu nedenle girip bakıyor zaten. Yoksa girilen içeriklerden, yazılan yazı ve yorumlardan, şu haliyle, pek fazla zeka pırıltısına sahip olmayanlarla dolu bir yer olduğu son derece açık. Bir de mesela hala silmediğim yazılarım nedeniyle zaman zaman özel mesaj atan sağduyulu ve saygılı insanlar da çıkıyor arada, onlarla haberleşebilmek adına hesabımı tamamen silmemeyi tercih ettim bugüne kadar. Aslında ne kadar yazık diyorum kendi kendime bir yandan... Zira 2000'li yılların başında, Edirne'de üniversitede okurken, yazar olmak için nasıl da can attığım bir yerdi Ekşi Sözlük... Müthiş yazarları vardı. Nefis analizler olurdu. Saatlerce okuduğumu hatırlarım. 2007 yılının kasım ayındaki \"Klonların Saldırısı\" ile, o an kayıtlı tüm okurlara aniden yazar olma şansı tanındı ve nihayet aradığım fırsat böylece elime geçti. 10 entryi girip beklemeye başladım. Hiç unutmam, yazarlığımın onaylanması tam üç ay sürmüştü. Ocak 2008'de, nihayet ben de ekşi sözlük yazarıydım artık. Peki nedir bu? Ne anlama geliyor bütün bu yazılanlar? Yks ile ilgili, google ana sayfada arama yaptığınızda karşınıza gelen sitelerin bir çoğunda yazan türden bir içerik bu. Fakat yazılanlarda herhangi bir hata yok. Aynen bu şekilde karşınıza çıkıyorlar. Eminim bu tür yazılar sizin için de son derece tanıdık gelmiştir. Haber sitelerinin içeriklerinin çoğu, bu şekilde soru cümleleri ve tekrar tekrar aynen yazılmış cümlelerle dolu. Hatta geçenlerde bir Uluslararası İlişkiler profesörü twitter'da bu duruma isyan eden bir twit atmış, \"Bu içerikleri kim hazırlıyor? Niye sürekli aynı cümleleri yazıp duruyor, bizi sinir etmek için mi?\" diye sormuştu. Bu sorunun cevabı aslında çok basit. Hatta teknolojiyle biraz haşır neşir olanlara bu soru çok komik bile gelecektir. Ancak yaşı biraz ilerlemiş bu hocaya çok da kızmamak lazım. Demek ki konu hakkında pek bilgi sahibi değil. Normaldir. Olabilir. Başlığı açan yazar arkadaş da bayağı bir saydırmış bu duruma. Onu da pek doğru bulmadım ya neyse... Ancak sırf bu yüzden, artık mecbur kalmadıkça ben de bu haber sitelerine adım atmıyorum. Onların yerine yine başlığı açan bu yazarın belirttiği gibi; DW Türkçe, Sputnik Türkiye, Euronews Türkçe, BBC Türkçe gibi yabancı menşeli platformları tercih ediyorum. İnanın bu sitelere girdiğimde resmen üstte tasvir ettiğim pazar yerinden çıkıp, tenha ve sessiz bir ormana dalmış gibi hissediyorum kendimi. Ruhum huzur buluyor. Resmen tekrar oksijen solumaya başlıyorum. Bu özensizlik ve basitlik kesinlikle kabul edilemez. Bu tür bir içeriğin yer aldığı siteye, nitelikli okuyucu ezkaza uğrasa da zaten bir daha gelmez. Kısa vadeli, anlık bir kar üzerinden kazanç sağlayan esnaf gibi davranıyorlar resmen... Bu mantığın bir an önce değiştirilmesi lazım."} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-bolum-3", "text": "Dolayısıyla aslında her birimizin geleceği, bir parça nerede doğduğumuza, hangi imkanlar altında yetiştiğimize ve ailemizin hayat standartlarına bağlı olarak gelişiyor. Bunun yanı sıra, ailemizin sosyal çevresi de en önemli faktörlerin başında geliyor elbette. Bu cendereden çıkabilmek -olumlu veya olumsuz şekilde, her iki yöne doğru da gerçekleşebilir bu- mümkün olsa bile, maçlar ne yazık ki insanlar için 0-0 eşitlikle başlamıyor. Bir 100 metre koşucusunu düşünelim. Bu kısacık yarışa 50. metreden koşmaya başlayan ile başlangıç çizgisinden koşmaya başlayan kişinin durumu, açıktır ki çok farklı. Aslında hayatımız da bizim sandığımızdan çok daha kısa. Bu nedenle 100 metre koşusu örneğini daha da anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Maddi imkanları son derece kısıtlı bir ailenin yetenekli çocuğu, kendini göstermesi için gerekli olan koşullara bir türlü erişemiyor. Veya erişse bile çok zorlanıyor. Mesela düzenli bir biçimde gazete okuduğum dönemlerde kimi köşe yazarlarının köşelerinde siyasetçilerin çocuklarıyla olan röportajlarına yer verdiklerini hatırlıyorum. İstanbul'un taşra diyebileceğimiz yoksul bir semtinde öğretmenlik yapan bir tanıdığımız, bir gün sınıfta bir anket yapar. Yanlış hatırlamıyorsam bu çocuklar 3. veya 4. sınıftı. Sorular, tahmin edeceğiniz üzere öğrenciyi tanıma amaçlı bilindik türdendi: Nerelisiniz? Anneniz ve babanız ne iş yapıyor? Kaç kardeşsiniz? vb. Kağıtlara göz gezdirirken, \"Okula nasıl geliyorsunuz\" sorusuna cevap veren bir çocuğun yanıtı beni fazlasıyla etkilemişti. Çocuk, \"Okula Nasıl Geliyorsunuz\" sorusuna \"Hazırlıklı\" yanıtını vermişti. Hala gözümün önünden gitmez bu cevap... Zira burada asıl sorulmak istenen şey, yürüyerek mi, toplu taşımayla mı yoksa arabayla mı gelindiğiydi. Bu düşünce derinliği karşısında bir süre kendime gelemediğimi anımsıyorum. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu örneği hiç unutmadım. İşte bu eşitsiz yarışın, hiç şüphe yok ki etkili dokunuşlarla nispeten adil bir rekabete dönüştürülmesi gerekiyor. Sosyal devletin üzerine düşen en önemli görevlerden biri de bu aslında. Sosyal devlet konusuna birazdan tekrar döneceğim. Ne yazık ki bu fakirlik ve eşitsizlik durumunun bile, tarihte kimi düşünürlerce eleştiriye tabi tutulduğunu görüyoruz. Bunlardan biri de Thomas Robert Malthus. Biz onu daha çok nüfus üzerine olan görüşleriyle tanıyoruz aslında. Bildiğiniz gibi Merkantilizmin nüfus artışını destekleyen düşüncesi, 18. Yüzyıldan itibaren giderek tersine dönmeye başladı. Zira gerçekleşecek her yeni doğum, dünyanın zenginliklerine ortak olunacağı anlamına geliyordu. Malthus'a göre nüfus artışı geometrik bir şekilde ilerliyordu. Bu da nüfusun her yirmi beş yılda bir, bir kat daha artması anlamına geliyordu. Buna karşın doğal kaynakların artış hızı ise aritmetik bir biçimde ilerliyordu. Yani her yeni doğum, beslenememe sorununu da beraberinde getirecekti. Yoksunluk ortamında doğmuş biri, ailesinden yaşaması için gerekli olanı elde edemiyorsa ve eğer toplum da onun çalışmasına ihtiyaç duymuyorsa, azıcık yiyecek bile talep etmeye hakkı yoktur. Zira o bir fazlalıktır. Doğanın büyük sofrasında onun için boş tabak yoktur. Nüfus artışının gerçekten de refah düzeyini azaltıcı bir etkisi olduğu kesin. Ayrıca bu, yetersiz beslenmenin yanı sıra aynı zamanda; çarpık kentleşme, salgın hastalıkların artışı, çevre sorunları gibi başka sorunları da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla küresel bir çevre sorunu olarak kabul edilen nüfus artışını engellemek amacıyla geliştirilen kimi politikalar var. Gebeliği önleme, aile planlaması ve kısırlaştırma bunlardan sadece birkaçı... Bunlar elbette tartışmaya açık konular. Bu işin bir başka yönü daha var aslında. O da dünya kaynaklarından kimin ne kadar yararlandığı meselesi. Örneğin dünya nüfusunun %10'undan daha azına sahip olan ABD, yıllık kaynak kullanımının %30'unu tüketiyor. Daha çarpıcı olan bir veride ise, dünyadaki en zengin bir milyar insanın, kaynakların toplam %80'ini tükettiğini görüyoruz. Geriye kalan 5 milyardan fazla insana ise sadece %20'lik bir dilim düşüyor. Üzerinde düşünmemiz gereken en ciddi sorunlardan biri de bu bence. Bunun yanı sıra, Malthus'un üstteki alıntıda göstermeye çalıştığım düşüncesini de fazlasıyla acımasız bulduğumu söylemeliyim. Sanırım bir duygu/mantık dengesi yakalamak, herhalde bu tür bir konuda çok daha elzem görünüyor. Bir yanda küçük bir azınlığın elinde gereksiz zenginlik ve şatafat birikirken, diğer yanda büyük çoğunluğun yaşam için gerekli olan sıradan şeylerden mahrum edilmesinden daha büyük bir aşağılama olabilir mi? Bir hesap yapılsa, küçük bir monarşinin kralının bile, elde ettiği şahsi gelirin elli bin adamın ücretine eşit olduğu görülecektir! Godwin böyle diyor ve özellikle de uygar toplumlarda her türlü zenginliğin kaynağının insan emeği olduğunun altını çiziyor. Zira ona göre zengin olmak, bir başkasının emeğinin ürününe el koyma ayrıcalığına sahip olmaktan başka bir şey değildir aslında. Sanayi Devrimi sırasında yoğun bir şekilde işçi nüfusuna sahip olan İngiltere, ne mutlu ki bir yandan da toplumda var olan bu eşitsizliği ve adil olmayan düzeni ortadan kaldırmaya yönelik yeni yeni fikirlerin ortaya çıktığı bir ülke oldu. Klasik liberallerden bazıları, bu noktada yoksulları koruma sorumlulukları olduğunun da farkına vardı ve ismine \"Sosyal Liberalizm\" denilen yeni bir düşünce filizlendi. Buna göre Sosyal Liberalizm, daha pozitif bir özgürlük anlayışı ve ekonomi yönetimi, özellikle de sosyal alanda daha yoğun bir devlet müdahalesi öngörmekteydi. Bir bütün olarak ekonomiyi etkileyen fiyat politikalarının, kar&zarar hesaplarının kamu politikalarıyla uzlaştırılması gereği ortaya çıktı. Sosyal refah önlemleri, kamusal parasız eğitim, işçiler için kaza sigortası, sağlık sigortası gibi alanlara dek uzandı. Böylece liberalizm bir parça sola kaydı ve sanayileşmenin işçi sınıfı üzerinde yarattığı tahribat karşısında kademeli bir biçimde önce herkes için eşit oy hakkı ortaya çıktı, ardından da toplumsal meseleler karşısında devlet müdahalesinin gerekliliği kabul edildi. Elbette örneğin yine aynı İngiltere'de, bu defa çok sonraları Margaret Thatcher öncülüğünde bu kez acımasız bir Neo-Liberalizm'in ortaya çıktığını da biliyoruz. Bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşacağı için Margaret Thatcher konusuna pek girmiyorum ama AB için \"Modern çağın en büyük aptallığı\" ifadesini kullanan Demir Leydi, gerçekten çok farklı bir siyasi figürdü. Yakından bakılmayı kesinlikle hak ediyor. Arzu ederseniz, kendisini çok kısa bir şekilde tanımak adına Iron Lady (2011) isimli filmle hafif bir başlangıç yapabilirsiniz. Kendisini filmde ünlü aktris Merly Streep canlandırıyor ve özellikle de Falkland Savaşıyla ilgili görüşleri ve sözleri gerçekten dikkate değer. Tekrar ana konuya dönüyorum hemen. Şu da bir gerçek ki, kapitalizmin krize girdiği her an, sessiz yığınlar seslerini yükseltmek için hazırda bekliyor ve \"biz buradayız\" diyor. 2019 yılında Fransa'da başlayan \"Sarı Yelekliler\" protestoları bu anlamda son dönemde aklıma gelen en çarpıcı örneklerden biriydi örneğin... Ülkeler, uzun vadeli insan kaynakları politikalarıyla alternatif çözümler üretmek için daha fazla çalışmalı diye düşünüyorum. - Ruşen Keleş Can Hamamcı Çevrebilim, İmge Kitabevi, Ankara, 2002 - Fatmagül Berktay, \"Liberalizm: Tek Bir Pozisyona İndirgenmesi Olanaksız Bir İdeoloji\", Der. H. Birsen Örs, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008 - Joseph R. Des Jardins, Çevre Etiği, Çev. Ruşen Keleş, İmge Kitabevi, Ankara, 2006"} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-bolum-4", "text": "Kıyafet almayın! Evet, kadınlar için belki zor hatta hayal etmesi bile imkansız ama biz erkekler için o kadar da zor değil. Geçenlerde, evde garanti süresi nedeniyle sakladığım faturaları/fişleri hiç üşenmeden tek tek incelediğimde gördüm ki, 2016 yılı ocak ayından sonra hiçbir kıyafet almamışım kendime. Şu an kullandığım cep telefonu ikinci senesini doldurdu. Eğer yanlışım yoksa, son altı senede toplamda sadece iki telefon kullanmış oldum böylece. Üstelik bunlardan biri benim isteğimle olan bir değişim bile değildi. Annemin cep telefonu bozulunca, aile içinde o herkesin bildiği telefon değişim sirkülasyonu yaşandı. Yani öyle bir durum olmasaydı, aynı telefonu kullanım sürem büyük ihtimalle 3-4 seneyi bulacaktı. Odamda masaüstü olarak kullandığım bilgisayar, yedinci yaşını bitirmek üzere, sekize giriyor. 2020 onun için de iyi bir başlangıç olmadı, o yüzden doğum gününü kutlayamadık, ama olsun. Dosyalarımın çoğunu harici hard diskte muhafaza ettiğim ve bilgisayarı zorlayacak çok fazla program yüklü olmadığı için, hala bu yaşında bile işimi görüyor. Geçtiğimiz günlerde Windows'u sıfırlayınca, yukarıda bahsettiğim eşofman altı gibi o da gıcır gıcır oldu. Kargo şirketlerinde çalışan personel arkadaşların, son günlerde zaten fazla olan yükünü artırmamak için bir süredir kitap siparişi de vermiyorum. Her şey normale dönünce ona da devam ederiz, şimdilik tek sıkıntımız bu olsun. Diyeceğim o ki, evde kaldığımız bu süre boyunca, normalde satın aldığımız çoğu şeye aslında hiç ihtiyaç duymadığımız yeniden ortaya çıktı. Her gün cafe latte içmeden, her hafta sonu lüks bir restorana/kafeye gitmeden de yaşayabiliyormuşuz demek ki. Öyleyse bundan sonraki yaşantımızı da bu şekilde sürdürebiliriz pekala. Günümüzde çoğu insan şehirlerde, ismine \"gelişmiş veya uygar medeniyet\" dediğimiz bir kültürün içinde yaşıyor. Oysa bu kültürün dışında kalan pek çok topluluk, dünyada hala varlığını sürdürüyor. \"Tanrılar Çıldırmış Olmalı\" isimli filmi hatırlayalım... Burada filmin asıl kahramanı, Kalahari Çölünde yaşayan yerlilerdi. Bütün gün kadın erkek demeden çırılçıplak gezen insanların oluşturduğu, mülkiyet kavramının olmadığı bir kültürdü bu. Elbette film bütünüyle güzel ama özellikle bir sahne üzerinden çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Kabilenin yaşadığı yerin üzerinden geçen pervaneli uçaktakilerden biri, içtiği kola şişesini bitirip aşağı atar. Bunu gören N xau, hayatında ilk kez gördüğü bu cam eşyayı anlamlandıramaz ve hemen kabilenin büyüklerine götürür. Hararetli tartışmalardan sonra kola şişesinin, çok çeşitli şekillerde kullanıldığını görürüz filmde. Ancak bir süre sonra bu şişenin kullanımı yüzünden daha önce mutlu mesut yaşayan kabilede bir anda tartışmalar ve kavgalar baş gösterir. Bahsettiğim bu kısmı aşağıda görebilirsiniz. Hala izlemediyseniz bir an önce -elbette üzerinde dikkatlice düşünerek- filmin tamamını izlemenizi öneririm. Aslında tam da bu noktada aklıma hemen Edmund Husserl ve fenomenolojik düşünce geliyor. Fenomenolojiye göre fiziksel dünya, pozitivizmde olduğu gibi herkes için aynı anlamı taşıyan, bireylerden bağımsız bir gerçekliğe sahip değildir. Yani fiziksel dünya görelidir, insanların kendisine yüklediği anlamlara ve yorumlara bağlıdır. Fransız antropolog Pierre Clastres de, \"Devlete Karşı Toplum\" isimli kitabında, hala geçim aşamasında yaşamakta olan ve bizim bugün anladığımız şekliyle iktidar gücüne sahip olmayan şefler tarafından yönetilen Amerikan yerlilerini anlatır. Bu kitabı okuduğunuz zaman, size son derece şaşırtıcı gelecek gözlemlerle karşılaşacaksınız. Lafı çok fazla uzatmak istemiyorum. Sadece son moda kıyafetlere, lüks arabalara, şatafatlı villalara ne kadar ihtiyaç duyduğumuz konusu üzerine biraz daha düşünelim istiyorum. Hannah Arendt'in ifadesiyle insanlar, içinde yaşadığımız çağda, artık giderek üretim ve tüketim kısır döngüsünün köleleri haline geldi. Barselona'da bir hastane. Yeni doğan çocukların bakımıyla ilgilenen Oriol Vall, insanların ilk hareketinin kucaklaşma olduğunu söylüyor. Bebekler dünyaya geldikten hemen sonra ilk olarak kucaklaşmak ister gibi ellerini uzatıyorlar. Artık epeyce yaşlanmış olan hastalarla ilgilenen diğer doktorlar da, ihtiyarların da hayatlarının sonlarına doğru kollarını kaldırmaya çalışarak öldüğünü söylüyorlar. İşte böyle. Her şey bu kadar basit. Yolculuk, iki kanat çırpışı arasında gerçekleşiyor. - Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, Çev. Mehmet Sert & Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, İstanbul - Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları, Çev. Bülent Kale, Sel Yayıncılık, İstanbul - Aylin Kılıç Cepdibi, \"Homo Faber'in Dünyasından Animal Laborans'ın Zaferine: Hannah Arendt'in Politika Teorisinde Totaliter Tahakkümün Vücut Bulduğu İnsanlık Koşulu Üzerine Bir İnceleme\", İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 27, Sayı 1, 2018"} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-bolum-5", "text": "\"Corona Günlükleri\" isimli yazı dizisinin beşinci bölümüyle tekrar karşınızdayım. Hatırlayacağınız gibi bu yazı dizisinin her bir bölümünde, farklı konulardaki düşüncelerimi sizinle paylaşıyorum. Bir çeşit günlük gibi yani. Her bir yazı birbirinden tamamen bağımsız olduğu için, gönül rahatlığıyla istediğiniz sırayla okuyabilirsiniz. Bugün size bahsetmek istediğim konu ise dijital çağ ile demokratik süreçler ve siyaset arasındaki ilişki. Özellikle de günümüzde, gelişen teknoloji ile beraber internet kullanımının, toplumların tüm katmanlarında giderek yaygınlaştığı bilinen bir gerçek. Sosyal medya burada normal vatandaşların kendilerini en kısa yoldan ve hızlıca ifade ettikleri bir mecra olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal medya kanalları sadece sıradan yurttaşlar tarafından değil, özellikle son dönemde siyasetçiler tarafından da sıklıkla kullanılmaktadır. Örneğin ABD başkanı Donald Trump dünyada sosyal medyayı ve özellikle Twitter'ı en aktif olarak kullanan siyasetçilerin başında geliyor. Elbette bu tür paylaşımlar bazen diplomaside çeşitli krizlere de yol açıyor. Örneğin hatırlayacağınız gibi Donald Trump, bir süre önce Twitter üzerinden paylaştığı bir mesajında Suriye devlet başkanı Beşar Esad'a \"hayvan\" yakıştırması yapmıştı. Sosyal medya kullanımı ile siyaset arasındaki ilişkide, dikkat çekici bir boyut vardır: \"Siyasal İletişim.\" Zira internetin hipermetinlilik, interaktiflik ve bağlanırlılık gibi özellikleri sayesinde siyasal yaşam üzerinde ciddi bir yapılandırma potansiyeli vardır diyebiliriz. Sosyal medya kullanımı ile yalnızca devlet başkanlarının ve ünlü siyasetçilerin değil, sıradan yurttaşların da artık seslerini giderek daha gür çıkarmaya başladıklarını ve hatta kamuoyu oluşturabildiklerini görüyoruz. Bugün sıradan vatandaşlar sosyal medya aracılığıyla karar vericilere, yöneticilere ve siyasetçilere belki de daha önce hiç olmadığı kadar kolay erişme şansına sahip. İşte bireylere tek tek ulaşabilme ve özel mesaj iletebilme şeklindeki bu özelliğe Kitlesizleştirme deniliyor. Örneğin bundan bir süre önce, İsveç'te yaşayan Emrullah Gülüşken isimli Türk vatandaşının kızı Leyla Gülüşken, yaşadıkları ülkede Covid 19 hastalığı ile ilgili babasına gerekli tedavi sağlanamadığı için Twitter aracılığıyla yardım isteyen bir mesaj yayınlamıştı. Bu mesaj Türkiye'de karşılık bulmuş ve 26 Nisan 2020 tarihinde kendi Twitter hesabından mesaja yanıt veren Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hemen harekete geçildiğini duyurmuştur. Yakın dönemden bir başka örnek olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun başlatmış olduğu \"askıda fatura\" uygulaması verilebilir. Buna göre vatandaşlar E-Devlet üzerinden ihtiyaç sahiplerinin faturalarını ödemişlerdir. Benzer bir örnek olarak Ekşi Sözlük isimli internet sitesindeki yardım ve hak talepleri de verilebilir. Buradaki kullanıcılar, başlarına gelen çeşitli nitelikteki olaylardan sonra sözlükte yaşadığı olayları detaylı bir şekilde başlık açmak suretiyle anlatıp kamuoyuna yardım çağrıları yapmaktadır. Bu çağrılar, Ekşi Sözlük Türkiye'de en çok ziyaret edilen internet sitelerinden biri olduğu için sanal alemde yayılarak kısa sürede karşılık bulma imkanına sahiptir. Örneğin kadınlara veya hayvanlara şiddete yönelik internette paylaşılan görüntülerin ve yapılan hakaret içerikli yorumların, konu ile ilgili hukuki yaptırım süreçlerinin hızlanması üzerinde etkili olduğu bir gerçektir. Melbourne Üniversitesi profesörlerinden John Street işte tüm bu süreci \"elektronik demokrasi\" olarak isimlendirmektedir. Devlet ile vatandaşın bu yakınlaşması elbette önemlidir. Ancak burada birkaç şeyin de altını çizmek lazım. Birincisi, siyasal iletişim süreci tek yanlı kalmamalı, diyaloğa da açık olmalıdır. Örneğin halkın politik konularla ilgili tartışmalara katılması sağlanmalı ve kamusal görüşlerdeki farklılıklara mutlaka saygı duyulmalıdır. Vatandaşların farklı alanlardaki konulara ilişkin görüşlerini, ne ölçüde dile getirebildiği bu noktada son derece önemlidir. Demokrasinin güçlenmesi ve toplumda gerçekten çoğulcu bir mekanizmanın oluşması için bu şarttır. Aydınlanmanın ünlü filozoflarından Voltaire'nin vurguladığı gibi: \"Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum. Ancak bunları serbestçe ifade edebilmeniz için canımı veririm.\" Katılımın, müzakere ve istişare süreçlerinin yerleşik hale geldiği, sağlıklı bir tartışma kültürünün yer aldığı toplumlar, demokrasinin yerleşik hale gelmesini de sağlayacaktır."} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-bolum-6", "text": "\"Corona Günlükleri\" başlıklı yazı dizisine devam ediyoruz. Umarım şu ana dek yayınladığım yazılarımı keyifle okumuşsunuzdur. Bu kez konumuz edebiyat. Doktora veya yüksek lisans yapanlar bilirler, ödev olarak bir makale hazırlamak sancılı bir süreçtir. Bir sürü farklı kaynaktan yararlanmak için çabalar, kafanızı toparlayarak bir şeyler yazmaya çalışırsınız. Tek bir ödev olsa yine iyi, derslerin sayısına göre istenen makale sayısı arttıkça işler daha da sarpa sarar. Bir sürü farklı derste, farklı konuları araştırırken kafanız kelimenin tam anlamıyla allak bullak olur. Geçenlerde ben de, \"Ortadoğu'da Güncel Sorunlar\" isimli doktora dersim için bir makale yazmaya çalışırken benzer hisleri tekrar yaşadım. Bir ara verip, elime kitapyurdundan Covid 19 süreci başlamadan önce vermiş olduğum kitap siparişi ile birlikte ücretsiz gelen Dergah dergisini aldım. Bu, bir tarih dersi ödeviydi. Ödevin başlığı ise şöyleydi: \"Yirminci Yüzyılda İngiliz Şiiri\" Şair ve yazar Ülkü Tamer'in Robert Kolejde okurken hazırladığı bir ödevdi bu. Merakım bir anda büsbütün arttı. İtiraf edeyim hemen, ilgimi çeken İngiliz şiiri değildi burada. Benim odak noktam Ülkü Tamer'di... Zira Ülkü Tamer en sevdiğim edebiyatçıların hemen başında gelir. Yıllar önce, şimdiki halinden çok daha farklı bir gazeteyken Sabah'taki köşesinde yazdığı yazılarını kesip sakladığım bir isimdir Ülkü Tamer. O dönem beğenip kesip sakladığım birkaç yazısını, sizin için altta paylaşıyorum. Dergide ödevin olduğu sayfayı açınca bir başka sürprizle daha karşılaştım aslında. Meğer Ülkü Tamer'in Robert Kolejdeki tarih hocası Nurettin Topçuymuş. Ben onu daha çok felsefeci kimliğiyle tanıyordum halbuki. Meğer Topçu, 1955-1960 arasında İstanbul İmam Hatip Okulunda felsefe, 1946-1961 arasında ise Robert Kolej'de tarih ve inkılap tarihi dersleri vermiş. Neyse, ben şimdi tekrar Ülkü Tamer'in ödevine döneyim isterseniz. Bunun bir lise öğrencisinin ödevi olduğundan hareketle düşünüp yola çıktığınızda, inanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorsunuz aslında. Bu denli titizlikle hazırlanmış, üzerine titrenmiş bir ödevi, bırakın liseyi, günümüzün lisans seviyesinde bile görmek çoğu zaman gerçekten çok zor... Aslında bu biraz da, Bülent Ecevit'in de mezunu olduğu Robert Kolej'in kalitesini gösteriyor. Ödevden bir kısmı aşağıya ekliyorum. Bu ödevin kalitesini anlamak için, o dönemdeki koşulları şimdiki koşullarla karşılaştırmak bile yeter. İnternet denilen icat, elimizin altında bize artık her türlü kaynağa kolayca ulaşma şansını veriyor. Her şey dijital. Bilgi çağında yaşıyoruz. Örneğin çoğu zaman kütüphanelere bile gitmeye gerek yok artık. - Paris'teki büromda, dünyanın aydan çekilmiş bir fotoğrafı var. Gerçekleri kavramama yardımcı oluyor. Burada büyük bir sinema yıldızı olabilirim. Ama oradan bakıldığında bir hiçim. Hepimiz hiçiz. \"Alain Delon\" - Sinema yıldızı olmaya görün, herkes size politika, astronomi, arkeoloji, doğum kontrolü hakkında sorular sormaya başlar. \"Marlon Brando\" - Evlat, senin için ne dedikleri hiç önemli değil, senin için ne fısıldadıkları önemli. \"Errol Flynn\" - Sansür politik bir araçtır, entelektüel bir araç değildir. Eleştiri entelektüel bir araçtır, yargıladığı, karşı koyduğu şey konusunda ön bilgileri vardır. \"Federico Fellini\" Evet, bunlar kitapta altını çizdiğim alıntılardan sadece birkaçı... Ama benim en sevdiğim kitabı \"Yaşamak Hatırlamaktır\" isimli eseridir. Burada o müthiş üslubuyla anılarını anlatır Ülkü Tamer. Kendi memleketi olan Gaziantep'teki sinemayı, Nakip Aliyi anlatır mesela. Hayatımda hiç gitmediğim halde, ben de bir anda onunla Gaziantep'e gider, sanki kendim de yine onunla aynı çocukluğu yaşamış gibi hissederdim yazdıklarını okurken. Ülkü Tamer'i okumak, benim için bambaşka bir duygu olmuştur hep. Sanki anılarını yanı başımda sadece bana anlatıyormuş gibi hissederdim onu okurken."} {"url": "https://gezivita.com/corona-gunlukleri-bolum-8", "text": "Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın, dünya yalnızca sizin yaşadığınız ülkeden ibaret değil. Tek gerçek de sizin bildiğiniz değil. Gezegende 7 milyar insan yaşıyor. Yazıyla yedi milyar. Dile kolay. Bu şu anlama geliyor: Dünyada bir sürü farklı dil, kültür, inanç, din, yaşam tarzı, milliyet, bakış açısı var. Şu an, sadece Avrupa'da en çok konuşulan belli başlı dil sayısı ellinin üzerinde mesela. Fransız antropolog Pierre Clastres de, bugün yalnızca Güney Amerika'da yaklaşık 200 farklı etnik grup bulunabileceğini söylüyor. Evet, durum bu. Ancak özellikle ikinci paragrafta vurgulanan bu son derece basit akıl yürütmesini yapmak için yurt dışına gitmeniz gerekmiyor. Oturduğunuz yerde, bulunduğunuz yer her neresi ise, şu an bile bunu yapabilirsiniz. Fiziksel bir uğraş değil bu, biraz düşünmeye ihtiyacınız/ihtiyacımız var, hepsi bu. Muhtemelen adınızı ve soy adınızı söyleyeceksiniz. Sizden bunu biraz daha açmanız istenirse, buna doğum yerinizi, mesleğinizi, memleketinizi ve biraz daha makro ölçekli milliyetinizi eklersiniz. Yaşınız, medeni haliniz de ilave edilebilir. Bunun dışında aileniz, sosyal çevreniz geliyor akla ilk olarak. Sonra iş arkadaşları, çocukluk arkadaşları, erkekler için askerlik arkadaşları vs. Tuttuğunuz bir takım, size has hobileriniz, ayrı ilgi alanlarınız var. Hepinizin mezun olduğu okullar var. Lise, üniversite... Bu liste böyle uzayıp gider. Peki kendimizi tanımlarken kullandığımız başlıca kategoriler arasında neler vardır? Cinsiyetimiz, doğum yerimiz, ailemiz, memleketimiz, milliyetimiz, dilimiz, dinimiz... Şimdi tekrar sakince bir düşünün. Bunların hangisini siz seçtiniz? Yanıt yine çok basit: Bunların hiçbirini siz seçmediniz. Yani kimse düşünüp taşınıp da x dinine, y milliyetine falan dahil olmak, falanca dili ana dili olarak konuşmayı seçmedi, istemedi. Bunlar daha en başından verili, mutlak olarak geldi. Bunlar, elbette sizi siz yapan değerler. Buna hiçbir itirazım yok. Ancak sorun şu ki, bu mutlak değerlerin hiçbiri sizin bilinçli tercihiniz değil. Sizi siz yapan, kendinizi tanımlamak için ortaya koyduğunuz bu değerler aslında son derece katı, verili ve tamamen bilinç dışı. Yani bunlar kendiliğinden övülecek değerler değil! Oysa buna karşın, herhangi bir yere gideceğiniz zaman, arabayla hangi yoldan gitmek istediğiniz hakkında düşünüp taşınıp buna karar veren sizsiniz. E-5'ten mi yoksa sahil yolundan mı? Veya toplu taşıma ile gideceksiniz diyelim. Burada da; vapur mu, tramvay mı, otobüs mü veya metrobüs ile mi gideceğiniz de tamamen sizin kendi kişisel tasarrufunuz. Daha hızlı olabileceğini düşünerek raylı sistemi, trafiği göze alarak ama kendi aracınızla daha konforlu bir seyahati de tercih edebilirsiniz. Çocuğunuzu hangi okula göndereceğinize düşünüp taşınıp siz karar veriyorsunuz. Kendiniz, hiç beğenmediğiniz bir okula onu göndermezsiniz herhalde. Çocuğunuz okula başladı ve okulunu beğenmediğini söylüyor. Değiştirmeseniz bile eşinizle/ailenizle bunu pekala tartışabilirsiniz. Üniversite sınavına girdiniz. Aldığınız puana göre önünüzdeki listeden girmek istediğiniz okulları tercih listesine yine siz bilinçli bir biçimde işaretliyorsunuz. Bilkent Üniversitesi mi yoksa Yıldız Teknik mi? Yoksa Uludağ Üniversitesi mi? Makine Mühendisliği mi olsun yoksa Bilgisayar Mühendisliği mi? Haydi birini seçelim. Sonuçta bu yine sizin kararınız. Bu kararı düşünüp taşınarak, farklı alternatifleri değerlendirerek özgür iradenizle alacaksınız. Hiç kimse sizi yapmak istemeyeceğiniz bir şeyi yapmaya zorlayamaz. Hiç kimse sizi gitmek istemediğiniz bir yere götüremez. Eski gibi görünen, ya da eski olma iddiasındaki geleneklerin kökenleri çoğu zaman yakın geçmişe dayandığı gibi, bazen bu geleneklerin başlı başına icat edildikleri açıktır. İcat edilmiş gelenek, gerçekten icat edilmiş, inşa edilmiş gelenekleri olduğu kadar, birkaç yılda ortaya çıkmış olan ve büyük bir hızla yerleşmiş olan gelenekleri de kapsar. Şimdi de şu soruya cevap verelim o halde: Hangi millettensiniz? Bu yazıyı rahatça okuyabildiğinize göre çok yüksek ihtimalle Türksünüz. Türklük, İtalyanlık, Fransızlık vb. kavramlar, tarihsel sürecin çok yakın bir aşamasında ortaya çıkmışlardır. Burada da karşımıza \"Ulus Devlet\" denen kavram çıkıyor. Burada izninizle biraz teknik olmakla beraber, ulusal/ulus devletlerin nasıl ortaya çıktığına değinmek istiyorum. Merak etmeyin, sizi fazla ayrıntıyla sıkmayacağım. Ama bu konuyu bilmek gerçekten önemli. 1618-1648 yılları arasında gerçekleşen 30 yıl Savaşları sonunda imzalanan Westphalia Anlaşması, uluslararası ilişkilerin en temel aktörü olarak egemen devletlerin ortaya çıktığı anlaşmadır. Bu anlaşma sonrasında ortaya çıkan ve \"Westphalian Düzen\" olarak isimlendirilen yeni sistemde devletler, belirli bir toprak parçası üzerinde siyasal geleceklerini belirleme konusunda kendisinden başka bir alternatif tanımayan, başat egemen aktörler olarak ortaya çıkmışlardır. \"Bir toprak parçasına egemen olma iddiası genel kabul gören, o toprak üzerinde yaşayan insanların oluşturduğu topluma hükmetme erkini elinde tutan bir sistem söz konusudur ki, buna devlet adını veriyoruz.\" Westphalia Anlaşmasından bu yana devletler, kendi sınırları içindeki en büyük siyasi otoritedir. Ancak devletlerin gerçekten de pratikte ulus temelli olarak ortaya çıkışları çok daha sonra gerçekleşmiştir. Yani devletlerin kendisini oluşturan yurttaş temelli organizasyonu olan ulus devlet, en somut halini günümüzde almıştır. Nitekim 19. Yüzyılda yaşayan Ernest Renan, \"Ulus Nedir?\" isimli kitabında eski çağların bu kavramdan tamamen habersiz olduğunu yazar. Buna göre Renan söz gelimi Mısır, Çin, Keldaniler gibi uygarlıkların ulus olmadığını söylemektedir. Yani Renan'a göre o dönemde Mısır vatandaşı, Çin vatandaşı gibi kavramlar yoktu. Bugünkü anlamıyla ulus devletlerin etnik temelli örgütlenmeye başlaması ise daha çok 1789 Fransız Devrimi sonrasında gerçekleşmeye başlamıştır. Nitekim \"Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik\" gibi sloganları benimseyen Fransız Devrimi, milliyetçiliğin ayak seslerini de yavaş yavaş duyurmaya başlıyordu. Zira devrimin sihirli sözcüklerinden biri olan \"kardeşlik\", giderek sadece bir ulusun ihyasına dönüşecektir. Daha sonra gelen ve İngiltere'de başlayan sanayileşme ise ulusçuluk çağını da beraberinde getirmiştir. Şuna benzer cümleleri sıklıkla duyarız: \"İtalyan/Fransız/Türk/Japon/Amerikan/Rus/İngiliz/Hırvat vs. olduğum için kendimle gurur duyuyorum!\" Öyle mi? Neden diye soralım o zaman bu noktada... Buna verilebilecek en makul cevap, kişi artık hangi ulusa dahilse, onun geçmişteki -halihazırdaki de olabilir elbette- başarılarıyla övünüyor olması olacaktır büyük ihtimalle. Bu başarılarla övünme kısmına da bir itirazım yok elbette. Ancak bu durum, korkarım senin dışındakileri -yani diğer ulusları- değersizleştirmiyor. Benedict Anderson, meşhur kitabı Hayali Cemaatlerde milliyetçiliğin bir anomali olduğunu yazar. Hatta ona göre milliyetçilik kadar millet de tamamen özel bir kültürel yapımdır. Bu kültürel yapımların 18. yüzyıl sonunda yaratılmalarının bir süre sonra giderek modüler hale geldiğinin altını çizer. Ona göre ulus, başlı başına hayal edilmiş bir siyasal birimdir. Şimdi de bu milliyetlerin yerine dinleri koyalım isterseniz. Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet, Budizm, Şinto vs. Yine Benedict Anderson, Budizm, Hristiyanlık ve İslamiyetin düzinelerce farklı toplumsal oluşumda binlerce yıldır şaşırtıcı bir biçimde varlık gösterebilmesini, insanoğlunun ıstıraplarına -hastalıklar, yaşlılık- ölüm vs.- gösterdiği hayali tepkinin bir başarısı olarak görür. \"Niçin kör doğdum? Neden en iyi arkadaşım felç geçirdi? Niçin kızım zeka özürlü?\" Anderson, Marksizm de dahil olmak üzere bütün evrimci/ilerlemeci düşünce tarzlarının bu tür soruları yanıtsız bıraktığının ve bu alanı dinsel düşüncelerin doldurduğunun altını çiziyor. Dinsel düşünce mukadderatı sürekliliğe dönüştürerek insandaki belirsizlik ve ölümsüzlük sezgilerine karşılık veriyor. Cem Yılmaz'ın alttaki videosu bunu güzel bir biçimde özetliyor. Kendi seçimimiz olmayan herhangi bir aidiyeti gereğinden fazla yüceltmenin aslında hiçbir rasyonalitesi yok. Wilhelm Reich, \"Dinle Küçük Adam\" isimli o incecik kitabında bu durumu harika bir biçimde anlatır. Okumanızı hararetle öneririm. Bu yüzden devletlerin dini olmaz. Bunlar Orta çağda bir anlam ifade ediyordu evet. Ancak İnsanlık; Reform, Rönesans, Aydınlanma başta olmak üzere çok önemli aşamalardan geçti ve bugüne kadar geldi. Bir devlet her dine, her inanışa eşit mesafede yer almak durumundadır. Bu, kendisi için en iyi ve en uygun olana, bireylerin hür iradeleriyle bizatihi kendilerinin karar vermesi anlamına gelir. Devlet burada en fazla nötr yani tarafsız olabilir. Ben çocukken televizyonlarda sürekli gösterilen bir film vardı mesela: Tanrılar Çıldırmış Olmalı Afrika'nın Kalahari Çölünde yaşayan ilkel bir kabilenin hayatından kesitler sunuyordu bu komedi filmi. Sizin inancınıza son derece ters gelebilir ama orada yaşayanlar için çıplaklık son derece sıradan bir olguydu mesela. Afrika'nın kimi kesimlerinin yanı sıra, örneğin bugün Latin Amerika'da da bu şekilde yaşantısını sürdüren milyonlarca insan var hala. İsterseniz siz de bir gün bu insanların arasına takım elbise giyip Bond çanta ile dahil olarak katılımcı gözlem yapmayı deneyin. Hiç olmazsa böylece antropolojiye de bir katkınız olur. Evet ben de örümceklerden korkuyorum mesela ama onların soylarının tükenmesi için de uğraşmıyorum. Benim gibi giyinmeyen, düşünmeyen, yaşamayan insanlardan da nefret etmiyorum. Siz de etmemelisiniz. Hiç kimse etmemeli. En önemlisi ise, buna göre kimseyi ama hiç kimseyi yargılamaya hakkınız yok! - Okumak isteyenler için, bu konuya çok benzer bir içerikte hazırladığım yazı: Nerelisin? - Burada da Corona Günlükleri Bölüm 9: Corona Günlükleri 9. Bölüm - Benedict Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev. İskender Savaşır, Metis Yayınları, İstanbul, 2017 - Der. Eric Hobsbawm ve Terence Ranger, Geleneğin İcadı, Çev. Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2013 - Özlem Kaygusuz, \"Egemenlik ve Vestfalyan Düzen\", Küresel Siyasete Giriş: Uluslararası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler, Ed. Evren Balta, İstanbul, İletişim Yayınları, 2018 - Ersin Kalaycıoğlu ve diğerleri, Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, Ed. Ersin Kalaycıoğlu & Deniz Kağnıcıoğlu, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2017 - Ernest Renan, Ulus Nedir?, Çev. Gökçe Yavaş, İstanbul, Pinhan Yayıncılık, 2016 - Nur Vergin, Siyasetin Sosyolojisi, İstanbul, Doğan Kitap, 2008 - Ernest Geller, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. Büşra Ersanlı & Günay Göksu Özdoğan, İstanbul, Hil Yayın, 2018 - Martin Luther ile ilgili bir okuma önerisi için bakınız: Kaan Harun Ökten, \"Martin Luther\", Siyaset Felsefesi Tarihi: Platon'dan Zizek'e, Ed. Ahu Tunçel & Kurtul Gülenç, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2017, s. 158-188 Siz kimsiniz? Kimiz biz gerçekten? Ama bu çok zor bir soru. Ayrıca ironik... Niye mi? Zor olmasına rağmen bunu cevaplamak için can atan çok fazla insan var da ondan. Çoğu zaman cevaplar da gerçekleri yansıtmaz. Çünkü insan ne diyeceğini bilemez. Bu yüzden kendinden öncekilerden kopya çeker, dolayısıyla klişeleşir. Cevap klişe olunca biz de sıradan oluruz. Karşıdan bakıp duyan, e ne yapayım der? Yadırganan cevaplara gülüp geçilir; hatta kişi aşağılanır. Ne kadar yanlış. İşte burada da sözel yanıt vermediğimiz soruya, davranışsal yanıtımız çıkar ortaya. Peki bu yanıt beğenilir mi? Sanmam. Keyifle ve bilgiyle donanarak okudum. Kaleminize sağlık. Hocam bu harika katkı için çok teşekkürler! Gerçekten de öyle, aslında bizi tanımlayan en önemli şeyler; eylemlerimiz, değerlerimiz, bilgimiz, seçimlerimiz... İtiraf etmek gerekirse, ben bu kısmı da bu yazıya eklemeyi düşündüm. Ama yazıda bahsettiğim gibi, en azından \"Kendimizi nasıl tanımlamamız gerekiyor?\" sorusuna verilen ilk cevapların aslında ne kadar kısıtlı olduğunu göstermek istedim burada sadece. Bir de yazılarımın uzun olduğu gerekçesiyle çok eleştiri alıyorum açıkçası. Bu da beni, o bahsettiğiniz konuyu eklemekten alıkoyan en önemli gerekçe oldu. Ama belki o kısma da başka bir yazıda değinebilirim elbette 🙂 Katkı için tekrar teşekkür ediyorum. Bu \"uzun yazılarımı\" okuyan insanların kafasında bir kıvılcım çaktırabiliyorsam ne mutlu bana. Aslında konunun yorumlarla daha da açılması hoş olur. Anladığım kadarıyla bu pek mümkün olmuyor gibi. Yine de bir süre sonra bunun da olabileceğini düşünüyorum. O zaman bu mekan, tıpkı bir kafede yüz yüze konuşmanın verdiği heyecan ya da lezzet gibi tat bırakır olarak düşünülecek ve sık uğrak yeri haline gelecektir. Yorumların azlığı; bu tarz yazıların az okunurluğu bir yana, yazıldığı sayfaların bilinirliğinin az ya da basılı yayın okumayı, internet üzerinden yazı okumaya tercih edenlerinin sayısının fazla olması da etkiliyordur. Ben de internette iyi yazanları keşfetmekte başarılı değilimdir. Tanıdık ya da tavsiyeler ile gözüm rastlar bu yazılara. Benim gibi olan vardır herhalde. Ama şu bir gerçek ki, yazı nerede olursa olsun, insan bir tat aldı mı, okumaktan daha vazgeçmez, sürekli yenilerini ister. O yüzden siz gönlünüzce yazınız, sıkılan istediği yerde keser, ya da yeri belli nasılsa, kaldığı yerden devam eder. Yazar keyfi, okuyucu keyfi. Keyif de bir eylem, o da sonuçta bizi yapar. Herkes kendi gibi yazar, kendi gibi okur. Burada güzel, kaliteli yazılar var. İçinden kitap çıkan yerden zarar gelmez ne de olsa. Siz yazınız uzun uzun, biz de okuyup, düşünüp, sonra da bir güzel tartışalım. Sağlıkla kalınız, Evet hocam, çok haklısınız. Yazıların altında sanal da olsa bir \"gezivita cafe\" yaratılabilir bu sayede. Zaten Covid 19 ile başlayacak olan bu \"yeni normal\" sürecinde herhalde artık gerçekten bu şekilde buluşmak en sağlıklısı olacak gibi 🙂 Şakası bir yana yorumunuzun tamamına katılıyorum. Sağlıklı günlerde yüz yüze buluşup konuşmak, tartışmak dileğiyle. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/covid-19-rusya", "text": "Daha önce yayınladığım bir yazıda, Covid 19'un uluslararası ilişkilerdeki küresel aktörlerden biri olan Avrupa Birliği'nin geleceği üzerindeki olası etkilerinden bahsetmiştim hatırlarsanız. O yazıda; \"Rusya, gücü ve etki alanı giderek daha fazla sorgulanan AB'nin yaratacağı boşluğu doldurmaya aday\" demiştim. (Okumak isteyenler için o yazım burada: Covid 19 ve Avrupa Birliği'nin Geleceği) İşte bu yazıda kaldığım yerden devam ediyorum. Bu defa Rusya üzerine yoğunlaşacağız. Aslına bakılırsa Rusya, salgından en çok zarar gören ülkelerin en başında geliyor. 2020 yılının mayıs ayı başı itibariyle Rusya; ABD, İtalya, İngiltere ve İspanya'dan sonra Covid 19 kaynaklı vaka sayısı bakımından dünyada beşinci sırada yer alıyordu. Buna karşın, bana kalırsa salgın sonrası yeni küresel yapılanmada öne çıkabilecek aktörlerin en başında da yine Rusya geliyor. Bunun elbette bazı önemli sebepleri ve göstergeleri var. Özellikle petrol, doğalgaz ve enerji kaynakları bakımından son derece zengin olan Rusya, hiç şüphesiz Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılması sonucunda ortaya çıkan devletlerin içerisinde en güçlü olanı. Bunun yanı sıra Rusya, Çin ile beraber günümüzde ABD önderliğindeki dünya hegemonyasını dengelemeye çalışan en önemli aktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Rusya'nın, Sovyetler Birliği dağıldıktan hemen sonra izlemeye başladığı serbest piyasa ekonomisi ve ülkede yerleştirmeye çalıştığı liberal demokrasi pratikleri, aslında Batının tüm yer küreye yaymaya çalıştığı değerler ile birebir uyuşmaktaydı. Ancak bu iyimser atmosfer zamanla yaşanan ekonomik çöküntü ve ulusal güçsüzlükle beraber yerini giderek karamsarlığa ve ümitsizliğe bıraktı. Rusların böylesi bir ortamda öncelikli beklentileri yemek, düzen ve istikrar olarak karşımıza çıktı. Ayrıca Moskova, 1990'lı yılların hemen başında, Batı ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmasına rağmen, bir yandan da Dünyadaki ve Avrupa'daki önemli örgütlenmelerden dışlandığını hissediyordu. Özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Soğuk Savaşın iki süper gücünden birinin tarihe karışması, yeni kurulan Rusya içinde derin izler bırakmıştır. Buna göre yeni dönemde öne çıkan beklentilerden ilki, güçlü bir lider öncülüğünde yeniden dünya politikasına yön veren, güçlü bir devlet oluşturma arzusuydu. Dolayısıyla Boris Yeltsin'den sonra göreve gelen, 2000 yılından bu yana görev yapan Vladimir Putin'in \"Zayıf bir devlet, despotik bir iktidardan daha çok demokrasiye zarar verir\" sözü, Rus siyasal kültürünün bu anlamda adeta bir özeti gibidir. Rusya, 1990'lı yılların başında bir doktrin açıkladı. 1993 yılında açıklanan Primakov Doktrini, Rusya'ya yakın çevresindeki ülkeler üzerinde etkin bir politika uygulama reçetesi sunuyordu. Bu dönemde Batı karşıtı milliyetçi kanat NATO gibi örgütlere açıktan karşı olmamasına rağmen, Batıyı ve özelde de Amerika Birleşik Devletlerini aynen Soğuk Savaş ortamında olduğu gibi düşman olarak görmeye eğilimliydi. Putin, işte böylesi bir ortamda, 2000 yılında göreve geldi. 2005 yılında geliştirilen \"Egemen Demokrasi\" söylemi ile Rusya, Sovyet sonrası coğrafyada başlayan renkli devrimlere karşı ciddi bir savunma refleksi göstermiştir. Egemen demokrasi, Batının liberal demokrasi anlayışına karşı, Rusya'nın kendine has demokratikleşme pratiğini ifade ediyordu. Yani sürekli otoriter bir ülke olmakla itham edilen Rusya, kendi demokratikleşme sürecini de sadece kendisinin belirleyeceğini, bu anlamda dışarıdan herhangi bir müdahale veya telkini kabul etmediğini ve hoş karşılamadığını açıklıyordu. Tek kutuplu dünya nedir? Bunu ne kadar süslerseniz süsleyin, netice itibariyle tek tip durum, tek erk, tek güç merkezi, tek efendi anlamına gelir. Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya demektir. Sonuç olarak, bu durum sadece sistemin içindekiler için değil, aynı zamanda egemenliği elinde bulunduran için de ölümcüldür, çünkü onu içeriden yıkar. Bunun demokrasiyle kesinlikle hiçbir ortak noktası yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi, demokrasi azınlığın menfaat ve fikirleri ışığında, çoğunluğun iktidarı demektir. Rusya olarak, bize birileri hep demokrasiyi öğretiyor. Fakat her nedense, bize demokrasiyi öğretenler, kendileri öğrenmek istemiyor. 2008 yılında ise hatırlayacağınız gibi Gürcistan Rusya tarafından işgal edildi. Aslında bu savaş, başta NATO üyeliğini kovalayan Ukrayna olmak üzere, Rusya'nın etki alanından uzaklaşmak isteyen BDT ülkelerine açıktan bir mesaj anlamına geliyordu. Çok yakın bir zamanda ise Kırım'ın uluslararası hukuka aykırı bir biçimde Rusya tarafından ilhak edildiğini görüyoruz. Bu güç gösterileri temelinde, Avrupa kıtasında Covid 19 salgını sonrası giderek çatırdamakta olan AB'den doğacak büyük güç boşluğunu, bu anlamda Rusya'nın doldurmak isteyeceği düşünülebilir. Bunun elbette genişçe bir tarihsel arka planı olduğundan söz etmek mümkün. Ünlü Jeopolitik teorisyenlerinden biri olan Sir Halford Mckinder, geliştirmiş olduğu Kara Hakimiyet Teorisinde deniz kuvvetleri ile kara kuvvetleri arasındaki mücadeleyi tarihin birleştirici bir unsuru olarak değerlendirmiştir. Bu durum 20. Yüzyılda da sürmektedir. Mckinder \"Kalphag\" olarak isimlendirdiği Doğu Avrupa ve Sibirya bölgesini kontrol eden gücün, tüm dünyayı da yöneteceğini belirtmiştir. Mckinder bu anlamda Rusyayı \"tarihin coğrafi ekseni\" olarak nitelendirmiştir. Rusya'nın jeopolitik egemenliği için söz konusu olan sadece yakın çevre üzerindeki etkinlik ve Doğu Avrupa ile müttefiklik ilişkisinin yeniden kurulması değil, aynı zamanda kıtasal batı ve kıtasal doğu devletlerinin de Avrasya blokuna dahil edilmesidir. Yani büyük Rusyayı hedefleyen milliyetçilerden ayrılan Avrasyacıların Rusya için temel hedefi imparatorluktur. Rusya, bugün Avrupa'nın ithal ettiği gazın %40'tan fazlasının tedarikçisi durumunda. Özellikle Almanya ve Rusya arasındaki ilişkilerin Vladimir Putin döneminde giderek arttığını görüyoruz. AB'nin kurucu üyesi olan Almanya, Rus gazına ihtiyaç duyan ülkelerin en başında geliyor. Kırım'ın ilhakında olduğu gibi, kimi zaman uluslararası hukuka aykırı eylemlere imza atan Rusya'ya çok ciddi bir tepki koyamamasının nedenlerinden biri de bu aslında. Üstelik sadece Almanya'nın değil, bunun yanı sıra Avrupa ülkelerin birçoğunun Rusya'nın enerji kaynaklarının alıcısı konumunda olduğunu görüyoruz. Bu da AB ülkelerinin Rusya karşıtı bir pozisyon almasını engelleyen en önemli faktörlerin başında geliyor. Dolayısıyla Rusya, Amerika Birleşik Devletlerinin Orta Asya'daki üs kurma hamlelerine, Batının kalbine bu şekilde yerleşmeye çalışarak karşılık vermektedir diyebiliriz. Rusya bu anlamda bölgede sorumluluk alabilecek aktörlerin en başında sayılmalıdır. Avrupa'nın doğal gaz ithalatının başta gelen tedarikçisi olan Rusya'nın elindeki kozlar azımsanmayacak derecede güçlüdür. Ancak bu noktada, görünürdeki bu avantajlarına rağmen, Rusya için halihazırda bazı risklerin de söz konusu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Öncelikle, güçlü bir lider imajına sahip olan Vladimir Putin'in yaşının bir hayli ilerlemiş olduğunu görüyoruz. Devletin, başkanın kişiliği etrafında şekillendiği bu tür rejimlerde, liderin sağlık, yaşlılık vb. sebeplerle herhangi bir şekilde görev yapamayacak duruma gelmesi, ülkede bir lider, dolayısıyla rejim ve otorite krizi doğurabilir. Bunun yanı sıra Covid 19 salgını sürecinde Orta doğu ülkelerinde olduğu gibi, Rus petrolüne olan talebin azalması da bir diğer risk faktörü olarak sayılabilir. Rusya'nın da parçası olduğu, Suriye'deki belirsizliğin sürmesi de sorun yaratabilecek bir diğer gelişme. Sayılan bu olumsuzluklar, ülke için olumlu görünen dengeleri bir anda olumsuza çevirebilir. Ancak yine de Rusya'nın şu aşamada AB'den boşalması muhtemel etki alanını doldurabilecek en önemli aktörlerden biri olduğu açık. - Mühdan Sağlam, Gazprom'un Rusya'sı Rusya'da Devletin Dönüşümü, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2014 - Yaşar Onay, Batı'ya Direnen Devlet Rusya, İstanbul, Yeniyüzyıl Yayınları, 2007 - Cafer Talha Şeker, \"Avrupa Jeopolitiğinde Rus-Amerikan Rekabeti ve Almanya'nın Yükselişi\", Avrupa Jeopolitiğinde Rus-Amerikan Rekabeti İlk Yayın Tarihi: 02.12.2019 (Erişim Tarihi: 17.05.2020) - Bilal Karabulut, Uluslararası İlişkilerde Anahtar Kavramlar Serisi 1: Strateji Jeostrateji Jeopolitik, Ankara, Barış Kitap, 2013 - Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev. Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2014 - Neziha Musaoğlu, \"Atlantikçilikten Avrasyacılığa, Neo-Avrasyacılıktan Günümüz Pragmatizm Eviriliminde Putin Rusya'sında Bağımsız Devletler Topluluğu\", 21. Yüzyılda Rusya AB ve Türkiye'den Yansımalar, Ed. Oğuz Kaymakçı, İstanbul, Türkmen Kitabevi, 2007 - Volkan Özdemir, Rusya'nın Kodları Türkiye'de Rusyayı Ararken Rusya'da Türkiyeyi Bulmak, İstanbul, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2018 - Selçuk Çolakoğlu, \"Şanghay İşbirliği Örgütünün Geleceği ve Çin\", Uluslar arası İlişkiler Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2004 - Abdulkadir Baharçiçek ve Osman Ağır, \"Rusya'nın Başarısız Demokratikleşme Tarihi\", Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2, 2014 - Michael G. Roskin, Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset Coğrafya Kültür, Çev. Bahattin Seçilmişoğlu, Ankara, Adres Yayınları, 2016"} {"url": "https://gezivita.com/covid-19-ve-abnin-gelecegi", "text": "Covid 19 veya diğer ismiyle Koronavirüs Hastalığı, 2020 yılının mart ayının başından itibaren tüm dünyanın etkilendiği ve ilgilendiği tek konu haline geldi. Bildiğiniz gibi Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın seyrinin ciddileşmesi ve vaka sayısının giderek artmaya başlaması üzerine, ilerleyen süreçte bu vaka ve ölüm sayılarının daha da artacağını öngörerek, 2020 yılı mart ayının ortasında pandemi ilan etti. Görünen o ki, bu hastalığı daha uzunca bir süre konuşacağız. Konuşmak şöyle bir yana dursun, bu hastalığın yaratacağı etkileri epeyce bir süre daha günlük yaşantımızda derinden hissedeceğiz. Covid 19, özellikle ulus devletler üzerinde ciddi ve önemli sonuçlar yaratacak, ülkelerin yönetim yapılarından başlayarak ekonomilerini ve hatta toplumsal yapılarını derinden etkileyecektir. Bunun yanı sıra, ulus üstü bir yapılanma olarak, kurulduğu günden bu yana ulus devletlere alternatif bir aktör olarak uluslararası ilişkilerde kendisine önemli bir yer edinen Avrupa Birliği'nin durumu da son derece kritik görünüyor. Dolayısıyla bu süreçte, ulus devletlerin yanı sıra AB'nin yaşayacağı değişim ve dönüşüm de en az ulus devletlerin yaşayacağı değişim ve dönüşüm kadar önem arz ediyor aslında. İşte ben de bu yazıda, Covid 19 salgınının yaratacağı olası etkileri, ulus üstü bir yapı olan Avrupa Birliğinin geleceği açısından masaya yatırmak istiyorum. Covid 19'un Avrupa Birliğinin üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini, birlik tarihindeki bazı önemli olaylar ve salgın sürecinde yaşanan gelişmeleri de baz alarak tartışmak istiyorum. Ben daha önce hazırladığım iki yazıda birliğin tarihinden, kuruluşundan ve yaşadığı önemli gelişmelerden biraz bahsetmiştim zaten. Dolayısıyla bu detaylara burada tekrar değinmeyeceğim. Yine de burada bazı temel bilgileri kısaca hatırlamakta fayda var. Avrupa'da birlik düşüncesi, içinde yaşadığımız yüzyılda, Almanya ile Fransa arasında, kömür ve çelik endüstrilerinde yani temelde ekonomik alanda başlayan bir bütünleşme hareketinden ortaya çıkmıştır diyebiliriz. İki ülke ile başlayan bu ekonomik entegrasyon, zamanla birçok farklı ülkeyi bünyesine katarak -Buna birlik tarihinde \"Genişleme\" deniyor- siyasi bütünleşmeye doğru evrilmiştir. Bildiğiniz gibi AB ülkelerinin çoğu, günümüzde ortak para birimi olan Euro'yu kullanıyor. Bunun yanı sıra Schengen Alanı dediğimiz bir yapı ile, ülkeler kendi içinde sınır geçişlerini kaldırarak, adeta hepsi tek bir ülkeymiş gibi hareket ediyorlar. Yani siz eğer bir AB ülkesinden Schengen vizesi alırsanız, bununla bu alandaki istediğiniz ülkeye rahatça gidebiliyorsunuz. Ancak içinden geçtiğimiz bu süreç, topluluğun geleceğine yönelik soru işaretlerini bir hayli artırdı. Gücü ve konumu zaten sürekli tartışılan AB'nin üye ülkelerinin salgın sürecinde yaşadıkları, bizim için bu örgütün geleceği hakkında birtakım çıkarımlar yapmayı olanaklı kılıyor. İtalya başbakanı Giuseppe Conte, Koronavirüsün yol açtığı ekonomik tahribatla mücadele etmek için AB bünyesinde ortak tahvil çıkarma teklifini reddeden Almanya için \"lokomotif değil fren\" benzetmesi yaptı. Conte ayrıca Covid 19 salgınıyla mücadele konusunda da Avrupa Birliğini çok sert bir biçimde eleştirmiş ve salgının tüm Avrupa için bir meydan okuma olduğunu belirtmiştir. Bu noktada en dikkat çekici gelişmelerden biri ise İtalya'ya otuz tondan fazla malzeme yardımı yapan ülkenin AB dışından, dünya ekonomisinde yükselen bir güç olan Çin olmasıdır. AB'ye aday ülkelerden biri olan Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexandar Vucic'in de, AB'den yardım talebinin karşılık bulmaması üzerine, birlik olgusunun sadece \"bir masaldan\" ibaret olduğunu söylemesi dikkat çekicidir. Uzun yıllar AB'ye girip girmemek konusunda tereddüt eden, girmek istediği dönem Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından iki defa veto edilen İngiltere'nin Demir Leydi lakaplı ünlü başbakanı Margaret Thatcher'ın AB ile ilgili görüşlerine burada biraz daha yakından bakmak, bu noktada son derece yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Zira Thatcher, ülkesinde uzunca bir süre başbakanlık yapan ve topluluğa dönük klasik İngiliz bakış açısını yansıtan önemli bir isimdi. Margaret Thatcher, Avrupa ülkelerinin her birinin ayrı bir tarihsel geçmişi, kültürü ve dokusu olduğunu belirterek, ulus devlet eksenli bu anlayışın devam etmesinin gerekliliği üzerinde durmuştur. Eski başbakana göre Avrupa birleşmesi örneğin kesinlikle Amerika gibi düşünülmemeliydi. Birleşik bir Avrupa fikrine sürekli şüpheyle yaklaşıp karşı çıkan Margaret Thatcher, Avrupayı daima ulusal kimliklerini koruyan ve farklılıklara saygı gösteren ülkelerden oluşan heterojen bir yapı olarak değerlendirmiştir. Üstelik İngiltere, Fransa'dan iki kez veto yedikten sonra, 1970'lerin başında -Charles De Gaulle'nün görevden ayrılmasının da etkisiyle- zar zor topluluğa katılmışken, aynı dönem oldukça önemli bir başka gelişme daha yaşanmıştır. 1974 yılı başında ülkede bir iktidar değişikliği gerçekleşmiştir. Buraya kadar her şey normal. Burada dikkat çekici olan husus ise, dönemin İşçi Partisi lideri olan Harold Wilson'un iktidara, \"birliğe katılım şartlarını yeniden müzakere etme\" vaadiyle gelmiş olmasıydı. Nitekim bu durum, birliğe henüz katılan İngiltere hakkında diğer üyelerde ciddi bir rahatsızlık yaratmış ve İngiltere'nin üyeliğine de büyük bir gölge düşürmüştür. Yaşanan bu gelişmeler ve salgın sürecinde üye ülkelerin sorunları çözmeye yönelik olarak ağırlığı ve önceliği ilk etapta kendi ülke içlerine vermesi, ulus üstü bir yapılanma olan Avrupa Birliğinin geleceğine dönük soru işaretlerini de fazlasıyla arttırdı elbette. Örneğin benim lisans yıllarımdan beri severek takip ettiğim Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay'a göre AB, üzerinde konsensüs sağlanmış bir proje olmaktan çok, birbiriyle mücadele halinde olan ve hangisinin diğerine galebe çalacağı belli olmayan politik bir formülasyona dayanmaktadır. Nitekim örgüt içinde sürekli yaşanan tartışmaların da bu görüşü doğruladığını görüyoruz. Üstelik bu tartışmalar salgın sürecine mahsus değil. Bunun dışında göç, mülteciler, ekonomisi bozuk olan ülkeler, sınır kontrolleri vs konularında üye ülkeler arasında keskin görüş ayrılıklarının olduğu, örgüt ile ilgili gelişmeleri biraz yakından takip eden herkesçe bilinen bir gerçek. Bunun yanı sıra, uluslararası ilişkilerde \"Kimlik\" olgusunun, devletlerin dış politikalarında özellikle son dönemde, bir analiz birimi olarak tekrardan yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandığı görülüyor. Rus strateji uzmanı Alexandr Dugin'in, Sovyetler Birliğinin dağılmasının başlıca nedenlerinden biri olarak, öncelikle milli unsurların dışlanmış olmasını göstermesi de, bence burada anılması gereken önemli bir detay. Avrupa Birliği bu görünümüyle hala, kolektif bir Avrupa çıkarına nazaran, ulusal çıkarların çok daha ağır bastığı bir örgüt hüviyetinde diyebiliriz. Sonuç itibariyle uluslararası arenada önemli bir aktör olan İngiltere'nin birlikten ayrılmasıyla ciddi bir kan kaybı yaşayan AB'nin geleceğinin, şimdi Covid 19 sonrası yaşanan bu gelişmelerle biraz daha belirsizleştiğini söylemek mümkün. Burada isterseniz, kısaca bu işin seyahat ve gezi ile ilgili olan kısmına da biraz değinelim. Zira gezmeyi seven ve bu blogu takip eden birçok kişinin en çok merak ettiği şeylerin başında bu vardır diye düşünüyorum. Görünen o ki, ulus devletler tamamen olmasa bile yakın zamanda biraz daha içe kapanacak. Zira virüsün yayılma hızı küreselleşmiş ulaşım ağları sayesinde hızla arttı. Ve Covid 19 benzeri olağanüstü bir durumla tekrar karşılaştığında ülkeler, üye oldukları uluslararası örgütler veya uluslararası toplumdan yardım beklemek yerine, öncelikle kendi başının çaresine kendisi bakmak isteyecek. Yukarıda bahsettiğim tüm üye ülkeler için geçerli olan Schengen Vizesi tarihe karışabilir. Avrupa Birliği belki varlığını sürdürmeye devam eder ancak ülkeler de kendi vizesini kendileri verir. Son yaşanan gelişmeler ışığında, bu tür ülkelerin sayılarının artması ihtimal dahilinde. Hiçbir ülke bir başkasının aldığı riski kabul etmeye gönüllü olmayacaktır diye düşünüyorum. Zaten 2020 yılı mayıs sonu itibari ile detayları henüz belli olmamakla beraber, sağlık pasaportu denilen yeni bir pasaport türünün verileceği de konuşuluyor şu günlerde. Eğer ülkeler kendi vizelerini kendileri vermeye başlarsa, bu durumun elbette gezginler için bir sürü dezavantajı olacaktır. Tek bir vize ile neredeyse tüm Avrupa gezilebiliyor iken, ulusal vizelere dönüş, her bir ülke için ayrı bir vize başvurusu anlamına gelir. Elbette seyahatin geleceği ve Schengen vizesi hakkında bu yazdıklarım tamamen benim kendi kişisel yorumum. Bunların hiçbiri gerçekleşmeyebilir de. Çünkü bu işin bir de ülkeler için ekonomik yanı var. Turizm ve seyahat birçok ülkenin en büyük gelir kalemi.... İşte burada da bana kalırsa Avrupa'nın hemen yanı başındaki Rusya Federasyonunun konumu son derece dikkate değer görünüyor. Avrupa Birliğinin sarsılması, İngiltere ve ABD'nin kriz yönetimindeki zafiyeti, tüm gözleri Avrasya'nın bu önemli aktörüne çevirdi. - Ali Yaşar Sarıbay, Demokrasinin Sosyolojisi, İstanbul, Timaş Yayınları, 2012 - Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev. Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2018 - Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Kuruluşu Gelişmesi Genişlemesi Kurumları, İstanbul, Beta Basım Yayın Dağıtım, 2014 - Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, Çev. Hale Akay, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008 Çok güzel bir yazı olmuş, AB üzerine etkileri ile ilgili daha fazla görüşünü duymak isterdim."} {"url": "https://gezivita.com/cumhuriyet-bayrami", "text": "Atatürk döneminde Cumhuriyet Bayramları coşkunca kutlanırdı. Dış teşkilat da bu coşkunluğu içten duyar, yaşardı. Elçiliklerden Cumhuriyetin kurucusuna telgraflar çekilirdi. Atatürk'ten cevaplar gelirdi. Gelen cevaplar, elçiliklerde, konsolosluklarda Türk vatandaşlarına, yurt dışındaki öğrencilere okunurdu. Sevinç bir kat daha artardı. Hele Cumhuriyetin önemli yıl dönümleri unutulmaz bir bayram olurdu. Onuncu yıl böyle olağanüstü bir bayram olmuştu. Bu yazıyı kısmen 29 Ekim 2017 tarihinde yani Cumhuriyetimizin 94. yılını kutlarken, kişisel Facebook sayfamda paylaşmıştım aslında. Okumayanlar için, bu da benim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yazım olsun. Zira pembe metrobüs/otobüs fikirlerinin ortalıkta dolandığı bir atmosferde, kız çocuklarının ikinci sınıf görülüp eğitim hayatından, yetişkin kadınların ise neredeyse tüm sosyal yaşamdan uzaklaştırılıp izole edilmeye çalışıldığı ve hatta artık kimi gerici televizyon kanallarında yüzlerinin bile tamamen sansürlendiği, heykellerin, yüzlerce, belki binlerce yıllık herkese mal olmuş sanat eserlerinin üstünün örtüldüğü, boyandığı, bunlara ev sahipliği yapan sanat mekanlarının, müzelerin saldırıya uğradığı bir ortamda, Cumhuriyetin getirdiği kazanımların önemini, kadına, insana, sanata ve sanatçıya verdiği yüce değeri, hümanizmayı her geçen gün, yaşanan her akıl dışı benzer olaydan sonra daha da iyi anlıyorum. Düşmanlarının daima olduklarından zayıf değerlendirdiği Türkler, savaşın (1. Dünya Savaşı kastediliyor burada.) acı sonuna dek savaşmayı sürdürdü. Türkiye'nin düşmanları, Mondros Mütarekesinden sonra bu ülkeyi ebediyen yok etmeye kalkışacaklardı. Ne var ki, Türk ordusunun \"değerleri takdir edilmeyen liderleri ve askerleri\" bir kez daha külleri arasından yükselecek ve düşmanlarını yenecekti. 23 Nisan 1920'de açılan meclisteki milletvekilleri, gaz lambasıyla aydınlanan, sac sobayla ısınan, civar okullardan getirilen tahta sıralarla donatılmış, gaz tenekelerinin masa olarak kullanıldığı mecliste çalışmış, 100 lira maaş almışlardı. Bir kısmı Öğretmen Okulunda yatmış, bir bölümü hanlarda kalmışlar, sabah, öğle ve akşam tabldottan yemek yemişlerdi. 20 Ocak 1921 yılında çıkarılan yasayla, egemenliği kayıtsız şartsız millete veren hükmü benimsediler. Birinci BMM, bir yandan Milli Mücadeleyi zaferle taçlandırmış, diğer yandan da yeni rejimin temellerini atmıştı. Birinci Meclis, 16 Nisan 1923'te son toplantısı yapmış ve yerini İkinci Meclise bırakmıştı. Cumhuriyetin resmi olarak ilan edilmesi görevini de bu İkinci Meclis üstlendi. Cumhuriyetin ilk on beş yıllık döneminin sonunda, arada yaşanan 1929 Dünya Ekonomik Buhranına rağmen önemli bir gelişme söz konusuydu. 1938 yılı itibarıyla dış ticaret dengesi -3,9 seviyesine inmiş ve ihracatın ithalatı karşılama oranı %96,7'ye ulaşmıştı. En çok dikkati çeken nokta, iktisadi açıdan devamlı bir yükseliş seyrinin varlığıydı. Tüm insanları kul statüsünden çıkarıp birey kategorisine sokan, kişiliklerini hür bir vatandaş şeklinde yaşamalarına olanak sağlayan, kadın ve erkeğin hayatın her alanında eşit olduğunu teslim eden ve tüm bunları evrensel hukuk kurallarına göre güvence altına alan bu görüşün, bu yeni rejimin önemini, değerini daha da çok hissediyorum özellikle şu günlerde. Atatürk'e gelinceye dek \"akıl\" denilen kavram, gerçeği arama, anlama ve bulma aracı olarak neredeyse hiçbir değer taşımamıştır denilebilir. Kaderci bir anlayışla her şeyin göklerden geldiğini kabul eden ilkel düşünce, cumhuriyet ile beraber yerini insanın aklını kullanarak sorumluluk alabilen hür bir varlık olduğu anlayışına bırakmıştır. Ve ancak bu sayededir ki, sosyal, ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlarda bir gelişme sağlanabilmiştir. Kadına özgürlük veren ve onu erkek ile eşit kılan bir felsefe, bize önce \"insan\" olmanın da değerini ve önemini hatırlatır. Zafer Toprak, \"Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi\" isimli kitabında, Türkiye'deki toplumsal devrimin en önemli halkasını kadının oluşturduğunu, cumhuriyet öncesi dönemin bu anlamda bir kaçgöç dönemi olduğunu, kadınları ve erkekleri ayrı dünyalara hapseden haremlik-selamlık zihniyetinin cumhuriyet sayesinde yıkıldığını söyler. Çağdaş kadın beklentisinin ilk evresi kadının kamusal alana açılmasıydı. Atatürk bu konuda da öncülük etmişti. Latife Hanım kalpakların giyildiği evrede Atatürk'le birlikte kitlelerin önüne çıkmış bir kadındı. Atatürk kadının eve kapanmasına karşıydı ve bunun en güzel örneğini Latife Hanımı her vesile ile toplumla buluşturarak veriyordu. Cumhuriyetin erken döneminde spor etkinliklerinde, çay ziyafetlerinde kadın erkek ortak mekanı paylaşmış, dans çağdaş toplum anlayışının bir göstergesi olmuştu. Türkiye'de 1920'den itibaren kurulmaya başlayan yeni siyasal-anayasal rejim, Mustafa Kemal'in damgasını çok güçlü bir şekilde taşımakla birlikte, ulusal bağımsızlık savaşının koşullarından doğmuştur. İlk başlarda, anayasal sistemin nasıl olması gerektiği konusunda hazır reçeteler yokken, ulusal kurtuluş mücadelesinin özel koşulları siyasal ve anayasal kurumları belirlemiştir. Hatta denebilir ki, başka hiçbir örnekte, anayasanın Occasio Legis'ini oluşturan olayların izleri bunca açık ve güçlü biçimde görülemez. Siyasal & Anayasal kurumların oluşumunda şu basamaklar göze çarpmaktadır: 1- Yerel kongre iktidarları, 2- Ulusal kongre iktidarı ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 3- Ulusal meclis, 4- Meclise bağımlı hükümet, 5- Meclisten görece bağımsızlaşan hükümet. Atatürk Nutukta ilk basamağı atlayarak bunları şöyle anlatır: \"Biz evvela memlekette teşkilatı milliye yaptık. Sonra meclisi topladık. Evvela meclis hükümeti yaptık. Ondan sonra da hükümet yaptık.\" Görülüyor ki, yaklaşım ve anlatım biçimleri ne olursa olsun, Türkiye devleti ve Türkiye cumhuriyetinin kuruluşunda aşağıdan yukarı ve sivil unsurlar çok belirgin ve güçlüdür. Bu kurumlaşmanın tarihsel işlevi krizi demokrasiyle çözmek olmuştur. Yerel önderler ve kongre iktidarları, bunları bütünleyen Kemalist önderlik ve Büyük Millet Meclisi yönetimi, zorlukların ancak demokratik ve temsili kurumlarla aşılabileceği noktasında birliktirler. Anayasa hukuku açısından bakıldığında, bu yeni yapılanmanın temel ilkesi ulusal egemenlik, ana kurumu da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Artık hakkında asılsız haberler bile uydurulan ve yalnızca yakın tarihin de değil tüm dünya siyasi tarihinin en büyük liderlerinden birine şükran borçlu olduğumu üzerine basarak tekrar belirtmek istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun! - İlhan Arsel, Biz Profesörler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997 - Edward Erickson, Size Ölmeyi Emrediyorum, 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, Çev. Tanju Akad, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011 - Zafer Toprak, Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020 - Süleyman Beyoğlu, Kenan Olgun, Selma Yel ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2012 - Cezmi Eraslan, Süleyman Beyoğlu, İhsan Güneş ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 2, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2013 - Ed. Ahmet Demirel ve Süleyman Sözen, Birden Fazla Yazar, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2017 Okuma önerileri iyi olmuş, çoğunu bilmiyordum. Cumhuriyet bizim için o kadar değerli ki geldiğimiz şu yaşadığımız günlerde çok daha net anlaşılıyor. Merhaba Semi! Siyasi Tarih hoşuna gidiyorsa Edward Erickson'un kitabını kesinlikle öneririm. Çevirisi de başarılı. Kitap Yayınevi iyidir. Bülent Tanör'ün ise bütün kitapları harikadır zaten. Konulara özel ilgi duysun duymasın, objektif ve gerçek bir bilim adamından bir şeyler okumak her okuyucuya her zaman keyif verir. Şimdiden keyifli okumalar. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!"} {"url": "https://gezivita.com/danimarka-genel-bilgiler", "text": "Bildiğiniz gibi ben genelde Gezivita seyahat blogu için uzun uzun gezi rehberi veya detaylı gezi notları hazırlıyorum. Yazmış olduğum bu içeriklerin çay & kahve eşliğinde okunması da, bugüne dek aldığım geri bildirimlerden gördüğüm kadarıyla gayet keyifli oluyor. İşte bu hali yerinde olan ama vakti pek yerinde olmayan ve istedikleri bilgilere hızlıca, bir çırpıda, tek celsede erişmek isteyenler için, ülkeler ile ilgili bilgilerin topluca yer aldığı bir çeşit ansiklopedik listeler yapmaya karar verdim. Ülkeler hakkında kısa ve öz genel bilgiler listesi yani. Elbette o ülke veya şehirle ilgili bir yazım varsa, detaylar için onları da vakit ayırıp okumanız daha yerinde olacaktır. Ancak dediğim gibi, vakti olmayanlar için, eminim bu kısa içerikler de çok işe yarayacak. İlk olarak Danimarka ile başlamak istedim çünkü blogta Danimarka ile ilgili pek bilgi yok açıkçası. Ama hepsi o kadar. İsterseniz ülkenin konumu ile başlayalım. Danimarka, altta yer alan Google haritalar kısmında görüldüğü gibi, Baltık Denizi ile Kuzey Denizi arasındaki geçiş noktasında bulunmaktadır. Ülkede çok sayıda fiyort bulunur. Ben gittiğim ülkelerin kültür, sanat hayatı ve özellikle de tarihi hakkında da mutlaka bilgi edinilmesi gerektiğine inandığım için, diğer seyahat blogları yazarlarının yaptıklarından farklı olarak, ülkeler ile ilgili biraz tarih, edebiyat, müzik ve sinema gibi konulardan da ara ara bahsetmek, bunlar hakkında da bilgiler vermek istiyorum. Başka türlü, gezdiğimiz yerleri daha yakından tanıyamayacağımız, anlamlandıramayacağımız inancındayım çünkü. Bu yönüyle bu yazı, sonuç itibarıyla düz yazı ile başlık başlık sıralama karışımı bir şey olacak aslında. Kimi kısımlar maddeler halinde, kimi kısımlarda ise normal cümleler şeklinde. Neyse, lafı daha fazla uzatmadan başlayalım isterseniz. Evet, Danimarka'ya 2017 yılının mart ayında gittim. Bu ülke ile başlıyoruz o halde. Yazının altındaki yorum kısmında siz de eklemeler yaparsanız, bilgilerimizi topluca derinleştirip bu yazıyı beraberce daha da zenginleştirebiliriz. Bence harika olur! 1990'lı yılların başında yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip olan Danimarka'da, 2017 yılı itibarıyla 5,5 milyondan fazla insan yaşamaktadır. Gördüğünüz gibi, tüm ülke nüfus olarak İstanbul'un neredeyse dörtte biri. Ülkede Danca konuşulmaktadır. Dil bilimciler, Germen dilleri olarak adlandırılan İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İsveççe ve Danca gibi dillerin kökenlerinin ortak olduğu konusunda neredeyse hemfikir. Aşağıda da belirteceğim gibi, Danimarka'da her yaştan insan İngilizceye son derece hakim. Bu konuda herhangi bir zorluk yaşamazsınız. Ülkede Danimarka Kronu kullanılıyor. Euro ile giderseniz bunu Krona çevirmeniz gerekecek. Şimdi yine Kopenhag'a gidecekler için çok önemli bir bilgi paylaşayım burada, siz de bunu lütfen çevrenizle paylaşın. Kopenhag turu sırasında komisyon almayan döviz bürosu bulmak bir hayli zor. Hele hele kentin meşhur Stroget Caddesinde para bozdurmayı aklınızdan bile geçirmeyin! İşte size bir tüyo: Kopenhag gezilecek yerler listesinde başlarda yer alan Tivoli Bahçelerinin tam karşısında, üstte fotoğrafını gördüğünüz döviz bürosu komisyon almıyor. Yani Zero commission. Yalnız dikkatli bakının, Tivoli'nin birden fazla girişi var. Bulamazsanız da sorarsınız zaten. O zaman Kopenhag görülecek yerler listesini de bir çırpıda sıralayalım. Ancak sıralamaya geçmeden önce, Kopenhag'ı gezmek için kaç gün ayrılmalı sorusuna cevap vereyim. - Tivoli - Amalienborg Sarayı - Rosenborg Sarayı - Round Tower - Nyhavn Limanı - Ulusal Müze - Christiania Şehrin meşhur Christiania denilen bölgesini eminim siz de duymuşsunuzdur. Keyif verici maddelerin serbestçe alınıp satıldığı, güvenlik güçlerinin müdahale etmediği ve içeride fotoğraf çekmenin yasak olduğu bu bölge, sanılanın aksine öyle tehlikeli falan değil. Kimse kimseye karışmıyor. Burası İngilizcedeki Slum yani kenar mahalleye karşılık geliyor dersem, herhalde yanılmış olmam. Kendi içinde bir ahengi var. Danimarka okyanusun etkisiyle ılıman bir iklime sahiptir. Yaz aylarında sıcaklık ortalamaları 17-18 Santigrat civarında seyrederken, kış aylarında sıcaklık ortalamaları 0 civarına düşer. Kabaca yazın sıcak, kışın ise soğuk diyebiliriz. Özellikle kışın kimi zaman oldukça sert diyebileceğimiz hava koşullarıyla karşılaşılmaktadır. Yağışlar ise daha çok sonbahar ve yaz aylarında görülür. Yukarıdaki videodan gördüğünüz gibi, benim gittiğim mart ayında hava gayet iyiydi mesela. Hava insanı ne rahatsız edecek derecede soğuktu ne de sıcaktı. Kopenhag'ın açık ve bir o kadar temiz bir havası vardı. Bu da aklınızda olsun. Danimarka Türkiye saat farkı 1 saat. Bizden bir saat gerideler. Bence dört mevsimde de gidilebilir. Zaten nüfusu düşük olan ülke özellikle yaz aylarında daha çok turist aldığı için, bence kışın veya örneğin sonbaharda giderseniz belki de ülkedeki tek tük turistten biri de siz olursunuz. Böylece rahat rahat gezebilirsiniz. Aklıma gelen en önemli yazarlardan ilki, çocuk kitapları yazarı olarak tanıdığımız Hans Christian Andersen. Andersen'den Masallarını duymayan yoktur diye düşünüyorum. İlkokuldayken okuduğum \"Karlar Kraliçesini\" hala hatırlarım. Andersen, Odense'de doğmuş, Kopenhag'ın meşhur liman bölgesi olan Nyhavn'da uzunca bir süre yaşamıştır. Filozof Soren Kierkegaard bir başka ünlü isim. Kimse kusura bakmasın ama ben burada Michael ile Brian Laudrup kardeşleri de sayarım. Özellikle de Michael Laudrup, çocukluğumun yıldızlarından biriydi. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonasını kazanan Danimarka'yı benim yaşıtlarım dün gibi hatırlar. O ekibin plajdan toplanması şehir efsanesiymiş bu arada. Onu da söyleyeyim. Kredi kartı kullanımının yaygınlığı dikkatimi en çok çeken şeylerden biriydi. Dayanamadım, normalde yurt dışında döviz veya yerel para birimi kullandığım halde ben de burada alışverişlerim sırasında kendi kredi kartımı kullandım. İşlemler her yerde gayet hızlı ve pratik yapılıyor. Sokakta sosis satan adamdan tutun da, fırında çalışan tezgahtar kadına dek herkes şakır şakır İngilizce konuşuyor. Gıpta etmedim desem yalan olur. İstanbul'da örneğin turistik yerler dışında böyle bir manzarayla karşılaşmak pek olası değil. Sosis demişken, altta görülen Churros'u mutlaka deneyin. Gerçekten güzel yapıyorlar. Ancak bizin için çok önemli bir sorun var Danimarka'da: Pahalılık. Ne kadar mı pahalı? Bize göre inanılmaz pahalı! Yani öyle böyle değil. Bunu da tarif etmek zor. Bir Danimarka Kronu 0,6 Türk Lirası yapıyor. Ukrayna, Makedonya bize göre nasıl ucuz ülkeler ise, burası da bir o kadar pahalı. Ancak gözlemleyebildiğim kadarıyla, ülke içinde sınıflar arasında ciddi bir keskinlik, uçurum yok gibi. Yani Danimarka'da yaşayanlar kendi kendilerine fazlasıyla yetiyorlar. Mc Donald's veya Burger King'te bir menü ortalama 45-55 Türk Lirası civarında. Yani bizdekinin kabaca iki katı. 65-70 Krondan aşağı standart bir yemek bulmak zor. 70 Danimarka Kronu yaklaşık 50 TL. Netto, Kopenhag'taki en ucuz market. Gıda alışverişlerinizi buradan yapabilirsiniz. Alta karşılaştırma yapabilmek için birkaç örnek koyuyorum. - 50 Danimarka Kronu: 33 Türk Lirası - 100 Danimarka Kronu: 67 Türk Lirası - 10 Euro: 74 Danimarka Kronu - 100 Türk Lirası: 150 Danimarka Kronu Kopenhag yemek için alternatif bir yer önereyim: Papiroen. \"Copenhagen Street Food\" olarak da geçiyor burası. İçinde dünyanın çeşitli ülkelerinden yemek seçenekleri var. Gözleme bile var! Danimarka konumu nedeniyle son derece önemli bir ülke. Avrupa'nın ana karası ile İskandinavya arasında köprü vazifesi görüyor diyebiliriz. Ülkede 2.500 km kadar demir yolu bulunuyor. Süt ve süt ürünleri üretiminde de önde gelen bir ülke. Son olarak bir de meşhur Legoları var tabii bu ülkenin. Aileniz veya çocuklarınız için, hatta hediyelik olarak bile satın alabilirsiniz. Bu yazımı beğendiyseniz, aşağıya bırakacağınız bir yorum bile beni gerçekten çok mutlu eder! - Çok merak edilen, sürekli konuşulan ve gördüğüm kadarıyla -maalesef- hakkında bir sürü yanlış bilgi olan bir konu: Uzun Süreli Vize Almak - Daha fazla seyahat için nasıl para biriktirebilirim? => Para Biriktirme Yöntemleri - Bir sürü ülke (25+) görmüş biri olarak, bana en çok sorulan sorulara tek tek yanıt verdim: Seyahatlerimle İlgili Soru-Cevap - Gezivita Instagram sayfasına da bir göz atmayı unutmayın lütfen: Gezivita Instagram Kendi yazdıklarımı senin yorumundan sonra tekrar okudum. Ne gibi bir yanlış yönlendirme yapmışım pek çıkaramadım. Hata olabilir ona bir şey diyemem, eğer öyle bir şey varsa da memnuniyetle hemen düzeltirim. Nitekim yazılarımın sürekli üzerinden geçmeye çalışıyorum ve mümkün mertebe güncellemeye/hataları düzeltmeye/eksikleri tamamlamaya gayret ediyorum ama kimseyi yanlış yönlendirme gibi bir amacım olmadı. Onu belirteyim. O cümlede şunu söylemeye çalıştım ben: Türkiye'de yaşayan bireyler, TL üzerinden maaş alıyorlar. Danimarka'ya gittiğimizde -Euro ile bile gitsek- bunu yerel para birimine çeviriyoruz. Fakat bizim para birimimiz son yıllarda döviz karşısında hızla değer kaybettiği için -yazıdaki örnekte görüldüğü gibi- örneğin bir hamburger mönü fiyatı bile Türk lirası açısından değerlendirildiğinde ortalamanın çok üzerinde bir fiyata denk düşüyor. Yani Türkiye'de 40 lira olan bir mönü, Kopenhag'da 80 TL oluyor. Benim pahalılıktan kast ettiğim şey buydu. Bir hamburger mönüsüne -tekrar ediyorum TL cinsinden- aşağı yukarı 80-100 lira karşılık gelmesini bu açıdan \"pahalı\" kelimesiyle tarif etmeyi uygun gördüm ben. Ve tekrar ediyorum, bu değerlendirme oraya gezmeye giden Türk vatandaşı açısından yapıldı. Tabii şu da var, aylık geliri 50.000 TL olan birine göre bu mönü fiyatı haliyle \"ucuz\" olur. Ama burada ben alıcıya göre değişen bir gelir üzerinden değil, aynı ürün veya hizmete, Türkiye'de (40 TL) ve Danimarka'da (80-100 TL) TL cinsi üzerinden denk düşen tutar üzerinden hesap yaptım. Umarım açıklayıcı bir cevap olmuştur."} {"url": "https://gezivita.com/dunya-snooker-sampiyonasi", "text": "Eminim içinizde Snooker ismini hayatında en azından bir kez olsun duyan mutlaka vardır. Bu ismi hiç duymayan bir sürü kişi olduğuna da eminim. Hatta ve hatta, bahse girerim, Türkiye'de bunların sayısı ilk gruptakilerden bile fazladır. Snooker, Türkiye'de gerçekten çok sınırlı diyebileceğim takipçi kitlesine sahip bir bilardo disiplini. Bu sayı belki -en fazla- binlerle ifade edilebilir diye düşünüyorum. Asla daha fazlası değildir. Binler derken, on binler veya yüz binleri kast etmediğimin de altını çizeyim. Ancak ülkemizde neredeyse hiç tanınmayışı ve ciddi bir takipçi kitlesinin bulunmayışı, Snooker'ın dünyadaki genel görünümüyle taban tabana zıt aslında. Nitekim snooker geniş kitlelerce sevilen bir oyun. En basitinden söylemek gerekirse, Eurosport Snooker Dünya Şampiyonası başta olmak üzere, bu sporun yıl içindeki diğer sıralama turnuvalarına da yayın akışı içerisinde ciddi oranda bir pay ayırıyor. Toplamda saatlerce süren maçları sık sık yayınlıyor. Bu spor, doğum yeri olan Büyük Britanya'da inanılmaz bir biçimde popüler zaten. Bunu geçiyorum. Son yıllarda, hemen her alanda olduğu gibi Çin'den çıkan Snooker oyuncularında da gözle görülür bir artış var. Bu sebeple Uzak Doğu'da da belli bir takipçi kitlesi oluşmaya başladı diyebilirim. Zaten bu trend, Ding Junhui, Marco Fu, Liang Wenbo gibi oyuncularla çoktan başlamıştı aslında. Belki de en önemlisi ise, 2023 Dünya Snooker Şampiyonası ile bir ilkin gerçekleşmesi oldu. Tarihte ilk kez kıta Avrupa'sından bir oyuncu şampiyon oldu: Belçikalı Luca Brecel. Bu yazıda ise, sporun detaylı bir tanıtımından ziyade 2023 Dünya Snooker Şampiyonası hakkındaki görüşlerimi sizinle paylaşacağım. Her yıl nisan ayının ortasına doğru başlayan ve mayıs ayının başına dek uzanan bir kaç haftaya yayılan Dünya Snooker Şampiyonası, bu sporun en prestijli turnuvası. Futboldaki dünya kupası veya Avrupa şampiyonasına benziyor. Aralarındaki tek fark, Snooker dünya şampiyonasının bunlar gibi dört yılda bir değil, her yıl yapılması. Bu yönüyle basketboldaki Eurolig Final Four'unu andırıyor daha çok. Gerçekten en iyilerin, en formda oyuncuların kendini gösterdiği ve yıl içinde yapılan diğer sıralama turnuvalarına göre çok daha fazla ilgi gören bir turnuva bu. Dünya snooker şampiyonası finalleri biletleri bir yıl önceden satışa çıkıyor dersem, durum biraz daha netleşmiş olur sanıyorum. Benzer şekilde, diğer turnuvaların aksine bunu kazanmak çok özel bir başarı kabul ediliyor çünkü gerçekten kolay bir iş değil. Günlere, uzun maç saatlerine yayılan bir fikstür söz konusu. Ön şart olan yeteneğin yanı sıra, hem ruhsal hem de bedensel olarak hazırlıklı, dayanıklı ve yeterli olmalısınız. 2023 Dünya Snooker Şampiyonası öncesinde beni en çok heyecanlandıran gelişmelerden biri, 2012 yılındaki dünya şampiyonasının ardından emekliliğini açıklayan, toplamda yedi kez dünya snooker şampiyonu olmuş Stephen Hendry'nin elemelerde tekrar boy göstermesiydi. Ancak \"Crucible'ın Kralı\" pek de şaşırtıcı olmayan bir sonuçla finallere kalamadan elendi. Eski formunun çok uzağında olan ve bunca yıl ara vermiş olan Hendry'nin durumu, eski şaşaalı günlerini hatırlayanlar için elbette üzücü. Üzücü ama gerçek bu. Bu arada, Snooker ile ilgili tanıtım yazısında ayrıca değinirim ama burada bir cümle ile hatırlatmış olayım. İngiltere'nin Sheffield kentinde yer alan Crucible Tiyatrosu, uzun yıllardır dünya snooker şampiyonasına ev sahipliği yapan mekan. Dolayısıyla Crucible adeta Snooker dünya şampiyonası ile özdeşleşmiş durumda. 2023 Dünya Snooker Şampiyonası, bu sporun gelmiş geçmiş en büyüklerinden biri olan, -aynı Hendry gibi toplamda yedi dünya şampiyonluğu bulunan- ve oynama hızı nedeniyle daha çok \"Roket\" lakabı ile anılan Ronnie O' Sullivan'ın maçıyla açıldı. Roket, üstte biraz bahsettiğim Çinli oyunculardan biri olan Pang Junxu'yu zorlanmadan geçti. 2023 Dünya Snooker Şampiyonasının ilk turunda yer alan maçlardan en ilginci, hiç kuşkusuz 2005 yılının dünya şampiyonu olan ve bu turnuvaya da son derece formda bir şekilde gelen Shaun Murphy'nin, yine Çinli olan, çok genç ve tecrübesiz Si Jiahui'ye yenilmesi oldu. Hayatında ilk kez Snooker'ın bu en büyük arenasına çıkan 2002 doğumlu genç Çinli, ilerleyen turlarda da herkesi şok ederek yarı finale kadar geldi ve hatta deyim yerindeyse finalin adeta eşiğinden döndü. Si, Murphy'nin ardından Robert Milkins ve onun ardından da Anthony McGill'i saf dışı bıraktı ve yarı finalde turnuvanın şampiyonu olacak Luca Brecel ile eşleşti. Shaun Murphy ile başlayan bu seride hemen hemen tüm maçlarını canlı izlediğim için, Luca ile eşleşip skoru 14-5'e getirdiği zaman, açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, finale çıkıp kupayı almasını can-ı gönülden istedim. Ancak Brecel ile oynadığı yarı finalde durum 14-5'ten beraberliğe kadar geldi. Hatta Brecel öne geçti. Oysa 17 frame alanın finale ulaşacağı bu maçta Si, o ana dek neredeyse kusursuz oynamıştı ve finale uzanmak için sadece üç frame daha alması yeterliydi. Elbette turnuvayı şampiyon olarak tamamlayan Brecel'in bu inanılmaz geri dönüşü de turnuvanın hiç şüphesiz en akılda kalan başarılarından biriydi. Zaten Crucible tarihinde daha önce dokuz frame farktan gelip maç kazanabilen bir oyuncu hiç olmamıştı. Buna rağmen Si, sanıyorum turnuvayı takip eden taraflı tarafsız herkesin gönlündeki şampiyon oldu. Bu çocuğun ileride dünya snooker şampiyonu olmasını beklemek kesinlikle hayalcilik olmaz. Ronnie O'Sullivan ilk turu rahat geçtikten sonra ikinci turda son yılların öne çıkan isimlerinden biri olan Hossein Vafaei ile karşılaştı. Bu maça da, maç öncesi yaptığı sivri açıklamaları ile İran'lı Vafaei damgasını vurdu. Roketi kızdıran açıklamaları sonrasında ilk yorum, Snooker'ın duayen oyuncularından biri olan Mark Williams'tan geldi. Üç kez dünya şampiyonluğu bulunan Williams, bu maçın çok kısa sürede tamamlanacağını belirtti. Ve gerçekten haklı çıktı. Motivasyonu adeta tavan yapan O'Sullivan, Vafaei'yi kısa bir sürede farklı yendi. Elbette Vafaei, Ronnie O'Sullivan gibi birine karşı bu türden sivri dilli bir açıklamayı, tanıtım ve PR faaliyeti olarak yapmış olabilir pekala. Amacına da ulaştığını söylemek mümkün. Neden olmasın? Nitekim Roket, çeyrek finalde Luca Brecel'e elendi. Üstelik oyunu önde götürürken. Yalnız, ismi sürekli olarak nükleer silah geliştirme faaliyetleri ile dünya politikasında anılan İran'dan bir oyuncuyu, Roket lakaplı bir oyuncunun deyim yerindeyse eze eze yenmesi, uluslararası ilişkiler doktorası yapan benim gibi birinin yüzünde istemsizce bir tebessüm oluşturdu diyebilirim. Dolayısıyla bu maç benim adıma bu yönüyle son derece ironik bir hadise oldu. Her şeye rağmen maç sonunda bu ikili dostça kucaklaştılar. Sanırım burada da şu yorumu yapmak yerinde olur: O'Sullivan büyüklüğünü gösterdi. Abilik yaptı. Bu turnuvanın en formda ismi ise hiç şüphesiz Mark Allen'dı. Hatta turnuva öncesinde şampiyonluğu kazanabileceğini düşündüğüm birkaç oyuncudan biriydi Allen. Zira yıl içinde kazandığı sıralama turnuvaları vardı. Son derece formdaydı ve bu anlamda özgüveni de yüksekti. İlk turda bir diğer Çinli oyuncu olan Fan Zhengyi'yi geçti, sırasıyla ikinci ve üçüncü turda ise Stuart Bingham ve Jak Jones'ı geçerek, yarı finalde turnuvanın finalisti olacak Mark Selby ile eşleşti. Son ana dek çok çekişmeli geçen bu maçı Selby kazandı ve Mark yarı finalde turnuvaya veda etti. Finale kalsaydı, Luca Brecel karşısında acaba neler yapardı diye düşünmedim değil. Çünkü zaten dört kez dünya şampiyonu olmuş olan Selby'nin aksine, uzun yıllardır profesyonel snooker'ın içinde yer almasına rağmen bir türlü Crucible'da finale ulaşmayı başaramamıştı Mark. Bu yıl, o yıl olabilirdi. Mark Selby ise finalde Luca Brecel'e kaybetmesine karşın, Crucible tarihinde bir ilki başardı ve finallerde 147 yapan ilk oyuncu oldu. Finalin kaybedeni için son derece değerli ve anlamlı bir teselli olduğuna hiç şüphe yok. Zira 147, yani Snooker'da bir oyuncunun tek ıstakada masadan alabileceği en yüksek seri skoru, her oyuncunun hayallerini süsleyen bir olay ve üstelik bunu finalde yapabilmek gerçekten çok anlamlı bir başarı. Peki 2023 Dünya Snooker Şampiyonasının hayal kırıklığı neydi? Hangi oyuncuydu? Herhalde bu soruya, müthiş yetenek Judd Trump'ın ilk turda elenmesi yanıtı verilebilir. Judd Trump ilk turda Anthony McGill'e 10-6 yenilerek elendi. McGill de sonradan turnuvanın parlayan yıldızı Si Jiahui'ye elenmesine karşın, Trump'tan sonra Jack Lisowski'yi de eledi. Bunu da bir kenara not etmek gerekir. Kyren Wilson'un ikinci turda John Higgins karşısında aldığı 13-2'lik ağır yenilgi de sürprizler arasında sayılabilir. Higgins'in yeteneği zaten tartışılmaz ama Wilson'un daha dengeli bir oyunla Higgins'i en azından biraz da olsa zorlayabileceğini beklerdik. Olmadı. Çoğu zaman gördüğümüz mazlum bakışlarıyla turnuvadan ayrıldı Kyren. Hatta Robert Milkins-Joe Perry maçında, bir iklim aktivisti de protesto amacıyla masaya indi ve ortaya uzun yıllar unutulmayacak bu fotoğraf karesi çıktı. Çocukluk arkadaşım Akın Birol ve onun da en az bizim kadar snooker hastası olan oğlu Ali ile turnuva boyunca yaptığımız maç kritikleri de benim için hayli keyifliydi doğrusu. Gerçi Ali'nin favorisi Ronnie O'Sullivan erken elendi ama olsun. Ülkemizde bu kadar az tanınan ve seyredilen bir sporu, bu sporu seven ve şampiyonayı anbean takip eden arkadaşlarla sürekli paylaşmak ve tartışmak gerçekten çok güzel bir duygu. Onlara da buradan bir kez daha teşekkür ediyor, selamlarımı gönderiyorum. Eh, yaşanan bunca olaydan sonra, bize de durup, bir sonraki şampiyonayı iple çekmeye başlamak kaldı şimdiden. Buna benzer bir anımla bitireyim o halde."} {"url": "https://gezivita.com/dusunceler", "text": "Ortalama insan, kendi grubu dışından hiç kimseyi görmeden veya duymadan aylarını geçirebiliyordu ve yaşamı boyunca da toplamda birkaç yüz kişiden fazlasıyla karşılaşmıyordu. Çünkü Sapiens nüfusu geniş alanlara çok seyrek biçimde yayılmıştı. Tarım Devriminden önce tüm gezegenin toplam insan nüfusu günümüz İstanbul'undan daha azdı. Şu sıralarda ara ara elime alıp karıştırdığım bir kitap daha var: \"İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır?\" İlber hoca burada, özellikle de kitabın \"Nasıl Seyahat Edilir\" başlıklı kısmında çok güzel yorumlar yapmış. Örneğin bir yeri gezmeye gitmeden önce mutlaka orası ile ilgili okumalar yapılması gerektiğinin, hatta mümkünse gittiğiniz yerde de okumaya devam edilmesi gerektiğinin altını çizmiş. Ancak hepsinden önemlisi en çok dikkatimi çeken şey, dünyanın müthiş bir kültürel zenginliğe, insan, düşünce, ideoloji, yaşantı çeşitliliğine sahip olması. Günümüzde, yazının girişinde Noah Harari'nin kitabında bahsettiğinden çok daha başka bir dünyada, teknoloji çağında yaşıyoruz. İletişim ve etkileşim imkanları neredeyse sınırsız, ulaşım seçenekleri sayıca hayli fazla. Hala öğrenmek istediğim başka diller var. Kaldığım hostellerde, Avustralyalıdan Meksikalıya, Japon'dan Fransız'a, Çinliden Amerikalıya kadar bir sürü farklı milletten, ülkeden, coğrafyadan insanla karşılaşıyorum, sohbet ediyorum, vakit geçiriyorum. Bu ucu bucağı görünmeyen engin okyanusun içinde, insanların küçücük ve sınırlı bakış açılarıyla yaşaması, çevresine ve olaylara at gözlüğüyle bakması, sürekli kendisine benzeyenleri sevmesi ve kendisi gibi düşünüp yaşamayan herkesten nefret etmesi, milliyetçiliğin/dinin kolaycı aitliğinde kişiliğini şekillendirmesi giderek daha da tuhaf gelmeye başladı. Daha da vahimi, insanların bu çığırtkanlığı yapan politikacıların koşulsuzca peşinden gitmesi. Sağduyulu ve rasyonel düşününce, bu durumun nasıl bir çılgınlık hali olduğunu insan daha da iyi anlıyor. Sabah akşam nefret söylemi, sürekli birbirine hakaretler yağdıran insanlar bir parça huzur bile bırakmıyor. Yalnız ve yalnız toplumun esenliğini amaç edinen bir ideal, geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle yeterli olamaz. Ucuz kafaların var olduğu yerde, salt sevginin yanı sıra, nefret de o karanlık hakkını ileri sürer ve bireyin ortaya atılan her düşünceden en kısa sürede kendi kişisel çıkarını sağlama eğilimini belirginleştirir. Somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz eder; onun içindir ki, bir ideal yerine somut nitelik taşıyan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka ya da dine dönük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında daha çabuk benimsenir. İsveç'e gelen Osmanlıların sayısı pek sınırlıdır. Memurlukla gelenlerden başka, bu güzel ülkeyi gezip görmeye gelenler üçü dördü geçmez. Oysa ki biz güneyliler için kuzeyden edinilecek yarar pek büyüktür. Bu çevrede başka bir dünya, başka bir uygarlık göreceğiz. Karşılaştırma konusundaki yeteneğimiz artacaktır. Yalnız Batı ve Orta Avrupa'nın şaşakalmış ve tutkun bir aşığı olmaktan kurtulacağız. Yaşamımda ilk kez, okuma yazma bilmeyen biriyle, üstelik akıllı olduğunu bildiğim, bir arkadaş gibi konuştuğum, Avrupalı bir okuma yazma bilmeyenle karşılaşmıştım. Şimdi ise dünyanın böyle yazıya kapalı bir beyne nasıl yansıyabileceğini düşünüyor, dahası bu yüzden acı çekiyordum. Okuyamamanın nasıl bir şey olduğunu gözümde canlandırmaya çalışıyordum. Kendimi o insanın yerine koyarak düşünmeye çabalıyordum. Eline bir gazete alıyor ama gazetede yazılı olanları anlamıyor. Bir kitap alıyor, kitap; tahtadan ya da demirden biraz daha hafif, köşeli, renkli ama amaçsız bir nesne gibi elinde kalıyor, ne yapacağını bilmeksizin kitabı yine bırakıyor. Bir kitapçının önünde duruyor; altın yaldızlı sırtlarıyla o güzel, yeşil, sarı, kırmızı, beyaz, dikdörtgen biçimli şeyler onun için resmedilmiş yemişlerden ya da camın ardından kokuları alınamayan kapalı parfüm şişelerinden farksız. O insanın önünde Goethe, Dante, Schelley gibi kutsal adlardan söz ediliyor ama bu adlar ona hiçbir şey ifade etmiyor, cansız heceler, boş ve anlamsız bir yankı olarak kalıyor. Bu zavallı insanın ölü bulutların arasından gümüş rengi bir ayın çıkıvermesi gibi tek bir kitap satırından doğabilecek büyük mutluluklardan hiç haberi yok. Betimlenmiş bir yazgının ansızın bir okurun iç dünyasında yol açabileceği derin sarsıntıları tanımıyor. Kitabı tanımadığı için, bütünüyle kendi duvarlarıyla çevrili olarak karanlık bir yaşam sürdürüyor. Bu ifadeleri ve Stefan Zweig'ın her biri başlı başına olağanüstü olan yapıtlarını da Almanca orijinalinden okumak isterdim doğrusu. Ancak yine de bizim çevirmenlerimizin de, Türkçenin sonsuz anlatım olanaklarından ustalıkla faydalanıp harika çeviriler yaptığını eklemem şart. İsterseniz şimdi gelin, Zweig'ın bahsettiği o büyük mutluluğa giden yolda küçük bir adımla başlayalım. Hem de bu yazıyı buraya kadar okuma zahmetine katlananlara benden bir armağan olsun. Mümkünse ortam sessiz olsun ve müziği derinden hissedin. Kendinize ama sadece kendinize bu şarkı süresini, tam 10 dakikayı bir ayırın. Ve beğendiyseniz bu yazıyı da dostlarınızla paylaşmayı unutmayın. Sevgili Hocam, keyifle okudum. Kitap alıntıları çok güzel. Ne güzel, taşları seyahat kadar kitaplara doğru da döşemiş olmanız. Tatil için değil, kültür için. Kültürel zenginlikle dönmek kaliteli bir tatil geçirmek de değil midir aynı zamanda... Yürek doğrultusunda hareket eden ayaklarınız sizi hep gerçekleştirmek istediklerinize erdirsin. Senin gezme tarzını seviyorum. Hem okuyup hem gezip ve bunları da çok güzel yazıya döküyorsun. Keşke herkes dünyayı gezmek istese, kendini dört duvar arasından çıkarıp başka kültürlerin, ucu bucağı olmayan çeşitliliklerin farkına varsa. İşte o zaman daha iyi anlaşırız, birbirimizi çok sevemesek de nefret etmeyiz ve dini, milliyetçiliği alet etmelerine fırsat vermeyiz."} {"url": "https://gezivita.com/dusunme-etigi", "text": "Bir süre önce okumaya başladığım ancak yarıda kalan Düşünme Etiği'ni nihayet tamamlayabildim. Fatmagül Berktay'ın Metis Yayınlarından çıkan son kitabından bahsediyorum. 2021 yılının sonuna doğru basılan bu kitabı, 2022 yılının başında satın almış, akabinde okumaya başlamıştım. Araya bir sürü şey girince ancak bitirebildim. Yoksa kitabın akıcı olmamasından falan kaynaklı değil kesinlikle. Aksine, farklı makalelerden oluşan bu kitap son derece doyurucu bilgiler ve nitelikli yorumlar içeriyor. Fatmagül Berktay'ın okuduğum ilk kitabı Tarihin Cinsiyeti idi. Kitaplarının çoğunda olduğu gibi, onun da yayıncısı Metis Yayıncılık. Berktay, Feminizm ve Hannah Arendt denince, Türkiye'de akla gelen ilk akademisyenlerden biri. Eğer siz de benim gibi; toplumsal cinsiyet, kadın hakları, tarihte kadının yeri ve konumu, Feminizm türleri gibi konulara ilgi duyuyorsanız, Düşünme Etiği başvurmanız gereken ilk kaynaklardan biri. Hatta sadece bunu değil, hem Tarihin Cinsiyeti hem de Düşünme Etiğini sırayla okumanızı öneriyorum. Düşünme Etiğinin arka kapak tanıtım yazısında belirtildiği gibi, bu kitaptaki makaleler verili kavramları sorgulayarak onları eleştirel aklın süzgecinden geçiriyor ve zihnimizi genişletme çağrısı yapıyor. Öyleyse gelin kitabın içeriğine biraz daha yakından bakalım. - Dünyada Bir Yer Edinmek - Düşünmeyi Seçmek veya Seçmemek - Antigone'de Adalet ve Kibir - Arendt'te Özgürlüğün İnşası ve Korunması Üzerine - Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde Bağışlama, Dostluk ve Aşk - Bir Politika Kavramı Olarak Dostluk - Kimlik Politikasının Sorunları ve Alevi Kadın Kimliği - Adorno'nun Merceğinden - Klytemnestra'nın Anlattığı: Analık Hukukundan Erkek Adalete - Erken Hristiyanlıkta Tanrının Dişil Tasavvurları ve Hiyerarşi Karşıtlığı - Avrupa'da Cadılık ve Cadı Avı - Feminist Teoride Beden ve Cinselliğin Toplumsal İnşası - Damızlık Kızın Öyküsü: Kimin Ütopyası, Kimin Distopyası? - Dünden Bugüne Nafile Biraderlik Sözleşmesi - Türkiye'de Siyasal Düşünce Tarihçiliği ve Kendine Ait Bir Tarih Makale başlıklarından görüleceği üzere, konular genelde siyaset ve kadın ile ilgili. Özelde Türkiye'deki siyasete ilişkin makaleler de var kitapta. Benim bu konuda daha önce yazmış olduğum bir yazım da var hatta. Örneğin \"Düşünmeyi Seçmek veya Seçmemek\" başlıklı makalede, düşünürün, ortak bir dünya yaratılabilmesi için kolektif eyleme yaptığı vurguya tanık oluyoruz. Bunun yanı sıra, bir eylem olarak düşünme fiilinin salt filozoflara göre olmadığı anlayışı özellikle dikkat çekici. Hannah Arendt'e göre düşünme ve zihinsel yargılama yetisi kesinlikle küçük bir azınlığın tekelinde değil. Hatta bu anlamda düşünme yoksunluğu, akademisyenlerden bilim insanlarına kadar herkeste görülebilecek bir özellik. Burada hayal gücünün de devreye girdiğini belirten Arendt, Immanuel Kant'a referansla kişinin düşünme ve hatırlama süreciyle bu dünyada bir yer edindiği üzerinde duruyor. Nitekim tahayyül, üzerinde uğraşılması, deneyim kazanılması ve ısrarla tekrarlanması gereken bir olgu olduğundan, düşünme eylemi ile yakından bağlantılı. \"Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde Bağışlama, Dostluk ve Aşk\" isimli makalede, Arendt'in ünlü Alman filozof Martin Heidegger ile olan ilişkisi ve onunla ilgili yaklaşımı da son derece çarpıcı. Bilindiği gibi Heidegger, Nazi Almanya'sında rejime verdiği destek ve Nasyonal Sosyalizm hayranlığı ile tanınmaktaydı. Ancak buna rağmen Arendt'in hocasını nasıl olup da bağışlayabildiği sorusu hep gündemde olmuştur. \"İşte Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde Bağışlama, Dostluk ve Aşk\" isimli makale bu konuya yoğunlaşıyor. Prof. Dr. Cemil Oktay'a adanan, \"Bir Politika Kavramı olarak Dostluk\" başlıklı makale, Türkiye'deki son derece ilkel ve yıpratıcı siyaset pratiklerine alışkın olan bizler için, adeta çölde vaha etkisi yapıyor. Dostluğun arkeolojisini temel alarak başlayan yazısında Berktay, önce Antik Yunan'a götürüyor biz okuyucularını. Hemen ardından günümüze doğru uzanıyor ve Arendt'in dostluk, dayanışma pratikleri ve karşılıklı güvene bağlı olarak şekillenen düşüncelerini okuyoruz. Arendt'e göre empati denilen şey, kendi konumumuzu koruyarak başkalarının konumlarını ve bununla birlikte daha başka bakış açılarını anlayabilecek şekilde muhayyilemizi genişletmek anlamına geliyor. Arendt buradan hareketle çoğulluğun bastırılmasının aynı zamanda kamusallığı da yok ettiğinin altını çiziyor. \"Damızlık Kızın Öyküsü, Feminist Teoride Beden ve Cinselliğin Toplumsal İnşası, Klytemnestra'nın Anlattığı: Analık Hukukundan Erkek Adalete\" başlıklı makaleler ise, isimlerinden de anlaşılacağı üzere tarihte kadının yeri, toplumsal cinsiyet, ataerkil toplum yapısı, feminizm gibi konulara odaklanıyor. Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood tarafından yazılmış ünlü bir roman. Berktay, Svastika Geceleri romanının, Damızlık Kızın Öyküsüne giden yolu açtığını belirtiyor. Kitapta en çok ilgimi çeken makalelerden biri de, \"Erken Hristiyanlık'ta Tanrının Dişil Tasavvurları ve Hiyerarşi Karşıtlığı\" başlıklı makale oldu. Fatmagül Berktay burada Gnostik İncilleri referans alarak, bunların sonraki İnciller ile -problemli- ilişkisini inceliyor. Bu konu hakkında hemen hiç bilgim olmadığı için, gerçekten çok ilginç bilgiler edindiğimi söylemeliyim. İznik Konsili'ni elbette biliyordum ama bu makale, yeni öğrendiğim detaylar açısından benim için fazlasıyla çarpıcı oldu. Bu makaleden Hristiyanlığın tarihine ilişkin önemli bilgiler öğrenebilirsiniz. Kitabın son yazısı ise Fatmagül Berktay'ın İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünün 2017 ders yılı açılışında yaptığı konuşmadan oluşuyor. Bunu okurken bile, ileriye dönük yeni okumalar için küçük küçük notlar aldım. Özetlemek gerekirse, Fatmagül Berktay'ın Düşünme Etiği kitabı, siyaset bilimi ve Feminizm konularına ilgi duyanlar için biçilmiş kaftan. Kitabı okurken edebiyattan tarihe, siyaset biliminden felsefeye uzanan bir yolculuk yapacak, bu yolculuğunuz sırasında Immanuel Kant, Sokrates, Judith Butler, Margaret Atwood, Katharine Burdekin, Michel Foucault, Gilles Deleuze gibi çok farklı isimlerle karşılaşacaksınız."} {"url": "https://gezivita.com/e-kitap-basili-kitap", "text": "Vaktiyle gitmiş olduğum bir kitap fuarında incelemiştim ilk, şu e-kitap okuyucuyu. O dönem piyasaya yeni çıkmıştı. İlgimi çektiğinden değil de görevli çocuk ısrar edince kıramadım. Sanal kütüphaneyi kağıt ve mürekkepten oluşan gelenekseliyle karşılaştırırken aklımızda tutmamız gereken birkaç nokta var: okumanın yavaşlık, derinlik ve bağlam gerektirdiği; hala kırılgan olduğu ve sürekli değişim geçirdiği için elektronik teknolojimizin bizi artık yürürlükten kalkan bir zamanlar depolanmış verileri elde etmekten alıkoyduğu; bir kitabın sayfalarına göz gezdirmenin ya da raflar arasında dolaşmanın okuma sanatının yakın bir parçası olduğu ve nasıl bir seyahat filmiyle 3 boyutlu görüntüler gerçek seyahatin yerini alamazsa, bir ekrandaki yazıları aşağı kaydırmanın da onun yerini asla dolduramayacağı. Aslında teknolojiyle öyle çok haşır neşir biri olduğum söylenemez zaten. Sonradan yerleşince insanın dünyasına, daha doğrusu, hayatta bu denli baskın hale gelişi sonradan olunca kişinin yaşantısında, haliyle böyle oluyor, malum. İlk mail adresimi de bir arkadaşım almıştı, hiç unutmam. 8 Kanallı Beko-Hitachi seyrederek büyüyüp, uzunca bir zaman kumanda işlevi görenler, yani akranlarım (Kabaca 80-87 arası doğumlular diyebilirim) ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Yükselticilerin inanılmaz sükse yaptığı, cep telefonlarının olmadığı, okullarda divitin çini mürekkebine batırılıp el yazısı yazıldığı dönemde yetişmiş bir nesildenim. Jean Claude Carriere ve 2016 yılında kaybettiğimiz Umberto Eco'nun karşılıklı sohbetinden oluşan bir kitap var elimde şu an: Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın. Jean Claude Carriere ile Umberto Eco arasındaki söz alışverişinde asıl mevzu bahis olan şey, elektronik kitabın büyük ölçekte benimsenmesinin ortaya çıkarabileceği değişimlerin ve çalkantıların yapısı üzerinde bir karara varmak değildi. Bibliyofil olarak, eski ve nadir kitap koleksiyoncuları, incunabula arayıcıları ve avcıları olarak tecrübeleri, onları kitabın, tıpkı tekerlek gibi, muhayyilenin işleyişi bakımından aşılamaz bir çeşit mükemmellik olduğu değerlendirmesine vardırıyor daha ziyade. Uygarlık tekerleği icat ettiğinde, tekerlek kendini biteviye tekrar etmeye mahkumdur artık. Kitabın icadını ister ilk kodekslere ister daha eski papirüs tomarlarına dayandıralım, uğradığı değişimlerin ötesinde, kendine olağanüstü bir şekilde sadık kaldığını kanıtlamış bir gereç var karşımızda. Türkiye'de ağırlığını hala yeterince hissettiremediğini söyleyebiliriz bu yeni teknolojinin. Tabii ki bunun farklı nedenleri var. Fakat belki 10-15 yıl içerisinde durum değişecek gibi duruyor. Çağımız bilişim çağı. Ve dijital teknoloji durmaksızın ilerliyor. Buna rağmen basılı kitapların en azından kısa vadede tümüyle tali bir konuma itilebileceğini zannetmiyorum. Şayet öyle bir şey olacaksa dahi, ortadan tamamen kalkmasını ise görmeye bence bizim yaşımız yetmez gibi geliyor. Bir kere, kitap olarak değerlendirdiğimiz kavramın hangi amaca yönelik olarak okunduğu konusu öne çıkıyor burada. Bir klasiği okumak için geçerli bir yol olabilir belki ama örneğin bir yüksek lisans tezi veya doktora tezi yazan biri için küçük küçük notlar almak elzemdir. Kütüphanelerde ilgili konularda raflar arasında dolanmak, doğru kitapları bulmaya çalışmak, insanlardan, çalışanlardan yardım almak kaçınılmazdır. Bir röportajında okumuştum, geçtiğimiz senelerde hayatını kaybeden Çetin Altan, günlük gazete yazılarını hep daktilosuyla yazarmış. Bülent Ecevit de son ana dek daktilosunu yanından ayırmamış bir isimdi. Bana da çok uzak bir gereç değildir elbette daktilo. Bir klavye aracılığıyla harekete geçen harflerin, mürekkep sayesinde kağıda aktarımını sağlayan daktilo tuşlarının çıkarttığı o kimi zaman ahenkli şıkırtılara babamın okulunda geçirdiğim günlerden alışığım. Şimdi olsa yadırgamam. İlkokuldayken, 5 sene boyunca her okul çıkışı, hemen yan tarafta babamın görev yaptığı liseye giderdim. O dönem annem de çalıştığı için, idarecilik görevi de yapan babamın yanında mesai bitimine dek günümü geçirirdim. Bilgisayarların kullanımı bu kadar yaygın değildi elbette. Ve evet, o zamanlar 4+4+4 gibi garip denklemler tedavüle çıkmamıştı, ilkokul 5 seneydi. Hatta 5. sene de, Anadolu Liselerine giriş sınavı demekti. Bütün bu yaşadıklarımdan olacak, bu blog hadisesi de çok farklı bir deneyim oldu benim için aslında. Yazdıklarını herkes okumasa da birilerinin okuduğunu bilmek, hususi günlük tutmuş birine son derece yabancı geliyor. Hiç tanımadığın biriyle oturup konuşmak gibi sanki. Günlüğünü yalnızca kendin okuyorsun ama blog olayı gerçekten çok çok farklı. Ama sonucu her ne olursa olsun bir şeyler paylaşma düşüncesi bile güzel. Birbiriyle etkileşimde bulunan sosyal varlıklarız neticede. Üstelik Pizza Hut'ın sloganında haklılık payı var gibi, paylaştıkça bu tat gerçekten artıyor. ... Bu insanların yakınmalarına bakılırsa, kitabın dönemi kapanmış, söz tekniğin olmuştur; gramofon, sinema aygıtı ve radyo, sözü ve düşünceleri çok daha ustaca ve rahatlıkla iletebildiklerinden, kitabı geriye itmeye başlamışlardır; kitabın kültür tarihi açısından taşıdığı misyon, çok yakında geçmişe karışacaktır. Kimya, bugüne kadar ne etkisi kitap kadar yaygın ve bütün dünyayı sarsıcı ve patlayıcı madde bulabilmiş, ne de ömrü, kitap denen o bir avuç basılı kağıttan daha uzun bir çelik levha ya da demir beton geliştirebilmiştir. Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı, incecik bir cildinki kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır; basılı sözle ilişki kurulduğu anda ruhu dolduran gücün yoğunluğu, hala hiçbir yapay güç akımıyla karşılaştırılabilecek gibi değildir. Yazıyı bitirmeden önce bir link paylaşmak istiyorum. Ben bu yazıyı basılı şekliyle Radikal Kitap ekinde okumuştum. Kaya Genç'in dış basındaki röportajlardan derlediği kısa ama oldukça hoş bir yazı. Yine de, sahaf kapılarını aşındırmanın kaçınılmaz olduğunu düşünen ve bundan tarifi imkansız bir haz alan benim gibi okuyucuların yanı sıra, zahmet çekmeksizin elinin altında kolayca bulunan bir aletle de olsa kitap okuyanların olduğunu bilmek umutlandırıyor insanı. Çünkü aslolan okumak, her ne şekilde ve nerede olursa olsun. Bence e-kitap basılı bir kitabın yerini tutmaz. Zaten ben özellikle teknolojiden uzakta kalmak için de okuyorum kitapları."} {"url": "https://gezivita.com/edirne-bayezit-kulliyesi", "text": "Edirne benim için farklı bir şehir. Lisans öğrenimimi burada gerçekleştirdiğim için, 2000'li yılların başında Edirne'de uzunca bir süre kaldım. Şu sıralar doktora vesilesiyle yine zaman zaman gidip geliyorum. Geçenlerde internette gezerken bir habere rastladım. Ntv. com. tr'nin haberine göre, Edirne Sağlık Müzesini 2021 yılında yaklaşık altmış bin kişi ziyaret etmiş. İşte ben de bugün size Edirne'ye gittiğiniz zaman mutlaka uğramanız gereken bir yerden, Edirne Sağlık Müzesinden söz edeceğim. Diğer ismiyle Edirne Sultan 2. Bayezit Külliyesi. Burası hakkında bilgi vermeye geçmeden hemen önce, Edirne'ye ve bu müzeye ulaşım hakkında birkaç kısa not paylaşayım. Özel aracınız varsa zaten işiniz kolay. İstanbul'dan, otobandan yaklaşık iki saatlik bir yolculukla şehre ulaşabilirsiniz. Özel aracı olmayanlar için, Edirne'ye ulaşım için kullanılabilecek iki otobüs firması var: Nilüfer Turizm ve Metro Turizm. Sırt çantalı bir gezgin olduğum için birkaç kez siteye girip bakmıştım, blablacar ile de şehre gidenler var, bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Peki Edirne'ye ulaştıktan sonra Sultan 2. Bayezid Külliyesine nasıl gideceksiniz? Çok kolay! Ben Edirne merkezdeki meşhur Saraçlar Caddesinden yürümeye başladım, Edirne valilik binasının önünden geçtim ve sallana sallana yürüyerek toplamda 20-25 dakikada kolayca buraya ulaştım. Hafif bir tempoyla yarım saat bile sürmez. Siz de örneğin hava güzelse hiç düşünmeden böyle gidebilirsiniz. Özel aracınızla Edirne merkezinden buraya ulaşım on dakika sürmez zaten. Evet, şimdi gelelim bu yapı ile ilgili detaylara... Günümüzde \"Sultan 2. Bayezıt Külliyesi Sağlık Müzesi\" ismiyle Trakya Üniversitesine bağlı bulunan bu yapının temeli 1484 yılında atılmış. Külliye dört yıl sonra yani 1488 yılında hizmete açılmış. Burası hem mimari açıdan hem de tıp tarihi açısından çok önemli bir yer. Yapı, birbirini izleyen iki avludan oluşuyor. Birinci avlunun sağ tarafında kubbeli odalar, solunda ise mutfak yer alıyor. Aşağıdaki fotoğraflarda bu kısmı görebilirsiniz. Bu hastanenin en önemli özelliği, buradaki hastaların su sesi ve müzik ile tedavi edilmesidir. İşte avlunun güney cephesinde kalan kısım, su ve müzik ile tedavinin gerçekleştirildiği bölüm. Altıgen planlı bu avlu, aynı zamanda yapının merkezini oluşturmaktadır. Burası da aynı Mardin'deki kimi yapılarda olduğu gibi, eyvanlı bir yapı. Aşağıdaki fotoğraflarda bu kısmı görebilirsiniz. Hiç şüphesiz müziğin tedavi edici, huzur verici bir tarafı var. Hatta buradaki hastalar, müziğin yanı sıra güzel kokular ile de tedavi ediliyormuş. Zaten gittiğinizde, içeride, tam ortada yer alan fıskiyeli havuz hemen dikkatinizi çekecektir. Burada kısa süreliğine de olsa su sesini dinlediğiniz anda, siz de ferahlayacak ve huzur bulacaksınız. Odacıkların her bir bölümünde, ellerinde çaldıkları enstrümanlar ile müzisyen mankenler yer alıyor. Ayrıca yine yapıyı gezerken karşınıza çıkacak bilgi tabelalarını okuyarak, Osmanlı'da tıp, hastalıkların tedavi biçimleri, müzikle tedavi gibi konularda daha fazla bilgi edinmeniz de mümkün. Türk hekimleri, bazı makamların hasta tedavisinde iyileştirici etkileri olduğuna yönelik çalışmalar yapmış, örneğin Rast makamının felce, Zengule makamının kalp hastalıklarına iyi geldiği düşünülmüştür. Aslında müzikle tedavinin geçmişi 15. yüzyıldan çok çok daha öncesine dek uzanıyor. Prof. Dr. Avni Babacan \"Müzikle Ağrı Tedavisi\" başlıklı makalesinde (Ethem Kocabaş & Semra Türk, Müzik ve Zihnin Gizemleri içinde, Altın Kitaplar, İstanbul, 2013, s. 371-377) çok değişik bilgiler veriyor bize. Müzik terapi hastanelerde; yoğun bakımda, terapötik olarak palyatif bakımda, cerrahi operasyonlarda, psikiyatri, onkoloji, kadın doğum, pediatri ünitelerinde, koroner bakımda, radyasyon, kemoterapi tedavisinde, tıbbı prosedürlerin uygulandığı durumlarda, ağrı ve anksiyete gibi semptom tedavilerinde, immün fonksiyonların aktive olmasında, vücut direncinin artırılmasında, yaşam kalitesini artırmada, psikolojik iyileşmede kullanılmaktadır. Aslında basit harmonik hareketler olarak bilinen müzik terapi, psikolojik ve fizyolojik etkileri açısından hayli zengindir. Müzik terapinin otonom sinir sistemine etki ederek relaksasyonu sağladığı savunulmaktadır. Rossi (2003) müziğin zihin-beden sürecimizde ve otonomik, immun, endokrin ve nöropeptin sistemlerde değişime neden olduğunu bildirmektedir. Müzik, beynin sağ hemisferini etkileyip limbik sistem üzerinden psikolojik yanıtlara neden olup, enkefalin ve endorfin salınımına neden olarak ağrının şiddetinin azalmasına neden olmaktadır. Aynı kitabın 391. sayfasında ise Prof. Dr. Bingür Sönmez ile yapılan kısa bir röportaj var. Bildiğiniz gibi, yazılı ve görsel medyada da sıklıkla kendisine rastladığımız dünyaca ünlü doktor, uzunca bir süredir hastalarına müzikle tedavi yöntemi uyguluyor, hatta bizzat kendisi de kaval çalıyor. Müzik sesi ile tedavi demişken, büyük bir müzisyenden daha bahsetmemek olmaz. Yazıyı onunla bitirmek istiyorum: Kudsi Erguner. Birkaç meraklısı dışında, ülkemizde ne yazık ki pek de tanınmayan bir neyzen. Onun en sevdiğim iki albümü ise şunlar: Les Passions d'İstanbul ve Pervane. Şu güzel tesadüfe bakın ki, Pervane aynı zamanda sevdiğim bir diğer grup olan Yansımalar'ın da bir albümünün ismidir. \"Yansımalar\" ismini de bir kenara not edip ilk fırsatta dinleyin mutlaka. Evet, bu yazımda size hem biraz Edirne'den, Edirne'de görülecek yerler içinde ismi anılan bir yerden, hem de birkaç kaliteli müzisyenden bahsetmeye çalıştım. Araya hem gezi hem de sanat sıkıştırdık. Umarım yazımı beğenmişsinizdir. Beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda arkadaşlarınızla ve sosyal çevrenizle paylaşırsanız çok memnun olurum. Okumak isteyenler için birkaç yazımı daha buraya bırakıyorum. Bir başka yazıda tekrar buluşmak ümidiyle, kendinize iyi bakın, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/efsane-booking-com-yorumlari", "text": "Efsane youtube. com yorumları, efsane kullanıcı yorumları, yaran okuyucu yorumları, efsane alkışlarlayaşıyorum. com yorumları falan derken, bu defa ben de efsane booking. com yorumlarını derledim sizin için. Yurt dışı seyahati için sürekli olarak bu site üzerinden Hostel rezervasyonu yaptığımdan, ister istemez çoğu yorumu okuyorum. Booking. com yorumcularının hastasıyım bir defa, onu en baştan söyleyeyim. Zira aslına bakarsanız, verdiği hizmetlerden bağımsız olarak, yorumlarıyla da öne çıkan bir platform burası. Hatta bazen işim olmadığında, ne bileyim canım sıkıldığında, boş zamanlarımda girip özellikle okuyorum. Size de şiddetle tavsiye ederim. Kimi kullanıcılar yapmış olduğu yorumlarla gününüze istemeden de olsa neşe katacak, en azından yüzlerde naif bir tebessüm yaratacaktır. Şimdi, en çok aklımda kalanları paylaşıyorum. Keşke ufak ufak notlar alsaydım böyle zamanında. Eminim çok daha fazla malzeme birikirdi. Neyse, yeri geldikçe ilaveler yaparım artık yazıya. Yazıların sonundaki parantez içleri tamamen bana ait. Ve dizilerin introsunda söylenenlerin aksine, altta yazan yorumlar, adı geçen kişiler bütünüyle gerçektir. Televizyonunuzun veya uydu alıcınızın ayarlarıyla lütfen oynamayın. Haydi başlıyoruz. İyi seyirler. Herhangi bir yabancı: Bu hostel çok iyiydi, bütün turistik yerlere yakın, hatta hepsine yürüme mesafesinde, konumu gerçekten bir harika. Tavsiye ediyorum. Herhangi bir yabancı: Resepsiyon 24 saat açık. Ayrıca, resepsiyondaki görevliler oldukça ilgili, ne sorarsanız sorun bıkıp usanmadan her sorunuza detaylı bir şekilde yanıt veriyorlar. Şehirle ilgili tüyoları paylaşıyorlar. Herhangi bir yabancı: Hostel şehrin Old Town denen tarihi bölgesinde, bina da tarihi bir yapı, atmosferi harikaydı. Tek kelimeyle bayıldım. Herhangi bir yabancı: Mutfak oldukça kullanışlı, tabak, ocak, buzdolabı bile var. Malzemelerinizi alıp rahatlıkla yemek yapabilirsiniz. Herhangi bir yabancı: Hostelin etrafında sürekli açık birkaç market, cafeler, barlar, restoranlar, ucuz yemek yiyecek pizzacı var."} {"url": "https://gezivita.com/eksi-sozluk", "text": "Herhalde bu ismi duymayan kimse yoktur Türkiye'de: Ekşi Sözlük. Evet, hemen her yaştan, her jenerasyondan insanın ismini duyduğu, oldukça meşhur o web sitesinden bahsediyorum. Bana göre \"Kutsal Bilgi Kaynağı\" olma vasfını yitireli hayli zaman olmuş, bir zamanların kelimenin tam anlamıyla gerçekten efsanesi... İşte bu nedenle, içimden sadece \"web sitesi\" demek geldi bu defa yazarken. Ekşi Sözlük, birkaç gün önce kapatıldı. Ekşi Sözlük neden kapatıldı? Aslında kapatılmadı. Daha doğru bir ifadeyle, siteye erişim Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından engellendi. Oysa Ekşi Sözlük benim için anlamını yitireli birkaç gün değil, yıllar olmuştu aslında. Benim nazarımda çoktan kapanmıştı zaten. İşte bu türden bir kepenk kapatma, az önce de ifade ettiğim gibi, zaman içinde kalitesinden giderek taviz veren, tamamen piyasaya uyan, bu nedenle çoktan bayağı hale gelmiş bir yapının, acı bir sonla iflasını sembolize ediyor adeta. Erişimin engellenmesine karşılık, sözlüğün Twitter hesabından yapılan açıklama da, sözlüğe halihazırdaki olumsuz bakışıma tüy dikti doğrusu. Bu türden bir kabullenmişlik yerine, ifade özgürlüğüne vurgu yapan daha cesur bir açıklama beklerdim ya, neyse. O konuya hiç girmek istemiyorum. Çok kısaca anımsatmakta yarar var Ekşi Sözlüğün aslında ne olduğunu, yola nasıl çıktığını, nereden ve nasıl başladığını. Yazarı olan kullanıcıların karşılıklı etkileşimine dayanan, kavramlara esprili karşılıklar ve yorumlar getirmeyi amaç edinmiş bir sözlüktü başlangıçta. Ekşi Sözlük 1999 yılının şubat ayında açıldı. Kurucularının müthiş bir girişimcilik başarısı olmasının hakkını teslim ediyorum. Bunu üzerine basarak söylemeliyim. Sözlük, kurgusu ve yapısı itibariyle sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da öncü internet sayfalarından biri. Benzeri yok denecek kadar az. Tabiatı gereği sunduğu çok sesli ortamı da hala takdir ediyorum. Dolayısıyla bugüne kadar elde ettiği gelir de sonuna kadar hak edilmiş bir gelir. Ancak benim en çok üzüldüğüm nokta, sitenin kuruluşundan bugüne gelinceye dek bambaşka bir yere doğru evrilerek, maddi kaygıların sözlüğü sözlük yapan her şeye, herkese ve tüm değerlere galebe çalmış olması. Cogito dergisinin 2002 tarihli 30. sayısında, Aydın Uğur ve Erhun Geyisi, \"Hede Hödöler Ne Yerler Ne İçerler-Ekşi Sözlük Üzerine\" başlıklı yazılarında, sosyolog Brenda Danet'e referansla, sözlüğün, sosyoloğun \"karnavalesk\" dediği yapıya denk düşen bir yer olduğunu belirtiyorlar. Danet'ye göre karnavallarda maske takıp farklı kostümler giyen katılımcılar, böylece kişiliklerinin keşfedilmemiş yönlerini sunarlar. Sözlüğe bir nickname/mahlas/kullanıcı adı ile kayıt olunuyor oluşu da bu maske metaforuyla örtüşüyor aslında. Aynı derginin, \"Sosyal Psikoloji Bağlamında Ekşi Sözlük: Bir Söylem Analizi\" başlıklı yazısında ise sosyolog Samet Köse, sözlüğün yaklaşık üç bin yazarı olduğunu belirtiyor. Demek ki site, 1999 yılında kurucularının yakın çevresi ve sınırlı bir arkadaş grubuyla başlayan yolculuğunda, üç yıl içerisinde yaklaşık üç bin yazarı içinde barındıran bir topluluğa dönüşmüş. Ancak görebildiğim, hissettiğim kadarıyla, başlangıçta son derece ince elenip sık dokunan, üzerinde hassasiyetle durulan yeni yazar alım süreci sonradan ciddi bir biçimde esnetiliyor. Deyim yerindeyse yazar sayısında aritmetik değil geometrik bir artış söz konusu. Bu durum, zannediyorum 2010 sonrasında daha da belirginleşti. Bu da ister istemez seçkin bir kitle yerine niteliksiz bir çoğunlukla sonuçlandı. Site elbette yeniden erişime açılacaktır ama benim güzel anılar, kaliteli yazarlar ve onların nefis yazılarıyla hatırladığım haliyle bir daha asla geri gelmeyecektir. Ondan neredeyse eminim. Benim Ekşi Sözlükle tanışmam, 2000'li yılların başına denk gelir. Üniversite zamanlarımdı. Arkadaşlar arasında sıkça adı, muhabbeti geçerdi. Yıldız Teknik Üniversitesinde okuyan bir arkadaşım, \"Oğlum bizim falanca hocanın bile başlığı var Ekşi Sözlükte, neler neler yazmışlar\" demişti bir defasında. O zamanlar Ekşi Sözlük'te kendisinden bahsedilmiş olmak, başlığı açılmış olmak önemli bir hadiseydi. Yazar alımlarını belli aralıklarla yaptığı, bağış kampanyasına yardım, referans türünden farklı bir takım seçeneklerle yazar olma şansının verildiğini hatırlıyorum. Ben, eğer yanlışım yoksa 2006 yılında -daha erken değil, ondan eminim- kayıt yaptırmıştım siteye. O dönem yazar alımı yoktu ve siteye kaydolan herkes otomatikman \"kayıtlı okur\" oluyordu. Bu şu demekti: Siteye giriş yapıp entryleri oylayabiliyor ve hatta istediğiniz temayı bile seçebiliyordunuz. Ancak yazarlara mesaj atma şansınız yoktu. Hepsi bu kadardı. Peki o zaman ne fark etmişti? Onu ben de bilmiyorum. Ancak kayıtlı okur olduktan sonra siteye daha sık giriş yapar olmuştum. Burası kesindi. Hatta bunun, yani sitede geçirilen sürenin, olası yazar alımlarında dikkate alınacak kriterlerden biri olduğu konuşuluyordu bazı başlıklarda. Ancak benim bu yönden pek fazla bir beklentim yoktu. Üniversite son sınıfa doğru yaklaşırken, okuduğum harika entry'lere imrendiğimi, kendi kendime \"ah be, keşke ben de şu an kayıtlı okur değil de yazar olarak içinde bulunsam\" dediğimi, hem de bu düşüncenin defalarca kez aklımdan geçtiğini çok net hatırlıyorum. Bir an önce yazar olabilmek için yanıp tutuşuyordum. Ama olamıyordum. Sitenin kurucusu SSG'nin, 2004 yılının 19 Mayıs günü bir günlüğüne yazar alımını açtığını sonradan öğrendiğimde de çok üzülmüştüm mesela. Hatta bununla ilgili başlıkta bir yazar, hiç unutmam aynen şöyle yazmıştı bu olayla ilgili: SSG'nin gençlere armağanı. İstanbul'a döndükten sonra, kasım ayında birdenbire tüm kayıtlı okurların aniden çaylak yapıldığını gördüm. Çaylaklık, yazar olmanın bir adım öncesiydi. Maile gelen bu mesaja bir hayli şaşırmıştım. Bir iddiaya göre, önceleri kısıtlı bir zümreye hitap ederken, sonradan politika değiştirip herkese açık hale gelen Facebook'un arkasında kalmaya başlamıştı sözlük. Siteye eskisi kadar giriş yapılmıyordu artık. Bu da onun bir sonucuydu. Ancak sözlük o dönem hala seçkin yazarları içinde barındırıyordu ve gerçekten imrenilecek bir yerdi benim için. Kayıtlı okur döneminde sözlükteki ortama iyice aşina olmuştum. Formata aykırı entry girenlerin, kuralların dışına çıkanların, deyim yerindeyse gözünün yaşına bakılmıyordu. Her an \"uçurulabilirdiniz.\" \"Sözlük hava yolları iyi yolculuklar.\" diler esprileri de havada uçardı bu arada. Yani kaydınız ansızın pat diye silinebilirdi. Böyle bir sürü yazar uçuruldu sözlükten zaten. Bu duyguyla, çaylaklıktan yazarlığa geçmek için girilmesi gereken on entry'yi son derece özenerek yazdığımı hatırlıyorum. Elime ilk kez geçen bu fırsatı iyi kullanmalıydım. Böylece artık dışarıdan değil, ben de içeriden biri olabilecektim. Kasım ayındaki bu olay, yani tüm kayıtlı okurların çaylak yapılması, sözlük tarihinde \"vaka-ı vakvakiye\" olarak anılır. \"4 Kasım 2007 Klonların Saldırısı\" başlığında o tarihe ait olan entryler hala durur, girip bakabilirsiniz. Yazar olmak için tam üç ay bekledim. 2008 yılının ocak ayının sonuna doğru nihayet yazarlığım onaylandı. Bu üç ay gerçekten üç yıl gibi geçti sanki. Hani hedefe yaklaştığınızda zaman akıp gitmez gibi olur, adeta durur, daha da sabırsızlanırsınız ya, işte öylesi. İlk yaptığım şeyi gayet net hatırlıyorum, üstte bahsettim biraz zaten. Entrylerini okuyup beğendiğim bazı yazarlara mesaj atmıştım, teşekkür mahiyetinde. Dediğim gibi, artık içerideydim ama formata uygun yazmaya çok dikkat ediyordum. Sözlükte aktif yazar olduğum süre boyunca moderatörler tarafından silinen entry sayım bir. Evet sadece bir. Ancak onun da ötesinde, sözlüğün kuruluş felsefesine uygun bir biçimde, yazdıklarımla bulunduğum ortamda bir katma değer yaratmaya dikkat ediyordum. Bunda ne kadar başarılı oldum bilmiyorum, kendimi de övecek değilim burada zaten. Ben \"Sekizinci Nesil\" yazar olmuştum. Kayıt olduğunuz dönem itibariyle belirleniyordu bu nesiller. Açıkçası sonra zaman daha bir hızlı aktı sanki. Üstte ifade ettiğim gibi, sözlüğe yazar alımları sanırım daha sıklaştı. Eskinin niteliği niceliğin önüne koyan felsefesi zamanla giderek ortadan kalktı. Ekşi Sözlük adeta elini kolunu sallayan herkesin girebildiği bir yer haline geldi. Nasıl böyle oldu, inanın ben de bilmiyorum. Mutlaka bu yazının sınırlarını aşacak çok fazla ayrıntı, anlatılacak çok şey vardır. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir ara yönetim değişti, yapısal değişiklikler oldu vs. Sonuç itibari ile benim yazarlığımın onaylandığı 2008'den 2014-2015 yıllarına gelinceye dek, sözlüğün yazar kalitesinde ciddi bir düşüş yaşandı. Parmakla gösterilen yazıların sayısı artık bir elin parmağını geçmez oldu. Giderek soğumaya başlamıştım, 2015'e gelindiğinde girdiğim entryler de seyrekleşmişti zaten. Toplamda bine yakın entrym vardı. Sözlükte yazar olarak geçirdiğim süreyi düşününce, pek fazla sayılmaz. Bir dönem neredeyse her gün saatlerce girdiğim, pek kimsenin uğramadığı, kıyıda köşede kalmış başlıklardaki entryleri okuyup keyifle vakit geçirdiğim sözlük, bambaşka bir hüviyete bürünmüştü. Sol frame, absürt, saçma sapan başlıklardan geçilmiyordu. Aldığım birkaç münasebetsiz mesaj da üzerine tuz biber ekti. Ekşi Sözlük yavaş yavaş bitmeye başladı benim için. Sönmeye yüz tutan bir balon gibiydi. 2016 yılında son entry'mi girdim. 2023 yılındayız. Bunun özellikle altını çiziyorum. Hani, \"Bakın benden sonra çok bozdu ya\" havası falan yaratmamak için. Benim için Ekşi Sözlük, ben yazar olmadan önce çok daha güzeldi. Gerçekten kutsal bilgi kaynağıydı, ekşiydi, sözlüktü. Yalan yok, son yıllarda elbette arada bir göz atmaya devam ettim. Hatta gün aşırı bile değil, her gün düzenli olarak giriş yapıyordum. Ancak bunun gerçekten tek bir amacı vardı: gündemi takip etmek. Çünkü sol frame'de anında güncel bir gelişmeyle ilgili başlık açılıyordu. Sözlük benim için bir nevi haber kaynağına dönüşmüştü. Italo Calvino, \"Klasikleri Niçin Okumalı?\" başlıklı kitabında, klasiklerin \"Okuyorum\" değil, çoğu zaman \"Yeniden okuyorum\" diyeceğimiz türden yapıtlar olduğunu yazar. Ekşi Sözlük benim için önceden tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi, şimdiyse sadece özetlerine baktığım haber bülteni. Ancak bu başlıklara göz ucuyla bakarken de çok tuhaf bir manzara ile karşılaştığımı fark ettim. İmla, yazım, noktalama ile ilgili hataları, kısaltma yapılan kelimeleri, anlatım bozukluğu dolu cümleleri de geçiyorum. Küfürden ibaret entry'ler havada uçuşuyordu. Tamamen küfür. Şaka yapmıyorum. Gözlerime inanamıyordum. Yazmayı bıraktıktan bir süre sonra da entrylerimin çoğunu sildim. Bazılarını buraya taşıdım. Bu bloğun açılması, tam da orada yazmayı bırakma tarihimle kesişti. Evet sözlüğü bıraktım ancak bendeki özel anısı nedeniyle, yazarlığımın onaylandığı, 2007 yılında, henüz 23 yaşındayken yazdığım o ilk on entryime dokunmadım. Ayrıca sözlük bana çok sevdiğim, hala görüştüğüm bir iki dost kazandırdı."} {"url": "https://gezivita.com/en-ucuz-havayolu-firmalari", "text": "Sürekli ilerleyen teknoloji ve buna bağlı olarak gelişen ulaşım teknikleri sayesinde, dünyada ülkeler hatta kıtalar arası mesafeler oldukça kısaldı. Eskiden at arabasıyla günlerce hatta aylarca süren yolculuklar artık uçakla birkaç saat sürüyor. Bu kısa girişten sonra biz asıl konumuza dönelim. Bu yazıda sizlere oldukça uygun ücretlere seyahat etme olanağı sunan hava yollarından bahsedeceğim. Bu şirketlere İngilizcede Low Cost Airlines deniliyor. Doğru ana denk getirirseniz, oldukça düşük diyebileceğimiz ücretlere ucuz uçak bileti bulabilirsiniz. Başlamadan önce bir uyarıda bulunmak zorundayım. Bu şirketlerin çoğu ne yazık ki yabancı kökenli. İnanın, listede daha fazla Türk firması olmasını arzu ederdim. Umarım yakın zamanda bunların sayısı artar. Burada, birçok şirket ismi paylaşmak olası. Ben aklıma ilk gelenleri ve en çok tercih edilen şirketleri yazdım. Zamanla eklemeler yapabilirim. O zaman hemen başlayalım, ucuz seyahatin tadını çıkaralım. Macaristan merkezli bu havayolu şirketi oldukça uygun fiyatlı uçuşlarıyla öne çıkıyor. Üstelik Brüksel, Barcelona, Kiev, Frankfurt, Malta, Madrid, Sofya, Nice, Selanik gibi oldukça geniş bir uçuş ağı var. Ancak biz altın yumurtlayan tavuğu kendi elimizle kestik. Zira, İstanbul'a da direk uçuşları olan bu şirket, 2016 yazı itibariyle güvenlik gerekçesini öne sürerek Türkiye'den çekildi. İsminden de anlaşılacağı üzere Norveç firması. 2016 yılı Haziran ayında Paris gezisine çıkmadan önce, İskandinavya turu planlamıştım. Ancak masraflar beklentimin üzerinde çıkınca oradan vazgeçmiştim. İspanya merkezli ucuz hava yolu şirketi. İspanya çevresi ve Kuzey Afrika başta olmak üzere; Bari, Amsterdam, Bergen, Bordeaux, Atina, Prag, Viyana gibi onlarca farklı şehre uçuyor. Alman hava yolu şirketi. EuroWings'in Antalya, İzmir, Bodrum gibi yerlere de uçuşları bulunuyor. Bunun yanı sıra, site içinde özellikle Low Fare Calendar seçeneğine girdiğinizde, çok uygun fiyatlı seçeneklerle karşılaşıyorsunuz. Gelelim ucuz Türk uçak firmalarına... Türkiye'den de 3 isim vereceğim. Kampanya dönemlerinde bu şirketler inanılmaz fiyatlara uçuyorlar. (25, 40, 50, 100 TL vs.) Yalnızca bunların değil, listedeki tüm uçak şirketlerinin mail listelerine/haber bültenlerine mutlaka abone olun! İngilizce sayfalarda NEWSLETTER diye geçer. Böylece tek tek sürekli olarak sayfalarını kontrol etmek zorunda kalmazsınız, onlar size ulaşır. Kampanya dışı dönemlerde de çok uygun fiyatlar yakalayabileceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Bitirmeden önce, gelelim bazı önemli hatırlatmalara... Ucuz uçak bileti satan bu firmaların bazılarının charter sefer düzenleyebildiklerini hatırımızdan çıkarmamak gerekiyor. Peki, charter uçuş ne demektir? Bilmeyenler için biraz bunu açalım. Charter uçuş veya sefer, aslında özel olarak kiralanmış uçak demektir. Yani firmalar kimi zaman uçak kiralayarak seferler yapar. Kısaca ucuz uçak demektir aslında. Fakat bunun bir de negatif yanı var. Bunlar, çoğu zaman şehirlerin büyük ve ana hava limanları dışında, şehir merkezlerine uzak noktada kalan, ikincil, tali dediğimiz hava limanlarına iner. Bu çok önemli bir husus. O nedenle, biletleri almadan önce uçakların mutlaka hangi hava limanına uçtuklarını ve buralardan şehir merkezine ulaşım olanakları ve fiyatlarını araştırmakta fayda var. Bu ikisi arası ulaşım, uçak bilet fiyatından daha pahalıya bile mal olabilir. Komik ama gerçek. Şimdi lütfen kemerlerinizi bağlayın, güneşliklerinizi açın ve koltuklarınızı dik konuma getirin. Gezivita keyifli uçuşlar diler! Ben de öyle bir ibare çıkmadı nedense. Google Chrome kullanıyorum. Bir sorun olacağını sanmam ama teknik konularda bilgi sahibi olmadığımı da belirtmeliyim. Umarım yazı işe yaramıştır. Merhaba. Ben de yorum için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gezivita.com/eskisehir-gezilecek-yerler", "text": "Bugün sizlere son dönemin gözde şehirlerden birinden bahsetmek istiyorum, Eskişehir'den... Eskişehir gezilecek yerler ile ilgili pek çok noktaya sahip bir öğrenci şehri olarak bilinen ve Türkiye'nin popüler olan şehirlerinin başında geliyor. Özellikle de İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirlere yakın olmasından dolayı adeta bir kaçamak yeri denilebilir. Eskişehir'de ilginizi çekebilecek tarihi pek çok yer olduğu gibi, şehir park ve buna benzer gezi noktaları bakımından da zengindir. Şehrin nüfus yoğunluğunu oluşturan Anadolu Üniversitesi de burada eğlence mekanlarının da daha fazla ön plana çıkmasına neden olmuştur. Belediyenin yapmış olduğu çalışmalar neticesinde Eskişehir görülmesi gereken yerler sıralamasında ilk sıralarda yer almakta. Ankara ve İstanbul'dan şehre hızlı tren seferlerinin olması buraya gelişleri de daha fazla yoğunlaştırmıştır. Eskişehir gezilebilecek yerler bir araya kümelenmiş bir şekilde yer alıyor. Şehrin tam ortasında tarihi ve turistin bol olduğu Odun Pazarını görüyorsunuz. Kuzeyde ise üniversitenin getirmiş olduğu bir yoğunluk söz konusu. Porsuk çayı Eskişehir için adeta olmazsa olmaz bir yer ve çayın etrafı oturmak için mükemmel bir rekreasyon alanı olarak düşünülmüş. Eskişehir'de gezebileceğiniz ilk yer Odunpazarı olmalı. Burası eski bir yerleşim merkezi olmasına karşın son zamanlarda yapılan başarılı düzenlemeler sayesinde turizm alanında bambaşka bir ortam haline dönüştürülmüştür. Burada gezeceğiniz çok sayıda tarihi alan var. Örneğin ilk sırada konaklar ve çeşmeleri söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra müzeler de bu bölgede yer alıyor. Hatta isterseniz buradaki bir butik otelde de konaklayabilirsiniz. Odunpazarı evleri ihtişamı ve görkemiyle de dikkat çekmekte. Kısa zaman öncesinde buradaki eski yapılar Osmanlı mimarisinin örnekleriyle yeniden restore edilerek kültürümüze kazandırılmıştır. Porsuk çayı Sakarya ırmağının uzun koludur. Çay şehrin pek çok noktasından geçiyor olmasına rağmen adalar bölgesi en dikkat çekendir. Çünkü yerli halk bu bölgeye biraz daha fazla ilgi gösteriyor. Çayın paralelinde ise Doktorlar Caddesi yer alıyor. Porsuk çayını güzel yapan özelliklerinin başında, çevresindeki oturma yerleri ve kafeler geliyor. İsterseniz bu kafelerden birine girerek güzel bir sabah kahvaltısı yapabilme şansınız da var. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Eskişehir gezilecek yerlerle ilgili olarak Sazova Kültür Parkı da listemizde yer alıyor. Çocuklu ailelerin keyifli vakit geçirmesi noktasında park, ciddi anlamda güzel vakit geçirebileceğiniz bir yer görüntüsüne sahip. Eskişehir musiki ve tasavvuf noktasında da dikkatleri üzerine çeken bir kent hüviyetinde. Odunpazarı bölgesinde bulunan Kurşunlu Cami ve külliyesi tarihi bir öneme sahip. Cami 1525 yılında yapılmış ve o zamandan bugüne kadar önemli dini yapılarından biri olarak karşımıza çıkıyor. En azından bir hafta sonunu bu harika kente ayırın! Keyifli seyahatler! Sağolun Cem Bey, ben de teşekkür ediyorum yorumunuz için. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/estonia", "text": "Başlıktan hareketle, bunu da çoğu kez burada yaptığım gibi bir gezi yazısı olarak düşünebilirsiniz pekala. Ancak öyle değil. Açıkçası, \"İzlemek için değişik bir şeyler bulabilir miyim acaba?\" diyerek giriş yaptığım Blu Tv hesabımda, tesadüfen bu başlıktaki yapımı görünce, ben de şu zamana dek henüz gidip görme fırsatı bulamadığım ülkelerden biri olan Estonya hakkında klasik bir gezi programı sanmıştım bunu ilk önce. Fena halde yanıldığımı, içerik ile ilgili bilgilere hiç göz atmadan doğrudan izlemeye başladığımda anladım. Ancak bu tesadüf, inanılmaz bir belgeselle ve son derece ilginç bir tarihi olayla tanışmama vesile oldu. Titanik'i herkes izlemiştir zaten. Estonia da ona benzer biçimde, deniz üzerindeki seferi sırasında batan -ancak bazı iddialara göre kasten batırılan ve Titanik'ten bu yönüyle farklılaşan- devasa bir gemi. Aslında geminin tam adı MS Estonia. Yazının başlığındaki Estonia ise bu gemi kazasını anlatan, 2020 yapımı, beş bölümlük son derece sürükleyici bir belgesel. Oktay burada, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında öldürülen kimi Yahudilerin mal varlıklarının İsviçre bankalarınca el konularak yıllarca nasıl hukuk dışı biçimde kullanıldığından bahsediyor. İsviçre gibi son derece medeni ve kalkınmış bir ülkenin bile kara para aklama konusunda bu türden olayların yaşanabildiği bir yer olmasına dikkat çekerek şöyle diyor özetle: Her ülkenin karanlık bir tarafı olabilir aslında. İşte ben de tam da bu düşünceden hareketle; birden fazla ülkenin hepsinin bir şekilde içinde yer aldığı bu son derece trajik tarihsel olayı anlatan belgeseli burada size tanıtmaya karar verdim. 28 Eylül 1994 günü, Tallinn ile Stockholm arasında sefer yapan yaklaşık 160 metre uzunluğundaki MS Estonia isimli gemi bir kaza yapar ve batar. Bu kaza, İkinci Dünya Savaşından bu yana, İskandinav ülkelerinin başına gelen en büyük felakettir. Kazadan sonra yapılan ilk açıklamalar, kazanın sebebi olarak baş taraftaki vizörün -gemiye araçların girdiği, bir nevi kapı işlevi gören öndeki kısım-tam kapanmadığı için sefer esnasında yerinden çıkarak geminin su aldığını ve bu yüzden battığını söylemektedir. Buraya kadar her şey normaldir. MS Estonia kazası, ilk bakışta her zaman gerçekleşebilecek türden tipik bir deniz kazası gibi görünmektedir. Ancak belgeselde izleyeceğiniz gibi, kazadan hemen sonra yaşanan ve uzun yıllara dağılan kimi gelişmeler son derece ilginç. Yaşananları izledikçe, deyim yerindeyse sis perdesini aralamaya çalışmak yerine olay yerinden giderek uzaklaşıldığı görülüyor. En azından belgeselde izlediklerimiz bize bunu düşündürüyor. Kazadan sonraki ilk resmi açıklamalarda -ölü veya sağ- herkese ulaşılana kadar kurtarma operasyonuna devam edileceği söyleniyor. Ancak sonradan batığın derinliği ve ağırlığı sebebiyle operasyonun sanılandan çok daha zahmetli ve zor olduğu açıklanarak, içindekilerle beraber denizde kalmasına karar veriliyor. Yani ilk anda kurtulanlar kurtuluyor ancak kalan cesetler çıkarılmadan öylece yerinde, denizde bırakılıyor. Enkazın etrafına kum ve taş dökülerek batık bölgesinde dalış yapılması da kanunla yasaklanıyor. 2019'da, yani kazanın yirmi beşinci yılında, Estonia'nın da yönetmeni olan gazeteci Henrik Evertsson, ekibiyle beraber, Alman bandıralı bir gemiyle bölgeye dalış yapmak için gidiyor. Amaçları, resmi raporlarda kazaya neden olduğu söylenen baş vizörün kırılması/kopmasından başka bir sebep olup olmadığını araştırmak. Almanya hükümeti burada dalışı yasaklayan antlaşmayı imzalamadığı ve batığın yer aldığı alan uluslararası sular olduğu için -daha önceki başarısız denemelerin aksine- dalışı gerçekleştirmeyi başarıyorlar. İçeriğe ve detaylara daha fazla girmek istemiyorum. Zaten belgesel her bir saniyesine ve tüm detaylarına dikkat edilerek izlenmesi gereken gerçekten dikkat çekici bir yapım. Ancak belgeseli izlerken en çok dikkatimi çeken kısımlardan birini sizinle burada paylaşmak istiyorum. Bu, kazadan sağ kurtulan ve Denizli'nin bir köyünde yaşayan biriyle yapılan röportaj oldu. Röportajda İsveççe konuşan Kadir Kaymaz, Estonia kazasından sağ kurtulan Türk yolculardan biri. Kaza olduğu sırada yolcu listesindeki ismi ise Carl Övberg. İnternette yaptığım kısa bir araştırma sonucunda bunun doğru olduğunu öğrendim ve oldukça şaşırdım. Kaza sonrasında yaşanan telsiz konuşmaları, kurtarma görüntüleri, kazadan sağ kurtulanlar ve kazada hayatını kaybedenlerin yakınları ile yapılan röportajlar ile son derece kaliteli bir belgesel niteliği taşıyan Estonia'yı ilk fırsatta mutlaka izlemenizi öneririm. Bir solukta izleyeceğinize eminim. Üstelik belgesel, siz onu izlerken siyaset, etik, uluslararası hukuk, insan psikolojisi gibi birden fazla disiplin hakkında da düşünmenizi ve fikirler üretmenizi sağlayacaktır. Belgeselin hemen başında gazeteci Lars Borgnas, \"MS Estonia sıradan bir kaza değildi. Eşi benzeri pek görülmemiş türden bir felaketti\" diyor. Her şeye rağmen olabildiğince tarafsız bir gözle izlemeye çalıştım. Bu konudaki takdir, benim gibi bu belgeseli izleyecek herkesin kendisinin elbette. Zira izlerken durup bir an düşünüyorsunuz, empati yapıyorsunuz, sorguluyorsunuz... Her açıdan mükemmel bir yapım diyebilirim."} {"url": "https://gezivita.com/eurosportun-turk-spikerleri", "text": "Oldukça uzun bir süredir televizyon seyretmiyorum. Daha doğrusu, Türkiye'deki ana akım medyayı takip etmeyi bırakalı çok oldu. Ve neredeyse hiçbir şey kaybetmediğimi söyleyebilirim. Size de mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Özellikle de ana akım medyadaki saçma sapan programlara harcanacak zamanı, kitap okumaya, sanatsal filmler, güzel diziler veya belgeseller seyretmeye ayırarak çok daha verimli bir şekilde kullanabilirsiniz. Netflix bu anlamda son dönemde bir adım öne çıkan platformlardan biri mesela. İçinde gerçekten kaliteli yapımlar bulunuyor. Ancak vaktiyle, gerçek bir sporsever olduğum için, özellikle Eurosport'u bir hayli seyrederdim. İşte bu yazımda sizlere Eurosport'tan, Snooker'dan ve Eurosport snooker spikerlerinden söz edeceğim. Oradakiler, benim de çok sevdiğim Snooker maçlarını inanılmaz keyifli anlatır, saatlerce süren müsabakalar böylece bir çırpıda geçerdi. Ancak Stephen Hendry emekliye ayrılınca, aynı Jacques Villeneuve Formula 1'i bıraktığında hissettiğim duyguları hissetmiş, açıkçası spordan biraz soğumuştum. Fakat Eurosport'ta, branş fark etmeksizin, size her sporu sevdiren, şahane anlatımıyla kendini dinlettiren bir spiker grubu var aslında: Eurosport'un Türk spikerleri. Bu arkadaşlar, kardeşler, canlar, ciğerler, kriket, beyzbol hatta curling müsabakasını bile keyifli anlatımlarıyla izlenir kılabiliyorlar. Ben de onlar hakkında, artık yazmayı tamamen bıraktığım -çünkü orasının da yazının girişinde bahsettiğim ana akım medya gibi çöp tenekesinden pek bir farkı kalmadı- Ekşi Sözlüğe bir yazı yazmıştım. Şimdi müsaadenizle burada da paylaşmak istiyorum. Orada, arada kaynayıp gitmesine gönlüm razı olmadı açıkçası. Öyleyse buyursunlar efendim, işte karşınızda Eurosport'un Türk Spikerleri. Gerek bilgi birikimleri, gerekse de entelektüel kişilikleri ile spiker kavramı içerisinde değerlendirildiğinde, benzerlerinden fersah fersah ileride olan, branş farkı gözetmeksizin spor izlemeyi keyif haline getiren ve en önemlisi tevazuu asla elden bırakmayan harika insanlar. Onları dinledikten sonra diğerleri pek bir yavan kalır yanlarında. Sporu ve sporcuları, gösteriş meraklılarının tamah ettiği aptalca binlerce gereksiz ayrıntıdan muaf tutarak anlatırlar. Bir başka yayında anlatıcı, mesela Irak'ın Kuveyt'e müdahalesinden bahsediyor. İrlandalı Snooker oyuncusunun oyun stili, dünyaya mal olmuş ünlü isim Samuel Beckett'i çağrışım yapıyor diyor bu defa. Sözün kısası, ekrandaki sporu izlerken dinlediklerinden de mest oluyor insan, adeta zevkten dört köşe! Bir program süresince kafana binlerce mülahaza üşüşüyor istem dışı. Dileyen bakış açısı der, dileyen gerçek profesyonellik, dileyen at gözlüğü, dileyen genel kültür seviyesi ve eğitim. Dileyen ise \"Kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zannedermiş.\" der. Bu çocuklar bambaşka bir dünya görüşünü yansıtıyor renkli camdan. Her biri başlı başına mükemmel ya da aynı seviyede olmayabilir. Bunun zerrece önemi yok. Yaşadığı ülkenin hangi devlet şekliyle yönetildiğini bile bilemeyenlerin oluşturduğu topluma bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu insanlar. Başta Eurosport Türkiye spikerleri olmak üzere, herkese selamlar, sevgiler."} {"url": "https://gezivita.com/evde-kal", "text": "İşte tam da bu noktada \"Devlet\" dediğimiz oluşum devreye girer. Evde kalma zorunluluğunun bulunduğu bu tür bir olağanüstü durumda, evde kalması için çağrı yapılan yurttaşların kaybedecekleri maddi kazancı -tamamıyla olmasa bile asgari ölçülerde- devlet bir şekilde tazmin eder. Zira anayasada belirtilen Sosyal Devlet olmanın anlamı budur. Dolayısıyla devlet, bu yönde planlama yapar, alternatif politikalar ve araçlar geliştirir. Zira devlete, onu oluşturan bireylerce ödenen vergiler biraz da bunun için vardır zaten. Bu, teorik olarak bir çeşit İhtiyat Akçesi olarak da düşünülebilir pekala. Bunun planlamasını da elbette \"Hükümet\" yapmakla mükelleftir. Ancak Türkiye'de hükümetin, salgının başlangıcından itibaren -2021 yılının nisan ayının sonundaki birkaç haftalık tam kapanma kararı hariç olmak kaydıyla- kısmi süreli sokağa çıkma yasakları (1 ay gibi) ilan edemediği görülüyor. Çünkü bu ciddi risk faktörlerini de beraberinde getirir ve üretimin bir anlamda tamamen durması anlamına gelir. Ekonomisi çok kırılgan ve hassas olan bir ülke, bu ağır yükü daha fazla kaldıramaz. Aslında bu türden bir tam kapanma kararının verilememesi, ülkenin içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğü vakit pek de şaşırtıcı değil. Sürekli olarak sadece vergi ile finansman sağlamaya çalışan bir ülke ile karşı karşıyayız çünkü. Yani aslında burada bile yük hükümetten daha çok vatandaşın omuzunda. Böyle bir ülkenin iflasın eşiğinde olduğunu anlamak için de iktisat profesörü olmaya gerek yok. Sürekli vergi konuluyor çünkü üretim yetersiz. Ancak bu da kendi içinde bir kısır döngü yaratıyor. Buradaki üretimi sadece meta/ürün olarak düşünmeyin. Bunun yanı sıra işletmecilik, taşımacılık, bankacılık, lojistik vb. hizmet sektörleri de var. Zira bir doktorun hastasına bakmasından tutun da, bir köylünün tarlaya buğday ekmesine dek, fayda yaratan her şey birer üretim faaliyetidir. İşte bu yüzden böyle bir karar vermek, hükümetler açısından bu türden çeşitli riskleri beraberinde getirir. Böyle bir durumun altından da ancak iktisadi açıdan son derece gelişmiş, kamu kaynakları kendisine yeterli olan ve bu kaynakların toplumun tüm kesimlerine eşit olarak dağıtıldığı, yani özetle gelirin adil bir biçimde bölüştürüldüğü bir devlet kalkabilir. Almanya ve özellikle de Güney Kore bu anlamda çok çarpıcı iki örnek olarak karşımızda duruyor. Buraya kadar, dikkat ettiyseniz tırnak içerisinde iki tane farklı kavram kullandım: \"Devlet ve Hükümet\" Ne kadar da birbirine benziyorlar değil mi? Hatta neredeyse aynı gibiler. Bu ikisi, son derece iç içe geçmiş olmasına rağmen aslında iki farklı kavramdır ve ne yazık ki bu ufak ama çok önemli nüansın bilinmemesi, karar vericilerin bu konuda bile algı yaratmasına neden olmaktadır. Durumdan şikayetçi olan, alınan önlemleri yeterli görmeyen herkes, neredeyse devlet düşmanı ilan edilmekte ve manevi linçe uğramaktadır. Bu da çok tehlikeli ve ağır bir suçlamadır. Oysa burada eleştirilerin muhatabı devlet değil hükümettir. Demokrasi, demokratlar olmadan yaşama şansına sahip olmayan bir yönetim biçimidir. Öyleyse demokratik bir yönetimin gayesi, sadece devleti demokratikleştirmekle sınırlı olamaz; toplumun da demokratikleşmesi gerekir. Toplumda da, demokratik olmayan iktidar odaklarının çeşitli alanlara sızmak ve o alanlarda otokratik bir iktidar ağı yaratma olasılığı her zaman söz konusudur. Demokrasiyi sadece sandığa ve seçime indirgeyen arkaik düşünce yapılarının da ne kadar sakat, eksik ve demokrasinin ideal felsefesine uzak olduğunu söylemeye herhalde lüzum yok diye düşünüyorum. Siyaset bilimci Fareed Zakaria'nın belirttiği gibi, demokratikleşme tedrici ve uzun vadelidir ve seçimler de bunun sadece bir ayağını teşkil ederler. TBMM Başkanlığı resmi internet sitesinde, Bilgi Edindirme Yasası çerçevesinde, vatandaşın bilgiye ulaşabilmesi için bir sayfa açıldı. Bir yurttaş, \"TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın göreve başladığı tarihten itibaren çıkılan yurt dışı geziler, gezilere katılan milletvekilleri, personel, varsa bunların eşleri ve yakınlarının isimleriyle katıldıkları geziler, bunların toplam maliyeti ve geziye katılanlara ödenen toplam harcırah miktarını\" sordu. Meclis Başkanlığı, \"Kamuoyunu ilgilendirmiyor\" diyerek cevap vermedi. Eğer vergilerimizin nereye harcandığı bizi, yani yurttaşları ilgilendirmiyorsa, başka hiçbir bilgi de ilgilendirmez. Nitekim Metin Heper de, \"Türkiye'de Devlet Geleneği\" isimli çalışmasında, Cumhuriyet döneminde de aynı Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi devlet seçkinlerinin toplum algılamasının Hegelci olarak kaldığını ve cumhuriyetin Osmanlı'dan aldığı en büyük miraslardan birinin \"Aşkın Devlet/Zayıf Toplum\" olduğunu belirtir. Çok fazla dağıtmadan, burada tekrar esas konumuza dönelim isterseniz. IMF tarafından 2021 yılının başında yayınlanan bir rapor, salgın sürecinde halkına en az sosyal destek sunan iki ülkeden birinin Türkiye olduğunu gösteriyor. Hatta hatırlanacağı gibi Türkiye'de hükümet, bundan bir süre önce IBAN numaraları vermek suretiyle, kendi yurttaşlarından para da istemişti. Türkiye'deki mevcut hükümetin, salgın sürecinde izlediği politikaların yetersiz ve kriz yönetimi karnesinin zayıf olduğu çok net bir biçimde görülüyor. 2021 yılının nisan ayının ortasında tam kapanma kararı alındı ancak evde kalmaya zorlanan vatandaşlar, deyim yerindeyse adeta kendi kaderleri ile baş başa bırakıldılar. Sosyal yardımların ve destek paketlerinin son derece yetersiz kaldığı salgın sürecinde alınan kararlar ve uygulanan politikalar, sadece sermaye çıkarlarını kolluyor ve eşitlikçi olmaktan uzak bir biçimde toplumsal gruplar arasındaki uçurumu derinleştiriyor. İnsanların yaşadığı gelir kaybının ruhsal durumları üzerindeki etkilerine değinmiyorum bile. 2021 yılının ortasına yaklaştığımız şu günlerde hastalık ve etkileri ciddiyetini koruyor. Gerçekten son derece kritik günlerden geçiyoruz ve sanal alem bilgi kirliliğinden geçilmiyor. Bu yazıyı bitirmeden önce, bu noktada sizlere bazı önemli tavsiyelerim de olacak. Birincisi, artık tamamen dejenere olmuş ve objektiflikten giderek uzaklaşmış yazılı ve görsel ana akım medyayı takip etmeyi derhal bırakın. Bunlardan daha ziyade; BBC News Türkçe, Euronews Türkiye, DW Türkçe, Sputnik Türkiye gibi farklı haber kaynaklarını takip edin. Bunların Youtube kanallarına üye olun. İngilizce biliyorsanız yabancı basını takip etmeye çalışın. İkincisi, cep telefonunuza gelen ve kaynağı belli olmayan her habere/videoya/dosyaya lütfen inanmayın. Ve lütfen bu tür dosyaları paylaşarak çoğaltmayın! Bu tutum, bilgi kirliliği ve yersiz bir endişe yaratmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor inanın. Son olarak ve belki de şu an için en önemlisi: \"Sakin olmaya çalışın.\" Evet, sakin olun. Bu zor günleri de el birliği ile atlatacağız, güzel ve güneşli günler göreceğiz. - Okumak isteyenler için burada \"Corona Günlükleri\" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümü var: Corona Günlükleri 1. Bölüm - Daha yakından tanımak isteyenler için, burada Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay ile ilgili yazmış olduğum yazı var: Mehmet Ali Kılıçbay - Burada da hazır evdeyken okuyabileceğiniz, sizler için önerdiğim bazı kitapları bulabilirsiniz: Okuduğum Kitaplar Durumu ne güzel özetlemişsin. Devlet ve hükümet arasındaki farkı bilmeyen o kadar çok insan var ki! Önerilerinin altına ben de imzamı atarım. İnsanlar ne olduğunu okumadan paylaşıyor aklım almıyor. Koca koca okumuş insanlardan ne paylaşımlar düşüyor önüme, şaşıp kalıyorum. Teşekkürler Semi. Gerçekten de öyle. Burada bir röportajına yer verdiğim gezgin Cengiz Abi Facebook'ta bir mesaj yazmış, \"lütfen bana covid 19 ile ilgili paylaşım göndermeyin\" diye. En kötüsü de bu zaten. İnsanlar her öksürene coronalı gözüyle bakmaya başladı. Millet olarak böyle tuhaflıklarımız var maalesef."} {"url": "https://gezivita.com/fransada-gecen-10-film", "text": "Fransa'da geçen filmleri sıralamaya kalkarsak, yapacağımız liste uzayıp gider kuşkusuz. O nedenle ben, bu yazımda ilk anda aklıma gelen, kendim de izleyip beğendiğim Fransa'da geçen 10 güzel filmi seçtim sizin için. Ünlü Fransız yazar Emile Zola'nın romanından uyarlama. Zaman, 19. Yüzyıl Fransa'sı... Başrolde çok sevdiğim usta aktör Gerard Depardieu var. Kendisi benim için, sırf varlığıyla, diğer tüm faktörlerden bağımsız olarak bir filmi seyretme nedenidir. Tarih meraklılarının kaçırmaması gereken bir film! Hele hele Fransız Devrimine ilginiz varsa... Yönetmen koltuğunda Oscar ödüllü Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda var. Gerard Depardieu bu filmde de harikalar yaratıyor. Bir tüy gibi, o kadar hafif ki... Kaç kez seyrettiğimi hatırlamıyorum. Yönetmen Woody Allen. Başrolde Marion Cotillard var. Sanat ve edebiyat meraklıları bu filmi hala izlemediyse kesinlikle kaçırmamalı. Fransızcası La Mome. Ünlü Fransız şarkıcı Edith Piaf'ın biyografisi. Kısa ve çalkantılı yaşamı bana daima Elvis Presley'i hatırlatır. Burada da kendisini Marion Cottillard başarıyla canlandırıyor. Müzikseverler için biçilmiş kaftan! Benim gibi piyano delisiyseniz hele, hiç düşünmeyin derim. Filmde, halalarıyla beraber Paris'te yaşayan Paul'un hikayesi anlatılıyor. Hala izlemeyenler varsa hiç düşünmesin. Tek kelimeyle büyüleyici! Yönetmen Jean Pierre Jeunet. Audrey Taotou'nun nefis oyunculuğuna şahit oluyoruz. Aslında bu filmin serisi izlenmeli. Before Sunset çok sevdiğim filmlerden biridir. Başrollerde Ethan Hawke ve Julie Delpy var. İlkinde kahramanlarımız Viyanadaydı. Bu kez mekan Paris. Leon deyince herkesin aklına ilk gelen Sting ve Shape of My Heart şarkısı oluyor herhalde. 1994 yapımı filmin yönetmeni Luc Besson. Aradan geçen bunca yıla karşın değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Şüphesiz, bunda güçlü senaryosu yanında müthiş oyunculukları ile Jean Reno ve Natalie Portman'ın payı çok büyük. Defalarca izlediğim bir diğer harika film! 1949 yılı Fransa'sındayız. Filmde, çok sıkı kurallarla yönetilen bir yatılı okula müzik öğretmeni olarak gelen Clement Mathieu'nun başından geçenler anlatılmaktadır. Müziğin birleştirici yönüne şahit olduğumuz bu filmi, gösterime girdiği yıl olan 2004'te, Fransa'da milyonlarca izleyici seyretti. Alttaki kısa kesit, sanırım bir fikir verecektir. Çocuğu olan anne babalara da özellikle öneririm. 2006 tarihli bu film, Fransa, İsviçre ve Almanya ortak yapımı. Vaktiyle Digiturk bünyesindeki Movie Max kanalında izlemiştim ilk kez. Hoşuma gitmişti. 18 farklı hikayeden oluşuyor. - Netflix dizisi \"The Queen's Gambit\" hakkında yazdığım yazı: The Queen's Gambit ve Satranç - Okumak isteyenler için \"Paris gezi notları\" burada: Paris Gezi Rehberi - Bu yazımda ise son dönemde izleyip beğendiğim üç Güney Kore filmini tanıttım: Güney Kore Filmleri - Video içerikleri için de Youtube kanalıma göz atabilirsiniz: Gezivita Youtube Kanalı Hepsi harika filmler. Ben bir de sana Les cons Dinner, Salaklar Sofrası'nı izlemeni tavsiye ederim. En sevdiğim Fransız filmidir. Aynı zamanda bugüne kadar izlediğim en komik filmlerden bir tanesi."} {"url": "https://gezivita.com/frederic-chopin", "text": "Bugün size Chopin'den bahsetmek istiyorum biraz. Ünlü Polonyalı besteciden... Kendisine dayatılan yaşamı tercih etmeyip kendi yolunda ilerlemek isteyenlerin, kendine yeni bir yol açmak isteyenlerin yakın dostlarından yalnızca biridir Chopin. Özellikle de günümüz Türkiye'sinde. En son ne zaman nedensiz yere gece gökyüzünde yıldızlara baktınız? Ya da hiç tanımadığınız bir çocuğa gülümseyip yanaklarından öptünüz yolda giderken? Bunlar ne kadar anlamsız ve gülünç şeyler öyle değil mi ya? Küçük Prens hepimizin başucu kitabıdır halbuki, bunu ısrarla dile getirmekten hiç gocunmayız. Ne zaman ilgili olmayan bir arkadaşıma, tanıdığıma bir caz klasiği, klasik müzik eseri ya da okuyup beğendiğim pek bilinmeyen, popüler olmayan bir kitap tavsiye etsem aldığım tepkiler genellikle olumludur: Ne kadar da güzelmiş! hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına, bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın, ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana. Avusturyalı filozof Karl Popper, şu sıralar okumakta olduğum, toplu makalelerin yer aldığı Daha İyi Bir Dünya Arayışı isimli kitabında, insanoğlunun yarattığı hiçbir sanat eserinin, kendisini, büyük klasik müzik bestecileri ve onların besteleri kadar etkilemediğini yazar. Üstelik, bu klasik müzik bestecilerinin yaşam öykülerini de dikkate aldığımızda, yaratmış oldukları eserlerin hangi şartlarda ortaya çıktıkları da düşünülürse, bu eserlerin önemi daha da artar. Örneğin 1810 yılında doğan Chopin, yaşamı boyunca hastalıklarla boğuşmuş ve fiziksel gelişimindeki eksikliklerin de etkisiyle genç yaşta tüberkülozdan hayatını kaybetmiştir. Chopin, Mahler, Lizst, Bach, Mozart, Satie, Debussy ve tüm diğerleri benim için, dünyadaki birçok insan için asansör müziği dar kalıbına sıkıştırılmış olmaktan çok çok daha fazlasını ifade ediyor. İstiyorum ki, birçok insan şu güzellikleri fark etsin. Chopin'i kendi vatandaşı ve benim de çok sevdiğim müzisyenlerden biri olan Jan Lisiecki'den dinleyelim son olarak. Yazmaya karar verdiğimde çoğu kez vazgeçip siliyorum, sözcükler uçan balon misali havaya yükseliyor kimse görmeden. Görenlerin aldırış etmeyişleri insanı daha bir üzüyor ama neden sonra yazmalısın diyorum. Çünkü hala anlatılanları dinleyebilecekler mevcut, biliyorum. - Ünsal Oskay, Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım - Karl Raimund Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, Yapı Kredi Yayınları Klasik müzik ve bol kitap dolu keyifli günler. Thanks a lot Seldito! Please don't forget to share my blog with your relatives, acquaintances and friends."} {"url": "https://gezivita.com/garanti-bankasi-kumbag-kampi", "text": "İnsan hayatının hiç şüphe yok ki her bir dönemi başlı başına özeldir: çocukluk, gençlik, orta yaş, yaşlılık... Ancak sanıyorum, çoğu kez, çocukluğa ait anılar, yaşanmışlıklar daha bir unutulmazdır. Çocuk olmanın beraberinde getirdiği sınırsız merak duygusu, saflık ve sonsuz heyecan, yaşananları hatırlanır kılmaya fazlasıyla yardımcı olur. Dün ne yaptığımızı, öğlen yemeğinde ne yediğimizi hatırlamakta bile güçlük çekerken, çocukken yaşadığımız çeşitli olayları, gittiğimiz yerlerle ilgili bilgileri ve tüm detayları rahatça hatırlayabilmemizin nedenlerinden biri de budur aslında. Türk edebiyatında da benzer örneklere sıkça rastlarız. Söz gelimi Cemal Süreya \"Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi\", Aziz Nesin ise \"Şimdiki Çocuklar Harika\" isimli hoş kitaplarında, çocukların bu renkli dünyasına doğru sihirli bir yolculuğa çıkartırlar bizi. İşte ben de bugün size, çocukken yaz aylarında sürekli gittiğim bir yerden bahsetmek istiyorum. Burayı uzun yıllar sonra, bu kez bir yetişkin olarak tekrar ziyaret ettim ve bu ziyaret bende çok farklı ve karmaşık duygular uyandırdı. Bu yazı, 80'lerin sonu 90'ların başında çocuk olanlara benden bir armağan olsun aynı zamanda. Benim gibi, annesi veya babası, Garanti Bankası çalışanı olanlar burayı mutlaka bilirler zaten. Hiç gitmemiş olsalar bile, ismini en azından bir kez olsun duymuşlardır: Garanti Bankası Kumbağ Kampı. Kumbağ, Tekirdağ'ın Süleymanpaşa Belediyesine bağlı, sakin, yazlık bir tatil beldesi. Denize sıfır konumuyla Garanti Bankası Kumbağ Sosyal Tesisleri de buranın oldukça eski bir tatil yeri. Buraya her yaz, ayrılmış farklı periyodik dönemlere bağlı olarak, yurdun dört bir köşesinden Garanti Bankası emeklileri ve çalışanları tatil yapmak ve dinlenmek için gelirler. Burayı benim için özel kılan nedenlerden biri de, çocukluğumun neredeyse her yaz tatiline ev sahipliği yapmış olmasıdır. Ben, 1984 doğumlu bir birey olarak, 1980'lerin sonu 1990'ların başında çocuk olmuş şanslı bir nesildenim. Şanslı diyorum çünkü teknolojinin günlük hayata bu kadar nüfuz edip ilişkileri yüzeyselleştirmediği, sanal dünyanın hayatımızdaki etkisini bu denli hissettirmediği, gerçekten her yönüyle capcanlı bir dönemdi o dönem. Bugün herkesin vazgeçilmezi olan, onsuz yaşamı artık hayal dahi edemediğimiz cep telefonları yoktu mesela. O nedenle, örneğin bu kampa benim gibi 1990'lı yıllarda gelen hemen herkes, \"Sayın İsmail Güldalı, telefonunuz var lütfen danışmaya\" anonsunu bir kez olsun mutlaka duymuştur. Ben, o zamanki çocuk aklımla, sürekli arandığına göre Tarkan veya Mustafa Sandal kadar ünlü olabileceğini düşündüğüm İsmail Abi'nin, bankanın emekçilerinden biri olduğunu daha sonraları öğrenecektim... Buradan da bu vesileyle kendisine tekrar selamlarımı gönderiyorum. Söylediğim gibi, annemin Garanti Bankası mensubu olması nedeniyle, 1990'lı yıllar boyunca çocukluğum burada, bu kampta geçti. Bu yazı, kişisel anılarım ile kampın geçmişi ile bugününün bir karşılaştırması şeklinde olacak aslında. Böylece daha önce hiç gitmemiş olanlar biraz bilgi edinmiş olacaklar. Aralarda da, söylediğim gibi, benim geçmişe dair hatırladığım anılarımı okuyacaksınız. Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, kampın hemen girişinde sağda müdüriyet binası, solda ise danışma ve otopark bulunuyor. Denize sıfır konumdaki tesiste A, B ve C olmak üzere toplamda üç blok var. Bloklardan her biri, birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde inşa edilmiş ve tüm balkonlarda deniz manzarası var. Mini buzdolaplarının da bulunduğu odalar işlevsel, temiz, ferah ve rahat. Açıkçası, her gece denizden gelen dalga sesleriyle uyumak ve sabah aynı seslerle uyanmak, özellikle benim gibi İstanbul'un ağdalı yaşantısına, koşuşturmacasına, gürültüsüne, patırtısına alışkın biri için bulunmaz bir nimet. İnanılmaz mutluluk ve huzur verici... Bunu altını çizerek söylemem şart. Hiç kimse, okyanusun üzerinden geçerken gördüğümüz o bembeyaz ve o koskocaman keten helvasını andıran bulutlara hak ettiği önemi vermez; Pierro Della Francesca'nın tablolarındaki meleklere hatta Tanrı'ya taht görevi yapan o güzelim bulutlardan bahsetme gereği duymaz. Ben, 2019 yılı temmuz ayında, kampın üçüncü döneminin sonuna doğru, en son gidişimden kelimenin tam manasıyla gerçekten yıllar yıllar sonra dile kolay tam 20 yıl sonra- kampa tekrar gittim. Son gidişimden tam yirmi yıl sonra, sırt çantamla tekrar yola düştüm ve cebimde taşıdığım anılarla birkaç günlüğüne de olsa Garanti Bankası Kumbağ Kampına tekrar geldim. Elbette geçen bu yirmi yıllık süre zarfında doğal olarak pek çok şey değişmişti. Nasıl değişmesin? Hayat değişiyor, insan değişiyor, şehirler değişiyor, mimari değişiyor, yaşam değişiyor, doğa değişiyor... Ben son gittiğimde 15 yaşındaydım mesela, şu an 35 yaşındayım. Örneğin kampın tam ortasında yer alan yemekhane binasının yanları 1990'lı yıllar boyunca hep açıktı. Yemekler o dönem okul yemekhanelerinden hatırladığımız şekilde gümüş tepsilerle tabldot şeklinde sunulurdu. Şimdiyse yemekhanenin yanları tamamen kapalı, içindeki masalar servis örtüleri ile birlikte çok daha şık ve çok daha zarif... Duvarlarıysa ince işçilik ürünü tablolar süslüyor. Yemekler de artık normal beyaz tabaklarla servis ediliyor. Yemekhane demişken, çok merak ettiğim birkaç şey vardı. İlki, anneme, onlar hala sürekli gittiği için, arada bir sorup durduğum aşçı Kemal Ustaydı. Sorumun yanıtını bu kez kendiliğinden almış oldum. Zira bize yıllarca ellerinin hünerli dokunuşlarıyla o lezzetli yemekleri yapan tüm aşçılarla buluştum ve bu anı da beraberce ölümsüzleştirmiş olduk. İkinci olarak, yemekhane ile geçmiş ve bugün arasında hala aynı kalıp değişmeyen ve benim çok hoşuma giden bir şey de, hala kapı önündeki yemek tabelasına günlük menünün elle yazılması oldu. Işıklı elektronik tabelalara o kadar alıştık ki, bu basit gibi görünen ayrıntılar bile insana keyif veriyor, bir an durup düşündürüyor. Benim yemekleri kontrol ettiğim bir gün, sevimli kedi dostumuz da sanırım benim gibi acıkmış, yemek tabelasının altında yemek saatini bekliyordu. Hazır yeri gelmişken hatırlatmayı unutmayalım: Bu sevimli dostlarımız için özellikle de yaz aylarında kapı önlerine bir tas su bırakmayı ihmal etmeyelim lütfen! Kampta beni en çok etkileyen şeylerden biri, kampın tam ortasındaki basket sahasının yıkılması oldu. Aslında ben bu bilgiyi bir süre önce edinmiştim. Ama şimdi ilk kez kendi gözlerimle görüyordum. Onun yerine daha küçük, mini bir basket sahası yapılmıştı. Şimdi artık yerinde olmayan eski sahanın öğlenleri belli bir süre kapatıldığını anımsıyorum mesela. Herhalde insanların öğle uykusu için bu tür bir uygulamaya gidiliyor diye düşünürdüm küçükken. Basket sahasının hemen yan tarafında, sahile yakın kısımda soyunma kabinleri vardı. Kabinler hala yerli yerinde aynen duruyor. Ve onun hemen yanındaki binanın içinde, şimdi kantin olarak hizmet veren kısım, zamanında ufak bir bardı. Koyu bir Galatasaraylı olarak, 1994'te oynanan TSYD Kupası maçlarını buradaki televizyonda izlediğimi hala hatırlarım. Bu maçlar artık oynanmıyor. Ancak her yaz, sezon başlamadan önce oynanan bu müsabakalar, o dönemlerde en az lig kadar heyecan verici olurdu doğrusu. Aynı binada, öteki taraftaki odada ise pinpon masası bulunuyordu. Burada da vakit buldukça pinpon oynardık. Pinpon oynamak durumundaydık zira yaşımız 10-11 civarında olduğu için kampın diğer tarafında bulunan okey masalarında okey oynamamıza, o dönemde çalışan görevliler izin vermezlerdi. Bu duruma kimi zaman içerlediğimi, içimden kendi kendime; \"Ben artık çocuk değilim, yeterince büyüdüm!\" dediğimi anımsıyorum. Yine o yıllarda, gün içerisinde insanları rahatsız etmeyecek bir sesle kamp genelinde müzik yayını yapılırdı. Eh, müziğin de her geçen gün böylesine geriye doğru gideceğini nereden bilebilirdik? 1990'lar Türkçe pop müziğinden hala vazgeçemeyişimin sebeplerinden biri de budur. Neyse, ben şimdi esas konudan çok sapmadan hemen kampa dönüyorum tekrar. Bugün sahile yakın kısımlarına şezlongların serildiği, ortadaki geniş çim alanlarda top oynanması kesinlikle yasaktı. Çocukluğun verdiği sınırsız enerjiyle eski sahada oynanan futbol maçları, çoğu kez sahanın ışıkları sönünceye dek sürerdi. Kampa girdiğim vakit, gözlerim hemen yan taraftaki, kampın hemen bitişiğinde yer alan binayı aradı. Burası da bir zamanların Öğretmenler Kampıydı. Bugün yine burada bir bina var ancak ne amaçla kullanılıyor, nedir, doğrusu bilmiyorum. Garanti Bankası Kumbağ Kampı ile ilgili hatırladığım en çarpıcı detaylardan biri de, sahilden yani kumsaldan geçip, yanlarında taşıdığı bohçalarında el işi, dantel, örtü vb. şeyler satan kadınlardır. Bunlar bugünün parasıyla, örnek veriyorum bir masa örtüsü veya el işi dantel için ortalama 150-200 TL'den kapı açarlar, sonra gerçekten çok sıkı bir pazarlık sonrası ilk söylediği fiyatın neredeyse 10/1'i fiyatına, yani 15-20 TL'ye ürünlerini satarlardı. Şimdi gelelim girişin hemen sol tarafına. Şu ana dek hep yemekhaneden ve onun sağında kalan kısımlarından söz ettik. Girişte, sola doğru yürüyüp otoparkı geçtikten hemen sonra, karşımıza yan yana dizilmiş odacıklar çıkacak. Bugün pinpon masasının yer aldığı ilk kısımda vaktiyle her iki duvarda renkli disko lambaları asılıydı. Burada gençler genelde gitar çalıp şarkı söylerlerdi ya da teypten müzik dinlenir, dans edilirdi. Bunun hemen yan tarafı, geçmişte olduğu gibi bugün de televizyon odası olarak kullanılıyor. Kamptaki odalarda televizyon bulunmadığı ve 1990'lı yıllarda teknoloji bu denli gelişmemiş olduğu için, o dönem burası haberleri veya sevdiği televizyon programlarını izlemek isteyen kamp sakinlerince dolup taşardı. Ben de, Türk pop müziğinde kalıcı bir iz bırakmayı başarmış müzik gruplarından biri olan Ayna'nın, Akdeniz isimli şarkısının video klibini, \"TV'de ilk kez\" anonsuyla yayınlayan Kral TV'de, 1999 yılında, bu televizyon odasında arkadaşlarımla beraber izlediğimi, daha dün gibi anımsıyorum. Malum, o zamanlar \"TV'de ilk kez sloganı\" çok meşhurdu ve örneğin bir filmin televizyonda ilk gösterimi, aynı zamanda onu gösteren kanalın kalitesinin de ispatıydı. Cebimde ucu ucuna yetecek bir para, Bir çanta ve anılar koyuldum yola, Televizyon odasının hemen yan tarafında küçük diyebileceğim bir okey odası ve çay ocağı bulunuyordu. Çay ocağı halen aynı yerde. Ancak okey için hemen burada, çim alanın üzerine, üstü ve yanları kapalı, daha geniş bir okey salonu inşa edilmiş. Burada tavla veya okeyinizi oynarken, mis gibi havaya karşı çayınızı veya kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Bugün burası, bir duvarını kitaplık süsleyen, okuma odasına dönüştürülmüş durumda. Gerçekten çok iyi düşünülmüş. Kitaplığı biraz daha zenginleştirmek mümkün olursa, çok daha güzel olur diye düşünüyorum. Gelenekselleşmiş şekilde, her devrenin bitiminden birkaç gün önce, yemekhanede müzikli eğlence gecesi düzenleniyor. Benim aram hiç olmamıştı zaten ama içmek isteyenler için gecenin sonunda işkembe çorbası servisi de var. Şimdiden afiyet şeker bal olsun, löp löp et olsun efendim! Garanti Bankası Kumbağ Kampı, önceleri iki haftalık dönemler şeklinde misafirlerini ağırlarken, günümüzde her bir devre on iki gün sürüyor. Kampın içinde, artık büyük şehirlerde görmeye hasret kaldığımız farklı türde ağaçlar, renk renk kokulu çiçekler arasında yürüyeceksiniz. Burası gerçekten yeşille iç içe, oldukça ferah bir yer. Siz de yaklaşık iki hafta kadar kafanızı dinlemek, denize girip serinlemek, keyifli bir atmosferde rahatlayıp dinlenmek istiyorsanız kesinlikle tercih edebilirsiniz. Son ziyaretimde misafirlere hizmet eden görevli gençleri görünce, ülkenin geleceğine olan inancım yeniden tazelendi diyebilirim rahatlıkla. Çoğu Turizm Otelcilik lisesinde öğrenci. Hepsi pırıl pırıl, her an yardıma koşmaya hazır ve hepsinden önemlisi güler yüzlü ve sempatik gençler. Burası her yönüyle, bu ülkenin köklü bankası Garanti'ye yakışan bir yer. Yazıyı bitirmeden önce, kampa bugüne kadar emeği geçmiş, daha önce görev yapmış müdürlerden hayatta olanları şükranla, dünyadan ayrılanları rahmetle anıyorum. Kampın şu an görev yapan müdürü ve müdür yardımcısı sayın Asuman Ertürk Aykut ve sayın Meral Çalbur'a da buradan bir kez daha misafirperverlikleri nedeniyle çok teşekkür etmek istiyorum! Birkaç gün önce Muhsin Bey filmini tekrar seyrettim. Senaryosu, yönetmeni ve usta oyuncularının yanı sıra müziğiyle de öne çıkan bu filmi çok severim. Arkasından, çocukluğumun büyülü sesi Bendeniz'den birkaç şarkı dinledim. Yani yine 1990'lara doğru gittim. Şimdi lütfen siz de hiç vakit geçirmeden bunları tekrar bir dinleyin. Benimle aynı şeyleri hissedeceğinize ve yazıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım, keyifli anılarla dolu geçmiş güzel günlere gideceğinize eminim! - Okumak isteyenler için, \"nostalji soslu\" bir başka yazım burada: Corona Günlükleri 10. Bölüm - \"Yurt içinde gezmeye nereye gitsem acaba?\" diye düşünenler için, Tekirdağ'ın komşusu Edirne'den bir önerim var: Edirne 2. Bayezıt Külliyesi - Ve son olarak, bir tane de yurt dışından tavsiye olsun. İtalya'nın Bologna şehri ile ilgili yazmış olduğum yazımı paylaşayım sizinle: Bologna'da Bir Gezinti"} {"url": "https://gezivita.com/george-floyd", "text": "Düşünün, üstelik belki de Covid 19 ile hayatımıza yerleşen karantina sürecinin devamını gerektiren son derece hassas bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada aklınıza sağlıktan daha önemli bir şey geliyor mu mesela? Yanıt basit: hayır. Bu süreç bize bunu tekrar hatırlattı. Aslında bu tür olaylar sadece birer tetikleyici. Yaşanan münferit bir olay, uzunca bir süredir var olan genel hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasını sağlayan bir kıvılcım vazifesi görüyor. Evet, insanlar gerçekten bunalmış durumdalar. Bunaldılar ancak karantina sürecinde evde oturmaktan değil... Bunaldılar çünkü en temel haklarını bile artık savunamaz hale geldiler. İnsanlar adalet, eşitlik, hürriyet, hakça bir paylaşım istiyor. Benzer her olayda bu söylemleri duyuyoruz. Evet yakılan binaları da görüyoruz, ateşe verilen arabalar da var... Bu tür büyük çaplı toplumsal hareketlerin her türlü provokasyona gebe olduğu da açık. Ancak bana kalırsa bu noktada yanlış yere odaklanılıyor. Ya da başka bir ifadeyle, herkes görmek istediği yere bakıyor, olayı işine geldiği gibi ele alıyor, öyle yorumluyor. Peki buna karşılık sen ne yapıyorsun? Senin hakkın olanı isteyenleri, aslında seni de savunanları, protesto için sokağa çıkanları eleştiriyorsun, onlara vandal, terörist, çapulcu vs. diyorsun. Roma'daki Kolezyum, Mısır'daki piramitler açlık sınırında yaşayan kölelerin emeği ile yapılmıştı. Tarih kitaplarında artık tamamen bittiği yazıyor ama kölelik bitmedi. Modern çağdaki kölelik sadece biraz biçim değiştirdi, hepsi o kadar. Artık çırılçıplak değilsin, çünkü üstünde bir kıyafet var. Bileklerinde de zincir yok ama görüyorum ki o zincirler artık kafanda. Hemen her gün, her saat dıştan gelen bir baskının söz konusu olmadığı zamanlarda bile, seni ezen şeyin, senin dışındaki kaba bir kuvvet olmadığını, gerçekte senin ağır ruhsal hastalığın olduğunu görmeyi öğrendim. Eğer içinde bir canlılık ve sağlıklı bir de ruh olsaydı, bu zorbalardan çok daha önceleri kurtulmuş olurdun. Seni ezenler geçmiş zamanlarda toplumun üst tabakalarından gelirken, günümüzde senin kendi sınıfının içinden çıkıyorlar. Onlar senden bile daha küçük adamlar, küçük adam. Çünkü senin çaresizliğini bizzat yaşayarak öğrenip, sonra bu bilgiyi seni daha iyi ve daha çok ezmek için kullanmak, gerçekten bir hayli küçük olmayı gerektirir. - Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam - Haldun Gülalp, \"Kara Ölüm'den Covid-19'a, Kapitalizmin Yükselişi ve Çöküşü\", Praksis Dergisi, Sayı 55, 2021, ss. 9-44"} {"url": "https://gezivita.com/gezginlerle-roportajlar-1", "text": "Gezi yazıları yazmak, seyahat rehberi hazırlamak benim için elbette çok keyifli bir uğraş. Ancak bunlarla insan karşı tarafa, ancak kendi penceresinden bir şeyler yansıtabiliyor. Anlatabildiklerimiz aslında kişisel görüş açımızla sınırlı kalıyor. Dolayısıyla bu defa bir de benim gibi gezen diğer gezginlerin fikrini alayım dedim. Seyahat kavramına bir de onların pencerelerinden bakalım istedim. Böylece uzunca bir süredir kafamda planladığım bir projeyi nihayet hayata geçirebildim. Bundan böyle her ay, Gezivita seyahat blogu içinde bir gezgin ile yapacağım röportajı okuyacaksınız. Böylece hem dünyayı gezen, yeni yerler keşfeden bu harika insanları biraz daha yakından tanımış ve onların dünyasına doğru bir adım atmış olacak hem de aynı zamanda onlardan hepimizin işine yarayacak ve belki de bizim de gelecek seyahatlerimize ilham verecek bilgiler edineceğiz beraberce. Ben de fırsattan istifade, hazır yakalamışken, yeni bir tura çıkmadan kendisiyle memleketi İzmir'de buluştum ve çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Röportajı burada soru cevap şeklinde yayınlıyorum. Boyozun, gevreğin, çiğdemin, enginarın, kabak çiçeği dolmasının, meltem esintisinin ve güzel insanların kenti İzmir'de doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi doğduğum bu güzel kentte tamamladım. Şimdiye kadar Türkiye dışında 34 ülke gezdim. Sanırım yüzü aşkın kent, kasaba ve köyü de dolaştım. Japonya bu gezegene ait olmayan inanılmaz bir ülke. Tarihi dokusu, etik değerlere olan saygıları, gelenekselle çağdaş olanı ustaca harmanlamaları, insanlarının birbirlerine olan saygıları, teknolojileri, dakiklikleri, temizlikleri, düzenleri, çalışkanlıkları ve daha bize çok yabancı pek çok değerleri ile bu ülkeye hayran olmamak mümkün değil. Japonya'da başta Osaka olmak üzere Nara, Hiroşima ve Kyoto'yu ziyaret ettim. İtiraf etmeliyim ki, bu kentler arasında bir seçim yapabilmek gerçekten çok zor. Çünkü, her biri birbiriyle kıyaslanamayacak kadar temiz, düzenli ve masalsı. İnsanlarıysa bizim aklımızın ve hayallerimizin sınırlarını zorlayacak ölçüde dürüst, konuksever, barışçıl ve yardımsever. Türkiye içindeki gezme eylemlerime ekonomik bağımsızlığımı kazandığım yıllarda başladım. Daha çok gençtim ve zaman buldukça amaçsızca dolaşıyordum. Daha sonra iş gezileriyle içimdeki gezme tutkusunu bir araya getirerek ülkemizin pek çok yerini dolaştım. İlk yurt dışı deneyimim ise 1988 yılında İsviçre'ye bir iş gezisiyle başladı ve ondan sonra da arkası geldi. Öncelikle gezmeyi planladığım ülkeler arasındaki olası rotayı çıkarırım. Ardından gereksinimlerimi belirler ve bu gereksinimleri de dikkate alarak bir bütçe yaparım. Ekipman olarak eksiklerimi gözden geçiririm. Sağlık kontrolünden geçer, gerekli aşılarımı tamamlarım. Yolda bana gerekli olabilecek konularda kısa kurslara katılırım. Rota üzerindeki ülkeler ve kentler hakkında gezi yazıları ve diğer gezgin arkadaşların bloglarını okurum. Uçak biletimi alır, ilk iki gece konaklama rezervasyonumu yaparım. Yola çıkmadan önce yukarıda söz ettiğim hazırlıkları mutlaka yapsınlar. Rotasız, aşısız, ekipmansız, donanımsız olarak asgari düzeyde de olsa gezilebilir. Ancak en azından ulaşım ve vize giderlerini karşılayabilecek ölçüde bir bütçe olmadan, beş parasız olarak gezmek cehennem azabından başka bir şey değildir. Sonunda suç işlemeye yönelebilir, bir tabak yemek ya da bir şişe içecek uğruna gururunuz ve onurunuzdan ödün vermek zorunda kalabilirsiniz. Hekimlik, aşçılık, berberlik, mühendislik, profesyonel sürücülük ve kaptanlık, yabancı dil, müzik ve herhangi bir spor öğretmenliği ve benzerleri gibi dünyanın her yerinde yapabileceğiniz geçerli bir mesleğiniz varsa çok düşük bir bütçeyle gezmeniz mümkün olabilir. Uzak doğu, Güneydoğu Asya ve Okyanusya'da yaşayan babaların, küçük kız ve erkek çocuklarıyla en az anneleri kadar ilgilenmeleri dikkatimi çok çekmişti. Kuşkusuz bütün ulaşım araçlarının kendine özgü keyifli ve yararlı özellikleri olmalı. Bunu yadsıyamayız. Ancak, özellikle kent içinde bir yerden diğer yere giderken yürümek, bana hep keyif vermiştir. Böylece, bulunduğunuz kentin insan ve kent dokusunu daha iyi gözlemleyebilir, hatta zaman zaman o dokunun bir parçası haline geldiğinizi hissedebilirsiniz. Gittiğimiz ülkeler arasında Güney Kore ve Japonya en pahalı ülkelerin başında yer alıyorlardı. Japonya'da ulaşım çok pahalı iken, Güney Kore'de ulaşım dışındaki pek çok kalem ürün ve hizmet Japonya'daki örneklerinden daha pahalıydı. Fakat biz Japonya'nın Osaka, Nara, Hiroşima ve Kyoto kentlerini, Güney Kore'nin de Seul ve kırsalda başka bir kentini gezdik. Bu bakımdan, iki ülke arasındaki bu kıyaslamam ne derece sağlıklı olur bilemiyorum. Seyahatle kalın, sorularınız varsa bana mutlaka yazın, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/gezginlerle-roportajlar-2", "text": "Hatırlayacağınız gibi, geçtiğimiz ay başladığım bir proje vardı: Gezgin söyleşileri. Bu proje doğrultusunda her ay Gezivita seyahat blogu içinde bir konuğu ağırlıyorum. Böylece dünyaya her bir gezginin gözünden farklı bir biçimde bakma ve seyahat ile ilgili değişik fikirler edinme şansı yakalıyoruz beraberce. Bu ay yani 2018 yılı ekim ayının konuğu ise Bavulumdaki Hikaye isimli blogu ile tanıdığımız Melek. Melek sürekli gezdiği, hiç yerinde durmadığı için kendisiyle buluşup konuşmak pek kolay olmadı tabii. Ama neticede sizin için başardım. İçinizde onu tanıyanlar mutlaka vardır. Melek özellikle Instagram'ı çok aktif olarak kullanan bir gezgin. Fotoğraf altlarına yazdığı detaylı bilgilerin yanı sıra, sorulan sorulara da bıkmadan usanmadan cevap veriyor. Röportajın sonunda blogun ve Instagram adresinin linkini bulacaksınız. Herkese merhaba. Sürekli hayallerinin peşinden giden 33 yaşında bir kadınım. Aslında Türkçe Öğretmenliği mezunuyum. 5 yıl kadar öğretmenlik yaptıktan sonra işimi sevmediğimden bıraktım. Şu an İstanbul'da bir üniversitede doktora yapıyorum. Bugüne kadar toplamda 27 ülke, 80 küsür şehir gezdim. Seyahat bir hastalık gibi adeta. O mikrobu bir defa kaptın mı, senin için bir tutku halini alıyor. Evde duramaz, hatta yaşadığın şehirde bile duramaz oluyorsun. Boğuluyorsun. Sürekli yolda olmak, keşfetmek istiyorsun. Gezmek, benim çocukluğumdan beri hayalimdi aslında. Sürekli gazetelerin seyahat ekleri okurdum, seyahat dergilerini alır okurdum. Gezmeye üniversite yıllarında önce yurt içi, master yaptığım dönemde de uluslararası konferanslara katılmak maksadıyla yurt dışına çıktım. Çok fazla bir hazırlığım yok açıkçası. Uçak biletini kampanya dönemlerinde alıp ucuza getirmeye çalışıyorum. Erken rezervasyonları yapıp, gideceğim ülkeye dair araştırmalarımı yapıp seyahat tarihinin gelmesini bekliyorum diyebilirim. Milano'da bir otel odasında soyulmuştum. O sırada odada olmayışım büyük bir şanstı. Gezmeye yeni başlayanlar, kampanyaları, promosyonları ve erken rezervasyonları takip ederlerse ekonomik bir seyahat gerçekleştirebilirler. Gitmek istedikleri yerlerden ziyade, nereye uygun bilet buluyorlarsa oraya seyahat edebilirler. Ekonomik konaklama yapmak istiyorlarsa hostel, couchsurfing, airbnb gibi konaklama seçeneklerini tercih edebilirler. Pahalı restoranların haricinde sokak lezzetlerinin de tadına bakılabilir. Sırt çantamda Powerbank şarj cihazı ve mide ilacını sürekli olarak bulunduruyorum. Daha çok arabayı tercih ediyoruz. Özellikle Avrupa ve Amerika'da roadtrip yapmayı seviyoruz. Bu şekilde gezerek çevreyi çok daha detaylı keşfettiğimize inanıyoruz. Sanırım bugüne kadar gittiğim en ucuz ülke Ukrayna ve Lviv'di. (2015 yılı haziran ayında gitmiştim) Aynı ülkeye ikinci gidişim ise 2017 yılı Kasım ayında oldu. Ancak bu defa eskisi kadar ucuz değildi. Melek ile hemfikir olduğum kısımlar çok. Bisikletin özellikle yaygın olarak kullanılması benim de ilk dikkatimi çeken şeylerden biri örneğin. Ukrayna bana göre de en ucuz ülkeler arasında hala ilk sıralarda geliyor. Ve yine en pahalı şehirler listesinde Kopenhag kesinlikle ilk sıralarda geliyor. Ben Zürih'e gitmediğim için bilemiyorum ama Kopenhag bugüne kadar gezdiğim şehirler içinde açık ara en pahalısıydı. - Stockholm gezi notlarım: Stockholm Gezi Rehberi - Avrupa'dan ismi pek duyulmayan, turistik olmayan saklı cennetler: Saklı Cennetler - Paris gezi rehberi: Paris Gezi Notları"} {"url": "https://gezivita.com/gezginlerle-roportajlar-3-bolum", "text": "Hatırlayacağınız gibi, iki ay önce başladığım bir proje vardı: Gezgin söyleşileri. Bu proje doğrultusunda her ay Gezivita seyahat blogu içinde bir konuğu ağırlıyorum. Böylece dünyaya her bir gezginin gözünden farklı bir biçimde bakma ve seyahat ile ilgili değişik fikirler edinme şansı yakalıyoruz beraberce. Bu ay, yani 2018 yılı kasım ayının konuğu ise Aylak Gezgin isimli blogu ile tanıdığımız Ali Murat Demir. Ali Murat Demir de sürekli gezen, seyahat yazıları yazan, gezi fotoğrafları paylaşan bir seyyah. Kendisiyle Ukrayna'da, Lviv'de kaldığım hostelde tanışmıştım. Detayları Ukrayna gezi yazıları içinde bulabilirsiniz. Onunla da İstanbul'da buluştuk. Hem uzun uzun sohbet ettik, hem de uzun zaman sonra hasret gidermiş olduk. Lafı daha fazla uzatmadan hemen sorulara ve cevaplara geçelim isterseniz. Asker olan babamın görev yaptığı yer olan Edirne-Meriç'te doğmuşum. Aslen Amasyalıyım. Asker bir babanın asker bir oğlu olarak 23 yıl Hava Kuvvetlerinde Astsubay olarak görev yaptıktan sonra 2015 yılında emekli oldum. Görev icabı ülkemizin birçok yerini gezme şansım oldu. İşletme ve Turizm eğitimi aldım ve emekli olduktan sonra turizm alanında bir süre çalıştım. Ancak ülkemizdeki turizmin yanlışlarını gördükten sonra, çalışmayı bırakıp kendimi tamamen gezmeye verdim. Şu an kendi başıma gezmenin yanı sıra Avrupa'nın bazı ülkelerinde ve Ukrayna'da rehberlik yapıyorum. Bu sayede de hem gezip hem de gezdiriyorum diyebiliriz aslında. Bu soru, \"geziyorum\" dediğimde ilk olarak sorulan sorulardan bir tanesi. Hatta gezmeyi seven birçok insanın da mutlaka altını çizerek belirttiği bir söylem. Ben sayılara çok fazla takılmıyorum açıkçası. Bir ülkenin yalnızca bir şehrini görüp de o ülkeyi gezdim demek de pek samimi gelmiyor bana. Sadece İstanbul'u hatta İstanbul'un Tarihi Yarımadasını gezen birisinin Türkiyeyi gezdim demesi ne kadar anlamlı olur bilmiyorum. Bu anlamda çok ülke gezmediğimi söylemem gerekir. Şimdi Romayı başa koymazsam bir İtalya aşığı olarak kızarsın sen bana! 😂 Açıkçası birkaç hayal kırıklığı haricinde beğenmediğim bir ülke de henüz olmadı. Daha doğrusu gezerken çok fazla beklentim olmuyor. Örneğin İtalya'da Cinque Terre bu pazarlama sayesinde inanılmaz turist çeken bir bölge. Aşırı kalabalık ve pahalı. En çok görmek istediğim yerlerden bir tanesiydi ama gördükten sonra biraz hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. \"Bu mu yani Cinque Terre?\" dedim kendi kendime. Yine de Siena, Roma, Toledo, Floransa, Krakow, Lviv, Prag ve Budapeşte beni en çok heyecanlandıran şehirler. Belki de bu yüzdendir ki bu şehirlere birden çok kez gittim. Ukrayna'nın güneyinde bulunan Karpatlar bölgesi ise her sene mutlaka 10 günlüğüne gittiğim bir yer. O bölgede hemen hemen bütün kasaba ve köylerde bulundum. İnanılmaz güzel, yemyeşil bir doğası var. Yazı ayrı kışı ayrı güzel. Ancak yaşamak için ileride seçeceğim şehir herhalde Datça olur. Dünyanın en eski coğrafyacısı Strabon'un da dediği gibi; \"Tanrı bir kulunun çok yaşamasını istiyorsa onu Datça'ya koyarmış...\" Datça yeryüzündeki cennet bence. Seyahat benim için tam anlamıyla ve birkaç kelimeyle ifade edecek olursak \"özgürlük\", \"tahammül\" ve \"farkındalık\" diyebilirim. Farklı bir kültürü tanımanın yanında kendini tanıma, kendine tahammül edebilme. Yalnızca ülke sınırları değil kendi sınırlarının da dışına çıkma cesareti. Neredeyse tüm alışkanlıklarımızı bırakıp farklı bir dünyaya geçiyoruz seyahat ederken. Uyku düzenimizden, yemek seçimine kadar günlük yaptığımız bütün alışkanlıklar değişiyor. Dünyanın en zengin, caaanım Türk kahvaltısını bırakıp Avrupa'nın kahve & kruvasan ikilisine talim ediyoruz mesela. Benim gibi boğazına düşkün bir adamın, bir ay adana kebap, simit, kuru fasulye yiyemediğini düşünsene! Kolay bir şey değil gezmek dostum. Günlük hayatta görüştüğümüz arkadaşların yerini hostellerde, trenlerde tanıştığımız insanlar alıyor. Bazen Türkçe konuşmayı bile özlüyorsun. İşte bütün bu alışkanlıklarımızla kendi kendimizi sınamış oluyoruz aslında. Aslında çocukken babamla birlikte gezmelerimi hatırlıyorum ve şimdi düşünüyorum da sanırım o günlerden kalma bir hastalık oldu gezme bende. Emekli olduktan sonra ise hayatımı tamamen gezmeye ve hayallerime adadım. İlk durağım Datça'ydı. Datça'da 3 hafta boyunca Workaway Gönüllü Programı kapsamında hem gönüllü olarak çalıştım hem de dağ tepe gezme imkanım oldu. Burada yaptığım gönüllü çalışmanın daha sonra turizm sektöründe çalıştığım yerlerde çok faydası oldu. Yurt dışında ise ilk göz ağrım 2004-2005 yıllarında Tiflis Askeri Ateşeliğinde yaptığım görev sayesinde Gürcistan ve Tiflis olmuştu. Belki de bugünkü sırt çantalı ve gezgin ruhumu orada yakaladım diyebilirim. Görevim esnasında birlikte çalıştığım Tiflisli arkadaşlarım Otar ve Fuad sayesinde, yabancı bir ülkede yerel insanlarla birlikte yaşamanın ve gezmenin keyfini ilk kez tatmış oldum diyebilirim. Emekli olduktan sonra ise yurt dışındaki ilk durağım Budapeşte ve Lviv olmuştu. Bu yüzden bu iki şehrin de kalbimde her daim ayrı bir yeri vardır. Blog fikri ise çok sonradan ortaya çıkan bir fikir. İlk başlarda fotoğraf bile çekmiyordum. Sonra birkaç fotoğraf paylaştığımda arkası gelmeye başladı. Blog falan derken şimdi de insanlar video çek diyor. Aylak Gezgin ismini ilham aldığım Bertrand Russell'ın \"Aylaklığa Övgü\" eserinde \"Çalışmak abartılmış bir eylemdir\" sözü ne kadar doğru ise aylaklığı da abartmamak gerekli diye düşünüyorum. Öncelikle rotamı planlıyorum tabii ki. Yeşil pasaportum olduğu için bu konuda avantajım var diyebilirim. Özellikle Ryanair, Wizzair gibi ucuz hava yollarının uçuşlarını takip edip uygun uçuşları seçerek rotamı hazırlıyorum. Konaklama tercihim genelde hosteller oluyor. Couchsurfing'i birkaç kez denesem de bana pek uygun olmadığı için fazla tercih etmiyorum. Gideceğim şehir belli ise gitmeden mutlaka şehrin ve ülkenin kültürü ile ilgili kitapları okurum. Hatta birkaç tane de film izlerim. O dilde birkaç kalıp cümle mutlaka öğrenirim. Merhaba, günaydın, teşekkürler gibi... Yerel insanlar ile tanışırken, alışveriş yaparken mutlaka faydası oluyor. Boğazına düşkün birisi olarak yemeklerini mutlaka araştırırım. Şehir ile ilgili araştırma yapmak o şehre vardığımda zaman kazandırır. Bu yüzden araştırma yapmak her zaman gereklidir. Bazen sadece gidiş biletimi alıp dönüşü yolun akışına bırakıyorum. Böylece daha esnek bir yolculuğum olmuş oluyor. Genelde yolda tesadüfen karşılaştığım insanlar ile ilgili anılarım çok oluyor. Seninle de öyle tanışmıştık zaten! 🙂 Bazen yolumu kaybettiğim oluyor. İlk çıktığım yolculukta Budapeşte'den Prag'a gidecekken biletçinin yanlış bilet kesmesiyle Prag yerine Lviv'e gitmek zorunda kalmıştım! Değiştirmek istediğimde ise \"Sırt çantalı değil misin, ne fark eder, Lviv de güzel şehir\" cevabını almıştım. Tamamı rahibeler ile dolu otobüste farklı olan bir tek ben vardım. Sınırda polis beni de rahip sanmıştı... Hala gülerim aklıma geldikçe... Belki de ilk yolculuğum olduğu için sürekli hatırlarım. Bugüne kadar çok can sıkıcı olaylarla karşılaşmadım. Sadece son seyahatimde Fas'tan İspanya'ya dönerken polis pasaport kontrolünde epey bir sorguya aldı. Girerken de çıkarken de. Bir an ülkeden göndermeyecekler diye düşündüm. Bu ülkeye gidecekler iki kez düşünsün mutlaka. Gezmek, sırt çantası ile gezmek o kadar popüler oldu ki, hele blogger olmak... Şimdi ünlüler bile gezi blogları yapıyor. Hatta bazı seyahat acenteleri ünlüleri rehber olarak kullanıyor. Benim tarzım ucuz ve konfor aramadan gezmek. Şu iyidir bu iyidir şöyle böyle gezin diye tavsiyelerde bulunmam çok yararlı olmaz diye düşünüyorum. Ancak özellikle gençlere gezmelerini yeni kültürleri tanımalarını şiddetle tavsiye ederim. Bazen sosyal medyada çok popüler olan gruplarda görüyorum. Sırf ucuz gezmek için olmadık şeyler yapan gençlere rastlıyorum. Ucuz gezmek için kendilerine eziyet etmesinler. Belli bir bütçenin mutlaka olması gerekiyor ki gezerken zevk alalım. Bunun yanında Workaway gibi gönüllü programları var, bunlara mutlaka katılsınlar. Böylece konaklama ve yeme içme harcamaları yapmak zorunda kalmazlar. Gezmek inanılmaz bir bakış açısı kazandırıyor ve bunu doğru şekilde kullanan arkadaşların karşısına da çok iyi fırsatlar çıkıyor. 30 yaşın altındakiler için çok güzel Erasmus gönüllü programları var. Ve bu sene sistemi daha da değiştirdiler. Artık daha fazla seçenek ve imkan var. İlk olarak bu şekilde gönüllü programları ile gezmelerini tavsiye ederim. Tabii sadece gençler değil emekliler için de aynı şeyleri tavsiye ederim. Workaway'de yaş sınırı olmadığı için herkes katılabilir. Emekliliğin en güzel yanı özgürce gezmek. Hayata bir kez geliyoruz ve onu anlamlı bir şekilde yaşamak bizim elimizde. Bugüne kadar gezdiğim şehirlerde şehirleşme, ulaşım kolaylığı en çok dikkatimi çeken hususlar. Avrupa'dan örnek verecek olursak doğaya, tarihe ve insana inanılmaz bir saygı var. Şehirler insanların rahatlığı için kurulmuş sanki. Ve doğa, tarih hiçbir şekilde tahrip edilmemiş. Bir de İstanbul'a bakalım. Ne hale getirmişiz? Tam bir mezarlık. Sadece İstanbul değil, güzelim yemyeşil Karadeniz'den tutalım Ege'nin en ücra köyüne kadar mahvetmişiz memleketi. Betona boğmuş, doğallığını öldürmüşüz. Ne tarihe ne doğaya saygımız kalmış. İşte gezerken bunların da farkına varıyoruz. Mutlaka bir karşılaştırma yapıyoruz ister istemez. Antalya gibi muhteşem bir deniz ve bunun yanında çevresinde onlarca antik kenti olan başka bir şehir var mı? Yok... Türkiye'de antik kent sayısı 150 civarında... Hiçbiri Avrupa'da herhangi bir orta çağ şehri kadar ziyaretçi almaz... Efes dahil buna. Ayasofya, Hristiyan aleminin en önemli yapıtlarından biri. Ayasofya'dan ilham alınarak tasarlanan, Avrupa'da bir çoğumuzun ismini bile duymadığı birçok mabet var. Venedik'te San Marco, Paris'te Sacre C ur gibi... Bu yerlerin yıllık ziyaretçi sayısı yılda 10 milyonun üzerinde iken Ayasofya'nın 1.5 milyonu bulmuyor. İşte en çok dikkatimi çeken bu oluyor: \"Kültür Turizmi\" Bizim beceremediğimiz, ancak yurt dışında özellikle Avrupa'da kültür turizmi sayesinde inanılmaz kalkınma gösteren şehirler var. Yanıma mutlaka ağrı kesici ilaç alırım. Çantamın ağırlığı 7 kiloyu geçmez. 7 kilo yük bütün gün taşıdığında 70 kilo olur. O yüzden mümkün olduğunca az, mevsime uygun, kolay yıkanabilir, çabuk kuruyan kıyafetler daha çok tercihimdir. Telefonumda olsa da, ne olur ne olmaz, yola çıkmadan bütün rezervasyonların uçak biletlerinin çıktısını alırım. Biraz garanticiyim. Not defteri mutlaka gezerken yanımda olur. Yoldayken yazmak hem dinlendirici olur, hem de zaman kazandırır. Üstelik yolun nasıl geçtiğini de anlamazsın. İlk önceleri mutlaka kitap taşıyordum yanında artık ağırlığı azaltmak için e-kitap tercih ediyorum. Özellikle gezdiğim ya da gezeceğim yerler ile ilgili e-kitapları yola çıkmadan telefonuma yüklüyorum. En çok unuttuğum da terlik olur. O yüzden genellikle gittiğim her yerden terlik alırım. Balkan ülkeleri aklımda hep ucuz ülkeler olarak kalmıştır. Belki de gittiğim zaman Euro kurunun düşük olmasındandır bilmiyorum. Bosna, Makedonya, Kosova hatta Hırvatistan bile ucuz gelmişti. Moldova'nın başkenti Kişinev yine ucuz olarak hatırladığım bir şehir. Ukrayna kırsalı Karpat Dağları bölgesi hem kalite hem de fiyat açısından değerlendirdiğimde yine ucuz olarak gezdiğim yerlerden. İtalya'nın neredeyse tüm şehirleri diyebilirim. Özellikle yaz aylarında. Tabii ki Paris ve Moskova da gezip gördüğüm diğer pahalı şehirler. Tabii uzun yıllardır gezdiğim için ekonomik koşullar değişebiliyor. Örneğin 13 sene önce, Gürcistan'da bulunduğum zaman yaşam o kadar ucuzdu ki, en son iki sene önce gittiğimde inanamadım. Yine Ukrayna aynı şekilde. 3 sene önce 1 TL yaklaşık 9 Grivna iken şu an 4 lira civarında. Buna bir de son yıllarda özellikle Lviv'in çok tercih edilen bir destinasyon olduğunu eklersek, şu an Türkiye'den bile pahalı diyebilirim. Yıllardır Hindistan'da yaşayan ve rehberlik yapan Zafer Bozkaya'nin Hindistan Gezi Rehberi muhteşem bir eser. Hindistan'a gitme fikri olanların mutlaka edinmesi gereken bir rehber. Türkiye'de kültür turizmini en iyi şekilde uygulayan bir turizm duayeni, Fest Travel'ın kurucusu, Faruk Pekin'in Kültür Turizmi isimli kitabı, her turizmci ve gezginin başucu kitabı olmalı. Gabriel Garcia Marquez'in \"Doğu Avrupa'da Yolculuk'u, 1950'li yıllarda yazılmasına rağmen bugün bile gözlemlerinin geçerli olduğunu düşündüğüm harika bir yapıt. Evet, Aylak Gezgin bunları söyledi. Çok keyifli bir konuşma oldu doğrusu. Söylediklerinde ona katıldığım öyle çok yer var ki... Blogtaki yazılarımı okuyanlar birçok konuda kendisiyle hemfikir olduğumu görecektir zaten. Hem röportajda ismi geçen Nuray'ın, hem de Ali Murat Demir'in yazılarını okumak için bloguna bakmayı ihmal etmeyin. Nuray, özellikle genç yaşında çıktığı bu yolculukla tüm gençlerimize örnek oluyor aslında. Gitmeden önce, benim daha önce ziyaret etmiş olduğum Danimarka ve Kopenhag hakkında merak ettiği soruları sorduğu mesajı hala hatırlıyorum. Sevgiyle ve seyahatle kalın, kendinize çok iyi bakın, görüşmek üzere! Çok güzel, akıcı ve sürükleyici bir yazı olmuş emeğinize sağlık. Özellikle gezmeye yeni başlayacaklar, gezmenin ne sonuçlar getireceğini merak edenler, gezme ile ilgili endişesi olanların iki kere okuması gereken bir yazı olmuş. Özellikle teşekkür ederim sizlerin ilham verici yazıları ve aktardığınız tecrübeler sayesinde bende cesaretlenip Amerika'yı keşfetmeye başladım. Yazacak çok şey var ama bu seferlik bu kadar yorum yapıyorum. Huzurlu güzel gezmeler diliyorum. Nuray çok teşekkürler! Gerçekten keyifli bir söyleşi oldu ve senin de üzerine basarak belirttiğin gibi, çok güzel, çok faydalı tavsiyeler var yazıda. Biz de sana bir nebze olsun yardımcı olabildiysek ne mutlu 🙂 Amerika'ya selamlar, sevgiler! ülke ve şehirleri sayesinde yakından tanıma fırsatımız oluyor, umarım ben de bir gün böylesine aylak gezebilirim, neden olmasın. Sağlıcakla kalın. Çok teşekkür ederim! Aylak Gezgin'i röportaj için yakalamak pek kolay olmadı zaten 🙂 Sağlık olduktan sonra seyahat için her zaman vakit var. Selamlar! Şimdi onları döküp, kendi yo haritamı çizme vakti. Sayın hocam, Stefan Zweig şöyle yazıyor: \"Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım!\" Eh, bize de onun bu tavsiyesine uymak düşüyor. Seyahatlerimizde biriktiriklerimizi, gözlemlerimizi, heyecanımızı yazıya dökmeyi de ihmal etmeyelim, size de bol sağlık ve sevgiler!"} {"url": "https://gezivita.com/gezginlerle-roportajlar-4-bolum", "text": "Bildiğiniz gibi, bundan üç ay önce \"Gezginlerle Söyleşiler\" başlıklı bir yazı dizisine başlamıştım. Geçen bu üç ay içinde üç farklı gezginle seyahat üzerine konuştum, onları size tanıttım ve seyahat üzerine tecrübelerini sizlerle paylaştım. Serimize durmaksızın devam ediyoruz. 2018 yılının aralık ayında, 4. konuğum Semi oldu. www. mutlueller. com isimli şirin mi şirin bloğundan tanıdığımız, 10 parmağında 10 marifet bir isimdir Semi. Kendisi, aşağıda yanıtları okurken de göreceğiniz gibi aksini iddia etse de, bence kesinlikle bir gezgindir efendim! 🙂 Lafı daha fazla uzatmıyor, sizi sorular ve Semi'nin yanıtlarıyla baş başa bırakıyorum. Gezerken hesap peşinde olmadım hiç, rakamların da pek bir önemi yok zaten. Kime neyi ispatlamaya çalışıyoruz tartışılır. Gezip gördüğümüz onca yerin bizim iç dünyamıza sağladığı katkıya bakmak lazım daha çok. İzlanda, açık ara bende yeniden gitme isteği uyandıran bir ülke. \"Huzur İzlanda\" mı bilmem, ancak başkent Reykjavik ve civarı bende tarifsiz iz bırakan bir yer oldu. Doğanın vahşi muhteşemliği, insanların sade yaşamı, birbirine olan karşılıklı güveni, kendilerine has tasarımları, espri anlayışları... Açıkçası hepsinden çok etkilendim. Hem iki kültürlü ailemiz, hem gezmeye erken yaşta başlamalarından dolayı \"dünya vatandaşı\" diyebileceğimiz gençler oldular. Sadece bizimle gezmekle kalmadılar, ulusal/uluslar arası kamplara katıldılar/katılıyorlar. Aşı tuttu diyebiliriz yani. Benim çocukluğumda yılda bir kez tatile gitmek vardı. Orta halli bir ailede büyüdüm. Çok şanslıydım, babam her yaz bizi farklı yerlere tatile götürürdü. Bir düşünün, Murat 124 arabada, arkada 4 kız, vıcık vıcık yaz sıcağı ve biz tüm Ege'yi baştan başa geziyoruz. İlk defa Efes'e gittiğimde oldukça küçüktüm, sonrasında sanırım en az 5 kez daha gittim. Her defasında çocukluğumu hatırladım, yanımdakilere anlattım. Rahmetli babama ne kadar şükretsem az. Karar verilmiş ve biletleri de almışsak gerisi kolay. Çok ciddi bir hazırlık dönemi yok aslında. Ailece seyahat ettiğimizden gideceğimiz yerde hepimizin ilgisini çekecek faaliyetlerle ilgili biraz ön bilgi toparlıyorum. Gerçekleştirme konusunda hava şartlarına bağlı olarak esnek davranıyoruz. Mesela Rio'ya gittiğimizde yağmur hiç kesilmedi, önce bir müzede, ardından hiç hesapta olmayan akvaryumda günümüzü değerlendirdik. Bazen de anlık kararlar verebiliyoruz. O anda canımız istemiyorsa plana uymuyoruz. Ancak mutlaka ama mutlaka istediğimiz bir şey varsa biletini de önceden alabiliyoruz. En unutamadığım seyahat, 18 yıl önce gittiğimiz İskoçya. 15 gün kaldığımız İskoçya'ya sırt çantalarımızla gidip, bazı günler çadırda, bazı günler hostel'de ya da bed & breakfast'ta kaldık. Ve yürüdük, yürüdük, daha çok yürüdük... West Highland Way'i tamamlayamadık ama epeyce yürüdük. Yürümeyi ve doğayı sevenlere, farklı bir tatil isteyenlere şiddetle öneririm! İskoçya müthiş bir yer! Tavsiyede bulunacak kadar seyahatle ilgili her konuda tecrübem yok. Söyleyebileceğim tek şey, imkanları doğrultusunda gezmeye çalışsınlar. Eskiden çok bilinmiyordu ama artık bilgiye ulaşmak gibi gezmek de kolaylaştı. Vizesiz de gidilebilecek ülkeler var, hem çalışıp hem gezilecek yerler, ucuz konaklama seçenekleri vs. Gerçekten istediğinizde ve önceliği gezmeye ayırdığınızda öyle ya da böyle bir çözüm bulunuyor. Zamanı iyi değerledirmek açısından uçak başta geliyor. Ancak müsaitsek arabaya da trene de hayır demem. İstanbul'dan Selanik'e arabayla gittiğimizden, yol üzerinde birçok yere uğrama fırsatımız olmuştu. Ya da uçakla gittiğimiz bir yerde araç kiraladığımız da oluyor. Rotamıza bağlı bu durum biraz da. Söz konusu şehri gezmekse, her zaman yürümeyi tercih ediyorum. Yürümek en güzel keşif yöntemi. Ucuz ülkelere henüz gitmedim. 🙂 Bize göre ucuz bir yer kaldı mı bilmiyorum. Estonya'nın başkenti Tallinn, ucuz demeyelim ama uygun olarak kalmış aklımda mesela. Bir de bu soruya eskiden cevap verseydim, bazı Yunan adaları diyebilirdim. İzlanda! Kuzey Avrupa genelde pahalı, Danimarka da çok zorluyor ama İzlanda bir tık daha önde. Böyle bir durumda gezmeden ödün vermeyip, yeme-içme olayının en azından bir kısmını kaldığımız airbnb evinde hallediyoruz. Tek başına seyahat edenler için alternatif daha çok ama ailece airbnb evinde kalmak bize daha ekonomik geliyor doğrusu. Sevgili Kaan, gezgin olmamama rağmen beni düşündüğün için öncelikle teşekkürler. Seni okuyan ve takip eden birilerine ilham olabiliyorsak ne mutlu. Bir şeyden eminim, senin kalemin, anlattığın yerler, verdiğin ipuçları gezmek isteyenler için çok değerli. Umarım yazmayı hiç bırakmazsın. Gezerken ben de sürekli yürüdüğüm için, yürümenin bir şehri tanımanın ve yeni yerler keşfetmenin en iyi yolu olduğuna da yürekten katılıyorum. 2018'in son yazısını da böylece bitirmiş olduk. Mutlu Eller blogundan Semi'nin yazılarına ulaşabilir, harika fotoğrafları için Mutlu Eller Instagram İnstagram sayfasını ziyaret edebilirsiniz. 2019'da, tüm Gezivita takipçilerine bol bol seyahat diliyorum! Çok detaylı bir bilgi paylaşmışsınız, emek harcandığı belli oluyor. Bu denli güzel çalışma için elinize ve emeğinize sağlık. site yönetimine teşekkür ediyoruz. Ben de bu güzel yorum için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gezivita.com/gezi-kitaplari", "text": "Daha önce yayınlamış olduğum Seyahat Kitapları başlıklı yazının ikinci kısmına hepiniz hoş geldiniz! Bu bölümde de sizler için önerdiğim, okuyup beğendiğim gezi kitapları yer alıyor. Lafı fazla uzatmadan, hemen tanıtımlara başlayalım o halde. Listede şu ana kadar yer alan isimleri hemen herkes tanıyordu sanırım. Ya da en azından bir şekilde ismini duymuştu. Peki Okan Okumuş kimdir? Önce onu söyleyeyim. Okan, 1971 yılında Bursa'da doğmuş. Mühendislik eğitimi almış. Yani aslında mühendis. Yaban Tv'deki bir röportajında 50'nin üzerinde ülke gördüğünü söylemişti. İnanılmaz öyle değil mi? Kıskanmadım desem yalan olur. Siz ne dersiniz? Okan Okumuş'un seyahat blogunun yanı sıra, yayınlanmış çok güzel seyahat kitapları da bulunuyor. Kitaplarından bazıları şunlar: Gezginin El Rehberi & Yaşasın Sırt Çantası, Latin Amerika & Alternatif Bir Gezi Rehberi, Doğu Asya & Alternatif Bir Gezi Rehberi. Bunlardan ilkinden bahsetmek istiyorum... Aslında kitabı tamamen tesadüfen keşfettim. Şöyle oldu; 2016 yılının mayıs ayında, Fransa ve İspanya gezisi yapmadan hemen önce, İstanbul'daki büyük bir D&R'a girdim. Her zaman yaptığım gibi gezi kitapları bölümüne yöneldim. Oradaki kitapları karıştırırken bu kitap içeriğiyle hemen dikkatimi çekti. Peki kitabın içinde neler var? Hemen söyleyeyim: Bir gezginin ihtiyacı olan neredeyse her şey! Adeta ismiyle müsemma: Gezginin el kitabı! Kitabı sıradanlıktan kurtaran bir özelliğini belirtmek istiyorum. Bu gerçekten fazlasıyla dikkat çekici ve onu klişe bir seyahat rehberi olmaktan çıkarıyor. Bu da kitabın edebi yönü. Okan, fazlasıyla alıntı yapmış ve seyahat ile ilgili verdiği önemli bilgilerin yanı sıra seyahati, insan psikolojisini de yorumlamış. Bölüm başlarında ve aralardaki Afşar Timuçin, Melih Cevdet Anday, Tezer Özlü, Edip Cansever alıntıları, kitabı okurken beni mest etti! Yine bir gezi kitabında ilk defa, akademik bir çalışmaya ve akademisyene referans verildiğine şahit oldum. Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum, bana güvenin, kesinlikle pişman olmayacaksınız. Beğenirseniz, işinize yararsa, bu yazının altındaki yorum kısmında bana bir teşekkür bile yazsanız yeterli. Beni yakından tanıyanlar, iflah olmaz bir Zweig hayranı olduğumu bilir. Bu defa Zweig'in bir seyahat kitabını tanıtacağım sizlere. Aslında biz onu daha çok öykü ve bilhassa muhteşem biyografileriyle tanıyoruz. Ancak hayatı bin bir zorlukla geçen ve trajik bir sonla biten Avusturyalı Stefan Zweig, edebi kimliğinin yanı sıra aynı zamanda iyi bir gezgindi. Yolculuklar Üzerine, Zweig'ın 1902-1940 arası çeşitli kentler ve ülkeler hakkında yazmış olduğu karışık yazılarından oluşuyor. Bu yazılar çok uzun değil. Her bir ülke veya kent hakkında kısa kısa bilgiler vererek düşüncelerini dile getirmiş. Ancak benzetme ustası Avusturyalı, daha ilk yazıdan itibaren okuyucuyu avucunun içine almayı başarıyor. Kitapta geçen bazı yerler ise şöyle: Salzburg, Brugge, Sevilla, Oxford ve Hyde Park, Floransa, Rusya, Amerika... En çok hangi bölümü beğendin diye sorarsanız, hepsini derim! Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım! Yaşlanmaktan korkuyorum, günün birinde yorulacağımdan, tembelleşeceğimden ve yolculuk edemeyeceğimden çok korkuyorum. Uçan Salzburglu demişken, Salzburg Gezi Rehberimi incelemeyi de unutmayın: Salzburg Gezi Rehberi Zweig'in bu kitabını beğeneceğinizi umuyorum. Alain De Botton, İsviçre doğumlu filozof ve yazar. Sel Yayıncılık tarafından basılmış bir sürü kitabı bulunuyor. Seyahat Sanatını geçenlerde okudum ve çok beğendim. Bu kitabı tek kelimeyle tarif etmemi isteseler, gönül rahatlığıyla \"harika\" kelimesini kullanırım. Kitap farklı bölümlerden oluşuyor ve altını çizmediğim bir bölüm yok neredeyse. Botton, bu kitabında seyahat ettiği farklı şehirleri farklı yazar veya sanatçıların hayali rehberliğinde geziyor. Nasıl mı? Şöyle... Örneğin Hollanda'da, Amsterdam'dayız. Yazar, rehber olarak aldığı Gustave Flaubert'in egzotik Mısır yolculuğu üzerine izlenimlerini, Amsterdam'da gezdiği yerlerde hissettiği kendi duygularıyla karşılaştırıyor. Tek başına çıktığı bir seyahat sırasında, herhangi bir özelliği olmayan, sıradan bir mola yerinde hissettiği yalnızlık, ABD'li ressam Edward Hopper'ın tablolarını anımsatıyor yazara. Örneğin meşhur tablolarından bazıları; Otomat, Benzin, Otel Odası... Bu tablolar üzerinden düşüncelerini aktarım çabasına girişiyor. Ahmet Haşim Paris, Frankfurt... Yahut Hiç! Ahmet Haşim'in gezi yazıları. Notos Kitap tarafından yayınlanmıştır. Kitabın içindeki ayraç pek güzeldir. Bu kitabı, Sultanahmette, Alfa Yayınlarının dört katlı nefis merkez binasında, raflar arasında gezerken bulmuştum. Burası bütün kitapları %20-30 indirimli satar. Aklınızda olsun. Elimde tuttuğum Notos Kitap baskısı oldukça ince. 1 saatte bitirebilirsiniz. 1884 Bağdat doğumlu Haşim, 1933 yılında İstanbul'da ölmüştür. Bu kitabında 1928-1929 yıllarında Paris ve 1932 yılında Almanya'nın Frankfurt şehrine yaptığı yolculuklarla ilgili izlenimlerini bulacaksınız. Aslında yazarın Frankfurt Seyahatnamesi adıyla Yapı Kredi Yayıncılık tarafından basılmış bir başka kitabı daha var. Bu kitapta ise, üç geziyi bir arada buluyoruz. Haşim'in gezi yazılarını okurken, bir şehir rehberi ya da önemli, gezilesi yerler kılavuzu okumadığını bilmelidir okur. Peyami Safa'nın Frankfurt Seyahatnamesi hakkındaki yazısında da dediği gibi, tüm bu eserlerde gezilip görülen yerlerden ziyade, Ahmet Haşim'i buluruz çünkü. Aralara serpiştirilmiş siyah-beyaz fotoğrafların, kitaba biçimsel bir estetik kattığını, apayrı bir hava verdiğini söylemeliyim. Çok hoşuma giden bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Seyahat kitapları listemde, en son okuduğum kitaplardan biri Balkan Yolcusu. Füruzan'ın 1990'lı yılların başında -tam tarih olarak 1993- Bosna Savaşı henüz sürerken Balkanlara yaptığı gezi yazılarından oluşuyor. Kitap içerisinde, yazarın kendi görüşlerinden başka, kişilerle yapılmış birebir görüşmeler ve röportajlar da var. Bu anlamda çok yönlü bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Zira dağılan Yugoslavya sonrası siyasi durumu anlayıp değerlendirmek açısından da çok önemli bir eser bu. Kitabın beni oldukça etkilediğini söyleyebilirim. Bir anda parlayan milliyetçilik akımı, Bulgaristan'ın Jivkov ve Yugoslavya'nın Tito dönemleri, savaş sırasında yaşanan insanlık suçları gibi konular, okurken insanı derin düşüncelere sevk ediyor... Bu anlamda, bir gezi kitabı olmanın çok çok ötesinde, rahatlıkla siyasi tarih okuması olarak da düşünülebilir. Yakın tarih ilginizi çekiyorsa hiç düşünmeden satın alın. Oldukça çarpıcı iki alıntı ile sonlandırmak istiyorum. Saraybosna haberleri CNN'den. Ardından borsa, Hollywood'da yaklaşan Oscar'lar. Yoruma göre Affedilmeyen'in (Bilgi: 1992 yapımı bir film) şansı çok. Sonra bahar modası. Ölüm, para, aşk, sanat, moda, politika eşit hızlı görüntülerle üst üste geçerek insanlara tüm olguları aynıymış gibi algılatıyor. Bir ulustan çıkan canilerin, iyi vatandaşlarına, aydınlarına, kötü bir tarihi miras bırakmasının acısını düşünüyorum. Bunun dünya tarihindeki en yakın örneği Hitler Almanyası'dır. Alman aydınları, aklın yıkıldığı o yılları şiddetle kınarlar. Ünlü Kolombiyalı yazar Marquez, ülkemizde en çok Yüzyıllık Yalnızlık kitabıyla tanınıyor. Ben Kırmızı Pazartesi isimli ince kitabını da okumuştum. Doğu Avrupa'da Yolculuk kitabı ise Can Yayınlarından çıktı. Doğu blokundaki insanların yaşayış tarzı, olaylara yaklaşım biçimleri ve düşünce sistemleri, yazarın etkileyici edebi dili ile birleşince ortaya her sayfasından keyif alınan bu kitap çıkmış. Ben, özellikle Doğu ve Batı Berlin'le ilgili olan kitabın ilk kısımlarını daha dikkat çekici buldum. Ancak kitabın son kısımlarındaki Polonya ve özellikle de Moskova hakkındaki yorumları da kesinlikle okunmaya değer. Yazar, Moskova'yı dünyanın en büyük köyü, Sovyetler Birliğini ise tek bir Coca-Cola ilanı bulunmayan 22.400.000 kilometrekarelik bir ülke olarak tanımlıyor. Bu festival, kırk yıl boyunca dünyadan kopuk yaşayan Sovyet halkına sunulan bir sirk gibiydi. İnsanlar yabancıları görmek, etten kemikten yapıldıklarını anlamak için onlara dokunma arzusundaydı. Ömürlerinde tek bir yabancı bile görmemiş pek çok Sovyet insanıyla karşılaştık biz. Polonya gezisi, Moskova turu düşünüyorsanız gitmeden önce bu güzel kitabı okuyabilirsiniz. Mina Urgan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerindendi. Daha çok, yaşamının son yıllarında yazdığı ve kendisinin bile hiç beklemediği bir ilgiyle karşılaşan Bir Dinozorun Anıları isimli kitabıyla tanınıyor. Kitabın yazım dili o kadar sade ve içten ki, okurken vaktin ve sayfaların nasıl ilerlediğini anlayamıyorsunuz. Özellikle geçmiş ve bugün arasında sıkışıp kalmış Bodrumu çok güzel anlatmış. Bunun yanı sıra İtalya'nın pek bilinmeyen küçük kasabalarını, Dublin'i de öyle güzel anlatmış ki. Mavi Yolculuk kısmında özellikle ülkemizin Ege ve Akdeniz kıyılarındaki eşsiz yerlere yaptığı yolculuklar da ilgi çekici. Venedik'i son görüşüm Şubat 1989'daydı. İstanbul'a dönüş trenini öyle ayarlamıştım ki, sabah erkenden Venedik'e varacak, gece yarısı başka bir trenle oradan ayrılacaktım. Kar serpeliyordu ve Adriyatik Denizinden buz gibi rüzgar esiyordu. Karnaval zamanı olduğu için, incecik ipek giysili, yüzleri maskeli kadınlarla erkekler, barok müzikle çınlayan San Marco Meydanında doğaüstü güzel yaratıklar gibi oradan oraya uçuyorlar, sonra gizemli bir biçimde gözden yok oluyorlardı. O meydandan, daracık sokaklardan, köprülerden alamıyordum kendimi. Ne yağan kar, ne de Adriyatik'ten esen buz gibi rüzgar bozabiliyordu Venedik'in büyüsünü. Gece yarısı trene bindiğimde ağır bir bronşit başlamıştı, ateşim vardı. Ama Venedik'i görmenin coşkusu içindeydim. Kitabın sonunda ise kendisinin fotoğraflarından oluşan mini bir albüm var. Seyahat kitabı olmanın yanında, yazarı ve kişiliğini anlamak için de güzel bir kılavuz kitap. Şair ve yazar İlhan Berki içinizde duymayan yoktur sanıyorum. Behçet Necatigil onu \"şiirimizin uç beyi\" olarak tanımlar. Galata ve Pera tek bir kitap değil aslında. Galata ayrı, Pera ayrı bir kitap. Ancak her ikisi de Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Pera'yı uzunca bir süre önce alıp okumuştum zaten. Galata'nın ise uzun süredir baskısı yoktu ancak YKY nihayet 2018 yılı mart ayında bu kitabı yeniden bastı. Bu, uzunca bir süredir beklediğim bir şeydi. Zira sahaflarda bu kitabı bulamamıştım. Her iki kitapta da İlhan Berk bizi Galata ve Pera'nın sokaklarında tarihsel bir gezintiye çıkarıyor. Üstelik kelimenin tam manasıyla gerçekten sokak sokak, dükkan dükkan, pasaj pasaj geziyorsunuz. Galata Kulesi, Voyvoda Caddesi, Şahkulu Bostan Sokak, Yüksek Kaldırım, Karaköy, Kamondo Han, Tarlabaşı, Balıkpazarı, Cumhuriyet Meyhanesi, Aya Triada Kilisesi ve daha onlarcası... Aklınıza ne gelirse. İlhan Berk'in büyüleyici bir anlatım tarzı var. Şahkulu Bostan Sokağı bir ucuyla Pera'ya, bir ucuyla da Serdar-ı Ekrem Sokağına gelip dayanır. Minyatürde bir kıyı sokağıdır. Salah Birsel 1948-1951 yıllarında, tam üç yıl Şahkulu Bostanında lengerendaz olmuştur ama apartmanların topu da onarım gördüğünden ve de yüz hatları değiştiğinden bu oturduğu sokaktaki evi kestiremediğini söyleyecektir. Birsel'in bu sokaktaki evi, sonra da bu sokağı sevdiğini söylememize bilmem gerek var mı? Bu sokak değil mi ki, 20-30 adım sonra Pera'ya çıkıyordur, öyleyse doğma büyüme bir Peralı olan yazarımız daha ne ister? Lebon'da ya da Markiz'de çayını yudumladıktan sonra kendini İstiklal Caddesine atmak işten bile değildir. Geldik seyahat kitapları listesinin son sırasına. Aslında diğerlerinin aksine henüz bu kitabı okumadım. O zaman, hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bu kitabı neden buraya koyduğumu sorabilirsiniz elbette. Hemen söyleyeyim. İnternette yaptığım ufak çaplı bir gezintide gördüm ki, Robert Pirsig'e ait bu kitap, en güzel seyahat kitapları listelerinin hemen hemen hepsinde yer almış. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, kendinize iyi bakın, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/gezi-plani", "text": "Bu da sorulur mu? Elbette sırtımda sırt çantasıyla! İnanmıyorsanız bakın. Böyle basit ve ciddi düşününce aslında pek de komik olmayan bir cevap verebilirim buna. Ama durun, hemen kızmayın yahu! Bu kadar da kötü espri olmaz demeyin. Bugün değişik bir konudan bahsedeceğim sizlere. Daha doğrusu bu, bugüne dek blogda yayınlanan yazıların genel konseptinden biraz ayrı, bu nedenle değişik ifadesini kullandım. Bu defa sıradan bir gezi rehberi hazırlamadım. Klasik bir gezi planımı nasıl yapıp, seyahatlerimi nasıl gerçekleştirdiğimi anlatacağım bu kez. Eminim içinizde merak edenler ve \"Bu adam seyahat rehberi hazırlama işini iyi beceriyor, ayrıntılı gezi yazıları hazırlıyor, gittiği yerleri de güzel anlatıyor ama acaba kendisi nasıl geziyor\" diye kendi kendine soranlar vardır. İşte bu yazıda bu sorunun yanıtını bulacaksınız. Bilirsiniz veya ortaokul yıllarınızdan eminim hatırlarsınız, bir kompozisyonun üç ana bölümü vardır: Giriş, gelişme ve sonuç. İşte bu yazıda kendi seyahat maceramı bu üç ana bölüme ayırarak paylaşacağım sizlerle. Zira benim seyahatlerim buna benzer gelişiyor. Dışarıdan bakıldığında, aynı blog yazmak gibi son derece kolay ve rahat bir işmiş gibi görünse de, bir seyahati planlamak ve hayata geçirmek oldukça ciddi emek harcanan, en ince detayların bile hesaba katılmasını gerektiren önemli bir süreç aslında. Instagram sayfası için hızlıca anlık bir fotoğraf çekip hemen paylaşmaya benzemiyor yani. Elbette yolculuk sırasında kendiliğinden gelişen süreçler, spontane olaylar da var ama genel olarak belli bir plan örgüsü bulunuyor. En azından benim seyahatlerim bu şekilde diyebilirim. Üstelik bildiğiniz gibi ben bireysel seyahat tutkunu, Sırt çantalı gezgin olduğum için, gezilerimi genelde kendim planlayarak tek başıma yapıyorum. Yani tek başına seyahat eden bir gezginim. Tur ile bir yere gitmiyorum pek. Bir iki gezi hariç, seyahatlerime hep tek başıma çıktım bugüne kadar. Aynı giriş, gelişme ve sonuç diye ayrılan kompozisyonlarda olduğu gibi, bu gezi yazısı sırasıyla; seyahatten önce, seyahat sırasında ve seyahatten sonra yaptıklarım diye üçe ayrıldı. O halde başlıyorum. Hazır mısınız? Çayınızı ve kekinizi elinize alın bakalım. İsviçreli bilim insanlarının yaptığı güncel bir araştırmaya göre, Gezivita seyahat blogu içindeki yazıları çay/kahve ve kek eşliğinde okuyanlar, üç vakte kalmadan kendileri de seyahate çıkıyorlar. Bir yere gitmeden önce neler yaptığımı anlatayım ilk olarak. Bu kısım oldukça önemli. Zira bir kompozisyona başlarken de yazacağınız ilk cümle gerçekten çok önem taşır ve sonra gelecek kısmı fazlasıyla belirler. Hazırlıklarım haftalar öncesinden başlıyor diyebilirim. En az 1-2, en fazla 3-4 hafta. Bu aralığın dışına pek çıkmıyorum. Evet farkındayım, 3-4 hafta demek neredeyse bir ay demek. Bu süre kimileri için çok uzun gibi gelebilir, ancak gerçekten böyle. Birazdan, yazıyı okuduktan sonra neden bu denli uzun sürdüğünü kendiliğinden anlayacaksınız. Gezi planı safhasının en ciddi kısmı araştırma çünkü. Ama cidden yoğun bir araştırma. Yurt dışına çıkmadan önce nereye veya nerelere gitmek istediğimi düşünürüm. Kafamda az veya çok bir yer olur mutlaka. Mesela Portekiz uzun süredir var, ama henüz gidemediğim yerlerden biri. Yakında gitmem pek mümkün görünmese de, hep aklımın bir köşesinde öylece durur. Gidilecek yerleri belirledikten sonra, esas araştırma ve bilgi toplama aşamasına geçiyorum. Peki neyi araştırıyorum? Her gün düzenli bir şekilde oturup saatlerce olmasa bile, belli aralıklarla gitmeyi düşündüğüm yerlerle ilgili yazıları, blogları, kitapları okuyorum. Dergileri karıştırıyorum. Bazen eski ansiklopedilere bile baktığım oluyor. Aşırı zengin olmasa da şu an için kendime yeten bir kütüphanem var. Bunun yetmediği yerlerde de elbette elimin altındaki internetten yararlanıyorum. Ekşi Sözlük mesela, özellikle son yıllarda girilen içeriklerin içinde kayda değer bir yorum/yazı bulabilmek artık çok zor olsa da, hala benim için öncelikle göz atılması gereken yerlerin başında geliyor. Önce buradaki eski tarihli yazıları okuyorum. Bu okuma ve araştırma kısmı, doğruyu söylemek gerekirse bende ilk başlarda yoktu. Yani ilk yaptığım seyahatlerimde böyle bir şey yapmıyordum. Az sonra bahsedeceğim mesela, Polonya'ya gitmiştim ama pek de öyle nereyi nasıl gezeceğimi hiç araştırmadan, bomboş... Hani elini kolunu sallaya sallaya derler ya, öylesi. Peki bu fikir nereden ve nasıl doğdu? Bu gezi blogu nasıl kuruldu? Bunların cevabını da aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Arkadaşım böyle demişti ve gerçekten çok haklıydı. Bunu, bu şekilde gezmeye başladıktan sonra çok daha iyi anladım. Siz de böyle yapın, inanın farkı kendiniz de hissedeceksiniz. Fakat bu bilgi edinme sürecini siz idare etmeli, araştırmayı kendiniz yapmalısınız. Bir yere gittiğinizde örneğin tur ile gitseniz bile, her şeyi tur rehberi size anlatmamalı. Daha doğrusu siz ona bağlı kalmamalısınız. Veya gittiğiniz bir yerde sadece orasıyla ilgili bilgi tabelasından okumakla yetinmemelisiniz. Gitmeden siz kendiniz bilgi edinmiş olmalısınız. Gittiğiniz zaman bir şekilde ekstra öğrenecekleriniz de olursa ne ala! Ona hiçbir itirazım yok. Hatta şunu da yapın, gittiğiniz yörenin insanlarıyla da konuşun, onlara gezdiğiniz, gördüğünüz yapılar hakkında sorular sorun, öğrenin. İletişime geçmekten korkmayın! Bir merhaba ile başlıyor her şey... Üstelik o yörenin insanı size hiç kimsenin bilmediği nadir bilgiler de sunabilir. Bunu unutmayın. Bir müzede ya da galeride sergilenen sanat eserini seyrettikten sonra, yaratıldığı atölyeye girmeye çalışırım. Ve orada oluşum sürecinin hikayesine ilişkin bir şeyler öğrenme umuduyla beklerim. Hikayeye içkin umutlara, seçimlere, hatalara, keşiflere dair bir beklenti. Kendi kendime konuşur, atölyenin dışındaki dünyayı gözümde canlandırır, belki tanıdığım ya da asırlar önce ölmüş olan sanatçıya seslenirim. Kimi zaman yaptığım bir şeyden yanıt gelir. Hiçbir zaman bir neticeye varılmaz. Berger'in bu sözleri, bana ister istemez Amsterdam gezi günlerimi ve Rembrandt Evini ve atölyesini hatırlattı. Amsterdam'a gidenlerin mutlaka uğraması gereken bu ev, 16. yüzyılda yaşamış ünlü Flaman ressam Rembrandt Van Rijn'in uzunca bir süre konakladığı ve en önemli eserlerini yarattığı evin ta kendisi. Hatta ressam yine bu evde öğrencilerine dersler de vermiş. Ders verdiği stüdyo odacıklarını da gezebiliyorsunuz. Ölümüne yakın iflasın eşiğine gelen bu ressamın Gece Devriyesi isimli tablosu, bugün dünyaca ünlü ve Amsterdam Rijksmuseum'da sergileniyor. Rembrandt bu evde karısı Saskia ve oğlu Titus ile birinci katta yaşamıştır. İkinci kat ise ders verdiği kısımdır. Ressamın sürekli eve girip çıkmak için kullandığı kapı burada, işte gözümün önündeydi. Rembrandt, yine John Berger'in ifadesiyle, bireyin trajik tecridini tema olarak kullanan ilk sanatçıydı. Evin içinde, hayatının sonuna doğru yaklaşan, meteliğe kurşun atan, iflasa doğru sürüklenen ve sonunda da iflas ederek bu evi satmak zorunda kalan büyük yetenek Rembrandtı düşündüm ben de bir an için. Şimdi buradan çıkıp Rijskmuseum'un hemen yanında yer alan Van Gogh Müzesine doğru yürüyelim isterseniz. Burası da dünyaca ünlü bir diğer ressam olan Van Gogh'un yapıtlarıyla dolu. Onun hayatı da aynı Rembrandt gibi gerçek bir trajedi örneğidir yakından baktığımız zaman. Geleceğin günü hevesle beklerken sana erkenden hoş geldin demek için birkaç satır yazıyorum. Bu arada mektubunu ve içindekini aldığımı ve sana yürekten teşekkür ettiğimi de bildirmek istedim. Gerçekten çok makbule geçti çünkü şu sıra çok çalışıyorum ve karşılanması gereken bir sürü gereksinmem var. Anladığım kadarıyla, doğadaki kara renk konusunda elbette aynı görüşteyiz. Aslında kesin, mutlak siyah yok. Ama beyaz gibi siyah da hemen her rengin içinde var ve sonsuz gri çeşitleri oluşturuyor. Hemen bir başka örnek verelim. Paris mesela, gezginler ve turistler tarafından her zaman tercih edilen dünyaca ünlü bir şehir. Paris'in kaldırım kafeleri, pastahaneleri, kahveleri çok meşhurdur. Zamanın ünlü Türk sanatçıları da buralara sık sık uğramıştır. Ressam İbrahim Çallı, yazar Yahya Kemal bunlardan yalnızca birkaçıdır. Çallı örneğin, yaklaşık 5-6 yıl burada yaşar. Her ikisinin de sürekli gittiği bir kafe vardır hatta: Vachette. Paris'in en meşhur semtlerinden biri olan Quartier Latin'de az zaman geçirmemiştir bu ikili. Siz de Parise gittiğiniz zaman buralarda dolaşırken, bir zamanlar bu yolları eskiten ünlü birkaç Türk sanatçıyı gözünüzün önüne getirmeye çalışabilirsiniz. Montmarte bölgesine giderseniz -Montmarte üstteki videoyu çektiğim bölge, kesinlikle burayı görmeden Paris'ten ayrılmayın- Charles Baudelaire aklınıza gelsin hemen, ve onun en ünlü yapıtı Kötülük Çiçekleri. Çünkü Salah Birsel'in ifadesiyle Baudelaire de diğer iki Türk sanatçı gibi iflah olmaz bir kahve kuşudur ve sürekli takıldığı Divan Lepelletier isimli kahve buradadır. Fransa'dan Belçika'ya doğru yol alalım. Belçika'nın Brugge kasabası, tren istasyonunda inip, eski şehre doğru daha ilk adımlarınızı attığınız anda sizi kendine hayran bırakan bir yer. Flandre'nin merkezi olan bu şehir, insana kendini Orta çağda hissettiren mimarisi, yan yana sıralanmış taş evleri, ortasından geçen nehri, hala kullanılan faytonları ve dantel dükkanlarıyla gerçekten çok güzel, çok özel. Burada yer alan bir kilisenin ise çok önemli bir özelliği var. Kilisenin ismi Onze Lieve Vrouwekerk. Türkçesi Bakire Meryem Kilisesi. Bu kilise kuzey Avrupa'nın en önemli sanat eserlerinden birine ev sahipliği yapmaktadır. Michelangelo'nun Çocuk İsa ve Bakire Meryem isimli heykeline. Bu heykel her ne hikmetse herkesin gözünden kaçar. Kaçar çünkü gelmeden bu bilgiyi edinmediyseniz, hiç fark etmeden kiliseden bu yapıyı dikkatle incelemeden çıkıp gitme ihtimaliniz çok yüksektir. Oysa bu heykel sanatçı henüz yaşarken yurt dışına çıkarılan ilk eseridir. Ve bu heykelin burada yer alması, aslında Rönesans dönemi İtalya'sının Brugge ile kurduğu yakın ilişkinin bir göstergesidir. Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine isimli seyahat kitabını okumamış olsaydım, büyük ihtimalle benim de bundan hiç haberim olmayacaktı. İyi ki okumuşum. İyi ki kitaplar var! Brugge'de önemli başka bir hazine daha vardır. Bu da, Notre Dame Kilisesindeki Kral Yiğit Karl ile kızı Burgonyalı Maria'nın mozolesidir. Mermerden lahitlerin üzerinde duran insan büyüklüğündeki altın kaplı bronzdan heykeller de oldukça dikkat çekicidir. Dikkatlice baktığımızda, Türkiye için de benzer şeyler geçerli aslında. Bu saydıklarımıza benzer bir sürü örneği kendi ülkemiz için de vermek mümkün. Mümkün zira ülkemiz tarih, sanat, arkeoloji, üzerinde yaşamış uygarlıklar anlamında gerçek bir açık hava müzesi. Üstünde yaşadığımız topraklara hiç böyle bakmıyoruz halbuki. Dikkat edin, Türkiye'de neredeyse her bir şehirde antik bir uygarlığın izleri, antik kent, tarihi kalıntı var. Nereye giderseniz gidin, karşınıza mutlaka bir tarihi eser çıkıyor. Şimdi üstte bahsettiğim şehir seçimine dönelim isterseniz. Kafamda hep bir yerlerin olduğundan ve öncelikli olarak bunları seyahat planı içine yerleştirdiğimden bahsetmiştim. Şimdi gitmeden önce yaptığım seyahat hazırlıkları içinde, bu konuyu da daha da somutlaştırarak açayım. Nitekim, az sonra göreceksiniz, gitmeyi planladığım iki şehir için bu şirketlerden ucuz bilet satın aldım. Öyleyse şimdi belli bir gezi rotası üzerindeki çalışmalarımı tüm ayrıntılarıyla yazayım. 2018 yılı yaz tatili için, daha önce hiç gitmediğim Almanya vardı kafamda. Berlin uçak bileti fiyatlarını inceledim. Pegasus'tan her zamanki gibi ucuz uçak bileti bulunca yapacağım seyahatin başlangıç noktasını belirlemiş oldum. Almanya, Avrupa'nın büyük bir kısmını gezmiş olmama karşın, bugüne kadar hiç gitmediğim bir ülkeydi. Ardından daha önce bir kez gitmiş olmama karşın, Polonya gözüme çarptı. Örneğin Wroclaw'da hiç bulunmamıştım. Berlin Wroclaw arası çok uzak bir mesafe değil. Burayı hemen listeme yazdım. Polonya sınırları içine girmişken, başkent Varşova'ya neden bir kez daha uğramayayım diye düşündüm ve burayı da Wroclaw'dan sonra gideceğim şehir olarak işaretledim. Üstte anlattığım gibi, Polonya ilk kez yurt dışına çıktığım ülkeydi ve Krakow ile Varşova'yı daha önce görmüştüm. Ancak o zamanlar hazırlıklı ve planlı seyahat etmiyordum ve Varşovada iken gidemediğim bazı yerleri de bu kez görürüm düşüncesiyle burayı da gideceğim şehirler arasına ekledim. Polonya'nın yanında yöresinde nereler var acaba diye haritaya bakınırken, Litvanya gözüme çarptı. Vilnius da aynı Wroclaw gibi bir süredir gitmeyi, görmeyi arzuladığım yerlerin başında geliyordu. Onu da bir kenara not aldım. Litvanyanın hemen yanında ise komşusu Belarus var. Başkent Minsk, İstanbul'dan direk uçuş arattığınızda inanılmaz pahalıya geliyor. Yani İstanbul Minsk uçak bileti çok pahalı. Hazır buralara kadar gelmişken Minsk'i de bir kenara yazdım. Aslında sorun yaşanacak bir durum da yok. Sadece normalde AB ülkeleri arasında kara sınırlarında kontrol diye bir şey olmadığı için rahatsınız. Hiç beklemeden geçiyorsunuz. Burada ise Litvanya'dan Belarusa geçerken mecburen sınır polisinde pasaport kontrolüne gireceksiniz demektir. Bu da yoğunluğa göre gereksiz bir bekleme süresini beraberinde getiriyor. Üstelik öğrendiğim kadarıyla Belarus sınır polisi, ülkeye girişlerde elinizde mevcut olan yurt dışı seyahat sağlık sigortası için bazı pürüzler çıkarıyormuş ve bir form doldurtarak sınırda kendi sağlık sigortalarını yaptırıyorlarmış. Bu da yok yere işin uzaması, gereksiz zaman kaybı demek. Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım. Ancak yolculuğun sonu ile ilgili, ekonomik açıdan aşılması gereken büyük bir problem vardı... Zira Vilnius veya Minsk'ten İstanbula direk ulaşım oldukça pahalıya geliyordu. Buna bir çözüm ararken elbette imdadıma en ucuz uçak firmaları isimli yazımda tanıttığım ve az önce bahsettiğim iki firma yetişti: Wizz Air ve Ryan Air. Ancak burada da şöyle bir sorun ortaya çıktı. Bunlardan hiçbiri Türkiye'ye uçmuyor. O an kendi kendime şöyle düşündüm: Önce bunların Avrupa içinde uçtuğu bir başka şehre gideyim, oradan uygun fiyatlı bir uçakla İstanbul'a döneyim. Hatta bu, daha önceden görmediğim, bilmediğim bir şehir olsun. Şartlar uygun olursa, tarihi de iyi ayarlayabilirsem orayı da böylece birkaç gün gezip görmüş olurum böylece. Ve bingo! Yunanistan'ın başkenti Atina, Pegasus Airlines ile sürekli İstanbul uçuşları olan bir şehir. Son yaz tatili için Yunanistan'a gitmiş ancak sadece kuzey hattında yer alan şehirleri gezebilmiştim. Böylece Vilnius'tan Atina'ya uçmaya, birkaç günümü de orada geçirip, son olarak oradan İstanbul'a gelmeye karar verdim. Şimdi sırada, ucuz seyahat adına yapılması gereken incelikli bir işlem daha vardı: Tüm bu şehirler arası için ulaşım masraflarını tek tek hesaplamak ve biletleri satın almak. Önce Pegasus ile İstanbul Berlin uçak bileti satın aldım. Yalnızca el bagajım olduğu için 282 Türk Lirası tuttu. Unutmayın, el bagajını kabine alabiliyorsunuz ve maksimum 8 kg olması gerekiyor. Hava alanına gidince de önceden check-in işlemi yaptıysanız direk kapıya geçiyorsunuz. Berlin'de -az olmasına rağmen- bu seferlik 2 tam gün kalmaya karar verdim ve daha sonra gideceğim Wroclaw için Berlin Wroclaw arası bilet satın almak için DB yani Deutsch Bahn sitesine girdim. Berlin Wroclaw arası Deutsch Bahn otobüs biletimin ücreti 19 Euro tuttu. Bileti buraya tıklayarak aldım. Bu biraz tuzlu oldu. Bundan sonra yapılması gereken şey, aynı ülke yani Polonya içinde başkent Varşova Wroclaw arası ulaşım için en ucuz seçeneği bulmaya geldi. Ucuz seyahat etmenin püf noktaları yazımda açıklamış olduğum Flixbus karşıma çıktı burada da. Özellikle de o yazımı okumayanlara çok komik gelecek ve belki de inanmayacaklar ancak Wroclaw Varşova arası otobüs biletini 3 Euroya aldım. Söylemiştim, ucuz seyahat mümkün. Yeter ki aramaya inanın! Başkent Varşova'da konakladıktan sonra rotam bu kez uzun süredir görmeyi çok arzu ettiğim, basketbolda bir ekol olan Litvanya'nın başkenti Vilnius. Ancak alttaki haritadan da görüldüğü gibi, Varşova Vilnius arası mesafe bir hayli fazla. Otobüs yolculuğu yaklaşık 8-9 saat sürüyor. Bu nedenle uzun bir otobüs yolculuğu yapmaktansa ucuz uçak bileti satın alarak hava yolunu kullanmayı tercih ettim. Üstelik bu şekilde varış günüm de bana kalacaktı. Böylece uzun bir otobüs yolculuğu sonrası bir de otobüs terminalinden hostele ulaşırken ekstra vakit kaybetmemiş olacaktım. Yani bu her anlamda karlı çıktığım bir seçenekti benim için. 150 Zloty, 2018 yılı temmuz ayı kuruna göre yaklaşık 185 Türk Lirası yapıyor. Aslında bu ücret Wizz Air için pahalı bile sayılabilir. 1 Euro'ya uçak bileti yazılarını eminim siz de duymuşsunuzdur. Kadıköy Bostancı minibüs hattı bile daha pahalı olabilir. Evet, ücretleri elden ele uzatalım! Ve sıra geldi Vilnius'tan Atina'ya ulaşıma. Ancak bir saniye! Buna geçmeden önce, Vilnius-Minsk arası için aldığım otobüs biletinden de bahsedeyim. Vilnius Minsk arası otobüs ücreti gidiş geliş 25 Euro tuttu. Tek yön ücreti 12 Euro. Bunu da buraya tıklayarak Ecolines otobüs firmasından aldım. Ecolines da aynı Flixbus gibi, ucuz otobüs şirketi. Artık yolculuğumuzun sonuna doğru yaklaşıyoruz. Vilnius Atina arası uçak bileti için Ryan Air firmasını kullandım. Bilet fiyatı: 38 Euro. Bu da yaklaşık 200 Türk Lirası yapıyor. (2018 yılı Temmuz ayı başındaki kura göre öyle yapıyor-du.) Atina'da geçireceğim üç günden sonra İstanbul'a yine yolculuğa başladığım Pegasus Hava yolları ile dönüyorum. Buna ödediğim ücret ise 364 Türk Lirası. Bu, görmüş olduğunuz üzere şu ana dek ödediğim en yüksek tutar. Eğer tarihlerde biraz daha oynama yapabilseydim bunu da biraz daha aşağıya çekmek olasıydı. Ancak unutmayın, tarihlerde yapılacak en ufak bir oynama bile, üstte saydığım bütün şehirleri ve geziyi direk etkileyecek. Örneğin 1 gün bile oynasanız etkilenmemesi mümkün değil. Üstelik tüm bu şehirleri gezmek için yaptığım gezi planı, süre olarak iki haftayı aşıyor. - İstanbul Berlin uçak bileti: 282 TL - Berlin Wroclaw otobüs bileti: 101 TL - Wroclaw Varşova otobüs bileti: 16 TL - Varşova Vilnius uçak bileti: 185 TL - Vilnius Minsk otobüs bileti : 133 TL - Vilnius Atina uçak bileti: 200 TL - Atina İstanbul uçak bileti: 364 TL - Toplam ulaşım maliyeti: 1.281 TL Elbette bu tarihlerde oynama yaparak daha farklı fiyatlara denk gelmek mümkün. Ama çok ciddi farklar olmayacağı malum. Örneğin sadece Minsk'e tek yön gidiş ücreti bile benim yukarıda hesapladığım toplam ücretin neredeyse aynısı. Pegasus zaten buralara uçmuyor. Böylece ulaşım bahsini burada kapıyorum. Peki hepsi bu kadar mı? Hazırlık ve planlama aşaması bitti mi yani? Ne yazık ki hayır. Hatta yeni başlıyoruz diyebilirim! Zira sırada, gittiğim şehirlerde gezilip görülecek yerler listesi hazırlama işi var. Bunun için yaptığım şey ise gayet basit. Bir bilimsel araştırma yapar veya tez yazar gibi, gideceğim şehirlerle ilgili bilgileri teker teker ufak notlar halinde bir yere yazıyorum. Notlar alıyorum. Benim bunun için kullandığım yöntem microsoft word. Boş bir word dosyası açarak tek tek bilgileri buraya yazmaya koyuluyorum. Kimi arkadaşlarım excel listesi de yapıyor. O da olabilir. Burada seçim sizin. Bunlar bir semt pazarı, yerel pazar veya antika pazarı olabileceği gibi, dünyaca ünlü bir müze, pek turistik olmayan bir sanat galerisi, ya da değişik konseptli bir kafe de olabilir. Bu tamamen sizin zevkinize kalmış bir şey. Mesela üstte bahsettiğim Brugge'e günübirlik gidip bir yere uğramadan sadece o şirin sokakları bile turlayabilirsiniz. O da pekala mümkün. Kısaca, önce nereyi görmek istediğime karar veriyorum ve buranın hangi günlerde ve saat kaç aralığında açık olduğuna bakıyorum. Ve evet, bunları tek tek kendi web sitelerinden inceliyorum. Burada size çok önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum! Bu bilgiler genelde gezi blogları içinde de yer alıyor. Bu tür bir araştırma yapanlar genelde o yazıları bulduğu zaman aynen kopyala yapıştır yapıp direk alıyorlar. Ancak blogtaki yazının yazım tarihi çok önemli! İnsanlar genelde buna pek dikkat etmeksizin, google'da arama yaptıktan sonra önüne çıkan ilk sitedeki yazılara güvenip bunları aynen alıyorlar ve kimi zaman gittiklerinde, daha önce okuduklarından çok farklı bir manzara ile karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin gittikleri yerler kapalı olabiliyor. Veya mevsime göre açılış kapanış saatleri değişmiş olabiliyor. Rehber kitaplarda bile yazılanlara pek güvenmemek gerekiyor. Hele eski basım tarihli bir kitapsa. Dost Kitabevinin gezi rehberleri var. Bunlar gerçekten şahane mesela. Kişisel tavsiyemdir. Ancak satın almadan önce mutlaka tarihine bakın! Ben şahsen 2015 ve hatta 2016 öncesi tarihli bir gezi rehberi kitabına şüpheyle yaklaşıyorum artık. Zaman çok hızlı geçiyor. Her şey çabucak değişebiliyor. Sanırım, yazının başında hazırlık süreci 3-4 hafta sürüyor derken, ne demek istediğimi şimdi biraz daha iyi anladınız. İşte bu yüzden her şey öyle göründüğü kadar basit ve kolay değil dedim zaten. Hele benim gibi sırt çantalı gezgin insanlar için inanın hiç kolay değil. Armut piş ağzıma düş gezmiyoruz ve turla gitmediğimiz için bize bir şeyler anlatan bir tur rehberimiz de yok. İş tamamen başa düşüyor. Eee ne demişler, at binenin, kılıç kuşananın! Yani Gezivita Instagram sayfasında gördüğünüz ve beğendiğiniz o fotoğraf ve videolar buz dağının görünün yüzü sadece. Bu arada yanlış anlaşılmasın, bu durumdan hiç şikayetçi falan değilim. Söyledim ya, seyahat böyle yapılınca anlam kazanıyor ve güzelleşiyor aslında. Yaşayıp bunu hissetmek gerekiyor. Bunun dışında, gitmeyi düşündüğüm yerleri not aldıktan sonra, örneğin müzelerin ücretsiz gezilebildiği günler var mı diye mutlaka ama mutlaka kontrol ediyorum. Biliyorsunuz, dünyanın neresine giderseniz gidin, birçok yerde bazı müzeler ücretsiz gün ve saatlerde ziyaret edilebiliyor. Aynı şekilde, şehirlerde ücretsiz etkinlikler de olabiliyor. Örneğin bir canlı müzik festivali. Bu araştırmayı da gitmeden yapıyorum ama gidince de şansımı tekrar deniyorum açıkçası, son anda bir şeyler çıkabilir düşüncesiyle. Siz de gezileriniz sırasında gözünüzü dört açın. Tüm bu notları word dosyasında topladıktan sonra hepsinin çıktısını alarak yanıma alıyorum. Zaten yazı puntosunu küçültüp, gereksiz bilgileri de biraz eledikten sonra elinizde aşağı yukarı 4-5 sayfalık bilgiler kalıyor. Bunlar da sırt çantamda hiç yer kaplamıyor. Bu kağıtlar gittiğim zaman gerçekten çok işime yarıyor. Birincisi, bilgileri buradan alıyorum ve belki de en önemlisi, gittiğim yerlerle ilgili izlenimleri ve edindiğim bilgileri bunların arkasına veya yazıların üstüne not alarak ilave ediyorum. - Para Biriktirme Yöntemleri - Yurt Dışı Seyahatleri İnsana Ne Kazandırır? - Gezdiğim Ülkeler Hakkında Kısa Kısa Notlar Çok detaylı ve uzun olmasına rağmen yazı oldukça akıcı okunuyor. Blogu genel olarak da keyifle takip ediyorum."} {"url": "https://gezivita.com/gezi-ve-seyahat-blogu", "text": "Ben Kaan. 1984, İstanbul doğumluyum. Trakya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümü (2007) mezunuyum. Lisans sonrası Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans (2009) yaptım. Şu sıralar aynı bölümde doktora yapıyorum. Ayrıca Anadolu Üniversitesi Sosyoloji ve İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenciyim. Ancak profesör dahi olunsa, kronik öğrenci olarak kalınacağının bilincinde olan biriyim. Zira Aldous Huxley'in son derece yerinde belirttiği gibi; hayat kısadır ve bilgi sonsuz! İngilizce ve İtalyanca biliyorum. İtalyancayı, daha önce yaklaşık iki yıl süreyle gittiğim İstanbul İtalyan Kültür Merkezi kurslarında öğrendim. \"Neden bir başka dil değil de İtalyanca?\" sorusuyla çok sık karşılaşıyorum mesela. Buna yanıt olarak özel merakımdan dolayı diyebilirim. Okumak, benim için çocukluktan gelen bir alışkanlık. Aynı Montaigne gibi, okumanın büyüsüne çok erken yaşlarda kapıldım. Yani kendimi bildim bileli okuyorum. Bu, yeri gelir bir edebiyat klasiği olur, yeri gelir akademik bir çalışma, yeri gelir bir çizgi roman, yeri gelir bir seyahat dergisi, yeri gelir bir sergi kataloğu... Hiç fark etmez. Elime o an ne geçerse okurum. Yarışma programlarında sıklıkla sorulan; \"Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?\" sorusuna verilen sıradan bir cevaptan çok daha fazlasıdır okumak benim için. Çok severim. Gezmeyi, tanımadığım, bilmediğim coğrafyalara seyahat etmeyi de bir o kadar severim. Özellikle son yıllarda yurt dışı gezilerim arttı. 2012 yılından bu yana, 25'ten fazla ülke, 70'ten fazla şehir gezdim. Benim uyanışım bu anlamda biraz geç başladı aslında. Tek başıma yurt dışına ilk çıktığımda 27 yaşındaydım. - - Almanya - Azerbaycan - Avusturya - Belçika - Beyaz Rusya - Bosna Hersek - Çekya - Danimarka - Fransa - Gürcistan - Hollanda - Hırvatistan - İspanya - İsveç - İtalya - Karadağ - Kazakistan - Kırgızistan - Kuzey Makedonya - Litvanya - Macaristan - Polonya - Slovenya - Slovakya - Sırbistan - Ukrayna - Yunanistan Bu yüzden site logosu olarak Barcelona'nın tren istasyonu Nord'da çektiğim fotoğrafı seçtim. Yazma fikri ise nispeten yeni olmakla birlikte aslında öteden beri aklımda vardı. Bir türlü hayata geçirememiştim. Ancak yazmaya değer bir yer bulmak sanıldığından çok daha zor artık. Birbirine tahammülü neredeyse hiç kalmamış insanların sözde yazıştıkları forumlardan ise artık kimseye hayır yok. Bu nedenle, buralardan ardına bakmadan kaçanların ilk tercihi, artık iplerin tamamen onlara ait olduğu kendi hususi mülkiyetleri: Bloglar. Böylece 2016 yılında kendi gezi bloğumu açmaya ve kişisel deneyimlerimi burada herkesle paylaşmaya karar verdim. Jean Paul Sartre, \"Verilmiş özgürlük yoktur; tutkuları, ırkı, sınıfı, ulusu aşarak kendini fethetmek, bu arada öteki insanları da kazanmak gerekir\" diyor. Gerçekten de seyahatin insanı özgürleştiren bir yanı var. Dünyada ne kadar küçük bir yer kapladığını görmesini sağlıyor insanoğlunun. Hırslarından, egolarından sıyrılmasına yardımcı oluyor. Tek başıma yaptığım seyahatlerim süresince, dünyanın çok farklı ülkelerinden gezginlerle karşılaştım. Hostellerde beraber kaldım. Kimi zaman birlikte gezdim, keyifli vakit geçirdim. Güzel dostluklar ve arkadaşlıklar edindim. Deneyimlerim bana, seyahat edenlerin farklı bir ufka, sıra dışı bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi. Burada kendi kişisel deneyimlerimi paylaşırken de öncelikli amacım, hala bu tecrübeyi edinmemiş olanlar varsa onlara yol göstermek. Ve bu konuda endişe taşıyıp tereddüt edenlere, aslında bunun yemek yemek veya su içmek kadar kolay olduğunu anlatmak. Ünlü bir Latince deyişin hatırlattığı gibi: \"Solvitur Ambulando\" Yani, çözüm yolu yürümektir. Kısaca, o an aklıma ne gelirse aslında. Amerikalı varoluşçu psikolog Rollo May, kişinin bir boşluk içinde olamayacağını, varlığını bir şeyler yaratarak ifade ettiğini yazar. Bu blog, biraz da bu düşüncenin sonucudur. Bitirmeden hemen önce, neden bu blog ismini seçtiğimden de kısaca bahsedeyim. Başlangıçta aklıma çok farklı isimler geldi. \"La vita e bella\", İtalyan yönetmen Roberto Benigni'nin çok sevdiğim bir filmidir. Kendisinin aynı zamanda başrolde olduğu bu filmin insana aşıladığı umut gerçekten çok özeldir. Vita, Latince hayat anlamına gelen bir kelime. Gezmenin, seyahat etmenin de, hayata anlam katan kurucu bir unsur olduğuna inançla bu ismi seçtim. Çünkü gezmek hayattır! Sizin yorum, öneri ve görüşleriniz benim için gerçekten çok değerli. Seyahat ile ilgili aklınıza takılan her konuda bana istediğiniz zaman yazabilir, sorularınızı hiç çekinmeden sorabilirsiniz. Beğendiğiniz yazılarımın altına yorum bırakmayı da unutmayın lütfen. Bunları okumak, beni gerçekten yeni yazılar eklemek adına son derece motive ediyor. Sizlere ufak da olsa bir faydam dokunursa ne ala, kendimi mutlu sayarım. Bu yolculuğumda beni yalnız bırakmayacağınızı biliyorum. Tanımış olmaktan çok memnun olduğum ender entellektüel insanlardan birisi Kaan Önem 🙂 Hem geziyor, hem okuyor, hem de okutturuyor yazılarında. Sıradışı bir gezgin! Son dönemde okuduğumuz en sıradışı, okuması en keyifli bloglardan biri sizinkisi. Bu yorumu nereye yapacağımı bilemedim, buraya yazmaya karar verdim. 🙂 Teşekkürler, yazılarınızı takipteyiz, eşe dosta da tavsiye ediyoruz. Tesadüfen internete dolasirken gördüm. Bunda böyle gezi meraklisi birisi olarak gezmedigim yerler hakkinda sayfanizdan yararlanacagim. Cok tesekkürler."} {"url": "https://gezivita.com/gezivita-1-yasinda", "text": "Evet, seyahat blogu Gezivita 1. yaşını doldurdu. Zaman su misali akıp gidiyor gerçekten de. Bloga yazdığım ilk yazı adeta dün gibi. Yolculuk 2016 yılı yaz aylarının sonuna doğru başlamıştı. O ilk günler gözümün önünden hiç gitmiyor inanın... 1, 2, 3, 4 derken, görüyorum ki, bu bir yıllık zaman zarfında sitede altmışa yakın yazı yayınlamışım. Hepinizin bildiği gibi bunların büyük çoğunluğunu seyahat ipuçları, gezi notları, farklı ülkelerden şehir rehberleri oluşturuyor. Hostellerden tutun da gezdiğim ülkeler ile ilgili izlenimlere, kentlerdeki gezilip görülecek yerlere dek bir sürü konu, bir sürü detay, önemli ve faydalı bilgi, sayısız fotoğraf paylaştım. Yazılar kuru kuru gitmesin, boğazda kalmasın, okurken kimse sıkılmasın diye aralara sürekli edebiyat alıntıları, videolar, sanatçı ve müzik tavsiyeleri de sıkıştırmaya çalıştım. Geçen bu bir yıl içerisinde şunu çok iyi anladım ki blog açmak, blog yazmak gerçekten zor bir iş. Dışarıdan göründüğünden çok daha zor. Ne diyeyim, ancak yazan bilir! 🙂 Burada beş dakikada okunup bitirilen, basitmiş gibi görünen bir yazının ortaya çıkış süreci kimi zaman 2-3 haftayı alabiliyor. Sanıldığından, tahmin edilenden daha sancılı, çok daha uzun bir süreç bu. Bu nedenle, her ne kadar daima nicelikten çok niteliğe önem veren bir insan olsam da, bu bir yılda yayınladığım yazı sayısını da kendi adıma bir başarı olarak değerlendiriyorum. Üstelik hep daha iyisini verebilmek adına aynı yazıyı defalarca tekrar tekrar okuduğum oluyor. Dikkatli gözlerden kaçması imkansız zaten, sürekli olarak da yeni yeni bilgilerle güncellemeye çalışıyorum. Blogtaki tüm yazıların en altında, o yazının en son güncellendiği tarihi görebilirsiniz. Bugüne kadar hemen hemen hiç kimseden yardım almadan elimden gelenin daima en iyisini yapmaya çalıştım. Alexa sıralaması bakımından da geldiğim yer hiç fena sayılmaz. Ekim 2017 tarihi itibarıyla Türkiye'de altmış binlerdeyim. Üstelik Alexa sıralama yükseltme için de kaliteli içerik hazırlamak haricinde ekstra hiçbir şey yapmadım. Elbette asıl macera bundan sonra başlıyor. Bunun farkındayım. Heyecanlıyım daha yolun başındayım diyen Burak Kut gibiyim. 🙂 Bugüne kadar almış olduğum geri bildirimler, atmış olduğunuz mesajlar, mailler, yapmış olduğunuz yorumlar ne kadar doğru bir yolda ilerlediğimi gösterdi. Bu yüzden her şeyden önce bugüne kadar beni yalnız bırakmayan, yazılarımdan çok faydalandığını belirten, destek mesajları atan, yorum yazmasa bile siteye girip yazılarımı okuyan herkese ama herkese içten teşekkürler! Bir de bu sitenin oluşmasında en büyük pay sahibi olan, beni yazmaya teşvik eden yakın arkadaşlarım var tabii... Bu blog sizin sayenizde var, size de çok teşekkür ediyorum, hepinize buradan kucak dolusu sevgiler gönderiyorum! Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum. Şimdi esas konuya geliyorum hemen. Yapılan bunca şeye, desteğe karşılık olarak çam sakızı çoban armağanı küçük küçük hediyeler vermek istiyorum. Blogun doğum günü vesilesiyle bir çekiliş yapmak ve aranızdan üç kişiye, yurt dışından aldığım bazı ufak hediyeleri göndermek niyetindeyim. Gelelim bu çekiliş ile ilgili detaylara. Katılım için yapmanız gereken şey çok basit. Blogtaki yazılardan istediğiniz herhangi birinin altına bir tane yorum yazmanız yeterli, hepsi bu. Yorumlarınızı 2017 yılı Eylül ayının sonuna dek (tam tarih olarak 30 Eylül 2017 günü 23:59'a kadar) yazabilirsiniz. Yani önümüzde tam on gün var. Yalnız sizden çok önemli bir ricam var. Lütfen yorumlarınızı yazarken kendi adınızı ve soyadınızı belirtin ve mutlaka sürekli olarak kullandığınız, güncel bir mail adresini girin. Çünkü kazandığınız takdirde size bu mail adresleri üzerinden ulaşacağım. Bu arada, yorum kısmında mail adresleri kesinlikle görünmeyecek ve kişisel bilgileriniz 3. herhangi bir kişi ya da kurumla asla paylaşılmayacak, buna emin olabilirsiniz. Tebrikler, % 0 faizle geri ödemesiz kredi kazandınız! başlıklı spam maillerden, reklam amaçlı cep telefonu mesajlarından sıkıldığınızı gayet iyi biliyorum. Ben de aynı durumdayım. Şimdi de hep birlikte hediyelere bir göz atalım isterseniz. Bir defa seyahat konulu kitaplar listesinden birer adet kitap. Bunun dışında diğer hediyeleri de bir set haline getirdim. Çekiliş sonucu belirlenecek üç kişi, birer kitap da dahil olmak üzere toplamda 5 parça hediye alacak. Kitabın dışındaki hediyeler ise şunlar: birer adet magnet, Cesky Krumlov, Varşova ve Prag'tan alınmış birer adet bardak altlığı, biri Prag, biri Zagreb ve bir diğeri de Paris temalı üç adet çizim ve birer tane de kitap ayracı. Kitap ayraçları da Barselona, Salzburg ve Venedikten. Kargo masrafları bana ait olacak. 3 asil, 3 tane de yedek talihli belirlenecek. Üstte belirttiğim gibi kazananlara mail adresinden ulaşıp adreslerini alacağım. Hediyeleri de ekim ayının ikinci haftasından itibaren göndereceğime söz veriyorum. Ekim ayının 1. haftası sonuna kadar ulaşamadığım asıl talihliler olursa, onların hakları otomatikman yedek talihlilere geçecek. Aynı mail adresini belirterek birden fazla isimle katılım yok. 🙂 İşte hepsi bu kadar. Kendinize çok iyi bakın. Şimdiden herkese bol şans diliyorum! - Taner M. - Ali Murat D. - Orkun A. - Mehmet Ö. - Müge E. Ö - Özlem B. - Kemalettin G. - Semi - Ayşenur G. - Yasemin T. - Faruk S. - Bahar D. - Ahmet E. - Gülçin U. - Ali H. - Ebru A. - Özgür A. - Burak K. - Esra G. - İrem A. - Güneş Ç. - Çağdaş K. - Rebeca - Selim Ş. - Dilara S. - Ertan T. - Cem S. - Hasan Ş. - Cem Ç. Hocam yazılarınızı ve de yaptıklarınızı kıskanarak takip ediyorum. Sağolun, teşekkürler. Herkesin yazılardan faydalanması ve hep gezmesi, yeni yerler keşfetmesi ümidiyle.. Asıl ben teşekkür ederim, zaman ayırıp okuduğunuz, beğendiğiniz için. Kaan hocam, harika paylaşımlarınız için çok teşekkür ederiz. Başarılar diliyorum. Kesinlikle aynı fikirdeyim! İstediğin zaman yazabilirsin, elimden geldiğince en kısa sürede yanıtlamaya çalışırım. Harika paylaşımlarınız icin çok teşekkür ederiz. Merakla yeni yazılarınızı bekliyoruz hocam. Kaan Hocam, turistik olmayan tüm gezileri bireyin içerisinde yaşadığı evreni kavrayarak kendini bulma çabası olarak görüyorum. Şehrimizin yaşamadığımız, çalışmadığımız semtlerinden dünyada ülkemize en uzak noktaya kadar oldukça geniş bir evren bu.... Başka türlü konuşan, bambaşka anlayan insanlar ve uzun yıllar yaşatılabilmiş iibadethane, köprü ve görkemli binalar.... Ne diyelim; kolaya kaçmadan aramaya devam.... Muhteşem tarif etmişsin gerçekten! Ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi. Nefis... Tekrar tekrar okunası bu katkın için çok teşekkür ediyorum. Kitap hediyeni görünce kendimi tutamadım ve ben de şansımı denemek istedim. Hazır yorum yaparken içimden geçenleri de söylemek isterim. Yazılarını elimden geldiğince takip ediyorum ve içerik bakımından ne kadar bilgi dolu olduğunu görüyorum. Gezi ile ilgilenen arkadaşlarıma da önermeye çalışıyorum. Daha ilk başlarda Gezivita'ya isim aradığın zamanları hatırlıyorum da bence çok büyük bir yol kat ettin. Yapacağın bütün gezilerde ve yazacağın yazılarda sana iyi eğlenceler diliyorum, Katılmakla çok iyi yaptın. Övgü dolu sözlerin için de çok teşekkür ediyorum ayrıca! Ve inan sen bu blog ismi hikayesini hatırlatınca yüzümde aniden bir gülümseme belirdi. 🙂 Ne günlerdi ama... En az benim kadar gezmeyi seven biri olarak ben de sana keyifli seyahatler diliyorum. Selamlar, sevgiler. Çok teşekkür ediyorum, ne mutlu bana ki böyle bir iz bırakabilmişim... Ne zaman istersen yazabilirsin, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Selamlar, sevgiler. Merhaba hocam ilerde gideceğim yerler hakkında sizden çok güzel fikirler alabiliyorum bunu sağladığınız için çok teşekkürler. 🤗 İnşallah daha çok yerlere gidip bize bilgi verebilirsiniz. Çok teşekkür ederim Özgür. Yazıların işe yaradığını görmek sevindirici. Ayhan abi bir tanedir, az da olsa o tadı verebildiysem ne mutlu bana 🙂 Açıkçası benim de en büyük amacım bu zaten. Kuru kuru yazmaktansa, okuyana benimle o havayı teneffüs ettirebilmek. Çok teşekkür ederim yorumun için, daha önce söylediğim gibi, sorun olursa istediğin zaman yazabilirsin, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım yurt dışı gezisi için. Selamlar. Bu güzel sözleriniz için asıl ben teşekkür ederim. Sağol, beni takibe devam o zaman! Bol gezmeler, mutlu, mesut yarınlar diliyorum. Ben de çok isterim 🙂 Çok teşekkür ediyorum, selamlar. Kaan bey sayenizde yunanistanda essiz bir gun gecirdim esnaf beni kaziklayamadi, bu benim gibi bi adam icin cok onemli. Basarilarinizin devamini dilerim. Bunu duyduğuma çok sevindim Cem Bey. Çok yakında çok daha ayrıntılı bir Yunanistan gezi rehberi yayınlayacağım, onu kaçırmayın lütfen. Çok teşekkür ediyorum!"} {"url": "https://gezivita.com/gezivita-2-yasinda", "text": "Koşun koşun, overlok makinesi ayağınıza geldi, çekiliş ve güzel hediyeler var! Seyahat blogu Gezivita 2018 yılı eylül ayı itibari ile nihayet 2. yaşını da doldurdu. 2 yıl sonunda, sitede doksanın üzerinde yazı yayınlandı. Bunun yanı sıra sitede yer alan yazıların içeriğini, elimden geldiğince sürekli olarak güncellemeye çalışıyorum. Her yazının en altında, o yazının son güncellenme tarihini bulabilirsiniz. Blog bugünlere geldi gelmesine ama elbette yalnızca benim değil, siz değerli okuyucuların, seyahatseverlerin de katkılarıyla... Siz olmasaydınız, bu blog da olmayacaktı. Daha önce söylemiştim, tekrar etmek istiyorum. Bu blog yazdığım yazıları okuyanlar var olduğu sürece var, var olmaya devam edecek... Aşağıdaki videoda blogun kuruluş hikayesi var. Ben de yine her zamanki gibi elimden geldiğince herkese tek tek yardımcı olmaya çalıştım. Uzun uzun cevaplar yazdım. Gidip gördüğüm yerlerle ilgili bilgiler verdim, bildiklerimi, gördüklerimi, yaşadıklarımı paylaştım. Çok mutlu oldum. Birine yardımım dokunduğunda kendimi gerçekten çok iyi hissettim. Ve gördüğünüz gibi, zaman yine su gibi akıp geçti. Şimdi sırada yine bu doğum gününü hep birlikte beraberce kutlamak var. Geçen sene yaptığım gibi bir çekiliş düzenliyorum ve En Güzel Seyahat Kitapları başlıklı yazının içinde yer alan kitaplardan, şanslı 3 kişiye birer kitap hediye etmek istiyorum. Kitapların hangisi olduğu sürpriz. Kargo masrafı bana ait olacak. Çekilişe katılmak için yapılması gereken şey çok basit. Birkaç yöntem var. Bunlardan ilki, blogtaki yazılarımdan -bu da dahil olmak üzere- herhangi birinin altına bir yorum yazmak. Elbette adınızla beraber. İkincisi ise, Instagram sayfamdaki Instagram için buraya tıklayın çekiliş videosu veya fotoğraflarının altına, 3 arkadaşınızı başına @ işareti koyarak etiketlemek. Bunun yanı sıra, Instagram sayfamı yeni takip etmeye başlayan herkesin de çekilişe katılma hakkı olacak. Kısaca şöyle; buraya yani bloga bir yorum yazabilirsiniz, buraya pek uğramıyorsanız ama beni Instagram'dan takip ediyorsanız, Instagram sayfamda istediğiniz 3 arkadaşınızı etiketleyebilirsiniz. Dediğim gibi, etiketlenip beni sıfırdan takibe alanların da kazanma şansı var. Kitaplar benim için gerçekten çok değerli varlıklar... Onlarsız bir yaşam düşünemiyorum. Her ne kadar Türkiye'de yaşayan bir sürü insan için kitap hiçbir şey ifade etmese de, en azından bu blogun okuyucu veya takipçi kitlesinin o gruptan olmadığını çok iyi biliyorum. Alberto Manguel, Geceleyin Kütüphane isimli çok sevdiğim kitabında hoş bir anekdot paylaşır. 17. yüzyılın ünlü Alman filozofu Leibniz, bir kütüphanenin değerini belirleyen şeyin barındırdığı kitapların sayısı değil, içeriği ve okurun o içerikten yararlanma ölçüsü olduğunu söylermiş hep. Bu yüzden armağan olarak, kendim bizzat okuyup beğendiğim bu kitapları sizin için özenle seçtim. Yine şu sıralar okumakta olduğum Salah Birsel'in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabından da birkaç pasaj nakledeyim hazır yeri gelmişken. Ünlü yazar İlhan Berk, Giresun'un Espiye ilçesinde öğretmenlik yaptığı dönemler yaz aylarında hemen İstanbul'a gelir. Tophane rıhtımına çıkar çıkmaz da ilk iş olarak Yüksekkaldırıma tırmanır. Oradan Birsel'in deyişiyle cumbadak Haşet Kitabevine dalar. Neredeyse tüm aylığını Fransızca kitaplara yatırır. Aldığı kitaplarla, dönemin Cennet Bahçesi denilen yazlık kahvesine gelir ve bütün kitapları masanın üstüne atar. Oraya uğrayan diğer edebiyatçılar için de bu kelimenin tam manasıyla bir şölendir. Kitap ve edebiyat şöleni... Şölendir şölen olmasına da, eh, hal böyle olunca yazarımız İlhan Berk birkaç hafta içinde meteliğe kurşun atmaya başlar. Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu'nda, İlhan Berk'in henüz satın aldığı bu kitapları mecburen çok geçmeden yine Yüksekkaldırımdaki kitapçılara yok pahasına sattığını belirtir. Ama şunu da ekler: Berk buna hiç üzülmez zira kitaplardan elde ettiği o birkaç günlük mutluluk her şeyden üstündür. Dayanamadım, konu yine nerelerden nerelere geldi. Gerçi beni yakından tanıyanlar bu duruma çok da şaşırmamıştır. Evet, şimdi çekilişe dönelim isterseniz. Bu ay sonuna yani 31 Ekim 2018 akşamına kadar vaktiniz var. Kabaca 15 gün diyebiliriz. Hediyeleri kasım ayının ilk haftasında gönderiyorum. İşte hepsi bu kadar basit. Herkese şimdiden bol şans diliyorum, selamlar, sevgiler, keyifli seyahatler ve tabii ki bol okumalar! - @cagdaskuzu - @merveiscaan - @trkromer"} {"url": "https://gezivita.com/grand-hyatt-istanbulda-2018e-unutulmaz-bir-baslangic-yapin", "text": "Grand Hyatt İstanbul'da 2018'e Unutulmaz Bir Başlangıç Yapın! Grand Hyatt İstanbul, bu yıl da hem noel hem yılbaşı için hazırladığı birbirinden güzel menülerle misafirlerini bekliyor. Gas Brothers ve Utku Yurttaş yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70'lerden günümüze popüler müzikleri çalacaklar. Gece, Gas Brothers'ın perküsyon show'unun da yer aldığı performans ve after party ile devam edecek. Grand Hyatt'ın içinde bulunan 34 Restoran, içinde leziz hindinin de olduğu Noel Yemeği özel menüsü ile 24 Aralık Pazar günü aile kutlamaları ya da arkadaş buluşmaları için ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 24 Aralık akşam başlayan ziyafet 25 Aralık Pazartesi günü öğlen ve akşam da devam ediyor. Kişi başı 218 TL olan menü için önceden rezervasyon gerekiyor. Yeni yıla sevdikleriyle beraber güzel bir başlangıç yapmak isteyenleri 34 Restoran'ın deneyimli şeflerinin elinden çıkan geleneksel Türk ve Akdeniz mutfağının lezzetlerinden oluşan açık büfe bekliyor. Gas Brothers ve Utku Yurttaş'ın yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70'lerden günümüze popüler müziklerin çalacağı gece, Dining salonunda Gas Brothers'ın performans sergileyeceği, perküsyon show'unda dahil olduğu after party ile devam edecek. Sabahın ilk ışıklarına kadar devam edecek after party, yılbaşı ücretine dahil. 34 Restoran'da, 31 Aralık Pazar günü saat 20:00'de başlayan ve gece yarısı 02:00'ye kadar sürecek olan yılbaşı gala yemeğinin kişi başı fiyatı limitsiz yerli alkol içecekler 518 TL, limitsiz yerli & yabancı içecekler dahil fiyatı ise 618 TL. Minik misafirler için de kişi başı fiyat 318 TL. Keyifli geçen yılbaşı gecesinin ardından 1 Ocak Pazartesi günü saat 12.00-16:00 arasında 34 Restoran'daki brunch'ta arkadaşlarınızla, ailenizle, sevdiklerinizle yeni yılın ilk gününü kişi başı fiyatı 218 TL olan brunch ile keyifli bir şekilde geçirebilirsiniz."} {"url": "https://gezivita.com/grup-vitamin", "text": "\"Corona Günlükleri\" başlıklı yazı dizisine bu yazıyla nokta koyuyorum. Böylece bu seride toplam on yazı yayınlanmış oldu. Her biri ayrı konularda yazılmış bu bağımsız içerikleri okurken umarım keyif almışsınızdır. Aslında bu yazının konusu olarak müziği seçme fikri, iki sebepten ileri geliyor. Bunlardan birincisi, geçtiğimiz günlerde izlediğim bir program. Buna birazdan geleceğim. Diğer sebep ise daha önce okuduğum halde elime alıp sayfalarını tekrar karıştırdığım bir kitapta karşıma çıkan bir şiir oldu. Salah Birsel'in \"Salah Bey Tarihi\" isimli meşhur bir kitap serisi var. Beş ciltten oluşuyor. Bu serinin ikinci cildi olan \"Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu'nun\" sayfalarını karıştırırken, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Karadut isimli şiirine denk geldim bir sayfada. Mari isimli çok güzel bir kadına yazılan bu şiirin, bu yazının genel çerçevesini oluşturan müzik ve özel konusunu oluşturan Grup Vitamin ile ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Buna da az sonra değineceğim. Geçenlerde Youtube'da tesadüfen karşıma çıkan 90'lar Kafasında Grup Vitamin üyeleri vardı. Meğer bu, benim çocukluk kahramanlarımdan biri olan Deniz Arcak'ın programıymış. Bu isimler elbette saymakla bitmez. Hangisi unutulabilir ki! Tabii şu an ortalama 34-36 yaş aralığının altında olup da okuyanlara, bu yazdıklarımdan -en azından bazıları- yabancı dil gibi gelebilir. Eh, ona da yapacak bir şey yok maalesef. Ben de yeni nesil şarkıcılara pek aşina değilim. Tekrar Grup Vitamine dönersem, örneğin Yandık Desene'yi çocukken arabada o kadar fazla dinlemiştim ki, aradan geçen bunca yıl sonra bile hala o albümdeki tüm şarkı sözlerini ezbere biliyorum diyebilirim. Bu albümden ilk aklıma gelen şarkıları bir çırpıda sayayım hemen: Rambo, İsmail, Dünya Turu, Yandık Desene, 900 Küsür, Entelim, Mualla... Altta Entelim şarkısının sımsıcak ve son derece sade klibini göreceksiniz. Grup Vitamin üyeleri Gökhan Semiz, Emrah Anul ve Selçuk Aksoy. Sonra aşağıdaki röportajda da göreceğiniz Tolga Sünter katılıyor bu ekibe. Röportajda konuştukları gibi, aslında eskiden her anlamda şimdiye göre gerçekten belli bir kalite varmış diye düşünüyor insan. Röportajda \"müzisyen ve şarkıcı\" arasındaki farka yapılan vurguyu son derece dikkat çekici buldum. Zaten bana kalırsa geçmişle şimdi arasındaki müzisyen kalitesini en çok fark ettiğimiz yer, şarkı sözleri olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Grup Vitamin şarkıları genelde, dönemindeki birçok yerli veya yabancı şarkılara, müziklere gönderme yapardı. Klipleri de öyleydi. Ancak sadece bununla da sınırlı kalmazdı. Mesela grubun \"Özgün Müzik\" isimli şarkısında, yazının girişinde bahsettiğim ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Karadut isimli şiirine bir gönderme yapıldığını anımsıyorum. Yani aslına bakarsanız bu tür şarkı sözleri yazabilmek için aynı zamanda çok ciddi bir genel kültüre, birikime, altyapıya sahip olmak, okumak, araştırmak, taramak, bilmek ve hep yeni bir şeyler öğrenmek gerekiyor. (Bu yazıyı yazdıktan çok sonra, internette, Grup Vitamin'in Barış Manço'nun bir programındaki görüntülerini buldum. Bilgiye, kültüre, sanata, bilime erişimin bu denli yaygın ve kolay olduğu günümüzde bile insanlar hemen her konuda vasatı ne yazık ki pek fazla aşamıyor. Bu durumdan hareketle, aklıma burada hemen Hollandalı hukukçu Hugo Grotius geliyor mesela. 16. yüzyılın sonu, 17. yüzyılın başında yaşayan bu düşünür, ünlü eseri Savaş ve Barış Hukuku Üzerine'yi yazabilmek için, Aristoteles'ten başlayarak kendi çağdaşlarına gelinceye dek bir sürü filozof ve düşünürün yapıtlarından yararlanmış. Açıkçası Grup Vitamin'in şarkılarını da ben biraz buna benzetiyorum aslında. Ortada çok ciddi bir sentez, uğraşı, emek, mücadele ve araştırma var. Sanırım Vitamin'in her yaşa hitap edebilmesinin nedenlerinden biri de budur. Bunun yanı sıra yine röportajda, o dönem çekilen kliplerin çoğunda belli bir hikaye örgüsünün olduğunun altı çiziliyor. Örnek olarak verilen Kenan Doğulu'nun Sımsıkı Sıkı Sıkı şarkısı ve klibi, benim yaşımdakiler için gerçekten de unutulmazdır. Ancak ne zaman kulağıma bir Grup Vitamin şarkısı çalınsa yüzümde bir tebessüm belirir aniden, o an istemsizce çocukluğuma geri dönerim ve olduğum yerde şarkı sözlerini mırıldanmaya başlarım. Kafam bir şeye takıldığında \"Takmayacaksın\" şarkısının klibini açarım, gülmek istediğimde \"Bir Garip Aşk'ı\" dinlerim. Karnım acıktığında \"Zeytinyağlı Yaprak Dolması\", hüzünlenmek istediğimde \"İstanbul'da\" imdadıma yetişir. Grup Vitamin'i ve şarkılarını gerçekten çok severim, hala açıp dinlerim. Grup, bundan bir kaç yıl önce Yandık Desene kasetindeki İsmail şarkısına yeni bir klip de çekti hatta. Şarkının yıllar önce çekilen ilk klibinde ise o dönem henüz meşhur olmayan Ata Demirer oynamıştı mesela."} {"url": "https://gezivita.com/guney-kore-filmleri", "text": "Doktora tezi yazma çalışmalarım durmaksızın sürerken, bu blogta sinema üzerine fazla yazım bulunmadığını fark ettim. Aslında birkaç yazımın içerisinde tavsiye ettiğim filmler vardı ama başlı başına bu konuya ayırdığım çok fazla yazım yoktu. Dolayısıyla ilk olarak aklıma Güney Kore sineması geldi çünkü yakın zamanda seyrettiğim üç film de Kore filmleri kategorisi içerisindeydi. Şunu en baştan belirtmeliyim ki, Hollywood filmlerine fazlasıyla alışık olan bünyemize acilen Güney Kore sineması takviyesi yapmamız gerekiyor. Bir Güney Kore filmi bittiğinde, kafanızda bir sürü karışık düşünceyle öylece kalakalıyorsunuz. Hem Güney Kore filmleri izlerken hem de film bittikten sonra bir süre derin düşüncelere dalacaksınız. Bu gerçekten iyi bir şey. Kafka'nın sözlerini değiştirerek söylersek; \"İzlediğimiz bir film, bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa, ne işe yarar?\" Franz Kafka bunu kitaplar için söylüyordu ama ben Güney Kore Sineması için biraz değiştirdim. Şimdi hızla Kore filmleri tanıtımlarına geçelim isterseniz. Bu yazıda üç film önerim olacak size. Uluslararası ilişkiler alanında çalıştığım için, size önereceğim ilk film, politik bir Kore filmi olacak. Pandemi döneminde hayatını kaybeden ünlü Güney Koreli yönetmen Kim Ki-Duk'a ait olan Ağ ilk sırada yer alıyor. Kuzey ve Güney Kore arasındaki ihtilaf malumunuz. Kore Savaşı sonrasında ikiye ayrılan ülkenin kuzeyi totaliter bir rejim ile yönetilirken, güneyde ise liberal ve çoğulcu bir demokrasi var. Bir süre önce BBC Türkçe Youtube kanalında izlediğim bir video, Kuzey Kore'den Güney Kore'ye kaçan bir askeri görüntülüyordu. Aşağıda görebilirsiniz. İşte Ağ filmi de buna benzer bir konuyu ele alıyor aslında. Kuzey Koreli bir balıkçı, sandalı bozulunca yanlışlıkla Güney Kore tarafına doğru sürükleniyor ve bu ülkede casusluk suçlaması ile göz altına alınıyor. Kanımca filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, hayatında ilk kez diğer tarafa geçen balıkçının, ülkesine ihanet etmemek adına Güney Kore'deki yaşamı görmemek için gözlerini sürekli olarak kapalı tutmaya çalışmasıydı. Kuzey Koreli balıkçı uzun sorgulama süreçlerinden sonra ülkesine iade ediliyor ancak hikaye bununla bitmiyor. Tam aksine her şey bir anda adeta yeniden başlıyor. Bu filmde içine kapanık bir karakter olan Jong-su'nun hikayesine tanık oluyoruz. Düşük diyebileceğimiz hayat standartlarında yaşayan Jong-su, çocukluk arkadaşı olan Hae-mi ile yıllar sonra tekrar karşılaşır. Aralarında bir yakınlaşma olur ancak Hae-mi kısa bir süre içinde seyahat amacıyla tek başına Afrika'ya gider. Döndüğünde yanında gizemli bir yabancı daha vardır: Ben. Ben, lüks diyebileceğimiz yaşantısı olan Güney Koreli bir gençtir. Ülkemizde son yıllarda gittikçe popüler olan Japon yazar Haruki Murakami'nin kısa bir öyküsünden uyarlanan bu film, hayatın anlamı, sınıf farkı, kapitalizm ve hatta küçük ölçekli de olsa edebiyat gibi temalara odaklanıyor. Filmdeki bazı diyalogları ilginç bulduğumu söylemeliyim. Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği bu yapım, ayrıca bende bir an önce William Faulkner okuma isteği uyandırdı. Nedenini filmi izleyince anlayacaksınız. Üçüncü ve bu yazıdaki son film önerim, yine Ağ filminin yönetmeni olan Kim Ki-Duk imzalı: Nabbeun Namja Yapım yılı 2001. İlk iki filmin aksine bol miktarda aksiyon ve şiddet sahnesine sahip olan bu film, gerçekten hayli ilginç. Filmin hemen başında üniversiteli genç bir kız tarafından aşağılanan bir hayat kadını satıcısı, ondan intikam almaya karar verir ve olaylar başlar. Bu iki kişi arasında hastalıklı bir aşka doğru evrilen hikaye, yan unsurlar olarak depresyon, hüzün, hırs gibi duyguları bir arada sunuyor. Oyuncu sayısının sınırlı olduğu bu film, uzun diyaloglardan ziyade jest ve mimikler üzerinden ilerliyor adeta. Zaten filmin ana karakteri olan Han-gi, film boyunca neredeyse hiç konuşmuyor. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, iyi seyirler."} {"url": "https://gezivita.com/harem-i-humayun", "text": "Bundan bir süre önceydi. Sürekli bir şeyler okuduğum için, hangisi olduğunu şu an tam hatırlayamadığım bir kitabın içinde, bir başka esere referans verildiğini görmüştüm. Aynı sayfanın altında dipnot şeklinde gösterilen kaynaklar her zaman için daha çok hoşuma gider çünkü atıf yapılan bu kaynakla ilgili tüm bilgilere çabucak göz atmak mümkündür. Bu yüzden bölüm sonundaki toplu kaynak gösterimini pek sevmem. Sürekli bölüm sonuna gidip kaynaklarla ilgili künyeye bakmak ciddi bir zaman kaybı oluşturur benim açımdan. Dikkatimi çeken kaynağı elbette merak ederim ama bu sürekli gel-gitler beni bir süre sonra okumakta olduğum kitaptan da soğutabilir. İşte bu kitabı okurken, atıf yapılan bir başka kitap dikkatimi çekti. Hemen ismini bir kenara not aldığımı hatırlıyorum. Osmanlı Tarihi ile ilgili sürekli okumalar yapmama karşın, daha önce bu kitabın ismini ve yazarını hiç duymamıştım. Bu bende daha da merak uyandırdı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından baskısı yapılmış olan, \"Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar\" isimli kitaptan bahsediyorum. 1993 tarihli bu çalışmanın yazarı Leslie P. Peirce. Kendisi New York Üniversitesinde görev yapan, profesör ünvanlı bir akademisyen. Bir hevesle internete girip hemen kitabı sipariş etmek istedim ancak acı gerçekle çabuk yüzleştim. Kitabın uzunca bir süredir baskısının olmadığı anlaşılıyordu. Ancak bende uyandırdığı merak duygusu gerçekten sınırsızdı. Bunun birkaç nedeni var. Bir defa, genelde Osmanlı İmparatorluğunu erkek egemen bir yapı olarak düşünmeye alışkın olduğumuz için, daha ismiyle bile ilgi çekiciydi: Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar. Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu denildiği zaman, genelde aklımıza padişahlar ve onların siyasi ve askeri faaliyetleri gelir. Saray kadınlarını ve onların faaliyetlerini, etkilerini pek düşünmeyiz. İkincisi, özellikle kamuoyunda da kimi zaman gündeme gelen ve popüler kültürde de ismi çok geçen bir yapıyı barındırıyordu: Harem. Veya kitabın ismindeki şekliyle Harem-i Hümayun. İşte bu nedenle kitabın baskısının olmayışına bir hayli üzülmüştüm. Benim, özellikle de kitaplarla ilgili böyle bir huyum vardır. Bir süre, bir umutla yeni baskıyı bekledim. Sanırım Beyoğlu Sahaf Festivalinde bir sahafta gördüm ancak fiyatı nedeniyle almaktan vazgeçtim. Çünkü pahalıydı. Sonra zaman geçti, beklediğim yeni baskı bir türlü gelmedi. Bu sırada, özellikle 2022 yılından itibaren artan maliyetler nedeniyle, yayıncıların yeni baskı yapmaları eskiye oranla bir hayli zorlaştı. Yeni baskısı yapılan kitapların fiyatları da inanılmaz bir şekilde arttı. 2022 İstanbul TÜYAP Kitap Fuarında uğradığım Tarih Vakfı Yurt Yayınları standında, bu kitabın yeni baskısının kısa bir süre içerisinde yapılmasının oldukça zor olduğunu öğrendim. Geriye yapılacak tek bir şey kalıyordu. Ne olursa olsun, bir kez daha denk geldiği takdirde bu kitabı düşünmeksizin satın almak. Tam ümidim büsbütün kırılmak üzereydi ki, aynı fuarda sahafları gezerken tesadüfen bu kitabın kondisyonu gayet iyi durumda olan eski bir baskısını buldum. Satıcı iki yüz liradan aşağı tek kuruş bile inmeyeceğini söyledi. Bunca zaman bekledikten sonra daha fazla beklemeye tahammülüm yoktu ve kitabı pazarlıksız satın aldım. Yaklaşık dört yüz sayfalık hacimli ve oldukça detaylı bir çalışma olmasına rağmen, kitabı bir çırpıda okuyup bitirdim desem, herhalde yanlış olmaz. Beklediğim kadar varmış, gerçekten çok beğendim. Harem, yaygın kanının aksine sadece cinselliğin ön planda olduğu bir yer değil aslında. Cinsellik, özellikle de soyun, dolayısıyla da devletin devamı açısından elbette önemliydi. Ancak Harem aslında padişahın bir anlamda eviydi. Üstelik haremde çok farklı kişiler ve bununla bağlantılı olarak farklı iktidar odakları da vardı. Hanedan ailesi üyeleri için Harem bir ikametgahtı. Sultan ailesinin hizmetkarları için ise bir eğitim kurumu diye tarif edilebilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimeler sağlama amacıyla değil, aynı zamanda askeri/idari hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmete hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu. Harem-i Hümayun'un gücündeki artış, 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu tarihinin en dramatik gelişmelerinden biridir. 1520'de tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatının hemen hemen başından 17. Yüzyıl ortasına kadar Osmanlı hanedanının ileri gelen kadınları, daha önce sahip olduklarından ve bundan sonra olacaklarından daha büyük bir politik güç ve kamusal öneme kavuştular. Gerçekten de imparatorluk tarihinin bu dönemine hem popüler hem de bilimsel edebiyatta \"kadınlar saltanatı\" denir. Valide Sultanın, şehzadelerin, harem ağalarının, cariyelerin yer aldığı Haremdeki kadınların gücündeki artış, Pierce'a göre, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminden (Saltanatı 1520-1566) başlayarak, 17. yüzyılın ortasına dek devam ediyor. Harem kendine has özellikleri ile gerçekten ilginç bir sosyal etkileşim alanı. Ayrıca kapladığı alan bakımından da oldukça büyük bir yapı. Hala gitmediyseniz, Topkapı Sarayına mutlaka ilk fırsatta gidin ve sarayın içindeki Harem bölümünü dikkatlice, yavaş yavaş gezin. Meşkhane, Cariyeler Koğuşu, Valide Sultan Dairesi, Hünkar Sofası, Hünkar Hamamı gibi kısımlardan oluşan Haremi kendi gözlerinizle bir görün. Hatta bence gitmeden önce size önerdiğim bu kitabı okuyun, ondan sonra gidip gezin. Mesela ben, Roma'ya gitmeden önce şu kitabı okumuştum: Roma Mermer Şehir. Böylece gezi çok daha anlamlı bir hale geldi. Kemal Tayfur, Atlas Tarih Dergisinin 2011 tarihli beşinci sayısında, kimi padişahların aslında birer köle olan cariyelerin kölesi gibi olduklarını yazıyor. Ruhşah'ım, Hamid'in sana kurban ola. Efendim sana bende olmuş bir kulunum, ister darb eyle, ister öldür, sana teslimim. Pierce'ın kitabında ise, Haremin yapısından başlayarak Osmanlı Devletinin kuruluşu, devletin siyasal yapısı, hilafet kurumu, Osmanlı veraset sistemi, diplomatik gelenekler, savaşlar ve seferler, önemli kişiler ve olaylar son derece detaylı bir biçimde anlatılmış. Tüm bunların odak noktasında ise elbette kadınlar var. Hani şu meşhur TV dizisinden bilinen, Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa ve onun annesi Mahidevran Hatunun hikayesini de, bir akademik çalışmadan okuyarak öğrenmek gerçekten size çok farklı gelecek. - Hanedanın Üreme Politikası - Zevceler ve Cariyeler: 14. ve 15. Yüzyıllar - Hasekiler ve Damatlar Devri - Valide Sultanlar Devri - Osmanlı Saltanatının Değişen İmajları - Hükümdarlık Ayrıcalığının Sergilenmesi - Diplomasi Politikası - Politik Gücün Kullanılması Osmanlılarda şehzade ve sultan kızları salt doğumları kanalıyla iktidardan pay alırken, Hristiyan topraklarda köle edilip Müslüman yapılmış hanedan kadınları -cariye anneler- aile içindeki rolleri aracılığıyla iktidarın kullanılmasında bir hak iddia edebiliyorlardı. Hükümranlık, onlara erkekler gibi, doğrudan bahşedilmiş olmasa da, valide sultanlar bu hükümranlığın bekçisiydiler. Bu bekçilik işlevi, hükümranlık gücünün kaynaklarının ve kullanımının kavranmasını, bu gücü kullanacakların eğitilmesi görevini ve gücün korunması için uygun erkek hükümdar bulunmadığı zaman, bunu kendilerinin de kullanması dahil olmak üzere gerekli önlemlerin alınması sorumluluğunu içeriyordu. Harem-i Hümayun Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, bu konulara ilgi duyanların mutlaka okuması gereken nitelikli kitaplardan biri."} {"url": "https://gezivita.com/hostel-nedir", "text": "Hostel nedir?, hostelde kalmak nasıl bir deneyimdir gibi sorular, eminim pek çok kişinin aklını kurcalıyor. Ekşi Sözlükteki \"hostel\" başlığına baktığımda, genelde entrylerin tamamına yakınının, Eli Roth'un Hostel filmi ile alakalı olduğunu gördüm. Bu film, Slovakya'ya giden birkaç gencin başından geçenleri anlatıyor ve oldukça rahatsız edici sahneler barındırıyor. Hatta kimileri, \"İzledikten sonra hosteller hakkındaki düşüncelerimi gözden geçirdim.\" gibisinden yorumlar da yapmış. Benimse aklıma hostel dendiğinde, Fransız yapımı oldukça eğlenceli L'auberge Espagnole filmi gelir mesela. Hala izlemediyseniz tavsiye ederim. Hatta izledikten sonra, eminim hostellere daha farklı bir gözle bakacaksınız. Ben bugüne kadar, Viyana'dan Praga, Floransa'dan Zagreb'e, Paris'ten Varşova'ya, Brüksel'den Üsküpe, Stockholm'den Budva'ya, Almatı'dan Bakü'ye kadar dünyanın çok farklı ülkelerindeki şehirlerde hep hostellerde kaldım. Hosteller hakkında yeterince bilgi sahibi biri olarak, tecrübelerimi paylaşma vakti geldi. İlk etapta on başlık var. Bu on başlığı iki ayrı yazıya böldüm. Bu yazı konu hakkında genel bir fikir vermesi açısından son derece faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Yazının en son kısmında da hosteller ile ilgili bilgileri özetleyeceğim. Haydi bakalım başlıyoruz, keyifli okumalar. - sırt çantalı gezginlere - öğrencilere - kısa süreli konaklama için (örneğin 1-2 gün) ucuz yer arayanlara - bütçesini ekonomik kullanmak isteyen her yaştan insana Hostellerde, içinde ranzaların ve/veya yatakların bulunduğu odalar vardır. Bunlara dorm denir. Askerde birlikte kalınan koğuşlar veya üniversite yurtlarındaki odaların hemen hemen aynısı dersem, sanırım çok daha açıklayıcı olacaktır. Bu odalarda aynı sizin gibi gezginlerle beraber kalırsınız. Odalardaki yatak sayısı değişkendir. 2 kişilik, 3 kişilik, 4 kişilik, 6 kişilik, 8 kişilik olabileceği gibi, 20 ve daha fazla kişilik odalar da olabilir. Hatta bazı hostellerde aynı otellerdeki gibi aile odaları da bulunur. Yani sınırsız sayıda seçeneğiniz var. Bunlardan istediğiniz herhangi birini seçebilirsiniz. Bir hostelin yatakhane koğuşunun yanı sıra özel aile odası olabileceği gibi, bir otelin de aynı hosteller gibi yatakhane şeklinde dizayn edilmiş odası/odaları da olabilir. Yani bir yerin adının otel olması, orada hostel şeklinde bir alternatifinizin olmadığı anlamına gelmiyor. Peki bir otel veya hostelde, bu türden seçeneklerin olup olmadığını nasıl anlayacaksınız? Gayet basit. Booking. com, Hotels. com veya artık hangi web sayfasından veya aplikasyondan arama yapıyorsanız, listelenen ekranda bununla ilgili bilgi verilir. Yani arama yaptığınız zaman karşınıza gelecek odanın hangi tipte olduğu yazılıdır. Buna göre bakıp bir seçim yapabilirsiniz. Hostellerin fiyatları diğer alternatiflere göre çok düşüktür. Çünkü siz hostelde odayı değil, yattığınız yatağı kiralarsınız. Ancak bir hostelde geceliği 10-15 Euroya kalabileceğiniz gibi, 35-40 Euro tutan yerler de olabilir. Bu fiyatlar; mevsimlere, gittiğiniz ülkeye, hostelin bulunduğu yere, sunduğu hizmetlere ve kalitesine göre değişiklik gösterir. Viyana'da şubat ayında kaldığınız bir hostelin fiyatı, aynı oda tipi için yazın muhtemelen çok daha yüksek olacaktır. Çünkü Viyana özellikle yazın çok turist alan bir şehirdir. Hemen bu örneği biraz daha somutlaştırayım. Örneğin, konum olarak çok iyi bir yerde olan ve benim Viyana'ya ilk seyahatimde kaldığım Hotel Zum Prater için, aynı sene içerisinde, ocak ayında tek kişilik odaya ödediğim ücret, yazın, temmuz ayında 4 kişilik oda için istenen ücretten daha düşüktü. Orta Avrupa ülkeleri için konuşmak gerekirse, kış aylarında fiyatların yaza göre daha düşük olduğu söylenebilir. Bunu mutlaka değerlendirin! Bir başka örnek daha vereyim. Bir şehrin merkezi kısmında yani konum olarak birbirine çok yakın olan iki hostelde, sunulan hizmetlere göre fiyatlar farklılık gösterebilir. Örneğin A hostelinde konaklama için ücretsiz banyo havlusu da verilirken, B hostelinde bu hizmet hiç yoktur. Veya A hostelinde ücretsiz kasa hizmeti mevcuttur, hatta odalara da kartla giriliyordur. B hostelinde ise ne kasa hizmeti sunulur ne de odalara kartla girilmektedir. Yani odanın kapısı daima açıktır. İşte bu türden kimi farklılıklar, hostellerin fiyatlarına yansır. Elbette. Hosteller son derece güvenlidir diyebilirim. Ancak yine de tedbiri elden bırakmamakta fayda var. Kilidi size ait, içine eşyalarınızı hatta giysilerinizi koyabileceğiniz kişisel dolabı olan hosteller olabileceği gibi, yalnızca değerli eşyaları koymak için yararlanabileceğiniz küçük kasa benzeri dolapları olan hosteller de vardır. Bunlar genelde ücretsizdir veya sizden cüzi bir kaparo alırlar ama bunu ayrılmadan önce iade ederler. Yukarıda belirttiğim gibi, kimi hosteller hostele giriş ve çıkışlarda kullanmak için misafirlerine kart verirler. Yani bu kart olmadan giriş çıkış yapılamaz. Hatta odalara da bu şekilde girilir. Bu uygulama gördüğüm kadarıyla son dönemde giderek yaygınlaşmaya başladı. Sık sık karşılaştığım manzaralar olarak; yatakların üzerinde bırakılmış dizüstü bilgisayarlar, şarjda duran cep telefonları ve ağzı ardına dek açık valizleri sıralayabilirim. Ahmet Haşim; \"Paris, Frankfurt... Yahut hiç!\" isimli kitabında, yurt dışına seyahat edenlerin, yanında hepsi aynı önemde üç şey taşıdığını söyler: Canları, keseleri ve pasaportları. Açıkçası yurt dışındayken benim de en çok üzerine titrediğim iki şey cüzdan ve pasaport. İki gömlek, bir tane t-shirtü alsalar ne olur almasalar ne olur? Primark gibi yerlerden gider çok ucuza yenisini alırsınız. Hostellerin çoğunda, herkesin kullanımına açık ortak alanlar vardır. Bunlar, içinde koltuklar/sandalyeler, TV ve/veya PC bulunan oturma odası, yemek ile ilgili tüm alet edevatı bulabileceğiniz mutfak ve hatta oyun odası bile olabilir. Kendi gözlemlerime göre, bir hostelde mutfağın yer alma ihtimalinin, diğerlerine oranla çok daha fazla olduğunu söyleyebilirim. Bugüne kadar neredeyse gittiğim her hostelde mutfak vardı. Ancak burada bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken husus, eşyaların kullanıldıktan hemen sonra mutlaka yıkanması gerektiğidir! Bulaşıkların kirli bırakılması hiç hoş karşılanmaz, zaten insanlar gördüklerinde direk uyarırlar. Arkanızdan sizin bulaşıklarınızı kimse yıkamaz. Lütfen bu konuda gerçekten duyarlı olalım! Temizlik, sadece bu iş için görev yapan, -aynı tatil köylerindeki gibi- kat hizmetlileri tarafından yapılır. Bu görevliler her gün düzenli olarak hem odaları hem de koridorları, banyoyu ve diğer ortak alanları temizler. Daha da ileri gidiyorum, siz odadayken temizlik yapmak için geldiyse belli bir süre için çıkmanızı bile isterler! Örneğin az önce bahsettiğim Varşova'da kaldığım Moon Hostel, Bakü'de kaldığım Sahil Hostel, Roma'daki Yellow Square Hostel, yalnızca konumuyla değil temizliğiyle de öne çıkan mekanlardan yalnızca birkaçı... Yakın zamanda Varşova, Bakü veya Roma seyahati düşünenler, bu isimleri mutlaka bir kenara not alsınlar. Ancak bu bölümü bitirmeden hemen önce, her hostelin temizlik bakımından aynı olmadığını da eklemeliyim! Bu yüzden başta \"genelde\" kelimesini özellikle seçtim."} {"url": "https://gezivita.com/hostel-nedir-2", "text": "Şimdi en son kaldığımız yerden, yani altıncı başlıktan devam ediyorum. Herhalde en çok merak edilen konulardan biri. Bu soruya cevap olarak kesinlikle evet diyorum! Bugüne kadar kaldığım her hostelde iyi kötü bir Wi-Fi vardı. Fakat burada önemli olan başlıca iki konu var. Bunlardan birincisi; Wi-Fi her odada, yani her noktada çekiyor mu? Ne yazık ki kimi hostellerde Wi-Fi sadece belirli noktalarda olabiliyor. Örneğin resepsiyon ve çevresi ya da ortak alanlar gibi. Kimi hostellerde ise bina kaç katlı ve ne kadar büyük olursa olsun, her katta ve her odada Wi-Fi'den sorunsuzca faydalanabiliyorsunuz. Yani bu biraz da gittiğiniz hostele göre değişiyor. Şart değildir. Ancak ben genelde garantici bir insan olduğum için kendimi pek riske atmam ve mutlaka gitmeden önce rezervasyonumu yaptırmış olurum. Siz, gittiğiniz yere ve mevsime göre rahatça yer bulabileceğinize inanıyorsanız, rezervasyon yaptırmadan da bir hostel bulup pekala yerleşebilirsiniz. Hostelin ne demek olduğunu bilmeyen ve öğrenildiği anda kalan kişiye sorulacak tipik sorulardan bir tanesi. Bu soru, ülkemizde tanışılan kişiye ilk sorulan \"Nerelisin?\" sorusu gibi standarttır bu anlamda. Kadınları yine bir nebze anlamak mümkün. Onları ayrı bir yere koyuyorum. Ama hele de askerliğini yapmış erkekler için hep şu örneği veririm: 50, 60 veya artık kaç kişilikse, hiç tanımadığın, hayatında ilk kez gördüğün, çok farklı sosyal çevrelerden ve diyarlardan gelen, bir çoğu kelimenin tam manasıyla \"marjinal\" insanla aynı koğuşta, üstelik \"aylarca\" kalmayı başaran biri, hostelde de rahatlıkla kalır! Hatta bunu da iddia ediyorum, daha da huzurlu ve güven içerisinde mışıl mışıl uyur. Hostellerde kalanlar, aynı sizin gibi, ortak bir amaç doğrultusunda hareket eden, ekonomik ve atmosferi samimi olduğu için buraları seçen gezginlerdir. Onlarca farklı hostelde kaldım ve tatsız en ufak bir hadise yaşamadığımı ve herhangi bir hadiseye şahit olmadığımı üzerine basarak belirtebilirim. Zira kimi hostellerde odalarda yalnızca orada kalan kişilere ait banyo ve tuvalet yer almaktadır. Söz gelimi dört kişilik bir odada kalıyorsanız, odadaki banyo ve tuvalet özel olarak bu dört kişiye aittir. Aynı otel gibi. Hiçbir fark yok. Kimi hosteller ise ortak kullanıma açık banyo/tuvaletler sunar. Bunlar da genelde odaların dışında, koridorlarda yer alır. Hem ucuz hem de kendi banyosu olan bir oda bulursanız oldukça şanslısınız demektir, bu fırsatı sakın kaçırmayın! Hostellerin çoğu ücretli veya ücretsiz kahvaltı hizmeti verir. Fakat burada çok önemli bir nokta var! Kahvaltı denildiğinde Türk insanının kafasında canlanan şey, genelde açık büfeye yakın bir şey oluyor... Oysa, en azından bir kez olsun yurt dışına çıkmış biri bilir ki, özellikle Avrupa'da bizimki kadar geniş ve doyurucu bir kahvaltı kültürü yok. Ayrıca ve bence en önemlisi, aynı odada beraber kaldığınız insanlarla gezip görülecek yerler hakkında fikir ve bilgi alışverişi yaparsınız. Örneğin bu şekilde ücretsiz bir etkinlikten haberdar olabilirsiniz. Ya da gitmeyi düşündüğünüz bir yer hakkında, orayı daha yeni görmüş olan bir başkasının fikrini öğrenmiş olursunuz. Hatta şehir ipuçlarını öğrenirsiniz. Bence bu da gerçekten çok önemli bir detay. Hostelde kalmanın dezavantajları da var elbette... Çok sık karşılaşmamakla beraber ilk akla gelen şey gürültü diyebilirim. Bu da bazen kalabalık ve büyük hostellerde olabiliyor. Mesela ben uykusu hafif biri olmama rağmen uyku konusunda pek sorun yaşamadım bu konuda. Ama kişi sayısının fazla olduğu bir hostel odasında kalıyorsanız bu türden bir problem yaşayabilirsiniz. Bir de hijyen konusu var tabii. Kaldığınız yer temizlik açısından sizi tatmin etmiyorsa bu ciddi bir sorun teşkil edebilir. Böyle bir durumda hostel yönetimiyle konuşmaktan çekinmeyin. Evet, bu yazının da sonuna geldik. Umuyorum, hosteller ile ilgili aklınıza takılan soruların cevaplarını, yazı içerisinde bulabilmişsinizdir. Bunlardan başka sorunuz varsa, alttaki yorum kısmında sormaktan hiç çekinmeyin lütfen. En kısa sürede yanıtlamaya çalışırım. Hosteller ile ilgili bu detaylı bilgileri öğrendikten sonra, dilerseniz Avrupa'nın farklı başkentlerinden hostel önerileri için diğer iki yazıma göz gezdirebilirsiniz. Bu yazılarda Kiev'den Paris'e, Barselona'dan Viyana'ya, Stockholm'den Brüksel'e bir sürü farklı şehirden hosteller bulacaksınız. Herkese iyi tatiller, şimdiden keyifli seyahatler!"} {"url": "https://gezivita.com/hostel-onerileri", "text": "- Viyana - Zagreb - Ljubljana - Paris - Kiev - Kopenhag - Brüksel Şayet sizin de seyahat planlarınızda bu şehirlerden herhangi biri varsa, sözü geçen hostelleri dikkate almanızı tavsiye ederim. Hiç vakit kaybetmeden hostelleri tanımaya başlayalım o halde. Viyana nefes kesici. Öncelikle bunu belirtmeliyim. Bu harikulade şehre iki defa gitme şansım oldu. Tarih, sanat ve özellikle mimari meraklıları için daha uygun bir yer düşünmek gerçekten zor. Schönbrunn, Hofburg ve Belvedere Saraylarını gezerken, Mozart, Haydn veya Mahler'in müziğini duyar gibi oluyorsunuz. Viyana'yı gezmek için en azından 3-4 gün ayrılmalı. Unutmayın, kışın giderseniz, daha uygun fiyatlarla konaklama şansınız var. Viyana'dan hostel önerim ise; Westbahnhof Hostel olacak. Burası, adından da anlaşılacağı üzere Westbahnhof tren ve metro istasyonuna yürüyerek 5 dakika mesafede. Mariahilfer Strasse alışveriş caddesine de çok yakın. Konum olarak gayet iyi. Bunun yanı sıra bu hostel, bugüne kadar kaldıklarım arasında açık ara odaları en temiz olanlardan biriydi. Ben 4 kişilik, kendine ait banyosu da olan bir odada kalmış ve kendimi adeta 4-5 yıldızlı bir otelde gibi hissetmiştim. İtalyan arkadaşım Stefano ile tanıştığım yerdir burası. Yan tarafımda yatan Stefano ile bu hostelde tanışmış, birlikte bir akşam Rathausplatz önünde dev ekranda gösterilen Frank Sinatra konserine de gitmiştik. Robert Prosineckili, Zvonimir Bobanlı, Davor Sukerli efsane Hırvatistan kadrosunu unutamayanları böyle alalım. Zagreb'de kalacaksanız, yeri tam eski şehrin ortası olan bu hosteli tercih edebilirsiniz. Şöyle tarif edeyim; Meşhur Ben Jelacic meydanının arkası, dev Zagreb Katedralinin hemen yanı. Kaldığım süre boyunca her sabah, katedrali gören penceremden gelen çan sesiyle uyandım. Hostel, akşamları cıvıl cıvıl olan Tkalciceva sokağına 5 dakika yürüme mesafesinde bulunuypr. Zagreb'de görülmesi gereken yerlerden St. Marks kilisesine de yaklaşık 15 dakikada yürüyerek ulaşabilirsiniz. Toplu taşıma kullanmanıza bile gerek yok. Ljubljana benim için eşsiz doğası ve sakin atmosferiyle çok özel bir şehir. Şayet giderseniz, yeşile doyduğunuzu hissedeceksiniz. Kafa dinlemek için Ljubljana gezisinden daha güzel bir seçenek düşünemiyorum. Hostelin etrafında marketler, yeme-içme mekanları ve giyim mağazaları var. Her katta ortak duşlar ve tuvaletler bulunuyor. Bled'e ulaşım için de kullanabileceğiniz Ljubljana otobüs terminali ve merkez tren istasyonu yürüyerek 10 dakika mesafede. Şahane manzarasıyla Ljubljana Kalesi de hostele çok yakın. Burası, meşhur ejderha köprüsünün hemen ilerisi oluyor. Kaleye çıkan patikanın başında kurulan pazara denk gelirseniz muhakkak tezgahlara da uğrayın. Uygun fiyatlara hediyelik eşyalar alabilirsiniz. Ben bal aromalı Brandy bulmuştum. Paris Avrupa'nın göz bebeklerinden. Gezmeyi seven herkesin en azından bir kez görmesi gereken yerlerden. Dünyaca ünlü müzesi Louvre ve Eyfel Kulesi ile öne çıkıyor. Ancak hepsi bu değil. Bu yüzden içe sinecek şekilde görebilmek için en azından 4-5 gün ayrılmalı. Açıkçası, benim Paris gezim çeşitli aksaklıklar nedeniyle istediğim şekilde verimli olmamış, hevesim kursağımda kalmıştı. Paris'te tarihi Bastille bölgesinde kaldım. Burası metro ile şehir merkezine 15 dakika mesafede. Hostel birkaç katlı bir bina. Resepsiyonistlerin İngilizceleri iyi ve her konuda yardımcı oluyorlar. Hemen girişte ortak kullanıma açık iki adet PC var. Wi-Fi ise her katta ve her odada gayet güzel çekiyor. Benim kaldığım oda kendine ait banyosu olan üç kişilik bir odaydı. Caddeye bakan ferah bir konumdaydı ve içerisi oldukça temizdi. Konaklamam sırasında kahvaltı dahil seçeneğini de seçtiğim için, bir iki kelime de kahvaltı hakkında söylemek isterim. Kahvaltı edilen mekan alt katta oldukça küçük bir bölüm olmasına rağmen, kahvaltısı Avrupa standartlarına göre iyiydi. Hostelin isminden de anlaşılacağı gibi, metro ile Republique durağında indikten sonra, beş dakika yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Bastille 17. Yüzyılın başına kadar oldukça kötü bir durumdaydı. Ancak bugün etrafında renkli, cıvıl cıvıl kafeler, barlar ve yemek için çok çeşitli alternatif mekanlar var. Hostelin hemen ilerisinde, meydanda bisikletleriyle akrobatik hareketler yapan, kaykaya binen, paten kullanan gençleri de seyredebilirsiniz. Semtte yer alan Picasso Müzesini de ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Absolute Hotelin Booking puanı: 7,6 Paris'te nerede kalınır? Absolute Hotel Paris'te. Ukrayna turu düşünenlerin yolu Kiev'den mutlaka geçecektir. Her ne kadar başkent Kievi ülkenin batısında kalan kültür ve sanat şehri Lviv kadar beğenmesem de, gittiğime pişman olmadım. Ukrayna zaten çok ucuz bir ülke. Şu ana dek gezdiğim ülkeler arasında en ucuz olanlardan biriydi diyebilirim rahatlıkla. Kiev'den hostel önerim, \"Dream House Hostel\" olacak. Bu hostel hem ambiyansı, hem muhteşem konumu, hem temizliği, hem de çalışanlarıyla gerçekten dört dörtlük. Yer olarak Kiev'de görülmesi gereken yerlerden Andriyivski Yokuşunda bulunuyor. Bu yokuş üzerinde yazar Mihail Bulgakov evi, Saint Andrew's Kilisesi gibi önemli yapılar da bulunuyor. Metro ile Kontraktova Ploshcha durağında indikten sonra beş dakika kadar yürüyorsunuz. Medeni, güler yüzlü, dost canlısı, nazik ve saygılı insanları ile Danimarka'nın başkenti Kopenhag gerçekten bambaşka... 2017 yılının mart ayında, hayatımda ilk kez bir kuzey ülkesini ziyaret etmiş oldum ve buradan çok güzel anılarla döndüm. Yaşam standartlarının ve refah seviyesinin yüksek olduğunu zaten hep duyarız, bu kez kısa bir hafta sonuna sıkıştırılmış da olsa bizzat yerinde gözlemleme şansına sahip oldum. Ortalama 2-3 gün Kopenhag gezisi için yeterli olacaktır. Tek olumsuzluk, bizim ülkemizle karşılaştırıldığında inanılmaz pahalı bir kent oluşu. Mc Donalds'ta ortalama bir menünün fiyatı 45-50 Türk Lirasına denk geliyor. En ucuz kahve ise 30-35 TL civarında. Yine de kuzeyi görmelisiniz, bisiklet kiralayıp meşhur Nyhavn bölgesinin çevresindeki sokaklarda dolaşmalı, güzel havada bir kanal turu yapmalısınız. Bir de Christiania bölgesi var tabii. Ben, lafı daha fazla uzatmadan hemen Kopenhag'da nerede kalınır sorusunun cevabını vereyim: Copenhagen Downtown Hostel. Hostel, Kopenhag gezilecek yerler arasında yer alan Christiansborg Sarayı, Ulusal Müze, Frederik Kilisesi ve Amelienborg Sarayına çok yakın. Hepsine yürüme mesafesinde. Yani tarihi şehrin tam göbeği oluyor. Yürümeyi seviyorsanız toplu taşıma kullanmanıza bile gerek kalmayabilir. Hostelin kendine ait bar/restoran kısmı var. Hatta yerel halk da akşamları buraya geliyor ve cıvıl cıvıl bir atmosfer oluşuyor. Bunun yanı sıra haftanın kimi günleri ücretsiz canlı müzik dinleme şansınız da var. Dört katlı olan hostelin odaları temiz, çalışanlar ilgili ve sıcakkanlı. Birçok hostelde olduğu gibi burada da her gün yapılan ücretsiz şehir turuna katılabilirsiniz. Brüksel'de nerede kalınır? Yeri çok merkezi olan, yeni, tertemiz odaları, geniş ve donanımlı ortak kullanım alanıyla fark yaratan Brxxl 5 City Centre Hosteli tavsiye etmek istiyorum size. Ben, Brüksel gezisi için araştırma yaparken, 4 kişilik, içinde kendine ait banyosu da olan bir oda bulmuş ve bu hostelde konaklamıştım. Erken rezervasyon ile üç gece için 54 Euro ödedim. Yani bana günlüğü 18 Euro'ya geldi. Kendine ait banyosu ve tuvaleti olan 4 kişilik tertemiz bir hostel odası için fazlasıyla iyi bir fiyat. Kaldığım odadan ve hostelden fotoğrafları aşağıda görebilirsiniz. Brüksel gezilecek yerler birbirine oldukça yakın sayılır. Örneğin Grand Palace var. Türkçesi Büyük Meydan anlamına geliyor. Burası uzunca bir cadde... Kaldığım Brxxl 5 City Center Hostel, Grand Palace ile trenden indiğim Brüksel merkez tren istasyonunun tam ortasında kalıyor. Yani isminin hakkını gerçekten veriyor. Fakat gariptir, istasyonda sorduğum insanlar adresin neresi olduğunu bir türlü bilemediler. Hostel, Brüksel Midi istasyonundan yürüyerek yalnızca 10-15 dakika mesafede. Yine de yükünüz ağır ise Brüksel Midi'den metroya binip bir durak sonraki Lemonnier metro istasyonunda da inebilirsiniz. Seçim size kalmış. Hazır Belçika'ya kadar gitmişken Brüksel'de değişik biraları tatmayı, meşhur patates kızartmasını yemeyi ve dönüşte eşe dosta hediyelik meşhur Belçika çikolatası almayı unutmayın! - Budapeşte - Varşova - Belgrad - Barcelona - Budva - Amsterdam - Stockholm Yazılarını çok beğeniyorum, keyifle takip ediyorum. Gerçekten faydalı bilgi ve tecrübelerini paylaştığın için teşekkürler.. Orkun selam, çok sağol. Kendine iyi bak."} {"url": "https://gezivita.com/hostel-onerileri-2", "text": "- Budapeşte - Varşova - Belgrad - Barcelona - Budva - Amsterdam - Stockholm Gerçekten de Budapeşte'nin iki kısmı da birbirinden farklı güzelliklerle dolu. Üstelik bu şehrin Türk ve Osmanlı tarihi açısından da önemi büyük. 2-3 günlük zaman dilimi, Budapeşte gezisi için yeterli olacaktır. Budapeşte seyahatimde yeri oldukça merkezi bir konumda olan, hoş atmosferiyle öne çıkan ve genelde gençlerin tercih ettiği Avenue Hostel'de kaldım. 2014 yılında hizmete giren bu hostel, Andrassy Bulvarı'nda yer alıyor. Hostelin tek sıkıntısı, büyük bir tabelası olmadığı için önüne dahi gelseniz, girişi kestirmekte bir hayli güçlük çekiyorsunuz. Adresi sorarak bulduktan sonra, hostelin kapısının bir iki adım ötesinde, Macarlarla beraber tam beş dakika boyunca girişin nerede olduğunu çözmeye çalışmıştık. Sırbistan, Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında yer alıyor. Ucuz, ucuz olduğu kadar da güzel bir ülke. Başkent Belgrad ve ona bir saat mesafedeki Novi Sad, Sırbistan'da gördüğüm şehirlerden bazıları... Belgrad'a ulaşım için Pegasus'tan rahatlıkla gidiş-dönüş ucuz uçak bileti bulabilirsiniz. Uygun ücretli konaklamayı da bulduktan sonra, hiç düşünmeyin. Hafta sonu için bile tercih edilebilir. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz Sırbistan'da, kahvaltıda kıymalı börek yiyebilirsiniz mesela. Knez Mihailova Caddesinin başındaki Toma isimli fırın, zengin çeşitleriyle emrinize amade. Bu ismi mutlaka bir kenara not edin. (2020 yılı editi: Buraya ilk gidişimden yıllar sonra, 2019 yılının mart ayında tekrar gittim. Mekan aynı yerde ancak sadece ismi değişmiş.) Ayrıca Kalemegdan'da enfes manzaraya karşı keyif çatabilir, Nikola Tesla Evini ziyaret edebilirsiniz. Bu yazının ilk yazılış tarihinde, Belgrad konaklama için Hostel and Apartment Dali isimli yeri önermiştim. Belgrad'ın en meşhur caddesi olan Knez Mihailova'ya yürüyerek beş dakika mesafedeki Hostel and Aparment Dali, otogara da çok yakındı. Başka bir şehirden kara yolu ile gelirseniz, otogarda indikten sonra 10-15 dakikalık bir yürüyüşle, oldukça merkezi konumdaki bu hostele ulaşabilirsiniz demiştim. Hatta taksiciler sizi sıkıştırmak isteyecektir, bence gerek hiç gerek yok, valiziniz veya çantanız da hafifse ne ala, sorarak kendiniz rahatça bulabilirsiniz yazmıştım... Ancak sanırım burası sonradan kapanmış. O nedenle ben size bu ikinci gidişimde kaldığım bir başka hosteli önermek istiyorum: DC Hostel. Üstelik burası Knez Mihailova Caddesine yürüme mesafesinde falan da değil, caddenin tam başlangıç noktasında, üstte yazdığım -sonradan ismi değişen- Toma isimli fırının tam karşısında. Ben Belgrad DC Hostel'de dört gecelik konaklamaya 340 TL ödedim. Resepsiyonda çalışan arkadaşlar son derece yardımsever. Burada da günlük temizlik, temizlik görevlisi kadınlar tarafından yapılıyor. Hem odaların hem de hostelin genel temizliği çok iyi. Banyo ve tuvaletler ise ortak olarak kullanılıyor. Resepsiyonun önündeki ortak alanın bir bölümü ise mutfak olarak kullanıma ayrılmış durumda. Belgrad'a giderseniz burada yani DC Hostel'de kalmanızı öneririm. Unutmadan, Belgrad'a kadar gidip yerel lezzet Rakija içmeden dönmek olmaz! Yalnız dikkatli olun, bu içkinin % 50'si alkol! 🙂 Bu güzel hostelin Booking puanı: 8,6 Belgrad'da nerede kalınır? Tabii ki Downtown Central Hostel'de! Polonya, ulaşım alternatiflerinin kısıtlı olması nedeniyle pek de tercih edilmeyen bir destinasyon. THY, kardeş kuruluşu LOT ile buraya genelde ortak seferler düzenliyor. Bilet alacaksanız, LOT'un fiyatlarının THY'ye göre biraz daha uygun olduğunu söyleyeyim. Aslında Polonya'da gezilecek şehir sayısı çok fazla; Varşova, Krakow, Wroclaw, Poznan, Gdansk, Lublin... Ancak en çok tercih edilen şehir başkent Varşova. Ülkede kış aylarının ciddi anlamda soğuk olduğunu ve mevsimin sert geçtiğini belirtmek gerek. İmkanınız varsa bahar aylarını tercih etmeye bakın. Ve yine imkanınız olursa yalnızca başkent Varşova'yı değil, en azından bir başka şehri daha, mesela Krakow'u mutlaka görün. Krakow, başkent Varşova'nın gölgesinde kalmış bir şehir ama özellikle Auschwitz çok farklı bir deneyim sunuyor... İkinci Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce insanın öldürüldüğü, Nazilerin en büyük toplama kampı burada. Bunun dışında, ihtişamıyla göz alıcı Wawel Şatosu da yine Krakow'da görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Hostel, meşhur Nowy Swiat caddesine birkaç yüz metre mesafede. Nowy Swiat, Varşova'nın en ünlü caddesi. Bizdeki İstiklal Caddesi gibi. Bu hostelde tuvalet ve banyolar ortak. Resepsiyon görevlileri ilgili ve nazik. Konaklamam sırasında aileler de gözüme çarpmıştı. Mekan temizliğiyle de öne çıkıyor. Booking puanı 8,4 Varşova'da nerede kalınır? Moon Hostel Varşova'da. Şehir oldukça büyük ve konaklamak için farklı alternatifler var. Ben konfordan çok, daha ziyade konumuyla öne çıkan bir hostel önereceğim: Barcelona Rooms 294. Hostel, Gaudi'nin en büyük eseri Sagrada Familia'ya yürüme mesafesinde, Gracia semtinde bulunuyor. Metro ile Joanic veya Verdaguer istasyonlarından herhangi birini tercih edebilirsiniz. İkisinin de tam ortasında kalıyor denebilir. İnince 4-5 dakika kadar yürüyorsunuz. Hostelde çalışanlar çok sıcak ve ilgili. Her sorunuza yanıt veriyor, hatta şehirle ilgili tavsiyelerde de bulunuyorlar. 5 Euro'ya çamaşırhane hizmetinden de faydalanabilirsiniz. Etrafta alışveriş yapmak için marketler, cafe ve restaurantlar var. Temizliğin de iyi olduğunu söyleyebilirim. Budva'dan hostel önerim Freedom Hostel olacak. Şehrin tarihi kısmında yani Stari Grad içinde yer alıyor. Buradan daha merkezi bir yer yok, öyle söyleyeyim. 🙂 Hostel küçük ama sevimli. Çok fazla odası olmadığı için, özellikle yazın tercih edecekseniz önceden yer ayırmakta fayda var. Ufak bir ortak alanı ve mutfağı var. Hostelin odaları oldukça temiz ve Wi-Fi bütün odalarda sorunsuz çalışıyor. Banyo ve tuvalet ortak. Resepsiyon görevlilerinin İngilizceleri gayet iyi. Her konuda yardımcı oluyorlar. Budva zaten çok ufak bir yer olduğu için ulaşım konusunda sıkıntı yaşamayacaksınız. Yalnızca Sveti Stefan adasına ulaşım için minibüs kullanmak gerekiyor. Onu da üstteki Budva gezi rehberinde yazdım zaten. Freedom Hostelin Booking puanı: 9,1 Sırt çantalı gezginlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Budva'da nerede kalınır? Tabii ki Freedom Hostel Budva'da. 2017 yılının şubat ayında, 4 günlük bir Amsterdam turu yaptım. Hava şansıma son derece güzeldi. Ucuz uçak bileti bulduğunuz an, Hollanda'nın bu en meşhur kentini bir görün derim. Amsterdam gezilecek yerler bakımından çok zengin. Ortalama 3-4 günlük bir Amsterdam gezisi yeterli olacaktır. Şehirde son derece gelişmiş bir tramvay sistemi var. Buna rağmen merkeze yakın bir yerde konaklamak daha güzel olacaktır. Bu yüzden kalacağınız yer önem taşıyor. Amsterdam'ın merkezi kısmı Dam Meydanı ve onun çevresi oluyor. Amsterdam Gezi Rehberi içinde tüm detayları bulabilirsiniz. Ben Budget Hostel Tourist Inn'de kaldım. Yalnız Hollanda ve özellikle Amsterdam çok sık ziyaretçi alan bir şehir olduğu için erken rezervasyon yaptırmakta fayda var. Eğer geç kalırsanız fiyatlar ciddi anlamda yükselecektir. Bunu da üzerine basarak söylemeliyim! Elinizi çabuk tutmalısınız! Hostel konum olarak Red Light District ile Dam Meydanı arasında kalıyor. Amsterdam Centraal Merkez Tren İstasyonuna da yürüyerek 10 dakika mesafede. Kendine ait bir mutfağı ve cafe kısmı var. Kahvaltısı, şu ana kadar aldıklarım içinde standart Türk kahvaltısına en yakın olanlardan biriydi. O yüzden kahvaltı dahil seçeneğini de seçerseniz kesinlikle pişman olmazsınız. Wi-Fi hostelin tüm odalarında çekiyor. Mutfak/Kafe kısmı da dahil olmak üzere odalar pırıl pırıl. Banyo ve tuvaletler holde yer alıyor ve ortak olarak kullanılıyor. Ancak buralar da gayet temizdi. Tesiste asansör de var. Dediğim gibi, Amsterdam'da gezilecek yerlerin bir çoğuna yürüme mesafesinde de olduğu için, uygun fiyatlı seçeneği bulduğunuz an gönül rahatlığıyla burada kalabilirsiniz. Amsterdam'da nerede kalınır? Booking puanı 8,2 olan Budget Hotel Tourist Inn'de. Meşhur Hollanda peynirlerini almayı da unutmayın sakın. İsveç pahalı bir ülke. Başkent Stockholm gezi planı yapanlar için erken rezervasyon yaptırmak şart. Yoksa Stockholm konaklama gerçekten pahalıya gelir. Stockholm gezi notlarını daha önceki yazımda yazdığım için, burada direk Stockholm'de nerede kalınır sorusunun cevabını vermek istiyorum. Stockholm'de Archipelago Hostel'de kaldım. Burası şehrin old town denen tarihi bölgesi olan Gamla Stan'ın tam ortasında. Çok sayıda odası olmayan, küçük ama temiz bir hostel. Ben, dört kişilik odada dört gecelik konaklama için 800 İsveç Kronu yani yaklaşık 350 Türk Lirası ödedim. Bildiğiniz gibi İsveç para birimi olarak Kron kullanılıyor. Hostel; Stockholm Kraliyet Sarayı, Stockholm Nobel Müzesi, Riddar Holmen adası ve Kilisesine yürüme mesafesinde. Ayrıca yine Stockholm gezilecek yerler arasında yer alan Djurgarden ve Skeppsholmen adalarına kalkan feribot iskelesine de çok yakın. Bu yüzden kesinlikle öneririm. Burası ile ilgili söyleyebileceğim en önemli şey ise, hostele mutlaka Booking. com'da belirtilen check-in saatleri içinde gelmek zorundasınız. Peki gelmezseniz ne olur? Kapıda kalabilirsiniz çünkü Check-in ve check out saatleri dışında resepsiyon kapalı. Yani burada 24 saat çalışan görevliler yok! Bunun dışında yatak çarşafları ve kılıfı için de ekstra 65 SEK ödenmesi gerekiyor. Bu önemli bilgiler de mutlaka aklınızda olsun. Hostel müşterilerinin, binanın hemen karşısındaki Cafe Cronan'da indirim hakkı da var. Kahvaltı için burayı tercih edebilirsiniz. Stockholm gezi planı yapanlar için önerebileceğim Archipelago Hostel Old Town'un Booking. com puanı 7,8. Herkese şimdiden iyi yolculuklar ve iyi tatiller diliyorum! Budapeşte'de şehir merkezinde, hatta şehrin kalbinde ve her yere yürüme mesafesinde 1073 Bp. Erzsebet Krt. 29 adresinde TEMPO Life Apartman'ı içtenlikle önerebilirim. Deneyimlediğimiz, inanılmaz konforla itina ile döşenmiş ve ekonomik bir mekan. Mekanda ihtiyacınız olan her şey, ama her şey mevcut. Çay, kahve, su, soda ikram. İnternet her daim güçlü, klima vs. . Sahipleri çok cana yakın, içten ve yardımsever. Hatta Türkçe'yi de konuşabiliyorlar. Her türlü yardım ve rehberliği yapmaya hazırlar. Bizler geç saatte gittiğimiz halde o kadar yardımcı oldular ki, sanki kendimizi Türkiye'de hissettik. Merhaba. Yorum için çok teşekkür ederim gerçekten. Yazılara katkı sunan bu türden yorumları burada görmek, beni fazlasıyla mutlu ediyor! Budapeşte benim ilk seyahatlerimden biriydi ve çok uzun süre kalamamıştım. Umarım tekrar gitme şansım olur. Hepimizin yolu açık olsun, selamlar, sevgiler!"} {"url": "https://gezivita.com/hostel-secerken-dikkat-edilmesi-gerekenler", "text": "Hostelde kalmak değişik bir deneyim. Bence herkesin, hayatında en azından bir kez olsun bu deneyimi yaşaması şart! Hostel seçimi de elbette çok önemli. Bu yazıda hostel seçerken dikkat edilmesi gereken başlıca beş kriteri sıralayacağım. Bunları teker teker sıralayıp, biraz açmak istiyorum. Bir yere gitmeden önce hostelleri araştırırken, öncelikli olarak bu beşine göre hostelleri değerlendiriyorum ve kendim için bu beş özellik açısından da en uygun olan şıkkı seçiyorum. Seçim yaparken bunlardan yalnızca biri üzerine odaklanarak karar vermek doğru olmayacaktır. Örneğin sırf ucuz olduğu için şehir merkezine uzak seçtiğimiz bir hostel, ulaşım masraflarını ve hatta süresini hesaba kattığımızda, faydadan çok zarara neden olabilir. Veya benzer şekilde, sırf şehrin merkezinde yer aldığı, konumu çok iyi olduğu için seçtiğimiz ancak hijyen ve temizlik puanı çok düşük olan bir yerde kalmak sağlıklı olmayacaktır. Şimdi, bu beş kriteri sıralayalım. Bu kriterlerden ilki, şehir merkezine uzaklık. Her ne kadar Avrupa'da toplu taşıma ve metro ağı yaygın ve kolay kullanılabilir olsa da, kalacağınız hostelin mümkün mertebe şehir merkezinde olmasını tercih edin. Zaten kimi istisnaları olmakla beraber, bir yerde gezilip görülecek yerler şehir merkezi ve onun yakın çevresinde bulunur. Tarihi yarımada lafını eminim duymuşsunuzdur. Bu yüzden İstanbula gelen yabancılar, konaklamak için genelde burayı veya buraya yakın yerleri tercih ederler. Örneğin Şirinevlerde kalmak, bir gezgin için tercih edilebilir, uygun bir seçenek değildir. İşte bunu anlamanın en güvenilir yolu, kullanıcı yorumlarını dikkatlice okumak! Sürekli Booking. com'u kullanan biri olarak, özellikle temizlik hususunda, kullanıcıların güvenilir ve doğru yorumlar yaptığını söyleyebilirim. Bir yerin genel olarak temiz olup olmadığını direk yazarlar. Şöyle izah edeyim. Çok kişinin kaldığı odalar doğal olarak daha düşük ücretli olur. Çünkü aslında siz odayı değil, bir anlamda yatağı kiralamış olursunuz. Az kişinin (2, 3 veya 4) yer aldığı odalar ise her zaman daha yüksek ücretli olur. Ancak bazen daha az kişinin kaldığı odaları seçmek, pahalı olmasına rağmen daha mantıklı bir seçenek olabiliyor. Zira çok fazla insan demek, bazen gerçekten kaotik bir atmosfer demek oluyor. Bu yüzden, şayet üstteki iki kriter de tamamsa, ben şahsen biraz daha fazla ödeyerek daha az kişinin kaldığı odaları tercih ediyorum. Siz de eğer böyle yaparsanız, emin olun aradaki o cüzi farka değecektir. Cüzi diyorum, çünkü arada genelde fahiş farklar olmuyor. Kendi açımdan konuşmak gerekirse, şayet şehir merkezine yakınlık ve temizlik konusunda bir yerde ikna olduysam, ücret benim açımdan bu anlamda çok fazla belirleyici olmuyor. Size de böyle yapmanızı tavsiye ederim. Diğer bir kriter: Kullanıcı yorumları ve hostelin ortalama puanı. Günümüzde, Booking. com, Hostelworld. com, Tripadvisor. com gibi çok farklı siteler var. Kullanıcılar buralara sürekli yorum bırakıyor ve puan veriyorlar. Daha sonra bu puanlar üzerinden her hostelin ortalama bir puanı oluyor. - - Temizlik - Rahatlık - Konum - Tesisin Sunduğu Olanaklar - Çalışanların Tutumu - Fiyat/Fayda Dengesi - Wi-Fi Hizmeti Benim yazımda da bunların üç tanesi yer alıyor: Temizlik, Konum ve Ücretsiz Wi-Fi. Booking. com örneğinden yola çıkarsak, eğer bir hostelin puanı 10 üzerinden 7 ve üstüyse, burası rahatlıkla tercih edilebilir bir yer demektir. Benim için eşik 6 puan. Sizin için de böyle olabilir pekala. Ancak bu, her 6 puanlı yerde kalınabilir anlamına da gelmez. \"Peki sen bugüne kadar hiç kaldın mı?\" diyebilirsiniz. Evet, bir iki defa kaldım. Tekrar kalır mıyım? Buna kesin bir yanıt vermem zor. Ancak bir ihtimal düşünebilirim diyebilirim. Örneğin 5 puanlı olanları direk eliyorum. 8 ve üzeri puana sahip olanlar için ise zaten çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Hemen her anlamda doyurucu bir seçenek olacağı su götürmez bir gerçek. 9 ve üzerindeyse gözü kapalı kalınabilir. Ve son kriter: Wi-Fi. Teknolojinin inanılmaz geliştiği günümüzde, artık internet hizmeti bir lüks olmaktan çıktı. Herkesin akıllı telefonları, tabletleri veya taşınabilir bilgisayarları var ve internet de olmazsa olmaz. Artık konuklarına Wi-Fi hizmeti sunmayan hostel neredeyse kalmadı. Bu hizmet çoğu yerde ücretsiz. Çoğu yerde deyip bir ihtiyat payı bırakmamın nedeni, 2015'te, Venedikte kaldığım hostelde ücretli Wi-Fi hizmetiyle karşılaşmış olmam. Ücretli interneti görünce gerçekten bir hayli şaşırmıştım. Ancak, gezginler için asıl önem taşıyan, Wi-Fi'nin kalitesi ve çekim alanı. Birden fazla kata sahip veya geniş bir alana yayılmış hosteller olabiliyor. Yine hostele gitmeden önce, bu anlamda kullanıcı yorumlarına başvurmak gerekir. Wi-Fi'nin her yerde çekip çekmediğini ve çekim kalitesini gözden geçirmek şart. Fakat burada şunu da söylemek yerinde olur. Örneğin yukarıda sayılan kriterlerin hemen hepsine uyan bir hostel bulduk diyelim. Fakat internetin her yerde çekmediğini, yalnızca ortak alanlarda veya sınırlı bir bölgede öğrendik. Bu, benim açımdan böyle bir hostelden tek başına vazgeçme sebebi olamaz. Neticede, anlık durum bildirimi yapmazsa ölecek hastalığına yakalanmış değiliz diye düşünüyorum. Herhalde sırf bu nedenle siz de beğendiğiniz bir hostelden vazgeçmezsiniz. Evet, bu yazının sonuna geldik. Bu yazıda hostel seçiminde dikkat edilmesi gereken bazı kriterleri sıralamaya çalıştım. Umarım herkes için faydalı bir içerik olmuştur. Eklemek istediğiniz görüşler varsa, yorum kısmında belirtmekten çekinmeyin lütfen. Güzel hostel arayanlar Avrupa'nın çok farklı şehirlerinden hostel önerileri sunduğum şu iki yazıma da göz atabilir. Yazının içinde, mutlaka gitmeyi düşündüğünüz bir ülke çıkacaktır."} {"url": "https://gezivita.com/ilk-kez-yurt-disina-cikacaklara-tavsiyeler", "text": "Bu yazımda ilk kez yurt dışına çıkacaklara tavsiyeler vermek istiyorum. Şu ana dek (2023 yılı itibari ile) toplamda 25+ ülke ve 70'ten fazla şehir gezdim. Hiçbirinde gittiğim için pişmanlık hissine kapılmadım inanın. Her biri birbirinden güzeldi. Ama emin olun her biri başlı başına güzel ve özeldir! Hiçbir seyahatin kayıp olduğuna inanmıyorum bu nedenle. İster yurt içi seyahati ister yurt dışı seyahati olsun. Bakmasını ve görmesini bilen için her ülkenin, her şehrin farklı güzellikleri var. Ve her bir yer, dikkatlice kulak kabartan herkese kendi özgün hikayesini anlatır. - - Avusturya - Almanya - Azerbaycan - Bosna Hersek - Beyaz Rusya - Belçika - Çekya - Danimarka - Fransa - Gürcistan - Hollanda - Hırvatistan - İspanya - İsveç - İtalya - Karadağ - Kazakistan - Kırgızistan - Kuzey Makedonya - Litvanya - Macaristan - Polonya - Slovenya - Slovakya - Sırbistan - Ukrayna - Yunanistan İlk kez yurt dışına çıkacaklar için bu yazıyı hazırlama ihtiyacı hissettim. En çok onların bu bilgilere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Aşağıda yazdıklarım, kendi yaşadığım tecrübeler, umarım herkes için faydalı olur. Yazıya geçmeden önce, daha önce yazmış olduğum ucuz seyahat rehberi linkini de paylaşayım. Bu kısa girişten sonra gelelim yurt dışı seyahatinin tüyolarına. Hazır mısınız? Biraz uzun ama son derece keyifli bir yazı olacak. Kahvenizi/çayınızı aldınız mı? Peki, öyleyse başlayalım. Keyifli okumalar! 1- Ön yargılarınızı evde bırakın. İlk kez yurt dışı seyahati düşünenler için, bence en önemli konulardan birisi bu. Çünkü sürekli olarak içinde yaşadığınız, her şeyini bildiğiniz bir yerden hiç tanımadığınız bambaşka bir yere gidiyorsunuz. Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın: Dünya yalnızca sizin yaşadığınız ülkeden ibaret değil. Tek gerçek de sizin bildiğiniz değil... Gezegende 7 milyar insan yaşıyor. Yazıyla yedi milyar. Dile kolay! Fransız antropolog Pierre Clastres de, bugün yalnızca Güney Amerika'da yaklaşık 200 farklı etnik grup bulunabileceğini söylüyor. Ortalama insan, kendi grubu dışından hiç kimseyi görmeden veya duymadan aylarını geçirebiliyordu ve yaşamı boyunca da toplamda birkaç yüz kişiden fazlasıyla karşılaşmıyordu. Artık ilkel değil, bambaşka, çok daha modern bir çağda yaşıyoruz ve bu sözü edilen geçmişe kıyasla her açıdan daha ileri durumdayız. Dolayısıyla kendinizle beraber daha önceden kafanızda yer edinmiş ön yargılar, basmakalıp düşünceler varsa, yurt dışına bunları asla ama asla götürmeyin! Evde, odanızda bırakın. Geri döndüğünüzde eğer isterseniz kaldığınız yerden kullanmaya devam edebilirsiniz. Eğer duyu organlarınız ve algılarınız gerçekten açıksa, döndüğünüzde aynı insan olmayacağınızın garantisini veriyorum. Şunu açık yüreklilikle ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki dünyada kimse kimseden nefret etmiyor. Irkçılık, milliyetçilik hiç yok demiyorum, tabii ki bu her yerde elbette biraz var. Bunun ciddi oranda taraftarları da var. Ancak siz kendinizi bir birey olarak ortaya koyduktan, olumlu özelliklerinizi gösterip kabul ettirdikten sonra milliyetinizin, dilinizin veya dininizin bir anlamı kalmıyor. En azından turizm için bu kesinlikle böyle. Kaldı ki bunların hiçbiri sizin seçiminiz bile değil. Daha baştan mutlak değerler olarak geliyor. Unutmayın, kimse size nerede doğmak istediğinizi, hangi milliyetten veya hangi cinsiyetten olmak istediğinizi sormadı. Japonya'da doğup Şintoizme dahil olabilir, Norveçte doğup Ateist olabilir veya Polonya'da Varşova'da dünyaya gelip koyu bir Katolik de olabilirdiniz pekala. Rusya'da doğmuş olsaydınız büyük ihtimalle Ortodoks inancına sahip olacaktınız. Wilhelm Reich'in \"Dinle Küçük Adam\" isimli o incecik -ama içerik bakımından fazlasıyla zengin- kitabını henüz okumadıysanız, mutlaka bir bakın. Ben çocukken, televizyonlarda sürekli gösterilen bir film vardı: Tanrılar Çıldırmış Olmalı Afrika'nın Kalahari Çölünde yaşayan ilkel bir kabilenin hayatından kesitler sunuyordu bu komedi filmi. Nedenini bilmiyorum, sonraları hiç gösterilmez oldu. Size oldukça ters gelebilir ama orada yaşayanlar için çıplaklık son derece sıradan bir olguydu mesela. Afrika'nın kimi kesimlerinin yanı sıra örneğin bugün Latin Amerika'da da bu şekilde yaşantısını sürdüren milyonlarca insan var hala. Aynı biyolojik çeşitlilik gibi, dünyada inanılmaz bir kültürel çeşitlilik var. Bu nefis bir zenginlik. Magma Dergisi, National Geographic gibi dergileri takip etmek çok farklı bilgilerle, kültürlerle tanışmak için yararlı olacaktır. Siz bu kadar basit bir canlı değilsiniz bir kere. Sahip olduğunuz değerlerle, içinde yaşadığınız toplumun söz gelimi tarihsel geçmişiyle övünmek falan başka bir şey. Bundan bahsetmiyorum. Bunlar elbette son derece normal. Herkes yapıyor. Demek istediğimi zaten anlamak isteyen anlamıştır. Kendiniz gibi olmayan, size benzemeyen, düşüncelerinizin paralellik veya benzerlik taşımadığı her bireyi/her toplumu düşman olarak kurgulayan bu çağ dışı, primitif zihniyetlere prim vermeyin diyorum. Emir Kusturica'nın nefis filmi Çingeneler Zamanında, mutsuz yaşantısından bunalıp intihar etmeye karar veren filmin başrol oyuncusu Perhan, boynuna geçirmek için ilmiği hazırlarken sokakta yanından yaşlı bir adam geçer. Ona ne yaptığını sorar. Perhan, \"Görmüyor musun, kendimi asıyorum\" diye cevap verir. Türkiye'nin son yıllardaki son derece sağlıksız atmosferi ortada. Hiç olmazsa seyahatte insanları, davranışları farklı bir gözle değerlendirmeye, anlamaya çalışın. İnanın çok zor bir şey değil bu. Ayrıca yeri gelmişken şunu da ekleyeyim, Batı bizden nefret etmediği gibi, kimse bizim metrolarımızı falan da kıskanmıyor. İnanmıyorsanız açın Tokyo metro haritasını inceleyin. Bizimkine gelene kadar kıskanılacak çok fazla metro var dünyada. Yani kurallara uyuluyor mu? Dürüstçe bir cevap vermek isteyenlerin yanıtı açıkça belli, en ufak bir şüpheye dahi yer bırakmıyor, genel olarak hayır. Geçenlerde, hastası olduğum insan Ayhan ağabeyin bir röportajını okudum bir seyahat dergisinde. Bizde trafik sıkışıklığında ilk dolan şerit emniyet şeridi oluyor demiş. Nokta. Peki, yurt dışında herkes kurallara harfi harfine uyuyor mu? Onlar dört dörtlük mü? Hepsi mi kusursuz? Hiç mi yanlışları yok? Bu soruları duyar gibiyim. Tabii ki hayır. Öyle bir yer yok zaten dünyada. Aldous Huxley'in Ada'sı gibi, bu bir ütopya. Ancak kabaca bir değerlendirme yapmak gerekirse, burada her 10 kişinden atıyorum üçü-dördü kurallara uyuyorsa, orada her 10 kişiden yedisi-sekizi uyuyor. Şahsi kanaatimce, bu 4 ile 8 arasındaki o fark da bence açık bir şekilde tam da uygar/medeni dediğimiz kişi sayısına denk geliyor işte. Yani bu iş ben medeniyim demekle, bağırmakla falan olmuyor. Ve evet kurallara uymak bence çok ciddi bir uygarlık ölçüsü. Facebook'taki Interrail Türkiye grubunda son zamanlarda sayısı giderek artan, bu anlamda gözden kaçması pek mümkün olmayan bir şey var mesela. Yurt dışında bazı ülkelerde turnike falan yok. Toplu taşıma araçlarına binmeden otomatlardan bilet alıyorsunuz ve aracın içindeki makinelere bunu okutuyorsunuz. Viyana metrosunu örnek olarak vereyim mesela. 2015 yılında Viyana gezisi yaparken herkesin elini kolunu sallaya sallaya metroya binmesine çok şaşırmıştım. Manzara hala gözümün önünde. Viyana metrosunda etrafta ne doğru dürüst bir görevli vardır ne de bir turnike. Sadece bilet makineleri. Biletini alır ve geçip direk metroya binersin. Buna karşın mesela örneğin Ukrayna'da, Türkiye'de her yer görevliyle doludur. Üstelik bilet kontrolleri de, Interrail yapan arkadaşın üstteki örnek yorumda bahsettiği gibi pek sık yapılmaz. Ben mesela bu kadar ülke gezdim, toplasan belki 4-5 defa kontrole denk gelmişimdir. Buna rağmen biletsiz yolcu yok denecek kadar azdır. Peki Türk insanı ne yapıyor? Atıyorum 3-5 Euro veya 25-30 Euro vermemek için, olası bir 100-150 Euroluk riski veya ülkeye bir daha hiç girememe, ya da schengen vize reddi tehlikesini göze alıyor. Ben de diyorum ki, kesinlikle değmez, lütfen bunu yapmayın, yapan arkadaşınız varsa onu da uyarın, kurallara uyun. Örneğin bir yerde alt geçit varsa karşıdan karşıya geçmek için yolu kullanmayın. Yayalara kırmızı ışık yanıyorsa durun, geçmeyin, bekleyin. En fazla 40-45 saniye sürer. Bisiklet yolları mesela, yalnızca bisikletlerin geçişi için ayrılmıştır, lütfen buralara girmeyin. Girince başınıza bir şey gelirse, yok yere üstelik bir de haksız bir şekilde sinirlenmeyin. Toplu taşıma araçlarına biletsiz asla binmeyin. Müze kuyruklarında kaynak yapmaya çalışmayın. Hostel odasında alkol içilmesi yasak diye bir uyarı varsa odada alkol içmeyin. Bu kadar basit. Bunlar toplumsal yaşantıyı düzenleyen, hayatı kolaylaştıran kurallar. Bu yüzden İsviçre'ye, Avusturya'ya, Slovenya'ya giden herkes dönünce huzurdan, yeşillikten, doğaya ve kurallara saygıdan ve hepsinden önemlisi insan olduğunu hatırladığından bahseder. Özetle, yurt dışı seyahati sırasında kurallara uyun, saygı gösterin ve saygı görün. Bu hissi yaşadıktan sonra ne demek istediğimi kendiliğinden anlayacaksınız zaten. Kivinin ne demek olduğunu bilmeyen bir insana onun tadını, şeklini anlatmak nafile. Benim yaptığım şey şu an tam da bu. Eliyle tutması, hissetmesi, tadına bakması gerekiyor. O yüzden gidin, yaşayın ve görün diyorum. 3- Pasaport kontrollerinde rahat olun. İlk kez yurt dışına çıkacakların üzerinde doğal olarak tatlı bir heyecan olur. Biraz da tedirginlik. Yalan yok, benim ilk yurt dışı seyahat tecrübem de aynen böyleydi. 2012 yılında Polonya'ya gitmiştim. İngilizce bilmeme rağmen pasaport kontrolünü daha hava alanına gitmeden, kafamda tekrar tekrar bir tiyatro sahnesi gibi yaşamıştım adeta. Acaba polis ne diyecek, şöyle derse ne cevap vermek gerekir vs. Sonra başıma gelenler çok daha enteresan oldu hakikaten. Yani bunu anlatmadan olmaz. Özellikle de üstte bahsettiğim bu heyecanı duyanlar benim hikayemi okuyunca henüz yaşamadan belki biraz bu duygunun ne demek olduğunu daha da iyi anlar. Ama siz sakın tedirgin olmayın, onun için yazmıyorum kesinlikle, dediklerimi yapın, böylece benim başıma gelen sizin de başınıza gelmesin. Polonya gezisi öncesi evden çıkmadan önce her şeyi tekrar tekrar kontrol ettim. Yıl 2012. Aylardan şubat. Eh, Varşova hava durumu kışın zaten malum, su daha yere dökülürken buz tutuyor. Polonya turu yapacaksanız baharı veya yazı bekleyin demeye çalışıyorum gördüğünüz gibi, çünkü gerçekten kışın çok soğuk. Şu ana dek en çok üşüdüğüm, adeta donduğum ülke oldu Polonya. Neyse, valizin içine tekrar tekrar bakıyorum. Kazaklar tamam, bere tamam, atkı tamam, iç çamaşırları tamam, bunun dışında rezervasyon çıktıları tamam, pasaport hazır, yani görünürde her şey normal ve eksiksiz. Ok then, let's go to the Airport! Avcılar'dan İstanbul Atatürk hava limanına kolayca varıyorum. İstanbul Varşova arası uçuş 5 saat sürüyor. Birazcık uzun. Uçak Varşova'ya indikten sonra beni bekleyen arkadaşıma telefon açıyorum hemen. Pasaport kontrol noktasında sıra bana geliyor. Malum, ilk kez yurt dışı seyahatim olduğu için pasaport şimdiki gibi değil, daha sıfır, her yeri gıcır gıcır parlıyor, sayfalar bomboş. Polonya vizesi alırken de hiçbir sorun çıkmadı neyse ki, rahatça aldım. Buraya kadar her şey yolunda gitti yani. Polis memuru kadın kaç gün kalacağımı ve neden geldiğimi soruyor doğal olarak. Gezmeye diyorum ve kaç gün kalacağımı söylüyorum. Bilgisayarda bir iki işlem yaptıktan sonra dönüş bileti ve otel rezervasyonlarını görebilir miyim diye soruyor. Memnuniyetle diyorum ve sırt çantamı açıyorum. Fakat o da ne? Uçak bileti çıktısı tamam ama hostel rezervasyon kağıdı yok. Bu da nereden çıktı şimdi? Oysa ki kendimden eminim, olması lazım derken jeton bir anda taaak diye düşüyor. Sağımdaki ve solumdaki bankolardan insanlar vızır vızır damgayı bastırıp geçiyor. Hepsini görüyorsun. Bir tek benim olduğum sıra sabit duruyor, herkes beni bekliyor. Bu durumu gözünüzde bir canlandırmaya çalışın. Memur, yanına gelen bir polisle benim durumumu konuşuyor. Bir yerlere telefon açıyor. İşte şimdi hapı yuttuk diye tam düşünmeye başlamışken, kafamda onlarca düşünce arka arkaya birikmişken, hangi hostelde kalacağını hatırlıyor musun sorusu geliyor. Moon Hostel, Ulica Foksal, No: 16 Warszawa. Ulica Foksal, Foksal Sokağı demek. Varşova'nın en ünlü caddesi Nowy Swiat'ın paraleli olduğu için bilerek seçmiştim bu stratejik noktayı. Eğer yanlış hatırlamıyorsam hosteli arayıp ismimi teyit ettiriyor. Takdir edersiniz ki o atmosferde, bu bahsettiğim ruh halinde yaşadığım her şeyi daha detaylı hatırlamak zor. Neyse ki hostelin bir günlük ücretini de kaparo olarak yatırmıştım gitmeden. Rezervasyon sağlam yani. Telefon konuşmasından sonra kısa bir bekleme anı ve çat diye pasaporta vurulan bu ilk damga ile, Welcome to Poland! Her şey kısa metrajlı bir gerilim filmi gibiydi. Gelelim kıssadan hisse... Eroin kaçakçısı falan değilseniz ve belgeleriniz tamsa pasaport kontrolünde çekinmenizi gerektirecek hiçbir şey yok. Elinizde veya telefonda gidiş-dönüş uçak bileti çıktısı, konaklama rezervasyonu gibi şeyler varsa bir sorun çıkması için bir neden yok demektir. Size sorulacak sorular da zaten standarttır: Neden geldin? Buna sadece I am tourist diye cevap verin. Fazlasına inanın gerek yok. Ben hep only visiting diyorum mesela. Kaç gün kalacağınızı sorarlar. Ve oradan başka bir ülkeye gidip gitmeyeceğinizi. Gidecekseniz onunla ilgili evrakları da yanınıza almayı unutmayın sakın. Örneğin ben Hollanda'ya Amsterdam'dan giriş yaparken, Belçika'ya da geçecektim ve Amsterdam Brüksel arası ulaşım için aldığım tren bileti de sırt çantamda, yanımdaydı. Soruyu sordular ama onu kanıtlayacak bir belge göstermemi istemediler, o başka. Yine de elinizin altında bulunsun, ne olur ne olmaz. Pasaport kontrollerinde sorulan sorulara, acaba kısa cevap verirsem kötü olur mu gibi bir düşünceye kapılmayın. Mesela eğer İngilizceniz zayıfsa böyle düşünebilirsiniz. Merak etmeyin. Kötü olmaz. Öyle uzun uzun cümlelerle yanıt vermeniz gerekmez. Kısa, birbiriyle çelişmeyen, net ve anlaşılır yanıtlar verin yeter. Nihayetinde arkanızda daha onlarca insan bekliyor ve orada ciddi bir sorgulamadan geçmeyeceksiniz. Ayrıca unutmayın, TOEFL veya YDS sınavında değilsiniz, yanlış yapmaktan korkmayın. Konuşun. Yani bizim gireceğimiz sıra Non-EU veya Others diye geçen sıra olacak. Yukarıdaki resimde görebilirsiniz. Tabii ki bir nezaket kuralı olarak pasaportu vermeden önce hello ve pasaportu aldıktan sonra da thanks demeyi ihmal etmeyin, ağzınıza kira istemeyin. Hele hele gittiğiniz ülkenin kendi dilinde bunları öğrenip de kullanırsanız, oh ne ala. 4- İnsanlardan yardım istemekten çekinmeyin. Yurt dışında yabancı olmanın bazı avantajları var. Bunların başında gezgin olmak geliyor. İhtiyacınız olduğunda çevredeki insanlara soru sormaktan sakın çekinmeyin. Genelde insanların çoğu zaten yabancı olduğunuzu anladığı için yardımcı olmaktan mutlu olacaktır. İstediğiniz her şeyi sorabilirsiniz. Aradığınız bir adres olabilir, ucuz yemek yiyebileceğiniz bir lokanta veya ücretsiz bir müze. Hiç fark etmez. Mutlaka bir merhaba ile başlayın ve kim olursa olsun sormaktan çekinmeyin. Yeter ki güler yüzlü ve nazik olun. Yurt dışı seyahatlerimde insanlarla iletişim kurmanın Türkiye'den çok daha kolay olduğunu anladım. En sıcakkanlı, en çok yardımsever insanlar Akdenizliler. Mesela İtalyanlar. Bundan başka İspanyolları da çok severim. Çok rahat arkadaş edinirsiniz. Buradan, \"Ay ben soramam çekinirim\" diyen utangaçlara sesleniyorum: Sevgili utangaçlar, tıptaki gibi, gezerken de utanma olmaz! Eh, bu kadar gaz verdikten sonra hala yapamam diyorsanız hiç çıkmayın yurt dışına zaten, oturun evde, açın Flash Tv seyredin, halay falan çekin, daha ne diyeyim. 5- Pasaport, kimlik ve değerli eşyaları her zaman yanınızda taşıyın. Yurt dışına çıktığınızda önemli belgeleri mutlaka yanınızda taşıyın. Kilitli dolap bile olsa kaldığınız otel veya hostelde bırakmayın. Bunların başlıcaları tabii ki cüzdan, kimlik ve pasaport. Bunların kaybolma veya çalınma ihtimaline karşı, gitmeden mutlaka fotokopilerini çekin, onları da yanınızda bulundurun ve hepsinden önemlisi fotoğraflarını kendinize mail olarak atın! Böylece olası bir ihtiyaç anında dijital ortamda ulaşılabilir durumda olur. Mesela kimliğinizin önlü arkalı fotokopisini çekin ya da taratın. Bunun yanı sıra pasaportta kimlik bilgilerinin yazıldığı olduğu sayfa ve almış olduğunuz vizenin bulunduğu sayfa için de aynı işlemleri yapın. Bütün bu işlemler 10-15 dakikanızı almayacaktır. Hatta rezervasyon kağıtlarının ve uçak biletlerinin çıktısını da telefona atın veya yanınıza alın. Bana bir şey olmaz demeyin. Her ihtimale karşı bunları mutlaka zaman ayırıp yapın. Şu ana dek benim başıma herhangi bir olay gelmedi ama hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. İtiraf etmek gerekirse ben de ilk seyahatlerimde bunları yapmıyordum ama artık kesinlikle ihmal etmiyorum. 6- Yurt dışı çıkış pulu almayı unutmayın. Yurt dışı çıkış harcı, yurt dışına çıkmak isteyen her Türk vatandaşından alınan ücretin ismidir. Yurt dışı çıkış pulu veya yurt dışı çıkış harcı olarak adlandırılan bu ücret eskiden daha pahalıydı. Bazı muafiyetler dışında mutlaka alınması gerekiyor. Hava alanlarındaki bankolardan, pasaport kontrolüne girmeden önce satın alabilirsiniz. Bunun dışında Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıflar Bankası gibi birçok banka şubesine de pasaport numaranızı söylemek suretiyle yurt dışı çıkış harcınızı yatırabilirsiniz. Bunun karşılığında size verilen dekont pul yerine geçiyor. Peki, yurt dışı harç pulu ne kadar? Herhalde en insaflı fiyatlardan biri burada karşımıza çıkıyor. Yalnızca 15 TL. Ödemeyi sadece nakit olarak yapıyorsunuz. Hava alanına gittiğinizde ilk işiniz mutlaka yurt dışı çıkış harç pulu almak olsun. Pasaport kontrolünde bunun olup olmadığı kontrol ediliyor. Pulu pasaporta yapıştırmanıza gerek yok! Aynı şekilde pasaport kontrolünden geçtikten sonra bu pul herhangi bir işe yaramıyor. Yani Türkiye'ye dönerken tekrar kullanmayacağınız için saklamanıza falan da gerek yok. 7- Hava alanına erken gidin. Evet, çok sıradan bir maddeymiş gibi görünebilir. Ancak oldukça önemli. Bu yüzden yurt dışına ilk kez çıkacaklara özellikle tavsiyem, hava alanına uçuş saatinden en azından 2,5 saat önce gitmeleri. Sabiha Gökçen hava limanı ulaşım için Taksim'den, Kadıköy'den, Yeni Sahra'dan ve Yenikapı İDO önünden kalkan Havataş otobüslerini kullanabilirsiniz. Bunlardan Taksim ve Kadıköy araçları yarımşar saat arayla çalışır. Genel olarak hemen hemen 24 saat çalıştıklarını söyleyebilirim. 8- Seyahat sağlık sigortası yaptırın. Seyahat sağlık sigortası, vize başvuru belgeleri arasında kendiliğinden yer alıyor zaten. Bu, yurt içi veya yurt dışı seyahatler esnasında karşılaşabileceğiniz hastalık, kaza vb riskleri güvence altına alan bir sigorta çeşidi. Yapmanız gereken tek şey, herhangi bir sigorta acentesine giderek yurt dışı seyahat sağlık sigortası yaptırmak istediğinizi söylemek. Tabii ki artık bu işlemi internetten de yapmak mümkün. Seyahat sağlık sigorta ücreti, yaşınıza ve kaç gün kalacağınıza göre değişir. 10 Euro civarı bir şey tutar. İçerik zaten standarttır. 30.000 Euro teminatlı olur. Burada dikkat edilmesi gereken 2 önemli şey var. Birincisi şu; seyahat sağlık sigortası için başlangıç ve bitiş tarihlerini gidiş ve geliş tarihi ile aynı gün yaptırmayın. Son zamanlarda bu şekilde yapılan sigortaların vize başvurusu sırasında sorun çıkardığını görüyorum. Örneğin bir Viyana Turu düşünüyorsunuz. Gidiş tarihiniz 15.01.2019 olsun. Dönüş tarihiniz ise 23.01.2019 Bu Viyana gezisi için seyahat sağlık sigortası tarih aralığını 14 ocak 24 ocak olacak şekilde yaptırın. Bu çok önemli bir detay! Bir ikinci konu ise şu; diyelim vize başvurusu yaptınız ve vizeniz çıktı. Hatta aldığınız Schengen vizesi çok girişli ve beklediğinizden daha da uzun süreli verildi. Ve aynı vizeyi kullanarak daha sonra tekrar bir başka yere seyahat etmeye karar verdiniz. Üstte verdiğimiz örnekten devam ederek şöyle bir senaryo üretelim hemen. 15 Ocak 23 Ocak tarihli Avusturya gezisi için başvuru yaptığınız Schengen vizesi, 6 ay süreli ve çok girişli çıktı. Güzel haber. Ve bu 6 ay içinde herhangi bir tarihte İtalya'ya ucuz uçak bileti buldunuz. Satın alıp oraya da gitmeye karar verdiniz. Tekrar vize almanıza gerek yok. Ancak Avusturya için başvuru yaparken yaptırdığınız seyahat sağlık sigortasının da süresi bitti. Yeniden vize başvurusu yapmayacağınıza göre, İtalya seyahati için tekrar sağlık sigortası yaptırmak şart mı? İşte burası çok önemli bir başka detay. Prosedür olarak baktığımızda yaptırmanıza gerek yok. Yani mecbur değilsiniz. Sigorta yaptırmadan da pekala gidebilirsiniz. Pasaport kontrolünde de bu sorulmaz. Ancak şöyle bir şey var. Eğer bu İtalya gezisi esnasında başınıza bir şey gelirse, tüm masrafları siz cebinizden ödemek zorunda kalırsınız. Üstelik bu masraflar sandığınızdan çok çok daha fazla olabilir. O yüzden ben diyorum ki, tekrar 10-15 Euro vermemek için böyle bir risk almaya kesinlikle değmez! Türkiye'den vize istemeyen ülkelere bile gitseniz, seyahat sağlık sigortası yaptırın. Sonradan çok pişman olmamak adına... Unutmayın, son pişmanlık fayda etmez. 9- Hava durumunu ve mevsimsel bilgileri kontrol edin. Gideceğiniz ülkeye göre hava durumunu kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Hava durumunu kontrol ettikten sonra yanınıza buna uygun kıyafetler alın. Accuweather en kullanışlı cep telefonu uygulamaları arasında bir adım öne çıkıyor. Özellikle de mevsimlerin ülkelere göre değiştiğini aklınızdan çıkarmayın. Örneğin Türkiye yazı yaşarken, Amerika kıtasındaki Peru'da aynı anda kış mevsimi yaşanmaktadır. Yine buna benzer bir şekilde örneğin kış mevsiminde İskandinav ülkelerinde gün ışığı süresinin çok kısa olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu basit coğrafya bilgilerine de dikkat edelim. Özellikle uçak bileti satın almadan önce gideceğiniz ülkeye göre bunları mutlaka iyice kontrol edin. Sırf ucuz uçak bileti buldunuz diye bilmeden hata yapmayın. 10- Hostelde kalın. Hostel, en ucuz konaklama seçeneklerinden biri. Ben yurt dışı seyahatlerimde her zaman hostelleri tercih ediyorum. Tabii bunun birkaç nedeni var. Birincisi hosteller çok ucuz. İkincisi dünyanın her yerinden gelen, aynı sizin gibi gezginlerle tanışabilirsiniz. Bu da şu demek, bir sürü farklı kültürle tanışma ve kaynaşma şansınız var. Bundan daha güzel ne olabilir? İşte size bedava bir hayat tecrübesi. Peki hostel nedir? Hostellerin özellikleri nelerdir? Özellikle pek bilgisi olmayanların veya hosteli bildiği halde hiç kalmamış olanların bu konuda çok ciddi çekinceleri olduğunu görüyorum. 11- Sağlıkla ilgili bilgiler alın. Gideceğiniz ülkede sağlıkla ilgili son gelişmelere bakın. Bunun için haber portallarında arama yapabilirsiniz. Seyahat etmek istediğiniz ülkede ciddi bir sağlık problemi var mı, herhangi bir salgın söz konusu mu? Bu gibi bilgileri edinmek çok önemlidir. Afrika seyahati ve bazı Asya ülkeleri için bu bilgiler son derece önemli. Örneğin kimi ülkelere gitmeden önce önlem amacıyla aşı olmanız gerekebilir. Seyahat aşıları konusunda daha detaylı bilgiler için buraya tıklayın. Bunun dışında size vereceğim şu web sayfalarını da kontrol edin. - - International Society of Travel Medicine: ISTM - Dünya Sağlık Örgütü: WHO - International Association For Medical Assistance to Travellers: IAMAT - Centers for Disease Control Diyelim zaten buldunuz. İşte bu harika! Şimdi, uçak biletinin üzerinde yazan saatlerle ilgili dikkat etmeniz gereken çok önemli bir detay var. Hemen bunu anlatayım. Çünkü saat farklılıklarını unutup yanlış yapabilirsiniz. Şunu hiçbir zaman unutmayın, uçak biletinin üzerinde yazan kalkış saati, daima o ülkenin yerel saati demektir. Sakın hep Türkiye saatiymiş gibi düşünüp şaşırmayın. Özellikle ilk kez yurt dışına çıkanların kafasını karıştırabilir bu durum. Hemen 2 resimli örnekle durumu güzelce izah edelim. Aşağıda iki örnek uçak bileti var. Biri Üsküp-İstanbul arası uçuş, diğeriyse Barselona-İstanbul arası uçuş. Altlarını renkli kalemle çizdim. Gördüğünüz gibi İstanbul-Üsküp arası uçuş için kalkış saati 09.40 Burada zaten herhangi bir sorun yok. Üsküp'ten İstanbul'a dönüş için ise kalkış saati 13.25 görünüyor. İşte bu 13.25 Üsküp'ün yerel saati oluyor. Uçağınız Üsküp'ten yerel saatle 13.25'te kalkacak demektir. Diğer uçuş ise Barcelona İstanbul arası ulaşımı gösteriyor. Uçuş saati 13.50 olarak görünüyor. Yani uçak İspanya'dan Barcelona'dan yerel saatle 13.50'de kalkışa geçecek demek. İşte bu kadar basit. 13- Online Check-In yapın. Hava alanına gitmeden önce online check-in yapmak süreden ciddi anlamda tasarruf sağlar. Firmalar zaten uçuştan belli bir süre önce mailinize online check in yapmak için hatırlatma maili yollarlar. Adımları izleyerek online check-in işlemini kolayca tamamlayabilirsiniz. Bunun en güzel yanlarından biri, benim gibi genelde sadece el bagajınız varsa, direk pasaport kontrolüne geçmek. Yani check-in kuyruğunda yok yere uzun süre beklememek. Ayrıca örneğin Pegasus Plus üyesi iseniz, online check in yaparak da ekstra puan biriktirebilirsiniz. Bunun yanı sıra artık birçok hava alanında manuel check-in yapmak için makineler bulunuyor. Bunları da kullanabilirsiniz. Nasıl kullanılacağını bilmiyorsanız bile telaşa gerek yok. Fotoğrafta gördüğünüz görevliler her zaman yardıma hazır. Bu soruya yanıt verebilmek için, seyahatinizin detayları önemlidir sevgili arkadaşlar. Yani şartlara göre oluşan farklı durumlar var ve bu sorunun tek, kesin ve değişmez bir yanıtı yok. Oysa bazı bloglarda veya internet sitelerinde sıkça görüyorum. \"Schengen vize başvurusu mutlaka ilk girilecek ülkeye yapılır\" yazıyorlar. Bu her zaman geçerli değildir ve az önce de söylediğim gibi şartlara göre değişir. Böyle kesin bir şey yok. Diyelim Hollanda'dan başlayacak ve birkaç ülkeyi içine alacak karma bir Avrupa turu yapmaya karar verdiniz. Amsterdam ucuz uçak bileti bulup aldınız. Bu gezi Amsterdam'dan başlayarak burada 3 gün, Belçika'da 4 gün ve Almanya'da 5 gün kalacak şekilde ayarlandı. Böyle bir programınız varsa, Schengen vize başvurusunu en çok kalacağınız ülke olan Almanya'ya yapmanız gerekiyor. Yani Schengen alanına Amsterdam'dan giriş yapacak olmanıza rağmen, Schengen vize başvurusu için Almanya'ya başvurmalısınız. Şimdi üstte verdiğim örnekteki aynı ülkeler üzerinden devam edelim ancak bu kez kalınacak gün sayılarını biraz değiştirelim. Vize başvurusu yapılacak ülke açısından durumun nasıl değiştiğini hemen göreceksiniz. Yani özetle kuralımız şu: kalacağınız gün sayıları eşit ise ilk giriş yapılacak ülkeye başvurulur. Bu tamam. Şayet gün sayıları farklı ise en çok kalınacak ülkeye başvurulur. Bu durumda nereden giriş yaptığınızın bir önemi yok. Tabii ki bu ilk Schengen vize başvurusu için geçerli. Alınmış uzun süreli bir Schengen vizeniz varsa, süresi içinde yapacağınız ikinci, üçüncü, dördüncü vs. seyahatler için istediğiniz bir ülkeden giriş yapabilirsiniz. Üstte verdiğim Avusturya ve İtalya örneklerini hatırlayın. 15- Gittiğiniz ülke ile ilgili bilgi edinin. Örneğin basit kelime veya cümleleri öğrenin. Bu, gittiğiniz yerdeki insanlarla daha sağlıklı ve içten bir iletişim kurmanıza yardımcı olur. Sultanahmet'te bir yabancı bize bir şey sormadan önce merhaba dese hoşumuza gitmez miydi? Veya böyle dediğinde gitmiyor mu? Gittiğiniz ülkenin dilinde en azından selamlama ve teşekkür etme kelimelerini öğrenin. Buongiorno, Hola, Dobar Dan, Bonjour, Dzien Dobry vs ile cümleye başlamak, İngilizce konuştuktan sonra yine onların kendi dillerindeki kelimelerle konuşmayı bitirmek çok daha güzel olur. Bir böyle deneyin, farkı göreceksiniz. 16- Su alırken dikkat edin. Yurt dışında su diye tabir ettiğimiz sıvıda bir farklılık var. Daha doğrusu su şişesine benzeyen her şey su olmayabilir. Peki bunlar su değilse nedir? Tabii ki soda. Siz ne düşünmüştünüz? Yoksa bira falan mı? 🙂 Evet soda, yani Mineral Water. Bizim Türk insanının sevdiği ve içtiği şey ise Natural Water yani bildiğimiz su. Bu nedenle şişe su satın almadan önce mutlaka gazlı olup olmadığını öğrenin. 17- Çok fazla eşya ve kıyafet götürmeyin. Efendim, yurt dışı gezisi veya yurt dışı seyahati katılmanızı gerektiren seçkin bir davet içermiyorsa, onlarca farklı kıyafet, frak veya smokin, 5 çift ayakkabı götürmenize gerek yok. Hava yoluna ve yurt içi mi yoksa yurt dışı mı olduğuna göre değişmekle beraber, ekonomi sınıfı bagaj limiti genelde 20 kilogramdır. Bugüne kadar doldurduğumu hiç hatırlamıyorum. Bagajınız veya çantanız mümkün mertebe hafif olsun. Belinize, sırtınıza yazık yahu. Yurt dışında Laundry hizmeti diye bir şey var. Türkçesi çamaşırhane. Genelde çok uygun fiyatlı olur bunlar. (5 Euro civarı) Kirlendikçe burada giysilerinizi ucuza yıkatabilirsiniz. Tamam işte, bitti gitti! İşin bir de şu yönü var. Diyelim ucuza güzel kıyafet buldunuz. Valiz doluysa bu yeni şeyler satın almanızı da engelleyecektir. Mesela Primark isimli mağaza Avrupa'nın birçok ülkesinde mevcut. Buradan çok ucuza alışveriş yapabilirsiniz. O yüzden ne yapıyoruz? Giymeyip geri getireceğimiz bir sürü kıyafeti yük edip taşımaktansa ihtiyacımız kadarını yanımıza alıyoruz. Kışın 1 haftalık seyahat için 2-3 kazak, 2 pantolon dönüşümlü olarak rahatça idare eder. Benden söylemesi. 18- İngilizceyi çok dert etmeyin. Yabancı dil, yurt dışı gezisi düşünenlerin önündeki en büyük engellerden biri gibi duruyor. Birçok kişi hiç İngilizce bilmediği veya çok az bildiği için endişeleniyor. Hatta sırf bu nedenle bazen gitmekten vazgeçiyor. Bir kere şunu söyleyeyim, sadece bu amaçla kullanacaksanız, İngilizce seyahat için ihtiyacınız olan belki de en son şeylerden biri olacak. Bunu nereden biliyorum? Yurt dışı seyahati sırasında karşılaştığım insanlardan.. Hiç İngilizce bilmeden, sürekli kendi ana dilinde konuşan bir sürü yabancı gezgin gördüm. Eğer bu insanlar kim bilir nerelerden kalkıp da dünya turu yapıyorsa, siz de yapabilirsiniz demektir. Kendinizi biraz ifade edebilecek kadar İngilizce yeter. Bu kadarını da bilmiyorsanız kendi kendinize biraz çalışarak kısa bir sürede ihtiyacınız kadarını rahatça öğrenebilirsiniz. Çalışmanız için 3 zaman söyleyeceğim: Present, Past ve Present Perfect Tense. Sonuncusu bile opsiyonel, ilk ikisi sizi idare eder. Basit fiilleri öğrenin ve biraz da kelime çalışın. Hepsi bu kadar. Adres sormayı, yemek siparişi vermeyi bilseniz yeter. Bilet gişesindeki görevliyle güncel politikadan, en çok sera gazı salınımı yapan ülkelerden veya Türkiye'nin AB üyeliğinden konuşmayacaksınız sonuçta. 19- Kendinizi turlara mecburmuş gibi hissetmeyin. Kararınızı verdiniz ve yurt dışına gidiyorsunuz. Biliyorum, tecrübeniz yok ve yurt dışına ilk kez çıkacağınız için kafanızda bazı tereddütler, soru işaretleri var. Bu yüzden hemen paket halinde satılan turları aramaya başladınız internetten. Ancak şunu söylemek isterim ki, bu turlara asla mecbur değilsiniz! Onlar olmadan da pekala yurt dışı gezisi yapabilirsiniz. İster tek başınıza ister arkadaşlarınızla.. Arkadaşlarınız sizinle gelmiyor mu? Yol arkadaşı mı bulamadınız? Bu gibi şeyler sizi asla hedefinizden alıkoymasın bir defa. Diyelim arkadaş buldunuz. Güzel. Problem yok. Kendi tur planınızı kendiniz yapın. Biletinizi alın ve kendiniz gidin. Nereyi görmek istediğinize veya nereyi görmek istemediğinize tur şirketi karar vermesin, siz karar verin. Hele hele lütfen ama lütfen 7 günde 8 ülke, 10 günde 12 şehir konseptli turlara falan sakın katılmayın. Paranız gerçekten ziyan olur, boşa gider. Ben böylesini direk çöpe atılmış para olarak değerlendiriyorum. Bunu üzerine basarak söylüyorum. Böylesi bir turda, gideceğiniz herhangi bir yerde, yalnızca kısa bir süreliğine fiziksel olarak bulunmaktan başka elinize bir şey geçmez. Üstelik tam anlamıyla hissedemediğiniz, ayrıntılarını göremediğiniz, içinde yaşayıp kalamadığınız şehirler için, bir de sonradan rahatlıkla \"Burada da hiçbir şey yokmuş ya, boşu boşuna gelmişiz\" diyeceksiniz. Ama o iş o kadar basit değil aslında. Prag gezi sırasında başıma gelen örnek bir olayı anlatayım hemen. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Çek Cumhuriyetindeyim. Yıl 2015 veya 2016. Başkent Pragtayım. Meşhur Charles Bridge üzerinde sırt çantamla dolaşıyorum. Hava gayet güzel. Her köşe başında adım başı müzisyenler. Hepsini dinlemeye çalışıyorum elimden geldiğince. O sırada karşıda bir kafile gözüme çarptı. Türkçe konuşulduğunu duyunca o tarafa doğru yöneldim, rehberden etrafla ilgili bilmediğim belki bir iki bilgi kırıntısı duyarım düşüncesiyle. Tam yanlarına vardım ki dağıldılar. Yani ne yorum yapsam bilemedim şimdi inanın. Yarım saat zaten köprüyü baştan sona gidip gelmek sürer. Bu şekilde kısıtlı zamana dayanan turlarla herhangi bir yerden herhangi bir tat almanız falan kesinlikle mümkün değil. Prag'da ne yazık ki ancak iki gün kalabildik. Oysa bu kent öyle olağanüstü güzel ki, iki gün bir tek sokağını görmeye bile yetmez. 20- Keyfini çıkarın. Evet... Alışılageldik hayat koşuşturmacasına bir ara vermek için tatile çıkıyorsunuz. Çalışıyorsanız işinizi, öğrenciyseniz okulu ve derslerinizi unutun. Çıkarın kafanızdan. Bir süreliğine tamamen silin! Sadece o an'ı yaşamaya bakın. Dönünce aynı sarmalın içine gireceksiniz zaten. Hiç olmazsa dışarıdayken sadece bulunduğunuz yere yoğunlaşın. Türkiye'de her ne oluyorsa olsun, boş verin. Ve gittiğiniz yere göre güzel bir müzik seçip götürün mutlaka yanınızda. Tablet kullanıyorsanız tablete, akıllı telefonunuza veya müzik çalara şarkıları yükleyin. Barcelona sokaklarında yürürken kulağınızda Manu Chao çalmalı mesela, Clandestino'ya eşlik etmelisiniz. Adımlarınız müziğin ritmine ayak uydurmalı. Paris'te Eyfel Kulesinde şehri seyrederken yanınızda Edith Piaf olmalı. Veya bir kaldırım kafesinde kırmızı şarap yudumlarken. Pisa'ya doğru yürürken Ludovico Einaudi, Belgrad sokaklarında Goran Bregovic, Varşova'da Chopin, Yunanistan'da Melina Kana dinlemek, ne de güzeldir bir şeydir öyle! Sonunda ilk kez bir icracı, Chopin'in müziğini, ona uygun bir tempoda, alışılmış olana kıyasla çok daha yavaş çalma yürekliliğini gösterdiğinde ilk kez eseri gerçekten anlaşılır kılacak ve bu yolla dinleyicilerinde duygulu bir kendinden geçme yaratacaktır, Chopin'in yaratmayı hak ettiği de işte bu etkidir. Sinemada ağır çekimde gösterildiğinde, insanın ya da hayvanların kimi devinimlerinin şaşırtıcı güzelliğini görebiliriz; oysa hızlı gösterimde bunlar fark edilmez. Burada söz konusu olan, Chopin müziğinin temposunu aşırı ölçüde yavaşlatmak değildir. Söz konusu olan sadece onu hızlandırmamak, nefes alıp verme gibi rahat, doğal devinimine bırakmaktır. Evet, uzun soluklu bu yazının da sonuna geldik. Umarım kahve eşliğinde okuduğunuzu düşündüğüm yazımı beğenmişsinizdir. Sitemi, yazılarımı beğendiyseniz, faydalı bulduysanız arkadaşlarınıza tavsiye etmeyi unutmayın lütfen. Alttaki yorum kısmında küçük bir teşekkür bile yeter! Herkese şimdiden iyi yolculuklar diliyorum, bir başka yazıda görüşmek üzere hoşça kalın! Merhabalar. onemkaan@gmail. com adresinden bana istediğiniz an ulaşabilirsiniz. Tebrikler, üşenmeden ayrıntılı bir şekilde yazmışsınız. çok yararlandım, bende ilk yurt dışı planlarımı yapmaktayım. Lisan bilmiyorum, tercüme cihazı alayım dedim, çok pahalı geldi. Hayatta başarılı biri olacaksınız, tekrar kutluyorum.. Çok teşekkür ederim Zeynep! Cihaza hiç gerek yok inan, birazcık kendi kendine çalışma ile açığını kapayabilirsin. Sonrası da biraz kendine güven. Hem ona ayıracağın parayı başka şeye harcarsın böylece. Döndüğün zaman bu sözlerim aklına gelsin, \"haklıymışssın\" diyeceksin eminim 🙂 Hayatta hepimizin her yolu açık olsun! Sayfanıza bugün denk geldim ve bu günü şanslı günüm ilan ediyorum. Ben de sizin gibi gittiğim her yeri derinlemesine gezmeyi ve o şehri, köyü, kasabayı yaşamayı istiyorum. Tam da bir bayan olarak tek başına seyahat etmek zor olabilir tur mu baksam diye düşünürken yazınıza rastlamam da bana evrenin gönderdiği cevap oldu sanırım 🙂 Emeğinize salık çok çok faydalı bir içerik olmuş. \"Tek başına seyahat etmek\" yazınızı okumuştum size yazmadan önce. Anlaşmakta zorlanan 3 kişiden haberim var 🙂 Bugün de \"YIRUMA\" yazınızı okudum ilk rota Prag olacak gibi şimdilik."} {"url": "https://gezivita.com/ingilizce-kursu", "text": "Siz Fransızlara bakmayın, İngilizce günümüzde olmazsa olmaz! Kendisi de bir Fransız olan Flaubert bile Fransız burjuvazisinin snobluğun ve kendini beğenmişliğin merkezi olduğuna inanıyordu. O yüzden mutlaka İngilizce bilmek ve gerektiğinde kullanmak gerekiyor. İngilizce, yurt dışına çıkmak isteyenleri düşündüren büyük bir engel aynı zamanda. Çevremden çoğu insanın, sırf İngilizce bilmediği için yurt dışına çıkmaya çekindiklerini veya çıkmaya karar verenlerin de dil bilmedikleri için tek alternatif olarak paket halinde satılan yurt dışı turlarını tercih ettiklerini gözlemliyorum. Kesinlikle abarttığım düşünülmesin, gerçekten hiç İngilizce kullan mayan ve sürekli İspanyolca konuşan birçok gezgin gördüm. Eğer bunlar taa Latin Amerika'dan kalkıp Avrupa'nın göbeğine kadar gelip burada gezebiliyorsa, siz neden yapamayasınız? Unutmayın, insanlığın ortak dili aynıdır: \"Body Language\" Yani vücut dili. Aslında çok tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum ben. Simple Present Tense öğrenen veya topu topu üç ay İngilizce kursuna giden herkesin, CV'sine gözü kapalı \"İyi derecede İngilizce bilir\" ifadesini rahatlıkla yazabildiği bir ülkede yaşıyoruz. Kabul ediyorum, İngilizce kurs fiyatları biraz pahalı. Buna rağmen, artık günümüzde tek bir yabancı dilin bile kimi durumlarda yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleştiğimizde, vakit geçirmeksizin harekete geçilmesi gerektiği açık. İmkanlar elverdiği ölçüde hiç geciktirmeden İngilizce öğrenmek şart. Günlük hayatta kullanmasanız bile bir gün mutlaka işinize yarayacak. Ayrıca şunu unutmayın: Öğrenmenin yaşı yok! Çevremden gelen ve son zamanlarda sayısı giderek artan, \"Hangi İngilizce kursunu tavsiye edersin?\" \"En iyi İngilizce kursu hangisi? \"İngilizce kurs tavsiyesi var mı?\" sorularına karşılık olarak bu yazıyı yazmaya karar verdim. Açıkçası yurt dışı seyahatlerimin çoğunda, karşılaştığım yabancıları Türk olduğuma inandırmak pek kolay olmuyor. Zira hemen herkes, kullandığım İngilizcenin pürüzsüz, aksansız ve çok iyi olduğunu söylüyor. Artık Kanadalı, hatta Amerikalı olduğumu düşünenler mi dersiniz, ne ararsanız var. Tip olarak da nedenini bilmiyorum ama ilk olarak İtalyanlara benzetiliyorum. Kendimi de bu kadar övdükten sonra, İngilizceyi nerede ve nasıl öğrendiğimi anlatıp, bireysel tecrübelerime dayanarak, bizzat gittiğim ve oldukça faydasını gördüğüm bir kursun yanı sıra, son derece farklı bir eğitim metodu kullanan bir kurstan daha bahsedeceğim size bugün. İstanbul İngilizce kursu arayanlar için Akademik Yabancı Dil Kursu ve Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Kursu iki güzel alternatif olarak öne çıkıyor. Sizi fazla sıkmadan, kısaca kişisel İngilizce geçmişimden çok kısaca bahsedip esas konuya gelmek istiyorum hemen. Zira İngilizce kursu ile ilgili bilgileri vermeden önce kendi kişisel geçmişimi açıklamak bütünleyici olacak. Ben, bütün öğrenim hayatını devlet okullarında geçirmiş biriyim. Benim zamanımda ilkokul beş, ortaokul ve lise üçer seneydi. Üstte yazdığım şekilde, ben ilkokuldayken İngilizce dersimiz bile yoktu. İngilizceyi esas öğrendiğim yer ise İngilizce kursları oldu. Toplamda yaklaşık altı senelik bir kurs tecrübem var. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu, oldukça uzun bir süre. Her şey bir anda şıp diye olmuyor yani. Ortaokulda üç sene, kendi yaşadığım ilçe olan Avcılar'da ve lise birinci sınıfta da bir sene Bakırköy'de olmak üzere, kesintisiz dört yıl üst üste kursa gittim. Böylece, üniversiteye başlarken Intermediate seviyesinde bıraktığım İngilizcemi hem toparlamak hem de bir üst aşamaya geçirmek için, 2011 yılının Eylül ayında Boğaziçi Üniversitesi YADYOK tarafından düzenlenen İngilizce kursuna kayıt oldum. Sizlere de işte bu kursla ilgili kişisel tecrübelerimi ve burada verilen eğitim ile ilgili detayları aktaracağım. Ancak buna geçmeden hemen önce, ilk olarak Akademik Yabancı Dil Kursu hakkında bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Çeyrek asır önce eğitim hayatına başlayan ve 2005 yılında Londra'da Master Academy adında bir dil okulu açan Akademik Yabancı Dil Kursları, Türkiye'de yetişkinlere özgü olarak oluşturulmuş yayınları ve özel müfredatı ile öne çıkan ilk dil okuludur. Alanında uzman native speakers öğretmenleri ile aktüel konu içeriklerini kapsayan özgün yayınları, bu platformu diğerlerinden bir adım daha öne çıkarıyor. Akademik Yabancı İngilizce kursu yetişkinlere özgü oluşturmuş olduğu aktüel konu içerikli yayınları ile konuşma, dinleme, okuma ve yazma becerilerini en üst düzeye çıkartmaya yardımcı oluyor. İngilizce eğitiminin yanı sıra diğer dillerde de farklı eğitim içeriği ve alanında uzman eğitmen kadrosuyla temel becerilerini aktif bir biçimde kullanabilen bireyler yetiştiriyor. Ayrıca Türkiye'de ve dünyada geçerliliği olan YDS, Yökdil, IELTS, TOEFL, TOEIC, SAT, GMAT, ITEP gibi birçok farklı sınava yönelik yapmış olduğu stratejik eğitim programında, alanında uzman, yüksek skor elde etmiş eğitmenleri ve kapsamlı yayınları ile eğitim veriyor. Okulun; İstanbul, Bursa, Ankara, Eskişehir ve İzmir gibi Türkiye'nin birçok ilinde şubeleri bulunuyor. Türkiye'de ilk kez canlı stüdyo konsepti ile en kapsamlı online dil platformu İngilizce Uzem ile beraber pek çok üst düzey yönetici, mühendis, iş adamı, akademisyen, öğretim görevlisi, doktor, avukat vb. meslek kollarında görev alan kursiyerlerin dil becerilerine ciddi katkılar sunuyor. Akademik Yabancı İngilizce kursu çeyrek asrı aşkın eğitim tecrübesi, kuruma özgün olarak hazırlanmış özel yayınları ve alanında uzman native speakers eğitmenleri ile İngilizce'ye dair tüm detayları; speaking, reading, listening ve writing olarak dört temel dil becerisini geliştirmeye odaklanarak sunuyor. Gelelim Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Dil Kursuna... Boğaziçi Üniversitesi tarafından verilen İngilizce Dil Kursları üçe ayrılıyor: Genel İngilizce, Yoğun İngilizce ve İş İngilizcesi. Benim de gittiğim genel İngilizce kursu toplam 11 kurdan oluşuyor. - Başlangıç Seviyesi (1, 2, 3) - Orta Seviye (4, 5, 6, 7) - İleri Seviye (8, 9, 10, 11) Kayıt olmak için gittiğinizde, seviyeniz ne olursa olsun önce yazılı bir sınava giriyorsunuz. Bunun neticesinde çıkan sonuca göre bir kura yerleştiriliyorsunuz. Ben bu sınav neticesinde 5. kurdan (Orta Seviye 2, yani bir diğer deyişle Intermadiate 2) başladım. Dersler başladığında, aslında anlatılan konuların çoğunu, daha önceki kurs deneyimimden bildiğimi fark ettim. 6. veya 7. kurdan başlasam da olurmuş. Buna rağmen uzunca bir süre sonra bazı şeyleri baştan tekrar etmek gerçekten çok iyi oldu. Her bir kur 10 hafta sürüyor (Yaklaşık 3 ay) ve kur devam ederken iki tane sınav yapılıyor. Birine vize diğerine final diyebiliriz. Her ikisinin de ağırlığı %5o ve 7. seviyeye kadar geçme notu 60 puan. 7. seviyeden yani orta düzeyin son basamağından, ileri seviyenin ilk kuruna geçmek için ise ortalamanızın 70 olması gerekiyor. İleri düzey kurlarında ise geçme notu 65 oluyor. Kur içinde yapılan sınavlar neticesinde, şayet geçme notunu alamazsanız bir üst kura devam edemiyorsunuz. Açıkçası bu benim oldukça önem verdiğim ve çok doğru bulduğum bir uygulama. Zira bireyler kurslara, çok değerli olan vakitlerini ve maddi imkanlarını harcayarak belirli bir takım bilgiler elde etmek için giderler. Derslere devam zorunluluğu diye bir şey hatırladığım kadarıyla yok ama yabancı dilin süreklilik gerektirdiği malum. Ben 1,5 yılı aşkın İstanbul İngilizce kurs eğitimim süresince, toplamda sadece iki veya üç ders kaçırdım. O da hasta olduğum için. Dersliklerden biraz bahsetmek gerekirse, hepsinin ferah ve maksimum 20-25 kişilik sınıflar olduğunu söyleyebilirim. Zaten kurlar ilerledikçe gelen kişi sayısı da otomatikman azalacaktır. Bir diğer önemli konu hocalar... Kurs eğitmenleri, Boğaziçi Üniversitesinin kendi öğretim elemanlarıdır. Bu da ciddi bir fark yaratan başka bir unsur. Çevrenizden mutlaka duymuşsunuzdur. Ticari işletme olan İngilizce kurslarının bazıları Afrika veya Orta Doğu kökenli hocalar çalıştırır. Burada böyle bir manzarayla karşılaşmayacağınız kesin. Bunun dışında her kur sonunda hoca mutlaka değişir. Üst üste aynı hocayla devam etmezsiniz. Ya da aynı hocayla üst üste en fazla iki kur yaparsınız. 2011 Eylülünden 2013 başına kadar bu kurslara devam ettim ve 9. kur sınavından başarıyla geçtiğim halde 10. kura başlamadım. Tabii bunun birkaç sebebi var. Her hafta sonu iki gün, sabah erkenden Avcılar'dan kalkıp Rumeli Hisar Üstüne gidip gelmek yorucu olmaya başlamıştı. Ancak bunun ötesinde, artık gramer olarak öğrenebileceğim pek bir şey kalmamıştı. Açıkçası geldiğim noktanın bana yeteceğine karar verdim ve kursu o noktada kendi isteğimle bıraktım. Nitekim 2014 yılındaki YDS sınavından 71 aldım. Her ne kadar bu sınav İngilizce yeterliliğini ölçmede tüm yönleriyle kapsamlı bir sınama sınavı olmasa da bu neticeye ulaşırken, Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Dil Kursunda edindiğim bilgilerin ve geçirdiğim zamanın etkisi çok büyük oldu. Bu bir buçuk seneyi aşkın zaman diliminde kursa hiç gitmemiş olsaydım, muhtemelen bu seviyede olamayacaktım. Ancak özellikle yabancı dil öğreniminde unutulmaması gereken çok önemli bir şey var. Hangisi olursa olsun, kurslar size her şeyi öğretip sihirli bir değnek değmiş gibi bir anda konuşturamaz! Üstte de yazdığım gibi, oldukça uzun yıllar süren bir emek var ortada. İş tamamen öğrencide bitiyor. Burada bir virgül koyup, konuyla ilgili geçenlerde okuduğum bir kitaptan çok değişik bir anekdot paylaşacağım. Buraya dikkat buyurunuz lütfen, hem İngilizce kurs tavsiyesi veriyorum hem de sizi İngilizce öğrenmek konusunda motive ediyorum. Tesadüfen, tam da bu sıralarda Francois Fenelon'un Telemeque isimli eseri her iki dilde de basılır. Bu, Jacotot ve öğrencileri için büyük bir fırsat yaratır. Nitekim kahramanımız sıra dışı bir şeyi dener ve öğrencilerinden bu çift nüshayı karşılaştırarak okumalarını, daha sonra da okudukları kitap hakkındaki düşüncelerini sadece Fransızca olarak özetlemelerini ister! Demek ki, başarmak için tek gereken istemekti. Demek ki her insan başkalarının yaptığı ve anladığı her şeyi anlamaya potansiyel olarak kadirdi. Bir dili öğrenirken aynı zamanda kullanmak da gerekiyor. Mesela ben, yabancı arkadaşlarımla Skype, Zoom, Instagram ve Whatsapp aracılığıyla sürekli görüşüyorum, mail yazışmaları yapıyorum ve hepsinden önemlisi yurt dışı gezilerimde İngilizceyi zaten aktif olarak sürekli kullanıyorum. Siz de örneğin sinema filmlerini, Netflix dizilerini Türkçe dublaj yerine alt yazılı izleyerek hiç olmazsa kulak dolgunluğu oluşturabilirsiniz. Bunun yanı sıra hangi seviyede olursa olsun İngilizce öykü kitapları okumak faydalı olacaktır. Eğer imkanınız varsa, en iyisi hiç kuşku yok ki yurt dışı İngilizce dil okulu. Yurt dışında eğitim almak kulak dolgunluğunu da zaten kendiliğinden beraberinde getirecektir. Ayrıca öğrenirken mecburen günlük hayatta konuşmak/pratik yapmak durumunda da kalacaksınız. Bu da öğrenmeyi ciddi biçimde hızlandırır. Türkiye'de Londra'da dil okulu olan tek yabancı dil kursu olan Akademik Yabancı Dil Kursları burada da imdadımıza yetişiyor. Kursa kayıt yaptırırsanız, İngiltere'nin başkenti Londra'daki bu dil okulunda ücretsiz eğitim alma şansınız da var. Bu dilin ana vatanında geçireceğiniz süre ile birlikte, bir süre sonra İngilizce konuşmak sizin için adeta bir refleks haline gelecek ve akıcı bir konuşma yetkinliği elde edeceksiniz. Cep telefonunuza Tureng aplikasyonunu indirip kullanabilirsiniz. Bunun dışında Collins'in online ve basılı sözlüğü çok işe yarar. Cambridge Sözlük ve Oxford Dictionary de bir diğer faydalı web sayfası olarak karşımıza çıkıyor. Ve belli bir seviyeye ulaştıktan sonra (Örneğin Boğaziçi Üniversitesi dil kurslarına göre söylersem bu 6. veya 7. seviye, diğerleri için B2) mutlaka ama mutlaka İngilizce-İngilizce sözlüğe geçin! İnanın iki kat daha verimli olacak! Bir kelime öğrenirken başka kelimeleri de öğreneceksiniz. İngilizce İngilizce sözlük olarak da, uzun yıllardır kullandığım Oxford Wordpower'ı tavsiye ederim. Üstte linkini verdiğim online Cambridge Sözlük de kelimelere İngilizce açıklamalar getiriyor. Şimdi... YDS, YÖKDİL, E-YDS, IELTS veya TOEFL gibi sınavlara hazırlanmayı düşünenler! Bana doğru yaklaşın lütfen! Okumak isteyenler için birkaç farklı yazımı da buraya bırakıyorum. Siz şu an bu yazıyı okuduğunuza göre İngilizce kursu hakkında bilgi almak için buraya geldiniz ama bakarsınız seyahat ve gezi ile ilgili yazılarım da ilginizi çeker. - İlk kez yurt dışına çıkacaklara önemli tavsiyeler: İlk Kez Yurt Dışına Çıkacaklara Tavsiyeler - Ucuz Seyahat Rehberi: Ucuz Seyahat Etmenin Püf Noktaları - Seyahatlerim Hakkında Soru & Cevap: Seyahatlerimle İlgili Soru-Cevap - Mardin gezi rehberi: Mardin Gezi Rehberi Yds için bile remzi hocalar, akademik yazma için Mustafa hocalar temel ingiizce için wordstudio Atilla hoca varEğitim sisteminiz, süresi, dönemleri, ortalama başarı süreniz ve ücret konusunu ikincil gelen hususlar herhalde. .. ama bu başarısı kanıtlanmış hocalarımıza ne verilse azdır sanıyorum. . kurslar içinde kiminle ve neyle karşılaşacağınızi bilmeniz gerekıtır. .. benim fikrim bu. . ama Boğaziçi iyi bir kurs olabilir. . ağır bir eğitim varmış gibi geliyor.. Tabii, orası öyle. Hangi amaçla gidildiği, seviyenin ne olduğu, ne kadar zamanınız olduğu vs önemli. Akın Dil Eğitim de son dönemde büyük bir atılım yaptı. Üstelik birçok ilde şubesi de var. Dediğim gibi, Boğaziçi Dil Kursu gerçekten kaliteli, hem kendim gittim hem de yazıda dediğim gibi, giden arkadaşlarım da çok memnun kaldı. Yazınız oldukça fayda içeren bilgilerle dolu. Bende çok seyahat eden bir gezgin olarak kişisel deneyimimi paylaşmak isterim. İngilizce öğrenme sürecinde öğretmenin kurumun önünde olduğunu yaşayarak gördüm. İstanbul' da birçok bilindik markadan dönemsel eğitimler aldım ama ticari düşünce öğretmen kalitesini etkiliyor ve çok öğrencisi olan yerler bu noktada başarısızlığa uğruyor. Bu konuda Referans etkin bir fayda. Ben bu yaz başlangıcı 96 saat Kavacık Türk Amerikan Derneğinde yarısı Murat Ulun hoca yarısı Native eğitim aldım ve sonuçta öğretmen kalitesi çok fayda veriyor. Grup derslerinden ziyade iyi bir hocayla özel ders benim tecrübeme göre daha somut sonuç verici. Merhaba. Elbette, İngilizce özel ders hem zamanda esneklik sağlıyor, hem de kişiye özel çalışma metotları ve temposu nedeniyle oldukça faydalı. Yorumla yapılan bu güzel katkı için ben de teşekkür ediyorum. İstanbul Avrupa yakası için önereblcgnz nitekim diğerlerine göre fiyat bakımından daha makul olan kurs önerileri rica edicem. Daha önce ergenlik döneminde kurstan kovuldum. Gerizekalı hallerim yüzünden kendimi öyle bıraktım kendi potansiyelimi avare tükettim. Yaş 27 daha da geç olmadan şu işi de halledeyim. Merhaba. Avrupa yakası için Akın Dil Eğitim'i önerebilirim. Kadıköy'de ve Bakırköy'de şubeleri var mesela. Yalnız fiyatlar hakkında hiçbir bilgim yok ne yazık ki. Bildiğim kadarıyla tanıtım amaçlı derslere girme imkanı da sunuyorlar, beğenmezseniz gitmezsiniz. Yalnız Bakırköy şubesi çalışanları gerçekten ilgili. Bir bakın bence. Merhaba. Kurumum web sitesinden veya telefondan daha detaylı bilgi alabilirsin. İyi çalışmalar. Merhaba. Ben heves kırmak için değil, aceleci olmamak gerektiğini vurgulamak için yazmıştım aslında bu yazıyı. Dil öğrenimi pat diye gerçekleşen bir olay değil, bir process, yani süreç. Sonu yoktur çünkü her zaman öğrenilecek yeni bir şeyler vardır. Verilen emek ve harcanan zaman da kesinlikle boşa değil. Mutlaka işe yarar. Ben olsam bırakmazdım. Tekrar düşün derim. Selamlar. Bilgi için teşekkür ederim, Ayrıca instada dönüş yaptığınız için de teşekkür ederim... Çok faydalı oldu benim için.."} {"url": "https://gezivita.com/ingiltere-vizesi-almak-neden-bu-kadar-zor", "text": "Ancak ben bunu anlatırken, İngiltere vizesi için gerekli evraklar neler, İngiltere vizesi nasıl alınır, İngiltere vize başvurusu nasıl yapılır, İngiltere vizesi ne kadar gibi soruların cevaplarından ziyade, \"İngiltere vizesi almak neden bu kadar zor?\" sorusunu yanıtlamaya çalışacağım aslında. Başımıza gelen hadiseler iyi veya kötü bazı sonuçlara yol açıyor. İngiltere vize başvuru sürecinde benim başıma gelenler, kendi yaşadıklarım, sanırım bu defa iyi bitenlerden biri oldu diyebilirim. Ben, 2019 yılı temmuz ayı itibarıyla, toplamda 25 ülke gezmiş bulunuyorum. Bu kadar ülke, bunca şehir gezdikten, Avrupa'nın neredeyse tamamını gördükten sonra arkadaşlarımdan, yakın çevremden gelen soru haliyle ortak: \"Bu kadar yere gittin, tüm Avrupa'yı gezdin, neden hiç İngiltere seyahati düşünmedin? İngiltere'ye gitmeyi düşünmüyor musun?\" Cevabım şu şekilde: Düşünmedim, pek düşünmüyorum. İlk bakışta tuhaf gibi görünen bu kararımın sebebini yazının en sonunda açıklayacağım zaten. Ama önce bazı bilgileri hatırlatmakta oldukça fayda görüyorum. İngiltere vizesi almak için çırpınan ve çoğu zaman İngiltere vize başvurusu reddedilenler için böyle bir yazı hazırlama ihtiyacı hissettim. En başta da söylediğim gibi, biz burada meselenin özüne, en derinine ineceğiz. O nedenle öncelikle, kendisi de bir Britanyalı olan Niall Ferguson tarafından yazılmış olan, \"İmparatorluk: Britanya'nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi\" isimli kitaptan bir alıntıyla başlamak istiyorum. Bu kısa alıntıdaki basit tarih bilgisi son derece önemli. Zira bu yazının asıl konusunu oluşturan İngiltere'nin vize konusundaki katı tutumunun gerisinde, işte bu imparatorluk geçmişinin kalıntıları var aslında. Yani cevap tarihte gizli. Zaten öteden beri zor olan İngiltere vizesi, son zamanlarda Türk vatandaşlarının aldığı redlerle çok değişik bir boyuta taşındı. İnsanlar tüm evrakları eksiksiz toplamasına, uzun süredir işi gücü olup çalışmasına, hatta evli olmasına rağmen İngiltere vize reddi ile karşılaşıyor. Peki, bu durumun arkasında yatan esas sebep veya sebepler neler? İşte bu soruya cevap verebilmek için, öncelikle tarihte kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Ben de müsaadenizle şimdi bunu yapmaya çalışacağım. Gelin, şimdi isterseniz tarihte kısa bir tura çıkalım ve İngiltere'nin AB'ye giriş sürecini hep birlikte anımsayalım. Bildiğiniz gibi İngiltere, AB üyesi ülkeler arasında yer almasına karşın ortak Schengen Alanına hiçbir zaman dahil olmadı. Bu şu demek oluyor: İngiltere seyahati düşünüyorsanız ve elinizde mevcut bir Schengen vizesi varsa, bu aslında hiçbir işinize yaramıyor. Zira İngiltere, kendi ülkesini ziyaret edecekler için kendisi İngiltere vizesi veriyor. Zaten bilen bilir, üstte de yazdım, bu İngiltere vize işi bayağı zor, çetrefilli, almak öyle pek de kolay değil. Ben önce kısaca İngiltere'nin AB içindeki bu ayrıcalıklı konumunu anlatmak ve ülkenin AB macerasına değinmek istiyorum. 1973 yılında olaylı bir şekilde AB'ye dahil olan İngiltere, aslında birliğe dahil olduğu dönemden itibaren AB'den ayrılmak istiyor diyebiliriz. Evet kulağa son derece şaşırtıcı ve paradoksal geliyor ama gerçek. Evet AB üyeliği sıkıntılı oldu ve üye olma faslı oldukça uzun sürdü. Zira Fransa'nın eski cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, geçmişte iki kez İngiltere'nin AB üyeliğini veto etti. Eminim, bu önemli tarih bilgisinden birçoğumuzun haberi yoktur. Bu vetolar nedeniyle yıllarca evet yıllarca- birliğe alınmayan ülke, ancak De Gaulle görevden ayrılıp yerine Georges Pompidou'nun gelmesiyle birliğe katılabilmiştir. Yıl 1973'tü ve bu AB'nin ilk genişleme dalgasıydı. Peki AB'nin kurucu üyelerinden Fransa, İngiltere'yi neden veto etti? Fransa'nın İngiltere'yi veto etmesinin, o dönemdeki tarihsel koşullar içinde oldukça mantıklı ve kabul edilebilir sebepleri vardı aslında. Şimdi hızlıca bunlara bir bakalım. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni düzende, dünya siyasi tarihindeki eski ağırlığını tamamen yitiren Avrupa ve Avrupa'nın eski büyük devletleri, ABD ve SSCB'ye alternatif bir güç olarak tekrar öne çıkma çabası içindeydi. AB'nin kurucuları arasında yer alan Fransa da bu politikanın öncüsüydü. Savaş sonrasında, De Gaulle ile beraber Fransız politikasında tamamen yeni bir dönem açılmıştır. 1958'den itibaren izlenmeye başlayan bu politikanın esasları şunlardır: Bir defa, uluslar arası politika iki kutuplu olmaktan derhal çıkarılmalıdır. Bu, Avrupa güvenliğine terstir. Zira iki gücün çatışması veya işbirliği, Fransa ve Avrupa'nın kaderini doğrudan etkilemektedir. Bu ortamda küçük veya güçsüz devletler basit birer figüran olmaktan öteye gidememektedir. Dolayısıyla bu iki kutuplu sistem bir an önce son bulmalıdır. ABD Batı Avrupa'dan, Sovyetler Birliği de Doğu Avrupa'dan çekilmeli, Avrupa kendi kaderini kendi tayin etmelidir. Buna siyasi tarihte \"Avrupalı Avrupa\" denir. De Gaulle'e göre Fransa eski büyüklüğünü tekrar kazanmalı, herhangi bir ittifaka katılsa bile, nispi bağımsızlığını mutlaka korumalıydı. Bu anlamda İngiltere'ye önce ılımlı yaklaşan De Gaulle, daha sonra İngiltere'nin Ortak Pazara girme başvurusunu 1963 ve 1967 yılında iki kez reddetmiştir. Hatta Fransa, bu nedenle NATO'nun askeri kanadından bile ayrılarak Batıya resmen meydan okumuştur. Evet, Fransa 1966 yılı Mart ayında NATO'nun askeri kanadından çıktı. Fransa, 1966 yılı Mart ayı başında ABD ve diğer NATO üyelerine gönderdiği notada, NATO komutanlığı emrindeki Fransız askerlerinin geri çekileceğini duyuruyordu. Ayrıca NATO üs ve tesislerinin Fransa topraklarından derhal çıkarılmasını istedi. Amerika ile Fransa arasında, daha önce yapılmış olan bazı anlaşmalar da feshedildi. Böylece Fransa, NATO'nun kendisinden değil ama askeri kanadından çıkmış oluyordu. De Gaulle NATO ile bağlarını zayıflatırken bazı gelişmeleri kendisine dayanak noktası olarak görüyordu. Zira Fransa 1962 yılında ilk atom bombası denemesini Sahra Çölünde yapmıştı. 1963 itibari ile üretime de geçmişti. Atom bombası taşıyabilen uçak üretimi de giderek hız kazanmaktaydı. Almanya şansölyesi Konrad Adenauer ile Fransa arasında, 1963 yılında Elysee Anlaşması imzalandı. Burada da amaç Almanya'yı ABD'nin oluşturduğu Atlantik ittifakından kendi yanına doğru çekmekti. İşte Fransa'ya göre İngiltere, ABD'nin çok yakın bir müttefiki olarak ve ABD'nin telkinleriyle AB'ye girmeye çalışan, adeta bir truva atıydı. Aslında İngiltere'nin AB üyeliğine De Gaulle'ün muhalefetinin en temel sebeplerinden biri buydu. İngiltere, daha öncesinde, birlik tarihinde önemli bir yeri olan Messina Konferansı (1955) davetini geri çevirmiş ve toplantıya gözlemcilik yapması için orta düzey bir bürokrat göndermişti. Onlar açısından bunun asıl sebebi de, o dönem İngiliz ticaretinin büyük bir bölümünün AB'nin kurucularından çok diğer ülkelerle yapılmasıydı. İngiltere kendi ticaretini o dönem daha çok İngiliz Milletler Topluluğu ile yapmaktaydı. Hatta AET'ye rakip olarak, oldukça cılız kalan EFTA'yı kurdu. Ayrıca İngiltere, 1648 Westphalia Anlaşması ile uluslararası ilişkilerin en temel aktörü olarak tescillenen devletlerin en temel hakkı olan egemenliklerini, uluslar-üstü bir kuruluşa devretme fikrine de hiç sıcak bakmıyordu. Aslında 20. yüzyılın ortalarında hemen hiçbir İngiliz diplomat veya üst düzey bürokrat, böylesi bir birliğin gerçekleşebileceğine de gerçekten inanmıyordu. Onlara göre bu çabalar bir tür ütopyadan ibaretti. Bunun yanı sıra İngiltere'nin ABD ile çok yakın ilişkileri vardı. Fransa içinse Roma Anlaşması ile başlayan gelişmeler hayati derecede önemliydi. Zira Charles De Gaulle, AET kapsamında yaşanacak ekonomik gelişme ve ilerlemenin, ABD'ye olan bağımlılığı azaltabileceğini düşünüyordu. Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle'ün, İngiltere'nin üyelik başvurularını veto etme kararının arkasında yer alan sebeplerden bir diğerinin de, Fransa'nın Avrupa ana karasındaki gücü ve etkisine İngiltere'nin rakip olabileceği korkusu, gelişen Fransa-Almanya dostluğuna gölge düşmesi endişesi ve İngiltere ile olan yakın ilişkisi sayesinde ABD'nin Avrupa işlerine daha çok karışabileceği düşüncesinin geldiği söylenebilir. De Gaulle, Avrupa müzakerelerinin ilerleyememesi pahasına Fransız çıkarlarını savunma yanlısıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında, ABD ve İngiltere'nin sürgündeki kendi hükümeti yerine, Nazi yanlısı kukla Vichy Hükümetini tanımasını da unutmamıştı. Ayrıca İngiltere'nin Fransa'nın çok önem verdiği Ortak Tarım Politikasına muhalefeti de bu vetonun nedenlerinden biridir. De Gaulle, Washington'a askeri açıdan boyun eğmeyecek, NATO içinde de ABD ile gerçekten eşit bir Avrupa tasavvur ediyordu. ABD'nin İngiltere'nin üyelik taleplerine arka çıkmasına da kızıyor, olanlara İngiliz-Amerikan komplosu olarak bakıyordu. Başkan John Kennedy ise, 1961 Nisanında dönemin Alman şansölyesi Konrad Adenauer'e İngiltere'nin koşulsuz AT üyeliğinin, mevcut en ideal seçenek olduğunu söylüyordu. Bunların yanı sıra 1962 yılında yaşanan Küba Füze Krizi de önemli bir gelişmedir. Kruşçev liderliğindeki SSCB, Küba'ya nükleer füzeler yerleştirdi ve dünya yeni bir savaşın eşiğine kadar geldi. Aynı dönem giderek alevlenen Vietnam Savaşı (1955-1975) da Avrupa ve ABD arasında güvenlik politikaları konusundaki fikir ayrılıklarını gösteriyordu. İşte Eylsee Anlaşması, 1963 yılı ocak ayında Paris'te, Fransa ile Almanya yöneticileri arasında böylesi bir atmosferde imzalanmıştı. Bu anlaşma, Almanya'yı Fransa'nın ABD'ye karşı oluşturduğu Avrupa planına bağlama amacına yönelikti. Bu gergin atmosferde Fransa 1965 yılında komisyon oturumlarına katılmayarak, oy birliği ile alınması gereken kararları engelledi. De Gaulle'ün amacı, önemli konularda nitelikli oy çoğunluğu ile değil, oybirliği ile karar alınmasıydı. Bunun nedeni ulusal veto hakkının önemini korumaktı. Bu olaya da Avrupa bütünleşme tarihinde \"Boş Sandalye Krizi\" denilir. Bütünleşmenin ABD ve SSCB etkisinden bağımsız olmasını isteyen Fransa, 1967 yılında İngiltere'nin başvurusunu ikinci kez reddetti. De Gaulle'e göre Fransa NATO'nun askeri kanadından çıkmalı ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri ile de temasta kalmalıydı. Bağımsız Avrupa'nın önkoşulu işbirliği ve anlaşma kavramlarıydı. Bağımsız Avrupa içinse iki koşul vardı: ABD önderliğine son verilmesi ve Avrupa potansiyelinin uyumlu bir işbirliği ile kullanılması. De Gaulle'ün esas amacı Ortak Pazardan hareketle bir Avrupa Birliği kurmak ve NATO'yu bunun üzerine oturtmak idi. 1965 sonrası da Avrupa'da Sovyetler Birliği tehdidinin azaldığını söyleyerek bu ülkeye yanaşma politikası izlemeye başladı. De Gaulle, 1966 ve 1967 yıllarında Moskova, Varşova ve Budapeşte'yi ziyaret edecek ve bu süreç \"Paris-Moskova Mihveri\" olarak anılacaktır. Bunun amacı da, Atlantik'ten Urallara dek uzanan geniş bir Avrupa oluşturmaktı. Üstte de bahsettiğim gibi, nihayet De Gaulle'ün görevden ayrılışından sonra, 1972 yılında İngiltere, Danimarka ve İrlanda tam üye olarak topluluğa girdi. Danimarka ve İrlanda, İngiltere ile uzun yıllara dayanan bağları dolayısıyla aynı anda başvuru yapmışlardır. Daha önce İngiltere'nin iki kez reddedilmesi nedeniyle onlar da beklemiş ve sonra aynı anda birliğe katılmışlardır. Üç ülkenin katılımı ile gerçekleşen bu süreç, Avrupa Birliği tarihindeki ilk genişleme dalgasıydı. Uzun yıllardır süregelen \"Altılar\" böylece dokuza çıkıyordu. Ancak İngiltere, büyük krizler sonrası birliğe nihayet katıldıktan çok kısa bir süre sonra, çok ilginç bir olay gerçekleşti. Ülkede 1974 yılı başlarında bir hükümet değişikliği yaşandı. Buraya kadar her şey normaldi. İlginç olan, İşçi Partisi lideri Harold Wilson'un, birliğe katılım şartlarını yeniden müzakere etme ve sonucu referanduma götürme vaadiyle iktidara gelmesiydi! Bu olay diğer üye devletler üzerinde ciddi biçimde rahatsızlık yarattı ve İngiltere'nin üyeliğine gölge düşürdü. Zaten ülke içi siyasette de bu durum, politik bir manevra aracı ve ciddi bir seçim kozu olarak zaman zaman kullanılmıştır. Aynı dönemde, Yeni Muhafazakar lider Margaret Thatcher da AT konusundaki şüphelerini açıktan dile getiriyor ve özellikle de AB'nin temelini oluşturan ve ülkelerin tekil egemenliklerini kısıtlayıcı uluslar üstü yapıya direk cephe alıyordu. İngiltere'nin tarihindeki tek kadın başbakanı olan, Demir Leydi lakaplı dünyaca ünlü Margaret Thatcher da sıra dışı bir politika izleyecek, hatta birazdan göreceğimiz gibi, görevi bıraktıktan sonra bile birlik hakkında inanılmaz açıklamalarda bulunacaktır. Lakabından da anlaşılacağı gibi Thatcher çok sert ve otoriter mizaçlı bir politikacıydı. İngiliz şüpheciliğinin yanı sıra, AT genişleme süreci, yeni diller, yeni kültürler, yeni bürokratları da beraberinde getirdiğinden, aslında genişleme süreci kendi içinde çelişkileri de beraberinde getiriyordu. Ancak anlattığım bu uzun uğraşlar sonunda birliğe alınan ülke, aslında daha başından beri yeni üye olduğu bu organizasyona öyle pek de ısınamamıştı zaten. Yani aslında dikkatlice baktığımızda, günümüzde yaşanan Brexit'in kökeni, neredeyse İngiltere'nin AB'ye üyeliğinin başlangıcına kadar geri gidiyor diyebiliriz rahatlıkla. İngiltere, kilit önem taşıyan AB anlaşmalarından çekilmelidir. Zira AB reform yapabilecek durumda değildir. AB'nin kuruluşu, modern çağın belki de en büyük aptallığıdır. Faşizmden Komünizme kadar, 20. yüzyılın neredeyse tüm sorunları Avrupa kaynaklıdır. Çözümleri de Avrupa dışından gelir. İngiliz politikasına uzun seneler yön vermiş birinin bu sözleri fazlaca bir yoruma gerek bırakmıyor sanıyorum. Alıntıladığım kısımdaki cümleleri birkaç kez okursanız, satır aralarındaki çarpıcı imaları ve AB üyesi ülkeler arasındaki görüş farklılıklarını da hemen fark edersiniz zaten. Şimdi, bu açıklamalar ve tarihte yaptığımız kısa yolculuktan sonra, ben kendi hikayeme döneyim isterseniz... Evet, aslında ben de İngiltere'ye bir dönem gitmek, ülkeyi gezip görmek istedim. Hatta İngiltere vize başvurusu da yaptım. Ancak benim asıl amacım seyahat değil dilimi geliştirmekti. Kaseti biraz başa sarıyorum. Sene 2010. Yüksek lisans mezunuyum, askerliğimi yapmışım. (6 ay kısa dönem askerlik) Bir süre iş bulamadım, bir yıl kadar boştaydım. Dediğim gibi aslında çok niyetli değildim, gitmeye karar verişim de çok zor oldu, üstelik biraz da pahalıydı, ödeyeceğim toplam maliyet yüksekti. Ama en azından bir dört hafta/1 ay kadar gidip kalayım, hem bir değişiklik olur dedim kendi kendime. Neyse, yurt dışı eğitim danışmanlığı firmasında çalışan bir arkadaşım vardı o dönem, sağolsun bayağı yardımcı oldu, her şeyi ayarladık, dil okulundan yazı falan geldi, İngiltere vize başvurusu yapmak için sayılan tüm evrakları, sponsorluk yazılarını vs. eksiksiz hepsini toparladım ve başvuruyu yaptım. İngiltere vize başvurusu sonucu tam bir ay sonra geldi, kelimenin tam anlamıyla \"bir ay boyunca\" bekledim cidden. Hatta bir ara başvuru yapmış olduğumu falan unutuyordum az kalsın, o derece. Ve bir ay sonra elime geçen sonuç: Red. Bir red mektubu yazmışlar bana, tam bir sayfa, öyle üstü kapalı falan da değil, alenen \"potansiyel mülteci\" olduğum söyleniyor. Hepsinden önemlisi, yüksek lisansımı tamamlamış, askerliğini yapmış biri olarak bile gidersem bir daha geri dönmeyeceğim, dönüşüme ikna olmadıkları yazıyor. Nasıl hırslandım, öfkelendim anlatamam. O oldu, o cevap mektubunu hiç unutmadım. Sanırım o hırsla mektubu yırtıp artmış olmalıyım, yoksa burada o cevap mektubunu da paylaşmak isterdim. Evet, İngiltere beni ülkesine almadı. Sonra ben işe girdim, başladım fırsatını buldukça gezmeye... Toplamda altı senede sanırım, yani 2012'den bu yana, yazının en başında söylediğim gibi, 25 ülke, 70'ten fazla şehir gördüm. Sonuç: İngiltere'ye bir daha hiç başvuru yapmadım, arkadaşlarım tüm Avrupa'yı gezdiğim halde oraya niçin gitmediğimi hala soruyorlar, sadece gülümsüyorum. İngiltere bu saatten sonra evime kadar vizeyi hazır yollasa da artık pek gitmeyi düşünmüyorum. Tüm bu anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, İngiltere'nin başlıca kaygılarından biri egemenlik devri sevgili dostlar. Uzunca bir süre resmen dünyayı yöneten geçmişin büyük imparatorluğu, hala bir parça da olsa bu hülya ile yaşıyor gibi görünüyor ve alınacak ciddi kararları kendisini aşan bir supranasyonel örgüte devretmek istemiyor. İkincisi ve belki de asıl önemlisi ise yasa dışı göçmenler konusu. Schengen alanına dahil olmamasının en önemli nedenlerinden biri de bu zaten. Kontrolü kendi yapmak istiyor, istediğine de İngiltere vizesini yine kendisi veriyor. Vize konusunda müsamahasız ve çok sert tutumunun arkasında yatan en temel sebep de bu. Ancak yazının girişinde belirttiğim gibi, bu ortamda kurunun yanında bazen yaş da yanıyor. Evet, benim hikayem ve İngiltere'nin vize konusundaki tavrı her ne kadar böyle olsa da, İngiltere vize başvurusu yapacaklara şimdiden bol şans diliyorum! Gidin, gezin, görün ve gelin. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, artık siz bana anlatırsınız sonra. - Der: Ayhan Kaya & Senem Aydın vd, Avrupa Birliğine Giriş, Tarih Kurumlar ve Politikalar, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016 - Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği, Kuruluşu, Gelişmesi, Genişlemesi, Kurumları, Beta Basım Yayın, İstanbul, 2014 - Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, Çev. Hale Akay, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008 - John Mcormick, Avrupa Birliği Siyaseti, Çev. Doğancan Özsel, Adres Yayınları, Ankara, 2015"} {"url": "https://gezivita.com/inonu-evi-muzesi", "text": "Hepinizin bildiği gibi İsmet İnönü, Atatürk'ten sonraki ikinci cumhurbaşkanımız. Türk siyasi hayatının en önemli figürlerinden biri. Osmanlı İmparatorluğu ve Milli Mücadele dönemindeki subay kimliğini, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren siyasetçi olarak uzun yıllar sürdüren İsmet İnönü, 1884-1973 yılları arasında yaşadı. Geçtiğimiz günlerde, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2023 yılının şubat ayında basılan bir kitap satın aldım ve hızlıca okuyup bitirdim. Kitap, İsmet Paşa'nın kızı başta olmak üzere İnönü ailesinin yaşamına odaklanıyor. Özden İnönü'nün annesi Mevhibe İnönü, babası İsmet İnönü, kardeşleri Erdal İnönü ve Ömer İnönü. Doğduğu günden bu yana İstanbul'da yaşayan biri olarak, kitapta sürekli sözü geçen yapılardan biri, diğerlerinden daha çok dikkatimi çekti: İnönü Evi Müzesi. Burası internet aramalarında karşımıza İsmet İnönü Müzesi şeklinde de çıkabilen, tam adı Heybeliada İnönü Evi Müzesi olan bir yapı. Heybeliada İnönü Evi Müzesi, isminden de anlaşılacağı üzere, aslında İnönü ailesinin yazlık evi. Günümüzde İnönü Vakfı tarafından müze haline çevrilen bu ev ile İnönü ailesinin ilişkisi, 1924 yılına uzanıyor. İsmet Paşa'nın o dönemki sağlık sorunları neticesinde, doktorların istirahat önerileri üzerine bu ev bulunarak kiralanıyor önce. 1934 yılına gelindiğinde ise ev, sahibi olan Rum'dan eşyasız olacak şekilde satın alınıyor. Metin Heper, Türkiye İş Bankası Kültür Yayıncılıktan çıkan İsmet İnönü isimli biyografide, İnönü ailesinin son derece mazbut olduğunu, paşanın gereksiz harcamalardan kaçınan bir kişiliğe sahip olduğunu yazar. Zaten bunu, kızının söyleşi kitabını okurken de rahatça anlıyorsunuz. Ne diyorduk? Evet, burası aslında eski bir Rum evi. Bu yüzden gittiğiniz zaman öncelikle tavanlara özellikle dikkat etmenizi rica ediyorum. Zira bu evlerin en tipik özelliklerinden biri yüksek tavanlı oluşudur. İşte bu yazımda size Heybeliada'da bulunan İnönü Evi Müzesi hakkında bazı bilgiler vereceğim. İnönü Evi Müzesi, Heybeliada'ya ulaştıktan sonra, 15 dakikalık kısa bir yürüyüşle rahatça ulaşabileceğiniz bir mesafede bulunuyor. Tam adresi şöyle: Refah Şehitleri Caddesi, No 67, Heybeliada, İstanbul. Evin hemen girişinde sizi İsmet İnönü'nün büstü ve Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü üzerine İsmet Paşa'nın ona hitaben yayınladığı taziye mesajı karşılıyor. Paşanın, Sabahattin Ali kitaplarını anımsatan Türkçesi, okurken insanı etkiliyor doğrusu. Birkaç katlı yapının giriş katında salon, mutfak ve İsmet İnönü'nün çalışma odası yer alıyor. Evdeki mobilyaların ve eşyaların tamamı orijinal. Sadece bazılarının yüzleri yenilenmiş. Evin ve üst katlara çıkan merdivenlerin duvarları ise çeşitli yazışmalar, mesajlar, ailenin fotoğrafları ve farklı tablolar ile süslü. Bunlar arasında en çok dikkatimi çekenler, Atatürk'ün Lozan Anlaşmasının yıl dönümü sebebiyle 1938 yılının temmuz ayında İsmet İnönü'ye gönderdiği mesaj ve İnönü'nün buna cevabı oldu. Giriş katındaki salonda, Atatürk'ün hediyesi olan zarif yemek takımını, İnönü ailesi fertlerinin giydiği kıyafetleri, İsmet Paşa ve ailesinin betimlendiği tabloları ve aile tarafından sıklıkla kullanılan satranç takımı ile mobilyaları göreceksiniz. Satranç, özellikle İsmet Paşa'nın oynamayı çok sevdiği bir oyun olduğu için olsa gerek, salonun tam ortasında sergileniyor. İnönü'nün hem arkadaşlarıyla hem de bazen kendi kendine satranç oynadığı bilinmektedir. Hatta Özden Toker ile yapılan söyleşi kitabında da, İsmet Paşanın Ürdün Kralı Abdullah ile satranç oynarken çekilmiş bir fotoğrafı var. İsmet Paşa, ata binmekten de çok hoşlanırdı. Salonun bir duvarının önünde dönemin teyplerinden biri görülürken, duvarda ise kendisinin at üstünde bir fotoğrafını göreceksiniz. Evin birinci katında ise İsmet ve Mevhibe İnönü ile çiftin erkek çocukları olan Ömer ve Erdal'ın yatak odası bulunuyor. Erkek çocukların yatak odasındaki karyolaların hemen yanında bir kitaplık var. Ayrıca diğer odada Mevhibe İnönü'ye ait seccadeyi göreceksiniz. Yine Metin Heper, İnönü ailesinin dinine son derece bağlı olmasına rağmen, bunu dışarıya reklam amaçlı ve bir siyaset malzemesi olarak asla kullanmadığının altını çizer. Banyoda ise ilginç bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum. Küvetin bulunduğu duvardaki aparat, yaşının ilerlemesi ve sağlık durumunun giderek bozulması üzerine İsmet Paşa için buraya özel olarak yerleştirilmiş. Acil bir durumda çekilmesi için konulan ip çekilince zil çalıyor. Ancak bildiğim kadarıyla bunu kullanmaya hiç gerek duyulmamış. İsmet İnönü, ailesiyle beraber bu evde geçirdiği yazlarında sık sık denize girerdi. Hatta paşanın Heybeliada plajında yaptığı çivileme atlayışları çok meşhurdur. Bu, aynı zamanda adada yaz ve deniz sezonunun da açıldığı anlamına gelirdi. Kitapta altını çizdiğim cümlelerden biri, İsmet Paşa'nın kızı Özden'e, 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesinde söylediği sözler oldu. Yazıyı bitirmeden önce birkaç şey daha söylemek isterim. Heybeliada İsmet İnönü Evi Müzesine giriş herkese ücretsiz. Pazartesi günleri hariç olmak üzere, haftanın her günü, 10:00-17:00 saatleri arasında açık. Sadece 12:30 ile 13:30 arasında yemek molası nedeniyle kapalı. Ona dikkat edersiniz. Müzeye gittiğiniz zaman, görevli Aynur Hanım size bir anlamda rehberlik ederek her bir odayı ve tüm eşyaları tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Üstelik o bunları anlatırken, Türk siyasi hayatına ilişkin belki de daha önce hiç duymadığınız nice detaylar duyacaksınız. Türkiye'de işini bu kadar şevkle yapan bir insana pek sık rastlamadığımı belirtmeliyim. Basit bir müze gezisinin, tarihte yolculuğa nasıl dönüştüğünü kendi gözlerinizle göreceksiniz. İlk fırsatta Heybeliada İsmet İnönü Evi Müzesine bir uğrayın derim."} {"url": "https://gezivita.com/istanbul-gezilecek-yerler", "text": "Şimdi New York ile İstanbul'u karşılaştırırsak diyebiliriz ki, birincisi kıyamettir, ikincisi ise bir yeryüzü cenneti. Bir Türk atasözü der ki; \"Ev kuran önüne ağaç dikmeli\" Oysa biz ise söküp duruyoruz ağaçları. İstanbul bir meyve bahçesidir, bizim kentlerimiz ise taş ocakları. Geleceğin büyük kentleri ağaçlıklar içine kurulabilir. Çocukların top oynayacak alan bile bulamadığı, bahçesiz, yeşilliksiz, üst üste beton yığınları ile dolu bir kent, kimin gözüne güzel görünebilir? Kimin için sağlıklı olabilir? Evinizin önüne ağaç dikmeye kalksanız, kaldırıma park etmiş otolardan yer bulamazsınız. Yürüyüşe çıksanız, bozuk kaldırımlarda tökezleyip toz ve egzoz gazı yutarsınız. Ne Florya taraflarında, ne de Kadıköy yakasında gidilebilecek plaj bulabilirsiniz. Boğazda son kalan yeşil tepeler de hızla betonlaşıyor. Vatandaş özlemini çektiği yeşili ancak mezarında bulabilecek bu gidişle. İstanbul'un selvili mezarlıkları çok güzeldir. Ama eğer bu yeşillikli mezarlıklarda yer ayırtabilecek kadar zenginseniz. Şimdi anlat bakalım zavallı, bu ilahi hayali anlatabilmek için kafi gelmeyen kelimelerinle günaha gir! İstanbul'u anlatmaya kim cüret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier diye mi mırıldandınız? Tasvirler, tabirler akla doluşurken kalemden kaçıp uzaklaşıyor. Ümitsizce, ama beni sarhoş eden bir hazla hem görüyor, hem konuşuyor hem de yazıyorum. Haydi bakalım! Önümüzde geniş bir nehir gibi Altınboynuz görülüyor. İki yüksek sahilinin üzerinde birbirine muvazi olarak uzanan ve sekiz millik tepeleri, vadileri, körfezleri, burunları içine alan sıra sıra kasabalar var; kat kat yükselen yüzlerce bina ve bahçe; renk renk ev, cami, saray, hamam, köşk setleri ve bunların arasından upuzun fildişi kuleler gibi semaya yükselen bir sürü parlak külahlı minare. Bu harikulade manzaranın hususiyetlerini nasıl kavramalı? Bir an yakın kıyılara, bir Türk evine veya yaldızlı bir minareye bakıyorum ama hemen sonra nazarlarım bu ışıklı büyük derinlikte yeniden dolaşıp dururken, gözlerimi takip edemeyen perişan zihnim ile şu iki dizi hayal şehrinin içinde kaybolup gidiyorum. İlk heyecan geçince yolculara baktım, dilleri tutulmuş gibiydi. İki genç Atinalı kızın gözleri nemliydi, Rus hanım, şu tantanalı anda küçük Olga'yı göğsüne bastırmıştı ve buz gibi soğuk İngiliz rahip ilk defa sesini duyuruyor, zaman zaman wonderful, wonderful diye bağırıyordu. Tüm olumsuzluklarına karşın İstanbul gezilecek yerler bakımından çok zengin. Ne ölçüde sahip çıkıldığı tartışmalı olsa da, müthiş bir kültürel ve tarihsel mirasa ev sahipliği yapıyor. İşte bu yazıda ben de sizlere, alışıldık İstanbul turistik yerler dışında kalıp ismi pek geçmeyen, ama İstanbul'da görülmesi gereken yerler arasında yer alan kimi önemli yapıları tanıtacağım. Yani bu listede Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Kapalıçarşı gibi popüler ve bol turist çeken yerlerden ziyade, keşfedilmeyi bekleyen diğer gizli hazineler var. Küçüksu Kasrından başlayalım o halde. Arapça bir kelime olan Kasır, köşk anlamına gelmektedir. İstanbul'un Anadolu yakasında, adından da anlaşılacağı üzere Küçüksu mahallesinde yer alan bu yapı, ilk olarak Sultan 1. Mahmut döneminde, denize sıfır, ahşap ve iki katlı bir saray olarak inşa edilmiş. Sultan Abdülmecid döneminde ise bu bina yıktırılarak günümüzde mevcut olan yapı oluşturulmuş. 1857 yılında hizmete giren bu yeni Küçüksu Kasrının mimarı ise Nikogos Balyandır. Bodrumla beraber üç katlıdır. Hemen önünde bir kafenin yer aldığı, Anadolu Hisarında ziyaretçilerini bekleyen bu kagir binayı Pazartesi ve Perşembe günleri hariç her gün ziyaret etmek mümkün. Burayı herkes mutlaka görmeli. Tarihsel önemi öylesine büyük ki! 1. Dünya Savaşı sonrası İstanbul'a gelen Mustafa Kemalin bir süre ikametgah adresi olan bu ev, günümüzde güzel bir müzeye dönüştürülmüş durumda. Atatürk 1918'te büyük savaşın sona ermesinden sonra bu evi kiralar ve Milli Mücadeleyi başlatacağı tarih olan 19 Mayıs 1919'a kadar burada yaşar. Mustafa Kemal'in, annesi Zübeyde Hanıma \"Tam istediğim gibi\" dediği bu evi ona aile doktoru Rasim Ferid Bey bulmuştur. Tereddüdün zamanı geçmişti. Evinin kapıları her an çalınabilirdi. Odanın bir köşesinde gömüldüğü koltukta halsiz, hareketsizdi. Tabladaki sigara artıkları bir tepe gibi yığılmıştı. Bir aralık, yalnız ümitlerini, yaşama arzusunu kaybeder gibi oldu. O zaman kendinden korktu. Yerinden fırladı. Sigara paketini kavradı. Kibriti çaktı. Karanlık, ıssız ve her tarafından hayaletler dolaşıyormuş sanılan kasvetli odanın ortasında bir ışık belirdi. \"Çocuklar buraya gelin!\" diye bağırdı. Yaveri odaya koştu. O gece perdeleri indirilmiş Şişli evinin yatak odasında uykusu kaçan adam, kendi kendisiyle bir savaşmış, kararını vermişti. Atatürk, her iki çok partili sistem döneminde de siyasal partilerin belirli çıkarları temsil etmesini onaylamamıştır. O çıkarların değil düşüncelerin çarpışmasının gerekli olduğunu çünkü ancak bu suretle hakikatin ortaya çıkarılmasının mümkün olacağını düşünmüştür. Bir biçim olarak ele aldığımızda Atatürk'ün zamanında aşkın devletle karşılaşıldığını iddia etmek çok güçtür. Atatürk, karizmatik niteliklerine rağmen kişisel yönetimden kaçındı. Bill ve Leiden, Atatürk'ün tüm Ortadoğu'da bu tür bir yönetime en az başvuran lider olduğunu belirtmişlerdir. Sadece ulusal bağımsızlık mücadelesinin ilk evrelerinde değil, daha sonra iktidarını pekiştirdiğinde de, bir mevkide bulunan kişiyle o mevkii birbirinden ayırma konusunda dikkatliydi. Bu çok özel müzede, yabancı ve Türk ressamların elinden çıkma, yine o dönemlere ait nefis tablolar da yer alıyor. Örneğin İtalyan ressam Vittore Pisani bunlardan yalnızca biri. Belki Selanik Atatürk Evine gidememiş olabilirsiniz ama Şişli'ye, Mecidiyeköy'e, Osmanbey'e veya ne bileyim Harbiye'ye yolunuz mutlaka düşecektir, geçerken buraya uğramayı ihmal etmeyin. Milli Saraylar bünyesinde yer alan Şale Köşkü, İstanbul'da doğup büyümüş biri olarak bunca yıl ziyaret etmediğim için kendimden utanmama neden olmuş harika bir yer. Hepimizin bildiği gibi Yıldız; Beşiktaş, Ortaköy ve Balmumcu arasında yer alan genişçe bir alan. Zaman içinde eklenen binalar ve son olarak 2. Abdülhamid döneminde yapılan düzenlemelerle birlikte Yıldız Sarayı adını alan bu bölgede birçok yapı bulunuyor aslında. Şale Köşkü de bunlardan biri oluyor. Köşk bodrumuyla beraber üç katlı ahşap ve kagir olarak inşa edilmiştir. Ahşap panjurlu pencereler dışarıdan hemen dikkati çeker. İç kısım dekorasyonu da en az dışı kadar ihtişamlıdır. Yapının içinde öne çıkan en dikkat çekici bölümlerden biri hiç kuşkusuz Tören Salonudur. Duvarlardaki kartonpiyerler İtalyan, Türk ve Ermeni ustalarca yapılmıştır. Bu salonun zeminindeki bej & kırmızı renkli Hereke Halısı tek parça olup, yaklaşık 400 metre karelik bir alanı kaplamaktadır. Şöminelerin üstündeki büyük aynaların önünde Paris markalı bir saat ve iki adet yıldız vazo bulunur. Bunun yanı sıra İsveç yapımı çini sobalarını da gittiğinizde dikkatle incelemenizi öneririm. Köşkün içini gezerken her bir odayı hayranlıkla incelemiştim. Avrupa'da gördüğüm birçok saray ile aynı ölçüde ihtişamlıydı diyebilirim kesinlikle. Avizeler, duvar kaplamaları, tablolar, mobilyalar, hamamlar, odalar... Evet, köşkün içinde, en alt katta hamam bile var! Köşkün Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki en önemli ziyaretçisi Alman İmparatoru 2. Wilhelm'dir. Hatta yapının üçüncü bölümü, imparatorun İstanbul'u ikinci kez ziyareti dolayısıyla eklenmiştir. Salah Birsel, Kahveler Kitabında, bu ziyaret için Beyazıt'tan başlayarak Hipodroma kadar olan yolda yer alan tüm barakaların tekerlekli kızaklara bindirilip kısa süreliğine meydandan uzaklaştırılıp taşındığını yazar. İkinci Wilhelm aynı zamanda Sultanahmet Meydanında adına bir de çeşmesi bulunan imparatordur. Burası Alman Çeşmesi adıyla bilinmektedir. Hazır yeri gelmişken kısaca Alman Çeşmesinden de bahsedeyim. Sultanahmet Meydanında yer alan yapı, 1. Dünya Savaşı öncesinde Kayzer 2. Wilhelm'den bir armağandır aslında. Burası eskinin Hipodrom Meydanı olarak anılan kısmının başlangıç noktasıdır aynı zamanda. Şu anda bulunduğu yere 1900 yılında dikilmiştir. Sekizgen planlı bu anıt çeşmenin üstü bir kubbe ile örtülü haldedir. Kubbenin iç kısmında, üstteki fotoğraftan görülebileceği gibi, Sultan 2. Abdülhamit'in tuğrası ve 2. Wilhelm'in monogramı bulunmaktadır. Bu bilgiyi de araya sıkıştırdıktan sonra Yıldız Şale Köşküne veda edebiliriz artık. Akademisyen ve tarihçi Stefanos Yerasimos, Alfa Yayınları tarafından basılan İstanbul isimli muhteşem kitabında, bu sarnıcın Romalı bir senatörün ismini taşıdığını yazar. Hatta bir ihtimal, Justinianus döneminden bile kalmış olabileceğini söyler. On dört sütunluk on altı sıra halinde toplam iki yüz yirmi dört sütuna sahip olmasına karşın burası Binbirdirek şeklinde isimlendirilmiştir. Yapının mimarı, iki sıra sütünü üst üste bindirmiştir. Ancak gittiğinizde, girişin hemen karşısında kalan küçük bir alan dışında bu kısımları tamamen göremiyorsunuz çünkü yapının tabanı dolmuş durumda. Bu sarnıç Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise asıl amacının tamamen dışında, İplikhane olarak kullanılmış. Üzülerek söylemeliyim ki, sarnıcın mevcut durumu içler acısı. İçeriye hafif bir küf kokusu hakim. Çoğu kısım zaten perde bölmeler çekilmek suretiyle kapatılmış. Belki de yapının kabaca 4/1'ini gezebiliyorsunuz diyebilirim. İçeriyi gezmek 10-15 dakikanızı almayacaktır. Binbirdirek Sarnıcı Sultanahmet metro istasyonunda inince hemen sağ tarafınızda kalıyor. Giriş ücreti 5 TL. Sarnıcın alta koyduğum nefis gravürü ile mevcut durumu son derece zıt olsa da, gitmedim, görmedim demezsiniz en azından. Sonuçta İstanbul'da yaşıyoruz... Buranın bu halde olmasına göz yumulması inanılır gibi değil gerçekten. Kütüphaneler, kitapçılar ve sahaflar... Hayatın hengamesinden ve günlük yaşamın stresinden bunalanların biraz olsun nefes alabilmek adına adım attıkları yerler. Üstelik orada kin de yoktur, nefret de, kırgınlık da... Kitaplar, kendisine ayrılan yerde bir yanındakine karışmadan öylece durup beklerler. Türkiye, yıllık kişi başına düşen kitap sayısı bakımından az gelişmiş ülkeler sıralamasında zirveye oynayadursun, burada tesadüf edilen kalabalıklar umutlandırıyor insanı. Çocukların okumadığı, hediye olarak verilen kitaplara sadece dudak büktüğü de düşünüldüğünde, karşılaşılan her üniformalı genç öyle ya da böyle potansiyel bir okur burada. Montaigne; \"Seçmesini bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır ama çaba harcanmadan iyiye ulaşılmaz\" der. Onlar çaba harcamaya niyetliler. Kültür endüstrisinin yarattığı yapay dünyadan sıyrılmayı göze almış durumdalar. Televizyonun beyinleri kemiren bir uyuşturucu olduğunu anlamaya çok yakınlar. Bize düşen, gerek ailemizden, gerekse sosyal çevremizden tanıdığımız gençleri ve çocukları bu tür yerlerden haberdar etmek ve kitaba yönelmeleri için çaba sarf etmektir. Bu, hepimiz için kıyıda köşede kalmaktan unutulmuş bir sosyal sorumluluktur aynı zamanda. Ünlü iletişim bilimci Ünsal Oskay'ın dediği gibi: Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım! İstanbul aşığı John Freely, İstanbul'u Dolaşırken isimli kitabında burayı şöyle tanımlar: Babıali'nin karşısında çıkıntı yapan saray duvarında, büyük, çokgen bir seyir köşkü vardır. Burası sultanın kafesli pencerelerin arkasından sadrazamlığa gelen gideni izlediği Alay Köşküdür. Bir zamanların alay köşkü günümüzün müze kütüphanesi oldu. İsmi de Ahmet Hamdi Tanpınar Müzesi veya Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi diye geçiyor. 2011 yılında bu isimle hizmete açılan binanın, bugün göründüğü şekliyle yapım tarihi ise 1819. Eski ahşap halinin yapımı ise 16. yüzyıla dek uzanıyor. Burada vaktiyle sultanlar resmigeçitleri seyredermiş. Gülhane Parkının hemen girişinde, solda yer alan yapı ne yazık ki birçok insanın gözünden kaçıyor. Görenler ise sanırım ücretli olduğunu düşünerek çoğu kez uzun merdivenleri çıkmaktan kaçınıyor. Oysa burası akşam 20:30'a kadar açık ve ücretsiz bir müze/kütüphane. İçinde ufak odacıklar yer alıyor. Odalardan biri tamamen masalardan oluşuyor ve okuma yapıp ders çalışmak isteyenlere ayrılmış durumda. Köşke adımınızı atar atmaz, geniş holü sizi daha başından etkiliyor zaten. Etrafta sıra sıra dizilmiş kitaplık rafları ve aralara serpiştirilmiş, başta müzeye ismini veren Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait olmak üzere, Türk edebiyatının seçkin kalemlerine ait kişisel eşyalar var. Vaktiyle, İstanbul'un bazı kıraathaneleri bile böyle kütüphane niteliğindeymiş. Salah Birsel, yine Kahveler Kitabında, bunlardan birinin de Çemberlitaş yakınındaki Uzunkahve olduğunu yazar. Kahvenin sahibi Sarafim Efendi, kahvesinde gazete ve dergi bulundurup müşterilerine sunan ilk kahvecidir. Sonradan Okçularbaşı Kahvesi diye de anılmayan başlayan bu kahvede kitaplar satılmakta ve kahveye gelenler masaların üstünde yeni çıkan kitapları da bulabilmektedir. Örneğin Yusuf Ziya Ortaç, buraya gelip bir yandan çayını yudumlarken bir yandan da kitapları karıştıran isimlerden yalnızca biridir. Tekrar Tanpınar Müzesine dönelim. Müzenin bir özelliği de, alt katında çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor oluşu. Ben bir defasında tesadüfen Göksel Baktagir'in bir konferansına denk geldim. Geçenlerde de burada canlı bir müzik dinletisine gittim. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Kütüphanesini eminim siz de çok seveceksiniz. Bir diğer ismiyle Tevfik Fikret Evi. Veya Tevfik Fikret Müzesi de diyebiliriz elbette. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde yaşamış, Galatasaray Lisesinde öğretmenlik ve idarecilik yapmış olan ünlü yazar Tevfik Fikret'in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Aşiyandaki evi, günümüzde müze olarak hizmet veriyor. İstanbul gezi rehberi deyince burayı da hatırlatmak gerekir. Bildiğiniz gibi Tevfik Fikret, Servet-i Fünun döneminin önde gelen şairlerinden biriydi. Fikret, Mustafa Kemal Atatürk'ün; \"Ben İnkılap ruhunu ondan aldım\" dediği kişidir aynı zamanda. Hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde yazarın kişisel eşyalarını göreceksiniz. Müzenin en dikkat çekici objelerinden biri ise, girişte hemen solda yer alan ve Abdülmecit Efendi'ye ait olan tablo. Bu tablo, Tevfik Fikret'in Sis isimli şiirinden esinle yapılmıştır. Dikkatlice bakıldığında, tabloda hoş bir detay yakalayacaksınız. Çok büyük olmayan evi gezmek için aşağı yukarı 40-45 dakika yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Bu arada, Aşiyan Müzesine doğru giderken bir yokuş çıkacaksınız. Yolunuzun üzerinde karşınıza çıkacak olan Aşiyan Mezarlığına da vaktiniz varsa bir uğrayın derim. Zira burada da çok önemli isimlerin mezarları bulunuyor. İstanbul gezi rehberi listemizin içinde, tarihi bir okul binası da kendine yer buldu. Nasıl bulmasın ki? Okul ama ne okul... Mimarisiyle bir sanat müzesinden farksız adeta. Manzarası da Aşiyan Müzesinden aşağı kalır gibi değil! Fener Rum Lisesi, adından da anlaşılacağı gibi İstanbul'un Fener semtinde yer alıyor. Nasıl vaktiyle Balat ve Hasköy civarında Museviler, Kumkapı ve Samatya civarında Ermeniler varsa, burada da Rumlar yaşarmış. İstanbul'un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet bir ferman yayınlar. Buna göre tüm Ortodokslar eğitimlerini kendi dillerinde yapma hakkına kavuşur. Böylece Fener semtinde bir okul kurulur. Okul 1861 yılında klasik anlamda eğitim veren bir liseye dönüştürülür. Tuğlaları nedeniyle Kırmızı Mektep veya Mekteb-i Kebir olarak da anılan Fener Rum Lisesi de, günümüzdeki görünümüne işte bu dönemde kavuşur. Okulun mimari Konstantin Dimadistir. Okulun bulunduğu yerdeki arsa ise eski Moldovya Prensi Dimitri Kantemir tarafından bağışlanmıştır. Üç kattan oluşan bu yapıyı, dışarıdan bakmakla yetinmeden, eğer şansınız varsa benim gibi içine girip gezebilirsiniz. Okuldaki öğrenci sayısı günümüzde oldukça azalmıştır. Bu harika lise, hem üstün mimarisi, hem ihtişamı ve hem de şehre tepeden bakan konumuyla Krakow'daki Wawel'i andırmaktadır. Her ikisi de bütünüyle muazzamdır ve ölmeden önce mutlaka görülmeleri gerekir. Adım İstanbul: Saadetler ve felaketler şehriyim; denizler tanrısı Poseidon'un kızıyım, altın postu arayan Argonotlar'ın mucizesi, Orta Çağ şehirlerinin imparatoriçesi, Yeni Çağ ve Yakın Çağın müjdesi, 21. Yüzyılın yeniden parlayan yıldızıyım. Benim adım İstanbul! - Antoni Gaudi'nin Barselonası: Antoni Gaudi ve Barcelona - Pamukkale gezi rehberi: Pamukkale gezi notları - İtalya seyahat ipuçları: İtalya gezi ipuçları - Slovenya Bled gezi rehberi: Bled Gezi Notları Şimdilik hoşça kalın, beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda paylaşmayı unutmayın lütfen! Ah İstanbul diyorum! Dünyada eşi benzeri olmayan şehrin nedir bizden çektiği! Güzel ve özenli anlatmışsın, İstanbul`u bilmek isteyenler için iyi bir rehber olur. Bu arada İstanbul deyince aklıma Alp`in bloğu gelir. Belki de biliyorsundur: http://www. istanbulistanbulolali. com Alp bir İstanbul tutkunu, sayesinde çok şey öğrendim. Bilmiyordum, hemen bakıyorum. Adı da şarkısı gibi güzelmiş. Selamlar. Küçüksu Kasrı'na gitmemiştim. Şale Köşkü de etkileyici görünüyor. Bilgiler için teşekkürler."} {"url": "https://gezivita.com/italya-seyahat-ipuclari", "text": "İtalya, Akdeniz kültürünü sonuna dek hissettiren, özellikle büyüleyici tarihi dokusuyla sizi geçmişe yolculuğa davet eden bir ülke. Yeniden Doğuş anlamına gelen Rönesans'ın başladığı yer. Romantik milliyetçilik çağında bile, İtalyan halkının Risorgimentosu yani ulusal birlik kurma yönündeki hamlesi nispeten geç bir tarihte, 19. yüzyılda başlamış ve üstelik tamamlanmadan sonlanmıştı. İtalyan birliğini gerçekleştiren Giuseppe Garibaldi hakkında, vaktiyle İZ TV'de güzel bir belgesel seyretmiştim. Çok yönlü bir müzik insanı olan Emre Aracı'nın müzikleriyle işitsel bir şölen de sunan belgesel hala aklımdan çıkmaz. İstanbul'da, -Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi Deva Çıkmazında- ne yazık ki ziyarete kapalı olan bir Garibaldi Evi vardır. Zira İtalyan birliğinin kurucusu Garibaldi belirli bir süre (1828-1831 yılları arasında) İstanbul'da da yaşamıştır. İtalya, 20 bölgeden oluşur. Her bir bölgeye Regioni denir. Her bölgenin bir de bölge merkezi vardır. Bunlar da Capoluogo olarak adlandırılır. Örneğin Floransa Toskana'nın, Roma Lazio'nun, Palermo ise Sicilya'nın bölge merkezidir. Günümüzde İtalyanlar, yalnızca Toto Cutugno'nun L'İtaliano şarkısıyla hatırlanıyor olmaktan pek memnun değiller. Bu yüzden ülkeye gidip daha farklı şeyleri de keşfetmekte fayda var. O nedenle bu yazımda, yakın zamanda İtalya seyahat etmeyi düşünenler için İtalya hakkında bilgiler, İtalya gezi ipuçları ve İtalya hakkında genel notlar paylaşacağım. İtalya, özellikle yazın oldukça sıcak bir iklime sahiptir. Başkent Roma, temmuz ve ağustosta kavurucu sıcaklara ev sahipliği yapar. Şayet yapabiliyorsanız kış ve bahar aylarını tercih etmeye çalışın. Kışın giderseniz, benim gibi sabahın erken saatlerinde Kolezyuma rahatça ilk girenlerden biri olabilirsiniz. Hatta Vatikan'a bile! Vatikan'a vardığınız zaman ise, bileti olmayanların upuzun sırasında hiç beklemeden direk biletli sırasına geçin. Dediğim gibi, kışın ve sabah erkenden giderseniz, bu bölümde hemen hemen hiç kimse olmayacaktır zaten. Hemen içeri girersiniz. Roma'ya yazın giderseniz, sırt çantanızda mutlaka su, yedek bir T-Shirt ve şapka bulundurun. Hatta güneşten korunmak için Asyalılar gibi şemsiye de tercih edebilirsiniz. Ben emin olamam diyorsanız, yerel halka suyun içilebilir olup olmadığını da sorabilirsiniz. Ayrıca ağustos ayında da halkın büyük bölümü tatile çıkar ve şehir merkezleri boşalır. Bunun, İlk Roma İmparatoru Cesare Ottaviano Augosto'ya uzanan uzun bir hikayesi var. İspanyol Merdivenleri, ismini buradaki konsolosluktan alır. İspanya Meydanında dilerseniz fayton da kiralayabilirsiniz. Ayrıca bu meydan, Aşk Çeşmesine de yürüme mesafesindedir. Merdivenlerin üst kısmında kalan Trinita Dei Monti Kilisesine giriş ücretsizdir. Burada, kapıdan girişte soldan ikinci şapelde Çarmıhtan İndiriliş'i çizen ressam Daniele Da Volterra, altardaki Göğe Yükseliş isimli çizimde ise hocası Michelangelo'yu betimlemiştir. Roma metrosu bir hayli kalabalık. Üstelik farklı zaman dilimlerinde denediğim için biliyorum, günün neredeyse her saati böyle. Hele merkez istasyon Termini'den metroya binmeye çalışmak, İstanbul'da ara duraklardan metrobüse binmeye çalışmaktan farksız. Tam bir insan yığını söz konusu. Çok mecbur değilseniz pek tercih etmenizi önermem. Alttaki videoda metrodan kısa bir kesit görebilirsiniz. Şehir içindeki otobüslerde şoförler bilet satar. Araç içinde ücretini ödemek suretiyle şoförden bilet alabilirsiniz. Ancak zaman zaman şoförde bilet kalmamış olabiliyor. Şoför size; \"Geçin, bir şey olmaz\" dese de dikkatli olmanızı öneririm. Zira nadiren yapılan kontrollerden birine denk gelirseniz derdinizi anlatmak pek kolay olmayacaktır. Hatta ceza ödemek zorunda kalabilirsiniz. Floransa'da kendi başımıza geldiği için çok iyi biliyorum, iki arkadaşım biletleri olmadığı için ceza ödemek zorunda kalmıştı. Bence binmeden önce mutlaka biletinizi alın. Kontrol yapan arkadaşlar bu konuda oldukça katı ve inatçı. Üstelik İngilizce bilmiyorlar. Evet, İtalyanların çoğu İngilizce bilmez! Her ne kadar günümüzde İngilizce bilen İtalyan sayısı hatırı sayılır derecede artmışsa da, 3-5 İtalyanca kelime öğrenmek faydalı olacaktır. Bu arada İtalyanlar son derece sıcakkanlı insanlardır ve cümleye Buongiorno ile başlamasanız bile size yardımcı olurlar. Çekinmeden soru, adres, kısaca neyi isterseniz sorabilirsiniz. Kullanışlı bazı temel İtalyanca kelimeleri ve cümleleri sıralayalım o halde. Faydası olabilir düşüncesiyle birkaç tane de ekstra yazıyorum. - Buongiorno: Merhaba/Günaydın - Buonasera: İyi Akşamlar - Buonanotte: İyi Geceler - Ciao: Merhaba/Hoşçakal - Come sta? Nasılsınız? - Come stai? Nasılsın? - Grazie: Teşekkürler - Grazie mille: Çok teşekkürler - Scusa: Afedersiniz - Scusi: Afedersin - Si: Evet - No: Hayır - Per Favore: Lütfen - Fammi un favore! Bir güzellik yap! - Sono straniero: Yabancıyım - Sono Turco: Türküm - Mi dispiace: Üzgünüm - Non parlo l'İtaliano: İtalyanca konuşamıyorum - Non lo so: Bilmiyorum - Non capisco: Anlamıyorum - Non ho capito un'acca: Hiçbir şey anlamadım. - Potrebbe ripetere? Tekrar eder misiniz? - Come ad arrivare.......? .......'e nasıl gidebilirim? - Come si va a.......? ........'e nasıl gidilir? - Caldo: Sıcak - Freddo: Soğuk - Sinistra: Sol - Destra: Sağ - Lontano: Uzak - Vicino: Yakın - Quanto costa? Ne kadar? - Ho fame: Karnım aç - Ho sete: Susadım - Ho bisogno di aiuto: Yardıma ihtiyacım var - Stammi bene: Kendine iyi bak - Ci vediamo: Görüşürüz - Meglio tardi che mai! Geç olsun, güç olmasın! İtalya'da şehirler arası ulaşım genel olarak trenlerle sağlanıyor. Trenitalia firmasını kullanıyorsunuz. Tren İtalia için 2 seçenek bulunuyor: Freccia Rossa ve Regional. Öyle ki, eğer birkaç kez İtalya içinde farklı şehirler arasında gidip gelecekseniz, büyük ihtimalle Türkiye'den İtalya'ya gidiş-geliş ücretinden daha fazla para ödeyeceksiniz demektir. Zaten Pegasus ile örneğin başkent Roma'ya çok ucuz uçak bileti bulmak mümkün. Trenİtalia biletlerinizi gitmeden, internetten de satın alabilirsiniz. Hatta gitmeden önce alırsanız, daha ucuz bilet bulmak olası. İngilizce, Almanca gibi farklı dil seçenekleri de var. Trenİtalia için tıklayın. Bir başka önemli şey, otobüslerde biletinizi mutlaka makineye okutmanız gerekiyor. Aynı şekilde Trenitalia'yı kullanırken de biletlerinizi mutlaka okutmalısınız. Ancak bunu, bu defa trene binmeden önce, perondaki makinelerden yapıyorsunuz. Aman dikkat! Tren kontrolleri çok daha sık yapılıyor! Ve yanınızda tren biletiniz olsa dahi, okutulmamış olursa problem çıkma ihtimali bir hayli yüksek. Çünkü biletin üzerinde satın aldığınız tarih yazmıyor. Tren ve otobüs biletlerinin okutulduğu bu makinelerin ismi ise Obliteratrici ve Vidimatrici olarak adlandırılıyor. Mussolini dönemi İtalya'sının en büyük farkının, trenlerin zamanında kalkması olduğu söylenir. Ancak günümüzde de bu böyle. Merak etmeyin. Toplu taşıma araçları genelde önceden belirtilmiş vakitte gelir ve kalkar. Gecikmeler çok fazla yaşanmaz. Ancak İtalya'da gecikmelerden çok daha sık yaşanan bir başka şey var: Grevler. Roma'daki daha ilk günümde toplu taşıma grevine denk gelmiştim. C'e un sciopero oggi? dediğim görevli, son derece ciddi bir edayla, üzerine basa basa ve uzatarak \"Siii\" demişti. Buradan, grevlerin ne kadar ciddi ve alışılageldik bir şey olduğunu anlıyoruz. Böylece ilk gün her yeri yürümek durumunda kalmıştım. Gerçi Roma'da yürümek çok ciddi bir sorun teşkil etmiyor aslında. Zira Roma gezilecek yerler birbirlerine yakın sayılır. Yine de grev olasılığı aklınızın bir köşesinde mutlaka bulunsun. Bu arada, hazır Roma demişken, Roma'da yemek kültürü, roma ipuçları, roma etkinlik, roma gece hayatı gibi konularda oldukça doyurucu bilgiler sunan bir web sitesi söylemek istiyorum: Romeing Roma seyahati öncesi mutlaka bu sayfaya göz atın! İtalyanların kahvaltısı çok zayıftır. Konaklamanızda kahvaltı dahil seçeneğini seçtiyseniz bunu dikkate alın. Ayrıca İtalyanlar, kahvaltılarını ayak üstü atıştırıp devam ederler. Kahvaltı da genel olarak Espresso ve Kruvasandan oluşur. Ayrıca İtalya'da bir de Coperto denilen ücret vardır. Bu, hemen hemen bütün şehirler için geçerlidir. Sandalyeli, oturulabilen masalar birçok yerde ekstra ücretlidir. Coperto, bizdeki masa parasına denk gelir dersem, daha iyi tanımlamış olurum. Özellikle turistik yerlerde neredeyse standart bir uygulamadır. Ücret değişkenlik gösterir. Bu da aklınızda olsun, sonra hesabı öderken bu ekstra para da nereden çıktı deyip şaşırmayın. Hazır Espresso demişken, kısaca onun çeşitlerinden de bahsetmek istiyorum. - Ristretto: Espressonun en yoğun kıvamda olanı. - Lungo: Lungo, Ristretto'ya göre biraz daha yumuşaktır. - Macchiato: Lekeli demektir. İçine damlatılan birkaç damla sütten dolayı bu adı almıştır. - Corretto: İçine biraz likör konulan Espresso çeşidi. Bu da genelde Grappa olur. İtalyanca'da Ben cotto iyi pişmiş, al dente az pişmiş demektir. Makarna için kullanılır. Özellikle Floransa'da yapılan Bistecca ise dünyaca ünlüdür. Toskana'nın ulusal yemeği dersek yanılmış olmayız. Gitmişken mutlaka denenmeli. Ancak Bisteccanın en önemli özelliği az pişmiş olmasıdır. Az pişmişten kastım, gerçekten çok az pişmiş, hele bizim anlayışımıza göre neredeyse hiç pişmemiş gibidir. Yiyemeyip biraz daha pişirilmesini isterseniz, size kibarca; \"Ya bir başka yer bulun ya da başka bir yemek sipariş edin\" diyebilirler. Dikkatli olmakta yarar var. Bu konuda durum o kadar ciddi. Bunu bizden bir örnekle neye benzetebiliriz diye düşündüm. Baklava sipariş edip üzerine dondurma da istemek olabilir mesela. Baklava sonuçta tek başına yenir, diğer bazı tatlılar gibi yanına dondurma konmaz, yakıştırılmaz. Gerçi, öyle yapan da var mıdır bilemiyorum. Açıkçası mutfak biraz yabancısı olduğum bir alan. Benzetme doğru oldu mu ondan bile tam emin değilim, ama sizin demek istediğimi anladığınızı düşünerek konuyu burada hızlıca bitiriyorum. Ünlü bilim insanı, modern Fizik ve Astronominin babası Galileo Galilei de Pisa yakınlarında doğmuştur. Trenİtalia ile Pisa'ya ulaştıktan sonra, tren istasyonunun önünden kalkan otobüse binerek 15-20 dakika daha gitmek gerekiyor. İtalya'ya gitmişken meşhur dondurmayı, pizzayı, Tiramisuyu tatmadan, Limoncello'yu denemeden sakın dönmeyin. Pizzanın en iyisi Napoli'de yenir. Roma'da ise, Grattachecca denilen tatlıyı farklı bir tat olarak deneyebilirsiniz. Ayrıca İtalya'da marketlerdeki içki fiyatlarının da Türkiye'ye göre çok uygun olduğunu söylemeliyim. Free Shop'u beklemenize hiç gerek kalmayabilir. Bunu da değerlendirin. İtalya; gelişmiş, sanayileşmiş kuzey ile fakir, daha ziyade tarımsal ağırlıklı üretim yapan güney olarak ikiye ayrılmıştır. Bu bölünmüşlük resmi olmasa da dilde, alışkanlıklarda, insan davranışlarında hissedilir. Kuzeylilere Settentrione, güneylilere Meridione denir. Kuzeyliler güneylilere, kıro anlamına gelen Terroni ismini takmışlardır. Güneyliler ise kuzeylilere muhallebi çocuğu anlamına gelen Polentoni derler. Kelimelerin birincil anlamları bu değil elbette, örneğin terroni yer, toprak anlamına gelen Terrone'den gelir. Yani bu kelimelerde birbirlerini biraz da aşağılamak için kullandıkları mecaz bir anlam vardır. Venedik konaklama açısından pahalıdır. Daha ucuz olduğu için, Venedik'e trenle 15 dakika mesafedeki Mestre bölgesinde kalabilirsiniz. Buradaki fiyatlar daha uygun olacaktır. Venedik gondol turu ise, kişi başına vurduğumuzda çok uygun bir fiyata denk gelir. Gondollar altışar kişiliktir. Yaklaşık yarım saatlik tur yaparlar. Tur ücreti 80 Euro'dur. Bunu da altıya böldüğümüzde kişi başı yaklaşık 13-14 Euro civarı bir fiyat tutuyor. İtalya büyük bir ülke olduğu için şöyle bir öneride bulunabilirim: 4-5 güne sıkıştırılmış 3-4 şehir yerine, her bir şehre 2 gün ayırabilecek şekilde gidin. Saatte yüz mil katederek yer değiştirmek, gücümüzü, mutluluğumuzu ve bilgimizi bir nebze bile artırmayacaktır. İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir; daha fazla şey görebilmeleri için yavaş yürümeleri gerekir, hızlı yürümek onlara hiçbir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değildir. Hızla yol almak merminin hedefe yol almasını kolaylaştırmaz; gerçek insan olmak isteyenler yavaş gitmekten zarar gelmeyeceğini bilmelidir. Çünkü insanın zaferi gitmekte değil, varolmaktadır. Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa güzellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü, onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: Tanrının pencerelerini seyrediyorlar. İtalya'ya Pegasus ile çok ucuz bilet bulunabildiği ve İtalya'nın Schengen Vizesi için cömert davranan ülkelerden biri olduğu düşünüldüğünde, birden fazla kez gitmek ve her bölgeyi bu şekilde farklı seyahatlere bölmek emin olun daha güzel olacaktır. Yani İtalya turu düşünüyorsanız, bunu 2-3 parçaya bölerek yapmak daha mantıklı olacaktır. Böylelikle her gezinizden maksimum keyif alabilirsiniz. Alitalia diğer bir seçenek ama son haberlere göre, şirket ile iflas kelimeleri aynı cümle içinde kullanılmaya başlandı. Akıbeti ne olur bilemiyoruz. İtalya'ya gitmeden önce mutlaka bir rehber kitap edinin. Gitmeyi düşündüğünüz yerler hakkında basit de olsa bilginiz olsun. Bu şekilde gezdiğinizde çok daha farklı bir bakış açısına sahip olacaksınız. Zira İtalya'daki her bir sanat yapıtının, tarihi eserin, şehrin arkasında inanılmaz bir geçmiş var. İş yerleri, öğleden sonra 13:00- 15:00 veya 16:00 arası mola verir. Bu da önemli bir başka detay. Ve... Gitmeden önce en azından bir tane Federico Fellini, Sergio Leone veya Bernardo Bertolucci filmi izleyin. Örnek bir film ismi alalım diyenlere, en sevdiğim filmlerden biri olan Cinema Paradiso'yu söyleyebilirim mesela. Veya üstte bahsettiğim Kuzey-Güney farkını da anlatan Benvenuto al Sud da olabilir. İkisi de birbirinden güzeldir. Seçim sizin."} {"url": "https://gezivita.com/kadina-siddet", "text": "Her toplumun kadınlara ilişkin düşüncesi ve yazınsal metinleri, onların doğasına ve işlevine ilişkin önkabuller tarafından koşullanır; üstelik bu önkabuller hiçbir zaman tutarlı da değildir. Gene de onlara ilişkin olarak tutarlı olan bir şey vardır: Bilinen tarih boyunca kadının erkeğin ötekisi olarak kurgulanmış ve bağımsız öznelliğinin inkar edilmiş olması. Son yaşanan ve yurt çapında infial uyandıran Emine Bulut cinayeti ile ilgili olarak Facebook sayfamda paylaştığım bu yazıyı, biraz daha genişletilmiş şekliyle burada da sizinle paylaşıyorum. Üstteki alıntı, Feminist yazının önde gelen isimlerinden biri olan Simone de Beauvoir'a referansla, Fatmagül Berktay'a ait. Anlam bütünlüğü oluşturduğundan, konusu kadına şiddet olan yazıya bununla başlamak istedim. Artan kadın cinayetlerinin ve kadına şiddetin esas ve tek sorumlusu, tek tek bu münferit olayların failleri değildir yalnızca. Bu mikro ölçekli bakış açısı, bizi yani toplumdaki tüm bireyleri kolayca olaydan soyutlamaya hizmet eder, üçüncü kişilerin sorumluluğunu azaltır ve sorunun esas kaynağını gözden kaçırmaya yarar. Kadına şiddetin esas sorumlusu, bizatihi kadını ötekileştirip onu sosyal yaşamdan izole etmeyen çalışan, aile ve iş hayatında ikincil bir konuma indirgeyen, onun doğuştan ve hatta \"fıtrat gereği\" erkekle eşit olmadığını iddia eden hastalıklı düşüncedir. Fıtrat tartışmasının anlamı aslında nettir. İstenen, kadınların kendi haklarına sahip birey-yurttaşlar olmaktan çıkmaları ve otoriter bir yönetimin istediği biçimde hem itaat eden, hem de itaatkar nesiller yetiştiren ve ancak bunun karşılığında lütuf olarak korunmayı \"hak eden\" annelere dönüşmeleri. Böyle olduğu içindir ki, bu konuda mücadeleyi hep politik düzlemde, haklar düzleminde sürdürmek gereklidir. Türkiye'deki \"Pembe metrobüs, kadın üniversitesi, karma eğitimin sonu\" gibi absürt fikirlerin, bundan bağımsız olduklarını mı sanıyorsunuz? Kesinlikle değil. Galiba ismine \"Yeni Türkiye\" dedikleri şey, topyekun bir Orta Çağa dönüşü simgeliyor. Böylesi bir ortamda, bir sonraki adım ne olacak diye merak etmeden duramıyorum gerçekten. Akli dengesi yerinde olmayan insanlar, ruh ve akıl hastası kadınlar mesela, \"içine şeytan kaçtığı\" ve \"cadı oldukları için\" tekrar aynı yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yakılarak mı tedavi edilecekler?! Tarihsel süreçte kadın önce yok sayıldı, ezildi, uzunca bir süre görmezden gelindi. Zamanla görünürlüğünü kabul ettirdi ancak bu kez erkek ile eşit konuma gelme, eşit haklar elde etme mücadelesi başladı. Örneğin daha 12. ve 13. yüzyıllarda, Avrupalı kadınların ciddi bir varoluş mücadelesine giriştiğini görüyoruz. 15. ve 16. yüzyıllarda resimle, edebiyatla, tıpla ve sanatla ilgilenen kadınların, üretimlerini erkekler adına yaptıklarını ve aslında tamamen kendi üretimi olan yapıtların çoğuna, yerleşik toplumsal düzen nedeniyle erkeklerin isimlerinin yazıldığını biliyoruz. İşte Feministler uzunca bir süredir bu tür konuların, kadın haklarının mücadelesini veriyorlar. Çeşitli alt türlere ayrılmasına karşın, bir toplumsal hareket olarak Feminizm, sanıldığının aksine kadının üstün olduğunu kanıtlamaya çalışmıyor. Aksine, cinsler arasında var olan ayırımı eşitlemek istiyor. 17. ve 18. yüzyılda filizlenip, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren serpilip gelişen Feminizm, erkek egemen düzene karşı çıkan, verili düzeni değiştirmeye çalışan bir akım. Doğruyu söylemek gerekirse, oldukça uzun zaman almasına karşın, dünyada bu konularda epeyce yol kat edildi. Aslında tüm kimlikler, dikkatlice bakıldığında, tarihsel ve toplumsal olarak kurgulanmışlardır. Bu kurgu, açık bir iktidar ilişkisine işaret eder. Feminist kuramlara göre kültürel fark esas olmakla birlikte, bu sömürü ve tahakküm ilişkisi neredeyse bütün kültürlerde mevcuttu. İşte toplumun bu mevcut ve yerleşik ataerkil kalıpları sorgulanmaya açılmadıkça, ne yazık ki, kadın cinayeti veya kadına şiddet temalı haberleri görmeye/duymaya daha çok devam edeceğiz demektir. Biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımı bu yüzden var zaten... Bu ayrımı mutlaka anlamalı ve tüm detaylarıyla öğrenmeliyiz. Ancak görünen o ki, içinde yaşadığımız ülke her geçen gün bu anlamda da daha geriye doğru gidiyor. Amerikalı ünlü antropolog Franz Boas, toplumların ve kültürlerin, kendine özgü tarihlerinin ürünü olduklarını söyler. Öznenin, basitçe toplumsal rolleriyle tanımlanması, sosyolojik bir muhafazakarlığa ve daha da kötüsü, toplumsal rolleri hiç eleştirisiz kabul eden bir gelenekçiliğe yol açıyor ki, feminizm her ikisine de karşıdır. Yok etmek yerine ıslah etmeyi denesek olmuyor mu? Yani sırf bu bile, tüm problemlerin \"korku\" üzerinden çözülmeye çalışıldığını gösteren primitif bir düşünüş şeklini yansıtıyor. Stefan Zweig, \"Joseph Fouche: Bir Politikacının Portresi\" isimli kitabında, cinayetin canavarca tohumunun, öldürmeyi düşünsel düzlemde onaylamaktan doğduğunu yazar. Demokrasiye ve insan haklarına bağlılığın zayıf olduğu ülkelerde, kadınlar baskıcı ve sömürücü toplumsal-ekonomik koşullar altında eziliyorlar. Tarihin Cinsiyeti, kadına şiddet, kadın hakları, Feminizm gibi konularda yazılmış farklı makaleleri içeren, benim de yakın zamanda okuduğum oldukça nitelikli bir akademik kitap. Berktay, benzer konulara Düşünme Etiği isimli kitabında da yakından değiniyor. Bu kitapta yer alan, \"Feminist Teoride Beden ve Cinselliğin İnşası\", \"Damızlık Kızın Öyküsü\", \"Dünden Bugüne Nafile Biraderlik Sözleşmesi\" başlıklı makalelere özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Dolayısıyla, aynı yazara ait olan her iki kitabın da künyesini buraya bırakıyorum ve okumanızı tavsiye ediyorum. Hem kadınlara hem de erkeklere. - Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul - Fatmagül Berktay, Düşünme Etiği, Metis Yayınları, İstanbul - Bu yazının içindeki videoda bahsettiğim, Ebru Bektaşoğlu'nun yazısı için buraya bakabilirsiniz: Kadınların En Çok Maruz Kaldığı 4 Cinsiyetçi İfade - Burada, okumak isteyenlere yakın zamanda okuyup beğendiğim bazı kitap önerileri var: Okuduğum Kitaplar - Burada da severek dinlediğim bazı müzisyenleri sizinle paylaştım: Severek Dinlediğim Müzisyenler Kadınlara şiddetin olmadığı bir dünya/ülke ümidiyle, sevgiyle kalın. Umut ediyorum bir dahaki yazınız bu ve buna benzer bir konuyu oluşturmasın ve duygularımızı bu denli güzel anlatan muhteşem bir yazı yazmak durumunda kalmayın. Merhaba. Övgü için çok teşekkür ederim!"} {"url": "https://gezivita.com/kadinlarin-maruz-kaldigi-cinsiyetci-ifadeler", "text": "Bu konulara karşı farkındalık yaratmak ve dikkat çekmek, özellikle de bizim gibi ataerkil yapıya sahip bir toplumda şart. Klişeleşmiş algıları kırmak, düşünce yapımızı değiştirmek ve ideale doğru yol almak durumundayız. İşte birazdan okuyacağınız yazı, tam da bununla alakalı. Bu yazıyı, harika içerikleriyle çok güzel bir bloga sahip olan Ebru Bektaşoğlu hazırladı. Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle ben de sizlerle paylaşmak istedim. Sanırım, bu yazıyı paylaşmak için bundan daha uygun bir gün olamaz. Daha fazla uzatmadan, sözü hemen Ebru'ya bırakıyorum. Yepyeni bir yazıdan herkese kocaman bir merhaba! Bugünkü yazımın konusu: cinsiyetçi ifadeler. Bu yazımda sizin için günlük hayatta en sık duyduğumuz dört cinsiyetçi ifadeye ve bu ifadelerin nasıl psikolojik şiddete yol açtığına değineceğim. 1- Nedir bu \"Bayan\" kelimesinden çektiğimiz! Neden bazı alışveriş sitelerinde erkek kategorisi varken kadın yerine bayan kategorisi var? Bunları hiç sorgulama gereği duydunuz mu? Eğer sorgularsanız kadın kelimesinin çağrıştırdığı anlamların kadınlar üzerinde nasıl bir baskı oluşturduğunu fark edebilirsiniz. Şunu ifade etmem gerekiyor ki; kadın ve erkek kelimeleri cinsiyet belirtmede kullanılırken, bay ve bayan kelimeleri bir hitap şekli olarak kullanılmaktadır. Burada karşı çıktığım nokta; kadınların cinsiyetlerinden bahsedildiği durumlarda, insanları bu kelimenin kullanımından kaçmaya iten algıdır. Erkek egemen sistemin, kadının varlığını ve cinselliğini bastırmaya çalışmasının sonucu olarak bugün pek çok kadın kendisine kadın denilmesinden utanıyor, çekiniyor ve kendisini bayan olarak tanımlıyor. Bu psikolojik şiddetin önüne geçmek için neden bayan değil kadın demenin daha doğru olacağının bilincine varmamız gerekiyor. Ataerkil sisteme göre; kadın yalnızca özel alanda, evin içerisinde varlığını sürdüren bir birey olarak görülmektedir. Bu yapıya göre kadının okuması, düşünmesi, sorgulaması, meslek edinmesi, kariyer yapmasından önce evlenmesi, çocuk doğurması, eşine hizmet etmesi yüceltilmekte ve her kadın buna zorlanmaktadır. Ancak belirtmem gerekiyor ki; evlilik bir zorunluluk değil tercih meselesidir. Her kadın evlenmek, çocuk doğurmak zorunda değildir. Her kadının hayatındaki öncelikleri birbirinden farklıdır ve bunlara saygı duyulması gerekmektedir. Özellikle kadınların 30 yaşına yaklaşan ve çalışan fakat evlenmemiş kadınlara \"Evde kalmış kadın\" diyerek baskı yapması son derece yanlış bir davranıştır. Çevrenizde bunu söyleyen biri varsa söylediği kelimenin yanlış olduğunun farkına varmasını sağlamalısınız. Bir de bu kelimenin \"Kız kurusu\" olarak ifade edilişi var. İkisi de aynı kapıya çıkıyor. Kadının bir birey olarak var olmasına, kendi düşüncelerine göre karar vermesine, kendi kararlarını almasına ve özgürce hareket etmesine karşı çıkan bireylerin dilinden düşürmediği ifade şekli. Bu ifade yüzünden pek çok kadının özgüveni zedeleniyor ve kadınlar erkeklere bağımlı hale getiriliyor. Örneğin; ergenlik çağındaki bir kız konsere tek başına ya da kız arkadaşlarıyla gitmek istediğinde, hemen yanında abisi, erkek kardeşi ya da erkek kuzeni de gönderilir. Gece kız arkadaşlarıyla dışarı çıkan bir kadının başına kötü bir olay geldiğinde, \"Kadın başına o saatte orada ne işi var.\" diyenleri de duyduk ne yazık ki. Oysa asıl tehlikeli olan bu baskıcı ve korumacı davranışlardır. Kadınlar da erkekler gibi dilediği saatte dışarıya çıkabilir, istediği mesleği seçebilir. Kadınlara ne yapılması gerektiğini anlatmak, onların hayatına karışmak ve onları engellemek yerine zorbalığı bırakmayı öğrenmeniz gerekiyor. Ataerkil toplumda, meslek dalları ve günlük işler ''Kadın işi'' ve ''Erkek işi'' olarak ayrılmaktadır. Bunun sonucu olarak bazı günlük işler kadının görevi olarak tanımlanırken bazı günlük işler de erkeklerin görevi olarak tanımlanır. Örneğin; evde bir musluk bozulduğunda, bunu erkek tamir etmek ister. Çünkü bu erkek işi olarak görülür. Daha çok küçük yaşlarda, erkek çocukların eline çekiç, tornavida verirken kız çocuklarına oyuncak bebekle oynamasını söylerseniz elbette evde musluk bozulduğunda musluğu erkek tamir etmek isteyecektir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; yetiştirilme tarzıdır. Çocuklarınızı nasıl yetiştirirseniz yetişkin bir birey olduklarında da o şekilde davranırlar. Bir kadına, ''Elinin hamuruyla erkek işine karışma'' demek kadının gücünü, zekasını, becerilerini küçümsemektir. Şunu bilmeniz gerekiyor ki; hiçbir ev işinin, mesleğin cinsiyeti olmadığı gibi; kıyafetlerin, renklerin, makyajın, eğitim-öğretimin, müziğin, sporun, dansın da cinsiyeti yoktur. yanılmıyorsam bununla ilgili çok güzel bir belgesel film vardı. bulursam buraya tekrardan yazacağım."} {"url": "https://gezivita.com/kalkan-gezilecek-yerler", "text": "2017 yılının yaz aylarında Antalya Kalkan'a bir yolculuk yaptım. Bu yazımda, yakın zamanda buraya gitmeyi düşünenler için Kalkan gezilecek yerler hakkında bilgi vermek, Kalkan ve yakın çevresini biraz daha yakından tanıtmak istiyorum. Ekonomisi tarıma ve turizme dayanan popüler yazlık şehrimiz Antalya'nın eski Rum evleri ile ünlü, sevimli ve küçük bir köyü olan Kalkan, Antalya şehir merkezine bir hayli uzak kalıyor aslında. Yaklaşık 200 km. Muğla il sınırına çok daha yakın olduğu için, örneğin Muğla Dalaman Hava limanı veya Fethiye'den buraya ulaşım biraz daha kolay diyebilirim. Ancak Dalaman'a geldiyseniz, yine önce Fethiye merkeze ulaşmanız gerekiyor, bunu unutmayın. Fethiye otogarından kalkan araçlarla Kalkan'a gelebilirsiniz. Fethiye Kalkan arası ulaşım yaklaşık 80 km. Antalya Kaş'tan Kalkan'a gelmek için ise, yine Kaş Otogarından kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Bu yol oldukça kısa sürüyor, yaklaşık 20-25 dakika. Bu arada, Kaş otogarına giden otobüsler için Enuygun. com gibi sitelerden otobüs bileti bulabilirsiniz, bu da aklınızda olsun. 1900'lü yılların başında küçük bir balıkçı köyü olan Kalkan görülecek yerler bakımından çok zengin değil aslında. Köyün içi yani çarşısı birkaç saatte rahatça dolaşılıp bitirilebilir. Ancak Kalkan, yanı başındaki harikulade Kalkan plajları ile deniz ve tatil turizminin yanı sıra kültür turizmi arayanlara, dünyaca ünlü antik kent Patara ile fazlasıyla doyurucu bir gezi vadediyor. Yaz kış burada yaşayan Ömer Bey ve eşinin işlettiği bu pansiyon hem temiz, hem bazı odalarında komple deniz manzarasına sahip hem de az önce söylediğim gibi yeri gerçekten dört dörtlük! Tüm odalar havadar, klimalı ve televizyonlu. Ayrıca aynı hostel ve otellerde olduğu gibi ücretsiz wi-fi hizmeti de sunuluyor. Pansiyonun açık, geniş bir terası, oda+kahvaltı seçeneği var. Hatta kahvaltıyı burada yani teras katında yapıyorsunuz. Önceden söylemek kaydıyla öğlen ve akşam yemeği de alabilirsiniz elbette. Fiyatlar makul. Tek eksiklik kredi kartının geçmemesi. Pansiyonun tam karşısında da 24 saat açık Carrefour var mesela, buradan istediğiniz saatte alışverişinizi yapabilirsiniz. Kalkan merkezde denize girmek mümkün. Kalkan Plajı ufak ama yeterli. İnsanların çoğu, özellikle de turistler sıklıkla çevredeki popüler Kalkan plajları tercih etse de bu ufak kasabanın denizi son derece güzel. Suyu kimi yerlerde olduğu gibi aniden derinleşmediği için çocuklu ailelere de hitap ediyor. Köy içinde çok sayıda restoran, cafe, bar ve lokanta var. Deniz ürünlerinden et çeşitlerine, fast food'tan ev yemeği yapan lokantalara kadar farklı alternatifler mevcut. Fiyatlar ucuz sayılmasa da Kalkan'da akşamları daracık sokakları turlayıp denize karşı bir şeyler yiyip içmek keyifli oluyor doğrusu. Altta görülen Ali Baba Restoran ev yemekleri konusunda gayet başarılı. Burayı tavsiye ederim. Şimdi gelelim Kalkan görülecek yerler listesine. İlk olarak köyün içinden bahsedeyim. Oldukça şirin sokakları var buranın. Beyaz badanalı, balkonlarında saksıların içinden fırlayan rengarenk çiçekleriyle dolu olan evler, dar sokaklarda yan yana sıralanmış durumda. Benim en çok sevdiğim yer tartışmasız Cemal Ağabeyin dükkanı oldu mesela. Kendisiyle tanışma hikayem bir o kadar ilginç. Merkezdeki bu dükkana girer girmez, iflah olmaz bir kitap kurdu olduğum için, her zaman olduğu gibi dikkatimi ilkin yan yana dizilmiş kitaplar çekti. Öncelikle, kitapların hem İngilizce hem de Türkçe yazılmış olmaları beni fazlasıyla şaşırttı. Dahası, hem turistik ve tarihi yerlerin, hem de örneğin yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere yemek tarifleri gibi Türk mutfak kültürünün de anlatıldığı çeşitli konulardaki bu kitapların yazarı hep aynıydı: Cemal Tor. Cemal Ağabey böyle dedi ve gülümsedi. Evet, meğer bu kitapların yazarı aynı zamanda dükkanın da sahibi olan kendisiymiş. Nasıl sevindim anlatamam! Kendisi emekli. Aslında İstanbul'da yaşamasına karşın yazları buradaymış. Oldukça güler yüzlü bir insan olan Cemal Ağabeyin dükkanına siz de gittiğinizde mutlaka uğrayın. Yeri çok basit, çarşının ortasında. Buradan çıkıp aşağı yani denize doğru yürürken karşınıza büyük bir çan çıkacak. Bu çan eski adı Kalamaki olan Kalkan'da 1890 tarihinde yapılmış olan Meryem Ana Kilisesine ait. Önceleri Kaş Müzesinde korunurken günümüzde köyün tam içinde, ortasında yer alıyor. Üstte de söylediğim gibi, bu yolun aşağısı kıyı şeridi. Etrafta yeme & içme için kafeler var. Kalkanın kendi halk plajına giriş ücretsiz. Şemsiye ve şezlonglardan da aynı şekilde bedava yararlanabiliyorsunuz. En azından bir gününüzü gelmişken burada değerlendirin derim. Akdağlardan beslenerek Eşen Çayının oluşturduğu bir vadi var: Ksanthos Vadisi. Burası, Saklıkent Kanyonundan başlayarak Patara'ya dek uzanan genişçe bir hat. Zaten bu bölgeye gittiğinizde minibüslerin tabelalarında, turizm ofislerinin camlarında veya kendi arabanızla geçtiğiniz yolların kenarlarında yer alan yer işaret levhalarında sık sık bu isimleri göreceksiniz siz de. Ben Kalkan'daki bir günümü Patara Plajı ve Patara Antik Kentine ayırdım mesela. Burası Ksanthos Vadisinin 10 km kadar güneyinde yer alıyor. Upuzun kumsalı adeta bir çölü andırıyor. Evet, Patara Antik Kenti bir zamanlar işte bu vadinin limanıydı... Arkeolojik bulgular kentin tarihinin Erken Tunç Çağına dek uzandığını söylüyor. Patara Antik Kenti milattan önce 300'lü yıllarda meşhur komutan Büyük İskendere kapılarını açmış, daha sonra yüz yıl kadar Mısır egemenliğinde kalmış. Milattan sonra 43 yılında ise bölge Roma eyaletine dönüşür. Yine milattan sonra 131 yılında kent bu kez dönemin Roma İmparatoru Hadrianusu ağırlar. Günümüzde Patara antik kentinde, şehrin tiyatrosunu, meclis binasını, ana caddesini, merkez hamamını ve kimi evlerin kalıntılarını göreceksiniz. Saydığım yerlerin içinde en sağlam kalan yapı her zaman olduğu gibi tiyatro binası olmuş. Kentin ana caddesinde de yer döşemeleri ve karşılıklı dikilmiş sütunlar duruyor. Hamamdan ise geriye ne yazık ki pek bir şey kalmamış. Koca bir enkaz yığını diyebilirim. Patara'ya gittikten sonra, geride kum yığınları, müthiş bir kumsal, yer yer kumların altına gömülü gizemli bir eski kent harabesi, yakıcı bir güneş kalıyor aklınızda. Patara kumunun ve güneşinin yarattığı canlılık ve uyarıyı taşıyorsunuz üzerinizde günlerce. Unutulmayacak bir etki bu. Doğa, tarih ve deniz bir arada. Düş kurmak için elverişli bir yer. Patara Kaş arası veya Patara Kalkan arası sefer yapan minibüsler ile buraya rahatça gidip gelebilirsiniz. Antik kent girişinde Müzekartınız varsa bunu da kullanabiliyorsunuz. Plaj sabah 08:00 ile 19:00 arası bizlere, bundan sonraki saat diliminde ise sevimli dostlarımız olan kaplumbağalara ait. Zira burası deniz kaplumbağası üreme alanı. O yüzden saat 20:00'den sonra plajda kesinlikle kalamıyorsunuz. Gerçekten de buranın denizi aynı havuz gibi. Durgun ve sığ. Bölgede yazın hava sıcaklığının oldukça yüksek olduğunu söylemek isterim. Denize girerken veya güneşlenirken sorun yok ama özellikle antik kenti gezerken oldukça terleyeceksiniz. Bunu hatırlatayım. Ama sırf bu yüzden buraya kadar gelip de antik kenti gezmeden sakın dönmeyin derim! İnanın çok yazık olur. Patara plajında şemsiye ücreti olarak 15 TL ödüyorsunuz. Ancak ayrılırken şemsiyesini teslim edip 10 TL'yi geri alıyorsunuz. Yani aslında 5 TL. Bence böylesi bir yer için gayet ucuz. Türkiye'de Turizm başlıklı yazımda tatil yörelerinde karşılaştığımız manzaralardan bahsetmiştim biraz, arzu edenler o yazımı da okuyabilirler. Önce Kaputaş Plajından başlayalım o halde. Kaş ile Kalkan arasındaki sahil yolu üzerinde yer alan bu plaj, hiç abartmadan dünyaca ünlü diyebilirim. Önce mavi ile turkuaz rengin karışımı sizi büyülüyor. Bunun yanı sıra genelde durgun olan suyu ile beyaz çakıl taşlarıyla kaplı kumsalı ile Kaputaş Plajı yaz aylarında yerli yabancı herkesi kendine çekiyor. Plaja, yalçın kayalıklarla çevrili bir noktada, buraya daha sonradan eklenmiş olan merdivenlerden iniyorsunuz. Ancak plaja inmeden önce yolun üst kısmında fotoğraf çektirmemek olmaz tabii ki. Zira manzara muhteşem! Burası rahatça tahmin edebileceğiniz gibi yaz aylarında çok kalabalık. Günün erken saatlerinde giderseniz boş şezlong ve şemsiye bulmanız daha olası. Şezlong ve şemsiye ücreti ayrı ayrı 5 Türk lirası. Ödemeyi kafenin içindeki kasaya yapıyorsunuz. Ancak ben hiç bunlarla uğraşamam diyenler, elbette kendi şemsiyesini de yanında götürüp istediği saatte plajın, denizin ve güneşin tadını çıkarabilir. Evet, aynı Patara Plajında olduğu gibi burada da ufak bir kafe var. Kafenin hemen yanında ise tuvalet, duşlar ve mayoları değiştirmek için kabinler yer alıyor. Kafenin menüsünün de bir fotoğrafını paylaşıyorum. Atıştırmalıkların fiyatlarına buradan bakabilirsiniz. Yiyeceklerin çoğu fast food tarzı. Gözlemesini denedim, tavsiye ederim. Zaten fazla seçenek de yok. Deniz normalde durgun ve tehlikesiz. Ancak zaman zaman esen sert rüzgarlar ciddi şekilde büyük dalgalar yaratıyor. Böyle bir durumla karşılaşırsanız mutlaka cankurtaranların anonslarına kulak verin. Kalkan'dan Kaputaş plajına ulaşım için minibüsleri kullanabilirsiniz. Seferler sabah 07:00'de başlıyor. Akşam son sefer saati ise 18:30. Evet, bence de oldukça erken. Ancak Kaputaş Kalkan arası o kadar yakın ki, otostop da çekebilirsiniz. Mutlaka birileri sizi alacaktır. Zaten arabayla yolculuğunuz belki beş dakika bile sürmeyecek. Kalkan Kaputaş Plajı arası minibüs ücreti ise kişi başı 3,5 Türk Lirası. Aşağıda Kaş, Kalkan, Patara için minibüs sefer saatlerini topluca bulabilirsiniz. Gelelim Akçagerme Plajına... Akçagerme Plajı konum olarak aslında Kaş'a daha yakın. Buranın denizi de çok güzel. Su temiz ve sakin. Şezlong, şemsiye veya armut minderden istediğinizi seçebiliyorsunuz. Her birinin ücreti 5 TL. Plajın kafesinde güzel bir uygulamaya denk geldim. Açıkçası bu durum benim oldukça hoşuma gitti. Tesiste görev yapanların hepsi 17-18 yaş aralığındaki gençler. Bu durum dikkatimi çekti ve sebebini sordum. Meğer hepsi öğrenciymiş. Akçagerme Turizm Otelcilik Meslek Lisesi öğrencileri meslek stajlarını burada yapıyorlar. Hatta bunu belirten ve benim ayrılırken gördüğüm bir de tabela koymuşlar buraya. Alta doğru kafenin menüsünün fotoğrafını da bulabilirsiniz. Fiyatlar orada yazıyor. Plajın hemen yanında bir de su kaydırağı var. Deniz bu kadar güzelken ne kadar tercih edersiniz bilemem ama eğer çocuklu bir aileyseniz bu kaydırakların çocuğunuzun gözünden kaçmayacağına eminim. O yüzden buranın fiyat listesini de ekliyorum. Bu köy, Rumlar ile Türklerin kol kola yaşadıkları bir yer. Kalkan İslamlar köyü arası yaklaşık 10 km. Ben vaktim kalmadığı için ne yazık ki buraya gidemedim. Sizin aklınızda olsun. Dediğim gibi, kendi aracınız olmasa bile minibüslerin üzerinde İslamlar Köyü yazısını görünce binebilirsiniz. Teşekkürler kardeşim. Ben de gezerim. Detaylar iyi, yararlandık. Bu haftasonu Kaş, Kalkan çevresindeyim."} {"url": "https://gezivita.com/kendi-aracinizla-yurt-disina-cikmak-artik-cok-daha-kolay", "text": "Kendi aracınızla yolculuk yapmak gibisi yok! Dilediğinizde mola verirsiniz, canınızın çektiği gibi yemek yersiniz. Gittiğiniz yeri bir turist değil, gerçek bir gezgin gibi keşfedersiniz. Üstelik aracınızla yurt dışına çıkmak için yapmanız gereken işlemler de her geçen gün biraz daha kolaylaşıyor. Bugünlerde, yeni tip bir çipli ehliyete sahipseniz, Yeşil Kart Poliçenizi yaptırarak sınırı kolayca geçebilirsiniz. Üstelik artık bunu yaptırmak için bir yere gitmeniz, belgelerin peşinde koşmanız da gerekmiyor. Anadolu Sigorta, Türkiye'de ilk defa Yeşil Kart poliçesini online olarak alma imkanı sunuyor. www. anadolusigorta. com. tr adresini ziyaret edip, plakanızı ve TC kimlik numaranızı girerek işlemi onayladığınız takdirde poliçeniz kapınıza kadar geliyor. Size de seyahat rotanızı çizmek kalıyor. Merhaba Betül. \"Arabayla yurt dışına çıkmak\" isimli yazımda detaylı bir şekilde yapılması gerekenleri yazdım. Oraya bakabilirsin. Seyahat sağlık sigortası ücretlerini soruyorsun sanırım. Onların ücretleri değişken, kaç yaşında olduğuna, kaç günlük sigorta olacağına vs. bağlı olarak değişiyor ücretler."} {"url": "https://gezivita.com/kiev-gezi-rehberi", "text": "Kiev gezi yazıma hepiniz hoş geldiniz! Bu defa birlikte bir Kiev turu yapacağız. Bu yazı bir anlamda Kiev gezi rehberi olarak da okunabilir rahatlıkla. Kiev rehberi hakkında bilgi vererek başlayalım öyleyse hemen. Şehrin tarihsel geçmişinin hikayesi oldukça uzun aslında. Ben kısa bir özetle yetinmek istiyorum. Kiev, mitolojiye göre 3 erkek kardeş tarafından kurulmuş: Kyi, Shchek ve Khoryv. Bunlardan Kyi, Kiev'e ismini veren kardeş olarak kabul ediliyor. Bunların bir de Lybid isminde kız kardeşleri varmış. Bugün Khoryv diye geçen bölge, Kiev'in en eski kısımlarından biri. Sovyetler Birliği döneminde de oldukça önemli bir merkez olan Kiev, günümüzde ise özellikle doğası ve önemli dini merkezleri ile öne çıkıyor. Ayrıca omuzlarında Ukrayna'nın başkenti olmasının da ağır yükünü taşıyor. Peki Kiev nerede? Başkent, Ukrayna'nın ortasında ve biraz kuzeyinde kalıyor. Ülkenin batısındaki Lviv'in aksine Rusça kullanımı burada biraz daha yoğun. Kiev uçak bileti İstanbul'dan direk uçuşlara pahalı olduğu için önce Lviv'e gittim. Orayı gezdikten sonra Kiev'e geldim. Dönüş için tekrar Kiev'den Lviv'e trenle döndüm ve oradan da İstanbula uçtum. Dolayısıyla, isterseniz Lviv Kiev arası ulaşım nasıl oluyor sorusundan başlayalım önce. Tren ile Kiev'e vardıktan sonra, garın çıkış kapısında elimdeki haritayla etrafa baktığımı gören taksicilerden biri hemen yanıma yanaşıyor. Gideceğim adres çok merkezi bir yer olan Andrivsky Bulvarı. Hostelim burada. Gerçekten de şanslıymışım çünkü onun istediği ücreti kabul etmeden, kendi teklif ettiğim 100 grivnadan da olmadan, yalnızca 20 grivnaya (Yani 2,5 Türk Lirası) üstelik 5 jeton birden satın alarak metro ile önce Kiev'in merkezi olan Maidan Nezalezhnosti durağına gidiyorum. Oradan da aktarma yaparak Kontraktova Ploshcha durağında iniyorum ve hostele rahatça ulaşıyorum. Kiev metro hattı 3 renkten oluşuyor: Kırmızı, mavi ve yeşil. Metrolar oldukça eski. Yürüyen merdivenler de İstanbul'a kıyasla bir hayli uzun. 1-2 sayfa kitap okuyabilirsiniz hatta. Bir rivayete göre bunun sebebi, zamanında buraların gerektiğinde sığınak olarak da düşünülmüş olmasıymış. Kiev metrosunun, günlük yaklaşık 1,5 milyon yolcunun ulaşımını sağladığını da belirteyim. Kiev'de nerede kalınır? Kendi konakladığım Dream House Hosteli kesinlikle öneriyorum! Hem üstte belirttiğim gibi yeri çok merkezi hem de çok temiz. Odalar ferah ve havadar. Banyo ve tuvalet kullanımı ortak. Hostelin geniş bir kafe/restoran bölümü de var. Bazı öğünleri benim gibi burada yiyebilirsiniz hatta. Gidip kalırsanız, kahvaltı için Chorizo, yumurta ve haşlanmış patatesten oluşan Great Breakfast'ı mutlaka deneyin. (Fiyatı 115 Grivna: 15 TL) Ev yapımı çayların da tadına bakın. Seveceksiniz. Bunun yanı sıra çalışanlar da çok ilgili. Ve dünyanın her yerinden gelen gezginlerle rahatça tanışıp kaynaşabileceğiniz sımsıcak bir atmosfer var bu hostelde. Ortak alandaki bilgisayarları kullanabilir ayrıca hostelde sürekli düzenlenen ücretsiz etkinliklere de katılabilirsiniz. Bunlar arasında Ukraynaca dil kursu, sinema gösterimi, langırt turnuvası gibi aktiviteler var. Hostelin diğer Ukrayna şehirleri olan Odessa ve Kharkiv'de de şubeleri var. Hatta bir tane de Polonya'da, Varşova'da varmış. Kiev turu, Ukrayna turu veya Varşova gezisi düşünenler bir yere not alsınlar bu güzel hostelin ismini. Karnım aç olduğu için, eşyalarımı hostele bıraktıktan sonra önce Maidan'a gidiyorum. Hostelden yürüyerek de 20-25 dakikada gidilebilir. Metro'dan çıkar çıkmaz karşıma gelen Mc Donald's çok klasik de olsa, özellikle yurt dışı gezisi yaparken yemek konusunda oldukça sorun yaşayan benim gibi biri için kurtarıcı. Üstelik yurt dışında pek çok yerde olduğu gibi Ukrayna'da da Mc Donald'slarda Wi-Fi bedava! Ne zaman internete ihtiyaç duysam en yakındaki Mc Donalds'a gittim. Bu önemli bilgi aklınızda bulunsun. Yeni yılı Ukraynalılarla beraber ünlü Sofiskaya meydanında kutladım. Az ilerisi de Mihaylovski Meydanı. Yurt dışında yeni yıla girmek uzun süredir hayalimdi. Böylece bunu da gerçekleştirmiş oldum. Burası, kubbeleri altın olan St. Michaels katedrali ile Sveti Sofya Katedralinin tam ortasında kalan kısım. Hazır yeri gelmişken, Kiev gezilecek yerler denilince akla gelen ilk yerlerden biri olan bu iki katedralden sırayla bahsedeyim. St. Michael's Katedrali özellikle altın kubbesi ve mavi rengiyle büyüleyici. Orjinal ismi St. Michael's Golden Domed Monastery olarak geçen bu etkileyici mimari yapı, 12. yüzyılda inşa edilmiş. Hem hostele hem de az sonra bahsedeceğim Khreshchatyk Caddesine çok yakın. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Katedralin önündeki meydan her daim cıvıl cıvıl. Burada aynı Lviv Opera Binası önünde karşılıklı olarak kurulmuş tezgahlarda olduğu gibi çok farklı yiyecek-içecekler satılıyor. Mutlaka uğrayın, tatlı hamur işlerini deneyin. St. Sophia Katedrali ise Ukrayna'da UNESCO Dünya Mirası listesine giren ilk yapı. Adını İstanbul'daki Ayasofya'dan almış. Yapının gövde kısımları beyaz. Kubbeleri ise yeşil. Ortadaki ana kubbe diğerlerinden daha genişçe ve büyük. Prens 1. Yaroslav tarafından kurulan şehirdeki bu en eski yapı 11. yüzyıla tarihleniyor. Yüzyıllar içinde karşı karşıya kaldığı Moğol istilaları, yangınlar gibi onca olaya rağmen günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiş. Özellikle -dile kolay- 1000 yıllık freskleri ve mozaikleriyle öne çıkan bu kilise, günümüzde Ortodoks Hristiyanların en önemli uğrak yerlerinden biri, adeta dini bir merkez. Aynı zamanda tipik Ukrayna mimarisini yansıtması açısından da önemli. Alanın içinde, kilisenin dışında başka binalar da var. Yani kilise dışında ziyaret edilecek kısımlar da bulunuyor ve tüm bunları ayrı ayrı gezme şansınız var. Ben tüm alana 120 grivna ödeyerek hepsini görmeyi tercih ettim. Zaten Türk Lirasına çevirdiğimizde çok fazla bir şey tutmuyor. Tepedeki çan kulesinden şehir manzarasını seyretmeyi de unutmayın. Bol bol fotoğraf ve video çekin. Ertesi gün, yani 1 ocak günü öğlene doğru uyandım. Kahvaltı etmek için yine Maidan civarında bir yer ararken buradaki alt geçitte hamur işi satan güzel bir yere denk geldim. Aldığım birkaç hamur işiyle kahvaltımı yaparken gözüme bir kokteyl masası ilişti. Tam çayımı yarılamıştım ki aniden yanımda bir adam belirdi. Ukraynaca bir şeyler söyledi. Tabii ki anlamadım. Pek oralı olmamama rağmen konuşmaya ısrarla devam edince İngilizce bilip bilmediğini sordum. 3-5 kelime ile bilmediğini söyledi. Daha doğrusu söylemeye çalıştı. Ardından, ben Türküm deyince bildiği 2-3 Türkçe kelimeyi de sıraladı. Belli ki para isteyen bu arkadaş derdini şu kelimelerle ifade etti: money, küçük -aynen Türkçe olarak bu şekilde- ve votka. Böylece her şey anlaşıldı. Kahvaltımı ederken 3-4 dakika boyunca bu adam sabırla Ukraynaca bana bir şeyler anlattı, ben de artık dayanamadım ve kendisine sakin sakin Türkçe cevap verdim. Bu iki tarafın da birbirini hiç anlamadığı ilginç diyaloğun sonlarına doğru I am working dedi. Benden istediğini alamayınca da Good luck diyerek yine kendisi uzaklaştı. Zaten bu sırada kahvaltım da bitmişti. Önce merkezdeki genişçe caddeden başlayayım anlatmaya. Burası yukarıda bahsettiğim Khreshchatyk Caddesi. Cadde, hafta sonları trafiğe kapatılıyor. Bir ucunda Bessarabsky Market yani Bessarabka Pazarı var. Bittiği yerde ise Kiev'in dünyaca ünlü Özgürlük /Bağımsızlık Meydanı. Bu adı geçen cadde günümüzde şehrin kalbinin attığı yer. Kiev'in ana caddesi yani... Etrafını turlayın. Bessarabka veya diğer ismiyle Besarabsky Market yurt dışındaki benzerlerini andırıyor. Tıpkı Zagreb'deki Dolac Market, Barselona'daki La Boqueria Market gibi... Taze meyve sebzeden balığa, etten süt ürünlerine kadar her şeyi bulabilirsiniz. Fiyatlar Türkiye'ye kıyasla uygun ama Lviv gezi yazısında yazdığım gibi, Ukraynalılara göre pahalı. Hatta Ukraynalıların bu durumu açıklayan bir deyimi var: Bessarabka kadar pahalı! Yine de görmek için bir uğrarsınız. Kiev'de her köşe başında aynen Lviv'de olduğu gibi kahve satan dükkanlar var. Sanırım bütün Ukrayna böyle. Hatta Aroma Kava isimli dükkanın oldukça fazla şubesi var ve buradan ücretsiz alacağınız kart ile her alışverişte %10 indirim kazanıyorsunuz. Meğer hikayenin arka planı başkaymış. Bu dükkanın sahibi aslında Petro PoROSHENko ismindeki, şu anda görev yapan devlet başkanının ta kendisiymiş! Vay anasını sayın seyirciler diyorum. Ne diyelim, hayırlı işler. Etrafı bir hayli turladıktan sonra akşam üstü bir şeyler almak için bir markete girdim. Burada yeşil şişesiyle oldukça albenisi olan bir votka dikkatimi çekti. Yiyecek bir şeyleri de sepete attıktan sonra bunu da denemek için aldım. Ukrayna'da alkol ve sigara zaten çok ucuz. Bu votkanın ismi: Becherovka. Dönüş yolunda, tam Özgürlük Meydanının önünde bilin bakalım kime rastladım? Evet, tam tahmin ettiğiniz gibi. Sabah kahvaltısı sırasında birbirimizi anlamadan konuştuğum adam 🙂 Ne diyelim, şansı varmış, istediği oldu. Çantamdan votkayı çıkarıp aldığım plastik bardaklara doldurdum. Şerefe diyerek Kiev Bağımsızlık Meydanında votka da içmiş olduk bu arkadaşla. Bu an da hayatımdaki unutulmazlara girdi böylelikle. Şimdi, Bağımsızlık Meydanına çok yakın olan bir başka yerden bahsedeyim: Golden Gate. Yani Kiev'in Altın Kapısı. Buraya en kısa ulaşım için şöyle yapabilirsiniz. Maidan Mc Donalds'a sırtınızı vererek, ışıklardan karşıya geçin ve tam karşıdaki caddeden yukarıya doğru devam edin. Cafe Croissant tarafındaki ışıklarda tabelayı da göreceksiniz zaten. 10 dakika yürüdükten sonra oradasınız. Ya da bir başka istikametten, Sveti Sofya Katedralinin önünden de gidebilirsiniz. Buraya da çok yakın. Hatta Golden Gate'in üzerindeki kuleden katedral ve önündeki meydan rahatlıkla görülüyor. İşte burası da Kiev'in tarihi giriş kapılarından biri. Bu kapılar aslında 3 taneymiş. Hatta bir söylenceye göre ancak iyi bir haber getirmek şartıyla buradan geçilebiliyormuş. 1982 yılında ciddi bir tadilattan geçen kapının yan tarafında da Prens Yaroslav heykelini göreceksiniz. Benim gibi şanslıysanız bir sokak müzisyenine de denk gelebilirsiniz. Müzisyenin çantasına bozukluk atmayı unutmayın. Sokak ressamları insan portreleri çizer, kestiremediğiniz bir yerlerden neşeli müzik ezgileri yükselir, resim galerileri yan yana sıralanır, kısacası burası Kiev'de hakikaten canlı renkleriyle çok güzel ve özel bir köşedir. Yine bu yokuş üzerinde ünlü yazar Mikhail Bulgakov Evi de yer alır. Rus romancı, ülkemizde daha çok \"Genç Bir Doktorun Anıları\" kitabıyla tanınıyor. Bu yokuşta kendi adını taşıyan heykelin ve müzenin bulunmasının sebebiyse gayet basit. Kiev'de doğan Bulgakov'un çocukluğu tümüyle bu mahallede geçmiştir. Her ne kadar kendisini üne kavuşturan eserlerini Ukrayna dışındayken yazmış olsa da, yapıtlarında Kiev'in izlerine rastlamak mümkün. Üstte adı geçen kitabından da anlaşılacağı gibi, edebi kişiliğinden önce Mihail Bulgakov aslında bir doktordu. Gelmişken bu Mihail Bulgakov evini de ziyaret etmeyi unutmayın. Mikhail Bulgakov evinin az ilerisinde, tüm heybetiyle yokuşu tırmananları selamlayan bir kilise var: St. Andrews Church. Bu kilise 18. yüzyıla tarihleniyor. Ancak ben oradayken tadilatta olduğu için içine girilemiyordu. Sonraki gün, ilk durağım Pechersk Lavra oldu. Ülkedeyken hiç kar yağmamıştı. İlk kez karın atıştırdığını görüyorum. Sıcaklık da hissedilir derecede düşük bugün. Kiev hava durumu kışları zaten soğuk, bunu biliyordum ancak bulunduğum sürece henüz tanışmamıştım, son gün böylelikle kendisiyle tanıştım, müşerref oldum. Pechersk Lavra'ya ulaşım için metro ile Arsenalna durağında inip 10-15 dakika kadar yürümeniz gerekiyor. Burası Dnyeper Nehrine karşı uzanan tepenin üzerine kurulu bir yer. St. Sophia Katedralinde olduğu gibi, burası da aslında içinde farklı yapıların yer aldığı büyükçe bir alan. Bu yüzden Pechersk Lavra giriş ücretleri değişken. Ben 40 Grivnaya alana giriş ve sergileri seçtim. Sergi odalarında eski eşyalar, gravürler, tablolar, tarih boyunca burada görev yapmış din adamlarına ait kişisel eşyalar sergileniyor. Hiç şüphesiz kiliseler daha dikkate ve görmeye değer. Orijinal ismiyle Kyiv Pechersk Lavra 1051 yılında kurulmuş. Burası Ortodoks Hristiyanlar için kutsal topraklar. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Kilisenin içindeki freskler gerçekten göz alıcı. Alanda birçok irili ufaklı kilise var dediğim gibi. İster hepsini gezin, isterseniz bazılarını... Bu, buraya ne kadar vakit ayıracağınıza bağlı. Ben, Pechersk Lavra için ortalama yarım gün ayırmanızı tavsiye ederim. Sondan bir önceki gün Mother Motherland ile Patriotic War Museum'u ziyaret etmeye gidiyorum. Mother Motherland 62 metreyi bulan uzunluğuyla devasa bir anıt. 1981 yılında buraya konulmuş. Yüzü Moskova'ya dönük olduğu için Ruslara karşı olduğu yönünde bir de esprisi var Kievliler arasında... Az ilerisi ise büyük müze. İkinci Dünya Savaşı Müzesinde ise çok ilginç objeler var: tank parçaları, asker üniformaları, savaşta kullanılmış kocaman bir uçağın enkazı, askerlere ait kişisel eşyalar, günlükler, kimlikler, mektuplar, savaş cephaneleri ve silahlar... Bu müze Mother Motherland ile yan yana zaten. 3 katlı. Müze içindeki kısımlar farklı farklı isimlendirilmiş: Nazi işgalinin başlangıcı, Sovyetlerin savunması gibi... Müzeyi gezerken Nazi Almanyası ile Çarlık Rusyası arasındaki muharebeleri tekrar yaşatıyor adeta. Buraya ulaşım için de Arsenalna metro durağında iniliyor. Bir de yolun karşısında Arsenalna Museum var. Fakat burayı görmeye fırsatım olmadı ne yazık ki. Kiev gezilecek yerler arasında birkaç yer daha var. İlki Mariyinsky Sarayı. Burası da Arsenalna durağına çok yakın ama bir süredir tadilatta. Saray, Rus imparatoriçesi Elizaveta Petrovna'nın isteği üzerine 1744-1752 yılları arasında yapılmış. Kiev gezisi yapmadan önce son durumunu bir kontrol edersiniz, kaldığım hosteldeki resepsiyonist kızın söylediğine göre görülmeye değer bir yermiş burası da. Bunun dışında Kiev'de görülebilecek yerler arasında devasa bir tarihi bina var. Kaldığım hostele çok yakın olan bu bina Kyiv Mohyla Academy yani Kiev Mohyla Akademi binası. Bu üniversitenin zengin bir kütüphanesi bulunuyor. Mezunları arasında ünlü bilim adamları ve filozofların da bulunduğu bu üniversitenin Latince sloganı ise şu: Tempus fugit, Academia sempiterna. Yani, zaman geçip gider ama akademi ölümsüzdür. Peki, gelelim Ukrayna mutfağına... Kiev'de ne yenir? Kiev'in yöresel yemekleri neler? Kiev'de yemek kültürü nasıl? Bunlardan da bahsedip, birkaç yer ismi söyleyeyim hemen. Dövülmüş tavuk göğsü ve Perepichka var mesela. Bunlar geleneksel lezzetler. Tadına bir bakın. Yazının sonlarına doğru yaklaştığım bu anda dikkatimi çeken bir düşüncemi paylaşmak istiyorum sizinle. Pechersk Lavra kilisesi içindeyken yerleri silen yaşlı bir kadın dikkatimi çekti bir anda. İşine son derece bağlı bir görüntüsü vardı. Üzerinde uzun zamandır düşündüğüm ancak kesinliğinden bir türlü emin olamadığım bir şey var. Bu, Latince ifadeyle bir çeşit Prima Facie aslında. Yani güçlü nedenlere dayalı bir izlenim. Bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz? Özellikle eski doğu bloku ülkeleri insanı, her ne iş yaparsa yapsın bunu büyük bir görev ve sorumluluk bilinciyle yapıyor. Yapılan iş ne kadar basit veya karmaşık olursa olsun bu hiç değişmiyor. İşin niteliğinden ve kazanılan ücretin niceliğinden tamamen bağımsız, bir mantalite farkı bu. Oradaki temizlik görevlisi bayanın suretinde de bunu gördüm aslında. Hayatını sürdürebilmek için bunun gerekli ve bir ihtiyaç olduğunun öz bilincine sahip. Hayatını devam ettirebilmek için bir emek üretmesi gerektiğinin farkında. Üretilen emeğin kolektif sonuçları da ülkenin kalkınması demek zaten. Her anlamda. Mesai saati içinde üstteki sorumlulukla hareket eden insanı görev süresi biter bitmez kimse yerinde tutamıyor ama. Onun da en ufak bir toleransı yok bu konuda. Terzi dükkanını hep 20:00'de kapatıyorsa, en pahalı iş için sekizi beş geçe de gitseniz müşteri kabul etmiyor mesela. Böyle bir şey İtalya'da başıma gelmişti. Her şey açık ve net bu anlamda. Bizde ise her iş bu yüzden biraz yarım yamalak. Bu tutarsızlık ve kuralsızlık, yaptığımız her işin eksik veya yarım olmasında kendini belli ediyor. Doğan Cüceloğlu bunu \"Mış Gibi Yaşamlar\" kitabında çok güzel ifade eder. Son gün, Kiev'den Lviv'e dönmek için sabahın erken saatlerinde Dream House Hostelden ayrılıyorum. Beni Kiev Tren İstasyonuna götürmek için gelen taksici ucu ucuna yetiştiriyor. Fakat bundan daha kötüsü, 80 Grivna tutan yol ücreti için 200 Grivnanın para üstünü veremiyor. Sanki bende 4 tane 20'likten oluşan 80 grivna var da bilerek, zevk için vermiyorum. Neyse ki sonra akıl edip araçtan iniyor da hemen ön tarafımızda kalan bir büfeden parayı bozduruyor. Bu arada para üstü olarak da 100 Grivna vererek, 20 Grivnayı resmen iç ediyor. Hayır, 20 Grivnasında değilim zaten ama hareket çok çirkin. Parayı suratıma neredeyse fırlatmasını bile gözüm görmüyor artık çünkü acilen yetişmem gereken tren peronda bekliyor. Bunu da Kiev gezisi sırasında yaşadığım kötü anılar içine yazıyorum. İstasyon binası sabahın çok erken saatleri olmasına karşın kalabalık ve hareketli. Bir köşede kıvrılıp uyuyanlar, bu gibi yerlerin alışıldık uğultusu, koşuşturmaca... Bilet gişesindeki görevliyle hararetli bir tartışma içinde olan biri çarpıyor gözüme bir an için. Gelip geçenleri incelemeye daha fazla vaktim olmadığı için alelacele trene gidiyorum. Trenin içinde yolculuk ederken doğal olarak karnım acıkıyor. Büfenin olduğu vagona geçerken birinin arkamdan Ukraynaca bir şeyler söylediğini işitiyorum. Kime doğru söylediğini anlamadığım için ben pek oralı olmuyorum. Görevli bir anda yanımda bitiyor. Ses tonuna bakılırsa anlamadığım için biraz kızgın. Sanki 20 senedir Ukrayna'da yaşıyorum! Yine de en sevimli halimle \"In English please\" deyince ticket karşılığı geliyor. Ticketımı adeta yüzü sirke satan bu görevli hanıma gösterdikten sonra elimde sandviçimle yerime doğru geçiyorum. Murphy Yasaları mı bu kadar işledi yoksa bu ülkede gerçekten ciddi bir çoğunluk böylesine soğuk ve yardıma isteksiz gerçekten çözemedim. İngilizce bildiğini söyleyenler bile yardım etmeye çekinir vaziyette. Gönülsüz. Yalnız bu Fransız snobluğu falan değil. Çok daha farklı bir şey. Bir tutukluk var. Güvensizlik dolu bir içe kapanıklık. Amacım asla Ukraynalıları kırmak değil, tam aksine son derece hümanist biriyim, dünyanın her yerinden arkadaşım, tanıdığım insanlar var ama insan bunca farklı ülke görüp de bu tür çok fazla muameleyle karşılaşmayınca, hepsi böyle bir yere toplanınca ister istemez şaşırıyor, biraz da içerliyor doğrusu. Taksicilerle Lviv şehir merkezinden hava alanına gitmek için pazarlık yaparken kendiliğinden imdadıma yetişen 2 Ukraynalı kız ülkenin tüm imajını kurtardı desem yeridir. Bu yardımsever arkadaşlar sağ olsunlar iki dakika içinde bir yere telefon açtılar ve 10 dakika sonra bir taksi geldi. Üstelik taksinin 80 Grivnaya beni Lviv hava alanına götüreceğini söylediler. Kızlardan biri Türkiyeyi daha önce zaten görmüş olduğu için, yanımdaki İstiklal Caddesi temalı tek kitap ayracını çam sakızı çoban armağanı olarak henüz ülkemizi görmemiş olana takdim ettim. Teşekkür ettim ve ayrıldık. Lviv Hava alanı kapısında 80 Grivna bekleyen taksiciye 100 Grivna verip üstünü kabul etmeyince, adamcağız da sevinçten havalara uçtu. Ukrayna ekonomisinin ve insanların genel durumundan Lviv gezi yazısı başında bahsetmiştim. Özellikle Lviv gezi notları içinde belirttiğim gibi tarihsel geçmişinin de etkisiyle kültür-sanat alanında zengin bir birikime sahip olmasına karşın, Ukrayna ülke olarak Avrupalı olup olmamak arasında bocalıyor gibi sanki. Zaten güncel siyasi gelişmeler ve Rusya ile olan savaş da malum. Ülkede Rusların sevilmediği açık. Özellikle batı kesimlerde. Yabancı dil olarak İngilizce probleminden daha önce de bahsetmiştim zaten. Ukrayna'nın geleceği yeni, genç neslin vereceği karara bağlı görünüyor. Kendilerini kanıtlamak ve dünyaya kabul ettirebilmek içinse, Andriy Schevchenko'dan çok daha fazlasına ihtiyaçları var. - - Amsterdam gezi notları: Amsterdam Gezi Rehberi - Uzun süreli vize almak: Uzun Süreli Vize Almak - Stockholm gezi notları: Stockholm Gezi Rehberi - Tek başına seyahat etmek: Tek Başına Seyahat Etmek Okurken keyif aldığınıza inanıyor, bir başka yazıda, bir başka ülkede tekrar görüşmek ümidiyle diyorum, kendinize iyi bakın, sorularınız varsa alttaki yorum kısmında dile getirmekten çekinmeyin lütfen, şimdilik hoşça kalın! Merhaba. Ukrayna zaten yoğun Türk ziyaretçisi olan bir ülkeydi, demek çipli kimlik kartlarla giriş başlayınca gelen sayısı daha da arttı. Yalnız uçak fiyatlarında da gözle görülür bir yükseliş oldu. Bilgi için teşekkürler. Kesinlikle çok haklısın, okumakla bırakma, mutlaka kendin de git, gez, gör, eğlen ve tadını çıkar. Çok daha farklı güzellikleri de keşfedersin hem, herkes dünyayı farklı yorumlar, başka gözlüklerle bakar, bu çeşitlilik güzel zaten... Blogla ilgili yorumuna gelirsem; ne desem bilemedim inan, teşekkürler, hem de çok teşekkürler! iyi akşamlar mart ayında kiev-lviv gidecek olmam nedeniyle çok fazla araştırma ve gezi rehberi inceledim ancak sizin sayfanız gibi bilgi alabildiğim ve ayrıntılı açıklama yapılan sayfa çok az. Genelde kalitesiz yayınlar mevcut. çok teşekkür etmek isterim emeğinize sağlık 🙂 şimdi gelelim soruma, taksici ile yaşadığınız sorun sonrası ve trene ucu ucuna yetişmenizi saymazsak 🙂 sanmıyoruma ama inşallah gözünüze çarpmıştır diye umut ederek kiev tren istasyonunda bavulları emanet verebileceğimiz dolaplar vb. mevcut mudur abaca ?? şimdiden çok teşekkür ederim. iyi akşamlar mart ayında kiev-lviv gidecek olmam nedeniyle çok fazla araştırma ve gezi rehberi inceledim ancak sizin sayfanız gibi bilgi alabildiğim ve ayrıntılı açıklama yapılan sayfa çok az. Genelde kalitesiz yayınlar mevcut. çok teşekkür etmek isterim emeğinize sağlık 🙂 şimdi gelelim soruma, taksici ile yaşadığınız sorun sonrası ve trene ucu ucuna yetişmenizi saymazsak 🙂 sanmıyoruma ama inşallah gözünüze çarpmıştır diye umut ederek kiev tren istasyonunda bavulları emanet verebileceğimiz dolaplar vb. mevcut mudur abaca ?? şimdiden çok teşekkür ederim. Merhabalar. Çok teşekkür ediyorum! Açıkçası ben buna hiç dikkat etmemiştim kendim kullanmadığım için, ancak Ukraynalı bir arkadaşıma sizin için sordum ve olduğunu öğrendim. Hem Kiev hem de Lviv'de olduğunu söyledi. Sağolun. Bir parça yardımım dokunduysa ne mutlu.. çok güzel bir çalışma olmuş sanki o bölgeye ziyaret etmiş kadar oldum teşekkür ederim. Rica ederim. Ben de yorumunuz için teşekkür ediyorum! Merhabalar. Ne diyeceğimi bilemedim inanın, çok teşekkür ediyorum! Öte yandan, sorduğunuz soruya net bir yanıt vermem zor ne yazık ki... Özellikle Ukrayna açısından konuşmam gerekirse. Hiç dikkat etmemiştim buna açıkçası. Ama bundan sonra bunu da dikkate almam gerektiğini iyi hatırlattınız zira bebek veya çocuğuyla gezenler de çok görüyorum aynı sizin gibi. Roma'dan yeni döndüm ve böyle bazı yerler gördüm mesela, Ukrayna'da sanırım mekanlara tek tek sormak gerekecektir. bütün yazılarınızı okudum yeni yıl için bende düşünüyorum belki bir günlüğüne kiev e de gidebiliriz diye düşündüm sizin yazınızdan sonra. bilgilendirmeler çok değerli çok teşekkürler. Gelişmeleri anbean takip etmekte ve uzun bir tarih aralığına yayılan (Örneğin 4-5 ay sonrası gibi) seyahat planı -mücbir sebepler yoksa tabii- yapmamakta fayda var şu an için diye düşünüyorum. Tabii bu benim şahsi görüşüm, 6-7 ay sonrasına bilet alanlar da var sonuçta, mesela Pegasus bu aralar sürekli kampanyalar yapıyor vs. Giderseniz iyi yolculuklar ve keyifli seyahatler dilerim, yazıda da söylediğim gibi, yeni yılda Ukrayna soğuk ama keyifli oluyor."} {"url": "https://gezivita.com/kitap-onerileri", "text": "Hatırlayacağınız gibi, okuyup beğendiğim on kitabı daha önceki bir yazımda sizinle paylaşmıştım. Bu yazıda da yine ilginizi çekecek türden ve farklı konularda yazılmış on kitap önerisi bulunuyor. Konsepti biliyorsunuz artık, önce kitapla ilgili kısa bir künye sunuyorum, hemen ardından kitapla ilgili bilgileri, kişisel yorum ve düşüncelerimi ilave ediyorum. Paylaşması benden, seçip okuması sizden. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden hemen kitaplara geçelim isterseniz. - Kitabın adı: Bir Türk Beyi Ebulfez Elçibey - Yazarı: Taner Bilgin - Yayınevi: Babıali Kültür Yayıncılığı - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 232 İsmini sürekli duyduğumuz ancak büyük ihtimalle hakkında aslında pek de öyle detaylı bir biçimde bilgi sahibi olmadığımız bir ülke var: Azerbaycan. Bizimkine çok yakın bir Türkçenin konuşulduğu bu kardeş ülkeyi, açıkçası sırf bu nedenle uzunca bir süredir gidip kendi gözlerimle görmek istiyordum. Dolayısıyla 2019 yılındaki bir hafta sonumu Bakü'ye ayırdım. Elbette bu kısacık iki gün, şehri, insanları, kültürü ve ülkeyi tam manasıyla tanımaya yetmedi. O nedenle ilk fırsatta ve bu kez daha uzun süreli kalacak şekilde tekrar gitmek istiyorum. Bu hazırlanma ve ülkeyi daha yakından araştırma sürecinde, ülke ile ilgili kitaplar ve makaleler okumaya, belgesel ve programlar seyretmeye çalışıyorum. Şimdi, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitabı önereceğim size. Akademisyen Taner Bilgin imzalı bu kitabımız, Ebulfez Aliyev, daha çok bilinen ismiyle \"Ebulfez Elçibey'i\" anlatıyor. Bildiğiniz gibi Azerbaycan, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, 1991 yılında bağımsızlığını ilan etti. Azerbaycan Parlamentosu, 18 Ekim 1991'de bağımsızlık konusundaki anayasal bildiriyi kabul ederken, ülkenin ilk cumhurbaşkanı da Ayaz Muttalibov oluyordu. Yani yaygın kanının aksine, Ebulfez Elçibey aslında Azerbaycan'ın ilk cumhurbaşkanı değildir. Ancak Azerbaycan Halk Cephesinin bu liderini ve geleceğin cumhurbaşkanını farklı ve özel kılan, kendisini öne çıkaran pek çok yanı vardı. Her şeyden önce Elçibey, üniversite yıllarından beri koyu bir Mehmet Emin Resulzade hayranıydı. Bunun yanı sıra devlet başkanı olarak Anıtkabir ziyareti sırasında hatıra defterine yazdığı gibi; Atatürk'ün askeriydi. İkincisi, Sovyetler Birliğinde Mihail Gorbaçov'un iktidara gelmesinden sonra Azerbaycan'da başlayan dernekleşme ve sivil toplum faaliyetlerinin tam merkezinde yer alan isimdi. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, ülkesinde gerçek demokrasiyi içtenlikle arzulayan bir liderdi. İşte bu kitap, tanımayanlar, hakkında pek fazla bilgi sahibi olmayanlar için Ebulfez Elçibey'i ve Azerbaycan'ı anlatıyor. Kitabın içinde, çocukluğundan başlayarak Elçibey'in hayatına tanık olacak ve bunun yanı sıra Azerbaycan siyasi tarihinin kilometre taşı olan bazı gelişmeleri bulacaksınız. Kitabı okurken, Elçibey'in demokrasi ile ilgili sarf ettiği sözlere dikkatinizi çekmek istiyorum. Çok detaylı bir çalışma olmasa bile, Azerbaycan Tarihine ve Ebulfez Elçibey'in hayatına biraz daha yakından bakmak isteyenler okuyabilir. - Kitabın adı: Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917) - Yazarı: Nadir Devlet - Yayınevi: Türk Tarih Kurumu - Yayın Yılı: 2014 - Sayfa sayısı: 462 2021 yılında hayata veda eden Prof. Dr. Nadir Devlet, Türk dünyası üzerine çok önemli çalışmaları olan bir isimdi. Nadir Devlet'in bu kitabında 1. Dünya Savaşı öncesi Çarlık Rusya'sının genel durumu ve çarlığın ülke içindeki Türklere uyguladığı siyasi, mali, kültürel politikalar anlatılıyor. Çalışmada, Türkçülüğün önemli isimlerinden İsmail Gaspıralı'ya ve onun yürüttüğü faaliyetlere ciddi bir yer ayrıldığını görüyoruz. Zaten kitabın en önemli kısımlarından biri de bence burası. Bunun dışında, yazarın da sürekli belirttiği gibi, Türk topluluklarının bağımsız birer devlet olarak kendilerini kabul ettiremeyişlerinin asıl nedeninin, dil birliğinden ziyade, birleşmenin din birliği altında yürütülmeye çalışılması olduğunu daha yakından kavrıyoruz. Bu düşünce kitabın sonuç kısmında zaten son derece derli toplu bir biçimde açıklanmış. 19. Yüzyılın sonlarına kadar Türk kasabalarında çok kere düzenli ilkokul bulunmadığından, küçükler de büyük öğrencilerin okuduğu medreselere giderlerdi. Köylerde ise her mescidin yanında bulunan bir okul bu vazifeyi görürdü. Bu \"falaka mekteplerinin\" öğretmenleri ise imamlardı. Üstelik bu okullar yalnız erkek çocuklar için olup, kız çocuklara mahalle imamının karısı tarafından evlerde bozuk düzen bir şeyler öğretilirdi. Erkek çocukların gittikleri okullarda daha ziyade okumaya önem verilir, yazma ikinci planda kalırdı. Kız çocukların yazı öğrenmesi ise kesinlikle yasaktı. 1884'te İsmail Gaspıralı ilk Usul-i Cedid okulunu açtı ve bu fikri hareketi gazetesi Tercüman ile yaymaya çalıştı. Yenilik en fazla Tatarlar arasında tesirini gösterdi. Türkçülük, Pantürkizm, Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi gibi konular ilgi alanınıza giriyorsa bu kitabı okuyabilirsiniz. Kazaklar, Özbekler, Tatarlar, Kırgızlar, Nogaylar gibi toplulukların edebiyatına, folkloruna ilgi duyanlar da bu kitabı rahatlıkla okuyabilirler. Zira kitapta bunlarla ilgili çeşitli bilgiler de yer alıyor. - Kitabın adı: Aziz Nesin Soruşturmada Sorulara Yanıtlar-Belgeler - Yazarı: Aziz Nesin - Yayınevi: Nesin Yayınevi - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 223 Aziz Nesin'in kendine has bir yazım üslubu, Türkçesi vardır. Bundan tam olarak neyi kastediyorum? Aslında onu daha önceden okumuş olanlar ne demek istediğimi hemen anlamıştır zaten. Evet biliyorum, bunların yazımları normalde böyle değil. Bunlar Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre aslında hatalı sayılan yazımlardır. Ama Aziz Nesin onları bu şekilde yazmayı tercih etmiş. Bu nedenle de kitaplarının en arkasında \"Aziz Nesin'e Özgü Başlıca Yazım Biçimleri\" başlığı altında, o kitapta yer alan bu tür kullanımlar toplu bir şekilde verilmiş oluyor. Ben size \"Aziz Nesin Soruşturmada\" isimli kitabı önereceğim burada. Bu kitapta, adından da anlaşılacağı üzere, Aziz Nesin'in kendisiyle yapılan farklı söyleşilerde verdiği cevaplar var. Yani kitap soru & cevap şeklinde. Aynı, İlber Ortaylı'nın bir önceki yazıda önerdiğim kitabında olduğu gibi. Peki ne tür sorular var? Aziz Nesin'in kişilik özellikleri ile ilgili olanlardan tutun da, yazarın edebiyat, genel olarak sanata dair görüşlerine dek çok farklı konuda sorular sorulmuş. Yazar da bunlara detaylı bir şekilde örnekler de ekleyerek yanıt vermiş. Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri de, bana göre, Aydınlar Dilekçesi Davasında yaptığı savunma. Bu savunma metni kitabın son bölümünde yer alıyor. Gün doğumunu seyretmek, bir bardak soğuk suyu içmenin tadı, Beethoven'ı dinlemenin beğenisi, Ermitaj Müzesini gezmek, sevmek ve sevilmek, Tolstoy'u okumak, Goethe'yi tanımak, Shakespeare'i bilmek gibi bir yazın yapıtını okumak da dünya nimetlerinden birinin tadına varmaktır. Yazın da bir dünya nimetidir. Ben bu dünyanın bir insanı olarak salt klasikleri değil, çağdaşlarım yazarların yapıtlarını okumamışsam, onların yarattığı dünya nimetlerinin kimisinden kendimi yoksun bırakmışım demektir. Bu yoksunluk o dünya nimetlerini yaratan yazarların değil, onlardan yararlanmasını bilemediğim için benim eksikliğimdir. Çağdaşlarım Günter Grass'ı, Albert Camus'yü, Anna Seghers'i, Jean Paul Sartre'ı, Gabriel Garcia Marquez'i, Konstantin Paustovsky'i, Arthur Miller'ı ve daha yüzlerce yazarı okumamışsam, bulunduğum dünyayı tam yaşayamamışım, yaşadığım dünyanın nimetlerinden gereğince tat alamamışım demektir. - Kitabın adı: İnkılap Mektupları - Yazarı: Uğur Mumcu - Yayınevi: Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 239 27 Mayıs Hareketinin önemli aktörlerinden biriydi Osman Köksal. O dönem cumhurbaşkanı olan Celal Bayar'ın cumhurbaşkanlığı köşkündeki askeri muhafız alayının komutanıydı. Mektupların diğer tarafları ise çok çeşitli ve farklı farklı isimlerden oluşuyor: Kenan Evren, Hadi Hüsman, Fahri Korutürk, Sedat Celasun, Faruk Güventürk, Bedrettin Demirel... Osman Köksal'ın evindeki bir sandığın içinden çıkan bu mektupları, usta gazeteci Uğur Mumcu büyük bir titizlikle derlemiş, sınıflandırmış ve düzgünce bir araya getirerek okuyucuya sunmuş. Bu kitapta okuyacaklarınız, Mumcu'nun sunduğu mektup ve çeşitli belgelerle, 27 Mayıs hakkında tekrar düşünmenizi sağlayacak. Kesinlikle tavsiye ediyorum. - Kitabın adı: Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık - Yazarı: Irwin W. Sherman - Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Yayın yılı: 2020 - Sayfa sayısı: 301 Birleşik Krallığı 1837-1901 tarihleri arasında kraliçe olarak yöneten Victoria, Bolşevik Partinin iktidara gelmesinden kısmen sorumludur, Romanov Hanedanının çökmesine katkıda bulunmuştur, İspanya'da general Franco'nun iktidara gelmesinde etkisi vardır ve hatta tartışmalı olsa bile, Almanya'da Üçüncü Reich'ın yükselmesinde farkında olmadan rol oynamıştır. Bütün bunları politikaları veya ordularıyla değil genleriyle yapmıştır. Kızlarını ve kız torunlarını Avrupa'daki kraliyet ailelerine evlilik yoluyla sokmuş, güçten düşüren ve ölümcül olabilecek bir hastalığın tohumlarını saçarak, bu ailelerin bazılarında yıkıcı sonuçlara neden olmuştur. Örneğin, Kırım Savaşına katılan her beş kişiden birinin ölüm nedeninin kolera olduğunu da bu kitaptan öğrendim. İlginç bir bilgiydi doğrusu. Çünkü ben bugüne kadar, bu savaşın askeri ve siyasi kısmıyla ilgili okumalar yapmıştım hep. Kitap bu türden çok değişik bilgilerle dolu. Canınız sıkıldıkça elinize alıp bölüm bölüm okuyarak rahatça ilerleyebilirsiniz. - Kitabın adı: Cumhuriyet Çocuğu - Yazarı: Nihal Yeğinobalı - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2001 - Sayfa sayısı: 253 Son okuduğum kitaplardan biri. Aslında biz Nihal Yeğinobalı'yı yaptığı çevirilerden tanıyoruz. Daha doğrusu, bu kitabı okuyuncaya dek ben onu yalnızca iyi bir çevirmen olarak biliyordum. Oysa Yeğinobalı aynı zamanda harika bir yazarmış meğer! İşte bu kitapta ben bunu gördüm. Cumhuriyet Çocuğu, yazarın otobiyografisi aslında. Anılarından oluşuyor. Yolculuğa, hayata gözlerini açtığı Manisa'dan başlıyoruz. Yıl 1927. Hayat hikayesini yazarın kendi ağzından dinlerken, aynı benim gibi geçmişe doğru siz de bir yolculuk yapacak, cumhuriyetin ilk yıllarındaki atmosferi hissedeceksiniz. Manisa Tarzanı, Kubilay Olayı, Soyadı Kanunu, Milli Mücadele gibi pek çok olay ve kişi hakkında da çok ilginç yorumlar ve bilgiler yer alıyor kitapta. Annemiz Feride, Müzehher'i doğurduktan sonra gittiği akşam okullarında kitap harflerini öğrenmiş ama daha sonra üç çocuk yetiştirmek ve evinin yemeğinden temizliğine, alışverişinden dikişine, hatta zamanla babamızın çiftliğiyle bağlarının çekilip çevrilmesine, bürokrasi ve banka işlerinin takibine kadar her işi üstlenmiş olduğundan, el yazısını öğrenmeye asla fırsat bulamamıştı. Kitap harfleriyle yazarken de, Arapça harflerle yazmaktan kalma, atamadığı bir alışkanlıkla, kimi zaman sesli harfleri es geçerdi. Arapça imlada tek sese tek harf kuralının bulunmadığını, bir tek harfin birden çok sesi temsil edebildiğini, bunların da harfin kurulan cümlenin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre değişebildiğini, sesli harflerin kendinden önceki ve sonraki harflere göre yorumlanabildiğini ondan öğrendik. Hayatta bana her zaman ölçümsüz destek olan, kaçınılmaz yitim ve yıkımların karşısında cesaret veren iyimserliğimi sanırım buna borçluyum: sınırsız hayal kurabilmek ama kurulan hayallerle örtüşmeyen gerçekleri de küskünlüksüz kabul edebilmek, kimileyin hatta sevebilmek huyuma! - Kitabın adı: Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak - Derleyenler: François Georgeon & Paul Dumont - Yayınevi: İletişim Yayınları - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 423 Bir önceki yazımda, size François Georgeon'un Sultan Albülhamid isimli kitabından bahsetmiştim hatırlarsanız. Bu kez kendisini ve Paul Dumont'u derleyen olarak gördüğümüz bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak. Kitap, \"Toplumsallık Biçimleri ve Cemaatler arası İlişkiler (18.-20. Yüzyıllar)\" alt başlığını taşıyor ve içinde çok sayıda güzel makale bulunuyor. Klasik tarih kitaplarından sıkıldıysanız ve özellikle 18. ile 20. yüzyıllar arasında Osmanlı toplum yaşantısına biraz daha yakından bakmak, sıradan insanların gündelik faaliyetleri hakkında biraz daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız, bu kitap tam size göre. Server Tanilli kitaptaki yazısında eski İstanbul'daki külhanbeylerini anlatıyor örneğin. François Georgeon, okurken benim de çok beğendiğim yazısında bize İstanbul'daki eski ramazanları adeta yeniden yaşatıyor. Bir anda Direklerarası'na, bir karagöz gösterisine gidiyoruz mesela. Henri Nahum, bir Osmanlı Yahudi ailesinin fotoğrafından hareketle, bize o dönemdeki Yahudi cemaatinin yaşayışı hakkında bilgi veriyor makalesinde. Açıkça söylemek gerekirse, kitapta yer alan her bir makale kendini rahatça okutuyor. Belki karşınıza çıkan her şey öğrenmeye değecek kadar önemli değil ama olsun. Bu kitap gerçekten içeriğiyle okuyana keyif veriyor. Bir çırpıda okuyabilirsiniz. - Kitabın adı: Kesin İnançlılar - Yazarı: Eric Hoffer - Yayınevi: Olvido Kitap - Yayın yılı: 2021 - Sayfa sayısı: 207 İlk basım tarihi 1951 olan bu kitabı, daha önce öğretim görevlisi olarak çalıştığım üniversiteden bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine satın aldım. Açıkçası yayınevi pek tanıdık olmadığı için, özellikle çeviri konusunda bazı tereddütlerim vardı başlangıçta. Ancak çevirmen Erkıl Günür oldukça iyi bir çıkarmış diyebilirim. Kitabın çevirisi gayet başarılı. Yazar Eric Hoffer'ın ilk kitabı olan Kesin İnançlılar, kitle hareketlerinin özünü, kitleyi oluşturan bireylerin ruh hallerini derinlemesine inceliyor. Bir insan, kendisine başarı sağlayacak yeteneğe sahip değilse, özgürlük onun için sıkıcı bir yüktür. Beceriksiz olan kişi için tercih özgürlüğünün nasıl bir faydası olabilir? Bir kitle hareketine kişisel sorumluluktan kaçmak için veya ateşli, genç bir Nazinin dediği gibi \"özgürlükten kurtulmak için\" katılırız. Bireylerin yaratıcı güçleri kayboldukça, bir kitle hareketine katılma eğilimlerinin gittikçe arttığını görmek ilginçtir. Burada, etkisiz bir benlikten kaçmak ile kitle hareketlerine duyulan yakınlık arasındaki bağlantı açıkça görünür. İçindeki yaratıcılığın gittikçe kuruması nedeniyle gerileyen yazar, sanatçı, bilim insanı, er ya da geç ateşli vatanseverlerin, ırkçılık simsarlarının, kışkırtıcı çığırtkanların, kutsal dava cengaverlerinin saflarına sürüklenecektir. - Kitabın adı: Salaklık Üstüne Deneme - Yazarı: Tahsin Yücel - Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 164 Deneme türünde yazılmış olan yazılardan oluşan çok güzel bir kitap. İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Yayınları şubesine yaptığım rutin ziyaretlerden birinde, başlığıyla dikkatimi çekmişti bu kitap ilkin. Düşünce yürütmek için ille de bilgi gerekmez belki. Ancak, değil sözünü ettiğimiz somut konularda düşünce yürütmek, içinde yaşadığımız dünyaya ilişkin bir düş kurmak için bile, belirli bir deneyim, belirli bir bilgi gerektiği de kuşku götürmez. Diyelim ki Paris'i düşlemek için kafanıza bir büyük kent kavramı, belleğinizde bir takım görüntüler ve öyküler bulunması gerekir. Kuşkusuz, bir kez olsun kendi köyünün dışına çıkmamış, okumasız-yazmasız köylü de düşleyebilir Paris'i, kara gözlüklü bayanın doğruları yok sayarak rahat rahat düşünce yürütme hakkına karşı çıkamayacağımız gibi, köyünden çıkmamış köylünün Paris'i düşleme hakkına da karşı çıkamayız, hatta Paris'i düşlemesinin onun yüceliğine tanıklık ettiğini, insanlardan umudumuzu bu yücelik nedeniyle kesmediğimizi söylememiz gerekir. Tüm bu saptamalar, örneğin Greimas'ın yaptığı gibi, ezberi kopyayla karıştırmakta çok ta haksız olmadığımızı gösteriyor: her ikisi de özgün değil, yinelenendir, olan değil, olan gibi görünendir. Bu kadarla kalsa gene iyi, öznesini ya da taşıyıcısını da olan olmaktan çıkarıp görünene dönüştürür. Ama söylemek bile fazla, ezberlenmiş anlaşılmamışın eş anlamlısı değildir her zaman; bir başka deyişle, kişi yalnızca anlamadığını ezberlemez. Bilinenin, anlaşılanın ezber niteliği kazandığı durumlar da az değildir. Kırk yıl süresince öğrencilerine aynı kaynaktan, aynı bilgileri aktaran öğretmen, her olguyu alışılmış sığ ve değişmez ilkelerine bağlayan politikacı, beş o maymuncuk terimle her sorunu çözüveren köşe yazarı ne söylediğini bilir, örnek ya da açıklama istediğiniz zaman da verir. Gene de, kim bilir kaçıncı kez aktardığı bilginin ilk üreticisi kendisi bile olsa, her şeyden önce bir ezbercidir. Aynı içerikleri yinelediği ölçüde de verdiği bilginin nitel değeri düşer. Bir bilgi ileticisi olarak ele alınınca, kendi değeri de öyle. Hitler ve Mussolini'nin kökenlerinin ve kişisel serüvenlerinin de kanıtlar göründüğü gibi, tüm faşist akımların benimseyip dayandığı, ama her şeyden önce, anamalın bekçisi olarak kullandığı belirli bir toplumsal katman vardır: küçük kenter sınıfının gelir ve ekin düzeyi düşük, dolayısıyla savsözleri bilimsel verilere, görünüşleri gerçeklere yeğ tutan arı mı arı, bön mü bön bireyleri. Tahsin Yücel'in Salaklık Üstüne Deneme isimli kitabı okunmaya değer tespit ve yorumlarla dolu. Pişman olmazsınız. - Kitabın adı: Düşünceler - Yazarı: Marcus Aurelius - Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları - Yayın yılı: 2012 - Sayfa sayısı: 169 Yazının bu bölümünü, geçmişin büyük filozof ve devlet adamlarından biriyle bitirmek istiyorum. Baskı üzerine baskı yapmış olan bu muhteşem felsefe kitabının yazarı Marcus Aurelius. MS. 2. yüzyılda Roma'da yaşayan Aurelius'un bu kitabında, onun; yaşam, ölüm, zaman, yalnızlık, bilgelik, us gibi konular hakkındaki akıl yürütmelerine ve bilgece öğütlerine tanık oluyoruz. Görüşlerini şekillendirirken, Stoacılık felsefesinden bir hayli etkilenmiştir Marcus Aurelius. Stoa Felsefesi, ahlaklı ve erdemli olmayı, doğaya göre yaşamayı anlatan bir felsefedir. Akımın kurucusu Kıbrıslı Zenon, insanların erdemli ve mutlu yaşamalarının temelini, dünyaya bağlı olmamakta görmüştür. Bu noktada şunu açıkça ifade etmeliyim ki, ben bu kitabı bir kez okumadım. Çünkü bu öyle bir kitap ki, arada bir ele alınıp, rastgele sayfaları çevrilip okunacak türden aynı zamanda. Şunu söylemek istiyorum: İlk kez okuduğunuz zaman, elbette baştan sona doğru okuyup bitirmeniz normal olacaktır. Ancak bir kez okuduktan sonra, ara ara elinize alıp bu kitabı tekrar tekrar incelemek isteyeceksiniz. Daha önce okuduğunuz bir cümle veya yargı üzerine tekrar düşünecek, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Evrensel doğanın ne istediğini görüp kendilerini ona göre eğitselerdi, ardından giderdim onların, ama yalnızca sahnede kasıla kasıla rol yapan oyun kişileri gibi rol yaptılarsa, hiç kimse onları taklit etmeye yargılı kılmadı beni. Felsefenin işi yalın ve onurludur; boş böbürlenmelere kışkırtmayın beni. Aynı zamanda hem üvey annen, hem de annen olsaydı, hiç kuşkusuz üvey annene de saygı duyardın ama hep annene koşardın. Saray ve felsefe karşısında şimdiki durumun da buna benziyor: öyleyse sık sık felsefeye dön, onda erinç bulursun, çünkü onun sayesinde sarayla ilgili her şey sana katlanılabilir görünür, sen de saraya katlanılabilir görünürsün. Beden daha savaşını sürdürürken, ruhun savaşımı bırakması utanç verici bir şeydir. Tutkularından arınmış zihin güçlü bir kaledir, çünkü insan sığınabileceği ve hiçbir zaman saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer bulamaz. Bunu anlamayan yalnızca bir cahildir, anlayan ama ona sığınmayansa mutsuzdur. Evet, işte bu yazının da sonuna geldik. Yukarıda adı geçen kitaplarla ilgili sizin de yorum ve düşünceleriniz varsa, alttaki yorum kısmında paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Yazıyı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Sevgiyle ve kitapla kalın, bir başka yazıda tekrar görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/kitap-onerilerim-5", "text": "Hatırlayacağınız gibi, okuyup beğendiğim kırk adet kitabı (dört ayrı yazıda, 10+10+10+10= 40 kitap olacak şekilde) daha önce sizinle paylaşmıştım. Bu yazıda da, yine ilginizi çekecek türden ve farklı konularda yazılmış on kitap önerisi bulunuyor. Konsepti biliyorsunuz artık, önce kitapla ilgili kısa bir künye sunuyorum, hemen ardından kitapla ilgili bilgileri, kişisel yorum ve düşüncelerimi ilave ediyorum. Paylaşması benden, seçip okuması sizden. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden kitaplara geçelim hemen. - Kitabın adı: Nerede ve Ne İçin Yaşadım - Yazarı: Henry David Thoreau - Yayınevi: Notos Kitap - Yayın yılı: 2010 - Sayfa sayısı: 156 Çevreci filozof Henry David Thoreau ile tanışmam üniversite yıllarına rastlar. Yıl 2003. Kentleşme ve Çevre Sorunları dersinde adını ilk kez duyduğum bu filozofa olan ilgim, derslerde işlediğimiz Derin Ekoloji, Sürdürülebilir Kalkınma, Çevreyi Dışlamayan Kalkınma gibi konularla ilgili okumalar ve araştırmalar yaparken, yıllar içerisinde daha da ilerledi. Thoreau sadece çevreci bir filozof değil. Kendisi aynı zamanda Sivil İtaatsizlik felsefesinin de kurucusu. Zaten bir dönem vergi ödemeyi reddettiği için Amerikan hükümeti tarafından hapis cezasına da çarptırılmış. Filozof, hem yapıtları hem de yaşamı ile bize önemli mesajlar gönderiyor. İşte bu kitap da onlardan biri. Thoreau, Walden Gölü kıyısındaki doğal yaşam deneyimini bize aktarırken, okuyucuyu kendi yaşamı ile ilgili derin sorgulamalara itiyor. - Kitabın adı: Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar - Yazarı: Şerafettin Turan - Yayınevi: Türk Tarih Kurumu Yayınları - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 88 Birkaç saatte okunabilecek türden bir kitap. Çok ince bir kitap olmasına rağmen içeriği itibariyle son derece ilgi çekici. Zira bu kitap Atatürk'ün okuduğu, onu ve düşünme biçimini etkileyen kitapları -ve yer yer kimi olayları- anlatıyor. - Kitabın adı: İnönü Atatürk'ü Anlatıyor - Yazarı: Abdi İpekçi - Yayınevi: Ka Kitap - Yayın yılı: 2013 - Sayfa sayısı: 203 İnönü Atatürk'ü Anlatıyor, Abdi İpekçi'nin yazılarından ve röportajlarından oluşan bir eser. Cumhuriyet fikri ve ilanı, Milli Mücadele, Cumhuriyet fikrine muhalif isimler, Cumhuriyetin kuruluşunda çok partili hayat denemeleri, Lozan görüşmeleri gibi konulara ilgi duyuyorsanız, bu kitabı beğeneceksiniz. Kitabın en dikkat çekici özelliği, ikinci kısmının Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir ve Sabahattin Selek gibi isimlerle yapılan söyleşilere ayrılmış olması. Yani bu kitap, sırf Şevket Süreyya Aydemir röportajı için dahi alınıp okunur. Bu kitabı mutlaka okuma listenize ekleyin. - Yazarı: Vanessa Baird - Yayınevi: Metis Yayınları - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 155 Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyet, feminizm gibi konulara öteden beri ilgi duyarım. Bu merakla araştırma yaparken denk geldiğim bu kitabı Metis'in yayınladığını görünce düşünmeksizin satın aldım. Çünkü Metis demek yayıncılıkta kalite demektir. Vanessa Baird bu kitabında hem cinsel çeşitlilik olgusunu ve bununla ilgili kavramları en basitinden başlayarak tanımlıyor, hem de bunun farklı tarihsel dönemlerde nasıl algılandığına dair bilgiler sunuyor. Yetmiyor, röportajlarla okuyucuya somut örnekler sunuyor. Üstelik bunu çok farklı ülkelerden deneyimlerle zenginleştirmeye çalışıyor kitabında. Cinsel tercihlerin dinlerle olan ilişkisi, cinsellik ve siyaset pratikleri, homofobi türünden konulara ilgi duyuyorsanız, bu kitabı bir çırpıda okursunuz. - Kitabın adı: İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar: On Dört Tarihsel Minyatür - Yazarı: Stefan Zweig - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2014 - Sayfa sayısı: 319 Deneme türündeki bu eserinde Stefan Zweig, bizi tarihte büyük bir yolculuğa çıkarıyor ve on dört farklı durağa uğruyoruz. Birbirinden sürükleyici on dört tarihsel hikayesinde Zweig, bizimle yine bilmediğimiz bir sürü küçük detayı paylaşıyor. Üstelik bunu her zamanki büyüleyici anlatım tarzıyla süslüyor. Eğer bugüne kadar bir Stefan Zweig kitabı okumadıysanız, bununla da başlayabilirsiniz pekala. - Kitabın adı: Sinema Dedi Ki... - Yazarı: Ülkü Tamer - Yayınevi: +1 Kitap - Yayın yılı: 2006 - Sayfa sayısı: 94 Geçtiğimiz günlerde, Okan Bayülgen'in Youtube'da Aydemir Akbaş, Agah Özgüç ve Osman Cavcı'yı konuk ettiği Muhabbet Kralı programını seyrettikten sonra, Ülkü Tamer'in sinema ile ilgili bu kitabını da buraya almaya karar verdim. Kitapta ünlü sinema sanatçılarının, yönetmenlerin, yapımcıların sinema sanatı ile ilgili sözleri bulunuyor. Yani bu bir düz yazı kitabı değil. Yine de arada bir keyifle göz atmak için ideal. Aklınızda bulunsun. - Kitabın adı: Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik - Yazarı: Derleme - Yayınevi: Ayrıntı Yayınları - Yayın yılı: 2013 - Sayfa sayısı: 240 Hannah Arendt, Jürgen Habermas, John Rawls, Ronald Dwarkin gibi birbirinden değerli filozof ve düşün insanının makalelerinin yer aldığı bu kitabı yıllar önce alıp bir çırpıda okumuştum. Kitapta, yazının girişinde bahsettiğim Henry David Thoreau'nun \"Devlete Karşı Sivil İtaatsizlik\" başlıklı makalesi de bulunuyor. Sivil İtaatsizlik felsefesini kavramak için son derece güzel bir başlangıç olduğunu söyleyebilirim bu kitabın. Kitapta ayrıca Martin Luther King'in 1963 yılında cezaevine gönderildikten sonra yazdığı mektup da yer alıyor. King bu mektubunda şiddet içermeyen itaatsizlik eyleminin nedenlerini açıklıyor bize. Siyaset felsefesine ilgi duyanlar için bu kitap biçilmiş kaftan. - Kitabın adı: Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara - Yazarı: Funda Şenol Cantek - Yayınevi: İletişim Yayınları - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 373 Bir doktora tezi olan bu çalışma, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş döneminde odaklanıyor. İstanbul'a karşı Ankara'nın başkent olarak seçilme süreci, ulus devletin sembolü olarak Ankara'nın kuruluşu ve imar çalışmaları, yeni alışkanlıklar ve Atatürk simgesi, kitabın değindiği başlıca konulardan bazıları. Funda Şenol Cantek, Ankara'nın başkent olma sürecini esas alarak Cumhuriyete eleştirel bir bakış sunuyor. Teknik bir bilgi birikimi ve alt yapı gerektirmeyen bu kitap, konuya ilgi duyan herkese hitap ediyor diyebilirim. - Kitabın adı: Karanlıktan Önceki Yaz - Yazarı: Volker Weidermann - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 141 Karanlıktan Önceki Yaz, 1936 yılında Belçika'nın Oostende kasabasında bir araya gelen aydınların yaşadıklarına odaklanıyor. Bunların en başında gelen iki isim, her ikisi de Avusturyalı olan Stefan Zweig ve Joseph Roth. Weidermann bu kısa kitabında, her iki insan arasındaki dostluğu, yer yer onların yaşam öykülerinden kesitler sunarak, yer yer yapıtlarından seçkiler paylaşarak sunuyor okuyucuya. - Yazarı: Leo Grasset - Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Yayın yılı: 2021 - Sayfa sayısı: 126 Zürafaların boyunlarının uzun olması üzerine geliştirilen tezler, filler arasındaki dayanışma pratikleri, evcilleştirilen zebralar ve bal porsuğunun yaşam serüveni türünden konular benim hayli ilgimi çekti. Aslında kitabı okurken, sırf bu yüzden, \"Keşke biraz daha uzun olsaymış\" dedim içimden. Kitabın yazarı Grasset, üstte bahsettiğim türden konulara, kısa kısa makaleler halinde değinmiş. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları bilim serisinden çıkan bu kitap, ortasındaki renkli fotoğraflarla bizi hayvanlar aleminin ilginç dünyasına götürüyor. Şiddetle tavsiye ederim. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, sevgiyle kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/kitap-tavsiyeleri", "text": "Bu yazıda da, yine ilginizi çekecek türden ve farklı konularda yazılmış on kitap önerisi bulunuyor. Kaç yapar? Kırk yapar! Konsepti biliyorsunuz artık, önce kitapla ilgili kısa bir künye sunuyorum, hemen ardından kitapla ilgili bilgileri, kişisel yorum ve düşüncelerimi ilave ediyorum. Paylaşması benden, seçip okuması sizden. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden kitaplara geçelim. - Kitabın adı: İnsanın Anlam Arayışı - Yazarı: Viktor E. Frankl - Yayınevi: Okuyan Us - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 166 Bir solukta okunacak türden, arka kapak yazısında belirtildiği gibi, adeta bir başucu kitabı. Kitabın yazarı Avusturyalı psikiyatr Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında kaldığı toplama kampında yaşadıklarını kendi psikiyatrik öğretisi bağlamında yorumlayarak, basit bir dille biz okuyuculara sunuyor. Psikiyatri ile ilgili teorik hiçbir altyapı gerektirmeyen bu kitap, her yaştan okuyucu kitlesine hitap ediyor. İnsanın hayatta bir amacı olduğu takdirde, aslında karşılaşacağı en çetin şartlara bile dayanabildiği ana temasından yola çıkan kitap, okuyana adeta yaşama sevinci ve tutkusu aşılıyor diyebilirim. Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Evet, gerçekten de seçimlerimiz hayatımızın yönünü belirliyor. Her şey aslında bir anlamda bizim kendi elimizde. Kitap bize bunu bir kez daha hatırlatıyor. - Kitabın adı: Devlete Karşı Toplum - Yazarı: Pierre Clastres - Yayınevi: Ayrıntı - Yayın yılı: 2011 - Sayfa sayısı: 180 Fransız antropolog Pierre Clastres bu kitabında, Güney Amerika'da yaşayan bazı yerli toplulukları üzerinde yaptığı alan araştırmalarının sonuçlarını bizimle paylaşıyor. Kitabın ilk bölümleri sizi biraz sıkabilir ancak sonradan okuma hızınız artacaktır. Kitapta, sınırlı bir nüfusa sahip, çok kalabalık olmayan yerli toplumlarındaki iktidar ve egemenlik pratikleri hakkında oldukça çarpıcı tespitler bulunuyor. Bunlar elbette bizzat antropoloğun gözlemleri sonucunda elde edilmiş. Bu sorulara yanıt olarak ilk bakışta evet demek oldukça kolay gibi görünse de, kitabı okuduktan sonra bunun her zaman böyle olmayabileceğini anlıyorsunuz. Bu yönüyle, siyaset bilimine ilgi duyanlar kitaptan çok ilginç veriler, bilgiler ve yorumlar elde edecektir diye düşünüyorum. Başta İİBF Fakültesinde okuyan öğrenciler olmak üzere, konuya ilgi duyanlar beğenecektir. - Kitabın adı: Biz Profesörler - Yazarı: İlhan Arsel - Yayınevi: Kaynak Yayınları - Yayın yılı: 1997 - Sayfa sayısı: 256 2010 yılında hayatını kaybeden Prof. Dr. İlhan Arsel, bu kitabı 1970'li yılların sonuna doğru yazmış. Kitabında, gözünü budaktan sakınmayan Arsel, yüksek öğrenimde görev yapan meslektaşlarına ciddi eleştiriler getiriyor. Ancak kitap bununla sınırlı değil. Bir kurum olarak üniversitenin gerçek anlamından tutun da, düşünce dünyamızın yapısına ve modernleşme hamlelerine değin farklı konularda bilgiler, yorumlar ve görüşler var. Türkiye Cumhuriyetini cumhuriyet, Atatürk devrimlerini devrim yapan şey, orduda, maarifte veya adliyede ıslahat yapmak, anayasa geçirmek değildir. Atatürk'ün insan varlığına tanıdığı değer ve insan aklına ve zekasına kazandırdığı özgür yerdir. Bu değer ve bu yer daha önceki dönemlerin bilmediği şeylerdir. - Kitabın adı: Sağcılığın ve Solculuğun Psikolojisi - Yazarı: Sinan Alper-Onurcan Yılmaz - Yayınevi: Nobel - Yayın yılı: 2020 - Sayfa sayısı: 123 Araştırma bulguları, sağcıların psikolojik özelliklerinin tehlikeli ve öngörülemez bir dünyada, solcularınınkinin ise daha güvenli, öngörülebilir ve farklılıkların korkutucu olmadığı bir dünyada yaşamaya daha uygun olduğunu düşündürüyor. Bu temel farklılığı beyin yapısından düşünme biçimine, ahlak anlayışından çocuk yetiştirme tarzına kadar birçok alanda görmek mümkündür. Kitabı elime aldıktan sonra bir solukta bitirdim. Somut örnek olayları, sağ veya sol dünya görüşlerinin bilimsel arka planı ile yorumlaması, kitabın en dikkat çekici yönü. Tavsiye ederim. - Kitabın adı: Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın - Yazarı: Umberto Eco-Jean Claude Carriere - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2010 - Sayfa sayısı: 274 İki müthiş insan, Jean-Claude Carriere ve Umberto Eco, söyleşi tarzındaki bu kitapta, karşılıklı olarak bu ve bunlarla ilgili sorular ve örneğin sansür gibi kavramlarla alakalı olarak keyifli bir sohbete dalıyorlar. Bir halk kütüphanesinde ve bazen büyük bir kitapçıda da aynı tecrübeyi yaşayabilirsiniz. Kaçımız raflarda gördüğümüz ama bize ait olmayan kitapların kokusuyla beslenmemiştir ki? Bilgi elde etmek için kitapları seyretmek. Okumadığınız bütün o kitaplar size bir şeyler vaat eder. Umberto Eco, kendi çocukluk döneminde bu kadar fazla kitapçı olmadığını, olanların ise karanlık ve kasvetli, içinde ciddi görünümlü, siyahlar giyen insanların çalıştığı bir yer olduğunu hatırlatıyor bize. 2010 yılında ilk baskısını yapan bu kitap, tükendiği için uzunca bir süredir ikinci baskısını bekliyordu. Nihayet ikinci baskısı çıktı. Bence bir ara alıp bakın. - Kitabın adı: Ayçöreği ve Denizyıldızı - Yazarı: Sunay Akın - Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Yayın yılı: 2017 - Sayfa sayısı: 238 Sunay Akın'ı hiç okumadıysanız bu kitap sizin için güzel bir başlangıç olabilir pekala. Kısa kısa yazılardan oluşan bu kitaptan çok ilginç bilgiler edineceksiniz. Sunay Akın kitapları güzeldir, alın, okuyun. - Kitabın adı: İle - Yazarı: Oruç Aruoba - Yayınevi: Metis Yayınları - Yayın yılı: 2011 - Sayfa sayısı: 228 Türkçe'nin büyüsünden, bu blogtaki bir başka yazımda, daha önce bahsetmiştim. İşte bu kitap Türkçe'mizdeki anlatım zenginliğini ve bunun beraberinde getirdiği düş gücünü gerçekten iliklerinize kadar hissettiriyor. Kitap; \"önce, ilişki defteri ve sonra\" başlıklarıyla, üç ana bölümden oluşuyor. Açılış cümlesi şöyle mesela: Her içtenlik çabası, gidiyor, dolambaçlı ilişkilerimizde kurduğumuz sahteliklere çarpıyor. Önemli olan, kişinin duygularını tam olarak bilmesi değil, onları denetim altında tutabilmesidir- ama bunun için de onları tam olarak bilmesi gereklidir: iki yanlı olanaksızlık! Belki temel hata, sevgiyi bir \"duygu\" işi olarak görmekte- duygu yanı yok değil; ama bu, bilinçle dengelenmezse- yalnızca duygusal kalırsa- kişinin özgürlüğü pahasına yürüyor. \"Olmak\" çünkü bir edilgenlikse -başına bir şey gelmekse-; oluşturmak, bir etkenliktir- gidip bir şey yapmadır. Kitap, ilişkiler hakkında çarpıcı tespitler, benzetmelerle dolu. Edebiyat ile ilgilenen herkesin elinde olmalı. - Kitabın adı: Size Ölmeyi Emrediyorum - Yazarı: Edward J. Erickson - Yayınevi: Kitap Yayınevi - Yayın yılı: 2011 - Sayfa sayısı: 347 Tarihe, özellikle de yakın dönem Türk tarihine ilgi duyuyorsanız, bu kitap tam size göre. Saygın bir tarihçi olan Edward J. Erickson, Kitap Yayınevi tarafından basılan \"Size Ölmeyi Emrediyorum: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu\" isimli kitabıyla gerçekten titiz bir çalışmaya imza atıyor. Kendisinin de askeri tarih konularında yayınları olan Mehmet Tanju Akad tarafından Türkçeye çevrilen kitapta, isminden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşındaki durumu detaylı bir şekilde anlatılmış. Kitap aslında Balkan Savaşlarından başlıyor. Dört yıl süren büyük savaşta ise, yıl yıl Osmanlı ordusunun durumu ve cephelerdeki gelişmeler tüm ayrıntılarıyla anlatılmış. Kitap elbette bu yönüyle genel okuyucudan ziyade daha kısıtlı bir çevreye hitap ediyor. Hamasetten uzak, istatistiki verilerle zenginleştirilmiş olan bu kitabı öneririm. - Kitabın adı: Yarının Tarihi - Yazarı: Stefan Zweig - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2015 - Sayfa sayısı: 161 Stefan Zweig benim en sevdiğim yazarlardan biri. Şayet bugüne kadar hiç okumadıysanız, elbette size kısa öyküsü Satranç ile başlamanızı tavsiye ederim. Bir veya birkaç kitabını okuyup yazım üslubunu beğenenlere ise \"Yarının Tarihi\" isimli kitabını önermek istiyorum. Bu kitabında, çevirmen Ahmet Cemal'in seçip özenle çevirdiği denemeleri var Stefan Zweig'ın. Kitap tanıtımlarını okuduğunuz bir yazıda size önerdiğim bu kitabın içinde, \"Dünyaya Açılan Bir Kapı Olarak Kitap\" isimli şahane bir deneme var mesela. Ancak bu kitap sadece bu denemeyle öne çıkmıyor. Nasıl her soluk alışımızda içimize oksijen çektiğimizi ve kanımızın bu görünmez besinle kimyasal yoldan gizemli biçimde tazelendiği düşünmek aklımızın ucundan bile geçmezse, okuyan gözlerimiz aracılığıyla sürekli ruhsal malzeme aldığımızın, böylece tinsel organizmamızı tazelediğimizin ya da yorduğumuzun ayırdına da hemen hiç varmayız. Bu satırları ve harika kitapları yazanın erken ölümü, her zaman içimi parçalamıştır. Stefan Zweig gerçekten çok özel bir yazardır. Yarının Tarihi eminim size genel kültür anlamında çok şeyler katacaktır. - Kitabın adı: Modern Türkiye'nin Gelişim Sürecinde Basın - Yazarı: Ahmet Emin Yalman - Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Yayın yılı: 2020 - Sayfa sayısı: 146 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Kadıköy şubesine yaptığım rutin ziyaretlerden birinde, raflarda birden dikkatimi çeken bu kitabı, ilk etapta sayfa sayısının azlığı sebebiyle aldığımı itiraf etmeliyim. Bu kitap Ahmet Emin Yalman'ın doktora tezi aslında. Yazar, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki basının gelişimini incelerken, bizler aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki toplumsal yaşantıyı da daha yakından gözlemleme şansı buluyoruz. Matbaanın ilk ortaya çıkışı, gazetecilik öncesi dönem, 2. Abdülhamit döneminde basının durumu, 2. Meşrutiyet sonrası basın yayın gibi konuları kapsayan bu çalışma hem tarih hem gazetecilik hem de edebiyat konularını kapsıyor aslında. Bahsi geçen dönemdeki bazı dergi ve gazetelerin sayfaları ile süslenmiş olması, kitabı biraz daha ilgi çekici kılmış. Bilgi edinmek adına okunabilir. Yazımı beğendiyseniz, arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın. Bu kitaplardan sizin de okuduklarınız varsa, kitapla ilgili görüşlerinizi alttaki yorum kısmında paylaşırsanız çok memnun olurum! Bir başka yazıda tekrar görüşünceye dek, Gezivita'yı takipte kalın, selamlar, sevgiler."} {"url": "https://gezivita.com/koylu-ekrem", "text": "Her bir şeyin hızla tüketildiği, insanoğlunun her şeyi yapmak isterken bu nedenle aslında hiçbir şeyi tam olarak yapamadığı, hiçbir duyguyu tam ve derinden hissedip yaşayamadığı ve iyileşmek şöyle bir yana dursun, günden güne fast-foodlaşan bir çağda, Köylü Ekrem'in, eserini kazayla düşüren gence söylediği; \"Hiç üzülme, eğer istersen bunların hepsini camdan aşağı atar sizin için yeniden yaparım'' sözü son derece kayda değer. Aslına bakarsak, kendisinin videonun sonuna doğru sözünü ettiği, başhekimin kimliğinde somutlaşan insan prototipi, üzülerek ifade etmek gerekir ki, bugün Türkiye'nin hem de ezici bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Öyle çok da uzaklara gitmeye lüzum yok, sağımıza veya solumuza bakmak kafi. Burada ayırdına varılması gereken noktaysa şu: Hiç kimseden Köylü Ekrem'in sürdüğü yaşamı beklemek gibi bir düşünceye kapılamayız. Daha doğrusu kapılmamalıyız. Veya öyle olmasını beklemek zorunda da değiliz. Dolayısıyla, kimilerinin söylediği gibi, \"Tamam iyi hoş çok güzel konuşmuş adam da, sen aynısını yapabiliyor musun kendi bireysel yaşantında?\" yaklaşımı bizi bir yere götürmez. Çünkü neticede burada zaten yanıtı çok açık bir soru soruluyor. Önemli olan, bu insanı örnek, rol model olarak alabilmek/görebilmek ve kısmen de olsa yaşantımızı elimizden geldiği ölçüde onunkine benzetebilmek, doğruları bağdaştırabilmek. Yoksa kimse bizden Köylü Ekrem olup, münzevi bir yaşayış için köye yerleşip sürekli yeşillik ve maydanozla beslenmemizi ya da Henry David Thoreau olup doğanın kucağındaki ormana taşınıp, \"Sivil İtaatsizlik, Doğal Yaşam ve Başkaldırıyı\" yazmamızı beklemiyor zaten. Alman kuramcı Wilhelm Von Humboldt, Devlet Faaliyetinin Sınırları isimli siyasi risalesinde, insan için en ideal yaşantı biçiminin, bireylerin kendini gerçekleştirmesi ve geliştirmesi olduğunu söyler. Ve devletin de buna yardımcı olacak bir araçtan öte başka bir kurum olmadığına dikkat çekerek, saf bir anti-paternalizm örneği sergiler. Köylü Ekrem'in satır aralarını okuduğumuzda, tam da bu anlayışa denk düşen bir kişiyle karşı karşıya kaldığımızı anlıyoruz. Hepimiz, vaktiyle elinde fenerle, \"Adam arıyorum adam\" demek suretiyle Atina sokaklarında dolaşan Diogenes'in hayranıyız. Filozofları da mutlaka tarihte aramaya, orada bulduklarımızı da sürekli hüzünle anarak abartılı bir kutsallaştırmaya gitmeye, tapınım nesnesi haline getirmeye lüzum yok. Günümüzden, örneğin bir Slavoj Zizek, Noam Chomsky gibi yazmış olduğu herhangi kitabı olmasa da, en basitinden karşımızda köylü sıfatıyla bir filozof duruyor işte. Ve asgari olarak yapmamız gereken ona saygı duyabilmek, hatta yeri gelirse ona olan saygımızı sunabilmek, belli etmek. Aksi her durumda, sözü edilen başhekim örneğinde olduğu gibi, \"O başhekim ise başhekim, ben de köylüyüm\" eleştirisine maruz kalırsınız ve dönüşmemesini arzu ettiğimiz insandan bir farkınız kalmaz. Ve öyle sanıyorum ki bu da, arif olanın zaten kendiliğinden anlayıp yeterince utanacağı, böylesine yüce gönüllü birinin vereceği en ağır tepkidir. Tutarlı olmayı severiz ve yanıldığımız ortaya çıksa dahi düşüncelerimizi kolay kolay değiştirmeyiz. Bu yüzden bu ülkeden daha az sayıda bilim insanı ve daha fazla sayıda demagog çıkmıştır. Kitleler ne yazık ki demagogların peşinden gider. Paternalizm: Yönetici gücün veya devletin, bir babanın aynı çocuğunun tüm ihtiyaçlarını karşılaması gibi, kendisine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin ihtiyaçlarını karşılaması, onun adına karar verip hayatının her alanını düzenlemesi faaliyeti."} {"url": "https://gezivita.com/latin-amerikanin-kesik-damarlari", "text": "Ben yaşayabilmek için mutlaka hür bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklal bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaati icap ettirdiği takdirde, insanlığı teşkil eden milletlerin her biriyle, medeniyet gereği olan dostluk ve siyaset münasebetini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçene kadar amansız düşmanıyım. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun, Türkiye'de en çok bilinen ve okunan yapıtlarından biri. İlgili okuyucular, 2015 yılında hayatını kaybeden Latin Amerikalı yazarı, \"Gölgede ve Güneşte Futbol\" isimli kitabından da hemen hatırlayacaktır. Bu yazımda, sizinle Latin Amerika'nın Kesik Damarlarını okuduktan sonra kafamda filizlenen bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Öte yandan bu yazı, ilk kez duyanlar için, bir nevi kitap tanıtım işlevi de görecektir elbette. Bu kitap, çok sevdiğim yazarlardan biri olan Ülkü Tamer'in anılarını bir araya getirdiği \"Yaşamak Hatırlamaktır\" isimli kitabının bir yazısında bahsettiği gibi, bir dönem dünyada, daha doğrusu ağırlıklı olarak Güney Amerika'da sakıncalı bulunan kitaplardan biriydi. Ülkü Tamer'in Yaşamak Hatırlamaktır isimli kitabı, çok sevdiğim bir başka kitaptır. 2018 yılında kaybettiğimiz yazar, bu kitabında çocukluğundan başlayarak kişisel anılarına, doğup büyüdüğü Gaziantep'e, oradan sinemaya, tiyatroya, üniversite ve çalışma hayatına, şiire, spora ve yer yer siyasete dek uzanan geniş yelpazede bir konu çeşitliliği sunuyor. Meksika'daydım. Elimde Galeano'nun Open Veins of Latin America kitabı vardı. Cuernavaca'da Paul Sweezy, \"Aman!\" demişti. \"Rio'ya giden uçağa bile sokma bu kitabı. Görürlerse, Brezilya'ya adım atamazsın. Başın da derde girer.\" Anteplilik damarım kabardı. Kitabı okumayı uçakta da, Rio'da da sürdürdüm. Latin Amerika'nın Kesik Damarları Sel Yayıncılık tarafından basıldı. Sultanahmet'teki yayınevinin kendi bürosuna giderseniz, Sel Yayıncılığın bütün kitaplarını %30 indirimle satın alabilirsiniz. Hatta 5 ve 10 liralık kitap rafları da var burada. Aklınızda bulunsun. 23 Nisan 1920'de açılan meclisteki milletvekilleri, gaz lambasıyla aydınlanan, sac sobayla ısınan, civar okullardan getirilen tahta sıralarla donatılmış, gaz tenekelerinin masa olarak kullanıldığı mecliste çalışmış, 100 lira maaş almışlardı. Bir kısmı öğretmen okulunda yatmış, bir bölümü hanlarda kalmışlar, sabah, öğle ve akşam tabldottan yemek yemişlerdi. 20 Ocak 1921 yılında çıkarılan yasayla, egemenliği kayıtsız şartsız millete veren hükmü benimsediler. Düşmanlarının daima olduklarından zayıf değerlendirdiği Türkler, savaşın (1. Dünya Savaşı kastediliyor) acı sonuna dek savaşmayı sürdürdü. Türkiye'nin düşmanları, Mondros mütarekesinden sonra bu ülkeyi ebediyen yok etmeye kalkışacaklardı. Ne var ki, Türk ordusunun değerleri takdir edilmeyen liderleri ve askerleri, bir kez daha külleri arasından yükselecek ve düşmanlarını yenecekti. Cumhuriyetin ilk on beş yıllık döneminin sonunda, arada yaşanan 1929 Dünya Ekonomik buhranına rağmen önemli bir gelişme söz konusuydu. 1938 yılı itibarıyla dış ticaret dengesi -3,9 seviyesine inmiş ve ihracatın ithalatı karşılama oranı % 96,7'ye ulaşmıştı. En çok dikkati çeken nokta, iktisadi açıdan devamlı bir yükseliş seyrinin varlığıydı. 1945 ve 1946 yılındaki ilk borçlanma anlaşması yeni bir döneme işaret ediyordu. 1947'deki 10 milyon dolarlık kredi anlaşması, o an hemen hemen hiç dış borcu olmayan bir ülke için, son derece garipti diye devam eder Metin Aydoğan. 1948'in temmuz ayında Türkiye Marshall Planına alındı ve kalkınmada Amerikan görüşlerinin egemen olacağı bir dönem başlatıldı. Bu arada, 2. Dünya Savaşından da galip çıkan Amerika Birleşik Devletlerinin önünde -Sovyetler Birliği hariç- dünya hegemonyası için pek bir engel kalmamıştı artık. 1949'da kurulan NATO'ya, Türkiye 1952'de üye oldu. Kuruluşunun ilk yılı da dahil olmak üzere, tam dört kez girmek için başvurduğumuz NATO'ya, ancak \"Kore Savaşına asker gönderdikten\" sonra, kan karşılığı kabul edildik. Çok değil, kısa bir süre önce Emperyalizme karşı canhıraş bir savaş veren Türkiye, bu kez neredeyse hiç ilgisi olmadığı bir savaşa müdahil oluyordu böylece. İşin Amerika tarafına baktığımızda, orada da manzara pek farklı değildi doğrusu. Zira bu ülke başlangıçta, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kulağa son derece hoş gelen kavramlar etrafında yola çıkıp, eski İngiliz, Fransız ve İspanyol hakimiyetlerine karşı koyarak ortaya çıkmıştı. Pinochet yönetiminin mirası, sadece işkenceler, \"insan kaybetmeler\", yargısız infazlar gibi insanlık suçlarından ibaret değildir. Gelir dağılımında derin uçurum, yaygın yoksulluk, düşük ücretler, budanmış sosyal haklar, güçsüzleştirilmiş sendikalar, kuşatılmış sivil toplum gibi sosyal ve ekonomik yanları da var. Hizmet sektöründe örgütlü olan sendikalar konfederasyonu Cotiach'ın genel sekreteri Manuel Ahumada'ya göre, 1973'te Şili'de işleyen bir sosyal sistem vardı. Darbeden 30 yıl sonra, bugün Şili o sistemden birkaç ışık yılı uzaklaşmış haldedir. Pinochet diktatörlüğünün en büyük başarısı, Şililileri \"toplumsal aktörlerden\" \"tüketici müşterilere\" dönüştürmesi olmuştu. Vahşice uygulanan Neo-liberal ekonomik program ve acımasız baskı politikalarının yarattığı korku, bu başarının temelini oluşturdu. Bireysel kurtuluş ihtirası, kamu yararı ve dayanışma duygularını çökertti. Ve yine Türkiye'yi düşündüm. 24 Ocak Kararları ile başlayan süreç, Şili'den çok farklı bir manzara sunmuyordu. Prof Dr. Ergun Özbudun, Türkiye'deki Milli Güvenlik Konseyinin yarattığı 1982 Anayasasının, Şili'de askeri rejim tarafından dikte edilen 1980 Anayasası ile olan çarpıcı benzerliğine dikkati çeker. Oysa 1961 Anayasası ile getirilen dernek kurma özgürlüğü, önceden izin alınmaksızın herkese dernek kurma hakkı tanıyordu. Anayasa ayrıca, sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme yapma hakkı gibi iyileştirmeler de getirmişti. Yine Ergun Özbudun, Türk hukukunda dernekleşme konusunda yaşanan bu tür gelişmelerin, çoğulcu siyaset modeli üzerindeki önemine vurgu yapar. Yeni anayasa, bütün kurumlar için geçerli olan bir ilke ortaya koymuştur. Her kurum, ister bir parti, bir okul ya da meslek kuruluşu olsun, kendine fonksiyonel olarak ayrılmış alanda kalmalıdır. Diğer bir deyişle, bir parti, bir parti gibi fonksiyon görecektir ve bir sendika da sendika gibi. Siyasal faaliyetler siyasal partiler için ayrılmıştır. Siyasal parti olarak örgütlenmemiş hiçbir kurum, siyasal faaliyetlerde bulunamayacaktır. Öte yandan, siyasi partiler, sendikalar, dernekler ve meslek kuruluşlarına ayrılan alanlara müdahalede bulunmamalıdır. Her kurum kendi çerçevesi içinde fonksiyon görecektir. Oysa bildiğimiz gibi siyaset, kavram olarak tek bir aktöre veya önceden tanımlanmış tek bir gruba indirgenemeyecek kadar karmaşık, yoğun ve bütüncül bir faaliyetler bütünüdür. Üstelik siyasetin devletle sınırlı olmadığı da bir gerçektir. Nitekim tarihsel sürece dikkatlice baktığımızda, siyasetin kavram olarak devletten bile daha eski olduğu hemen görülür. Devlet, bir hukuki formasyon olarak uluslararası ilişkilerde genel kabul görülen şekliyle 1648 Westphalia Anlaşması ile ortaya çıkmışken, siyaset tarihteki en ilkel toplumlarda bile vardır. Fransız filozof Jacques Ranciere, Metis Yayınları tarafından basılan \"Siyasalın Kıyısında\" isimli kitabında bu konuyu oldukça derinlemesine işler. Kitabın, \"Siyaset Üzerine On Tez\" isimli bölümü dikkat çekici tespitlerle doludur. Evren'in aksine Ranciere siyaseti, özneyi düşünülebilir kılan bir faaliyet olarak görür. \"Siyaseti yalnızca iktidar olma pratiği ile özdeşleştirmek, onu daha baştan hesaptan düşmektir\" der. Zira siyasetin özü, başlı başına bir uyuşmazlığın açığa vurulmasıdır. Nitekim siyaset, bir iktidarı uygulayan ile ona maruz kalan arasındaki normal konum dağılımının basitçe sekteye uğramasını değil, bu konumlara has yatkınlıklar olduğu fikrinin sekteye uğramasını varsayar. Katıksız siyasetin bu şekilde övülmesi, pratikte, siyasal iyilik faziletini, uzmanların aydınlattığı oligarşik hükümetlere tahvil eder. Bu demek oluyor ki, siyasal olanın sözüm ona arındırılması, evcil ve toplumsal sorumluluktan kurtarılması, siyasal olanın basitçe ve katıksızca devletsel olana indirgenmesiyle aynı kapıya çıkar. Siyasetten dışlanan kitleler, sivil toplumun etkisizleştirilmesi, Osmanlı-Türk geleneksel devlet yapısı ve algısı ile birleştiğinde, Türkiye'de demokrasinin neden pekişmediği daha da anlaşılır oluyor. Kenan Evren'in sözleri, bize 19. yüzyılın başlarında tahta çıkan ve çok yönlü, gelişmiş, kucaklayıcı, modern bir ekonominin getireceği sosyal değişimlerden iktidarını kaybedeceği için korkan Rus Çarı Nikola'nın sözlerini hatırlatıyor ister istemez. Hem devlet, hem de üreticiler dikkatlerini fabrikaları birer nimet olmaktan çıkarıp birer musibete çevirecek bir konu üzerinde toplamalıdır; bu konu sayıları her geçen yıl artan işçilerin gözetimidir. Bu işçilerin ahlaki yönden etkili ve paternalist bir denetime tabi tutulmaları gerekmektedir. Aksi takdirde, bu halk kitlesi giderek yozlaşacak ve sonunda sefil olduğu kadar efendileri için tehlike de arz eden bir sınıfa dönüşecektir. Sonra günümüze doğru biraz daha yaklaşıyoruz. Üstte bahsettiğimiz Neo-liberal anlayışın izlerinin hala çok belirgin olduğu görülüyor. Değişen pek bir şey yok. Yöneticilerin ağzından çıkan, millilik, yerlilik benzeri ışıltılı kelimelerinin ardında yatan saklı gerçek kendini gizleyemiyor ne yazık ki. Her şey berrak, her şey yine çok net. Öylesine açık ki... Bu defa, modernliği olmayan bir kapitalizm rüzgarlı bir fırtına çıkmışçasına insanın yüzüne doğru vuruyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları, kimsenin kara kaşına kara gözüne gelmiyor. Galeano kitapta bunu çok net vurguluyor. Çok uluslu şirketlere uygulanan gümrük tarifeleri, vergi muafiyetleri, ulusal/iç pazarların az gelişmişliğiyle çakıştığı anda, verimlilik ibresi onlara doğru kayıyor. Kalkınma yerine ülkenin eline geçense, koca bir yoksunluk, yoksulluk ve bunun tabii getirisi memnuniyetsizlik hissi ve elbette gelecekten ümitsiz halk yığınları oluyor. Marti; \"Satın alan ülke egemendir. Satan ülke de onun hizmetindedir. Özgürlüğü sağlamak için ticareti dengelemek gereklidir. Ölmek isteyen bir ülke, ihracatını tek bir ülkeye, yaşamak isteyense birçok ülkeye yapar\" demişti. Che Guevara da bu sözleri, 1961'de Punta Del Este'de yapılan Amerikan Devletleri Örgütü toplantısında tekrarladı. Üretim, Washington'un gereksinimleri doğrultusunda keyfi olarak sınırlandırılıyordu. 1925 yılında alınan ürün beş milyon ton dolayındaydı. 50'li yıllarda da bu ortalama değişmedi. 1952'de Zafra o güne kadar ulaşan en yüksek düzeyinde, yedi milyon tondan fazlaydı. Diktatör Fulgencio Batista tam bu sırada, şeker üretiminin artışını durdurmak niyetiyle iktidarı ele geçirdi. Ertesi yıl, ABD'nin talebine uygun olarak, üretim dört milyon tona düştü. Unutmamak gerekir ki, kapitalist toplumların tersine, sosyalist toplumlarda işçiler, işsizlik korkusu ya da kıskançlıkla hareket etmezler. Onları harekete geçiren, dayanışma, toplu sorumluluk, insanı bencillikten kurtaran görev ve hakların bilincidir. İşin iktisadi boyutu ile iç içe geçen siyasi kısmına döndüğümüzdeyse, yine kendi ülkemiz örneği üzerinden devam edersek, çoğunluğun çoğulculuğa galebe çalışını da, Türkiye'deki mevcut demokrasinin eksi hanesine yazmak durumunda kalıyoruz. Büyük Britanya ya da Birleşik Devletler gibi ülkeler, yurttaşları, gücü ellerinde tutan elitleri devirdikleri ve siyasal hakların çok daha yaygınlaştırıldığı, hükümetin yurttaşlara karşı sorumlu ve duyarlı olduğu; geniş halk kitlelerinin ekonomik fırsatlardan yararlanabildiği bir toplum yarattıkları için zengindirler. Banka tekelleri kurmak ve siyasetçilere kredi dağıtmak, siyasetçiler için karlı bir iştir; tabii bedelini ödemedikleri sürece. Oysa bu durum yurttaşlar için hiç de iyi değildir. Meksika'nın aksine, Birleşik Devletlerde yurttaşlar siyasetçileri kontrol altında tutabilir ve makamlarını kendilerini zengin etmek ya da ahbaplarına tekeller kurmak için kullananları görevden alabilirler. Her toplum, devlet ve yurttaşların ortaklaşa belirleyip uyguladığı bir dizi ekonomik ve siyasal kuralla işleyişini sürdürür. Ekonomik kurumlar, eğitim görmek, tasarruf edip yatırım yapmak, yeni teknolojiler geliştirmek ve hayata geçirmek vb. için gerekli ekonomik teşvikleri düzenler. İnsanların yaşamlarını hangi ekonomik kurumlarla sürdüreceğini belirleyen siyasal süreçtir. Bu sürecin nasıl işleyeceğini belirleyen ise siyasal kurumlardır. Örneğin, yurttaşların siyasetçileri kontrol edebilmelerini ve davranışlarına etkide bulunabilmelerini belirleyen bir ülkenin siyasi kurumlarıdır. Bu da karşılığında siyasetçilerin -mükemmel olmasalar bile- yurttaşların temsilcisi mi olduklarını, yoksa servet edinmek ve yurttaşların çıkarlarına aykırı, kendi çıkarlarının peşinden koşmak için, onlara emanet edilen -ya da gasp ettikleri- gücü istismar mı ettiklerini anlaşılır kılar. Ulusların Düşüşü, internette okuduğum yorumların geneli itibariyle, bir Liberalizm veya Birleşik Devletler güzellemesi olarak görülse de, ben bu görüşe pek katılmıyorum. Zira bu kitap, yazının üst kısmında bahsettiğim ABD'nin, bir de diğer yüzü olduğunu tüm açıklığıyla ve objektifliğiyle ortaya koyuyor. Ve sanatın ağzı iktidar sahiplerince tıkanmış. Ve yalın dürüstlüğün de adı aptallığa çıkmış. - - Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler, Umay Yayınları, İzmir, 1999 - Ergun Özbudun, Çağdaş Türk Politikası Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller, Doğan Kitap, İstanbul, 2003 - Eduardo Galeano, Latin Amerikanın Kesik Damarları, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2015 - Edward Erickson, Size Ölmeyi Emrediyorum! 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011 - Erol Mütercimler, Siyasal Cinayetler, Alfa Yayınevi, İstanbul, 2018 - Jacques Ranciere, Siyasalın Kıyısında, Metis Yayınları, İstanbul, 2016 - Daron Acemoğlu & James Robinson, Ulusların Düşüşü, Doğan Kitap, İstanbul, 2017 - Sami Güven, 1950'li Yıllarda Türk Ekonomisi Üzerinde Amerikan Kalkınma Reçeteleri, Ezgi Kitabevi Yayınları, Bursa, 1998 - Ünal Gündoğan, Amerikan Yüzyılı Amerika Birleşik Devletlerinin Yükselişi ve 11 Eylül 2001, Adres Yayınları, Ankara, 2008 - Süleyman Beyoğlu, Kenan Olgun vd., Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2012 - Cezmi Eraslan, Süleyman Beyoğlu vd., Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 2, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2013"} {"url": "https://gezivita.com/lviv-gezi-rehberi", "text": "Bu yazımda, 2016 yılının sonunda yaptığım Ukrayna turu ile ilgili izlenimlerimden bahsedeceğim sizlere. Aslında bu tam bir tur da sayılmaz. Zira Ukrayna şehirlerinden bu defalık yalnızca ikisini gezebildim: Lviv ve Kiev. Yılbaşını yurt dışında geçirmek için gidilecek bir ülke ararken, Ukrayna aniden karşıma çıktı desem yeridir. Tabii ki birkaç ekstra özel sebep de var... Birincisi, Ukrayna vize istemiyor. İkincisi, yazının ilerleyen bölümlerinde de göreceksiniz, bize göre çok çok ucuz bir ülke. İnanılmaz ucuz. Hatta şu ana dek gezdiğim 25'ten fazla ülke (2020 aralık itibarıyla) içerisinde, Ukrayna en ucuz ülkelerden biriydi diyebilirim rahatlıkla. Ancak Ukraynalı bir arkadaşımın dediği gibi, Türkiye'ye göre ucuz. Halkın % 5'lik diliminin dışında kalan kısmın durumu pek de iç açıcı değil... 5 ay arayla yaptığım Ukrayna ve İsveç seyahati sonrası bu vaziyeti daha da iyi kavradım. Ukrayna seyahati, ülkenin batısında yer alan kültür ve sanat şehri Lviv ile başladı ve başkent Kiev gezisi ile devam etti. Önce Ukrayna ile ilgili genel bilgilerden bahsedeyim biraz isterseniz. Ukrayna, Doğu Avrupa'da yer alıyor. En önemli komşusu, doğusu ve kuzeydoğusunda yer alan Rusya Federasyonu. Bunun dışında, aşağıda göreceğiniz gibi Polonya, Slovakya, Romanya ve Macaristan ile de sınırı var. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden biri olan ülke, 1991 yılında bağımsızlığını kazandı. 1991 yılının Ağustos ayında deklare edilen bağımsızlık bildirgesi, aynı yılın aralık ayında halkın onayına sunuldu. Halk oylamasına katılanların % 82'si evet oyu verdi ve ülke böylece bağımsızlığını resmen ilan etmiş oldu. Bugün, aradan uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen, hala ülkede Rus etkisini görmek mümkün. Örneğin Ukrayna dili resmi olarak Ukraynaca olmasına rağmen, ülkenin büyük bir kısmında Rusça da konuşuluyor. Ukrayna para birimi Grivna. Değeri oldukça düşük. Euro veya dolar bozdurduğunuzda elinize alacağınız tomarlar kendinizi çok zengin hissetmenize yol açabilir. Ülkeye ulaşım ise kolay. Ukrayna uçak biletleri, örneğin bir Polonya veya Beyaz Rusya ile kıyaslandığında nispeten ucuz. Fiyat aralığı gidiş geliş uçak bileti için 300-750 TL arasında diyebilirim kabaca. Bu fiyat ne zaman gideceğinize göre değişiyor. Ben, Ukrayna Hava Yolları ile İstanbul Lviv arasına 160 TL, Atlas Global ile Lviv İstanbul arasına ise 260 TL olmak üzere, gidiş dönüş uçak biletine toplamda 420 TL ödedim. Her iki hava yolu da Atatürk Hava limanından uçuyor. İstanbul Kiev arası ulaşımın daha pahalı olduğunu belirteyim. Gitmeyi düşünenler, gidişi ve dönüşü Lviv'den olacak şekilde planlarsa muhtemelen daha ucuza gelecektir. Evet, Ukrayna gezim Lviv ile başladı. Yolculuğum 1,5 saat sürdü. Lviv Hava Alanı oldukça ufak. Biri yolcu çıkış kapısının tam karşısında, bir diğeri bu çıkış kapısının hemen solunda olmak üzere iki tane döviz bürosu var hava alanında. Fakat bunlardan soldakinin çalışma saatleri 09:00 20:30 arası. Bu saatler dışında gelirseniz diğerini kullanmak zorundasınız. Hava alanında ayrıca 1-2 tane kafe, bir adet çikolata dükkanı, araç kiralama ofisi ve Tourist İnformation Center var. Ukrayna'ya gelmeden önce, Lviv pasaport kontrolünde gelenlere çeşitli sorular sorulduğunu, hatta kimi zaman yolcuların yandaki bir odaya alındığını ve burada da daha detaylı sorularla karşı karşıya kaldıklarını okumuştum. Nitekim beklenen oldu. Bana da dönüş biletini göstermemi isteyen pasaport polis memuru, Ukrayna'ya ilk gelişin mi sorusunu yöneltti. Bunun dışında başka bir soru sormadı ve benim direk geçmeme izin verdi. Fakat kesinlikle abartmıyorum, uçağın neredeyse 4'te 1'i bu yanda bahsettiğim odaya çağrıldı. Öyle ki, pasaport kuyruğundan daha fazla bir kuyruk yan taraftaki odanın önünde oluştu bir anda. Bu kadar net bir ifade kullanıyorum çünkü uçağım İstanbul'dan gece yarısı 02:10 kalkışlıydı ve Lviv'e vardığımız sırada, gecenin o saatinde bizim uçaktan çıkanlar dışında etrafta başka hiç kimse yoktu. Sonradan konuştuğum birkaç kişi, \"Ukrayna'ya neden geldin, ne zaman döneceksin, ne iş yapıyorsun, yanında ne kadar para var?\" tarzı sorular sorulduğunu söyledi. Hatta profesyonel fotoğraf makinesi olan genç bir çocuktan, makinedeki fotoğrafları göstermeleri bile istenmiş. Bildiğiniz gibi, bir süre önce imzalanan protokol gereği, artık Türk vatandaşları Ukrayna'ya pasaportsuz da giriş yapabiliyor. Yani Lviv pasaport gerekli mi derseniz yanıtım hayır olacak. Ancak pasaportsuz giriş yapabilmek için mutlaka yeni çipli kimliğiniz olmalı. Eğer yeni çipli kimlik yoksa, eski sistem aynen devam ediyor, pasaporta damga bastırıp ülkeye giriş yapıyorsunuz. Ayrıca 9 numaralı troleybüs de bir diğer seçenek. Bunlardan 48 numaralı minibüs 06:00-21:30 arası, 9 numaralı troleybüs ise 06:30-22:00 arası çalışıyor. Taksi, şüphesiz en hızlı ve konforlu alternatif. Üstelik süre sınırlaması yok, 24 saat bulunabiliyor. Taksiyle merkeze ulaşım çok sürmez. 100-150 Grivna arası ödeyerek kullanabilirsiniz. Fiyat biraz da pazarlığa bağlı. Şehir merkezinde Svobody Caddesinde iniyorum. Burası boydan boya uzanan, at üzerindeki Galiçya Prensi Danylo Halytsky 'nin heykelinden başlayarak, Ulusal Müze, Taras Shevchenko ve Adam Mickiewicz anıtlarını da içine alarak Opera Binasına dek uzanan, merkezi, genişçe bir cadde. Hava oldukça soğuk ancak kar yağışı yok. Etraftaki beyaz kar kümeleri ise rahatça seçiliyor. Lviv hava durumu malum, kış aylarında sürekli sıfırın altında... Sıkı giyinmek şart. Kaldığım hostelin yeri harika. Kral Danylo Heykelinin hemen arka tarafında, Valova Street üzerinde. Burası Lviv'in meşhur Rynok Meydanına yürüyerek 5 dakika mesafede. Lviv'de gezilecek ve görülecek yerlerin tam yanı başında. Ancak mükemmel konumuna karşın, hostelin çalışanları hakkında ne yazık ki aynı değerlendirmeyi yapamayacağım. Fikrim sorulmadan odamın değiştirilmesini ve olması gerekenden daha kalabalık bir odaya alınmayı geçiyorum, görevliler tek bir kelime dahi İngilizce bilmiyorlar! Lviv'den Kieve gitmek için ayrılmadan önce, tren istasyonuna ulaşım için bana bir taksi ayarlamayı bile başaramadılar. Sabahın köründe, elimde valizimle sayelerinde taksi bulabilmek için uğraştım. Neyse ki fazla uzun sürmedi. Aklımdayken, Ukrayna'daki bu İngilizce olayını biraz açayım hemen. Çünkü önemli. Gelmeden önce bunu da okumuştum ama inanın bu kadarını gerçekten tahmin etmiyordum. \"Yani o kadar da değildir\" diyordum ama hakikaten o kadarmış: Ukrayna'da -neredeyse- hiç kimse İngilizce bilmiyor! Yani inanılır gibi değil. Bir süre sonra, sokakta önünden geçtiğim apartmanlarda yaşayanların bile İngilizce bilmediklerine ikna oldum. Ukrayna'da sorduğum her 10 kişiden 11'i İngilizce bilmiyor sevgili dostlar. Hele hele gençler dışındakilere sormaya bile yeltenmeyin. Peki ne yapılmalı? Yani o da çok zor ama hiç olmazsa temel bazı Ukraynaca kalıplar öğrenmek bile işleri daha da kolaylaştırabilir. En azından 10-15 cümle veya kelime... Ben Kiev'deki hostelden aldığım bir çalışma sayfasını buraya ekliyorum. Bence çalışırsanız iyi olur. Ayrıca kaldığım hostele çok yakın olan Kumpel ile First Grill Restaurant da Lviv'de yemek için diğer güzel mekanlar. Şehir içinde döviz bozdurmak için bir sürü yer göreceksiniz. Bir tane de tam Glory Cafe'nin karşısındaki pasajın içinde var mesela. Lviv'de para bozdurmak için döviz bürosu aramak sorun olmayacaktır, kur tabelaları hemen gözünüze çarpar zaten. Küçük kulübeler şeklinde para bozan bir sürü yer var. Kahvaltımı ettikten sonra, Lviv'in meşhur opera binasını görmeye gidiyorum. Yol üzerinde Noel için kurulmuş kulübeler karşılıklı şekilde sıralanmış, satıcılar tezgahlarındaki ürünleri satıyor: Hediyelik eşyalar, çeşitli yöresel yemekler... Burası özellikleri akşamları cıvıl cıvıl. Gezin ve tadını çıkarın. Opera binasını, daha sonra içinde bir gösteri izleyeceğim için şimdilik dışarıdan şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra Rynok Square'e dönüyorum. Burası Lviv'in en meşhur meydanlarından biri. Tarihi 14. yüzyıla kadar gidiyor. Lviv'de gezilecek yerlerin çoğu burada ve yakın çevresinde toplanmış durumda. İlk girdiğim yer ise Latin Cathedral. Latin Katedrali, 1350 yılında kurulmuş, Rönesans, Barok ve Gotik mimarinin bileşiminden oluşan bir yapı. Etrafındaki meydana da adını vermiş: Katedralna Meydanı. Kilisenin içinde bana aniden merhaba diye seslenen Türk bir gezginle karşılaştım. Bu kızla yaptığım sohbet, benim Lvivdeki henüz ilk günüm olduğu için, daha çok nerelerin gezilmesi gerektiğiyle ilgiliydi. Zira kendisinin burada 3. günüymüş. Şehri çok beğendiğini söylüyor. Lviv turumun sonuna geldiğimde aynı hisleri ben de yaşayacaktım. Ulusal Müze yola çıkmadan önce hazırladığım Lviv gezi rehberimdeki yerlerden biriydi. Ancak bu Türk gezgin, orayı pek de beğenmediğini söyleyince ben de Lviv gezilecek yerler listemden çıkardım. Daha sonra birbirimize iyi tatiller dileyip ayrıldık. Latin Katedralinin karşısında Celentano Pizzacısını göreceksiniz. Pizzaları lezzetli, denenebilir. Ayrıca etrafta bol miktarda pastahane ve istemediğiniz kadar çok kahve dükkanı var. Ben, şehri kuş bakışı görebilmek için Rynok Meydanının tam ortasında yer alan dev binaya giriyorum ve yukarı doğru çıkmaya başlıyorum. Bu bina City Hall. Yani Belediye Binası. 1381'e tarihlenen yapının en üst katına çıkmak için biraz merdiven aşındırmak gerekiyor. Giriş ücreti ise 15 Grivna. (Yaklaşık 2 Türk Lirası) Kule, binaya sonradan eklenmiş. Tepedeki çanı otomatik bir mekanizmaya bağlamışlar. İlk bu dikkatimi çekti açıkçası. Her şeyin bu kadar teknolojik olması bazen fazlasıyla düşündürücü olabiliyor. Kuleden indikten sonra, kapının hemen önünde aynı uçaktan sima olarak tanıdığım bir başka Türk gezginle karşılaştım. Selamlaşıp ayak üstü kısa bir muhabbete daldık. O da tek başına gezenlerden. Arkadaşları tarihleri uyduramayınca kalkıp gelmiş. Yalnız başına seyahatin tadını çıkarıyor. Hiç sıkılmadım, aksine çok eğleniyorum diyor. Bundan sonraki rotan neresi diye soruyorum. Schengen Vizesi olduğu için Polonya'ya da geçecekmiş. Oradan da yüksek ihtimal Budapeşte'ye giderim diyor. Tek başına seyahatin o kadar da zor olmadığını bir başka yazımda yazmıştım, lütfen bir bakın: Tek Başına Seyahat Etmek Krakow'a mutlaka gitmesini, Auschwitz'i görmesini söyledikten sonra birbirimize iyi tatiller deyip onunla da vedalaşıyoruz. Hava giderek soğuyor ve kendimi Belediye Binası Ratusha'nın az ilerisindeki Coffee Mining'in içine atıyorum hemen. Burası Madenci Kahvesi. Aynı Kuru Kahveci Mehmet Efendi gibi, içeriye adımınızı daha atar atmaz yüzünüze kahve kokusu vuruyor. Bina birden fazla katlı. Giriş katında kahve üretim araçlarından bazılarını ve kahvenin canlı çekilişini görebilirsiniz. Yine bu katta kupalardan kitaplara, kahve takımlarından hediyelik eşyalara kadar her şeyin satıldığı bir bölüm ve cafe kısmı var. Mevsim kış, hava da soğuk olunca bu kısımda oturulabilecek yer bulamadım. Ancak benim size önerim, zaten bu giriş katında değil de, en alttaki mahzen kısmında oturmanız yönünde olacak. Buraya inerken başınıza takmanız için önünde feneri olan bir madenci bareti alıyorsunuz. Ücretsiz. Bu bir anlamda şart çünkü içerisi oldukça karanlık diyebilirim. Sonra, siz de gelen herkesin ısmarladığı meşhur madenci kahvesinden ısmarlayın. Bunun özelliği bir şov halinde sunulması. Kahve getirildikten sonra ateşle üzeri yakılıyor. İçine benim gibi biraz Bailey's de koydurursanız, tadı daha bir şahane oluyor, benden söylemesi. Bir de bahçe katı var, ancak orası yazın daha havadar ve güzel olur diye düşünüyorum. Coffee Mining Manufacture ile aynı binada Lviv Etnografya ve El İşleri Müzesi var. Burada da geleneksel ürünler sergileniyor. Ben girmedim ama ilginizi çekiyorsa aklınızda olsun, not alın. Alevli kahve deneyiminden sonra, etrafta yer alan yapıları teker teker gezmeye koyuluyorum. Bu arada, buranın tam karşı çaprazında şehrin meşhur vişne likörünü tadabileceğiniz Drunken Cherry isimli mekan var. Zaten kapı önündeki kokteyl masalarında sohbet edip içkilerini yudumlayan insanları göreceksiniz. Yine bunun hemen yan tarafında sıralanmış güzel hediyelik eşya dükkanları da var. Onlara da uğrarsınız. Evet ne diyordum, etrafı gezmeye başlıyorum. Lviv'de şehir içi ulaşım için bence herhangi bir vasıta kullanmaya lüzum yok. Ben gezerken hiç kullanmadım mesela. Nüfusu 1 milyona giderek yaklaşan şehirde, gördüğüm kadarıyla biraz da trafik var zaten. Her yere yürüyerek gidebilirsiniz. Yalnızca yürüyün ve sokaklarda kaybolun, yeni yerleri kendiliğinden keşfedin! Emin olun böyle çok daha fazla keyif alacaksınız. Bir iki kez, o da Lviv merkez tren istasyonu ile Lviv şehir merkezi arasında kullandığım tramvaydan da bahsedeyim hazır yeri gelmişken. Gerçekten tuhaf bir deneyim oldu benim için. Bunu da hayatımın tecrübe hanesine altın harflerle yazdım. Bilet almak ve ödeme yapmak için çok ilkel bir yöntem izliyorsunuz. Tramvayı kullanan vatmanı yolcularla ayıran cam bir bölme var. Buraya kadar her şey normal. Ancak bu camekanın ortasında küçük bir bölme daha var. Buraya parayı koyup ileri doğru itiyorsunuz ve kaç bilet almak istediğinizi söylüyorsunuz. Sesi duyan vatman sizinle kesinlikle muhatap olup suratınıza dahi bakmadan bileti ve varsa para üstünü geri takdim ediyor. Fakat işin tuhaf yönü, kalabalık bir tramvay dahi olsa, en arkadan binen kişi bile herkesi ittirerek buraya gelmek zorunda. Yani önceden biletiniz yoksa başka seçenek yok. Ancak bazen ücreti elden ele gönderdikleri de oluyor. Bu arada bizim gibi yabancılar için parayı buraya koymak da yetmiyor. Arkasına hiç bakmayan bayana seslenmek için cama vurmak ve elinizle kaç bilet istediğinizi göstermek durumunda kalıyorsunuz. Evet, üstte yazdığım ve yine tahmin ettiğiniz gibi bu vatman teyzelerin de İngilizcesi sıfır. Bu bilgileri de araya sıkıştırdıktan sonra tekrar gezimize dönelim. St. Apostles Peter and Paul Garrison Church, Latin Katedralinin tam karşısında. 1610-1635 yılları arasında inşa edilmiş. Kilise, Lviv'deki en büyük katedrallerden biri. Biraz daha yürüdükten sonra bir başka ünlü dini yapıya ulaşıyorum: Armenian Cathedral. Ermeni Katedrali Lviv'de görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Ermeniler 14. yüzyılın başlarında buraya göç etmiş ve 1370 yılında bu kiliseyi inşa etmişler. Kilisenin Jan Henryk Rosen tarafından yapılmış freskleri göz alıcı. Ziyaretinizi pazar gününe denk getirebilirseniz kilise korosunu da dinleyebilirsiniz. Giriş ücretsiz ancak kilisenin içinde fotoğraf çekmek için 5 Grivna ödemeniz gerekiyor. Eski ismiyle Dominican Cathedral, yeni ismiyle Holy Eucharist Church Lviv'in bir diğer katedrali. 14. yüzyılda inşa edilmiş olan bu kilise Museyna Meydanında. İlk yapıldığında tümüyle tahtadanmış. 1408 yılındaki yangından sonra taş ve tuğladan Neo-Gotik stilde yeniden yapılmış. Bu kilisenin hemen önünde, elinde bir kitap tutan ressam Ivan Fyodorov heykelini göreceksiniz. Gerçekten de heykelin önünde kitap satan çok sayıda tezgah var. Ben de biraz bakındım ancak İngilizce bir yayın gözüme çarpmadı."} {"url": "https://gezivita.com/lviv-gezisi", "text": "Bu bölüm ise, daha ziyade Lviv müzeleri ağırlıklı olacak. Kültür ve sanatla iç içe bir şehir olduğunu söylemiştim. Lviv günümüzde Ukrayna'nın Avrupa'ya açılan kapısı. Bunun tarihsel bir arka planı var elbette. Zira Lviv, bir dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu toprakları içinde yer almıştır. Hatta bu bölgenin o dönemdeki ismi Galiçya idi. Evet, şu an aklınıza gelen şey doğru, yıllarca kitaplardan okuduğumuz 1. Dünya Savaşında bizim de savaştığımız o Galiçya cephesi, işte tam da burası oluyor. Bu kısa tarih bilgisinden sonra tekrar gezi yazımıza dönelim bakalım. Lviv gezi rehberinin 2. bölümüne hepiniz tekrar hoş geldiniz! İlk durağım Silah Müzesi... The Museum of Arms'a giriş 30 Grivna. İçinde yaklaşık 5000 parça sergilenen bu bina, kentin eski savunma duvarının üzerine inşa edilmiş. Eski çağlara ait çeşitli silahlar, kılıçlar, toplar, askeri zırhlar, cephaneler ve aklınıza gelebilecek daha bir sürü şey var içeride. Fakat beni en çok şaşırtan şey, Osmanlı'ya ait çok sayıda kılıç, hançer ve yatağan görmek oldu. Yatağan, hepimizin bildiği gibi namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı. Üstelik bunların çoğu da 17. yüzyıla ait. Yani oldukça eski. 1 saatte bu iki katlı müzenin hepsini gezebilirsiniz diye tahmin ediyorum. Alt katında da müze gezisi sonrası acıkanlar için bir restoran bulunuyor. Akşam çökerken, daha Ukrayna'ya gitmeden önce, internetten satın aldığım biletimle, Lviv'in en meşhur ve tarihi yapılarından Opera Binasına doğru opera gösterisini izlemek üzere yola koyuluyorum. Hemen bu ünlü Lviv Opera House'dan bahsedeyim. Avrupa'nın en güzel opera binalarından biri olan bu yapı, bir anlamda Lviv şehrinin sembolü. Hakikaten önünde herkesin fotoğraf çekildiğini ve dışarıdan dikkatlice binayı incelediğini siz de göreceksiniz. Neo-Rönesans stilinde yapılan bina, mimarı tarafından Poltva Nehrinin üzerine inşa edildiği için vaktiyle olumsuz eleştirilere maruz kalmış. Ancak bugün tüm ihtişamıyla Lviv'i gezmeye gelenleri selamlıyor. Salon, İstanbul'daki İş Sanat gibi olsa tereddüt edilebilir ama öyle aşırı büyük de değil. Yani en arkadan bile bilet alsanız fark etmez, sahne rahatça görünüyor. Siz de benim gibi yapın, hiç düşünmeyin. Bu, Lviv turu denilince olmazsa olmazlardan. Bir şey anlamasanız da o atmosferi bir kez olsun yaşamak şart. Benim izlediğim 3 perdelik operada bol miktarda Türk ismi geçiyordu. Biraz da anlayabilseydim çok daha güzel olurdu şüphesiz. Sonra yanıma gelen birkaç Ukraynalı, çat pat İngilizceleriyle, görevlinin bana operayı seyretmek için dürbün isteyip istemediğimi sorduğunu söyledi. Ücreti de yanlış hatırlamıyorsam sanırım 20 Grivnaydı. Ağzına kadar dolu olan salondan ayrılıp Lviv Opera binasından çıktıktan sonra, binanın hemen önünde sokak müzisyenlerine rastlıyorum. Neşeli ezgiler, bu soğuk Lviv akşamında dinleyenleri bir nebze olsun ısıtıyor. Lviv gece hayatı hakkında da bir iki şey söyleyeyim hemen. Kiev gece hayatı kadar canlı olmasa da Lviv'de de iki güzel gece kulübü var: Rafinad People ve Fashion Club. Rafinad, Lviv gezi yazımının 1. bölümünde bahsettiğim Glory Cafe'ye çok yakın. Lviv gece kulüpleri içinde eğlenmek için tercih edilebilir. Gece hostele döndüğümde bir başka sırt çantalı Türk gezginle karşılaştım: Aylak Gezgin. Uzun uzun sohbet ettik. Kendisi benden çok daha fazla yer gezmiş. Yani bayağı fazla. Kıskanmadım değil. Konu konuyu açtı, bir süre sohbet ettik, deneyimlerimizi, gittiğimiz ve beğendiğimiz yerleri paylaştık. Böyle anlarda vakit olduğundan çok daha çabuk geçiyor. Gittiği, gezdiği yerler hakkında bilgileri ve kişisel izlenimlerini paylaştığı web sayfası da burada: Aylak Gezgin Çok güzel yazılar var, mutlaka bir göz atın derim. Lvivdeki ikinci günüme, kahvaltının ardından Rynok Meydanı çevresindeki Lviv müzelerini gezerek başlıyorum. İlk durağım Black Stone Hall. Bina, yazının birinci bölümünde bahsettiğim ünlü Rynok Meydanında. İsminden de anlaşılacağı gibi dışı siyah. Burası üç katlı bir yapı. Dilerseniz tüm katları, dilerseniz istediğiniz herhangi bir katı ayrı ayrı gezme şansınız var. Açıkçası her bir katın giriş ücreti 10 Grivna gibi cüzi bir ücret olunca, ben 30 Grivna ödeyerek her üçünü de gezdim. Bu tarihi apartmanın içerisinde eski gazete kupürleri, Ukrayna'nın çıkarmış olduğu ünlü komutanların kişisel eşyaları, eski ve yöresel folklorik kıyafetler, 2. Dünya Savaşında kullanılmış çeşitli silahlar vb. şeyler yer alıyor. Ancak ne yazık ki bütün açıklamalar Ukraynaca yazılmış. Hiçbirinde İngilizce bilgi yok. Ukrayna'nın bu İngilizce olayına bir an önce eğilmesi şart. Ülke, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla tarihsel geçmişinden sıyrılma ve Rusya'dan bağımsız bir devlet olarak kendini dünyaya kabul ettirebilme çabası içinde. Müze girişinde bir anlık dalgınlıkla Privet dediğim yaşlı bayan, Rusçayı sevmediğini ve kullanmamam gerektiğini söylüyor. Kabul ediyorum. Anlayışla da karşılıyorum. Ancak modern dünyaya intibak edebilmek için bu evrensel dilin önemini de bir an önce kavramalılar. Lviv gezilecek yerler bakımından çok zengin. İki adım ilerisi ise Ecza Müzesi. Burası da 1735 yılında kurulmuş. 10:00-17:00 saatleri arasında açık olan bu müzeye giriş de 5 Grivna. Söylemiştim, Ukrayna bize göre bedava! Lviv Tarih Müzesi oldukça eski bir yapı. Kral Jan Sobieski Palace olarak da geçiyor. Böyle denmesinin nedeni, Polonya krallarından Jan Sobieski'nin uzunca bir süre burayı ikametgah olarak kullanması elbette. Müzenin içinde kral ve ailesine ait kişisel eşyaların yanı sıra örneğin çok ilginç bir obje olarak Napolyon'un saçı da var mesela... Oldukça dikkat çekici bir ayrıntı. İtalyan Avlusu, tipik bir İtalyan Rönesans çizgisini yansıtan balkonlardan oluşmuş. Elimdeki Lviv broşüründen edindiğim bilgiye göre, burayı yerel ve ulusal düzeyde çekilmiş kimi filmlerde görebilmek olasıymış. Ayrıca burası yaz ve bahar aylarında kafeye dönüştürülüyor. Avlunun ortasına masalar konuyor. Ayrıca avlu, film gösterimi gibi sanatsal faaliyetlere de ev sahipliği yapıyor. Buraya giriş ücreti ise 2 Grivna. Buradan çıktıktan sonra yemek yemek için bir yer arıyorum. Ve aradığımı kısa sürede buluverdim! House of Legend'ın tam çaprazında yer alan Burger Joint. Burası minik bir yer aslında. Ama tatlı dekorasyonuyla oldukça sempatik bir görünümü var. Autorskie Dark Beer ve Burger menüden oluşan yemeğim 100 Grivna tutuyor. Değişik burger seçeneklerinden birini siz de mutlaka deneyin. Oldukça lezzetli. Yemekten sonra Lviv Chocolate Factory'e gidiyorum. Lviv Çikolata Fabrikası da Lviv'de görülecek yerlerden biri. Her katta farklı modellerde çikolatalar var: Ev, topuklu ayakkabı, köpek, kalp vs. şeklinde... Bilhassa kadınların daha çok ilgisini çekecektir. En üst katta sergilenen arabanın yer aldığı teras ise ne yazık ki kapalıydı. Siz yazın giderseniz mutlaka buraya çıkın. Ben de bütün katları tek tek gezdikten sonra normal ve sütlü Bitter aldım ve çok başarılı buldum. Ukrayna'dan dönerken sevdiklerinize, eş-dost veya akrabalara siz de buradan hediyelik bir şeyler alabilirsiniz. Kendinize de bol bol alın tabii. Hem ucuz hem de çok lezzetli. Rynok Meydanında dolaşırken, farklı mimarisiyle karşıma çıkan bir bina daha dikkatimi çekti. İçine girdim. Burası, meğer bir kütüphaneymiş. Yarım saat kadar ücretsiz internete girdim, blogu kontrol ettim. Gördüğünüz gibi, yurt dışındayken bile blogla ilgilenmekten geri durmuyorum. Görevli burayı öğrencilerin kullandığını söyledi ama içerisi ilginç bir şekilde bomboştu. Ve abartmıyorum, görevli kadının İngilizcesi, şu ana dek Ukrayna'da duyduğum en güzel İngilizcelerden biriydi kesinlikle. Kütüphaneden çıktıktan sonra etrafı dolaşmaya devam ediyorum. Yazının ilk kısmında bahsettiğim Ermeni Katedralinin hemen yan sokağında bir heykelle karşılaşıyorum bu kez. Bu, gaz lambasını icat eden adamın heykeli. İsmi Jan Jozef Ignacy ukasiewicz. İsminden de anlaşılacağı üzere Polonyalı olan bu kişi aslında eczacı ve sanayici. Aynı zamanda dünyadaki ilk petrol rafinesinin de sahibiymiş. Herkes bu heykelin önünde fotoğraf çekiliyordu. Ben çekilmedim. Ve Lviv gezisinin son durağı: Potocki Sarayı. Saray, Svobody Caddesinin üzerinde diyebilirim. Sadece biraz iç kısımda kalıyor. Opera Binasına da yakın. Bulamazsanız birine sorun. Potocki Sarayına giriş 60 Grivna. 30 Grivna bir kat, 30 Grivna ise bir diğer kat için ödüyorsunuz. Ama bilet satışı 17:00'de kapanıyor. Fransız bir mimarın elinden çıktığı belli olan saray, 19. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş. Dışarıdan çok güzel bir görüntüsü var. Günümüzde sanat galerisi olarak kullanılıyor. İçinde 14-18. yüzyıllar arasına ait eserler sergilenmekte. Burası Rynok Meydanının tam köşesinde kalıyor. Yeri çok kolay ve merkezi. Yeni açılmış. 3 katlı bir bina. Ben, elma dilim patates ve From Ribbentrop bira alıyorum. Bu bira hafif ve lezzetli. Birçok farklı enstrüman çalınıyor: Bateri, trompet, saksafon, trombon... Ortam tam Chris Bottinin sahne alacağı cinsten! Bari açayım da When I Fall İn Love albümünü dinleyeyim hemen.. Lviv gezisi yaparken yolunuz Lviv tren istasyonuna düşecektir mutlaka. Burası da tarihi bir bina. Şehir merkezinin hafif dışında kalıyor. Yürüyerek gitmek zor. Lviv şehir merkezinden 1 ve 10 numaralı tramvay veya taksi ile ulaşabilirsiniz. Taksiyi tercih etmenizi öneririm. Çünkü tramvay ile ulaşım biraz uzun sürüyor. Zaten birkaç kişiyseniz ödeyeceğiniz para da bölünür. Böylece daha rahat olur. Kent mezarlığına uzanan yolda ilerliyordum. Amacım tren istasyonuna gitmekti. Fakat kapıdan çıktığımda bir an yönümü şaşırmış olacağım ki, şimdi mezarlık yolundaydım. Tren istasyonu gecenin bu saatinde kapalı olabilirdi, mezarlık ise gece gündüz açık olmalıydı. Ölülerin muhafaza edildiği bölümün ışığı yanıyordu. Yaşlı Pantalejmon hep burada, ölülerin yanında uyurdu. Ben onu tanırdım, o da beni tanırdı. Çünkü kentimizde insanlar sık sık mezarlığa giderdi. Peki, toplam Lviv gezi maliyeti ne kadar tutar? 2-3 gün için aşağı yukarı 20-25 Euro yeterli olacaktır. Şimdi de sırada Kiev gezisi var. Çok teşekkür ederim! Aynen, ben de çok memnun oldum 🙂 Gidilecek daha çok yol, görülecek çok yer var, seyahat hevesimiz hiç bitmesin 🙂 Selamlar.. Merhaba, Ukrayna gezi yazılarınızı okuyunca Sofya-Madrid üzerinden Fas'a gitmeyi planladığım on günlük geziden vazgeçtim; ve hep ' bir ara giderim canım' diye aklımın bir köşesinde tuttuğum Ukrayna'ya gitmeye karar verdim. Ben de sırt çantalı ve tek başına gezen bir denizciyim. Aslında hep bir blog açmak ve orada gezilerimin başka gezginlere referans olabilecek ayrıntılarını yazmak istemişimdir. Fakat bunun hem teknik tarafı ve hem de talep ettiği mesai beni bunu yapmaktan bir şekilde alıkoydu. Ezcümle, elinize sağlık diyorum ve çok gezmeli, sağlıklı ve şanslı bir ömür diliyorum. Blog yazmak gerçekten çok çok zor, \"Gezivita 1 yaşında\" yazımın içinde blog yazmanın ne kadar zor ve emek ile süre isteyen bir şey olduğundan bahsetmiştim. Ben de bunu işin içine girince anladım zaten, dışarıdan öyle görünmüyor çünkü. Ama insanların olumlu yorumları gerçekten motive edici bir unsur. Bu her şeyi daha çekilebilir kılıyor. Ben de size daha fazla seyahat diliyorum, selamlar, sevgiler. Ukrayna yazılarına bıraktığım yorumda bir şey soracaktım, ki unutmuşum. İkişer gün bu iki şehir için yeterli olur mu sizce. Gidiş tarihinde varış saati 02.10. Ayni sabah 06 treni ile Kiev'e geçmeyi iki gece kalmayı, 31 ekim gecesi son trene binip bir gece hostel ücretinden tasarruf etmeyi ve iki gece de Lviv'de kalmayı planlıyorum. Tabii bazen bazı mekanlarda uzun kalmak sıkıcı da olabiliyor! Bence Lviv ve Kiev gezi için ikişer gün yeterli. 4 gün fazla gelir, özellikle de Kiev için konuşmak gerekirse... Odessa'dan çok güzel fotoğraflar paylaşıyor arkadaşlarım ama ikisine de uzak kalıyor açıkçası, Karadeniz kıyısında güzel bir kent Odessa. Benim daha farklı bir önerim olacak bu noktada aslında. Lviv'den Lublin veya Krakow gibi yakın Polonya şehirleri değerlendirilebilir. Fakat Polonya AB üyesi olduğu için sınır geçişlerinde kimi zaman uzun süre beklenmek zorunda kalındığını okumuştum. Kendim de hiç geçmediğim için bu şekilde, çok sağlıklı bir bilgi sahibi değilim ne yazık ki. Detaylı, keyifli, bilgilendirici bir yazı. Bloglarda çok yazı var ama böylesini bulmak zor. elinize sağlık demeden geçmek istemedim."} {"url": "https://gezivita.com/maradona-manu-chao", "text": "İşte Manu Chao da, kişiliğiyle pasaportların geçersizliğini adeta haykıran gerçek bir dünya vatandaşı. Hatta bana kalırsa modern dönemin en büyük filozoflarından bir tanesi. İlk bakışta hırpani gibi duran kılık kıyafetinin ötesinde, çok candan, son derece içten, sımsıcak bir gülümseyiş ve özgün bir karakter duruyor karşımızda. Bir yaşama mana katan, derinliğini veren şeylerden biri de tam da bu bence. Pahalı, son model bir araba ile konser alanına gelseydi, bende kendisine karşı şu an beslediğim duyguları asla yaratamazdı Maradona'ya şarkı söyleyen bu adam. 26 Kasım 2020 tarihinde ajanslar bir haber geçti. Dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri -kimilerine göre tartışmasız en büyüğü- hayata veda etti: Maradona. Altmış yaşında, henüz pek de yaşlı denemeyecek bir yaşta hayata gözlerini yumdu Arjantinli Diego Armando Maradona. Aslına bakılırsa Maradona'nın gerek futbolculuk gerekse aktif futbolu bıraktıktan sonraki yaşamı hep sorunluydu. Sansasyonlar, aşırı kiloları, uyuşturucu ile olan ilişkisi yaşadığı süre boyunca gündemden neredeyse hiç düşmedi. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bundan birkaç yıl önce komaya girmiş, son anda hayata geri dönmüştü. 1994 Dünya Kupasında, grup maçlarında Yunanistan'a attığı o muhteşem golden sonra yapılan doping testi pozitif çıkınca takımdan aniden çıkarılmıştı. Bu, 1986 yılında dünya kupasını kaldırdığı milli takıma da istemsiz bir veda anlamına geliyordu. Manu Chao da, aynı Diego Armando Maradona gibi, kanlı canlı izlediğimiz, dinlediğimiz, çağında yaşanıldığı için gelecek nesillere anlatılabilecek bir adam. Kesinlikle sıradan değil. Basit gibi görünen 3-5 kelimeyle ve ilk bakışta derinliği tam manasıyla kavranamayan ezgilerle, aslında çağının çok ötesine uzanıyor. Michael Jordan'ı, Gheorghe Hagi'yi, Michael Schumacher'i, Diego Armando Maradona'yı, Ayrton Senna'yı seyretmiş, Ludovico Einaudi, Paco De Lucia, Keith Jarrett, David Helfgott'u dinleyebilmiş insanlar olarak, Eddie Merckx, Gilles Villeneuve izlemişlere nasıl gıpta ediyorsak, bizden sonrakiler de eminim onu izleyememiş olmaktan müteessir olacaklardır. Ben Maradona'yı 1993 yılında, Sevilla'da top koştururken bize karşı İstanbul'da oynadığı hazırlık maçından beri hatırlıyorum. Manu Chao'yu da yıllardır dinliyorum. Böyle insanlar alelade siyasetçilere benzemez, isimleri akıldan hiç çıkmaz ve asla ama asla unutulmazlar. Diğerlerini ne kadar hatırlamaya çalışsanız da nafile. Gücü, iktidarı bir süreliğine tekeline alan sahte tanrılar, Edward Said'in deyişiyle hep iflas ederler. Büyüksün Manu Chao, iyi ki vardın Diego Armando Maradona! Me gustas tu!"} {"url": "https://gezivita.com/mardin-gezi-rehberi", "text": "Mardin gezi notları başlıklı yazının ikinci bölümüne hepiniz hoş geldiniz. (Yazının ilk bölümü burada: Mardin Gezi Rehberi 1. Bölüm) Eski Mardin gezilecek yerler listesi bir hayli kabarık olduğu için, bu bölümde de bir sürü farklı yeri birlikte ziyaret edeceğiz. Ancak yazının bu ikinci bölümünde; Mardin'de ne yenir? Mardin'in nesi meşhur? Mardin'den ne hediye alınır? gibi sorulara da yanıt vermeye çalışacağım. Bunun yanı sıra bu bölümde eski Mardin'deki çarşılardan da bahsedeceğim. Böylece Mardin alışveriş konusuna da değinmiş olacağım. Ancak bunlara geçmeden önce, bir önceki yazıda kaldığımız yerden başlayarak devam edelim istiyorum. Hatırlayacağınız gibi Mardin gezi rehberi başlıklı yazımın sonunda Dara Antik Kentini ziyaret etmiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Mardin'deki ikinci günümün son durağı Kasımiye Medresesi oldu. Buraya Eski Mardinin giriş kısmından yani Birinci Caddeden aşağıya doğru yokuş aşağı yürüyerek 25-30 dakikada varabilirsiniz. Yalnız karıştırmayın, birinci caddenin içine doğru veya yeni Mardin tarafındaki yola doğru gitmeyeceksiniz. Siz ne olur ne olmaz diye birinci cadde girişindeki esnafa sorun, onlar size yürümeniz gereken yolu gösterir. Minibüsle gelseniz bile araç sizi medreseye giden yokuşun başında bırakıyor, medresenin tam önüne kadar toplu taşıma yok. Bunu söyleyeyim. İnişte elbette pek bir sorun yok. Ama asıl mesele dönerken o yokuşu yukarı doğru tekrar çıkabilmek... Ben bir iki özel araçtan almalarını rica ettim ama insanlar salgın nedeniyle normalde asla hayır demeyecekleri bu teklife pek sıcak bakmadılar haklı olarak. Ben de ısrarcı olmadım. Yani buraya benim gibi araçsız gittiyseniz, bu yolu yürüyerek inip çıkmak durumundasınız. Güzel Türkçemiz bu ulaşım şekline şöyle bir karşılık bulmuş: Tabanvay. Araçla gelenler içinse girişte otopark bulunuyor. Gittiğiniz zaman göreceksiniz, buraya sürekli tur otobüsleri sefer yapıyor. Otobüslerden biri gelip diğeri gidiyor. Yani medrese, Mardin görülecek yerler listesinin çok önemli bir parçası. Kasımiye Medresesi giriş ücreti herkes için standart: 3 TL. Avlu etrafında sıralanan dersliklere girebilmek için bir hayli eğilmek gerekiyor. Rivayete göre bunun sebebi, eğilerek odaya girmek suretiyle -evet suretiyle- hocaya olan saygıyı göstermekmiş. Derslik olarak kullanılan bu odacıklar çok fazla büyük değil, 8-10 kişiyi ancak alır. Hoca demişken aklımıza burası ile özdeşleşmiş ünlü bir isim geliyor: El Cezeri. 13. Yüzyılda yaşayan bu bilim insanı, Sükman Bin Artuk ve ondan önceki hükümdarların hizmetinde görev yapmış ve çeşitli bilimsel araştırmalar yapmıştır. Hatta El Cezeri, hizmetinde bulunduğu sultanın isteği üzerine bir de kitap kaleme almıştır. Odalardan birinde de bir fil saati var. Mardinde eyvanlı çeşmelerden bolca göreceksiniz. Burada Kasımiye Medresesinde, birazdan bahsedeceğim Latifiye Camisinde... Eyvan iç avluya açılan, üç tarafı kapalı bölüm anlamına geliyor. Bir odanın bir tarafının komple açık olduğunu düşünebilirsiniz. Bu eyvanlı çeşmelerin önemli bir özelliği var. Kasımiye Medresesindeki bu eyvanın sol tarafındaki duvarda kırmızı leke izleri göreceksiniz. Rivayete göre Akkoyunlu hükümdarı Cihangir'in oğlu Kasım burada öldürülünce, onun kız kardeşi kanlı gömleğini ağıtlar yakarak bu duvarlara çarpmış. Bu hikaye, buraya gelen turist kafilelerinin rehberleri tarafından da aynen bu şekilde anlatılıyor. Artık ne kadar doğru bilemiyorum... Havuzlu avludaki tarihi sütunlardan birinde ise, tamamen bize özgü bir iz yer alıyor: İsim kazınmış duvar. Ben İstanbul'a dönmeden önce Eski Mardin'in girişine yakın bir noktada yer alan Has Simit Sarayından birkaç kutu aldım. Gayet leziz ve tazeydi. Buranın ayrıca Mezopotamya manzaralı güzel bir terası da var. Terasın arka cephesinde ise Mardin Müzesi görülüyor. Uğrayıp terasta bir çay & kahve molası verebilirsiniz. Ben Süryani çöreğinin baharatlısını daha çok beğendim. Pastanelerin ve fırınların hepsinde satılan Süryani Çöreğini siparişle İstanbul'a kadar gönderiyorlar. Aklınızda bulunsun. Geleneksel el sanatlarından biri olan Telkariye de burada ayrı bir parantez açmak şart. Gümüş işçiliğinin ince bir yansıması olan Telkari sanatı tamamen bu yöreye has. Bu nedenle Eski Mardin, yazının birinci bölümünde söylediğim oteller gibi, yan yana gümüşçülerle dolu. Bunlardan birine girip zevkinize göre bir şeyler bulabilirsiniz. Ben bir şey satın almasam da içeri girip sıcak bir sohbet gerçekleştirdiğim Abdülbaki Abi'nin dükkanı Cihan Gümüşçülük'ü önerebilirim size mesela. Eski Mardin'in araba girmeyen daracık taş sokaklarında gezerken eşeklerle karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Ben Mardin gezi notları yazısının ilk bölümünde sokaklarda karşılaştığım atlardan biraz bahsetmiştim zaten. Eşekler de aynı atlar gibi Mardin'de çok önemli bir yer tutuyor. Ancak onlar atlar gibi sadece ulaşım amaçlı kullanılmıyorlar çünkü eşekler belediyenin çöp toplama işleminde kullandığı ana aktörlerden en önemlisi olarak karşımıza çıkıyorlar. Vaktiyle güneşe tapanların ülkesinde gezerken, kulaklığımda da Burcu Güneş var. Dinlediğim albümün ismi: Anadolu Güneşi. \"Sen Benimsin Ben Seninim\" ne kadar güzel bir türküdür öyle! Neşet Artaş'a ait bu türküyü Burcu Güneş ne güzel yorumlamış! Mardin gezi rehberi yazısının ilk bölümünde ismini vermediğim lokantaya gelelim şimdi: \"Sultan Sofrası.\" Burası Eski Mardin'in, birinci caddenin tam ortasında kalıyor diyebilirim. Gezerken görmemeniz, önünden geçmemeniz imkansız zaten. \"Ne yesem acaba?\" diye düşünmeye gerek yok. Buraya gidip benim gibi \"Mardin Tabağı\" ısmarlıyorsunuz. Yanına da bir açık ayran söylüyorsunuz. Gelen hemen herkes böyle yapıyor zaten. Bu pidecideki lezzetler İstanbul'un neredeyse yarı fiyatına. Şaka değil gerçek! Üstelik sadece pide değil lahmacun da var. Lahmacun 4 TL. Hem lahmacunu hem de pideyi denemenizi öneriyorum. Lahmacun İstanbul'da bildiğimiz lahmacundan biraz daha küçük ancak pide bildiğimiz standart boyutta. O meşhur lafı -Başım gözüm üstüne- hissetmeden söyleyen bir tek bu arkadaşı gördüm tüm Mardin gezi süresince. Acaba bir anlık, bana mı öyle denk geldi diye düşündüm ve sonra normalde hemen hiç yapmadığım bir şeyi yapıp, girip bu mekan hakkında internetteki kullanıcı yorumlarını dikkatle inceledim. Bir de Cumhuriyet Meydanında, birinci caddenin en merkezi yerinde Birtat Lahmacun isimli büyük bir dükkan var. Burada sadece lahmacun değil kebap çeşitleri de bulunuyor. Bir öğün de burada yedim, yemekler gayet güzel. Burası da Mardin'de yemek konusunda önerebileceğim son yer olacak. Fiyatlar konusunda şöyle diyebilirim özetle: Sultan Sofrası ve Öz Yasemin Pide Salonu, Kebapçı Yusuf Usta ve Birtat Lahmacuna göre daha hesaplı. Daha önce hiç denemediğim için iki şişe Süryani Şarabı satın aldım Mardin'den. Hediyelik olarak da düşünülebilir. Şarabın markası: Sargon. Eve döndükten sonra, \"İstanbul'da da aynısını bulabilir miyim acaba?\" diye kafamdan geçirirken, oturduğumuz apartmanın hemen karşısındaki tekelde de aynı şarabı buldum. Peki Mardin'de kahveyi nerede içtim? Mardin'de kahve nerede içilir? Tabii ki meşhur Marangozlar Kahvesinde! Burası aynı zamanda Mardini gezerken verilecek molalar için harika bir durak. Eski Mardin çarşılarından biri olan Hasan Ambar Çarşısı merdivenlerinden inip sağa doğru biraz yürüyorsunuz. Birkaç yüz metre sonra bu kahveye varacaksınız. İster çay, ister dibek, ister menengiç kahvesi, ister mırra olsun... Doğru adres burası. Zaten renk renk sebze & meyve satanlar burada hemen karşınıza çıkacak. Buradan itibaren adeta bir çeşit labirentin içine gireceksiniz. Zira burada Mardin Ulu Camii, Latifiye Camii, Kayseriyye Bedesteni, Mardin Cumbalı Ev ve Marangozlar Kahvesinin olduğu Revaklı Çarşı tamamen iç içe geçmiş durumda. Peki tüm bu labirentin, çarşıların ve pazarların içinde neler satılıyor? Ne tür dükkanlarla karşılacaksınız? Aklınıza ne gelirse: Terziler, nargileciler, aktarlar, sabuncular, kıyafet satanlar, tespihçiler, bakırcılar, marangozlar, gümüşçüler, baharatçılar, antikacılar, çaycılar... Ben bu labirentin içinde saatler harcamışımdır. Yürürken karşıma ilginç birkaç yapı birden çıktı. Cumbalı ev, Mardin'in alışıldık mimarisinin dışında bir tarzı yansıttığı için hemen dikkat çekiyor zaten. Bu evin önünden biraz yürüdükten sonra ise artık kullanılmayan ve atıl duran tarihi bir bina karşıma çıkıyor. Burası da Eski Sinema Salonu. Üst kattaki pencelerin camları kısmen kırık. Kapısı kilitli. İçeriye yığılmış eşyalar kapı aralığından görülebiliyor. Binanın uzunca bir süredir kullanılmadığını kestirmek pek zor değil. Buradan yürüyerek, çarşının içinden sırayla Mardin Ulu Camii ve Latifiye Camiine ulaşıyorum. Artuklu döneminden kalan Mardin Ulu Camii şehrin sembol yapılarından biri. Avluya girer girmez adeta \"Bakın ben buradayım\" dercesine haykıran heybetli ve işlemeli zarif minaresi, şehrin birçok noktasından da görülebiliyor. Zaten söylediğim gibi, caminin girişi çarşı ile bitişik, yan yana. İster çarşının içinden gelip camiye girin, ister camiden çıkıp çarşıyı gezmeye başlayın. Size kalmış. Mardin'de gönüllü rehberlik yapıp harçlık toplayan çocuklar arasında benimle en çok ilgilenen, bana en fazla şey anlatan Fatih oldu. Latifiye Camiinin özelliklerini, eyvanlı çeşmeleri, Mırra'nın öyküsünü bir de onun ağzından dinledim. Okulundan, ailesinden, Mardin'den konuştuk. Baktım okumaya, öğrenmeye ve araştırmaya çok hevesli, ona kendi okuduğum Mardin Güneş Ülkesi isimli kitabı İstanbul'dan hediye olarak posta ile gönderebileceğimi söyledim, adresini vermesini rica ettim. Adresi hemen not aldım ve ardından ekledim: \"Bu kitabı okursan, gelenlere Mardin'i çok daha farklı özellikleriyle, çok daha güzel bir biçimde anlatabileceksin. Gerçekten de öyle. Mırra birkaç saniyede içilip bitirilen bir içecek olmasına karşın hazırlanması epeyce uzun sürüyor. Kahveyi içtikten sonra yanlarından ayrılıyorum. Oradan ayrıldıktan sonra bir anda kafamda bir şimşek çaktı ve Sabancı Müzesinin hediyelik eşya mağazasında elimdeki kitabın aynısının satıldığını hatırladım. Şehir merkezi oldukça büyük taş konakların çokluğuyla dikkat çeker. Çok azının geçmişi 19. yüzyıl öncesine inse de, insan bir Ortaçağ kenti, bir Mezopotamya Gubbiosu izlenimi edinir. Daha büyük konakların bir çoğunda çan kulelerinin bulunması, Mardin'in refahına herhalde büyük katkıda bulunan Süryani Ortodoks azınlığınca yaptırıldıklarına işaret eder. Ana meydan bir şehir turunun belirgin başlangıç noktasıdır. Kuzeyde iyi düzenlenmiş Mardin Müzesi yer alır. Artuklu sultanları Melik Salih ve Melik Muzaffer döneminde görev yapmış Abdüllatif Bin Abdullah'ın yaptırdığı oldukça büyük Latifiye Camii aşağıda kalır. Daha doğuda, ana caddenin aşağısında bulunan Ulu Camii, 19. yüzyılda büyük ölçüde restore edilmiş başka bir Artuklu yapısıdır. İnce bezemeli minaresi kent manzarasının öne çıkan bir unsurudur. Arkasında kalan Kayseriyye Çarşısının inşası, daha çok medresesi ile tanınan Akkoyunlu hükümdarı Kasım Bey döneminde, 1500'den önce tamamlanmıştır. Aynı Dara Antik Kenti gibi Mardin Müzesi de pazartesi günleri kapalı. Burada Müzekart geçiyor, dolayısıyla ben ücret ödemeden girdim. Mardin Müzesinin giriş katında yakın dönem kazılarında bulunanlar, Dara Antik Kentinden çıkarılan kimi objeler, Roma döneminden kalan sütunlar, Arapça ve Süryanice yazılmış mezar taşları sergileniyor. Merdivenlerden çıktığınızda karşınıza gelen birinci katta ise oda oda bölümler var: İnanç salonu, ticaret salonu, yaşam salonu ve sahte eserler salonu. Müzeyi gezmem yaklaşık bir saat sürdü. Nükhet Everi, kitabında burasının bir saray hissi uyandırdığını yazmış. Gerçekten çok haklı. Kapıdan girmeden önce dışarıdan binayı süzerken ve içeride merdivenlerden çıkıp odalara girerken aklıma yıllar önce oynadığım Prince of Persia geldi. Müzeyi ziyarete gelenler, ayrılmadan önce mutlaka üst kattaki geniş avluda fotoğraf çektiriyorlar. Eski Mardinde birinci caddenin girişine yakın kısımda yer alan ve Mor Behnam olarak da geçen Kırklar Kilisesi ile Mardin Müzesine bitişik yer alan Meryem Ana Kilisesi, Covid 19 salgını nedeniyle kapalıydı. Öğrendiğime göre bu kiliselerin dini görevlileri hastalıktan bir hayli korktukları için kiliseleri geçici bir süreliğine kapatmayı seçmiş. Bir yandan da son derece haklılar aslında. Ancak tüm rahipler onlar gibi değil. Hastalığın sahte olduğuna inanıp kendini korumayan din görevlileri ile ilgili haberleri de sıkça duyuyoruz. Son günümde Mardin Müzesini gezdikten hemen sonra şehirden ayrılmadan önce tarihi Kız Meslek Lisesi ile Gazi Paşa İlkokulunu ziyaret ediyorum. Kız Meslek Lisesinin yerinde daha önceden bir medrese varmış. Buraya 1898 tarihinde bir Rüştiye Mektebi yaptırılmış önce. Bu rüştiye binası sonradan lise, kız öğretmen okulu ve ticaret lisesi olarak hizmet vermiş. Bir bakanı tekrar baktıran girişindeki işlemeli zarif kapının üzerinde Milli Eğitim Bakanlığı Olgunlaşma Enstitüsü yazıyor. Bunun hemen yanı ise bir ilk okul binası: Mardin Artuklu Gazi Paşa İlkokulu. Mardin seyahati böylece burada sona eriyor. Üç günlük gezim beklediğimden de çabuk geçti aslında. Hatırlayacağınız üzere, Eski Mardinden Mardin hava alanına dönüş için, yazının ilk bölümünde \"Dönüş için Havaşı kullanmanızı pek önermiyorum\" demiştim. Bunun sebebi yine ilk bölümün girişinde de belirttiğim gibi trafik. Aslında uçak saatine göre Mardin'den hava alanına dönüşte araç yine var ancak bu minibüsün trafiğe takılma ihtimali çok yüksek. Cumhuriyet meydanında sorduğum taksici 90-100 Türk Lirası fiyat söyledi, otelden aradıkları taksi ile ben Eski Mardin'den Mardin hava alanına 70 TL'ye gittim. Pek ucuz sayılmaz ama işimizi garantiye almak adına bu noktada en makul seçenek taksi gibi görünüyor. En kötü ihtimalle, yazının ilk kısmında telefon numarasını yazdığım Serkan'ı arayabilirsiniz. Eminim yardımcı olacaktır. Mardin gezi notları burada sona eriyor. Okuyan herkese çok teşekkür ediyorum! Hepiniz baş tacısınız! Yakın zamanda Mardin seyahati düşünenler için umarım faydalı bir içerik üretebilmişimdir. - Amsterdam Gezi Rehberi - Stockholm Gezi Rehberi - Saklı Cennetler - Arabayla Yurt Dışına Çıkmak - Antoni Gaudi'nin Barselona'sı - Sırt Çantalı Seyahat - Hosteller İle İlgili Merak Edilenler Ah Mardin! Mardin yazılarını okudum, gezmedik yer bırakmamışsın. Beni en çok etkileyen yerlerden biri Mardin, insanı içine çeken farklı bir şehir. 2018 yılında Mardin Müzesi davetiyle birkaç gün kalma şansım oldu. Müze müdürü Nihat Bey bize tüm zaman eşlik etti, onun anlatımıyla gezi daha da anlam kazandı. Program hazırdı ve yoğundu. Nusaybin`e kadar gittik, Nasıl gezeceğiz bunca yeri derken inanılmaz geçti! Bir de üzerine festivale denk geldik ve müzede her hafta olan müzik akşamına. İnanılmazdı! Yazılarım çok çok eksik ve seninkiler kadar detaylı ve zengin yazamıyorum zaten:) Umarım tekrar toparlayıp kalan yerleri yazmayı başarırım. Bu arada araç kiralamadan gezme işini çok iyi başarmışsın. Çünkü gerçekten araçsız zor. 2018 öncesinde Mardin`e gitmek hep aklımdaydı. Ancak senin de belirttiğin gibi normalde oldukça kalabalık. Biz ailece birkaç kez yeltendik, ya uçaklar doluydu ya da çok pahalıydı. Kesinlikle tekrar gideceğim şehirlerden biri, evdekilerin de görmesini istiyorum. Senin bu dönemde gidebilmen bir anlamda iyi olmuş. Kapalı olan yerler üzücü tabii ama rahat gezmişsin en azından. Merhaba. Çok teşekkür ederim yorum için! Evet, ben de tekrar gelmek istiyorum. Bakalım, bu ilk seyahat şimdilik başlangıç olsun diyelim. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/mardin-gezilecek-yerler", "text": "2020 yılının ekim ayının sonlarına doğru, bir hafta sonunu da içine alacak şekilde üç günümü, Mardin'e seyahat etmek için ayırdım. Doğruyu söylemek gerekirse, bu çok önceden planlanmış bir seyahat değildi kesinlikle. Pegasus bolbol puanımı kontrol etmek için girdiğim Pegasus Hava Yolları web sitesinde, şu ana dek biriktirmiş olduğum puanlardan 4000 puanın, 2020 yılının sonuna dek kullanılması gerektiğini, aksi halde bunların koşulsuz bir biçimde direk silineceğini öğrendiğimde, elimi çok çabuk tutmam gerektiğini anlamış oldum. Yani bu, uzunca bir süredir hiç seyahat etmediğim anlamına geliyordu. Tabii bu sadece benim için değil, şu an bu yazıyı okuyan hemen herkes için geçerli bir durum. Kısmi bir normalleşme süreci de zaten bir süredir başlamış olduğu için, gerekli önlemleri almak kaydıyla kısa süreliğine de olsa bir gezi yapma fikri, Pegasus'un sileceğini haber verdiği bu puanlarla bir anda üst üste geldi diyebilirim. Ve işte sonuç: Mardin gezi rehberi. Mardin uçak bileti böylece hızla alındıktan sonra (4000 puana ilaveten, gidiş-dönüş uçak biletine toplam 93 TL ödedim.) serin diyebileceğim bir İstanbul gününde Sabiha Gökçen hava alanına ulaşıyorum. İstanbul Mardin arası uçuş yaklaşık bir saat kırk dakika kadar sürüyor. Pek de uzun olmayan bir yolculuktan sonra Mardin hava alanına iniyorum. Açıkçası Avrupa'da gezmediğim pek fazla bir ülke kalmadığı halde, Türkiye'nin bu bölgesine hayatımda ilk kez geldiğimi belirtmeliyim. Neden bunları belirtme ihtiyacı hissettiğimi yazıyı okurken kendiliğinden anlayacaksınız zaten. Size tüm detaylarıyla her şeyi tek tek anlatacağım. Şimdi hazır olun çünkü gerçekten bir hayli uzun ama okuduğunuza kesinlikle değecek Mardin gezi notları geliyor. Covid 19 salgını nedeniyle Pegasus kabin içi bagajları tümüyle kaldırdığı için, mecburen vermek zorunda kaldığım el bagajımın gelmesini beklemek durumundayım. Sırt çantası ile seyahate ve vakitten bu şekilde küçük hamlelerle bile olsa tasarruf etmeye son derece alışmış biri için oldukça can sıkıcı bir durum olsa da, sağlığımız her şeyden daha önemli elbette. Pandemi bize bunu fazlasıyla gösterdi. Hayatta sağlıktan daha önemli olan hiçbir şey yok ve bir dakika sonrasında ne olacağını asla kestiremediğimiz bu dünyada aslında her şey boş. (Evet gerçekten de boş. Keşke bunu hep hatırlayabilsek, aklımızdan bir an olsun çıkarmasak diyorum hep. Diyorum ama maalesef olmuyor, kimseye anlatamıyorum. Bu konudaki şu yazıma bakabilirsiniz: Bir Deneme Mardin'de geçirdiğim süre ve insanlarla yaşadıklarım, bende bu türden düşüncelerin daha da yerleşmesine yol açtı. Bunu üzerine basarak söylemeliyim. Küçük valizimi alıyorum ve Mardin hava alanı çıkış kapısından çıkıyorum. Benim gibi arabasız gezen, sürekli toplu taşıma ile seyahat eden sırt çantalı bir gezginseniz, Mardin hava alanından Mardin merkeze ulaşım için en iyi seçenek, hava alanından çıktıktan hemen sonra karşınıza gelecek olan HAVAŞ minibüsü. HAVAŞ ile Mardin hava alanı-Mardin merkez arası ulaşım 10 TL. Aracın içinde nakit olarak ödüyorsunuz. Elbette bunun dışında başka seçenekler de var. Mesela bir diğer ucuz seçenek hava alanının hemen karşısındaki yoldan geçen minibüsler. Kızıltepe Mardin arasında sefer yapan minibüsleri kullanarak da merkeze gidebilirsiniz. Bunlar şehir minibüsü olduğu için elbette Havaş'a göre biraz daha ucuz. Sosyetikler veya grup halinde gelip ücreti paylaşma şansı da olan arkadaş grupları içinse, taksiciler zaten sizi kapmak için tetikte bekliyor olacak. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok, daha kapıdan çıkmadan önce onlar sizi bulur. Havaş minibüsleri uçak saatlerine göre ayarlandığı için indiğiniz zaman mutlaka bir tanesine denk geleceksiniz demektir. Bu konuda herhangi bir şüpheniz olmasın. Aynı şey Mardin'den hava alanına geri dönüş için de geçerli. Uçak saatinden önce mutlaka bir Havaş minibüsü var. Ancak dönüşte Havaşı kullanmanızı pek önermiyorum, onun da nedenini yazının ikinci kısmının son bölümünde öğreneceksiniz. Ama söylediğim gibi, Mardin'e vardığınızda hava alanından merkeze gitmek için öncelikli tercihiniz mutlaka Havaş minibüsleri olsun. Gayet konforlu ve hesaplı bir yolculuk sizi bekliyor. Mardin Hava alanı Mardin şehir merkezi arası yaklaşık 30 km. Havaş ile bir saate yakın bir sürede eski Mardin'e ulaşabilirsiniz. Kalacağınız yer yeni Mardin'deyse zaten daha önce ineceksiniz demektir. Evet tahmin ettiğiniz gibi Mardin; yeni Mardin ve eski Mardin olarak ikiye ayrılıyor. Ben eski Mardin'de konakladım, sürekli orada gezdim ve yeni Mardin'de çok çok kısa bir süreliğine bulundum. Zira Mardin gezilecek yerler listesi denince akla gelen yerlerin çoğu eski Mardin'de yer alıyor. Eski Mardin ise Mezopotamya ovasına bakan tarihi taş evleri, bu taş evleri birbirine bağlayan daracık sokakları, bu sokakları gezerken karşılaşacağınız sevimli eşekleri ve atları, sokakları birbirine bağlayan abbaraları ile tek kelime ile büyüleyici! Yani burası bizim görmemiz, gezmemiz, içinde bıkmadan ve usanmadan zaman geçirmemiz gereken Mardin. Eski Mardin'de, zamanda geriye doğru otantik bir yolculuk yapmaya hazırlanın. Abbara'nın ne olduğuna da birazdan değineceğim, azıcık dişinizi sıkın. Mardin gezisi küçük bir tatsızlıkla başlıyor gelenler için. Zira yeni Mardin'den eski Mardin'e doğru olan yokuşu hızla çıktığımız halde, eski Mardin girişinde yol adeta duruyor. Evet bildiniz: trafik! İstanbul'da kendisinden ve metrobüsten kaçtım ama burada da beni buldu. \"Ne alaka?\" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen anlatalım. Burası eski Mardin'e giden tek yönlü yol ve günün hemen her saati ne yazık ki böyle sıkışık. Özellikle de sabah ve akşam, işe gidiş ve işten çıkış saatlerinde. Hele de hafta sonları... Aman diyorum! Eski Mardin'in hemen girişinden başlayan ve araçla ite kakan gidilebilen -yürümesi çok keyifli o ayrı-, bir benzetme yapmak gerekirse İstanbul'daki İstiklal Caddesini, Varşova'daki Nowy Swiat'ı, Belgrad'taki Knez Mihailova'yı andıran bu upuzun caddenin ismi \"Birinci Cadde\" sevgili dostlar. Eğer eski Mardin'de kalacağınız yer, benim gibi girişin tam ters istikametinde yani Sabancı Müzesi tarafında değilse ve yükünüz/valiziniz de hafifse, araçtan inip yürüyün çok daha iyi. Hatta o taraftaysa bile inebilirsiniz aslında. Ama valiziniz ağır gibiyse/büyükse inmeyin, bekleyin, sonra bir de benim kulaklarım çınlamasın! Şöyle diyeyim: kalacağınız yer; Mardin Ulu Camii, Mardin Müzesi, Mardin Kırklar Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mardin Cumhuriyet Meydanı gibi birinci caddenin başlangıç tarafına daha yakınsa, bu noktada yani trafik sıkışıklığında birinci caddenin hemen girişinde inmek çok daha mantıklı. Değilse, dediğim gibi karar vermek size kalmış. Bekleyebilirsiniz veya yine de inip biraz daha fazla yürüyebilirsiniz. Biz böyle ağır ağır bir süre ilerledikten sonra neyse ki Havaş minibüsünü kullanan sevimli tonton abi beni eski Mardin'de kalacağım otelin tam önünde indiriyor. Evet, Mardin hava alanı eski Mardin arası ulaşım bir saati buldu. Dediği gibi, bunun özellikle de ikinci yarısı dur-kalk ile geçti. Mardin'de nerede kalınır? Ben Mardin konaklama için eski Mardin'deki bu birinci caddede, Mardin Sabancı Müzesi ve Hatuniyye Medresesine çok kısa bir yürüme mesafesinde kalan, aynı Mardin evleri gibi güney cephesi komple Mezopotamya ovasına bakan Merdin Boutique Hotelde kaldım. Çalışanlar gerçekten çok ilgiliydi. Konum olarak da zaten birinci cadde üzerinde, Mardin'de gezilecek yerler yakın olduğu için çok rahat ettim. Sırt çantalı bir gezgin ve normalde hep hostellerde kalmaya alışkın biri olduğum için pek konfor aramıyorum zaten. Bu otel eski taş evlerin tıpatıp aynısı. Kapadokya otellerini andırıyor. Öyle tarif edeyim size basitçe. Ben Merdin Boutique Hotelde oda+kahvaltı için tek kişilik odaya günlük 115 TL ödedim. Yani bu anlamda sanırım biraz şanslıydım. Zira hem konaklama için yer bulmak benim için son derece kolay oldu hem de Mardin'e gezmek için inanılmaz güzel, çok güzel bir mevsimde geldim. Hava gezmek için bir harikaydı. Mardin gezisi düşünenler için Mardin hava durumu hakkında bir şeyler söyleyeyim yeri gelmişken. Mardin gezisi için iklim koşullarının en uygun olduğu dönemler; nisan, mayıs, haziran, eylül ve ekim ayları diyebilirim. Ben ekim ayında gündüz şort ve t-shirt ile dolaştım. Hava gündüz bir hayli sıcaktı. Akşamları ise çok serinledi diyemem doğrusu. Her ihtimale karşı bir sweatshirt fazlasıyla yeterli olacaktır. Bu ayların dışında da elbette gelebilirsiniz. Ancak yaz aylarında Mardin inanılmaz sıcak. Sıcağın altında yürüyerek bu kadar yeri gezmek tam bir eziyete dönüşebilir, benden söylemesi. Kışın ise kar yağdığını ancak çok uzun süre tutmadığını söyleyenler oldu. Yalnız kışın hava biraz soğuk oluyormuş. Bilmem, belki kışın da güzel olabilir. Ama belirttiğim gibi, Mardin seyahatini siz mümkün mertebe bu söylediğim aylara denk getirmeye çalışın. Mardin gezi rehberi için start vermeden hemen önce, Mardin ve Mezopotamya, bu bölge ve çevresi hakkında bazı temel ve önemli bilgileri paylaşmak istiyorum müsaadenizle. Mardin Mezopotamya'nın önemli bir yerleşim yeri. Mezopotamya iki nehir arasındaki ülke anlamına geliyor. Bu iki nehir meşhur Fırat ve Dicle oluyor. Bu bölge son derece bereketli topraklara sahip olduğu için tarihte birçok uygarlığın da yaşam alanı olmuş. Zaten bu yüzden Bereketli Hilal denilen alanın bir parçası oluyor. Ancak burada unutulmaması gereken bir şey daha var. Yetiştirilen ürünlerin çeşitliliğinin ve toprağın verimliliğinin yanı sıra bölge aynı zamanda oldukça kurak bir coğrafya. Yeterli sulama yapılamadığı için de su kısıtlı. Bu topraklar Hristiyanlık ve İslamiyet açısından son derece önemli bir merkez ve bölgede dinsel alandan eğitime dek oldukça fazla sayıda mimari yapı bulunuyor. Elbette yörede \"Dara Antik Kenti\" örneğinde olduğu gibi antik kentler de var. Hatta az önce sözünü ettiğim sarnıçlardan biri de Dara Antik Kenti içerisinde. Bu anlamda Mardin gezilecek yerler listesi; manastırlar, medreseler, camiler ve kiliseler ile dopdolu diyebilirim. Burası aynı zamanda yüzlerce yıl güneşe tapılan topraklar... Söz gelimi az ileride bahsedeceğim ve Mardin'de gezilecek yerler arasında yer alan Deyrülzafaran Manastırı bir güneş tapınağının üzerine kurulmuştur. Mardin; Asurlulardan Perslere, Romalılardan Sasanilere, Araplardan Artuklulara, oradan Osmanlıya ve tabii cumhuriyete dek çok farklı dönemi birden yaşamış bir yer. İşte bu çeşitlilik ve heterojen yapı halen şehirde hissediliyor. Mardin'de farklı etnik kökene ve dinlere mensup insanlar bir arada yaşıyorlar: Süryaniler, Keldaniler, Araplar, Kürtler, Ezidiler, Türkler... Süryanilik Hristiyanlığın bir mezhebi. Süryaniler, Milattan sonraki birinci yüzyılda Hristiyanlığı kabul etmiş bir topluluk. Roma İmparatorluğunun MS 3. Yüzyılda resmen bu dini benimsediğini düşünürsek, bir hayli erken bir dönem olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Zaten İsa Peygamberin doğum yeri de buraya yakın bir yer: Filistin. Orada oturanlarla birbirinizi ilk kez görmüş olmanızın pek bir önemi yok, sohbeti başlatmak kolay. İsterseniz etrafınızdakilerle aynı benim gibi ısmarladığınız çayın kıvamına uygun bir şekilde sohbeti zaman zaman koyulaştırırsınız, isterseniz arada sırada yanınızda getirdiğiniz kitaba göz atabilirsiniz. Kimse kimseyi bir şey yapmaya zorlamıyor. Otele yerleştikten hemen sonra, hiç vakit kaybetmeden eski Mardin sokaklarını turlamaya çıkıyorum. Mardin gezi süresince dolaştım da dolaştım, yürüdüm de yürüdüm. Deyim yerindeyse ayaklarıma kara sular indi. Ama buna kesinlikle değdi! Öğleden sonra varabildiğim için ilk gün, hiç vakit kaybetmeden birkaç yer de olsa görebilmek, kapanmadan birkaç farklı yapıyı ziyaret etmek istiyorum. İlk durağım birinci caddenin girişinin tam ters istikametinde, yani diğer tarafında kalan, otelimin hemen yakınındaki Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi. Burası aslında 2. Abdülhamit zamanında yani 19. Yüzyılın sonlarına doğru askeri bir kışla olarak inşa edilmiş. Cumhuriyet döneminde bir süre vergi idaresi olarak kullanılan bina, 2009 yılında restore edilerek Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi olarak açılmış. Aynı zamanda binanın bir bölümü de Dilek Sabancı Sanat Galerisi olarak geçiyor. Giriş ücreti tam 7, öğrenci 4 TL. Bina iki katlı bir yapı. Hemen girişinde otomobil olan zemin katta, Mardin'in 19 ve 20. Yüzyılına ait objeler sergileniyor. Yani burada görecekleriniz gündelik sosyal yaşama ait ev aletleri, kentin geçmişine ışık tutan eşyalar vs. olacak. Bir alt kattaki Dilek Sabancı Sanat Galerisi ise çağdaş sanata ayrılmış. Burada da fotoğraf sergileri bulunuyor. Bu her iki bölümü ortalama bir saat içerisinde gezmeniz pekala mümkün. Müzede görev yapan Cansu Hanım, Pınar Hanım ve Rozelin Hanım ile çok keyifli bir sohbet de gerçekleştirdik. Burada pandemi öncesinde ücretsiz karagöz oyunu gösterileri de yapılıyormuş. Zaten Cansu Hanım eğitmen. Pınar Hanım bu müzede çalışan sanat tarihçisi. Rozelin Hanım ise müzenin mağazasında görev yapıyor. Mardin'in yerel insanı, esasen buralı olmamasına rağmen Mardin'de yaşayan insanlar, hepsi gerçekten bir başka. Müzede görev yapan, çok keyifli vakit geçirdiğim ve ismini tek tek saydığım bu arkadaşlara, misafirperverlikleri için buradan bir kez daha çok teşekkür ediyorum! Müzeyi gezdikten sonra Mardin valilik binasının önünden geçiyorum. Zaten burası karşılıklı konumlanmış iki yapı. Geç Osmanlı döneminde yapılmış olan valilik binası da dışarıdan oldukça ihtişamlı görünüyor doğrusu. Şimdi istikamet birinci cadde üzerinde yer alan Mardin Zinciriye Medresesi. Aslında Sakıp Sabancı Müzesi ve Mardin valilik binasının az ilerisinde yer alan Hatuniyye Medresesi de Mardin görülecek yerler içerisinde ama ben onu daha sonraya bıraktım. Çünkü orası bir hayli küçük bir yapı ve ziyaret için on-on beş dakika fazlasıyla yeterli. Biliyorsunuz, onların da isimleri böyle çok uzun oluyor. Eski futbolculardan -uzunca bir süre Fiorentina ve Milan'da oynayan- Rui Costa'nın gerçek isminin sadece bu olduğunu sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz demektir! Bunlar genelde sadece ilk ve son isimleri oluyor. Aslında arada bir sürü isim daha oluyor çoğu kez ama tabii çok uzun olduğu için hepsi tek tek yazılmıyor. Yoksa Portekiz veya Brezilya milli takımının ilk on birini yazmak için harita metot defteri gerekebilir. Ronaldo'nun (Brezilyalı, orijinal olan Ronaldo, benim gibi 1990'ların çocuklarının kahramanı olan) gerçek adını da bir zahmet siz araştırın artık, ben Mardin gezi notları için kaldığım yerden aynen devam ediyorum. Zinciriye Medresesi \"Sultan İsa Medresesi\" olarak da anılıyor ve buraya ulaşmak için birinci caddeden tepedeki Mardin Kalesi tarafına doğru yürümek gerekiyor. Başınızı biraz yukarı doğru kaldırdığınız zaman, Mardin Kalesini tüm ihtişamıyla en tepede göreceksiniz. Medreseyi google haritalardan da bulabilirsiniz ama çarşıda kime sorsanız gösterir zaten. Ne yazık ki içine girme şansım olmadı çünkü medrese kapalıydı. Mardin gezisi sırasında birkaç yere daha kapalı olduğu için giremedim ne yazık ki... Sebebi ise malum: Covid 19. İçine giremeyince cephedeki anıtsal girişi inceleyip burayı fotoğraflamakla yetiniyorum. İnsanlar da Zinciriye Medresesi önünde, arkalarına boylu boyunca uzanmış olan Mezopotamya'yı alarak manzara fotoğrafı çekiliyorlar. Sokaklara dalıyorum içlerinde biraz kaybolmak için. Hepsi birbirine benzeyen, labirenti andıran taş sokaklar. Birbirine bitişik nizamda ve karşılıklı sıralanmış taş evler. Sokakları birbirine bağlayan alçak geçitlere ise \"Abbara\" deniyor. Neden bu şiiri anımsadım durup dururken? Çünkü akşam güneşinin kızıllığı Mezopotamya ovasına doğru inerken, otelimin terasında günün yorgunluğunu atarken bu manzarayı seyrediyorum. Gözlerim ufukta... Ancak Mardin'in büyüsü bu düzlükte ve ufukta gördüklerinizle sınırlı değil yalnızca. Örneğin Vilnius'ta, şehrin tarihi kısmında yer alan kaldırımlardaki ve yerdeki kimi işaretler, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki getto duvarlarının yer aldığı kısımları gösteriyordu. Berlin'de insanları bölen, ayrıştıran Berlin Duvarının kalıntılarını hala görebilirsiniz. Çarşıdan otogara minibüsle gitmek yaklaşık 15-20 dakika sürüyor. Günlerden Pazar. Bugünkü hedefim Dara Antik Kenti ve Deyrülzafaran Manastırı. Ve Mardin'deki ikinci günümde ikinci sürpriz ile karşılaşıyorum: Pazar günleri Dara Antik kentine araç yok! Bu, Eski Mardin'den ve Mardin Otogarından Dara'ya giden toplu taşıma aracının numarası. Yalnız tam olarak antik kentin neresinde bırakıyor, uzağından mı yoksa bayağı yakınından mı geçiyor, orasını bilemiyorum. Çok fazla da soramadım çünkü benim bu araçla gidemeyeceğim zaten kesindi. Kesindi zira pazartesi günleri Dara Antik Kenti kapalı. Salı da benim dönüş günüm olduğu için ne yapacağıma acilen bir karar vermek durumundaydım. Bu noktada hazır yeri gelmişken önemli bir konuya daha değineyim. Her ne kadar eski Mardin gezilecek yerler için taşıt kullanmanıza hiç gerek olmasa da, eski Mardin'in dışında kalan ve internetteki \"Mardin gezi notları\" başlıklı yazılar içinde sıkça yer alan Deyrülzafaran Manastırı, Dara Antik Kenti gibi yerler için araç şart. Kısa bir pazarlık sonrasında arabasıyla Dara Antik Kenti ve Deyrülzafaran Manastırına gidecek ve dönüşte de beni Kasımiye Medresesine bırakacak şekilde anlaştık. Gittiğim yerlerde rahatça gezebilmem için belli bir süre beklemeyi de kabul etti sağolsun. Hatta hiç üşenmedi, arabada beni beklerken müzik dinlemek yerine beni ayrıca Mardin Dara Antik Kentinde kendisi gezdirdi, fotoğraflarımı çekti. Mardinli olan Serkan'ın numarasını da buraya bırakıyorum. (0537 593 69 02 Mardin Taksi Serkan) Giderseniz ve benim gibi araç da kiralamadıysanız, ona ulaşırsanız size güzel bir Mardin gezi planı yapacaktır. Dediğim gibi detayları onunla konuşup kararlaştırırsınız artık. Bu tura ben 170 TL ödedim. 3-4 kişi için kişi başına düşen miktar çok daha uygun olur. Üstelik Dara Antik Kenti Eski Mardin'den bir hayli uzak. (30 km) Yani toplu taşıma ile gidilse bile hiç şüphesiz özel araç/taksi çok daha rahat ve konforlu bir yolculuk sunuyor. Evet, ilk durağımız böylece Deyrulzafaran Manastırı oldu. Burası Eski Mardin'e 5 km mesafede yer alan, gerçekten çok önemli bir manastır. Ekim 2020 tarihi itibari ile giriş fiyatları öğrenci için 5 TL, tam 10 TL. 09:00-17:00 saatleri arasında (kışın 16:30'a kadar) ziyaret edilebilir. Manastır halen aktif olarak kullanımda olduğu için, gezmek amacıyla geldiğiniz zaman belli saat aralıkları ile tur yapılıyor ve gittiğiniz zaman hemen içeri girip kendi kendinize öyle \"şakkadanak\" gezemiyorsunuz. Ücretsiz bir rehberli tur şeklinde, bir rehber genç sizi alıp gezdiriyor. Bu tur yaklaşık 35-40 dakika sürüyor diyebilirim. Bu rehberli tur elbette çok daha bilgilendirici oluyor. Anlatan gençler sorulan sorulara tek tek cevap veriyor, herkesle ilgileniyorlar. Ben zaten genelde gitmeden mutlaka okuma yaptığım için bilmediğim çok fazla şey öğrenmedim ama benim gibi gezmeyen bir sürü insan var neticede. Peki ben Mardin'e gitmeden önce bu bilgileri nereden edindim? Elbette Nükhet Everi'nin \"Mardin Güneş Ülkesi\" isimli kitabından. Bu kitabı gitmeden önce, Mardin uçak bileti alır almaz hızlıca edindim ve giderken de -yine diğer birçok Avrupa seyahatimde olduğu gibi- yanımda götürdüm. Böylece uçağa binmeden önce, uçakta ve Mardin seyahati esnasında gezerken sürekli sayfalarını karıştırdım. Tahmin edeceğiniz gibi, bu yazıyı hazırlarken de bu kitaptan bir hayli faydalandım. Nükhet Everi'yi Eski Mardin'de tanımayan neredeyse hiç kimse yok diyebilirim. Gezerken elimden kitabı bir an olsun düşürmediğim için, kitabı elimde gören herkes mutlulukla sordu: \"Ooo Nükhet hanımın kitabı değil mi o?\" Hemen herkes tanıyor belli ki... Yörede tanınan ve çok sevilen biri olduğu kesin. Deyrülzafaran, \"Safran Manastırı\" anlamına geliyor. Ayrıca burası \"Mor Aziz Hananyo Manastırı\" olarak da geçiyor. Manastır gezilecek başlıca dört bölümden oluşuyor. Son derece heybetli ve herkesin önünde fotoğraf çektirmek için birbiriyle yarıştığı giriş kapısından girdikten hemen sonra karşınıza ilk olarak Güneş Tapınağı bölümü geliyor. Merdivenden aşağı inilerek ulaşılan bu kısmın tarihi MÖ 2000 yılına dek uzanıyor. Bu konuda yazılı bir belge bulunmamasına karşın, vaktiyle burada doğuya bakan pencereden ışığın girmesi ile ayinlerin başladığı tahmin ediliyor. Yazının girişinde de biraz değindiğim gibi, Mardin bir zamanlar güneşe tapanların ülkesiydi. İşte bu tapınak onlardan biri. Merdivenlerden tekrar yukarıya çıkıldığında hemen sağ tarafta ise Azizler Evi karşınıza geliyor. Burası manastırın en eski bölümlerinden biri. Burası aynı zamanda mezar odası olarak da geçiyor. Zira burada bazı azizlerin kemikleri ile beraber manastırda görev yapmış olan patriklerin mezarları bulunuyor. Ancak bu mezarlarda toprak yok. Avluda ilerleyince ulaşılan üçüncü bölüm Mor Hananyo Kilisesi. Deyrulzafaran Manastırı, 1293-1932 yılları arasında Süryaniliğin patriklik merkezi olmuştur ve işte içine girilen bu kısım ayin ve duaların yapıldığı alan oluyor. Sol ve sağ tarafta iki farklı kürsü göreceksiniz. Soldaki patriklik kürsüsü iken sağdaki kürsü ise metropolitlere aittir. Her ikisinin de muhtemelen ortalama 400-500 yıllık olduğu söylenebilir. Yani oldukça eskiler. Meryem Ana Kilisesi ise manastırda ziyaret edilecek son kısım. Girişte patriklerin taşındığı atların çektiği tahtırevanları göreceksiniz. Bunun yanı sıra yine bu bölümde Patrik Dördüncü Petrus'un 1876 yılında Londra'dan getirttiği matbaa makinesinin bir parçası var. Bu matbaada Süryanice, Osmanlıca ve Arapça eserler ve yayınlar basılmıştır. Avludaki son fotoğraf molasından sonra manastırdan çıkıyoruz. Burayı gezdikten sonra istikametimiz Dara. Serkan ile yolda sohbet ede ede Dara Antik Kentine varıyoruz. Dara aslında köyün adı. Antik kent ise ziyarete daha yeni açılmış denebilir. (Dara Antin Kenti pazartesi hariç her gün, saat 18:30'a kadar ziyaret edilebilir.) Buraya giriş tamamen ücretsiz. Şaşırtıcı ama gerçek. Yalnız yöre biraz daha popüler hale gelirse ve özellikle de toplu ulaşım ile buraya ulaşım kolaylaşırsa, buranın pek de uzak olmayan bir gelecekte ücretli girişe döneceğini tahmin ediyorum. Bu fikrimi paylaştığım taksici Serkan da başıyla beni onaylıyor. Dara Antik Kenti birkaç farklı bölümden oluşuyor. Önce kaya mezarlarını göreceksiniz. Hemen yan taraftaki asıl önemli olan kısım ise aynı Kapadokya, Ürgüp ve Göreme gibi oyukların, mağaraların ve mezar odalarının olduğu nekropol alanı. \"Büyük Galeri\" de denilen mezarlık bu nekropolün en sonunda yer alıyor. Daranın bu nekropol alanı girişinde kemençe çalan bir çocuk Kürtçe şarkı söylüyor. Durup biraz dinliyorum. Yazının başından bu yana size bahsettiğim kozmopolit Mardin tam da bu işte! İşte anlatmaya çalıştığım örneklerden sadece biri daha... Burada, antik kentin hemen girişinde yanınıza Mardinli ufak çocuklar yanaşacak. Aslında onlar sadece burada değil, Mardin gezilecek yerler listesi içinde neresi varsa oradalar. Gittiğinizde göreceksiniz. Buradan da çıkıp \"Zindan\" diye tabir edilen kısma geçiyorum. Burası da tek kelimeyle inanılmaz! Mimari olarak biraz Yerebatan Sarnıcı, biraz da Şerefiye Sarnıcının karışımı diyelim. İstanbul'da Yerebatan'ı herkes bilir ama Şerefiyeyi pek duyan olmamıştır bugüne dek. Zindan denilen bu kısım bir köy evinin altında yer alıyor. Dışarıdan, yani buraya girmeden önce, orada öyle bir yer olduğuna kimseyi inandıramazsınız. Bir mimari şaheser olan bu yapının sarnıç olarak kullanıldığı düşünülmüş olsa da, burası aslında erzak deposu olarak kullanılmış. İçerisi gayet serin. Yazın soluklanmak için ideal."} {"url": "https://gezivita.com/mehmet-ali-kilicbay", "text": "Sene 2005'ti ve köşesinin ismi Dar Açıydı. Köşesinde yer alan, alttaki yazıda da görülen fotoğrafında \"Siz adam olmazsınız\" demek istercesine -biraz da haklı olarak- alaycı bir edayla gülerdi. O dönemden bazı yazılarını kesip saklamıştım. İyi ki yapmışım bunu. Her ne kadar gelişen teknoloji sayesinde istediğimiz an veri tabanlarına ulaşım mümkün olsa da, Basılı Kitap & E-Kitap yazısında da belirttiğim gibi, asla unutulmaması gereken bir şey daha var: teknoloji bizi artık yürürlükten kalkan, bir zamanlar depolanmış verileri elde etmekten kimi zaman alıkoyabiliyor. İki binli yılların başı, kişisel aydınlanma açısından benim için gerçekten çok farklıydı. Bir dönüm noktasıydı adeta. Yeni yeni bir şeylerin ayırtına varabildiğim, lise mantığı ve havasından sıyrılıp üniversitede okumakta olduğumu gerçekten hissetmeye başladığım bir dönemdi. Kılıçbay, en sevdiğim akademisyen tipidir. Sahip olduğu bilgi birikimini aktarırken aynı zamanda güldürür. Hicveder ancak bunu ince mizahi anlatımlarla ve karşısındakine saygısızlık etmeden yapar. Bu, kanımca en büyük artısıdır. Kalıplaşmış cümlelerden ve ezberden uzak duruşu, her an insanı tetikte tutar. İşte bu yönüyle örneğin kendisini dinleyen öğrenciyi sıkmaz, okuyucuyu kaçırmaz. Bu, özellikle sosyal bilimlerle ilgili disiplinlerde büyük bir fark yaratır. Kitapları yaş ve eğitim durumu fark etmeksizin herkesçe okunmalıdır. Her yönüyle grotesk olan toplumumuzu, aynı Aziz Nesin gibi enfes bir dille tahlil etmektedir kitaplarında. Siyasetsiz ve iktisatsız bir ülke oluşumuzu, bir çok farklı örnekle betimleyerek beynime bir daha çıkmamak üzere kazımıştır kendisi adeta. Altta kısa bir paragrafını alıntıladığım Siyasetsiz Siyaset isimli kitabı, ilk basımı 1998 yılı şubat ayına denk gelen bir yayın. Bu kitaptaki her yazı ayrı birer ders verir. Aradan yaklaşık 25 sene geçmesine rağmen, kitabı okuduğunuzda yazılanların hala güncelliğini koruduğunu ve aslında Türkiye'de neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görüp çok şaşıracaksınız. İktidar açısından medya, elbette yönetimi elinde tutan siyasal oluşumların aracı olmalıdır. Çünkü Türkiye'de siyaset herkesin işi değil, adları siyasetçi olduğu için meslekleri de öyle sanılan, sözüm ona profesyonel bir grubun işidir. Halk siyaset yapma hak ve yetkisini sanki bunlara devretmiştir. İnsana hiçbir getirisi olmayan Türkiye'nin yapay gündeminden, gazetelerin bomboş köşe yazarlarından, bilgi birikimi tartışmaya son derece açık, saatlerce konuşup sonunda dişe dokunur hiçbir şey söyle meyen sözüm ona tartışma programlarının niteliksiz katılımcılarından o günden bu yana uzak duruyorum. Haliyle çoğu zaman giderek daha da yalnızlaştığımı fark etsem de bu durumdan asla şikayetçi değilim. Olmadım. Örneğin Soytarı Gülmez Sırıtır kitabı, Güldiken isimli bir dönemin oldukça kaliteli dergisinde çıkmış olan yazılarının derlemesi niteliğindedir. İlk baskısı 2004 yılına denk gelen bu yayından da bir alıntı yapayım. Oyun ve taklit insanın doğasında var, atalarımızın ormanlarda kalan temsilcileri bunun en iyi kanıtı. Ama insanın maymundan elbette bir farkı olacak, yoksa kuzenlerinin ormandaki hipi hayatını sürdürür, çalışmak zorunda kalmazdı, şiir de yazmazdı, ağıt da. Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı kitabı ise, İktisat Tarihi, Feodalite ve Asya Tipi Üretim konularına ilgi duyanları oldukça tatmin edecek çok güzel bir çalışma. İlk basım tarihi 1982. Sanırım Mehmet Ali Kılıçbay'ın düzenli olarak yazdığı bir yer yok artık. Ancak bu boşluğu kitaplarıyla ve üstte bahsettiğim programla doldurmak mümkün. Tarzının, yazım üslubunun hayranı olduğum, okurken ve dinlerken kendi kendime, \"Evet işte bu!\" dediğim Mehmet Ali Kılıçbay, akademik unvanların dar sokaklarında kaybolmamış, kendini geniş caddelere, meydanlara bırakmış... Ne iyi etmiş! Gerçekten çok güzel anlatmışsınız, bu kitapları en kısa sürede ben de okumak istiyorum. Faydalı bir yazı olmuş. Bu üç insan gerçekten şahane konulara ışık tutup insanın ufkunu zenginleştiriyorlar. İnsanı derin düşünmeye itiyorlar, çok haklısınız. Merhaba! Çok teşekkür ediyorum. Kesinlikle kitaplarını bulup okumalısın. Ne yazık ki hocayı Türkiye'de tanıyan pek az. Popüler olmadığı için elbette. Yoksa nitelik açısından tartışılmaz. Bu da Türkiye'nin acı bir gerçeği işte. O programı da kendi öğrencilerim başta olmak üzere herkese tavsiye ediyorum. Ama insanların öyle bir programa ayırabilecekleri vakitleri olmadığını da düşünüyorum bir yandan ne yalan söyleyeyim... Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/moda-iskelesi", "text": "Duyduk duymadık demeyin! Kadıköy Moda İskelesi açıldı! Uzun süredir merakla beklenen haber nihayet geldi. Restorasyon çalışmalarını duyan benim gibi herkesin aklını kurcalayan Moda İskelesi açıldı mı sorusu da böylece cevabını bulmuş oldu. Evet, tarihi Moda İskelesi yeniden açıldı! Eh, yeni açılan Moda İskelesi de yine kitaplarla ve kütüphanelerle ilişkili olur da, ben oraya gitmeden durur muyum? Elbette durmam. Gittim, gördüm. Böylece bir başka eski ve tarihi yapı daha, İstanbul'u onsuz asla düşünemeyeceğimiz denizle, kitaplarla, vatandaşlarla ve elbette yine İstanbul'un vazgeçilmez sakinlerinden kedilerle nihayet yeniden kucaklaştı. Moda aslında çok uzun yıllar boyunca İstanbul'un en önemli plajlarından biriydi. Tıpkı Caddebostan ve Florya gibi... Buradaki Moda İskelesi, Moda Deniz Kulübü ile Kadıköy Belediyesine bağlı İDEA Kadıköy arasında konumlanmış durumda. Kadıköy İdea da, ister laptop ile işinizi yapmak, ister ders çalışmak veya kitap okumak açısından, aklınızın bir köşesinde bulunsun. Yapı iki katlı. Hem giriş hem de üst katında kütüphane yer alıyor. Moda İskelesi Kütüphanesi hakkında biraz daha detaylı bilgi vereyim hemen. Burası hem kütüphane hem de çalışma alanı olarak dizayn edilmiş aslında. Ayrıca yine iskelenin içinde, giriş katında ufak bir kafe bölümü var. Gelenlerin hemen hepsi burayı çalışmak için kullandığı için, sohbet edilebilecek tarzda bir kafe denemez buraya. Bunun altını çizmek isterim. Çünkü sessizlik önemli. İçeridekiler ya bir kitaba gömülmüş durumdalar, ya da kulaklıkları takılı biçimde laptop ile sessizce işlerini yapıyorlar. Instagram'daki hayranları için, durmaksızın çeşitli açılardan onlarca farklı pozda fotoğraf çektiren cici kızlarımız, bu sebeple daha çok üst kata çıkan merdivenleri ve iskelenin ön tarafındaki minik bahçeyi tercih ediyorlar. Kapasite olarak çok fazla sayıda insanı ağırlayabilecek bir mekan değil. Aynı anda 70-75 civarında insanı ancak misafir edebilir diye düşünüyorum. Kitapları karıştırırken bende birkaç ilginç şey buldum kendim için. Bu kitapları hemen bir kenara not ettim. Böylece tarihi Moda İskelesi daha ilk buluşmamızda beni armağanlarıyla çok sevindirdi. Evet, Moda İskelesi Kütüphanesi çalışma ve okuma yapmak isteyen İstanbulluları bekliyor. Siz de geç kalmadan bir uğrayın derim. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, sevgiyle kalın."} {"url": "https://gezivita.com/murekkep-baligi-dergisi", "text": "Ancak müzeden ayrılmadan önce, her yerde olan şu hediyelik eşya mağazasına da uğradım. Burada raflarda dikkatimi bir kalem seti çekti. Başta Stabilo olmak üzere, kalemlere öteden beri amatör düzeyde bir ilgim var zaten. Hırvatistan'da, Zagreb gezisi sırasında, Türkiye'den çok daha uygun fiyata bulunca iki kutu Stabilo almıştım oradan. Hala kullanıyorum. Eve geldim, açtım baktım, yolda uçlardan bir iki tanesi kırılmış taşınırken. ÖSYM sınavlarında verilen plastik kalemtıraşlardan birini çıkardım hemen. Hani ucunu açtıkça tekrar tekrar kırılır ve insanın sinirini bozar ya, işte aynen öyle oldu. Sonra daha önce satın almış olduğum gümüş kaplamalı bir kalemtıraşla denedim. Bingo! Bu kez gayet güzel çalıştı kalemtıraş. Bundan 3-4 sene kadar önce yayın hayatına başlayan bir dergi var: Mürekkepbalığı. Veya Mürekkep balığı dergisi diye geçiyor kimi yerlerde. Bu bir yazı kültürü dergisi. Peki, bu dergi kimlere hitap ediyor? Derginin içinde neler var, hangi konular öne çıkıyor? Bunları biraz açayım hemen. Dergide tipografiden dolma kalemlere, kaligrafiden mürekkeplere, kalemtıraşlardan silgilere, yazının tarihinden ekslibrise kadar, \"yazı ve yazın\" başlıkları altında aklınıza gelebilecek her konu var. Kelimenin tam anlamıyla bir yazı kültürü dergisi olan Mürekkepbalığı'nın 5. ve 6. sayısını elime aldım. Burada, daha önce okumadığımı fark ettiğim bir yazıyla karşılaştım. Meğer bizim hepsi aynıdır diye düşünüp basitçe değerlendirdiğimiz kalemtıraşların bile bir sürü farklı çeşidi varmış. Hatta bir sürü farklı marka. Üstte bahsettiğim gümüş renkli kalemtıraşın markası da Kummuş. Hakikaten, elime alıp dikkatlice baktığımda minicik Kum yazısını seçebildim. Eureka! diye sokağa fırlayan Arşimet gibi sevindim bunu öğrenince! Günümüzde kullanılan kalemtıraşların atası olan ilk mekanik kalemtıraşı Bernard Lassimone isimli Fransız bir matematikçi bulmuş ve patentini almış. Daha önceleri kalemler sadece bıçaklarla açılıyormuş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise kalemtıraş, hattatların kalemini açtığı özel bıçağın adıymış. Kamış kalem, düzgün kesilsin diye makta adı verilen bir levhanın üzerine konurmuş. Kalemtıraşın icadına rağmen bıçaktan vazgeçmeyenler, kalemlerin en güzel bıçakla açıldığını savunmaya devam etmişler. İşte Amerikalı David Rees bunlardan biri. Önceleri karikatüristlik yapmaktayken bu işten sıkılmış ve ABD Nüfus İdaresinde çalışmaya başlamış. Buradaki monoton iş de onu memnun etmemiş ve şu an halen yapmakta olduğu işe başlamış: Kalemtıraş açıcılığı. Ne garip değil mi? Garip ama bir o kadar da ilginç ve dikkate değer! Rees'e göre zarif ve dengeli bir şekilde kurşun kalem açmak makinelerin harcı değil. İşinde ustalaştıktan sonra evinde bir kurşun kalem sivriltme atölyesi açmış. 2012 yılında ise How To Sharpen Pencils isimli bir kitap yayınlamış. Bilinen ilk yazı çivi yazısıydı. Yazıda kullanılmış ilk diller ise Sümerce ve Mısırca. Basit bir kalem satın alma hikayesinden bakın nerelere kadar geldik. Mürekkepbalığı dergisinde bunları ve çok daha fazlasını bulmak mümkün. Bu tür konulara ilgi duyuyorsanız, Mürekkepbalığı aklınızda olsun, bir bakarsınız."} {"url": "https://gezivita.com/muze-gazhane", "text": "Bu yazımda size müthiş bir yerden söz etmek istiyorum: Müze Gazhane'den. Müze Gazhane nerede? Öncelikle buradan başlayalım isterseniz. Kadıköy'de yer alan ve bir yüzyılı aşan bir geçmişe sahip olan tarihi Hasanpaşa Gazhanesi, restorasyon sürecinin ardından gerçek bir yaşam merkezine dönüşerek kapılarını açtı. Her şeyden önce Müze Gazhane, çok amaçlı kullanım alanları, her yaşa hitap eden etkinlikleri ve şehrin tam merkezindeki konumuyla öne çıkıyor. İstanbul'un bu türden bir alana gerçekten ihtiyacı vardı. Peki Müze Gazhane nasıl gidilir? Müze Gazhane ulaşım çok kolay. Kadıköy Belediyesi önünden yürüyerek buraya rahatça ulaşabilirsiniz. Metrobüs ile gelenler de Söğütlüçeşme durağında indikten hemen sonra, önce Kadıköy Belediye binası, sonra Kadıköy Karikatür Evi ve onun ardından da Hasan Paşa Camisini geçerek alana ulaşabilir. Ayrıca Kadıköy-Sabiha Gökçen Havalimanı metro hattının Acıbadem durağında indikten sonra da, on dakikalık bir yürüyüşle buraya ulaşmak mümkün, bunu da eklemiş olayım. Alanın ortası ise büyükçe bir meydan. Burada kaykaya binenler, yürüyüş yapanlar, köpeklerini gezdirenlerle karşılaşacaksınız. Müze Gazhane çeşitli workshopların düzenlendiği, söyleşilerin ve stand-up gösterilerinin yapıldığı, hafta sonları ise antika pazarına ve mezatlara ev sahipliği yapan nefis bir mekan. Ve sıkı durun, burada şehir tiyatrolarına ait bir sahne de yer alıyor. Eh, daha ne olsun! Müze Gazhane'yi, biri soğuk ve yağışlı, bir diğeri ise açık ve güneşli, iki farklı hafta sonunda ziyaret ettim. Ziyaretimi, özellikle cumartesi günleri yapılan Cumartesi Pazarına denk getirdim. Bu pazarda eski kıyafet, çizgi roman, oyuncak, hediyelik türünden farklı eşyalar ve objeler satılıyor. Siz pazarı gezerken Dj Set sizin için keyifli müzikler çalıyor. Alt kat ise -2 Otopark Alanı adı verilen kısım. Burada ise plakçılar ve sahaflar var. Gün içerisinde de mezatlar yapılıyor. Hatta aynı gün ben tesadüfen Bağış Erten ve Ali Ece'nin bir söyleşisine denk geldim. Bu bölüm aynı zamanda haftanın çeşitli günlerinde ücretsiz stand-up gösterilerinin de yapıldığı bölüm. İlk gidişimde Deniz Alnıtemiz'in bir gösterisine denk gelmiştim, oldukça keyifliydi doğrusu. Benim ilk gidişim olduğu için biraz acemiliğime denk geldi. Etraftaki herkesin kendi portatif sandalyesini getirdiğini gördüm bu etkinlik için. Bu türden bir etkinliğe gelmeyi düşünürseniz, sizin de aklınızda olsun bu ayrıntı. Müze Gazhane içindeki binalardan bazıları, farklı konseptlerde müzelere dönüştürülmüş. Elbette müze denince insanın aklına ilk anda farklı eserlerle dolu, büyükçe bir alan geliyor. Buradaki müzeler tam böyle değil aslında. Hani deyim yerindeyse butik müze... Yani bu anlamda beklentinizi pek yüksek tutmayın. İklim Müzesi, Karikatür ve Mizah Müzesi, çocuklar için Çocuk Bilim Merkezi ve Galeri Gazhane içinden, zevkinize göre istediklerinizi seçip ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücretsiz. Meydanda ise soluklanmak adına Beltur'a ait güzel bir kafe bulunuyor. Müze Gazhane Kütüphanesi denilince ise aklımıza Afife Batur Kütüphanesi geliyor. Afife Batur Kütüphanesi daha çok gençleri ağırlayan, oldukça hoş dizayn edilmiş bir yapı. Sesli Çalışma Alanı ile karşılıklı olacak şekilde konuşlanmış durumda. Hem bu çalışma alanı içinde hem de kütüphanede, kimse kimseyi rahatsız etmeden çalışıyor, herkes sessizce kendi işiyle gücüyle ilgileniyor. İstanbul'da genelde bu tür çalışma alanları ve kütüphanelerin özellikle sessizlik konusunda yaşadığı sıkıntıları bildiğim için, ortamın bu özelliğinin altını çizmem şart. Workshoplar ise tahmin edeceğinizden daha fazla seçenek sunuyor diyebilirim. Heykelden sulu boyaya dek farklı workshoplar düzenleniyor burada. Üstelik bu etkinliklerin neredeyse tamamı ücretsiz. Müze Gazhane'de kişisel ilgi alanınıza göre bir şey çıkacağını garanti edebilirim. Son olarak, alanda, girişte ileride hemen solda, workshopların düzenlendiği atölyenin yanında, İBB'ye ait İstanbul Kitapçısının olduğunu belirteyim. 2022 İstanbul TÜYAP Kitap Fuarında İBB standına uğramıştım. Şurası açık ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları son iki yılda yayınlarını ciddi oradan zenginleştirdi. İnanılmaz bir ilerleme kaydetti. Müze Gazhane'nin web sayfasına ara ara mutlaka göz atın ve buraya ilk fırsatta gidin. İster tek başınıza, ister arkadaşlarınızla, ister ailenizle. Müze Gazhane'den olabildiğince çok kişinin haberdar olabilmesi için, bu yazımı sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız çok sevinirim."} {"url": "https://gezivita.com/nasil-geziyorum", "text": "Yeni bir yolculuğun müjdesi bir borazan gibi ötünce, özlem dışarıya fırlar, yayıldıkça yayılır, kavrar bütün benliğinizi. Mutluluğa bir daha ereceğinize inanamaz, umudunuz gerçekleşsin diye sabırsızlanırsınız. Hatırlayacağınız üzere, yazının ilk bölümünde seyahate çıkmadan önce yaptıklarımı bir bir anlatmış, uzun bir araştırma ve hazırlık süreci olduğundan örnekler vererek bahsetmiştim. Bu defa, yolculuk başladıktan sonra yani gezerken neler yaptıklarımı anlatacağım size. Gezerken, seyahatlerim sırasında neler mi yapıyorum? Eğer hazırsanız hemen başlayalım. Buyursunlar efendim! 15. yüzyılda Kristof Kolomb'un Amerika kıtasına varması ve bunun hemen ardından Vasco De Gama'nın Afrika'nın çevresini dolaşarak Hindistana ulaşması dünyada büyük bir şaşkınlık yaratır. Bu dakikadan sonra asıl mücadele, keşiflerde itici bir rol alan İspanya ve Portekiz arasındadır. Kolomb'un denize açıldığı Nina, Pinta ve Santa Maria gemilerinin bir maketini Budva gezisi sırasında, Budva Kalesi Citadel'de görmüştüm. Kristof Kolomb bu yolculuğu sırasında pusuladan da fazlasıyla yararlanmayı bilmiştir. Türk denizciliğinin büyük ismi Piri Reis'in haritaları da oldukça önemlidir. 1929 yılında, Atatürk'ün emriyle müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayının hazine dairesinde yapılan envanter çalışmaları sırasında el yapımı bir harita parçası bulunur. Atlas Okyanusu kıyılarını içeren haritanın kenarındaki küçük bir nottan, bu haritanın Piri Reise ait olduğu anlaşılır. Bu harita, Piri Reis'in Bahriye isimli eserinde değindiği dünya haritasının bir parçasıdır. Denizci, haritaya eklediği bir notta, bunu yaparken yararlandığı kaynaklardan biri olarak, daha önce Kolomb tarafından yapılmış bir haritadan da söz eder. Peki ben bütün bunları neden anlattım? Bir kentin sokaklarını, caddelerini haritalardan daha güzel hiçbir şey anlatamaz da ondan. Bu nedenle ben de gittiğim yer neresi olursa olsun, mutlaka oraya ait bir kağıt harita edinirim her şeyden önce. Bunlardan hiçbirini yapmadıysanız da çözümü var. Yani diyelim ki, ne şehir kartı satın aldınız gittiğiniz yerde, ne de hostelde kaldınız. Para ile satın almak da istemiyorsunuz. O zaman, her şehirde mutlaka olan turizm bilgi ofisleri size bu haritayı ücretsiz verir zaten. Tek yapmanız gereken şey, bir Tourist İnformation Office bulmak, içeri girip ücretsiz bir şehir haritası sorup almak. Bunlar tamamen ücretsiz oluyor, hediyelik eşya dükkanlarından parayla satın almanıza falan da hiç gerek yok. Her ikisi de aynı kalitede ve aynı işi görüyor. Evet, ben gezerken elimdeki bu haritayı sürekli inceliyorum, üstelik telefona hiç dokunmadan, interneti neredeyse hiç kullanmadan nerede olduğumu kestirmeye çalışıyorum. Biliyorum, teknoloji günümüzde günlük hayatımıza fazlasıyla yerleşti. Artık her bir şeyi cep telefonumuzdan bir tıkla rahatça halledebiliyoruz. Ancak yalnızca bu kağıt haritaya bakarak gideceğim yönü tayin etmenin verdiği mutluluk tarif edilemez bir his. Ücretsiz ve offline çalışabilme özelliğine sahip Maps. me isimli aplikasyondan, En kullanışlı seyahat uygulamaları başlıklı yazımda söz etmiştim. Bu aplikasyon gerçekten işe yarıyor. Size de elbette öneriyorum. Ancak ben özellikle kağıt haritaları tercih ediyorum çünkü gezerken aynı Piri Reis'in yaptığı gibi haritanın üzerine küçük küçük notlar almak, turistik noktaları işaretlemek çok daha pratik ve keyifli geliyor bana. Üstelik gezmeye başladıktan kısa bir süre sonra yön duygunuz da kendiliğinden gelişiyor ve bir yerden başka bir yere, yalnızca bu kağıt haritaya bakarak nasıl gidebileceğinizi anlıyorsunuz. Yine bir süre sonra iki yer arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu da rahatça kestirebiliyorsunuz. Ayrıca kağıt haritayı açtığınızda genişçe bir alanın tümü gözünüzün önüne seriliyor, telefonda ise ancak ekranın izin verdiği ölçüde bir alanı görebiliyorsunuz. Bence bu çok ciddi bir fark ve kağıt haritanın telefona göre çok çok önemli bir artısı. Bir yerin yanında yöresinde ne var, hızlıca bir çırpıda görebilmek önemli. Üstelik telefonun şarjı biter, internetiniz olmaz ama kağıt harita her zaman göreve hazır! Hostellere varır varmaz ilk yaptığım şeylerden biri de orada bulunan etkinlik broşürlerini incelemek. Hemen hemen her hostelde bu türden broşürler bulabilirsiniz. Bazen yukarıdaki fotoğraftaki gibi koca bir duvarda bu türden broşürler asılıdır, bazen resepsiyonda ödeme yaparken bankoda gözünüze çarparlar bazen ise ortak alandaki masaların üzerinde bulunurlar. Peki bunları detaylıca incelemek ne işe yarar? Bu broşürlerde şehirdeki ücretli veya ücretsiz etkinliklerle ilgili reklam amaçlı bilgilendirmeler olabileceği gibi, yakın zamanda şehirde gerçekleşecek kültür sanat etkinlikleri ile ilgili duyurular da bulunabilir. Gelelim ikincisine... İkinci olarak yürümek, yürümek ve daha da çok yürümek geliyor elbette! Hiç ölçmedim ama seyahatlerim sırasında toplamda kilometrelerce yürüdüğümü söyleyebilirim. Bir kenti keşfetmek istiyorsanız yürümek, ara sokaklara dalmak ve kimi zaman da kaybolmak zorundasınız çünkü. Kaybolmuyorsanız, birine adres sormak zorunda kalmıyorsanız, her işi az önce söylediğim gibi telefondan hallediyorsanız, bilin ki o kenti çözemezsiniz, benden söylemesi! Bir tur rehberinin arkasında aynı yerleri gezip görmek veya tek başına gidip sürekli olarak toplu taşıma araçlarını kullanarak gezmek, o şehri keşfetmenizin önündeki en büyük iki engel. Ben şahsen şehrin büyüklüğüne ve gezilecek yerlerin konumuna bağlı olarak elbette toplu taşıma araçlarını da kullanıyorum. Örneğin Berlin, Viyana gibi büyük şehirlerde sürekli yürüyerek turistik yerlere ulaşmak çok zor. Çünkü buralarda görülecek yerler farklı farklı noktalara dağılmış durumda. O yüzden bu iki kente gidecekseniz mutlaka toplu taşıma kartı almanızı öneririm. Ancak örneğin Bratislava, Wroclaw, Vilnius, Minsk, Lviv, Kopenhag gibi kentler bu açıdan biraz daha rahattır ve toplu taşımayı hiç kullanmadan veya çok çok az kullanarak da her yeri yürüyerek gezebilirsiniz. Benim kullandığım yöntem ise şu: Önce -yazının birinci bölümünde belirttiğim şekilde- gidilecek yerleri belirle, buna göre kafanda bir plan yap ve yürüyebiliyorsan hepsine yürü. Yorulduğun yerlerde veya yürünemeyecek kadar uzak yerlerde ise toplu taşımayı kullan. İşte bu kadar basit. Örneğin Roma'da o an bulunduğunuz yere yakın bir noktaya gidecekseniz metroyu kullanmaktansa yürümek daha avantajlı. İstediğiniz yere böylece daha çabuk ulaşabilirsiniz. Yani kısacası toplu taşıma aracı kullanım sıklığınız gideceğiniz şehre göre değişiyor. Burada her yer için geçerli bir standart yok. Peki yürümek bana/insana neler kazandırıyor? Bir defa sağlık açısından önemli. Form tutarsınız hiç olmazsa. Yedikleriniz erir. Sonuçta bir nevi egzersiz yapmış oluyorsunuz. İkincisi yürümek, yürüyerek bir şehri gezmek keşfetme duygusunu geliştiriyor. Benim gibi algılarınız açık bir şekilde, etrafı dikkatlice inceleyerek yürüdüğünüz zaman ilginç yerlerle karşılaşabiliyorsunuz. Bu da ekstra bonus. Bu, turizm rehberlerinde hiç yer almayan şirin bir kafe, pek turistik olmayan küçük bir müze veya sessiz bir park olabilir. Özellikle de böyle durmaksızın yürürken tesadüfen denk geldiğiniz bu tür yerler size inanılmaz keyif veriyor aslında. Ya da bir etkinlik! Evet, aniden önünüze çıkan bir kültür sanat etkinliğine de denk gelebilirsiniz bu şekilde. Bundan az sonra bahsedeceğim. Bu ekstra geziler nedeniyle gittiğim yerlerde rahatça zaman geçiriyorum. Günün nasıl bittiğini anlamıyorum bile. Biliyorsunuz, ben tek başıma geziyorum. Genelde tek başına gezmenin sıkıcı olduğu düşünülür. Halbuki bu şekilde gezerken zaten sıkılacak vakit de kalmıyor doğrusu. Bunların her biri özel olmakla birlikte en çok öne çıkan ikisi Pergamon Müzesi ile Altes Müzesi diyebilirim. Berlin gezi planı yapıyorsanız aklınızda bulunsun. Berlin'e gittiğim zaman, ikinci günümde Pergamon Müzesine uğradım. Buranın giriş kapısını ararken tesadüfen önüme çıkan bit pazarında şahane kitaplar ve bira bardakları buldum! Üstelik burada satılan kitapların hepsi kelepirdi ve tüm kitapların 5 Euro'ya satıldığı rafta, siyah beyaz fotoğraflarla süslü harika bir Berlin kitabı beni bekliyordu. Berlin'in geçmişine, daha doğrusu tam tarih olarak 19. yüzyılın başına ait siyah beyaz fotoğrafların Almanca açıklamalarıyla yer aldığı bu kitap, Paris gezi günlerim sırasında uğradığım Zafer Takında satın aldığım kitabın bir benzeriydi. Nasıl sevindiğimi size anlatamam! Müze giriş kapısını ararken etrafa dikkatli gözlerle bakmasaydım muhtemelen burayı göremeyecektim. Üstelik burası görülmesi gereken yerler listemde de kesinlikle yer almıyordu. Bir başka örnek vereyim. Vilnius gezilecek yerler listesi hazırladım ve şehre ulaştım. Kaldığım hostelin hemen karşısında bir halk pazarı gözüme çarptı. Daha doğrusu pazar olduğu dışarıdan pek anlaşılmıyor, mimari yapısı ilgimi çekince bir binadan içeriye girdim. Ancak hepsinden önemlisi, tesadüfen denk gelip dış cephesiyle dikkatimi çeken bu binada bir Türk bakkalına rastladım! \"Bunda ne var ki, Türkler her yerde\" diye düşünebilirsiniz. Bu doğru ancak Vilnius bu yazının birinci bölümünde bahsettiğim ayrıntılı gezi planıma göre sonda yer alan şehirlerden biriydi ve yaklaşık üç haftalık süre zarfında Türk yemeklerinden mecburen yeterince ayrı kalmıştım. Vilnius'a gezmeye gideceklerin mutlaka aklında olsun, kahvaltı ve yemek malzemelerinizi buradan satın alıp kendiniz pişirebilirsiniz. Bu tesadüfi keşif, benim için bir altın madeni bulmak gibiydi adeta. İspanyol romancı ve gezgin Juan Goytisolo'nun bir kitabı var: Osmanlı'nın İstanbul'u. Yazar bu kitabı yazabilmek için 1980'li yılların ortasında İstanbul'a geliyor. Kitabın Türkçe çevirisini yapan Neyyire Gül Işık'ın söylediği gibi, tükenmez bir merak ve hevesle İstanbul sokaklarını arşınlıyor, ismine kent adı verilen bu çok dilli metni taşların dilinden dinliyor. Ve dışarıdan ilk bakışta son derece sıradan gibi görülen bu taşlar yazara, 27 yüzyıl önce bir kahinin işaretlerine uyularak kurulmuş olan bu kentin parça parça tarihini çiziyor... Ben, üstelik gezdiğim şehirler hakkında bir kitap yazmak amacı taşımadığım halde, İspanyol yazarla aynı metodu kullanarak geziyorum. Çevirmenin de son derece yerinde bir şekilde belirttiği gibi, gezdiğim kenti \"sokakların dilinden\" dinliyorum. Onlarla konuşuyorum. Karşılaştığım her tarihi bina, aniden daldığım her sokak, ziyaret ettiğim her bir müze başka bir hikaye anlatıyor geçmişe dair. Dikkat kesilirseniz, duymamak imkansız! Kırlarıma, köylerime gelince, adlandırmaya ne gerek -işte dağlarım, derelerim, ormanlarım, bayırlarım, yeşilim, mavim, çiçeklerim, yollarım, evlerim. Gecelerinde gündüzlerinde heyecandan sıçradığım, yelleriyle uçtuğum, karlarıyla oynaştığım, \"iyi -ki- buralara- geldim!\" coşkusuyla kendimden geçtiğim kırlar, köyler, kentler. Gezerken insanlarla, özellikle de o yörenin insanlarıyla sürekli konuşuyorum. Yerel insanlarla olan iletişiminiz alışveriş pazarlığından veya mecburi bir sohbetten bir adım öteye geçmeli mutlaka. İletişime geçeceğiniz kişi bir müze görevlisi olabileceği gibi, lokantada çalışan bir garson veya en basiti hostelde çalışan resepsiyonist de olabilir. Fark etmez. Elbette örneğin tren bileti almak için gittiğiniz gişedeki her bilet görevlisiyle de sohbeti iyice koyulaştırın demiyorum. Genelde ilk ve son söylediğim kişiler, ortadakine göre meslekleri ve görev tanımları gereği size bir şeyler anlatmaya daha hevesli olurlar. Ancak bazen tam tersi de olabiliyor. Hiç beklemediğiniz birinden diğerlerinden daha faydalı şeyler öğrenebiliyorsunuz. Örneğin adres sormak için yoldan çevirdiğiniz herhangi biri size asıl gideceğiniz yerden daha farklı bir yeri de önerebilir pekala. Minsk'te başıma buna benzer bir şey geldi mesela. Hostelde beraber kaldığım Türk gezgin Tolga, laf arasında bana Minsk'e yaklaşık bir saat mesafede yer alan Dudutki isimli bir köyden bahsetti. Bu benim yapmış olduğum gezi planında yoktu. Dahası, ismini hiç duymadığım bir yerdi. İlgimi çekince internetten araştırmaya karar verdim. Biraz araştırdıktan sonra kesin kararımı vermiştim! Onun sayesinde, bir anda Minsk gezi planı içine Dudutki Köyü de eklenmiş oldu. Sizin de aklınızda olsun. Yarım gününüzü veya birkaç saatinizi Dudutki Köyüne ayırabilirsiniz. Minsk otobüs terminalinden otobüsler kalkıyor. Ben beğendim, gittiğime de hiç pişman olmadım. Yani hiç ummadığınız birinden hiç ummadığınız anda bir şeyler öğrenebilirsiniz. Bunu söylemeye çalışıyorum. Ben zaten hayatta herkesin herkesten bir şeyler öğrenebileceğine inanan bir insanım. İletişim kurmaktan korkmayın. Elimde kalem ve kağıt, sürekli not alarak geziyorum. Ama bunu sürekli yapıyorum. Ivan Ayvazovski ismini duymuş muydunuz? Eğer duymadıysanız mutlaka bu isme dikkat edin! Ressamın İstanbul ile ilgili de nefis tabloları var. Zaten bu müzede onun tablolarına büyükçe bir oda özel olarak ayrılmıştı. Gezdiğim birçok şehirde öğrenci kartına sahip olmanın bilet fiyatlarında ciddi indirimlere yol açtığını gördüm. Bunları yer isimleriyle birlikte tek tek not alıyorum. Wroclaw tekne turu için bile, öğrenci kartınız varsa indirim yapılıyor örneğin. İşte bunları hep yazıyorum. Gelmeden önce yaptığım plan doğrultusunda gezerken, elbette ziyaret ettiğim yerler ve şu ana dek bahsetmeye çalıştığım, öğrendiğim yeni bilgiler aklımda, zihnimde onlarca, yüzlerce farklı düşünce ve fikir uyandırıyor kendiliğinden. En önemlisi de, blogta yayınlamak için hazırladığım yazıların malzemesi bu şekilde oluşuyor işte. Akşamları, yani gezdikten sonra hostele geldiğimde ise, gündüz çala kalem aldığım bu notları derhal temize çekiyorum. Bunu her gün düzenli olarak yaptığımı söyleyemem. Ama gün aşırı da olsa mutlaka yapmaya çalışıyorum diyebilirim. Bu aşamada yazmak önemli yoksa unutuyorsunuz. Hele birkaç gün ara verirseniz yandınız. Fotoğraf veya video bile çekseniz fark etmez, söz ve görüntü uçuyor, yazı her halükarda kalıyor... Üstelik ilham perisi her zaman yanınızda olmayabilir. Aklınıza bir şey geldiğinde unutmamak adına o an not almaya mecbursunuz. Önce şiir şehirler. Galiba bütün İtalyan kentleri bu kategoride yer alıyor, ama hepsinden önce Venedik, sonra da hiç görmediğim ama bir gün görürsem bir Dejavu yaşayacağıma emin olduğum Floransa ve elbette pasaklı Napoli, Juliette'in Verona'sı ve daha bir sürüsü. Her roman şehir farklı bir romandır. Paris'inkiyle İstanbul'un'un veya Romanın veya Moskova'nınki birbirine hiç benzemez. İyi günler ile kötü günler aynı tarihsel düzlemde çakışmaz. Paris'te barikatlar kurulurken İstanbul'da Lale Devri yaşanır, Moskova'da ihtilal varken İstanbul'da işgal vardır; Roma kahverengi gömleklerin elindeyken Paris vur patlasındadır. Romanı tarih belirler ama coğrafya da üslubunu belirler. Paris'in göz alabildiğine uzanan düzlüğüne karşılık Roma ve İstanbul'un yedişer tepesi; İstanbul'un denizine karşılık Paris'in Seine'i, Romanın Tiber'i ve Moskova'nın Moskova Nehri elbette romana damga vururlar. Tarihe nazaran bu büyük oyuncuların yanında daha mütevazi kaderleri olan hikaye şehirler de vardır. Büyük tarihe zaman zaman dahil olan ama öbürlerinin çoğu itibariyle bunun kıyısında kalan, büyük tarihi belirlemekten çok onun tarafından sürüklenen bu kentlerin hayatında bazı hikayeler vardır. Akşamları notları temize çekmek dışında yaptığım bir diğer rutin etkinlik ise çamaşır yıkamak. Genelde Laundry yani çamaşırhane hizmetini kullanıyorum. Bu gittiğim yere göre 5 Euro, 8 Euro gibi fiyatlara yapılıyor. Ancak çamaşırlarımı elimle yıkadığım da çok oluyor. Ehh, ne de olsa askerden talimliyiz. Askerlik yapmış olanlar bu duyguyu bilir. Akşamları dışarı çıkmadığım veya kıyafetlerimi çamaşırhaneye vermediğim zamanlar böyle kendim elde yıkıyorum. İlk dikkatimi çeken Hesburger isimli bir hamburgerci oldu mesela. Meğer ucuz yemek fiyatları ile öne çıkan bu işletme Finlandiya'da çok meşhurmuş. Ben bilmiyordum. Vilnius'ta da çok sayıda şubesi var. Neredeyse her köşe başında diyebilirim. Gidince görürsünüz. Menüleri Mc Donalds'tan veya Burger Kingten daha hesaplı geliyor. Neyse, derken ileride hararetli bir kalabalık gözüme çarptı. Yeni geldiğim için neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok tabii. Sadece kalabalığı gördüm ve öylesine içeri girdim. Bir de ne göreyim, şahane bir Hamburger Festivaline denk gelmişim! Tam da Hesburgerin arkasına bu denk geldi yani. Ve elbette bu atmosferi dolduran harika bir canlı müzik. Daha ne olsun? Ben de karnım tok olduğu için elime biramı alıp kalabalığın arasına usulca karıştım. Bir gün sonra, Vilnius gezilecek yerler içinde yer alan Uzupis Cumhuriyetinde de bir yeme içme etkinliğine denk geldim. Yemek beni çağırıyor adeta! Varşova'da ise bu kez canlı bir müziğe, daha doğrusu bildiğiniz ücretsiz bir konsere denk geldim. Şehrin meşhur caddesi Nowy Swiat üzerinde yine bir akşamüstü turlarken bir levha gözüme çarptı. Normalde kimsenin dikkatini çekecek bir şey değil aslında. Sıradan bir levha. Ama üstte söyledim ya, benim gibi gözünüzü dört açarsanız yakalamak pekala mümkün. Aslında bulunduğum, yani tabelayı gördüğüm yer Polonya Kültür Bakanlığı binasının tam önüydü. Dışarıdan bu binanın hangisi olduğunu anlamak zor olduğu için basitçe tarif edeyim size. Varşova'da çok meşhur bir cadde var: Nowy Swiat. Burası İstanbul'un İstiklal Caddesi gibi, şehrin en meşhur caddesi. Bu nedenle günün her saati kalabalık, sokak sanatçılarıyla, cafelerle dolu hoş bir yer. Aynı İstiklal gibi, oldukça uzun bir cadde. İşte bu Nowy Swiat caddesinden ana meydana, yani meşhur Kral Zygmunt Heykeline doğru yürürken sağ tarafta karşınıza dev bir Adam Mickiewicz heykeli çıkıyor. Konser programına hızlıca bir göz gezdirdim. Ve bingo! Tam da o akşam üstelik herkese açık ücretsiz bir konser varmış. Eğer yanlış hatırlamıyorsam konsere daha iki saat kadar vardı. Ertesi akşam kendimi pek de büyük olmayan konser salonunda buldum. Buranın ismi Hochschule Für Musik. Aslında bir müzik okulu. 4-5 katlı bir yapı. Konser salonu çok büyük değil ama yeterli. Burada sürekli ücretli ve ücretsiz konserler yapılıyor. Buraya tıklayarak siz de konser programını takip edebilirsiniz. Berlin gezisi yapacaksanız aklınızda bulunsun. Ve bir sürpriz daha! Konser programını elime aldığımda, müzisyenler arasında bir Türk ismi gördüm: Efe Sivritepe. Nasıl mutlu olduğumu size anlatamam! Konser sonrası Efe ile tanıştım, kendisini tebrik ettim. İki yıl önce İzmir'den Berlin'e gelmiş. Yaşını sormadım ama henüz çok genç. Yetenekli gençlerimizi böyle dünyanın her bir köşesinde görmek bana derin bir mutluluk verdi doğrusu... Efe'ye ve yine kendisi de müzisyen olan arkadaşı Can'a buradan selam gönderiyorum. Çok güzel geziyorsun, yalnız gezmenin de tadı başka bence. Yürümek konusunda çok haklısın, ben de senin gibiyim. Yürümekten hiç yılmam, küçük keşifler beni çok mutlu eder. Merhabalar, postlarınızı keyifle okuyorum, gittiğiniz yerleri yaşamış gibiyim. Merak ettiğim bir şey var belki cevabı vardır gözümden kaçmıştır. Seyahatta iken Türkiye'dekilerle iletişiminizi nasıl sürdürdünüz ? Gittiğiniz ülkelerde kullanılabilecek mobil hat veya hücresel veride bağlanabilecek bir araç kullandınız mı hostel\\hotel wi-fi si dışında? Teşekkürler. Çok teşekkür ederim yorumun için. Yurt dışında sim kart aldığım oldu ama inan belki bir iki kez falandır toplamda, genelde dediğin gibi hep wi-fi kullanıyorum. Hostel dışında da artık her yerde yaygın. Mesela en basit örnek Mc Donald's. Neredeyse gittiğim her ülkede Mc'te wi fi ücretsizdi. Ve bunun dünyanın her yerinde bir sürü şubesi olduğunu da düşünürsek, bulamamak gibi bir durum da yok."} {"url": "https://gezivita.com/nasil-geziyorum-son-bolum", "text": "Seyahatlerimi nasıl yaptığımı anlattığım yazı dizisinin üçüncü ve son bölümüne hepiniz hoş geldiniz. \"Nasıl Geziyorum?\" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünde, bir seyahate çıkmadan önce neler yaptığımı tüm ayrıntısıyla ve somut örnekler eşliğinde anlatmıştım. Hatırlayacağınız gibi yazının ilk bölümünde bir seyahati, yazılan bir kompozisyona benzetmiş ve üç bölüme ayırmıştım: Giriş, gelişme ve sonuç. İşte bu son sonuç bölümünde ise seyahatlerim sonrasında yaptıklarımı anlatmaya çalışacağım. Aslında bu yazı, bir anlamda bu blogtaki yazıların nasıl ortaya çıktıklarına dair bir fikir de veriyor. Hiç şüphe yok ki gezmek inanılmaz keyifli bir aktivite. Gezerken insanın ruhu tazeleniyor, keşfetme tutkusu artıyor. İnsan yeni yerler gördükçe, yeni kültürlerle ve insanlarla tanıştıkça kendisine yeni zenginlikler katıyor. Dolayısıyla bir seyahatten döndüğünüz zaman üzerinizde tatlı ama keyifli bir yorgunluk da oluyor. İşte genelde tam da bu keyifli yorgunluk üzerimdeyken yazılarımı hazırlamaya başlıyorum ben de. İnanın, diğer iki bölümde anlattığım gibi, seyahate çıkmadan önce yapılan hazırlıklar ve seyahat sırasında yapılanlar kadar, döndükten sonraki süreç de bir hayli yoğun ve yorucu geçiyor. Peki ne yapıyorum? İlk yaptığım şey, yazının ikinci bölümünde bahsettiğim, seyahatlerim sırasında çala kalem tuttuğum notları birer birer temize çekmek. Bunu hemen yapmak önemli çünkü not aldığım kağıtların her bir yanından değişik bilgiler, ilgimi çeken küçük anekdotlar fışkırıyor. Bunları ilk etapta daha derli toplu bir hale getirmeye çalışıyorum ve burada yayınlayacağım yazıların ilk taslağı haline getiriyorum. Yazıları temize çekip güzel bir metin oluşturmak belki ilk bakışta çok zor gibi görünmeyebilir. Hatta \"Bunda ne var ki?\" diye düşünebilirsiniz. Ama inanın o kadar da kolay değil. Karışık ve çalakalem tuttuğunuz bu notları belli bir anlam bütünlüğü içerisinde sıralamak, içinden gereksiz bilgileri çıkarmak, hatta yeri geldiğinde önemli olduğunuzu düşündüğünüz bazı yeni bilgiler de eklemek zorundasınız. Üstelik bildiğiniz gibi ben çoğu kez dolu dolu içerikler hazırlamaya çalıştığım için yazılarım birazcık uzun oluyor. O nedenle bu süreç bir hayli vakit alıyor. Merak etmeyin bu yazım fazla uzun olmayacak. Üstelik buraya kadar anlattığım kısım, işin sadece metinsel yönü. Ancak bildiğiniz gibi bir de bu yazılara görsellik katmak için çekmiş olduğum fotoğraflar ve videolar var. Bunlar da artık olmazsa olmaz. Vlogların, youtube kanallarının adeta patlama yaptığı günümüzde, mutlaka görselliğe de gerekli özeni ve dikkati göstermek zorundasınız. Metinsel bilgiler mutlaka görsel unsurlar ile desteklenmeli. Aksi halde çağın biraz gerisinde kalmış oluyorsunuz. Çağın gerisinde kalırsanız, sonradan koşmak da yetmiyor, adeta depar atmak zorunda kalıyorsunuz. Hal böyle olunca, bunların yapılması da epeyce zaman alıyor. Çekmiş olduğum onca fotoğraf arasından önce hangilerini yazıda kullanmak istediğime karar verip onları seçmek, geri kalanları elemek, sonra seçtiğim bu fotoğrafları daha eli yüzü düzgün hale getirmek için kesip biçmek bayağı vakit alıyor. Ben fotoğrafları bazen paint programında düzeltiyorum. Genelde tercih ettiğim program ise Pixlr Express. Bu program elbette daha fazla fonksiyona sahip ve ara yüzü kolay. Online çalışılabilmesi de benim açımdan çok büyük bir avantaj. Şipşak istediğim değişiklikleri hemen yapabiliyorum. Videoların düzeltilmesi için kullandığım başlıca program ise Movavi. Movavi Video Editor Plus, özellikle başlangıç seviyesinde bu işi yapmak için ideal. Çok fazla teknik altyapı bilgisine sahip olmayanlara Movavi programını kesinlikle öneririm. Basit bir ara yüze sahip, ayrıca Türkçe dil seçeneği mevcut. Açıkçası, bu blog işinin içine iyice girdikten sonra, sizin Youtube'da izlediğiniz ve örneğin 5-10 dakika süren, ilk bakışta son derece basitmiş gibi gözüken bir içeriğin yapım aşamasının, aslında ne kadar teferruatlı bir işlem olduğunu da çok daha iyi anladım. Örneğin Rotasız Seyyah bu işe tamamen amatör bir ruhla ve sanırım gerçekten de tam anlamıyla tek başına başlamıştı. Ancak işler büyüdükçe arka planda kalıp görünmeyen ama büyük bir iş yüküne sahip bir ekiple devam etmek durumunda kaldı. Mesela ben gerçekten tek başıma olduğum için, doğruyu söylemek gerekirse metinsel içeriklere bu anlamda biraz daha fazla ağırlık vermeyi tercih ediyorum. Çünkü sürekli video çekmek ve onları da sürekli düzenlemek ile uğraşıp tamamen vlog tarzı bir yayın yapmaya çalışsam, emin olun zamanımın neredeyse çoğunu buna ayırmak zorunda kalırım. Bu da metinsel içeriklerin azalması, hatta giderek yok olması anlamına gelir. Üstelik ben bu işi hobi olarak sürdürmeye çalıştığım için buna ayıracak çok fazla zamanım da yok. Yine de ikisi arasında bir denge tutturmaya çalıştığımı da belirtmeliyim. Hatta Covid 19 pandemisi başladıktan sonra, özellikle de 2020 yılının ikinci yarısından itibaren Gezivita Youtube kanalı için hazırladığım içeriklerin sayısı arttı. Evet sevgili arkadaşlar, muhterem seyahat sever insanlar, işte böyle... Seyahat sonrasında burada yayınladığım içerikleri, buraya kadar anlattığım şekilde hazırlamakla meşgul oluyorum."} {"url": "https://gezivita.com/ne-diyoruz-ne-anliyoruz", "text": "\"Ne Diyoruz Ne Anlıyoruz?\", katılımcıları Mehmet Ali Kılıçbay, Ahmet İnam ve Cengiz Güleç olan TRT Okul programıydı. -di'li geçmiş zaman kipi kullanıyorum çünkü artık yok. Keşke olsa. Bir zamanlar, gerçekten ana akım medyada yayınlanan bu program, iddia ediyorum, Türk televizyonlarında açık ara son çeyrek yüz yıllık dönemde izlenebilir belki üç-dört programdan biri olma özelliğini taşıyordu. Diğerleri ise, bana kalırsa \"Gerçek Orada Bir Yerde\" ve \"Sunay Akın'la Hayat Deyince\" idi. Fakat bu programı hiç tereddüt etmeden bir numaraya yazarım! Türkiye'de yaşayanlar nadiren de olsa bu tür programları seyrederek bazen beni fazlasıyla şaşırtıyorlar aslında. Bu anlamda bu tür programlar, ülke gerçekleriyle yüzleşince, tam süresini hatırlamıyorum ama, haddinden fazla bile yayında kaldı diyebilirim. Bir televizyon programı düşünün lütfen. Reklamsız, herhangi bir görsel unsur kullanılmıyor, insanı derin düşünmeye sevk eden ve ciddi bir altyapı gerektiren, çok çeşitli felsefik ve sosyal konular... Ve bu konuları kendi aralarında sakin sakin tartışan muhteşem bilim insanları. Türkiye ile bunları yan yana getirmek dahi çok zor. Bu programın birçok bölümünün tamamı şu an Youtube'da mevcut. Youtube arama kutucuğuna Ne Diyoruz Ne Anlıyoruz yazıp izleyebilirsiniz. Metrobüste, metroda, otobüste, tramvayda, vapurda boşa zaman geçirmektense, rahatlıkla izlenebilir... Hatta ben çok sevdiğim bazı bölümlerini akıllı telefonuma da indirdim ve arada sırada açıp tekrar tekrar izliyorum, notlar alıyorum. Üstelik bu konuşmalar monotonluktan tamamen uzak, spontane bir şekilde ilerliyor. Bu gerçek akil insanların hayat deneyimleri ve bilgi birikimlerine hayran kalacağınıza adım gibi eminim. Ve bu üç değerli akademisyenin üzerinizde oluşturacağı merak ve okuyup araştırma duygusuna da içten içe minnettar kalıp teşekkür edeceksiniz. Ben de, bu üç akil insana huzurlarınızda içtenlikle teşekkür ediyorum!"} {"url": "https://gezivita.com/nerelisin", "text": "İstasyona gideceğim. Hava dayanılır gibi değil. -Nerelisin diyor garson. -Hiçbir yerli. Algıda seçicilik desen değil, gerçekten yüzlerce yıldır beraber yaşayan bir topluluk üyeleri ilk kez açıktan bu denli farklılaştı sanki bu coğrafyada son yıllarda, belki de daha önce hiç olmadığı kadar. Ama her şeye -belki isteyerek belki de istemeden- katkı veren, yangına körükle giden de yine bizim insanımız aslında. Hepsi \"Nerelisin?\" sorusuyla başlıyor çünkü konuşmaya. Kilit nokta burası. Size öyle gelmeyebilir ancak yeni tanıştığınız bir insanla muhabbete nerelisin sorusuyla başlıyorsanız şayet, ne kadar iyi niyetli olsanız dahi, otomatikman sekterleşmeye doğru yaklaşıyorsunuz demektir. Yani önceden beyninizde yer etmiş düşünceler, deneyimler, hayat tecrübesi ve gündelik bilgi, sizi alınacak cevaba göre bir bilinmeyene doğru sürüklemeye başlıyor. Bunun sonucunda da ön yargı dediğimiz şey kolayca şekilleniveriyor. Üstelik siz hiç hissetmeden. Ne kadar da kolay! Acısız, kansız, ağrısız, masrafsız... Ekşi Sözlükte bir yazar, bu soruyu düşünce tembelliği olarak tanımlamış, kesinlikle aynı fikirdeyim. İlk andan itibaren düşünme şeklimizi idare eden çatı katımızın yapısıdır: Alışılmış düşünce ve işletim biçimleri, zaman içinde gelişen dünya görüşümüz ve onu değerlendirme biçimimiz, gerçeğe dair anlık ve sezgisel algımızı şekillendiren ön yargılarımız ve deneyimlerimiz. Örneğin, önceden yaşadığınız kişisel bir hayat tecrübeniz neticesinde, üzerinizde olumsuz bir intiba bırakmış biri ile yeni tanıştığınız kişinin aynı şehirli olduğunu öğrenmek, kafanızda yalnızca birkaç saniye içerisinde şimşek çaktırmaya yetiyor. Veya bunun tam tersi de geçerli elbette. Tesadüfi şekilde hemşeri olduğunuzu öğrenip, en koyusundan \"vay toprağım benim\" şeklinde muhabbete girip seviniyorsunuz, deyim yerindeyse ağzınız kulaklarınıza varıyor. Halbuki serinkanlı olup, duygusal değil de sağduyulu düşündüğünüzde, karşıdaki insanı hayatınızda ilk defa görüyorsunuz ve hakkında bildiğiniz tek şey o an öğrendiğiniz ismi ve yalnızca memleketi. İn midir, cin midir, hırlı mıdır yoksa hırsız mıdır en ufak bir bilginiz dahi yok! Yabancı bir kadın veya erkek gördüğümüzde, kendimize sorduğumuz her soru ve beynimizin içine sızan, ya da tabiri caizse çatı katımızın küçücük pencerelerinden içeri kaçan her detay, belirli bir takım ilişkilendirmeleri aktive ederek beynimizin harekete geçmesini sağlar. Ve bu ilişkilendirmeler, bırakın konuşmayı, hiç tanımadığımız bir insanla ilgili kafamızda bir hüküm oluşmasına neden olur. Bana ne? Bize ne? Ya da size ne? Kime ne? Her kimse kim, nereliyse oralı, kimin umurunda? Daha doğrusu neden bu kadar umurunda/umurumuzda? Stefan Zweig gibi, bu dünyanın sıradan bir vatandaşı değil mi? Ki o yazar bile, üstelik en meşhur olduğu dönemde hayatın garip bir cilvesi olarak haymatlos durumuna düşmüştür! İsmin ne diye sorarım önce, kaç yaşındasın, ne iş yapıyorsun? Ne tür müzikleri dinlersin/seversin örneğin? Yeni tanıştığım tek bir insana bile, bu soruyu hayatım boyunca sormadım bugüne dek, aklımın ucundan dahi geçmedi. Dünyayla insan olma tabanında birleşmeyi ve bütünleşmeyi bir türlü beceremediğimiz için ırkçı görüşlere ancak kendimiz söz konusu olduğunda karşı çıkıyor ve bunu da insanlık idealleri nedeniyle değil de Türklere bu nasıl yapılır zihniyeti içinde sergilediğimiz için, aslında ırkçılığı meşrulaştırmış oluyoruz. Dünya her geçen gün aşırı sekterlik yüzünden giderek daha da ayrışıyor. Milliyetçilik, dünya genelinde uzun zaman sonra hiç olmadığı kadar yaygınlaştı. Bir de üstüne üstlük bu konulardan prim yapmaya çalışan politikacılar protesto edileceğine şuursuzca alkışlanıyorlar! İnsanların çoğu, Eski Yunan'dan kaynaklanan bir refleksle, kendilerini cemaatlerin -buradaki cemaat kavramı Ferdinand Tönnies'in Gemeinschaft kavramına karşılık gelmektedir- parçası olmak zorunda hissediyor çoğu kez. Bu yüzden Batıdan sıyrılıyor ve Doğululuğu bir türlü aşamıyoruz. Auguste Comte, insanlık dini diye bir kavramdan bahsetmiş vaktiyle, keşke ona kulak verebilseydi bütün insanlık. Wilhelm Reich; \"Yaşam senin hahamlığınla değil, protoplazmanın hareketiyle başlar küçük Yahudi\" diyor Dinle Küçük Adam isimli nefis kitabında, hem de üzerine basa basa. Ona sarılsaydık, o zaman bunların hiçbiri olmaz, başımıza bunca kötü şey gelmezdi eminim. Türkiye'de yerel kültürün çeşitliliği hemen göze çarpar: 776 bin kilometrekarelik toprakları üzerinde, Avrupa kesimindeki Doğu Trakya'dan Kuzey Karadeniz Dağlarına; doğuda İran sınırından Van Gölü'ne; batıda Ege Denizinden Güneydoğudaki Irak ve Suriye sınırına gerçek bir insan mozaiği ile karşılaşılır. Kapıları ardına kadar açık olsa da, çok uzak kaldığı büyük kent merkezlerinden yaşam tarzı ve koşulları çok farklı olan kırsal kesim, global topluma göre bir alt kültür oluşturur. Bu alt kültür de kendine özgü kültürel, dinsel ve etnik özellikleriyle daha da ayrışan yerel ve yöresel kültürlere ayrılır. Yerel kültürlerin üyelerinin, şiddete yönelik normatif eğilimlerini büyük ölçüde belirleyen, işte bu farklılıklardır. Hepimizin bildiği gibi Nasrettin Hoca, 13. veya 14. yüzyılda Akşehir civarında yaşamış veya yaşamış olduğu düşünülen bir gülmece ustası. Nasrettin Hocanın bugün dünyanın neredeyse her yerinde tanınan bir güldürü kahramanı olması, fıkralarının, hikayelerinin hala güncelliğini koruması ve değerini asla yitirmemesi taşıdığı evrensel değerden ileri geliyor. Bir örümcek ağını gerdiği alan içindeki en ince titreşimle bile nasıl ilgili ve her titreşime nasıl duyarlıysa, ben de tüm dünyaya ağını germiş, duyargalarını uzatmış ve tüm yeryüzüne yayılmış gibi, yeryüzünün tüm titreşimlerini kendimde duyuyorum. Çok doğal olarak en yakınımdakine daha duyarlıyım. İnsanlarla sürekli alışveriş içindeyim. Sanki bütün yeryüzü insanlarına görünmez ama organik bağlarla bağlı gibiyim. Bütün insanların nabızlarının benim bileğimde attığını ve yüreklerinin de göğsümde çarptığını duyuyorum. Bunu laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten böyleyim. Böyle olunca hep tetikte, hep kulağım kirişte, hep ayakta, hep hazır ve hep dinç kalmak ve yaşamak zorundayım. Tarihin çok uzun bir süresi boyunca bütün kimlik belirlemeleri için tek bir soru yeterli olmuştur: Kimlerdensin? Ama artık modern çağda bu soru giderek anlamsızlaşmakta ve onun yerine kimsin geçmektedir. Kimsin sorusuna kimlerden olduğunun dışında da cevaplar verebilen kişi, bireyselleşmekte olan bir bireydir ve bir ideal olarak insanlığı yakalama, ona ulaşma olasılığı belirmektedir, belirdikten sonra da artmaktadır. Dünyanın bütün toplumları, değişik ölçülerde olmak üzere bir kimsin-kimlerdensin ikilemi yaşıyor. Bu sorunun en ağır yaşandığı toplumlar kimlerdensini öne çıkartarak, ortak varoluş alanını su geçirmez kaplar halinde bölenleri. Bunun sonucunda bu gibi toplumlar sürekli bir çatışma ve karşılıklı ret iklimi içinde yaşamak zorunda kalıyorlar."} {"url": "https://gezivita.com/ohrid-gezi", "text": "Şimdi, kaldığımız yerden yolculuğumuza devam edelim. Tepeye doğru çıkarken Osmanlı izlerini taşıyan çok şirin mimariye sahip evler görmeye hazır olun bir defa... Hava da güzel olunca, ben ağır ağır, etrafı gözlemleyerek, anın tadını çıkararak yürüyorum. Burada karşıma çıkan ilk yapı, oldukça eski bir Amfi Tiyatro oluyor. Milattan önce 3. yüzyıla tarihlenen bu antik tiyatro, alttaki videoda da söylediğim gibi, Makedonya'da bulunan Helenistik tipteki tek tiyatro. Ayrıca vaktiyle yine burada, aynı Roma Kolezyumda olduğu gibi Gladyatör dövüşleri de yapılmış. Yaklaşık 4000 kişi kapasiteli. Tiyatroyu geçtikten hemen sonra karşıma çıkan ilk kilise minik St. Bogorodica Perivlepta oluyor. 1295 yılında inşa edilmiş. Burada oldukça kalabalık bir turist kafilesiyle karşılaştım. Kabaca 50 kişiden fazla olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten küçük olan kilisenin kapısından girişleri uzun sürünce, ben de içine girmekten vazgeçtim. Hemen yanındaki bu beyaz bina ise dikkatimi çekti. Burası bir okulmuş. Eğer yanlış hatırlamıyorsam üniversitenin bir fakültesiydi. St. Bogorodica Perivlepta kilisesinin önünden hem Ohrid Gölünü hem de Ohrid Kalesini net bir şekilde görüyorsunuz. Kiliseyi arkamda bırakıp yola devam ediyorum. Kısa bir bayır tırmanışı sonrası Ohrid Kalesi'ne ulaşıyorum. Samuil Kalesinin tarihi milattan önce 4. Yüzyıla dayanıyor. 2003 yılında restore edilmiş. Giriş 30 Dinar. Yani 0,5 Euro. Kalenin içinde görülmeye değer bir şey yok. Ancak özellikle fotoğraf meraklıları için şahane bir manzara sunduğunu söylemeliyim! Ohrid'de yapılacak şeylerden biri tekne turu ise, diğeri ise muhakkak bu kaleye çıkmak olacaktır. Kalenin içinde 1 saatten fazla zaman geçirdim. Artık mesafesi kıyıdan biraz uzak olduğundan mıdır, yoksa tamamen tesadüf eseri midir bilemiyorum ama ben oradayken kaleyi gezen pek fazla kimse yoktu. Halbuki göl kenarı, çevresi ve çarşıda oldukça fazla insan olduğunu söyleyebilirim. Kalenin hemen girişinde oturmak için bir cafe var. Ayrıca bir de büfe gördüm. Bu da ek bir bilgi olarak aklınızda bulunsun. Tekrar gölün kıyısına doğru inişe geçiyorum. Gözüme çarpan evlerin çoğunun bahçesi bakımlı ve rengarenk çiçeklerle kaplı. Meyve ağaçları da var. İnsan, Ohrid sokaklarında gezerken huzur buluyor. Doğaya neredeyse hiç müdahale edilmemiş burada. Yazının birinci bölümünde de bahsetmiştim zaten, insan bu sessizliğin ve doğallığın içinde adeta dünyaya yeniden geldiğini hissediyor. Türkiye Cumhuriyeti, tarihindeki en radikal ekonomik değişim olan 1984 yılındaki serbest piyasa ekonomisiyle, neredeyse her nesnenin ithal edilebildiği bir ekonomiye geçmiştir. Her ekonomik değişikliğin, sosyo-kültürel değerleri etkileyeceği aşikardır. Kademeli olmadan ve olumsuz sosyal sonuçları gözetilmeden uygulanan yeni ekonomik uygulamalar, daha kolay zengin olmak, kısa zamanda köşeyi dönmek gibi arzu ve kavramları da ortaya koydu, gelir dağılımı da hızla bozulmaya başladı. Toplumumuzun yardımlaşma, paylaşım, eğitim vs. gibi kültürel değerleri erozyona uğramaya başladı. Sadece büyüme hızlarına bakarak Türkiye'nin geliştiği iddia edildi. Aslında eğitim düzeyi, toplumsal değerler vb. hep geriledi. Hızlı bir çevre katliamı başlatıldı, tüm doğal değerlerimiz paraya dönüştürülmeye çalışıldı. Bu dergiyi, içinizde denizcilik ile ilgili konulara ilgi duyanlar varsa tavsiye ederim. Profesyonel olmanız falan gerekmiyor, genel kültür açısından zenginleşmek için bile okunabilir. Ben de sonuçta bu konulara ilgi duymaya Turgay Noyan'ın yıllar önce gazetedeki \"Yelken ve Deniz\" isimli köşesini okuyarak başladım. Gerçekten de, Gülkaynak'ın bu görüşünü paylaşmamak elde değil. Sürdürülebilir Kalkınmanın önemini, ülke olarak ne zaman kavrayacağız gerçekten çok merak ediyorum doğrusu... Kristin Ross'un Ortak Lüks adlı kitabında bu konuyla alakalı çok güzel bir yorumu vardır. Ross, çevrenin sürdürülebilirliğinin yalnızca teknik bir sorun olmadığını, aynı zamanda bir toplumun neye değer verdiği ve neyi zenginlik olarak gördüğüyle de alakalı olduğunu yazar. Rotasız Seyyah ile ilgili yazımda bu konuya biraz değinmiştim, dilerseniz o yazıya da buradan ulaşabilirsiniz: Umarım bir şeyler değişir diyerek tekrar Ohrid gezi yazıma dönüyorum. Akşam çökmek üzere. Ve bir diğer meşhur ve önemli yapı olan Saint Clement Kilisesi'ne ulaşıyorum. Giriş ücreti 100 Makedon Dinarı. Burası eski bir Slav manastırı aslında. İsmi kimi kaynaklarda St. Panteleimon Church olarak da geçiyor. Saint Clement Kilisesi, Ohrid Gezi yazısının 1. bölümünün sonunda bahsettiğim gibi, Plaosnik tepesinde yer alıyor. Kilisenin önünde arkeolojik kazıların yapıldığı bir alan var. Kiliseyi ziyaret ettikten sonra, tekrar aşağıya doğru yürümeye koyulup, kısa bir süre sonra gölün kıyısına ulaşıyorum. Gölün kıyısındaki evlerin kimisinde Rooms To Rent kimisinde ise Sobe tabelaları asılı. Kiralık ev demek. Ohrid'de nerede kalınır sorusuna hiç değinmemiştim şu ana kadar. Bu yazıları birçok dairede görmek mümkün. Bunlarda kalabilirsiniz. Ancak fiyatlar hakkında detaylı bir bilgim yok. Gölün suyu son derece temiz ve suyun dibi görünüyor. Biraz da Makedonya'nın eylül ayındaki ikliminden söz edeyim... Gündüz fazlasıyla sıcak diyebilirim. Akşamsa özellikle güneş battıktan sonra hava hissedilir derecede soğuyor. Tipik bir karasal iklim özelliği. Edirne'deki üniversite günlerim geldi aklıma... Aynı gün içerisinde iki farklı mevsimi yaşardık. Pek de sevmezdim bu durumu ne yalan söyleyeyim. Gündüzün sıcağına güvenip yanına bir şey almazsan, akşam aynı kıyafetle mümkün değil dolaşamazsın. Sveti Naum, Ohrid'de görülecek yerlerden bir diğeri. Ancak ben zamanım kısıtlı olduğu için göremedim. Artık bir dahaki sefere... Benim için artık gitme vakti yaklaşıyor. Otogara dönmek için başladığım yere, gölün kıyısına dönüyorum. Gördüğüm ilk taksiciye kaça götüreceğini soruyorum. 200 dinar diyor. 100 dinara geldiğimi söyleyince alaycı bir gülümseme beliriyor yüzünde. Git başkasını bul diyor oldukça kaba bir şekilde. Çok değil 20 saniye sonra yoldan çevirdiğim taksiciye 100 dinara otogara götürür müsün diyorum. Atla diyor. İlk sorduğum Makedon taksiciye, Son gülen iyi güler ata sözünü öğretmek isterdim doğrusu. Kim bilir, belki de Emel Sayından bahsetmeliydim. Er Ya Da Geç şarkısında ne diyordu: \"Sana bir çift sözüm var, son gülen iyi gülermiş.\" 🙂 Saat 19:00 ve otobüs terminalinden kalkan son otobüse biniyorum. Ve son gün gelip çatıyor. Geri dönüş günü. Makedonya'ya veda vakti. Hostelde kahvaltımı yapıyorum. Ardından resepsiyonist çocukla da vedalaşıp otobüs terminalinden hava alanına gidecek biletimi alıyorum. Makedonya'da 3 günde harcadığım toplam para 75 Euro. 30 Euro hostel ücreti ile birlikte toplam 100 Euro. Bir başka seyahatte, bir başka ülkede tekrar görüşmek dileğiyle! Merhabalar. Çok teşekkür ederim! Yazılarımın işe yaradığını görmek güzel. Keyifli seyahatler!"} {"url": "https://gezivita.com/ohrid-gezi-rehberi", "text": "Ohrid ve Ohrid Gölü... Güzelliği hakkında söylenenleri gidenlerden hep duyardım. Ohrid gezisi uzun süredir aklımdaydı. Nihayet başardım. İyi ki Makedonya'ya gitmişim. İyi ki Ohrid'e gelmişim. Sezarın dediği gibi: Veni, vidi, vici! Makedonya ile ilgili ilk iki yazımda başkent Üsküpten bahsetmiştim hatırlarsanız. (O yazılarım burada: Üsküp Gezisi 1. Bölüm ve Üsküp Gezisi 2. Bölüm) Bu yazıda ise Ohrid'den bahsedeceğim. Güzel bir Ohrid gezi rehberi hazırladım sizin için. Ancak başlı başına Ohridi yazmak bile biraz uzun olacağı için onu da kendi içinde iki bölüme ayırmak durumunda kaldım. Şu an okuduğunuz, Ohrid gezi yazısının birinci bölümü. \"Cittaslow\" Sezarın üstteki ünlü sözünü herkes bilir ama bunu bilmiyor olabilirsiniz. Ama biraz daha açarsam ne olduğunu anlayacaksınız. Citta İtalyanca şehir demek. Slow ise hepimizin bildiği gibi yavaş anlamına gelen İngilizce kelime. 1999 yılında, merkezi İtalya olmak üzere bir belediyeler birliği kuruldu. Buna göre kimi şehirler yavaş veya sakin şehir olarak kabul ediliyor. Örneğin ülkemizden Seferihisar bunlardan biri. Seferihisar, ülkemizden yavaş şehir kabul edilen ilk kent aynı zamanda. Bu yavaş şehirlerin belediyeleri zaman zaman bir araya gelerek ortak organizasyonlar, çeşitli etkinlikler düzenliyor. Ohrid her ne kadar tescillenmiş bir yavaş şehir olmasa da, gezip gördükten sonra en azından benim için öyle oldu. Hayat burada yavaş ama kendi içinde ahengiyle akıyor. Her zaman oluyor mu bilmiyorum ama biz giderken otobüs bir defa mola verdi. Zaman darlığı nedeniyle Ohrid'e günübirlik gitmek durumunda kaldım. Ancak gitmeden bir önceki akşam, Üsküpte konakladığım Shanti Hostel'deki resepsiyonistin dediği gibi, Ohrid'de mutlaka kalmak gerekir. Bunu, orayı gezince daha iyi anladım. Ohrid, Arnavutluk sınırında, çok kültürlü, kozmopolit bir kent. Kentin demografik yapısı aynı Üsküpte olduğu gibi Makedonlar, Arnavutlar, Türkler ve Sırpların karışımından oluşuyor. Halklar iç içe yaşıyor. Camiler, manastırlar ve kiliseler birbirine karışmış durumda. Milattan sonra 9. yüzyılda Slav halkları Konstantinopolis'in Yunan alfabesini kullanarak iki Slav alfabesi geliştirdiler. Yunan alfabesi büyük harflerine dayanan ve Rusya'da benimsenen daha sonra diğer Slav dillerinde, hatta Slav olmayan dillerde kullanılan Kiril Alfabesi ve belki de Slav havarisi Aziz Kyrillos tarafından Yunan küçük harflerinden üretilen, günümüzde yalnızca Hırvatların Katolik dua kitaplarında yaşayan Glagol Alfabesi. Kiril Alfabesinin doğum yeri olan bu kenti, geçmişte ziyaret edenlerden biri de Evliya Çelebi. Kentin nüfusu, bahar ve yaz aylarında gelen ziyaretçiler nedeniyle bu mevsimlerde doğal olarak artıyor. Ohrid otobüs terminali merkezin biraz dışında. Yürümek seçeneklerden biri ama biraz uzun sürer. O yüzden 100 dinara bir taksiyle merkeze gidebilirsiniz. Yol, araçla 6-7 dakika sürüyor. Daha fazla isterlerse vermeyin, bu fiyata götüren bir taksi mutlaka çıkacaktır. Ohrid Gölü kıyısına varınca, önce hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı caddeden iç kısma doğru yürüyorum. Amacım hem etrafı gezmek hem de karnım aç olduğu için öncelikle bir şeyler yiyecek bir yer bulabilmek. İyice iç kısma ilerledikten sonra gözüme bir tabela çarpıyor: Adana Dürüm&Burek! Bu kez nasıl olduysa unutmuşum. Yanımda yok. Ama çay önemli. Çay; susuzluğu giderir, kalpleri birleştirir, sevenleri kavuşturur. Sunay Akın'ın Dudak Payı şiirini çok severim mesela. Ona da bir ara bakın lütfen. Börek lezzetli. Karnımı doyurduktan sonra ileride bir kahve buluyorum. Aynen Üsküpte olduğu gibi burada da Türkçe konuşmaya devam. Oturup, \"Bir çay alabilir miyim?\" diyorum. Tamam karşılığı geliyor. Kahvenin yanında da tatlıcı var. Oradan da Trileçe söylüyorum. Trileçe bizde yeni yeni ün kazandı. Buralarda zaten çok yaygın. Bu yemek sonrası ritüeli de yerine getirildikten sonra, istikamet artık göl ve çevresi. Geriye dönerken meydanda bir türbe gözüme çarpıyor. Girişinde şöyle yazıyor: Pir Mehmet Hayati Hazretleri Türbesi. İçeri giriyorum. 9-10 yaşlarında genç bir çocuk banklarda oturuyor. Türk müsün dediğimde evet diyor. Ben; kaç yaşındasın, burada mı okuyorsun gibi, o çok bilindik ve çocukların her seferinde farklı farklı kişilere tekrar tekrar aynı cevapları vermekten pek de hoşlanmadığı soruları arka arkaya sıralarken, caminin hocası uzaktan görünüyor. Genç yumurcağın yüzünde hınzır bir gülümseme beliriyor. Benim bıktıran sorularımdan beklediğinden de çabuk kurtuldu. Kur'an kursu başlamak üzereymiş. İmamla da selamlaşıp kısa bir hasbıhal ettikten sonra ayrılıyorum. Arabasıyla tek başına Balkanlar turu yapan bu kadın sırasıyla; Hırvatistan, Karadağ ve Kosova'ya uğramış. Şimdi de Ohridde. Kendisini böyle bir yolculuğa tek başına çıkabildiği için içtenlikle tebrik ettim. Gerçekten böylesi insanlara sonsuz bir saygı duyuyorum. Kendim sürekli toplu taşımayı tercih ettiğim için tamamen meraktan soruyorum: -Arabayla daha zor olmuyor mu? Sonuçta hiç bilmediğiniz yollarda gidip geliyorsunuz ve kaybolma veya yanlış yola girme riski var. Navigasyonla çok rahatım, şu ana dek hiçbir sıkıntı yaşamadım diyor. Birbirimize iyi yolculuklar dileyip ayrılıyoruz. Caminin az ilerisinde bir sokağa giriyorum. Hafif yokuş olan yolun sonunda bir kilise var. Doğrusu, tesadüfen denk geldiğim bu kilise hakkında bir bilgim yok. Tam da bir çocuğun vaftiz törenine denk gelmişim. Hal böyle olunca girişi ücretsiz olan kilisenin içine giremedim. Ancak dışarından bakınca oldukça ufak olduğu anlaşılıyor. Kilisenin bahçesinden kısa bir video çekmekle yetindim. 5 dakika sonra gölün kıyısına ulaşıyorum. Benim önerim, önce tekne turu yapıp sonra etrafı yürüyerek gezmeniz yönünde. Ben öyle yaptım. Önce tekne turu, ardından aşağıdan yukarıya, tepeye doğru bir yürüyüş. Yol üzerinde özellikle görülmesi gereken birkaç kilise, bir amfi tiyatro ve en tepede ise tarifsiz manzarasıyla kale var. Tabii içlerinde yürüyeceğiniz şirin Ohrid sokakları da cabası. Göl kenarında tur için bekleyen tekneleri göreceksiniz zaten. Ellerindeki kataloglarla, aynen Türkiye'nin muhtelif tatil yörelerinde olduğu gibi, gözünde sahte Ray-Ban, yanınıza yanaşıp size tur teklif eden kişilerle karşılaşacaksınız. Bunlardan kimisi 15 Euro'dan kapıyı açıp 10 Euro'ya kadar iner. Sabrın sonu selamettir diyorum ve bunlardan birine bu paranın çok olduğunu söylüyorum. İstersen diğerlerine sor diyor. Tamam olur, zaten yeni geldim, acelem yok karşılığını veriyorum. Belki yazın, çok yoğun sezonda hakikaten aşırı talep bu fiyata sizi mecbur bırakabilir, onu bilmiyorum ama Eylül ayı burası için artık sezonun neredeyse sona erdiği ve etrafta çok fazla yolunacak kaz olmadığı anlamına geliyor. Bu yüzden pazarlık payı sizde. Sonuna dek kullanın. Tam bu konuşmadan 30 saniye sonra, henüz sadece bir iki adım atmışken bir başkası yanıma yanaşıyor. Bu kez yanıma yanaşan kişi ak saçlı, babacan bir ihtiyar. Direk soruyor; Mister, boat trip? Why not? How much? diyorum. Aldığım cevap inanılmaz: 300 Dinar. Yani 5 Euro! Az önceki konuşmayı hatırlatıp, onlar neden aynı tura 15 istiyor peki diyorum. Kim bilir dercesine başını sallıyor. Tekne turu yaklaşık yarım saat sürüyor. Manzara tek kelimeyle inanılmaz. Üstelik teknede benden başka da kimse yok. Adeta bana tahsis edilmiş. Bol bol fotoğraf çekiyorum tabii. Doğaya dönüş, aslında insanın özüne dönüşü. Uzanıp giden masmavi suları seyretmek seni rahatlatıyor, kafandaki bütün kiri silip atıyor adeta. Burada ne siyaset var, ne kavga, ne de ağız dalaşı. Dört bir yana serpilmiş cumbalı evler gözümün önüne Şirinceyi, Safranboluyu, İstanbul'un tarihi semtleri Fener ve Balatı getiriyor. İstanbul'da yaşayıp da hala buraları görmediyseniz mutlaka ilk fırsatta gezin derim. Yolumun üzerinde karşıma çıkan ilk kilise St. Sophia Kilisesi. Giriş ücretli. Ben içine girmedim. Ancak burası, oldukça eski, freskleriyle meşhur ve bölgenin en büyük kiliselerinden biri. 7 ve 11. Yüzyıllar arasında hüküm süren 1. Bulgar İmparatorluğu döneminde inşa edildiği düşünülüyor. Önünde çok şirin bir bahçesi var. Merhaba hocam bloğunuz gerçekten çok başarılı küçükken okuduğumuz resimli hikaye kitapları gibi hiç sıkılmadan görseller, videolar ve yazılarınızla adeta kendimi oralara gitmiş gibi hissettim. Esra merhaba. Çok sağol, çok memnun oldum bu yorumlarına, teşekkür ediyorum.. Selamlar. Gerçekten güzel bir tanıtım olmuş. Tebrikler."} {"url": "https://gezivita.com/okan-okumus", "text": "Bu yazımda size sıra dışı bir gezgini tanıtmak istiyorum: Okan Okumuş. Okanı tanıtmaya geçmeden önce, neden sıradışı olduğunu biraz açayım isterseniz. Bir defa Okan, çoğumuzun yaptığı gibi sadece Avrupa'nın herkesçe tercih edilen o en meşhur, en turistik ve en büyük şehirlerini gezmiyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi çok daha zorlu, gerçekten gitmesi, gezmesi daha büyük bir cesaret, efor ve vakit isteyen coğrafyaları ve ülkeleri geziyor. Dolayısıyla bu kadar geniş bir alanda seyahat ettiği için ben onu modern çağın Evliya Çelebisi olarak görüyorum aslında. Bildiğiniz gibi Evliya Çelebi de, döneminin o çok zor şartlarında farklı ve geniş bir alana yayılan şehirlere ve ülkelere seyahat etmiş bir gezgin. 17. Yüzyılda yaşamış olan Evliya Çelebi, Anadolu topraklarından Viyana'ya, Venedik'ten Kafkasya'ya kadar oldukça geniş olarak nitelendirebileceğimiz bölgeleri gezmiş bir seyyah. Hele hele o çağın koşullarını ve ulaşım olanaklarını dikkate aldığımızda, yaptığı şeyin ne denli zor olduğunu daha da iyi kavrıyoruz aslında. Viyana hamamları Türk, Arap ve Acem tarzı gibi değildir. Dört köşe bir duvar içinde bütün kubbeleri camdır. Bu kubbelere varınca, hamanın dört yanından taş merdivenlerle basamak basamak kubbeye çıkarsın, her basamak merdivenleri enlidir. Tabiatına göre ne kadar sıcak istersen o kadar kubbeye çıkarsın. Gerçi kurnaları vardır. Ama Türklerinki gibi muslukları yoktur. Okan Okumuş, belki Evliya Çelebi ile karşılaştırıldığında çok daha fazla olanağa sahip olduğumuz teknoloji ve uzay çağında geziyor ama olsun. Şunu da unutmamak gerekir ki, beyaz yakalılar için bir haftalık bir iznin de lükse kaçtığı bir dönemde yaşıyoruz aynı zamanda.... Zaten az ileride göreceksiniz, kendisi de bu durumu hem bir tv hem de dergi röportajında çok güzel bir biçimde izah ediyor. Evet, Okan kendisi için bu fırsatı yaratıyor ve birkaç hafta süren uzun yolculuklara çıkıyor. İnsanların internetten araştırma bile yapmaya üşendiği, ismi pek duyulmamış, egzotik, uzak diyarlara doğru seyahatler gerçekleştiriyor. Burada aklıma hemen, ülkemizin en ünlü gezginlerinden biri olan Prof. Dr. Orhan Kural'ın \"Büyük Dünyada Küçük Adımlar\" isimli kitabı geliyor hemen. Evet, dünya gerçekten de çok büyük ve gidilecek ülkeler sayısız... Ancak işte görmüş olduğunuz gibi her şey küçük bir adımla başlıyor aslında! Lafı daha fazla uzatmayayım. Peki ben Okan'la nasıl tanıştım? Aslında bu hikayenin iki boyutu var. Okanla yüz yüze, reelde tanışmam ve ondan çok daha önce öncesinde gerçekleşen gıyabi tanışma. Bundan birkaç yıl kadar önce -tam olarak ne zaman olduğunu ben de anımsayamıyorum-, yine gezmek ve soluklanmak için girdiğim bir kitabevinde, her zamanki adetim olduğu üzere gezi kitaplarının olduğu reyonda kitapları karıştırıyordum. Birden tesadüfen elime gelen kitabın kapağında şöyle yazıyordu: \"Yaşasın Sırt Çantası/Gezginin El Rehberi\" O zamana dek böyle bir kitabı hiç duymamıştım. Yazarı Okan Okumuştu. Bu ismi de ilk kez duymuş olmama rağmen içindekileri inceleyip bazı sayfaları okuyunca, kitap bir anda beni içine doğru çekiverdi. Kitle turizminden kaçınmanın gerekliliğini vurgulamaya çalışıyorum. İpleri bir tur acentasının eline bırakmayı, bir rehberin peşinden sürüklenmeyi, sıkıştırılmış programlarla kentlerin ve görülecek mekanların üzerinden hızlıca geçip eve dönme hikayesini çok acıklı buluyorum. Bu koşturmacada seyahatten alınacak keyif minimuma iniyor. Esnekliği olmayan tur programlarında soğuk otel odalarında kalıp, halkın içine karışmadan, gidilen yerin kültüründen bir dem almadan eve geri dönülüyor. Seyahatlerin ardından benim ruhum zenginleşirken, turlarla gezen turistlerin sadece fotoğraf albümleri genişliyor. Kapitalizm posanızı çıkartmakla yetinmez, ruhunuzu da söker alır. Ömrünüzün sonuna kadar çalışıp bir ev sahibi olmak bir mutluluk kaynağı olarak sunulur. Tüketmeniz, daha fazla tüketmeniz beklenir. İşte bu kahredici rutinden, yoğun iş hayatının ve kentlerdeki hızlı yaşamın yıpratıcılığından çıkmanın en kolay yoludur seyahat etmek. Farklı kültürleri tanıdığınızda, o ülkenin tarihi ve doğal zenginliklerini gördüğünüzde, dünyanın her tarafından dostlar edinmeye başladığınızda ve yollarda türlü maceralar yaşadığınızda, hayatınızın ne kadar monoton olduğu da yüzünüze çarpar. Kesinlikle! Yeryüzündeki o muhteşem yerleri gördükten sonra çevre bilinciniz de, koruma içgüdünüz de doğal olarak gelişiyor. Bu küreselleşme çağında sorunlar artık yerel olmaktan çıktı. Köylünün, emekçinin derdi her yerde ortak. Dolayısıyla seyahat ederken \"adil ticaret\" ilkelerini gözeten kuruluşları tercih etmek, turizmin yıkıcı tarafı olan büyük otel/restoran zincirleri yerine yerel işletmelere destek vermek gerek. Bunun yanında, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, mevcut güzellikleri korumak için bizim gibi bireysel seyahat etmeyi tercih eden gezginlere büyük rol düşüyor. Kültürler arasındaki köprüleri kuracak, seyahat edeceklerin cesaretini kıran korku ve paranoya atmosferine karşı duracak, gezdikten sonra gelip tecrübelerini kendi ülkesindeki insanlara aktaracak olanlar bizleriz. Bunun yanı sıra; Latin Amerika & Alternatif Bir Gezi Rehberi, Doğu Asya & Alternatif Bir Gezi Rehberi, Kuzey ve Orta Afrika & Alternatif Bir Gezi Rehberi ve Güney Afrika & Alternatif Bir Gezi Rehberi isimli kitapları var. Buraya kadar anlattığım şekilde, gıyabında tanıştığım Okanla, son kitabı olan Güney Afrika kitabının lansmanı için İstanbul'da nihayet yüz yüze de tanışma ve görüşme fırsatını buldum. Nihayet diyorum çünkü aslında onun daha öncesinde gerçekleşmesi planlanan bir imza gününde buluşmak için yine sözleşmiştik ancak aksi gibi hem o rahatsızlandı ve İstanbul'daki imza günü aniden iptal oldu, hem de gelse bile bu defa ben de gidemeyecektim çünkü o dönem ben de çok ağır bir grip geçiriyordum. Neyse, sözün kısası bir süre önce nihayet görüşebildik. Taksim Fransız Kültür Merkezi içinde düzenlenen yeni kitabının lansmanı oldukça keyifliydi doğrusu. Orada diğer gezgin arkadaşlarla da tanışma ve konuşma imkanı bulduk. İşte bu vesile ile ben de sizlere Okan'ı ve onun kitaplarını daha yakından tanıtmak istedim bu yazıda. Seyahat Kitapları başlıklı yazımda da yazmıştım zaten ancak yineleyeyim. Okan'ın klasik gezi rehberlerinden çok daha farklı bir tat veren, edebi alıntılarla süslü, okuması oldukça keyifli bir yazı stili var. Okurken resmen anlatılan şehri ve ortamı yaşıyorsunuz, bir anlığına da olsa kendinizi onun yanında yolculuk ederken buluyorsunuz. Uzun lafın kısası, Okan Okumuş kitapları raflarda sizleri ve okunmayı bekliyor efendim. Şuna eminim ki, ondan alacağınız ilhamla yeni yerlere siz de en yakın zamanda yelken açmak isteyeceksiniz. İçiniz kıpır kıpır olacak! Eh, öyleyse ne diyelim, seyahatleriniz hiç bitmesin, yüzünüzden gülücükler eksik olmasın, Gezivita'ya sık sık uğramayı unutmayın, sevgiyle kalın! Çok memnun oldum, sayende harika bir gezgin tanımış oldum. Videoyu baştan sona izledim. Anlattıkları çok acayip, hayata bakışı, insana bakışı mükemmel. Brezilya`dan bahsederken eşimin söyledikleri aklıma geldi. Eşim yaklaşık 1 yıl kaldı iş için orda, biz de arada ziyarete gitmiştik. O kadar etkilenmişti ki insanların sıcaklığından, misafirperverliğinden hep anlatır aklına geldikçe. Fırsat buldukça gezmek lazım, bambaşka bir dünya var aslında. Merhaba Semi! Okanla tanışma hikayem de seninkini andırıyor bir parça 🙂 Evet, röportajı ben de birkaç kez seyrettim, gerçekten harika noktalara temas ediyor... Kitaplarında da aynı içten havayı seziyorsun zaten. Ben aslında \"Seyahat Kitapları\" başlıklı yazımda Okan'dan kısaca bahsetmiştim ama bu yazı daha detaylı bir takdim oldu. Brezilya'ya gelirsek... Geçenlerde yeni yerine taşınan Ayrıntı Yayınlarının Cağaloğlu'ndaki yeni yerine gittim. Orada da gözüme Stefan Zweig'in son zamanlarını geçirdiği ve bu ülkeyi anlattığı bir kitap çarptı: \"Geleceğin Ülkesi\" Merakla kitabı edindim, umarım ilk fırsatta başlayabilirim. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/okudugum-kitaplar", "text": "Bu yazıda, son zamanlarda okuyup beğendiğim bazı kitaplar hakkında kısa kısa yorumlar ve bilgiler bulacaksınız. Yani özetle kitap önerileri diyebilirim aslında. Hatırlayacağınız gibi, blogta yayınlanan daha önceki bir başka yazımda \"Seyahat Kitapları Listesi\" yapmıştım sizin için. Evet, bu kez seyahat kitapları paylaşmıyorum. Konular çok daha genel. İçeriğine ve türüne göre, içlerinden sizin de seveceğiniz bir şeyler çıkar diye düşünüyorum. Eğer sizin de benzer önerileriniz ve/veya burada paylaştığım kitaplarla ilgili yorumlarınız varsa, bu yazının en altındaki yorum kısmında düşüncelerinizi benimle -ve elbette bu bloğu okuyan herkesle- paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen! Bu yazıda sizlere önereceğim kitap sayısı on. Önce kitapların küçük bir künyesini verecek, ardından kişisel düşünce ve yorumlarıma geçeceğim. Katkı sunan herkese şimdiden çok teşekkür ediyorum! Haydi bakalım başlıyoruz o halde. - Kitabın adı: Bülent Ecevit Karaoğlan - Yazarı: Mustafa Çolak - Yayınevi: İletişim Yayınları - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 320 Bu çalışma, aslında yazarın doktora tezi. Türk siyasi tarihinin unutulmaz simalarından biri olan Bülent Ecevit'in biyografisi. Ancak kitap, klasik anlamda bir biyografinin çok çok ötesine geçiyor. Zira hepimizin bildiği gibi Bülent Ecevit, nam-ı diğer Karaoğlan, aynı zamanda CHP'nin İsmet Paşa'dan sonraki lideri, Kıbrıs Fatihi ve 12 Eylül sonrası kurulacak Demokratik Sol Partinin de -kendisi o dönem siyasi yasaklı olduğu için, parti eşi Rahşan Ecevit tarafından kurulmasına rağmen- lideriydi. Bu da şu anlama geliyor: Kitapta, Ecevit'in düşüncelerini şekillendiren edebi ve politik kişileri daha yakından tanıyacak, Türk siyasi hayatının çeşitli dönemlerinin içine dalacak, Ortanın Solu'na detaylı bir biçimde göz atacak, CHP içindeki çekişmelere çok daha yakından bakacaksınız. \"Bülent Ecevit'in siyasi yaşantısındaki en büyük başarısı neydi?\" sorusuna onun kendi ağzından yanıt bulacak, Karaoğlan lakabının nasıl doğduğunu okuyacak ve \"Halkçı Ecevit\" sloganı ile kitleleri peşinden sürükleyen bu önemli siyasi figürün gazetecilik günlerine dair anılar okuyacaksınız. Duru bir anlatımla yazılmış olan bu nitelikli çalışma, siyasete, Türk siyasi hayatına ve Bülent Ecevit'in kişiliği ve kariyerine ilgi duyanlar için gerçekten biçilmiş kaftan. - Kitabın adı: Sultan Abdülhamid - Yazarı: François Georgeon - Yayınevi: İletişim Yayınları - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 648 Sayfa sayısına bakıp hemen gözünüz korkmasın sakın! Kitap, okunmaya başlandıktan sonra tabir-i caizse su gibi akıp gidiyor. Bunda elbette çevirmen Ali Berktay'ın katkısı çok büyük. Bunu hemen belirtmeliyim. Yazar ise alanında gerçekten uzman bir akademisyen. Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye tarihi üzerine önemli çalışmaları var. François Georgeon bu kitabında, Abdülhamid döneminde yaşanan önemli siyasi ve toplumsal gelişmeleri, hem imparatorluğun iç dinamikleri hem de dış dinamikler açısından yorumlamış. Üstelik o dönem izlenen politikaları ve siyasi manevraları, padişahın kişilik özellikleri ve yetiştiği ortam ile oldukça iyi harmanlamış. 2. Abdülhamid, hiç şüphe yok ki yakın tarihimizin en çok tartışılan figürlerinden biri ve bu kitap sultana, dönemine, siyasi olaylara son derece nesnel bir bakış açısı ile yaklaşmış diyebilirim. Kitap \"Doğu Krizi\" ile başlıyor, Yıldız Sarayının koridorlarında yaşananlar, sultanın yurt dışı gezileri, Kanun-i Esasi'nin oluşum süreci, Hilafetin kullanımı, istibdat ve jurnalcilik, Berlin Kongresi, Jön Türkler ile ilişkiler gibi konularla hızlıca ilerliyor. En başta da söylediğim gibi, hacimli görünümüne karşın elinizden bırakamayacak ve kısa sürede bitireceksiniz. Puanım 10 üzerinden 10. - Kitabın adı: Rusya'nın Kodları & Türkiye'de Rusya'yı Ararken Rusya'da Türkiye'yi Bulmak - Yazarı: Volkan Özdemir - Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 328 Bu kitabı öne çıkaran birkaç faktör var aslında. Birincisi, yazar eğitim hayatının bir bölümünü burada sürdürdüğü ve Rusçaya da hakim olduğu için, ülkeyi çok yakından bilen ve tanıyan biri. Yani dışarıdan araştırma ve gözlem yapan sıradan bir akademisyen değil. İkincisi ise, yayın tarihinden de anlaşılacağı gibi kitap içinde oldukça güncel bilgiler var. 2018 yılı da dahil olmak üzere, bu tarihe kadar yaşanan tüm siyasi & ekonomik gelişmeler kitapta yer alıyor. Bana kalırsa kitabın önemli bir diğer artısı da, her konu hakkında önce kısa kısa tarihsel bilgiler içermesi. Yani Rusya veya Sovyetler Birliği hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayan bir okuyucu bile, öncesinde verilen bu temel bilgilerle daha sonra anlatılanları rahatça kavrayabiliyor. Bence bu kitap \"101 Rusya'ya Giriş\" dersi olarak da okunabilir. Uluslararası İlişkiler bölümü lisans öğrencilerine ayrıca öneririm. - Kitabın adı: Türkiye'nin Uzun On Yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi - Yazarı: Tanel Demirel - Yayınevi: Bilgi Üniversitesi Yayınları - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 453 Kitap, giriş bölümünde; \"siyasal rejim, demokrasi ve darbe\" kavramlarına değinilerek açılıyor. Ardından erken cumhuriyet dönemi ve Osmanlı toplumunun genel bir çerçevesi çiziliyor. Bu kısımda, Demokrat Parti öncesi çok partili hayata geçiş denemelerine de yer verilmiş. Ardından, kitabın asıl konusunu oluşturan 1950-1960 arası döneme yani bir başka deyişle Demokrat Parti iktidarına geçiliyor. Ortada çok ciddi bir emek, araştırma süreci var. Bu çok açık. Bu yönüyle gerçekten takdir edilesi bir çalışma. Kitabın içinde güzel tespitler de var. Ancak... İçerikte sürekli bir nesnellik gözetilmiş gibi görünmesine rağmen, zaman zaman tarafgirliğe kaçan bir tutum da var diye düşünüyorum bu çalışmada. Zira somut örnekler verip ardından böyle cümleler yazmak son derece düşündürücü geliyor insana. Yine de, Demokrat Parti iktidarında yaşanan iç ve dış siyasi gelişmeler, muhalefetle ilişkiler gibi konuları doyurucu bir biçimde içermesi açısından, özellikle döneme ilgi duyanlar için bu kitap kesinlikle okunmalı diyorum. Asla pişman olmazsınız. - Kitabın adı: Cahil Hoca & Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders - Yazarı: Jacques Ranciere - Yayınevi: Metis Yayınları - Yayın yılı: 2014 - Sayfa sayısı: 144 Fransız düşünür Jacques Ranciere, aynı zamanda Louis Althusser'in de öğrencisidir. Bu kitabında Sokrates'in, \"Bilgiyi Doğurtma\" dediğimiz alışılmış metoduna karşıt fikirler ileri sürüyor. Doğurtma tekniğinin tipik örneğini Platon'un Menon Diyaloğunda görürüz. Okuma yazma bilmeyen bir köleye sorular soran Sokrates, ona bir geometri problemi çözdürür. Böylece onda saklı olan bilgiyi doğurtmuş olur. Bu karşılıklı konuşma yani \"diyalog\" başladığı zaman, Sokrates konuya ilişkin hiçbir şey bilmediğini söyleyerek işe girişiyor ve sorular soruyordu. Karşısındaki kimse, üzerinde tartışılan konuya ilişkin bilgilerini ya da kanılarını ortaya dökünce Sokrates, \"alaycı\" bir tavırla onun sağlam bilgiler ileri sürmediğini gösteriyor, düştüğü çelişkileri bir bir göz önüne seriyordu. Yazarın burada açıklamacı olarak bahsettiği kişi, Sokratik eğitim metodundaki öğretmen veya eğitici kişi oluyor. Jacques Ranciere, düşünmenin yol gösterici ile ilerlediği bir ortamda, bunun kişileri pasif kıldığını ve sürekli bir öncüye ihtiyaç yarattığını belirtiyor. \"Bu da kişileri düşünce tembelliğine iter\" diyor. Öğrenciye kendi bilgisini fark ettirme iddiasındaki Sokratik sorgulama yöntemi aslında at terbiyecisinin yöntemidir: Geçişleri, ilerleyişleri, dönüşleri yönetir. Ona gelince, bir yandan zihin terbiyesini yönetirken, emir verme onuruna erişip arkasına yaslanır. Zihin bir dolambaçtan öbürüne, yola çıkarken aklından bile geçirmemiş olduğu bir hedefe varır sonunda. Ona ulaşmış olmasına şaşar, geri döner, kılavuzunu görür, şaşkınlık hayranlığa dönüşür ve bu hayranlık onu aptallaştırır. Öğrenci, yalnız ve kendi başına bırakılmış olsaydı, o yolu takip etmemiş olacağını hisseder. Ne dersiniz, Sokratik metodun tam tersi, gerçekten fazlasıyla ilginç bir bakış açısı değil mi? Kesinlikle kitabın tamamını okumaya değer diyorum! - Kitabın adı: Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler - Söyleşi: Yenal Bilgici - Yayınevi: Kronik Kitap - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 285 Yenal Bilgici'nin İlber Ortaylı ile yaptığı söyleşi kitabı. Son dönemde hızlıca okuyup bitirdiğim, kenarlarına küçük küçük notlar aldığım bir kitap oldu. Kitap sekiz bölümden oluşuyor. İlber Ortaylı bu söyleşi kitabında sağlıkla ilgili önerilerden dünya ve Türk edebiyatına, oradan Türk siyasi tarihine, seyahatten müziğe, kendi çalışma yönteminden gündelik konulara dek, pek çok konuda fikir paylaşımında bulunuyor. Kitabın en hoş yanlarından biri de, bazı bölümlerde, bilgi kutucuğu şeklinde, İlber Hocanın tavsiyelerini liste şeklinde sunması olmuş. Bunlar arasında; \"mutlaka görülmesi gereken dünya müzeleri\", \"yabancı film tavsiyeleri\", \"dinlenmesi gereken klasik müzik eserleri\", \"okunması gereken kitaplar\" gibi listeler var. Keyifli ve düşündürücü bir kitap. - Kitabın adı: Bir Şeyler Olacak Yarın - Yazarı: Bülent Ecevit - Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 208 Yazıya bir Bülent Ecevit biyografisi ile başlamıştık hatırlarsanız. Yine oradan devam edelim istiyorum. Dürüst olmak gerekirse, son yıllarda doğru dürüst şiir kitabı okuduğumu söyleyemem. Ancak bir süre önce Youtube'da izlediğim bir video, beni hemen üstte künyesini verdiğim bu şiir kitabını okumaya sevk etti. Biz Bülent Eceviti hep siyasi kimliği ile tanıdık. Ancak Bülent Ecevit her şeyden önce bir gazeteci ve hatta onun da öncesinde bir şairdi. Yazının en başında tavsiye ettiğim biyografisini okurken de göreceğiniz gibi, şiir yazmaya Robert Kolejdeyken eğilmiş ve ilk şiirleri çok erken denecek yaşta yayınlanmıştı. İşte Youtube'da geçenlerde izlediğim ve MFÖ'nün 1990'lı yılların başında televizyonda yayınlanan bir programından kısa bir kesit sunan bu videoda, grup elemanları, programa konuk olarak katılan Ecevit'in bir şiirini besteleyip seslendiriyorlardı. Videoyu izlediğiniz zaman, yazının girişindeki biyografide okuyacaklarınız da aslında tamamen birbiriyle örtüşecek. İşte bu merakla edindiğim ve içinde tamamı Bülent Ecevit'e ait şiirlerin yer aldığı, \"Bir Şeyler Olacak Yarın\" isimli şiir kitabını bir süredir okuyorum. Bir siyaset adamının bütün yaşamı ve dünyası siyaset olursa, onun siyasette bile yararlı olamayacağına inanırım. Her siyaset adamı, ille şiirle veya sanatla ilgilenmelidir anlamı çıkarılmasın bu sözümden. Ama her siyaset adamının siyasetten başka bir dünyası da olmalıdır. Zaman zaman o başka dünyasına geçip siyasete siyasetin dışından da bakabilmelidir. Siyasetin bir soyut uğraş olmadığını, siyasetin öz konusunun insan olduğunu, öz amacının insan özgürlüğü ve mutluluğu olduğunu unutturmayacak bir uğraşı, bir bakış açısı bulunmalıdır siyaset adamının. - Kitabın adı: Türkiye'nin Kültür Sorunları - Yazarı: Ekrem Akurgal - Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi - Yayın yılı: 2018 - Sayfa sayısı: 297 Arkeoloji sever misiniz? Benim gibi gezmeyi seviyorsanız, eminim siz de seviyorsunuz. Zira gezip gördüğümüz yerlerin arkasında koca bir tarih yatıyor aslında. Ekrem Akurgal deyince Türkiye'de akla hemen arkeoloji gelir, akan sular durur. Kırmızı Kedi Yayınevi, arkeolojinin duayeni olan Akurgal'ın uzun bir süredir baskısı olmayan kitabı \"Türkiye'nin Kültür Sorunları\"nı yeniden bastı. Kitap, yayın evinin Cumhuriyet Bilgeleri serisinden. Konu başlıkları olarak ise Hititlerden Hellen Uygarlığına, İslam Sanatından Atatürk ve Osmanlı tarihine dek uzanan, oldukça geniş bir yelpazede yazılar bulunuyor. Makaleler çok uzun olmadıkları için bir çırpıda kolayca okunuyor. Yer yer basım hataları da olmasa çok daha iyi olurmuş. Yine de buna çok fazla takılmaya değmez diyorum. Arkeoloji, Anadolu uygarlıkları ve sanat tarihi meraklılarına öneririm. - Kitabın adı: Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi - Yazarı: Stefan Zweig - Yayınevi: Can Yayınları - Yayın yılı: 2008 - Sayfa sayısı: 120 Bilenler bilir, ben iflah olmaz bir Stefan Zweig hayranıyım! Onun hangi kitabı olursa olsun alıp hemen okumaya çalışırım. Aslında çok önceleri okuduğum halde geçenlerde yeniden elime aldığım bir kitabını önermek istiyorum sizlere: Amerigo. Zweig bu kitabında Amerika kıtasının keşfediliş hikayesini anlatıyor. \"Bunda ilginç olan ne var?\" diye düşünebilirsiniz. Zira kıtanın kaşifinin Amerigo Vespucci olduğunu ve adının da buradan geldiğini hemen herkes bilir. Demek ki dünyayı fethetmek için öğrenmek gereklidir; insan gücünü sadece turnuvalarda ve sefih şölen yemeklerinde harcamamalı, ruhunu da bir Toledo kılıcı gibi esnek, çevik ve kıvrak kılmalıdır. Demek ki öğrenmesi, düşünmesi, araştırması, gözlemlemesi gereklidir insanın! Öyleyse her şeyin nasıl olduğunu, bu kitabı ilk fırsatta okuyarak bizzat Stefan Zweig'dan öğrenelim. Çok uzun olmayan bu kitabı, bir okuyuşta bitirmek mümkün. Mutlaka bakın. - Kitabın adı: Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri - Yazarı: Daron Acemoğlu & James A. Robinson - Yayınevi: Doğan Kitap - Yayın yılı: 2017 - Sayfa sayısı: 496 Ulusların Düşüşü, Türkçe baskısının ilk çıktığı dönemden itibaren uzunca bir süre bestseller olmuştu. Kitapçıların raflarında haftalarca en çok satan kitaplar bölümünde kaldı. Ben aslında bu anlamda biraz daha geç okumuş oldum bu kitabı. Ama ben yine de özellikle Siyaset bilimi ve tarih konularına ilgi duyanlar için mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum. Zira çok farklı coğrafyalardan ve çok farklı zaman dilimlerinden verilen örnekler oldukça ilgi çekici. MS 14'te Augustus'un yerini alan İmparator Tiberius, Pleb Meclisini lağvetti ve yetkilerini senatoya devretti. Roma yurttaşları artık siyasal söz hakkına değil, bedava dağıtılan buğdaya, zeytinyağına, şaraba ve domuz etine sahipti. Sirk gösterileriyle, gladyatör müsabakalarıyla avutuluyorlardı. Augustus'un reformlarıyla imparatorlar yurttaş-askerlerden oluşan orduya değil, Augustus'un oluşturduğu elit bir profesyonel askerler grubu olan Praetorian Muhafızlarına itimat eder oldular. Bu muhafızlar kısa bir süre sonra kimin imparator olacağına dair önemli bir aracı rol üstlenmeye başladı, genellikle de barışçıl yollarla değil, iç savaşlar ve entrikalarla. Gücün imparatorun ve maiyetinin elinde toplanması nedeniyle mülkiyet hakları bilhassa istikrarsız hale geldi. Ve bu güçlü pozisyonun kontrolünü ele geçirmeye yönelik iç çatışmalar arttı. Hadrianus ve Marcus gibi kabiliyetli hükümdarlar gerilemeyi durdurmayı başarsalar da, temel kurumsal sorunlara eğilemediler veya eğilmek istemediler. Bu adamların hiçbiri imparatorluktan vazgeçmeye ya da yeniden Roma Cumhuriyetindekilere benzer etkili siyasal kurumlar oluşturmaya niyet etmedi. Bağımsız bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu yönetiminde neredeyse aralıksız bir ekonomik gerileme ve artan yoksulluk yaşadı. Bu gerileme Mobutu'nun, Laurent Kabila tarafından devrilmesinin ardından da devam etti. Mobutu son derece sömürücü bir dizi ekonomik kurumu hayata geçirdi. Halk yoksullaştı fakat Mobutu ve çevresindeki \"Kodamanlar\" olarak bilinen elitler müthiş bir zenginliğe eriştiler. Mobutu, doğduğu yer olan ülkenin kuzeyindeki Gbadolite'de kendisine büyük bir saray inşa ettirdi. Bu sarayın Avrupa seyahatlerinde kullanmak için sık sık Air France'ten kiraladığı süpersonik Concorde jetinin inebileceği büyüklükte bir de hava alanı vardı. Mobutu Avrupa'da şatolar satın aldı ve Belçika'nın başkenti Brüksel'de geniş araziler edindi. Sanırım bu iki kısa alıntı bile kitabın son derece ilgi çekici olduğunu göstermeye yetiyor. Yüzyıllar önce yaşanan kimi durumların ve olayların günümüze ışık tuttuğu bir gerçek. Ulusların Düşüşünü, oldukça eleştirilmesine rağmen kesinlikle zaman kaybı olarak gördüğümü söyleyemem. Tavsiye ediyorum. Bu yazımda sizlere okuyup beğendiğim on kitabı biraz daha yakından tanıtmaya çalıştım. Umarım yorumlarımı okurken keyif almışsınızdır. - Okumak isteyenler için burada \"Corona Günlükleri\" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünü bulabilirsiniz: Corona Günlükleri 1. Bölüm - Burada ise Mardin Gezi Rehberi başlıklı yazım var: Mardin Gezi Notları - Youtube için hazırlamış olduğum video içeriklerine de göz atmayı unutmayın lütfen: Gezivita Youtube Kanalı - Blogtaki içerikleri, kendi sesimden podcast şeklinde dinlemek isterseniz, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazmanız yeterli. Hepinize bol kitap, daha çok bilgi ve daha fazla seyahatle dolu günler dileklerimle... Beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız çok mutlu olurum, herkese sevgiler!"} {"url": "https://gezivita.com/okudugum-kitaplar-bolum-3", "text": "Hatırlayacağınız gibi, okuyup beğendiğim yirmi tane kitabı (iki ayrı yazıda, 10+10 olacak şekilde) daha önce sizinle paylaşmıştım. Bu yazıda da, yine ilginizi çekecek türden ve farklı konularda yazılmış on kitap önerisi bulunuyor. Konsepti biliyorsunuz artık, önce kitapla ilgili kısa bir künye sunuyorum, hemen ardından kitapla ilgili bilgileri, kişisel yorum ve düşüncelerimi ilave ediyorum. Çok uzun tutup sizi sıkmak istemiyorum. Paylaşması benden, seçip okuması sizden. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden hemen kitaplara geçelim. - Kitabın adı: Boğaziçi'ne Sığınanlar: Türkiye'ye İltica Eden Alman Bilim, Siyaset ve Sanat Adamları 1933-1953 - Yazarı: Fritz Neumark - Yayınevi: Neden Kitap - Yayın yılı: 2008 - Sayfa sayısı: 263 Fritz Neumark ismi, blogta daha önce yayınlamış olduğum \"1933 Üniversite Reformu\" başlıklı yazımda geçmişti aslında. (Merak edenler için o yazım burada: 1933 Üniversite Reformu) Geçmişti çünkü kendisi bizim için son derece önemli bir bilim insanı. İşte o yazımda adı geçen ve kendisi hakkında etraflıca bilgi veremediğim Alman bilim insanının bu kitabını, size burada ilk kitap olarak önermeye karar verdim. Böylece hem kendi ağzından onu daha yakından tanıyacak hem de Cumhuriyet tarihimizin bu en önemli politikalarından biri hakkında daha ayrıntılı ve ilk elden bilgi edinmiş olacaksınız. Kitabın en güzel yönü ise, yazarın sadece eğitim politikalarına ve mesleki detaylara değil, aynı zamanda ülkemizle, kültürümüzle, yaşantı biçimimizle ilgili yorum ve anılarına da yer vermiş olması. Neumark Alman disiplini ve bir bilim insanı titizliği ile bu kitabında genç cumhuriyetimizi, İkinci Dünya Savaşındaki duruşumuzu, kendisi gibi diğer mülteci bilim insanlarını, üniversite öğrencilerini ve çok daha fazlasını anlatıyor. - Kitabın adı: Felsefe El Kitabı - Yazarı: Selahattin Hilav - Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 251 Selahattin Hilav'ın bu çalışması, adı üstünde, tam bir felsefe el kitabı. \"Felsefe nedir?\" sorusundan başlayarak, ilkçağ, ortaçağ, yeni çağ felsefe akımlarından ve çağlara özgü düşünürlerden bahsederek günümüze kadar geliyor. Kitap, soru & cevap şeklinde tasarlanmış. Dolayısıyla içindekiler kısmından ilginizi çeken bir konuyu seçip direk oradan da okumaya başlayabilirsiniz. Tasavvuf düşüncesinin ortaya çıkışı, bilginin temel öğeleri, deneyim, metafizik gibi konulardan tutun da, Hegel, Spinoza, Gazali, Russell gibi filozoflara değin merak ettiğiniz hangi konu/kim varsa, okuyup bilgi alabilirsiniz. Konular kitabın yapısı gereği çok ayrıntılı ve derinlemesine işlenmemiş. Bu yönüyle bir çeşit felsefeye giriş okuması diyebilirim. Doktora yeterlik sınavına hazırlanırken de faydalanmıştım. - Kitabın adı: 93 ve Balkan Savaşları: Avrupa Türkiye'sini Kaybımız-Rumeli'nin Elden Çıkışı - Yazarı: Yılmaz Öztuna - Yayınevi: Babıali Kültür Yayıncılığı - Yayın yılı: 2012 - Sayfa sayısı: 216 Yılmaz Öztuna, İlber Ortaylı'nın \"Bir Ömür Nasıl Yaşanır\" isimli nehir söyleşi kitabında da vurguladığı gibi, önemli tarihçilerimizden biri. Ortaylı o kitabında sevdiği Türk yazarlar arasında Halil İnalcık, Ekrem Akurgal, Yılmaz Öztuna gibi isimleri sayar. Ekrem Akurgal'dan, \"Okuduğum Kitaplar\" başlıklı serinin birinci bölümünde bahsetmiştim. Buraya, bu defa da Öztuna'dan bir kitap almak istedim. Açıkçası okumakta oldukça geç kaldığım bir isim oldu Yılmaz Öztuna. \"Avrupa Türkiye'sini Kaybımız\" isimli kitabını elime almamla, birkaç gün içerisinde bitirmem bir oldu. Gerçekten dolu dolu verilen bilgilerin, Öztuna'nın tarihçi kimliği ile yorumlanışı çok hoşuma gitti. Fakat kitabı okurken içime bir hüzün çöktüğünü de itiraf etmeliyim. Rumeli'den kopuşumuz, gerçekten yakın tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Ordu içindeki kişisel çekişmelerin, kazanılabilecek savaşların kaybedilmesine yol açması ve koca bir milletin Batı'dan kopması sonraki nesillerin de kaderini belirlemiş. Batı'dan coğrafi kopuş, beraberinde düşünsel kopuşu da getirdi diyebilirim bu noktada. Atatürk ile bir süre tutunmaya çalışsak da, bugünümüz ortada. - Kitabın adı: İktidarın Ruhu: Osmanlı'dan Cumhuriyete Kişizade İmtiyazları - Yazarı: İlhami Yurdakul - Yayınevi: İletişim - Yayın yılı: 2022 - Sayfa sayısı: 384 \"Beşik Uleması\" tamlamasını eminim bir kez olsun duymuşsunuzdur. Beşik Ulemalığı, Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyetine sirayet eden ciddi bir rahatsızlıktır aslında. Kitapçıdaki rafta bu kitabın kapağını ve ismini görür görmez aldım. Kitap, Osmanlı/Türk devlet geleneğindeki iktidar pratiklerinden başlayarak; toplumun yapısı, devletin düzeni, bürokratikleşme, profesyonelleşme ve demokratikleşme hareketlerine değiniyor. Hemen ardından kitabın asıl konusunu teşkil eden imtiyazlı zümreler kısmı başlıyor. Devlet kademelerinde, eğitim basamaklarında ayrıcalıklı zümreler, farklı tarihsel dönemlerden örnekler verilerek bir bir anlatılıyor. Giderek kökleşen imtiyazlı zümrelerin, özellikle ilmiye sınıfında çok belirgin olduğunu görüyoruz kitabı okurken. - Kitabın adı: Mardin Güneş Ülkesi - Yazarı: Nükhet Everi - Yayınevi: E Yayınları - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 296 Mardin'e gitmiş miydiniz? Eğer cevabınız \"hayır\" ise mutlaka gitmelisiniz! Hem de hiç vakit kaybetmeden, hemen. Üstelik, gitmeden yanınıza bu kitabı almalı ve benim gibi altını satır satır çizerek, sağına soluna notlar alarak gezmelisiniz! Pandemi döneminde gerçekleştirebildiğim birkaç seyahatten biri Mardin gezisi oldu. Mardin gezilecek yerler hakkında her şeyi de bu kitaptan öğrendim. Kitapta Mardin'in geçmişi, konakları, kiliseleri, camileri, müzeleri var. Hatta sadece Mardin de değil, gitmeyi düşünürseniz, Mardin'in yakın çevresindeki Midyat, Kızıltepe, Nusaybin, Hasankeyf ile ilgili bilgiler de yer alıyor. - Kitabın adı: Dillerin Tarihi - Yazarı: Tore Janson - Yayınevi: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi - Yayın yılı: 2016 - Sayfa sayısı: 351 Öteden beri ilgi duyduğum konuların en başında, dillerin kökeni ve tarihi geliyor. Bu kitabı da bu merakla edindim ve ilgiyle bir çırpıda okudum. Üstelik yazar, büyük ihtimalle İngilizcenin yerini gelecekte başka bir dilin alacağının altını çiziyor. Çünkü diller doğuyor, gelişiyor, dönüşüyor ve hatta ölüyorlar. Kitap, yazılı olmayan dillerden başlayarak büyük dil gruplarına değiniyor, Germen dillerinden modern çağın İngilizcesine kadar geliyor. Elbette, yukarıda belirttiğim gibi, dillerin nasıl doğduğu ve yok olduklarından da bahsediliyor kitapta. Latin dillerine olan kişisel ve özel ilgimden dolayı orayı biraz daha dikkat ederek okusam da, kitabı tekrar elime aldığımda görüyorum ki, kitabın her bölümünde üstünü fosforlu kalemle çizdiğim kısımlar var. Ancak Türkiye ve Türkçe konusunda beklentinizi pek yüksek tutmayın derim. Yine de kesinlikle okunası. - Kitabın adı: Bizans'ın Sonu - Yazarı: Jonathan Harris - Yayınevi: Alfa Yayınları - Yayın yılı: 2021 - Sayfa sayısı: 355 Osmanlı İmparatorluğunu okullarda sürekli olarak kitaplardan okuduk yıllarca. Şu anda onun ardılı olan Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz. Peki ya Osmanlı'nın öncesini ne kadar biliyoruz? Bu konu bence önemli. Çünkü fetih öncesinde bugünkü Türkiye'nin en büyük ve en önemli şehri olan, Osmanlı'nın da başkentliğini yapmış olan İstanbul, Bizans İmparatorluğu toprağıydı. İstanbul hala Bizans döneminden kalan eserlerle dolu. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Bizans İmparatorluğunun son dönemine odaklanıyor. Tarihin -ne yazık ki- propaganda amaçlı çekilen dizilerden öğrenildiği bir dönemde, bu tür kitapların önemi daha da artıyor. Kitapta 1, Murat, Yıldırım Bayezıd, 1. Mehmet, 2. Murat ve elbette 2. Mehmet var. Osmanlı padişahları ile Bizans imparatorları arasındaki mücadeleler, kurulan ilişkiler son derece ilginç gelecektir. Kitapta, döneme ait haritalar ve Bizans'ın son yüzyıllarında hüküm süren Palaiologos hanedanına ait soyağacı da var. Üstte, İstanbul'un Bizans eserleriyle dolu olduğunu söylemiştim hatırlarsanız. Bu kitabı bitirmeye yakın, bilin bakalım soluğu nerede aldım? Elbette Tekfur Sarayında! Haydi, hem ilk fırsatta burayı siz de ziyaret edin, hem de bu kitapla beraber İstanbul'un yüzyıllar öncesindeki caddelerine, meydanlarına, surlarına gidin! - Kitabın adı: Modern Toplumlarda Savaş ve Barış - Yazarı: Cemil Oktay - Yayınevi: Bilgi Üniversitesi Yayınları - Yayın yılı: 2014 - Sayfa sayısı: 166 Benim gibi Uluslararası İlişkiler alanında doktora yapıyorsanız, bu tür kitapları okumak sizin için rutin bir faaliyet olacaktır. Ama ya genel okuyucu? Bence bu kitap, sadece siyaset bilimi, tarih, uluslararası ilişkiler gibi disiplinlerde çalışan ve/veya okuyan öğrenci/akademisyenlere hitap etmiyor kesinlikle. Cemil Oktay, sizi hiç sıkmadan tarihte kısa bir yolculuğa çıkarıyor. Nasıl kısa? Çünkü kitap yalnızca 166 sayfa. Bu 166 sayfada, olabildiğince öz bir biçimde; savaşın ve barışın kökenleri, uluslararası hukuk, ulusal yarar, meşruiyet gibi kavramlar, bu konular üzerine görüş bildirmiş, çalışmış düşünürlere referansla gayet güzel ve herkes için anlaşılır biçimde anlatılıyor. Hani dost meclislerinde siyaset üzerine benim de bir sözüm olsun derseniz, bu kitap tam da size göre işte. Rusya-Ukrayna savaşının gündemi bu kadar meşgul ettiği bir atmosferde, bence herkes için faydalı bir okuma. - Kitabın adı: Tarz-ı Hayattan Life Style'a: Yeni Seçkinler, Yeni Mekanlar, Yeni Yaşamlar - Yazarı: Rıfat N. Bali - Yayınevi: İletişim - Yayın yılı: 2009 - Sayfa sayısı: 376 Çok sayıda kitabı bulunan araştırmacı yazar Rıfat N. Bali, özellikle Cumhuriyet döneminde Yahudi tarihi üzerine olan çalışmalarıyla tanınıyor aslında. Bali, bu kitabında ise Türkiye'de 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan yeni toplumsal dinamikleri ve yeni yaşam tarzını tüm ayrıntılarıyla incelemiş. Kitabı okurken, ülkenin yakın tarihine doğru bir yolculuk yapacaksınız. Bu yeni devrin en çarpıcı dışavurumu ise imaj. Birçok gazete ve dergi üstünde arşiv çalışması yaparak kitabı oluşturan Bali, bu kitabında medyanın toplumsal dönüştürücü ve biçimlendirici rolünü de ustalıkla gözler önüne sermiş. Kitabı okurken, \"Vay anam vay, neler dönmüş Serhat ya\" diyeceğinize eminim. Mutlaka göz atın. - Kitabın adı: Kurutulmuş Felsefe Bahçesi - Yazarı: Salah Birsel - Yayınevi: Sel Yayıncılık - Yayın yılı: 2019 - Sayfa sayısı: 127 Kapanışı, çok sevdiğim yazarlardan biri olan Salah Birsel ile yapmak istedim. Gününüze keyif ve neşe, yüzünüze tatlı bir gülümseme, dağarcığınıza bilgi katacak türden bir kitapla karşınızdayım: Kurutulmuş Felsefe Bahçesi. Marcel Proust'un gündüz uyuyup sürekli gece çalıştığını, Scott Fitzgerald'ın herkesin gözü önünde uluorta yaptığı çılgınlıkları, bu topraklarda berber dükkanlarına büyük aynaların ne zaman daldığını, Ziya Osman'ın gittiği fotoğrafçıda fotoğrafının neden çekilmediğini, Beşiktaş Barbaros Meydanının geçmişteki halini ben hep bu kitaptan öğrendim. Ve daha burada hepsi sayılamayacak kadar anekdot... Salah Birsel'in tarzını bilenler sevecektir zaten. Şu ana dek hiç okumamış olanlar içinse bence gayet yerinde bir başlangıç olur diyebilirim."} {"url": "https://gezivita.com/orhan-veli", "text": "Orhan Veli Kanık. Bir garip Orhan Veli... Garip veya diğer ismiyle Birinci Yeni şiir akımının öncüsü. Üstelik ücretsiz olan bu etkinliğe, her defasında farklı mazeretlerle, haberim olduğu halde hiç gitmedim. En büyük pişmanlıklarımdan biridir! Orhan Veli'nin şiirimizdeki yeri nedir? Bu sorunun yanıtını Cemal Süreya şöyle verir: Orhan Veli'nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır. Bu kavganın yurdumuzdaki bütün şiir köklerini büyük büyük ırgalayan bir işlevi oldu. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun verimleridir biraz. Son dönemde okuduğum kitaplar arasında, beni en çok etkileyenlerden birinden bahsedeceğim bugün sizlere. Orhan Veli'nin \"Yalnız Seni Arıyorum\" isimli kitabından. Ancak başlamadan önce, kitabı alış hikayemden başlamak istiyorum kısaca. Galatasaray Meydanı, ismini liseden almıştır. Hepimizin bildiği gibi Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesinden sonra şehirdeki en eski eğitim kurumudur. Lisenin haşmetli, devasa demir kapısı, buluşmaların bu değişmeyen adresinin önünde bekleyen herkesin ilgisini, kısa süreliğine de olsa mutlaka cezbeder. Lisenin doğusundan yokuş aşağıya doğru inen yol ise Yeniçarşı Caddesidir. Vaktiyle, Taksim'de bugün Galatasaray Lisesinin olduğu bu köşede bir hapishane varmış. Bu kısım sonradan liseye dahil edilmiş. Bu nedenle buranın önünden ne zaman geçsem, gözümde bu tarihsel manzarayı canlandırmaya çalışırım. İstiklal Caddesi'ne her gidişimde, şayet vaktim varsa, Yapı Kredi Yayıncılığın Galatasaray Lisesinin hemen karşısındaki şubesine mutlaka uğrarım. Dükkanın yer aldığı binanın tadilatı uzunca bir süre sonra nihayet sona erdi ve geçici bir süreliğine taşındıkları Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezinin yanından tekrar eski yerlerine döndüler. Üstelik bu kez tam bir kültür sanat kompleksi olarak! Buraya ilk fırsatta mutlaka uğrayın... Ben, taşınmadan önce son kez uğradığımda, yeni çıkanlar rafında gözüme bir kitap çarpmıştı: Yalnız Seni Arıyorum. Okuyan herkes kendince bir şeyler çıkaracak ve farklı duygulara kapılacaktır elbet. Ama her şey bir yana, Orhan Veli'nin, yazılanlara bakılırsa, ciddi ciddi nasıl bir yokluk, sefalet içinde yaşadığına da tanık oluyoruz bu kitabı/mektupları okurken. Nahitçiğim, mektubunu eve gönder diyeceğim. Çünkü İstanbul'a inemiyorum. Her gün inmek çok masraflı. Bütün varidat menbalarım kapandı. Halbuki İstanbul'a bir mektubunun gelmiş olduğunu düşünüp onu alamamaya mahkum olmak büyük azap. Sana ihtiyaten evin adresini yazıyorum. İki gündür boğazda bir sonbahar havası var. Bu da hüznümü artırıyor. Bilmediğim bir maceraya, çok büyük bir maceraya atılmak istiyorum. Aşk filan zannetme. Katiyen değil. Aşkla beraber kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum. İstiyorum ki dünya da beni unutsun. Sefil olmak, perişan olmak, sürünmek, hiçbiri bir şey değil. Ölmek de hiçbir şey değiştirmez. Türk edebiyatının büyük ismi Orhan Veli'nin ölümü de son derece trajiktir. Meydana geliş hikayesiyle bana her daim Antoni Gaudi'yi hatırlatır. İçinizden mutlaka duyanlar vardır. Orhan Veli Ankara'da 10 Kasım 1950 günü yolda yürürken belediyenin açtığı ve üzerini kapatmadığı bir çukura düşer. Başından yaralanır. Bir iki gün dinlendikten sonra İstanbul'a gider. Burada bir arkadaşının evinde aniden fenalaşır ve hastahaneye kaldırılır. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılır ancak çok geçtir. 14 Kasım 1950'de hayata gözlerini yumar. Antoni Gaudi... Barselona'nın mimarı, Katalanların medar-ı iftiharı. 19. Yüzyıl Modernista akımının en önde gelen sanatçılarından. Başta en büyük eseri Sagrada Familia olmak üzere, Casa Vicens, Casa Milla, Casa Battlo ve Güell Parkı gibi şaheserlerin yaratıcısı. Onun da yaşamı tıpkı Garip Akımının önemli temsilcilerinden Orhan Veli gibi yoksulluk içinde geçer. Ölümü de, yaş farkını hesaba katmazsak meydana geliş biçimiyle neredeyse tıpatıp aynıdır. Bir tramvayın çarptığı Gaudi'yi, üzerindeki gösterişsiz kıyafetlerinden dolayı hiç kimse tanımaz. Hastaneye çok geç götürülür. 7 Temmuz 1926 günü gerçekleşen bu vahim hadiseden 3 gün sonra, 10 Temmuz 1926'da hayata gözlerini yumar. Yalnız Seni Arıyorum: Nahit Hanım'a Mektuplar, Orhan Veli'nin iç dünyasına biraz daha yakından tanık olmak isteyenler için güzel bir kitap. Mektupları okurken hüzün, aşk, sevinç, mutluluk gibi birçok duyguyu derinden hissedebiliyorsunuz."} {"url": "https://gezivita.com/ortakoy-kethuda-hamami", "text": "Bu konserle ilgili hatırladığım en çarpıcı olaylardan biri, girişte içeri sokulmasına kesinlikle izin verilmeyen su şişeleriydi. Herkesin girişte yanındaki suyu kafasına dikişi ve ağzına kadar pet şişelerle dolu çöp kutusu hala gözümün önünden gitmez. Efendim bilenler bilir, bu festival yaz aylarındadır ve İstanbul'un kavuran sıcağında aklı başında herkes elinde/yanında suyla gezer. Ben de bu şekilde gidip, mekanda bu tuhaf muameleyle karşılaşınca, sinirimden Ekşi Sözlükteki Esma Sultan Yalısı başlığına, bununla ilgili bir yazı yazmıştım. O yazımda bu muhteşem politikanın yetersiz olabileceğini, yalıdaki tuvaletler paralı yapılırsa daha fazla ve kısa yoldan para kazanılabileceğini belirtmiştim. \"Bir daha Davos'a gelmem\" çıkışına benzer şekilde ben de kendi kendime, \"Bir daha burada konsere falan asla gelmem\" demiştim o gün. Zaten bence orası konser için uygun bir yer de değildi. Nitekim son gidişim oldu o konser. Bir daha da gitmedim. İKSV hala orada konser düzenliyor mu onu da bilmiyorum. Neyse efendim, bu son derece kişisel anı ve bir sürü gereksiz detaydan sonra gelelim isterseniz bu yazının esas konusuna. Yazının bundan sonraki bölümü kamu hizmeti işlevini görecektir, bu konuda sizi temin ediyorum. Gönül rahatlığıyla okumaya devam edebilirsiniz. Zaten hemen sadede geliyorum. Geçenlerde tekrar Ortaköy'e gittim ve etrafta ne var ne yok acaba diye şöyle bir gezinirken, Beşiktaş Belediyesine ait bu kültür merkeziyle karşılaştım: Tarihi Ortaköy Kethüda Hamamı. Hüsrev Kethüda Hamamı diye de geçiyor. Sizi de burayla tanıştırmak istiyorum bu yazıda. Tahmin ettiğiniz gibi burası eski bir hamamdan kültür ve sanat merkezine dönüştürülmüş bir yapı. Ortaköy merkezde, tuhaf bir anımın olduğu Esma Sultan Yalısının birkaç adım ötesinde yer alıyor. Hani şu meşhur Ortaköy Camisi ve kumpirciler var ya, işte tam orada. 16. yüzyıl yapısı olan bu hamam, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. 2017 yılında Beşiktaş Belediyesi tarafından işletilmeye başlamış. Zaten kimi yerlerde ismi Kethüda Hamamı Beşiktaş Kültür Merkezi diye de geçiyor. Günümüzde Hüsrev Kethüda Hamamı sergi başta olmak üzere lansman ve kokteyl türünden çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Ancak burası daha çok farklı sanatçıların eserlerini görebileceğiniz sergileriyle meşhur. Ben de Nedret Sekban'a ait bir sergi yakaladım. Giriş ücretsiz. Buradaki sergileri, pazartesi günleri hariç olmak üzere, 10:00-18:00 saatleri arasında gezebilirsiniz. Dediğim gibi, sanatçıların sergileri belirli aralıklarla değişiyor. Böylece ziyaretlerinizde farklı çalışmalara denk gelmek mümkün. Nedret Sekbana ait bazı eserlerin fotoğraflarını ekledim. Böylesine güzel sanat eserlerini tarihi bir hamam atmosferinde görmek gerçekten çok hoş. Sözün özü, Ortaköy Hüsrev Kethüda Hamamı sizin de aklınızda bulunsun, o taraflara yolunuz düşerse bir uğrarsınız."} {"url": "https://gezivita.com/otobusle-avrupa-turu", "text": "Tüm yıl çalışıp yorulduğumuzda seyahate çıkmak isteriz ve Avrupa'yı en ucuz, en uygun ve en keyifli şekilde gezmenin yollarını ararız. Uzun bir tatile çıkıp kendimizi ödüllendirmek; sıfırlanmış bir şekilde kaldığımız yerden hayatımıza devam etmek isteriz. Peki, burada ihtiyacımız olan şey ne? Belki de bize bunun için acilen güzel bir yurtdışı turu gerekli! Evet, Türkiye'de en çok tercih edilen otobüsle Avrupa turu seyahatlerini düzenleyen Avrupa Rüyası ile tek seferde Avrupa kıtasını boydan boya uygun bir fiyata, üstelik bolca eğlence bonusuyla siz de gezebilirsiniz! Burada, Avrupa Rüyasının, 2019 yılında \"Yılın En İyi Seyahat Acentası Ödülünü\" kazandığını hemen hatırlatmakta fayda var. www. avruparuyasi. com. tr websitesinden siz de hemen bu turları inceleyebilirsiniz. Diyelim, her sabah başka bir ülkede uyanma hayaliniz var... Bunu duyduğumuza sevindik! Çünkü Avrupa Rüyası turlarıyla gezmenin en güzel yanlarından biri; 1 Euro dahi ekstra ücret ödemeden seyahat etmeniz. Üstelik Avrupa turunuz boyunca size profesyonel kokartlı rehberler eşlik ediyor ve Avrupa'nın Paris, Roma, Amsterdam, Prag, Budapeşte, Venedik gibi popüler şehirlerinde 4 ve 5 yıldızlı otellerde konaklıyorsunuz. Konakladığınız rüya şehirlerde sabah kahvaltıları için de ayrıca bir ücret ödemiyorsunuz. Hepsinden önemlisi ise Alsas kasabalarını, İsviçre Alplerini ve Avrupa'nın en popüler şehirlerini keyifle, heyecanla ve mutlulukla durmaksızın geziyorsunuz. Yurtdışı turu Avrupa Rüyası EKO ile tek seferde Avrupa kıtasını baştanbaşa gezmek... Bu fikir kulağa mükemmel geliyor doğrusu! Yılın Seyahat Acentesi Ödülünü kazanan Avrupa Rüyası ile siz de 16 günde 14 ülke, 28 şehir gezebilirsiniz. Avrupa Rüyası, hem en uygun fiyatlara tur düzenliyor hem de tek seferde Yunanistan, İtalya, Vatikan, İsviçre, Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, Çekya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Sırbistan ve Bulgaristan gibi bir sürü farklı ülkeyi gezmenize olanak sağlıyor! Tur boyunca gezdiğiniz ülkelerin yanı sıra İgoumenitsa-Bari arasında Adriyatik Denizi'nde konaklamalı gemi yolculuğu da yaparak, güneşin doğuşuna tanık olacaksınız! Herkesin gidilecek yerler listesinde ilk sırada yer alan İsviçre'nin Zürih şehrini ve İsviçre Alplerini göreceksiniz mesela. Üstelik bu kadarıyla da yetinmeyerek dillere destan Alsas Şarap Yolu olarak adlandıran üzüm bağlarının bulunuduğu Alsas-Loren kasabaları, Colmar, Eguisheim, Riquewihr, Strasbourgh ve sürpriz Avrupa köylerini de göreceksiniz. Tüm bunların üzerine Paris'te 2 gece konaklayacaksınız. Paris'i doya doya gezdikten sonra, sırasıyla Brugge ve Amsterdam'a gidiyorsunuz. Ekstra ücret ödemeden Hollanda yel değirmenleri ile ünlü Zaanse Schans ve Volendam kasabalarını görüyorsunuz. Üstte sayılan ve masallar diyarını andıran bu sevimli köy ve kasabaları gezerken, dünyanın en ünlü şaraplarına hayat veren üzüm bağlarının arasında yolculuk yapacak; rengarenk evlerin arasında büyüleyici anlara tanık olacaksınız. Gerçekten unutulmaz bir deneyim! Avrupa Rüyası'nı Türkiye'deki diğer otobüsle Avrupa turlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri, turlarında gemi kullanması. Yunanistan ve İtalya arasındaki Adriyatik Denizinde konaklamalı gemi yolculuğu yapacak ve gün doğumuna tanık olacaksınız. Bu eşsiz manzaraya tanık olurken sınır kapılarına hiç takılmadan ve hiç zaman kaybetmeden seyahat edeceksiniz. İstanbul'dan başladığınız otobüsle Avrupa turunda, Selanik'te Atatürk'ün Evini ve Beyaz Kule'yi gezdikten sonra Yunanistan'ın Parga şehrine geçiyorsunuz. Burada denize girip sahil kasabasında lezzetli bir balık yedikten sonra İgoumenitsa'dan konaklama yapacağınız geminize binerek Adriyatik Denizinde insana huzur veren bir yolculuk yapıyorsunuz. Ve elbette güvertede mis gibi taze kahvenizi içerken, gün doğumunu Adriyatik'ten seyrediyorsunuz. Rüya gibi Avrupa Rüyası EKO turu ile 16 günde 10 gün konaklayacaksınız. Konaklama yapacağınız şehirler şunlar: İgoumenitsa Bari, Roma, Venedik, Mulhouse, Paris (2 gece), Amsterdam, Prag(2 gece), Budapeşte, Sofya. - 1 Temmuz 17 Temmuz 2020 - 20 Temmuz 5 Ağustos 2020 - 8 Ağustos 24 Ağustos 2020 - 1 Eylül 17 Eylül 2020 - 14 Eylül 30 Eylül 2020 Avrupa Rüyası'nın otobüsle Avrupa turu rotasında, tüm ekstra turlar ücrete dahildir. Profesyonel kokartlı rehberlik hizmeti ve lüks otobüslerle şehirlerarası yolculuklar başta olmak üzere, Yunanistan ve İtalya arasındaki gemi yolculuğu, Venedik şehir merkezinden Vaporetto ile limana ulaşım, bagaj hakkı, otel konaklamaları ve konaklama açık büfe kahvaltıları, şehir vergileri, mesleki sorumluluk sigortası fiyata dahil hizmetler arasında. Fiyata dahil olmayan hizmetler arasında ise, yeşil pasaportu veya vizesi olmayanlar için 150 Euro Schengen vize ücreti, yurtdışı çıkış harcı, seyahat güvence paketi, müze ören yerleri ücretleri ile bireysel harcamalar ve yeme-içme masrafları bulunuyor. Web sitesinden başvuru formunu doldurarak hemen başvurabilirsiniz. Web sitelerinde yer alan canlı sohbet hattından yol danışmanlarıyla birlikte başvuru adımlarını takip ederek de başvurunuzu Avrupa Rüyası'na hızlıca iletebilirsiniz. 0850 840 18 06 iletişim numarasından Avrupa Rüyası yol danışmanlarıyla iletişim kurarak, size uygun Avrupa turunu ve uygun tarihi seçerek tura katılımınızı gerçekleştirebilirsiniz. Avrupa Rüyası'nın farklarından biri de web sitelerinde size özel \"Gezgin Girişi Paneli\" bulunması. Bu panelden de tura katılım boyunca tüm bilgilerinizi, ödemelerinizi ve tur ayrıntılarınızı takip edebiliyorsunuz. Avrupa Rüyası sosyal medya hesapları üzerinden de göndereceğiniz başvuru taleplerine ve sorularınıza, sosyal medya hesapları üzerinden yol danışmanları hızlı bir şekilde cevap vereceklerdir. Evet, okuduk, bilgilendik, hatta gezeceğimiz şehirleri sayarken yorulduk! Ancak durun, her şey bitmedi. Asıl seyahat bundan sonra başlıyor. Şimdi sıra hayallerinizi gerçekleştirmekte! Üstte sayılan şehirleri ve ülkeleri gezip gördüğünüzde, kendi kendinize; \"Evet, buna gerçekten değdi\" diyeceğinize biz şimdiden eminiz! Haydi durmayın öyleyse, derhal harekete geçin! Adımlarınızın sizi hayallerinize ulaştırması dileğiyle! Rotalarınız rüya gibi gerçekten de. Ilk olarak 2015 te Avrupa turuna katılmıştım. Bu sene İskandinav Rüyasını düşünüyorum."} {"url": "https://gezivita.com/pamukkale-gezi-notlari", "text": "Bu defa Pamukkale gezi notları ile karşınızdayım. Gariptir ama bugüne dek en çok eleştiri aldığım konuların başında, sürekli olarak yurt dışı gezisi yapmam geliyordu. Biraz bu eleştirilerin verdiği etkiyle, biraz da gerçekten uzunca bir süredir hiç yurt içi seyahati yapmamış olmanın verdiği merakla, bu kez bir yurt içi gezi planı yaptım kendime. Belki kısa süreli ama keyifli bir gezi oldu benim için. Pamukkale'den başlayarak Kalkan gezisi yaptım diyebilirim kısaca. Kalkan plajları, Patara Antik Kenti ve Patara Plajı, günübirlik Kaş turu, Akçagerme Plajı, büyüleyici güzelliği ve mavi turkuaz karışımı renkteki sularıyla Kaputaş Plajı... Hepsine uğradım. Pamukkale gezi rehberi denince aklınıza gelebilecek bütün soruların yanıtlarını bu yazı içerisinde bir bir vermeye çalışacağım sizin için. Pamukkale ulaşım nasıl, Pamukkale gezilecek yerler, Pamukkale'de ne yenir, Pamukkale gezi yorumları, Pamukkale'de ne yapılır, Pamukkale'de kaç gün kalınır, Pamukkale otelleri vs. Çocukluğumdan uzun ama gerçekten çok uzun yıllar sonra tekrar Pamukkale yollarına düşerken üzerimde tatlı bir heyecan vardı. Bunun birkaç nedeni var. Dediğim gibi, birincisi uzunca bir süredir sürekli yurt dışı seyahati yapmış olmamdı. Ülkemi biraz ihmal ettiğimi fark ettim gerçekten de. Pamukkale, horozu ile ünlü Denizli sınırları içerisinde yer alıyor. Kışlar ılık ve yağışlı, yazlar ise sıcak. Denizli, vaktiyle neredeyse her bir evinde dokuma tezgahının bulunduğu, dokumacılıkla ünlü bir bölge. Denizli'nin Buldan ilçesi, Anadolu'daki en eski dokuma merkezlerinden biri. Bölgenin yer altı kaynakları arasında kükürt, linyit, mermer, traverten ve kireç taşı ilk olarak akla geliyor. Zaten bildiğiniz gibi Pamukkale travertenleri dünyaca ünlü. Karışık gibi görünmesine rağmen Pamukkale'ye ulaşım İstanbul'dan çok kolay aslında. Ben arabam olmadığı için her zamanki gibi hava yolunu tercih ettim. İstanbul Atatürk Hava limanından bindiğim Türk Hava Yolları uçağı, beni 1 saat süren oldukça kısa bir yolculuk sonrası Denizli Çardak Hava alanına ulaştırdı. Yolculuk o kadar kısa sürüyor ki, ne zaman havalandık ne zaman indik gerçekten anlamadım. Hostesler yemek servisini bile zor yetiştirdi diyebilirim. Uçak korkusu olanlara duyurulur. Buradan sonra Pamukkale'ye ulaşım için yapmanız gereken şey ise çok basit. Denizli Hava alanının hemen önünden kalkan, aynı İstanbul'daki Havataş tarzı minibüsler sizi Pamukkale'nin merkezine kadar bırakıyor, yani Pamukkale oteller bölgesine. Burası aynı zamanda yazının ilerleyen kısmında bahsedeceğim Karahayıt olarak da geçiyor. İkisi arasında çok fazla mesafe yok. Denizli hava alanı Pamukkale arası mesafe de yaklaşık bir saat sürüyor. Taşımacılık yapan firmanın ismi Bay Tur. Bay Tur minibüsleri, alana inen uçaktan yolcuları alıp dolunca kalkıyor. Denizli'ye İstanbul'dan uçan 3 hava yolu firması var: Atatürk Hava alanından kalkan Türk Hava Yolları, Sabiha Gökçen'den kalkan Pegasus Airlines ve Anadolu Jet. Denizli Çardak Hava Limanı ile Pamukkale arası Bay-Tur minibüsleri ile yolculuk için bir kişi tek yön ulaşım ücreti (2017 yılı Ağustos ayı itibarıyla) 25 Türk Lirası. Denizli Çardak Hava Alanından aynı minibüslerle direk Denizli merkeze gidecekseniz, bu kez ücret bir kişi için 13 TL. Yani sizin anlayacağınız, Çardak hava alanından Denizli merkeze göre Pamukkale daha uzak kalıyor. Merak edenler için, Denizli otogar ile Pamukkale arası ise 25 dakika sürüyor. Minibüs ücreti bu istikamette 3,5 Türk Lirası. Pamukkale Denizli arası sefer yapan minibüsleri kullanabilirsiniz. Pamukkale merkezde, çok lüks olmamakla beraber oldukça fazla seçeneğiniz var diyebilirim. Zaten seyahat blogu Gezivita takipçilerinin lükse düşkün olmadıklarını, ucuz seyahat tutkunu olduklarını gayet iyi biliyorum. Ben Booking. com aracılığıyla Türkiye'deki konaklama tesisleri için rezervasyon imkanının iptal edilmesi nedeniyle alınan anlamsız karardan sonra, sevdiğim diğer bir seyahat uygulaması olan Hotels. com aracılığıyla bulduğum Dört Mevsim Otel'de konakladım. Kahvaltı dahil gecelik kişi başı 75 TL ödedim ve gittiğim gün ile birlikte toplamda iki gece kaldım. Dört Mevsim Hotel ve civarında bu fiyatlarda bir sürü farklı otel veya ufak aile işletmesi pansiyonlar mevcut. Gecelik ücretler bu fiyat için +/- 15 veya 20 TL civarında oynuyor diyebilirim. Buna göre kabaca bir hesap yapabilirsiniz. Bunlardan istediğinizi, önceden rezervasyon yapmaksızın bile seçebilirsiniz. Pamukkale merkeze sizi ulaştıran minibüsten inince etrafta bir sürü seçenek olduğunu kendiliğinden göreceksiniz zaten. Hatta benim kaldığım Dört Mevsim Otel bu merkeze 10 dakika yürüme mesafesindeydi. Yani çarşının biraz dışında kalıyordu diyebilirim. Kendine ait güzel bir havuzu da olan bu tesis, yeşillikler içinde, bölgenin yerlisi olan bir çift tarafından işletiliyor. Zaten yörede çoğu işletme bu şekilde. Otelin kahvaltısı yeterliydi. Akşam yemeklerini de burada yemeyi tercih ettim. Ev yemeği yapan pek fazla yer yok. Üstteki haritada görülen Natural Park'ın tam karşısında yer alan lokantanın pidesi inanılmaz lezzetli, onu da söylemiş olayım aklımdayken. Yalnız fiyatlar pek ucuz sayılmaz, biraz turistik. En çok dikkatimi çeken şey, meyve satan bir manavın olmaması oldu mesela. Bir bakkala, yolda karşılaştığım birkaç yerliye sorduğumda, meyvelerini haftanın belirli günlerinde kurulan pazardan temin ettiklerini söylediler. Bu kadar yabancı ziyaretçi alan bir yer için oldukça tuhaf geldi bana. En basitinden, kaldığım otelde bir sürü Uzak doğulu ve Alman turist gözüme çarptı. İki günlük gezim sırasında karpuz satan sadece bir esnaf gördüm mesela, üstelik yazın tam ortasında. Etraftaki ağaçlardan sarkan meyve dalları, yerel halkın çoğunun bu meyve sebze ihtiyacını zaten kendi kendine karşılayabildiğini gösteriyor aslında. Ama benim gibi tek başına gezen ve sonuçta orada sürekli yaşamayan bir gezgin iseniz ve canınız aniden meyve çektiyse, bu anlamda işiniz biraz zor. Bunun dışında belirtmem gereken en önemli şey, Pamukkale gezisi planlıyorsanız, gitmeden önce mutlaka ama mutlaka nakit Türk Lirası temin edin. Gerçi birçok bankanın ATM'si var. Ama olası bir aksilik durumunda yanınızda nakit para yoksa yandığınızın resmidir! Döviz bozdurulacak tek yer, çarşının az ilerisinde kalan minik PTT şubesi. Şunu kesinlikle söyleyebilirim; Pamukkale 2017 yılı itibarıyla hala köy. Ben bunca yıl sonra yörenin biraz daha gelişmiş, en azından teknoloji olarak kart kullanılabilir hale gelmiş olduğunu düşünsem de fazlasıyla yanıldığımı oraya gidince anladım. Bunda, sürekli Avrupa ülkelerinde gezmiş olmanın zihnimde yarattığı düşünme biçiminin de etkisi var, bunu da itiraf etmem gerekir açık yüreklilikle. Pamukkale gezisi yapan yabancılar benden çok daha hazırlıklı anlaşılan. Peki Pamukkale'de kaç gün kalınır? Veya bir başka deyişle kaç gün kalmaya değer? Ya da kalmaya değer mi? Yoksa Pamukkale günübirlik tur daha mı makul? Bu soruların yanıtları önemli çünkü Pamukkale turu yapan hemen herkesin buraya günübirlik uğradığını görüyorum. İnternetteki yazıların da çoğu böyle. Bence en azından bir gece kalmalı Pamukkale gezisi ideal. Çünkü hem Pamukkale'yi hem antik kent Hierapolis'i gezmek hem de az sonra bahsedeceğim antik kent içinde yer alan antik havuzda yüzmek günübirlik bir gezi için fazlasıyla yorucu. Aksi halde iki ayağınız bir pabuca girecektir bu şekilde. Bu yazıyı hazırlarken elime Atlas Dergisinin 1993 yılı Ağustos ayı sayısını aldım. Bu, aynı zamanda gezi ve seyahat dergisi olan Atlas'ın 5. sayısı. Derginin ortasında, tam da anlattığım bu kısımla ilgili kısa ama değişik bir yazıya rastladım. Cihan Sönmez imzalı bu yazı, yazarın arkadaşlarıyla beraber gerçekleştirdiği, içinde tren yolculuğu da barındıran keyifli bir Pamukkale gezisini anlatıyor. \"Al, götür beni tren!\" başlıklı bu yazıdan, yazarın o dönem Pamukkale'ye Haydarpaşa'dan kalkan bir trenle ulaştığını ve Pamukkale görülecek yerler gezdikten sonra aynı şekilde İstanbul'a tren yolculuğu ile döndüğünü okuyorum. O dönem, Pamukkale Ekspresi isimli tren İstanbul'dan akşam 17:30 sularında hareket edip, Denizli'den tekrar İstanbul'a yine akşam 18:00'de geri dönüş yapıyormuş. Yazar, arkadaşlarıyla beraber akşam kalkan trene binip, sabah 07:30 civarı kente ulaştıktan sonra hızlıca günübirlik bir Pamukkale turu yapmış. Ancak ben yine de en azından bir gece konaklamalı Pamukkale gezisi yönünde ısrarcıyım. Elbette bu konuda son karar sizin. Gelelim Pamukkale'de gezilecek yerlere. Eski adıyla Hierapolis, bugün bizim kullandığımız adıyla Pamukkale, tarihi ve doğal güzelliğiyle her mevsim ziyaretçilerini ağırlıyor. Hierapolis Antik Kenti ve Pamukkale travertenleri sayesinde bölge canlılığını devamlı, dört mevsim boyunca sürdürüyor. Yine de kış mevsiminin yaza göre nispeten sakin olduğunu tahmin etmek pek güç değil. Traverten, kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşan kayaçlara verilen isim. Pamukkale travertenleri, hiç şüphesiz Pamukkale gezilecek yerler denince akla gelen ilk yer. Ancak Hierapolis ve Pamukkale travertenlerine gitmeden önce uğramanız gereken bir yer daha var aslında: Karahayıt Kaplıcaları. En çok bilinen ismiyle Kızıl Su veya bir başka kullanımıyla Kırmızı Su. Hemen ondan bahsedeyim. Burası Pamukkale'ye birkaç km mesafedeki küçük, mini bir Pamukkale aslında. Aynı İstanbul'daki Minia Türk gibi düşünebilirsiniz. Gezmeniz ve görmeniz en fazla yarım saat sürer zaten. Suyun rengi tam kırmızı değil ama bu şekilde isimlendiriliyor. Aynı travertenlerde olduğu gibi buradaki su da bir sürü cilt, kalp ve damar hastalığına, romatizmaya iyi geliyormuş. Hierapolis Pamukkale'de görülecek yerler arasında en önemli yer şüphesiz. Kelime Kutsal Şehir anlamına geliyor. Bu antik şehir milattan önce 190 yılında kurulmuş. Bir dönem Frigya bölgesinin başkentliğini yapmış. Büyük tiyatrosu, yürüyüş yolları, hamam ve çeşmeleri, kiliseleri ve nekropolü ile gezdiğim şehirlerden aynı Ohrid gibi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. İç içe olan Pamukkale ve Hierapolis'e birden fazla giriş var. Burada da dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var. Güney kapısı, Pamukkale merkez çarşısına göre oldukça tepede kalıyor ve buraya yürüyerek ulaşmak çok zor. Zaten burası, varsa kendi arabanız veya otobüslerle giriş yapılan kısım. Otoparka araçları bırakıp alana giriyorsunuz. Gittiğinizde de göreceksiniz, her yer tur otobüsü dolu. Bu otobüslerin büyük bir çoğunluğu da çevre illerden, özellikle de Antalya'dan gelip günübirlik Pamukkale turu yapan Rus turistlerle dolu. Otopark ücretlerini ise alttaki resimde görebilirsiniz. Diğer kapı ise zaten merkezde, ATM ve marketlerin hemen karşısında kalıyor. Sıra bekleyen bir sürü insanı kendiliğinden göreceksiniz zaten. Ben alana otelin önünden bindiğim minibüsle güney kapısından yani yukarıdan giriş yaptım ve Hierapolis Antik Kenti, Antik Havuzu ve travertenleri gezip aşağıda yer alan yaya kapısından çıktım. Kendi aracınız yoksa ve benim gibi yayaysanız size de bunu tavsiye ederim. Çünkü yaya kapısından gezmeye başlayıp tepeye doğru yürüyerek çıkarsanız önce travertenleri geçiyorsunuz, ardından antik havuz ve antik kente uğruyorsunuz. Bu turu tamamladıktan sonra ya aynı şekilde bu yolu yürüyerek geri dönmek durumundasınız ya da yukarıda ulaştığınız güney kapısından çıkıp taksiye binmek zorundasınız. Çünkü dönüşlerde gördüğüm kadarıyla pek fazla toplu taşıma imkanı yok. Pamukkale giriş ücreti 35 Türk Lirası. Öğretmen veya öğrenciyseniz bu fiyat 20 TL'ye iniyor. Benim gibi Müzekart+ sahibiyseniz giriş tamamen ücretsiz. Ören yeri kışın 17:00, yazın 21:00'a kadar açık. Güney kapısından alana girmeden önce karşınıza dev bir harita çıkacak. Burada, antik kentte nerede ne var güzel bir şekilde gösterilmiş, bunu inceleyerek geziye başlayabilirsiniz. Hierapolis yüz ölçümü bakımından oldukça geniş bir alan. Benim gibi yazın gelecekseniz şayet, yanınızda mutlaka ama mutlaka soğuk su ve şapka bulundurun. Bahar ayları ise bu açıdan daha rahat olur kesin. Yol üzerinde yürürken göreceğiniz yerler arasında tiyatro, tapınaklar, kiliseler, anıtsal bir çeşme, agora, antik havuz, surlar, eski hamam kalıntıları üzerinde yükselen Hierapolis müzesi ve son olarak tabii ki Pamukkale travertenleri var. Dediğim gibi bunların her biri genişçe bir alana yayılmış durumda. Özellikle yaz sıcağında, güneşin altında bu kadar farklı noktayı yürümekte zorlanacağınız kesin, bunu aklınızdan çıkarmayın. Burayı ister tek başınıza isterseniz rehber aracılığıyla gezebilirsiniz. Kaldığınız otelden sizi alan günübirlik bir Pamukkale turu organizasyonu var. Sabah saat 9:30 civarı otelinizden sizi bir minibüs gelip alıyor. Bu minibüs ile önce Karahayıt Kaplıcalarına gidiyorsunuz. Burayı hızlıca gezdikten sonra güney kapısından Pamukkale Hierapolis Ören Yerine giriş yapıyorsunuz. Pamukkale'ye giriş bilet fiyatı ödediğiniz 80 TL ücretin içinde. Yürüyerek alanı geziyorsunuz. Bu arada uğradığınız yerlerin detaylarını rehberiniz size tek tek anlatıyor. Rehberlik, katılımcıların çoğu yabancı olduğu için İngilizce ancak rica ederseniz çoğu lokal olan rehberler size Türkçe olarak da yardımcı olacaktır. Ben zaten İngilizce biliyorum diyorsanız problem yok. Sonra kararlaştırılan vakitte buluşulup öğlen yemeği yemek için tekrar Pamukkale'ye dönülüyor. Öğlen yemeği ücreti de tur ücreti olan 80 TL'ye dahil. Sadece içtiğiniz içecekler ekstra olarak size ait. Tur böylece aşağı yukarı 15:00 sularında son buluyor. Kabaca toplamda 4 saat sürüyor diyebilirim. Bu sürenin her yeri gezip görmek için size yeterli olduğunu düşünüyorsanız katılabilirsiniz. Pamukkale çarşıdaki yazıhanelerde aynı turun 100 TL'ye satıldığını da ekleyeyim. Katılacaksanız fazladan 20 Türk Lirası ödemeyin. Şimdi Pamukkale Ören Yeri içindeki yapılardan kısa kısa bahsedeyim. Gezerken karşıma ilk çıkan yerlerden biri olan tiyatro oldukça görkemliydi doğrusu. Açıkçası ben hayran kaldım. Bunu söylemeliyim. Dört ada üzerine inşa edilmiş tiyatro Akdeniz havzası içinde yer alan en önemli Roma dönemi tiyatrosu. 2500 yıllık antik kentten biraz daha genç olan yapının inşası ise yaklaşık 150 yıl sürmüş. İnanılmaz öyle değil mi? Gerçekten etkileyici! Tiyatronun az ilerisinde milattan sonra 3. yüzyıla tarihlenen tapınak yer alıyor. Tapınak derken, tabii ki tapınak kalıntılarını kastediyorum. Yapılan araştırmalar neticesinde, yapının orijinalinin iki katlı olduğu düşünülüyor. Burası aynı zamanda anıtsal çeşmenin yer aldığı bölüm. Buradan antik dönemde kentin içme suyu ihtiyacı karşılanıyordu. Biraz daha yürüdükten sonra karşımıza meşhur Antik Havuz çıkıyor. Bir diğer ismi Kleopatra Havuzu. Söylenceye göre Kraliçe Kleopatra burada yüzdüğü için havuz adını ondan almış. Artık ne kadar doğru bilemiyoruz. Antik Kleopatra Havuzu Hierapolis Pamukkale ören yerinin ortasında bağımsız bir alan. Pamukkale antik havuz giriş ücreti 32 Türk Lirası. Havuzun hemen yanında tuvaletler, duşlar ve soyunma kabinleri var. Bunlar tamamen ücretsiz. Yalnızca kafe bölümünde yemek yemek ve havuza girmek için ücret ödüyorsunuz. Ödeme noktası da alttaki fotoğrafta görülen kapıdan girince hemen solda. Yemek alanı da orası. Havuza geçmeden önce kafe bölümündeki yemek seçeneklerine değineyim. Çoğu klasik menü şeklinde. Döner menü, hamburger menü, yöresel menü gibi opsiyonlar sunmuşlar. Çok aç değilseniz bir menü 2 kişiyi idare edebilir. Fiyatlar da bir menü için ortalama 30-35 Türk Lirası civarında. Pamukkale merkezdeki gibi yani, ücretler tam turistik. Bir de şöyle bir gariplik var. Örneğin bir menü seçtiniz, köfte pişirilen kısımda sadece köfte var, onu oradan alıyorsunuz. Tekrar havuza dönelim. Biletinizi havuz başında yer alan turnikedeki görevliye verip havuza giriyorsunuz. Havuzdan çıkıp tekrar girmek istediğinizde bunu görevliye belirtiyorsunuz, o da size geri dönüşte bilet yerine geçecek ufak bir kağıt parçası veriyor. Bu havuz da Karahayıt Kaplıcalarında olduğu gibi çeşitli hastalıklara iyi gelen şifalı bir suya sahip. Oraya kadar gitmişken mutlaka girin. Fotoğrafta görüldüğü gibi, yıllara, hatta yıl ne kelime, yüzyıllara meydan okuyan tarihi taşlarla yan yana yüzeceksiniz. Yüzerken de yaralanma riskine karşı bunlara dikkat etmek gerekiyor. Havuzun girişindeki tabeladan İstanbul Üniversitesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Ana Bilim Dalının havuzdaki su hakkındaki raporunu okuyabilirsiniz. Bu kaplıcaya evvelce sadece Almanlar gelirmiş. Ama birkaç yıldan beri Franche-Comte'liler ve birçok Fransız da büyük kalabalıklar halinde geliyor. Birçok havuz var ama bunlardan biri, içlerinde en büyüğü ve başlıcası eski tarzda beyzi yapıda inşa edilmiş. Uzunluğu otuz beş, genişliği on beş adım. Sıcak su dipteki birçok küçük kaynaktan çıkıyor ve kullananların isteğine göre üstten soğuk su akıtılarak ılıklaştırılıyor. Banyo yerleri kenarlara dizili ve bizim ahırlarımızdakilere benzer biçimde asılmış çubuklarla ayrılıyor; bu çubukların üzerine güneşten ve yağmurdan korunmak için tahtalar yerleştiriliyor. Havuzun çevresinde bir tiyatroda olduğu gibi üç dört taş basamak yer alıyor ve banyo yapanlar buraya oturabiliyor ya da dayanıyorlar. (Benzer bir konu olduğu ve hoşuma gittiği için yaptığım bu alıntı, Montaigne'in 1580 yılında yaptığı seyahatin notlarından. Bahsi geçen kaplıcalar günümüzde Belçika'nın Plombieres bölgesinde yer alıyor. Ben toplamda 4 saate yakın burada kaldım. Kesinlikle değer. Su gerçekten de şifa. Yüzmenin insan sağlığına etkisi bilinen bir gerçek zaten. Florya Atatürk Deniz Köşkü aklıma geliyor bir çırpıda. Ata'ya, doktoru tarafından sağlığına iyi geleceği söylenince yapılmış bir yapıdır. Pamukkale antik havuzun sürekli olarak kalabalık olduğundan şikayet edilir. İşte size benden ufak bir tüyo: Kalabalığın asıl nedeni aslında günübirlikçiler. Neden mi? Anlatayım. Akşam saat 5'ten sonra yavaş yavaş üstte bahsettiğim tur otobüsleri geri döndüğü için havuz bir anda boşalıyor. Bir avuç insan kalıyor desem yeridir. Havuzdan çıktıktan sonra az ileride Hierapolis Müzesini göreceksiniz. Müzekart+ sahiplerine giriş ücretsiz. Normal bilet ücreti ise 5 Türk Lirası. Burası antik kentin merkez hamamı aslında. Günümüzde müzeye dönüştürülmüş durumda. 1,5 hektarlık bir alanı kaplayan Hamam, kentin merkezinde sıcak su kaynaklarını topluyordu. İsterseniz yarım saat ayırabilirsiniz. Ben içine girmedim. Gelelim beklenen yere, yani Pamukkale travertenlerine... Burada etraf alabildiğine beyaz. Fakat ne yazık ki travertenlerin büyük bölümü kuru ve ziyarete kapalı durumda. Yani giriş yasak. Tüm travertenlerin ancak çok kısıtlı bir bölümü gezilebiliyor aslında. Bence toplam alanın dörtte biri. Çocukluğumla bugünün Pamukkale'si arasındaki en büyük fark bu sanırım. Aradan geçen yaklaşık 30 senede böylesi bir değişim... Bu bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı, bunu söylemeden geçmek istemiyorum. Tabii ki bu durum, bende Pamukkale travertenlerinin geleceğine yönelik ciddi kuşkular da yarattı. Belki de hal böyle olduğundan travertenlerin içinde yüzenler de tek tük. Çoğu yürüyüş rotasını takip edip fotoğraf çekilmekle meşgul. Açıkçası ben de öyle yaptım. İnternette yaptığım araştırmalarda travertenlere kademeli olarak su verildiğini okumuştum gitmeden. Paçaları kıvırıp terlikleri ele almak adetten. Kayıp düşmek zor olsa da dikkatli olmakta fayda var. Buradan aşağıya doğru yürürken sağ tarafa doğru baktığınızda, beyazların arasında bir göl ve yüzme havuzu göreceksiniz. Burası da Natural Park. Yöre halkının tabiriyle göl veya gölet. Ben de Pamukkale gezi notlarımı burası ile sonlandırmak istiyorum. Parka giriş ücretsiz. Çocuğunuz varsa kısa bir dinlenme molası için ideal. Siz de kafe bölümünde bir şeyler içebilirsiniz. Gölün içinde yüzen sevimli ördekler miniklerin dikkatinden kaçmıyor elbette. Burada kiralanabilecek deniz bisikletleri ve kanolar bulunuyor. Bunlarla 15 dakika gölde gezinti ücreti 7,5 Türk Lirası. Kafe bölümündeki kasaya ödeme yapıp fiş alabilirsiniz. Hemen yan tarafı ise yüzme havuzu. Buna benzer kaydıraklı bir yüzme havuzu daha var, tam da burada yolun karşısında. Yazının üst kısmında belirttiğim pidesi lezzetli olan restoranın hemen yanında. Pamukkale'ye gelip de buralara girer misiniz bilmem, ben yine de anlatmış olayım. Havuza giriş ücreti de 25 Türk Lirası. Son olarak Pamukkale balon turundan bahsedeyim. Değişik bir deneyim arayanlar için düşünülebilir. Ancak fiyatlar pahalı. Pamukkale balon turu için buradan detaylı bilgi alabilirsiniz. Bir de benim göremediğim ancak Arkeoloji Dünyası isimli Instagram hesabı aracılığı ile varlığından haberdar olduğum Cehennem Kapısı var. Gidip görürseniz alttaki yorum kısmında bizimle de bilgi paylaşın lütfen. - Burada, \"Uzun Süreli Vize Almak\" konusundaki düşüncelerimi paylaştığım yazı var: Uzun Süreli Vize Almak Mümkün Mü? - Burada Covid 19 pandemi sürecinde kan ağlayan esnaf ile ilgili bazı değerlendirmelerde bulunduğum yazım var: Türkiye'de Turizm - Ve son olarak, eğer yakın bir zamanda araba ile yurt dışına çıkmak gibi bir fikriniz varsa, şu yazıma mutlaka bakın derin: Arabayla Yurt Dışına Çıkmak Kaan Hocam, Aydın/ Karacasu'ya yakın olduğu için çocukluğumda teyzemlerin arabasına doluşup bir kaç kez gittiğimiz büyülü yerin adıdır Pamukkale. Bembeyaz su havuzcukları güneşin altında bir masal diyarına dönüşürdü. O zaman da evden getirdiğimiz karpuz, domates, peynirl ve köy yufkasıyla geçirirdik öğünlerimizi ve traventerlerde kayıp düşmek sonucu acılı olsa da eğlenceliydi. Akşama dek birkaç kez sırılsıklam olur, niye yabancı teyzeler gibi mayo giymediğimizi sorardık büyüklerimize. Yeni buluntuları görmek ve tatlı çocukluk anılarını yerinde anımsamak için yeniden gitmek isterim doğrusu... Aklıma düşürdüğün için teşekkürler. Bu güzel cevap için ben teşekkür ederim.. Hocam buralara kadar gelip balonla uçmamak olmaz, lütfen bir sonraki gelişinizde konuğumuz olun. Böyle güzel bir yazı hazırlayınki insanlar pamukkalede balonla uçmak nekadar keyifli öğrensinler."} {"url": "https://gezivita.com/para-biriktirme-yontemleri", "text": "Bu yazıda ben, nasıl para biriktirilir sorusuna cevap vermek istiyorum. Para biriktirme yöntemleri elbette çok çeşitli. Örneğin kirada bir eviniz veya dükkanınız yani taşınmaz malınız varsa bu ciddi bir gelir kalemidir. Ancak böyle bir avantaja sahip olmasanız bile, basitçe para tasarrufu yapabilirsiniz aslında. Genelde gezginlere yöneltilen soruların hep en başında gelir: Bu kadar parayı nereden buluyorsun? Halbuki \"o kadar para\" -bu soruyu soranların tamamına yakını dahil- herkeste biraz var aslında. Tek fark önceliklerimiz! Şimdi aklıma gelen son derece basit para tasarruf yöntemleri neler, onları anlatacağım. Ben yapıyorum, siz de yapın, farkı kendiniz görün. Daha çok seyahat etmek istiyorsanız bu yazıyı da acele etmeden sabırla okumaya devam edin. Ve sayacaklarımı harfiyen uygulayın! Hepimizin hala kullandığı bozuk para kumbarası vardır eminim. Sizi bilmem ama benim var. Peki, aynısını kağıt para için neden yapmayalım? Bu mantığı bu kez bozuk para için değil de kağıt para üzerinde işleteceğiz. Evet, şaka yapmıyorum. Çok ciddiyim. Her ay bir köşeye en az 100 Türk Lirası atın. Bugün öyle çok çok büyük, aman aman bir para değil bu. Bu benim için fazla diyorsanız 50 de olur, hiç fark etmez. Bu tamamen size bağlı. Ben, Roma ucuz uçak bileti için yedi ay önceden biletimi aldım ve bilin bakalım 2017 yılı temmuz ayında aldığım bu biletle 2018 yılı şubat ayında İtalya'nın başkentine ne kadara gidip geldim? Kaç geçiyor aklınızdan? 500 mü, 750 TL mi, 1000 mi? Maalesef hiçbiriniz bilemediniz. Roma'ya gidiş geliş uçak biletimin toplam fiyatı 307 Türk Lirası tuttu. Kulağa şaka gibi geliyor ama gerçek. Hem önceden alır hem de ekstra kampanya yakalarsanız, oh ne ala! Pegasus Sabiha Gökçen'den uçuyormuş, yol uzakmış, olsun. Ben kalkıp sabahın köründe ta Avcılar'dan üstelik toplu taşımayla gidiyorsam siz de gidebilirsiniz pekala. Anadolu Yakasında oturanlar daha da şanslı. Pegasus kampanya dönemlerinde inanılmaz fiyatlar yakalama şansınız var, haberiniz olsun. En Ucuz Hava Yolu Firmaları başlıklı yazımda, hava yolu firmalarının e-mail listelerine mutlaka abone olmanız gerektiğini üzerine basa basa belirtmiştim. Böylece tek tek sayfaları dolaşmaya da gerek kalmıyor. Bırakın kampanyalarda onlar sizi ilk elden bilgilendirsin. Ben şekeri böyle bıraktım. Azalta azalta. Ama sonunda tamamen bıraktım. İlk başlarda küçük bardaktaki çay için iki şeker atarken, zamanla önce bire sonra yarıma en sonunda da sıfıra indirdim. Üstelik hiçbir zorunluluğum yokken. Şekersiz çay içen insan triplerine girmiyorum, onu söyleyeyim en baştan. Ders verin mesela. Özel ders. Herkesin bir ilgi veya uzmanlık alanı vardır mutlaka kendince. İngilizce özel ders olur, gitar dersi olur, el işi olur, artık ne yapabiliyorsanız. Üstelik zamanı da kendiniz ayarlarsınız, bu da size hayatınızda esneklik sağlar. Buradan da ciddi bir gelir elde etmek mümkün. Kıyafet almayın! Evet, kadınlar için belki zor hatta hayal etmesi bile imkansız ama biz erkekler için o kadar da zor değil. Geçenlerde, evde garanti süresi nedeniyle sakladığım faturaları/fişleri hiç üşenmeden tek tek incelediğimde gördüm ki, 2016 yılı ocak ayından sonra hiçbir kıyafet almamışım kendime. Sadece arada bir tane spor ayakkabı aldım, onu hariç tutuyorum çünkü ona gerçekten ihtiyacım vardı. Hala da kullanıyorum. Ancak onun dışında diyebilirim ki, kabaca son iki senedir -hatta iki seneden daha fazla zaman oldu- yeni hiçbir bir şey almadım üst baş olarak. Hatta gardıropta hiç kullanmadığım kıyafetlerimi birkaç ay önce bir arkadaşımla beraber Çorbada Tuzun Olsun derneğine bağışladık. Ve o an fark ettim ki, birkaç tanesini aylardır hiç giymemişim. Neredeyse aldığım gibi sıfır duruyorlar. Bu arada bu dernek yalnızca kıyafet değil, battaniye gibi şeyler de alıyor. Sizin de aklınızın bir köşesinde olsun! Gardırobunuzu bir yoklayın bakalım şimdi, kim bilir nicedir giymediğiniz ne kadar çok kıyafet çıkacak. Bağış yapmak yerine ikinci el satan dükkanlara bunları satmak da bir seçenek elbette. Artık size kalmış. Cep telefonunuzu yenilemeyin. Ölmezsiniz. Hayatımda hiç İphone kullanmadım. Gerçekten. Aldığım her telefonu ise en az 2 sene kullandım. Ta ki garantisi bitinceye dek. Bu süreyi aştığım oldu ama daha aşağısında hiç değiştirmedim diyebilirim. Mecbur değilseniz -ki eminim çoğu zaman değilsiniz aslında- cep telefonunuzu sürekli yenilemeyin, emin olun size hiçbir şey kaybettirmeyecek bu durum. Hatta dediğim gibi kazandıracak. Son model telefona sahip olamadığınız için hayıflanmaya gerek yok. Vaktinden önce keyfi olarak yapacağınız yenileme bedelini rahatça seyahate ayırabilirsiniz. Şu an Samsung A5 kullanıyorum ve 2 yıllık garanti süresi geçenlerde doldu. Bir aksilik olmazsa gittiği yere kadar kullanmaya devam... Kamerası da fena değil. Telefonda oyun falan da oynamıyorum. İşimi görüyor. Bana yetiyor. Bana, sen ne çok seyahat ediyorsun diyenlerin elindeki son model Iphonelar, benim gezdiğim kimi ülkelerin toplam seyahat maliyetlerine denk. Konaklama, uçak bileti vs falan dahil... El insaf! Yazının girişinde demiştim ya, önemli olan öncelikler aslında diye. İşte tam da bundan bahsediyorum. Telefonumu yenilemiyorum, o parayı gezmeye ayırıyorum. Araba almayın/yenilemeyin. Özellikle İstanbul'da yaşayanlardan şahsi ricamdır. Her yer trafik, her yer araba! Nefret'in yıllar önceki şarkısında söylediği gibi, İstanbul'da her yer beton oldu, her yer kara! Park sorunu desen ayrı bir dert zaten... Park ücretleri astronomik. Evet biliyorum, çünkü her gün ben de biniyorum, metrobüs'te balık istifi gidiyoruz, buna bir itirazım yok. Ama... Arabada hiç ilerleyemeden -ya da kaplumbağa hızıyla ilerleyerek- konforlu bir şekilde öylece oturarak beklemek daha mı anlamlı sizce? Çok üzgünüm ama bence değil. Nereye ne kadar sürede gideceğimi kestiremiyorum bir defa. Araba; bakımıydı, fiyatıydı, benziniydi, vergisiydi derken çok büyük maliyet. Arabam yok, böyle mutluyum. Ve ailemle yaşıyorum. Kira derdim de yok. Bu da şahsi olarak bir artı tabii benim için. Son olarak vadeli hesap açma. Birikmiş bir paranız varsa bunu vadeli hesaba yatırarak oradan da bir gelir elde etmeniz mümkün. Burada da paranın miktarı önemli değil, ister az ister çok olsun. Damlaya damlaya göl olur diye boşuna söylememişler. Sadece hangi banka daha iyi miktarda faiz veriyor, onları araştırmak gerekiyor. Eee onu da bir zahmet siz yapın artık. Harika bir paylaşım olmuş! Hemen kendime bir kumbara aldım ve yurtdışı tatillerim için her ay içine bir miktar para veya gram altın koymaya başladım. Önce para koyuyordum fakat sonra farkettim ki ihtiyacım oldukça içinden çalıyorum, Euro yaparak koymaya devam ettim, durum değişmedi. En son altın koyuyorum böylece bozdurmak zor oluyor ve kumbarayı uzak bir yere kaldırıyorum. Kıyafet alma konusunda ise malesef sizin kadar başarılı değilim ama sezon sonu ürünler ve outlet mağazalar dışında hiçbir ürün satın almayarak bayağı bir yol katettim. Sık sık cep telefonu değiştirmek zaten bizim gibi dar bütçeli insanlar için oldukça lüks. Sadece uzun süre kullanacağım, sağlam ve güvenilir markalar kullanmak gerek diye düşünüyorum. Merhaba Betül! Samimi mesajın için çok teşekkür ederim! Yazılarımı beğendiğine çok sevindim. Bir kenara altın koyma fikri de iyiymiş, benim aklıma gelmemişti bak bu. 🙂 Kıyafet&ayakkabı almamak hadisesi kadınlar için biraz zor, biliyorum... 🙂 Fotoğraf makinesi yerine güzel, iyi çekim yapan bir cep telefonu, seyahat ederken bizim için daha mantıklı, onu da söylemiş olayım. Ben kendi fotoğraflarımı hep cep telefonu ile çektim şu ana dek... Selamlar!"} {"url": "https://gezivita.com/parisin-dunu-ve-bugunu", "text": "Bu, 2018'in ilk yazısı. Öncelikle hepinize iyi seneler diliyorum! 2018 bir önceki yıldan daha başarılı, daha mutlu geçsin. Ve söylememe pek gerek yok ama, 2018 yılında 2017'den daha çok seyahat edin. 2018 sona ererken, arkanızda bir önceki yıldan daha çok pişmanlık kalmasın. Bu yalnızca seyahat için değil, her şey için geçerli aslında. Ben şu sıralar gezilere biraz ara verdim. Yurt dışı gezi notları yerine kültür-sanat konuları ile devam edelim o halde. Bir sergi haberim var size. Daha doğrusu, ne yazık ki kısa bir süre önce sona eren bir sergiden fotoğraflar paylaşmak istedim bu kez. Aslında hem geçenlerde ziyaret ettiğim bu sergiden, hem daha önceki Paris seyahatimden hem de Paris gezisi sırasında satın aldığım bir dergiden karışık olmak üzere, güzel fotoğrafları bir arada sizinle paylaşmak istiyorum bu defa. 23 Ekim-21 Aralık 2017 tarihleri arasında İstanbul Notre Dame De Sion Lisesinde bir sergi vardı: Paris'in Dünü ve Bugünü. Tesadüfen afişini gördüğüm bu sergi elbette hemen ilgimi çekti. Gitmesem olmazdı. Tarihi Fransız okulu Notre Dame De Sion İstanbul Harbiye'de yer alıyor. 1856 yılında açılan okul, 1. Dünya Savaşı yıllarında kısa bir süreliğine kapanıp tekrar açıldıktan sonra hastane olarak hizmet vermiş. Savaşın bitimi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile eğitim öğretim faaliyetine kaldığı yerden tekrar başlamış. Günümüzde, eğitim faaliyetinin yanı sıra çok çeşitli kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. \"Paris'in Dünü ve Bugünü\" başlıklı fotoğraf sergisinde, Paris şehrinin hikayesi önemli kişiler, yerler ve olaylarla beraber sunulmuş. Siyah beyaz ve renkli olmak üzere karışık bir şekilde sergilenen yetmişin üzerinde fotoğraf sizi zamanda yolculuğa, keyifli ve nostaljik bir Paris turuna çıkarıyor. Aslında bu yazıyı sergi bitmeden yayınlayamadığım için gerçekten çok üzgünüm. Böylece sizler de gidip yerinde görebilirdiniz. Ancak gördüğünüz gibi ben de son anda yetiştim ve yine gördüğünüz gibi ancak yazma fırsatı bulabildim. Fakat bundan böyle buradan bakarak siz de okuldaki etkinlikleri kendiniz takip edebilirsiniz. Böyle herkese açık etkinliklerden bolca var. \"La Mome\" isimli filmde de, çarpıcı ve bir o kadar da çalkantılı hayatını tüm çıplaklığı ile görebileceğiniz Parisli sanatçı Edith Piaf'ın yaşantısına tanık olabilirsiniz. Edith Piaf (1915-1963) sergide yer alan bu fotoğrafında, Crespin Du Gast sokağı 5 numaradaki evinde dışarıyı seyrederken görülüyor. Fransa Bisiklet Turunu, şu ana dek hayatınızda bir kez olsun seyretmemişseniz bile, namını ve dünya çapındaki popülaritesini duymuşsunuzdur. Kitapta bu tezi destekleyen veriler ve istatistiki bilgiler mevcut. Yabancısı da olsanız spora kısa bir giriş yapmak için ideal bir okuma. Benim sergide en beğendiğim fotoğraflardan biri de, 1950 yılında çekilmiş bu fotoğraf oldu. Fotoğrafta 1950 yılı Fransa Bisiklet Turu son etabında bisikletçiler Saint Denis Bulvarında, Prado Pasajının önünden geçerken görülüyor. Peki, Paris'te Gece Yarısı'nı izleyen kimler var? Dali'yi ve onu canlandıran Adrian Brody'nin sahnesini hatırlıyor musunuz? Ben biraz yardımcı olayım isterseniz. Salvador Dali (1904-1989), yirminci yüzyılda en tuhaf sanat eserlerini yaratan isimlerin başında geliyor kuşkusuz. İspanya'da Katalonya'da doğan sanatçı, gençliğinde Madrid'te kaydolduğu ve Luis Bunuel ile tanıştığı güzel sanatlar akademisinden atılır. Atılma sebebi ise onun kişiliğini düşündüğümüz zaman insanı hiç de şaşırtmayan cinsten. Salvador Dali, öğretmenlerinin kendisinin eserlerini değerlendirecek yeterlikte olmadığını söylemiştir. 1929 yılında ise -herhalde burada biraz sıkıldığından olacak- Paris'e hareket eder. 1936 yılında Time dergisine de kapak olan Dali, alttaki fotoğrafta bisikletiyle Paris sokaklarında görülüyor. Onun altında ise, Paris seyahati sırasında kaldığım Republique Meydanı yakınlarındaki Voltaire Bulvarı kaldırımlarına park edilmiş Solex marka bisikletler görülüyor. Solex, bir döneme damgasını vurmuş Fransız bisiklet markasıdır. Montmarte, Paris'in en meşhur bölgelerinden birisi. Instagram arama kutucuğuna Montmarte yazın ve bir bakın derim. 🙂 Meşhur Sacre Coeur Kilisesi de bu semtin simgelerinden biri. Kendinize çok iyi bakın, diğer yazılarımda görüşmek dileğiyle, hoşça kalın! Önerdiğin fimler ilgimi çekti, Hasta ruhlu adamların iktidara yürümesi bugün de karşılaştığımız bir olay. Tabii ki, git mutlaka 🙂 Ben de tekrar gitmeyi istiyorum çünkü çok kısa kalabildim ve ciddi bir sel vardı gittiğimde... Maalesef öyle, tarih bunun sayısız örnekleriyle dolu. Önerdiğim filmleri beğeneceğini umuyorum. La Mome tam bir biyografi. Çöküş de inanılmaz bir filmdir, herkese her fırsatta öneriyorum."} {"url": "https://gezivita.com/pera-muzesi", "text": "İstanbul'da en sevdiğim bölgelerden biridir Galata ve Pera. Beyoğlu'nda St. Antuan'da ney dinleyebilir, Çin Yılbaşı'nı kutlayabilir, Picasso sergisi gezebilirsiniz ya da hep görmek istediğiniz Tolstoy tablosuna rastlar, genç bir İtalyan sanatçının enstalasyonlarını görürsünüz. Bir Kazak filmi seyredip sabaha kadar sokak festivalinde salsa yapabilirsiniz; belki bir gün bir dans okulunun önünden geçerken tango öğrenmeye karar verir, Asmalı mescitte bira içerken bir Kolombiyalıdan hiç duymadığınız gerçekleri dinleyebilirsiniz, yeni çıkan bir kitabı hevesle kapıp eve gitmeyi beklemeden mangalda pişmiş kahvenizle sırtınızı duvara verip okumaya başlayabilirsiniz. Aşıklar sokakta kavga eder, sokakta öpüşüp barışırlar burada, çakırkeyif üniversite öğrencileri çok eskilerden bir şarkıyı söyleyerek geçer, homoseksüeller korkmadan el ele tutuşabilir, birileri fazla kaçırmış deliler gibi ağlıyordur, bir gün nükleer reaktörleri, bir gün hayvan haklarını, neye karşıysanız, neden rahatsızsanız onu protesto edersiniz, bütün seslere açıktır Beyoğlu, kapılarını kimseye kapamaz. İşte Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından 2005 yılında açılan Pera Müzesi, burayı zenginleştiren mekanlardan yalnızca biri. Müze, çok çeşitli kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Örneğin Pera Müzesi film gösterimleri, ilk aklıma gelen faaliyet. Gösterimlerin kimisi ücretsiz kimisi ise ücretli olabiliyor. Bunun yanı sıra atölye çalışmaları yapılır, konserler düzenlenir burada. Hatta beni pek ilgilendirmese de, müzenin çocuk eğitim programları bile var. Çocuklu ailelerin dikkatine sunulur! Burayı aslında özellikle yüksek lisans yıllarımda sıkça ziyaret ederdim. Çok film izlemişimdir vaktiyle. Pera Film gösterimleri kapsamında, bundan yıllar önce seyrettiğim ve etkisinden kolayca çıkmanın pek mümkün olmadığı Ingmar Bergman'ın \"Fısıltılar ve Çığlıklar\" isimli filmini de, hala dün izlemiş gibi anımsarım mesela. Müzenin kafe bölümünde zaman zaman ücretsiz konserler düzenlenir. Yine yıllar öncesinde bir defa, bir yılbaşı konserine gittiğimi de anımsıyorum burada. Ortadaki kocaman piyano ise, çoğu kimse bilmese de, aslında dünyaca ünlü sanatçı Maria Callas'a aittir. Müzenin en öne çıkan özelliği ise resim koleksiyonları ve sergiler. Pera Müzesini en son pandemi öncesinde ziyaret etmiştim ve dikkatimi en çok, Oryantalist Resim Koleksiyonu içerisinde yer alan harika tablolar çekmişti. Buradaki, \"Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar\" başlıklı sergi, tam da aradığım cinstendi doğrusu. Burada sergilenen resimler elçi portreleriydi ve içlerinde benim en çok dikkatimi çeken, 18. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu tarafından yurt dışına gönderilen elçilerle ilgili resimler oldu. 1727 yılında Sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından görevlendirilen Közbekçi Mustafa Ağa, yirmi üç kişilik maiyetiyle beraber gittiği Stockholm'de, bir yıldan daha uzun bir süre kalır. Gidişinin esas nedeni, 1709 yılında Osmanlı'ya sığınıp beş yıl süreyle Türk topraklarında yaşayan, kendisine maaş bile bağlanıp borç para verilen İsveç Kralı Demirbaş Şarl'dan alacakları tahsil etmektir. Ancak beklenen olmaz ve heyet temenniler ve iyi niyet ifadeleriyle yurda dönmek zorunda kalır. Daha sonra, bu kez 1732'de Mehmed Said Efendi aynı görevle yola çıkar. O da aynı Közbekçi Mustafa Ağa gibi, o dönem 25000 kuruş olan borcu tahsil edemeyip eli boş geri gelir. Yazmış olduğu sefaretnamesinde, İsveç ile ilgili bilgileri ve Stockholm'e dair gözlemlerini anlatır. Közbekçi Mustafa Ağa ve Mehmed Said Efendi, maiyetleriyle beraber dönemin ünlü ressamı Schröder tarafından yapılan portrelere konu olurlar böylece. Bu borç sorunu ise daha sonraları Osmanlı İmparatorluğuna verilen bir savaş gemisi ve silahlarla çözüme kavuşur. Yusuf Agah Efendi ise, 1793 yılında, Osmanlı Devletinin ilk daimi elçiliğinin açılması vesilesiyle İngiltere'de görevlendirilmiştir. 3. Selim saltanatına denk gelen bu dönemde, Agah Efendi dört yıl süreyle elçilik görevini icra etmiştir. O da kendinden önce yurt dışına giden meslektaşları gibi, döndükten sonra İngiliz parlamentosu ve siyasi kurumlarını da içeren bilgilerin yer aldığı, Havadisname adı verilen bir rapor hazırlamıştır. 18. yüzyılla beraber Pera'daki elçiliklerin etrafında daha hareketli bir yaşam başlar. Bu da ressamların ve elçi portrelerinin sayısını artırır. Aslında sizin şu an okumakta olduğunuz bu yazıyı hazırlayıp burada yayınlamaya karar verişim biraz ani oldu. Buna sebep olan şey de, tam da az önce bahsettiğim Mehmet Said Efendi ile ilgili okuduğum akademik bir makale. Sefaretname, elçilerin dönüşte padişaha sundukları bir çeşit rapor oluyor. Ayrıca elçiler, giderken yanlarında çeşitli hediyeler de götürürdü. Bu sergiyi görmeden önce, kimi bilgilere göz atmak faydalı olacaktır. Şimdi müze ile ilgili bazı başka bilgileri vermeye devam etmek istiyorum. Kaplumbağa Terbiyecisi başta olmak üzere, Osman Hamdi Bey yapıtları müzenin ikinci katında sergileniyor. Hem Bağdat hem de Paris'te uzun süre yaşadığı için, Doğu ve Batıyı görme, karşılaştırma yapma ve sentez elde etme şansına sahip olan Osman Hamdi Bey, öğrenciliği sırasında Louis Pasteur ile sınıf arkadaşlığı da yapmıştır. Çalışmaları gerçekten son derece dikkat çekici ve görülmeye değer. Kütahya Çini ve Seramikleri koleksiyonu ile Anadolu Ağırlık Ölçüleri koleksiyonu da müzede görebileceğiniz diğer koleksiyonlar. Özellikle Kahve Molası başlıklı sergide, \"Eski yüzyıllarda kahve yapımı ve sunumu nasıldı?\" türünden sorulara yanıt bulacak, Türk kahve kültürünü eski fincanları da inceleyerek biraz daha yakından tanıyacaksınız. Ben, hiç bilmediğim ilginç bilgiler edindim. Pera Müzesi pazartesi günleri ziyarete kapalı. Salı-Cumartesi arası 10:00-19:00, pazar 12:00-18:00 saatleri arasında açık. Her cuma 18:00 ile 22:00 saatleri arasında giriş ücretsiz. Genç Çarşamba kapsamında, Pera müzesi ziyareti ve film gösterimleri, çarşamba günleri tüm öğrencilere ücretsiz. Pera Müzesi giriş ücreti ise tam 25, indirimli 10 TL (Mart 2022 fiyatlarıdır.) Peki, Pera Müzesi nerede? Pera Müzesi Meşrutiyet Caddesi üzerinde, Tepebaşı'nda yer alıyor. Ulaşım çok kolay. Keyifli bir müze gezisi dileklerimle, sevgiler, selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/podgorica-gezi-rehberi", "text": "Dağılan Yugoslavya'nın altı devletinden biri olan Karadağ, Adriyatik Denizine genişçe kıyısı olan bir ülke. Dağların ve denizin iç içe geçtiği bu ülkenin en uzun sınırı kuzeyi ve batısındaki Bosna-Hersek ile. Güneydoğusunda Arnavutluk, doğusunda ise Sırbistan ve Kosova var. Gördüğünüz gibi bunların hepsi Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında. Ülkenin demografik yapısı oransal olarak büyükten küçüğe; Karadağlılar, Sırplar, Boşnaklar, Arnavutlar şeklinde sıralanıyor. İklimi ise biraz karışık. Karadağ hava durumu sürekli değişkenlik gösteren cinsten diyebiliriz. Deniz kıyısında Akdeniz iklimi görülürken, iç kesimlere gidildikçe karasal iklimin hakim olduğunu görüyoruz. Podgorica aslında Sırpça bir isimmiş. Bunu, Kotor gezisi sırasında tepedeki kaleye çıkarken karşılaşıp muhabbet ettiğim iki Sırp çocuktan öğrendim. Başkent, daha önce bir dönem Titograd ismiyle de anılmış. Karadağ'ın başkenti Podgorica'da gezilecek yerler çok fazla değil ne yazık ki... Ancak unutmayın; hayattaki her şey başlı başına bir deneyim. Gitmek, gezip en azından bir kez olsun görmek gerekiyor. Ve size iyi bir haberim daha var. Ucuz olmasının yanı sıra, Podgorica'da şehir içi ulaşım çok kolay. Çünkü her yere yürüyerek gidebilirsiniz! Budva gezi notlarının 1. bölümünde, Podgorica Hava alanı-Podgorica şehir merkezi arası ulaşımı için taksici ile pazarlık sonucu 10 Euro'ya anlaştığımı yazmıştım. Biraz garip olacak ama, Podgorica şehir merkezi-Podgorica Hava alanı arası ise 6 Euro tutuyor. Yani hava alanından merkeze gitmek, merkezden hava alanına gitmekten daha pahalı! Gerçi ben hosteldeki çocuğun tavsiyesi ile City Taxi'yi tercih ettim. Bu nedenle daha düşük ücret ödemiş de olabilirim. Diğerlerini bilmiyorum çünkü. Bence gittiğinizde siz de gönül rahatlığıyla City Taxi'yi tercih edebilirsiniz. Hatta kalacağınız hostelde birileriyle denk gelip hava alanına beraber giderseniz, çok çok daha cüzi bir ücret (kişi başı 1-2 Euro) ödemiş olursunuz. Podgorica Havaalanı, şehir merkezinden taksiyle yalnızca 15 dakika sürüyor. Yani oldukça yakın. Podgorica'ya İstanbul'dan uçak ile ulaşım ise 1,5 saat sürüyor. Podgorica'da, otogar ile şehir merkezinin tam ortasında yer alan Hostel Podgorica'da kaldım. Banyo ve tuvaletler ortak. Odalar temiz. Hostel fazla büyük değil. Ancak yeri mükemmel! Konfor olarak da çok fazla şey beklemeyin. Ancak marketler ucuz, alkol ucuz. Karadağ'da Kotor'un şarabı meşhur örneğin... Plantaze Vranac isimli şarabı tavsiye edebilirim aklımdayken. Öyleyse Podgorica gezilecek yerleri anlatmaya başlayalım hemen... 10. Yüzyıla tarihlenen St. George Kilisesi görülmesi gereken yerlerden biri. Bu tarihi kilise, rekreasyon ve piknik alanı Gorica Hill'in hemen yanında. Stadyumun ise tam karşısında kalıyor. Yazın giderseniz bu parkı da gezin. Kışın pek tadı yok. Buraya giden caddede yürürken karşınıza Ziraat Bankası çıkacak. Ayrıca bu civar bütün cafelerin, fast-food restoranlarının, barların ve süpermarketlerin olduğu Podgorica şehir merkezi... Trafiğe kapalı olan ünlü Hercegovacka Caddesi de burada yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında şehir bombalanmış. Bu nedenle, şehirde ayakta kalabilen çok fazla tarihi yapı yok. Sahat Kulesi, Podgorica'da görülecek yerlerin başında geliyor. Ulaşım çok kolay. Bu kule benim kaldığım hostele 5, otogara 15 dakika yürüme mesafesinde. Sahat Kula olarak da geçen kulenin yapım tarihi 1667. Galata Kulesinin kare şekli aslında. Kentte Osmanlı döneminden kalan birkaç yapıdan biri. Söylediğim gibi, 2. Dünya Savaşındaki bombalamalardan hasar almadan ayakta kalabilmeyi başarmış, ziyaretçilerini bekliyor. Ancak içine girilmiyor. Benim ısmarladığım yemek şu şekildeydi: Kebaps, Somun Ekmeği, Niksicko Birası ve tulumba tatlısı. Bunlar menüde buraya aynen yazdığım Türkçe isimlerle geçiyor bu arada. Sadece somuna \"Sarajevo Bread\" deniyor. Tek fark bu. Bu da bizim tombik döner ekmeği aslında. Kebaps dediği de yine bizim cızbız köfte. Tadı gayet lezzetli, yanında da bir parça soğan. Mis. Artık dişlerimizi fırçalayacağız, yapacak bir şey yok. Pod Volac Restaurant Podgorica Saat Kulesinin hemen önünde. Şimdiden giden herkese afiyet olsun diyorum. Milenyum Köprüsü Podgoricada görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Yeni yapılmış. Köprü olarak öyle aman aman bir özelliği yok aslında. Değişik bir mimari stili var. Sağanak yağmura yakalandığım için köprünün çevresini etraflıca gezemedim. Hemen ilerisindeki stadyumun dükkanlarından birinin saçağı altına sığındım. Burası da Karadağ futbol takımlarından FC Buducnost'un stadı. Yağmurun dinmesini beklerken basın giriş kapısı gözüme çarpıyor. Bir ümitle zile basıyorum ama açan yok. Sırbistan'ın başkenti Belgraddaki Partizan ve Ajax Amsterdam Arena Stadından sonra, bu içini göreceğim 3. stadyum olacaktı... Ancak giremedim. Başkentte sağanak yağmura denk geldiğim ve vaktim çok kısıtlı olduğu için ancak buraları gezebildim. Sizin vaktiniz varsa, Ribnica ve Moraca Nehirlerinin ağzında yer alan Sastavci Köprüsünü de görebilirsiniz. Burası da eski bir Osmanlı köprüsü. Yazıyı bitirmeden önce bir iki ilave bilgi daha eklemek istiyorum. Mesela Podgorica Hava alanındaki Duty Free'nin çok da ucuz olmadığını söyleyebilirim. Sabiha Gökçen Hava limanında aynı ürünler için daha uygun fiyatlar gördüğümü anımsıyorum. Karadağı gezmek isteyenler için en uygun mevsimler ise yaz ve ilkbahar. Başkent Podgorica için bir gün ayrılabilir. Bir başka yazıda tekrar görüşmek dileğiyle!"} {"url": "https://gezivita.com/preply-egitim", "text": "Bugün size dünyaca ünlü bir web sitesinden bahsetmek istiyorum: Preply En geniş anlamıyla tarif etmeye çalışırsak, Preply'ı büyük bir eğitim sitesi olarak tanımlamak mümkün. 2013 yılında kurulan platform, şu an yaklaşık 47 bin özel eğitmen ile 100 bin öğrenciye hizmet sunuyor. 27 farklı dilde her ay 30 bin saat ders yapılıyor. Günlük kullanıcı sayısı ise 25 bine ulaşıyor. Yabancı dil öğrenmek mi istiyorsunuz? Örneğin İngilizce öğrenmek günümüzde artık olmazsa olmaz. Bunu daha önceki bir yazımda yazmıştım. Ancak bunun yanı sıra İspanyolca, Rusça gibi diller de en çok öğrenilen diller arasında İngilizcenin arkasından geliyor. İşte yabancı dil öğrenmek veya öğrendiğiniz bir yabancı dili geliştirmek istiyorsanız, bu site sizin için biçilmiş kaftan! Arapça, Almanca, İtalyanca, Fransızca, Çince, Rusça gibi aklınıza gelen birçok dil var. Ben zaten yabancı dil biliyorum diyenler için de seçenekler var. Herhangi bir hobi edinmek niyetinde misiniz? Hayatınızı monotonluktan kurtararak, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak bir uğraş mı arıyorsunuz? Bunun için de bir başka yeri aramaya gerek yok. Preply Türkiye size hobilerinize göre farklı imkanlar sunuyor. Peki bu gruptaki kategoriler neler? Hemen sıralayalım. Müzik, oyunculuk becerileri, sanat dersleri, Pokemon go gibi seçenekleriniz var. Preply ile internetten para kazanmak da pekala mümkün. Nasıl mı? Siz de eğitim veren olarak yani özel öğretmen şeklinde siteye kayıt olabiliyorsunuz. Bundan sonra tek yapmanız gereken öğrencilerinizi beklemek. İşte hepsi bu. Preply neden tercih edilmeli? Teknolojinin bu denli geliştiği günümüzde, özellikle online ders olanağı sunarak zamandan büyük ölçüde tasarruf ettiriyor. Üstelik evinizin rahatlığında. Veya siz o an nerede isterseniz orada! Örneğin İngilizce özel ders açısından bakarsak, İngilizce eğitim veren öğretmenlerin TEFL, TESOL, CELTA gibi uluslararası geçerliliğe sahip sertifikaları olduğunu göreceksiniz. Bu da, eğitim ve eğitmen kalitesi ile ilgili aklınızda oluşabilecek şüpheleri daha baştan ortadan kaldıracak. Özel öğretmen bulduktan sonra yaşadığınız şehirde veya Skype aracılığıyla online eğitim alabilirsiniz. İspanyolca öğrenmek, Çince öğrenmek, Rusça öğrenmek, artık siz hangisini isterseniz... İçlerinden birini seçin yeter. Herkese şimdiden iyi dersler ve bol kazançlar!"} {"url": "https://gezivita.com/raffi-demiryan", "text": "Başlamadan önce, yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemek adına şunu üzerine basarak belirtmek isterim. Bu yazı İstanbul İtalyan Kültür Merkezi'ndeki diğer hocalara bir eleştiri niteliğinde değildir asla. Benim buradaki amacım, tamamen Raffi Demiryan'ın kendine has tarzını vurgulamak. Hayatta en çok iki alanda inisiyatifin önemine inandım: askerlik ve eğitim. Mareşal Emmanuel De Grouchy, Waterloo Savaşında, yalnız kendisinin değil, Napoleon'un ve aslında koca bir ulusun da yazgısını değiştirdi. Napoleon'a, imkanı olduğu halde vaktinde yardıma gitmek yerine, kendisine daha önceden verilmiş olan, Prusyalıları takip etme emrini kati bir şekilde uygulamayı seçti, son ana dek bu inadından vazgeçmedi, inisiyatif kullanamadı ve sonuçta kaybetti. Yarbay Mustafa Kemal, Arıburnu'na çıkarma yapan Anzak askerlerine karşı, çekilmekte olan Türk askerlerine mevzi aldırdı. Bu manevra karşısında karşı tarafın da mevzi alması sağlandı ve 57. Alay öncü bölüğünün, Conkbayırı'na ulaşması için gereken süre kazanılmış oldu. Bu, Çanakkale Savaşının dönüm noktasıydı. Raffi ile tanışmam da tamamen bir tesadüf eseridir. 2007'nin sonu ve 2008'in başlangıç kısmında İtalyanca öğrenmeye çalışıp, o dönemki çeşitli koşullar nedeniyle yarıda bırakmış bir kursiyer olarak, 2015'in başında İtalyan Kültür Merkezi'ne giderken, nasıl bir hocayla ve yöntemle karşılaşacağımı elbette bilmiyordum. Hayat, bu kez şanslı bir oyun oynamıştı bana. İnsanlar, çok değerli olan vakitlerini harcayarak, kurslara belli bir konuda bir takım bilgiler edinmek için giderler. Öğrencisine bir şeyler vermek için çırpınan, klasik yöntemlerin, alışılmışın tamamen dışında bir yerlerde duran Raffi'yi ve derslerini, bu yüzden başlangıçtan itibaren giderek daha çok sevmeye başladım. Henüz birinci kurda, \"riflessivi\" öğretti mesela, diğerleri; \"come ti chiami, di dove sei, uno due tre\" ile haftalarca cebelleşirken, kurun sonuna geldiğimizde dişe dokunur, işe yarayabilecek, günlük hayatta kullanılabilecek cümleler kurabiliyorduk. Bu yüzdendir ki, sadece 3-4 aylık İtalyancamla gittiğim İtalya'da, İngilizceleri zaten yerlerde sürünen İtalyanlarla, biraz da mecburen İtalyanca anlaşmaya çalışmak durumunda kaldım. Gerekli gördüğü yerde, kur müfredatında olmayan konuları anlattı, çünkü eğitim-öğretimde anlam bütünlüğü olduğuna inanıyordu Raffi. İngilizceyi kurslarda öğrenmiş biri olarak, koca bir ülkenin neden İngilizce/yabancı dil öğrenemediğini çok daha iyi anladım. Başından beri İtalyanca konuşmak gibi bir saplantısı yoktu bir defa. Yeri geldikçe, sonraki kurlarda öğrenilecek bir kavramı/konuyu \"Bunun şimdi sırası değil\" diyerek geçiştirmedi, kıyısından da olsa anlattı. Ve bu, sonra göreceğimiz birçok şeyi daha rahat kavramamıza, en azından tanımamıza yardımcı oldu. Ödevler verdi. Daha ilk derste; \"Ben biraz fazla ödev veririm yalnız\" diye uyardı. Dediğini de yaptı, her hafta, üstelik sayfalarca ödev verdi. Yetmedi, derslerde, öğrendiğimiz konuları içeren sayfalarca alıştırma çözdürdü. Bir süre sonra fark ettik ki, bize İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan öğrencilerin sorularını getiriyor. Hatta kimisinde, \"İleri seviye İtalyanca\" notları göze çarpıyor... Ve yine fark ettik ki, şaka maka, oldukça fazla şeyi, fark etmeksizin öğrenmişiz. Dersler yorucu ama bir o kadar akıcı ve zevkli geçti. Zamanın nasıl geçtiğini, dersin nasıl sona erdiğini anlamadık. Özetle, biz Raffi'yi ve derslerini gerçekten çok sevdik! İlk kez tanışacaklar için şunu söyleyebilirim; hızına ayak uyduramaz, hele hele çalışmaz, ödevleri yapmazsanız asla tutunamazsınız. Lay-lay-lom modunda takılıp, arada bir uğrayıp, çok ders kaçırırsanız yetişemezsiniz. Böyle yapanların çoğu, kendiliğinden kursu bırakır zaten. Benim gittiğim dönem, daha birinci kurun sonunda sınıfın yarısına yakını kursu bırakmıştı. Ama kursa gidiş amacınız öğrenmekse, gerçekten bir şeyler öğrenmekse ve bunun için esaslı bir mücadeleye hazırsanız, Raffi ile geçen her an dolu doludur, öğrettikleri yalnızca gramer değil günlük hayatın ta kendisidir diyebilirim. Bir ders düşünün ki, ristretto, lungo, espresso yapımı ve bunların günlük hayatta İtalyanlar için ne ifade ettiği de tartışılıyor/anlatılıyor olsun! Bu yüzden İtalyan Kültür Merkezindeki hocalar basitçe ikiye ayrılır: Raffi Demiryan ve diğerleri. Ancak ben, bu yazıyı şöyle noktalamak istiyorum: Aksini söylese de, bugüne bugün İtalyanca bir şeyler biliyorsam, kendi çabamdan ziyade daha çok Raffi Demiryan sayesindedir. Sono molto contento di conoscerti. Grazie mille Raffi! 2022 yılı kasım ayı editi: Sevgili arkadaşlar; bu yazının ilk hali yazıldığında (Kasım 2016) ben kursa devam ediyordum. Kursu bıraktıktan bir süre sonra da Taksim'de yer alan İtalyan Kültür Merkezi Dil Kursları tamamen kapandı. Raffi Demiryan şu an İzmir'de çalışmalarına durmaksızın devam ediyor. Online İtalyanca ders veriyor. Kendisine direk ulaşmak isterseniz, İnstagram sayfası olan Raffi Demiryan Instagram adresinden ulaşabilirsiniz. - Burada, okumak isteyenler için \"Corona Günlükleri\" başlıklı yazım var: Corona Günlükleri 1. Bölüm - Burada, 2020 yılının öne çıkan Netflix dizilerinden biri olan \"The Queen's Gambit\" hakkındaki yazım var: The Queen's Gambit ve Satranç - Burada da, sevdiğim bazı müzisyenlerin isimlerini sizinle paylaştım: Severek Dinlediğim Müzisyenler Eğer bu yazımı beğendiyseniz, bloğumdan eşinize, arkadaşlarınıza, dostlarınıza ve akrabalarınıza bahsederseniz çok memnun olurum. Blog, içerik itibari ile gezi ve seyahat ana temalı olsa da, gördüğünüz üzere kültür & sanat yazıları da paylaşıyorum. Hepinize şimdiden teşekkür eder, mutlu günler ve iyi çalışmalar dilerim! Raffi Hoca halen İstanbul İtalyan Kültür Merkezinde çalışıyor. Buradan kendisine ulaşabilirsiniz. Ya da Facebookta RafDem Yayınları var. Oradan da iletişim kurmak mümkün. İyi günler diliyorum. Hai ragione Irem! C'era una volta... Grazie tante."} {"url": "https://gezivita.com/resad-ekrem-kocu", "text": "Bundan bir süre önce, 2023 yılının mayıs ayının sonuna doğru, Salt Galata Reşad Ekrem Koçu ile ilgili yeni bir sergi açtı. Ben de bu sergiyi açıldıktan kısa bir süre sonra, haziran ayı içinde ziyaret ettim. İşte bu yazımda, sergi bitmeden, bu sergi ile ilgili bilgileri sizinle de paylaşmak istiyorum. Çok yönlü bir insan olan Reşad Ekrem Koçu, hem bir akademisyen, hem bir araştırmacı, hem de bir yazardı. 1905 yılında doğan Koçu, 1931 yılında İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünü bitirir ve kısa bir süre sonra bu bölümde asistan olur. Biz onu daha çok yazar kimliği ile tanıyoruz aslında. Nitekim Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı tarihi ile ilgili çok sayıda kitaba imzasını atmıştır. Mesela Tarihimizde Garip Vakalar isimli kitabını, ben de yakın bir zamanda okuyup gerçekten çok beğenmiştim. Gördüğünüz gibi, çok yönlü bir isim olan Koçu'yu, Osmanlı tarihine ilgi duyan herkes mutlaka okumalı. Koçu'nun başladığı ancak bitirmeyi başaramadığı en ünlü çalışmalarından biri ise İstanbul Ansiklopedisi. Bu, hiç şüphesiz Koçu'nun başyapıtıdır. İşte Salt Galata, ilk fasikülü 1944 yılında yayımlanan ve yazarın hayatının önemli bir bölümünü adadığı bu ansiklopedi ile ilgili bir sergiye ev sahipliği yapıyor şu sıralar. Koçu, bu ansiklopedinin geniş bir kısmını kendisi yazmakla beraber, ona yardımcı olan başka bazı önemli isimler de vardı elbette. Bunlar arasında Sermet Muhtar, Semavi Eyice, Yılmaz Öztuna gibi isimler sayılabilir bir çırpıda. 2018 yılında çalışmaları başlatılan ve Salt'ın Kadir Has Üniversitesi ile yaptığı iş birliği sayesinde hazırlanan bu sergide, yarım kalan ansiklopedinin tarihine yakından tanık oluyoruz. Böylece İstanbul Ansiklopedisinin vaktiyle hazırlanan ancak çeşitli sebeplerle yayınlanamayan bölümlerini de görme şansımız oluyor. Atlas Tarih dergisinin Haziran-Temmuz 2023 sayısında, sergiyi hazırlayan ekiple yapılmış bir söyleşiye denk geldim. Arşiv uzmanı Masum Yıldız, bu söyleşide, Koçu'nun 1960'lı yıllara dek bir arkadaş grubu ile çalıştığını ancak bu tarihten sonra giderek yalnızlaşarak, örneğin gazete kupürlerini tek başına toplamaya başladığını belirtiyor. Özellikle de dönemin ulaşım imkanlarının kısıtlılığı, ansiklopedinin bazı maddelerinin son derece yüzeysel kalmasına neden olmuş. Yıldız, buna örnek olarak Florya Atatürk Köşküne sadece birkaç satır ayrılmış olmasını örnek gösteriyor. Salt Programlar Sorumlusu Gülce Özkara ise, ansiklopedinin yarım kalmasına yol açan tekil hikayelerin ve ufak detayların verdiği keyfe dikkat çekerek, ansiklopedinin en önemli özelliğinin aslında bu ufak ama mutluluk verici detaylar olduğunu belirtmiş söyleşide. Benim de paylaştığım bir görüş bu. Yazarın ne kadar yoğun bir çalışma yaptığı hemen anlaşılıyor. Yaklaşık kırk bin belgeden oluşan bir arşivin taranması, düzenlenmesi ve sunumu gerçekten kolay bir iş değil. Salt Galata'yı ve Kadir Has Üniversitesi ekibini gerçekten tebrik etmek gerekiyor. İstanbul'un 19 ve 20. yüzyılına farklı bir gözle bakmamıza yardımcı olan bu sergiye ilk fırsatta mutlaka uğrayın. Salt Galata'da, 29 Ekim 2023 tarihine kadar devam edecek olan bu sergiye giriş ücretsiz."} {"url": "https://gezivita.com/ressamlarin-sehri-szentendre", "text": "Bugün sizlere Macaristan'ın küçük ama pek bilinmeyen şirin bir kentinden bahsetmek istiyorum. Szentendre şehri Macaristan'ın başkenti Budapeşte'den kuzeye doğru yaklaşık yirmi kilometre uzaklıkta bulunuyor. Ulaşım kolay, kendi arabanız yoksa Budapeşte'den toplu taşıma araçlarıyla da rahatça gidebilirsiniz. Şehir merkezine varınca hemen masalsı bir ortamda buluyoruz kendimizi. Kahvaltı olarak Dumtsa Jenö sokağındaki bir fırından çörek alıp nehir kenarına kadar yürüdük ve kahvaltımızı manzaralı bir yerde keyifle bitirdik. Günün bundan sonraki kısmı tamamen müzeleri gezmekle geçti. Çünkü müzeler Szentendre'nin öne çıkan bir özelliğidir. Şehrin haritasında yaklaşık otuz tane ilginç nokta arasından ister müze, kilise, heykel parkı, ister tarihi değirmenler ya da bölgenin eski yaşam tarzını gösteren açık hava alanları seçebilirsiniz. İnsan bir anda şaşırıyor, böyle küçük bir yerde nasıl bu kadar görülmeye değer şey birikmiştir! Tabii ki şehrin yüzyıllara dayanan tarihi (şehrin Sanct Andreas olarak ilk anması 12. yüzyıl), harika doğası, merkezlere yakın uygun coğrafyası ve yaratıcı insanları mevcut olduktan sonra, kültürlü bir atmosfer yaratmak gayet mümkün aslında. İlk olarak meydandaki Szentendrei Keptarı ziyaret ettik. Buradaki sergi Szentendre şehrinde bir dönem yaşayan ressamların klasik modern ve çağdaş görüşlerini aktarıyor. Bugün bile \"ressamların şehri\" olarak adlandırılan Szentendre'nin labirent gibi şirin sokaklarının, kilise kulelerinin, eski evlerin kırmızı çatılarının, Tuna manzarasının ve yeşil ormanlı tepelerinin burada yaşayan sanatçılara ilham verdiği kesin! Galeride sergilenen seçme tabloların ana konusu \"Szentendre Üstündeki Gökyüzü\" ismini taşımaktadır. Klasik ve abstrakt böylece bir bütün oluşturup şehrin tarihine geniş bir bakış açısı sunmaktadır. İkinci durak olarak bir seramik müzesini seçtik. Kovacs Margit Keramiamuzeum adıyla açılan bu müzede sanatçının şaşırtıcı heykelleriyle ve tablolarıyla karşılaştık. Etkisi derin düşüncelere yol açmıştır. Kovacs Margit'in (1902-1977) çalışmaları 1930'lu yıllardan başlayarak 1970'lere dek sürüyor. Sanatçı ilk döneminde orta çağ havası figürleri ve jeometrik kompozisyonları göstermektedir. Konu olarak İncil hikayelerinden, ahlaki ya da halk sanatında yaygın konulardan faydalanmıştır. 1950'li yıllarda daha çok çiftçi temalı heykeller ortaya çıkartmıştır. Gerçekçilik gösteren çalışmaları da bu döneme aittir. 1960 ve 1970'li yıllarda ise Yunan mitolojisine, arkaik masallara ve halk efsanelerine dayanan rölyefler ve heykeller yapmıştır. Kovacs Margit Seramik Müzesini arkamızda bırakıp derinlerden nihayet yukarılara doğru yöneldik. Çünkü üçüncü sergi Szentendre'nin en eski kilisesinin hemen karşısında bir tepede yer alıyordu. Buraya manzarayı seyretmek amacıyla da çıkılır ama Czobel Bela resimlerini görmeden de kimse aşağıya inmesin! 1883-1976 arasında yaşayan bu sanatçı Münih, Paris, Bergen, Berlin ve o dönemde Macaristan'ın önemli bir sanat merkezi olan Nagybanya şehirlerini gezip ve oralarda çalışıp 1940 yıllarında Szentendre'ye dünya sanatının bir ekstresini getirmiştir. Resimlerinde modern insanın portrelerini ve 19. yüzyılın bitişiyle oluşan melankolik atmosferi gösteriyor. Czobel Bela avantgard sanatının gelişimi natüralizmden başlayarak postempresyonizm, fauvizm, Alman ekspresyonizmi, kübizm ve Paris Okulu resim tarzında birçok örneğini yaratmıştır. Daha hayattayken popüler olan Czobel in çoğu resimleri bugün özel mülkiyet olarak koleksiyonculara ya da bazı devlet müzelerine ve yurtdışındaki galerilere aittir. Yani Szentendre'nin bu sanatçıları şehrin bugünkü atmosferine büyük bir katkı vererek, güzelliğinin devamlı olmasını sağlamış ve kendini hep yenileyebileceğini göstermişlerdir. Bizim Szentendre'de geçirdiğimiz gün Macar yemeklerin lezzetiyle sona erdi. Meydandaki onlarca restoranın birinde bir et suyu çorbası, bir hortobagyi husos palacsinta, bir de tatlı olarak somloi galuska yı bitirdikten sonra otobüsü kaçırmamak için kalktık."} {"url": "https://gezivita.com/rijksmuseum-amsterdam", "text": "Bu yazımda size oldukça ünlü bir yeri tanıtmak istiyorum: Rijksmuseum Amsterdam. Veya kısa ve daha çok bilinen adıyla Rijksmuseum. Rijksmuseum nedir? Amsterdam'ın, dolayısıyla Hollanda'nın ve tabii ki dünyanın en önemli sanat müzelerinden biri Rijksmuseum. Sanatla kıyısından köşesinden ilgileniyorsanız, bu müzeyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. Van Gogh, Rembrandt, Vermeer gibi ressamların tabloları başta olmak üzere, çok sayıda eserin sergilendiği Rijksmuseum, Amsterdam gezilecek yerler denince akla gelen ilk mekanlardan biri. Burada bir virgül koyuyorum, az sonra buraya tekrar döneceğim. Birkaç gündür elimden düşürmediğim bir kitap var: Sadun Altuna imzalı bu kitabın ismi \"Ünlü Ressamlar Hayatları ve Eserleri\". Çünkü yayın evleri kendi yerlerinden gidip aldığınız zaman, kitaplarını genelde %30 indirimle satar. Ancak bu kitabı rutin kitapçı ziyaretlerimden birinde rafları öylesine karıştırırken keşfettim. En sevdiğim ressamlardan biri olan Rembrandt ile ilgili bölümde Rijksmuseum adı geçince, blogta bununla ilgili tanıtıcı bir yazım olmadığını fark ettim. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim hemen. İşte şimdi kaldığımız yerden devam edelim o halde. Yolunuz yakın bir zamanda Amsterdam'a düşerse, bu müzeyi es geçmeyin derim. Aman ha! Burası, şehrin simgesi haline gelmiş olan ünlü I Amsterdam yazısının hemen yanı başında yer alıyor. Eminim internette bu fotoğrafı görmeyen yoktur zaten. Amsterdam Rijksmuseum giriş ücreti 22,5 Euro. (2023 fiyatıdır.) Müze sabah 09:00 ile 17:00 saatleri arasında ve haftanın her günü açık. 1789 yılında kurulan müze, bugünkü yerine 1885 yılında taşınmış. Burası farklı bölümlerden oluşan, hayli geniş bir müze. Müzede; 17. Yüzyıl, 18. Yüzyıl, 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl gibi, farklı kategorilere ayrılmış kısımlar bulunuyor. Rijksmuseum eserleri denince akla gelen çok sayıda ünlü tablo ve ressam var. Bunlardan en başta geleni hiç şüphesiz Rembrandt. Müzenin Gallery of Honour yani Onur Galerisi bölümünde, Rembrandt, Vermeer, Frans Hals ve Jan Steen gibi ustaların eserleri sergileniyor. Bu çalışmasında Rembrandt, bir kutlama törenine hazırlanan askeri milis birliğini resmeder. Yapıtın Gece Devriyesi olarak adlandırılma nedeni, bir kat koyu cila üzerine yapılan tablonun gece sahnesini tasvir etmesidir. Sadun Altuna'ya göre esere bu ismin verilme nedeni ise arka plandaki koyuluktur. Buna karşın eser, son derece ilginç bir biçimde, onu sipariş eden Amsterdam Keskin Nişancılar Loncası üyeleri tarafından pek beğenilmemiştir. Altuna bunun nedeni olarak, üyelerin resimde bekledikleri kahramanlık havasını sezemediklerini belirtir. Tam adı Rembrandt Harmensz Van Rijn olan sanatçı, gravür ve portre eserleri de vermiştir. Ancak hiç şüphesiz Gece Devriyesi, tüm Hollanda resim okulunun en büyük çalışmasıdır der Sadun Altuna kitabında. İşte Rijksmuseum sırf bu eser için bile gezilip görülmeye değer. Müzeyi gezerken yine Rembrandt'a ait Titus'un Portresi isimli tabloyu da dikkatle incelemenizi öneririm. Titus, ressamın kendisinden önce ölen, çok sevdiği oğludur. Rijksmuseum sekiz bin parçadan fazla eserin sergilendiği bir müze. Bunlar arasında Hollanda ve Avrupa tarihinin önemli sanat eserleri yer alıyor. Bunlardan biri Johannes Vermeer'in Süt Boşaltan Kadın tablosu. Bir diğeri Van Gogh'un otoportresi. Ancak asıl Van Gogh eserleri, onun yine Amsterdam'da kendi ismini taşıyan müzesinde sergileniyor. Bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Frans Hals'ın Evli Çift tablosu da müzenin seçkin eserlerinden bir diğeri. Müzenin hayli büyük olduğundan bahsetmiştim. Vakti gerçekten kısıtlı olanlar için naçizane tavsiyem, 1650-1700 arası eserlerin sergilendiği kısmı görmeleri. Zira burada Vermeer, Rembrandt gibi ustaların eserleri yer alıyor. Aslında Rijksmuseum'u biz Türkler için çok farklı ve özel kılan bir neden daha var. Buna, müzeyle ilgili internetteki yazıların hemen hiçbirinde değinildiğini görmedim. Ve gerçekten çok şaşırdım. Müzenin küçük bir salonu Osmanlı'ya ayrılmış. Bu kısımda Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tablolar yer alıyor. Bunun arka planını çok kısaca anlatmam şart. Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıcı 1612 yılına dek uzanıyor. Bu tarihte İstanbul'a gelen elçi Cornelis Haga 1639 yılına dek aralıksız İstanbul'da yaşar. Hollanda'nın o dönem elçi göndermesine sebep olan şey, dönemin deniz amirallerinden olan Halil Paşa'nın Hollanda'ya gönderdiği mektuplardır aslında. İspanya'ya karşı bir güç oluşturmak isteyen Halil Paşa, Hollanda'yı Osmanlı Devletinin yanına çekmek istemiştir. Haga ile başlayan diplomatik ilişkiler, daha sonra bir başka elçi, Cornelis Calkoen ile sürer. Calkoen 3. Ahmet döneminde, 1725 yılında İstanbul'a gelir. Ve bir ressama İstanbul'daki hayatı tasvir eden çeşitli tablolar yaptırır. Bu tabloların ressamı da flaman asıllı Jean Baptiste Vanmour'dur. Fransa'da doğan ressamın ölüm yeri ise İstanbul'dur. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, 3. Ahmet, geçmişin İstanbul'u ve hatta Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Patrona Halil gibi kişiliklerin tablolarını görmek istiyorsanız müzenin içindeki bu bölüme mutlaka uğrayın. Bunun yanı sıra, bundan bir süre önce okuduğum bir makale sayesinde, bu konu ile ilgili oldukça fazla bilgi edindim diyebilirim. Yazının sonunda bu kaynakları sizinle de paylaşacağım zaten. Buraya kadar anlattıklarımdan hareketle, buranın öyle bir saat gibi kısa bir sürede gezilebilecek türden bir müze olmadığını anlamışsınızdır zaten. Eğer I Amsterdam Card'ınız varsa, Rijksmuseum bilet fiyatı indirimli olarak alınıyor. Rijksmuseum'un içine girince ücretsiz bir bina planı veriyorlar size. Buna bakarak istediğiniz kısmı bulmak için yönlendirici tabelalar göreceksiniz. Aradığınız bölümü bulmak bu anlamda pek zor olmayacaktır. Yine de arayıp bulamadığınız bir yer olursa, sürekli etrafta gezen görevlilerden rahatlıkla yardım alabilirsiniz. Ayrıca bu broşürde göreceğiniz eserlerle ilgili bilgiler de yer alıyor. Model gemiler ve askeri teçhizatların da sergilendiği bu müzenin içinde, Hollanda'nın sanat tarihi kitapları koleksiyonuna ev sahipliği yapan bir de kütüphane bulunuyor. Gitmişken bu kısmı görmeyi de unutmayın. Bu kütüphanede, sessizliğin insan ruhu üzerinde yarattığı huzuru iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Fotoğraf için de ideal bir mekan. Amsterdam'da Rembrandt ismini taşıyan bir de meydan var. Meydanda Gece Devriyesi tablosunun heykeli de bulunuyor. Bence harika bir iş çıkarmışlar. Gelelim yazıda bahsettiğim kaynaklara. Lale ile Başladı isimli kitap, Türk Tarih Kurumu Yayınları tarafından basılmış. Tam adı \"Lale ile Başladı: Türkiye ve Hollanda Arasındaki Dört Yüzyıllık İlişkilerin Resimli Tarihçesi-It Began with the Tulip: The History of Four Centuries of Relationship Between Turkey and the Netherlands in Pictures\" 2000 yılı basımı. Elimdeki edisyonu, ciltli sert bir kapağa sahip. Böyle kitapları severim. Kitabın yazarları Zeki Çelikkol, Alexander De Groot ve Ben J. Slot. Kitabın en dikkat çekici özelliği ise hem İngilizce hem de Türkçe olması. Makalelerden oluşan bu kitabı özel kılan bir diğer neden ise içinde muhteşem resimler ve tarihsel belgelerin görsellerinin yer alması. Nedir bu belgeler? Gazete kupürleri, mektuplar, tablolar, padişah fermanları... Aşağıya bazı görselleri bırakıyorum. Bu yazımı beğendiyseniz, bırakacağınız bir yorum beni gerçekten çok mutlu eder. Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, kendinize iyi bakın!"} {"url": "https://gezivita.com/sahaf-festivali", "text": "Bugün ilginç bir konu ile karşınızdayım. İflah olmaz bir kitap kurdu olduğum için, iş ve yurt dışı seyahati dışında zamanım genelde kitap okumakla, kitap fuarlarında, kitapçılarda ve sahaflarda dolaşmakla geçiyor. İstanbul Kitap Fuarı, iki binli yılların başından beri zaten her yıl düzenli olarak ziyaret ettiğim bir etkinlik. Ancak kitap festivali denince aklınıza yalnızca böyle büyük çaplı organizasyonlar gelmesin. Zira İstanbul'da çeşitli zamanlarda düzenlenen daha küçük ölçekli ama çok hoş kitap etkinlikleri de var. İşte sahaf festivali bunlardan yalnızca biri. Geçenlerde, yani 2018 yılının mayıs ayında, Sarıyer Belediyesi tarafından düzenlenen kitap günlerine gitmiştim. Haydarpaşa Kitap Fuarı son birkaç yıldır düzenli olarak katıldığım bir diğer etkinlik. Beyoğlu Sahaf Festivali de öyle, yıllardır giderim. Hatırlayacağınız gibi, bir zamanlar Tepebaşı TRT binası önünde düzenlenen bu fuar, bir süreden beri Taksim Meydanında yapılıyor. İşte bu yazımda, sahaf festivallerine gidecekler için minik bir rehber hazırladım. Karşınızda, kıdemli katılımcıdan festival tüyoları! Sahaf Festivali, her zaman kitap fuarlarından daha ekonomiktir. Bir defa, 5 Liralık kitap stantları hemen her sahafta bulunur. Ya da 10 Liralık kitap stantları... Buralardan gayet güzel kitaplar bulduğumu bilirim. Dolayısıyla asıl aradığınız kitapları sormadan önce mutlaka bunları didik didik edin. Belki zaten aradığınız bir kitabı bulursunuz burada, belki de acil olmayan ama aklınızda olan bir kitap bunların içinden kendiliğinden çıkıverir. Yani burada mutlaka kaliteli ve işe yarar kitaplar bulma ihtimaliniz var. Yalnız bu iş öyle uzaktan bakmakla veya göz gezdirmekle olmaz. Dokunun, tezgaha iyice yaklaşın, eğilin, istiflenmemiş kitapları kurcalayın, tek tek incelemeye çalışın bütün kitap dizilerini... İyice yoklayın, burada içinizdeki Sherlock Holmes veya Müfettiş Gadget açığa çıkmalı! Mesela bu arama ve tarama sırasında aradığınız yazarın başka bir kitabına ulaşmanız sizi daha da motive etmeli, daha bir canla başla mücadele etmeye başlamalısınız. Aradığınız kitap öyle hazır bir şekilde ayağınıza gelmez çünkü... Hatta bazen aradığınız kitap sorduğunuz sahafın bile gözünden kaçmış olabiliyor. Dolayısıyla o yok dese de direnin, direnmek güzeldir, unutmayın, bu daha başlangıç, mücadeleye devam! İkincisi, bu indirim reyonları dışında, normal fiyatlı kitaplarda da sahaflar çok makul indirimler yaparlar. Burada da şuna dikkat ediyoruz, asla ilk söylenen fiyattan almıyoruz! Bu bütün Türk ticaret hayatı için de geçerli bir kuraldır. Unutmayın, siz Türksünüz, pazarlık yapın. Gitmeden önce mutlaka bir kitap listesi yapın. Elinizde yazılı bir kağıt olsun. Unutmaya karşın en büyük çözüm bu. Üstelik, sahaf festivalinde genelde baskısı olmayan ve eski tarihli kitapları aradığımız için, bu daha da önem arz ediyor. Aradığınız kitaplardan en önemli olanları üste, daha az önemli olanları altlara yazın. Hatta yalnızca kitabın ismini değil, yazarını ve yayın evini de internetten araştırın ve gitmeden mutlaka not alın. Sorduğunuz sahafa bu bilgileri de söylemek, inanın size çok şey kazandıracak. Özellikle de zaman tasarrufu. Bir sahafta bulduğunuz kitabı almadan önce, diğer sahafları da mutlaka gezin! Sakın hemen o kitabı satın almayın! Bakın bu gerçekten çok önemli. Aynı kitap için farklı sahaflar çok farklı kitap ücretleri söyleyebiliyor inanın. Birinin 20 lira dediği yıpranmış bir kitabın çok daha iyi bir baskısını bir başka sahafta 10 liraya bulabiliyorsunuz. Bu fark küçük değil. Sahaflar bu anlamda standartın tamamen dışında. Her biri kafasına göre fiyat belirliyor desem yeridir. Üzülerek ifade etmeliyim ki, çoğu da herhalde kilo ile alım yaptığı için aldığı bir kitabın ilgili okuyucu için ne kadar önem ifade ettiğinden tamamen habersiz. Açıkçası bu durum sahaflık mesleği hakkında kafamda çok ciddi soru işaretleri yarattı. 5 liralık kitap standında baskısı olmayan ve değeri belki en az 40-50 hatta 100 lira olabilecek siyaset bilimi kitapları bulduğumu biliyorum. Ayrıca neredeyse yepyeni, hala baskısı olan bir kitap için, normal satış fiyatından daha fazla fiyat söylendiğini de duydum! Nakit para taşımak zorunda değilsiniz. Artık birçok sahaf kredi kartı seçeneği de sunuyor. Yalnız satın almadan önce kredi kartı ile ödeme yapıp yapamayacağınızı sorun ve öğrenin. Kendisinde yoksa bile yanında yöresindeki sahafın pos cihazından çektirebilirsiniz kitabın ücretini. Sahaf festivallerinde yalnızca eski ve ucuz kitaplar değil, meraklısı için yüzlerce çeşit poster, plak, eski dergi, eski gazete, ev dekorasyon eşyası, ıvır zıvır var. Bunu da değerlendirin. Yazar söyleşileri, imza günleri da cabası. Sahaf festivali ne kadar iyi olabilir ki deyip geçmeyin. Kimi zaman burada da sevdiğiniz yazarlarla buluşma, tanışma imkanınız var. Aynı cızırtılı taş plaktan müzik dinlemek gibi, aldığınız kitapları, stantların ortasında demli çay eşliğinde karıştırmak da gerçekten eşsiz bir deneyim. Ya da örneğin Kadıköy Sahaf Festivalinin düzenlendiği Ali Suavi Sokağın şirin kafelerinden birine de kurulabilirsiniz. Genelde festival alanlarında bu tür büfe tarzı yeme içme yerleri bulunur. Ya da geçici olarak kurulurlar. Gezerken kısa bir molaya kesinlikle ihtiyacınız olacak. Lütfen kitap alın, okuyun, düşünün ve sorgulayın. Üstelik sorgulamak, muhakeme etmek ve düşünmek fiziksel bir zahmet de gerektirmiyor. Oturduğunuz yerden bile yapabilirsiniz. Hatta hemen şimdi bunu yapın ve hiç olmazsa 5-10 dakika kadar bir bölümü seyredin. Eminim siz de benim gibi tiryakisi olacaksınız. Bambaşka bir dünyanın kapıları açılacak. Alttaki kısma, yazı ile ilgili yorum bırakmayı unutmayın. Bol kitap dolu günler!"} {"url": "https://gezivita.com/sait-faik-muzesi", "text": "Ünlü yazarımızın adını duymayan yoktur sanıyorum. Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık kitapları okudunuz mu bilmiyorum. Ama Sait Faik hikayeleri bize, her daim tanıdık olan şeyleri, o kendine has farklı üslubu ile anlatır. Türk hikayeciliğine, o zamana kadar hiç benzersiz bir tarz getirdi. Sait Faik bir konuyu değil, yaşamın bir parçasını işliyordu. Bir tez savunmuyor, bir yaşantıyı yansıtıyordu. İnsan sevgisi dolu, doğa sevgisi dolu bir yüreği vardı. Neye baksa bu sevgi ile ısınıyor, ışıklanıyordu. Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik. Gerçekten de, Sait Faik Abasıyanık eserleri, yine Haldun Taner'in ifadesiyle, bize bir balıkçıyı, bir karpuz sergisini, bir şeytanminaresini, bir iskemleyi, bir boya sandığını, bir mezarı, bir papaz efendiyi, bir garsonu son derece ilginç bir biçimde, çok değişik açılardan anlatır. Onlara olduklarından daha farklı bir gözle bakmamızı sağlar. Hiç okumadıysanız, bugün, bu yazıyı okumaya başladığınız şu an sizin için bir milat olsun ve günümüzde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Sait Faik kitapları okumak için hemen harekete geçin. Peki, Sait Faik Müzesi nerede? Tabii ki Sait Faik Abasıyanık deyince, akla hemen Burgazada gelir. Sait Faik Abasıyanık Burgazada ile özdeşleşmiş bir isimdir. İkisi, kesinlikle birbirinden ayrı düşünülemez. Aynı bir elmanın iki yarısı gibi, Burgazada Sait Faik, Sait Faik Burgazada demektir. Çünkü 1905 yılında Adapazarı'nda doğan Sait Faik, hayatının önemli bir bölümünü Burgazada'da yer alan ve bugün müze olarak hizmet veren evinde geçirmiştir. İşte bu yazımda size Sait Faik Abasıyanık Müzesi hakkında bilgiler vereceğim. Yazımız; şiir, düzyazı, tablolar, resimler, kartpostallar, Burgazada, Sait Faik ve diğer başka sanatçılarla dolu bir yazı olacak. Sait Faik ilk öğrenimini Karamürsel ve Adapazarı, lise öğrenimini ise Bursa ve İstanbul'da tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde iki yıl öğrenim gördükten sonra Fransa'nın Grenoble şehrine gitmiş ve burada üç yıl kalmıştır. Yalnızca kendi eserleri ile değil, çevirileri ile de tanıdığımız yazar, Fransızcasını da burada ilerletme imkanı bulmuştur. 1934 yılında yurda dönen Sait Faik, babasının ölümünden sonra kışları Şişli, yazları ise Burgazada'daki bu evde geçirir. Özellikle de 1945 yılında hastalandıktan sonra, 1954 yılındaki vefatına gelinceye dek, uzunca bir süre burada kalmıştır. Dolayısıyla yazarın yaşamına tanık olmak için birinci adres, hiç şüphesiz Burgazada Sait Faik Müzesidir. Sait Faik Abasıyanık Müzesi, yazarın yaşamında kullandığı eşyaları, mektupları, fotoğrafları, kendisine gönderilen kimi hediyeleri, kısaca Sait Faik Abasıyanık hayatı denince aklımıza gelen her şeyi içinde barındıran, Burgazada'nın sessiz mi sessiz bir sokağında yer alan, iki katlı ve son derece mütevazı bir yapı diyebilirim. Ada evlerinin tipik mimarisinden, Heybeliada İnönü Müzesi başlıklı yazımda da söz etmiştim. Burası da onun gibi. Sait Faik Müzesi, Burgazada'ya vardığınız zaman, iskeleden yürüyüşle on dakikalık bir mesafede yer alıyor. İskelede iner inmez, sokaklara yerleştirilen tabelalar hemen dikkatinizi çekecektir zaten. Bunları takip ederek eve rahatça ulaşabilirsiniz. Google maps kullanmaya bile gerek yok. Burgazada, Prens Adaları içinde en büyük üçüncü ada. Daha önce hiç gitmediyseniz, Sait Faik Abasıyanık Müzesi, ilk kez ziyaret etmeniz için güzel bir sebep olacaktır diye düşünüyorum. Sait Faik Abasıyanık Müzesi, bugün Darüşşafaka Cemiyetine bağlı bir müze. Bunun da bir hikayesi var elbette. Yazar, hayatını kaybetmesinden çok kısa bir süre önce, bir davet üzerine Darüşşafaka Okullarına gider. Burada bir edebiyat matinesine katılır. Babası hayatta olmayan çocuklara eğitim sunan bu kurum ve kurumda gördükleri, yazarın çok hoşuna gider. Eve döndüğünde, hayatında çok önemli bir yeri olan annesine, kendisi öldükten sonra tüm mal varlığını bu kuruluşa bağışlama fikrinden söz eder. Burada, hazır yeri gelmişken, annesinin Sait Faik üzerindeki derin etkisine ve bir insanın bir başka insanın temayüllerini anlayıp ona yön veren önsezi kabiliyetine de değinmek gerekir diye düşünüyorum. Anacığı, Sait Faik'in tek mezeni, en anlayışlı dostu, tek sır yoldaşı oldu dünyada. Kereste tüccarı babasına kalsa, onu kendine kereste işinde halef edecekti. Avrupa'ya gönderdiği oğlunun oradan eli boş döndüğünü görünce, onun hiçbir işe yaramayacağına hükmetmişti. Ama anası, oğlunun bambaşka, kimsenin beceremeyebileceği büyük bir işe yarayacağını içgüdü ile hissediyordu. Kırk yedi yıllık yaşamı boyunca Sait Faik'i hem gönülden, hem paraca destekledi. Ve Burgazlı mezenin oğlu, Türkiye'nin sayılı hikayecilerinden biri oldu. İşte Sait Faik'in annesi Makbule Hanım da, oğlunun ölümünden sonra, 1954 yılında, yazarın mal varlığının tamamına yakınını, eserlerinin telif haklarını, bu evin müze olarak yapılması ve korunması koşulu ile Darüşşafaka Cemiyetine bağışlamıştır. Böylece, hayatının uzunca bir bölümünü geçirdiği ev, Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 1959 yılında halka açılır. Bugün, Burgazada Sait Faik Abasıyanık Müzesine gittiğinizde, evi ücretsiz bir şekilde gezebilirsiniz. Pazartesi ve salı günleri kapalı olan müze, diğer günlerde 10:30-16:45 saatleri arasında açık. Sadece buna dikkat edin yeter. Geniş diyebileceğimiz bir bahçesi de olan yapının giriş katında önce oturma grubu ve hemen ardından yemek masasının bulunduğu oda ile karşılaşacaksınız. Oturma grubunun yer aldığı odanın duvarında, ressam ve yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılan ve Sait Faik'e armağan edilen \"Mercan Usta\" isimli tablo yer alıyor. Bedri Rahmi bu tabloyu, Sait Faik'in \"Gün Ola Harman Ola\" isimli öyküsünün kahramanı olan Mercan Usta'dan esinlenerek yapmıştır. Bedri Rahmi tabloyu imzalayarak 1952 tarihinde, yani ölümünden iki sene kadar önce yazara verir. Birinci katta, duvarlardaki bilgi panolarından, yazarın doğumundan ölümüne dek geçen süredeki hayat hikayesi hakkında detaylar ediniyoruz. Bu katta aynı zamanda Sait Faik'in kitap odası ve yatak odası da bulunuyor. Aslında bu öykü yarışması fikri de Sait Faik'ten çıkmıştır. Vasiyetinde her yıl kendi adını taşıyan bir öykü yarışması yapılmasını ve kazanana \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" adıyla bir ödül verilmesini istemiştir yazar. 1955 yılında başlayan bu para armağanı 1960'a kadar Varlık Yayınları tarafından karşılanmıştır. Varlık Yayınları Sait Faik'in ilk eserlerinin çoğunu basan yayınevidir. Hatta Sait Faik'in ilk öyküleri de Varlık Dergisinde yayınlanmıştır. Ödül, yazarın annesinin ölümünden itibaren, Darüşşafaka Cemiyeti tarafından verilmeye başlar. Evin en üst katındaki odada bununla ilgili bilgiler ve Sait Faik Hikaye Armağanını kazanan yapıtların ve yazarlarının isimlerini görürüz. Bunlar arasında Adalet Ağaoğlu, Necati Cumalı, Demir Özlü, Oktay Akbal, Nezihe Meriç, Ayşe Kulin, Füruzan, Osman Şahin gibi isimleri sayabiliriz bir çırpıda. Hemen yan tarafta ise \"Mektup Odası\" olarak geçen oda bulunmaktadır. Ben özellikle bu kısmı fazlasıyla sevdim çünkü burada yazarın kendi el yazısıyla yazılmış mektupları, ona -örneğin Orhan Veli gibi- farklı sanatçılardan gelen ve yine kendi el yazıları ile yazılmış mektuplar, yazarın eğitimi sırasında ailesi tarafından yurt dışına yollanmış ve yine yurt dışından ailesine gönderdiği kartpostallar ve hatta fotoğraflar bulunuyor. \"Bir de rakı şişesinde balık olsam\" diyen Orhan Veli'nin, eski Türkçe ile yazılmış bir mektubunun orijinalini görüp, bunu yeni Türkçe tercümesinden okumak çok hoş bir duygu uyandırdı bende. Sait Faik Burgazada'da yaşadığı dönem balıkçılığa da merak salmıştır. Bunun, Orhan Veli'nin üstteki dizesiyle ilgisi var mıdır bilmem! İşte bu katta, taktığı şapkasını, olta ve balıkçılık malzemelerini görebilirsiniz. Nitekim öykülerine ilham veren kimi karakterler, onun balıkçılıkla ilgilendiği bu dönemde ortaya çıkmıştır. Balık tutmak, balıkçılarla vakit geçirip sohbet etmek, onun günlük yaşamın hengamesinden kurtulmak ve kalabalıklar arasından kaçmak için sığındığı bir limandı aslında. Haldun Taner, onun bu yönü üzerinde durarak, Sait Faik'in yazmaya olan hırs derecesindeki tutkusunu onun bu yalnızlığına bağlar. Ancak hiç şüphesiz bu yalnızlık yazarı beslemiş ve bunca yapıt böyle ortaya çıkmıştır. Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."} {"url": "https://gezivita.com/sakli-cennetler", "text": "Montaigne bu yolculukta görülmeye değer yerler arama peşinde değildir; çünkü farklı olan her şey ona göre görülmeye değerdir. Tersine, herhangi bir yer çok ünlüyse eğer, Montaigne orayı görmekten kaçınmayı yeğler, çünkü orayı zaten çok kişi görmüş ve anlatmıştır. ... Montaigne'in ilkesi hep aynı ilkedir: Gideceği yer başka yerlerden ne kadar farklıysa, o kadar iyidir ve beklediğini ya da başkalarınca yaratılan beklentileri bulamadığında, bundan memnuniyetsizlik duymaz. Listemde farklı farklı ülkelerden isimler var. Ama hepsi kıta Avrupa'sından. Siz de aşırı turistik yerlerden sıkıldıysanız ve kendinize farklı rotalar arıyorsanız bu isimleri bir yere mutlaka not edin. Şuna eminim ki, buralara giderseniz kesinlikle pişman olmayacaksınız. O halde başlayalım. Slovenya'nın şirin kasabası Bled, başkent Ljubljana'ya 1,5 saat mesafede. Özellikle doğal güzelliği ve büyüleyici manzaraya sahip gölüyle öne çıkıyor. Temiz hava ve oksijen depolamak niyetindeyseniz, trekking yani yürüyüş yapmayı seviyorsanız ve doğayla baş başa kalmak hoşunuza gidiyorsa, kesinlikle Bled'i görmelisiniz derim! Günübirlik de gidebilirsiniz ama bir gece konaklamalı Bled gezisi daha ideal olacaktır. Fiyatlarını tam bilmiyorum ama göl kıyısında konaklama yapmak için oteller var. Bled özellikle bahar aylarında büyüleyici dokusuyla sizi kendine hayran bırakacak bir şehir. Küçük ama gerçekten çok şirin. Gölün tam ortasında bir kilise ve tepede kale var. Bled ile ilgili merak ettiğiniz diğer tüm detayları buraya tıklayarak Bled gezi notları isimli yazımdan okuyabilirsiniz. Girona, İspanya'da, Barselona gezisi sırasında günübirlik uğradığım ve gittiğime hiç pişman olmadığım bir yer. Barselona'dan otobüsle buraya ulaşım yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Aynı Barcelona gibi, bir Katalan şehri Girona... Biraz ilerisi de Salvador Dali Müzesi ile meşhur Figueres. Burası da aklınızda olsun. Girona'ya gittiğiniz zaman balkonlarda, evlerin camlarında asılı Katalunya bayrakları hemen dikkatinizi çekecek zaten. Şehrin Old Town denen kısmında oldukça hoş kaldırım kafeleri göze çarpıyor. Şayet hava güzelse biraz turladıktan sonra bunlardan birinde mola verebilirsiniz. Mola vereceğiniz kesin çünkü Girona şehrinin tarihi merkezini çevreleyen surların tamamını gezmek biraz vakit alacaktır. Fakat şehri tepeden izlerken yorgunluğunuza değdiğini göreceksiniz. Ayrıca Girona benim de çok sevdiğim Game Of The Thrones dizisinin kimi bölümlerinin de çekildiği bir yer. Buradan da tahmin edeceğiniz gibi, şehir adeta mistik bir Orta Çağ atmosferi sunuyor. Girona katedrali devasa bir yapı. Burası yeni evli çiftlerin fotoğraf ve video çekimleri için tercih ettiği bir yer. Girona'nın bir diğer özelliği ise Pariste yer alan dünyaca ünlü Eyfel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel'e ait bir köprüyü barındırması. Bu köprü nehrin iki yakasını birleştiren köprülerden biri. Bu civarda renkli Girona evlerini kadraja sığdırarak harikulade fotoğraf kareleri yakalamak mümkün! Girona ara sokaklarındaki hediyelik eşya dükkanlarına mutlaka uğrayın. Burada, satılan hemen her şeyin çok ucuz olduğu bir dükkanda 5 Euroya nefis bir Barcelona biblosu bulmuştum. O günden bu yana kütüphanemin bir rafını süsler. Eminim Girona'yı siz de seveceksiniz. Ohrid aslında yazıdaki diğer yerlerle karşılaştırıldığında öyle hiç de bilinmeyen bir yer değil. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Makedonyanın en ucuz ülkeler arasında yer alması ve en az başkent Üsküp kadar tercih edilmesi. Elbette aynı Bled gibi başta meşhur Ohrid Gölü nedeniyle... Yine de bu şirin kentler arasında onu da saymak istedim. Zira belki hiç duymamış olanlar da olabilir. Ohrid, Makedonya'nın güneyinde, benim henüz gitmediğim Arnavutluk sınırında yer alan bir kent. Geçmişten bugüne kozmopolit bir nüfusa sahip ve bugün de bu çeşitliliği koruyor. Cami ve kiliseler şehrin sokaklarında iç içe geçmiş durumda. Makedonya en fazla yağışı ilkbahar mevsiminde alan bir ülke. Ben Ohrid'e sonbaharda gitmeme karşın, oldukça güzel bir havaya denk gelmiştim. Hatta Ohrid gezi notları içinde yazdığım gibi, göle girenler bile vardı. Uygun mevsimde giderseniz siz de burada göle girebilirsiniz. Eğer mevsim dışında giderseniz mutlaka tekne turu yapın. Bununla ilgili bilgiler de yine Ohrid gezi yazısının içinde yer alıyor. Ohrid şirin sokakları ile geçmişten günümüze bir şarkı mırıldanıyor adeta. Nüfusu, başkent Üsküp ve Makedonya'nın önemli şehirlerinden Bitola gibi, beş yüz binin üzerinde. St. Sophia Kilisesi, St. Clement Kilisesi, kalesi, amfi tiyatrosu gibi tarihi yerleriyle Ohrid gezilecek yerler açısından bir hayli zengin. Göl kıyısında pencerelerinde \"Sobe\" yazılı odalar göreceksiniz. Bu kiralık boş oda demektir. 1-2 gün vakit geçirmek için ideal. Ayrıca yine göl kıyısındaki restoranlardan birinde balık yemeyi unutmayın. Cesky Krumlov, eski ismiyle Çek Cumhuriyeti yeni ismiyle Çekya'nın güneyinde kalan küçük ama çok şirin bir kasaba. Adeta masal diyarı! Burası özellikleri yaz aylarında çok sayıda turist alıyor. Kışın ise oldukça sakin olduğunu söyleyebiliriz. Cesky Krumlova başkent Prag'dan ulaşım için ben otobüs kullanmıştım. Prag Cesky Krumlov arası otobüs ile yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Avusturya sınırına oldukça yakın olan kente, Salzburg veya Viyanadan da gidebilirsiniz. Yani illa Çekya'ya gitmiş olmanıza gerek yok. Cesky Krumlov, dar sokakları, içinden geçen nehri, şirin evleri ile insanı derinden etkiliyor. Şehir UNESCO Dünya Mirası listesinde. Ve kesinlikle boşuna değil. Tepeden, kaleden şehri seyrederken hayallere de dalıyor insan istemsizce. Aynı zamanda gölde rafting ve kano gibi sporlar da yapılıyor. Bu da aklınızda olsun. Karadağ'ın, yazları ağzına dek dolu, kışları ise in cin top oynayan tatil beldesi. Budva gezi notları başlıklı yazımda da yazdığım gibi, bu minik ama sevimli kasabadan yıllar önce izlediğim The Dark Sides Of The Sun isimli film sayesinde haberdar olmuştum. O dönem henüz ünlü olmamış Brad Pitt'in başrolde oynadığı bu filmde, aynı üstte bahsettiğim Girona'da olduğu gibi, ilk önce taş evlerle dolu tarihi sokaklar dikkatimi çekmişti. Ardından, yine filmde görülen ve altta fotoğrafını paylaştığım Sveti Stefan Adası... Budva sırf bu yüzden uzun süre gitmek için can attığım, zihnimi meşgul eden bir şehir oldu. Karadağ zaten fazlasıyla küçük bir ülke. Başkenti Podgorica olan tüm ülkenin nüfusu, İstanbul'un ortalama bir semtinden bile daha düşük. Ancak Budva, özellikle yazın tatilcileri ağırlıyor ve turistlerle ağzına kadar dolup taşıyor. Hırvatistan sınırına ve Dubrovnike çok yakın. Ancak Budva'nın özelliği, erken rezervasyon yapmanız şartıyla Dubrovnike kıyasla çok daha ucuz tatil seçeneği sunması. Denizi ve plajları gayet güzel. Budva plajları çok meşhur zaten. Kültür turizmi açısından pek fazla görülecek yeri olmasa da deniz turizmi düşünenlerin aklında bulunsun. 4-5 günlük bir yaz tatili yapabilirsiniz burada. Ayrıca bir diğer tarihi şehir olan Kotor'a da çok yakın. Budva'ya giderseniz, Dubrovnik ve Kotor da uğrayabileceğiniz iki farklı ve güzel şehir. Ancak unutmayın, Karadağ Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında yer almasına rağmen, Hırvatistana geçmek için Hırvatistan vizesi veya Schengen vizenizin olması gerekiyor. Evet, bu yazının da sonuna geldik. Bu yazımda size Avrupa'dan pek bilinmeyen gizli cennetleri tanıtmaya çalıştım. Bunların hepsi kendi gittiğim ve beğendiğim şehirler. Soru ve yorumlarınızı da bu yazının altına yazmayı unutmayın. İlgilenenler için burada da bir iki farklı yazım var. - Takip ettiğim Instagram sayfaları - Yurt Dışı Seyahatleri İnsana Ne Kazandırır? - Turist ile Gezgin Arasındaki Farklar Nelerdir? Bir başka seyahatte, bir başka yazıda tekrar görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/salzburg-gezi-rehberi", "text": "Salzburg gezi rehberi ile karşınızdayım. Dilerseniz öncelikle yazının konusuna uygun bir müzik tavsiyesi ile başlayayım. Bahsedeceğim şehir Salzburg olunca, akla hemen ünlü klasik müzik bestecisi Mozart geliyor tabii. Mozart'tan \"Serenade in G Major K 525'i\" tavsiye etmek istiyorum. Nadide bir eserdir. Yazıyı okurken de dinleyebilirsiniz. Bu şehirlerden her birinin kendine has ayrı güzellikleri olduğu ve görülmesi gerektiği kesin... Buna kesinlikle bir itirazım yok. Ancak bu popüler rotalar kadar tercih edilmeyen çok güzel başka yerler de var aslında. Salzburg'a geçmeden önce biraz Avusturya'dan bahsedeyim. Avusturya, Avrupa'nın pahalı ülkelerinden biri. Bu anlamda başkent Viyana da Salzburg da hemen hemen aynı diyebilirim. Avusturya para birimi olarak Euro kullanılıyor. Konuşulan dil ise Almanca. Burası, başkent Viyana'ya trenle yaklaşık 2,5 saat mesafede. Aslında Viyana'dan çok, Almanya'nın Münih kentine daha yakın. Çünkü Münihe sadece bir saat mesafede! Olur da Almanya gezi planı yapar, Münihe giderseniz, tur rotanıza dahil edebilirsiniz. Hatta bence mutlaka etmeye çalışın. İstanbul'dan Salzburg'a gitmek isteyenler için ise, Türk Hava Yolları'nın direk seferleri var. Zweig'in bahsettiği inziva, hem entelektüel hem coğrafi bir özellik taşıyordu. 1918'de Friderike ile birlikte İsviçre'den dönerken kısa bir tatil için Salzburg'a uğramışlardı. Savaş sonrası dönemde bile bir taşra kasabası olmaya devam eden Salzburg, etkileyici manzarasıyla sakin ve huzurlu bir yerdi. Salzburg gezisi için iki gün fazlasıyla yeterli olacaktır. Avusturya vizesi almak için, İstanbul Yeniköy'deki konsolosluğa direk başvuru yapılabiliyor. Sinir bozucu, sabır sınayıcı aracı şirketlere bir de fazladan vereceğiniz o hizmet bedeliyle, Salzburg gezi masraflarınızın en azından bir kısmını bile çıkarsanız kafi. Bu kayda değer bilgi aklınızda olsun. Salzburg, benim açımdan birkaç nedenle önemli ve dikkate değer. Birincisi, çok sevdiğim bestecilerden Mozart'ın doğum yeri. İkincisi, yine çok sevdiğim, hatta bütün kitaplarını okumak arzusuyla yanıp tutuştuğum Stefan Zweig, uzunca bir süre (1919-1934) bu kentte yaşamış. Gittiğinizde, kulaklığınızda bir Mozart bestesi veya elinizin altında bir Stefan Zweig kitabı olursa geziniz daha da anlam kazanır, benden söylemesi. Kent, kışı aylarca süren güzel düşlerle geçirir. Yaz geldiğinde ise uzun uykusundan uyanır ve Avrupa'nın en canlı kültür metropolü oluverir. Festival haftalarında Salzburg iki aylığına Richard Strauss'un, Bruno Walter'ın ve Max Reinhardt'ın asası altında müziğin, tiyatronun ve edebiyatın Avrupa'daki başkenti olur. Ayrıca Salzburg, doğa bilimci Alexander Von Humboldt'un dünyadaki en güzel üç kentten biri olarak tanımladığı bir yer. Diğer iki kenti tahmin edin bakalım... Evet yanılmadınız, aklınıza gelen şey doğru. Bu kentlerden biri Napoli, diğeriyse İstanbul! Gelelim görülecek yerlere... Salzburg'da gezilecek yerler birbirine yakın. Kısa bir tanıtımla başlayalım o halde. Öncelikle, şehrin ortasından geçen nehirden bahsedeyim. Bu, Salzach Nehri. Hava güzelse nehir kenarında bir yürüyüşle başlamak uygun düşer diye düşünüyorum. Ardından, üstte belirttiğim şekilde, burası Mozart'ın doğum yeri ve Mozart Evini ziyaret etmek şart. Ev, sapsarı badanalı duvarıyla, kentin en meşhur ve turistik caddesi Getreidegasse'nin üzerinde. Gözünüzden kaçması imkansız. Mozart, 1756 yılında burada doğmuş. Eve giriş ücreti 10 Euro. Mozart ailesi 26 yıl boyunca bu evde yaşamış. Ev; mutfak, oturma odası, yatak odası, kiler ve çalışma odasından oluşuyor. Bu evde doğan yedi çocuktan, yalnızca Mozart ve kız kardeşi Maria Anna hayatta kalabilmiş. Aile 1773'te daha büyük bir daireye taşınmış. Tabelalar alttaki fotoğrafta görüldüğü üzere, olduğu gibi ferforjeden yapılmış. Getreidegasse ve Mozart Evi zaten şehrin Old Town dediğimiz kısmında yer alıyor. Aslında Salzburg'da görülecek yerlerin hemen hepsi bu civarda dersek yanlış olmaz. Mozart, Salzburg piskoposunun maaşlı müzisyeni olan babasının da desteğiyle küçük yaşta kendini gösterir. Henüz beş yaşındayken bir piyano konçertosu besteler. Daha sonra babası onu alıp Münih'e götürür ve burada Avusturya Kraliçesi Maria Theresa'nın huzurunda bir konser verir. 35 yaşında ölen Mozart'ın yetişkin döneminde bile fiziği 10-12 yaşlarındaki bir çocuğunki gibiymiş. Bunu öğrendiğimde doğrusu çok şaşırmıştım. Mozart'ın kendi adını taşıyan şehir meydanında bir de heykeli var. Burası Mozartplatz. Ben içine girmedim ama Salzburg Müzesi de burada yer alıyor. Salzburg Katedralinin de yer aldığı Dom, oldukça geniş bir diğer meydan. Katedral mutlaka ziyaret edilmeli. Dışarıdan oldukça heybetli bir görüntüsü olan katedral, Barok mimarinin seçkin örneklerinden biri. Katedralin içinin ambiyansı da tarifsiz. Ayrıca buranın bir diğer dikkate değer özelliği, Mozart'ın da vaftiz edildiği yer olması. Domplatz yani Dom Meydanında görülmesi gereken bir yer daha var: Domquartier. Domquartier Müzesi, tanıtım broşüründe yazdığı gibi, aslında bir müzeden daha fazlası. Giriş ücreti 12 Euro. İyisi mi ben daha fazla anlatmayayım. Kendi fotoğraflarımdan sonra tanıtım videosunu da beraber seyredelim. Rezidenzplatz bir diğer meydan. Diğerlerine çok yakın. Aslında bununla Mozart Meydanı ve Dom arasında pek mesafe yok bile denebilir. Burada, etrafta faytonlar göreceksiniz. Dilerseniz faytonla şehir turu yapabilirsiniz. Hediyelik eşya alabileceğiniz büyük bir mağaza da yine bu meydanın hemen karşısında yer alıyor. Manner isimli mağaza da çikolata sevenler için uğranması gereken bir diğer adres. Kapitelplatz, meydanlarıyla meşhur Salzburg'un bir diğer meydanı. Burada dev bir satranç alanı bulunuyor. Kendisine güvenenleri piste alalım! Hazır satranç demişken ve hele de adresimiz Salzburg iken, Stefan Zweig'in Satranç isimli kitabını hala okumadıysanız, bir an önce bu kitabı edinip okuyunuz efendim. Can Yayınları çevirisi şahsi önerimdir. Peki, Kapitelplatz'a gelip gelmediğinizi nasıl anlayacaksınız? Cevabı gayet basit. Üzerinde minik bir adamın yer aldığı bu dev altın topu mutlaka göreceksiniz. İşte burası aradığımız yer oluyor. Sıra geldi Festung Hohensalzburg Kalesi'ne... 1000 yıllık geçmişi olan bir kaleden bahsediyorum. Manzara nefes kesici. Dağlarla çevrelenmiş tüm şehir ayaklarınızın altında. Kaleye çıkmak içinse iki seçeneğiniz var: Yürümek veya teleferik kullanmak. Ben yazın hava çok güzel olduğu için yürüyerek yavaş yavaş çıkmayı seçtim. Yol biraz dik ama ben çok daha zorunu Karadağ'da, Kotor'da tepedeki kaleye çıkarken görmüştüm mesela. Bir tek gece kaldığımız Salzburg'a da bayıldım. Ya deniz kıyısında, ya göl kıyısında olan, ya da içinden bir nehir geçen dik tepeli kentlerden hoşlanırım öteden beri. Kaleye giriş ücreti 12 Euro. Ziyaret gün ve saatlerini de paylaşayım hemen. Ocak-Nisan ve Ekim-Aralık arası 09:30 ile 17:00 arası, Mayıs-Eylül arası ise 09:00 ile 19:00 arası. Kalenin içinde ayrıca müzeler de bulunuyor. Çok değişik objelerin sergilendiğini göreceksiniz. Ancak Salzburg'da gezilecek yerlerin içinde bir de mezarlık bulunuyor. Bu mezarlığın özelliği ise tarihi olması. İsmi St Peter's Archabbey. Petersfriedhof olarak da olarak geçiyor. Burası, Salzburg'daki en eski mezarlık. Bir de manastır var. Mozart'ın ablası Maria Anna'nın da mezarı burada bulunuyor. Mirabel Sarayının ziyarete açık olan bahçesi Mirabellgarten, Salzburg gezilecek yerlerden bir diğeri. Bahçeye giriş ücretsiz. Mirabel Sarayı, 17. yüzyılın başında inşa edilmiş. Günümüzün belediye binası. Burası, Old Town ile tam ters istikamette yer alıyor. Yani Mozart Evi, Salzburg Katedrali, Getreidegasse, Salzburg Kalesi ve meydanların olduğu taraftan, Salzach Nehrinin diğer tarafına geçmeniz gerekiyor. Ancak merak etmeyin, toplu taşıma kullanmanızı gerektirecek kadar uzak değil. Yürüyerek 10-15 dakikada rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Mozart Wohnhaus, Mozart'ın Getreidegasse Caddesinden sonra yaşadığı yer. 1600'lerin başında inşa edildiği sanılıyor. Mirabellgarten'e yürüme mesafesinde. Salzburg'dan ayrılmadan önce burayı da görmek gerek. Mozart Wohnhaus günümüzde müze olarak kullanılıyor. Mozart ailesi, 1773-1787 yılları arasında mektup adresi olarak burayı kullanmış. Ne yazık ki, belirttiğim zaman diliminde bu adrese ulaşmış olan iki yüzün üzerinde mektuptan günümüze ulaşan tek bir tane bile yok. Çok değerli bir tarihsel belge olarak nitelendiremesek bile, mektuplar hala elimizde olsaydı çok daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Mozart Wohnhaus binasına giriş ücreti ise yetişkinler için 10 Euro. Salzburg gezi rehberi yazımın içindeki fotoğrafların bazıları, benim gibi gezmeyi çok seven arkadaşım Hande Sonsöz'e ait. Kendisine, fotoğraflarını benimle paylaştığı için, buradan da bir kez daha çok teşekkür ediyorum! Doğubatı, Kitap-lık gibi dergilerde yazılarına rastlayabilirsiniz. Asla kitapsız ve seyahatsiz kalmayın, diğer yazılarımda görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın! Uzun zamandır okuduğum en keyifli gezi bloğu sanırım sizinki. Kaleminize, ayaklarınıza sağlık. Domquartier Müzesi'ni gezmemiştim. Büyük hataymış. Eline sağlık Kaancım. Salzburg çok güzel ama maalesef çok da pahalı bir şehir. Yeme içme olanakları için Tafelspitz ve Topfenknödel gibi Avusturya mutfağına özgü tatlar denemek isteyenlere K+K Restaurant Holzmeisterstube'yi öneriyorum. Bu değerli katkı için teşekkür ediyorum. Salzburg'da ne yenir sorusunun cevabını da vermiş oldun böylece. Mutlaka gidin derim! Gitmeden Stefan Zweig okumayı ihmal etmeyin 🙂 Teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gezivita.com/samandag-gezi-notlari", "text": "İnsanlar hayatta hep güzel şeyleri görmek istedikleri halde, bunları hafızada tutacak şekilde değil de, yaşadıkları kötü olayları ömür boyu unutmayacak şekilde yaratılmışlardır. Sorunları çığ gibi büyütüp, mutlu oldukları anları unutmak onlar için çok kolaydır. Fakat bunu aşmak sanıldığı kadar zor değil aslında. Yapılması gereken, gelişmeye ve kendi doğrunuzu yaratmaya açık olmaktır bence. En çok üzüldüğüm nokta, bunun farkına yirmili yaşlarda varmış olmam. Bu zamana kadar yaşadığım her üzüntü ve sıkıntıyı biriktirip mutlu olduğum yerleri ucu ucuna hatırlamam ne kadar acı. Hele şu yaşadığım yerden nasıl da bıkıp çırpınarak çıkmak istemiştim. O kadar alışmış ve aynı yerleri tekrar tekrar o kadar çok kez gezmiştim ki, hayat benim için bu sınırdan ibaret olmuştu bir süre sonra. Bunun farkına başka şehirleri gezince vardım. İstanbul, Eskişehir, İzmir, Kıbrıs... Hepsi birbirinden güzel, birbirinden farklı şehirler. Fakat hepsinin ortak yanı güzelliklerini insanların oluşturması. Doğa benim için sanattan farksızdır. İnsanın yaptığı koruluklar veya mimari yapılar onu yapan insanların hayal gücüyle sınırlıdır. Fakat doğa siz onu nasıl görmek isterseniz odur. Yaşadığım yerin ise ayrıcalığı bu. El değmemiş ormanı ve her nefesinde can bulduğum o deniz kokusu. Deniz kokusuna müthiş, muhteşem, efsane gibi sıfatlar koymayı düşündüm fakat siz gezginler \"deniz kokusu\" kelimesinin her sıfattan daha güzel olduğunu zaten biliyorsunuz. Turizm bölgesi olarak seçilmemesi, yatırım yapılmaması ve güzelliklerinin saklı olması sebebiyle Samandağ hiçbir zaman turistlerin ilgi odağı olmadı. Gelenler ise, namını çok uzaktan duydukları Musa Ağacı ve Çevlik Sahilini gezip dönüyorlar. Aslında burada yapacak ve gezilecek o kadar çok yer var ki... Öncelikle Meydan Köyünden bahsetmek istiyorum. Tarım alanlarının içinden karşıda görünen yemyeşil dağa doğru ilerlerken, \"sanırım hayalimdeki yere doğru yolculuk yapıyorum\" düşüncesi, karşınıza çıkan boyasız bakımsız evler ve orta kalitedeki restoranlarla biraz yıkılıyor olsa da, bunları oranın el değmemişliğinin kanıtı olarak görüp rahatlayabilirsiniz. Her ne kadar derme çatma görünse de, malzemeleri bölgedeki doğal tarımla üretildiği için her yemeği birbirinden lezzetli olan bu lokantalarda, kişi başı 10-15 tl ile kendinize kırmızı et veya balık ziyafeti çekebilirsiniz. O evlerin hemen sonunda alabildiğine güzel koylar, uçsuz bucaksız denizin kenarında tarım alanlarıyla karışık bir orman var. İsterseniz bu koylardan birinde yüzebilir, isterseniz trekking yapabilirsiniz. Trekking için deniz kenarından ilerleyen yolu veya dağ yolunu tercih edebilirsiniz. Küçük bir köy olduğu için burada herkes birbirini tanır. İslamiyet'i benimsemiş bu aile köyünde dana eti dışında kırmızı et bulamazsınız. İnek etini bile. Bu yüzden kırmızı eti rahatlıkla tüketebilirsiniz. Burayı tatil bölgesi olarak düşünürseniz gitmeniz gereken yer Yıldızlar Restoran'dır. Düşük fiyatları ve misafirperverliğiyle tercih ettiğim tek mekandır. Fakat ben bu köyü sıradan bir tatil bölgesi olarak değil de bir gün harcanabilecek güzel bir yer olarak görüyorum. Bu yüzden pansiyonlar ile ilgili bilgi verme gereği duymadım. Girişte küçük bir park ve düzenlenmiş yürüme alanı dışında pek bir şey yok. Çünkü burası türbe. Kaliteli bir mekanda kahvenizi, biranızı yudumlayıp canlı müzik dinlemek istiyorsanız aradığınız yer resmin sağ üstünde gördüğünüz türbenin hemen arkası. Yol boyunca cafe ve yazlıklarla dolu olan bu site ilçe gençlerinin gözdesidir. Deniz tarafından (yaklaşık 1 km kadar) parke taşı yoldan ilerlerken sağ tarafınızda Samandağ'ın en büyük otel ve restoranı olan Truva Life Otel ile karşılaşacaksınız. Fiyatları diğer mekanlardan biraz daha yüksek olmasına karşın lezzet konusunda bir iki tık ileride olan bu mekanın mezesinden meyvesine, balığından kırmızı etine Hatay medeniyetler yemek kültürünü damağınızda hissettireceğinden emin olabilirsiniz. Konforu ve kalitesi ile bu bölgeye gelen bütün sanatçılar bu otelde kalmayı tercih eder. İnternetten Truva Life Otel'i araştırıp fiyat konusunda daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Az ilerisinde ise Samandağ'ın en büyük restoranı Atlantys ile karşılaşacaksınız. Bizans kalıntılarının bolca yer aldığı bu alan, Titus Tüneli, Beşikli Mağaralar ve St. Simon kalıntılarıyla Samandağ'da en çok turist çeken bölgedir. Doğayla iç içe olan bu tarihi mekan, aynı zamanda restore edilmiş yollarıyla trekking imkanı da sunuyor. Titus Tüneli girişinin karşısında Osmanlı kahvecisiyle karşılaşacaksınız. Normal Türk kahvesinden biraz daha farklı olan bu kahveyi tiryakilerin kesinlikle denemesini tavsiye ederim. Ayrıca Osmanlı cüppeleri ile fotoğraf çekilebilirsiniz. Belirli bir alanda at binerek tur yapabilirsiniz. Hemen ileride Cafe İn ismindeki cafe ile karşılaşacaksınız. İlçenin en lezzetli pizzalarını burada yiyebilirsiniz. İlçede üretilmiş tarım ürünleriyle yapıldığında lezzeti ülkedeki birçok mekandan çok daha ileridedir. Samandağ'da turist olmak çoğu yerden farklıdır. Çok fazla turistle karşılaşmadıkları için, insanlar bunlardan para kazanmalıyım gibi değil de, öyle bir yemek hazırlayayım ki yedi düvele Samandağ'ı anlatsınlar düşüncesine sahipler. Bu yüzden \"şuradan geldik turistiz\" cümlesini söylediğiniz andan itibaren üst düzey misafirperverlik ve lezzet ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Böyle dediğinizde dananın en yumuşak yerinden Nusret ile kıyaslanabilecek bir lezzet şöleni yaşayacağınızdan emin olabilirsiniz. Üstelik fiyatlar hiç yükselmeden! Bu mekanlarda yukarıda oturmanızı tavsiye ederim. Yemek ile birlikte şahit olacağınız deniz manzarası başınızı döndürecektir. El yapımı ünlü Hatay boğma rakısını içmeden dönmem diyenleriniz varsa, herhangi bir mekanda rica etmeniz durumunda dilediğiniz kadar içebilirsiniz. Şu anda yok veya bulundurmuyoruz gibi bir cevap ile karşılaşırsanız turist olduğunuzu belirtmeniz veya şu kadar uzak yoldan geldik, içmeden göndermeyin bizi gibi tatlı bir ısrar ile yanınızda götürecek kadar boğmayı masanızda bulabilirsiniz 1 Litresi 30 Türk Lirasına satılıyor (yeni rakıdan 3 kat daha ucuz) ve normal rakıdan 2 kat daha ağırdır. İçki ile pek arası olmayanların ise mutlaka yavaş içmelerini tavsiye ederim. Lokantaların karşısında Öğretmen Evini görebilirsiniz. Kafe bölümü çok kaliteli olan bu mekan istirahat etmeniz ve kahvenizi yudumlamanız için bire bir. Hemen arkasında da devlete ait bir tesisi göreceksiniz Genellikle Sahil Güvenlik çalışanları, Gazi ve Şehit yakınlarının kullandığı bu mekan yemyeşil kırları ve upuzun ağaçları ve etrafındaki güvenli çitleriyle kamp veya piknik yapmak isteyenler için ideal bir bölge. Deniz Kenarından biraz daha ilerlediğimizde önümüze yaklaşık 40 km uzunluğunda deniz kıyısında, sağ tarafı paralel dağlar ve el değmemiş ormanlarla kaplı bir yol çıkıyor. İşte burası benim favori bölgem. Trekking yapanlar, fotoğrafçı ve dağcıların bu bölgeye aşık olacakları kesin! Nehirlerin aşındırarak oluşturduğu dağlar arasındaki bu rota, yol boyunca farklı toprak türlerinin yanı sıra farklı bitki ve hayvanları görme şansını size tanıyor. Üstelik buralarda uzun süre önce Romalıların yaşadığını düşünürsek tarihi bir keşif bile yapabilirsiniz. Yol boyunca sağ tarafta nehir görüntüsündeki her girinti farklı bir trekking yoludur. Hepsinin sonu farklıdır ve birçoğu 1 km'nin üzerindedir. 1 kilometreden fazla yürümediğim için uzunlukları hakkında çok bir bilgim yok fakat şu sıralar eskiye kıyasla daha uzun yürüyüşler yapıyorum ve bu yolların her birini tek tek bitirmeyi planlıyorum. Kırma taş yolun bitiminde, içeri doğru bir aracın geçebileceği bir yol var. (Çevlikten yaklaşık 20km ileride.) Yol engebeli olduğu için sadece 4x4 jipler ve motorlar tarafından tamamlanabiliyor. Bunlara sahip olsanız da ben yürümenizi tavsiye ederim. Milyonlarca yılda aşınmış o iki dağ arasındaki genişliğin hayranlığını duyarak yürümelisiniz. Dağ, toprak, ve farklı bitkileri ile yazın en sıcak vaktinde bile hissedebildiğiniz serinliği tatmadan, buradan araçla ilerlemeniz çok kötü olurdu. 30-45 dakikalık bir yürüyüş sonunda, ağ demirlerle kaplı taşlar göreceksiniz. Ne oldukları hakkında bir fikrim yok. Fakat hemen arkasında alabildiğine uzanan bir nehir var. Sürem kısıtlı ve evime çok uzak olduğundan bu nehri tamamlayamadım. Buna karşın her karışına hayran oldum ve bütün trekking rotaları arasında favorim budur. Zamanınız kısıtlıysa ve sadece 1-2 defa bu yollardan birinde yürüyecekseniz bu rotayı kesinlikle tercihlerinizin arasına koyun. Orman büyüklüğüne yukarıdaki haritadan bakabilirsiniz. Hava koşullarının uygun olduğu zamanlarda Yamaç paraşütü bile yapabilirsiniz. Şimdi Çevlik ile deniz sitesi arasında merkeze doğru olan yoldan Hıdırbey istikametine doğru yola çıkıyoruz. Dördüncü durağımız Hıdırbey. Rivayete göre Hz. Musa ve Hz. Hıdır Simon Dağı'nda karşılaşmış ve birlikte Musa Dağı'na doğru ilerlemişler. Hz. Musa uzun dağ yürüyüşünden susamış ve asasını yere sabitleyerek eğilip bir yudum su almış ve yollarına devam etmişler. Daha sonra asasını unuttuğunu fark eden Hz. Musa geri dönmüş. Asanın bir fidana dönüştüğünü gören peygamber asayı bırakarak yoluna devam etmiş. Günümüze kadar 3000-4000 yaşlarında olduğuna inanılan Musa Ağacının Çapı 7.5 metre ve uzunluğu 10 metre. Dal ve yapraklarıyla 1000 metreküp alana yayılmıştır. Turistik açıdan en büyük yatırımın yapıldığı Hıdırbey Köyü katıklı ekmek, gözleme ve çayıyla ünlüdür. Yanınızda getireceğiniz zeytin, peynir, bal ve tereyağı gibi kahvaltı ürünlerinin yanı sıra, aldığınız katıklı ekmek, gözleme ve demlik çayınızla buz gibi suyun, yemyeşil ağaçların altında keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz. Suyun üstünde masaları olan mekanları tercih edebilirsiniz ama ben bunu pek tavsiye etmem çünkü su burada buz gibi soğuk. Ayrıca Samandağ tarımından ayrı olarak dağ tarımıyla uğraşan bu köyden; hakiki dağ balı, kuru incir, ceviz, kestane, Samandağ domatesi, samandağ biberi, mevsiminde hormonsuz yaz meyvelerinin tamamını köy pazarından satın alabilirsiniz. Burası, Samandağ'ın diğer bölgelerinden doğayla iç içe olan, dağları delmiş onlarca km uzunluğundaki Büyükkaraçay Nehri ile ayrılıyor. Gözleriniz kapayın ve aklınızda piknik yapmak için bir yer hayal edin. Nehir kenarı ve doğası el değmemiş olsun. İsterseniz sahil kumundan tepecikler bile hayal edebilirsiniz. Nasıl hayal ederseniz edin o yeri burada bulabilirsiniz. Antik bir köprü ve altında 3 metre derinliğinde su. Ne kadar resmi olmasa da burası halka açık tatlı su havuzudur. İkinci durak St. Simon Manastırı. Hatay'da tarihi mekan deyince akla ilk gelen yer olan St. Simon Manastırının tüm geçmişini burada açıklayamayacağım. Zira oldukça uzun bir tarihe sahip. Ziyaret etmeden önce biraz araştırıp okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca yine dönüş yolunda Saint Pierre Kilisesi bulunmakta. Üçüncü Durak Harbiye. Samandağ ve Antakya arasında bulunan bu ilçe şelaleleriyle ünlü. Manzaranın getirdiği ekstra ücret ile yemeğinizi burada yiyebilirsiniz. Size tavsiyem burada sadece sohbet edip kahvenizi yudumlamamanız çünkü bir Hataylı olarak yediğim en lezzetli kebap dürümünün Harbiye'de olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Midenizi bu yemek için boş tutmak hayatınızda verdiğiniz en doğru kararlardan biri olacaktır. Kebabı farklı yapan harbiye usulü pişmiş domates, pişmiş biber, biber salçası ve yağlı sosla hazırlandıktan sonra pişirilen ekmeği ile eminim hayatınızda yediğiniz en lezzetli dürüm olacaktır. Üstelik bütün bu lezzet ve çeşitli ücretsiz mezelere 12-15 TL'lik dürüm siparişi ile ulaşıyorsunuz. İskenderun'a doğru yol alırken çevre yolu yerine şehir için yolunu tercih ederseniz, bir tepeden bütün Antakya'yı görebileceğiniz, çok uygun fiyatlara çok lezzetli yemekler yiyebileceğiniz (13 TL ile kebap tabağı), çayınızı veya kahvenizi manzara karşısında yudumlayabileceğiniz bir tesis bulunmakta. Aynı zamanda daha yükseklere doğru ilerleyen ve yol boyunca çardaklardan oluşan bir trekking rotası var. Uzun bir süre taş döşenmiş yoldan ilerledikten sonra dağlara doğru açılan bu yolu sonuna kadar zorlayabilirsiniz. Bu çardaklarda mangal yakmamak şartıyla pikniğinizi yapabilir kendi getirdiğiniz ısı kaynaklarıyla çayınızı veya kahvenizi hazırlayabilirsiniz. İskenderun'da gezilecek çok tarihi mekan olmasa da burası Hatay'ın en gelişmiş turistik bölgesidir. 14 Katlı bir binanın tepesinde bulunan Teras Cafe'de gün batımı eşliğinde kahvenizi içebilirsiniz. Deniz kenarında taş ve betondan yapılmış yürüyüş yolunda yürüyebilir, denizin hemen kenarındaki koruluk parklarında dinlenebilirsiniz. Ayrıca 1-2 tl karşılığında 30 dakikalık deniz turu yapmak da mümkün. İskenderun'da büyük şehir hayatını turizm hayatıyla iç içe yaşayabilir, kaliteli mekanlarda İskender, döner vb. ürünleri Hatay usulü ile yiyebilirsiniz. Ayrıca Samandağ öyle bir ilçedir ki nerede yemek yerseniz yiyin uygun fiyata çok lezzetli bir yemek yiyeceğinizden emin olabilirsiniz. Size sıcak gelen herhangi bir mekana girip gönül rahatlığıyla sipariş verebilirsiniz. Her yönden diğer turistik bölgelere nazaran çok uygun fiyatlı olan bu gezi, büyük ihtimalle en düşük bütçe ile tamamladığınız tatillerden biri olacak. Not: Bu blog'ta yer alan içerikleri, podcast şeklinde benim kendi sesimden dinlemek isterseniz, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazmanız yeterli. Sayfamdan podcastlere rahatça ulaşabilirsiniz. Sevgiler, selamlar, beni dinlediğiniz için şimdiden çok teşekkürler! Merhaba. Bu yazıyı öğrencilerimden Mert Nefşioğulları yazmıştı. Onun adına ben teşekkür edeyim. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/saraybosna-gezi-notlari", "text": "Saraybosna'ya gidişimin iki sebebi vardı: hem büyük şehir İstanbul'u birazcık unutmak, hem de bir arkadaşımı ziyaret etmek. Şubat ayında Moda Starbucks'ın kalabalık bir köşesinde gelirlerimi hesaplayıp, mart sonu, nisan başı gibi yola çıkabileceğimi gördüm. Hava limanının Boşnakçası \"Aerodrom\"dur. Bu kelime bana başından beri çok komik geldi. Çocukluğumuzda şenliklerde bindiğimiz \"autodrom\" sözcüğünü, sonra ise Macar çingene müzik grubu \"Besh o droM\"-u ve \"puro-rom\" diye bir çingene kelimesini aklıma getiriyordu. Uçakta bu sözcükler sürekli aklımda dans ediyorlardı. Taksiye binip havalimanının yakınında bulunan bir müzeyi ziyaret edecektim ilk olarak. Müzenin ismi \"TUNEL SPASA\" DOBRINJA BUTMIR. \"TUNNEL OF HOPE\" DOBRINJA BUTMIR. 1992-1995 yılları arasında işgal altında kalan şehre yardım, yemek, içecek ve gereken eşyaları ve malzemeyi sunmak ancak bu tünelin yapımıyla mümkündü. O gülleri de burada gördüm ilk defa. Biri öldü, birini birileri öldürüp ardından güller açıldı... O hayatlar boşuna bitmedi çok erkenden. Güzel bir sembol düşünmüşler bu gülleri kullanarak. Bitmiyor. Şehrin daracık sokaklarında ölülerin hatırası sanki hafif bir sis gibi oturuyor daima. Çünkü o güllerden sonra mezar taşları göreceksiniz. Ufak mezarlıkları, büyük mezarlıkları, çok eski olanları ve çok da yenileri. Vadiden yukarı doğru bakıp başka bir şey görmek mümkün değil zaten. Yokuşlarda birbirine yapışan evler arasında kocaman yeşil-beyaz araziler var. Yeşili çimen, beyazı mezar taşı. Gökyüzünden dağların sırtına düşmüş beyaz iğneler gibi dimdik duran hatıralar: Canlı ya da ölü, biz hep buradaydık, ve daima burada kalacağız diyorlar. Ama biz yanımızdan geçen ve arkadaşına \"Her taraf mezar vallahi\" diyen sarı saçlı Türk turist kızını da unutalım birazcık. Onunla Kovaci sokağının ucunda bulunan mezarlığa ve Zuta Tabiya tepesine kadar çıkmayalım. Şimdi takı almaya gidiyoruz. Hem de alüminyumdan. Kovaci sokağının tenekeci dükkanlarının birinde sarışın bir adamcağız oturuyor. Başı eğik, yüzü ve gözleri gözükmüyor. Çekiciyle bir metal parçasını işliyor. \"Hi!\" deyince \"Hi!\" diye cevap veriyor. Gözünü hala kaldırmadığı yüzünden ben de öbür satıcı arkadaşıyla sohbete girişiyorum. En son bir yüzük, bir bilezik ve iki tane magnet seçip \"Resminizi çekebilir miyim?\" diye sorduğumda sarışın adam başını kaldırıyor. Allahım Yarabbim, Bosna-Hersekte Kurt Cobain in bir alteregosuyla karşılaşmak ne garip bir duygu! Bir de arkasında gitarı gözüme çarpıyor! Smells Like Teen Spirit... Saraybosna'da bunu da yaşadık! Şehrin kendisini anlatmak benim işim değil aslında. Turistler gidip kendi gözleriyle seyretsinler bu efsanevi, Osmanlıdan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan ve tabii Yugoslavya'dan kalma karmaşık eseri. Boşnaklar, Sırplar, Türkler, Yahudiler, Rus ve Arap turistleri, Avrupa gezginleri... Hepsi burada zaten. Sebiljin yanında fotoğraf çekiyorlar, Gazi Husrev Beg Camiisini ziyaret ediyorlar, Vjecna Vatra ya kadar Ferhadija sokağını geziyorlar, oradan da dönüp mekanların birinde ya Burek ya da Cevapcici yiyorlar. Burada her şey serbest ya, içki bile var. Bizim Macar takvimimizde 11 Nisan \"Şiirin Günü\" olarak kutlanmaktadır. Biz de arkadaşımla şiirlerin ve şiir gibi şehirlerin şerefine bir kadeh armut rakısını içtik. Saraybosnada gerçekten her şey bulunur, şehrin atmosferi korkudan ölüme, oradan hüzüne, sonra da tatlı bir melankoliye taşır yolcuları. Akşamları ise, ezan bittikten sonra akordeon sesiyle eğlence başlıyor. Hadi şarkı söyleyelim, hadi dans edelim! diyen Saraybosnalılar az sayıda değil. Ertesi sabah bazıları güneşin ilk ışıklarından önce namaz kılmaya, öbürleri ise çan çalınca kiliseye, yine başkaları belki de sinagoga giderler. Bu harika hayatı kutlamak için. Dört gün sonra ben de eve döndüm. Eve, İstanbula yani. Saraybosnadan sonra hem İstanbulu, hem Viyanayı birazcık daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü Saraybosna bu koca şehirlerin minyatürü gibi duruyor, tarihi yerleri en azından. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun uzun ellerinde, sonra ise elleri gene uzun Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun sahipliğinde gelişen Saraybosna, tarihsel ve sosyolojik açıdan çok önemli izler taşımaktadır. Siz de bu tür gezileri seviyorsanız, Bosna-Hersek tüm güzellikleriyle sizleri de bekliyor!"} {"url": "https://gezivita.com/severek-dinledigim-muzisyenler", "text": "2020 yılının mart ayının ortasında başlayan Covid 19 salgınının üzerinden koca bir yıl geçti. Ancak hastalık hayatlarımıza derinden nüfuz etmeye tüm hızıyla devam ediyor. Bu nedenle seyahatlerimiz de eskisine oranla bir hayli seyrekleşti. Benim pandemi sürecinde yaptığım iki geziden biri ise, herkesin bir gün mutlaka gitmek istediği, rüya gibi güzel şehirlerimizden biri olan Mardin'eydi. İşte bu yazımda, seyahat ve gezi konularının dışında, daha genel bir içeriğe yer vermek istiyorum. Bu kez sizinle severek dinlediğim bazı müzisyenleri paylaşmak istiyorum. Bu saydığım müzisyenlerden, uzunca bir süredir dinledikleriniz vardır zaten kesin. Mesela Evgeny Grinko... 2011 yılında, onun Ekşi Sözlükteki başlığını da ben açmış, hakkındaki ilk yazıyı ben yazmıştım. Herhalde benim kadar seveni çok olacak ki, kendisi hakkında öyle çok fazla detaylı bilgi vermemiş olmama rağmen, bir sürü insan bu entry'mi favorilerine eklemiş. Evet Evgeny Grinko biraz daha bilindik, biraz daha popüler. Kimilerini ise ilk kez duyuyor olabilirsiniz. Ben, onlar hakkında bir şeyler söylemeden hemen önce, genel olarak ne tarz müziklerden hoşlandığımdan bahsedeyim biraz isterseniz. Aslında Türkçe poptan tangoya dek uzanan geniş bir çeşitlilikte müzik dinlemeyi seviyorum. Ortaokul ve lise dönemlerimde (1996-2001) arkadaş çevresinin de etkisiyle daha çok metal müzik dinlerken, yaş ilerledikçe ayaklar yere biraz daha sağlam basmaya başladı ve su bir anlamda kendi yolunu buldu diyebilirim. Ara ara hala açıp Iron Maiden'ın örneğin Fear Of The Dark albümünü severek dinlemekle beraber, ben metal müzikten keskin bir şekilde kopalı çok uzun zaman oldu. Ancak 1998 yılında çıkan Virtual Eleven albümünün kasetini almak için gittiğim Raksotek mağazasında, bana bu albümün posterini ücretsiz hediye eden kasiyeri hala dün gibi hatırlıyorum! Üstteki alt alta sıralı listedeki müzisyenlerin ortak özelliği, hemen hepsinin ana enstrüman olarak piyanoyu kullanması. Böyle sakin sakin, yavaş yavaş çalıyorlar. Piyano benim en çok sevdiğim enstrümanlardan biri. Uzunca bir süredir dinlediğim müziklerin kaynağında hep piyano var. Bir zamanlar aktif olarak kullandığım, hala üyesi olduğum ancak sonradan giderek popülaritesini kaybedip, deyim yerindeyse piyasadan silinen Last. fm'de de çok güzel bir playlistim vardı mesela. Oradaki müzik arşivimi sizinle de paylaşmak istiyorum şimdi. Buradaki liste benim en çok dinlediğim isimleri gösteriyor. Dikkat ederseniz, listedeki isimlerin çoğu piyanist. Bu yorumumdan yaklaşık beş yıl sonra, 23 Ekim 2013 tarihinde, Türkiye'de verdiği ilk konserde, Zorlu PSM'de elbette ben de yerimi almıştım. Bu tarihi ana tanıklık etmek ve onu ilk kez geldiği ülkemde, ilk konserinde canlı dinlemek gerçekten harikaydı! Bu, hiç şüphesiz onu gerçekten çok beğenen ve uzunca bir süredir takip eden bir müziksever için kaçırılmaması gereken muhteşem bir deneyimdi. Sevdiğim bir diğer caz piyanisti ve şarkıcısı olan Peter Cincotti'yi, İKSV İstanbul Caz Festivali kapsamında 2009 yılında İstinye Park'ta, Stefano Bollani'yi -bir diğer İtalyan caz müzisyeni Enrico Rava ile beraber- 2010 yılında Aya İrininde, Michael Nyman'ı 2011 yılında Cemal Reşit Rey Konser Salonunda, Dustin O'Halloran'ı ise 2015 yılının nisan ayında Salon İKSV'de dinlemiştim. Jan A. P. Kaczmarek, Polonyalı çok başarılı bir besteci. Film müzikleri var. Hazır Polonya demişken, bu vesile ile Polonyalı trompet üstadı Thomasz Stanko'nun da ismini analım burada. Onu da çok severim. Umarım bu yazı, hiç tanımadığınız kimi isimlerle tanışmanıza bir parça da olsa vesile olmuştur. Dinlerken kulağımı çınlatırsınız artık. Haydi durmayın öyleyse, açın bir tanesini hemen dinlemeye başlayın! Beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın, sevgiyle ve müzikle kalın!"} {"url": "https://gezivita.com/seyahat-kitaplari", "text": "Bu yazımda, size bugüne kadar okuduğum ve en çok beğendiğim seyahat kitaplarından söz etmek istiyorum. Bu gezi kitaplarının en çok beğendiğim yanlarını sizlerle paylaşmak, bu kitaplar hakkında kısa kısa bilgiler vererek sizlere tanıtmak niyetindeyim. Böylece henüz okumamış olanlar, konusuna, yazım tarzına veya içeriğine göre içlerinden beğendiğini/beğendiklerini seçip okuyabilir. Her ne kadar bunları seyahat konulu kitaplar, gezi kitapları olarak adlandırmak mümkünse de, aslında yerine göre gezi rehberi, yerine göre bir başvuru kitabı, yerine göre anı, yerine göreyse bir çeşit biyografi olarak değerlendirmek de mümkün. Bu biraz da bakış açımıza göre şekilleniyor aslında. Yine de gezi yazısı kısmı hepsinde ortak payda olarak yer alıyor. Yazıyı daha rahat okunabilmesi için birkaç parçaya ayırdım. Şu an okuduğunuz kısım birinci bölüm. Yazının sonundan isterseniz diğer bölüme geçebilirsiniz. Bu bilgiyi de ekledikten sonra, haydi bakalım başlıyoruz o halde. En son okuduklarımdan biriyle başlayalım isterseniz. Azra Erhat'ın Mavi Yolculuk isimli kitabıyla. Mavi Yolculuk kavramını daha önce duymuş muydunuz bilmiyorum. Bilmeyenler, duymayanlar için önce kısa bir tarihçesiyle başlayalım. Mavi Yolculuk, ilk olarak Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi ve Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı öncülüğünde, bundan gerçekten uzun yıllar önce, kabaca 1950'li yılların ortasında başlatılan bir gezi türü, seyahat felsefesi diyebiliriz. Adından da anlaşılacağı üzere tekne ile Türkiye'nin Ege ve Akdeniz kıyı şeridinde yapılan bu yolculuklar, o ilk dönemler bir sürü yazar, şair, öğretmen, edebiyatçı, düşünür ve sanatçıyı bir araya getiren bir dost meclisi etkinliği kıvamında iken, zamanla ve elbette gelişen imkanların ve teknolojinin de etkisiyle günümüzde artık her kesimden insan tarafından yapılan oldukça popüler bir yolculuğa dönüşmüş durumda. Ancak Azra Erhat ve arkadaşlarını öne çıkaran birkaç şey var. Bir defa bu yolculuk türü ve ismi tamamen onlardan doğmuş. Yani yaratıcıları onlar. Ancak benim özellikle dikkatimi çeken şey, bundan 60-70 yıl kadar önce, o imkansızlıklar ve günün yoklukları içinde böyle bir fikrin temelini atabilmeleri ve başlı başına böylesine zorlu bir yolculuğa çıkabilmeleri oldu. Güllükten Kuşadasına yolculuk tam on üç saat sürdü. On üç saat durmadan sallandık, iki üç kere çay demleyelim dedik, dalgayla rüzgar gaz ocağını devirdi. Karpuzla galeta, gemici aşı nemize yetmezdi. Macera bir göçmen gemisine dönmüştü. Ambargosların sakalı bir karış daha büyümüş, son gün diye hanımlar her türlü süsten vazgeçmişti. Yalnız neşemiz tamamdı; hırkalara, muşambalara, yorganlara sarınmış konuşuyorduk. Gövdemiz pislik içindeydi belki ama düşüncelerimiz hiçbir zaman bu kadar arı olmamıştı. Kitabı okurken o dönem gezilen yerlerin ne kadar bakir coğrafyalar olduğunu, kitapta ismi geçen antik kentlere çoğu kez karayolu ile ulaşmanın bile mümkün olmadığı düşünüldüğünde, bu bir avuç insanın başardığı şeyin kıymetini rahatça anlıyorsunuz. Büyük cesaret, büyük bir ileri görüşlülük örneği gerçekten. Gemide kullanmak için buz alabilecekleri yerler bile sayılıymış o dönem. Şimdi bir an için gözünüzü kapatın, 60-70 sene öncesini ve o ortamı hayal etmeye çalışın. Hayali bile çok zor değil mi? Düşünün, o ortamda bunu başarmışlar, böylesi bir yolculuğa çıkmışlar. O dönem güzelim kıyılar şimdiki gibi oteller ve villalarla dolu değil, rant için yakılmıyor, teknoloji günümüze göre son derece ilkel. Ancak insanlar mutlu, insanlar umutlu. Mavi Yolculuk felsefesini anlatırken, Azra Erhat o dönem bile var olan yabancılaşmadan bahsediyor. Bugün elimizin altındaki cep telefonundan 2-3 gün dahi ayrı kalmadan yaşayamıyoruz. Özellikle yurt dışına kaçırılan tarihi eserlerle ilgili bölümleri okurken içim acıdı. Azra Erhat, antik bir kent olan sadece Letoon'dan British Museum'a kaçırılan eserlerin bile çok kıymetli olduğunu yazıyor kitabında. Akıl alır gibi değil doğrusu! Gördüğümüz bir yeri yalnız bugün olduğu gibi görmek, onun gözle görünen boyutlarına tarih, arkeoloji ve filoloji bilimlerinin sağlayabileceği derinlik boyutunu katamamak, dile getiremediğimiz bir put karşısında put gibi durmak, bilgisizliğin, kültürsüzlüğün kara duvarını aşamayıp, Romantiklerin övmekle bitiremedikleri geçmişi yaşama zevkine bir türlü varamamak. Birkaç dostla birlikte bizim her yıl yapmaya giriştiğimiz \"mavi yolculuklar\" bu kültür zevkini tatmak içindir. Bu kitabı okurken siz de geminin güvertesinde olacaksınız diğer yolcularla beraber. Onların kumanyasından yiyecek, onlarla beraber el değmemiş sularda yüzecek, balık tutacaksınız. Ve hepsinden öte, yazarın nefis anlatımıyla sanat, arkeoloji ve tarihin içinde de bir yolculuğa çıkacaksınız. Türkiye İş Bankası Yayınları bu kitabın yeni baskısını yaparak büyük bir iş başardı. Yakın zamanda Roma gezisi düşünüyorsanız hiç düşünmeyin, bu kitabı da hemen satın alın ve şimdiden okumaya başlayın. Hayır hayır bir saniye, hatta bu kitabı benim gibi mutlaka yanınızda götürün! Ancak unutmayın, mutlaka şehre gitmeden önce okumuş olmanız gerekiyor. Kitap biraz hacimli. Sayfa sayfa okuyamasanız da içeriğine ciddi bir şekilde göz atın. Zaten yazarı da bizden bunu istiyor. Çünkü Roma gezilecek yerler bakımından çok zengin ve gitmeden yapacağınız okuma, oraya vardığınız zaman gezeceğiniz yerleri daha farklı bir gözle görmenizi, anlamlandırmanızı sağlayacak. Dediğim gibi, yanınızda götürürseniz, benim gibi o mekanları gezerken de bir köşeye kıvrılıp okuyabilirsiniz. Böylece öğrendiğiniz şeyi gözünüzle de anında göreceksiniz. Bu kitaptan çocukluk arkadaşım Ufuk sayesinde haberdar oldum. Ona gerçekten ne kadar teşekkür etsem az! Roma hakkında bilmediğim bir sürü şey, yeni bilgi öğrendim. Roma tarihi, Roma görülecek yerler, Roma çeşmeleri, Roma anıtları... Roma denilince aklınıza ne gelirse. Ancak kitabın Hollandalı yazarı Jona Lendering'in kitabın önsözünde yaptığı önemli uyarı ise, okumaya başlamadan önce gerçekten Roma üzerine bugüne kadar bildiğimiz bir çok şeyin arkasında aslında çok farklı olgular da yattığını gösteriyor. Evet, biz Roma'yı sürekli abidevi anıtları, muhteşem tarihi eserleri, hamamları, tepeleri ve müzeleri ile hatırlıyoruz. Ancak yazar bunların bir adım ötesine geçtiğimizde, aslında o dönemki imparatorlukta ne kadar zalimce bir toplumsal yapı olduğunu da bizlere hatırlatıyor. Bunu Romalıların gündelik yaşamlarından somut örnekler vererek bir bir anlatıyor. Kitap Yayınevi tarafından basılan eserin çevirisinin de çok iyi olduğunu söylemeliyim. Bir alkışı da çevirmen Burak Sengir hak ediyor. Yayın evinin kendi sayfasına üye olursanız indirimli bir şekilde satın alabilirsiniz. Okuyun, pişman olmayacak, bana hak vereceksiniz. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz John Freely, aslında Amerikalı bir fizik profesörü. Fakat o kadar uzun süre Türkiye'de yaşamış ki, artık tamamen bizden biri oluvermiş durumda. Üstelik, değme tarihçilere taş çıkartacak kadar tarih konusunda yetkin bir isim. Kitap, daha ziyade gezi rehberi kıvamında. Anlatılan yerler hakkında çok ilginç bilgiler elde ediyorsunuz. Bence tek eksiklik, fotoğraf sayısının azlığı... Bunun dışında dört dörtlük olan bu kitabın İngilizce edisyonu bulunduğunu ekleyeyim. Yabancı arkadaşlarınıza hediye etmek için de güzel bir kitap bence. İlyas Salman ve Şener Şen'in başrolü paylaştıkları Şekerpare filmini seven, bu kitabı da beğenir diyorum. 🙂 Yazarın üslubunu beğenirseniz, mutlaka \"Evliya Çelebinin İstanbul'u\" isimli kitabını da okuyun derim. O biiiiir klasik! Çocukluğumun mihenk taşlarından biridir. Kulüpte girdiği bir iddia sonucu yollara düşen İngiliz asilzadesi Phileas Fogg ve uşağıyla beraber dünyayı turluyoruz bu kitapta. Üstelik yalnızca 80 günümüz var. Jules Verne'in en büyük eserlerinden biri, eşsiz bir roman. Hala okumamış olanlar varsa daha fazla geç kalmayın. Çocuğu olanlar için ise şöyle söyleyebilirim: Oğluma/kızıma acaba ne okutsam diye düşünmeye son! İş Bankası Yayınları çevirisi şahsi önerimdir. İlkokuldayken, İki Yıl Okul Tatili ve Tom Sawyer'in Maceraları ile birlikte en sevdiğim kitaplardan biriydi. Hala öyledir diyebilirim. Gezip gördüğümüz yerlerde yer alan mimari yapılar adına her şeyi, kolektif yazarların hazırladığı bu kitapta bulacaksınız. Üstelik mimari akımların özellikleri ile beraber. Bu anlamda tam bir başucu kitabı. Gezerken dışarıdan gördüğümüz, içlerine girip hayranlıkla seyrettiğimiz o kiliseler, katedraller, camiler, akropoller, şatolar, müzeler nasıl yapılmış, kimler tarafından tasarlanmış ve hangi akımın unsurlarını bünyesinde barındırıyor... İşte bu soruların hepsi tek tek görsellerle zenginleştirilmiş biçimde bu mimarlık kitabı içinde yer alıyor. NTV Yayınları tarafından basılan bu kitap kare şeklinde olduğu için çok yer kaplamaz ama biraz ağırca. Eğer yeriniz varsa seyahatleriniz sırasında yanınızda taşırsanız gerçekten büyük iş görür.. Zira dünyanın her yerindeki eserler hakkında bilgiler barındırıyor. İster İtalya'ya gidin, ister Uzak Doğu'ya, ister Mısıra... Ben D&R'da indirimli reyondan 9,99 Türk Lirasına satın almıştım. İnternet üzerinden siz de indirimli satın alabilirsiniz. Balkanlar bizim tarihimiz. Manastırın küçük bir Orta Avrupa kasabasınınkini andıran ana caddesi, Manastır halkının bugün bile Fransızca ve piyanoya düşkünlüğü, oradaki askeri idadide okuyan genç Mustafa Kemal'in kültürel anlayışının nasıl şekillendiğini açıklıyor. ... Üsküp'ün çarşısı, minareleri, şehrin batı ucundaki Aziz Pantolomey Manastırı, Osmanlı kültür mirasının canlı bir resmini oluşturuyor. Sevdiğim bir başka roman. Kitap oldukça akıcı bir dille yazılmış bir defa. Bu anlamda ben bu eseri Dino Buzzati'nin Tatar Çölü isimli kitabına benzettiğimi belirtmeliyim. İkisi de sürükleyici. Okuyanı sıkmıyor. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kazuo Ishiguro, Japonya'da doğmuş olmasına karşın, çok erken yaşlarda İngiltere'ye gidip eğitimini burada tamamladığı için eserlerini İngilizce kaleme almış bir yazar. Bu güzel romanında Ishıguro, İngiliz malikanelerinin eski ihtişamını yitirdiği zamanlarda görev yapan son baş uşaklardan Stevens'in, hem dışsal hem de içsel yolculuğunu anlatıyor. Bu anlamda kelimenin gerçek manasıyla tam bir seyahat kitabı sayılamasa da, Günden Kalanlar kurgusu ve okuyucuda uyandırdığı dikkat ve merak duygusu ile ilgiyi hak ediyor. İngiliz taşrasında bir yolculuğa çıkan Stevens, yol boyunca karşılaştığı insanları ve davranışları kendi kafasında yorumlarken, biz de onun yanına konuk oluyoruz. Birkaç gündür aklımı kurcalayıp duran geziyi gerçekleştirme olasılığım giderek artıyor. Bay Farraday'ın Forduyla tek başıma çıkacağım bir gezi bu; tasarladığım kadarıyla, İngiltere'nin en güzel kırlık yörelerini aşıp güneybatı kıyılarına kadar sürecek, böylece Darlingon Malikanesinden 5-6 gün kadar uzak kalmama neden olacak bir yolculuk. - George Floyd ve Körelen Vicdanlar - Takip Ettiğim Bloglar - Nasıl Geziyorum? - Yurt Dışı Seyahatlerinin Bana Kazandırdıkları Blogtaki yazıları podcast şeklinde benim kendi sesimden dinlemek isterseniz, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazmanız yeterli. Herkese keyifli seyahatler, bol kitap dolu günler! Merhaba! Füruzan'ın kitabını özellikle tavsiye ediyorum. Tito sonrası Yugoslavya'yı biraz daha yakından anlamak adına da çok güzel bir kitap. Zaten başladıktan sonra bir çırpıda okunuyor. Selamlar. Merhaba! Asıl ben teşekkür ederim, oldukça faydalı bir kitap.. Severim bende kitap okumayı.. Sanırım ilk tercihimi Bir biyografiden yana kullanacağım. En kısa zamanda temin edip okuyacağım. Çok teşekürler.. Rica ederim, ben de yorum için teşekkür ediyorum. Merhaba. Öncelikle tebrik ederim! Bana onemkaan@gmail. com adresinden ulaşırsanız sevinirim. Ben tesekkur ederim yorum icin. Selamlar. Beni G. Amerikaya aşık eden adam, Gabriel Garcia Marquez. Ben henüz gidemedim. Okumak yetmiyor, gitmek, görmek de istiyorum.. Liste çok güzel. Okumadıklarımı not ettim. Listeye ben de şu aralar okuduğum bir kitabı ekleyeyim. Oya Aytemiz Seymen Okunmayı Bekleyen Kentler. Merhaba! Ben de kitap önerisi için çok teşekkür ediyorum! Bu sanırım yeni bir kitap, daha önce hiç duymamıştım. Çok iyi bir öneri oldu, selamlar. Bu arada ben de güncel bir kitap tavsiye edeyim. 800 km mutluluk Muammer Yılmaz. Hem seyahat hem de hayata pozitif bakabilme için güzel bir kitap. Merhaba. Yorum ve öneri için de çok teşekkürler. Benim de bu kitaptan haberim yoktu açıkçası, hemen not alıyorum."} {"url": "https://gezivita.com/seyahat-soru-cevap", "text": "O yazımda, farklı ülkeler hakkında ilk izlenimlerimi, ülkelerin dikkat çeken kimi özelliklerini belirtmiş ve yine o ülkeler ile ilgili bazı ipuçları vermiş, çeşitli tavsiyelerde bulunmuştum. Bu defa düz yazı değil de, soru ve cevap şeklinde bir bölüm hazırladım sizin için. Soruları kendim sordum, yine kendim yanıtladım. Peki neden böyle bir yazı hazırlama ihtiyacı hissettim? Çünkü bugüne kadar gezdiğim ülke sayısı (2020 yılı şubat itibariyle 25+ ülke) bir hayli fazla olunca, insanlar sürekli olarak aşağıdakine benzer sorular yöneltiyorlar bana. Bu yüzden ben de düşüncelerimi böyle derli toplu bir biçimde seyahat soru-cevap şeklinde paylaşmak istedim sonuç olarak. Sizin alttakilerden daha farklı, aklınıza takılan, yanıtını merak ettiğiniz başka sorularınız varsa yorum kısmında yazabilirsiniz elbette. En kısa sürede yanıt vermeye çalışırım. Haydi bakalım başlıyoruz o halde. Slovenya, Avusturya, İsveç ve Danimarka bir çırpıda aklıma gelenler. Slovenya'da başkent Ljubljana ve Bled Gölünü ziyaret ettim mesela. Ülkenin büyüleyici bir doğal güzelliği var. Doğası inanılmaz. Her yer yemyeşil desem kesinlikle abartmış olmam... Tarif etmek güç. Avusturya ise iki kez gittiğim bir ülke. Biri yaz, biri kış olmak üzere iki defa gittim. Mimariye hayran biri olarak hem Salzburg hem de başkent Viyana'daki mimari ve peyzaj beni gerçekten büyüledi. Sırf Belvedere Sarayı ve Hofburg Sarayını görmek için bile gidilir. Belvedere'in tam olarak bitiş tarihi 1716. Saray aslında yukarı ve aşağı bölüm olmak üzere iki ayrı yapıdan oluşuyor. 1. Dünya Savaşının fitilini ateşleyen Franz Ferdinand suikastını eminim herkes duymuştur zaten. İşte veliaht prens Ferdinand, yirmi yıla yakın bir süre bu sarayda yaşamıştır. Hofburg Sarayı ise Habsburg Hanedanının resmi ikametgahı olarak yüzyıllarca kullanıldı. İçerideki tablolar ve mobilyalar ışıltılı, büyüleyici... Yani sizin anlayacağınız Viyana her adımda buram buram tarih kokuyor. Danimarka ve İsveç fazlasıyla kalkınmış iki ülke. İnsanların eğitim ve daha önemlisi kültür düzeyi çok yüksek. Bu ne demek? Her eğitim almış insan medeni olmayabilir ama her kültürlü insan kıyısından da olsa medenidir. Siz de bunu insanların günlük yaşamdaki hareketlerinden, tavır, davranış ve yaklaşımlarından hemen anlarsınız. Söz gelimi ister Kopenhag'ta ister Stockholm'de olsun, kahve almaya girdiğiniz bir dükkanda hiç kimse Türkiye'deki gibi yandan gelip önünüze geçmez. Bunun asla ama asla olmayacağını bilirsiniz. Hatta kazara önünüze geçen biri olursa size yerinizi hatırlatır. Sırf bu bile, bu ülkeleri sevmek için yeter de artar. O yüzden Danimarka ve İsveç benim için gerçekten çok özel. Şiddetle, nefretle, kabalıkla beslenen ve daha ziyade bu negatif duygularla güdülenen insanların ezici çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşadığımız için, bu üstte saydığım memleketlerde \"insan\" olduğunuzu, medeni yaşamı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Her ikisinde de üçer gün geçirdim ama etkisinden hala kurtulabilmiş değilim. Zaten gidip kalanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaktır. \"Lüzumu yok. Aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. Bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! Ünlü Amerikan sivil toplum kuruluşu Freedom House tarafından hazırlanan ve her yıl düzenli olarak yayınlanan raporun 2019 yılı verilerine göre, Danimarka'nın özgürlük puanı 100 üzerinden 97 iken, İsveç'in puanı 100 üzerinden tam 100. Nedenlerine gelince, özellikle Ukrayna'da dil problemi en başta geliyor. İngilizce bilen insan yok denecek kadar az. İletişim kurmak gerçekten çok zor. Bu ülkenin batmaması şaşırtıcı olurdu zaten, nitekim bildiğiniz gibi bir süre önce battılar. Yunanistan şu anda Euro bölgesinde en çok kamu borcuna sahip olan ülke. AB'nin kamburu olan Yunanistan'ı, AB'nin gelişmiş üye ülkelerinin istememesinden daha doğal bir şey yok. Yukarıda saydıklarıma ilaveten, Barselona, Brugge, Amsterdam, Bologna ve Roma ilk aklıma gelenler. Roma gezi rehberini ayrıca detaylı bir biçimde hazırlamak istediğim için burayla ilgili düşüncelerimi şimdilik oraya saklıyorum ancak Bologna için birkaç şey söylemek isterim. Hal böyle olunca, benim gibi bir kitap aşığı Bologna'da kendini resmen cennette gibi hissetti diyebilirim! İçerisinde saatler harcadığım iki kitapçının ismini vereyim hemen: La Feltrinelli ve Eataly. Yine beğenmediğim değil de, şu ana dek gezdiklerim arasında en az beğendiklerim diyelim. 🙂 Aklıma gelen ilk iki şehir; Brüksel ve Kiev. Kiev, Sovyetler Birliği döneminin en önde gelen şehirlerinden biri olmasına karşın, diğer Ukrayna şehirleri arasında örneği Lviv'e göre daha az canlı, biraz daha soğuk. Her güzelliğin bir kusuru var... Stockholm ve Kopenhag için övgü dolu sözler kullandım kullanmasına ama bu şehirler bizim için fazlasıyla el yakan cinsten! Birinci sebep, Türk lirasının son yıllarda inanılmaz değer kaybetmesi. İkincisi ise bu ülkelerin kendi yerel para birimlerini kullanmaları. Bildiğiniz gibi her iki ülke de uzun süredir AB üyesi olmasına karşın, AB para birimi olan Euro'yu kullanmıyorlar. Dolayısıyla Stockholm'de İsveç Kuronu, Kopenhag'ta Danimarka Kuronu kullanmak durumunda kalıyoruz. Yani Euro ile gitmek de pek bir işe yaramıyor çünkü parayı bir de Euro'dan yerel para birimine çevirmek durumundayız. Norveç de bildiğim kadarıyla bu anlamda çok pahalı ama ben sadece gittiğim ülkelerden bahsettiğim için en pahalı ülkeler olarak Danimarka ve İsveç'i yazdım. Herhalde herkesin en çok merak ettiği şey en ucuz şehirler. 2015-2016 civarında olsaydı, buna kesinkes Ukrayna ve Sırbistan'ın herhangi bir şehri diyebilirdik rahatlıkla. Evet buralar aslında hala bize göre ucuz ama eskisi kadar değil. Yine de buraları aklımızın bir köşesinde tutarak bir iki yer ismi daha söyleyeyim: Tiflis ve Bişkek. Tiflis, sınır komşumuz Gürcistan'ın başkenti. Bişkek ise Kırgızistan'ın başkenti. Oldukça uzun bir süre boyunca Frunze olarak anılan şehir, sonradan Bişkek ismini aldı. Şehre ismini veren asker Mihail Frunze, Sovyetler Birliğinin kuruluş dönemindeki en önemli komutanlarından biridir. Hatta kendisi Milli Mücadele döneminde Türkiye'yi de ziyaret etmiş, Ankara'ya gelmiş ve buradaki anılarını \"Frunze'nin Türkiye Anıları\" ismiyle kitaplaştırmıştır. Bişkek'te kendi ismini taşıyan, benim de ziyaret ettiğim bir müze var, giderseniz buraya da uğramanızı öneririm. Evet, Kırgızistan'ın yerel para birimi Som ve bu ülke bize göre gerçekten çok çok ucuz. Avrupa'dan sıkıldıysanız veya önemli ve meşhur Avrupa şehirlerini çoktan gördüyseniz, son derece ucuz bir ülke olarak Türki cumhuriyetlerden biri olan Kırgızistan'ı da ziyaret edebilirsiniz. Hatta gitmeden önce Ahmet Taşağıl'ın \"Gökbörü'nün İzinde\" isimli kitabını okursanız harika olur. Yalnız Türki cumhuriyet dediğime aldanmayın, Kırgızistan'da Türkçe anlaşmanız neredeyse imkansız. Buradaki bağ, tamamen tarihsel arka plandan kaynaklanıyor, günümüzdeki benzerlikler yok denecek kadar az. Şimdilik benden bu kadar sevgili arkadaşlar. Bir başka yazımda tekrar görüşmek dileğiyle!"} {"url": "https://gezivita.com/seyahat-uygulamalari", "text": "Bu yazımda, en iyi gezi uygulamalarından bahsedeceğim. Bunlar, en sık kullandığım seyahat uygulamalarından bazıları. Aslına bakılırsa çok daha uzun bir liste yapmak ve onlarca seçenek sunmak mümkün. Ben, kendimce en önemli olanları yazdım. Sizin için Enuygun olanından başlamak istiyorum o halde! Enuygun, özellikle uçak bileti ve otel rezervasyonları konusunda geniş bir hizmet yelpazesi sunan bir platform. Yüzlerce havayolu şirketi ve otel zinciri arasından en uygun fiyatları karşılaştırma imkanı sağlayarak, bütçe dostu seyahat planlaması yapmanızı sağlar. Sadece uçak biletleri ve otellerle sınırlı kalmayıp, otobüs bileti ve araç kiralama hizmeti de alabilirsiniz. Üstelik kullanıcıların seyahat ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilen sigorta seçenekleri de mevcut. Uygulamanın pratik oluşu, kolay rezervasyon süreci ve çeşitli ödeme seçenekleri, seyahat planlamasını oldukça kolay ve esnek hale getirir. En güzeli de, düzenli olarak sunduğu kampanyalar, indirimler ve özel teklifler sayesinde, kullanıcılar ekonomik olarak daha avantajlı seyahat deneyimleri yaşayabilir, Fiyat Alarmı özelliği ile en ideal fiyatları takip edebilirler. Enuygun her zaman sizin için en uygunu bulur! Booking. com dünyada en çok tercih edilen otel ve hostel arama sitelerinin başında geliyor. Booking'in aplikasyonunu indirdiğinizde, artık yanınıza rezervasyonlarınızın kağıt çıktısını almaya da gerek kalmıyor. Haritalar servisinden yararlanabiliyor, Booking'in gittiğiniz şehre özel hazırladığı şehir rehberinizi ücretsiz görüntüleyebiliyorsunuz. Ayrıca belli sayıda kullanımdan sonra Genius üye statüsüne geçerek, sadece bu üyelere özel ekstra indirim, erken veya geç check-in/out gibi avantajlardan da yararlanabiliyorsunuz. Hotels. com ise sevdiğim diğer bir web sayfası. Bu sitede kimi zaman aynı yeri, aynı tarih aralığı için daha uygun fiyatla bile bulmak mümkün oluyor. Ayrıca bildiğiniz gibi, 2017 yılı ortalarına doğru alınan karar gereğince Booking ile artık Türkiye içindeki tesislerde rezervasyon yapılamıyor. Yani Türkiye içi seyahat düşünenler için Hotels. com sitesinin önemi daha da arttı. Nasıl mı gidebilirsiniz? Sizi hemen buraya alalım. Bu siteden, hangi şehirler arasında ne kadar mesafe var ve bunlar arasında ulaşım seçenekleri neler gibi bilgileri edinebiliyorsunuz. Üstelik her bir seçeneğin ayrı ayrı fiyatıyla birlikte. Artık gittiğiniz bir yerde, acaba bu fiyat ne kadar Türk Lirasına denk geliyor diye kafadan hesap yapmaya son. XE'nin en önemli farkı aklınıza gelebilecek her para biriminin yer alması. Yani nereye giderseniz gidin işinize yarar. Harita uygulaması. En az Google Maps kadar iyi. Her derde deva. En kapsamlı hava yolu arama motorlarından ikisi. Siz yalnızca gitmek istediğiniz rotayı ve tarih aralığını seçin, Momondo ve Skyscanner sizin için alternatifleri listelesin. Bütün bunların yanıtı burada. Accuweather web sitesi ve uygulaması, dünyada en çok tercih edilenlerden biri. Aynı Rome2rio benzeri, yurt dışında seçtiğiniz rotalar yani şehirler arasındaki ulaşım olanaklarını ve fiyatlarını gösteren uygulama. Rome2rio'dan tek farkı, adından da anlaşılacağı üzere yalnızca Avrupa içini kapsaması. Uygulama, seçeceğiniz iki yer arası ulaşım için en ucuz otobüs, tren veya uçak seçeneklerinin fiyatlarını diğer tüm detaylarıyla beraber gösteriyor. Eveeeett, geldik bir başka ve önemli uygulamaya. İnsan sosyal bir varlık. Gezmek ister, ama hepsinden önemlisi gezdiği, gördüğü yerlerdeki etkinliklere de katılmak ister. İşte Eventful. com, gittiğiniz şehirde ne zaman ne gibi aktiviteler var sorusuna hızlıca yanıt veriyor. Getyourguide. com da hemen aynı vazifeyi gören bir diğer site. Seyahate çıkmadan önce, siteden gideceğiniz yerdeki popüler mekanları, gezilecek yerleri ve yapılacak aktiviteleri öğrenebilir, bunlar hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz."} {"url": "https://gezivita.com/sirt-cantali-seyahat", "text": "Bu yazımda size, bir sırt çantalı gezgin olarak \"Sırt çantasında neler olmalı?\" sorusuna yanıt vermeye çalışacağım ilk olarak. Ardından, Nasıl Geziyorum? başlıklı yazının içinde detaylarını verdiğim, üç haftalık bir seyahate çıkmadan önce, yanıma neler aldıklarımı, yurt dışına neler götürdüğümü tek tek anlatacağım. Yazının son kısmındaysa, \"Karma Mikrofon\" isimli Youtube kanalında konuk olarak yer aldığım gezi ve seyahat konulu programın bazı bölümlerini bulacaksınız. İzleyemeyenler, kaçıranlar veya hiç haberi olmayanlar için burada da bulunsun istedim. Bu yüzden ilk olarak kaliteli bir markayı tercih etmeniz gerektiğinin altını çizeyim. Benim şu anda kullandığım sırt çantamın markası Puma. Bundan önce, sürekli kullanmaktan parçalanana kadar da Nike marka sırt çantası kullanmıştım. Özellikle sağlamlık bakımından, Puma ve Nike marka sırt çantalarının gayet kaliteli ve sağlam olduğunu söyleyebilirim. Sırt çantası seçerken mutlaka fonksiyonel bir çanta seçmelisiniz. Ekstra kısımlar, su/suluk yada matara koymak için ayrı bir göz benim için oldukça önem taşıyor mesela. Artık birçok sırt çantası, her iki yanında iki küçük cebe sahip. Gördüğüm kadarıyla insanlar bu iki tarafa genelde sularını koyuyorlar. Ancak burada şöyle bir sorun var: Ceplerden biri boşsa veya diğer tarafa göre yük daha hafifse, yürürken bu dengesizlik sizi ve sırtınızı fena halde zorluyor. Ben bu yüzden tam ortasına suyumu koyabileceğim bir çanta kullanmayı tercih ettim. Aşağıdaki fotoğrafta kırmızı fermuarla görülen ortadaki kısım. Yurt dışı seyahati sırasında aldığım suyu çantanın bu tam orta kısmına yani merkezine koyuyorum. Böylece denge sorunu kolayca hallolmuş oluyor. Bu göz, 1,5 litrelik şişeyi de rahatlıkla alabildiği için benim fazlasıyla işimi görüyor diyebilirim. Bunun dışında bir sırt çantasında neler olmalı? Kesinlikle ama kesinlikle taşınabilir şarj cihazı yani daha sık kullanılan adıyla Powerbank. Kişisel temizlik için tırnak makası ve kulak temizleme çubuğu... Her zaman yanımda olan kuru ve ıslak mendil de benim için vazgeçilmez ve gerçekten çok yerde işime yarıyor. İstanbul'da da gündelik kullanım için bunları hep yanımda taşırım mesela. Benim henüz çok uzun süreli gezilerim, aylarca süren dünya turu türünden tecrübem olmadığı için yanıma çok fazla kıyafet almıyorum. Zira ilk kez yurt dışına çıkacaklara tavsiyeler başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, yurt dışında artık çoğu ülkede Laundry yani çamaşır yıkama hizmeti var. Kaldığım hostellerde bile kimi zaman bu çamaşır hizmetine denk geldiğim için, kirlenen elbiselerin tekrar eski temiz hallerine geri gelmesi problem teşkil etmiyor. Elbette bazen de kendim elimle yıkıyorum. Siz de bundan böyle, yani en azından bu yazıyı okuduktan sonra, artık yanınıza çok fazla kıyafet almamaya çalışın ve buna kendizini alıştırın. Kışın bir yere gidecekseniz mesela, aynı pantolonla 3-4 gün idare etmek mümkün. Belki yazın sıcak rotalar için normalden fazla t-shirt almak uygun olabilir. Çünkü onlar daha çabuk kirleniyor. Bunun yanı sıra mevsime göre fazladan bir çift ayakkabı veya terlik, ortalama bir haftalık seyahatler için yeterli olacaktır. İşinizi görür. Ben genelde sırt çantamda bulabilirsem beşli veya onlu kağıt bardak bulundurmaya çalışıyorum. Ayrıca mutlaka Türkiye'den yanıma aldığım sallama çay da var. Kitap benim için olmazsa olmaz zaten. Çok uzun süreli yurt dışı gezi planı yapmadığım için laptop veya Mac kullanmıyorum. Yanımda götürmüyorum. Not almak için kimi zaman defter, kimi zaman cep telefonumu kullanıyorum hatta bazen ses kaydı yapıyorum. Bu da oldukça işlevsel ve kolay. Sonra dönünce dinlemesi keyifli ve bir o kadar da komik oluyor ama olsun. Çekim kalitesi ve pikseli yüksek ise cep telefonu yeterli olabilir ancak daha profesyonel çalışmak için fotoğraf makinesi de mutlaka olmalı. Benim listem kabaca bu kadar aslında. Aslında çok daha fazla ekleme yapılabilir bu listeye. Ancak bu nereye, ne kadar süreliğine gittiğinize bağlı olarak değişecektir elbette. Bunlar en temel araç ve gereçler. Bu yolculuk, yaz aylarına denk geldiği ve bu nedenle normal gezilerimden biraz daha uzun sürdüğü için bu kez sırt çantamın yanında ufak bir el valizi de götürdüm. Gerektiği yerlerde -örneğin uçağa binerken- ekstra para ödememek için, bu sırt çantasını da boşaltarak valizin içine koydum. Zira bu valiz, Ryanair, Wizz Air gibi en ucuz uçak firmaları içinde yer alan şirketlerin uçuşlarında hiç sıkıntı yaşamadan kullanabileceğiniz türden 55 cm x 40 cm x 20 cm ölçülerinde olan küçük bir el valiziydi. Yani rahatlıkla el bagajı olarak kabin içine alabileceğiniz türden. Sırt çantamı ise bu gezide gündelik olarak yani dışarıda gezerken devamlı kullandım. Yalnız burada önemli bir hatırlatma yapmam gerekiyor. Ryanair uçak bileti veya Wizz Air uçak bileti satın alırken, daha önceden bu uçak içi el bagajlarına hiç ekstra ücret alınmıyordu. Yani normal bilet fiyatına dahildi. Ancak artık bu valizi yanınıza alabilmeniz için bile bir fark ödemeniz gerekiyor. Bunu sakın unutmayın! Benim valizimin markası Pierre Cardin. \"Haydaaa, sırt çantası ile gezen, ucuz seyahat yöntemleri anlatan birinde bu marka valizin ne işi var?\" sorusu aklınıza gelmiştir şimdi kesin. Evet haklısınız, doğru düşünüyorsunuz, ancak ben bu valizi parayla satın almadım. Bilenler bilir, Tupperware diye bir şey var Türkiye'de. Annem oradan kazanmıştı, seyahatlerimde kullanmam için de sağolsun bana bunu hediye etti. Dolayısıyla bize bu şekilde geldiği için bu valizin piyasa fiyatını gerçekten hiç bilmiyorum ancak bildiğim bir şey var ki, sağlamlık konusunda bu valize on üzerinden on tam puan veriyorum. Benimle beraber onlarca farklı şehir gezdi, ezildi, düştü, her yere süründü ve bir kez olsun bana mısın demedi. Dört lastiği olması sürüşü inanılmaz kolaylaştırıyor, beni hiç yormuyor. Ayrıca bu valize rahatlıkla 8-10 kg sığdırabilirsiniz. Yani el bagajı limitinde kalmak çok kolay. Ben üç haftalık seyahatim için 8 kg ile gittim, aldığım birkaç parça eşya nedeniyle 10 kg ile döndüm. Valiz hakkında bu bilgileri verdikten sonra, gelelim üç hafta süren bu seyahat için yanımda götürdüklerime... Ne bir eksik ne bir fazla yazacağım inanın. Tekrar etmek istiyorum, bu aldıklarım beni tam \"21 gün\" boyunca rahatlıkla idare etti. Yani bu demektir ki sizi de pekala edebilir. Öncelikle iç çamaşırı elbette. 4 boxer, 2 tane atlet ve 5-6 adet kesik çorap götürdüm. Atletleri yaz olduğu için hiç kullanmadım ve boşu boşuna götürmüş oldum hatta. Yani 3-4 boxer ve alacağınız birkaç kesik çorap fazlasıyla yeterli. Zira Berlin'de, daha seyahatin ilk günlerinde hatta ilk saatlerinde, yazın ortasında sağanak yağmurla tanıştım. Hatta bu yağmur daha sonra gideceğim Polonya'da da aralıklarla sürdü. Yanıma yağmurluk almasaydım gerçekten perişan olmuştum. Yine serin akşam üstlerini ve olası gündüz soğuğunu düşünerek uzun yıllardır kullandığım bir sweat shirtümü de yanımda götürdüm. Bunun dışında Deichmann mağazasından seyahatten birkaç gün önce tesadüfen görüp 100 TL'ye aldığım üstteki yeşil ayakkabı da gerçekten gezerken en iyi yol arkadaşım oldu. Bu ayakkabı hem çok rahat hem de inanılmaz hafif! Yürürken ayağınızda olduğunu hissetmiyorsunuz bile. Bunun yanı sıra hem hostelde giymek hem de Deichmann ayakkabıyı biraz havalandırıp bir gün süreyle dinlendirmek için, dışarıda da giyilebilecek türden bir terlik götürdüm. O da fotoğrafta solda görülüyor. Hostellerin çoğu artık yüz ve banyo havlusu veriyor. Bu hizmet ekstra ücretli de olabilir ücretsiz de. Ama neredeyse her yerde artık havlu var. Rezervasyon sayfasında bu bilgiye dikkat edin. Dolayısıyla son seyahatlerimde artık havlu da götürmüyorum. Bu son seyahatte ince bir yüz havlusu götürdüm ama söylediğim gibi, birçok hostelin kendi havlusu olduğu için genelde hep onları kullandım diyebilirim. 75 ml'lik deodorant veya parfüm hava alanlarında sorun yaratmıyor, gönül rahatlığı ile uçağa alabilirsiniz. Bunun yanı sıra alttaki fotoğrafta görülen yine 75 ml'lik ufak tıraş köpüğüne ise İstanbul'a dönerken Atina hava alanında biraz mırın kırın ettiler ama sonra kabul ettiler. Evet, 21 gün için benim yanımda götürdüklerim bunlardı. Bu detaylardan sonra şimdi sizi Karma Mikrofon kanalına katıldığım canlı yayınlardan görüntüler ile baş başa bırakıyorum. Beğendiyseniz, bu yazımı ve programın videolarını kendi kişisel sayfalarınızda paylaşmayı unutmayın lütfen. Sorularınız da varsa, yine bu yazının altındaki yorum kısmında sorabilirsiniz. Lütfen hiç çekinmeyin! Buraya tıklayarak Gezivita Facebook grubuna da hemen katılabilirsiniz. Orada da güzel paylaşımlar yapıyorum. Sizi de beklerim! Herkese seyahat dolu günler ve iyi seyirler diliyorum."} {"url": "https://gezivita.com/sizce-sehirlere-kac-gun-ayrilmali", "text": "Nasıl Geziyorum? başlıklı yazımda belirttiğim yurt dışı gezisi nedeniyle, üç haftadır o şehir senin bu ülke benim geziyordum. Bu süre zarfında da doğal olarak bir türlü yeni yazı yayınlayamadım. Sanırım yayınladığım son yazının üzerinden bir ay kadar zaman geçti. Bu denli uzun bir ara vermemiştim şimdiye kadar. Ancak takdir edersiniz ki, gezerken insan zaten fazlasıyla yoruluyor, üzerine bir de yazı yazmak ve yayınlamak çok zor. Ancak o gezide ismi geçen şehirlerle ilgili yazıları en kısa zamanda yayınlamayı umuyorum. Elbette her yerin kendine has bir güzelliği var ve bu süreleri belirlerken tek bir kritere göre karar vermek zor hatta imkansız. Kimi yerler, görülmesi gereken onlarca farklı müzeye, kimisi devasa bahçelere ve parklara, kimisi büyüleyici antik yerleşim alanlarına, kimisi ise güzel kumsallara ve tertemiz bir denize sahip olabilir. Yani nedenler farklı farklı olabilir. Olacaktır. Bu çok normal. Ancak ortalama bir fikir vermesi açısından kendi düşüncelerimizi, bir şehre kaç gün ayrılması gerektiğini yine de yazabiliriz diye düşünüyorum. En azından denemeye değer. Yalnız bir şeyi üzerine basarak söylemem şart. Bir yeri gezmek ve görmek gerçekten çok farklı şeyler. İnsanların büyük bir çoğunluğunun, Slovakya'nın başkenti Bratislava'ya yalnızca birkaç saat ayrılması gerektiğini yazdığından bahsetmiştim örneğin. Birkaç saatte ancak yapıların hızlıca önünden geçer, dışarıdan şöyle bir görürsünüz. En kötü müzeye bile insan yarım saat, bir saat ayırıyor yahu! El insaf diyorum! O nedenle benim listemde günübirlik bir yer yok. Her yere en azından bir tam gün ayırdım. Ayrıca gün sayıları için +/- 1 gün gibi de düşünülebilir. Evet, lafı daha fazla uzatmadan, siz de sebepleriyle hangi şehre kaç gün ayırdığınızı yazının altında belirtirseniz çok sevinirim. Bakalım kim en çok hangi şehri beğenmiş? Bir kamuoyu yoklaması yapalım beraberce. Mutlaka benim listemde olan yerler hakkında yorum yapmak zorunda değilsiniz."} {"url": "https://gezivita.com/snooker", "text": "Çocukluk arkadaşım Akın bir video yollamış. Onun yolladığı bu videoyu izlerken ben de bir an geçmişe, Snooker izlemeye başladığım günlere doğru gittim. Videoda snooker ile nasıl tanıştığını, en sevdiği snooker oyuncularını ve sporla ilgili genel düşüncelerini anlatıyor. Önce hep birlikte bunu bir izleyelim isterseniz. Evet, işte izlediğim bu video, bana bundan yıllar önce, Snookerı henüz yeni yeni keşfetmeye başladığım dönemde, Ekşi Sözlükteki Snooker başlığına yazdığım bir yazıyı anımsattı. Bu nedenle burada da sizlerle paylaşmak istedim. Bu yazının ilk halini tam olarak kaç yılında yazdığımı hatırlamıyorum. Gerekli gördüğüm yerlere eklemeler yapıp elimden geldiğince yazıyı güncellemeye çalıştım. Yine de gözümden kaçmış olan ciddi eksiklikler/hatalar çıkarsa beni şimdiden mazur görün lütfen. Hatta alttaki yorum kısmında bunları belirtirseniz, hemen düzeltirim. Burada daha çok önemli olan, küçük detaylardan ziyade yazının genel çerçevesi aslında. Zira yazı, bu spora ilgi duyan okuyucuların yüzünde hafif de olsa bir tebessüm yaratabilirse, ne mutlu bana! Bu yazı, en nihayetinde ilk etapta Ekşi Sözlüğe göre hazırlandığı için, format gereği parantez içlerinde \"bakınızlar\" da vardı. Bunları da, yaptığım yorumlarla ilgili anlam bütünlüğü oluşturduğu için yerlerinde bırakmayı tercih ettim. Ve bazı yerlere de anlattığım kısımlarla ilgili youtube videoları ekledim. Snooker: Yeni rahatsızlığım. Amerika'yı yeniden keşfetmiş bulunuyorum. Herkes biliyormuş, ben daha yeni yeni öğreniyorum. Ehh, kader, kısmet, ne yapalım! Yalan yok, önceleri denk geldiğimde kanalı aynı hızla geçer, bir de bu son derece monoton görünen oyuna üstelik saatler ayrılmasına anlam veremezdim. Eurosport'a bu nedenle bir vakitler inanılmaz kızmıştım. Hala dün gibi hatırlıyorum. Düşünsenize, kamera bile neredeyse sabit, sürekli yemyeşil bir masa, çuha görüntüsü... Ne kadar özel olabilir ki? Ne de olsa değişen pek az şey vardı. Ama görünürde, son derece yalıtılmış bir şekilde, uzaktan bakarken böyleymiş bu meğer... Sonra yanıldığımı fark ettim. Daha doğrusu artık başka seçenek kalmadığından mıdır nedir, oturup seyrettim. 3-5 topun bir cebe yollanmasından çok daha fazlası var bu oyunda. Satranç gibi, bir iki hamle sonrasını hesaplama var. Güvenli vuruş yapıp rakibi oynatmama var. Müthiş çektirmeler, double, kombineler var. Bir çok sporda yer almayan anlık muazzam espriler/jestler var. Gerçekten harika. Son birkaç senedir elimi eteğimi tamamen çektiğim, yüzüne bile bakmadığım, artık sürekli şikelerle, teşvik primleriyle anılır hale gelen Çin işkencesi Türkiye \"süper ligine\" selam olsun! Bugüne değin izlediğim sporlar arasında en çok vaktimi ayırdığım spor olma özelliğini kazanmıştır Snooker. Benim lise yıllarımda (1999-2001) L-Manyak dergisinin en arka sayfasında \"fotoğraftan karakter tahlili\" diye bir bölüm vardı. Belki hatırlayanlar çıkacaktır. Okur okur gülerdik. Bu derginin 1999-2001 arasındaki tüm sayılarına sahiptim fakat ne acıdır ki yer sıkıntısından dolayı çöpe atmak zorunda kaldım. İşte bu yazının devamı, benzer şekilde, daha geniş kitlelere Snooker sporunu sevdirmek amacıyla yazılmıştır. Ben de istedim ki kısa bir Snooker dünyası oyuncu tahlili yapalım. Öncelikle şunu söylemek yerinde olur: Snooker sporunda oyuncu kategorisi ikiye ayrılır. Birinci gruptakiler, oynarken aynı zamanda zevk aldığını belli de eden, oyunun kendi karakteristik ağırlığı ve ciddiyetine rağmen jest ve mimiklerini sergilemekten hiç çekinmeyen oyunculardır. Yeri gelir sırıtırlar, kendilerinden beklemediği vuruşlardan sonra şaşırırlar ve bunu içten içe değil, verdikleri, göstermiş oldukları tepkilerle alenen yaparlar. Rakibe nüktedan bir şekilde takılıp sözle, bazen de fiziksel olarak sataşmaktan geri durmazlar. İkinci kategoriye giren oyuncular ise, bahsi geçen şekilde adeta oyunun genel yapısı ile hususi karakteri son derece örtüşen, deyim yerindeyse ağır takılan, hakkında ne düşündüğü, ne hissettiğine dair hiçbir fikrin kafamızda oluşmasına müsaade etmeyen oyunculardır. Yüzlerine, hal ve hareketlerine bakmak çoğu kez nafiledir. Aklımıza rahmetli Kemal Sunal'ın \"mahkeme duvarı suratlı\" sözünü getirirler. Çok çok mecbur kalmadıkları müddetçe asla konuşmazlar. Ding Junhui: Çinli oyuncu. Ulusal aktörler arası geniş çaplı konvansiyonel savaşların, artık gerek yüksek maliyetler gerekse de dünya tarihinde bugüne kadar yaşanan deneyimler neticesinde uluslar arası ilişkilerdeki düşünüş tarzının farklılaşması nedeniyle yaşanmadığı günümüzde, böyle bir savaş çıksa dahi umurunda olmayacağını düşündüren bir profil çizmekte. \"Dünya yansa umurumda değil\" bakışının mucidi. Prototip olduğu yönünde de ciddi iddialar var. Araştırmalar kesintisiz sürüyor. Şahsen ben de bu kadar fazla maçını izlememe rağmen kanlı canlı görmeden inanmayacağım bundan böyle. Stephen Hendry: 7 kez dünya şampiyonu olmayı başarmış İskoç oyuncu. Yaşayan efsane. 1990-2002 yılları arası tam dokuz final oynamış, bunlardan yedisini kazanmış. \"Somurtabildiğin kadar somurt\" ekolünden. Bunun en güzel örneğidir Hendry. Akımının öncüsü. Kendisini gülerken görenler, kıyamet senaryoları üzerine düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar. Son yıllarda eski performansını arattıktan sonra ani bir kararla emekliye ayrıldı. Ancak söylemek gerekir ki, onu izlemek her daim bir keyifti. Kariyerinde üç tanesini canlı izleme şansına eriştiğim 11 tane maximum break -147- var. Matthew Stevens: Galli, haşarı çocuk. Henüz yaramazlık yapmış, fakat yaptığı hatanın da farkında olan mahcup bir çocuk edasıyla, bulunduğu ortamı pek sallamayan genç ergen yüz ifadesinin mutlak bileşimi. Her an, rakibi vuruşu yapmak için hareketlenirken çaktırmadan ıslık çalarak yanından çelme takacak gibi... Snooker dünya şampiyonasında iki kez final oynamışlığı var. Dikkat edilmesi gereken, tecrübeli bir isim. Uygun masayı bulduğunda iyi bir seri yaratıcıdır. Jimmy White: Büyük usta, bağrı açık küheylan. Steve Davis gibi o da gerçek bir duayen. İlginç vuruşlarıyla şova dönük bir oyuncu olduğundan sevilesi, takip edilesi biri olduğu muhakkak. 1994 snooker dünya şampiyonası finalini, karar oyununda kaçırdığı potla, adeta kendi elleriyle ezeli rakibi Stephen Hendry'e vermiştir. \"Tarihte hiç şampiyon olamamış büyük oyuncular/sporcular kimdir?\" sorusuna verilecek yanıtlardan biridir. Bu anlamda ben kendisini hep Gilles Villeneuve'e benzetirim. Kodaman bir havası da vardır White'ın, kendisi İngilizdir. Saygılar abi. Liang Wenbo: İşte karşınızda denk gelindiğinde, rakibi o an kim olursa olsun maçı asla kaçırılmaması gereken bir oyuncu. Wenbo, kamikaze pilotu gibi, ıstaka topunu en olmadık yerde paketin içine düşünmeksizin atabilme cesaretine sahip bir isimdir. Ben bu çocuğu hakikaten seviyorum. Böyle şeker gibi, snooker dünyasının ayrıksı bu tarz oyunculara ihtiyacı var gerçekten. Memleketi Çin de dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmuş, hadi hayırlısı diyoruz. Neil Robertson: Sarı fırtına. Snooker dünyasının Metin Tekin'i. 2009 dünya şampiyonasında zaten sinyalleri vermişti 1996 yılının Jacques Villeneuve'u gibi, nitekim ertesi yıl şampiyon olmuştu. İlk bakışta civcivi andıran Neil, üstte bahsettiğim 1. tip oyuncular kategorisine girer. Zaten bu çocuğun normalde bile yüzü gülüyor. 2009 yılında kazandığı bir sıralama turnuvası sonrası canlı yayında verdiği röportajda, kupayı bir süredir mail ile iletişim kurduğu, yakın zamanda hayatını kaybeden kanser hastası bir hayranına adadığını söylemişti. O an, daha önce benzer duyguları yaşamış biri olarak gözümdeki saygınlığı bir kat daha artmıştır Neil'ın. Bu sevimli ve matrak Aussie, dünyada son dönemde en üst düzey snooker oynayan oyuncuların en başında geliyor. Ronnie O'Sullivan: Söylenecek pek fazla bir şey yok. Aslında çok şey var da yok. Snooker'ın günümüzde belki de en iyisi. Son zamanlarda oynamaktan zevk almadığı hissediliyor. Mark King: Seri katil görünümlü. Hitman'in vücut bulmuş hali. Müzik eşliğinde slalomlar yaparak, dans ederek salona giren kişi. Bu nasıl snooker oyuncusu diyoruz içimizden, aklımıza bin bir türlü şey getiriyor. Mark Selby: Gazoz açacağı, snooker çözücü. Mark King ile oynadığı maçlardan birinde, sadece tek bir frame içinde ondan fazla snooker çözmüştür. Saçlar dik ve şekilli asi çocuk Fredrik Ljungberg imajından sıyrılıp efendi adam moduna geçmiştir. Son derece soğukkanlı bir oyuncu olarak göze çarpar. Yamuk yapmaz, arkadan vurmaz. Akça pakça suratıyla çuhaların beyaz topudur Mark Selby. Mark Allen: Geleceğin dünya şampiyonu demiştim vaktiyle, hala bekliyorum. Allen, tavus kuşunu andırır. Ronnie O'Sullivan ile yaptığı bir maçta, havlusunu ıstaka ucuna takarak oyun devam ederken beyaz bayrağı göndere çekmiştir. Eğlenceli, kanı fıkır fıkır kaynayan bir snooker oyuncusudur. Heyecanlanınca Yasemin Yalçın'ın Alican tiplemesi gibi hemen yanakları kızarır. Snooker'ın Cristiano Ronaldo'su bu kişiliktir. Mark Williams: \"Tecrübe konuşuyor\" deyimi bu adam için icat edilmiş olabilir. Hagi için, 1998 yılındaki Galatasaray-Athletic Bilbao maçı öncesi, \"Yıllanmış şarap gibi\" diyen Bilbao teknik direktörü Luis Fernandez şu Williams'ı görse, herhalde onun için de kesinlikle aynı şeyi söylerdi. Salt duruşuyla bile güven veren Galli, aynı vatandaşı Ryan Giggs gibi, spor camiasında profesyonelliğin en önemli örneklerinden birini teşkil eder. O da, oynarken çok fazla renk vermeyenler grubuna girer. En tipik tepkisi dudak hareketleridir. Kazanılmış, ancak seriyi devam ettiremediği bir frame'i çoğunlukla toplara dokunarak sonlandırmayı sever. Topu hissetmeyi seven bir oyuncu yapısındadır bu yönüyle. Jamie Cope: Jön. Bebeto. Rahatlıkla Türk sinemasında başrol oynar. Türker İnanoğlunun kendisiyle bir başrol için anlaşmak üzere olduğu gelen söylentiler arasında. Ayrıca Cope'un genç bayan izleyicileri Snooker'a çekmek amacıyla alternatif bir çekim gücü ve pazarlama aracı olduğu yönünde iddialar da gündemde. Kendisi 1985 doğumlu. Benden küçük. Shaun Murphy: Şişman sosis. Seni yerim sosis! 2005 snooker dünya şampiyonu. Bu tek şampiyonluğunu, ne gariptir ki, o güne dek şampiyonluğu bulunmayan bir diğer oyuncu olan Matthew Stevens karşısında kazanmıştır. Tombul ve sempatik görünümlü Murphy'yi görenlerin hemen oyuncudan makas alası gelir. Tipik bir İngiliz centilmeni olduğunu, 2009'da kendisiyle oynadığı maçta, kariyerinin dokuzuncu 147'sini yapan Stephen Hendry'i içten bir şekilde tebrik etmesinden anlıyoruz. Bunun dışında da maçlarda son derece efendi bir şekilde kendi halinde takılır zaten. Renk vermeyen oyuncular grubundan olduğunu söylemek mümkün. Buraya kadar kimler, kaç kişi okudu, gerçekten çok merak ediyorum 🙂 Neyse, okuyanlarla biz devam edelim. Kaldı ki, Formula 1 bile düşen izleyici sayısı neticesinde takvimden çıkarıldı. Şu aşamada en azından özel, gösteri amaçlı bir turnuva kısa vadede daha olası. Hoş, biz snooker çılgınları olarak ona da razıyız efenim. Yeter ki gelsin. Ne yazık ki bu dileğim gerçekleşmedi. Peki, Türk snooker izleyicisi nasıl bir şeye benzer? Kimdir, nedir veya ne değildir? Ronnie O'Sullivan'dan üçlü çektirmesini beklediğimiz bir kitle değildir haliyle. Snooker çok özel bir disiplin. Sporun karakteristik bir takım özellikleri ve oyunun kuralları, bu yönleri sevenler ve sporu bu şekilde keyif alarak izleyen gruplar itibariyle tabiat olarak daha farklı, seçkin diyebileceğimiz bir zümreye işaret ediyor. Snooker, onu izleyen seyirci kitlesi için vazgeçilmez. Dolayısıyla imkanı olan her snooker sever birey, mümkün olduğunca maçları izlemeye, turnuvaları takip etmeye çalışır. Yani yeri geldiğinde, boş kalındığında takip edilen alternatif, ikincil bir spor değildir. Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki, Türkiye'de bir turnuva düzenlendiğinde salonda yer alan izleyici tepkisi ve davranışı, yurt dışında olanlardan çok farklı olmayacaktır. Vuruşları yaparken adeta kızgın bir boğa gibidir, yakın çekimde dikkatli seyredin, bu durum bakışlarından hemen anlaşılır. İçinden; \"Ulen şimdi yaktım çıranı\" diye geçirir. Bilhassa almış olduğu cezadan sonra yaptığı muhteşem dönüşle de Kadir Tapucu'ya selamını çakmıştır Wishaw'dan. Anlaşılacağı gibi kendisi gayda diyarından; İskoçya. Marco Fu: Eksantrik ismiyle bir döneme damgasını vurmuş, zamanında çılgınlar gibi sevdiğimiz Shawn Kemp'i hatırlatır. Temiz yüzlü, pespembe dudaklı bu arkadaş, dış görünümünün yarattığı sempatiyle, kendisini hiç tanımayan, yeni Snooker izleyicileri arasından otomatikman taraftar kazanır. Hong Kong Phooey en sevdiği çizgi filmdir çünkü kendisi de oralıdır. Kariyerinde maximum breake -147- bulunan Marco Fu, 1998 yılında profesyonel olmuş. Graeme Dott: Minik dev adam. Eski dünya şampiyonu. Tek dünya şampiyonluğunu 2006'da kazanmıştır. O sene yarı finalde The Rocket'i geçtiğini ve finalde Peter Ebdon'ı mağlup ettiğini hatırlatalım. O da gerçek bir centilmen. Kaybettiği maçtan sonra rakibin elini yalnızca mecburiyetten değil, içtenlikle de sıkabilen bir adam. Sesi eski bakanlardan Suat Kılıç'la yarışamayacak düzeyde olsa da acayip sevdiğim, sonsuz saygı duyduğum biri. Stephen Hendry, Welsh Open 2011'de kariyerinin onuncu 147'sini yaparken, kendi maçını bırakıp yan masadaki müsabakaya kilitlenmiştir Neil Roberston'la beraber. Steve Davis: The Nugget. 1957 doğumlu, 1980'lerde fırtına gibi esmiştir. Üç ihtilale de tanıklık etmiştir. 1990'larda Stephen Hendry Snooker'ı nasıl domine etmişse, aynı şeyi 1980'lerdeki Steve Davis için söyleyebiliriz rahatlıkla. Altı kez dünya şampiyonu olmuştur ve halen aktif olarak sporun içindedir. 2010 Dünya Snooker Şampiyonasındaki unutulmaz maçta, kimsenin beklemediği bir anda John Higgins'i turnuva dışına iterek erkenden tatile yollamıştır. Şahsen Steve Davis'in oynadığı herhangi bir maç benim için her zaman öncelikli olarak izlenebilir bir müsabakadır. Esprili kişiliğini bulunduğu ortama yansıtmaktan asla çekinmez. Maçları yarı stand-up havasında geçer. Bu adamı bu yönüyle Dee Dee Bridgewater'a benzetiyorum ben. Konserlerine gitmiş veya izlemiş olanlar bilir, asıl işi şarkı söylemektir, layıkıyla yapar zaten. Aralarda, şarkı sonlarında da kişisel gösterisini sunar, seyircileri kopartır. Joel Walker: Genç insan, anjin-san. The Rocket kendisi için \"Adam olacak çocuk\" demişti vaktiyle. 2020 itibariyle 25 yaşına geldi ama gözle görünür bir başarı elde edemedi. Dominic Dale: 1971 doğumlu. Dominik Cumhuriyetiyle bir alakası yok, kendisi Galli. Lakabı Spaceman'dir. Sarı saçın kendisine yakışmadığını düşünüyorum. Magazin basınından aldığım haberlere göre oldukça fazla sayıda kadın fanatiği var. Türkiye'ye bekliyoruz, orada göreceğiz. Şimdi tekrar düşündüm de, bu adamın ismi de karizmatik geliyor kulağa yahu! Dennis Taylor: Rampaların ustasıyım, gözlüklerinin hastasıyım! Bir Lady Gaga, bir Barbaros Hayrettin, bir de Dennis Taylor. Komedi Dans Üçlüsü halt etmiş. 1985 dünya şampiyonu artık epeyce yaşlanmış. Ama hala sapasağlam görünüyor. Peter Ebdon: İngiliz. Defansif yönü ağır basar, çoğu kez \"Çanakkale Geçilmezi\" oynar. Bu taktikle rakibi canından bezdirirken maçı da çaktırmadan alıp götürür. Ne olduğunu bile anlamazsın. 2002 dünya şampiyonudur. Bu finali kazanarak Stephen Hendry'nin 8. kez dünya şampiyonluğunu kazanmasına mani olmuştur. Belki de kırılması imkansıza yakın bir rekor olacaktı bu. Hoş, yedi şampiyonlukla bile bu zaten erişilmesi güç bir unvandır ve buna yaklaşması muhtemel isimler Ronnie O'sullivan, Mark Selby ve John Higgins'tir. Esrarengiz bir hava taşıyan Peter Ebdon'un snooker kariyeri, umarız Avrupa şampiyonu olup dibe vuran Galatasaray'ın kaderine benzemez ve ellisine merdiven dayamış olan bu oyuncu bir kez daha dünya şampiyonası kazanır. Sözlerime burada son verirken, bütün oyuncuları çok sevdiğimi belirtiyor, sabırla buraya kadar okuyan herkese saygılar sunuyorum."} {"url": "https://gezivita.com/snooker-kurallari", "text": "İkiye ayırdığım bu yazının ilk bölümünde, Snooker nedir sorusuna cevap vermiş ve Snooker oyun kuralları hakkında bir giriş yapmıştık hatırlarsanız. Eğer okumadıysanız, lütfen önce o yazıyı mutlaka okuyun! Aksi takdirde hiçbir şey anlaşılmayacaktır. Çünkü Snooker nasıl bir spor anlamak istiyorsanız, Snooker kuralları hakkında en başından ve tane tane bilgi edinilmesi gerekiyor. Şimdi biz kaldığımız yerden devam edelim. Snooker en basit ifadeyle, bir oyuncunun ıstaka topu olan beyazı, rakibin hedef topunu göremeyecek şekilde bırakması demektir. Buna Snooker bırakmak da denir. Hemen bunu biraz açalım. Örneğin bir oyuncu, kendisine, masadaki kırmızılardan hiçbirini pot yapabilecek uygun bir pozisyon bulamamış olsun. Burada, yazının ilk bölümünde bahsettiğim güvenli vuruş yapmak ve hatta eğer mümkünse rakibe snooker bırakmak mantıklıdır. Neden? Çünkü rakip, eğer kendisine bırakılan bu snooker'ı çözemezse, yani hedeflediği topa değemezse faul yapmış olur. Bu da Snooker bırakan oyuncunun hanesine ekstra puan olarak yazılır. Gördüğünüz gibi Snooker, sadece pot yaparak değil, ismini aldığı \"Snooker\" bırakılarak da puan kazanılabilen çok keyifli bir oyundur. Snooker bırakmak ve snooker çözmek de, en az güzel pot yapabilmek kadar yetenek gerektirir. Buradan çıkarabileceğimiz doğal sonuç şudur: Snooker, çok çeşitli vuruşların yapılabildiği komplike bir oyundur. Yani oyunun sadece bir yönünde sahip olunan yetenek, sizi her zaman istenen sonuca ve kazanmaya götürmez. Oyuncular idmanlarda, oyunu her yönüyle ve aynı disiplinle çalışmak zorundadır. Elbette Snooker oyuncuları bu farklı yönlerinden birinde çok daha üstün olabilirler. Örneğin kimi oyuncular uzun pot yüzdesinde çok başarılıdır, yani uzun mesafeli potları harika atarlar. Kimileri ıstaka topu kontrolünde ve snooker bırakma konusunda ustadır. Istaka topunu rakibin kendi toplarını göremeyecek yerlere atar, başka toplarla ıstaka topunu çok iyi saklamayı becerirler. Kimileri ise nefis Snooker çözer. Örneğin dört kez dünya şampiyonluğu bulunan Mark Selby, bu tür oyuncuların en başında gelir. Mark Selby en zor snookerları bile başarıyla çözen bir oyuncudur. Snooker bırakmak ne demek? Aşağıdaki ilk fotoğraf, buraya kadar yazıyla anlatmaya çalıştığım durumu net bir şekilde gösteriyor. Burada oyuncunun sıra kendisine geldiğinde görmesi gereken hedef topu kırmızı mesela. Neden kırmızı? Çünkü masadaki tüm kırmızılar henüz bitmemiş. Snooker oyun kuralları önce kırmızıların görülmesi gerektiğini söylüyor bize. Demek ki bu pozisyonda hedef top kırmızı. Ancak oyuncu direk vuruşla hedef topu olan kırmızıyı göremiyor. Çünkü ıstaka topu olan beyaz, masanın üst tarafındaki kısa banda çok yakın bırakılmış. Ancak daha da önemlisi, siyah top, hedef topun -yani kırmızının- önünde bir engel olarak duruyor. İşte bu \"Snooker\" oluyor. Aşağıdaki resimde de, tipik bir snooker bırakma örneği görülüyor. Masada kalan tek bir kırmızı top var ve oyuncu öncelikle yine buna oynamak zorunda. Rakibi, bir üstteki örneğin aksine, bu kez ıstaka topunu siyahın arkasına atarak snooker bırakmış. Üstelik bu pozisyonda Snooker çözmek daha da zor çünkü arada bir başka renkli daha, pembe var. İşte böyle bir durumda yapılması gereken, bantlar yardımıyla kırmızı topu görmeye çalışmaktır. Maçı yayınlayan reji, yani Snooker canlı yayın yapan resmi kuruluş, üstteki ilk fotoğrafta olduğu gibi, örnek bir hayali çizgi ile en olası senaryoyu bize gösteriyor zaten. Snooker izlerken, yayın esnasında kimi zaman bu tür senaryolar ekran başındakilerle paylaşılır. Bu çizgileri, maçı yorumlayan eski oyuncular oluşturur. Özellikle de eski dünya şampiyonları. Şimdi aşağıdaki örneği inceleyelim. Kırmızılar masada son derece açık olmasına rağmen, yeşil arkasına saklanan beyazla, çok güzel bir snooker bırakılmış. Yani direk pot açısı yok. Oyuncu masaya geliyor ve bu Snooker'ı çözebilecek olası bir yol, rejiden ekran başındaki bizlerle paylaşılıyor. Zira bu türden bir masada, bu çok önemli bir ayrıntı. Yani burada önemli olan hem snooker'ı çözmek, hem de bununla aynı anda beyaz top kontrolünü yitirmeden, onu da güvenli bir yere göndermek. Peki neden? Eğer sadece Snooker çözülür de, ıstaka topu kontrolü iyi olmazsa, kırmızıların böylesine açık olduğu bir masada, size snooker bırakan rakibe, çok sayıda kırmızıdan birini rahatça pot yapma şansı vermiş olursunuz da ondan. Ancak Snooker bırakmak sadece kırmızı toplarla ilgili değildir elbette. Çeşitli snooker durumları olabilir. Örneğin masada tüm kırmızıların cebe girmiş olduğunu farz edelim bu defa. Tüm kırmızılar cebe girdiyse, masada sadece renkli toplar kalmış demektir. Bunların da kendi puanlarına göre vuruş sıraları var. Yazının ilk bölümünde puanlarını öğrenmiştik hatırlarsanız. Yani sırasıyla görülmesi gereken bu toplar; sarı, yeşil, kahverengi, mavi, pembe ve siyah. Burada da oyuncu, masada kalanlara göre, o anda hangi topu görmek zorundaysa, rakibi, o topu görmemesi için başka topların arkasına ıstaka topunu saklamaya çalışır. Aşağıda, sadece renkli topların kaldığı bir masada, oyuncuya bırakılan snooker görülüyor. Hedef top olan sarı, siyahın arkasına saklanmış. Üstelik ıstaka topu ile hedef top, masanın iki kısa bandına yakın, yani birbirinden oldukça uzak. Snooker bırakılan oyuncu, topu görmeyi başarırsa oyun kaldığı yerden devam eder. Göremezse faul olur. Faul sonrasında iki seçenek belirir: İlkinde, snooker bırakan oyuncu, kalan yerden oyuna devam eder. Bunu yapması için topun kaldığı yerin, onun masadaki oyuna devam edebilmesi için uygun bir pozisyonda kalması gerekir. Ya da oyuncu atışı rakibine tekrar ettirir. Yani snooker bırakılan oyuncu yeniden atış yapar. Burada da hakemler ıstaka topunu eski yerine getirirler. Artık teknoloji son derece ilerlediği için, aynı futboldaki VAR gibi, hakemler yan taraftaki ekranlardan yardım alarak, topu aynı yere koyarlar. Bunun için Snooker oynanan masanın hemen yanındaki bir alanda, video hakemi de yer alıyor hatta. Bir nevi yardımcı hakem gibi düşünebilirsiniz. Buradaki güzellik şu: Eğer snooker bırakılan oyuncuya, gerçekten çözmesi çok zor bir snooker bırakılmışsa, bu fauller yardımı ile snooker bırakan oyuncu çok önemli puanlar kazanabilmektedir. Üstelik yukarıda söylediğim gibi, kendisi hiç pot yapmadan, oturduğu yerden. Yazının ilk bölümünün sonunda yer alan, masada kalan sayının hesaplanmasını hatırladınız mı? 80 puanla önde olan bir oyuncu masadan ayrıldıktan sonra geriye 147-80= 67 puan kaldığını söylemiştik hani. 67 puan da frame kazanmaya yetmiyordu. İşte burada devreye bu türden snookerlar giriyor. Masada pot yaparak alabileceğiniz yeterli sayı yok. Ama rakibe snooker bırakarak kazanabileceğiniz ekstra puanlar var. Yani oyuncular, masada kalan maksimum sayı, frame'i kazanmalarına yetmiyorsa, snooker bırakarak rakibe faul yaptırmaya ve bu şekilde puan toplamaya çalışırlar. Geride de olsalar masaya gelirler. İşte size Snooker'ın bir başka güzelliği! Faul sonrasında tekrar ettirilen bu atışları izlemek de, ekran başında gerçekten çok keyifli oluyor. Oyuncular farklı bantlardan denemeler yapmak zorunda kalabiliyorlar kimi zaman. Hem güzel ve çözmesi zor snooker bırakan, hem de zor bir snookerı çözen oyuncuları, seyirciler alkışla hemen onore ederler. İşte tüm bunları birden yapabilmek, yani hem pot yapabilmek, hem snooker bırakmak hem de snooker çözmek, gerçekten büyük bir oyuncu olduğunuzu gösterir. İsterseniz buraya kadar anlattıklarımızdan sonra, şu videoyu beraberce izleyelim. Öyleyse gelelim faullere. Snooker faulleri hakkında da bir şeyler söyleyelim. Snooker'da çeşitli fauller var. Bir defa oyuncuların vuruş yaparken, bir ayaklarının -ucuyla da olsa- mutlaka zemine temas etmesi gerekiyor. Ronnie O'Sullivan vuruş yapmak için uzanırken, yeleğiyle masadaki bir başka topa değdi. İşte hakem faktörü burada bir kez daha devreye giriyor. Bunu tespit etmek de Snooker hakeminin görevleri arasında. Bu yüzden oyunu çok dikkatli izlemesi, hiçbir anı kaçırmaması gerekiyor. Snooker hakemliği bence gerçekten zor bir iş. Maç esnasında sürekli ayakta durmak zorunda olduklarını, yazının ilk bölümünde belirtmiştim zaten. Yaşı ilerlemiş hakemler için bu pek kolay olmasa gerek. Hakemlerin zaman zaman oyuncularla sert tartışmalar yaşadıklarından da bahsetmiştim. Hedef topun görülemediği vuruşlar, bir başka faul durumu. Yani ıstaka topu vuruş sonrasında hiçbir topa değmezse veya görülmesi gereken toptan başka bir topa değerse faul oluyor. Örneğin kırmızı toplara oynarken, kırmızı ile beraber başka bir renkli topun cebe girmesi de faul. Istaka topunun kendisinin cebe girmesi zaten başlı başına bir faul. Roket lakaplı Ronnie O'Sullivan gibi hızlı oynamayı seven oyuncular dışında pek kimseyi ilgilendirmediğini düşünsem de, masadaki tüm toplar durmadan vuruş yapmanın faul olduğunu da burada belirtmem gerekiyor. Yani oyuncu vuruş yaparken masada hareket eden bir top olmaması gerekiyor. Dediğim gibi, bu Roket dışında pek kimseyi ilgilendirmiyor diyebilirim. Bir de Peter Ebdon ve Rory Mcleod gibi, haddinden fazla yavaş oyuncular var ki, onları ne siz sorun ne ben anlatayım. İki pot arasında bazen sigara molası falan verilebilir bu oyuncuların maçını izlerken. Aynı şekilde, örneğin bir kırmızı sonrasında cebe atılan renkli top, hakem tarafından yerine konmadan yapılacak yeni bir vuruş da faul. Zaten tarihte böyle bir olay hiç yaşanmadı. Roket'in çoktan farklı kazandığı bir frame'de espri amaçlı yaptığı vuruşlar hariç. Şimdi gelelim, Snooker terimleri denince, akla ilk gelen, en çok kullanılan, bilmemiz gereken bazı kalıplara... Burayı maddeler halinde yazmak istiyorum. -Touching Ball : Bitişik top, ıstaka topu olan beyazın kırmızılardan birine bitişik olması demektir. Eğer hakem bitişik top kararı verirse, sıradaki oyuncu zaten ıstaka topu kırmızıyla bitişik yani kendiliğinden temas halinde olduğu için, topu tekrar bir kırmızıya vurmak için atmaz. -Decider : Birazdan bahsedeceğim \"siyah oyunu\" ile beraber, Snooker'ın en sevdiğim özelliklerinden biridir. Frame'lerin eşit olması halinde, kazanını belirleyecek son frame'e Snooker'da decider denir. Bu Frame'i alan maçı kazanacağı için, heyecan ve stres gerçekten çok yüksektir. Centilmenlik gereği oyuncular, aynı maç öncesinde olduğu gibi Decider frame'i öncesi de mutlaka el sıkışırlar. -Siyah Oyunu: Masadaki iki oyuncunun, frame'de topladıkları puanlarının eşit olması halinde oynanan oyuna verilen isimdir. Futboldaki uzatma gibi düşünebilirsiniz. Örneğin herhangi bir frame'de geriden gelen oyuncu diğerini yakalar ancak masadaki son siyahı attığı zaman puanları eşitlenirse, oyuncular tekrar masaya gelirler. Ancak bu kez masada sadece ıstaka topu ve siyah top bulunur. Siyahı pot yapan o frame'i kazanır. Buna Snooker'da siyah oyunu denir. Aşağıdaki videoda, üstelik bir Decider frame'inde gerçekleşen siyah oyunu var. Gerçekten nefis. -Yeniden Dizmek: Frame başladıktan sonra, vuruşlar yapılmasına rağmen toplar iyi açılmazsa, kırmızı paketi istenildiği gibi dağılmazsa ve oyuncular pek fazla pot yapamadan sürekli savunma vuruşları yaparsa, o frame yeniden dizme ile sıfırdan tekrar başlayabilir. Buna oyuncular müşterek karar verirler, hakem de kendisine bu karar bildirilince topları yeniden dizer ve frame yeniden başlar. Yalnız bitişik top kararının aksine, bu kararı hakem kendiliğinden veremez. Yani yeniden dizme ancak oyuncuların isteğiyle gerçekleşir. -Pakete Gitmek: Açılış yapıldıktan kısa bir süre sonra, kırmızıların olduğu pakete yapılan dağıtma vuruşudur. Bu vuruş diğer kırmızılara doğru yapılmaz. Bir kırmızı potu sonrasında, bir renkli top üzerinden yapılır ve paket o şekilde dağıtılır. Oyuncular genelde siyah top üzerinden açıyla bu vuruşu yaparlar. En sevdiğim oyunculardan biri olan Stephen Henrdy, mavi ile pakete giderek, Snooker'da devrim niteliğinde bir davranışa imza atmıştır. En kötüsü ise, bir oyuncunun iyi başladığı bir frame'de, pakete gitmesine rağmen yeterli sayıda ve güzel bir pozisyonda kırmızı top bulamamasıdır. Böyle olduğunda genelde güvenli vuruşa dönülür. -Şans Potu: Şans potu, adından da anlaşılacağı üzere, oyuncunun pot amacıyla vurmadığı halde pot yapabildiği durumu ifade eder. Veya oyuncunun pot amacıyla yaptığı bir vuruşta, istemeden başka bir topun cebe gitmesini ifade eder. Bundan sonra oyuncular hafif bir el hareketi ile rakibinden özür diler. Snooker kuralları içinde yer almasa da, Snooker'da bir oyuncunun diğer oyuncuyu yaptığı güzel bir vuruş nedeniyle tebrik etmesi de yaygın şekilde görülen davranışlardandır. Snooker oyuncuları bunu birkaç şekilde yaparlar. Oyuncu rakibini tebrik amacıyla ya eliyle hafifçe masa kenarına dokunur, ya da ıstakasını yine masa kenarında yukarıdan aşağı doğru hafifçe hareket ettirir. Amerikan bilardonun aksine, tebrik amacıyla parmak şıklatma Snooker'da görülmez. Snooker'da seyirci faktörü son derece önemlidir. Snooker Dünya Şampiyonası maçlarının öncesinde, sunucu Rob Walker oyuncuları tek tek anonsla masaya çağırır. Bunu yapmadan önce seyirciyi galeyana getirir, resmen ortamı havaya sokar ve bir alkış tufanı kopar. Oyuncuları çağırırken, onlar hakkında çok kısa -bir iki cümlelik kariyer anekdotları- bilgiler paylaşır ve çoğu zaman lakaplarını hatırlatır. Snooker'de çoğu oyuncunun lakabı vardır. Örneğin Ronnie O'Sullivan \"The Rocket\", Mark Selby \"The Jester from Leicester\", Stephen Hendry \"King of the Crucible\" lakabıyla anılır. Bu anonslar hem Crucible Tiyatrosundaki seyircileri, hem de ekran başındaki bizleri havaya sokar. Benim bile tüylerim diken diken oluyor diyebilirim. Kim bilir oyuncular neler hissediyordur! Ancak maç öncesinde böyle coşkuyla havaya giren, bağıran, ıslık çalan seyirci, hakemin frame'in başlayacağını belli eden anonsuyla bir anda derin bir sessizliğe gömülür. Bu maç sırasında da sürer. Ancak Snooker seyircisi tepkileri ile bazen kimi tuttuğunu da belli eder. Örneğin kaçan bir pot sonrası masaya gelen oyuncunun adını söylerek \"Come on!\" nidası atılması tipiktir. Bu gaza getirme nidası, fazla sayıda kişi tarafından yapılırsa ve haddinden fazla sürerse hakem bağırarak tatlı sert uyarır: Thank you! Settle down please! Bu, artık susun demektir. Yazının sonuna doğru yaklaşırken, Snooker oynarken kullanılan birkaç aparattan da bahsedelim. Snooker'da en çok kullanılan Snooker ekipmanları rest ve spider dediğimiz aparatlar. Rest, oyuncuların ıstaka ile yetişemedikleri yerde kullandıkları, ucu X şeklindeki sopadır. Vuruşlar bunun üzerine ıstakanın uç kısmı yerleştirilerek yapılır. Spider ise reste göre daha yüksektir. Bu da özellikle topların bitişik olduğu pozisyonlarda vuruş yapılmasını kolaylaştırır. Yazıyı bitirmeden önce Snooker ile ilgili bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum. Snooker dünya şampiyonası, her yıl nisan ayında düzenleniyor. Snooker takvimi yoğun bir spor. Yıl içinde çok fazla sayıda turnuva var. Arada sırada Eurosport snooker takvimi internet sayfasından kontrol ederek, sene içindeki turnuvaların tarihlerini ve yayın akışını bulabilirsiniz. Yazımı faydalı bulduysanız, alta bırakacağınız basit bir yorum bile beni çok mutlu eder inanın. Öğrendikten sonra, siz de Snooker'ı en az benim kadar seveceksiniz. Buna eminim. Şimdiden hepinize iyi seyirler!"} {"url": "https://gezivita.com/snooker-nedir", "text": "Peki Snooker nedir? Snooker bilardo çeşidi. Detaylara birazdan gireceğim zaten. Ancak detaylara girmeden hemen önce, altını çizmek istediğim çok önemli bir nokta var. Snooker nasıl oynanır sorusuna cevap vermek ve Snooker'ı gerçekten en basitine inerek anlatmak istiyorum size. Eğer şu an bu yazdıklarımı okuyorsanız, yani bir şekilde bu yazıya denk geldiyseniz sakın gitmeyin. \"Amaann canım, Snooker nedir öğrensem ne olacak sanki\" demeyin. Çünkü bilerek izleyen herkesin bu oyunu gerçekten sevebileceğini düşünüyorum ben. Buradaki \"Bilerek izlemek\" ifadesinden, Snooker kuralları bilmeyi kastediyorum elbette. Yani bilinçli bir şekilde bu oyunu izleyen herhangi biri, ilk izleyişte olmasa da zamanla bu oyunu çok sevecektir. Çünkü Snooker kuralları öğrendikten sonra bile, oyunu tam anlamıyla kavrayabilmek için belirli bir süre geçmesi gerekiyor. Yavaş yavaş tadını almaya başlıyorsunuz oyunun. Bunu acaba neye benzetebilirim diye düşündüm bir an için. Aklıma hemen bir yemeğin pişirilmesi geldi mesela. Hani bazı yemekleri yaptıktan sonra yemeğin tadının iyice kendini bulması için biraz beklemek gerekir ya, işte öyle. Yemeği pişirir pişirmez de yiyebilirsiniz elbette ama biraz bekledikten sonra tadı daha bir güzel olur, deyim yerindeyse yemek oturur. Çayın demini almasını beklemek gibi işte. Çünkü etrafımdan edindiğim genel izlenim, bu oyunun tam anlamıyla ne olduğunun bilinmemesi sebebiyle sevilmediğini -veya hiç ilgi çekmediğini de diyebiliriz buna aslında- gösteriyor bana. Bunu nereden biliyorum? Tabii ki öncelikle kendi deneyimimden. Küçüklüğümden beri sporla ilgilenirim. Daha doğrusu ilgilendiğimi düşünürdüm. Ve eminim ülkede yaşayan çoğu insan da böyle düşünüyor. Kime sorarsanız sorun, herkes \"sporsever\" mesela. Özellikle de erkekleri kastediyorum burada öncelikle. Ancak unutmamak gerekiyor ki, biz Türkiye'de yaşıyoruz. Ve Türkiye'de spor denince akla her zaman ve daima futbol geliyor. Bunu gazetelerin \"spor\" sayfalarına şöyle bir göz ucuyla bakarak rahatça anlayabilirsiniz zaten. Futbolu, basketbol ve voleybol izliyor. Ancak futbolun tartışmasız bir üstünlüğü söz konusu. Bu topraklarda doğan her erkek çocuğu gibi ben de futbolla büyüdüm elbette. Çocukluğum sokakta top peşinde koşmakla, mahalle maçı yapmakla geçti. Hayatımda ilk kez bir futbol maçına da yine çok küçük yaştayken gittim. Hiç unutmam, gittiğim ilk maç, Galatasaray-Banik Ostrava maçıydı. 1992'de Galatasaray-Eintracht Frankfurt, 1993'te Galatasaray-Roma maçlarında yine Ali Sami Yen Stadı tribünlerindeydim. 1990'ların ortalarına doğru bu kez basketbolla tanıştım. Ortaokuldayken gittiğim basketbol kursu, beni basketbola biraz daha yakınlaştırdı. Ancak en önemlisi, ben Türk basketbolunun yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığı, gelecekteki daha büyük başarıların filizlendiği bir dönemde çocuktum. Petar Naumoski'ye yetiştim bir defa. Efes Pilsen'in 1996 yılında Koraç Kupası zaferine giden maçlarını televizyondan canlı seyrettim. Team System Bologna ve Stefanel Milano maçları hafızamdaki tazeliğini korur. Hakan Peker'in molalarda çalan \"Ateşini Yolla Bana\" şarkısı kulaklarımdan, Abdi İpekçi'de asılı duran dev \"Efes Pilsen: Avrupa'daki Fırtına\" pankartı hala gözümün önünden gitmez. Efes, bu nedenle benim için hala Efes Pilsen'dir, Anadolu Efes falan değil. Türkiye'nin Siyasal İslam'ın gerçek yüzüyle henüz tanışmadığı, ne güzel günlermiş, şimdi çok daha iyi anlıyorum. Keşke o dönem Abdi İpekçi Spor Salonunda en azından bir maça da olsa gidebilseydim diye sonraları çok hayıflandım mesela. Ama ailemde, üstteki futbol maçları örneğinin aksine, beni tutup basketbol maçına götürebilecek biri yoktu işte. Üniversite yıllarında başka sporlara yönelmeye başladım yavaş yavaş. Belli bir olgunluğa erişmiş bir yetişkindim ne de olsa. Kendi tercihlerimi kendim yapabilecek yaştaydım artık. Bu noktada yaptığım tercihlerde, Eurosport'un etkisi büyük oldu. Yoksa yine kendi sosyal çevremle sınırlı kalsaydı, büyük ihtimalle asla bisiklet, snooker gibi sporlarla tanışamazdım diye düşünüyorum. 2007 sonrasında Fransa Bisiklet Turunu takip etmeye başladım. Bu yazının ana konusunu oluşturan Snooker ile tanışmam da, tam da bu döneme denk gelir. Yukarıda, \"Bilerek takip etmekten\" bahsetmiştim hatırlarsanız. Şimdi oraya doğru dönüyorum bu kısa girişten sonra. O zamanlar Eurosport'u ne zaman açsam, karşıma sabit duran bir kamera açısı ve yemyeşil bir çuha görüntüsü geliyordu. Bizim Türkiye'de takip etmeye alıştığımız \"sporlardan\" çok farklı bir sporu yayınlıyordu Eurosport, üstelik saatlerce. Zap yapıyordum, kanalı değiştiriyordum, birkaç saat sonra Eurosport'u tekrar açıyordum, yine aynı manzara, yine o monoton görüntü... Sanki dünyada başka yayınlayacak spor kalmamıştı! Söyledim ya, kamera bile neredeyse sabit, çekim açıları hiç değişmiyor, sadece renkli birkaç top ve ona ıstakayla vuran bir oyuncu görülüyor ekranda. Başka çare kalmadığından, bir gün oturup izlemeye karar verdim. İlk kimin maçını izlediğimi bile hatırlamıyorum inanın. İlk anda, bekleneceği üzere çok sıkıldım. \"Keşke zap yapsaydım yine, boşa vakit harcadım\" diye geçirdim içimden. Sonra kendimi zorladım ve direttim. Çünkü anlaşılan o ki Snooker Eurosport ile adeta özdeşleşmişti ve hiçbir yere gitmeye de niyeti yoktu. Yüksek lisans sonrası, askere gitmeden hemen önce. Peki Eurosport'un Türk spikerleri ne yaptı? Bu sporu öyle güzel anlattılar, Snooker nasıl oynanır öyle güzel açıkladılar ki, bir süre sonra resmen bu oyunun müptelası oldum. İşte bu yazımda ben de size son derece basitçe, çok kolay ve anlaşılır bir biçimde Snooker'ı tanıtmak istiyorum. Ama bunu yaparken sadede geleceğim hemen. Yani Snooker tarihi gibi konulardan bahsetmeyeceğim. Onu zaten siz de benim gibi oyunu tanıyıp sevdikten sonra kendiniz araştırabilirsiniz. Yalnız sizden çok önemli bir ricam var! Lütfen bu yazıyı çevrenizle, arkadaşlarınızla paylaşın. Sosyal medyada paylaşın. Paylaşın ki, bu son derece keyifli sporu daha fazla insan yakından tanısın ve anlasın. Takip etmeye başladıktan sonra, \"Bunca yıl neden hiç izlememişim?\" diyeceklerine adım gibi eminim. Yazının en başında söylediğim gibi, Snooker bilardo çeşidi ama bir hayli değişik. Yani bizim aşina olduğumuz Amerikan bilardosu veya üç toptan çok farklı Snooker kuralları var. Snooker bilardo farkı birazdan kafanızda iyice netleşecek zaten. Bir defa her şeyden önce şunu söylemek istiyorum. Snooker masası diğerlerinden daha büyük, topların girdiği cepler ise daha küçük. Bu da, bu oyunun aslında görünenden ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor bize. Snooker masasında kırmızı ve renkli toplar bulunuyor. Masanın başlangıç şeklinde, üçgen halinde birbirine bitişik nizamda yer alan on beş tane kırmızı top var. Her bir kırmızı topun değeri bir puan. Bu kırmızı topların yanı sıra, altı tane renkli top yer alıyor. Siyah ve pembe top kırmızılara yakınken, mavi top masanın tam ortasında. \"D Hattı\" dediğimiz bölgede ise sarı, kahverengi ve yeşil top bulunuyor. Puan değerlerine göre küçükten büyüğe doğru sıralarsak; sarı top iki puan, yeşil top üç puan, kahverengi top dört puan, mavi top beş puan, pembe top altı puan ve siyah top yedi puan. - Kırmızı top = 1 puan - Sarı top = 2 puan - Yeşil top = 3 puan - Kahverengi top = 4 puan - Mavi top = 5 puan - Pembe top = 6 puan - Siyah top = 7 puan Oyunun temel amacı, önce bir kırmızıyı ceplerden herhangi birine attıktan sonra, istediğiniz herhangi bir renkliyi daha cebe sokarak, rakibinizden daha fazla puan toplamak. Yani masayı tamamen temizlemek zorunda da değilsiniz her zaman. Bir kırmızı, bir renkli. Bir kırmızı, bir renkli. Bu kadar basit aslında. Önce kırmızı sonra pembe topu cebe gönderirseniz örneğin, kırmızı 1 puan + pembe 6 puan olduğu için 7 puan alıyorsunuz. Hesaplaması bu kadar kolay. Ancak Snooker oyuncuları, puan değeri en yüksek renkli top siyah olduğu için, her kırmızıdan sonra öncelikle siyaha uygun bir pozisyonda kalmak isterler. Bunu başaramadıkları takdirde diğer renkli seçeneklerini düşünürler. Yani Snooker, sadece pot yapmak ile ilgili de değil. Aksine, pot sonrasında beyaz topun kalacağı yeri ve hangi renkli ile devam edileceğini de hesaplamayı gerektiren bir spor. Hatta ve hatta, eğer herhangi bir şekilde pot yapamıyorsanız, vuruş sonrasında rakibinize uygun bir masa bırakmamak adına, \"Güvenli Vuruş\" dediğimiz vuruşu yapmak zorundasınız. Uygun bir masadan kasıt, kırmızı topların masada açık bir şekilde, pot yapılmaya müsait şekilde olması demek. Tahmin edeceğiniz üzere Snooker'da pot yapmak topu cebe göndermek anlamına geliyor. İngilizcesi \"Cue Ball\" olan \"Istaka Topu\" ise beyaz top. Yani tüm vuruşlar beyaz top ile yapılıyor. Güvenli vuruş ise, yapamadığınız bir pot sonrasında, rakibe uygun bir pozisyon bırakmamak anlamına geliyor. Gol atamıyorsan, hiç olmazsa yeme mantığı. Burada da beyaz topun kontrolü çok önemli. Yapamadığınız bir pot sonrası beyazı istediğiniz yere gönderebilmek, önemli bir fark yaratıyor bu oyunda. Rakibinizin kolay pot açısı bulamayacağı bir yere göndermeniz gerekiyor ıstaka topunu. Gördüğünüz gibi, Snooker terimleri de yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Bu arada şunu hatırlatmış olayım, Snooker oyuncuları Amerikan bilardonun aksine, pot yapmadan önce topu atacakları deliği söylemek veya işaretle göstermek zorunda değiller. Böyle bir kural yok. Sanırım buraya kadar herhangi bir sorun yok. Gördüğünüz gibi, Snooker kuralları öyle çok karmaşık değil. Ancak bu basit kuralları hiç bilmeden, sadece masanın ilk veya dağılmış haline dışarıdan bakınca, Çince gibi geldiği konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. İnsanları bu oyundan soğutan kısım tam da burası zaten. Snooker maçları, turnuvasına göre farklı sayıda frameler üzerinden oynanıyor. Örneğin Snooker dünya şampiyonası finali maksimum otuz beş (35) frame üzerinden oynanıyor. Bu şu demek: on sekiz frame kazanan, maçı da kazanır. Yani yarıdan bir fazla. Ancak ismine sıralama turnuvası dediğimiz yıl içindeki diğer turnuvalardaki maçların frame sayıları değişken. Bunları ezberlemeye falan da kalkmayın sakın, hiç gerek yok. Tabii ki hangi turnuva olursa olsun, genelde turlar ilerledikçe oynanacak frame sayısı da çoğu zaman artıyor. Örneğin buradaki 27 ve 66, oyuncuların oynanmakta olan frame'de aldıkları sayıları, parantez içindeki 11, maksimum oynanacak frame sayısını, 1-1 ise o andaki skoru gösteriyor. 11 frame üzerinden oynanan bir maçı, 6 frame alan kazanır. Buradan da şunu rahatça anlıyoruz ki, Snooker, pot yapma yeteneğinin yanı sıra, gerçekten mental ve fiziksel dayanıklılık isteyen bir spor. Aynı snooker oyuncusunun, yirmili yaşlarının başındaki kondisyonuyla, ellili yaşlarının başındaki kondisyonu, aynı verimliliği ve başarıyı doğurmayabiliyor haliyle. Yedi kez dünya şampiyonu olan ve bu sporun tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Stephen Hendry, sanırım buna en güzel örnek. 1990 ile 2002 arasında, -kazandığı birçok sıralama turnuvasının yanı sıra- dokuz dünya şampiyonası finali oynayan ve Snooker'da yaklaşık on yıl gibi bir süre içinde tüm rekorları alt üst eden Hendry, prime dönemi sona erdikten sonra, 2005 sonrasında hiçbir sıralama turnuvası kazanamadı. Buna rağmen denilebilir ki, ilerlemiş yaşına karşın profesyonel olarak bu oyunda aktif olan çok sayıda oyuncu var. Hatta üç kez dünya şampiyonu olan Galli oyuncu Mark Williams, 2003 yılında, yirmi sekiz yaşındayken kazandığı ikinci şampiyonluktan sonra gelen üçüncü şampiyonluğunu, 2018 yılında, yani bir öncekinden tam on beş yıl sonra, bu kez kırk üç yaşında, kariyerinin ikinci baharındayken kazandı. Bu da Snooker'ın diğer spor dallarından en belirgin farklarından biri. Yaş önemli bir belirleyici ama her zaman değil. Örneğin Snooker'ın büyük ustalarından biri olan Jimmy White, 2023 yılı itibari ile altmış bir yaşında ve hala oyunun içinde. Evet, en son frame'lerden bahsediyorduk. Bir frame, on beş dakika da sürebiliyor, nadiren görülmekle beraber kırk, kırk beş dakika da. Hatta bazen bir saat bile süren frame'ler oluyor. Çok sayıda frame üzerinden oynanan maçların neden saatlerce sürdüğünü ve yazının girişinde bahsettiğim, Eurosport snooker maçlarına neden bu denli geniş pay ayırdığı da böylece açıklığa kavuşmuş oluyor. Zaten bu yüzden, bir snooker maçı, tek bir seansta bitmiyor. Yani oyuncular maça başladıktan sonra bir solukta maç neticelenmiyor. Maçlar, frame sayısına göre \"seans\" dediğimiz bölümler halinde oynanıyor. Bunun da daha rahat anlaşılması için örnekler verelim. Mesela bir seans maksimum sekiz frame üzerinden oynanacak olsun. Bu seans 5-3 de bitebilir, 8-0 da. Sekiz frame oynandığı zaman bir ara veriliyor. Uzun soluklu maçlarda bu aralar birkaç saat olabileceği gibi, maçlar birden fazla güne de yayılabiliyor. Bazen de iki seans arasında on beş dakikalık kısa aralar oluyor. Dediğim gibi, bu da turnuvaya göre değişiklik gösteriyor ve burada da ezberlemeniz veya akılda tutmanız gereken çok özel bir bilgi yok. Zaten olduğu zaman ben altını çiziyorum, merak etmeyin. Tüm kırmızılar cebe girdikten sonra, sırasıyla sarı, yeşil, kahverengi, mavi, pembe ve siyah ceplere atılarak frame tamamlanıyor. Yalnız burada hatırlamamız gereken çok önemli bir bilgi var. Kırmızı topları ceplere atmaya başladıktan sonra, tüm kırmızılar cebe atılıncaya dek, kırmızıdan sonra hangi renkli cebe atılmış olursa olsun, cepten çıkarılıp masadaki ilk yerine konuluyor. Yani masanın dağılmadan önceki kendi yerine. Tüm kırmızılar bittikten sonra ise renkliler artık cepten geri çıkarılmıyor. Snooker masası olan amatör bilardo salonlarında evet. Ancak profesyonel turnuvalarda bunu yapan özel bir kişi var: Snooker hakemi. Siyah takım elbisesiyle oyuncular vuruş yaparken -ve tabii ki tüm maç boyunca- sürekli ayakta duran ve dikkatle onları izleyen hakem, aslında çok önemli görevleri icra ediyor. Çünkü hakemin tek fonksiyonu cepten renkli topları çıkarmak değil. Faul, free ball, touching ball gibi kararlar da veren Snooker hakemlerinin en dikkat çekici yaptırımlarından biri ise, maç sırasında taşkınlık çıkaran, huzur bozan seyircileri salondan dışarı çıkartabilme gücü. Bunun yanı sıra kimi zaman oyuncularla hakem arasında pozisyonlar ve verilen kararlar ile ilgili tartışma yaşanması, Snooker'ın en ilgi çekici yönlerinden birini oluşturuyor. Dışarıdan son derece monoton görünen bu sporun, en heyecan verici yönlerinden biri de bu kesinlikle. Güzel bir uzun mesafeli pot, harika bir snooker bırakma veya oldukça zor bir snooker'ı çözmek kadar, bu da bu spora keyif katan bir yön kesinlikle. Özellikle sivri dilli ve baskın karakterli oyuncular, kimi zaman hakemlerle sert diyaloglara girebiliyorlar. Hakemler ayrıca oyuncuların -örneğin kaçan bir pottan sonra yaptığı- abartılı jest ve mimiklerini de uyarabiliyor. Hatta 2023 Dünya Snooker Şampiyonasındaki bir maç sırasında hakem, kaçırdığı potlardan sonra etraftan duyulabilecek şekilde küfür eden Snooker oyuncusu Matthew Selt'i, bunu tekrarlamaması konusunda ciddi biçimde uyarmıştı. Burada da şunun altını çizmek gerekiyor. Sonuçta hakemler ne derse o oluyor. Gördüğünüz gibi Snooker centilmenlerin oyunu. Sırf bu bile onu özel kılıyor. Bir oyuncunun, masaya gelip tek ıstakada topladığı sayıya \"Break\" deniyor. Snooker'da yüzlük seri yapmak yani tek ıstakada en az yüz (100) puan ve üzerinde bir sayı almak önemli bir başarı kabul edilir ve bu, oyuncuların kariyer istatistiklerinde mutlaka gösterilir. Yazının en başında bunun nedenini söylemiştik aslında: Snooker görünenden çok daha zor bir oyun. 100'lük seri yapmak önemlidir ve seyirciler de bunu yapan oyuncuyu mutlaka alkışlar. Tarihte binin (1000) üzerinde yüzlük seri yapan tek oyuncu var: Ronnie O'Sullivan. Maksimum seri veya \"147\" ise Snooker maçlarında sıkça duyacağınız önemli bir kavramdır. 147, masaya gelip tek ıstakada alınabilecek en yüksek puanın alınması demektir. Buna da \"Maximum Break\" denir. Sıkça ismi duyulur ama yapması gerçekten çok zordur. Bunu yapabilen oyuncu sayısı da hayli azdır. Eğer canlı izlediğiniz bir Snooker maçında, 147 yapan bir oyuncuya denk geldiyseniz, gerçekten kayınvalideniz sizi seviyor demektir. Bu benim başıma, hatırladığım kadarıyla üç-dört kez geldi. Yani maksimum seri, hem yapan oyuncu hem de onu canlı izleyen snooker seyircisi için çok şey ifade eder. Galatasaray-Arsenal maçında, Kopenhag'ta tribünde olmak gibi bir şeydir bu. Zaten turnuvalarda, hem en yüksek seri, hem de 147, ekstra para ödülü ile taçlandırılır. Snooker'ın doğum yeri Büyük Britanya olduğu için, bu para biriminin Pound ve miktarın da hayli yüksek olduğunu belirteyim. Bu da oyuncular için ekstra motivasyon kaynağıdır. Yani ilk turlarda elendiğiniz bir turnuvada bile, bu türden bir başarı ile ciddi miktarlar kazanma şansınız vardır. Bunu yapabilmek için oyuncuların ilk kırmızıdan başlayarak sürekli en yüksek puan değerine sahip olan siyah ile oynaması gerekir. Yani bir kırmızı, bir siyah. Bir kırmızı, arkasından bir siyah. Tüm kırmızılar cebe atıldıktan sonra da, sırasıyla tüm renkliler. Şimdi, hem buraya kadar anlattığımız Snooker oyununun mantığını daha iyi kavramak, hem de tarihin en kısa sürede yapılmış 147'sini görmek için şunu bir izleyelim. Dikkatli seyredin çünkü eşi benzeri olmayan bir şeydir bu. Koyu bir Stephen Hendry hayranı olmakla beraber, Ronnie O'Sullivan'a da saygım sonsuzdur. Buradan da, bir frame'in o andaki mevcut skoruna göre, örneğin masada o an oynamayan oyuncunun o frame'ı kazanmak için kaç puana ihtiyacı olduğu hesaplanabilir. Yani masada kalan sayının hesaplanmasından bahsedelim biraz. Desteklediğiniz bir oyuncu, diğer oyuncunun olası bir pot kaçırması durumunda masaya yeniden geldiğinde, alabileceği kaç sayı var, bunu hesaplayabiliriz. Örneğin A oyuncusu, sürekli siyah ile oynayarak on kırmızı topu cebe göndermiş ve sonra sıradaki topu pot yapamayarak serisini noktalamış olsun. Aldığı puanı hemen hesaplayalım: Bir kırmızı + siyah oyunu= (1+7 puan) 8 puan. 8x10=80 Puan. Masadan alınabilecek maksimum puan kaçtı? 147. Demek ki diğer oyuncunun masada kalanlardan alabileceği maksimum puan, 147-80=67 oluyor. Yani bu oyuncu masada kalan en yüksek puanlı bir seri bile inşa etse, frame'i kazanması imkansız. Haydi fotoğraflı bir başka örnek daha verelim isterseniz. Dikkatlice bakalım masaya. Masa, Stephen Hendry ile Ken Doherty arasında oynanan maçtaki bir frame'den. Serisini noktalayan Hendry'nin, 68 puanı var. Sıra diğer oyuncu -1997 Dünya Şampiyonu olan- Ken Doherty'de. Masada kalan toplardan, alınabilecek puanı hesaplayabiliriz kolayca. Masada beş kırmızı kalmış. Diğerleri zaten renkli toplar. Eğer Doherty beş kırmızıyı da arkasından siyah ile oynar, tüm kırmızılar bittikten sonra da tüm renklileri pot yaparsa, en fazla 67 puan alabiliyor. Masada beş kırmızı kaldığına göre, hepsini arkasından siyah ile oynayarak cebe yollaması demek, 5x8=40 puan demek. Ve altmış yedi sayı, frame'i kazanmaya yetmiyor çünkü Hendry masayı bıraktığında zaten altmış sekiz puanı vardı. Hatta, eğer masa uygun değilse, veya söz gelimi ıstaka topunu istediği yere gönderemezse, belki kırmızı sonrasında sürekli siyah ile değil de başka renklilerle oynamak durumunda kalacak. Böyle olunca alacağı puan, altmış yediden de daha düşük olacak. İşte burada da bu oyunun bir başka güzel yanı, oyuna ismini veren \"Snooker\" kavramı karşımıza geliyor yeniden. Artık Snooker nedir sorusuna, \"Bir bilardo çeşididir\" cümlesinden daha farklı bir cevap daha verebiliriz."} {"url": "https://gezivita.com/stefan-zweig", "text": "Sürgün, her zaman bir marjinal olacağınız ve önceden belirlenmiş bir yolu izleyemediğiniz için, bir entelektüel olarak yaptığınız her şeyi kendi kendinize yapmanız gerektiği anlamına gelir. Kimler sürgüne gitmemiştir ki şu koskoca dünya tarihinde? Çağının en büyük isimleri, nice dehalar, sanatçılar, yazarlar... Cicero, Nazım Hikmet, Seneca, Troçki, Machiavelli, Stefan Zweig... İsimleri burada saymakla bitmez. Avusturyalı yazar, 1881 yılında, Moritz ve Ida çiftinin ikinci çocukları olarak Viyana'da doğar. Ağabeyiyle birlikte henüz küçük yaşlardan başlayarak yabancı dil ve piyano dersleri alır. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrenir. Ancak Viyana'da doğmuş olmasına karşın, hayatının büyük ve oldukça önemli bir bölümünü Salzburg'da geçirir. İlham perisi, Avusturyalının başucundan hiç ayrılmaz bu kendine has atmosferde. Nehri, dar sokakları ve Mirabel Bahçeleri ile Salzburg, ona yazmak için ihtiyaç duyduğu enerjiyi, dinginliği ve huzuru fazlasıyla vermektedir. Şehrin Avrupa'nın ileri gelen kentlerine, kültür ve sanat çevrelerine olan yakınlığı da gözden kaçırılmaması gereken büyük bir avantajdır hiç şüphesiz. Zweig'in bahsettiği inziva, hem entelektüel hem coğrafi bir özellik taşıyordu. 1918'de Friderike ile birlikte İsviçre'den dönerken kısa bir tatil için Salzburg'a uğramışlardı. Savaş sonrası dönemde bile bir taşra kasabası olmaya devam eden Salzburg, etkileyici manzarasıyla sakin ve huzurlu bir yerdi. Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım! Yaşlanmaktan korkuyorum, günün birinde yorulacağımdan, tembelleşeceğimden ve yolculuk edemeyeceğimden çok korkuyorum. Ancak seyahatlerinin çoğu, özellikle 1935 yılından sonra zorunlu bir göçten farksız hale gelir onun için. Çünkü bir süre sonra mecburi istikametler hayatında daha fazla yer işgal etmeye başlar. 1936 yazına gelindiğinde, Alman yayıncısı Anton Kippenberg, artan Nazi baskısı nedeniyle artık kitaplarını basamaz hale gelir. Döneminin dünyaca ünlü yazarı, artık bambaşka bir maceraya sürüklenecektir. Ve gezmeyi çok seven iflah olmaz bu hümanist, yine hayatın son derece garip bir cilvesi olarak, kısa bir süre sonra Haymatlos durumuna bile düşer. Belki de bizim gerçek kaderimiz ebedi olarak yolda olmaktır, hiç durmadan nostaljiyle pişman olan ve arzulayan, dinlenmeye susamış ve hiç durmadan başıboş yola koyulan. Kutsal olan bir şey varsa, o da nereye vardığınızı bilmediğimiz fakat inatla izlediğimiz yoldur, tıpkı karanlık ve tehlikeler arasında bizi neyin beklediğini bilmediğimiz şu andaki yürüyüşümüz gibi. Bundan sonra hep sürgündedir, hep yolda. Yeni insanlar, yeni şehirler, mecburi vedalar... Edward Said, Stefan Zweig'ın ölümünden yıllar sonra yazacağı Entelektüel isimli yapıtında, adlı adınca yazmamış da olsa, kelime kelimesine ondan bahsetmekte, onu tarif etmektedir sanki. Zira entelektüel, mümkün olduğunca geniş bir halk kesimine seslenen, düzenin çıkarını gözetmeyen, herhangi bir birey veya partiye yakınlık duymayan ve belki de hepsinden önemlisi şovenist milliyetçilikleri, şirketleşmiş düşünceleri, sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişidir Said'e göre. Entelektüel, Stefan Zweig'in ta kendisidir! Yazarın, çıkan iki dünya savaşı nedeniyle zaten çalkantılı olan yaşantısında bin bir zorlukla mücadele ederken, bir yandan da en önemli eserlerini yazabilmeyi başarmış olması, değerini bir parça olsun anlamaya yeter de artar. Elimde henüz bitirdiğim bir kitap duruyor: Karanlıktan Önceki Yaz. Alman yazar Volker Widermann imzalı bu kitap, 1936 yılında, aynı Zweig gibi mecburi sürgünle bir araya gelen yazarların Belçika'nın Oostende kasabasında kesişen hayatlarının izini sürüyor. Sevgilisi Lotte ile beraber geldiği deniz kıyısındaki bu küçük ama şirin kent de, yazınına en az Salzburg kadar hissedilir derecede olumlu bir etki yapar Zweig'in. Stefan Zweig okur, okur, daha çok okur. Çalışmalarına durmaksızın devam eder. ... onu ötekilerden ayıran tek bir özelliği vardır: Her akşam eve dönüp yatağa girdikten sonra, her zamanki uykusuzluğu başladığında, gözlemledikleri, gördükleri ve duydukları üzerine sayfalarca not tutar. Zamanla bu kağıtlar, dosyalar içerisinde korunan yığınlara dönüşür. Son yapıtlarından biri olan Dünün Dünyası'nın girişinde Zweig, kendi öz yaşam öyküsünü başkalarına anlatmayı arzu edecek kadar önemsemediğini söylese de, harikulade bir yapıttır bu mesela. O zamanın Avusturya'sı ve Viyana'sı, müziğin, plastik sanatların yanında, ünlü fizikçi filozofların, Ernst Mach'ın, kendilerine mantıkçı pozitivist diyen \"Viyana Çevresi\" filozoflarının, Richard Von Mises'in, Wittgenstein'ın ve Karl Popper'ın; sosyal bilimler alanında Karl Manger, Friedrich von Wieser, Ludwig von Mises, Schumpeter ve Schlesinger gibi iktisatçıların, Ludwig Gumplowicz, Othmar Spann, Hans Kelsen, Alfred Schutz ve Felix Kaufmann gibi sistemlerini felsefi bir temele dayandıran çok yönlü hukukçu ve sosyologların; kültür antropolojisinde Richard Thurnwald'ın, kültür çevresi incelemeleriyle tanınan Wilhelm Schmidt'in ve Wilhelm Koppers'in yaşayıp faaliyet gösterdiği yerdir. Fikirleriyle bütün dünyayı etkilemiş olan böyle bir çevrenin, hiç şüphesiz Zweig'ın gelişmesinde de büyük bir payı olacaktır. Stefan Zweig, evrensel düşünceye hizmet eden, milliyeti fark etmeksizin okuyan herkesin ortak bir duygudaşlık paylaştığı yazıları, kişilerin adeta yaşamlarına nüfuz ederek yarattığı biyografileri ile ünlüdür. Ancak o her şeyden öte, dünya yazınına armağan ettiği sayısız eseriyle, ölümsüz gerçek bir entelektüeldir aslında. Yine geçenlerde seyrettiğim, Türkçeye Şafak Sökmeden ismiyle çevrilen, Stefan Zweig: Farewell to Europe isimli filmi de, izlemek için bir kenara not edebilirsiniz. Stefan Zweig'i bugüne dek okumadıysanız, artık daha fazla geç kalmayın! Haymatlos: Hiçbir devletin yurttaşı olmayan kimse, vatansızlık durumu. Kaan Bey merhaba. Ben de blog'unuzu yeni kefettim ve içeriğini çok beyendim. Stefan Zweig hayranı olarak yazdıklarınızın tamamına katılıyorum. Merhaba, blogu beğendiğinize sevindim. Çok teşekkür ederim yorum için! Gezi blogu diye geldiğim yerin, enfes edebiyat denemeleriyle dolu olması.. Elinize sağlık hocam!"} {"url": "https://gezivita.com/stockholm-gezi-rehberi", "text": "İsveç, kuzeyin parlayan yıldızı. Ve elbette ülkenin görkemli geçmişiyle öne çıkan tarihi başkenti Stockholm... Evet, bu kez soğuk iklimin sıcak insanlarının şehri Stockholm'deydim. Sizler için güzel bir Stockholm gezi rehberi hazırladım. İsveç, güler yüzlü, sakin, rahat, yardımsever, saygılı ve hepsinden önemlisi kurallara harfiyen uyan insanların ülkesi. Eğer otobüste, sokakta, vapurda, müzede, ne bileyim bir lokantada olur da yüksek sesle konuşan, sırayı bozan, dikkat çeken birilerine rastlarsanız bilin ki kesinlikle İsveçli değil. Dünyanın en uygar ülkesi değilse bile, hiç kuşkusuz İsveç en uygar ülkelerinden biridir. Böyle durgun ve sessiz, erdemli, gelişmiş, özentiden, gösterişten uzak bir ulusa az rastlanır. Buranın kalkınması doğal bir gerçektir, düzmece ve göstermelik değildir. Bu ırk, Doğu kavimleri gibi hatta Latinler gibi pek o ölçüde çabuk kavrayışlı değildir; hareketli, canlı değildir; görünüşe kapılmaz ama bir işin sonunu bırakmama ve düzenlilik, çalışma ve iş yeteneği, doğruluk ve ağır başlılık bakımından birçok uluslardan önde gelir ve üstündür. Açıkçası Türkiye'de bu dingin atmosferi aradığım, özlediğim kesin. Stockholm'de, bir yandan rahat, kafamı güzelce dinlediğim, ruhumu ve bedenimi tazelediğim, öte yandan kültüre doyduğum birkaç keyifli gün geçirdim. Şehrin kendine has atmosferi yanında sahip olduğu muhteşem doğası, geziden aldığım tadı bir kat daha artırdı doğrusu. Kendini tazelemek isteyenlere İsveç gezisi tavsiye ederim. Peki başkent Stockholm kaç günde gezilir? Bence 3 gün Stockholm turu için ideal. Stockholm gezisi için karar verişim çok ani oldu aslında. Pegasus'un kampanya haberi mail kutuma düşer düşmez bu fırsatın bir daha elime geçmeyeceğini anladım ve bir dakika bile tereddüt etmeksizin Stockholm uçak bileti satın aldım. Stockholm ulaşım için ödediğim gidiş dönüş uçak bileti 347 Türk Lirası tuttu. Evet evet, yanlış okumadınız, Euro veya dolar falan değil, yazıyla üç yüz kırk yedi Türk Lirası! 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı hafta sonuna denk getirdiğim 3 tam günlük bu İsveç seyahati, ucuz uçak bileti fırsatı da yakalayınca, beklenenden daha da uyguna geldi. Belki de Stockholm seyahati adına yaşadığım tek sıkıntı, yolculuk boyunca neredeyse hiç susmadan ağlamayı başaran sol tarafımdaki bebekti. İstanbul Stockholm arası yolculuk tamı tamına 3 saat 5 dakika sürüyor. Pegasus Stockholm'deki Arlanda Hava alanına uçuyor. Stockholm Arlanda hava alanı, şehir merkezinden 40 km kadar uzaklıkta bulunan oldukça büyük bir hava limanı. 5 farklı terminal binası var. Türkiye'den gelen uçaklar 5 numaralı terminale iniyor. Arlanda hava alanında SKY CİTY isimli bir kısım bulunuyor. Burası restoranlar, kafeler ve geniş oturma alanlarının yer aldığı bölüm. Aslında bildiğimiz Food Court yani yemek alanı. Benim gibi gece geç saatlerde gelirseniz şayet, burada dinlenebilirsiniz. Hatta burası gece yarısı yatakhaneye dönüşüyor desem kesinlikle abartmış olmam. Sabaha karşı şehre ulaştığım için, biraz müzik ve kitap ile oyalanarak dirensem de, bir süre sonra ben de kendimi uykunun esaretli kollarına bıraktım. Hava alanındaki tüm yolculara, kısıtlı süreli de olsa ücretsiz wi-fi hizmeti sunuluyor. Bunu da söylemiş olayım. Pasaport kontrolüne giderken, dikkatimi çeken iki şey vardı. Biri yeni cilalandığı anlaşılan tahta yer döşemelerinin etkili kokusu, diğeriyse duvardaki bir uyarı levhası. Şöyle yazıyor: Beware of pickpockets. Yani yankesicilere karşı dikkatli olun. Başka bir ülkede görsem bu kadar şaşırmayacağım cinsten bir uyarıydı bu gerçekten. Fakat ilginçtir, daha sonra yankesicilere dikkat edin temalı benzer anonsları metro ve tren istasyonlarında da sık sık işittim. Pasaportumu kontrol eden polis memuru kadın, en çok sorulan bir iki klasik soruyu sorduktan sonra damgayı vuruyor ve Türkçe olarak teşekkürler diyor. Ben de gülümseyerek karşılık veriyorum. Gelmeden önce kararlaştırdığım Stockholm gezi planı şöyle başlıyordu: Önce, gitmeden internetten satın almış olduğum Stockholm Pass kartını teslim almak. Ancak gece geç saatte hava alanına vardığım için, sabah saat 6'da açılacak olan Stockholm Visitor Center'ı beklemek durumundayım. Daha sonra yanımda getirdiğim birkaç çörek ile kahvaltı ve ardından hostele geçiş. Daha önce bir kez daha, Paris'ten Madride uçarken Paris Charles De Gaulle hava alanında sabahlamıştım. Bu da ikinci tecrübem oldu böylece. Mışıl mışıl olmasa da yorgunluğun getirdiği tesirle uyuklarken bir elin hafifçe koluma dokunduğunu hissettim. Gözümü açıyorum, bir polis. Öyle belli belirsiz dokundu ki, uykum ağır olsa kesinlikle hissetmem. Düşünün yani, herkes o denli kibar bu ülkede. Saat sabah 7'ye doğru geliyor. Kalkıp sırt çantamı alıyorum ve Stockholm Pass kartı teslim almak için 5 numaralı terminal binası içinde yer alan, üstte bahsettiğim Arlanda Visitor Center'a doğru yürüyorum. Burası, terminal çıkış kapısının hemen önünde zaten. Normalde gün içerisinde, aynen bizdeki bankalarda olduğu gibi sıra numarası almak gerekiyor işlem yaptırmak için. Ama sabahın bu erken saatinde etrafta zaten kimse olmadığı için ben direk gişeye doğru yöneliyorum. Stockholm Pass, Stockholm gezi maliyetini oldukça düşüren, ekonomik bir şehir kartı. Ben 3 günlük olanını aldım. Ayrıca yine 72 saatlik (3 günlük) Travel yani Stockholm şehir içi ulaşım opsiyonunu da karta ekledim. Hem toplu taşıma hem de şehir kartı toplamda 1135 İsveç Kronuna denk geldi. Türk lirasına çevirirsek Eylül 2017 kuruna göre yaklaşık 495 TL'ye denk geliyor bu fiyat. Seyahat seçeneği olmadan, sadece 3 günlük Stockholm Pass fiyatı ise 895 SEK. Yani 390 TL. İlk bakışta çok pahalı gibi görünmesine karşın, yazıda da göreceğiniz gibi, Stockholm gezilecek yerlerin fiyatlarını tek tek hesaba kattığınızda, kart ödediğiniz ücreti fazlasıyla çıkartıyor. Stockholm gezisi yapıp da, bir-iki yer görüp dönmek de pek mantıklı bir seçenek olmadığından, bence bu kartı kesinlikle satın alın derim. Kanal ve ada turları ile Hop On & Hop Off otobüsleriyle Stockholm şehir turu da karta dahil olan hizmetler arasında. Ancak unutmayın, kartla bir kez girdiğiniz bir yere ikinci kez girme hakkınız yok. Aşağıda kart ile ücretsiz girebileceğiniz en önemli 10 yerin listesi bulunuyor. İlk kullanımla devreye giren bu kartı satın almak çok kolay. Aynı I Amsterdam Card gibi ödeme yaptıktan sonra mailinize bir dekont fatura geliyor. Barkod okuyuculu bu kağıdın tüm sayfalarının çıktısını yanınıza alıp Stockholm'de kartı teslim alıyorsunuz. Benim gibi gitmeden online alırsanız indirim yakalama şansınız var. Bunu mutlaka değerlendirin. Daha ucuza gelecek. İsveç gördüğünüz gibi pahalı bir ülke. Fakat benim gözlemlerime göre, bir Danimarka kadar değil. Onu da söyleyeyim. Açıkçası bugüne dek gezdiğim 25+ ülke arasında en pahalısı, en çok cep yakanı açık ara Danimarka'ydı. Peki, Stockholm'de nerede kalınır? Ben seyahatlerimde adet olduğu üzere, yine her zamanki gibi hosteli tercih ettim. Archipelago Hostel Stockholm'ün tarihi şehir merkezi Gamla Stan'ın tam ortasında yer alıyor. Stockholm merkez istasyonunda inince yürüyerek 10 dakikada kolayca ulaşılabilir. İstasyona çok yakın. Gitmeden yaklaşık 1-1,5 ay önce (Yani 2017 yılı Nisan ayı başında) baktığımda karşıma çıkan en uygun fiyatlı opsiyon, en ucuz konaklama seçeneği buydu. 4 kişilik odada 4 gece konaklama ücreti 800 SEK yani yaklaşık 350 Türk Lirası tuttu. Buradan da şunu anlıyoruz: Stockholm gezisi yapacaksanız, olabildiğince erkenden kalacağınız yeri ayarlamakta fayda var. Yazın fiyatlar haliyle daha da yüksek olacaktır. Yalnız bu hostelde havlu, nevresim ve çarşaflar için ekstra 65 SEK daha ödeniyor. Bazı katı kuralları olmasına rağmen özellikle temizliğiyle öne çıkan bu hosteli oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Check-In ve Check-Out saatleri dışında gelecekseniz mesela, mutlaka tesisle iletişime geçmeniz gerekiyor çünkü 24 saat açık bir resepsiyon söz konusu değil. Hatta resepsiyon sabah 9'da açılıyor ve check out süresi biter bitmez kapanıyor, hostelde hiçbir görevli kalmıyor. Sonra siz de kapıda kalmayın! Hostelde banyo ve tuvaletler tamamen ortak. Odalarda sigara içilmesine kesinlikle izin verilmiyor. Bunun yanı sıra örneğin valizinizi veya çantanızı bırakabileceğiniz bir yer yok. Ayrıca size 65 SEK karşılığı verilen çarşaf ve nevresim takımını mutlaka serip kullanmanız gerekiyor. Aksi halde ceza ödemek durumunda kalabilirsiniz. Bunu Booking yorumlarında okumuştum. Her şeye karşın resepsiyonda görev yapan Rumen Natalia oldukça şirin ve yardımsever. Ayrıca hostelin tam karşısında yer alan ve kahvaltı için güzel bir mekan olan Cafe Cronan, hostel müşterilerine indirim yapıyor. Archipelago Hostel Kraliyet Sarayına, Nobel Müzesine, Riddar Holmen adası ve Kilisesine, Djurgarden ve Skeppsholmen adalarına kalkan feribot iskelesine de çok yakın. Dolayısıyla Stockholm gezi planı yapanlar için kesinlikle önerebileceğim bir yer. Stockholm Pass kartı aldığım bankodaki görevli bayan, bana Arlanda hava alanı Stockholm şehir merkezi arası ulaşım için en ucuz ulaşım yöntemini anlatıyor. Arlanda hava alanından şehir merkezine ulaşım için siz de benim gibi Stockholm Pass'a Travel yani seyahat seçeneğini dahil ettiyseniz yapmanız gereken şey çok basit. 5 numaralı terminal binasından çıkınca, ön tarafta numaralandırılmış peronları göreceksiniz zaten. Biz çıkar çıkmaz sola, yine 5 numaralı otobüs peronuna doğru yürüyoruz. Buraya gelecek olan 583 numaralı Marsta otobüsüne biniyoruz. Marsta zaten son durak. Hava alanından buraya ulaşım yaklaşık 15 dakika sürüyor. Marsta istasyonunda indikten hemen sonra da kalabalığı takip ederek tren istasyonuna geçiyoruz ve buradan bineceğimiz tren ile Stockholm merkez tren istasyonuna ulaşıyoruz. Bu yolculuk biraz daha uzun sürecek, yaklaşık 40 dakika kadar. Yani toplamda bir saat süren bir yolculuk ile önceden almış olduğumuz Stockholm Pass'ın avantajlarından daha şehre iner inmez yararlanmaya ve bedava seyahat etmeye başlamış olduk böylece. Peki, bunun dışında daha hızlı bir seçenek yok mu? Elbette var. Ancak çok daha pahalı. Bunlardan en hızlısı taksi mesela. Taksi ile 400 SEK civarı bir ücrete merkeze ulaşabilirsiniz. Kalabalık bir arkadaş grubu ile (örneğin 4 kişi) gidiyorsanız elbette düşünülebilir. Ancak tek başına seyahat eden bir sırt çantalı gezgin için ufak çaplı bir servet bu. Tren ile ulaşım bir diğer seçenek. Tren ile ulaşımda fiyatlar ve yolculuk süresi değişken. Ortalama 50 dakikada direk merkeze giden trenin fiyatı 128 SEK. 1 saat 25 dakikada giden trenin fiyatı ise 48 SEK. Bunların da biletini hava alanında terminal içindeki bilet makinelerinden alabilirsiniz. Aşağıda fotoğrafı göreceksiniz. Hatta burada bilmeniz gereken önemli bir şey daha var. Trenin 2 güzergahı var. Bunlardan biri ülke içinde kullanılan regional tren yani bölgesel/yerel, diğeri ise genel. Örneğin aynı makinelerden Norveç'in Oslo ve Danimarka'nın Kopenhag şehirleri de dahil olmak üzere, İsveç içindeki herhangi bir yere bilet almak mümkün. Yani Arlanda'yı başka bir ülkeye gitmek, Oslo ulaşım veya Kopenhag ulaşım için aktarma yeri olarak da kullanabilirsiniz bu anlamda. Aklınızda bulunsun. Üstelik bu da internetten satış fiyatı. Yani bileti internetten almayıp hava alanındaki makinelerden bilet almanız durumunda bu fiyat daha da artıyor. Otobüslerin içinde kesinlikle bilet satışı yapılmıyor, haberiniz olsun! İnternetten veya otomatlardan satın almış olduğunuz biletle istediğiniz saatteki bir otobüse binebiliyorsunuz. Bunda hiç problem yok. Hava limanında gök kuşağı logolu bilet makinelerini göreceksiniz zaten. Hatta duvardaki online reklam panosunda bir sonraki otobüsün kalkmasına kaç dakika kaldığı bile görülüyor. Güzel bir özellik. Artık seçim sizin. Stockholm şehir içi ulaşım kolay. Ancak her yere yürümek pek mümkün değil. Tramvay, otobüs, metro, feribot gibi oldukça farklı seçenekleriniz var ve Stockholm Pass seyahat kartı hepsinde geçerli. Tramvaya bindiğinizde mesela, gözünüz kart okutma makinesi arayacaktır doğal olarak. Ancak bulamayınca şaşırmayın, çünkü yok! Evet biraz tuhaf. Bir görevli gelip elindeki makineye biletinizi okutuyor. Bana bu yöntemin İsveç gibi bir ülke için son derece ilkel geldiğini itiraf etmeliyim. Metronun Stockholm'deki ismi ise farklı. Stockholm metrosuna Tunnelbana deniyor ve metroya T harfi ile işaretlenmiş duraklardan iniliyor. Gittiğinizde, bizdeki M harfi yerine, gözler beyaz bir yuvarlak içindeki T harfini arıyor yani. Bazı metro istasyonlarının gerçek birer sanat eserini olduğunu da eklemem şart. Özellikle mavi metro hattındaki kimi duraklar bu şekilde. Gelelim İsveç ile ilgili genel bilgilere. İsveç para birimi, Vikingler, İsveç'te konuşulan dil, Stockholm nerede, İsveç nüfusu, Stockholm hava durumu gibi konular hakkında kısa kısa bilgiler vereyim. İsveç, İskandinav yarımadasının doğusunda kalan, ormanlarla kaplı bir ülke. Nüfusu 10 milyona yakın. Başkent Stockholm'ün nüfusu ise 2 milyonun üstünde. İsveç dili olan İsveççe, Hint-Avrupa dil ailesi içinde Danca ile beraber kuzey Germen dillerinden biri. Milattan önce 3. bin yılda Keltleri izleyen bir grup insan, günümüzün İskandinav ülkeleri ile Almanya'nın kuzey doğu topraklarını işgal eder. Bunlar Germen halkıdır. Kuzey Germenlere ait orijinal Nors dilinin örnekleri, İskandinavya'nın dört bir yanına yayılmış olan Runik kitabelerinde bulunmaktadır. Bu Nors dili, milattan sonra birinci bin yılda, içinde İsveççenin de yer aldığı doğu ve batı İskandinav dillerini oluşturur. Fakat insanlar arasındaki sürekli etkileşim ve coğrafi yakınlık, iki ayrı kola ayrılmasına rağmen bölgedeki halkların birbirini anlamasını, dilsel birliğin korunmasını sağlar. Bugün de kimi farklılıklar taşımakla beraber bölgedeki İskandinav halkları konuşurken birbirlerini rahatça anlayabiliyorlar dersek yanılmış olmayız. Bugün Viking adını verdiğimiz Danimarka, Norveç ve İsveç halklarının yaşadığı coğrafya 11. yüzyıldan itibaren askeri ve ticari açıdan gelişmeye başlamıştır. Viking ismi, köylerin yer aldığı dar koylara verilen Vik isminden türemiştir. Vikinglerin yaşayış şekilleri, kurumları ve inançları konusunda en sağlıklı bilgileri Saga edebiyatında bulmak mümkündür. Ayrıca Stockholm gezi rehberinin ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim Skansen Açık Hava Müzesi de, özellikle İsveçin geçmişine ışık tutan yerlerden biri olarak oldukça dikkate değer. Bundan ileride zaten bahsedeceğim için şimdilik es geçiyorum. İsveç Vikingleri, eski ticaret yollarını kullanmak suretiyle Dinyeper ve Volga'ya ulaşarak o dönem Türkler ve Slavlarla yakın ilişkiler kurmuştur. İsveç'te yapılan kazılarda, bu dönemden kalma çok sayıda Türk ve Bizans parası bulunmuştur. Ancak İsveç'in Türklerle olan tek ilişkisi bununla sınırlı değil. Daha yakın bir tarihten önemli bir örnek daha var. Henüz 15 yaşında tahta çıkan İsveç Kralı 12. Şarl (1682-1718) yani nam-ı diğer Demirbaş Karl'ın hikayesi de oldukça ilginç. Bu tarihsel serüveni kısaca özetleyelim. 1700 yılında Danimarka, Polonya-Saksonya ve Rusya birleşerek İsveçe karşı bir ittifak oluşturur. İsveç kralı, Rus Çarı Deli Petro karşısında Poltova Muharebesinde yenilgiye uğrar ve 1709 yılında Osmanlı'ya sığınır. İlk başta kısa süreli olması beklenen bu konaklama sanıldığından çok daha uzun sürer. Sürgündeki kral tam 5 yıl Osmanlı himayesinde yaşar! Bu haddinden fazla süren misafirliğin artık diplomatik bir krize yol açması üzerine 1714 yılında ülkesine dönmek zorunda kalır. Ancak kralın toplamda neredeyse 15 yıl İsveç'i dışarıdan yönettiğini söylemek mümkün. Ne yaşam öyküsü ama! Ayrıca İsveç halkının Novgorod ve Kiev gibi kentleri denetimleri altına alarak buradaki ilk Rus Devletini kurduğunu da belirtelim. Kaldığım hostelin ve aynı zamanda Polonyalı caz sanatçısı Grzech Piotrowski'nin bir albümünün de ismi olan Archipelago ise, İngilizcede takımada demek. Stockholm de yukarıdaki google haritasından göreceğiniz gibi bir anlamda böyle sayılabilir. Şehir çeşitli adacıklardan oluşuyor. Tam bir sayı vermek gerekirse Stockholm, Malaren Gölü ile Baltık Denizinin kesişim kümesinde, 10'dan fazla ada üzerinde kurulu. Gamla Stan ise Stockholm'ün ilk ve en eski yerleşim bölgesi. Bizdeki tarihi yarımada, Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı Sarayı çevresi gibi. AB üyesi ülkeler arasında yer almasına rağmen İsveç para birimi olarak kendi yerel parası olan İsveç Kronunu kullanıyor. Kredi kartı kullanımı da yaygın. Ben de Stockholm alışveriş için genelde kredi kartı kullandım. Daha önce de belirttiğim gibi, İsveç bize kıyasla pahalı ülkelerden biri. Bir fikir vermesi açısından alttaki bilgilere dikkatlice bir göz atmanızı isterim. Çeviriler 2017 yılı Eylül ayı kuruna göre kabaca hesaplanmıştır. - - 10 SEK: 4 TL - 50 SEK: 21 TL - 100 SEK: 43 TL - Su: 15 SEK - Markette ufak şişe meyve suları: 20-25 SEK - Markette bir şişe bira: 20-25 SEK - Mc Donald's ortalama bir menü: 75-80 SEK - Hostelde gecelik konaklama: 200 SEK Ayrıca altmıştan fazla filmiyle sinema sanatına çok önemli eserler armağan eden ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ı da kesinlikle es geçmek istemem. Güz Sonatı, Fısıltılar ve Çığlıklar, Yaban Çilekleri son derece vurucu filmlerinden birkaçıdır. İsveçli caz vokalisti Lisa Ekdahl'ı ise İstanbul'da canlı dinlediğim için kendimi pek bir şanslı hissederim. Siz de hala tanışmadıysanız mutlaka bir dinleyin. Archipelago Hostel'de check-ini tamamladıktan sonra kendimi Stockholmün tarihi bölgesi olan Gamla Stan sokaklarına atıyorum. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarıyla Gamla Stan kendine ait farklı bir atmosferi olan, günü neredeyse 24 saat yaşayan, publar, cafeler, marketler, hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu tarihi bir alan. Bu saydıklarımın yanı sıra ufak, birkaç katlı, pencereleri önünde saksılar dizili, sıvası dökülmüş kimi evler göze çarpıyor. Bu bölge şehirde bulunduğum sürece görebildiğim kadarıyla sadece pazar akşamı oldukça tenhaydı. Stockholm gezilecek yerler açısından fazlasıyla zengin bir kent. İlk durağım Stockholm Nobel Museum. Yani Nobel Müzesi. Hostele yalnızca 5 dakika yürüme mesafesindeki bu müzeye giderken, Gamla Stan'ın şirin mi şirin, bu daracık ara sokaklarını adımlamanın tarifi gerçekten imkansız. Şansıma, bulunduğum süre boyunca hava da güzel olunca, boş vakitlerimin çoğunu bu sevimli sokakları dolaşarak geçirdim. Size de tavsiyem, mümkün olduğunca her bir sokağı adım adım gezin. Müze tek katlı, aşırı büyük değil. Buna rağmen bilime, bilimsel buluşlara, bilim insanlarının hayatlarına meraklıysanız mutlaka uğramanız gereken bir yer. Mesela benim de orta okul yıllarımdan, fen bilgisi derslerinden hatırladığım Bay ve Bayan Curie'ye ait çalışma düzeneklerini görmek beni fazlasıyla memnun etti. Bunun yanı sıra müzenin içinde İngiliz yazar Rudyard Kipling'in 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Orman Kitabı'nın ilk baskısını görebilirsiniz. Kanımca en dikkati çeken objelerden biriyse bir gazete. Nazi Almanya'sı döneminde çıkardığı gazete ile o dönem yapılan adaletsizliklere, hukuksuzluklara ve savaş çığırtkanlığına belki de tek başına karşı koyan gazeteci yazar Carl Von Ossietzky 1935 yılında Nobel Barış Ödülünü almıştır. Aşağıda bu gazeteyi görebilirsiniz. Bir yanılgı sonucu, bir liderin politik alandaki küçük ya da büyük başarılarını, yeryüzünün küçük bir parçasının alınmasını zamanımızın tarihi sanıyoruz; oysa gerçekte bu, yalnızca bir an'ın tarihidir. Bildiğiniz gibi ödüllere adını veren Alfred Nobel İsveçli. O da asıl mesleğinin yanında benim gibi gezmeyi çok sevenlerden. Bunun doğal bir getirisi olarak, başta İngilizce ve İtalyanca olmak üzere birden çok yabancı dil biliyordu. Alfred Nobel, 1895 yılındaki vasiyetnamesi ile bir Nobel Tesisi kurmuştur. Buradan elde edilen yıllık gelirler ile, insanlığa büyük hizmetleri dokunan insanlara Nobel ödülleri dağıtılmasına karar verilmiştir. Nobel Ödülleri birkaç farklı alanda dağıtılıyor. İlk kez 1901 yılında verilmiş. Tarihte Nobel Ödülünü reddedenler de var. Örneğin felsefe, roman gibi farklı alanlarda eserler veren dünyaca ünlü Fransız yazar Jean Paul Sartre bunlardan biri. Sartre ödülü reddetme gerekçesi olarak, resmi payelere sırt çevirmeyi bir yaşam felsefesi olarak seçimini gösterir. Ödüle farklı dalda iki kez layık görülen, hatta Nobel Ödülü alan ilk kadın unvanına sahip olan Madam Curie de, 1903 yılındaki ödülü ancak eşinin de ödüle ortak edilmesi şartıyla kabul etmiş. Marie Curie bu ilk ödülünü Radyasyonun keşfi nedeniyle almıştır. Müzenin önünde bir müzik şenliğine denk geliyorum. Oldukça keyifli bir sürpriz! Bizdeki halay başı gibi duran yaşlı bir amca, come on, come on! demek suretiyle, turistleri dans eden halkaya katmaya çalışıyordu bütün sevimliliğiyle. Bu görüntüleri yazının ikinci kısmına eklediğim videoda ve youtube kanalımda bulabilirsiniz. Stockholm gezi rehberinin 1. bölümü burada sona eriyor. Stockholm gezi notları 2. bölüm için lütfen buraya tıklayın. Merhabalar. 1. Bölüm gayet akıcı ve bilgilendirici olmus. 2. Bölümü sabırsızlikla bekliyorum. Tesekkurler. Merhabalar. Çok güzel bir İsveç gezi rehberi olmuş. Elinize sağlık. Siteniz çok güzel gerçekten. Çok teşekkürler. Amsterdam gezi notları isimli yazımı da okumayı unutmayın. Dolu dolu bir yazı oldu o da. Merhaba. Elbette, yorumun ve katkın için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gezivita.com/stockholm-gezilecek-yerler", "text": "İsveç insan hakları, ekonomik gelişmişlik gibi kriterler bakımından çok ileri düzeyde bir ülke. Örneğin 1 Temmuz 1991'de Avrupa Birliği üyelik başvurusu yapan ülkenin, yalnızca dört yıl sonra, 1 Ocak 1995'te birliğe alındığını söylemek isterim. Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: \"Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?\" Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. Türk toplumu, en geç ellili yıllardan başlayarak gününü yaşama gibi bir yazgıyla baş başa kaldı. Prof. Dr. Şerif Mardin'in \"suyu arayan adamlar kuşağı\" diye nitelendirdiği kuşak, başka deyişle Osmanlı İmparatorluğunun kozmopolit yapısı içinde doğup yetişen kuşak, Cumhuriyeti kurduktan ve ilkelerini de saptadıktan sonra doğal yaşamını tamamlamıştı. Onu izleyen kuşaklara ise bu kuruluşu gerçek anlamda çağdaşlaşmaya tamamlamak gibi çok önemli bir görev devredilmişti. İsveç'in başkenti, irili ufaklı adalardan oluşan gerçekten çok güzel bir şehir. Stockholm gezilecek yerler bakımından öylesine zengin ki, yazının bu ikinci bölümünü, Stockholm seyahatini okurken kendiliğinden anlayacaksınız zaten. O yüzden şimdi sıkı tutunun, zira bir sürü yer gezeceğiz birlikte. Yazının bir önceki bölümünde söylediğim gibi, Stockholm hava durumu ben oradayken şansıma çok güzeldi. Mayısın ortası diyebileceğim bir tarihte gitmeme rağmen (Tam tarih olarak 19 Mayıs 2017) gün içerisinde t-shirtle gezdiğimi söyleyebilirim. Ancak akşama doğru hava ciddi şekilde soğuyor ve sıcaklık düşüyor. Alttaki grafikten de anlaşılacağı üzere, özellikle yazın Stockholm'de ortalama sıcaklıklar yüksek. Kışları ise sıcaklık sıfırın altına düşebiliyor. Ancak Stockholm gezi planı yaparken çok daha dikkat etmemiz gereken bir başka şey var aslında: Gün ışığı süresi. Bildiğiniz gibi coğrafi konumu nedeniyle İsveç'te kışın gün ışığı süresi oldukça kısa. Hava Türkiye'ye kıyasla çok erken kararıyor. Aynı şekilde yaza yaklaştıkça da karanlık süresi azalıyor, bu kez gün ışığı süresi artıyor. (Dostoyevski'yi, ünlü romanı Beyaz Geceleri hatırlayın. Stortorget Meydanında yer alan Nobel Müzesinin hemen yanında, kaynaklarda ilk kez 1279 tarihinde geçen meşhur ve önemli bir kilise var, Stockholm Cathedral. Resmi adı Church of St. Nicolas olmasına rağmen daha çok diğer ismiyle anılıyor: Storkyrkan. Bu da büyük kilise anlamına geliyor. 09:00-17:00 saatleri arasında açık ve giriş ücreti 60 SEK. Girişte size bir bilgi broşürü veriliyor. Buradan kilise içindeki detaylarla ilgili doyurucu bilgi edinebilirsiniz. Taç giyme seremonileri ve kraliyet evliliklerinin yanı sıra, zaman zaman konser gibi çeşitli sanatsal etkinliklere de ev sahipliği yapan kilisede evlenen ünlü isimler arasında ilk akla gelen ise Kraliçe Silvia ve Kral 14. Gustav. Ben, şimdi sizlere kiliseyi gezerken dikkat etmeniz gereken en önemli birkaç şey hakkında bilgi vereceğim. Kiliseye girer girmez hemen sağ tarafınızda, duvara asılı bir tablo göreceksiniz. Bu tablonun ismi Sun Dog Painting. Orijinal ismiyle \"Vadersolstavlan\" Stockholm şehrinin eski dönemlerini yansıtan oldukça başarılı bir eser. Solda ise mumlarla süslü, üstteki fotoğrafta yer alan bu küre var. 17. yüzyıl barok stilindeki vaiz kürsüsü dikkati çeken bir diğer parça. İnce işlemeler gerçekten kaliteli işçiliğe işaret ediyor. Kiliseye girerken mutlaka bir broşür edinin çünkü belirli dönemlerde bu kilisede ücretli ve ücretsiz şekilde karışık olmak üzere klasik müzik konserleri düzenleniyor. Gamla Stan bölgesinin hemen yan tarafında, buraya bir köprüyle bağlanan Riddarholmen Adası ve Riddarholmen Kilisesi var. Ancak ada dediysem şaşırmayın, ana karaya bağlanan küçük bir adacık aslında. Yani yürüyerek kolayca ulaşıyorsunuz. Ada demişken, Akşit Göktürk'ün Ada isimli güzel kitabından da bir alıntı yapmadan geçmeyelim. İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamının katı gerçekliğinden bunaldıkça, gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmış. İnsanın gönlünde yatan bu eğilim, edebiyatın en zengin kaynaklarından biri olmuş. İlk çağda, Orta çağda zaman zaman yeryüzü cenneti pırıl pırıl bir ada olarak düşünülmüş. Bu kilisenin önünden, Arnavut kaldırımlı yoldan aşağıya doğru yokuşu indiğiniz zaman, deniz kıyısına varacaksınız ve eğer şanslıysanız üstte görülen nefis bir gün batımına denk geleceksiniz. Orhan Veli'nin dediği gibi: Gemliğe doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma! Bu manzara kesinlikle kaçmaz! Şimdi ana karadan yani şehir merkezinden ayrılıyoruz. Vasa Müzesi Stockholm'de görülmesi gereken yerler arasında ilk sıralarda geliyor. Burası çok katlı dev bir kompleks yapı aslında. Az ilerisi ise benim girmediğim ABBA Museum. Dünyaca ünlü İsveçli müzik grubu ABBA'yı, hiç dinlememiş olsanız bile eminim bir kez olsun ismini duymuşsunuzdur. Dilerseniz oraya da uğrayabilirsiniz. Çok yakınlar. Vasa Müzesi, Haziran-Ağustos ayları arası her gün 08:30-18:00, Kasım-Mayıs ayları arası her gün 10:00-17:00 saatleri arasında açık. Giriş 130 SEK. Stockholm Pass ile ücretsiz. 17. yüzyılın ortalarına yaklaşırken, tam olarak 1628 yılında, çıktığı daha ilk yolculukta batan ve gördüğünüzde, böyle bir şey üstelik ilk deniz seferinde battığı için daha da üzülmenize yol açacak olan inanılmaz devasa gemi, işte burada yer alıyor. Bodrum Kalesi içinde kimi kısımları sergilenen Uluburun Batığını anımsatıyor bir parça. Deniz altında geçen üç yüz yıldan fazla bir zaman sonra 1961 yılında gemi tekrar keşfedilmiş. Tarihsel açıdan bakıldığında, gerçekten büyük bir başarı örneği. Takdir etmek gerek. İsveç'in dünya tarihine sayısız armağanı var. Bunlardan biri de askeri alanda görülmüş. Doktora dersi için okuduğum bir kitaptan öğrendiğime göre, modern tarihteki bölük, tabur, alay, tugay gibi ordu yapılanmaları ilk kez İsveç ordusunda hayata geçirilmiş. Ünlü İsveç Kralı Gustave Adolf bu yapılanmanın mimarı diyebiliriz. 17. yüzyılda denizcilik alanında başı çeken iki ulus ise Hollanda ve İngilizlerdi. Özellikle de gemi yapım sanatında iyice uzmanlaşmış olan Hollandalı denizci ve mühendisler, o dönem İsveç'teki tersanelerde bol bol görev almışlardır. Vasa müzesinde sergilenen bu dev kahverengi geminin çok önemli bir özelliği daha var. Zira batığın tamamına yakını orijinal parçalardan oluşuyor. Yani sefere çıkan ve batan geminin neredeyse ilk hali. İşlemeler, kullanılan malzemeler ve gemi mimarisi, dikkatlice baktığınızda rahatça sizin de aklınızı başınızdan alacaktır... Müzenin içinde geminin içinden çıkan kimi parçalar da ayrıca sergilenmekte. Buraya 2 saat ayırırsanız uygun düşer diye düşünüyorum. En az bir saat kafadan sürer zaten. Skansen Açık Hava Müzesi Vasa Müzesinin hemen yanında yer alıyor. Normalde 180 SEK. Stockholm Pass ile burası da ücretsiz. Önünde atıştırmalık bir şeyler yiyebileceğiniz büfeler de bulunuyor. Skansen yılın 365 günü açık olan, İsveç'in tarihsel geçmişini canlandıran bir yer. 1891 yılında açılan yapı, dünyanın ilk açık hava müzesi olarak kabul ediliyor. Burası aslında epeyce büyük yapay bir köy. Köyde çalışanlar geleneksel kıyafetler içerisinde sizi buyur ediyorlar ve İsveç kültürü hakkında size bilgiler veriyorlar. Her bir oda veya evde bu şekilde çalışanlardan bilgi alabiliyorsunuz. Sorularınız varsa da memnuniyetle yanıtlıyorlar. Bu şekilde toplam 150'den fazla konut yer alıyor. Kaybolmamak adına, girişte size verilen ücretsiz broşürü iyi inceleyip ona göre planlı bir şekilde ilerlemek gerekiyor. Hakkıyla gezmek için buraya saatlerinizi vermeniz şart. Dediğim gibi gerçekten fazlasıyla büyük ve geniş bir alan üzerinde kurulmuş. Aşağıdaki fotoğrafa bakın, yel değirmeni bile var. Ayrıca yine Skansen içinde bildiğimiz hayvanat bahçesi de var. Yazın rehberli turların da yapıldığı bu bölümde ayılardan kurtlara, domuzlardan tavus kuşlarına ve Nordic hayvanlara kadar çeşit çeşit hayvan göreceksiniz. Her ne kadar gezmesi ve böyle değişik türde hayvanları bir arada görmesi keyifli de olsa, doğal habitatlarından koparılan bu canlıların maruz kaldığı muamelenin pek de etik olmadığına inananlardanım. Ben zaten uzunca bir süredir yunus parklarına, hayvanat bahçelerine asla gitmiyorum. Skansen başlı başına bir hayvanat bahçesi sayılmadığı için içine girdim diyebilirim. Köyün içinde, orta kısımda hediyelik eşya ve yiyecek & içecek satan kulübeler de göreceksiniz. Nordic Museum Vasa Müzesi ve Skansen ile aynı adada yani Djurgarden adasında yer alan diğer bir yapı. Dikkat ettiyseniz, şu ana dek bahsettiğim yapılardan ABBA Müzesi, Skansen Açık Hava Müzesi ve Vasa Müzesinin hepsi birden bu adada, hemen hemen yan yana toplanmış olarak bulunuyor. Az ileride bahsedeceğim Stockholm'ün ünlü lunaparkı Gröna Lund da bu adada yer alıyor mesela. Djurgarden Adasına ulaşım için Gamla Stan'daki Slussen İskelesinden kalkan feribotları kullanabilirsiniz. Yolculuk oldukça kısa sürüyor ve Stockholm Travel Pass ile bu hizmet de ücretsiz. Üstelik gün içinde sık sık sefer yapılıyor. Picasso, Dali, Henri Matisse ve Andy Warhol gibi sanatçıların çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği, 1958 yılında kapılarını açan ve her yıl oldukça fazla sayıda ziyaretçisi olan Moderna Museet de Djurgarden ile Gamla Stan arasındaki Skeppsholmen Adasında bulunuyor. Üstelik buraya giriş herkese ücretsiz! Ne yazık ki vaktim kalmadığı için ben Moderna Müzesini ziyaret edemedim. Ücretsiz olduğu için sizin aklınızda olsun. Ne de olsa ucuz seyahat bizim için önemli... Aklıma gelmişken bu bilgiyi de paylaşmış olayım. Tekrar Nordiska Müzesine dönüyorum. Nordik Müzesi giriş fiyatı 100 SEK. Şato görünümlü dev bir bina burası. Pazartesi'den pazara 10:00-17:00 saatleri arasında açık. Çarşamba akşamları 17:00-20:00 arası ise ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Çoraplar, kıyafetler, mobilyalar, ev eşyaları gibi ayrı ayrı bölümlere ayrılmış 4 katlı bu müze de, aynı Skansen Açık Hava Müzesi gibi İsveç'in kültürel geçmişine ışık tutuyor. Özellikle de yukarıda dev heykeli görülen Kral Gustav zamanından günümüze kadar olan dönem. Yani kabaca 16. yüzyıldan günümüze diyebilirim. Burası çok ilginizi çekmezse diğerlerinden daha kısa sürede hızlıca turlayabilirsiniz. Gelelim Stockholm Kanal Turuna... Gitmişken kanal turu veya bir başka deyişle Stockholm gemi turu yapmadan dönmek olmazdı doğrusu. Stockholm Pass ile bunlar da tamamen ücretsiz. Stockholm'de tekne turu için birden fazla alternatifiniz var. Daha doğrusu farklı farklı turlar var. Bunlardan zevkinize göre istediğinizi seçebiliyorsunuz. Ben kısıtlı zamanımda Royal Canal Tour ve Drottningholm Tekne Turunu seçtim. İkisini de anlatayım. Royal kanal turu yaklaşık bir saat süren ve Stockholm'ün yakın çevresini görebileceğiniz bir tur. Bunda, tekneden hiç inmeden şehir çevresinde tur atıyorsunuz. Stockholm'ü su üzerinden keşfetmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Bu gezi sırasında, şehrin doğa ile nasıl iç içe geçmiş olduğuna daha yakından tanık olacaksınız. Bu tur benim orada olduğum mayıs ayında sabah 10:30 ile 18:30 arasında yapılıyordu. Her buçuklu saatte. Ben akşam son seansa yani 18:30'a yetiştim ve hava henüz kararmadan bir Stockholm turu yaptım. Siz de bu tura katılmak istiyorsanız, öncelikle Strömkajen İskelesine gitmeniz gerekiyor çünkü gemi buradan hareket ediyor. Gamla Stan'dan Strömbron Köprüsünü yürüyerek geçerek rahatça bu iskeleye ulaşabilirsiniz. Merkeze uzak değil yani. Aşağıdaki haritada, Nationalmuseum'un solunda kalıyor. - 3-21 Nisan: 10:30 ile 15:30 arası her buçuklu saatte (Cuma ve pazar günleri 16:30 seferi de var) - 22 Nisan-18 Haziran: 10:30 ile 18:30 arası - 19 Haziran-20 Ağustos: 10:30-19:30 - 21 Ağustos-3 Eylül: 10:30-17:30 - 4-24 Eylül: 10:30-16:30 - 25 Eylül-8 Ekim: 10:30-15:30 (Cuma ve pazar 16:30 seferi de var) - 9-29 Ekim: 10:30-14:30 (Cuma ve Pazar günleri 15:30 seferi de var) - 30 Ekim- 17 Aralık: 10:30-13:30 (Cuma ve pazar günleri 14:30 seferi de var) Gördüğünüz gibi bu tur için ilk seans saati standart olarak sabah 10:30. Son seansın saati ise yılın aylarına göre değişkenlik gösteriyor. Gideceğiniz tarihe göre bakarsınız artık. Yalnız unutmayın, Stockholm Pass kartınız olsa da, tekneye binmeden önce mutlaka iskelede yer alan gişeye uğrayıp bir bilet almanız gerekiyor! Gişeye Stockholm Passi gösterip saat kaçta binmek istediğinizi söylemeniz yeterli. Onlar ücretsiz bileti veriyor. Teknede yer olması kaydıyla günün istediğiniz saatinde binebilirsiniz. Stockholm Pass kartınız yoksa ve sadece tekil olarak bu turu satın almak istiyorsanız, 220 SEK ödemeniz gerekiyor. Gelelim biraz daha zaman ayrılması gereken bir diğer gemi turuna: Boat Tour of Drottningholm. Biraz daha zaman ayrılması gerekiyor diyorum çünkü aynı İstanbul Adalar Turu gibi, burada da hareket ettikten sonra uğrayacağımız ve vaktimizin çoğunu orayı dolaşarak geçireceğimiz Stockholm gezilecek yerler arasında yer alan kimi yapılar var. Drottningholm Kraliyet Sarayı hemen tekneden indiğimiz yerde yer alıyor. 18. yüzyılda inşa edilmiş olan bu yapı, kral ve kraliçenin resmi konutu olarak geçiyor. Zaten etrafında dolaşan İsveçli askerleri göreceksiniz. Burası dünya mirası listesi içinde. Saraydan başka yapılar da var. Chinese Pavilion yani Çin Köşkü, tiyatro binası ve parkı ile büyük bir alan burası. Bu binalar, oldukça geniş diyebileceğim bir araziye yayılmış durumda. Zaten sırf sarayın bahçesi bile inanılmaz büyüklükte. Vaktim yetmediği için tiyatro kısmına gidemedim. Sarayın içinde benim en çok dikkatimi çeken bölüm her zamanki gibi bir kütüphane oldu. Bu oda yani kütüphane eski İsveç kraliçesi Lovisa Ulrika'ya ait. Yine eski kraliçelerden Hedvig Eleonora'nın yatak odası da etkileyici. Buraları mutlaka dikkatlice inceleyin. Bunun dışında kraliyet odaları, her sarayda olduğu gibi bir sürü pahalı mobilya ve duvarlarda irili ufaklı tablolar göreceksiniz. Hall of State yani ana toplantı salonu ise ünlü devlet adamlarının dev portreleriyle dolu. Bunlardan biri de bizim için fazlasıyla tanıdık bir isim. Aşağıya hemen bir bakın. Tanıdınız mı? Evet, doğru tahmin! Bu Sultan Abdülmecit. Benim için de büyük bir sürpriz oldu bu açıkçası... Buradan çıktıktan sonra sarayın bahçesini turlayıp Chinese Pavilion'a ulaştım. Küçük ama ilginç bir yapı. Gidince siz de içine bir girersiniz. Saray bahçesinde, gölet kenarındaki kısa bir moladan sonra Stockholm merkeze gitmek üzere tekrar tekneye bindim. Buraya gelirken üzerinden geçtiğimiz su ise Malaren Gölüne ait. Saray çevresi ve bu civar bütünüyle Malaren Gölü oluyor aslında. Bu turu Stockholm Pass olmadan satın alacakların, gidiş dönüş toplam 220 SEK ödemesi gerekiyor. Drottningholm turu düşünenler için de tarih ve saat aralıklarını vereyim son olarak. Diğer tur çeşitlerini incelemek için de buraya ve buraya tıklayın. Ben şimdi tekrar ana karaya dönüyorum. Sanat ve özellikle fotoğraf meraklıları için kaçırılmayacak bir adres var Stockholm'de: Fotoğraf Müzesi. Gamla Stan'dan yola çıkarak kıyı boyunca salına salına yürüyerek ulaştığım meşhur Fotografiska Museet, eskiden gümrük binası olarak kullanılıyormuş. Bugünkü müzenin açılış tarihi ise 2010. Metro ile gelmek isteyenler Slussen metro durağında inebilir. Burası da Stockholm turu için olmazsa olmaz. Seçkin fotoğraf koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. Stockholm Pass ile girişi ücretsiz olan Fotografiska Museum bilet fiyatı normalde 130 SEK. Müzenin tam karşısında ise Gröna Lund Tivoli isimli, Stockholm'ün meşhur lunaparkını göreceksiniz. Gröna Lund 1883 yılında kurulmuş bir eğlence parkı. İsveç'teki en eski lunapark. 11:00-23:00 saatleri arasında açık. İçinde otuzdan fazla eğlence ünitesi bulunuyor. Dev salıncak, ben vaktim yetmediği için binemesem de heyecan verici görünüyor. Siz benim yerime bir uğrarsınız artık. Gece yarısı New York'tan kalkıp Buenos Aires'e gidecek olan büyük yolcu vapurunda, son saatin alışılmış telaşı ve koşuşturması yaşanıyordu. Eski İsveç başbakanı Sosyal Demokrat Olof Palme'nin suikaste uğradığı yerin çok yakınında kalıyor bu müze. 19. Yüzyıl başından beri geleneksel bir şekilde tarafsız bir dış politika izlemeyi tercih eden İsveç'te, Sosyal Demokrat İşçi Partisi 1932-1976 yılları arasında tam 44 yıl boyunca iktidarda kalmıştır. Bu tarihten sonra ise azınlık bir hükümetin başı olarak Olof Palme başbakanlık görevini üstlenir. 1986 yılının şubat ayındaki suikaste kadar görev yapar. Bu tarihi bilgiyi de araya sıkıştırmış olalım böylece. Gelelim Stockholm alışveriş ve Stockholm yemek rehberine. Stockholm'de ne yenir? İsveç'te Kanelbullar isimli bir çörek var. Tarçınlı çörek. Bunu deneyebilirsiniz. Gamla Stan'da yer alan Chokladkoppen'e ise kesin uğramalısınız! Chaikhana ise çayları ile öne çıkan bir mekan. Yine Gamla Stan'da yer alan Under Kastanjen isimli mekan, hem cafe, hem bar hem de restoran olarak hizmet veriyor. Cafe kısmındaki hamur işleri tadılabilir. Bunlar ilk aklıma gelenler. Stockholm'de yemek için benim size başlıca önerim ise Hötörget pazarı olacak! Bir diğer ismiyle Hötörgshallen. Buradan daha fazla detay alabilirsiniz ama ben yine de kısaca anlatayım. Haymarket yani Hötorgshallen Stockholm'un tam merkezinde. Buranın özelliği ise şu: Burası Stockholm'ün en büyük outdoor marketi. Yani kısacası başkentin en büyük pazarı. Sebzeden meyveye, taze balıktan hamburgere kadar ne ararsanız var. Üstelik yalnızca İsveç'e özgü tatlar yok. Dünyanın birçok farklı ülkesine ait mutfaklardan yemekler var. Peru, İtalya... Paket yaptırabileceğiniz gibi, oturup orada da yiyebilirsiniz. Östermalms Saluhall ise uğranması gereken bir diğer yemek pazarı. Burası da aklınızda olsun. Stockholm ucuz alışveriş için ise üç tane market ismi söyleyeceğim, hemen not alın: Pressbyran, ICA ve COOP. Bunlar şehirdeki en uygun fiyatlı süpermarketler. Ben alışverişimi hep buralardan yaptım. Yurt dışında su bizim için genelde problem olabiliyor. Özellikle tadının oldukça farklı olması nedeniyle. \"Vatten\" marka suyu içtim, memnun kaldım, onu da söylemiş olayım. Uzun, upuzun bir cadde olan Götgatan Caddesi her daim sürprizlere açık. Stockholm seyahati denince olmazsa olmazlardan. Burayı bir turlayın. Södermalm ve Östermalm bölgeleri daima hareketli. Östermalm biraz daha sosyetik diyebilirim. Drottninggattan, turistlerin yoğun olarak tercih ettiği popüler alışveriş caddesi. H&M'den Zara'ya çok çeşitli ünlü markalar var. İkinci el kıyafet, retro, vintage çizgide bir şeyler arayanlar ise, şehrin Södermalm bölgesinde bulunan dükkan ve butiklere uğrayabilir. Aşağıdaki haritada görüldüğü gibi, Södermalm Gamla Stan'ın güneyi, Östermalm ise kabaca kuzey doğusu oluyor. Stampen Bar, Stockholm gezi rehberi birinci bölümünde bahsettiğim, kendi kaldığım hostelin az ilerisinde kalıyor, şehrin tarihi merkezi Gamla Stanın tam ortasında. Jazz ve Blues tarzı canlı müzik yapılan popüler bir mekan. Ancak burasının pazar günleri kapalı olduğunu eklemeliyim, ona göre bir planlama yapın. Bir akşamınızı kesinlikle burada değerlendirmeye çalışın. Visit Stockholm isimli web sitesinden şehirle ilgili daha ayrıntılı bilgiler alabilirsiniz. Ayrıca bitirmeden önce bir ipucundan daha bahsetmek istiyorum. Stockholm Şehir Turu isimli sayfada, rehberli ve ücretsiz Stockholm turu hakkında detaylı bilgiler bulacaksınız. Burada günlük olarak düzenlenen ücretsiz Stockholm şehir turları yer alıyor. Üstelik herkesin katılımına açık olan bu turlar hava şartına falan da bağlı değil üstelik. Yani sürekli yapılıyor. Yaklaşık 1,5 saat süren ücretsiz Stockholm turu İngilizce. İngilizce ile ilgili yazımı da buradan okuyabilirsiniz. Evet, Stockholm gezi rehberi burada sona eriyor. Stockholm gezi notları yazımın ilk kısmında Lisa Ekdahl'dan bir müzik paylaşmıştım hatırlarsanız. İskandinavya geleneksel çoban müziği Kulning ile veda edeyim. Bu müzik türü, hayvanları çağırmak için uzun yıllar boyunca kullanılmıştır. Stockholm seyahati düşünen herkese şimdiden iyi yolculuklar diliyorum. Bir başka yazıda ve bir başka ülkede tekrar görüşmek dileğiyle! - Budva Gezi Rehberi: Budva Gezi Rehberi - Yurt Dışı Seyahatleri İnsana Ne Kazandırır?: Yurt Dışı Seyahatlerinin Kazandırdıkları - Bir seyahate çıkmadan önce neler yapıyorum? Nasıl Geziyorum? - Mardin gezi notları: Mardin Gezi Rehberi - Steven Roger Fischer, Dilin Tarihi, Çev. Muhtesim Güvenç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017 - Thema Larousse İlki kadar harika! Elinize sağlık, beklediğimize değdi kesinlikle.. Resmen şehri sizinle beraber gezmiş gibi hissettim. Teşekkürler. Bahsettiğin açık hava müzesi gibi Avusturya`da ve Almanya`da gitmiştim. İkisinde de evler orjinal ve üllkenin farklı köylerinden getirilmişlerdi. Hayran olmuştum, köy bakkalı bile vardı. Evlerden birinde ekmek pişiyor, biri marangoz atölyesi vs. Bazılarında da çocuklarla atölyeler düzenliyorlardı. Tüm gün geçirilebiliyor böyle bir yerde. Bayılmıştık çocuklarla. Yazını okuyunca aklıma geldi. Ben de öyle diyorum! 🙂 Ben ilk kez böyle bir manzarayla karşılaştım ve çok hoşuma gitti doğrusu. Güzel düşünülmüş. Dediğin gibi çok çeşitli faaliyetler de renk katar böyle şeylere. Skansen'de sanırım öyle bir etkinlik yoktu ama olsun. Almanya'ya gidersem senden bilgileri alırım artık. Yazı gerçekten akıcı ve dolu dolu olmuş. Teşekkürler."} {"url": "https://gezivita.com/takip-ettigim-bloglar", "text": "Blog açmak, blog yazmak gerçekten zor bir iş. Bu konudan daha önce, \"Gezivita 1 Yaşında\" ve \"Yazıların Neden Uzun\" başlıklı iki yazımda biraz bahsetmiştim. Hele hele, blog açtıktan sonra sağlıklı bir şekilde sürdürmek, yeni içerikler hazırlayıp siteyi sürekli güncel tutmak inanın çok daha zor! Aslında blogu açmak belki de en kolayı bu anlamda. Zira blog açmak için örneğin bir birim efor sarf ettiyseniz, emin olun blogu sürdürmek için üç birim efor sarf etmeniz gerekiyor. Öte yandan, bu iş bir o kadar da keyifli. Hatta oldukça keyifli. Hiç tanımadığınız insanların, size, hazırlamış olduğunuz faydalı içerikler, gezi yazıları nedeniyle teşekkür etmesi, mesaj atması müthiş bir duygu yaratıyor. Blog yazmanın, blogger olmanın bir diğer getirisi daha var. Yeni bilgiler edinmek elbette önemli, ama bundan da önemlisi diğer bloggerlarla tanışmak! İşte bu defa sizinle takip ettiğim güzel blogları paylaşmak istiyorum. Bunlar, Türkiye'nin en çok okunan blogları olmayabilir. Ancak bana göre son derece kaliteli yayın yapan, güncel içerikleriyle öne çıkan, kendi adıma en iyi bloglar listesi içinde yer alan web siteleri. Bugün, ilk etapta tanıtmak istediğim üç blog var. Biri benim kişisel bloguma benzer şekilde bir seyahat blogu. Bir tanesi WordPress, blog açma, blog nasıl açılır, blog ipuçları gibi konularda içerikler hazırlayan Türkiye WordPress Rehberi başlıklı bir blog. Bir diğeri ise kimi zaman gezi yazıları, kimi zaman okuduğu kitaplar, kimi zaman ise ev hanımlarına yönelik ipuçları gibi çeşit çeşit konularda sevimli yazılar paylaşan lifestyle diyebileceğimiz türden çok keyifli, şirin mi şirin bir blog. wpmavi. com ile başlayalım o halde. Burak Oran tarafından kurulan Wpmavi, bloggerlara yönelik hazırlanmış bir site. Her ne kadar çok çeşitli teknik konulardan bahsediyor gibi görünüp ilk anda insanın gözünü korkutsa da, aslında blog alemine yeni giriş yapanlardan, bu işin içinde biraz pişmiş olanlara ve profesyonellere dek, geniş bir kesime hitap ediyor. Şimdi size bir itirafta bulunmak istiyorum o halde! Gezivita'nın kuruluş sürecini, Youtube kanalımdaki tanıtım videosunda kısaca özetlemiştim. Öncelikle, bunu henüz izlememiş olanlar için burada tekrar paylaşmış olayım. İzlemeyenler varsa önce bunu izleyebilir. Şimdi gelelim asıl söylemek istediğim yere. Blog açmaya karar verdikten sonra, engin bir deniz olan sanal alemde dolaşmaya başladım doğal olarak. Burak'ın sitesine tam o sıralar tesadüfen google aramalarında denk geldim. \"Blog Nasıl Açılır?\" başlıklı nefis yazıyı okuduktan sonra da bu blogu yani Gezivita'yı kesin olarak açmam gerektiğine karar vermiştim. Her şey gerçekten böyle bir anda oldu. Zira o güne kadar, blog nasıl açılır, nasıl sürdürülür gibi konularda en ufak bir bilgim dahi yoktu. Domain ile host kelimelerini bile zaman zaman birbirine karıştıran bir insandım. Ancak Burak o kadar güzel bir şekilde düşüncelerini ifade etmiş, yazılarını öyle güzel kaleme almıştı ki, o yazının içinde yazdığı gibi, artık daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Sonrasında ise doğal olarak Blog açtıktan sonra yapılması gerekenler isimli yazıyı okudum. Hem de defalarca... Başarılı bir blog yazarı olmanın sırrı isimli yazılar falan derken, bir baktım bu sitenin müptelası olmuşum! Burak'ın sahibi olduğu WPMavi'nin farkı, dediğim gibi, yazdığı tüm içerikleri herkesin yani acemilerin, yeni başlayanların, çaylakların bile anlayacağı basit bir dille tane tane anlatması. Ve bunları görsellerle somut bir şekilde desteklemesi. Zaten siz de siteye girip yazıları okuduğunuzda, alttaki okuyucu yorumlarından insanların sunulan bu hizmetten ne kadar memnun kaldığını kendiliğinden görebilirsiniz. Kendi seyahat blogumun geldiği noktada kesinlikle onun da payı var. Şayet siz de blog açmayı düşünüyorsanız veya yeni bir blog sahibiyseniz, wpmavi. com site içeriklerine mutlaka bir göz gezdirin. İşinize yarayacak herhangi bir konuda mutlaka faydalı bir bilgi bulacaksınız. Aylak Gezgin ile tanışma hikayem çok komik aslında. Lviv'de kaldığım hostelde, tek kelime İngilizce bilmeyen ve son derece saygısız hostel görevlisi ile tartışırken olaylar bir anda kendiliğinden gelişti. Kendisi, kullanılan dili bilmesi nedeniyle aracı olarak imdadıma yetişmesine rağmen resepsiyon görevlisi ile sorunu çözemedik ama bu tatsız hadise, seyahat tutkunu bir gezginle tanışmama vesile oldu. Okumayanlar için Lviv Gezi Notları burada. Aylakgezgin. com tam teşekküllü bir seyahat blogu. Eskişehir'de yaşayan Aylak Gezgin, aslında pek Eskişehir'de durmuyor çünkü adı üstünde, kendisi bayağı bir aylak, sürekli geziyor efendim, durduramıyoruz. 🙂 Son aldığım duyumlara göre, en son İtalya'da Bologna civarında görülmüş mesela. Facebook sayfası da herkesin paylaşımlarına açık. Siz de girip benim gibi zaman zaman seyahat fotoğrafı paylaşımı yapabilirsiniz. Haydi öyleyse durmayın, beklediğiniz hata! Kurabiye tarifi var, İzlanda gezi rehberi, en güzel kış aktiviteleri, Bursa'nın ilk fotoğraf müzesi var, ambalajsız hayat mümkün mü sorusunun cevabı var, Hamburg notları var, kitap tavsiyeleri var... Var da var. Siz sadece okumak, öğrenmek isteyin. Kısacası Semi'nin on parmağında on marifet! Mutlueller. com'u okumaya başladığınızda, haydi şunu da okuyalım, bu başlık da ilgi çekiciymiş, şu yazı da faydalıymış derken zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksınız. Çok farklı konulara yer vermesi, sitenin en büyük avantajlarından biri kesinlikle. Gençlere yönelik içerikler, ev hanımlarının ilgisini çekecek yazılar, seyahat severler için seyahat notları ve yol ipuçları, kaliteli gezi fotoğrafları vs. Durun, daha hepsi bitmedi. Mutlueller'in bir de çanta tasarımları var ki, yani artık ne desem bilemedim. Eee bundan iyisi, Şam'da kayısı diye boşuna dememişler. Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle! Kendinize çok iyi bakın, hoşça kalın. Ne güzel şeyler yazmışsın, ağzım kulaklarımda okudum:)) Çok teşekkürler. Blogları tanıtmaya devam etmelisin, ben de başlasam mı acaba diye düşündüm senin yazını okurken. Rica ederim. Biz de yazıların için sana teşekkür ediyoruz asıl. Vallahi sen kazandın, yine şanslısın, ya ben? Hiçbir yerden hiçbir şey kazanamadım. 🙂 Blogları tanıtmaya devam etmeyi düşünüyorum aslında, vakit buldukça tabii... Bence sen de yazmalısın, kaliteli içerikleri herkesin bilmeye hakkı var diye düşünüyorum. Faydalanılacak sitelerin paylaşılması şart. Cevat Kelle efsanesini herkes hatırlamaz ama olsun. 🙂 Ben teşekkür ediyorum, selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/takip-ettigim-instagram-sayfalari", "text": "Seyahat fotoğrafları ve seyahat fotoğrafçılığı özel ilgi alanlarımdan yalnızca biri. Sürekli gezmeye çalıştığım için genelde gezi fotoğrafları, doğa fotoğrafları ve şehir fotoğraflarına ilgi duyuyorum. Tarihi yapılar, müzeler, kütüphaneler, manzara resimleri de beni kendine fazlasıyla çekiyor. Hele farklı mimarisiyle dikkat çeken yapılara bakmaya doyamıyorum. Hem gittiğim bir yerde gezerken, hem de fotoğrafına bakarken... Gezivita Instagram sayfamı takip edenler bilirler zaten, ben de genelde kendi sayfamda bu tür fotoğraflar paylaşıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi, sürekli takip ettiğim ve her bir fotoğrafını hayranlıkla incelediğim fotoğrafçılar var Instagram'da. İşte bu yazıda kendi takip ettiğim Instagram sayfalarını sizlerle de paylaşmak istiyorum. Felecool: Bosna Hersekli Fedja Salihbasic'in sayfası. Bir kez baktığım fotoğraflara dönüp birkaç kez daha bakıyorum inanın. Kendini Travel & Lifestyle photographer olarak tanımlayan Salihbasic'in yaklaşık 5000 gönderisi ve yine yaklaşık olarak 500.000 takipçisi bulunuyor. Şu an yaşadığı yer ise, bize göre bir hayli pahalı oluşuyla biraz el yakan Danimarka. Hannes Becker: Alman fotoğrafçı. 1500'den biraz fazla fotoğraf paylaşmış olmasına karşın, takipçi sayısı bir milyonun üzerinde. Gerçekten de takibe alınmayacak gibi değil. Mutlaka bir bakın. Ahmet Erdem: Listemde yer alanlar içinde, Türkiye'den önemli bir isim. Ahmet Erdem'in gönderi sayısı bir hayli fazla. Takip ettiğim Instagram sayfaları arasında sürekli olarak paylaşım yapanlardan biri. Gün içerisinde mutlaka bir paylaşım yapıyor diyebilirim. Lisa: İtalya doğumlu olan ancak en sevdiğim şehirler arasında Barselona ile birlikte ilk sıralarda yer alan Avusturya'nın Viyana şehrinde yaşayan Lisa, üstte yazdığım diğerleriyle karşılaştırıldığında aslında öyle pek ünlü falan değil. Yüz binlerce takipçisi falan da yok. Ancak ben fotoğraflarını gerçekten çok beğeniyorum. Sayfasında binden fazla fotoğraf var. Fotoğraflarını Samsung Galaxy S9 ile çekiyor. İflah olmaz bir Viyana hayranı olduğum için, Viyana fotoğrafları beni büyülüyor. Sizin de beğendiğiniz Instagram sayfaları varsa, yazının altındaki yorum kısmında paylaşabilirsiniz. Hep birlikte takip edelim. Selamlar, sevgiler efendim. Bu güzel içerikler için cook teşekkür ederiz sizler sayesinde bizde gezmesekte bilgi ve birikim sahibi oluyoruz. Ben de teşekkür ederim. Aldığım bu güzel yorumlar yeni içerikler üretirken bana enerji ve şevk veriyor. Çok güzel bir yazı. Ben de teşekkür etmeden geçmek istemedim. Güzel bir seyahat blogunuz var, tebrikler. Bilmediklerim vardı, arada yaz böyle listeler. İyi oluyor. Elbette yazarım. Katkı için de teşekkür ediyorum!"} {"url": "https://gezivita.com/tek-basina-seyahat-etmek", "text": "Belki de bizim gerçek kaderimiz ebedi olarak yolda olmaktır, hiç durmadan nostaljiyle pişman olan ve arzulayan, dinlenmeye susamış ve hiç durmadan başıboş yola koyulan. Eh, tek başıma çıktığım ilk seyahate kadar inanın bana da öyle geliyordu. Şimdiyse bir o kadar normal, hatta benim için vazgeçilmez! Ataol Behramoğlu, \"Ölümdür yaşanan tek başına, aşk iki kişiliktir\" diyor bir şiirinde. Behramoğlu en sevdiğim şairlerin başında gelir. Yine de, yalnız seyahat etmek çok farklı bir duygu ve insanın önünde bambaşka kapılar açıyor diyebilirim rahatlıkla. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar isimli bir kitabı vardır. Burada, tek başına yolculuğa çıkan bir uşağın hikayesi anlatılır. Aklıma gelmişken bunu paylaşmak istedim sizinle. Güzel bir kitaptır. Hatta Sir Antony Hopkins, aynı eserden uyarlanan filmde, bu bahsettiğim uşak rolünde oynamıştı. Tekrar ana konumuza dönelim. Ne diyordum? Evet, tek başına gezmek. En çok karşılaştığım soru bu son zamanlarda. Bir yere gittiğimi öğrenen herkes önce \"Kiminle gittin? sorusunu yöneltiyor bana. Tek başıma diye yanıtlayınca da o kaçınılmaz soru geliyor: Tek başına sıkılmıyor musun hiç? Cevabım: Hayır. Bugüne kadar, hatırlayabildiğim kadarıyla en azından 23-24 ülkeyi tek başıma gezdim. Mesela beni bilen bilir, son derece sosyal, arkadaşlarımla beraber olmaktan, onlarla vakit geçirmekten aşırı derecede keyif alan bir insanım. Ancak tek başına seyahatin insanı özgürleştiren, farklı, bambaşka bir yanı var. Yeterince uzun bir süre hep aynı şeyleri yaşamıştır; şimdi farklı olanı istemektedir ve yeni ne kadar farklıysa o kadar iyi olacaktır! ... Bu yolculukta konuşulan diller, gökyüzü, alışkanlıklar ve insanlar, hava basıncı ve mutfaklar, yollar ve yataklar, kısaca her şey değişik olacaktır. Tek başına seyahat etmenin avantajlarından bahsedeyim biraz... Bir defa seyahatine esneklik katıyor. Esneklikten kastettiğim şey şu: topluca veya kalabalık arkadaş gruplarıyla gidilen seyahatlerde sıklıkla uyuşmazlıklara düşülüyor. Kimi bir yere gitmek istiyor kimisi bir başka yere. Kimi \"Sabah erken kalkmalıyız\" diyor, kimisi \"Ben kalkmak istemiyorum, yarın biraz daha uyuyacağım\" Kendi başına yolculuk yaparken, bu ve benzeri durumları ortadan kaldırıyorsun bir defa. 2016 yılının haziran ayında, Barcelona gezisi sırasında, meşhur Antoni Gaudi eserlerinden Park Guell önünde dinlenirken yanımdan üç genç geçti. Hepsi Türktü. Bir konuda anlaşmazlığa düştükleri yüzlerinden okunuyordu. Gördüğünüz gibi, fazla değil üç kişilik bir grubun anlaşması bile çok zor olabiliyor bazen. Yalnız seyahatin bir diğer güzel yanı, istediğin an istediğin şeyi yapabilmen. Planını kendin yaparsın, buna uyacak veya uymayacak olan kişi de yalnızca sensin. Ya da girdiğin ama pek de beğenmediğin bir müzeden hesapladığından çok daha erken çıkabilirsin. Sana kimse karışmaz, biraz daha kalalım, ya da burayı pek beğenmedim haydi bir an önce kalkalım demez. Fakat en güzel yanı kendi içine yaptığın seyahat... Bunu bir başkasıyla paylaşabilmen mümkün değil. Kendinle konuşursun, hayatını, davranışlarını gözden geçirirsin. Bunu da ancak bir tren kompartımanında ya da otobüste tek başına koltukta otururken yapabilirsin. Başka türlüsü inanın mümkün değil. Yanında sohbet etmek zorunda olduğun biri veya birileri varsa ne kadar uğraşsan da nafile, başaramazsın. Gezginin en sonunda varacağı nokta ya da aradığı şey, sadece yolun sonunda ulaşılacak bir tapınak ya da uzaktaki dağın zirvesi değildir aslında. Gezgin, biraz da kendisini bulur tüm o yolculuklarda. Gezen kişi kendi iç dünyasına yaptığı yolculukların en güzellerine işte bu seyahatlerde çıkar. Geriye dönüp baktığında, hayatın koşuşturmacasında kendine hiç vakit ayıramadığını, bir türlü kendisiyle baş başa kalamadığını fark eder. Özellikle benim gibi İstanbul'da yaşayanlar için, şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hepimiz hummalı bir koşuşturmanın içindeyiz. Sürekli bir hengamenin içinde duracak, çok değil beş dakika dahi kendimizi dinleyecek zamanımız yok. Yok, yok, yok. Yok işte... Dışsal şartlar bizi bu durumdan tamamen alıkoyuyor. Bu zamansızlık, 21. yüzyılın hastalığı aslında. Kara delikler misali... Pazartesiler cumaya, pazarlar çarşambaya karışmış. Öyle değil mi? İşte tek başına seyahat, aslında en çok ihtiyacımız olan bu dinginliği, durgunluğu, yavaşlamayı da sağlıyor kendiliğinden. İstersen sosyalleşirsin istersen kendi kabuğuna çekilirsin. Canın istediği zaman, istediğin yerde, istediğin kişiyle tanışabilirsin mesela. Her şey güler yüzlü bir merhabayla başlıyor. Bunu bir deneyin, farkı göreceksiniz. İnanın bana, Türkiye'de nezaketin ne olduğunu ve toplumca onu nasıl unuttuğumuzu da ben yurt dışında fark ettim. Ucuza konakladığım hostelde, beraber aynı odada kaldığım veya ortak alanda karşılaştığım insanlara yaklaşmanın aslında ne kadar kolay olduğunu gördüm. Viyana'da hostelde tanıştığım İtalyan Stefano, Üsküpte otogarda tanıştığım Macar arkadaşım Linda ile çıkıp gezdim. İstediğim saatte geri döndüm. Başka bir şeyi düşünmeden yalnızca ama yalnızca o an'ın keyfini sürdüm. Farklı kültürlerden insanlarla karşılaşmanın ve onlarla vakit geçirmenin verdiği pratiğin, maddi olarak karşılanması mümkün olmayan nefis bir hayat tecrübesi olduğunu öğrendim tek başıma seyahat ederken. 7 milyarı aşkın insanın yaşadığı bir gezegende, evrensel insanlık değerlerinin önemini daha iyi kavradım. Bu da ufkumu sonsuz bir şekilde genişletmeye yaradı. Belki çok fazla şey ifade etmese de, tanıştığım insanlardan onların kendi dillerine ait 3-5 sözcük öğrendim mesela. Ama her gittiğim ülkede öğrendim. Yolculuğa çıkmadan önce, gideceğim ülkelerin dillerinde, basit ama kullanışlı kelime veya cümle grupları öğrenme çabasına giriştim. Ve gerçekten de bunları bir şekilde kullandığımda, aldığım karşılığın eşsiz olduğunu gördüm. Sırbistan'da, Belgrad'da markete girip Dobar dan, Kako si? dediğimde, kasiyer kızdan aldığım gülümseyişin tarifi yoktu mesela. Sabah, trene yetişmek için erken kalkmam gerektiğinde uyandıracak biri yoktu yanımda çünkü. Zor durumlarda kendi başımın çaresine bakabilmeyi öğrendim. İletişimin önemini kavradım. Yapabildiklerimi görünce, kendi sınırlarımın da farkına vardım. Bu, bana müthiş bir şey kazandırdı: Kendime olan güvenim inanılmaz arttı. Türkler sinemaya bile tek gitmez, yalnız kalmayı bilmez, sevmez. Yalnız olmamanın getirdiği garantiye yani tehlikeden uzak yaşamanın konforuna güvenir. Ama işte bu garanti de yaratıcılığı sakatlar, iş çıkarma kabiliyetini azaltır. Yalnız kalamayan insanın düşünce ve gözleme kabiliyeti yarım oluyor. Bu yüzden ben insanlara yalnız kalmayı öğrenmelerini öneriyorum. Tek başına yurt dışı seyahati bir ütopya değil. Çok zor bir şey de değil. Ben, yurt dışına ilk kez tek başına yolculuk yaptığımda 27 yaşındaydım. İnanın bana, aslında çok geç... Gerçekten. Seyahatlerimde, dünyanın çeşitli milletlerinden çok daha küçük yaşta yalnız gezginler görüyorum. Blogdaki diğer yazılarımda, farklı ülkelerde yalnız gezen Türk gezginlerle karşılaştığımdan da ara ara bahsetmiştim zaten. Bitirmeden önce, dünyanın çeşitli ülkelerini sürekli gezen bir arkadaşımın, Facebook'ta kendi sayfasında paylaştığı ve çok beğendiğim iki yazısının linkini de buraya eklemek istiyorum. Bahsettiğin ülkelere gelirsek... 20'ye yakın ülke gezdim ancak senin yazdıklarının hiçbirini ben de göremedim henüz. 🙂 İrlanda ve özellikle Norveç ile İsveç aklımda var ama uzun bir süredir. Yeni Zelanda'yı hiç düşünmemiştim doğruyu söylemek gerekirse. Ama mesajın beni de tetikleyebilir, araştıracağım. Ben de senin bloğa şöyle bir göz attım, güzel paylaşımlar yapmışsın, tebrik ediyorum. Seyahat ve gezilerle ilgili sorun olursa da çekinme, her zaman buralardayım. Kolay gelsin. Vizesiz ülkeleri önerebilirim mesela öncelikle. Blogda yazdığım ülkeler arasında Makedonya olabilir. Ukrayna olabilir. Lviv çok güzel bir şehir mesela. Vize formunda da aklınıza takılan bir yer olursa yardımcı olurum elbette. Mail atarsanız yapamadığınız kısımları geri dönüş yaparım. Aslında \"Schengen vize başvuru formu nasıl doldurulur\" şeklinde de bir yazı hazırlıyorum şu sıralar ama sizin seyahate yetişmez 🙂 onemkaan@gmail. com'dan yazabilirsiniz. Harika bir yazı olmuş. Ben de 55 yaşında olmama rağmen tek başına seyahat etmenin ayrı bir güzellik olduğunu düşünüyorum. Daha evvelden yıllarca dostlarla, arkadaşlarla yurt dışı deneyimlerim olmasına rağmen bazı konularda sorunlar çıktığı olmuştur. Son seyahatimi tek başıma Romanya Transilvanya'ya yaptım. Gerçekten çok zevk aldım. Her şeye tek başınıza karar vermek mükemmel bir duygu. Teşekkürler. Öncelikle övgü dolu sözleriniz için çok teşekkür ediyorum! Kesinlikle aynı fikirdeyim. İnsanların çoğu, deneyimlemediği bu tek başına seyahat konusundan çekiniyor. Oysa yapan da bir daha benim gibi vazgeçemiyor. 🙂 Ben de sizi tebrik ediyorum. Selamlar, sevgiler. Şu anda Budva'da tek başıma oturmuş biramı yudumlarken bu yazıya rastladım ve yukarıda açıkladığınız her bir noktanın altına imzamı atabilirim. Yaşasın yalnız seyahat etmek.. Kesinlikle! Tesekkur ederim yorum icin. Budva sevdigim sehirlerden biridir.. Zaman hızla geçiyorken ve gezmek için herkesin uygun vaktini ayarlamanın zor olduğu bu dönemde tek başına gezginler artacaktır diye düşünüyorum. Yazınızı çok beğendim, biraz motivasyon biraz cesaret veriyor.26yaşımda tek başıma Amsterdam yapmıştım keyif vermişti ve sıkılmamıştım diye hatırlıyorum. Bu aralar ufak bir gezi yapsam mı diye düşünürken geldim yazınıza. Vizem varken yazınız da güzel bir motivasyon oldu belki de. İyi gezmeler olsun her daim. Merhaba, çok teşekkür ederim! Tek başına gezmenin tadını tek başına gezen anlar. 🙂 İlham verip yola tek çıkmaya cesaretlendirdiysem ne mutlu bana, yazı amacına ulaşmış demektir. İster tek, ister çift, ister kalabalık gezenler, hepimizin yolu açık olsun! Tek başına gezmek ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Ben de bu güzel yazı için teşekkür etmek istedim."} {"url": "https://gezivita.com/teknoloji-ve-egitim", "text": "Özellikle günümüzde gelişen teknoloji ile beraber internet kullanımının, toplumların tüm katmanlarında giderek yaygınlaştığı bilinen bir gerçek. Bu yazıda ise, teknoloji ile eğitim arasındaki ilişki üzerinde durmak istiyorum biraz. Tahmin edileceği gibi, bu sanallaşma dalgasının, Covid 19 süreci ile beraber ülkelerin eğitim sistemlerini ve iş dünyasının çalışma usullerini derinden etkileyeceği çok açık. Nitekim salgın sürecinde çoğu insan işlerini evinden, internet üzerinden yürüttü. Dünyadaki birçok ülkede, sokağa çıkma yasakları ve sosyal mesafelendirme kuralları nedeniyle yüz yüze eğitime ara verilmesiyle birlikte, ilköğretimden başlayarak yüksek öğretime kadar farklı eğitim basamaklarında online eğitime geçildiğini görüyoruz. Süreç çok ani gelişmesine rağmen, Türkiye'nin bu konuda gayet iyi bir sınav verdiğini söyleyebiliriz. Örneğin YÖK'ün verilerine göre, 2019-2020 eğitim ve öğretim yılında, salgın ile başlayan dönemde yüksek öğretim kurumlarının online eğitim yapma oranlarında oldukça yüksek bir oran göze çarpıyor. Yüksek öğrenimde uygulamalı dersler hariç olmak üzere, teorik derslerin tamamına yakını online olarak yapıldı. Burada da bazı okullar kendi altyapılarını ve sistemlerini kullanırken bazıları hazır programlar üzerinden eğitim yapmayı seçti. Görüntülü konuşma, video konferans, sunum yapma gibi imkanlar sunan yazılımların kullanımında, salgın sürecinde tüm dünya çapında adeta patlama yaşandı. Bu dönemin en popüler uygulamaları olarak ise Zoom ve Google Meet'in öne çıktığını görüyoruz. Özellikle Zoom, kendi altyapısı yetersiz eğitim kurumlarının imdadına, deyim yerindeyse hızır gibi yetişti. Online eğitimin yanı sıra bu süreçte İnternet bankacılığı, online alışveriş, sosyal medya, internet televizyonculuğu kullanım oranlarında salgın sürecinde büyük bir artış yaşandığı göze çarpıyor. Herkesin Instagram'da, Youtube'da canlı yayın yapmasından tutun da, Facebook'ta vaktiyle beğendiğim ama hiç aktif olmayan onlarca marka sayfasının bir anda paylaşım savaşına başlamasına dek, bir sürü gelişme yaşandı. Hatta insanlar temel gıda maddeleri alışverişlerini bile online platformlar üzerinden gerçekleştirdi. Evet, gerçekten olağan dışı koşullar online eğitim yapmayı mecburi kıldı ve yukarıda anlattığım şekilde bunda ciddi bir başarı yüzdesi de yakalandı. Ancak birçok eğitimcinin de belirttiği gibi, verimlilik açısından düşünüldüğünde başarı oranının o kadar da tatmin edici olmadığı görülüyor. Bunun yanı sıra tek yanlı eğitim süreci, hem eğitim verenlerin hem de eğitim alanların eğitim ve öğrenim sürecinden aldığı keyfi bir hayli azalttı. Evet, üstte adı geçen program ve yazılımlarda öğrencilerin de derse aktif olarak katılımları sağlandı, eğitmenler ile karşılıklı bir iletişim gerçekleştirildi ancak birçok eğitimcinin geri bildirimi, yine de bunun verimlilik açısından yüz yüze eğitimdeki kadar etkili olmadığı yönünde. Yine kendimden örnek vermek gerekirse, dersim sabahın çok erken saatlerinde olduğu için birçok öğrencim aktif olarak derse katılmadı. Yani ben kelimenin tam manasıyla duvara karşı konuştum. Her ne kadar yaptığımız yayınlar kaydedilip sonradan izleniyorsa da, özellikle eğitmen açısından bu durumun insan psikolojisi üzerinde yarattığı etkinin tuhaf olduğu da aşikar. Ben dersi -her ne kadar karşımda kimse olmasa bile- kendi kendimize ders çalışıp anlattığımız zamanlarda olduğu gibi normal bir şekilde anlatmaya çalışsam da, şundan eminim ki, öğrencilerim yaptığım o yayını sonradan, çevrim dışı şekilde izlerken ancak kısmi ölçüde bir keyif almışlardır. Yani sınıftaki ders ortamıyla kıyaslanamayacak ölçüde düşük bir keyif... Düşünsenize, o an kafanıza bir şey takılıyor ve yorum yapamıyor, soru soramıyorsunuz. Hazır tirat demişken, Cyrano de Bergerac'tan şu kısmı paylaşmak isterim. Gerard Depardieu en sevdiğim aktörlerin başında gelir zaten. Rüştü Asyalı da bu kısmı gerçekten harika seslendirmiş. Sözün özü, \"Yüz yüze eğitim mi, yoksa online eğitim mi?\" sorusuna benim cevabım yüz yüze eğitim şeklinde olacak. Zaten yazının girişinde linkini verdiğim \"Basılı Kitap Mı Yoksa E-Kitap Mı?\" sorusuna da \"ilki\" diye cevap vermiştim."} {"url": "https://gezivita.com/the-queens-gambit", "text": "Birkaç yıl öncesine dek öğretim görevlisi olarak çalıştığım okuldan iki arkadaşımın önerisi üzerine izlemeye başladığım The Queen's Gambit dizisini bir çırpıda bitirdim. Ben aslında Netflix'e çok geç üye olanlardanım. Dolayısıyla bir sürü sezonu olan o sayısız dizi arasından onlarcasını seyretme şansım olmadı şu ana dek. The Queen's Gambit ise böyle olmadı. Önce çok kısaca, henüz izlememiş olanlar için bu dizi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. 2020 yapımı, daha çok yeni bir dizi olduğu için, henüz izlemeyen sayısı hala fazla olabilir diye düşünüyorum. Dizinin başrolünde, bir yetimhanede büyüyen ve satranca karşı inanılmaz bir yeteneği olan küçük bir kız bulunuyor: Beth. Dizi tek sezon ve toplamda yedi bölümden oluşuyor. Her bir bölüm ortalama bir saat kadar sürüyor diyebilirim. (45 dakika süren bölüm de var, 65 dakika süren bölüm de.) İzlerken insanı sıkmıyor, gereksiz uzatılmış, deyim yerindeyse sakız gibi çekilmiş sahneler yok. Bence dizinin en çok öne çıkan özelliklerinden biri de bu. Daha önce jelatin gibi biçimsizce uzayan günlerim böylece doldu, kendimi yormadan bir şeyle uğramış oluyordum, çünkü satrancın eşsiz bir yararı vardı, tinsel enerjinin daracık bir alana yönlendirilmesiyle en ağır düşünce eyleminde bile beyni gevşetmiyor, tersine kıvraklığını ve esnekliğini artırıyordu. Diziyi seyrederken, bundan yıllar önce okuduğum Stefan Zweig'in Satranç isimli uzun öyküsüyle bir takım paralellikler gözlemledim. Hatta bu konuda herhangi bir bilgim yok ama, yazarın -Walter Tevis- Zweig'in bu kitabından esinlenmiş olabileceğini de düşünüyorum. Zira Zweig'in kitabının basım tarihi 1943, Tevis'in kitabının yazım tarihi ise 1983. Ancak gerek Zweig'in Satranç isimli kitabına, gerekse konusu Satranç oyunu ile yakından ilişkili olan The Queen's Gambit isimli diziye mutlaka bir göz atmanızı öneriyorum. Zweig'ın kitabında küçük Mirko Czentovic kendisinin bakımını üstlenen papaz ile kaldığı odada satranca başlamış, papazın her akşam mutlaka bir iki el satranç oynadığı jandarma çavuşuna karşı ilk galibiyetini almıştı. Dizide ise kahramanımız Beth Harmon, satrancı yetimhanenin bodrum katında yaşayan hademeden -Bay Shaibel- öğreniyor ve o da ilk galibiyetini burada alıyor. Sonrasında Beth'in çocukluktan çıkışına, yükselişine, yaşadığı problemlere tanık oluyoruz. Paltolardan birinin yan cebinin biraz şişmiş olduğunu ayrımsadım. Yaklaştım ve kabarıklığın dikdörtgen biçiminden, bu biraz şişmiş cebin içinde ne olduğunu anladım: bir kitap! Dizlerim titremeye başladı: Bir kitap! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu. Altı gün sonra oyunu hiç şaşırmadan sonuna kadar oynadım, ondan sekiz gün sonra satranç kitabındaki konumları gözümün önüne getirmek için yatak çarşafındaki ekmek parçalarına bile gerek duymadım ve bir sekiz gün daha sonra kareli yatak çarşafı da gereksiz oldu; başlangıçta soyut gelen a1, a2, c7, c8 gibi işaretler, beynimin içinde görsel, plastik konumlara dönüştü kendiliğinden. Aslında burada söylenenler, dizinin son bölümünde Beth'in Borgov ile oynadığı final maçında olanlar ile de birebir örtüşüyor. Dizinin en dokunaklı sahnesi ise sanırım, yine bu final bölümünde, Beth'in yıllar sonra yetimhanenin bodrum katına tekrar indiği ve Bay Shaibel'in panosunu incelediği sahneydi. Daha fazla spoiler vermemek adına burada kesmek istiyorum. Yoksa gerçekten işin sihri kaçabilir! Bana kalırsa hem Satranç hem de Queen's Gambit birlikte okunmalı & izlenmeli. Eminim bu kitabı okuyup diziyi seyrettikten sonra siz de aynı benim gibi paralellikler ve ortak noktalar bulacaksınız. Çünkü benim buraya alamadığım daha pek çok benzer ayrıntı var. Kitabın yaklaşık 80 sayfa, dizinin ise sadece yedi bölümden oluştuğunu düşünürsek, her ikisini de yapabilmeniz için öyle çok fazla vakit ayırmanıza da gerek yok. Tüm sürükleyiciliğiyle kitabı bir saat içinde bitirirken diziyi de eğer vaktiniz varsa aynı gün içinde tüm bölümleri izleyerek rahatça bitirebilirsiniz. Aslında yetimhane binası ve buranın atmosferi, Beth'in burada geçirdiği günler, buradaki Bay Shaibel karakteri ve seçilen enfes müzikler, bana biraz da \"Les Choristes\" isimli filmi hatırlattı. İsterseniz boş bir anınızda bu filme de bir bakın. Pişman olmazsınız. Adını çok duyup izlemediğim dizi. Vakit ayırıp izleyebilir miyim bilmiyorum doğrusu."} {"url": "https://gezivita.com/troleybus-kutuphane", "text": "Bu yazıda sizin için yeni hizmete açılan İBB Kütüphane Troleybüs binasını biraz daha yakından tanıtmak istiyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı olan Troleybüs Kütüphane, 1 Mart 2022 tarihinde kapılarını açtı. Ben de yeni açılan bir kütüphane bulmanın heyecanı ile soluğu orada aldım tabii. Betona boğulmuş olan İstanbul'da bu tür yerlerin açılması sevindirici. İstanbul Üniversitesi'nin haşmetli Beyazıt kapısının, sadece birkaç yüz metre uzağında, İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi binasının bitişiğinde yer alıyor Troleybüs Kütüphane. Yani yeri son derece merkezi. Buraya ulaşım için Beyazıt tramvay istasyonunu kullanabilirsiniz. Metro ile geliyorsanız Vezneciler durağında da inebilirsiniz. Kütüphane binası, eskinin İETT troleybüs kuvvet merkezi aslında. İsmi de buradan geliyor zaten. Burası restore edilerek gayet ferah ve nezih bir kütüphaneye dönüştürülmüş. Yapı iki katlı. Çok büyük olmadığını baştan belirtmeliyim. Yaklaşık 150 kişi kapasiteli. Yeni açılan bir diğer kafe/kütüphane için şu yazıma bakabilirsiniz: Moda İskelesi Kütüphanesi. Alt katta, yani girişteki oturma yeri sayısı üst kattan fazla. Şu sıralar yan tarafındaki inşaat nedeniyle dışarıdan biraz gürültü alsa da, normal zamanlarda içerisi gayet sessiz diyebilirim. \"Sessiz olmayan kütüphane mi var?\" demeyin. Maalesef çok var. Henüz çok yeni olduğu için, içerideki tüm kitaplar tasniflenmemiş durumda. Ancak bir yandan kataloglama ve tasnif etme işlemi sürdüğü için, şu adrese girerek, şayet aradığınız bir kitap varsa, kütüphanede yer alıp yer almadığını kontrol edebilirsiniz. Bu adresten sadece buradaki yayınlar değil, İBB'ye bağlı olan tüm kütüphanelerin katalogları taranabiliyor bu arada, aklınızda bulunsun. Troleybüs Kütüphane çalışma saatleri, her gün 09:00-21:00 arası. Her gün açık kütüphane bulmak pek kolay değil. Dolayısıyla bu önemli bir bilgi. İçeride genel olarak edebiyat, mimarlık, felsefe, siyaset bilimi, kişisel gelişim, inanç, bilim türünden kitaplar yer alıyor. Girişteki bankoda çalışan görevlilere çok kısa süren bir işlemle kayıt yaptırdıktan sonra, otuz gün süreyle kütüphaneden üç kitap ödünç alma hakkınız var. Bir başka yazıda tekrar görüşünceye dek, kendinize iyi bakın. Selamlar, sevgiler!"} {"url": "https://gezivita.com/turist-ile-gezgin-arasindaki-farklar", "text": "Bir defa turist sadece gezer. Gittiği yerlerde görülmesi gereken belli başlı noktalar vardır. Onların dışına hiç çıkmaz, listeyi asla bozmaz. Gezgin ise sonsuz bir merak içinde keşfeder. Elbette o da hazırlıklıdır ama her an yeni gördüğü, ilgisini çeken bir yere girmeye hazırdır. Bu yeri gelir bir sokak olur, yeri gelir ufak, şirin bir pastane, yeri gelir küçük, değişik konseptli bir müze... Bu yüzden gezginin seyahat planı turiste göre daha esnektir. Turist kendisine söyleneni yapar, hazıra konar. Rehberin, \"Burada iki saat serbest zamanınız var\" cümlesine karşı gelemez, böyle bir imkanı yoktur. Gezgin ise merak eder, araştırır ve kendisi bulur. Turist gittiği yerde yerli halkın arasına -alışveriş ve yemek hariç- neredeyse hiç karışmaz. Gezgin ise yerellerin takıldığı mekanlara gider, konserleri seyreder, denk geldiği ücretsiz etkinliklere katılır. Dünyasını valizlere sığdırmaya çalışmaz, çünkü sığdıramayacağını bilir. Zira dünya aslında dışarıdadır, olanca kuvvetiyle oradadır, canlıdır, onu beklemektedir. O, giyilmesi gereken bir kıyafet değil, içten hissedilmesi gereken bir duygudur. Turist çoklukla yıllık izin durumunu baz alır, ona göre hareket eder. Örneğin bir hafta komple tatil yapacak şekilde seyahat eder. Fiyatların tavan yaptığı bayramları iple çeker mesela. Gezgin için ise her an önemlidir, her gün aynı değerdedir ve bu konuda bir ayırım yapmak gerekmez. Gerekirse cuma gecesi yola çıkar, cumartesi ve pazar gündüz gezer, pazar akşamı yorgun ama yeni bir şeyleri keşfetmiş olmanın, yeni yerler ve yeni insanlarla karşılaşmış olmanın tatlı yorgunluğunu hissederek evine döner. Elinde kumandasıyla miskinliğin rutini içinde kaybolmuş birey ise belki de hafta sonu kaçamağı yapan gezginden ruhen çok daha yorgundur aslında. Turist otelde kalır, daha fazla para öder. Gezgin ise kamp yapar, çadır kurar veya çok daha ucuza hostelde konaklar. Turist -resepsiyonist hariç- neredeyse kimse ile tanışmadan yurduna döner, gezgin ise beraber konakladığı odada edindiği yeni dostluk veya arkadaşlıklarla evine döner. Turist sürekli tur otobüsünde oradan oraya gider, adeta savrulur. Gezgin ise yol teper, yürümekten ayaklarına kara sular iner. Ama buna kesinlikle değer. Turist \"mola yerinde\" dinlenmek zorundadır. Gezgin ise \"yorulduğu yerde.\" Nerede yorulup nerede dinleneceğine kendi karar veren insandır gezgin. Turistin böyle bir lüksü yoktur. Turist yurt dışına gider, çoğu kez gittiği insanla aynı olarak geri döner. Gezgin ise yeni kültürler keşfeder, bunları özümser. Kendisine daha farklı özellikler katarak döner. Turist hediyelik eşya satın alır. Gezgin ise anlık yaşamı deneyimler, hiçbir kaba dolduramayacağı, hiçbir torbaya sığdıramayacağı hayat tecrübesiyle kendini besler. Turist için seyahat denilen şey aslında tatildir, fiziksel bir yer değişimidir basitçe. Gezgin için ise bundan çok daha fazlasıdır, seyahat kelimesinin karşılığı manevi bir doyum sağlayacak ihtiyaçtır. Turist tek başına bir yere gitmez, giderse zaten turist olmaz. Oysa gezgin tek başına seyahat eder, tek başına seyahat etmenin ne demek olduğunu çok iyi bilir. Tek olmak onun için bir sorun teşkil etmez, nereye gitmek istiyorsa gider, yolundan hiçbir şey onu alıkoymaz, alıkoyamaz. Turist ile gezgin arasındaki farklar aslında öyle saymakla bitmez. Bütün gezginlere, seyyah ruhlu insanlara selam olsun! - Mardin gezimin Youtube kanalındaki videosu: Mardin Gezisi - Gerçek bir gezgin olan entelektüel, Stefan Zweig hakkındaki yazım: Stefan Zweig - Netflix'in son dönemde yıldızı parlayan dizilerinden biri olan, 2020 yapımı \"The Queen's Gambit\" hakkındaki yazım da burada: The Queen's Gambit ve Satranç Bitirmeden önce önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bu blogtaki içerikleri, benim kendi sesimden podcast şeklinde dinlemek için, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazmanız yeterli. Yüklemiş olduğum podcastleri göreceksiniz. Bu yazıda belirtildiğine göre turist çok para harcayan, gideceği yerler konusunda seçim şansı olmayan, bilinçsizce oradan oraya dolaşan biri, gezgin ise her şeye kendi karar verebilecek kadar bilgili ve özgür biri gibi görünüyor ama benim özellikle gezgin kavramına ilişkin eklemek istediğim bir iki şey var. Genel olarak yazıyı beğendim ama hem tek başına hem de bir başkasıyla seyahat eden biri olarak \"gezgin tek başına seyahat eder\" ile hem otelde hem de hostelde kalan biri olarak \"turist otelde kalır\" ifadelerine pek katılmıyorum. Bu iki ifade gezgin ve turist kavramlarını belli kalıpların içine sıkıştırıyor bence. Gezgin nerede kalacağına veya kiminle seyahat edeceğine kendi karar verir, çünkü özgürdür. Gerektiğinde havaalanında sabahlar, bir arkadaşında kalır, otelde kalır, hostelde kalır, otobüse biner, isterse araba kiralar, isterse yürür veya bisiklete biner. Gezginler bilinen başkentlere de gider, bilinmeyen ufak şehirlere de. Gezginlerin aklı çoğunlukla mainstream'in dışında bir yerdedir. Evet, çok haklısın. Aynı fikirdeyim. Genel olarak ifade etmeye çalıştım aslında, ana hatlarıyla. Yorumun için çok teşekkürler! Yazi iceriginin bazi yerlerine katilmakla beraber, yüzeysel kaldigini zannediyorum. Aslinda gezgin den ziyade \"SEYYAH\" daha uygun olur. Ben turizme ve turiste günümüzün modern \"VEBA\" si olarak bakanlardanim ve öyle adlandiriyorum. Neo-Liberal ve Post-Kapitalist dünyanin VEBASI TURIST. Bu konuda Adrian Franklin ve Zygmunt Bauman in söylesisi vardir... ayrica Yapi Kredi Yainlarindan 2009 \"cogito\" dergisi tüm sayisini bu konuya adamistir. Ilgilenenler oradan okuyabilir. Katkı ve yorum için çok teşekkür ederim. Veba da değişik bir benzetme oldu, ilginç evet. 🙂 Ben Cogito'nun o sayısını okumamıştım, bir an önce edineyim. Bilgi notu olarak bir ekleme yapayım. Cogito'nun Yaz 2009 sayısı. Ancak ne yazık ki baskısı yok. İstiklal Caddesindeki YKY'de de bulamadım. Bir ihtimal sahaflarda bulunabilir diye düşünüyorum."} {"url": "https://gezivita.com/turkcenin-buyusu", "text": "Ahmet Haşim'in dili de büyüleyici. Haşim'in, Yapı Kredi Yayınlarından çıkan \"Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları\" isimli kitabını bir süre önce okumuştum. Deneme ve gezi türünde yazılmış olan bu kitaptaki anlatım zenginliği ve yorum gücü hemen dikkatimi çekmişti. Dolayısıyla yukarıda alıntıladığım kısmı Twitter'da okuyunca çok da şaşırmadım aslında. Bir seyahat daima alışılmış hayatın düzlüğü haricinde, fevkalade maceralar fikrini istilzam eder. Zannedilir ki, ufuklarımızın ötesi bambaşka alemlerin eşiğidir. Güneşin battığı yerde, bulutlardan saraylar kurulduğunu, erguvandan kaleler yükseldiğini, ateşten caddeler açıldığını, zümrüt veya yakuttan tavuslar ve horozlar dolaştığını görenler, kendi hayatlarından artık tat almaz olurlar ve ufukların arkasında emsalsiz bir cihanın saklandığını zannederek, bu alemin hasretini çekmeye koyulurlar. Bu, acı bir vehimdir. Vapurdaki seyyah, geniş deniz üzerinde ilerledikçe, aynı denizin önünde mütemadiyen uzayıp gittiğini görmekle hayret eder. Cins cins zannettiğimiz insanlar da her yerde birdir ve aynı şeyleri söylerler. Ekşi Sözlükteki eski bir entry'mde, Hermann Hesse'nin ünlü eseri Der Steppenwolf hakkında şöyle bir şey yazmıştım: Bu kitabın, çok değil 5-10 sayfasını yazabilseydim şayet, kendimle ömrüm boyunca iftihar eder, namütenahi, benzersiz bir kıvanç duyardım. Namütenahi kelimesini kullanınca, kendimi bir an için İlber Ortaylı gibi hissetmedim değil doğrusu. Ben, bu yapmış olduğum yorumda, hem yazarın kurgusunu hem de anlatım dilinin zenginliğini kastetmiştim. Haşim'den sinema hakkındaki alıntıyı okurken bir şey daha düşündüm. Modern çağın insanı, yani bizler, başarı ve yetenek kavramlarını, üzülerek ifade etmeliyim ki, salt maddi kazanımlarla ilişkilendiriyoruz. Değerlendirmemiz de bu doğrultuda oluyor. Eşya, mülk, unvan sahipliği, kazanılan para, başarı ve yeteneğin somutlaştığı tek yer olarak görülüyor. Çok para mı kazanıyorsun? Demek ki yeteneklisin. Dünyalar kadar malın mülkün mü var? O zaman sen başarılısın. Bu düstur, toplum içerisinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüş durumda. Yukarıdaki anlatım, kelime ve deyiş zenginliğinin, yalnızca bir avuç diyebileceğim insana hitap etmesi, gerçekten de çok acı. Halbuki ortada gerçekten çok büyük bir yetenek var. Sabahattin Ali'yi okurken de benzer duygular hissederim. O, elbette Ahmet Haşim'e kıyasla çok daha popüler bir isim."} {"url": "https://gezivita.com/turkiyede-siyaset-ve-demokrasi", "text": "Demokrasi, demokratlar olmadan yaşama şansına sahip olmayan bir yönetim biçimidir. Öyleyse, demokratik bir yönetimin gayesi, sadece devleti demokratikleştirmekle sınırlı olamaz; toplumun da demokratikleşmesi gerekir. Toplumda da demokratik olmayan iktidar odaklarının çeşitli alanlara sızmak ve o alanlarda otokratik bir iktidar ağı yaratma olasılığı her zaman söz konusudur. Toplumu demokratikleştirmenin yolu ise, bütün toplumsal kuruluşları kapsayan, otokratik iktidar fırsatlarını önleyen bir zihniyeti yayma tedbirlerini almaktır. Bu kez yine seyahatin dışında, ama çok daha önemli bir konuda fikirlerimi paylaşmak istiyorum sizinle. Aslında ben bu yazıyı yeni yazmadım. Kişisel Facebook sayfamda, bundan birkaç sene önce paylaşmıştım. Tam tarih olarak belirtmek gerekirse, 2017 anayasa değişikliği referandumu döneminde. 2017 yılından bugüne gelinceye dek hayli zaman geçtiği ve bu zaman zarfında bir hayli çok şey yaşandığı için, yazının içinde birtakım değişiklikler yaparak, yazıya bazı güncel bilgileri ve gelişmeleri de ilave ettim. Böylece sanırım daha güzel oldu. Dediğim gibi, burası aslında daha çok gezi ve seyahat yazılarımı paylaştığım kişisel bir blog. Ancak siyaset denen olgu, Fransız filozof Jacques Ranciere'nin de belirttiği gibi oldukça özeldir ve bu anlamda siyasetin belli bir yeri, zamanı ve önceden belirlenmiş kesin aktörleri de yoktur. İşte biraz da bu düşünceyle yazıyı burada da paylaşmaya karar verdim zaten. Yani benim buradaki esas amacım, ilk bakışta son derece basitmiş gibi görünen, günlük hayatta hemen herkes tarafından rahatça kullanılan, ancak içeriğinin tam olarak bilinmediği anlaşılan bazı kavramlar hakkında biraz daha derinlemesine bilgi vermek. Ve bu kavramların içeriğinin Türkiye'de aslında ne kadar az kavrandığını göstermek. Amacım sadece bu yani. Yoksa kimseyle sonucu hiçbir yere varmayan kısır bir polemiğe girmek niyetinde değilim inanın. Buna ne zamanım, ne gücüm, ne de isteğim var açıkçası. Bu yazı, okuyanın kafasında bir şimşek bile çaktırsa, okuyanı daha fazla araştırmaya ve öğrenmeye teşvik etse, bana fazlasıyla yeter, amacıma ulaşmış olurum. O yüzden sakin kafayla ve başka hiçbir şeyle ilgilenmeden, sadece bu yazıya konsantre olarak okumanızı rica ediyorum sizden. 2021 yılının nisan ayının başında, emekli bir grup amiral, son dönemde sıkça tartışılmaya başlanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936) ile ilgili bir bildiri yayınladı. Ben burada bildirinin içeriğine girmiyorum. Çünkü odaklanmamız gereken nokta kesinlikle burası değil. Bu bildirinin yayınlanması üzerine, her zaman olduğu gibi herkes kendince bir yorum yaptı. Kamuoyu çalkalandı, kimisi çok kızdı, eleştirdi, kimisi beğendi, destek verdi. Benimse en çok dikkatimi çeken, bu bildirinin yayınlanmasına istinaden, bir partinin İstanbul il başkanının attığı bir tweet oldu. Zaten bu yazıyı burada yayınlamaya da, bunu gördükten sonra kesin bir şekilde karar verdim. Burada hemen bir saniye durun lütfen. İlk bakışta cümle gerçekten son derece basit gibi görünüyor ve ilk okuduğunuz zaman üstüne pek düşünmeden rahatlıkla, \"Evet, gerçekten de çok doğru\" diyebilirsiniz. Ancak o kadar basit değil aslında. Dahası, bu yargı doğru da değil ve benim bu yoruma katılmam da mümkün değil. Hemen anlaşılacağı üzere bu yorum, bildiriyi yayınlayanların siyasi konulara kesinlikle karışmamaları gerektiğini hatırlatıyor, ancak bunun da ötesinde, bu türden siyasi konular üzerine fikir yürütme hakkına, sadece ismine \"siyasetçi\" denilen bir grup insanın haiz olduğunun altını çiziyordu. Sokakta karşılaştığım sıradan bir vatandaş böyle bir yorum yapsaydı, pek aldırış etmeyebilirdim buna. Hatta büyük ihtimalle burada şu an bu yazıyı yazmıyor olurdum. Zira bu tweeti atan kişi, sokaktan geçerken rastladığınız herhangi birisi değil, bilakis bir siyasi partinin üst düzey yönetim kadrolarından birinde yer alıyor. Ancak bu türden bir yorum, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesindeki \"Siyaset Bilimine Giriş\" dersinin sınavında yazılsaydı, bunu yazan çok büyük bir ihtimalle bu dersi alttan alırdı. Yani tekrar ederdi. Demek ki bunu yazan, muhtemelen demokrasi pratikleri, siyaset bilimi, yurttaşlık bilinci gibi konulara bir hayli uzak. Bu arada şunu üzerine basarak belirtmem lazım: Benim bu yazıdaki amacım kesinlikle ama kesinlikle burada sadece tek bir kişiyi yargılamak değil. Ben burada daha çok genel bir eksikliği, sakat bir bakış açısını masaya yatırmak istiyorum. Çünkü eminim böyle düşünen, olayları böyle değerlendiren bir sürü insan var. Yani sadece tek bir kişi değil. Ancak burada ilginç ve son derece vahim olan şey, az önce de belirttiğim gibi, demokrasinin en önemli unsurlarından biri olan bir siyasi partide görev yapan bir yöneticinin bile, çok \"sınırlı\" bir siyaset anlayışına sahip olmasıdır. Bir kavram olarak siyasetin ne olduğuna ve siyasetin gerçek aktörlerinin kim olduklarına geleceğim elbette. Ama ilk olarak şunu söyleyerek başlamak istiyorum: Türkiye, mevcut görüntüsüyle demokrasi pratikleri açısından değerlendirildiğinde bence dünyadaki en garip ülkelerden biri. \"Neden?\" diyeceksiniz. Çünkü ne tam anlamıyla, tüm unsurlarıyla yerleşik bir demokrasimiz var, ne de tamamen demokrasinin dışında bir yerde konumlanmış durumdayız. Kimi siyaset bilimcilere göre Türkiye'nin mevcut rejimi, \"Hibrit Rejim\" olarak isimlendiriliyor zaten. Türkiye, 1940'ların sonunda çok partili hayata geçtiği için, siyaset bilimci Prof. Dr. Ergun Özbudun'un son derece yerinde ifadesiyle, üçüncü değil, ikinci dalga demokrasiler arasında yer almaktadır. Ülkede yirmi üç yıllık tek parti iktidarından sonra, 1946 yılında ilk kez serbest seçimler yapıldı. Ülke olarak kabaca yetmiş beş seneye yaklaşan çok partili hayat tecrübemiz var. Bu oldukça önemli bir deneyim. İkinci olarak, siyasete aktif katılımın önünde sosyolojik engeller olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yani belli bir tabakaya, seçilmiş bir aileye/zümreye ait olma zorunluluğu yok. Toplumun en alt kademelerinden bile başbakanlar, bakanlar, bürokratlar, cumhurbaşkanları, meclis başkanları çıkabiliyor. Öte yandan, normal koşullarda bir kez de değil, yolsuzluklar, skandallar, başarısız politikalar neticesinde belki defalarca kez düşmesi gereken hükümetler asla düşmüyor, göreve bir şekilde hep devam ediyorlar. Dolayısıyla bence bu çelişkili, tuhaf görüntümüzle dünyadaki sayılı ülkelerden biriyiz. Peki siyaset ne demek? Çatışma ve işbirliğinin bir arada yürütüldüğü bir kavram olan siyaset, insanların yaşamalarını sağlayan kuralların oluşumu için yapılan etkinliklerin tümünü ifade eder. Siyasetin en temel özelliği, birbirine zıt veya rakip görüşlerin uzlaştırıldığı, çatışmayı çözme sürecidir. Hannah Arendt'in ifadesiyle, siyaset yapıcılar elbirliği etmek ve ortak bir mutabakata varmak zorundadır. Peki Türkiye'de böyle bir uzlaşı çabası, konsensüs oluşturma gayesi var mı sizce? Hele son yıllarda kesinlikle yok. Uzlaşı çabasını bir yana bırakın, ortam bildiğin Roma'nın Gladyatör dövüşleri arenası Kolezyum gibi! Herkes rakibini ekarte etmenin, deyim yerindeyse aslanlara yem yapmanın peşinde. Ülke Game Of The Thrones seti gibi adeta! Ancak sorun sadece bununla sınırlı kalmıyor. Çünkü aynı partiler arasında olduğu gibi, parti içi süreçler de son derece sıkıntılı bir şekilde işliyor Türkiye'de. Bir defa demokrasinin asli unsurlarından biri olan partilerde \"parti içi demokrasi\" yok. Genel başkanlar koltuğa yapışıyor, seçim yenilgileri sonrası asla istifa etmiyorlar mesela. Bu koltuk sevdasının yönetim bilimi literatüründeki ismi Büropatolojidir. Koltuğu bırakmadıkları gibi, potansiyel rakiplerini de birer birer tasfiye ediyorlar. Oysa gönül isterdi ki, ABD'de görüldüğü gibi, örneğin başkanlık seçimi için birbiri ile kıyasıya yarışanlardan kaybeden taraf, seçim sonrasında kurulan hükümetlerde nasıl başkan yardımcısı, dış işleri bakanı vs. olabiliyorsa, burada da benzer görüntüler karşımıza çıksın. Örneğin Hillary Clinton, Barack Obama ile giriştiği başkanlık mücadelesini kaybetmiş, hemen arkasından Obama'nın kabinesinde dış işleri bakanı olmuştu. Türk siyasetinin en önemli eksikliklerden biri, \"istifa\" kurumunun olmayışıdır. Yerleşmemesi, kök salmaması falan bile değil, bu kurumun bizatihi mevcut olmaması hadisesinden bahsediyorum. Sevimli hayalet Casper gibi, istifa eden hiç görülmüyor. Çünkü yöneticilerin istifa kelimesine alerjileri var. Var ama istifa kültürünün olmadığı, daha doğrusu yerleşmediği her demokrasi eksiktir. İki kere iki dört. Türkiye'de bu yalnızca siyasete özgü bir durum da değil gördüğünüz üzere. Bu yüzden ben bunun kültürel bir olgu olduğunu düşünüyorum daha çok. Spor kulüplerinde de aynı şeyi görüyoruz. Saltanat gibi, babadan oğula yönetilen spor kulüpleri var mesela. Bu açıdan Türkiye'deki hem kadro hem de kitle partileri aynı, aralarında hiçbir fark yok. Buraya ileride tekrar döneceğim için şimdilik bu kısa tanımlamayla yetinmek istiyorum. Gençleri en ön saflarda -neredeyse hiç- göremiyoruz çünkü izin verilmiyor, önleri tıkalı. Kadının Adı Yok filminin & kitabının ismini bu duruma uyarlarsak, Türkiye'de siyasette gençlerin de adı yok ne yazık ki. Önleri kesiliyor, yaşlılardan onlara bir türlü sıra gelmiyor. Büyükler her zaman her şeyi bilir, yaşlılar hep en iyisini yapar diye bir kaide yok halbuki. Genç demek pozitif enerji demek, açık bir zihin, geniş bir ufuk, farklı bir bakış açısı demek. Uzunca bir süre sonra ALES'e girdim, sonuçta konular benim ÖSS sınavına girdiğim dönemin (2002) hemen hemen aynısı: Türkçe-Matematik. Ama okurken zorlanıyorum, anlayamıyorum, dönüp tekrar okuyorum, \"Yahu ben bu soruları zamanında nasıl çözmüşüm?\" diyorum kendi kendime. Nihat Genç'in \"Köpekleşmenin Tarihi\" isimli kitabında çok affedersiniz- Taşaklı Bilim başlıklı bir yazısı var. Sanayileşen Batı, bilimsel bilgiyi üretirken, biz eğitim diye diye büyüklere saygı, onların sözünden çıkmamak, onların yolunda yürümeyi ürettik. İki yüz yıldır eğitim dedik, okul dedik, ancak büyük-küçük, usta-çırak, hoca-mürit ilişkisi ruhlarımızı öyle bir istila etti ki, bilimsel bir metni, bir ürünü aşmak, çoğaltmak, yenilemek için eleştiri yapmayı, o ürünün sahibi insanlara hakaret etmek, küçük düşürmek şeklinde anladık. Bugün bu topraklarda yaşadığımız her günü bize zehir eden muhafazakar düşünce, büyüklere saygı-sevgiyi manevi değerlerin en üstüne çıkardı. Büyüklerine saygı besleyen, bunu manevi bir inanç, dünya görüşü olarak savunan insanlar, bilim hayatı için en hayati öneme sahip kurumların baş köşelerine yerleştirilirken, gerçekten hak edilmiş, eleştiri ürünü doktora tezlerinin sahipleri, vatan haini gibi, toplumun açıklarını ortaya çıkarıyor, ülkesini sevmiyor, baksanıza neler yazıyor gibi düşüncelerle itilip kakıldılar, sürüldüler. Her işi büyüklere saygıyla başarabilseydik, hepimiz babamızı başbakan yapardık, olur biterdi. Türk siyasetine dikkatlice bakın, yıllardır karşımıza çıkan isimler hep aynı. Hiç değişmiyorlar. İnsanlar bir kurumdan falan değil, siyasetten, siyasi partilerden emekli oluyorlar adeta! Bundan yıllar önce, benim çocukluğumda, yani 1990'ların başında, Gani Müjde'nin senaristi olduğu çok meşhur bir dizi vardı: Kaygısızlar. Bir bölümde Kültigin ve adamları, sokaktan geçenlere zorla su satmaya çalışıyorlardı. (Daha doğrusu Kültigin'in aşık olduğu hostes yengemizin babasının -Memnun Kaygısız- bir su istasyonu vardı ve o dönem işler kesattı. Bu durumu öğrenen Kültigin de hoşlandığı kıza yaranmak için ona yardım ediyordu. İtiraf ediyorum, yabancı basına çatır çatır İngilizce demeç veren Bülent Ecevit'i özledim evet ama o bile ayakta zar zor dururken hala başbakanlık yapmaya çalışıyordu. Gözünde gözlük varken ikincisini takmayı deneyecek kadar akli melekeleri zayıflamış, kendi kendine yürüyemeyecek kadar fiziksel olarak güçten düşmüş bir haldeydi. Ecevit'in başbakanlığının son zamanlarını hala hatırlarım. Gerçekten çok üzücü bir görüntüydü. Ama gramerine uygun, tane tane İngilizce konuşan Bülent Ecevit'i dinlemek, bana kalırsa Shakespeare'den bir sone okumak gibidir her zaman! Aşağıdaki röportajda söyledikleri, aynı zamanda kendisinin mantık & duygu dengesini nasıl iyi kurabildiğini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici. Tuzak sorulara verilen soğukkanlı ve rasyonel cevaplar, insanı derinden etkiliyor. Türkiye şu anda, Ecevit'in bu röportajda kurduğu İngilizce cümlelerin Türkçesini arka arkaya sıralayamayacak \"siyasetçilerle\" dolu bir ülke mesela. Yaşlılık insan hayatının önemli bir evresi ve her insan için var. Ayıp değil. Ama Karaoğlan'ın en büyük hatalarından biri, vaktinde bırakmamaktı bence. Necmettin Erbakan bile tekerlekli sandalye ile vefatından çok kısa bir süre öncesine kadar, partisinin hala tekrar iktidarı hedeflediğini söylüyordu! Keşke herkes Hagi gibi zirvede, vaktinde ve en önemlisi tadında bırakabilse... Michael Jordan da geri dönmüştü ama aynı tadı vermedi işte. Ama burada bir türlü olmuyor. Çünkü \"siyasetçilik\" diye bir meslek var Türkiye'de. İşte şimdi yazının en başında bahsettiğim konuya ve atılan tweete dönüyorum. Halbuki bu hakemlik gibi bir görev olmalıdır çünkü herkesin hayatta bir mesleği vardır: Dişçi olursun, avukat olursun, mühendis olursun, doktor olursun, kasiyer olursun, temizlik görevlisi olursun, simitçi olursun vs. Görev süren bitince de ona geri dönersin. Dönmen gerekir. Yani \"siyasetçi\" olamazsın çünkü siyasetçilik \"tali ve geçici\" bir vazife olmalıdır. Yurt dışındaki gelişmiş, medeni dediğimiz çoğu ülkede bu böyledir. O yüzden yurt dışında sokaktaki birine sorduklarında mevcut başbakanın, cumhurbaşkanının, bürokratların adını unutabilirler bir an için. Hatta hiç bilemeyebilirler. Bu, o insanların -çoğumuzun zannettiği gibi- aptal olduğunu göstermez. Siyasetçilerin, daha doğrusu kamu görevlilerinin sürekli değiştiğini, yerlerine yenilerinin geldiğini gösterir. Türkiye'de \"siyasetçiler\" koltuğu bırakmamakta son derece kararlılar çünkü kamu kaynakları öylesine iştah açıcı ve sınırsız ki, kimse bu ganimeti başka kimseye bırakmak, bir başkasına devretmek istemiyor. Ve az sonra geleceğim, kimsenin hesap verdiği falan da yok zaten, herkes kendini ve çevresini olabildiğince çabucak zengin etmenin derdinde. Bundan beş altı sene kadar önce, Avusturya seyahatim sırasında, Salzburg'da bindiğim belediye otobüsünde karşılaştığım Türk şoför, \"Burada öyle lüks makam arabaları, binlerce koruma olmaz hocam, hepsi israf, hesabını vermek zorunda kalırlar, belediye başkanı mesela, ya bisikletle işe gider ya gelir burada benim otobüse bilet atarak biner\" demişti. Negatif dışsallık diye bir şey duydunuz mu hiç hayatınızda? Ben bir örnekle izah edeyim konuyu pek dağıtmadan. Örneğin üniversiteye başladınız. Burs almak istiyorsunuz ama aslında durumunuz öyle çok da kötü değil. En azından maddi açıdan sizden daha kötü durumda birilerinin olduğu kesin. Yine de başvuruyorsunuz ve her nasılsa burs çıkıyor. Pek de ihtiyacınız olmadığı halde alacağınız bu bursla aslında gerçek bir ihtiyaç sahibinin o bursu almasına engel oldunuz. Nedir bu? İşte buna dışsallık deniyor. Ancak olumsuz yani negatif dışsallık. Çünkü yok yere, ihtiyacınız olmadığı halde gerçekten ihtiyaç sahibi birinin önüne geçtiniz ve negatif dışsallık yarattınız. Kamu kaynaklarının sadece belli bir kesime tahsis edilip ayrımcılık yapılması da işte bu türden bir negatif dışsallık yaratıyor yurt çapında. Çünkü amaç yoksulları toptan iyileştirmek değil, ülkedeki kendi yoksullarını iyileştirmek. Bir nevi \"kendi seçmenini\" iyileştirmek de denebilir buna rahatlıkla. Az önce kadro ve kitle partilerinden bahsetmiştim hatırlarsanız. Ünlü sosyal bilimci Maurice Duverger'in 1951 yılında yaptığı meşhur sınıflandırmasına göre partiler, kadro ve kitle partileri olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bunlardan kadro partileri, üye sayılarını artırmak gibi bir kaygı taşımayan, nicelik değil nitelik peşinde koşan partilerdir. Kitle partileri ise üyelik kavramının ve üye sayısının fazlasıyla ön plana çıktığı ve bu üyelerini siyasi açıdan eğitme, yetiştirme ve bilinçlendirme noktasında somut adımlar atan partilerdir. Türkiye'deki neredeyse tüm partiler, genel başkanların elinde adeta oyuncak olmuş ve demokrasi kavramını sadece biçimsel olarak önemseyen partilerdir. Türkiye'nin bütün partileri devleti öne çıkartan, bireyi ona bağımlı kılan, fakat devletin ana sloganının ne olacağı konusunda farklılaşan ve aslında özünde aynı olan kuruluşlardır. Ayrıntı Derginin 2021 sayısında oldukça güzel bir yazıya rastladım. Ünsal Doğan Başkır, \"2010'lar Türkiye'sinde Olağanüstü Hal Yurttaşlığının Geri Dönüşü\" başlıklı yazısında, tam da benim buraya kadar biraz irdelemeye çalıştığım konulara değinmiş. Başkır da, aynı benim söylediğim gibi, kendi görev yaptığı üniversitedeki öğrencilerinin, \"Siyaset\" kavramı denildiğinde, akıllarına sadece \"siyasetçilerin\" geldiğini söylediklerini yazıyor. Ayrıca bizim bölümün temel kitaplarından biri olan Andrew Heywood'un \"Siyaset\" başlıklı kitabında da, yazarın \"Yurttaşlık\" kavramına müstakil bir bölüm olarak yer ayırmadığını belirtiyor. Siyaset bilimi ile ilgili bir kitapta Yurttaşlık konusunun geçmemesi tuhaf elbette. Ancak ona göre bunun sebebi, herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde gayet açık. Anglo-Amerikan dünyasından gelen Andrew Heywood için yurttaşlık kategorisi, ayrıca tanımlamaya gerek duyulmayacak kadar siyasetin merkezinde yer alıyor zaten. Oysa gördüğünüz gibi aynı şeyi Türkiye için söylemek gerçekten çok zor hatta imkansız, çünkü bir parti yöneticisi rahatlıkla çıkıp \"Siyasete siz karışmayın, o sadece siyasetçinin işidir\" diyebiliyor. Oysa gerçekten güçlü bir demokrasi, siyaset bilimci Benjamin Barber'ın yerinde ifadesiyle öncelikle \"yurttaş olmak\" demektir. Yurttaş olmak demekse, başkalarıyla birlikte eylemliliğin ayırımında ve içinde olmayı varsayan bilinçli bir katılımı ifade eder. \"Haklara ancak koruyabildiğin müddetçe sahipsindir\" der Danton filminin bir sahnesinde örneğin. Sadece Danton'u değil, \"Luther\" filmini de bir seyredin. Hem Danton'u hem de Luther'i arka arkaya seyredin. Biri Fransız İhtilalini, diğeri Reform'u anlatır. İkisi de tarihsel sürecin dönüm noktalarından birini teşkil eder. Kitap okumuyoruz bari film seyredelim. Ama gerçekten kaliteli içerikler seyredelim, bırakalım da Recep İvedik isimli filmi Türkiye'deki \"siyasetçiler\" seyretsin. Seyredelim ve rasyonalite, sorgulama, aydınlanma nasıl oluyormuş görelim, anlayalım, idrak edelim, öğrenelim. Bu iki filmi de şiddetle öneririm. Türkiye'de özellikle son yıllarda insanların dini ve manevi duygularını kullanarak, istismar ederek, nihayet onun da posasını çıkardılar. Geriye elle tutulur pek bir şey kalmadı. Mukadderat, kader, fıtrat diye diye, yönetenlerden hesap sorabilecek bir yurttaşlık bilincinin oluşması da böylece en başından engellendi zaten. Başkır yazısında, yurttaşlığın tarifi konusunda, siyaset biliminde herkesin üzerinde uzlaşmaya vardığı bir mutabakat olmadığını belirtiyor ve bu konuda iki temel görüşün olduğunu söylüyor. Bunlardan ilkine göre yurttaş, hakları yasalarla güvence altına alınmış hukuki bir özne. Diğerine göre ise yurttaşlık siyasal eyleme, aktif katılıma, kamusal etkinliğe vurgu yapan bir kavram. Buna göre yurttaşlık, hukuki bir statüden çok daha fazlasını ifade ediyor ve siyasal alandaki eylemlerle görünür hale geliyor. Peki bu açıdan Türkiye'deki durum nedir? Bu topraklarda yaşayan insanlar, aslında doğuştan sahip oldukları en temel haklarını ve özgürlüklerini savaşarak, mücadele ederek almadılar ne yazık ki. En basitinden, Osmanlı İmparatorluğundaki isyanlara bakıldığı zaman, bunların genelde siviller tarafından değil, sürekli olarak askerler tarafından çıkarıldığı görülür. Yani bu topraklarda haklar, hep bir lütufmuş gibi sunuldu insanlara. Daha da ileri gidiyorum, günümüzde kamu hizmetini bile teşekkür etmemiz gereken bir şeymiş gibi gören belediye başkanları var bu ülkede. Şakası bir yana, absürt komedi falan da değil, resmen acı bir Türkiye gerçeği duruyor önümüzde bütün çıplaklığıyla. Tarihsel süreçte bireyler devleti yaratırken, bizde devlet kendi vatandaşını yarattı. İşte bütün mesele bu aslında. Bizim, keyfi değil, anayasal bir idareye ve çoğulculuğa dayalı Görkemli Devrimimiz (1688) de olmadı. O nedenle biz, iktidarın sınırlanabileceği, denetlenebileceği düşüncesine son derece yabancıyız. İktidarların sınırlanabileceği, sınırlanması gerektiği ve bunun gayet normal bir şey olduğu düşüncesine bir türlü alışamadık. Tam da bu yüzden, 2000'li yıllarda, yani Magna Carta'dan bin (1000) sene sonra bile hala, devleti yönetenler, yurttaşların kendilerinden hesap sorma hakları olmadıklarını çıkıp rahatça söyleyebiliyorlar. Ve bu türden skandal açıklamalar, toplumun geniş kesimlerinde inanılması güç bir biçimde büyük bir kabul görüyor. Elalem Mars'ta yerleşim planları yaparken, biz sanki hala tekerleği, ateşi icat etmeye çalışıyor gibiyiz adeta. Demokrasi teamüllerine ve değerlerine ışık yılları kadar uzağız. Başkır yazısında, bu anlamda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin de sadece makbul bir vatandaş yaratmak istediğini söylüyor. Ona göre yeni rejimde de yurttaşın siyasal eylemi sadece seçme ve seçilme ile sınırlanmış yani fazlasıyla güdük kalmış durumdaydı. Bu görüşün hakkını kısmen teslim etmekle beraber, ben buna rağmen doğuştan sahip olduğu haklarını savaşarak, isteyerek söke söke almayan bir millete, Mustafa Kemal Atatürk gibi birinin çıkarak, bunları kendi eliyle vermiş olmasını fazlasıyla önemsiyorum doğrusu. Bu arada aklımdayken hemen söyleyeyim, Rumeli'den, Selanik'ten böyle birinin çıkması kesinlikle tesadüfi değildir. Zira Selanik, Atatürk'ün doğup büyüdüğü dönemde, içinde çok çeşitli dillerde gazetelerin ve dergilerin basıldığı, Avrupa'ya demir yolu ile bağlı, döneminin en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Turan Akıncı, 1869-1924 yılları arasını incelediği \"Selanik\" isimli kitabında, kentte bu dönemde Türkçe, Rumca, Fransızca ve Bulgarca dilleri başta olmak üzere, altmıştan fazla süreli yayın olduğunu yazar. Ayrıca Türk Tarih Kurumu Yayınları tarafından basılmış olan \"Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar\" isimli kitap da, onun düşüncesinin zenginliğini oluşturan yayınları ve yazarları bir çırpıda gayet güzel anlatmıştır, bu da aklınızın bir köşesinde olsun. Yani sonuç itibari ile sırf bu hakların verilmiş olması bile diğer bütün yaptıklarından bağımsız olarak- yaklaşık altı yüz sene padişah ve tebaa olarak sınıflanmış bir yapıdan sonra başlı başına takdire şayan bir hamleydi. Mucizevi bir şeydi adeta. Dikkat edin, 600 yıl diyorum, yazıyla altı yüz. Öyle 1-2 nesil falan da değil, tam altı asır! Osmanlı ideolojisinin öne çıkan özelliği, hükümdar ile tebaa arasındaki ilişkinin, araya başka grupları sokmamasıydı. Sultan mutlak gücü temsil ediyordu ve hizmetkarlarından birçoğu Sultanın otoritesinin temsilcileri olarak güç sahibi idiyseler de, resmi anlamda onun kullarıydılar. Düşünsenize, bundan yıllar önce birisi çıkıyor ve \"Bakın sizler insansınız, doğuştan salt varlığınızla bile bir şey ifade ediyorsunuz, hiç kimsenin kulu falan değilsiniz, alın bakın bunlar da sizin haklarınız, koruyun\" dedi, verdi, cumhuriyet böyle kuruldu. O dönem dünyada bunun sayıca örnekleri bile çok az. Ancak böyle bir adım, örneğin Fransa'da olduğu gibi tabandan gelmediği için bir türlü serpilmedi. Fransa'da, devrim öncesindeki eski rejimin siyasal yapısına bakıldığında, mutlakiyetçi bir krallık göze çarpar. O dönemde iktidarın kaynağı olarak sadece Tanrı görülmektedir ve tanrısal kökenli olan bu iktidar sınırsız, hesap sorulamaz, denetlenemez ve değişmez niteliktedir. Yüce iktidar yalnız bendedir. Yasama gücü kayıtsız şartsız bendedir. Toplum düzeni tamamen benden doğar, milletin hak ve menfaatleri de tabii ki bende toplanmıştır. Aslında o dönemin Fransa'sında ülkede genel meclisler ve parlamentolar da bulunuyordu ancak bunlar genelde işlevsizlerdi. Zaten Fransız kralları da mutlak gücü tesis etmek adına bu meclisleri sürekli olarak işlevsiz kılmaya çalışmışlardır. Ancak aynı İngiliz Devriminde olduğu gibi Fransa'da da halk savaştı, mücadele etti. Türkiye'de hakları için savaşarak onları söke söke almamış, hakları kendilerine bir başkası tarafından ihsan edilen insanlar, doğal olarak bir türlü bunları içselleştiremedi, sahiplenemedi, korumadı, kollamadı, nihayetinde vatandaştan sağlıklı bir yurttaş çıkaramadı. 2017 Anayasa değişikliği referandumu, bu anlamda bir kırılma noktasını teşkil eder. 17. yüzyılda yaşayan Montesquieu, 21. yüzyıl Türkiye'sinde olanları görseydi, herhalde oturur hüngür hüngür ağlardı. Oysa Türkiye'de parlamenter sistem Cumhuriyet rejimi ile beraber bir anda ortaya çıkmamıştı aslında. Oldukça geç olmasına rağmen, bu noktada, daha Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde parlamenter sisteme geçildiği görülür. Cumhuriyet kurulmadan biraz daha önce yani. Bir başka deyişle, parlamenter sistemin Türkiye'deki tarihsel geçmişinin ciddi bir arka planı var. Her ne kadar 1876 tarihli Kanun-i Esasi ile devlet bütünüyle ve gerçekten meşruti, anayasal ve parlamenter bir niteliğe kavuşmuş olmasa da, bu sistemde padişah, yargı ve kısmen de yasama işlevi açısından egemenliğin tek ve mutlak sahibi olmaktan çıkmıştı. 2017 yılındaki anayasa değişikliği ile film adeta tekrar en başa sarıldı diyebiliriz. Halbuki Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, hükümet sisteminin değişikliği değil, en uygun şekliyle sistem reformlarıydı. Gördüğünüz gibi, getirilen bu yeni sistemde cumhurbaşkanı kararı denilen uygulamalar ile özellikle son dönemde tek taraflı kararlar da peş peşe geliyor. Akla gelen en güncel örnek, İstanbul Sözleşmesinin iptal kararı mesela. Hukuki geçerliliği açısından hala tartışılan bir karar bu. Oysa anayasa hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler, ismine \"Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi\" denilen böyle bir sistemin anayasa hukuku literatüründe hiç olmadığını ve sonunun ne olacağı kestirilemeyen bu türden yeni bir sistemin denenmesinin sakıncalarını kendi web sitesinde ve kitaplarında defalarca yazmıştı. Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Anayasa değişikliği kabul edilirse, \"Elveda Anayasa\" demekten başka söylenecek bir söz kalmayacak. Evet, ismine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bu yeni sistemin Başkanlık Sistemi ile uzaktan yakından alakası yok. Aslında Türkiye'deki bu sistem, Kemal Gözlerin de vurguladığı gibi, dünyada eşi benzeri olmayan, nevi şahsına münhasır son derece garip bir sistem. Burada bile insanlara doğrular anlatılmadı. En iyi örneği Amerika'da görülen başkanlık sistemi, bütünüyle bir \"fren ve dengeler\" sistemidir. Amerika'da başkan, biraz amiyane bir tabirle ifade edecek olursak, öyle kafasına estiği gibi davranamaz. Yasama, yürütme ve yargı, birinden biri diğerine üstün çıkamayacak şekilde son derece hassas bir dengeye konmuştur. Üstelik Amerika'nın kuruluş sürecindeki kendi dinamiklerinden kaynaklanan çoğulcu siyasi kültürü de cabası. Bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri, dayatılan fazla vergilere karşı çıkıp hakları teslim edilmeyince isyan edip savaşan on üç koloninin çabalarıyla kurulmuş bir ülke. Yani bizde, az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, tarih boyunca hak ve sorumluluklarının bilincinde olan yurttaşların oluşturduğu çoğulcu bir kültür ve toplum neredeyse hiç var olmadı. Zaten o yüzden hala bu girdapta debelenip duruyoruz. Ben bazen Türk siyasal hayatı ile ilgili kitaplar okurken, kendimi hep aynı filmi seyrediyormuş gibi hissediyorum. Youtube'daki 32. Gün kanalı, benim pandemi sürecinde en çok izlediğim kanallardan biri oldu. Geçtiğimiz günlerde, Covid-19 önlemlerine aykırı olarak yakın arkadaşlarına doğum günü partisi düzenleyen Norveç başbakanı, basının önünde tüm ülkeden özür diledi ve polisin kestiği cezayı kabul edip ödeyeceğini açıkladı. Türkiye'de yaşayan insanların ezici bir çoğunluğu için bu hareket, eminim ki, demokratik değerlerin içselleştirilmiş olmasının ve kamuoyunun gücünün değil, başbakanın güçsüzlüğünün/zayıflığının bir göstergesi olarak algılanmıştır. Yani ister hukuku çiğnemiş olsun, ister çiğnememiş olsun, nihayetinde o ne derse o olur. Şimdi tekrar gelelim az önce üstte bahsettiğim bir başka duruma. Türk siyasetinde hesap verebilirlik yok demiştik. Gelişmiş bir demokraside yönetenler, yönetilenlere hesap verirler. Bu demokrasinin asli yani temel bir özelliğidir. Oysa Türkiye'de haklı olan değil gücü olan, iktidarı eline geçiren ve onu muhafaza eden daima kazanıyor. Bir defa her şey sandığa indirgenmiş durumda. Hele son yıllarda bu sakat görüş iyiden iyiye yerleşti. Sandık zaferi her şeyin aklandığı tuhaf bir mecraya döndü. Anlaşılan o ki, Türk insanının ezici bir çoğunluğu, bu demokrasi denen şeyi, arada bir yapılan seçimlere ve asker tarafından sürekli tehdit edilip yok edilmek istenen bir şeye indirgemiş. Bu ülkede bazı zamanlarda sandıkların kurulması ve sonuçta birtakım 'çoğunluk' ve 'azınlıkların' oluşması, demokrasinin teşhisi için yeterli sayılmaktadır. ... Seyirci ise bu konumunun bedelini seyirci kalarak ve sahnenin içine hiçbir zaman giremeyerek ödemektedir. Ama siyaseti oynayamayan, sadece seyreden birinin yurttaş olması olanaksızdır. Seçilenler, seçenleri uyruk olarak kategorize ettikleri ve seçenlerin direktiflerini hiç kale almadıkları ve zaten seçenlerin de direktifleri değil imtiyaz talepleri bulunduğu için seçilmiş sayılamazlar. Bu ülkenin \"demokrasisi\" seçmensiz ve temsilcisizdir. Bu işleyişi demokrasi saymak ile fantastik bir filmi gerçek sanmak arasında hiçbir fark yoktur. Demek ki, sansür boyunduruğunda yaşamını sürdürmeye çalışan sanat, müzik ve edebiyat, topyekun ezilmek istenen muhalefet, giderek sekteye uğrayan temel insan hakları, bilfiil anayasa ihlalleri, çiğnenen uluslar arası hukuk normları, sorumlu olup hesap vermesi gereken olaylardan sonra hiçbir yerde ve hiçbir şekilde kovuşturmaya dahi maruz kalmayan bürokratlar, siyasetin en önemli aktörlerinden biri olan yurttaşların siyasi süreçlerden tamamen dışlanmak istenmesi, demokrasiye/demokratik düşünceye aykırılıklar olarak değerlendirilmiyor! O yüzden gelin, şimdi demokrasiye biraz daha yakından bakalım isterseniz. Demokratik siyasal sistemler, çoğulcu sistemler olarak da nitelendirilebilir. Çoğulcu sistemlerde tek doğru yoktur ve dolayısıyla yasal bir muhalefet veya muhalefetler vardır. Çağdaş çoğulcu sistemler, toplumda çıkarları ve dolayısıyla dünya görüşleri farklı kesimlerin bulunmasını doğal sayarlar. Bu farklı çıkar ve dünya görüşlerinin barışçı yollardan savunulmasına, siyasal iktidarın da bu barışçı savaşım sonunda oluşmasına olanak verirler. Karl Popper'in ifadesiyle, yönetilenlerin de yönetime katılmaları, yönetilen insanların haklarının tanınması ve hukuk normlarınca garanti altına alınması, kanun önünde eşitlik, özerk bireyler temelinde örgütlenme hakkı, basın ve muhalefet özgürlüğü gibi onlarca farklı faktörü içerir demokrasi. İşte buradaki en dikkat çekici vurgulardan biri de bu aslında. Gördüğünüz gibi siyaset, adına Türkiye'de olduğu gibi son derece tuhaf bir biçimde \"siyasetçi\" denen belirli bir zümrenin falan değil, aksine toplumdaki herkesin işi, herkesin ilgilenmesi gereken bir faaliyettir. Bir başka konu seçim barajları mesela. Herhalde en anti-demokratik uygulamalardan biri olmasına karşın pek konuşulduğunu görmedim bugüne kadar. Milletvekilliği seçilme yaşından, milletvekili sayısından falan çok daha önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Ahmet Şık'ın bir röportajında söylediği gibi: \"Türkiye için en tehlikelisi tek başına iktidarlar.\" O kadar haklı ki. Koalisyonlar yıllarca eleştirildiler, istikrarsızlık yarattığı için yerden yere vuruldular. Tek başına iktidarla ülkenin hali de ortada işte. Üstte Ahmet Taner Kışlalı'dan alıntıladığım kısımda olduğu gibi, çoğunluğun çoğulculuğa baskın geldiği bir ortamda demokrasiden söz edilmesi zaten mümkün değil. İnsanlara tepeden bakan biri değilim ama herkesin/tüm ülkenin geleceğini ilgilendiren kararlar için mecliste el kaldırıp oy verecek bir kişinin de asgari lisans eğitiminin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede en sıradan, en düşük dereceli memuriyetlere bile milletvekili seçilebilme yeterliliğinden çok daha fazla şart isteniyor: KPSS, bir sürü kurum içi sınav, yabancı dil, mülakat vs. Bütün bunları göz önüne alıp bir bütün halinde değerlendirdiğimizde, acayip bir paradoks, inanılması güç zıtlıklar ve çelişkiler, tuhaf bir irrasyonalitenin var olduğunu görüyoruz bu ülkede. Yani şöyle diyebiliriz: Ortaokul mezunuysanız ve cebinde biraz paranız varsa rahatlıkla milletvekili olabilirsiniz. Üstelik mecliste tartışılan konuların içeriğinin kavranmasına falan da gerek yok. İşleyişleri üstte açıkladığım gibi olan partilerin başkanları ne zaman işaret ederse, bir el kaldırılır yeter. İşte size buram buram içime doğru çekmek istediğim siyasi atmosfer, kabın her yerinden dışarıya doğru taşan ileri demokrasi anlayışı, işte özgürce karar alabilme yetisi! Yıllar önce, Mehmet Barlas ile Emre Kongar'ın \"Yorum Farkı\" isimli bir programı vardı NTV'de. Artık ekranlarda görmenizin bile mümkün olamayacağı cinsten, farklı düşüncelerin özgürce ve ayıplanmadan dile getirildiği bir programdı bu. Türkiye'nin tam da bugününü özetliyor. Türkiye bugün, saygın bir araştırma kuruluşu olan Freedom House verilerine göre Özgür Olmayan Ülkeler kategorisinde yer alıyor. Uygar ve gelişmiş toplumlar; adalet, liyakat, doğruluk, dürüstlük, iyilik, özgürlük gibi ahlaki değerlere ve faziletlere sahip olma derecesine göre ilerleyip gelişirler. Bunu da anayasal denetim kurumları, uyanık bir sivil toplum, güçlü kamuoyu, bilinçli ve yöneticilerden hesap sorabilen yurttaşlar yapar. Türkiye'de ahlak derseniz, kimsenin aklına ilk etapta yolsuzluk veya hırsızlık gelmez. Türkiye'nin demokrasi ve siyaset pratikleri konusunda sınıfı geçemediğine inanıyorum. Peki bundan sonra neler yapılabilir? Aklıma gelen birkaç şey var bu noktada. Siyasi kurumlardan ve partilerden bağımsız olarak, sivil toplum kuruluşları ve dernekler öncülüğünde düzenlenecek kimi etkinliklerle, vatandaşlara yurttaşlık bilinci ile ilgili seminerler verilebilir, sempozyumlar ve toplantılar düzenlenebilir. Ancak bunlar akademik içerikli ve sadece belli bir zümreye hitap eden etkinliklerden tamamen farklı, her yaş grubundan ve her eğitim seviyesinden insanı içine alacak türde olmalıdır. Hatta üniversitelerdeki öğrenci kulüpleri vasıtasıyla üniversite öğrencilerine direk ulaşılmalı ve onların haberdar edilmeleri sağlanmalıdır. Nitelikli insanların aktif bir biçimde siyasi süreçlere katılımı teşvik edilmelidir. Bu, ancak onların üstte yazdığım konularda bilgi edinmeleriyle mümkün olabilir. Kuvvetler ayrılığının yeniden sağlanması için, yeni bir anayasa tartışmaya açılmalıdır. Burada da \"siyasetçilerin\" değil, öncelikle hukukçuların görüşleri alınmalıdır. Kimsenin dikkatini çekmemiştir ama, 27 Mayısı yapanların ilk icraatlarından biri, yeni bir anayasa yapılması için hukuk profesörlerini bir araya getirmek oldu. Bunun yanı sıra milletvekilliği dokunulmazlıklarının da kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu zırhı bir defa sırtına geçiren, istediğini yapıyor. Belki de en önemlisi ise, yöneticilerin görev sürelerinin kısıtlanmasıdır. Devlet başkanlığı, başbakanlık veya parti liderliği, anayasa, yasa ve parti içi tüzükler vasıtasıyla mutlaka belli bir süre ile sınırlandırılmalıdır. Hatta bir kez seçilebilme şartı getirilmelidir. Bence en önemli konulardan biri bu. Hatta size bu noktada çok çarpıcı bir örnek vereyim bununla ilgili. 2020 yılının temmuz ayında yapılan seçimle onaylanan yeni anayasa değişikliği paketi ile birlikte, halen görev yapmakta olan devlet başkanı Vladimir Putin'e, Rusya'da 2036 yılına kadar iktidarda kalma yolu açılmış oldu. İnanılmaz değil mi? Şaka gibi geliyor ama tamamen gerçek. 2000 yılından beri ülkeyi yöneten Putin 2021 yılı itibari ile zaten 68 yaşında. Buna benzer uygulamalara, mutlaka ama mutlaka bir an önce dur denilmesi gerekiyor. Her yerde ve her ülkede! Bu uzun, çok uzun, upuzun yazıyı sabırla buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ederim! Bu kadar uzun bir yazıyı okuduktan sonra bir şeyler daha okumaya devam etmek ister misiniz bilmem ama, ben yine de sizinle birkaç yazımın daha linkini paylaşayım. - Bu yazıdaki konular ilginizi çektiyse, eminim bu yazı da hoşunuza gidecektir: George Floyd ve Körelen Vicdanlar - Burada, gündemden hiç düşmeyen bir konu ile ilgili yazdığım yazı var: Kadına Şiddet - \"Türkiye'deki siyaset beni yeterince yoruyor, ruhumu dinlendirmek istiyorum\" diyenler ise bu yazıya göz atabilir: Severek Dinlediğim Müzisyenler - Nur Vergin, Siyasetin Sosyolojisi, Doğan Kitap, İstanbul, 2008 - Benjamin Barber, Güçlü Demokrasi: Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995 - Andrew Heywood, Siyaset, Adres Yayınları, Ankara, 2011 - Münci Kapani, Politika Bilimine Giriş, BB101 Yayınları, Ankara, 2016 - Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009 - Nihat Genç, Köpekleşmenin Tarihi, Cadde Yayınları, İstanbul, 2010 - Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler: Siyasal Çatışma ve Uzlaşma, İmge Kitabevi, Ankara, 2010 - Kemal Gözler, Elveda Anayasa: 16 Nisan 2017'de Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Hakkında Eleştiriler, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa, 2017 - Turan Akıncı, Osmanlı'da Selanik: 1869-1924, Belge Yayınları, İstanbul, 2018 - Şerafettin Turan, Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Ankara, 2018 - Ünsal Doğan Başkır, \"2010'lar Türkiye'sinde Olağanüstü Hal Yurttaşlığının Geri Dönüşü\", Ayrıntı Dergi, Kış 2021, Sayı 36"} {"url": "https://gezivita.com/turkiyede-tartisma-kulturu", "text": "Türkiye'de tartışma kültürü var mı sizce? \"Yok\" dediğinizi duyar gibiyim. Aslında yok değil, var. Ama olumlu manada değil olumsuz manada var. Yani bizim tartışma kültürümüz gerçekten çok zayıf. Birbirimizi dinlemiyoruz. Anlamıyoruz. Anlamak gibi bir amacımız da yok zaten. Peki bu hep böyle miydi? Bence pek değil. Birazdan buraya geleceğim. Birkaç gündür, Fatmagül Berktay'ın son çıkan \"Düşünme Etiği' (Metis Yayınları, 2021) isimli kitabını okuyorum. Kitap, akademisyenin çeşitli mecralarda yayınlanmış makalelerinden oluşuyor. Düşünmek, kendi başına daha iyi bir dünya yaratmayı getirmiyor ama Arendt'in dediği gibi, \"zihinsel arazi temizliği\" yaparak yargı yetisinin önünü açmaya ve dolayısıyla yerleşik önyargıların sarsılmasına, donup taşlaşmış düşünme ve eyleme biçimlerinin sorgulanmasına yarayabiliyor. Böylelikle olup bitenler karşısında daha sağlıklı değerlendirmeler yaparak, o temelde eyleme geçme olasılığı güçleniyor. Aynı zamanda, düşünen özneyi hiç kimse olmaktan kurtarıp \"kişi\" olarak inşa etmede önemli payı var: \"Düşünme ve hatırlama, ... insanların kök salmasının, hepimizin birer yabancı olarak geldiği dünyadaki yerini almasının yoludur. Sadece bir varlık biçimi olmaktan veya hiç kimse olmaktan farklı olarak genellikle kişi ya da kişilik adını verdiğimiz şey, aslında düşünmenin yol açtığı bu kök salma sürecinden kaynaklanır. Kitabı okurken, aklıma çocukluk yıllarım geldi aniden. Hani o sürekli eleştirilen, yerden yere vurulan 90'lar... 1990'ların ortalarındaki Siyaset Meydanı programlarını anımsıyorum mesela. Hatta zaman zaman açıp Youtube'da o eski programları izlediğim de oluyor. Örneğin youtube arama kutucuğuna, \"liderler açık oturumu\" yazıp, geçmişin siyasetçilerini de seyredebilirsiniz. İzlediğiniz zaman, benim bu yazıda anlatmak istediklerimi çok daha iyi anlayacaksınız. Fatmagül Berktay, atışma ve laf yetiştirmenin kendi doğası gereği gerçek sorunlar ve fikirler etrafında değil, dışlama ve karalama temelinde yürütüldüğünü yazıyor kitabında. Çünkü kimsenin durup düşünme gibi bir kaygısının olmadığını belirtiyor. Gerçekten de geçmişteki tartışma/açık oturum programlarını izlediğimiz/hatırladığımız zaman, katılımcıların günümüze kıyasla sırayla konuştuğunu, birbirini dinlediğini, anlamaya çalıştığını, katılmasa bile kendisininkinden farklı seslere/fikirlere saygı gösterdiğini ve en azından üslup olarak çok daha düzgün bir seviyenin tutturulduğunu görüyoruz. Konuşmaların, diksiyonun ve kurulan cümlelerin düzgünlüğü de cabası. 1990'ların başında çocuk olan -şanslı- bir nesilden olduğum için, bugün sahip olduğum deneyim, bilgi birikimi ve entelektüel seviyem ile o yayınları o günlerde izlemiş olmayı çok isterdim doğrusu. Bu yüzden bir hayli hayıflandığımı söyleyebilirim. Zira Yeni Türkiye'nin tartışma programları bir futbol sahasına, onun katılımcıları da adeta bir futbol takımı amigosuna benziyorlar. Aslında tartışma kültürümüzdeki gerileme, bana kalırsa insan kalitesindeki gerileme ile koşut seyrediyor. Berktay, farklılıklarımızdan doğan sorunları ve konuları, dürüstlük yerine tutku ve hırsla tartıştığımız için, ortak bir paydada buluşmanın zorluğuna dikkat çekiyor. Hani o meşhur söz var ya, \"Bir şeyleri değiştirmek isteyen, işe önce kendinden başlamalı\" diyen söz... O söz aklıma geliyor bu noktada hemen. Türkiye'de hal böyleyken, sağduyulu, sakin, usturuplu davranışları huy edinmiş insanlara düşen, eskinin tabiriyle kanalı değiştirmek veya televizyonu tümden kapatmak oluyor. Akıl ve ruh sağlığımızı korumanın yollarından birinin bu olduğuna inanıyorum. Fatmagül Berktay'ın bu yeni kitabını mutlaka okumanızı öneririm."} {"url": "https://gezivita.com/turkiyede-turizm", "text": "Başlamadan önce birkaç şeyi üzerine basa basa söylemem şart. Bu yazı olumsuz eleştiriler içeriyor. Fakat bu durum, ülkedeki olumlu ve güzel olan her şeyi tümden yadsıdığım veya görmezden geldiğim anlamına da gelmiyor elbette. Bu yüzden, yazı bu gözle bakılıp bu şekilde değerlendirilsin istiyorum. Üstelik en nihayetinde olumsuz eleştiri, daha iyiyi ve doğruyu bulabilmek adına yapıldığından çok büyük bir anlam kazanıyor. Bu kısa açıklamadan sonra şimdi esas kısma geçebilirim artık. Siyasi krizler veya diğer çeşitli nedenlerle zaman zaman kesilse, kimi zaman azalsa bile her yıl bir sürü yabancıyı hem bireysel turizm anlamında hem de kafileler halinde ağırlayan bir ülkeyiz. İklim ve yeryüzü şekilleri buna çok müsait. Ve Türkiye bu sayede turizmden ciddi bir gelir elde ediyor. Turizmin Türk ekonomisi üzerinde çok ciddi bir payı var. Büyük bir gelir kalemi yani. İnsanlar her şeyin ve herkesin her zamanki gibi olduğunu kabul ettikleri sürece sorulacak hiçbir soru yoktur. Alışkanlıklardan kaynaklanan bu aşinalık, sorgulayıcılığın, eleştirinin, değişimin ve yenilik arayışının önünde bir engeldir. Sosyoloji bu engeli aşarak günlük yaşamı masaya yatırır, bildik gibi görünen konuları inceleyerek, sorgulayarak, eleştirerek bilmedikleştirir. Bilmedikleştirmenin önemli faydaları vardır. Bunu yaşayan birey artık hayatını daha bilinçli ve daha özgür yaşayacaktır. Ama özellikle son dönemlerde, yaşadığım şehre ve ülkeye yurt dışından yabancı arkadaşlarım geldiği için, daha farklı bir gözle bakma şansım oldu. Seyahatlerinde onlara refakat etmek, bir nevi rehberlik yapmak için düştüm yollara. Gündelik kıyafetim yurt dışı seyahatlerim sırasında giydiklerimle aynı mesela, sırtımda da her zamanki gibi sırt çantam var. Ben de dışarıdan bakınca fiziksel görünüm olarak yabancı gibiyim biraz. Bir anlamda kendi yaşadığım yeri de bir gezgin gözüyle görmeye çalıştım, gördüm bu defa bu vesileyle. Öyle diyeyim yani. Ve inanın bana karşılaştığım manzara pek hazin, pek iç karartıcıydı... Acı ama gerçek. Durum maalesef bu. Ellerinde menülerle zorla sizi mekanlarına sokmaya çalışan insanlar geliyor gözümün önüne öncelikle. Menüyü adeta gözünüze sokacak. En çok işittiğim laf \"yes, please\" oldu mesela. Bunun durup tam Türkçe çevirisini düşündüm bir an için, net bir yanıt bulamadım ama herhalde buyurun anlamına falan geliyor olsa gerek, bir nevi karşılama sözcüğü yani. Sözlükteki direk karşılığı, buyurun ne alırdınız çünkü. Halbuki Hi, Welcome çok daha yerinde ve sade olurdu ya neyse. Hele bir gün bir tanesi, yabancı bir arkadaşımla Karaköydeki bir restoranın önünden geçerken bana doğru thank you, thank you! deyiverdi bir anda. Ben de bir an şaşırdım, irkildim ama çabuk toparladım kendimi. What for? diye karşılık verince yüzünün aldığı şekli görmenizi isterdim doğrusu. Alışmamış olacak böyle bir yanıta, belki de ilk kez duydu hayatında, öylece kalakaldı. Her şey olmuş para, para, para. Manav var mı yakınlarda diye soruyorum bir işletmeye, bilmiyorum abi diyor garson çocuk. Çok değil üç dükkan yanı manav halbuki. Hani soruyu sorarken eline bir lira tutuştursan bülbül gibi şakıyacak. Tamam, para kazanılacak elbet, emek en yüce değer, buna saygımız zaten sonsuz ama bu kadar da olmamalı. Yine bir yaz tatilinde Fethiye Ölüdeniz'deyim. Gitmiş olanlar bilir, tam o meşhur Kumburnu kısmında, kafe gibi bir yer var çardak altında. Gözleme, döner, hamburger, meyve falan satılıyor işte. Gözleme alalım dedik, kasaya parayı ödedik, sıraya girdik. Hiç unutmuyorum üstelik, peynirli gözleme. Azalan peynir torbasından yapılan gözlemelere konan miktar bilerek ve isteyerek düşürülüyor. Peki, fiyat indiriliyor mu? Hayır. Ne münasebet? İyi de ben yufka için para ödemedim ki, peynirli gözleme yemek istiyorum! Üstelik bunu söyleyen, ne acıdır ki yaptığının yanlış olduğunun bilincinde bile değil büyük ihtimalle. Hayır bir de öyleyse daha da kötü zaten. Bu tarz bir şey Avrupa'nın gelişmiş bir şehrinde, çağdaş ülkesinde olsa ne derlerdi sizce? Biraz düşünün. Evet, kesinlikle yanılmadınız, doğru bildiniz. Özellikle de bugün uygar, müreffeh dediğimiz ülkelerin insanı için yanıt açık. Böyle malzemeyi azalta azalta gittiği yere kadar gözleme yapıp şark kurnazlığı ile satmak yerine, zaten olması gereken sayıda gözlemeyi standart bir şekilde yapar, malzeme bitince de peynirli gözlememiz bitti derlerdi. Bu kadar basit, açık ve net. Alın size zihniyet farkı, gelişmişlik farkı, müşteriye, para ödeyen alıcıya doğru düzgün muamele, iş ahlakı... Adını siz ne koyarsanız koyun. Ben bir şey demiyorum. Tamamen size bırakıyorum. Bunlar ilk anda aklıma gelen birkaç basit örnek sadece. Siz başınıza gelen, birebir yaşadığınız onlarcasını ilave edebilirsiniz bu listeye pekala. Peki ama kimi kime şikayet edeceksiniz? Yukarıdaki yalanı söyleyen firmanın ismi önemli mi? İsmini cismini yazsam ne olur? Herkes doğru da tek suçlu o mu? Ülkede yalan söyleyen tek kişi onlar mı? Herkes iyi niyetli de tek kötü niyetli gözleme yapan bu kadın mı? Elbette hayır. Seni çok iyi anlıyorum. Çocukluğumda tıpkı senin gibi ailemle çok yer gezerek tatillerimi yaptım. Sonrasında eşimden dolayı nerdeyse 20 yıldır yabancılarla haşır neşirim. Çok şey var anlatacak, ülkem adına utandığım çok şey yaşadım. Yurt dışında da gezince bizim turizm anlayışında çok geride kaldığımızı net bir biçimde yıllardır görüyorum. Hep diyorum, Türkiye gibi bir ülke turizm açısından iyi yönetilseydi turizm bir numaralı geliri olurdu. Hemen burnumun dibinden bir örnek vereyim. Mesela Uludağ. Birkaç ay ancak kayak yapılabiliyor, o yüzden fiyatların 3-4 katı olmasını herkes kanıksamış. Oysa ki böyle bir merkez sadece kayakla sınırlı kalmaz; köyleri, göller bölgesi, yürüyüş rotaları vs. o kadar iyi değerlendirilebilir ki 12 ay iş yapar. Teleferik yenilendiğinden beri insan sayısı arttı, bununla beraber çöpler de arttı. Kar kalktığında Uludağ`ın pisliği de çıkar ortaya. Biz ailece zaten hep yabancı gibi geziyoruz, o yüzden yabancıların yaşadığı sorunların hepsini biiyorum. Yerli-yabancı bilet uygulaması benim başımı artıran konulardan biri mesela. Ben şimdiye kadar hiçbir ülkede böyle bir ayrım görmedim. Müzelerde öğrenci, emekli, grup vs. olur ancak yabancı diye ayrı bir ödeme hiç yapmadım yurt dışında. Ülkemizde turist fiyatları ayrı olduğu gibi biz burda yaşadığımız halde inandıramıyoruz. Kaç kere kimlik göstermek zorunda kaldım bilmiyorum. Birkaç kere de tartıştım. Hangi birini anlatayım bilmiyorum, birkaç yazı çıkar yazmaya kalksam. Çok haklısın. Bir anlatmaya başlasak sayfalarca tutar gerçekten de. Uludağ örneğini ne güzel vermişsin. Herkes böyle kendi yöresinden bizim bilmediğimiz bir sürü örnek verebilir. Gerçekten çok yazık oluyor. İnsan üzülüyor. Kısa vadeli karlar peşinde koşmaktan, günü kurtarmaya çalışmaktan başka bir şey yapılmıyor bu ülkede. Benim de aklıma Galata Kulesi geldi mesela. Orada yabancı Türk diye bir ayrım var bilet fiyatlarında. Pek sanmıyorum ama umarım bir şeyler zamanla düzelir. Selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/tuyap-kitap-fuari", "text": "Bir süredir yine merakla ve heyecanla beklediğimiz etkinlik nihayet gelip çattı... Evet, tahmin edeceğiniz gibi İstanbul Uluslararası Kitap Fuarından bahsediyorum. Bu yıl 36. kez düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı ne zaman sorusunun cevabını artık verebiliriz: 4-12 Kasım 2017 tarihleri arasında. (2023 yılı editi: Bu yazının ilk hali, 2017 yılında yayınlandığı halde, -elbette fuarın gerçekleştiği tarihler hariç olmak üzere- İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı ile ilgili, bu yazıdaki bilgilerin tamamı günceldir değerli arkadaşlar. Sadece yayınevlerinin indirim oranlarında her yıl kısmi bazı değişiklikler olabiliyor. Bunun dışında kalan tüm konular; yani kitap fuarı ulaşım, otopark imkanı, fuar alanındaki yeme-içme alternatifleri, hangi salonda hangi yayınevlerinin bulunduğu yani kitap fuarı düzeni ve kitap fuarında zamandan kazanma ipuçları tamamen aynıdır. Dolayısıyla okumaya gönül rahatlığı ile devam edebilirsiniz. Peki Tüyap Kitap Fuarı nerede? Uzunca bir süredir düzenlendiği yerde aslında, yani Beylikdüzü'nde. Tüyap Kitap fuarı ulaşım nasıl oluyor? Gitmeyi düşünenlere, İstanbul kitap fuarına ulaşım için, en kolay yol olan metrobüsü önermek istiyorum ben. Metrobüs ile ulaşımın en büyük avantajı, son durakta indikten beş dakika sonra fuar alanına kolayca varılabilmesi elbette. Beylikdüzü son durak metrobüs istasyonunda indikten sonra, üst geçitten karşıya geçiyorsunuz ve on dakika içerisinde fuar alanında sevdiğiniz kitaplarla kucaklaşıyorsunuz. Bu arada, özel araçla gelmeyi düşünenler için, fuar alanının hemen bitişiği otopark, onu da ekleyelim. İSPARK tarafından işletilen bu otoparkta kalacağınız süre fark etmiyor, ücret günlük ve standart. Arabadan indikten sonra yürüme mesafesi de yok, direk fuar alanına hızlıca giriş yapabilirsiniz. Hafta içi gelirseniz otoparkta yer bulmanız garanti, oldukça geniş bir alanı var. Hafta sonu gelecekseniz, öğleden önce yine rahatça yer bulabilirsiniz. Öğleden sonra biraz şansa kalmış. Gelelim TÜYAP Kitap Fuarı ile ilgili kişisel gözlemlerim, izlenimlerim ve tavsiyelerime. Önce hep midesini düşünenlerden başlayalım isterseniz. Fuar alanının içinde kafeterya bölümleri var. Burada sıcak içeceklerden pizza, döner ve köfteye kadar çeşitli alternatifler mevcut. Fuarın hemen girişinde ve salon aralarında yer alan farklı farklı cafelerden bahsediyorum. Yani sayıca çoklar. Saymadım ama sanırım 5-6 tane var. Ancak özellikle hafta sonu buralarda pek kolay yer bulamayabilirsiniz çünkü çok geniş oturma alanları bulunmuyor. Birilerinin kalkmasını beklemek durumundasınız. TÜYAP içinde yemek fiyatları biraz tuzlu diyebilirim. Ama onun da çaresi var. Yine fuar kapılarına gelmeden yan yana dizilmiş simitçilerden çıtır gevrek simit, açma veya poğaça alabilirsiniz. Şimdiden herkese afiyet olsun. Fuar alanının içinden, kitaplardan ve yayıncılardan detaylı bir şekilde söz etmeden önce, oldukça önemli bir bilgiyi paylaşayım. Bir defa TÜYAP kitap fuarına giriş emekliler, öğretmenler, öğretim üyeleri ve öğrenciler için tamamen ücretsiz. Görevliye kimliğinizi göstermeniz yeterli. Bu gruplardan birine dahil değilseniz, hemen girişteki bankolardan bilet alabilirsiniz. Peki fuara hangi kapıdan gireceksiniz? Görebildiğim kadarıyla özellikle hafta sonları girişlerde yığılma oluyor. Halbuki fuara birden fazla giriş kapısı var. Biri otoparkın hemen yanında, diğerleri TÜYAP Kitap Fuarı ana binasının girişinde olmak üzere toplamda beş tane kapı var. Yani hangi kapı boşsa oraya doğru ilerleyin, boş yere uzun kuyruklarda sıra bekleyerek vakit kaybetmeyin. Kapıdan içeri girdikten hemen sonra mutlaka ücretsiz bir broşür edinin öncelikle. Bu broşürde fuara katılan yayın evleri alfabetik olarak sıralanmış durumda. Hangi salonda hangi yayınevi var, böylece rahatlıkla bulabilirsiniz. Ayrıca yine bu broşürde gün gün etkinlik programı da mevcut. İmza günleri, söyleşiler, konferanslar vs. Geçmiş yıllardan farklı olarak, 2022'den itibaren İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı kataloğunda barkodlar var, bunu da akıllı telefonunuza okutabilirsiniz. Büyük kolaylık sağlıyor. Gezerken montunu elinde taşıyıp kendisine ağırlık yapmak istemeyenler için ücretsiz vestiyer bile var. O da aklınızda olsun. Benim size tavsiyem, gelmeden önce bir liste yapmanız. Almayı düşündüğünüz kitapları hangi yayınevinin bastığına göre internetten tek tek kontrol edin, not alın ve bir kitap listesi oluşturun. Böylece rastgele her yayıncının standına uğrayıp \"Sizde Yaşar Nuri Öztürk kitapları var mı?\" diye sormayın, zamandan kazanın. Stant görevlileri de bu tür bilinçsiz katılımcılardan gerçekten yılmış durumda. Kitap fuarı içinde farklı salonlar bulunuyor. Salonlardaki yayıncıları basitçe ikiye ayırabiliriz. İlk grupta; Remzi, Metis, İletişim, Can, İthaki, Bilgi Üniversitesi, Timaş, Yapı Kredi, İş Bankası vb. normal yayıncılar, diğer grupta ise sınavlara hazırlık, ÖSS, KPSS, LGS, YDS, DGS tarzı yayıncılık yapan yayınevleri var. Bu iki grubun salonları ayrı zaten. Ben mesela sınavlara hazırlık bölümüne pek uğramıyorum. Burası genelde öğrenciler ve velilerle dolu oluyor. Bu noktada Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu Yayınlarına ayrı ve büyükçe bir parantez açmam lazım. Bu iki yayınevi, TÜYAP Kitap fuarının indirim klasmanında açık ara şampiyonudur. Örneğin Doğu Batı Yayınları, standında indirim tabelası olmamasına rağmen kitaplarını indirimle satan yayıncılardan biri. Kitaplarının arkasında çift etiket var ve düşük olan fiyat geçerli. Buradan da şunu anlıyoruz, indirim tabelası olmayan stantlarda da indirim yapılıyor olabilir! Dolayısıyla yaklaşıp indirim yapıp yapmadıklarını mutlaka sorun! İstanbul Kitap Fuarı yalnızca büyük yayın evlerini ağırlamıyor. Çok yönlü bir etkinlik olan fuarın orta kısmındaki holünde çeşitli vakıfların ve sahafların da yerleri var. Özellikle benim gibi eski kitap kokusunu da seviyorsanız bu bölüme de mutlaka uğramanızı tavsiye ediyorum. Sahaflar her fuarda hazırladıkları indirimli kitap rafları ile (10 TL, 20 TL, 30 TL şeklinde) okuyucularına güzel bir fırsat sunuyor. Neredeyse sıfıra yakın, kondisyonu çok iyi durumda kitaplar bulabilmek mümkün. Ayrıca plak, poster, eski gazete ve dergiler, afişler de var elbette. Yazıyı bitirmeden önce, altın değerinde bir önerim daha olacak size. Her ne kadar kendimizi frenlemeye çalışsak da, fuarda çoğu kez tahmin ettiğimizin üstünde kitap satın alıyoruz. Haliyle bunları elde taşıması da zor oluyor. Son dönemde yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlayan bir yöntem var: valiz getirmek. Kulağa ilk anda tuhaf geldiğinin farkındayım ama gerçek. Küçük valiz işinizi görür. Hem taşırken yorulmazsınız hem de satın aldığınız kitaplarla rahatça fuarı gezmeye devam edebilirsiniz. Ve son olarak, şayet böyle bir imkanınız varsa, ben size fuarı hafta içi ziyaret etmenizi önermek isterim. Zira özellikle pazar günleri içeride dolaşmak izdihama varan kalabalık nedeniyle neredeyse imkansız. Yürüyecek alan bile bulamıyorsunuz. O derece. Cumartesi bile pazardan daha iyidir. Kesin bilgidir, yayalım. Tüyap Kitap Fuarı hafta içi 10:00-19:00, hafta sonu 10:00-20:00 saatleri arasında açık. Lütfen kitap alın, okuyun, sorgulayın ve sürekli yeni bilgiler edinin. Size anlatılan her şeye koşulsuzca inanmayın. Bu ülkeden sadece kendine hayrı dokunan demagoglar değil, tüm insanlığa faydalı evrensel bilim insanları çıksın. Buraya kadar gelip bu yazımı okuduğunuza göre, kitap okumayı gerçekten seviyor olmalısınız. Herkese sevgiler, selamlar. Gezivita'yı takipte kalın. Evet, ben de Can Yayınlarına şaşırdım açıkçası. Sanırım geçen yıldan beri yüzde 30 indirim yapıyorlar. Olması gereken de buydu diye düşünüyorum. Sanat Fuarına mutlaka uğramak gerek, ben fuarın açılış gününde burada bir müzik dinletisine de denk geldim. Çok teşekkür ediyorum yorum için! Kaancım, deyaylı ve bilgilendirici yazın için emeğine sağlık. Kitap fuarı bir yana, sanat fuarı da oldukça ilgi çekici. İndirim oranları gibi detayları vermen iyi olmuş, gitmek isteyenler için ön bilgi. Merhaba. Evet fuarda sahaflar da yer alıyor. İki büyük salon arasında, ortadaki hol bölümünde, görebildiğim kadarıyla 8-10 tane sahaf var. Hatta oradan indirimli birkaç kitap satın aldım. Onlara uğrayabilirsiniz. Yardımcı olurlar."} {"url": "https://gezivita.com/tuyap-kitap-fuari-uzerine-dusunceler", "text": "İstanbul Kitap Fuarı 2000'li yılların başından beri Beylikdüzü TÜYAP'ta yapılıyor. Daha öncesinde Tepebaşında düzenleniyormuş. Açıkçası ben o dönem fuara hiç gitmedim. Benim bu fuara ilk gidişim lisans yıllarıma denk düşer. Tam emin olmamakla beraber, yıl sanırım 2004 olmalı. O zamanlar 19-20'li yaşlarını süren bir gençtim. Aslına bakılırsa küçük yaşlardan beri okumayı çok seven, sürekli okuyan biri olarak, kitap fuarına bu denli geç gidişim biraz tuhaf. Demek ilk veya orta okulda da okul falan götürmemiş bizi. Yoksa onlarla kesin giderdim. Acaba o zamanlar böyle şeyler yok muydu? Şimdiki çocuklar belki de bu yönden daha şanslılar. Okullar bu fuara hayli katılım gösteriyor her sene. Dediğim gibi, 2004'ten beri düzenli olarak TÜYAP Kitap Fuarına giderim ben. Lisansta Trakya Üniversitesinde, Edirne'de okuduğum için, o dönem İstanbul'a gelip gitmek benim için bir hayli kolaydı. O yıllardan beri her sene gittiğim bu fuara pandemi nedeniyle verilen iki yıllık aradan sonra, 2022 yılında tekrar uğradım tabii. Aslında, bu fuarın bulunduğu yer meselesi, görebildiğim kadarıyla Tepebaşı dönemini hatırlayanlar başta olmak üzere, çoğu kesimin keyfini kaçıran bir durum. Ne diyebilirim ki? Avcılar'da oturan biri olarak, herhalde burada oturmanın faydasını gördüğüm ender şeylerden biri oldu bu benim için. Yani fuarın düzenlendiği yer hakkındaki eleştiriler haksız sayılmaz. Sonuçta İstanbul'un merkezinden son derece uzak bir yer burası. Herkese uzak, bana yakın. Kitap Fuarı benim için başlı başına özel bir etkinlik aslında. Başta belirttim, ben küçüklüğümden beri okumaya tutkunum. Özellikle tüm yayıncıları bir arada bulabilme şansı, bu fuarın en güzel yanı aslında. Her bir yayıncının standını tek tek gezmek, sıra sıra dizilmiş kitapları incelemek, onlara dokunmak, içlerinden bazılarını seçip içindekilere göz atmak, sayfalarını karıştırmak, kapak resimlerine ve çizimlere bakmak muhteşem bir his. Hiç kitap satın alınmasa dahi, sırf bunlar bile insana harika hissettiriyor kendini. Fuarın bir diğer güzel yanı elbette imza günleri ve konferanslar. Sevdiğimiz yazarlarla buluşmak, kitapları imzalatmak, kısa da olsa sohbet etmek, geçmişe dönük güzel anılar oluşturuyor. Gelecekte bir gün o geçmişi hatırlayınca insanın yüzüne bazen bir tebessüm konuyor, bazense gelip bir hüzün yerleşiyor. Geçenlerde, 2008 yılındaki kitap fuarında Aydın Boysan'a imzalattığım \"Nereye Gitti İstanbul?\" kitabını elime aldım mesela. Sayfaları karıştırırken, ilk sayfadaki imzasını gördüm, bir an duygulandım. Rakı ile cacık arasındaki uyumu ne tatlı anlatırdı rahmetli. Huzur içinde yatsın. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan, nehir söyleşi dizisindeki kitabını tavsiye ederim: Hayat Tatlı Zehir. Onu biraz daha yakından tanımak için birebir. Bildiğiniz gibi pandemi döneminde, özellikle de 2021 yılından itibaren, yayıncılar açısından kağıt ve matbaa maliyetleri bir hayli arttı. Buna benzin ve lojistik giderleri de eklenebilir. Kitapta KDV oranı bir süre önce kaldırılsa da, kitap fiyatları, artan bu maliyetler nedeniyle deyim yerindeyse adeta uçuşa geçti. Aslına bakılırsa İstanbul Kitap Fuarına katılan yayınevlerinin indirim oranları yıllardır hemen hemen aynı. Neredeyse standart bile diyebilirim. Yani veya yönde en fazla %5 civarında bir oynama oluyor. Mesela İstanbul kitap fuarı ile ilgili diğer bir yazımda değindiğim gibi, uzunca bir süredir bu fuarda %20 indirim yapan Remzi Kitabevi, 2022 TÜYAP Kitap Fuarı için bu oranı %25 yaptı. Ancak toplamda bu %5'lik oran zaten pek bir şey ifade etmiyor, en azından benim için. Ha %20 olmuş, ha %25. Bir farkı yok. 2022 İstanbul Kitap Fuarının son günlerine doğru, yayıncılarla yapılan birkaç röportajı okudum internette. Genel olarak yayıncılar bu seneki satışların azlığından şikayetçi. Üstte değindiğim gibi, yayıncıların durumu gerçekten kolay değil. Ve onlara fazlasıyla hak veriyorum. Ancak isterseniz şimdi biraz da okuyucu penceresinden bakalım biz bu fuara. Çünkü sonuçta kitap dediğimiz nesne satış amacıyla üretiliyor ve alıcısı da okuyucu. Bir defa üstte linkini verdiğim yazıdan da görebileceğiniz gibi, fuarda %20-25 indirim oranı yapan yayınevi sayısı bir hayli fazla ve bu indirim oranı gerçekten çok az. Ben bir kitabı almadan önce bu şekilde bir karşılaştırma yapıyorum ve ona göre karar veriyorum. Benim gibi sürekli okuyan ve sık kitap alan biri için oldukça belirleyici bir etken bu indirim oranları. Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum bu blogta. Unutursam, yorum kısmına mesaj bırakarak bana hatırlatın lütfen. Yani ben bu fuara kalkıp geliyorsam, beni gerçekten cezbeden bir indirim oranının olması gerekiyor. Dolayısıyla %30'un altında indirim yapan bir yayınevi direk eleniyor benim için. Elbette standına gidiyor, kitaplarını inceliyorum. Ancak hepsi o kadar. Fuardan satın almamayı tercih ediyorum. Benim bu fuarla ilgili çok daha önemli bir yorumum olacak aslında. Yayınevleri stantlarında çalışan personel ve onların genel tutumlarıyla alakalı. Benim için, isminde \"uluslararası\" etiketi olan, İstanbul gibi dünyanın en önemli ve en büyük şehirlerinden birinde gerçekleşen ve konusu kitap olan bir fuar, sadece bir kitabın alım ve satımıyla sınırlı bir faaliyet değil kesinlikle. Yani öyle olmamalı. Yayınevlerinin standında o kurumun yayınlarıyla ilgili sohbet etmeyi, basılmış kitaplarla, hatta yakın zamanda basılması planlananlarla ilgili görüş alışverişinde bulunmayı, bakılan bir kitap hakkında benzer çalışmaların olup olmadığı hakkında konuşmayı, özetle bir çeşit çok yönlü bir bilgi paylaşımını da içeriyor kitap fuarı. Bu ilişki elbette karşılıklı. Hem benim tarafımdan hem de yayınevi tarafından yapılan bir paylaşım, görüş alış verişi. Hatta konu kitapsa madem, o konuyla, kitapla ilgili çok kısa da olsa bir beyin fırtınası. Görebildiğim kadarıyla, yayınevleri sadece fuar süresince görev yapmak üzere, genelde gençlerden oluşan ve günlük çalışan personeller bulunduruyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki, bu personellerin büyük çoğunluğu da standında çalıştığı yayınevinin kitaplarından, yazarlarından, hatta yayın politikasından tamamen habersiz. Benim asıl sitemim stantlarda çalışan bu gençlerden ziyade, yaşça daha büyük olan ve yayınevlerinin asıl, kendi görevlilerine, temsilcilerine... Ben zaten ilgili bir okuyucu olduğum için elimde kitap listesiyle gidiyorum fuara. Aradığım kitabın hangi yayınevi tarafından basıldığını biliyorum ve o kitabı direk gidip oraya soruyorum. Mesela çoğu zaman baskısı olmayan kitapları sorduğum için, aldığım yanıt çok kısa oluyor: \"Baskısı yok.\" Buraya kadar her şey güzel. Buna da bir itirazım yok. Ancak sorulan kitabın basıldığı yayınevini bile bulup, buraya kadar gelen, bilinçli olduğu aşikar bir okuyucuyu basit bir cevapla karşılayıp hemen geri çevirmektense, hiç olmazsa -benzer konularda olacak şekilde ve tabii ellerinde varsa- başka bir kitap önerisiyle stantta tutmaya çalışmak, ne bileyim bir şekilde sohbet açmak, daha güzel bir davranış olur diye düşünüyorum. Sonuçta ben oraya kadar gelmişim ve baskısı olmayan bir kitap sormuş bile olsam, başka bir kitap bakabilirim/satın alabilirim pekala. Yani müşteri ayağınıza kadar gelmiş durumda. Üstelik Türk milleti olarak biz konuşmayı seven bir milletiz. Hani Alman falan olsak, anlarım. Bir düşünsenize, ben çoğu zaman gidip birkaç kitap soruyorum, en son şu tarihte basılmıştı, neden hala yeni baskısı yok falan diyorum, ondan sonra mesela oradan başka bir kitaba geçiyorum, bunun falanca yayınevinde de çevirisi var, hatta çevirmeni işte filanca, o da çok iyidir ama önce buraya geldim falan diyorum. Yani bu türden konuşma örneklerini çoğaltabilirim size. Kendimi övmek istemiyorum da, bu türden konuşmaları yapan, yayınevleriyle, kitapların konularıyla, içerikleriyle, yazarlarla hatta çevirmenlerle ilgili bu kadar ince detaylara hakim kaç kişi geliyor bu stantlara gerçekten merak ediyorum. Bazıları, sorduğum bu türden bir kitap veya soru üzerine yerinden bile kımıldamıyor, ağzından lafı cımbızla alıyorsun hatta. Herkes standına beni kırmızı halıyla davet edip çayla kek ikram etsin, uğurlarken elime kolonya döküp \"Yine bekleriz efendim\" desin demiyorum ama gerçekten ilgili bir okuyucu ile gerçekten ilgilenen insan sayısı çok az diyebilirim bu fuarda. Tüm bu geçen yıllar boyunca, İstanbul kitap fuarında gerçekten ciddi oranda bilinçsiz bir kitle gözlemledim. X yayınevi standına uğrayıp \"Sizde şiir kitabı var mı?\" diye soran da var, \"Halil İnalcık kitapları nerede satılıyor?\" diye soran da. Bir de fuarın girişinde ücretsiz dağıtılan, fuarla ilgili broşürü bile edinmeden alana öylece dalıp, her standa alakasız sorular soranlar var: \"Can Yayınları nerede? Türk Tarih Kurumu nerede? Tuvalet nerede?\" gibi. Haliyle yayınevleri standında çalışan personeller dokuz gün süren bu fuar boyunca bu türden sorulara cevap vermekten bezmiş durumda. Bunu anlayabiliyorum. Ama ayağına kadar gelen ilgili bir okuyucuya da üstteki muamelenin yapılmasına bir anlam veremiyorum. Cem Uzan'ın dediği gibi: sıkılıyorum, daralıyorum. Sahaflar bu konuda biraz daha ilgili. Sahafların ayrıca ucuz kitap reyonları var ve ben her gittiğim etkinlikte -ister kitap fuarı isterse sahaf festivali olsun- bu reyonları didik didik ederim. Tek tek elimle kitap raflarını indiririm, kaldırırım, alttaki kitapları görmeye çalışırım, tekrar kitapları eski şekliyle istiflerim, aradaki boşluklara baktığım kitapları koyarım, hızlıca göz taraması yaparım, eşelerim. Böyle çok ucuza, kondisyonu gayet iyi durumda olan, aradığım çok kıymetli kitaplar bulmuşumdur. Hatta bunu yaparken çevremdekilerle de konuşurum, onların kendi aralarındaki sohbete kulak misafiri olur, eğer biliyorsam kendim de onların aradıklarına benzer kitaplar öneririm. 2022 Tüyap Kitap Fuarında, yine ben böyle hummalı bir araştırma ve tarama faaliyeti yaparken, raflarla ve kitaplarla bu kadar ilgilendiğimi gören, etraftaki 4-5 farklı kişi beni sahaf sandı ve para uzattı. -Bu kitabı alabilir miyim? -Güzele benziyor, elbette alabilirsin. Ama standa ben bakmıyorum, parayı şu ilerideki arkadaşa uzatıver istersen. -Ben de sizi sahaf sandım ilk başta. Yani üstte anlattığım yayınevi çalışanlarından daha ilgili görünmek hoşuma gitmedi değil doğrusu. Bitirirken şunu da söylemek isterim ki, gerek stantlarda görev alan, gerekse sahaf reyonlarında karşılaştığım bu gençlerin hepsi pırıl pırıl, hepsi güler yüzlü. Sadece biraz üzerlerine düşülmesi gerekiyor. Öğretim görevlisi olarak çalıştığım yıllar boyunca, bu durumu çok yakından gözlemleme şansım oldu. Yaklaşım tarzınız ve gösterdiğiniz ilgi, anlatılan, öğretilenden çok daha önemli oluyor çoğu zaman. Hiç kimseyi gücendirmemek ve kırmamak adına, düşüncelerimi belirli bir hedef göstermeksizin ve hiçbir yayınevi ismi belirtmeksizin, genel bir şekilde ifade etmeye çalıştım. Türkiye'de yaşıyoruz ve gülmeye ihtiyacımız var gerçekten bu ülkede. O yüzden aralara biraz espri sıkıştırmaya da çalıştım. Yani özetle TÜYAP Kitap Fuarı hakkında, buraya içimizi döktük diyelim. Niyetimin kötü olmadığını beni biraz tanıyan herkes bilir zaten. Siz kızdığıma da bakmayın, seneye her zaman olduğu gibi yine giderim ben kitap fuarına. Kitapla ve sevgiyle kalın, hepinize selamlar. Çok keyifli bir yazı olmuş. Bilgi ve deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Keşke herkes okusa da cahillimize yenilmesek. Oldukça faydalı bir bilgi paylaşımı olmuş. Teşekkürler. Hocam merhaba. Çeşitli sebeplerle zaman zaman sitem etsem de İstanbul TÜYAP Kitap Fuarına her sene düzenli olarak gidiyorum ben. Eğer gelirseniz mutlaka uğramak isterim yanınıza. Kitabın ismini ve yayınevi ismini not alıyorum ben. Yazıyı okuyup yorum bırakmanıza çok sevindim, çok teşekkür ediyorum. Ayrıca kitabınız için de kutluyorum, benim de hayallerimden biri, yazdıklarımı bir gün basılı olarak görmek. 🙂 İstanbul'dan da selamlar ve sevgiler."} {"url": "https://gezivita.com/ucuz-seyahat-rehberi", "text": "Seyahat etmek pahalı mıdır? Yurt dışı gezisi çok mu masraflı? Cevabım açık ve net: Hayır. Peki, ucuz seyahat mümkün mü? Kesinlikle evet! \"Haydi canım sen de\" dediğinizi duyar gibiyim. Acele etmeyin. Gelin, sakin sakin konuşalım. Bunu, bu deneyimi defalarca yaşamış biri olarak söylüyorum. Zaten siz de biraz araştırırsanız, birçok gezi bloğunda bu konu hakkında yazılmış onlarca yazıya rastlarsınız. Hatta seyahat bloğu olsun ya da olmasın, artık çoğu sitede; ucuza seyahat etmenin 10 yolu, Türkiye'de ve Dünyada gezilecek ucuz yerler, en ucuz yurtdışı tatili, dünyanın en ucuz ülkeleri, ucuz seyahat rehberi başlıklı bir sürü farklı makaleye denk gelmek mümkün. Ucuz seyahat için yapılması gereken bazı şeyler var. İşte bu yazıda bunlardan bahsedeceğim. Yavaş yavaş okuyup tavsiyeleri dikkate alırsanız, özellikle yurt dışı seyahatinin öyle çok da masraflı ve yalnızca zenginler için olmadığını göreceksiniz. Görünüşe göre, Türkiye'de yaklaşık 5000 Türk lirasına satılacak. Oysa 5000 liraya, iyi bir planlamayla Avrupa'da en az 7-8 farklı ülke, 9-10 şehir gezebilirsiniz. Nereden mi biliyorum? Çünkü kendim gezdim! Bugün herhangi bir ayakkabı mağazasında ortalama bir ayakkabının fiyatı 150-200 TL'den başlıyor. Hafta sonu gideceğiniz bir kafede, bir iki şey yiyip içecek de aldığınız takdirde, kişi başı harcayacağınız tutar en azından 40-50 TL'ye denk gelecektir. Akıllı telefonu olmayan kaç kişi var? Yanlışım varsa lütfen düzeltin, bugün en düşük fiyatlı satılan akıllı telefonların fiyatı 750-800 TL'den başlıyor. Şimdi, geçenlerde, içinde hemen hemen her gün adım atacak yer olmadan yolculuk yaptığım Metrobüsün ekranında gördüğüm bir veriyi paylaşmak istiyorum sizinle. 2016 yılı Aralık ayı itibarıyla, yalnızca İstanbul'da, trafiğe kayıtlı araç sayısı 4 milyonmuş. Kaldı ki, şahsi kanaatimce bugün örneğin İstanbul'da araç sahibi olmanın pek bir esprisi de kalmadı. Çünkü artık neredeyse günün her saati trafik var (4 milyon aracın olduğu şehirde zaten nasıl trafik olmasın ki?) ve artık sokak araları bile araç ile dolduğundan ciddi bir park sorunu söz konusu. Konuyu uzatmak istemiyorum. Sözü şuraya getirmeye çalışıyorum. Herkesin bir şekilde parası var aslında. Ama çok ama az. Fakat öncelikleri farklı. İşte zurnanın zırt dediği yer! Bu fiyatları çevremle paylaştığımda aldığım tepkiler inanılmaz. Çoğu ücretlerin böyle olduğuna inanmıyor. Türkiye, ne yazık ki, marka bağımlısı ve tüketim kültürünün her bir insanın artık ruhuna işlediği bir ülke haline geldi. Fakat Kadıköy'deki Köstebek mağazasından geçen yıl aldığım 15 TL'lik kol saatini, abartmıyorum en az yirmi farklı kişi nereden aldın diye sordu. Hatta ben bile bir yerden sonra şaşırıp saati ciddi ciddi incelemeye koyuldum. Demek ki para var. Öyleyse en zorlu kısmı atlattık aslında. Sıra geldi ucuz seyahatin püf noktalarına... Tansu Çiller seçim vaadi olarak \"Her eve en az iki anahtar\" demişti. Hiç gerek yok! Ben de diyorum ki, anahtarlardan birine ayıracağınız o parayı seyahate yatırın. Her mahallede bir milyoner olur mu onu da bilemem, ama böylelikle herkes kendi kendisinin Evliya Çelebisi olacak, her mahallede bir gezgin olacak, olmalı! Şimdi, ucuz seyahat etmek için yapılması gerekenleri tek tek sıralıyorum. Planlayın ve mutlaka ama mutlaka hayata geçirin: Bence en önemlisi bu. Şaka yapmıyorum. Bilerek ilk sıraya yazdım bunu. \"Arkadaşlarımdan haber bekliyorum, onlar gelmezse tek başıma ben ne yaparım? \" , \"Hayatımda hiç yurt dışına çıkmadım.\" , \"İyi ama benim İngilizcem Fatih Terim'den daha iyi değil ki! \" vs. Bu mazeretler inanın hiçbir zaman bitmeyecek ve belki de düşleriniz hep yarım kalacak. O nedenle fırsatı yarattığınız an asla geri adım atmayın ve hayata geçirin. İhtiyacınız olan tek şey aslında biraz cesaret ve özgür bir ruh! Üstelik tek başına gezmek sandığınız kadar sıkıcı değil. İnanmıyorsanız tek başına gezmek hakkında yazdığım şu yazıya bir bakın: Tek Başına Seyahat Etmek Eminim fikriniz değişecek. Erken rezervasyon yapın/Erken bilet alın: Yapabiliyorsanız, geleceği kısa veya orta vadeli (3-6 ay arası) planlama şansınız varsa, hiç düşünmeyin, erken rezervasyon yapın. Erken uçak bileti satın almak, erken konaklama rezervasyonu gibi şeyler maliyetleri düşürür. Üstelik, ücretsiz iptal seçeneğini seçerseniz, herhangi bir ücret ödemeden istediğiniz an rezervasyonu iptal edebilirsiniz. Konaklama sitesi Booking. com'un böyle güzel bir opsiyonu var. Örneğin Amsterdam, Paris, Stockholm gibi hemen hemen her mevsim turist alan şehirler için bu büyük fark yaratır. Hatta şöyle söyleyeyim; diyelim ucuz uçak bileti bulup satın aldınız, olası bir aksilik durumunda gidemeseniz bile, yanacak meblağ üzülmenize değmeyecek denli cüzi bile olabilir. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Alttaki fotoğrafa dikkatlice bakın. Birincisi hosteller. Benim en çok hoşuma giden seçenek bu açıkçası. Hostelde konaklamak gerçekten müthiş bir deneyim! O yüzden ilk sıraya yazdım. Hostellerde dünyanın dört bir yanından insanlarla karşılaşıyorsunuz. Farklı kültürleri tanımak adına bulunmaz bir fırsat. Üstelik diğer seçeneklere göre çok ucuz. Benim zaten hosteller hakkında yeterince bilgim var Kaan, ne olduğunu biliyorum, bize önerebileceğin güzel hosteller var mı, varsa biraz onlardan bahset, orada kalalım, isim ver diyenlerdenseniz, sizi de Avrupa'dan hostel önerileri başlıklı şu iki yazıma doğru alalım. Bu yazılarda, birbirinden farklı Avrupa ülkelerinden güzel hostel önerileri bulunuyor: Avrupa Şehirlerinden Hostel Önerileri 1. Bölüm ve Avrupa Şehirlerinden Hostel Önerileri 2. Bölüm Bunların hepsinde bizzat kendim konakladığım için, yazıdaki yorumlara gönül rahatlığıyla inanabilirsiniz. Türkçesi Kanepe Sörfü olan bu sistem şöyle çalışıyor: Gitmek istediğiniz bir yer var. Ücretsiz konaklamak ve böylece masraflarınızı kısmak istiyorsunuz. İşte sizin gibi, bunu isteyen dünyanın hemen her ülkesinden insanlar var. O yüzden bu insanlar bir gezginler ağı oluşturuyorlar. Evlerini paylaşıyorlar. Sistem aynı amacı paylaşan gezginlere yönelik yani. Siteye girip bir profil oluşturuyorsunuz. Burada birkaç önemli husus var. Profilinizi lütfen ciddi bir şekilde, özen göstererek oluşturun. Kendinizle ilgili doğru ve gerçekçi şeyler belirtin. Fotoğraf eklemek de çok önemli. Bir üçüncü seçenek daha var: Airbnb. Bu da değişik bir konaklama alternatifi. Örneğin evinizin kullanmadığınız bir odası var. Bunu ihtiyacı olan birine kiralayabilirsiniz. Veya komple evinizi de bir süreliğine bırakabilirsiniz. Mantık bu şekilde işliyor. Ayrıca Paris, Roma gibi şehirler yaz aylarında i-na-nıl-maz kalabalık olur. Gözünüzde canlandıramadığınızı varsayarak, ne kadar kalabalık olduğunu söyleyeyim hemen; İstanbul'daki metrobüsler veya 522st kadar! Müze kapılarında, tarihi anıtların girişlerinde sıra beklemek istemiyorsanız, yine düşük sezonları tercih etmeye çalışın. Ancak düşük sezon kavramı da ülkeden ülkeye değişkenlik gösterir. Yemek masraflarınızı kısın: En lüks restoranda yemek yemek, her zaman en iyi ve en kalitelisini yediğiniz anlamına gelmiyor. Yurt dışında alışverişinizi kendiniz yaparak, yemeğinizi de kendiniz hazırlayabilirsiniz pekala. Üstelik hostelde veya kiraladığınız dairede kalıyorsanız bu çok kolay. Çünkü buraların kendi mutfakları var. Öğrenci evi gibi düşünün. Hemen örnek vereyim. Örneğin Hırvatistan gezisi yapıyorsanız, yolunuz başkent Zagreb'e kesin düşecek demektir. Zagrebin meşhur semt pazarı Dolac Market hem uygun fiyatlı seçenekler sunuyor, hem de ürünleri taptaze. Diyelim, İspanya turuna karar verdiniz. Barcelona'da gezilecek yerler bir hayli fazla mesela... Mercat de La Boqueria imdadınıza yetişiyor hemen. Burada taze meyveden sebzeye, kuru yemişlerden balığa kadar çok geniş bir yelpazede yiyecek-içecek seçenekleri var. Bizdeki Mısır Çarşısı gibi... Hatta isterseniz yemeğinizi orada da yiyebilirsiniz. Masalar veya bar tarzı oturma tabureleri mevcut. Veya Karadağa gitmeye karar verdiniz. Karadağ Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında. Karadağ turu için ilk gitmeniz gereken yer, yani başlangıç noktası başkent Podgorica olacak. Peki, diyelim gittiğiniz yer hakkında pek bilginiz yok. Her şey aniden oldu. Ya da dolaşırken farklı bir yer arama/bulma ihtiyacı hissettiniz. Her ikisi de mümkün sonuçta. İnternete girip bakabilirsiniz pekala. Ama o da ne? Etrafta ücretsiz Wi-Fi de yok... Telaşlanmayın. Onun da kolayı var. Brüksel'e gittiniz diyelim. Brüksel'de gezilecek yerlerden biri olan Musees Royaux Des Beaux Arts her ayın ilk çarşamba günü saat 13:00'ten itibaren kapılarını herkese ücretsiz olarak açıyor. Yine Brüksel görülecek yerler arasında bulunan, içinde binlerce parçanın yer aldığı bir başka müze olan Müzik Müzesi de her ayın ilk çarşamba günleri bedava. Kopenhag turu düşünenler için görülmesi gereken yerlerden biri olan Ny Carlsberg Glyptotek de salı günleri herkese ücretsiz. Kopenhag'ın bize göre oldukça pahalı bir yer olduğunu düşünürsek, denk getirebilirsek bu fırsattan yararlanmamak için bir neden yok. Varşova'da ise çarşamba günleri şehrin tam merkezindeki Royal Castle'a giriş ücretsiz. Geziniz perşembe gününü de kapsıyorsa daha da şanslısınız demektir. Zira Varşova gezilecek yerler listesi içinde ilk sıralarda yer alan Wilanow ve Lazienki Sarayları perşembe günleri ücretsiz. Yalnız bu iki yer genişçe birer bahçeye de sahip olduğu için, tüm gününüzü yalnız bu ikisine ayırmak zorunda kalabilirsiniz, bu da aklınızda olsun. Gördünüz mü? Belki de Varşova seyahati beklediğinizden daha da ucuza gelecek böylece. Bu tür etkinliklerden haberdar olmak için bir diğer seçenek turist ofisleri. Veya turizm büroları. Bu gibi yerlerde mutlaka etkinlik broşürleri olur. Hatta kaldığınız hostelde de kesin vardır. Resepsiyonistlere sorun. Bunlar çoğu zaman da ücretsizdir. Gideceğiniz yere varır varmaz bu broşürlerden bir tane edinin ve dikkatlice inceleyin. Zevkinize göre bir şey mutlaka çıkacaktır. Hele üstte belirttiğim gibi, ücretsiz şehir turu bulursanız sakın kaçırmayın derim. Ancak unutmayın, her ne kadar bu tur ücretsiz olsa da, tur sonunda sizi gezdiren rehbere bahşiş bırakmak adetten. Değişik ulaşım alternatifleri deneyin ve seyahatte esnek olun: Bundan kastettiğim şey şu; örneğin ucuz uçak bileti bulmak istiyorsunuz. Bunun için seyahat saatlerinizi esnek tutmaya çalışın mesela. Unutmayın, gece yarısı veya sabahın çok erken saatlerindeki uçak biletleri, gün içerisine oranla genelde daha uygun fiyatlı olur. Hemen birkaç örnekle açayım. Fransa'nın başkenti Paris'ten, İspanya'nın Madrid şehrine Air France ile sabahın çok erken saatlerinde 30 Euro'ya uçtum. Aynı gün, yalnızca birkaç saat sonraki uçuş 25 Euro daha pahalıydı. İstanbul'dan Ukrayna'nın kültür ve sanat şehri Lviv'e Ukrayna Hava yollarından gece yarısı 02:10 kalkışlı uçak biletini 1200 Grivna'ya aldım. (Yaklaşık: 160 Türk Lirası) Özellikle uçak ile ulaşımda şunu aklınızda çıkarmayın; genelde tek yön bilet seçeneği, gidiş-dönüş biletlerine göre daha ucuz olur. Bu yüzden öncelikle tek yön alternatifleri için arama yapın. Eurolines, Flixbus ve Polskibus otobüs firmaları aklıma gelenlerden bir diğeri. Örneğin bunlardan Eurolines'in sloganı; \"Bizimle keşfedin\" Gerçekten de Avrupa içinde ulaşım ağı oldukça geniş. Rotasında otuzun üzerinde ülke bulunuyor. Flixbus ise en az Eurolines kadar iyi. Bu firmanın da çok geniş bir yol ağı var. Bunu da Wroclaw Varşova arası kullandım. Internet sitesinden gitmeyi düşündüğünüz güzergahlar için detaylı arama yapabilirsiniz. Polskibus ise Polonya ve çevresi yani Doğu Avrupa baz alındığında en ucuz otobüs firmalarından biri. Bunu da bir yere not edin. Kara yolu için söylemek istediğim son seçenek otostop. Otostop dünyada çok yaygın bir aktivite ve seyahat kültürünün çok önemli bir parçası aslında. Türkiye'de de son dönemde giderek yaygınlaştığına şahit oluyoruz. Bir başka ekonomik ulaşım seçeneği ise tren. Özellikle Avrupa içinde uygun fiyatlı tren ulaşım olanakları mevcut. Ekonomik seyahat ve ucuz tren seçenekleri için Rail Europe sayfasını mutlaka incelemenizi öneririm. Seat61, bir diğer önemli tren ile ulaşım sitesi. Son olarak dünyanın karışık ülkelerinden tren seyahati seçeneklerini paylaşayım. - - Amtrak. com - - Deutsche Bahn - - RENFE - - Trenİtalia - - Ukranian Railways - - Swiss Railways - Russian Railways Havaalanında para bozdurmayın! Nereye giderseniz gidin, dünyanın neresinde olursa olsun, hava alanlarında mümkün olduğunca para bozdurmamaya çalışın. Eğer yapabiliyorsanız, gitmeden önce o ülkenin bir miktar parasını buradaki döviz bürolarından temin edin. Asya ve Afrika ülkelerinde Amerikan Doları Euro'ya kıyasla daha avantajlıdır. Ayrıca AB üyesi olmasına rağmen kimi ülkelerin Euro değil kendi yerel para birimi kullandığını belirteyim. Yurt dışında nakit mi yoksa kredi kartı mı meselesine de değinmek istiyorum. Gittiğiniz yerde çok uzun süreli kalmayı planlamıyorsanız ben nakit götürüp kullanın derim. Kendim de öyle yapıyorum. Artanı zaten geri getireceksiniz. Kabaca bir hesap yapıp günlük masraflarınızı hesaplarsanız çok zor durumda kalmazsınız. Zira kredi kartı kullanımı belirli bir miktarda komisyon ödeyeceğiniz anlamına geliyor. Unutmadan, yurt dışında kimi yerlerde bankaların da para bozduğunu aklınızdan çıkarmayın. Peki hangi ülkelerde ve nerede para bozdurabiliriz? Gideceğimiz yerde tahminen ne kadar para harcarız? Bu da bizi bir diğer maddeye götürüyor. Çünkü bunlar tamamen kullanıcıların içerik ürettiği sosyal mecralar. Ve her bir kullanıcı kendi bireysel deneyimini, bilgisini paylaşarak, gezi/seyahat kavramı içinde, adeta uçsuz bucaksız bir okyanus yaratıyor. Buradan çıkaracağımız nitelikli bilgiler ucuz seyahat etmemize yarayacak. Örneğin ben yurt dışı gezisine çıkmadan aşağı yukarı bir hafta on gün kadar önce, girip bu siteleri tek tek inceliyorum. Vaktiniz kısıtlıysa bile hızlıca gözden geçirmeye çalışın. Turla bile gitseniz okuyun. Tek tük yakalayacağınız tüyolar bile işe yarayacak. Ekşi Sözlük, eski günlerini mumla aratsa da bu anlamda hala çölde bir vaha. Çünkü gideceğimiz yer neresiyse, başlığı yazıp arattığımızda orayla ilgili bütün yorumlar direk önümüze seriliyor. 2015 yılında Viyana gezisi yapmadan önce, sözlükteki Viyana başlığının neredeyse bütün entrylerini tek tek okumuştum. Bu sayede, Viyana'da çok ucuza oldukça güzel kıyafetler satan Primark isimli mağazadan haberdar olmuştum örneğin. Böylece 20 Euro'ya, hala kullandığım mavi spor kışlık bir mont aldım. Gören herkesin de çok beğendiği bir mont bu. Benzer şekilde, magnetlerin her dükkanda fiks 5 Euro'ya satıldığı pahalı bir şehir olan Viyana'da, yine sözlükten öğrendiğim, opera binasının önündeki alt geçitte yer alan bir hediyelik eşya dükkanından, ben magnetleri tanesi 2 Euro'dan satın almıştım. Stockholm gezis turu öncesi, kentte musluk suyunun içilebildiğini de Ekşi Sözlükten öğrendim. Bunun yanı sıra, gideceğimiz yerler hakkında okumalar yapmak, gezdiğimiz yerlere daha farklı bir gözle bakmamızı sağlar, ufkumuzu açar. Stefan Zweig, Yolculuklar Üzerine isimli kitabında, Hindistan gezi yolculuğu öncesinde Hindistan ile ilgili bir sürü kitap edinip okuduğunu söylüyor. Benim de yıllardır kafamda Hindistan'a, o harikalar ülkesine bir yolculuk yapma düşüncesi var. Sonunda kesin karar verince ortak konuları Hindistan olan bir sürü kitap temin ettim ve hepsini masamın üzerine yaydım. Aralarında bir bilim adamının, bir dil uzmanının, bir edebiyatçının, bir tüccarın ve bir gazetecinin izlenimleri de vardı. Çünkü değişik görüşleri içeren kitaplar çok yönlüydü ve yapacağım kıyaslamalarla Hindistan gerçeğine en iyi şekilde yaklaşabilecektim. Onları yan yana koyarken değişik insanların görüşlerini öğrenmeyi ve böylece gitmek istediğim ülke üzerine geniş bir ufka sahip olmayı amaçlıyordum. Benim de, Belçika seyahatim öncesinde, Brugge hakkında yazılanları okurken çok ilginç bir bilgi dikkatimi çekti. Michelangelo'nun, henüz hayattayken İtalya dışına çıkarılan tek eseri olan Bakire Meryem ve Çocuk İsa heykelinin Brugge'de yer alan Onze Lieve Vrouwekerk kilisesinde olduğunu öğrendim. Bu önemli bilgi, oraya gittiğimde eseri daha dikkatli bir gözle incelememe yol açtı. Gördüğünüz gibi, seyahat bloglarını, Facebook gruplarını, forumları takip etmek, gideceğimiz yerler hakkında okumalar yapıp bilgi sahibi olmak çok önemli. Vize başvuru merkezi/Turizm acentası aracılığıyla değil, konsolosluğa direk başvuru yapın: Konsoloslukların çoğu, artık vize hizmetlerini vize başvuru merkezlerine devretti. Vize başvuru merkezi denilince de aklımıza gelenlerden ilki VFS Global ve IDATA oluyor sanırım. Zira bunlardan VFS Global, oldukça fazla ülke için vize başvurusu kabul ediyor: Fransa vizesi, Litvanya vizesi, Polonya vizesi, Rusya vizesi... IDATA ise İtalya ve Almanya vize başvurularını alıyor. Tabii bu bir yetki devri değil. Vize başvuru merkezlerinin vize sonucu üzerinde herhangi bir etkisi yok. Bu sistemin tercih edilmesinin en önemli nedeni, iş yükünü biraz daha azaltmak. Ancak bunun vize başvurusu yapan bizler için bazı negatif sonuçları var. Başvuru merkezleri çalışanları kusura bakmasınlar ama bugüne kadarki kendi kişisel tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim, sürekli olarak evrakların eksik veya yanlış olduğunu söyleme eğilimindeler. İşine son derece titiz bir insan olarak, bugüne kadar, konsolosluklara yaptığım bireysel başvurular neticesinde ne kadar kolay vize aldıysam, aynı evraklarla başvuru merkezlerinde sürekli olarak sorunla karşılaştım. Hepsinde de vizem çıktı. Bu yüzden size tavsiyem, konsolosluklara bireysel başvuru yapmanız yönünde olacak. İşten izin alma şansınız yüksekse kesinlikle bireysel başvurun. Avusturya, İsveç, Hollanda, İtalya, Polonya gibi ülkeler, İstanbul'da bireysel vize başvurusu kabul eden ülkelerden bazıları. Diğerlerini de ülke konsolosluklarının kendi sitelerinden kontrol edebilirsiniz. Genelde, konsolosluk randevusunu da, yine üstteki vize başvuru merkezi aracılığıyla alıyorsunuz. Yani başvuru merkezini arayıp, \"Ben konsolosluğa bireysel başvuru yapmak istiyorum\" demeniz yeterli. Onlar size uygun randevu günlerini söylüyorlar. Bu da aklınızda olsun. Peki bu bize ne sağlıyor? 100 liradan daha fazla hizmet bedeli tasarrufu. 100 küsür lira deyip geçmeyin. Bir Avrupa ülkesinde 2-3 gecelik hostel konaklamasına denk. Ayrıca, size vizenizin çıkmayabileceğini söyleyerek daha gitmeden moralinizi bozan görevli ile muhatap olmuyorsunuz. Belki de bunun kazanımı daha büyük. Hatta paha biçilemez. Tek dikkat etmeniz gereken, randevuyu gitmeden belirli bir süre önce almak, seyahat tarihine çok yakın bir tarihi beklememek. Vize başvuru merkezinde randevu gününü daha rahat değiştirme imkanınız var. Bu, az önce de dediğim gibi, günlük sınırlı sayıda randevu kabul ettiği için konsolosluklarda çok daha zor. Şehir İçi İndirimli Ulaşım Kartları Satın Alın: Gittiğiniz şehirlerde, özellikle kısa süreli, turistik amaçlı gezi yapan turistler/gezginler için satışa sunulan bazı kartlar bulunur. Bunları hemen hemen her ülkede bulabilirsiniz. Bu kartlar ile toplu taşıma tek tek bilet almaya göre çok daha hesaplı olur. 2, 3, 4 veya 7 günlük gibi seçenekler bulabilirsiniz. Üstelik bu kartlar bazen yalnızca şehir içi ulaşımda değil gittiğiniz yerde gezilip görülecek çeşitli yerlere girişte de indirim sağlar. Swiss Travel Pass, hemen her şehrin birbirine yakın olduğu ülkede, büyük bir İsviçre turu yapmayı düşünenlerin mutlaka edinmesi gereken bir kart. Bu kart ile İsviçre'de şehirler arasında tren kullanımı sınırsız. Böylece 3-4 şehir birden gezmeyi planlayanlar için tek tek gidiş ve dönüş biletinden çok çok daha hesaplıya geliyor. Ayrıca birçok müzede de indirimli veya ücretsiz giriş olanağı sunuyor. İsviçre'nin pahalı bir ülke olduğunu düşünürsek, kartın önemi daha da artıyor. Viyana ulaşım kartı Vienna Card, Viyana gezisi sırasında hep yanımdaydı. Avusturya'nın başkenti Viyana oldukça büyük bir şehir. Her yerini yürüyerek gezmek mümkün değil. Viyana'da görülecek yerler birbirinden çok farklı yerlerde bulunduğu için bu kartı da edinmek şart. Dediğim gibi, bu tür kartlar biz gezginler için çok avantajlı ve hesaplı. Web sayfalarından her bir kart ile ilgili detayları okuyabilirsiniz. Kendi plan ve programınıza göre uygun olanlardan birini mutlaka seçin. Ayrıca unutmadan şunu da söyleyeyim. Bunları online olarak internetten satın alırsanız, bazen az da olsa (2-3 Euro) daha da ucuza gelebilir. Bu yazının da sonuna geldik. Sizler için ucuz seyahat için püf noktalarını anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. Düşünce, öneri ve yorumlarınız varsa, yorum kısmında dile getirmekten lütfen çekinmeyin. Herkese keyifli ve ekonomik seyahatler dilerim. Dolu dolu, bilgi dolu bir paylaşım. Teşekkür ederim. Merhaba. Ben de çok teşekkür ediyorum yorumunuz için!"} {"url": "https://gezivita.com/ukrayna-tren-yolculugu", "text": "Hatırlayacağınız üzere, 2016 yılını 2017 yılına bağlayan yıl başında bir Ukrayna gezisi yapmıştım. Bu Ukrayna turu ile ilgili üç tane de yazı yayınlamıştım. - Ukrayna tren bilet fiyatları ne kadar? - Lviv Kiev arası tren seyahati nasıl oluyor? - Ukrayna trenleri konforlu mu? - Lviv Kiev tren kaç saat? - Kiev Lviv arası hızlı tren var mı? - Ukrayna hızlı tren bileti nereden alınıyor? Neyse ki Ukrayna şehirler arası tren bileti almak için girdiğimiz bu sayfa çift dilli olarak hazırlanmış. Yani İngilizce dil seçeneği var. Derin bir oh çekebiliriz nihayet! Sayfa açıldığında sol üstte dil seçeneklerini göreceksiniz. Biz burada vakit kaybetmeksizin hemen İngilizceyi seçiyoruz. Aynı sayfanın sağ tarafında ise, fotoğrafta işaretlediğim kısımda Departure Station ve Destination Station ile birlikte tarih görünüyor. Departure Station kalkış istasyonu, Destination Station ise varış istasyonu oluyor. Ardından da hangi tarihe bilet almak istiyorsak o tarihi seçiyoruz. Ben bir örnek olması bakımından kalkış istasyonu olarak Lviv, varış istasyonu olarak da Kiev'i seçiyorum. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var! Kiev tren bileti almak istiyorsak, yani kalkış veya varış istasyonlarımızdan birisi şayet Kiev ise yazarken bunu mutlaka Kyiv şeklinde yazmanız gerekiyor! Kiev şeklinde yazmaya çalıştığınızda hiçbir yer çıkmayacaktır. Dakikalarca uğraşır durursunuz... Buna mutlaka dikkat edin. Tarihi de örnek olarak 03.11.2017 olarak seçtim. Lviv Kiev arası ulaşım için seçtiğim tarihteki tren seçenekleri üstteki fotoğrafta görüldüğü şekilde sayfanın alt kısmında listelenecek. Fotoğrafta yer alan başlıkların anlamlarını anlatayım önce. \"Train number\" trenin numarası. Altı mavi ile çizili duration kısmı tren yolculuğunun kaç saat sürdüğünü gösteriyor. Örneğin seçtiğim tarihte ilk sırada görünen kırmızı çember içindeki İntercity treni, Lviv'den gece yarısı 11:27'de hareket edip 5 saat 45 dakika sonra yani sabaha karşı 05:12'de Kyiv yani Kiev'e varmış olacak. Burada akla hemen şu soru gelebilir. Ukrayna'da trenler gerçekten göründüğü gibi dakik mi? Belirtilen saatlerde kalkıyorlar mı? Kesinlikle evet diyebilirim. Çok ciddi bir aksaklık olmadıkça belirtilen saatte hareket ederler ve belirtilen sürede varış noktasına ulaşırlar. Bu yüzden tren sefer saatlerine çok dikkat edin, istasyona mutlaka zamanında gidin. Üstteki fotoğraf ise 03.11.2017 tarihinde karşıma çıkan diğer tren seçenekleri. Yani aynı sayfada biraz daha aşağı doğru indim. Gördüğünüz gibi soldaki tren numaralarının bazılarının altında hiçbir şey yazmadığı halde (Örneğin 144, 142 numaralı trenler) bazılarında Intercity ve hatta bazılarında Intercıty+ ifadeleri göze çarpıyor. Hatta dikkat ettiyseniz altında hiçbir şey yazmayan bu tren seferlerinin süreleri çok daha uzun. Buradan da şunu anlıyoruz: Ukrayna hızlı tren denince karşımıza bu Intercity ve Intercity+ denilen trenler çıkıyor. Diğerleri yani tren numarasının altında hiçbir şey yazmayanlar da anlayacağınız üzere daha uzun süren tren seçenekleri. Yani normal trenler. Kısacası Kiev Lviv trenle kaç saat diye sorarsanız bu sorunun yanıtı hangi treni tercih edeceğinize göre değişir derim. Ukrayna hızlı tren biletleri normal tren ücretlerinden yüksek. Ancak okuduysanız yine Ukrayna gezi yazılarımdan hatırlayacaksınız, Ukrayna bize göre çok ucuz bir ülke olduğu için tren bilet fiyatları da öyle sandığınız kadar yüksek değil. Elbette seçeceğiniz trene ve birinci mi yoksa ikinci sınıf vagon olmasına göre değişiyor ama ücretler hızlı trende 1. sınıf için kabaca 50 TL civarı, 2. sınıf için yine kabaca 30 TL civarı diyebilirim. Peki Seats Available yazan kısımdaki sayılar neyi ifade ediyor? Kırmızı işaretli 749 Intercity tren örneğinden devam edecek olursam, S1 first class yani birinci sınıf, s2 ise second class yani ikinci sınıf demek. S1 ve S2'nin yanında yazan sayılar ise o an kaç boş koltuk olduğunu gösteriyor. Hangi sınıfı seçeceğimize karar verdiysek \"choose\" butonuna basarak onu seçiyoruz. Bunu seçince karşımıza yeni bir ekran gelecek. Bu ekran hangi vagonda gitmek ve kaç numaralı koltukta oturmak istediğimizi bize soracak. Altta görüldüğü şekilde. Bu örnekte Coaches kısmında yalnızca bir vagon görünüyor. Bazen bunların sayısı birden fazla oluyor. İstediğiniz bir vagonu üzerine tıklayarak seçebilirsiniz. Daha sonra da mavi renkli boş koltuklardan hangisine oturmak istiyorsanız onun üzerine tıklıyorsunuz. Vagonu ve koltuğu da seçtikten sonra options ve services kısmına dikkatlice bakıyoruz. Tam mı çocuk mu öğrenci mi olduğuna göre birini işaretleyip Surname yazan yere yolcunun soy ismi, Name yazan yere ismi yazıyoruz. Services kısmında ise yataklı bir tren ise ben linen seçeneği gözükecektir. Ben linen yatak ve yorgan demek. Tea de bildiğimiz çay zaten. Bunlardan da istediğimizi işaretledikten sonra add to cart düğmesine tıklıyoruz ve ödeme ekranına geçiyoruz. Bu ödeme ekranında bilgilerimizi bir kez daha kontrol ediyoruz. Sistem 15 dakika içinde işlem yapmazsak bizi otomatikman siteden atıyor. Eğer her şey tamamsa pay diyoruz. Bildiğiniz gibi Ukrayna para birimi Grivna. Türk lirasına kıyasla değeri çok düşük. Örneğin üstteki örnek biletin fiyatı 281 Grivna tuttu. Yani 2017 yılı eylül kuruna göre yaklaşık 37 Türk Lirası. Pay deyip ödeme yaptıktan sonra mailinize e-bilet gelecek. Tek yapmanız gereken Ukrayna seyahati öncesi bunun çıktısını yanınıza almak ve trende kontrol sırasında görevliye göstermek. İşte hepsi bu kadar. Tren seyahati her zaman keyiflidir, size de Ukrayna'da tren seyahati öneririm. Hem ucuz bir ulaşım yöntemi, hem de yolda tanışacağınız insanlar ve dinleyeceğiniz hikayeleri de cabası. Unutmayın, her seyahat bir maceradır aslında. Gezivita iyi yolculuklar diler! - Kendi seyahatlerimi nasıl planlayıp gerçekleştirdiğimi tüm ayrıntılarıyla bu yazımda anlattım: Nasıl Geziyorum? - Uzun süreli vize veren ülkeler konusu => Uzun Süreli Vize Almak - Bir doğa harikası olan Bled Gezi Notları: Bled Gezi Notları - Gezivita Instagram hesabına da bir göz atmayı unutmayın: Gezivita Instagram Ve son olarak, bu blogtaki yazıları benim kendi sesimden podcast şeklinde dinlemek isterseniz, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazabilirsiniz. Bu harika katkı için çok teşekkür ediyorum öncelikle! Çok güzel yazmışsınız, bir solukta okudum. Hostellere alışkın biri olarak bu konsepti çok beğendim. Tekrar gidersem bir de böylesini denerim artık. 🙂 Sürprizler her zaman güzeldir, yazıda da belirttiğim gibi, seyahati keyifli kılan şeylerden biri de karşılaşacağınız insanlar ve duyacağınız hikayeler.. Aynen bende trenle şehir değiştirmen pasaport istiyorlar mi çok merak ediyorum. Merhaba Ben Merve 🙂 Mart ayında Ukrayna'ya biletim var. İngilizce bilmiyorum ama yazınız sayesinde tren biletimi nasıl alacağımı öğrenmiş oldum. Sitenizi araştırarak keşfettim ama keşfettiğim için mutluyum. İngilizce bilmemek Ukrayna'da avantaj haline dönüşüyor, şaka gibi ama gerçek 🙂 Onlar da bilmiyor zaten. Lviv gezi yazımda bahsetmiştim bu durumdan, ona da bakabilirsin. Siteyi beğenmene çok sevindim, teşekkür ediyorum yorumun için! Şimdiden iyi yolculuklar diliyorum. Kaan bey öncelikle çok iyi bir site bunun için teşekkür ederim. Şubat ayında kiev seyahatımız var kız arkadaşım ile. Merhabalar. Çok teşekkür ediyorum site ile ilgili düşünceleriniz için. Kiev Lviv arası seyahat edecekseniz, yazıda anlattığım gibi direk isimlerini yazmanız gerekiyor bu şehirlerin. Merhaba. Tam tarih ve hangi şehirler arası olduğunu yazarsan yardımcı olmaya çalışırım. Merhabalar 7 14 mart tarihlerinde lvivde olucaz trenle lvivden kieve gitmeyi planliyoruz fakat donus ucagimiz lvivden olacagi icin tekrar lvivw donmek zorundayiz. Kieve trenle gidicez fakat donus icin yer bulamadik acaba otobusle dönsek herhangi bir sikinyi yasarmiyiz yani onceden rezervasyon yaptırmadan yer otobüs ve o otobüste yer bulabilirmiyiz. Doğruyu söylemek gerekirse ben trenle seyahat ettiğim için otobüsle ulaşıma hiç bakmadım. Ama tren bileti bulamadıysanız, yapılabiliyorsa önceden otobüs biletini ayarlamakta fayda var. Bir de yolculuğun kaç saat sürdüğünü sormayı unutmayın lütfen. Vermis oldugunuz faydali bilgiler icin tesekur ederim. Peki bize onerebileceginiz bir otobus sirketi varmidir acaba. Evet var. Gunsel Turizm. Internet sitesi: http://www. gunsel. ua Bir de MASHRUTKA ismiyle anılan ufak minibüs tarzı araçlar var. Bunlar da aklınızda bulunsun. Tren kalkmadan önce orada olmanız yeterli. Ben Kiev gezi rehberi içinde de yazdığım gibi, yaşadığım bir takım aksilikler neticesinde kalkıştan tam 2-3 dakika önce falan binebilmiştim.. Merhabalar. Teşekkür ediyorum. Evet, yataklı yoksa normal koltuklu oluyor tren. Bebek sizin kucağınızda duracaksa ekstra bilete gerek olacağını sanmıyorum. Evet bu sırada giden olduysa taze bilgileri paylaşırsa seviniriz 🙂 Size de iyi yolculuklar, keyifli seyahatler! Evet sanırım ondan. Büyük ihtimal temmuz ayında açılacaktır o kısım. Merhaba. Böyle bir kontrol yapılmıyor. Bir sorun yaşayacağını düşünmüyorum. Merhaba. Tesekkur ederim yorumunuz icin. Elbette, cikti yeterli, gorevli gelip barkod okuyucu cihaz ile okutuyor. Gittiginiz zaman istasyondaki ekrandan bakabilirsiniz. Merhabalar. Ben ve arkadaşlarım ağustos ayında Ukrayna gezisi planladık. Bu plan dahilinde Lviv'den Odessa'ya geçmemiz gerekiyor. Ancak bu iki şehir arasında tren bileti bulamadık ve saatleri bize uymuyor. Bu yüzden otobüsle geçmeye karar verdik. Ancak otobüs terminalinin nerede olduğunu bulamadık. Bu konuda yardımcı olursanız sevinirim. Merhabalar. Inanin otobus ve otobus terminali hakkinda pek bilgim yok. Isin ilginci, Ukraynalilar da genelde sehirler arasi yolculuk icin treni sectiginden olacak, otobusler hakkinda pek bilgi sahibi degiller. Ben oradayken birkac kisiye sormus ve doyurucu yanit alamamistim.. O zaman bir seyahat bloğun olduğunu söylediğinde not almıştım: Ara ara baktım tabiki, ancak şimdi bir şeyler yazabildim. Fırsat buldukça da kendi deneyimlerimi buradan ilgili başlık altında merak edenlerle paylaşabilirim. Bir de o zamanlar blog cok yeniydi, simdi simdi ancak guzel icerikler olusturabildigimi dusunuyorum. Arzu edersen Ukrayna hakkinda bir yazi hazirla, burada yayinlayalim. Bence guzel ve faydali olur. Merhabalar. 16 Ağustos'ta Odesa-Lviv arası 9 saat 50 dakika süren tek bir seçenek çıktı benim karşıma.. Merhaba. Ben genelde yola çıkmadan planlama yaptığım için gitmeden tüm çıktılarımı alıyorum. Yurt dışındayken kaldığınız hostelden vaya hotelden rica edebilirsiniz mesela. Sanıyorum toplu bilet seçeneği yok. Tek tek alınması gerekiyor. Ben yataklı vagonda hiç gitmedim ama şimdi girip örnek bir tarih seçtim mesela, kompartımanda boş yer olduğu sürece alabilirsiniz diye düşünüyorum, bir sorun olacağını sanmam. Daha önce o kompartımanda birinin alıp almadığını bilemediğimden biraz sıkıntı oluyor, yoksa tek tek de art arda alırım aslında. Yine de bilgilendirme için teşekkür ederim. Merhaba Melike! Çok teşekkür ediyorum, blogu beğendiğine çok sevindim. Bu İngilizce olayı aslında gerçekten çok değişik bir konu. Birkaç yazımda yazmıştım, tekrar söylemiş olayım. Bazen hiç bilmemek, ya da ne bileyim çok az bilmek avantaja dönüşebiliyor. Şaka gibi ama gerçek. Ukrayna böyle bir yer. Onların da iyi değil. Yani sen çok iyi bilsen de, onlar söylediğini anlayamadıkları için, çoğu kez cümleleri iyice basitleştirmek durumunda kalıyorsun. Hemen somut bir örnek verelim. \"Could you explain me how to go to Potocki Palace?\" yerine, \"Sorry, where is Potocki Palace?\" daha çok işe yarıyor mesela 🙂 Potocki Lviv'de bir saray bu arada, giderseniz uğramayı ihmal etmeyin. Benim Lviv gezi yazısının içinde bilgileri var. Tren olayına gelirsek, ben bir sorun yaşanacağını düşünmüyorum açıkçası. Gündüz Kiev Lviv arası hızlı tren kullanmıştım ben sadece, fotoğraflarda görüldüğü gibi oldukça konforluydu. Diğer trenlerle ilgili de tanıdıklarımdan ve çevremden negatif pek bir şey duymadım. Keyifli bir seyahat diliyorum ben de, bol gezi dolu yıllar! Merhabalar. Gezi yazınız çok güzel ve yol gösterici olmuş. Çok teşekkür ederiz bunun için. Merhaba! Çok teşekkür ederim. Bu arada bu 2019'un ilk yorumu oldu, bu vesile ile de mutlu yıllar diliyorum! 🙂 Ben sadece 1. sınıfta gidip gelmiştim. Az önce Ukrayna'daki bir arkadaşıma da sordum, o da pek fark yoktur aralarında dedi. Eğer durum hala aynıysa yani 1. ve 2. sınıf kompartıman seçenekleri arasında fahiş fiyat farkı yoksa, bence gözü kapalı 1. sınıf alınabilir. Blablacar son zamanlarda çok yaygınlaştı. Avrupa'nın birçok ülkesinde çok yaygın ve güvenli bir şekilde kullanılıyor. Benim gittiğim dönem Ukrayna'da hiç kullanılmıyordu diyebilirim. Hatta şehirler arası yolculukta otobüs bile yaygın değildi orada zira birçok Ukraynalı bu konuda hiçbir bilgisinin olmadığını söylemişti. Yani yerli halk bile kullanmıyor gibiydi. Ben en güvenli seçenek tren diyorum. Sonuçta kalkış saati belli, kaçta varacağı... Elbette son karar sizin. Keyifli yolculuklar! Sağlık olsun, yapacak bir şey yok. Fiyatlar son dönemde biraz yükselmiş durumda. Artan taleple ilgisi olabilir. Aynı bizdeki gibi, birden fazla peron var. Ancak çok dert etme, tren istasyonu vs. gibi özellikle turistlerin de çok sık kullandığı şehirler arası toplu taşıma istasyonlarında yönlendirme tabelalarında İngilizce kısımlar da yer alıyor. Ben kendi trenime, beni tren istasyonuna getiren taksici paramı bozamadığı için birkaç dakika ile yetişmiştim mesela. Bulamazsan da en kötü oradaki tourist info'ya uğrar sorarsın. Konuşmaya çok gerek yok, bileti göster, onlar anlar 🙂 İyi seyahatler. Merhaba. Benim Ukrayna seyahati gerçekleşeli biraz oldu. Ve bu geçen zaman epeyce şey değişti. Bir defa ben oraya giderken Euro bu kadar yüksek değildi. Ukrayna bize göre bayağı ucuzdu. Ancak dediğim gibi şimdi pek öyle değil. Türk Lirasi Ukrayna Grivnası karşısında bile değer kaybetmiş oldu zaman içinde. O nedenle benim gittiğim döneme göre Ukrayna artık çok çok ucuz bir şehir değil. Fiyattaki farkın bundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum zira son zamanlarda aldığım mesajlarda çoğu kimse benzer konudan şikayetçi. Merhaba. Evet, oradan da alabilirsin, Omio çalışıyor. Zaten sanırım son zamanlarda Ukrayna Demir Yollarının kendi sitesinden satın alımlarda bazı sıkıntılar yaşanıyor. Efendim, siteniz çok faydalı tebrik ediyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum. Ama verdiğiniz sitede Kiev-Lviv bir türlü bulamadım niyeyse. İstanbul'a bile gösteriyor ama lviv yok. Merhaba, çok teşekkür ederim. Lviv-Kiev ile ilgili gezi yazılarımı mı bulamadınız? \"Ülkeler\" kategorisi altındaki \"Ukrayna\" sekmesinden ulaşabilirsiniz. Kiev ve Lviv hakkında yazılmış gezi yazılarım var."} {"url": "https://gezivita.com/ulkeler-hakkinda-kisa-kisa", "text": "Her ne kadar genellemelerin çok sağlıklı olduğuna inanmasam da, bu yazıda biraz kıyısından köşesinden genellemeler yapmak durumunda kaldım. İşte bu yazıda ben kısa kısa, şu ana dek gezdiğim bazı ülkeler hakkında dikkat çekici noktaları ve yorumlarımı paylaşmak istiyorum sizinle. Yani bir başka deyişle, gezdiğim ülkeler hakkında ilk izlenimler. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden başlayalım. Hiç Fransız arkadaşım da olmadığı için, sanırım rahat rahat içimi dökebilirim. Kendisi de bir Fransız olan Gustave Flaubert, henüz 19. Yüzyılın ortasında yazmış. Daha sonra Mina Urgan da bir asır sonra aynı yorumu yapmış. Bana da onlara aynen katılmak düşüyor. Eh, her ne kadar Paris'te çok kısa bir süreliğine kalmış olsam da, en azından biraz gözlemleme şansına sahip oldum. İlk intibam ne yazık ki olumsuz. Fransızlar tam bir snob diyebilirim! Cümleye Bonjour ile başlamayınca, sorulan sorulara cevap vermediklerini daha gitmeden okumuştum zaten. İngilizce konuşanlara her nedense öcü gibi bakıyorlar. Sanki herkes Napolyon'un torunu olmak zorundaymış gibi! Aslında bunun nedeni biraz belli... Fransızlar kendi dillerinin tahtına İngilizcenin gelip oturmasından pek memnun değiller. Değiller ama yapacak bir şey yok. Ayrıca yine başka bir yerde, Bonjour ile cümleye başlamamanın bir de kabalık olarak algılandığını okumuştum. Bundan tam emin değilim ama bu konuda şunu söyleyebilirim: Ne yazık ki Fransa'da cümleye Bonjour ile başlamamak karşı tarafın kaba olduğunu değil, turist veya yabancı olduğunu gösterir. Son olarak şunu söylemek istiyorum sevgili Fransızlara: aman cevap vermeyin siz, sakın İngilizce konuşmayın. Bonjour'unuzu sevsinler. Makedonya'da ilk dikkatimi çeken şey, konuşulan dil oldu. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Evet, \"Yabancı dilim yok\" diye üzülenler, sizi şöyle ortaya doğru alalım. Merak etmeyin, düğünde oynamak için çağırmıyorum bu kez. İşte size her yerde Türkçe konuşup rahatça anlaşabileceğiniz, İngilizceye hiç ihtiyaç duyulmayan güzel bir rota: Kuzey Makedonya. Bildiğiniz gibi, bundan çok kısa bir süre önce, bu ülkenin Yunanistan ile uzun süredir yaşadığı gerginlik konusu olan isim sorunu nihayet çözüldü. Ülkenin ismi \"Kuzey Makedonya\" olarak değişti. Her ne kadar bu olay Makedon cephesinde halkın büyük bölümünün tepkisine yol açsa da, iki ülke arasında yıllardır süregelen sorun sonuçta bir şekilde çözülmüş oldu. Kuzey Makedonya Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında yer alıyor. Yani pasaportunuz hazırsa uçak biletinizi alıp hooop diye kolayca uçuyorsunuz. Ülkenin Üsküp, Manastır ve Ohrid gibi önemli şehirleri var. Manastır da bizim için önemli bir şehir çünkü Atatürk bir dönem buradaki askeri okulda eğitim almıştı. Giderseniz uğramayı ihmal etmeyin. Ohrid'de hava güzelse göle de girebilirsiniz. Trileçe yemeyi de unutmayın. Kuzey Makedonya'da içeceğiniz Türk çayı, ülkemizdeki ile birebir aynı lezzette. Kuzey Makedonya'daki Türk toplumunun Yugoslavya döneminde 21 Aralık 1944'te kendi dillerinde eğitim hakkı kazanması ve Kuzey Makedonya döneminde, 15 Şubat 2007'de yapılan bir yasal düzenlemeyle bayram olarak kabul edilmesi sebebiyle, her yıl 21 Aralık \"Kuzey Makedonya Türkçe Eğitim Bayramı\" olarak kutlanıyor. Tek başıma gittiğim ilk ülke. Benim için çok özeldir Polonya. Toplamda iki defa gittim, Varşova, Wroclaw ve Krakow'u gezdim. Başkent Varşova da güzel ama bence hem güneydeki Krakow şehrini hem de onun hemen yakınında bulunan, 2. Dünya Savaşının en büyük toplama kampı olan Auschwitz'i herkes hayatında bir kez olsun görmeli. Sıra dışı bir deneyim, insanlığı sorgulatan bir yer. İnsanın tüyleri gerçekten diken diken oluyor. Adorno, \"Auschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır\" demişti. Polonya tarihsel geçmişi ile sizin zaman tünelinde bir yolculuğa çıkaracak. Ülkenin her yeri adım adım tarih kokuyor. Zaten eminim Piyanist'i herkes bir kez olsun seyretmiştir. Bunun yanı sıra Polonyalılar çok rahat insanlar, kimse kimseye karışmıyor, meşhur votkaları Zubrowka içmeyi seviyorlar, gitmişken siz de mutlaka deneyin. Dzien Dobry diyerek selam verin, insanlara gülümseyin. Bu şekilde söze başlarsanız sizinle olması gerekenden daha fazla ilgilenebilirler. Ancak asla Fransızlar gibi değiller, başlamasanız da kimse size kızmaz. Bir de mümkünse bu ülkeye kışın gitmeyin, gerçekten donarsınız. Üstte gördüğünüz gibi ben dondum, siz donmayın. Polonya turu için bahar ayları ideal diyorum. Yeşil, çok yeşil, daha çok yeşil, yemyeşil! Böyle bir doğa yok. El değmemiş. Bakir. Bizim gibi değiller, ciddi anlamda koruyup kolluyorlar. Başkent Ljubljana da Bled de başlı başına birer doğa harikası! Ülkenin toplam nüfusu 2 milyon civarında. Sessiz, sakin bir yer. Kavga yok, gürültü yok, stres yok, tam kafa dinlemelik bir seçenek. Üstelik aşırı turist de almıyor ülke, pahalı değil. Zorla bir arada tutulmaya çalışılıp Tito sonrası çil yavrusu gibi bir anda dağılan Yugoslavya'dan ilk kopan ülke Slovenya. Diğer eski Yugoslav cumhuriyetleri içinde hem coğrafi hem de kültürel açıdan en \"Avrupai olanı\" diyebilirim. İlk fırsatta kesinlikle gidin. Slovenya ile ilgili bugüne kadar okuduğum en güzel gezi yazısını ise Murat Belge yazmış. Meraklısına \"Başka Kentler Başka Denizler\" kitabını tavsiye ederim. Şu ana dek gezdiğim 25+ ülke içinde açık ara en pahalı ülke! Ucuz uçak bileti bulabilirseniz gidin. Kuzeyin gelişmiş olduğunu zaten biliyoruz. Danimarka'da beni en çok şaşırtan ise insanların İngilizce bilgisi oldu. Başkent Kopenhag için konuşmam gerekirse, seyyar arabasında sosis satan kadın da, çöpleri toplayan adam da inanılmaz İngilizce konuşuyor. Ben böyle bir şey görmedim hayatımda! Ukrayna'da neredeyse hiç kimse İngilizce bilmiyor, Danimarka'da ise İngilizce bilmeyen tek bir kişi bile yok sanki. Artık nasıl bir eğitim sistemleri var hesap edin. Bu konu üzerine de en kısa zamanda okumalar yapıp daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorum açıkçası. Hem başkent Viyana hem de Salzburg'u görmüş biri olarak, Avusturya'yı üç kelimeyle özetleyebilirim: Mimari, müzik ve düzen. Mozart'ın ezgileri Salzburg'un her yerinde adeta. Viyana sokaklarında dolaşırken ise Freud'un hayalini görür gibi olursunuz. Ancak hepsi bununla sınırlı değil elbette. Mideye de hitap eden nefis yerler barındırır Avusturya. Viyana'da Haus Der Musik'in tam karşısında yer alan 1516 Brewing Company kendi biralarını üreten harika bir yer. Burada içtiğim biraların tadı gerçekten bir başkaydı. Aynı İstanbul Bomontiada'da yer alan The Populist gibi kendi biralarını imal ediyorlar. Siz de yakın zamanda Viyana turu yaparsanız buraya mutlaka uğrayın. Wisse Beer Freewilly ise şahsi önerimdir. Şimdiden afiyet şeker bal olsun. Viyana'da o meşhur Alman disiplinini iliklerinize kadar hissetmeniz mümkün. Hayat deyim yerindeyse burada tıkır tıkır işliyor. İşliyor çünkü kurallar ve hepsinin ötesinde bu kurallara saygı var. Viyana metrosunu kullanırken turnikelerin olduğu kısımda tek bir görevli bile olmadığını görünce şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım az kalsın! Etrafta hiç görevli olmamasına rağmen herkes gayet medeni bir biçimde turnikelerden biletlerini okutarak geçiyordu. Gerçekten hayran kaldığım manzaralardan biridir. Yahu dünya değişti, Yuri Gagarin aya gitti, Soğuk Savaş bile bitti! Neyse, Viyana'ya, Salzburg'a, Avusturya'ya mutlaka gidin diyerek burada kesiyorum. Hep duyarız, Avrupa Birliğinin merkezi Brüksel diye. Gerçekten de siyasi merkez ama konu gezip tozmak olduğunda ne yazık ki aynı şeyleri söylemek zor. Başkent Brüksel gezilecek yerler bakımından pek zengin değil. Ancak Grand Palace gerçekten görkemli, hakkını yemeyelim. Bunun yanı sıra ülkenin çok dilli kozmopolit yapısı da durumu biraz olsun dengeliyor diyebilirim. Ancak Belçika gezisi yapacaklara benim önerim hiç şüphe yok ki kesinlikle Brugge olacak! Game Of Thrones izliyorsanız/izlediyseniz, setin tam içine düşeceksiniz, öyle diyeyim. Kent, geçmişten günümüze her daim dantelleriyle ünlü olmuş ama o şirin dar sokaklar için de ne şiirler yazılır! Yalnızca kanallar ve eski taş evler değil, örneğin müze seviyorsanız, sanata meraklıysanız gidebileceğiniz müzeler de var. Örneğin Sint Janshospitaal veya diğer adıyla St. John's Hospital. Burası ressam Hans Memling'in vaktiyle tedavi görmüş olduğu eski bir hastahane. Günümüzde müze olarak hizmet veriyor ve duvarlarında da ünlü ressamın tabloları yer alıyor. Brugge gezisi yaparken, meydandaki Belfort Kulesine üşenmeden çıkın ve tepeden de şehri bir süreliğine seyre dalın. Kesinlikle bir gününüzü bu şirin kente ayırın. Buna değer. Dönerken de yanınıza Belçika çikolatası almayı unutmayın. Hiç kimsenin İngilizce bilmediği ülkeye hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Beyaz Rusya'nın başkenti Minsk'e 2018 yılı yaz aylarında yaptığım ve toplamda üç hafta süren Avrupa turunun sonlarında uğramıştım. Açıkçası ilk kez gittiğim bu ülke ve şehir hakkında nasıl bir manzara ile karşılaşacağımı pek bilmiyordum. Zira Beyaz Rusya dağılan Sovyetler Birliğinin içinden çıkan ülkeler içinde adı sanı pek duyulmayan kendi halinde bir ülke. Zaten ülkeye varır varmaz, daha hostelimi ararken durumun vahim olduğunu sezmiştim. Ukrayna bile İngilizce bilinirliği açısından Beyaz Rusya'nın bir tık önünde sayılır. Minsk'e bir kez gidilir mi, gidilir. Evet efendim, işte bu yazının da sonuna geldik. - Burada merak edenler için Yunanistan gezi ipuçları var: Yunanistan Genel Bilgiler ve İpuçları - Salzburg gezi notları okumaya ne dersiniz? => Salzburg Gezi Rehberi - Mardin ile ilgili hazırlamış olduğum tanıtıcı video burada: Mardin Gezi Videosu - Netlix'teki The Queen's Gambit dizisi hakkındaki yazım da burada: The Queen's Gambit ve Satranç Şimdilik benden bu kadar, hepinize selamlar, iyi yolculuklar! Danimarka için yazdığınız tüm İskandinav ülkeleri için geçerli aslında. Ciddi pahalı ve İngilizce çok yaygın. İzlanda`da da aynı durum söz konusu mesela ve hatta bir tık daha pahalı Danimarka`ya göre. Benim bildiğim hem eğitim kalitesinden kaynaklanıyor hem de tv`lerde bile İngilizce film izleniyor. Evet, gezip gördüğüm ülkelerden İsveç de çok iyiydi yabancı dil bilgisi İngilizce ve konuşulması anlamında. Üstelik konuşurken oldukça rahatlar, yani sürekli bu dile maruz kalındığı veya dilin kullanıldığı rahatça hissediliyor. İzlanda'yı henüz görme fırsatım olmadı ama çok istiyorum. Oranın da böyle olmasına pek şaşırmadım doğrusu. 🙂 Bu arada tam da birkaç gün önce AÖF Karşılaştırmalı Siyaset ders kitabında okuduğum bir bilgiyi paylaşayım hazır yeri gelmişken. Kitaptan öğrendiğime göre, İzlanda parlamentosunun yaklaşık 1500 yıllık bir geçmişi var. Ve bu uzun geçmişin doğal bir getirisi olarak ülkedeki tüm siyasi kurumların kurumsallaşma derecesi son derece yüksek. Kuzey ülkeleri, tek tek gerçekten her anlamda ciddi bir incelemeyi hak ediyor. Krakow'da yaşayan biri olarak Polonya hakkında yazıklarını ilgiyle okudum. Krakow henüz Türkler tarafından keşfedilmemiş. Umarım da keşfedilmez. Ucuz tur varmış gidelim diyenlerin değil de, gerçek gezginlerin uğradığı bir yer olur sadece. Merhaba. Yorum için çok teşekkür ederim! Kesinlikle aynı fikirdeyim. Krakow'a İstanbul'dan selamlar."} {"url": "https://gezivita.com/uskup-gezi-rehberi", "text": "Burası Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün karşı yakasında, Rahibe Teresa Evinin hemen önünde. Çeşidi bol, kaliteli ve ucuz bir mekan. Omletli kahvaltı menüm 160 dinar tutuyor. Menüde zeytin, domates, peynir de var. Kahvaltının ardından, önce yol boyunca uzanan sıra sıra bal tezgahlarını inceliyorum. Sanırım bir bal festivaline denk geldim. Slovenyanın başkenti Ljubljana'da, yerel pazarda, bal aromalı Brandy bulmuştum. Burada elim boş kalıyor. Kısa bir turdan sonra Rahibe Teresa Evine giriyorum. 20. Yüzyılın en tanınmış kişiliklerinden olana Rahibe Teresa 1910 yılında Üsküpte doğmuş. Evden çıktıktan sonra, Mekicite Od Straza restaurantın hemen karşısındaki otobüs durağına geçiyorum. Buradan, 25 Numaralı otobüse binerek Vodno Dağının en tepesine, Milenyum Haçını görmeye gideceğim. Durakta beklerken insanları ve etrafı gözlemliyorum. Uzun süreli bir bekleyişten sonra otobüs nihayet geliyor ve biniyorum. Sanırım Makedonya'da otobüsler, asla tabelada yazan saatte gelmiyor. Bu arada unutmadan, biletinizi aracın içinde şoförden alabilirsiniz. Vızır vızır gelip geçen çift katlı kırmızı otobüsler, ilk anda bir Londra hissi yaratsa da, içine bindiğiniz an az gelişmişlik suratınıza çarpıyor. Yırtık koltuk kılıfları, ıkış tıkış giden insanlar... 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra otobüsten iniyorum. İndiğim yerde genişçe bir park var. Tepeye çıkmak için parkın içinden geçerek teleferiğe binmek gerekiyor. Teleferik ücreti gidiş-geliş 100 dinar. Ancak kışın çok erken saatte sonlanıyor. Tabeladan saatleri mutlaka kontrol edin. Tepeye çıkarken nefis manzarayı fotoğraflıyorum. Ve 10 dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet Milenyum Haçındayım. Bu haç, Makedonya'daki 2000 yıllık Hristiyan geçmişini simgeliyor. Buraya yapılmasının nedeni, Üsküp'ün her tarafından görülebilmesiymiş. Gerçekten de şehrin içinden çok net bir şekilde görülüyor. Haçın finansmanının bir bölümünü Rus hükümeti üstlenmiş. Tadilat olduğu için etrafta molozlar, öbek öbek kum yığınları göze çarpıyor. Burada bir de büfe var ama içinde pek fazla çeşit bulunduğunu söylemek zor. Dağın bir yanı Üsküp, diğer yanında da yine enfes bir manzara var. Yürüyüş, bisiklet veya piknik için uygun bir alan. Nefis manzaraya karşı bir süre dinlendikten sonra tekrar şehir merkezine dönüyorum. Makedonya'ya gitmeden önce, her yerin heykel olduğunu okumuştum. Gerçekten de her yan heykel dolu. Kafanızı nereye çevirseniz, anlamını kestiremediğiniz farklı farklı heykeller görüyorsunuz. Bu, bir süre sonra insanın canını sıkıyor. Heykeller o kadar çok fazla ve yerli yersiz yerleştirilmiş ki, bir süre sonra normal bir abidenin taşıdığı anlamdan, tarihsel geçmişten ve bütünlükten yoksun, sıradan bir taş yığınına dönüşüyor insanın gözünde. Bakanda hayranlık uyandırmak şöyle bir yana dursun, bir süre sonra göze batıp sizi rahatsız etmeye dahi başlıyor. Vardar Nehrinin kenarında bir banka oturuyorum. Karşımda alabildiğine büyük Arkeoloji Müzesi. Burası Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün hemen yanı. Kulağıma Vivaldi'nin dört mevsimi geliyor. Bu müzik yayını insanı rahatsız etmeyecek derecede ve oldukça hoş bir atmosfer yaratıyor diyebilirim. Fakat müziğin nereden geldiğini pek çıkaramadım doğrusu. Müzenin hemen önünde, 2013 yılında yapılmış yeni köprünün üzerinde, Makedonya tarihinde iz bırakmış tarihsel kişiliklerin figürleri var. Zaten çevrede hala devam eden hummalı bir çalışma, imar faaliyeti görülüyor. Ancak Üsküpteki çoğu heykelin ve yeni yapılan imitasyon takın üzeri boyalı. Bu tak, Paristeki Zafer Takının görünüm olarak hemen hemen aynısı. Söylenene göre geçim sıkıntısı çeken halk, paraların bu şekilde harcanmasından rahatsız. Kesinlikle haksız değiller. Derken akşam gelip çatıyor. Bu kez şehri tepeden görmek için yine girişi ücretsiz olan yerlerden bir diğerine, Üsküp Kalesine doğru yola koyuluyorum. Aslına bakarsanız kalenin içinde görülmeye değer bir şey yok. Çünkü videoda göreceğiniz gibi, aslında kalenin içinde hiçbir şey yok! Ama yine de eğer denk gelirseniz mesela gün batımını izlemek için tercih edilebilir. Şehrin üç tarafı da görülüyor. Tam bu sırada, kaleden ayrıldıktan hemen sonra, hava henüz kararmışken bir evin önünde duruyorum. Sokak lambasının cılız ışığı altında, sıvası dökülmüş duvarı, camların çoğu kırılmış pencereleri ve yıpranmış kapısıyla eski bir ev hüzünle bana doğru bakıyor. Belli ki uzun süredir içinde yaşayan yok. Kapının hemen üstünde 1909 yazıyor. Bir an geçmişe dönüyorum. Bu ev yapıldığında, buranın hala Osmanlı Devletine ait olduğunu anımsamak, üzerimde tuhaf bir etki yaratıyor. Düşünün, henüz 1912'deki Balkan Savaşı patlak vermemiş, buralar hala Türk toprakları. 1699 Karlofça Anlaşmasından beri düzenli olarak geri çekilmek zorunda kalan Osmanlı Devleti, Balkan Savaşlarına kadar -yaklaşık 2 asır- buraları bir şekilde elinde tutmayı başarmış. Alttaki fotoğrafı aldığım, Atlas Dergisinin 2005 yılı Aralık sayısında bu konuyla ilgili bir dosya var. Bulabilirseniz bu sayıyı okuyun. Bosna-Hersekin Avusturya tarafından ilhakı 1908. Makedonya'nın kesin elden çıkış tarihi ise 1912. Kumanova Muharebesi sonrası. Çok değil, günümüzden sadece 100 yıl önce."} {"url": "https://gezivita.com/uskup-gezilecek-yerler", "text": "2016 yılının Eylül ayının sonlarına doğru, Pegasus Hava yollarından önceden aldığım biletle Makedonya'ya uçtum. Gidiş-geliş toplam uçak bileti ücreti 350 TL tuttu. Tek sıkıntı, yaşadığım yer Avcılar'dan Sabiha Gökçen'e ulaşım oldu. İstanbul'dan başkent Üsküp'e varış sürem, evden hava alanına gidiş süremden daha kısa sürüyor. Makedonya, Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında yer alıyor. Nüfusu 2 milyonun biraz üzerinde. Makedonya turu sırasında Üsküp ve Ohridi gezdim. Bu yazıda buralardan izlenimlerimi paylaşacağım. Ancak yazıya geçmeden önce, en sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: Makedonya ucuz bir ülke. Hem de gerçekten çok ucuz. Uçuşum yaklaşık 1 saat 10 dakika sürüyor. Üsküp hava alanı, aynı Bodrum ve Zagreb Hava alanı gibi oldukça küçük. İndikten sonra para bozdurmak için yolcu çıkış kapısının önündeki döviz bürosunu kullanıyorum. Makedonya para birimi dinar. 100 dinar, yaklaşık 5 TL'ye denk geliyor. 1 Euro da 60 Dinar. Buradaki döviz bürosu, TL'yi de kabul ediyor. Hatta Türk Lirasını daha uygun kurdan dinara çevirdiği için, Euro'yu kullanmanıza hiç gerek yok. Yani Türkiye'de Makedon Dinarı bulmak için falan da kendinizi hiç boşuna yormayın. Parayı bozdurduktan sonra, döviz bürosunun hemen bitişiğindeki Vardar Ekspress yazıhanesinden otobüs terminaline giden biletimi alıyorum. Ücreti: 175 Dinar. Hava alanı ile terminal arası otobüsle yaklaşık yarım saat sürüyor. İndikten sonra kalacağım hostele doğru yola koyuluyorum. Her otogarda olduğu gibi burada da etrafınızı saran taksiciler, taksi taksi diye adeta yakanıza yapışıyor. Kendilerine, benim gibi: \"Teşekkür ederim istemiyorum, bugün yine her zamanki gibi çok naziksiniz\" diyebilirsiniz çünkü bu taksiciler ya Türk ya da çat pat Türkçe biliyorlar. Makedonya'daki ikinci günümde, resmi dilin dışındaki ikinci dilin Türkçe olduğunu kavradım ve İngilizceyi tamamen bir kenara bıraktım. Füruzan'ın gezi kitabı \"Balkan Yolcusu\" içindeki röportajlardan öğrendiğime göre, özellikle Üsküp'teki Türk nüfus 1950'li yılların ortalarından itibaren ayrılmaya başlamış. 1963 senesinde yaşanan deprem sonrası ise oldukça fazla sayıda insan Türkiye'ye göç etmiş. Arnavutların nüfus içerisinde ağırlığının artması ise tam bu döneme denk geliyor. Türkiye Cumhuriyetinin, Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Makedonya'yı resmen tanıması ise 1992 yılında gerçekleşir. Bugün Makedonya, Balkanlarda Kosova, Arnavutluk ve Bosna Hersek'ten sonra en çok Müslüman nüfusun yaşadığı ülke. Peki, Üsküp'te nerede kalınır? Shanti Hostel, konum olarak oldukça merkezi. Hem şehir merkezine hem de otogara çok yakın. Her ikisine de 10 dakika yürüme mesafesinde. Resepsiyonistler son derece sıcakkanlı, hostelin atmosferi iyi ve kahvaltı fiyata dahil. Aileden ziyade genç gezginlere hitap ediyor burası. Otogarın hemen yakınında, hostelin de karşısında kalan Vero AVM'nin içerisinde de döviz bürosu var, aklınızda bulunsun. Bu alışveriş merkezinde en üst katta aynı bizdeki gibi yeme-içme yerleri ve içinde her şeyi bulabileceğiniz oldukça büyük bir market de var. Hostele vardığımda, resepsiyondaki çocuklarla beraber henüz çekilmekte olan fotoğraf karesine dahil oluyorum. Check-in saatinden erken geldiğim için valimizi bırakıyorum ve ilk iş olarak bir şeyler yemek için Vero AVM'ye gidiyorum. Arkasından, Üsküp turuma vakit geçirmeksizin Matka Kanyonu ile başlıyorum. İlk durağım büyüleyici doğal güzelliğiyle Matka Kanyonu. Ancak toplu taşımayla ulaşım biraz sıkıntılı. Şöyle ki; Matka Kanyonuna normalde otogardan kalkan 60 numaralı otobüs direk gidiyor. Ancak, panoda yazılı olan saatlere göre gelmesi gereken vakitte otobüs ortada yok. Tam bu esnada karşıdan gelen bir çocuğa Türkçe biliyor musun deyince, yanındaki arkadaşını gösteriyor. Gösterdiği çocuk 15-16 yaşlarında. Panodaki saatlerin doğru olup olmadığını ona sorduğumda onaylıyor ama görünümü biraz tuhaf. Soruma, gönülsüzce bir evet yanıtı çıkıyor ağzından. O bile kendisinden emin değil. 15 Euro'ya kadar inen taksiyle tam 4 kişi gitmeye karar verdiğimiz anda, geçen yaklaşık 1 saatlik süreden sonra, 60 numaralı otobüs nihayet perona yanaşıyor. Dördümüz de biniyoruz. Matka Kanyonu, Üsküpe çok uzak değil. İndikten sonra bir 10 dakika kadar daha tepeye doğru yürümeniz gerekiyor. Böylece toplam varış süresi 1 saati buluyor. Burası bir doğa harikası. Kanyonun içindeki gölde tekne turu yapabilir, kano kiralayabilir veya yürüyüş rotasını takip ederek bir nevi trekking yapabilirsiniz. Aslında kanyonun içinde ziyarete açık çeşitli mağaralar da var ancak ben gitmedim. Kanyonun hemen başında bir restoran ve onun yanında St. Andreas Kilisesi var. Kilise biz gittiğimizde kapalıydı. Yayalar için yapılan yürüyüş patikasının hemen başında ise bir levha göze çarpıyor. Burada gerçekleştirdiği bir tırmanış esnasında düşüp hayatını kaybeden 19 yaşındaki genç dağcının anısına konulmuş. Matka Kanyonunda yaklaşık 2-3 saat harcadım. Bunun çoğu patikada yürüyüş ve Linda ile sohbetle geçti. Arada durup kenardaki banklarda dinlendik. Ama en önemlisi doğanın sessizliğini dinlemek, hissetmek, bol temiz hava ve oksijen. İstanbul'un ağdalı yaşantısından sonra burası gerçek anlamıyla bir terapi etkisi yaratıyor. Romantik dönem İngiliz şairlerinden William Wordsworth de, şiirlerinde sıklıkla doğanın bu eşsiz gücüne vurgu yapmıştır. Doğa, ona göre doğru muhakeme gücünün simgesi olarak, şehir yaşamının karmaşası ve çalkantılarını hafifletici niteliktedir. Kanyonda yürüyerek oldukça ilerliyoruz. Bu esnada aklımın bir köşesinde de Walden Gölü'nün yazarı Henry David Thoreau var. Havanın kararmaya başlamasıyla karşıdan gelen kişi sayısı da azalınca, Linda ile bir süre sonra geri dönmeye karar verdik. Kanyonun başına ne kadar mesafe kaldığı veya daha ne kadar gidilebileceği ile ilgili herhangi bir tabela olmaması en büyük eksiklik. Tam o esnada karşıdan gelen 3 kişilik grup ta, bizden biraz daha ileriden döndüklerini ve ne kadar mesafe daha gidileceğini bilmediklerini söyleyince, birkaç fotoğraf karesi daha alıp geri dönüyoruz. İsmail Hakkı Arnavutça da biliyor. 4 kişi, bir sonraki otobüsü beklemeden tekrar Üsküpe dönmeye karar veriyoruz. İsmail'in konuştuğu taksici yaklaşık 8-9 Euro'ya bizi götürmeye razı oluyor. Arabada sohbet koyulaşıyor. İsmail Hakkının mezun olduğum üniversiteden, hatta benimle aynı fakülteden olduğunu öğrenince biraz da okul hakkında konuşuyoruz. Emircan da Hacettepe Üniversitesinde öğrenci. Kısa bir süre sonra Üsküpe varıyoruz. Akşam yemeği için çok sık tercih edilen, şehrin eski tarihi kısmında yer alan ve herhalde en bilinen restoranlarından Destandayız. Üsküp'te ne yenir? Tabii ki köfte. Balkanların meşhur köftesi Cevapci ısmarlıyoruz. Elbette. Yalnız bir ricam olacak, Instagram direct message yerine fotoğraf altlarına veya direk yorum olarak buraya yazarsanız çok memnun olurum. Hem de böylece herkes için bilgileri paylaşmış oluruz. Anlayışınız için teşekkür ediyorum. Saydığın tüm ülkeler vizesiz. Dönüş biletin de yanında olduğuna göre hiçbir problem çıkacağını sanmıyorum ben. Belki bir iki basit soru sorarlar sınır geçişlerinde, o kadar. İyi tatiller."} {"url": "https://gezivita.com/uzakrota-travel-summit", "text": "Zirvede 50 civarında marka ve 40'ın üzerinde konuşmacı yer aldı. 2 ayrı salonda konuşmacılar bilgilerini ve görüşlerini paylaştılar. İlaveten, fuaye alanı da zirveye hareketlilik ve renk kattı. Ben kısa kısa kendi gözlemlerinden ve en çok dikkatimi çekenlerden bahsetmek istiyorum. Zira 2 ayrı salon ve bir sürü farklı konu ve konuşmacı olunca, doğal olarak hepsine yetişmek mümkün olmadı. Borajet genel müdür yardımcısı Onur Akgül, 20 TL'lik bir kampanyadan söz etti. Açıkçası bu benim bilmediğim bir gelişmeydi. Borajet iç hatlarda pazar günleri yaptığı 20 TL kampanyası ile umulanın da üzerinde bir başarıya ulaşmış. Sevindirici bir gelişme. Jabiroo genel müdürü Ayşe Yağcı, hizmeti ürün olarak sunmayı amaç edindiklerinden bahsederek, Travelgo'nun sunduğu konsepti örnek alarak Türkiye'de büyümek istediklerini anlattı. Bilmeyenler için kısaca izah edeyim: Jabiroo bir seyahat sitesi. Sitenin kurucularından bir mühendisin konuk olarak yer aldığı ve bilgi verdiği zirvede, akıllarda soru işareti yaratan tek şey, kullanıcı onayı ve güvenliğin nasıl sağlandığı konusuydu. Aracı kiralamak isteyen kişinin Facebook sayfasının incelenip çeşitli kriterlere göre onaylanması halinde hizmete ulaşabildiği anlatıldı. Ancak bu durum, zihinlerdeki bulanıklığı pek gideremedi açıkçası. Gözüme çarpan bir diğer şey, hava yolları şirketlerinin sosyal medya kullanımı ve takipçileri ile ilgili verilerdi. Teknolojinin son derece geliştiği günümüzde hava yolları sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanıyor. Kampanyalardan haberdar olmak, yeni gelişmeleri takip etmek için şirketlerin hesaplarını takip etmek önemli."} {"url": "https://gezivita.com/uzun-sureli-vize-almak", "text": "Başlık nasıl da can alıcı öyle değil mi? Haydi itiraf edin, insanın içi bir an kıpır kıpır oluyor! İnsan hemen ellerini ovuşturmaya başlıyor! Ellerini ovuşturarak, \"Hem de nasıl!\" diyenler bir adım öne çıksın bakalım. Önce onları bir görelim. Sanırım, yurt dışı gezisi veya yurt dışı tatili denince akla gelen ilk konulardan biri de bu: Uzun süreli vize almak hadisesi. Eh malum, Türk Lirası son dönemlerde giderek değer kaybetti ve insanlar da haklı olarak sürekli Schengen vize başvuru ücreti ödemek istemiyor. 80 Euro da az para değil hani! Hatta vize başvurusu için aracı kurum kullanıyorsanız, bunun üzerine hizmet bedeli dedikleri fiyat da ekleniyor. Burada çalışan görevlilerin vize başvurusu hakkında yerli yersiz yaptıkları yorumlar da cabası. Neyse, şimdi o konuya hiç girmeyelim. Ne diyordum? Evet, uzun süreli vize. Bir defada uzun süreli vize almak ve onunla özgürce gezmek dururken, neden kalacağımız günle sınırlı vizeyle yetinelim öyle değil mi? Herkes son zamanlarda bu konuya kilitlenmiş durumda ve google arama kutucuğuna uzun süreli vize veren ülkeler, uzun süreli vize dilekçesi yazıp önüne çıkan her şeyi okumaya, kendisi için en doğru olduğuna inandığı bilgiyi pür dikkat bulmaya çalışıyor. Çalışıyor çalışmasına ancak unutulan çok önemli bir şey var. İşte ben bu yazıda bundan bahsedeceğim. Yazının girişini okurken bir parça hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama o kadar da üzülmeye gerek yok inanın. Zira kısa veya uzun süreli vize veren ülke diye bir şey yok aslında! Üzgünüm ama gerçek durum bu. En sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeyim. Peki neden yok? Çünkü bir vizenin verilip verilmeyeceği, verilirse ne kadar süre ile verileceği, bir sürü ama gerçekten bir sürü değişkene bağlıdır sevgili dostlar! Şimdi çıkıp; \"Yunanistan ve İtalya en kolay vize veren ülkeler arkadaşım, sen bize ne anlatıyorsun?\" diyecekler olacaktır mutlaka. Onlara şunu söylüyorum: Sakin ol şampiyon. Gerçekten de istatistiksel olarak bakılırsa bu ülkelerin diğer AB üyesi ülkelere göre daha uzun süreli vize verdikleri bir gerçek. Ama bunun hiçbir garantisi yok aslında, söylemeye çalıştığım şey de bu. Nitekim son dönemde bunun aksini gösteren örnekler giderek çoğaldı. Bu da, insanları giderek daha çok şaşırtmaya başladı. Büyük bir beklentiyle yaptıkları vize başvuru sonuçları, o nispette hayal kırıklığı yaratıyor çünkü. Halbuki benim yazımı okuduğunuz ve kuracağım neden & sonuç ilişkisini kavradığınız zaman hiç mesele kalmayacak. Yani şaşırmayacaksınız. Çünkü her şeyi ezberci bir mantıkla değil, nedensellik ilişkisi içinde anlayacaksınız. Ayıptır söylemesi, zaten bu bloğun diğerlerinden en önemli farklarından biri de bu. İsterseniz ben kendi durumumu anlatayım önce. Örneğin ben, ilk vizesini 2012 yılında Polonya'dan multi girişli ve 15 günlük almış bir insanım. Üstelik çalıştığım için o başvuruya bizzat gidememiş, annemi göndermiştim. İstanbul Polonya Konsolosluğunun yeri hala aynı. İmkanınız varsa siz de buradan Schengen vize başvurusu yapın mesela. Yeri Maslak'ta. Bir kenara not edin: Giz 2000 Plaza. Bulması çok kolay. Metro istasyonunun hemen yanında. İkinci yurt dışı vizesi içinse Avusturya'ya başvurmuştum ve yine kendim internetten randevu alıp direk Yeniköy'deki denize sıfır muhteşem konsolosluk binasına gitmiştim. Bu kez yıl 2015'ti ve İstanbul'da çok soğuk bir kış günüydü. Evrakları kendi elimle bizzat teslim ettim. Üstelik o dönem çalıştığım okulda işe daha yeni girdiğim için, elimde son üç aylık maaş bordrom bile yoktu. Bu nedenle sadece iki aylık maaş bordrosu götürebilmiştim. Oysa planladığım seyahat Avusturya'nın mimari harikası tarihi başkenti Viyana'dan başlıyordu ve ben gideceğim yerlere çoktan karar vermiştim. Değiştirmeye de hiç niyetim yoktu. Sonrasında ise Macaristan ve Slovakya'ya geçecektim. Ve o günkü bilgilerim kulağıma şunu fısıldıyordu usulca: \"Vizeyi, ilk gireceğin ülkeden veya birden fazla ülkede uzun bir süre kalacaksan, en çok kalacağın ülkeden alman gerekiyor.\" İşte size son derece basit ve çoğu kişinin çoğu zaman umurunda bile olmayan ancak hayati bir bilgi! Viyana ve Budapeşte'de üçer gün, Bratislava'da ise tek gün kalacaktım. Planım buydu. İlk giriş yapacağım yer de Viyana olduğu için kararım kesindi: Avusturya konsolosluğuna başvuru yapacaktım. 3-4 basit ve çok kısa soru. Evraklarıma hızlıca şöyle bir göz atmış ve bunları sormuştu. Hatta ben beklediğim halde, neden üç yerine iki maaş bordron var bile demedi. Siz bunu fark etmeyebilirsiniz ancak küçük bir mülakat diye de değerlendirebilirsiniz bu soruları aslında. Seyahat planım gayet net olduğu için tüm sorulara tek tek, eksiksiz ve samimi bir şekilde cevap vermiştim. Konuşmamız bittiğinde, sorulan sorulara oldukça tatmin edici cevaplar verdiğimi düşünüyordum. Ve buranın altını çizmek istiyorum, evraklarım pratikte eksik olmasına rağmen vizenin kesinlikle çıkacağına inanıyordum. Evet o an kesinlikle bu vizenin çıkacağını anlamıştım. Süre hakkında bir fikrim yoktu ancak vize sonucundan adım gibi emindim. Daha fazla kalacağımdan değil ama moralim bozulmadı desem yalan söylemiş olurum. \"Ama olsun\" dediğimi hatırlıyorum kendi kendime yine, zira turizm acentesi çalışanı olan tanıdığımızı dinleseydim, herhalde hiç başvuru yapmayacaktım. Sonrasında, acaba uzun süreli vize alsam bile bir yere gidemeyeceğimi o an söylemesem daha mı iyi olurdu diye de çok düşündüm. Acaba öyle söylemesem daha uzun verirler miydi? Bunu gerçekten bilmiyorum. Bunun kesin bir yanıtı da yok zaten. Gördüğünüz gibi başımdan geçen iki örnek olayı paylaştım sizinle. Üstte yazdığım gibi, bir sürü değişken var ve bu konuda herkes için geçerli bir formül yok arkadaşlar. Önce lütfen bunu anlayalım ve bunun böyle olduğuna inanalım bir defa. Zaten aksi mümkün olsaydı, herkes her zaman istediği/beklediği sonucu alırdı. Öyle değil mi? Bu iş maalesef E=mc2 formülü gibi kesin ve net değil. Örneğin çalışıp çalışmadığınız, çalışıyorsanız ne kadar süredir çalıştığınız, veya bunun tam tersi, çalışmıyorsanız ne kadar süredir çalışmadığınız, daha önce vize alıp almadığınız, teminat olarak göstereceğiniz evraklar sigorta girişiniz, vize sürelerine uyup uymadığınız vize sonucunu belirleyen etmenlerden yalnızca birkaçı. \"Nasıl yani?\" dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle: Yani uluslararası ilişkilerde, ülkeler arasında yaşanan politik gelişmeler, krizler, restleşmeler bile bu sonuca etki edebilir. Örneğin iki ülke arasında diplomatik bir kriz çıkması, o ülke vatandaşlarına verilecek vize süresini, vize tipine bakılmaksızın direk etkileyebilir. Bir sefer bir yıllık multi girişli vize aldığınız bir ülke, diğer başvurunuzda size sadece on günlük tek girişli vize de verebilir pekala. Yakın tarihten, Rusya ile Türkiye arasında yaşanan uçak krizini hatırlayın mesela. (Rus Su-24 uçağının düşürülmesi, 2015) O olaydan hemen sonra Rusya Türk vatandaşlarına vize uygulamaya başladı ve birçok kişinin beklentisine rağmen, üzerinden hayli uzun süre geçmesine karşın hala Türk vatandaşlarına vize uygulaması sürüyor. İkinci bir örnek. Bildiğiniz gibi üç milyonun üzerinde Suriye vatandaşı, ülkelerindeki iç savaş nedeniyle Türkiye'ye geldi ve bunların bir kısmının yavaş yavaş Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartına sahip olmaya başladığı biliniyor. Bakın bu durum, kimlikle girebildiğimiz ülkeler için bile vize prosedürlerini etkileyebilir. Buna, kronikleşen Kıbrıs Sorunu ve Ege Adaları sorununu da ekleyin ve en son olarak diplomatik nezaket sınırlarını hayli zorlayan ve üstelik dış işleri bakanları seviyesinde yapılan bu münakaşayı ilave edin. Kevin D. Stringer, Vize Diplomasisi başlıklı makalesinde, vize mülakatlarını iki ülke arasındaki diplomatik etkileşimin en temel düzeydeki yansıması olarak değerlendirir. Tam da üstte verdiğim örneğe karşılık gelen bir açıklama. Son bir örnek daha verelim. Brexit süreci ile AB'den tamamen ayrılan İngiltere'nin, AB üyesi iken bile serbest dolaşım öngören Schengen Alanına neden asla girmediğini hiç düşündünüz mü mesela? Bir düşünün bence. İngiltere, AB üyesi iken bile kendi vizesini hep kendisi verdi, başka bir üye ülkeden alınmış Schengen vizesini kabul etmedi. Bakın bunlar çok ciddi ve belirleyici faktörler. Bir başka şey daha. Banka hesabına bir anda yüklüce para aktardığı veya X ülkesinden davet mektubu olduğu halde reddedilenleri her yerde okuyoruz mesela. Veya bir süredir hiç çalışmadığı halde vize alanları da görüyoruz. Demek ki tek sorun -Türklerin zannettiği gibi- para da değilmiş! \"Para değilse ne?\" diye düşünebilirsiniz. Cevap vereyim. Sorun: güven. Güven vermek. Demek ki karşı tarafa yeterince güven telkin edemediniz. Bir defa her şeyden önce sizden istenen evrakları kendi durumunuza göre eksiksiz bir şekilde tamamlayın. Fazlası olsun ama eksik olmasın. Örneğin ben, en son yaptığım vize başvurumda, doktora öğrencisi olduğuma dair belgeyi de eklemiştim. Siz de kendi durumunuza uyan bu türden belgeler ekleyebilirsiniz. Eğer evraklarınız çeşitli nedenlerle eksikse, bunu da en baştan sebebiyle birlikte mutlaka bildirin. Örneğin bir yerde yarı zamanlı/part-time çalışıyor olabilirsiniz ve iş yeriniz size kadrolu elemanı olmadığınız için iş yeri izin yazısı veremeyebilir. Bu belge normalde Schengen vize başvuru evrakları içinde var. Ama o an, üstte belirttiğim sebepten ötürü sizin elinizde olmayabilir. Bu, mutlaka vizenizin reddedileceği anlamına gelmez. Bunu sebebiyle belirtirseniz sorun yaşama ihtimaliniz azalır. Bu şu demek oluyor aslında: Daima doğru bilgi bildiriminde bulunun. Örneğin çıkacağınız seyahatin detayları net ve belliyse, bunu ayrıca bir dilekçe yazarak belirtin mesela. Şu tarihte şurada konaklayacağım, oradan şu biletle buraya geçeceğim gibi. Buna kanıt olarak da belge sunun. Ben bunu hep yapıyorum. Açık uçlu bir gezi düşünüyorsanız, elbette burada yapacak pek fazla bir şey yok. Ve mutlaka ama mutlaka, Schengen vize başvurusu yapıp vizeyi aldığınız ülkeden giriş yapın! Aynen yukarıdaki Avusturya ve Viyana örneğinde anlattığım gibi, bu yönde bir \"Teamül\" var. Teamül demek, sürekli tekrarlanan, alışılageldik, yazılı olmayan hukuk kuralı demektir. Teamüller, Uluslararası Hukukun da kaynaklarından biridir. Önemle hatırlatırım. Vize sürelerine mutlaka uyun. \"Amaaaan, bir gün gecikmeyle dönsem ne olur sanki\" demeyin. Gecikme olduğu için ülkeden çıkamayacak değilsiniz, elbette çıkarsınız. Ama bu durum sonraki vize başvurularında kesinlikle dikkate alınır. Az önce çok önemli bir müesseseden bahsetmiştim hatırlarsanız: Güven. Karşı tarafa güven vermezseniz, bu size yol, su, elektrik şeklinde bir gün mutlaka geri döner. Ayrıca son olarak, \"Sana vize çıkmaz koçum hiç boşuna uğraşma / Sana vize kesin çıkar aslanım hiç meraklanma\" diyen hiç kimseye de inanmayın. Dikkat ettiyseniz ben bu koskoca yazıda bu iki cümleyi kullanmaktan özenle kaçındım. Son olarak, Schengen Vizesi hakkında son dönemde yaşanan bazı önemli gelişmeleri hatırlayalım isterseniz. Türkiye ile AB arasında imzalanmış olan, 2013 tarihli Geri Kabul Anlaşması gereği, Vize Serbestisi Diyalogu bir süre önce başlatılmıştı aslında. Ve yine 2014 yılında yürürlüğe giren bu anlaşma gereğince, Türk vatandaşlarının -İngiltere ve İrlanda hariç- AB üyesi ülkelere 3, 5 4 yıl içinde vize serbestisi öngörülüyordu. Ancak bildiğiniz ve yukarıda yine değindiğim şekilde, bu tarihten sonra bir sürü gelişme yaşandı. Uluslararası camiayı da yakından ilgilendiren mülteci sorunu bunlardan yalnızca biri. Ayrıca ülke uzunca bir süre OHAL ile yönetildi. Ülkede uygulanan OHAL ile Türkiye'nin yurt dışındaki imajı arasında bir bağ olduğunu size önemle hatırlatırım. Giderek zayıflayan demokrasi pratiklerini de buna ilave edin. Dünyadan soyutlanmış bir şekilde yaşamıyoruz. Herkesin her şeyden haberi var. Son olarak tekrar etmiş olalım: uzun süreli vize veren ülke diye bir şey yok. Gezivita'yı takipte kalın, sevgiyle kalın, hoşça kalın! - Okumak isteyenler için: Stockholm Gezi Rehberi - Burada, kendi seyahatlerimi nasıl planlayıp gerçekleştirdiğimi tüm detaylarıyla anlattım: Nasıl Geziyorum? - Ve ilk kez yurt dışına çıkacaklara önemli tavsiyeler: İlk Kez Yurt Dışına Çıkacaklara Tavsiyeler Selam. Herkesin inandığı bu uzun süreli vize şehir efsanesi hakkında gerçekten somut bilgiler veren güzel bir yazı. Elinize sağlık diyorum."} {"url": "https://gezivita.com/villa-kalkan", "text": "Düğünlerden sonra genelde tercih edilen şey, iyi bir balayı şehri bularak tatilin ve evliliğin tadını çıkarmaktır. İşte bu sebeple balayı villası seçenekleri her zaman ilgi çekici olmuştur. Kiralık villada tatil denildiğinde ise, özellikle balayı çiftleri için Türkiye'de akla gelebilecek belli başlı tatil bölgeleri var. Ancak özellikle ilk akla gelen yer hangisi diye sorarsanız, o zaman ilk olarak Antalya'yı belirtmek yerinde olacaktır. Zira Antalya'da gidebileceğiniz ve hayatınızı renklendirebileceğiniz çok fazla sayıda yer var. Kültürel dokusu ve tarihi mirası ile Kalkan bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Genelde yeni evli çiftler Kalkan kiralık villa tercihini kullanarak kendilerine keyifli bir zaman ve neşeli bir tatil hediye ederler. Antalya'nın önemli belgelerinden olan Kalkan turizm cenneti olarak bilinen bir yerdir. İnce kumlardan oluşan sahilleri ve sımsıcak güneşi, adeta içinizi ısıtacak ve pırıl pırıl bir denizle karşılaşacaksınız. Üstelik Kalkan, sadece yerli turistlerin değil yabancı misafirlerin de yoğun olarak ilgisini çeken bir turizm destinasyonu. Kalkan'da çok fazla her şey dahil otel sisteminin bulunmuyor oluşu, burayı zaman içerisinde butik bir tatil merkezi haline getirmiştir. İlçede dünya mutfağından lezzetli yemekler sunan 100'ün üzerinde restoran mevcuttur. Türkiye'de villa turizminin başlangıç noktası olan bu bölgede, yaklaşık iki binin üzerinde lüks villa oteller hizmet vermektedir. Balayı villaları için siz de lütfen bu sayfayı ziyaret ediniz. Ilıman bir iklime sahip olan Kalkan, yılın her dönemi yerli ve yabancı misafirleri konuk etmektedir. Fethiye ile Antalya arasında bir konumda bulunan belde, birçok turistik ve tarihi cazibe merkezine yakın konumda oluşuyla da avantaj sağlamaktadır. Örneğin Kaş'a yaklaşık 30 km, Fethiye'ye ise 80 km mesafede bulunmaktadır. Kalkan'a gelecek olanların, hava yolu ile seyahat edeceklerse, Kalkan'a araçla yaklaşık bir saat on beş dakika mesafede bulunan Dalaman hava limanını tercih etmeleri yerinde bir tercih olur. Özellikle yeni evli çiftler için konuşacak olursak, iyi bir balayı, çiftlerin birbirlerini tanımaları için de önemlidir. Lüks villa, deniz manzaralı villa, balayı villaları gibi her türlü seçeneğin değerlendirilerek henüz evliliğin başındayken iyi bir tatil fırsatının kaçırılmaması gerekir. Siz de bunun için butik villa seçeneklerini değerlendirmeyi ihmal etmeyin. Herkese şimdiden iyi tatiller ve mutluluklar!"} {"url": "https://gezivita.com/vizesiz-turlar", "text": "Vizesiz turlar kapsamında hazırlamış olduğumuz bu makalemizde, sizlere gemi turları ve yurt dışı alternatifleri hakkında bilgi vermek istiyoruz. Hem yurt dışına çıkmak istiyorsunuz, hem de vize gibi uzun süren işlemlerle uğraşarak masraftan ve zaman kaybından uzak durmak niyetindesiniz. İşte vizesiz gidebileceğiniz birçok ülke seçenekleri. Bir başka deyişle, Türkiye'den vize istemeyen ülkeler... Aşağıda yazacağımız ülkelere bordo pasaportla 90 gün boyunca vizesiz bir şekilde seyahat edebilirsiniz. - Andorra - Arjantin - Arnavutluk - Belarus - Bahamalar Sanırız buraya hemen herkes gitmek istiyor. Çünkü Bahamalarda masmavi bir okyanusla kucaklaşacaksınız. Okyanusa girdiğiniz anda, balıklarla birlikte yüzebileceğiniz berrak bir su hemen teninize değecek. Suyun sıcaklığı ise, sizi denizin dışına çıkmaktan uzunca bir süre alıkoyacak, burası kesin. Bahamalara ülkemizden gidişlerde vize ihtiyacınız yok ancak pasaportunuzun mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Dominika'ya gitmek için Türkiye'den vize almanız gerekmiyor. Ancak ülkenin bir şartı var. Hava alanından içeri girmek istediğinizde size vize yerine geçen 30 gün süreli bir ikamet izin belgesi veriliyor. Bu belgeye turist kartı deniliyor ve belgeyi alabilmeniz için 10 dolar ödemeniz gerekiyor. Tatilinizi büyük bir rüyaya dönüştürmek ve birbirinden güzel ülkeleri gezmek artık bir hayal değil. Ülkemizden bu konuda yurtdışı turları hizmeti veren pek çok firma var ve bu firmalar size her şey dahil şeklinde hizmet verdikleri için sizin ekstra bir şeyle uğraşmanız da gerekmiyor. Stresten uzak bir şekilde deniz ve güneşin tadını çıkarmak ve birbirinden ilginç ve güzel ülkeleri gezme fırsatı yakalıyorsunuz. Siz yalnızca gezeceğiniz yerlere ve tatilinize odaklanıyorsunuz. Üstelik sizin için büyük bir ekonomik kazanç sağlanmış oluyor. Şehrikeyif firması ise vizesiz Avrupa turları arayanlar için ideal fırsatlar sunuyor. Vizesiz tatil seçenekleriniz arasında Arnavutluk ve tarihi başkenti Belgrad ile Sırbistan da yer alıyor. Burası da herkesin görmesi gereken yerler arasında. Üstelik erken rezervasyon indirimlerini değerlendirerek tatilinizi daha da ucuza getirmek gibi bir şansınız var. Pek çok insan vizesiz ülke turlarını tercih ederken paket turlardan istifade ediyor. Bu sayede kendilerine de maddi açıdan kolaylık sağlayabiliyor. Bir de işin başka bir boyutu olan tatil planlaması söz konusu. Yani tatil planını anlık olarak yapmak durumunda kaldınız fakat vize işlemleri için yeterli vaktiniz yok... İşte böyle zamanlarda bunu çok iyi değerlendirmeli ve vizesiz turları tercih etmelisiniz. Tatil bazen sevgiliyle bazen de bir arkadaşla gerçekleşebilir ancak yılbaşı turları için de seçeneklerinizi ne kadar alternatifli tutarsanız o kadar güzel olur. Çünkü alternatifiniz çok olduğunda gezdiğiniz ülkelerin sayısı da haliyle daha fazla olacaktır. Özellikle örneğin Balkanlar için konuşacak olursak, buraların günümüzde bile Osmanlının izlerini taşımış olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Balkanları gezerken aynı zamanda kendi tarihinizi de tanımış oluyorsunuz. Eşimle güzel bir zaman geçirmek istiyorum diyorsanız o zaman Maldivler sizin için güzel bir tercih olabilir mesela. Egzotik bir maceraya atılma hevesiniz de böylece hiçbir şekilde yarım kalmamış olur. Bugüne kadar farklı bir tatil için çok beklemiş olabilir ya da işiniz yüzünden ertelemiş olabilirsiniz. Ancak kendinize yeni bir şans verin ve vizesiz olan bu tatil ülkelerini mutlaka değerlendirin. Hareketli sokaklar, bambaşka kültürler, sosyal aktiviteler, farklı lezzetler, deniz, kum, güneş ve dahası aklınıza gelebilecek olan pek çok seçenek... Yalnızca karar verip tatil planınızı gerçeğe dönüştürmeniz yeterli oluyor. Bunun için de söylediğimiz gibi Şehrikeyif firmasının www. sehrikeyif. com internet sitesini ziyaret edebilir ve turlar hakkında detaylı bilgileri alabilirsiniz. Kim bilir, belki de bu kış sizin için daha değişik bir tatil olacak ve yeni bir yıla girerken farklı duygular hissetmiş olacaksınız. Unutmamalısınız ki, bir insan yeni bir yıla nasıl girerse tüm bir yılı o şekilde geçermiş."} {"url": "https://gezivita.com/yazilarim-neden-cok-uzun", "text": "Bu yazımda bu blogla ilgili bugüne dek aldığım en genel eleştirilerden birine yanıt vermek istiyorum. Belki de bu konuda yazmakta geç bile kaldım aslında. Ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın. Bu ve buna benzer cümleleri çok fazla duyuyorum. Zaten bu, blogu açtıktan (2016) bugüne gelinceye dek en çok aldığım eleştiri oldu diyebilirim. Eleştirileri asla göz ardı etmiyorum. Bir defa en başa, bu blogun kurulduğu günlere dönmem gerekiyor bu noktada. Benim bu blogu açarken öncelikli amacım seyahat ile ilgili konularda insanlara yol göstermekti. Ancak burayı kişisel bir blog olarak tanımladığım için seyahat dışı konulara da yer verdim. Fakat hangi konuda yazarsam yazayım, aslında tek bir hedefim vardı: Fayda yaratmak. Bunu da gerçekten hakkıyla yapmaya çalıştım. Bu nedenle yazılarımı yazarken uzun yazmak veya kısa tutmak gibi kaygılarım hiç olmadı. Bazı yazılarımı oturup 20-25 dakika içerisinde yazarken, bazılarını planlayıp yazmak günler sürdü mesela. Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır zaten. Her bir yazının en altında \"son güncellenme tarihi\" var. Ben 2016 yılında yazdığım ilk yazıdan başlayarak neredeyse her bir yazıyı, zaman zaman ihtiyaca ve değişen şartlara göre güncellemeye çalışıyorum. Eklemeler veya çıkarmalar yapıyorum. Bu nedenle, \"çok yazı yayınlamak\" gibi bir kaygı da taşımadım hiçbir zaman. Benim önceliğim her zaman nicelikten ziyade nitelikti. Üstelik yine yakından takip edenlerin bildiği gibi bu blogun her şeyini tek başıma ben yapıyorum. Yazı hazırlamak, video yapmak, resim eklemek, ayarları düzeltmek, yazıları güncellemek gibi işler, bir kişinin altından kalkamayacağı kadar güç. Teknik nedenlerin yanı sıra, bütün bunları yapmak gerçekten çok fazla zaman alıyor. Ancak buna rağmen bir blog yazmak ve onu sürdürmek keyifli bir iş. Çünkü üstte söylediğim gibi, olumsuz eleştiriler olmasına rağmen görüyorum ki, blogum fayda yaratma amacına üstelik fazlasıyla ulaşıyor. Bunu nereden anladığıma yazının sonunda geleceğim. Tekrar yazıların uzunluğu meselesine dönelim... Üzülerek ifade etmeliyim ki, ismine seyahat blogu denen birçok mecra, 400-500 kelimeden oluşan \"Gezi Yazıları\" veya \"Gezi Notları\" ile dolu... Bunu en iyi bilenlerden biri benim, çünkü bu blogu açmadan önce girmediğim blog, bakmadığım seyahat sitesi kalmamıştı. Seyahatlerim öncesinde nitelikli ve gerçekten doyurucu bilgi bulabilmek adına oradan oraya koşturup durdum. Birçoğu, millet olarak çok sevdiğimiz kopyala-yapıştır tekniği ile hazırlanmış, kısa kısa içeriklerden oluşan bu yazılar hızlı bir biçimde okunuyordu mesela. Bu, elbette uzun bir yazının sırf uzun olduğu için çok kaliteli olduğunu kanıtlamıyor. Ancak üstteki zayıf içeriklere ayrılacak 2-3 dakika yerine, bu yazıyı sindirerek okumak için ayrılacak 15-20 dakika, eminim ki bu yazıyı okuyana ötekine kıyasla çok daha doyurucu bir bilgi verecektir. Ukrayna Tren Yolculuğu isimli yazım mesela, en çok yorum alanlardan biri oldu şu ana dek. Ukrayna'da şehirler arası tren biletinin nasıl alınacağını, bildiğim en ince ayrıntısına kadar, herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmaya çalıştım. Örneğin aynı konulu, üstte bahsettiğim türden bloglarda yer alan bir yazı, sadece biletin hangi siteden alınacağını söyleyen ve birkaç cümle ile bunu tamamlayan bir metin ile sınırlı kalırken, ben adım adım nelerin yapılması gerektiğini tek tek örnek vererek ve her bir adımı da resim ekleyerek açıkladım. O yazıyı o şekilde hazırlamak gerçekten bir hayli vaktimi aldı. 2020 yılının ocak sonunda Kazakistan'a gittim örneğin. Gitmeden hemen önce, Kazakistan'dan Kırgızistan'a kara yolu ile nasıl geçildiği hakkında bir yazı arıyordum. Almatı'ya kadar gitmişken, Bişkek'e de geçsem mi acaba diye düşünmüştüm kendi kendime. Hal böyle olunca, döndükten sonra oturdum ve en ince ayrıntısına dek \"Almatı Bişkek Arası Ulaşım\" başlıklı yazıyı yazdım. Şunu çok iyi biliyorum ki, bu yazı okuyana gerçekten de dişe dokunur bir şeyler öğretiyor/sunuyor. Evet belki muadillerine göre bir parça uzun. Ancak neticede gerçekten bir işe yarıyor. Bana en çok sorulan sorulardan biri şu mesela: Nasıl geziyorsun? Gezi planlamalarını nasıl yapıyorsun? Etrafıma sürekli \"Ucuz seyahat aslında mümkün\" dediğim için bunun detayları da soruluyor doğal olarak. İyi ya işte, sanıldığı gibi öyle oturduğum yerden bu kadar ucuza ve rahatça gezmiyorum, bu iş uzun soluklu, ciddi bir plan ve program işi. Bu da onu gösteriyor zaten. İnstagram'da görülen o tekil seyahat ve gezi fotoğrafları buz dağının sadece görünen yüzü... Bir de görünmeyen -asıl büyük- kısmı var. Uzun yazıyorum çünkü Amsterdam'ı ziyaret edecek birinin mutlaka Rembrandt hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanıyorum. Uzun yazıyorum çünkü Amsterdam gezilecek yerler listesi içinde herkesin mutlaka yer verdiği Rijksmuseum içindeki Gece Devriyesi tablosunu anlayabilmek için, Rembrandt'ın hayat hikayesini daha yakından bilmek gerektiğine inanıyorum. Uzun yazıyorum çünkü Barcelona'da her yıl milyonlarca ziyaretçi çeken Park Guell'in, Casa Milla'nın tarihini anlamak için bunların mimari olan Antoni Gaudi hakkında mutlaka bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Uzun yazıyorum çünkü Salzburg'u görmeye giden birinin gezisinden daha fazla tat alabilmesi için Mozart ve Stefan Zweig hakkında en azından bir iki parça bilgi kırıntısına sahip olması gerektiğini biliyorum. Uzun yazıyorum çünkü -özellikle de seyahat dışı konularda- yazdığım bir yazıyı okuyan kişinin kafasında bir şeyler canlandırmak istiyorum. Bir şimşek çarpsın, olayları farklı yönleriyle görsün, bir de o şekilde yeniden değerlendirsin istiyorum. Uzun yazıyorum çünkü okuyanlar kendini biraz zorlasın, alışık olduğu düşünce kalıplarından kurtulsun, farklı bir uzama, anlama ve yorumlama alanlarına doğru yolculuğa çıksın istiyorum. Şimdi tekrar yazının girişine dönüyorum. Demek ki benim blogum bu anlamda amacına yeterince ulaşmış vaziyette. Demek ki yazılarım gerçekten okuyana \"bir şeyler\" vermiş/veriyor. Bunu da, gerek İnstagram mesajlarından, gerek bana atılan maillerden gerekse yazı altlarındaki yorumlardan anlıyorum. Bu da beni fazlasıyla mutlu ediyor. Bunun dışında, yazının girişinde bahsettiğim türden olumsuz yorumlar, kişilerin kendi durumlarından kaynaklanan sübjektif nedenlere dayalı daha çok... Aslında buna da pek kızmıyorum çünkü kapitalist sistem en değerli şey olan zamanımızı fazlasıyla tüketiyor ve iş dışında kendimize ayıracağımız o kısıtlı zaman diliminde herkes daima \"hap bilgi\" peşinde koşuyor. Herkes her şeyi ayağına, bir anda ve hemen istiyor. Üstelik insanlar aklındaki spesifik soru her neyse, direk bunun cevabını bekliyor/arıyor. Facebook'taki seyahat gruplarına üyeyseniz mutlaka denk gelmişsinizdir. Başlık açanların soruları birbirine çok benzer oluyor genelde. Mesela bir şey sormak için başlık açan birinin sorduğu sorunun neredeyse tıpatıp aynısı biraz altta çoktan sorulmuş durumda oluyor zaten. Ancak çoğu kez kimse bunu test etmek için böyle bir araştırmaya girmiyor. Sayfayı azıcık aşağıya doğru indirip yazılanlara şöyle bir göz ucuyla da olsa bakmıyor. Eğer öğretmenler, hayatın biraz para kazanmaktan ve durmadan çalışmaktan daha iyi şeyler sunmuyor gibi görünmesine karşılık, öğrencilerinin isterlerse hayattan seçkin hazlar çıkarabilecekleri konusundaki basit gerçeği kavramalarına yardım ediyorlarsa, eğer öğretmenler sevimli bir odada yalnız başına oturup, uyanık ve iyi bir öğretimin tezgahından geçmiş bilgi dolu bir kafa ile kitap okumanın, yatlara ve yarış atlarına sahip olmaktan daha büyük bir haz sağladığını anlatmakta başarı sağlıyorlarsa, güzel bir tablodan ya da Mozart'ın Quartetlerini dinlerken duyulan hazzın bir yudum şampanyanın verdiği hazdan daha derin olduğunu öğretebiliyorlarsa, işte ancak o zaman öğretmenler insanlığın temel sorununu çözmüş olurlar. İşte ben, hem bugüne dek öğretim görevlisi olarak çalıştığım farklı okullarda, hem de yazılarımı paylaştığım burada tam da bunu yapmaya çalışıyorum aslında. Biraz da bu nedenle, 2016 yılında açtığım bu blogta, 400-500 kelimeden oluşan onlarca yazı yok. Bunların yerine uzun ama okuyucu için gerçekten dolu olduğunu düşündüğüm daha az sayıda içerik var. Bu hayli \"uzun yazıyı\" buraya kadar sabrederek okuyan herkese çok teşekkür ediyorum! - Severek Dinlediğim Müzisyenler - Kadına Şiddet - Okuduğum Kitaplar - Bilimsel Araştırma Yöntemleri - Nerelisin?"} {"url": "https://gezivita.com/yds-taktikleri", "text": "Bitmeyen kabus, herkesin korkulu rüyası YDS yani Yabancı Dil Sınavı hakkında konuşmak istiyorum bugün. Bu yazıda YDS taktikleri başta olmak üzere, bu sınavla ilgili genel yorumlarımı ve tavsiyelerimi bulacaksınız. Ancak bu yazı, benzer tarzda olduğu için YÖKDİL veya E-YDS sınavlarına girecekler için de iyi bir yol gösterici olacaktır elbette. Bildiğiniz gibi ÖSYM tarafından daha önceleri KPDS ve ÜDS olarak ayrı ayrı yapılan bu İngilizce sınavları daha sonradan YDS adı altında tek bir İngilizce sınavı olarak birleştirildi. YDS sınavı kimisi için dil tazminatı demek, kimisi içinse akademik kariyer nedeniyle yerine getirilmesi gereken ön şartlardan biri. Örneğin yüksek lisans veya doktora yapmak isteyenlerin vermesi gereken sınavlardan bir tanesi bu. Ya da bir iş görüşmesi öncesi CV'nizde İngilizce bilginizi kanıtlamak istiyor da olabilirsiniz. İnsanların YDS yüksek puan almak istemesinin sebepleri çok çeşitli olabiliyor. Neyse, bizim asıl konumuz bu değil zaten. Yakın çevremde, yoğun diyebileceğim bir çaba sarf etmesine rağmen bu sınavdan istediği puanı alamayan/düşük puan alan birçok insan görüyorum. Bu sınavdan belki seksenin/doksanın üzerinde not alıp da, arka arkaya teklemeden doğru dürüst üç İngilizce cümle kuramayan insanlar görmemizin başlıca nedenlerinden biri de bu aslında. Sanal alem; YDS İpuçları, YDS taktikleri, YDS yüksek puan nasıl alınır vb. başlıklı onlarca hatta yüzlerce yazıyla dolu. Ben de başlığı bu şekilde koydum ama siz ona aldanmayın sakın. Zira bu yazı, kesinlikle bildiğiniz türden sıradan bir yazı olmayacak. Açıkça söylemek gerekirse, benim klişeleşmiş reçetelerim yok. Yani işte \"Bir soruda şunu görürseniz mutlaka bunu işaretleyin\" demeyeceğim ben bu kez. Zaten zaman içerisinde giderek geliştirilen YDS sınav soruları, artık bu tür hazır reçetelerin hiçbir hükmünün kalmadığını hepimize gösterdi. Dolayısıyla benim önerilerim biraz daha farklı ve ayakları gerçekten yere sağlam basan cinsten olacak. Söylediğim adımlara dikkat ettiğiniz takdirde, hazırlığınızı belli bir zamana yayarak, gerçekten emek harcayarak ve son olarak savruk değil sistematik çalışarak, bu sınavdan benim gibi yüksek bir not almamanız için hiçbir neden yok. Ben, uzun yıllarımı İngilizce kurslarında İngilizce öğrenmek için harcadığımı daha önce yazmıştım zaten. Bu da şu demek oluyor ki, bu sınav için çok ciddi bir altyapı şart! Kendi kişisel İngilizce kurs deneyimim toplamda altı yıldan daha fazla. Bu sınavı geçmek için, sizin de yıllarca İngilizce kurslarına gitmeniz gerekmiyor elbette. Bunu söylemiyorum. Ancak unutmamanız gereken çok önemli bir şey var. Ciddi bir altyapıdan kastım şu: Sıfırdan başlayarak 5-6 aylık, hatta örnek veriyorum bir yıllık bir genel İngilizce kurs deneyimi, Beginner, Elementary, Pre-İntermadiate gibi seviyeler, bu sınava hazırlanmaya başlamak için kesinlikle ama kesinlikle yeterli bir İngilizce seviyesi değil! Eğer İngilizceniz zayıfsa, bence en az 1 1,5 yıl genel İngilizce kursu almanız gerekiyor. Önce üzerine basa basa bunu söylemem şart. Peki, bunu neden söylüyorum? Kimsenin moralini bozmak, hevesini kırmak için değil elbette... Hemen anlatayım. Yet kelimesi bize sürekli olarak Present Perfect Tense'in time expressionlarından yani zaman ifadelerinden biri olarak öğretildi. Anlamı da \"henüz\" demek. Doğru mu? Doğru. Güzel, öyleyse örnek cümlemizi alalım hemen: \"I haven't finished my homework yet.\" Henüz ödevimi bitirmedim deniliyor. Bu tamam. Burada da şu örneği verelim hemen öyleyse: \"I've lived in İstanbul since I was born.\" Yani, doğduğumdan beri İstanbul'da yaşıyorum. Gördüğünüz gibi, en az Intermediate seviyesine gelmiş herkes bunları zaten bilir. Buraya kadar hiçbir problem yok ve her şey yolunda gitti. Fakat sorun şu ki, bu örnek verdiğimiz yet ve since kelimeleri İngilizcede aslında farklı görevlerde de kullanılan iki kelime. İşin kötüsü, tek örnek yalnızca bu ikisi de değil. Böyle bir sürü kelime var. İşte örneğimiz: He is overweight and bald, yet somehow he's attractive. Yani diyor ki; O kilolu ve keldir, fakat her nasılsa/bir şekilde çekici. Şimdi de since için basit bir örnek vereyim: Since stress is an indispensible part of modern life, everyone experiences it in some way. Türkçesi; Stres, modern yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğu için, herkes bir şekilde onu tecrübe eder. Yani sonuç olarak Yet'in fakat, Since'in ise çünkü anlamı da var. Yani since kelimesi de bir bağlaç aslında. Ve söz gelimi İngilizce öğrenen herhangi bir kişi, gittiği kurs/aldığı İngilizce özel ders dışında kendi çabasıyla çok fazla bir efor sarf edip öğrendiklerinden çok daha fazlasını merak etmemişse, ne yazık ki bunları bilmez. Çünkü Advanced öncesi bunlar öğrenciye pek gösterilmez/öğretilmez. Aşağıda, İstanbul İngilizce kurs için Boğaziçi Üniversitesinin İngilizce kursuna gittiğim yıllardan kalan dört adet İngilizce okuma parçası paylaşıyorum. Bunlardan ilk iki İngilizce okuma parçası Advanced 2, diğeri ikisi ise Intermadiate 1 kurlarında dağıtılmıştı. Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Kurs seviyeleri toplamda 11 taneydi: İlk 4 kur başlangıç, sonraki 4 seviye orta ve son 3 kur ileri düzey İngilizce. İntermediate sınıfında verilen textler görüldüğü gibi çok daha kolay, daha anlaşılır. Bir inceleyin hemen. Gelin şimdi biz de basit bir şekilde burada kendimizi sınayalım isterseniz. Alttaki kalıplara, tek tek üzerlerinde çok fazla düşünmeden hızlıca bir göz atın lütfen. - As a consequence - On behalf of - Hence - Afterwards - To illustrate - İndeed - Likewise - Only if - As if - İf only - Except for - Regardless of - Fearing that - Whatsoever - Apart from - Otherwise - In brief - For the sake of - On the other hand - In other words Bunlardan kaç tanesini daha önce gördünüz ve anlamını, kullanım kurallarını gerçekten çok iyi biliyorsunuz? Eğer cevabınız 10'dan az ise bu sınava çalışmaya başlamak için er-ken! Üstelik ben, kolaylık olması açısından burada sadece yirmi basit örnek sıraladım. Bunlardan belki onlarca var ve hepsi de YDS / Yökdil / E-YDS sınavlarında bir şekilde bir yerde karşınıza çıkıyor/çıkacak. Bazen YDS paragraf soruları içinde, bazen Close Testte, ama özetle neredeyse her soruda! Önceki soru cümlelerinin neredeyse birebir aynısı gibi görünmesine rağmen, ikinci yazdıklarım bütünüyle farklı cümleler. Hem \"She doesn't care where you are\", hem de \"I really dont know what he is doing now\", olumsuz birer cümle ve anlamca bütünüyle farklı. Zaten o nedenle, bu cümlelerin sonunda soru işareti de yok. \"Herkesin paşa gönlü bilir, insanlar bir an önce girmek istiyor, acelesi varsa başka ne yapsınlar\" diyebilirsiniz burada pekala. Yanlış anlaşılmasın, buna bir itirazım yok elbette. Çünkü özellikle de zaman sıkıntısı olup bu sınavın bir an önce verilmesinin gerektiği durumlar sıkça görülüyor. Halbuki bu iki senenin en azından bir senesini sadece genel İngilizcesini geliştirmeye harcasa, diğer bir seneyi de tamamen sınava yönelik hazırlıkla geçirse, aslında istedikleri puanı çok daha rahat alabilecek insanlar bunlar. \"İngilizce Kurs Tavsiyesi\" başlıklı yazımda önerdiğim Boğaziçi Üniversitesi Genel İngilizce kurslarında her bir kur toplam 10 hafta sürüyor mesela. Bir kur kabaca 3 ay demek. Bu da demek oluyor ki, örneğin bir senede 4 kur birden ilerleyebilirsiniz. Dolayısıyla, örneğin seviyeniz Intermediate ise Advanced olmadan bu sınava çalışmaya başlamayın. Kısacası, önce genel İngilizce seviyemizi en üste taşımak zorundayız! İnanın başka çaremiz yok. YDS hazırlık için birinci kural bu. Yavaş ama sağlam adımlarla ilerleyeceğiz. Temeli sağlam çıkmazsanız, o bina ayakta durmaz, anında yıkılır. İngilizce kur seviyeleri farklı olabiliyor. Üstteki tabloya bakarak, daha da somutlaştırayım hemen bu durumu. Örneğin bu tabloya göre, seviyesi Upper Intermadiate olan biri için birkaç aylık süre en azından Advanced Basice ulaşmak için yeterli olur. \"It's the carbon content of what goes into your plastic bags, not the plastic bags themselves, that we should be worrying about\" says Chris Gordall, the author of How To Live a Low Carbon Life, And Ten Technologies To Save The Planet. On December 26, Kwanzaa is celebrated. It is a holiday to commemorate African heritage. Kwanzaa lasts a week during which participants gather with family and friends to exchange gifts and to light a series of black, red and green candles, which symbolize the seven basic values of African American family life that are unity, self determination, collective work and responsibility, cooperative economics, purpose, creativity and faith. Bu iki örnek, YDS paragraflarında sıkça göreceğiniz türden tipik bir yazım biçimidir. Seviye olarak Advanced değilseniz, it is the carbon content of'tan sonra gelen ve tanımlama yapan yancümleyi görmeniz ve ondan sonraki bölümü bütünüyle anlamanız gerçekten zordur. İşte advanced seviyesine gelmiş bir öğrenci, iyi bir gramer altyapısına ve gelişkin bir sözcük dağarcığına sahip olur. En azından çoğu gramer kuralına ve kelime bilgisine hakim olduğu varsayılır. Böyle bir paragraf veya metin ile karşılaştığında çok afallamaz. Belki kelimesi kelimesi okuduğunu anlamaz ama en azından anlatılmak istenen ana düşünceyi kavrar. Söylemeye çalıştığım şey tamamen bu. Bundan sonra, onun sınav için yapması gereken şey, daha çok bilimsel kelime ve kavram, özellikle de phrasal verb öğrenmek olacaktır. Ve elbette bol bol alıştırma çözüp sürekli okumalar yapmak. Zira Phrasal Verbleri de ancak belli bir seviyeden sonra öğrenip kullanmaya başlarsınız. YDS akademik bir sınav olduğu için, örneğin Present Continuous, Past Continous gibi, genel İngilizce kurslarında belki haftalarca öğretilen tenseler çok fazla önem taşımaz. Bunları çok iyi bilmenin de, en azından YDS sınavı geçmek için pek bir anlamı yoktur. Bu tür geçmişte veya şimdi devam eden eylemleri ifade eden continuous tenseler birkaç istisna hariç, bu tür akademik sınavlarda doğru cevap olarak da karşımıza çıkmaz. Dikkat edin, asla doğru cevap olamaz demiyorum! Klasik bir iki örnek verelim hemen: When you arrived home, I was sleeping. Dün eve geldiğinde, ben uyuyordum. Bir başka örnek: I am studying English at the moment. Şu an İngilizce çalışıyorum. There............. various indications that the current financial crisis.......... a damaging effect on technology companies. - A) are/is having - B) were/will have - C) had been/has had - D) have been/would have had - E) would have been/had had Although she............. properly yet, the recipient of the world's first face transplant............... well, according to the first scientific report of the operation. - A) hadn't smiled/would have done - B) didn't smile/will do - C) doesn't smile/may have done - D) couldn't have smiled/does - E) can't smile/is doing The discovery that the Universe............ at an accelarating rate.................. two rival teams of scientists a Nobel Prize in Physics. - A) is expanding/has earned - B) will be expanding/had earned - C) was expanding/must have earned - D) could expand/should have earned - E) ought to expand/may have earned Akademik bir sınav, örneklerde görmüş olduğunuz gibi olanla, yeni keşfedilenle, çürütülen bir savla, elde edilen yeni bir bulguyla, yapılan bir operasyonla, iddia edilen yeni bir bilimsel savla, sürmekte olan bir arkeolojik kazı ile ilgili herkesçe kabul edilebilecek objektif bilgiler/yorumların olduğu metinler veya cümleler sunar. \"Araştırmacılar şunu keşfetti, yeni yapılan kazılar daha önce bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkardı, falanca kelimenin kökeninin aslında şu dilden türediği iddia edildi\" gibi daha teknik bir dil ister. Örneğin öğrenciyken, her yaz Antalya'da bir otelde veya Kapalıçarşı'daki akrabanızın dükkanında çalışmış, turistlerle deyim yerindeyse çatır çatır İngilizce konuşup, tamamen kulaktan dolma bir şekilde İngilizce öğrenmiş olabilirsiniz. Bu size ister istemez çok iyi bir İngilizceye sahip olduğunuzu ve hatta İngilizce bildiğinizi bile düşündürebilir. Size gerçekten kötü bir haberim var! Zira bu tür bir İngilizce, en azından bu sınavda neredeyse hiç işinize yaramayacak. Ve çok iyi İngilizce konuşan siz, belki de o halinizle gireceğiniz YDS sınavında 30-35 puanın üzerine bile çıkamayacaksınız. Yukarıda adı geçen sınavlarda yer alan makaleler, konular işte bu nedenle genelde şu gibi konuları kapsar: \"Stresle Başa Çıkmanın Yolları\", \"Dillerin Kökeni\", \"1929 Dünya Ekonomik Buhranının Sebepleri\", \"Corona Virüsü\", Pandeminin İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri, Dünyanın Geleceği, Mars'ta Yerleşim Planları vs. Bu nedenle bu gibi makalelerde resmi bir üslüp kullanılır ve tıpkı gazete dilinde olduğu gibi daha ziyade Present Perfect Tense, Simple Present Tense gibi zamanların kullanıldığına şahit oluruz. German Chancellor Merkel is under pressure from power companies, which............ to invest in new power generation projects unless they............. exempt from tough emission requirements. - A) refused/have been - B) refuse/are - C) have refused/had been - D) had refused/will be - E) were refusing/are to be North Korea still............. a vast police state that............. a network of concentration camps spanning the country. - A) was maintaining/has included - B) had maintained/would include - C) is maintaining/had included - D) maintains/includes - E) maintained/will include - - - Present Tense - - Present Perfect Tense - - Past Tense - Past Perfect Tense - By + past ifade (Örneğin: by 1940) hangi tense ile kullanılan bir time expression bilmiyorsanız veya aklınıza hemen bunun HAD V3 yani Past Perfect ile kullanıldığı gelmiyorsa, will have V3 gördüğünüzde derin düşüncelere dalıyorsanız, bu, bu tenselere daha fazla yoğunlaşmanız gerekiyor demektir. Elbette bunların yanı sıra Passive Voice'un mantığını iyi kavramak ve özellikle de Adjective ve Noun Clauseları çok iyi bilmek de şart. Aklıma gelen birkaç basit YDS ipuçları ile devam edeyim. Özellikle çeviri sorularında cümleler aynen çevrilir, bunların yerleri pek değişmez. Bunu unutmayın. Ve ister İngilizce Türkçe çeviri sorusu, ister Türkçe İngilizce çeviri soruları olsun, bu tür soruları çözerken okuduğunuz metne asla kendi yorumunuzu katarak değerlendirme yapmayın! - A) Genel kanıya göre, bir dizi başka krizler yüzünden, 2008'de meydana gelen mortgage krizi insanları yanılttı. - B) 2008 mortgage krizi finansal açıdan piyasaları o kadar çok etkiledi ki, birçok insanın genel kanısını yıktı. - C) Genel kanının aksine, 2008 yılının mortgage krizi bir tek krizden oluşmuyordu, aksine bir dizi krizden ibaretti. - D) Mortgage krizinin sadece bir tane olması bekleniyordu, ancak genel beklentinin tam tersine bir dizi kriz 2008 yılında gerçekleşti. - E) 2008 yılında tıpkı insanların beklediği gibi, mortgage krizi birkaç yeni finansal krize neden oldu. Evet, bu sorudaki C şıkkına dikkat edelim şimdi. Verilen İngilizce metnin tam karşılığı olduğunu göreceksiniz. Birebir. Şimdi de bir başka örnek yazalım, bu kez Türkçe İngilizce çeviri sorusu olsun. - A) Thanks to wealth they achieved in the 1970's, Italy and Portugal are now rather distinct from other European countries. - B) Italy and Portugal, who are now the most prosperous countries in Europe, were one modest in the 1970's. - C) Having experienced financial difficulties, Italy and Portugal have now been among the wealthiest countries in Europe. - D) It was evident from their average financial situations in the 1970's that İtaly and Portugal would be among the most powerful countries in Europe today. - E) Italy and Portugal, two of the modest income countries of the 1970's, are today among the most prosperous nations in Europe. Burada da dikkat ederseniz, E şıkkındaki çeviri, verilen Türkçe metnin birebir İngilizce karşılığı oluyor. Yani çeviri sorularında okuduğumuz metne kişisel hiçbir yorum katmadan, özellikle tense ve bağlaçlara dikkat edersek, bu soruları çözmek sanıldığı kadar zor olmayacaktır. Örneğin ben olsaydım, çeviri için örnek gösterdiğim birinci soruda; despite, was, not only but a series ifadelerinin altını hemen çizerdim. Aynı şekilde, ikinci çeviri sorusunda ise, cümlenin zamanına ve \"sıradan\" kelimesinin tam karşılığına odaklanarak hareket ederdim. Hazır aklımdayken, Anlam Bütünlüğünü Bozan Cümle\" soruları ile ilgili de birkaç YDS ipucu paylaşayım. Bu tür sorularda örneğin ikinci cümleyi okuyarak soruya başlamak faydalı olabilir. Bunun elbette kesin bir garantisi yok ama yine de bir çeşit çözüm metodu olarak kullanabiliriz. Zira anlam akışını bozan cümle sorularında önce ikinci cümleyi ve sonra birinci cümleyi okuyarak gidersek, hemen ikinci cümle ile birinci arasında bir bağ olup olmadığını çabucak kavrayabiliriz. Eğer bu ikisi arasında bir bağlantı yoksa cevaba hemen ulaşmış oluruz. Ancak söylediğim gibi, bu sadece basit bir metot, sonuçta akışı bozan cümle en sonda da olabilir pekala. Gelelim \"Paragraf Tamamlama\" sorularına... Burada da bir iki önerim olacak. Paragraf tamamlama sorularında, şayet boşluk sonda ise, boşluktan hemen önceki cümleye bakılabilir. Şayet boşluk ilk cümlede ise, ikinci cümleye bakılabilir. Bu tarz paragraf tamamlama sorularında, özellikle de boşluktan sonra gelen cümlenin öznesine ve fiiline çok dikkat etmek gerekiyor sevgili arkadaşlar! Bunu unutmayın. Ayrıca boşluk sonrasında gelen cümlenin, negatif mi yoksa pozitif bir anlamla mı yüklü olduğuna da dikkat etmeliyiz. Son olarak, zamanın da es geçilmemesi gerektiğini özenle bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Sorulardaki metinleri/paragrafları/cümleleri gelişigüzel değil, tenselere, bağlaçlara dikkat ederek okuyalım. YDS bütüncül bir sınavdır. Bu şu demek oluyor: Ciddi bir gramer bilgisinin yanı sıra sıfatlara, zarflara, isimlere, phrasal verb denilen deyimsel fillere de olabildiğince hakim olmak gerekir. Bunlar arasında herhangi bir ayırım yapmadan, çalışırken hepsine eşit oranda önem vermeli ve zaman ayırmalısınız. \"Ohoo, ben tenseleri ve tenseler ile kullanılan zaman ifadelerini yaladım yuttum hocam, bitirdim, should have V3 bende zaten\" diyor olabilirsiniz. Ancak örneğin sıfat bilginiz zayıfsa, rewarding kelimesi gördüğünüz zaman aklınıza yalnızca -ing takısı almış progressive tense geliyorsa yine yandığınızın resmidir! Zira rewarding'in çok sık kullanılan ve ödüllendirici anlamına gelen bir sıfat olduğundan hiç haberiniz yok demektir. - plant: bitki, tesis - drive: sürmek, teşvik etmek, sürüklemek - share: hisse, paylaşmak - company: arkadaş, fabrika - mean: anlamına gelmek, kaba, zalim - enjoy: tadını çıkarmak, sahip olmak - even: bile, eşit, çift sayı - subject: konu, denek Peki, \"a few\" ile \"few\" arasındaki farkı biliyor musunuz? Veya \"A little\" ile \"little\" arasındaki farkı? Evet, birbirlerine çok benziyorlar gerçekten de. Hatta bunların aynı anlama geldiğini bile düşünebilirsiniz, ancak aynı anlama gelmiyorlar! \"Bunları bilsem ne olur, bilmesem ne olur\" demeyin! Tam aksine, bu ikisi arasındaki o küçücük, minicik ama çok çok önemli farkı bilmek, bir cümlede ne anlatılmak istendiğini kavramanızı sağlıyor. Örneğin a few birkaç demektir. Az anlamına gelir. Az olmasına rağmen bir yeterliliğe vurgu yapar. Few ile anlatılmak istenen ise daha da azdır. Yani bir yetersizliği vurgular. İşte örneğimiz: I have got a few friends at school. Okulda birkaç arkadaşım var. I have got few friends ise anlamca daha da olumsuzdur. Aynı şey, a little ve little için de geçerli. İşte bu yüzden, bu çok yönlü sınava her alana aynı ağırlığı vererek çalışmak gerekiyor. Dikkat edin, rakibimizin yumruğu her yerden gelebilir. Hemen nakavt olmayalım! Remzi Hoca bu söylediğim kısım ile ilgili çok güzel gruplandırmalar yapmış ve bunları ücretsiz pdf olarak kendi sayfasında paylaşmış. En önemli zarflar, yds en çok kullanılan sıfatlar, en çok çıkan phrasal verbler, yds en çok çıkan kelimeler vs. şeklinde. YDS en çok çıkan kelimeler listesi bu şekilde uzar gider. Bu sınava hazırlanıp bunları bilmeyen bekar erkeklere kız bile vermezler, bunlar o derece önemli. Önce ben kendim İngilizcemi geliştirmek için neler yapıyorum onu söyleyeyim size. Örneğin ben diğer birçok insanın yaptığı gibi Facebook hesabımı askıya almadım veya eskisinden daha az kullanıyor falan da değilim. Tam aksine, eskisi gibi neredeyse her gün düzenli bir şekilde göz atıyorum. Yemek ve düğün fotoğrafı görmekten bıkmış olmanıza elbette ben de hak veriyorum ama bu Facebook denen meretin modası aslında hala geçmedi ve değeri sizin onu nasıl kullandığınıza bağlı! Örneğin ben, şuradaki National Geographic Facebook Sayfasını beğendim, gönderilerini de \"başta gör\" olarak işaretledim. Her gün Facebook'u açtığımda ana ekrana farklı farklı arkadaşlarımın paylaştığı #bugünyineçokçılgınımbaby veya #crazynightattaksim veya #ocakbaşındamangalkeyfi etiketli fotoğraflar değil, deniz canlılarının yaşamlarından siyasi tarihe, tıptaki gelişmelerden küresel çaplı sorunlara kadar farklı farklı konuda, bin bir çeşit National Geographic makalesi düşüyor. 5-10 dakika içerisinde hızlıca bunlara bir göz atıyor, arada bilmediğim kelimeleri de sözlükten kontrol ederek öğreniyorum. Bu makaleler sınav tipi makaleler olduğu için, bir süre sonra ister istemez kontekste de aşina oluyorsunuz. Cümle yapıları, kelimelerin kullanım şekilleri vs. bakımından... Bu da gramer olarak da sizi kendiliğinden bir adım ileri taşıyor aslında. Pek sanmıyorum ama, sanal alemle, internetle, tabletlerle veya telefonlarla çok haşır neşir olmaktan hoşlanmayan, özellikle benim gibi eski tipte bir kitapsever de olabilirsiniz. Ne kadar güzel! Örneğin Akın Dil Eğitim tarafından çıkartılan, aşağıda resmini paylaştığım Read For Speed başlıklı bir kitap var. Bunu mutlaka satın alın! Bu kitabın özelliği şu: İçinde tam yüz tane makale var. Üstte bahsettiğim National Geographic gibi farklı farklı konularda birer-ikişer sayfalık makaleler derlenmiş, toplanmış ve bir kitap olarak basılmış. Anlamını bilmediğinizin tahmin edildiği kelimelerin de okuma parçalarının hemen yanında alıştırmalarıyla birlikte verildiği bu kitaptan, her gün bir makale okuyup kendi kendinize bile çalışabilirsiniz. Hem İngilizcenize hem genel kültüre katkı. İki önerim daha olacak. Bunlardan birincisi ve basım tarihi en eski olanı, İrem Yayıncılık tarafından yayınlanmış olan YDS Readers isimli kitap. Yazarları Suat Gürcan, Rıdvan Gürbüz, Naci Düz ve Sermin Çelik Düz. Kitapta toplam 150 tane okuma parçası/makale var. Her bir makalenin altında, o yazının nereden alındığı yani kaynağı da belirtildiği için bu web sayfalarına giderek benzer makalelere siz de ulaşabilirsiniz. O nedenle bu şekilde kaynak verilmiş olması benim çok hoşuma gitti doğrusu. Bu kitapta da okuma parçası ve kelimeler Türkçeleri ve örnek çalışma soruları ile verilmiş. Ancak kelimelerin Türkçesinin yanı sıra yakın/eş anlamlı İngilizceleri de belirtilmiş. Kitabı muadillerinden ayıran en dikkat çekici yanı ise, verilen okuma parçası/makale ile ilgili soruların, aynen YDS sınav formatında olduğu gibi dizayn edilmesi. Yani bir parçayı okuduktan sonra hem close test, hem paragraf, hem de bağlaç soruları çözüyorsunuz. Aşağıya resimleri ekledim. Kitapta bu şekilde toplam 30 makale var. Bu sayı, YDS Readers ve Read For Speed kitaplarındaki makalelere göre hayli az elbette. Ancak dediğim gibi, her bir makale için beş ayrı tipte, sınav tarzında soru bölümleri var. Yazarlar seçtikleri bu makalelerin kaynaklarını belirtmemişler ancak kitabın önsöz kısmında, seçilen bu makalelerin ÖSYM tarafından soru yazmak için kullanılan web sitelerinden alındığını belirtmişler. Evet, size tavsiye ettiğim bu üç kitap da güzel. Hangisini almak isterseniz, artık burada tercih sizin. Bu arada az önce size okuma yapmanın genel kültür olarak da çok şey katacağını söylemiştim. Farklı alanlarda okumalar yapmak, kelime dağarcığınıza yeni yeni kelimeler katıyor. Bunlar sınav sorularında karşınıza çıkabilir. Örneğin normalde Crimea kelimesinin anlamını bilmeyebilirsiniz. Özel ilgi alanınıza girmeyen bir konuda olduğu için hiç duymamış, kullanmamış da olabilirsiniz. Crimea, bugün Karadeniz'in kuzeyinde yer alan Kırım kentinin İngilizcesidir. Naples ise elbette Nepal değil, İtalya'nın Napoli şehrinin İngilizcesidir. Bunları bir yerde okuyup öğrenmiş olmak, sınavda bir soru çözerken aniden imdadınıza yetişebilir. Pirus Zaferi, çok büyük kayıp vermek uğruna kazanılan ve aslında bu nedenle sonuçta çok da fazla bir getirisi olmayan kazançları/zaferleri ifade eden bir deyimdir. Antigone ise, MÖ 5. yüzyılda yaşamış ünlü tragedya yazarı Sophokles'in meşhur bir oyunudur. Mesela bunların geçtiği bir paragrafı/cümleyi okurken, örneğin burası bir yerse oranın coğrafi konumunu ve tarihsel geçmişini gözünüzde canlandırmak, Sophokles'in Antigone oyunuyla ilgili bir bilgi kırıntısına önceden sahip olmak, Pirrus Zaferinin ne anlama geldiğini ve ne zaman kullanılabileceğini bilmek, belki de o soruyu çözerken size çok yardımcı olacak, o paragrafta yer alan ve anlamını hiç bilmediğiniz bir başka kelime için kafanızda iyi kötü bir anlam oluşturmanıza yarayacaktır. Bu yüzden bundan böyle, Discovery Channel'da yayınlanan \"Örümceklerin Cinsel Yaşamı\", National Geographic kanalında yayınlanan \"İnka Medeniyetinin Ekonomik Geçim Kaynakları\" konulu belgeseller veya \"Son Yüz Yılda Doğu Asya'da yaşanan Doğal Afetler\" konulu makalelerden ne öğrenebilirim ki diye düşünmeyi bırakın artık! Evet biliyorum bilgi sınırsızdır ancak fazlası da Hababam Sınıfındaki bilgi yarışmasında Ferit'in de söylediği gibi, göz çıkarmaz efendim. Hatta gördüğünüz gibi YDS / Yökdil sınavlarında işte böyle gayet güzel işe yarar. YDS hazırlık için yapmanız gereken en önemli şeylerden bir diğeri ise mutlaka ama mutlaka İngilizce & İngilizce sözlük kullanmak. Yıllar önce bir reklam vardı. Bu sınava hazırlanan biri, zaten yazının giriş kısımlarında bahsettiğim seviyedeyse, artık çoktan İngilizce-İngilizce sözlük kullanmaya başlamış olmalı. Bunun avantajları tahmin edemeyeceğiniz kadar çok! Bir kere açıklamalı sözlüklerde, arattığınız bir kelimenin anlamını öğrenirken, açıklama içinden yeni ve benzer sözcükler de öğreniyorsunuz. Yani bir taşla iki kuş! YDS tavsiyeleri isimli yazımı bitirmeden önce, YDS sınavı ile ilgili bazı temel bilgileri de sizlerle paylaşmak istiyorum. - - YDS'de kaç soru var? - YDS'de 80 soru sorulmaktadır. - YDS sınav süresi ne kadar? - 80 soru için verilen sınav süresi 180 dakika yani 3 saattir. Evet, YDS sınav hazırlığı için benim aklıma gelen temel öneriler bunlar. Dediklerim belki ilk anda biraz gözünüzü korkutmuş olabilir. Korkmayın, yılmayın! Amacım, en baştan da söylediğim gibi kimsenin asla şevkini kırmak veya moralini bozmak falan değil. Bilakis, doğru zamanda doğru adımları atmanız adına tamamen sizin iyiliğiniz için konuşuyorum. Dediklerimi yaptığınız zaman göreceksiniz, başaracaksınız. Sınavı geçtikten sonra bir teşekkür bile yeter. Bu arada YDS ipuçları içerisine sizin de eklemek istedikleriniz varsa, yorum kısmında paylaşırsanız çok sevinirim. YDS/Yökdil/E-YDS sınavlarına girecek herkese şimdiden başarılar diliyorum! - #Evdekal: #Evde Kal? - Corona Günlükleri: Corona Günlükleri 1. Bölüm - Diego Armando Maradona'nın Ardından: Maradona ve Manu Chao - Türkiye'de Siyaset ve Demokrasi: Türkiye'de Siyaset ve Demokrasi Not: Blogtaki içerikleri, benim kendi sesimden podcast şeklinde dinlemek isterseniz, Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazmanız yeterli. İngilizce ders notları yazısını da okudum. Her iki yazı da emek vererek hazırlanmış, belli. Faydalı içerikler. Elinize sağlık. Merhaba. Online İngilizce kurs denince ilk akla gelenlerden biri remzi hoca. Ben Facebook sayfasını takip ediyorum mesela, kelime paylaşımları faydalı. Ancak kursun içeriği hakkında ne yazık ki detaylı bilgi sahibi değilim. Örnek ders videoları incelenip ona göre karar verilebilir. Gerçi online kurs/yüz yüze eğitim meselesinde ben olsam tercih hakkımı ikincisinden yana kullanırım ama malum, zaman vs. nedeniyle günümüzde artık hep online İngilizce kursları revaçta. Bir de tabii çoğunda sonradan offline seyretme imkanı da var. İyi çalışmalar. İlk defa bir yazıyı sonuna kadar merakla okudum. Genelde böyle yazılarda daralıp, istediğim cevabı bulamayıp giderdim ama çok güzel yazmışsınız, teşekkürler. Yarın Yds-2020 var, umarım güzel geçer 🏻 Diğer yazılarınızı da okuyacağım."} {"url": "https://gezivita.com/yiruma", "text": "Dünyaca ünlü bir açık hava müzesi olan gotik tarzdaki bu köprü, İmparator IV. Charles tarafından eski ahşap Romanesk stildeki köprü yerine 1357 yılında yaptırıldı. 520 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğindeki bu egzotik köprü, üzerindeki 31 heykeli, müzisyenleri, sokak şarkıcıları, ressamları ve Prag Kalesine hakim olağanüstü manzarasıyla Praglıların ve yabancıların en çok ilgilendikleri bir turizm merkezidir. Derken kulaklarım o ana dek dinlediklerimden çok farklı, ama o en çok sevdiğim sesi işitiyor köprünün kaleye doğru çıkan yol tarafından. Algıda seçicilik mi, artık adına ne derseniz deyin. Burası nispeten tenha. Çünkü herkes öteki taraflarda toplanmış. Kaldırıma çöküyorum sessizce elimde bira bardağımla... Son çaldığı şarkı biter bitmez yanına sokuluyorum ve \"Yiruma'yı biliyor musun, ondan bir şey çalar mısın rica etsem?\" diyorum. \"River Flows in You olur mu?\" deyince dünyalar benim oluyor sanki! Şu talihsizliğime bakın ki, telefonumun şarjı bittiği için videoya kaydetme şansım olmuyor. Derken müzik bitiyor, bütün memnuniyetimle elini sıktıktan sonra bir kız yanaşıyor yanıma bu defa usulca. \"Bu müziği isteyen sen miydin?\" diyor olanca şaşkınlığıyla. Evet diyorum. \"Yiruma Koreli bir müzisyen, sen nereden biliyorsun, gerçekten çok şaşırdım, nereden geliyorsun?\" diye soruyor. İstanbul, Türkiye diyorum, şaşkınlığı bir kat daha artıyor. Kendisinin de Koreli olduğunu, düğününde River Flows İn You'nun çalındığını anlatıyor gözlerinin içi gülerek. Onu tanımış olmamdan çok hoşnut olduğunu söyleyip bir fotoğraf çekilebilir miyiz birlikte, arkadaşlarıma göstermek için diye soruyor. Selfie yapıyoruz oracıkta ayaküstü. Ayrılmadan hemen önce, dinlemediysen şayet, \"Ludovico Einaudi ismini bir kenara not et\" diye tembihlemeyi ihmal etmiyorum. Telefonunu çıkarıp not alıyor hemen. Bu kez bir başkası bana teşekkür ediyor."} {"url": "https://gezivita.com/yucel-karakus", "text": "Bu kez farklı bir konu ile karşınızdayım. Bu yazımda size çok sevdiğim, oldukça başarılı bir müzisyen arkadaşımı tanıtmak istiyorum: Yücel Karakuş'u... Yücel Karakuş ile 2013-2017 yılları arasında, dört yıl süreyle çalıştığım Işık Üniversitesinde, öğretim görevlisi olarak beraber görev yaptık. İş Sağlığı ve Güvenliği uzmanı olmasının yanı sıra, kendisi aynı zamanda çok yetenekli bir müzisyen. Müzisyen kimliğiyle hem kendi bestelerini yapıyor, hem şarkı söylüyor, hem de enstrüman çalıyor. Yani on parmağında on marifet! Ben önce biraz kendi cümlelerimle ondan kısaca bahsedeyim, hemen ardından Youtube sayfasındaki biyografi bölümünden de alıntılar yaparak, kendisinin projeleri hakkında bazı bilgiler vereceğim size. Yücel Karakuş 2019 yılında O Ses Türkiye isimli popüler yarışma programına da katıldı ve bu program sayesinde ciddi bir hayran kitlesi edindi. O tarihten bu yana İstanbul'un seçkin mekanlarında sahne alan bu değerli arkadaşımın, Türk pop müziğinden Türk halk müziğine dek uzanan oldukça geniş bir repertuvarı var diyebilirim. Kendisinin 2016 tarihli, \"Aşklambaç\" isimli bir albümü bulunuyor. Haydar Haydar isimli teklisi ise, Ses Akademi Yapım şirketi aracılığıyla 2020 yılında yayınlandı. Bu albümü tüm dijital platformlarda kolayca bulabilirsiniz. Son ve en yeni projelerinden birindeyse, 2021 yılının şubat ayının sonlarına doğru, Zeliha Sunal ile beraber, Sezen Aksu imzalı ve bizim daha çok Levent Yüksel'in sesinden hatırladığımız Karaağaç isimli şarkıyı yorumladılar. Bu şarkının klibini de buraya ekliyorum. Yücel Karakuş bestelediği şarkıları söyler. Şarkılarında aşk, umut, ayrılık ve sevmek ana temadır. Bağlama ve gitar çalmaktadır. Türk Halk Müziği, sanat müziği ve özgün eserler okur. Türküler, pop müzik, akustik müzik özel ilgi alanıdır. Neşet Ertaş'a özel ilgi ve sevgi duyar. Üniversitede öğretim görevlisidir. Yüzün üzerinde kendi şarkısı vardır. İç Anadolu Bölgesini ve Doğu Anadolu Bölgesi türkülerini ayrı sever. Sivas, Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli türküleri... 1996 yılından bu yana kendi şarkılarını besteler. Eşiyle birlikte Ses Akademi Yapım firmasının sahibidir. Sesini ve şarkılarını çok beğendiğim, kendisini severek dinlediğim Yücel Karakuş'un Spotify, Twitter, Youtube ve Instagram hesaplarını da sizinle paylaşmak istiyorum. Bir dinleyin, eminim siz de bana hemen hak verecek ve müziğini çok seveceksiniz. Buradan da bu vesileyle kendisine tekrar selamlarımı ve sevgilerimi yolluyor, müzik hayatında başarılar diliyorum! Bir başka yazımda tekrar görüşünceye dek, sevgiyle ve müzikle kalın."} {"url": "https://gezivita.com/yunanistan-genel-bilgiler", "text": "Yunanistan turu yeni bitti ve yurda döndüm. Herkes gibi ben de 2017 yılı Kurban Bayramı tatilini fırsat bilerek kısa bir kaçamak yaptım ve komşuya bir uğrayıverdim. Bayram tatili süresini aşıp 12 gün süren bu gezi, gerçekten çok ani bir kararla oldu ama yaşadığım bazı tatsızlıkları saymazsak genel itibariyle memnun kaldığımı söyleyebilirim. Evet, ülke gerçekten de özellikle Trakya illerine ve İstanbul'a çok yakın. Nitekim kara sınırından çıktıktan kısa bir süre sonra rahatlıkla Dedeağaç, Kavala, İskeçe gibi Yunanistan şehirlerine ulaşabiliyorsunuz. Biraz ilerisi de Selanik örneğin... Hepsi araç ile birkaç saatlik mesafeler arasında sıralanmış durumda. Selanik Makedonya'nın başkentidir. Roma Dünyasının ünlü Via Egnetia denen yolu Arnavutluk'un Adriyatik kıyısındaki Düreş veya Durazzo Limanından çıkar ve Selanik'e uzanırdı. Bir Yunan şehri sanmayalım, bugün öyle. Osmanlı onu Mart 1430'ta Venediklilerden aldı. Katolik Kilisesinin zulmü altında inleyen yerli halk bu fetihten hiç de şikayetçi görünmüyordu. Türkler şehre yerleşir yerleşmez genişleyen fetihleriyle birlikte Selanik, merkez olacağı geniş bir art ülke buldu. Limana gelen mallar buradan içeriye dağılıyordu. Balkanların ne zenginliği varsa buradan dünyaya taşınıyordu. Yunanistan bugüne kadar hiç görmediğim ülkelerden biriydi. Tamamı olmasa da bir kısmını aradan çıkarmış oldum böylelikle. Kabaca altta görülen Yunanistan'ın kuzeyini diyebiliriz. Bu araba ile Yunanistan turu beklediğimden de iyi geçti. Bu arada, 2018 yılı temmuz ayının sonuna doğru ise, yani ilkinden yaklaşık bir yıl sonra, başkent Atina'yı da gezme fırsatım oldu. \"Nasıl Geziyorum?\" başlıklı yazımda anlattığım plan doğrultusunda bu kez başkente de uğradım. Dolayısıyla çok geniş kapsamlı bir Yunanistan gezi rehberi hazırlamayı düşünüyorum elbette. Maceralar, sürprizler ve olaylarla dolu Yunanistan gezisi asla unutulmayacak cinsten oldu benim için. Sizin de okuyunca beğeneceğinizi umuyorum. Bu yazıda ise bir giriş mahiyetinde, Yunanistan hakkında genel bilgiler, ipuçları ve kişisel yorumlar paylaşmak istiyorum. Yunanistan denince aklıma gelen ilk birkaç şeyi sıralamam gerekirse şunları söyleyebilirim; Theodoros Angelopoulos ve onun meşhur filmi Sonsuzluk ve Bir Gün, Şehir isimli şiiri ile Konstantinos Kavafis, meşhur Yunan içkisi Ouzo, 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ve tabii ki Fedon. Fedon da nereden çıktı şimdi bunların yanında diyebilirsiniz ama öyle yani... Yunanistan deyince birden aklıma gelenlerden biri de o işte. Neyse, şimdi Fedon'u ve şarkılarını geride bırakıp jet hızıyla esas konuya dönüyorum ben. Bu seyahatte gezdiğim Yunanistan şehirleri şunlardı: Selanik, Kavala, Halkidiki Yarımadası ve Halkidiki plajları, Thassos Adası ve Thassos plajları, Dedeağaç ve son olarak az önce söylediğim gibi başkent Atina. Yunanistan, büyük bir anakara ve irili ufaklı adalardan oluşan, toplam nüfusu 10 milyonun üzerinde olan bir ülke. Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan para birimi olarak Euro kullanıyor. En çok dikkat etmeniz gereken kısımlardan biriyle başlıyorum şimdi. Selanik gezisi yapmış, Kavala gezilecek yerler görmüş ve Thassos Adası turu yapmış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu ülkeye gelmeden önce yanınıza mutlaka yeterli miktarda nakit para alın. Kredi kartı kullanımı ülkenin kuzeyinin bu turistik bölgelerinde hemen hemen hiç yaygın değil ve kredi kartı geçen yerlerde bile kimi zaman ödemelerde sorun yaşamanız olası. Kavala'da, üstelik tam merkezdeki bir benzin istasyonunda kredi kartını kullanamadım ve nakit ödemek zorunda kaldım. Bir başka basit örneği söyleyeyim haydi: Thassos adası ulaşım için kullanılan feribot bilet parası için yalnızca nakit para kabul ediliyor. Bu da şaka gibi ama gerçek! Bunun yanı sıra Exchange Office yani döviz bürosu yok denecek kadar az, en azından benim gezdiğim şehirlerde pek yoktu. Western Union şubeleri de olmasa ülkenin hali hepten harap. Ancak onu da öyle kolay kolay bulamıyorsunuz. Bankalar döviz bozuyor ancak ciddi oranda komisyon ödemek durumunda kalabilirsiniz. Bence ülke adına çok büyük bir negatif özellik. Yunanistan bu bakımdan resmen sınıfta kaldı. Hazır Thassos adası demişken, Thassos adasına ulaşım için birkaç şey söyleyeyim. Adaya ulaşım için iki seçeneğiniz bulunuyor; Kavala'dan feribotla ulaşım veya Keramoti'den feribotla ulaşım. Kavala'dan ulaşım, sefer saatleri ve sayısı olarak biraz sıkıntılı olduğu için ben kesinlikle Keramoti Thassos adası yapın derim. Hele yazın sefer sayısı çok sık. Keramoti adanın tam karşısında yer alıyor. Buradan arabalı vapura bindikten yaklaşık 45 dakika sonra adanın merkezi olan Limenasa varacaksınız. Thassos feribot ücreti normal araçlar için 20 Euro. Araç içindeki her bir kişi için -şoför de buna dahil- ekstra 3,5 Euro ödüyorsunuz. Örneğin 4 kişilik bir ailenin ödemesi gereken ücreti, örnek olması bakımından şu şekilde hesaplayalım hemen: 20 Euro + 4 kişi X 3,5 Euro, toplamda 20+14=34 Euro. Elbette bu feribot yalnızca araçlar için değil, yaya olarak da rahatlıkla adaya ulaşabilirsiniz. Limenas'ta uygun fiyata kaliteli et yemek istiyorsanız gitmeniz gereken adres belli. Bu mekanın isminin tam olarak nasıl okunduğunu bilmiyorum ama yeri Limenas merkezde zaten, hani kime sorsanız gösterir cinsinden. Altta fotoğraflar var. Burada seçenek çok. Üstelik ücretler de makul. Etleri porsiyon halinde değil istediğiniz sayıda getiriyorlar, örneğin ben iki tane şiş yedim. Böyle tane tane menüden istediğinizi deneyebilirsiniz. Garsonlardan biri Türk, Bursa doğumlu, İskeçeli Mert Aga. Bize de sağ olsun Türkçe bildiği için fazlasıyla yardımcı oldu. Kendisine buradan ayrıca selam gönderiyorum. Adada bir akşam buraya mutlaka uğrayın, pişman olmayacaksınız. Yunan şehirlerinde halk, sabahtan gecenin ilerleyen saatlerine kadar kaldırım kafelerinde oturup bir şeyler içmeyi, geleni geçeni seyretmeyi çok seviyor. Böyle tuhaf gözlerle süzüyorlar sizi resmen, hani Bizimkilerdeki Halis'in dediği gibi: \"Yumuşak yumuşak\" Buna alışmaya çalışın, yadırgamayın, boş verin. Bildiğiniz gibi siesta öğle arası tatili demek. En çok İspanya'da baskın olduğunu düşüyordum, ta ki Yunanistana gelinceye dek... Ancak Yunanistan'daki bu siestayı ve ehl-i keyf yaşam şeklini gördükten sonra şuna kesinkes emin oldum: Ekonomisi bozuk veya kötü ülkelerin AB'nin sırtına bindirdiği yük inanılmaz. Özellikle -Brexit ve İngiltere örneğinde olduğu gibi- birçok gelişmiş ülkenin bu sarmaldan çıkmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil. Kavala'da market alışverişi için üstteki fotoğrafta görülen ucuz marketi kullanabilirsiniz. Eh, malum farklı alfabe nedeniyle buranın da ismini bilmiyorum, nasıl okunduğunu da öğrenmeyi unuttum açıkçası ama sanırım fotoğraf yeterince açık zaten. İçinde, kahvaltı için kullanabileceğiniz, hani şu tatil köylerinde sunulan küçük paketteki reçel, bal gibi yiyeceklerden tutun da alkollü ürünlere, hamur işlerine kadar ne ararsanız var. Ülkede şişe su fiyatları satılan yerlere göre değişken ama bu marketten çok ucuza su bulmak mümkün. 1,5 litre olarak satılan sulardan en ucuzunun fiyatı 0,60 cent mesela. Ama bu suyun çeşme suyundan pek bir farkı yok. Daha kalitelisini isterseniz de yine alttaki fotoğraftaki suyu alabilirsiniz, gayet leziz, içimi rahat. Selanik'te çok ciddi bir trafik söz konusu. İstanbul'dan neredeyse farkı yok. Bu da beraberinde park sorununu getiriyor. Araba ile Yunanistan gidecekseniz, park sorununu dikkate alın ve şehri gezerken kesinlikle araba kullanmayın. Yürüyerek birçok yere ulaşabilirsiniz, hem de egzersiz yapmış olursunuz. Selanik'te görülecek yerler birbirlerine çok uzak sayılmaz. Beyaz Kule, Aristotelous Meydanı, Aya Dimitros Katedrali, Selanik Atatürk Evi, Aya Sofya Kilisesi, Selanik Sahili, Galerius Sarayı, Rotunda ve Kamara Meydanı geniş bir dikdörtgen içinde konumlanmış durumda. Atatürk Evine giriş ücretsiz. Özellikle Kavala ve Aleksandropuoli'de Türkçe bilenlere rastlamak çok güçlü bir ihtimal. İngilizce bilmiyorum diye üzülmeyin, zaten Yunanlar da pek bilmiyorlar. Tabelaların da çoğunun Türkçe olduğunu hemen fark edeceksiniz. Haydi bakalım, dil sorunundan da kısmen yırttınız böylece. Başkent Atina içinse aynı şeyleri söylemek mümkün değil ne yazık ki. Atina'da Türkçe bilen birine hiç rastlamadım diyebilirim rahatlıkla. Halkidiki, Thassos gibi yerler deniz ve plajlar açısından adeta birer cennet! Halkidiki altta görülen 3 yarımadadan oluşuyor. Thassos Adasının ise her tarafında denize girebilirsiniz. Buralarda istemediğiniz kadar çok koy, sayısız plaj var. Çoğuna giriş ücretsiz. Şemsiye ve havlunuz yanınızda, aracınızın bagajındaysa istediğiniz yere serip oturabiliyorsunuz. Ücretli şemsiye ve şezlonglar da var ama almak zorunda değilsiniz. Bu çok güzel, bayağı hoşuma gitti doğrusu. Bu arada anlamışsınızdır, bu iki bölgede yani Halkidiki ve Thassos'ta araçsız gezmek inanın çok zor! Halkidiki plajları arasından Possidi Beach sakin ve durgun denizi ile çocuklu aileler için ideal bir adres. Thassos plajları arasından ise Paradise Beach ve Marble Beachi özellikle öneririm. Ancak Marble plajı çevresi mermer üretim alanı olduğu için fazlasıyla tozlu. Bu biraz can sıkıcı. Adanın güneyinde kalan Aliki'yi de çok övdüler ama zaman kalmadığı için oraya gidemedim. Yunanistan şehirler arası otobanları düzgün ve bakımlı. Tali yollar dahil hemen hemen hiç polis gözüme çarpmadı. Bu ilginçti. Yine de aşırı hız yapmamaya lütfen dikkat edin, hız sınırlarını aşmamaya özen gösterin. Otoban geçiş ücreti için otomobiller nakit olarak 2,40 Euro ödüyor, gişelere gelmeden paraları hazırlayın. Bazı benzin istasyonları ise bizdeki gibi 24 saat açık olmayabiliyor. Yunanistan otobüs ulaşım için Türkiye'den sefer yapan otobüs firmaları arasında ilk aklıma gelenler ise Alpar Turizm ve Metro Turizm. Kavala'nın iki şeyi meşhur: Kavala Kurabiyesi ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Kavala Kurabiyesini turistik yerlerden değil pastahanelerden satın alın, çok daha hesaplıya geliyor. Çoğu pastahanede kilosu 10-15 Euro arasında değişiyor. Tadı da gayet güzel. Bu, biraz pastahanenin kalitesine bağlı. Üstelik bu pastahanelerde oldukça fazla sayıda diğer tatlı çeşitlerini de bulabilirsiniz. Aman fazla yemeyin, kilo alırsınız. Türkçe tabelalardan yukarıda bahsettim. Ancak \"Türk Kahvaltısı var\" yazan her yere balıklama atlamayın, önünüze gelen kahvaltıyla kelimenin tam anlamıyla şok olabilirsiniz! Mekana girmeden önce mutlaka sorun, tabakta neler olduğunu gözlerinizle görün, öyle içeri girin. Sonra bizim gibi Türk kahvaltısı diye karşınıza domates, salatalık, üç adet zeytin -altta görebilirsiniz- ve bir dilim peynir getirip, utanmadan \"hemen hemen aynısı\" derler. Pasaportunuzda Kuzey Kıbrıs giriş-çıkış damgası varsa, Yunanistan'a alınmama ihtimaliniz çok yüksek, en azından sınırda sorun yaşayacağınız kesin. Kıbrıs'a Türk vatandaşı olarak kimlikle girebildiğinizi unutmayın ve bu bilgiyi tüm arkadaşlarınızla mutlaka hemen paylaşın! Dedeağaç yani diğer ismiyle Alexandroupoli, İpsala Sınır Kapısına yaklaşık 45 kilometre mesafede şirin bir sahil kasabası. Schengen vizeniz var ise hafta sonu gezisi/tatili için bile düşünülebilir. Yaz aylarında Dedeağaç plajlarında denize girebilir, taze deniz ürünlerini tadabilirsiniz. Alexandropouli plajları arasında favorim ise hiç şüphesiz Agia Paraskevi Dedeağaç merkezin biraz dışında, yaklaşık 10 km mesafede. Burada yaz sezonunun nisan ayında başlayıp eylül ayı ortasına doğru bittiğini de eklemiş olayım. Yunanistan'da gittiğim çoğu yerde 2 kişilik oda fiyatları (Aile pansiyonu, 3 yıldızlı otel vs) günlük 50 Euro civarında. Bence temiz aile pansiyonlarını tercih edebilirsiniz. Bunun tek olumsuz yanı, bunların çoğuna sanal ortamdan ulaşıp rezerve etme şansı pek yok. Booking gibi sitelerde ne yazık ki bulunmuyorlar. Yoğun sezon dışında giderseniz rahatlıkla yer bulabilirsiniz. Hatta yüksek sezonda bile şansınız var. Sadece gidince sağı solu iyi taramak, biraz araştırmak gerekiyor. Ben detaylı Yunanistan gezi notları içinde tek tek yer ismi vermeye çalışacağım. Lidl, Yunanistan'da tanıştığım ucuz bir market. Genelde şubeleri şehirler arası yollarda veya şehir merkezlerinin biraz dışında oluyor. Yunanistan'a araba ile gitmek kararını verirseniz, önünden geçerken \"Amaaan boşver kim uğrayacak oraya şimdi\" demeyin, Lidl'a mutlaka uğrayın. İçinde gıdadan elektroniğe bir sürü şey var. Mutlaka işinize yarar bir şeyler çıkacaktır. Yunanistan içkileri arasında öne çıkan iki isim var: Ouzo ve Tsipouro İçki seviyorsanız, dönerken mutlaka birer şişe alın. Ben Atina'dan dönerken Duty Free'den kahveli Ouzo da aldım mesela. Meyve ve kahve aromalı uzo yeni lezzetler olarak raflardaki yerini almış, haberiniz olsun. Başkent Atina Akropolü tek kelimeyle muhteşem! Atina'ya 2 veya 3 gün ayırmanızı öneririm. Bu süre, tarihi yerleri sindire sindire gezmek için size ancak yeter. Ve buraya giderseniz kesinlikle benim gibi Monastiraki çevresinde kalın. Veya Akropolis. Bu isimde metro istasyonları da var zaten. Bunlar şehrin tam merkezi oluyor. Bu iki yerden her yere yürüyerek bile ulaşırsınız. Toplu taşıma kullanımına bile gerek yok. Akropol, Aristo'nun Okulu Lykeion, Olimpia Tanrısı Zeus Tapınağı, Kerameikos gibi 5-6 tarihi yeri kapsayan kombine bir bilet satılıyor Atina'da. Ücreti 30 Euro ama öğrenci kimliğiniz varsa 15 Euro'ya geliyor. Çok uygun bir fiyat. Bu kombine bileti kesinlikle satın almanızı ve bilete dahil olan her bir yeri tek tek gezmenizi öneriyorum. Bu saydığım yerlerin herhangi birinin girişinden bileti temin edebilirsiniz. Tek tek bilet alıp girmek daha pahalıya gelecek ve hepsinden de önemlisi özellikle yazın zaten çok kalabalık olan Atina'da bir de girişte sıra beklemek durumunda kalacaksınız. Tek başına Akropol girişi bile çok uzun kuyruklara sahne olabiliyor. Kombine bilet almışsanız, siz bu tek bilet alma sırasına girmeden hızlıca giriş yapabiliyorsunuz. Yani kombineniz varsa, aman yok yere sıra beklemeyin! Atina'da yemek için herkesin gözdesi Souvlaki'yi öneriyorum. Bunun üç çeşidi var: Pork yani domuz, Chicken yani tavuk ve meat yani bildiğimiz döner. Tırnaklı pide gibi bir ekmeğin arasına bu üç çeşitten istediğiniz biri konuluyor. Biraz da sos ve patates kızartması. Sandviç gibi yiyorsunuz. Bu aslında biraz ayak üstü atıştırmalık diyeyim. Ama inanın herkes bunu yiyor, herkes buna bayılıyor! Sokakta yürürken her turistin elinde bunu görüyorsunuz mutlaka. Yalnız şunu da eklemek isterim bunu söyledikten sonra, biz Türkiye'de yaşıyoruz, hani mutfak kültürümüz engin bir derya deniz olduğu için gözünüzde öyle çok da büyütmeyin, ama siz de gidince bir deneyin yani. Bunun dışında bildiğimiz kebap da var. Onu da denedim, fena değil ama bizdeki daha lezzetli. Greek Salad dedikleri şey bizdeki salatanın aynısı. Yemek olayı da bu şekilde. - Araba ile yurt dışı turu düşünüyorsanız buraya, gezdiğim diğer bazı ülkeler hakkındaki kısa notları okumak için de burayı tıklayabilirsiniz: Gezdiğim Ülkeler Hakkında Kısa Notlar - Burada da Avrupa'da ismi pek bilinmeyen, \"Saklı Cennetler\" başlıklı yazım var: Saklı Cennetler - Türkiye'den tatil önerisi olarak ise akla gelen ilk yer Antalya oluyor elbette. Burada Antalya plajlarını tanıttığım yazım var: Antalya Plajları Yunanistan seyahati öncesi, hangi şehre giderseniz gidin, bu kitaba da mutlaka bir göz atın derim: Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları. Tek kelimeyle müthiş bir bilgi hazinesi olan bu kitabı biraz okuyup giderseniz, gezinizden maksimum keyif alırsınız. Bu yazımı beğendiyseniz, aşağıya bırakacağınız bir yorum bile beni gerçekten çok mutlu eder. Atatürk Evi beni hayal kırıklığına uğratmıştı biraz. Daha dolu, eşyaların da olduğu bir ev bekliyordum. Görevliden öğrendiğim kadarıyla eskiden eşya varmış, restore olurken onları İstanbul`a bir müzeye götürdüler diye anlattı. Yine Ata`nın evinde olmak güzel bir his tabii ki. Evet, o sistem diğer şehirlerde de gözüme çarptı, aynı Türkiye gibi 🙂 Selanik Atatürk Evi Müzesi konusunda kesinlikle aynı fikirdeyim. Ne olursa olsun eşyaların olması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda biraz ruhunu kaybetmiş gibi. Geçenlerde Şişli Atatürk Evi Müzesini gezdim mesela, orası Atatürk'ün kişisel eşyalarıyla dolu. Tabii ki Milli Mücadele açısından oranın da yeri ayrı ama Selanik de benzer olmalıydı. Nihayetinde her şey 1881 yılında orada başladı. Ne yazık ki böyle bir durum var. Ben de çok şaşırdım açıkçası. Üniversite hayatı keyifli olur diye düşünüyorum, çok pahalı olmayan bir şehir Selanik. Şimdiden başarılar, yorumun için teşekkürler! Thassos adasının merkezi olan Limenas'ta kıyı şeridinde yan yana çok sayıda balıkçı var. Menüler deniz ürünleri ağırlıklı. Mythos isimli restoranı önerebilirim mesela. Türk kahvaltısı da güzel burasının aynı zamanda."} {"url": "https://gezivita.com/yurt-disi-seyahati-insana-ne-kazandirir", "text": "Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. \"Kaç yaşında?\" derler, \"Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?\" Bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar. Deseniz ki, \"Kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı.\" Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama, \"Yüz bin liralık bir ev gördüm\" deyin, bakın nasıl \"Aman ne güzel ev!\" diye haykıracaklardır. Zygmunt Bauman'ın da vurguladığı gibi, özellikle de hızlanan küreselleşme süreci, tüketicileri sürekli ayartan ve yeni nesnelere bitmeyen bir talep yarattı. Tüketime dayalı ekonomi mantığı, tüketici doyumunun anında olması gerektiğini söylüyor. Alışveriş merkezleri öyle bir biçimde düzenlenmiştir ki, insanlar sürekli etrafına bakarak, gözlerini bir sürü cazip maldan ayırmadan oradan oraya koştururlar. Birbirleri ile yüz yüze gelip iletişim kurmaları, satılan ürünler dışında bir şey düşünmeleri, vakitlerini ticari değeri olmayan şeyler için harcamaları hemen hemen imkansızdır. Ancak bütün bu maddi kazanımlar ve eşyaya bağımlı hayatın yanında, insanın kişiliğinde yer eden ve insan karakterini geliştiren manevi kazanımlar da var hayatta. Bunlar elle tutulup gözle görülmüyor belki, ancak bizi zenginleştiriyor ve hayat standardımızı yükseltiyor. Peki yurt dışı seyahati insana ne kazandırır? Veya neler kazandırır? İşte bu sorunun yanıtını kendimden örnekler vererek açıklamak istiyorum bugün. Elbette sorunun bu şekli, cevabın olumlu olduğu yani bir şey kazandırdığı ön kabulüne dayanıyor. Peki kaybettirdiği ne var? Kaybettirdiği bir şey var mı daha doğrusu? Olabilir mi böyle bir şey sizce? Yurt dışı gezisi ne kaybettirir? Kimileri buna tabii ki para yanıtını verebilir. Hatta para, sanıyorum verilecek ilk ve belki de tek olası cevap olarak görünüyor. Yaptığım gezilerin, zaman ve özellikle para kaybı olduğunu söyleyenler de oldu çünkü bugüne kadar. Voltaire'in vaktiyle dediği gibi, bu görüşlere de elbette saygı duyuyorum ancak kesinlikle hiçbirine katılmıyorum. Kısa vadeli ve pragmatist düşünmediğimiz zaman yanıtımız çok açık aslında. Kaldı ki, yurt dışı gezi deneyiminin marjinal faydasının daha yüksek olduğuna adım gibi eminim. Artık günümüzde birçok kurumsal şirket veya firma, iş ilanlarında bile yurt dışı seyahati şart koşuyor. Yani geçmişte yabancı ülkeleri görmüş, gezmiş, farklı coğrafyalara seyahat etmiş biri olmak bir avantaja dönüşmüş durumda. Özellikle de kişisel gelişim açısından... Eh, çalışma anlayışı, iş ve görev tanımları da yavaş yavaş değişiyor artık. Bunların da giderek esnekleştiği bir çağda yaşıyoruz. Günümüzde insanlar özel yaşamlarının bir dizi kapanla dolu olduğunu hissetmekte. Gündelik dünyaları içerisinde sıkıntılarıyla başa çıkamadıklarını sezmekteler ve bu sezgilerinde de gayet haklılar. Sıradan insanların dolaysız farklılıkları ve çabaları, içinde yaşadıkları kişisel çevreyle sınırlıdır; görüş alanları ve güçleri, çalışma, aile ve komşuluk hayatına fazla yakından odaklanmış sahnelerle kısıtlıdır; kendi çevrelerini aşan muhitlerdeyse temsilen hareket etmekte ve aciz birer izleyici olarak kalmaktadırlar. Yurt dışı seyahatlerinin bana kazandırdığı ilk şey bakış açısı oldu mesela. Ufkum inanılmaz ölçüde genişledi. Gittiğim yerlerdeki insan davranışlarını daha dikkatli bir gözle incelemeye başladım. Üstelik bunu bir bilim adamı titizliği ile yapmaya çalışıyorum ve olaylara olabildiğince nesnel yaklaşıyorum. Bir nevi kontrollü gözlem aslında benimkisi. Yaşadığınız yerde/ülkede bunu deneyimlemek pratik olarak imkansız. Evet gerçekten imkansız! Üzgünüm ama durum maalesef bu. Çünkü içinde yaşadığımız toplum ve o topluma ait kültürel motifler ve hazır gelen kodlar, kalıplaşmış değer yargıları var. Bunu, biraz daha açarak şöyle izah etmeye çalışayım. İnsanlar doğumlarından itibaren belirli bir sosyal çevre içerisinde yaşarlar. Özellikle Türk toplumu gibi patriarkal bir yapıya sahip, nispeten dışa kapalı ve -son yıllardaki kimi araştırmaların nicel verileri aksini gösterse bile- çekirdek aileye nazaran toplumun büyük çoğunluğunda geniş ailenin daha dominant olduğu bir ortamda, kişiler bireysel özelliklerinin baskın ve esas olduğunu düşünse bile, aslında yaşantıyı şekillendiren daha ziyade toplumsal faktörler ve dışsal çevre oluyor. Doğan Cüceloğlu, Türk toplumunda başkaları tarafından onaylanmaya duyulan ihtiyaç ve diğerleri ile uyum içerisinde yaşama gereksinimi olan sosyal kabul gereksinimine dikkat çekiyor. Buna karşılık, örneğin başkalarına muhtaç olmadan kendi kendine yaşayabilme gereksinimi olan bağımsızlık gereksiniminin ise Amerikan toplumundaki yaygınlığını örnek gösteriyor. Yakın dönemde ortaya çıkan popüler kavram ile açıklamaya çalışırsam, buna mahalle baskısı diyebilirim. Burada da aklıma ister istemez, bununla bağlantılı olarak sosyal psikolog Solomon Asch'in Konformite kavramı geliyor. İşte bu durum, belirli sınırlar ve davranış kalıpları içinde kalmanızı ve kendinizi geliştirip değiştirmenizi engelleyici bir işlev görüyor. Seyahat etmek, yeni ülkeler, yeni insanlar görmek, farklı kültürlerle tanışmak ise bu çemberden direk ve hızlıca çıkmanızı sağlamasa bile, en azından farklı bir dünyanın olduğunu görmenize olanak tanıyor. Sosyolojik düşünmenin bireye sağladığı en önemli fayda, şimdiye kadar düşünmediği farklı bir şekilde düşünmeye başlamasını ve böylece o güne kadar tanıdığını düşündüğü dünyanın şimdi olduğundan daha farklı bir dünya olabileceğini keşfetmesini sağlamasıdır. Bunu bir mercek gibi de düşünebilirsiniz. Flu, net olmayan görüntüler bu mercek ile bir anda netleşiyor. Kendisini rahatsız etmeyecek denli düşük dereceli astigmatı olan birinin gözüne gözlük takıp farkı hemen hissetmesi gibi. Bir arkadaşım geçenlerde şöyle demişti: \"Keşke her insan/aile kısa bir süreliğine de olsa yurt dışına gidebilse, o havayı teneffüs edebilse, farklı bir dünyanın varlığını deneyimleyebilse. Veya kendi gidebilecek imkanları olmasa bile böyle bir devlet politikası bir şekilde oluşturulabilse çok güzel olurdu.\" Arkadaşım gerçekten de çok haklı. Gün doğumunu seyretmek, bir bardak soğuk suyu içmenin tadı, Beethoven'ı dinlemenin beğenisi, Ermitaj Müzesini gezmek, sevmek ve sevilmek, Tolstoy'u okumak, Goethe'yi tanımak, Shakespeare'i bilmek gibi bir yazın yapıtını okumak da dünya nimetlerinden birinin tadına varmaktır. Yazın da bir dünya nimetidir. Ben bu dünyanın bir insanı olarak salt klasikleri değil, çağdaşlarım yazarların yapıtlarını okumamışsam, onların yarattığı dünya nimetlerinin kimisinden kendimi yoksun bırakmışım demektir. Bu yoksunluk o dünya nimetlerini yaratan yazarların değil, onlardan yararlanmasını bilemediğim için benim eksikliğimdir. Çağdaşlarım Günter Grass'ı, Albert Camus'yü, Anna Seghers'i, Jean Paul Sartre'ı, Gabriel Garcia Marquez'i, Konstantin Paustovsky'i, Arthur Miller'ı ve daha yüzlerce yazarı okumamışsam, bulunduğum dünyayı tam yaşayamamışım, yaşadığım dünyanın nimetlerinden gereğince tat alamamışım demektir. Seyahat etmek bana yeni yeni bilgiler kazandırdı. Örneğin Barselona gezisi planlamıştım. Gitmeden önce İspanya kültürü, Katalan kültürü ve Barselona şehri üzerine bir takım okumalar yaptım. Kitap ve dergilerin sayfalarını karıştırdım. Zira Antoni Gaudi'yi tanımadan, onun hayatını, yaşam evrelerini ve ilham kaynaklarını bilmeden, Antoni Gaudi eserlerini ve onun şehri Barselona'yı anlamak, Barselona'yı Barselona yapan değerleri çözmek mümkün değil. Benim de yıllardır kafamda Hindistan'a, o harikalar ülkesine bir yolculuk yapma düşüncesi var. Sonunda kesin karar verince ortak konuları Hindistan olan bir sürü kitap temin ettim ve hepsini masamın üzerine yaydım. Aralarında bir bilim adamının, bir dil uzmanının, bir edebiyatçının, bir tüccarın ve bir gazetecinin izlenimleri de vardı. Çünkü değişik görüşleri içeren kitaplar çok yönlüydü ve yapacağım kıyaslamalarla Hindistan gerçeğine en iyi şekilde yaklaşabilecektim. Onları yan yana koyarken değişik insanların görüşlerini öğrenmeyi ve böylece gitmek istediğim ülke üzerine geniş bir ufka sahip olmayı amaçlıyordum. Slovenya'daki doğal çevre ve ülkenin doğal güzellikleri mesela... İnsan eliyle oluşturulan kültürel çevre ile uyum içerisindeki peyzaj düzenlemelerine dikkat etmezseniz, hikayeniz ne yazık ki yarım kalır bu ülkede. Tam anlamıyla Slovenya turu yapmış sayılmazsınız. Zira Slovenler, zaten doğal olarak sahip olduğu çevreyi bir de korumuşlar ve bugünden geleceğe taşıyorlar. Bu da sizi kendiliğinden büyülüyor. Ancak bunu kavrayabilmek için, John Arne Naess'i kıyısından köşesinden okumuş olmak, Derin Ekoloji üzerine olan görüşlerini hiç olmazsa temel olarak bilmek gerekiyor. Ancak o zaman içinde yürüdüğünüz sokakların, yanından geçtiğiniz korunaklı park ve bahçelerin, rekreasyon alanlarının anlamına hükmedebilirsiniz. Yeri gelmişken biraz bu Derin Ekoloji kavramından bahsetmek istiyorum. Norveçli çevreci düşünür John Arne Naess tarafından geliştirilen bu düşünce akımı, insan merkezli akımlara bir tepki olarak doğmuştur. Çevreye etik yaklaşımların başında gelen bu yaklaşım, her şeyin insan için var olduğunu savunarak, insanın doğadaki tüm varlıkların sahibi olduğu görüşü ile uzunca bir süre kabul görmüştür. Derin Ekolojistler, insan merkezli yaklaşımın bütün dünyanın merkezi olarak insanı alması ve diğer tüm canlı ve cansız varlıkları yok sayması nedeniyle, özellikle de çevresel sorunların bu çarpık anlayış terk edilmedikçe çözümlenemeyeceğini söyler. Ancak özellikle son yıllarda bu anlayış, ne mutlu ki yerini canlı merkezci ve çevre merkezci yaklaşıma bırakmıştır. Bu yaklaşımlar, farklı olarak yalnızca insanı değil, tüm canlıları ve bir bütün halinde tüm doğayı temel alır. Siz de çevre ve ekoloji gibi konulara ilgi duyuyorsanız, Ruşen Keleş'in kitapları ilk okuma yapmak için harika bir başlangıç olacaktır. Çevre Politikası isimli kitabını özellikle tavsiye ederim. Şimdi tekrar ana konuya dönüyorum. Roma'daki tarihsel mirasa nasıl sahip çıkıldığını ve korunduğunu görmek, bunu yerinde gözlemlemek için Roma İmparatorluğu hakkında birkaç önemli bilgiyi hatırlamak, imparatorluk dönemini gözümüzde canlandırmak gerekiyor. Bildiğiniz gibi, milattan önce bin yıllarından itibaren İtalya'ya Etrüskler gelmeye başladılar. Aslında İtalya'ya şehir kültürünü yerleştirip büyük bir siyasi organizasyonun temellerini atanlar da onlardı. Biliyorsunuz, Kolezyum'un yapılış tarihi milattan sonra 1. yüzyıl. Yani günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce. Dile kolay! Bunu bilerek gezmek, geziden ve Roma'dan aldığınız tadı daha da artıracak. Floransa'yı gezerken mesela, Medici Hanedanını hatırlamamak olmaz. Prens isimli yapıtıyla tanıdığımız Machiavelli de, ünlü eserini bu hanedan döneminde kaleme almıştır. Şehrin her bir köşesinde bu hanedanın ve Machiavelli'nin nefesini hissetmeniz gerekir. Machiavelli önemli yapıtlarının hepsini, hayatın garip bir cilvesi olarak biraz da bu hanedana borçludur aslında. Zira en önemli eserlerini Mediciler kendisini sürgüne gönderdiği zaman yazabilmiştir. Medicilerin kurduğu Yeni Signoria, Machiavelli'nin bütün görevlerine son verdi, onu bin florin ödemeye mahkum etti ve bir yıl boyunca Vecchio Sarayı'na ayak basmasını yasakladı. Machiavelli, Medicilere karşı bir komplonun içinde yer aldığı kuşkusuyla 1513 yılının başlarında tutuklandı ve işkence gördü. Sonuçta hapisten salıverildi ama özgürlüğü kısıtlandı: Ailesiyle birlikte Sant Andrea in Percussina'daki evine çekildi. Yoğun bir siyasal yaşamın ardından gelen bu zorunlu sürgün, bir başka açıdan Machiavelli'nin en verimli dönemi oldu, önemli yapıtlarının hepsini bu dönemde yazdı. Kotor mesela, aynı Brugge gibi, orta çağ mimarisi ile sizi büyüleyecek sevimli bir şehir. Karadağ'ın önemli turizm merkezlerinden biri. Tito ve onun Yugoslavya'sını anlamadan, tarihsel süreci hatırlamadan, onun gerçekleştirmeye çalıştığı politikayı bilmeden Kotor'u çözmek zor. Şehrin tarihi kısmının kapılarından birinde şöyle yazar: Bizden olmayanı istemeyiz ama bize ait olanı da kimseye vermeyiz. Bu söz, Tito önderliğinde gerçekleşen Bağlantısızlar Hareketinin görüngülerinden biridir aslında. Paris'e gitmeden önce üç dört Edith Piaf şarkısı dinlemek, Varşova gezisi öncesi Chopin'in hayatı ile ilgili birkaç sayfa okumak, Sırbistan turu öncesi ünlü Sırp yönetmen Emir Kusturica'nın muhteşem filmi Çingeneler Zamanını tekrar izlemek gezinize anlam katar. Seyahat konulu kitaplar okumak ve yeni bilgiler edinmek çok önemli yani. Wittgenstein'ın ünlü sözünü de anmadan geçmeyelim burada: Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır. Birbirlerini tanısın veya tanımasın, insanlar sıradan bir gün içerisinde birbirlerine rahatlıkla selam verip selam alıyorlar. Bariz bir şekilde selamlaşıyorlar. Üstelik bir çeşit meditasyon gibi bunu sürekli yapıyorlar. Basit bir merhabadan ileri gelen bu durum, ilk bakışta önemsiz gibi görünmesine karşın, bir süre sonra sizin üzerinizde manevi bir tatmin duygusu yaratıyor. Özellikle de bu ritüelin bir parçası olduğunuzda. Yaşadığını, var olduğunu ve uzayda bir yer kapladığını iliklerine kadar hissediyorsun adeta. Bu tutum, birilerinin, etrafındakilerin dikkatini çektiğini gösteriyor. Giderek silikleşen ve sırf bu yüzden değersizlik hissi yaşayıp ruhsal sorunlarla boğuşan modern çağ bireyleri için, belki de hayat kurtarıcı bir durum. -birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman- Toplu taşıma araçlarında mesela, şoföre onun dilini bilmeseniz, o dilde konuşmasanız, yabancı bile olsanız hello veya good morning deyince karşılık alıyorsunuz mutlaka. Denemesi bedava, gidince bir deneyin. Farkı hissedeceksiniz. Hayatında ilk kez yurt dışına çıkacaklardan özellikle ricamdır bu. Örneğin meşhur bir dondurmacının kuyruğundasınız, ya da ne bileyim pizzacıda ayakta bekliyorsunuz veya bir müze girişindesiniz. Önünüzdeki kişi birden istemsizce arkasına dönüyor veya aynısını siz arkanızdakine yapıyorsunuz. Yine gülümseyip selamlaşıyorsunuz. Hani, çok meşhur bir slogan var ya Facebook video yorumlarında; \"Dünya bir dakikalığına güzelleşiyor\" Gerçekten de öyle. Sonra herkes kendi işine bakıyor. Bu durum ister istemez beni de etkiledi. Ne yazık ki bizde böyle yaygın bir kültürel gelenek olmadığı için, örneğin İstanbul'da günaydın dediğim otobüs şoförleri suratıma boş boş bakmakla yetiniyor genelde. Kimsenin hakkını yiyemem, cevap veren de var elbette ama diğerlerine göre sayılıdır. Hele hele, üstte anlattığım gibi bir sırada falan hiç tanımadığınız biriyle merhabalaşmak... Türkiye'de, hele de mega kent İstanbul'da... Aman aman, bir düşünün ve olası sonuçlarını tahmin etmeye çalışın bakalım. Çok zorlanmayacaksınız eminim. Selam verdiğiniz kişi bir kadınsa yandınız bir defa, ne sapıklığınız kalır ne sarkıntılık ettiğiniz. Bir erkekse o da fena, ne deliliğiniz, ne de manyaklığınız kalır bu kez. Git işine kardeşim bakışları almanız an meselesidir. Sosyolog Erving Goffmann, Uygar Kayıtsızlık olarak adlandırdığı bir kavramdan bahsediyor. Buna göre, uygar kayıtsızlık, bir başka kişiyi görmezden gelmek anlamına gelmiyor kesinlikle. Her birey diğer insanların varlığını kabul eder ancak izinsiz ve davetsiz jest ve mimiklerden kaçınmaya çalışır. Bu, farkında olmadan yaptığımız bir davranıştır aslında diyor araştırmacı. Sanıyorum, ilk kez Budapeşte gezisi sırasında, yani bundan iki yıl kadar önce dikkatimi çekmişti bu durum da. Mc Donalds'ta yemek yerken, yemeğini bitirip masasından kalkan herkesin kendi tepsisini kendisinin çöpe boşalttığını gördüm. Masaların hepsine hızlıca bir göz gezdirdim. Gerçekten de bizdeki gibi bitmiş tepsiler öylece durmuyordu masalarda. Sürekli bunları toplamak için ortalıkta koşuşturan çalışanlar da yoktu. Temizlik ile ilgilenen çalışanlar yalnızca yerleri süpürüyor, kasadakiler ise sipariş alıyordu. Hepsi bu. Artık Türkiye'de, kendi ülkemde de nereye gidersem gideyim aynısını yapıyorum. Kimse bana bu yönde bir telkinde falan bulunmadı. Böyle bir kural da yok bildiğiniz gibi. Tepsi şu ana dek hiç elime yapışmadı inanın. Size de bir denemenizi tavsiye ederim. Sizin de yapışmayacak. Bugünden tezi yok mutlaka bir deneyin. .. Tam gün ortasında şehrin bütün evlerinden süpürgeler, çöp kovaları ve faraşlarla silahlanmış kadınlar çıktı ve tek kelime etmeden, yaşadıkları binaların kapılarını, girişten sokağın ortasına dek süpürmeye başladılar, orada başka kadınlarla karşılaştılar, onlar da diğer taraftan, aynı amaçla ve aynı silahlarla aşağı inmişlerdi. Sözlükler kişinin kendi kapı önünü bir binanın sokağa ya da caddeye bakan cephesine denk düşen bölümü diye tanımlar ki, bundan daha açık bir şey yoktur, fakat yine derler ki, en azından bazıları, kapının önünü süpürmekte sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. Büyük bir hata içindesiniz, dalgın sözlükçü ve filolog beyler, kapının önünü süpürmek şimdi tam da başkentin bu kadınlarının yapmaya başladıkları şeydi, tıpkı geçmişte de annelerinin ve büyük annelerinin köylerde yaptıkları şeydi ve onlar da, bu kadınların yaptıkları gibi, bunu bir sorumluluktan kaçmak için değil, bu sorumluluğu üstlenmek için yapmışlardı. Alışveriş merkezlerinde özellikle, temizlik görevlisi çalışanların arabasına doğru tepsiyle gittiğinizde alacağınız minnettar bakışlar gününüze kesinlikle bir anlam katacaktır. İşte size bir gün daha yaşamak için bir sebep daha! Ve son bir önemli not daha paylaşayım bu konu ile ilgili hazır aklımdayken: Yurt dışındaki çoğu şehirde Mc Donalds'larda Wi-Fi herkese ücretsiz. Evet, hem de şifresiz! Güle güle kullanın. Sıra kültürü edindim. Burada yani Türkiye'de sırıtabilir, gereğinden fazla naif, saf veya enayi olmakla suçlanabilir ve hatta komik bile görülebilirsiniz. Hiç dert değil inanın. Hayatta öz saygı çok önemlidir ve en önemlisi de bunu yitirmemektir aslında. Sıra kültürüne uyum sağlamak, sıraya girmek ve uymak, sizin öz-saygınızı kaybetmediğinizi gösteren detaylardan yalnızca biri. Örneğin en basitinden bir maç kuyruğunu düşünelim. Stadyuma girmek için düzgün bir şekilde sıra yapıp bu sıraya uygun ilerlemek, sizin sıranın hızına göre aşağı yukarı kaç dakikada içeri girebileceğinizi anlamanıza ve kaç dakika daha sırada bekleyeceğinizi hesaplamanıza rahatça imkan tanır. Oysa insanların sağdan soldan sürekli kaynak yaptığı, belli bir düzen göstermeyen sırada bunlardan ikisini de belirleme veya hesap etme şansınız yoktur. Ve üstelik bu muğlaklık, sizi daha da rahatsız edici davranmaya sevk edebilir, aslında olduğundan daha farklı tepkiler vermenize neden olabilir. İstanbul trafiği içinde yaşadığımız şey de bundan farksız aslında. Her ne kadar pek araba kullanmasam da, kullandığım zaman yaya geçitlerinde yayalara durup yol vermeye başladım. Şu ana dek gezdiğim 25+ ülkenin hepsinde bu kurala neredeyse harfiyen uyuluyor. Kendi ülkem Türkiye hariç! Immanuel Kant etik konusunda ilginç bir bilgi sunar bize. Buna göre filozof, ödeve uygun bir eylem ile ödevden dolayı yapılan eylemler arasında bir ayırım yapar. İlk anda her ikisi arasında hiçbir fark yokmuş gibi görünmektedir. Oysa aralarında var olan fark, eylemlerin temelindeki isteme veya niyette bulunur. Örneğin iki bakkalı ele alalım. Bu iki bakkalın da kendisinden alış veriş yapanları kandırmadıklarını ele alalım. Bunlardan biri, bunu, kandırdığı öğrenildiği takdirde müşterilerini kaybetme korkusundan diğeri ise dürüst bir insan olduğundan yapar. Ödeve uygun davranan ilk satıcının istemesinin nedeni çıkardır, oysa diğer satıcı ödev böyle gerektiriyor diye müşterilerini kandırmaz. Kant'ın bu örneğini, az önce yukarıda bahsettiğim yaya geçidindeki yaya ile karşılaşan araç sürücüsü için de uyarlayabiliriz pekala. Yayaya yol vermek için orada mutlaka bir trafik polisinin olması gerekmez. Veya aksinin yapılması durumunda yaşanacak cezalandırılma korkusu belirleyici olmamalı. Ve son olarak; denemek, deneyim diyorum. Sonucu her ne olursa olsun! Kötü de geçse seyahat etmek insanı zenginleştiriyor ve yaşamın deneyim hanesine bir artı daha atıyorsunuz. Tecrübe ve hayat deneyimi çok önemlidir. O yüzden çok düşünmeyin, harekete geçin ve yapın. Unutmayın, yapmadığınız atışları yüzde yüz ıskalarsınız. Evet, benim bir çırpıda aklıma gelenler şimdilik bunlar. Bir başka yazıda görüşünceye dek, kendinize çok iyi bakın, henüz okumadıysanız şu yazılarıma da vakit bulunca bir göz atabilirsiniz. - Ucuz seyahat etmenin püf noktaları: Ucuz Seyahat Rehberi - Gezdiğim ülkeler hakkında kısa ipuçları: Gezdiğim Ülkeler Hakkında Tavsiyeler - Kendi gezilerimi nasıl planladığımı adım adım anlattığım yazı: Nasıl Geziyorum? - Avrupa Şehirlerinden Ucuz Hostel Önerileri: Avrupa Şehirlerinden Hostel Önerileri Bağlantısızlar Hareketi: Soğuk Savaş sırasında Bandung Konferansı ile temelleri atılan ve Yugoslavya devlet başkanı Tito önderliğinde bir araya gelen ülkelerin oluşturduğu politik hareket. Bu ülkeler o dönem tarafsızlık politikası izlemişlerdir. - Zygmunt Bauman, Küreselleşme, Çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010 - Halil Demircioğlu, Roma Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2015 - Antony Giddens & Philip W. Sutton, Sosyoloji, Çev. Mesut Şenol, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2017 - Sevgi İyi & Harun Tepe, Etik, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 2014 Ne kadar dolu dolu bir yazı olmuş, öncelikle zaman buna zaman ayırıp yazman takdir edilesi. Hoca yerden göğe haklı. Bazı şeylere tanık olmak çok acı geliyor, gencecik insanların dört dörtlük ev döşeyeyim diye girdikleri dünya kadar borç mesela. Üzülmemek elde değil. Gezmek bir yana, tartışmasız bir şey benim için. Öte yandan bence toplumda birey olmanın şartlarından biri insanın kendi kendine yetmesidir. Yani anne baba evinden çıkıp evlenmeye kalkanları da hiç anlamıyorum. Hiç olmazsa ya üniversiteyi aileden uzak yaşamalı ya da tek başına çalışma hayatını yaşamalı. Bana \"çok şanslısınız\" diyenlere hep diyorum ki, bu bir tercih. Herkes kendine göre gezebilir, kısa ya da uzun, ucuz ya da pahalı bir yöntemle her şeyi deneyimleyebilir. Bu bir tercihtir ama öncelikle bunu tercih edebilecek vizyona sahip olmaktır. Maaşını sadece marka kıyafetlere, en son çıkan cep telefonuna ve hafta sonları mekan mekan gezerek bitirirsen elbette bütçe oluşturamazsın. Bir gezgin var, okusan sen de seversin. Sanırım 1,5 yıldır dünyayı geziyor. O da bir ara yazmıştı. Herkes bu kadar parayı nerden buluyorsun diye soruyormuş. Üşenmemiş gitmeden önce neler yaptığını tek tek yazmış. Özet geçeyim: İstanbul`da çalışan biriymiş, hafta sonları sağda solda gezmelerini azaltmış, evde elektrik tüketiminden, doğalgaza kadar birçok şeyi gözden geçirmiş. Buna benzer tasarruf örnekleriyle para biriktirmiş. Arabası varmış satmış, toplu taşına kullanmış falan derken hatırladığım kadarıyla 1 sene sonra yola çıkmış. Sırt çantasıyla. Kaldığı yerler tabii ki otel falan değil. Hostel çoğu, bazen de yolda karşılaştığı yerli halktan birinde kalıyor. Tam da \"Para Biriktirme Yöntemleri\" diye bir yazı yazarken sen açtın konuyu. 🙂 Yazacaklarım da o gezgin arkadaştan farklı değil aslında temelde. İhtiyaç fazlası ürün satın alımını durdurmak, lükse kaçan şeylerden kaçınmak (Her hafta sonu 2 gün pahalı bir cafede yemek yemek örneğin), toplu taşıma tercih etmek vs. Bunlar basit gibi görünse de üst üste koyunca ciddi oranda fark yaratıyor aslında. Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum insanlara. İşte bir otelde söz gelimi 3 gün konaklama bedeli, sıkı bir araştırmayla güzel bir hostelde 7 güne denk gelir gibi tavsiyeler. Ucuz seyahat rehberi başlıklı yazımda değinmiştim biraz zaten. İnsanlar Iphone'un en son modeline sahip olup da öyle yorum yapınca tuhaf oluyor tabii. Bol gezmeli yeni yıl dileklerine aynen katılıyorum! İmza: Hayatında hiç Iphone kullanmamış bir vatandaş. Guzel bir yazı. Guzel ıfade etmıssınız. Elınıze saglık."}