{"url": "http://www.gezicigunluk.com/2015-z-raporu.html\" ", "text": "Efendim, geçen yılın seyahat raporu huzurlarınızda!.. Milano Doğumgünüm en şımarığından bir kutlamayı hak ediyor demiş, memlekete gitmişiz!.. Bir sürü yeni keşif ve adresle dolu çok keyifli bir uzun haftasonuydu.. Seyahatin keşiflerini, ayrıntılarını merk edenler için detaylar MILANO 2015 yazısında.. City of İzmir İzmir'in tanıtımı için hazırlanan proje aslında dışarıdan pek belli olmasa da blog yazarlığına, sosyal medyaya ve buradaki ilişkilere bakış açımı tamamıyla değiştiren çok farklı bir deneyimdi.. Harika insanlarla tanıştım.. keşke tanımasaydım dediklerim de oldu, yalan yok!.. Bu deneyim o günden sonra beni kesinlikle değiştirdi.. Ama İzmir, canım İzmir her zamanki gibi çok, çok, çok güzeldi!.. Proje sonunda çok severek yazdığım İZMİR notlarım alakalınızı bekler.. Helsinki Hayatımın en ilginç seyahatlerinden biri olarak kalacak hep sevgili Helsinki.. Belki bir gün özleyeceğim bile, kimbilir.. \"Kuzeyde olmak\" hissini sonun kadar yaşatan, içine kapanık ama aslında size kendini açarsa pek sıcak kanlı bir şehir Helsinki.. Hep aydınlık gökyüzü, tarçın ve kahve kokusu ve yarattığı tuhaf ruh hali hep aklımda.. haydi, anlattırmayın uzun uzun bana; HELSİNKİ sayfalarına gidiverin.. herşey orada avar!.. Porvoo Porvoo, dünyanın bir yerinde hiç farkında olmadığımız ne çok sevimli ve ilginç yer olduğunun, dünyanın gez gez bitmeyeceğinin kanıtı. Helsinki'ye giderseniz uğrayın, bir balık çorbasını için, tatlısını yiyin; siz de seversiniz. Nasıl gidilir, ne yapılır hepsi PORVOO yazısında.. Bordeaux İşte yılın en güzel keşiflerinden Bordo!.. Çok anlatmayacağım, sadece ucuz bilet bulursanız hemen kapın ve tereddütsüz Bordo'ya gidin demekle yetineceğim.. Sebebi, nasılı, tüm ayrıntısı BORDEAUX yazısında.. Saros Birçok haftasonu deniz kaçamağı içinden en akılda kalanlardan biriydi.. Gökçetepe \"Sevdiğim Şeyler\" listesine çoktan girdi. Saros'ta haftasonunun notları SAROS yazısında.. Paris 2014'ün son seyahati olarak kayıtlara geçen Paris hasretini fazlasıyla hissettirince Eylül'de yine çağırdı bizi huzuruna. Yine günde bin kilometre yürüyüp şehri bitirmeye çalıştık ama yine olmadı.. Bu Paris bitmiyor. Daha döndüğümüz gün yeniden özlemeye başladık!.. Tüm PARIS yazıları gitmeyi düşünenlerin ilgisini bekler!.. Lesvos Kim bilebilirdi ki bir Yunan Adası'nı bu kadar sevebileceğimizi?.. Dünyaya göre Lesvos, bize göre Midilli çok sevdirdi kendini.. Belki de yılın en ruhu dinlendiren en iyi gelen seyahatiydi.. Aslında tam anlamıyla tatildi.. Notları henüz yazılmadılar ama yaz gelmeden, siz Midilli planlarına henüz başlamadan blogda yerini almış olacaklar.. St. Petarsburg Moskova'nın üstüne son derece turistik bulduğum St. Petersburg'u da gördük bu sene. Çok kalbimi çalmasa da güzel keşifler yaptık, Hermitage'da şatafata doyduk!.. O da ülke ilişkilerinin düzeleceği günü bekliyor anlatmak için.. Milano Biliyorum, az önce yazmıştım ama bu başka!.. O benim doğumgünüm içindi, bu da Evisual'ın.. Aile boyu seviyoruz memleketimizi, yalan değil!.. Bunun da notlarını ayrıca yazsam mı bilemedim.. Hayır, yani blogun adını Milano Günlüğü olarak falan değiştirmem gerekecek yakında!.. Yazılsın ya da yazılmasın, Milano'ya sonsuza kadar devam!.. Bol seyahatli 2015 işte böyleydi.. sıra 2016 planlarında! Bu yıl en çok görmek istediğim yer Tokyo galiba! Bambaşka bir kültür ve beni çok heyecanlandıran bir şehir.. Umarım gerçekleştirme şansı bulacağız.. Bol zamn lazım.. Sonra yine bol bol İtalya. Malum kursa da başladım, gidip İtalyanca pratik yapmam lazım. Kuzey İtalya turunun bir de güney versiyonunu yapmak var kafamda.. Ama kuzeyde de Torino, tekrar Venedik.. eh ortalardan bir Roma?.. Zagreb görülecek şehirler listemde, çok merak ediyorum.. Bakalım zaman, dünyanın gidişatı ne kadarını gerçekleştirmeye müsade edecek.. Ne olursa olsun seyahat için şartları zorlamaya devam!. Umarım seyahatlerim ve planlarım sizlere de bir ufuk açabilmiş, daha çok seyahat etmek için sizi de motive etmiştir.. Hepimize önce sağlık ve huzur sonra da bol seyahatli harika bir yıl dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/3er-3er-roma.html\" ", "text": "2018 itibarı ile güncellenen yazıya yeni bağlantılar eklenmiş ve geçerliliğini koruyan \"ısrarlı tavsiyeler\" renk ile belirginleştirilmiştir. Diğer Roma Gezi Notları için bağlantıya tıklayıp okumak istediğiniz başlığı seçebilirsiniz. BLU Dünyanın dört bir köşesine yayılan şahane işleri ile tanıdığımız BLU aslında İtalyan. Şu sıralar Roma'da büyük bir binayı üzerinde yaptığı inanılmaz çalışma ile adeta yeniden yaratıyor. Bu müthiş eseri görmek hatta bizzat yaratılışına şahit olmak için Via del Porta Fluviale'ye uğramak gerekiyor. M. U. R. O Açılımı Museo Urban di Roma olan oluşum Roma'nın Quadraro bölgesine üslenerek bu çevreye bambaşka bir ruh kazandırmış. Duvar sanatlarının en güzel örnekleri için metrodan Porta Furba Quadraro'da inip Via dei Pisoni, Piazza dei Tribuni, Via dei Lentuli civarında bir tur atmak lazım.. Pigneto 32 Semtteki diğer popüler aperitivo adresleri Necci ve Rosti'deki bahçe keyfi yerine yoldan geçen Pigneto ahalisini izleyerek açık büfe karmaşası olmaksızın atıştırmak istenirse, istikamet bu küçücük şarap barı. Yapılacak olan, menüden içecek ve rengarenk bir atıştırma tabağı seçip Pigneto'nun geceye geçişine tanık olmak.. Via del Pigneto, 32. Sweety Roma'da dondurmanın yeni modası: Kendine bir kap ya da külah boyu seç. Dondurma ya da yoğurt seçimlerini belirle, çeşmeden kendin doldur. Hazırladığın dondurmayı süslemek için şekerleme, meyve ve sosları ekle. Kendin tart, öde ve keyfini çıkar. Via del Biscione ve Via Flaminia, 492. Piazza della Madonna dei Monti Meydanlarda sosyalleşmek Roma'nın ruhunda var. Monti'nin küçük dükkanlarına yeterince zaman ayırıp iyice yorulduktan sonra hemen bu meydana gelinir. Köşedeki bakkaldan alınan içecek havuzun başında kalabalığın arasına karışıp afiyetle içilir. Rahat olmak lazım, zira işten, okuldan çıkan herkes burada toplanıp her gün aynı şeyi yapıyor. Piazza dell'Immacolata Havanın kararmasıyla popülerliği artan bir diğer meydan da bohem semt San Lorenzo'da. Semtin sokaklarına dağılmış graffitileri izleyip küçük barlarında mini bir safari yaptıktan sonra kendini buraya ait hissetmenin formülü meydanda oturup bir şeyler içmekten geçiyor. Piazzetta di S. Simeone İtalya'da bir meydanlar, bir de meydancıklar var.. Küçük ve huzurlu \"piazzeta\"lara karşı oturup birşeyler içmeden, meydanı çevreleyen binalara dair detaylar incelenmeden, meydandaki hayat yeterince gözlenmeden Roma ruhunu tam anlamıyla yakalamak mümkün değil. O zaman Roma'nın en tarihi ve en renkli sokaklarından Via dei Coronari'den geçerken bu küçük meydana varınca köşedeki mekanda biraz mola verip bu ritüeli gerçekleştirmek lazım. Pizza al Taglio Dilim pizza Roma için kesinlikle bir öğlen ritüeli. Hamur kalınlığını üzerindeki malzemenin ağırlığına orantılayan Pizzarium; patatesli ve kabak çiçekli çıtır pizzasıyla uzun kuyruklar oluşturan Antico Forno Campo di Fiori; domatesli çıtır \"rossa\" arasına şarküteri doldurtmak için Forno Roscioli ya da Forno del Ghetto.. Tarzları, tatları birbirinden farklı ama lezzeti garantili duraklar bunlar. Spazioif Oluklu mukavvadan beş dakika içinde abajura dönüşen dekoratif objeler; günün stiline göre 7 farklı şekilde takılabilen boyun aksesuarları, origami yöntemi ile tasarlanmış takılar... Tamamı Sicilyalı tasarımcılar tarafından üretilmiş onlarca yaratıcı ev aksesuarı, kişisel aksesuar ve giysi bu şahane atölye/dükkanda. Via dei Coronari, 44a. Surplus Store Konsept mağazaların en büyük güzelliği içindeki ürünler kadar dekorasyonun da çarpıcılığı. Ponte Milvio'daki Surplus da işte bu içinde bulunması keyifli mağazalardan. Sezonun çiçekli espardillerinden Celine ve Hermes'nin hit modellerine gönderme yapan çantalara, tasarım giysilerden spor aksesuarlarına rengarenk koleksiyonu olan mağazada dolaşırken motordan terasa varıncaya dek görülmedik hiçbir detay kalmasın!. Via Flaminia Vecchio, 477-481. Pigneto Sabah sakinliğinde somurtkan İtalyan teyzelerin pazar arabasını sürüklediği Pigneto, öğleden sonra evrimine başlayıp geceyarısı bambaşka bir çehreye bürünüyor. Konusunun uzmanı küçük plak dükkanları, renkli duvarları, ilginç müdavim barları, şatafattan uzak lokantaları, rahat hayatı ile alternatif zevklere hitap ediyor. Her ayın son pazarı Pigneto'da bit pazarı var. Ponte Milvio /Flaminia Pigneto'yu Karaköy kabul edersek Ponte Milvio'nun İstanbul'daki karşılığı herhalde Bebek olabilir!. Gözümüzde canlandıralım; birkaç güzel dükkan, güzel pastane ve kafeler, açık havada oturulacak bir sürü alternatif; şık şarap barları, keyifli restoranlar. Algılara yerleşen Roma'dan sıyrılıp farklı şeyler keşfetmek üzere bir akşamüstü bu bölgeye ayrılmalı. Ponte Milvio'nun pazarı da her ayın 2. Pazar gününde kuruluyor. Quartiere Coppede İstediğin kadar fotoğrafını çek, büyüsünü yansıtamayacağın yerler var. Coppede'deki Piazza Mincio işte böyle bir yer. O yüzden bu masalsı meydana bizzat gitmek, mimari detaylarına hayran kalmak lazım. Çok Gezenler Kulübü için hazırladığım yazının orijinal metni ve fotoğraflarına www. cokgezenlerkulubu. com adresinden ulaşabilirsiniz. Diğer Roma yazıları ROMA kategorisinde."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/48-saatte-oslo.html\" ", "text": "Oslo'ya gideceğimden bir gün öncesinde kendimin bile haberi yoktu!. Herşey çok ani oldu. Bunu seyahat tutkunları iyi anlar; aniden bulunan bir bilet ve karıncalanan eller. Çoktan çantaya iki parça eşya atıp kendini yolda bulmuşsundur. İşte Oslo da böyle, çok uygun fiyatlı uçak bileti bulunması ile birden bire çıkılan plansız bir yolculuktu. Şehir hakkında sadece üstünkörü birkaç not ile çıkılan yolculukta, şehirde kalış süremiz toplam 48 saat! Ama oldukça verimli bir 48 saat. İlginçtir; seyahat sonunda havaalanında uçağı beklerken sanki 10 gündür Oslo'daymışız hissiyatındaydık. Bu iyiye işaret. demek şehir yarım kalmamış, hayal edilen herşey yapılmış.. Oslo'yu ziyaret etmek için en uygun dönemin Mart ile Ağustos arasında olduğu söyleniyor. Bence yüzde yüz doğru. 1-3 Mayıs arası yapılan bu ziyarette gördüm ki, hava sıcaklığı bizim alıştığımız Türkiye ortalamasının altında. Sabahları buz denecek seviyede, akşamları da oldukça soğuk. Ancak gün içinde, güneşin en yüksek olduğu saatlerde de oldukça iyi. Güneşin yüksek olduğu derken, gün ışığının da oldukça uzun saatler etki ettiğini hemen söylemeliyim. Bulunduğum günlerde sabah 04:30'da ağarmaya başlayan gün gece 22:30 civarında ancak kararma eylemine geçiyordu. Güzel olan iki şey var: Günışığı o kadar parlak, yansıması o kadar görkemli ki, çıplak gözle sürekli bir masal sahnesinin içinde hissinde oluyor, gördiğünüz bu dünyayı çok seviyorsunuz. Bu, sanırım bu mevsimde ilk kez bu kadar Kuzey'de olmamdan kaynaklı bir algı ve keyif kaynağı. Bir diğeri ise hava karardığında gökyüzünün rengi. Hayatımda ilk kez saks mavi -ama tam anlamıyla parlak bir saks mavi- gökyüzü gördüm!.. Fotoğrafını çektim ama olmadı; o çıplak gözle gördüğüm parlaklığı telefonun kamerası yakalayamadı. Zaten genel olarak çektiğim tüm fotoğraflarda aynı sorun oldu. Herşeyin bu kadar güzel göründüğü bir doğal ışık altında kamera gerçekliği tam olarak yansıtmaya yetmiyor.. Tüm gün gökyüzüne hayran, ağaçlara, yeşile, binalara ve suya vuran ışığa aşık yürüyorsun yollarda.. Mevsimden nerelere geldim. Diyorum ki, Eylül-Mart arası gitmeyin; donarsınız!.. Karanlık bir şehir görürsünüz. Her yeri gezemezsiniz. Üşürsünüz. Beğenmezsiniz.. Siz beni dinleyin; alın güneş kreminizi, güneş gözlüğü ve şapkanızı, bir de sağlam mont yapın akşam için.. Ağustos'a kadar gidin. Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için birkaç alternatif var. NSB Trenleri ile 90 NOK ödeyerek yaklaşık 25 daikada merkez istasyona ulaşabilirsiniz. Merkeze ulaşmanın en ekonomik yolu olan bu seferler geceyarısı sona eriyor. Diğer alternatifiniz Flybussen otobüsleri ile şehir merkezindeki birkaç farklı noktadan birinde inmek ki bunun da ücreti 150 NOK. En son, en hızlı ve en pahalı alternatif ise 180 NOK. luk fiyatı ile merkez istasyona 19 dakikada jet gibi varan Flytoget Express Treni. Biz bu alternatifi neredeyse hiç düşünmezken biraz rötarlı varan uçağımızdan inip bir an önce geceye karışabilmek için kendimizin bile şaşıracağı bir hızla kendimizi önce bu trenin içinde, 20 dakika sonra da ışıl ışıl Oslo'nun içinde bulduk!.. Bahsi geçen havalimanı yönlendirmelerde Oslo Lufthaven ve merkez istasyon da Olso S olarak geçmekte. Dönüş günü merkezden havalimanına ulaşım da aynı şekilde kolayca gerçekleşiyor. Oslonun içinde bolca tramvay ve otobüs olmasına karşın biz hiç ulaşım kullanmadan geçirdik bu iki günü. Kullanmak isterseniz bilet fiyatları şöyle; tekli bilet 30, 24 saatlik bilet 90 NOK. Ayrıca turistik alternatif olan Oslo Pass'ın 24 saatliği 320; 48 saatliği ise 470 NOK. Ulaşım pahalı mı? Durun, daha ne gördünüz ki!.. Kuşbakışı Oslo semtlerinden bahsedecek olursak. Merkez istasyondan çıkıp sırtınızı denize verince sola doğru ana şehir merkezi, sağa doğru Gronland, yukarı doğru Grünerlokka yer alıyor diyebiliriz kabaca. Şehir merkezinin ana arteri Karl Johans Gate Caddesi. Kilometrelerce uzunluktaki cadde üzerine Oslo Katedrali, Parlamento, Ulusal Tiyatro, Üniversite gibi pek çok sembol bina, mağazalar, kafeler sıralanıyor ve cadde Kraliyet Sarayı ile sonlanıyor. Bu cadde ile deniz arasında kalan paralel sokaklarda tarihi şehir merkezi, Belediye, Kale gibi yine görülecek turistik bölgeler yer alıyor. Deniz kıyısından biraz daha ilerleyince karşınıza çıkacak semt Aker Bryyge. Burası yeniden yapılandırılarak tamamen modern mimarinin temsilcisi binalar, rezidanslar ile donatılan oldukça havalı bir yerleşim bölgesi. Bölgede konutlar haricinde ajanslar, galeriler, havalı dükkanlar ve hoş restoranlar var. Aker Bryyge'den bir sonraki çıkıntı, bir diğer adacık ise tamamen yapay bir ada olup üzerinde başta Astrup Fearnly müzesi olmak üzere birçok çağdaş sanat eserine, galeriye ev sahipliği yapan bir medeniyet abidesi. Merkez istasyon Sentralstasyon'dan başlayarak sağa doğru devam eden bölge küçük Pakistan olarak bilinen, daha çok göçmen nüfusun yaşadığı kozmopolit bir semt olan Gronland. Cumartesi gecenin erken saatlerinde burada yaptığımız mini tur bize çevrede birçok eğlence mekanının varlığını ancak hepsinin kapısındaki kuyruk ve taşkın kalabalık karşısında kendimizi bir an önce Grünerlokka'ye geri ışınlamamız gerektiğini bir çırpıda anlattı!. Grüneklokka ise anlatmayı sona bıraktığım ve en çok övmeye hazırlandığım semt. Her yeri bir yere benzeterek anlatmak daha kolay tezinden yola çıkarak hani Berlin'in Prenzlauerberg'i var ya.. diye girebilirim konuya. Bu semt gerçekten de içimde giderek kabaran Berlin özlemini de giderdiği için beim için pek bir kıymetli. Grünerlokka şehrin en keyifli semti. Sokaklarının arasında ufak çaplı bir nehir ve pek şaşırtıcı \"şelaleler!\" geçen semt, insanları, küçük dükkanları, merkeze nazaran daha ucuz ve daha yerel mekanları, duvarları, pubları, gece kulüpleri ve kahve dükkanları ile insana \"Oh be, iyi ki gelmişim Oslo'ya\" dedirten yegane mahalle. Çok uzun süre kalmadığım için ahkam kesmeyi kendime çok hak görmediğim Oslo için en önemli tavsiyem şu olacak. Gerçekten benim kafadansanız, şehir merkezindeki turistik rotanızı bir an önce tamamlayıp kendinizi Grünerlokka'ya atın; bütün sokaklarını dolanın; publara, dükkanlara girip çıkın, avlulara göz atın; buralı olun.. Yeme İçme konusunda çok heyecanlı durumlar yok. Bol bol somon yiyeceğimizi düşünürken yerel halkın balıktan bıkıp kendini Amerikan akımına kaptırdığını farkettik. Daha öne hiçbir şehirde bu kadar çok TGI Friday's görmedim!.. Grünerlokka'da birçok küçük yerel mekan ve Aker Brygge'de güzel dekorasyonlu, hoş ambianslı birçok restoran var. En çok bu bahsettiğim iki bölgede vakit geçirmemize rağmen \"Burayı mutlaka deneyin diyebileceğim\" özel bir yemek adresi keşfedebildiğimizi söyleyemem. Bir tek bir öğle yemeğinizi Mathallen'e ayırmanızı isterim. Mathallen, Grünerlokka'da nehir kıyısında kapalı bir pazar yeri. Daha doğrusu pazar yeri havası yaratılmış, birçok yemekçinin bir araya toplandığı hareketli bir yeme içme ortamı. Tezgahlar arasında dolanıp farklı mutfaklardan bir seçim yapabilir, orta alandaki ortak masalarda bu canlı ortamın keyfini çıkararak yiyebilirsiniz. Biz burada bir farklılık yapıp Vulkanfisk tezgahından özel bir talepte bulunduk. Daha çok insanların evi için satın aldıkları füme ve marine somon çeşitlerinden bir tabak hazırlatıp yanında garnitürler ile birlikte tükettik. İyi ki bunu yapmışız çünkü hayatımızın en güzel füme somonunu burada yeme şansına erişirken aynı tarz bir tabağa bir daha hiçbir yerde rastlayamadık. İçecekleri orta alandaki Mathallen Bar'dan temin edebiliyorsunuz. Ne mutlu ki birçok Kuzey ülkesinde olduğu gibi burada da su heryerde bol bol, bazen çeşnili ve de ücretsiz.. Mathallen'in Oslo'daki en keyifli yemek molası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fish&Chips yani balık ve patates, Oslo'de her mekanda hiç sektirmeden muhakkak menüde olan en ekonomik seçenek. Biz balık-patates seansını Aker Brygge'de limana karşı açık havada oturabileceğiniz hoş mekanlardan biri olan Jarmann Gastropub'da gerçekleştirip tam bir Pazar keyfi yaptık. Özellikle güneşli Pazar günlerinde bu liman öğle yemeği ve akşamüstü için iyi seçenek. Asıl olay kahve!.. Norveç kahve kavurma ve demleme anlamında oldukça gelişmiş bir ülke ve Oslo da iyi kahve adına ününü hak eden bir şehir. Şehirde pek çok kahve dükkanı var. Ancak bir tanesinin mutlaka nitelikli kahveseverin ziyaret listesinde olması gerektiğini düşünüyorum: Tim Wendelboe. Benim semtim Grünerlokka'da yer alan bu mikrokavurucu'nun çok iyi çiftliklerden elde ettiği kahve çekirdeklerinden hazırladığı nefis kahveler var. Ayrıca ortadaki dev kavurucusu, kahve servisi, ambalajları, çalışanları ve müdavimleri ile hastası olunacak yer. Uğradığınızda burada hem kahve için hem de benim gibi meraklıysanız eviniz için çekirdek alın. Biz bu dükkanın en övündüğü ürünlerinden olan Columbia Finca Tamana çekirdekleri aldık. 250 gr. kahve yaklaşık 50 TL. civarında. Tim Wendelboe dışında listemde olup mutlaka uğramayı düşündüğüm diğer adresler Kahve dükkanı-Kokteyl Bar-Mobilya Dükkanı olan Fuglen ve Şehrin ilk nitelikli kahvecilerinden Java idi. Ancak haftasonuna biraz geç başlayıp kendini zor toparlayan şehir bu iki dükkanı ziyaret etmemi engelledi. Haftaiçi gayet erken açılan her iki mekan da haftasonu 11:00'den sonra açıldığı için bir türlü doğru saati tutturamadık, gitti!.. Fuglen'e bir şans da kokteyl saatinde vermemize rağmen, dolu ve keyifli bir anına bir türlü rastlayamadık. Bunlar dışında neredeyse her köşe başında bir şubesine rastlayabileceğiniz Kaffebrenneriet gayet kurtarıcı ve kahvesi de hiç fena değil. İsterseniz buradan da çekirdek kahve edinebilirsiniz. Ayrıca Mathallen içindeki dükkanına uğrayabileceğiniz Solberg&Hansen şehrin iyi kahvecilerinden. Diğer kahve dükkanlarının açılmasını beklerken mecburen girdiğimiz Stockfleths ise kahveden çok tarçınlı geleneksel çörek \"Kanelnurr\" ile bizi mutlu etti. Oslo'da bu çörekler çok başarılı; denk geldiğiniz yerlerde mutlaka tadın. Kahve gibi bir diğer uzmanlık alanı da bira olan Oslo'nun küçük bira üreticilerine ait mahsen tarzı pubları oldukça meşhur. İstanbul'dan cebimde adresi ile gittiğim ve daha valizi odaya atar atmaz hemen çıkıp denediğimiz Schouskjelleren'in bende yeri ayrı. Şehirle ilk tanışma saatlerine denk gelişinden mi, gerçekten çok iyi bira yaptıklarından mı, bilinmez ama burası gerçekten çok iyiydi. Düşünün, oteldeki resepsiyonist bile ismini duyunca acayip takdir etti!.. Akşamüstü 15:00'den sonra açıyor ve gece 03:30'da kapatıyor.. Bir diğer biraevi Grünerlokka Brygghus. Burası özellikle akşamüstü takılmak, Grünerlilerin arasına karışmak için ideal.. Biranızın yanına bir bardak dolusu da şekerle kavrulmuş fıstık alın, ahşap masalı rahat bir köşeye kurulun.. Karnınız açsa fish&chips ve sosis var!. Gece eğlencesinde ise rotamızda kısa kısa canlı konser mekanı Bla; gece 01:00'e doğru kapısındaki kuyruk uzayan sabahçı gece kulübü Ingensteds; şarap barı Territoriet Vin & Vinyl ve Torggata Caddesi'nin popüler ve kalabalık barı Crow var.. Gün boyu yürümenin verdiği rehavet ile hepsine kısa kısa uğrayıp mini bir Oslo gece hayatı safari yapıp 02:30 civarı, çok da etkilenmeyerek otelimizin yolunu tutuyoruz.. Oslo Pahalı mı? Ben her seyahatte farklı kesimlerden birçok yorum okumaya çalışırım. Şimdiye kadar çok şehir hakkında \"pahalı\" sıfatının kullanıldığına şahidim. Ancak birçoğu haksız ve abartılıydı. İlk kez bir şehir hakkında ben de pahalı tanımını rahatça kullanabilirim. Evet, Oslo pahalı bir şehir. Bizim yaşam standardımız ve kazançlarımız ile kıyasladığımızda oldukça pahalı bir şehir. Şimdi net kur hesaplamasına girip kafanızı daha fazla karıştırmayacağım ama kaba taslak bir hesapla yanında NOK yazan herşeyi 3'e bölerek aşağı yukarı cebinizden çıkacak TL miktarına yaklaşabilirsiniz. Kredi kartı her yerde geçiyor; öyle ki neredeyse kredi kartına daha çok mutlu olduklarını söyleyebilirim. Şehre gece yarısı vardığımız için döviz bürolarından para çeviremedik ve otel resepsiyonumuzdan rica ettik. Otellerin kuru yüksek olur, boşverin; gidin rahatça kartla harcama yapın, hiç çekinmeyin gibi dürüst bir yaklaşım ile karşılaşınca ilk denemeyi gece yarısı gittiğimiz pubda yaptık. Ve evet, nakit şart değildi!.. Garip ama gerçek; tüm seyahati, sadece kart harcaması yaparak, hiç para bozdurmadan tamamladık!.. Hiç mi bahşiş falan vermediniz? diyenleri duyar gibiyim. Efendim bu konuda son sistem pos makineleri imdada yetişiyor. Pin kodu girmeniz için uzatılan cihazlarda üstte hesap miktarı yazıyor. Bir satır altındaki TOTAL yazan yere sizin rakam girmeniz bekleniyor. Örnek: hesap 200 NOK. Total yazan yere 220 yazıp OK. e bastığınızda 200 hesaba artı 20 bahşiş eklemiş oluyorsunuz.. Biraz da yeme içme fiyatlarından bahsedeyim: Rastgele girdiğiniz bir yerde bir bardak bira ya da şarap 70-80 NOK civarında. Bir tabak yemek 170 NOK'tan başlayarak içeriğine göre 350-500 NOK'a kadar çıkabiliyor. Günün menüsü panolarda \"dogens ret\" şeklinde yazıyor ve ucuz taklidi yapıyor!. Bir fincan kahve 30-45 NOK ; 250gr çekirdek kahve 150 NOK civarında.. Opera Binası Gitmeden önce fotograflarından gördüğüm kadarıyla 'modern bir bina' tanımından ibaretti Opera biansı benim için. Bir temsile biletimiz de olmadığına göre denk gelirse uzaktan bakarız diyordum.. Ama bir şekilde Cumartesi sabahı ilk iş, istasyonun içinden geçerek onu görmeye gittik. İyi ki de gitmişiz. Kışları donan Kuzey Denizi'nin buz kütleleri arasından çıkan buzdan bir saray gibi tasarlanan bina uzaktan bakarken değil, üzerinde yürürken oldukça etkileyici. Bu kütlelerini andıran mermer zemini üzerine yürüyün mutlaka; binanın yan tarafından en tepeye çıkın. Eğimli zemin sizi binanın çatısına ulaştırıyor ve -bir an- yeryüzünün görünmediği sadece bulutları görebildiğiniz enteresan bir açı sunuyor. Bu an Oslo'da en çok etkilendiğim andı. Tabi bunda sabah çok erken gittiğimiz için çevrede büyüyü bozacak kimsenin olmaması da etkili.. Opera binasının terasından Oslo'ya bakmak mutlaka yapılması gereken şey bence.. Grand Hotel Oslo Geçmişi 140 yıla dayanan otel nefis mimarisi ile Karl Johans Gate Caddesi'nin en gösterişli binalarından. Otele ait, hemen altındaki Grand Cafe ise hala gözünün önünden akıp geçen dünyayı izlemek ve dünyaya \"görünmek\" için meşhur bir Oslo adresi. Bir kahve molası ya da geleneksel üzeri açık sandviçlerden denemek için uğrayabilirsiniz. Kraliyet Sarayı Sadece yaz aylarında (23 Haziran-23 Ağustos) rehberli ziyarete açık olan sarayın içini görmek için önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Bahçesinden saraya sırtınızı dönüp şehre bakmak daima serbest! Ulusal Müze Müze, Modern Sanatlar, Ulusal Galeri, Mimari, Dekoratif Sanatlar gibi farklı dallara ayrılmış ve farklı lokasyonlardaki müzelerden oluşuyor. Ulusal Galeri, en popüler eseri Edvard Munch'un dünyaca ünlü tablosu \"Çığlık\"ın yanısıra Manet, Cezanne gibi Empresyonist ressamların eserleri de ilgi alanımda. Giriş ücreti 50 NOK olan müzenin ziyaret saatleri Salı'dan Cuma'ya 10:00-18:00 (Perşembe 19:00) ve haftasonları da 11:00-17:00 arasında. Ulusal Müzeler hakkında ayrıntılı bilgi için http://www. nasjonalmuseet. no/en/menu/ adresine gözatmak gerekli. Ulusal Tiyatro Yine aynı cadde üzerinde görkemli tiyatro binasında kısacık bir seyahatte temsil izlemeye gelmek zor olsa da en azından önünden geçerken mimarisine dikkat edilmeli. Oslo Katedrali Yine aynı cadde üzerinde açık saatine denk gelirseniz içine girebileceğiniz katedralin heybetli bir orgu var.. Tjuvholmen Şehrin uç noktasına yapılan bu yapay ada etkileyici modern mimarisi ile öne çıkıyor. Adacık üzerinde sayısız sanat galerisi, Astrup Fearnly Müzesi ve keyifli, fotografik açık alanlar var. Sadece sokak heykelleri ve enstalasyonlar bile burayı etkileyici kılmaya yetiyor. Şehrin Çağday Sanat alanlarından en önemlisi olan Astrup Fearnly müzesi de mimari açıdan oldukça etkileyici. Jeff Koons'dan Murakami'ye uzanan geniş seçkideki çağdaş sanat koleksiyonunun yanısıra dönemsel sergiler de düzenliyor. Müze Salı'dan Cuma'ya 12:00-17:00; Perşembe 12:00-19:00 ve haftasonları 11:00-17:00 arası açık. Giriş ücreti 100 NOK. Aker Brygge Lüks konutlar, modern mimari, sayısız restoran, stil sahibi mağazalar... Şehirde tatlı hayat nerede akıyor derseniz cevabı olacak adres, özellikle güneşli havanın hakim olduğu günlerde keyifli bir gün geçirmek için ideal. Oslo Fiyordu Şehirde yaptığımıza değen bir diğer \"turistik\" aktivite ise fiyord gezisiydi. Öyle aniden, sahildeki Pazar yürüyüşünü yaparken bir anda çıktı karşımıza, bir anda karar verdik.. Batservice tarafından düzenlenen 2 saatlik turlar Belediye binasının önünden, marinadan kalkıyor. Kişibaşı 269 NOK olan tur gün içinde farklı saat seçenekleri ile yapılıyır ama benim anladığım, bizim gibi ilk grupta 10:30 gitmek oldukça mantıklı.. Tur kapsamında Oslo Fiyordunun içinde dolambaçlı bir tekne gezintisi yapıyor, o meşhur yazlık evler, adacıkları ve deniz fenerlerini görüyorsunuz. Gezi esnasında verilen bilgiler şehri, bölgenin coğrafi koşullarını ve tarihi yerini algılamakta önem taşıyor. Tura katılmayı düşünenler için bir tip: Size 10-15 dakika önce orada olmanızı söylüyorlar ancak gittiğinizde uzun bir kuyruktan sonra tur teknesine biniyorsunuz. Biz kuyruğun sonlarında kalıp cam kenarı değil, koridorda, görüş alanı kısıtlı bir yere kaldık; dolayısıyla ilk 15-20 dakika sıkıntılı geçti. Ancak kıyıdan açıldıktan sonra ayağa kalkıp kaptanın olduğu bölümdeki açık alanlardan fotoğraf çekmek ve çevreyi izlemek şansı da sadece bizim gibi koridorda oturanlarda oldu. Cam kenarı oturup izleyerek gitmek için, koridor ise fotograf çekip dolanabilmek için önem kazandı bu durumda. Siz de planınızı buna göre yapasanız daha çok keyif alabilirsiniz. Tekneye bindiğim anda vasat bulduğum gezinti, sonlandığında iyi ki katıldık diye düşünerek çok keyifli bitti. Viking Müzesi Daha önce Kopenhag'da da yaşamıştım; bu Kuzeyliler'in ilgimi çekmeyen tek durumları Viking Takıntısı!.. Hediyelik eşyadan tut her obje, her turistik etkinlik illa ki Viking soslu!.. Ben ilgilenmiyorum Dolayısı ile marinadan kalkan tekneler ile kolayca ulaşılan o meşhur Viking Müzesi'ni de programıma almıyorum. Sizin programınızda ise yine aynı şirketin tekneleri ile Bygdoy'a geçebilir, başta bu müze olmak üzere bölgedeki diğer müzeleri de ziyaret ederek turistik bir gün geçirebilirsiniz. Eski Şehir Merkezi Bana biraz Alman ekolünü, Düsseldorf sokaklarını, meydanlarını andıran bölde Karl Johans gate caddesi ile kıyı arasında kalan alanda. Belki ziyaretimiz haftasonuna denk geldiği için yeterince hareketli göremediğim bu bölgede eski ve geleneksel görünümlü restoranlar da var. Vakit bulursanız belki uğrayabilirsiniz.. Yine bu bölgede bulunan ve ücretsiz olarak gezilebilen kalden de manzaranın güzel olduğu söyleniyor. Öncelikle şunu söylemeliyim; eğer \"Viking\" istemiyorsanız size alacak hediyelik bir magnet bile yok!.. Tasarımda bu kadar yetenekli olan Kuzeyli adamlar bu konuda neden bu kadar alternatifsiz kalmış anlayamadım ama hayatımda aldığım en çirkin magnetlerden birini çantama atarak döndüm Oslo'dan.. Meyankökü'nden yapılan şekerlemeleri oldukça meşhur. Eğer yapabilirseniz Mathallen içindeki gurme dükkanlardan çikolatalı, kaplamalı, güzel ambalajlı gurme versiyonlarından alın. Somon füme ve sosları da yine havaalanı da dahil Oslo ganimeti olarak satılıyor ancak bu fiyatlarla Oslo'dan füme balık alıp da taşınır mı?.. onu bilemedim.. Bizim vazgeçilmezimiz plak alışverişini listeye eklemem lazım. Üç iyi adresim var: Big Dipper Records (Mollergata, 1) / Filter Musik (Skippergata,33) / Bare Jazz (Grensen, 8) Bare Jazz aynı zamanda hoş bir avlunun içinde ve üst katında hoş bir kafesi de var.. Plakçıların bulunduğu bölge zaten alışveriş anlamında en canlı sokakların da olduğu yerler.. Civardaki tasarım bazlı ev aksesuarları dükkanları, kitapçılar, yerel giyim mağazalarına da göz atın.. GlassMagasin şehrin şık çok katlı mağazası.. Çok sevdiğim Weekdays'in meydanda büyük bir mağazası var. Karl Johans Gate Caddesinin özellikle başlangıç bölümünde de yerel markaların dükkanları var. Bu caddeden yürürken sağlı sollu aralar ama özellikle kıyıya doğru olan aralarda daha tasarımcı bazlı ünlü İskandidav markalarının mağazalarını göreceksiniz.. Bir de, Vigeland Park'a kadar uzanan uzun yol, Hegdehaugsvien/Bogstadvien caddesinde Oslo'nun tüm lüks butiklerinin ve tasarım mağazalarının olduğunu öğrendim ama zaten oldukça pahalı bulduğum bu şehirde burada moralimi bozmak istemedim!.. Benim semtim Grünerlokka yine alışverişte de iyi. Sokak aralarına sıralanmış küçük dükkanlar nispeten ucuz, ürünler keyifli, farklı.. Kahvemi, fincanımı buradan aldım.. Granit'ten eve aksesuarlar, ıvır zıvırlar aldım.. Semtin sokaklarında Pazar günü kurulan bit pazarı, dükkanlardan kapı önlerine taşan panayır havasında bir pazar ortamı var. Ayrıca Pazar günleri Bla'da bizim Karaköy Souq'a benzeyen ufak çaplı bir tasarım pazarı ve Pazar eğlencesi var.. İşte bu kadar.. Bu kadar zamana yaklaşık olarak böyle bir Oslo sığıyor. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki bu zamanda ve bu kadar süreliğine gitmişim. Oslo. Aramızda aşk yok. Alışkanlık olacak kadar da uzun kalamadık birbirimizle.. Ama iyi ki tanıştık.. Çok teşekkür ederim :) Sanırım yakında Oslo'ya yolculuk var.. Bu mevsim bence tam zamanı.. Umarım çok keyifli geçer.. Sevgiler.. A."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/adan-zye-amsterdam-sozlugu.html\" ", "text": "O... Avrupa'nın en büyük kütüphanesi ünvanını günde 5000 ziyaretçi ile elinde bulunduran bir kütüphaneyi görmek sık ratlanan bir imkan olmadığına göre, merkez istasyon civarındayken vakit varsa Openbare Bibliotheek uğranılacak adrestir!.. (Oosterdokskade, no.143) / Ontbijt kahvaltı demek, unutmayın!.. Sabahları yemek yiyecek yer ararken belki işinize yarar.. R... Rembrandtplein: Bazen de gitmeniz değil, gitmemeniz gereken yerleri de konu ettiğim olur. Mesela bu turistik mekanlarla çevrili meydana zahmet edip hiç gitmeyin derim.. Tam turist işi.. Ama illa ki giderim derseniz meydanın ortasındaki Rembrandt'ın Night Watch tablosunun heykel versiyonu bakmanız gereken tek şey diyerek bu konuyu kapatırım.. / Birçok gezi yazısında ve şehir rehberinde yapılacak şeyler listesinde ilk üçte yazılı Red Light District benim 10 dakika yürüdükten sonra sıkıldığım, çabucak terk ettiğim mutsuz ve huzursuz eden yer olarak kayıtlara geçsin.. U... En sevdiğim caddelerden biri Utrechtstraat'ı es geçmek olmaz. De Pijp'e bağlanan cadde üzerinde güzel kafeler, küçük dükkanlar, gurme adresler var.. En güzel plakçı Concerto var.. American Apparel'den Marc Jacobs'a sevdiğimiz dükkanlar var.. Sissy Boy, Klaver 4 gibi herşeyden biraz dükkan/kafeler var.. Bir de harika kuaför salonları var ki, vakit ayırıp birine giremediğim için pişmanlık full çekiyor.. Çok detaylı bir yazıyı eğlenceli bir hale getirmişsiniz. İlgili mekan fotoğrafları da olsa hoş olur belki. Teşekkur ederim :-) Artık yazılarıma daha fazla fotoğraf eklemeye çalışıyorum, ilk fırsatta Amsterdam'a dair bir Foto/Post da hazırlayacağım ama şimdilik Amsterdam fotoğrafları gezicigunluk instagram hesabında #gezicigunlukinamsterdam etiketinde.. bol seyahatler ve sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/adan-zye-dusseldorf-sozlugu.html\" ", "text": "D... Düsseldorf Hatırası almak için en bol çeşidin olduğu adres (47, Neustrasse) Souvenier Ddorf Habibi. Bunun dışında Tourist info'ya ya da diğer birkaç dükkana da bakılır ama fazla yaratıcı şeyler beklememekte fayda var. I... Iskalanmaz kitabevi: Walter König Kunsthalle'ın köşesinde harika referans kitaplarla dolu bir cennet. Üstelik ingilizce kitaplar da mevcut. Buradan seçilen sanat kitapları valizi ağırlaştırsa da insanı keyiflendiriyor. J... Yemek beğenmekte sorun yaşayanlar için Joker: Maredo. Almanya'da çok yaygın olan et restoranları Maredolar lezzetli ve doyurucu tabaklarıyla beklentileri fazlasıyla karşılıyor. K... Dünyaca ünlü markaların butiklerinin yan yana sıralandığı Königsallee ortasından geçen kanalla da iddialı bir görünüme sahip. Cadde boyu yürürken birkaç yan sokağa da sapmakta ve özellikle Kö Galerie'yi gezmekte de fayda var. P... Heinemann, Pasta ve Çikolata için en doğru adres. Königsalle civarında dolaşırken birden bire karşınıza çıkıverecek ve aklınızı çelip yüksek fiyatlarıyla cüzdanınızı da birden bire boşaltıverecek!.. R... Rhein Kıyısı'nda keyifli bir yürüyüş için dinlenmiş ayaklar ve güzel, güneşli bir havadan başka birşeye ihtiyacınız yok. S... Şehrin önemli alışveriş caddelerinden biri de Schadow Strasse. Caddeyi gezerken Schadow Arkaden'a da uğramayı unutmayın. T... Ne yapın edin, bu şehre yolunuz düşerse Tonhalle'da bir konsere bilet edinin. Senfoni orkestrasına ev sahipliği yapan konser salonu başlıbaşına mimari bir şaheser."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/adan-zye-kopenhag-sozlugu.html\" ", "text": "E... Kuzeyli modern tasarım anlayışı şehrin ziyaretçilerini Ev Dekorasyonu konusunda kalbinden vuruyor. Şehrin tüm bölgelerine yayılmış, irili ufaklı dekorasyon mağazalarındaki neredeyse tüm ürünler, o kadar çekici ki, hepsi 'beni al, evine götür' diye bağırıyor! I... Department Store kategorisinde Illum ile Magasin birbiriyle yarışıyor.. Ancak Illums Bolighus daha küçük olmasına rağmen tamamen 'designer' ürün yelpazesi ile gönüllerde taht kuruyor. L... Burada somon balığına Laks deniyor ve çok bol bulunuyor. Izgarası, marinesi, fümesi çeşitli sos ve garnitürlerle sunulan \"laks\" balıkseverler için Kopenhag'da tercih edilebilecek en iyi alternatiflerden biri oluyor. P... Pasajlar farklı atmosferleri birbirine bağlıyor... Öğrecilerle dolu, renkli Fiolstraede ve Skindergade sokakları 'Jorck Passage' ile alışveriş tutkunlarının volta attığı Stroget'e köprü oluyor. gezicigunluk favorisi Pistolstraede sokağı ise yarı pasaj yarı iç avlu havası ve içindeki renkli dükkanları, gizli mola noktalarıyla kendini alışverişe kaptıranlara nefes aldırıyor... Bredgade ve Store Kongensgade arasındaki Sankt Anne Passage ise sanat galerileri ve antikacılar arasında huzurlu bir kaçamak vadediyor. Q... Queen's Royal Guards- Kraliyet Muhafızları pek süslü püslü giyiniyor. Nöbet değişimlerinde turistlerin ilgi odağı olan muhafızların bando takımı ile şehir turunu yakalayanlar en güzel fotoğrafları çekiyor.... Y... Yabancı Dil Kopenhaglılar'a hiç yabancı görünmüyor. İngilizce sorduğunuz her soru, herkes tarafından tereddütsüz cevaplanıyor. Şehirdeki herkes İngilizceyi ana dili kadar iyi konuşuyor."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/adanada-bir-gun.html\" ", "text": "Mersin'den tren ile geçtiğimiz Adana'dan notlar.. Tren istasyonu şehrin neredeyse tam merkezinde.. İner inmez bizi portakal ağaçları karşıladı.. Şehirdeki ilk durağımız Kazım Büfe ve meşhur muzlu sütü.. Gitmeden önce \"ne kadar farklı ve merak edilecek bir şey olabilir ki bildiğin muzlu süt işte\" diye düşünmüştüm ama bu gerçekten başka bir şey! Mutlaka denenmeli! Şehir turumuza Atatürk Müzesi'ne dönüştürülen Suphi Paşa Konağı'nı da ekledik.. Müzedeki en etkileyici fotograflardan biri Atatürk'ün son Adana ziyaretinde Taşköprü manzarasına son bakışı.. Seyhan Nehri'ni fotoğraflayarak bir Adana klasiği gerçekleştirmek istedim ama ne fayda!. Yaz aylarında nehrin suyunu ara ara kesiyorlarmış; o da bize denk geldi!. Pazar olması sebebi ile son derece sakin olan Ulu Cami çevresinde, çarşı içinde dolaşıp caminin şadırvanının olduğu güzel bahçede kısa bir mola daha verdik.. Şadırvanın olduğu güller içindeki bahçe çok dinlendiriciydi.. Birer Türk Kahvesi içtik.. Gelen öneriler arasından en merak ettiklerimden biri House of Kamer'di.. Keyifli dekorasyonunu kapalı bahçe kapısının dışından bile sevdik.. Bir öğün yeme şansım daha olsa Asya ya da İştah kebap salonunu denemek isterdim.. Akşamüstü bir keyif molası da uzun zamandır Adana'nın en sevilen konsept dükkan/kafesi olan Storie Store'da verdik.. Adana'daki bugünlük son adresimiz de ısrarlara dayanamayarak Doğan Kaymaklı Kadayıf!. Evet çok kalori ama gerçekten şa-ha-ne!.. - Adana'nın artık yurdun dört bir köşesine yayılan börekçileri (Levent, İzol ve elbette Börekçi Rıza; - Şalgamcı Ali Göde ve \"Çakmak Caddesi'ndeki şalgamcı abla\"; - Sabaha karşı Kazancılar çarşısında ciğer; - Kadayıfçı Olcay'dan Kaymaklı Billuriye yenemeden bir dahaki gelişimizde diyerek listede kaldı.. Adana yeme içme anlamında çok tehlikeli bir yer!.. Çok lezzetli şeyler var.. Ancak tüm bunlar bir yana Adana bu klasik lezzetlerinin yanısıra ülkenin en modern şehirlerinden biri.. Şahane dükkanlar, kafeler, enerjisi çok güzel yerler var.. Yetmedi.. İlk fırsatta yine gitmek lazım!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/aix-en-provenceda-guzel-bir-gun.html\" ", "text": "'Güney Fransa' her dönem çekici gelmiştir bana.. Lavanta tarlaları, üzüm bağları, empresyonist ressamlar, yavaş akan hayat çağrışımlarıyla hep 'bir gün mutlaka' listemde olan Provence bölgesine kapsamlı bir seyahat için henüz vakit ayıramamış olsam da kıyısından köşesinden bulaştığımı düşünüyorum.. Bağlar ve lavantalar arasındaki sakin yanını sonraya bırakıp Marsilya'da yavaştan akan hayata dahil olma hayaliyle uçağa atladığımda günübirlik bir Aix ziyareti kafamdaydı.. İşte bu düşünceyle çıkılan yolda güneşli bir Ekim sabahı Aix-en-Provence'a gitmek üzere Marsilya St. Charles tren istasyonundaydık.. İstasyonun önünden kalkan otobüse binip şöförden bir kişi 5.20 EUR'ya tek yön bir bilet almamızla Aix'e varmamız arasında tam 25 dakika var.. Cours Mirabeau'ya girer girmez az ötede kurulan pazar ve kalabalık karşılıyor bizi.. Pazar tezgahlarında el işleri, sabunlar, yörenin dokuma ve baskılarından dekoratif ev tekstili ve bir sürü de giysi, çanta, ayakkabı var.. Bir tezgaha yaklaştığımda çanta ve ayakkabıların dünya markalarının sahteleri olduğunu görmek beni şaşırtıyor.. Alışveriş şu anda hiç cazip değil, şehrin dokusuna bakmak, meydanlardaki kafelerde oturup hayatı izlemek niyetindeyiz.. İlk kahve molasını yine Cours Mirabeau üzerinde, zamanında Cezanne'nın müdavim olduğu Les Deux Garçons Cafe'de vermeyi planlamıştık(No.53) Ancak buraya varmaya birkaç adım kala Cafe Grillon'a vuran güneş altında sandalyelerine kurulmuş keyif yapan kalabalığı görünce fikir değiştirip buraya oturuyoruz.(No.49) Burası da yine çok eski ve iç dekorasyonu ile beğeni toplayan zarif bir kafe.. Akşam yemekleri için ayrılan üst salon oldukça şık.. Garsonumuza kahve siparişini verir vermez Marsilya'da hiç rastlamayışımıza şaşırdığımız meşhur 'Ukala Fransız Garson' tiplemesiyle de nihayet karşılaşmış olduğumuzu anlayıp bundan da bir eğlence çıkarıyoruz.. Kahve güzel, kafe güzel, hava güzel, etrafımız turistlerle çevrili öylece 15-20 dakika geçiyor.. Grillon'dan kalkınca istikamet arka sokaklar.. Önceden işaretlenen tüm ara sokaklarda geziyor, dükkanlara girip çıkıyor, küçük meydanlara çıkıyoruz.. Şehrin renkleri, havası keyifli, tek sorun çok turistik ve çok gürültülü olması.. Şu anda yazarken bile kalabalığın uğultusunu, Roma'da bile bu kadar dikkatimi çekmeyen motorsiklet gürültüsünü anımsıyorum.. Passage Agard, Place Hotel de Ville, Rue Espariat, Rue d'Italie, Rue De L'Opera, Place Des 3 Ormeaux, Place d'Albertas, Place de L'Archeveche başta olmak üzere şehrin eski bölgesinde olabildiğince fazla sokağa girip çıkarak dolanıyoruz.. En meşhur meydanlar ve sokaklar yine çok klalabalık ama yeterince dolanınca sakin, kuytu, kafamıza göre köşeler de yok değil.. Yine sokaklar arasından başka bir meydanda bu kez bir gıda pazarı çıkıyor karşımıza.. Zeytinler, baharatlar, domatesler, meyveler arasında oyalanıp bir tezgahtan siyah tuz, kurutulmuş mantarlı çeşni alıyor, sonradan saf vanilyalardan niye almadık diye dertleniyoruz.. İki meydanı çok seviyorum burada.. Place d'Albertas birincisi.. 1745'ten kalan Barok ve Rokoko meydan daha önce karşıma çıkan hiçbir meydana benzemiyor.. Çok detaylı anlatarak görecek olanların heyecanını kaçırmak ya da kafalarında bambaşka bir fotoğraf yaratmak istemiyorum.. Bana çok büyülü gelen bu meydanda bir süre kapıların önünde oturup fotoğraflar çekiyoruz.. Diğer sevdiğim meydan ise öğle yemeğini tam ortasında yediğimiz Place Des 3 Ormeaux... Geçtiğimiz popüler sokaklardaki hiçbir restoranı çekmiyor canım.. Daha az turistli, yerli insanı göreceğimiz, provençal mutfağı deneyebileceğimiz bir yer var kafamda.. İşte bu küçücük meydanın ortasında bir çeşme, yanında ya tam düşündüğüm gibi bir küçük restoran L'Epicerie.. Meydana dizilen küçük masalarında iyi ki bir yer buluyoruz.. Evet yine turist var, bir kere biz varız!, tamam ama öğle molasında gelen şehir yerlileri de etrafımda olunca işte budur! diyorum.. Meydan harika.. Sakin bir kere.. Ortadaki çeşmenin altına bir buz kovası içinde bir şişe bölgenin 'blush'ı AIX konulmuş, su öylece şırıldıyor.. Güneş binalara vurup duvarlarını renklendirmiş ama bize ancak ağaçların arasından sızarak ulaşabiliyor.. Etrafımda hep eski ve zarif binalar, masalarda hep şık, güzel, gülümseyen insanlar var.. Yemek provensal değil, dünya mutfaklarından ama olsun, yemek de ortam da lezzetli ya, gerisi boş.. Yemek bitti, kahveler içildi, restorana ait gurme ürünler dükkanı gezildi, hiç gidesim yok!.. Buradan zar zor ayrılıp Musee Granet'ye doğru giderken yine ara sokakların küçük dükkanlarında oyalanıyoruz. Aix'de hemen hemen tüm önemli lüks markaların butikleri ya çok markalı mağazalar içinde bölümleri var. Bunun yanısıra özellikle aksesuar, takı konusunda birçok dükkan, düçük tasarım objeler satan dükkanlar da çok.. Biraz dikkatli bakınca sokakları dolduran turistlerin cafe ve restoranlarda sürdükleri tatlı hayattan kalan zamanda, kollarını lüks butik poşetleri ile doldurduğu gözleniyor. Biz de bu büyüye biraz kapılmış olmalıyız ki yolumuz birkaç tasarım takı mağazası ve Paul Smith butikten geçiveriyor!.. Ama onlardan önce adresimiz müze.. Bu günkü gezimizin sanatsal kolunda Cezanne'ın atölyesini ve bu müzeyi ziyaret etmek planlanmıştı ama gezi tempomuza ve ruh halimize bakarak atölyeyi iptal edip müzeyi geziyoruz. Çok büyük bir müze değil Musee Granet belki ama önemli eserlerin evsahibi.. Picasso, Cezanne, Ingres ve Rembrandt görerek mutlu ayrılıyoruz.. Yine sokaklarda gezmeye, kendimizi meydanlarda bulmaya devam.. Meşhur badem ezmeli Calisson'u tarihi şekerlemeci Bremond'dan alıyoruz. (Rue d'Italie, 16) Ama daha önce çok defa dile getirdiğim gibi bu sadece badem aromalı bir şekerleme olabilir. Fiyatı bizim Meşhur Bebek Badem Ezmesi ile yarışır ama tadı; asla!.. Hava kararmaya başlayınca yine kalabalık bir meydanda oturup olmazsa olmaz zeytin/pastis keyfine başlıyoruz.. İkram edilen zeytinler öyle lezzetli ki ikinci pastisleri sırf bir tabak daha zeytin yiyebilmek için söylüyoruz.. Gelen geçene, karizmatik garsonumuza sarıyor, az önceki kestane krizine gülüyor ve çok güzel vakit geçiriyoruz.. Galiba burayı sevdik.. Kalabalıktan, turistten biraz şikayet etmedik değil ama güzel şeyler yaşadık burada.. Garip bir şekilde insanın içine neşe, coşku veriyor bu şehir çünkü.. Kafalar biraz güzel, keyif de yerindeyken kalkıp gidelim artık dedik.. Dönüş yoluna doğru yürümeye başlarken güzel bir ekmek fırını çarptı gözüme. Takıntım var, her şehirde ekmek almam lazım benim.. Bir şehirde fırına girip ekmek almak sanki az sonra evime gidecekmişim, burada yaşıyormuşum hissi verir bana.. İşte onun için burada da fırın görünce dayanamadım.. Bol üzümlü, fındıklı, cevizli, şenlikli bir ekmek kapıp düştük yola.. Ama yok, az önce dedim ya, ekmeği aldık mı tamam, buralıyız artık ötesi yok!.. 'Ne acelemiz var, mahallemizde dolaşıyoruz' modunu açtık bile!.. Hiç hesapsız giriverdik yolumuza çıkan restoran Le Caleche'e(Rue de la Messe, 10)... Küçük, samimi, güzel yemekli Le Caleche'de sahibi ve daha önce Antalya'da çalışmış garsonuyla sohbete ilaveten 'Fillet Boeuf', bir küçük kırmızı, kahvenin yanında müessesenin ikramı İspanyol likörünün de sonuna gelince, son otobüsü kaçırmadan Marsilya'ya dönmenin vaktidir.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/aklin-uykusu-arterde.html\" ", "text": "Beyoğlu Arter'in benim için hep ayrı bir yeri var. Şimdiye kadar hep ses getiren sergilere ev sahipliği yaparak farkını ortaya koyan galeri şimdi de İngiliz sanatçı Marc Quinn'in Aklın Uykusu sergisi ile buluşturuyor bizi. Aklın Uykusu Goya'nın Aklın Uykusu Canavarlar Üretir gravüründen ilham alarak isimlendirilmiş. 8 Şubat 27 Nisan arasında Pazartesi hariç hergün ücretsiz olarak ziyarete açık. Küratörlüğünü Selen Ansen'in yaptığı sergide herbiri birbirinden etkileyici 33 eser Arter binasına kusursuz bir şekilde konumlandırılmış. İzleyicileri İstiklal Caddesi'nden içeri buyur eden görkemli eser Dünyanın Kökeni, 3 boyutlu tarama teknolojisi ile bronzdan üretilimiş dev boyutlarda bir deniz kabuğu. Ağırlıklı olarak bronz ve mermer heykeller, fotoğraf ve resimlerden oluşan sergide sanatçının kendi kanından ürettiği ve özel bir soğutucu içinde sergilenen bir eseri de farklı materyallerle sanat üretimine eşsiz bir örnek.. Aklın uykusundan birkaç fotoğrafı galeriye eklesem de bu sergi kesinlikle fotoğraflarına bakmalık değil, \"gidip yerinde etkilenmelik\" sınıfından.. En kısa zamanda ziyaret edilmesi dileğiyle.. Gezici Gunlu'gu izliyor ve takipte olmak buyuk keyf olacaktir.. Keyifli bir yeni hafta ve keyifli calismalar diliyorum.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/altyazili-fotograflar-budapeste.html\" ", "text": "ALTYAZILI FOTOĞRAFLAR: BUDAPEŞTE By Aydan Kumpas | 19 Kasım 2013 0 Comment Budapeşte gezisinden altyazılı fotoğraflar bu galeride.. Galeriyi gezmek için ilk fotoğrafa tık.. Tuna Nehri'nde tekne turu mutlaka yapılacaklar listesinde. Özellikle şehir ışıklarını yakınca yapılan akşam turları pek keyifli Şehrin en meşhur caddesi Andrassy'de lüks butikler, tarihi kafeler ve opera binası var. Köprüler Tuna'nın süsü; en görkemlisi Aslanlı Köprü. Gece oluca şehrin havası birden değişiyor. Budapeşte geceleri çok keyifli. Yeni yıl döneminde Vörösmarty Meydanı'nda kurulan pazarda yeme içme adına ilginç deneyimler saklı. Köprüler ve tüneller şehrin olmazsa olmazı Parlamento Binası bu şehre dair fotoğrafların başrolünde hep. Maygar Allami Operahaz, için çok güzel! O kadar operaya gittim, senin kadar görkemli, asil olanını henüz başka yerde görmedim.. Koyu renkli, karanlık, heybetli binaların balkonlarında neşeli, renkli sürprizler var... Andrassy caddesindeki Terör müzesi.. Budapeşte'nin tramvayları.. 2 numara şehir turu kıvamında.. Yeni yıl pazarında sıcak şarap kokusu sarıyor her yanı.. Şehrin eski köklü kahvesi bol ama benim için Gerbeaud en şık ve en özeli. Kahramanlar Meydanı'na uğrayıp birkaç turistik kare çekmeden olur mu hiç? Kırmızı kurutulmuş macar biberi en az salamı kadar meşhur, gelirken biraz almak lazım.. Opera öncesi canlı müzik eşliğinde zarif bir akşam yemeği yemek isteyen? Geniş caddeler, güzel parklar varsa bisiklet de vardır.. Yöresel giysili macar bebekleri hediyelik eşya olarak ideal. Ahşap oyma kutulardan anahtarlıklara heryerdeler.. Kahramanlar Meydanı'ndaki heykelleri tek tek incelemek lazım ki bizim tarihimizle çakışan detaylar yakalanabilsin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/altyazili-fotograflar-napoli.html\" ", "text": "Instagram'dan beri blogda yazılar çok, fotoğraflar az oluyor farkındayım. Ama arada bir fazla yazı okumak istemeyen, gittiğim şehirlerden kareler görmek isteyenleri de unutmamak lazım. Bu günlerde biraz eski seyahatlerin fotoğraflarına yoğunlaştım; birçok şehirden bol fotoğraf paylaşmayı planlıyorum bu aralar. Bakalım... Yeni seyahatler müsaade ederse Kopenhag, Roma, Brüksel... bol bol fotograf gelecek.. Bugün Napoli ile başlıyorum. İşte seçtiğim kareler.. Via dei Tribunali Napoli'nin dar, uzun ve renkli sokaklarından yalnızca biri.. Başta pizza olmak üzere birçok ayaküstü yemek, tatlı ve kurabiye, hediyelik eşya dükkanının sıralandığı sokaktan bu sakin kareyi çıkarmak marifet bile sayılabilir! Düz bir şehir değil Napoli. Deniz seviyesinden yukaraılara doğru uzanan yokuşlu ve merdivenli sokakları bol. Hem aşağıdan yukarıya hem de yukarıdan aşağıya baklmak için zaman ve enerji lazım.. Tüm o karmaşanın içinde öyle sakin yollar, öyle güzel kareler saklı ki, şehirle başbaşa kaldığınız o anlarda bu şehre aşık olmamak mümkün değil.. Bu fotoğrafta sakin sakin arka fonu kaplayan ve Napoli manzarasına keyif katan Vezüv yanardağı halen aktif olduğuna göre güzelliğine kanmamakta fayda olabilir!.. Bu kolajda da rengarenk Napoli insanlarından objektifime takılan kareler var.. Yeme içme konusunda sınırları zorlatacak bir şehir Napoli; pizzadan sonra en çok tatlılar ile süslü pastane vitrinleri ile aklı çeliyor. Orta sırada basit birer çörek gibi duran Babba'lar şerbetli, Romlu içerikleri ile bağımlılık sebebi."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/altyazili-fotograflar-saraybosna-fotograflari_sehir_notlari.html\" ", "text": "Saraybosna gezi notları, öneriler, adresler için; TÜM SARAYBOSNA YAZILARI. Bu mavi kapının ardında en az bu kapı kadar güzel bir avlu var. Avlija. Bir öğle molası için Saraybosna favorilerimden.. Hala Osmanlı kültüründen izler taşıyan şehrin sokaklarında, bizim sokaklarımızdan aşina olduğumuz pek çok dükkana rastlayacaksınız ki, bu da onların en sevimlilerinden biri. Morica Han şehrin en turistik adreslerinden biri. Yöresel bir kahve için uğranacak hanın mimari detayları dikkate değer.. Sokak sanatları adına beni çok mutlu eden örneklere rastlamasam da Paris sokaklarından aşina olduğumuz Mr. Chat zaman zaman Saraybosna sokaklarından küçük sürprizler yapıyor. Şehrin manzara adreslerinden biri olan Park Princeva'dan şehre bakmak, aşağıdayken uğradığınız yerleri bulmaya çalışmak keyifli.. Bill Hates de esprili adı ile objektifime takılanlardan.. Mekan içeriği muamma!.. Geçmişte kültür sanat şehri olarak anılan bir yerde, bir müzenin kapısını bu şekilde \"kapalı\" görmek de savaşın izi.. Bu kare şehirde en içimi burkan görüntülerden biri. Şehirde çalışan taksi şirketlerinden biri.. Bu arada Crveni/Crveno kırmızı demek.. Şehirdeki keşiflerimden biri de Tito Marsala üzerindeki bu şapkacıydı. Babadan kalma dükkanda hala eski yöntemlerle elde üretilen şapkalardan biri de benim oldu.. Şehir dokusu, sokak tabelaları, tipografi önemli.. Nehir boyunda yapılan bir yürüyüşün bizi ulaştırdığı güzel köprü.. Şehrin sembol binalarından biri de Güzel Sanatlar Akademisi. Akademi çevresi şehirde en sevdiğim bölge aynı zamanda. Dünyanın her yerinde köprü üzerinde kilitler aynı amaca hizmet ediyor... Saraybosna köprüleri de aşıklardan nasibini almış.. Başçarşı dışında kalan bölgelerde mimari özellikler daha farklı. Bazı binalar Orta Avrupa'nın zarif şehirlerinden birinde olduğunuz hissini yaratıyor. İşte şehir dokusu.. Kafana'lar, sokaklar, tabelalar, tipografi ve kurşun izleri.. Bu Saraybosna. Birçok ziyaretçi eski tramvaylardan çok yakınıyor olsa da benim şehirde en sevdiğim detaylardan biri tramvaylar.. Yapımı çok eski tarihlere dayanan hat üzerinde ilerleyen bu eski vagonlara defalarca bindim, her rengini, her modelini ayrı sevdim.. Saraybosna Mostar arasında \"masalsı\" diyebileceğim kadar güzel bir yol var; gitmek lazım.. Şehrin en ilginç bulduğum mekanlarından biri Tito. Akşam canlı müzik, serin bahçede keyifli bir ortam sunan güzel bir bar; bahçesinde tank, top tüfek.. eski savaş oyuncakları; daha da tuhafı onların arasında oynayan çocuklar.. #fromwhereistand Saraybosna'nın Gülleri. Yol üzerinde rastlanan bu kırmızı boyalı izler savaşta tam bu noktada yaşamını yitiren masum sivilleri temsil ediyor.. hiç unutmamak için.. Eski Yugoslavya'dan izler, savaştan kalan eskiler, şehrin eskici dükkanlarında.. budget saraybosna havalimanı ofisinde kötü bir araç kiralama tecrübem oldu. İki kızkardeşle muhatap oldum. Ön ödemeli internetten aldım ful depo istedim telefon ettim gidişimden önce full vermiyoruz ama size full veririz dedi telefondaki bayan, bende sözleşme öyle zaten full teslim dedim neyse. Havalimanına vardık giriş üst kattalar yani diğerleriyle yan yana değil information desk e sorup buldum. Çıktım telde konuştuğum bayanın kardeşi hayır full değil yarım depo dedi o nasıl olacak dedim dert etmeyin ben buraya teslimat sıfır depo yazdım bakın geldiğinizde ben yardım ederim dedi. Bu birinci salvo, geri geldim bana 1/4 arabayı getirdiğim için ceza kesmeye kalktı bu sefer başka bir bayan bu telde konuştuğum sonra makbuzsuz vesaire rüşvet gibi bir parayla kurtuldum. Araçtaki çakmak çalışmıyordu teli şarj edemedik yolda. Teslimatta sordum hmm evet bir müşteri kırmış dedi nasıl yani bilmiyormuydunuz dedim biliyordum dedi rahatça. Frenler tam tutmuyordu baya sıkıntı yaşadım arabanın her yerinden ses geliyordu zaten. Arabayı 1.5 saat önceden teslim ettim otopark da hemen yanımda bu iki kardeş bitti birden hemen gidin check ini yapın gibi askeri bir sisteme girdiler hatta bağırmana gerek yok tamam anladım demek zorunda kaldım. 3 üncü salvo geldi git bekle dedi 45 dk sonra geldi arabada hasar var küçük bir şey sol altta yeni al resmi dedi. Arabaya bakalım dedim arabayı gönderdim resmi burda dedi. Dedim arabanın her yerinden ses geliyordu fark etmeden altını vurmuş olabilirim kaza sigortam varya dedim polis raporu tutturman lazımdı dedi. Zaten birşey tutmaz bu sen bin git biz sana 2 güne maille bilgi veriririz dedi. 3 gün geçti telefon ettim tamam yarın dedi. 4. gün mail attım 30 dk sonra boşnakça fatura yolladı Banja Lukaya tamire gitmiş gibi tam 80 euro tamir çıkarmış bana. Banja luka 4 saat mesafe bu arada. Telefon ettim fatura bu yapcak bir şey yok derler ödedik ve kurtulduk sonunda. Aman dikkat edin derim bu arada tamir firmasıda banja luka daki kendilerinin olduğu belli. Budget internationala şikayet ettim sağolsunlar gene bunlara yönlendirmişler şikayetimi. Cevapları şöyle 1. arabayı eksik depo getirdiği için ceza kesmeliydik kesmedik iyilik yaptık 2. arabayı erken getirdi biz 9 da çalışmaya başlıyorduk o bize 8 40 da arabayı teslimata getirdi bizim ondan ekstra çalışma ücreti almamız lazımdı ama almadık 3. en nefret ettiğim tip yalanlar, hayır arabayı beraber kontrol ettik kendisine hasarı gösterdik kabul etmişti, kendisiyle ofise beraber gittik ofiste bekletme nasıl olsun zaten beraberdik. 4. üncü yalan bize araç çakmağının çalışmadığından hiç bahsetmedi bilgimiz yok. Irkçılık yapmam ama ırkçılığa maruz kalırsamda söylerim Banja Luka merkezli bu firmanın sahibi veya çalışanı bu iki sırp kızkardeşin Türk ve Müslüman olduğum için bana böyle davrandıkları hissiyatına sahibim. Kesinlikle Budget Saraybosna Havalımanıından Araç kiralamayın."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amalfi-kiyilarindan-notlar.html\" ", "text": "Güney İtalya seyahatimizin ikinci bölümünü olarak planladığımız Amalfi Kıyıları gezi notlarına \"itiraf. nokta. com\" ile başlıyorum: Ben aslında Amalfi'yi hiç merak etmedim. Sırf bir masada İtalya konusu açılınca \"Amalfi çok güzel değil mii?\" sorusuna \"ben oraya gitmedim\" dememek için artık -bir zahmet- gidilmeli diye düşünerek mecburiyetten gittim!.. Düşünün; İtalya'nın hayatında ilk kez turist gören bir şehrine bile gidiyorsun ama ülkenin en meşhur tatil destinasyonunu yıllardır yok sayıyorsun.. Amalfi aşırı turistik, Amalfi fazla popüler, Amalfi çok züppe, Amalfi gereksiz pahalı, Amalfi haddinden fazla kalabalık... İtalyanlar bile gitmiyor Amalfi'ye... Önyargılar böyle.. Bakalım bu seyahatin sonunda bu fikirleri kırabilecek miyiz yoksa enfes Puglia seyahatinin ardından Amalfi büyük bir hata olarak mı kayıtlara geçecek?.. Bunu anlamak için önce Amalfi Notları'nın tamamını okumamız lazım :) Haydi birlikte okuyalım.. Şu noktada anlaşalım; Amalfi diye kısaca bahsettiğimiz yer aslında \"Costiera Amalfitana\" yani Amalfi Kıyıları, İtalya'nın Campania bölgesinde yer alan, müthiş bir doğa güzelliği içinde kayalık ve virajlı kıyı boyu ve ardındaki tepeler üzerinde konumlanmış birbirinden tatlı köy ve kasabalardan oluşan bir bölgenin tamamı. Ama aslen sadece \"Amalfi\" bu kıyı bölgesindeki konumlanan beldelerden yalnızca biri. Yazı boyunca arada bir kısaca Amalfi diye bahsi geçecek olsa da bu ayrımı gitmeden bilmekte fayda var. Bu arada bazı kaynaklar Positano, Amalfi gibi beldeleri il olarak tanımlasa da aslında bunların hepsi Salerno iline bağlı komün/beldeler. Hazır bu taraflara gelmişken genellikle rotaya eklenen Sorrento ve Capri ise Napoli iline bağlılar.. Burada genel tercihlerin dışında özel bir durumumuz var. Genellikle Amalfi Bölgesi'ne Napoli üzerinden ve bazen de Roma üzerinden ulaşıyor insanlar. Ancak biz Puglia bölgesinden; hem de \"oradan buraya trenle ulaşım yok, araba kiralamak şart\" denen bir yerden tren ile geliyoruz. Aklınızda olsun; Bari'den Napoli ve Salerno'ya aktarmalı ya da Taranto'dan Salerno'ya aktarmasız tren var. Hatta aynı şekilde otobüs ile ulaşım da var. Doğru araştırma ve planlama ile bölgeye ulaşabilirsiniz. Konaklama bölgesi, dolayısı ile ilk varış noktası Positano olanlar bölgeye Napoli Sorrento üzerinden ulaşırlarsa daha iyi olur ancak konaklamanız Amalfi, Minori, Maiori gibi beldelerse Salerno üzerinden gelmek en mantıklısı. Biz Minori'de konaklayacağımız için tren ile Salerno'ya ulaşıp buradan da kolayca Amalfi Kıyıları'na geçiyoruz. Amalfi'nin bölge olarak kendine has bir ulaşım dinamiği var. Bir uçtan bir uca 40 km. lik bir yol ama o kadar virajlı ve dar ki ne ile giderseniz gidin en az 1,5 saat sürüyor. Karşılıklı iki araç yolda denk geldiğinde, geçitlerde trafik duruyor, hatta geri geri gidiyor!. Evet, bir iki kez otobüs geçebilsin diye tüm araç konvoyunun geri geri gidip yol verdiğine şahit oldum. Ulaşım alternatifleriniz araç kiralamak, Sita Otobüsleri ve Travel Mar tekneleri. Araç kiralamak bu dar ve virajlı yollar için özellikle aylardan Temmuz ve Ağustos ise kalabalık nedeniyle çok can sıkıcı olabilir. Ben olsam bahar ayları dışında araç kiralamayı düşünmezdim.. düşünmedim de.. En yaygın ağ otobüslerde. Sita Otobüsleri, Salerno ile Sorrento arasında gün boyu sefer yapıyor. Bilet ücretleri varış noktasına göre 1.20, 1.80, 2.20 gibi farklı farklı. Onun için bileti alırken nereye gidip nasıl döneceğinizi satıcıya söylerseniz size en uygun bileti veriyor. Burada en önemli nokta otobüslerde kesinlikle biletin satılmadığı!. Muhakkak daima yanınızda bir çift 1.20 'lik yedek biletiniz olsun. Garantiye almak isterseniz 24 saat geçerli 8 'luk biletlerden de alabilirsiniz ama biz böyle bir bilete hiç ihtiyaç duymadık. Otobüslerin Salerno, Amalfi ve Sorrento'da ana durakları bulunuyor. Kıyı boyunca da sık sık ara duraklar mevcut. İneceğiniz durağı önceden biliyor olmak lazım ki düğmeye basabilesiniz. Aksi halde şoför her durakta durmuyor ya da uyarıda bulunmuyor. Bilgi alabileceğiniz en çok görevli Amalfi meydanında; burada bir sürü Sita üniformalı görevliden bilgi, harita, bilet alabilirsiniz. Muhakkak bir Sita otobüs saati çizelgesi edinin ve son otobüsleri kontrol edin. Aksi halde son varış noktanız olan kendi kasabanıza yürümek ya da anormal rakamlara taksiye binmek zorunda kalabilirsiniz!. Diğer bir ulaşım alternatifi bana göre joker niteliğinde olan TravelMar tekneleri. Salerno Amalfi Positano ve Maiori Minori Amalfi arasında sefer yapan bu teknelerin sefer sayısı otobüse göre daha az ve fiyatı daha yüksek ama inanılmaz zaman kazandırabilir. Salerno-Amalfi arası 35dk. ve 8 / Salerno-Positano arası 70dk. ve 12 / Amalfi-Positano arası 25dk. ve 8 olarak sefer yapıyor.. Aynı şekilde Amalfi-Maiori 15dk. ve 3 / Amalfi-Minori 10 dk. 3 / Maiori-Minori arası da 5dk. ve 3 olarak sefer yapıyor. Önerim en az bir kez uzun mesafe otobüs ile bir kere de tekne ile gitmek. Çünkü otobüs yavaş ve daha konforsuz olmasına rağmen tüm kıyıyı bu şekilde tıngır mıngır dolanarak gitmek, bölgenin ruhunu kavramak açısından bence önemli. Ayrıca yol boyu aşırı derecede manzaralı ve maceralı!. Tekne ise kıyıya sudan bakarak bambaşka manzaralar görmek açısından oldukça keyifli.. Her ikisinin de saat bilgilerini broşürünüzden kontrol edip yolların yoğun olabileceği saatlerde tekneyi, erken saatlerde de otobüsü tercih edebilirsiniz. Özellikle uzun mesafe gideceğiniz zaman ana duraktan, boş bir otobüs binip oturarak gitmek önemli. Biz Minori'de kaldığımız için hop diye oradan Amalfi'ye geçip ilk duraktan binmekte hiç sorun yaşamadık mesela.. Otobüste giderken Sorrento yönünde solda; Amalfi-Salerno yönünde sağda oturursanız manzaranız harika olacaktır. Özellikle Amalfi yönünde sağda oturunca daracık uçurum kenarlarından geçmenin heyecanı ve kıvrımlı yolun her virajda sunduğu nefis manzaralara bayılacaksınız. Ben bu noktalarda snap manyağı oldum resmen!.. Bence bu seyahatin kaderini belirleyebilecek asıl nokta bu. Nerede konaklamalı. Çünkü şu anda daha net anlayabiliyorum ki seçilecek her kasaba bambaşka bir ruh ile şekillendirebilir bu seyahati.. Burada yorum ya da öneri yerine kendi yaşadıklarımı paylaşmak daha doğru olacak galiba.. \"Nerede konaklayacağımız konusu o kadar karışık ki.. Bir yanda o fotoğraflarda gördüğümüz müthiş teraslardan manzaralar, br yanda Temmuz ayında orada olmanın doğasından gelen yoğun turist kalabalıkiarı, astronomik fiyatlar, köyler arası ulaşım problemleri!.. Tarihleri verdiğimde sistem bana 4 gecesi 1000 TL'ye gelen depodadan hallice yerler de öneriyor, 121.000 TL. lik villa da!.. Yaptığım elemeler beni Maiori ve Minori köylerinin olduğu noktaya kadar ulaştırıyor.. O manzaralı teraslar burada yok.. Ne var bilmiyorum ama Minori ile ilgili 10 dakikalık bir araştırma birden kalbimin hızlanmasına sebep oluyor. Önce en güzel yerler çoktan kapılmış diye çok üzülmüştüm ama Minori bizim seyahatimizi kolaylaştıran, hiç yormayan bir seçim oldu.. Şimdiki aklımla başka bir ksabada kalır mıydım? Kalmazdım.. Belki.. sadece belki gece halini göremediğim için ve çok sayıda güzel lokanta barındırdığı için Positano'da kalabilirdim.. çünkü Positano'nun özellikle akşamları canlı ve eğlenceli bir yer olduğunu hissettim.. ama yine de biliyorum ki, ben yine gitsem birinci tercihim Minori olacak.. Bunun dışında Ravello bölgenin en romantik, en hoş ve şımartan otellerine sahip ama eğer balayında değilsem burada kalmayı sanırım tercih etmezdim.. Amalfi beldesi ise Positano'dan sonra konaklama için en çok tercih edilen yerlerden.. Minori'den buraya geç saatte bile kolayca ulaşabildiğime göre Amalfi'de de konaklamaya daha fazla ödemezdim.. Minori'den bir sonraki kasaba Maiori yine Minori'ye benzese de sığ denizi ile daha çok çocuklu İtalyan yerli tursitlerin tercihiymiş.. burası da ekonomik bir alternatif olabilir.. Praiano, Positano'nun minyatürü gibi bir yer; burada da birçok konaklama alternatifi var.. Bunlar dışındaki yerler, daha küçük yerleşim birimlerinde eğer özel araç kiralamadıysam ve özellikle bir otelde kalıp, bir koyda yüzmeyi planlamıyorsam sanırım tercih etmezdim. Çünkü akşam çökünce yine de belirli bir hareketlilik, yapacak birşeyler arıyor bence insan.. Yine kendi kaldığım nokata dönecek olursak -isim soracaksınız, biliyorum- biz Minori'nin göbeğinde temiz çarşaf, temiz havlu esasına dayalı Hotel Caporal'de kaldık. Çok konforlu muydu? Hayır. Kaldığım en iyi otel miydi? Hayır. Ama sıcacık bir aile işletmesinde, her gece dönünce \"bugün ne yaptınız diye sorulup ilgiyle dinlenmesi\", kahvaltı yapmadan kaçmaya çalışırken \"hop buraya gel, aç karnına gidilmez\" diye şefkatle yaklaşılması, balkonumuz, tertemiz havlumuz, yastığımız burayı sevmek için yeterliydi. Mutlaka burada kalınmalı diyemem ama bir göz atın isterim. Zaten konaklamadan bahsederken yavaş yavaş kasabalardan bahsetmeye de başlamış oldum.. Hazır köyüm ile ilgili girizgahı yapmışken Minori'den başlayarak detaylara geçeyim o zaman.. Yukarıda zaten gelmeden sevme sebeplerimi anlattım.. Naif.. kendi halinde.. lokal ruhlu.. hafiften emekli cenneti.. sıcacık Minori. Amalfi'ye otobüsün yanısıra TravelMar tekneleri ile denizden de ulaşımı var. Ayrıca Capri'ye de buradan direkt giden tekneler var. Dolayısıyla ulaşım açısından kesinlikle en sorunsuz bölgelerden biri. Bazilika Santa Trofimena ve Villa Romana Antiquarium harabeleri ilk görülecekler arasında. İlginçtir, deftere ilk not aldığım şey olmasına rağmen Antiquarium harabelerine sadece bir gece önünden geçerken kısaca baktım; onun dışında hiç vaktim kalmadı.. Herhalde kendimizi lokalliğe fazla kaptırıp nasılsa burdayız dedik ama gezerken öyle olmuyor.. bir bakmışsın vakit dolmuş, dönüş yolundasın.. Bazı sabahlar kıyıdaki meydanda sebze meyve tezgahları, bazı sabahlar da antika ve el sanatlarının satıldığı tezgahlar kuruluyor. İkinci el birşey almadık ama plajda yemek için meyvamızı hep aldık.. Plaj olarak hem ücretli kullanılabilecek birkaç tesis hem de ücretsiz halk plajı var ve elbette plajlar Positano ve Amalfi kadar kalabalık değil. Deniz çok sığ sayılmaz; su elbette pırıl pırıl.. Bizim plajımız Lido Ambrogio's idi.. 2 şezlong +1 şemsiye yanlış hatırlamıyorsam 15 idi.. Kasaba Ravello'nun hemen altında olduğu için limon bahçeleri ya da güzel evler arasından Ravello'ya çıkan farklı yürüyüş rotaları var. Eğer sonbaharın ılık günlerinde gidilirse bence buradan Ravello'ya tırmanmak harika olur. O zaman limonlar da tam kıvamına gelmiş olur hem de.. Minori'nin bence yeme içme anlamında en büyük numarası Sal de Riso Pastanesi. Meydandaki bu büyük pastanenin dekoru, tabağı ayrı; tatlısı pastası, dondurması ayrı bir olay. Ricotta e Pere tatlısı ve sabahları içine farklı malzemeler enjekte ettirebildiğiniz cornettoları favorim. Ama dondurması da güzel.. Vakit kalsa aperitivo bile yapılırdı.. Kısaca bu pastane başka bir yerde kalınıyor olsa bile Minori'ye uğramak için sebep. Kasabanın tarihi pastanesi Gambardella ise daha çok limoncello ve kurabiyeleri ile ünlü. Limoncello demişken Liquorificio Carlo Mansi'nin üretim atölyesine de uğramak şart! Gennaro'nun önerilerinden bir tek seramik atölyesi Ruocco'yu beğenmedik. Gereksiz pahalı ve çok da yaratıcı değil kıyaslama yapınca.. Bizim favorimiz daha modern tarzda çalışan FES Mario Fusco ve Minori'nin içini tavaf ederken rastlayacağınız imalathane tadındaki kocaman ve karman çorman dükkan.. İşte bu kez bölgedeki kasaba olan, hem de en meşhur kasaba olan Amalfi'den bahsediyorum!. Amalfi, oldukça canlı ve renkli. Kıyı şeridindeki diğer kasabalara otobüs ve tekne ile ulaşım hatlarının ilk durağı da bu kasaba. Meydandaki heybetli Duomo'yu gezip merdivenlerinde oturmak, sonra Duomo'nun arkasındaki dar ve merdivenli sokaklarda dolaşmak, merkezdeki küçük dükkanlara girip çıkmak ilk yapılacaklar. \"Amalfi kağıdı\" epey meşhur; kağıt ürünlerinin satıldığı dükkanlar ve bu kağıt işçiliği ile ilgili bir de müze var. Renkli şemsiyeli plajları biraz kalabalık. Onun için hemen yürüme mesafesindeki Atrani'ye gidip orada yüzmek daha mantıklı olabilir. Zaten Amalfi'den Atrani'ye mutlaka bir kez yürümeli. Yol yaklaşık 750 mt. ve çok fotografik. Amalfi'den ayrıca farklı yürüyüş, tırmanış rotaları da var. Bunlardan Valle dei Mullini en hafif olanıymış.. Amalfi'de öğle atıştırması önerim külahta karışık deniz mahsulü kızartması için il Cuoppo d'Amalfi, meydanın arkasında kalan bir ara sokakta. Bunun bir alternatifi olan C. I. C. A da bana öneri olarak gelmişti ama onu deneme şansım olmadı. Akşam yemeği için ise limanın ucundaki harika manzaralı Ristorante Lo Smeraldino hem yemekleri hem Amalfi'yi izleme keyfi ile iyi bir seçenek. Çok güzel deniz mahsullü başlangıç tabakları ve nefis pizzaları var. Zaten Napoli'ye yakın olduğumuzu düşünürsek buralarda kötü pizzaya hiç rastlamadığımızı söyleyebiliriz. Her lokantada yemeklerin yanısıra ortaya da bir pizza söyleyip tatmaya çalıştık. Buradaki epey güzeldi. Amalfi için diğer not aldığım lokanta adresleri arasında La Bussola ve Da Gemma vardı ama ne otel restoranı ne de Michelin değil, daha samimi bir ortam arayışı ile bunları eledik.. Amalfi'nin ünlü pastaneleri Pasticceria Savoia ve Andrea Pansa. Özellikle akşamüstü saatlerinde 1830'dan beri hizmet veren Andrea Pansa'nın önündeki masalarda meydana karşı oturup gelip geçeni izleyerek \"aperitivo\" yapılmalı. İçecek önerisi; Aperol Spritz ama -buraya özel- limoncello'dan! Gerçekten sunum, servis ve keyif on numara!. Antica Sartoria tüm kıyı boyunca en favori dükkanım. Positano merkezli, pamuk, keten giysiler satan bu dükkanın farklı kasabalardaki mağazaları arasından Amalfi meydanındaki şubesi epey büyük, belki plajlarda giymek için güzel şeylere rastlayabilirsiniz.. ben rastladım.. Bu arada bölgenin limonları malum.. Limon çılgınlığının en çok hissedildiği yerlerden biri Amalfi. Bir süsü limonlu dondurmacı, granitacı, limoncellocu var sokaklarda.. Ben orijinal limoncello'nun alıp eve getirmelik değil, oradayken her yemekten sonra lokantalarda ikram edilen ev yapımı versiyonunun denemelik birşey olduğuna inanıyorum ama yine de almak isterseniz Minori de önerdiğim adrese ek olarak Amalfi'de de bulabilirsiniz. Birçok dükkanda Antichi Sapori D'Amalfi tabelası gördüm ama meydana yakın bir aradaki büyük olan, tadım yaptıran dükkan daha iyi sanki.. Biz buradan her İtalya seyahatimizin olmazsa olmazı acı biber ve baharatlardan da aldık.. Hemen Amalfi'nin yanıbaşındaki tatlı Atrani en sevimli ve görülesi köylerden biri. Amalfi katedralinin arkasından bir iç yol ya da kıyıdan giden manzaralı yol ile Amalfi'ye sadece 750 metre mesafede. Manzarası uzaktan o kadar güzel ki en azından bir kez Atrani'ye yürümek şart. Minori yönünde Atrani'yi geçince de uzaktan çok güzel başka bir manzara veriyor. O yüzden zaten küçücük olan Atrani'yi enine boyuna yürümeli. Spiaggia di Castiglione hemen Atrani'nin yanıbaşındaki plaj. Atrani'nin içinde yüzmek yerine burası bize daha cazip geldi. İster serbest halk plajından, ister plaj tesisi Lido di Ravello'dan.. (İpucu: Biz tesiste sadece birşeyler içip denize halk kısmından girdik. Bu kadar medeni şartlarda halk plajı kullanabilme lüksü İtalya'daki en güzel şeylerden.. Atrani'de yemek için not aldığım adres Osteria della Lusiella ama köy meydanındaki ihtiyar heyeti ile birlikte balkonlardan sarkan çamaşırlara karşı birer kahve içmekten fazlasını yapmayıp yüzdükten sonra yemek hakkımızı Amalfi'de kullandık.. Geldik bölgenin en gözde, en turistik ve en fotografik beldesine. Positano gerçek bir kartpostal!. Positano çok keyifli bir yer ama ruh olarak beni sarıp sarmaladı mı? Hayır. Bu romantik manzaranın ardında sanki hep bir \"Şekerim, geçen yaz Positano'daydık..\" repliği.. Anlatabildim mi bilmiyorum?.. Ama bu demek olmasın ki sevmedik.. tadını çıkarmadık!. Via Cristoforo Colombo caddesi boyunca yürümek, Fontana Vecchia'dan su içmek, \"Majolica\" çini kaplamalı kilise kubbesini her köşeden görüp fotoğraflamak, seramik dükkanlarının \"gir, içeriyi gez\" çağrısına kulak vermek defterimdeki Positano'ya dair ilk maddeler. Sonrasında La Zagara'da minik bir kahve-tatlı molası. Bu pastanenin \"delizia al limone\" tatlısı müthiş; hemen arkasından bir espresso. İtalya genelinde özellikle turistik bölgelerde alışıldığı üzere burada da masaya oturup yemek ile kasadan alıp bankoda yemek arasında fiyat farkı var. Aşırı yorgun değilseniz bankoda takılmak her zaman daha ucuz ve daha zevkli! Burada da kontuardan alıp yüksek bar masalarında ayaküstü yedik biz enfes tatlımızı.. Yüzmek için Spiaggia Grande aşırı kalabalık ama yüzerken sudan şehrin siluetine bakmak keyifli diyorlar. Spiaggia Fornillo biraz daha sakin, dolayısıyla favorim. Biz Spiaggia Fornillo'daki Pupetto Beach'den girdik denize. 2 şezlong +1 şemsiye için en ön sıra, su kenarı 20, iç taraflar 16 . Acıkırsanız tam teçhizatlı restoranı var.. Lokanta önerisi: La Cambusa. Spiaggia Grande'ye bakarak burada akşam yemeği yemek de eminim ki keyifli olur.. Bunlardan ötesi merdivenli yokuşlu, tatlı sokaklardan yokuş yukarı yürüyüp manzara avlamak, bu esnada da sıcaktan bunalmamak için her köşebaşını tutan limon kaplı sevimli arabalardan granite içmek.. Positano'da hatırı sayılır miktarda seramik dükkanı var. İnsan önce kendini kaptırıp ilk beş-on taneye dalıp çıkıyor ama bir süre sonra kafa iyice bulanıyor.. Sonra daha seçici olmaya, fiyatları ve tarzları kıyaslamaya başlıyorsunuz. Önerim ilk gördüğünüz dükkanda tüm seramik hakkınızı tüketmemek.. Biz en sevdiğimiz limonlu tabakları Non Solo Moda adlı dükkanda bulduk. Always Positano ise, Cristofofro Colombo caddesi üzerinde bulunan ve kasabanın en özgün tasarımlı tabaklarını, seramik ürünlerini satan atölye idi.. Buradan koleksiyonuma bir balık katarken balıklı çanta ve tabakların tamamında aklım kaldı.. Eğer otobüs ile dönüyorsanız ayrılmadan hemen önce Positano'yla vedalaşmak için durak yolundaki güzel manzaralı \"aperitivo\" önerisi: Franco's. Gün batımında çok hoş bir Positano manzarası sunan bar çok keyifli. Bir Aperol Spritz bir de Dolce Vita içerek aperitivo yaptığımız mekan belki hayatımın en lezzetli kokteylini sunmadı ama görsel olarak bize çok hoş bir anı kazandırdığını söyleyebilirim. Günübirlik Positano keşfine işte bu kadarı sığıyor.. Burada daha geniş vakti olanların daha birçok güzel keşif yapacaklarına eminim.. Biz sabah erkenden indiğimiz durağın karşı köşesinden akşam 20 civarı bindiğimiz otobüs ile Amalfi'ye doğru yol alıyoruz.. Çantamızda ıslak mayo, birkaç tabak, yol boyu yine manzaralar.. Yetti mi? Evet, galiba.. Bence kıyının en özel köyü Ravello. Bir kere denize kıyısı yok ama neredeyse tüm kıyıyı önünüze seren çok geniş bir manzarası var. Amalfi'nin terası niteliğindeki Ravello burada çok kısıtlı vakti olanların bile mutlaka görmesi gereken yerlerden biri.. Bölgeyi gezmek için araç kiralamadıysanız Amalfi Meydanı'ndan kalkan otobüsler ile 1.20 'luk biletle 15-20 dakikada ulaşlıyor ve geri dönüş otobüsleri de geceyarısına dek çalışıyor. Villa Cimbrone'nin bahçelerini dolaşıp Sonsuzluk Terası'ndan bakmak, Ravello görsellerinin vazgeçilmezi Villa Rufolo'yu gezip manzaraya bakmak Ravello'da ilk yapılacaklar. İki yanı zakkumlarla süslü Via Richard Wagner başta olmak üzere çiçek kokulu romantik sokaklarında yürümek, çarşı içinin dar sokaklarında gezinmek keyifli. Burada da yine kocaman seramik dükkanları var. Ama ben Villa Cimbrone yolunda karşıma çıkan La Bottega di Villa Maria'da gördüğüm seramik balıktan başka birşey almadım Ravello'dan.. 1880'de bir süre burada yaşayan Wagner'in adına düzenlenen Ravello Festivali'nde manzaraya karşı kurulan efsane sahnede bir konser izlemek ayrıcalık. Festival çok esaslı, biletleri önceden tükenebiliyor; bkz. biz yakalayamadık :) Ama yine de 5 'luk ziyaret bileti ile Villa Rufolo'yu gezebilir, konser sahnesini görebilir ve sahne arkasından başlayan sonsuz mavilikte sarhoş olabilirsiniz. Aperitivo saati önerisi; kasaba meydanındaki mekanlardan herhangi biri ya da daha şık bir tercih olarak Palazzo Avino'nun terası. Hatta Palazzo Avino'nun terası kesinlikle daha ağır basıyor. Akşam yemeği önerisi tam nokta atışı: Cumpa' Cosimo. Vedat Milor önerileri arasından seçip defterime kaydettiğimde çok heyecanlanmıştım. Birkaç kişiden de tekrar öneri olarak sağlaması gelince emin oldum. Seyahatimizin Amalfi Kıyısı bölümünde açık ara en keyif aldığımız, en samimi ve en lezzetli yemek randevumuz bu oldu. Rezervasyon gerekiyor denmişti; ben de gündüz telefon ederek ve yaşasın ki \"italyanca\" olarak yaptım rezervasyonu. Gece boyunca da masamıza servis yapan garsonumuzla hep İtalyanca konuştuk. Puglia! nın aksine, Amalfi Kıyıları'ndaki tek \"ingilizcesiz\" gece olduğu için de burası bana daha bir anlamlı.. Güzel detaylar; arada bir \"patronun oğlu\" kod adlı kişinin masamızı ziyaret edip herşeyin yolunda olduğundan emin olması; karışık makarna tadım tabağı, parmesanlı patlıcan, lokum gibi et, kavun üzerinde en hasından prosciutto ve finalde hesabı almaya bizzat \"patroniçe\"nin gelmesiydi.. Tam çıkmadan da bize elinde -öylece, tabaksız- kurabiye getirip eşlimize tutuşturdu!.. Gecenin bir yarısı Ravello'dan Minori'ye doğru yürürken bir yandan o harika kurabiyeleri yiyorduk!.. Buralara kadar gelmişken Capri'yi görmeden olur mu? Bir tam günümüzü Capri'ye ayırdık. Capri'ye Positano'dan, Sorrento'dan, Amalfi'den ve Minori'den direkt ulaşım var. Özellikle Alicost tekneleri Amalfi'den Capri'ye gidiş dönüş günlük turlar düzenliyor. Sabah ilk tekne ile gidip akşam da son tekne ile dönerseniz orada geçirecek epey zaman oluyor. Tekne turlarına bir gün önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var; talep yoğun.. Bizim tercih ettiğimiz Capri De Luxe ise direkt Minori'den kalkıyor. Bilet ücreti gidiş dönüş 35 +1,5 Capri liman vergisi şeklinde. Alicost'tan bir farkı giderken mini Capri turunun da dahil olması. Önce adanın diğer tarafına gidip birkaç Grotta (mağara önünden geçiyor, sonra Capri'nin bilinen en önemli sembolleri Faraglioni'leri gösteriyor ve hatta tekne içinden geçiyor!. Sonra Marina Piccola'yı da gösterip asıl varış noktası Capri Marina Grande'de sizi indiriyor. Bu tekneye Amalfi'den de dahil olabiliyorsunuz ki, biz dönüşte Amalfi duarğında inip akşamı orada geçirdik.. Capri büyük bir ada ve asıl yerleşim alanları tepelerde. Bu sebeple merkezdeki Piazzetta'ya ulaşmak için funiküler'e binmek gerekiyor. Teknelerden indiğiniz yerden sağa doğru yöneldiğinizde ileride Funiküleri göreceksiniz. Burası daima çok kalabalık. Ancak binme telaşına düşmeden önce funikülerin karşı çaprazındaki gişeden bilet almak gerekli. Tek yön füniküler bileti 1.80 . 10 dakika içinde tepeye ulaşıyorsunuz. Capri'nin öne çıkan görülecek yerleri füniküler ile varılan Capri-Citta Vecchia, daha çok yerleşim alanı olan Anacapri, suyun içindeki dramatik kayalıklar Faraglioni, en güzel manzarayı sunan ve telesiyej ile çıkılan Monte Solaro, ışık yansımaları ile suyu masmavi görünenen Grotta Azzurra, plajların da olduğu Marina Piccola ve Grande.. Grotta Azzurro'ya giden ve yaklaşık 2 saat süren tekne turları var ama biz kısıtlı vaktimizi buna harcamadık. Engin Capri manzarası için de Via Caposcuro'daki telesiyej ile Monte Solaro'ya 12 'ya çıkılıyor. Via Tragara sizi güzel, masmavi manzaralar eşliğinde Faraglioni manzarasına ulaştırıyor. Vakti olanlar buradan kayaların oraya bie inebilir. Via Vittorio Emmanuelle ve Via Camerelle. Capri'nin ana alışveriş caddeleri; bir sayfiye adasından beklenmeyecek derecede lüks mağaza barındırıyor olmaları hayret verici. Asıl güzel sokaklar ise Piazzetta'dan itibaren başlayan daracık eski şehir sokakları. İllginç dükkanlar ve fotoğraf kareleri ile Capri'nin ruhu buralarda.. Minik bir mola için Piazzetta'daki Gran Caffe'de oturup meydan ve Chiesa San Stefano'ya karşı aperitivo yapılabilir ya da 1946'dan beri hizmet veren Da Alberto'da banko üzerinde hızlı bir tatlı-kahve molası verilebilir. Dondurmanın Capri adresi de Gelateria Buonocore. Ayrıca granitacılarda bu buzlu içeceğin limoncellolu çeşitleri de var.. Capri'de öğle yemeği için tercihimiz eski merkezdeki Ristorante Aurora. Oldukça şık bir yer. Bütün tabaklarını çalmak istediğim bir diğer adres. Çok hafif bir yemek yememize karşımn tüm seyahat boyunca bir öğle yemeğine ödediğimiz en yüksek bedeli ödüyoruz. Bir şişe şu, iki kadeh beyaz ve iki Caprese salata için 81 bence kendi çapında bir rekor sayılabilir!.. Ama gerçek şu ki zaten Capri çok pahalı bir ada; bunu her adımda hissediyorsunuz. Defterime not aldığım diğer iki adres Da Paolino ya da Ristorante Buca di Bacco'nun da farklı olduğunu düşünmüyorum. Denize girmek için ise biliyorum ki en güzeli tekne ile koy koy Capri'yi gezmek ama bir günlük bir ziyarette buna çok da imkan yok. Onun için \"Capri'de yüzmüşlüğümüz var\" diye bir anımız olsun isteyerek Marina Grande'deki ilk plaj tesisi Bagni Le Ondine'den girdik denize. Suyun rengi nefis.. elbette kalabalık.. Son olarak birer limonlu granita içip birkaç hediyelik eşya aldıktan sonra dönüş yoluna hazırız.. Capri için burada konaklamak lazım, gece bir başka güzel oluyor deniliyor.. Muhakkak öyledir ama böyle kısa bir ziyaret de biraz olsun fikir sahibi olmaya yetiyor.. Uzak ihtimal ama belki bir gün Napoli'den atlayıp geliveririz tekrar.. Bizim Amalfi Kıyıları seyahatimiz tüm bu anlattıklarıma bir de Furore'yi ekleyince burada bitiyor ama Furore öyle bir macera ki onu bambaşka bir yazıda anı olarak anlatmak istedim.. Muhtemelen artık gitme şansınız olmayan, sadece uzaktan bakabileceğiniz Furore'yi okumak isterseniz hikayesi şurada: Fiordo di Furore sizi bekliyor olacak. Soldan Sağa kısa kısa defterimden notlar.. Gragnano: Meşhur makarnacı Pastificio di Martino. Napoli havalimanında Amalfi'den doğan bu markanın dükkanı var. Positano: Akşam yemeği alternatifi La Tagliata. Dileyenleri rezervasyon ile adresinden alıp restorana getiriyor. Menü fiks. Yemekler ve manzara çok beğeniliyor. Nocelle: Meşhur yürüyüş yolu; Panaroma of the Gods. Spiaggia La Gavitelle: En sevilen plajlardan biri. 413 basamakla iniliyor ya da Positano'dan shuttle boat ile gidiliyor. Praiano: Positano'ya benziyor ama daha yerel. / Halk plajı La Praia / Bölgenin en ünlü gece kulübü Africana Famous Club kayaların içinde konumlanıyor. Agerola: Tarım ve süt ürünleri ile ünlü köyün tepelerinden manzara güzel. Ağustos'ta Tramonti'de pizza festivali yapılıyor ve 3000 pizzacı bölgenin meşhur peyniri mozarella fior di latte ile pizza yapıyor. Furore: Gizli plaja artık yaya girişi kapalı ama tekne turlarının rotasında. Grotta dello Smeraldo: 1932'de keşfedilen mağarada su zümrüt rengi. / Sita Bus Conca Azzurro Hotel durağında inip otelin asansöründen inilebilir.(merdiven çok fazla. / Amalfi'den tekne turu var. Conca dei Marini: Küçük ve tatlı plajı var. Amalfi: Museo Civico / Museo della Carte / Antik merdivenler.. Atrani: Atrani'den Ravello'ya yürüyüş rotası. Çok merdiven, çok zorlu, çok manzaralı. Ravello: Belmond Hotel Caruso'nun sonsuzluk havuzu / 2.5 km. ileride az bilinen güzel köy Scala. Maiori: Uzun plajları var. Restoran önerisi Vedat Milor'den Torre del Saracino. Cetara: Fotografik balıkçı köyü. / Hamsi balığı meşhur / Limandan denize girilir ama en iyi plajı Marina di Erchie. Vietri Sul Mare: Kıyı boyu fotografik. Seramik işçiliği ile ünlü. En meşhur seramik fabrikası Ceramica Artistica Solimene. Salerno: Tren istasyonunda bile hızlı ama özenli makarna: Sugo / Napoli havalimanına Sita Bus var.. Dikkat. Gün ve saatler sınırlı. Alternatifi tren ile Napoli İstasyonu, sonrasında havaalanı shuttle.. Plajlar erken saatte sakin, öğleden sonra kalabalık. Her köyde mutlaka daima bir açık eczane var. Vakti dar olanlar için Amalfi Coast Sorrento Sightseeing otobüsleri var. Amalfi-Ravello-Minori Limon bahçeleri turu. detay Minori'de Sal de Riso pastanesinde.. Günlük 25 elektrikli bisikler kiralanabiliyor. Öğle yemeği 12.30-15.00; akşam yemeği ise 19.30-23.00 arasında. Bu saatler dışında sadece atıştırmalık şeyler bulmak mümkün. İşte böylece defterimde olan, aklımda kalan her detayı paylaşmış oldum. Geriye dönüp bakınca virajlı yollarda gitmeyi, anlık manzaraları, limonlu olan herşeyi, Ravello'daki akşam yemeğini, Capri'de Faraglioni içinden geçmeyi, Franco's'dan Positano'ya bakmayı, Minori'de uyanmayı, aldığım bütün seramikleri, hatta alamadıklarımı, Sal de Riso pastanesini, plajlardaki dizi dizi rengarenk şemsiyeleri, Furore'de yüzmeyi çok sevdim.. Umarım çok seversiniz.. Haaarika geçmesi dileği ile.. Harika ve detaylı anlatımınız gitmeden önce müthiş bilgiler edinmemi sağladı. Teşekkürler. Haftasonu 4 günlüğüne orada olacağım ve sizin önerileriniz doğrultusunda hareket edeceğim. Dönüşte izlenimlerimi aktarırım."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdam-alisveris-notlari-fifties-sixties.html\" ", "text": "Aklım hala 80'lerde, 70'lerde ve hatta 50'lerde diyenler; dekorasyonda Retro dokunuşları sevenler, iflah olmaz koleksiyonerler buraya!.. Amsterdam sokaklarının size hoş bir sürprizi var."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdam-alisveris-rehberi.html\" ", "text": "Bu konuda yazacak çok şey var.. O yüzden hiç oyalanmadan direkt konuya giriyor alışveriş gözlem ve tecrübelerimi samimiyetle anlatıyorum.. P. C. Hoofstraat: Şehrin şık mahallesi P. C. Hoofstraat'da dünyaca ünlü lüks markalar yan yana sıralanıyor. Çevredeki büyük otellerin ve zengin turistlerin bu çevrede olması nedeniyle tüm büyük markalar müzeler bölgesine yakın bu sokakta toplanmış. Butikler Paris Av. Montaigne ya da Londra King's Road kadar görkemli değil; Roma, Milano kadar samimi bir havası yok ama bu moralinizi bozmasın. Lüks tutkunları aradıkları markaları burada rahatlıkla bulabilecekler. Saat, mücevher, iyi kalite bir çanta ya da şık bit takım almak için ya da sadece vitrinlere bakmak için bu sokağa uğrayanlar çok sevdiğim ve bir çok şehirde bulunan kitap dükkanı Taschen'a uğramayı da ihmal etmesinler.. Hızını alamayanlar yola Van Baerlestraat'tan devam edebilir.. Magna Plaza: Dam meydanındaki bu butik alışveriş merkezini gitmeden önce çok duysam da içinde hiçbir ilginçlik bulamadım. Sadece en üst katında Fame müzik market ve girişteki iyi indirim yapan ve alışverişinize küçük bonuslar ekleyen hediyelik eşya dükkanı ziyaret nedeni olabilir. Souvenir: Merkez istasyonla Spui arasındaki sokaklarda, Dam meydanında, Leidseplein civarında yüzlerce hediyelik eşya dükkanı var ve çoğunda da benzer şeyler satılıyor. Waterlooplein pazarında aynı ürünleri biraz daha uygun fiyatlı da bulabilirsiniz. Tahta takunyanun magnetten elbise fırçasına binbir kılıktaki hali, yakındaki Deft'e ait porselenler, üzerinde Amsterdam yazan binbir çeşit, şapka, t-shirt, çorap, vs.., bu şehre 'Red Light' için gelenlere hitap edecek seks esprili hediyelikler ve şehre 'coffeeshop' mevzuu için gelenlere hitap edecek otlu aksesuarlı bilumum ıvır zıvır bu dükkanlarda var. Munttoren'in altında bir de orijinal Deft el boyamaları satan daha özenli bir dükkan var... Pek turistin uğramadığı Noordermarkt'da bulduğum bir tezgahtan tüm bu dükkan ve pazarlardan çok daha uygun fiyata bir sürü harika takunya magnetler aldıktan sonra kalan hediyelik kotamı peynirle doldurduğumu söyleyebilirim.. American Book Shop: Spui Meydanı'ndaki bu büyük kitapçıda İngilizce kitaplar bulmak büyük mutluluk. Birkaç kattan oluşan dükkanın en çok giriş katındaki fotoğraf ve Moda odaklı referens kitaplar bölümünde oyalanıyoruz. De Beijnkhof: Bu da Amsterdam'ın çok katlı mağazası.. Paris'in La Fayertte'i, Milano'nun La Rinascente'si, Berlin'in KaDeWe'si neyse buranınki de bu.. Dam meydanındaki mağaza, küçük dükkanlardan daha geç kapandığı için daha geç saatlerde uğranabilir.. En üst katındaki yemek alanı da başarılı olan mağazayı sadece gezip çıkmayı başaramamış ve birkaç gündür gözüme kestirdiğim yerel marka Amsterdam Shabbies'in harika botlarını valizime atmış bulunuyorum. Albert Cuypt: Gittiğimiz dönemde havanın soğukluğundan mıdır, hakkında yazılanlar çok abartılı olduğundan mı bilemedim ama Albert Cuypt bende hayal kırıklığı yarattı.. Son derece sıradan bulduğum bu pazarda fazla vakit kaybetmeden arka sokaklarından De Pijp'in en güzel bölgelerine akıp küçük dükkanlar ve cafelerde vakit geçirmeyi tercih ettim.. Waterlooplein: Yine her Amsterdam gezi rehberinde karşımıza çıkan büyük pazar Waterlooplein.. Metroyla kolayca ulaşmak, meydanı dolduran onlarca tezgahtan eski-yeni aklınıza ne gelirse satın almak mümkün. Ancak ben bu pazardan da turist yoğunluğu nedeniyle sıkıldım ve birkaç plak tezgahı ve eskici dışında ilgi gösterecek birşey bulamadım... Ancak pazar yakınları köprüler ve Amstel nehri ile çekici manzaralara sahne olduğundan bu çevreye mutlaka gelinecek ve gelmişken bu pazar da gezilecektir. Noordermarkt: Benim asıl sevdiğim ve daha yerel bulduğum pazar işte bu! Pazartesi günleri Bit Pazarı Cumartesi ise herşeyden biraz ama organik gıda da bulunan şahane, rengarenk, cıvıl cıvıl bir pazar yeri. Kesinlikle Jordaan civarında oturan şehir yerlisinin tercih ettiği, -benim gittiğim gibi- güneşli bir Cumartesi gününde adeta bir panayır yerine dönüşen bu pazar ve yakınlarındaki Lindenmarkt pazarında tüm günü geçirebilir, yorulup acıktıkça ya tezgahları ya da civardaki hareketli cafe ve pubları değerlendirebilirsiniz. Bloemenmarkt: Kanal üzerinde yüzen çiçek pazarı lale soğanları, rengarenk çiçekler ve cıvıl cıvıl kalabalığıyla turistlerin ilgi odağı.. Amsterdam'dan çiçek soğanı almak isterseniz en doğru adres Koningsplein ve Muntplein arasında kanal boyunca sıralanan bu yüzen pazar.. Alışveriş notları şimdilik bu kadar.. Özellikle tanıtmak istediğim dükkanlarla ilgili notlar başka postlarda.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdam-gezi-notlarina-giris.html\" ", "text": "Havaalanından merkeze ulaşımla başlayalım. Alandan merkeze tren ve otobüs ile kolayca ulaşmak mümkün. Tren merkez istasyon olan Amsterdam Centraal'e gidiyor. Otobüs ise en turistik bolgelerden Museumplein ve en çok otelin bulunduğu Leidseplein üzerinden Marnixstraat'daki son durağına gidiyor. Bizim otelimiz Leidseplein'e çok yakın olduğundan otobüsü tercih ediyoruz. Havaalanı binasından çıkınca hemen görünen duraklardan 197 no. lu otobüse binip 4 EUR olan bileti şoförden almak mümkün. Yaklaşık 20-25 dakika içinde Leidseplein'desiniz. Karıştırmak, yanlış yerde inmek mümkün değil çünkü şoför daha binerken tüm valizlilere nerede ineceğini soruyor ve bu ana durağa gelince yüksek sesle tekrarlıyor.. Geze geze etrafa bakınarak ve sorunsuz ulaştığımız için dönüşte de yine otobüsü tercih edip Leidseplein Hotel Americain önündeki duraktan 197'ye binerek ayrıldık şehirden.. Şehiriçi ulaşıma gelince belirli seyahat kotaları içeren kontür sistemli biletler yaygın olarak kullanılıyor. İnip binerken bilet okutmakla falan uğraşmayalım, sınırsız olsun derseniz bizim gibi, 1, 3, 4 ve 7 günlük sınırsız kartlardan kullanmak lazım. Kartlar tramvaydaki görevliden, otobüsteki şoförden, ana istasyondaki makinelerden ve hatta turist ofislerinden alınabiliyor. Sadece 7 günlük olanı bir tek Merkez istasyondaki GVB'den alınabiliyor ve çalışma saatleri sınırlı; bu noktaya dikkat! 2016 EDIT / Schipol havalimanından Lelylaan ya da Centraal Station'a giden trenlerin biletleri 5.20 ; bilet makinelerinden kredi kartı ile ya da bozuk para ile alınabiliyor. Şehiriçi ulaşımda geçerli 24 saatlik sınırsız kart 7.5 . 7 günlük sınırsız kart ise 33 . Tramvay içinden tekli, 1 ya da 2 günlük kart alınabiliyor. Daha fazla gün için kartı merkez istastonun karşı çaprazındaki tek katlı beyaz binadaki GVB ofisinden almak gerekiyor. Otobüs ve tramvaylara inip binerken kart ile check in-check out yapmak şart. Ağırlıklı tramvay biraz da metro kullanırsanız gerisi ayaklarınıza kalmış. Burası yürümenin keyifli olduğu bir şehir. Bisiklet kiralayın diye ısrarla vurgulanan önerilere gelince, eğer bisiklete atlayıp etrafta salınayım derseniz bu biraz zorluk yaratabilir. Zira şehirde bisiklet kiralayıp gezen turistler kendini hemen belli ediyor. Kurallara uymayan, kaldırımlara çıkan, korna çaldıran hep onlar. Yani demek istediğim, burada bisikletin de bir ulaşım aracı olduğunu, trafikte birincil önceliğe sahip olduğunu unutmadan, araba kullanma titizliğinde ve yeterince tecrübeli şekilde kullanabilecekseniz bu seçeneği değerlendirin. Bir de bisikleti çaldırmama ya da yanlış yere park edip çekici tarafından götürüldüğünü bilmeden çalındı diye yanma durumu var. Evet, yanlış park ekipleri şehirde kol geziyor ve burası iyidir diye kilitlenen direklerden bisiklerlerin zincirlerini keserek kamyonete attıkları gibi alıp götürüyorlar! Aman dikkat! Olmadı sadece keyif için birkaç saatliğine Vondelpark içinde ya da sakin semtlerde tur atıp hevesinizi alabilirsiniz. Biz booking. com bağımlısıyız. Standart davranış hiç değişmez; önce uçak biletimizi alır hemen ardından booking. com'dan ücretsiz iptal seçenekli rezervasyonumuzu yaparız. Şimdiye kadar da hiç sorun yaşamadık. Yani Amsterdam seyahatine kadar!. Geçen yıl Haziran'da süper bir fiyata yer ayırttığımız Hotel Iris Kasım ayında arıza çıkardı 'Kart bilgileriniz yanlış, konfirme edemiyoruz, rezervasyonu iptal edeceğiz'diye. Nasıl yani? Yazışmalar, düzeltmeler, en az 5 kere aynı cevap. Anladık ki otel verdiği fiyattan pişman ve iptal etmek istiyor. Ne yazık ki bu konuda booking. com da özür dilemekten başka birşey yapmayarak bizi üzdü. Önce çok kızdım ama sonra her şeyde bir hayır vardır diyerek yeni bir otel arayışına girdim. Tabi ki fiyatlar çok yükselmişti tarih daha yakın olduğu için. Yapılacak şey belliydi; bölgeyi falan boşver deyip en ucuz fiyatlı oteli gözü kapalı kapmak! İşte o yüzden bu kadar turistik bir lokasyonda konakladık. Kötü mü oldu, hayır. Sıfır ulaşım ve güvenlik problemi ile mis gibi geçti günler.. Kaç yıldızlı falan sormayın, zaten bu kadar çok gezebilmek için bir süre sonra yıldız mıldız görmüyor gözünüz. Ulaşımı kolay, güvenilir, temiz çarşaflı ve her daim sıcak suluydu ki bu da benim için beş yıldız eder! Bu tarz konaklama size de uyarsa Leidseplein'e iki üç dakika yürüyüşle ulaşabileceğiniz sakin ve sevimli Vondelstraat ve Roemer Visscherstraat'ta birçok küçük otel alternetifi var. Leidseplenin ide müzeler bölgesi arası ilk kez gidecek olanlar için konaklama açısından en uygun bölge. Mutfağı zayıf denen şehirde güzel yemek deneyimleri yaşadık ama bu geniş bir konu, bu konuda detaylar Amsterdam Yeme İçme Notları'nda.. Yaklaşık 10 gün içinde sadece iki turistik hareket yaptım ve hiç pişman değilim, bugün olsa yine yaparım. Kanal turu ve Heineken Experience.. Kanal turu pırıl pırıl güneşli bir günde birden bire çıktı karşımıza, plansız programsız atlayıverdık gezi teknesine. Reederij P. Kooij B. V adlı tur şirketinin Rokin'den kalkan turuydu bu. Bir saatlik tur 10 EUR. Sonradan başka firmalar da gördüm, fiyatlar 10-14 EUR arasında ve rotalar birbirine çok benzer.. Ama bizim turun teknelerini, renk tonlarını beğendim ben, onun için aniden karar verdim binmeye!.. Neyse, tur gerçekten çok keyifliydi, şehri bir de suyun içinde süzülerek gezmek harika fotoğraf imkanları da sunan çok güzel bir anı şehre dair. Ben öyle her şehirde tekne turuna çıkamam. Paris, Londra, Budapeşte'de nehir, Dubrovnik'te deniz, bir de gençlikte Venedik'te kanal turumuz var en romantiğinden.. Bu da onların arasına eklenen güzel bir hareket oldu işte... Kanal turunu mutlaka yanınızda yol boyunca içeceğiniz bir içecek, güneş gözlüğü ve fotoğraf makineli öneriyorum.. Gelelim Heineken'e. Yani normalde şehirde yapacak herşey bitse ancak o zaman yapabileceğim bir şey, bir anda bastıran kardan güzel bir kaçış oldu bizim için. Herkes biletleri önceden alıyormuş daha ucuz oluyormuş falan deniyordu ama biz kendimizi bir anda içeri attığımızdan kişibaşı 18 EUR ödedik. Bu macera şöyle açıklanabilir. 18-25 yaş aralığında eğlenmeyi çok seven yerinde duramayan genç insanlar için çok keyifli bir yer. Benim içinse biranın yapılışını öğrenmek, eski bir reklamcı olarak bir markanın gücü ve kimliği adına daha fazla fikir sahibi olmak ve içeride sıkılmadan geçirilen bir saatten ibaret. Ancaak turun sonunda karşı kıyıda bekleyen Heineken Teknesi ile kısa bir kanal turu yapmak, şehri bir de stand-up tadında onlardan dinlemek, çok sevdiğim ikinci memleketim İtalya'dan insanlarla tanışıp sohbet etmek bu turu benim için güzel hale getirdi. Başta da dediğim gibi pişman değilim, yine yaparım ve tavsiye de ederim.. Opera ve Bale: Het Muziektheater'da bir gece operaya bir gece de baleye gittik. Biletleri birkaç ay önce internet ürezinden satın almak mümkün. Bilet fiyatları 17 EUR'dan başlayarak üç haneli rakamlara kadar gidebiliyor. Biletleri yazıcıdan çıkış alıp yanınızda götürmeyi unutmayın. Opera olarak L'amour des Trois Oranges adlı Dutch yapımına denk gelmenizi çok isterim, gerçekten çok farklı bir eser ve şehirde yaptığım en güzel şeyler listemde yer alıyor... Balede ise bir Romeo ve Juliet yorumu izledik ve ilk perde biraz ağır olmasına rağmen gittikçe temposu ve duygusu yükselen güzel bir yorumlamaydı.... Öğle konserleri: Yine daha sonra detaylarını verebileceğim harika ücretsiz öğle konserleri düzenleniyor önemli konser salonlarında.. Salı günleri Het Muziektheater ve Çarşamba günleri de Concertgebouw'da 12:30'da başlayan konserlerde yerinizi garantilemek için biraz erken gitmelisiniz. Neden ısrarla belirtiyorum, çünkü tecrübe konuşuyor. Salı günü erken gittik yetiştik, çarşamba günü kapıda kaldık, kös kös geri döndük onlarca kişi efendim!.. -Sanat Galerileri: Şehrin lüks caddesi P. C. Hoofstraat'ta, De Pijp caddelerinde, Utrechtstraat ve civarında birçok galeri görsem de asıl sevdiklerim hep Jordaan'daydı. Çok galeri gezdim, ruhumu oralarda besledim de KOCHxBOS Gallery mini mini ama dopdolu haliyle sıyrıldı diğerlerinin arasından, çalıverdi gönlümü... -Müzeler: Efendim şehirde müze çokmuş, herşeyin müzesi varmış falan filan.. O 'herşeyin müzeleri' biraz dikkatli bakınca koleksiyon bölümleri olan dükkanlar aslında. Ama Stedelijk, Rijk, Van Gogh falan derseniz, hah işte onlar müze! Şu anda tadilatı bitip yepyeni yüzüyle arzı endam eden bir tek Stedelijk Müzesi var kayda değer, modern sanat sevenlere.. Buralara kadar gelmişken Van Gogh göreyim, Rembrandt göreyim diyenler, yaklaşık 15 Nisan 2013'den itibaren bu müzeleri yenilenmiş halleriyle görecekleri için şanslılar. Bense birazcık erken gittiğim için bu anlamda şanssızdım ama yine de her iki sanatçının en önemli eserlerini görebildim. Ama açıkçası hiç etkilenmedim. Ama sanırım bu şu andaki kısıtlı sergileme koşullarına değil benim artık bu sanatçıların Avrupa'nın her köşesinde ve hatta İstanbul'da birçok eserini gören ruhmun doymasına bağlı.. Beğeniler değişiyor, gelişiyor, aşama kaydediyor sonuçta... Modern sanata karşı bu aralar daha heyecanlıyım... Yaz sezonunda gidip bu müzeleri ziyaret etme niyetinde olanlar biletlerini Tours&Tickets ofislerinden garantilerse kuyrukta boşa zaman harcacamış olurlar diyerek müze konusunu şimdilik kapatalım. Çok keyifli bir yazı olmuş! Kapak fotoğrafınız da güzel."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdam-notlari-bedava-ucretsiz_ucuza.html\" ", "text": "Feribot: Şehirde yapacak farklı şeyler arayanlar için harika bir hizmet feribotlar. Merkez istasyon Amsterdam Centraal'in arka kapısından çıkıp kıyıya yaklaşanlar yan yana üç feribot iskelesi görecekler. Bisikletli ya da yaya atlayıp keşfe çıkmak bedava!.. Sadece iki tanesini denediğim için onlar hakkında bilgi verebilirim. Bir tanesi ismi uzun, yolu kısa 'Buiksloterweg'e, yani tam karşıya gidiyor sık sık. Buna binip mimari harikası 'eye'a gidebilir, Amsterdam'a karşıdan bakılabilir. Diğerinin yolu biraz daha uzun, 20 dakika kadar sürüyor ve NDSM'ye gidiyor. Buradan kısa bir yürüyüşle şehir sakinlerinden adreslerini aldığım iki güzel mekan Pllek ya da Noorderlicht'e gidilebilir, manzaraya karşı birşeyler içip keyif yapılabilir. 24 saat hizmet veren bedava feribotları kullanmak yapılacaklar listesine illaki eklenmelidir. Vondelpark: Yeşillikler arasında uzun bir yürüyüş, çimlerde ayakkabıları çıkarmak ve mini piknik elbette bedava! Openbare Bibliotheek : Günde 5000 ziyaretçi ile Avrupa'nın en büyük kütüphanesi hergün 10:00-22:00 arası açık. Çok istememe rağmen vaktim kalmadığı için bir sonraki ziyaretime bıraktığım kütüphaneyi ziyaret bedava ama kitap almak ya da arşivi kullanmak için üyelik gerekiyor.. FEBO: Bedava değil, ama bedavaya yakın güzel bir Amsterdam hareketi! Olmadık bir zamanda minik bi atıştırmaya ihtiyaç duyunca yakınlarda bir Febo illaki olacak. Makineye 1.60 EUR atılacak, kapak açılacak, çıtır lezzet anında yutulacak. Yalnız şu detaya dikkat, makineye tam ürünün fiyatı kadar bozuk para atmak gerekiyor, yoksa makine üstünü yutuyor!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdam-yeme-icme-notlari.html\" ", "text": "Gitmeden önce şehre dair okuduklarım yeme-içme konusunda 'fazla ümitlenme!' diye bağırıyordu adeta.. Bunu sorun etmeden ama fazla da beklentiye girmeden gittiğim Amsterdam'dan gayet güzel yeme-içme deneyimleri ile döndüm diyebilirim. Nerelere gittim, neler yiyip içtim, sorularının cevapları ve yeme içmeye dair aldığım notlara dönersek, Yine De Pijp'te boydan boya cafelerle dolu olan cıvıltılı sokak Eerste Van Dar Helststraat öğle yemeği ve akşamüstü birşeyler içmek için güzel yerlerden.. Akşamüstü demişken bir diğer keyifli yer olan en güzel kanallardan Brewersgracht'da güzel cafe/barlar var.. Cafe Thijssen'in barında oturup bira eşliğinde şehrin geleneksel mini kroketi 'Bitterballen' yemek keyifli.. Yine en iyi bruincafe/publardan biri olarak önerilen Prinsengracht'daki Cafe Heuvel'e ise bir türlü yolum düşmedi ama belki sizin yolunuz düşer.. Müze ziyareti sırasında öğle molasını müzelerin kafelerinde vermeyi sevenler için de güzel haberlerim var.. Stedelijk Museum'un harika bir cafe/restoranı var. Kırmızı beyaz dinamik dekorasyonu, kahve, çay tatlı çeşitlerinden dünya mutfaklarının şık yemeklerine uzanan geniş menüsü, gerek müşterileri gerek çalışanlarının verdiği enerji ile, mutlaka uğranılası bir adres.. Alt alta verdiğim bu iki adres için yine ücretsiz feribotlarla yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk gerekecek. Feribottan sonra hangarlar arasından bol fotograflı bir yürüyüşle şehirden kopuk harika bir ortamda bulacaksınız kendinizi.. Daha yerel takılmak ve biraz da dinlenmek isteyenler buraya da vakit ayırmalı.. Bir diğer adres de zıt yönde; bira fabrikası Brouwerij 't IJ da yeldeğirmeninin altında bira keyfi için.. Buraya gidemedim ama yine güzel olduğu söylenen yazlık bir adresmiş.. İçtiğim onlarca fincan kahveden ise aklımda kalan birkaç yer var tabi.. -Prinsengracht'ı keyifle gezerken CafeKalkhoven'de güzel bir mola.. (Prinsengracht no: 283) -Utrechtsestraat ve çevresinde alışveriş yaparken penceresinden manzarayı sevdiğim Cafe Van Leeuven.. (Keizersgracht, 711) -Acil internet ve acil ısınma ihtiyaçlarında birçok şubesi olan Coffee Company.. Opera, konser gibi etkinliklere gidecekler için fuayede şık büfeler kurulduğunu ve arada içmek istediğiniz içki için önceden banko rezervasyonu yaptırabileceğinizi hatırlatmalıyım.. Concertgebouw'un da şık bir cafe/restoranı var ki, konser öncesi yemeğinizi burada yiyerek geceye hazırlanabilirsiniz.. Albert Heijn market farklı büyüklüklerde birçok şubesi ile su, peynir, meyve vs. alışverişleriniz için karşınıza çıkarken Marqt ekolojik gurme market zinciri ise daha özel isteklerinize cevap verecek. Yalnız Marqt'ta nakit geçmiyor, sadece kredi kartı ya da ATM kartla alışveriş yapılabiliyor diye eklemek isterim.. -Su konusunda lezzeti önemseyip her suyu içemeyenler Erikli ve Hamidiye marka sulara turistik bölgelerdeki mini marketlerde rastlayacaklardır.. Kahvaltısını otelde almayacak olanlar için birçok kafede geniş kahvaltı seçeneklerinin olduğunu 'Ontbijt' yazan yerlerde rahatlıkla kahvaltı yapabileceklerini hatırlatırım. Ancak servis genelde 9:30 dan sonra başlıyor. Güne daha erken başlamak isteyenler için Leidseplein'de Satellite Sports Cafe'nin güzel omletlerini öneririrm.. -Biraseverler bol bol Amstel, Heineken tadacaklar. Brouwerij 't IJ ise bir diğer leziz yerel bira... -Peynire gelince; eve dönerken almanın dışında oradayken de bol bol peynir yemenizi öneririrm. Henri Willig, De Kaaskamer gibi peynir dükkanlarından, pazar yerlerinden, hatta marketlerden farklı çeşitleri tatmayı ihmal etmeyin.. Ağırlıklı olarak Gouda cinsi peynirler var ama Edam ve Delft Blue da bulunuyor.. Bu peynirleri geleneksel olarak ballı hardalla birlikte de deneyebilirsiniz.. Hemen her yerde bulunan karamelli çıtır waffle 'Stroopwafels' ise hazır paket almak istemezseniz pazar tezgahlarında taze taze yapılıp satılıyor.. Dank u wel! yani Teşekkür ederim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdamda-keyifli-alisveris-property-of.html\" ", "text": "Damalı yer karoları, Thonet sandalyeleri, ferforje üstü mermer masaları ve mükemmel el işçiliği yüksek barı ile kafe, tüm sıcaklığı ile orada olduğu gibi duruyor. Ama bu kez tezgahın ve masaların üzerinde harika çantalar, deri aksesuarlar var. Üstelik tek fark bu da değil, artık kahve de bedava!.. Bu harika dükkanı görür görmez zaten adımlarınız sizi içeri sürükleyecek ama zor etkilenenleri de kapıda asılı ''kahveye bekleriz'' yazısı davet edecek içeri.. Ben yazıyı görmeden içeri girenlerdenim. İçeri girip harika çantaları incelemeye hazırlanırken sımsıcak bir merhaba ve kahve teklifi ile karşılaştım... Kahve eşliğinde sohbet, bir yandan da ürün incelemesi başladı. Bu mağazaya mutlaka uğranılması için alın size bir neden daha: Şehir tüyoları!.. Şehrin son moda mekanlarını, kaçınılması gerekenleri, mutlaka gidilecek barları ve hatta son günlerin kültür sanat özetini son derece samimiyetle anlattılar bana. Bunu keyifle yaptıklarına böylesine eminken aynı sıcaklığı size de göstereceklerinden hiç şüphem yok!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/amsterdamda-keyifli-saatler.html\" ", "text": "09.35 Utrecht Centraal Station'daki Julia's da kahvaltımı yapıyorum. Kafam biraz karışık; şehri iyice gezmek istiyorum ama aklımın bir köşesinde tuhaf bir şekilde Amsterdam var.. \"Daha 7 ay önce on gün kaldın Amsterdam'da, otur yerinde\" diye sakinleştiriyorum kendimi.. Kalıyorum.. Utrecht'i gezeceğim.. 10.31 Eğer gidersem sabah kahvemi Dokuz Sokaklar'daki keyifli kafelerden birinde içeceğim diye hayal etmiştim hep ama aksi yöne, Damrak'tan De Wallen yönünde yürüyorum. Sabah sakinliğinde Red Light District sınırındaki kanal kıyısından kuğular eşliğinde Oudemanhuispoort'a doğru ağır ağır ilerliyorum. Planım kitap tezgahları ile donanmış bu geçitten geçip çok sevdiğim Utrechtstaat'a kadar yürümek. Çok mu erken ya da Cumartesi diye mi bilemiyorum, geçitteki kitap tezgahları hep kapalı.. Bu keyfimi kaçırmıyor ama; geçitin mimarisine odaklanarak arka kapıdan çıkıp yürümeye devam ediyorum. Yine kanallar, köprüler, yamuk evler ve bisikletler.. Amsterdam işte!.. 11.00 Concerto'dayım. Şehrin en geniş arşivli, en işi bilen müzik dükkanı. Plak, CD bölümleri bir yana kafe bölümü ve burada düzenlenen canlı konserler de Concerto'yu daha cazip hale getiriyor. Burada camın önünde oturup bir gözüm sokaktan gelip geçende, bir gözüm free WiFi sayesinde internette; kulağım da müzikte kahve içmek çok sevdiğim şeylerden.. Uzun zamandır hiçbir yerde bulamadığımız bir plağı garantiledikten sonra yine kuruluyorum cam kenarına.. 11.30 Keşke kahve molamı daha uzun tutabilseydim ama hareket vakti. Şimdi üç büyük kanaldan Kaizersgracht üzerinden Dokuz sokaklara doğru yürüyorum. Mart'ta bizi donduran şehir bugün güneşle ısıtıyor, inanılır gibi değil.. 11.45 Hareketli ve renkli kalabalığın içinde, en güzel dükkanların, kafelerin olduğu De Nagen Straatjes'deyim şimdi. Hem Cumartesi hem hava güzel olunca daha da cıvıl cıvıl sokaklar. Bu sokakların hepsini geziyor, birkaç dükkana girip çıkıyorum. Boş mu çıkıyorum? Hayır!.. uzun zamandır peşinde olduğum ve Türkiye'ye bir türlü gelmeyen Superga'nın The Blonde Salad özel serisinden peşinde olduğum bir modeli bulmuşken kaçırmayıp arşivime katıyorum!.. Sayısız vitrine bakıyorum; sayısız dükkana girip çıkıyorum; bu capcanlı sokakların ruhunu hard diske ağır ağır kaydediyorum. Sokakları bağlayan köprülerde durup fotoğraflar çekiyorum. Tanrım, pırıl pırıl bir hava bu şehre nasıl da yakışıyor; şehir parladıkça benim de gözlerim parlıyor. Artık anlıyorum, ben Amsterdam'ı çok sevmişim meğer.. 13.00 Bu sokaklardaki mekanlardan birinde çorba sandviç yerdim ama hiç aç değilim hala, birkaç mağazaya daha bakarak yürümeye devam. Spui üzerindeki bir diğer favori plak dükkanımız Rush Hour'a doğru yürüyüp diğer bir aranan için şansımı denemeye karar veriyorum.. Yol üzerinde yine duvar sanatları.. Amsterdam'ın şehir içindeki en çok graffiti örneği bu caddede. Bazıları geçen gelişimde zaten gördüklerim ama yeniler de var.. Fotoğraflarını çekmeden bırakır mıyım; basıyorum bol bol deklanşöre.. 13.40 Plak sayısı an itibarı ile iki oluyor.. İstikametim Spui Meydanı. Eski dost Hoppe'de birşeyler içip Bitterballen yemek var aklımda. Hoppe şehrin en merkezi, en popüler, en eski, dolayısıyla da en turistik bira evlerinden biri olmasına karşın öyle sıcak ve sevimli ki burayı gözden çıkaramıyorum. Birkaç dakika sonra önündeyim. Meydana bakan turistlerle dolu camekanlı bölüme değil doğrudan iç salona yöneliyorum. Masada mı otururum? Kesinlikle hayır!.. Bar taburesine zıplayıp Bitterballen ve koyu renkli birasından söylüyorum. 13.55 Sımsıcak Bitterballen ve Amstel Bock tezgahta. Keyifliyim. Hemen Hoppe'nin WiFi ağına bağlanıp bu keyifli anın fotoğrafını çekiyorum Instagram'da paylaşmak üzere.. Köşe masada oturan ve göz ucuyla beni takip eden çifte gülümsüyorum. Adam kalkıp yanıma geliyor ve benim Bitterballen'la fotoğrafımı çekebileceğini söylüyor!.. Turiste yardımcı olmayı seven Hollanda vatandaşı! Bayılıyorum bu ülkenin insanlarına.. Böyle bir pozla hiç işim olmaz ama kibarlık işte, kırmayıp kocaman gülüyorum objektife doğru.. 14.35 Dönüş yoluna çıkma vakti. Ancak yine herhangi bir araca binmeye niyetim yok; Spui meydanı'ndan kitapçılara bakarak geçecek ve Dam Meydanı üzerinden İstasyon'a yürüyeceğim.. Haydi bakalım.. 14.50 kandırdım!.. Ayrılamıyorum şehirden.. Yolu biraz dolandırıp Rokin'e çıktım. Geçen sefer buradan binmiştik kanal turu için tekneye. Parlak güneşte yine bölge cıvıltılı, tüm mağazalardan müzik sesi yükseliyor, çok turist var etrafta ama keyifli.. Yoluma çıkınca içine girmeden duramadığım mağazalar kategorisinden Urban Outfitters'a da uğruyorum hemen. 15.05 Bu kez WEEKDAY mağazasındayım. Belki bilmeyenler vardır. WEEKDAY, H&M grubunun markalarından biri. Jean odaklı güncel tasarımlı ürünler satan, fiyat olarak uygun denebilecek markanın İstanbul'a da açılmasını temenni ederken ve hazır indirime de denk gelmişken biraz kalıyorum burada.. 15.20 Mağazadan çıkarken elimdeki poşette -daha sonra yaptığım bazı paylaşımlarda çok sorulan ve kült olan- üzerinde haftanın günleri yazılı siyah beyaz bir boyun aksesuarı var.. Artık gerçekten hızlı yürümenin zamanıdır!.. 15.35 Resmen omuz omuza bir mücadele ile nihayet tekrar istasyondayım. Yılbaşına bir ay kala Damrak'a kurulan noel yeme içme çadırları, onlarda oyalanan turistler, yolu acayip tıkamıştı, o yüzden yürümekte çok zorlandım. Tam noel haftası bu şehri düşünemiyorum bile.. Hemen ilk treni tespit edip doğru perona doğru ilerliyorum. Dönüş treni sadece 4 dakika sonra.. 15.45 Hareket eden trenin içinden Ij adası üzerindeki Anna Frank afişine, Iamsterdam yazısına, şehrin modern binalarına bakıyorum.. Amsterdam, sanırım tekrar görüşmemiz için uzun zaman geçmesi gerekmeyecek.. Kendine gönlümde yavaş yavaş sağlam bir yer hazırlıyorsu, hissediyorum.. Tekrar güneşli ve neşeli günlerinde seninle buluşmayı ümit ediyorum.. Meraklısına not: Bu yazı Amsterdam'a dair çok fazla bilgi içermiyor olabilir ama seni bilgiye boğmamı istersen tüm Amsterdam yazılarımı incelemeni tavsiye ederim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ankara-gezi-notlari.html\" ", "text": "Uzun bir aradan sonra yeniden Ankara'da olmak harikaydı.. Sokaklarında yürümeyi, müzelerinde gezmeyi çok sevdiğim bir şehir Ankara.. Nedense bazı Ankaralılar'ın bile \"sevmediği\", gri ve sıkıcı bulduğu bu şehri gezerken, kendi gözümden aktardığım hikayeleri instagram'da izleyenlerden gelen yorumlar beni epey keyiflendirdi.. Sanırım o \"pek sevmeyen yerli Ankaralılar\"a bile \"burası Ankara mı?\" dedirtmeyi başardım!.. Şimdi kendim için hazırladığım listeyi ve Ankara'ya dair kısa not ve önerilerimi benim gibi gezmek isteyenler için buraya bırakıyorum.. Şimdiden keyifli Ankaralar!.. Bu seferki Ankara ziyaretimde kültür/sanat rotama Erimtan Müzesi, PTT Pul Müzesi, CerModern ve Milli Kütüphane'yi aldım.. Ama şehirde ziyaret edilecek pek çok farklı müze ve kültür sanat noktası var. - Anadolu Medeniyetleri Müzesi: Bana göre Ankara'nın en kıymetli müzesi. Daha önce ziyaret ettiğim için bu kez sadece önünden geçiyorum ama ilk kez gelecek olanlar rahatlıkla listelerinin başına bu müzeyi yazabilir. Oldukça büyük bir müze. Hakkıyla gezmek için en azından yarım gün ayırmak gerekir. - Kale bölgesinde ayrıca Rahmi Koç Müzesi ve Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi de var. Gitmeden sitelerinden güncel takvimlerini incelemenizi öneririm.. Her iki müzeye de 2018 itibarı ile giriş 10 TL. Ben Erimtan Müzesi'nde Mehmet Aksoy sergisine rastladığım için onu tercih ettim ve şahane bir sergi izleme şansı buldum.. - Şehrin modern sanat üssü CER Modern'de daima güzel sergiler oluyor.. Bu kez de ikisi ücretsiz olmak üzere dört yeni sergiye rastladım.10:00-20:00 saatleri arasında açık olan Cer Modern'e giriş ücreti 20 TL. İçinde sergi salonları haricinde yerel tasarımcı ürünleri de bulabileceğiniz bir müze dükkan ve mola için keyifli bir müze kafe var. - İlk kez ziyaret ettiğim ilginç bir müze ise PTT Pul Müzesi. Girişin ücretsiz olduğu müzede yerli ve yabancı binlerce pul arasında, pullar ekseninde tarihte bir yolculuk yapmak mümkün.. - Ne yazık ki Resim ve Heykel Müzesi'ndeki tadilat bitmediği için bu kez de ziyaret edemedim.. Hemen yanında milli kültür, tarih ve karakterimizi yansıtan Etnografya Müzesi var. İki müze birlikte ziyaret edilebilir. - Sarp Evliyagil'in kendi koleksiyonundaki eserleri herkesle paylaşma isteğinden yola çıkarak açılan Müze Evliyagil'i de notlarıma aldım ama ama vaktim yetmediği için gelecek ziyarete kaldı.. Müzeler dışında kültür sanat rotasına Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserleri, Ankara Devlet Tiyatrosu ve Opera balesi temsilleri de ekleneblir.. - Uzun zamandır çok istediğim bir şeyi gerçekleştirebildim ve Ankara'da hemen her öğrencinin en az bir kez kapısından girmiş olduğu Milli Kütüphane 'yi de rotama ekledim. Girmek için kayıt gerektiğinden gitmeden web üzerinden ön kayıt formu doldurdum. Bunun dışında ancak bir kereye mahsus ziyaretçi kartı ile de girmeyi deneyebilirsiniz. Kütüphane daha çok çalışma salonlarından oluşuyor. Kitapları toplu halde görebileceğiniz bir bölüm yok; istediğiniz kaynak görevliler tarafından size ulaştırılıyor.. - Anıtkabir: Her gelişimde mutlaka ziyaret ettiğim Anıtkabir yine listemede elbette. Girişte bile sorulduğunu duyduğum için not edeyim: Anıtkabir'e giriş ücretsiz elbette!. Yürüyüş rotama Kızılay Meydanı, Kuğulu Park, Güvenpark, Tunalı Hilmi Caddesi, Bülten Sokak, Bestekar Sokak, Bahçelievler 7. Cadde gibi şahsi klasiklerimi ekledim.. Ayrıca Ankara Kalesi ve çevresinde de biraz vakit geçirdim.. Kale çevresini fazla turistik ve geleneksel bulduğum için burada sadece müzeler ve birkaç han ilgimi çekiyor ama bu rota tarihi konak ve camileri ile öne çıkan Hamamönü'ne kadar uzatılabilir. Pirinç Han ve Pilavoğlu Han içlerindeki sanat atölyeleri ve dükkanlar sebebi gezip görülmeye değer ilginç tarihi köşeler.. Kendime yeni ve uzun bir kahve dosyası hazırladım gitmeden.. Ankara'da özellikle 3. dalga kahve dükkanları epey artmış.. İki buçuk güne hepsini sığdırmam mümkün değil ama bir ön eleme yaparak listeyi daralttım ve çoğuna da uğradım. Celsius Coffee Roasters / İlk ilgimi çeken adreslerden biri. Çünkü burada dünya kavurma şampiyonu İtalyan Gardelli kahvelerini de tatma şansım vardı. Çayyolu ve Yıldız olmak üzere iki şubesi var. Sağlam bir kahve-severseniz Çayyolu'ndaki kavurma bölümünün de bulunduğu merkez dükkana gitmelisiniz. F451 Brew / En sevdiğim kahve dükkanlarından biri de F451 oldu. Güzel çekirdeklerden iyi demlenmiş kahve içip Baristası ile sohbet ettik. Bana kendimi Amsterdam'da ya da Berlin'de küçük bir kahveciye gitmiş gibi hissettirdi. Rispetto Coffee / Kahve zevkine güvendiğim pek çok kişiden duyduğum Rispetto Bahçelievler'in tatlı dükkanlarından biri. Birkaç farklı yerli kavurucunun yanısıra yurtdışından konuk çekirdekler de getiren ilgili bir dükkan.. Kakule Kahve / Sevimli dekorasyonu ile öne çıkan keyifli adreslerden biri. Burada Ankara'ya dair farklı önerileri bir araya getiren alternatif yaşam rehberi Rotapusula da satılıyor.. Ben almadım ama belki sizin ilginizi çeker. Ayrıca kafede her Cuma 19:00-21:00 arası Slugs Jazz Band var. Paper Roasting Coffee, Hound Coffee ve Bosco Ankara şehrin en fotografik kahve köşelerinden.. Üçünün de yürürken önünden geçtim; çok hoş dükkanlar ama kahvelerini içmedim. Paper kendi çekirdeklerini kavurduğu için denemek isterdim ama zamanlamayı denk düşüremedim. Sonuçta arka arkaya bin kahve içilemiyor!. Hound istanbul'da hep içtiğim Petra'nın kahvelerini kullandığı için zaman kalırsa diyerek sıralamada sona bıraktım ve Bosco da kahveden çok tatlıları ile öne çıkıyor hissi yarattığı için bu seferlik onu da eledim; belki siz denersiniz. Amelie's Garden Succulent & Coffee / Bir başka tatlı ve fotografik kafe. Güzel tarafı bir kısmının sukulentlere ayrılmış olması.. Harika saksılardaki mini mini sukulentler ortamı daha da tatlı yapıyor. Ben akşam üstü uğrayabildim ama her Çarşamba akşamı Highlife Band ile canlı caz da varmış. İki Nokta Vintage Coffee / Mint yeşili tatlı cephesinden içeri bakınca güzel bir vintage giysi seçkisi göreceksiniz. Özellikle eşarp ve şapkalar harika seçilmiş. Bence Ankara'ya güzel enerji veren harika köşelerden biri.. Mazi Antika Kafe / Pikaptan etrafa yayına nostaljik melodiler, gramofonlar, eski objeler, afişler.. Bu nostaljik dünyanın içinde minik bir Türk Kahvesi molası verdim. Lezzet değil de böyle bir ambians için ziyaret edilebilecek sevimli bir dükkan kafe.. (Bu arada listemde Bahçelievler'deki Faust Coffee and Antique Shop ve Kale bölgesindeki Gramofon Kafe de vardı ama bu kadar nostaljiyi yeterli bulup onları ziyaret etmekten vazgeçtim. Ayrıca Gölbaşı tarafına hiç gitmediğimiz için not aldığım Bi' Hatıra Cafe de merak edilenler listesinde kaldı.. Ankara nedir? Simittir, dönerdir, balıktır, Ankara Tava'dır... Yani bence.. Simitin en güzeli sokakta yenir, öyle simit kafelerinde falan değil.. Balığın en iyisi neden Ankara'da yapılır hala şaşarım. sanırım siyasetçilerin burada olmasıyla bir bağlantısı var!. Bilemiyorum!. Kale mahallesinde Kebapçı Emin Usta sadece Cuma günleri Ankara Tava yapıyor. Bu yemek çabuk bittiği için erken gitmekte fayda var. İkinci adres ise Ankara'nın en köklü esnaf lokantalarından Boğaziçi Lokantası. Burada eminim ki tezgahtaki tüm yemekler lezzetli ama biz gidip özellikle Ankara tavayı denedik. Kemikli et, onun suyunda pişen pilav, beraber fırınlanıyor.. yanında güzel bir tas komposto!. Mis gibi bir öğle yemeği!. Ayrıca Nuts & Seeds, Kaktus Smoothies and More ve CommuniTea gibi yeni, sağlıklı ve modern alternatifler de gözüme takıldı ama bunları da denemek için zaman yaratamadım; belki siz denersiniz.. Gitmeden önce Gaga Play ve Siyah Beyaz'ın programlarını incelemeyi de ihmal etmedim ama bulunduğumuz günlere ilgimizi çeken bir konser ya da etkinlik denk gelmediği için yemek sonrası Ankara akşamlarımız sakin geçti. Siz de gitmeden kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Ayrıca Ankara Alternatif Kent Rehberi Lavarla sitesine de göz atmalısınız. - Her ayın 3. pazarı Çayyolu Antika Pazarı ve her ayın ilk pazarı Ayrancı bit pazarı notlara eklensin; biz denk getiremedik.. - Şehrin ana alışveriş caddesi Tunalı Hilmi'de pek çok pasaj var. Tunalı Hilmi Pasajı'nın alt katında Antika&An ve kocaman sahaf dükkanını çok sevdim. Aynalı Çarşı içinde de haritalar, gravürler, tarihi kıymetli evrak satan Eski Zaman adlı ilginç bir dükkan var.. - Plak için yine Tunalı pasajının alt katında eski, köklü bir dükkan var tam karıştırmalık. İsmi Shades. Ancak biz sahibini çok suratsız bulduk ve kendisini rahatsız etmeden plakları ile başbaşa bıraktık.. Ertuğ Pasajı içinde son bir yıl içinde açılan KV Records'u ise çok sevdik.. Notlarımda bir de Gürkan & Ömer Plakevi Cafe vardı ama ona uğramadık.. - Bülten Sokak'taki Cin Ali Vakfı'na ait mağaza ise herkesi çocukluğuna götürecek nitelikte bir şehir sürprizi.. - Şehrin en tatlı çiçekçisi Kelebek Çiçekçilik. - Her gitttiğim şehirde olduğu gibi Ankara'da da yerel tasarımcıların peşine düşüp Duygu Seramik'in fincanlarını ve Studio Tre tasarımcılarından Reyda Özaltuğ'un takılarını çok sevdim.. - Bir keşif de gıda alışverişi için: Tepe Prime'da bulabileceğiniz chefs&jars kavanozları sizi dünyadan ünlü şeflerin lezzetleri ile buluşturuyor. Baya enteresan bir proje; merakla İstanbul'a da sıçramasını bekleyeceğim. - Konaklama için Akköprü metro durağı bağlantısı bulunan Crown Plaza konforlu bir tercih. Kızılay çevresinde daha ekonomik ve merkezi seçenekler de mevcut. Ankara Kalesi civarında da daha turistik ve otantik alternatifler var. Alberto Manguel, Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir kitabının Ankara bölümünde şehirlerin mecazi kimlikler edindiğinden bahsederek Ankara için \"baba gibi bir şehirdir ama belli bir otoriter mesafe koyar\" diyor.. Doğru!.. Ankara başkent olmanın ağırlığını taşıyan otoriter bir baba.. Ama siz yine de koşup yanağına sıcak bir öpücük kondurun.. Mutlaka yumuşayıp sevgisini hissettirecektir!. Çok mutlu oldum buna!. Keyifle gezmeniz dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/antwerpten-alisveris-manzaralari.html\" ", "text": "Antwerp'e gitmek için bir neden arayanlara \"alışveriş\" derim. Neden alışveriş dediğimi sorgulamak isteyenleri de fotoğrafa boğmak isterim!.. Bu yazıda bol fotoğraflı Antwerp alışveriş manzaraları ve fotoğrafların altında da lazım olması muhtemel alışveriş notları var.. Clinic Not Only A Shopping Theraphy!.. Clinic çok iddialı bir multibrand mağaza. Oldukça geniş bir marka seçkisi ve fiyat skalası var. Ürünlerin hepsi tasarımı güçlü parçalardan seçilse de mağazanın o kadar sıradışı bir dekoru var ki kesinlikle ürünlerle yarışıyor.. Bu normalde bir mağaza için iyi bir şey değildir ama bu mağazaya bu durum acayip yakışıyor. Her an Clinic İstanbul'a açılsın kampanyası başlatabilirim, o derece!.. Şehrin tarihi merkezi civarında renkli dükkanlar, kitapçılar, bira dükkanları, turistik hediyelik eşya satan dükkanlar ve bu dükkanlar arasında dolanırken mola verilecek bol bol kafe var.. Melkmarkt ve çevre sokaklarında böyle renkli dükkanlardan bol bol var.. Tune Up şehrin güzel plak dükkanlarından biri. Bir kitabevinin üst katında yer alan dükkan aynı zamanda mini bir sanat galerisi ve keyifli bir kafe.. Melktmarkt, 17. Birası dünyaca ünlü bir ülkede olduğumuza göre binbir çeşit biranın satıldığı dükkanlara rastlamak çok normal.. Enteresan şişeleri ve çeşitleriyle Belçika birası aynı zamanda bir hediye alternatifi.. Hemen hemen merkez istasyondan başlayıp tarihi merkeze kadar boydan boya uzanan capcanlı alışveriş caddesi Meir günün her saati kalabalık.. Dünyaca ünlü zincir mağazaların çoğu Meir'de.. İsmi pek de tanıdık gelmeyen Kuzeyli zincir mağazalara mutlaka girilmeli.. Meir üzerine kahve ve yemek molası için de bol alternatif var. Meraklısı için Urban Outfitters No.78'de.. Şehrin en önemli alışveriş caddesi.. Yan yana sıralanmış şık butikler, tasarım mağazalar ve tasarımcı outletleri ile ilk ziyaret edilecekler listesinde.. Dries Van Noten popüler alışveriş caddesinin en görkemli binasında arz-ı endam ediyor.. Antwerp Altılısı'nın bir üyesi olarak bunu hakettiğini söyleyebiliriz. Nationalestraat, 16. Yeri gelmişken daha önce rastlamamış olanlar için Antwerp Altılısı; Walter Van Beirendonck, Ann Demeulemeester, Dries Van Noten, Dirk Van Saene, Dirk Bikkembergs ve Marina Yee'den oluşan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu, dünya modasına açılım yapmış avantgarde moda tasarımcılarıdır ve Antwerp Six olarak adlandırılmışlardır.. Sadece Nationalestraat değil ona açılan civar küçük sokaklara da girip çıkmakta fayda var.. Bölge alışveriş severler için hazine tadında.. Çok sayıda moda tasarımcısına ev sahipliği yapan şehirde çok sayıda tasarımcı outlet mağazası var.. Girip baktıklarımın içinde dikkate değer parçalar ve markalar olduğunu bildirmeyi görev bilirim.. Nationalestraat küçük zig-zaglarla Volkstraat'a dönüşünce telaşa mahal yok, güzel dükkanlar, şık mekanlar devam ediyor.. Mesela hem kahve içip hem plak seçebileceğiniz Coffee & Vinyl Volkstraat, 45 numarada.. Bu arada hazır Korte Gastuisstraat'tan bahsetmişken bu caddenin de alışveriş hastalığı denen şeye iyi geleceği görüşündeyim.. Bir diğer cazibe merkezi. Çok hareketli olmasa da antika ve ikinci el dükkanları, galerileri ve küçük kafeleriyle pek sevilen bir sokak.. Yine insanı ne tafara bakacağına şaşırtan vintage ve outlet cenneti bir sokak.. Meraklısına Acne Studio Filppa K gibi markalar hemen bu caddenin başındaki Lombardenvest'te.. American Apparel'siz Olmaz diyenler için rengarenk dükkan Kammenstraat No.14'de.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/archimboldoya-saygilarimla.html\" ", "text": "esgeçmiştim yıllardır? Döneminin sanatçılarından nasıl farklı bir dünyası vardı? Nasıl bir ruh hali, nasıl bir kafa ona bu sıradışı tabloları yaptırdı?.. Şimdi bizler için bile çook fantastik olan bu çizimi 1500'lerde nasıl düşünür, nasıl yapar?.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/arnavutkoyun-berlinlisi-luzia.html\" ", "text": "Berlini de, Berlin ruhunu da çok seviyorum. İstanbul'da da bu ruhu yakalayan, yaşatan mekanlardan biri olan Luzia son zamanlarda pek sevdiklerimden.. Luzia' nın Berlinli hali aslında havalı olsun diye uydurulan bir tavır değil; çünkü Luzia gerçekten Berlinli! Luzia Berlin, Kreuzberg'de yıllardır popülerliğini koruyan bir mekan. Bizim de Berlin seyahatlerimizde muhakkak gece eğlence rotamızda olan mekanın İstanbul şubesi aslında şehrin gece hayatı için büyük şans.. Mekanın gayet Berlinli \"underground\" ortamında özellikle geceleri harika partiler, müthiş eğlenceli etkinlikler düzenleniyor.. Geçtiğimiz aylarda benim de birkaç etkinlik ve konser için uğrama şansı bulduğum mekanın gece eğlencesi ve ortamı çok keyifli.. Bunun dışında Luzia son dönemde mutfak ekibini de güçlendirerek yemek menüsünü de geliştirmiş. Biz de bu değişimi yakından gözlemleyip yemeklerini denemek üzere birkaç arkadaş gündüz ziyaretine gittik. Gündüz Luzia'yı gece halinden bile çok sevdiğimi söyleyebilirim. Salaş, rahat, keyifli dekorasyonunun detaylarını görebiliyor mekanda gece farkedemediğiniz sanat eserlerine odaklanabiliyorsunuz bir kere.. Duvarlarında Güçlü Öztekin ve Güneş Terkol'a ait şahane eserler var. Bir de üst kattaki kulüp bölümünün barındaki mozaik esere hastayım ki, o da yine aynı sanatçıların ortak bir çalışması. İşte bu güzel detaylar gündüz daha güzel.. Sonra kapının önünde oturup gelen geçeni izlemek var.. Bir de alt katta tüm ihtişiamı ile gelenleri karşılayan aslan!.. Özellikle öğle yemeğine giderseniz neredeyse iki tonluk mermer aslanın oraya geliş hikayesini dinlemelisiniz.. Aslandı, mozaikti derken yemekleri atlamayalım.. O gün menüden birkaç farklı başlangıç ve ana yemek denedik. Başlangıçlardan ballı narlı humus ve falafel favorilerim. Dışı kıtır içi yumuşak ve lezzetli falafel İstanbul'daki en başarılı falafel örneklerinden biri.. Bu arada ekmeklerini de kendileri yapıyorlar ve o ekmeklerle yapılan özellikle kahvaltıya yakışacak süper sandviçler de var. Sanırım iki focaccia arasında yumurta, peynir ve jambonlu panini, bir haftasonu kahvaltısına çok yakışacaktır.. Bir çeşit bahçeyi andıran kinoa salatası'nın ardından 3 peynirli acılı rigattoni, mini burgerler ilk kez karşılaştığım bir uzakdoğu lezzeti Tom Kha Gai denedik. Sote sebzeli, hindistan cevisi sütlü, enteresan bir vejetaryen yemek olan Tom Kha Gai'yi epey sevdim.. Normal menünün yanısıra hergün fiyatları 15-21 TL arasında değişen bir de günlük menüleri varmış. Bu bence özellikle civarda çalışanlar için de güzel haber.. Güzel yemeklerin ardından mekanın dört iddialı tatlısını denedik. Konyaklı tiramisu, yoğurtlu cheese cake, karamelli choux ve sıcak çikolatalı mousse. Her bir tatlı ayrı ayrı güzel; onlara eşlik eden kahveler de güzel.. Çok beğendiğim cortadolarından da iki fincan içmem işte bu yüzden!.. Özellikle elektronik müzik dinlemeyi seviyor ve alternatif mekanlar arıyorsanız gece zaten Luzia'ya gitmelisiniz. Ama denediğim öğle yemeğinden sonra önerim kahvaltı, kahve/tatlı ya da öğle yemeği ve hatta akşamüstü içkisi için Arnavutköy'ün Berlinlisi Luzia'yı esgeçmemeniz.. Mekanın tüm etkinlik duyuruları ve günlük menülerini @luziaistanbul instagram hesaplarından takip edebilirsiniz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/asmalimescit-sofyali.html\" ", "text": "Haftasonu yolumuz Asmalımescit'e düştüğünde ayaklarımız bizi kendiliğinden Sofyalı'ya götürüyor her seferinde!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/atina-gezi-notlari-bunu-saymayiz-yine-goruselim.html\" ", "text": "Sen yıllarca Atina'ya gitme, sonra da bunu saymayız, yine görüşelim diye sloganlar at!.. Oldu mu sayın gezicigünlük? Hem de şahane oldu!. Çünkü Atina ile ilgili seyahat sonrası hissiyatım aynen böyle!. Burnumuzun dibinde ve ulaşması çok kolay olduğu halde nedense bu Atina'yı hep bir gün gideriz diye kenarda tutmuş ama bir türlü de şans vermemişiz.. Ta ki içinde \"yaz, deniz, tatil kafası\" barındıran bir adalar planı yapıncaya kadar.. Planımız Atina'dan kolay ulaşılabilir birkaç adada deniz tatili yapıp dönüşte de Atina ile kısaca tanışmak.. Aynen uyguluyor ve önce adaları gezip ardından da Atina'ya dönüp çok keyifli 2 buçuk gün geçiriyoruz. Size yalan söyleyemem, Atina'yı tamamen gezdik, altını üstüne getirdik diyemem!. Çünkü rahat bir deniz tatilinin ardından normal bir şehrin karmaşasına dahil olmak ve her yeri göreceğim inadıyla koşturmak biraz zor geliyor insana.. O yüzden özellikle şehrin merkezindeki mutlaka görülecekler, yapılacaklar listesinden başlayarak geziyoruz Atina'yı.. Hepsinin anlatacağım.. ama önce ulaşım.. Atina'ya uçmak ne kolaymış!. Uçağın havalanması ile inmesi neredeyse bir oluyor... Üstelik bir günde birçok farklı saatte sefer bulmak mümkün.. Biz adalara direkt geçmek istediğimiz için geceyarısı uçuşunu tercih ediyoruz.. İşin en güzel yanı havalimanı ile Atina şehir merkezi arasında 7/24 hiç kesintisiz ulaşım imkanı var. Yani taksi kullanmak zorunda değilsiniz, gecenin bir yarısı ortada kalmıyorsunuz.. Atina havalimanından Atina şehir merkezine ulaşmak için metro hattını ya da Syntagma Meydanı'na giden X95 ekspres otobüs hattını kullanabiliyorsunuz. Metro belirli bir saate kadar hizmet verdiği için gece geç saatler için otobüsü kullanmak daha uygun.. Ayrıca Pire limanı ve Kifissos gibi bölgelere de farklı ekspres otobüsler çalışıyor; biz giderken Pire'ye giden X96'yı, Atina'dan dönerken de Syntagma meydanından kalkan X95'i kullanarak sorunsuz bir şekilde havaalanı ulaşımını hallediyoruz.. Ekspres otobüslerin tek yön bileti 6 . Metro ise havalimanı için 10 'luk bilet kesiyor.. Havaalanı ulaşımını ve şehiriçi kullanımı kapsayan 3 günlük kart 22 .. Havaalanı hariç, bir günlük sınırsız şehiriçi ulaşım kartı 4,5 ve son olarak bizim de tercih ettiğimiz 5 günlük sınırsız ulaşım kartı 9 . Sınırsız ulaşım alsak da çok fazla kullandığımızı söyleyemem. Çünkü merkez hem çok küçük hem de ansızın ortaya çıkan grevler durumu etkiliyor.. Yine de madem kartımız var birkaç kez metroya bir kez de otobüse biniyoruz.. Metronun bazı hatları Cuma Cumartesi 02:30'a kadar çalışıyor ancak haftaiçi seferler 23:30 gibi sonlanıyor.. Diyelim ki siz de Pire limanına gidecek ya da oradan şehre döneceksiniz L1 yeşil hattı kullanarak tren ile rahatça merkeze ulaşılıyor.. Sanırım Atina'da nerede konaklanır sorusunun en popüler cevabı şehrin kalbi Monastiraki Meydanı olabilir.. Meydana bakan A for Athens ve 360 Degrees popüler ve bütçe olarak da biraz yüksek seçenekler.. Daha ekonomik bir konaklama planlıyorsanız Omonia bölgesine yönelmek şart gibi görünüyor.. Biz de euro'nun yüksek seyrini göz önüne alarak bu bölgeye yöneliyoruz ama göçmenlerle çevrili bölgede sorunsuz bir konaklama için bazı kurallara dikkat ediyoruz.. Omonia tam bir göçmen semti ve bu durum pek çok insanı tedirgin edip özellikle gece geç saatlerde korkutuyor.. Eğer tam Omonia meydanında ya da meydanı kesen ana caddelerden birinde konaklarsanız hiçbir sorun yaşayacağınızı sanmıyorum. Ancak bir sokak arkaya gidince bile çehre biraz daha değiştiği için bundan tedirgin olanları da anlayabiliyorum.. Biz toplam 3 gece içinde hiçbir sorun yaşamıyor, bizi rahatsız edecek hiçbir davranış ve durumla karşılaşmıyoruz ama özellikle geceleri otele dönerken kestirme ara sokaklar yerine biraz daha yolu uzatmak pahasına ana caddeler üzerinden yürüyerek dönüyoruz.. Bu bölgede konaklama için beklentilerinize göre Doria Inn ve Ares Hotel'i inceleyebilirsiniz. Biraz daha farklı ve keyifli bir deneyim için ise Kolonaki Bölgesi'ndeki Coco-Mat Hotel'i incelemenizi ısrarla önereceğim.. Sadece iki buçuk günümüz olduğuna göre kendime sınırlı bir \"Atina'da Mutlaka\" listesi yaparak görülecek yerleri bununla sınırlandırıyorum.. Başta da değindiğim üzere biz daha çok şehirle klasik bir tanışmaya odaklanıyoruz ve Monastraki, Plaka- Anafiotika, Akropolis, Omonia, Psyri, Exarchia, Kolonaki bölgelerini geziyoruz.. Sayınca yine de çok görünüyor, farkındayım ama bu bölgelerin tümü birbirine komşu ve yürürken farketmeden birinden diğerine geçiveriliyor.. Gazi, Filopappou, Koukaki, Kerameikos, Metaxourghia ve kıyı şeridinde Pire, Glyfada ve Vouliagmeni taraflarını bir sonraki ziyaretimize bırakıyoruz.. Aslında son yazdığım kıyı şeridindeki üç noktayı da merak ediyorum ama hem zaman yetersiz hem de o kadar adanın ve taze deniz mahsullerinin üzerine \"bu bölge beni ne kadar etkileyebilir ki\" diye düşünüp riske atmıyorum.. Ancak bir daha ki sefer buralarda gezeceğim yerler ve uğramak istediğim lokantalar şimdiden defterimde hazır!. \"Atina'da Mutlaka\" başlıklı mini listeme dönecek olursak.. Monastiraki Meydanı / Şehir turuna başlamak için en ideal nokta.. Adeta şehrin kalbi.. Günün her saati öylesine kalabalık ki.. Dizdar Ağa Camii ve Hadrian Kütüphanesi meydanın en karakteristik yapıları.. Manzarayı ufukta görünen Akropolis tamamlıyor.. Bu manzaraya tepeden bakıp güneş batırmalık bir sürü de teras bar var etrafta.. Yazının devamında daha ayrıntılı bahsedeceğim.. Syntagma Meydanı / Parlamento'nun önünde nöbet tutan, daha da önemlisi nöbet değişimlerinde son derece fotografik bir görüntüü sergileyen meşhur Evzon askerleri ile öne çıkıyor en çok.. Parlamento önü Yunanistan'daki ekonomik kriz nedeniyle sık sık gösterilere sahne olduğu için askerlerin nöbet değişiminin daha gösterişli olduğu Pazar gününe denk getiremesek de biz de bu turistik modaya uyup rastgele bir saatbaşında meydana gelip askerleri izliyoruz.. Sizi \"askerlerin eteği Osmanlıya atfen 40 pile, ponponun ucunda bıçak var..\" gibi rahatça her yerde okuyabileceğiniz detaylardan kurtarıp hemen yakınlardaki Numismatic Müzesi'nin serin ve yeşillikle içindeki bahçesinde bir molaya davet ediyorum. Böylesine sıcak bir yaz gününde bu yeşil ve fotografik bahçede mola vermek bizi epey mutlu ediyor; sizin de kaçırmanızı istemiyorum! Akropolis / Tarih, mitoloji, mimari.. Bunlara hiç ilginiz olmasa bile Akropolis'siz bir Atina ziyareti düşünemiyorum. Bilirsiniz ki ben öyle her şehirde en turistik yapıyı ziyaret etmeye, illa ki gidilecek demeye meraklı değilimdir ama Atina Akropol'ü bir istisna. Bu önemi onlar da farketmiş olacak ki giriş ücreti 20 . Eğer buradan sonra bağlantılı başka arkeolojik kalıntıları da ziyaret etmek isterseniz 3 gün geçerli 30 'luk kombine bilet alabiliyorsunuz.. Tırmanılacak yokuş ve sıcak hava da hesaba katılınca en mantıklısı sabah erkenden gidip saat 8:00'de açılır açılmaz içeri girmek.. Dor üslubu ile inşa edilmiş ve \"altın oran\"ın insanoğlu tarafından ilk uygulamalarından biri olan Athena'nın tapınağı Parthenon, Yunan mimarisinin en büyük eseri ve demokrasinin sembolü olarak kabul ediliyor.. Gitmeden önce hakkında biraz okuyup ön bilgi edinmek faydalı olabilir.. Plaka ve Anafiotika Sokakları / Akropol'ün hemen eteklerinde bulunan bu yokuşlu merdivenli sokaklar sizi Atrina'nın en keyifli bölgelerinden birine çıkarıyor.. Geçmişte Anafi Adası'ndan göç edip buraya yerleşen ada halkının kendi adalarının ruhunu taşıdıkları evlerinin arasında fotografik bir yürüyüş yapabilirsiniz.. Biz aşırı süslü ve fotografik adalardan \"daha dün\" geldiğimiz için çok etkilenmesek de minik bir tur atıyoruz.. Buradan da Plaka bölgesinin sevimli, yeşillikli, kafeler ve kuş cıvıltıları ile dolu merdivenli sokaklarına geçerek yürüyüşümüze devam ediyoruz.. Bu sokaklar aşağıya, merkeze doğru inene dek sizi görsel olarak oldukça keyiflendiriyor.. Üstelik rota üzerinde mola verecek şahane alternatifler var.. Akropolis Müzesi / Bu müze adeta gezdiğimiz Akropol ve Parthenon'un uzantısı.. Akropolis'den çıkarılan arkeolojik buluntulara ve zarar görmesin diye yukarıda kopyasını gördüğünüz bazı heykellerin orijinallerine ev sahipliği yapıyor.. Aslında bu müzeyi ziyaret sebeplerimizden biri de müzenin modern mimarisi.. Müzelerin eserleri konumlandırma şekline, mimarisine de bazen eserler kadar ilgi duyuyor, ilham verici buluyoruz.. Bernard Tschumi ve Michael Photiadis tarafından tasarlanan müzenin ikinci katında bir de açıkhava kafesi bulunuyor.. Salı-Pazar arası 08:00-20:00 arası; Cuma günleri ise 22:00'ye kadar ziyaret edilebiliyor. Giriş ücreti 5 . Ancak bunun yerine ilgi alanlarınıza göre Ulusal Arkeoloji Müzesi, Benaki Müzeleri (klasik, modern ve İslam Sanatları olmak üzere 3 Benaki müzesi var), EMST Ulusal Çağdaş Sanat Müzesi'ni de gezebilirsiniz.. Ben gelecek sefer Arkeoloji ve Benaki İslam Eserleri müzelerini almak istiyorum programıma mesela.. Kolonaki Sokakları / Şehrin gezdiğimiz diğer bölgelerinden daha farklı bir yüzü ile karşılaşıyoruz bu semtte.. Şık binalar, hoş butikler, keyifli kafeler ve daha çık insanları ile gözünüzde daha iyi canlandırabilmek adına biraz Nişantaşı Teşvikiye havasında olduğunu söyleyebilirim.. Gerçekten çok hoş kafe ve restoranlar var.. Bu bölgede yürümek, vitrinlere bakmak, en hareketli sokaklarından birinde kahve molası vermek epey hoşumuza gidiyor.. Kahve molası verdiğimiz trafiğe kapalı Tsakalof sokağı boyunca sıralana kafeler ve buradaki canlılık bana Nişantaşı Atiye Sokak'ı anımsatıyor.. Funikuler ile Lycabettus tepesine çıkıp şehri kuşbakışı izlemek de mümkün.. Ancak bana göre Atina gündüz saatlerinde öyle tepeden izlenecek estetikte bir şehir değil; gün batımı ve manzarada Akropol olduğunda kabul!.. Onun için biz tepeye çıkmak yerine Kolonaki sokaklarını detaylıca gezip buradan da yine merkeze doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz.. Omonia, Psyri ve Exarchia Sokakları / İşte Atina'nın graffitilerle süslü, kozmopolit sokakları.. Göçmenler Omonia semtinde yoğunlaşıyor.. Duvarlarda biraz iz sürerseniz harika graffitiler var.. En ünlülerinden biri Vienna Hotel'in yan duvarındaki \"eller\". Albrecht Dürer'in meşhur eserini referans alan çalışma, Güzel Sanatlar Fakültesi ve Bakanlık desteği ile Pavlos Tsakonas tarafından yapılmış.. Yine civarda biraz yürüyünce başka harika graffitilere de rastlamak mümkün.. Psyri sokakları duvar resimleri ve eskici dükkanları ile öne çıkıyor.. Ayrıca Psiri sokaklarında sayısız lokanta, kafe bar var.. Eğer Plaka bölgesini fazla turistik bulduysanız alternatifiniz genç ve daha yerel kalabalığı ile Psiri olabilir.. Bu arada Psiri'nin en meşhur ve en fotografik köşesinden bahsetmemek olmaz: Little Kook sürekli yenilenen görsel konsepti ile bütün turistleri kendine çeken bir magnet.. Öyle ki, tur gruplarının bile rotasına eklenmiş durumda.. Bize bu ilgi karşısında şaşkın şaşkın bakıp meşhur kafenin dış cephesini fotograflamak yetiyor.. hemen kaçıyoruz!.. Exarchia ise yine graffitili duvarları ve vintage dükkanları ile öne çıkan bir başka alternatif semt.. Omonia meydanının arkasında kaldığı için turist rotalarından biraz daha uzak.. Bu sebeple de bu civardaki lokantalar, dükkanlar, sadece lokallerin bildiği gizli köşeler anlamında beni oldukça heyecanlandırıyor ve buralarda yürümeyi çok seviyorum.. Yol üzerinde verdiğim kahve molaları, hepsini denemek istediğim küçük lokantalar, zekice duvar sanatı örnekleri ve çok sayıda kitapçı buradaki yürüyüşümü renklendiriyor.. Themistokleous sokağındaki Diyonisos Pappas'ın elinden çıkma \"paper art\"a en çok aklımda kalıyor.. Yunan işaret dili ile Barış yazıyor duvarda.. Bu saydığım birbirine üç bölge herkesin çok hoşlanacağı yerler değil; herkes mutlaka gitmeli diyemem ama graffiti, vintage, alternatif mahalleler ilginizi çekiyorsa rotanıza ekleyebilirsiniz.. Ayrıca yeme içme için de belki de şehirde en çok sevdiğim adresler buralardan gelecek!.. Az sonra!.. Seyahatimizin odak noktası yemek değil ama iki buçuk günün içine sığdırabildiğimiz kadarıyla farklı mekanları deniyoruz.. Kimileri daha Atina planım bile olmadan, yıllardır gelme hayalim olan yerler, kimileri öneri, kimileri de sağda solda fotoğrafını, övgüsünü görüp merak.. Savvas / Hem lezzeti iyi hem terasından manzarası güzel hem de Türkler çok seviyor diye duyduğumuz için Atina'daki ilk yemek molamızda Savvas'ı deniyoruz.. Ne yalan söyleyeyim, ben yediğim hiçbir şeyi çok lezzetli bulmuyorum. Evet fiyatlar uygun, menü Türk mutfağına göre oldukça tanıdık ama ı-ıhh.. Savvas bana göre bir \"mutlaka dene\" adresi değil.. Ancak manzara konusunda hakkını yemeyelim; eğer giderseniz mutlaka teras katında Akropol manzarasına karşı oturun; bunun hoşunuza gideceğine kefilim.. Lezzetli bir kebap için ise buraya değil ama bir sonraki önerime gerçekten kefilim!. O Thanasis / 1964'ten beri tam Monastiraki'nin kalbinde hizmet veren ve bir sokağın neredeyse yarısını kaplayacak büyüklükteki O Thanasis buralardaki pek çok kebapçı gibi souvlaki, yoğurtlu kebap ve diğer bölge yemeklerini yapıyor. Bir de kendi spesiyalleri Thanasis Kebab var ki ben de tam olarak ona bayılıyorum.. Tek sorun porsiyonlar çok büyük!. Yunanaistan genelinde zaten durum bu ama bizim Türkiye'de yediğimiz ortalama 1.5 porsiyona denk gelen kebabın tamamını bitiremediğim için çok üzülüyorum.. Gece yarısısna kadar açık, ekonomik ve lezzetli bu seçeneğe umarım yer verir, kulaklarımı çınlatırsınız. Kuzina / Geleneksel mutfağı yenilikçi dokunuşlarla birleştiren Kuzina, Michelin'in 2018 listesinde de yer alan keyifli bir joker.. Rahat ve modern bir dekorasyonu, çok hoş sunumları var.. Burada denediğimiz tüm yemeklerden aşırı memnun kalıyoruz.. Izgara ton ve ahtapot öyle umulmadık tatlarla buluşuyor ki çabuk bitmasin diye ağır ağır yiyerek tadını çıkarıyoruz.. Aldıkları ödüllerden anladığım kadarıyla kokteyllerde de iddialılar am biz bunun yerine yemeğimizin yanında Attica bölgesinin lokal beyazlarından birini deniyoruz.. I Kriti / İşte aşırı keyifli, musmutlu bir öğle yemeği anısı!. Burayı gezeteci Nilay Örnek'in Atina gezisinde gördüğümden beri gitmek üzere kayıtlı tutuyırdum.. Gerçekten de çok isibatli kararmış.. Omonia- Exarchia arasında, pasajın içinde sağlı sollu birkaç dükkandan oluşan mekanın sigara dumansız mutfak tarafındaki bölümünde oturup siparişe o çok merak ettiğim fava ile başlıyoruz.. Ardından da ortaya herşeyden biraz.. Alttan alttan tatlı Yunanca şarkılar kulağımıza çalınırken gözlerim Girit dekorlu mekanın detaylarında dolaşıyor.. Aşırı sevimli ve sıcak bir aile işletmesi.. Masaya yavaş yavaş tabaklar bırakıldıkça mest oluyoruz.. Ilık fava, eşinin hazırladığı ballı ahtapot ve girit otları ha-ri-ka!.. yanında de beyaz ev şarabı ile keyfimize diyecek yok.. Bir yandan keyifle yiyor, bir yandan pasajın içindeki bir masayı izliyoruz.. İki adam kahve ile başlayıp önce bira ardından uzo'ya uzatıyor muhabbeti biz oturduğumuz sürece.. Pasajda bir tamirat yapan usta da ara ara işini bırakıp onlara katılıyor, iki fırt da o çekiyor.. Az iş, çok keyif.. Bu öğle yemeği ve bu pasaj aklıma kazınan tam bir Atina sahnesi.. Stani / Tüm Atina'nın benim için en özel, en meşhur adresi. Daha Atina'ya ne zaman geleceğimiz bilmediğim yıllarda bile bir gün Stani'ye gelip kahvaltı yapacağımı, kahvaltıda ballı yoğurt yiyeceğimi biliyordum.. 1931'den beri hizmet veren süt ürünleri dükkanı Stani en az on yıldır hayalimde!. Sabah erkenden gidip içerideki kenar masalardan birine kurulup poğaça ve ballı cevizli yoğurt sipariş ediyoruz.. Önce çay ile sıcak ve leziz poğaçaları sonra da ayıla bayıla ballı yoğurdu götürüyoruz!. Yoğurt değil bu; olsa olsa kaymak!. Gerçekten yıllarca beklediğime değmiş.. Tüm Yunan'daki en mutlu sabahım bu olabilir!. Servisi yapan elemanın mutluluğumuza sevinip gülümseyişi ve radyoda çalan o güzel şarkı hala aklımda.. Stani'ye gidin ve bana oradan el sallayın.. TAF Coffee / Seyahatlerimde Milano da dahil pek çok şehirde kahvelerini içtiğim Yınanistan'ın öncü kahve kavurucusu TAF çok uzun yıllardır listemede olan bir diğer adres.. Bir kahvesever olarak bir gün bu orijinal dükkanda kahve yudumlamayı hayal ettim elbette.. Yine Omonia meydanına çok yakın ana şubesi nitelikli kahve içmek için şehirdeki en doğru adreslerden biri.. Güzel 2 farklı çekirdekten V60 demletip tadıyoruz.. Kahvelerin tadı gayet başarılı ama asıl servis şekli kalbimi çalıyor.. TAF TheArtFoundation / Burası kahveci TAF'ın proje makanı.. Monastraki yakınında 1800'lerden kalma bir avluda konumlana bir buluşma noktası, bir çağdaş sanat alanı, tasarım dükkanı ve bar... Burada olay ağırlıklı olarak kahve değil.. Kahve yine var ama o kadar iddialı değil.. İnsanlar buraya daha çok akşamüstünden itibaren serin bir buluşma noktası olduğu için gelip kokteyl yudumluyor.. Ben ne kadar TAF depolasam kardır diyerek yine de kahve içiyorum! Little Three Books and Coffee / Bu küçük kitap kafe şehrin turist kalabalıklarından uzak küçük, keyifli bir sığınak.. Akropolis'e çok yakın olduğu için biz oradan sonra kısa bir mola için uğrayıp güzel soğuk kahveler içiyoruz.. Kitaplar ve ortam harika ama Kiril Alfabesi yüzünden sadece kapaklarına bakmak ile yetiniyoruz. Yiasemi / Akropol ziyaretinden sonra en gelenekseli Plaka sokaklarında yürümek.. Pek çok turist aşağı indikten sonra bu sokaklarda yürüyüp buradaki pek çok tatlı mekandan birinde mola veriyor.. Biz de kitap kafeden sonra yine epey yürüdüğümüz için bir mola da Plaka'da veriyor ve bu aşırı keyifli minnoş kafe Yiasemi'yi seçiyoruz.. Ben spontane bir seçim yaptığımı sanıyorum ama meğer bana gelen öneriler arasında varmış; sonra farkediyorum.. Daracık merdivenli birkaç katlı kafenin piyanolu şahane bir iç salonu da var.. İnsan hangi köşede otursa diğerinde aklı kalıyor; o kadar tatlı bir yer.. O yüzden biz de kısacık seyahatimiz boyunca iki kez geliyoruz buraya.. İlkinde orta avluda, ikincide tüm sokağı tepeden gören terasta oturuyoruz.. The Clumsies / Şehrin iyi kokteyl barlarından biri olan Clumsies'in aynı zamanda 2018 dünyanın en iyi kokteyl barları listesi altıncısı olduğunu görünce denemek istiyoruz.. Mekan çok keyifli ancak müzik biraz istikrarsız.. DJ belirli bir tarz gözetmeksizin çaldığı için arada bir mutluyuz ama kötü parça çıkınca şunu fondipleyip kaçalım isteği oluyor!.. Yine de imza kokyelleri, bilhassa milli likörleri mastika ile yaptıkları başarılı.. Yanısıra söylediğimiz atıştırmalıkları da beğeniyoruz.. Kokteyl sevenler uğrayabilir.. Buradan sonra civarda yürüyerek birinden diğerine geçilebilecek pek çok mekan var.. En iyiler listesindeki bir diğer isim olan Baba Au Rum, Peek A Bloom, Noel yürürken ilk gözüme çarpanlar.. Brettos / Şehrin olmazsa olmazı turistik hareketlerinden biri de hareketli plaka sokaklarındaki rengarenk şişeleri dolduran likörleri ile ünlü Brettos. Kendi likör, uzo ve brendilerini yapan tarihi mekanın bir duvarı eşki meşe fıçılar, iki dubarı rengarenk şileler ve içi de bunların heeepsini içmek isteyen turistlerle dolu!. Mutlaka siz de gidiniz.. Biz hem oturup brendi ve likör deniyor hem de hızımızı alamayıp eve küçücük bir şişe brendi alıyoruz.. MOKKA / Eskici, antikacı, hırdavatçı ve kozmopolit bir pazar yerinin ortasındaki tarihi Mokka Kahvecisi tam olarak geçmil ile bugünü birleştiren tuhaf bir kahve molası adresi. Tuhaf, çünkü hem yaşlı amcalar geliyor ve geleneksel kahvelerini içiyor hem de gençler geliyor ve 3. dalga kahvelerini yudumluyor.. Biz de kişisel bkır cezvelerle sunulan kumda kahvelerini içiyor ve yandaki kavurma bölümünden de evimize çok başarılı kavrulmuş çekirdek kahve alıyoruz.. Mokka da eğer yine Atina'ya gidersem yine uğrayacağım adresler arasına giriyor.. A for Athens / Atina Akropolis manzaralı teras barları ile öne çıkan bir şehir.. Özellikle Monastiraki Meydanı çevresinde böyle pek çok adres var.. 360 ve A for Athens sanırım en bilinenleri.. Her ikisi de hem Monastiraki meydanı hem de kropolis manzarasını bir arada sunduğu için sanırım bu kadar popülerler.. Biz şehre dair klasik bir anımız olsun diye A for Athens'i seçiyoruz.. Teras gerçekten oldukça keyifli.. Kokteyl fiyatları şehrin geneline göre biraz daha farklı.. Daha doğrusu manzra farkı fiyata eklenmiş gibi.. Günbatımında burada çok güzel zaman geçiriyoruz.. City Zen All Day Bar bir diğer alternatifiniz olsun.. Couleur Locale ise hava kararıp şehrin ışıkları yanınca uzaktan göz kırpan Akropolü gören kalabalık teras barlarından bir diğeri.. Yunanistan genelinde yemek için kural basit: Kıyılarda, adalarda deniz ürünleri, iç kesimlerde et ürünleri.. Atina'da da en güzel deniz ürünleri restoranları Glyfada ve Pire taraflarında deniliyor.. Şehir içinde birkaç istisna yok değil.. Ama ağırlık şişler, kebaplar ve mezelerde.. Kebaplar, souvlakiler, musakka, dolma, mezeler, baklavalar, lokmlar.. herşey size ismen tanıdık ama lezzette biraz bizden farklı gelecek.. Kimileri biraz daha iyi yalan yok; kimileri de eh işte, \"bizde daha iyisi var\" dedirtecek!. Exarchia'da rastladığım Ouzeri Lesvos'u da denerdim.. Jazz in Jazz'da müzik dinlemeye giderdim.. Otel Britanya'nın çatısında bir içki içerdim.. Psyri'nin sarmaşıklara sarılı kafelerinde aylaklık yapardım.. Mokka'ya giderken merdivenlerinden inip akşam için pişen yemeklerin kokusunu içime çektiğim aşırı salaş Diporto'ya bir şans verirdim.. Ve elbette bir kez daha Stani'ye giderdim!.. Monastiraki Meydanı'ndaki Bit Pazarı şehrin en bilindik turistik alışveriş aktivitelerinden.. Sadece Pazar günleri tam bir bit pazarı havasına bürünüyor aslında; diğer günlerde daha çok İstanbul Kapalıçarşı'yı anımsatıyor.. Ancak Monastiraki Psiri Omonia arasında binlerce eski eşya ile dolu sayısız eskici dükkanı var.. Her ne kadar herbiri ayrı ayrı merak uyandırıcı olsa da çoğu göçmen ve biraz da yırtıcı bulduğum satıcılar sebebiyle uzaktan bakmakla yetiniyorum ben; alışveriş hevesi uyanmıyor içimde.. Eğer muhteşem dekoru ile \"eski Paris\" havasındaki Avissina Cafe'nin yerine işaret koyarsanız, bulunduğu mini meydanın eskici dükkanlarını diğerlerine göre biraz daha sevimli va bakılası bulabilirsiniz.. Atina plakseverler için bir ikinci el plak cenneti aynı zamanda.. Yine monastirakip Psiri ve Exarchia'da pek çok plak dükkanına rastlamanız mümkün.. Bizim uğrayıp alışveriş yaptıklarımız Mr. Vinylius, Zacharias Records ve Le Disque Noir Shop.. Tanıdık zincir mağazalar merkezde Ermou Caddesi boyunca uzanıyor.. Kolonaki semtinde ise daha iyi markalar ve lokal tasarımcılara rastlamak mümkün.. Monastiraki Plaka arasındaki sokaklarda da hediyelik eşyacılar ile lokal ürünlerin satıldığı butikler birbirine karışmış durumda.. Peki Atina'dan ne alınır? Bana göre tüm Yunanistan'dan alınaracak birinci şey kozmetik!. Apivita, Korres başta olmak üzere eczanelerde satılan şahane dermokozmetik markaları var Yunanlılar'ın.. Fiyatlar aşırı uygun diyemem ama kaliteleri oldukça yüksek.. Özellikle kampanyaya denk gelirseniz kaçırmamalısınız.. Bu anlamda son keşfim ise Zealots of Nature.. Kolonaki'de dolaşırken Coco-Mat'ta rastlayıp denemek için aldığım bu markanın gündüz bakım kremine şimdiden müptelayım!. Eğer uzo, mastika gibibaydım lokal içkileriden almak isterseniz merkezdeki popüler büyük içki dükkanlarının fiyatları yüksek; normal bir marketten almaya çalışın.. Elbette kozmetik ve içki için havalimanında da dükkanlar var ama oraya bırakmadan hallederseniz daha karlı olur.. Yunan beyaz peyniri Feta, zeytin ve zeytinyağı, lokum, şamfıstık.. bunlar bizimle o kadar ortak ürünler ki almaya gerek var mı hiç bilemiyorum!. Ama daima ben mutlaka 3-4 'lüks bir iki şişe çam kokulu reçine şarabı \"retisna\"yı muhakkak valize atıyorum! Rastladığım konsept dükkanlarda mutlaka almalıyım dediğim bir tarafıma rastlamıyorum.. Ancak Plaka'da Flaneur adlı dükkanda rastladığım bir tasarımcı ilgimi çekiyor.. Lila Ruby King. Aslen Avustralyalı olan tasarımcı ziyaretlerinde Atina'yı çok seviyor, tasarımları için ilham alıyor ve sonunda buraya yerleşiyor.. En sevdiği ve ilham aldığı adalardan biri de Hydra.. bu yüzden onun tasarladığı Hydra'lı eşek pin'ini görünce mutlaka benim olmasını istiyorum!.. Yine Plaka'daki dükkanların arasında ilgimi çeken bir bijuteri markası var. Athens Protasis. Tamamen doğal materyallerden, deri ve doğal volkanik taşlardan el yapımı takılar yapıyorlar.. Son derece minimal tasarımları ve pek çok farklı renkler alternatifleri var.. Almadan oradan ayrılabildiğim için kendimi tebrik ediyorum ama hoş bir \"ne alınır\" alternatifi olarak aklıma yazıyorum.. Yine bu civardaki Anamnesia ise yastıktan kupaya, çantadan havluya rengarenk aksesuar koleksiyonu ile hikayesi olduğuna inandıran sevimli bir lokal marka.. İşte böyle!. Atina ile tanışmamız kısa ama keyifli.. Daha görmek, yapmak, tatmak istediğim çok şey, oradayken gelen bir sürü öneri var.. Vakit bu kadarına yetti ne yapalım!.. En iyisi bunu saymayalım, ucuz uçak bileti denk gelince yine gidelim!. Atina'ya ben de haksızlık etmiş hep ertelemişim.. oraya gidince farkettim. Bana da tekrar gelmemi söyledi, kaldığım 4 gün yetmedi."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/avokado-yesili.html\" ", "text": "Olgun avokadoyu dokulu bir püre haline getiriyorum. Gayet özensiz ve azıcık pütürüklü bırakarak. İçine çekilmiş ceviz, tuz, karabiber ve minicik bir diş sarımsak ekleyip zeytinyağı ile parlatıyorum. Evde o gün ne ot varsa, taze nane, maydanoz -ama en güzeli dereotu- ekleyip kahvaltı masasının başköşesine koyuyorum. Güzel bir kızarmış ekmek ya da tahıllı, ekşi mayalı naturel ekmek diliminin üzerine tepeleme koyup böyle de servis ettiğim oluyor.. Bir diğer şekil avokadoyu miniminnacık küpler halinde doğrayıp üzerine zeytinyağı, çeri domates dilimleri, küp doğranmış kapya biber, ton balığı, taze soğan, bir diş sarımsak ve bol dereotu ekleyip limon suyu sıkarak servis etmek ki, bu da haftasonu akşamüstü atıştırmaları için oldukça pratik ve lezzetli bir alternatif oluyor. Avokadonun ortasından çıkan iri çekirdeğin bir süs bitkisine dönüştürülebildiğini biryerlerde okumuştum sanırım. Tekrar kontrol ettim ve hemen uyguladım. Meyvenin ortasından çıkan çekirdeğin üst sivri kısmına yakın yerlerden 4 tane kürdan saplayıp su dolu bir bardak ya da kavanoza koyuyorsunuz. Kürdanlar üst sivri kısmını suyun dışında tutmaya yarıyor. Kullandığınız bardak ya da kavanozdan ümidi kesin, çok kirleniyor süreç boyunca.. Bir hayli zaman bekledikten sonra altta saçma bir kök uzantısı, sonrada tepeden bir filiz çıkıyor. Yeterince köklendiğinden emin olunca bir saksıya ekiyorsunuz. Böyle kolay gibi anlatıyorum ama sanırım deneme yaptığım 5-6 avokadodan sonra ancak sonunda başarıya ulaşabildim. Ama artık meseleyi çözdüm. İki önemli püf noktası var. Çekirdeği çok soğukta bırakmayıp oda sıcaklığında köklendirmeye çalışacaksınız. Ve de en önemlisi minik bir yardım: Hem üst sivri uçtan hem de dip kısmından sebze soyacağı ile birkaç traşlama yapıp kürdanlama işini ondan sonra yapacaksınız. Böylece çekirdek içinde oluşan köklenme kabuğu daha rahat delip aktive olabiliyor. Internette arama yaparsanız konuya ilişkin birçok aşamalı fotoğraf ve bilgi bulacaksınız zaten ama bu püf noktalarını da uygularsanız çabucak bir avokado bitkiniz olabilir. Tabi bundan avokado çıkmayacak, öyle bir hayaliniz olmasın; bu sadece o çekirdekten üretilebilen bir salon bitkisi.. Ayrıca uzun sürüyor, 10 günde mucize bekleyip kendinizi üzmeyin!.. Bir bitkinin gözünüzün önünde yoktan var olmasını gözlemlemek ilginç bir şey.. Çok derin ve dikkatli bakarsanız buradan felsefe bile çıkar!.. Benim çekirdeklerden şimdilik başarıya ulaşan iki tane var; iki tane de yolda; hazırlanıyor.. Bitki, toprağa ektiğimden beri olağanüstü hızlı gelişiyor. Hatta biraz korkuyorum, ağaç olacak bu diye!.. Gizli gizli sevinçliyim. Çok seyahat ettiğim için kaktüs dışında bakabildiğim, kendi emeğimle ortaya çıkan tek bitki bu.. Seviyorum onu. Eğer evde avokado tüketiyorsanız lütfen siz de deneyin.. Bu gelişimi izlemeyi sanırım siz de seveceksiniz. Avokadonun içeriğinde çok faydalı yağlar var, dolayısı ile vücut için kaliteli bir besin değerine sahip.. Kolesterol falan o konulara girmiyorum, yazın google'a avokado diye hepsini sıralayacaktır.. Avokado yemek için tek dikkat edilmesi gereken avokadonun olgunluk derecesi. Birçok kişi yemyeşil ve sert, parlak görünümlü avokado alıp kesiyor ve hayal kırıklığına uğruyor. Çok duymuşumdur şu cümleyi: Eee, bunun tadı sabuna benziyor!.. Eğer yumuşamamışsa evet, adeta sabun!.. Markette koyulaşmış olanlara çok güvenmiyorum; ne kadardır orada duruyor belli değil.. Alıp çöpe atmışlığım var, tecrübeliyim. Ben yeşilken alıp evde gazete kağıdına sarıp buzdolabında bekletenlerdenim. Eğer çabuk olsun istiyorsam hemen kullanmak istediğimi oda sıcaklığında dışarıda tutuyorum. Şöyle bir yoklayınca parmağınız hafifçe içine doğru göçüyorsa olgunlaşmış demektir. Avokadoyu bir tas kuru pirincin içine gömerek olgunlaştırmak gibi formüller de var ama ben o pirinci tekrar kullanmak istemeyeceğimden ve de avokado için ziyan da etmek istemediğimden bunu hiç denemedim. Hatta tavsiyem italyadan kırmızı acı biberlerden alıp onların çekirdeklerini kullanmanız. Acıyı seviyorsanız çok güzel oluyorlar mutfak makası ile kesip kullanıyorum risottolarda. Acıyı sevmesenizde kurutulduklarında çok güzel duruyorlar, altın sarısı bir renk alıyor kabukları."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/balkanlarin-zarif-sehri-zagreb-gezi-notlari.html\" ", "text": "Yıllar önce Dubrovik'te geçirdiğimiz birkaç keyifli yaz gününden kalma tanışıklığımız olan Hırvatistan'ı daha yakından tanımak, özellikle başkent Zagreb'e gitmek hep aklımdaydı. Anne tarafım eski Yugoslavya kökenli olduğu için dedemden az dinlememiştim Zagreb'in güzelliğini, medeniyetini.. Birgün mutlaka gitmek üzere aklımın bir köşesinde olan Zagreb'e birkaç ay önce gidiş dönüş 260TL. lik uçak bileti bulunca hemen alıp Mart'ın gelmesini beklemeye başladık. Şansımız da gayet ılık ve güneşli bir Mart gününde şehre resmen ayak bastık. Ne yazık ki ülkemizde yaşanan üzücü terör olaylarının yoğun etkisi altında gittiğimiz seyahat her zamanki seyahatlerimiz kadar neşe ve coşku içinde geçmese de elimizden geldiğince şehri tanımaya, vaktimizi iyi değerlendirmeye çabaladık. İşte 3 güne sığan bu keşif gezisinden geriye kalanlar.. Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için hemen havalimanın kapısından kalkan Direct Line Bus Shuttle'ı kullandık. Her yarım saatte bir kalkan otobüsler yaklaşık yarım saatte merkez otobüs durağı Autobusni Kolodvor'a varıyor. Bilet ücreti 30 Kn. (Yani kabaca 10 Kuna 4.5 TL. dersek bilet yaklaşık 13TL. civarında) Bu otobüs durağından tekrara tramvay kullanarak gidilecek yere ulaşmak gerekebilir ama bizim otelimiz yaklaşık 1 km. kadar uzakta olunca yürümeyi tercih ettik. Merkez tren istasyonu ve şehir merkezine yakın bir noktada bulunan Flowers Apartment and Rooms'da kaldık. 2 kişi, 2 gece toplam 80 ödediğimiz odamız temiz ve rahattı. Şehiriçi ulaşımda tramvaylar çok etkin. Sabah 4'ten gece 12'ye dek tüm hatlar, bunun dışında kalan saatlerde de birkaç hat çalışıyor. Her köşeden çıkan mavi tramvaylarla şehri turlamak mümkün. Tek seferlik bilet 4; günlük sınırsız bilet ise 30 Kn. Biletler TISAK yazan büfelerden alınabiliyor. Şehrin tarihi merkezinde tüm binalar çok güzel ve zarif. İnsanlar olabildiğince iyi giyimli ve hoş. En çok yaşlı hanımefendi ve beyefendilere bayıldım. Eski ama zarif giysileri, ellerinde çiçek buketleri ile kalacaklar hep aklımda.. Tarihi merkezin kalbi Josip Jelacic meydanı. Birçok tramvay bu hareketli meydandan geçiyor. Şehir turuna buradan başlamak en doğrusu.. Tarihi merkez hemen hemen buradan Aşağı ve Yukarı mahalle olarak ikiye ayrılıyor. Aşağı mahalle Donji Grad'dan yukarı mahalle Gornji Grad'a kısa bir funiküler hattı var. Funiküler ile tepeye çıkıp şehrin çatılarına buradan bakmak keyifli.. Şehrin tarihi sembol yapılarından biri olan mozaik çatılı St. Mark Kilisesi de yukarı mahallede.. Aşağı mahallede ise Josip Jelacic Meydanı'nın hemen arkasında şehrin en renkli pazar yeri Dolac Market var. Sabah 06:00'da kurulup öğlen 14:00'e kadar en taze sebze ve meyvelerin satıldığı pazar yerinin kırmızı şemsiyelerinden satılan ürünlere, \"izvolite, izvolite\" diye size bir şeyler satmaya çalışan satıcılarına kadar her şey o kadar renkli, yerel ve güzel ki.. Pazarı çevreleyen binalardan sütunlu olanın altında şehrin en eski mekanlarından biri olan Amfora var. Bu küçücük salaş mekanın içi ellerindeki küçük kadehlerle birşeyler içip takılan ihtiyar delikanlılarla dolu. Kapı önündeki masalarında ise pazara karşı oturup öğlen yemeği yemek harika. menüde papalina, sardalya ve patates salatası var. Bu masalardan bakınca sanki İtalya'da bir liman şehrindeymiş hissi oluşuyor.. Şehrin diğer görülmesi gereken turistik noktalarından birkaçı ise; Zagreb Katedrali, Ulusal Tiyatro Binası, Lotrscak kulesi, Mirogoj Mezarlığı ve Maksimir Park olarak sıralanabilir. Katedral ve çevresi güzel; katedral yakınında Bakaceva caddesinde şehrin model anıtı \"Zagreb Welcomes You\" da görülmeli. Ülkemizdeki terör gündeminin oluşturduğu ruh halinden olsa gerek, hergün saat 12'de top atışı yapılan Lotrscak Kulesi ödümü patlatan yer olarak kayıtlara geçilsin!.. Maksimir Park mevsimsel sebepler ile listemizden eleniyor ancak özellikle ilkbahar ve yaz aylarında bu parkta yapılacak gezintinin çok fotografik olacağını düşünüyorum.. Hiçbir şehirde mezarlık gezme huyumuz olmadığı için burada da es geçiyoruz ama Mirogoj mezarlığı estetik olarak dillere destan.. Meraklı olanlar turizm ofisinden edinecekleri kitapçık ile ziyaret edebilir.. Bale ya da konser izleme şansına erişemediğimzi Ulusal Tiyatro'yu ise karşı köşesindeki popüler Cafe Heminway Lounge'un sandalyelerinden hayranlıkla izliyoruz. Akşamüstleri Hemingway yerlilerin buluşma noktası; şehir hayatına dokunmak anlamında birşeyler içmek için rotaya eklenmeli. Ilıca Caddesi, Pub ve kafelerle dolu Tkalciceva Cadddesi, fotografik Skalinska Caddesi ve Radiceva Caddesi şehrin en kalabalık ve popüler caddeleri. Bogoviceva ve Nikola Tesle sokaklarında da bol bol kafe ve bar. Çiçek Pazarı olarak bilinen Preradovica Meydanı ve hemen köşesindeki tarihi çarşı Oktagon da yine benim sevdiğim yerler oldu. Birincisi; Valiska Caddesi'nin tam ortasında, St. Martina Kilisesi'nin karşısındaki küçük meydan. Meydanda Hırvat yazar August Senoa'nın nefis bir heykeli var; bir sütuna dayanmış meydanı seyrediyor.. Bu meydanda oturup bu heykele ve gelip geçenlere bakmaya bayıldım. Meydanın güzel mekanları Fine Torta, Zero Zero Pizza ve El Cafe.. İkinci sevdiğim yer ise Ilıca caddesinden bağlantısı olan Dezman Passage. Bu geçit yol üzerinde çok sevdiğim kafeler, tasarım dükkanları buldum. Velvet Cafe'nin iki ayrı bölümünün ne ayrı ayrı nefis dekoru var. Dezman ise ahşap ve sıcak tonlarla döşenmiş tam bir müdavim adresi. Bu iki mekanın müşteri profili ve ortamına bayıldım. Velvet'e kahve ve tatlı, Dezman'a da kahvaltı ve kokteyl için uğranmalı. Sokaktaki eski fotoğraf stüdyosu Foto Tuskanac; Ana Tevsic Naukovic'in güzel dükkanı Love, Anna ve hemen yanındaki adını hatırlayamadığım konsept dükkan favorilerim.. Dükkanlardan bahsetmişken şehrin içinde dikkatimi çeken, alışveriş yaptığım ya da aklımın kaldığı diğer dükkanlardan arasında şehrin simgelerini kullanarak tasarladığı takı ve aksesuarlar ile Bashota; yerel tasarımcıların ürünlerini satan konsept dükkan Take me Home ve yine farklı tarasımcıların ürünlerini bir araya toplayan Market'i sayabilirim. Plak alışverişi yaptığımız dükkanlar ise Dancing Bear, Free Bird ve Record Store oluyor. Şehirde oldukça güzel müzeler var; birkaç tanesini ziyaret etme şansı bulsak da diğer birkaç tanede aklımız kaldı yine de.. En popüler müzelerden biri Museum of Broken Relationships. Biten ilişkiler müzesi dünyanın farklı şehirlerinden insanların müzeye bağışladıkları, ilişkilerinden kalan objeler ve onlara yükledikleri anlamlara dair anlattıkları hikayelerden oluşan enteresan, kalp burkan bir müze.. Tamamından değilde de birkaç obje ve hikayeden çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Müzeye giriş 30 Kn.( Şimdi dikkat ettim de bu şehirde herşey 30 Kn. mı? :)) Müzenin çok da hoş bir kafesi var ayrıca.. Zagreb Contemporary Art Museum ziyaret edip çok sevdiğimiz bir başka müze. Merkezden birazcık uzakta ama 6, 7 ve 14 no. lu tramvaylar ile kolayca ulaşılabiliyor. Artık söylemeye utanıyorum ama giriş ne kadar tahmin edin bakalım? (30 Kn. :)))) Müze epey kapsamlı ve gerçekten çok çok etkileyici eserlerle dolu. Çağdaş sanata ilgisi olan herkesin ziyaret etmesi gerektiğini düşünüyorum.. Şehirde yaptığımız en iyi şeylerden biriydi. Bir diğer ziyaretimiz şehrin sokak sanatları müzesi MUU'ya yapıldı ama bu bambaşka bir mevzu, ayrıca anlatmak isterim.. Ama sokak sanatları ile ilgili ya da değil herkes en azından mutlaka yukarı mahalledeki Balina muralini görmeli diye düşünüyorum.. Aklımızda kalanlar ise Moderna Gallery, Mestrovic Atölyesi, Nikola Tesla Teknik Müzesi ve eğlencelik İllüzyon Müzesi oluyor ama hepsini gezmek için vakit yok.. Başta bahsettiğim tatsız ülke gündemi moralleri bozunca listeye aldığımız gece eğlence mekanlarına gitmek içimizden gelmediği için AKC Medika, Krivi Put, Sedmica, ve Kolaz'a hiç gitmiyoruz. Belki biraz moral olur diye caz dinlemek üzere gittiğimiz Bacchus ise içeride sigara içilen dumanaltı mekanlardan çıktığı için içeride sadece 30 saniye kalabiliyoruz ama hem sigara hem caz sevenler belki burayı sevebilir.. Gün içi molalarında uğradığımız Pivnica Medvedgrad nefis kraft biralar üretiyor. Merkezden biraz uazktaki antika dükkanından dönüştürülen Finjak Piano Bar ise loş ve romantik ortamındaki eski objeler arasında kaybolup bir kadeh şarap içmek için çok keyifli bir seçenek.. 1940'larda bohem Hırvat şair Tina Ujevic'in müdavim olduğu taverna Tip Top akşam yemeği için tatlı seçeneklerden biri. Menüsünde hem Hırvat mutfağından hem de İtalyan mutfağından örnekler var. Yemekleri çok başarılı değil ama ortam oldukça sıcak ve rahat; mekanın kendi şarabı ise hemen her denediğimiz mekanda olduğu gibi yine gayet lezzetli. Mesela bir kış günü yine gitsem yemek yerine şarap ve atıştırmalıklar söyleyip cam kenarına kurulur, sokağı izlemenin keyfini çıkarırdım.. Geleneksel Hırvat mutfağı sunan restoran Stari Fijaker 900 ise hem turistlerin hem de lokallerin sevdiği bir adres. Burada da nefis bir ev şarabı eşliğinde nefis prosciutto ve aşırı lezzetli bir gulaş tadıyoruz. Şehrin eski ve meşhur balıkçılarından Mimica'ya da uğramadan dönmüyoruz. Menüde sadece taze balık, nefis kalamar, patates salatası var. Bira eşliğinde yediğimiz güzel kalamar ve sohbet, güzel anılar arasına ekleniyor. RougeMarin'de burger; Lari Penati'de casual şef yemeği ve şehrin en iyi restoranlarından biri olarak gösterilen Zinfandel'i ise programa sığdıramasak da isimleri burada dursun.. Bu arada nitelikli kahve içmek için ihtiyacınız olacak adresleri de Bir Şehir, Üç Fincan Kahve yazısında ayrıca anlattım.. Peki ne alınır? Hırvatistan'ın simgesi \"warm heart\" kırmızı kalp kurabiyeler ve bunlardan yapılan süs eşyaları, Hırvat bebekler, Kras 1911 dükkanlarından çikolata gofret, şekerleme, enfes Hırvat şarapları, Paski Sir peyniri ve elbette \"Hırvat\"tan gelen \"Kravat\" :))... Ayrıca detaylı bilgiyi şu yazıda paylaştığım Britanski Meydanı'ndaki Bit Pazarı'na uğrayarak alacak enteresan şeyler bulabilirsniz. İşte böylelikle yepyeni bir şehirle daha tanışmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Zagreb'e aşık oldum diyemem ama gitmekten, görmekten, tanımaktan son derece mutluyum.. Doğru mevsim ve uygun fiyatlı uçak bileti ikilisini denk getirdiğinizde tanışıp tadını çıkarmanız dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bansko-vs-bansko-gezi-notlari-bulgaristanda-kayak.html\" ", "text": "İki tane Bansko var. Avrupa'nın en genç, Bulgaristan'ın en gözde kayak merkezi olan Bansko. Bir de Pirin sıradağları eteğindeki kendi halinde Bulgar kasabası Bansko. Bu kasaba, kayak merkezinin kuruluşundan sonra kendi halinde dağ köyü olmaktan çıkıp turistik bir lokasyon haline dönmüş durumda. Kayak turizminin Bansko'su, kültür turizminin Bansko'su ile kafa kafaya bir yarış halinde.. Demek istediğim kayak yapmayı sevin ya da sevmeyin, Bansko ziyaret etmeye değecek ilginç bir rota. Bu seyahate çıkmayı aklımdan geçirdiğimde şöyle küçük bir araştırma yaptım ve kayak haricinde hemen hiç bir bilgiye, yorum ve öneriye rastlayamadım. Çok yüzeysel bir kasaba profili ve yapılacaklar listesi çıkarılmıştı genellikle. Ben de 5 gün süren bu seyahatimizi detayları ile paylaşmaya, bu rota hakkında merak edilebilecekleri sıralamaya karar verdim. Bansko'ya ulaşmak için birkaç ayrı yol var: 1)Sofya'ya uçakla gidip oradan otobüs ya da kiralık araç ile Bansko'ya ulaşmak.. 2)Kendi aracınız ile direkt ulaşmak ki, bunun için de Yunanistan gümrüğünden girip sonra Bansko'ya yönelmenin gümrük açısından daha pratik olduğu söyleniyor... Ancak uçak ve karadan ulaşımın hemen hemen aynı sürelere denk geldiği ve özellikle kayak ekipmanı taşıyorsanız uçağın biraz zahmetli olduğu söyleniyor.. 3)Son olarak Bansko'ya ulaşmanın bir diğer yolu tur ile gitmek. Daha önceki birkaç seyahat yazımda bazı durumlarda kendim de turu tercih ettiğimden bahsetmiştim. Bansko'ya gitmeyi aklımdan geçirdiğimde yaptığım araştırmalar bana tur ile gitmenin daha kolay ve oldukça da ekonomik olduğunu gösterdi. Ayrıca tur ile gidenlerin kayak ekipmanını taşıması da daha kolay oluyor gözlemlediğim kadarıyla. Tur fiyatları 4-5 günden ve 120 civarından başlayarak gün sayısı ve konaklayacağınız otele göre artış gösteriyor. Birçok tur şirketinin seyahat listesinde Bansko turuna rastlayacaksınız; fiyatlar da aşağı yukarı aynı.. ama ben size şimdi tur şirketlerini kızdırmak pahasına ana adresleri vereceğim. Demek istediğim şu; Siz turunuzu hangi şirketten satın alırsanız alın aslında bu turları organize eden o bölgede etkin başka bir turizm şirketi oluyor ve ana işlemi o yapıyor; diğer şirketler onun bayisi şeklinde turu satıyor. Kar marjları zaten yüksek olmadığı için herhangi bir şirketten almanızın pek de bir sakıncası yok ama ana kaynağı bilmekte fayda var. Bu şirketlerin anlaşmalı olduğu fırsat sitelerinden daha uygun fiyat takip edebilir, kıyaslama yapabilir ve bindiğiniz otobüsün üzerinde aldığınız yerin haricinde başka bir tur adı görünce şaşırmazsınız!.. Biz turumuzu Bursa bazlı ve Bansko dışında birçok Balkan Turu'nun da organizasyonunu yapan Viya Travel'dan aldık. Kendi web sitelerinden direkt tur satışı yok ancak turlarını inceleyebilir, iletişime geçip sorularınızı yöneltebilir ve turu talep edebilirsiniz. Sizi uygun satış kanalına da kendileri yönlendirebilirler. Viya Travel Bansko'da Türkiye'den gelen tur gruplarına hakim iki firmadan biri. Kasabanın her yerinde üzerinde sarı Viya Travel montu giymiş rehberlerine her an her yerde rastlayabilir, ihtiyaç halinde yardım isteyebilirsiniz. Otel, restoran ve mağaza girişlerinde logolu bayraklarına rastlayabilirsiniz. Bu, o işletmede Viya Travel'a özel ayrıcalıkların sağlanabileceğinin de göstergesi. Tam bu noktada hatırlatmak istediğim; diyelim ki hiç yabancı dil bilmiyorsunuz; böyle bir durumda bile tur rehberleri size Kasaba içinde daima yardımcı olabiliyor, bu güvenle rahatça seyahatinizi sürdürebilirsiniz. Bansko turu yapan bir diğer şirkette orada rastladığım Gezi Makinesi. Bu turla gitmediğim için çok detaylı bilgi vermem mümkün değil ama bu firmanın da sitesini inceleyip kendi kıyaslamanızı yapabilirsiniz. Eğer kayak yapmak üzere Bansko'ya gidiyorsanız bu konu önemli. Kayak bölgesine çıkan Gondola'ya ne kadar yakın bir otelde kalırsanız o kadar iyi.. Sabah balkondan kayak takımlarını binbir zahmetle yukarı taşıyan insanları seyrettim hep; gerçekten zor iş.. Gondola çevresi zaten oteller bölgesi. Burada her yıldız seviyesinden otel bulmak mümkün. Uzak olan otellerin de Gondola'ya servisi olabiliyor ancak bu belirli saatlerde olacağı için sizi kısıtlayıp kayak keyfinize gölge düşürebilir. Otellerde malzemelerinizi koruyacağınız kayak odası gibi kayak ile ilgili gereken hizmetler var. Ben özellikle SPA hizmeti de veren bir otel seçmenizi öneririrm. Çünkü küçük, sakin bir kayak kasabasında yapılabilecek en güzel şeylerden biri arada bir sıcacık buhar banyasu ve masajın tadını çıkarmak.. Bizim otelimiz 4 yıldız konforundaki Emerald'dı. Hemen Gondola'nın arka sokağında olduğu için kolay ulaşılan bir tesis. Tesisisi çok sevmedim ama bu kendi huysuzluğum olabilir!. Şöyle ki; otelde aslında her şey var, her şey düşünülmüş ama keyifli değil. SPA alanı mütavazı ve bana göre biraz kasvetli ve masaj konusunda çok da iyi değiller.. Dağ otellerine şömine çok yakışır.. Burada da var ama minicik, göstermelik; koca otele karşısında dört koltuklu minnacık şömine.... Otelde sabah ve akşam yemeği ile gün boyu alkollü alkolsüz içecekler ücretsiz.. Lakin yemek salonu sıkıcı ve inceliksiz.. Yemekler çeşitli ama keyifsiz.. Gün boyu sunulan içecekler ultra tatsız; sadece var mı? Var.. o kadar.. Neyse ki bizim tur rehberimiz Türk Çayı konusunda hassastı da kendi yanında getirdiği çay makinesi ile bizi tur boyunca taze taze güzel çay keyfinden mahrum etmedi; kendisine teşekkür ederim bir kez daha.. Ancak bu kadar da kötülemeyeyim, odaları gayet rahattı, bize denk gelen odanın manzarası da gayet keyifliydi.. Sonuç olarak eğer aracınız yoksa telefonunuzun haritasından otellerin yerini kontrol edin, Gondola bölgesinden uzaklaşmayın.. Sen bir daha gitsen nerede kalırsın derseniz ben gözüme Florimont Heights'i kestirdim, tekrar gidersem ille de burada kalacağım.. Avrupa'nın en iyi kayak merkezi seçilen Bansko'da farklı zorluk derecelerine sahip toplam 17 kayak pisti var. Bunlardan en ünlüsü elbette 2600 metra yükseklikte yer alan ve adını ünlü kayakçı Alberto Tomba'dan alan, zorluk derecesi siyah, Tomba pisti. Birçok kişinin yorumu, zorluk derecesi mavi olan pistlerin bile Türkiye'deki pistlere kıyasla çok daha zorlu olduğu yönünde.. Ancak bu gözünüzü korkutmasın; toplam 70 küsur kilometrelik pistleri ile oldukça uzun süreli ve kesintisiz kayış imkanı sunan Bansko'da kayma seviyenizi geliştireceğinize eminim.. Tam da şu günlerde Bansko Dünya Kayak Kupası'na ev sahipliği yapan Bansko pistleri hem yeni başlayanlar hem de ustalar için doğru adres. Türkiye ve Avrupa'nın kayak merkezleri ile kıyaslayınca oldukça ekonomik bir kayak tatili vadediyor Bansko.. Hem kayak hem de günlük hayatın fiyatları ucuz olunca sanırım en ekonomik kayak tatiliniz olmaya aday.. Kasaba merkezinden pistlerin bulunduğu noktaya ulaşmak için \"Gondola\"ya gelip buradan teleferikle kayak alanına gidiliyor. Teleferik 2 duraklı. Kaymayı planladığınız piste göre planınızı yapıp ara durakta inebilir ya da ikinci ve son durağa çıkabilirsiniz. Gondola ile ulaştığınız noktadan da telesiyej ile kayacağınız zirve noktaya çıkabilirsiniz. Önerim BanskoSki. com sayfasını ziyaret etmeniz.. Burada Ski Pass ile ilgili komple fiyat listesini bulabilir, hatta pistlerin anlık durumunu, hava ve telesiyej durumunu bile takip edebilirsiniz. Ders almak, ekipman kiralamak konusunda da Bansko Ski sitesi ihtiyacınız olan tüm detayları içeriyor, muhakkak gitmeden göz atın.. Pistlerden Gondola ile dönmek isterseniz son dönüş saat 17:00'de.. Gondola girişinde bir kuyruk oluyor ama sıra oldukça hızlı ilerliyor. Sadece SkiPass için bilet kuyruğu kısmı biraz karışık ve sıkıcı. Bunu ilk varışta hemen hallederseniz ertesi gün vakit kaybetmeden gondolaya biner ve kaymaya başlayabilirsiniz. Diyelim ki kaymayacaksınız ama yukarı çıkmak istiyorsunuz: O zaman gişelerden sadece tek iniş çıkış içeren 28 BGN'lik biletten alın ve teleferiğe atlayın. 2. ve son durakta inip burada takılabilirsiniz. Bu bölgede güzel yemek yiyebileceğiniz rezervasyonlu restoran, atıştırmak için self servis restoran ve birşeyler içmek için kafe var. Açık havada oturup kayak ortamının cıvıltısını yaşayabilir, kayanları izleyebilir, güzel fotograflar çekebilirsiniz. Kayağı benim gibi ikinci planda tutup yeni bir yer keşfetmenin heyecanını daha çekici bulanlar için kasabadan haberler var sırada. Bol bol yürüyeceğiniz ana caddesinin adı Pirin. Cadde boyunca dükkanlar, mehanalar, kafe ve barlar, para bozdurabileceğiniz küçük döviz bankoları var. Buradan arka sokaklara doğru girdikçe de evler, yine ara ara mehanalar, eski şehrin ufak tefek sürprizleri var. Kasabanın en görkemli yapısı ahşap iç yapısı ve yüksek çan kulesi ile 1835 yapımı Kutsal Trinity Kilisesi. Kilise kadar çan kulesinin köşesinden sarkan leylek yuvası ile de ilgilendiğimi itiraf ediyorum; zira daha önce hiç bu kadar büyük bir kuş yuvası görmemiştim. Kiliseden sonra ulaşacağınız küçük meydanda kasabanın müzeleri var.. İkinci meydana kadar inebilir yol boyunca kurulan seyyar hediyelik eşya ve el ürünleri tezgahlarına göz atabilirsiniz. Dikkatinizi çekecek bir diğer detay, evlerin kapılarındaki insan fotoğraflı kağıtlar. Bu kağıtlar o evlerde yaşayanların yakın dönemde kaybettikleri yakınlarını temsilen asılıyormuş.. Gündüz sakin olan Bansko sokakları akşamüstü kayaktan dönenler ile birlikte hareketleniyor ve gece saatlerinde barların ışıkları ile aydınlanıyor. Ama genel olarak sakinlik hakim.. Bu sakin zamanlarda sakin bir kafede oturabilir, okuyabilir ya da otelinizin SPA merkezinde dinlenebilirsiniz.. Ayrıca Doğal Park olan Pirin Dağları bölgesinde trekking yapabilir, göletleri görebilir, fotograf gezintileri yapabilirsiniz. Kasaba içinde bu tip küçük turlar organize eden tur şirketlerine rastlayacaksınız.. Öncelikle kayak malzemesi. Kasabanın içine yayılmış birçok dükkanda kış sporlarına yönelik her türlü ekipman, giysi alışverişi yapmak mümkün. Gül Ürüneri: Gül üretiminde önemli yer sahibi olan Bulgaristan'da olduğunuza göre gülden üretilen bakım ürünleri ve sabunlar bulmanız muhtemel. Ancak ben incelediklerim arasında ürün kalitesi konusunda pek emin olamadığım için Bansko'da satılan gül ürünlerine pek yanaşmadım.. Seramik ve el sanatları: Geleneksel toprak kaplar, güveçler, kupalar.. tüm hediyelik eşya dükkanlarında. Ufak tefek el sanatları ürünleri, yünden örme çoraplar, geleneksel çizgide birçok şey var.. Kuzulu magnet, yaka iğnesi bir de yöresel bebek gibi şirin detaylara göz atın.. Martinicka isimli kırmızı beyaz iplerden yapılma bileklikler de buradan alabileceğiniz yöresel hatıra ürünlerinden.. Konserve Kar: Bu enteresan hediyelik eşya da -eğer bulabilirseniz- konserve kutusundaki maddeye su dökünce kara dönüştürüyor.. esprili bir hediye arayanların aklında bulunsun.. Şarap: Bulgar şaraplarının ününe dair biraz bilgisi olanlar civarda üretilen şarapları, özellikle bölge üzümünden yapılan mavrud'u market ya da küçük şarap dükkanlarından edinebilir. Kaşkaval: Bulgar kaşarı kaşkaval da epey meşhur bir ürün. Taze ve eski kaşarın ortasındaki tatta bu peyniri özellikle kasabanın içindeki Carrefour marketten büyük paketler halinde almanızı öneririm. Bizim artık burada bulamadığımız süt tadını kaşkavaldan almak mümkün.. Bu arada gümrüğe yakın mola yeri Kasap Mustafa'da da içki, peynir, et ürünleri gibi alınabilecek şeyler bulmak mümkün. Ama benim önerim bu tarz alışverişinizi buraya bırakmadan Bansko içinde Carrefour'dan yapmanız. Bir de dipnot: Şarküteri ürünü, sucuk vb. ürünün Türkiye'ye girişine gümrükte izin verilmeyebiliyor. Bu sebeple bu tarz ürünlere yüklenmemenizi öneririrm. Bildiğim kadarıyla gümrük kapısında Bulgar Freeshop'u yok; bizim tarafta ise Setur var, gümrüksüz parfüm, içki, sigara, çikolata gibi alışverişlerinizi buradan yapabilirsiniz. Yöresel lokantalarda Çömlek'te pişen et yemekleri ki, Banko'da tüm av etlerini de bulmak mümkün.., tandır, çevirme, yöresel mezeler, salatalar, Banski ev yapımı sosis, yörenin sarımsaklı kaşarlı ekmeği, fasulye çorbası, kuru et, kaşkaval pane, üzeri peynirli şopska salata ve lahana salatası, köz patlıcan ve biberle yapılan ayvar ilk akla gelenler. Franco Cafe Kahve molası, özellikle sabah kahvesi için güneş vuran bankosunda kahve meyve suyu ile güne başlamak için ideal.. Dedo Tase Şömine sıcaklığında bir şişe kırmızı ve Kaşkaval Pane, fondaki müzik ile birleşince başka bir zaman diliminde olma etkisi yaratıyor.. Tavern Bunare Yöresel yemek yenebilecek adreslerden biri olan Pirin üzerindeki Bunare öğle menüsünde ızgara tavuk, salata ve biradan oluşan oldukça ekonomik bir servis sunuyor. Akşam servisinde ise müzik ve bol bol et eşliğinde geleneksel yemek var.. Şömineli iç dekorasyonu keyifli.. Le Retro İki Fransızın bu küçücük kafede yarattığı Fransız esintisi çölde vaha kıymetinde. Sabah mis gibi sıcak kruvasan, somonlu, jambonlu, sebzeli kişler, minik minik bademli kekler kestane çorbası, yine Fransız işi sandviçler ve kahve.. Küçük iki masasından birinde yiyebileceğiniz gibi kayak esnasında vereceğiniz piknik molanız için paket de yaptırabiliyorsunuz. Pirin 75 Akşamüstü cam kenarında oturup birşeyler içmek, kayakan dönenlerin yarattığı kalabalığı izlemek keyifli.. Bansko'da birçok yerde olduğu gibi hep yüksek volümden enerji veren elektronik müzik var fonda.. Cafe Eliz Pirin Caddesi'nin en sonuna kadar yürüdüğümüz zamanlarda üşüyünce mola verdiğimiz bir başka kafe.. Tam meydana bakıyor ve güzel kahve yapıyor.. Euphoria Lounge Yine gondola bölgesinde bana göre kasabanın en keyifli barlarından biri. Akşamları popüler tabancı canlı müzik yapılıyor, yemeklerinin de sunumları fena değil; yöresellikten sıkılırsanız, burada yiyebilirsiniz. Ama asıl keyiflisi akşam yuvarlak barın rahat koltuklarında oturup barmenlerin aile boyu kokteyller hazırlamasını izlemek.. Mekan kasabanın kokteyl konusunda iddialı adreslerinden.. Mehana Obecanova Bansko'da çok kötü bir hastalık var: Mehanaların kapısındaki görevliler Ortaköy'deki çay bahçeleri misali koluna yapışıp \"abi, buyur\" yapıyor sürekli.. Bu harika mehana ile de böyle bir buyrun, bir içeri bakın seansında tanışıp ertesi gece denemeye karar verdik. Adamcağız komik kıyafeti ve üç-beş kelimelik Türkçesi ile sürekli \"enn guzell restoran, enn guzell\" diyip duruyordu.. Obecanova gerçekten en güzel.. Eğer canlı müzikli, bol yemekli Bansko'ya yaraşır keyifli bir akşam geçirmek isterseniz bu tavernayı tavsiye ederim. Her türlü et ve et ürünü harika tekniklerle pişirilip gayet hoş servis ediliyor. Dekorasyonu sıcak, keyifli. Güzel bir masa konusunda ısrarcı olun, gerekirse bir gün önceden yer ayırtın.. Burada yediğimiz salatalardan tutun, tatlıya kadar herşey harikaydı. Ama özellikle uzun uzun pişmiş dana çömlek ve son olarak gelen ev yapımı dondurmayı unutamam.. İki kişi masayı ful donatmak seçimlerinize göre 100-200 BGN arasında.. Ti Amoo Yeter artık yöresel yemek nereye kadar dediğimiz bir anda imdadımıza yetişen Ti Amoo'da güzel İtalyan tatları denedik. Elbette İtalya'da değiliz ve de İtalyan yemeğini biraz biliriz; bunlar onlarla kıyas kabul etmese de bir dağ kasabasına göre gayet başarılılar.. Chicho Tsane Eski kasaba sokaklarında rastladığımız bu harika lokantaya bayıldık.. Geleneksel mimarinin içinde modern bir yorum yakalamıştı ve menüsüne göz atınca da gayet iştah açıcı görünüyordu.. Ancak akşam yemeği için gittiğimizde bomboş görünce mecburen girmekten vazgeçtik.. Birkaç akşamımız daha olsa yine şansımı denemek isterdim ama.. La Scara Masaların ortasında bulunan mangallarda kendin pişir tarzı ocakbaşı restoran Scara, bu seyahatte çok fazla et yediğimiz için \"bunu da denemesek de olur\" diyerek sadece önünden geçtiklerimizden.. Harry's Bar Hiç dolu göremeyince girmek içimizden gelmedi ama hoş bir şehir barı havası isterseniz sizin aklınızda olsun.. Boryavova Mehana Listeme yazdığım Mehanalardan biri ama denemeye fırsatımız olmadı.. Amigo Pub, Happy End Apres Ski Bar... bunlar da bana mutlaka git diye önerilenler.. Hayır Bayım, banko üzerinde barmen dansından ve müziğin, ortamın bu türünden hoşlanmıyorum. Kayak sonrası partisi de sanırım pek ilgi alanımda değil.. Teşekkürler. Şimdilik notlarımdaki adresler bu kadar.. Fişlerin üzerini okuyabilsem belki başka önerilerimde olacak ama fotografik olarak çok hoş görünen bu alfabe ne yazık ki okumaya çalışmak için tam bir felaket.. Gidecek olanlara gitmek istediği Mehanayı ararken bol şanslar!.. Yolda oldukça rahat giysiler, eşofman, rahat giyip çıkarılan ayakkabı.. Bizim bulunduğumuz dönem kasaba içinde zerre kar yoktu ve genelde de böyle olduğunu tahmin ediyorum; yani kasaba içinde üzerinizde kalın bir mont ve bere eldiven olduğu müddetçe dilediğinizi giyebilirsiniz ama kasaba içinin soğuk olduğunu unutmayın.. Zirve için ise elbette kara uygun giysi ve ekipman.. Spa kullanacaksanız mayo, kendi terlik ve ince bornozunuzu getirmek yerinde olur.. Giysi konusunda tereddütü olanlara da buyrun bir öneri: Brandstore kayak tatili için harika öneriler hazırlamış, bence mutlaka göz atın.. Bansko notları burada biter.. Keyifli Seyahatler!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/barselona-yeme-icme-notlari.html\" ", "text": "Barselona'da yemek yiyip de en beğendiğim yerlerden biri Cuines Santa Caterina.. Şehirdeki bana gore en güzel pazar olan Santa Caterina'nın içindeki bu cıvıl cıvıl restoranın sahibi şef Jose Santiago da en az mekanı kadar renkli biri... Kendisini bir televizyon programında görüp mekanı listeme kaydetmiştim. Şehre gelince de hemen fırsat yaratıp özellikle çok övündüğü 'Paella'sını tatmaya gittik. 'Sangria'larımızı yudumlayıp başlangıç tabağımızla vakit geçirirken gözlerimiz mekanı tarıyor. Arı gibi çalışan açık mutfak, tamamı dolu masalarda çeşit çeşit yemekler ve memnun yüzler, hem dekorun hem yemeklerin parçası olan taze baharat duvarı ve girişteki enerjisi yüksek tapas barı dikkatle inceleniyor... Buraya bir kez de sadece 'tapas' için gelmeli diyoruz ama malesef bir daha denk getiremiyoruz. Tapa Tapa'da 'tapas' yedik... Birçok şubesi var, mutlaka rastlarsınız. Buradan sonraki her tapas deneyimimiz çok daha iyi olduğu için burası sonradan biraz vasat kaldı. Burada 'boquerones' yani hamsi tava ile başlayan, 'padron' , 'Patatas Bravas' 'paella'ya uzanan bol bol çeşit tattık.. Txapela-Euskal Taberna.. Passeig de Gracia şubesine kahve içmeye girmiştik önce. Bara oturup ortama ayak uydurduk, yedikçe yedik yengeçli nefis tapaları!.. -İşte 'Tapas' açısından en keyif aldığımız yer: Euskal Etxea: Picasso müzesinin sokağının sonundaki (Placeda Montcada 1-3) bu mekana çok memnun kaldığımız için birkaç kez gittik. Herşey çok taze ve acayip lezzetli.. Sistem şöyle, bir bankoya oturup içecek siparişini veriyorsun. Sonra eline bir tabak alıp barın önünde banket şeklinde hazırlanan onlarca çeşitten dilediklerini seçip yiyorsun. Yemeğin sonunda da yediklerine saplanmış çöpler sayılıp birim fiyatla çarpılıyor. Hesabı öderken bu Türkiye'de olsa millet çöpleri saklar hesabı az ödemek için diye de düşünmeden edemiyorsun! Bu çöp sayma sistemi burada çok yaygın, birçok yerde rastlanacak, hazırlıklı olun.. Bu arada bu mekanda tesadüfen tanıştığımız; burada dil eğitimi alan Selin ve Burçin'e de selam göndermiş olalım.. Barselona'da ve İspanya'nın birçok farklı şehrinde İspanyolca Dil Eğitimi almak mümkün. Selin ve Burçin bunun için Teori'yi tercih etmişler.. Yurtdışında dil eğitimi konusunda iyi kurumlardan biri olan Teori Eğitim'in İspanya'da dil eğitimi programları sizin de ilginizi çektiyse sitesine bir göz atmakta fayda var derim."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/baska-kapadokya.html\" ", "text": "Doğumgünümü bahane ederek yaptığımız Kapadokya seyahatine çıkarken aslında bu seyahatin notlarını paylaşmak hiç yoktu aklımda.. Kapadokya hakkında zaten kısa bir web taraması yapınca pek çok yazıya, adrese, görülecek yerler listesine ulaşmak mümkün.. Eh, benim de ilk Kapadokya seyahatim değil.. O zaman yeni notlara gerek yok diyordum ama sonra farkettim ki size anlatmak istediğim başka bir Kapadokya var.. Siz balonlara, peri bacalarına, yeraltı şehirlerine, kalelere, vadilere bakarken aslında oralarda biryerlerde, benim deyişimle \"başka Kapadokya\"da başka şeyler var.. Bir grup insan sadece hayatında bir kez görmek üzere Kapadokya'ya gelip bu rutinleri yaşarken başka bir grup da kendine Kapadokya'da bir \"tatlı hayat\" ortamı bulmuş, her fırsatta tadını çıkarmaya koşuyor.. Olay Kapadokya'nın en sevdiğim bölgesi Uçhisar'da geçiyor aslında daha çok.. Uçhisar son yıllarda bu civarda açılan butik oteller ile baya çehre değiştirdi. Bir Nevşehirli ile biraz sohbet edince bölgenin en farklı yerinin Uçhisar olduğunu onlar da kabul ediyor ve \"Uçhisar biraz entel\" diyerek sizi de gülümsetiyor.. Bir tur grubu ile gelip kale civarında şöyle bir dolanınca kendini çok belli etmiyor ama burada kalıp sokaklarında biraz dikkatli yürüyünce Uçhisar gerçekten çok başka.. O yüzden biz de konaklama için buraların tadını daha çok çıkarabilmek adına Uçhisar'da bulunan Taşkonaklar Kapadokya'yı tercih ettik. Eskiden ev olarak kullanılan, tipik bölge mimarisine sahip bir grup taş evden oluşan otel, Güvercinlik Vadisi'ne ve tam karşısında heybetle yükselen Erciyes Dağı'na bakıyor. Biliyorsunuz Kapadokya inanılmaz güzellikteki vadileri ile de ünlü.. Ihlara Vadisi ve Güvercinlik Vadisi doğa güzelliği anlamında benim en sevdiklerim. Ama bu vadilerde tur grubu ile değil de güzel bir havada gönlünüzce sabah yürüyüşü yapabilmek elbette daha güzel.. Bizim otel bu anlamda kendimizi şanslı hissettiğimiz bir lokasyonda.. En zevkli şeylerden biri sabah çok erken uyanıp yorganı sırtımıza aldığımız gibi odamızın terasına koşmaktı.. Çünkü sabah 6.30 gibi balonlar ufukta kalkış hazırlıklarına başlıyor ve 7:00 civarında havalanmaya başlıyor. Sadece sabah sessizliğinde, kuş cıvıltıları içinde bunu izlemek bile öyle güzeldi ki.. Geriye dönüp baktığımda aklıma ilk bu geliyor ama yine konaklama deneyimi ile ilgili birkaç unutıulmaz anım daha var.. Her sabah özenle hazırlanan ve yöresel dokunuşlar da yansıtan harika kahvaltımız.. Ben sadece görüntüden ibaret abartılı kahvaltı softalarını hiç sevmiyorum. Sırf çeşit olsun diye konulmadığı, özenle seçildiği belli olan ürünlerle hazırlanmış çok zarif bu kahvaltıyı gün ışığı dolan salonda ya da vadiye bakan terasta yapmak çok özleyeceğim şeylerden biri olacak.. Dışarıdan kahvaltıya misafir kabul ediliyor mu emin değilim ama eğer varsa, burada kalmıyor olsanız bile kahvaltı yapmak şahane olabilir.. Öyle şanslıydık ki bir sabah kahvaltımızı bu manzarada karlar altında yaptık!. Bir diğer güzel anı, yürümekten yorgun, soğuktan donmuş olarak odamıza dönünce yaptığımız şömine başı muhabbetleriydi.. Hergün şöminemizi yakıp karşısında mutlaka biraz keyif yaptık, çünkü serin bir havada bir taş ev içinde olmak bunu gerektirir! Son olarak kar yağdığı gün öğleden sonra açan hava ile havalanan balonları izleyerek yaptığımız şarap-Erciyes-balon manzaraı keyfi bu konaklamanın en unutulmaz anlarındandı.. Biz Taşkonaklar'da kendine ait bir terası da olan 401 no. lu odada kalmıştık; aklınızda olsun ama biraz daha romantik, biraz daha şımarık bir deneyim olsun isterseniz terasında jakuzisi olan odalar bile var.. Özellikle balayı için ilginç bir alternatif arayanlara duyurulur!. Sahi balayında neden Kapadokya'ya gitmiyorsunuz ki!.. Ben daha romantik bir yer düşünemiyorum.. Ne çok otel anlattın diye düşünüyorsanız Kapadokya'da \"tatlı hayat\"ın odak noktasında oteller var çünkü.. Kalenin diğer yanından da manzaraya karşı uzanıp giden pek çok başka butik otel var. Bu oteller barları, restoranları ile bölgede iyi vakit geçirmek için en iyi alternatifleriniz aynı zamanda. Sistem genellikle bir otelde kalıp diğerlerine küçük keyif ziyaretleri yapmak şeklinde işliyor. Biraz doğa yürüyüşü, keşif, fotograf, sonra kahveye bir otele.. sonra biraz daha keşif.. yemek için başka otele.. akşamüstü içkisine bir diğerine.. İşte size bahsettiğim Kapadokya'da başka hayat tam da böyle bir şey.. Biz bir dönem Assos'a böyle çok kaçardık.. Şimdilerde Kapadokya böyle bir müdavim kitlesi oluşturmuş kendine.. Akşamüstü sushi partileri yapılıyor, manzaraya karşı kafa iyice boşaltılıyor.. Birileri size hiç çaktırmadan birkaç haftada bir Kapadokya'ya kaçıyor.. Biz de modaya uyup böyle küçük ziyaretler ile keyfimize keyif kattık.. Argos in Cappadocia'da birer kokteyl; Millstone Cave Suite'te manzaraya karşı akşamüstü kahvesi; La Casa Cave Hotel'in restoranında yemek.. Tasarım ve hizmetlerinde hafif Japon esintileri taşıyan Millstone'da kalan arkadaşlarımız ziyarete gidip beraber otelin manzaralı açık alanında V60 demleme tarzını anımsatan ve aslen Japon kültüründen gelen \"ibrikleme\" kahve içtik; keyifliydi.. Kendi otelimizden aldığımız öneri ile akşam yemeğine gittiğimiz La Casa Cave Suit'e ait Şıra Restaurant ise Kapadokya'daki en iyi yemek deneyimlerimizden biri oldu. Son derece şık bir ortamda, güzel bir şarap seçkisi ve özellikli yemek menüsü ile çok memnun kaldık. Haftada sadece bir gün yaptıkları özel yemeklerinden Yanık Damat yemeğini ve menünün yıldızlarından vişneli yaprak sarma ve tahinli patlıcanlı böreği çok beğendik.. Bunlar dışında çevrede keşif gezileri yapmak, kalenin yanından, peri bacaları arasından aşağıya doğru doğa yürüyüşleri yapmak, Cevizli mevkiinde en güzel manzara noktalarını aramak diğer sevdiğim şeyler.. Güvercinlik Vadisi manzaralı Kocabağı'ın satış yerine de uğrayıp şarap tadımı yapmalı... Tam peri bacasından yapılma Türk Evi'ne bakan bir noktada Çiko'nun Yeri diye bir yer var; haritadan işaretleyin.. Burası benim Uçhisar'da en sevdiğim yerlerden.. Mevsim itibarı ile kafe kapalı olsa da buradaki güvercinlerin sahibi bize \"kırk yıl hatırlı\" birer bardak çay ikram etti, güvercinleri ve kaleyi izledik, sohbet ettik.. Herbiri instagramdan ayrı canlı yayın yapan gürültücü bir grup bir otobüsten ortaya dökülene kadar da herşey harikaydı.. Uçhisar'ın dinginliğini ne kadar anladılar hiç bilmiyorum; hızlı hızlı onlarca fotoğraf çekip geldikleri gibi bağıra çağıra gittiler.. Siz de böyle gruplara rastlayabilirsiniz ama onlar gittikten sonra bu sakin ortam yine size kalacak.. Peki Uçhisar'dan çıkmayacak mıyız? Elbette.. Taksiye atladığımız gibi gün batımına, manzaraya, müzeye, yemeğe yine bir yerlere kaçıyoruz elbette.. Eğer Kapadokya'ya uçak ile geldiyseniz araç kiralamak ya da taksi kullanmak alternatiflerine sahipsiniz. Taksi daha pahalı bir alternatif gibi görülse de duraklarda taksiciler ile anlaşarak farklı şekilde hizmet almanız mümkün. Biz de planladığımız bu seyahatte taksiyi kullanmayı daha uygun bulduk.. Çünkü bölgede görülecek yerler biraz dağınık ve şaraplar çok güzel! :) Bindiğiniz taksiden kart alırsanız sizi dönüşte de gelip aynı yerden alıyor ve taksimetreyi de sizi aldığı noktadan itibaren açıyor. Ya da sizi farklı birkaç noktaya götürüp aralarda beklerken taksimetreyi açmıyor. Bazı paket tur programları uyguluyor. Belirli bir güzergah için fiks ücret uygulaması yapıyor.. Neredeyse tüm taksiciler ile bu şekilde anlaşarak gezebilirsiniz. Biz birkaç farklı denemeden sona huyunu suyunu sevdiğimiz bir taksici bulduk kendimize ve ondan sonra havaalanına gidene kadar hep onunla gezdik.. Siz de bu şekilde gezmek isterseniz İsmail Bey'e ulaşabilmeniz için numarasını paylaşıyorum: 0534 704 56 50. Göreme Uçhisar'a en yakın noktalardan biri. Pek çok restoran ve otel alternatifi ile en çok tercih edilen bölgelerden biri olsa da bana daha kozmopolit geliyor.. Bir akşam yemeğimizi buradaki Sultan Cave Suit'e ait Seten Restaurant'da yedik. Sultan, instagramdaki Kapadokya fotoğraflarından çok aşina olacağınız bir otel. Hani o meşhur kahvaltı yaparken üzerlerinden balonlar uçan fotoğraflar var ya, işte onlar buradan çekiliyor. Göreme'nin en tepe noktasındaki Aşıklar Tepesi manzara duraklarımızdan biriydi. Hem gün batımında hem de sabah erken saatte balonlar havalandığında burası çok güzel oluyor; mutlaka uğramalısınız.. Tepede mola vermek için bir de kafe var, yöresel toprak fincanlarda kahve içmek pek keyifli.. Göreme Açık Hava Müzesi de yine her Kapadokya ziyaretinde uğranması gereken adreslerden biri bence.. Biz de bu kez daha kapsamlı gezip dönüşte de Göreme'ye kadar yürüyerek giderek arada güzel kareler yakaladık.. Bunun dışında anlaşacağınız taksi ile kolayca olaşabileceğiniz Paşabağ ve Çavuşin de yine en görülesi, en büyülü yerler bence; biz de yine uğramadan edemedik.. Bir akşam yemeğimizi de Ürgüp'teki Ziggy Cafe & Shop'da yedik. İsmi kafe olarak geçse de meze ağırlıklı bir menüsü var ve oldukça sevimli bir yer.. Serpme olarak servis edilen birçok mezeden oluşan bir menu tercih ettik ve yağmaya başlayan kar eşliğinde çok keyifli bir akşam geçirdik burada da.. Keyif, kutlama, dinlenme odaklı, telaşsız bir Kapadokya seyahatine bunları keyifle sığdırdık.. Hiç koşturmadık, orayı da görelim şunu da yapalım derdine hiç düşmedik, anı içimizden geldiğince yaşadık.. Finali ise dönüş günü muhteşem bir şekilde, balonların izinde yaptık.. Şoförümüz bizi erkenden otelden aldı ve balonların kalkışını izleyebileceğimiz Aşıklar Tepesine götürdü önce.. Onlarca balon gün doğumunda gökte süzülmeye başladı.. Onlar uzaklaştıkça biz peşlerine takılıp onları yakaladık.. Geçişlerini yakından görebileceğiniz, üzerinizden uçtukları birkaç nokta var.. Daha önceden balonların yer ekibinde çalışan İsmail Bey onların rüzgara göre ne tarafa gideceğini tahmin ederek bizi onların peşinde baya gezdirdi.. En az balona binmek kadar keyifliydi.. Bu arada bu gidişimizde balona binmeye niyetim vardı ama birden yağan kar ve sert rüzgar program değişikliğine neden olunca planladığımız gün binemedik, sonra da zaten vazgeçtik.. Şu peşlerinden kovalama deneyiminden sonra gelecekte de bineceğimi sanmıyorum ama peşlerinden koşmaya ve gündoğumunda Taşkonaklar terasından izlemeye hep varım! Bir kez daha anladım ki Kapadokya gez gez bitmiyor. Hep görmediğin bambaşka bir nokta, keyfini çıkarabileceğin başka bir an var.. Diyelim ki iddialısın \" ben her yerini gezdim\" diyorsun.. tamam kabul ama her hava koşulunda başka bir yer oluyor burası; onu ne yapacağız?.. ben vadilerde bahar çiçekleri açmış halini de bembeyaz kar altında halini de çok sevdim.. İlkbahar ve sonbaharda çok çok güzel ama Kapadokya aslında hep güzel.. Bu bol keyifli yüzünü keşfettikten sonra benim için çok daha güzel.. İlk fırsatta yine en az bu kadar keyifle zaman geçirmek için tekrar buluşmayı iple çekiyorum.. Son notum ilk kez gidecek ve turla gidecek olanlara.. Ben de ilk Kapadokya seyahatimi tur ile yapmıştım. Kısa zamanda daha çok noktayı görmek için bir kez tur ile gitmek bence şart. Eminim ki çok dolu dolu bir programla gezecek ve çok keyif alacaksınız. Ama lütfen Kapadokya maceranızı bu kadarla bırakmayın ve siz de bizim gibi özgür gezmek için yolunuzu tekrar buralara düşürün.. Kapadokya tekrar tekrar gezip tadını çıkarmaya değecek bir yer.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/basta-sokakta-sef-var.html\" ", "text": "Basta!'yı birkaç haftadır sağda solda duyuyor, ünlü şefler Moda'da sokak lezzetleri içeren mekan açmışlar diye etraftan dinliyordum. Kafamda da \"ünlü şef bir yandan restoranda çalışır; diğer yandan da bir mekan açmıştır ve sadece uzaktan kumanda ediyordur\" modeli bir fikir oluşturup gelmiştim buraya. Ama daha kapıdan girer girmez şaşkınlığıma yenik düştüm. Benim Nicole'den bildiğim Kaan Sakarya bankonun arkasına geçmiş baya baya çalışıyor!.. Bir de arkasındam hoop diye ortağı Derin Arıbaş çıkınca durumu anladım. Şefler oldukça radikal bir karar verip o resmi, şık mekanları bırakıp deneyimlerini, maharetlerini sokağa taşımışlar. Mekanın adı Basta!. Biliyorsunuz İtalyanca öğreniyorum ve Basta İtalyanca \"yeter\" demek!. Şimdi bu iki şefi karşımda görünce mekanın adı da daha anlam kazanıyor gözümde.. Gülüyorum.. şefleri tebrik ediyorum.. Ardından şok dalgası geçiyor ve @denemenlazim ekibi tamamlanıp Basta!'daki yiyecekleri tatmaya başlıyoruz. Türk işi değil, Fransız işi şütlaç! Aslında finalde ortaklaşa tattığımız tekerlek şeklindeki ekler de nefisti.. Ve hatta, aslında, birkaç dürüm, salata ve tatlıdan oluşan bu menü tamamıyla mükemmel. Artık Moda civarında acıkınca pat diye girip küt diye yuvarlayacağımız efsane sokak yemekleri var. Hem de şef elinden çıkma!.. Bilmiyorum ama burası bana fena halde Avrupalı geldi.. Bir de sürekli Basta!.. demek çok zevkli!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/belgrad-gezi-notlari.html\" ", "text": " Beograd beyaz şehir demekmiş ama tamamen yalan!. Bu şehir yeşil.. Yemyeşil. Yerel bloglardan faydalanmak isterseniz Belgradian ve Still in Belgrade sitelerinin içerikleri gayet başarılı.. Sayfiye bölgesi Ada Ciganlija sadece harika havalarda ve yazlık planlarda olmalı; bunun dışında yereller hiç önermiyor. Yaz aylarında su üzerine yüzen kafe barlar \"splavovi\" şehrin gece hayatının sembollerinden.. Dikkate değer müzelerden biri Zepter. Sırp Ressamların eserlerinin bulunduğu müze Salı, Çarşamba, Cuma ve Pazar 10:00-18:00; Perşembe ve Cumartesi 12:00-22:00 arasında açık ve Pazartesi günleri kapalı. Giriş ücreti 2014 yılı itibarı ile 200 Dinar. Gişe aynı zamanda opera biletlerini de satıyor. Şehiriçi ulaşımda otobüsler, troleybüsler ve tramvaylar etkin. Metro yok. 2 no. lu tramvayın rotası çift yönlü ring yaparak en önemli merkezlerin tümünü kapsıyor. Araç içinde ilginç bir şekilde- bilet makineleri bozuk ya da aracı kullanan kişi öyle olduğunu söylüyor. Gazete bayilerinden kontör yüklenebilen kartları daha önceden edinmek çok daha mantıklı. Kontroller etkin, görevliler bilet soruyor!.. Havaalanından merkeze ulaşmak için havaalanının üst katından dışarı çıkıp A1 Shuttle Bus kullanmak mantıklı. Bunun için havaalanından bir miktar döviz bozdurmayı unutmayın. A1 Shuttle'ın son durağı Trg Slavija Meydanı ve bilet ücreti 300 Dinar. Havaalanı için ikinci ve daha ekonomik alternatif 72 no. lu belediye otobüsü. Bunda da bile 150 Dinar ancak kalkış zamanı ve şehire ulaşma süresi de hesaba katılmalı. Havaalanı ulaşımı için son alternatif taksi. Giderken değil, dönerken zaman kazanmak için kullandığımız taksiyi otelimize çağırttığımız için fiyatta bir sorun yaşamadık ve merkezden alana yaklaşık 15 EUR civarında bir bedel ödedik. Şehiriçi ulaşımda geceyarısından sonra taksi kullandık ve aynı noktadan aynı noktaya her akşam \"taksicinin insafına göre\" farklı bir rakam ödedik. Sonradan uyandık ki burada yolu uzatma, dolanma, ya da yüksek fiyattan açma yok ama kilometre başına farklı fiyatlardırma var. Son bindiğimiz taksici en uyanıkmış; şehirdışı tarifesi açmış!.. Neyse ki para birimi düşük ve mesafe çok uzun değil de toplam kandırılma miktarı TL olarak 5 TL'yi geçmiyor!.. Alışveriş için Knez Mihajlova, Terazije, Belgrade Design District, Supermarket Concept Store, Dorcol bölgesi dikkate değer olanlar.. Ancak hemen söylemeliyim Design District'deki Gallery 1250, Mikser'deki defterler ve Supermarket dışında çok heyecana değecek bir alışveriş ortamı yok!.. İlle de AVM derseniz Usce Shopping Center derim. Bana göre en iyi üç kahve adresi 1. Kafeterija 2. Koffein ve 3. Przionica. Terazije'den geçerken şehrin en eski kahvesi ve buluşma noktası Hotel Moskva'nın kafesine göz atmayı da unutmayın. Semt Pazarı sevenler için önerim: Kalenic; ben burada ilk kez sarı fasulye gördüm mesela!. -Zemun'un meşhur balık restoranı Saran'a alternatif: 1. Reka 2. Galeb. En renkli kokteyl adresi: Blaznavac. Jazz için Savamala'da Basta. Sokak sanatlarında önemli adresler: 1. Salvador Dali Cosak Salvadora Dalija 2. Pop Lukina'da Blu, Karadordeva'da A. Macasev ve Spanish House civarı. Şehrin önemli street art sanatçıları: TKV, Lortek, AIR, Street Dog, Sila, Ujdi, EmaEmaEma, Fat Kid Beny, Fuck New Rave, Weedzor, D. L. T. Önemli öneri: Futbola karşı biraz holiganca tavırları olabilecek bir kısım şehir yerlisine istinaden herhangi bir takım forması giymeden dolaşmak; futbol ve de \"özellikle\" hassas oldukları politika konusunda diyaloglara girmemek seyahatinizin keyifli geçmesi açısından oldukça önemli detaylar.. Alfabe ile ilgili ciddi sorunlara hazırlıklı olmakta fayda var. Aldığınız notlar ile orada rastladığınız tabelalar ya da telefonunuzun haritası birbirini tutmayacak. Ve eğer benim gibi seyahatte telefonunuzun haritasını sık kullanıyorsanız kendisi sizi bu şehirde birazcık yanıltacak. Sabırlı olun, yol illa ki bulunur.. Hvala teşekkürler demek, aklınızda bulunsun; çok lazım olur! Zdravo: Merhaba / Dobro Jutro: Günaydın / Molim: Lütfen ve Izvolte: Buyrun demek.. -Belgrade Museum of Contemporary Art Ana bina şu an tadilat nedeniyle halka kapalı ancak üç ayrı galeri ile ücretsiz olarak koleksiyonları gösterimde. 15. Zemun sahili yürüyüşü ve bir balık restoranında akşam yemeği. 18. Garos. ... diye uzayan listenin hepsi için paniklemek yerine konaklama sürenize uygun, önemli bulduğunuz sadece birkaçını gerçekleştişrmek yeterli olacaktır. Bir sonraki sefere de birşeyler kalsın!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/benim-icin-cunda.html\" ", "text": "- Her sabah Ayvalık'a giden ilk motorun sesi ile uyandiğın, denize bakan, kesme şeker kadar bir oda demek.. Erkenden uyanıp arkadaki Mandıra'dan biraz peynir kestirir, gazeteyi, simiti kapıp otururum Taş Kahve'ye.. Ortalık hareketlenmeye başlarken kaçıveririm Patriça'ya.. - Birinci Köy'de yüzer, ikinci köyde, dünyadaki tek \"dikili ağacım\" olan yerde ağacıma sarılırım.. Üçüncü köyden ufka bakarım; buralar hiç bozulmasın, imara açılmasın, bir çivi çakılmasın isterim.. - Yemek vakti gelince hiçbir yere pas vermez, gider küçük lokantamda ev yemekleri yerim; akşama pişirsinler diye dolma, sarma siparişi veririm.. Bazı günler Ayvalık'a iner, çarşıda dolanırım.. Tekrar Cunda'ya dönüş motorunu ben de herkes gibi Ayvalık Gücü'nün masalarında birşeyler içerek beklerim.. Beklerken tulum peynirinden Ayvalık Tostu yemediysem eğer, sahildeki seyyardan midye alır, dönerken motorda yerim!.. - Akşam kalabalığında hiç dolaşmam ortalıkta; pansiyonumun önünde komşu/esnaf/mazi sohbetlerine, ada dedikodularına ortak olur keyiflenirim.. Bazen odamın pencere pervazında oturur yukarıdan seyrederim sokağı... Kalabalığın, gürültünün, karmaşanın bitmesini, sabahın bana yine benim sakin, güzel \"Cundam\"ı getirmesini beklerim... - Cunda benim hiç bahsetmediğim, hiç paylaşmadığım sevgilim.. Ha, bakmayın, bugün yine Ayvalık'a inip rutinimizi gerçekleştirdik; Şeytanın Kahvesi Palabahçe'de kahvemizin üzerine Koruk Suyu içtik de pek neşelendim.. bir seferliğine sadece birazcık anlattım.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/benim-parisim-paris-gezi-notlari-gorulecek-yerler.html\" ", "text": "Avenue Montaigne. Rue Fabourg St. Honore. Jardin des Tuileries. Passage Richelieu. Place Vendome. Rue du Rivoli. Rue du Montorgueil. Rue Saint Saveneur. Place du Jour. Rue Quincampoix. Etinenne Marcel. Boulevard Sebastepol. Forum des Halles. Sentier. Galerie Vivienne. Passage des Panaromas. Boulevard Hausmann, Place des Vosges. Rue des Franc Bourgeois. Rue des Archieves. Rue des Rosiers. Rue Oberkampf. Galerie Choiseul. Marche du Enfants. Rue Saint Maur. Rue de Vieille du Temple. Rue Furstenberg. Rue du Dragon. Quai Voltaire. Place St. Sulpice. Rue du Tournan. Rue du Four. Rue des St-Peres. Rue du Bac. Rue de Sevres. Rue Saint Andre des Arts. Rue Bonaparte. Rue du Cherche Midi. Champ de Mars. Rue Cler. Rue Mouffetard. Rue la Bucherie. Place de la Contrescorpe. Rue Lepic. Rue St. Rustique. Boulevard de Clichy. Place des Abbesses. Rue Martrys. Quai de Valmy. Rue Lancry. Rue l'Amiral Coligny. Rue Saint Denis. Rue Jean Baptiste. Passage du Grand Cerf. Rue Denoyez. Place Stravinsky. Passage Moliere. Rue Cambon. Rue du Roi de Sicile. Tahminimce bu yazıyı okuman yaklaşık beş dakikanı almıştır. Belki meseleyi kavradın, belki \"bu da nedir\" dedin, hiç bir şey anlamadın.. Anlatayım.. Birlikte benim Paris'imde hızlı bir tur attık. Eskiden kağıt haritalarla gezerdim her şehri. Geçmeyi planladığım tüm sokakları fosforlu kalemle çizerdim. Birini bile bırakmadan hepsinden geçerdim.. Şimdi eline bir Paris haritası alsan ve burada adı geçen tüm sokakları sen de işaretlesen bambaşka bir Paris şekillenmiş olacak kafanda.. Buradaki hiçbir sokak boşuna değil. Hepsinde önemli adresler, dükkanlar, duvar sanatları, galeriler, minnacık kafeler, benim için Paris'i Paris yapan sayısız detay var. Bazen boş bir anımda haritaya bakıyorum Haritaya bakmayı seviyorum.. Bir de şehirlerin şifrelerini çözmeyi.. Beş dakika çoktan dolmuş olmalı. Hoşçakal. Önemli Not: Hala hiç bir şey anlamamış olanlar daha normal Paris yazılarımı okumalı bekli de.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/berlin-istanbul-one-love-moderat.html\" ", "text": "Zaman- mekan herşey birbirine karıştı.. One Love yüzünden.. Moderat'ın albümü çıktığından beri en büyük hayalim -hayalimiz- Berlin'e gidip Columbiahalle'de Moderat konserinde olmaktı. Zamanlamayı bir türlü tutturamadık. Tuttuğunda da biletler 'sold out' oldu hep.. Üzüldük, bozulduk, instagram'da gidebilen dostlarımızın bilet fotoğraflarına kıskanarak baktık.. zamanla sakinleştik.. Bir haftalık boş vakti bulup yeni seyahat planı yaparken iki alternatifimiz vardı: Berlin ve Barselona. Barsolona, çünkü Sonar Festival'e denk geliyordu tarihler; Moderat, Modeselektor dinleyebilirdik.. Berlin, çünkü aşırı derecede özlenmişti; gidilmeliydi.. Barselona'yı çok sevemedim ben; insanı bana uzak, şehir fazla turistik geldi; çok sağlam bir bağ kuramadım. Hem çok sıcak, iklimime ters.. Oysa Berlin... Tam Berlin havamdayım.. Berlin kazandı, biletler alındı, rezervasyonlar tamamlandı. İşte tam da o sırada One Love 2014'ün programı açıkladı. Şaka!.. Biz Berlin'deyiz ve tüm Berlin müzik sahnesinin kral isimleri -Moderat dahil İstanbul'da!.. Neredeyse ağlayacaktım.. sakinleşmek uzun sürdü. Seyahati iptali bile düşünüp 'saçmalama, Berlin bu!' diye toparladık kendimizi.. Sonra da B planı geldi aklımıza: Bir gün seyahatten bir gün de festivalden feragat edersek ikisi de olabilirdi. .. Oldu da.. Hikayenin bundan sonrasında zaman-mekan bir hayli karışık.. Barselona ile kıyasladığımız Berlin neredeyse 50 derecelik sıcağı ile oldu mu sana Barselona!.. Farketmez.. eriyerek de olsa gezildi.. Bir an bile ziyan edilmedi.. Uykusuz.. ama asla bitkin değil.. Insomnia modu açık, 7/24; hatta 9/24.. Süre bitti, ayrılık zamanı geldi.. Normalde bu sahnede çaktırmadan ağlarım ama bu kez Berlin'den başka bir Berlin'e gidiyorum!.. Mutluyum, neşeliyim.. 19:30'da One Love Festival alanına girebiliyoruz. Önce yemek.. Yemek alanı, Portobello harika olmuş, bayılıyorum; emeği geçenlerin ellerine sağlık.. Etrafta dolanıp adapte olmaya çalışıyoruz. Adaptasyon zor. Dedim ya zaman mekan karışık. Tam karşımda Berlin Sahnesi var!.. 20:50'de ilk mutlu eden performans Bonobo var.. Nefis performans.. Szjerdene'nin sesi ve Bonobo'nun saf müziği.. 22:30 Moderat!.. Sizi seviyorum, çok seviyorum ve nedenini de gayet iyi biliyorum: Kendimi buluyorum sizde. Bu kadar sert bir müzik ile bu kadar duygusal melodiler bir arada olabiliyor. Çok matraksınız, fırlamasınız, sağlam çocuklşarsınız ama çok da duygusalsınız.. Hem güçlü hem kırılgan.. İşte bu tam da ben gibi.. Graffiti peşinde bir oğlan çocuğu.. Opera fuayesinde elinde kadeh.. Müzede Renoir karşısında gözleri dolu... Bir kafenin en saklı köşesinde elinde kahve görünmez olan... bilinen, bilinmeyen.. aynı bünyede bin kişiyi saklayan... dağıttım konuyu, toparlayamıyorum.. anlatamıyorum.. sadece ben biliyorum.. Kafamdan tüm bunlar da geçerek dinledim sizi, dans ettim.. biraz duygulandım.. çok eğlendim.. bu geceyi çok sevdim.. Çok da güzel bir videom var sizi dinlerken; kafama eserse bir gün onu da yayınlarım belki.. Ama zor.. genelde utangaçım.. Her neyse.. bu benim için Radar Live'dan beri en iyi festivaldi... Teşekkür ederim.. Ama vazgeçmedim, birgün sizi mutlaka Berlin'de dinleyeceğim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/berlin-kokteyli.html\" ", "text": "Popüler bir barda, beach club'da ya da yemek öncesi restoranda içilen kokteyller değil; sadece kokteyl servis edilen, konusunun uzmanı, işinin ehli, bu kültürün elçisi mekanlara meraklıyım. Mesele kokteyl değil, ritüel.. Alkole, kokteyle değil, sırf bu ritüele düşkünlükten her şehirde bulurum seveceğim kokteyl kulübümü; anısını en nadideler arasında saklarım.. Schwarze Traube'de paramızla içki içmek için geldimiz bir mekanda değil; bir arkadaşımızın arkadaşının da arkadaşının düzenlediği bir ev partisindeyiz.. hissiyat bu.. Orada kimseyi tanımıyoruz ama çok rahatız; partiyi terketmek istemiyoruz.. O küçücük ortamında \"Mad Men\" havasını yaratmış mekana ilk gidişimizde çok sakin bulup sonraki günlerde ikinci şansı veriyoruz. Bu kez mekan dolu ve keyifli.. Plak köşesi, müdavimleri ve ilgili personeli ile hemen seviyoruz Tier'i. Bir müddet oturma alanı ve barı ayıran set üstünde tüneyip kokteyllerimizi burada teslim alıyoruz. Servis ritüeli aynı; bardaklar yere değil, kesinlikle ele.. Bu detayı seviyorum.. Moscow Mule iç diye not etmişim defterime; haklılarmış, nefis bir Moscow Mule içiyorum.. Boşalan bir yere taşınıyoruz sonra garsonumuz tarafından; yine özenle. Cebimizde Kreuzberg'de kuruyemişçiden aldığımız fıstıklar, bademler kokteylimize meze yapıyoruz.. Bir dip not: Evet, Kreuzberg'de yaşayan Türk insanı her ihtiyacını, özlemini Berlin'e taşımış. Kuruyemişçisini de. Kuruyemiş/kafe açmış!.. Masaya oturuyor, gönlüne göre siparişi veriyorsun. Masana dev bir çöp tabağı ile birlikte geliyor siparişin.. Tabi bu şehirde yaşayan Türkler ve bu kafaya çok uzak yabancılar için keyifli bir atraksiyon; bizim için ise gecenin eğlenceli konularından biri.. İyi ki sadece kuruyemişçinin önünden geçmemiş, 5 Euroluk karışık yaptırmışız; Moscow Mule ile iyi gitti!.. Tier'de fotoğraf çekmek yasak; demek ki etrafa dikkatli bakmakta fayda var. Belli mi olur, bir Alman ünlüsü ile sırt sırta olabiliriz.. Klasik \"şehir barı\" anlayışıma uyan, harici oturma alanı az, bar tezgahı uzun; \"bar gibi bar\". Aynen girişte tarif ettiğim gibi uzun barda güçlükle yer bulup yan komşularımızla kibarca selamlaşıyor ve taburelere tünüyoruz. Menümüzün verilmesi ile birlikte önce altlıklar, sonra bardaklar önümüze konup şık barmenimiz tarafından öncelikle su servisimiz yapılıyor. Baz içkiye göre başlıklara ayrılmış menüden mekanın spesiyallerinden iki farklı çeşidi sipariş ediyor, uzun bir geceye ilk duraktan keyifle başlıyoruz. Hazırladığı her kokteyli kusursuz bir sanat eseri yarataıyormuşcasına özen, heyecan ve aşk ile tamamlayan barmenimiz sayesinde burada, işini severek yapan insanlara duyduğum saygı tavan yapıyor.. Heiden Peters Şehrin taze, butik bira üreticisi. Perşembe akşamlarını renklendiren Markthalle Neun'un içinde bulunan mekan kesinlikle Berlin'in gizli cevherlerinden. Küçük bardaklarda sunulan çeşitlerin hepsini denemenizi öneririm ama benim favorim sanırım Pale Ale.. / Eisenbachenstrasse, 42-43 Perşembe 17-22, Cuma 14-20 ve Cumartesi 12-20 saatleri arası açık."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/berlin-yeme-icme-notlari-berlinde-kahvalti.html\" ", "text": "Anna Blume Şu aralar Berlin'in en popüler kahvaltı adreslerinden; onun için de kapısında kuyruk var. Bu zaten Anna Blume ile ilgili en kolay ulaşabileceğin bilgi. Ancak şimdi ipucu geliyor: Mevsimlerden \"hava güzel\" ise eğer bahçede değil de iç salonda oturmak istersen kuyruk faslını es geçip iç salonda garsona yer sor; burası için muhtemelen kuyruk yok.. İçerinin artısı, kahvaltı tabakları kadar dekorasyonun da keyifli olması ve müziğin de desteği ile kendini geçmişin Paris'inde hissetmen. İçerinin eksisi ise klimanın olmayışı. Zaten topu topu 15 gün sıcak hava gören Berlinliler buna pek de aldırış etmiyor; sen de etme.. İthişamlı bir kahvaltı menüsü seçip sabahın keyfini çıkar.. Anna Blume'un bulunduğu Kollwitzplatz, özellikle haftasonları tam bir kahvaltı/brunch cenneti. Aslında tüm mekanlar keyifli ve dolu; sağ gösterip sol vurabilir, bambaşka bir yeri deneyebilirsin. İkinci notum şu; Tam Anne Blume'un önünde bir kitap ağacı var. İçinde rafları olan ve raflarında kitaplar olan bu ağaca okuduğun bir kitabı bırakabilir, yerine başka birinin bıraktığı farklı bir kitabı alarak değiş tokuş yapabilirsin. Buna medeniyet de, ince fikir de, adamlar aşmış de.. her ne istersen onu de ama güzel kahvaltının üstüne sırf bu detayı görmek bile insana mutluluk veriyor.. Berlin sevgin tavan yapıyor!.. Bateau Ivre Kapısının önündeki bankları gün boyu dolu, hem mekanı dolduran müşterileri dem de manzarası renkli Bateau Ivre, sıcak, samimi bir kahvaltı için de favorilerimden. Pencere önündeki ahşap masaya kurulur, iştahına göre ebadını belirleyeceğin bir karışık kahvaltı tabağı seçip yanına da kahveni söylersin. Servis yavaşmış kime ne? Şu an burada Berlin'deki yaşamın bizzat içindesin. Uzun uzun otur, az sonra yanına oturan, masanı paylaştığın insanlarla sohbet et, karşı masanın sapsarı bebeğine gülücük at, bir kahve daha söyle, her saniyenin keyfine var.. KaDeWe Biliyorum benden hiç beklemezdin ama Berlin'de bir de KaDeWe gerçeği var. Büyük alışveriş merkezi her memleketten turist -en çok da eşine sürekli Faruk, Namık, Mehmet.. Sevim, Necla, Nimet.. diye seslenen Türkler!- tarafından istila edilmiş durumda; o yüzden benim için buranın pek ehemmiyeti yok. Ancak ne yapar eder, gurme katını bir ziyaret ederim. Hardal, kahve, baharat, çay.. vs.. bilumum takıntılı malzememi toplar, olay mahalini terk ederim. İşte bu alışverişin hemen öncesinde yemek katında bir KaDeWe kahvaltısını sana da tavsiye ederim. Mağazanın çatı katında açıkbüfeden seçtiğin yiyeceklerle donattığın masadaki kahvaltına Berlin manzarasını meze yapabilirsin. Zira pencere önüne oturduğun taktirde öünde uzanan güzel bir manzaraya tamamıyla hakimsin. . Yalnız dikkat et, burada kahvaltı çok da ucuz değil; seçimlerinin bir kısmını menü oluşturacak şekilde organize edersen biraz ekonomi yapabilirsin. Aksi halde boşver, aynı paraya akşam güzel bir yemek yersin!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/berlin-yeme-icme-notlari-kahve-nerede-icilir.html\" ", "text": "Sevgili kahvesever gezgin. Bu listeyi bir Foursquare listesi gibi düşün. Son Berlin seyahatim öncesi edindiğim ve çoğunu da denediğim birçok kahve dükkanı adresi toplu halde bu listede yer alacak.. Kiminin kahvesi, kiminin personeli, kiminin fincanı, kiminin dekoru, kiminin müziği, kiminin sokağı güzel.. Ambalajı, avizesi, kartviziti, ismi,... hangi detayı istersen; seversen.. sen kahveseversin; bulursun her fincan kahvede ille de sevecek birşey.. Maksat keyfimiz yerinde olsun, gerisi boş!.. Hadi bakalım, en sevdiklerimden başlayarak alt alta sıralıyorum listeyi.. Passenger am Boxi Oppelner strasse'de Cumartesileri kurulan pazar yerinde bir espresso kamyoneti var diye duyunca çok heyecanlanmıştım ama hayallerim boş çıktı. Pazara gittik, dolandık, kamyoneti bulamadık.. Aynı sokakta Passenger Espresso ismi ile küçük bir kahve dükkanı bulduk ama sırf o kahveyi yapan adamın hiç gülmeyen meymenetsiz yüzü anılarımdan silinsin diye içtiğim o espressoyu unutmak istiyorum!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/berlinde_yaz_berlin_gezi_notlari.html\" ", "text": "Üzerine en rahat kıyafetini giy, sırtına ipli bez çantanı tak; -hatta içinde mayon, havlun olsun, eline bir şişe Club Mate al; şimdi şehirde rahat takılmaya hazırsın.. Haftasonları Neukölln çatılarında başka türlü bir şeyler oluyor. Karl-Marx-Strasse No.66'ya gittiğinde ufak çaplı bir AVM ile karşılaşıp şaşıracaksın. Şaşırma; ana kapısından değil, yandaki kapıdan girip asansör ile otopark katına çık.. Zaten çıkarken tam yukarıda tarif ettiğim tipte giyinmiş asansör arkadaşların olacak; peşlerine takılıp asansörden sonra otoparktan daha üst katlara yürümeye başla.. Kıvrımlı yolun yarısında müzik sesini duymaya başlayacaksın.. Az sonra giriş kapısının önünde 3 'ya koluna damga bastırıp kalabalığa karışacaksın.. Ahşap merdivenlere yayılabilir, banklara çökebilir, şişme çocuk havuzuna ayaklarını sokabilirsin. Hava kararırken müziğin sesi yavaş yavaş yükselecek.. Manzara ise enfes... Cuma 16:00'da açılan Klunkercranich, Cumartesi ve Pazar'a 14:00'den itibaren kahvalti ile başlayıp 00:00'a kadar açık kalıyor. Ama bence asıl güzel olan tam güneş batımında burada olmak.. Günlerden Perşembe. Kreuzberg'deyiz. Her Perşembe bu pazar yerine Sokak Lezzetleri festivali var. Doğuştan hipster Berlin ahalisi, bir araya gelip bulundukları her ortamı parti kıvamına getirmeye meyilli olduklarından bu renkli etkinliğe katılmak şehirde mutlaka yapılması gerekenlerden biri oluyor. Yemek seçenekleri sonsuz ve hepsi de çok çekici görünüyor. Sana önerim bir tezgaha gömülüp karnını hemen doyurmaman. Her tezgahtan küçük bir tadımlık yap ama en son -ve mutlaka- Fish and Chips tezgahından bir külah patates alıp Heiden Peters'ın artisan biralarından biri ile buluştur. Seçtiğin Pale Ale ise, şu an bana dua ettiğini duyar gibiyim!.. Her Perşembe 17:00-22:00 arası Eisenbahnnstrasse, 42'de.. İşte bir de Bonus: Yaz boıyu her ayın üçüncü Pazar günü aynı yerde sabah 10:00'dan itibaren kahvaltı pazarı var!.. Gel Vatandaş, en popüler bir pazarı, bu bit pazarı!.. Berlin'de bit pazarı çok ama bu başka. Aşırı büyük değil ama ilginç. Parkın bir bölümünde dumana boğulmuş barbekü yapanlar; amfi tiyatroda karaoke, boylu boyunca uzanan bit pazarı ve mola vermek için çay bahçesinden bozma gündüz vakti tekno çalan DJli mekanlar!.. Tekmili birden Mauerpark'ta.. Eğlencesine 'hipster' konseptli çanta, t-shirt vesaire almayı unutma.. Ve lütfen hazır bu civardayken kahve molanı Bonanza Coffee Heroes'da ver; çünkü ben bu dükkanın kahvesine de ortamına da bayılıyorum.. Pazar günleri 08:00-18:00 arası kurulan pazara ulaşım için ipucu: U2 Eberswalderstrasse ve tram M10 Wollinerstrasse. Burası seni kesmediyse Boxhagener Platz'daki bir diğer popüler bit pazarına da vakit ayırmanı önerebilirim.. Yaz boyu süren şahane bir etkinlik daha. Festival tadındaki Bite Club'da başrolde yine sokak lezzetleri var. Bu biraz bizdeki 101 Lezzet Festivali'ne benziyor.. Gurme burgerler, iyi şarap uzaklardan etnik tabaklar, krepler,,.. Fonda Dj set, stil sahibi katılımcılar, doğuştan hipster bebekler, havalı köpekler... Normalde Spree kıyısında bir teknede düzenlenen Bite Club benim bulunduğum hafta çok sevdiğim sanat / eğlence alanı Platoon Kunsthalle'da yapılmıştı ve anlaşılan orada çok sevilmiş ki devamlı adresi artık burası görünüyor. Ama sen yine de giderken facebook sayfalarını mutlaka kontrol et.. Yukarıda bahsi geçen Mauerpark elbette şehrin tek parkı değil. Berlin'de devasa Tiergarten başta olmak üzere irili ufaklı birçok park var. Yine en popülerlerinden biri Görlitzer Park.. Berlinliler parklarda yayılmaktan, mayoları ile güneşlenmekten, piknik yapmaktan büyük keyif alıyorlar. Benim güneşle aram pek iyi olmadığına göre çok da ilgi alanımda değil ama sen parklarda takılmaktan hoşlanabilirsin. Diğer popüler alternatiflerin, eski havaalanı, yeni etkinlik alanı Tempelhof; Berlinli instagram fenomenlerinin gizli hazinesi Treptower; mini deniz niyetine tram M4 ile ulaşabileceğin Weissen See; hatta şehir merkezinden biraz daha uzaklaşmayı göze alabilirsen Como Gölü efektli Wannsee... Yok asla uzaklaşamam ama illa ki şezlong isterim dersen Museuminsel arkasındaki Strandbar aradığın yer olabilir.. Hamburgerini, gürültü patırtısı ve sıradışı tarzını sevdiğim White Trash yaz boyu bildiğim yerinde değil; Club der Visionaere'in oradaki yazlığında... Bu arada Club der Visionaere, Berlin denince ilk akla gelen kulüpler arasında ve bulunduğu konum itibarı ile tam da yaz havasında. Kulübün bulunduğu Flutgraben'e kadar geldiysen Köpenicker Strasse'de de bir tur atabilirsin. Çünkü burada da nehir kıyısına nazır 'beach club' havasında yerler var ki dünya kupasına denk gelen seyahatimde bunlardan birinde toplu maç izleme seansına katılmak bir hayli keyifliydi... WM Beach Arena ise Hauptbahnhof yakınında, perşembe akşamları 'After Work Party'si ile popüler bir başka nehir kıyısı şezlonglu eğlence ortamı. Bunların yanısıra durup dururken partilemek gibi bir alışkanlıkları olan Berlin gençliğine Warschauer Strasse, Henrich Heine Strasse gibi metro istasyonu girişlerinde parti ya da mini konser havasında rastlarsan biraz vakit ayırıp tadını çıkar derim.. Unutmadan, bir de Michelberger Hotel'in iç avlusu var. Honolulu Bar'dan bir içecek, internet erişimi, atıştırma gibi küçük ihtiyaç molalarını gidermek için serin, samimi bir bonus. F-hain'dan, Warschauer Strasse'den her geçişte uğramanı öneririm.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bi-kahve-hikayesi.html\" ", "text": "Seyahatten sonra en büyük tutkum olan kahve ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmeyi, çeşitli etkinliklerde ilginç deneyimler yaşamayı seviyorum. Dünya Kahve Günü kapsamında Nescafe tarafından organize edilen \"Bi Kahve Hikayesi\" etkinliğinde de yine kahveye dair yeni şeyler öğrendim; çok ilginç kahveler denedim. Şimdi de etkinlik günü sizlere söz verdiğim üzere öğrenliklerimi paylaşmaya hazırım!. Kahve tam 11 asırdır hayatımızdaymış; bir çobanın keçisinin kırmızı kahve meyvelerini yiyince hareketlerindeki değişiklik kahvenin keşfedilmesine neden olmuş. Kahvenin dünyaya yayılmasında ise Türkler'in rolü büyük. 1517'de kahvenin tadını seven Yemen Valisi tüm dünyaya yayılmasına vesile oluyor.. Kahve dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan 2. ürün!.. Sadece Türkiye'de 15 milyondan fazla evde hazır kahve tüketiliyor. -Uzmanlar günde 4 fincana kadar kahve tüketiminin zararı olmadığını hatta oldukça faydalı oluğunu söylüyor. Etkinlikte bizi bu konuda bilgilendiren diyetisyenimiz su tüketimine de faydası olan kahvenin birçok yararından bahsetti. Bunların arasında kadınlar olarak en çok ilgimizi çekecek madde sanırım selülit kahve ilişkisi. Çünkü sanılanın aksine kahve selülit yapmıyor, hatta selülitin giderilmesine iyi geliyor. Selülit kremlerinin içeriğinde önemli miktarda kafein bulunduğunu unutmayalım!.. Ama elbette en önemli faydası psikolojimize etkisi. Kahve kendimize ayırdığımız en güzel zamanların eşlikçisi.. Onu seviyoruz, kahve içtiğimizde mutluyuz.. Gelelim Nescafe'ye.. Granül kahvenin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Kahve aslında tropik kuşakta yetişen bir ağacın meyvesi. İşte bu meyveler tek tek elle toplanıp çekirdekleri ayrılarak kavruluyor; sonra su ile temas ederek özü çıkartılıyor ve kurutuluyor; böylece granül kahve elde ediliyormuş.. Bu işlem sırasında da kahve sudan başka hiçbir şeyle temas etmiyormuş. Düşündüğümün aksine içinde hiçbir katkı maddesi de yokmuş.. Bu kahvenin ortaya çıkışı da 1930 yılında Brezilya Hükümeti'nin Nestle'den talebine dayanıyor. İsviçre'deki laboratuarlarda 7 yıllık bir araştırma/geliştirme sürecinin sonunda Nestle sadece su ekleyerek çözünebilen bir kahve üretmeyi başarıyor ve adı da Nestle ve Cafe kelimelerinin birleşiminden Nescafe olarak belirleniyor. Bu o kadar oturmuş bir isim ki bir çok zaman insanların kahve siparişi verirken 'bi Nescafe..' dediğine ya da kafe menülerinde direkt Nescafe yazıldığına şahit olmuşuzdur.. Etkinliğe kahve çekirdeğinden fincana ulaşan bir hikayeyi izleyerek başladık. Sonrasında da Google işbirliğiyle hazırlanan Nescafe 360 adlı yepyeni bir mobil uygulama ile tanıştık. Nescafe 360 ve Google Cardboard uygulmasıyla Brezilya'daki kahve tarlalarına 3 boyutlu sanal bir tura çıktık!. Uygulama gerçekten eğlenceli; hem Apple hem de Android telefonlara uyumlu olarak, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 13 faklı ülkede kullanıcılara sunulan uygulama tüm akıllı telefonlardan deneyimlenebiliyor. Bu turdan sonra da beni en çok heyecanlandıran sürpriz geliyor!. Nescafe, biz kahveseverlere canlı birer kahve fidesi armağan ediyor! Benim gibi kahve fincanlarına, dünyadan topladığı karton kahve bardaklarına bitki eken biri için ne kadar heyecanlı bir hediye olduğunu tahmin edersiniz sanırım. Eğer sabırlı olur ve bu fideye iyi bakarsam 3 yıl sonra sizi kendi yetiştirdiğim kahveleri içmeye davet edebilirim!.. Başarabilir miyim bilemiyorum ama bence hayali bile çok güzel!.. Videoyu siz de izlemek isterseniz aşağıdaki linke tıklamanız yeterli. Bu arada asıl Nescafe 360 uygulamasını indirip Brezilya'daki kahve tarlalarını 3 boyutlu tur ile dolaşmayı unutmayın!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bi-nevi-yemek.html\" ", "text": "Bu ara neden yeni bir yer gibi lanse edildiğini bilemiyorum ama ben çok uzun zamandır Bi Nevi'yi o adreste görüyorum. Uzun zamandır görmeme rağmen hiç gitmemiştim, o ayrı!.. Bu aralar biraz yeme içmemize dikkat etme modundayken haydi deneyelim diyerek girdik içeri. Menünün vejeteryan seçeneklerden oluştuğunu ve gayet naturel tabakar bulunduğunu duymuştum.. Menüdeki avokadolu ya da humuslu sandviçler ve Bal Kabağı Çorbası ve Kabak Spagetti üzerinde yoğunlaşmamıza rağmen keskin bir dönüş ile Kinoa Salata yemeğe karar veriyoruz. Salata oldukça lezzetli, içindeki Maş Fasulye de güzel bir detay.. Ancak incelediğim kadarı ile fiyatları içerik ve porsiyonlara göre biraz abartılı bulduğumu söylemek zorundayım. Bunun dışında servis, mekanın havası gayet başarılı. Kahvede de Petra'yı tercih ederek bu alandan tam puanı alıyorlar. Bir şuna takıldım: Bu kadar sağlıklı seçenekler sunan bir yerde pişmaniyeli cheesecake bence aynen de adı gibi \"bi nevi saçmalık\" !... Kendilerine -naçizane- \"bi nevi kandırmaca\" ismi ile kurutulmuş meyve ve yemişlerden tatlımtrak bir nefsi köreltme tatlısı üretmelerini önereceğim!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bifo-ile-baris-icin-muzik.html\" ", "text": "Etkinlik kapsamında BİFO ile vakfın müzik eğitimi olanağı sunduğu çocuk ve gençlerden kurulu Barış İçin Müzik Orkestrası bir araya gelerek renkli bir repertuvarı seslendirecek. Gerçekleştirilecek olan toplam 4 konserin tüm geliri gençlere klasik müzik eğitimi verilmesi için harcanmak üzere Barış için Müzik Vakfı'na aktarılacak. Hemen söylemeliyim ki Barış için Müzik Vakfı'nın temel kuruluş amacı, mümkün olduğu kadar fazla çocuğa karşılıksız müzik eğitimi olanağı sağlamak ve barışın sesini müzikle duyurmak. \"BİFO ile Barış İçin Müzik\" konserleri kapsamında BİFO'yu ve Barış İçin Müzik Orkestrası'nı şefler Sascha Goetzel, Gürer Aykal, Samuel Matus, Borusan Çocuk Korosu'nu Gülsen Yavuzkal, Barış İçin Müzik Çocuk Korosu'nu Mete Ortaç, Barış İçin Müzik Bakır Üflemeliler Topluluğu'nu da Seçkin Özmutlu yönetecek. 13 Aralık Cumartesi günü saat 15.30'da Lütfi Kırdar'da gerçekleşecek ilk konserde BİFO'yu sanat yönetmeni ve sürekli şefi Sascha Goetzel, Barış İçin Müzik Orkestrası'nı da Samuel Matus yönetecek. Piyanist Kaan Baysal da konsere solist olarak katılacak. Konserde Glinka'nın Ruslan & Ludmila, Ravel'in Ma Mere l'Oye, Mozart'ın La Majör Piyano Konçertosu, Bizet'nin Carmen Süiti, Rossini'nin William Tell Uvertürü seslendirilecek. 14 Aralık Pazar günü saat 15.30'da Borusan Müzik Evi'nde ise Gülsen Yavuzkal yönetimindeki Borusan Çocuk Korosu ve Mete Ortaç yönetimindeki Barış İçin Müzik Korosu sevilen koral yapıtları seslendirecek. Üçüncü konser 17 Aralık Çarşamba günü saat 20.00'de Lütfi Kırdar'da gerçekleşecek. Konserde BİFO'yu onursal şefi Gürer Aykal, Barış İçin Müzik Orkestrası'nı da yine Samuel Matus yönetecek. Konserin solisti piyanist Başarcan Kıvrak. Konserde seslendirilecek yapıtlar arasında Alfven'in İsveç Rapsodisi, Liszt'in 1. Piyano Konçertosu, Elgar'ın Enigma Varyasyonları'ndan \"Nimrod\", Çaykovski'nin Slav Marşı ve Marquez'in Danzon No.2'si yer alıyor. 19 Aralık Cuma günü saat 20.00'de Lütfi Kırdar'da verilecek son konserde ise Seçkin Özmutlu yönetimindeki Barış İçin Müzik Bakır Üflemeliler Topluluğu ve Mercan Dede müzikseverlerle buluşacak. Konserin biletleri 9 Kasım 2014 tarihinden itibaren www. biletix. com adresinden edinilebilir."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bifodan-guzel-haber.html\" ", "text": "Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası Temmuz ayında dünyanın en büyük klasik müzik festivallerinden biri kabul edilen ve 2014'te 120. yılını kutlayan BBC Proms'da bir konser verecek. BİFO Türkiye'den bu etkinliğe katılan ilk orkestra olma ayrıcalığını taşıyor. Sascha Goetzel'in şefliğini yapacağı konserin solisti kemancı Daniel Hope. 29 Temmuz 2014 Salı günü Royal Albert Hall'da gerçekleşecek olan konserde 20. yüzyılın büyük Rus bestecilerinden Sergey Prokofyev'in torunu olan Gabriel Prokofyev'in BBC Proms'un siparişi üzerine bestelediği Keman Konçertosu'nun dünya prömiyeri de yapılacak. 15. kuruluş yılını kutlayan Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Mayıs ayında Lütfi Kırdar UKSS'deki sezonluk konserini bitirdikten sonra hız kesmiyor. 31 Mayıs Cumartesi günü bu yılki temasını \"Doğanın Şarkısı\" olarak belirleyen 42. İstanbul Müzik Festivali'nin Açılış Konseri'ni gerçekleştirecek olan orkestra, 29 Temmuz 2014 Salı günü, dünyanın en büyük klasik müzik etkinliklerinden biri kabul edilen ve 2014'te 120. yılını kutlayan, İngiltere'deki BBC Proms'da bir konser verecek. BİFO bu saygın etkinliğe Türkiye'den davet edilen ilk orkestra olma ayrıcalığını taşıyor. Bu haber, Temmuz'da Londra'ya gitmek için başlıbaşına bir neden olabilir. Oldu da gidemedik; o zaman konserleri BBC'ye ait şu radyo ve televizyonlardan takip ediyoruz: BBC Proms'un tüm konserleri BBC Radio 3'den canlı yayımlanıyor. Etkinlikler 2014'te BBC Radio 1, Radio 2, Radio 3, Radio 4 ve Radio 5'ten canlı ve BBC One, BBC Two ile BBC Four televizyon kanallarından izlenebilecek."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-fincan-iyilik-herby-tea.html\" ", "text": "Herby Tea'nin 5 değişik çay çeşidi var; Sleep Tea, Detox Tea, Skin Detox Tea, Active Tea ve Hangover Tea. Yani Türkçesi ile Uyku öncesi, arınma, cilt detoksu, aktif yaşam ve akşamdan kalmalara özel seçenekleri olan 5 farklı çay.. Çayları bir anda değil, ara ara ihtiyaç duydukça içtim.. hatta yakın çevremle de paylaşıp onların da fikirlerini aldım.. Biliyorsunuz İtalyanca kursuna gidiyorum; oradaki arkadaşlarıma bile götürüp tattırdım. Eğlenceli bulduğum yanı, herkes çeşitler içinden önce cilt detoksuna uzandı!. Demek her kadın öncelikle daha güzel olmak istiyor :)) Genel olarak deneyen herkesin yorumları olumlu.. Ambalajı, ürün isimleri, içince oluşan iyilik hissi güzel ama içerikler güvenilir mi? Bu noktada da Herby Tea'nin Hacettepe Üniversitesi'nden bir profesör ve ekibinin titiz çalışmaları ile bu çay karışımlarını oluşturduğunu öğrendim. Ben sürekli bitki çayı içen biri değilim ama çok düşkün olanlar var, biliyorum.. İşte onun için bu deneyimimi sizlerle de paylaşmak istedim.. Bildiğim kadarıyla Plus Kitchen şubelerinde de bu çaylar servis ediliyor; denk gelirseniz belki denemek istersiniz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-gunde-edirne-edirnede-ne-yapilir-gezilecek-yerler-edirnede-en-iyi-ciger.html\" ", "text": "Bu Pazar uzun zamandır \"günübirlik kaçıverelim; ciğer yer döneriz!\" dediğimiz Edirne'deydik.. Aslında ikimizin de ilk Edirne ziyareti değil; @evisual iş sebebiyle arada bir gidiyor ama turist gibi gezmek başka tabi.. Ben ise en az 10 yıl önce gitmişim; anıları acilen tazelemek lazım!... dedik ve arabaya atladığımız gibi Edirne'ye ulaştık ve hızlı ama leziz bir şehir turu yaptık.. İşte o turdan size de rehber olabileceğini düşündüğüm notlar, küçük öneriler.. - Şehir tarih, kültürel değerler ve mimari açıdan oldukça zengin.. Tek bir günde tamamını gezip görebilmek mümkün değil ama gezmeye merkezde Selimiye Cami, Eski Cami, Selimiye Arastası, 3 Şerefeli Cami, Kapalıçarşı, Edirne Sinagogu'ndan başlayıp zaman yeterli olursa halka giderek genişletilebilir. - Gitmeden önce telefona ücretsiz Piri uygulaması Edirne rehberi indirebilirsiniz. Bu rehber Ali Canip Olgunlu anlatımıyla şehrin pek çok önemli turistik noktasında size sesli olarak rehberlik ediyor. Biz akıllılık edip önceden indirdik ve yolda dinleyip hazırlıklı gittik; siz de bu uygulamadan faydalanabilirsiniz. - Ben Selimiye Camii'nin incelikli detaylarına bir kez daha hayran oldum.. 1414'de tamamlanan Eski Cami ise özellikle üzerindeki \"hat yazıları\" ile inanılmaz etkileyici. Üzeri kapalı pek çok çarşı var; onların en meşhurları Selimiye Arastası ve Kapalıçarşı olsa da ben nedense Alipaşa çarşısını daha çok sevdim.. Zaten camilerden sonra ciğer yemeğe giderken bu çarşılardan en az birinden mutlaka geçersiniz.. - Ciğer demişken en iyi Edirne ciğeri nerede yenir? sorusu da yanıtsız kalmasın!. Aydın Tava Ciğeri, Ciğerci Niyazi Usta, Meşhur Edirne Ciğercisi Kazım Usta ve İlhan Usta ilk ve en çok duyacağınız isimler.. Ben giderken yolda bir anket yaptım ve orada da yine bu üç isim en çok tavsiye edilenler oldu; arasına bir de Akgünler eklendi.. Kafamız içice karışınca da seçenekleri Niyazi Usta ya da Kazım Usta olarak ikiye indirip yerlisine danışmaya karar verdik. Esnaflar her ikisi de iyidir ama en eski Kazım Usta'dır dediler ve eklediler: \"Çok huysuzdur ama ciğeri güzel yapar; kimse yokken ilk o vardı..\" Biz de tercihimizi en eski olan ve \"ahi\" seçilen Kazım Usta'dan yana kullandık ama siz bu isimlerden herhangi birini seçseniz de sanıyorum ki Edirne'de kötü bir ciğer yeme ihtimaliniz yok.. Her şekilde İstanbul'da bulabildiklerimizden çok daha iyi olacak.. - İstanbul'da bulabildiğimiz Edirne tava ciğerleri daha kıtır ve kuru oluyor; oysa aşırı kıtır değil, içi yumuşak ve suyunu kaybetmemiş olması gerekiyormuş.. Kulağımızla da duydumuz, şahit olduğumuz üzere \"çıtır olsun, pişkin olsun\" diye tercih de belirtebiliyorsunuz.. Ciğerin yanında kızarmış acı biber, acı sos, soğan, domates vb, garnitürler geliyor ama süt ürünleri çok iyi bir bölgede olduğunuzu hatırlatarak yoğurt, cacık gibi eklemeler yapmanızı tavsiye ederim; gerçekten çok lezzetli. - Biz hem yılın ilk sıcak günü hem de 3 günlük 23 Nisan tatili/uzun haftasonu olması sebebiyle şehrin en kalabalık ve turistik günlerinden birine denk geldik. Dolayısıyla merkezdeki turistik noktalar arasında kargaşadan bir şey anlamadan gezmek yerine önerileri dinleyip Meriç kıyısı ve Karaağaç tarafına yöneldik.. - İyi ki tavsiyelere kulak vermişiz; Karaağaç bölgesine bayıldım!. Her yer ağaçlık, tam küçük sayfiye kasabası havasında.. yan yana kafeler.. İçlerinden Ceviz'i not etmiştim mola için; son anda gelen öneri ile Orta Kahve'de oturup Türk kahvelerimizi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin bahçesine karşı içtik. - Fakülte, yani eski Edirne Tarihi Tren garı muhteşem bir bahçe içinde konumlanıyor.. 1920'lerde savaş treni olarak yapılan Alman yapımı tarihi Kara Tren okul tarafından renove edilerek bahçenin ortasına kondurulmuş. Dileyen trenle poz veriyor dileyen çimlere yayılmış.. Aynı bahçede birkaç küçük müze de var. Biz İlhan Koman Resim ve Heykel Müzesi'ni gezerek günümüze biraz sanat ve ilham kattık; baya hoşumuza gitti. - Meriç kıyısından bisiklet kiralanabiliyor. Karaağaç'a bisiklet ile gelmeyi de tercih edebilirsiniz ama çok sıcak bir günse bence boşverin!. - Akşamüstü Meriç kıyısında olmayı tercih ettik. Meriç köprüsünden yüzünüzü Edirne merkeze, ufukta görünen Selimiye'ye doğru çevirince solunuzda Emirgan Çay Bahçesi, sağınızda ise tarihi gümrük binası olan ve şimdi belediye tarafından işletilen bir çay bahçesi olarak hizmet veren minicik bir yapı göreceksiniz.. Dilediğinizde oturun ama her ikisinin önünden de köprüye ve şehre bakıp fotograf çekmeyi unutmayın!. Biz Emirgan Çay Bahçesinde bira içerek dinlendik.. Alternatif olarak çay ve bademli kurabiye ikilisini de birleştirebilirsiniz. - Tur otobüsleri ve günübirlik gelenler saat 5 civarında şehirden ayrılmaya başlayınca ortalık biraz daha tenhalaştı. Biz de bunun tadını çıkarmak için arabayı Meriç kıyısında bırakıp köprüden yaya geçerek merkeze yürümeye karar verdik. Bugün içinde aldığımız en güzel kararlardan biriydi.. İnsan bir şehirde yürüdüğü zaman çevresini algılayışı tamamen değişiyor.. İki köprüden sırasıyla geçtik.. Sultan Abdülmecid Köprüsü ve Ekmekçizade Köprüsü.. Özellikle çarşı içinden merkeze yürüyüp eski binalara, dükkanlara baktık; şehrin ruhunu anlamaya çalıştık.. Bu yürüyüşte 1902'de yapılan Dönertaş Un Fabrikası mimarisi ile dikkatimizi çekince yanına kadar yürüdük.. Yaz aylarında bahçesinde düğünler yapılıyormuş.. Konumu ve dış cephesi harika!. - Merkeze vardığımızda akşam yemeği için aklımızda kalan ve pek çok öneride rastladığımız Köfteci Osman'ı denedik. Kötü değildi ama hayatımda yediğim en iyi köfte olduğunu söyleyemem.. Normal bir köfte, o kadar.. Bir daha gitsem bunun yerine belki Uzunköprü'ye gidip oradaki çok övülen Köfteci Niyazi'yi denerdim.. Sizin de aklınızda olsun.. Eğer yolu uzatmaktan çekinmezseniz Keşan yolunda Çamlıbel Restoran ya da Yeni Muhacir Köyü'ndeki Özen, meşhur \"satır et\" yemek için iyi alternatifler.. - Yemek sonrası çarşı içinden tekrar geçip eve Bademli Kurabiye aldık. Daha önce Arslanzade, Tatsan ve Keçecizade başta olmak üzere pek çok işletmeden kurabiye, badem ezmesi ve kare kurabiyenin evimize girmişliği var.. Ben şahsen badem ezmesi konusunda fazlasıyla seçici olduğum için Edirne'den alınacak en lezzetli seçeneğin badem ezmesi yerine Kavala Kurabiyesi olduğunu düşünüyorum.. Kurabiyelerimizi Keçecizade'den aldık; açtık, yedik; taze, bol bademli ve gayet lezzetli.. - Dönüşte tam günbatımı saatlerinde son kez köprülerden geçtik ve güzel bir manzara yakaladık. Bu sakin saatlerde burada olmak çok keyifli.. İyi ki kalmışız.. Son fotografları da çektikten sonra yola koyulup TEM üzerinden kolayca evimize vardık. - Tek bir gün ayırarak tamamını değil ama büyük kısmını gezerek Edirne'de şahane bir gün geçirebilirsiniz.. - Sabah yola erken çıkıp bizim gibi biraz tarlalara dalmak, fotograf çekmek isterseniz Lüleburgaz'dan girip Ahmetbey Köyü civarında ara yollardan geçebilirsiniz. Ahmetbey köyü de köfte ve et ürünleri ile ünlü ; gidiş ya da dönüşte mola verebilirsiniz. - Sabah yolda Lüleburgaz'da kahvaltı yapmaya niyetlenip Hayal Bahçesi diye bir yer bulduk. Ağaçlar altında geniş kahvaltı veren bir mekan.. Ancak tıklım tıklım doluydu; bize hiç beklemeyin dediler; bir daha gelmek üzere aklımıza yazdık.. Belki size de lazım olur.. - Edirne gezinizin Kültür notları arasına Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çeşmesi, Bahai Evi, Edirne Belediye Binası, Sokullu Mehmet Paşa Hamamı, Makedon Kulesi, İlhan Koman Evi, Dar'ül Hadis Cami, Lozan Anıtı, İkinci Bayazid Külliyesi, Rüstem Paşa Anıtı, Buçuktepe Tabyası, Kırkpınar Güreş Alanı gibi noktaları da ekleyin.. - Gelecek sefer için not ettiğim başka öneriler de geldi.. Biri Sağlık Müzesi.. Avlusu ve yakındaki av köşkü görülmeye değermiş.. Eski Elektrik Fabrikası, eski orijinal çinileri ile Muradiye Camii, Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Binası hiçbir kaynakta rastlamadığım farklı öneriler.. - Diyelim ki konaklamak istiyorsunuz; onun için de güzel bir öneri gelmiş.. Belgelere göre Fatih Sultan Mehmet'in doğduğu konaklarda bulunan Taşodalar Otel şahane bir seçenek gibi görünüyor.. EKİM 2018 Edirne Yeniden!.. Ekim ayında Edirne'ye günübirlik bir gezi daha yapma şansı bulup bu kez de daha önce ziyaret edemediğim birkaç adrese öncelik tanıdım.. - Bu kez diğer yoldan gelip yol üzerinde dünyanın en uzun taş köprüsü olan Uzunköprü'den geçtik. - Öğle yemeğinde ciğeri bu kez çok önerilenlerden Niyazi Usta'da denedik. - Yemekten sonra akşama dek şehirde yalnızım.. Önce Selimiye Cami ve Eski Cami'yi yeniden görmeden olmaz diyerek hızlı bir ziyaret yaptım. Piri uygulamasından detayları yeniden dinleyip hatırladım.. - Edirne Arkeoloji Müzesi'ni ziyaret ettim.. (Giriş ücreti 6 TL ve Müzekart geçiyor.. Müzenin bahçesinde Lalapaşa Dolmenleri'nden biri de var. Dolmenler Tunç ve demir çağından çalma anıtsal mezarlar; yassı taşları üst üste dilimesi ile bir masayı andırıyorlar.. - Bir diğer müze ziyaretim daha önce önerilen ve çok merak ettiğim II. Beyazıd Külliyesi Sağlık Müzesi oldu. (Burada Müzekart geçerli değil; giriş ücreti 5 TL. Bahçesinde tavuskuşu ve tavşanların gezdiği inanılmaz ilginç bir müzeydi; gezmekten çok büyük keyif aldım. - Bunlar dışında yürüyüş rotama Makedon Kulesi, İlhan Koman Evi, İtalyan Kilisesi, Bulgar Kilisesi ve Büyük Sinagog'u ekledim. - Maarif Caddesi boyunca \"uyuyan güzel\" diye adlandırdığım eski, bakımsız ama çok zarif konaklara baka baka, tüm detayları, tüm tarihi içime çekerek yürüdüm. - Akşamüstü yine çarşı içinde yürüdüm; Keçecizade'den mini kare Kavala Kurabiyesi alıp yorgunluk kahvemi tam köşedeki Miss Kahvem'de içtim. - @evisual ile tekrar buluştuktan sonra klasik finalimizi yapmak üzere yine Meriç kıyısına yöneldik. Kuş sürüleri eşliğinde güneşi batırdık.. Bir daha geldiğimizde konaklama şansımız olursa akşam yemeğe Gazi Baba Meyhanesi'ne gidelim. Emirgan Çay Bahçesi'nin kendi yaptığı sucuklardan yine alalım.. Karaağaç tarafına yine gidelim, daha çok vakit geçirelim.. - Lüleburgaz / Tatarköy gölet kenarında Yaşar Baba'nın yeri - Sütlüce Köyü/ Pınarhisar Çevirmeci Ömer (gitmeden ara: 05327211786)"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-gunde-mersin-mersin-gezi-notlari.html\" ", "text": "YIllar sonra yeniden tek bür günlüğüne Mersin'deyiz. Daha önce şehirde arkadaşlarımızla birlikte bir hafta konaklamış, Mersin'in yaz halinin tadını çıkarmıştık.. Mersin bana hep sayfiye havası yaşatır.. Geçen sefer tüm çevre ilçelerini, en güzel koylarını gezip denizin tadını çıkarmıştık.. Bu kez ise şehirde sadece tek bir günümüz var.. Aslında akşam Fazıl Say konserine gideceğiz.. Öncesinde de merkezde biraz dolaşır, güzel birşeyler yiyip anı tazeleriz dedik.. Daha önce Cennet-Cehennem, Silifke, Tarsus, Kız Kalesi, Narlıkuyu gibi muhteşem yerleri görmüş olmanın rahatlığı ile telaşsız minik bir tur planlıyoruz.. Adana Havalimanı'ndan Mersin'e gelen Havaş servislerini kullanıyoruz.. Bir kişi 17 TL. ve yol yaklaşık 1. saat 15 dk. sürüyor.. Otelimizin bulunduğu Mersin Forum AVM önündeki durakta iniyoruz. - Otelimiz Mersin Forum Suite. Temiz, bir gün için gerekli konfora sahip bir butik otel.. Otelin bulunduğu bölge yakındaki AVM'nin de etkisiyle şehrin en canlı yerlerinden.. Buradan her bölgeye rahatça ulaşıyor, aradığımız herşeyi çevremizde bulabiliyoruz. - Mersin'de ilk yemeğimiz tantuni. Hemen şu aralar en beğenilen tantuni adreslerinden biri olan Memoş Tantuni'ye girip deniyoruz.. Mersin'deki yeme içme adreslerinin hemen hepsinin bir ilk merkez şubesi ve farklı semtlerde şubeleri var.. Memoş Tantuni de bu şekilde.. İlk şubesi Silifke Caddesi üzerinde.. Tantuni gayet lezzetli, aşırı yağlı değil.. beğeniyoruz.. - İyi bir kahve içmek için çok yakınımızda güzel bir adres var. Gaia & Co nitelikli kahve içebileceğimiz harika bir seçenek.. Hem espresso bazlı hem de demleme kahveler hazırlıyorlar; Boxx ve Coffee Department çekirdekleri kullanıyorlar. Damak tadımıza uygun çekirdek seçiyoruz, kahvemizi güzelce demleyip güzel bir servis ile getiriyorlar.. Demledikleri kahve ile ilgili bilgi verip bir de çekirdek paketini okumamız için masaya bırakıyorlar; bu detaya bayılıyoruz.. Gaia & Co İstanbul'da bile çok az rastladığımız bir titizlikle kahve yapan bir dükkan olunca baya seviyoruz.. - Bu civarda Forum Avm ile deniz kıyısı arasında kalan sokaklarda daha pek çok kahve dükkanı, yeme içme adresleri, gençlerin takıldığı pek çok mekan ve küçük küçük dükkanlar var.. Buralarda dolanıp meşhur Kuşimoto sokağından geçiyor, kıyıya inip minik bir yürüyüş yapıyoruz.. Mersin hem sıcak hem de nem oranı fazla bir şehir; aslında bu yürüyüşü akşamüstü serinlikte yapmak daha mantıklı ama bizim sonrası için başka bir planımız var.. - Ana caddeden taksiye binerek Toroslar Belediyesi Akbelen Mahallesi'ne doğru yola çıkıyoruz. Şoföre bizi duvarlarında resimler olan evlerin olduğu yere götürmesini söylüyoruz.. Elbette biliyor.. \"Hee, evet, orada duvarlara resimler yaptılar, çok güzel.. ama resim işte\" diyor.. Aslında bizim özellikle gidip onları görmek istememize şaşıyor; biz de bıyık altından gülüyoruz.. Oralarda yol çalışması olduğu için biraz geride iniyoruz ve sıcakta biraz yürümemiz gerekiyor.. Ancak 10-15 dakika sonra bu çabaya değdiğiniz görüyoruz.. Frida ve İnci Küpeli Kız bize duvarlardan adeta \"hoşgeldiniz\" diyor!. Ressam Nazife Bilgin Hazar bu bölgede belediyenin de desteği ile ilginç bir proje hayata geçirmiş.. Bu mahalledeki evlerin duvarlarına ünlü ressamların ünlü eserlerine saygı duruşu niteliğinde kocaman duvar resimleri yapmış - - Bir binada Frida, diğerinde Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi, Bir diğerinde Van Gogh'dan Yıldızlı Gece, diğerinde Da Vinci'den Mona Lisa... Tüm binalar rengarenk.. Her resmin altında o sanatçının adı yanında \"saygıyla.. \" ibaresi ile yer alıyor. Son derece eski evler, bakımsız bir mahalle; belli ki bu civarda yaşayan insanlar kısıtlı imkanlara sahip ama bu resimler bu sokakları adeta baştan yaratmış.. bambaşka bir ruh katmış.. Biz fotoğraf çekerken penceresinden bizi izleyen bir hanıma \"ne şanslısınız\"diyorum.. \"Ne güzel manzaranız var..\" Her sabah perdeyi açıyorum, kahvemi onunla içiyorum\" diyor Mona Lisa'yı göstererek.. Çok etkileniyorum burada yapılan işten... Hele o sıradan pencereleri kırmızı panjurlu, önü çiçekli bahar pencerelerine dönüştüren kısım... resmen mest oluyorum.. Bu ziyaret sonrasında taksi ile değil yoldan geçem sarı minibüsler ile merkeze geçiyoruz.. Minibüs indi-bindi ücreti 2 TL.. Yerel ulaşımı kullanmak daima en sevdiğim şey!.. - Tam merkezde inip çarşı içinde dolanıyoruz.. Meşhur Kerebiççi Oğuz'dan birer kerebiç alıp yolda yiyerek yürüyoruz.. Kerebiç Mersin'e özgü bir kurabiye.. Cevizli ya da fıstıklı oluyor ve üzerine çöven otundan yapılan bir kaymak konuluyor.. Tat olarak benim çok tarzım değil ama maksat tatmadık demeyelim.. Çarşı içinde sokaklara dolanmaya devam ediyoruz. Çarşıdaki en güzel dükkanlardan biri Kurukahveci Arabağa.. Bu tarz geleneksel küçük dükkanlara bayılıyorum.. İçeriden mis gibi kurukahve kokusu geliyor, dalıveriyoruz.. Sonrasında bir müddet daha civar sokaklarda ve ana alışveriş caddesi Atatürk Caddesi'nde yürüyüp sahile çıkıyoruz.. Mersin merkezinde deniz kenarında oturacak çok düzgün bir yer yok ne yazık ki.. Sahildeki balık ekmek teknelerine bakarak balıkçı barınağına kadar yürüyüp yeniden minibüse binerek kendi semtimize dönüyoruz.. - Akşam konserde olacağımız için bir akşamüstü atıştırması yapmalıyız.. Mersin'e gelip de ciğer yememek olmaz!. Apo mu, Bahattin mi derken kendimizi Ciğerci Apo'nun önünde buluyoruz.. Aslında tercihimizi \"kalabalık olan\"dan yana kullanıyoruz.. Bu tip şeyler yerken kalabalık olan hem canlı, hem de sirkülasyonun yoğun olduğu yerleri tercih etmeye çalışırım genelde.. Ciğerci Apo'da masamızı ciğerin yan aksesuarları ile donatıyorlar önce; sonra da ciğerler geliyor.. O yüzden bu kez denemek istedim.. Çok güzeldi ama yine de itiraf etmeliyim ki ben bu tip \"ciğer şiş insanı\" değilim. Yine de bir şehre gidince oradaki ritüellere uymak keyifli.. Bunun da yanına bir tik attığımıza göre konsere gitmeye hazırız.. - Otele dönüp konser için giyiniyor ve yine taksi ile Atatürk Kültür Merkezi'ne geçiyoruz.. Konser alanı da yine bizim bölgeye oldukça yakın.. Muhteşem bir konser salonu!. Kocaman!. Ve ne mutlu ki tüm biletler satılmış, salon tamamen dolu.. İçinde son eseri Yürüyen Köşk de bulunan harika bir Fazıl Say resitali dinleyip çok mutlu oluyoruz.. - Planımız konser sonrası yeniden merkeze gidip \"Mersinliler gibi\" bir gece ciğer partisi daha yapmak, ardından Künefeci Emin Usta'da künefe yemek, son olarak da Dondurmacı Halil'e gidip Cezerye alarak \"kombo\" yapmaktı ama konser bizim modumuzu tamamen değiştirdi.. Hepsinden vazgeçip taksiye \"Marina'ya gidelim!\" dedik!.. - Mersin Marina içinde tanıdık markaların mağazaları ve pek çok tanıdık yiyecek zincirinin şubelerini barındıran koca bir alan.. Mekan isimleri tanıdık ama ortam daha Mersin'e uyarlanmış diyebiliriz.. Tüm mekanlar dolu, hepsinde canlı müzik veya dj var.. İnsanlar şık, keyifli, yiyor, içiyor, eğleniyorlar.. Burası şehrin daha başka bir yüzü.. Bunu da görmek lazım.. Marina'daki tek Mersin özgün mekanı sanırım İskele Restaurant.. Çok aç değiliz; o yüzden birkaç meze ile keyifle takılabileceğimiz bit yere oturalım diyor ve o anda ortam olarak bizi en çok çeken Chef Meze'ye oturuyoruz.. Birkaç meze, arasıcak ve bir şişe 20'lik ile Mersin için keyifli bir kapanış yapmış oluyoruz.. - Gece dönüşte bizim oradaki Dondurmacı Halil açıktır, cezerye alırız diye umuyoruz ama 12 dedin mi kapatmış!. Sabah da erkenden yolcu olduğumuza göre bu seferlik Mersin'den cezeryesiz ayrılmaya razı oluyoruz.. - Sabah erkenden otelde minik bir kahvaltı yapıp valizleri kaptığımız gibi tren istasyonuna gidiyoruz.. Tren ile Adana yolcusuyuz.. Tren turunç bahçelerinin kıyısından Adana'ya doğru yol alırken kısacık zamana sığan güzel anılar var cebimizde.. Bir de elbette daha on gün yetecek kadar öneri!.. Mersin yolcusu olduğumu öğrenenlerden gelen şunu ye, şunu yap önerileri.. Hiç biri ziyan olmasın.. Aşağıya ekliyorum; her kim giderse faydalansın.. Kuşimato Sokağı'ndaki Ak Cafe'de atom iç! Tarsus 'u gez! Tarihi Tarsus evlerini gör! Soli Pompeipolis Antik Kenti'ni gez!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-kesif-lea-stein.html\" ", "text": "Son Roma seyahati güzel ve geç kalmış bir keşfi de beraberinde getiriyor. Bir tasarım-aksesuar mağazasının vitrininde gördüğüm akrilik yaka iğneleri beni hemen dükkanın içine çekiveriyor. Satıcı dan da ilk o anda duyuyorum bu ismi. Lea Stein. Fransız bir tasarımcı olan Lea Stein bu broşlora bakılırsa günümüzün genç yeteneklerinden biri olarak algılanabilir ancak kendisi 1931 doğumluymuş!.. Kimyager eşi ile birlikte farklı bir materyal üzerine çalışmalar yapıp elde ettikleri akrilikten bu broşları üretiyor. Dönemine söre son derece özgün bir materyalden son derece modern hatta o zamana göre futuristik tasarımlar!.. Kedi ve özellikle tilki formlu tasarımları bir anda ikonik hale dönüşüyor. Kısa zamanda ün kazanan tasarımcını işlerinin imzası V şeklindeki iğne kısmı. İğnenin üzerinde Sea Staein yazıyor. İşleri iki dönemlde ele alının Lea Stein'in 1990'a kadarki işleri Vintage sonrakiler ise modern olarak tanımlanıyor. İki dönem arasındaki tek fark ise arkadaki iğnenin broşa sabitlenme şekli.. Vintage dönemde gömme, sonrasında ise perçin.. Figürler ise hep aynı ama her biri farklı ton ve doku efekti ile hazırlanmış.. Daha önce her nasılsa hiç tanışmadığım bu tasarımcıyı keşfetmenin sevinci ve meşhur tilki formlu bir broşuna sahip olma isteği ile ilk Les Stein parçamı ediniyorum.. Acaba 65 çok mu diye düşünürken internette yaptığım araştırma ortalama fiyatın 100-120 USD arasında olduğunu gösterince rahatlıyorum. Lea Stein ilginizi çektiyse sadece instagram üzerinden bile #leastein etiketli paylaşımlara bakmak onu sevmek için yeterli.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-masal-rotasi-bernina-express-treni-ile-yolculuk.html\" ", "text": "Yılın son gününden yapılan masal gibi bir tren yolculuğunu anlatmak istiyorum bugün.. Hem ilham versin, hayaller kurdursun hem de Bernina Express planı olanlar için yol göstersin.. Bu kez Milano'ya giderken bir günümüzü Bernina rotasına ayırmayı kafamıza koymuş hatta hangi gün yapacağımızı bile netleştirmiştik ancak biletleri önceden almadık çünkü Noel tatili dönemine denk gelmenin yaratacağı aksaklıklar olabileceğini düşünüp orada bakalım demiştik.. İyi ki de böyle yapmışız çünkü ani bir kararla Milano seyahatimizi uzatınca bu deneyimi daha da unutulmaz kılma şansımız oldu.. Tek bir cümlede özetlersem, sabah Milano'da uyanıp Como'ya göz kırparak dağ manzaraları arasında yol alıp; öğlen sıcak çikolatamızı St. Moritz'te içmek; sonra trene binip efsane manzaralar arasında Tirano'ya gelmek; şarap içerek Milano'ya dönmek ve birkaç saat sonra Navigli'da havayı fişekler altında 2018'e girmek hayallerimin de ötesine geçerek, Bernina deneyimini yaşadığımız o günü unutulmaz kıldı.. Öncelikle bu hattan bahsetmeliyim.. İsviçre Chur ile İtalya Tirano arasındaki Alp dağları üzerinden geçen ve eşsizliği ile Unesco Dünya Mirası kapsamında olan bir tren rotası bu. Kırmızı tren, bu hatta oldukça ağır (saatte 45 km. ) bir şekilde ilerlerken 196 köprü ve 55 tünelden geçerek kıvrıla kıvrıla süzülüyor ve yol boyu insanın gerçekliğine inanamayacağı kadar eşsiz bir manzara sunuyor. Bu tren yolculuğunu yapabilmek için pek çok şehirden Chur ya da Tirano'ya ulaşmak ve hattı kullanmak mümkün. Yolculuğu tek yön yapıp rotanıza istediğiniz şekilde devam etmek ya da \"round trip\" şeklinde gidiş dönüş yapmak mümkün.. Kendi başınıza planlamak, zamanı ayarlamak gözünüzde büyüyorsa Bernina Express'i de kapsayan bir tura katılarak da bu hayalinizi gerçekleştirebilirsiniz. Tur ya da bireysel, her koşulda bunun için ayıracağınız bir tam güne ihtiyaç var. Chur-Tirano arası tren yolculuğu toplam 4 saat sürüyor ama Tirano-St. Moritz arası yaklaşık 2 saatlik farklı bir alternatif yapmak da mümkün.. Şimdi kafaları fazla karıştırmadan önce kendi Bernina deneyimimizden başlayarak biz nasıl yaptık anlatıyorum, sonra da alternatif yollar geliyor.. Bernina'ya nasıl bineriz, tren geçişlerinin nasıl yaparız, zamanlamayı nasıl tuttururuz diye araştırırken bir alternatif olarak tur ile gitmeyi de aklımın bir köşesine yazmıştım. İlk planda bunu değerlendirmeyi düşünmüyorduk ama kalış süremizi uzatıp noel tatilinin İtalya içindeki tren hizmetlerinin aksatabileceğini idrak ettikten sonra bu alternatifi değerlendirmeye karar verdik. Birkaç gündür bölgedeki zorlu hava koşulları ve kar yağışını takip ediyordum; baya kar vardı.. Bir yanda da kendi başımıza gidersek 31 Aralık günü bir şekilde planladığımız rotada bir aksaklık olur da dağ başlarında gireriz yeni yıla, \"ne olur ne olmaz\" diye de düşünüp \"yok yok en iyisi tur canım; onlar düşünsün, bizi bir şekilde Milano'ya geri getirsinler!\" dedik ve biraz daha \"değişik\" ve son derece konforlu bu yolu tercih ettik.. Tura birkaç gün önceden kaydolmak gerekiyor. Milano resmi turizm ofisi; Cairoli Meydanı'ndaki Milan Visitor Center bu işi organize ediyor.. Dönemine göre değişmekle birlikte 13 saat süren tam günlük programın normal fiyatı 130 . Biliyorum hiç az değil ama eğer siz de benim gibi booking. com \"genius\" kullanıcı iseniz ve Milano konaklamanızı bu siteden ayarladıysanız bu tur için güzel bir indirim alabiliyorsunuz.. Tüm bunları gitmeden araştırmanızı öneririm.. Yolculuğumuz sabah 7'de otobüs ile başlıyor. Rahat koltuklarımıza kurulup kısa bir bilgilendirmeden sonra biraz uykuya dalıyoruz.. Rehberimiz bizi Como gölü manzarasının başladığı noktada uyandırıyor. Otobüsün sol tarafında bir koltuk seçerseniz manzara her Como geçişinde olduğu gibi muhteşem.. Como geçişinden bir süre sonra ilk molamızı verip gayet düzgün bir yol kenarı işletmesinde kahve-çörek ile kahvaltı yapıyoruz.. Bu molanın ardından artık gerçek güzel yol başlıyor ve kıvrıla kıvrıla yukarılara tırmanmaya, dağ kasabalarından kaplıcalı köylerden geçmeye başlıyoruz.. Yol üzerinde Acquafraggia şelalesi ve Sondiro'ya bağlı şahane kasaba Chiavenna en ilgimi çeken yerler oluyor.. Bir gün buralara da ayrıca gelmenin hayalini kuruyorum.. Rehberimiz trene nerede bineceğimizi ve St. Moritz ile ilgili pratik bilgileri paylaştıktan sonra hepimiz dağılıyoruz; tren saatinde buluşana kadar burada yaklaşık 1 saat serbest zamanımız var.. St. Moritz özellikle kayakseverlerin çok tercih ettiği lüks kış beldelerinden biri.. Son derece lüks tesisler, üst sınıfa hitap eden bir kış tatili anlayışı hakim.. Buraya kayak yapmaya gelmediğimize göre merkezinde kısa bir yürüyüş ve küçük güzel bir anı bize yetecek.. Şansımıza 3 gündür yoğun yağan kar durmuş mis gibi bir güneş parlıyor gökyüzünde.. Merkezdeki pek çok lüks butiğin önünden geçerek adımlarımızı Hanselmann'a yöneltiyoruz.. Çünkü İsviçre'deyiz ve burada olduğumuz sıcak çikolatadan belli olsun di mi!.. Bu ünlü çikolatacının hem pastane bölümü hem de restoran hizmeti veren bir salonu var.. Salona geçip cam kenarında bir masaya oturuyor ve siparişimiz ışık hızı ile veriyoruz.. Birer fincan güzel sıcak çikolatayı içip kredi kartı ile ödüyoruz. Sıcak çikolata Paris'teki Angelina ya da Les Deux Magots'taki gibi yoğun değil ama yine de tadı çok güzel.. Bilemiyorum, belki de ortam güzel, durum güzel, ondan.. Bu küçücük mola, bacası tüten masal evi manzarası karşısında çok güzel bir anı bırakıyor.. çıkıp sokaklarda yürüyoruz.. Çikolatacının karşısındaki dükkandan bir St. Mortiz magneti ve birkaç eski illüstrasyonlu kartpostal alıyoruz. Meşhur Kulm Otel'in önünde at arabalarına baktıktan sonra göl kenarına inip arkamızda donmuş göl ile bol bol fotoğraf çekiyoruz.. Zaten böylece bir saat de hızla geçmiş oluyor ve en heyecanlı kısma başlamak üzere tren istasyonuna varıyoruz. Biz trene St. Moritz'den biniyoruz. Önümüzde Tirano'ya kadar 2 saatten biraz fazla sürecek bir yol var. Trende fotograf ve keyif açısından sonlarda bir vagonda olmak önemli çünkü o zaman önünüzde kıvrılan vagonları izleyebiliyorsunuz. Tur ile gelmenin avantajı olarak bize güzel bir vagon ayarlanmış ve rehberimizin yolculuk başlayınca rahatça hareket edelim ve fotograf çekebilelim diye fazladan birkaç boş koltuk da ayarlamış. Bizim trenimiz panaromik pencereli değil ama tüm pencereleri açılabiliyor o yüzden yol boyunca başımızı uzatıp izleyebileceğiz.. Bu arada bir not; bireysel ya da tur olarak gelseniz de bilet fiyatları aynı olmakla birlikte bu hatta adı Bernina Express olmayan ama aynı hızda ve aynı şekilde giden, tamamen aynı deneyimi sunan başka trenler de var. Biz de şu an aslında onlardan birindeyiz. Tek fark; penceremiz panaromik değil ama açabiliyoruz! Daha önce bir deneyimden panaromik camlı trende yolculuğun zevkli olduğunu ama çok yansıma yaptığı için hiç güzel fotoğraf çekemediklerini okumuştum.. O yüzden biri birinden iyi diyemiyorum ama ikisinin de kendine göre farklı avantajları var gibi geliyor bana.. Mesela yine bu trende yiyecek içecek hizmeti yok ama hepimiz ufak tefek atıştırmalıklar ile bindik; hazırlıklıyız.. Yerlerimize geçiyoruz, Bernina rotası bilgi broşürleri dağıtılıyor ve tren yolculuğumuz başlıyor; hepimizin yüzünce bir heyecan ve kocaman bir gülümseme.. İlk 10 dakika pencereler kapalı ve çekingen gidiyoruz ama daha sonra hemen camlar fora oluyor ve başlıyoruz treni ve manzarayı birarada izlemeye, fotograflar, videolara çekmeye.. Sanırım bir tur grubu ile gitmenin br avantajı da bütün vagonu kapladığımız için birbirimizle yer değişerek, birbirimizin fotografını çekerek, vagon içinde rahatça dolanabilmek rahat hareket etmek oluyor.. Çünkü ara ara zıt yöndeki trenlerle karşılaştıkça -ki panaromik pencereli orijinal Bernina dahil- onların ne kadar da uslu oturduğunu gözlemliyorum!. Önemli noktalarda tren içinde kısa bir bilgi anonsu oluyor ama bize rehberimiz daha ayrıntılısını kulaklıktan zaten ara ara veriyor.. \"Birazdan manzara geliyor\" diye ara ara tüyolar veriyor. Trenin içi gayet sıcak ama sürekli açık camlardan gelen serin dağ havasına karşı bereli olmakta fayda var. Yolculuk 1775 metrede St. Moritz ile başladıktan sonra pek çok duraktan geçerek daha yükseğe doğru çıkıyor.. En yüksek nokta 2252 metredeki Ospizio Bernino'dan sonra yavaş yavaş inmeye başlayarak yine istasyonlarda dura dura ilerliyor ve 429 metre ile en düşük nokta Tirano'ya varıyor.. Geçtiğimiz istasyon binalarının kurabiye gibi görüntüsü, donmuş göller, inanılmaz doğa manzaraları, kıvrımlar, köprüler, tüneller bu yolun en keyifli anları.. Hele bir an bir ağacın altında gördüğüm geyik iye bir bakışma anımız var ki.. asla unutamam!.. Tren finale yakın Brusio noktasında da ilginç bir deneyim sunuyor.. Burada tren 360 derece kıvrılarak bu kasabayı bir tepeden bir aşağıdan iki kez görme şansı vererek ilginç bir görüntü sunuyor.. ve finalde de neredeyse şehir içine, evlerin arasına dalan vagonları ile tren Tirano'ya varıyor.. Tirano şirin, tipik bir İtalyan kasabası. Burada da yine dolaşmak için birazcık serbest zamanımız var. Bu küçük kasabayı çok önemli kılan kilise Santuario Madonna di Tiran tam kasabanın merkezinde konumlanıyor; hemen etrafında da lokanta ve kafeler, hediyelik eşya dükkanları sıralanıyor.. Eğer St. Moritz'de magnet alamadıysanız burada o da var.. Biraz etrafa bakındıktan sonra trende ufak tefek atıştırdığımız ama kahve içemediğimiz için önce rastgele bir yere girip bankoda birer espresso içiyoruz.. Çıkınca da 1910'dan beri hizmet veren Antico Forno Tirano'dan \"zeytinli focaccia\"lar alıp otobüsümüze geçiyoruz.. Artık yolculuğumuzun son kısmında, Milano yolundayız.. Haifi acıkmışız.. ya da çantadaki bir şey aklımızı çeliyor!. Focaccialarımıza eşlik etmesi için bir gün önce yolculuk çantasına attığım ve gün boyu sırtımda taşıdığım küçük şişe şarabı açmanın artık zamanıdır!.. Bardaklar plastik ama manzara gerçek!.. Az önce zirvesinde olduğumuz dağların uzantılarına bakarak günü batırıyoruz; plastik bardaklarımızı bu güzel gün için tokuşturuyoruz.. Otobüsümüz Milano öncesinde bir kısa mola daha veriyor acıkanlar ve ihtiyaç duyanlar için... sonrasında yeniden Milanomuzdayız!.. Birkaç saat sonra burada Milano'da, hafızamızda günün muhteşem anıları ve \"nasıl yaptık yaaa\" coşkusu ile yeni yıla gireceğiz!. Bütün günü bir başkası bizim için organize ettiğinden ve buluşma saatleri dışında hiçbir şeye özen göstermemiz gerekmediğinden hiç stres, sıkıntı yaşamadan, hiç zorlanmadan, yorulmadan bu manzaralı hayal yolculuğunu tamamlamış oluyoruz. Ne uzun, ne kadar dolu dolu ve muhteşem bir gündü.. Bu şekilde gitmeyi, çocuklulara, risk almak istemeyenlere, konforuna düşkünlere bir de özellikle Kasım-Şubat arası kışın sert geçtiği dönemde ve günler kısayken gidenlere kesinlikle tavsiye ederim. Kendim bu şekilde tekrar gider miyim? Kesinlikle evet! Eğer yine bir kış günü bunu yapmak istersem yine tur ile gidebilirim ve çok da keyif alırım.. Ancak eğer bahara denk getirirsem -ki bir de o halini görmek isterim bu rotanın- işte o zaman biraysel bir Bernina gezisi organize ederim.. Başta da söylediğim gibi tren yolculuğunu bireysel olarak yapmak için Chur ya da Tirano'ya ulaşmak ve buradan trene binmek gerekiyor. Ben Tirano'dan başlayacak şekilde anlatacağım ama tam tersini düşünerek Chur yönünden de planlayabilirsiniz. Milano'dan bu trene binmek üzere Tirano'ya Trenitalia hatlarını kullanarak tren ile ulaşabilirsiniz. Milano Centrale istasyonundan aktarmasız Tirano treni var. Tren Como kıyısından geçeceği için yine manzara için sol tarafta koltuk seçmeli. Ayrıca bu hattın bağlantısı olarak Tirano'da trenden indikten sonra Tirano-Lugano arası manzaralı bir otobüs yolculuğu da ekstra bir ücret karşılığında eklenebiliyor ancak bu otobüs Kasım-Şubat arası hizmet vermiyor.. (Nisan-Ekim arası hergün 2 sefer; çalışıyor olduğu diğer zamanlarda da Perşembe'den Pazar'a çalışıyor ama Aralık ve Ocakta kesinlikle yok.. Tüm bunlar paylaştığım bağlantıda ayrıntılı olarak mevcut. Eğer bu otobüs gidiş ya da dönüşte tercih edilirse Milano-Lugano arası tren bileti yine Trenitalia 'dan alınabilir.. (Trenitalia regionale trenlerinde 2. sınıf bilet bulmak son derece kolay ve fiyatı hep uygun olduğu için önceden almaya gerek yok; yolculuk anında da bulunabilir.. Şimdiye kadar instagram paylaşımlarımda en çok hangi mevsimde gitmeliyiz sorusu geldi.. Bence -okuduklarımı ve gördüklerimi de düşününce- bu rota her mevsim başka tatta ve çok güzel olur. ve hatta kesinlikle birden fazla kez yapılabilir.. Önemli olan önceden iyi araştırıp tren saatlerini karşılaştırmak ve iyi bir planlama yapmak.. Ben gelecek sefer baharda, günlerin daha uzun olduğu bir dönemde tekrar yapmak istiyorum ama sanırım yine orijinal Bernina Express yerine normal trenleri seçip Milano Tirano Chur St. Moritz yeniden Tirano otobüsle Lugano ve oradan Milano şeklinde sabahın köründen geceyarısına yakın bitecek daha yorucu bir günübirlik \"roundtrip\" deneyeceğim.. Ama asıl güzel olan; bundan sonra Milano'da ekstradan harcayacak bir günüm olduğunda hep bunu tekrar tekrar yapabilme ihtimali!.. İki vagon arasında tek koltuklu bir bölüm var; diyelim ki penceresi açılmayan vagondasınız, buraya çıkıp camdan bakmayı unutmayın. Trenin içi sıcak ama Tirano ve St. Moritz oldukça soğuk olacak; kış aylarında \"kar\"a uygun giysiniz olsun. Yaz için de ufak bir tedbiriniz olsun.. Bernina treninde arka vagonlarda oturmak avantaj ama sağ ya da sol farketmiyor; her yer full manzara!. Milano-Tirano arası solda, Tirano Lugano arası yine solda oturmak manzara açısından avantajlı. Bir de tüm yolculuk boyunca pasaportunuz yanınızda olsun.. Bir de son olarak; eğer İsviçre Alpleri'nde geçirebilecek daha geniş zamanınız ve ayırdığınız bütçeniz varsa işi biraz daha büyütüp St. Moritz-Zermatt arası manzaralı bir yolculuk için Glacier Express rotasını incelemeyi unutmayın!. Kimbilir belki de ikinci aşama bu olur.. Biz yapılacaklar listemize çoktan ekledik bile!.. Detaylar için çok teşekkür ediyorum. . Okuyunca hemen bir organizasyon yapma arzusu içinde oldum. .. kiş bitmeden, beyazlik içinde görmeyi seçiyorum.. Bu güzel bilgiler için çok teşekkürler. Geziniz beni çok heyecanlandırdı çünkü biz de Mayıs ayında Tirano'dan St Moritz'e Bernina ekspresiyle yolculuk yapıcağız o yüzden bilgileriniz çok kıymetli. Yazıyı tekrar dikkatle okursanız sorunuzun cevabı yazıyor aslında. Tirano- Milano arası regionale tren mevcut. Daha detaylı bilgi için verdiğim linklerden faydalanabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-sehir-uc-fincan-kahve-zagreb_yeme-icme_notlari.html\" ", "text": "Güzel havalarda Zagreb yerlisi vaktini iç mekanlarda harcamıyor; nerede var dışarı atılmış güneşli bir masa, oraya yayılıyor, söylüyor kahvesini, saatlerce de kalkmıyor. Ana meydan Josip Jelacic'deki Mala Kavana, Petar Preradovic Meydanı'na çıkan kahveler, Britanski Meydanı'ndaki Kava Tava, Vlaska'nın orta yerindeki sevimli meydanın kahveleri... Hepsinde güneşe karşı oturmak, gelen geçeni izlemek keyifli olsa da \"iyi kahve\" peşindeki Gezici Günlük bununla yetinemiyor işte!.. Neyse ki çekirdeği özenli, demlemesi incelikli kahveyi Zagreb'de de bulmayı başarıyorum.. Ilıca'nın hemen arkasındaki bir geçitte yer alan bu keyifli kahve dükkanı ilk bulduğum ve beni ilk sevindiren.. Ethiophia Yirgacheffe'den yapılma espressosunu soluksuz fondipleyip ikinci kahveyi de uzun masasında etrafı inceleyerek içiyorum. Dekoru, kahvesi güzel. Bir de kahve dükkanlarında bulup karıştıpmayı sevdiğimiz dergiler olunca iyi bir notu hakediyor. Daha gitmeden defterime özenle yazdığım ilk adres ve Bean Hunter'ın da şehirdeki tek önerisiydi Eli's. İlk gün koşarak gidip kapı duvar bulunca çok bozulmuştuk ama meğer yanlış adrese gitmişiz!. Hemen cadde üzerindeki şubenin karanlık cephesini es geçip pasaj içindeki -belki de depo olan- o tuhaf yere gitmişiz.. Neyse ki \"kahvenin sevgili tiryakileriyiz\" de Bit Pazar'na gittiğimiz son gün doğru adresi bulup sevinçle içiyoruz kahveleri. Nefis olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Hırvatistan Barista şampiyonu elinden, son derece \"stylish\" bir kahve dükkanının aşık olunası \"cool\" bardaklarında içtiğimiz o kahve şehrin son ve en unutulmaz kahvesi oluyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bir-venedik-klasigi-cicchetti.html\" ", "text": "Cicchetti, en basit tanımı ile aperitivo'nun uzaktan akrabası ve tapas'ın ruh ikizi.. Özellikle akşamüstü saatlerinde minicik barların vitrinleri ekmek üstü küçük atıştırmalıklar ile doluyor.. Yerliler ve şehrin bu geleneğini keşfeden turistler de bu barlara akın ediyor; mekanlardaki kalabalık dışarı doğru taşıyor.. Vitrinden tane hesabı satılan birkaç çeşit seçin, yanına minik bir \"spritz' ya da minicik kadehlerde sunulan lokal adı ile \"ombra\" alıp kapı önündeki kalabalığın arasına karışın.. Tabi bunu da bence öyle her yerde yapmamak lazım. Şahane bir Venedik deneyimi için \"Venedik Adreslerim\" ve \"Venedik Gezi Notları\"nı okumayı unutmayın!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/biraz-da-kavala-gezi-notlari.html\" ", "text": "Selanik'i iyi gezdik, pek sevdik.. Peki ya Kavala?.. Sadece birkaç saate sığan hızlı bir şehir turu, keyifli bir öğle yemeği, minik alışverişler, bir fincan kahve ve çekilen fotoğraflardan ibaret Kavala şimdilik.. Adres vermeye bile gerek yok. Limana gelecek ve yan yana iki mekan göreceksiniz. Biri Panos Zafira diğeri de Orea Mitilini. Ben her ikisinin de herşeyi ile çok benzer olduğuna, ikisinde de aynı lezzetin aynı şekilde servis edileceğine inansam da eğer Orea Mitilini'ye gitmezsem eve dönünce annemlerle başımın belaya gireceği hissiyatına kapılarak onu tercih ettim. Kendileri birkaç Kavala ziyaretinde hep burada yiyip çok da memnun kalmış olduklarından biricik kızlarının da aynı keyfi alması için biraz fazla baskıcı davranmış olabilirler!.. Orea Mitilini'de servis, kapıda Todori'den Türkçe sıcak karşılama ile başlayıp Türkçe menü ve servis elemanı ile devam ediyor. Burada yerseniz siparişin içinde midyeli pilav, kalamar tava, hamsi tava mutlaka olsun derim.. Siparişin devamında balık mı, ahtapot mu; ouzo mu şarap mı, ona ben karışmam.. Yalnızca porsiyonların çok büyük olduğunu unutmayın ve siparişi abartmayın.. İki kişilik mükellef bir yemeğin hesabı 40 civarında gelecektir.. Yemeğin üstüne sahilde ya da ara sokaklarda bir yürüyüş, sonra mutlaka kahve.. Biz kahveleri Notica'da içtik.. Kahvenin yanında su ve kurabiye ikramı yine standart.. Kurabiye demişken, Kavala'nın içindeki küçük dükkanlar elenip yolda hemen hemen tüm tur otobüslerinin durduğu bir kurabiyeciye bırakılıyor alışveriş: IOAKIMIDIS KOURABIEDES Bunun iki nedeni var: Birincisi, tüm turlar burada durduğu için sirkülasyon çok fazla ve kesinlikle ürünler taze. İkincisi, annemler hep buradan aldıkları için tadından eminiz. İçinde sadece tereyağı ve kavrulmuş bol bütün badem var.. Portakallı, limonlu, çilekli hatta Ouzo'lu Kavala kurabiyesi var ama bunun orijinali bademlidir.. Pazar gününe denk gelen gezimizde dükkanların çoğu kapalı ve şehir oldukça sakin.. Birkaç küçük hediyelik eşya dükkanından magnet, zeytinyağlı sabun gibi küçük hediyelikler alınabilir. Hemen hemen tüm dükkanların kapalı olduğu çarşı içinde zeytinyağı, şarap ve Ouzo almak için bu tip ürünler satan bir dükkan da var.. Kahveleri içtiğimiz Notica'dan itibaren belli ki yazın hareketli olan sahil kesimi başlıyor ama kışın pek hayat yok.. Graffiti namına kayda değer birşey bulamamış olmam gezmek için yeterli zamanımın olmamasından kaynaklı. Çünkü araştırmalarımdan bildiğim şehrin derinliklerinde bu anlamda hazinelerin saklı olduğu.. Önemli bir tip: Otobüsümüz şehirden ayrılırken geriye dönüp baktığımızda şehrin içinde gezerken yakalanamayan bir manzara sunuyor Kavala. İtalya'nın kıyı köylerini anımsatan nefis bir görüntü var. Bunu yakalamak için tepelere tırmanmak yerine eski şehirin arka tarafına dolanıp uzaktan bakmak lazım.. Kavala'dan sonra İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç'tan geçerek dönüş yoluna devam ediyoruz. Bu üç şehri de otobüsün içinden panaromik olarak görüyoruz diyeceğim ama bu görüşme aslen benim hiç içime sinmiyor. Sokağında yürümediğim, bir fincan kahvesini içmediğim şehirlerin bir caddesinden girip öbüründen çıkıyoruz.. Hepsinde canım pastaneler, şahane duvar resimleri var; içim gidiyor ama yapacak birşey yok. Program böyle, panaromik!.. Ben barışa, kardeşliğe her koşulda sonuna kadar inanırım. Devletler arası politik meselelerin içimdeki sevgiyi ezmesine izin vermem. Ayrımcılığa ve şiddete sonuna kadar karşıyım. Onun için o Türk tarafının kana bürünmüş tasvir edildiği Kıbrıs haritası tabelanızı gözmezden geliyor; sokakta karşılaştığım birkaç nefret dolu bakışı \"herhalde ben yanlış anladım\" diyerek unutuyorum. Bu süper güzel yorumunuzu takdir ediyor ve size katılıyorum. Ben de barışa inanırım fakat Türkiye toplumunun kaçırdığı bir şey var, sizi haberdar etmek isterim. Ben Türkçe'yi de Yunanca'yı da anadilim olarak konuşan, her iki tarafı da okuyan biriyim. Kıbrıs haritasının kanlı olmasını anlamak için, Yunanların gözünden yaşananları görmek lazım önce. Biz sadece \"barış harekatını\" duyduk medyadan. Yunanca'da Türk işgali denir, ne barışından bahsediyorlar? Basit bir devlet politikası, işgal başlayıp anlaşılandan kilometrelerce fazla toprak alınmıştır Kıbrıs'ta. Ben Türk'üm ama \"hiçbir şeyci\" değilim. Sadece iki taraftan da haberdar olmadan yorumda bulunmamak iyidir kanımca. Elbet herkes acı çekti en sonunda ama, bu medyaya güvenip yola çıkmamalı. Kavala'da da Selanik'te de çok güzel ve dostluk dolu günler geçirdim, yazı için teşekkürler. Sizin fikrinize de saygı duyarım.. Açıkçası iki taraftan da dinlemek, meseleyi anlamak gibi bir derdim yok ve olmayacak. Ben barışa koşulsuz inanan bir dünya vatandaşıyım. İki taraftan birine hak vermek durumunda değilim; ileriye bakıyorum... Ve devlet politikaları gereği körüklenen ayrılıkçı durum ve tavırlarla ilgilenmiyorum. Ne Yunan toplumu ne de başka toplumlar için.. Yunanistan'da güzel, dostluk dolu günler geçirmenize sevindim.. Tıpkı benim gibi.. Umarım gelecekte de güzel ülkeyi ziyaret ederiz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/biz-munihteydik.html\" ", "text": "Münih seyahatinde yine Atop ile birlikteydik. Bu sefer de alışıldığı üzere şehrin altını üstüne getirdik ve çok eğlendik. Münih'in geleneksel biraevlerinin en ünlüsü Hofbrauhaus. Münih'e gelip burada Mass denilen litrelik biralardan içmeden kimse şehri terkedemez!. Birçok güzel kahve dükkanını ziyaret ettiğimiz şehirde favori kahvemiz Aroma KaffeeBar'da Cortado.. Güneşli havalarda şehrin güzel meydanlarına karşı mola vermek Münihliler'in en sevdiği şeylerden. Eisbach Sörfçülerini izlemek şehirde yapılacak keyifli etkinliklerden. Hergün ve her saat çılgın dalgalar üzerinde inanılmaz numaralar çeken sörfçüler pek havalı.. Weiss denen buğday birası Münih'in çok övündüğü bir diğer bira çeşidi.. Onu da denemeden bırakamazdık.. Geleneksel kıyafetli kızların sepetleri ile dolaşarak sattığı Bretzeller ne kadar da büyük!.. Van Gogh'un meşhur Ayçiçekleri'nden birine Neue Pinakothek'te rastlıyoruz.. Favori semtimiz Glockenbach ile aynı adı taşıyan popüler bir mekanda, küçük bir moladayız bu kez... Biraz bira, biraz da sosyal medya.. Münih denince hemen aklımıza gelen tüylü şapkaları da es geçemezdik. İkinci el ürünler satan bir dükkanda bu şapkayı denedik.. Satıcıdan öğreniyoruz ki, bu havalı şapka sokakta dolaşmalık değil, Oktoberfest'te kullanmalık havalı bir modelmiş.. Tamam, fotoğrafları şahane çekememişiz, kabul... ama mazeretimiz var!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bodrumdan-kartpostallar.html\" ", "text": "Yıl içinde birçok seyahat yapıyoruz ama bana göre \"tatil\" dediğimiz şey bambaşka.. Yılın tüm yoğunluğu ve yorgunluğunun izlerini silmek üzere sığınabildiğimiz yerler o kadar az ki.. Biz geçtiğimiz günlerde hayal ettiğimiz o \"tatil\" ortamını yakalayabildiğimiz kaçamak birkaç gün yaşadık.. Denizini, yüzerken manzarasını en sevdiğim, Bodrum'un cennet köşelerinden birinde.. Biraz şımartan, iyice dinlendiren, çok sevilen bu kaçamaktan bütün kış özledikçe bakmak, o anılara ışınlanmak için biraz kartpostal var arşivimde.. O kartpostalları hemen şuracığa bırakıyorum.. Denizi özlediğimiz her an dönüp tekrar tekrar bakmak üzere.. ve denizi her özlediğimizde yeniden kavuşmak dileğiyle.. Yarımada'nın daima sakin, pırıl pırıl, en sevdiğim plajından merhaba! Benim gibi daima gölgede kalmak isteyenler buraya!. Sonsuzluk hissi veren bu havuz nefis ama ben daima denizciyim!. Yüzerek hemen yandaki minik gizli bir koya varılan yarımada içindeki bir başka plaj.. Sabahın ilk ışıklarında yine en sevdiğim plajda.. Bazı sabahlar.. bazı plajlar.. çekmelere doyulamayanalar!.. #SevdigimSeyler : Bazen de şezlogta değil, denizin tam kenarında!.. #SevdiğimŞeyler : sıradan bir gazoz yerine yerel üreticilerden yerel gazoz: Bodrum Mandalin Gazozu!.. Bu tatile ayrılan zaman birazdan doluyor.. Şimdi son bir dalış zamanı!.. Yeniden görüşene dek hoşçakal berrak mavi!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bologna-gezi-notlari.html\" ", "text": "Ulaşım Yolculuğa farklı bir şehirden başlayıp yine farklı bir şehirde bitirdiğimiz için şu an size Bologna'ya ulaşım konusunda ayrıntılı bir bilgi paylaşımım olamayacak. Hava yolu ile nasıl gelinir, merkeze nasıl ulaşılır gibi konularda şimdilik fikrim yok. Ama tren yolu ile ulaşımın çok kolay olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Bologna coğrafi olarak İtalyanın hemen hemen ortasına denk gelen, dolayısı ile tren yoluyla tüm şehirlere bağlantılar sunan pratik ulaşımlı bir şehir. Merkez tren istasyonu Bologna Centrale; bu istasyondan gün boyu geçen sayısız tren seferi var. İtalya'daki başka şehirlere yapacağınız bir seyahatte bile bu istasyonu rotanıza ekleyip şehri ziyaret edebilirsiniz. Yine yeri gelmişken çok sık tren yolculuğu yapmayanlar için arada bir tekrar ettiğim şu küçük noktayı da yine tekrar etmiş olayım; Bilet makinesi ya da bilet ofisinden alacağınız bilet için varış istasyonunuzun adını vermenize rağmen biletiniz basıldığında varış noktası olarak bazen çok farklı bir yer yazabilir. Bu trenin nihai varış noktasıdır, siz yolun bir noktasında trenden ayrılacaksınız anlamına gelir. Ben karışıklıkları önlemek ve net olarak emin olmak için önce Trenitalia'nın web sitesinden bilet alacakmış gibi bilgileri girip tüm trenleri karşılaştırıyorum. Saat, fiyat, yol süresi vs.. Seçeceğim trenin sefer numarasını not alıyor sonra makineden alırken bu sefer numarasına dikkat ederek satın alıyorum. İstasyondaki ekranlardan da ineceğim yere göre değil, bu sefer numarasına göre peronu ve treni takip ediyorum. Bologna Centrale büyük bir istasyon; dolayısı ile özellikle şehirden ayrılırken binilecek trenin peronu için yön notlarına da dikkat etmek gerekiyor. Aksi halde yalnış 23 no. lu peronda bekleyip treni kaçırabilir, bir sonraki trene kalabilirsiniz.. Bir de biletinizi binmeden önce perona girerken göreceğiniz makinalara sokup onaylatmayı unutmayın; önemli!.. Tren gevezeliğinden sonra şehir içinde ulaşım konusuna da biraz girelim. Şehiriçi ulaşım toplu taşıma otobüsler ile sağlanıyor. Tekli biket 1.20, günlük pass bilet 4,00 . 10 kullanımlı City Pass 11 ve araç içinde şoförden alacağınız 75 dk. geçerli bilet de 1,5 . Bunun dışında müzeler ve restoranlarda indirim ve bazı ayrıcalıklar sağlayan ücretsiz ulaşım kartı Bologna Welcome var ama bu tarz turistik kartlara ben oldum olası mesafeliyimdir. Bunun dışında etrafta bol bol bisiklet ve motorsikletin süzüldüğünü göreceksiniz ki bisikletin de bu şehirde ulaşım için şehre çok yakıştığını düşünüyorum. Dört gün boyunca sadece graffiti avı sırasında şehrin uzak noktalarına giderken otobüs kulladık ve diğer günler kilometrelerce yürümeyi tercih ettik. Şehir dümdüz ve tamamen görsel şölen havasında olunca ve ziyaret süresi de çok uzun olmayınca yürüyerek keşfetmek bana daha anlamlı geldi.. Üstelik yürürken aşırı sıcak, güneş, yağmur, çamur da sizi asla etkilemiyor bu şehirde. \"Portico\" sayesinde. Şehrin mimari yapısı altı kemerler üzerine oturtulmuş binalar üzerine oluşturulunca kilometrelerce bu revakların altından yürüyerek gezebiliyorsunuz. Sanırım bu şehirde yaşayanlar şemsiyeye pek de ihtiyaç duymuyorlar.. Biz de o revakların altından uzun uzun başımız havada hayran hayran yürüyoruz şehirde.. Konaklama Seyahatimiz uzun ve tren yolculukları ile olduğundan -Bologna'da katılmayı planladığımız etkinliğin yerini de baz alarak- istasyondan çok uzakaşmadan konaklamak istedik. Hem şehir merkezine, hem de fuar alanına eşit mesafede olan istasyonun arkasındaki sakin bir mahallede yer alan Il Guercino'da karar kıldık. Son derece keyifli döşenmiş, SPA hizmeti de veren rahat, samimi ve konfor konusunda mutsuz etmeyen bir oteldi. İç avlu ve komşu evlerin balkonlarına bakan odamız ve sabahları balkondan balkona yapılan yüksek sesli, neşeli komşu sohnetleri hala aklımda.. Otelin en çok neyini sevdin derseniz kahvaltı derim herhalde. Çok samimi bir şekilde döşenmiş kahvaltı salonunda normalde İtalya'daki küçük otellerde pek rastlanmayan ve mutlu eden bir kahvaltı seçkisi vardı; keyifliydi.. Otelden şehrin en ünlü meydanı Piazza Maggiore'ye ulaşmak yaklaşık 1,5-2 km'lik bir yürüyüş sonunda gerçekleşiyordu ama bu kesinlikle gözünüzü korkutmasın. Yol boyunca şehrin sıradan mağazalar, kafe ve lokantalarla dolu hareketli caddesi Via dell'indipendenza üzerinden, porticoların altından yürümek, yol boyunca kurulan pazara göz atmak, hediyelik eşyacıların vitrinlerine bakmak, bir iki fotograf çekmek derken farketmeden ulaşılıyor. İlk gün keyifli gelen bu yolu diğer günlerde arka sokaklara dalıp daha da uzatıp daha da renklerdirdik hatta!.. Bu arada tarihi merkez, ara sokaklar oldukça güvenli, gece geç saatte yürümek bile gayet güvenli.. kullanabilirsiniz. Turistik Rota İlk kez gittiğiniz bir şehirde muhakkak yapmanız gereken birkaç turistik hareket ve rotanıza eklenmesi mecburi birkaç turistik adres oluyor. Bologna gibi, şehrin kendisi tarihi eser/mimari harikası/sanat eseri olunca bu adreslerin sayısı da arttıkça artıyor. Ben bu listeyi olabildiğince minimumda şu adresleri ziyaret ettim ve sonra hemen kendi dünyama daldım! Piazza Maggiore: Aslında bu meydana ulaşmak için özel bir çaba sarfetmeye gerek yok; nereye yürüseniz dönüp dolaşıp yolunuzun çıkacağı şehrin ana meydanı. Herkesin kenarında oturup buluşma adresi olarak verdiği Neptün Çeşmesi, Belediye Sarayı ve Basilica San Petronio bu meydanı önemli yapan diğer yapılar.. Palazza Re Enzo: Yine aynı meydanın ortasında yer alan bu sarayın altından geçen kemerlerden yürürseniz karşı caddeye ulaşmak için; yolun ortasında durup köşelere gidip şu tuhaf şeyi deneyin; İki kişi karşılıklı köşelerde yüzü duvara dönük olarak birşeyler mırıldanınca diğeri öbür köşeden onu duyabiliyor.. Mimarinin şakalarından biri diyelim ve bu saçma hareketi neden yaptığımızı sorgulamadan gülerek olay yerini tekredelim. Yaşasın turist olmak!.. Biblioteca Salaborsa Ragazzi Yine aynı meydanın bir diğer cephesindeki eski borsa, yeni kütüphane binası mimari harikası olarak mutlaka görülmesi gerekenlerden.. İçine girip katları dolaşın, açık saatine denk gelirseniz binanın zeminine yayılan bambaşka bir dönemin kalıntıları arasında dolaşın, tavana hayran olun, vakit yeterliyse kitap karıştırın, dergi okuyun.. Mercato di Mezzo Renkli pazar yeri, bizim Eminönü-Sirkeci hattını çok çok az andırsa da tam karşılığı bir yer bulamıyorum. Dar sokaklar arasında sıralı birçok dükkan, şarküteri, lokanta, şarapevi, balıkçı, vs.. ile bu civarda bir tur atmak turistik listemize dahil.. Civarda gezerken Via dei Musei adı ile geçen -onlara göre sokak, bana göre pasaj- da mimarisi ve cıvıltısı ile atlanmaması gereken yerlerden.. Cathedral Metropolitana di San Pietro: Via dell'independenza'da yürürken bir göz atmanız gereken önemi tarihi/dini yapılardan biri de bu katedral.. Piazza Santo Stefano ve burada bulunan 7 Kilise olarak bilinen San Stefano Bazilikası 'na haritada bir işaret koyun; şehrin kalbinde saklı en tatlı köşe bence.. Meydanın dokusu çok fotografik; akşamüstü ortalığın kalabalıklaşmasıyla buralarda vakit geçirmek daha da keyifli oluyor.. Bolonya'nın en ünlüleri ise iki kule: Torre Asinelli ve Torre Garisenda. Şehrin neredeyse sembolü haline dönüşmüş yanyana iki ortaçağ kulesi. Garisenda öyle yamuk ki, içine giriş yok!. Asinelli ise, zorlu geçen 498 basamaklık bir tırmanıştan sonra size harika bir kızıl Bologna manzarası sunan ve bence Bologna'da yapmadan dönülmesi günah tek etkinliğin adresi. Bu kuleye mutlaka tırmanın!.. (Önemli: Sabah 09:00'dan yazın 18:00; kışın 17:00'ye kadar ziyarete açık ancak son giriş kapanış saatinden en az 20 dakika önce olmalı.. Little Venice: Bologna'nın içinde gizli, küçük bir Venedik'i var!.. Adı Canale della Moline. Kendisini Via Piella, Via Oberdan ya da Via Malcontenti'deki minik pencerelerden bakarak keşfedebilirsiniz. ... ki ben kendimi tutamayıp üçünden de baktım!.. Alışveriş Via dell'İndependenza yukarıda bahsi geçen hareketli ve sıradan mağazalarla dolu cadde.. Galleria Cavour, şehrin lüks markalarının bulunduğu küçük, cici bir alışveriş merkezi.. Via dell'Archiginnasio da şehrin lüks caddesi. Burada şık insanlar, keyifli kafeler, havalı bir Bologna göreceksiniz.. Via Oberdan ve çevresi şehrin Yahudi Mahallesi sınırlarında olduğundan ve genelde bu mahalleler haftasonu da dahil hareketli olduğundan gezinti ve alışveriş rotasın için aklınızda bulunsun. Via Ugo Bassi Benim için şehrin en hareketli ve keyifli alışveriş caddesi. Ortalama fiyatlı zincir mağazalar ve bunların arasına dağılmış kafeleri ile bu hareketli caddeden alışveriş yapmak, civarda dolanmak eğlenceli. Özel adreslerime gelince; Via Marchesana'daki Hidden Forest mağazasına beni bırakın, almaya da gelmeyin!.. Cruciani'nin dantel bilekliklerinin kaç rengini daha edinsem bilemiyorum!.. Mini galeri ve plak dükkanı Background Records ne yazık ki şehrin biraz dışına taşındı; onun için elimizde şehir içinde plak alınabilecek çeşidi bol adres olarak sadece Disco d'Oro var. Sıra geldi yeme içme mevzularına.. Bologna notlarını okumaya BOLOGNA YEME İÇME NOTLARI başlığından devam edebilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bologna-yeme-icme-notlari.html\" ", "text": "Bologna Notları Ocak 2018 itibarı ile güncellenmiştir. İtalya gerçekten yeme içme konusunda bir hazine. Eskiden en güzel İtalyan yemekler orta ve güney bölgelerdedir\" gibi bir kanıya sahiptim. Kuzey İtalya seyahatim bu kanıyı ortadan kaldırıp \"hayır bütün İtalyan şehirleri, tüm bölgeler kendi kahramanlarına sahip birer yemek efsanesidir\" fikrini kafama sabitledi. Her bölgenin kendine has farklı bir mutfak yapısı, farklı lezzet yıldızları var. Bologna'nın baş şehir olduğu Emilia Romagna bölgesi birçok kaynakta İtalya'nın gastronomi hazinesi olarak değerlendiriliyor. Bizzat tecrübe ettiğim bu gerçeğin sonuna kadar arkasındayım.. En iyi peynirler, en iyi etler, şaraplar, ... bölge, bu hazineleri ile kendi eşsiz yemeklerini oluşturuyor. Daha önce bölgenin diğer şehirlerinden Parma ve Ferrara lezzetlerinden bahsetmiştim.. Sırada Bologna var.. En popüler yemek sanılanın aksine Bolognese soslu makarna değil, tortellini.. Hatta İtalyanlar'ın pek fazla Spagetti Bolonez yediğini bile sanmıyorum ama nasıl olmuşsa turistik bölgelerde ilk akla gelen bu makarna olup, tüm turistik menülerde yerini almış.. Elbette \"evet, yedim\" demek için bolognese soslu makarna deneyin ama sakın tortellini ve türevlerini denemeden dönmeyin. Öyle ki, Tortellini'ye özel festival bile düzenleniyor.. Tortellini içinde farklı malzemeler ile mantıya benzer hali ile sunulurken Bologna'ya özel versiyonu Tortellini en Brodo yani et suyu içinde tortellinin çorbası diyebileceğimiz versiyon da oldukça lezzetli. Bunun yanı sıra bölgenin şarküteri ürünleri, parmesan ve türevi peynirler yemek öncesi atıştırma tabaklarınızda olmalı. Bölgenin üzümü Sangiovese. Klasikler.. Zorda kalıp acele karar vermek gerektiği her durumda çarşı içindeki Eataly'ye sığınabilirsiniz. Özellikle makarnalarının gerçekten çok başarılı olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.. Via Orefici üzerinde köşedeki Venchi de küçük tatlı krizlerini, dondurma aşkını bastırmak için aklınızda olsun.. Şarküteri aşkı... Kokulu şarküterilere bayılırım diyenler şık önlüklü La Salumeria Bruno e Franco ve Salumeria Simoni'de aradıkları o dayanılmaz kokuyu ve eve getirmek üzere kaliteli şarküteri ürünleri ve siparişe göre hazırlanacak enfes sandviçleri bulabilirler.. Şehrin şık mahallesi Piazza Galvani'de havalı bir mola için Zanarini şiddetle tavsiye!.. Kahve, kokteyl, öğle molası.. molanın içeriği bütçeye bağlı.. Sette Chiese çevresi akşamüstü beyaz örtülü masalarının canlı bir kalabalıkla doluştuğu harika bir meydan.. Via Mascarella'daki kırmızı kasalı pub/kitapçı Modo, Lortico ya da Moustache; Maggiore meydanında sarayın altındaki geçitte artisan biracı Madama aklınızda olsun.. Son olarak; Sağlam kaynaklar Bologna'nın en iyi 5 restoranını I Portici Oteli'in restoranı, Drogheria della Rosa, Al Pappagallo, All Osteria Bottega ve Camenetta d'Oro olarak sıralıyor.. Ben ise uzun bir süredir İtalyancamı geliştirmek üzere izleyicisi olduğum Masterchef İtalia sayesinde tanıştığım -dile kolay- 7 Michelin yıldızlı Bruno Barbieri'nin memleketinin Bologna olduğunu hatırlatmak isterim.. Restoranı Fourghetti (aynı zamanda konaklama için de 4 odalı bir butik otel) notlara eklenmeli.. Tortellini ve hamur ile yapılan \"Lo Scrigno di Venere\" ise onun sayesinde öğrendiğim ve bu bölgeye yine gidersem denemek isteyeceğim tarihi ve efsanevi bir yemek.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bomonti-ferikoy-bit-pazari.html\" ", "text": "İstanbul Bomonti'deki bira fabrikası yakınında kurulan Bit Pazarı'ndan manzaralarla karşınızdayım. Son derece popüler bir pazar; biliyor, duyuyoruz. Peki arada bir uğruyor muyuz? Birkaç \"hayır\" duydum aradan!.. Neden? Oysa eski iyidir; eski güzeldir.. Zaman yolcıluğudur. Bit Pazarı bildiğin zaman makinesidir!.. Tezgahlarda çoğunlukla eski eşyalar olsa da birkaç antika tezgahı da var.. Birçok plak tezgahı olan pazarda yerli ve yabancı 5 TL. den başlayan fiyatlarla ikinci el plak bulmak mümkün. Galata'da yeni açılan Analog Kültür de burada stand açıyor.. Antika başka.. eski eşya başka.. Bit Pazarları arttıkça bu ayrımın farkedileceği ümidindeyim.. Tezgahlar arasında dolaşırken neşelenmek de var, bazen hüzünlenmek de.. Bu oyuncaklar hangisine hizmet ediyor sizce?.. Türk sigarasına dair iyi koleksiyon ama beni ararsanız bu tezgahın önünde değil, az ileride yüksüklerin peşindeyim.. Gezerken öğreniyoruz: Komprime toz halindeki ilaçları kimyasal maddeler katıp sıkıştırarak tablet haline getirmekmiş.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/boom-boom-boom-muzik-ultimate-ears-boombox-ueboom.html\" ", "text": "Yakın zamanda, bulunduğum ortamı bir anda müzikle buluşturan harika bir sistemle tanışma fırsatı buldum... Denedim, alıştım ve o kadar beğendim ki sizi de hemen UE Boom ile tanıştırayım istedim.. UE BOOM güçlü ses veren bir hoparlör aslında. Hiçbir kablolu bağlantıya ihtiyaç duymadan mevcut ortam müziğinizi bir anda çok iyi bir müzik sisteminde dinliyormuş havasına dönüştürüyor. UE BOOM'u açıp telefonunuzun Bluetooth ayarını açık konuma getiriyorsunuz. Zaten o anda telefonunuz \"UE BOOM\" aygıtını tanıyacak. Telefonunuzdaki müzik arşivi ya da Spotify, Soundcloud gibi uygulamalardan seçiminizi yapıp çalmaya başlıyorsunuz.. İşte o anda UE BOOM'un görevi başlıyor!.. Bluetooth vasıtası ile aldığı bu yayını 360 derecelik bir açı ile ortama yayarak nefis bir müzik keyfi sunuyor. Ses çok güçlü, temiz ve bass'lar çok iyi; ortamı bir anda parti havasına çeviren pozitif bir katkısı var. Üzerindeki büyük + ve tuşları ile ses kontrolü yapılıyor. Basit bir uygulama indirerek equalizer ayarı yapmak ve alarmını kurarak sabah müzikle uyanmak mümkün. Asıl güzel olan şarjı yaklaşık 15 saat bitmiyor ve bluetooth 15 metreye kadar mesafeden bile çekiyor.. Bir de açıp kaparken çıkan ses efekti çok tatlı.. Ben ilk günlerde blog yazılarımı yazarken bilgisayarımdan bağlantı kurarak kullandım ama planımda hep UE BOOM'u açıkhavada kullanmak vardı. Çünkü yapısı gereği nem ve toz gibi dış faktörlerden etkilenmiyor; bu da onu plajda, piknikte kullanılır hale getiriyor. Geçen haftasonu Saros Gökçetepe'ye giderken elbette UE BOOM da yanımdaydı. Tüm haftasonu plajda müziği onun üzerinden gayet keyifle dinledik. Arada bir kapıp tam denizin dibine kadar gidip su kenarına oturdum.. Yükselen melodilere denizin sesi karıştı.. Çok ama çok keyifliydi.. Açıkçası şık tasarımı ile plajda çektiğim Instagram fotoğraflarına da çok yakıştı, pek havalı oldu!.. O sırada dinlediğim parçalardan bol bol Snapchat yükledim.. Gün batımına dek harika vakit geçirdik. Tabi müzik sesi nereden geliyor, nedir bu diye çok meraklananlar, gelip inceleyenler olunca birçok sohbete de sebep oldu.. Dileyenlere istek parçalar bile çaldık.. Kısaca \"Dur bakalım, bir deneyelim\" diyerek yanımıza aldığımız UE BOOM bu keyifli iki günün sonunda artık plaj vazgeçilmezimiz oldu.. Sonbaharın ilk günlerinde küçük pikniklerde de yanımızda olacağına şimdiden eminim!.. Siz de müzik keyfini eğlenceye dönüştürmek için muhakkak o harika renklerinden birini edinmeli ve benim gibi plajda denemelisiniz!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bordeaux-gezi-notlari.html\" ", "text": "İstanbul'dan yaklaşık 3,5 saat süren uçak yolculuğumuzun ardından önce bağlar, bahçesi havuzlu bağ evleri az sonra da kıvrıla kıvrıla akan Garonne nehri görünüyor. Alıştığımız mavi, yeşil ya da grimsi nehirlerden değil Garonne; suyu sarı/kahve.. Hiç bir şey okumadan gelsem \"Ah bu ne pislik\" derdim ama okyanusa bu nehirle bağlanan bir şehirde olduğumu ve o okyanustan gelen sapsarı kumun bu deli akan suya nasıl renk verdiğinin bilincindeyim. Garonne Nehri, Lac Gölü, parklar derken sonunda Bordeaux'dayız. Bordeaux Merignac Havaalanı'nın B terminali önünden şehir merkezine giden otobüsler var. Express servis ile St Jean garına giden 7.20'lik Navette Shuttle, 30 dakika'da gara ulaşıyor. Bir diğer otobüs ise normal şehiriçi ulaşım ağının parçası olan 1 no. lu otobüs. Bu otobüs de 1,50 'ya yaklaşık 45 dakikada Gambetta meydanından geçerek yine St Jean istasyonuna varıyor. Otelimiz Gambetta meydanına 10 adım mesafede olduğu için ucuz yolu tercih ederek doğrudan şehir hayatının içine karışmış oluyoruz. Zira otobüs birçok durakta durup yolcu alarak bizi yarım saat sonra Gambetta meydanı yakınında bırakıyor. Burada bir parantez açmak gerekirse otobüsün geliş ve gidiş güzergahı birkaç sokak farklı olduğu için gelirken yakınında ama dönerken direkt Place Gambetta'dan geçiyor. Bu detayı özellikle veriyorum ki otel sayısı olarak yoğun olan bu bölgede konaklarsanız ulaşımda sorun yaşamayın.. Daha otobüsten inip meydana doğru yürürken birbirimize \"doğru karar, iyi ki geldik\" gülücüğünü atıyoruz. Günlerden Perşembe ama ortalık haftasonu kadar cıvıltılı. Meydana el sallama ve net olarak 10 adım mesafede olan otelimiz Hotel La Port Dijeaux'a yerleşiyoruz. Küçük, bizim \"temiz çarşaf, temiz havlu ve iyi konum\" kriterimize uyan sevimli bir otel. Lila rengi duvarları, Fransız balkonu, Thonet iskemlesi, mermer çalışma masası ve ona vuran gün ışığı ile anılarımda yeri hep güzel kalacak.. Merkeze ulaşım ve otel detaylarını tamamladığımıza göre artık şehirle resmen tanışmaya, hayran olmaya gayet hazırız!.. Seyahatlerde kalacağımız gün sayısı ve şehrin kendi ritmine göre görülecek, yapılacak şeyleri planlar birkaç tane de yedek plan eklerim. Bordeaux için araştırmalarımı yaparken de burada şehir merkezinde geçireceğimiz 4 güne sığacak şekilde bir \"ilk tanışma\" planladım. Telaşsız, anın tadını çıkarmaya yönelik, çok adres değil, çok keyif içeren.. Her yeri görüp şehri bitirmek değildi niyetimiz, Vieux Bordeaux 'nun bir tadına bakacak, seversek detaya ikinci turda girecektik!.. Place Gambetta Odamızın penceresinden de görebildiğimiz meydan göleti ve çiçekli ağaçları ile huzurlu bir park şeklinde düzenlenmiş. Çevresindeki binaların altında kafeler var. Tarihi şehir merkezine giriş kapılarından biri olan Porte Dijeux'ya yüzünüzü döndüğünüzde bu kapının altından geçip ilerlerseniz şehrin kalabalık alışveriş caddelerinden geçerek nehir kıyısına kadar ulaşabilir; ya da kapıdan geçmeden parkın sol çaprazından ilerleyerek şehrin daha şık bölge ve caddelerine doğru bir keşif yapabilirsiniz. Benim açımdan katedralden çok, hemen yanındaki çan kulesi Tour Berland daha ilgi çekici. Çünkü bazı şehirlere yüksek bir noktadan bakarak karakteristik çatılarını bir arada görmek çok keyifli. Bordeaux da böyle şehirlerden biri. 15. yüzyılda yapılan tarihi çan kulesine 231 basamak tırmanarak çıktıktan sonra farklı farklı dönemlere ait mimari tarihi yapılar, Garonne nehri, karşı kıyı da dahil olmak üzere güzel bir şehir manzarası ile karşılaşıyorsunuz.. 10-18 saatleri arasında ziyarete açık olan arasında kuleye giriş için 5.5. ' ücret alınıyor. Grand Theater ve Place de la Comedie Şehrin en hareketli ve hoş meydanlarından biri olan Place de la Comedie'nin yıldızı elbette meydana ayrı bir hava katan opera binası. 1780'de açılan operanın temsil salonu, sahnesi Paris Opera Garnier'in prototipi olarak yapılmış. Operanın altında çok şık bir de kafesi var. Özellikle kış aylarında ziyaret edecekler için 20. 'luk öğle ya da 35. 'luk akşam menüleri hoş bir tercih olabilir. Meydan aynı zamanda şehrin tarihi 230 yıla dayanan en şık oteli Le Grand Hotel Bordeaux'ya da ev sahipliği yapıyor. Yine bu meydanda dikkatinizden kaçmamasını dilediğim çok özel bir heykel var ki sokakta rastladığım sanatın en güzel örneklerinden biri. Jaume Plensa tarafından yapılan Sanna adlı eserin çok ilginç bir boyut anlayışı var. Etrafında çizeceğiniz bir dairede bir açıdan 3 boyutlu görünen eserin bir başka açıdan incecik, adeta 2 boyutlu göründüğünü hayretler içinde gözlemleyebilirsiniz. Eserin hemen arkasında yine şehrin iyi otellerinden The Regent'in gün boyu bir buluşma noktası olan kafesi Le Regent var. Meydanı izleyerek bir sabah kahvesi ya da öğle yemeği; sabah barında kahve-kruvasan'dan oluşan \"Formule\" ile kahvaltı için ideal. Unutmayın, Fransa'da en lüks mekanda bile barda yapılan Formule kahvaltılar her zaman daha ekonomik!.. Palais Gallien 3. yüzyılda inşa edilen ve mimari şaheserlerden biri olan amfi tiyatro kalıntılarını ziyaret edip fotoğraflamak benim gibi yaz sıcağında şehre gelenlerin değil de, bahar aylarında ziyaret edenlerin daha çok hoşuna gidebilir. Pont de Pierre Sayamadığım kadar çok kemerli Pierre köprüsü özellikle günbatımında yanan fenerleri ile çok fotografik bir görüntü veriyor. Bu manzaraya karşı, koşanlar, yürüyenler, bisiklete binenler.. Köprünün ortasına kadar yürüyüp ardınızda kalan şehre bir de buradan bakmalısınız. Miroir d'eau ve Place de la Bourse Şehrin imza meydanı burası olsa gerek. Oldukça geniş bir metrekareye incecik bir su katmanı oluşturulmuş. Su belirli periyodlarda fıskiyeler ile yenileniyor. Bu alanın adı Su Aynası. Bu incecik su katmanına arkasında bulunan enfes Bordeaux binalarının yansıması öyle güzel vuruyor ki sırf bu manzara için bile bu şehri sevebilirsiniz. Gece ve gündüz yansımanın keyfi başka. Sırf yansımıyı bozmamak için tramvayın Bourse durağında tabela, durak kabini bile yok. İncelikli bir detay. Bravo. Ancak yaz aylarında ziyaret edenler bu yansımayı fotoğraflamak için oldukça zorlanacaklar eminim. Sıcak havanın etkisiyle su üzerinde koşanlar, oynayanlar, emekleyen bebekler.. müthiş bir cıvıltı var; herkes çok mutlu.. Bu coşkuya karşı koyabilmek zor; hemen siz de benim gibi çıkarın ayakkabılarınızı, bu sahnenin içine karışın. Maden yansımayı hakkıyla fotoğraflayamıyoruz, eğlencenin parçası olalım!.. Gece manzarasında da kamerasını, tripodunu kapan yine manzaraya koşuyor. Kıyıdaki yeşilliklerin arası ise başka bir mevzu.. Şarabını, nevalesini kapan gruplar yüksek yeşilliklerin arasındaki kuytularda gece pikniğinde!. Bir keyif, bir muhabbet, özenmemek elde değil. Place de la Victorie Bordeaux Üniversitesi'nin de bulunduğu meydan öğrenci hayatının merkezi gibi. Gün içinde seyyar tezgahlar ve yoğun trafik ile hareketli, karmaşık.. Akşamüstü gençlik meydanın çevresindeki mekanlada toplanmaya başlıyor. Buradan itibaren geniş bir daire çizerek çevreyi taradığınızda öğrenci takımının seveceği kafe ve barlar, küçük samimi publar, küçük dükkanlar göreceksiniz. Akşamüstü partilemesine denk geldiğimiz plak dükkanı Total Heaven şehirde bulduğumuz en güzel plak dükkanı olabilir!.. Utopia Cinema Eskiden bir kilise olan şimdilerin sinema salonu şehrin \"hipster haritası\"ndaki noktalardan biri. Biz burada film izleme deneyimini gelecek Bordo seferlerine bıraktık ama uzun süre kalacak olanlar belki burayı da görmek isteyebilir. Place Fernand Lafargue Şehrin en popüler, akşamüstünden itibaren en kalabalık mekanı L'Apollo bu meydanda. Bu küçük meydan şehirdeki hareketli ve sevimli onlarca küçük meydandan sadece biri. Ekonomik yemek alternatifleri ile dolu olan meydanın gerçekten kayda değer tek mekanı olan Apollo'da mutlaka oturup birşeyler için. İster içeride bilardo oynayın, ister harika yer mozaikleride #fromwhereistand# ya da #ihavethisthingwithfloors fotoğrafı çekin; ister sadece dışarıda oturup bir kahve / bir mojito / bir kadeh Bordeaux içip meydandaki akışı izleyin burada geçirdiğiniz zamandan keyif alacağınızı tahmin ediyorum.. Meydana açılan Rue Saint James de yine hareketli, görülesi, geçilesi sokaklardan. Porte Cailhau / Place du Palais Tarihi 1400'lere dayanan kapı benim için şehrin en masalsı, en gösterişli kapısı. Vakit bulursanız içini ziyaret edebilir, tepesinden şehre bakabilirsiniz; Pont de Pierre'in buradan çok güzel göründüğü söyleniyor. Kapının bir yönü küçük meydan Place du Palais'ye açılıyor. Etrafınaki kafeler ve kuleli kapının manzarası ile süslü bir salonda oturuyormuş hissi veren meydandaki popüler adreslerden biri Chez Fred. Günün her saati keyifli olan meydanda mutlaka telaşsız bir mola vermelisiniz. Quai des Chartrons Kıyı boyuna sıralanan güzel binaları ve altlarında sıralı mekanları ile Quai des Chartrons'u bir akşamüstü \"Pastis\"i için not etmiştim ancak akışta ancak gündüz saatlerinde kısa bir ziyarete zaman bulabildik. Ancak mini bir gezintide bile hissettiğim Chartrons sokaklarının çok fotografik olduğudur. Buradaki pazar da yine atıştırmak için uğranan, şehrin renkli noktalarından. Musee des Beaux Arts Bordeaux'nun Güzel Sanatlar Müzesi. Koleksiyonda Fransız sanatının, Rönesans döneminin ve hatta Alman ve Hollandalı ünlü sanatçılarının eserlerine yer veren müze Salı hariç hergün 11-18 arası açık ve giriş ücreti 4. . Müzenin parçası olan Galeri bölüöünde de dönemsel sergiler düzenleniyor ve kombine bilet 6,5. . CAPC Bordeaux Modern Sanatlar Müzesi Anish Kapoor'dan Didier Marcel'e uzanan modern sanat koleksiyonu ile öne çıkan müze Pazartesi hariç hergün 11-18 arasında açık ve giriş ücreti 6,5. . Şehiriçi ulaşımda etkin 3 tramvay hattı var. Nehir kıyısından şehre baktığımızı düşünelim; hatlardan B ve C şehri yatay olarak boydan boya geçen ve Quinconces meydanında kesişerek yoluna devam eden hatlar. A hattı ile bunları dikine kesen ve sizi karşı kıyıya ulaştıran hat. En pratik şekilde Saint-Michel'e, su aynasının olduğu Bourse Meydanı'na ve St. Jean tren istasyonuna pembe hat C ile; Gambetta Meydanı'na, Opera Meydanı'na ve Kıyıdaki Quai des Chartrons'a kırmızı hat B ile; katedralin olduğu Belediye Meydanı'na ve ana alışveriş caddesi Saint_Catherine'e de mor hat A ile ulaşabilirsiniz. Kullanımları oldukça kolay, her durakta harita ve yön bilgisi, durağa varış bilgisi var. Biletler birçok durakta makinelerden alınabiliyor; yalnız makineler yalnızca bozuk para kabul ediyor.. Tek yön bilet fiyatı 1,5. . Bir günlük pass bilet 4,60; 7 günlük bilet de 12. . Bunun yanısıra fotoğrafların en güzel aksesuarı bisiklet de şehiriçi ulaşımda oldukça etkin kullanılıyor. Yollar bisiklet kullanmaya müsait. Eğer 7 günlük Hebdo kart alırsnız toplam 13. 'ya tüm ulaşım ağına ilaveten ve belediyenin bisiklet sistemi kullanım hakkını da elde etmiş oluyorsunuz. Elbette tüm bunların yanısıra benim kullanmaktan ısrarla kaçındığım turist işi \"City Pass\"lar da var ki fiyatları 1, 2, 3 günlük olarak 25, 30, 35 diye gidiyor.. Şehrin ana alışveriş caddesi Avrupa'daki en uzun caddelerden biri olan Saint_Catherine bu cadde üzerine tanıdığımız zincir mağazaların şubeleri var. Bu uzun caddeyi kesen Rue de la Dijeux ve Rue Saint-Remi de hem bu tarz mağazaların devamı var. Cos, Kusmi Tea, müzik/kitap alışverişi için Fnac ve meşhur -ama Paris'teki kadar şaşaalı olmayan- Galeries La Fayette hep buralarda. Dijeux üzerindeki Mollat kitap alışverişi için büyük ve keyifli bir dükkan. Daha üst sınıf markalar ise Cours de L'intendance ve paralel'indeki sokaklarda. Yine bu civarda ilginç pasajlar, çay ve çikolata dükkanlarına rastlayabilirsiniz. Bordeaux hatırası magnet, kupa vs. alınabilecek iki adresten biri yine L'intendance; bir diğeri de St-Jean garının alt katındaki Bordeaux Souvenir dükkanı.. Ama hepsi bir yana eve Bordeaux'dan taşıdığım en güzel hatıra sanırım bir magnet değil de; Herbes Fauves çiçek dükkanından aldığım fincan içindeki canlı kaktüs oldu. Buraya taşıması macera, evdeki duruşu keyif.. Adını gölden alan ve hemen onun yakınındaki Le Lac büyük bir alışveriş merkezi. Kıyıda Chartrons'un sonlarına doğru hangarlardan açık AVM'ye dönüştürülen Quai des Marques'de ünlü markaların outlet mağazaları var. Saint Michel Meydanı'nda o ulu, gotik kulenin hemen altında Pazar günleri Bit Pazarı kuruluyor. Buradaki yan yana iki meydanda birden konumlanan bit pazarında hem gerçekten dikkate değer objeler hem de gerçek anlamda \"bit\" var!. Fiyatlar gayet uygun, bölge oldukça renkli. Eskiye, antikaya doyamayanlar bu çevreye biraz daha vakit ayırıp Passage Saint Michel ve Rue Planterose'ye de uğramalı. Bourse Meydanı yakınındaki Au Denicheur de, yine eski eşyalarla kartpostal, logolu ürün, bardak, rozet biriktirmeyi sevenlerin içinden saatlerce çıkamayacağı dükkan. Şehrin pazar yerleri de hem alışveriş, hem yaşam akışını gözlemleme açısından keyifli uğrak noktaları. Marche des Capucins şehrin en önemli kapalı pazar yeri. Sebze, meyve, peynir tezgahları, salaş yemek içme alternatifleri ve tabi ki bu şehirde bir gelenek olan istiridye tadımı.. Renkli, canlı pazar yerlerini seviyorsanız buraya da uğramalısınız. Pazartesi hariç hergün çok erken saatlerden öğleye kadar açık. Grand Hommes ferforje ve camdan yapılmış bir pasaj/alışveriş merkezi. Zemin katında büyük bir Carrefour var. Ancak bu listede yer almasına sebep çarşamba günleri çevresinde kurulan sahaf kitap pazarı. Yine civarındaki sokaklardaki dükkanlar da dikkate değer.. Marche Chartrons ise Salı'dan Cumartesi'ye sabahtan öğlene kadar kuruluyor. İstiridye tadıp peynir seçmek için aklınızda bulunsun. Ayrıca Perşembeleri Quai Chartrons'da sabahtan organik pazar var. Son dipnotum; şarap alışverişinizi mümkün olduğu kadar havaalanına bırakmayınız; hem havaalanının alışveriş imkanları çok kısıtlı hem de fiyatlar şehre göre oldukça yüksek.. Şehrin bana göre yeme içmeye dair üç sembolü istiridye, Caneles ve şarap. Dünyada yiyebileceğiniz en taze istiridyeler Arcachon'da bulunuyor. Ve Arcachon bölgesinin yakınlığı da Bordeaux'yu istiridye yemek için en doğru ve risksiz yer yapıyor. Birçok restoranın menüsünde, hatta pazar yerlerinde bol bol istiridye var. Canlı canlı bir yumuşakçayı yemek benim şahsi yemek zevkime uymasa bile Fransa'da bu kültürü, restoranlarda istiridye seremonilerini hep sevmişimdir. İlk kez tadacaksanız eğer, lütfen ama lütfen canlı olmasına dikkat ediniz; limon sıkınız, çiğnemeden hafifçe dilinizle ezerek yutunuz!. Afiyet olsun!.. Birçok menüde var olan bu ilginç lezzeti tatmak için konusunun uzmanı; tazelikte aşırı iddialı bir yerde denemek isterseniz notlarım arasındaki en nadide isimlerden biri olan \"La Boite a Huitres\"i paylaşmak isterim. Şarap konusunda zaten sanırım fazla söze gerek yok, bu şehre gelenlerin çoğu \"Bordeaux\" isminin cazibesine kapılarak gelmiyor mu sonuçta! Özellikle kırmızı şarabın anavatanı diyebiliriz ancak beyaz da üretiliyor tabi ki. Şehrin lokalleri mevsimsel nedenlerle hep beyaz ve roze içiyor; zaten Temmuz sıcağında bir sürü de deniz mahsulü varken sanırım doğrusu da bu.. Beyaz ve Roze'leri içip kırmızıları ev için stoklamalı!.. Ama kış aylarında gidecek olanlar bu anlamda şehrin tadını çıkaracaklar kesinlikle!.. Fransa için buradan verilen şarap tavsiyelerine inanmıyorum. Zaten öyle tavsiyede bulunacak bir yetkinliğim de yok ama bence en güzeli yemek seçiminize göre yerinde öneriler almak.. Hatta onu da bırakın, bir barda iki bardak kırmızı deyin, kötü birşey gelmeyecek büyük ihtimalle!.. En ucuzları bile güzel; 20. üzerindekiler gayet iyi.. Gelelim Caneles meselesine. Kendine has bir kalıbı, şekli olan dışı karamelize içi nemli ve yumuşak, çok alttan alttan saf vanilya ve rom tadı gelen buraya özel bir hamur tatlısı. Özel şekli simgeleşmiş, kalıbı ile satılanı bile var. Bordeaux merkezi sınırları içinde sadece sanırım en güzel Caneles alınabilecek adres; Caneles Baillardran. Birçok farklı şubesi olan tatlı dükkanının havaalanı içinde de dükkanı ve kiosku olduğunu hatırlatayım; belki dönerken de yanınızda taşımak istersiniz. Saint_Emilion hakkında araştırırken ilgimi çekmişti, Pazar öğleden sonraları şarap-canele ya da şarap-makaron yenirmiş geleneksel olarak.. Dönüşte havaalanında Canele-kırmızı ikilisini biz de buluşturduk; gerçekten de yakıştılar!.. Sırada lokanta / kafe ve barlar var.. Bordeaux'nun ev sevdiğim tarafı hiçbir adresiniz, planınız olmasa da bazı bölgelerde yürüyerek yemek yiyecek, gece boyu eğlenecek bir adres bulmakta güçlük çekmeyecek olmanız. Meydanları, sokakları bu anlamda hep canlı ve verimli. Rue Saint Remi, Rue Parliament Saint-Pierre, devamındaki Place Saint-Pierre, lokantalarla dolu capcanlı yollar. Remi'den Rue Saint James'e kadar geniş bir daire çizdiğinizi düşünün. Bir çok lokanta, kafe, bar bulacaksınız buralarda. Üstelik geç saatlere kadar oldukça hareketli.. Bu arada fotoğraflarıma konu olan koyunlu kuzulu sevimli bistro Michel's de buralarda çıkacak karşınıza.. Opera'nın diğer tarafında kalan Allee de Tourny ve civarında ise daha şık, özenli adresler var. La Petit Commerce çok sevip iki akşam üst üste gittiğimiz samimi bir balık lokantası. Aslında utanmasak bir üçüncü de olabilirdi!. Rezervasyon mecburiyetsız, canlı, güzel yemekli, bol alternatifli ve samimi yerleri seviyorum. Biz bir akşam tavsiye mevsim balıklarından, bir akşam da full menüdeki başlangıçlardan bol mezeli bir masa donattık; her şey harikaydı. Özellikle doğru mevsimdeyseniz Midye; benim ilk kez tatığım ve bayıldığım deniz kabuklusu \"Couteau de Mer\" ve balık carpaccio tabaklarından tadın. Ya da boşverin, herşeyi öyle güzel öyle kararında yapıyorlar ki zaten ne yeseniz hata payı yok!. Şarap seçiminde garsonları oldukça doğru eşleştirmeler öneriyorlar, çekinmeden yardım alın.. Brasserie Bordelaise Tipik, geleneksel bir yemek için listeme aldığım mekana zaman kalmadı ancak -eğer sayılırsa- önünden çok geçtim, hep kalabalıktı!.. L'Entrecote Listeme aklımda bulunsun diye eklediğim bir yedekti. Olur da Paris'teki gibi sadece o meşhur soslu etin servis edildiği b, r Antrikot gecesi çeker insanın canı; hazırlığımız olsun.. Le Bar a Vin / Şehrin eski dokusu ile tezat oluşturan modern dokunuşlu şarap barında bir şişe şarap ve peynir tabağı eşliğinde keyifle zaman geçirilebilir. A Cantina Comptoir Corse Geç saatte bile yemek sorun olmuyor dedim ya, işte böyle gece 12'ye doğru gelen bir krizde denediğimiz gastropub Cantina'da hamburgerler, buraya özel soslu patatesler, artisan biralar ve yüksek volüm müzik eşliğinde güzel bir gece atıştırmasını giriştik!.. Yine aynı hareketli sokaklardaki krep dükkanı Creperie Reno öğle yemeği için hafif ve lezzetli alternatiflerden biri. Tatlı olanlar crepe, tuzlu ve kenarı kayık gibi kıvrık olanlar ise galette.. Olağanüstü yavaş ve suratsız bir servis olmasına karşın pek bi lezzetli; vakit genişse kesinlikle buna katlanılabilir.. La Cagette, o çok sevdiğim meydanda lokallerin taze ürünlerle donattığı öğle menüsüne çok rağbet ettikleri küçük ama trendy bir öğle yemeği adresi. Hemen köşesindeki Chez Fred benim oturmayı en sevdiğim yerlerden.. Akşamüstü içki yanına Planche Apero olarak servis edilen paylaşmalık tabakları oldukça eğlenceli. İçeriğinde bir bütün baton sucuk, bir kalıp Camambert peyniri, 2 mini tereyağı, 1 kutu konserve/pate ve 2 baget ekmek var!.. Baya eve alışveriş yapar gibi!.. Bordeaux'nun yaz ziyaretçilerinin atlamaması gereken bir detay da dondurma.. Rastladığınız her yerde lavantalı, çikolatalı, ne bulursanız bol bol deneyin. Ama yazın asıl yıldızları yoğun meyve içerikleri ile sorbet'ler.. Ne yapın edin, bir sorbeciden \"Casis\" bulup deneyin!.. La Comtesse defterime şehrin en iyi kokteyl barı olarak not aldığım bir adres. Başka kokteyl bar deneyemediğim için en iyisi olduğunun altına imza atamam ama sıcak atmosferi, kapı önündeki birbirinden farklı eski püskü sandalyeleri, içerideki loş ve rahat ortamı ve müzikleri ile en keyiflisi olduğuna eminim. Tante Charlotte Burası benim Bordeaux'de en çok yemek yemek istediğim yer ama ne yazık ki rezervasyon yaptırmaya alışkın olmayan bünyemiz burada bizi yarıyolda bırakıyor ve Charlotte gelecek sefere kalıyor. Peki neden çok istedim, yemekler mi sebep? Hayır. Burası genellikle lokallerin tercih ettiği, küçük, samimi atmosferli bir yer. Sanırım daha çok şehrin ruhunu yakalamak adınaydı ısrarım.. Cadiot-Badie Chocolatier çikolata dükkanı; La Boite a Huitres istiridye lokantası; Le Siman Bordeaux Mutfağı bazlı restoran; Le Petit Commerce Deniz Mahsulleri Lokantası; Gabriel Üst sınıf Fransız mutfağı; L'univerre Afrika mutfağı.. Ayrıca kendisinin şato deneyimi için önerisi Chateau Palmer.. Yazısının tamamına web'de Skylife Business arşivinden Temmuz 2015 kayıtlarından ulaşabileceğinizi tahmin ediyorum. Kendisine tekrar teşekkürlerimle.. Bağ gezisi yapmak isterseniz Place Gambetta'dan bineceğiniz 4 no. lu belediye otobüsü sizi 45 dakikada Chateau Pape Clement'e ulaştıracaktır. Tramvayın pembe hattı yüzüp keyifli bir haftasonu geçirebileceğiniz Lac gölüne ulaşmanızı sağlayacaktır. Saint-Jean istasyonundan bineceğiniz tren 9,5. 'ya 36 dakika'da bağları ve tarihi şehir merkezi ile ünlü Saint Emilion'a ulaşmanızı sağlayacaktır. Sevgili Bordeaux, seni tanımak pek keyifliydi.. üstelik sanki daha önceden tanışıyormuşuz gibiydi... sanki kaldığın yerden devam eder gibi!.. Ne dersin, yine görüşüp kaldığımız yerden devam edelim mi?.. Çok mutlu oldum :) Nice güzel seyahatlere ve keşiflere.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/borusan-muzik-evinde-yeni-sezon.html\" ", "text": "Ekim ayı müzik ve eğlence dünyasının önemli mekanlarının sezon açılışları ile geçti. Geçtiğimiz hafta içinde de Borusan Müzik Evi, harika bir konser ile yeni sezona güzel bir başlangıç yaptı. Mercan Dede ile \"Dost Meclisi\" gerçekten de sezon açılışı için hoş bir seçimdi. Gece boyu hem konser hem de sohbet tadında çok samimi bir ortam yaşanırken konser sonrası sürprizi Mercan Dede'den DJ set idi. Partinin Borusan'ın terasında verilmesine bayıldım çünkü böylece ilk kez bu terası, nefis manzarayı ve duvarlara Mercan Dede tarafından bizzat yapılan artwork'leri görme şansım oldu.. Borusan Müzik Evi, bulunmayı sevdiğim, etkinlik seçimlerini beğendiğim bir mekan.. Geçen yıl çok aktif değil diye üzülüyordum ama bu yıl bizi burada yine farklı performansların beklediğinden çok emin ve çok da heyecanlıyım. İçinde müzik olan planlarınızı yaparken mekanın etkinlik takvimine göz atmayı unutmayın. Ekim ayı müzik ve eğlence dünyasının önemli mekanlarının sezon açılışları ile geçti. Geçtiğimiz hafta içinde de Borusan Müzik Evi, harika bir konser ile yeni sezona güzel bir başlangıç yaptı."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/borusandan-yaratici-atolyeler.html\" ", "text": "Borusan Contemporary'nin o çok sevdiğimiz Perili Köşk'ünde haftasonu yetişkinler için harika atölye çalışmaları başlıyormuş. Borusan Contemporary'nin düzenlediği atölyeler, bu hafta sonundan itibaren başlayarak Aralık boyunca da devam ederek yetişkinleri sanatla buluşturacak. Hem yaratıcılığa hem de teoriye dayalı çalışmalar içeren \"Yaratıcı Yazma: Fotoğrafların Öyküsü\", \"Çağdaş Sanat Okumaları, Öğretmenler İçin Stop Motion Eğitimi gibi ilginç başlıklardan oluşan atölyelere katılım genel olarak 20 kişi ile sınırlı. Gayet makul ücretlerle düzenlenecek bu atölyelerden Yaratıcı Yazma, bir blog yazarı ve instagram kullanıcısı olarak benim de ilgimi çekiyor. Sanırım bunlardan birine kaydımı yaptıracağım. Siz de atölye çalışmalarını daha yakından incelemek ve bilgi edinmek isterseniz eklediğim Borusan Contemporary linkinden ayrıntılara ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/brew-labde-kahve.html\" ", "text": "Önceleri herkes kocaman süslü mug'larda kaynamış suya bir kaşık atılan granül kahveleri içiyordu.. sonra ev tip filtre kahveler, espresso makinaları ve bir de kahve zincirleri girdi hayatımıza. Bir grup hemen adapte olup sipariş vermesi en az beş dakika süren aromalı, alengirli kahveler talep etti, bir grup da \"yahu ver bir kahve işte, nasıl olursa olsun; kahve olsun\" diye barista önünde ter döktü.. Zamanla bu dükkanlarda sipariş vermekte ustalaşıldı, espresso tiryakilikleri arttı, evlerdeki makinelerin fonksiyonları, tasarımları zenginleşti; kahve keyfimiz giderek şekillendi. Biz tüm bunlarla meşgul olurken dünyanın başka bir yerinde başka şeyler de oluyordu elbet.. İçtiğimiz kahve çekirdeğinin soyağacını, kavurmanın önemini, demlemenin inceliklerini, suyun ph'ının kahvemize etkisini, fincana şekille dökülen sütün bile lezzette etkin olduğunu işte bu yeni nesil dükkanlar öğretecekti bize. Çok da uzun sürmedi, yeni kahve dükkanları çok hzılı geldi.. Kimi kavurmasına, kimi demlemesine, kimi süslemesine güvendi; ben de varım dedi çoktan!.. Sanırım yukarıda bahsi geçen tüm kahveseverler için Brew Lab iyi bir tercih olacak. Bir kere dekorasyonu gayet sıcak ve rahat; zincir kahveler ile yeni nesil kahvelerin arasında kendi samimi dengesini kurmuş.. Yapay aromalarla tatlandırılmış kahveler yok.. Güzel demleme kahve, en kralından latte art var.. Aşina olmayanlar için latte art'ı \"hani kahvenin üzerinde köpükten yapılan çok tatlı süslemeler var ya, işte o\" diye tanımlamak ve eklemek isterim; Onlar sadece şekil değil, usta elden çıkan bir süslemede, sütün kahve ile nasıl buluştuğu da önemli rol oynar ve tadını etkiler. Ben de her gün yeni şeyler öğreniyorum.. Çok detaya girmeden yeni nesil kahve dükkanlarını labaratuar ortamına çeviren tüm nitelikli kahve hazırlama ekipmanı burada da tam takım hizmete hazır. Tabi bu nitelikli aletleri kullanmak için nitelikli bir barista da lazım ki, o da kendisini sosyal medyadan @kahvekokanadam olarak tanıyacağınız ödüllü barista Özkan olarak Brew Lab'in jokeri!.. Denediğim kahvelerden Pour Over olarak hazırlanan Peru'ya kesinlikle bayıldım. Hem soğuk hem de sıcak versiyonu şahane. Bu kahvenin her daim menüde ve aynı özenle bulunmasını ümit ederim. Çok sevdiğim detaylar, bardaklar.. Brew Lab için özel tasarlanmış bardaklara bayıldım. Take away kahve ile birebir aynı porsiyon bir versiyonunun da olması, güzel detay. Ama asıl, bardağı tutmanın hissi, rahatlığı çok ama çok hoşuma gitti. İleride bunlardan satsalar mı acaba?.. Ve bir de hesap.. Hesabı sevdim!.. Para ödemenin nesi sevilir derseniz hesap size kahve konulu bir kitabın arasında kitap ayıracı şeklinde gelirse sevilir; seve seve ödenir. Bu küçük detayı bizim gibi az kitap okunan bir toplumda çok önemsiyor ve sırf bunun için özel tebriklerimi sunuyorum.. E hiç mi kötü bir şey yok? Eh, ufak tefek sorunlar, hatalar hep vardır. Hele ki henüz açılalı iki gün olmuş bir yerde hata bulmak isterseniz bulursunuz. Ben de küçük sorunlar gördüm ama hepsini unuttum. Bir sonraki ziyaretim Brew Lab'ın o küçük eksikleri tamamlamasına biraz süre verdikten sonra olacak. Bu durumda benimle benzer zevklere sahip kahvesevere önerim: çok acele etmeden -ama mutlaka- Brew Lab'a bir ziyaret yapılsın.. Güzel kahveler içmek için alternatiflerimizin daha da çoğalması ve kahve keyfimizin daim olması dileğiyle.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/brewlab-kahve-turkiye-barista-sampiyonu-ozkan-yetik.html\" ", "text": "Kahve meraklılarının mutlaka denemesi gerektiğini düsünüyorum. Bu haftadan itibaren Coffee Brew Lab'da denemek mümkün. Belki KahveKokanAdam yarışmaya nasıl hazırlandığını da anlatır.. Ayrıca tadına doyamayanlar bu özel kahveyi, çekirdek ya da öğütülmüş olarak ev ya da ofisi için de Brew Lab'den alabilecek.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bruksel-gezi-notlari-ulasim-konaklama-alisveris-muzeler.html\" ", "text": "Her şehrin doğru zamanı vardır ziyaretine gitmek için bence. Doğru zaman derken mevsim ya da dönemden bahsetmiyorum. 'Nereye gitsem' planları yaparken şehirlerin isimlerini aklından geçirir ve bir tanesinde heyecenlanıverirsin. Daha önce de aklına gelmiştir ama işte, o seni şimdi heyecanlandırmıştır. Çünkü zamanı gelmiştir. Bizim Brüksel seyahatimiz de aynen böyle oldu işte.. Yıllarca cepte tutup, boşverip, yok sayıp günün birinde ansızın canımız çekti ve aldık biletleri; toplam beş gün ayırdığımız şehri keşfetmek üzere çıktık yola.. Dolu dolu geçen, bir an bile pişman etmeyen aksine her fırsatta iyi ki gelmişiz dedirten seyahatten geriye harika deneyimler, güzel keşifler, keyifli ritüeller ve paylaşacak birçok not kaldı.. B12 Otobüsü: Havaalanında geliş katının altında Level O 'da Platform C'den kalkan B12 her 30 dakikada bir kalkıp ana duraklarda duruyor. (Akşam 20:00'den sonra B21 olarak hizmet veren otobüs yol üzerindeki tüm duraklarda durarak merkeze ulaşıyor. Bilet makineden alınırsa 4; araçtan alınırsa 6 EUR. Genellikle konaklama önerisinde bulunmam ama Brüksel'de kaldığımız otelden çok memnun kalınca hakkında bilgi vermeyi uygun buldum. Her zamanki gibi booking. com 'dan rezervasyon yaptığım otel 3 yıldızlı Hotel Alma Grand Place.. Merkez tren istasyonuna kısa ve keyifli bir yürüyüş mesafesinde. Daha önemlisi şehrin en turistik en hareketli meydanı Grand Place başta olmak üzere en turistik yerlerin hepsine yürüme mesafesinde. Dar ve sevimli bir sokakta yer alan otelin sokağından herhangi bir yöne adım attığınız anda şehir turunuz başlamış oluyor aslında. Bir sokakta küçük publar, birinde Yunan restoranları, bir diğerinde küçük dükkanlar, galeriler, müzecikler!.. Çevre 24 saat hareketli ve güvenli, her saat yeme-içme alışveriş yapılabilir. Otelin sistemine gelince oda fiyatına kahvaltı dahil değil ama 24 saat servis veren bir hızlı büfesi var. Ürünler 1-4 EUR arasında değişiyor. Sabah taze çörek ve kruvasanlar da eklenen büfeden aldığınız her parça için fiyatına göre kartınıza damga vurup otelden ayrılırken topluca ödüyorsunuz. Bu büfenin olduğu lounge'da internet erişimi de ücretsiz. Eğer odanızda internet isterseniz ücret karşılığında alabilirsiniz. Aslında odanızın konfor seviyesini taban fiyat üzerine ekleyeceğiniz ilave ücretlerle arttırabiliyorsunuz. Yenilikçi ve kullanışlı bir sistem.. Oda standart haliyle bizim ihtiyaçlarımıza cevap verdiğinden 5 gün sonunda büfe kullanımlarımız için ödedeiğimiz 18 EUR dışında başka bir ekstra ödeme yapmadan otelden oldukça memnun ayrıldık.. Gidene kadar okuduğum yazılarda 'küçük bir şehir, yürüyerek gezilebilir' gibi şeyler çok okumuş ama pek ihtimal vermemiştim; doğruymuş!.. Brüksel'in merkezi oldukça küçük ve her yer birbirine yakın olduğundan ve tüm sokaklar çok sevimli olduğundan yürüyerek gezmek çok keyifli. Ancak ben bunu Ağustos'da dahi serin olan şehirde yaz serinliği etkisinde gezmiş olarak söylüyorum. Yağışı ve rüzgarı bol şehrin kış versiyonunda toplu taşıma daha çok kullanılır; onu da görebiliyorum.. Biz kaldığımız süre içinde üç günü yürüyerek iki günü de 24 saatlik pass kart kullanarak geçirdik. Toplu taşımada tekli bilet 2 EUR. 5'li bilet 7.70 ve 10'lu bilet de 13.50 EUR. Biz uzak noktalara gideceğimiz günleri planlayıp o günlerde bizi hiç kısıtlamasın diye 6.5 EUR'luk 24 saatlik biletlerden aldık, çok da rahat ettik. Pass kartların 48 ve 36 saatlik versiyonları da var ama çok gerekli olmayacağını düşünüyorum.. Bilet makineleri tüm istasyon girişlerinde var ve kullanımı da çok pratik; kredi kartı kullanılıyor.. Ulaşım için otobüsler metro hatları, tramvay ve gece otobüsleri yeterli miktarda var. Bazı semtlerde tramvay üstten giderken bazılarında metro durağına iner gibi yeraltına inerek binmeniz gerekiyor. Baştan biraz karışık gibi görünse de bir iki kullanımdan sonra ulaşımın kurdu olursunuz, eminim.. Ama şehre vardığınız ilk gün için tavsiyem hiçbir araca binmeden yürüyerek merkezi keşfetmeniz. Aşağı Mahalle; şehrin tam göbeğindeki en turistik alan. Grand Place, Manneken Pis, dar sokaklar ve geçitlerle hareketli Illot Sacre Bölgesi, Tarihi Galeri St. Hubert, Çizgi Roman Müzesi, birçok alışveriş sokağı burada.. Hemen devamında akşamüstünden itibaren hareketli bar cenneti St. Gery, verimli alışveriş caddesi Rue Antoine Dansaert ve balık restoranları, hareketli kafeleri ve çevresini saran güzel sokaklarıyla Place St Cathrine var.. Yukarı Mahallede ise; Ste. Gudule Katedrali, Kraliyet Sarayı, Sanat dağı Kunstberg, dolayısıyla müzeler, Sablon Meydanı, onu çevreleyen kafe ve restoranlar, arka sokaklarında ise galeriler, gizli saklı restoranlar, fotografik sokaklar var.. Cinquantenarie Parkı ve civarında ise meşhur Avrupa Parlamentosu, Kraliyet Müzesi, Doğa ve Bilim Müzesi ve anmadan olmaz meşhur patatesçi Antoine var. Schaerbek semti ve Midi istasyonu civarı Türkler de dahil daha çok göçmenlerin ikamet ettiği yerler.. St. Gilles sabahları sakin akşamları nisbeten hareketli daha çok semt barlarının olduğu Cihangir havasında.. Bu sakinlikten kendinizi yokuş aşağı bırakınca Port de Hal'dan itibaren hareket yeniden başlıyor.. Tabi müzeler bununla da bitmiyor ilgi alanınıza göre Doğa ve Bilim, Şehir Müzesi, Mimari Müzesi, Art Noveau'nun üstadı Horta Müzesi ve çizgi roman kahramanlarıyla ünlü Belçika'nın olmazsa olmazı Çizgi Roman Müzesi ve Herge Müzesi de var.. Şehrin sokaklarına yayılmış küçük galerilere de kayıtsız kalmamak lazım, zira hepsinde çok dikkate değer sergiler, eserler gördüm.. Sablon civarındaki galeriler çok başarılı.. Yaz her yere olduğu gibi Brüksel'e de birçok festivali getiriyor. Temmuz'da büyük bir müzik Festivali varken Ağustos'da bizim de denk geldiğimiz müzikle birlikte sanatsal etkinlikleri de kapsayan Brussels Summer Festival var.. -Apero Urbanos adlı etkinliklerle de iş çıkışı içkileri teraslarda bahçelerde her seferinde başka başka mekanlarda içiliyor. Avrupa Parlamentosu, iş çevreleri, finans merkezleri gibi bölgeleri muhtemelen Bakanlıklara benzetilerek yapılan 'Ankara'ya benziyor yorumları bana pek manalı gelmedi. Ama illa ki bir yere benzeteceksek birçok yerin birleşimi gibi geldi bana Brüksel.. Bazen Paris'i, bazen Amsterdam'ı, çok az Kopenhag'ı, sıklıkla Marsilya'yı ve hatta fazlasıyla Düsseldorf'u da anımsattı. Hepsine biraz benzemesi şehri kişiliksiz yapmamış aksine çok renkli ve keyifli bir hale dönüştürmüş bence. Bakalım siz hangi şehirlerden esintiler bulacaksınız Brüksel'de.. Ön bilgileri burada sonlandırıyorum; şehrin asıl ipuçlarını verecek olan gelecek Brüksel yazıları yakında burada olacaklar.. Brüksel Gezi Fotoğraflarını instagram 'dan takip edebilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bruksel-notlari-au-lion-dor.html\" ", "text": "İki kişi girdiğimiz plakçıdan sokakları keşfetmenin daha cazip gelmesi sonucu beş dakika sonra tek başıma ayrılıyorum.. Dışarı çıkıp derin bir nefes, karşımdaki duvar karikatürünün bir fotosu, sola doğru gitmeye karar vererek atılan ilk adım... Bu üçlemenin hemen ardından Lion d'Or u görüyorum. Tam da plakçının yanında, kırmızı tuğladan kemerli girişi görünce kapıdaki kültürel ve tarihi değerini anlatan tabelayı okumaya bile zaman tanımadan burası da neymiş merakıyla içeri dalıveriyorum.. Kapıdan içeri girince beni aynı kırmızı tuğlaların devamı ile çevrelenmiş sakin bir avlu karşılıyor. Birkaç ağaç, kuş sesleri, bir köşede oturmuş kitap okuyan biri; başka bir köşede de kendi halinde karakalem resim çalışan bir başkası. Görüntü o kadar filmatik ki çaktırmadan etrafı kolaçan edip bir film setinin ortasında mıyım diye de kontrol ediyorum hemen. Çekim yok, durum kontrol altında; demek ki burası kendiliğinden böyle gerçeküstü. diyerek iyice keyifleniyorum. Avlunun bir diğer köşesinde ağaç altında oturup dikkatle inceliyorum yapıyı, fikir yürütmeye çalışıyorum burası ne olabilir diye.. Aslında bana Amsterdam'daki sakin avlu Begijnhof'u anımsatıyor burası.. Bir süre dinlendikten sonra bir diğer kemerli geçidi aşarak arka avluya geçiyorum; bu tarafta daha normal bir yaşam var, ev olarak kullanılıyor gibi bir hava var.. Su kanalının diğer ucunu takip etmeye çalışıyorum ama giriş kapalı.. tekrar huzurlu, masalsı ön avluya geçiyorum. Galiba buradan hemen çıkmak istemiyorum, keşke benim de yanımda kitap olsaydı da şurada oturup saatlerce okusaydım. ya da ne bileyim, iş yerim yakınlarda olup da öğlen sandviçimi yemek için buraya gelseydim.. diye düşüncelerle biraz daha oyalanıp başka keşiflere doğru buradan ayrılıyorum. İçerideki huzura kendimi fazla mı kaptırdım ne, çıkarken de o tabelayı es geçerek hülyalı hülyalı yürüyerek St Gery Meydanı'nı aşıyor, Rue Dansaert'i geçip arka sokaklara doğru kayboluyorum.. Nasılsa bir fırsat olur yine uğrarım desem de o fırsat bir daha hiç denk gelmiyor; hakkında hiçbir şey öğrenemeden dönüyorum geriye.. Bu yazıyı yazmadan önce iyice öğrenmek için ne kadar uğraşsam da hiçbir kaynaktan doğru düzgün birşey öğrenemiyor ayrıca Lion d'Or yazınca Google'ın sadece otel sonuçları vermesine de sinir oluyorum.. Adres mi? O kolay, St Gery Meyda'nındaki Halles de St. Gery'nin etrafında 360 derecelik bir tur atınca kırmızı tuğla giriş hemen göze çarpıyor!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bruksel-yeme-icme-brukselde-yemek-maison-antoine.html\" ", "text": "İçmek deyince belki akla ilk alkol geliyor ama hayır, ben enfes sıcak çikolata ile başlıyorum bu bölüme!.. Frederic Blondeel Place Sablon civarında geçirilen bir günde kapısının önünden geçip de içeri girmemek mümkün değil; davetkar!. Davete katılmaya karar veren girişte çikolataları, kurulduğu masada da az sonra gümüş tepside servis edilecek nefis sıcak çikolataları bulacak. Alışılmışın dışında bir servis ve kesinlikle farklı bir lezzet.. Şekersiz, hatta seçime göre belki acılı yoğun çikolata lezzetiyle tanışma vakti.. Gelelim bira meselesine.. Bira konusunda ilk akla gelen ülkelerden birinin başkentinde elbette tarihi biraevlerini ziyaret de kültürel gezi kapsamında.. Grand Place'da Le Cerceuil, Au Bon Vieux Temps ve Manneken Pis karşısındaki Poechenellekelder birçok listede yer alsa da konumları itibarı ile bana çok turistik göründüklerinden denemeyi hiç canım çekmedi.. Diğer meşhurlardan In't Spinnekopke ve La Mort Subite ise önünden geçip incelenmekle kaldılar.. La Mort Subite sıradan ama Spinnekopke sevimli görünüyor.. Cafe Belga Ixelles civarında dolaşmaya, bol alışverişe ayrılan bir günde hareketli Flaghey Meydanı'ndaki Cafe Belga güzel bir öğle alternatifi.. Mutfak bölümünden self servis yemeği seçip bardan da bir içecek aldık mı oturacak en keyifli noktayı bulmaya kalıyor iş.. Dışarıda oturup şehir hayatını izlemek mi, içeride ferah mekana yayılan çatal bıçak sesi eşliğinde öğle molası vermiş şehir insanını gözlemlemek mi?.. Sushi Shop Sushi severler için bir de ekstra bonus. Kendisiyle Marsilya'da tanıştığım taze, kaliteli ve uygun fiyatlı sushi adresim Sushi Shop madem bu şehirde de birkaç şube açmış o zaman Sablon'daki şubede dışarı kurulup tadına bakmadan olmaz.. Place St. Catherine Aslında rahatlıkla hem yemek hem atıştırma hem takılma kategorilerinden listeme dahil edebileceğim verimli bir bölge olsa da balık restoranları, etrafı saran nefis kokular daha ağır bastığından bir öğün yemeği bu çevrede yemeyi şiddetle tavsiye ederim.. St Gery takılmalık semt listesinin başında.. Akşamüstü başlayan hareketlilik gece ikiye kadar kesintisiz sürüyor. Akşamüstü ortamını sevdiğim Zebra ve Cafe Des Halles iken gece yarısından itibaren tercihim, L'Archiduc ve özellikle de Cafe Central'e kayıyor. Mappa Mundo ve Le Roi de Belges mi? Üzgünüm benim listeme girme şansları asla yok!.. Sablon Meydanı da biraz daha şık takılma havasında olunca uğranılacak yer olarak kayıtlara geçebilir. Meydanı çevreleyen birçok kafe/bar arasından birini seçip içecek eşliğinde gelip geçeni izlemek pek keyifli.. Au Grain Sable, La Malcour, Wittamer, Lola Brasserie bu anlamda iyi seçenekler.. Ana yemeklerin dışında bir de neredeyse mecburi ara atıştırmalar var Brüksel'de. Mesela sokakalar böyle güzel waffle kokarken yememek, patates kızartmasına doymamak, fırsat yaratıp çikolataların tadına bakmamak olmaz.. Manneken Frites şehrin göbeğinde olduğundan mıdır bilmem, her okuduğum yazıda meşhur diye tavsiye edilen bu sıradan patatesçide ben sevebileceğim bir yan bulamadım ve buradan sonra Antoine'a gittiğim için kendimi tebrik ettim!.. Sadece gelirken yanımızda getirilecek bir Brüksel anısı olarak düşünülmemesi gereken bir Brüksel klasiği.. Şehrin her yanına yayılan türlü türlü çikolata dükkanı akıl çelmeye hazır bekliyor. Corne, Godiva, Neuhaus, Pierre Marcolini, Leonidas şeklinde uzayıp giden listede Leonidas ve Elisabeth benim için ayrı yeri olanlar. Neuhaus, Godiva gibi daha global markalar yerine yeni duyduklarımı tanıma kararım olumlu sonuç veriyor. Özellikle Elisabeth'in Beyoğlu çikolatasına benzeyen blok çikolataları efsane kategorisinden zihnime kazınmıştır. Bir de şehirdeki çok kültürlülüğün sonucu olarak farklı kültürlerin mutfakları da oldukça yaygın.. Bu kapsamda yediğim bol baharatlı vejetaryen dürümler ve Tunus'da çok sevdiğim tatlı çeşitlerinin satıldığı dükkanlar beklentilerimi yeterli derecede karşılamıştır notunu da böylelikle düşmüş oluyorum.. Meşhur biraevlerinde, şehre serpiştirilmiş bira dükkanlarında marka marka model model bira, mükemmel hediyelik, hatta koleksiyonluk ambalajlarda bulunabilirken valizde yer kalmamış ya da şehir merkezinden almaya vakit kalmamışsa da havaalanından son dakikada da alınabilirler. Ancak bundan mutlaka almalıyım dediğin bazı çeşitlerin popülarite nedeniyle havaalanında da kapış gitmiş ve sana kalmamış olabileceği ihtimali de dikkate alınmalı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/brukselde-24-saat.html\" ", "text": "İlk iş saatimizi buraya göre ayarlamak olacak. Hazırsanız, bezeli çevirelim ve bir saat geriye, Brüksel saatine gidelim.. 10:05 Grand Sablon Antiques Market: Meydanın parka yakın köşesinde haftasonları kurulan keyifli antika pazarındayız.. Tezgahlara sıralanan vintage çantalar, gümüş yemek takımları, porselenler, daktilolar, vintage değerli saatler arasında ilerleyip en ilginç parçalarla yakından ilgileniyoruz. Bu turun sonunda pazardan ayrılırken elimizdeki poşette çok severek ve gayet uygun fiyata aldığımız beş tane yaldızlı Flanders kaşık var.. 11:00 Taschen: Kitaplara gözatmadan olmaz. sevdiğimiz kitapçı Taschen'ın Brüksel şubesinde yeni çıkan special editionlara bakıp almak için içlerinden birini seçiyoruz.. 11:15 Frederic Blondeel: Sıcak çikolatayla randevumuz var.. Bu nefis butik çikolatacıda Ghana ve Venezuela sıcak çikolatalarımızı içtikten sonra creme de la creme başlayan günümüzü biraz daha hareketli kılmaya karar verip programı oluşturuyoruz. İstikamet Çizgi Roman Müzesi.. 11:55 Comic Strip Museum: Binası Art Nouveau üstadı Horta tarafından yapılan bina çok görkemli.. Müzeyi geziyor, çizgi roman kahramanlarının maketleri ile fotoğraflar çektiriyor, eğleniyoruz. Programımız oldukça yoğun; bu yüzden o kadar hızlı geziyoruz ki, kendimiz bile şaşıyoruz.. 12:30 Maison Antoine: Biraz acıktık mı ne? Bugünkü programımızda full zararlı Brüksel lezzetleri tatmak var! O zaman adresimiz Maison Antoine. Kapısında her daim kuyruk olan Antoine'da nefis patates kızartmasına kavuşmak için tam 40 dakika kuyrukta bekliyoruz vee mutlu son!.. Patateslerimizi köşedeki barda koyu bira eşliğinde bir çırpıda yiyoruz.. 13:35 Ixelles: Sokak araları kafeler, caddeler dükkanlarla dolu bu BoBo semtte kendimizi biraz alışverişe kaptırıyoruz. Küçük dükkanlar global markalar yetmiyor, Avenue Louise'deki tasarımcı butiklerini, lüks markaları da turumua ekliyoruz. Elimizdeki poşet sayısı artıp ayaklar yorulmaya başlayınca bir küçük molaya karar veriyoruz. 15:10 L'Ultime Atome: Şehrin meşhurlarından Ultimatom'dayız, molamızın konusu bir başka ünlü: Kriek.. 16:30 Place St. Cathrine: Ixelles'i tadında bırakıp bambaşka bir bölgeye geliyoruz. Bu saatlerde ortalık şenlenmeye başlamış.. Tüm kafeler dolu, şenzonglarda yayılmış oturuyor herkes.. Etrafa bakınıp çevre sokakları dolaşmaya karar veriyoruz. Ne açız, ne de susamış; o zaman biraz da Rue Dansaert'de alışverişin tadına bakalım mı?.. 17:45 Doctor Vinyl: Bir şehre gidip plak dükkanlarına uğramadan olmaz. Bugün sırada Brüksel'in güzel plakçılarından St. Gery'deki Doctor Vinyl var. Tavsiyeler ve sohbetle plaklar arasında bir saatimizi harcıyoruz. Sonuç Susadık!.. 19:45 A la Becasse: Yemek öncesi buraya uğramayı kafamıza koyduk bir kere, yapılacak!.. Şehrin en tarihi biraevlerinden biri. Dar bir geçitten geçilerek girilen Becasse eski filmlerdeki hanları andırıyor.. Mekanın spesyali seramik sürahide Lambic, yanında da arkadaşı Gouda peyniri... Nefis.. 21:00 Leon: Madem bugün klasikleri tadıyoruz o zaman akşam yemeği kesinlikle midye olmalı!.. En meşhur ve turistik olan Leon'u seçiyoruz; ne de olsa kendisine Paris'ten müdavimiz.. Bu orijinal ilk dükkan Paris şubelerine göre çok daha salaş ve sıcak. Seviyoruz.. Seçimimiz en sevdiğimiz olan üzeri domates soslu ve fırınlanmış peynirli Moules Provençale.. Bu da nefis!.. Üzerine birer de kahve, artık geceye hazırız!.. 22:05 yolda: Otele uğrayacağız, sadece 5 dakika. Üzerimizi değiştirip Brüksel Yaz Festivali'ne katılacağız. Ama yol üzerinde hala açık dükkanlar var. Hediyelik eşya dükkanından birkaç magnet Elisabeth'den de gece atıştırmak için fındıklı blok çikolata aldıktan sonra yola devam. Grand Place'dan geçerken turistlere bakıyoruz. Festival, eğlence umurlarında değil, oturmuşlar meydanda yerlere, açmışlar içkilerini kendi eğlence ortamlarını çoktan yaratmışlar ve belli ki mutlular.. 23:00 Place d'Albertine: Ultra şanslıyız, festivalin ana sahnesi şehrin göbeğinde, otelimizden sadece birkaçyüz metre uzakta.. Brussels Summer Festival. Programda Aeroplane ve Miss Kittin var. Hiç fena değil!.. İçerideyiz. Müthiş kalabalık.. Aeroplane çalmaya başlamış.. Güzel çalıyor, eğlenmeye başlıyoruz. Ondan sonra çıkan DJ keyfimizi kaçırıyor, çaldıklarını beğenmiyoruz. Festivalin Kunstberg'e doğru diğer bölümlerini geziyor, chill out alanında oyalanıyoruz saat:00:45'e kadar... Sonra Miss Kittin çıkıyor.. 00:50 Miss Kittin: Beş şarkı kadar dinliyor sevmeye çabalıyoruz ama kötü bir performans.. Ne yapalım sağlık olsun, gelmeseydik aklımız kalırdı diyerek festival alanını terkediyoruz. Hayal kırıklığı, yok.. İlk saati güzel geçirdik ne de olsa.. 01:30 Uyuyacakmıyız? Hayıırr!.. St. Gery bizi bekler.. Hızlı adımlarla yürüyerek ve kendimize de gülerek bölgeye ulaşıyoruz.. 01:47 l'Archiduc: İlk durak. Ortada bir piano, köşede bar, asma kat, iyi kitle.. Bara tüneyip birer içki içiyoruz. Niyetimiz birkaç mekana birden uğrayıp sabahı bulmak. Onun için boş bardakların dibi bar tezgahına değer değmez montlarımızı kapıp ikinci adrese gidiyoruz. 02:20 Cafe Central: Kapının önü de içerisi de tıkış tıkış.. Barda zorla bir tabure buluyoruz, ben oturuyorum.. Dip tarafta pist var, deli gibi dans edip eğleniyor millet.. Barın hizasındaki masalardan birinde bir ressam çalışıyor!. Evet o saatte o gürültü ve kargaşa içinde resim yapıyor.. Duvarlardaki tablolara, kolajlara bakıyorum, evet onun çalışmaları.. Anlıyorum, demek ki bu mekanın olayı da bu.. Hoşumuza gidiyor, 03:00'e kadar kalıyoruz.. 03:05 Hemen Yan bardayız. 1 dakika sürüyor kaçmamız, müzik berbat!.. Place St. Gery'i çevreleyen, açık olan barların hepsine girip çıkıyoruz neredeyse. Kiminde müziği, kiminde kitleyi sevmiyor, gündüzleri zaten oturduğumuz birkaç yeri de şu an biz istemeyerek artık dönmeye karar veriyoruz. 08:30 Bar du Matin: Dün sabah bu saatte başlayan şehir turumuzu bu sabah burada yapacağımız kahvaltı ile sonlandırıyoruz. Şehir yerlilerinin -özellikle- mahalle fırıncısıyla yaptığımız dedikoduya göre 'entel takımı'nın gözdesi bar du Matin'de güzel bir kahve ve sıcak kruvasanla yepyeni bir gün başlıyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/brunch-mevsimi.html\" ", "text": "Açık ve net olarak söyleyebilirim ki normal şartlarda Brunch insanı değilim. Hafta sonları \"brunch\" adı altında kurulan açıkbüfe kahvaltıları, kullanılan ürünlerin sergilenme, sunulma tarzını, o kahvaltılar önünde oluşan kuyrukları hiç sevmiyorum. Ancak hem sabah kahvaltısı hem de öğle yemeğinin birleşiminden oluşan bu Pazar etkinliğinin birkaç seyahatte keyifli versiyonlarını denediğimden beri \"İstanbul'da da denemeye değer brunchlar olmalı\" diyerek bu konunun üzerine eğilmeye karar verdim. Bu girişimimden sonra denediğim mekanlar arasından \"şimdilik\" iki iyi öneri var. Birbirinden oldukça farklı tatta ama sonuçtan mutlu eden iki keyifli alternatif.. İstanbul'un bilinen eski mekanlarından Tamirane, Uniq İstanbul'daki yeni mekanında Pazar günleri yeni bir Brunch menüsü ile karşımıza çıkıyor; Tamirci Usulü Brunch. Bu Brunch benim Paris'te çok sevdiğim mekanlardan biri olan Le Recylerie'yi hatırlatıyor bana. Çünkü tıpkı oradaki gibi metal tabldot kaplarında servis edilen esprili bir sunumu var. İçeriğinde de somonlu kanepelerden pastırmalı humusa ve hatta İngiliz kahvaltısının vazgeçilmezleri bacon -fasulye ikilisine dek renkli alternatifler var. Mekan, Uniq İstanbul'un yeşile bakan keyifli bir köşesinde olduğundan güneşli havalarda sakinliğin tadını çıkarıp terasa takılmak ya da içerideki keyifli dekorun arasında bir masada uzun zaman geçirmek mümkün.. 10:30-14:30 arasında servis edilen Brunch kişibaşı 45TL. İşin güzel tarafı Brunch'tan hemen sonra 15:00'de başlayan Morning Jazz Sessions. Canlı caz performansları eşliğinde tüm günü aynı koltukta tamamlayabilirsiniz. Swissotel bünyesinde bulunan Swiss Cafe müdavimleri arasında efsane olarak tanımlanan görkemli Brunch serisi ile yeniden karşımıza çıkıyor. Pazar sabahına yakışan canlı müzik tınıları eşliğinde boğaz manzarasına karşı oluşturulan bu Brunch beni oldukça keyiflendiriyor. İçeriğine Türk ve İsveç mutfağından örneklerin yanısıra dünya mutfağının sevilen ve merak edilen tatlarını da ekleyen brunch menüsüne zengin deniz mahsulü seçkisi, sushi menüsü, wok lezzetleri gibi az rastlanan örneklerin yanısıra havyar ve şampanya gibi şımartan detaylar ve her hafta değişen kokteyl önerileri eklenmiş. Tüm bu zengin menüyü sonlardırmak için de gayet renkli bir tatlı menüsü var. Her Pazar 12:00-15:00 arası servis edilen Brunch kişi başı 175 TL. Yoğun geçirdiğiniz bir çalışma haftası sonrası kendinizi biraz şımartmak isterseniz siz de benim gibi bu keyifli Brunch'ı deneyip, yemeğinizin sonunda da kadehleriniz ile terasa çıkarak İstanbul Boğazı'nı selamlamayı unutmayın!. Sizlerle paylaşabileceğim en az bunlar kadar güzel farklı alternatifler bulabilmek dileğiyle keşiflere devam.. Keyifli Brunchlar!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bu-ara-galata.html\" ", "text": "Latife Kendimizi çekirdeğini kendi kavuran artisan kahvelere öyle kaptırdık ki Türk Kahvesi'nin pabucunu dama atmak üzereyiz. Neyse ki Tünel'den Galata'ya inen sokakta Latife açılmış da Türk kahvesini de \"hipster\" kahvesi ortamında içme ihtimali ile bizi ama en çok da turistleri tanıştırmış!.. Özellikle sokağa karşı yanyana dizilmek üzere minderleri pek gözde.. Analog Kültür Kısa bir süre önce İstanbul'un nadide plak dükkanları arasına katılan Analog Kültür beğenimi kazandı. Dj arşivinden eski plaklar üzerindeki küçük notlarla koleksiyonluk bile olabilir ama yeni plak seçkisi de dikkate değer.. Mekan son derece rahat ve alışkanlık yaratmaya elverişli; kedi biraz asabi, aman dikkat!.. Mavra Design Cafe Sadece bu ara değil her zaman uğramayı, kahvaltı yapmayı, kapısının önünde takılmayı sevdiğim Mavra.. Samimi, rahat mahalle kahvemizin sanırım modası hiç geçmeyecek.. Les Benjamins Coffee Bir haber de meçhulden.. Zira bir süre önce bir dergide ilanını gördüğüm Les Benjamin'in ilandaki numarasını ne kadar arasam; sözkonusu mahalde ne kadar dolaşsam da henüz bilgiyi doğrulayamadım.. Ben kendisini t-shirt'çü bilirdim, ne ara kahve işine girdi? O kahve nerede? Israrla ve illa ki takipteyim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bu-aralar-amsterdamda_ne_yapilir.html\" ", "text": " Akşamların son moda adresi elbette 'eye' bar/restaurant olarak anılıyor. Enstitünün şehir manzarasına hakim harika restoranı eye, basamaklardan oluşan etkileyici dekorasyonu, enfes yemekleri ve Amsterdam'a karşıdan bakma şansı sunan eşsiz manzarasıyla konuklarını ağırlıyor. Şehrin sanat çevrelerinin de gözdesi olan mekanda yemek yemek için bir akşamı buraya ayırmak şu durumda kaçınılmaz oluyor.. Şehir insanı opera bale eserlerine ilgisini full dolu salonlarda ayakta alkışlayarak gösteriyor.. Het Muziektheater'da sezon Temmuz'a dek haftada 3 gün opera, 3 gün bale olarak muhteşem eserlerle devam ediyor. Ve lütfen buraya dikkat; 30 yaşın altındaki gençler 'Opera Flirt' adı altında temsil öncesi sanatçı kulislerinde kokteyl ve tanışma içeren etkinliklerle operaya ısınıyor... Het Muziektheater için opera ve bale biletleri daha önceden internet üzerinden alınarak garantilenebiliyor.. Bu post Gezici Günlük tarafından Çok Gezenler Kulübü için hazırlanmış olup fotoğraflı orijinal metin Çok Gezenler Kulübü'nde ve Pegasus Magazine Mayıs 2013 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bu-haftasonu-istanbullu-olmak-guzel.html\" ", "text": "Kafamızı meşgul eden sıkıntıları, tedirginliklerimizi saymazsak yine haftasonuna kavuşmanın mutluluğu içindeyiz. Bu haftasonu \"İstanbullu olmak\" güzel!.. Çünkü şehirde seçmekte zorlanacağımız şahane etkinlikler var.. Sanat, tasarım, müzik, kitap, yeme içme, alışveriş... her ne ile ilgileniyorsak hepsine dair birden çok alternatifimiz var bu hafta. Kitap fuarı ikinci ve son haftasında.. Tasarım Bienali son sürat devam ediyor. Contemporary İstanbul uzaktan takip edebildiğimiz son derece yaratıcı sanatçıları bu etkinlik ile ayağımıza getiriyor. Restoran Haftası kapsamında birçok restoranda \"tek lokmalık\" lezzet patlamaları yaşanıyor. Salt Galata yeni sergiye başladı.. Karaköyde \"el yapımı\" temalı pazar Souq, Moda! da değiş-tokuş temalı Al Takke Ver Külah var!.. Benim için en zorlayıcı konserler kısmı olacak. Hem Babylon'da bir kez daha Plaid dinlemek istiyorum hem de Borusan Müzik Evi ve Kod Müzik'in Nova Muzak Serisi Jesu Philippe Petit konserini kaçırmak istemiyorum.. 2011'den beri yapılan Nova Muzak Serisi 2014-2015 sezonunu bu nefis konser ile açıyor ve Jesu çok ender olarak canlı çalıyor!.. Ooof, çok seçenek hem güzel hem zor.. Ama kesinlikle evde geçirilecek bir haftasonu değil.. En az üç etkinlik ve bol bol kahve ile nefis bir haftasonu diliyorum herkese.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bu-yazin-mekani-feriye.html\" ", "text": "Sağa bakınca Kız Kulesi'ne dek uzayan bir boğaz manzarası; sola bakınca Boğaziçi Köprüsü ve Ortaköy Camii. Nereden bakarsan bak bu bir İstanbul kartpostalı. İstanbul'un en iddialı manzaralarından birine sahip Feriye Sarayı'nın birkaç gün önce birkaç arkadaş ile birlikte yenilenen yüzü ve yenilenen menüsünü denedik. Hepimizin başına gelmiştir; bazen bir yere gidersin, manzara on numaradır, dekor on numara.. ama servis ve lezzete gelince ne yazık ki üzer.. Bu kez hiçbir yönden üzmeyen bir lokanta ile karşılaşıp çok keyifli bir akşam geçirince sizlerle de paylaşmak istedim.. Ben öyle gurme falan değilim; hiçbir lokanta ile ilgili boyumu aşan laflar etmek istemem. Ama Feriye ile ilgili şunu açıklıkla söyleyebilirim ki bu kadar iddialı bir mekana yakışır, üzmeyen, hayal kırıklığına uğratmayan, bu keyfi destekleyen bir mönüsü var. Mekan yeni dekorasyonu ile adeta deniz ve manzara ile bütünleşmiş. Menüde de eski menünün vazgeçilmezi klasiklerden birkaçı bırakılmış ama üzerine dünya mutfağından çok ilginç alternatifler eklenmiş. Bir sushi delisi olarak menüde sushi görmek, üstelik lezzetinden de memnun kalmak beni sevindirdi.. Bunun dışında da en aklımda kalan tatlar Somon Tartare ve Izgara Enginar oldu.. Bu keyifli ortamı blogda paylaşsam ne güzel olur diye düşünürken bu güzel akşamdan iki gün sonra Bosphorus Cup partisi burada yapılıp, bu kez parti davetlisi olarak Feriye Palas'a tekrar gelince sizlere kesinlikle anlatmam gerektiğinden de emin oldum. Çünkü bu kez parti ortamında mekanın apayrı bir tadı vardı. Ve elbette bu kez de parti için sunulan ikramlar ve açıkbüfe ile mutfağın başarısı tescillenmiş oldu.. Sanırım bu kadar güzel bir manzara mekanın diğer özellikleri ile buluşunca bu yaz davetler, partiler, düğünler, romantik yemekler, dost buluşmaları gibi her koşulda sık sık adını duyacağımız mekanlardan biri olacak. Ve anlaşılan çift olarak bizim de \"Bu akşam güzel bir yerde yiyelim ama acaba nereye gidelim?\" sorumuza yaz boyu yanıt olacak. Son olarak elbette en güzel İstanbul manzaralarından bir kare yine Feriye Palas'tan.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bu-yil-italyanca.html\" ", "text": "Yeni yıl yeni kararlar ve hedeflerle gelir ya hep işte ben de bu yıla iddialı bir giriş yapmak istedim ve 2016 için kendime güzel bir hedef koydum: Bu yıl İtalyanca öğ-re-ni-yo-rum!.. Seyahatlerime bakıyorum; en çok İtalya'ya gidip geliyorum.. Bu ülkeye gitmekten, yeni seyahat planı yapmaktan hiç bıkmıyorum. Anılarım arasında hep onların kuş cıvıltısı ya da neşeli bir şarkı gibi gelen ve bitmek bilmeyen konuşmalarından kesitler de var. Ben de bu şarkıya katılmak istiyorum.. hem de uzun zamandır! Aslında 2 yıl kadar önce kendime bir \"Kolay İtalyanca Konuşma Kılavuzu\" almış ve buradan birkaç basit şeyi öğrenmiştim. Bana seyahatte gerekebilecek sayılar, kahve siparişi, ve bir turiste lazım olabilecek diğer basit kelimeler.. Hiçbir şey bilmemektense bu bilgi, öğrendiğim 200-250 kelime bile epey işimi gördü İtalya'da. Ama bilmiş bir şekilde verdiğim İtalyanca kahve siparişim karşı taraftan gelen basit bir soru karşısında çuvallayıp yerini -hani o dili dışarda emoji var ya..- işte ona bıraktı!.. Özellikle 2014 sonbaharında yaptığımız Kuzey İtalya gezisinin duraklarından olan küçük şehirlerde iyice yetersiz kaldı. Keşke Ferrara'da o küçük pizzacıda belki de ilk kez o dükkanda turist gören insanların konuşma çabalarına karşılık verebilseydim.. ya da köy kahvesini andıran meydandaki amcalara meraklarını giderecek birkaç cümle kurabilseydim.. O anılar böyle de güzel ama konuşabilsem eminim daha da güzel olurlardı.. Giderek daha da iyi anladım ki bu lisanı da bu ülke kadar seviyor ve öğrenmek istiyorum. Benim gibi başkaları da var, biliyorum.. İnstagram'da bu kursa gitmeye karar verdiğimi paylaştığımda birçok olumlu yorum, tavsiye ve soru geldi.. İşte bu yazıyı hem o sorulara toplu cevap olabilsin hem de İtalyanca öğrenmek aklının bir köşesinde olup da cesaret edemeyenlere ilham versin diye yazmak istedim.. Yılın son günlerinde aniden aldığım kararı hemen gerçekleştirmek için hızlı bir araştırma yapıp gidebileceğim kursları masaya yatırdım. Tüm araştırmalar, tanıdıklarımın tecrübe ve tavsiyeleri sonucu farkettim ki aslında İstanbul'da İtalyanca'yı iki farklı sistemde \"iyi\" öğreten iki ayrı iyi kurs var. Amacım İtalyanca kitap yazmak, ya da akademik kariyer değil; sadece bu ülkeye ziyaretlerimde söyleneni anlamak ve derdimi anlatabilmek gibi bir amacım var. Bunun için de ağır bir gramer yerine en kısa yoldan beni konuşma eylemine geçirecek bir sistem seçmeliyim diye düşündüm. Kendi ihtiyaçlarım doğrultusunda Firenze Eğitim'i seçtim. - Bir kere uzmanlık alanı İtalyanca olan bir kurs seçmek bence önemli. Aynı çatı altında her lisan grubundan tek bir öğretmen bulundurarak dil öğreten kurumlar da var mesela.. benim için bu durum pek güven telkin etmiyor. Firenze'de sadece İtalyanca ve aynı dil grubundan olan İspanyolca dil eğitimi veriliyor. Hem de 1995'ten beri. - Öğretmenin \"gerçek öğretmen\" olması önemli kriterlerden. Bakanlık onaylı, sertifikalı öğretmen ne yazık ki çok fazla yok. Araştırmalarım bana gösterdi ki bu kursun öğretmenleri Milli Eğitim bir sınav yapacağı zaman bile görevli olarak gidebilen gerçek sertifikalı öğretmenler.. Hepsinin İtalyan ve İspanyol öğretmenler olup kendi anadillerini öğrettiklerini de unutmayalım tabi! - \"Kur\" sistemi de önemli. Her kurs dil eğitimini kendine göre kuralara bölerken kursları birbiri ile kıyaslamak da zorlaşıyor. Firenze'nin uluslararası standartlara uygun, Avrupa Dil Seviyeleri sistemine göre ayarlamış kurları. Bu da demek oluyor ki; Bir kur dört ay ve ben 1. kurun sonunda basit cümleler kurup basit konuşmaları anlama seviyesinde olacağım. Bir turist olarak gittiğimde ihtiyaçlarımı karşılayacak konuşmaları yapabileceğim. Eğer devam edersem 2. kur sonunda iki zamanlı daha karmaşık cümleler kurup anlama seviyemi daha da ileri götüreceğim.. 3. kur döneminin dört ayında ise daha çok konuşma ağırlıklı dersler ile rahatlıkla \"İtalyanca biliyorum\" deme seviyesine erişeceğim.. Ve son olarak 4. kur da tamamlamaya karar verirsem bu seviyede de daha çok ihtiyaçlarıma yönelik branşlaşmış iyi bir İtalyanca seviyesine taşıyacağım öğrendiğim dili. Bu şekilde anlatılınca bu sistemi seçmemdeki en önemli kriter de ortaya çıkmış oluyor aslında. Çünkü diğer sistemde bu lisanı tamamen öğrendim diyebilmek için 5-6 yıla ihtiyacım varken ben yaz tatili de dahil 1 yılın sonunda konuşuyor, 2 yılın sonunda İtalyanca biliyor olacağım!.. - Sistemin esnekliği de bir diğer önemli kriter. Diyelim ki iş ve yaşam düzenimin akışında ders kaçırdım ya da bir konuyu iyi anlayamadım; o zaman \"telafi dersleri\" var. Mesala ben hiç vakit kaybetmeden kursa başlamak istediğim için yeni sınıfın açılmasını beklemeden birkaç hafta önce başlamış olan bir sınıfa dahil oldum ve sınıfın seviyesine gelebilmek için daha baştan bu telafi dersini aldım. Dilediğin zaman özel ders havasında geçen birebir telafi dersi alabiliyor olmak bence büyük avantaj. Bunun dışında sınıfa gitmeden skype üzerinden de ders alabiliyormuşum ama onu henüz denemedim. Ayrıca ben zaten o kadar zevkle, uça uça gidiyorum ki bu seçeneği kullanacağımı pek sanmıyorum.. - Tecrübe ve tavsiyeler önemli. Hatırı sayılır miktarda tanıdığım, bu kursun İtalyanca ya da İspanyolca öğrencisi olmuş, hepsi de başarıya ulaşmış. Bilinen, tercih edilen bir kursta olmak da bana ayrı bir güven ve \"bu işi başarabilirim\" duygusu veriyor tabi. - Bu arada işin bir güzel tarafı da burada belli bir seviyeye geldikten sonra İtalyanca dil eğitimime yurt dışında da devam edebilme seçeneği. Belki bu eğitimin üzerine birkaç hafta da İtalya'da eğitim alsam bülbül olurum, kim bilir!.. Elbette her kurs programındaki gibi farklı gün ve saat seçenekleri, hızlandırılmış program, bireysel ders gibi seçenekler var. Ayrıca kendi grubunu oluşturacak olanlar için mini kapalı grup dersleri var. Sadece mevcut İtalyancasını geliştirmek isteyenler için konuşma grupları var.. Genel dil dersi programına ek olarak moda, sinema, müzik, sanat tarihi, Erasmus, seyahat, KPDS gibi birçok farklı konuya yönelik ilave programlar var. İtalyan ve İspanyol üniversitelerine hazırlık niteliğinde dersler var.. Genel programda 4 haftalık ders ücreti 362TL. Telafi dersleri 25TL.; ek dersler de özellik ve süresine göre 55TL'den başlıyor.. Derslerde sistemin kendi özgün ders kitabı, dinleme/alıştırma kopyaları ile destekleniyor. Aralarda İtalyan tipi \"mini cafe bankomuz\"dan kahve içip İtalyanca şarkılar dinliyoruz!. Bu arada dil eğitimi dışında bahsetmek istediğim bir konu daha var. Bana en çok gelen sorular arasında henüz eğitim hayatını tamamlamamış çok genç arkadaşlarımın yurtdışında eğitime yönelik tavsiye istekleri de oluyor. Ben yurtdışında okumadım ve bu konuda gelen sorulara şimdiye dek çok ayrıntılı cevaplar veremedim ama öğrendim ki, şu an kursa başladığım Firenze Eğitim, yurtdışında eğitim konusunda 20 yılı aşkın bir tecrübeye sahip öncü eğitim kurumlarından biriymiş. Birçok öğrenci yurtdışında okumak için danışmanlık ve diğer hizmetleri buradan alıyormuş. Kurs süresince gidip gelirken kurs yetkililerinden bu konuda ayrıntılı bilgiler edinip, bunları da yurtdışında üniversite düzeyinde ya da farklı eğitim almayı planlayanlar için ayrı bir yazıda paylaşmaya söz veriyorum. Şimdi yazımı sonlandırırken kendi kendime her gün en az yarım saat İtalyanca çalışmanın önemini hatırlatıyor -hatta hatırlatmakla da kalmayıp- ders çalışmaya gidiyorum. O lisan bu yıl öğrenilecek!.. Teşekkür ederim. Umarım birazcık İtalyanca öğrenince İtalya seyahatlerim daha güzel olacak ve daha çok şey paylaşabileceğim :) Sevgiler.. Ah, bilmez miyim; hatta kitabın bir de Julia Roberts'ın oynadığı film versiyonu çekilmişti ve sırf İtalya'da geçen bölümlerinin 20 kere izlemiş olabilirim!. Çok ilham vericiydi.. biraz etkilenmiş olabilirim!. Sevgiler!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/budapestede-mutlaka.html\" ", "text": "Budapeşte'nin hareketli gece hayatını ve avlu içlerindeki Ruin-Bar'larını keşfedin.. En meşhuru Szimpla Kert.. Parlamento Binası ile poz verin!. Budapeşte siluetinin ayrılmaz parçası, görkemli Parlamento Binası ile birlikte bir fotoğrafınız olsun!. Sadece Macaristan'da üretilen dünyaca ünlü \"tokaji\" şaraplarından alın.. - Merhaba: Szia... - Teşekkürler: Köszönöm - Nasılsınız: Hagy Vagy - İyi: Jo estet"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/bumerang-iyi-icerik-atolyesinden-notlar.html\" ", "text": "Dün Boomads davetlisi olarak 3. Bumerang Ödülleri kapsamında düzenlenen etkinlikte, İyi İçerik Atölyesi'ndeydim. Geleceğin etkin medya alanı blogların daha kaliteli içerik üretebilmesine katkıda bulunmak esas alınarak Blogların Geleceği, Yeni Sosyal Medya Düzeni, Dijital Medyada İçerik Pazarlaması, Sosyal Medyada Kişisel Marka Yönetimi, Bloglar Aracılığı ile Kriz İletişimi gibi birçok başlığın ele alındığı uzun ve yoğun bir program vardı.. Uzun saatler boyu kurulan binlerce cümle içinden aklımda kalan birkaç cümle var paylaşmak istediğim.. Bülent Mumay/ Blogları takip ediyoruz. Kimi bloglarda yazarları tarafından birçok gazeteciden iyi içerik üretiliyor. Emre İskeçeli / Bloglarda özenle üretilen içerikler bir 'tweet' muamelesi görüp çok hızlı tüketiliyor. Tablet bilgisayarlardan takip edilenler içerikler kısmen daha yavaş tüketiliyor ama akıllı telefonlardan takip edilen herşey hızlı tüketiliyor. Ceyhun Yılmaz / Bilgiyi ilk söyleyen olmak hevesi yalan yanlış haberlere neden oluyor. Bloglar \"Ronin\" gibi.. Efendisi olmayan samuraylar!.. İnsanoğlu kendinden sonra gelişen teknolojiye mesafeli duruyor. Taklit ve kopya içerik ile ilgili bir hatırlatma: Yayınlanmış içerik halka malolmuştur. Yani \"kaynak göstererek\" kullanılabilir. Ayşe Arman / İlk başladığım yıllarda beni teşhirci olmakla suçladılar. Bugün gelinen noktada hepimiz teşhirciyiz!. Herkes hayatını paylaşıp kendini sergiliyor. Kötü şeyler değil enerji veren mesajlar yazmaya çalışıyorum. Twitterda 400 bin, instagram'da 50 bin takipçimle kişisel medya organımda kendimi 'borazan' gibi hissediyorum. Deniz Berdan / Her gelen ürünü bloga koymak samimiyetsizlik gibi geliyor.. Kişisel deneyimleri paylaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün Londra'da ürünlerimizin satılması blogun başarısı ve Paris'ten teklif gelmesinin nedeni sosyal medyadaki paylaşımlarımız.. Artık çok fazla blog yazamıyorum. instagram önemli. Twitter'da ise birşey yazınca birkaç saat zaman ayırıp geri dönüşlere cevap vermek gerektiği için vakit bulamıyor ve tweet atmaktan kaçınıyorum. Ömür Özdemir / Adınızı Google'a yazınca alt alta çıkan sonuçlar sizin sosyal medyadaki karneniz!.. Arda Erdik / Başlangıçta daha özgür yazıyordum ama takipçi sayım arttıkça kendimi özgürleştirmek yerine otosansür başladı. Tutarlılık önemli.. Tavrı, aynı söylemi korumak önemli.. 364 gün komik olan bir twitter karakterinin yılda bir gün ciddiyete bürünmesi doğru gelmiyor.. İş başvurularında CV'den çok kişinin google sonuçları ve sosyal medya paylaşımlarına bakıyorum. Ben blog yazmaya 'sadece ve sadece paylaşmak' üzere başladım. Beklentisiz, elimden gelen en iyi ve en samimi şekilde paylaşmaya çalıştım herşeyi.. Ve bugün artık biliyorum ki emek verilerek, sevgiyle, özenle ve samimiyetle yapılan herşey zaten yerini, değerini buluyor. Daha çok \"tık\" almak için blog yazılmaz.. Sen kendin ol, elinden gelenin en iyisini yap yeter ki.. Başarı seni zaten buluyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/burgazada-ne-yapilir-nerede-yenir-fincan-restoran.html\" ", "text": "Ne zamandır uğramak istediğim kahve dükkanını bahane ederek gittik Burgazada'ya. Diğer adalardan farklı Burgazada.. sakin. Bir tatil gününde tıklım tıklım vapuru dolduran insanlara rağmen az uğranan, az bilinen.. Kahveci aslında uzun zamandır orada ama o da ada gibi az biliniyor. Gidip kahvesini tadalım diye atladık ada vapuruna ama yanlış gün seçmişiz!. Yerinde bulamadık.. Kahve dükkanının kapısında fotoğraf çekip, not bıraktıktan sonra vurduk kendimizi adanın sakin, çiçekli, kozalaklı, kedili, kargalı sokaklarına.. Vapurla gidilir.. Kabataş'tan Kadıköy'den, Bostancı'dan.. Kabataş'tan yaklaşık 1 saat; Kınalı'dan sonraki durak.. Ada Meydanı her ada gibi. Kıyı boyu lokantalar, çay bahçesi, dondurmacı, pastane.. bir arka sokakta manav, kasap, fırın, börekçi, köfteci, kiralık bisikletçi.. Elbette ada dedin mi bisiklete binilir. Müze gezilir. Saik Faik Abasıyanık Müzesi; güzel bir köşk. Günlerden Pazartesi ya da Salı değilse eğer, bu müze gezilir. Yürüyüş yapılır. Ada çok büyük değil. Akşamüstü serinliğinde tam tur atılır etrafında. Kalpazankaya'ya gidilir, Cennet yolundan İstanbul'a bakarak yürünür, ara sokaklarına köşklerden köşk beğenilir. Rakı balık yapılır. Birine sorsanız diyecek ki Kalpazankaya'da batır güneşi yemekle.. ya da diyecek ki ille de sahildeki Barba Yani. Ben başka bir şey söylüyorum: Şu Vedat Milör büyük adam!. Kaç yıl önce izlemiştim Burgazada'daki Fincan kritiğini. O gün yazmıştım aklıma tüm o mezeleri. Gelirken vapurda tekrar kontrol ettim, evet; Fincan Cafe Restoran. Sahildeki balıkçıların arasına sıkışmış, mavi masalı küçük yer. Daha adaya iner inmez yaptıdık rezervasyonumuzu akşamüstü için kıyak bir masaya. Saat 5 gibi de kurulduk. Çok sayıda meze var; tek tek saymak zor. Ama balığı az, mezesi bol bir program yaptık kendimize, çeşit çeşit söyledik ortaya. Somon Marine, Soyalı Uskumru, pancarlı bulgurlu meze, patlıcanlı cevizli köz biber dolma, karışık ot tabağı en sevdiklerim. Ot tabağı öyle ki ikinciyi bile sipariş ettik!. Mezeler mekan sahibi Canan Hanım'a emanet, siparişleri de eşi alıyor zaten. Bir meze mutfağına kadın eli değdi mi tamam zaten, korkmayın. Neyse.. ne diyordum?.. yemek burada yenir diyordum; güneş bu masada batırılır.. Son vapur ile şehre dönülür.. Ada daha yolda özlenir.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/buyukadada-bir-gun.html\" ", "text": "Her ne kadar yaz günlerinde Büyükada'yı kalabalığından dolayı sevmesem de gitmek istediğimiz adresler birikince bu Cumartesi'yi orada geçirmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz.. Nefis keşifler ve harika sohbetler ile taçlanan şahane bir gün geçirdik. Burada iyice dinlenip ferahladıktan sonra adaya gelmemizde etkili sebep olan bir atölyeyi ziyaret etmek üzere adanın daha iç sokaklarına doğru yola koyulduk.. Yol boyu nefis çiçeklere bürünmüş bahçeler ve köşkler tüm kalabalığına rağmen adanın ne kadar zarif bir yüzü de olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Tesadüfen işlerinden birkaçına rastlayıp iz sürerek ulaştığım atölye, Fikret Parlak'a ait. Kendisi kurumsal hayatı bırakıp aldığı derslerle çini yapmaya başlayan; geleneksel İznik çinisini kendi modern dokunuşları ile yeniden yorumlayan yeni bir sanatçı. Adadaki son planımız güzel bir yemek yemeğe dair.. Neredeyse bir yıl önce aldığım bir tavsiyeyi sonunda değerlendirmek üzere Prinkipo Meyhanesi'ne gittik. Normalde bizim gittiğimiz saatte servisi yok ama biz özel bir tavsiye ile gelince küçük bir torpil aldık ve tüm mekanı kapatmışcasına en beğendiğimiz gölge masaya kurulup denize karşı nefis bir öğle rakısı keyfi yaptık!. Aslında Prinkipo Meyhanesi meraklısının, müdaviminin yıllardır bildiği çok eski ve özel bir mekan. Hatta sanırım biraz \"müdavimine saklı, kendilerine özel\" bir tavrı var.. Sahibi namıdiğer \"Fıstık Ahmet\", yıllardır İstanbul'un birçok mekanında işletmecilik yaptıktan sonra son olarak burayı açmış. Burası hem o hem de dostları için artık bir meyhane/bir işletmeden daha başka bir yer; bunu orada biraz vakit geçirince hemen anlıyorsunuz. Ne mutlu ki aynı zamanda yeme içme ve şehir kültürüne dair birçok kitabın da yazarı olan Ahmet Bey ile biraz sohbet etme, İstanbul, ada kültürü, mutfak, sofra üzerine deneyimlerinden faydalanma şansına sahip olduk.. Sohbet akarken masa mezeler ile çoktan donatılmış biz ufaktan tatmaya başlamıştık bile.. Burada tattığımız tüm mezeler incelikli ve çok lezzetliydi ama inanın burada geçirdiğim saatlerden asıl aklımda kalanlar bambaşka şeyler.. Biz oradayken akşamüstü ilk müdavim \"doktor bey\" geldi mesela. Kendisi her haftasonu gelir, masada değil barda -ama barmenin yerinde- otururmuş!.. Pek rahatsız etmemeye özen göstererek ara ara gözlemleyip, o bankonun arkasındaki keyfine, yıllar içinde edindiği bu alışkanlığa hayran kaldım.. Bir başka müdavimin/onlarca yıllık dostun yaptığı Atatürk resmini sevdim mesela.. \"Fıstık Ahmet\" güzel sohbetinden sonra bana bir de son yazdığı kitabı Prinkipo Mezeleri'ni imzalayarak hediye edince çok mutlu oldum. Kitap gerçekten inanılmaz güzel; içinde sadece meze tarifleri değil, sofra ve yeme içme kültürüne dair de harika anekdotlar var; bugünlerde hep elimin altında ve açıp açıp okuyorum.. Bir de Nino var tabi!. Nino Varon. Bu ismi eski Hafif Batı Müziği zamanlarından, Nilüfer, Tanju Okan, Ajda Pekkan şarkılarından hayal meyal biliyorum. Aslında, şöyle bir hafızamızı yoklasak sözlerini onun yazdığı öyle çok şarkı var ki anılarımızda.. bunu sohbet ederken farkediyorum.. Burada kendisi ile tanışmak, aynı masada oturmak ne büyük bir keyif!. Bazı insanlar \"yaşsız\"dır. Nino da onlardan biri.. Onu dinlemek, onunla gülmek gerçekten büyük keyif!.. Telefonuma dijital bir resim yaptı.. Yelkenli.. Hep saklayacağım.. Böylece bir ada gününün daha sonuna geldik. Dönüşte çarşı içindeki Asa fırınından ayçekirdekli galeta alıp motorda yiye yiye döndük!. O gün ada ne güzeldi.. Yine gitmeli!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cadde-sokak-meydan-berlin-gezi-notlari.html\" ", "text": "Kurfürstendamm / Nam-ı değer Ku'damm. Kilometrelerce uzunlukta alışveriş caddesinde lüks kategorisindekiler de dahil aranan tüm markaların mağazası cadde boyunca yan yana.. Yaz aylarında kafelerin caddeye yayılan masaları ve yoğun kalabalıklar ile Paris bulvarlarını anımsatan cadde, alışveriş odaklı lüks bir şehir turu planlayanlar için aynı zamanda konaklama için de tercih nedeni. Caddeyi kesen sokaklardan, Bleibtreustrasse, Fasanenstrasse ve Kantstrasse de alışveriş rotasına eklenmeli. Under den Linden/ Ihlamurlar Altında anlamına gelen bu isimle adlandırılan bulvar yaz aylarında gerçekten de mis gibi ıhlamur kokusuyla insanın başını döndürüyor. Brandenburg Kapısından Alexanderplatz'a dek uygun hava koşullarında boydan boya yürünmesi şiddetle önerilir. Zira yol boyu, müzeler, opera binası, üniversite, kafeler, otomobil mağazaları.. vs. ilgi çekici birçok mimari ve turistik detaya sahip bir Berlin olmazsa olmazı. Yürümek istemeyenler 100 ve 200 no. lu otobüsleri joker olarak kullanabilir. Dresdener Strasse / Kokteyl bar Würgeengel için yolumuzun düştüğü sokak anlıyoruz ki diğer mekanları, galerileri ve küçük dükkanları ile gündüz de ziyaret etmeğe değer. Sokağın köşesindeki bakkaldan bozma lokanta Der Milchladen hem lezzetli tabakları hem de tercih eden kitle bakımından müdavimlik kategorisinden gönlümün sahibi. Alexanderplatz / Berlin'in Taksim Meydanı'na Alexanderplatz denir. Ulaşım, alışveriş, hediyelik, kule, yemek,.. herşey var burada. Sonra tramvaya atlayıp doğru Hakescher Markt'a.. İç içe avlılardan oluşan Hakescher Höfe ve cıvıl cıvıl kafeleri ile meydan turistlerin gözdesi. Nikolaiviertel / Hemen Alexanderplatz'ın yanıbaşında şehrin içinde adeta minik bir köy. Eski binaları, Alman mutfağının sunulduğu küçük biraevleri \"kneipe\"leri ile modern Berlin'den bir anda eski zamanlar geçmek için zaman makinesi. Bitmek bilmeyen Berlin inşaatlarından, metropol havasından sıkılanlar ve \"şirin yer\" sevenler için joker. Friedrichstrasse/ Ku'damm'ın alternatifi, bir başka uzun alışveriş caddesi. Bu kez Mitte'yi dikine kesiyor boydan boya.. Galeries Lafayette başta olmak üzere birçok mağaza, Checkpoint Charlie ve gösteri merkezi Friedrichstadtpalast caddenin favorileri olsa da benim kişisel favorim Dussmann mağazası. DR mağazasının Alman versiyonuna denk gelen kitap-müzik mağazası Dussmann, çok geç saatlere dek açık oluşuyla adeta bir gönülçelen!.. Rosenthaler Platz/ Şehrin küçük ama pek hareketli meydanı Rosenthaler Platz civar sokaklardaki küçük dükkanlar, kafeler ve ilginç adreslere açılan bir kapı gibi. Köşesindeki dönercinin bol malzemeli, bol soslu döneri Berlin'de en sevdiklerimden. Hazır bu civardayken üzerinde yürünmesi gereken diğer sokakları Gipstrasse, Auguststrasse, Kleine-Hamburger Strasse, Rosenthaler Strasse ve Torstrasse olarak sıralamak isterim. Simon-Dach-Strasse/ Uzun cadde boyu genç kalabalıkların doldurduğu küçük barlar, sayısız kafe ve lokanta var. Çevre sokaklara da göz atmalı, bir müddet de Boxhagener Platz'da takılmalı; iç avlulardaki özel partilere dahil olmanın bir yolunu bulmalı.. Oranienstrasse/ Kozmopolit Kreuzberg'in en renkli caddelerinden biri. Kebapçı, dönerci, kuruyemişci, tasarım dükkanı, seramik atölyesi, popüler kafe, Türk bakkalı, sıradışı kitap dükkanı, konsept mağaza, bir kalabalık kafe daha, araya bir bar, ikinci el butik,.. hepsi birden aynı cadde üzerinde sıralanarak burayı Berlin'in yürümesi en zevkli yerlerinden birine dönüştürüyor. Mühlenstrasse / Şehrin en popüler sembollerinden açıkhava graffiti müzesi East Side Gallery'nin bulunduğu cadde her Berlin yolcusunun muhakak listesinde. En meşhur graffitiler ile fotoğraf çektirmek adetten.. Neukölln'de / Küçük müdavim mekanlarının dizildiği Weserstrasse, kahve, yemek ve dükkanlar için Pannierstrasse ve Elbestrasse haritada işaretlenecekler listesinde. P. berg'de/ Prenzlauerberg'in arşınlanacak sokakları Alte Schönhauser Strasse, Kastanienallee, Danzigerstrasse, Prenzlauer Allee, Schönhauser Allee, Oderbergerstrasse ve Kollwitzplatz.. Walther-Schreiber-Platz / Bu meydan herkese lazım olmaz ama alışveriş krizi tutup kendini Primark'a atmak isteyenlere ilaç olur! Potsdamer Platz / Sony Center Burada. Arkaden AVM burada. Büyük zincir restoranlar burada."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/canim-camogli-gezi-notlari-cenova.html\" ", "text": "Cenova Brindisi tren istasyonundan aldığımız 2.70 'lik bilet ve 30 dakika içinde deniz kıyısından manzaralı tren yolculuğu ile varıyoruz Camogli'ye.. Bindiğimiz tren Regional, final durağı da La Spezia Centrale.. Daha Camogli istasyonunda trenden iner inmez sevimli bir yere geldiğimizi hissediyoruz!. Cenava'dan buraya gelen pek çok günübirlikçinin peşinden yürüyüp uygun gördüğümüz bir merdivenli aradan içeri dalarak bir an önce kalabalıktan kopuyoruz. Camoglinin sokakları dar, merdivenli ve güneşli.. Binalar, merdivenler o kadar fotografik ki insan seyretmelere doyamıyor. Ama küçücük bir yer işte, yarım saatte çevrede tam tur atmak mümkün!. Kıyıya inince yan yana sıraya dizilmiş birçok plaj tesisi var. Renkli plaj şemsiyeleri, çakıl plajlar ve cam gibi bir deniz. Denize doğru bakınca görünen manzara bu.. Denize sırtını dönünce görünen de ayrı güzel; rengarenk şemsiyeli, çamaşırlı, cıvıl cıvıl binalar. Üstelik koyun en sonunda da tüm Camogli fotoğraflarında görünen ikonik kilise.. Yolda durup solun deniz, sağın binalar, karşına da kilisey, i aldın mı işte sana Camogli'den Kartpostal!.. Yol boyu her tatil beldesinin vazgeçilmezi küçük dükkanlar, lokanta ve kafeler var. En çok gözüme takılan Focaccia satan \"focacceria\"lar. Liguria bölgesinin vazgeçilmezi focaccia ekmekleri üzerinde farklı malzemeli versiyonları ile bu küçük beldede her yanı sarmış; fırınlardan nefis kokular geliyor. Çevrede hem şık ve pahalı hem de samimi ve ekonomik seçenekler sunan güzel lokantalar da var. Ancak biz buradaki vaktimizi manzaralı deniz sefasına ayırmak niyetinde olduğumuzdan önce kıyı boyundaki kafelerden birinde birer kahve içip kendimizi şemsiye renklerinin en çok beğendiğimiz plaj tesisisne atıyoruz!. Uzanmalı değil, oyurmalı şezlong ve şemsiye için iki kişi 15 ödeyip kabinde mayoları giydiğimiz gibi suyun içindeyiz. Bu güne dek çek güzel yerlerde yüzdüm, çok yeri sevdim ama burada yüzdüğüm andan başka türlü bir keyif aldım.. Su mavi, etraf rengarenk, ileride o bahsettiğim kilise.. Aşırı derecede keyifli.. Bu arada kiliseye daha yakın, koy'un tam artasında halka açık, tesis olmayan plaj da var ama orası hem kalabalık hem de günü rahat geçirmek için ihtiyacımız olan konfora sahip değil.. Ama eğer Camogli'de kalıyor olsaydık oradan da gerekli teçhizat ile pekala denize girilebilirdi.. Bir de bu koy'un ötesinde daha çok yazlık evleri olanların sahiplendiği küçük koylar var ki onları da beğendik ama günübirlik bir ziyaret için pek uygun değildiler.. Plajda çok güzel birkaç saat geçirip acıkınca da aynı tesisin üst kattaki lokantasına çıkıyoruz. Sıcak bir günde iki soğuk bira biraz kalamar kızartma ve patates yetiyor da artıyor.. Ne focaccialarda, ne taze makarna yiyebileceğimiz Pasta Fresca Fiorella ne de manzaralı şık bir yemek yiyebileceğimiz Ostaia da ı Sigu da aklımız kalmıyor.. Ancak gün batımına kadar kalabilseydik yokuşu tırmanıp manzaralı birer kokteyl içeceğimiz Bar dai Muagetti'ye gidememek dahası Portofino'ya doğru yola koyulmak üzere Canım Camogli'den bu kadar çabuk ayrılmak yüreğimizi burkuyor.. Camogli ile ilgili hala aklıma geldikçe beni ısıtan bir güneş var içimde.. buzdolabımızın üzerinde de o gün o plajdan \"bundan magnet yaparım diye cebime attığım çakıltaşı.. Bir gün tekrar birkaç günlük bir yaz kaçamağı için geri dönebilmek ümidi ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cantinery-zorlu-istanbul.html\" ", "text": "Biz de hemen fırsat yaratıyor, alışveriş sırasındaki ilk açlık krizinde Cantinery'yi test ediyoruz. Onaylıyor muyuz? Bakacağız!.. Mekanın samimi bir havası ve yüksek bir enerjisi var; sevdim.. Açık mutfaklı mekanlar her zaman en sevdiklerim; çok daha dinamik.. Uzun bar ve bol içki çeşidi \"akşam kokteyle bekleriz\" diyor sanki.. Yemek menüsü çok detaylı değil ama her damak tadına göre bir seçenek eklenmiş. İstakoz burger de var, pizza da.. Köfte de var balık da.. Bir Cantinery Burger bir de Balık Schnitzel söyleyip içecekleri de siparişe ekliyoruz. Personel sayısı biraz fazla mı? Belki akşam yoğunluğunda ihtiyaç oluyordur, kimbilir.. Ama önlükleri çok şık. Zeynep Tosun'dan.. Yemeklerimiz \"azıcık\"uzun bir aradan sonra geliyor, sunumları gayet şık.. Balık Schnitzel oldukça başarılı; kıtırlığı, yanındaki patates salatasının tadı yerinde. Burger ise onun yanında biraz zayıf kalıyor.. Yalnız porsiyonlar biraz küçük mü, bana mı öyle geliyor? Genelde tabağının tamamını bitiremeyen ben bile porsiyon küçük diyorsam o porsiyon küçüktür!.. Buna çok takılmıyoruz ama.. Yemeğimizi bitirirken az sonra Eataly'de yenecek tatlının hayali var kafada.. gülüşüyoruz.. Sonuç olarak Cantinery, Zorlu Center'in açık alandaki mekanlarını şimdiden eskitip yenilik arayan müdavimlerine hayırlı uğurlu olsun.. Ben bu anlamda direkt \"hedef kitle\" değilim.. Bir sefer de denk gelirse kokteyllerini denemek isterim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/capri-adasindan-notlar.html\" ", "text": "Amalfi Kıyılarına kadar gelmişken Capri'yi görmeden olmaz dedik, bir günümüzü Capri'ye ayırdık ve tekneye atladık!.. Capri Adası'na Napoli'nin merkezinden kalkan tekneler ile direkt ulaşmak mümkün.. Napoli Porta di Massa'dan kalkan feribotlarla ortalama 1 saatte ulaşabilirsiniz.. Detaylı bilgiyi ve bileti Caremar şirketinden alabilirsiniz. Biz bölge olarak Amalfi Kıyıları'nda olduğumuz için buradan ulaşıyoruz.. Capri'ye Positano'dan, Sorrento'dan, Amalfi'den ve Minori'den direkt ulaşım var. Özellikle Alicost tekneleri Amalfi'den Capri'ye gidiş dönüş günlük turlar düzenliyor. Sabah ilk tekne ile gidip akşam da son tekne ile dönerseniz orada geçirecek epey zaman oluyor. Tekne turlarına bir gün önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var; talep yoğun.. Bizim tercih ettiğimiz Capri De Luxe ise direkt Minori'den kalkıyor. Bilet ücreti gidiş dönüş 35 +1,5 Capri liman vergisi şeklinde. Alicost'tan bir farkı giderken mini Capri turunun da dahil olması. Önce adanın diğer tarafına gidip birkaç Grotta (mağara önünden geçiyor, sonra Capri'nin bilinen en önemli sembolleri Faraglioni'leri gösteriyor ve hatta tekne içinden geçiyor!. Sonra Marina Piccola'yı da gösterip asıl varış noktası Capri Marina Grande'de sizi indiriyor. Bu tekneye Amalfi'den de dahil olabiliyorsunuz ki, biz dönüşte Amalfi duarğında inip akşamı orada geçirdik.. Capri büyük bir ada ve asıl yerleşim alanları tepelerde. Bu sebeple merkezdeki Piazzetta'ya ulaşmak için funiküler'e binmek gerekiyor. Teknelerden indiğiniz yerden sağa doğru yöneldiğinizde ileride Funiküleri göreceksiniz. Burası daima çok kalabalık. Ancak binme telaşına düşmeden önce funikülerin karşı çaprazındaki gişeden bilet almak gerekli. Tek yön füniküler bileti 1.80 . 10 dakika içinde tepeye ulaşıyorsunuz. Capri'nin öne çıkan görülecek yerleri füniküler ile varılan Capri-Citta Vecchia, daha çok yerleşim alanı olan Anacapri, suyun içindeki dramatik kayalıklar Faraglioni, en güzel manzarayı sunan ve telesiyej ile çıkılan Monte Solaro, ışık yansımaları ile suyu masmavi görünenen Grotta Azzurra, plajların da olduğu Marina Piccola ve Grande.. Grotta Azzurro'ya giden ve yaklaşık 2 saat süren tekne turları var ama biz kısıtlı vaktimizi buna harcamadık. Engin Capri manzarası için de Via Caposcuro'daki telesiyej ile Monte Solaro'ya 12 'ya çıkılıyor. Via Tragara sizi güzel, masmavi manzaralar eşliğinde Faraglioni manzarasına ulaştırıyor. Vakti olanlar buradan kayaların oraya bie inebilir. Via Vittorio Emmanuelle ve Via Camerelle. Capri'nin ana alışveriş caddeleri; bir sayfiye adasından beklenmeyecek derecede lüks mağaza barındırıyor olmaları hayret verici. Asıl güzel sokaklar ise Piazzetta'dan itibaren başlayan daracık eski şehir sokakları. İllginç dükkanlar ve fotoğraf kareleri ile Capri'nin ruhu buralarda.. Minik bir mola için Piazzetta'daki Gran Caffe'de oturup meydan ve Chiesa San Stefano'ya karşı aperitivo yapılabilir ya da 1946'dan beri hizmet veren Da Alberto'da banko üzerinde hızlı bir tatlı-kahve molası verilebilir. Dondurmanın Capri adresi de Gelateria Buonocore. Ayrıca granitacılarda bu buzlu içeceğin limoncellolu çeşitleri de var.. Capri'de öğle yemeği için tercihimiz eski merkezdeki Ristorante Aurora. Oldukça şık bir yer. Bütün tabaklarını çalmak istediğim bir diğer adres. Çok hafif bir yemek yememize karşımn tüm seyahat boyunca bir öğle yemeğine ödediğimiz en yüksek bedeli ödüyoruz. Bir şişe şu, iki kadeh beyaz ve iki Caprese salata için 81 bence kendi çapında bir rekor sayılabilir!.. Ama gerçek şu ki zaten Capri çok pahalı bir ada; bunu her adımda hissediyorsunuz. Defterime not aldığım diğer iki adres Da Paolino ya da Ristorante Buca di Bacco'nun da farklı olduğunu düşünmüyorum. Denize girmek için ise biliyorum ki en güzeli tekne ile koy koy Capri'yi gezmek ama bir günlük bir ziyarette buna çok da imkan yok. Onun için \"Capri'de yüzmüşlüğümüz var\" diye bir anımız olsun isteyerek Marina Grande'deki ilk plaj tesisi Bagni Le Ondine'den girdik denize. Suyun rengi nefis.. elbette kalabalık.. Son olarak birer limonlu granita içip birkaç hediyelik eşya aldıktan sonra dönüş yoluna hazırız.. Capri için burada konaklamak lazım, gece bir başka güzel oluyor deniliyor.. Muhakkak öyledir ama böyle kısa bir ziyaret de biraz olsun fikir sahibi olmaya yetiyor.. Uzak ihtimal ama belki bir gün Napoli'den atlayıp geliveririz tekrar.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/caya-dair.html\" ", "text": "Son bir yıldır kahveye karşı intoleransım nedeniyle çay ile de daha iyi geçinir oldum. Türk çayını sadece kahvaltıda diğer bitki çaylarını da gün içinde farklı saatlerde tüketmeye ve böylece kahve tüketimimi daha aza indirmeye çalışıyorum. Seyahatlerimden birçok çay topluyorum. Münih'ten ve Moskova'dan nefis çaylar aldım. Kusmi Tea ve onun organik alternatifi LOV Tea de valizimde daima kendine yer bulan çaylar. Yerliler arasından da Melez Tea'nin karışımlarını çok başarılı buluyorum. Adrese teslim güzel çay karışımları ve temasına göre yanında da küçük hediyeleri var. Tüm bunların yanısıra Dem'de çay içmeyi Arnavutköy'e gittikçe de Chado Tea'de bir fincan çay içip kavanozları koklamayı seviyorum. Chado'ya yaptığım son ziyarette ev için çay alırken garip bir şey öğrendim. Daha doğrusu normalmiş ama ben ilk kez duydum sanırım. Dükkanın sevimli görevlisi demlediğimiz çayın kullnılmış yapraklarını atmayıp tekrar demleme yapabileceğimizi söyledi!. Ben kendisine uzaylı gibi bakmış olabilirim ama o söylediğinden oldukça emin olarak tekrar etti. \"Bu çaylara yazık, gerçekten bir çayı üç demleme için rahatça kullanabilirsiniz\" dedi.. Kabullenmem zor olacak ama deneyeceğim. Zaten çayları direkt demliğe atmıyor şu ince süzen çay poşetlerine dolduruyorum. Bu tip poşetler Rossmann mağazalarında iki boy olarak satılıyor; ben devamlı oradan alıyorum. Bir porsiyonu poşete doldurup demliğin içine yerleştiriyor ve üzerine taze kaynamış su ekleyip demlenme süresini bekliyorum. İşte şimdi bu poşeti olduğu gibi saklayıp ikinci çayı demlemeyi deneyeceğim; bakalım nasıl olacak.. Şu günlerde en sevdiğim çaylar Chado'nun Mavi Çiçekli Earl Grey çayı ve Milk Oolong çayı. Milk Oolong için fırınlanarak yeşil ile siyah çay arası bir kıvame getirilen çaylar süt buharı ile aromalandırılıyormuş. Nefis bir yanık süt kokusu var bu çayda; çok beğeniyorum.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cenovadan-taze-gezi-notlari.html\" ", "text": "Neden taze, çünkü Cenova'daki küçük otel odamdan, şehirdeki son gecemden taze taze yazılıyor. Detaylı notlar dönüşte.. Şimdilik kısa kısa notlar var.. Liman şehirlerini hep sevmişimdir. Cenova'yı da sevdim. Sıcak, samimi, gösterişsiz bir şehir. Napoli ve hatta Marsilya'yı andırıyor bana... o zaman daha çok seviyorum. Aşk yok.. ama zaman güzel geçiyor.. mutluyum.. Douce Patisserie Palazzo Ducale'nin bulunduğu meydanın köşesindeki popüler bir uğrak noktası. İlk molada Genova denince ilk akla gelen Foccacia ve Ligurya bölge şarabı var. Avrupa'da 'tarihi şehir merkezi\" en büyük şehir olarak bilinen Cenova'nın ultra dar sokakları, geçitleri ve onların açıldığı minik meydanları var. Yürümek gayet keyifli. Gelmeden önce hazırladığım listenin önemli isimlerinden kahve dükkanı/pastane -ki Cenova'da hep böyle, ikisi bir arada- Fratelli Klainguti. Kasasından avizesine tarihi eser konumundaki kafe şehrin tipik kahve duraklarından. Ayaküstü kahve servisi işte bu kadar zarif. Espresso 1 EUR ve oldukça leziz. Libreria Evoluzione sanırım şimdiye dek gördüğüm en ilginç dükkanlardan biri. Saray olarak rahatlıkla kullanılabilecek tarihi bir Via Garibaldi binasında antika eşyalar, kitaplar ve plaklar bir arada ikamet ediyor. Bize de girip karıştırmak, hayran olmak, birkaç plakla çıkmak kalıyor.. Cenova'nın bu şık karşılamasını hiç unutmayacağım sanırım.. Palazzo Rossa ve Palazzo Bianca'ya da evsahipliği yapan şık cadde Via Garibaldi'den klasik müzik tınıları yükseliyor. Karşımıza çıkan bir düğün ekibi şehirle tanışmamıza büyük hoşluk katıyor.. Her şehirde tüm yolların çıktığı büyük bir meydan vardır ya, işte o görev Cenova'da Piazza de Ferrari'nin. Fıskiyelerden fışkıran pembe sularının suyu ta uzaklardan duyulurken onun çevresini saran yüzlerce insan bu meydana canlılık katıyor. Mercato Orientale mutlaka uğranılması gereken bir pazar yeri. Çünkü pazar yerleri şehrin insanlarını, yeme içme alışkanlıklarını anlamak adına neredeyse müze kıvamında yerler. Sabah saatlerinde yaptığımız bu ziyaret çok güzeldi. Mantarları çerçeveleyip duvara asmak, alışveriş yapan tatlı teyzelerin peşine takılıp evlerinde misafir olmak istedim. İlk akşam yemeğimiz pek de akşam yemeği sayılmazdı. İtalya alışkanlıklarımız doğrultusunda bir şişe bölge şarabı ve şarküteri ile keyif yapabileceğimiz en iyi adreslerden birini seçtik. Taggiou beklentilerimizi fazlasıyla karşıladı. Maslarının kendisi kesme tahtası şeklinde mekanda harika şarküteri ürünlerinin yanısıra birçok Liguria atıştırmalığını da denedik. Turiste pek alışkın olmadıklarından hazır bulmuşken ikramda da gayet cömert davrandılar.. Kapanışı anneanne tatlısı torta di nonno ile yaparak bu leziz yemeği 33 hesapla kapattık!.. Pasticceria Panarello Otelimize yakınlığı sayesinde her sabah bu güzel pastenede italyan stili ayaküstü kahvaltı keyfimizi yaşadık. Hergün bir başka nefis cornetto çörek, yanında da tarçınlı cappuccino ile yerel ruhun tadına vardık. Son kahvaltıda yediğim krema dolgulu panarello tatlılarını unutmak zor olacak. Şehrin önemli yemek duraklarından biri kabul ettiğim bir diğer adres de Zena Zuena. Pizza başta olmak üzere karbonhidrat koması için çok doğru adres. Pesto soslu pizzalarından ve tezgahtaki yerel tatlardan mutlaka denenmeli.. Utanmasam buradan un alın bile diyeceğim!.. Genova'da daha doğrusu Liguria bölgesinde yoğun olarak kızartma yiyecek tüketimi var. Deniz mahsulleri, çeşit çeşit sebze kroket, nohut unundan yapılan ve patates kızartmasına benzeyen panissa en sık en popüler kızartmalar. Bir de nohut unundan yapılan meşhur farinata.. Işte bunları yemek için porto antico civarında rastgele bir yer seçeceğiniz gibi en meşhur iki adresi de deneyebilirsiniz. Biz öyle yaptık. Antica Sciamadda ve Sa Pesta en meşhur olanlar.. Şehrin modern hayatını temsil eden Via XX Settembre çevresindeki sokaklarda karşımıza çıkan bu kafenin ismine bayıldım. Soul Hate. Pasricceria Liquoreria Marescotti di Cavo. Şehrin en eski pastanelerinden. Ama pastane ürünlerinden de ünlü olan Aperitivo saatinde sundukları meşhur içkileri il Marescotto. Yanındaki nefis atıştırmalıkları ve köşesine konumlandığı hareketli sokağın cıvıltısı ile şehrin unutulmaz deneyimlerinden biri oldu. Brignole civarının küçük dükkan ve lokantalar ile dolu sokaklarından Via Galata üzerindeki tarihi pastane Tagliafico yine kahvesini içmeye menun olduğum adreslerden.. Meşhur pesto soslu makarnayı hakkını vererek yapan yerler arasında il Genovese'yi seçmiş olsak da açık olduğu akşama denk gelemeyince listemdeki alternatif restoranlardan Retro'ya kapağı attık. Daha salaş bir \"retro\" beklerken son derece hoş bir melan ile karşılaştık. geleneksel pestolu makarna deli güzeldi... ama öncesindeki Mozarella e meloni de unutulmamalı. Mekanın en ilginç detaylarından biri supla yerine plak kullanılması ve menülerin plak kapakları içinde olmasıydı. Kıyıdan limana doğru dönüp limanın sol tarafını baz alırsanız liman boyu birçok kafe, bar ve restoran var yan yana.. Rossopomodoro gibi italya'da Türkler tarafından pek sevilen büyük bir zincirin şubesi ve hemen yanındaki biraevi ilk göze çarpanlar. Bu şeridin de daha solunda; eski sokaklar arasında daha salaş ve yerel birçok trattoria var. Antica Osteria di Vico Palla açık gününü yakalayamadığımız için içimde uktedir. Neyse ki limanda gün batımı pek keyifli.. onunla düzeltiyoruz moralimizi.. Yine liman şeridindeki Eataly'ye de uğramadan duramıyoruz. Antico Forno della Casana: Foccacia aslen bu bölgenin ekmeği. Binbir türlüsü yapılıyor. En iyi yapan fırınlardan biri olan Casana'da yediğimiz soğanlı Roma'daki patetesli pizzam ile yarışır tattaydı. Meşh ur kızartmacı ve Farinatacıları ararken Sa Pesta'nın tam karşısında bulduğumuz Kowalski akşam programları için rahat ve keyifli adreslerden.. Hazır akşam planlarından bahsetmişken Piazza dell'Erbe, Via San Bernardo ve Via Augustino'dan da bahsetmeden konuyu kapatmayalım. Kalabalık, gençlik, enerji tam da bu sokaklarda!. Cenova'da Pazar günü yerellerin havasına uyarak hoop diye kaçtığımız Camogli ve sonrasında gittiğimiz Portofino başka bir yazının konusu. Ama şunu net olarak söylemeliyim ki, ruhuma iyi gelen Portofino'dan çok, sıcak ve neşeli Camogli oldu.. Şimdilik Cenova'dan haberler bu kadar.. döner dönmez devamı gelecek.. :) Keşke onu valizime koyup yanımda getirebilseydim!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cezayirde-ogle-bulusmasi.html\" ", "text": "Bu Cumartesi epey kalabalık bir ekip Cezayir Private Room'da buluşup yeni Bistronomi menüsünü denedik. 1900'leri başında İtalyan İşçi Cemiyeti üyelerinin çocukları için okul olarak inşa edilen bu binaya zaten oldum olası bayılırım. Zarif merdivenleri, zemin çinileri, yüksek tavanları ve o huzurlu bahçesi ile çok sevdiğimiz mekana böyle bir vesile ile çok sevdiğimiz dostlarla toplanmak ve keyifli bir Cumartesi geçirmek de harika oldu. Cezayir'in özellikle küçük davetler için tahsis ettiği bir \"Private Room\"u var. Bizim öğle yemeğimiz de bu özel salonda gerçekleşti. Ortadaki uzun masaya kurulduk, önce Şef Fırat Yanardağ'dan menüyü dinledik sonra da yeni menüden örnekler tattık. Bistronomi son dönemde popüler olan, Bistro ile Gastronomi kelimelerinin birleşiminden türeyen bir akım. Rahat bir dekorasyonda kaliteli yiyeceklerin sunulmasını; Fransız mutfağının incelikleri ile dünya mutfağından örneklerin buluşmasını temsil ediyor. Buradan yola çıkarak hazırlanan menüden önce Steak Tartar, Keçi Roll, Ördek Empanada, Yufkalı Karides gibi başlangıçlar ile şarküteri ve peynir tabakları tattık. Başlangıç ve mezelerde Rakı Tepsisi adlı küçük meze sunumunu çok sevimli buldum. Bunun dışında Ördek Empanada ve Steak Tartar beğendiğim başlangıçlardı.. Ardından salataları, sonra da ana yemekleri denedik.. Osso Buco, Deniz Mahsullu Paella, Limonlu Minekop Buğulama, Cezayir Şiş Kebap, Cezayir Burger, İncikli Safranlı Risotto ve Cezayir Çıtır Mantı.. Bakalım Milano'daki kadar güzel mi diye şüphe ile tattığım Osso Buca daha farklı ama oldukça başarılı bir yorumdu. İncikli Safranlı Risotto ise beni tadı ile mutlu eden bir diğer ana yemek.. Sanırım bu iki tabak, et sevenleri memnun edecektir. Günün sonunda, bu kadar güzel dokuda bir binada, özenle hazırlanmış bir masa etrafında şen kahkahalar ve keyifli sohbet için güzel insanlarla toplanmak güzel şey.. Sık sık yapmak lazım.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ciniler-ve-konaklar-sehri-kutahya-gezi-notlari.html\" ", "text": "Bir dergide rastladığımız gezi yazısını gördüğümüzden beri Kütahya merak listemizdeydi.. Konakları, yemekleri, tarihi ve antik hazineleri ile ilgimizi çeken şehri nihayet geçtiğimiz haftasonu ziyaret ettik. Çok ilginçtir ki, Kütahyalılar bile bu ziyarete şaşırıp \"burada bir şey yok, geri dön!\" diye şakalar yaptılar!.. Oysa bilmiyorlar ki benim özellikle bu \"orada görecek bir şey yok, yapacak bir şey yok\" denen yerlere karşı ayrı bir zaafım var!. Her yerin kendine göre gizli cevherleri olduğuna inanıyorum.. yeter ki biz onları keşfetmek için istekli olalım.. Bu düşüncemde ısrarlı olmanın haklılığını bir kez daha yaşadım.. Kütahya tam da düşündüğümüz gibi kültürel anlamda zengin bir şehir çıktı ve şehirde geçirdiğimiz iki gün harika geçti! Ve hatta \"bir şey yok\" denen Kütahya'ya iki gün yetmedi!.. Biz bu seyahati gerçekleştirirken özellikle instagram'dan takip eden ve Kütahya'yı görmek için sabırsızlanan pek çok kişi olduğunu biliyorum.. Ben de herkesin bu kadar keyifle gezebilmesi için defterimdeki tüm notları paylaşmaya başlıyorum.. Kütahya'ya araba ile gitmek yaklaşık 4 saat.. Uçak ile Zafer Bölgesel Havalimanı'ndan ya da otobüs ve tren ile de gidebiliyorsunuz.. Biz katılacağımız #SatrançFinalleri organizasyonun saatlerini de göz önünde bulundurarak Uçak ile gidip Kütahya yeni otogardan otobüs ile döndük ki bu da en az 5 saat sürüyor.. Şehir içinde hiç ulaşım kullanmadık; şehir merkezi oldukça küçük, yürümeyi seviyorsanız her yere yürüyerek ulaşabiliyorsunuz.. Konaklama için Atatürk Bulvarı'nın başlangıcında bulunan oldukça merkezi Hilton Garden Inn'i tercih ettik. Buradan her yere yürüyebilir, geç saatlere kadar çevrede aradığınız herşeyi bulabilirsiniz.. Otelin konfor ve olanakları gayet yeterli.. İlk olarak Çini Vazo ve Tarihi Saat Kulesi'nin olduğu meydandan başlayabilirsiniz.. Fıskiyeli çini vazo şehrin fotografik sembollerinden biri.. Arkeoloji Müzesi/Vacidiye Medresesi şimdilerde Arkeoloji müzesi olarak hizmet veriyor.. Küçük ama içinde barındırdıkları açısından oldukça zengin bir müze.. En önemli eser Çavdarhisar'daki antik kentten getirilen Amazonlar Lahdi.. Müzeye giriş ücreti 5 TL. Müzekart geçerli.. Çini Müzesi / II. Yakup Külliyesi olarak yapılan tarihi bina şimdi Çini Müzesi olarak kullanılıyor ve II. Yakup'uın sandukası da müze içinde bulunuyor.. Kütahya çinilerinin güzel örneklerini görebileceğiniz müzede en sevdiğim eserlerden biri çehresi Gençliğe Hitabe'den oluşturulan Atatürk portresi oldu.. Müzeyi ziyaretinizde tarihteki ilk toplu iş sözleşmesi olan\"Fincancılar Anlaşması\"nım duvarda çerçevelenmiş metnini okumayı unutmayın!. Bu müzeye de giriş 5 TL. ve Müzekart geçerli. Aizanoi Antik Kenti / Dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı, dünyanın ilk borsası gibi çok önemli yapıları barındıran Çavdarhisar'daki Aizanoi Antik Kenti'nin geçmişi 5000 yıla dayanıyor.. Nüfusu Roma döneminde 100 bini aşan kent aslında başlıbaşına bir ziyaret planlamayı hak edecek kadar önemli.. Bulunduğumuz günlerde şiddetli yağış olduğu için ziyaret edemedik ama ben bir gün mutlaka bu antik kenti ziyaret etmek istiyorum.. Germiyan Sokağı ve Konaklar / Şehrin en ünlü ve en fotografik sokağında restore edilip turizme açılmış konaklar yan yana sıralanıyor.. Ispartalılar Konağı, Germiyan Konağı, Lalezer ve Hanedan ziyaret edip içini gezebileceğiniz konaklar.. Konaklar şahana! Ancak.. Ne yazık ki işletme anlayışı olarak pek titizlik gösterilmediğini düşünmüyorum.. Sadece içlerini gezip birşeyler içmek ve sokakta güzel fotoğraflar çekmek için uğrayabilirsiniz.. Burayı bu konaklara yakışan şekilde fonda klasik Türk tınıları, kütahya çinisi tabaklar ve bölge mutfağının iyi yemekleri ile hayal ediyorum da, öyle olabilse muhteşem olurdu.. Ancak ne yazık ki, çeşitli kutlamalar için kiralanan, içeride org ile yüksek ses müzik çalınan ve hijyenden yoksun, bölge mutfağının kötü örneklerini bulabileceğiniz yerlere dönüşmüş.. Bu eleştirimi yukarıdaki hayalimle birlikte değişip güzelleşmesi umuduyla buraya bırakıyorum.. Yine de bu sokakta yürümek çok güzel.. Macar Evi/ Macar Devlet adamı Kossouth, 1849-51 arasında Osmanlı himayesinde 2 yıl Kütahya'daki bu evde yaşamış.. Evin konumu ve yapısı harika.. İçindeki eşyalar olduğu gibi korunup sergileniyor.. Ziyaret ücretsiz. Ayrıca başta Ulu Cami civarı olmak üzere şehrin sokaklarında yürüdükçe daha pek çok konak gözünüze çarpacak.. Çoğu oldukça bakımsız, hatta ne yazık ki birçokları yokolma tehlikesi ile karşı karşıya.. Biz mümkün olduğu kadar fazla sokaktan geçip bu viran ama güzelim konaklara doya doya baktık.. Kimi zaman bir çeşmedeki, kimi zaman bir evin detayındaki Kütahya çinilerine dokunduk, geçmişe kulak verdik.. Hisar ve Hıdırlık Tepesi / Eğer şehirlere tepeden bakmayı sevenlerdenseniz kaleye çıkıp tüm şehri görebilirsiniz.. Balıklı Tekkesi yakın zaman önce kütüphaneye dönüştürülmüş.. Yağmur yağmaya başlayınca içinde biraz zaman geçirip şehrin mimari hazinelerinden birin daha keşfetmiş olduk.. Kitap&Kahve ise sadece bir kitap dükkanı ama sıradan bir yer olmadığı için gezilecek yerler arasında ona da yer vermek istedim.. İlk bakışta ara sokakta normal bir kitabevi gibi görünen dükkanın özel bir \"okuma bahçesi\" var. Buraya sadece kitap ile girebiliyorsunuz.. Telefon karıştırmak, dergi okumak ya da ders çalışmak yok!. Sadece kitap okumak var.. Kahve de onların ikramı!.. Daha önce hiçbir yerde rastlamadığım bu orijinal dükkanın üst katta da harika bir kışlık kütüphanesi var ama sahibi gelenlerin sıradan kitap/cafe konsepti ile karıştırılmasından rahatsız olduğu için şimdilik kapalı.. Burası gerçek kitapseverler için tam bir cennet!. Ayrıca burada yaşayanlar için kitaplara daha ekonomik ulaşmalarını ve daha çok okuyabilmelerini sağlayan bir üyelik sistemleri var.. Bravo diyorum!. Gitmeden önce araştırmalarım sırasında Kütahya mutfağına dair Cimcik, Sini mantısı, Tirit, Sıkıcık Çorbası, Haşhaşlı Gözleme, Haşhaşlı Pide, İncir Uyutması, Dolamber Böreği, Tosunum, Ağzı Açık, Küp Kebabı, Göveç yemek isimleri ile karşılaştım.. Ne yazık ki bu yemeklerin iyilerinin ancak evlerde yemeniz mümkün.. Germiyan Sokağı'ndaki tarihi konaklarda da bu yemekleri yapıp turistlere sunuyorlar ama kendi tecrübelerim bunun çok da iyi bir fikir olmadığını söylüyor.. Ne yazık ki Germiyan Konağı'nda tatma şansı bulduğumuz yemeklerden güveç haricinde hiçbirini lezzet ve hijyen anlamında yeterli bulmadık.. Ancak merkez dışına çıkıp ilçelere giderseniz göveç için güzel alternatifler var; ben Bereket Göveç Salonu'nu not almıştım.. Küle gömülmüş patates ve göveç.. Daha sonra Kütahyalılardan başka iyi öneriler de geldi: Tavşanlı'da İkram Göveç ve en eski olan Çete... Bunları not edin; biz vakit bulup gidemedik ama merkezede tadacaklarınıza göre çok daha iyi olacaklarına eminim.. Mülayimoğulları çok güzel döner ve İskender kebap yapıyor.. Çarşı içindeki 43 Nefis Köfte ve Çınar Köfte iyi alternatifler.. Ayrıca güzel irmik helvası ve kaymaklı kabak tatlısı da var!. Karavan'da haşhaşlı gözleme yemek bir Kütahya klasiği.. En güzel şubesi ise Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Tarihi Küçük Hamam şubesi. Bir de ketçap ve marul koyulan \"yaren\" versiyonu varmış ama benim onu tatmak pek içimden gelmedi; belki siz denemek istersiniz.. Sevgi yolu üzerinde Benli Simit Fırını \"sıcak simit\"i ile epey meşhur.. Tercihen simiti alıp Ulucami meydanında çay evlerinde yemek daha lokal ve keyifli.. Eski Neşe Fırını yine çok heyecanla kaydettiğim bir adresti.. İlk orijinal şubesini bulup gittik, haşhaşlı pidemizi aldık; istanbul yolunda otobüste afiyetle yedik.. Haşhaşlı pide için bir de Mithatpaşa Caddesi'ndeki Osmanlı Fırını önerilmişti ama oraya gitmeye fırsatımız olmadı.. Siyah inci Pastanesi şehrin en kıymetli adreslerinden.. Sevgi yolundaki ve Hilton'un yanındaki şubelerine gittik.. Hilton yanındaki daha şık.. Profiterolü gerçekten çok güzel, mutlaka tatmalısınız.. Ayrıca biz her geçişte uğrayıp Türk kahvemizi de bu pastanede içtik, hep çok lezzetliydi.. Eğer dondurma seviyorsanız özellikle denemeniz gereken iki çeşit dondurma var: Kavunlu ve tahinli. Penguen ya da Roma Dondurmacısı'nda deneyebilirsiniz. Kütahya Çinileri \"Ateşte Açan Çiçekler\" olarak tanımlanıyor.. Osmanlı döneminde çinicilik İznik ve Kütahya'da oldukça gelişiyor.. İznik saraya yakın olduğu için daha çok saray için üretim yaparken Kütahya daha çok halkın kullanımına uygun çiniler üretiyor.. Bu ikisi arasındaki belirgin fark desen ve formlarda da kendini belli ediyor.. Kütahya Çini Müzesi'nde en güzel örneklerini görmek mümkün.. Ayrıca İstanbul'daki Pera Müzesi'nde de Kütahya Çiniciliği'nin parlak yıllarına ait eserleri daimi olarak sergileniyor.. Kütahya çinisine bambaşka bir boyut getiren Sıktı Usta ve İznik Çinisi'ni yaşatmak üzere güncel yorumlar katan Mehmet Gürsoy.. Her ikisinin de Unesco tarafından Çini Sanatı Yaşayan İnsan Hazinesi ünvanı var.. Her iki ustanın da meşhur Germiyan sokağındaki konaklar arasında atölye/dükkanları bulunuyor.. Sıtkı Usta'nın vefatından sonra işlerini kızı Nida Olçar devralmış.. Altında Sıtkı II imzası bulunan eserler ustanın öğrencisi ve kızı tarafından üretildiğini gösteriyor.. Eğer imza sadece \"Sıtkı\" ise eser epey kıymetli demektir!. Kütahya çinicilikte artık \"mektepli\" ustalar da yetiştirme yolunda.. Dumlupınar Üniversitesi'nde ve Endüstri Meslek Lisesi'nde Çini ve Seramik bölümleri var.. Çini herhangi bir şey almadan asla dönmeyin. Sıtkı Usta, Alopaşalı, Mehmet Gürsoy iyi ve kaliteli üst kalitede örnekler.. Ama farklı dükkanlarda daha uygun hediyelik ve hatıra eşyalar bulmak mümkün.. Bunun dışında Güral Porselen ve Kütahya porselen her köşede karşınıza çıkacak.. Saman Pazarı'nda Helvacı Hakkı ve Helvacı Sabri'den helvanın iyisini alabilirsiniz.. Ayrıca yerel bir öneri burada haşhaş çektirip evde üzüm pekmezi ile karıştırırsam harika bir kahvaltılık olacağını söyledi bana.. Tavşanlı'nın leblebisi çok meşhur. Tavşanlı'da Çavdaroğlu ve Karagöz'den alınırmış ama merkezde de çarşı içindeki yemişçilerden leblebi alabilirsiniz.. üstelik türlü çeşidi var!. Ulucami'nin orada birkaç eskici dükkanı var.. Çok beklentili olmayın ama bu cıvıltılı sokakta yürümek güzel.. Şehrin tarihi 3 bin yıl öncesine dayanıyor.. Kütahyanın Osmanlı'ya Germiyanoğulları Beyliği tarafından \"çeyiz\" olarak verildiğini duymuş muydunuz? Süleyman Şah kızını Osmanlı şehzadesine verince Kütahya, Simav, Emed ve Tavşanlı'yı da Devlet Hatun'un çeyizi olarak Osmanlı'ya veriyor! Kütahya aynı zamanda kaplıcalar şehri.. Yoncalı Kaplıcaları epey meşhur.. Ayrıca Frig Vadisi'nde doğa yürüyüşleri ve kuş gözlemi pek çok doğaseverin ilgi odağında.. Kütahya'yı 360Kütahya projesi sayesinde interaktif olarak gezebilirsiniz. Evliya Çelebi Kütahyalı.. Atatürk Bulvarı'nda ilk onun anıtı karşılayacak sizi.. Şehrin içinde bir de Müze-evi var.. Ezop'un Masalları'nı biliriz; işte o Ezop da Kütahyalı! \"Şu dünyada insanın öğrenmesi gereken o denli çok şey var ki!\" İçi türlü hazinelerle dolu şu küçücük şehirde geçirdiğimiz zaman ve öğrendiklerimiz bu sözü gerçekten de kanıtlamıyor mu? Umarım siz de gider ve keşfetmeye değer güzel şeyler bulursunuz Kütahya'da.. Merhaba, Eskişehir'de oturup Kütahya'yı hep arka plana atanlardandık. Bu haftasonu gidelim ya dur bir araştırayım dedim size denk geldim. Harika bir anlatım olmuş resmen heveslendim :) Teşekkürler. Harika! Umarım siz de en az bizim kadar keyifle gezersiniz.. Sevgiler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cinque-terre-defterimden-notlar.html\" ", "text": "Kendi defterimde topladığım ve Cinque Terre seyahatinizi kolaylaştıracağına inandığım kısa ve net notları buraya aktarıyorum. Köyler La Spezia'dan sola doğru Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza ve Monterosso al Mare olarak sıralanıyor. Tren ya da yürüyüş yolları ile köyler arası ulaşım mümkün. Hava şartları ve heyelan nedeni ile yürüyüş yolları kapalı ya da tehlikeli olabiliyor ki, bize böyle bir dönem denk geldi. Siz de bu konuda hazırlıklı olun. -Tren ile ulaşımda Cinque Terre kart kullanmak avantajlı. Günlük 12, iki günlük kart 23 . Kart ücretine La Spezia-Levanto arasında sınırsız tren ulaşımı, milli park alanında trekking bedeli, tuvalet kullanımı, 5terre WiFi, Corniglia'da otobüs ile merkeze varış gibi hizmetler dahil. Ancak hemen söylemeliyim WiFi çok da güçlü değil.. -Tren kullanırken bineceğiniz peronu belirlerken yukarıda verdiğim köy sıralamasını kullanabilirsiniz. İstasyonlardaki ekranlarda trenin nereden geldiği ve ne yönde gittiği yazıyor, buna göre doğru peronda bekleyebilirsiniz. -Köyler arası tren ile en fazla 5'er dakika; yani iyi bir plan ile bir günde tümünü görmek mümkün. -Yürüyüş rotalarını kullanarak köyler arası ulaşım süreleri: Vernazza-Monterosso arası yine 1 saat 30 dakika. 5terre ofisinden edineceğiniz harita ve broşürler ile yürüyüş yollarının zorluk ve teçhizat bilgilerini öğrenebilirsiniz. Konaklama için birçok kişi daha ekonomik olan La Spezia'yı tercih etse de bence buranın ruhunu yakalamak için mutlaka köylerde kalmak lazım. Fiyatlar çok da yüksek değil ama oda konforları ve valiz taşıma kısmı biraz sıkıntılı. -Biz konaklama için Riomaggiore'de küçük bir oteli tercih ettik. Gittiğiniz otel sizi bambaşka bir sokakta başka bir binaya yönlendirirse paniklemeyin; burada genel olarak sistem bu şekilde işliyor. -Yeme içme tahmin edildiği kadar pahalı değil; her bütçeye uygun yiyecek var. Külahta kızartma, pizza, foccacia, makarna ile başlayıp taptaze ve gösterişli deniz mahsullerine uzanan tabaklar var.. Köyler arasında yürünmese bile her köyden yürüyüş yollarına doğru yönelip ilk 700-800 mt. yi gitmek şart bence. Çünkü her köyün en güzel manzarası uzaktan bakınca ortaya çıkıyor. En güzel manzaralar için biraz zahmet lütfen!.. Bir de bu yürüyüşlerde etrafınızdaki ağaçları es geçmemenizi öneririm. Dalında portakal, mandalina, en çok da limon görmek de eğlenceli. Gün batımlarında atıştırmalık pizza, meyve vs. Paket yaptırıp bir şişe de ucuz şarap açtırıp plastik bardak ile manzaranın güzel olduğu tepeler yönelmek Cinque Terre adetlerinden. Mutlaka yapılsın. Gün batımında Riomaggiore'de yaşadığımız bu deneyim en unutulmaz anlardan.. -Tren ile gezerken yoğun kalabalıklardan kaçmak için bir püf: Köyleri sıralı değil, karışık gezin. 1, 3, 5, 4, 2,... gibi.. Yeme içme, yüzme gibi ihtiyaçlara göre dilediğiniz karışımı oluşturun. -Riomaggiore, Manarola ve Monterosso benim en beğendiğim köyler. -Riomaggiore'de karışık deniz mahsulu kızartmacılar çok revaçta, gezerken mutlaka bir külah alıp tadılmalı. Tazelik ve fiyat şaşırtıcı. Siamo Fritti bunun için doğru adreslerden. -Manarola çok sevimli bir balıkçı köyü. Uzaktan manzarası da oldukça güzel. Burada dondurma yemeli.. Yemek için de samimi Trattoria La Scogliera tercih edilebilir. Defterime not aldığım ama denemediğim bir diğer alternatif Trattoria dal Billy idi.. Marina Piccola da akşam güneş batarken bir şeyler içmek için tercih edilebilir. -Corniglia trenden indikten sonra zor 365 basamak ile çıkabileceğiniz ya da 5terre card bedeline dahil olarak istasyonun önünden otobüs ile ulaşabileceğiniz, merkezi tren istasyonuna uzak bir köy. Gitmeden en çok onu beğeneceğimi ummuştum ama pek beğenmedim. Harika deniz manzarası ve bir önceki köyü uzaktan görmek dışında çok sürprizli değil. Ben olsam gezmek için vaktim az ise bu köyü elerdim.. Sokakları içinde yürürken binaların dokusu diğer köylerden farklı olarak örme taş görünümlü ama köye uzaktan bakınca yine aynı renkli görüntü var.. -Vernazza en kalabalık köy olarak aklıma kazındı ama bu tamamen tesadüf olabilir. Vahşi kayalıkları, kayalık plajı, kalesi ve dar sokakları var. Ana caddesinde sağlı sollu bol bol hediyelik eşya dükkanı... Çok enteresan şeyler yok, her dükkanda benzer fiyatlı benzer ürünler.. Yine burada da birçok küçük pizza, foccacia dükkanı ve trattorialar var. Biz yemeği Monterosso'da planladığımız için ayaküstü bir mini pestolu pizza ile yetinip il Baretto'da da standart molamızı verdik. Ayaküstü Cafe normale ve sonrasında da yağmurlu sokağa karşı beyaz şarap.. il Baretto ilginç bir şekilde yerel ruhu hissettiğim yer oldu. Yarısı turistlerin doldurduğu trattoria olan mekanda bar bölümü tamamen lokal içkici amcalar ile doluydu. Biz de aralarına karışıverdik!.. Monterosso ise genel görünüm olarak en dağınık ve daha şehirleşmiş görünse de sokakları arasında yürürken en keyifli görünen köylerden biri. Buradaki dükkanlar bile çok daha farklı ve özel. Buradaki bir atölyeden bölgenin sembolü el yapımı bir balık aldık ki instagram fotoğraflarımda kendisini mutlaka göreceksiniz ilerleyen günlerde.. Monterosso'nun en büyük artısı plajları. İri kum va çakıl sahilinde yanyana birçok plaj tesisi ve bir de halk plajı var. Vaktiniz varsa burada mutlaka denize girmenizi öneririm; bu deneyim bölgeye dair güzel bir anınız olabilir.. Yemek için bana da instagram üzerinden önerilen La Belvedere diyorum, başka da birşey demiyorum. Kendisi Vedat Milör'ün de beğendiği bir mekanmış, sonradan öğrendim. Harika deniz mahsulleri ve balık tabaklarının sunulduğu restoranda biz önerileri değerlendirip Mürekkep balıklı risotto ve jumbo karides yedik. Yanında da vino di casa; yani mekanın şarabı. Bölgenin şarabı beyaz ve bu restoranın kendi şarabı da nefisti.. Yemekler çok taze ve lezzetliydi ama diğer masalarda gördüğüm muhteşem tabaklarda da aklım kaldı. Bu restoran muhakkak programınızda olmalı zira Cinque Terre gezisinin en akılda kalıcı yemeği burada yendi.. -Liguria bölgesinde bulunduğunuza göre nohut unundan farinata, kestane unundan makarna ve nefis pesto soslu yemekleri de deneyebilirsiniz. Limoncino yani limondan yapılan likör de güneyin Limoncello'suna cevap niteliğinde. Bölgeye özel bir diğer ritüel de Sciacchetra şarabı ve buna batırılarak yenen biscottiymiş ama ben fazla yemekten bunu denemeye fırsat bulamadım. -Son not yine trenler ile ilgili. Çok turistik olması nedeniyle özellikle istasyon ve trenlerde yankesicilere dikkat!. Turist kılığnda geziyorlar, bilet kontrolörleri özellikle uyarıyor.. 2016 Şubat Edit: 2015'te Cinque Terre'yi toplamda 2,5 milyon turist ziyaret etmiş. Bu durum orada yaşayan yerli halkı biraz rahatsız ettiği ve bu kadar çok turistin bölgenin doğasına zarar verdiği gerekçesi ile bu yıldan itibaren bölgeye gelecek turist sayısına kota konmuş. Yılda sadece 1,5 milyon turist kabul etmeye hazırlanan Cinque Terre'yi görmek istiyorsanız gitmeden önce http://www. parconazionale5terre. it sitesinden güncel bilgileri kontrol edip 5Terre Card almayı unutmayın!.. Merhaba, size Instagram 'da @oneperfectshot hesabımla yazmıştım. Cinque Terre bolgesinde hangi köyde kalmayı tavsiye edersiniz? Bir de, valizleri nerede bırakmayı? Manarola'da başlayıp, Riomaggiore'de bitirmeyi düşünüyoruz yolculuğu. O yüzden, planım, Riommaggiore'de bir otel bulmak ama valiz ve çantaları ne yapacağız bu durumda? Yanımızda mı taşıyacağız? Ne tavsiye edersiniz? Nerede kalalım? Bu bölgeye de, Santa Margherita'dan geleceğiz. Aslında yazının içinde de belirttiğim gibi köyler arası ulaşım çok kısa. Manarola ve Riomaggiore yan yana ve araları trenle 5 dakika.. Zaten köyler arası ulaşım için tren kullanmak durumundasınız. Pass kart alırsanız önce valizleri otele bırakır sonra köyler arası gezebilirsiniz. Ama valizle gezmek hiç iyi fikir değil.. Köylerde yollar inişli çıkışlı merdivenli ve tekrar uyarıyorum ki, bol hırsızlı.. Aman dikkatli olun.. Biz Riomaggiore'de kalmıştık ve memnun kalmıştık bu seçimden.. Umarım yardımcı olmuştur cevabım.. Tesekkürler, hızlı cevabınız için. Sanırım biz de Riomaggiore'de konaklayacağız. O zaman, bu durumda İlkönce Riomaggiore'ye gidip valizleri otele bırakmak sonra da geri dönüp diğer köyleri gezmek mantıklı. Peki siz hangi otelde kalmıştınız? Hatırlıyor musunuz? Kusura bakmayın. Çok soru sordum. Maalesef şu an tam olarak adını hatırlayamıyorum, Lisci olabilir.. ama zaten çok fazla alternatif olduğunu da sanmıyorum. Genellikle de bir resepsiyondan yönetilen köyün farklı yerlerine dağıtılmış odalar işletiyorlar, sistem böyle.. Sadece gece uyuyacak bir yer mantığı ile giderseniz hayal kırıklığı yaşamazsınız.. Yazınız haftaya yapacagimiz seyahat icin cok yararli olacak, bunun icin oncellikle tesekkurler! Belvedere, Monterosso köyünde, kime sorsanız gösterir :) Bize rezervasyon yaptırmamız önerilmişti çünkü gerçekten çok tercih edilen bir restoran. Ancak ben rezervasyon yaptırmayı hiç sevmem, beklemeyi göze alarak kalkan bir masanın yerine ikinci servis olarak oturmuştuk ama aylardan Ekim'di.. Haziran'da durum farklı olabilir. Isterseniz garantiye alın. Riomaggiore'de külahta deniz mahsülü kızartması yemeyi de unutmayın!. Sevgiler, iyi eğlenceler.. Çok teşekkür ederim. Yazınızı çok faydalı buldum okurken heyecanlandım :) 11 Eylül'de oralarda olacağım yazınızı rehber olarak aldım. İyi gezmeler. Harika! Zamanlamanız çok iyi, bence sonbahar o bölge için çok uygun.. Keyifli seyahatler şimdiden.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/coffeebreak-coffeetopia.html\" ", "text": "Bana önerilen Coffeetopia'yı yapılacaklar listemde fazla bekletmeden hemen test ettim. Bunun birinci nedeni önerinin kahve konusunda fikrine güvenilen kahvesever bir dosttan gelmesi. Bir diğer nedeni de bir kahve tutkunu olarak uzun zamandır Kahve Fabrikası ve Şerif Başaran'ın izini sürüyor olmam!.. Zira bu isim kahve konusu ile yeterince ilgili her kim ile konuşsam karşıma \"duayen\" olarak çıkan en önemli isim oluyor.. Birçok barista onunla çalışmış, eğitiminden geçmiş, iş hayatında yolları ayrılsa bile Şerif Başaran'a karşı hürmetini kaybetmemiş.. İşte Coffeetopia'nın ardında bu güçlü isim de olunca hemen denemek için fırsat yaratıyorum.. Elimde adres falan yok, bir yerlerde Nimet Abla piyango bayiinin karşısı diye duymuşum.. doğru; biraz çaprazında hemen buluyorum.. deniyorum.. Toplam üç çeşit kahve deniyorum Coffeetopia'da.. V60, Cold Brew ve bir de daha önce hiç denemediğim Coffee-shot.. Kıpkırmızı albenili fincanlarda sunulan V60'da demlenen Honduras ve ayaklı kadehte buzlu Cold Brew gayet tadında; Coffee-shot denen kahveyi ise ilk kez deniyorum. Henüz bu demleme tarzının başka yerlerde uygulandığını sanmıyorum; iki ayrı aşamada demlenen kahvenin rengi bulanık ve tadı yoğun.. Sert, kendini hissettiren karakterli kahveleri sevenlerin vazgeçilmezi olabilir. Ama hafif ve sütlü kahveleri sevenler bence denemesinler; çarpabilir!.. Oldukça yoğun turist ilgisi ile de karşılaşan mekanın sanırım benim için daha keyifli zamanları kış aylarında başlayacak. Üst katlarının da açılması ile ortak masada pencereye hakim, kavurma makinasına yakın sandalyeye oturup bilgisayarımı da tepeden sarkan prize taktım mı birkaç saati burada geçiririm gibi geliyor.. Eminönü civarında vereceğiniz bir kahve molası için sizin de aklınızda bulunsun.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/coffeebreak-mahalo.html\" ", "text": "Geçen hafta Perşembe, sabah saatleri; lokasyon: Galata-Çukurcuma-Karaköy hattı. Hikaye dejavu niteliğinde!. Sabah kahvemi içmek üzere bildiğim, sevdiğim kahve dükkanlarının birkaçının önünden geçiyorum. Saat 10:30 civarı... Neredeyse hepsi ya boş ya da personel eksiği konumunda \"açık ama ruhsuz\". Sanırım bu konuda söylenmem hiç bitmeyecek. Ya ne güzel dükkanlar açıyor, güzel kahve yapıyorsunuz.. Neden sabah erkenden harekete geçmiyorsunuz?.. Galatasaray, Çukurcuma derken kendimi Karaköy'ün sokaklarında buluyorum. Ancak durum burada da farklı değil... Sevdiğim bir başka dükkanda, 'baristası nerede, meçhul banko'nun önünde beş dakika tek başıma beklerken netleştiriyorum şunu: Boş mekanları sevmiyorum!. Bir kafeyi ya insanlar, ya müzik, hiç olmadı taze kahve kokusu doldurmalı. Aklıma Mahalo geliyor; hani şu biz seyahatte başka başka şehirlerin kahvelerinin yudumlarken açılan ve Tasarım Bienali'ne geldiğimiz gün kahve molasında denediğimiz.. Kahvesi güzeldi, neden olmasın diyor, çeviriyorum adımları o yöne. İlk ziyarette yerini zor bulduğum Mahalo'yu bu kez ana caddeden giderek hemencecik buluyorum. Ve tabi aradıklarımı da.. İnsan, müzik, kahve kokusu,.. hepsi bir arada.. Ha bir de içeriye vuran şahane bir günışığı.. Çok keyifli ve rahat bir dekorasyonu var bu kafenin; hemen kendinizi buralı ve rahat hissettiriyor. Hemen en keyifli bulduğum masaya kurulup filtre kahvemi sipariş ediyorum. V60 Colombia bu kez; geçen sefer Costa Rica içip beğenmiştim. Mahalo'da kahve tek başına star değil; hatta bana kalırsa şahane kek ve kurabiyelerinin biraz da gölgesinde kalıyor. Fransa'dan gelen malzemeler ile \"gerçek bir pasta/tatlı şefi\" tarafından taze taze yapılıyor herşey. Ben tatlıya çok düşkün olmayan, kahvesini sade seven biriyim ama burada içeri girer girmez güleryüzle ve coşkuyla tanıtılan günün tatları kulağa o kadar cazip geliyor ki birkaç çeşidi ben bile denedim!.. Portakallı ve Fransız çikolatalı kek, parça çikolatalı kurabiye, hindistan cevizli Koko gibi şahane şeylerden bahsediyorum.. Bir de şefin henüz üzerinde çalıştığı ve muhtemelen şu günlerde servise sunulmuş olan sıcak çikolata var ki kesinlikle Paris'teki Angelina havasını Karaköy'de estirecek gibi.. Sordum; sandviç ve salatalar da yoldaymış.. Mekanlar açıldıktan sonra sahibinin herşey ile ilgili olmasını, içinde dolaşmasını, gerçekleşen hayallerine sıkı sıkıya sarılmasını seviyorum.. Böyle yerlerin çok çok başarılı olacağına inanıyor, gönülden destekliyorum.. Yaşasın! Sanırım bölgede yeni bir uğrak yerim daha oldu!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cok-bilenler-icin-paris.html\" ", "text": "Yine bir Bourdain programına rastlamışım televizyonda; istikamet Paris'miş.. ekranda takılıp kalmışım.. Şef, yazar, gezgin Anthony Bourdain daha çocukken gittiği ve mutfak aşkına kapıldığı Fransa'da, çok sevdiği Paris'te yeni akımların peşinde, şehrin yerlileri ile geziyor bu kez. Her semtte bir Paris yerlisi ile buluşup sadece lokallerin bildiği lokantaları deniyor.. anlatıyor.. Bunu izleyen Gezici Günlük boş durur mu? Hemen geçiyor klavyenin başına.. Paylaşmaya alışmış bir kere; programda gördüğü tüm adresleri paylaşmaya başlıyor. Önce bir başlık bulması lazım yazıya.. düşünüyor.. çabuk buluyor: Çok Bilenler İçin Paris!. Çünkü tam da programın başında Le Fooding Paris'in editörlerinden biri var Bourdain'in karşısında ve şöyle diyor: Evet, ben de her Parisli gibi 5 yaşından beri hiç Eiffel Kulesi'nin oraya gitmedim!.. İşte tam da bu!.. Bu adresler Paris'i lokal gibi yaşamak isteyen, turist olmaktan uzak anlayıştakilerin işine yarayabilir.. Birinci değil, bilmem kaçıncı Paris seyahatini yapacaklar hariç kimse bunları okuyup kendini üzmesin.. Daha doğrusu onları yanlış yerlere gördererek ben onları üzmeyeyim!.. Pek ukala ve pek uzun açıklamamdan sonra kimi klasik, kimi çok yeni, kimi tanıdık Bourdain Paris listesine geçebiliriz. Au Passage 11. bölgede yer alan son derece gösterişsiz bu lokanta özellikle öğle yemeği için çok özenli ve iyi tabaklar sunuyor. Aynı zamanda bir şarap ve tapas barı olan mekanda yemek üzerine gerçek bir Parisli gibi peynir tabağı söylemelisiniz. L'Avant Comptoir 6. bölgede yer alan bu mekanın en büyük özelliği masada değil, ayaküstü yemek yeniyor olması. Masa diktatörlüğünü yıkmak üzere bir mantık ile servis veren mekanda herşey küçük tabaklarda meze tarzı küçük porsiyonlar halinde yeniyor. Aux Deux Amis 11 bölge'de Oberkampf üzerindeki bu klasik bistro görünümlü mekanda modern yorumlanmış meze tarzı paylaşımlık tabaklar ile birçok farklı çeşidi tadabilirsiniz. Paul Bert İşte bunu biliyor olabilirsiniz. Çünkü Paul Bert Paris'in klasik Bistrot mutfağının en klasik ve en iyi temsilcilerinden. Eskinin bilinene klasik Paris tabaklarını denemek için 11. bölgedeki bu bistro doğru tercih olacaktır. Septime Yine 11. bölgedeki mekan, endüstriyel dokarasyonuna karşın en klasik Fransız yemekleri -ama daha modern ve yenilikçi yorumlarla- sunuluyor. Le Camion Qui Fume Yani baya bildiğiniz dürüm-trak!.. Gezen lokanta.. Paris'te çok iyi bir Amerikan Hamburgeri yemek isterseniz sitesinden aylık rotasını kontrol etmeyi unutmayın. Le Dome Montparnasse'ta bir klasik. Şöyle istiridyeli, salyangozlu malyangozlu şık bir deniz mahsulu tabağı yemek isterseniz ve de özellikle bunun için iyi bir bütçeyi gözden çıkardıysanız buyrun size adres. Brasserie Wepler Çok iyi bir \"brasserie\" deneyimi için Place Clichy'deki 100 yıllık bir aile işletmesi olan Wepler sizi mutlu edecektir. Urfa Dürüm Hayır, yazıları birbirine karıştırmadım!.. Urfa Dürüm, Paris'in göçmenlerle dolu kozmopolit bölgesi, şimdilerde hipsterların gözdesi 10. bölgede taburede oturarak dürüm kebap yiyebileceğiniz popüler mekanı. Dikkatinizi çekmek isterim ki Bourdain'i buraya \"fena halde hipster\" biri getirdi!.. La Palette Şimdilerde Paris'te rastgele girdiğimiz bistrolar, o meşhur bulvar kafeleri hep ticari kaygılara teslim, hazır soslar, kalitesiz malzemeler ile \"Fransız mutfağı\" denen efsaneyi içten yıkmakla meşgul.. Klasik bir Fransız kafe menüsü bulmak zor. Saint Germain'deki La Palette hala eski formüllerini koruyan ender adreslerden biri.. Las du Fallafel Marais'deki bu falafelciyi uzun kuyrukları sayesinde zaten bildiğinizi varsayıyor, bu kez üzerinde fazla durmuyorum.. Le Baratin Notlarımda olduğu halde bundan önceki Paris ziyaretlerimde es geçip gitmediğime hayıflandığım Baratin çok sevdiğim Belleville'de. Genç ve çok özel şaraplardan oluşan bir şarap koleksiyonu ve günlük olarak değişen birkaç tabaktan oluşan bir mutfak menüsü var. Kesinlikle \"yerel\" ve \"tarz\" bir adres. La Verre Vole 10. bölgede bir bistrosu, 11 bölgede de şarap kavı ve gurme dükkanı olan Va Verre Vole, tahmin edildiği üzere iyi şaraplar ve yaratıcı tabakları ile samimiyet vadediyor. Tüm bu adreslerden sonra yine Paris çok bilenlerine bir de kitap önerim olacak. \"Fransızların piknik yapma gelenekleri ünlüdür.. Son yıllarda Paris'te başlayan beyaz örtülü geceler de bu eğilimin göstergesi. Herşeyin beyaz olduğu dev ziyafet masaları şehrin köprülerinden dev alanlarına kadar kuruluyor ve yalnızca birbirini davet etmiş olanların katıldığı bir açık alan sofrası oluşturuluyor şehirde..\" Bu, kitaptan küçük bir alıntı.. Şehrin içindeki tek üzüm bağından, göçmen mahalleleri gözlemlerine, yine lokanta, kafe, yeme içme önerilerine, ahlak sınırlarını zorlayan partilere kadar Paris'e dair onlarca ayrıntı... Paris'te yaşayan bir yazarın gözünden Paris rehber kitaplarında pek de rastlayamayacağımız sürprizli bilgiler, ironik gözlemler.. İnanın biz çok bilenlerin bile gözden kaçırdığı pek çok bilgi var Benim Paris'im'de. Bu kitap, Paris'e dair bambaşka bir bakış açısına ek olarak yine Paris özlemi de yarattı bende.. hazır yeni adresler de biriktirmişken acaba gitmeli mi yine?.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cok-gezenlere_yilbasi_hediye_secenekleri.html\" ", "text": "Yaşasın! Birisine hediye almanın; yeşilli kırmızılı paketler hazırlamanın, \"bunu çok beğenecek\" diye heyecanlanmanın en keyifli zamanı yaklaşıyor. Ama alınan hediyenin hedefine ulaşması önemli.. Paketi açanı gülümseten, mutlu eden, 'sana değer veriyorum' diye fısıldayan hediyeleri seviyorum ben. Bunun için de alışverişe başlamadan önce biraz düşünmek lazım. Gelin bir fincan kahve ve yılbaşı ruhuna uygun tarçınlı zencefilli kurabiyeler eşliğinde biraz düşünelim şimdi.. Gezmeyi seven birine dünyanın en iyi rehberlerinden birini hediye etmekten daha şahane ne olabilir? Elbette kitaplarından bahsediyorum! Birine Saffet Emre Tonguç'un Avrupa'da Görülecek 101 Yer, İstanbul Hakkında Herşey, Boğaz Hakkında Herşey kitaplarından herhangi birini hediye etmek demek bir anlamda kendisiyle şehir turu hediye etmeye eşdeğer.. Kahvesini içerken haritaya bakmak en büyük zevki olan benim gibi başkaları da varsa, üzerinde harita deseni olan defter, abajur, çanta, koltuk, t-shirt, fincan, yastık ne varsa hoşlarına gider; almalı!.. Üzerinde şehir adları yazan mini serisinden ojeler seyahatsever kızlar için Mavala'dan gelsin! Seyahat çantasında yerini almak üzere mini boy kozmetiklerden oluşan bakım setleri hem kızlar, hem erkekler için.. Havaalanında havalı olmak önemli.. En stil sahbibi pasaport kılıfı, valizlerin en güzeli onun olsun.. Yolculukta konforu unutmayalım. Yolculukta kullanmak üzere boyun yastığı, mini battaniye ve uyku gözlüğünden oluşan setler aklında bulunsun.. Sevdiği özledediği şehirlerde geçen filmlerin DVDlerinden.. New York'ta Sonbahar, Seni Seviyorum Paris, Roma'ya Sevgilerle mesela.. Gurme gezginlere ünlü şeflerin gittikleri şehirlerde tercih ettikleri adreslerden oluşan Where Chefs Eat kitabı Phaidon'dan.. Haftasonu kaçamakları için 36 saatlik 125 Avrupa şehri rehberi Taschen'dan.. Ünlü kalemlerden seyahat anıları, Lonely Planet şehir rehberleri ile yine ve ille de kitap.. Çok mu uçtum? Yeni bir DSLR fotoğraf makinesi, seyahatlerinde rahatça online olsun diye tablet bilgisayar, kendini yollara vursun diye Vespa gibi fikirlerimi kendime saklıyorum o zaman!.. Ama senin aklına başka fikirler gelirse lütfen çekinme, paylaş.. Yazdıklarımı baştan sona okuyunca tüm bunları \"iç ses\" kendine istiyor gibi bir hisse kapıldım şu an. Olsun, ben de seyahatseverim; bu hediyeler beni mutlu edebiliyorsa demek ki diğer gezginlerin de hoşuna gidecek!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/como-golu-gezi-notlari-2.html\" ", "text": "Gezi yorumlarını okuduğum pek çok kişi Milano'dan Como Gölü'ne giderken aynı yolu izliyor. Aynı derken iki alternatif var aslında. Ya Centrale istasyonundan hızlı trenle yaklaşık 35 dakikkada Como S. Giovanni istasyonuna gidiliyor ya da Cadorna istasyonundan regional trenlerle yaklaşık 1 saatte Como Nord istasyonuna gidiliyor... Bir de tabi araba kiralayıp daha maceracı takılanlar var... Her üç yolu da çok fazla kişi kullanıyor ve hemen hemen hepsi de güzel sonuçlanan geziler oluyor.... Biz de çok araştırdık nasıl gitsek diye ve daha az tercih edilen, hatta pek bilinmeyen bambaşka bir alternatifi tercih ettik: Varenna Treni!.. Gerçekten de öyle oluyor ve tam 08.20'da kalkan trenimiz ilk yarım saatte, önce Monza'da sonra da Lecco'da duruyor ve bundan sonra kalan yarım saatte harika manzaralar eşliğinde ilerliyor ve 09.23'te Varenna'ya varıyoruz. Sadece 7.65'e aldığımız biletlerimizle trenimiz bizi tam 1 saat 3 dakika sonra bu çok şirin istasyona, Varenna Essino'ya getiriyor. Önceden ince ince, saat saat planladığımız üzere şimdiki durağımız Menaggio... En baştan belirtmeliyim ki, Menaggio pek düşündüğüm gibi çıkmadı. Feribottan inip meydana yürüdüğümüzde ilk anda daha farklı ve oldukça hoş görünen Menaggio'nun aslında tek canlı yanının bu meydan olduğunu farketmemiz uzun sürmüyor. Como Nord Lago istasyonundaki makinelerden kişibaşı 3.60'a biletlerimizi alıp 21.17'de kalkacak trenimize biniyoruz. Üst katta, en kalabalık vagonu seçip oturuyoruz. Sonra farkediyoruz ki yanımızda, önümüzde arkamızda oturan tüm bu genç ve güzel insanlar model... Onların İngilizce, Rusça ve İspanyolca'yı bir arada kullandıkları neşeli ve gürültülü sohbetlerine kulak misafirliği ederek yolun nasıl geçtiğini hiç anlamadan saat tam 22.20'de Milano Cadorna istasyonuna varıyoruz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cumartesi-modasi.html\" ", "text": "Hafif yağışlı bir Cumartesi'ye uyanınca günü Kadıköy Moda'da geçirmek düşüyor aklımıza. Ailenin \"müzikten sorumlu kişisi\" plak alışverişi odaklı bir gün planlıyor kendine; ben de ara sokaklarda bir \"instawalk\" yaparım diyorum ve kendimizi Kadıköy'de buluyoruz. Civardaki en başarılı mekanlardan biri. Keçi Peynirli Kinoa Salata hafif açlıkları bastırmak için harika bir seçim; arkasında gelen browni'ye de yer bırakıyor. Tatlı, kavanazon içindeki sıcacık browni dilimleri üzerine iki top dondurma ile efsane bir lezzet. Filtre kahve şaşırtıcı derecede iyi diyorum; sahibi cevap veriyor: Eşim Avustralyalıdır, oranın kavurma stilini severz. Çekirdekilerimizi M. O. C'ta arkadaşımız Sam kavuruyor. Semte Rumeli Çikolatacısı gelmiş. Renkli dükkanda çikolatadan başka kahve ve şerbetler de var. Felsefenin Tadı diye ilginç bir kafe. Kapıdaki tahtada hergün günün sözü, bazı akşamlar içeride felsefe söyleşileri var. Saklı Köşk adını hep duyduğum ama önünden ilk kez geçtiğim.. Menüyü okudum; Maltız ateşinde barbunya ve Kıbrıs köftesi için bir akşam bahçesine gelmek niyetim. Moda Caddesi'nin bende heyecan yaratan yenisi Rafine Espresso Bar. Hazırlıklar bitmek üzere, açıldı açılacak. Umarım adına yakışır şahane espresso yapacak."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/cuppingde-neler-oluyor.html\" ", "text": "Bu haftasonu bir kahvesever olarak hayatımın ilk cupping'ine katıldım. Petra, Gayrettepe'deki merkezinde Pazar günleri bu sezon sunacağı kahveler ile daha yakından tanışabilelim diye ücretsiz cupping'ler organize etmiş. Her Pazar 14:00'te başlıyor. Bu hafta ilki vardı ve ben de oradaydım. Gayet keyifli ve geliştirici geçen etkinliğin ardından deneyimimi sizlerle de paylaşmak istedim. Daha önce katılmamış olanlar, nedir bu cupping merak edenler için bu ritüeli biraz anlatmak istedim.. 3. Dalga kahve dükkanlarının artması ile hayatımıza giren yeni kavram Cupping kahve ve kahve çekirdeklerinin koku, lezzet, içerdiği aromalar ve hissettirdiği çağrışımlar ile ilgili bir etkinlik. Peki nasıl yapılıyor bu cupping? Kahve profesyonelleri ile kahve-severlerin bir araya toplandığı etkinlikler tüm dünyada aynı standartta yapılıyor. Böylece her zaman daha net sonuçlar elde edilebiliyor. İlk önce o gün tadılacak tüm kahve çekirdeklerinden öğütülenler masaya sıralanıyor. Aynı çekirdek yan yana iki fincana iki kez konuyor. Bunun sebebi araya karışan bozuk bir çekirdek algıda sorun yaratırsa diye ikinci kap ile garantiye almak. Birinci aşamada çekirdekler kuru olarak koklanıp içerdiği aromalar yakalanmaya çalışılıyor. Gerekirse notlar alınıyor. Aromalar çağrışımlarına göre meyveli, çiçeksi, odunsu, vs. diye ayrılıyor. Sonraki aşamada her bardağa yeterli miktarda sıcak su eklenip kahvenin dibe çökmesi bekleniyor. Bu aşamada tekrar fincana yaklaşıp dokunmadan, demlenmeyi etkilemeden koklamak serbest.. Üçüncü aşamada işler heyecanlanıyor. Hemen fincanların yanında suyun içinde duran kaşıklardan biri alınıp yüzeyde kremamsı tabakası oluşmaya başlayan kahveye batırılarak karıştırılıyor ve fincana yaklaşarak buradan yükselen kokuları yakalamaya çalışılıyor. Kaşığı kokladıktan sonra kaşık tekrar kenarda bekleyen su dolu kaba gidiyor. Bu aşamalar arasında yine çağrışımlara dair notlar alınıyor. Son aşama en eğlenceli kısım: Kahve artık demlenmiş, belirli bir ısıya gelmiş ve tüm aromalarını bırakmış. Yani Tadım zamanı!. Yine suyun içinden alınan temiz bir kaşık ve bir elde de boş bir kap. Bir kaşık kahve alınıp çok sert bir şekilde güçlü bir höpürdetme ile tadılıyor. Buradaki amaç tadı en iyi şekilde almak. Bunun da yolu bu sesli yudumdan geliyor. Hiç çekinmeden, bilindik görgü kurallarını kahve aşkına rafa kaldırıp bunu yaptıktan sonra tatılan yudum yutuluyor ya da eldeki yedek kaba tükürülüyor. Profesyoneller çok sayıda tadım yaptıkları için tükürmeyi tercih ediyor ancak tattığınız yudumları içmek kesinlikle sorun değil. Tadım kısmı tekrar tekrar uygulanıp denenen çekirdekler hakkında kesin kanaatlere ulaşılıyor. İlk denemelerde çok farkedilemese de cuppinglere katılarak algılamamızın geliştiği koku ve tat hafızamıza daha çok veri eklendiği söyleniyor. Ben ilk denemede belki çok doğru analizler yapamamış olabilirim ama yine de birşeyler öğrenmek bu deneyimi yaşamak hoşuma gitti. Arada başka yerlerde de benzer tadımlara katılıp kendimi geliştirmeye niyetliyim. Her kahvesevere tadım deneyimini tavsiye ederim."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/dekopasaj-ile-esyalara-yeni-hayat.html\" ", "text": "Şimdi yine iki kişi, epey \"iri\" bir evde oturuyoruz.. Yani anlayacağınız bu evi de tekrardan doldurmak için epey çaba sarfettik. Tüm bu geçiş dönemlerinde olan değerinin altında eskicilere verilen ya da çöpe atılan eşyalara oldu. Yani sizin anlayacağınız hayatım evi dekore etmek uğruna sürekli bir \"al-at\" durumunda geçti!.. Oysa al at yerine al-\"sat\" olsaydı ne hoş olurdu. Çok uğraşmadan ikinci el eşyalarımızı satabileceğimiz bir platform olsaydı keşke!.. Meğer varmış!. Tam bu noktada onunla tanışıyoruz. Birşey almak için de sitedeki renkli eşyalar arasında gezinip gözüne kestirdiğin ürünü sepete atıyorsun. Senini için bir nakliye randevusu oluşturuluyor; eğer o tarih sana uygun değilse bunu da dekopasaj ile beraberce yeniden planlayabiliyorsunuz.. Ürün yola çıkana kadar da hala vazgeçme hakkın var. Ürün teslim edildikten sonra alırken açıklamalarda belirtilmemiş bir kusur görür ve bundan rahatsız olursan dekopasaj ile iletişime geçip 48 saat içinde iade hakkın var. Sistem her iki tarafı da koruyan ve ikinci el eşya alıp satmayı kolay ve keyifli hale getiren bir yapıda.. Eğer ilginizi çekerse www. dekopasaj. com adresinde bir gezinti yapın derim. Çünkü ben böyle bir keşif gezintisinde son zamanlarda çok beğenilen o tatlı çalışma masamı buldum ve ondan sonra da buradan kopamadım!.. Ya sonra? Evde ne zamandır gözüme batan halıdan kurtuldum bile!. Şimdi planda kurtulmak istediğim bir berger, bir de tekli koltuk var. Hepsini birden satarsam almak istediğim bir dolap var.. Galiba hep istediğim ortamı burada buldum!. Eski eşyalara oldum olası meraklıyım. Fırsat buldukça da bit pazarı gezerim. Paris'e ve Berlin'e gidince oradaki dev bit pazarlarında kendimi kaybeder, beğendiğim her sehpayı, dolabı çeke çeke eve getirmek isterim. Tabi bu ancak hayal; oradan buraya nasıl getiriyorsun ama işte o hayal bile güzel.. Onun için bazı eskici dükkanlarının da ürünlerinin bulunduğu Dekopasaj'da zahmetsizce dolanmak ve evimi \"eski yeniler\" ile renklendirmek yeni hobim!.. Amacı eski eşyalardaki ruhu seven insanları bir araya getirip keyifli bir platform oluşturmak olan Dekopasaj ile bu kültür giderek yaygınlaşacak gibi.. Gelecek günlerde \"vintage\" tutkusu olan insanlardan Dekopasaj adını daha çok duyacağımızı düşünüyorum."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/deneme-bir-ki-uc.html\" ", "text": "Haftasonu epey aradan sonra ilk kez Karaköy'deydik.. Arabaya zar zor park yerini bulup yaya olarak adım attığımız daha ilk sokakta neden haftasonları bu semti sevmediğimi hemen anımsadım!.. Cicilerini giyip kendini buraya atmış yoğun bir kalabalık.. O meşhur sevdiğim sokak artık en sevmediğim. Gürültülü, mekan karmaşalı, artık kimin hangi kafede oturduğunun ayırt edilemediği kadar yoğun ve karmaşık kalabalık; masalarda oturan kimsenin de pek mutlu görünmediği.. Herkes sanki mecburmuş havasında burada.. Yol üzerindeki graffitiler ile kaplı renkli duvarların önünde poz verenler, atlayan, zıplayanlar instagramik kareler peşindekiler arasından geçip Souq'a doğru yöneliyoruz.. Souq bu haftadan itibaren her hafta sonu yapılacakmış. Şimdi o zaman buna da bir \"Karaköy geyiği\" diyen de çıkacaktır ama en azından burada her hafta farklı tasarımcılar, yeni küçük markalarla tanışma fırsatı var. Açıkçası içeride de pozitif bir enerji hakim. Sebep etrafa yayılan Petra kahve kokusu da bile olabilir!.. Kahve azaltma çabasına girdiğimden beri hiç Petra'ya gitmediğim için koku bana çok davetkar geldi ve hemen bir fincan nefis Columbia'yı kapıverdim. Benim için öyle kıymetli bir an ki, girişteki tuğla duvara yapılmış çiçek aranjmanı Souq yazısı önünde o \"geyik\" pozlardan birini vererek bu anı arşivledim. Tekrar Souq'a dönersek bu hafta öne çıkan üç detay vardı benim için; 1) Karaköy Junk sayesinde mekana satış için getirilen çellodan yapılma kahve sehpası. Öyle zarifti ki, umarım onu çok seven birisinin olmuştur.. 2) ScarfAce tasarımı ipek eşarplar.. Özgün desenleri ile dikkatimi çeken eşarplardan istediğim deseni o an edinememiş olsam da yakında bir ScarfAce sahibi olacağım gibi geliyor!. 3) Krop Knives'in el yapımı bıçaklardan oluşan standı. 'Board'lardan yapılan özel üretim bıçaklar, keşke bir arkadaşım şef olsa da ona hediye etsem denecek ince iş şef bıçakları, stil sahibi peynir kesiciler... Standın başındaki Sinan Bey onları nasıl özenle yaptığını ve tüm ürünlerin özelliklerini çok keyifle anlatıyor.. ... Akşamüstü semtin en yeni mekanlarından biri olan Ops Passage'ın barında oturup birşeyler içiyoruz. Mekan dekorasyon olarak oldukça keyifli olmuş. Barında kokteyller içip, akşam yemeyi yemek için uygun bir mekan. Ayrıca Fransız Geçidi'nin içinde olması da ayrı keyif. Bu geçidin sonunda yanyana birçok mekan ile dolması benim hoşuma gidiyor ama umarım bu söylediğimden de gelecekte pişman olmam!.. İçkimizi içerken yemek menüsünü de incelediğimiz mekanı akşam yemeği için denemeye değer buluyoruz. Birkaç saat sonrasına rezervasyon yaptırıp aynı gün aynı mekanı ikinci kez ziyaret ediyoruz. Enginar Konfit, Pancarlı Tatlı Patates ve Buharda Somon seçimlerimiz oldukça başarılı çıkıyor. Ayrıca mekanın şarap tercihleri de hoşumuza gidiyor. Hoşumuza gitmeyen tek şey hesaba otomatik eklenen 'servis ücreti'. Bu uygulama hiçbir mekanda zarif durmuyor ve hemen her müşterinin sinirini bozuyor. Yemek bittikten sonra Gaspar'ın sokağına doğru ilerliyoruz. Bir kepenk sadece bizim için açılıyor; sokaktaki diğer mekanları dolduranlar merakla bize doğru bakıyor. Acaba nereye giriyoruz? Orada ne var? Şimdilik hiç bir şey.. Ama olacak.. Ama daha değil.. biraz var.. epey var.. Yok, yok, biz bir yer açmıyoruz; allah korusun!.. Türk tüketicisine mekan beğendirmek zor. Bakınız ben!. Siz benden haberleri bekleyin. Elbet açılacak ve oraya da bir \"deneme bir ki üç\" yapılacak.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/deniz-tuzu.html\" ", "text": "Şimdi yeni bir tane daha keşfettim: Ravenna Tuzu. Milano'da tesadüfen gezdiğim yöresel butik üretimlerin tanıtıldığı bir fuarda buldum onu. Ravenna'lı bir üreticinin markası Homemade önce ambalajları ile çekti dikkatimi. Standa yaklaşıp bilgi alınca Ravenna tuzunun oldukça ünlü olduğunu öğrendim. Herhangi bir işlemden geçirilmeden doğal haliyle kullanılıyor olması güzel yanı. Kavanozlar içindeki birçok çeşit içinden şimdiye dek hiç rastlamadığım portakal parçacıklıyı tercih ettim. Tezgahta ayrıca kurabiye yapımı için tüm malzemelerin üst üste sıralanarak kavanozlara konduğu sunum harikası karışımlar vardı. Denemek için bunlardan da almak istedim ama valizimin zaten yeterince dolu olduğunu hatırlayınca vazgeçmek zorunda kaldım. Tekrar tuza dönersek portakal çeşniliyi seçmek super iyi fikirmiş.. Çünkü somon balığı marinasyonunda kullanınca sonuç harika oluyor.. Çünkü bol sütlü Burro Soresina yağı sürülmüş kızarmış ekmek üzerine serpince nefis oluyor.. Çünkü aklımda bu tuzu kullanarak fırında tavuk pişirmek var.. Biraz tuz için vaktini aldım ama belki yemek pişirmeyi seviyorsun, böyle şeylere sen de meraklısındır diye haberin olsun istedim.. Hem belli mi olur, bir gün Ravenna'ya yolumuz düşer, ismi cismi adresi burada kayıtlı dursun.. Bakarsın lazım olur.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/dice-kayek-istanbul-kontrast.html\" ", "text": "Sergi 19 Eylül'de sona erecek, acele edin! Not: Müze içinde fotoğraf çekilmesine izin verilmediği için fotoğraflar Dice Kayek resmi sitesinden alınmıştır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/dubrovnik-fotograflari.html\" ", "text": "ALTYAZILI FOTOĞRAFLAR: DUBROVNİK By Aydan Kumpas | 18 Kasım 2013 0 Comment Dubrovnik gezisinden fotoğraflar bu galeride.. Galeriyi gezmek için ilk fotoğrafa tık... Dubrovnik Limanı Tepeden Dubrovnik işte böyle Gizli plaj Buza Dubrovnik'in en güzel manzarasına sahip Tüm yollar nereye? Lokrum Adası'na limandan kalkan teknelerle kolayca ulaşmak mümkün Dubrovnik'ten alınacak en güzel hediyeliklerden biri yöresel bebekler Virajlı kayalık yollar güzel fotoğraflar saklıyor Kale içinde Dubrovnik mimarisi böyle Kale surlarında dolaşmak bambaşka bir keyif Dantel kanaviçe işleri yapan kadınlardan güzel hatıralar almayı unutmamak lazım.. Kale surlarından manzara nefes kesici İşte yine yöresel Hırvat bebekleri Evlerde kışa hazırlık tamam Eski şehrin mimari hazinesi güzel çatılar Sokak performansçıları olmayan şehir olur mu? Dar ve sevimli kaleiçi sokakları Binaları incelemek için akıl havalarda Limanın en popüler mekanlarından Poklisar'da deniz mahsulleri ve yöresel bira keyfi kaçmaz Dubrovnik limanı En meşhur krepçi Dolce Vita mutlaka gezi programına eklensin Gizli plaj Buza işte bu, bulmak için biraz hafiyelik gerekir ama!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/duvarlarin-dili-pera-muzesinde.html\" ", "text": "Dünyanın önemli sokak sanatları temsilcileri 13 Ağustos 5 Ekim arasında Pera Müzesinde. Duvarların Dili sergisi için İstanbul'a gelen sanatçılar, Pera Müzesi'nin içini sokaklar kadar renkli hale getirdiler. Tamamı taze, henüz boyası kurumamış \"streetart\" meraklılarını bekler. Serginin bir de sürprizi var: Aynı sanatçılar, renklerini İstanbul sokaklarına taşıyor.. Sanatçılar bir yandan Pera Müzesi duvarları üzerinde çalışırken bir kısmı da İstanbul sokaklarını boyamaya başladı bile!. ve Karaköy Perşembe Pazarı'nda -pek sevdiğim- C215 Christian Guerry.. Devamı kesinlikle gelecek.. Benim bildiğim başta Beşiktaş, Galata ve Karaköy olmak üzere daha birçok sürpriz olacak.. Sergi yarın başlıyor. O zaman önce müzeye, sonra İstanbul sokaklarına.. Sergi kapsamında eserleri görülebilecek tüm sanatçılar: Futura, Carlos Mare, Cope 2, Turbo, Wyne, JonOne, Tilt, Mist, Psyckoze, Craig Costello, Herakut, Logan Hicks, C215, Suiko, Evol, Gaia, Tabone, Funk ve No More Lies. Not:Fotograflar sanatçıların ve müzenin kendi instagram hesaplarından alıntıdır. Güncel haberler için @peramuzesi ve @urbannationberlin ile sanatçıların instagram hesaplarını izleyebilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/duygulaniyorum.html\" ", "text": "\".... İtiraf etmem gerekirse daha önce Milano'ya gitmiş ve şehirden pek keyif almamıştım. Bu sefer daha derinlemesine bir araştırma yapmaya ve şehre bir şans daha vermeye karar verdim. Milano ile ilgili yazdığınız yazıların hepsini çok keyifle ve ilgiliyle okudum. Pek çok not aldım. Aldığım notları Milano'da yaşamış olan iş arkadaşlarım ile paylaştığımda bana tepkileri \" Bu tavsiyeleri sana kesin bir Milanese vermiş. Nasıl buldun bu yerleri...!\" şeklinde oldu. Yağmura rağmen tavsiyeleriniz sayesinde Milano'da çok keyifli vakit geçirdik. Son gece Al Matarel'de Osso Buco yerken, yan masamızda oturan İtalyanlar bizi bu restoranı bulup bu yemeği seçtiğimiz için tebrik edince size mutlaka yazmam gerektiğine karar verdim. Harika tavsiyeleriniz sayesinde yaşadığımız bu deneyimden sonra Milano'yu yeniden sevmeye karar verdim. Brera'da Bar Brera'da ve Botega Caffe Cacao kahve içerken sizi çok andık. Yukarıdaki alıntı bugün akşamüstü aldığım bir e-mailden.. İşte bir blog yazarının ödülü. Bundan daha mutlu bir an olamaz.. Zaman zaman böyle güzel mailler alıyorum ve bunlar beni asıl yazmak için motive eden güzel şeyler. Ne güzel insanlar var beni takip eden, önerilerimi değerlendiren.. Brera kısmını tüylerim diken diken ve biraz da gözlerim dolu okudum.. Aaaahhh, duygulandım.. Ama çok mutluyum.. çok çok mutluyum.. Önerilerimi değerlendiren, gezerken beni unutmayan herkese teşekkür ederim.. Bu posttan az önce instagram'a bir Milano fotografımı koydum bu duyguyla.. Şöyle yazdım altına da:\"Gitmekle gidilmiyor ki.. Gitmekle gitmiş olamazsın; Gönlün kalır, Aklın kalır, Anıların kalır\" Cemal Süreya."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/eataly-istanbulda.html\" ", "text": "Hatta daha ötesi makarnacı, ızgaracı, şarap kavı, salatacı, bakkal, manav, şarküteri, şık bir İtalyan restoranı, ayaküstü atıştırmacı, biraevi, pizzacı, dondurmacı, balıkçı, çikolatacı, peynirci, .... şimdi aklıma gelmeyen daha bilumum şeyin birada bulunduğu tam manasıyla 'sabah gir, akşam çık' mekanı.. Bu cıvıl cıvıl ortamda yemeğini yiyebilir, tezgahlar arasında dolanıp ayaküstü atıştırabilir, akşam eve dönerken de poşetlerini evde pişireceğin yemekler için eşsiz ürünlerle doldurabilirsin. Daha kolay anlatmak için 'şuraya benziyor' diyemeyeceğim çünkü; vereceğim örnekler zaten Eataly'den esinlenerek yapılmış yerler olur ve doğru birşey yapmış olmam. Zaten 16 Aralık Pazartesi'den itibaren gidip kendi gözlerinle görmen, alışverişin tadını çıkarman ve midene bayram ettirmen mümkün.. Ben sadece ön bilgin olsun istedim. Büyük tutkum katkısız gazoz Lurisia Gazzoza'nın, zeytinyağında enginar kalplerinin ve makarna reyonundaki yumurtalı Maltagliati'lerin hepsini bitirmezsen sevinirm. Onlarla ilgili çok büyük hasret çekiyorum; bir an önce evimde olmalılar!.. Ha bir de İstanbul şubesinde olacak mı emin olmadığım Alpina dondurmadan biraz da bana kalsın olur mu?.. Galiba çok iyi anlatamadım. En iyisi fikir vermesi için en son Roma Eataly'de çektiğim birkaç fotoğrafı eklemek.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/elgiz-cagdas-sanat-muzesi-istanbul-teras-sergileri-2014.html\" ", "text": "Çok uzun zamandır -bir şekilde- Elgiz Müzesi'nin sergi duyuruları e-posta kutuma düşüyor. Çoğunu okuyor ama nedense pek dikkate almıyorum. Bazıları ilgimi çekiyor ama \"yolu bana ters, bu ara yoğunum, yarın zaten seyahate çıkıyorum\" diye saçma sapan nedenlerle eliyor, bir kısmını da hiç okumuyorum. Aferin bana!.. O kadar bilgilendirme ile dikkate almadığım müzeyi bir dergide gördüğüm üç satırlık bir yazı ve son sergilerinden bir fotoğrafla sanki ilk kez o anda keşfediyorum.. Teras Sergilerinden etkileyici bir karenin kullanıldığı haberi görür görmez bu müzeye hemen gitmeye karar veriyorum. Hemen not alıp birkaç gün içinde de ziyaretimi gerçekleştiriyorum. Daha binanın girişinde heykeller karşılıyor beni. Kafamdaki plan, bir an önce müzenin terasındaki alanda sergilenen heykelleri görmek ama içeri girince bu planım biraz erteleniyor. Çünkü ummadığım birşey ile karşılaşıyorum: Elgiz Müzesi'nin harika sanat koleksiyonu. Hiç ummadığım, burada varolduklarından haberdar bile olmadığım Türkiye ve dünyadan onlarca önemli ismin resim, fotoğraf, heykel, yerleştirme, video.. eseri. Ömer Uluç, Tracey Emin, Fahrelnisa Zeid, David LaChapelle, Andy Warhol gibi isimleri ve eserlerini görünce isimleri tekrar tekrar okuyor, gördüklerimden emin olmak istiyorum. Tüm bunların üzerine bir köşeyi dönünce karşıma çıkan; işlerini Berlin, Düsseldorf gibi şehirlerde önemli sanat alanlarında gördüğüm ve çok beğendiğim Stephan Balkenhol'ün heykellerinden \"Büyük Adam\"ı görünce şaşkınlığım hayranlığa dönüşüyor ama kendime olan kızgınlığım da giderek artıyor. Nasıl daha önce gelmem buraya? Nasıl atlarım bunu, nasıl?.. İç alandaki eserlerden kopmam zaman alıyor; asıl geliş nedenim olan terastaki sergi yukarıda beni bekliyor.. Nasılsa bundan sonra bu müze hep olacak İstanbul listemde, yine gelir, yine gezerim; hem eserler yer değiştiriyor; kiminin \"şekli bile değişiyormuş!\" diyerek asansöre binip terasa yöneliyorum. Keşke birisi asansöden terası ilk gördüğüm anı bir kamerayla kaydedebilseydi; bu kadar etkileyici, filmatik bir an mutlaka kaydedilmeliydi.. ama yalnızdım. 1500 metrekarelik bir açık alana yerleştirilen etkileyici heykeller ve etrafta onları çevreleyen yüksek maslak plazaları ile \"yapayalnızdık\". Her zaman müzeler ve sergi alanlarında eserler kadar onların sergileniş biçimlerinin de önemli olduğunu düşünmüşümdür; farklı kurgular izleyiciyi her zaman etkiler. Bu anlamda birçok güzel örnek gördüm bugüne dek ama burada çok farklı, çok etkileyici, tuhaf birşey var. Mekan eserler ile başrolü paylaşıyor.. Bundan sonrasında terasta sergi ile başbaşayım ve hatta bu aşırı etkilenmiş ruh halim ile belki de onun bir parçasıyım. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Teras Sergileri'nde 40 yaşın altındaki 32 sanatçının ürettiği eserler yer alıyor. İlginç olan, onların burada bu alanda arka fonlarındaki gökyüzü, gökyüzünü delen binalar ve bina yüzeyinde yarattıkları yansımalar ile bir bütün olmaları. Tek tek incelendiğinde hepsi birbirinden başarılı, anlamlı 32 eser. Ancak izleyici için her zaman bir ya da birkaç eser ön plana çıkar. Uğur Hasekin Zaman; Şenay Ulusoy Pratyahara; Orkide Akkoç Sabit Honey Bunny; Meliha Sözeri Şeffaf Demokrasi ve bir de buraya gelmemde etkisi olan fotoğrafını gördüğüm Kutlu Alican Düzel Monadlar adlı eserler benim için öne çıkanlar oluyor.. Saate, hava durumuna, gökyüzündeki bulut miktarına göre an be an farklı duygular hissettireceğini düşündüğüm sergiye bir kaç kez daha uğrayıp farklı tatlar yakalamak var aklımda. Nasılsa zamanım var; müzeyi geç keşfettim ama 17 Haziran'da başlayan bu sergi 23 Ağustos'a dek sürecek. Mutlaka yine gelmeliyim.. Son olarak aşağı inip müze alanında tekrar bir tur atıyor, bu geç keşfimin iyice tadını çıkarmaya çalışıyorum; asma kattan aşağı, \"Büyük Adam\"a tekrar bakıyorum. Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi görünümü itibarı ile de standart bir müze anlayışından uzak. Sergi alanını çevreleyen çalışma ofisleri, proje odaları ve açık arşivi ile özgür ve yenilikçi hissettiriyor kendini. Genç sanatçılara ve çağdaş sanat üretimine, tez çalışmalarına daima açık; ziyaretçilerine karşı oldukça konuksever, sıradışı bir müze burası.. Mekana uygun graffiti uygulaması, resitaller, farklı işitsel performanslar ile farklı sanatsal etkinliklerin de düzenlendiğini öğreniyorum ayrıca. Elgiz, benzer örneklerine belki ancak yurdışında bir kaç yerde rastlayabileceğimiz türden bir müze.. Ve bu müze tamamen ücretsiz. Tüm bunlara \"çağdaş sanata gerçek anlamda destek\" denebilir ancak. Gerçekten çok etkileniyorum. Müzeden ayrılırken şehirler ile konuşmasına alıştığınız Gezici Günlük müze ile de konuşuyor elbette.. Elgiz, beni affet!.. Seni çok geç keşfettim ve bu tamamen benim hatam. Ama kendimi affettireceğim. Şimdi gidiyorum ama artık hep geleceğim.. Varlığın için teşekkür ederim.. Teras Sergileri 2014 : 17 Haziran 23 Ağustos arası Elgiz Çağdaş Müzesi terasında ücretsiz olarak gezilebilir. Okuyucuya son not: Ben bir hayli zaman kaybettim. İsterim ki aynı hataya siz de düşmeyin. İster Teras Sergilerini bahane edin, ister yukarıda saydığım önemli isimlerin eserlerinden oluşan koleksiyonu; fotoğraf çekmeyi, ya da her neyi isterseniz.. ama mutlaka bir sebeple ilk fırsatta bu güzel müzeyi ziyaret edin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/en-guzel-kamp-yerleri-icin-sayfama-beklerim.html\" ", "text": "Instagram'dan aldığım toplu önerilere bayılıyorum!.. Birçok kişinin katkısıyla harika listeler oluşturmuş oluyoruz birlikte.. Bugünkü konumuz Türkiye'deki kamp alanları, en güzel kamp yapılacak yerler.. Gelen önerileri bölge bölge derledim ve aşağıda listeledim.. Böyle listeler neden güzel? Çünkü elbirliği ile yapıldığı için arada çok umulmadık, az bilinen sürpriz alternatifler de var.. İlginizi çekenlerle ilgili detaylı araştırma yapıp güncel durumlarını kontrol etme işi sizde!. Ayrıca Kampp ve Doğaya Kaçış uygulamaları da öneriler arasında!.. Bu faydalı listenin oluşması için tecrübe ve önerileri ile katkıda bulunan herkese çok teşekkürler.. Kamp planı olanlara çok faydalı olması dileği ile.. Ama daha da önemlisi tüm kamp alanlarında doğaya saygılı olup, temiz tutup zarar vermeyerek tümünün nesiller boyu aynı şekilde kalabilmesine destek olunması dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/eski-guzeldir-naftalin-tozlu-raflar-balat-eskici-dukkanlari-istanbul.html\" ", "text": "Eski eşyalar arasında kendini kaybetmeyene henüz rastlamadım. Bu durumunun henüz farkında olmayan birini bile koy bir bit pazarının ortasına sonra kendini nasıl kaybettiğini uzaktan izle.. Hangi tuhaf eşya kimbilir hangi unutulmuş anıyı canlandırır hiç bilinmez. Keyiflidir eski, güzeldir. .. Yıldırım Caddesi 27 numaradaki naftalin bulunduğu sokağın süsü. İçeride eski valizlerden sahipsiz kalmış en bildik yakın tarih gündelik eşyalara, radyolardan porselen biblolara pek çok ürün var. Kondisyonlarına göre fiyatlandırılmış hatırı sayılır miktarda plağın da alıcısını beklediği dükkanın ortasında yanan soba bile mutluluk sebebi.. Vodina Caddesi'nin arkasındaki sokaklarda gezerken karşınıza çıkacak. Daha önceki bir ziyaretimde kapalı olduğu için sadece güzel tabelasına bakıp iç geçirmiştim ama bu kez öğreniyorum ki eğer dükkan kapalıysa bilin ki sahibi o sırada müzayedede.. İsmini sonuna kadar hak eden \"tozlu\" ve çok sevimli bir dükkan. Buralardan geçtikçe uğramakta fayda var, karşınıza neyin çıkacağı hiç belli olmaz. Fiyatlar el yakmıyor.. Bu arada, Fener, Balat sokaklarında yürürken yarı açık kapıların ardındaki loş dükkanlarda başka eski eşyaların saklı olabileceğini aklınızın bir köşesinde bulundurun. Vodina Caddesi'nin arka sokaklarında isimsiz ama belli eşya türlerinde uzmanlaşmış ilginç dükkanlar var. Hızını alamayanlara boş bir pazar gününde Dolapdere ve Feriköy'de kurulan bit pazarlarını; Horhor'daki antikacılar çarşısını öneririm.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/eskisehirde-ne-yapsan-eskisehir-gezi-notlari.html\" ", "text": "Cuma'dan Pazar'a uzun bir hafta sonu geçirmek üzere ziyaret ettiğimiz Eskişehir'e gitmeden önce alışıldığı üzere şehirle ilgili araştırmalar yapmak yerine bu kez kendimi \"sosyal medya\"nın gücü\"ne teslim ettim ve sordum: Eskişehir'de ne yapsam? Yanıtlar hızla akmaya başladı.. Yeme içmeden gezilecek yerelere kadar gelen tüm önerileri alt alta sıralayıp içinden kendi ilgi alanıma uygun olanları işaretledim. Güneşli bir Kasım hafta sonunda, o notların ışığında, arada spontane keşifler de yaparak şahane bir Eskişehir gezisi yaptık.. Şimdi o uzun listeyi -arada kendi deneyim ve yorumlarımı da ekleyerek- gidecek olanlar için burada paylaşmak istiyorum. Ben her önerinin doğru kişi ile eşleştiğinde faydalı ve kıymetli olduğuna inanıyorum.. O yüzden siz de lütfen bu uzun listeden kendi tarzınıza, gezi anlayışınıza uygun olanları seçerek kendi özgün listenizi oluşturun.. En az benimki kadar keyifli bir Eskişehir gezisi dileği ile.. Eskişehir'de Nereleri Gezmeli? Gez.. Gör.. Yap.. - Odunpazarı evleri arasında yürü.! - Köprübaşı'ndan kalkan teknelerle Porsuk'ta dolaş.. ya da gondola bin! (Adalar semtinin bu noktası şehrin tam kalbi; en turistik noktası.. Bir tarafta gondollar, diğer tarafta da nehir tekneleri var. Gondollar 4 kişilik, tekneler ise doldukça kalkıyor.. Haftasonları çok kalabalık olduğu için uzun bir kuyruk oluşuyor. Önceden uğrayıp belirli bir saate rezervasyon da yaptırılabiliyor..) Suyun içinden olmasa bile mutlaka su kenarından, Porsuk kıyısında bir yürüyüş yapmalısınız. Sarı sonbahar yapraklarına basarak, ağaçlardan süzülen güneşin altında, renkli köprülerden geçerek kıyı boyu yürümek çok keyifliydi. Geri dönüp baktığımda sanırım en sevdiğim şey Porsuk kıyısında yürümek!. - Sazova Parkı'nı gez! - Kanlıkavak Parkı'ndan Porsuk kıyısına bisiklet turu yap! - Tarihi Hamam'da hamam keyfi yap! - Tribünde Eskişehir Spor maçı izle! - Kentpark, Şehr-i Aşk Adası ve tepeden Eskişehir manzarası sunan Şelalepark'a git. - Anadolu Üniversitesi Japon Bahçesi'ni gör. Havuzlar, göletler, ilginç ağaçlar ve ortalıkta dolaşan kaplumbağaları duyunca bana çok çekici gelen bu gizli bahçeye elini kolunu sallayanın giremeyeceğini daha gitmeden öğrenmiştim. O yüzden üniversite genel sekreterliği ile iletişime geçip istedikleri dilekçeyi yazdım ve bürokratik süreci beklemeye başladıma ama bildiğiniz gibi bürokrasi yavaş işliyor.. O yüzden B planı devreye girdi.. Yunus Emre Kampüsü içindeki Konukevi'ne gidip bahçesinde bir kahve içmek istedik. Daha sonra da bahçe içindeki patikadan geçerek Japon Bahçesi'ne ulaştık.. Aylardan Kasım diye mi, yoksa başka bir sebeple mi bilemiyorum ama bahçe umduğum kadar bakımlı değildi.. Yine de boş havuzlar ve güzel ağaçlar arasından yürüyüp başarmış olmanın mutluluğunu yaşadık.. Bence gitmek şart değil ama aracı olup çok merak edenler elbette uğrayabilir.. Yukarıda edı geçen açık alanlar Japon Bahçesi'ne tercih edilebilir. - Eskişehir müzelerini ziyaret et!. (Şehirdeki müzelerin çoğu özellikle Odunpazarı civarında toplanmış: Ben bu bölgedeki müzeler içinden sadece Kurtuluş Müzesi'nin gezebildim. Aslında çok büyük bir alanı yok ama içindeki dijital ekranlar sayesinde Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele'yi anlatan oldukça kapsamlı bir müze oluşturulmuş.. En güzel sürprizi; finalde oluşturulan özçekim odasında Atamız ile ilk meclisin önünde beraber bir fotoğraf çektirip mail adresinize gönderebiliyor olmak!. Giriş ücreti 6 TL. ve müzekart geçerli değil. Güzel sanatlara ilgim sebebiyle Anadolu Üniversitesi'nin Çağdaş Sanatlar Müzesi'ni de ziyaret ettik ama etkinlik yok gerekçesiyle kapalıydı, gezemedik.. Bunun yerine vaktimi ETİ Arkeoloji Müzesi'ne harcamayı tercih ederdim.. Bunun dışında elbette Eskişehir denince en çok önerilen ve mutlaka ziyaret edilecek bir diğer müze de Tülomsaş Devrim Arabası Müzesi. Geçmişte hikayesi beyazperdeye de aktarılan Devrim Arabası'nın biraz hüzünlü bir hikayesi var: 1961'de dönemin yönetiminin talimatı ve küçük bir bütçe ile sadece 129 günde Eskişehir'de üretilip 29 Ekim törenlerine yetiştiriliyor. Toplam 4 adet üretiliyor ve iki tanesi tören için Ankara'ya götürülüyor. Güvenlik protokolü gereği araçlar benzinsiz olarak götürülüyor ve tören öncesinde 2 numaralı araca bir bidon benzin dolduruluyor.. Ancak Cumhurbaşkanı 2 yerine 1 numaralı araca binince araç 100 metre gidip duruyor.. 2 no. lu diğer araç hipodromda başarılı bir şekilde dolaşsa da basın ve diğer herkes tarafından dile getirilmediği için ilk yerli araba Devrim, başarısız bir proje olarak rafa kalkıyor.. Devrim'in güvenlik protokolü bahanesi ile bilinçli olarak engellendiği söylenir.. Diğer üç tanesi hurdaya çıkarılan yegane Devrim, Tülomsaş'ta ücretsiz olarak sergileniyor. Vaktiniz varsa müzeye kadar Porsuk kıyısından keyifli bir yürüyüş ile ulaşabilirsiniz. Bu önerilere Eskişehir hayvanat Bahçesi ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Bilim Deney Merkezi ve Sabancı Uzay Evi de eklenmiş. Yapılacaklara son öneri benden.. Eskişehir Senfoni konseri izleyin!.. Opera olarak geçen Eskişehir Belediyesi Sanat ve Kültür Merkezi'nde Eskişehir Senfoni Orkestrası'nın konserleri yapılıyor.. Ben gitmeden programına bir türlü ulaşamamıştım ama orada bir afişin izini sürerek gişeye gittik ve son anda oluşan yer açılmasını değerlendirip sadece ve sadece 7,5 TL. ye şahane bir konser izledik!. Girmeden \"biletinial\" sitesinden kontrol edebilir ya da akşam tam 19:00'da gişenin önünde olup şansınızı bizim gibi deneyebilirsiniz. Eskişehir'de Nerede, Ne Yemeli? Ye.. İç.. Dene.. - Balaban Kebap ye!. Eskişehir mutfağında yoğun olarak Kırım etkisi var. En öne çıkan lezzetlerden biri Balaban kebap. Balaban, Tatarca'da çok büyük demekmiş; porsiyonu büyük olduğu için pideli köfte ve şiş et ile hazırlanan kebap bu ismi almış. Gidenler tarafından çeşitli konaklar ve farklı kebapçılarda önerilse de yerlilerin üzerinde uzlaştığı Abdüsselam'da yedik biz Balaban'ı. Bir pasaj aralığında küçük ve salaş bir dükkan. Kızartılan pidelerin üzerine kemik suyu, yoğurt, domates sos, köfte ve et şiş eklenip tereyağ dökülerek hazırlanıyor. Ben Vedat Milor sözü dinleyerek tüm soslarını az koydurdum ve tadını çok sevdim. Bunun dışında köfte ve \"balaban\" yemek için Hüsmen Baba, Tatlıdil Köftecisi, Odunpazarı'ndaki Köfteci Ahmet ve ütü ile köfte pişiren Kebapçı Fahrettin Usta, en çok önerilen ama deneme şansı bulamadığım diğer adresler.. Öneri ve yorumlardan anladığım kadarı ile her köfte ya da her pideli köfte \"balaban\" değil.. İsimler üzerinde küçük bir yorum araştırması yaparak tercihte bulunmanızı öneririm.. - Çibörek ye!. Evet, \"Çiğ\" değil, \"Çİ\" börek.. Diyorlar ki; \"ismindeki 'çi' eki güzel/lezzetli anlamına gelir.. Tatarlar yağda 'şır' sesi çıkardığı için şırbörek de derlermiş.\" Yani isim kıymanın çiğ olmasından kaynaklı değil; çiğbörek demeyelim, onları üzmeyelim!. Çibörek harcı özellikle sulu olur; yerken içinden akarmış.. Bu su çiğ konan kıymanın buharla pişmesi için önemliymiş. En ideal yeme şekli dikine ikiye katlayıp ısırmakmış) Peki Eskişehir'de en iyi çibörek nerede yenir? Buna gelen en popüler cevaplar Papağan, Kırım Çibörek Evi, Alpu ve Temel. Ben her gün bir başka adreste denedim. Kırım, Papağan ve Alpu. Yorumum: Bu çibörek her yerde güzel!.. Ama yorumlanış şekli farklı.. Papağan tam merkezde ve turistler tarafından kolay ulaşıldığı için en bilinen, tercih edilen yer. Çibörek ölçüsü biraz daha büyük ve hamur kıvamı daha kalındı. Tadı kötü değil ama daha ağır buldum ben. Beşli porsiyonu zor bitirdim, o gün bir daha acıkmadım.. Kırım ve Alpu'da ise ebat ve incelik hemen hemen birbiriyle aynı. Bunları daha hafif ve ince buldum; uzman değilim ama orijinal, ideal ölçüsü sanki böyle gibi geldi. Yerken ve yedikten sonra hiç ağırlık yapmadı. Zorlasam ikinci porsiyon da giderdi!. Ancak şunu söylemeliyim ki Alpu'nun iç harcının tadı damağımda kaldı. Bir bütün olarak değerlendirdiğimde beni en mutlu eden, en lezzetli bulduğum Alpu oldu. Bana kalırsa \"en iyi\" diye bir şey yok; damak tadınıza uyana rastlarsanız belki de Eskişehir sokaklarında gireceğiniz herhangi bir çibörekçi bile sizi mutlu edecek.. - Nazar'da İskender ye! Herkesin değil, sadece üç-dört şehir yerlisinin önerdiği Nazar'ı mutlaka deneyeceğim diye listeme alsam da fırsat olmadı; akşamları da erken kapattığı için bir türlü zamanlamayı tutturamadım.. - Pino'da hamburger ye!. Çok çok çok fazla kişi önerdiği için gözümde farklı canlandırmıştım ama kapısına gidip herhangi bir zincir restoranın yerel versiyonu ile karşılaşınca girip denemekten vazgeçtim.. Sevenlerine afiyet olsun diyebilirim sadece.. - Kara Kedi'de boza iç!.. İşte bir Eskişehir klasiği daha!. Eskişehirde boza, bizim Vefa'da alıştığımızdan farklı olarak mısırdan yapılıyor, biraz daha koyu kıvamlı ve daha tatlımsı.. Üzerine leblebi koymadan bol tarçınlı yeniyor. Evet yeniyor.. \"Eskişehir'de boza içilmez, yenir\" diyorlar.. Alıştığımız gibi geceyarılarına kadar açık değil.. İçecekseniz 21:00'a kadar gidin!. - Petifür ye!. Bu tatlı Şu hamuru ve krema ile yapılıyor; oldukça hafif.. Adres olarak üç yer önerilmişti. Süreyya Pastanesi, Petifürcü Lalezar ve Divanes Pastenesi.. Lalezar ve Süreya eski ortaklar ve oldukça köklü işletmeler.. Ben bu 60 yıllık işletmelerden Lalezar'da deneyebildim; petifür baya leziz bir tatlıymış!.. - Mazlumlar Muhallebicisi'ne git!. Bu öneriyi gerçekleştirmeye fırsat bulamadığım için \"mazlumların ahı\"nı almaktan korkuyorum ama valla vakit etmedi!. 1927'de kurulan muhallebici eskiden hal binası olan tarihi bir binada, Haller Gençlik Merkezi'nin içinde bulunuyor.. Çevresi el ürünleri satan dükkanlarla dolu; hem gidip burayı gezebilir, hem de sütlü tatlıları deneyebilirsiniz. - Özgem'de Turşu suyu iç! Sonradan Özgem Turşu'ya bir de alternatifi geldi: Gedelek Turşucusu. Biz Türkler nedense gezi denince önce yeme içme anlıyoruz.. Öneriler de coşuyor!.. Ben görmezden geldim ama dileyen deneyebilir.. - Kahveni şurada iç, burada mola ver! Kahve düşkünlüğümü bilenler bir sürü isim paylaştı: Walker's Coffee, Hey Joe Coffee, Kokopelli Coffee Co.,'78 Coffee, Black Cat Coffee, Ciel Coffee.. Daha uzun molalar kahve/kitap keyfi için Adımlar Cafe, İda Cafe, Eflatun Kitap Cafe önerildi.. Bunlara ben de yürürken rastladığım, mola verdiğim ya da atmosferini beğendiğim birkaç adres eklemek istiyorum.. Raw Coffee & Food, hemen Hey Joe ve Black Cat'in olduğu yere yeni açılmış. Böylece o sokak çok hoş bir atmosfere bürünmüş.. Bir gün Hey Joe'da bir gün de Raw'da mola verdik. Raw'ı baya sevdim.. Bach. ce Academy Studio, yürürken ilgimi çekti; burada canlı mini konser ve dinletiler oluyormuş ancak biz denk gelemedik.. Monk Coffeee and Books uzun bir yürüyüşe şahane bir mola oldu benim için.. Hem güzel kahveleri, kekleri var, hem şahane kitapları.. Biraz da plak var.. Şehirdeki yabancı bir ülkede hissi uyandıran sevimli yerlerden biri. En ilginç ve beklenmedik keşif ise Eflatun Kitap'ı ararken bulduğumuz Kitapsız Mekan ya da diğer adı ile Ters Ağaç oldu. Uluslararası tiyatro festivallerine katılan bir kukla tiyatrosunun mekanı olan kafenin şahane bir atmosferi var. Burada kahve değil, kendi yaptıkları biradan içtik.. Harika bir molaydı!. Bir de dekorasyonu ile beni genelde Amsterdam ve Berlin'deki ruin-kafelere ışınlayan Kedd var.. Dükkana bayıldım ama kahve çok başarılı değildi.. Yine de bu civarda yürünecek güzel sokaklar ve denenebilecek değişik kafeler var... Keç?, Simple, Eski Moda mesela.. - Kahvaltıyı Doyuran'da yap!.. Yine Eskişehir'e dair en çok önerilen, en sevilen yerlerden biri ama bende deneme isteği uyandırmadı en baştan beri.. Farklı bir yer denemek istiyordum.. Pazar kahvaltısı için kafamda Ayfer Usta Gurme vardı. Yine merkezden biraz uzak; araçla gidilebilecek konumda; özellikle Eskişehir yerlilerinin uzun hafta sonu kahvaltısı için sevdiği bir yermiş.. Destan adını verdikleri ve masaya çok fazla şey yığdıkları bir kahvaltıları var.. İster onu, ister bizim gibi menüden istediklerinizi seçersiniz onu bilemem ama mutlaka pufidik pişileri denemelisiniz. Biz bayılıp çift porsiyon sipariş ettik!.. Cumartesi için de öneri instagram'dan taze taze geldi. \"Bal Kahvaltı\" yeni açılmış. Farklı konseptlerle çeşitli serpme kahvaltı seçenekleri var; biz adı Yuvarlak Çay menüyü sipariş ettik. Hem mekan atmosferi, hem servis hem de ürün kalitesi olarak çok beğendik. Umarım hiç bozmaz da siz de aynı keyfi alabilirsiniz. - Varuna Gezgin'e giiiiiiiiittttt!.. Onlarca aynı öneri.. Çünkü pek çok şehirde karşımıza çıkan seyahat temalı kafe/bar Varuna, \"bir Eskişehir markası!\" İlk şube burada açılmış; alışıldığı üzere seyahatlerden toplanmış binbir obje ile dolu duvarları saatlerce incelenecek dev bir mekan.. Akşamüstünden itibaren çok kalabalık oluyor.. İster çeşit çeşit bira, ister kahve.. Tek kusuru herkes çok sigara içiyor!. Barlar Sokağı'ndaki Neyzen ve Mayday rakı-meze ikilisi için öneriler arasındaydı.. İstanbul'dan tanıdığımız Sensus Şarapevi'nin Eskişehir'de de bir şubesi var. Gaga Restaurant, Mezze House, Sempre diğer öneriler.. 222 Park, Retro Hall, Peyote Eskişehir konser ve etkinlikler için öneriler.. Eskişehir'den Ne Alınır? Al.. Getir.. - Tarihi Odunpazarı Fırını'ndan tahinli cevizli bükme al! Aldım!. hem de sabah fırından çıkmış, ılık ılık!.. Bir alternatif öneri de Palmiye Simit Fırını. - Kurtuluş Kuruyemiş'ten çekirdek al! - Lületaşından bir şey al. Sırf Eskişehir'in bu ünlü taşından yapılan objelerin satıldığı bir çarşı bile var. - Atlıhan Çarşısı'nda hediyelik bak!.. (Eskişehire dair küçük anı ürünlerinin hepsi bu çarşıdaki dükkanlarda toplanmış.. Çarşı Odunpazar'nın tam ortasında.. - Tanınmış Helvacı'dan Met Helvası al. (Pişmaniye mantığında ama farklı şekillendirilmiş bu helva çarşı içinde sık sık karşınıza çıkacak.. Hediyelik olarak petifür, nohut unundan yapılan Taklan Kurabiyesi ya da bu helvadan alabilirsiniz. Bunlar da benden.. Güzel kitabevleri ve sahaf dükkanları var. Darmadağınık Fahrenheit 451 Sahaf, Dekavil Sahaf, Eski Moda Vintage Dükkan, Germinal Sahaf, Ayrık Otu Galeri/Cafe'deki el yapımı yaka iğneleri, Eskişehir Kitapçısı&Monk Coffee'nin plak ve kitapları listenizde olsun.. Eskişehir'de Nerede Kalınır? Kal.. Konaklama için temiz ve ekonomik seçeneklerden biri bizim de tercih ettiğimiz Ibis Hotel. Barlar sokağına, Porsuk kıyısına, haller Gençlik Merkezi ve Varuna'ya, aynı zamandaki popüler yeni nesil kahve dükkanlarına çok yakın.. Merkeze de yürüyerek ulaşılabiliyor.. Porsuk manzaralı, merkezi Ada Life Otel ve 1890'larda açılan ve devamlı misafirleri arasında Halide Edip'in de olduğu tarihi Hotel Madame Tadia gelen diğer öneriler.. Abacı Konak Otel ise Odunpazarı yürüyüşümüzde ilgimizi çeken, tarihi konaklardan oluşan keyifli bir seçenek.. Eskişehir Ulaşım / Mevsim / Zamanlama / Bütçe Hızlı tren ile İstanbul Pendik'ten yaklaşık 2 saatte, özel araçla yaklaşık 4 saatte ulaşılıyor. Şehrin ana merkezinde hiç ulaşım kullanmadan bile dolaşmak mümkün.. Tramvay hatları, minibüs, otobüs ve taksiler daha uzun mesafeler için kullanılabilir.. Çok düz bir şehir olduğu için bisiklet kiralayarak da gezilebilir.. Eskişehir'e günübirlik ya da hafta sonunu kapsayan 2 günlük turlar ile de gitmek mümkün.. Biz Kasım ayında renklerin sarıdan kızıla döndüğü çok keyifli ve güneşli günlerde gittik.. Hava sıcaklığı sabah erken ve akşam çok düşüyor; gün ortasında daha ılık.. Ama Eskişehir soğuk havası ile ünlü; kışlar oldukça sert geçiyormuş.. Rahat gezebilmek için ilkbahar ve sonbahar ideal.. Küçük bir şehir olduğu için bir hafta sonu ayırarak gezilebilir. Mekanlar çok erken açılmıyor; çok erken kalkıyorsanız kahvaltı yapmak, kahve içmek için iyi bir yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Öğlen 13:00'den sonra açılan ama geç kapanan kafeler bile var.. En erken 09:00 -hatta hafta sonları daha geç- saatler şeklinde düşünmekte fayda var.. En iyisi gideceğiniz yerlerin açılış-kapanış saatlerini kontrol etmek.. Genel olarak öğrenci şehri olmasının etkisiyle ekonomik bir şehir; yeme içme için başta çibörek olmak üzere çok uygun fiyatlı alternatifler bulmak mümkün.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/evde-buzlu-kahve-yapimi.html\" ", "text": "Her yaz en az bir kere evde buzlu kahve yapıyor aşamalarını da instagram hikayelerimde paylaşıyorum.. Denemek isteyip tarifine ihtiyaç duyanlar için blogda arşivlemeye karar verdim.. İşte hikayelerimde paylaştığım yapım aşamaları.. Kahvenin filtre kahve için çekilmiş olması gerekiyor. Çekirdek cinsi, tadı tamamen yapanın zevkine bağlı.. Türk kahvesi ya da hazır kahveler için kullanılan granül tarzı kahve bu tip demleme için uygun değil. Bizim buzdolabının kalıpları ile toplam 3,5 kalıp buz ve fotograftaki fincan dolusu çekilmiş kahve kullanarak yapıyorum. İlk etapta 2 buzluk dolusu buz kullanıyor, eridikçe 1,5 kalıp daha ilave ediyorum. Buzlar toplu halde oldukça yavaş eriyor. Bu sebeple kahvenin yapımı çok uzun zaman sürüyor. Buzların erimesi saatler süreceği için bu akşam yaptığımızı yarın içmeyi planıyoruz.. Kahveler buzdolabında birkaç gün dayanıyor, fazla yapıp bekletmek mümkün.. Sevdiğiniz minik şişeleri biriktirip bu kahvenin servisinde kullanabilirsiniz. Bir kısmı buz kalıplarında dondurulup buz şeklinde de servis yapılabilir. İçine süt katılarak da içmek mümkün. özellikle kahvesi bol, tadı biraz sert olanlara süt daha çok yakışıyor. Soğuk demleme kahve yapmanın başka yöntemleri de var ancak tat ve berraklık olarak biz bu alternatifi seviyoruz. Diğer yöntemleri de google'da aratarak bulabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/evde-kiyak-kahvalti.html\" ", "text": "Geç kalktığımız haftasonu sabahlarında standarttan biraz daha uzak kahvaltıları seviyorum. Özellikle içeriğinde avokado ve yumurta olan kahvaltılara bayılıyorum. Yeni nesil gastropub'larda sıkça rastladığımız bu ikiliyi evde de hazırlamak mümkün aslında. Ben bu sabah çay demlenirken olgun bir avokadoyu soyup küp küp doğradım. İçine çekilmiş deniz tuzu, çekilmiş karabiber, sızma zeytinyağı ve çeyrek portakalın suyunu ekledim ve iyice karıştırdım. Burada önemli olan avokadonun yeterli olgunlukta olması ve kullanılan zeytinyağının lezzeti. Ben bir süredir hem üretim kalitesine güvendiğim hem de kendini hissettiren tadına bayıldığım Pina'nın zeytinyağlarını kullanıyorum mesela. Carrefour ve Macro'da rastlarsanız özellikle onu tavsiye ederim.. Avokadolar hazırlandıktan sonra koca dilimli ekmekleri tost makinesinde kızarttım. Krep tavamın dört ayrı köşesine dört yumurta kırıp fazla yayılıp dağılmamasına dikkat ederek pişirdim. Üzerine uygun bir kapak kapatarak kendi buharı ile üstten de pişmesini sağladım. Üç aşama da hazır olduğunda ekmeğin üzerine önce avokadoyu sonra da dikkatlice 2'şer yumurtayı yerleştirip yeşillikle süsledim. Üzerine tekrar taze karabiber çektikten sonra ta-taaam! Yemeğe hazır!. Bu doyurucu tabağın ardından tatlı bir kapanış için de son keşfim Su Kabağı Reçeli!. O süs olarak bildiğimiz su kabaklarının içini rendeleyip damla sakızı ve çam fıstığı katarak reçel yapmışlar. Geçtiğimiz günlerde Coffee Department'ta rastladım ve son kavanozu ben kaptım!. Yani gelecek yaza kadar orada yok ama olur da biryerlerde denk gelirseniz kaçırmayıp mutlaka alın ve tadın!. Küçük numaralarla evde de güzel kahvaltı yapmak mümkün.. isteyelim, deneyelim yeter!.. Geç kalktığımız haftasonu sabahlarında standarttan biraz daha uzak kahvaltıları seviyorum. Özellikle içeriğinde avokado ve yumurta olan kahvaltılara bayılıyorum. Yeni nesil gastropub'larda sıkça rastladığımız bu ikiliyi evde de hazırlamak mümkün aslında."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/febreze-alp-esintisi-dag-esintisi-seyahat-onerileri.html\" ", "text": "Paylaştığım, iki hafta önce gittiğim Bansko kayak tatilimden sevdiğim bir an.. Kayak tatiline çıkanlar, dağ tatillerini sevenler bu hissi, bu mutluluğu anlayacaktır. Sonrasında dağda sonsuz kar, parlak gökyüzü, huzurlu sessizlik, aklı başından alan temiz hava ile başbaşasınız. Aslında kaymayı değil de beraberinde getirdiği bu havayı seviyorum sanırım.. Onun için bu yıl çok istedim bu seyahati.. Onun için böyle keyif aldım.. Dağ esintisinin bende yarattığı bu tazelenme hissinden olabildiğince uzun faydalanabilmek niyetindeyim. Döneli iki hafta olmasına rağmen bu hissi gayet başarılı koruyabildiğimi düşünüyorum.. Hala sakin, stressiz, taze ve mutluyum.. Bunu korumak için küçük bir yardım aldığımı da itiraf etmeliyim ama. Bir seyahatsever olarak hep desteğinden faydalandığım gizli bir işbirlikçim var: Febreze. Febreze'in Alp Esintisi kokusu yayan difüzer'i evin içine o tazelik hissini, belirli periyodlarla yayarken kar tatilinin anıları da canlanıyor. Eve yayılan ferah dağ esintisi ile o kar sessisliği, huzuru, zirvedeki tertemiz havanın kokusu gibi en güzel anlılar tekrar tekrar canlanıyor. Bir yeri anlamlı kılan şey bize yaşattığı hisler.. Sesler, kokular, anımsadığımız bu hisler anıları canlandırıyor, bizi o ana geri götürüyor. İşte bende bu kokuyu kullanarak o çok sevdiğim ana geri döndüm bugün ve sizlerle de paylaştım.. Bu bahaneyle de seyahat detaylarımdan birini daha sizlerle paylaşmış oldum. Ben hem seyahatten dönüşte uzun süre kapalı kalan evimin eski ferah havaya kavuşmasında, hem de valizden çıkan kullanılmış giysilerin etkisini valizden silip, onu yeni seyahatlere hazırlamakta sprey formundaki Febreze'den yardım alıyorum çünkü.. Hoş olmayan kokuları sadece saklamayıp tamamen silen Febreze, \"seyahat vazgeçilmezleri\" listemde.. Detaylı Bansko Gezi Notları Bansko vs Bansko yazısında.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ferrarada-zaman-yolculugu-ferrara-gezi-notlari.html\" ", "text": "Daha seyahate çıkmadan gezinin bu kısmı heyecanlıydı benim için.. Ferrara. Küçük İtalyan şehri. Küçük ama zengin.. her anlamda.. Zaten beklentiliydim gelirken; araştırmalarım bana 'beklentili ol' diyordu çünkü.. Beklediğimden da fazlasını buldum. Etrafı surlarla çevrili bir şehir ve tam göbeğinde ihtişamlı kale.. bu ilk kez rastladığım bir şey; şehrin dokusundan etkilenmemek mümkün değil.. Sıradan bir şehir değil Ferrara; ben de onu sıradan anlatacak değilim. İki 'an' paylaşacağım, gerisi zaten teferruat.. Ferrara bisikletler şehri. Hatta sloganı bu. Ayak uyduruyor, biz de Ferrara'nın bisikletlilerinden olmayı seçiyoruz. Bisikletleri kiralayıp çantaları sepetlere atıyor merkezden başlıyoruz tura.. Ana caddelerden ayrılıp ilk aralıktan dalmamızla ortaçağın içinde buluyoruz kendimizi. Daracık taş örme sokaklar, eski binalar, kapısına bisiklet dayanmış binbir güzel ev.. Herşey eski, sanki çağlar öncesinden. Ghetto sokakları.. Arada tek tük bisikletli yanımızdan geçerek az ileride park edip, evine giriyor; turiste alışkın olmayan gözler yabancı olduğumuzu anlayıp merakla bakıyor.. Halkayı genişletip uzak mahallelerde dolaşıyor, Parklardan geçiyoruz; huzurun içinden.. Yine de 'o' sokaklar çekici geliyor, tarihin tozsuz sokaklarına tekrar dalıveriyoruz.. Labirentin içinde yön duygumuzu tamamen kaybedip güzel sokakların tadını çıkarıyoruz. Minicik bir meydan kahvesi çıkıveriyor karşımıza. Evet, aynen minik bir köy meydanı, bir kahve dükkanı ve karşısındaki kırlık alanda birkaç masa.. Masalarda köyün ahalisi!.. Bu fırsatı kaçırmıyor, bisikletleri park ediyoruz hemen. Kilit milit yok; yani var da takmaya gerek yok.. Tek boş olan masaya oturuyoruz. Ben koşup siparişlerimizi veriyorum; macchiato ve acqua frizzante.. Kahvemizi beklerken masalarda dönen muhabbete de kulak misafiri oluyoruz. Muhabbetten çok, durum komik. Herkes başka masada oturmuş ama masadan masaya sataşma, yoldan geçenle atışma!.. Arada da bize meraklı kaçamak bakışlar atmayı ihmal etmiyor amcalar. Biz gayet direkt bakıyoruz ama ilk hamleyi de onlardan bekliyoruz. O hamle hiç gelmiyor.. Muhtemel dil problemleri yüzünden amcalar ile birkaç saatliğine \"yerli\" olmaya çalışan bu turistler bir türlü kaynaşamıyor.. Ama an öyle keyifli ki.. Bisikletten biraz yorulmuşuz, kahveler mis; hava püfür, dalların arasından yansıyarak etrafı süsleyen güneş, kuş cıvıltısı, ahaliden İtalyanca mırıltısı.. keyfi tarifsiz, öyle güzel bir an. Sanki dün de bu kahvedeydik; yarın ve haftaya da olacağız gibi hissettiren şehrin ruhundan çalınmış bir an... Tekrar bisikletlere atlarken müdavimlere kaçamak bir gülümseyiş ile veda.. Yolun devamında ağzımız kulaklarımızda. Kapamazsak sinek kaçacak!. Akşam beşte açıldığını biliyoruz. Öyle açılır açılmaz da koşmuyoruz; yediye kadar kendimizi orada burada oyalayıp iyice acıkınca tam tezgahın dibinde sotalanıyoruz. Mekanımız Pizzeria Orsucci Armando. dal 1936. Tezgahın arkasından siparişimiz soruluyor. Öyle ingilizce Mingilizce yok!. Turist mi? O da Ne? 2 birre grande; 1 pizza; 2 Ceci... Başlangıç siparişi bu. Pizza sadece iki çeşit. Margherita ve tuzlu balıklı Alici. Tabi ki racona uygun Alici diyorum ve bıyık altından 'aferin evladım' manasında bir gülümsemeli onay alıyorum ustamızdan. Yine yabancı olduğumuz tüm masalarca anlaşılmış ve tüm dikkatler üzerimizde!. Pizza İtalya standartlarında fena değil ama Türkiye standartlarında gayet iyi!. Ama asıl olay nohut unundan Ceci. Liguria bölgesindeki Farinata'nın bir versiyonu diyebileceğimiz Ceci koca bir tepside sıvı halde gelip, odun fırının içinden birkaç dakika içinde nar gibi çıkıyor. Bilenler bilir, görünümü, tadı en çok Ünye ve Fatsa'da evlerde yapılan mısır ekmeğini andırıyor. Birazcık da yağlı ama müthiş bir lezzet. İçeride ve kapı önünde tüm masalar dolu ve siparişler havada uçuyor. Racon siparişi toptan değil yedikçe vermek... Sürekli \"due fette ceci\" deniyor; usta tekrarlıyor, kesiyor, yenisini yapıyor. Ben de sesleniyorum aynen \"due fette ceci per favore!\" Ya ben söyleyince niye herkes gülüyor ki? Taburelerden ne zamandır sohbete girmeye çalışan bir adam başlıyor konuşmaya.. Zorluyor ama çok anlamıyorum, turistim diyorum.. Bunun üzerine herkes konuşmaya başlıyor!. Tam bir komedi. Bu İtalyanlar böyle, illa ki konuşacak anlatacak, zorla anlayacaksın onu!.. \"Anlamıyorum\" literatürde yok!.. Bir şekilde anlaşıyoruz, nereden geldiğimiz, burayı nasıl bulduğumuz, buradan nereye gideceğimiz, Ferrara tarihi,... muhabbet sonsuz. Kaç Ceci yedik şimdi hatırlamıyorum ama şu an olsa tek başıma bir tepsi yerim; onu biliyorum. Hatırladığım mekanı terkederken 15 hesap ödediğimiz ve herkes ile birbirimize el sallayarak vedalaştığımız.. Bu güzel keyifli gece, bu kağıt üstünde yenen salaş ama nefis yemek hiç unutulur mu?. Ferrara. \"Ekmeğin köşesini kim yiyecek?\" tartışmasının olmadığı şehir. Ekmeği çıtır şehir.. Bisikletli şehir.. Cazlı şehir.. Keyifli şehir. Güzel şehir... Ya işte çok güzel bir şehir!.. Kişisel olarak Ferrara'ya dair anlatacaklarım bu kadar ama sizin için yazacaklarım henüz bitmedi. Peki o tipik yemek ne derseniz hemen açıklayayım: İçi balkabağı dolgulu enfes, iri ebatlı tortellini diye tarif edebilirim. Geleneksel olarak tereyağlı ya da Bolognese soslu servis ediliyor ki Bolognese soslusunu denemiş biri olarak efsane bir lezzet olduğunu söylemeliyim. Özellikle tatlı/tuzlu yemek severlerin kaçırmaması gereken bir Ferrara tadı. Ayrıca Salama di Sugo ve Pasticcio di Maccheroni tadılabilecek diğer geleneksel yemekler. Bölgenin üzümü Sangiovese. Tatlı olarak da tıpkı Siena'daki gibi burada da baharlı tadı ile pek sevdiğim Panpepato var. Unutmadan; o çok köşeli, komik tipli Ferrara ekmeği de mutlaka tadılsın. İsmi Coppia ama yerel ağızda Ciupeta oluveriyor!.. Trattoria il Sorpasso: Burası da o meşhur kabak dolgulu makarnayı yemek için kurtarıcımız olan samimi ve farklı trattoria. Şef elinden çıkma menü her ay mevsim şartlarına göre değişiyor.. Yedik, içtik, bisiklete bindik; arada bir de Chiesa di San Giorgio, Castello Estense di Ferrara, Casa di Ludovico Ariosto ve Palazzo Schifanoia'yı gördük mü Ferrara seyahati şahane geçti demektir.. Tam da Ferrara'da geçen nefis bir roman okurken bu Ferrara şehri tanıdık geliyor, bunu bir yerde okumuştum dedim kendi kendime. Ve tabii ki gezici günlük gitmiştir buraya dedim, başka kim olabilir ki ? Bu küçücük şehri zaten ancak gerçek bir gezgin keşfederdi. Kitaba çok güzel eşlik etti bu güzel yazı ve fotoğraflar. Kitap bitti, Ferrara gidilecek yerler listesine, yazı ise tekrar tekrar okunacaklar listesine eklendi."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/figaronun-selanik-kahvaltisi.html\" ", "text": "Bana göre en güzel kahvaltı evde yapılan kahvaltı.. ama arada bir dışarıda da kahvaltı yapmanın keyfini yaşamak istiyoruz elbette.. O kalabalık brunchlar, açıkbüfe kuş sütü eksik kahvaltılar benden uzak olsun.. Basit, yaratıcı, samimi, doğal kahvaltılar da bu yana gelsin!.. Bu haftasonu bir süre önce önerilen bir kahvaltı noktasını denemeye karar verdik. Figaro's.. Burası anladığım kadarıyla çeşitli otları da katarak hazırladığı \"Selanik Kahvaltısı\" ile ön plana çıkmış bir adres. Yeni değil.. havalı değil.. salaş ve farklı.. Kişibaşı 25 TL. lik bu kahvaltıda ot ve peynir ilavesi ile hazırlanan yumurta, bulgurlu-yoğurtlu Selanik Salatası, erik ve gül reçeli, beyaz peynir, peynir-ot ve patates ile hazırlanan Selanik Gözlemesi, zeytinyağı-peynir katkılı bir ot mezesi, zeytin ilaveli, domates-salatalık söğüş, ekmek, simit ve bir termos çay vardı.. Yumurta, gözleme ve kenarda görünen ot mezesi en başarılı bulduğum tatlardı. Diğer şeyler işin çok heyecanlı tezahüratlar yapamam ama genel olarak bu kahvaltıdan farklılığı sebebiyle memnun kalktığımı söyleyebilirim. Özellikle havalar soğumaya başladığında ilginç bir alternatif olarak aklımızın bir köşesinde olsun.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/film-seti-parma-gezi-notlari-24saatte-parmada-ne-yapilir.html\" ", "text": "Parma'ya ayak basar basmaz insanı saran duygu bu; bu şehir kocaman bir film seti. Filmin adı \"Mutluluk\". Az sonra yönetmen bağıracak: Oyun!... Tam o sırada güneş daha çok parlayıp, zilini çalarak bir bisiklet geçecek önümden.. Önce yanımdan geçen şık kadın gülümseyecek bana, köşeyi dönünce de arabasının içinden tatlı bir bebek.. Harika bir film bu.. ve 24 saatliğine başrol benim!.. Tren istasyonundan sokağa adım attığım anda anlıyorum bizi keyifli bir 24 saatin beklediğini. Şehir merkezi yaklaşık 1 km.; hava da güzel; yürümeyi seçiyoruz. Daha Strada Guiseppe Garibaldi'ye girer girmez güzel detaylar, iştah açıcı vitrinler başlıyor. Alışveriş notlarım arasında olan Salumeria Garibaldi ve Salumeria Verdi'nin vitrininde gözüm kalarak yürüyor, az ileride no. 61'de yine listemden tarihi pastane Pasticceria Torino'yu görüyorum. Şimdilik hiçbirine yüz vermeden önce valizden kurtulmak üzere otelimize yöneliyoruz. Parma film seti gibi dedim ya, işte bu durumuna yaraşır enteresan bir konaklama deneyimi ile karşı karşıyayız. Rezidenza Romeo e Giulietta, booking. com üzerinden yer ayırttığımız tesis. Teatro Due'nin içinde!.. Yani biz bu film seti şehirde bir tiyatro binasının içinde kalıyoruz!.. Öyle ya; oyuncuyuz ve yerimiz de kulis.. Tiyatro binası deyince kötü şartlar gelmesin aklınıza; son derece rahat ve modern döşenmiş konforlu bir odada, ibis grubunun işlettiği, farklı konseptli bir tesiste kalıyoruz. Valizi odaya atıp şehre karışmak üzere koşar adım çıkarken binanın duvarlarını süsleyen temsil görsellerini fotoğraflamayı da ihmal etmiyoruz. On dakika sonra Piazza Guiseppe Garibaldi'deyiz; şehrin ana meydanı. Hep hayalimde Parma'ya gelir gelmez o en meşhur meydanda bir sandalyeye oturup etrafı seyretmek var. Gel gör ki meydandan çok hemen karşı sokağın hareketliliğinde aklım. Sağlı sollu kafeler, restoran ve dükkanlar, bisikleti ile sokağa girip çıkan şık Parmalılar.. Strada Farini. Bir gün içinde maksimum sayıda üzerinden geçilen, on ayrı adresi denenen, şimdiden özlenen güzel sokak.. Sokak boyu zaten listeme de aldığım birçok mekan var denenecek. Ancak şimdi küçük bir kahve molası için çok tanıdık bir dostun kapısını çalma vakti: RED by Feltrinelli. Milano yazılarımdan bilirsiniz, İtalya'nın D&R'ı Feltrinelli'nin RED konseptli mağazaları aynı zamanda güzel de bir kafe barındırıyor bünyesinde. İşte onlardan birini, sokağa nazır keyifli masaları ve sıcacık mini muffinler ile bu hareketli sokakta bulunca tanıdık bir başlangıçta karar kılıyoruz. Sokaktaki masalardan birine kurulup kahve ve tatlı eşliğinde önümüzde akan hayatı incelemeye başlıyoruz. İlk farkedilen çok sayıda bisiklet ve çok şık insanlar. Tüm yüzler gülüyor, herkes kibar, herkes mutlu.. ne güzel! Bu küçük moladan sonra meydanı çevreleyen diğer sokaklarda geziniyor, şehrin Opera Binası Teatro Regio, Cattedrale di Parma, Basilica di Santa Maria della Steccata, Palazzo della Pilotta gibi önemli yapıları görüyoruz. Hemen süylemeliyim ki Parma aynı zamanda Verdi'nin şehri. Parma'ya bağlı Busseto kasabasında doğan ünlü bestecinin portreleri hemen her türlü vitrinde karşımıza çıkarak bizi karizması ile etkilerken adına düzenlenecek olan Festival Verdi'yi de birkaç gün farkla kaçırıyor olmak da yüreğimizi burkuyor. Bu üzüntüyü ana alışveriş caddeleri Strada della Repubblica, Via Cavour ve Strada Farini'yi arşınlayarak üzerimizden atmaya çalışıyoruz!. Bu keşif turu sırasında sıkça rastladığımız bir makarna türü bizi öğlen ne yememiz gerektiği konusunda kesin sonuca ulaştırıyor. Tortella di Erbette en güzel şarküterilerin, en hoş restoranların ve taze makarna satan mekanların vitrininde. Hatta bu otlu tortellini öyle meşhur ki Parmesan peyniri ve Prosciutto di Parma gibi onun da magneti var!.. Vitrininin bir kısmını karizmatik bakışlı Verdi ve bu ünlü makarnaya ayıran şık Trattoria Salumeria Rosi'ye yöneliyoruz. Ancak yol üzerinde ara sokaktan bize göz kırpan Degusteria Romani o kadar cazip geliyor ki aniden onu denemeye karar veriyoruz. Daha modern ve rahat tarzda dekore edilmiş popüler mekanda bir masa bulmayı başarıyoruz. Daha siparişimizi almadan müthiş Parma lezzetleri Parmesan ve Proşütto yanında birkaç üzümle birlikte ikram edilince çok mutlu oluyoruz. Siparişimiz net: 2 tabak \"Tortelli Erbette della Tradizione, Insalata Mediterranea ve artisan üretim bira Emilia. İçi peynir ve aromatik yeşillik dolgulu, üzeri bol parmesanlı makarnamızın tadı inanılmaz güzel; resmen deliriyoruz.. Yanında ısmarladığımız salata ve biralar da gerçekten çok doğru seçimlermiş. Midemizi akşamı da düşünerek çok zorlamadan güzel bir öğle yemeğini kararımızdan çok memnun tamamlıyoruz. Yemek sonrası yine listemdeki sokaklar ve ünlü dükkanlar arasında kısa bir tur var. Ama önce Lino's Coffee Shop'ta ayaküstü bir kahve molası.. Kahveyi içerken duvarda yazan Verdi sözünün anlamı üzerine mekandakilerle kısa ama keyifli bir mücadele verdikten sonra kahvenin ruha enerji verdiğinde hemfikir olarak konuyu kapatıyor, kafeden neşe içinde ayrılıyoruz.\"il caffe e il balsamo del cuore e delle spirito\" Giuseppe Verdi. Borgo Giacomo Tommasini şehirde hemen sevdiğim sokaklardan. Küçük dükkanlarındaki stil sahibi dünya markaları ile Milano havası estiriyor bir anda. Store 333 ve O Store en sevdiğim dükkanlar; ancak italya'da 2 hafta gezecek olan valizimde buralardan yapacağım alışverişe yer yok; sadece bakıp iç çekiyor ve aynı sokaktaki şarküterinin vitrinine yapışıyorum. İtalya'da hep harika şarküteriler vardır ama Parma'dakiler gerçekten başka. Vitrinleri kuyumcu vitrini kadar ışıltılı ve ilgi çekici. Bu sokaktaki Salumeria Grisenti 1 no. lu ve Strada Farini'deki La Specialita 2 no. lu şarküterilerim oluyor. Kendimi bu iki vitrine her geçişte bakmaktan alıkoyamıyorum. Ve de evet, Parma çok küçük bir şehir olduğu için dönüp dolaşıp bunların önünden tekrar tekrar geçiyorum. Adeta Parma'nın ciğerci kedisiyim. Yine seyahatimizin devamını düşünerek bu güzel dükkanlardan alışveriş yapamıyoruz; ne üzücü. Oysa bu kadar çok çeşit ve iyi kalitede ve aynı zamanda bu kadar 'ucuz' Parmigiano Reggiano'yu ilk kez burada -anavatanında- görüyorum. Anlaşılan \"taş yerinde ağırdır\" sözü Parma'da pek işlemiyor. Tüm bunlar olurken sokaklar yavaş yavaş tenhalaşıp açık dükkan sayısı giderek azalıyor. Sokaklar sakinleşiyor, Parma'da \"siesta vakti\" başlıyor. hemen duruma ayak uydurup odamıza çekiliyoruz, birkaç saat dinlenip akşama Parmalı gibi hazırlanıyoruz. Saat:17:00. Tekrar sokaktayız. İlk durağımız Emilia Cremeria. Yine Via Farini No.29'daki bu nefis dondurma dükkanı benim gibi aşırı dondurma meraklısı olmayan birini bile kolaylıkla ağına düşürüyor. Birer bardak nefis dondurmayı şehrin gençlerinin gürültüsü arasında içerideki odunların üzerinde oturarak yiyoruz. Enfes!.. Emilia İstanbul'a açılsın kampanyası falan yapılırsa ilk imza benden!.. Dondurma üzerine hemen hemen aynı caddelerde bir mini şehir turu daha yapıyor, aslında daha çok da insanları inceliyoruz. Bu şehirdeki huzur, mutluluk insana iyi geliyor. Bir yerlerde, küçük şehirlerde çok mutlu insanlar yaşıyor.. böyle düşündürüyor. Aperitivo saati başlayınca Panino D'Artista'nın sokaktaki masalarına kuruluyor bölge şarapları ile ekmek üstü atıştırmalıkları tadıyoruz. Bu, geceye başlangıç niteliğinde. Asıl hedefimizde ise şarküteriden alamadığımız güzel ürünleri tadabileceğiniz iki sağlam enoteca var. Sekizden önce acıkmış olsak araya bir de Pepen'i sıkıştıracaktık ama bu seferlik listede kalıyor ne yazık ki.. Enginarlı payları, nefis sandviçleri denenemiyor..(B. go Sant'Ambrogio, 2) Kapısına vardığımızda saat sekizi birazcık geçiyor, Pepen'in kepenkleri tam da bu sırada iniyor.. Gecenin planlanan adreslerinden birincisi Enoteca Fontana. Sokağa taşan masaları şimdiden dolmuş sıcak atmosferli mekan. Ancak biz burada yemeğe oturup tüm geceyi o masalardan birinde geçirmeyeceğiz. Daha küçük ama çok yerel bir operasyonla Parma anılarımız arasına güzel bir deneyimi katacağız. Mekanın yan sokağından küçük ayrı bir giriş var. Daha salaş, samimi, ayaküstü. Müdavimler, 'akşamları iki tek'çiler bu bölümde. Hemen tezgaha yaklaşıp bölgenin en geleneksel şarabı hangisi ise onu istiyoruz. Yan tezgahtan da ekmek üstü atıştırmalıklardan birkaç çeşit seçip hesaba ekletiyoruz. Parma'nın geleneksel şarabı beyaz ve frizzante; yani köpüklü. Malvasia diye geçiyor cinsi.. Bunu öğrendiğimiz andan itibaren geceye bu tat ile devam ediyoruz. Bu mini yerel deneyim de yine bizi keyiflendiriyor; çıkışta masalarda oturanlara bakıp sanki daha güzelini başarmışız edasıyla havalı havalı yürüyoruz yanlarından. Yönetmen çekimi beğenmemiş de tekrar edermiş gibi -hani film setindeyiz ya- yine gündüz baktığımız civar sokakların akşam hareketlenip hareketlenmediğini gözetliyoruz. Çok da kayda değer bir hareket yok, şehri fazla da zorlamamak lazım.. model bu.. İyice acıktığımızdan emin olunca gecenin son adresine yöneliyoruz. Tabarro. Gece 2'ye kadar en güzel şarapları en güzel şarküteri tabakları eşliğinde içebileceğimiz Tabarro'da karşı sokağa itina ile yerleştirilmiş küçük masalar ve kendi önüne serpiştirlmiş kocaman fıçıları es geçip iç mekana yöneliyoruz. İçerideki ayaküstü takılma alanlarını da boşverip direkt bara nazır, barın köşesi bir iki kişilik loca ediniyoruz hemen. Siparişimiz adını artık bildiğimiz Malvasia ve bir peynir bir de Prosciutto di Crudo tabağı. Yerimiz harika. Buradan tüm kesim ve hazırlık işlemlerini, gelip giden siparişleri, müdavimleri, dönen muhabbeti takip edebiliyoruz. Mekan, tattığımız herşey, gece harika!.. Uzun süre kalıyor, çok ama çok eğleniyoruz. Gece yarısı içeri giren dilenci bile kibar yahu, hayret ediyorum; bozuklukları mutluluk sarhoşluğu ile kendisine bol bol takdim ediyorum!.. Bildiğim italyanca kelimeler yine espri konusu oluyor ortamda, gülüyor eğleniyoruz işte.. Çıktığımızda geceyarısını geçmiş, günlerden Perşembe. Doğrusu otele dönmek. Ama doğruyu isteyen kim? Şu güzel şehirde tek bir gecemiz var, bırak doya doya yaşayalım. Gündüz önünden geçdiğimiz küçük tasarım dükkanlarının olduğu sokak Borgo Mazza Angelo'da hipster ışığı olan küçük bir bar görmüş, burası gece hareketlenir demiştik; ona gidiyoruz. Meydandan geçerken aynalardan selfimizi, dar sokakta sokak lambasından duvara yansıyan gölgemizi çekiyoruz. Saçmalamak serbest!.. Saçmalıyor, eğleniyor ama sokağa da varıyoruz. Aynen tahmin ettiğimiz gibi. Herkes Ostemagno'da toplanmış, sokağa yayılmış muhabbette. İçeriden toplam 2.60'a iki bardak beyaz kapıp kapıya çıkıp kalabalığın arasına karışıyoruz. Epey bir vakitte burada böyle keyifle geçiyor. Arada bir birbirimize \"düşün, Parma'dasın, şu an bu sokakta bu kalabalığın arasındasın\" diyoruz. Öyle ya, Roma'da Pigneto, Milano'da Brera değil bu.. bildiğin Parma!.. Geç saatte açık olmasına çok şaşırdığımız Cafe Tommasini'den ayaküstü kahve içebilme şansını da yakaladıktan sonra daha fazla zorlamadan 'otele' komutunu veriyoruz kendimize.. Sabah 08:00; valiz taoplanmış, elimizde, tekrar Parma sokaklarındayız. Kahvaltı Cafe Caracol'da. Kruvasan arası prosciutto; burada kahvaltı da böyle!.. Son kez bisikletli, huzurlu insanları izleyerek yapılıyor kahvaltımız.. Birazcık da hüzünlü, yola düşüyoruz. Tren istasyonuna kadarki o yol şehirle vedalaşma niteliğinde. Yine de tatlı ayrılalım diyor, şehrin meşhur pastanelerinden Pasticceria San Biagio'ya yöneliyoruz. Şehrin tarihi pastanelerinden biri olan San Biagio'da Parma'ya yakışır küçük, tatlı bir kapanış yapıyor, tren istasyonuna varıyoruz. Ayrılırken geride bıraktığım şehirden çok mutlu ayrılıyorum. Üstelik ayrılıyorum diye üzgün de değilim. Bir güne sığabilecek küçük bir şehri olabilecek en keyifli hali ile yaşadık, hiç sıkılmadan da ayrılıyoruz. Kimbilir belki bir gün yine yolumuz düşer.. O zaman Verdi'nin kasabasına, Peynir üretim çiftliklerine gideriz, müzelerinde dolaşır, Regio'da opera izleriz.. Birreria Vecchie Manieri'de biramızı içer, yemeğimizi Cocchi'de yer, Violetta di Parma sürer, Parma sokaklarında yine gezeriz!.. Herkes sever mi bilemem ama ben Parma'yı çok sevdim. Küçük, sevimli, düzenli, neşeli, zarif bir şehir Parma.. Az ama değerini bilene öz şeyler sunuyor.. Kendini sevdiriyor.. Parma'da çekilen film mutlu sonla bitiyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransa-isola-elba-adasi_gezi_notlari.html\" ", "text": "Floransa günlerimizin en keyifli yolculuklarından birini Elba Adası'na yapmıştık. Toskana bölgesinin incisi Elba, daha çok yerlilerin gizli tatil cenneti olarak kalmış; turist rehberlerinde şimdilik çok dikkat çekmese de bundan sonra adını daha fazla duyacağımıza inandığım, kendi halinde, tipik, naif, ada gibi ada!. Bir Sardunya, bir Capri adası hiç değil.. Olmasın da.. Tüm bir haftasonunu geçirmek ya da daha uzun bir deniz tatili için tercih edilebilecek adaya biz ancak bir günümüzü ayırabildik. Bu tanışma mahiyetindeki bir günlük gezi adadaki yaşam ve doğa hakkında fikir sahibi olmak ve geleceğe dair ada ile ilgili daha uzun planlar yapmak anlamında oldukça faydalı oldu.. Adanın merkez kasabası Portoferraio; mimarisi ve pastel tonları ile daha çok Güney Fransa'daymışsınız etkisi yaratıyor. Bu benzerlikte de Napolyon'un etkisi olmuş mudur diye düşünmeden edemiyorum.. Bir süre kızkardeşi ile birlikte burada sürgün hayatı yaşayan Napolyon adanın kaderini değiştirmiş, sosyal hayat gelişmiş, bağcılık başlamış; adanın üzümlerinden Aleatico, Moscato ve Ansonica şarapları ün kazanmış.. Bu kendi halinde adaya Napolyon dokunuşu öyle etkili olmuş ki bugün hala onun adı ile birlikte anılıyor; bir turizm tetikleyicisi olarak kullanılıyor, adadaki ürünlere marka oluyor.. Onun yönlendirmeleri ile harekete geçip üreten bu çalışkan ada halkını temsil eden arı figürlü Elba bayrağı da yine Napolyon'un mirası. Napolyon'un o dönem yaşadığı ev şimdilerde bir müze. Evi ziyaret etmeye değer iki detay ise arka bahçesindeki harika bir Punta della Madonina manzarası ve Jacques-Louis David'in meşhur \"Alpleri Geçen Napolyon\" tablolarından biri.. Bir an için \"bu tablo orijinal mi?\" diye düşünebilirsiniz; evet, orijinal.. Louis David bu tablodan farklı renk tonlarında beş tane yapmış ve herbiri farklı müzelerde sergileniyor; birisi de bir dönem yaşadığı bu evde.. Adada ayrıca manzaralı kocaman bir Medici kalesi var ki; Mediciler için bu ada stratejik anlamda çok önemliymiş çünkü o zamanlar çok kıymetli olan \"tuz\"a kavuşma sebepleriymiş.. Toskana bölgesinde ekmeğin tuzsuz olma nedeni bu ada öncesinde kıyılara hakim olamamakmış ve bu adayı ele geçirince zamanın çok kıymetli maddelerinden tuza sahip olabilmek Medicilere ayrı bir güç kazandırmış.. Bu heybetli kale de bu yüzden bu kıymetli adaya kondurulmuş.. Adada elbette muhteşem plajlar var ama Portoferraio'daki Spiaggia Le Ghiaie sıralamada üst sıralarda yer alan en iyilerden biri.. Biz Napolyon evi ve kaleden sonra günümüzü geri kalanını bu plajda geçirdik. Plaj ücretsiz olarak serbestçe kullanılabildiği gibi plajdaki birkaç tesisten şemisye ve şezlong da kiralanabiliyor.. Önce bu plajdaki La Bussola'da öğle yemeği yedik.. Taze deniz mahsullu makarna ve ada şarabı.. Yemeğim öyle güzeldi ki üzerine adanın tatlısı \"schiaccia briaca\" yı deneyerek yemeğin damağımda kalan tadını hemen silmek istemedim.. Çünkü o makarnanın içindekiler \"denizin dibinden bir kaşık almak\" gibiydi.. Bunda yemeğe eşlik eden deniz manzarasının, suyun o muhteşem renginin de etkisi olmuştur eminim ki.. Denizin rengi tam olarak \"Acqua Elba\" rengi. Bu, adanın suyu ile yapılan buraya özel bir parfüm; Toskana bölgesinde sık sık su yeşili tonunda dükkanları karşınıza çıkacak; dükkanın içinden gelen ferah ve temiz koku ilginizi çekecektir.. Elba'da yüzerken sanki tamamen bu kokudan yapılmış büyülü bir denizde gibiyim.. Plaj beyaz çakıllardan oluşuyor ama bu taşlar bile farklı.. Herbir beyaz taşın bir köşesinde birisi alıp elle tek tek boyamış gibi siyah bir benek var.. kuruyunca gri mavi oluyor.. Plajda kaldığımız sürenin neredeyse tamamını suyun içinde ve bu taşlarla oynayarak geçirdim.. Ve elbette gelirken birkaç taneyi yanıma almayı ihmal etmedim.. Akşamüstü kıyıdaki dondurmacıdan birer külah kapıp Portoferraio'nun merdivenli sokakları, kapıları çiçekli evleri, kapılarda oturan komşu teyzeleri arasında bir yürüyüş yaptık.. Adadan ayrılmadan önce üzerinde adanın haritası olan bir kurulama bezini ve adanın eski artisan dükkanı Fiorella'dan el yapımı bir deri aksesuarı alıp dönüş feribotumuza atladık.. Ben Elba'yı çok sevdim; gelecek yıllarda birkaç gün kalıp, diğer güzel koylarını, gizli köşelerini keşfetmeyi, kendimi buradaki sakin ada hayatına biraz kaptırmayı çok isterim. Elba'ya ulaşmak için araç kiralayıp Piombino'ya gelip buradan feribot ile adaya geçmek; Piombino'ya kadar tren ya da otobüs ile gelip feribot ile adaya geçtikten sonra adada araç kiralamak genellikle kullanılan yöntemler.. Ama bunlar için en azından haftasonunu komple buraya ayırmak gerekiyor.. Elba'ya Floransa'dan günübirlik gitmek biraz zor ama imkansız değil. Bunun için iki alternatif var. Günübirlik Elba turu almak ya da bu turun bireysel olarak kopyasını çekmek.. FlorenceForFun şöyle bir program yapıyor; Sabah 7'de Floransa SMN tren istasyonunda tur grubu ile buluşup 7.30'da toplu trene biniliyor. Tren 2,5 saat sonra Piombino'ya varıyor ve oradan hemen yarım saat içinde feribota geçip Elba'ya doğru yolculuğa başlanıyor ve yaklaşık 1 saat sonra Portoferraio limanına varılıyor. Limandan yürüyerek önce Napolyonun evine çıkıp müze ziyareti yapılıyor; ada hakkında bilgi içeren bir yürüyüş ile plaja varılıyor. Buradan itibaren buluşma saatine kadar herkes serbest; dönüşte limanda buluşup yine feribot, tren yolculukları sonrası akşam 22:30 civarı Floransa'ya varılıyor.. 99 'ya satılan bu turun bana göre tek esprisi sizi bir gün içinde gidip dönmeyi garanti edip zamanlamayı tutturmanızı sağlaması.. Çünkü bu adamlar aktarmasız tren, bir feribot firması ile gidiş diğeri ile dönüş gibi küçük detaylarla bir rota oturtmuşlar; siz kendiniz günübürlik bir program yapmak için araştırırken işin içinden çıkamayıp vazgeçebilirsiniz.. Aslında aynısı yapılır mı? Yapılır.. Eğer kendiniz gitmek isterseniz Floransa SMN'den sabah 7.20 civarındaki ilk trene binin. Piombino'ya gelince ilk gördüğünüz durakta değil, Piombino Marittime'de inip hemen limanın karşısındaki binadan ilk kalkacak feribota bilet alın -ki muhtemelen BluNavy olacaktır. Akşamüstü dönüşte de 6 feribotuna binip karşıya geçer geçmez hemen tren istasyonuna koşturup trene atlıyorsunuz. 18:45 gibi bir tren bir de 21:30 gibi son tren oluyor; son treni kaçırırsanız burada kaldınız demektir.. Böyle bir plan kendiniz giderseniz 75 civarında bir maliyete çıkıyor.. Benzer bir program oluşturmak için trenitalia, BluNavy ve Toremar'ın kendi sitelerinden gitmeyi planladığınız güne göre sefer saatleri ve fiyatları kontrol edip net planınızı oluşturabilirsiniz; hatta aynı planın bir gece konaklamalı versiyonunu bile düşünebilirsiniz.. Yol kısa değil ama tren yolculuğu çok da sıkıcı değil.. Yanınıza uzun yol boyunca atıştıracak birşeyler ve okuyacak dergi kitap falan alırsanız zaman hızla geçer.. Peki Elba Adası sadece bir gün için bu uzun yola değer mi? Yüzdüğüm o güzel denizi düşününce kesinlikle değer.. Ama yine de eğer Floransa'da geçirecek çok fazla gününüz yoksa ve amacınız sadece denize girmekse Viareggio ya da Castiglioncello'ya da gidebilirsiniz.. Ancak pırıl pırıl sularda yüzüp ada havasında arınmak istediğiniz bir tatil için Elba aklınızın bir köşesinde olsun.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransa-notlari-gezi-rehberi.html\" ", "text": "Türkiye'den Floransa'ya ulaşmak için yakın şehirlerdeki havalimanlarını tercih etmek gerekiyor. Bologna ve Pisa en yakın ve pratik olanları ama çok şehirli bir plan için Venedik ve Roma'dan geçmek de gayet mantıklı olur.. Pisa havalimanından tren ile gelmek için önce havalimanından \"people mover\" ile Pisa Centrale'ye, oradan da Firenze Santa Maria Novella ana tren istasyonuna giden trene aktarma yapmak gerekiyor. Aktarma gayet basit, gözünüzü korkutmasın ama hiç aktarma, tren peronu bulma gibi şeylerle uğraşmadan direkt Floransa'ya ulaşmak isterseniz Autostradale'nin ekspres otobüsleri ile havalimanı çıkış kapısının az ilerisinden 2017 itibarı ile 12 'ya Floransa merkez istasyona ulaşabilirsiniz. Tren ya da otobüs ulaşım süresi az çok aynı, maliyet de yakın; dolayısıyla çok düşünmeden mevcut şartlarda en uygun olanı seçin. Aynı şekilde Bologna için de havalimanından direkt Floransa'ya gelen ekspres otobüsleri kullanabilirsiniz. Şehir içinde ulaşıma gelince; eğer merkezi bir noktada konaklayan ve birkaç günlüğüne şehre gelmiş olan bir turistseniz aslında buna hiç ihtiyacınız olmayabilir. Floransa merkezi gerçekten de çok küçük olan bir şehir. Bütün gün yürüyüp tamamını gezebiliyorsunuz. Zaten tarihi merkez içinde metro, tramvay gibi bir araç yok; buraları sadece yürümek durumundasınız. Belki sadece Michelangelo tepesine çıkarken otobüs kullanabilirsiniz; ulaşım biletleri küçük büfelerde, gazete kiosklarında bulunuyor. 90 dakika geçerli tekli biletler 1.20 ve otobüs ya da tramvayın içinde mutlaka makineye sokup onaylatmak gerekiyor. Bunun yanısıra 1, 3 ve 7 günlük biletler ve günlük aile biletleri de mevcut; biletler hakkında detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Floransa'da her ne kadar şehiriçi ulaşım kullanmasanız da tren en çok kullanacağınız ulaşım aracı olabilir. Uzakta konaklayanlar için şehre ulaşmanın yanısıra Floransa'nın yakın çevresindeki şehirleri, kasabaları görmek için de tren çok kullanılan bir seçenek. Ana tren istasyonu Santa Maria Novella ve kısaltmalarda hep SMN olarak rastlayabilirsiniz.. Regionale trenler ile ya da hızlı trenler ile buradan neredeyse her yere ulaşmanız mümkün; rotanıza uygun alternatifleri görmek için trenitalia sitesine bakabilirsiniz. .. Bazı şehir ve kasabalar için ise tren yerine Sita otobüslerini kullanmak da mantıklı olabilir. Bunların da ana durağı merkez istasyonun hemen yakınında, Via Santa Caterina'da.. Bisiklet kiralamak isterseniz -ki Floransa'da bisiklete binmek özellikle \"Oltrarno\" tarafında oldukça tatlı bir şey... bicifirenze. it'ten saatlik, günlük ve aylık olarak kiralayabilirsiniz; SMN ve Via Ghiberti'de iki ayrı yerleri var.. İnternet erişimi için şehrin en turistik ana meydanlarında günde bir saat Firenze Wifi ağını facebook bağlantısı ile ücretsiz olarak kullanabiliyorsunuz. Cafe ve restoranların da pek çoğunda erişim var.. Ayrıca Duomo meydanı köşesindeki TIM'den wifi için 19 'ya bir kart alabilirsiniz. Ben şehrin tadını çıkarabilmek adına merkezden çok fazla uzaklaşmamak gerektiği kanısındayım.. Floransa genel olarak oldukça güvenli bir şehir; bu sebeple merkezinde konaklamaktan çekineceğiniz bir bölge en azından ben bilmiyorum.. Merkez istasyon Santa Maria Novella'nın arkasında Via Fiume ve Via Faenze sokaklarında irili ufaklı her bütçeye uygun pek çok alternatif var. Yine biraz yukarıda Piazza della Indipendenza'da pek çok farklı konaklama alternatifi var. Floransa bizim pek çok sefer ziyaret ettiğimiz bir şehir olduğundan bu bölgelerde birçok yerde kaldık ama özellikle bir isim vermemi isterseniz cici, temiz, her yere yürüme mesafesinde ve uygun fiyatlı bir adres olarak aklıma hep tam bahsettiğim meydandaki Hotel Caravaggio gelir. Bunun dışında daha sofistike bir konaklama için \"bütçe hiç dert değil\" diyorsanız ben de size Lungarno Collection'ın Ponte Vecchio'nun her iki yakasında konumlanan şahane manzaralı odaları derim; paranızı hiiç başka yerler için çar çur etmeyin!. Şehirde görülmeye değer pek çok müze, sanat koleksiyonu ve saray var. Hepsini bir Floransa seferinde görmek imkansız ama kendi kişisel zevklerinize göre bir yada birkaçını programınıza ekleyebilirsiniz. Galleria dell'Accademia ve Uffizi için mutlaka önceden bilet bakmalısınız. Eğer uzun bir kuyrukta beklemeyi göze alırsanız her ayın ilk Pazar'ı ücretsiz olarak bu ağır toplar dahil pek çok müzeyi gezebilirsiniz. Mediciler'in halkın arasına karışmadan Palazzo Vecchio'dan Palazzo Pitti'ye geçişini sağlamak üzere 1500'lerde yapılan Vasari Koridoru, artık normal turistik ziyarete kapatılmış olsa da Uffizi Müzesi üzerinden Ponte Vecchio'ya ve oradan karşı kıyıya uzanan izini sürün ve mutlaka fotoğraflayın.. Santa Maria del Fiore /Museo del Duomo/La Cupola/Campanile di Giotto. Zaten gün içinde sayısız sefer ister istemez önünden geçtiğiniz şehrin, bir yerlerinden kubbesini gördüğünüz Duomo'ya bir de içeriden bakmak, çatısına çıkmak isterseniz yapmanız gereken Duomo meydanındaki bilet ofisinden 15 'luk kombine bileti almak. Aldıktan sonra çan kulesi ve kubbe, için ayrı ayrı rezervasyon oluşturmanız gerekiyor. Müze çok mühim değil; onu bileti alır almaz da gezebilirsiniz ama çan kulesi ve özellikle kubbe çok talep görüyor o yüzden rezervasyon şart!. Aynı yerden çıkmadan rezervasyon makinalarına aldığınız bileti okutarak rezervasyon oluşturabilirsiniz. Makineden çıkan fişi saklayın ve rezervasyon gün ve saatinizde 5-10 dakika önce girişte olun. Konaklama süreniz çok uzun değilse gitmeden web üzerinden online olarak da halledebilirsiniz. Kubbe ve çan kulesine 400-500 basamak çıkmak için ayağınızda rahat ayakkabı elinizde de bir su şişesi olsa hiç fena olmaz.. Yukarıda manzara muhteşem.. Sadece birine çıkmaya vaktim olsa Giotto çan kulesine çıkardım.. ki kubbeye oradan bakabileyim diye. onun dışında zaten şehrin manzarası her ikisinden de benzer özellikte.. Ama bunların hiçbirini yapmasanız da Duomo'ya giriş biraz kuyruğa rağmen ücretsiz.. Dante'nin evi için minik bir uyarım olacak.. Floransalılara göre Casa di Dante sadece bir şehir efsanesi. Dante'nin ölümünden 500 yıl sonra yapılmış ev mi olurmuş diyerek dalga geçiyorlar, haberiniz olsun! Palazzo Pitti önceki seyahatlerimde ziyaret ettiğim ve beğendiğim müzelerden biri. İçindeki eserler ve kostüm müzesi kısmı görülmeye değer ama asıl ilgi çeken bölümü Boboli Bahçeleri elbette.. Benim önerim yaz aylarına denk gelen ziyaretlerinizde Boboli'yi esgeçmeniz. Bu saray ve bu bahçe tam bir ilkbahar aktivitesi. Yaz aylarında hem çok sıcak, hem bahçe olması gerektiği kadar yeşil ve çiçekler içinde değil.. Biliyorum çünkü İtalyanca kursumun düzenlediği gezi ile yaz sıcağında da gittim!. Bence bu sarayda yazın yapılabilecek en muhteşem şey akşamları iç avlusunda düzenlenen opera geceleri.. Unutulmaz bir şey yapmak isterseniz bunu deneyin.. Museo Novecento ve Palazzo Strozzi sergileri. Floransa Rönesans'ın şehri; sanatta da bu dönemin eserleri anlamında inanılmaz zengin. Modern sanat ise daha çok galerilerde ve sınırlı sayıda müzede karşınıza çıkıyor.. Çağdaş Sanat müzesi Novecento'daki eserler ve Strozzi sarayında düzenlenen süreli sergiler bu anlamda beklentinizi biraz olsun karşılayabilir.. Ekim ayına kadar gidecek olanlar şanslı; çünkü YTALIA sergisi bir bienal tadında şehrin her köşesini modern sanat ile buluşturuyor.. Hemen Boboli'nin devamında yükselen Forte di Belvedere şehrin manzara noktalarından biri ve ayrıca Ekim'e dek Floransa planı olanlar için muhteşem bir sergi alanı. YTALIA kapsamında Floransa manzarası önünde boyluboyunca uzanmış dev boyutlardaki Calamita Cosmica heykeli karşısında etkilenmemek mümkün değil.. Bunun dışında kalede dört bir yandan farklı manzara izleyebileceğiniz, özellikle akşamüstü çok keyifli bir kafe var.. Tam da manzaradan bahsetmişken meşhur Piazza Michelangelo'nun yanına San Miniato al Monte, Giardino di Villa Bardini, Giardini delle Rose'yi de ekleyelim.. Ama benim en sevdiğim Floransa manzarası kesinlikle Villa Bardini'den.. Via dei Servi, Duomo'ya bakıp fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim sokaklardan biri; bu sokaktan geçerken dönüp katedralin heybetine, yakalayacağınız renk tonlarına bakmayı unutmayın. Sokağın devamında ise yine şehrin önemli meydanlarından Piazza della Santissima Annunziata var. Burada bir merdivene oturup sandviçimi yerken meydandan geçen bisikletlileri, heykelleri, mimariyi izlemeyi çok seviyorum.. Meydanın bir köşesinde de çatısındaki cafeden Duomo kubbesini görerek birşeyler içebileceğiniz Caffe del Verone var. Giardino dell'Orticultura içinde o çok sevdiğimiz camekanlı seralardan olan koca bir botanik bahçe.. Böyle yerler de yazdan çok baharda güzel oluyor ama yaz boyu burada düzenlenen konserler, organik pazar, tasarım pazarı gibi etkinlikler sayesinde özellikle haftasonu lokallerin uğrak yeri oluyor.. Bir de Palazzo Medici gibi yürürken ansızın karşınıza çıkan muhteşem avlulu yerler var tabi; yürürken kafanızı avluların içine uzatmayı, tarihi yapıların giriş hollerinde tavanlara bakmayı unutmayın.. Sokak Sanatlarını atlamayın; 3 önemli ismin şehrin her yerine yayılmış minik ama her görüşte gülümseten işlerine dikkatle bakın.. Clet Abraham Floransa'daki neredeyse tüm trafik işaretlerine kendince eklemeler yaparak şehri neşelendiriyor. Exit/Enter şehrin duvarlarına küçük kalpler kondurup bulmanız için küçük notlar bırakıyor.. Blub ise #artsanuotare yani \"yüzebilen sanat\" serisi ile önemli sanat eserleri ve önemli kişiliklerin su altı duvar resimlerini şehirde bulabildiği her boşluğa konduruyor.. Turistik ama Fiat 500 sevenler için eğlenceli bir aktivite var; bazı yerel tur acenteleri sizi eski Fiat 500'ler ile şehrin yakınında, Toscana kırsalında gezdiriyorlar; aracı kendiniz kullanabiliyorsunuz.. Gezinin finali de San Miniato al Monte'den Floransa manzarasına karşı bitiyor.. Yarım gün süren oldukça fotografik ve kişibaşı maliyeti 100 civarında olan böyle bir gezi yapmak isterseniz walkaboutflorence alternatiflerden biri.. Benim için Floransa çok alışverişe teşvik eden bir şehir değil.. O turistik pazar yerleri, hiçbiri italyan olmayan göçmen satıcıların italyan olduğundan şüphe ettiğim ürünleri pek ilgimi çekmiyor.. Mağazalar da genel olarak çok ilginç, içinden çıkmak istemeyeceğim türden değil.. Ama yine de sevdiğim birkaç adres bulduğumu söyleyebilirim. Silvano Giuliani / Her gün okul yolumda karşıma çıkan küçük atölye/dükkanın vitrininde her gün değişen deri saplı kumaş çantalara bayılıyorum; gelirken yaz boyu çok severek kullandığım bir sırt çantasını kapıyorum../Via delle Belle Donne, 43, Via Maggio antikacılarla dolu bir cadde. Buranın en tuhaf dükkanı şüphesiz Verabis Vintage. Bir dükkanın her yeri \"metreküp bazında\" eski ıvır zıvır ile dolu olabilir mi? İlginç sahibesinden izin almadan hiçbir şeye dokunmanız mümkün değil ama içeride en pretijli markaların vingate çantaları, ipek bluzleri, aksesuarları cirit atıyor.. Aynı cadde üzerinde & Company di Betty Soldi, Oltrarno tasarımcılarının ürünlerini bulabileceğiniz cici bir konsept dükkan ama ürün fiyatları epey yüksek.. Buradaki tipografik mermerler çok güzel.. Yine yürümeyi çok sevdiğim sokaklardan Via da Fossi antikacılar ve ilginç dükkanlarla dolu. O yüzden karşı kıyı ile istasyon arasında yürümem gerekirse kesinlike bu sokağı tercih ediyorum. Hem vitrinler güzel hem de Ponte Vecchio'nun saçma kalabalığından uzak.. Sokağın ev favori adresi üst katında bir de enoteca bulunan kitapçı Todo Modo.. Burada kitap karıştırmaya bayılıyorum.. Legami birkaç şubesi bulunan küçük bir dükkan. Benim devamlı kullandığım Pijama çantalarımın bazı modelleri burada var ama mutlaka buradan birşey almalıyım dedirten bir dükkan değil.. Feltrinelli şubeleri kitap, dergi, kırtasiye ve müzik alışverişleri için en iyi kurtarıcı. Üstelik istasyon şubesi 10'da, piazza repubblica şubesi 11'de kapanıyor! Plakseverleri de unutmadım; Data Records 93, Twisted ve Danex Records iyi seçenekler.. Move On Record Pub'ta da her yerde bulabileceğiniz plaklar var ama yine de alt katı pub olan bu dükkana bir çıkın derim. Hiç olmazsa penceresinden Duomo meydanına tepeden bakmış olursunuz.. Piazza dei Ciompi'de hergün öğlene kadar ve özellikle ayda bir haftasonu büyük bit pazarı kuruluyor. Bu çevre etrafındaki mekanlarla birlikte sevimli.. Hemen yakınında bir ye sebze meyve pazarı Mercato Sant Ambrogio kuruluyor.. En büyük pazar ise Salı sabahları nehir kıyısındaki Cascine Parkı'nda kuruluyor. Piazza Santo Spirito'da ayın 2. Pazarı bit pazarı, 3. Pazarı ise organik pazar var.. Her ayın 3. haftasonu Fortezza Basso Antika Pazarı kuruluyor ama metro inşaatı sebebiyle bu pazar uzun bir süre Cascina parkı girişinde olacak.. Her ayın ilk haftasonu Floransa'ya yakın Fiesole'de vintage pazarı kuruluyor.. Mercato Centrale ve Mercato San Lorenzo turistik ama mutlaka görülmeli.. Mercato Centrale'nin alt katındaki satıcılar öğleden sonra olmuyor ama üst kattaki yeme içme tezgahları gece 24'e kadar açık.. Süpermarket olarak Dante'nin evine yakın Carrefour Express ve SMN istasyonu arkasında büyük bir CONAD market var. Via dei Tornabuoni en prestijli markaların yeraldığı cadde.. Sabah ve akşam buradan bisikleri üzerinde geçen şık insanları izlemek de çok keyifli. Via del Parione, Via Roma, Via dei Calzoiuoli, Via Por Santa Maria, Via Cerretani caddelerinde de saysız mağazaya rastlayacaksınız. Her şehrin vazgeçilmezi Kiko ve Tiger zaten her köşebaşında var. Bu dükkanların hepsinde eski usul el ile üretim devam ediyor ve meslekler kuşaktan kuşağa geçiyor.. Her dükkanın önü satış, arkası atölye bölümü.. Angela Caputi nefis tasarım takılar üretiyor; hem de plastikten.. \"Sartoria\" sadece elde dikim yapan terziler.. bu kapsamda Sartoria Romagnoli'ye uğradık. Castorina 1895'ten beri ahşap oyma objeler üretiyor.. En sevdiğim dükkanlardan biri oldu; arkadaki atölye ve vitrindeki miniminnacık ahşap oyma objeler harika! La Bottega di Mastro Geppetto'da ise Pinokyo'nun tahtadan şekillenişini izleyebiliyor, farklı modellerde ahşap pinokyoları satın alabiliyorsunuz. İlk akla gelenler Siena, Lucca, San Gimignano ve Pisa.. Büyük şehirler; Bologna, belki Parma ya da Modena.. Roma; yol üstünde Orvieto.. Uçsuz bucaksız Toscana vadisi ve kasabaları.. Greve in Chianti, Val d'Orcia, Montepulciano, Pienza.. Aşırı küçük yerler.. Vinci, San Galgano, Monteriggioni.. Adriyatik denizi tarafında ise kalbalık ve hareketli Rimini, Ravenna ve Venedik'i andıran Comacchio var.. Ama bu yakanın denizi diğer taraf kadar nitekli değil diyor yerliler.. İlk kez ziyaret edenler için Siena, Lucca ve San Gimignano seçilebilecek ilk alternatifler olacaktır. Toscana Vadisi ise kesinlikle yaz sıcağında değil Eylül'den itibaren muhteşem bir seçenek.. Ama vadinin tadını çıkarmak için tren yerine araç kiralayarak gezmek lazım.. Bu bölüm de böylece bitti, kapsamlı yeme içme notları ayrı bir yazıda.. Tüm Floransa yazılarını görmek için buraya tıklayınız."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransa-yeme-icme-notlari.html\" ", "text": "İlk İtalya gezimizden beri Floransa daima İtalya rotamızda bulunan, çok sefer ziyaret ettiğimiz bir şehir olmasına rağmen nedense hakkında en az not paylaştığım yerlerden biriydi.. Sadece birkaç anı ve en sevdiğim bir iki adres dışında hiçbir şey yazmamışım.. Bu kez Floransa'da 3 hafta boyunca italyanca kursuna gidince bu şehre dair en uzun ve en kapsamlı tecrübemi de yaşamış oldum.. Aldığım sorular, istekler bir yana, içimdeki ses \"hadi artık, doğru düzgün anlat şu şehri\" dedi bana.. Ama bu kadar uzun bir süreyi, bütün adresleri, bütün ipuçları ile anlatmak da kolay değilmiş.. Önce şehirde kısıtlı zamanı olanlar için pek çok alternatif içeren FLORANSA'DA BİR GÜN; ardından benim gibi kahve tutkunları için şehirdeki tüm favori adresleri içeren FLORANSA'DA KAHVE MOLASI; son olarak da ulaşım, konaklama, gezilecek yerler, alışveriş notlarını paylaştığım FLORANSA İPUÇLARI'nı hazırladım.. Hem bu notların içinde hem de FLORANSA'DA YEMEK ZAMANI yazısında yeme içmeye dair pek çok not paylaştım ama bu uzun seyahatte o kadar çok yeni adres, yeni not, ipucu birikti ki hala yeme içmeye dair anlatacak başka şeyler var.. İşte bu yazıda daha önceki Floransa notlarımda bahsetmediğim adreslere de yer vermek istedim.. Tahmin ediyorum ki bu notlar şehirde geçirecek daha fazla zamanı olanlar, klasik önerilerin dışına çıkmaya hazır olanlar için oldukça faydalı olacak.. Belirli başlıklar altında ama bir sıralama gözetmeksizin; defterimde not aldığım şekilde ve küçük yorumlar ile paylaşıyorum.. 35 derecelerde seyreden bunaltıcı hava aslında tipik, kapalı, koyu renkli ortamlarda soslu ve nispeten ağır yemekler yemeğe büyük engel. O yüzden defterimde yer verdiğim geleneksel adreslerin tümüne midemde yer veremiyorum ama birkaç güzel keşif yapıp, birkaç çok iyi adres ile tanışıyorum ve ne mutlu ki hiç kötü tecrübe yaşamıyorum.. Yaz dışında gidenler bu anlamda daha şanslı; elimizde denemeye değer pek çok adres var.. Buca Lapi / Sözkonusu Floransa Bifteği olduğunda en iddialı adreslerden biri. Şehrin en lüks bölgesinde küçük bir kapıdan geçerek aşağı iniliyor; içi bir mahzeni andırıyor.. Bu adresi Anna della Russo'yu kapısında poz verirken görünce kaydetmiştim ama menüdeki fiyatları görünce 3 haftadan daha kısa kaldığım ve bütçesini umursamayacağım bir Floransa ziyaretine bıraktım!. /Via del Trebbio, 1r, \" Yerlisinden tavsiyeler / Buraya bir parantez açıyorum.. Sıcak havaya rağmen geleneksel restoranlar hanemize bir iki çok iyi çentik atmakta kararlıyız.. Okuldaki öğretmenime danışıyorum; hemen \"Antonino daha iyi bilir\" diyerek bize daha önce İtalyan mutfağı dersi anlatan \"biraz gurme\" öğretmeni çağırıyor.. Geleneksel ama en önemlisi turist tuzağı olmayan lokal bir adres tavsiyesi istiyorum.. \"Zaza gibi, İl Latini ya da Da Garibardi gibi bir adres değil; herkes onları söylüyor, biraz daha az bilinen..\" diyorum ki; elini havada yok yok yok manasında sallayıp \"Zaza falan olmaz, oralara gitmeyin, onlar turist için diyor ve bütçemizi soruyor.. Düşünüyor, hımmm.. lıyor sonunda dört tane yer söylüyor.. İkisini zaten biliyoruz ve seviyoruz, yihhu!. Diğerlerini de deftere hemen kaydediyorum.. il Santo Bevitore / Burası da yine listemde denemek üzere sırasını bekleyen adreslerden.. Birkaç akşam önce aynı mekanın iki kapı yandaki barını denemiş, restoranı sonraya bırakmıştık ki, Antonino'dan gelen onaylama ile doğru bir adres olduğunu netleştirdik.. Yine rezervasyon gerekli; en popüler, yine turist-yerli herkesin sevdiği bir adres. Koyu ahşap kaplamaları, beyaz örtülü net masaları geleneksel tatları daha modern sunan bir anlayışları var.. Ama yine de gönlümde bar kısmı il Santino'nun yeri bir başka.. / Via di Santo Spirito, 64/66 r, Yukarıda açtığım parantezi kapatarak kaldığım yerden kısa kısa anlatmaya devam ediyorum.. Oldukça sade, basit tatlardan oluşan, \"fakir mutfağı\" diye adlandırdıkları bir mutfak bu.. İçinde sakatatlar, sebzeler, çorbalar ve bol bol ekmek var.. Bruschetta ya da buradaki yerel adı ile Fettunta her resronaın başlangıç menüsünde var. Kızarmış ekmek üzerine kondurulmuş farklı karışımlar, ezmeler.. ama en klasik olanı sarımsak, zeytinyağı ve domates.. Menülerde çorba bol bol var.. Bölgenin en meşhurlarından Ribollita, orijinalinde evlerde artık yiyecekler ve kalan ekmeği değerlendirmek için yapılan bir çorba. Pappa al Pomodoro'da ise bayat ekmekler domates çorbasında değerlendirilmiş.. Panzanella'da bu kez bayat ekmekler başka malzemelerle karışarak bir salataya dönüşüyor.. Schiacciatabu bölgenin foccacia ekmeği.. Üzeri pizzza gibi malzemelisi de var, üzümlü tatlısı da.. Toskana'da ekmekler tuzsuz.. Bir rivayet yemeklerin tadını bastırmaması için böyle derken diğeri çünkü eskinden tuz pahalı ve kıymetliydi diyor.. Elba Adası'nın gezerken öğreniyoruz ki bu adayı alana kadar Mediciler'in denize kıyı toprağı yokmuş ve deniz olmayınca tuz da yokmuş.. Bu varsayım bence de tuzsuz ekmeğin sırrını daha iyi açıklıyor.. Fakir mutfağı denince Floransa'da yaygın olarak işkembe ve kokorecin Toskanalı akrabası Lampredetto çıkıyor karşımıza.. Mutfağın yıldızı Bistecca Fiorentina.. Hiçbir sırrı, hiçbir ekstra malzemesi yok. Özel bir cins danadan yapılan ve bir dilimi en az bir kilo gelen \"t bone\" diyebileceğimiz et sadece özenle ızgara yapılıyor hepsi bu.. Ancak bunu tatmasanız da bölgede yiyeceğiniz et yemekleri genel olarak oldukça başarılı.. Bölgenin dünyaca ünlü şarabı Chianti bölgesi üzümünden yapılıyor.. Her restoranda ev şarabı seçeneği var; fiyatlar uygun ve gayet lezzetli.. Bölgenin en ünlü peyniri Pienza bölgesinin Pecorino peyniri.. Cantucci denilen sert, bademli kurabiyesi de oldukça meşhur.. Yemeğin üzerine \"vin santo\" denilen şaraba batırarak ya da kahveye batırarak yeniliyor.. Tavsiyem, gitmeden önce vaktiniz olursa web üzerinden yemeklerin fotoğraflarına bakmanız, kesin olarak gitmeyi düşündüğünüz restoranların menülerini inceleyip yemekler hakkında önceden fikir sahibi olmanız.. Hayal ettiği tabak ile buluşamayan, yediğinden mutlu olmayan insan o geziden hiç bir şey anlamaz!. Elbette gittiğiniz şehrin yöresel lezzetlerini tatmak, bölge mutfağını tanımak, en meşhur lokantasında, en meşhur yemeği yemek turistik bir gezinin vazgeçilmezi ama kabul edelim ki, bu çoğu zaman oldukça da \"turistik\" bir hareket.. Şehirdeki gerçek yaşama dokunmak için, biraz da onu deneyimlemek için lokaller ne yapıyor, nerelere gidiyor, şehirde neler oluyor sorularının peşine takılıp şehrin modern yüzünü yansıtan yeme içme adreslerine de gidiyoruz.. Brac / Bir başka kitap/kafe, bir başka öğle yemeği keyif noktası. Bizim ziyaretimizde şehirde yaşayan göçmen şeflerin yemeklerine odaklanan sosyal sorumluluk tadında bir etkinlik vardı ve çok ilginç Pakistan yemekleri denedik ama normal menüsü de oldukça ilginç ve çevrede çalışan yenilikçi lokaller mekanın fanatikleri!. / Via dei Vagellai, 18, Piazza Santo Spririto'nun yerine artık bir başka favori meydanım var.. Piazza della Passera. Minicik bir meydan. meydanı çevreleyen birkaç mekan, tatlı bir insan kalabalığı, meydanın kendine has tatlı bir havası var.. Hiç mekan ayırt etmeden joker olarak notlarınız arasında olsun diyorum.. 4 Leoni, Osteria Tripperia il Magazzino, 5eCinque, meydanın devamında il Vinaino Lo Sprone... bunlardan herhangi biri tam da o akşamın havasına uyacaktır mutlaka.. Şu işkembe meselesi / Trippa ve Lampredotto, buraların en popüler sokak yemeği.. İtalyanca öğretmenim Daniele'ye göre tadı çok güzel, yemeliyim ama ben almayayım; alana da mani olmayayım.. Hatta isteyen şöyle buyursun; okuduğum lokal bir öneride en iyisinin Piazza dei Nerli'de Simone'nin tezgahında olduğu yazıyordu.. Merkezde ise en bilineni Santa Croce'de bit pazarına yakın köşedeki Sergio Pollini'nin tezgahı.. Gilli / Özellikle Pitti fuarı gibi dönemlerde şehre gelenlerin en şık giysileri içinde koltuklarına kuruldukları Gilli sadece tarihi bir pastane değil; imza kokteylleri ve aperatif büfesi ile güzel bir akşamüstü adresi. Irene Firenze / Savoy Hotel'in altında bulunan bu cafe bar Gilli'de akşamüstü kokteyline bir alternatif.. Sokağı izlemek ve buralarda görünmek isteyenler için.. Santo Spirito Meydanı / Akşamüstlerinde oldukça popüler.. Meydandaki Volume, Pop Cafe, Pitta M'ingolli gibi mekanların masalarında yer bulmak oldukça zor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransada-bir-gun.html\" ", "text": "- Piazza della Signora ile Duomo arasındaki sokaklarda yürüyün; zaten en önemli yapıları, meydanları, meşhur köprüyü rehberiniz ile birlikte gezdiğinize, Michelangelo tepesinden şehre baktığınıza göre biraz rastgele sokaklarda yürümek, tarihi bölge içinde biraz kaybolmak lazım.. - Piazza della Signora'nın köşesindeki 1872'de kurulan tarihi Rivoire, cappuccino içmek için en doğru adres. Süt/kahve oranı, şekli/şemali ile mutlu ediyor. - Piazza Repubblica'daki 1733'ten beri hizmet veren tarihi Gilli kahve-tatlı ikilisi için şehrin en meşhur adresi. İç salonu, bankosu ve vitrini mutlaka görülmeli. - Duomo meydanının tarihi kahvesi ise 1939'dan beri hizmet veren Scudieri. Burada en güzeli meydandan geçerken bir espresso içip yola devam etmek.. - Bahsettiğim üç adreste de uzun uzun oturup keyif yapmak biraz masraflı ama bankoda lokal bir şekilde en güzelinden bir fincan kahve içmek sadece 1.10 (italya'da bankoda ayaküstü daima daha az para ödersiniz; bu detayı unutmayın. Ayaküstü bir kahve ve güzel bir çöreğe en fazla 3 ödersiniz.. Ama oturunca bunu en az iki ile çarpmayı unutmayın!) - Son olarak bu üç tarihi mekan da akşamüstü tezgahına kokteyl eşliğinde atıştırmak üzere bir aperatif büfesi kuruyor. Sadece içeceğinizi ödeyerek bu ikramlardan tadabilirsiniz. Pek havalı Gilli'de güzel bir servis ile kokteyl 12 . - Her turist mutlaka Mercato Centrale denilen kapalı pazar yerini gezmeli. Bu pazarın içinde şarküteri tezgahları, peynirciler, yemekçiler, kasaplar, manavlar.. pek çok dükkan var ve özellikle ilk italya seyahatiniz ise italyan yemek kültürü hakkında müze gezmiş kadar bilgi sahibi olmanıza yardımcı olacaktır. İki katını da gezin; tezgahlarda göreceğiniz çeşitler arasında öğle yemeğini de aradan çıkartabilirsiniz. Üst katta öğle yemeği için çok daha fazla alternatif var.. - Öğle yemeği için bir diğer alternatif şehrin pek meşhur sandviçleri. i due Fratellini veya All'Antico Vinaio'da sandviç kuyruğuna girebilirsiniz. Hazır çeşitlerden birini seçebileceğiniz gibi istediğiniz karışımı da hazırlatabiliyorsunuz. Fiyatları 4-7 arasında.. - Yine tam merkezdeki kalabalık bölgenin kalbinde araya saklanmış minicik bir avlu olan Serre Torrigiani'de oturup bir içecek molası verebilir, hafif bir öğle yemeği yiyebilirsiniz.. Repubblica Meydanı'na çok yakın; hemen Rinascente mağazasının arkasında.. ayrıca WiFi de var - Dondurma için pek çok ünlü adres var ama turistler en çok Gelateria dei Neri; yerliler ise en çok Gelateria La Carraia diyor.. Duomo meydanındaki Eduardo'da da çeşitler güzel.. Genelde 1 top dondurma 1-1,5 . - Akşam yemeği için en çok duyacağınız isim Trattoria Zaza olacaktır. Ben ise ya La Casalinga, ya il Pennello ya da Trattoria Cammillo diyorum! Gün içinde önünden geçerken muhakkak akşam için rezervasyon yaptırın ve kapıdaki menünün fotoğrafını çekip yemek isimlerini fırsat bulunca inceleyin.. - Floransa'nın en meşhur yemeği Bistecca alla Fiorentina. Çok özel ve dev porsiyonlu bir biftek. Genellikle balıkçılardaki gibi pişirmeden masanıza çiğ olarak getirip kilo fiyatını söyleyerek onayınızı alıyorlar. Restoranına göre porsiyon fiyatı 20 ila 45 arasında değişiyor.. Bunun dışında ribollita, pappa al pomodoro, bruschetta her menüde rastlayacağınız çeşitler olacak. Yemeğin yanında şarap için şişe açtırmaya hiç gerek yok; \"vino di casa\" denen sofra şarapları ortalama bir yemek için gayet lezzetli ve uygun.. Tercihlerinize göre 2 kişi için akşam yemeği bütçeniz 50-100 arasında değişkenlik gösterebilir. - Mutlaka Ponte Vecchio'nun karşı tarafına da geçip Piazza Santo Spirito'ya kadar yürüyün. Burası şehrin renkli noktalarından.. Günlerden Pazarsa her hafta farklı temalı pazarlar kuruluyor.. - Nehrin bu yakasında da hemen bu meydana yakın ve turistler arasında çok popüler, kapısında hep kuyruk olan bir pizzacı var: Gusta. Burada yerseniz bekleme numaranıza adınızı yazıp cam masanın altına bırakmak artık bir turist ritüeli haline gelmiş durumda! - Duomo'nun kubbesine çıkmak, Uffizi müzesini gezmek gibi niyetleriniz varsa ön araştırmasını hatta rezervasyonunu önceden yapmaya çalışın, kuyruklar çok uzun; rezervasyon şart!. Duomo Meydanı'ndaki opera del Duomo 'dan ayrıntılı bilgi ve yoğunluk durumunu öğrenebilirsiniz. İlla ki Uffizi müzesi derseniz de Via Calzaiuoli'de Orsanmichele kilisesi altında bir gişe var; bilet için şansınızı oradan bir deneyin! - Ponte Vecchio, Ponte alla Carraia ya da Ponte Santa Trinita köprülerinin üzerinden günbatımını izleyin.. üç köprü arasında kıyı boyu yürüyün.. Özellikle karşı kıyıda bina aralarındaki boşluklardan Ponte Vecchio'ya bakmayı unutmayın!. - Ponte Vecchio manzaralı bir kokteyl içmek isterseniz karşı kıyıdaki Golden Wiev Open Bar ve Hotel Lungarno'nun nehre bakan terasına gidebilirsiniz. - Akşam yürüyüşünde Uffizi meydanından geçin.. Ya çok güzel sokak performansları ya da sürpriz bir etkinliğe rastlamanız olası.. Naçizane önerim, çok koşturmayın, ama bol bol yürüyün.. az şey yapın ama her anın tadını çıkarın.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransada-kahve-molasi.html\" ", "text": "Floransa'ya dair pek çok adres ve öneri için FLORANSA'DA BİR GÜN.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/floransada-yemek-zamani.html\" ", "text": "Burasının sihirli olduğunu düşünüyorum! Zira çok kolay bir yeri olmasına rağmen bazen bulmak için bloğu üç tur dönüp delirmek gerekiyor. Tam vazgeçmişken birden görünüveriyor. Bana hiç görünmemişliği bile var! Duomo meydanında İtalya'da kahve içme ritüelini en güzel şekilde yaşatan Scudieri'ye uğramadan olmaz. Kahvaltının üzerine şehir turuna esaslı bir başlangıç yapmak isteyen içeri girip kalabalık bankoda itiş kakış bir yer kapsın kendine. Yakışıklı ve karizmatik baristanız tabak kaşık şıkırtıları eşliğinde sunacak leziz kahvenizi. Floransa adreslerimin süper ambianslı yerler olmadığının farkındayım ama size saf lezzet vadediyorum. Bir öğlen yemeğinizi de Mercato Centrale'de yemeğe ne dersiniz? Şehrin en renkli noktalarından biri olan bu kapalı pazar içinde birçok yemek alternatifi barındırıyor. Biraz erken gidip yerel tatlara göz atabilir, alışveriş manzaralarını fotoğraflayabilir şehirdeki ayaküstü yemek anlayışı üzerine fikir sahibi olabilirsiniz. Çarşının içinde beni dışarı kaçırabilecek her türlü sakatat, mahlukat çiğ ve pişmiş olarak satılıyor. Midem kaldırsa Floransa ve civarında çok sevilen Trippa yemeklerini de deneyeceğim ama mümkünsüz; işkembe yemem ben! Bizdeki gibi çorbası değil farklı soslarla dürümü ve sulu yemek versiyonları halk tarafından iştahla yeniyor. Size uygunsa deneyebilirsiniz ama benim buradaki önerim ayaküstü bir gurme deneyimi.. Bir dönemin meşhur edebiyat kahvesi, şehrin aydınlarının uğrak noktası olan Giubbe Rosse artık o muhteşem günlerinde olmasa da adını, yerini bilin.. En turistik meydanlardan birine kurulu ve artık \"turistik\" masalarındansa içerisi, duvarlarında asılı resimleri, tabloları, yazıları hala güzel.. Gilli her zaman Floransa'nın en bilineni, en sevileni.. Ben de seviyorum Gilli'yi... Papyonlu garsonlarını, baristalarını, içerideki kahve kokusunu, kapıdan girip çıkanların şıklığını seviyorum. Burada salonda oturmak da keyifli ama ben yine ayaküstünü tercih ediyorum. Kasada ödememi yaparken de mutlaka bir paket Cantucci alıyorum. Çifte fırınlanmış bademli Cantucci hem Siena hem Floransa'da pastane ya da market heryerde çokça karşımıza çıksa da denediklerim içinde en lezzetlisinin Gilli'de olduğunu düşünüyorum.. Floransa'da Kahve Molası için daha çok adres ve öneri görmek isterseniz ayrıntılı notlara şuradan ulaşabilirsiniz.. Milano ve Roma'nın aperitivosu burada Aperi-cena Toscana.. Meydana bakan bir masa, bir otel terasından şehir ya da köprü manzarası, bir aperol, yanına da küçük atıştırmalık ikramlar ile akşamüstü keyfi yapmak şart!. Bölgeninin yöresel şarap cinsi Chianti Classico; üzerindeki etikette siyah horoz kalite tescil sembolü olmayanlar markalara rağbet etmiyoruz! Cantucci, Panforte ve Chianti, Siena ile Floransa arasında çekişme konusudur. İkisinde de deneyip şampiyonu siz seçin! Pazar günleri Piazza San Spirito'da kurulan organik ürünler pazarına vakit ayırıp, zuppa di faro, karışık ot, baharat, bal falan almayı unutmayın.. \"Bu kadarı yetmez, Floransa için daha çok adres ve öneriye ihtiyacım var\" derseniz FLORANSA'DA BİR GÜN yazısında aradığınızı bulabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/fornasetti-ve-triennale-muzesi-milano-notlari.html\" ", "text": "Milano'da hepsi birbirinden keyifli müzeler arasında modern sanat ve tasarım adına bir vazgeçilmez Triennale Tasarım Müzesi. Her zaman çok farklı, çok keyifli, ilginç sergiler düzenliyor. Geçen yıl KAMA Seks ve Tasarım konulu enteresan ve oldukça da komik bir sergiye denk gelmiştim; bu yıl da Fornasetti'yi yakaladım.. Milanolu tasarımcı, iç mimar, ressam, gravürcü kısaca dört dörtlük sanatçı Piero Fornasetti'nin doğumunun yüzüncü yılı anısına düzenlenen sergi 13 Kasım 9 Şubat arasında ziyarete açık.. Sanatçının gravürleri, tasarladığı ürünlerden örnekler, iç dekorasyon ve desen çalışmaları enfes düzenlemelerle müzede yer almış. İlham kaynağı olan ve özellikle porselen tabaklar üzerindeki yüzü ile hatırlayacağımız opera sanatçısı Lina Cavalieri'nin binbir yüzü de yine sergi kapsamında duvarlarda. Unutmadan, sergi kapsamında Fornasetti'nin Lina Cavalieri desenli porselenleri müzenin dükkanında. Fornasetti tasarımlarını sevenler için bir de hatırlatma: Corso Matteotti'deki Fornasetti ürünleri satılan dükkanda daimi olarak ve sayısız alternatifle sanatçının tasarımlarına ulaşılabilir. Bu aralar Milano'ya yolu düşecek tasarım tutkunlarına zaten bu sergiyi şiddetle öneriyorum ama gitme imkanı olmayanlar için de bu yazının sonuna bir foto galeri ekliyorum. Ancak şu ara olmasa bile Triennale Design Museum'u Milano rotasına eklemeyi mutlaka öneriyorum. Çünkü bu müzenin süreli sergileri kadar kendi grafik koleksiyonu, müze dükkanı, bina tasarımı ve de kafesi de görmeğe değer. En meşhur bölümlerinden biri de mimari harikası 'The Bridge'.. Kafesi zaten gün boyu hem ziyaretçiler hem de tasarım öğrencileri, tasarım tutkunları için bir uğrak noktası. Öğle büfesinden yemek ya da bir fincan kahveye uğranmalı ve kafeye özel sergi de dikkatten kaçmamalı.. Evet, dopdolu müze Triennale'de kafede bile bir sergi var. Bu kez denk geldiğim Alessandro Mendini tasarımı bir vazoya 50'nin üzerinde tasarımcı tarafından yapılan 'self' yorumlamaların olduğu Immagini D'io idi.. Elbette yine çok renkli, farklı ve görülesi.. Immagini D'io'yu görmek için 19 Ocak son gün.. Eklediğim foto-galeride bu sergiden de birkaç parça var.. Triennale di Milano ( viale Alemagna, 6) Cadorna Metro istasyonundan yürümek ya da 61 no. lu otobüs ile kapısında inmek suretiyle ulaşılabilir. Salı_pazar arası 10:30 20:30 arası Perşembe günleri de 23:00'e kadar açık. Bilet fiyatları tek sergi an itibarı ile 8 kombine 10 olarak belirlenmiş.. Bu bilgileri verdiğime göre haydi buyrun sergilere.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/foto-not-belgrad.html\" ", "text": "Bu post şekli çok tuttu, kısa ve net. Ayrıntılı Belgrad notları yakında gelecek. Şimdilik çektiğim ve paylaştığım fotoğraflar ve şehre dair kısa kısa notlar var.. Başlıyoruz!.. Bu seyahatte konakladığımız Smokvica Belgrade gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir B&B. Aslında şehrin önemli noktalarında restoranları olan bir zincirin dokuz odalı bu tesisi en popüler restoranının da üstünde.. Odaları da işte bu fotografta gördüğünüz girişi kadar şahane!.. Şehirde verdiğimiz ilk spontane kahve molası Cafe 29'da idi. İlk keşif turlarında karşımıza çıkan bu keyifli mekanın kahvesi hakkında detaylı bilgi veremem; çünkü bu sevimli kafenin fotografını çekmekten kahvesinin tadına konsantre olamadım!.. Şehrin en iyi biraevi derseniz, The Black Turtle derim. Svetegorska, Makedonska, Kosancicev v, G. Jovanova ya da Decanska'daki şubelerinden birine uğrayıp spesiyal biralarından denenmeli. Merkez istasyonun önünden 83 no. lu otobüse bindiniz mi; Zemun'dasınız. Sonrası kıyı boyu tekneler, balıkçılar, günbatımı ve balık restoranları arasında adeta Akdeniz havası.. Savamala ile merkezi bağlayan merdivenli yol şehrin en çok eskittiğim yolu galiba!.. Ne çok geçtim buradan. Ama haksız değilim. Belgrad'a gidince siz de öyle yapın ve bu tarihi taş binanın içine de göz atmayı atlamayın; yoksa sürprizleri kaçırırsınız. Galeri 1250 Design District içindeki en tatlı dükkan. Buradaki teneke rolü yapan porselen fincanlar favorim. Belgrade Designd District beni Belgrad'da alışveriş adına tek heyecanlandıran yer diyebilirim. Pasaj boyu küçük tasarımcı butikleri ve renkli insanlar görecek ve buradan eli boş ayrılmayacaksınız gibi.. Masaların bomboş olmasına bakmayın, bu kare sabah saatlerinde çekildi. Akşamüstü olacak ve Blaznavac'ın tüm masaları renkli insanlar ve renkli kokteyller ile dolacak.. Şehrin, ülkenin en büyük övünç kaynaklarından biri olan ünlü mucit Nikola Tesla hem Belgrad havalimanına adını vermiş hem de şehrin içinde çalışmalarından örnekler görebileceğiniz bir müzesi var.. Koffein şehrin önemli kahve dükkanlarından biri. Eğer kahveseverseniz ve vaktiniz de varsa iki şubesi de mutlaka ziyaret edilmeli. Koffein'in merkezdeki en bilinen cadde Kneza Mihaila'ya çok yakın büyük bir şubesi var ki bu şubede kahve müzesi tadında bir bölüm de mevcut.. Buradan eve çekirdek kahve de alabilirsiniz. Biz zevkimiz doğrultusunda önerilen El Salvador Yellow Bourbon'dan çok memnun kalmıştık.. Bu fotograftaki küçük şube ise benim daha çok sevdiğim, kendimi daha mutlu hissettiğim Koffein.. Cara Dusana no.65'te.. Belgrad'daki en özel sokak sanatı örneklerinden biri Aleksandar Macasev'in \"Waiting for the Sun\" adlı bu inanılmaz etkileyici eseri. İnsan dakikalarca karşısından ayrılamıyor. Muralin tam adresi: 51 Karadordeva, Savamala. Gece hayatı gayet renkli Belgrad'da \"caz severim, nereye giderim?\" sorusuna yanıt olacak keyifli bir caz kulübü önerim var. Jazz Basta. İyi havalar için küçük ve keyifli bahçesi ve geri kalan her gün için samimi ve loş atmosferli iç salonu ile harika bir seçenek. Her akşam farklı bir band ve farklı bir caz türünden iyi denebilecek bir program var. Yanısıra masayı harika atıştırmalıklarla donatıp keyifli bir akşam geçirebilirsiniz. Spanish House, Savamala'da sadece özel durumlarda sergi ve etkinliklere açılan bir alan. Tuğla duvarları, onları kaplayan tipografik çalışma ve saksılardaki seracılık girişimi ile son derece etkileyici bir mekan. Özel bir rica ile içeri giriyor, duvarda Yağmur Rüzgar'ın Urban Geode çalışmasını buluyorum.. Sanatçı, Belgrad seyahati sırasında burada da küçük bir enstalasyon yapmıştı ve Belgrad'a gelirsem bunu görebilmek uzun zamandır aklımdaydı.. Bunu yapabildiğim için çok mutluyum.., Ghosts of Savamala. Tasarım stüdyosu Kriska tarafından yapılan bu şeker street art figürleri neredeyse tüm Savamala duvarlarında.. Gitmeden stüdyonun çalışmalarına internet üzerinden göz atmanızı öneririm.. Otelimiz Smokvica'nın kahvaltı menüsü de odaları kadar iyiydi. Oda fiyatına dahil olarak \"a la carte\" sunulan kahvaltı seçenekleri son derece zengin içerikliydi. Tekrar etmekte fayda görüyorum ki Smokvica konaklama için Belgrad'da gayet iyi bir seçenek.. Bicikl. Yani bisiklet. Biraz yokuşlu bir şehir olmasına karşın bisiklet kiralamak ve o bisiklet ile Ada Ciganlija'ya dek keyifli bir tur gerçekleştirmek iyi havaların Belgrad planında mutlaka olmalı.. Kalemegdan şehrin görülmeden dönülmeyecek turistik noktalarından. Buraya kadar gelmişken manzaranın tadını çıkarmalı ve Kale içindeki restoranın terasında en azından manzaralı bir kahve molası verilmeli diye düşünüyorum. Savamala sokakları graffitiler ile dolu.. Gündüz sakin, gece müzikli, ve ışıklı.. \"Underground\" eğilimleri olanların es geçmemesi gereken bir bölge.. Şehiriçi ulaşımı çok kısıtlı da olsa kullandık ve sanırım en çok da eski püskü tramvayları; 2 numaralı tramvayı kullandık. Çift yönlü ring şeklinde birçok işe yarayacak noktadan geçen bu tramvaya binerek ufak çaplı bir şehir turu bile yapabilir, soğuk havalarda joker olarak kullanabilirsiniz. Toplu taşımada \"bilet gerekmez, bedavadan binin\" ekolünden lütfen ama lütfen uzak durun!. Denetimler var; bize daha ilk bindiğimiz tramvayda denk geldi. Ulaşımda 24 saatlik full biletlerden kullanabileceğiniz gibi gazete bayilerinden şu fotograftaki karttan edinebilir ve bu karta dilediğiniz miktarda kontör yükleterek kullanabilirsiniz. Skadarlija, Belgrad'ın Orkaöy kıvamındaki, hareketli, örme taş döşeli, bol restoranlı turistik sokağı. Ortaköy dedim, buna buyrun efenim'ci davetkar garsonlar da dahil.. Bir iki mekanda \"Türkçe menü\" yazısı gördüğüm için sadece birkaç fotograf çekip koşar adım kaçtığım yerdir!.. Blaznavac'ın duvarından özlü sözler!.. Bu arada bu civar ve özellike Strahinjica Bana Caddesi sosyetik nüfusun tercih ettiği şehrin süslü mekanlarını barındırıyor. Burada da biraz yürümekte fayda var; hoşlanabileceğiniz bir kafe/bara ya da hoş bir restorana rastlayabilirsiniz. Blaznavac'ın çaprazında ise çok önemli gece kulüplerinden biri olan The Tube var. Bizim gibi yaz sezonunda denk gelmediyseniz gece uğrayıp dans pistinde biraz takılabilirsiniz. Meşhur Şaran'dan bir başlangıç tabağı. Hemen söylemeliyimki Belgrad Zemun'da ilk tercihim çoğunluk gibi Saran değildi. Hatta Listem şöyleydi: 1. Reka 2. Galeb 3. Saran Ancak ilk iki adreste de bulunduğumuz dönemde full düğün yemeği olunca mecburen Saran'ı denedik. Kötü müydü? Hayır, kesinlikle!. Gayet iyiydi tüm yemekler. Ama çok daha samimi olduğuna inandığım Reka'da daha mutlu olurdum, kesin.. Zemun sahili öyle huzurlu ki yemek öncesi burada yürümek, fotoğraf çekmek için mutlaka biraz zaman ayrılmalı.. Belgrad sokaklarından bir sahne.. Merkez istasyon yakınında otobüs beklereken oyalanan şehir sakinleri.. Zemun'un ara sokaklarında dolaşmak bana biraz ilginç geldi. Kendimi bir adada gibi hatta bir Yunan Adası'nda gibi- hissettim. Zrno Kafe tam İtalyan tarzı zımba gibi espressosu ile beğendiğim kafelerden. Otelimize yakın olması büyük şans.. Lovac'ta yemeğe gelirseniz kahve molasını hemen yakınındaki bu küçük kafeye bırakmalısınız. Graffiti cenneti Savamala'nın en önemli murallerinden biri de bu.. Pop Lukina Numara 6'daki Blu eseri de kesinlikle kaçırılmaması gereken bir diğer önemli mural.. Evet, tahmin ettiğiniz gibi tüm Balkanlar'daki durum burada da geçerli. Türk dizileri Sırplar'ın da gönlünü fethetmiş, hatta aramızdaki görünmez buzları bile eritmiş!.. Bir sempati var ki anlatamam!.. Az önce bahsettiğim sosyetik cadde'deki hoş mekanlardan biri.. ancak sabahın erken saatlerinde oldukça tenha. Supermarket, Belgrad'daki çokmarkalı, çok yönlü bir tasarım dükkanı ve aynı zamanda keyifli bir yemek adresi. Dorcol'daki kocaman mağazasında giysi ve aksesuarlar, ev için objelerin yanısıra süper brunchlar ve iyi kokteyller sunan iyi bir mutfak var. Toplicin Venac'daki küçük şubede ise keyifli bir öğle yemeği yiyebilir, gurme dükkandan başta tamjanika cinsi şarap olmak üzere kaliteli ürünler temin edebilirsiniz. Teşekkür ederim. Belgrad için Cuma'yı da ekleyerek 3 günlük bir gezi ilk keşif için yeterli olacaktır sanırım."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/foto-not-berlin.html\" ", "text": "BERLINER DOM & HUMBOLDT BOX / Berliner Dom şehrin sembollerinden. Bu fotoğrafı Humboldt Box'ın terastaki cafe-bar'ından çektim. Müzeler adasını tepeden gören konumu ile Humboldt Box güzel bir mola alternatifi olmuş. LOKAL/ Haziran ayında saat 10'da ancak kararan havasıyla \"ben gayet kuzeyliyim\" diyen Berlin'in bu kuzeyli yanını ön plana çıkaran şahane bir restoran Lokal. Tam Kuzey tadında keyifli bir dekorasyonu, iyi bir şarap seçkisi, pek meşhur Cote de Boeuf'u ve şortlu, uzun çoraplı, spor ayakkabılı sapsarı saçlı sevimli garsonları var. Sadece öyle denk gelmiş de olabilir ama mekana ayrı bir anlam kattıkları ve beni keyiflendirdikleri için teşekkürlerimi sunarım.. BONANZA COFFEE HEROES / Yaklaşık 20 kadar kahve dükkanı adresi ile gidip bir-ikisi hariç hepsini ziyaret ettiğim Berlin'de sanırım favori kahve dükkanım Bonanza. Çok sevdiğim bir semtte adeta küçük bir kahve laboratuarını andıran dükkandan nefis kahvelerin yanısıra aklımda kalan, siparişi hazır olanın ismi söylendiğinde almaya gelmezse yükselen sinirli ses!.. İyi kahve yapınca bağırmaya da hakkın oluyor!.. MAUERPARK FLOHMARKT/ Berlin'de çok bit pazarı var ama bunun yeri ayrı; nedendir bilmiyorum. Pazarın satıcıları, müşteriler ve ününü duyup gelen turistler komple hipster; ondan mıdır acaba?.. ODERBERGER STRASSE / Aslında Prenzlauerberg'in diğer sokaklarından pek bir farkı yok.. Anna Blume'da keyifli Pazar kahvaltısından sonra Mauerpark'a dek ara sokaklardan yürümeye başlayınca her sokak, her detay bu kadar güzel. Hepsinde küçük güzel dükkanlar, kafanı yukarı kaldırınca göreceğin renkli şemsiyelerin açıldığı küçük balkonlar, \"keşke şu evde otursaydım\" diye hayal kurabileceğin sayısız bina, kapı, balkon var.. Oderberger sadece onlardan biri ama Oye Records ve Bonanza Coffee'nin de bu sokakta olduğunu düşünürsek haydi onu birazcık kayırayım dedim!.. MAUERPARK KARAOKE / Parkın renklerinden yalnızca biri. Amfi düzeni merdivenlere kurulanlar ortadaki karaoke şovu izliyor. İyi sese, detone olana, hepsine alkış var. Maksat eğlenmek ve insanlar burada çok eğleniyor. Hava 50 derece olmasaydı bu fotoğraf stadyum konseri gibi kalabalık da çekilebilirdi tabi!.. RELAXING & CLUB MATE / Yer Yine Mauerpark. Pazarı gezip yorulunca ne yapılır? Hemen pazarın kenarında sıralanmış çay bahçesi kılıklı yerlerden birine oturup birşeyler içilir. Gündüz vakti tekno DJ set dinleyebileceğiniz, her koltuğu başka model, minderli, şezlonglu partal mekanlar bir hayli popüler... oldukça da keyifliler. Böyle bir yerde oturuyorsanız elinizde Club Mate olabilir!.. Bu ilginç tatlı meşrubat sokakta, parkta, barda, herkesin elinde. Ben sadesini seviyorum ama üzerinden bir miktarı içtikten sonra barmene votka ekleterek alkollü versiyonunu da deneyebilirsiniz. KLUNKERKRANICH/ Neukölln'de bir alışveriş merkezinin çatıdaki otoparkından ulaşılan bu keyifli teras barı yaz aylarında Berlin'de bulunacak olanlara ilk önerim olabilir. Sadece haftasonları açık mekan rahat giysiler, neşeli kalabalık ve akşamüstü içkisi ile güneşi batırmak için ideal.. LOVE IST POSSIBLE/ İlk kez Berlin'e gidecekler için ilk günler biraz zor olabilir. Daha önce iki şehir olup birleşen bir yer beklenenden çok daha büyük bir şehre dönüşebiliyor. Ulaşım 7/24 ve kusursuz ama kullanmaya alışmak lazım.. Caddeler bazen çok geniş, bazen de çok uzun.. Şehir planlaması, inşaat hiç bitmiyor; arka fonda hep bir şantiyte havası.. Tüm bunlar asla can sıkmasın; Berlin hiç farkında olmadan kendine aşık eden bir şehir. Benim gibi metropol sevenlerdenseniz, evet Berlin aşkı çok olası.. 19 GRAMS/ Uzun kahve listemde adı olmayan, tesadüfen bulunan 19 Gram bulunduğu kozmopolit mahalle, güzel espresso, Berlin tarzı dekor, yazı tahtalarına eklenmiş esprili notlar ve birbirinden güzel iki kadın baristası ile gönlüme yerleşti. İyi ki o sokaktan geçtim, iyi ki \"zaten az önce iki kahve içtim, boşver\" demedim.. EAST SIDE GALLERY / Berlin'e gidip o meşhur duvar üzerindeki açıkhava graffiti müzesini görmeden dönülebilir mi? Asla!.. Mutlaka WarshauerStrasse'de Metro'dan inilecek ve kilometreler boyu duvar önünde yürüyüp, en meşhur muraller önünde en klişe pozlar verilecek. DUVARLAR / Berlinde yürüken duvarlar hep başrolde.. Berin'in çağrışımı duvar bi' kere.. Hem yıkılan Berlin duvarı hem de şehrin her sokağını her avlusunu saran, onu renklendiren, özgürleştiren duvarlar.. Birkaç gün şehirde kalıp sokak sanatlarının tüm örneklerini görmek elbette mümkün değil ama benim tavsiyem sadece caddelerde yürümeyip arada bir avlulara da göz atmak. Hiç ummadık yerden çıkan bir eser gününüzü keyiflendirebilir.. Bu paste-up eserin sahibi Jakob.. COFFEE, BAGELS & CULTURE/ Mehringdamm'da değişiklik olsun diye kahvaltıda bagel yemek için girdiğimiz bu tatlı mekan tek kelimeyle sürpriz çıktı. İlk sürpriz sahibi Türk. Ama mekan hiç \"Türk işi\"değil. Müzik ve dekorasyon çok iyi dedik, ikinci sürpriz geldi. Dekorasyonu sürekli değiştiriyorlarmış!.. Bizim rastladığımız ahşap sinema koltukları kalkıp yerinde bambaşka birşeyler olacakmış gelecek hafta; ama tarz hep retro.. Yalnız kahve iyi değil. Sanırım Berlin'de içtiğim en kötü kahve buydu; bu da adında Coffee geçen bir yer için üçüncü sürpriz! Ama söz verdiler, kahve çeşitleri yakında artıyor ve demleme kahveler menüye ekleniyor. Yine gidip test edeceğim.. MEHRINGDAMM /Çok Türk'ün yaşadığı Mehringdamm sokaklarında yürümekten keyif aldığım bir başka mahalle. Antikacı-eskici dükkanları, giysi satan küçük dükkanlar, bol bol market var. Haziran başında sokaklarını çılgın kalabalıkların kapladığı bir festivale ev sahipliği yapıp ilginç görüntüler veriyor ki, buna da her gittiği yerde kalabalık ve kargaşayı ıskalamayan ben, şahit oldum.. Gece acıkmalarının vazgeçilmez adresleri Curry 36 ve Mustafa's Gemüse Kebap metro durağından çıkar çıkmaz karşılayacak meraklılarını.. BERLINISCHE GALERIE/Sanırım ilk kez \"şekerleme yapmak için\" bir müzeyi öneriyorum!.. Berlin'deki sayısız müzeden biri olan modern sanat müzesi Berlinische Galerie'nin avlusunda uzanıp dinlenmeniz için çok rahat şezlonglar var.. Ağaçların verdiği serinlik ve kuş cıvıltısını da ekleyince, boşverin müzeyi; biraz şekerleme yapın!... Harflerden oluşan sarı zemin de fotoğraf meraklıları için başka bir ziyaret nedeni olabilir. AI WEIWEI / Ancak tam da şu günlerde gidenlerin yakalayabileceği Ai Weiwei sergisi denk gelip görebildiğim için çok sevindiğim sanat etkinliklerinden. Martin-Gropius-Bau'daki sergi oldukça etkileyici. Fotoğraftaki eser ihtişamlı müzenin görkemli avlusunu dolduran tam 6000 ahşap tabureden oluşuyor. Bu sergi 7 Temmuz'da bitecek ama eminim ki bir başka etkileyici sergi müzede yerini alacak.. Belki David Bowie retrospektifini yakalarsınız!.. TWOONE/ Berlin'e gitmeden hemen önce yayınladığım postu belki hatırlarsınız. Bu duvarın boyanma sürecini heyecanla takip etmiş ve birebir göreceğim günü iple çekmiştim. Fotoğrafını çekmeye doyamadığım, kendimi bu avludan çıkaramadığım doğrudur!.. Çok taze ve çok güzel.. Görmek isterseniz kendisi Klosterstrasse'de bir ofisin iç avlusunda.. NEWTON BAR/ Benim için bir Berlin klasiği Newton Bar. Duvarlarını Helmut Newton'un efsanevi nü-fotoğraflarının süslediği tipik bir şehir barı Newton. Eskiden akşamüstü içkisi için sıkça uğradığım bara yeni keşifler peşinde olup, çok da vakit ayıramasam da bir kokteyllerini içtim.. Mekanın yaz halinde içeriden dışarıya doğru uzayan bar pek hoş olmuş.. I DRAW A LOT/ Tam Twoone'un taze eserini görmüş dönüyorduk ki daha da tazesiyle karşılaştık!.. Karl Addison nam-ı değer #idrawalot, şehirde olduğumuz dönemde Urban Nation evsahipliğinde düzenlenen duvar sanatları etkinliği için boyuyordu. Zaten notlarımda olan bu etkinlik için ne zaman vakit ayırırız, galerideki sergisine ne zaman gideriz derken buluverdik onu. Çok tatlı biri Karl; biraz konuşup fotoğraflar çektik.. Çok kıskandığım şey ise şu an Berlin'in biraz dışında Twoone-Idrawalot işbirliği ile yaptıkları yeni muraller.. Sadece fotoğraflarına bakabildiğim için deliriyorum.. Görmek isteyenler Teufelsberg'e kadar uzanmalı.. VOO STORE & COMPANION COFFEE/ Kreuzberg Oranienstrasse'de bir avlu içinde yer alan konsept mağazadaki her bir ürün için ayrı ayrı ağlamam mümkün. Çok güzel mağaza, çok iyi seçilmiş ürünler.. Bir de üzerine içinde yer alan Companion'da kahve.. FIVE ELEPHANT/ Şehrin yenilikçi kahve dükkanlarından Five Elephant'da hem güzel kahve hem de fırından az önce çıkmış ılık çörekler var. Yani kahvaltıya gitmek de kahve severin aklının bir köşesinde olsun.. Ha, biraz snoblar; mesai saatleri tam başlayana dek, gözünüzün içine bakarak kendi kahvelerini yudumluyorlar ağır ağır ama olsun. Kahve güzel, duvarda haritalar var hayal kurmak için.. Sıcak kruvasan var.. gitmek lazım.. SCHÖNHAUSER ALLEE/ Şehrin sevdiğim sokaklarını arşınlamayı sevdiğim bölgesinin güzel caddesi.. Bir çok kafe, güzel restoran ve gece kulübü var. Çok uzun.. Bir ucunda White Trash, öbür ucunda keyifli kafe Spreegold var.. Arada da işte dükkanlar, avlular, avlularda sürprizler.. GODSHOT/ Bazen de bir dükkana sırf ismi için gidebilirsin. Ben öyle çok yapıyorum. Mesela Godshot; bir kahve dükkanı için şahane isim değil mi? Gidip önündeki renkli sandalyelerine kuruldum, süslüsünden bir kahve söyledim.. Kahveden çok mekanın ve ismin keyfini çıkardım.. KASTENIANALLEE/ Yan yana dizili küçük dükkanlarını, kırtasiyelerini, kışın içi dumana boğulmuş kafelerini, havasını sevdiğim kastenianallee'nin küçük kızlarını da sevdim!.. Hipster semtin küçük hipsterları. Bunlar doğuştan böyle!.. OH/ #OH Hem ooooh! hem de diğer yarım Öyle işte Berlin. BÜLOWSTRASSE/ Her sabah uyanıp pencereden bir fotoğrafını çektiğim.. Berlin'deki evim.. Bol otelli, geceyarısı açık yemekçi, manav, tekel bayi bulabildiğin; uykusu az, huzuru çok Bülowstrasse.. DAS HOTEL/ Kreuzberg'in çok keyifli sokaklarından Mariannenstrasse'deki bu küçük bar bu civarda uğranılacaklar listesinde olmalı. Renkli, eğlenceli, müzikli mahalle barı havasındaki yerleri seviyorsanız tabi. SILO/ Freidrichshain'ın canlı renkli sokaklarında gündüz geziniyorsanız kahve molanız Silo'da olmalı. Gabriel_max Strasse n.4'deki Silo'da internet erişimi, demleme kahveler ve kahvenizi içerken sokağı izleyebileceğiniz keyifli bir ortam var. RAVELERSTRASSE/SIMON-DACH-STRASSE/ Yine aynı semtin dikkate değer sokakları. Raveler Strasse'de graffiti cenneti Raw; Simon-Dach'da ise cadde boyu kafeler, küçük barlar ve restoranlar F-hain'e hareket katıyor. KÖPENİCKERSTRASSE/Özellikle Spree kıyısında sıralanan gece kulüplerinin, metro girişindenden underground kulüplere açılan kapıların, sokak sanatlarının meskeni uzun cadde. Bir ucundan bakınca bomboş.. ama aslında değil.. WARSCHAUERSTRASSE/ S-Bahn ve U Bahn'da, tramvay 10'da, 13'de Warschauerstrasse. East Side Gallery'ye, Michelberger'e, Raw 99'a, Simon Dach'a, Berghain'a gitmek için varış noktası. Kimilerinin gece hayatı buradan başlar.. BATEAU IVRE/ Oranienstrasse'nin tüm hareketine hakim köşesine kurulmuş tam Berlin tarzı, rahat bir kafe/bar Bateau Ivre. Gün içinde kapı önündeki bankında birşeyler içmek, sıcak atmosferli iç salonunda kahvaltı yapmak, buralı olmak için uğranmalı.. BITE CLUB/ Yaz boyu her Cumartesi gurme tezgahların kurulup şehrin hipsterlarının da buluşup atıştırmak için bir araya geldiği Bite Club artık Platoon Kunsthalle'de.. Karın doyuran eğlenceli Cumartesi aktivitesine öğle yemeği için uğramayı unutmayın. OBERBAUMBRÜCKE/Belki bin kez geçtiğim, buradan şehrin bin fotoğrafını çektiğim güzel köprü. Her geçişte \"seviyorum Berlin'i\" diyor için; engelleyemiyorsun.. Ufukta görünen dev boyutlardaki Molecule Man, Amerikalı sanatçı Jonathan Borofsky tarafından yapılmış. Hani o Münih'teki dev Walking Man'i yapan.. Insomnia/ \"05:45...06:15... Oysa en fazla iki saat uyumuş olabilirim. Nasıl böyle saat kurmadan, kendiliğinden ve yeni güne hazır uyanıyorum?.. Çünkü burası Berlin. Hiç uyumayan bir şehri, kapının dışında bırakıp uyuyamıyorsun.. herşeyde aklın kalıyor.. 06:35... Biraz kitap mı okusam?..\" .... Berlin'de tüm sabahlar her zaman hep böyleydi. Bu sefer de öyle oldu.. ALEXANDERPLATZ/ Buradan 100 no. lu otobüse binip keyifli bir şehir turu ile Zoo'ya kadar gidebileceğiniz, tramvaya atlayıp Mitte'nin içlerine ya da Prenzlauerberg'in hareketli evrenine ulaşabileceğiniz; metro hatlarının kesişim, havaalanının bağlantı durağı Alexanderplatz; büyük, kalabalık ve aranan her neyse burada bulunan... Hepsini boşverin; burada büyük bir DM var; Watsons, Gratis ayarında. oradan ekonomik kozmetik ve bakım alışverişi yapın.. RAW GAELANDE/ Raveler Strasse no.99'daki bu farklı performans alanında gece kulüplerinden paten parkına; tırmanma duvarından sokak sanatçılarının stüdyolarına bir çok sanat ve performans alanı var. Tüm duvarlarının graffiti ve muraller ile kaplı olduğu alanda gündüz duvar sanatlarının ilginç örnekleri arasında bir tur yapabilirken gece gürütülü kozmopolit ve bambaşka bir yüzü ile tanışabilirsiniz. HAMBURGER BAHNHOF/ Şehrin en önemli modern sanat müzelerinden biri olan Hamburger Bahnhof'da müzenin kendisi ve sergileme şekilleri de ziyarete değer nitelikte. Müzenin koleksiyonunda Andy Warhol'un önemli işleri ve William Kentridge'in Aya Yolculuk filmi görülmesi gerekenler arasında. P. BERG/ Uzun semt isimlerini bu tarz kısaltmalarla söylemeye alışkın Berlinliler'in; PBerg şeklinde kısalttığı Prenzlauerberg'in en keyifli cadde ve sokaklarını sıralıyorum: Danzigerstrasse, Alte Schönhauser Strasse, Kastanienallee, Prenzlauer Allee, Schönhauser Allee, Raumerstrasse, Oderbergerstrasse, Kollwitzstrasse. COFFEEBREAK/ Ne keyifli bir kahve molası bu böyle! Twoone'un çalışmasının fotoğraflarını çekmeye dalmışken tam karşı duvarda; bir ofisin mola balkonu olarak kullanılan bu alanda işlerine ara vermiş bu insanları görüp keyiflerini kıskanmamak mümkün değil.. Ama bu, Berlin'de bu anlamda gördüğümüz tek örnek değil. Genellikle tasarım ofisi, reklam ajansı gibi birçok şirketin graffitiler ile dolu rengarenk avlularda ya da huzurlu gizli arka bahçelerde olduğunu kıskançlıkla keşfettik.. HARD WAX/ Kendisi ailece en sevdiğimiz plak dükkanı olur. Elektronik müzik albüm ve EPlerini almanın, içinde bulunmanın, bu gece nereye gitsek planları yapmanın adresi HardWax'tir. Dünyanın her yerinden gelen DJ'lere -hatta- oldukça popüler olanlara rastlamak çok olasıdır. Binası, avlusu enteresandır; burada olmak harikadır. Hepsi bir yana, Hard Wax, Paul-Lincke-Ufer'dedir. Amsterdam havasında bir kanal kıyısı, çevrede kafeler, küçük dükkanlar, lokantalar.. buralar şahanedir. OYE RECORDS/ Hazır plak dükkanlarından bahsetmişken Oye'yi anmadan da geçemeyiz. Plaklara meraklıysanız Oye Berlin'de mutlaka iyaret etmeniz gereken üç adres arasında olmalı. Diğer ikisi Space Hall ve Hard Wax elbette. EVDE/ Güzel havada gidince etrafa daha rahat bakıyor, daha önce kaçırdığın detayları yakalıyorsun. Ayşe Erkmen'in Evde adlı çalışması da benim için böyle bir keşifti. Sanatçının 1994'de yaptığı ve bir üçlemenin parçası olan bu çalışma Oranienstrasse'de Bateau Ivre'nin bulunduğu binanın yüzeyini kaplayan dilbilgisi son-eklerinden oluşuyor. -müşüm; -mişmişsin; -mişlerdi; -müşüz; müşsünüz.... Yoğun olarak Türklerin yaşadığı bir bölgede ansızın bu çalışma ile karşılaşmak şaşırtıyor ve gülümsetiyor.. CONCIERGE COFFEE/ Bazı kafeler fazlasıyla şirin!.. En sevdiğim plak dükkanı HardWax'in olduğu sokakta işyerlerinin olduğu bir avlu ile sokak arasındaki geçitte bir bank ve birkaç tabureden ibaret Concierge, şirinliğine bakmadan menüsüne ciddiyetle yazmış: Tüm kahvelerimiz 19gr ile yapılır.. CLUB MATE & FRITZ KOLA/ Berlin'in delikanlıları!.. Cool çocuklar!.. Şehrin neredeyse resmi meşrubatları Mate ve Fritz ile tanışmadan dönülmesin sakın.. Gerçi ikisi de şehrin yerlisi değil ama fena yerleşmişler şehre.. BERLIN/ Bende senin devamın var... Leyla Erbil'in bu sözü ile bitsin bu post.. ama sadece bu post.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/fransiz-rivierasi-cotedazur-nice-cannes-saint-tropez-gezi-notlari.html\" ", "text": "Bu yaz için Fransa'nın güneyinde, özellikle Provence bölgesindeki lavanta tarlaları arasında unutulmaz bir hafta geçirmeyi planlamıştık.. Ancak Fransa'da son iki aydır yaşanan gelişmeler, grevin ülke çapında yaşamı etkilemesi, bizim seyahatimizin şeklini tamamen değiştirdi. Küçük köyler, çiçek ve lavanta tarlaları arasında geçecek diye umduğumuz seyahat Güney Fransa kıyılarında, \"Cote d! Azur\" olarak bilinen efsanevi mavilikler içinde geçti.. Bazen sen istediğin planı yap, hayat senin için bambaşka bir şey planlıyor ve onu yaşıyorsun ya; işte bu da tam olarak öyle oldu.. Sonuçtan aşırı mutluyuz.. Maceralı, sürprizli ve çok keyifli bir geziydi.. Bazı yerleri sevdik.. bazı yerleri birazcık daha fazla.. Gelecek sefer yeniden gitmek istediğimiz yerler ile bu defa göremediklerimizi birleştirecek yepyeni bir rotanın hayalini kurmaya başladık bile.. O yeni rota şimdilik doğru zamanı beklerken ben de bu seyahatten geriye kalan notları; özellikle bu yaz Fransız Rivierası'na gitme planı olanların çok işine yarayacağını düşündüğüm önerilerimi paylaşmak isterim.. Henüz gitme planları yaparken bu bölgeyi en iyi gezme şeklinin araba kiralayarak olduğunu düşünmüştüm. Ancak Fransa'daki grev benzin sıkıntısı da yaratınca bizim için bu seçenek elenmiş oldu. Kiraladığımız aracı daha gitmeden iptal ettik. Birçok farklı site üzerinden araç kiralama yapabilirsiniz. Ben bookingcar. eu üzerinden iptal seçenekli bir rezervasyon yapmıştım; bu seçenek maruz kaldığım durumda da çok işime yaradı. Eğer bir şehirden başlayıp, başka bir şehirde arabayı teslim etmek isterseniz bu birazcık daha pahalı oluyor ama iyi araştırırsanız bu farklı almayan kiralama şirketleri de bulabilirsiniz. Eğer Haziran-Eylül arasındaki yüksek sezonda bu bölgede olacaksanız hem araç kiralama fiyatlarının hem de bölgedeki trafik yoğunluğunun yüksek olacağını düşünerek planlama yapın.. Araç kiralamayı düşünmeyenler için diğer seçenek bölgedeki oldukça etkin tren ve otobüs ağını kullanmak. Ancak biz demiryollarının da greve katıldığı şahane bir dönem seçtiğimiz için tek bir sefer dışında trenleri de kullanmıyor; tüm seyahati bölgenin tıkır tıkır çalışan otobüsleri ile çözüyoruz. Her kasaba ve şehrin detayında otobüslerle ilgili ayrıntı vereceğim ama şunu söyleyebilirim ki; kıyı şeridi boyunca her kasaba ve şehri birbirine bağlayan etkin bir otobüs sistemi var. Bilet fiyatları oldukça uygun.. Otobüs hatlarının büyük bir bölümünü işleten Lignes Azur'un uygulamasını telefonunuza indirmenizi öneririrm; buradan hem ulaşım detayları hem de olası aksamaları takip edebiliyorsunuz. Seyahat sonunda meraktan araç kiralama ve bu şekilde gezme arasında ulaşım maliyeti açısından küçük bir hesaplama yaptım. Bu yöntem kesinlikle daha ucuz!. Ama araba ile de daha fazla nokta gezme şansınız oluyor.. Bir yandan da sürekli yön bulma ve otopark ücreti ödeme işi var.. Kısaca artılar ve eksiler var... Bence görmek istediğiniz yerleri listeleyip her iki şekli kıyaslayın; belki de 2 kişiden fazla değilseniz aynen bizim gibi gezmek daha çok işinize gelecek.. Hem maliyet hem zamanı kullanmak ve keyif açısından.. Gelelim rotaya.. Gidiş Nice, dönüş Marsilya uçak biletlerimizle seyahatimize Nice'ten başlayıp sırasıyla Nice, Eze, Menton, Monte Carlo, Saint-Jean-Cap-Ferrat, Villefranche-sur-Mer, Saint-Tropez, Cannes, Grasse, Antibes ve Marsilya'yı gezdik. Böyle sayınca ne kadar çok görünüyor.. ama inanın içimizde ukde kalan göremediğimiz yerlerde var.. İlk 4 gece Nice'de kalıp hem şehir merkezini hem de buradan kolayca ulaşabileceğimiz civar şehir ve kasabaları gezdik.. Sonrasında yine grevden etkilenmeyeceğimiz şekilde önce St Tropez'de sonra Cannes'da konaklayıp son olarak da çok sevdiğimiz ve çok özlediğimiz Marsilya'ya geçerek rotamızı tamamladık. Bir kere garip bir şekilde buralarda çok sevdiğim bir hava var.. Yine Fransız ama hafif İtalyanımsı, Parizyenlikten uzak, samimi, sentez bir hava.. İnsanlar sıcak.. Paris ile kıyaslayınca garsonlar bile.. Türkçe merhaba diye karşılayıp gülümseyen pasaport polisinden, otobüs şoförlerine, pencereden bakan teyzelere, tüm güneyde bir sıcaklık var.. Hayat biraz yavaştan akıyor.. Büyük şehirlerde bile öğle saatlerinde siesta yapan dükkanlara rastlayabilirsiniz. Yeme içme saatleri de genellikle planlı. Lokantalarda servis öğlen 12:30-15:00 akşam da 17:00-22:00 arasında.. Ama yine de her zaman non-stop servis veren turistik alternatifler ve geç saatlere dek servis yapan hızlı atıştırmalık alternatifler var.. Bana göre buralara her mevsim gelinebilir denilse de asıl olay, Mayıs-Ekim arasında, yazın keyfini sürebileceğiniz dönemler için plan yapmak.. Nice ve Marsilya'nın yılın 12 ayında da ziyaret edilebileceğini notunu düşerek diğer hepsi için yaz, yaz, yaz diyorum!.. Ama seyahat mevsim yaz olsa bile biraz şehir turu, eser miktarda kültür turu, sonrasında deniz, güneş, eğlence ve yemek üzerine kurgulanmalı.. Bir kasabayı adımlamak, sıcaktan bunalınca hemen denize koşmak, akşamüstü oldu mu hemen gelip geçeni izleyeceğiniz bir masaya kurulmak.. kıyı boylarında aylak aylak yürümek.. Güneyde olmanın tadı böyle çıkar.. Hemen her restoranın menüsünde gördüğümüz Niçoise Salata bildiğiniz üzere Nice'li.. Blush'ın ana vatanı Provence-Cote'Azur!.. En salaş lokantadaki karaftan, en güzel restoranın şarap menüsüne her yerde \"rose\".. Bölgenin meşhur soğanlı tartı Pisaladiere, üzerinde karamelize soğanı ve bir minik zeytini ile her menüde ve her köşebaşında.. Fransızların, pasta, çikolata, unlu mamul konusundaki uzmanlığı bu bölgede de kendini hissettiriyor.. Hemen her kasaba ve şehrin gözünüzü gönlünüzü açacak, iştahınızı kabartacak pazarları var.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gaziantep-harikasin-gezi-notlari.html\" ", "text": "Tek başıma seyahat etmenin keyifle karışık tuhaf tedirginliği, beni 10 TL. ye şehir merkezine götürecek Havaş servisine binip etrafımdaki diğer insanlara baktığım anda kaçıp gitti.. Hem zaten sadece ilk gün yalnızım; sonraki günler alışıldığı üzere iki kişiyiz... diye başlayarak uzun uzun masal gibi anlatacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz!.. Dopdolu bir şehir Gaziantep, hakkında yazacak o kadar çok şey var ki, direkt konuya girip yapılacakları, mekanları alt alta sıralamazsam işin içinden çıkamam.. Şu sözüm kayıtlara geçsin ki; bu şehrin insanları Yemek için Yaşıyor!.. Burada yemek saati diye birşey kesinlikle yok.. Şu saatte şu yenir, şu saatte yenmez.. diye katı kurallar yok. Her saat bir köşede bir duman tütüyor, bir ocak yanıyor, sokaklar mis gibi lezzet kokuyor. Gaziantep -hiç abartmıyorum- 24 saat durmaksızın lezzet vadediyor. Bazı adresler çok popüler tabi ki.. Şehre gelip gidenlerin aynen benim gibi sosyal medya paylaşımlarıyla da son derece öne çıkmışlar... Neredeyse hepsini denedim ve hepsinin ünlerini sonuna kadar hak ettiklerini onayladım.. Şehirdeki ilk yemek adresim ve son gün son adresim.. İsmini söyleyip gözümü kapatıyorum, açtığımda önümde bir tabak 'Yuvalama' duruyor!.. Aşina'nın bendeki ilk çağrışımı böyle.. Neredeyse tüm kebap çeşitleri de dahil çok geniş bir menüsü olmasına rağmen ben buraya her ziyaretimde Geleneksel Gaziantep Mutfağı sulu yemeklerini tattım.. Alaca Çorba, Pirpirim, Yuvalama, Analı Kızlı, Antep Dolma, İçli Köfte ve Kara Kavurma... Hepsi birbirinden lezzetliydi ama illaki seçmem gerekirse Yuvalama ve İçli Köfte'yi hiç bıkmadan hergün yiyebilirim; o derece güzel yani!.. Yuvalama sever, ara sırada yerdim İstanbul'da ama burada bu kadar güzelini tattıktan sonra bir daha zor!.. Çok özleyeceğimi düşündüğüm Aşina ile ilgili bugün kulağıma gelen bir habere göre ayrılığımız pek de uzun sürmeyecek. Duyduğuma göre İstanbul'a bir şube açmaları muhtemelmiş. Aynı lezzet ve kaliteyi burada da bulmak ümidiyle dört gözle bekliyor olacağım.. Merkezden uzak bir mahallede, bir ara sokakta saklanmış Et İmparatorluğu!.. İçeri girince ilk kez gelen turist olduğumuzu anlayan personel bizi uygun bir masaya oturtup o meşhur cümleyi kuruyor: Bana bırakın!.. Bırakıyoruz biz de.. Masaya azar azar çeşit çeşit et, kebap teşrif ediyor sırayla.. Yanında kaşık salatası olmazsa olmaz.. Yediğim herşey enfes, göz ucuyla tepkilerimize bakıp bıyıkaltından gülümsüyorlar.. Masaya gelen giden etin haddi hesabı yok, patlamak üzereyim ama özellikle küşleme harika.. Hesabı ödemek üzere kasaya gidince şeker niyetine kürdana saplanmış birer küşleme daha ikram edilmesin mi yolluk olarak!.. O kadar lezzetli ki patlasam da çatlasam da onu da yiye yiye Zeugma Müzesi'ne doğru yürüyeceğim.. Antep kahvaltısının diğer iki ünlüsü beyran ve nohutlu dürüm.. Sabaha karşı bu iki lezzet sahneyi devralıyor Gaziantep'te.. Metanet Lokantası'nın Beyran'ını TVde defalarca izledim.. O kadar çok ki neredeyse gitmiş gibiydim.. Gezi öncesi notlarımı alırken onun için farklı bir yer araştırdım ve Kelebek Paça Beyran ismiyle karşılaştım.. Aslında beyran içmek değil, bir ritüeli gerçekleştirmek peşindeydim. Çünkü benim için çok ağır hatta belki imkansız bir yemek olduğundan şüphem yoktu.. Seyahatimiz sırasında bir akşam burada yaşayan bir arkadaşımızın o gece bize eşlik etmesini fırsat bilerek bizi Beyran içmeye götürmesini istedik.. Gecenin üçünde Yesemek'te önümde bir tabak fokurdayan beyran, elimde bir kaşık, cesareti bekliyordum :-) İlk bir iki kaşık tedirgindi ama sonra gayet iyiymiş diyerek yarılamayı başardım. Ancak Gaziantep'te aslında hiç aç gezemediğim için sonuna kadar bitirmeyi başaramadım.. Acısı arttıkça ve limonu sıktıkça güzelleşiyor beyran.. Bizi diğer iki mekan yerine buraya getiren arkadaşımızın kendince haklı sebepleri vardı tabi.. Beyranı da, geceyarısı Yesemek'e gelip gidenleri, yiyip içenleri incelemeyi de, yerel bir adete tanık olmayı da sevdim.. Bir mini not: Yesemek'in bir iki dükkan yanında Köşem Kebap Salonu diye salaş bir yer vardı. Arkadaşımız burada defalarca İbrahim Tatlıses'i görmüş kebap yerken. Bilginiz olsun, o her yerde kebap yemez herhalde diye söylüyorum.. Gelelim Nohutlu Dürüm'e.. Adres: Dürümcü Habeş.. Yine merkezde. Tezgahını sabaha karşı kuruyor, müdavimleri önünü dolduruyor.. Neden muş, çünkü herşeyi yapmak, tatmak için 4 gün yet-mi-yor- !. Dedim ya hep tokum, nasıl yiyeyim.. En çok aklımın kaldığı şeylerden biri oldu ama gelecek sefer mutlaka gideceğim.. Genellikle geceyarısı içki üstüne ziyaret edilen Erçelebi Kömürde Kadayıf da yine bu kapsamda bir sonraki sefere kaldı.. En sevdiğim şeylerden biri yemek sonrası İmam Çağdaş'ın yakınlarından arka sokaklara saparak tarihi dar sokaklarda mini bir tur. Sokaklar bomboş, tek tük çocuklar; daha çok neşeli kahkalalar evlerden geliyor. Yarı aralık kapılardan avlularda serinleyen mahalle sakinleri, sakin ev halleri gözleniyor.. Sonraki durak Tahmis Kahvesi: Günde iki kez uğrayıp kahvesini içmek, çerezini yemek adetten zaten.. Gün içinde içeride oturuluyor, musiki çalışmalarına tanık olup gazeteler okunuyor, müdavimlerin masasına uzaktan çekingen bakışlar atılıyor, akşamları bahçede kalabalığın arasına karışıp çaylar kahveler yudumlanıyor.. Gece böyle bitmez, birşeyler içelim derseniz Bayazhan'a doğru kısa bir yolculuk.. Burada yemek yemedim ama gözlemlerim önermemeyi uygun buluyor. Ancak içindeki SPR Pub bir süre takılmak için ideal.. Hafta sonları canlı müzik de var ki onu da çok gürültüye boğulmadan avluya tepeden bakan terastan dinlemek daha keyifli.. Bu kadar mı, daha hareket yok mu derseniz Sizi Nişantaşı'na alalım. Aynen de Nişantaşı gibi, etrafı kafelerle çevrili hareketli bir meydan ki turistlerden çok yerlilerin tercih ettiği bir bölge... Masal Park'ın da gayet hareketli olduğunu duysam da deneme şansım olmadı.. Ben dans etmeden duramam diyenleri de Zirve Park'a alıyoruz. Merkezden bir hayli uzak Zirve Park'ta La Mia Verita aradığınız gece kulübü olabilir... Bizim büyük umutlarla gittiğimiz gece tadilat nedeniyle kapalıydı, yarın buyrun dediler, fırsat olmadı.. Ancak gördüğüm kadarıyla umut vadettiğini söyleyebilirim.. Türkiye'de ilk kez yurtdışındakilerle boy ölçüşebilecek bir müze gezdim o da Zeugma işte!.. Mozaiklerin sergilenme şekilleri çok başarılı, gerçekten böyle bir müzemiz olmasıyla gurur duydum. Pazartesi dışında hergün açık olan ve Müze Kart ile ya da 8 TL. karşılığında gezilebilen müzeyi daha iyi anlamak için başlamadan önce 3 TL. ekstra ödeyerek 3D belgeselin izlenmesini öneririm. Müzeyle ilgili beğenmediğim tek şey cildi çok güzel olmasına rağmen iç baskısı iyi olmayan müze kitabının fiyatının da oldukça yüksek olmasıydı.. Umarım farkeder ve bu müzeye yakışan iyi bir kitap tasarlarlar.. Yemek Kültürü'nün bu kadar gelişmiş olduğu bir şehirde bu müzeye de uğrayıp Gaziantep Yemekleri, mutfak kültürü hakkında biraz bilgi edinmek iyi fikir. Pişirme yöntemleri, dolayısıyla kap kacak, yemekler, yemek tarifleri, canlandırmalar ve ritüellerle ilgili bilgi edinmenin en zor yanı, gezerken yine insanın karnını acıktırıyor olması.. Müzede en sevdiğim şey misafir ağırlama bölümünde öğrendiğim 'Fekke çıkarma' kısmı oldu. Yuvalama yapımının video kaydını izledikten sonra da kendimi bir anda yine Aşina'da buluverdim!.. Bu ziyareti Ağustos sıcağında yaptığımız için kaleye çıkmak iyi bir fikir değil ama çevresindeki dükkanları, hanları gezmek güzel.. Zeytin Han Artık yerel ürünlerin satıldığı tek bir dükkan olarak kullanılsa da girip içine bakmak alt kattaki mahzenini gezmek dükkan sahiplerinden hikayesini dinlemek lazım.. Bu arada buradan denemek için aldığım Belkıs Zeytinyağı'nın da hiç fena çıkamadığını söylemeliyim. Tarihi Yenihan İçinde mozaik atölyesi, kumda kahveci ve bir de -ilginçtir- mağara kafe var. Şehir yanıyorken en serin yerde bir kahve içmek isteyenler mağarayı deneyebilir. Tarihi Millet Hanı Bu hanın sürprizi de Taş Plak Müzesi.. İbrahim Halil Birecikligil'in yıllardır biriktirdiği taşplaklar burada bir araya toplanmış ve gelecek kuşaklara aktarılmak üzere bir çalışma yapılmış. Birçok eksiği ve sergileme sorunları olsa da girişim güzel.. Belli bir giriş ücreti yok ancak çıkışta küçük bir bağış bekleniyor.. Bunlara ilaveten bir de restorasyonu halen devam eden Bey Mahallesi var.. Tarihi evlerin avlularına kurulu küçük kafeleri, dar sokakları, Oyuncak Müzesi, Cenani Konağı Kültür Sanat Merkezi gibi güzelliklerinin yanı sıra benim yolumu her gün buraya düşürmeme sebep birçok özel adresi de var ki, bunlar için de ayrı bir yazı hazırlamak niyetindeyim.. Siz şimdilik bu mahallede en keyifli çay molalarının geniş ve serin avlusu ile tarih kokan eski bir Ermeni konağının bahçesine kurulu Papirus'da verildiğini not edin yeter.. oku oku oku doyamadım harika bir anlatım, valla hepsini tek tek aynı şekilde yapmalıyım dedirtecek kadar güzel tespitler ve iyi öneriler. elinize, kaleminize, yüreğinize sağlık. Teşekkürler.. umarım seyahatiniz çok güzel geçer.. Elinize sağlık çok güzel açıklayarak yazmışsınız bizde 29 mayıs 1 haziran tarihleri arasında antep te olacağız yazınız bize gerçekten çok yararlı olacak umarım bizde sizin kadar keyifli dört gün geçirebiliriz teşekkürler. :) Çok mutlu oldum, teşekkürler.. Biz sadece Halfeti'ye giderken kiralamayı düşündük ama tek gün için kiralama yapmaya pek yanaşmıyor firmalar. Gaziantep içindeyse hiç ihtiyacımız olmadı. Ben yurtdışında hep toplu taşıma kullanıyorum, kendi yurdumu gezerken de öyle yapmaya çalısıyorum. Gaziantep'te metro var, minibüs var, çok gerekirse kibar taksiler var.. şehir merkezinden çok uzaklaşmayı düşünmüyorsanız bol bol yürüyün, kebaplar için karnınız acıksın :)) Size çok keyifli bir seyahat dilerim, umarım şehri seversiniz. Sevgiler.. Gezinizin keyifli geçmesine çok sevindim.. Yepyeni, keyifli seyahatler dilerim, sevgiler.. Gaziantepi sevmeniz çok hoşuma gitti. öyle güzel anlatmısınız ben antepli olarak doyamadım. Çok mutlu oldum, bir gezi yazısının o şehrin yerlileri tarafından takdir edilmesinden daha güzel bir hediye olamaz. Çok teşekkür ederim. Gaziantep'i çok sevdim ve tekrar gelmeyi çok istiyorum. Umarım 2015 içinde olur (: Çok sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gaziantep-notlari-bu-da-benim-antepim.html\" ", "text": "Bilenler bilir, gezdiğim şehirleri 'Standart Turist Şablonu'yla gezmekten hoşlanmam. Her gittiğim yeri olabildiğince kendi tarzımla gezer, kendimce farklı özellikleri keşfetmeye çalışır, illa ki çok seveceğim detaylar bulup cımbızla çeker şehirle aramda kurduğum özel bağa itina ile yapıştırırım.. Bir şehri anlamak, yaşamak ve sevmek için biraz emek sarfetmek gerekir bazen.. Bazen de buna hiç gerek kalmaz daha adım atar atmaz seni kucaklayan şehir sevdiriverir kendini.. İşte Gaziantep bu ikinci şık: kendini hemen sevdiren cinsten.. Şehre ayak basar basmaz beni beklediğim Gaziantep algısından koparıp, hiç ummadığım sürprizlerini önüme sererek resmen ters köşe yapması ve aramızdaki yıldırım aşkı işte bu yüzden.. Uzaktan tabelasını gördüm, yaklaştıkça avlusundan sokağa taşan müziği duydum, etkilendim; kendimi içeride buluverdim.. Beni sıcak bir merhabayla karşılayan işletmeci-sanatçı Fatma Barlas burada böyle bir mekana rastlamanın üzerimde yarattığı şaşkınlığı farkederek beni atölyeleri gezmeye davet edip burada yaptıkları çalışmaları anlatmaya başlıyor.. Bir yandan gezdim, bir yandan bilgi aldım, neticede Baykush'a bayıldım!.. Burada klasik olduğu üzere avlu çevresine konumlanan eski bir evi restore ederek oluşturulan atölye tam anlamıyla bir 'her taşını kendi ellerimle koydum' çalışması.. Antep'te yaşayan ağabey 'meslek icabı' restorasyonu yapıyor; İstanbul'da yaşayan sanatçı kardeşe hayalini anlatıp destek olmaya çağırıyor. Projeyle heyecanlana kardeş büyük heyecanla asıl memleketi Gaziantep'e dönüyor ve çalışmalar başlıyor.. Sevgi, inanç, heyecan, sanat aşkı, paylaşım ruhu birleşiyor ve ortaya Baykush Sanat Atölyesi çıkıyor.. Hemen söylemeliyim ki halihazırda sergilenen resim ve fotoğraflar öylesine başarılı ki, bir koleksiyonerin buradan eliboş çıkması da bir hayli zor.. Ve güzel haber: kışın bu etkinlik viyolonsel eşliğinde şiir ve okuma günleri ile yer değiştiriyor!.. Bu harika konağı gezerken rehberim bizzat Gaziantep Üniversitesi'ne bağlı Cenani Konağı'nın Koordinatörü Metin Karadağ.. Kendisi ile fotoğraf dersleri vereceği Baykush'da tanıştık. Sahip olduğu derin bilgiyi paylaşmaktan keyif alan Metin Bey, aslında eski Gaziantep'i ve evlerdeki yaşamı anlamamda çok faydalı oldu.. Mesela odanın içinden yerden açılan kapakla inilen gizli odaları, evlerin nasıl yapıldığını, ondan öğrendim.. Gaziantep'te ilginçtir eski evler evin kendi temelinden çıkarılan taşlala yapılıyormuş.. O yüzden hepsinin altında kendi mahzeni, dehlizi var.. Orta avluların adı 'hayat' ki, en sevdiğim kelime.. Ortada su, kenarlarda mümkün olduğu kadar çok meyve ağacı ile hayat bu avlularda.. Bir akşam önünden geçerken kapalı olmasının hüznüyle aklımın takılı kaldığı, bir diğer akşam geç saatte hala açık olmasıyla sevgimi kazanan güzel kitabevi.. Önce adının Don Kişot olmasının bu kadar anlamlı olduğunu bilmiyordum ama kitap alırken sohbet ettiğimiz beyefendi bize nedenini anlatınca harika bir isim olduğuna karar verdik.. Öğretmen olan oğlu bir hayalin peşine takılıp bu kitabevi kafeyi açmaya karar veriyor; çevresindeki herkes 'Abi, boşver, burada harika dürümcü olur' diyor!. Yemek konusunda efsane olan Gaziantep'te her durumda tutacak olan gıda işine girmeyerek kitabevi açmak evet, bir anlamda yel değirmenleriyle savaş!.. Zeugma Müzesi'ne ev sahipliği yapan bir şehirde mozaik atölyeleri de illa ki olacak ama Yenihan içindeki Moz-art -ismiyle en yaratıcısı bence!.. Küçük bir atölye ama Yenihanı'ın avlusunda olmanın avantajıyla dışarı kurdukları masalarda küçük atölye çalışmaları yapıyorlar.. Yine Bey Mahallesi keşif turlarından bir sürpriz: Sinemaskop. Genç, üniversiteli bir girişimciden çok enteresan bir mekan. Bazı akşamlar avlusundaki perdede sinema gösterimi var. Filmler 'Neşeli Günler' modunda takılı kalanları memnun edecek cinsten.. Mutlu aile komedileri ve Hababamcılar buraya!.. Müdavimleri üniversiteli gençler olan mekanın odalarından biri de kendi kısa filminizi yapmanız için hazırlanmış. Yani tesis var, değerlendirmek size kalmış.. Lisan: Benimle normal konuşurken yanına gelen Gaziantepli'yle konuşmaya başlayan kişinin benim az önce konuştuğum kişiden başka bir lisan konuşan yabancıya yatay geçiş yapması! İki Antepli'nin kendi yöresel şiveleriyle konuşmasına şahit olursanız bu keyfli anları kaçırmayın.. Tramvay: Şehirde İstanbul'u kıskandıracak nefis bir tramvay hattı var, vagonlarına ba-yıl-dım!.. Gramofon: Sanırım bakır işçiliğinin yaygınlığından hiç bu kadar gramofonu bir arada görmemiştim.. Taşplak Müzesi'nde, Musiki Sinemaseverler Derneği'nde, antikacılarda ve Bakırcılar Çarşısındaki birçok tezgahta her türlüsüne rastlamak mümkün. Öyle güzeller ki nasıl bir tanesini alıp eve getirmediğime hayret ediyorum.. Merhaba, sizi ağırlama ve sohbet etmek son derece keyifli oldu benim için. Gaziantep izlenimleriniz arasında bizden bahsetmiş olmanız bizim için sevindirici. Ben de sizi tanımaktan çok büyük mutluluk duydum Metin Bey. Misafirperverliğiniz için tekrar teşekkür ederim. Mutlaka tekrar geleceğim, görüşmek üzere.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gelecekturizmde-ile-likya-yolunda-bir-tarih-molasi.html\" ", "text": "Geçtiğimiz hafta Gelecek Turizmde'nin daveti ile dolu dolu bir Antalya Demre ziyareti gerçekleştirdik. Ziyaretin amacı Likya Yolu üzerinde yeni başlayan bir proje hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmak ve Demre Hoyran Kapaklı civarında henüz çok bilinmeyen yeni turizm hazinelerimizi keşfetmekti.. Hem çok güzel bir sosyal sorumluluk projesinin duyurulmasına destek vermek hem de çok uzun zamandır gitmediğim yerlerle özlem gidermek işin içinde olunca hemen ben de ekibe katılıp bölgede onlarla birlikte 2 güzel gün geçirdim. Bu yazıda o geziden fotoğraflar, küçük notlar, 2 günün kısa özetini bulacaksınız.. Gelecek Turizmde, Türkiye'nin turizm potansiyelini ortaya çıkararak sürdürülebilir turizm projeleri ile yerel kalkınmaya destek olmak amacıyla yola çıkan ve bugünlerde 10. yılına giren bir sosyal sorumluluk projesi. Kesinlikle kar amacı gütmüyor; her yıl seçtiği 3 farklı turizm projesini 1 yıl boyunca tam kapasiteyle destekliyor; proje başarıya ulaştıktan sonra da denetçi ve destekçi olarak daima bölge halkının yanında yer alıyor. Burada kastedilen destek sadece maddi değil; proje için fon desteğinin yanısıra planlama, bölge halkının projeye uygun olarak eğitilmesi, teknik destek, iletişim gibi konularda da büyük sorumluluk alarak projenin başarılı ve kalıcı olması için önemli rol üstleniyor.. Bugüne kadar Mardin'den Seferihisar'a, Urfa'dan Safranbolu'ya pek çok bölgede turizm projelerini destekleyen oluşum bu yıl İzmir Foça, Denizli Buldan ve Antalya Demre'de üç yeni projeye destek verecek. Bizim bu ziyaret ile mercek tuttuğumuz ise bunlar arasından Antalya Demre'deki \"Likya Yolu'nda Bir Tarih Molası\" projesi. Likya Yolu'nda Bir Tarih Molası Projesi'ne dair.. Türkiye'nin ilk uzun mesafeli yürüyüş rotası Likya Yolu. Her yıl çok sayıda turist tarafından tercih ediliyor. Ancak bu yolu yürümek sanıldığı kadar kolay değil. Bölgede varolan turizm potansiyelinden yola çıkarak geliştirilen proje kapsamında yürüyüşçülerin başta su, yemek ve konaklama olmak üzere ihtiyaçlarını karşılamak ve bölgede sürdürülebilir turizm adına farkındalık yaratmak hedefleniyor. Üç farklı Likya Yolu yürüyüş rotası Demre'nin Hoyran ve Kapaklı köylerinde birleşecek; yürüyüşçülerin dinlenip alternatif rota seçebilecekleri bir merkez haline dönüşecek. Ancak bunu yaparken bölgenin otantik dokusu tamamen korunacak ve bölge halkı turizm konusunda bilinçlendirilip eğitilecek. Hazırlıkları süren bilgi danışma merkezi, ev pansiyonculuğu konusunda eğitim ve mola için köy kahvesi bu anlamda proje kapsamında.. Daha da mühimi zaten çok zengin bir kültür hazinesine sahip Likya Yolu yeni eklenen rotalar ile daha da zenginleşiyor.. Gelecek Turizmde, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Anadolu Efes işbirliğinde 10 yıldır yürütülüyor. \"Likya Yolunda Bir Tarih Molası\" projesini de başvuru sahibi Kültür Rotaları Derneği, Demre Belediyesi, Demre Kaymakamlığı, Kapaklı Köyü Muhtarlığı'nın yanısıra yine Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile ortak olarak sürdürüyor. Antalya ve Fethiye körfezleri arasındaki, antik çağlardaki adı Likya olan bölgede bulunan şu andaki uzunluğu 535 km. yi bulan Likya Yolu, Anadolu'nun tarihi ve doğal zenginlik bakımından en ilginç bölgelerinden biri. 20 civarında Likya antik kenti üzerinden geçen yolun tamamını yürümek için bir aydan fazla zaman gerekiyor. Zaman zaman tarihi ve kültürel zenginliği, zaman zaman doğa zenginliği ve müthiş manzaraları ile yürüyüşçülere eşsiz bir deneyim yaşatan Likya Yolu'nu yürümek için en uygun aylar Nisan-Mayıs arası ve Eylül-Kasım arası.. Likya Yolu'na bu yeni proje ile 3 yeni rota daha ekleniyor ve yol biraz daha uzarken antik Likya kentlerinden Hoyran Antik Kenti de rotaya dahil oluyor. Likya yolunu bir turist olarak Türkiye'ye gelen ve sonra buraya yerleşen ingiliz Kate Clow bulmuş ve biz de ne şanslıyız ki Hoyran rotasında kendisi ile bir yürüyüş gerçekleştiriryoruz. Hoyran Rotası üzerinde pek çok antik yapı ve Likya mezarı var. Ancak gezinin hepimizi en çok heyecanlandıran bölümü \"cennetin kapısı\" denilen noktadan geçtikten sora karşılaştığımız müthiş manzara.. Likya Yolu'nun en yüksek noktalarından biri artık buradan geçeceği için neredeyse tüm kıyı şeridine hakim müthiş bir manzara sunacak yürüyüşçülere.. Bu yürüyüşün ardından Kapaklı köyüne inip hem köyevi ziyareti yapıp hem de bilgi aldık proje ile ilgili.. Kapaklı tam olarak üç yolun kesiştiği nokta. Dolayısı ile nereden gidilecek kararına bu noktadaki bilgi merkezinde dinlenerek karar verilebilecek. Yine bu köyde ev pansiyonculuğu geliştirilecek.. Burada yaptığımız köyevi ziyareti gelecekteki yürüyüşçülerin karşılaşacakları manzara ve misafirperverliğe referans niteliğindeydi.. İnanılmaz lezzeti gözlemeler eşliğinde çaylarımızı içtik, keçiboynuzu pekmezinden yapılma sıcak içeceği denedik, onlarla sohbet ettik.. En unutulmaz detaylardan biri masadaki çiçekler.. Buyur edildiğimiz çardak altındaki masada kır çiçekleri bekliyordu bizi.. Hayatımda ilk kez bir vazonun içinde çiçeklerin yanısıra adaçayı görüyorum. Fotoğrafta çok farkedilmiyor ama oradalar ve buram buram kokuyorlar.. Bu incelikten çok etkilendim.. tabi kekik bol, adaçayı bol.. Sonra çay geldi; aynen fotoğraftaki gibi servis edilerek.. Altında tabaksız ama yanında kocaman gülücük ve sevgi ile.. Bundan sonra hem doğa hem de tarih zenginliği ile dolu muhteşem Likya Yolu'nda yürüyenlerin de tıpkı bizim gibi bu köye uğrayıp bu keyfi, bu samimiyeti yaşayabileceklerini düşündükçe seviniyorum.. Köyler, antik yollar, uzun yürüyüşler deyince aklımda hiç olmayan bir konaklama manzarası ile karşılaşmak, bunu de detaylı anlatılmaya değer kılıyor. Hoyran köyünde, tüm manzaraya tepeden hakim Hoyran Wedre Köy Evleri'ndeyiz. Burası köy hayatının tam ortasında bir vaha gibi.. Ama çok ilginç, dışarıdan ya da tekne ile geçerken karşıdan hiç görünmüyor bile!. Bir tane orijinal köy evinin yanına tamamen aynı görünen röprodüksiyonları eklenerek çok keyifli bir tesis oluşturulmuş. Evlerin içleri eski eşyalar, elde işlenmiş perdeler ve gerçek eski tip yorganlar kullanılarak tam dokuya uygun döşenmiş.. Yemekler yine son derece bölgeye uygun, ekolojik ve keyifli.. İnsan burada her detayı seviyor.. Çok hoşuma giden şöyle tatlı bir hikayeleri var; Süleyman Bey ve Canan Hanım yıllarca kurumsal firmalarda çalışıp yurtdışında yaşadıktan sonra radikal bir kararla doğaya dönmeyi ve sakin bir hayata geçmeyi seçmişler ve buraya gelip bu tesisi kurmuşlar. Süleyman Bey başta eşi Canan Hanım'a \"Hayatım çok güzel bir hayatımız olacak, 6 ay çalışıp 6 ay yurtdışına seyahat edeceğiz demiş.. Kendilerini turizm sektörüne böylece kaptırmışlar.. İlk yılın sonunda Canan hanım bakmış seyahat falan yok, \"hani yurtdışı?\" demiş.. \"Haklısın, yarın hazırlan gidiyoruz demiş Süleyman Bey!\" Ve eşini kaptığı gibi feribotla karşı adaya Meis'e götürmüş \"yurtdışı\" niyetine!.. Öyle ya, o da yurtdışı.. Canan Hanım bu kez \"ben Barselona'yı görmek istiyorum\" diye isyan etmiş. Süleyman Bey Woody Allen'ın Vicky Cristina Barcelona filminin DVDsini kaptığı gibi gelmiş!. Anlayacağınız turizm ve buraların büyüsüne kendilerini kaptırmışlar; şikayetleri de yok; bunları gülerek sevgi ile anlatıyorlar burada olmayı sevdiklerini anlatabilmek için.. Ben direkt \"misafirleriniz kim, buraya kimler gelir..\" diye sordum; hatta \"kitap yazılır burada\" diye de ekledim.. Aynen öyle oluyormuş.. Yazarlar, senaristler, Likya Yolu'nda yürümek için yurtdışından gelenler, kafayı sıfırlamak isteyenler.. Sabah 6.30'da kalkıp gündoğumunu izlediğim ve köyde yürüyüş yaptığım için emin oldum ben de.. Herşeyden arınmak için bir iki günlüğüne buraya gelinir.. Yıllardır gelmemiştim.. Çok keyif aldım gezinin bu kısmından da.. Bölgeye adını veren Kekova adası, Kaleköy'ün önünde uzanıyor.. Kazı yapılmadığı için tarihi net bilinmeyen adanın her tarafı kalıntılarla dolu. Denize batmış dükkanlar ve batık şehrin su içindeki kalıntıları görülüyor. Bir zamanlar karşı kıyı ile bitişikken büyük depremler ile suyun altında kalmış.. Kıyıyı takip ettiğimizde, evlerin yarısının sulara gömüldüğü ve merdivenlerin denize indiği görülüyor. Ayrıca denizin içinde temeller ve ev tabanlarını ve limanı da görebiliyoruz.. Suyun rengi burada muhteşem ama girmek yasak, sadece tekneden bakabiliyoruz.. Hemen karşısında uzanan şirin mi şirin Kaleköy'de ise suyun içinde bile kaya mezarları görmek mümkün.. Kaleköy bu civarda yapılacak tekne turlarının en güzel öğle yemeği mola noktasıdır ama biz yemeğimizi de teknede, güzel bir koya demirleyerek aldık.. Ve gezimizi Akdeniz'in en güzel mavi yeşil tonlarına hayran noktaladık.. Kesinlikle yetmedi ama buralara yeniden gelmenin gerekliliğini hatırlattı.. Özellikle bu projenin tamamlanmasından itibaren hep hayal ettiğim ama zorlukları yüzünden yürümek için cesaret toplayamadığım Likya Yolu için hayaller kurdurmaya bile başlattı!.. Her seyahat insana birşeyler öğretir ya da bir şeyin altını çizer.. Daha yola çıktığımız ilk dakikalarda elime aldığım Gelecek Turizmde broşüründe okuduğum şu satırlar gördüğüm tüm güzel manzaralar ve yürüyüş deneyiminden bile daha etkili oldu benim için.. SORUMLU TURİST ÇEVRE DOSTU ULAŞIMI TERCİH EDER Çünkü kendisi yol alırken doğanın yok olmasına izin vermez. SORUMLU TURİST İHTIYACINI YEREL ÜRÜN VE HİZMETLERDEN KARŞILAR, YEREL EKONOMİYE DESTEK OLUR Çünkü yerel işletmeleri desteklemenin, çıkarla değil yaşamla, paylaşmayla olduğunu bilir. SORUMLU TURİST ÇEVRESİNİ BİLİNÇLENDİRİR Çünkü herkesin, gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını kendisinin deneyimlediği gibi deneyimlemesini ister. SORUMLU TURİST DOĞAL VE YÖRESEL YEMEKLERİ TERCİH EDER Çünkü gezdiği yeri tanımanın ve yerel üretimi desteklemenin en iyi yollarından birinin bu olduğunu bilir. SORUMLU TURİST DOĞAYI KORUR Çünkü doğadan yalnızca koruduğu kadarını alabileceğini bilir. SORUMLU TURİST ENERJİ KAYNAKLARINI VERİMLİ KULLANIMINA DİKKAT EDER Çünkü tükettiği gereksiz enerjinin, enerji kaynaklarını olumsuz etkilediğini bilir. SORUMLU TURİST KÜLTÜREL VARLIKLARA İNSANLARA VE GELENEKLERE SAYGILIDIR Çünkü bozulmanın, hor görmekle başladığını bilir. SORUMLU TURİST YÖRE HALKININ BEKLENTİ VE DEĞER YARGILARINA SAYGILI OLUR çünkü gittiği yerde ev sahibi değil, misafir olduğunu bilir. SORUMLU TURİST GEREKSIZ ATIK ÜRETMEZ Çünkü eviniz dışında kalan her yeri dev bir çöp kutusu olarak görmez. Bizler de sorumlu turistler olalım.. Çünkü bu bilinç ile gezersek bu ülkede daha görecek çok yer, keşfedecek çok şey var.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gercek-kacis-oyunu-odadan-kacis-tuzak-oyunu.html\" ", "text": "Haftasonu Moda'da dolanırken kapısında Kadıköy Tımarhanesi yazan bir dükkan gözüme çarptı. Önce yeni açılacak bir mekan sandığım yer, gerçek kaçış oyunu mekanlarından biriymiş. Oyunlarla pek alakam olmadığı için 2014'te Türkiye'ye sıçrayan bu salgını kaçırmışım. . Şöyle bir internette araştırınca ipuçlarını takip ederek zafere ulaştığın bilgisayar oyunlarının bir simülasyonu olduğunu öğrendiğim olayın mantığı şu: Bir yere belli bir süre kapatılıyorsun, sonra da olayın kahramanı olarak ipuçları ile oradan çıkmaya çalışıyorsun.. Özellikle Kadıköy'de bir sürü varmış; Ankara ve İzmir'de de kaçış odaları, evleri varmış.. Denemen lazım mı?.. bilemem.. ama böyle de birşey var, bil istedim.. Belki de zaten biliyorsun, hatta katıldın!.. O zaman detayları sen anlat!.. Benim tek bildiğim İnternette arama motoruna ya da sosyal medyada etiketlere gerçek odadan kaçış, kaçış oyunu, tuzak oyunu gibi şeyler yazınca bu konu hakkında biraz fikir sahibi olma şansın olduğu.. Ben hayatta oynamam, hiç işim olmaz.. Ama sen istersen buyur buradan yürü!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gezici-gunluk-munih-seyahat-rehberi.html\" ", "text": "Tüylü şapka, bira bahçeleri, Oktoberfest.. En kestirmeden tanımıyla birası ve BMW'si ile meşhur, gidip görülesi Alman şehri. Hafızayı biraz zorlarsak konuyu Mardin-Münih hattına bağlar, dosyayı \"gurbet\" soslu kapatırız. Peki ya ben başka bir Münih var desem?. Diyorum da.. Ve hemen anlatmaya başlıyorum.. Güneşli sabahları, meydanlara karşı yapılan kahvaltılar ve keyifli kahve molaları ile karşılıyor Münih insanı. Yüzü güneşe, meydanın enfes mimarisine dönük, yaşamın tadını çıkarıyor. Şehrin önemli miktarda yüzölçümünü kaplayan parklar, varlığını sadece yeşil alan olarak sürdürmüyor şehirde.. \"Bu parkta çimen mi çok, insan mı\" sorusunun cevabı henüz bilinmemekte!.. Lüks alışverişin adresi Maximilianstrasse. Birinci sınıf dünya markaları bu cadde ve caddeyi kesen ara sokaklarda. Bu caddede alışverişe mola tadında şık kafe ve restoran sayısı yeterli seviyede. En tanıdık zincir mağazalar 750 yıllık alışveriş caddesi Kaufinger'den Karlsplatz'a doğru uzanıyor. Tasarım ürünler satan küçük butikler arayanların istikameti Gartnerplatz yine. Reichenbachstrasse ve Müllerstrasse ilk tercihler.. Şehrin bir diğer köşesi Maxvorstadt civarında da yine özgün dükkanlar için bir tur atmakta fayda var. Unutmadan; Maleu'dan pasta; Eilles'den çikolata, şekerleme, kahve; Victorian House'dan çay; zarafeti tescilli Nymphenburg Saray Porselenleri'nden fincan, biblo vs. içeren muhtelif poşetler taşımak Münih'te alışverişin olmazsa olmazlarından. Şehir yerlisi işten, okuldan paydos edip akşam programına hazırsa biz çoktan hazırız!.. Schumann's Kesinlikle en stil sahibi şehir barı. Schumann's Bar'ın biri gün içinde uğranmak üzere birkaç şubesi var ancak burada bahsi geçen bar bunlar değil; az bilinen, gizli ve özel olan.. Tek yapmanız gereken Odeonplatz'dan Hofgarten avlusuna doğru ilerlemek; tabelası olmayan kapıdan girip görevlilerden üst kattaki bara yönlendirmelerini rica etmek. Merdivenlerin sonu bir nevi seçkinler kulübü.. Kendinize bir Bavarian Sour hazırlatıp sohbete başlayın. İster yan tabure ile ister mekanın sahibi Charles Schumann ile. Bu gece gerçek bir Münihlisiniz, tadını çıkarın. Opera \"Akşam yemeğini es geçelim, ruhu beslemektir aslolan\" havasındaki Münih ziyaretçilerinin en gözde adresi Bavyera Operası. Madame Butterfly, Aida gibi klasik eserleri ihtişamlı bir salonda izlemek yoğun ilgiden dolayı şehri ziyaret etmeden önce internet üzerinden bilet tedariki gerektiriyor olsa da bu çabaya kesinlikle değer. Biletiniz hazırsa en şık elbiseniz ve elinizde kadehinizle fuayede sanatseverleri gözlemlemek Opera gecenizin bir parçası. Günlerden Pazar değilse gecenin devam etmemesi için hiçbir neden yok. Şehrin en popüler gece kulübü P1, geceye devam etmek için Englischer Garten girişinde emre amade. 089'da sabah 07:00'ye kadar süren inatçı eğlence, Rote Sonne'de elektronik müzik, Strom Club'da Indie konserleri var.. Kultfabrik her tür müziğin tek çatı altında toplandığı bir gece kulübü toptancısı adeta.. Küçük barlarda kelebek olmayı seven ziyaretçiler Glockenbach barlarında safariye buyursun.. Hey Luigi, Zephyr, Cafe am Hochhaus, Ksar ve Baader mutlaka uğranılacaklar listesinde.. Farkındayım, bu Münih o bildik, geleneksel ve turistik Münih'ten çok daha keyifli.. İyi eğlenceler. Bu ramazan sonu iznimi yurt dışı bir tur ile kullanmayı planlıyordum. En merak ettiğim şehirler arasında münih var. Sizin bu makalenizden sonra çokta merak edilecek bir şeyin olmadığı kanısına vardım gibi:). Teşekkürler güzel analiziniz için. Aslında Münih gidip görülesi bir şehir ama sizin beklentilerinize pek uygun gelmedi demek ki.. belki kesin karar verebilmek için diğer Münih yazılarıma da gözatabilirsiniz. Paris, Roma, Londra, Amsterdam gibi şehirleri zaten görmüş olanların bir gün Münih'i de planlarına ekleyeceğini düşünüyorum.. Umarım size güzel bir seyahat yaşatacak doğru şehri seçebilirsiniz. Şimdiden iyi tatiller.. Diğer münih yazılarınızı da olkudum. Çok başarılı ve sürükleyiciler. Ben de yakın zamanda bir Münih seyahati düşünüyorum. En kötü gelecek yaza. Keşke ekimde gidebilsem tabi ama çok mümkün olmuyor. Tecrübenize göre kaç günlük bir Münih ziyareti doyurucudur. Belki Münih Amsterdam Münih te yapılabilir. Tab. bir haftaya sığarsa. Gelmişken Füssen'e de gitmemek olmaz tabiki."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/glamour-turkiye-ile-balat-turu.html\" ", "text": "Geçtiğimiz haftalarda Glamour Turkiye dergisinin İstanbul'u Geziyoruz serisi kapsamında çok keyifli bir Balat turu yaptık. Tur kapsamında Balat'ta yürümeyi en sevdiğim sokaklarda dolaşıp favori adreslerimi ziyaret ettik. Güne Balat'ta daima ilk durağım olan Coffee Department'ta harika bir kahve ile başlayıp ev için çekirdek kahve aldık.. Eski Türk filmlerine birçok sefer sahne olan Minik Erkek Berberi'ne uğradık; ardından aynı sokaktaki Balat'ın \"meşhur poz verme kapısı\"nda poz verdik!.. Merdivenli Yokuşu'ndaki sıra sıra rengarenk evlerin fotoğrafını çektik. Vintage İstanbul'a uğrayıp koleksiyona yeni katılan Romalı Perihan kostümlerini inceledik, aksesuarlar seçtik. Hobbit House'a uğrayıp \"Paylaş Kurtul\" gardrobunu keşfettik. Balat'ta olmazsa olmazlarımdan Evin Unlu Mamuller'e uğrayıp mis gibi galetalarından aldık. Bir sonraki durağımız Maison Balat'tı. Kırmızı-mavi cephesinin bir kez daha fotoğrafladıktan sonra içindeki nefis eski parçalar arasında kaybolduk. Balat'ın en renkli sokaklarından Yıldırım Caddesi'nden geçerek Maide Cafe ve Naftalin'e göz atıp Rag'n Roll'da vintage giysiler arasına daldık. Yine semtin en renklilerinden Büyülü Fener'e uğrayıp emaye tabaklar, plaklar ve eski güzel şeyler arasında mest olduk!. Gezimizin son noktası ise Balat'ta günü noktalamak için favori adreslerimden olan Balat Sahil Restoran oldu. Burada mekanın en özel mezeleri eşliğinde lezzetli bir kapanış yaptık. Tüm bu keyifli günü de snapchat / glamourturkiye hesabından paylaştık.. Eğer bu keyifli turu snapchat'te kaçırdıysanız günü özetleyen videoyu hemen şuraya bırakıyorum.. Bu arada Glamour Turkiye, bu seriye farklı isimlerle farklı semtlerde devam ediyor olacak. Yeni keşifler için instagram ve snapchat'te glamourturkiye olarak keyifle takip edebilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gokceada-gezi-notlari-gorulecek-yerler-gokceadada-ne-yapilir.html\" ", "text": "Bu yazı genelde blogda paylaştığım gezi yazılarından biraz farklı olacak. Gökçeada'ya gitmeyi düşünenlere bir \"checklist\" olsun diye tüm deneyimlerimi, bana gelen önerileri bu yazıda topladım; 18 Ağustos 2022 itibarı ile de son ziyaretime göre bilgi ve önerileri güncelledim.. Kabatepe Limanı'ndan karşıya seferler normal şartlarda 2 saatte bir; ancak yoğun dönemlerde sürekli olarak tekrarlanıyor ve ek seferler yapılabiliyor. Bana bazen \"bir günümüz var Gökçeada mı, Bozcaada mı?\" diye soruluyor. Tek bir gün için kesinlikle Gökçeada iyi bir fikir değil. Adanın görülesi yerlerinin tek bir günde keşfetmek imkansız. Hele ki sadece merkezini gezerseniz \"ay, bu muymuş\" demeniz çok olası.. Gökçeada biraz yavaşlamak, biraz anın tadını çıkarmak üzere gelinecek bir ada.. Müdavimleri tekrar tekrar geliyor.. Her yeri tek seferde göreceğim diye hiç koşturmuyor; aklınızda olsun.. Sadece tek bir gün ayırarak \"tatlış\" bir gün geçirmek istiyorsanız Bozcaada'ya gidin.. Daha nostaljik ve Rum havasını yaşayarak konaklamak için tepelerdeki Rum Köylerinde, Daha hareketli ve herşeye kolay ulaşılır bir konaklama için Kaleköy ya da merkezde, Denize yakın, sörf imkanlı konaklama için Aydıncık ya da yine denize yakın Uğurlu'da konaklanabilir. Biz adada şimdiye dek bu bölgelerin hepsinde konakladık diyebilirim.. Zeytinliköy'deki Zeydali, Kaleköy'deki Anemos, Castle, merkezdeki Kayabalı ve Eski Bademli'de Son Vapur Konuk Evi iyi ve keyifli seçenekler. Kaleköy'deki Adada Dört Mevsim ise \"sadece temiz çarşaf, temiz havlu + klima\" kategorisinde bir aile işletmesi. Aydıncık Koyu'ndaki Sardunya Beach Club'ın bungalowları denize yakın olmak isteyen ve sörf sevenler için renkli, keyifli bir alternatif. Biz her ziyaretimizde adada yapmak istediklerimize göre farklı bir seçeneği değerlendiriyoruz. 2017 yazında daha sakin, dinlenme odaklı ve denize yakın bir planımız olduğu için bu kez Sardunya'da kaldık. Bungalow evlerin verandaları, tesisin önündeki çim alan, köpekleri, genel hava çok keyifli.. Eğer bohem ortamları seviyorsanız bungalowlarda ya da çadır/karavan seçeneklerinde bu tesisi düşünebilirsiniz. Ağustos 2022'de ise kısa bir ada kaçamağı, güzel yemek, özlediğimiz yerler, biraz dinlenmek ve bolca keyif için Yukarı Kaleköy'de kalmayı tercik ettik ve bu kez Beyada Boutique Hotel'in misafiri olduk. Adadaki en keyifli deneyimlerimizden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her şey çok özenliydi.. Özellikle kahvaltısı, nefis kahveleri bir de o şahane bademli ada kurabiyesi hiç aklımdan çıkmayacak.. Huzur, incelik, detaylar ve iyi kahve sizin için de önemliyse bu tesisi inceleyebilirsiniz.. Ada merkezindeki büyük otel Kale Palace iç konfor olarak iyi; klasik otel tercih edenler için bir alternatif ama \"ada ruhu\" merkezde yok, haberiniz olsun.. Yeni Bademli'de çok sayıda ev pansiyonculuğu yapan yer var; bu bölge daha ekonomik alternatifler sunuyor ama ambiyans olarak benim adada en sevmediğim bölge; şahsen önermiyorum.. Kahvaltı için 2017 itibarı ile iki şahane deneyimimden özellikle bahsetmek istiyorum. Kapıkaya yolundaki çiftliklerde doğa ile başbaşa harika kahvaltı alternatifleri var. Bence artık adanın ruhuna daha uygun bu alternatifleri değerlendirmenin zamanıdır!. Cugura Organik: Bu da kahvaltıya gittiğimiz ikinci cennet. Yine aynı bölgede olduğu için yine aynı şekilde telefon çekmiyor ve internet yok. O yüzden Cugura'ya da instagram hesaplarındaki profilden bilgi edinip whatsapp üzerinden rezervasyon yaparak ulaşın. Bu kısım oldukça önemli; çünkü sadece 4 masaları var.. Kahvaltı sadece sizin için, siz gelmeden 15 dakika önce toplanan domatesler, biberler ile hazırlanıyor. Rezervasyonsuz gitmek konusunda asla ısrarcı olmayın ve adaya gitme planınızı netleştirince rezervasyon için mesaj atın. Gülsüm Hanım'ın elinin değdiği kahvaltı çok zengin, görsel ve ortam aşırı doğal.. En önemlisi herşey ilaçsız, organik; Tayfun Bey'in özenle toplayıp \"tohum kütüphanesi\" oluşturduğu eski, iyi tohumlardan üretilmiş gerçek tatlar.. Asla iki kişinin bitiremeyeceği muhteşem masa yetmezmiş gibi bir de anında toplanan meyveler sunmaları çok tatlı.. Finalde de keyif kahvesi var.. Gerçekten adanın ruhuna uygun güzel bir kahvaltı yapmak, doğal tatları yakalamak, yavaşlamak, arınmak isterseniz kesinlikle çok mutlu ayrılacağınıza eminim.. ben aşırı keyif aldım.. Eğer iki kahvaltı şansınız varsa her ikisini de deneyin bence.. İkisinin de keyfi başka.. Bana ayrıca Kardeliz diye bir başka organik kahvaltı adresi önerildi ama vaktim denemeye yetmedi; belki siz onu da denersiniz.. Eski Bademli'de yeni açılan Bi Yer Gliki Köy Kahvesi'nde anne kahvaltısı kişi başı 15 TL. Bu işletmenin Eski Bademli'deki şubesi kapanmış, sanırım merkezdeki şubesi devam ediyor ama ben onu denemedim. Zeytinli'de Madam Evrstratia'nın Yeri'nde kahvaltı ve Cicirya de bir alternatif.. Buradan sanki Toskana vadisine bakar gibi bir manzara var.. Merkez'de meşhur Meydani Pastanesi'nin ürünleri, Meydani Ev Tadında'nın patlıcanlu böreği ve Ecem Mantı'da Menemen... diğer alternatifleriniz.. Tepeköy'de Barba Yorgo'nun Tavernasında eğlence ve Oğlak Tandır, kendi bağlarından şaraplar.. yıllardır klasik.. Yukarı Kaleköy 'de Poseidon ya da Yakamoz'da iyi manzaralı akşam yemeği, meze, rakı alternatifleri. Son Vapur çok yer değiştirdi çoktandır gitmedik.. eskiden mezeleri güzeldi ama tekrar deneyip değerlendirmek lazım.. Zeytinliköy'de de Kemancı Şarap Evi var.. Bir de bu yıl Küp Şarapevi açılmış.. Denemeye vakit olmadı ama manzarası Toskana'yı andırıyordu.. Eski Bademli tarihi adı ile Gliki, tesisi az, yerleşimi çok, sevimli bir Rum köyü. Buradan gün batımı keyifli. Köyün meydanındaki tarihi kahve ne yazık ki artık yok.. StenAda tam bir Yunan kahvesi; yeşil manzaralı masalarında frappe, karadutlu limonata ya da ev likörü molası vermek lazım.. Hala işler durumdaki tarihi çamaşırhane ve asırlık koca çınar ağacı görülecekler arasında. Köyde bir de hediyelik eşya dükkanı var.. Zeytinliköy adanın en canlı ve sevimli köylerinden; oldukça fotografik. Köy meydanında birkaç kafe var. Madam'ın dibek kahvesini içmek bir ada klasiğiydi.. Benim için burada Madam'ın oğlunun elinden kahve içmek bir başka keyifti; yine de o tabelayı hala yerinde görmek, yeniden açık görmek de güzel.. Nostos ve Sıcak Kahve meydanın diğer sevdiğim kahveleri.. Köyün girişindeki GarajCafe'den ve Madam Evsrtratia'dan manzara İtalya'da Toskana'yı andırıyor sanki.. Madam Paraskevi'de loukoumades yemek, Zeytinliköy yapılacaklar listesine yeni eklenen maddelerden.. biz çok sevdik! Kaleköy en hareketli ve deniz kıyısında yer alan tek köy. Aşağı Kaleköy'de restoranlar, tekne turu, çay bahçeleri ve küçük hediyelik eşya kulübeleri var. Yukarı Kaleköy'de ev ve konaklama alternatifleri, kale kalıntıları, kilise, cami, ada manzarası ve İmroza Sabun atölyesi var. Restorasyonu tamamlanıp yeni açılan Kraliçe Valentina yolu Yukarı Kaleköy'e yürüyerek çıkarken güzel bir manzara sunuyor. Tepeköy'de eski zamanlarına göre çok hareketli.. Tavernalar dolmadan hemen önce Tepeköy Meydanı çok keyifli oluyor.. Meydanda, Madam Paraskevi'nin kahvesinde oturup meydanı izlemeden, çevrenizdeki Rumca sohbetlere kulak kabartmadan dönmeyin. Hele ki Laz böreğini andıran, portakallı şerbeti ve çıtırlığı ile aklınızı alan \"Galaktoboureko\" yemeden kahveden sakın ayrılmayın! Seramiğe meraklıysanız, meydana yakım Summer of Flowers seramik atölyesini ziyaret edebilirsiniz.. Tepeköy'ün az ilerisinde Pınarbaşı mevkinde 650 yaşındaki çınar ağacını görmeyi ve sonsuz maviliğe bakan tahta masalarda oturup Semadirek adasını izlemeyi unutmayın. Şirinköy Eski hapishane ve yağ fabrikaları görülecek yerler.. Köylerdeki trafiği ve araç parkını kontrol etmek adına köy girişlerine bariyer konmuş; belirlenen alanlarda otoparka bırakılıyor. Bu adada gördüğüm en büyük değişimdi.. Uğurlu ve bağlantısındaki Gizli Liman keyifli plajlar. Akşamüstü plajı keçiler ziyaret ediyor ve yiyecek birşey varsa ortak olmak istiyorlar. Karşıdaki büfeden şezlong-şemsiye kiralanabilir ya da teçhizatlı gidilebilir. Akşama doğru kalabalık azaldığı saatlerde çok huzurlu ve keyifli ancak adanın en uzak noktasında bulunuyor. Burada yemek önerisi Uğurlu Cafe'de pide, lahmacun. Laz Koyu ise toprak yoldan ulaşılan daha küçük ve korunaklı bir koy. Su hep sakin ve sığ.. Plaja inip çıkma kısmını atlatıldığı taktirde çocuklu aile için de rahat olabilir.. Kalabalık günlerde şezlong yetmiyor ama şemsiye kiralanabilir. Bu plaj fazlasıyla ünlü olduğu için yoğun dönemler haricinde daha keyifli diye düşünüyorum.. Bu yıl hiç uğramadım ama çevrsinde çok çirkin bir yapılaşma oluştuğunu duyunca üzüldüm.. Plaj baya güzel çünkü.. Aydıncık Plajı ise daha canlı, tesis olarak çok alternatifli. Kumu da diğer alternatiflere göre daha ince.. Şen Camping personel ve tesis imkanları olarak iyi. Denize ilk girişte suyun altında dev kaya var ama ilerleyince gayet keyifli. Sörf karmaşasından nispeten uzak.. Yeme içme fiyatları aynı ama yiyecek çeşidi daha çok. Ev tipi patates ve sarımsaklı söğüş domates çok iyi. Sardunya Beach Club'da sörf yapanları izlemek, bu ortama yakın olmak hatta ders almak, sörf için iyi bir tercih. Sörf sebebiyle tesisin yabancı misafiri de fazla.. Akşamüstleri plaja Gökçeada'nın midyecisi geliyor ki, midye seviyorsanız mutlaka deneyin. Lapseki'den toplanan minicik midyeler satıyor; oldukça lezzetli.. Vergi de ödüyormuş; bravo! Yıldızkoyu için genellikle dalgalı denir ama sabah saatlerinde oldukça sakin ve keyifli.. Beyada'da kalınca 65o metre uzaklıktaki koyun sabah saatlerinde keyfini bolca çıkardık.. Yıldız Koy'un hemen yanındaki Mavi Koy, dalış için öneriliyor. Ada yerlisine göre \"deniz en çok Eylül'de güzel\" Eğer gerekli ekipmanınız varsa tabi ter yer size plaj;kendi koyunuzu kendiniz bulup takılmakta özgürsüznüz. Aydıncık koundan sonra uzana bakir burunda gizli saklı süper plajlar varmış ama ulaşmak çok zormuş diye duydum.. Meydani Pastanesi'nin Efibadem Kurabiyesi, adaya özgü bademli un kurabiyesi.. Zeytinyağı. Adada zeytin ağaçları ilaçlanmıyor. En doğal hali ile sıkılan zeytinyağı oldukça lezzetli ve yüksek kaliteli. Kaleköy'deki İmroza Sabun Atölyesi el yapımı sabun üretiyor. Ürünlerde %70 zeytinyağı, adanın keçi sütü ve adanın yağmur suyunu kullanıyor. Ben özellikle biberiyeli kolonyasına bayılıyorum. Merkezde'ki Kokina'da tatlı hediyelik alternatifleri var.. Süt Ürünleri. Adada serbest dolaşan, otlayan hayvanların sütünden elde edilen doğal peynir ve yoğurtlar, özellikle keçi peynirleri.. Ekozey ve Elta Ada'nın ürünleri oldukça başarılı. Pazar günleri merkezde kurulan pazar adadan sebze-meyve alışverişi yapmak için tercih edilebilir. Cugura'ya kahvaltıya giderseniz oradan da organik sebzelerden alabilirsiniz; Özellikle domatesler ef-sa-ne! işaretli öneriler bana verilen öneriler arasından seçilmiştir. Tüm öneriler için teşekkürler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gokceadaya.html\" ", "text": "Geçen hafta gerçekleşen şiddetli yağış nedeniyle Gökçeada çok zor günler yaşıyor. Selin yarattığı hasar büyük ve henüz tehlike tamamen geçmiş değil; bu haftanın yağışları zararı daha da arttırabilir. Yollarında keçilerin özgür ve mutlu dolaştığı, tarımın organik yapıldığı ada aynı zamanda CittaSlow bölgesi. Gelirinin önemli kısmını turizmden elde eden ada rüzgar sörfüne elverişli plajları ile Balkan ülkelerinden özellikle sörf için gelen turistlerin de gözdesi.. Ancak bu yaz durum belli ki zor olacak.. Bana her zaman lezzetli yemekler sunan, huzur ve mutluluk veren Gökçeada'yı \"yazık olmuş\" diyerek bir köşede unutmak niyetinde değilim.. Eminim ki kısa bir sürede tekrar toparlanacak ve ben -özellikle-bu yaz yine adaya gideceğim.. Şimdilik bireysel olarak yapabildiğim alışveriş sırasında markette adadan gelen ürünlere de sepetimde yer vermek. Oldukça başarılı organik süt ürünleri, zeytinyağı, balı var adanın; bazı üretciler internetten sipariş de kabul ediyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/gural-sapanca-vs-richmond-nua.html\" ", "text": "Güral Sapanca Wellness Park, Sapanca Richmond Nua Wellness'a karşı! İki güzel tesis, iki ayrı ambians. Kıyaslamak gerekir mi? Hayır, ama ben kıyaslamak istedim! Richmond tam Sapanca gölü kenarında, Güral 3-4 km. ileride Kırkpınarda, kara tarafında.. Richmond kompakt bir tesis. Alanı geniş değil ama minimal bir konseptle içinde gerekli herşeyi barındırıyor. Güral geniş bir araziye yayılmış büyük bir tesis; büyük ve geniş imkanlı bir otelde olduğunuzu hissettiriyor. Spa Merkezine gelince her ikisinde de benzer aktivite alanları, masaj odaları sauna ve buhar odaları var. Güral'da büyük ve fonksiyonel bir spa havuzu var. Richmond'da havuz küçük ama bir de mineral havuz var kapkaranlık... Richmond'da tüm spa alanı iki kata planlı bir şekilde yerleştirilmiş. Herşeyden doğru sıralamayla faydalanmanıza imkan tanıyor. Güral'da sistem biraz daha dağınık gibi, mesela salyangoz duşlar ve bio sauna çok atıl kalıyor. Bu arada Güral'daki aromatheraphy buhar odasını ve Richmond'daki Fin Sauna'sını hayatta başka hiçbir spa aktivitesi ve mekanına değişmem. Bu kıyaslama böyle uzayıp gider, sonsuz madde çıkarırım ama netice olarak birbirimize can alıcı soruyu soruyoruz: Tekrar gelsen, hangisini tercih edersin? Aradaki fark çok açık; Richmond Nua Bir Spa bir arınma merkezi. Daha çok sadece bu amaçla gelenlerin ve her nedense kaçamak yapmak isteyen işadamlarının tercihi. Güral Sapanca ise içinde spa wellness alanının da bulunduğu büyük bir otel. Daha çok şirketlerin ve çocuklu ailelerin tercihi. Her ikisine de tekrar giderim. İlk fırsatta İstanbul'dan kaçmak, dinlenmek, doğayla buluşmak, tazelenmek için yine Güral Sapanca'ya giderim. Yakın çevre kaçamak arzusu duyduğum her fırsatta burayı tercih edebilirim. Kendimi prenses gibi hisstemek, özel olmak, sadece kendime odaklanmak ve eşimle romantik saatler geçirmek niyetindeysem de Richmond Nua'ya giderim. Belki de sadece iki gün boyunca o kimonoyu üzerimden çıkartmadan tüm otelin içinde özgürce dolaşabilmek hoşuma gittiği için burayı tercih edebilirim, kim bilir!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/guzel-tabelalar-pesinde.html\" ", "text": "Alman fontlarının oldum olası hastasıyım. Yakaladım mı affetmem, çekerim bol bol fotoğrafını.. Daha önce Düsseldorf'ta ciddi delirmiştim tabelaları görünce; neredeyse hepsini fotoğraflamıştım. Bu kez de fonttan, tabeladan yana Münih'te güldü yüzüm... Onun için az yazılı, bol fotoğraflı bir Münih yazısı var sırada. Başrolde gösterişli tabelalar; kısa kısa Münih notları da figüran.. 109 metre yüksekliğindeki gotik kilise Fraunen Kirche'nin gölgesindeki Fraunenplatz dışarı atılmış masaları ile sevimli biraevlerinin olduğu küçük bir meydan. Marienplatz ve kalabalık caddelerden kaçıp küçük bir mola vermek için bu meydana bir öğle ziyareti yapmak iyi fikir.. Canlı pazar yeri Viktualienmarkt'ı çevreleyen yine aynı isimli sokakların içinde güzel tabelalı mekanlar sayılamayacak kadar fazla. Onların arasından seçimim bu kez bir otel tabelası. Hotel am Markt, şehrin tam göbeğinde konaklayıp tüm o masalsı ortamı 24 saat kesintisiz yaşamak isteyenler için.. Geleneksel Alman yemeklerine çok iddialı olduğu bir fondüe menüsü eşlik eden bu restoran önünden çok sefer geçilse de deneyecek kadar cazip görünmeyi başaramadı. Yine de tabelasına alkış.. Yahudi mahallesi St. Jakobs-Platz civarında karşımıza çıkan bir berber tabelası.. Meydan civarında bol bol küçük dükkan ve kafe var.. Tabelaların arasına Neues Rathaus'un iç avlusundan bir kare karışmış. Ratskeller adlı turistik restoranın kapısından.. Her turistin bu arkadaşlarla neden fotoğraf çektirdiği hala merak konusu.. Dördüncü Louis'de kalma konut Alter Hof şimdilerde şık bir restoran. Ancak iç avlusu sokaklar arasında keyifli bir geçit.. Hava kararırken sokak müzisyenlerinin burada çaldığı nağmeler kalmış aklımda.. Fraunenplatz'daki biraevlerinden biri.. Ancak meydanın en meşhurunun Augustiner au Dom olduğu söylenir.. Sanat galerileri de tabelalar kapsamında gözlemim altında.. Maxvorstadt ve Gartnerplatz civarında güzel galeriler var.. Karl Pfefferle'nin galerisi Reichenbachstrasse'de.. Türk caddesi tabelası da sempati kategorisinden listeme dahil. Türkenstrasse'de çok keyifli küçük dükkanlar, kitapevlerinin yanısıra, köşesinde şehrin tarihi tatlıcılarından Hölzl; organik meyve suyu dükkanı Super Danke ve İngliz havasındaki şık çaycı Brown's Tea Bar gibi üç keyifli mola adresi var.. Özel lokal kategorisindeki Lenz, tabelasındaki amblemlerin sırrını çözemediğim için şüpheyle yaklaştığım bir yer olarak kayıtlara geçti. Necidir, derdi nedir, onu bilmem!.. Tek bildiğim bu lokalin karşısında Oktoberfest'in düzenlendiği uçsuz bucaksız festival alanının başladığı.. Festival zamanı çadırlara ve kalabalıklara evsahipliği yapan meydanın şimdi bisikletlilere ve patencilere teslim bu sakin hali nasıl da enteresan.. Güzel bir konu başlığı. Bende özellikle Orta Avrupa tarzında kapının hemen yanında yola bakan ve demir işçiliği ile duvara tutturulmuş bir çok tabelaya hayran olarak resimledim. Sizin tabelalar da çokm başarılı. Şehirlere sokaklar ve ait olduğu mekana kattığı havayı belki anlatamıyorum ama sanırım benzer şeyler hissetmişiz tabelalar hakkında."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/haftasonu-agvaya.html\" ", "text": "Yaz biter, Ağva'ya haftasonu kaçamakları başlar. Biz de geçtiğimiz haftasonu sezonun ilk Ağva kaçamağını www. kucukoteller. com. tr'den seçtiğimiz Park Mandalin'e gerçekleştirdik. Daha önce Ağva'da kaldığımız daha büyük ölçekli, sal ile karşıya geçilen, kalabalık ve nispeten gürültülü tesislerin aksine Park Mandalin oldukça sakin, huzurlu ve daha doğal bir atmosfer sundu bize; sevdik.. Küçük ve samimi tesiste vaktimizin büyük çoğunluğunu sandalın bağlı olduğu iskelenin üzerine attığımız minderler üzerinde okuyarak, dinlenerek doğa ve dinginlik ile başbaşa geçirdik. Eğer bir gün Park Mandalin'e yolunuz düşerse bu köşenin tadını çıkarın ve mutlaka beni anın.. Kış için ise gözüme kestirdiğim alan, dere manzaralı şömineli, rustik sobalı kış salonu. Camın önünde oturup dışarıyı izleyerek bir şeyler içmeyi şimdiden hayal ediyorum.. Günlük hayatın koşturması içinde farketmiyoruz belki ama böyle dinlendiren molalara çok ihtiyacımız var. İşte bunun için de Ağva, harika bir joker.. Sanırım tekrar gidinceye kadar en çok dalından incir ve mandalinayı özleyeceğim.. Bizi ev rahatlığında ağırlayan @parkmandalin'e ve bizi daima en keyifli küçük oteller ile buluşturan @smallhotels' e çok teşekkürler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/halfeti-sen-masalsin-gezi-notlari.html\" ", "text": "Aslında dört günlük Gaziantep seyahatinde şehirden uzaklaşmak kafamızda yoktu.. Başka yere gitmeyecek, şehri olabildiğince keşfedecektik.. Ancak çevreden gelen 'buraya kadar gelmişken Halfeti'ye gitmemek olmaz' baskısına daha fazla dayanamayarak Cumartesi gününü bu masal diyarına ayırmaya karar verdik.. İlk planımızda araç kiralayarak gitmek, aynı anda Zeugma antik kentini de gezmek vardı ama şartlar müsait değildi. Araba kiralama firmalarının hepsinden ya araç kalmadı ya da bir günlük araç vermiyoruz cevabı alınca Halfeti'ye gitme işi de inada binmiş oldu!.. Madem araç yok o zaman en yerel şekliyle, en maceralı şekliyle, minibüslerle gidilecek!.. Herkesle konuşup fikir alındı, araştırmalar tamamlandı; direkt Halfeti'ye giden otobüsler gün ortasında kalkıyor ve dönüş de sıkıntılı. Sık sık geçen minibüslerle gitmek daha garanti ama biraz zahmetli.. Yol yaklaşık 60-65 km. ama biz yabancılara meraklı gözlerle bakan, sohbet etmek isteyen hatta turist rehberliğine soyunan diğer yolcular sayesinde fıstık ağaçları içinden bir çırpıda geçerek Birecik otogarına varıyoruz. Şöförümüz bize köşede gelecek aracı beklememizi ve binerken 'Eski Halfeti'ye gideceğinden emin olduktan sonra binmemizi tembihleyerek gidiyor. Yolda gelirken sosyal medyadan haberleştiğim başka gezginlerden mühim bir hatırlatma geliyor; Birecik'te patlıcan kebabı yiyin diye.. Henüz sabah saatleri ve bizim karnımız tok; planımız öğle yemeğini Halfeti'de yemek ama önerinin kaynağını internetten incelemeyi de ihmal etmiyor belki akşamüstü diyerek aklımızın bir köşesine yazıyoruz.. Beşinci dakikanın sonunda üzerinde Halfeti yazan araç köşede beliriyor. Üç kez Eski Halfeti'ye gideceğimizi tekrar edip bizi oraya kadar götüreceğinden emin olduktan ve tabi ki şöförün içine fenalık getirdikten sonra araca binip maceranın yeni etabına başlıyoruz. Bu araçta daha az kişi ama daha çok yük var.. Aracın içi mis gibi biber kokuyor; neden mi? Çünkü bir teyze kış hazırlığı için tam dört çuval alıp ön koltuklara yığmış.. Benim koltuğun altında da üç büyük torba tavuk var!.. Minibüs yarı yolda güzergahtan çıkıp teyzenin evinin bahçesine kadar giriyor. herkes inip çuvallara yardım ediyor. Sonra bir yerde tavuklar bir dükkana, bir yerde de metrelerce kablo elektrikçiye bırakılıp yola devam ediliyor. Aslına bakarsanız özellikle istesek şahit olamayacağımız bir tecrübe yaşıyoruz. Telaşsız hayat, yardımseverlik, dürüstlük, tek başına seyahat eden eşyalar bize kendi yaşadığımız dünyanın yavanlığını anlatıyor adeta.. Yol boyu fıstık ağaçları ve bu mükemmel deneyimin sarhoşluğu devam ederek önce yeni Halfeti'ye oradan da eski Halfeti'ye varıyoruz. Oyalanmalarala birlikte bir saat kadar sürüyor yolun bu kısmı.. Şöförümüz teyzeyi nasıl evinin önüne bıraktıysa bizi de aynı özenle merkeze ulaştırıp bir de 'dönüşte araç bulamazsanız beni arayın gelip alırım' diye numarasını variyor. Bu zarif davranışı takdir ederken bir de bizi Salih Kaptan ile tanıştırıp ne ihtiyacınız olursa yardım eder, gerekirse beni bulur diyor; pes!.. Numarasını cebimize koyup el sallayarak vedalaşıyoruz kendisiyle.. Bu arada Gaziantep'ten Halfeti'ye ulaşım ne kadara mal oldu derseniz; Merkezden Birecik minibüslerinin kalktığı yere ulaşım 1.75 TL. Gaziantep-Birecik minibüsü 7.50 TL. ve Birecik-Eski Halfeti arası da yine 7.50 TL. olmak üzere bir kişi toplam 16.75 TL.. Bu geziyi Ağustos ayında yaptığımız ve tur mevsimi sıcaklık yüzünden henüz başlamadığı için Halfeti oldukça sakin.. Bu sakinlik gezmek için güzel olsa da yemek ve tekne turu için sorun aslında.. Çünkü tura katılmak için bir teknenein dolmasını beklemek gerekli.. Salih Kaptan bize bölge ve yapabileceklerimiz hakkında bilgi verirken tekne turu ile ilgili kafamızda bir şimşek çakıyor. madem araç kiralamadan buraya kadar son derece ekonomik geldik o zaman şimdi burjuva bir hareket yapalım ve tekneyi özel olarak kiralayalım!.. Kaptan'ın yeni ve standartlardan biraz büyük bir teknesi var; normalde 250 TL. ye kaldırıyormuş yaklaşık 1 saatlik tur için.. Bizim bu çılgın projemiz karşısında o da misafirperverliğini gösterip bize tekneyi 120 TL.'ye kiralıyor.. Turumuz standarttan biraz uzun sürecek, bir çay bir de yarım saatlik yemek molasını da içeren en az bir buçuk saatlik genişletilmiş bir program uygulayacağız; harika!.. Yine onun önerisiyle büfeden su, meşrubat çeşitleri alıp koca teknemize kuruluyoruz hemen.. Daha tekne kıyıdan ayrılır ayrılmaz bambaşka bir dünyanın içinde buluyoruz kendimizi.. Bir de önemli detay; diğer bütün teknelerin yaptığı gibi yüksek volümden müzikli bir tur istemiyoruz biz, müziği kapattırıp doğa ile başbaşa olmayı seçiyoruz.. Mağaralar, hikayeler, Rum Kale, köyler, Halfeti'de hayat... derken içinde süzüldüğümüz masal daha da derinleşiyor.. Daha uzaktan suyun içinde gördüğüm minare ile kalp atışlarım hızlanıyor.. Bildiğim, defalarca televizyonda, annemlerin seyahat videolarında izlediğim yer birebir görünce beni nasıl da bu kadar etkiliyor.. Burası aynı zamanda ilk mola yerimiz; Yunus Dayı'nın Çay Bahçesi'nde çay molası vereceğiz.. Sağımda suyun içinde bir minare, caminin damı dipte ama görüyorum.. Evler suyun içinde, ağaçlar, bambaşka bir hayat suyun dibinde... Etkileniyorum.. Bizi çok sıcak karşılayan Yunus Dayı kızım, oğlum, çay içer misiniz diyerek daha ilk dakikadan gönlümüzü fethediyor.. Mekanı belki de tüm Halfeti'nin en güzel yeri.. Tam köşe.. Bir kenarda sazlık çardak altında şilteler, yanı su içinde mağara.. Bir yanı tahta masalar, üstünde demlikleriyle nefis çay ocağı, dekoru suyun içinde bir köy.. Kelimelerin yetmediği masal ülkesindeyiz.. Biz soruyoruz, o soruyor, uzun uzun sohbet ediyoruz. Burada insan hem bu güzelliğe hayran kalıyor hem de suyun altında kalan tarihin, hayatın acısını yaşıyor.. Yunus Dayı bize anlattıklarıyla bunun da iyi birşey olduğuna ikna ediyor neyse ki, hüzün dağılıyor.. Çünkü öyle birşey ki; bu halini çok seviyorsun Halfeti'nin ama beğendiğin için içten içe bir suçluluk da duyuyorsun, tuhaf bir duygu.. Hiç bitmesin istediğiniz anlar vardır, hayattan çaldığınız saf mutluluklar; işte Yunus Dayı'nın yeri tam da böyleydi, hiç dönmek istemedim.. Çay sevmem ama o lezzetli çayı hiç unutmayacağım.. Çayını överken aldığım cevap hayat dersi gibiydi; ben sadece bunu yapıyorum kızım, işim çay yapmak, onun da en iyisini yapmalıyım o zaman!.. Çay, sohbet, vakit bitti, malesaf ayrılmak zorundayız.. Karşı kıyıda yemek yiyeceğimiz mekanla ilgili kötü bir haber var; bugün cenazeleri varmış, orada yiyemeyeceğiz.. Dönüş yoluna koyuluyoruz.. Kaptan yolda bize Eski Halfeti merkezdeki duba restoranlar hakkında da bilgi veriyor. Önemli bir tavsiyesi var.. Yenecek en meşhur şey Şabut balığı ama bu mevsimde taze değil, buzhane.. O yüzden anılarım güzel kalsın derseniz başka birşey yiyin diyor ve ekliyor; 'Bu lokantalarda yemeden önce menüyü inceleyin, fiyatlarını tam öğrenin' Mesaj alınmıştır!.. Yine teknemiz nehirde yol alıyor, masalımız devam ediyor, her anın tadını çıkarıyor her detayı inceliyoruz. Kimi zaman tepelerin arasında eşek üstünde giden bir köylüye dikkat kesilip kimi zaman mağaralara odaklanıyor, dinlediğimiz geçmiş zamanları gözümüzde canlandırmaya çalışıyoruz.. Ara ara yanımızdan geçen ya da Rum Kale'nin karşısına demirleyen tekneleri onları dolduran kalabalıkları ve müziği de duyuyor bu özel programı yapmakla ne iyi ettiğimizi tekrar tekrar tasdikliyoruz.. Turumuzun sonunda kaptanımızın bize son kıyağı iki kıyıyı birbirine bağlayan ince uzun tahta köprünün başında iskelesiz bir yerde bizi indirip bu deneyim için zemin hazırlamak oluyor; eyvallah!.. Teknenin burnunu kıyıya sürüyor, çakıllara atlıyoruz.. Bana Karadeniz'i, yaylaları anımsatan ip gibi köprüden sallana sallana geçip Eski Halfeti'de yürümeye başlıyoruz. Camisi, eski evleri, dar sokakları ile tarih kokan çok sevimli bir yer burası. Yalnız hava çok sıcak, yanımızdaki su ile kafamızı ıslatarak yürüyoruz.. Kıyıdaki duba restoranları tek tek inceliyor ama hiçbirine girmek istemiyoruz. Bunu iki sebebi var; birincisi boş mekanlarda yemek yemeği oldum olası sevmeyiz ve ikincisi aklımız Birecik'teki Patlıcan Kebabı'nda!.. Biraz daha dolanıp büfeden aldığımız krakerleri atıştırıyor tesadüfen gelen bir minibüse atlayarak Yeni Halfeti'ye gidiyoruz. (2.50 TL) Oradan da hazır bekleyen minibüsle 5.00 TL'ye doğru Birecik'e.. Yolda Halfeti'ye tekrar gelmeyi, yine Salih Kaptan'ın teknesini kiralamayı, bu sefer daha teçhizatlı olup teknede piknik yapmayı ve fonda yanımızda getireceğimiz Fazıl say Mezopotamya'yı dinlemeyi, güneşi Halfeti'de batırmayı konuşuyoruz birbirimizle.. Birecik'e vardığımızda saat üç ve deli gibi açız.. Merkezde değil otogarda iniyoruz çünkü gideceğimiz mekan Gülbaba, Kalealtı'nda.. Hiç yalan söyleyemem, benim keşfim değil, güvendiğim kişilerin tecrübesiyle yaşadığım enfes bir deneyim Gülbaba.. Başta da dediğim gibi Birecik civarında olduğumu yazınca www. gezenyer. com 'dan bir hatırlatma geldi, patlıcan kebabı ye, bu linke göz at diye.. Linki açtığımda www. loplopculer. com 'un Şanlıurfa yazısı ile karşılaştım. Farklı zamanlarda farklı tecrübelerinden de faydalandığım dolayısıyla zevklerine güvendiğim löplöpçüler Gülbaba'yı öyle güzel anlatmışlardı ki, buradan geçip de o kebabı yemeden Gaziantep'e asla dönemezdik.. Ben yemek yazarı değilim, onun için uzun uzun anlatmak yerine sadece şunu söyleyeceğim; Patlıcan Kebabı konusunda çıtam o kadar yükseldi ki kolay kolay başka yerde yemem. Ben o dosyayı kapattım, Gülbaba son noktadır!.. Neticede bu harika günde bir sürü güzel insanla tanışıp kısa süreliğine hayatlarına konuk olduk, inanılmaz bir deneyim yaşadık.. Hatta en son Kelaynakları görmek için ufak bir soruşturma yaptık.. Bir amca bize 'kelaynaklar 2, 3 km. uzakta, yürüyemezsiniz, madem görmek istiyorsunuz ben götürüp getiririm ne olacak' dediğinde burada karşılaştığım insanlara hayranlığım, minnetim bir kat daha arttı.. Ülkenin en büyük şehrinde, en 'medeni' dediğimiz yerinde yaşıyoruz ama malesef biz bu kadar kibar değiliz!.. Çok sevindim.. Harika yerler göreceksiniz ne mutlu.. Zaten bildiğim, tecrübe ettiğim herşey yazımda mevcut, ekleyebileceğim bir şey yok ama zaten orada da insanlar size gereken her türlü yardımı yapacak, tüm sorularınızı yanıtlayacaktır. Umarım çok keyifli geçer ve çok eğlenirsiniz. Yazıda da belirttiğim gibi biz tercihimizi farklı kullandık o yüzden oradaki balık fiyatlarını net olarak bilmiyorum."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/hamburg-gezi-notlari.html\" ", "text": "Hep merak ettiğim, tanışınca çok seveceğimi hissettiğim Hamburg ile ilk randevumuz hiç tahmin etmediğim bir şekilde Kasım ayının son günlerine denk geldi. Hem şehirde yeni yıl yaklaşırken kurulan pazarlar hem de aynı tarihlerde yakaladığımız en ucuz uçak bileti fırsatını düşününce \"seversek yazın da gideriz, bir tadına bakalım\" diyerek çok hızlı bir kararla kendimizi bileti aldıktan 15 gün sonra Hamburg'da bulduk. O süre, ilk kez tanışma için gerekli ön hazırlığı yapmaya, ziyaret edilecek birkaç adresi ve önemli notları toplarlamaya yetti. Şimdi aynı hızla -hemen döner dönmez- daha üzerimde şehrin etkilerini taşıyorken Hamburg planı olanlar için kendi defterimden notları ve izlenimlerimi aktarmak isterim.. Şehir turuna şehrin kalbi Rathaus meydanı ve Jungfernsteig'den başlayın. Bu iki nokta arası şehrin en hareketli bölgesi. Küçük pasajlar, geçitler, harika alışveriş caddeleri, kanallar ve Alster Gölü ile ilk selamlaşma için, şehrin karakterine dair ilk izlenimleri oluşturmak için en güzel nokta. Rathaus Belediye Binası'nın görkemi, 1846'da yapılmış Mellin Passage ve Alsterarkaden geçidinin zarafeti, Neuer Wall caddesindeki lüks butiklerin ışıltısı gözünüzden kaçmayacak. İlk manzaralı kahve molanızı da bu civardaki The Coffee Shop'ta verin. Bleichenfleet kanalına bakan yüksek taburelerinden birinde oturup duble espressodan hazırlanmış bir cappuccino içtiğiniz anda bu şehre iyi ki gelmişim diyeceğinizden şüphem yok!. Pazar sabahı Fischmarkt'ta kahvaltı yapın. Hamburg ile ilgili hemen her yazıda rastlayıp çok turistik bir aktivite olduğuna karar versem de itiraf etmeliyim ki şehirde yapılacak en enteresan şeylerden biri pazar sabahı balık pazarında kahvaltı yapmak. Daha hava karanlıkken 5'te kalkıp yola düşüyorsunuz. Yazın sabah 5'te başlıyormuş ama kışın 7 civarı uygun deniyor. Önce bu saatte kim kalkıp gider diyorsunuz ama Landungsbrücken durağında metrodan inip aynı yönde yürüyen onlarca insanı görünce var demek bir bildikleri diyorsunuz. Pazarda önce mezat usulü satış yapan ilginç tezgahlar karşılıyor sizi. Çiçek, balık, bakliyet, baharat, sebze, meyve.. Herşey yarı stand-up'çı esnaflar tarafından \"şu elimde görmüş olduğunuz...\" stili bir sürü ürünün üst üste eklenerek flaş bir rakama satılıyor. Üzerinde Hamburg yazan sepetlerde bu şekilde satılan meyvelerden almaya karşı koymak çok zor hatta!. Balık pazarının efsane tuğla binasına girince olayın rengi tamamen değişiyor. Kenarlarda balıktan omlete kahvaltı alabileceğiniz tezgahlar, ortada insanların aldıklarını yedikleri uzun uzun masalar ve banklar, en dipteki sahnede canlı müzik ve kimi hafifçe dans eden kimi kahvaltı yapan insanlar. Direkt gece kulübünden çıkıp gelen de var, sıcak yatağından çıkıp gelen de.. Omlet yiyen de var, balık yiyen de.. Kahve içen de var bira ve hatta plastik kadehte şampanya içen de.. Çok çok acayip bir yer.. Kavrulmuş patates üzeri yumurta, karidesli sandviç ve kahve alıp fondaki canlı müzik eşliğinde buharlanmış pencerelerden gün doğumunu izlediğimizi kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum.. Burası eski tuğla ambarlar ile dolu, hemen her Hamburg fotoğrafına konu olan, özellikle instagram kullanıcılarının çok sevdiği, çok fotografik ve yürümesi çok zevkli bir bölge. Tuğla binalar ve kanallar arasında uzun bir yürüyüş, yorulunca da mola verecek birkaç güzel adres var. Kafferösterei Speischerstadt buradaki en güzel kahve dükkanı. Bir köşesinde dev kahve kavurma makinesinin olduğu koyu renkli loş salonunda kahve-çörek keyfi yapmak ya da kahvaltıya gelmek iyi fikir. Pazar günleri fonda hafif bir canlı müzik de var.. Bu bölgede mümkün olduğu kadar çok köprücükten geçip her açıdan manzaraya bakın; bazı açılar çok keyifli.. Ama bölgenin en imza görüntüsü nerede derseniz tam adres Wasserschloss. İki kanalın birleştiği noktadaki bu muhteşem -adı gibi- \"su sarayı\" şimdilerde bir restoran ve çay salonu. Soğuk bir günde bizim yaptığımız gibi buraya uğrayıp bir pot nefis çay içip az önce uzaktan fotoğrafladığınız bu güzelliğin içinde olmanın keyfini yaşayabilirsiniz. Ziyaretiniz sırasında mutlaka bir saatinizi 1911 yılında yapılan, orijinal adı ile \"Alter Elbtunnel\"den geçmek üzere ayırın. Özellikle soğuk ve yağışlı bir günde ya da hava karardıktan sonra da yapabileceğiniz bu turistik aktivite en ilginç anılarınızdan biri olabilir. Asansör ile yerin 23.5 metre altına inip yaya yolundan 426.5 metre yürüyerek tüneli geçiyorsunuz. Yaz halini bilemem ama kış günü karşı tarafa geçince yapabileceğiniz pek birşey yok. En fazla karşı kıyı manzarasına bakıp sembol binaları görür sonra da aynı yoldan geri dönersiniz.. Şehrin gözbebeği; 2017 Ocak ayında tamamlanarak konser salonu dışında otel, rezidans ve mağazalar gibi bölümleri ile de hizmete açılacak Elb Filarmoni binası, ikonik tasarımı ile şehir siluetinin en önemli parçası artık. Bulunduğumuz tarihlerde anlamlı bir konsere denk gelememiş olmakla birlikte binayı gezenler kafilesine katılmayı ihmal etmedik. Siz de girişten alacağınız zaman sınırlamalı ücretsiz bilet ile Plaza kısmını gezebilir şehre bir de bu terastan bakabilirsiniz. Hamburg kanalları sebebiyle her ne kadar Amsterdam ve Venedik'e benzetilse de bambaşka bir karakteri var.. Şehri dolaşırken bende böyle bir benzerliği hiç çağrıştırmadı.. ta ki şehrin en eski kanalı Nikolaifleet kıyısındaki bisküvi evleri görene kadar. Evet burası gerçekten Amsterdam'ı hatırlatıyor ama bu şehrin ruhu daha başka.. Bu kanal ise şehrin en görülesi, en tatlı köşelerinden.. Hamburg ziyaretiniz sırasında uğramayı ve kanalın arkasındaki Deichstrasse üzerindeki tatlı mekanlardan birinin kanala bakan pencerelerinin önünde mola vermeyi unutmayın. Eminim yaz aylarında kanal üzerine kondurdukları yüzen teraslar da keyifli olacaktır. Benim favori adresim buradaki Nord Coast Coffee. Defalarca gittiğimiz bu harika kahve dükkanına gidip alt katta sağ köşede kanala bakan pencere önündeki taburelerde oturun. menüden şahane bir filtre kahve seçip üşüyen bacaklarınızı kalorifere dayayın ve manzaranın tadını çıkarın.. Gün batarken burada olmak da sabah kahvaltıda güne burada başlamak da ayrı ayrı çok keyifli.. Almanya'nın sanat müzeleri her zaman çok çekici olmuştur. Hamburg'ta da harika bir güzel sanatlar müzesi var. Pazartesi hariç hergün 10:00-18:00 arası ziyaret edilebilen müzeye giriş haftaiçi 12; haftasonu 14 . İçinde eşsiz sanat eserleri barındıran müzenin benim için en kıymetli bölümü büyük hayranı olduğum Romantik Alman ekolünden Caspar David Friedrich. Max Liebermann, Edvard Munch, Wilhelm Leibl, Lautrec, Manet, Monet, Renoir.. eserlerini burada görebileceğiniz diğer muhteşem sanatçılar. Ayrıca 22 Ocak'a kadar giderseniz Salvador Dali, Joan Miro, Rene Magritte gibi sürrealist sanatın ustalarından oluşan harika bir sergiye de denk geleceksiniz. Hamburg tam bir hamburger cenneti. Otto's Burger şehirde deneyip beğendiğimiz birkaç şubesi olan iyi adreslerden. Grindelhof ve Schanze'deki şubelerine uğradığımız ve burgerlerini baya beğendiğimiz Otto's'un duvarında şöyle yazıyor: Could we meat again? :) / Bir diğer iyi burgerci bana snapchat üzerinden gelen tavsiye ile yolumuzu çevirdiğimiz Peter Pane. Çok fazla çeşidi ve çok güzel ortamı var. Kokteyl barını da düşünürseniz sadece bir burger atıp çıkmak yerine daha uzun da takılabileceğiniz bir adres. Burger dışında çok sevdiğimiz bir diğer yemek molası Eppendorf'daki Soho Chicken'da tavuk yemek oldu. En son benzer versiyonunu Amsterdam'da denediğimiz mekanda aşırı lezzetli piliç çevirme, coleslaw salata, mısır ve patates var. Tavuğu çeyrek yarım ya da ortaya bütün söylemek mümkün. Tavuk seviyorsanız ya da \"hep domuz eti var yaa\" diyenlerdenseniz buraya gidin!. Merkez civarında dolanırken ani bastıran açlık krizini yatıştırmak üzere rastgele seçtiğimiz Kartoffelstuben yine memnun ayrıldığımız adreslerden. Buraya giderseniz güzel bir et yemeği yanına da mutlaka anneanne usulü yapılan patatesten söyleyin. Döküm bir tava içinde harika bir patates geliyor.. En sevdiğim ve \"gitmezseniz küserim\" diyeceğim yer de Altes Madchen. Schazenhöfe'deki hangarların arasında konumlanan bu sıcak ve enerjik mekan Pazartesi akşamı gitmemize rağmen tamamen doluydu. Onlarca çeşit kendi taze biraları ve dünyadan iyi örneklerle şehirde iyi bira içmek için en doğru adres. Yanısıra tabakları da çok güzel ama biraz domuz ağırlıklı.. Bence yemekten çok güzel bira içmek için bir akşam gidip yanında da birkaç atıştırmaklık tabak söylemek yerinde bir karar olur.. Yer varsa şömine kenarını deneyin. Playground Coffee'nin Grindelhof'taki yerine uğrayıp birkaç güzel kahve deneyin ve orijinal kutuları ile öne çıkan kahvelerinden eviniz için alın.. Ayrıca Rathaus pasajının içinde de bir kiosku var. Elbgold şehirdeki en iyi kahve dükkanlarından biri. Hem tasarım hem ruh hem de lezzet olarak çok tatmin edici bu adrese ziyaretinizi sabah saatlerine denk getirirseniz şahane kahvaltılarını da denemiş olursunuz. Seçenek epey fazla ama kabak çekirdekli bagel içine krem peynir ve somon harikaydı. Şehrin alternatif semtlerinden Schanzenviertel'deki samimi kahve dükkanı Less Political'ın olayı kendi çekirdeklerinin yanısıra konuk dükkanlardan iyi çekirdeklerle de kahve hazırlaması. Mesela Berlin'in çok sevdiğimiz Five Elephant ve Bonanza Coffee Heroes çekirdeklerini burada bulabilirsiniz. Public Coffee Roasters, Komponisten mahallesinin kırmızı tuğlalı tatlı sokaklarında yürüdükten sonra iyi bir kahve molası vermek isterseniz doğru bir seçim olacaktır. Balz und Balz ise Eppendorf semti sakinlerinin buluşma noktası niteliğinde. Bir ihtimal benim gibi meraktan bu civara gelirseniz bir cappuccinosu içilir. Tornqvist de St. Pauli sokaklarının üçüncü dalga kahvecisi olarak minimal dekoru ile tam kuzey havası estiriyor. Yine burada da farklı dükkanlardan çekirdekler bulmak mümkün.. Arkadaş tavsiyesi ile defterime not düşüp öncelik tanıdığımız The Chug Club'da keyifli vakit geçireceğinizi düşünüyorum. Kokteyllerin yanısıra küçük shotlar şeklinde hazırlanan chug dedikleri sistem var. St. Pauli civarında denenebilecek en düzgün seçeneklerden biri. Oldukça sıcak ve hoş bir atmosferi var. / Yine St. Pauli'de biraz daha kalabalıktan uzak, lokallerin takıldığı çok acayip bir yer The Walrus. Acayip diyorum çünkü burada olmak bir süreliğine bir David Lynch filmi içinde olmak gibiydi. Kel kafalı, uzun sakallı ve kıpkırmızı ojeli barmenimiz son derece snob tavırları ile bize kokteyllerimizi hazırladıktan sonra kendini seçtiği müziklerin etkisine bıraktı.. / En etkileyici, kişisel kokteyl tarihimin best of listesine girecek deneyimlerden bir olan Le Lion'u kesinlikle denemelisiniz. Rathaus'un arkasındaki sokaklarda kapısına yanaşıp zili çalın. Sakin bir akşamsa bizim gibi Le Lion Bar de Paris; eğer Cumartesi gibi yoğun bir akşamsa Le Lion Pine Bar'da yer bulmanız olası. Mümkünse bara oturun. Süper, über, fena artist barmeninize \"amber\" sipariş edin. hazırlarken her hareketini inceleyip tadını çıkarın. Süsü püsü olmayan, o iddasız bardak önünüze bırakıldığında tek iddiası tadı olacak.. Kesinlikle alışverişe teşvik eden, buna çok müsait bir şehirdesiniz. Neuer Wall ile Gansemarkt arası altın üçgen olarak bilinen alışveriş bölgesi. / Mönckebergstrasse'de bildiğiniz markaların çoğunun dükkanı var. /Schanzenviertel'de ve Karolinenviertel'de daha çok küçük konsept dükkanlar ve daha alternatif zevklere hitap eden dükkanlar var. / Bu anlamda Marktstrasse üzerindeki dükkanlar oldukça tatlı. Favorilerim ise Snaps Hamburg, Kunsthaltestelle Shop, Maison Suneve ve Vundermarkt adlı dükkanlar.. All My Friends, Azurer Collection Store Minimarkt ve Mono Concept Store ise Schanze'de ilgimi çeken dükkanlar.. Merkezde Apropos Concept Store, Falkenhagen Şapkacısı (1916) ve Walter Eisenberg Şapkacısı (1892), Chi Chi Fan Hamburg uğranılası adresler.. Şehrin en tatlı gurme dükkanı birkaç farklı noktada şubesi olan Mutterland. Mutlaka uğrayın; her ambalaja, her pakete hayran olup eve taşımak isteyeceğiniz garanti. Buradaki tabaklara da göz atmayı unutmayın. Ben üzerinde HAFENLIEBE yazan tabağıma biraz aşığım!.. Her köşede bol bol süpermarket, kozmo-market vs.. var, eve taşımak istediğiniz ihtiyaçlar için aklınızda olsun.. Ancak şehirdeki her yer ve herşey gibi Pazar günleri kapalı. Alışverişlerinizi asla Pazar'a bırakmayın. Haftasonları kurulan bit pazarları da vakit geçirmek için keyifli alternatifler. Dönemsel olarak değişmekle birlikte biz Cumartesileri 08:00-16:00 arası kurulan Flohschanze'ye uğradık. Kulturfabrik'te Antik Design Vintage ve Fabrik gece kulübünün Pazar sabahları kurulan Flohmarkt'ına da göz atabilirsiniz. Schanze semtinde Zardoz Records, Slam Records ve Rekord. net uğradığımız plakçılar oldu. Bunlar içinden bizim için en verimlisi Zardoz'du.. / St. Pauli semtinde Otaku, Smallville ve Freiheit & Roosen'e uğrayıp en çok Otaku'dan keyif aldık. / Karolinenviertel'deki Groove City Records yine çok sevdiklerimizden.. elinde bir sürü de Türk plağı var :) Grindelhof'daki Plattenrille ise eskiler arasında uzun zaman geçirilecek cinsten bir dükkan.. Gittiğiniz ilk plak dükkanından bir hamburg plak dükkanları listesi isteyin, küçücük bir broşür verecek; ilginiz çekenleri gezebilirsiniz. Şehrin tam ana merkezi Belediye binasının ve merkez tren istasyonunun olduğu noktalar. Buralara gelmek için metronun U / Rathaus Hauptbahnhof Süd ya da Nord / Jungfernsteig gibi duraklarını kullanın. Genellikle iki metro durağı arası yürünebilir uzaklıkta ve şehir düz. Biraz yürümekten çekinmeyin.. Tuğla cepheli ambarların semti 1800'lerden günümüze ulaşan nefis Speicherstadt, şehrin yeni cazibe bölgesi Hafen City projesi ile entegre edilmiş. Ancak Hafen City denen bölgenin bol bol inşaat ve rezidans içermesi dışında çok cazip bir yanı olduğunu \"şimdilik\" düşünmüyorum. Her ne kadar bir çok kaynakta 25 Hours Hotel odak alınıp şimdiden \"hip bölge\" ilan edilse de bence Hafen City'nin sevilesi bir yer olması için çook zaman var. Bölgenin Speicherstadt kısmında Hamburg Dungeon, dünyadaki her güzel yerin minnoşunun bulunduğu Miniatur Wunderland gibi turistik cazibe noktaları, hatta detaya girersek baharat müzesi, kahve müzesi gibi ilginç noktalar var.. Şehrin alternatif semti Schanzenviertel plak dükkanları, küçük dükkanları, renkli, graffitili duvarları ile en keyifli bölgelerden.. Elbette meraklısına!.. U / Sternschanze ve Feldstarsse metro duraklarından ulaşılabilir. Schanze'nin komşusu Karolinenviertel, özellike Marktstrasse ve çevresindeki sokakları ile çok tatlı ve küçük bir alternatif mahalle. St. Pauli tüm dünyada bir gece hayatı bir de futbol takımı ile öne çıkan renkli, ışıklı bir semt. Popüler gece hayatı, ile pek haşır neşir olmasak da daha arka sokaklarındaki lokal hayatı, plakçılarını ve yine duvarlarını pek sevdik. Müzikallerin renkli neon tabelaları ile aydınlanan Reeperbahn da yine bu semtte.. Buradan ötesinde Türk mahallesi Altona başlıyor.. Eppendorf şehrin gözden uzak, lokal ama şık semti. Kendine has küçük dükkanları, cafeleri ve şık binaları belki herkesin ilgisini çekmez ama benim çekti! Grindelhof Eppendorf'un bir diğer şık komşusu. Yer yer Londra yer yer Kopenhag çağrışımları yapan semtte aylak kaşifler için güzel şeyler var. Bir Alster nehri bir de Planten und Blomen Botanik parkı özellikle yaz aylarında vakit ayrılması gereken yeşil/mavi köşeler ama kış mevsiminde dolaşmak çok çekici değil ne yazık ki.. Hatta ben bu anlamda Stadtpark'ı da çimlerine yayılmak üzere yaza bıraktım mesela! Şehirde neyi sevmedin sorusuna numune cevap niteliğinde semt: Portugiesenviertel; yani Portekiz Mahallesi. Her köşe başında bir Portekiz lokantası, dış cephesi çok güzel bir kahve dükkanı, partal birkaç pastane.. Hepsi geç açıyor, biraz da suratsızlar, ruhsuz buralar.. Ben Portekiz'e gitme planlarımı birkaç yıl erteledim, o derece! Portekiz mahallesinden yukarı doğru vurunca şehrin en güzel manzara noktalarından St. Micheliskirche.. Saat kulesinden manzara şahaneymiş ama ne yazık ki gittiğimiz dönem kapalı olduğundan bu bilgiyi şahsen doğrulayamadım. Ancak çevresi de kilise de güzel.. Alster gölüne bir yakadan komşu olan semt St. Georg, Lange Reihe caddesi üzerinde sıralanmış dükkanları ve Cafe Gnosa gibi lokal adresleri ile biraz zaman ayrılabilecek semtlerden. Hamburg havalimanından şehir merkezine en kolay ulaşılan şehirlerden biri. Havalimanından çıkıp yeşil yuvarlak içindeki S logosunu takip ederek S Bahn istasyonuna geçin. Buradan kalkan tüm trenler şehir merkezi yönünde gidiyor; yanlış trene binmek imkansız!. Yolculuk yaklaşık 25 dakika sürüyor. Hamburg Hauptbahnhof 'da inerek dilediğiniz yöne aktarmanızı da buradan metroya geçerek yapabilirsiniz. Bilet 3.20 ve daha valizinizi beklerken bagaj bantlarının yanındaki makinelerden bile alabilirsiniz. Varış saatinize göre bu tekli bileti almak yerine şehiriçi ulaşımında da kullanabileceğiniz günlük bilet ya da 9-6 bileti denen versiyonu da seçebilirsiniz. 2 bölgeyi kapsayan bu biletlerden alırsanız hem havaalanından merkeze ulaşır hem de günün kalanında aynı biletle ulaşımınıza devam edebilirsiniz. Şehirde ulaşımı kullanırken sadece havalimanının da dahil olduğu merkezde dolaşacaksanız 2 bölgeyi kapsayan ring AB bileti almanız yeterli. Metro olan yerlerde mavi kare U tabelası banliyö treni olan yerlerde de yeşil yuvarlak S tabelası göreceksiniz. Metrolarda aktarma bazen bir trenden inip tam karşıda aynı anda duran vagona geçmek şeklinde olabiliyor, hat değiştirmek oldukça zahmetsiz. Her saat ulaşımı kullanmak mümkün, özellikle haftasonları seferler hiç bitmiyor.. Yine bilet makinelerinden alınabilen Hamburg Card'ın da tekne ulaşımını da kapsayan avantajlı seçenekleri var. Tüm ulaşım alternatifleri ve detaylı bilgiyi hvv. de sitesinden inceleyebilirsiniz. Hamburga'da konaklama için hala yerinizi ayarlamadıysanız Altstadt bölgesinde, merkez tren istasyonu Hauptbahnhof çevresinde sorunsuz bir şekilde konaklayabilirsiniz. Jungfernsteig ve Santa Pauli'deki pazarlar da oldukça keyifli.. Santa Pauli'deki bölgenin ruhuna uygun olarak daha gece kulübü ve konserler konsepti ile çok eğlenceli hazırlanmış. Möckebergbrunnen'de Winterland in Hamburg; Stadthausbrücke yakınında Fleet Weihnachtmarkt ve Gansemarkt meydanı rastlayacağınız diğer büyük yeni yıl pazarları. İlk Hamburg ziyaretinin notları burada bitiyor. Ancak defterimde henüz denenmemiş bir sürü adres ve yaz aylarını bekleyen bir sürü not var. Bu da demek oluyor ki Hamburg tek seferde tüketilmedi. Bu iyi bir şey.. Bir şehri bitirirsen bir daha gitmek istemezsin. Ben Hamburg'u bitirmedim ve tekrar istiyorum.. Hem de çok.. Yakın bir zamanda fotoğrafları da ekleyeceğim. Hamburg seyahatinden paylaştığım fotoğraflara intagramda #gezicigunlukhamburg etiketinden ulaşabilirsiniz. Hem snapchatten hem de instagramdan Hamburg paylaşımlarınızı takip etme şansım oldu. Ocak ayının başında benim de bir Hamburg planım var. İş için Frankfurt'a gideceğim oradan da hafta sonumu Hamburg'da değerlendirip dönmeyi planlıyorum. Aklımda nerelere gideceğim sorusu sayenizde kalmadı :)) 2 günde önerdiğiniz ve gidebildiğim çoğu yere gitmeyi planlıyorum. Ancak henüz kalacak yer konusunda karara varamadım. Siz nerede konakladınız? Frankfurt'tan trenle geçip, dönüşü uçakla yapacağım. Hem tren istasyonu hem de havaalanına yakın merkezi bir otel öneriniz olur mu? Bir de yalnız gidiyorum tedirgin olacak bir durum yoktur değil mi :) Varsa da gerçi çok geç olabilir artık ama sormadan edemedim. Çok uzun yazdım kusura bakmayın, önerilerinizi paylaşabilirseniz sevinirim. Eğer Hamburg Altstadt bölgesi içinde, merkez istasyon Hauptbahnhof'a yakın bir konaklama alternatifi bulabilirseniz iki şehir arasında ulaşımda da sıkıntı yaşamadan ve çok vakit kaybetmeden gezebilirsiniz. Ama genel olarak şehrin her yönüne doğru ulaşım sorunu yok zaten.. Şehir oldukça güvenli, tedirgin olacağınız bir durum görmedim ben açıkçası.. Ben eğer kaldığım otelden çok memnun kalırsam ya da genel olarak herkese uyabileceğini düşünürsem otel ismi paylaşıyorum. Herhangi bir tereddütüm olursa otel ismi paylaşmamaya özen gösteriyorum. O sebeple isim vermedim bu kez :) Umarım seyahatiniz güzel geçer.. Sevgiler. Gitmek istediğim şehirlerden birisi. Özellikle dünyanın en fazla köprüsüne ait olması beni çok şaşırtmıştı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/helsinki-hayatta-kalma-rehberi.html\" ", "text": "1. Friends & Burgers : İstasyon yakınında, Mikaelsgatan'da, 2. katta bir burger dükkanı. Tıpkı Shake Shack gibi eline titreyen bir zımbırtı veriyorlar ; sonra o zımbırtı titreyince onu alıp çok başarılı bir hamburger ile değiştiriyorlar. Aioli ve avokado sosu da çok iyi. 2. Fuku: Sushi sever misin? Peki patlayıncaya kadar yer misin? Frederikinkatu caddesindeki bu küçük sushi dükkanı öğlen 13.90 ; akşam da 21.50 'ye sana bu imkanı sunuyor. Miso çorbasından envayi çeşit sushiye, salata, meyve, tatlı ve kahveye varan açıkbüfede ayrıca noodle, wok yemekleri gibi daha sıcak ve sulu alternatifler de var. 3. Putte's Bar and Pizza: Gayet çıtırında, başarılı bir pizza yemek istersen Kalevenkatu'da gençlerin buluşma noktası Putte's'e uğramalısın. Unutma, siparişi Helsinki'de birçok mekanda olduğu gibi gidip barda kendin verip peşinen ödüyor, sonra siparişin masana gelmesini bekliyorsun.. 4. Kauppatori: Pazar yerindeki yemek tezgahlarında kocaman bir balık/sebze tabağını ya da çorba/ekmek/kahve üçlüsünün ekonomik bir fiyata deneyebilirsin. Üstelik saat 3 civarı gidersen ellerinde ürün kalmasını istemeyene tezgahlar müthiş indirimler ve dev porsiyonlar yapıyor. 5. Iso Roobertinkatu'daki Fafa's Falafel öğle yemeği ya da bar öncesi kayıntısını ucuza getirebileceğin popüler bir adres. Çeşmeden iç!. Finlandiye sanırım kışın kalkmayan o karın etkisiyle rastladığım en leziz suya sahip. Tüm mekanlarda su bedava ve bol, çeşme suyu içilebiliyor. O zaman sen de şehir yerlisi gibi kestirmeleri, pasaj ve çarşıları kullan. İstasyon civarındaki tüm çarşılar birbiri ile bağlantılı uzun zaman kafana yağmur damlası düşmeden buralardan yürüyebilir, kendini soğuktan koruyabilirsin. Gördüğün her kapıdan içeri dal ve keşfet. Dert değil, her köşede bir tane var ve çalışma saatleri oldukça uzun. Sabah 7 akşam 24 market bulmakta sorun yok. Ama içki almayı düşünüyorsan markete değil Alko'ya gitmelisin. Helsinki'de marketler içki satmıyor; sadece içki satan Alko dükkanları bunun için emrinde. Kamppi alışveriş merkezinin altı aynı zamanda merkez dışına giden otobüslerin garı. Dolayısıyla burada hayat daha erken başlıyor. Kahve ve çörek alabileceğin birkaç dükkan ve erken açan büyük bir market var. Bir diğer alternatifin merkez istasyondaki Roberts Coffee.. O zaman SparaKoff tramvay Pub'a binmelisin!. Pazartesi'den Cumartesi'ye 14:00-20:00 saatleri arasında Mikonkatu'dan kalkan kırmızı nostaljik tramvayın içi gayet keyifli bir pub'a dönüştürülmiş. 9 ödeyerek katılabileceğin tur, 45 dakika sürüyor ve şehrin popüler noktalarından geçiyor. Şifreyi veriyorum: Teurastamo!. Açıkhavada etkinlikleri, sokak yiyecekleri, mini festivaller ile gün boyu takılmalık Teurastamo'nun sitesinden güncel hareketleri takip etmelisin. Aaah, ah, Nerde o Berlin Parkları!.. Hei : Merhaba / Kiitos: Teşekkürler / Moi moi: Bay bay / Anteeksi: Pardon / Ravintola: Restoran / Olut: Bira / Kahvila: Kafe / Kahvi: Hadi sen tahmin et!.. Loose Bar merkezde Annankatu caddesi üzerinde eski sinema tabelalı rahat bir iş çıkışı takılma adresi. Kallio'daki Loosister ise Ittala bardaklarda fıçı bira içip ucuz atıştırabileceğin mahalle tipi bir rock bar.. Hiç öyle mutlaka gidilmeli yerler değiller ama belki kitsch şeyler arıyorsundur, ne bileyim ben!.. Korjaamo Culture Factory, Töölö semtinde eski tramvay deposundan kültür merkezine dönüştürülmüş bir cazibe merkezi. Anafikrinde tiyatro, müzik, görsel sanatlara yer verilen mekanda festivaller de düzenleniyor. Yeme içme işlerinde ise gastropub, barbekü keyfi, sushi ve şarap bar var.. Eski tramvaylar da dekorasyonun parçası!. Anlatmaya kalksam kitap, roman olur. Her yer yeşili her yer park.. Üstelik çimlere basmak, yayılmak, yatmak, soyunup güneşlenmek de yasak değil!.. Töölö Bay'de, Hietaniemi'de, Kaivopusito'da, canının çektiği her yerde güneşlen, çimlerde yuvarlan.. Akşam Töölölahti'de suya karşı bir şişe şarapla batır güneşi. Deniz kenarı istersen atla tekneye çık en yakın adaya.. Bu şehri kent gibi değil, sayfiye gibi de yaşa.. Anladım ki insanlar soğuk havalarda sokakta değil, kapalı alanlar içinde yaşıyor hayatlarını. Biraz donuk, biraz asker ruhlu tavır da bundan.. Sokaklardan çok medet umma soğukta. Bir kapı bul, aç, gir, içeride mutlaka güzel şeyler olacak.. Bir de Helsinki'ye gelirken bir değil, çok planın olsun. A planı, B planı, C, D, E... çok olsun. Havaya, güne, duruma göre belki A, B uymayacak ama C şahane olacak.. Bazı günler F'ye G'ye kadar yolu var.. Ama bir yol var!.. Sen yeter ki yedekli ol.. Başka da sözüm yok. Bitti... Haydi iyi gezmeler!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/helsinki-yemeicme-alisveris-notlari-ye-alisveris-yap-sev.html\" ", "text": "Sen belki \"Norveç Somonu\" diye kayıtlara geçtin onu ama somon Finlandiya'nın da milli yemeği. Koca dilimler halinde ızgara; kahvaltıda, aperatifte füme; en çok da çorbada hep somon var. İyi ki de var!.. Diğer alternatiflerin Ringa Balığı ve Geyik eti. Külah gibi sarılarak içi fullenen krepler, blueberry pay ve tarçınlı rulo çörek, mis kokulu tatlı kaçamağı arkadaşların. Kırmızı orman meyveleri, yaban mersini bir de bezelye; yaz aylarında meyve seçeneklerin!.. Yok yanlış yazmadım, tatlı mı tatlı, körpe mi körpe bir bezelye göreceksin tüm meyve tezgahlarında, korkma, dene!.. Kauppatori / Her gün kurulan pazar yerinde yukarıda saydığım tüm yiyecekleri bulabilirsin en ekonomik tarafından. Pardon, meyveler o kadar da ekonomik değil! .. ama çok taze.. Bir porsiyon meyve alıp limanda oturup yemek, ya da bir öğlen bu tezgahlardaki ızgara balık/sebzelerden bir tabak yaptırıp hemen yanlarındaki salaş masalarda yemek lazım. Bu canlı pazarın tam keyfine varmak için bunu yapmak şart!. Vanha Kauppahali / 1889 yapımı tarihi pazar binası şimdilerde restore edilmiş, içinde pikniklik yemek alışverişi yapabileceğin ya da öğle yemeği yiyebileceğin küçük lokanlatların olduğu canlı bir yeme içme üssüne dönüşmüş. İçindeki en hoş mekan Story'de öğle yemeği ya da çorbacı Soppakeitto'da günü çorbalarından birini keyifle deneyebilirsin. Israrla şahsi tercihimi sorarsan Soppakeitto derim. Fazer Cafe / Hani havaalanı freeshoplarında hep rastladığın bir marka var; Fazer. Hah işte o Finlandiyalı. Onun için pastanesi, kafesi, çikolata dükkanı, hatta Stockmann'ın terasında bir de lokantası var. Üzeri karidesli açık sandviçlerinden ve yabanmersinli payından tatmayı unutma. Salve / Yeme içme listemin 5 yıldızlılarından biri. 1897'de açılan balıkçı barınağından bozma lokanta bu şehirde yenebilecek en samimi ve en lezzetli akşam yemeğinin adresi olabilir. Sağlam bir öneri istersen önden az somon çorbası, sonra da tereyağında kızartılıp taze baharatlarla tatlandırılmış Ringa balığı geleneksel olarak patates püresi üzerinde servis edilecektir. Salve, dışarıda deli bir yağmur, içerideki sıcak atmosfer ve enfes tatlar ile benim için unutulmazlar arasında.. Villi Wainö / Finlandiya tarzı biraevinde sayısız iyi bira seçeneği ve canlı bir atmosfer var. Kalevankatu sokağında bu biraevi ya da diğer hareketli mekanlarda biraz vakit geçirmek isteyebilirsin. Cafe Ursula / Girintili çıkıntılı coğrafyasında adacıklar, burunlar ve koyları ile varolan şehrin her burnunda da bir kafe/restoran konumlanmış hep. Cafe Ursula, Kaivopuisto parkının olduğu sivri köşede konumlanmış. Bir şala sarılıp terasında birşeyler içebilir, bir Pazar Brunch'a gidebilir, şanslıysan caz dinletisine denk gelebilirsin. Lappi Ravintola / Yapmazsam olmazlar listesinden bir maddeyi çizmek için ren geyiğinin de tadına bakayım dersem bir adres sevgili Anthony Bourdain sayesinde pek popular olmuş, paylaşmak isterim: Lappi sote ya da ızgara olarak geyik etini deneyebileceğin iyi adreslerden. Tek sorun bir mekan Borudain'den önce ve sonra diye ikiye ayrılıyor. Fazla meşhur olmuş, fiyatlar almış yürümüş.. Biz cama yapışık İngilizce menü ve yoğun turist görünce girmekten vazgeçtik. Graniittilinna /Bir köşesi pub, bir köşesi geleneksel tatlar, diğer köşesi de popüler sokak lezzetleri sunan sıcak atmosferli bir mekan. Geyik eti de dahil Fin lezzetlerini tatmak için oldukça da lokal bir tercih. Sote geyik eti öncesinde başlangıç olarak servis edilen füme somon patenin tadı hala damağımdadır.. Meripavilionki / Yine bir önceki önerim gibi Töölö körfezi içinde ama bu kez suyun üzerinde şık bir restoran. İyi şaraplar, kabuklu deniz canlıları ile nisbeten yüksek bütçeli bir akşam yemeği planınız varsa rezervasyonu buraya yaptırabilirsiniz. Il Birrificio / Başarabilirsen hem bir üçüncü dalga kahve dükkanı hem de kendi birasını üretem bir mikro-biraevi düşün. Düşünmeyi başardıysan şimdi içeride bir masaya otur ve sosis, patates, şarküteri tabağı falan sipariş et.. Yanına da güzel bir ale bira.. Birazdan keyfin yerine gelecek. Helsinki'de henüz açılmış bir hipster yuvasındasın!.. Klaus Hotel / Finliler'in kahvaltı olayı İtalyanlar gibi bir kahve bir çörekten ibaret değil. Şarküterisi bol, tuzlu fümeli balığı, yumurtası, peynirleri, marmeletları, krep çeşitleri, veasiresi ile mükellef kahvaltı seviyorlar. Diyelim ki tasarruf ettin, her günü bir kahve bir tarçınlı rulo ile geçiştirdin. Bir gün de mükellef kahvaltı yapayım dersen Klaus otelin şık kahvaltıları çok popüler. Ederi 25 . Sandro / Kayıtlarda hipster mahallesi olarak geçen Kallio'da yine iyi yemek alternatiflerinden biri. Lübnan ya da Fas mutfağı, Beyrut sokak lezzetleri sever misin?.. Bir kadeh Fas şarabı, yemeğe fonda DJ performası ister misin?. Yemek sunumları, ortam olağanüstü keyifli. Porsiyonlar biraz iri. Eğer çok açsan ve karşında da senin kadar aç başka biri daha varsa iki kişiye servis edilen gösterişli menülerden birini seç, ortam şenlensin. Ben Sandro'yu çok sevdim; tahmin ederim eğer gidersen sen de çok seveceksin. Lasipalatsi / Yani Cam Saray. Ama öyle pek saraya falan benzemiyor. Bu binada kafe ve galeriler, dükkanlar, restoranlar var. Yaz versiyonunda pek bi numarasını görmesek de lokallerin burayı buluşma noktası olarak kullandığını çok net biliyoruz. Restaurant Olo / Bana gelen tavsiyeler arasında yer alan Olo deneme fırsatım olmayan ama araşırmalarım sonucu denemeye değer yerlerden olduğuna kanaat getirdiğim Michelin yıldızlı bir adres. 4 course'luk öğle menüsü 42, akşam menüsü de 98 'ymuş.. A21-K17 / A21 kokteyl bar, K17 restoran/bar. İsimlerini bulundukları sokağın kapı numarası ve baş harfinden alan bu kardeş mekanlar benim şehirde olduğum dönemde K17'nin adresinde hizmet veriyordu. Yemek fiyatları biraz yüksek. Bir içkiye uğranabilir ya da yine aynı cadde üzerindeki saatine göre daha hareketli olan bir başka bar tercih edilebilir. Skiffer / Kıyıdan bakınca hemen karşı adacık üzerinde görünen şubesi oldukça popüler. Liuska diye kendine özgü bir lezzetleri var. Pizza gibi ama kendi iddialarına göre bu pizza değil, Liuska!. La Torrefazione, Signora Delizia, Good Life Coffee, Fratelli yine çok tercih edilen, bizim de uğradığımız ama detaylandıracak bir özelliğini bulamadığımız iyi kahveli dükkanlar... Denk gelirse girer denersin belki.. Kahve değil çay severim diyorsan da The Ounce çay dükkanları gerek sıcak atmosferi gerek hareketli vitrinleri ile ilgi odağında olmalı. Alışveriş Caddeleri Aleksanderinkatu, Iso Robertinkatu, Viiskulma, Bulevard, Esplanadi Park çevresi, Mikonkatu, Annankatu, Frederinkatu, Korkeavuorenkatu,... diye gidiyor. Şehirde deli gibi AVM ve kapalı çarşı var. Hava şartlarının belirgin bir etkisi. Dışarıda dolaşmalık hava nadiren olunca her yeri küçük AVMler ile donatmışlar. Kamppi, Alexa, Forum merkezde en bilinenler.. Design District / Helsinki tam anlamıyla bir tasarım şehri. Minimal Fin dizaynı her yerde kendini belli ediyor. İşte buradan yola çıkarak küçük tasarımcılar, yerel markalar, ev eşyaları, aksesuarlar, giysiler Helsinki Design District adı altında bir rotada buluşturulmuş. En iyisi turizm merkezinden ya da mağazalardan birinden tasarım bölgesinin bir rehber/krokisini edinmek. Burada konusuna, adına, bölgesine göre ayrılmış adreslerden kendi rotanı çıkarabilir keyifle alışveriş yapabilirsin. Rotada kafe ve öğle yemeği mekanları, 3'ü bir arada konsept mağazalar da var. Tasarım rotasında bir gün rahatlıkla ve keyifle geçer.. Kredi kartının limitlerinin zorlanmasından asla sorumlu değilim, baştan söyleyeyim!.. Moko Market, Pino, Cafe Fleuriste, Nudge&Rulla, Cafe Kokko, Andante, Papershop, A&A Design.. bu rotada özellikle ilgimi çeken, alışveriş yaptığım yerler.. Yerel Markalar / Ittala, Artek ve Marimekko tasarım adına dünyaca ünlü Fin markaları. Üçü de ev dekorasyonu ve mutfak eşyaları ile ilgili. Marimekko buna ilaveten giyim alanında da tasarımlar sunuyor. Giysilerinin kesimlerini pek beğenmesem de ev aksesuarılarında ikonik desenlerinin beni çıldırttığını rahatlıkla söyleyebilirim. İttala ise buraların Paşabahçesi denebilecek ama miniml tasarımları ile imza ürünler yaratmış bir cam ve porselen markası. Zaten ürünlerine Türkiye'de de Crate and Barrel gibi mağazalardan ulaşılabiliyor. Bunlara ilaveten Helsinki'nin tarihi porselen markası Arabia'da Ittala grubu tarafından satın alınarak tekrar bir prestij markası olarak yaşatılıyor. Design District içinde rastlayacağın küçük antika dükkanlarında Arabia'nın el boyaması porselenlerini yüksek fiyatlarla göreceksin. Yeni ürünleri ise Stockmann ve kendi mağazasında.. Bu arada eskinin Arabia fabrikası şimdinin müzesi ve fabrika satış mağazası. Hem Ittala hem de Arabia ürünlerini burada indirimli olarak bulabilirsin. Bunce Helsinki'den kendine bir hatıra almak istiyorsan parayı turist dükkanlarındaki saçma hediyelikler yerine bu markalara harca. Stockmann / Helsinki'nin en büyük katlı mağazası Stockmann merkezde oldukça büyük bir alan işgal ediyor. İçinde hemen her marka ve ürün rastlayacağım mağaza, tıpkı başka şehirlerdeki benzer örnekleri gibi beni sadece yeme içme ve gurme alışveriş katı ile ilgilendirir oldu. Uzun zaman geçirmeye değmez ama özellikle aradığın şeyler ya da ptatik bir öğle yemeği için uğranabilir. Minna Parikka / İşte aşık olduğum tavşan kulaklı ayakkabılar!. Yerel bir tasarım markası olan bu ayakkabıcıda birbirinden güzel fare ve tavşan kulak detaylı ayakkabılar var. Hepsine birden sahip olmak isteyebilirsin. Türkiye şubesinde ben rastlamadım ama Harvey Nichols'da da satıldığını öğrendiğim markayı ziyaret etmeni, keşfetmeni dilerim. Made in Kallio / Rupla Kallio bölgesinde de küçük dükkanlar, 3'ü birarada konsept dükkanlar var. Bunlar arasından en çok Made in Kallio'daki aksesuarları bir de Rupla'da açılışına katılma şansı bulduğum sergiyi beğendim.. Karhu / Yerel markalar neler diye araştırırken karşıma çıkan ayı amblemli Karhu yine tarihi ve ikonik bir Fin markası. Lasipalatsi'nin altında bir konsept mağazası var. Belki spor ayakkabıları ilgini çeker. Kuzeyli markaları yavaş yavaş Türkiye'ye taşıyan girişimciler yakında ona da el atar gibi geldi bana. Marttiini / Senato meydanına bakan bu küçük dükkanda Finlandiya'da ava çıkacakmışcasına heyecanla bıçak seç kendine!.. Ne alaka dersen, bu kadar orman ve deniz bir araya gelince avlanma, av eti kesme gibi detaylar da şık ve incelikli bir hal almış. Marttiini başka turistik dükkanlarda rastlayabileceklerinden çok daha incelikli, özel kesici aletler ve ahşap aksesuarlar bulabileceğin özel ve meşhur bir adres. Hietelahden Kauppahalli / Şehrin restore edilip hizmete açılan kapalı pazar yerlerinden bir diğeri. Önündeki geniş meydanda da bir pazarı kuruluyor. Öğlen atıştırmak, bit pazarına bakınmak için uğramak isteyebilirsin. Cafeteria / Kahve çekirdeği almak için bir diğer önerim Töölö semtindeki bu İtalyan esintili kahve dikkanı. İskandinav ve İtalyan kahve ruhunu tek bünyede buluşturan dükkandan rastgele seçtiğimiz kahve çekirdekleri oldukça başarılı çıktı. Fiyatlar da Kaffa'ya kıyasla çok daha uygun.. Plak-Müzik / Yanımıza aldığımız bir sürü plak dükkanı adresi tamaen fos çıktı denebilir!. Sebep malum; bu Finli arkadaşlar Metalci biliyorsunuz. Belki dünyada başka hiçbir yerde bulamayacağın kadar Metal müzik arşivine sahip plak dükkanı var.. Az miktarda caz; hemen hemen hiç elektronik müzik!.. Yok yine de ben de gideceğim diyen olursa Levykauppa Ax, Digelius Music, Eronen Records, Music Hunter ziyaret edilecek adreslerden bazıları.. Piret Eve Kandler / Bu küçük seramik tasarımcısı da yine Kauppatori içinde keşfedip sonra başka dükkanlarda da işlerini gördüğüm sevimli bir detay. Çok sevimli desenleri ve kabartma dokulu tabakları var. Açıkhava Pazar yerindeki kendi tezgahına uğramalı. Ayrıca piretkandler. com adresinden de satışı var. Adaları, doğayı, yeşili, parklarda güneşlenen insan manzaralarını, karşı adaya giden tekne gelsin diye iskelenin ucundaki tahta işaretin yönünü değiştirmeyi sev.. her fırsatta kendini yeşile, direkt çimlerin üzerine, oramanın içine, denizin dibine at.. Daha havaalanı tuvaletinde \"Biz yemyeşil ve emsalsiz bir ülkeyiz diyen Finlandiya'yı anlamaya çalış.. Helsinki'ye gittiğinde sen de 24 no. lu otobüse atlayıp parkın köşesinde ineceksin. Ağaçların arasından, kuytu köşelerden sahile doğru yürüyecek ve sonra Cafe Regatta'ya 52,5 mt. kaldı tabelasını göreceksin!.. Az sonra kırmızı kulübe görünecek. Şunu saklayamam burası artık turistler arasında da oldukça popüler, insanlar akın akın geliyor nefis çöreğini tadıp ortamın tadını çıkarmaya. Özellikle haftasonu sabahlarında da kapısının önünde kahve ve çörek almak için uzun bir kuyruk oluyor. Tek bir sefer gidip böyle bir ana denk gelirsen de seversin elbet ama yine gider ve tenha halini de görürsen burayı sen de özlersin diye tahmin ediyorum.. Tarçınlı çöreği epey meşhur, ikinci fincan kahve ücretsiz. Somonlu açık sandviç ve ateşte kendin pişirebileceğin sosis de var.. Kahveni içtikten sonra boşları sepete atmayı unutma!.. Ateljee Bar / Sokos Hotel Torni'nin terasında bir bar. İki cepheden şehir ayaklarının altında. Akşamüstü bu bara çıkıp bir içki eşliğinde şehre bakmak bana göre bu şehirde olmazsa olmaz. Yerel değil, turistik bir hareket ama bazı şeylerin de hakkını vereceksin. Birbirinden farklı materyal ve mimari özellikler sahip Helsinki çatılarını tepeden izlemek ve fotoğraflamak çok hoş. Hangi bina nedir, mekanı çevreleyen cam balkon duvarlarında şeffaf sticker üzerinde işaretlenmiş. Bana instagram üzerinden gelen bir öneriydi ama şehirle ilgili biraz araştırma yapınca zaten birçok kaynakta karşına çıkacak. Ama yine de bir bonusumuz var elbette: Tuvaletten manzara!.. Bara çıktıktan sonra sarmal merdivenlerden biri, bir alt kattaki tuvaletlere iniyor. Burası çok önemli. Tuvaletlere inip sağ en dipteki kadın tuvaletine giriyorsun. Diğerleri değil, illa ki bu!.. Duvar yok, pencere var!. Klozet nefis bir manzaranın tam önünde!.. Duydum ki sadece tuvalete girip barı es geçen böylece bu manzarayı bedavaya getirenler de var. Karar sana kalmış. Ben olsam terasta oturup güneş batırmayı feda etmezdim... Etmedim de.. Siltanen / Kuudes Linja- Kaiku listemde akşam eğlencesi için gidilecek adresler. Elektronik müzik dinleyebileceğimiz, sağlam performans alanları. Gerisi hep küçük barlar, kokteyl loungelar.. Lakin öyle bir zamanda şehirdeyiz ki Yaz Ortası şenlikleri dışında yapacak hiçbir şey yok, insanlar ya açıkhavada şenlik ateşi başında ya da şehir dışında.. çoğu yer ne yazık ki kapalı... Neyse ki gece yarısından sonra Kaiku'da bir parti var. Yerlisinden onaylı, sevgili Pınar Bilgin'ın aracılığı ile uçuyor haber bana. Ancak gece yarısına dek vakti bir yerlerde geçirmek lazım. Kuudes ve Kaiku'nun sırt sırta verdiği büyük kırmızı tuğlalı binanın civarında bir hareket görüp sakin Kallio sokaklarında rotayı hemen kalabalığa çeviriyoruz. O zaman tanışıyoruz samimi barımız Siltanen ile. İkiye bölünmüş mekanın yarısı Lie Mi; burada yemek var. Uzakdoğu esintili küçük bir menüsü var. Diğer yarı Siltanen; burada DJ var. Eski tıbbi aydınlatmalar loş köşelerde rahat koltuklar var. DJ dediğin, öyle pek mühim birşey değil, köşede tıngırdatıyor; pek de alakasız şeyleri arka arkaya çalıyor ama mekan oldukça keyifli; millet arada bir gaza gelip dans bile ediyor. Helsinki'nin gece gezenleri, Kallio ahalisi ile tanışmak için uygun ortam. Komik olan hava hiç kararmamış, dışarısı aydınlık; sen bir bara tıkılmış geceymiş gibi davranıyorsun!.. Tam nedeninin çözemediğim bir sevimlilik bir rahatlık var burada.. Yani öyle olmalı.. Yoksa neden tekrar gelelim, di mi ama!.. Yine bana dönersek.. Yanımda sevdiğim, Helsinki Esplanad'deyim.. Bu an bitmesin.. Çok mühim not: Bu seyahatin Ramazan'a denk gelmesi sebebiyle instagram'da hiç yeme içme detayı paylaşmadım ama bu anlattığım yerlerin elbette fotoğrafları da var. İlk fırsatta bu yazıya onları da ekleyeceğim, söz!. Helsinki notları bitti mi peki dersen hayır bitmedi. Yarın Bordo'ya uçarken Helsinki Hayatta Kalma Rehberi'ni yazmaya başlamayı planlıyorum!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/hem-cekici-hem-lezzetli-botega-milano-notlari.html\" ", "text": "Fazla kaçırılmış bir yemeğin ardından Corso Garibaldi'den aşağı yürürken görüp cazibesine kapılıyor, bir kahve molası için Botega'dan içeri giriyoruz. Capcanlı, sıcacık bir tatlı/kahve dükkanı Botega Caffe Cacao. Vanilya, kahve, badem karışımı iştah açıcı koku içeriyi sarmış. İçeri birer espresso atmak için girmiş olsak da masalardaki, tepsilerdeki, menüdeki farklı çeşitleri görünce bambaşka birşey denemeye karar veriyoruz. Biraz kuyruk var -iyi ki var- çünkü karar vermek için bu süreye ihtiyacımız var. Tezgahın ardında hummalı bir çalışma var. Biri kahveleri hazırlıyor, diğeri tahta kaşıkları çikolata sosuna batırıp donduruyor, bir diğeri kağıt bardakların ağzını çikolataya batırıp servis için hazırlarken biri, bir tabağa tatlı koyuyor, diğeri hazırlanan servise tarçın serpiyor. Ama allahım, şimdi farkediyorum; bunlar başlarında aşçı şapkası, yakışıklılığı ve havası ile tıpkı Biscolata erkekleri!.. Yahu o reklam değil miydi?.. Tek fark bunlar cıbıldak değil, ortama uygun bembeyaz şef kostümlü.. Şaşkınlığa kısa bir ara. Siparişimizi veriyoruz: Mini Amaretto. O hazırlanan çikolata kenarlı kağıt bardaklara, bir shot kahvenin üzerine, bol süt köpüğü ve badem aroması eklenip köpük bulutunun üzerine de mini badem kurabiyeleri amerettolar serpiliyor, hazırlanan bardaklar minicik metal bir tepsinin içine yayılan Botega baskılı kraft kağıtların üzerine konarak biz sunuluyor. Tepsimizi alıp cam kenarında hem mutfağa hem mekana hakim bir köşede yüksek taburelere tüneyip içmeye başlıyoruz. Tadı nefis. Keşke midemizde birazcık daha yer olsaydı da daha büyük bir içecek hatta bir de tatlı alsaydık. Taze tatlıların yanısıra uzun ömürlü ürünler, kurabiyeler, çikolatalar, fındık kreması, bal gibi paketli ürünler de var alıp götürmelik. Hatta orada kullandıkları çikolataya bulanmış ahşap kaşıklardan bile satıyorlar.. Yeni yıl nedeniyle bu ürünlerden mini bir ağaç da süslemişler. Bizim kahveler güzeldi ama biraz küçüktü, çabut bitti. Yani, anlatacaklarım bu kadar!.. Tavsiyem, Milano'ya gelince Botega'ya uğranılsın, kahve içerken Gezici Günlük anılsın, hatta instagram'da paylaşılan fotoğraf kendisine mention edilsin.... Parolamız Biscolata erkeği out, Botega erkeği In!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/hipster-sehri-antwerp-notlari.html\" ", "text": "Tek bir günde en verimli gezdiğim şehir sanırım Antwerp. Genellikle bir günde bir şehri çözemiyorsun, sırlarını keşfedemiyorsun, şehir sana hangi yüzünü gösterdi, emin olamıyorsun.. Oysa Antwerp'te bir saatte çözdüm olayı. Hemen tanıdım, anladım, eminim.. Evde her şehrin bir kutusu olsa, üzerine etiket yapıştırıp tüm hatıralarını da onun içinde korumaya çalışsak Antwerp'in etiketinde şöyle yazar: Hipster Şehri Antwerp!.. Şehre attığın ilk adım her zaman önemlidir. Brüksel treninden Antwerp merkez tren istasyonunun peronuna atılıyor o ilk adım bu şehirde. Gar muazzam bir yapı. Nefis bir mimarisi ve çok görkemli bir de saati var. İlk işim de o saatin fotoğrafını çekmek zaten. Daha istasyondan çıkar çıkmaz capcanlı bir şehir karşılıyor bizi. Günlerden Cuma, aylardan Ağustos.. Ön araştırmalarım ve yaptığım plan doğrultusunda ilk ziyaret noktası Diamond District olarak bilinen pırlanta ticaretinin kalbi. İlk nokta olarak seçilmesinin bir nedeni istasyona çok yakın olması ve asıl önemlisi burada ticaret yapan Yahudi Pırlanta Tacirleri'ni henüz işlerine gelirken yakalamak istiyor olmam. Aynen planladığım gibi hemen soldaki sokaklara kıvrılarak bölgeye ulaşıyor ve henüz açılmakta olan dükkanlar önünde resmen pusuya yatıyoruz. Az sonra tüccarlar birer ikişer bisikletleri üzerinde görünmeye başlıyorlar. Israrla bekliyor olmamın nedeni inançlarına uygun giyim ve görüntüleri ile bisikletin üzerindeki görüntülerinin oluşturduğu tezat aslında.. Bana hep çok ciddi ve gizemli görünen bu adamlar bisikletin üzerinde enteresan bir fotoğraf karesi oluşturuyorlar farkında olmadan.. Hem söyleyin elmas ticareti yapıp işe bisiklet ile giden tüccar başlıbaşına ilginç bir konu başlığı değil mi? Daha çok rahatsızlık vermeden izleyip bir iki çekingen fotoğraf karesi de yakaladıktan sonra olay mahalini terk ediyoruz. İlginç olan, normalde bir kadını vitrine yapıştıracak olan pırlantalara kafamı bile çevirip bakmamış olmamdır! Artık şehirle başbaşayız. Antwerpen. Bu şehrin ismi bana hiçbir zaman Belçika şehri havasında gelmedi zaten.. Yanılmamışım. Karşımda bir Hollanda şehri bulmuş gibiyim.. Havası, insanları, lisanı hatta mimarisiyle sanki Hollanda'dayım.. Önümüzde tüm cıvıltısı ile uzanan Meir, yol boyu mağazalar var.. Bilinen zincir mağazaların yanısıra Türkiye'de bulunmayan kuzeyli zincir mağazalar, irili ufaklı butikler arasında yürüyüp cazibesine kapıldıklarımızın içine de giriyouz. Henüz yolun başındayız ama günün sonunda iyice anlayacağımız üzere bu şehirde harika dükkanlar ve alacak çok şey var. O yüzden bu noktadan başlıyoruz alışverişe.. Gezi programlarında görünen tarihi merkez ve Belediye Binası'nın da bulunduğu meydan, şehir katedrali, kesik elli heykel gibi turistik kategorideki her şey hemen hemen tek bir noktada. Onlara doğru yürürken dünyanın en küçük waffle dükkanı olduğunu iddia eden seyyar tezgahtan birer sade waffle alıyoruz. Sanırım tüm seyahat boyunca en beğendiğim waffle -Brüksel'dekiler de dahil- bu oluyor!.. Yukarıda bahsi geçen turistik bölge çok sevimli, oldukça kalabalık, -adı üstünde- turistik!.. Çok oyalanmadan bir tur atıyor, bir iki tarihi avluya giriyor, hediyelik eşya dükkanından magnet koleksiyonumuza katkıda bulunuyor ve sonunda \"kahve molasının zamanıdır\" diyoruz. Şehrin en eski mekanlarından Witzli Poetzli bu turistik karmaşadan nispeten uzak, daha sakin bir sokakta.. Dışarıda sunduğu Antwerp Katedrali manzarasına burun kıvırıp güzel kahvesini küçük, eski ve sevimli iç kısmında içiyoruz. Biz sabah sakinliğinde uğramış olsak da akşamları buraya ciddi kalabalıkların sığdığını hatta caz konserleri düzenlendiğini biliyorum.. Buradan itibaren iki kişilik şehir turumuzda serbest zaman başlıyor!.. Müze yolunda yine harika sokaklardan, deli güzel dükkanların önünden geçiyorum.. Her biri ayrı güzel.. Müze çıkışı hepinizle ayrı ayrı ilgileneceğim, söz! Ama öncelikle Bruegel'in dünyaca ünlü Mad Meg 'ini görmem lazım, çok sabırsızlanıyorum!.. Caddelerde yürümeye başlıyorum. İlk ilgimi çeken çok fazla 'Designer Outlet' ve 'Vintage' butik olması.. Dünyaya moda açılımını meşhur \"Antwerp Six\" ile yaptığına göre şehrin moda tasarımı ile bu kadar alakalı olması, sokaktaki herkesin çok renkli ve stil sahibi olması, dolayısıyla da bol bol cazip butik olması çok da garip değil.. Bu günkü ziyaretçisi olarak bu durumun tadını çıkarmak, ilginç bulduğum her dükkana girmek kalıyor bana da. Aynen öyle yapıyorum; birkaç saatimi tasarımcı dükkanları arasında safari yaparak harcıyorum.. Her dükkan garip şekilde bir öncekinden güzel, farklı, her sokak renkli, tüm insanlar güzel.. Tüm bunlara daldığım ara sokaklardaki duvar sanatlarının renkliliği de eklenince daha da keyifleniyorum.. Belli ki bu şehre bir gün yetmeyecek ama olsun, güzel bir keşif oldu yine gelmek için.. Saat 15:oo, tekrar buluşma vaktimiz gelmiş; o zaman istikamet Melkmarkt'daki De Lux Cafe.. Burada birer bira içip yemek planımızı yapıyoruz.. Gelmeden önce not aldığım adreslerin şu an hiçbir önemi yok, az önce sokaklarda gezerken öyle güzel yerler gördüm ki, onlardan birini denemek varken başka bir adresin peşine düşmeyeceğim. Hatta şu yolda rastladıklarımdan hangisini seçsek diğerlerinde aklım kalacak ama ne yapalım, yemek molası bir tane.. Yemekten sonra Nationalestraat üzerinden aşağıya doğru yürümeye arada yan sokaklara girip çıkmaya devam ediyoruz. Yola devam ettikçe bunun bir sonu var mı diye düşünmeden edemiyor insan. İlginç dükkanların, renkli insanların güzel kafe ve restoranların sanki hiç sonu yok.. Volkstraat üzerinde tanıdık bir tabela görünce burada kahve molası farz oluyor: Coffee and Vinyl. Kendisini Kopenhag'dan tanıdığımız kahve ve plak dükkanı şu anki ruh halimize uygun bir mola mekanı olacak.. Gerçi içerideki sohbet sırasında diğer Coffee & Vinyl ile sadece isim ve konsept benzerliği olduğu ortaya çıkıyor ama ilk kimdi konusunu hiç açmıyoruz.. Kahve içip plak bakıyor, telefonu şarj ediyor ve internet erişimini kullanıyoruz. Sınırsız hizmet aldığımız dükkandan ayrılırken elimizde yine plak poşeti olduğunu söylememe gerek var mı?.. Yine Antwerp Altılısı'ndan Ann Demeulemeester'in mağazasının da bulunduğu Leopold de Waelplaats'a doğru iniyoruz. Burası daha çok şık restoran ve barların bulunduğu şehrin zengin bölgelerinden.. Geniş caddelerden yürüyüp Antwerp Müzesi'nin oradan sağa yönelip yine merkeze doğru ama farklı sokaklardan yürümeye devam ediyoruz. De Burburestraat, Klosterstraat derken aslında bir ara sokaktan bir kanal kıyısından olmak üzere zig-zaglar çizerek farklı yerler keşfetmeye devam ediyoruz.. Bu yürüyüşte rastladığımız dükkanlar, duvarlar, mekanlarla ilgili bir foto-post yakında.. Kıyıda Het Steen ve Steenplein yine turistik noktalardan biri.. Bir yanda kanal manzarası, bir yanda tarihi merkez Grote Markt ve devasa etkileyici heykeller; fotoğraf çekmeden buradan geçmek gerçekten imkansız.. Keyfimiz yerinde.. bu şehir güzel.. güneşinde pek batmaya niyeti yok gibi.. Saatler sonra Antwerp'ten geldiğimiz gibi trenle, ona doyamadan ayrılıyoruz.. Üzüntü yok.. Yine geleceğiz.. Brüksel'den Antwerp'e tren ile ulaşım çok kolay. Brüksel Centraal'den Antwerpen Centraal'e tek yön tren bileti 7.10 ve seferler oldukça sık.. Yolculuk en fazla 1 saat sürüyor.. Popüler alışveriş caddeleri, Meir, Kloostersstraat, Lombardenvest, Nationalestraat, Volkstaat.. En iyi restoranlar listelerinde 'T Fornius ve De Foyer var; yerlisinden tavsiye Belçika yemekleri De Taloorkes'de.. Antwerp'teki en iyi waffle için adres Queen of Waffle.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/hosgeldin-pas-coffee-house.html\" ", "text": "Galatasaray Lisesi'nin yanından yokuş aşağı iyi bir tempo tutturuyoruz. Her zaman biraz vakit geçirdiğimiz yol üstündeki kitapçılara ve Kontraplak'a hiç pas vermeden hedefe doğru kararlılıkla ilerliyoruz. Bir kaç dakika içinde sanat galerileri ve küçük atölyelerin yan yana dizildiği Boğazkesen'deyiz. Sokakta birkaç kare fotoğraf, sonra günün kahvesini içmek üzere no.74 Pas Coffee. Bugün aslında özellikle Pas Coffee için gelindi bu bölgeye. Yaklaşık 10 gün önce hazırlıklarını tesadüfi bir şekilde öğrendiğimde açılır açılmaz hemen ziyaret etmeye karar vermiştim çünkü.. ilgisini çekiyor zaten. Cama burunlarını dayayıp yoksa bir kafe mi diye arada bir içeriyi gözetliyorlar. İşte bu noktada ortaya atılıyor fikir: E, biz bu beklentinin hakkını verelim; burayı kafe yapalım o zaman!.. Harekete geçen ekip mimarlık ofisini buradan taşıyıp mekanı bir kafeye dönüştürüyor. Seyahat tutkularının peşinde geçmişte yaptıkları gezilerden sevdikleri detaylar yaratıcılıkları ile birleşince ortaya bu güzel mekan çıkıyor işte. Ben tüm bu bilgileri etrafta peri kızı edasıyla uçuşan ve sonra yanımıza konarak \"size ne ikram edebilirim?\" diye soran Nuray Özler'den öğreniyorum. Aslen yetenekli bir ressam olan Nuray tüm enerjisini, yaratıcılığını ve misafirperverliğini bu güzel kafe için harcıyor şu aralar.. Mekan: Öyle çok büyük bir yer hayal etmeyin. Bu çevrede geçirilecek bir gün için dinlendirici, tazeleyici, keyif verici küçük bir uğrak noktası burası. Dışarıdakilerle birlikte toplamda 10 kadar küçük masa, rahat, sıcak, samimi.. Taş duvarlı mekanları oldum olası sevmişimdir ama asıl favorim bana bir şekilde Londra'yı anımsatan beyaz fayans kaplamalar.. İşte ikisini tek mekanda bulup müzik de başarılı olunca ortamı sevdim. Tam kapı girişinde, hem mekana hem de sokağa hakim konumda oturmak çok çekici görünse de bence Pas Coffee'nin asıl numarası arka taraftaki küçük oda. Servis bankosunun bitiminden başlayan arka oda, gittiğimiz mekanlarda pek alışık olmadığımız ama çocukluk anılarından bir hayli tanıdık; Büyükanne Evi!.. Bir kanepe, minicik bir soba, bir okuma köşesi ile bu oda insanı bir anda anılarına ışınlıyor. Pencere kenarındaki kavanozda kestaneler bile unutulmamış.. Bu çok sevdiğim bölüme sürükleyici bir kitabı alıp gelsem tüm gün çıkmam herhalde. Yanlız o güzel koltuğun yanına bir okuma lambası lazım, onlar almazsa kendim alıp gideceğim!.. Menü: Ben kahvemin yanına daha dumanı üstünde bir dilim havuçlu kek sipariş ettim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü hiç abartısız uzun zamandır yediğim en lezzetli ve en hafif kekle tanışmış oldum. Menüde havuçlu keke ilaveten muffin, brownie, kruvasan, panna cotta gibi tatlılar; sandviçler, kiş ve çeşit çeşit dilim üstü lezzetler var. Sabah saatlerinde uğranırsa mini kahvaltı iş başında. Prinsese, Kırmızı Başlıklı Kız gibi ismi de servisi de sevimli atıştırmalıklar var.. Detoks kategorisinden taze meyve suları da unutulmamış. Kahveye gelince şimdilik Americano ile idare ettim ama filtre kahvenin de menüye girmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Tüm servis ve sunumlar çok cici; küçük dokunuşlar unutulmamış.. Bir işe sanatçı eli, ruhu değdi mi böyle güzel oluyor işte.. Okuyucuya Not: Bu sevimli kafeyi sakın Pas geçme! Hesabı öderken de \"o bizim ikramımızdı\" deseler de bence kulak asma, öde. Böyle güzel mekanlara ilk adımlarında destek olmak lazım.. Pas Coffee Housa'a Not: Lütfen bu taze, samimi, ticaretten uzak, hayalci, amatör ruhunu bu haliyle koru. Güzel kekler, kişler, dilimlere aynen devam!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/i-consigli-di-napoli-con-tre-parole.html\" ", "text": "- Cibo. Per i mille sapori che puoi trovare, dal dolce al salato. - Sole. A Napoli il caldo e sempre presente, difficilmente troverete pioggia, impossibile trovarci la neve. - Mare. Qualcosa che e sempre presente a Napoli, potete osservarlo da tanti punti diversi, da cstelli, da montagne, dalle case, mangiando una pizza. - La veduta di Napoli da Posillipo, che ha ispirato tanti pittori. - La Pizzeria Brandi, dove e nata la pizza napoletana. - Il bosco di Capodimonte, eredita della dinastia Borbone dove si puo trovare la fabbrica di porcellano eun museo incredibile che ospita collezioni importantissime. - Lo storico caffe Gambrinus a Piazza Trieste e Trento. - Il caffe Mexico a Piazza Dante proprio nel centro della citta - Il bar Nilo a Via San Biagio dei Librai di fronte alla statua del dio Nilo. - Antica Trattoria da Carmine in Via Tribunali, una delle strade piu antiche di Napoli. - Trattoria da Nennella ai Quartieri Spagnoli, dove i camerieri cantano, urlano, scherzano e ballano. - Osteria da Tonino a Via Chiaia, un viaggio nei sapori locali. - \"Il caffe sospeso\". Significa che un cliente puo pagare un caffe per una persona che verra dopo e che non potra pagare. Esempio dell'amore per gli altri che ha Napoli. - La grotta si Seiano alla discesa Coroglio. Un tunnel che ti porta da una parte all'altra di una montagna dove potrai trovare un anfiteatro greco e una villa imperiale di fronte al mare. - La famosa Pedamentina collega con 414 scalini il castello di San Martino con il Corso Vittorio Emanuele. Lungo la discesa ci sono molti giardini e anticamente veniva usato come sistema di difesa per chi voleva attaccare il castello. - La leggenda piu importante e sicuramente quella della sirena Partenope che mori per amore dopo essere stata rifiutata da Ulisse. Quando mori le onde portarono il suo corpo sulla piccola isola di Megaride dove poi venne fondata Napoli. Potete trovare una statua della sirena a Piazza Sannazzaro. Partenope e anche uno dei vecchi nomi della citta di Napoli. - Nel 1753 il principe di Sansevero, Raimondo di Sangro la realizzazione della statua del Cristo Velato allo scultore Giuseppe Sammartino. La leggenda dice che il principe ha venduto la sua anima al diavolo per avere il potere dell'alchimia e trasformare un lenzuolo reale in un lenzuolo di marmo e coprire la statua. - La leggenda del Castel dell'Ovo racconta che sotto al castello nel mezzo del Golfo di Napoli esiste un uovo di drago che quando si schiudera' segnera' la fine della citta' di Napoli. - Pizzeria Concettina ai Tre Santi del Maestro Ciro Oliva. - Pizzeria Add'o Guaglione a Via Consalvo nel quartiere di Fuorigrotta con tantissimi diversi tipi di pizze. - Pizzeria La Masardona, specializzata nella pizza fritta. - Il baba. Un dolce al rum. Da mangiare possibilmente da Scaturchio a Piazza San Domenico Maggiore. - Il fritto misto di pesce da mangiare a Via Toledo. - Il panino con il soffritto a Via San Biagio dei Librai. - Il quartiere San Lorenzo in pieno centro storico. - Il quartiere di Posillipo con le sue incredibili vedute, il parco Virgiliano e il parco marino della Gaiola. - Il quartiere del Vomero, la parte \"moderna\" della citta molto diversa dal resto della citta. - Teatro Posillipo. Un posto molto chic dove e' possibile cenare e poi balllare. - Arenile di Bagnoli. Una discoteca all'aperto dove e' possibile assistere a concerti. - Teatro Palapartenope. Uno dei teatri storici la citta' dove e' possibile assistere a spettacoli o concerti. - Sicuramente l'isola di Procida, raggiungibile con il traghetto dove riposarsi e andare al mare- - Il porto di Pozzuoli dove visitare l'antico Tempio di Serapide e altri tesori nascosti. - Andare a Marechiaro e affittare una canoa con cui fare un giro in alcune spiagge nascoste. - Il Museo Archeologico Nazionale, per le collezioni dedicate a Pompei alle sculture classiche greche e romane: l'Ercole Farnese alto qualche metro e il mosaico della Battaglia di Isso. - Il Museo di Capodimonte con le collezioni rinascimentali. Tanti quadri di Tiziano, Raffaello, Carracci ecc. - Il Museo MADRE di arte contemporanea nell'antico Palazzo Donnaregina. - Marianella, alla Riviera di Chiaia, storico negozio di cravatte lussuose e costosissime. Presidenti e politici acquistano generalmente li le loro cravatte. - Barbaro, negozio di abbagliamento all'interno della Galleria Umberto I. - L'Ospedale delle Bambole, dove comprare vestiti non per voi ma per le vostre bambole, o per farle riparare. - Al famoso Bar da Ciro a Mergellina di fronte al mare dove puoi mangiare le migliori dolcezze di Napoli. - Il Vanilla cafe' a Via Caracciolo vicino al Castel dell'Ovo. - Il Gozzetto nel porto di Pozzuoli. - Posso mangiare da te? Io porto il vino! - Guaglio! - Forza Napoli sempre! . - Via San Gregorio Armeno dove si producono le statuette per il Presepe tradizionale. Il presepe e una tradizione di Natale napoletana dove si fa una piccola rappresentazione della nascita di Gesu. - Via Tribunali, in particolare dove c'e la stuatua di Pulcinella, famosa maschera di Carnevale napoletana. - Il piccolo ponte che collega Via Caracciolo al Castel dell'ovo. - Massimo Troisi, attore sia comico che drammatico che e morto giovanissimo. Incredibile esempio di Napoli e napoletanita. - Gian Lorenzo Bernini. Ha inventato il Barocco in architettura e ha disegnato Piazza San Pietro e altri improtanti monumenti di Roma. - Toto, attore, regista e poeta. Probabilmente l'attore italiano piu famoso con oltre 100 film. Nelle sue bellissime poesie ha anche inventato numerose parole che adesso sono parte della lingua italiana. - Il Postino di Michael Radford, ambientato nell'isola di Procida con Massimo Troisi e Philippi Noiret che interpreta il poeta Pablo Neruda. Premio oscar per le musiche. - Ieri, oggi e domani di Vittorio de Sica, simbolo dell'Italia degli anni '60. - Matrimonio all'italiana, un film storico con l'attrice napoletana Sophia Loren. - Mi permetto di aggiungere il cartone animato \"Tom & Jerry\" nell'episodio \"Neapolitan Mouse\" ambientato a Napoli. - La pasticceria da Leopoldo a Via Foria dove mangiare le famose Zeppole di San Giuseppe o il tarallo napoletano. - La pasticceria Carraturo a Porta Capuano dove mangiare il classico dolce napoletano chiamato \"Sfogliatella\". - La pasticceria Scaturchio dove mangiare il dolce Ministeriale. Il nome e stato scelto perche il fondatore della pasticceria ha aspettato molto tempo per avere il brevetto a causa della burocrazia del Ministero. - Indossare scarpe comode. Dovete camminare molto. - Mangiate solo cose locali. - State attenti ai borseggiatori soprattutto negli autobus. - Per mangiare per la prima volta nella vita una vera pizza. - Per vedere un'altra faccia dell'Italia. - Perche' 'a Napoli non si muore'"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/icimdeki-yolculuk-puglia-ii.html\" ", "text": "Sabah bindiğimiz ilk direkt tren ile 1 saat 50 dakikada kişibaşı 10.50 'ya Lecce'ye varıyoruz. İstasyondan otele kadar yürürken bile eriyoruz adeta. Biraz daha güney ve çok çok daha sıcak!. Hemen bir sokak ötesinden Lecce'nin tarihi merkezinin başladığı küçük bir B&B Le Comari Salentine'de kalıyoruz. İngilizce bilmeyen, karşısındakini İtalyanca biliyor kabul eden çatlak bir kadın, sıcacık bir karşılama, geniş, rahat, tertemiz bir oda ve hızlandırılmış \"Lecce Rehberi\" ile bir konaklama ancak bu kadar memnun edebilir. Otelin etrafında birkaç göçmen görüp etrafın ıssızlığından birazcık tırsmış olsam da doğru bir seçim yaptığımı düşünüyorum. Yepyeni bir yer ile tanışmak için sabırsızız. Bu yüzden de sıcağa aldırış etmeden hemen koşuyoruz sokaklara.. Önce açlık sorunsalı. Yol üstünde, katedralin çaprazında haritaya işaretlediğim Doppiozero sanırım ilk yemek için en doğru tercih olacak. Uzun paylaşmalık masaları, yemeklerin göz önünde hazırlandığı uzun tezgahı, içerideki rahat atmosfer ile ilk intiba çok iyi. Yemek için birer enerji verip ferahlatacak taze sıkım içecek ve yanında çok iyi iki tabak seçiyoruz. Gorgonzolalı, ballı, bressolalı falan kendini kaybettiren cinsten açık sandviç Nera ve tüm garnitürleri ve pişme şekli ile kusursuz bir piliç fırın. Yemek çok, çok, çok iyi!. İyi yemekle başlayınca o şehirde güzel vakit geçireceğini hemen anlarsın. Artık sokakları keşfetme vakti. Duomo Meydanı, Sant'Oronzo Meydanı, Antik Roma Tiytrosu, Bazilika Santa Croce, Via Umberto, Porta Napoli... diye giden ilk görülecekleri bir çırpıda görmek için başlıyoruz yürümeye ama sokaklar o kadar boş ki.. Neredeyse hepsini hızla geziyoruz; zaten şehrin tarihi merkezi çok da büyük değil.. Geziyoruz ama boş, ıssız, terkedilmiş gibi.. tuhaf!.. İçten içe Ferzan Özpetek filmlerini düşünüyor ama o ruhu bulamadığım için üzülüyorum.. Diyorum ki kendime \"tamam, mimarisi güzel ama biraz abartmışlar bu şehri..\" Bir süre sonra sıcağa ve boşluğa pes ediyoruz.. Madem Natale'den aldığımız dondurma bile kar etmedi, o zaman biz de siesta için odamıza çekiliyoruz.. Akşamüstü kurduğum saat çalıyor ve bir kez daha sokaklara atıyoruz kendimizi.. O boş, güneşe teslim sokaklar gitmiş, yerine insanlarla, coşkuyla dolmuş sokaklar gelmiş.. Güneş binalara sevgiyle sarılmış bu kez.. her sokak, her detay daha bir güzel.. Öğle sıcağında geçtiğimiz tüm sokak ve meydanların hepsinden bir kez daha geçiyoruz.. Herşey öyle güzel ki.. bu şehir bir film seti.. La Bambola di Kafka'nın olduğu sokak Via Giuseppe Palmieri çok güzel. Birkaç eskici antikacı bir de köşede Bar Paisiello var. Lecce kahvesi ile ilk tanıştığımız yer. \"Caffe in ghiaccio con latte di mandorla\" ya da kısaca \"Caffe Leccese\" defterime merakla not ettiğim bir kahve. Lecce'ye özel. İçinde buz ve badem sütü kreması var. Tereddüt ile söylüyorum adını; barista kız gayet emin Si! diyerek hemen hazırlamaya başlıyor. İki küçük cam bardağı buz ile çalkalayıp o buzları atıyor; içine yeni buzlar koyuyor; bardakları beyaz porselen tabağın üzerine koyup yanlarına kaşıklarını bırakıyor. . Sonra bir şişeden boza kıvamlı yarısaydam badem sütü kremasını.. Tüm bunları yaparken bir yandan da makine de iki fincana birer espresso çekiyor. Espressolar tamam olunca döküveriyor buzların üzerine, fincanları tezgahta önümüze kaydırıyor Prego! diye.. Tamam buyuralım buyurmasına da.. nasıl içeceğiz biz bunu? Önce kokluyoruz, koku şahane.. Kız anlayıp karıştırın diyor :) Kaşıkları kapıp başlıyoruz karıştırmaya. Şöyle kibarca bir döndür bırak di mi? Yok. Kız \"o kadar yeter\" diyene kadar hallaç ediyoruz kahveyi :)) Neyse ki öyle iki fazladan karıştırma ile bozulacak birşey değil. Daha ilk yudumda ben bu kahvenin hastası oluyorum!. Normalde şekerli bir kahve içmem ama bundaki sert espresso tadı ile acı badem aromasının birleşimi o şeker tadını bile rahatsızlık vermez hale getiriyor. Bir kahveyi ne de çok anlattım!. O halde haydi, bitirip çıkıyoruz. Bugün aslında Pazar ama hiç farketmiyor; saat 17'den sonra tüm dükkanlar açık. En canlı cadde Via Giuseppe Libertini'de birçok hediyelik eşya ve seramik dükkanı var. Özellikle bölgede sık sık rastladığımız üzeri meyveli yassı kaktüs dallarının birebir aynısı şeklindeki seramik objeler çok başarılı. Hemen bir tane alınmalı!. Çevre dükkanlardan da ufak tefek birkaç seramik eşya ve magnet aldıktan sonra bu iş tamam.. Bu arada burada farkediyoruz ki Lecce ve buradan aşağısı \"Puglia\"dan çok, başka bir kafada takılıyor. Buralarda herşey \"Salento\" işi.. Haritada çizme şeklinde görünen İtalya'nın bu bölgesi yani çizmenin topuğuna denk gelen yeri Salento olarak anılıyor çünkü.. Bölgenin geleneksel kadın figürü Salento Kadını'na bayıldık biz mesela.. Artego mağazasında bölge tasarımcılarının el yapımı ürünlerine yer verilmiş. Kumaş kaktüslere bayılıyorum ama bu uzun seyahatin devamında onu yanımızda taşımaya imkan yok. Sadece sevip okşayıp bir kare fotoğraflarını çekebiliyorum. En beğendiğim konsept dükkan da Vico dei Bolognesi; çok güzel markaları bir araya getirip harika bir dükkan yaratmışlar. Bu alışverişli keşifli gezintinin yorgunluğunu atmak için Re Mida'ya oturup artisan biralarından birini deneyelim diyoruz. Masaya biralardan önce Puglia'nın resmi krakeri \"tarallo\" ve şahane zeytinler geliyor.. Sokak ise geçit töreni gibi.. zevkle akışı izliyoruz.. Şehrin merkezi gerçekten çok küçük, tur atması böyle canlı olunca çok zevkli.. tekrar yürümeye koyuluyoruz. Oysa Lecce'de bisiklet kiralarız diye plan yapmıştım ama gündüz bisikletle gezilemeyecek kadar sıcak, akşamüstü ise merkez bisiklet ile geçilemeyecek kadar kalabalık.. Şehrin orta yerindeki Roma Amfi Tiyatrosu'nun oradan geçip içine girmeyi düşünsek de bulunduğumuz günlere denk gelen dans festivali nedeniyle girişi kapamışlar, uzaktan bakıp, meydanı 360 derece incelemekle yetiniyoruz. Yavaş yavaş akşam yemeği zamanı artık. Ne yiyeceğiz, nereye gideceğiz önceden belli. Bilirsiniz rezervasyon sevmeyiz ama Trattoria di Nonna Tetti için şansımızı zorlamayıp direkt gündüz önünden geçerken işi sağlama alıyoruz tabi. Yol boyu sokaklar nasıl da dolmuş, bütün restoranlardan masalar dışarı dökülmüş, cıvıl cıvıl olmuş.. Bu kalabalıkta restoranımızı bile kaybedip küçük bir gecikme ile varıyoruz. Nonna Tetti biraz popüler, biraz da havalara girmiş; geç kaldık diye ufaktan bir fırça yiyoruz, masayı başkasına verdim falan diyor ama kaybolduk diyince affediyor; 10 dakika sonunda masamıza kuruluyoruz. İstanbul'da meyhane misali masaya küçük antipasti tabakları diziliyor, seramik sürahide şarap, bir Lecce klasiği nohutlu makarna \"Ciceri a Tria\" ve ızgara et geliyor. Herşey, özellikle de atmosferimiz on numara.. Çok keyifli bir akşam geçiriyoruz.. Bu kadar yemeğin üzerine iyice yakınına geldiğimiz otele değil de tekrar meydana doğru gidiyor ayaklar.. Via Umberto'daki şarap barları arasından geçiyoruz ama bir kadehe daha yer yok.. Bize şimdi en iyisi kahve. Haydi o zaman, meydanın en meşhuru Alvino'ya. Caffe Alvino'nun dışarıdaki masalarından birine oturup elbette hem kahve hem de tatlı yerine geçecek Caffe Leccese içiyoruz. Yalnız buradaki gündüz içtiğimiz kahveden bile güzel!.. Buradaki son işimiz Salento spesiyalleri satan Valentina'dan makarna, baharat, tarallo falan almak ama ne yazık ki çevresinde üç tur atıp oyalanmamıza rağmen bir türlü açmıyor, alamıyoruz.. Teselli ikramiyesi niyetine son birer Lecce kahvesi içip bölgenin içi krema dolgulu hamurişi, meşhur \"Pasticciotto\"lardan trende yemek üzere iki taneyi çantaya atıp valizleri kaptığımız gibi istasyona koşuyoruz. İstikamet bölgesel tren ile Alberobello!. Bu seyahatin mimarı, bizi Puglia'ya doğru sürükleyen asıl sebep Alberobello idi en başta. Daha kaç yıl önce bir fotoğrafını görüp hep bir gün orada olmanın, o koni şekilli çatılara yakından bakmanın hayalini kurmuştum. Şimdi ise bizi o hayale ulaştıracak trene binmek üzere Lecce tren istasyonundayız!. Bari'den Lecce'ye gelmek kolaydı ama Alberobello'ya gitmek galiba birazcık daha sıkıntılı. İstasyonda bölgesel tren FSE için apayrı bir peron ayrılmış ama ne tabela var ne de o perona ulaşacak düzgün bir yol.. Resmen rayların üzerinden valizi hoplatarak son perona geçiyoruz. Buradan önce Martina Franca'ya giden trene binecek, oradan da minik bir aktarma ile Alberobello'ya ulaşacağız. Bineceğimiz trenin doğruluğundan emin olmak için 4-5 kişilik bu gruba sorarak tartışmayı başlatıyoruz!. Ben İtalyanca sormayı beceriyorum ama aralarındaki İtalyanca'yı hiç anlamıyorum!. Giderdi, gitmezdi epey tartışıp bizi de heyecanlandırıyorlar ama sonradan konuya dahil olan bir hanım \"gidiyor, benimle birlikte ilk vagona oturun, ben söylerim size\" deyince rahat bir oh çekiliyor. Az sonra tüm seyahat boyunca, belki de hayatım boyunca bindiğim en partal tren önümüzde duruyor ve ilk vagona geçiyoruz. Bu dökülmeye yüz tutmuş tren bizi gerçekten de Martina Franca'ya kadar kazasız belasız ulaştırıyor.. Daha Martina Franca'ya varmadan bile Itria Vadisi içinde koni çatılı çiftlik evleri görünmeye başlıyor. Çok heyecanlı!.. Sanki bu külüstür ile gelmemişiz gibi iner inmez hemen yan peronda aktarıldığımız Alberobello treni bunun yanında uçak gibi!. Yepyeni, modern bir tren ile metroya binmiş gibi 15 dakika sonra Alberobello durağında iniyoruz. Otelimiz istasyondan itibaren 1 km kadar uzakta. Burada \"trullo\"ların yoğun olarak bulunduğu iki bölge var: Rione Monti ve Aia Piccola. Biz en turistik, burayı bize en çok hissettirecek Rione Monti'yi seçtik; Trulli Vacanze in Puglia isimli acentamızın Via Monte Cucco'daki yeri Trullo Sotterraneo'ya doğru yürüyoruz. İnsan ilk başta sokaklarda nerede olduğunu çok da farkedemiyor ama Rione Monti'ye çıkmadan önce bölgeyi diğer taraftan ayıran geniş bir meydan ve bir cadde var. İşte o caddenin başına gelip karşısında onlarca Trulli bir anda dizilince bir \"wuhuuu\" demek istiyor!. İşte bu an sonunda Alberobelloda gerçekten olduğumu idrak ettiğim an!. Yolun bundan sonrası yokuş yukarı ama uça uça!. İnanılır gibi değil ama resmen trullolar arasından yürüyoruz; öyle bir tane iki tane değil, tamamen trullolarla kaplı bir sokaktan yukarı tırmanıyoruz. Bu anın tadını iyice çıkarmak lazım; bu ilk an, ilk intibanın etkisini sonra hiçbir şey vermiyor çünkü.. İşte geldik; hemen Daniela ile tanışıp iki trullo yandaki 45 numaraya yerleşiyoruz. Yeri ayırtırken bu acentalara çok güvenememiş, gerçekten evler o bölgede midir diye emin olamamıştım ama neyse ki bu konuda hiçbir sıkıntı yok. Gerçekten minnoş bir trollo bir geceliğine bizim evimiz!. Bu arada tüm Puglia bölgesi konaklamamızı booking. com üzerinden hallettik. Yani Alberobello için bahsettiğim acentaya da yine booking. com üzerinden ulaştık. Önce çıkıp heyecanla Rione Monti içinde bir tur atıp kocaman trullodan yapılma kiliseyi geziyor, hediyelik eşya dükkanına dönüşmüş trulloların olduğu kalabalık ve turistik sokakta yürüyoruz. Çok turistik yerleri sevmediğimi bilirsiniz ama burada o dükkancıklar bile öyle sevimli ki.. İlk öğle atıştırmamızı buradaki büfeden bozma yerlerden birinde -ki şu an adını dahi hatırlamıyorum- saçma sapan yöresel bir pide ile yapıyor ve hakettiğinden çok yüksek bir para ödüyoruz. Hımm, demek ki burası gerçekten turistik!. Fotoğraf mı çekelim, Aia Piccola tarafına mı geçelim diye ne yapacağımızı şaşırmışken yine düşmanımız sıcak iş başında aslında.. Öyle sıcak ve güneş ki, bu güzel sokakları bu şartlar altında gezmeye çalışmakla yazık ediyoruz, duygusu kaçıyor.. Bu Puglia bölgesindeki dördüncü günümüz ve farkediyoruz ki biz aslında üçüncü günden buranın ruhuna alışmış zamanı buralı gibi yaşar olmuşuz.. Saat gezme değil, siesta saati! Haydi evimize!.. Kalın duvarları sayesinde gayet serin evimizde 1 saatlik dinlenme molasına çekiliyoruz.. Kalkıp duş aldıktan sonra asıl Alberobello keyfi başlıyor!.. Güneş açı yapmış, sokaklar gölgelenmiş, serinlemiş, tam yürümelik olmuş!. Önce Rione Monti tarafını sokak sokak geziyoruz. İnsan fotoğraf çekmeye doyamıyor, o kadar güzeller ki!. Buradaki evlerle ilgili en hoşuma giden söz: \"Onlar ev değil, yalnızca birarada duran taşlar!\" Vergi almaya gelen memurları ikna etmek için bu cümleyi kullanmışlar zamanında.. Çatısı olan her yapıdan vergi alınacağı duyurulduktan sonra icat edilen bu çatı şekli onları hem vergiden kurtarmış hem de zaman içinde tüm Itria Vadisi'ne yayılıp ün kazanarak bölgeyi İtalya'nın en turistik bölgelerinden biri haline dönüştürmüş. Her yeri bir yere benzetme huyumuz gereği burayı da tarihi daha da eskiye dayanan Harran'a benzeteceğiz tabi!. Teknik tamamen aynı; sadece Harran evlerinin çatıları dıştan sıvalı, taşların dokusu görünmüyor. Ama onlar da bunlar da kilit taşını çekince hooop çatısız kalabiliyor.. Hem orijinal olarak korunanlar hem de zaman içinde eklenen ama tamamen aynı teknikle yapılan trullolar var. Trullo mu, trulli mi dediğinizi duyar gibiyim. Bu tamamen İtalyanca'dan kaynaklı bir durum. Bu ev modelinin adı Trullo ama İtalyanca'da çoğul olarak kullanılınca trulli oluyor. Bazılarının çatılarında ilginç şekiller var; herbirinin bir anlamı varmış. Dini semboller, şans sembolleri, kalp, güneş.. En çok güneşi seviyorum ama bu sembollerin sonradan yapıldığını düşünüyorum.. Bir yandan da Alberobellolular'ın batıl inançlarının çok güçlü olduğuna duyduğumu hatırlıyorum.. Ben size bunları anlatırken biz Aia Piccola tarafına doğru yürümeye başladık bile! :) Bu tarafta daha çok burada yaşayan insanların oturduğu, içinde gerçek yaşam olan trullolar var. En fotoğrafik sokakları not etmiştim; onları gezeceğiz ama önce tüm kasabanın en büyük trullosu Trullo Sovrano'yu gezeceğiz. Burası içten merdivenli ve iki katlı tek trullo, içi diğerlerine göre gerçekten büyük. Tarihte birçok farklı amaçla kullanılmış ama şimdilerde 1,5 'ya gezilebilen bir müze.. İçini gezip bahçesinde biraz oturduktan sonra artık bu tarafın sokaklarını keşfetme vakti. Aia Piccola tarafında çok fazla dükkan, hareketlilik yok ama evler ve yaşam daha gerçek olunca benim daha çok hoşuma gidiyor. Çatılardaki o şekillerden buralarda yok.. Onların turistik bir numara olduğuna dair inancım kuvvetleniyor haklı olarak! ;) Burada epey yürüyoruz. Küçük bir kahve molasına ihtiyaç duyunca bu tarafta adını kaydettiğim Ramedi'yi buluyoruz. Ramedi, Alberobello'nun genelindeki geleneksel havanın aksine son derece modern, hatta tam bir üçüncü dalga kahve dükkanı havasında. Dışarıda, meydana bakan masalarında oturup içmelere doyamadığımız Lecce kahvesinden sipariş ediyoruz. Evet, Lecce'de değiliz ama bu bölgede badem sütü bol bol olduğuna göre tüm Puglia'da bu kahveyi bulmak hiç mesele değil. Bu küçük mola çok iyi geliyor.. Şimdi yeniden ara yollardan geçerek, özellikle kaybolarak, yolu uzatarak tekrar Rione Monti tarafına dönme vakti. Burada sadece bir günümüz var, o yüzden ufak tefek hediyelik eşya, magnet alışverişini de denk geldikçe tamamlayarak yürüyor, dükkkanlara girip çıktıkça da farklı trulloların içini görmüş oluyoruz. İçi şömineli, penceresiz, çift çatılı \"siyam\" Trullo Siamese ilginç mesela.. ama o da bir dükkan.. Minik ev maketleri, badem likörü, kaktüs likörü, dokuma örtüler, satıcıların siz içeri adım atar atmaz ilk önerdikleri şeyler.. Bu halleri biraz bizim Assos'daki yerli esnafa benzettim sanırım :) Herşeyi de tattırmak istiyorlar! Acılı acılı likörler, soslar.. imdat!. Bunları boşverin; şimdi keyifli bir yere geliyoruz. Birçok trullonun üzerinde gizli saklı teraslar var. Bunlara aşağıdaki bakkal/bar/hediyelik eşya dükkanı karışımı yerlerin içinden çıkılıyor. Bunlardan birine çıkıp oradan manzaraya bakmak lazım. hazır gün batımı yaklaşmış, bir değil birkaçına çıkıyoruz biz.. Sonra bize cebren ve hile ile birçok acılı likör tattıran çocuğun işlettiği dükkandan iki bira kapıp o dükkanın gizli terasında güneşi yolcu edip manzaranın tadını çıkarıyoruz. Orada biraz dans etmiş, atlayıp zıplamış olabilirim!. Sebebin birazı o çocuğun tattırdığı tuhaf şeylerse de büyük kısmı burada olmanın sarhoşluğundandır. Ben Alberobello'dayım ya!. Güneş az önce şu çatıların arasından battı; ben buradayım!.. Gecenin sonunda birkaç sokak yukarıdaki evimize doğru yürürken ortalık o kadar sessiz ve sakin ki.. Gündüz turistler ve dükkanlarla dolu sokaklar kepenkler kapandıktan sonra terkedilmiş gibi adeta. Gündüz, kapı önüne bir sandalye atıp sokağı seyreden teyzelere çok özenmiş ve akşam ben de evimin önünde oturacağım demiştim ama yorgunluk, sessizlik bu arzuyu bastırıyor ve erkenden kalkmak üzere gece 12'yi görmeden yastıkla buluşuyoruz. Sabah 05.46. Benim uzun zamandır hep uyandığım saat. Saatim bir kez çalıyor ve ben Alberobello'daki ilk ve tek sabahıma uyanıyorum. Planım daha geceden hazır; yüzümü bile yıkamadan hemen sokağa çıkacağım, güneşi dün akşam batırdığım gibi bu sabah o masal sokaklarda karşılayacağım. Evimizi sokaktan ayıran kapıyı açıp tek adımda, tek başıma sokağa çıkıyorum. Gün hafif ağarmış, beyaz evler gri mavi bir tonda, güneş henüz çıkmamış, yukarıdaki parkta böcekler ötüyor cır cır.. Sessizlikte yürüyorum yukarı doğru.. Bir sokak ötede kilisenin önünden geçerek aşağı doğru en tatlı sokaklardan süzülüyorum.. Dün dükkanlarla dolu cıvıl cıvıl sokak şimdi çok başka derken...\"şarr!!!\" diye bir kepenk açılıyor. Bir esnaf erkenden dükkanını açarken bir teyze aynı anda evinin kapısındaki anahtarı içten çeviriyor, güneş tam o sırada ufuktan görünüyor.. Ne kadar erken kalkıyorlar!.. Herşey film gibi!. Yürüyorum, yürüyorum, fotoğraf çekiyorum, yürüyorum.. çok çok çok mutluyum.. Allahım, ben bu sabah Alberobello'da uyandım!.. Tüm Rione Monti'yi, bütün trulloları bir arada gören Belvedere terasına çıkıp burada olduğumu bir kez daha tescilleyip önümde tablo gibi duran manzaraya hayran hayran bakıyorum.. 7.30'da döndüğüm evimizden 8.10'da ikimiz beraber kahvaltı yapmak üzere çıkıp arka bahçeye dolanıyoruz. Burada yeşillikler içinde bizim için kurulmuş bir masa var. Bir Türk kahvaltısına göre çok zayıf olsa da İtalya sınırlarında enfes bir kahvaltı bizi bekliyor.. Dün dükkanlarda bol bol gördüğümüz o Alberobello desenli servisler üzerinde renkli ve keyifli, hiç unutamayacağım bir kahvaltı yapıyoruz.. Müsadenizle tatlı Alberobello'ya dair anılarımı tam burada, bu duygusallıkta bitirmek istiyorum; çünkü birazdan valizimizi alıp Martina Franca'ya geçiyoruz.. Sanmayın ki yetmedi.. yetti, harika geçti, çok mutluyuz!.. Aslında Alberobello'dan sonra Puglia'daki son konaklama noktamız Tarnto'ya geçeceğiz ama bölgeyi araştırırken Martina Franca'nın o kadar güzel fotoğraflarını gördüm ki, görmeden geçmek istemeyim. O yüzden zaten tren buradan aktarma yapacağı için minik bir cambazlıkla burayı da şöyle bir turlayalım istiyoruz. 11.17 treni için aldığımız 1.10 'luk biletler ile 16 dakika sonra Martina Franca durağında iniyoruz. Taranto'ya gitmeyi planladığımız tren seferi 16.30'da. Yani burayı gezmek için epey zamanımız olacak ama eğer valizlerimizden kurtulmayı başarabilirsek. Çünkü şehir merkezi epey yukarıda ve bu sıcakta bu valizleri sürükleyerek gitmek ve etrafta dolaşmak imkansız. Buralardaki tren istasyonları küçük, öyle valiz kilitleyecek dolaplar falan yok. Önce bilet gişesine rica ediyoruz, ben 12'de kapatıp gideceğim diyor.. Sonra istasyondaki işçilere soruyoruz. Buralarda elbette benim az ama pek kullanışlı İtalyancam çok yardımcı oluyor. :) Adamlar ne kadar kalacak diyor, olurdu, olmazdı, sonunda halimize acıyıp kabul ediyorlar ve hangar gibi bir alanın köşesine valizleri bırakıp 16'da geri dönmek üzere sözleşip ayrılıyoruz. Biz normalde çok sağlamcıyızdır, böyle şeyleri pek yapmayız ama böyle bir geziyi yapmak istiyorsanız birazcık daha cesur olmak, insanlara ve herşeyin çok güzel olacağına inanmak gerekiyor. İşte bu Güeny İtalya gezisinin bize kattığı tecrübe ve bakış açısı.. Yokuş esaslıymış; baya efor sarfederek çıkmayı ve şehrin tarihi bölgesine kemerli bir kapıdan girebilmeyi zar zor başarıyoruz. İstasyondan buraya kadar yürürken gördüğümüz şehir, koca blok apartmanlardan oluşan çirkin ve sıkıcı bir yer ama bu kemerli kapıdan geçer geçmez bambaşka bir ruh başlıyor. Dar, labirent sokaklar, beyaz evler, güzel kapılar, balkonlar.. Başımız havada, yeni bir yerde yepyeni bir mimari ile karşılaşmanın merakı ile inceleyerek yürüyüp ana meydana, Piazza Plebiscito'ya kadar varıyoruz. Şehir o meşhur barok ve rokoko yüzünü burada daha çok hissettiriyor. Bu şehirde bir şıklık, bir şatafat var. Yemek için not ettiğim Due Agnelli tam da bu meydanda olunca çok da fazla acıkmaya fırsat bulamadan oturalım bari diyoruz. Tam meydana bakan beyaz örtülü hoş masalarından birine oturur oturmaz önce menü, ardından da birer kadeh prosecco ikramı geliyor. Hımmm, Martina Franca için hep bölgenin zengin şehri, havalısı deniyordu; daha başlangıçta şovunu yaptı diye düşünüyoruz ve bu karşılama pek hoşumuza gidiyor. Günlük menüden seçtiğmiz parmesanlı patlıcan \"Melanzane alla Parmigiana\" ve bölgenin meşhur kulakçık makarnası \"Orecchiette\" tadıyoruz. Güzel yemek molamızdan sonra sokakları turlamaya hazırız ama elbette sokaklar yine öğle vakti dışarıda olduğumuz için kalabalık değil.. Ne yapalım, sağlık olsun!. \"O zaman şehrin yüz yılı aşkın tarihi mekanı Caffe Tripoli'de bir kahve içmeden hayatta gitmeyiz\" diyerek oraya girip birer zıpkın gibi espresso içtikten sonra yokuş aşağı istasyona doğru uçar adım koşuyoruz. Trenimiz bizi oradan alıp Taranto'ya götürmek için hazır bekliyor.. Güzel yermiş Martina Franca. Kimbilir akşamüstü sokakları kalabalıklaşınca nasıl da keyiflidir; keşke biraz daha kalabilseydik.. Tren hareket ettikten sonra bir süre daha arasizde tek tük trulloları, \"masseria\" denen çiftlik evlerinin görüyoruz.. bir süre sonra kayboluyorlar.. Artık başka bir şehre, yine Puglia içinde ama bambaşka bir ruha doğru yol alıyoruz. Yolculuk FSE treni ile tam 38 dakika ve 2,5 . Bizi götüreceği şehir Taranto, Puglia'nın en ilginç şehirlerinden biri. Birçok kişi ya uğramıyor, ya hoşlanmıyor.. Bizim rotamızda inatla var! Çünkü birincisi seyaahtimizin bundan sonraki rotasına devam edebilmek için çok uygun bir geçiş noktası. İkincisi birazcık zoru seviyoruz!.. Umutsuz bir şekilde biraz yürüyor, durak tabelasına benzettiğimiz bir direğin altında beş-on dakika bekliyoruz. Japonlar da peşimizde! Meğer orası durak değilmiş ama önünden geçen, ne olduğunu bile bilmediğimiz bir otobüse el işareti yapınca şaşkın şaşkın durup bizleri alıyor.. \"Stazione?\" diyor bize, \"si\" diyoruz. Para teklif ediyoruz, almıyor şu gariban turistlerden!. 5 dakika sonra istasyondayız!. Taranto değişik bir şehir; kafanızda şöyle şekillendirin. Karşılıklı iki yarımada düşünün, ortasında da bunları iki köprü ile birnbirne bağlayan ince uzun bir adacık. İstasyon bir yarımadada. Şehrin yeni merkezi diğerinde. Ortadaki adacık da şehrin tarihi merkezi La Vecchia Taranto. Bu Vecchia Taranto kısmı epey eski ve rivayete göre biraz Tarlabaşı'nın arka sokakları tadında bir yer. Biz de ertesi gün istasyona kolay ulaşmak için bu adacığın en uç noktasında tam yeni merkezin başladığı yerde ama istasyona da yürüyüş mesafesinde bir B&B ayırtıyoruz booking. com üzerinden. Gözünüzde canlandırdınızsa ikinci şok dalgası geliyor!. İlk an çok güzel.. Köprüden geçerken tıpkı bizim şehir hatları vapuru gibi sefer yapan gemiler görüyoruz, \"Aa, ne güzel\" falan diyoruz.. Köprüden tarihi bölümün olduğu adacığa geçer geçmez şehrin havası birden değişiyor.. Son derece döküntü bir semt ve insanlar hafiften yamyam!. Ben baştan kıyı şeridinden yürümeyi planlamıştım ama birden bu kozmopolit hava ile karşılaşınca tekrar telefonumu çıkarıp bakmaya korktuğumdan kıyı yerine şehrin oratsından geçen caddeden yürümeye başlayınca dehşet giderek artıyor. Biz daha önce Napoli'de, gezmiş insanlarız. Paris'in banliyölerinde, İstanbul'un tuhaf mahallelerinde dolaşmış insanlarız. Ama bu kadar tedirgin olduğumuzu hiç hatırlamıyorum!. Planımız başımız yerden hiç kaldırmadan, kimse ile göz göze gelmeden olabildiğince hızlı, bu etabı tamamlamak.. Yol zaten dümdüz.. diğer herşey yamuk!. Resmen uçuyoruz; yolda köpek dövüştüren adamları, bir duvarı olmayan ama hala içinde yaşam olan berbat binaları, üzerimize dikilen bakışları göz ucu ile görüyor ve nihayet korkmuş, terlemiş, yorulmuş konaklayacağımız yerin kapısını çalıyoruz. Hazır mısınız? Elbette son şok dalgasına :)) Kimse yok!. Hemen telefon ediyorum, bant kaydı çıkıyor, şimdi, hapı yuttuk diye düşünürken telefonum geri aranıyor ve telefondaki ses check in saatini kaçırdığımızı, binanın altındaki barın da kendilerine ait olduğunu ve o barın personeli gelinceye kadar beklemekten başka çaremiz olmadığını söylüyor.. Verdiği saat 19.30. Saat yaklaşık 18.00; çaresiz tamam diyoruz. Hemen köprüden geçerek şehrin yeni merkezine ulaşıyoruz. E, valla iyiymiş! Caddelerden yürüyor, meydanlardan geçiyoruz. Panificio Due Mari diye harika bir ayaküstü pizzacı çarpıyor gözümüze. Kapısında kuyruk var. Keşke aç olsak da biz de kuyruğa girsek ama stres iştahı kapatıyor demek ki!. Zaten yemek için notlarım arasında Michelin önerisi Trattoria Gatto Rosso var ama şu an aklımızda bile yok. Bakın, düşünün \"Michelin\" hayalleri ile falan gelmişiz buraya ama karşılaştığımız durumlar herşeyi nasıl da değiştirdi. Ben yürüdükçe garip bir şekilde seviyorum bu şehri. Aslında ikimiz de seviyoruz.. Via d! Aquino'dan yürüyüp dükkanlara girip çıkıyor, insanlara bakıyoruz.. Nerede köprünün öteki yakası, nerede burası!.. Casa del Libro'da kitaplara bakıp Dolce Idea'dan Lecce kahvesini İstanbul'a taşıyabilmek için artisan bir badem sütü alıyoruz, son olarak da şehrin buluşma noktası Caffe Italiano'da oturup aperitivo saatini yakalıyoruz. Burada artık iyice normalleşip baya keyif almaya başluyoruz şehirden.. Atıştırdıklarımızın da etkisiyle artık yemek yemeye niyetimiz yok ama biraz daha sokaklarda gezmek istiyoruz. Lungomare Vittorio Emanuele II'de yürüyüp denize, kıyının güzelliğine, kaleye, insanlara bakıyor ne kadar kozmopolit ve ne kadar güzel bir şehir diye düşünüyoruz.. Böyle tuhaf, delikanlı bir hali var.. Giderek seviyor muyuz ne!. Son kez Girevole köprüsünden geçip şehrin bu yakasıyla vedalaştıktan sonra günü otelimizin altındaki bar Frontemare'nin rahat puflarında tamamlıyoruz. Birkaç saat önce şuradaki halimiz ile şimdiki halimizi düşünüp gülüyoruz. İki kadeh kırmızı Salento şarabını tokuşturup zorlu, esaslı, bıçkın delikanlı \"Taranto'ya!\" kaldırıyoruz!. Sabah trenimiz 08.05'te. O yüzden yine erkenden valizimiz toplanmış, yola çıkmaya hazırız. Bu kez istasyona doğru yürürken sokaklar bomboş, kıyıboyundan gidiyoruz. Şehir o kadar güzel, o kadar güzel ki.. Dün kafamızı kaldırmaya korktuğumuz her yere bakıyoruz; özellikle de güzelim tarihi saat kulesine.. Sanki herşey halüsinasyondu. Yok olamaz, dün bizi korkutan herşey bu sabah birden yok olamaz!.. Dün cebimden çıkarmaya korktuğum telefonumla birkaç şipşak kare çekiyorum; ikinci köprüden ağır ağır, bu şehirden ayrılmak istemezcesine geçiyoruz.. İstasyondaki kafeteryada bi'kahvaltı.. sonra bizi Puglia'dan koparıp görürecek trene biniyoruz.. Bu yolculukta en sorunlu olanı da dahil, tüm tren yolculuklarını sevdim.. zaten trenleri hep severim.. Ama bunu sevmedim.. sırf beni Puglia'dan alıp götürüyor diye.. Bizim yolumuz buradan sonra bambaşka bir maceraya doğru gidiyor.. Amalfi Kıyıları'na.. o da güzel, belki daha da renkli.. ama bu Puglia da bir şey var.. Beni yeniden buralara çağıran bir şey.. Şimdiden duyuyorum.. Geri geleceğim ve bu sefer karış karış gezeceğim.. biliyorum. Puglia'hakkında daha çok detay PUGLIA'DAN İPUÇLARI yazısında.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/icimdeki-yolculuk-puglia.html\" ", "text": "İçimdeki Yolculuk, uzun yıllar önce okuduğum ve oyuncu Shirley McLaine'in kendi içsel yolculuğunu anlatan bir kitabın adıydı.. İsmini çok sevmiştim.. Puglia ise benim yolculuğum.. Bu seyahati birkaç yıl boyunca hayal ettim.. Sonunda yola çıktığımda bu aynı zamanda benim kendime yaptığım bir yolculuk gibiydi.. O yüzden bu seyahati anlatacağım yazı sanırım seyahat notlarından öte daha çok anı yazısı tadında olacak.. Ama yine de bu blogun devamlı okuyucuları eminim ki, içinden kendi Puglia seyahatleri için gerekli ipuçlarını çıkaracak.. \"Pulya\" diye de okunur, samimiyet diye de.. Bu İtalya'ya yaptığım ilk seyahat değil ama ilk kez bu kadar güneye iniyorum. Alıştığım, bildiğim İtalya'dan başka olacağının farkındayım daha yola çıkmadan önce.. Bu yolculuktan şahane bir mimari, şık İtalyanlar, \"tatlı hayat\" beklemiyorum. Bu seyahatten instagramın \"fenomen\" karelerinde yer almayan sade sokaklar, sıcak, hatta konuşurken hararetli insanlar, tam anlayamayacağım bir İtalyanca ve güzel yemek; çok çok güzel yemek bekliyorum.. Elbette biraz da berrak denizler, bakir plajlar olursa sevinirim!.. Kalbim mi temiz, beklentim mi kararında bilemem ama ne beklediysem hepsini bulduğum için çok mutluyum! İstanbul'dan 2 saat süren bir uçak yolculuğundan sonra Bari'ye iniyoruz. Ne güzel, uçak yolculuğu bile tam sevdiğim gibi kısa!. Pasaport memurlarının her İtalya'ya geldiğimizde hiç soru sormadan direkt giriş damgasını basmasına bayılıyorum!. Valizleri aldıktan sonra şehir merkezine gitmek için üç farklı alternatif var. 5 'ya 14 dakikada tren, yine 5 'ya 20dk. da Tempesta Shuttle ve 16 no. lu belediye otobüsü.. Biz gözümüze Shuttle otobüsü kestirmişken onu beklemek yerine hemen kalkan belediye otobüsü bulunca 1,5 harcayarak 45 dakika sonra merkez istasyon Bari Centrale'de oluyoruz. Aslında bu bölgeye yapılacak bir yaz ziyaretinde Bari'yi es geçip uçaktan iner inmez başka bir kasabaya ya da şehire de geçilebilirdi ama biz daha önce bu şehre gelmedik; burayı da görelim, kısaca tanışalım istedik.. Yol üzerindeki Tim'den İtalya'da hep kullandığım TIM kartı alıp iletişim sorununu da halleder halletmez sadece birkaç sokak ötedeki dairemize ulaşıyoruz. İnsan valizlerden kurtulmadan, rahatlayamıyor, nereye geldiğini tam olarak anlayamıyor bazen.. Hiç oyalanmadan ve sıcak dinlemeden atıyoruz kendimizi sokağa.. On adım sonra Bari'nin araç trafiğine kapalı alışveriş caddesi Via Sparano di Bari'deyiz. Ağaç gölgesi düşmüş sokakta hoş bir insan cıvıltısı, tatlı bir hareketlilik var. Bakınarak, anlamaya, fikir sahibi olamaya çalışarak yürüyoruz ama bir yandan da ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz. Bazı şehirler insanı alışverişe teşvik eder. Bari de öyle.. Bunun markalarla, lüksle falan da ilgisi yok ayrıca.. Sadece ruhu buna gayet elverişli.. Via Sparano ile Corso Cavour arasındaki kalan tüm sokaklar alışverişi işaret ediyor.. ancak biz daha yeni geldik, durun bakalım.. \"Eski Bari\"yi deli gibi merak ediyoruz, oraya gidelim! Bütün heybeti ile kiremit renkli opera binası Teatro Petruzelli'yi gördükten sonra kemerli kapılardan geçerek girdiğimiz Bari Citta Vecchia, şehrin modern kısmından ne kadar da farklı!.. Beyaz, labirent gibi sokaklar, küçük evler.. Asıl ilginç olan evlerdeki hayatlar. Neredeyse her ev normal ev değil dükkan gibi. Ne demek istiyorum? Direkt sokakla aynı seviyede eşiksiz kapılarla girilen bir, bilemedin iki odalı yerler.. Kapılarında perde, içeride bangırtısı duyulan televizyonlar var. Kapının önünde bir iki sandalye, evin sakinleri püfür püfür sokakta oturuyorlar!. İnsan meraklanıp tül aralığındam içlerini görmeye çalışıyor evlerin. Ortada bir masa, kenarda mutfak tezgahı ile daha çok sayfiye yerlerindeki apart pansiyonlar gibiler.. Hep mi öyle, bize mi denk geldi bilemiyorum sokaklar boyu küçük İtalyan bayrakları. Evlerin pek çiçeği süsü yok, bu bayraklar süslemiş sokakları.. Evlerin süsü yok ama samimiyeti var gerçekten.. Kimsecikleri rahatsız etmeden, yüzlerine kaçamak kaçamak bakarak, yürüyoruz rastgele; evlere, insanlara, buradaki hayata seyirci oluyoruz. Mimari üzerinde yoğunlaşan şaşkın gözlere alışkınlar ama yabancı turiste galiba çok fazla değil.. Bir kadın evinin önünde mısır unundan yapılma Sgogliozza kızartıyor. İşte ev burada olmuş tam dükkan:) Tatmıyoruz, sadece bakıyoruz.. Burası defterime not aldığım Maria'nın yeri mi acaba?.. Bari Katedrali San Sabino'yu, San Nicola Bazilikası'nı, Svevo Kalesi'ni, Piazza Mercantile'yi ve Piazza Ferrarese'yi de bu arada görmüş oluyoruz.. Planımız katedralin olduğu meydanda bir kahve molası vermekti ama kafamızdaki \"meydan\" ortamını bulamayınca biraz daha dolaşıp ansızın defterdeki notlardan bir başkasının kapısının önünde buluyoruz kendimizi: Panificio Fiore. Basit -hatta- oldukça salaş bu eski fırında şehrin en güzel \"focaccia\"sı yapılıyormuş.. Madem karşımıza çıktı bir dilim tadılacak!. Sonuç: elbette efsane. Bu adamların hamur üzerinde kurdukları egemenliğe hastayım.. Hep çok lezzet!. Eski merkezi akşam yemeğinde tekrar ziyaret etmek üzere geride bırakıp tekrar modern kısıma, Murat'a dönüyoruz. Şaşırmayın, mağazaların olduğu mahallenin adı resmen Murat!. Eh, tarihte Osmanlılar'ın buralarda bir hayli dolaştığı konusundan tam şu an bahsetmek lazım. Anlaşılan buralarda baya estirmişiz!.. Semtin havalısı Veronero'yu boş görünce en dolu yeri seçip gelip geçeni izleyelim diyerek Cafe Murad'ı seçiyoruz. Tam aperitivo saati.. Bu masalarda oturup aperitivo yapanların 500 metre ötedeki diğer mahallede yaşayanlardan ne kadar farklı olduğunu düşünerek Aperollerimizden birer fırt çekiyoruz.. İşin güzel yanı aperitivodan kalktıktan sonra bile sokakları hareketli, dükkanları açık bulmak. Siesta sağolsun; 8'e hatta 9'a kadar açıklar!.. Masamıza yaydığı kağıt, getirdiği yarım litre şarap, o yemek öncesi büfeden seçtiğimiz antipastiler, tipik Bari lezzetleri... herşeyi ile o kadar yerel ve keyifli ki.. iyi ki burayı seçtik, iyi ki!.. Gece böyle bitmiyor elbette. İstasyonun arka tarafında işaretlediğim barlara gitmeye halimiz yok ama Citta Vecchia'da bir tur daha atıp geceleri hareketli olduğu söylenen meydanları bir kez daha göreceğiz.. Eski şehrin içindeki Panificio Dirello'da kuyruk var; panzerotti bekliyor insanlar. Milano'dan tanıyıp sevdiğimiz içi dolgulu kızarmış hamur panzerotto'nun ana vatanı asıl buralar.. Keşke midemizde yer olsa da biz de şu kuyruğa girip denesek!.. Yok, bizde yer yok. Biraz sonra Piazza Mercantile 'ye gidip meşhur Martinucci'de nefis dondurmalara bakıp onlara bile yer bulamayacak, sadece bir fincan kahvesi ile yetineceğiz. Sonra Piazza Ferrarese'den geçip eve doğru yürürken içimizden \"güzel şehir\" diyeceğiz... Merak etmeyin, o dondurmayı affetmeyiz; yarın gece Polignano'dan dönüşte deneyeceğiz!. Birinci günü böyle geçen şehirde ertesi gün öğlene kadar biraz daha zamanımız var.. Erkenden Baccio di Latte'de nefis bir İtalyan kahvaltısı yapıyoruz. Cappuccino ve brioche ile.. Burası aynı Milano'daki Bianco Latte havasında; lezzet de çok iyi.. Lungo Mare'de yürüyüp balıkçıların arasında dolaştıktan sonra biraz alışveriş vakti. Birimiz tüm aradıklarını New Record adlı plak dükkanında buluyor. Ben ise her İtalya seyahatinde mutlaka uğranan Alcott ve Kiko'ya girip çıktıktan sonra bir konsept dükkanda Pumo Puglisese'nin oda kokuları ile tanışıyorum. Buradan itibaren Puglia boyunca hep göreceğim şans getiren \"Porta Fortuna\"ları da böylece keşfetmiş oluyorum.. Hem kokular hem de dekoratif obje olarak görüntüleri muhteşem!.. Bir diğer adres de eski şehrin içindeki seramik dükkanı. İçerde üzerinde horoz deseni olan klasik Puglia işi el yapımı seramikler var. Bütün tabaklara ve seramik karaflara bayılmamıza rağmen uzun seyhata boyunca taşımayı göze alabileceğimiz tek şey en klasik desenle boyanmış kocaman bir kayık tabak ama keşke bütün seramikleri kucaklayıp göürebilsem!.. Vakit hızlı ilerliyor; yeni açılan havalı kahve dükkanı D'Amoia'yı, İstasyon arkasında kalan meşhur Portoghese Pastanesi'ni ve bakkaldan bozma kahveci Torrefazione Caffe Oriental'i ziyaret etmeye vakit yok!. Daha doğrusu var ama o zaman Monopoli'ye gidemeyiz. Deniz mi?Kahve mi? Her ikisinin de başarmanın bir yolu olmalı. Var!. İki sokak ötedeki bir zamanların efsane pastanesi Stoppani var!. Şimdilerde iyice köhneleşmiş, gümüş servislerini, logolu tabaklarını satışa çıkarmış pastanenin bir köşesinde hala ayaküstü bir kahve içme şansı, zarif kağıt peçetesini not defterinin arasına sıkıştırma şansı var. Uğrayıp hemen birer kahveyi duvarlardaki harika eski fotoğraflara bakarak yuvarlayıp Monopoli trenine doğru istasyona koşuyoruz o halde!.. Öyle çok insandan duyduk ki oralara arabasız gidilmez, trenler doğru düzgün çalışmıyor, her yere gitmiyor, araba şart diye, işte bizde böyle şeyler ters tepiyor.. İyice araştırıp püf noktaları bulunca hayır efendim, elbette tren kullanıyoruz. Fiat 500'ler yollarda yakalayıp fotoğrafını çekmek içindir; asıl İtalya her şekilde trendir!.. Bölgede İtalya'nın resmi tren ağı Trenitalia diğer bölgelere göre daha kısıtlı bir hizmet sunuyor ama bölgenin kendi farklı demiryolu şirketleri var. Onlar da değişik şehirlere değişik rotalardan gidiyor. Mesela o yerel ağlar Pazarları çalışmıyor.. Bazı saatlerde tren değil, otobüs ile hizmet veriyor.. Bunları bilince bana göre hiç sorun yok. Tüm seyahati ufak tefek nazarlık kusurlar dışında gayet olaysız ve olabildiğince başarılı atlatıyoruz.. Bari'de kalsaydık plaj için en yakın alternatif olan Pane e Pomodoro'yu deneyecektik ama birkaç kare fotoğrafını gördüğüm Monopoli daha ağır bastı tabi.. Kitap dükkanlarında sırf Puglia plajlarını anlatan muhteşem kitaplar var. Daha doğrusu Puglia'nın muhteşem plajları var. Çoğu bakir, üzerinde tesis olmayan, doğa harikası yerler.. İnsan sırf bir yaz tatilini bunları tek tek gezmek üzerine bile planlayabilir ama bu öyle bir seyahat değil.. Yine de göreceklerimiz, yüzeceğimiz yerler bize yetecek.. Bari'den Trenitalia trenleri gün boyu gidiyor Monopoli'ye; yolculuk da 40 dakika kadar sürüyor.. İstasyondaki makinelerden 3.20 'ya birer bilet alıp ilk tren ile Monopoli'ye varıyoruz. İstasyondan merkeze giden otobüs var ama yokuş aşağı kaptırsak 15 dakika ya sürer, ya sürmez.. Sürmüyor da.. Telefonumdaki haritada işaretlediğim noktaları kontrol ederek limanın arkasından ara sokaklara dalıyorz. Karnımız çok aç, buraya gelir liman kasabasına yakışır bir balık keyfi yaparız diye Bari'de yemedik tabi.. O yüzden yemek hedefimize doğru uça uça gidiyoruz.. gideceğiz ama ben yolda öyle bir seramik atölyesine takılıyorum ki yola devam etmeme imkan yok!. Giu in Lab. İki sanatçının açtığı bu küçük atölyede öncelikle Ricotta peynirinin kalıbından ilham alınarak yapılmış fincanlara, kaselere takılıyoruz ama asıl balıkları görünce bayılıyoruz. Seramik hamurundan şekillenen renk renk balıklar o kadar güzel ki.. Ne yazık ki Puglia'da pek çok yerde olduğu gibi kredi kartı geçmediği için bütün rafları boşaltamıyorum ama mor bir balık bizimle eve kadar dönmeyi başarıyor.. Beyaz ağırlıklı Monopoli sokakları, Bari'nin aksine daha süslü, daha çiçekli.. Bu renkli fondan faydalanmak üsteyen bir düğün alayı ile karşılaşınca herşey daha da renkleniyor. Sokaklarda atlayıp, zıplayıp neşeli kareler çekiyorlar, ben de onları... Yemekten önce yol üzerinde çok fotografik eski liman Porto Vecchio'nun güzelliğini de görüp birkaç kare çektikten sonra artık gerçekten yemek zamanı. Adresimiz: 1910'da kurulan Osteria Perricci. Mavi beyaz masalı taş duvarlarındaki raflarda geleneksel Puglia seramiklerinin sıralandığı bu lokanta daha ilk anda burnumuza çarpan sarımsak ve taze deniz mahsulu kokusu ile bizi heyecenlandırıyor. İç salonda, İtalyanlar'ın bağıra çağıra neşeyle konuştukları kalabalık masanın heme yanında oturuyoruz. Devamını anlatmayayım işte, siz anlayın.. Şahane antipastiler, \"denizden o gün ne çıktıysa\" karışık kızartma, salata ve bira.. Doğru bir adreste olmak insanı nasıl da mutlu ediyor.. Çıkışta sokakları gezmek var ama bu sıcakta denize girmek daha iyi fikir değil mi? Denizin kenarında, sanki bir tepsinin içinde toplanmış gibi görünen şehin kıyısından yürüyerek, kayalıklarda güneşlenenleri, manzaraya karşı tek katlı evinin önünde içenleri seyrederek plaja varıyoruz. Burası şehrin içindeki en kolay ulaşılan plaj. Deniz çok güzel, rengi inanılmaz ama kıyı pek kalabalık. Bana artık birşey oldu; normal yerlerden, plajlardan girmek istemiyorum denize.. İlla ki bir vahşiliği olacak!.. Cala Porta Vecchia plajını geçip kayalıkların arasında tam aradığımız ortamı bulunca hoop suya!. Kalan vaktimizin son damlasına kadar sudan çıkmak yok. Sonrasında mayoyu kurutmaya zaman da.. O zaman elde ıslak mayoyu sallaya sallaya istasyona doğru ama bu kez hiç geçmediğimiz başka sokaklardan tadını çıkara çıkara yürüyoruz. Bazen böyle kısacık, tadı damağında kalan ziyaretler sanki daha bir güzel.. Araya Monopoli'yi katmasak Bari'den direkt trenle geçecektik Polignano'ya ama bir yer fazladan görmek istedik.. Bizi Monopoli'den 10 dakikada Polignano'ya götürecek trenin bileti 1.10; beklerken içtiğimiz granita ise 1,5 . Trene beş var.. tren zamanı.. treni beş geçiyor.. gelmiyor.. İtalya'da trenin rötarı meşhurdur; \"attenzione\" dedi mi kork, hemen arkasından \"ritardo\"lu bir cümle geliyordun kesin!.. Burada da geliyor.. 20dk. 30dk. 50dk.. o kadar uzun rötar yiyoruz ki sıcaktan değil, üzüntüden eriyorum. Orada tanışmak için şahane bir kasaba var, bekliyor, gidemiyorum. Güneş gidiyor, ben gidemiyorum. Nihayet gelen tren bizi ancak 6'ya az kala istasyona bırakıyor. Koşa zıplaya resmen akıyoruz sokaklardan kıyıya.. İlk hedef elbette güneş henüz batmadan Puglia'nın en meşhur plajı Spiaggia Lama Monachile'yi görebilmek. Çok zor olmuyor, yine telefon haritası desteği ile ulaşıyoruz. Önce tepeden bakış. Vaayy!. Buymuş demek! Hoşş!.. Haydi inelim!. Birkaç noktadan bu eşsiz koya inen yollar var, hemen ilk gördüğümüzden inip kıyıya varıyoruz. Artık güneşin batışa geçmesi ile yavaş yavaş boşalıyor plaj; birkaç inatçı su kuşu dışında herkes sudan çıkıyor, kimisi kıyıda oturuyor.. Birbirimize soruyoruz; Eee, girmeyecek miyiz? Olur mu öyle şey!. Buralara gelip bu suya girmeden dönülür mü? Hemen şipşak mayo giyme formülümüzü devreye sokup bu kez atlamadan, kıyıdan kıyıdan, ağır ağır giriyoruz. Suya giriş anından sonra herşey başka, herşey sihirli. Suyun içindeki bakış açınla hemen başının üzerinde yükselen şehire, etrafını saran kayalara, yavaştan pembeleşen ufka bakmak bir başka.. Çok inanılmaz şeyler yapınca biraz gözlerim sulanır; burada da o oluyor.. Puglia'dayım ben.. yıllarca hayalini kurduğum Puglia'da ve dün baktığım o kitaplardaki plajlardan en inanılmaz olanında!.. Bu an kesinlikle sihirli.. Sırtüstü dönüp kollarımı iki yana açıyorum... gökyüzüne ve tepemde yükselen şehre uzun uzun bakıyorum.. şanslıyım.. kabul ediyorum.. \"Terrazza Panoramica\" tabelası gördüğümüz aralıktan girip labirentimsi sokaklarda yürüyor, her köşeden çıkan manzaraya hayran olup bol bol fotoğraf çekiyoruz. Yol giderek süslü bir sokağa dönüşüyor.. Merdivenlerde çiçekler, süsler ve basamaklarda yazılar.. kapılarda yazılar.. Gelmeden önce şairler sokağndan bahseden bir şey okumuştum burası hakkında. İşte sanırım o sokak, bu sokak. Tüm kapılarda şiirler yazıyor. İtalyanca. Anlamıyorum ama tek tek kapılara bakıyorum, okuyorum. Bu yürüyüş sonunda bizi o müthiş manzaranın zirve noktasına ulaştırıyor. Balconata di Santo Stefano. Önümüzde uçsuz bucaksız derin mavi bir deniz, sağımızda şehir, suda tek başına bir kayık.. Sonsuz bu olmalı. Hemen köşede bu ortamı film setine çeviren fon müziğinin geldiği Lime diye bir yer var. Herkes kapısının önündeki masalarda oturmuş birşeyler içiyor. Niye ki? Hayır, bu manzara varken o masalarda oturmak niye?. Ben hemen içeri girip iki kadeh beyaz istiyorum; parasını hemen ödeyip kadehleri alıp çıkarken adam da bakıyor nereye diye.. Tam balkonun önüne gelip kadehleri korkuluklara koyup manzarayı tamamlıyorum. Bana mutluluğu tanımlayın.. aşkı tanımlayın.. kusursuzu tanımlayın.. İşte hepsi gün batarken tam bu noktada olmak.. Bari'ye giden son treni beklerken aklımı kurcalayan tek bir şey var: Anı biriktirilir mi, bırakılır mı? Biz buraya anılar bıraktık. Hikaye İÇİMDEKİ YOLCULUK: PUGLIA II'de devam ediyor.. Çok sevdiğim bir romanı okur gibi okudum. Çok beklenen ve istenen bir gezi olduğu o kadar belli ki. Okurken gerçekten yaşadım. sanki. Çok gezi yazısı okuyorum ama bu kadar keyif veren az gerçekten. Devamını merakla bekliyorum. Çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum :) sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/iki-kahve-lutfen.html\" ", "text": "... Siz de deneyin, hem keyif alacaksınız hem de siparişi alan kişiyi mutlu edeceksiniz, eminim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ileri-seviye-amsterdam.html\" ", "text": "Hayat gerçekten içten dilediğini veriyor demek ki.. Amsterdam ile gerçekten de çoook güneşli ve neşeli günlerde buluştuk yeniden!.. Hem de öyle böyle bir güneş değil!. İlk ziyaretimizin tüm dondurucu, karlı, buzlu, fırtınalı anılarını ısıtırcasına, aramızdaki hava durumu hesabını kapatırcasına, zaman zaman birazcık bayıltırcasına bir güneş!.. Şehri coşturan, mutluluk saçan, bu şehre karşı kalbimizi iyice ısıtan bir güneş.. Evet, gerçekten de bu şehirle aramız artık iyice ısındı; beni, \"Amsterdam mı? Seviyorum uleennnn!..\" kıvamına getirdi! Şimdi bu yazıda beni bu ruh haline getiren, şehirde sevdiğim, aklımda kalan, hiç unutmak istemediğim detayları, sevdiğim şeyleri toplamak istiyorum ama bir yandan da biraz endişeleniyorum. Ya bu yazı ilk kez gidecek olan birinin eline geçer de sırf bu yazıya dayanarak şehri gezerse diye.. Çünkü biz bu sefer baya baya unuttuk sadece 10 günlüğüne geldiğimizi, geri döneceğimizi.. Tasasız, telaşsız, şunu görelim, şunu yapalım diye bir an bile düşünmeden ne güzel takıldık.. Şöyle bir bakıyorum da zaten ilk ziyaretimde şehirle ilgili fasikül fasikül resmen ansiklopedi yayınlamışım.. Ne yapılır, ne yenir, ne alınır, bedava etkinlikler, ulaşım, görülecekler derken, ilk kez gidecek olanlar için ayrıntılı bir rehber var aslında. İsterim ki, ilk kez gidecek olanlar önce onları okusun; eğer çok isterse bu notlardan da eser miktarda faydalansın.. Çünkü şu yazmakta olduğum notlar daha çok bu kez sadece anın tadını çıkarmakla ilgilenen \"ileri seviye Amsterdam tutkunları\" için.. Bir şehir ile tekrar buluşma anı belki de biraz klasik olmalı. En iyi bildiğinden, en sevdiğinden, sana orada olduğunu en hızlı hissettirecek yerden başlamalısın. Biz öyle yaptık. Aklımıza gelen ortak adres; şehre ısınmak için kısayol tuşu: Hoppe. Hep kalabalık Spui meydanı, tramvay sesi, köşedeki dergici, biraevine dalıp aynı barmeni görmek, o Hoppe yazan bardaklar, bitterballen ve hesabı öderken duyulan ilk \"dank u wel\" nasıl da iyi geldi!. Hepsi en fazla yarım saatte oldu. Sonrasında yolu bilen ayaklarımız bizi kanallar arasındaki en keyifli sokaklara götürdü.. Sokaklar bildiğimiz, kanalllar bildiğimiz ama ortam hiç bilmediğimiz!.. Meğer hava böyle sıcak olunca bu şehrin içinde saklı neler ortaya çıkarmış.. Kanallar boyu kocaman tekneler, ince giyimli, mayolu insanlar, kovalarda şaraplar, köprülerin altından vızır vızır akıyorlar!.. Hava güzel olunca keyifli olacağını hissedersin ama böyle bir tabloyu asla kestiremezsin. Bu sıcak günlerin ne güzel çıkarıyorlar keyfini.. Tekne yoksa yine de sorun yok, bacaklar hemen sarkıveriyor kanala... bir şekilde keyifle takılıyor insanlar.. Böyle başlamak ne güzel oldu.. Sonraki her gün, her an yine çok keyifliydi.. 9 Straatjes /Burada her sokak, her dükkan güzel; ayaklarım defalarca farketmeksizin yeniden, yeniden sürükledi bu sokaklara beni.. Jordaan'ın bütün sokakları / özellikle Brouwersgracht yakınları.. Sakin, kapı önü banklı evler ve sakinleri, seviyorum hepinizi!. Hele güzel havada masayı sokağa çıkarıp mumları yakıyor, şarapları açıyorsunuz ya, işte orada bitirdiniz beni!.. De Pijp akşamları / Yeni bir huy edindik; geceleri yemek üstüne yapılan yürüyüşler hep De Pijp'te.. Perdeleri açık evlerden ev beğenmek için!. Ah, Frans Halsstraat'taki o dükkan ev.. Hani yatak odası ile salonu ayıran üç dört basamağın yarattığı çıkıntıya çalışma masası kondurulan.. Sonra istikamet minik meydan Gerard Douplein.. Kimi akşam meydan sakin, kimi akşam mekanlardan sokağa dökülen kalabalıklar.. Haarlemmerstraat / Merkeze kadar uzanan bu dar cadde küçük dükkanları, yeme içme mekanları, renkli kalabalığı ile sık sık yolumuzu düşürdüklerimizden.. Bir akşam bir kadeh şaraba Stuyvesant'a, gündüz Store without a Home'dan bir obje kapmaya.. Kanallardan uzaklaştıkça. şehrin havası değişiyor.. Daha lokal, daha sürprizli, keyifli oluyor.. ara ara Berlin'i, anımsatıyor.. Bazen tekrar bir kanala çıkana dek Amsterdam'da olduğumu bile unutturuyor.. Hele bizim uzak mahallemiz Hoofddorpplein. Bir kitapçıda elime geçen \"Amsterdam'da turistlerden uzak nasıl takılırsınız\" kitabında bile bizim semt var; bir kaç yıla epey meşhur olur.. Willemsparkweg / Kaç kişinin yolu düşer geçer bilmem.. ama bizi merkeze bağlayan 2 no. lu tramvay uzun uzun bu caddeden geçiyor; ben bu yol boyu tuğla binalara hayran, semt kafelerine meraklı, bakıp bakıp duruyorum.. Yetmiyor, tramvaydan inip önü bisikletli, ikiz kapılı bu şık evler arasında yürüyüp aralara dalıyorum, Simon Meyssen fırınının vitrinine yapışıyorum, turistten arınmış normal bir semtte olmanın keyfini doya doya çıkarıyorum.. Monks Coffee Roasters / şehrin en yenilerinden. Hem demleme kahveler hem de espresso bazlı kahveleri hazırlıyorlar. Dekorasyonundan, servis ve sunuma, içtiğim kahveye kadar herşeyi sevdim.. Üstelik sahibi de çok ilgili.. Lot Sixty One / benim şehirde en sevdiğim dükkan. Yine ister espresso bazlı ister demleme kahvenizi birkaç basamak aşağıdaki kocaman kavurma makinesinden gelen çekirdek şıkırtısı ve mis kokular eşiliğinde yudumluyorsunuz. O yüzden buranın havasına da kahvesine de bayıldım ve yolumu da sık sık buralara düşürdüm.. CT Coffee and Coconuts / De Pijp semtinin en en büyük ve en keyifli mola adreslerinden. Adından da anlaşılacağı gibi menüsünde hem kahve hem de taze kesilip servis edilen hindistancevizi suyu var. :) White Label'ın kahvesini kullanıyorlar. Bir daha gidersem sadece kahve ya da farklı bir meyve suyu içerim ama; hindistan cevizini kesip içmek bana göre değilmiş!. Toki / Jordaan semtinin en güzel kahve dükkanı. Berlin'deki Bonanza Coffee Heroes'un çekirdekieri ile espresso bazlı kahveler yapıyorlar. Kahvenizi yudumlarken dışarıya bakıp Jordaan'ın renkli insanlarını gözlemliyor ya da kahve ile ilgili gözde dergileri karıştırabiliyorsunuz.. Buranın da çok konuşkan ve iyi bir baristası var. Bu dükkanda vakit geçirmek gerçekten keyifli. Koko / Red Light bölgesine yakın olan bu dükkan ise hem bir kahveci, hem de tasarım ürunler satan bir dükkan. Kahvelerinde Antwerp'li Caffenation çekirdekleri kullanıyorlar. Ortak masasında bilgisayarını açıp tıkır tıkır çalışanlar arasında ya da kapıya yakın, tabure üstü, kanal manzaralı bir mola verilebilir. Gece halinden resmen nefret ettiğim bu bölgede gündüz yapılacak bir fotoğraf gezintisi için gayet iyi bir mola seçeneği. Screaming Beans / 9 Sokaklar'daki (9 Straatjes) alışverişe küçük bir cappuccino molası için bir klasik. En son hava soğukken bu dükkana girmiş ve pencere önünde sokağı izleyerek içmiştim kahvemi.. Bu dükkandan bir şekilde çok keyif alıyorum.. Stooker / burası biraz daha özel bir dükkan. Normalde sadece kavurmayı burada yapıyorlar ama yalnızca Cumartesi günleri meraklıları ile kahve üzerine biraz sohbet ve tadım için öğlenden itibaren birkaç saatliğine açıyorlar. ben de tam kapanırken yetişip sohbet ve tadımı kaçırsam da çekirdek almayı başardım. Sonrasında da bu kadar yol gelmişken keyiften Oostpark'ta biraz çimlere yayıldım.. IJ Hallen / Amsterdam Centraal tren istasyonun arka çıkışındaki feribot iskelelerinden 906 no. lu NDSM werf feribotuna biniyorsun; az sonra girişine 5 ödeyerek gireceğin Avrupa'nın en büyük bit pazarlarından birindesin. Onlar en büyük olduğunu iddia ediyor ama bana öyle gelmiyor. Fakat çok tezgah var ve oldukça renkli, eğlenceli. Birkaç plak aldık, ahşap kutusuyla beraber 6 tane Fransız Gien tabağı da 6 'ya kaptık.. Molayı Pllek'te verip finali Noorderlicht'te yaptık.. Şahane bir gündü. Tek sorun, ayda sadece tek bir haftasonunda yapılıyor; denk gelirsen ne ala!. Noordermarkt / Bu pazara bayılıyorum. Jordaan'da sadece Cumartesi ve Pazartesileri.. Organik gıda, pazar kahvecisi, biraz eski eşya -ki bu kez çok azdı- fırın tezgahları, ekmekler, sandviçler, rengarenk çok güzel bir kalabalık.. Yine bir Cumartesi gününde buraya uğramak çok iyi geldi. Bir de pazar hariç hergün kurulan yerel pazar Dappermarkt'a uğrayacaktım ama yolum düşmedi; ben de hiç zorlamadım.. Things I Love Things I Like / Birkaç şubesi içinden Dokuz Sokaklar'daki pop up olanına denk geldim ilk olarak.. Giysileri pek tutmadım ama tabak çanak aklımı aldı. Tam almadan çıkıyordum duvarındaki \"Buy it or cry later\" yazısını görünce sonra pişman olmamak için geri dönüp peketlettim birkaç tabağı.. Tally Ho / En sevdiğim dükkanlardan biri. İçinde sevdiğimiz markaların giysileri ile yerel markaların ürünleri ve kendi ürünleri harmanlanmış iç açan bir mağaza.. Çok sevdiğim POM Amsterdam boyun aksesuarımı bu mağazada buldum.. Hutspot / En popüler, son dönemin en çok konuşulan konsept dükkanı herhalde burası. Günümüzün popüler minimal markaları, ev aksesuarları, kırtasiyeden bitkiye bir sürü enteresan şey, bir berber dükkanı, tüm gün yayılıp çalışılabilecek bir \"coffice\" ve yan tarafta da bir barı var. Tüm bunların arasında asıl aklımda kalan, buradan aldığımız keçe bardak altlıkları ile fotoğraf kulübesinde çektirdiğimiz komik ve saçma fotoğraf!.. Cotton Cake / De Pijp'nin barlarla dolu hareketli sokaklarından birindeki bu dükkan da kafe / giysi ikilisi içeren küçük konsept dükkanlardan.. Wildernis / Son günlerde Amsterdamlı instagrammer/bloggerların içinden çıkmak istemediği bu dükkanın alamet-i\"harikası\", yeşillikler arasındaki kafesi. Aslına bakarsanız bizim bitki kahve dükkanı Müz'ün Amsterdam şubesi gibi kendisi.. Droog Amsterdam / En eski ve en iyilerden Droog hala ürün seçkisi ile ilgiyi üzerinde tutmayı başaranlardan.. Sadece bakarım diye girip enfes bir yaka iğnesi, bir askı alıp bolca da ilham dolarak zor çıktım yine içeriden.. Store Without a Home / Bu sefer sıklıkla yolumuzu düşürdüğümüz Haarlemmerstraat'ın keyifli dükkanlarından biri olan bu harika adreste şu günlerde bana sıkça sorulan \"o duvardaki tilkiyi nereden aldınız acaba?\" sorusunun cevabı var. Assembli'nin yarattığı karton heykel serisini tüm çeşit ve renkleri ile komple bu dükkanda bulabilmek mümkün.. Bunlardan başka; Gather Shop Moxhi çantaları, Archive Store o müthiş keçe filamingolar ve Restored da Origami marka kayık yaka iğnesi, Maison NL de diğerlerinden ayrışan farklı dekoratif obje seçimleri ile akılda kalan diğer konsept dükkanlar.. Her seyahatte yaptığımız gibi biraz mesleki alışkanlıklar nedeniyle, biraz ilham için P. C. Hoofstraat ve çevre sokaklardaki lüks butikler arasında da \"window shopping\" için dolanıyoruz elbette.. Son olarak çiçek sulamak için aşırı tatlı bir plastik çaydanlık aldığım NooooSugar'ı da anmadan edemem!.. Westerstraat'ta köşedeki oyuncakçı / Hemen hemen 1 saatimizi çalan bu oyuncakçıdan minik minik bir sürü obje, koleksiyonluk teneke oyuncaklar ve 3 güzel robot kapattık. İnsan burada yarım gün geçirse ıvır zıvır arasında bir servet harcar!. Marie Stella Maris / Uzun zamandır radarımda olan çok özel bir marka. Sadece su ve ev -vücut kozmetiği üretiyorlar. Şu ara Amsterdam'da tüm havalı mekanlarda onların ikonik şişeli suyu servis ediliyor. Gelirlerinin bir kısmını Hindistan'da, Afrika'da temiz su kaynağı projeleri için harcıyorlar. Alt katta şahane bir bodrum kafeleri var. Ve mis kokan çok ferah bir dükkanları var. Ve ve ve el kremleri acayip güzel!. Tüm bunlar birleşince Dokuz Sokaklar'daki harika mağazaları ilk ziyaret edilecekler arasına kendiliğinden giriyor. Amator / Aslen bir Amsterdam markası olsa da Kopenhag'a öykünen markanın logosu bile takipçisi olmak için yeterli. Şu ara bir Hollanda ünlüsü, bir paparazziye falan yakalanacaksa üzerinde Amator yazılı sweatshirt olması şart!. Director yazanı da ayrıca seviyoruz tabi.. Buradan aldığım VINO yazan şarap şişesi pin şu günlerde hep ceketimin yakasında.. Tony's Çikolata / İşte Amsterdam'ın en ikonik alışveriş kalemlerinden biri daha; Tony's Chocolonely!. Havalı süpermarket Marqt'a rastlayınca hemen içeri girip birkaç paket atmalı çantaya.. Paketi ayrı, içi ayrı fotoğraflık; tadı da fena güzel.. Concerto / Şehirde daime en sevdiğimiz plak dükkanı. Plaksever bir insanın içinde tüm bir günü geçirmesi hem çok normal hem de çok zevkli.. Kafesi, tuvaleti, wiFi'si, binlerce plağı ve Cuma-Cumartesi konserleri olan Koncerto'yu ailecek seviyoruz. Rush Hour / Yeni hali pek havalı olmuş. Özellikle akşamüstü saatlerinde uğramak çok keyifli. Bence burası şehrin ikinci en güzel plakçısı. Distortion / Tam bir plak çöplüğü!.. Girişi bile kapatacak kadar çok koli içinde karma karışık binlerce plak.. Eski plaklar arasında eşelenmeyi seven bir plaksever değerini ve keyfini çok iyi anlar.. Flesch Records / Hem plakçı hem de manav!. Hayatımda gördüğüm en ilginç ikili. Kapının önünde poşetler içinde epey organik görünümlü armutlar elmalar yanıltmasın; içeride baya sağlam bir caz ve klasik müzik arşivi var. Son derece sıcak ve keyifli bir dükkan.. Recordmania / De Pijp semtinin en güzel dükkanlarından.. Yerler, tezgah plaklar ile kaptı. Çok geniş bir ikinci el arşivi var. Sadece görmek için bile bu dükkana gelinir.. Haircuts & Records / İşte şehirdeki konsept dükkan çeşitliliğine bir örnek daha.. Bir katta saç traşı olup diğer katta plak karıştırmak baya havalı bir durum.. WaxWell Records / Dokuz sokakların güzel cepheli plakçısı Wax Well de rastgele reyonları karıştırıp eşelenmek, sürpriz plaklar yakalamak için iyi adreslerden biri.. Plak Fuarı / Her yıl Eylül ayında RAI Amsterdam'da düzenleniyor. Daha önce gittiğimiz Utrecht Plak Fuarı ile aynı organizasyon ama galiba birazcık daha küçüğü.. Plağa gerçekten ilgi duyan ve böyle bir deneyim yaşamak isteyenlerin aklında olmalı; belki tarihler tutar.. Bu seyahatin bizi yormama sebeplerinden biri de bu yeme içme meselesini akışına bırakmak oldu sanırım. Kafayı bir adrese takmadan, illa ki gideceğim, deneyeceğim demeden, acıktığımızda yakın çevremizdeki alternatifleri değerlendirerek; bir gün önünden geçerken çekici bulup \"yarın deneyelim mi?\" diyerek iyi çözdük bu işi. Çok da iyi ettik.. Genel olarak baya mutluyuz. Aşağıdakiler de bu çabasız mutluluğun adresleri. Latei / Yalnız takıldığım günlerden birinde Niewmarkt yakınlarında uğradığım bu küçük kafede mini bir öğle arası verdim. Açık sandviçlerden birini yerken mekandaki objeleri incelemekle meşguldum. Çünkü içerideki tüm dekor aynı zamanda satılık.. Klaver4 / Hep söylüyorum. Amsterdam'da öğle aralarını çok seviyorum diye.. Yoğun bir çorba ya da açık sandviç ile geçiştiriliyor öğlenler.. ama genelde hep çok lezzetli ve hafif.. Concerto'nun karşısındaki Klaver4 sevdiğimiz adreslerden.. Yine bir öğle arasında açık sandviçleri bizi mutlu etmeye yetiyor.. Bagels and Beans / Kahve ve bagel tarzı sandviçler sunan bu yaygın ve bilindik zincirin iki şubesi bu seyahatte sabahları joker olarak epey iş görüyor. Kaizersgracht köşesindeki kanal manzaralı şubede minik bir kahvaltı için \"good morning\"; bizim mahalledeki sabahları caz çalan şubede de \"lazy breakfast\" favorilerim oluyor. Van t'Spit / Önünden geçerken radarımıza takılıp ortamını beğendiğimiz bu tavuk zinciri akşam için sevdiğimiz adreslerden biri artık. İçeride ateşte piliç çevirmeler, dışarıda paylaşımlık masalar, emaye tabaklar, mısır, coleslaw salata ve piliç. Mmmm!.. Pazzi / İşte bizi mutlu eden bir başka zincir. İtalyan Pazzi. Odun fırını, İtalyan pizza ustaları, sudan şaraba herşeyin İtalyan olduğu detaylar ve menüyü uzatırken \"prego\" diyen işletmeci bizi cezbetse de asıl sevme denediniz elbette iyi pizza.. Kevin Bacon Bar / Uzun zamandır radarımda olan Hotel not Hotel adlı uçuk kaçık konaklama alternatifinin barı Kevin Bacon özellikle yolumuzu düşürdüğümüz sayılı adreslerden. Dışarıdaki masalarında oturmuş koktelylerimizi ve Thai atıştırma tabağımızı beklerken verdiği hissiyet kesinlikle Berlin'deymiş gibi.. Kokteyller ise gayet özenli. Foodhallen / Amsterdam'daki tüm sokak lezzetlerini kapalı bir alanda toplayan, ortası bar, pazar yeri havasındaki Foodhallen özellikle akşamüstü çok keyifli. İki kez uğradık, birinde günlerden Cuma'ydı ve Dj de vardı.. Orta bardan lokal bir artisan bira kapıp kenardan ufak ufak abartmadan seçmeli çeşitleri.. Ama mutlaka bir \"Temaki\" yemeli.. The Butcher / Şehirdeki burger restoranları arasında şu aralar en popüler olan zincir Butchers. Birçok noktada gördük ama sanırım ortam olarak en iyileri De Pijp'deki şube ve Foodhallen'daki.. Biz Foodhallen'ı denedik; burger gayet iyi idi.. Breakfast Club / Yine birkaç şubesi olan bu kahvaltı zincirini belki gideriz diye not almış olsam da kahvaltıya kısmet olmadı ama öğle yemeği niyetine iddialı tabaklarından birini denedik. Ekmek üstü bonfile üstü yumurta. Şu an yazarken gözlerimden kalpler çıkıyor!. Geç kalkanlar, akşamdan kalmalar ve gün boyu kahvaltı sevdalıları için iyi adres. NJoy / Son derece turistik bulduğum Leidseplein yakınında bar kokteyl bar denedik bu kez. İsim de semt de kötü bence ama içtiğimiz şampanyalı kokteyl ve mekan ilginç bir şekilde güzeldi. Öylesine girip menun ayrılmak güzel şey.. Butcher's Tears'ın kısıtlı servis saatlerine uyamadık; Vesper Bar'a gittik ama bomboştu; Hiding in Plain Sight'a iki akşam gitmeye yeltendik ama yürümesi zor geldi; Huxton Amsterdam'ın Lotti'si için de galiba fazla istekli değildik.. Dedim ya bu seyahat zoraki ziyeretlerden uzak, kafamıza göreydi.. Onlar yerine adına bile bakmadan rastgele mola verdiğimiz köşebaşı barları, kanal üzerindeki köprüye atılan masalarda içilen biralar ve güneşi batırmalar, bir kutu çilek alıp kanal kıyısında oturup yemeler zaten yeterince tatlıydı.. Pllek / Merkez istasyonun arkasından NDSM werf feribotuna atlayıp karşı kıyıya varıyorsunuz. Bahçede uzun tahta masalar, minderli yayılma platformu, şezlonglar, içeride ayrı bir salon.. Kahvaltıya da gidilir, akşamüstü canlı müzik başladığında günü batırmaya da. Brouwerij t'IJ / Şehrin içindeki gerçek bir yeldeğirmeninin altındaki bu bira fabrikasında akşamüstü büyük kalabalıklar toplanıyor. Masalarda çeşit çeşit biranın eşlikçisi yerfıstığı, peynir, ve haşlanmış yumurta! Roest / Burası da bambaşka bir alan.. Sokak sanatları, clubbing, yemek, biraz da plaj.. Biz insanların mayoları ile takılabildikleri sezonun son günlerini yakalamış olsak da kapalı alanı da soğuk havalarda keyifli olacaktır. Süper ince pizzası ve dip soslu enginarından şu an olsa da yesek! Hannekes Boom / Merkez istasyonun yanından kısa bir yürüyüşle ulaşılan, Nemo müzesinin tam karşısına gelen Hannekes Boom'dan Amsterdam'a karşıdan bakmak çok keyifli. Bahçedeki masalarda takılmak güzel ama kışın içerideki o kocaman sobanın kenarında oturmak nasıl olur, merak ediyorum.. Melkweg / Şehrin önemli sahnelerinden biri olan Melkweg'in her katında ayrı bir etkinlik var. Bu kez denk getirdiğimiz Dave Harrington Group konserine sevinirken bir hafta farkla kaçırdığımız Plaid konseri için üzülmeden edemedik.. Edam / Merkez tren istasyonunun üstündeki otobüs durağından 14/15 no. lu perondan kalkan otobüsler ile kolayca ulaşılıyor. Bir günde birkaç köy gezmek için günlük 10 'luk biletten alıp Edam'a direkt giden 314'e atladık. Yeşil çayırlar ve inekler arasından kısa bir yolculuk ile vardığımz Edam bisküvi gibi evleri, harika doğası, ördekleri, peynir dükkanları ve peynir pazarı ile sakin ve sevimli bir cennet köşesi. Volendam / Edam'dan bu kez aynı bilet ile 316 no. lu otobüse atlayıp kısa sürede Volendam'a vardık. En turistik, en fotografik kasabalardan biri. Üçgen çatılı renkli evleri, kıyı boyu lokantaları, marinası ile sevimli bir kıyı kasabası Volendam. Bu kadar renkli olunca her tur grubunun da rotasında oluyor elbette. O yüzden en çok lokanta ve turistik eşya dükkanı alternatifi de burada.. Kıyı boyu yürüyüp evlerin güzelliğine hayret etmek, denize karşı yeme içme molası vermek lazım. Biz rastgele beğendiğimiz lokantada oturup Fish&Chips yedik.. Marken / Volendam'da yeterince tur attoığımıza emin olduktan sonra bu kez o biletleri saklayıp Marken'e geçen tekneler için 7.5 'luk biletlerden alıyoruz. Tekne çabucak Marken'e varıyor. Marken mi? İnsanın varlığına inanamayacağı kadar masalsı bir adacık. Kıyıda hafiften müzeye çevrilmiş tipik Marken evleri var; bunlardan birinin içini gezmek iyi fikir olabilir. Yatak odası olarak kullanılan bölmeler ve şipşirin mutfak bana çok ilginç geldi.. Sonrasında enine boyuna Marken sokaklarını arşınlayıp tüm evlere hayran olmak, koyunları sevmek, ha bir de tahta ayakkabı atölyesini gezmek lazım.. İnsan tatlılığa da bir süre sonra doyuyor.. Buradan adayı Amsterdama bağlayan uzun ince yol üzerinden yine o sabah aldığımız limitsiz otobüs biletini kullanarak 315 no. lu otobüs ile Amsterdam'a dönüyoruz. Dileyen tekneyi hiç karıştırmayıp farklı bir rotadan sadece bu bilet ile de gezebilir, hatta biraz hırs yaparsa 3'ten fazla kasabayı bile bir güne sıkıştırabilir.. Zaanse Schans / Bir başka günün turistik aktivitesi yeldeğirmenleri ile ünlü Zaanse Schans. Buraya da yine Amterdam merkez istasyondan kalkan 391 no. lu otobüs ile gelinebiliyor. Ama biz biraz rotayı değiştirdik. Zaandam aktarmalı minik bir tren yolculuğu ile gelip kasabanın içinde değil, köprünün karşı tarafında indik. Sabah erkendi. Karşı kıyıda tam köprünün ayağında bulduğumuz pastanede neredeyse Boşnak Böreği tadında enfes ıspanaklı böreker hüplettik; kahvelerimizi elimize aldık; köprüden yeldeğirmenlerinin sıra sıra görmenin heyecanı ile bir çırpıda geçtik. Bence soğuk bir havada gidenler bu macerayı bir yana bırakıp 391 no. lu otobüsü seçse daha doğru olur; buralar fena rüzgarlı gibi!.. Peki burada ne yapmalı? Elbette başrolde değirmenler.. İçten ya da dıştan hepsini görmeli, baharat değirmenindeki dükkandan hardal almalı, peynir dükkanına uğramalı, sıcak kakao içmeli, belki bisiklet kiralayıp çevreyi gezmeli.. Ama eğer hava güzelse kesinlikle çimlere yayılıp ayakkabıları çıkarmalı ve yeldeğirmenlerini uzaktan seyre dalmalı.. Burası resmen bir masal dünyası.. Zaandam / Yeldeğirmenlerine doyunca 392 no. lu otobüse tek yön bilet alıp Zaandam'a geçtik biz. Çünkü Zaandam'da yapacak iki şey var. Birincisi Inn Hotels Zaandam'ın ilginç mimarisini görmek diğeri de Primark mağazasını ziyaret etmek!. Hani şu 1-2 'ya birşeyler bulabildiğin, insanların koca koca poşetlerle çıktığı yer.. Önce Zaandam Dam meydanında Manzo's da birşeyler atıştırıp minik ve sevimli şehir merkezini gezdik. Oteli gördük, Primak'a uğradık ve tekrar trene atlayıp 10 dakika'da Amsterdam'a döndük.. Zaandam kısmı çok keyfi ama saydığım diğer sevimli kasabalar öyle sevimli ve ulaşımı kolay ki, seyahat rotasına eklenmemeleri hata olurmuş.. Çok keyifliydi.. Herkes bu kasabaları bir kez mutlaka görmeli.. Amsterdam ile bir randevunun daha böylece bitti. Herşey öyle güzeldi ki.. Telaşsız, çabasız, rahat, sanki bu şehirde yaşıyoruz, herşeyi 10 güne sığdırmak zorunda değiliz gibi takılmak bize çok iyi geldi. Dinlendik, sıfırlandık, rahatladık.. Yine de bu kadar çok şey yapmamıza rağmen son zamanların en dinlendirici seyahati idi.. Demek ruhu dinlenince iyi oluyor insan.. Bunda bu tasasız tavrımızın yanısıra konaklama için seçtiğimiz bölge ve otelin de etkisi olabilir biraz.. Merkezin tramvay ile yarım saat kadar dışındaki West Side Inn Hotel başlangıçta sadece o dönem için bulabildiğimiz en uygun fiyatlı yer olduğu için tercih edilmiş olsa da daha ilk gün odadan çıkıp Westlandgracht kanalı kıyısından yürüyerek durağa giderken tam bize uygun bir şans olduğunu kanıtladı. Bölge ilk kez gidecek birine uygun değil ama bize gerçekten çok uygundu.. Her sabah 2 no. lıu tramvayın geçtiği durağa kadar yürürken o kanal boyunun huzuru, renkler, etrafta özgürce uçuşan yeşil papağanları bana burayı evim gibi hissettirdi. Eminim ki birkaç yıla kalmaz Amsterdam yine planlarımızda olacak.. O zamana kadar şehir, gidecek olan diğer müdavimlerine emanet!. Bu seyahatinin fotoğraflarını geçen yıl instagram'da gördüğümde \"yeniden, bu defa yaz olsun, Amsterdam benim olsun\" diyerek likeladım. Almanya için kış başında yaptığım schengen vizesi başvurusu uzun dönem çıkınca bu yaza Amsterdam biletlerini kaptım. Amsterdam benim için tek kelimeyle \"mutluluk\" demek; çünkü bisiklet tepesinde geçirdiğim her saniye bana çarpı 100, 500. öyle mutlu oluyorum ki orda ama hep kışa, sonbahara soğuğa denk geldi önceki ziyaretlerim. Hissediyorum bu sefer çok başka olacak. Belki yüzerim de, mayoyu bavula atmak da fayda var. Her ne kadar kendini Karaköy'de yüzüme karşı inkar etmiş olsan da :) :) :) seni seviyorum. Harika bir seyahat olsun o zaman, şimdiye kadarkilerin en güzeli olsun.. Amsterdam sıcak havalarda şahane bir şehirmiş; ben de ancak bu sefer farkedebildim :) Darısı başına!.. (Ve evet, mayo kesinlikle alınsın!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ilham-veren-platoon.html\" ", "text": "Sevdiğin bir şehir elbette sadece sokaklardan ibaret değil.. Onu sana daha da sevdiren; kendini o şehrin yerlisi hissettiren, ortamında bulunmaktan hoşlandığın bir sürü de mekan var. Mesela Platoon Kunstahalle. Burası çok amaçlı bir performans alanı. Gün içinde açık alanında yayılabilir, uzun süre takılabilirsin. Müziğin iyi, internetin çok hızlı. Arka bahçesinde canlı sokak sanatları etkinliğine denk gelebilir, haftasonu bir gurme etkinlik olan Bite Club'a katılabilir, bir akşam elektornik müzik partisinde dans edebilirsin. Hatta bir gece yarısı burada kurulan bit pazarından alışveriş yapabilirsin.. Ya da iç salonda cam önünde kendi şahsi alanını oluşturup uzun saatler burada çalışabilirsin. Toplu dünya kupası izleme seansları, DIY festivali, hola hop festivali!.. Yaratıcı, sanatsal ve eğlenceli.. bu alanda hepsine yer var.. Platoon Kunsthalle sanatın her alanından yaratıcı insanlar ve yenilik avcıları için ilham vermeye ve yeni üretimleri desteklemeye devam ediyor. Berlin'de bulunduğun sürede tıpkı benim yaptığım gibi farklı zamanlarda ara ara uğrayıp bu sıradışı mekanın farklı yüzlerinin tadını çıkarmanı çok isterim.. Onun için seyahate çıkmadan Kunsthalle'ün internet sitesinden programlarını incelemeyi ihmal etme.. Ha, bir de kahve molası vermek istersen eğer, hemen yandaki The Barn'a git.. Buradaki şubesi harika.. Kahveden sonra istikamet yine Platoon tabi.. Berlin'de sevdiklerim serisi devam edecek.. Şimdi fotoğraflar.. Bite Club: Her Cumartesi 14:00 22:00 arası arka bahçede.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ilkler-ile-dolu-bir-hafta-sonu-satranc-finalleri-ve-kutahya.html\" ", "text": "Bir kere kocaman bir spor salonunu dolduran yüzlerce satranççıyı hiç bir arada görmemiştim!. Sahanın tamamı masalar ve satranç tahtaları ile doluydu.. Her yaş kategorisine ayrılmış bölümlerde sporcular karşılıklı oturdular.. Önce kalabalık ve gürültü, ardından son müsabaka başlayınca sessizlik.. O andan itibaren herkes sadece rakibine ve önündeki taşlara konsantre olup kazanmaya odaklanarak saatler süren birincilik mücadelesine başlıyor.. İnanılmaz bir görüntü!.. Turnuvaya her coğrafi bölge ve şehirden okulların öğrencilerinin katıldığını söylemiştim.. Özellikle Ankara, İstanbul, Adana, İzmir gibi büyükşehirlerden gelenlere şaşırmıyorsunuz ama daha sürpriz yerlerden -mesela Şırnak'tan- gelen öğrenciler olması şahane değil mi? Öğretmenleri ile gelmişler; ne güzel de temsil ettiler şehirlerini, okullarını.. Bütün öğrencilerin gözlerinden enerji, zeka fışkırıyor.. Satranç öyle kolay bir spor değil.. Bu zeki çocuklarla selamlaştım, gülümsedim ama benden akıllı çıkarlar diye fazla uzun konuşmadım!.. Tüm dünyaları satranç olmuş.. Müsabaka aralarında da analiz odasında çalışmaya devam ediyorlar.. Ve hatta şehir turu yaparken rastladığım kadarıyla seyyar ekipmanlarını yanlarında taşıyıp kafelerde bile satranç oynamaya devam ediyorlar. Aileleri ile gelen birkaç sporcuya bu şekilde şehir içinde rastladık.. Final için yarışıtıkları sırada hepsini toplu halde izlerken şöyle düşündüm; Bence Okul Sporları Satranç Türkiye Birinciliği çok güzel düşünülmüş bir proje.. Yurdun pek çok ayrı yerinden gelen öğrencilerin satranç ekseninde buluşup kaynaşması; etkinliğin her yıl başka yerlerde yapılarak onlara farklı şehirlerimizi, kültür ve tarihimizi tanımak için ortam sağlıyor olması; henüz kendi şehri dışına hiç çıkmamış öğrencilere ufuk açması çok güzel.. Zihinsel gelişime önemli katkı sağlayan ve eğitsel bir spor dalı olan satrancın başta öğrenciler olmak üzere toplumda sevilip yaygınlaşmasını sağlayan bu organizasyonu oluşturanlara, bunu bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında ele alıp destekleyen ana sponsor İş Bankası'na yürekten tebrikler ve teşekkürler.. Gezimizin satranç finalleri ile ilgili bölümünü en renkli anları elbette ödül töreni idi.. Aylar süren mücadeleler sonucu nihayet başarısını kanıtlayıp kupayı alan öğrencilerin mutluluğunu görmek şahaneydi!. Satrançtaki bu başarılarını hayat boyu sürdürmeleri dileği ile.. Şehir turuna Cumhuriyet Caddesi ile Atatürk Bulvarı arasındaki ana meydandan başlayın.. - Büyük Vazo ve Tarihi Büyük Saat'i fotoğrafladıktan sonra Sevgi Yolu olarak bilinen Cumhuriyet Caddesi'nden Ulu Cami'ye kadar yürüyün.. - Şehirde pek çok küçük müze var; Kütahya Arkeoloji Müzesi ve Kütahya Çini Müzesi'nin mutlaka ziyaret edin.. (Her iki müzeye de giriş ücreti 5 TL. Müzekart ya da İş Bankası'nın Müzekart yerine geçen kredi kartını okutarak ücretsiz olarak gezebilirsiniz.) - Germiyan Sokağı'na giderek sokakta restore edilen tarihi konakları gezin; tarihi sokağın güzel bir fotoğrafını çekin.. Aynı sokakta bulunan Kent Tarihi Müzesi (giriş ücreti 1 TL.) işe Sıtkı Olçar ve Mehmet Gürsoy Çini atölye/dükkanlarını gezin.. - Vaktiniz yeter ise 45 km. uzaklıktaki Çavdarhisar'da bulunan ve dünyanın ilk borsasının kurulduğu Aizanoi Antik kentini gezin. - Cimcik, Tirit, Sıkıcık Çorbası, Tosunum, Dolamber Böreği, Göveç gibi Kütahya lezzetleri ile tanışın.. Haşhaşlı gözleme ve pide tadın.. - Saman Pazarı'nda gezip Helvacı Hakkı ya da Helvacı Sabri'ye uğrayın; çekilmiş haşhaş ve helva ile kuruyemişçilerden meşhur Tavşanlı leblebisi alın.. - Macar Evi ve Evliye Çelebi Müzesinin gezip manzara için Hisar'a ve Hıdırlık Tepesi'ne çıkın.. - Ayrıntılı Kütahya Gezi Notları'na bu linkten ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/istanbul-kirmizisi.html\" ", "text": "Hem severim ben Ferzan Özpetek'in filmlerini, bizimle paylaştığı dünyasını.. Karşı Pencere'sini milyon kere izleyip peşinden Roma'da fırın avına bile çıkmışken bu kez bu sorusunun peşine takılmamdır zaten beklenen.. Unutmayınız ki bu blog aynı zamanda bir günlük.. Sadece kendi anlayacağım bir takım notlar da alamaz mıyım canım!.. Sonuç olarak bir roman değil de henüz filme çekilmemiş bir Ferzan Özpetek senaryosunu çalıp okumuş gibi hissediyorum şimdi kendimi.. .. ve evet, insan aynı anda iki şehri ve hatta daha fazlasını sevebilir.. ikna olmak için bkz. ben!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/istanbul-uclemeleri-guzel-sushi.html\" ", "text": "Armutlu'daki karmaşık yapılaşmanın arasında küçük, minimal, sadece iyi sushi yapmaya odaklanmış mütavazı bir restoran burası. Hatta ilk gittiğimde minimalliğinden tereddüt etmiştim ama ilk denemeyi yapar yapmaz müdavimlik listesine girdi. Zaten hep bileni, müdavimi geliyor. Spesiyal Roll'leri çok başarılı.. Benim takıntım somon olduğu için tercihlerim arasında Susamlı Somon Avokado Roll ve Ginza Roll muhakkak oluyor.. Genellikle Etiler mekanlarını çok sevmem ama Miyabi yine müdavim kitleye sahip harika bir semt restoranı. Sizin için geçerli bir kriter midir bilemiyorum ama Time Out yeme içme ödüllerinde de en iyi sushi restoranı ünvanını kapmış bir mekan. Ben buna değil daha çok ortamın samimiyetine ve yediğim sushilerin tazeliğine, lezzetine değer veriyorum. Burada da menüden Chef's Rolls kısmına takılıyoruz. Zaten imza ürünler, kıyaslama yapabileceğiniz lezzet her zaman sushi menülerinin bu özel bölümlerinde oluyor.. Ultra Somon Roll ve pane yengeç ile yapılan Crazy Roll favorilerim.. Kuruçeşme'deki İnari bu liste içinde hep ilk tercihim olan çok çok sevdiğim bir adres. Hatta yaz boyu tadilattayken önünden \"hala açılmadı mı ya?\" diye gözü yaşlı çok sefer geçmişliğimiz var!. Nihayet yenilendi ve tekrar açıldı. Bana sorarsanız eski dekorunu o samimi halini daha çok tercih ederim; kokteylli, DJ'li haline pek alışamadım ama sushiler hala o kadar iyi ki!. Burada Omakase sistemi ile sipariş verirseniz Sushi Şefi Barlas, sisin için siz dur diyene kadar masaya o güne için seçtiği spesiyallerini yollamaya devam ediyor. Sevdiğiniz çeşitleri ya da yiyemediğiniz malzemeleri söylerseniz masaya damak tadınıza daha uygun şeyler geliyor. Sanırım ben bu sürprizli deneyimi çok seviyorum. Adreslerin yanısıra telefon numaralarını da paylaşmamın sebebi her üç mekanın da daima dolu olması. Bu tazelik açısından oldukça mühim ama hadi gidelim dendiğinde yer bulma açısından oldukça can sıkıcı. O yüzden en azından yoldan bir aramakta fayda var.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/istanbulda-yeni-mekan-onerisi-markus-prime-ribs-society.html\" ", "text": "Geçen haftalarda sosyal medyada tabaklarına sıkça rastladığım Markus hem iddialı adı, hem sıradışı adresi hem de iştah kabartan tabakları ile ilgimizi çekince hemen denemek istedik. Instagram hesaplarında lütfen rezervasyon yapın yazısını görünce en sevmediğim şey olsa da garantiye almak için aradım; Cumartesi akşamı saat 20:00'ye rezervasyon yaptırdım. Aslında son derece \"casual\" bir mekan; hiç öyle rezervasyonluk ortamı yok ama sanırım yoğun talep karşılık verememekten korktular.. Daha çok bana Alman biraevlerini hatırlatan mekanın duvarında da Rembrandt'ı saygıyla andıran bir duvar resmi var.. Yüksek sandalyeli minik bir masaya alındık.. Menüde kırsal humus, kuzu kaburga, uzun kaburga, kısa kaburga, ayva chutney, royal püre, poutine patates gibi merak uyandıran isimler var.. Kendimizce bir çeşit yaptık ve ayva chutney, salata ve poutine'i de eklemeyi ihmal etmedik.. Yanında da iki bardak kırmızı ile gayet güzel keyifli bir yemek yedik.. Uzun süre ağır ateşte pişmiş kaburga, üzerinde yoğun lezzetli sos ve meyve uyumu harikaydı.. Her gece var mıdır bilmiyorum ama o Cumartesi gecesi hafiften tatlı bi canlı müzik de vardı.. Baya keyif aldık.. Servis biraz fazla yavaş ve dikkatsizdi, kırmızılar da tortuluydu.. Bu şikayetimizi paylaşınca hesapta %10'luk bir indirim yapmışlar.. İki kişi 100 200 TL. aralığında doyulur.. Gayet güzel mekan.. Ayrıca oto sanayi içinde açılması da daha bi' güzel olmuş.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/istanbuldan-isikli-bir-gokkusagi-gecti-sonaristanbul.html\" ", "text": "Aslında dinleyici olarak katıldığım her festival ile ilgili yazmak gibi bir alışkanlığım yok ama özellikle kişisel müzik tarihimde yer edenler hakkında notlar almak, üzerinden biraz zaman geçtikten sonra dönüp okumak hoşuma gidiyor. Hem iyi müziğe dair anılarımız sadece dinlediğimiz anda kalmasın hem de gelecek yıl bu festivale gelmeye niyeti olanlar \"bakalım birincisi nasıl geçmiş\" dediklerinde okuyabilecekleri birkaç satır olsun istiyorum.. - Sonar zaten her yıl başta Barselona olmak üzere pek çok şehirde düzenlenen ve uzaktan çok ilgimi çeken bir festivaldi.. İstanbul'da da yapılacağı açıklandığı anda ilk tepkim \"hadi canım!\" oldu.. İsimler açıklanmaya başladıkça da şaşkınlık arttı, heyecan iyice tavan yaptı. Açıklanan isimler festivalin adına ve ününe yakışıyordu tamam ama aynı zamanda nasıl böyle en sevdiğim isimler birarada olabiliyordu?.. Neredeyse son haftaya kadar temkinliydim, bazıları gelmez diyordum ama hiçbir değişiklik olmadı; anons edilen tüm isimler zamanı geldiğinde Sonar İstanbul'daydı!. - İsimler kadar önemli ve merak edilen bir konu da festival mekanıydı elbette.. Acaba Zorlu PSM böyle bir festival için ne kadar uygundu? Burada festival olur muydu? Festival tarihi ilk açıklandığında bu konuda hiç fikrimiz yoktu ama çok geçmeden, Sonar'dan aylar önce bu sorumuzun cevabını zaten canlı canlı yaşayarak aldık. Ekim ayında katıldığımız Mix Festival gösterdi ki, PSM'de festival oluyor.. Hem de gayet güzel oluyor.. En konforlusundan oluyor... - Genellikle açıkhavada ya da hangar gibi alanlarda yapılan festivallere alışkın olunca Zorlu PSM şartlarında bir festival insana oldukça konforlu geliyor. Bu; havalandırma, hijyen, kibar güvenlik ve yeme içme alternatifleri anlamında katıldığım en konforlu festival olabilir!. Sonar sadece müzik değil, sanat ve teknoloji kollarına da sahip bir festival olduğu için mekanın bu konforu ve teknik olanakları biz katılımcılara daha iyi bir festival deneyimi sağlamış oldu. - Sonar İstanbul'un müzik sahnesi 4 bölümden oluşuyordu ve programa göre diğerlerinde de aklım kalsa da galiba en fazla ana sahne olan Sonar Club'da vakit geçirdim.. - Ana sahnede ilk gün Hey Douglas'ın eğlenceli açılışından sonra benim için festival asıl Weval'in pek karizmatik canlı sahnesi ile başlamış oldu. İki gün boyunca gerçekten çok başarılı performanslar izledik ama Weval'in karizması bende unutulmaz bir iz bıraktı.. Grubun buraya ilk gelişi değil ama canlı performansları gerçekten çok çok iyiymiş.. Şu an yazarken de keskin kırmızı ışık altında çaldıklarını duyabiliyor gibiyim.. - İlk günün ana sahne programı öyle iyiydi ki birkaç dakikalığına -sırf meraktan- diğer sahnelere bakmak dışında buradan pek ayrılamadık. Zaten Weval'in ardından çıkan Avusturyalı ikili HVOB da tam beklediğimiz, hayal ettiğimiz gibi bir performans ile tempoyu yükselterek bizi hemen etkisi altına aldı. Anna Müller, o nasıl vokaldi öyle!. - Bir sonraki performansta Roisin Murphy yenilediği sahne şovu ile performansı boyunca 5867 kez kıyafetini yenileyerek kendisini hayretler içinde izlettirmeyi başardı!. - Günün en merakla beklenen performansı olan Nina Kraviz ise, bir tekno kraliçesi olarak kendinden bekleneni verdi ve konuya direkt girerek salonu adeta ateşe verdi.. Ben bu set itibarı ile bittiğim için ilk günün devamında olan bitenden habersizim ama eminim ki Fuchs ve Cervus yıllardır alıştığımız üzere harika bir set ile herkesi eğlendirmiştir.. - İtiraf etmeliyim ki ilk gün güzel şeyler dinlesek de beni asıl heyecanladıran şeyler ikinci günde daha ağır basıyordu ve kendi adıma Cumartesi festivale \"asıl şimdi başlıyor\" diyerek uçarak gittim... Clark.. Floating Points, Moderat, Nosaj Thing.. Patten.. ikinci gün gerçekten sanki bana hediye gibiydi.. - Cumartesi'ye Stylei-ist'in eğlenceli seti ile başladık. Zaten kendisini severiz ama iyi ses sistemini bulunca o da daha bir mutlu çaldı gibi geldi bana.. Bu arada festivalde hep ışık çok iyi diye yorumlar duydum ama ses de gerçekten inanılmaz iyiydi bence.. Sahnede en sevdiğiniz grup da olsa ses kötü olunca hiç çekilmez.. O yüzden ses iyiydi; hakkını verelim.. - Gecenin ilk heyecanlı performansı Clark'tan geldi. Sevdiğimiz, evde plaklarını zevkle dinlediğimiz Clark, çok farklı bir sahne şovu ile zımba gibi bir performans sergilerken kendisini boşuna sevmediğimi bir kez daha kanıtladı.. Gerçi kendisini dinlerken Red Bull sahnesinde çok sevdiğimiz Ah! Kosmos'u kaçırmış olduk ama o nasıl olsa bizden; ara ara konserlerine gidiyoruz. PSM Studio'da bir konser verir, açığı telafi ederiz diye düşünüyorum! - Floating Points'in canlı solo performansı açıkçası pek benim umduğum lezzette değildi ama insanlar halinden memnundu ve herkes dans ediyordu.. Yaşasın ki bir festivaldeydik ve hemen diğer sahnede harika bir alternatif vardı; kendimizi Patten'in Sonar'ın ruhu ile de çok örtüşen yaratıcı dünyasına attık.. Yarattıkları görseller eşliğinde performanslarını dinledik.. - Hem albümlerini hem de performansını çok sevdiğim Nosaj Thing, yine harikaydı.. ancak ana sahnede hayatta en sevdiğim grup sahne almak üzereyken sonuna kadar dinleyemezdik!.. - Moderat... Moderat.. rat.. rat.. rat.. isimlerini her söyleşiyimde sesim kendi içimde coşkuyla yankılanıyor.. Çok seviyorum.. Daha 3 ay önce konser için yine Zorlu PSM sahnesindeydiler.. Bu istanbul'a üçüncü gelişleri.. daha sonra da yine geleceklerini biliyorum.. İstanbullu dinleyici onları seviyor -ama daha da güzeli- onlar da bizi seviyor, hissediyorum.. Yine inanılmaz güzeldi.. Sasha, son parça Intruder'ı söylerken bir an şöyle düşündüm: \"Bu başka bir şehirden bir Sonar videosu falan değil, gerçek.. Şu an #sonaristanbul'dayız ve buradalar!\" Hayaldi.. gerçekleşti.. - Moderat'tan sonra kendini toplamak biraz zor oluyor tabi; belki biraz yemek iyi gelebilirdi.. Fuayedeki Eataly bankosunda pizza ve makarna, alt katta tavuklu pilav harika fikirlerdi.. Ama asıl bunların üstüne bir de Coffeebain tezgahında iyi kahveyi bulunca \"valla, bravo!\" dedim.. Boşuna demiyorum bu festival fazlasıyla konforluydu diye.. - Aslında pek bahsetmedim ama festivalin müzik dışında bir de dijital performansları vardı ama ben itiraf ediyorum ki bunlara çok fazla ilgi gösteremedim. Aralarda fuaye alanındaki performans ve enstalasyonlara biraz yetişmeye çalışsak da eksik kaldığımızı kabul ediyorum.. - Yeniden ana sahneye dönersek DJ Koze'nin bana \"işte tam festival ruhu\" dedirten performansından bahsetmemek olmaz.. Finalinde ağır ağır dönen gökkuşağı gibi bir ışık demeti önünde çalıyor ve herkes dans ediyordu.. Birbirini hiç tanımayan binlerce insanın müzik ile birleştiği bir festivalde işte en mutlu an budur.. O sahneden inanılmaz etkilendim.. - Tüm festival boyunca ışık muhteşemdi; Sadık Avcı da ışık konusunda adeta kendi sanat performansını sergiledi.. - Saat 03.30 civarında festivalin kapanış performansı için Dj Mabbas'ın setine hazırdık.. Bence bu da festivalin ilginç ve sürprizli anlarından biriydi.. Bilenler bilir; Murat Abbas aynı zamanda Zorlu PSM'nin Genel Müdürü. Yani bu festival dahil burada gerçekleşen tüm etkinliklerin mimarı.. Şimdi harika geçen bir festivalin ev sahibi olarak dinleyiciye son ikramını yapıyor!. Ben DJ Koze'den sonra kimsenin artık dans edecek hali kalmamıştır, birazdan herkes dağılır diye düşünürken set öyle bir başladı ki salon adeta yıkıldı!.. Gerçekten enfes bir setti.. Sabah 05.30 civarı o salondan ayrılırken çok yorgun ama çok çok mutluydum.. Çok güzel festival oldu.. Bir elektronik müzik dinleyicisi olarak aşırı mutluyum.. Tüm bu anlattıklarım biraz da emeği geçenlere teşekkür olsun; müzikseverleri nasıl mutlu ettiklerini bilsinler ve bize gelecek yıl bize yine böyle güzel bir festivalle gelsinler istiyorum.. Gelecek yıl bizi yine çok heyecanlandıracak isimlerle, sürprizlerle yeniden buluşmak dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/istanbulun-onemli-pastaneleri.html\" ", "text": "İstanbul'u farklı yönleri ile keşfetmeye bayılıyorum. Dün İstanbul'u en iyi anlatan rehber Sevgili Saffet Emre Tonguç ile şehrin pastaneleri arasında ilginç bir tur yaptık. Tarihi değeri olan ya da içinde keşfedilesi farklar barındıran bu adresleri gezerken bir yandan da Saffet Emre Tonguç'tan İstanbul'a dair, pastane kültürüne dair yepyeni şeyler öğrendik. Meyve suyu markaları arasında önemli bir yere sahip olan Tropicana'nın yeni serisi Tropicana Pastane'nin ev sahipliğinde yaptığımız geziye dair fotoğraflar ve geriye kalan kısa notlarla başbaşa bırakıyorum şimdi sizi.. Benzer bir gezintiyi kendiniz yapmanız ve bu keşiflere ortak olmanız dileği ile.. Ülkemizde pastane kültürünün yaygınlaşmasında Çamlıhemşinliler'in büyük payı varmış!. Birinci Dünya Savaşı sırasında Karadeniz'de arazilerin tarıma elverişli olmayışı nedeni ile ekonomik sıkıntı çeken Karadeniz halkı çalışmak için Rusya ve Polonya'ya göç etmiş. Rusya'da yaygın olarak pastacılık işinde çalışanlar geri döndüklerinde burada en iyi bildikleri iş olan pastacılığı yapmaya başlamışlar. Bu akım ile Kadıköy'de açılan Kars Pastanesi, Ankara'daki Milka ve Flamingo pastaneleri, İzmir Reyhan Pastanesi, Isparta'daki Asya Pastanesi, Bodrum'da 1968 yılında Çamlıhemşinli Yakup Hoştan tarafından Girit muhacirinden devralınan fırının yerine açılan Yunuslar Karadeniz pastanelerinin hepsi, Hemşinli pasta ustalarının açtıkları yerlerdenmiş.. Bir de elbette pastacılıkta İstabul'da yaşayan gayri Müslimler'in etkisi var. Pera'da bulunan en eski pastanelerden biri Osmanlı sarayına da hizmet veren Mösyö Vallaury'nin dükkanıymış. Vallaury'nin şık dükkanında Paris'ten getirtilen kutularda çikolata drajeleri, şekerlemeler, bonbonlar ve özel sipariş üzerine pasta ve pötifurlar satılırmış. Sonra yanında çalışan Lebon'un mesleği kapması ve kendi dükkanını açmasıyla bildiğimiz Lebon Pastanesi kurulmuş.. Ayrıca Mullatier, Tokatlıyan Oteli'nin pastanesi, Markiz, Nisuaz, Baltzer, dönemin meşhur pastaneleri arasındaymış.. Arnavutluk'tan göç edip Mullatier'in yanında çalışmaya başlayan Lenas günümüzde hala hizmet veren ender değerlerimizden Baylan Pastanesi'ni açmış. Edebiyat ve sanat dünyasının adeta buluşma noktası olan ve Beyoğlu'nda açılan ilk Baylan şubesi ne yazık ki artık hizmet vermiyor.. Hatta bu şubede edebiyatçıların yaptıkları fikir toplantıları \"Balyancılar Akımı\" isminin doğmasına sebep olmuş.. Pastacılığın bugünkü haline gelmesi Krem Şanti'nin keşfinden sonra olmuş. Ünlü Fransız Şef Caremele yeni krema ve tatlandırıcılar geliştirmiş ve Fransız İhtilal'i ile birlikte pasta saray ve imtiyazlı ailelerin tekelinden çıkıp halka ve dünyaya yayılmaya başlamış.. Viyana Kuşatmasında Osmanlı ordusu başarılı olamayınca Viyana Valisi pastacılara görev verip Osmanlıları anımsatan bir tatlı yapmalarını istemiş; işte bu tatlı, hilal şeklinden yola çıkarak yapılan \"Ay çöreği\"!.. \"Ekmek bulamayan pasta yesin\" sözü ile tanıdığımız Marie Antoinette ise Viyana asıllıymış ve Fransa'ya gelin olarak giderken yanında pastacılarını da götürmüş. O yüzden Fransa'ya pastanın girip gelişmesinde rolü büyük. Ama asıl bizimle ilgili ilginç kısım şu: O az önce bahsettiğimiz Osmanlı'dan esinlenerek icat edilen Ay Çöreği, bu şekilde Fransa'ya da ulaşmış ve zamanla bundan kruvasana dönüştürülmüş. Yani bugünün o meşhur \"croissant\"ı, aslen hilal anlamındaki \"cresent\"tan, dolayısıyla ay çöreği ve Osmanlı'dan geliyormuş!.. Ne yalan söyleyeyim notların bu bölümü çok hoşuma gitti. Dünyayı böyle etkilememiz bence güzel!.. Turumuza Taksim Meydanı'nın önemli buluşma nokatalarından Gezi Pastanesi Brasserie'de güzel bir kahvaltı ile başladık. Tropicana Pastane, burada bizim için keyifli ve müzikli çok hoş bir ortam hazırlamıştı. Keyifle kahvaltımızı yaparken Tropicana'nın pastane serisi içeceklerini de ilk kez burada tatma şansı buldum. Özellikle o eski pastanelerde bulunan limon ve vişne tatlarını yakalamaya çalışmışlar. Portakal, vişne ve limonatadan oluşan seride benim favorim eski zamanları bana en çok çağrıştıran vişne oldu.. Buradan sonra ikinci durağımız Karaköy'deki Murat Muhallebicisi'ydi. Açıkçası programda buranın olacağını tahmin ediyordum çünkü bu muhallebicinin epeydir sizlerle de paylaşmak istediğim çok özel bir durumu var. Hem binaın dışında hem de pastanenin içinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'na ait sanat eserleri var. Özellikle içeride ana duvarı kaplayan Kağnı eseri görülmeye değer.. Ama benim asıl favorim yine de mekandaki iki sütunu kaplayan laci-mor mozaikler.. Bedri Rahmi Eyüboğlu eserleri bu mekana bambaşka bir hava veriyor. Burada da yine bize sunulan mekanın spesiyallerinden Budapeşte tatlısını meyve sularımız eşliğinde denedik.. Sonraki durağımız Cihangir Sıraselviler Caddesi üzerindeki meşhur Savoy Pastanesi. Bu pastane özellikle kremalı milföy pastası ve spesiyal gofreti ile meşhurmuş. Ben daha önce hiç bu pastaneden içeri girmemiştim. Açıkçası milföy pastayı tadınca buna biraz üzüldüm. En sevdiğim tatlılardan biridir ve burada gerçekten müthiş yapıyorlar!. Ayrıca özel gofretlerinden de bihaberdim ama özellikle şamfıstıklı olanını bundan sonra önünden geçerken hep alacağıma emin olabilirsiniz!. Dördüncü durağımız için Kadıköy tarafına geçip Cemilzade'ye gidiyoruz. Burası beni tur içinde en çok heyecanlandıran yer. Çünkü 100 yılı aşkın süredir hala hizmet veren sadece ve sadece 24 markamız var ve Cemilzade onlardan biri. Kuşaklardır hizmet veren bu aile işletmesinde lokumları sadece aile içinden biri yapıyormuş, diğer ustalar bu yapım aşamasına hiç girmiyormuş.. Duvarlarında orijinali kasada saklanan çok önemli ve tarihi diplomaları, eski fotoğrafları ve kendilerine özel nefis tatları ile tam bir İstanbul klasiği olan bu dükkanda en iddialı ürün manda kaymağından günlük olarak yapılan kaymaklı lokum. Gerçekten efsane!. Ama beni bıraksanız fıstık ezmesinden de bir tabak yerim!. Turumuzun son durağı Kızıltoprak'taki Görgülü Pastanesi'nin vaha gibi bahçesi. Yine Tropicana ekibi tarafından bizim için özel olarak hazırlanmış masada pastanenin tuzlu ve tatlı lezzetlerini canlı olarak klasik şarkılar dinleyerek tattık. Tüm bu güzel tatlar ve harika bilgilerden sonra güzel bir final gerekiyordu ki onu da Kadıköy-Beşiktaş vapusunda genç müzisyenlerin şarkıları ve nefis istanbul manzarası ile yaptık.. Hem tatlı bir gün geçirip hem de yaşadığım şehre dair farklı bilgiler edinmekten mutluyum. Umarım yaratılan bu tarz farkındalıklar ve girişimlerle pastane kültürü ölmeden, uzun yıllar yaşamaya devam eder."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/italya-marangonide-yaz-bursu-sansi.html\" ", "text": "Marangoni Enstitüsü İtalya'nın en prestijli tasarım okullarınadan biri. Milano ve Floransa'da olmak üzere İtalya'da iki kampüsü var. Zaten hedefi İtalya'da moda, sanat ve tasarımı okumak olanlar kesin bu okulu biliyor ve hayalini kuruyordur. Marangoni geçen yıl olduğu gibi bu yıl da sadece Firenze Eğitim'e özel bir burs şansı sunuyor. Kazanan kişi okulun Milano ya da Floransa'daki kampüslerinden birinde Haziran-Eylül arasında bir tarihte 2 ya da 3 haftalık bir eğitim için burs hakkına sahip olacak. Sadece Firenze Eğitim'e özel olduğu için de kazanma oranı oldukça yüksek! Daha detaylı bilgileri aşağıya ekliyorum.. Vee.. Bu yazıyı okuyanlardan birinin katılıp kazandığını hayal ediyorum!.. Dilerim olur!. Bol şanslar!. Sanatçılar, Tasarımcılar ve Moda Tasarımcıları için Istituto Marangoni tarafından Firenze Yurtdışı Eğitim işbirliği ile sunulan burs yarışması şartnamesini aşağıda bulabilirsiniz. Bu moda, sanat ve tasarımı kapsayan bir yaratacılık yarışmasıdır: katılımcılar mobilyalar ve iç tasarım ürünlerine bir kişi gibi bakmaya davet edilmektedir. Bu ürünleri farklı şekillerde ve farklı kumaşlarla giydirmeleri istenmektedir. Tasarım trendleri toplum için total bir dekorasyona doğru yönelmektedir. Sadece koltuk ve sandalye gibi ürünler değil, her türlü objeler tasarım hedefi olarak kullanılacaktır. Şeffaf camdan yapılmış bir sade vazo bile çekici ve elastik kumaşla dekore edildiğinde, özel ve daha değerli olabilir. Bu nedenle katılımcılardan giydirecekleri bir obje seçip uygun kumaşlarla hayal ürünü bir kıyafet yaratması istenir. Sunum projenin arkasındaki nedenleri ve seçimleri anlatan bir yazılı açıklama ile birlikte gönderilmelidir. Bu açıklama tasarımdaki ve sanattaki şimdiki eğilimlerle bağlantı kurmalı hem de kumaşın ana karakteristik özelliklerini kapsamalıdır. Teknik özellikler ayrıntılı açıklanarak PDF olarak kaydedilmelidir. - Projenizin ismi - Alt başlık olarak 'Dressing the Design Contest' belirtilmelidir. - Katılımcı adı ve soyadı - E-posta adresi ve telefon numarası Proje firenze@firenze. com. tr e-posta adresine şartnamede anlatılan şekilde digital formatta tüm dosyalar tek e-postada (max 8 mb) gönderilmelidir. Burs yarışması 18 yaş ve üstü katılımcılara açıktır. Istituto Marangoni komisyonu tarafından 6 finalist seçilecektir. Istituto Marangoni ve Firenze Yurtdışı Eğitim temsilcileri tarafından oluşturulan yerel komisyon projeleri değerlendirip sıralama yaparak birinciyi belirleyecektir. Yerel komisyon 24 Mart 2017 Cuma günü toplanacaktır. Birincilik ödülü Istituto Marangoni Milano veya Floransa kampüslerinde Haziran Eylül 2017 tarihleri arasında sunulan kısa kurslardan birine (2 3 hafta) 100% burstur. Programların eğitim dili İngilizce veya İtalyancadır. Burs Kazanacağınız programları görmek için tıklayınız. Yarışmanın ödül töreni Firenze Yurtdışı Eğitim Bağdat Caddesi 374/5 Şaşkinbakkal Istanbul ofisinde 25 Mart 2017 Cumartesi günü yapılacaktır. Bursu kazanan katılımcı duyurudan sonraki 10 gün içinde okul kayıt formunu doldurarak pasaport fotokopisi ile beraber Firenze Yurtdışı Eğitim'e bursu kabul ettiğine dair e-posta göndermelidir. Kazanan katılımcının İngilizcesinin veya İtalyancasının B1 Avrupa seviyesinde olması tavsiye edilir. Kazanan bursu reddederse, burs ikinci olan katılımcıya teklif edilecektir. 24 Mart 2017 tarihinde Istituto Marangoni yetkilisi ile birebir görüşme yapmak, programlar, kampüsler ve burslar hakkında bilgi almak için lütfen Firenze Yurtdışı Eğitim'i 216 3022455'ten arayınız. Bilgilendirme için teşekkürler. Yaz tatili ve eğitim bir arada olacağından eğlenceli olur."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/italyanca-turist-sozlugu.html\" ", "text": "Defalarca İtalya'ya gitmiş ve birçok İtalya yazısı paylaşmış biri olarak hep bir \"İtalyanca Turist Sözlüğü\" hazırlamak istemiştim. Bir gezginin orada gezerken ihtiyaç duyacağı basit şeyleri bir arada bulabileceği, kendi işine yarayacağını düşündüğü kelimeleri seyahat defterine not edeceği basit bir rehber.. Çünkü İtalya'da İngilizceniz sandığınız kadar çok işe yaramıyor. Belki en turistik bölgelerde sorun yaşamıyorsunuz ama merkezden biraz dışarı çıktığınızda, ya da küçük bir şehirde, ulaşımda, yemekte gerçekten birkaç kelime de olsa İtalyanca'ya ihtiyaç duyuyorsunuz. İşte bu sebeple böyle birşey yapma isteğimden birçok yazımda bahsettim ama bir türlü gerçekleştirme şansım olmamıştı. Şimdi İtalyanca kursuna gitmenin verdiği motivasyon ile bunu hazırlamalıyım diye düşündüm. Ama elbette bu tek başıma başarabileceğim bir şey değil. İtalyanca kursu aldığım Firenze Eğitim'in de değerli katkıları ile sonunda hep hayal ettiğim o sözlüğü bugün sizlerle paylaşıyorum... çok işe yaraması dileği ile.. Bu küçük uyarıdan sonra haydi bakalım, başlıyoruz. Binari/Binario Peron (Tren ile yolculuk yapacaksanız biletinizde ya da elektonik tablodaki peron numarasını takip etmelisiniz. Otobüs, tren ya da tramvayda tek kaşı havada yanınıza yanaşan görevli, içinde \"Biglietti\" geçen bir cümle kurarsa hemen çıkarıp biletinizi göstermelisiniz. Chiesa (kiyeza diye okunan bu kelime kilise anlamına gelir.. Hani sorduğunuz amca kiliseyi geçince sağda falan derse, kelimeye aşinalığınız olsun. Piazza Meydan (bazen piazzeta falan yazar; onlar küçük meydanlar. genelde de pek sevimli olurlar.. Tüm bunlar adres ararken ihtiyaç duyabileceğiniz kelimeler.. Entrata Libera Giriş ücretsiz yazan sergiler, müze ve galerilere rotanız üzerinde rastlayabilirsiniz. Restoranda menüyü \"il menu per favore\" diyerek isteyebilirsiniz. Eğer İngilizce menüsü olan bir restorandaysanız muhtemelen turistik bir yerdir. O anda imkanınız varsa daha yerel yerleri tercih edin derim. Ama Roma gibi aşırı turist alan bir İtalyan şehrindeyseniz yerel adresler bulmak daha zor.. Onun için daha önceden yazdığım Roma Yeme İçme Notları'na göz atmanızı öneririrm. Öncelikle rezervasyonunuz var mı? Önceden adreslerini kaydettiğiniz lokantalar için rezervasyon yaptırmak gerekebilir. Rezervasyonunuz olmadığı taktirde çok zorlanabilirsiniz. Bere / Mangiare ? Yani yemek mi yiyeceksiniz sadece bir içki mi? demek istiyor garsonunuz; sizi ona uygun bir yere oturtacak.. Yemek içinse söylendiği şekilde \"mancaare\"; yok sadece bir şeyler içip kalkacaksanız da \"beere\" diye uzatarak söyleyebilirsiniz. Ristorante Daha çok rezervasyona ihtiyaç duyulabilen, nispeten özenli lokantalardır. Trattoria Bölge yemekleri sunan samimi lokantalardır. Cantina Salaş, samimi bir ortamda içki ve atıştıracak şeyler sunan şaraphanelerdir. Enoteca İçki ağırlıklı menüsü olan ama yemek de yiyebileceğiniz şarap barlarıdır. Osteria Yine trattorialar gibi samimi bir ortam sunan tavernalardır. Paninoteca Bizdeki büfelerin yerine İtalya'da sandviççi \"Paninoteca\"lar var.. Pizzeria Pizza restoranları ki özellikle \"al Forno\" yazan odun fırını pizzacıları tercih ederseniz daha mutlu olursunuz. Salumeria Şarküteri.... gibi uzayıp gidiyor liste.. Bunların hepsinde girip birşeyler yiyip içmek mümkün.. Colazione Kahvaltı / İtalyan kahvaltısının bizim kahvaltı yanında gözyaşları içinde kaldığını hatırlatmalıyım. Bir fincan sütlü kahve yanında da bir kruvasan tarzı çörek. İtalyanlar bu kahvaltı çöreklerine \"cornetto\" der ve kahvaltılarını genellikle pastanelerde ayaküstü yaparlar. Muhakkak yerlilerin arasına karışıp siz de denemelisiniz.. Pranzo Öğle Yemeği / 12:00-14:00 arasında servis edilen öğle yemeklerinde İtalyanlar kahvaltının aksine bol bol yer ve bol bol da sohbet eder. Özellikle lokallerin gittiği bir mekanda aralarına karışıp onların hararetli sohbetleri eşliğinde yemek oldukça zevklidir. Güzel havalarda bazı öğle yemeklerini dilim pizza, sandviç gibi pratik yiyeceklerle parklarda, güzel sokaklarda kapı önlerinde, ya da meydanlardaki havuzların kenarlarında yine İtalyanlar gibi geçiştirebilirsiniz. Cena Akşam yemeği / İşte 19:00'dan itibaren rezervasyon yaptırdığınız restorandaki masanıza kurulup \"İtalyan gibi\" yeme vakti!. Önden atıştırmalıklar ve şarap, ön yemek, ana yemek, tatlı, kahve.. İtalyada yemek yemek her zaman çok güzeldir.. Birçok lokantanın yemek servis saatleri dışında kapalı olduğunu görebilirsiniz. Özellikle turistik olmayan yerlerde yemek servis saatleri dışında açık lokanta bulmak zordur; hep iyi şeyler yiyip mutlu kalmak için bu saatlere uymaya çalışmak lazım.. Primi Piatti Ön yemek kısmında genellikle makarna ve risottolar olur, hemen arkasından ana yemekler yenir.. Secondi Piatti Bu başlık altında sunulan ana yemeklerde mekanın özelliklerine göre et yemekleri, balık tabakları olur.. İnsalata Salata Bildiğimiz salataya insalata demek gerekiyor; tek salata başka bir şey.. Contorni Yan yemekler diye açıklayabileceğimiz bu bölümde de yemeğin yanında yenebilecek ızgara sebze, püre, patates kızartması gibi şeyler olur.. Dolce demişken \"Dolce Vita\" hep aklınızda olsun çünkü, güzel bir kafede güneşe ve meydana nazır otururken hissettiğiniz tam da bu olacak: Tatlı Hayat!.. Pizza al taglio Dilim pizza / İtalya'da çok yaygın olan kesip tartılarak satılan dilim pizzalar gün içi atıştırmalarda kurtarıcı nitelikte.. Maiale Domuz eti / Domuz eti yemek konusunda hassas olanların seyahat defterlerinde bir sayfaya büyükçe bir şekilde\"No Maiale\" yazmalarını ve gittikleri restoranlarda garsonla göstermelerini tavsiye ediyorum daima. Oldukça etkili bir yöntem; sizin hassasiyetinizi anlıyor ve buna uygun yemekler konusunda yardımcı oluyorlar.. Vino- Şarap / Vino di casa müessesenin şarabı; yani ev şarabı; yani uygun fiyatlı ama yine de muhtemelen leziz olan. Samimi bir yemekte -özellikle öğlenleri bu seçeneği deneyin derim.. Bunu da genellikle bardak, şişe ya da litre hesabı getirebilirler. \"Uno litro\" bir litre şarap ki, 4 kişilik bir masa için ideal.. Mezzo litro ise iki kişilik bir masa için uygun olur. Su isterken de gazlı ve gazsız olup olmadığını belirtmek gerekebilir. normal su için de Acqua non frizzante ya da normale demek lazım.. Olur da getirmeyi unutmuşlardır ya da yere düşer falan; coltello per favore dersiniz mesela, yenisini getirirler.. Bu arada bu yazıda yemek isimleri konusunun yanından geçiyor ama girmiyorum. O başlıbaşına ayrı bir yazı konusu. Malum İtalyan mutfağı üç beş satırla açıklanacak gibi değil!.. Hesabınıza \"coperto\" olarak yazan kuver dahil edilmiş olabilir; bunu da kontrol edin.. Çoğunlukla bahşiş olarak algılansa da bahşiş ayrıca beklenir genellikle.. Ah keşke o kadar kolay olsa! Caffe Kahve demek ama bu şekilde kahve istemek İtalya'da bir hayli zor. Sırf Espresso için ben 10 farklı şekil biliyorum; bizim sınıfta listesi asılı 20'den fazla espresso tercihi var mesela!. Un caffe per favore diyorsun, normal mi macchiato mu diyor, cappuccino diyorsun, sıcak sütle mi soğuk sütle mi diyor.. Bankoda mı masada mı? Büyük mü küçük mü?... sorular ve alternatifler bitmiyor.. Ben genellike espresso içeceksem \"caffe normale\" diyorum; o zaman direkt mis gibi espresso'yu koyuyorlar önüme.. Eğer bir espressonun yetmeyeceğini düşünüyor ve duble istiyorsam o zaman \"caffe doppio\" diyorum. Suyu normalden de az, çok sert bir shot niteliğinde \"ristretto\" da içiyor İtalyanlar. Cappuccino ve latte'yi de sadece öğleden önce, kahvaltı seansında içiyorlar. Sonra gün içinde sık sık espresso molası. O bile genellike ayaküstü. Siz de en azından birkaç kahve molasında espressonuzu onlar gibi ayaküstü içmeyi deneyin; kesinlikle çok daha fazla keyif alacaksınız. Üstelik bankoda ayaküstü içilen kahveler oturarak içilenlerden çok daha ucuz!.. Fiyat listelerinde \"tavola\" ve \"banco\" diye iki farklı rakam görürseniz işte bu da onun açıklaması.. Herhalde İtalya'ya seyahatiniz boyunca en çok duyacağınız kelimeler Ciao, grazie, prego ve per favore olacak :) Özellikle Prego; sanki en çok bu kelimeyi kullanıyorlar gibi geliyor bana.. Ciao! Hem merhaba hem de ciao ciao diyerek bye bye.. Grazie Teşekkürler. Her şey için sık sık teşekkür edin siz de; İtalyanlar öyle yapıyor.. Prego Rica ederim. Teşekküre karşılık, para üstünü verirken, size yol verirken, restoranda içeri buyur ederken ya da benzer bir sebeple \"prego\"lar havada uçuyor bazen. Tabaccheria Sigara, bilet, gazete vesaire küçük ihtiyaçları bulabileceğiniz büfeler.. Renklerde ise Kırmızı rossa / Beyaz bianca / Mavi azzurro / Yeşil verde / Sarı giallo / Siyah nero olarak aklınızda olsun.. Alıyorum demek için de \"prendo\" ya da compro yu kullanabilirsiniz. Poşet isteyip istemediğiniz bazen sorulabilir; poşet için sacchetto kelimesi aklınızda bulunsun. Ne şanslısınız ki italyanca çoğunlukla yazıldığı gibi okunan bir lisan. Bazı kelimelerin arasına sıkışan ve aslında orada olmayan \"T\" harfini saymazsak çok zorlanacağınızı sanmıyorum. Örnek grazie kelimesinin gratszi gibi söylenmesi.. Zaten okuması zor olanların yanına okunuşlarını ekledim. Artık hazırsınız; lütfen gideceğiniz adresleri not ettiğiniz defterin en arka sayfasına size lazım olabilecek kelimeleri yazıp yanınızda götürün. Umarım yemeği, mimarisi, tarihi, kültürü, insanları ile gönlümüze taht kuran bu sıcak ülkeye çok güzel seyahatler gerçekleştirirsiniz ve bu küçük bilgiler de çok işinize yarar. Eğer dönüşte bu lisanı sevimli bulur ve öğrenmek isterseniz Bu Yıl İtalyanca yazımı okumaya da ayrıca beklerim!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/izmir-izmir-izmir.html\" ", "text": "Bugünlerde bana yer-gök İzmir!.. Gitmeden önce haberini verdiğim üzere @cityofizmir projesi için İzmir'e gidip, dört harika gün geçirdim. Döndüm ama aklım hala Sevgili İzmir'de.. Dolu dolu geçen seyahat ve sayısız fotograf karesi.. Şimdi fotoğrafları paylaşmaya devam ediyor; hem İzmir'de yakaladığım güzellikleri, keşiflerimi İzmir'e gitmeyi düşünenlerle paylaşmanın, hem de @cityofizmir'in dünya turizm sahnesine taşınması için hazırlanan bu yeni nesil instagram projesine destek vermenin mutluluğunu yaşıyorum. Proje kapsamında şehri ziyaret eden, manzara fotografları ile dünyaca tanınan Türk instagram fenomenleri ve İzmir'de yeme içme mevzuunu derinlemesine ele alan gastro-blogların ardından üçüncü grup olarak bu kez biz; şehrin kültür sanat sahnesi, günlük yaşam, şehir hayatı gibi konular üzerinde yoğunlaşmak üzere görev başındaydık.. Bu kapsamda gezdiğim İzmir'den ve keşiflerimden son derece mutluyum.. Gece 02:00'de yatıp, sabah 05:00'te keşfetmeye hazır, heyecanlı uyandım her sabah.. Yürüdüm, vapura, metroya, bisiklete bindim, boyoz yedim, gevrek yedim, konsere, sergiye, hatta bit pazarına gittim!.. Kendim kullanmadım ama Adnan Menderes Havalimanı'ndan Alsancak Cumhuriyet Meydanı'na Havaş servis ile gelme süresinin 60 dakika ve ücretinin 10 TL. olduğunu www. havas. net'ten öğrendim. Detaylar için siteye gözatabilirsiniz. Şehir içinde toplu taşıma kategorisinden sadece metro ve vapuru kullandım. En büyük dostum 3 5 bilet!.. Bir gidiş bir dönüşü kapsayan 5.5oTL. lik bu bileti her ihtiyacım olduğunda otomatlardan kaptığım gibi kendimi vapura, metroya attım.. Alsancak'tan Karşıyaka'ya, Karşıyaka'dan Pasaport'a.. Konak'tan Karşıyaka'ya, Karşıyaka'dan Alsancak'a.. dolandım, durdum.. Vapur sabah erken sakin, gün batımında manzaralı. Vapura binmiş gelin bile gördük, gülümsedik. Metro ise tek hat; sadece Bit Pazarı'na giderken yine 3 5 biletle kullandım ve hiç sorun yaşamadım. Bir de bisikleti var İzmir'in; Bisim. Yollar artık Bisim!.. Özellikle Kordon boyunda sık sık durakları olan Bisim'e internet üzerinden ya da info noktalarından üye olup gün içinde ulaşımda kullanabiliyorsunuz. Bisim kullanmanın saati 2 TL. Tüm şehir içi ulaşımında olmasa da vaktiniz olursa kıyı boyu keyifli bir bisiklet gezintisi yapmanızı öneririm. Konaklama için Alsancak ile Pasaport arasında bir otelde kalırsanız rahat edersiniz. Bizim gibi aşırı derecede şımartılmayı isterseniz Swissotel Büyük Efes İzmir doğru adres olacaktır. Kemeraltı Çarşısı Şehrin en renkli, kalabalık, kozmopolit sokakları, alışverişin kalbi Kemeraltı. Her ne kadar sokaklarında yürürken kaosun içinde hissetseniz de başınızı yukarı kaldırarak yürüdüğünüzde asıl güzelliklerini, mimari inceliklerini görüp sırlarını yavaş yavaş keşfetmeye başlıyorsunuz. Çarşı aynı zamanda -tıpkı bizim Kapalıçarşı gibi- lezzet anlamında da cevherler saklıyor. Tarihi Kemeraltı Börekçisi'nin Su Böreği, artık Manisa'da bile böylesinin bulunamayacağı söylenen Doyuran Manisa Kebabı, Hisarönü Şambalicisi, köftecileri, turşucuları, çeşit çeşit dükkanı, Kahveciler sokağı, hanları ile Kemeraltı başka bir dünya ve ben galiba o dünyayı çok sevdim. Kişisel tavsiyem eğer vaktiniz olursa bu renkli çarşıyı bir de Pazar sabahı sakinliğinde gezmeniz. O zaman çok daha farklı şeyler göreceksiniz. Kızlarağası Han Kemeraltı'nın en popüler, en turistik hanı Kızlarağası'nın içinde bir tur atıp sonra ortadaki avluda keyifli bir kahve molası vermek lazım.. Mis gibi kahvenizi içerken benim gibi kartpostal yazabilir, insanlar ve mimariyi seyre dalabilirsiniz. Sonrasında mutlaka orta avludaki merdivenlerden üst kata çıkmak lazım. Orası da başka dünya. Eskiciler, gramofonlar, plaklar, el yapımı ürünler... tüm bunlara bakarken sütun aralarından görünen civar mimariyi de kaçırmamalı elbette.. Bubobubom da buradaki küçük dükkanlardan biri. Kızlarağası Han'daki kahve molası fotografımın altına bırakılan \"Bubobubom'u sevebilirsiniz\" notunu dikkate alarak ziyaret ettiğim bu küçük el yapımı ürünler atölyesinde taş üzerine el boyaması yaka iğneleri, magnetler, mutfak ve ev aksesuarları, oyuncaklar ve kahve molalarıma eşlik edebilecek çok tatlı şeyler buldum. Böyle cicilere ilgisi olanlar için çok tatlı dükkan!. Abacıoğlu Han Kemeraltı içindeki en güzel, en keyifli Han da sanırım burası. Avlusunda kafelerin bulunduğu han, öğlen ağaç gölgesinde güzel bir yemek yemek, çarşının kalabalığından sıyrılmak için çok hoş bir seçenek. Mutlaka içine girmelisiniz. Yeni Şükran Oteli Kemeraltı Çarşısı'nda son olarak bahsedeceğim mekan bir otel. 120 yıllık bir konakta döneminin en modern oteli olarak açılan ve bu yüzden \"Yeni\" Şükran Oteli adı verilen 100 yıllık otel adeta bir müze niteliğinde. Konağın labirent gibi koridorlarından açılan odaların her biri ayrı bir renk, bir film seti. Burada biraz vakit geçirip etkilenmemek, kimler geldi buradan, kimler geçti, ne hikayeler, ne hayatlar yaşandı düşünmemek mümkün değil. Buralara gelirseniz mutlaka dolaşmak için izin isteyin, bu otel sizi şaşırtacak. Bit Pazarı Bana içinde bulunduğum şehirle ilgili çok ipucu veren Bit Pazarlarında dolaşmayı hep çok sevmişimdir. İzmir'de de bir Bit Pazarı olduğunu öğrendiğimde sabahın köründe kalkıp düştüm yola. Bit Pazarı Halkapınar'daymış. Çankaya'dan bindiğim metro ile birkaç durak sonra Halkapınar'a ve daha istasyondan görünen pazara ulaşıyorum. Uyarmalıyım ki burası o yurtdışında gördüğümüz bohem bir pazarlarından değil; bit kısmı çok, pazar kısmı bizlere göre az.. Ama yine de bir renk, bir değişiklik. Oldukça da büyük, sokaklar boyu sürüyor. İkinci el giyim, hırdavat, bit pazarı hayalimizin dışındaki pek çok tezgah arasında tek tük keyifli tezgahlar, enteresan şeyler çıkıyor.. En çok seyyar mobilize pastaneyi beğeniyorum. Kırmızı komik bir arabadan dönüştürülmüş, vitrinli pastalı falan baya bildiğiniz pastane!.. İzin isteyip fotoğrafını çekiyorum hemen. Emaye tabaklar arasında yıllar önce bizim evde de olan bir beyaz kaseyi bulunca pek seviniyor 5TL. ye kaptığım gibi dönüş yolunda buluyorum kendimi.. Tarihi Asansör Her ne kadar bir yerin yerlisi gibi davranmayı seviyor olsam da bazı turistik hareketler var ki, onlar mutlaka yapılmalı. Mesela Karataş Mahallesi'ne gidip renkli Dario Moreno Sokak'tan geçerek tarihi asansöre çıkmak. Eğer günbatımı saatlerine denk getirirseniz pek romatik oluyor. Beit Israel Sinagogu Yapımı 1907 yılında tamamlanan ve 600 kişilik kapasitesi ile İzmir'ın büyük sinagogu olma özelliğini taşıyan yapı İzmir'de çokkültürlülüğü algılayabilmek açısından oldukça önem taşıyor. Daha önce Kemeraltı'ndaki Musevi Mahallesi'nde havralarda yaşayan ve ekonomik gücü arttıkça Karataş Mahallesi'ne taşınan cemaatin bu bölgede giderek artması ile Sultan Abdülhamit emri ile yaptırılan sinagog bugün himayesinde bulunan belge ve eşyalar ile adeta müze niteliğinde. Sadece özel ziyarete açık olan sinagogu Nesim Bencoya'nın engin bilgisi eşliğinde gezmek isterseniz www. izmirjewishheritage. com adresinden bilgi ve randevu alabilirsiniz. Mesela ben bir dahaki ziyaretimde Nesim Bey ile Kemeraltı'ndaki eski Musevi mahallesi sinagog turu yapmayı çok arzu ediyorum. Saat Kulesi İzmir'in en bilinen simgelerinden biri, bu güzel saat kulesi, eskiden saat çok pahalı bir şey olduğu için insanlar saate bakabilsin diye II. Abdülhamit'in tahta çıkışının 25. yılı şerefine yapılmış. Ben de İzmir'de turist olmamın şerefine önünde poz verdim.!.. Milli Kütüphane ve Opera Binası İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilen Milli Kütüphane hem mimarisi hem de hikayesi ile beğendiğim yerlerden biri oldu. Kütüphaneye gelir sağlamak amacıyla hemen yanına inşa edilen ElHamra Sineması da döneminde en popüler adreslerden biri olup bu sinemayı görmeye gelen şık insanlarla dolmuş. Kütüphane hala hizmetine devam ederken sinema şu an İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne sahne oluyor. İzmir Doğal Yaşam Parkı Doğal Yaşam Parkı, İzmir ziyeretimizde hepimiz için en heyecanlı, en merak uyandıran duraklardan biriydi. Hepimiz Hayvanat Bahçesi'ne karşıydık ve burası hayvanlar açısından uygun muydu diye endişelerimiz vardı. İçeride dolaşmaya başladığımızda anladık ki burası gerçekten hayvanların konforunu, ruhsal hallerini önemseyen gerçek bir doğal yaşam parkı. Bir kere tüm hayvanları yakından göremedik. Çünkü kafeste değil hepsi kendilerine ait kocaman alanlarda yaşıyorlar. Mesela Zürafa Zarife'ye uzaktan Zarifeee! diye seslendik ama gelmedi. Aslan Beyefendi, ufukta bir kayanın üzerine oturmuş, bizden yana başını dahi çevirmedi!.. Neyse ki fil ailesi çok sıcak kanlıydı da onları yakından görebildik. Tesellimiz buradaki birçok hayvanın kötü şartlar altındaki hayvamat bahçelerinden buraya getirilip bakım altına alınmış olmaları. Hayvanlar bakıcılarını seviyor. Bakıcılar ve uzman personel de onları.. Anlaşılan İzmir Büyükşehir Belediyesi burada da önemli bir iş başarmış. Hayvanat bahçesine giriş ücreti 3 TL.; öğrenci girişi 1 TL. ayrıca okul gezilerinde öğretmen ve öğrenciden ücret alınmıyor. Reyhan Pastanesi İzmir'e gidiyorum dediğimde ilk gelen öneriydi Reyhan. Belli ki kahvaltısından tatlısına tüm lezzetleri ile herkesin gönlüne taht kurmuş. Ben de giriyor minik bir tatlı deniyorum. Reyhan lezzetin de ötesinde şehirde bir buluşma noktası, bir simge. Küçük bir mola için mutlaka uğrayın. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi Kültür Sanat ağırlıklı gezimizin yıldız etkinliği AASSM'deki Senfonik Fasıl'dı. Şehrin gururu olan AASSM'de Ege Sanat Senfoni Orkestrası ve solist Hakan Ali Toker'den eşsiz bir konser dinledik. Konser sonrasında ise asıl ödülümüz orkestra şefi Sayın İbrahim Yazıcı ile tanışmak oldu. Çok mutlu oldum. @cityofizmir defterimin kolaj sayfasına kendisinden imza bile aldım!.. İzmir'e geldiğinizde İzmir Devlet Opera ve Bale Salonu'nda bir temsile ya da bu eşsiz AASSM sahnesinde bir konsere denk gelirseniz ne mutlu size!.. Efes Sanat ve Swissotel Sanat Koleksiyonu Şöyle bir hafızamızı yoklarsak kaldığımız birçok otelde sanat eserlerine rastladığımızı bir çok sanat eserinin yanından geçip gittiğimizi anımsarız. Swissotel'de durum biraz farklı. Çünkü otelin sanat koleksiyonunda irili ufaklı 800'e yakın orijinal sanat eseri var. Ve bunlar öyle önemli sanatçıların öyle mühim işler ki yanından öylece geçip gidemiyor, bir müze gezer edasıyla hayretler içinde izliyorsunuz. Biz eserler ile ilgili detaylı bilgi almak için bir sabah rehberli Sanat Turu yaptık. Güzel haber; bu turu otelin internet sitesinden randevu aldığınız taktirde otelde konaklamasanız bile ücretsiz olarak dışarıdan yapabiliyorsunuz. Özellikle İzmir'de yaşayanlara kesinlikle ziyaret etmelerini öneririrm. Tüm bunların yanısıra otelin giriş katında bir de Sanat galerisi var. Efes Sanat Galerisi'ndeki güncel sergi Mercan Dede'nin \"Kadim Zamanlar Makinesi\" sergisi 24 Mayıs'a kadar gezilebilir. İsabey Bağ Evi İzmir'den ayrılmadan son bir keyif seansımız var; Havaalanı yakınında İsabey Bağ Evi'nde. @cityofizmir projesi kapsamında şehri ziyaret eden tüm gruplar olarak şehir merkezinin yanısıra İzmir sınırlarındaki bağları da ziyaret ediyoruz. Özellikle Pazar günü iyi yemekli, doğa ile barışık keyifli bir gün geçirmek isterseniz bağevi ziyaretini programınıza ekleyebilirsiniz.. İşte benim İzmir listem bu kadar. Biliyorum ki daha görecek çok yer, tadacak çok lezzet, keşfedilecek çok sır var ama önceden belirlenen programımız dahilinde ve haricinde gerçekleştirebildiklerim şimdilik bu kadar. Kordon'da çimlere uzanıp günbatımını izlemeden, Boyoz ve midye yemeden, Kemeraltı'nda yürümeden, dibek kahvesi içmeden, Konak'ta saat kulesi önünde poz vermeden, vapura binmeden, sakın ama sakın geri dönmeyin.. Bir de mutlaka @cityofizmir'i takip edin ki, takipçi sayısının artarak İzmir'in bir dünya markası olmasında sizin de katkınız olsun. Bu kadar inandığım ve seve seve dahil olduğum projenin arkasındaki dinamik kadroya; İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne EGİAD'a ve Bahar Akıncı'ya sonsuz teşekkürler.. Ben İzmir'i çok sevdim; yine geleyim!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/izmircoffeefestival-izmir-kahve-festivali.html\" ", "text": "Geçtiğimiz hafta sonu İzmir'de ilk kez bir kahve festivali düzenlendi. Ben de bir kahve-sever ve aynı zamanda bir İzmir-sever olarak ilk kez yapılan bu etkinlikte olmak istedim. Ben de herkes gibi İzmir'de bir kahve festivali nasıl olur, ilgi olur mu, başarılı olur mu diye kendimce merak ediyordum tabi.. 14-15-16 Ekim tarihlerinde bu merakıma cevaben gerçekten de çok başarılı bir organizasyon gerçekleşti. Cumartesi öğle saatlerinden itibaren festival inanılmaz kalabalıklaştı. İlk kez yapılan festivale ilgi büyüktü ama öyle boş bir ilgi değil. İnsanlar tezgahlara yaklaşıp çekirdeklerin özelliklerini dinlediler, tattılar, yorumladılar.. Yani ben ilk kez kahve festivali ile karşılaşan İzmir halkının yaklaşımını da çok sevdim. Bir tarafı deniz bir tarafı çim olunca festival alanında gölgede yayılmalar da pek keyifliydi.. Alıştıklarımızın dışında festival geç saatlere kadar sürdü, kahve keyfi yerini müzik keyfine bıraktı; insanlar dans ettiler, eğlendiler.. Bunların ötesinde festivalde birçok kişi ile tanıştım, buluştum, kahveler içtim, sohbet ettim. Benim için en keyifli yanı kesinlikle buydu.. İyi ki geldiniz ve iyi ki buluştuk.. Dönerken yanımda içtiğim tüm kahvelerin fincanlarını ve çok güzel anıları birlikte getirdim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/izmirden-notlar.html\" ", "text": " Gittiğimiz gün İzmir trafiğinde ekstra bir yoğunluk olması havalimanından şehir merkezine ulaşmakta yeni bir deneyime sebep oldu; İzban+Metro ile merkeze hop diye ulaşım!. Havalimanından İzban durağına geçip merkez yönünde trene biniyorsunuz, sonra da Hilal durağından metroya kolay bir aktarma ile hemen şehir merkezindesiniz. Bir kişi için toplam yolculuk bedeli 6 TL. Hem baya ekonomik hem de eğer trafik varsa gayet hızlı.. Münire / Alsancak sokaklarındaki en tatlı köşe Münire'ye ait. Eskici, kahveci, gazozcu Münire'de 30'un üzerinde enteresan gazoz var, eski eşyalar arasında oturup zaman yolculuğu yapma şansı var, tatlı sahibesi ile sohbet imkanı var.. Burayı baya sevdim. / Alsancak. Mah. 1484 Sk. Tahta Dolap ve Biçura / Altlı üstlü bu iki vintage cennetini tek kalemde anlatmak isterim. Bulunduğumuz günlerde burada mini bir Vintage ucuzluk pazarına denk gelince 2 kez uğrama şansı bulduğumuz dükkanlara bayıldım. Biçura biraz daha pırtık bir dükkan ama yine de buradan birşeyler bulmak, almak çok hoşuma gitti. Tahta dolap ise 2. el giysiye meraklı olanlar için adeta bir cennet. Çok güzel dükkan. Ben daha çok burada satılan yaka iğnelerine vuruldum. Partita tasarımı iğlenerden 3 taneyi keyifle kaptım!. / Alsancak Mah. 1456 Sk. Gönül Yazar Sokak / Ben burayı İzmir'in Karaköy'ü ilan ettim. Hani bizim fotoğrafını çekmekten hiç bıkmadığımız bir Karaköy fotoğrafı var ya, işte bu sokak tıpkı onun gibi renkli ve cıvıl cıvıl.. Sokak boyu rengarenk kafeler var.. Mutfak Girit / Sadece yeniler değil, özlediklerimiz de var dedim ya.. işte Mutfak Girit onlardan.. İlk yemeğimiz için hemen koşup zeytinyağlılarından koca birer tabak yapıp hasret giderdik.. / Alsancak Mah. Dr. Mustafa Bey Cad. Baristocrat 3rd Wave ve Roast and Found / İzmir'in en yeni üçüğncü dalga kahve dükkanları ile de kahve festivali sayesinde tanıştım. Şu ara şehrin en iyi kahveleri için bu iki adres baya popüler.. / Baristocrat: Konak Kültür Mah. Roast and Found: Bostanlı. Awake Coffee / İzmir'in benim bildiğim en eski ve en iyi kahve dükkanlarından Awake'e de uğramadan edemezdik. Ama bu ziyaret sadece güzel bir fincan kahve değil, bir de minik keşfi yanında getirdi: Flamp. Kahve ile ilgili tasarladıkları t-shirtler ile ilgimi çeken markanın ürünleri şimdilik sadece Awake'de var ama yakında birçok kahve dükkanında olacakmış.. / Kültür Mah. 1381 Sk. B'ready Bites / Yine aldığımız tavsiyeler ile deneyip memnun kaldığımız adreslerden biri de B'ready oldu. Ekşi mayalı ekmekler içine hazırladıkları harika sandviçleri var. Kaburga ve karamelize soğanlıya bayıldık; hamburgerde aklımız kaldı :) / Kültür Mah. Zuhal Yorgancıoğlu Sk. La Puerta / Bence hala İzmir'in birşeyler içip vakit geçirmek için en güzel mekanı. Yalnız rezervasyon yaptırmakta fayda var; aksi halde yoğunluk nedeniyle üzülmek olası.. / Alsancak Mah. 1469 Sk. Kırk Merdiven / Çok seviniyorum ki bu mekanı ilk günlerinde, ilk keşfedenlerden biriyim. Kendi tavsiyemin dönüp dolaşıp beni bulması hoşuma gidiyor.. O yüzden bu kez de sakin bir Pazar sabahında uğrayıp bu mis gibi, dingin köşede vaikt geçirip, daha önceki İzmir notlarımda burayı herkese önermenin haklı gururunu yaşadım.. / Asansör, 305. Sk. Alsancak Dostlar Boyoz Fırını / Daha gitmeden hayalini kurduğum boyozlara Pazar sabahı uzuuun bir kuyruk ve oturacak yer bulma telaşı sonrasında kavuştum.. Evet çok meşhur, duyan gelmiş.. çok da iyi etmiş.. çünkü çook güzel.. Bence artık yeri biraz daha büyütmenin zamanıdır.. Keşke şu an bir tanecik tahinli boyozum olsaydı :) / Kıbrıs Şehitleri Cad. Kemeraltı / Ben buraya, canlılığına, sırlarına, sürprizlerine bayılıyorum. Bu kez de birkaç saatimizi buralara ayrımak yine keyifliydi.. Kızlarağası'nın orta avlusunda kahve içip yukarıdaki plakçıları karıştırdık, Abacıoğlu Han'ın serin avlusunda Ayşa'nın aşuresini yiyip Mirkelam Han girişindeki plakçıya koştuk; acıkınca Doyuran'dan Manisa Kebabı yedik.. Eh, tüm bunların üzerine söğüş yiyip, Kordon'da midye-bira partisi de yaptığımız göre bu seferlik İzmir notlarını burada sonlandırıp gelecek sefer yeniden kavuşmanın hayallerine geçebiliriz!. Teşekkürler :) Eskiden yapıyordum; bazı şehirler için forsquare'de bulabilirsiniz ama artık yeni listeler yapmıyorum. Zaten tüm bilgiler blog yazıları içinde var. Sevgiler. Sanırım izmire tekrar gitmem gerekecek.. Tabi bu notları okuduktan sonra."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/jazz-hotel-istanbulda-keyifli-haftasonu.html\" ", "text": "Az önce size hem en çok bilinen ve sevilen caz müzisyenlerini hem de Jazz Hotel'deki oda isimlerinden birkaçını saydım.. Her biri bir caz sanatçısına adanmış 12 keyifli oda içinden bizim odamız 42. Dizzy Gillespie idi. Kapıyı açıp içeri girdim, ana kumandadan odadaki müzik yayınının sesini yükselttim; hafta sonu için hazırlanmış küçük çantamı yatağın üzerine atıp kahve hazırlamak için su ısıtıcının düğmesine bastım. Kitabımı açıp şehir manzarasına karşı kendimi koltuğa bıraktım.. Ve eşsiz haftasonu böylece başlamış oldu. Her sanatçının adına hazırlanmış odada kapıdaki plaktan parçalar çalıyor aralıksız.. Odanın içinde bu detay başlı başına zaten keyif.. Gece gündüz hiç kapatmadım!.. Başka odaların önünden geçerken başka şarkılar duyuyorsunuz, çok filmatik bir duygusu var.. Odalardaki yastık kılıfından havlu terliklere her detayda yine caz esintisi var. Kahvaltıda peçeteler, runner örtüler, .. her detayda caz var; ne hoş.. Kahvaltımı yaparken duvardaki imzalı fotograflara, imzalı konser biletlerine dalıp gittim.. Odalarda birer DVD player var; aşağıdaki arşivden müzik ya da film seçip izleyebilmeniz için.. Bunun yanısıra yine kahvaltı salonunda köşeye kurulup caz konulu kitap arşivinden birkaç sayfa karıştırabilir, caz bilginizi zenginleştirebilirsiniz. Kahvaltı demişken tek, uzun bir masada sunulan kahvaltı fikri bu otele çok yakışmış. Kahvaltı içeriği de oldukça zengin; özellikle üzüm reçeli ve bol bol kuru meyve bulundurmalarını müsadenizle alkışlamak istiyorum. Odaya girişte adımıza düzenlenmiş \"Hoşgeldiniz\" notu yine zarif detaylardan. Yabancı turistlerin de en çok Türk lokumu kısmını sevdiklerini tahmin ediyorum. Ama beni en çok, favorim olan Rebul kolonyalarından Mandalina ve Lime'ı banyoda bulmak mutlu etti. Küçük ama mutlu eden detaylar hep önemli.. Bir güzel detay da check out sırasında armağan edilen CD. Bu CD'de tüm odalara isim veren herbir sanatçıdan birer parça ile bu konaklamanın anıları ölümsüzleştirilmiş. İşte tüm bunlar dikkatimden kaçmayan, sevdiğim detaylardı. \"Sen zaten İstanbul'da yaşıyorsun\" diye düşünenlere, şehir merkezinden uzakta oturduğumu ve arada bir tüm haftasonunu geçirmek üzere şehir merkezine yakınlaştığımı hatırlatmak isterim. Ve asıl hatırlatmak istediğim otelleri ne kadar çok sevdiğim... Hele Jazz Otel gibi farklı özelliklere sahip olursa ilgim, keyfim o oranda artıyor. Jazz Hotel tam Nişantaşı'nın kalbinde yer aldığı için dışarı adım atar atmaz şehrin renkleri, Nişantaşı çiçekçileri, kafeler, alışveriş için akıl çelen mağazalar ile buluşabiliyor olmak bu haftasonunu güzelleştiren nedenlerden. Başka şehirlerde yaşıyor ve arada bir İstanbul'a uğruyorsanız konaklama için Jazz Hotel'in harika bir alternatif olduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca yurtdışından gelecek konuklarınız için de -hele ki caz seviyorlarsa bu konaklama gayet keyifli olacaktır.. Yazıyı yazarken hediye edilen CD'yi dinledim. Az önce bitti.. Ben gidip play tuşuna tekrar basmadan önce her zamanki gibi bizi hep en keyfli küçük oteller ile buluşturan @smallhotels' e de teşekkür ediyor özellikle en akıl çelen rotalar için kendisini takip etmenizi öneriyorum. Şehiriçi otel ziyaretlerim devam edecek!. Hoşçakalın."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kabuk-studio-handmade-gokceada-alisveris.html\" ", "text": "Farklı olan, ezber bozan, türünün tek örneği dükkanların daimi takipçisiyim. Hele bir de Gökçeada gibi hayatın yavaş aktığı bir adanın kendi halinde sessiz sakin bir köyünde karşma çıkarsa keyiften dört köşeyim.. Bu akşamüstü köy meydanındaki tarihi kahvede içelim kahvelerimizi, tepeden günbatımını seyredelim, tarihi çınara sarılıp huzur terapisi yapalım diye gittiğimiz Eski Bademli'de buldum kendisini. Tam da köy meydanına bakan 111 numaradan 'buradayım, gel gör beni, keşfet marifetlerimi' diye göz kırpıyor bana.. Kabuk bir tasarım atölyesi. Doğal yaşamla uyumlu, el yapımı tasarımlar sunuyor. Ağırlıklı malzeme çok eskiden pazar çantalarında kullanılan renkli dokuma naylonlar ve onlarla kombinlenen doğal malzemeler. Alışverişlerde kullanılabilecek naylon torbaya alternatif, dolayısıyla da çevre duyarlılığı olan çantaların dışında plajdan pikniğe, seyahatten günlük yaşama her alanda bağımlılık yaratacak çok seçenekli ve çok amaçlı birçok alternatif var. Sadece çanta da değil, plaj matı, mutfak önlüğü, aksesuarlar, telefon kılıfları diye başlayarak uzayan renkli bir liste.. Çünkü, bana 'tasarım' dedin mi akan sular durur! Her ürün bir diğerinden farklı. Modeli, boyu, rengi, deseni, detayı, hepsi farklı. Seyahatte kullandığım el çantamın içini düzenlemek için irili ufaklı sayısız seçenek var. Bir tasarımdan artan küçük parçalar bile bambaşka bir tasarımda değerleniyor. El yapımı olduğu için diken elden sürprizler taşıyor. Sayısız seçenek içinden aradığını yine de bulamamışsan istediğin şekilde de tasarlanabiliyor. Gezmeyi seven dostlar için güzel hediye. Hem geleneksel hem de çok modern. E bir de çevre bilici yüksek.. daha ne olsun?.. 'Hemen Kabuk'tan bir çantam olsun!..' diyor ve seyahat çantamda kullanmak üzere mıknatısla kapanan küçük bir çantaiçi modeli alıveriyorum. Kraft kağıttan paketine özenle yerleştirilip üzeri şık logosunun olduğu çıkartma ile süsleniyor.. Yan sandalyede paketim, 10 dakika sonra köy meydanında kahvemi yudumlarken gelecek sefer pasaportları koymak için özel birşey yaptırmalıyım planlarındayım.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kahve-kahvalti-paris-notlari.html\" ", "text": "Paris'te her dem en sevdiğimiz konsept mağaza Merci'nin giriş katındaki Used Book Cafe, hem kahve hem de kitap bağımlılarını mutlu edecek cinsten. Raflarındaki 10.000 kitap arasında kaybolmak kafede yapacağınız minik bir kahvaltı ya da keyifli bir kahve molasına dahil. Kavurmacı'nın Fransızcası \"Brulerie\". Yani Belleville işinin piri. Birçok kahve dükkanına çekirdek sağlayan mekana uğrayıp şanslıysanız cupping'e katılabilir; birçok çeşidi deneyebilir yanında bir paket de kahve dahil olmak üzere 20 'ya özel bir kahve deneyimi yaşayabilirsiniz. O tatlı yeşil fincanlarda Paris'in en güzel espressosu.. Çekirdekler işin uzmanı Belleville'den. Hergün 08:00-18:00 arası açık. Saint Martin kanalı yakınındaki küçük, sevimli ve rahat kahve dükkanının çekirdekleri yine Belleville'den. Kahvenin yanına tatlı bir atıştırmalık ekleyip semtin Bobo ve Hipster sakinleri arasına karışmak lazım.. Pour Over demleme kahveleri ile iddialı kahve dükkanı. Bilgisayarı telefonu kurcalamadan, WiFi sormadan bu küçük dükkandaki nefis kahvenin tadını çıkarmalı. Paris'in en güzel bölgelerinden biri Marais; müdavimi çok. Peki Marais civarındaysak en güzel cappucinoyu nerede içebiliriz? Elbette Fragments'da!.. Zaman zaman farklı çekirdekler kullansa da standardı Danimarka'dan Coffee Collective çekirdekleri. Diskotek olur da kahvetek olmaz mı? Paris' te olur. Dünyanın her yerinden sayısız kahve çekirdeği ile şovunu da yapar!. Nitelikli kahvenin şehirdeki ilk temsilcilerinden.. Kahveye ağırlık verdik, sıra kahvaltıda. Keyifli bir Brunch mı? PaperBoy var!.. Uzmanlık alanı kahvaltı ve brunch; menü gayet zengin, sunumlar tatmin edici. Sadece iyi kahvenin değil aynı zamanda şahane kahvaltının da adresi Holybelly. Sahipleri Paris'te gözde olan birkaç mekanı daha işleterek bu işi iyi bildiklerini kanıtlıyorlar. Hafta içi 9, haftasonu 10'da açılan kafede nefis kahvaltı seçenekleri 5-15 arasında. Blackburn Coffee 52 Rue du Faubourg St. Martin,"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kahve-molasi-kronotrop.html\" ", "text": "Kronotrop. Beni bir anda bir yurtdışı seyahatinde verilmiş keyifli bir kahve molasına ışınlayan mis kokulu kahve dükkanı. Londradaki konusunun uzmanı dükkanlardan biri ya da daha kuzeyli bir şehrin ayaküstü kahvecisi.. bir ihtimal Roma ya da Milano.. ama İstanbul hiç değil.. Zaten müşterileri de ağırlıklı bu çeşit ve tatta kahveyi yakın çevrede bulamayan yabancılar.. Beyoğlunda geçirilecek bir günde Kontrarecords' a gitmeden hemen önce buraya uğrayıp ayaküstü bir kahve içilmeyen gün yok gibi.. Ben sütsüz şekersiz sade filtreciyim ama burada çeşit meraklısına pek çok.. Espressosu pek sert.. Zaten bilinen bir yer bahsettiğim... yeni bir yer tanıtmıyorum.. Diyeceğim beni seyahatteymiş hissiyatıyla buluşturan bu keyifli yerlerden şehrin pek çok noktasında olsun da neşemiz yerine gelsin.. Gezici Günlük Notu: Bu yazıdan çok sonra Kronotrop artık o bildiğimiz yerinde değil.. Daha büyük daha geniş imkanlı ve yine şahane dekorlu Cihangir'deki yeni yerine taşındı. Bu şehrin kahveseverlerini nitelikli kahve ile ilk tanıştıran mekan Kronotrop, artık sayısız seçeneğini daha ferah bir ortamda sunuyor. Her daim gönlümüzde yeri var.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kandilli-08-15.html\" ", "text": "Sen de bir gün sabah 08.15, Kandilli'ye düşebilirsin. İskele kapalı, parkta şarapçı evsizler; kafe diye haritada işaretlediğin yer zaten Suna Abla'nın meyhanesi... kalakalırsın.. Yürürsün benim gibi bi' umut Vaniköy'e.. İki yalı arasından manzara görür biraz bakayım dersin, yalının güvenliği de sana diker gözünü; huzurun kaçar, bakamaz yine yürürsün. Yalılardaki hayat ne sessiz, ne sıkıcı.. birkaçı yürüyüşe çıkmış semt sakinlerinin; yabancılığımı hissetmiş gibi tedirgin bakıyorlar bana.. Sevmedim yalı hayatını, istemem.. Vaniköy Kandilli'den beter. Yarı yolda koca bir çay bahçesi; sanırsın ki, Kurtlar Vadisi. Burun kıvırıp yola devam. Ama dedim ya Vaniköy beter!.. Açım yahu, kahvaltı yapmalıyım. Kafeyi, pastaneyi geçtim, bakkal niye yok, bakkal?.. Az önce Kurtlar Vadisi'nin önüne burnumu düşürmüş de yerden almamıştım; gidip alayım bari! Başka seçenek yok, kahvaltıda buradayım!.. Denize sıfır, ambiyansa bin fersah, lezzete 100 km. uzaktan yapıp kahvaltımı, kaçıyorum vadiden, beni kurt kapmadan!.. Kıyıdaki Karadeniz lokantası kahvaltı servisine başlamış, bir hayli de kalabalık.. Buna şok olacağıma dur asıl şuna şok olayım: tam korunun yanında kocaman, pırıl pırıl şahane bir kafe!.. Cafe Kandilli.. Büyülü mü, sihirli misin? 08.15'te neden bana görünmedin?.. Bir fincan kahve söylüyor sabahın tüm yorgunluğunu burada dergi karıştırarak atıyorum. Kahve yanında iki taze gül goncası bir de fırından şimdi çıkmış mini browni ile geliyor.. Kahveyi çok değil ama sunumu beğeniyorum.. ortamı beğeniyorum.. Başka bir yere de gitmem, burada kalıyorum!.. Bir dahaki sefer için kendi reçetemi kendim yazıyorum: 9'dan sonra, aç karnına!.. İşte sana da bunları bil diye anlatıyorum. Sen şimdi benim o saatte orada ne işim var onu düşünme, boşver!.. Kendin deneme; paşa paşa 9'da git; hayat başlayınca git.. Belki de seversin Kandilli'yi.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kapadokyada-birkac-saat.html\" ", "text": "Yıllar önce Kapadokya'da unutulmaz 4 gün geçirmiş, bir gün yeniden kavuşmayı aklıma yazarak ayrılmıştım. Birçok seyahatin arasında bir türlü vakit bulamasam da geçtiğimiz günlerde gerçekleşen bir proje için gitme fırsatı doğunca hemen yeniden koşuverdim!. Tamamen bölgede yaşayan kadınların ekonomik bağımsızlıklarına katkıda bulunmak adına eski bir okulun restore edilmesi ve bölgede yaşayan kadınlara tahsis edilmesiyle hayata geçen Kadıneli Restaurant'da mutfak ve yemekler kadınlara emanet. Yörenin otantik yemekleri anne mutfağı tadında sunuluyor. Burada daha önce hayatında hiç çalışmamış kadınlar evlerinde yaptıkları yemekleri bölgeyi ziyaret edenler için hazırlayıp sunuyor. Becerilerini geliştirmek için de çeşitli eğitimler alıyorlar burada aynı zamanda.. Oraya vardığımızda kadınlarla konuştuk. Nasıl mutlular, onları birilerinin görüp, düşünüp bu imkanı tanımasından nasıl mutlular. Bunu görünce sizde mutlu oluyorsunuz ve ne kadar zor şeyler yaşadığımız şu günlerde bile \"bu ülkeden, bu ülkenin insanından hala ümit var\" diye düşünüyorsunuz.. Restoranın altında da yine kadınların elinden çıkan erişteden reçele yöresel ürünler yine onların ekonomisine katkıda bulunmak adına satılıyor. Bu fikre değer veren Bosch Ev Aletleri de bu projeye bir katkıda bulunmak istemiş ve onların mutfağını daha verimli çalışabilmeleri adına ürünleri ile desteklemiş.. Bizim orada bulunduğumuz günde de Dream Akademi şeflerinden Fehmi Samancı ile harika bir atölye çalışması yaptılar. Kadıneli'nde çalışan kadınlar okuldan gelen kızları ile birlikte yemek pişirdiler. İki kuşağın bir arada analı-kızlı yemek pişirdiği bu keyifli anlar da harikaydı.. Kadıneli'nde hem fikir, hem bu sıcacık ortam hem de yemekler çok güzel.. Umarım bu proje kadın emeğine değer veren başka girişimlere de ilham verir.. Hazır Cappadox da yaklaşıyorken eğer bu aralar Kapadokya'ya gelirseniz buraya uğrayıp yemeklerden tatmalı, maharetli annelere sohbet etmelisiniz.. Kadıneli Uçhisar'da; dolayısı ile biz de günümüzü kalan kısmında yine Uçhisar'daydık. Göreme Açık Hava Müzesi ve Uçhisar benim Kapadokya'da en sevdiğim yerler.. Biraz fırsat bulup hemen Uçhisar sokaklarından kaleye doğru yönelip manzarayı seyrediyorum.. Kale civarindaki dükkanların tezgahlarına, seyyar satıcıların ürünlerine bakıyorum.. Yörenin çömlekleri, seramikleri, bez bebekleri, kuru meyveler.. Buralarda gelirseniz kabak çekirdeği almalısınız. Çok lezzetlidir ve başka yerdekilere benzemez.. ben bol bol aldım. Kabak çekirdeği sadece yenmiyor. Bunu bu gidişimde öğrendim; kabuğu ile bereber çekilip ceviz gibi iri toz haline getirilip tereyağında çevrilen eriştenin üzerine dökerek yeniyor!. Bunu hayretler içinde denedim; siz de erişte falan alırsanız kabak çekirdeğini bu şekilde çekip deneyin.. Peri Evi diye peribacalarının ortasında, onlardan birinin içine yapılmış ilginç bir mekan var; burada bu ilginç tüf oluşumların ortasında küçük bir kahve molası verebilirsiniz. Bana çok önerildiği halde Uçhisar'daki Türküevi'ne gidemedim ama belki siz uğrarsınız.. Green Garden Pide Salonu'nu atlamayın!. Burası yakında gerçekleşecek Cappadox'un da duraklarından biriymiş; biz de giderken yol üstünde uğrayıp kepekli hamurdan güzel pidelerini tattık.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kar-kuresi-kars-gezi-notlari.html\" ", "text": "Merhaba Kars. Merhaba Karlar Ülkesi. Merhaba -adeta- kar küresi.. İstanbul'dan bakınca uzak, soğuk ve karlısın.. Hatta çok uzaksın.. Öyle ya, kaç yıldır isteyip de bir türlü kavuşamamalar bundan olmalı... ama işte bak, sonunda oldu!. Kavuştuk, tanıştık, sokaklarında yürüdük, bize kendini açtın; seni asıl şimdi anladık.. Son dönemde Kars'a ulaşmanın en popüler ve masalsı yolu Doğu Ekspresi treni. Talep o kadar fazla ki, artık trenlere vagon ekliyorlarmış hatta!. Ama Kars'a bu tren ile gelmek ekstradan en az 24 saat demek. Tren yolculuğu çok uzun sürdüğü ve bizim şu dönem sadece ayırabilecek 48 saatimiz olduğu için bu macerayı bir sonraki sefere erteleyerek uçağı tercih ettik. Aslında Kars'a uçak ile gelmek de pek ekonomik bir seçenek değil; biletler biraz pahalı oluyor ama birikmiş uçuş millerimiz olunca sadece küçük bir vergi ödeyerek biletleri neredeyse bedavaya getirdik. Uçak yolculuğu yaklaşık 2 saat sürüyor ve tren kadar olmasa da yine de keyifli. Çünkü yol boyu masal gibi karlı dağ manzaraları eşlik ediyor size. Gayet modern Kars Harakani havalimanına inince şehre varmanın en hızlı yolu taksi. Yaklaşık 7 km. uzaktaki şehir merkezine 35 TL. civarında bir ücret alıyorlar. Biz merkeze giderken taksi; dönerken de otelin 25 TL. lik aracını kullandık. Şehir içinde de müze haricinde herşey 2 km. lik bir alan içinde olunca biz daha çok üşüyerek de olsa yürümeyi tercih ettik; taksiye sadece müze dönüşü ihtiyacımız oldu. Şehirle ilgili en çok izlenimi de bu serbet ve bol üşümeli, hafiften \"kaydıraklı\" yürüyüşlerde elde ettik tabi. Zarif ama bakımsız tarihi yapıların önünden geçtik, koyu renk giyinmiş amcaların peşi sıra sakin sakin yürüdük, kahvehane pencerelerinden içeriyi gözetledik, olmadık objelerden sarkan koca buz sarkıtlarına korku ve şaşkınlıkla baktık.. Kars'a gelmeden önce hayalim hep tarihi Rus yapılarından birinde olma şansı verecek bir otelde kalmaktı. Ancak çok yoğun bir dönemde denk gelen ziyaretimiz için epey zaman önce bakmama rağmen o seçeneklerde oda bulamadım. Buna başta biraz canım sıkıldı ama şimdiki fikrime göre her şeyde bir hayır var; bizim konaklamamız da hiç fena değildi. Booking. com'dan o tarihlerde yeri olan ve konuk değerlendirme puanı en yüksek olan tesisi seçtim. Kars Konak Hotel. Tam merkezde, cadde üzerinde, bildiğiniz standart bir uygun fiyatlı şehir oteli. Hayal ettiğim tesislerin yarı fiyatına burada iki gecelik bir oda ayırttım; pek güvenemeyip bir de telefonla yeri teyit ettim ama oraya gidince boşuna endişe ettiğimi anladım. Eğer sadece havlusu çarşafı temiz, güvenli bir kalacak yer sizin için yeterliyse bu oteli tavsiye ederim. Ben kale manzaralı taraftan oda istemiştim ama o tarafın odalarının camları küçük ve odalar daha darmış; sağolsunlar hemen ön taraftan daha ferah bir oda ile değiştirdiler. Otele her giriş çıkışta bir şey içer misiniz diye sorup kahvaltıda bunu da yiyin diye yumurta tavası ile etrafımızda döndüler!. En önemlisi de Kars'ta hep odaların soğuk olduğundan şikayet edildiğini okumuştum ama bizim otelimiz, odamız ve suyumuz gayet sıcaktı. Yok ben daha konforlu bir otel isterim diyorsanız Kars Kale Otel; illa ki Rus mimarisi otel isterim derseniz Cheltikov ve Kar's Otel aradığınız alternatifler olabilir. 1874'te Cheltikov ailesine konak olarak inşa edilen bu görkemli yapı, daha sonra Opera binası olarak da kullanılmış. Şimdi ise otel olarak hizmet veriyor.. Kars'ın şehir merkezinde görülmesi gereken pek çok tarihi yapı var. Aslında biz son gün yaptık ama eğer zaman olarak mümkünse ben önceliğin Kars Müzesi'ne verilmesini daha doğru buluyorum. Kars Arkeoloji Müzesi belki sizi görsel olarak çok ihtişamlı karşılamayacak ama içeride görecekleriniz bölgeyi gezerken her şeyi daha iyi kavramak adına çok faydalı olacak. Ayrıca çıkarken müze görevlisinden bir Kars Turistik Haritası isterseniz bu da size epey kolaylık sağlayabilir. Giriş ücretsiz. Kars Kalesi ve çevresi şehrin en büyüleyici noktası.. Tam buralara vardığımızda nadiren yağan kristal kar başladı. Tarihi Taş Köprü ve çevresindeki hamamlar.. Mazlumoğlıu Hamamı, Muradiye Hamamı ve Topçuoğlu Hamamı. Hamamlar belki özel izinle gezilebiliyordur ya da tur grupları için olabilir ancak biz sadece dışlarından bakmakla yetinebiliyoruz; Cuma öğleden sonra hepsinin girişleri kapalı. Kümbet Cami ( eski adı ile 12 Havariler Kilisesi) ve hemen yanında Harakani Camii ve Türbesi yine taş köprü çevresindeki en görülesi tarihi yapılardan.. Ayaklarınız üşüse de içine girmeyi ihmal etmeyin.. Fethiye Cami (özellikle sabah saatlerinde gökyüzünün nefis tonları ile bizi her önünden geçişte çok etkiledi. Ancak dışındaki zarafet ne yazık ki içinde devam etmiyor. Kötü bir restorasyon, gözü tırmalayan döner demir merdiven.. aaah ahhh demeden olmuyor işte.. Gazi Ahmet Muhtarpaşa Konağı (Şimdilerde Güzel Sanatlar Galerisi olarak sergilere ev sahipliği yapıyor.. Bunlar dışında Namık Kemal'in evi ve 1877-78 savaşı sonrası 40 yıl süren Rus hakimiyeti döneminin nefis binaları. Pekçoğu resmi kurumlar tarafından kullanılıyor günümüzde. Eğer o bahsettiğim haritadan edinebilirseniz, harita üzerinden tek tek tespit edebileceğiniz gibi, rastgele yürürken de pekçoğu zaten karşınıza çıkacaktır. Eğer siz de sadece 2 günlüğüne Kars'a gidiyorsanız; bir tam günü Ani ve Çıldır'a ayırıp kalan zamanlarda şehir içindeki görülecek yerleri rahatlıkla gezebilirsiniz. Ani Harabeleri bu seyahatin olmazsa olmazı. Hep duyduğumuz, fotoğraflarına aşina olduğumuz Ani, içinde olunca çok başka, çok büyülü bir yer.. Aslında yaz aylarında gelmek tabi ki daha kolay ve içinde rahatlıkla gezmek, tüm tarihi kalıntılara daha çok yaklaşmak mümkün ama kar altındaki görüntüsü de bir başka. Kış aylarında Ani Harabelerini 08:00-17:00 saatleri arasında ziyaret edebiliyorsunuz ve giriş ücreti 8 TL. Çok büyük bir yüzölçümüne yayılmış farklı dönemlere ait 21 tarihi kalıntı var. Kimileri çok hasar görmüş kimileri hala çok heybetli. Ama asıl yeraltı şehirlerinde henüz gün yüzüne çıkmamış çok sayıda yapı olduğu biliniyor. Ani Katedrali / Fethiye Camii Kral Simbat tarafından yaptırılmış ve 1010 yılında yapımı tamamlanmış.. Selçuklular döneminde camiye dönüştürülmüş.. Abughamrents Kilisesi / Poladoğlu Kilisesi Prens Pahlavuni tarafından 980 yılında yaptılmış. Kentin en fotografik sembol yapılarından biri. Çıldır Gölü ise bambaşka bir kış masalı!. Ani'den sonra yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculukla Çıldır'a vardık. Yol boyu bembeyaz dağlar, bembeyaz düzlüklerden, masal gibi fotoğraf karelerinin içinden geçiyorsunuz. Bu beyazlık insanı adeta sarhoş ediyor... Ve bir de tilkiler.. o kadar çok tilki gördük ki!.. Gölün başladığı noktadan itibaren yol daha da zevkli. Sol tarafınızda düz bir beyazlık görülüyor, şoför burası göl diyor; bakıp bakıp benzetemiyorsunuz. Nasıl olur? Nasıl böyle tamamen donar? 2000 metre rakımda olduğunuzu algılayamıyorsunuz bile.. Göl üzerine sıra halinde açılmış köstebek gibi oyukları görünce onların gölden balık avlamak için açılmış buz oyukları olduğunu anlıyorsunuz.. Sonra ara ara gözünüz o oyukların etrafında balıkçıları da seçiyor.. Gölün kıyısında iki tesis var; biri başlangıç noktasına yakın ve pek tercih edilmeyen; diğeri de Çıldır Gölü denince akla gelen tüm etkinliklerin olduğu yerdeki Atalay'ın Yeri. Tesisin tam önünde Çıldır'ın o meşhur atlı kızakları var. Gölün ortasına doğru kızak ile kısacık bir turun bedeli kişibaşı 15 TL. Kızaklar 2 kişilk ve bu kısacık tur inanılmaz keyifli.. Atların hepsi ponponlarla, püsküllerle rengarenk süslenmiş. Turistleri gezdirmedikleri zamanda üzerlerini örtüyorlar. Tur sırasında da sizin bacaklarınızı örtüyorlar üşümeyin diye :) Havanın ne kadar soğuk olduğunu hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum. Genellikle tur grupları buz üzerine çay keyfi, balıkçıları izleme gibi hoşluklar ekliyor programlarına; biz de orada karşılaştığımız turlar sayesinde şahit olduk.. Açık söylemem gerekirse Çıldır Gölü'nün ilk vardığımızdaki daha sakin halini çok sevdim; yemeğimizi bitirip tekrar gölün üzerine çıktığımızda gelen otobüs ve minibüslerden göle dökülen kalabalıkla panayır yerine dönüşmüştü adeta.. Hayalim hep gün batımına dek burada kalmaktı; gökyüzü renk değiştirirken harika fotograflar çıkar diye düşünmüştüm ama bu kalabalık haline dört-beş saat daha dayanılabilir miydi? Sanmıyorum.. Madem ki Ani ve Çıldır'ı gezmeyi erken tamamladık kalan vaktimizde acaba Boğatepe'yi de görebilir miydik? Bana gelen tavsiyelerde mutlaka git göre denen köy rakım olarak daha da yüksekte olunca ulaşması zor olur, ulaşana kadar hava kararır diyerek bir dahaki sefere bırakmıştık ama şansımız bize güldü ve Çıldır dönüşü köye gittik. Boğatepe Köyü'nün en büyük numarası bence peynir müzesi. Şoförümüz yoldan birkaç telefon görüşmesi yaparak bizi müzede karşılamaları için hazırlık yaptı ve Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Eş başkanı Zümran Hanım bizi köpekleri Zeytin ve Tarçın ile birlikte karşılayarak müzeye götürdü. Burada hem peynir hem de bu köyün önemine dair pek çok şey dinledik. Bu büyük ayıbımı itiraf ediyorum ki; Zümran Hanım bizi ilk karşıladığında nezaketen bir ilgi ile kendisi ile selamlaştım ama müzeye girene kadar anlattıklarına karşı çok da ilgili değildim. İçeri girdikten sonra burada köyün kadınlarına katkısı olsun diye bir dernek kurduklarını; kadınların eşlerinin önünde ya da arkasında değil, \"yanında\" yer alması için çabaladıklarını; köylerinin çevresinde yetişen kıymetli otlarla bu kadınlar için çabaladıklarını anlatmaya başlayınca bakışım, ilgim değişti.. O anlattı.. ben karşısında büyülendim, o devleşti, ben küçüldüm.. Sizi bilgiyle daraltmadan kısaca paylaşayım neler öğrendiğimi.. Çevrede yetişen onlarca faydalı, hatta tedavide kullanılabilecek nitelikle zengin bitkiler var; bir kısmı endemik.. Bu bitkiler özenle toplanıp çeşitli yaplar kremler elde edilip buradan satılıyor.. tamamı organik ve gerekli analizleri, çalışmaları yapılmış.. Peynir için en önemli şey bölgenin bitki örtüsü. Buradaki hayvanlar hangi otu yerse sütlerinde bunun etkisi görülüyor çünkü.. Boğatepe civarında da hayvanlar buralarda yetişen bu yüksek değerli bitkileri yiyor ve elde edilen sütten meşhur Kars Kaşarı ve Kars Gravyeri yapılıyor. Sadece bu iki peynir değil, burada yaptıkları çalışmalarla kaybolmuş peynirleri de tekrar yapmaya başlamışlar.. Taze kaşar yapılır yapılmaz yenmeye hazır oluyor. Eski kaşar ise 2 yıl dinlendiriliyor.. Gravyer ise çok zor ve özel bir peynir. Çok farklı aşamalardan geçip şirden mayası yapılıyor. Dünyada sadece belli başlı birkaç yerde yapılabiliyor; birisi de Kars.. Kaşar peynirlerin üzerine yapan mandıranın isminin çıkaran kalıplar da müzede pek çok örnekle yer bulmuş.. Aslında peynirin tarihçesi ve burada nasıl yapılmaya başladığına dair Kafkasya'dan Atatürk'e kadar uzanan harika bir hikaye dinledim ama Zümran Hanım, \"köyümüz kadınları Fransızca dersi de aldı; çünkü her yıl buraya Fransızlar geliyor\" dedikten galiba şaşkınlıktan koptum gittim, başka da birşeyin önemi kalmadı! Ne güzel bir yere gelmişiz biz böyle!. İyi ki gelmişiz!. Peynirlerin tadına baktıktan sonra birkaç bitkinin yağı, eski kaşar ve Gravyer aldık; Zümran Hanım'a değerli bilgileri ve vakit ayırdığı için teşekkür ederek tekrar görüşebilme temennisi ile ayrıldık.. Ne kadar zengin ve renkli topraklarda yaşıyoruz hiç düşündünüz mü? Tüm Anadolu'da ne kadar farklı yemek kültürü, ne büyük çeşitlilik var?. Kars'a gelince Rus döneminin etkisi ve Kafkasya bağlantısı, geçmişte yaşayan farklı kültürlerin etkisi birleşince ortaya çok zengin bir mutfak çıkmış. Evelik çorbası, ayran aşı, kesme aşı, kıymalı Rus böreği Priyoş, soğan kavurmalı mantı Hangel, kavurmalar, pilavlar ve safranlı nohutlu Piti... bunlar bir çırpıda aklıma gelenler ama 2 gün herşeyi tatmaya yetmiyor bile! Tüm bunların üzerine bir de meşhur Kars Kazı efsanesi var. Buralara gelince mutlaka tatmak lazımmış. Kars Kazı, normal kazdan daha küçük, bölgenin iklimine uygun ve daha az yağlı imiş.. Serbest dolaşıp kendi bulduğu otu yermiş.. Ben eskiden hep kazı kesip kar altında saklama diye bir şey duyardım ama burada onun da başka bir efsane olduğunu öğrendik.. Asıl olay şu: Kaz ilk karı yediğinde lezzetlenirmiş. İlk kardan sonra kesilip salamura halde kurutulurmuş. Yeneceği zaman da önce haşlanır, tuzu çıkarılır, suyuna bulgur pilavı yapılır sonra da tandır yapılırmış.. Ha bir de bizim gibi acemiler ördekten ayırt edemezmiş; bazı yerlerde kaz yediğini sanıp ördek yemek de muhtemelmiş :) Bunları dinlerken kaz değil \"gaz\" denmesi; kaz yetiştiren değil, \"gaz saklayan gadınlar\" denmesi en çok sevdiğim detaylar.. Bir turist olarak Kars merkezde karşınıza çıkacak birkaç belirgin adres var. Biz de bunlara uğrayıp öne çıkan lezzetlerini denemeye çalıştık. Kamer Mutfağı / Şehirdeki ilk öğle yemeğimizi burada yedik. Evelik otundan yapılan çorba, Hangel ve Priyoş denedik; çorbayı ve Priyoş'u baya sevdik. Kars Kaz Evi / Burayı birkaç yıl önce Kars ile ilgili bir programda izleyip sahibi hanımefendiyi dinlemiştim. Kaz eti, miasfir olana ağır gelebilir, biz onların yiyebileceği gibi yapıyoruz demişti; ben de kafama yazmıştım. Yukarıda kazı iştahla anlattığıma bakmayın; ben hayatının bir döneminde hiç et yememiş biri olarak böyle kazdır, ördektir, tavşandır duyunca içim burkulur, yiyemem.. Ama gezginiz ve illa ki tadacağız ya işte burada yaptıkları bulgur pilavı üzerine didiklernmiş kaz eti bana daha uygun diye düşünmüştüm hep.. Bir akşamı yemeğini buraya ayırdık ve soba kenarında gürcü şarabı eşliğinde yemeklerini tattık. Hanımeli Ev Yemekleri Yöresel Mutfak / Piti yemek üzere not aldığımız Kristal Lokantası'nda zamanlamayı tutturamayınca Hanımeli'ni deneme seansımızda Piti'ye bari burada şans verelim dedik. İyi ki de öyle olmuş!. Piti, safran, nohut ve incik ile yapılan özel bir yemek. Pişirildikten somnra tek tek emaye fincanlar ya da tıoprak kaplara alınıp bir kez de bu şekilde fırına veriliyor. Servis ederken de bir tabağa doğranan lavaşlar üzerine dökülerek yeniyor. Hep çok ağır diye duymuştum ama Hanımeli'nde öyle güzel yapmışlardı ki, bayıldım. Mutlaka burada denemelisiniz.. Sohbet sırasında kaz tandırın da burada evlerde yapılan geleneksel haline en uygun şekilde yapıldığını öğrendim. Bir daha kaz yer miyim bilmiyorum ama yersem onu da burada yerim. Yine çorbalar ve diğer yemekler de çok başarılı.. Seyahat boyunca yediğimiz tüm un helvaları gibi buradaki de nefis!. Bir de ev yoğurdunu unutamıyorum!. Bu işletmeden çok bahsettim farkındayım ama hep evini geçindirmek için uğraşan ev kadınlarını istihdam etmesi ve yemeklerin ev tadında olması beni baya etkiledi. Gelecek ziyaretimde restoran sıralamasında birinci tercihim olacak. -Ocakbaşı Restoran / Bir akşam da kebap yiyelim diyerek gittiğimiz Ocakbaşı'nda kendi icatları Ejder Kebabını denedik.. Bir akşam da Şehir Kulübü Cafe Jezvee'ye gittik kahve ve Gürcü şarabı içmeye.. Kars'ta genel olarak tek bir kötü durum var. Mekanların çoğunda sigara içiliyor, ortalık biraz dumanaltı.. Onun için biz nerede sigarasız bir ortam bulsak bize göre en iyisi oydu.. Pek hareketli denen gece hayatı hakkında bir fikrimiz yok.. Yemekten sonra birer kahve, birer kadeh şarap.. sonra hep odamıza çekildik.. Oda penceresinden usul usul yağan karı seyretmek hep şiir gibi geldi. İşte en sevdiğim bölümlerden biri. Bir sürü meşhur şeyi olan bir şehirde elbette biraz gurme alışverişi yapılacak!. Halit Paşa Caddesi üzerinde sıra sıra peynir mandıra/dükkanları, balcılar var. Gitmeden önce defterime Ariş Ticaret ve Büyük Zavotlar'ı not almıştım. Ancak Boğatepe Köyü'ne gitme şansımız olunca peynir alışverişimizin büyük kısmını oradan yapmış olduk. Yine de birkaç dükkan gezip peynir tattık; not aldığım yerlerden biraz daha peynir almadan duramadık. Kağızman'ın cevizli sucuğu meşhurmuş; birazcık da ondan.. Ve bir de Kavılca Bulguru.. Bunu da not almıştım; aynı cadde üzerindeki dükkanlarda satıyorlar. Alırken bilmiyordum ama İstanbul'a dönünce Caffe Nero'da bir kraker dikkatimi çekti; üzerinde Kavılca unundan yazıyordu.. Bir araştırdım ki, bu Kavılca bulguru glutensizmiş. Bir taş köprünün yakınında bir de bizim pastanenin aşağısında hediyelik eşya dükkanı var. Kars Bazaar Yöresel hediyelik. Ama ben ne magnetleri ne de diğer hediyelikleri beğenemedim bir türlü.. Bir bal kaşığı almakla yetindim ve Kars'tan alınacak en güzel şeyin peynir olduğuna kesin kanaat getirdim. Size ufak tefek şekler satmaya gelen Kars çocuklarını geri çevşrmeyin, minik alışverişler yapın.. İmkan varsa onlara şeker çikolata ikram etmek ya da başkarına sıcak bir bere geçirmek nasıl değerli bilemezsiniz.. Aşırı derecede sıkı giyinin. Yün ya da termal içlik polar sweatshitler, kalın yün kazaklar, rüzgar geçirmeyen mont ve kabanlar, yedek bot.. listeyi sizi astronot gibi dolaştıracak birçok şeyle uzatabiliriz. Yeter ki durumun ciddiyetini anlayın.. Burada -25'lerden bahsediyoruz! Yanınıza yoğun nemlendiren el ve yüz kremi alın. Bu kadar soğukta çok ihtiyaç oluyor.. Herşey bir yana Atatürk posterli duvarlarını sevdim bu şehrin.. İnsanının görüşünü, modern zihniyetini sevdim.. Kafkas Üniversitesinin Bale Bölümü'nün başarısını, ününü sevdim.. şiir böyle başlıyor.. Bizim Kars gezisi ise bitiyor.. Gitmek için insanı heveslendiren iyi bir yazı. Fotoğraflar da harika. Çok net özetlemişsiniz deneyimlerinizi. 2015 Şubat ayında görmüştüm Kars'ı ve özellikle Ani ve Çıldır bölümünün tadı damağımdadır, sizinle aynı turu kullanmışız, başarılı bir seçim olmuştu. Ama otelde ben de soğuktan ve sıcak su kısmından çekinerek Rus yapılarından uzak durmuştum. Gittiğimde taş köprüden Konservatuara doğru yaptığımız yürüyüşte Katerina Sarayı diye bir otel gördüm, sonraki gezimde mutlaka orada kalmaya karar verdim. Gittiğim ve gideceğim yerleri bir de sizin gözünüzden görmek çok hoş oldu."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kar-manzarali-istanbul.html\" ", "text": "İşi abartıp \"beyaz çile\"ye dönüşmediği sürece kar İstanbul'a çok yakışıyor. Elinde çayın ya da kahvenle evin penceresinden seyretmek çok keyifli.. Ama çatıların üzerini kaplayıp tarihi yapılara beyaz bir kontür çeken karın sunduğu tadına doyulmaz manzaralar için biraz daha fazlasını yapmak gerekiyor. Ben her karda bir gün sağlam giyinip şehrin bu güzel anlarına tanıklık etmeye çalışıyorum. Bu yıl üst üste iki keyifli kar deneyimi yaşadık; hava tahminleri gelecek günlerin de kar bonkörlüğü içinde geçeceğini söylüyor. O zaman burada paylaşacağım kar notları ile gelecek karlı günlerin tadını çıkarmaya ne dersiniz? Burada amaç \"instagram fenomeni kafası\"nda bol #like alacak kar fotoğrafı çekmek değil; şehrin tadını çıkarmak elbette. Haydi sıkı giyinin; en sevdiğim kar güzergahını birlikte dolaşalım.. Karakoy Katlı Otopark'ın her zaman üşenmeden çatısına kadar çıkıp şehrin beyaz çatılarına, buradan tarihi yarımadaya bakarım.. Mimarisinin büyük hayranı olduğum Kılıç Ali Paşa Camii de karda bir başka güzel görünür.. İşte bana göre karın en güzel hali.. Sultanahmet Meydanı kardan battaniyesini örttüğünde güzelliği kat be kat artıyor. Elbette bu manzarayı görmek için gelen sayısız insan ve turist ile birazcık da kalabalık oluyor ama eğer sabah erkenden gezinmeye cesaretiniz varsa çok daha keyifli oluyor. Son yağan karda programımda değişiklik olunca kendimi sabah 8:30'da bu civarda buldum. Tramvay m Sultanahmete doğru ilerlerken tarihi yapıların üzerindeki incecik kar tabakasının yarattığı sihiri anlatamam. Bırakın mimari harikası yapıları, demirlerin, korkulukların üzerindeki kar bile şiir gibiydi. Onun için kimsecikler bozmadan bunları görebilmenin tadı başka.. Kapalıçarşı ve hanları algı olarak kapalı yerler gibi görünse de inanın içinden geçip farklı noktalarından han avlularına bakınca bambaşka bir dünya var. Çuhacı Han ve Zincirli Han benim favorilerim; denk geldikçe içinden geçerim. Karda da buralardan geçiyorsam uğramadan duramam. Her instagram fenomeninin ve her turistin profilinde en az bir adet fotoğrafı bulunan Büyük Valide Han'ın çatısı ise karda önermediğim yerlerden. mazalah, kayar, düşersiniz!.. Onun yerine gidin Yeni Cami'nin önünden geçerken iç avlusuna bakın; ne kadar da zarif.. Ya da Süleymaniye'nin arkasından bakın İstanbul manzarasına; kesinlikle çok daha hoş.. Bu güzergahta kar denince sağlam kahvaltı; Kumkapı'da Boris'in bal, kaymağı da geliyor tabi aklıma. Bu semtte de yine çıkıp manzaraya kuşbakışı baktığımız bir çatı var ama adres versem de olmaz, nasılsa çıkmanıza izin vermezler. :) Ben çeker arada bir atarım fotoğrafını instagram'a!.. Yine renkli ve kozmopolit sokaklarını sevdiğimiz Balat'ın karlı fotoğrafları da instagramda mutlaka ilginizi çekmiştir. Rum lisesi ve renkli eski binalar keyifli bir kar manzarası sunar. Burada üşüyünce kahve molası elbette bu semtin en iyisi Coffee Department'ta verilmeli. Beyaz örtülü başka bir açı ise Eyüp Piyer Loti'de.. Teleferik ile çıkıp kar manzarasına karşı bir bardak çay ya da bir Türk Kahvesi.. Geçen iki karda uğrayamadım buralara; belki bu hafta yolu yeni kar dalgasında!.. Yine Karaköy ya da Eminönü'nden vapura atlayıp karşıya geçmek, yol boyu da uzaktan beyazlar içindeki şehri izlemek doyulmaz keyiflerden.. Vapurda ısınmak için çay-simit vazgeçilmez!. Gezi Parkı, Gülhane Parkı ve Yıldız Parkı güzel kar manzaraları sunar. Atatürk Arboretum'u bir kez de karda görmeyi hep istemişimdir de bir türlü cesaret edemem!.. Benim İstanbul'a dair kar rotam işte böyle.. Yeni keşiflerim olursa yine bu yazıya eklerim. Son olarak karlı anılar biriktirirken kuşlar için pencere önüne bulgur, kedi ve köpekler için markette satılan 1 TL. lik cepte taşımalık mamalardan ve martılar için de çatılara bayat ekmek atmayı unutmayalım, olmaz mı?.. Yine çok güzel bir yazı ve nefis fotoğraflar. Zaten \"canım kulem\" dedin beni benden aldın. Haftada bir kez kuleyi görmesem özlerim, Anadolu yakasında oturmama rağmen. İstanbul'u benim kadar seven birilerine çok zor rastlıyorum, bu yüzden böyle yazılar benim için çok kıymetli. Harika tüyolar aldım. Karda çıkmaya cesaret. edemiyorum pek ama bir dahaki sefere denemek isterim. Galata Kulesi bu şehirn en kıymetlisi. Gerçekten çok seviyorum onu :) Ben başka şehirleri gezdikçe daha çok seviyorum İstanbul'u.. Bu arada hafta sonu beklenen kar yağmadı ama Pazartesi, Salı diyorlar!.. Bence biraz dolaşmaya değer.. Sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/karadeniz-valizinde-neler-olmali.html\" ", "text": "- Doğa yürüyüşüne uygun bilekli ayakkabı. Tabanı kaymayan, zemini tutan, su geçirmez ve en azından yarım günlük doğa yürüyüşlerine uygun, burkulmalara karşı bilek kısmı biraz yüksek bir ayakkabı kayalık zeminde, kaygan çamurlu toprakta, dere tepe yürürken güvenlik ve konfor açısından çok faydalı olacaktır. Elinizde varsa ne mutlu.. Yoksa Decathlon gibi yerlerden uygun fiyatlı bir çift kapabilirsiniz.. - Kirlenip yıpranmasına üzülmeyeceğiniz bir spor ayakkabı. Seyahatte ya da günlük yaşamda rahat ettiğiniz herhangi bir spor ayakkabı doğa yürüyüşleri dışında gerekli konforu sağlayacaktır. Benim için Adidas Superstar\"larım yeterli oldu.. - Yağmur çizmesi. Bu madde bana göre opsiyonel. Benden önce giden arkadaşlarımın özellikle yağmurlu havalarda balçık çamurlu ortamlar için önerdiği çizmelere benim hiç ihtiyacım olmadı; hiç böyle çamura batacağımız bir havaya rastlamadık. Bu çizmelerin yürümek için daha konforsuz ve ağır olduğu da düşünülünce ihtiyaç halinde orada bir nalburdan da alınabilir; valizde yer kaplamasına hiç gerek yok diyorum!. Diyorum ama kendim oralara kadar taşıdım ve hiç işe yaramayınca kendimle dalga geçmek için orada vazo olarak kullandım!. :)) Bunlar yerine ihtiyaç olursa oralarda çok yaygın olan \"lastik\" denilen naylon ayakkabılar bile iş görebilir. Her yerde satılıyor ve Karadeniz yerlisi kaygan, yağışlı havada daha çok bu lastikleri tercih ediyor. - Terlik. Bakın bu madde önemli!. Böyle bir seyahatte özellikle geleneksel mimaride, ahşap bir yapıda kalacaksanız içeride ayakkabı ile dolaşmanız mümkün değil; yasak!. Bu her yerde böyle.. Gürültü sebebiyle deniyor ama bence ahşap zeminin korumak amaçlı daha çok. O yüzden kapıda ayakkabılarınızı çıkardıktan sonra içeride giyebileceğiniz en hafifinden naylon bir terlik ya da banyodan sonra giyilen havlu bir terlik mutlaka olsun yanınızda. Akşamları havanın soğuk, bazı zeminlerin ıslak olma ihtimalleri de düşünülünce ilaç gibi gelir. - Bol bol çorap. Yürüyüş, yağış, çamur gibi ihtimaller dahilinde günde iki kez değişmelik bol bol çorabınız olsun. Hepsi de kısacık, hani ayakkabıdan görünmeyen cinsten olmasın. Şöyle yukarı çekebileceğiniz soğuk geçmesin, ayağımı dal çizmesin, böcük gelmesin diyerek rahatça giyebileceğiniz şeyler de olsun. - Hava şartları anladığım kadarıyla bölgeye, yüksekliğe göre oldukça değişken.. Mutlaka mevsime göre de değişken ama biraz da şans işi.. benden bir hafta önce gidenler soğuktan kıkırdarken biz birkaç akşam hariç çok üşümedik.. O yüzden kalın giysi işini bence aşırı abartmayın. Bir kalın sweatshirt bir de rüzgar geçirmez mont yeterli olur bence. Polar bir üst, varsa bir elyaf/kaz tüyü yelek de hafif ve tedbirli bir seçim olabilir. Ama dediğim gibi on değişik alternatife ihtiyacınız yok; bol bol tshirtünüz olsun; üzerine aynı üstü giyin giyin çıkın!. - Alt giysi olarak jean çok önerilmiyor; hem soğuk tuttuğu, hem de geç kuruduğu için.. ben iflah olmaz bir jean tutkunu olarak yine de yanıma aldım ve alıştığım üzere rahatça kullandım. Bunun yanısıra pamuklu bol pantolonlar ve pamuklu bir eşofman altı ile oldukça rahat ettim. Tayt da kullanışlı seçenek olabilir. Bazen şort giyilir mi diye de soran oluyor; giyilir.. Ortam olarak insanlar rahatsız olmaz, siz de rahatsızlık duymazsınız ancak rüzgar ve dikenli çalılar faktörü düşünülünce sürekli şort pek kullanışlı olmaz.. - Yağmurluk, Karadeniz'in en vazgeçilmez aksesuarlarından biri. Asla su geçirmeyen, PVC tarzı uzunca bir model tercih etmek yerinde olur. Tek seferlik, kullan-at yağmurluklara pek güvenmeyin. Nalbur, iş giysileri, hırdavat gibi şeyler satan dükkanlardan sırf bu seyahatte kullanabileceğiniz ucuz bir yağmurluk edinebilirsiniz; fazla abartmayın. Bazı kişilerin Karadeniz gezisinin tamamında yağmur çok etkili oluyor ve yağmurluk resmen hayat kurtarıyor.. Bizim şansımıza çılgın yağışlar sadece geceleri oldu, gündüz pek ıslanmadık.. (Örnek: Ben istanbul Tahtakale'deki sıradan bir dükkandan tanesi 23 TL. ye ikimize birer yağmurluk aldım; orada sadece bir gün işimize yaradı; verdiğimiz parayı hak etti; sonrasında orada daha çok ihtiyaç olur diye düşünüp kaldığımız köy evine bıraktık. Onlar da sevindi, biz de daha çok işe yarayacak diye mutlu olduk :)) Fikir olarak aklınızda bulunsun.. Çamlıhemşin gibi daha turistik bölgelerde bu tarz ihtiyaçlarınızı kolayca bulabilecek dükkanlar var ancak Artvin gibi kitle turizminin henüz çok yaygınlaşmadığı yerlerde kolay bulamayıp biraz araştırmanız, şehir merkezine ulaşmanız gerekebilir.. - Mayo ve havlu. Bazı şelale ve göletlerde yüzme şansınız var. O yüzden uyduruk bir mayo ve hafif bir havlu/peştemal götürmek yaz aylarında baya faydalı olur. Havlu derken, zaten yayla evi konaklaması yapacaksanız ortak tuvalet ve banyo ihtimali çok çok yüksek. O yüzden valizinizi fazla ağırlaştırmayacak incelikte orta boy bir havlu ile bir rulo kağıt havlu valizinizde olursa kendinize baya konfor sağlamış olursunuz. - Yüksek yerlerde güneş de daha etkili.. O yüzden koruyucu bir şapka, hatta güneş kremi mantıklı olur.. Güneş gözlüğü kesin olsun! Ekstra konforuna düşkünler bir de uv filtreli dudak koruyucu alırsa şahane olur.. Güneş ve rüzgar dudakları kurutuyor.. - Sinek kovucu.. Vücuda sürülen jel/sprey olabilir ya da odada fişe takılan matlardan.. Sinek, arı, böcek sokmaları için eczaneden alacağınız jel bir ilaç böyle bir duruma maruz kaldığınızda acı, kaşıntı ve enfeksiyona karşı sizi korur. Beni bir arı soktuğundan beri bu tarz doğa gezilerinde daima yanıma eczaneden aldığım bir jeli alıyorum ve illa ki kullanılıyor.. Bir iki yara bantı, aspirin, alerjik durumunuz varsa bununla ilgili ilaçlar da yanınızda olsun.. Naneli sakız, sağa sola-yukarı aşağı, her yöne sallayan yayla yollarında midesi tuhaf olanlara yardımcı olacaktır!. - Yedek batarya ve priz çoğaltıcı. Çoğu yerde tek priz olabiliyor; çoğaltıcı faydalı olabilir.. Yedek batarya ise telefonun da zayıf çektiği ortamlarda oldukça ihtiyaç duyacağınız bir şey.. Mümkünse fener özelliği de olan güçlü bir batarya ya da ayrıca bir de el feneri olursa geceleri iş görüyor.. - Islak mendil, kağıt mendil.. Hem gün içinde ufak tefek temizlik ihtiyaçlarınız hem de ayakkabılarınızı temizlemek için baya gerekiyor; arabaya atın ama mutlaka yanısıra çöp poşetiniz de olsun. Biz yanımıza birkaç naylon poşet aldık ve tüm seyahat boyu çöplerimizi bunlarda topladık. Islak mendil, kağıt peçete, mısır koçanı vb yakılabilir çöpleri kaldığımız yerlerde yakılan soba ve ateşlerde değerlendirdik. Çöp yaratmamaya çalışmak, olabildiğince dönüşüm sağalamak en iyisi.. - Genelde doğa yürüyüşlerinde köy ve yaylalarda harika içme suyu kaynakları var. Taze, temiz, buz gibi su!. Yanınızda mutlaka hafifi bir matara ya da taşınabilir bardak olsun. Biz şöyle yaptık: Ne olur ne olmaz diye arabaya 3 küçük pet şişe su yedekledik; bu şişeleri de arabayı havalimanında teslim edene kadar doğaya terk etmedik; gerektiğinde yıkayıp doğadan tekrar doldurup kullandık. Ayrıca matara taşımadık ama hafif taşınabilir bardaklarımız vardı. Bu bardakları her güzel su kaynağında doldurup içtik.. - Aynı bardakları portatif kahve keyfimizde de kullandık. İyi filtre kahve bulmamın şüpheli olduğu her seyahate taşıdığım tek kullanımlık demleme kahvelerden almıştım yanıma; sıcak su temin edip arada bunlardan içtik. - Arabamıza her ihtimale karşı dağda bayırda kalırsak diye biraz abur cubur da attık.. Kraker, cips, bisküvi.. Doğa yürüyüşlerinde sırt çantamdan çıkarıp mini piknik yaptığımız da oldu, hiç ihtiyaç duymadığımız da.. Fazla kalanları bakkal falan olmayan bir köyde çocuklara dağıttık.. Ne olur ne olmaz siz yine da arabaya bir iki bisküvi ve bir iki şişe su atın!.. Tüm Karadeniz'i bilmeden, sadece kendi kaldığım yerlere göre değerlendirerek söylüyorum ki; araç kullanmayacak ve çevrenizi rahatsız etmeyecek ortamlar için içkinizi de götürmeniz sorun olmayacaktır.. - Bu arada gitmeden önce konaklama yapacağınız yerlere önceden bir ihtiyaçları olup olmadığını sormayı unutmayın. Bazılarına dükkan ve marketler uzak olabilir; muhtemelen \"sormanız yeter, ihtiyaç yok\" diyecekler ama siz yine de sorun. - Ben tüm bunların yanısıra biraz daha konforlu olmak adına içindekilerin ısısını biraz koruyan minik bir beslenme çantası, iki hafif tabak ve meyve falan kesmek için çakı tarzı bir bıçak da aldım.. Müzik dinlemek için portatif hoparlörümüz Wonderboom'u götürdüm.. Şart değil ama aklınızda bulunsun. - . - Bir de \"bitki defteri\" yapmak üzere bir boş defter götürdüm ki hikayesi şu instagram postunda mevcut: - Kitap, dergi, müzik arşiviniz olmazsa olmaz!.. - Fotoğraf makineniz, şarj kablolarınız ve kulaklığınızı zaten mümkün değil unutmazsınız diye düşünüyorum.:)) Şimdilik sanırım bu kadar.. Aklıma başka bir şey gelirse yine ekleyeceğim.. Oldu da siz eksik bir şey keşfettiniz; mümkünse hemen aşağı yoruma ekleyin!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/karakoyde-naif-kahvalti.html\" ", "text": "Az önce emin olmak için tekrar sözlüğe baktım Naif ne demek diye; Fransızca kökenli Naif; sade, doğal, saf, deneyimsiz demekmiş.. Oysa benim sözlüğümde Naif deyince 'iddiasız' ilk çağrışım.. Yok, bu kahvaltı benim sözlüğümde \"naif\" değil ancak \"zarif\" olabilir!.. Kahvaltı konusunda biraz huysuzum; en moda, poüler yerleri sevmem. Aşırı süslü ama lezzetsizini sevmem, hele açık büfe brunchları hiiiç sevmem!.. Çok sevdiğim birkaç sabit adres dışında evdedir benim için en güzel kahvaltı.. Zaten kahvaltımı erkenden yaptığım bir Pazar gününde kahve içmek için uğradığımda tanıştım Naif'le.. İçeri adım atar atmaz ısındım mekana. \"Beni sadece kahve kesmez, bir mini kahvaltı daha yapar, denemiş olurum\" diyerek verdim siparişi.. Bir kere atmosfer çok samimi. Dekorasyonda çok detay var ama boğucu değil, ferah; onun için bravo Lunapark Tasarım'a.. Patatesli Omlet şahane.. Tereyağının tadı, mayhoş yeşillikler, patateslerin şekli, kıvamı nefis.. Fransız usulu yumurtalı ekmekler miniş miniş.. bagetten yapılmış, süper fikir.. Ayaklı servis ile gelen geniş kahvaltı zarif, şık, iştah açıcı.. Çok aç olmadığım için o yukarıda bahsettiğim geniş kahvaltıyı deneyemedim, sadece uzaktan baktım; inşallah gelecek sefere! Americano yanısıra filtre kahve de mutlaka olmalı bu menüde, içerisi mis gibi kahve kokmalı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/karakoyun-en-yenileri.html\" ", "text": "Seyahatler ve iş yoğunluğundan fırsat buldukça İstanbul'da da yeni yerleri denemeye, müdavimi olacak yeni adresler aramaya devam. Aslında yeni yerler denemek risklidir. Yeni mekanlar ıssız ada gibidir, giderken yanına üç şey almak gerekir: Merak, Hoşgörü ve Telefon!.. Merak; çünkü yeni şeyleri keşfetmek için bu duyguya ihtiyacımız büyük. Yeni keşiflere, yeni yerlere, yeni tatlara merak.. bunlar önemli. Hoşgörü; çünkü yeni açılan yerlerde ufak tefek aksaklıklar mutlaka vardır. Küçük ya da büyük, her işletme para, zaman, emek harcayarak bir şey koyuyor ortaya. Bazen yapılanı, aldığımız hizmeti beğenmeyebiliriz ama eğer hoşgörümüz yanımızdaysa inanın herşey daha güzel görünür.. Gün keyifli geçer.. Telefon; Merak ve hoşgörüyü anladık telefon neden lazım derseniz \"paylaşmak\" için!.. Güzel olan herşeyi ama en çok da güzel deneyimleri paylaşmak lazım. Mesela ben bu haftasonu Karaköy'de birkaç yeni mekan denedim ve hepsini yerinden, anında instagram'dan kısa kısa paylaştım.. İşte şimdi denediğim yeni Karaköy adresilerini biraz daha detaylı anlatmak istiyorum.. Henüz çok yeni bir mekan. Kahvaltı için asıl gitmeyi planladığımız yeri kapı-duvar bulunca ne yapsak diye yürürken gıcır gıcır Pim'i görüp ani bir kararla giriyoruz içeri. Büyük, ferah, canlı bir mekan. Ama asıl sevdiğim ve beni içeri girmek için tavlayan duvar boyunca uzanan renkli duvar boyaması. Kime yaptırdıklarını bilmiyorum ama çok canlı olmuş ve mekana da büyük enerji sağlamış. Bu duvar boyamasını daha rahat incelemek için mekanın en büyük masasına iki kişi yan yana kuruluyoruz; sağolsun onlar da bize iki kişilik bir masa göstermiyor, hoşgörüyorlar. Mevzumuz kahvaltı ve menüde kahvaltı için beş, altı farklı kahvaltı menüsü var. Bir Fransız kahvaltısı bir de \"biraz kişiselleştirilmiş\" Türk kahvaltısı seçiyoruz ki bu kişiselleştirmeye de sorun çıkarmayarak yine ılımlı tavırları ile mutlu ediyorlar. Kahvaltı tercihlerimiz, gelen porsiyonlar, sunum ve hatta çay gayet başarılı, memnun kalıyoruz. Kahvaltımızın bitiminde şef büyük bir incelik göstererek masamıza gelip memnuniyetimizi soruyor. Keşke ben de onun kadar ince olsaydım da kendisinin özenerek yaptığı el yapımı tereyağı için \"yağı pek beğenmedim ama diğer herşeye bayıldım\" demeseydim!. Umarım kırılmamıştır.. Ama diğer herşeye gerçekten bayıldım, malzeme kalitesi üst seviyede; hele bir incir ve kabak reçeli var ki.. Antakya'dan geliyormuş; yakında satışı da olacakmış.. Yediğim yemekten, kulağıma gelen müziğe, gözümün gördüğü detaylara kadar Pim'de herşeyi sevdim. İçimden bu mekan uzun soluklu olur, çünkü \"olmuş\" dedim.. Pim'in sürprizi yandaki küçük sevimli pastanesi. Bana Lyon'daki küçük pastaneleri anımsatan dükkanın tezgahında inanılmaz işhat açıcı her biri sanat eseri çok güzel pasta dilimleri, kurabiyeler ve makaronlar var. Tok karnına uğrayınca sadece seyrediyor, denemeyi başka bir güne bırakıyoruz ama makaronu da denemeden duramıyoruz. Aslında ukalalık olabilir ama ben -hayal kırıklığına uğramamak için- İstanbul'da hiç makaron yemiyorum. Ancak pasta şefinin Paris'te eğitim aldığını öğrenince kendisini makaron ile test etmeye karar veriyorum. Test sonucu: Makaron efsane, şef şahane!.. Güzel bir kahvaltı ve harika bir makarondan sonra iyi bir kahveyi hakettik sanırım. İsmini duyduğumdan beri gitmek için deliriyorum. Bilenler bilir, kahve kadar ona yakışan isimli kahve dükkanlarına da ilgim var. Coffee Sapiens an itibarı ile ismine bayıldığım ikinci kahve dükkanı. Birincisi zaten Berlin'de olduğuna göre kendisine İstanbul'un en güzel isimli kahve dükkanı diyebilirim. Bakalım kahve de isim kadar iyi mi?.. Burası aynı zamanda bir Mikro-kavurucu; yani kendi çekirdeğini kendi kavurarak sunan bir kahve dükkanı. Birçok çekirdek cinsi var; İsim Coffee Sapiens olunca evrimli, mutasyonlu, DNA'lı kahveleri var. Günlerden Cumartesi, ortalık oldukça kalabalık; bu seferlik demleme kahve denemeyi hafta içine bırakıyor Cold Brew kahvelerini denemeye karar veriyoruz. Mocca İsmaili denen kahveden hazırlanan soğuk demleme kahvenin yoğun ve hafif olmak üzere iki çeşidi var. İkisini de deniyoruz. Bununla da yetinmeyip evimiz için kendi kavurdukları Mutation Blend çekirdeklerden alıyoruz. İyi kahve yapmak için iyi çekirdek kadar gerekli diğer şey tutku. Bu dükkanı açan kahvesever çiftte o tutkuyu gördüm.. mutluyum. Zaten bu formatta bir kahve dükkanının Karaköy'e lazım olduğuna inanıyordum ki -özellikle- bu sokağa açılmasına da ayrıca seviniyorum. İlk fırsatta V60 ve Belgian demleme kahvelerini denemek üzere -özellikle haftaiçi ve sabah- tekrar gitmek istiyorum. Yukarıda bahsettiğim üç adres de aynı sokak üzerinde. Kılıç Ali Paşa Mescidi Sokak. Karaköy'de en sevdiğim. Bu sokak ne kadar keyifli, ne kadar hareketli oldu son dönemde değil mi?. Ben haftasonu kadar haftaiçi öğle saatlerini de seviyorum bu sokağın. Yeni mekanlardan ve bu sokaktan bahsetmişken Muhit'i es geçmek olmaz. Muhit'in hakkını da kendisine teslim ettikten sonra akşam yemeği için yine semtin en yenilerinden Colonie radarımızda. Aslında diğer adreslerime göre çok yeni değil, açılalı biraz oldu ama biz ancak denemeye fırsat buluyor, hatta o fırsatı yaratıyoruz!.. Formel olarak akşam yemeği saatinde gitmiyoruz; saat 18:00 civarı. Mesela İtalya'da bu saatte yemeğe gidemezsiniz ama neyse ki Türk işletmeleri bu konuda daha esnekler. Henüz yemek saatine çok var ama yine de rezervasyonumuzun sorulması biraz güldürüyor bizi.. Başlangıçta oturtulduğum yeri beğenmiyor, Suvla neden tek kadeh olarak da sunulmuyor diye biraz huysuzlandığımı kabul ediyorum ama yemekler konusunda hiçbir kusur bulamadım. Kısa ve net deneyimimiz başarılı geçiyor. Sanırım Colonie bundan sonra Karaköy'de güzel bir akşam yemeği için hep tercihlerimiz arasında olacak. Ancak önemle kendime hatırlatırım ki; güzel bir masaya kurulmak ve huysuzlanmamak için rezervasyon yaptır.. Tüm gün civarda dolanırkan henüz açılış hazırlıklarını tamamlamamış küçük bir kafede de minik bir kahve molası vererek İpanema Espresso firmasının kahveleri ile de tanışmış oluyoruz. İki fotografçının biraraya gelerek açtığı/açmaya hazırlandığı Dof'un adı fotografta alan derinliği Depth of Field'dan geliyormuş. Hani şu ön net, arka flu meselesi.. Sanırım isim D. O. F. olunca ön planda kahve, arka planda da fotografa dair sürprizler olacak burada.. Bekleyip öğreneceğiz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/karakoyun-yenisi-press-karakoy.html\" ", "text": "Her hafta yeni bir mekanın açıldığı Karaköy'de mola adreslerinin en yenisi Press Karaköy. Karaköy'de yenen bir akşam yemeğinin ardından kahvelerimizi burada içip mekanı deneyelim diyoruz. Press, geçen bir hafta içinde Karaköy ahalisi tarafından benimsenmiş olmalı ki yalnızca salıncakta yer var!.. Kahve menüsündeki bol seçenek arasından tercihimiz Cafe Bombon; yemeğin üstüne iyi gidecek!.. Menüde espresso türevleri, yöresel yerel kahveler ve dünya kahvelerinden örneklerin yanısıra porsiyon tatlılar ve tuzlu seçenekler arasında da bagel ve Paniniler var. Yalnız menünün dikkatle ve keyifle okunmasını şiddetle öneririm. Çünkü mekanın dekorasyon detaylarında yakalanabilecek \"Orantısız Zeka\" burada da iş başında!.. Mekanın en keyifli köşesi olan salıncakta sallana sallana nefis Cafe Bombonlarımızı içiyoruz. Espresso bazlı bu kahve yeni takıntım olmaya aday.. Yanında ikram edilen fıstıklı kurabiyeler de leziz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kariyeden-cibaliye.html\" ", "text": "Kariye Müzesi'ne giriş ücreti 15 TL. ama müze kart da geçiyor.. Müzedeki mozaikler ve freskler çok etkileyici ve tasvirler Hristiyan dünyası için büyük önem taşıyor. Kariye Müzesi çevresinde birçok turistik hediyelik eşya dükkanı ve tam karşısından kubbelerini seyrederek çay içilebilecek bir kafe var.. Hemen yanındaki Kariye Oteli'nin restoranı Asitane'de saray arşivlerinden çıkarılan tariflerle hazırlanan saray yemeklerinden tatmak için, Haziran sonuna kadar Paha Biçilemez İstanbul sitesinden alınabilecek bir paket tadım programı var. Müzenin yanındaki sokaklardan inerken bir diğer mola mekanı Molla Aşkı Terası var. Haliç manzarası çok güzel olsa da servis kalitesi oldukça düşük mekanda fazla beklentili olmamak lazım.. Güzel evler arasından Balat'a yürüyerek inilebilir.. Balat'ta özel dükkanlara rastlamak mümkün.. Yapımının zorluğunu bildiğim ve çok saygı duyduğum 'camaltı' işleriyle Hepsi Hikaye; adını sonuna kadar hakeden ve rafları arasında kimbilir neler saklı Tozlu Raflar; takı ve aksesuar tasarımları ile dikkat çeken Janset Bilgin'in Lilipud'u onlardan bazıları.. Agora Meyhanesi'nin yerini sorup camından içeri bakmayı ihmal etmemeli.. Acıkanlar için meşhur İşkembeci Fetih ve Köfteci Arnavut var.. Tüm evler ilgiyi hakediyor, zaman ayırmak ve geçmişi hayal etmeye çalışmak ve Tahta Minare Camii'nin tahta minaresini kaçırmamak lazım.. Karaköy'den sonra burada da yeme-içme mekanları, eğlence hayatı patlaması olabilir mi diye düşünmemek mümkün değil.. Patrikhane ziyareti ile hızını alamayanı Rum Okulu'na doğru dik bir yokuş bekler.. Fener'den sonra Cibali'ye doğru caddeden yürüyenler dizilerde kullanılan bir hangar/evin önünden geçerken çekim ekibine rastlayabilir.. Yine yol üzerine Sema Topaloğlu Studio var ki, dekorasyon ve tasarım objeler ilgi alanında olanların uğraması şart!.. Buralar böyle bir günde tavaf edilemez, yine gelmek lazım.. Bu yazı eski blog arşivinden taşınmıştır ve orijinal yazılış tarihi Mayıs 2013'tür."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kas-kalkan-haftasonu-kacamagi-gezi-notlari.html\" ", "text": "Temmuz ayı içinde Cuma ve Pazar'ı da hafta sonuna ekleyerek Kaş ve Kalkan'da keyifli bir hafta sonu kaçamağı yaptık!. İstikamet \"en güzel mavilikler!\".. Bu keyifli hafta sonumuzun anafikri buydu. Planımız bir gece Kalkan ve iki gece Kaş'ta kalarak -bana göre- Türkiye'nin en güze denizi olan bölgede denizle iç içe, suya hep yakın, mavi/yeşil birkaç gün geçirmekti. Bu doğrultuda önce bölgeye en yakın havalimanı olan Dalaman'a iki uçak bileti ayarlayıp sonra da deniz ile iç içe mavi/yeşil haftasonu konseptimize uygun otel arayışına girdik.. Bu noktada hemen kocaman bir parantez açıyorum: Konaklama konusunda en güncel ve doğru seçenekler için instagram üzerinden önerilere başvurdum ve gelen onlarca farklı öneri içinden bizim planımıza, seyahat tarihlerimize en uygun olan iki alternatifi seçerek rezervasyonu yaptım.. Kaldığımız tesislerden yazı içinde bahsedeceğim ama Kaş ya da Kalkan planı olanlara gitmeden önce yaptığım araştırma ve gelen tüm önerilere dayanarak özenle hazırladığım KAŞ KALKAN KONAKLAMA REHBERİ'ni hatırlatmak isterim. Bu ayrıntılı yazıda seyahat modunuza göre seçebileceğiniz onlarca farklı tarza alternatif bulacaksınız.. .. diyerek parantezi kapatıyor ve seyahatimizin detaylarını anlatmaya başlıyorum.. Dalaman Havalimanı'ndan otele en konforlu yol olan özel havaalanı transfer servisi ile geçiyoruz.. Yol bu şekilde bile yaklaşık 2 saat sürüyor.. Bizim ilk durağımız Kalkan olduğu için biraz daha şanslıyız; eğer önce Kaş'a gidecek olsaydık üzerine bir yarım saat daha eklemek durumunda olacaktık.. Kaş ve Kalkan'a en yakın havalimanları Antalya ve Dalaman. Dalaman Antalya'ya göre biraz daha yakın.. Havalimanından bölgeye ulaşmak için araç kiralamak, özel transfer ya da grup transfer hizmeti almak, toplu taşıma kullanmak gibi farklı alternatifler var.. Bütçe, zaman ve planlamanıza en uygun alternatifi araştırabilirsiniz.. İlk durağımız Kalkan. Burada sadece bir gece kalacağız. Daha önce Kaş tecrübem var ama Kalkan'da sadece birkaç saat geçirmiş, Patara'ya giderken şöyle bir bakmıştık.. O yüzden bu kez genellikle \"görecek bir şey yok, değmez\" yorumlarına maruz kalan Kalkan'a da zaman ayırmak istiyoruz.. Kalkan'da daha çok teraslarında \"sonsuzluk havuzu\" olan manzaralı otel ve evler rağbet görüyor.. Kalkan denilince ilk duyduğunuz şey \"sonsuzluk havuzu\" oluyor.. Biz de normalde havuz yerine denizi tercih etmemize rağmen seçeceğimiz otelin güzel bir sonsuzluk havuzu olmasına özen gösteriyoruz. Ve mutlaka Kalamar Koyu'nda kalmak istiyoruz.. Kalamar Koyu, Kalkan'dan sadece geçip gidenlerin pek bilmediği, biraz gizli saklı bir doğa harikası. Bu koy kaya oyuntuları, suyun rengi ve kıyıdan gördüğü manzara ile tam da kafamdaki deniz tanımına uyuyor.. Biz de hem bu güzel koyda yüzebileceğimiz hem de havuzunu deneyebileceğimiz Kalamar Hotel'de karar kılıyoruz. Otelimizin denize tam kıyısı ve plajı yok ama manzarası oldukça keyifli.. Kaldığımız sürece en sevdiğimiz şey buradan görünen Kalamar Koyu ve karşı adacıkların manzarası oluyor.. Sonsuzluk havuzu çok büyük değil ama manzarası itibarı ile oldukça keyifli.. Özellikle sabah havuza ilk giren sizseniz karşıki yarımada manzarasının suya yansımasıyla güne güzel başlamış oluyorsunuz.. Havuzu deneyip rahatladıktan sonra kalan yüzme kontenjanımızın tamamını merdivenli bir patikadan yürüyerek ulaştığımız Kalamar Koyu'nun muhteşem denizinde harcıyoruz. Koyun farklı noktalarında şezlong ve şemsiye kiralayabileceğiniz \"Beach Club\"lar var. Eğer uzun süre kalmayacaksanız kafe bölümünde oturabilir yada bi' dalıp çıkıp yolunuza devam da edebilirsiniz.. Biz bu tesislerden en çok Kulube Beach Club'ı seviyoruz. Denize direkt platformlardan girildiği için su derin.. Kayaların dramatik formu, suyun rengi ve koyu çevreleyen doğa bize burada tam da istediğimiz gibi bir deniz keyfi yaşatıyor.. Daha sonra Village Restaurant'a varıp gün batımını yakalıyoruz.. Birkaç meze, alabalık, çok övülen kızartma peynir ve bir \"minik\" ile güneşi batırıyoruz.. Fiyatları Kalkan merkezine göre bir hayli ucuz kalan bu restorandan memnun ayrılıyor gecenin tatlı finalini de Nur Pastanesi'nden \"yanıksı\" dondurma yiyerek yapıyoruz.. Antalya bölgesine özgü tütsülü aroması olan dondurmayı Kalkan'da en iyi yapanlardan biriymiş bu pastane.. Öyle ambiansı olan bir yer değil ama keçi sütünden yaptığı bu yanık dondurma gerçekten çok lezzetli.. Yemek üstü akşam yürüyüşümüzü de Kalkan'ın renkli dükkanlar ile, lokantalarla, barlar ve kafelerle dolu çarşı içinde yapıp hareketli sokakları gözlemliyoruz.. Herhangi bir yerde oturmak içimizden gelmiyor ama otelimize dönmeden önce bütün sokakları arşınlıyoruz.. Sabah çok erken kalkıp manzara ve havuzun tadını çıkarıyor ve sonrasında otelden erkenden ayrılıyoruz.. İstikamet Kaş!.. ama önce Kaputaş Plajı! Kaş Kalkan arasında taksiler 100 TL. fiks ücret uyguluyor; Çukurbağ yarımadası ise 120 TL. tutuyor.. Taksiciler oldukça rahat; yolda Kaputaş'ta kısacık durabilir miyiz diyorum; ne demek yarım saat duralım diyor!. Aslında belki yarın Kaputaş'a geliriz diye düşünüyorduk ama hazır sabah saatlerinde geçerken plaja gölge düşmeden ve deniz fazla dalgalanmadan belki bir iki kare fotoğraf çekeriz diye sormuştum taksiciye.. O hemen kabul edince kısa bir fotoğraf molası veriyoruz.. Bu molada eski anılarım canlanıyor. Bu plajda yıllar önce belime kadar saçlarımla gencecik, hatta minicik bir fotoğrafım var!.. Ben de aynı değilim, Kaputaş Plajı da.. O zamanlar tesis yoktu, oldukça tenhaydı.. Geçen yıllar içinde ünü de artı, kalabalığı da.. Şimidi plaja tepeden baktığımda sayısız insan ve şemsiye görüyorum.. En azından şemsiyeler tek renk, görüntü gözü tırmalamıyor diye şükrediyorum elbette.. Bu kalabalıkta yarın yüzmeye gelir miyiz bilmiyorum.. Ama inanılmaz etkileyici renkerine bakmaya doyamıyorum.. Kaputaş bana gülümserken güzel bir hatıra fotoğrafı çekiyorum, yolumuza devam ediyoruz.. Kaputaş Plajı'na Kaş'tan ve Kalkan'dan minibüsler ile de gelmek mümkün.. Kaş'tan Kapuutaş'a geliş yaklaşık yarım saat sürüyor.. Araç ile gelirseniz park yeri epey sıkıntılı; uç uca yol kenarına park ediliyor ve aracı park ettiğiniz yerden epey yürümeniz gerekebiliyor.... O yüzden minibüs iyi bir alternatif olabilir.. Plaja yaklaşık 200 basamak ile iniliyor.. 2018 yaz sezonu itibarı ile şezlong ve şemsiye ücretleri birim başına 7,5 TL. Aslında Kaş yolunda yeni açılan yine şahane denizli başka plajlar da var ama hiçbir Kaputaş kadar ünlü olmadığı için onlar daha tenha.. Araç ile geziyorsanız Kaputaş sonrası yol üzerindeki bu plajlara da şans verebilirsiniz.. Merhaba Kaş!.. Aradan geçen uzun yıllar sonrasında yeniden kavuştuk!. ne kadar değişmişsin ona akşam bakacağız.. Şimdi önce otelimize gidiyoruz.. Yine bu hafta sonu için deniz öncelikli konseptimize uygun şekilde seçtiğim Cappari Aquarius'da kalıyoruz. Bu tesis Çukurbağ yarımadasında bulunuyor.. Kayalıklardan merdivenle girilen muhteşem renkli bir denizi var. Merkezin ve diğer plajların Temmuz kalabalığında bizi mutsuz edeceğini, buraların daha sakin ve denize girmeye elverişli olacağını düşünerek burayı seçtim. Otel aşırı lüks ve konforlu değil; benim için konforu daha çok denize bu kadar yakın olmak, sabah direkt suya atlayabilmek üzerine!.. . Öyle de oluyor.. İlk geldiğimiz günün tamamını ve diğer günlerin sabahlarını hep buradan denize atlayarak geçiriyoruz.. Zaten çoğu müdaviminin de burayı seçme sebebi aynı. Sabah uyanır uyanmaz daha yüzünü yıkamadan denize girmenin keyfini bilenler bilir!.. Gün batımına dek deniz kenarında kalıp beach bar'dan atıştıracak şeyler ve frozen içecekler ile güneşi batırıyoruz.. Daha sonra da akşam yemeği için merkeze geçiyoruz.. Her yarım saatte bir Çukurbağ yarımadası-Kaş merkez arasında minibüsler var; ücreti 3 TL. Bunlarla kolayca merkeze ulaşıp kısa bir hasret giderme turu atıyoruz; sonra da rezervasyon yaptırdığımız lokantaya geçiyoruz.. Kaş'ta yeme içme konusunda oldukça rahatım çünkü yanımda sayısız tavsiye var! Gelirken yolda Kaş'ta ne yiyelim, nerede yiyelim, içelim? diye sormuştum instagram'dan.. Daha biz buraya varmadan öyle uzun bir öneri listesi geldi ki benim ayrıntılı Kaş yeme içme önerileri yazmama hiç gerek bile kalmadı!. Şimdi altında onlarca öneri olan o meşhur postumun linkini şuraya bırakacağım; siz de gelmeden önce o postun altındaki yorumlara bakıp kendi listenizi oluşturacaksınız!. Şahane plan!. Hatta ilk uygulayan da benim.. Kaş'ya yiyip içeceğimiz her yeri bu öneriler arasından seçtim!.. İlk akşam yemeğe Zaika'dayız.. Hiç şüphesiz en çok önerilen ve de anlıyorum ki bunu sonuna kadar hak eden.. Temmuz ayı Kaş'ın ennn kalabalık zamanı.. O yüzden ancak ocakbaşına zar zor yer bulabiliyorum ama daha sonra bir başka masaya kaydırılmayı başarıyoruz. Ağaçlar altında son derece keyifli bir bahçe, et ve kebap ağırlıklı otantik bir mutfak ve tamamı çok lezzetli mezeler.. Masamızda Al Yazmalı, iki çeşit Mütebbel, Kereviz Cacığı, Köz Patlıcan, Şaşlık ve Zaikas Kebap ve yine bi' minik var. Her yediğimiz inanılmaz lezzetli.. heryeri ve herşeyi beğenmeyen biri olarak Zaika'yı gerçekten çok beğeniyorum; kapanışı da çıtır kabak tatlısı ile yapıyoruz.. Yemek sonrası Kaş sokaklarında yürüyüş ve eski ile kıyaslama.. Eskiden tek bir yokuştan ibaret merkez arka sokaklara doğru genişlemiş.. Çok mekan, çok insan, çok kalbalık, çok renk.. Ama kötü değil; Kaş hala çok çok sevimli.. Önerilen arasından bir avluda gizlenmiş Hideaway'e uğrayıp çok fazla takılmadan otelimize dönüyoruz.. Dönüşte hemen uyumak yok!. Çukurbağ yarımadası yıldız gözlemek için harika bir nokta. Plajdaki şezlonglara uzanıp telefondaki yıldız gözleme uygulamalarından biri ile gökyüzünü izliyoruz hayran hayran.. Binlerce yıldız var!.. Sabah erkenden denize girip çıkıp tekrar merkeze iniyoruz kahvaltı yapmadan.. Çünkü planımız kahvaltı için Kaş'a bu yaz açılan ve öneriler arasından cımbızla çektiğim yeni bir yeri denemek: Dudu Mutfak. Önce klasik olarak sabah sakinliğinde Cumbalı evlere baka baka Kaş sokaklarından geçip tatlılar tatlısı Dudu Mutfak'a varıyoruz. Eski eşyalar ile renklendirilmiş inanılmaz tatlı bir yer!. İki kişilik uzaktan denizi de gören bir masaya alınıyoruz. Siparişimiz 2 kişilik serpme kahvaltı. Onu beklerken ben 5 dakika içinde içeride çekilebilecek her fotoğrafı çekiyorum!. Çünkü dedim ya, aşırı tatlılık! Ev kahvaltılarımı bilirsiniz.. Öyle dışarıda kahvaltı yapmayı sevmediğimi de.. Kahvaltı dedin mi sadece evimde mutluyumdur ben.. Ama Dudu'da kahvaltıya bayılıyorum. En çok minik minik pişileri ve lor üzerinde tarçın ve defne aromalı böğürtleni beğeniyoruz.. Bi kere herşey iyi malzemeden, temiz ve kaliteli.. Servis minik minik abartısız ölçülerde ve çok özenli.. yani ben kendim bir yer açsam ancak böyle olurdu herhalde diye düşünmedim değil.. Onun için çok mutlu bir kahvaltı yapıp bonus olarak da eski anneanne fincanlarında Türk kahvesi içiyoruz ama o da o güzelim nar ağacının altında.. Normalde ağacın altındaki masa daha kalabalık gruplar için ama biz çok erkenciyiz ve masa da müsait olunca keyif kahvesini bu keyifli köşede içmemiz için ufak bir jest yapıyorlar.. Biz de masayı fazla meşgul etmeden kahvelerimizi içip deniz için yola koyuluyoruz.. Bugün denize girmek için Limanağzı'na gitmeyi düşünüyoruz. Kaş limanından kalkan motorlar ile Limanağzı'ndaki plajlara gidiliyor. Kişibaşı gidiş dönüş 20 TL. Limanağzı'ndaki en meşhur işletme Bilal'in Yeri. Ancak günlerden Pazar, çok kalabalıktır diye düşünerek bir önceki işletme Nuri's Beach & Bungalows'u tercih ediyoruz. Burada şezlong ve şemsiye kullanımı için kişibaşı 40 TL. harcama altlimiti var. Ödemeyi yapıp en uçta, müzik sesinin olmadığı bir locaya geçiyoruz. Günün yarısı gölgede uzanmakla ve göl durgunluğundaki denizde geçiyor.. Son derece düzgün bir işletme, Personeli, servisleri de iyi.. Öğleden sonra biraz da merkezde Küçükçakıl Plajı'nda zaman geçirmeye karar verip yeniden tekneye binip Kaş'a dönüyoruz. Küçükçakıl Plajı Kaş merkezi'ne en yakın, yürüme mesafesinde olan ve en popüler plajlardan biri.. Burada sağlı sollu plaj iletmeleri var. Halk plajının iki yanında Çınarlar Beach ve Derya Beach var.. Yine \"aşırı öneriler\" doğrultusunda Derya Beach'e yönelip restoran bölümündeki masalardan birinde oturuyoruz.. Plaj kısmında şezlongların hepsi dolu; aşırı kalabalık. O yüzden masada Narlata içip pizza yiyerek, arada da denize atlayıp çıkarak takılıyoruz.. Akşamüstü şezlonglar biraz sakinleşirken bar bölümü hareketlenmeye başlıyor.. Kaş denince akla gelen iki meşhur ve fotografik plaj daha var. Büyükçakıl Plajı ve Hidayetin Koyu olarak bilinen şimdilerin Blanca Beach'i.. Deniz her ikisinde de güzel olmasına rağmen hafta sonu kalabalığını göz önünde bulundurarak biz uğramıyoruz ama daha geniş zamanı olanlar programlarına ekleyebilir.. Günbatımı için hedefimiz Dejavu. Pek çok kişi için Kaş'ta güneşi batırmanın en iyi adreslerinden biri burası.. Biz de tavsiyelere uyup bir masaya oturuyor kahve ile başlayıp gün batımına roze kadehlerini kaldırırarak devam ediyoruz.. Manzara çok güzel gerçekten.. Geçerken gördüğümüz Biiisstt'in minderleri de günbatımı için bir alternatif olabilirmiş aslında.. Güneş batınca yemek için Gelos'a geçiyoruz.. Öneriler arasında çokça adı geçen Nereid Meyhanesi, Üzüm Kızı, Bahçe Balık, Ruhi Bey Meyhanesi daha baskın, farkındayım ama onlarda yer bulamıyoruz.. Açıkçası tatil havasındayken sürekli restoran aramak, rezervasyon peşinde koşmak bana çok da sevimli gelmiyor.. Hepsine sorup olumsuz yanıt alınca B planımız devreye giriyor. Stres yok!. Gelos'a gidiyoruz!. 360 derece açık, şahane, püfür bir terasta birkaç meze ve ara sıcak seçip güzel bir akşam geçiriyoruz.. İnanılmaz lezzetli diye öne çıkaracağım bir yiyecek olmadı ama servis, sunum gayet temiz ve düzgündü.. Mutluyuz. Bence siz de eğer yer bulamazsanız hiç dertlenmeyin, Gelos, Tzatziki, L'Apero var.. Onlar da olmadı girin rastgele bir yere.. Tatildesiniz, hiçbir mekanı havalara sokmaya değmez keyfinize bakın; illa ki en meşhur olan yerde olmak zorunda değilsiniz, değiliz!.. Gece Kaş sokaklarında dondurma yiyip dükkanlara girip çıkıyor, kalabalık sokaklarda yürüyoruz.. Gallery Anatolia burada en beğendiğim dükkan.. Harika seramikleri var ama fiyatlar biraz yüksek olduğu için daha seçiciyim.. sadece bakıyorum.. Kaş alışverişim rastgele bir dükkandan plaj için iki çizgili peştemal almakla sonlanıyor.. Kaş'ta son günümüz yine uyanır uyanmaz odadan denize koşarak başlıyor!. Kahvaltı sonrasında Meis Adası'na geçeceğimiz için bu sabah kahvaltıya oteldeyiz. Kahvaltıyı plajdaki restorana hazırlıyorlar.. Aşırı çeşitli bir kahvaltı değil ama herşey çok temiz, düzgün, lezzetli.. Ben normalde otel kahvaltılarını pek sevmem, yemeden de kalkarım ama burada arada serçeleri de besleyerek güzel bir kahvaltı yapabiliyorum.. Kahvaltıdan sonra servis bizi otelden alıp Meis'e gitmek üzere merkeze götürüyor.. Meis Adası Yunanistan'ın Türkiye'ye en yakın adası ve Kaş'tan çok kolay gidilebiliyor.. Ayrıntılı Meis Adası Notları'na buradan ulaşabilirsiniz. Kaş'ta geçirecek yeterli zamanınız varsa önceliğiniz Kekova Tekne Turu olmalı. Ben daha önce bu turu birden fazla sefer yapmış biri olarak kesinlikle yapılmalı diyorum!. Kaş merkezinde dolaşırken tur düzenleyen acentelerden fiyat alabilir, ayrıntıları öğrenebilirsiniz. Mevcut turlara katılabileceğiniz gibi eğer kalabalık bir arkadaş grubu ya da geniş bir aileyseniz tekne kiralayıp kendi bireysel turunuzu da gerçekleştirebilirsiniz.. Biz yıllar önce kalabalık bir arkadaş grubu ile bu şekilde bir tekne kiralayıp gezmiş ve çok keyif almıştık. Çünkü o zaman hangi koyda ne kadar kalacağınıza, ne kadar yüzeceğinize, nerelere uğrayacağınıza kendiniz karar verebiliyorsunuz. Kekova Tekne Turu sadece tarihi içerikli bir tur değil. Standart tur ya da özel gezi, her ne şekilde olursa olsun tekne sizi Batık Şehir, Kaleköy gibi yerlerin yanısıra yüzebileceğiniz çeşitli koylara da götürüyor. Kaleköy'de kıyıya çıkıp serbest zaman geçirmenize olanak veriyor.. Genelde teknede öğle yemeği yiyorsunuz ama bireysel tur ise tekne yerine Kaleköy'de kıyıda yemeği de tercih edebilirsiniz.. Tekne ile yapılabilecek en güzel günlük rotalardan biri olduğu için seyahatinizin bir gününü bu şekilde programlayabilirsiniz. Meis'e gitmeden önce Sankofa Coffee'de birer kahve içip Kaş ile akşamüstüne dek vedalaşıyoruz.. Dönüşte Kaş ile birkaç saatimiz daha olacak.. Yeniden Kaş'a döndüğümüzde hafif açlığımızı Bi Lokma'nın çok övülen Anne Böreği ile giderelim diyoruz.. O kadar çok kişi yazmış ki, çok merak ettim!. Atmosfer çok hoş... ancak börek anne değil de avcı çağrışımı yapıyor bana.. Bunun yerine menüden başka bir şey deneyebilirdim.. limonata ile teselli buluyorum.. Meyhanelerin, önünden, kral mezarının olduğu ana sokaktan son bir kez geçerken artık vedalaşıyoruz Kaş ile.. Valizimizi alıp havalimanına doğru yola koyulma vakti.. Herşey çok güzeldi.. Yeniden kavuşuncaya kadar Kaş özlenecek, birileri gidip de oralardan deniz fotoğrafı paylaşınca yürek pır pır edecek!.. Çok ara vermişiz Kaş.. . Bu kez arayı çok açmayalım.. yine görüşelim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kasta-nerede-kalinir-kas-kalkan-konaklama-onerileri.html\" ", "text": "Bir süre önce Kaş ve Kalkan'ı kapsayan küçük bir haftasonu kaçamağı yapmaya karar verdik. Kaş'a onu tekrar gördüğümde \"eskiden buralar bostanlıktı\" diyecek kadar uzuuun yıllardır gitmiyorum.. Ama anılarımda hala \"Türkiye! nin en güzel denizi\" şeklinde tahtını koruyor.. İyi ki de sormuşum.. Birkaç saat içinde giden herkesten kendi tecrübelerini de içeren minik notlarla harika öneriler akmaya başladı. Ben de bu tesislerin hepsini tek tek inceleyip fiyatlarını, yer durumlarını karşılaştırabileceğim bir site üzerinden hepsine teker teker bakıp konaklayacağım yeri seçebildim!.. Tabi ben bu soruma gelen cevapları bir bir incelerken bir yandan da benim gibi bu yaz Kaş ve Kalkan'da tatil planı olan ama yer seçmekte zorlananlardan mesajlar gelmeye başladı: Lütfen önerileri bizimle de paylaş!.. Elbette ve zevkle!. Önerileri inceleyip araştırırken hem Kaş ve Kalkan'a dair hafızam tazelendi, hem de çok detaylı incelediğim için bu önerileri herkesin kolayca kendine uygun yeri seçebileceği şekilde gruplandırdım ve bu yazıyı hazırladım!. Kaş çok büyük bir yer değil ama hayal ettiğiniz gibi bir yerde kalmak için coğrafi konumunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.. Merkezin canlılığı içinde, deniz ile iç içe ya da yeşilin kalbinde.. Nasıl bir tatil hayal ediyorsunuz bu önemli.. Arabalı mısınız, arabasız mı? Tüm tatil uzanıp dinlenecek misiniz, keşif aşkıyla koy koy gezecek misiniz? Kalabalık bir grup musunuz, romantik bir çift mi, çocuklu bir aile mi? .. Bu sorulara yanıtınız ile aşağıdaki önerileri ve minik notları eşleştirdiğinizde ideal yerinizi buldunuz demektir!. Merkezde konaklamak kapıdan çıkar çıkmaz deniz şansı sunmuyor ama hareketli çarşı içi, yeme içme alternatifleri, gece hayatına yakınlık anlamında favoriniz olabilir.. Merkezden en kolay ulaşabileceğiniz plaj yürüme mesafesindeki Küçük Çakıl.. Bu kategoride oldukça fazla alternatifiniz var. Bunların çoğu da apart oteller, pansiyonlar; samimi, ekonomik ve keyifli seçeneklerden oluşuyor.. Merkez için en çok öneri hiç tartışmasız 8 Pansiyon için geldi. Herkes graffitili duvarlarını, bohem ortamını çok seviyor.. Ancak tam eğlencenin kalbinde olduğu için \"gürültü severseniz, ya da erken yatmayacaksanız\" diye ekledikleri için kendi adıma 0n sene önceki ben olsam kesin burada kalırdım diyorum!. Sahipleri mimar olan Mare Nostrum Apart, begonviller içindeki Aphrodite Pansiyon, bahçesinin çok keyifli olduğuna vurgu yapılan Upper House, genç bir çiftin hayallerinin meyvesi Paydos Pansiyon yine çok sayıda kişi tarafından önerilen yerler.. Saylam Suites, Hide Away, Talay Otel, Payam Otel, Kale Hotel, Hermes Otel, Artemis Hotel ve Erdem City diğer öneriler.. Bunların haricinde çok sevilen ve \"mutlaka git\" denilen Ruhi Bey Meyhane'nin üzerindeki Çınar Butik Hotel ve butik otel kıvamındaki pek keyifli Rauf Bey Evi'ni şahsen çok beğendiğim için olur da bir sefer de merkezde kalırsam diye kendim için özel olarak not alıyorum.. Aslında Küçük Çakıl da Kaş'ın merkezi ama kendine has olduğu için bu çevredeki alternatifleri ayrıca ele almak istedim. Kaş'a hiç gitmemiş olsanız da Küçük Çakıl Plajı'nı, buradaki meşhur Derya Beach'i mutlaka duymuşsunuzdur.. Küçük Çakıl şehir merkezine en yakın ve gerçekten de çok küçük bir plaj.. Çok yakınında pek çok konaklama alternatifi var.. Şahsi olarak da Küçük Çakıl, Kaş için favori konaklama bölgelerimden biri.. Hem merkezden uzakta olmayayım hem de denize yakın olayım derseniz siz de buralarda bir pansiyon ya da küçük otel seçebilirsiniz. Buradaki tesislerin çoğu odalarından ya da terasından bu plajı ve Kaş açıklarını gören deniz manzarasına sahip.. Konaklayacağınız yeri seçereken oda fotoğraflarına bakarak manzarayı kontrol edebilirsiniz.. Birçok kişi diyor ki Lantana Apart ama ille de çatı katı!. Çatıdaki deniz manzaralı odaları gerçekten gönül çeliyor, bi' bakın!. İkinci çok sevilen ise Lale Otel. Aslında Lale Pansiyonmuş ama şimdi biraz yenilenip otel olmuş.. Fiyatı uygun, keyifli ve samimi bir yer düşünürseniz çok sevilen sahibesi Saniye Hanım'ın adı ile birlikte not ediniz!. Defne Hotel, Koza Hotel, Begonvil, Livia Hotel ve Hotel Kayahan sevilen ve önerilen diğer alternatifler.. Coğrafi konumu nedeniyle merkezden biraz kopuk ama çok özel bir bölge Çukurbağ yarımadası. Meis adası ile göz göze konumu ve vahşi kayalık sahilleri ile gönül çelen yarımadada daha çok daha büyük tesisler var. Yıllar önce bunlardan birinde, en uçta kalmış ve her akşam gün batımına hayran kalmıştım.. Eğer kafanızda biraz dinleneyim, sakin ve biraz daha konforlu bir tatil geçireyim gibi bir plan varsa sizin için doğru adres Çukurbağ Yarımadası olabilir. Özellikle aracınız varsa buradan merkeze ve çevredeki gezilecek diğer koylara ulaşmanız daha kolay olacaktır ama bölgedeki tesislerden de dilediğinizde merkeze ulaşmanız mümkün.. Kaş'ın deniz olarak en sevilen plajı Hidayet Koyu da yarımadanın sınırlar içinde bulunuyor.. Bu bölgede konaklama için en çok gelen iki isim şöyle: Club Çapa Hotel ve Cappari Hotel Aquarius.. Club Çapa Hotel en sevilip en çok önerilen tesislerden biri.. Konum olarak yarımadanın Akçagerme tarafına, yani Türk kıyılarına bakan tarafında kalıyor.. Cappari Hotel Aquarius ise bir diğer çok sevilen, hatta denize girmek için de çok önerilen tesislerden biri.. Bütün plajlar kalabalıksa buraya kaçın, kesin sakin ve keyiflidir diyor bilenler.. Cappari Hotel Aquarius yarımadanın dışa bakan tarafında kaldığı için hemen karşıdaki Yunan adası Meis ile göz göze, romantik ya da dinlendirici bir tatil yapmak için ideal!. Yarımada bölgesinden diğer sevilen ve önerilen tesisler ise; harika manzarası ve günbatımı ile Lukka Exclusive, yarımadanın en ucundaki tesisler Meis Exclusive, Sunset Villa Hotel ve Eleni; merkezdeki Mare Nostrum'un diğer işletmesi Mavilim Hotel ve yarımadanın tepelerinde yer alan Villa Lumina. Yarımadanın hemen karşısında Kaş'ın en sofistike ve ayrıcalıklı tesislerinden biri olan Doria Luxury Hotel bulunuyor.. \"Biraz kendimi şımartmak istiyorum\" ya da \"bu tatil için ayırdığım yüksek bir bütçem var\" ya da \"balayı için özel bir yer arıyorum\" gibi farklı bir düşünceniz varsa odanın kapısından direkt denize atlayabileceğiniz luxury hotel ve yat kulübü konseptli Doria'yı inceleyebilirsiniz. Kaş girişindeki Can Mocamp ve Çukurbağ yarımadası girişindeki Kaş Camping ekonomik ve önerilen alternatifler.. Kaş sırtlarında doğa ile iç içe arındırıcı bir tatil hayaliniz varsa Çukurbağ Köyü'ndeki Nefeshane daha alternatif bir konaklama ortamı sunuyor. Böylece Kaş konaklama önerilerini tamamladık.. sırada Kalkan var. Biraz daha Kaş'ın sevimliliğinin gölgesinde kalsa da bileni, seveni Kalkan'ı da çok tercih ediyor.. Kaş kadar çok çeşitlilikte değil, az ama öz alternatifimiz var bu kez.. Kalamar Otel, Kalkan'ın en eski ve en bilindik tesislerinden biri.. Odaları yakın zamanda tamamen yenilenmiş; eşsiz bir manzarası var.. Öneriler arasından özellikle sonsuzluk havuzu ile öne çıkıyor ve çok memnun kalınan, çok önerilen, oldukça büyük bir tesis. Denize 200 mt. mesafedeki Soothe Otel ve en yeni butik otellerden True Blue, Kalamar Koyu'nun diğer önerilen tesisleri. Yine Kalkan denilince en çok önerilenlerden biri şirin köşeleri sebebiyle instagramda çok fazla fotografına rastayacağınız Fidanka Hotel. Fotoğrafı çekilmedik bir köşesi kalmış mıdır bilmiyorum ama belki şansınızı denemek istersiniz! Kalkan'ın her iki yakasını da keyifle izleme şansı sunan, Avrupa'nın en romantik butik otelleri ödülü sahibi Hotel Villa Mahal ise özellikle Balayı planı olanlar için harika bir seçim olacaktır. Yukarıda isimlerini paylaştığım Kalkan Otellerini bu linkten inceleyebilirsiniz. Ben de kendi seyahatim için yukarıda saydığım Kaş ve Kalkan Otelleri arasından ikisini seçip rezervasyonumu ETS sitesi üzerinden tamamladım. Bu tatilde denize yakın olalım, bol bol dinlenip sakin bir haftasonu geçirelim istedik ve otellerimizi de buna göre seçtik. Acaba hangilerini seçtik? Onu da an itibarı ile @gezicigunluk instagram hikayelerinde görebilirsiniz!. Tüm Kaş Kalkan planı olanlara en kısa zamanda keyifli tatiller!. Güncelleme: Seyahat sonrası KAŞ & KALKAN GEZİ NOTLARI'nı okumak isterseniz onlar da hazır!.. Deneyime dayalı oldukça detaylı ve faydalı bir blog yazısı olmuş. Kaleminize sağlık."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kendini-bir-gunde-sevdiren-minik-yunanli-meis-gezi-notlari.html\" ", "text": "Hayatın küçük hediyelerini, tahmin edilemeyen mutlulukları çok seviyorum.. Geçmişte günlerce karşısından izleyip manzarasında güneşi batırdığım Meis, meğer benim için aynen böyle küçücük bir hediyeymiş.. Orada tam karşımda duruyor, içinden içinden \"ah bir gelsen buraya, ne çok seveceksin beni\" diye fısıldıyormuş da farkedememişim.. Yıllar sonra bir haftasonu kaçamağında yeniden buluştuğumuz Kaş'tan günübirlik geçme fırsatı buluyoruz Meis'e.. O da tüm sustuklarını birkaç saatte anlatıveriyor bana.. İçini, kalbini açıyor.. Sadece birkaç saatte birbirimizi çok seviyoruz.. Yazının devamında önce Meis'te geçirdiğimiz keyifli günün özetini ardında da Meis Adası'na ulaşım, vize, konaklama ve adaya dair diğer ipuçlarını bulacaksınız.. Kaş limanında hızlı hızlı sabah kahvemizi içtikten sonra bizi Meis'e götürecek tekneye biniyor ve yarım saatlik bir yolculuk ile adaya varıyoruz.. Daha adaya yaklaşırken tekne önce \"birkaç saat sonra\" yüzeceğimiz plajın önünden geçiyor.. Daha o dakikalarda heyecanlanıyoruz.. Tekne daha sonra renkli evlerin yanyana sıralandığı liman içine doğru girince fotoğraf makinelerini fora edip evlerin renkli cephelerini çekmelere doyamıyoruz!. Minik adacık daha tekneden inmeden tüm samimiyeti ve güzelliği ile selamlıyor bizi.. Kıyı boyu o kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar \"ada\" ki.. Hani insan \"ada\" dediğinde zihninde bir resim canlanır, içinde berrak bir su çalkalanır ya, işte o resim bu kıyı olmalı.. Boydan boya yürüyüp yorulıunca Meltemi Cafe'de \"frappe\" molası veriyoruz.. Yunan'a geldin mi hemen bi' frappe.. Kapıdaki gölge masalarda sırtımızı Meltemi'nin duvarına, yüzümüzü U şeklinde etrafımızı çevreleyen renkli Meis tablosuna verip buz gibi kahvelerimizi içiyoruz.. Ortalık ne sakin.. Kahve sonrası bir tur da arka sokaklarda atıyoruz.. Arka sokaklar dediysem öyle kaybolacak kadar çok sokak da yok adada.. Dar sokaklar, merdivenler ve sanki herbiri \"acaba ne renk yapsak de şu gelen turistleri çıldırtsak?\" diye düşünülüp özenle boyanmış evler.. Yarım saatlik bir yürüyüşle içimi tamamen Meis renkleri ile yıkıyorum.. adeta kapı -pencere renkleri ile terapi yapıyorum.. Geleli daha ne kadar oldu ki? Ben daha şimdiden Meis'i çok seviyorum!. Yavaş yavaş acıkıyoruz.. Haritama gelmeden önce kıyıdaki restoranlardan birkaçını işaretlemiştim.. Lazarakis, Alexandra's, Paragadi ve Billy's.. İçlerinden en çok tam kıyıdaki beyaz örtülü masaları ile Lazarakis göz kırpıyor bana.. ama ne yalan söyleyeyim bunlar sanki daha çok akşam için gibi.. \"Bu saatte ve bomboşken değil, akşamüstü günbatımında oturmalıyım bu masalara elimde uzo kadehi ile..\" diye düşünürken kurtarıcu bir öneri instagram'dan imdadıma yetişiyor.. Bir ada müdavimi \"biz öğle yemeklerini burada yeriz\" diyor ve bir tabela fotografı gönderiyor.. Ta Platania. Adanın arka tarafına doğru, küçük bir meydana bakan tatlı bir lokanta.. Bana bunlarla gelin!.. Hızla yokuşları tırmanıyor ve yarım saati bulmadan ağaç gölgesi masalarına kuruluyoruz.. Baba hoşgeldiniz diyor, anne içeride sarma sarıyor, kızı servis yapıyor.. Hemen masamızı o harika sarmalar, feta peynirli yunan salatası ve ahtapot yahni ile donatıp bir kupa da beyaz söylüyoruz.. yemekler inanılmaz lezzetli.. lokanta çok keyifli.. İyi ki buraya gelmişiz; kendimi şimdi çok daha mutlu hissediyorum.. Yemek boyu karşı masadaki Milanolu aile ile uzaktan uzağa italyanca pratik yapıyorum bir de!. Meis Adası İtalyanlar arasında oldukça popüler; yaz tatilini burada geçiren, burada evi olan İtalyan çok.. Bunda sanırım bu adada çekilen italyan yapımı, Oscar ödüllü Mediterraneo filminin payı büyük.. Yemek sonrası yürüyerek ineceğimiz koy neredeyse bir İtalyan mahallesi.. Yokuştan aşağı inince merkezeden çok çok daha sakin Mandraki Koyu selamlıyor bizi.. Göl gibi durgun berrak deniz, birkaç ev, tek bir lokanta ve az ilerideki küçük plajdan rüzgarla bize ulaşan tek tük İtalyanca kelimeler.. Önce gidip onların yüzdüğü plaja bakıyoruz.. İtalyan kadınlar hiç durmaksızın konuşurken çocuklar az ilerdeki minik kilisenin duvarına çıkıp çıkıp suya atlıyor.. Burası da adanın bambaşka bir şirin köşesi.. ama bizim aklımız hemen karşıda görünen o meşhur plajda: Agios Georgios. Haritalarda Saint George Beach olarak görülebilen plaj adadan ayrı ama kıyıya çok yakın iki adacık üzerinde.. Buradaki kaya oluşumları eşsiz bir doğal plaj yaratmış.. Üzerinde de buraya adını veren minik kilisesi ve tek bir plaj işletmesi var. Merkezden deniz taksi ile kolayca 5 daikakda ulaşılabiliyor.. Ama biz merkezde değil, Mandraki Koyu'ndayız. Hemen koyun tek restoranından yardım istiyoruz ve bize deniz taksi çağırıyor. Kostas teknesi ile 5 dakikada gelip bizi adacığa taşıyor.. Bizi tam 16:00'da plajdan alıp merkeze bırakması için sözleşiyoruz ve \"aman sakın bizi unutma\" diye de tembihliyoruz. \"Benim adım Kostas!. Tam 4'te buradayım!\" diyor bize.. Şimdi plajda yaklaşık iki saatimiz var. Şezlong kiralamak yerine kendimizi önce denize atıyoruz ve buradaki vaktimizin çoğunu da bu inanılmaz güzel suyun içinde geçiriyoruz.. Sudan çıkınca tesiste oturup birer yunan birası içiyoruz denizin muhteşem rengine karşı.. Bu tesisi bir Türk kızı işletiyormuş.. Eğer o tatlı lokantayı bulamasak burada da birşeyler atıştırabilirmişiz.. Adaya gelenlerin pek çoğu bu plajın yanısıra bir de Mavi Mağara'yı ziyaret ediyor. Adanın arka tarafında yine deniz taksiler ile gidilebilen ve içindeki maviliğin büyülediği söylenen mağara bizim bugünkü planımızda yok.. Biz şimdiye kadar bulduklarımızla oldukça mutluyuz, koşturmaya, herşeyi bir günde görmeye çalışmaya hiç niyetimiz yok.. Mağara bir sonraki sefere kalsın.. hem belli mi olur, gelir kalırız belki birkaç gün buralarda!.. Bu tatlı adaya yeniden kaçmanın hayaline daha limandan çıkmadan dalıyorum.. Ve şimdi sizi Meis'e gittiğinizde lazım olacak ipuçları ile başbaşa bırakıyorum.. - Türkçe adı Meis ama Yunanca Kastellorizo ya da resmi adı ile Megisti olarak geçiyor. Fransızcası CastelRoux, İtalyancası Castelrosso. Türkçe'ye buradan hareketle çevirince de Kızılhisar Adası oluyor.. Minicik bir ada için ne çok isim!. - Tarih boyunca Roma, Bizans St. Jean Şovalyeleri, Mısır, Osmanlı, Venedik, Fransız, İtalyan ve İngiliz egemenliğinde kalmış ve son olarak Yunanlılara bırakılmış.. Üzerinde Osmanlı'dan kalma minicik bir cami de var.. Cami şu an sanat müzesi olarak hizmette.. - Nüfusu 2. Dünya Savaşı ile azalmış ve günümüzde sadece 400 kişi yaşıyor.. Yönetim olarak Rodos'a bağlı. Kaş'a sadece 2 mil uzaklıkta. - Bu kadar az nüfusa rağmen adaya düzenli feribot seferleri ve Rodos üzerinden uçak seferleri var!. - Ada genelinde başlıca görülecek yerler: Liman Bölgesi, Agios Georgios Kilisesi, Nikolas Stamatiou Okulu, Osmanlı Camii, St. Jean Kalesi, hamam, Harafia Bölgesi'ndeki Rum Ortodoks Kilisesi, Santrapeia Okulu, Mandraki Limanı, Paleokastra Kalesi, Mavi Mağara ve Agios Georgios Adası.. - Adada oldukça sakin bir hava hakim.. Havalı beach club, gece kulübü, alışveriş çılgınlığı gibi şeyler yok.. Ancak akşam saatlerinde limandaki lokantalar dolmaya başlayınca birkaç saatliğine adaya özgü keyifli, müzikli bir eğlence ortamı oluşuyormuş.. - Ada bütçesi: Bir bardak frappe 3,5 . Bizimki gibi bir öğle yemeği 30,5 tutuyor.. Plaja deniz taksi gidiş dönüş 5 . Mavi mağara olursa 15 .. Plajda şezlong 4, bira 3,5 . Restoranlarda greek salata 6, bir porsiyon kalamar 15 civarında.. - Seyahat öncesi motivasyon için Gabriele Salvatores'in yönetmenliğinde en iyi yabancı film oscar ödülü sahibi Mediterraneo(1991) filmi ve filmin Giancarlo Bigazzi & Marco Falagiani imzalı müzikleri.. ya da gezicigunluk/igtv Meis videosu!.. Meis Türkiye'ye en yakın Yunan Adası. Öyle ki, Kaş'tan adaya tekne seferleri ile yaklaşık yarım saatte kolayca geçilebiliyor.. Yalnız elbette Yunanistan Schengen üyesi bir ülke olduğu için bu kadar yakın da olsa, komşu da olsa adaya gelebilmek için mutlaka Schengen vizeniz olması gerekiyor.. Kapı vizesi çok kısa süreli olduğu için Euro'nun oldukça yüksek seyrettiği şu dönemde sırf Meis'i ziyaret etmek için kapı vizesi almaya değer mi ondan emin değilim ancak eğer vizeniz zaten varsa ve Kaş tatilinizde harcayabilecek fazladan bir gününüz varsa mutlaka Meis Adası'nı görmelisiniz!. Kaş'tan Meis Adası'na geçiş ücreti 2018 itibarı ile 25 + 15 TL. yurtdışı çıkış fonu.. Bu ücret tüm acentelerde fiks. Kaş merkezde gezerken acentelere uğrayıp bilgi alabilir ya da kaldığınız otelden bu konuda yardım alabilirsiniz. Bizim otelimizde ek ücret talep etmeden böyle bir hizmet vardı; biz de onlardan yardım aldık.. Bir gün önceden pasaportlarımızı verdik Sabah anlaşmalı oldukları LateBreaks bizi 09:30'da otelden aldı ve limana götürdü. Meis Express ile adaya geçtik. Dönüşte de bizi yine otelimize bıraktılar.. Genellikle adaya seferler 10:00 ya da 10:30'da başlıyor ve dönüş 16:00 ya da 16:30'da oluyor.. Ancak yaz için akşam saatlerini adada geçirmenizi sağlayacak geç dönüşlü bir alternatif de var; bunu da araştırabilirsiniz.. Ayrıca ada gezisini bir tur şeklinde organize eden; adada tekne ile mağara ve plaj gezisinin ve öğle yemeğinin dahil olduğıu bir alternatif de varmış ama ben bu fikre şahsen çok uzak olduğum için çok ilgimi çekmedi.. Siz bu şekilde gezmekle ilgilenirseniz detayları ayrıca araştırmanız gerekiyor.. Adaya giderken ve dönerken gümrükten geçiş işlemleri biraz vakit alıyor; dönerken daha kısa ama giderken dikkatle incelendiği için kendinizi biraz beklemeye hazırlayın.. Kaş'tan geçerken pasaport polisi tekneye binmeden adınızı okuyup çıkış mühürü vurulmuş pasaportunuzu veriyor ve tekneye geçiyorsunuz.. Karşı kıyıya iner inmez bu kez onların polisi pasaportunuzu dikkatte inceleyip giriş mühürü basıyor.. Dönüşte Kaş'a gelip pasaportunuzu tekrar geri almanız 17:30-18:00'i buluyor.. Eğer bu gezi tatilinizin son gününe denk geliyorsa gittisi, gelsidi, beklemesi ile planınızı 09:30-18:00 arası bir gezi olarak düşünerek yapın ki zamanlamaya dair aksilikler yaşanmasın.. Adada serbest olarak geçirebileceğiniz yaklaşık 4,5-5 saat oluyor.. Yeterli mi? Eğer Meis'i çok sevdiyseniz asla değil ama biraz yürümek, biraz yüzmek, güzel birşeyler yemek; tatlı bir ada ile tanışmak ve güzel bir gün geçirmek için gayet yeterli.. Biz bu kez kalmadık ama yine gelirsek diye alıcı gözle bakınca ilk dikkatimi çeken oteller; Megisti Hotel, Mediterraneo Hotel, Poseidon Hotel ve Alexandra Hotel. İçlerinde en manzaralı ve en keyiflisi Megisti. Ayrıca kiralık ev ve pansiyonlar da bulmak mümkün.. Giden herkesin aynı tadı alıp adayı benim kadar sevmesi dileği ile!.. - Meis için hazırım; bir de Kaş Notları'nı okuyayım derseniz.... KAŞ GEZİ NOTLARI"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kopenhag-gezi-notlari-yilbasi-royal_cafe.html\" ", "text": "Öğle saatlerinde karnımız acıkınca daha önce kahve içmek için uğradığımız Royal Cafe geliyor aklımıza. Royal Copenhagen porselen mağazasının avlusunda yer alan bu renkli mekan ilk uğrayışımızda aklımıza yer etmişti. Nasıl etmesin; kalabalık ve neşeli ortamı bir kenara küçük bir servet değerindeki el boyaması Royal Copenhagen porselenleri ile yapılan servisi bile burayı unutulmaz kılmak için yeterli. Yılbaşı gecesi için erkenden kapanacak bugün tüm mağazalar. O yüzden endişeliyiz acaba açık mıdır diye, sonuçta bağımsız bir kafe değil... Avluya girer girmez ışıkların yandığını görüp seviniyoruz. Pembe perukalı bu kez yerimize buyur eden, ilerliyoruz peşinden.. Yemek tercihimiz Royal Smushi.. Daha önceki yazılarda bahsi geçen Smorrebrod'un sevimli Royal Cafe versiyonu. Servis Royal Copenhagen el boyaması duvar karosu üzerinde. Yemeğin eşlikçisi koyu renkli zengin aromalı enfes bir özel üretim yerel bira. Yediğimiz içtiğimiz gördüğümüz hissettiğimiz herşey harika. Zaman ilerledikçe masada sirkülasyonlar oluyor, gidenler uğurlanıp yeni gelenler yine sımsıcak karşılanıyor... Burada yakaladığımız tam yeni yıl ruhu aslında. Suskun anların boşluklarını hınzır garsonlar tamamlıyor... Bugün burada yemek değil 'mutluluk' servis ediliyor. İçimdeki coşkunun tarifi yok. Bu yemek adeta yeni yıl hediyem. Yemek bitiyor ama kimsenin gidesi yok. Kapanışı yine el boyaması R. C./Christmas serisinden mükemmel fincanlarla sunulan kahve ile yapıyoruz. Birkaç çift aynı anda kalkıyoruz. Herkes birbirine iyi seneler diliyor ve dağılıyor, muhtemelen bir daha hiç karşılaşmamak üzere. İşte böyle.. Birkaç saatlik 'sevgili dostlarımızla' bu neşeli parti ortamında hayatımızın en unutulmaz yeni yıl yemeğini paylaşıyoruz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kopenhagda-alisveris-plak-dukkanlari.html\" ", "text": "Daha önce çokgezen diğer arkadaşlarımız tarafından keşfedilmiş, tadı çıkarılmış, yorumu yazılmış, adı üstünde kafe ve plağı aynı bünyede barındıran samimi mekan. Tüm bu adreslerin yanısıra Virgin, Fnac tarzı bir yer ararsan merkezdeki Fona'ya uğramalısın. Burada da çok sayıda plak ve CD diğer adreslere nazaran biraz daha yüksek fiyatlar ama yine bol çeşitle seni bekliyor olacak. Unutmadan ekleyelim; Kopenhag çalışma saatleri açısından biraz kısıtlayıcı olduğu için normalde plak dükkanlarında alışkın olduğun esnek saatler burada yok. O nedenle plak turlarını öğlen yemeğinin hemen ardından gerçekleştirmeni ya da dükkanların web adreslerinden çalışma saatlerini kontrol etmeni şiddetle öneririz.. Bu yazı Çok Gezenler Kulübü için hazırlanmış olup fotoğraflı orijinal metin Çok Gezenler Kulübü web sitesinde yayınlanmaktadır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kopenhagda-mutlaka.html\" ", "text": "24 saat tıkır tıkır çalışan toplu taşıma sistemini zone takıntısı yapmadan kullanın. Biraz karışık gibi görünen zone problemini 24, 48 ve 72 saatlik 4 zone kapsamlı sınırsız kartlarla aşın. Daha uzun konaklamalarda ise 7 günlük 3 zone içeren Flexcard kullanın. Modern mimariye vakit ayırın. 2A ve 66 no. lu otobüslere atlayın, dolaşın. Holmen ve çevresindeki modern binalara bakın. Ny Kredit binaları, Kraliyet Kütüphanesi, Opera, Kraliyet Tiyatrosu ve daha niceleri... İncelemek, fotoğraflarını çekmek, hayran kalmak için vakit ayırın.. Det Kongelige Bibliotek'in içini gezmeden, güçlü mimarisinin etkisinde kalmadan, içindeki kafede oturup kanal dekorlu bir fincan kahve içmeden, sadece kitap okuyanların girebildiği klasik dekorlu okuma odasının yuvarlak camından içeri bakmadan, birkaç eski kitaba dokunmadan sakın ha dönmeyin.!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kotordan-cetinjeye-karadag-notlari.html\" ", "text": "Zaten birkaç gündür Dubrovnik'teyiz. Bu kadar yakına gelmişken ismine aşık olduğum ülkeyi görmeden olmaz, otelimizden günübirlik Montenegro turu satın alıyoruz kişibaşı yaklaşık 55 euroya. Sabah saat 6 da bizi otelden alıyor ve katamaranımıza binmek üzere limana götürüyorlar. Gümrük işlemleri kısa sürüyor, Adriatic Jet ile yola koyuluyoruz. Harika kahve kokusu aklımızı başımızdan alıyor, yol boyunca birkaç fincan içiyoruz. Adriyatik kıyıları bizim Ege ve Güney kıyılarımız gibi bol girinti çıkıntı ve adacıklara sahip olduğundan güzel bir manzara eşliğinde yol alıyoruz. Karadağ sularına girince katamaran yavaşlıyor ve açık alana çıkmamıza izin veriliyor. Manzara da enteresanlaşmaya başlıyor. Akdeniz'in tek fiyordu burada, Boka Kotorska'da. Ben ilk kez fiyord görüyorum. Evet belki Norveç'le kıyaslanınca çok küçük ama ne kadar güzel... Doğanın ne güzel oyunları, ne güzel hediyeleri var insana... Şaşkınım; iki yanımız kara, önümüzde de kara... boğazda tekne gezisine benziyor biraz... kıyıya yaklaşıyoruz. Artık tırmandığımız dağın arkasından yavaş yavaş aşağı iniyoruz, kıyı şeridine. Budva, bizim güney sahilleri gibi. Eğlence, müthiş tekneler, oteller, daracık sokaklı, designer butikli eski şehir ve plajları ile tam bir tatil beldesi. Bond-Casino Royal sayesinde ününe ün katan Montenegro bu beldesiyle dünyaca ünlü celebritylerin de tercihi... Ben buradaki gibi tekneleri hiçbir yerde görmedim valla! Deniz-güneş-eğlence orjinli bir tatil için ideal bir yer burası. Gelecek yıllar için planlar listesine çoktan girdi! Son olarak da Kotor'a gidiyoruz. Unesco dünya kültür mirası listesindeki eski şehrin surları yanılmıyorsam uzunlukta ikinci sırada. Bu kıyılarda bu tarz eski şehirleri ard arda görünce üzerinizdeki etkileri biraz azalıyor tabi ama Kotor hiç bozulmamış ve çok sevimli. Sokaklarda kayboluyor, ilginç gördüğümüz yapıların resimi çekiyor, dükkanlara girip çıkıyoruz. Vaktimiz dar, az sonra grupla buluşacağız ve burası biraz büyük; tamamını gezmemiz mümkün değil. O zaman yapılacak en güzel şey hemen bir pastaneye girip yerel hamurişleri almak. Gezilerde en sevdiğim şey yerel ekmek ve hamurişleri keşfetmek, İstanbul'a dönünce o tatların hayaliyle hasret çekmek... Hemen tatlı mamalar alıp grubumuzla buluşuyoruz. Dönüş yolunda katamaranda aldıklarımızı yerken bir yandan da ardımızda gittikçe küçülen ama kalbimizde gittikçe büyüyen Montenegro'ya bakıp kesinlikle tekrar geleceğimize söz veriyoruz. Gözler nemli, adını tekrar ediyorum Montenegro, Crne Gore, Monte...................."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kucuk-mutluluklar.html\" ", "text": "Çok uzun bir aradan sonra Bağdat Caddesi'nde biz Pazar günü. Kahvaltı ile başlıyoruz. İstikamet Beyaz Fırın.. Minik sandviçlerden ortaya karışık bir tabak, yanında da Boşnak işi Mantı Böreği.. Sandviçler de güzel ama mantı böreğinin tadı onları bastırdı.. Pasta reyonundaki mini pastalar çok şık, Paris'teki örnekleri aratmıyor. Tezgahın üzerinde de İtalyan işi 'Panettone'ler var mis gibi.. Ne ikinci çay ne de kahve, çocuklu kalabalık aileler ve gürültü artmaya başladı, başka bir yere mi kaçsak?.. Aylardır ilk kez cadde boyu Suadiye'ye doğru keyifli bir yürüyüş.. Hem de yılbaşı arifesinde.. Yolun iki yanı belediye tarafından hazırlanan yeni yıl süslemeleri ile kaplı. Vitrinlerde yeni yıl, çiçekçi tezgahlarında kokinalar var, ne güzel!.. Kahve içmek için her bir mekana ayrı bir bahane bulup Suadiye'ye kadar gidiyoruz ki imdadımıza Le Pain Quotidien yetişiyor. Uzun süredir filtre kahvesini en sevdiğim yer. Kulpsuz fincanından mı, hiç kullanmadığım halde yanında sunulan sıcak sütten mi, ya da sadece kahvenin tadından mı, hiç emin değilim.. Suadiye'ye bir şubesi açıldığından bile habersizim, o kadar uzun zamandır gelmemişim buralara.. Ortak masanın köşesine oturup kahvelerimizi söylüyoruz. Lambalara çocuk ve büyük misafirlerin 2014 dileklerini resmettikleri kağıtlar iliştirilmiş. Bir süre onları okuyup eğleniyorum. Hem sevgili, hem erkek çocuk, hem ev hem de Audi araba isteyen dilek sahibi, biraz abartmışsın ama umarım hepsine en kısa zamanda sahip olursun.. Kahveden sonra az önce vitrinlerine baktığımız birkaç mağazada yaramazlık yapma zamanı!.. Beyaz bir kış masalı canlandıran Vakko'nun önünde herkes fotoğraf çektirirken biz gülümseyerek önünden geçip ilerliyoruz. Longchamp ve Michael Kors'da %40'a varan indirim var. Cüzdanım çok eskidi, bu indirimden faydalansak mı? İçeri girip modellere bakıyoruz. Hayalimdeki cüzdan nasıl birşey hiç bir fikrim yok ama ı-ıh, bunlardan biri olmadığını biliyorum. Bu arada son seyahatlerimde aldığım birkaç şeyin burada da yaklaşık aynı fiyat olduğunu ve hatta şu an indirime girmiş olduğunu canımı sıkmamak adına görmezden gelip başka mağazalara doğru yöneliyorum tabi.. Paşabahçe çok kalabalık, malum yeni yıl hediyelikleri.. Bu şubesi çok büyük ve çeşit çok. O kadar güzel şeyler var ki evim için almamak için kendimi zor tutuyorum. Yemek servisine dair evde çok şey var, hiç de kırılmıyorlar ki yenilerini alalım! Şeytan diyor ki git eve, koy bir Yunan müziği, Ouzo eşliğinde açıp dolaplardaki herşeyi taverna usulu kırıp imha et, sonra gel yine buraya!.. Bu saçma ve kısa beyin bulanıklığını neyse ki hemen atlatıp yine caddedeyiz. Evime kokina almayı ihmal etmiyorum yeni yıl için.. Az önce cüzdan almadım bak, param cebimde kaldı diye sevinmem anlaşılan pek uzun sürmeyecek. Erenköy Beymen. Yine indirim var tabi. Bir göz atalım diye girdiğimiz mağazadan bir jean bir de ayakkabı almadan çıkamıyoruz!.. Farzedelim birbirimize yeni yıl hediyesi! Ayakkabı benim.. An itibarı ile kendisiyle hala aşk yaşıyorum. Pişmanlık sıfır! Cadde'de bugünlük yeterince zaman harcadık, artık gitme vakti.. Sevgiliyle yapılan kahvaltı, lezzetli bir fincan kahve, yeni yıl çoşkusu, yeni umutlar, sokakta bebek arabasından size gülümseyen bir bebek, yemek yiyenlerden medet uman sevimli kedi, bazen alınan bir ayakkabı ya da alınmayan bir cüzdan, hayal kırıklığı yaratmayan bir yemek... işte bunlar hep küçük mutluluk!.. Yeni yılda daha çok olsunlar.. Mutlu Yıllar.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kurk-mantolu-madonnanin-izinde-berlin-gezi-notlari.html\" ", "text": "Otel için Kurfürstendamm caddesi tercih edilir. Ulaşım için toplu taşıma sistemi kullanılır. Şehir keşfine 100 no. lu otobüs ile başlanır. Nikolaiviertel'de kneipe keyfi yapılır, yöresel mutfak deneyimi yaşanır. En meşhuru Zum Nussbaum ama birçok sevimli mekan var. Patates ve pırasa çorbası içip elma soslu patates omleti yemek şart! Almanca Eğitimi Alınır!.. Eğer Almanca öğrenmeye niyetiniz varsa Berlin bu anlamda doğru adreslerden bir olabilir. Hemen yurtdışında eğitimin uzman isimlerinden olan Teori Eğitim'in Almanya Dil Okulları bölümünü okuyarak planlamaya başlayabilirsiniz.. Berlin kendi gönlünüzce yaşanacak bir şehir, tavsiyeler ilginç bir şekilde fayda etmiyor."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/kuzey-italyada-iki-hafta.html\" ", "text": "Siz bu yazıyı okurken ben muhtelen Kuzey İtalya duraklarımın ilki olan Cenova'da olacağım. Gelecek iki hafta boyunca Cenova'dan başlayarak Venedik'e kadar İtalya'nın kuzeyindeki şehirleri dolaşacağız. Cenova, Portafino, Camogli, Cinque Terre bölgesindeki beş köy, Parma, Bologna, Ferrara ve Venedik. Bu güzergahta sadece Venedik daha önce gördüğüm bir şehir; diğerleri ile ilk kez tanışacağız. Oldukça heyecanlı. Özellikle Bologna beni biraz fazla heyecanlandırdı. Ayrıca yıllar sonra tekrar Venedik ile buluşacağımız için de mutluyum. İlk seferde Venedik'in \"turisti\" olup must see listesini tamamlamıştık; şimdi sırada -başarabilirsek yerellerin arasına karışmak var. Gözüme şehrin Ghetto'su Canareggio'yu fena kestirdim!.. Dediğim gibi Bologna kısmı heyecanlı. Sokak sanatlarında usta kabul ettiğim BLU'nun yaşadığı Bologna'dan başka Parma ve bisiklet şehri Ferrara da beni meraklandırıyor. Bakalım nasıl bir macera olacak, hep birlikte göreceğiz. #italyada2hafta hep hayal ettiğim, çok istediğim bir seyahatti. Lütfen bana şans dileyin, güzel geçsin, klasik İtalya rotamın dışına çıkmak beni pişman etmesin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lasugamano.html\" ", "text": "Floransa'da istasyonun hemen arka sokağında küçük bir otelde kalıyoruz. Otel değil, neredeyse evimiz gibi. Hiç İngilizce bilmeyen güleryüzlü Giovanni ile \"Buongiorno, Buonanotte\" diyerek gül gibi geçinip gidiyoruz. Lakin bugün havluların değişmesi lazım; sağolsun söylemezsen yayılıyor, hiç oralı olmuyor!.. -Ciyovanni L'aşucamano.. kambiyare.. occi.. per favore.. Ciyovanni anlamıyor. tekrar ediyorum: L'aşucamano.. kambiyare.. occi.. Neden sonra hııı diyerek yandaki dolap kapağını açıp bir havlu alıp sallıyor. Si diyorum.. Haa, gamano yerine camano demişim.. Eh olur o kadar, ben İtalya'nın kuzeyindenum da!.. Hem ben İtalyanca bilmiyorum ki; bana lazım olacak şeyleri biliyorum.. Giovanni ile epey bir güldük ve o sırtıma vurarak çabamı takdir etti.. Havlular değişti.. Komik bir anım oldu.. İşte şimdilik bu kadarı bana yeter.. Ne yazık ki şu an anımsayamıyorum ama istasyonun arka sokağındaki küçük otellerden biriydi."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lesvos-midilli-gezi-notlari.html\" ", "text": "Adaları hep sevmişimdir.. Özellikle sakin, naif, iddiasız, kendi halinde olanları.. İşte o yüzden daha Midilli'ye ayak basmadan burayı çok seveceğimi zaten anlamıştım.. Bana tam beklediğim huzuru, \"iyi hissetmek\" tanımının karşılığını öyle güzel verdi ki bu ada, şu an yazarken bile bu yaz bir yolunu bulur da yine birkaç gün kaçar mıyız diye düşünmeden edemiyorum.. Tek yazıda bu kocaman adayı anlatmak mümkün değil. Zaten bir haftada tamamını gezmek de mümkün değil ama ilk Midilli ziyaretimin duraklarını, sevdiğim her şeyi ve seyahatinizi kolaylaştıracak tüm püf noktalarını anlatmaya çalışacağım.. Herkes sabah gitmeyi tercih ettiği için akşam daha sakin bir şekilde, gün batımının ve bir adaya gidiyor olmanın keyfini çıkararak Midilli'ye varıyoruz. Ancak Midilli'den dönüşte biz de çoğunluk gibi akşam feribotunu tercih edince daha kalabalık ve kaotik bir yolculuk ile dönüyoruz. Demek ki eğer imkan varsa akşam gelip sabah dönmek daha sakin ve sorunsuz gibi.. Adaya eğer yurtdışı çıkış işlemleri ile uğraşmayı göze alırsanız aracınızla da gelebilirsiniz; bizim feribotta birkaç araç vardı.. Ancak bunun yerine adadan bir araç kiralayıp gezmek daha pratik görünüyor. Virajlı dağ yollarında kendi aracımızı hırpalamak yerine küçük ebatlarda bir kiralık araçla gezmek bize daha mantıklı geldiği için daha gelmeden araç kiralama işini internet üzerinden hallettik. Midilli hem çok büyük hem de yaygın toplu ulaşım alternatifi olmadığı için araç kiralamaya mecbursunuz. Açık söyleyeyim; biz yurtdışında araç kiralamayı hiç sevmeyiz ama bu sefer durumu kabullendik ve hiçbir sorunla da karşılaşmadık. İnternet üzerinden Sixt'in bayiliğini alan bir kiralık araç ofisinden 3 günlük yaklaşık 80 'ya bir miniminnak bir Peugeot kiraladık. Aracı ister limandan ister ofisten teslim alabiliyorsunuz. Yalnız yaz, bayram gibi dönemlerde önceden rezervasyon yapmanızı öneririm; çünkü oldukça yoğun oluyor ve paldır küldür giderseniz araç bulamama ihtimaliniz yüksek.. Başta da belirttiğim gibi biz biraz standart dışı bir plan yaptık ve adaya akşam saatlerinde ulaştık. Dolayısı ile konaklama planımız da 1 gece Mytilini'de, devamında ise Petra'da olmak üzere planlandı. Böylece ilk akşamı merkezde güzel bir yemek, kısa bir şehir turu ve dinlenerek geçirip, bilmediğimiz ada yollarında Petra'ya varacağız diye strese girmekten kendimizi kurtardık!. İlk gece Mitilini'de Orfeas Hotel'de konaklıyoruz. Hemen merkezde, limanın arkasındaki güzel sokaklarda, tipik Rum mimarisi otelimizde basit ama tertemiz bir odada kalıp sabah deniz manzarasına uyanıyoruz. Tatilimizin devamında Petra'da konaklamayı tercih ediyoruz çünkü gitmeyi düşündüğümüz bölgelerin tam ortasında kalan, küçük, şirin ve ekonomik konaklama alternatifleri sunan tipik bir belde burası. Petra'daki konaklama tercihimiz de Teofilos Hotel oluyor. Petra'nın en bilinen, tercih edilen tesislerinden biri. Eski ve yeni yan yana iki tesisleri var; havuzlu falan, mini, mütevazı bir tatil köyü tadında. Ben nasılsa otelde sadece uyuyacağız diye eski bölümdeki ekonomik odalardan birini ayırtmıştım ama onlar bize sürpriz yapıp yeni bölümden havuz manzaralı çok tatlı bir oda veriyorlar!.. Tamamen şans!.. Bu arada belki Avrupa Birliği ile yapılan anlaşmalar gereği artık durum değişecek ama bizim bulunduğumuz tarihlerde ada mültecilerle ilgili olarak en yoğun günlerini yaşıyor. Mitilini merkezde ve Türkiye ile karşılıklı olarak denk gelen Skamnia gibi kıyı şeridinde hem mültecileri, hem kamplarını hem de onlardan kalan şişme bot ve can yeleği dağlarını görebilirsiniz.. Türkiye kıyılarına denk gelmeyen bölgelerde ise bahsettiğim göçmen yoğunluğunu belki de hiç fark etmeyeceksiniz bile.. Ulaşım ve konaklama bilgilerini verdikten sonra daha neşeli şeyler anlatıp adayı gezmeye başlayabiliriz!. Adanın merkezi, en hareketli yeri, kalbi diyeceğimiz Mytilini ne yazık ki aynı zamanda \"ada\" ruhuna en uzak bölge.. Daha şehir havasında kalan Mytilini'deki önemli adresleri gezmek için kısa bir süre yeterli olacaktır. Burada en çok kıyı boyunda yürümeyi, Mola verdiğimiz eski Osmanlı konağından kafeye dönüştürülen tarihi Cafe Panellinion'u, Dükkanların sıralandığı, siesta saatleri dışında hareketli olan Ermou Caddesi'ni seviyorum. Bir de Panellinion'un hemen yakınındaki nefis bir pastane olan M i paskalya çöreği ve kandil simidine benzeyen halkalarını çok beğeniyorum.. Burada akşam yemeğini çok eski bir taverna olan 'te yiyoruz. İçeri bölümün dekoru, çalan müzikler, güler yüzlü servis bizi mutlu ediyor. Kabak çiçeği dolmadan şarap soslu ahtapota birçok şey deniyor ve beğeniyoruz ama sonraki günlerde yediğimiz şeyler buradaki tatların bile önüne geçiyor.. Belki burada daha çok vakit geçiririz diye yemek için not aldığım iki adres; O Rembetis ve Refenes ise deneme fırsatı bulamadan defterde kalıyor.. Biz burada kaldık diye mi bilmem, adanın en tatlı beldelerinden biri Petra. Tam bir tatil kasabası tadında.. Çarşı içinde ard arda dizili birkaç hareketli sokağı, küçük lokantaları, dükkanları var. Arkadaki sakin sokaklarda da güzel evler, kapılar, ada halkının sakin yaşamı.. 114 basamak tırmanırsanız buranın simgesi olan ve uzun adını yazamayacağım meşhur Petra kayasına çıkabilirsiniz. Meydanda köşedeki Tsanikis Pastanesi hep dolu; burada kalıyorsanız akşam o pastanede oturup dondurma ve tatlı yiyecek, gelip geçeni izleyeceksiniz mutlaka.. Kıyı boyundan komple denize girilebiliyor, bir sürü şezlong kiralanabilen ya da havlunuzu kuma yayıp takılabileceğiniz yer var ama altımızda araba, iki adım ötede de Anaxos gibi bir yer varken denize Petra'da girmek bizi pek sarmıyor.. Petra'dan bir sonraki koyda yer alan Anaxos'un plajları tam hayalimdeki deniz tatili şemasına uygun. Kum üzerinde ağaçlar, renkli partal şemsiyeler ve şezlonglar, masmavi dingin bir deniz, kafamı kaldırınca gördüğüm yeldeğirmeni, salaş tesisten gelen Yunanca şarkının tınısı... Anaxos'u seviyoruz! Şöyle tarif edebilirim; denize doğru bakınca kıyıdaki en sağ ve en sondaki plaj işletmesinde takılıyoruz. Buradan sonra kayalıklar başlıyor; hatta orada da güneşlenen insanlar var.. Tüm gün burada deniz, güneş, kum, Yunanlılar'ın elinden düşürmediği Frappe, bira, keyif.. öyle takılıyoruz. Öğle yemeğinde başka bir köye gitmek yerine bulunduğumuz tesiste bahtımıza ne çıkarsa razı olup atıştırmaya karar veriyoruz ama bu salaş yer bile bizi üzmüyor. Anında tazecik kızartılan patlıcanlar, patatesler, kalamarlar... Komşunun yemek kültürüne, özenine bu kadar döküntü bir yerde bile bayılıyorum!.. Arada kayalıkların arasındaki merdivenlerden yeldeğirmeninin oraya çıkıp oradaki Anaxos Hill Village'den de manzaraya bakıp biraz vakit geçiriyoruz. Aslında buradan gün batımının müthiş olduğu da söyleniyor.. Akşam yemeğinde bambaşka bir köye gitme vakti gelinceye kadar başka koyları, başka keşifleri boşverip tadını çıkarıyoruz.. Varsın bu seyahat az keşifli olsun ama keyfi çok çok olsun!.. Adanın en popüler, en çok sevilen beldesi Molivos bizim de meraka kapılıp ilk koştuğumuz yerlerden.. Gerçekten kimse haksız değil. Dar yokuşlu, merdivenli sokakları, eşsiz manzarası, iki bina arasındaki terasları, renkleri,, hareketi, cıvıltısı ile Molivos gerçekten güzel. Buraya Petra'ya 5 dakika uzaklıkta olduğu için tatilimiz boyunca sık sık geliyoruz. Gelen tavsiyeler ve notlarım arasında Octopus Restaurant, Xamam Restaurant, Tropicana var yemek için.. Öğle yemeği için en güzel alternatif küçük bir meydanda konumlanış Tropicana Platanos'a gitmek. Ağaç gölgesinde adanın kedileri eşliğinde güzel yemekler yemek çok keyifli.. Akşam yemeği için ise eğer Molivos'u tercih ederseniz yapılacak en güzel şey o bahsettiğim iki bina arasında terası bulunan manzaralı mekanlardan herhangi birinde oturmak. Elbette herkes aynı şeyi düşüneceği için gündüz dolaşırken yer ayırtmakta fayda var.. Kıyıda Congas Beach Bar, yukarıda da Blue Fox pastanesi güneşi batırırken bir şeyler içmek için harika adresler.. En turistik yer burası olduğuna göre magnet, küçük hediyelik eşyalar gibi şeyleri de buradaki küçük dükkanlarda daha rahat bulabilirsiniz. Dar sokaklar arasındaki küçük bir dükkandan çok güzel zeytinağacı peynir tahtası ve el boyaması magnetler buluyoruz biz.. Sağa doğru 3 adım, sola doğru 5 adım gidebildiğiniz küçücük bir kıyı kasabası Skamnia. Ama aşırı derecede güzel. Dalgakıranın üzerinde çok fotografik minik bir kilisesi, etrafında da birkaç kafe ve restoran var, hepsi bu.. Buraya Molivos'tan kıyıyı takip ederek korkunç bozuk bir yoldan geliyoruz. Oysa ki dönüşte tercih ettiğimiz ana yol gayet güzelmiş.. Akşam yemeği öncesinde küçük bir tur atıp kıyıdaki barlardan birine tam manzaraya karşı kurulup birer ouzo söylüyoruz. madem komşudayız, artık ouzo ile buluşma vakti!. İşte o an, o manzara, o keyif, bu adaya aşık olma ihtimalimi ilk farkettiğim an.. Ada ile ilgili her kaynakta rastlayacağınız üzere burası şair Sappho'nun özgür memleketi.. Bizim heyecanlı ziyaret nedenimiz ise, bize ısrarla önerilen çok iyi bir lokanta olan Blue Sardine'i denemek. Yemek öncesinde renkli sokaklarında bir tur atıp kıyıda, Amerika'da okyanus kıyılarını andıran kazıklar üzerindeki yapıları ve bunların altını döven dalgaları uzun uzun hayranlıkla izliyoruz. Bu renkli mekanlardan birinde oturup yemek öncesi bir şeyler içiyoruz. Yemek saati geldiğinde gidip önünde güneşe karşı kurumaya bırakılmış ahtapotların olduğu leb-i derya masaya oturuyoruz. Siparişi direkt mekanın sahibi gelip alıyor; o kadar cool bir adam ki arada siparişe ekleme yapmak isteyince uzaktan, yerinden kalkmadan ouzo'sundan bir fırt çekip \"ne iş?\" dercesine yaptığı el ve yüz hareketleri, genel tavırları pek hoşumuza gidiyor.. Fonda Yunan şarkıları ızgara kalamarın, ahtapotun en şahanesi, karidesin balığın en tazesi, bizden de muhabbetin en güzeli, olunca burası en unutulmaz Midilli anıları arasında üst sıralara yerleşiyor. Bu arada buradaki Soulatso da bilinen ve tavsiye edilen bir restoran alternatifi. Geçerken dikkatli baktım; o da gayet iyi bir öneri -ve hatta- biraz daha konforlu ve ambiyanslı bile diyebiliriz ama ben yine gitsem önce yine Blue Sardine'e koşacağım herhalde!.. Bana gelen öneriler arasında bir de şöyle bir şey vardı: Sabah 8-9 civarındaki bu köydeki Budha Bar'dan Sappho'nun kayasına kadar kanoların refakati ile yüzüyormuş kadınlar. Turu tamamlayanlara da dönüşte sembolik bir madalya varmış.. Burada kalmayı ya da çok erken gelmeyi düşünürseniz aklınızda olsun.. Hazır bu tarafa gelmişken en yakın görmeye değer kıyı kasabası Sigri'ymiş. Biz keşfi az, keyfi bol tutabilmek adına bu seferlik Sigri'yi atlıyoruz bu rotada.. Adanın kıvrımlı şekline tepeden bakınca iç deniz konumunda kalan bir noktada yer alıyor Skala Kallonis. Yine Kallonis'e dönersek; işte bu iç deniz o kadar sakin, o kadar durgun ki burada yüzmek tuhaf bir his yaratıyor.. Çok sevdik mi? Hayır.. Ama iyi ki gittik mi? Eveeeeettt!.. Çünkü neden? Bu adada aslında en ünlü şeylerden biri uzo, bir diğeri de sardalya balığı ve o balığın en hası da işte bu Kallonis'ten çıkıyor. Şöyle deniyor; Zeytin ağaçlarından yağışlarla süzülen alüvyonlu topraklar ve zeytin yapraklarının tortusu denize iniyormuş.. Balıklar da haliyle bu tortulu suda yetişince kendine has nefis bir aromaya kavuşuyormuş. Valla test ettik, onayladık. Adada hemen her masa kurdurduğumuzda Sardalya da sipariş ettik ve her seferinde de bayıldık. Artık psikolojik midir bilemem ama en en en güzel, en zeytin aromalısı işte bu kasabadakiydi.. Suyun çarşaftan öte, neredeyse beton gibi pürüzsüz ve dümdüz olduğu bir plajda deneize girme deneyimi heyecan yaratmayınca soluğu öğle yemeği için kasabanın çarşı içinde, kıyıdaki Dionysos Restoran'da alıyoruz.. Balığı zaten anlattım; yanına bir de kabak, patates, patlıcan kızartma, Greek salata, bira ekleyin; öğle yemeği hazır!.. Adada kabak, patlıcan kızartma mutlaka ama mutlaka deneyin; hem farklı bir dış kaplaması var hem de çıtır çıtır, mis gibi.. Güzel yazlık evler arasında bir gezinti yapabilir ya da bu kısmı es geçip direkt bir sonraki köye doğru yola çıkabilirsiniz.. Mantamados Özellikle köyün çıkışında bulunan manastırı, süt ürünleri, ballı yoğurdu ve seramik atölyeleri ile ün yapmış sevimli bir köy Mantamados. Buraya uğrarsanız Taksiarhis Manastırı'nın bahçesindeki tesiste ballı yoğut yedikten sonra sakin ve sevimli sokaklarında dolaşıp tek tük kalan seramik atölyelerini dolaşmayı unutmayın. Atölyelerde harika seramik ürünler yapıyorlar; biz dönüşte taşıyabileceğimiz kadarını kucaklamaktan son derece memnun oluyoruz!. Ayrıca adanın meşhur peyniri Ladotyri'yi almak için de bu köydeki mandıralar uygun ama elbette dönüş gününüze göre planlamak lazım.. Antissa Antissa, Petra'dan Eresos'a doğru giderken yolda karşımıza çıkan dağ köylerinden biri. Köye daha yaklaşırken yollara o kadar çok tabela koymuşlar ki, görmemek ve merak etmemek imkansız.. \"Asırlık meydanı görün, antik meydan, çınar, tarihi.. gelin!.. Köyümüzü görün!..\" Biz de ısrara dayanamayıp sapıyoruz Antissa tabelasından.. Gerçekten de harika bir meydan.. Köy meydanında, asırlık çınar ağaçları altındaki köy kahvelerinde bu sıcak havada keyifli bir mola vermek için mutlaka uğranmalı. Skalochori İşte bu köyün bizde yeri apayrı!.. Eresos yolunda gündüz köyden geçerken kapalı olduğunu farkettiğimiz köy kahvesini dönüşte açık ve önü kalabalık görünce arabayı park edip bir kahve molası vermeye karar veriyoruz. Meraklı bakışlar arasında köşedeki masaya oturuyoruz. Belli ki yabancıyız, tüm dikkatler üzerimizde.. \"Kalispera\" diyorum gülerek, herkes birden kocaman gülümseyip Kalispera diyor!.. Günaydın, iyi akşamlar ve teşekkürler dışında hiç Yunanca bilmediğim için yan masadaki yaşlı amcanın söylediklerini hiç anlamıyorum ama Türk turist olduğumuz konusunda hemen anlaşıyoruz.. Ayvali? diyor, İstanbul diyorum.. yine Ayvali? yine İstanbul.. diğer masadan yardım geliyor; amcaya Konstantinopoli diyor, amca hemen anlıyor, seviniyor.. Yine anlatıyor, annesinin Ayvalıklı olduğunu ve mübadeleyi anlattığını hissediyorum. Of çekip uzaklara bakıyor bir an.. Sonra kahveler geliyor, göz göze gülümseyerek içiyoruz; gözlerimizle anlaşıyoruz.. Daha yolumuz var kalkıp vedalaşırken \"gitmeyin be, ne güzel oturuyorduk\" gibi birşeyler söylerince yolumuzu işaret edip \"Petra, Petra\" diyoruz. Gülüp kabulleniyorlar, vedalaşıyoruz.. Arabamızın arkasından hepsi el sallıyorlar, uzun süre bu sahnenin etkisinde yol alıyoruz. İşte bu an bu seyahati anlamlı yapan şey.. en güzel an.. Biliyoruz ki bu adanın en güzel sahilleri, en denize girilesi plajları adanın güneyinde.. Adanın müdavimlerinin Vatera, Plomari, Charamida Koyu, Agios Isidoros övgüleri bitmek bilmiyor.. Bu kısa tatilde üçte ikisini gayet keyifle yaşama şansı bulduğumuz adanın üçte birlik güney kısmını büyük merak ve heyecan ile bir sonraki sefere bırakıyoruz.. Aklımız kalmıyor mu? Hem de nasıl ama tadını çıkaramadıktan sonra, bütün gün sıcakta virajlı yollarda vakit geçirdikten sonra \"her yerini gördüm\" demenin ne anlamı var.. keyfini yaşayamadıktan sonra?.. Upuzun Vatera plajını; burada yüzdükten sonra Zouros'ta yemek yemenin tadını.. Adanın en güzel plajı olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu Agios Isıdoros'ta bütün bir gün yayılmayı.. Bir sonraki Midilli seyahatine dek notları bitirirken, \"adadan ladotiri peyniri, uzo, sardalya konservesi, reçel, bal falan alın\" diyenlerden farklı olarak \"uzolu şeker almayı sakın unutmayın\" diyorum.!.. - Temmuz 2023 Yeniden Midilli.. Bu kez adanın güneyine ağırlık vererek gezeceğiz! Yeni notları ve Instagram paylaşımlarını kaçırmayın! Çok teşekkür ederim. Seveceğinizi düşünüyorum, keyifli bir ada.. Yeni güzel seyahatler ve keşiflere.. Sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/leziz-tatiller.html\" ", "text": "kendimi adaya atmak için fırsat kolladığımı hemen söylemeliyim. Yemeklerini, aynı anda hem geleneksel hem yenilikçi olan mutfağını, mesleğine olan tutkusunu, harika mekanı Sekiz İstanbul'u ve bir süredir de yemek programlarını çok sevdiğimiz Maksut Aşkar... Kendisinin küçüklüğünde kendi evlerinin mutfağından pek çıkmadığını yine kendi yazılarından biliyoruz. Şimdi düşünün, bu kadar güzel yemek yapan adamın annesi mutfakta neler yapmaz?.. Valla ben sürekli hayal ediyorum; mekanın adının paylaşıldığı o günden beri, bu fotoğrafa bakıp hayal ediyorum; Nadya'nın Mutfağı. İyi bileninden geleneksel Antakya lezzetleri, yaz boyu Nadya Hanım'ın Bitez'de bizzat kendi girip pişirdiği mutfağından tabaklarımıza düşecek.. Hayali bırakıp Bodrum'a doğru yola koyulmanın zamanıdır aslında.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lviv-kiev-odessa-tur-ile-bastan-basa-ukrayna-seyahat-notlari.html\" ", "text": "- Yeme içme ve alışverişin kalbi Deribasivska Caddesi'nda atıyor demek mümkün; Türk yemeğinden döviz bozdurmaya, telefon hattından hediyelik eşyaya kadar her şeyi burada bulabilirsiniz. - Telefonunuz için hat almak isterseniz Lifecell'de kolayca halledebilirsiniz. Biz rehberimizin yardımı ile bir hafta boyunca kullanmak üzere 8 GB internet kullanımlı 250 grivnilik bir paket aldık. - Cadde üzerindeki büyük dükkan ve marketlerin bir köşesi dövüz bürosu. Buralarda kolayca dövüz bozdurabilirsiniz Ukrayna'nın para birimi \"grivna\" ve yazıyı hazırladığım şu günlerde 1 grivna = 0, 22 TL. civarında. (Orada bulunduğumuz günlerde 1 EUR= 30 Grivni ve 1 USD= 26 Grivni idi; TL karşılığını bulmak için grivna olan fiyat etiketlerini 4,5'a bölüyorduk.) Akşam saatlerinde kur biraz daha yüksek oluyor o yüzden para bozdurma işini gündüz saatlerinde denk getirmek daha mantıklı. Bazı döviz büroları TL de bozuyor ama kur kaybı fazla olur, pek tavsiye etmem.. Dolar ya da Euro bozdurmak daha mantıklı olacaktır. Ayrıca 100 uzatıp, 30'unu boz gibi şeyler istediğinizde pek olumlu bakmıyorlar, o yüzden yanınızda götüreceğiniz döviz, sırf 100'lük olmazsa daha rahat edebilirsiniz. - Odessa için restoran adreslerim kısa ve öz. Kotelok: Paris'te, Brüksel'de Leon'u seven \"moules-frites\"ciler bu midye barında da bir tencere dolusu midye-patates kızartması, yanısıra pek çok farklı midye alternatifi bulacaklar.. Midye dışında başka alternatifler de sunan Kotelok'u ilk akşam yemeğimizde deneyip sunum, lezzet ve ortam olarak oldukça memnun kaldık. Defterime not aldığım ama denemeye vakit bulamadığım diğer iki iyi adres ise güzel avlusu ve şık masaları ile Bernardazzi ve yöresel giysili garsonların servisi ile geleneksel Ukrayna mutfağı sunan Kumanets.. - Odessa Karadeniz kıyısında olduğu için mevsiminde Kalkan Balığı yemek için de ideal bir noktaymış; Kalkan bu sularda doğup bizim tarafa doğru yüzüyormuş. Bu ritüeli grup halinde gerçekleştirmek için rehberimizden toplu bir rezervasyon yaptırmasını rica ettik ve Ali Baba restoranda yedik. - Gogol Mogol Odessa için uzun zamandır gitmek istediğim, yerini haritama çok uzun zaman önce işaretlediğim bir adresti. Vintage eşyalarla dekore edilmiş, her köşesi keyifle incelenecek, menüsüne bile uzun uzun bakılacak Gogol Mogol daha çok kahvaltı, öğle yemeği ya da minik bir keyif molasına uygun.. - Kahve ve keyif molaları için sayısız alternatif arasından seçtiklerim; Beyaz, minimal dekorlu White Whale'de sabah kahvesi, operanın civarında akşamüstü keyfi için Cafe Forty Five, seyahat boyunca sık sık şubelerine rastlayacağınız meşhur dantel örtülü Lviv Handmade Chocolate'da sıcak çikolata.. Ayrıca Rishelievska Caddesi üzerinde harika kafeler var; nefis kahveleri ile bir numaram Isla Coffee Roasters, tatlı mı tatlı Cou Cou Cafe &Atelier ve lokal gençlerin takıldığı Daily... Şehir Parkı içinde yeşile bakan Lviv Croissant, kruvasan arası leziz kahvaltı için ideal adres. Panteleionivs'ka caddesindeki hareketli yaşam akışını izlemek için köşedeki Kompot Cafe... - Opera'nın civarı şehrin en hoş bölgelerinden.. Özellikle Opera'nın arkasındaki İtalyan stili avluya bayıldım! Burada cadde tarafından bakılınca sadece ön cepheleri gayet normal görünen restoranların arka tarafı bu ortak avluyu paylaşıyor ve hepsinin keyifli oturma alanları var. Bence bir tanesinde öğle yemeği yemek ya da akşamüstü keyfi yapmak lazım. Rastgele girdiğimiz Maman'ın menüsü ve ortamı bizi mutlu etti. - Biz denk getiremedik ama Odessa'nın görkemli opera salonunda bir temsil izlemek için gişesine uğrayıp bilet sormaktan çekinmeyin. Aynı akşam için bile bilet bulmak mümkünmüş. Eğer garantiye almak isterseniz gitmeden sayfasını ziyaret edebilirsiniz. - Rus Edebiyatının kurucusu sayılan Pushkin, sürgün yıllarını Odessa'da yaşadığı için pek çok heykeli, müzeye dönüştürülen evi ile şehirde izlerini sürmek caddeden kafeye ismine, izlerine her yerde rastlamak mümkün.. - Odessa zarif binalarla dolu bir şehir.. Yürürken gözünüze hoş gelen sokaklara sapmayı, binaların detaylarındaki zarafeti kaçırmayın!. - Passage Odessa, kısacık Odessa ziyaretimde birkaç kez yolumu düşürdüğüm, şehirde çok sevdiğim bir başka köşe. Siz de 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen ve havasıyla sizi bir anda Milano Galleria'ya ışınlayan pasajın içinde bir tur atıp, gözlerinizi Art Nouveau yapının zarif detaylarında ve içindeki birkaç eskici dükkanının raflarında gezdirmeyi unutmayın! - Pasajın arka kapısından çıkıp Katedral Meydanı'na yönelirseniz meydandaki ağaç gölgesi masalarda satranç oynayan beyleri göreceksiniz. - Potemkine Zırlısı filminin ardından dünya çapında ün kazanan ve şehrin sembolğü haline gelen meşhur Potemkine Merdivenleri, Odessa limanı ile şehir mekezini birbirie bağlıyor.. Bir yanı İstanbul diğer yanı Atina parkı olan merdivenlerden indikten sonra yukarı funiküler ile çıkmak eğlenceli ve pratik bir seçenek. (5 grivnilik funiküler biletini kredi kartı ile duvardaki makineden ya da funiküler içindeki görevliden alabilirsiniz.) - Eğer Odessa ziyareti hafta sonuna denk geliyorsa rotaya eklenecek en mühmü adres: Starokonnyy Bit Pazarı. Odesssa gezimiz aklımda şık, huzurlu ve yemyeşil bir şehirle güzel bir tanışma olarak kalıyor.. Gelecekte Odessa'ya uzun bir hafta sonumuzu ayırmak, tekrar gelmek isterim.. Rotamızın ikinci şehri Lviv. Gruppal ile yaptığımız Ukrayna turunun rotasında Odessa, Lviv, Kiev gibi en önemli şehirlerin yanısıra yol üzerindeki daha küçük şehirler ve ilginç duraklar da var. Rehberimiz hava şartlarına, müzelerin kapalı günlerine ve güzergah üzerindeki mola gerekliliklerine göre tur programımızın sıralamasında bazı değişiklikler yaparak zamanımızı en verimli şekilde kullanmamızı sağladı. Ben bu seyahati yazıya dökerken önceliği üç ana şehre veriyor; diğer duraklarımızı yazının sonunda anlatmayı planlıyorum.. Uzun bir yolculuğun ardından, yağmurlu bir akşamüstü varıyoruz Lviv'e.. Grubun çoğu yorgun, bir an önce dinlenmek istiyor.. Oysa biz şehirle tanışmak üzere enerji doluyuz!. O yüzden panaromik şehir turu ile yetinen grubun aksine otele varınca valizi odaya atar atmaz Uber çağırıp şehir merkezine gidiyoruz. Merkeze varmamız ile yağmur hafifliyor; şehrin sokaklarında yürüyor, canlı gördüğümüz her sokağa sapıyor, şehrin enerjisini, ritmini daha ilk dakikalardan yakalıyoruz.. Lviv daha il dakikalarda bana Prag'ı hatırlatıyor.. Renkli, turistik, capcanlı ve asla sıkılmayacağınız bir şehir... Sabah erkenden tur grubumuzla yeniden şehir merkezine geliyor ve kapsamlı şehir turuna başlıyoruz. Bizim planımız aslında merkeze kadar grup ile gelip turdan kaçmak, ayrı gezmekti -ama ne yalan söyleyeyim- rehberimiz şehri mahalle mahalle kapsamlı gezdireceğini söyleyip anlatmaya başlayınca bırakamayacağımızı anladık!. Bir şehri yalnız gezmek başka, iyi bir rehberin detaylı bilgileri ışığında gezmek başka.. Rehberimiz Opera Binası önünden başlayarak, Rynok Meydanı, Belediye Binası, Ermeni Mahallesi, tarihi restoranlar, çikolata fabrikası, likör dükkanları, en eski kahveci, tarihi eczane Secret Pharmacy, Latin Katedrali, Dominikan Katedrali, Bernardine Kilisesi ve Manastırı, Virgin Mary Kilisesi, şehrin en eskisi Hotel George,... diye devam eden bir rota ile gerçekten de yürüyerek mahalle mahalle gezdirip öğle yemeği tavsiyeleri sonrasında bizi serbest bırakıyor.. (Bu noktada akşam otele toplu dönmek üzere bir randevu yeri ve saati tespit ediliyor ama biz yine daha fazla merkezde kalmak adına gece kendimiz dönmeyi tercih ederek grupla vedalaşıyoruz.. Lviv'de dolu dolu şahane bir gün geçiriyoruz.. - Şehrin kalbi Rynok Meydanı'nda atıyor. Belediye Binası'nın da bulunduğu meydanı çevreleyen restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, iç avlular, meydanı dolduran rengarenk kalabalık ve gözünüzü okşayan renkli binalar sizi dönüp dolaşıp tekrar tekrar bu meydana çekiyor. - Rynok Meydanı'nın bir köşesini tutan, şehrin en eskilerinden Atlas, meydana hakim konumu ve leziz yemekleri ile hem turistler hem de yerliler tarafından sevilen bir buluşma noktası. - Meydanın bir diğer favori mekanı Cafe Centaur, saat 13'e kadar şahane kahvaltı tabakları sunuyor.. Biz öğle yemeği için masalarına kurulup şnitzelini denedik; Viyana ile kıyaslamaksızın lezzetli.. Ama daha da güzel olan, bu kadar renkli bir meydana karşı verilen bu keyifli öğle molası ve meydandaki akışı izlemenin keyfi.. - Meydanın çevresine biraz daha dikkatli bakmak, sizi gizli kalmış iç avlularla buluşturuyor.. Rönesans mimarisinde yapılmış ve içinde restoran ile sergi alanları barındıran Italian Courtyard bunlardan biri.. - Bir başka avluda ise Royal Brewery'nin önünde bir fotoğraf kalabalığı var. Birahane buraya elinde taç olan bir heykel kondurmuş ve tüm turistlerin aklını çelmiş görünüyor. \"Skul'ptura Z Koronoyu\" adlı heykelin tacı altında durup birkaç saniyeliğine kraliçe olmak ve bu anı fotoğraflamak avluda uzun ve eğlenceli bir kuyruk oluşturuyor. - Fransız tarzında yapılan Lviv Operası'nın önündeki güneş şemsiyeleri opera binasının güzelliğine güzellik katıyor; fotoğraflamayı unutmayın!. Lviv Operası'nın güncel programı ise burada.. - Dominikan Kilisesi'nin hemen arkasında, matbaacı Ivan Federov'un heykelinin bulunduğu meydanda her gün küçük bir sahaf pazarı kuruluyor.. Militarist eski eşyalar, plaklar ve kitaplar arasından Alman Bavyera porseleni bir servis kabı ile Mozart; Lizst ve Elgar plakları bulduk.. Bakalım gittiğinizde bu tezgahlarda siz neler bulacaksınız! - Opera'nın arkasında ise Vernissage adlı bir başka pazar var. Hem yeni, hem eski, hem de hediyelik eşyalar bir arada.. Bir zamanlar porselen üreticileri ile meşhur olan Ukrayna Polonne kasabasında üretilmiş harika porselen biblolara bu tezgahlarda rastlamak mümkün. - Şehrin en sevdiğim sokaklarından biri Ermeni Mahallesi'ndeki Virmens'ka Sokağı.. Sıvası dökük pastel renkli binaların önünde sokağa taşmış masalarla bir köşesi İtalya'yı andıran sokağın diğer köşesinde iki yıldır kahve yarışmalarından ödüle dönen, şemsiyelerinin altında yerlilerin sabah kahvesini yudumladığı Ermeni kahvesi Virmenka var. Hem turistlerin hem de yerlilerin çok sevdiği kafe, Lviv'de en sevdiğim kahve köşesi oldu. Bu seyahat boyunca hem Lviv'de hem de diğer tüm Ukrayna şehirlerinde Türk Kahvesi'ne çok benzeyen, cezvede pişirilen kahve bulmanız mümkün olacak. Hemen her yerde var ancak lezzet olarak birebir Türk Kahvesi tadında değil.. Bu seyahat sırasında sık sık lokallerin kahvenin yanında konyak da sipariş ettiğine şahit oldum. Ukrayna sadece votkası ile değil, konyakları ile de ünlüymüş.. - Şehrin hareketli sokaklarında pek çok likör dükkanına da rastlayacaksınız. Rehberimizin verdiği bilgiye göre likör, soğuk iklimde insanı sıcak tuttuğu için geleneksel olarak evlerde de çok yapılıp bolca tüketilirmiş. Bu dükkanlar arasında Drunk Cherry özellikle önündeki kalabalık ve renkli cephesi ile hemen dikkat çekiyor. Şehre çabuk ısınmak için hemen girip denenmeli!. - Lviv Handmade Chocolate daha önce Lviv'e gelen herkesten duyacağınız en meşhur adreslerden biri. Aslında tüm Ukrayna'da şubeleri var ama Lviv tarihi merkezdeki şubesini mutlaka ziyaret etmek lazım. En altta imalat, orta katlarda satış ve cafe var. Çikolataları öyle çok başarılı değil; bence paket paket alıp taşımaya hiç gerek yok.. Hava soğuk olsa bir fincan sıcak çikolata içmek keyifli olabilir ama buraya dair asıl sevdiğim şey, o eski ve komik merdivenlerinden binanın çatısına tırmanıp terastan Lviv çatılarını fotoğraflamak. - Çatı demişken tüm Lviv çatılarını tepeden görmek için en meşhur adres belediyenin saat kulesi. Ancak biz kısıtlı zamanda 400 basamak tırmanmaya vakit ve enerji harcamak istemediğimiz için çikolatacı ve 36 Po Ukranian Food Art manzarası ile bu açığı kapatmaya çalıştık. 36 Po, Rynok Meydanı'nda kendi birasını da üreten hoş bir restoran. Terasında ise güzel bir şehir manzarası var. Üstelik çıkmadığımız saat kulesi de tam karşımızda!. Buraya gün batımı saatlerinde çıkıp birşeyler içerek günü keyifle sonlardırabilirsiniz. - Pravda Beer Theatre meydanın bir başka köşesinde ilgi çeken, gün boyu kalabalık mekanlardan bir diğeri. Girişteki dükkan bölümünde türlü türlü kraft bira satılan mekanın üst katları yeme içmeye ayrılmış. Eğer akşamüstü uğrarsanız seçeceğiniz güzel bir birayı mekanın orkestrasından canlı müzik dinleyerek yudumlayabilirsiniz. - Lviv Coffee Mining Manufacture yine meydanın bir köşesini tutan en meşhur adreslerden.. Tüm rehberlerde, mutlaka listelerinde yer alan kahve dükkanı açıkçası aşırı turistik havasıyla beni heyecanlandırmıyor ama yine de içinde bir tur atmadan geçmedik. İçinde kahvenin yanısıra kahve aksesuarları, hediyelik eşyalar bulabilir, müze kısmını gezebilir, labirent gibi koridorlarında dolaşıp arka avluda canlı müzikle mola verebilirsiniz. - Lviv ilginç bir şekilde daha çok turistlere hitap edecek, renkli, bir konuya odaklanıp ilginç objelerle doldurulmuş mekanlarla dolu.. Kapı önündeki dev gaz lambası ile dikkat çeken Gas Lamp'ın eğilerek girilen gizemli girişi sizi inişli çıkışlı bir yolculukla şarküteri tabağı eşliğinde şarap içenlerin doldurduğu yarı-manzaralı terasa kadar ulaştırıyor. Poşta adlı kafe ise tamamen eski ve dev bir kartpostal koleksiyonuna adanmış.. Vaktiniz yettiği müddetçe Lviv'de size ilginç gelen, merak uyandıran her kapıyı aralamalı, kapıların ardındaki sürprizleri yakalamaya çalışmalısınız!. - Kendi merakımın peşine takılıp girdiğim ve en sevdiğim yerlerden biri de Kryva Lypa Passage. Daha çok avlu havasındaki pasajın içinde renkli, capcanlı bir kalabalık ve yan yana bir sürü yeme içme mekanı var. Özellikle Pazar gününü güzel geçirmek isteyen tüm yerliler buraya toplanmış. - Defterime not alıp özellikle gitmeye zaman ayırdığım planlı yerlerden biri ise; Pid Zolotoyu Zirkoyu Kondyters'ka Apteka Ionovykh. Bu uzun isim tarihte bir eczaneye ait. Şimdilerde ise likör ve tatlıları ile meşhur, çok başarılı bir pastane. Eczanenin tüm dekoru korunarak dönüştürülmüş. Duvarlarından birinde eczaneyken buranın müşterilerinden olan ve sık sık ürettiği kozmetikleri için ekstrat alamya gelen Helena Rubinstein'ın bir resmi de var. Adını Altın Yıldızların Altında olarak çevirebileceğimiz pastanede mutlaka şık tatlılardan birini ve ev yapımı liörleri denemelisiniz. - Pastaneye dönüşen tarihi eczane Apteka Ionovykh, sabah rehberli turumuz sırasında uğradığımız Secret Pharmacy dışında şimdilerde müzeye dönüştürülen bir tarihi eczane daha var Lviv'de.. 1735'de askeri eczacı Wilhelm Natorp tarafından kurulan \"Kara Kartalın Altında\" eczanesi, 1966'dan beri Apteka Muzey olarak tüm ecza arşivini ve kütüphanesini meraklıları için ziyarete açmış. - 1800'lerde yapılan Potocki Sarayı şimdilerde rönesans ve barok dönem eserlerinin ağırlıkta olduğu ve süreli sergilere de ev sahipliği yapan bir sergi sarayı olarak kullanılıyor.. Bizim gibi şehirde geçirecek tek bir günü olanlar için vakit ayırmak zor olsa da eğer Lviv'de daha geniş zamanınız varsa 2-3 saatinizi burada sergi gezmeye ayırabilirsiniz. - Yeme içme için birkaç adres daha.. Sabah rehberli şehir turumuz sırasında avlusuna uğradığımız ve rehberimiz tarafından da şehrin en iyi et restoranlarından biri olarak önerilen Mon Pius, şehrin en eskilerinden.. / Arsenal Müzesi altındaki kapının önünde öğle saatlerindeki kuyruğun sebebi Arsenal Ribs and Spirits. Rehberimizin verdiği bilgiye göre şehrin en iyi domuz pirzolası buradaymış ve her gün tonlarca pişiyor, erkenden de bitiyormuş!. / Lviv Croissant, kruvasan arasına tatlı tuzlu seçenek koyarak yaptıkları kruvasan sandviçleri ile kahvaltıdan yemeğe, günün her saati kolay ulaşılır, uygun fiyatlı lezzetli bir seçenek. / Gürcü pidelerinden atıştırmalıklara, bol çeşitli bir masa kurup şampanya ve güzel şarap eşliğinde bir akşam geçirme hayali kurduğumuz Champagneria ise, zaman darlığından defterde bir dahaki sefere kalan adreslerden.. belki de önce siz denersiniz.. Bu turda gezdiğimiz şehirler içinde en ucuz olan Lviv!. Lviv'de yeme içme ve şehir hayatı anlamında fiyatlar pek çok Avrupa şehrine kıyasla çok uygun. Bu seyahatin en pahalı şehri ise başkent Kiev.. Mayıs ayında, bahar havasında cıvıl cıvıl halini görüp keyifle vakit geçirdiğim, şehir merkezindeki pek çok şeyi görmeyi tek bir güne sığdırabildiğim Lviv, gelirken \"acaba yetecek mi?\" diye en çok düşündüğüm yerlerdendi.. Açıkçası yetti.. İlk tanışma için şehrin ruhunu, enerjisini çok güzel yakaladığımızı düşünüyorum. Bir sonraki buluşmamız kış aylarına denk gelsin, şu güzelim Rynok Meydanı'nı bir de karlar altında göreyim, Atlas'ta pencere önünde oturup kahvemi yudumlarken izleyeyim, çok isterim... Sırada rotanın en merak ettiğim şehri Kiev var.. Gitmeden en çok Kiev'i merak ediyordum çünkü; @evisual daha önce iş için birkaç kez Kiev'e gelmiş ve çok beğenmişti. Bana sürekli \"sen çok seversin\" diyordu.. Hiç yanılmamış. Kiev'i gerçekten çok sevdim. Daha şehrin içine girer girmez, otobüsün penceresinden gördüğüm anda bile çok heyecanlandım!. Odessa ve Lviv'in üzerine kendimi ilk kez büyük, hızlı bir metropolde hissettim. Kocaman ciddiyetli binalar. yoğun şehrin karmaşasında koşturan insanlar.. İtiraf ediyorum, daima büyük metropollerin kaotik havasını, şehir ruhunu sevmişimdir. Kiev de bu havayı bulduğum şehirlerden olan Moskova'nın uzaktaki diğer yarısı gibi hissettirdi. Bir ay önce yaptığım ikinci Moskova ziyaretinin adeta devamı.. Binaları, hikayeleri, tarihi kişilikleri, edebiyatçıları ile birbirine uzaktan ama derinden bağlı iki önemli şehir.. Tüm o ciddi havanın ortasında, beklenmeyecek yeşillikte ve ihtişamda bir şehir Kiev. O'na\"katedraller şehri\" diyorlarmış. Haklılar. Şehrin her köşesi inanılmaz heybetli, göz alıcı katedrallerle dolu.. Şehir turumuza bu katedrallerin en önemlilerinden biri olan yaklaşık 1000 yaşındaki Ayasofya Katedrali ile başlıyor, rehberimiz eşliğinde şehrin kalbinin attığı Khreschatyk Caddesi, Kiev Operası'nın binası, St. Michael Altın Kubbeli Katedral, Altın Kapı, St. Andrew Kilisesi, renkli alışveriş tezgahları ile dolu Andrievskiy Yokuşu, şehrin en eski bölgesi Podil, Kiev'in Kurucuları Anıtı gibi şehrin en önemli yerlerini verdiği bilgiler ışığında geziyoruz. Bununla da kalmıyor, funiküler yolculuğu, tarihi metro durakları turu ve tur programımıza dahil olan ekstra geziler kapsamında Perhersk Lavra Mağaralar Manastırı, Mikrominyatür Müzesi, 2. Dünya Savaşı'nda Ukrayna Tarihi Müzesi'ni gezip Dinyaper Nehri üzerinde tekne turuna katılıyoruz. Tur grubu yine serbest zaman ve ardından toplanıp otele gitmek üzere buluşurken biz alışıldığı üzere otele yalnız dönmeyi tercih ederek Kiev merkezinde geçirebileceğimiz süreyi maksimuma çıkarmaya çalışıyoruz. - Kiev'de kısa süreden tamamını görmenin mümkün olmadığı kadar fazla katedral ve önemli tarihi yapı var. St. Sophia Katedrali, Altın Kubbeli Katedral, St. Andreas Katedrali ve St. Volodymyr Katedrali'ni sıralamanın başlarına koyarak zaman planlaması yapabilirsiniz. - Şehrin turistler için en önemli bölgelerinden biri Pechersk Lavra olarak geçen Mağaralar Manastırı Bölgesi. Tarihi 10. yüzyıla dayanan manastır alanında yeraltında ve yerüstünde olmak üzere 20'den fazla irili ufaklı kilise var. İçlerinden en önemli olanları seçerek rehberimiz ve manastır yerel rehberi eşliğinde gezdik. Bölgenin Vatikan'a eşdeğer statüdeki kilisesi Meryem Ana, Unesco korumasında. Troisa ise manastır bölgesinin en eski kilisesi. Demirden yapılmış güçlü zemini, bir zamanlar İstanbul'dan getirilmiş. - Manastırlar Bölgesi'nin arkasında kaçırılmaması gereken bir şehir manzarası var. - Yine aynı bölgedeki ünlü minyatür sanatçısı Nikolay Siyadristiy'in ancak mikroskopaltında görülen eserlerinden oluşan bir Mikrominyatür Müzesi var. İstanbul da dahil olmak üzere birkaç şehirde bu eserlerin bir bölümünü sergilendiğini hatırlayabilirsiniz. - Andrevskiyy Yokuşu'ndaki seyyar hediyelik ve eskici tezhalraı arasında dolaşıp küçük hediyelikler almak Kiev gezisinin olmazsa olmazlarından. Hediyelik eşyalar daha çok matruşka ve el boyaması objeler ile Sovyet ekolünden geliyor.. Bana boyamaları biraz özensiz geldiği için ahşap hediyelikler pek çekici gelmedi ama yine ada alacak güzel bir şey buldum ve Kiev'den eve, üzerine el nakışı ile geleneksel bir motif işlenmiş güzel bir bez at getirdim. - Lesnoy metro durağı civarındaki Lesnoy pazarında ikinci el ürünler satılıyor. Üstü kapalı yerel semt pazar Besarabsky Market ise merkezde yer alıyor.. - Andriivs'kyi Yokuşu yakınındaki Verkhnia durağından 8 Grivnilik bir jeton alarak, funiküler ile, limanın ve Podil semtinin bulunduğu Nuzhnia durağına kısa ama zevkli bir yolculuk yapılıyor. Mutlaka deneyin!. - Ama toplu asıl mutlaka yapılması gereken \"metro durakları turu.\" Kiev Moskova gibi eski ve şık metro duraklarına sahip. Elbette Moskova çok çok daha süslü ama burada da bazı duraklar bu görkeme yaklaşıyor.. Kiev metrosunun asıl öne çıkan özelliği ise çok derine yapıldığı için metro ile yeryüzü arasındaki şaşılacak uzunluk. Avrupa'nın en derin metro istasyonu Arsenalna, ona yakın uzunluktaki Zoloti Vorota, görsel olarak etkileyici olan istasyonlar Khreschatyk, Teatralna, Dnipro, Universitet, Shuilavska ve Vokzalna metro durakları turunda öne çıkıyor. - Kiev yeşil alanı oldukça yoğun bir başkent. Bunu nehir turu sırasında daha iyi kavrıyorsunuz. Nehrin ortasında sonradan şehir planına eklenmiş ve yaz aylarında plaj, sayfiye yeri olarak kullanılan yapay adacıklar da var. Şehrin sembolu, ünlü Khreschatyk Caddesi'ne de isim veren ve sizi her an her köşede selamlayacak olan ağaç: kestane. Aylardan Mayıs ve çiçekler içindeki ulu kestane ağaçlarının görkemi insanı büyülüyor!. - Dinyeper Nehri kıyısındaki Kiev'in Kurucuları Anıtı rehberli turumuzun duraklarından biriydi. Geçmişte nehir boyunca ilerlerken bu bölgeyi beğenip kıyıya çıkan ve burada şehir kurmaya karar veren biri kız, dört kardeşin tekneleri üzerinde tasvir edildiği anıt şehirde evlenen çiftlerin düğün karelerinden birini çekmek üzere mutlaka uğradıkları noktalardan biriymiş.. Şehrin bir diğer sembol anıtı ise neredeyse şehrin her noktasından görülen, devasa boyutlardaki Anavatan Anıtı. - Anavatan Anıtı'nın hemen altında Kiev'e geldiğinizde mutlaka zaman ayormanız gereken önemli bir müze var: 2. Dünya Savaşı'nda Ukrayna Tarihi Müzesi. Açıkçası gezmeden önce öneminden ve burada edineceğim bilgilerinden oldukça habersizdim ve buraya vakit ayırmak istemiyordum. Ancak rehberimiz önemli bir müze olduğunu ve gezmezsem üzülebileceğimi söylediğinde onu dikkate aldım. İyi ki de aldım!. Hayatımda gezerken en etkilendiğim müzelerden biri oldu. İkinci dünya savaşını Ukrayna ekseninde anlatan belge, bilgi ve objelerle dolu müzeyi çoğu açıklama Kiril Alfabesi olduğu için rehber eşliğinde ya da sesli rehber ile gezmek şart. Hitler, Almanya'nın \"yaşam sahası\"nın savaş ortamına ihtiyacı olduğu fikri ile ikinci dünya savaşının fitilini ateşliyor ve birinci dünya savaşından istediği sonucu alamayan devletler de iştirak ediyor. Başta Sovyetler ile aynı tarafta görünün Hitler, Polonya'yı ele geçirdikten sonra hayal ettiği ari ırkın yetişebilmesi için Sovyetler'in geniş topraklarına göz dikiyor ve işbirliğinde olduğu Sovyet topraklarına saldırıyor. İlk şehir düştüğünde Stalin anlaşmanın bozulmasına şok oluyor ve kendini kapatıyor.. bir süre sonra toparlanıp \"direnmeyenler zafer kazanamaz\" mottosu ile savunma hamlesini başlatıyor.. Savaş sanayini tamamen söküp Sibirya'ya çekiliyor ve orada tüm fabrikaları yeniden kurup çalışmaya başlıyorlar.. Hitler şehitleri yakıp yıkarak ilerliyor; binlerce savaş esiri alıyorlar; toplama kamplarında çalıştırıyorlar. Toplama kampları önceleri insanları çalıştırmak üzere planlanıyor ama bir noktada iş çığrından çıkıyor. Roman, Yahudi, Slav ırkları içinden çalışabilecekler seçilip diğerleri toplu halde katledilmeye başlanıyor. Bir esirin kamplardaki şartlarda yaşam süresi en fazla 9 ay.. ve maliyeti 1600 Alman Markı. Bunu hesaplamışlar! Bu maliyeti istemiyorlar ve insanları toplu olarak yok ediyorlar.. yöntemler korkunç.. örnekler korkunç.. Sonra iş daha da çığrından çıkıyor, işi ticarete döküyorlar.. Katliamdan ürün elde edip ticaret yapıyorlar.. Yıllar süren savaş ve bu korkunç düzen içinde hesap edemedikleri şey iklim şartları. Almanya sert şartların da etkisiyle bir noktada düşüyor ve bu andan itibaren her şey değişiyor.. Sovyetler kazanıyor ve zafer şarkılarıyla o şehirlere geri dönüyorlar.. işte bu müze tüm bunları gerçek eşya ve belgelerle baştan sona anlatıyor size.. - Serbest zamanımıza sığdırabildiğimiz tek sanat molası Pinchuk Art Center. Çağdaş sanata adanmış birkaç katlı sanat merkezinde dönemsel sergilerden birini yakaladık. Pinchuk Art Center ve binanın çatı katındaki kahve dükkanı One Love Coffee'yi siz de rotanıza eklerseniz pişman olmazsınız. . - One Love Coffee şehrin en iyi nitelikli kahve dükkanlarından biri. Özellikle Pinchuk'un çatısındaki şube harika!. Burada şehrin çatılarına karşı kavurma şampiyonu demleme kahvelerinden birini denedik. Şehirdeki nitelikli kave duraklarına dair bir rehberi ve lokal öneriler içeren Kyiv by Locals'ı buradan edinip şehir turunuzu detaylandırabilirsiniz. - Kiev'deki \"güzel akşam yemeği\" tercihimiz Pervak. Şehrin geleneksel Ukrayna Mutfağı restoranlarının en eski ve bilinen adreslerinden biri. Meşhur Chicken Kievskyi yemeğini denemek, yemek arasında lokaller gibi minik votka shot'lar içip Ukrayna usulü mezeli-içkili bir akşam geçirmek için çok doğru bir adres. Bu yüzden de rezervasyon önerilir.. - Podil Bölgesi'ndeki Petra Sahaidachnoho Caddesi güzel ve daha hızlı yeme içme alternatifleri ile dolu hareketli bir sokak.. Burada denedeğimiz sushi restoranı Murakami ve Star Burger'den oldukça memnun kaldık. Ancak burger sözkonusu olduğunda lokallerin özellikle gece bar çıkışlarında The Burger'in 24 saat açık olan şubesine gittiğini de söylemeliyim.. Bunu denemeye fırsatımız olmadı.. Ve gitmeden not ettiğim diğer birkaç adresi; Spotykach, SHO, Kanapa Restoran, Obolon Bira Evi, Cookietone Concept Bakery ve Frida.. - Geceyi sonlandırmak için ise, çok merkezi ama bir o kadar iyi saklanmış gizli kokteyl bar Pavoroz şahane bir seçenek. Ukrayna Mutfağı'nın mutlaka tadılması gereken lezzetleri için rehberimizin tur sırasında bizimle paylaştığı listenin sizin seyahatinizde de faydalı olacağını düşünerek aynen paylaşmak istiyorum; Borş çorbası / Ana yemek olarak Kievskiy köftesi + patates püresi ile, veya Beef Strogonoff + kara bulgur patates püre ile / Ukrayna Mantısı-Vareniki / Rus salatası Olivye, Şuba salatası, Vinigret salatası / Ara sıcak olarak Deruni, Julyeni / Karışık Turşu / Tatlı olarak Napalyon ve Medovik. Kiev ne yazık ki bu seyahatte \"yok, yetmedi\" dediğim tek şehir.. Büyük ve karmaşık bir şehri 1 buçuk günde tamamen tavaf etmek mümkün değil.. Yapmak görmek istediğim pek çok şey bir yılbaşı döneminde tekrar buluşma hayali ile gelecek sefer kalıyor. Birçok eserini okuduğum Sovyet yazar Mikhail Bulgakov Müzesi, Güzel Sanatlar Müzesi, House of Chimoeras'ın dış cephesi ve renkli binaları ile Comfort Town'ı gelecek sefer listesinin en başına ekliyorum.. Sevgili Kiev, kim bilir yeni yıl havası sein caddelerine nasıl yakışıyordur.. Bir yılbaşında mutlaka yine buluşalım! Ukrayna rotamız boyunca iki büyük şehir arası yolculuklarımızda mutlaka arada br küçük şehirde ve bu şehirlere bağlı kasabalarda ilginç duraklara uğradık. Uzun rotamıza renk katan, Ukrayna tarihi hakkında daha çok bilgi sahibi olmamızı sağlayan, uzun yolların tüm yorgunluğunu alan ve güzel fotoğraf kareleri ile harika anılar yaratan detaylar işte bu yol üstü duraklarımızdı. Bu seyahat kesinlikle bu duraklar sayesinde değer kazandı.. Altın Nal Şatoları / Lviv tarihte ipek yolu güzergahı üzerinde olduğu için daima stratejik önemi olan bir şehir olmuş; çevresini nal şeklinde saran, koruma amaçlı kale olarak da kullanılan şatolar dizilmiş. Biz de turumuz sırasında bu kale/şatolardan birkaçını ziyaret ediyoruz. İlk ziyaretimiz 1600'lü yıllarda Sobieski ailesi tarafından yaptırılan Zolochiv Şatosu. Son derece fotografik şatonun özellikle hediye edilen en yapımı porselen ve sanatsal objelerle dolu Çin Sarayı kısmı oldukça ilgi çekici.. Rotamızda olan bir başka Altın Nal Şatosu ise Olesko Kalesi. Geçmişte Polonya, Macar ve Litvanya egemenliğinde bulunmuş, tarihi 1390 yılına dayanan kale yemyeşil nir coğrafyanın ortasında İskoç kalelerini andırıyor.. Aşk Tüneli / İşte çok merak ettiğim yerlerden biri daha!. Rivne şehri yakınıdaki bir kasabada \"aşk tüneli\" olarak ünlenen tren yolu fotografik bir doğa harikası. Yemyeşil bir ormanın ortasındaki raylardan her gün iki kez geçen bir yük treninin yarattığı \"doğal tünel\" her yıl çok sayıda turisti fotoğraf çekmek üzere buralara sürüklüyor. Yol gerçekten masalsı. Birkaç kilometrelik tren yolunda rayların üzerinden ve yeşil tünelin içinden sonsuzluğa yürümek istiyor insan.. Ama yürümese daha iyi!. Sebebini, trenin neden günde iki kez ve insanların olmadığı saatlerde -geceleri- geçtiğini rehberimiz anlatıyor: Tren yolunun ucu atom santraline bağlanıyor ve dolayısıyla bu yoldan geçen o yük treni bu santralden çıkan atık ve tehlikeli maddeleri taşıyor. Hikaye ne yazık ki \"aşk tüneli\" ismi kadar romantik değil.. Rehberimiz bizi burada uzun süre serbest bırakmadı ve bir an önce birer fotoğraf çekip ayrılmamızı istedi. Oldukça mantıklı. Eğer bu seyahati tur ile değil, kişisel olarak yapsaydım buraya gelmeyi düşünmezdim. Görebildiğimize çok mutluyum ama tek başına gelip bu civarda uzun süre kalmak pek de mantıklı olmazdı.. Tur, burayı görmek için en zahmetsiz ve risksiz yol.. Özellikle araçsız, toplu taşıma ile gelmeyi düşünenlere, uzun szaman geçirmeyi düşünenlere ben de öneremiyorum.. Umman Sofiyivka Arboretumu / 1800'lerde Stanislav Potocki'nin eşi Sofia onuruna yaptırdığı park ve canlı bitki ve ağaç müzesi, adeta cennetten bir köşe. İçindeki, göletler, göletlerde yüzen sandallar, ördekler, kuğular, parkı çevreleyen patikalar, şelaleler, inanılmaz güzellikteki doğa ile insan tüm bir günü burada keyifle geçirebilir. İki saat kadar içeride kalıp yaptığımız yürüyüş ile dinlenip tüm yol yorgunluğumuzu burada bıraktığımız hatırlıyorum.. Ukrayna, vizesiz ve hatta pasaportsuz gidebileceğiniz bir ülke. Ukrayna Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Vize olmaksızın, pasaportunuzla ya da yenilenmiş çipli kimlik kartınızla ülkeye giriş yapabilirsiniz. - Gidiş dönüş uçak bileti ve 'voucher'ınız kağıt çıktısı olarak elinizde olsun. Ülkeye girişte ne zaman döneceğinizi bilmek, kanıt görmek istiyorlar. Tur grubu ile gelmiş olsanız da mutlaka kendi elinizde bu belge olsun. - Gitmeden bir iki gün önce gideceğiniz yerlerdeki hava durumunu gün gün kontrol edip giysi seçimini buna göre yapın. Hava durumu oldukça değişken. Br anda yağmur, bir anda güneş.. Şemsiye ve yağmurluk Temmuz'da gidiyor olsanız da valizde olsun. Şehirler arası geçişlerde de valizde değil, otobüs içinde bulundurun. - Yapacağınız yolculuk havalimanı transferleri de dahil yaklaşık 2200 km. Yani hiç de kısa bir yol değil!. Buna hazırlıklı olun.. Yollar inanılmaz yeşil ve manzaralı; yol alması zevkli.. Uzun yolculuklarda oyalanmak için yanınızda kitap, dergi, müzik dinlemek için kulaklığınız ve çalma listeniz, taşınabilir şarj cihazı, atıştırmalık şeyler ve su olsun.. Varsa minik bir yastık gerekince üzerinize örtebileceğiniz bir şal, çok işe yarar.. Kağıt mendil ve ıslak mendil de el çantanızda bulunsun. - İki şehir arasındaki uzun yolculuklar sırasında yeterince ihtiyaç molası veriliyor. Tam öğle saatine denk gelen mola daha uzun tutuluyor ve öğle yemeğini de kapsıyor. Molalar genellikle yol boyu benzin istasyonlarında veriliyor. İstasyonlarda yeterli ve temiz tuvalet, daima güzel kahve /çay otomatı/ atıştırmalık şeyler alacak büfe ve market bölümleri mevcut.(Favori mola yerim içinde italyan mutfağı bulunan benzinci. Burada dört peynirli pizza deneyin! Kahve için tüm molalarda işlem standart. İçeceğiniz kahve cinsi ve boyunu belirleyip kasaya söylüyorsunuz, ödedikten sonra kahve otomatına gidip kahvenizi kendiniz alıyorsunuz. - Otobüste orta kapının karşısında oturursanız en hızlı inip binen olabilir, kuyruğa girilen yerlerde önceliği alabilirsiniz. - Özellikle mola yerlerinde yabancı dil bilmeyen personelle karşılaşacaksınız. Alacağınız şeyi gösterin ve ödeme için hesap makinesinde ya da kağıda yazarak size rakamı göstermesini bekleyin.. Gerektiğinde yardım için rehberiniz de yakınlarda olacaktır. - İki şehir arasındaki yolculuklar genellikle sabah kahvaltısı ardından erkenden başlayıp akşamüstü sonlanıyor. Yol üzerinde mutlka yukarıda bahsettiğim yol üstü duraklarından birine uğranıyor ve ilginç bir yer görülüyor. - Seyahatin Odessa-Lviv arasındaki kısmında Vinnitsa şehrini, bu seyahatte uzun yolu yapabilmek için teknik bir gereklilik olarak görün ve o günden, o şehirden çok beklentili olmayın.. - Konaklayacağınız hemen her otelin karşısında/yakınında marketler var. Üstelik bazıları da 24 saat açık!. Hem gelirken getirmek istediğiniz şeyleri hem de yol boyu kullanabileceğiniz ufak tefek ihtiyaçları akşam saatlerinde otele vardığınızda buralardan alabilirsiniz. - Hediyelik ve hatıra eşya alışverişlerinizi büyük ölçüde Lviv'den, biraz da Kiev'den tamamlamaya çalışın. En çok çeşit Lviv'de var ve fiyatlar uygun.. Standart hediyelik eşyalar dışında meşhur ürünler: Konyak, votka, likörler, kehribar taşından yapılma takılar.. Ayrıca bal, mantar, turşu ve greçka denilen kara buğdayları meşhur. Rehberiniz yol üzerindeki yöresel tezgahlarda mola verirse mutlaka dağ fındığı alıp tadın. Ülkeden çıkarabileceğiniz alkol miktarının güncel bilgilerini rehberinizden almayı, tüm sıvıları ve kırılma riski olan eşyaları dönüşte valize koymayı unutmayın. - Sabahları yola çıkmak üzere otelden ayrılırken pasaportunuzu, telefonunuzu ve şarjınızı aldığınızda emin olun. - Otel kahvaltıları biraz karambol oluyor.. Hizmet kalitesi Türkiye'nin altında, personel yavaş ve ilgisiz olunca kahvaltıda eksikleri tamamlamakta gecikiyorlar; buna hazırlıklı olun.. Birkaç sabah bu tarz problemleri marketten aldığımız meyve, bisküvi/çörek ve ilk mola yerindeki kahveler ile hafifçe atlattık.. Szin de aklınızda olsun.. - Rehberiniz size şehir merkezinde belirli bir serbest zaman verdikten sonra otelinize toplu olarak götürecektir. Merkezde daha fazla zaman geçirmek istediğinizde UBER sistemini kullanarak kendi ulaşımızınız sağlayabilirsiniz. - Baştan Başa Ukrayna Turu'nun birkaç farklı versiyonu var. Bizim katıldığımız tur, ekstra turları dahil olan versiyondu. Bu versiyonda sadece müze ve ören yeri giriş ücretini içeriye girmek isterseniz ödüyorsunuz. Ama ekstra turların dahil olmadığı farklı bir versiyon daha var. Gerçekten içerikleri çok dolu, bilgilendirici ve bu seyahate anlam katan noktalar olduğu için turun hangi versiyonunu seçerseniz seçin, kişisel önerim ekstra turları kaçırmamanız olacak. Dilerim siz de en kısa zamanda bu zengin coğrafyayı ziyaret eder ve en az bizim kadar keyif alırsınız.. İyi seyahatler!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lyon-gorulecek-sehirsin-gezi-notlari.html\" ", "text": "Bir şehre onuncu dakikada aşık olan da, on gün kalıp \"yok, sevmedim\" dedikten sonra tekrar gitmek için deliren de benim.. Bazen şehirlerle ilgili hükmümü çok hızlı versem de bazen biraz zamana ihtiyaç duyuyorum.. Lyon mesela; bana çok kafa karışıklığı yaramıştır bu anlamda.. Yağmurlu ve buz gibi bir Ekim sabahı Paris'ten bindiğimiz trenle geldiğimiz güneşli Lyon'da kaç kez değiştirdim kendisiyle ilgili fikrimi. Öğle vakti ilk önce Part Dieu istasyonunda durdu tren, bizim durağımız değil, beklemeye devam.. sakiniz.. Tekrar hareket ettikten hemen sonra başladı kalp çarpınıtısı; nehrin üzerinden geçiyoruz.. Sonrası Perrache istasyonunda inene kadar aynı; şahane şehir! Ağzımı kulaklarımdan asıl ait olduğu yere geri gelmeye ikna edemiyorum bir türlü! 14:05'te valizlerden kurtulmuş, keşfe hazır, biraz da aç, Lyon sokaklarındayız. Plansız yürüyüş bizi Saone kıyısına ulaştırıyor. Güneş parlıyor, nehir, karşı kıyı, köprüler, her şey pırıl pırıl, neşeli, coşkulu.. Fotoğraf çeke çeke geçtiğimiz karşı kıyıda ilk şok dalgası geliyor. Yemek saatini kaçırmışız, hiçbir yerde yiyecek birşey yok!.. Mekanlar ya kapalı ya da garsonlar akşam hazırlıklarında, ışıklar hep sönük.. Vieux Lyon tarafı burası, tarihi sokaklarda birkaç Amerikalı turistten başka pek kimse yok.. Sokaklar güzel ama fazla sakin.. Joker niyetine bulduğumuz makarnacıda açlık sorununu hızla çözüp dalıyoruz sokaklara.. Haritaya hiç bakmadan enteresan gelen her sokağa girip çıkıyor bu kez bambaşka bir köprüden geçerek cıvıltılı Belcour meydanına varıyoruz. Saat 16:30, şehrin meşhurlarından Cafe des Jacobins'de elimde bir fincan kahve, şehrin neredeyse yarısını gezip bitirmiş, azıcık huzursuzum.. Daha dürüst olayım; \"burada dört gün geçmez, fazla sakin, Annecy çok uzak mı\" diye düşünüyorum basbayağı! Çok cici, çok fotografik, hatta neşeli.. çok güzel dükkanlarla dolu üstelik ama anlaşılan şu an bana yetmiyor.. Paris'ten geldik ondan mı acaba? Hani bir saat tempolu yürürsün de sonra aniden yavaşlayamazsın, onun gibi.. Kolay pes edemem, bu kadar hevesle geldiğim şehrin biletini hemen kesemem. Panik yok, bakalım gece nasıl geçecek.. Biraz daha yürüyüş, keşif, birer akşamüstü içkisi, hala sükunet.. Opera'nın önünden, heybetli meydan Place les Terreaux'un içinden geçip Croix Rousse'a doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bu yokuşlu sokaklar Marsilya'yı anımsatıyor, keyifleniyoruz.. Yokuşlu sokakların sonu merdivenler, onların sonu dar geçitler, yine merdivenler, graffitiler.. Tasarım dükkanların meskeni tarihi Passage Thiaffait geçidinin köşesinde bir hareket var!.. Köşedeki butikte parti havasında bir alışveriş etkinliği.. Herşey tasarım, ürünler yaratıcı, insanlar renkli; nasıl iyi geliyor anlatamam.. Biraz oyalanıp bir bileklikte aklım kalarak yokuş yukarı yola devam. Burası da keyifli ama yolumuza çıkacak diğer sürprizler için motivasyon tamken yola devam diyoruz. Croix Rousse Buılvarı'na az kala bir galerideyiz bu kez. Bir sergi açılışı var. Bir göz atıp çıkıyoruz. \"Şampanyanın su gibi aktığı\" tanımının kullanılması için çok uygun ortam!. Buradan sonra okuduğum bloglardan yanımda getirdiğim Croix Rousse bölgesi tavsiyeleri tamamen fasa fiso; hep hayalkırıklığı.. Geri dönüş geldiğimiz yolun yan paralellerinden ağır ağır yine.. Gündüz butik gece canlı rock performans merkezi dükkan.. İlk akşamın yemek programında Bouchon stresi olmamalı.. Güzel bir şarküteri tabağı, iki kadeh bölge şarabı Cotes du Rhone... Şansımız yaver gitmiş, yapılacaklar listesini boşvermiş, spontane keşif La Poulet au Pot'dayız. Mekan, gelen kitle, servis edilen tabak, şaraplar enfes, Lyon ise yine ve temelli şa-ha-ne!.. Şehirle bu inişli çıkışlı tanışma gününden sonra uyanılan her sabah, geçirilen her gün, yenilen her yemek, birlikte üretilen her anı güzel.. Bildiğim tek şey bu şehirde doğru saatte doğru bölgede isen hayat güzel, O aradaki tereddütler tamamen silindi şimdi. Lyon, Görülecek şehirsin ve ben iyi ki gelmişim ziyaretine.. Paris Gare de Lyon'dan Lyon Perrache garına 2. sınıf hızlı tren bileti kişibaşı 71 ; yolculuk süresi yaklaşık 2 saat 15 dakika. Şehiriçiç ulaşım için otobüs, metro bileti tekli olarak 1.70 , 10'lu 'carnet' 14.70 . Ayrıca 2 saat limitsiz 2.70 ; 1 gün limitsiz 5 ve akşam 19:00'dan sonra limitsiz 2.70 gibi çok farklı alternatifler var. Pleine Lune denen gece otobüslerinin ana durağı Hotel de Ville. Biletleri damgalamayı unutmamak ve ulaşım ile ilgli daha ayrıntılı bilgi için www. tcl. fr yi ziyaret etmek lazım. Yemek konusunda \"çok bilmiş\" bir şehir Lyon. Anlamak, alışmak, tadını çıkarmak biraz emek isteyebilir. Yemek saatleri pek kurallı, adı bildik tüm mekanlar rezervasyon mecburiyetli. Bir öğünü geleneksel Lyon mutfağının sunulduğu yerel Bouchon'lara; bir öğünü Halles de Lyon tezgahlarına, bir öğünü geniş bir şarküteri tabağına ve bir öğünü de yan yana sıralanmış renkli restoranlarıyla hareketli Rue Merciere'e ayırmakta fayda var. Acil durumlar için bu hızlı İtalyan'ı not edin: Mezzo di Pasta şehrin farklı noktalarında şubeleri var. Makarna modelini, sosu ve garnitürü seçtikten sonra geriye 5-10 dakika beklemek kalıyor. Öğle ve akşam arasında pastanelere uğramak şart diyor, ayrıntılı Lyon yeme içme notlarını, mekan tavsiyelerini daha sonraki yazılara bırakıyorum.. Magnet, t-shirt, anahtarlık vs, hatıra, hediyelik her ne varsa şehrin maskotları Guignol ve Gnafron temalı olanları popüler. Gurme alışverişi es geçmemeli.. Küçük şarküteriler ama en çok Halles de Lyon.. AVM lazımsa Part Dieu; içinde Paris'ten tanıdık La Fayette de var.. İki nehir arasında kalan şehir merkezinin Hotel de Ville'den Gare Peracche'a kadar her sokağı dükkanlarla dolu.. Belcour'da Printemps var.. Tarihi Passage de l'Argue keyifli.. Pazarları AVM'de dahil çoğu yer kapalı, alışveriş planları buna göre yapılmalı. Nehir kıyısında Marche Saint-Antoine Celestins semt pazarına çıkmak sakın unutulmasın.. Opera Binası şehrin gururu. Burada temsil izlemek için http://www. opera-lyon. com/ adresinden programı önceden takip edip bileti en az bir ay önce almak şart.. Musee des Beaux-Arts de Lyon Güzel Sanatlar Müzesi'nde Manet'den Degas'ya, Renoir'a kadar pek sevdiğim sanatçıların eserleri var.. Çağdaş Sanatlar Müzesi Musee d'Art Contemporain, Eylül Ocak arası Lyon Bienali'ne; yıl boyu dönemsel modern sanat sergilerine ev sahipliği yapıyor. Institut Lumiere Sinema Enstitüsü'nün yıl boyu en popüler zamanı elbette ekimde düzenlenen Film Festivali dönemi.. Eski Lyon'da bir tur atılacak, mecbur! Traboules denen tüneller es geçilmesin aman.. Şehre tepeden bakılacak, mecbur!.. Notre Dame de Fourviere kilisesine funiküler ile çıkıp yaya inmek ideali. Ziyaret kışa denk gelmiyorsa nehir turu.. Her köprüden geçilecek, hepsinin fotoğrafı çekilecek, mecbur! Les Halles de Lyon hem yemeklik hem turistik.. Unesco Dünya Kültür Mirası listesi'ndeki Pembe Kule görülüp fotoğrafları çekilecek.. Lyon Notları \"şimdilik\" bu kadar.. Detaylı notlar çok yakında yine burada.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lyon-notlari-guzel-dukkanlarda.html\" ", "text": "Giysinin de ev eşyasının da tasarım olanına meraklı olanların birşey almadan çıkması imkansız dükkanlar vardır. Autour du Monde onlardan biri; Bensimon koleksiyonunun satıldığı rengarenk bir konsept mağaza. İçeride gördüğüm her yastığı, her fincanı, her bilekliği almak istesem de en çok ayakkabı ve trikolarda oyalanıp nihai kararımı kırtasiyeden yana kullandım.. Brüksel ve Paris başta olmak üzere birçok şubesi olan mağaza listelere eklenmeli.. Şehrin alışveriş anlamında en keyifli caddelerinden biri olan Rue Aguste Comte'deki bir diğer güzel dükkan da Good Things. Adına yakışır güzellikte giysi alışverişi için uğranmalı.. Lyon'un tarihi bölgesine yakışır bu eczane 1849'da kurulmuş. İster mavi boyalı fotografik cepsesinden bir kare alın, ister benim gibi bir kutu pastil.. Maksat bu güzelliği kaçırmamak. Lyon'un yeme içme konusundaki başarısından ve farklılığından geçmiş yazılarda zaten bahsetmiştim. Bir meze ve aperatif delisi olarak vitrinine yapıştığım şarküteri sayısı oldukça fazla olan Lyon'da bu kategoriden en sevdiğim dükkan Bonnard'dır. Mercimekli somonlu terinler, portakal içine doldurulmuş soslu balıklar bu sevgi ve ilgimin nedenini anlatacaktır diye umut ediyorum. Tek tek seçeceğiniz birçok çeşit paketlenirken sınırları zorlayan siparişleri ile şehir yerlisini gözlemlemeyi ihmal etmeyin.. Keşke bu dükkan yaşadığım şehirde olsaydı da evde her akşam parti havası yaratabilseydim.. Tam olarak dükkan tanımına uymasa da caddeye atılmış sandalyelerinde ya da arka taraftaki sakin avlusunda bir fincan aromatik çay içtikten sonra dükkan bölümünden çay, kurabiye, şarap, baharat, hardal gibi gurme ürünleri satın alabileceğiniz, turistik bir sokağın keyifli bir köşesi.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lyon-notlari-les-halles-de-lyon.html\" ", "text": "An itibarı ile Lyon notlarına başlıyoruz. Bu kendine güvenli mutfak çok geniş bir yelpaze sununca ısınma turu için en iyi adres Les Halles de Lyon gibi görünüyor. Mutlaka aç gelmek lazım diyeceğim ama zaten gezerken iştah kendiliğinden açılıyor! Herbiri sanat eseri titizliğinde hazırlanmış tatlılar, hazır yemek ve meze Lyon'da yemeğe verilen önemin ipuçlarını taşıyor.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lyon-notlari-pastanelerde-bulusalim.html\" ", "text": "Fransızların mutfakta ustalığını, tatlı konusunda tititzliğini ve Lyon'un da gurme şehri olduğunu biliyoruz. Bilmediğimiz 'Bouchon'lardaki geleneksel Lyon mutfağının yanısıra aslında pastanelerin de bu şöhrette payı olduğu.. Tamam birkaç küçük not almıştım pastanelerle ilgili ama meselenin ciddiyetini Lyon'a gelince anladım.. Adresler elimdeydi ama onları ziyaret ettiğimde bu kadar memnun kalacağımın farkında değildim.. Şimdi şehirde 4 tam gün geçirmiş biri olarak biliyorum ki Lyon'da yemekler kadar tatlı, hamuruişi ve ekmek meselesine de odaklanmak lazım.. Gittiğim yerde en iyi ekmeği bulma takıntım sayesinde araştırmalarım sırasında keşfettiğim Jocteur, tarihi ve son derece yerel bir adres. Turistik önerilerin içinde hiç adı geçmiyor ama ekmeği ve orijinal adresinin çatısından manzaraya karşı yapılan kahvaltılar şehir yerlisinin dilinde.. Aslında araştırmayı derinleştirince Paris'te de ekmek ağırlıklı bir şubesi olduğunu öğrendim ama onun yerine orijinalini ziyaret etmeyi daha uygun buldum. Ekmekler gerçekten nefis. Tarte Saint Rambert Abricots adı verilen kayısılı pizza görünümlü ve Sable aux Pralines adlı sevimli dairelere ise can dayanmaz.. Birkaç çeşidin ve ekmeğin denenmesini şiddetle tavsiye ederim. En kötü ihtimal Halles de Lyon'daki şubesinden kahvaltı için alınan bir iki çöreği Bar Le Fer a Cheval'in taburelerinde kahve eşliğinde yemeli. Şehirdeki ilk kahvemi onun kafesinde içmiştim zaten, fırını da otelin arka sokağında olunca sık sık uğrayıp Meringue almak alışkanlık oldu. Bizdeki adıyla bezeler Lyonda dev boyutlarda ve çok iştah açıcı görünüyor. Özellikle Jacobins'dekiler daha kavruk ve bol garnitürüyle enfes. Burada da ekmekler yine çok başarılı;, denediğimiz fındıklı üzümlü ekmeği şimdi olsa da yesem!.. Herşey bir yana bu dükkana sırf satıcı hanımın siparişim karşısında harika aksanıyla \"Noğghmall oğuu meğang pğralinn\" deyişini duymak için bile gidebilirim!.. Tatlılarını değil, öğle atıştırmalıklarını denediğim bir adres. Öğle vakti önünden geçiyorduk, uzun bir kuyruk vardı; baktım listemde var ve ben kuyruk gördüm mü girmeden duramam; hemen katılıp başladık beklemeye.. Menüsünde güzel sandviçler ve pofuduk pizzalar var. Pofuduk diye vurgu yapıyorum ki bir İtalyan tadı beklemeyin.. Ancak denediğim patlıcanlı enginarlı pizza gayet güzeldi. Vitrindeki pralinli milföylerde çok aklım kaldı.. Gittiğim şehirlerin en meşhur pastanelerini, çay salonlarını, buluşma noktalarını ziyaret etmeden duramadığımdan Pignol de mutlaka uğramak istediğim yerler listesindeydi. Böyle şık, cici, tarihi, klasik adreslere bayılıyorum ben.. Yemek de servis edilen Pignol'e tam çay saatinde gittiğimiz için alt kattaki giriş salonunda oturduk. Logosuna, tavşan amblemine bayıldığım Pignol'ün içini de çok sevdim. Oturmadan vitrinden seçilen ürünler az sonra masaya servis ediliyor, sistem bu.. Tekli pastalar çok çekici, karar vermesi bir hayli zor ama bizim tercihimiz klasik: Ekler.. Seçimimizden ve ayrılırken aldığımız çikolatalardan çok memnunuz. Çok sade ambalajlı, çok temel çikolata çeşitleri var. Gerçek sütlü çikolata tadı için birkaç paket almalı.. Bir de unutmadan, Belcour meydanında meze dükkanı da var Pignol'ün.. Hiç bir şey yemeye halim yoktu önünden geçerken.. Ama listemde var, uğranacak, mecbur!.. Vitrinde gördüğüm pralinli gösterişli tartlardan çok üzeri pudra şekerli kıtır hamurlara kayıyor aklım, paket alıp sonra yemek üzere.. Bir kutuya özenle diziliyorlar; üzerine de en sevdiğim şekilde mink bir etiket yapışıyor; harika! .. Adını soruyorum Bünn diyor, o zarif kartvizitinin arkasına yazmaya çalışıyorum, kalemi alıp Bugnes yazıyor.. Fırsat olunca kutuyu açıp tadınca anlıyorum ki Bugnes yazılır, Bünn okunur ama mümkünse çok çok alınır.. Tam benlikmiş. Çiğ böreğin yanından çıkan hamurlar kıtır kıtır kızartılır ya, işte o tadın üzeri pudra şekerlisi.. Şimdi bulsam da yesem.. Adresleri, gerekli bilgileri verdiğime göre sıra geldi en sevdiğim bölüme: iştah açmak! Haydi buyurun galeriye.. sırayla görmek için birinci resme tık.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/lyonda-bir-aksam-ne-yapilir_lantiquaire.html\" ", "text": "spontane keşfimiz La Poule au Pot'ün önünden geçiyoruz. Zengin atıştırma tabakları, nefis şarapları, müziği ve müdavimleri ile favorimiz olan küçük bir şarap barı burası. Lyon'da kaldığımız süre boyunca birkaç kez ziyaret ettiğimiz La Poule au Pot'un bu gecelik popüler saatleri çoktan geçmiş.. Yürümeye devam ediyor, buı kez Saone kıyısına yakın sokak aralarındaki mekanların önünden geçiyoruz. Küçük köşebaşı pubları, üç-beş kahkahanın yükseldiği şarap barları, kapı önünde sigarasının tüttürerek sokaktan geçen biz yabancıları göz ucu ile süzen bakışlar.. Hiçbir mekanla yakınlık kuramıyor, kiminin içine de göz atarak yürümeye devam ediyoruz. Artık ümidi kesmişken açılıp kapanan bir kapıdan dışarı taşan ışık ve ses çekiyor dikkatimizi. L'Antiquaire. Camında böyle yazıyor. Bir şey, -belki içgüdü- bizi o kapıya doğru çekiyor. Kapı, biz kulbuna henüz uzanacakken açılıyor, bir ses bizi içeri davet ediyor ve Lyon'un en güzel gecesi başlıyor. Ara sıra anlattığım \"kokteyl barı\" tanımı var ya, işte onun tam manasıyla vücut bulmuş hali l'Antiquaire. Sıcak tonlar ve ahşaptan yana yoğun, loş bir mekan. Klasik uzun bir bar. Arkasında sayısız şişe, jilet gibi giyinmiş, kendinden emin barmenler. Hemen barda bize bir yer ayarlanıyor. Önce su servisimiz yapılıyor ardından incelememiz için menüler sunuluyor. Mediterranean ve Rose Baby Collins seçimlerimiz. Sanat eseri gibi hazırlanıyor, mücevher gibi sunuluyorlar.. Bundan sonrası keyif. Tam ihtiyacımız olan anda karşımıza bizi en mutlu edebilecek adresi çıkaran Lyon'a teşekkürü bir borç biliriz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/macera-tadinda-fiordo-di-furore.html\" ", "text": "Aylardan Temmuz. Ayın 9'u. Cumartesi. Amalfi Kıyıları'nda uyandığımız üçüncü sabah. İlk etapta görülmesi gereken yerleri tamamladık.. Positano, Ravello, Capri, Amalfi tamam.. aralara ufak tefek başka yerler de eklendi, bugün artık daha deneysel, keşif dolu ve bol yüzmeli bir gün yaşamamak için hiçbir neden yok. Planımız sabahtan Atrani'de yüzüp daha sonra minik bir fiyord olan Furore'de yüzmek, oradan Grotta Smeraldo'ya geçip yeşil mağarada yüzmek, Conca dei Marini ile yüzme rotasını tamamlayıp Amalfi'ye dönmek.. Atrani etabını tamamlayıp hızımızı alamayıp bir de Amalfi'de giriyoruz önce denize.. Sonra yola aç çıkmayalım diyerek karışık deniz mahsulu kızartmasını buz gibi bira ile mideye indirip durağa koşuyoruz. Bu rotadaki yerler aslında neredeyse yan yana dizili koylar. Furore'den başlamak için Positano yönünde otobüse binmek lazım. Positano otobüsünün daha biraz vakti var. Acaba başka bir otobüs de oradan geçiyor mudur ki? Duraktaki görevliye soruyoruz, evet, bu gidiyor diyor. Biniyoruz, hemen kalkıp yola çıkıyor otobüs.. Haritadan kontrol ederek yol alıyoruz. Otobüs aşağıdaki fiyorda paralel bir noktaya ulaşınca düğmeye basıp iniyoruz otobüsten. Harita aşağıya doğru incecik kıvrımlı yollar gösteriyor; biz de başlıyoruz yürümeye.. Hava sıcak, 1000 derece!.. Kıvrımlı yollar merdivenli ve giderek incelmeye başlıyor. Bir süre sonra neredeyse ana yol değil, evlerin arasındaki patikalara, geçitlere dönüşüyor, afallıyoruz.. Soracak kimse de yok işin kötüsü.. Yine de yürümeye devam ama sonu gelecek gibi değil.. Bir ara yol yine normal bir araç yoluna dönüşüyor ve seviniyoruz. O da ne? Genç bir kız görüyoruz yolun ortasında. zavallı, biz ıssız bir yerde pat diye çıkınca bizden acayip korkuyor.. Durumu anlatıp yolu soruyoruz. Şok!.. Kız diyor ki, buradan oraya yol kapalı, gidemezsiniz. Tekrar yukarı durağa çıkın, otobüse binip Amalfi'ye dönün!. Olamaz!. Bu yolu bir daha geri yürümek söz konusu bile değil. Sıcaktan ve yorgunluktan kesin ölürüz!. O sırada bir araba yanaşıyor ve kız, \"erkek arkadaşım\" diyerek arabaya biniyor.. Arkasından \"siz nereye gidiyorsunuz peki\" diye soruyoruz ama az önce bizden korkan kız \"byee\" diyerek cevap bile vermeden gidiyor.. gazlıyorlar.. Yürüyemiyoruz.. O moral bozukluğu ile orada bir iki dakika kalakalıyoruz. Tam ağlamaya hazırlanmışken araba geri geliyor. Herhalde yolda erkek arkadaşına anlattı ve o da halimize acıdı, bizim için geri dönmüşler! Heyyoo!.. Çok da fazla sevinmeyelim, bizi sadece yukarıdaki durağa kadar bırakacaklar ve otobüs de 45 dakika sonra oradan geçecekmiş.. Ne yapalım, o da birşeydir.. Durakta inerken bin kere teşekkür ediyoruz kendilerine.. gidiyorlar.. İncecik bir direğin gölgesinde bekleyeceğimiz 45 dakika var önümüzde.. İyi ki yemek yiyerek çıkmışız yola... gün resmen ziyan oldu.. Derken bir minik araba çıkıyor yokuştan, önümüzde duruyor, tatlı bir İngiliz iniyor içinden ve bize Furore Fiyordu'na nasıl gideceklerini soruyor. Bizim de oraya gitmek için bu yoldan yürüdüğümüzü ve kızın oraya buradan iniş yolu kapatıldı dediğini anlatıyorum. Siz ne yapacaksınız diyor, otobüs bekleyeceğiz diyorum.. Arabaya biniyor, arabayı kullanan sevgilisi ile konuşuyor.. yine iniyor.. bir sigara yakıyor ve sonra soruyor: \"Bizimle gelmek ister misiniz? sonuçta otobüsten hızlı gideriz\".. Normal şartlarda bizim gibi \"sağlamcı\" insanlar buna sadece teşekkür eder ve o arabaya binmez ama biz birbirimize bakıp içimizden \"daha kötü ne olabilir ki\" diyoruz.. kabul, geliyoruz!.. Arabaya binip yola çıkıyoruz. Kız tam bir co-pilot; yolu sürekli kontrol edip tarif ediyor. Yine de ben yol kapalıymış dediğim halde o yolu denemek istiyorlar ve gidiyoruz ama sonuç negatif.. Ben kendi haritamdan sahile nasıl çıkıp oradan nasıl gidebileceğimizi söylüyorum; bu kez onlar kabul diyor ve epey virajlı, zorlu bir parkuru geçerek sahil yoluna çıkıyoruz. Yoldaki sohbet esnasında Türk olduğumuzu duyunca -bence minik bir şaşkınlık yaşadılar ama bize sadece Oww, Cool dediler :)) Bence önyargılara bağlı minnak bir ürperti oldu ama! :))) Neyse ki biz onları, onlar bizi yemeden az sonra Fiordo Di Furore tabelası önündeydik.. Meleklerimize binlerce kez teşekkür edip aşağıda görüşürüz diye indik araçtan; onlar da park yeri bulmaya gittiler.. O stresli saatlerin ve bu kadar maceranın sonunda Furore'ye varmıştık. Peki nedir bu Furore? Burası iki yüksek kayanın arasından kıyıya keskin bir girinti yapan denizin burada oluşturduğu minicik, gizli bir plaj. Kayalara oyulmuş bir kilise ve birkaç tarihi yapı, birkaç balıkçı kayığı ve çoktan kapanmış bir plaj tesisi var. Yolun oldukça altında kalıyor ve aşağıya çok fotografik bir köpri üzerinden bakılıyor.. Biz de baktık.. Aşağıda sadece 5-10 kişi var.. Çiftler halinde yüzüyor ya da güneşleniyorlar; aşağısı nefis görünüyor. Hemen aralarına karışıp kendimizi suya atmalıyız. Kayaların iki yakasına aşağıya doğru inen kıvrımlı bir yol yapmışlar; buraya yöneliyıoruz. Ama yol kapalı!. Beton örülmiş!.. Bir de karşı tarafı deniyoruz; yok, orası da aynı şekilde kapalı. Kocaman bir yazı asmışlar. Aşağıya inmek tehlikeli ve yasak. Yol artık kapatılmıştır diyor.. Al sana bir şok dalgası daha.. O kadar uğraş, buraya gel ve aşağıya ineme!.. Derken.. aşağıdan ayrılmaya karar veren birkaç kişinin içeriden o beton örülü yere kadar yürüyüp yan tarafına dayadıkları minik merdivenden illegal şekilde çıktığını görüyorum!.. Bir, iki, üç, tam dört kişi bu şekilde çıkıp giderken benim gözlerim parlıyor. Buraya kadar geldik, oraya da inicez!. O sırada arabayı park edip gelen kahramanlarımıza durumu anlatıyoruz ve biz deneyeceğiz diyoruz. Olurdu olmazdı derken onlar orada kalıyor, biz merdivenden atlayıp öte tarafa geçiyoruz. Yaptığımız şey normal şartlarda gerçekten tehlikeli.. Beton devarı geçtikten sonra tekrar patikanın devamındaki yola atlıyor ve uzun zamandır çok insan geçmediğinden bitkiler bürümüş yoldan bu gizemli fiyorda doğru iniyoruz. Yol öyle kısa da değilmiş; içeriden epey dolanıyor sonunda o tepeden gördüğümüz muhteşem plaja varıyoruz. Gözünüzün önüne Leonardo di Caprio'nun The Beach'deki o büyülenmiş halini getitin.. öyleyiz işte.. Bizim \"melekler\" yukarıda köprünün üzerindeler.. Bize el sallayıp, tebrik ediyorlar.. Ben sevinçten zıplayarak el sallıyorum onlara.. Çok üzülüyorum aslında.. Onlar gelemeyecekler.. yaptığımız şey onların kuralcı yapılarına öyle ters ki.. Biraz daha bakıp arabalarına doğru gidiyorlar, uzaktann vedalaşıyoruz.. Hayat ne kadar acayip, onca yolu sadece bizi oraya kavuşturmak için yaptılar.. Gerçekten melektiler belki de.. Saat 3 buçuğu bulmuş, ne bekliyoruz, denize koşmayacak mıyız? Hemen atlıyoruz. Bu kadar çileli bir yolculuktan sonra o suyun verdiği hazzı anlatmam mümkün değil.. Hiç çıkmak istemiyorum.. uzun süre sudan çıkmıyoruz.. Diğer gelenler hep çift. Belli ki burası heyelan tehlikesi ile artık girişe kapatılmış ama o an oradaki kimse bunu düşünmüyor, keyfine bakıyor.. Ara ara tekneler yaklaşıyor fiyorda, köprünün altından geçip birkaç dakika kalıyor, sonra gidiyorlar; orası yine sadece bizlere kalıyor.. Bir ara kilisenin çanı çalıyor.. o terkedilmiş yerde.. bir tuhaf oluyoruz.. meğer kızın biri çıkmış, o çalışyormuş.. çılgın!.. Belki de sadece bu kadar uğraştan sonra kavuştuğumuzdandır bilemiyorum ama burada geçirdiğimiz zaman bana çok güzel, çok anlamlı geliyor.. Çakıl taşlı kumsal paslı demirler ve cam kırıkları ile de dolu.. dikkatli yürümeye çalışırken birşey farkediyorum. Tüm plaj denizin köşelerini yuvarladığı seramik parçaları ile dolu.. Onların arasına öyle bir dalıyorum ki.. Gelirken bir avuç getirdim yanımda.. toplarken de çok güzel zaman geçirdim.. Bu seyahatten bir sürü seramik aldım ama en güzelleri o kıyıdan topladıklarım bana göre.. Artık vakit tamam.. dönme vakti. Buradan sora gideceğimiz mağara ve Conca plajı da tabi ki yalan oluyor.. Bir macerayı daha kaldıracak halimiz yok. Yine aynı tehlikeli yoldan yukarı çıkıp otobüs durağında Positano yönünden gelecek otobüsü beklemeye başlıyoruz. O sıırada birçok araç gelip Furore'de duruyor, araçtan inip yukarıdan fotoğrafını çekiyor.. Biz az önce aşağıdaydık.. hem de binbir macera ile :) Birbirimize bakıp gülümsüyoruz.. Meğerse macera bitmemiş.. Otobüs bir türlü gelmiyor.. Az önce bizimle aşağıda olan ve çanı çalan çift de çıkıp beklemeye başlıyor; hatta onlar otostop denemeleri yapıyor ama kimse almıyor.. Bekle bekle.. sonunda otobüs görünüyor.. El kol hareketi, önümüzde yavaşlıyor ama bizi almıyor. Doluymuş!. Amalfi yazısında bahsetmiştim; eğer otobüsler dolu ise sizi almayabiliyorlar.. Bunu da tecrübe etmiş olduk. Çanı çalan çılgın kız, yoldan geçen bir taksiyi durdurup biraz konuşuyor ve sonra bize taksinin istersek bizi toplam 20 'ya Amalfi'ye bırakabileceğini söylyeip kabul eder misiniz? diyor. Etmez miyiz? Taksilerin 100-200 ücret talep ettiği bir yerde kişi başı 5 'ya Amalfi'ye gitmek geri çevrilecek bir teklif değil.. Adamın arabasına doluşuyoruz.. Yol boyu sohbet.. Çift İspanyolmuş.. Taksici zaten Ravello'dan müşteri almaya gittiği içinn bizi bu rakama götürmeyi kabul etmiş.. Türkleri severmiş. İstanbul'a bayılırmış.. İspanyolların bir sonraki durağı Napoli'ymiş... derken Amalfi'ye varıp birbirimizle vedalaşıyoıruz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/mahalle-mahalle-venedik-notlari.html\" ", "text": "Venedik hem çok büyülü, hem çok fotografik, yürümesi çok zevkli ama aynı zamanda yön bulması karmaşık bir şehir. Çoğu kişi sabah otelden adımını sokağa attığı gibi \"yüreğinin götürdüğü yere\" değil de şehrin köprülü, dönemeçli sokaklarının onu \"mecburen\" götürdüğü yöne doğru gidiyor! Gerçi her köşesi bı kadar keyifli bir şehirde rastgele yürümenin, kaybolmanın hiçbir zararı yok ama en azından bulunduğumuz bölgede çevremizde neler olduğunu bilirsek; elimizin altında birkaç acil durum adresi olursa keyif daha da artar düşüncesinden yola çıkarak bu kez şehre dair yeni notları tıpkı kendi Venedik defterimde olduğu gibi anlatmaya karar verdim. Benim defterimde Venedik notları, mahalle mahalle bölümlere ayrılmış durumda. Her bölümde o bölgede ilgimi çekebilecek meydanlar, tarihi yapılar, müzeler, dükkanlar, lokantalar, kahveler var. Herşey yok ama benim \"kendim için\" seçtiğim şeyler var.. Önceki ziyaretlerimden adresler, denenmek üzere yeni eklenenler ve seyahat sırasında deneyimlenerek deftere o anda kaydedilen yeni satırlar.. Daha önce Venedik Gezi Notları'nda yön bulma sorunu ile nasıl başa çıkılacağına dair notlar paylaşmıştım.. Şimdi o notların arasına bunları da ekledik mi şahane bir Venedik planı tamam demektir! Venedik merkezi 6 \"sestiere\"den oluşuyor; San Marco, Santa Croce, San Polo, Dorsoduro, Castello ve Cannaregio.. Elbette meşhur San Marco ile başlıyoruz.. Şehrin en kalabalık, en turistik, en pahalı bölgesi olsa da gün içinde bu bölgeden geçmeden, o meşhur meydan ile bir selamlaşmadan asla olmuyor.. Ayrıca herşeye rağmen bu bölgenin de kuytu köşeleri, keşfedilecek sırları var.. Piazza San Marco. Zamanında \"Avrupa'nın oturma odası\" denmiş buraya.. Görmek şart.. ama yine de hipnotize olmuş gibi bu meydandan ayrılamayan turistlerden olmamak lazım! San Marco kilisesi ve çan kulesi kadar, meydanı çevreleyen kemerli/sütunlu revaklar \"portico\"lara da dikkat!. Porticoların altında meydan ile arka sokaklar arasında geçiş sağlayan birkaç kemerli kapı var. Meydandan ayrılırken hangisinden geçerseniz sizi bambaşka bir yöne doğru götürecek.. Caffe Florian. 1720'de kurulan kafenin cephesi, iç salonları nefis.. Her turist bir kez mutlaka iç salonda oturup zerafetin tadını çıkarmalı, hadi diyelim ki bir kez de dışarıda konser dinleyerek içkisini yudumladı; sonraki ziyaretleri için iç salonda bir köşeye gizilenmiş barı öneriyorum. Çünkü fiyatlar normal masada oturmaya göre daha ucuz!. / Caffe Quadri ve Caffe Lavena ise meydanın diğer zarif sakinleri.. Teatro Fenice. Gönül ister ki denk gelinsin ve uygun bilet bulunsun da Venedik operasında bir temsil izlensin ama hiç olmadı önünden geçip bir kare fotoğrafını çekmeden olmaz.. Gece ışıkları altında bir başka güzel.. Micromega Ottica. Dünyanın en özgün tasarımlı, en \"cool\" gözlükleri bunlar olabilirler!. Tamamen Venedik lokal markası; fiyatları \"birazcık\" pahalı! Harry's Bar. Tam bir Venedik klasiği. Taze şeftali suyu ile hazırlanan meşhur Bellini'si ile tanınan bar her Venedik ziyaretçisinin bir kez uğraması gereken adreslerden biri.. ancak masalarına oturup yemek yemek hem çok pahalı hem de çok turistik bir hareket olur. Yapılacak şey bar tezgahında bir kadeh Bellini içmek.. O bile 21 ; haberiniz olsun! Rosa Salva. Tarihi pastanler serisine +1. Sabah henüz açılmışken sokağı kaplayan kruvasan kokusunu duymanız lazım.. İl Tempo della Musica. Herkese değil, sadece bizim gibi \"gittiği yerden plak bulmadan dönmeyenlere lazım bir adres. Kendisi ada sınırları dahilindeki tek plak dükkanı olur. Fondaco dei Tedeschi. Bu kocaman çok katlı mağazanın bu listeye girmesinin birincil sebebi içindeki ürün çeşitliliğinden çok sunduğu çatı manzarası. Mağazaya girince önce en üst kata çıkıp Rialto Köprüsü ve Büyük Kanal manzarası izleyebileceğiniz çatıya çıkmak için randevu fişinizi alın. Çatı ücretsiz ama çok telep gördüğü için bu randevu sistemini kurmuşlar.. Ziyaret saatinizi beklerken mağazanın müthiş mimarisi içinde ürünlere bakabilir ya da giriş katındaki Caffe Amo'dan şahane bir espresso içebilirsiniz. Pelleteria Veneta. Venedik alışverilerimi paylaşırken instagramda izdihama sebep olan o muhteşem çizgili askılı lacivert deri çantamı hatırlayanlar burada mı? İşte o çanta Venedik'te birkaç şubesi olan bu dükkandandı.. Gittiğin yerin lokal markalarını tercih etmek önemli.. Pencerelerinden çamaşır sarkan sokaklar, bienal ile hareketlenen sokaklar, yer yer şehrin sakin yüzü.. Aynı zamanda en yeşil köşesi.. Libreria Acqua Alta. Dünyanın en ilginç kitap dükkanlarından biri olsa gerek. İçeride eski-yeni binlerce kitap, sırasız, düzesiz, kimi gondol içinde, kimi kedilerin mesken tuttuğu tezgahlarda.. Arka tarafında kanala açılıan bir kapı, gizli bir bahçe ve merdivenleri tırmanınca görülesi bir Venedik kanal manzarası.. Asla anlatmakla olmuyor, mutlaka gidip yerinde görmek lazım.. Ai Tre Mercanti. Gerçekten iyi bir tiramisu molası vermek isterseniz semtin San Marco'ya yakın bir köşesindeki bu tatlı/gurme dükkanında oldukça başarılı bir örneği mevcut. Osteria alle Testiere. Birden fazla kişinin önerisiyle defterime ekleyerek ziyaret ettiğim lokanta aslında Venedik'te en çok önerilen, en özenli lokantalardan biri.. .. Fiyatları genel Venedik tercihlerime göre daha bir tık yüksek, porsiyonları daha küçük, masa ve servisler daha özenli.. Masalar ile tek tek ilgilenen sahipleri çok ilgili ve sıcaklar.. Sadece müşteriler daha çok yerlilerden oluşsa daha iyi olurdu ama bu Venedik için zaten zor bulunan bir özellik.. La Serra Giardini. Bienal parkının başladığı köşede yer tutan bu tatlı dükkan hem bahçe, hem çiçekçi, hem de kafe.. Uzun yürüyüşler sonrasında yeşilin içinde ya da pek hoş iç salonunda bir aperol molası vermek harika oluyor.. Bana instagramda paylaştığımda nereden aldığım sorulan çok başlı çılgın kaktüsüm de buradan.. Arsenale. Farklı mimarisi ile öne çıkan Bizans çizgili Venedik tersanesi şimdilerde Venedik Bienali'nin ana sahnesi.. Bienal programını buradan takip edebilirsiniz. Pasticceria Italo Didovich. Venedik hiç çaktırmadan tarihi pastaneler cenneti.. Dışarıdan çok fazla ümit vaad etmeyen, kahvaltı için rastgele girip minik sıcak pizzacıklarını tattığımız bu tarihi pastane de deftere kalıcı olarak ekleniyor.. San Giovanni Bragora. Venedik'in ünlü bestecisi Vivaldi'nin burada bir evi var mı? Evet. İzlediğim bir belgeselde antik kayıtlar Vivaldi'nin San Giovanni Bragora kilisesinde vaftiz edildiğini, evinin ise buraya çok yakın Campo Bandiera e Moro, numara 8905 8908 arasında olduğunu söylüyor.. Önce Calle dei Batteri ve civarındaki ara sokakları gezmek lazım. Eskiden hayat kadınlarının bulunduğu Carampane bölgesi ; Ponte delle Tette civarı yürümek ve ilginç mimariyi incelemek için az bilinen köşelerden.. Mercato Rialto. Bölgenin en bilinen, turist çeken hareketli pazar yeri burası. Sebze ve balık tezgahları arasında pazar yeri kargaşasında dolaşmak keyifli. Hazır buralardayken kanal kıyısına çıkıp birkaç kare fotoğraf çekmeyi atlamayın. Chiesa San Giacomo di Rialto. Şehrin en eski kilisesi. Caffe del Doge. Defterimde adını uzun zamandır tutsam da ne zaman önünden geçersem içeri şöyle bir bakıp \"ı-ıhh, bir ara uğrarız\" diyerek yürümeye devam ediyorum. Çünkü kahve, tam bir keyif işi.. Farini. Şehrin birkaç noktasında şubeleri olan bu modern italyan fast food zincirinde oldukça başarılı pizzalar, öğleni hafif geçiştirmek isteyenler için salatalar ve sandviçler var. Fiyatlar uygun ve herşey gayet lezzetli. Antico Forno Daha önce Venedik Adreslerim yazısında pizzalarını övdüğüm bu salaş fırın -Venedik her ne kadar bir pizza şehri olmasa da- şehrin hızlı ve ekonomik atıştırma alternatiflerinden.. Osteria alla Ciurma/ Osteria Banco Giro/ Cantina Do Mori. Akşamları gürültünün geldiği yöne doğru giderseniz Bancogiro'nun önündeki bol turistli kalabalığa göreceksiniz. Birbirine yakın bu üç adres bölgedeki içki/atıştırma mekanları.. Pasticceria Rizzardini. Bir şehirdeki tarihi kafeler, eski pastaneler, onların ahşap raflarına dizili renkli kavanozlar, yıllara meydan okuyan geleneksel aile işletmeleri daima ilgimi çekiyor. O yüzden San Polo notlarım arasında Rizzardini de olsun istiyorum. En azından kapıdan içeri başınızı uzatıp bir bakarsınız belki. Campo San Maurizio. Venedik'in en büyük ve verimli antika pazarı bu meydanda kuruluyor ama ne yazık ki etkinlik tarihleri çok seyrek. şu adresten kontrol etmekte fayda var. Bu semtin içleri şehrin en sakin bölgelerinden.. Mimarisinde Barok ve Bizans çizgileri hakim.. Zaten çok küçük bir bölge; daha doğrusu büyük kısmını istasyon ve ulaşım yolları kaplayınca geriye kalan sakin sokaklarında rastgele yürümek ve güzel kareler yakalamak kalıyor.. Bacareto da Lele. Civarda belki de bilinmesi gereken tek adres. Öğrenciler arasında çok popüler, en ucuz aperatif molası verebileceğiniz bir adres burası. Bulunduğu kanal boyu, keyfi, sakinliği bir başka.. La Zucca. Diyelim ki çok sağlıklı besleniyorsunuz, alternatif şeyler seviyorsunuz ve hatta vejeteryansınız.. O zaman La Zucca'yı kaydediyor ve yanına \"mutlaka rezervasyon\" diye not alıyorsunuz! Piazzale Roma. Venedik'e araç ile ulaşabileceğiniz son nokta.. Bundan sonrası ya yürüyerek ya vaporetto.. Vaporetto demişken Vaporetto No.1 önemli.. Şuradan okuyabilirsiniz.. Şehrin en \"dolu\", en sanatsever ve en keyifli bölgelerinden.. Hem kültür, hem fotoğraf hem de yeme içme açısından oldukça zengin bir semt Dorsoduro. Gallerie dell'Accademia. Güzel Sanatlar'a ilginiz varsa Venedik'te en görülesi müze. 19. yüzyıl öncesi eserlere odaklanan müzede Tinoretto'dan Bellini'ye, Mantegna'dan Vinci'ye pek çok önemli sanatçının eseri bulunuyor. 2017 itibarı ile giriş bileti 12 . Ponte del Accademia. Hemen müzenin önündeki uzun ahşap köprü Venedik'te üzerinden geçmeyi en sevdiğim.. Altındaki gondol iskelesini fotoğraflamayı, büyük kanalı bu açıdan izlemeyi, köprüden Accademia tarafına geçip sokaklarda kaybolmayı çok severim.. Ha bir de unutmadan, instagramda paylaştığım fotoğraflarda \"o restoranın adı neee?\" diye gelen sayısız sorunun cevabı Bar Foscarini; tam köprünün ayağında.. Peggy Guggenheim Collection. Çağdaş sanat koleksiyonu ile öne çıkan oldukça prestijli bir müze Palazzo Venier dei Leoni'de yer alıyor. Hem koleksiyonu hem de çevresi ve manzarası ile rotaya eklenmeye değer.. Hemen yanındaki Palazzo Dario ve Palazzo Salviati yine gözden kaçırılmaması gerekenlerden.. Aslında buralarda çok çok güzel köşeler var; buralarda mutlaka yürüyün.. Basilica di Santa Maria della Salute. Venedik siluetinin vazgeçilmez parçası olan basilica, önündeki merdivenlere oturup Venedik'i kıyıya çekilmiş gondollar arasından izlemek için favori noktam.. Pasticceria Tonolo. San Polo ile Dorsoduro'yu ayıran sevdiğim sokaklarda bir köşeyi tutan tarihi Tonolo Pastanesini sevme sebebim burada ayaküstü bir kahve içip harika şeyler tadarken şehrin gerçek sakinlerinin aynı bankodaki sohbetlerini, siparişlerini gözlemleme imkanı.. Ponte dei Pugni. Bu köprü semtin en cıvıltılı yerlerinden. Kanalın üzerinde yüzen sebze meyve tezgahları ve alışveriş yapanların kalabalığı burayı capcanlıve çok fotografik kılıyor.. Al Bottegon. Osteria Al Squero. Dorsoduro'nun meşhur \"cichetti mekanları\". O da nedir diyorsanız, demek ki şu yazıyı henüz okumadınız! Zattere. Burası Venedik adacığının en kıyısı.. Gün batımında burada yürümenin, Guidecca adasına bakmanın, kazıklı iskelelere vuran dalgaların çok dramatik, romantik bir havası vardır.. Gelateria Nico'dan bir külah dondurma sahneyi tamamlar.. Palazzo Grassi. Punta della Dogana. Bu semt yazının sanat köşesi gibi oldu ama durum biraz öyle; sokaklar bile bienal parçaları ile dolu. Dorsoduro'nun en uç noktasındaki Punto della Dogana, Palazzo Grassi'nin ikinci mekanı olarak dev ve etkileyici sergilere ev sahipliği yapıyor. Bize en son akıllara zarar bir Damien Hirst sergisi denk geldi.. Mutlaka bu uca kadar gidin, müzeye girmeseniz de birkaç eser dışarıda sergileniyor ve tam bu uçtan manzara güzel.. Pasteicceria Nono Colussi. Damak zevkine güvendiğim Fahri Gediz'in Venedik önerileri arasından defterime kaydettiğim bu tarihi aile işletmesi ortaçağdan bugüne ulaşan bir kurabiye yapıyor. Reçete her ailede kendince farklar içerir, sadece aileye ait olan bu reçete gizli tutulurmuş. İçinde karabiberin yanısıra pek çok baharatın tadı alınabilen bu şekilsiz kurabiyenin kendisinden daha şekilli logolu kağıda sarılı paketini taşımak hoştu.. Bussola Forte di Murano adlı kurabiyeyi o gün yedik; paket kağıdı Venedik defterimin arasında.. Bence kurabiye şart değil ama buralardan geçerseniz tazecik kremaı \"krapfen\"lerden hemen oracıkta ayaküstü bir tane yemeden geçmeyin. Officine904. Venedikli bir marka. Renk renk deriden son derece özgün tasarımlı çantalar yapıyorlar. Hem lokal marka hem de biraz farklı bir şey arıyorsanız aklınızda olsun. Lo Squero di San Trovaso. Kentin son gondol ustasının atölyesi.. Özellikle gitmeye gerek yok. Osteria Al Squero'da cicchetti yaparken zaten tam karşınızda olacak.. Osteria Ai 4 Feri. Son Venedik seyahatinin spontane keşfi, en lezzetlisi, en lokali, şimdilerde en özleneni.. Biri tatlı sert, diğeri esprili iki hafif çatlak kadının işlettiği lokantada müşterilerin çoğu müdavim. Arka masamızda öğle tatilinde bir oturuşta tek başına mutfağın yarısını yiyen adam, yanımızda kızını okul çıkışında yemeğe getirmiş bir anne, önümdeki uzun masada da ortadaki koca tabaklardan menüdeki favorilerini paylaşan geniş bir arkadaş gurubu vardı. Herkes italyan, yakınımda olmayan masalardan gelen mırıltılar bile italyan.. Dolayısıyla \"az biraz italyancam\"ın Venedik'te en çok işe yaradığı yer.. Ama bunların hepsinin üzerinde mühim olan lezzetler.. Burası gönül rahatlığı ile mutlaka gitmelisiniz dediğim yer. Cannaregio, Venedik'in tartışmasız en sevdiğim semti.. Ana caddesi Strada Nova sağlı sollu dükkanlar ve ortada seyyar tezgahları ile rengarenk ve hareketliyken semtin arka sokakları bir o kadar sakin.. Köprülerden geçip kanal kenarlarında yürürken birçok kilise, tarihi yapı ve küçük meydan ile karşılaşıyorsunuz. Chiesa di Madonna del Orto. İçinde Tintoretto eserleri var. Campo Ghetto del Nuovo. Yan sana sıralı renkli binaların çevrelediği küçük, sevimli, fotografik meydan.. Ca d'Oro. Venedik'in en güzel saraylarından biri olan Ca d'Oro müze olarak kullanılıyor. Müzedeki en önemli eser Mantegna'nın San Sebastiano'su ama asıl görülesi olan sanırım sarayın kendisi.. Casa di Marco Polo. Marco Polo'nun evi bu listede çünkü Venedik'te en \"görmeye gerek yok\" şey nedir, bilin istiyorum.. Marco Polo'dan bahsediyoruz; beklenti çok eski bir ev iken sıradan ve genç cepheli müzeye dönüştürülmüş bu evi görmeseniz daha iyi ama bulunduğu çevredeki kanallar arasında yürümek zevkli.. Campo Santa Maria Nova. İşte Venedik'in bir başka sevdiğim, film seti gibi köşesi.. Minik bir meydan; az ileride daha çok evlilik törenlerinde tercih edilen pek süslü Chiesa Miracoli; 2 köprü, bir köşebaşı kahvesi ve burayı kendine geçiş yolu yapmış lokallerin trafiği.. Köprüde durup bu sahneyi izlerken bu şehir neden sevdiğimi bir kez daha anlıyorum.. Torrefazione Cannaregio, il Paradiso Perduto, Vino Vero.. bunları zaten önceki yazılarımdan çok iyi tanıyorsunuz; sadece isimlerini listeye ekliyorum.. Osteria alla Vedova. Daracık ve karanlık bir ara sokakta gizlense de o çoktan ünlü.. Son derece lokal, samimi bşr akşam yemeği adresi olan ve tarihi 1891'e dayanan Osteria alla Vedova'nın çook meşhur \"polpetto\"larını tatmak için rezervasyon lazım!. Osteria Ai 4 Ladroni. Defterimde joker olarak kayıtlı duruyor.. Paradiso Perduto'da yer bulamazsam burada kanal kenarında ya da içindeki küçük gizli bahçede yerim diye.. We Crociferi. Yine son seyahatin güzel keşiflerinden olan mekan hem bir konaklama tesisi hem bir buluşma noktası, hem de çalışma alanı. Avlusu çok güzel; Perşembe akşamları 18.30'dan itibaren canlı müzik var. Coop. Hemen ana alışveriş caddesi Strada Nova üzerinde kocaman bir süpermarket var. Buradan su, meyve gibi ufak tefek alışverişlerinizi yapabilir, şarap, peynir gibi yanınızda getirmek istediğiniz şeylerin ekonomik versiyonlarını bulabilirsiniz. Isola GIUDECCA var bir de.. Venedik'e göre çok ama çok sakin.. 2. no. lu vaporetto ile Redentore iskelesine ulaşılabilir, kıyı boyu Hotel Belmond Cipriani'ye kadar yürünebilir, Belmond Cipriani içinde düzenlenen Mercatino dei Granai'de spritz eşliğinde alışveriş yapılabilir.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/malmo-notlari-ben-cok-kalmayacagim.html\" ", "text": "Kopenhag'a kadar gelmişken Malmö'yü görmeden dönülmez dediler, aklımızı çeldiler. Madem bu kadar yakın, madem görecek güzel şeyler var ve madem bu vesile ile meşhur Oresund köprüsünden geçmiş olacağız, öyleyse haydi diyerek aldık tren biletlerimizi... Aslında otobüsle geçmek köprü üzerinde daha iyi bir görüş sağlıyor denmişti ama biz bu yolculuğu pazar günü yaptığımız için tren tek seçeneğimiz oldu. Sabah saat 09:00'da gidiş dönüş iki kişi için 272 DKr. ödediğimiz biletlerimiz cebimizde trene binmiştik bile.. Oresund köprüsünden geçişi soracak olursanız çok hızlıydı; dolayısıyla öyle unutulmaz bir etki bırakmadı. Ama yine de deniz üzerindeki rüzgar tribünleri ve her durumda çok sevdiğim tren yolculuğu hali, keyiflenmem için yeterliydi.. Kastrup havaalanından başlayan Malmö yolculuğumuz yaklaşık 30 dakika sonra şehrin merkez istasyonunda noktalandı. Şehir küçük, ayaklar yürümeye programlı olunca ulaşım aracı kullanmaya gerek yok diyerek vurduk kendimizi caddelere.. Günübirlik gidilen tüm şehirlerde aslında hep aynı his.. Sevimli sokaklar, içinde onlarca fotoğraf karesi saklı süslü meydanlar, adeta canlandırılmış masallar... Hep bir misafirlik duygusu, 'ben çok kalmayacağım' havası.. Biraz adapte olmak için önce kahve içmek lazım. İstikamet şehrin en eski ve en meşhur pastanesi: Hollandia. (Konditori Hollandia: Södra Förstadsgaten, 8 Malmö) Vitrindeki harika çöreklerden gönlümüze göre iki taneyi seçip İsveçli sarışınlardan aldıktan sonra kahve servisimizi kendimiz alıp sokağı da görebileceğimiz şık bir köşeye kuruluyoruz. Çöreklerimiz Kanel Snacka ve Wiener Bulle inanılmaz lezzetli. Keşke daha çok yemek ya da bunlardan alıp eve getirmek mümkün olsa.. Kahve eşliğinde günün planını da oluşturuyoruz. Turistik noktaları eleyip bizi asıl heyecanlandıran Moderna müzesine öncelik tanıyoruz. Yollarda yürüyor, mağazalara girip çıkıyor turizm programlarında en çok gördüğümüz standart Malmö karelerinin hepsiyle bir bir tanışıyoruz. Sizin de o standart şehir turu rotasındaki bilgilere zaten sahip olduğunuzu varsayarak o listeye hiç girmiyorum.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/marsilya-gezi-notlarina-giris.html\" ", "text": "''Marsilya'da'' diye başlayan ve içinde Vieux Port, Notre Dame de la Garde, Chateau d'if, Canebiere, Panier gibi turistik isimlerin geçtiği cümlelere zaten aşinasın, biliyorum. Onları unutma, aklının bir köşesinde tut... Ama onların yanına çok işine yarayacak şu bilgileri de ekle ki Marsilya seyahatin unutulmaz olsun.. Akşam erken paydos etmesine rağmen gün içinde çok iş gören 2 hatlı metrosu, gıcır gıcır tramvayları ve bol seçenekli otobüslerine bir de kiralık bisikletler eklenince ulaşım problemi yok gibi. Tek bilet yerine makinelerden günlük ve 3 günlük pass-card almak daha ekonomik. Havaalanı ve merkezdeki St. Charles istasyonu arasında 8 EUR'ya özel otobüs servisi var gece yarısına kadar. Daha geç saatler içinse güvenilir yolcularla taksi paylaşmak en ekonomik yöntem.. Sezonu yakaladıysan küçük ama şık opera binasındaki temsiller için biletleri Espaceculture (42, La Canebiere)'den edinebilir ya da benim gibi daha gitmeden internet üzerinden satın alabilirsin. Opera ve bale ilgi alanında değilse birçok konser ve gösteri için de biletleri yine Espaceculture'den bulabilirsin. Şehre tepeden bakacak, sokaklarını arşınlayacak, limanda yürüyeceksin ama bu parktan şehre bakmazsan aslında ne kadar etkileyici bir yerde olduğunu asla bilemeyeceksin. Onun için La Canebiere' in köşesinden 83 no. lu otobüse binip Pharo durağında inerek buraya gelmeyi, şehre buradan bakıp aşık olmayı, manzaraya karşı bir kahve içmeyi ve Marsilya mavisinin fotoğrafını çekmeyi yapılacaklar listene eklemeyi unutma."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/marsilya-notlari-alisveristeyiz.html\" ", "text": "Hemen öyle önyargıyla Marsilya'dan ne alınabilir ki demeyin. En keyifli alışveriş şehirleri listesi yapsam Marsilya'yı ilk 3'e koyarım, kesin! Sanat Galerileri şehrin her yerinde ama antikacılar ve ağır toplar şu caddelerde sıralanmış; Rue Edmond Rostand, Rue Sylvabelle, Rue Saint Jacques. Yapımı henüz yarılanmış Rue de la Republique bittiği zaman eminim ki çok güzel olacak ama şimdiden caddenin başlangıcında zincir mağazaların şubeleri ve harika bir binada harika bir Starbucks şubesi yerini almış bile.. Özellikle seyahatlerinde Starbucks'ın yakınından dahi geçmeyen ben buradakinin mimari büyüsüne kapılıp içeri dalarak alışveriş sepetime şahane 'Marseille' fincanları eklediğimi itiraf ediyorum. Turistik hediyelik alışverişleri için limanın çevresinde bir tur atmak yeterli. Ancak Place Gabriel Peri'deki Les Baux Provencaux dükkanı tüm aradıklarınızı bir arada bulabileceğiniz güzel alternetifleri ve güleryüzlü ilgili satıcıları olan iyi bir adres. Navette kurabiyeleri ve Calissons meselesi ise fazla heyecana kapılıp beklentiye girmeden yapılacak alışverişler kapsamında. En meşhur olan Four des Navettes 'in teneke kutuları çok başarılı (136, Rue Sainte) ve Les Navettes des Accoules 'ün ise kurabiyeleri sanki daha başarılı( 68, Rue Caisserie, Panier) Pastane vitrinlerini güzel kutuları ile süsleyen Calissonları ise asla bizim Bebek Badem Ezmesi ile kıyaslamadan bir Provence ritüeli olarak düşünmek, pahalı fiyatlarını da gözönünde bulundurarak fazla yatırım yapmamakta fayda var. Hazır yiyecek konusuna girmişken alışveriş sepetimize bir şişe 'Marsilya Rakısı' Pastis ve La Fayette'in gurme bölümünden hardal tohumu, zeytin ve deniz tuzu ekleyerek alışverişimizi bitirelim. Bu yazı Gezici Günlük tarafından Çok Gezenler Kulübü için hazırlanmış ve yayınlanmıştır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/marsilya-notlari-plak-dukkanlarinda.html\" ", "text": "Eğer elektronik müzik dinliyor ve plak seviyorsan bil ki Marsilya'daki tek adresin burası. Fransız DJ jargonunda 'plak' demek olan'Galette'de koliler dolusu plak var. Türler biraz karışmış olsa da yeterince vakit harcayınca harika şeyler bulmak mümkün. Sadece ikinci el. Fiyatlar oldukça uygun. Sahibi bir DJ, dahası arada bir İstanbul'a geliyor.. Sadece elektronik değil her tarzdan çok geniş bir arşiv.. Film müzikleri de oldukça sürprizli... Bu dükkana defalarca uğramalı, tüm türlere bakmalı... Memnuniyet garanti! Yok, 'ben illa ki yeni plak isterim' dersen Marsilya'da sadece iki alternetifin var."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/marsilyada-yemek-toinou-deniz-mahsulleri-muzesi.html\" ", "text": "TOINOU... Güneşli bir Marsilya gününde öğlen yemeği için mutlaka gidilesi bir restoran burası. İlk önce önünden geçerken dışarıdaki tezgahlarında sıralanmış deniz mahsulleri çekti ilgimizi. Çeşit çeşit midye, deniz tarağı, kestanesi, hareket halindeki böceği, ıvırı zıvırı ve benim hiç tanımadıklarımı da ilave et; bildiğin Deniz Mahsulleri Müzesi! İster çiğ alıp evinde kendi sanatını konuşturuyor, istersen de içeriye kurulup anında görüntü yiyebiliyorsun hepsini. Bizim tek seçeneğimiz ikincisi olduğuna göre yaklaşık on dakika kuyrukta bekledikten sonra kuruluyoruz bir masaya. Deniz mahsulleriyle mesafeli ilişkimi koruyarak Moules Marinieres menü tercih ediyor ve sonuçtan da memnun kalıyorum. Bir yandan şimdiye kadar yediklerimin en tazesi diyebileceğim midyelerimi yiyip bir yandan da şehrin gerçek sakinlerini keşfetmek, davranışlarını analiz etmek ve bu tanımadığım deniz canlılarını yemenin raconlarını öğrenmek başlıklı incelememi gerçekleştiriyorum. Burada yediğimiz yemek gerçekten de bu şehri, insanını, bölge kültürünü anlamak adına da keşiflere sebep oluyor. Buraya gelme konusundaki memnuniyetimiz sıra tatlıya geldiğinde çarpı beş oluyor. Yan masadan kopya çekerek sipariş verdiğimiz Cafe Gourmand menüsü bizi ihya ediyor. Bu yazı, Gezici Günlük tarafından Çok Gezenler Kulübü için hazırlanmış ve fotoğraflı orijinali Çok Gezenler Kulübü web sitesinde yayınlanmıştır.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/marsilyada-yemek.html\" ", "text": "Bu sıralamanın aynı zamanda pahalıdan ucuza doğru olduğunu da önemle hatırlatır, en pahalı olan Chez Fonfon'un gerek konumu gerek sunumu ile unutulmaz olduğunun altını çizerim. Bir liman kentinde olmanın en güzel yanlarından biri de daima taze ve ucuz deniz mahsulü bulmak herhalde. Şehrin birçok yerine yayılan Sushi Shop'un özellikle Rue Lulli'deki şubesi sushi yemek için en uygun adres bence. Ortam gayet özenli, wasabi müthiş acı, sushiler çok taze, fiyatlar da çok makul. Zira iki kişi patlayana kadar sushi 38 EUR.. Yine böyle açık havada yemek için Place Aux Huiles ya da Cours Honore Estiene d'Orves'deki herhangi bir kafeyi tercih etmek ya da Cours Julien'deki küçük restoranlardan birine gitmek mümkün. Limanın Quai Rive Neuve tarafında Le Bar de la Marine ise yine güzel bir öğle alternatifi; Niçoise salatası enfes! Burada yemek yenirse duvardaki eski resmin kartpostalından istemeyi unutmamalı. -Kendi aramızda Hey Onbeşli! adını taktığımız Le 15: Bulunduğu sokaktaki onlarca 3 aşamalı menü sunan mekandan biri. Ama onlardan ayrılan yanı, sımsıcak ortamı, karşılamadan servise, ortalıkta ışık hızı ve güleryüzle dolanan sevgili sahibesi. Yemek fiyatları makul, lezzet ortalamanın üzerinde. Ancak burada yemeğin üzerine öyle bir profiterol servis ediliyor ki, işte asıl unutulmaz olan o. Bu kadar iyi bir profiterol hiç yemedim ki, yazarken bile canım çekiyor bak! (15, Rue Trois Rois) -diğeri de Tapas Bar La Butte Rouge: Bu sıcak mekan için de birazcık kuyruk beklemek gerekiyor. Leziz tapaslar ortamın enerjisi ve soğuk biralarla iyi gidiyor. (11, Rue Trois Mages) Bu arada yemek öncesi ve her fırsatta şehrin en yerel mekanı ilan ettiğim, sokağın köşesindeki Bar Petit Pernod'da mahalle halkı ile birlikte takılmak kendimi iyi hissettiriyor. Bu anlattıklarımın yanısıra, kahve molalarında Rue Francis Davso no.46'daki Cafe Debout'a uğrayıp bazen de no.61'deki Pain d l'Opera'dan ekmek, çörek, tatlı almak adettendir. Akşamüstü meydanlardaki ya da limandaki mekanlarda Pastis içmek, Pelle Mele'de (8, Place Aux Huiles) canlı müzik ve leziz ikramlar eşliğinde şarap içmek ve 'Mistral' içimi ürpertince Place de Lenche'deki bara sığınıp 'cafe-cognac' ile ısınabilmek bu şehri sevmemin sebeplerindendir. Bu yazı Gezici Günlük tarafından Çok Gezenler Kulübü için hazırlanmıştır ve resimli orijinali Çok Gezenler Kulübü web sitesinde yayınlanmaktadır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/masamin-ustunden-notlar.html\" ", "text": "Son dönemde bu tarz fotograflar çekmeyi ne kadar sevdiğimi farkettim. Onun için de bol bol çekiyorum; vaktimi buna harcamaktan hiç çekinmiyorum.. Bu kez masamın üzerinde sevdiğim şeylerden sarı bir kompozisyon var.. Neler onlar?.. Nuxe Huile Prodigiuese Hem saça, hem yüze hem de vücuda uygulanabilen çok amaçlı bir yağ. Kokusu nefis. Elektriklenmeye pek meraklı saçım için çok az miktarda kullanıyorum ben. Kış aylarında kuruyan cilt için de faydalı. Yüzüm için çok fazla kullanmasam da şu günlerdeki karlı havalarda o konuda da işe yarıyor.. Caffe Ti Amo Bu fincanlarım zaten hafiften ünlü. Asa'nın bu serisindeki fincanlar ile kahve içmeyi seviyorum.. Rotring Sarı 0.5 Rotring'im grafikerlik dönemimden beri benimle. Birlikte kaç kelime yazdık, kaç seyahate gittik kimbilir. Paperie Defter alma ve onlarıı özellikle seyahatlerde kullanma takıntım malum. Bu kez Nişantaşı'ndaki sevimli kağıt ürünleri dükkanı Paperie'de siyah mürekkep lekeli bu defteri buldum.. Çok az sayfası var, herhalde çok kısa bir seyahatin notlarını taşıma görevini üstlenecek.. Kusmi Tea Çok çay sevmiyorum ama iyisini bulunca da kaçırmıyorum. Kusmi'nin Yaseminli Yeşil Çayı favorilerimden. Kokusuna de hafif tadına da bayılıyorum. Hergün mutlaka içiliyor. Hatta şu an tam saati, gidip bir fincan hazırlayayım hemen!.. Balık Kraker!.. Ben balık kraker yediğimde yeniden çocuk oluyorum, öyle hissediyorum. İkonik tasarımı ile galiba şu masanın üzerindeki en güzel şey o!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/masukiyede-kahvalti.html\" ", "text": "önce demlikle çay, ardından da sayamayacağım kadar çok çeşit geldi masaya. Toprak otantik kapların içinde çok hoş görünüyordu herşey. Ama acaba lezzetli ve sağlıklı mıydı? Ondan biraz şüpheliyim. Hiç kendimizi kandırmayalım arkadaşlar. Görüntü güzel ama bu kahvaltı sadece göze hitap ediyor, sadece ambiansı güzel. Bir kere köy kahvaltısı, yayla kahvaltısı olarak lanse edilen bu kahvaltıda sunulan ürünler belli ki yerel üretim ya da ev yapımı değil; sıradan bir marketten alınmış sıradan ürünler. Yanlış anlaşılmasın; çok keyif aldım, iyi ki gittim, çok da keyifle yedim, güzel vakit geçirdim ama kimseye yanıltıcı bilgi vermeyelim, kalite ve lezzet açısından beklentinizi düşük tutun, beklentinizin üzerinde çıkarsa bonus olsun, mutluluk versin! Patates tavadan ezmeye, çeşit çeşit peynirlere, reçellere varana kadar o kadar çok şey varki masada iki kişinin bunları bitirmesi imkansız. Biz de bitiremiyoruz zaten. Yazık, ziyan olacaklar diyorum ama bir yandan da acaba tabaklarda kalanları başkalarına mı servis edecekler diye düşünmeden edemiyorum. Çok vasat görünen salamları parlak tüylü sevimli suratlı kediye ikram ediyoruz teker teker; afiyetle yiyor hepsini. İnşallah hayvana kötülük yapmamışızdır diyerek hesabı istiyoruz. Daha yüksek bir meblağ beklerken 30TL. geliyor hesap, şaşırıyoruz. Oldukça uygun değil mi?.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-2015.html\" ", "text": "Yeni yerler keşfetmek güzel ama bildiğin bir şehre tekrar kavuşmanın keyfi bambaşka.. Uçaktan iner inmez her anı daha önce yaşadın, biliyorsun. Duyduğun anonslar, tabelalardaki yön okları, tren biletini okutmak için makinaya soktuğunda çıkan dıt sesi... herşey aynı.. Ama her nasılsa daha da heyecanlı.. Şehre yine Cadorna istasyonundan giriyoruz. İstasyonun uğultusu, yine anonslar, turnikeden çıkış ve şehir!.. Herşey bıraktığım gibi.. Ya da daha mı güzel? Güneş parlıyor, hava mis. İlk gördüğüm ve ilk fotografladığım istasyonun önündeki dev iğne, iplik ve düğüm anıtı. Tadilatı bitmiş. Sadece onu yeniden görebildiğim için bile mutluyum. En sevdiğim şehirdeyim. Günlerden Cuma. Önümde dolu dolu 4 gün ve en az 100 yeni adres var!.. Hepsi boş; gidip Brera'da bir sandalyeye çöksem ve dört gün boyunca hiç kalkmasam, hiç yeni birşey görmesem bile mutlu olurum. Çünkü burası Milano. ben de artık yeniden Bianca'yım!.. Sadece burada nefes aldığım için bile mutlu olurum.. Les Pommes Milano'daki yeni favorilerimden. Isola bölgesindeki şık mekan özellikle Pazar Brunchları ile şehir yerlilerinin gözdesi. Pazar günleri üç periyodda rezervasyonlu brunch servisi yapılıyor. 10-12 / 12-14 / 14-16 arası.. Biz Cumartesi barında kahveye uğrayıp Pazar için 12:00-14:00 periyoduna zorla rezervasyon yaptırabildik!. Saat konusunda oldukça katılar. Bizden önceki periyoddan bir masaya \"size ancak 1o dakika daha verebilirim\" diyerek nazikçe sürenin dolduğunu hatırlattıklarına şahidim!. Dry ise pizza ve kokteyl barı. Pizzayı burada sadece atıştırma unsuru kabul edip, en iyi kokteyl barı sıralamasında ilk üçe giren, denim önlüklü hoş barmenlerin servis yaptığı bu hip mekanı denemenizi öneririm. Kokteyller 8-12 aralığında, yani Milano ortalamasında gayet uygun!.. (Via Solferino, 33 Brera, Milano) Bu arada aynı sokaktan iki mekan önermişken Brera'nın başından Porta Garibaldi'ye kadar uzanan bu upuzun caddenin mekanlar açısından oldukça hareketlendiğini söyleyebilirim. Elbette yine doğru saatlerde orada değilseniz kepenkleri kapalı bulmak olası.. Solo Vinili e Libri & The Saint Mariner Professional Tattooing : Her seyahatte plak dükkanlarını affetmeden muhakkak ziyaret ettiğimizi biliyosunuz. Bu kez de gelenek değişmiyor ve canımız ciğerimiz Serendeepity'ye ilaveten bu kez Solo'yu ziyaret ediyoruz. Bizi bir palyaço büstünün karşıladığı çok ama çok stil sahibi bir dövme stüdyosunun içinden geçerek alt kata süzülüyor ve bu gizli mabede ulaşıyoruz. Çok plak yok ama gayet iyi bir seçki var.. Caz ve kuzeyli elektronikçilerden birkaç plak, dahası kitap bölümünden de nefis illüstrasyon kitapları ediniyoruz. Her yerde görmediğim harika kitaplar ve fanzinler var burada.. Bu arada ben kitap seçimimi bitirip tekrar o nefis dövme stüdyosuna çıkıyorum. Bu yaşa kadar yaptırmadığıma göre bundan sonra da dövme yaptırma ihtimalim yok ama eğer o ihtimal olsaydı o koltuğa burada oturabilirdim.. Sırf kartvizitlerine bile hayranım. Üç çeşit vardı, utancımdan sadece iki tanesinden arşive alabildim, düşünün ne güzeller!.. (Via Carlo Tenca, 10) Dipnot: Buraya uğramak niyetinde iseniz Pave'ye geldiğiniz gün gayet uygun, çünkü çok yakın..) (Güncelleme.. Solo Vinili Libri kapandı ama dövme dükkanı hala duruyor.. Plak için başka alternatifler A'dan Z'ye Milano Notlarında.. Pave hazır lafı geçmişken son dönem Milano instagrammerlarının gözdesi olan Pave'den de bahsetmemek olmaz. Şehrin \"hipster kahvelerinden biri olan Pave tam bir un delisi!. Hamur ile oynamaya bayılıyor, geleneksel mayalar kullanarak hemen oracıkta harika ekmekler, çörekler yapıyorlar. Mutfak girişindeki \"Bread or Death\" tabelalarının, \"Kral\" logolarının, cappuccinoyu minimal yorumlamalarının, su şişelerinin, kurabiye kavanozlarının..... en önemlisi kruvasan arasında prosciutto cotto'lu kahvaltılarının has-ta-sı-yım.. Keşke daha çok günüm olsaydı da öğle yemeğinde de gidebilseydim.. ( Via Felice Casati, 27 Milano) Dipnot: 1 no. lu tramvay rotasında. Trattoria da Abele Temperanza Milano aslında pizzanın değil, risottonun şehri; önce bunu kabul edelim. Sonra da en iyi risottoyu nerede yiyebileceğimizi gözden geçirelim. Yıllardır her seyahatimde bir şekilde adı karşıma çıkan, başka Milano severler tarafından önerilen Abele'ye bu kadar zamandır kayıtsız kalıyorum ama bu seyahatte beslenmemde una az, pirince daha çok yer ayırmamı da fırsat bilerek artık bu öneriyi değerlendirmenin zamanı geldiğine inanıyorum. Ne yazık ki çok geç kalmış bir karar; keşke ilk duyduğumda, üç yıl önce gitseymişim!.. Bu kadar geç kaldığıma göre burayı biraz uzun anlatmam gerekiyor ceza olarak.. Öneri okumayı, kendi tarzına göre yorumlamayı da zamanla öğreniyor insan. Mesela herkes bu trattorianın uzak ve pis bir semtte olduğunu söylüyor. Ayrıca da rezervasyon gerekiyor diyor. Tecrübem bunu şöyle yorumlatıyor bana: Hımm, uzaksa, yerleşim bölgesinde, yerellerin tercih ettiğ bir yerdir. Pis semt tanımı ise, bizim, plak, graffiti, underground gece kulübü peşinde gittiğimiz yerlere yakın olmalı düşüncesini netleştiriyor. Hele bir de rezervasyon gerekiyorsa burası kesin gizli bir cevher olmalı!.. İstikamet Abele!.. Rezervasyonu hiç sevmem, onun için restoranın açıldığı saat 8'de gitmeyip 21.30'a kadar bir kokteyl barda takılıp sonra yola çıkıyoruz. Metro'nun Pasteur duragına iki sokak ötede. Evet, metrodan çıkınca göçmenlerin yaşadığı kozmopolit bir mahalle ile karşılaşıyorsunuz ama korkup abartacak bir durum yok; iki Afrika kökenli görünce oralar çok tehlikeli diyen \"turist\" tipine sinir olurum!.. Tabi ki bu tarz bölgelerde turist olduğunu fazla belli etmemek, telefonunu çıkarıp çıkarıp haritasına bakmamak gibi küçük detaylara dikkat etmek gerekebilir. 5 dakikalık hızlı bir yürüyüşün ardından salaş lokantamızın içindeyiz. Tüm masalar dolu; bize yaklaşan garsonumuza rezervasyonsuz olduğumuzu söylüyoruz o da bizi 10 dakika barda beklemeye alıyor. Hepsi bu. Gerçekten 10 dakika sonra arka taraftaki salonda masamıza kurulmuş oluyoruz. İtalya'da en sevdiğimi, masa örtüsü yerine sarı kağıt serilmiş rahat masalar. Burası da aynen o model. Nottigham Forest Dünyanın en iyi 50 kokteyl barı arasında gösterilen bu küçücük bara girebilmek için kapısındaki kuyrukta yaklaşık 1 saat takılmak, mızmızlanmak, arada bir kapıya çıkıp kuyruktakilere gülümseyip iyi akşamlar dileyen görevliye \"E, hadi ama\" manalı bakışlar atmak gerekiyor. Neticede adamın da yapabileceği birşey yok; içeride 8 kişilik bir bar ve yaklaşık 20 kişilik oturma alanı var, hepsi bu. Günlerden Cumartesi olunca o kuyrukta biz 1,5 saat bekledikten sonra girebiliyoruz. Roman tadında bir içki menüsü var, hepsini okusan kapıda bekleyenler isyan çıkarır!. 8'dan başlayan klasik kokteyller ve yüzlerce Euro'yu bulan fiyatları ile fantastik kokteyller var listede. İçeriğinde saf parfüm olandan tutun da daha ne fanteziler, ne fanteziler.. Sunumları da bir hayli şatafatlı.. Kokteylleri içerken yanındaki ikramları atıştırıp duvarlarda, raflarda duran bir sürü objeyi inceleyerek zaman hızla geçiyor zaten... En iyi elli tanımlamasını biraz abartılı bulmakla birlikte, madem bu kadar ünlü, biz de buranın bir bardağını tutmuş olduk duygusunun keyfi ile olay mahalini terkediyoruz. Temakinho Brera ve Navigli'deki şubelerinde Brezilya tarzı sushi/suşi yapan Temakinho fena halde popüler, hatta kapalı gişe!.. Brezilya Suşisi de nedir? dediğinizi duyar gibiyim. Durum şu: 1900'lerin başında bir kısım Brezilyalı Japonya'ya göç etmiş ve sığınma hakkı almış. Bu dönemde suşiyi öğrenmiş ama kendilerince yorumlamışlar. Yani klasik Japon usulü suşiye Brezilya'nın geleneksel tatlarını ve egzotik meyvelerini katmışlar. İşte Temakinho bu akımın Milano'daki temsilcilerinden. Oldukça kallavi porsiyonlardaki suşiler üzerinde meyve, baharat, salsa sos, bol fıstık ve badem ile sunuluyor ki bırakın yemeyi yazarken bile yürek dayanmıyor!.. (Via Garibaldi, 59) Güncelleme: Temakinho'nun Magenta bölgesinde Via Boccaccio no.4'te harika bir yeni şubesi var. Bence siz mutlaka orayı deneyin!. Dipnot: Temakinho Roma Monti'de de açılmış, yollar Roma'ya düşünce mutlaka denensin!.. Taglio Şehrin en yeni, en popüler adreslerinden Taglio yine çoksevdiğim yerlerden biri oldu. Nefis omletli kahvaltılar, kahvaltıya eşlik eden Chemex, V60 gibi demleme yöntemleri ile hazırlanan kahveler.. Kahve çekirdekleri ünlü kahveci Taf'tan; ancak demleme konusunda çok da başarılı değiller. Malum, demleme kahve kafası İtalyanlar'a biraz ters; biraz pratik yapmalılar. Colmar Artık İtalyanlar'ın Moncler'e tercih ettiği mont Colmar. Herkesin üzerinde Colmar... ama herkesin.. Yerli marka, fiyatları 150-300 aralığında. #italyanlıkbizimhobimiz diyorsanız mutlaka bir Colmar edinin. Makbul olan Piazza Gae Aulenti'deki ColmarLab'den almak. Burada başka mağazalarda olmayan özel ürünler var. Italian Independent gözlükleri için yaptıkları kapsül koleksiyon şahane! Yeri gelmişken Corso Buenos Aires civarına alışverişe uğrarsanız O Bag ve çok stil sahibi erkek giysileri satan Flash'a göz atmayı unutmayın.. Ayrıca meraklısına not: Corso Vittorio Emmanuelle'e Other Stories açılmış. Saldırın!.. Ayrıca ve son olarak Disquared'in Corso Coma mağazası nefis!.. Şehir Milano, alışveriş konusuna noktayı koymazsam hiç sonu gelmeyecek. Stop. Merkezden uzak ama buna karşılık çok tutulan iki adresi yaza sakladım. Cascina Cuccagna ve Erba Brusca. Her ikisi de farklı bölgelerde, merkezden uzak, banliyö sahasında adresler. Her ikisinin de harika mutfağı ve harika bahçeleri var.. Yaz olur, bisiklete atlar, brunch'a gidersin bir Pazar, tüm gün bahçesinde takılırsın. Birgün Milano'dan ayrılıp eve döneceğini bile unutursun belki.. işte öyle adresler.. La Rinascente En azından gurme katına ve ev aksesuarlarına uğramadan şehirden ayrılmak mümkün olmuyor.. Konaklama Şehirde farklı fiyat ve konfor kategorisinden sayısız otel alternatifi varken bizde tercih yine değişmiyor.. Via Rovello'dayız.. Ne konforla ilgiliyim ne başka bir şeyle.. buralı olmaktan \"eve gelmiş hissetmekten\" başka.. Burası bizim mahalle. Bir ön caddede Castello, bir arkada Brera bölgesi. Güvenli. temiz. sorunsuz. Ulaşımı kolay. Metronun M1 kırmızı hattında Castello Cairoli durağı 200 metre, Tramvayın 1, 2, 12, 14 numaralı hatları 150 metre uzaklıkta. Güncelleme: Kişisel tercihlerinize göre seçebileceğiniz otel alternatiflerimi Milano Yeniden yazısında ayrıntılı olarak bulabilirsiniz.. Ulaşım/İletişim için güncel bilgiler şöyle; Malpensa havalimanından şehir merkezine tren 13 ( gidiş dönüş 20 ). Daha ekonomik bir seçenek olarak Centrale istasyonuna giden otobüsleri kullanmak 8 . Şehiriçi ulaşımda kullanılacak 90 dakikalık bir biletin fiyatı 1,5. 10 biletlik \"carnet 10 viaggi\" ise 13.80. Ben biraz sağlamcıyımdır ve cebimde her an biletim olsun isterim. O yüzden bunları değil kalacağım gün sayısına göre limitsiz biletlerden edinirim. 24 saatlik bilet 4,5; 48 saatlik bilet ise şu günlerde 8.25. Bu limitsiz biletlerde bir kez makinada tarihlendirdikten sonra tramvay ya da otobüs kullanırken tekrar tekrar okutmaya gerek yok ancak metro turnikelerinde bazen çıkarken dahi okutmak gerekiyor. Bilet kontrolü yapılıyor, biletsiz binmeyi bence aklınızdan bile geçirmeyin.. Bisiklet kiralama sistemi Bike Mi kullanmak için ya internet sitesinden kayıt yaptırmanız ya da Duomo istasyonunun altındaki ATM ofisine gidip form doldurmanız gerekiyor. Sistem gayet kolay, geçmiş Milano yazılarımda detayları bulabilirsiniz. İletişime gelince ki burada kastettiğim büyük ölçüde internet kullanımı. Onun için de ATM bürosundan gerekli kaydı yaparsanız şehiriçinde FreeMilano hattından kısmen yararlanabiliyorsunuz ama benim İtalya sınırları içinde tercihim TIM kart kullanmak. İlk rastladığım TIM bayisine gidiyor ve dönemin uygun kampanyasından bol internetli bir paket alıyorum. Bu kez uygun kampanyada iki kişinin ortak kullanabildiği 19.90lık 5 GB. lık bir paket vardı; bunu alıp rahatça kullandık. Eğer android telefon kullanıyorsanız telefonunuzdaki google haritası üzerindeki durak bilgilerinden Milano ulaşım ağı için yardım alabilirsiniz. Son derece doğru çalışıyor ve ulaşmak istediğiniz yere hangi araçla kaç dakikada gidebileceğinizi alternatifler ile gösteriyor.. Isola: sokaklarının güzel örnekleri Isola bölgesinde.. Porta Garibaldi tren istasyonunun Isola tarafındaki peronlarında Haziran 2015'e dek harika bir sokak sanatları projesi var; peronlara inip görülmeli.. Regione Lombardia: Hem modern mimarisi hem de girişini kaplayan rengarenk Craking Art tasarımı heykellerini görmek için Porta Garibaldi yakınındaki bu modern yapıyı rotanıza ekleyin."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-bitmez.html\" ", "text": "Ne Milano sevgim bitecek, ne ziyaretlerim.. Ve galiba sırf bu sevemeyenler yüzünden Milano'ya dair yazılarım da bitmeyecek... Çünkü istiyorum ki daha çok paylaşayım, daha çok Milano ziyaretçisine ulaşayım, birkaç kişiyi daha bu şehri sevememekten kurtarayım!.. Artık yeter, Milano Gezi Notları başlığı altında tam 21 tane yazı var blogda; daha fazla yazmam diyordum ama madem fotoğrafımın altın böyle bir yorum bırakılmış, o zaman haydi, o son ziyaretimden de birkaç not paylaşalım.. Brera, Solferino, kalp kalp kalp.. Hep cıvıl cıvıl, samimi Brera'mın sokakları yeni yıl ışıltısındaydı.. Via Solferino'da güzel yerler açılmış.. Dekoratif aksesuar mağazası Raw Brera'daki tabaklara bayıldım ama fiyatlar biraz yükseklerde.. Tam köşedeki Rigolo 1958'den beri hizmet veren geleneksel ama çok zarif lokantalardan biridir.. Rezervasyon şart.. Diyelim ki günlerden Pazar ve civarda hızlı bir cankurtarana ihtiyaç var; o zaman hızlı servisli Pizzeria al Pino joker olsun.. Onun yerine Via Mercato'nun başındaki Pizzeria Sibilla'yı önerebilmek istiyorum ama o kadar az çalışıyorlar ki bir türlü denk getirip deneyemiyorum!.. Şehre Aeseop gelmiş!. Olley!. Biri tam Piazza del Carmine'e biri de Via Meravigli'ye olmak üzere şahane iki dükkan açmışlar. Meravigli'deki daha çok sevdiğim.. Zaten bu ziyarette bu cadde ve çevresini bu kez çok sevdim, çok dolandım; nedendir bilmem.. Daha bir yerel ve kendi halinde diye belki.. Pasticceria Marchesi ile yeniden aşk!. 1824'den beri hizmet veren şehrin ikonik pastanelerinden Marchesi'yi sanki yeniden keşfediyorum bu kez. Sabah kahvaltıları onun bankosu önünde en yerelinden.. Bir yandan cornettomdan bir diş alıp mekanın eski duvarlarına, tavanlarına dalıyorum; bir fırt kahveden çekip baristanın artistik hareketlerini gözlüyorum.. Kapıdan her giren çıkan, verilen her sipariş bana \"Milanese olmayı anlamak\" başlıklı ders niteliğinde.. Marchesi'nin Montenapoleone üzerine açılan şık ve havalı şebesine de uğramayı ihmal etmiyoruz ama asıl gözbebeğim Via S. Maria alla Porta No.11. Brera Pazarı'ndan Fornasetti. Pazar günleri canım mahallem Brera'ya kurulan mini antika pazarında tezgahlar arasında dolaşıyoruz. Sokaklar yine güneşli ve cıvıl cıvıl. Bir tezgahta Milano'lu tasarımcı Fornasetti'nin desenlerini görüp ilgileniyoruz. Fornasetti'nin orijinal desenlerinden fayans üzerine baskılar yapmışlar. Öyle çakma, taklit bir durum yok.. Kitaptan karşılaştırmalı olarak gösteriyor satıcı; kayıtsız kalamıyor bir tane alıyoruz. Pazara uğrarsanız aklınızda olsun, Fornasetti iyidir. Fonderie Milanesi bu seyahatin en bomba yerlerinden biri. Mekanın kendisinden çok bulunduğu avlu, alan ve oradaki \"belki de bir tek bana hitap edecek olan\" sürprizler.. Büyük kapalı bir avlunun içinde yer alıyor mekan. Akşamları aperitivosu popüler ama gerçekten geç saate kadar sürmüyor; mekanın yemek masaları aperitivo'dan hemen sonra doluyor. Kokteyllerini ve havasını çok beğendim.. Avlu içinde başka mekanlar, pop up restoranlar falan da var. Ama asıl o avludan bir iç avluya geçmeyi başarırsanız karşılaşacağınız insanların yaşadığı evler var ki işte asıl o kısma bayıldım. Tam gerçek, saf kozmopolit Milano ruhu!.. Çok sevdim.. gelecek sefer gündüz o bölüme girmenin bir yolunu bulup dokuyu fotoğraflamak istiyorum.. Pave'nin kavanozda Panettone'si bir başka güzel.. Biliyorum yılbaşı zamanı gidiyor olmayabilirsiniz ama eğer kahvaltıya gittiğinizde bir şekilde yapmışlarsa ve rastlarsanız kestaneli, kavanozda iki kişilik panettone'lerinden mutlaka almalısınız. Bulamazsanız teselli olarak çörek yiyin, çikolata falan alın.. Son not da street art sevenlere.. il Giardino delle Culture içindeki kent konulu, sosyal masajlı dev muraller mutlaka gidip yakından bakmalık.. İşte böyle.. Bu seferde Martha Bibendum, Al Mercato ve Otto defterde kaldı.. Bir müze gezemeden, bizim risottocuya gidemeden nasıl geçti habersiz o güzelim haftasonu?.. Yazılarınız gerçekten harika. Hem sıkmadan hem de pek çok gerekli bilgi alarak okunuyor. Milano'da tamamen sizin tavsiyelerinizle gezip her şeyden inanılmaz zevk aldık. Gerçekten teşekkür ederiz :) Rehbersiz ama rehberli bir gezi oldu sayenizde. Notların işe yaradığını duymak beni hep çok mutlu ediyor. Çok teşekkür ederim. Seyahatinizin güzel geçmesine sevindim :) Nice güzel seyahatlere.. Sevgiler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-gunlugu-basliyor.html\" ", "text": "Milano Günlüğü başlıyor.. Sayısız Milano seferinden önce ilk seyahatimden Milano gezi notları. Standart olarak Milano ile ilgili her yazı ve bilgiye şehrin kalbinin attığı yer olan Duomo resmi eklenir. Ben de ilk olarak bu klişeyi kullanıyorum ve asıl resimler, ayrıntılı bilgi ve izlenimler için Milano Günlüğü yazı dizimi takip edin diyorum."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-aksam-brerada.html\" ", "text": "Bugün çok daha erken kalkıp Como Gölü'ne gidiyoruz. Sabah saat 8'de Centrale tren istasyonundayız. Fakat biz farklı bir yoldan gidiyoruz Como'ya... Pek bilinmeyen bir yoldan... Pek tercih edilmeyen yoldan... En güzel yoldan... Como günümüzle ilgili ayrıntıları Como Gölü yazımda bulabilirsiniz. Çünkü o, başka bir hikaye ve başka bir günde anlatılmalı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-alisveris-rotasi.html\" ", "text": "Plakçıda biraz vakit geçirdikten sonra elimizde yeni plaklar neşe içinde caddeden aşağı yürümeye başlıyoruz. Kentin eski kapılarından Porta Di Venezia'yı geçerek, Corso Venezia boyunca ilerliyor, mağazalara girip çıkıyor, işe giden bisikletli, motorsikletli Milanoluların, parktaki çocukların, sokak tabelalarının fotoğraflarını çekiyor, böylece San Babila Meydanı'na ulaşıyoruz. Buradan sağa saparak meşhur markalar bölgesine Via della Spiga'dan giriyoruz. Tüm kaliteli İtalyan markaları ve diğer kaliteli dünya markalarının yanyana sıralandığı bu sokaklar kuşbakışı bir kare oluşturuyor aslında. Bu yüzden de buraya Quadrilotero d'oro yani Golden Quad. deniyor. Via della Spiga, Via Sant'Andrea, Via Montenapoleone, Via Borgospesso, Via Manzoni ve Via Gesu adım adım gezilmeli. Prada, Miu Miu, Moschino, Gucci, Armani, Dolce and Gabbana, Marni, Roberto Cavalli, ... aklınıza geleni, gelmeyeni; hepsi!.. Sadece modayla değil görsel sanatlar, iç mimarlık gibi alanlarla ilgili herkesin bu mağazaları görmesi, en azından birkaçının içini gezmesi gerektiğini düşünüyorum. Paris'teki Avenue Montaigne kadar ihtişamlı sokaklar değil belki ama kendine has sıcak bir havası var ve burada gezmek keyifli... Biz de tüm sokakları gezip mağazaları inceliyor; sevdiğimiz birkaç markanın kış koleksiyonuna göz atıyoruz. Prada ve Tod's'ta kendimize ayakkabı bulmak için oldukça çaba sarfediyor ama aradığımızı bulamıyoruz. İnsan buraya dalınca vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor. Sabahla öğle arasında bir kahve bile içemeden tekrar acıkıyoruz. Biraz daha mağazalara bakıp alışverişe devam ediyoruz. Bu arada kapısında kuyruk olunan Abercrombie &; Fitch mağazasını da görelim diyerek o kuyrukta da bekliyoruz. Kapısında yarıçıplak personelle fotoğraf çektirilen, yüksek müzikli, karanlık dekorasyonlu, daha çok diskoya benzeyen bir mağaza. Bu kadar fiyakaya bir de içeride alacak birşeyler olsa bu kuyruğu çektiğimize değerdi ama müze gibi gezip çıkıveriyoruz... Artık saat 19.00'a yaklaştı. Corso Mateotti'deki Cafe Bar Centro'da aperitivo atıştırmasından hemen sonra otele dönüp üzerimize şık kıyafetler giyip Montenapoleone tarafına geri dönüyoruz. Ama allahım, bu ne kalabalık!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-aperitivo-vakti.html\" ", "text": "Bu yazı Ocak 2108 itibarı ile güncellenmiştir. Saatler 18:00'i gösterdiğinde Milano'da en keyifli saatler başlıyor demektir. En şık bardan en salaşına, her yerde yavaştan bir hareket başlar. Bankoların üzeri türlü türlü atıştırmalıkla donatılır. Azalan içki şişeleri barmenlerce yedeklenir. Masalarda mumlar yakılır, hazırlıklar tamamlanır ve 'aperitivo' başlar. Sistem şöyle işler; Beğendiğiniz bir mekana girer menüden bir kokteyl seçersiniz ve muhtemelen bedelini de siparişiniz gelince anında ödersiniz. İşte bu gece cebinizden çıkacak tüm bedel bu, geri kalan açıkbüfe ikramlar müesseseden... İyi eğlenceler! Bu arada Mag Cafe kurucuları aslında şehirde modern kokteyl sahnesinin adeta oyun kurucularından.. Hemen yan kapıda dünyanın en küçük barı Backdoor 43 var. Küçük vitrinindeki çerçeveler, oyuncaklar dikkatle bakınca ilginizi çekecektir.. Çalın kapısını!. Yguana: O bir klasik! Milano ile anısı ona herkesin mutlaka özlemle andığı adreslerden biri.. Atıştırmalık büfesi çok geniş ve lezzetli. Risotto ve nohutlu ezmelerine bayılıyorum. Kışın içeride oturmaktansa yazın dışarıda San Maggiore manzaralı aperitivo yapmayı daha çok seviyorum galiba. Kokteylim epey geniş bir cam bardakta sunulan Negroni! Dry Canlı ve keyifli ortamı, kokteylleri, müzik seçimleri ile şehirde çok sevdiğim, sık uğradığım Dry şehirde hala popülaritesini koruyor.. Aslında Dry tam olarak aperitivo mekanı değil; harika bir kokteyl bar.. Kokteylin yanında kendi yaptıkları kıtır ekmekler ve zeytin ikram ediyorlar. Gayet leziz ve yeterli.. Menüde ayrıca salata ve pizza da var. Yani iki kokteyl yanına da paylaşımlık bir pizza ile harika bir aperitivo ortamı oluşturmak elinizde. Biz eğer çok aç değilsek buraya uğrayıp akşam yemeği niyetine bazen aynen bunu yapıyoruz.. Orijinal ilk şube Via Solferino, 33 ama Viale Vittorio Veneto'da artık kocaman bir şube daha var! Yine bir mini parantez; Dry'ın sokağında 27 numarada bir sushi restoranı var: Spazio. Burada da Sushi/Aperitivo yapıldığını geçerken okuduk, heyecanlandık ama denemeye fırsat olmadı. Varsa bizim gibi sushi-sever belki denemek ister.. Corso Como: Aslında Corso Como üzerindeki hiçbir yerin aperitivosu şahane değil, sıradan.. ama yazın orta dış alanda oturup gelen geçeni izlemek, cıvıl cıvıl Corso Como'nun tadını çıkarmak için güzel.. Yani yazar burada demek istiyor ki; yaz akşamüstlerinde iş çıkışı kalabalıklaşan Corso Como üzerinde herhangi bir yerde oturup birşeyler için; gelip geçeni izleyin.. güzel oluyor!. Veya sokak boyu şöyle bir tur attıktan sonra içki için 10 numaradaki ikonik mağaza Corso Como 10'un avlusuna da yönelebilirsiniz. Radetzky: Popüler... Tüm gece takılmalık değil ama 'Aperitivo Safari' yapmak istendiğinde ideal.. Corso Como'dan Brera'ya doğru yürürken Corso Garibaldi üzerinde sıralanan mekanlardan biri Radetzky. Oldukça popüler ve kalabalık.. Barın önüne kurulan açık büfesinin önü hep kalabalık ve karışık. Onun için doymak değil ama atıştırarak keyif yapmak için ideal bir mekan. Elde kesilmiş nefis naturel cips ve leziz zeytinlerden oluşan bir tabakla bir kadeh içki için uğranmalı.. Rita: En eskilerden... Aslında genel olarak Navigli kanal bölgesi biraz öğrenci mekanları ile dolu olduğundan burada fiyatlar daha uygun. Fiyatlar uygun olunca aperitivonun kalitesi de düşüyor ama Rita bir istisna. Güzel ortamı ve lezzetli kokteylleri ile hep gözde. Favori atıştırmalık kızarmış mini börek 'gnocco fritto'.. Bu arada Isola da lokaller arasında popüler olan yeni bir mekan daha var: Crank Organik Bikery. Biz bu kez \"yine Noel tatili azizliği ile\" dolu yakalayamıyoruz ama gördüğüm fotograflar bana aperitivo saatinde gayet keyifli olduğunu söylüyor.. Gelelim Carlo Cracco harikalarına!. Milano'daki neredeyse her başarılı çağdaş restoranın ardında ismine rastlamanın sürpriz olmadığı, ödüle doymayan karizmatik Milanolu şef Carlo Cracco, dünyanın en ünlü 50 restoranı arasında gösterilen Cracco'dan sonra yeni güzel işlere de imzasını atmaya devam ediyor.. Çok yakında Galleria Victoria Emmanuelle II'nin içinde de şube açacağını duymak biraz kalbimi kırsa da Carlo e Camilla gibi daha butik, sırf keyif için yapılmış işlerinin hayranıyım... Carlo e Camilla'da yemek öncesi ya da sonrası içeceğiniz kokteyl, bir başka yetenek bombası Filippo Sisti elinden çıkma olacak!. Milano'da Carlo Cracco imzalı menüsü olan son yer ise Garage Italia Custom.. Yemek kısmını şu an atlıyorum; mekanın barı şu aralar Ferrariler arasında bir kokteyl içmek için iş çıkışı saatlerinde bir hayli popüler!. Gözatmanız için linki şuraya bıraktım gitti! Yok, o küçük barla işim olmaz, derseniz aynı semtte takım elbiseli beyler ve topuzlu hanımların creme de la creme mekanı pastane/restoran Sant Ambroeus'un somonlu havyarlı aperitivosuna alalım sizi!... (Via Corso G. Matteotti,7) Cova'dan Marchesi'ye, Ambroeus'a tüm şık pastanelerde de akşamüstü aperitivo ikramı oluyor.. Tüm bunlara bir de meşhur gurme dükkan Peck'in Peck Italian Bar'ını da ekledik mi tamam.. Milano'da keyifli bir aperitivo molasına hazırız!. Merhaba, alkol kullanmayan biri olarak aperitivoya katılabilirmiuim alkolsüz içecekle. Yada alkol kullanmayan birine önerebileceğiniz bir içecek varmı. Bu arada alkol ile sorunum sadece tadının acı olmasıyla sınırlı."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-brera-takintisi.html\" ", "text": "Bu güzel Cumartesi sabahı Brera'ya ayrıldı! Şehrin adeta kültür sanat merkezi olan bu bölge cafeler, sanat galerileri, sokak sanatçıları ile dolu veee otelimize çok yakın! Yürüyerek sakin sokaklardan Via Brera'ya geliyoruz. Ve öncelikle henüz yorgun değilken Pinacoteca Di Brera müzesini gezelim diyoruz. Rönesans sanatının önemli eserlerinin bulunduğu müze bence Milano etkinliklerinde bir olmazsa olmaz... Kişibaşı 11.00 giriş ücretini ödeyerek müzeye giriyoruz. Bina ve avlusu çok güzel... Akıl defterime hangi salonlar mutlaka gezilmeli, hangi eserler önemli diye daha önceden not aldığımdan bazı salonları daha hızlı geçerek özellikle 6, 24, 29, 31, 33, 36 ve 37 no. lu salonları ayrıntılı geziyoruz. Gündüz kanal boyu sakin ve çok daha güzel. Yemek için tam köşedeki Osteria Del Pallone'yi tercih ediyoruz. Bruschetta, risotto, makarna ve içeceklerimiz eşliğinde lezzeti orta şekerli ama ortamı keyifli bir yemek yiyoruz. Tekrar metroya yürüyüp bir de pazar yeri görelim diyerek bir durak ötedeki Viale Papiniano pazarına giriyoruz. Pazarı hiç beğenmedik. Çok sıradan bir semt pazarı, kalitesiz ürün çok; çok güzel şallar satan tezgahlar var ama fiyatları pazar için oldukça yüksek. Elimi attığım birkaç bildik markaya ait üründe 'made in Turkey' yazısını görmekse komik! Asıl güzel pazarların Pazar günü ve ayda bir kez Navigli'de kurulduğunu bildiğimizden bu macerayı burada kapatıyor ve hızla San Babila meydanına ulaşıyoruz. Milano festivalinin bu yılki başlığı Focus on Turks! Birçok sanatçımızın filmleri gösteriliyor, konserler düzenleniyor şu anda Milano'da.. En enteresan olanı da Mehter takımımız az sonra bu meydandan Duomo'ya doğru yürümeye başlayacak!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-duomodan-corso-comoya.html\" ", "text": "Bugün Cuma... Sabah erkenden Piazza Cadorna'dayız... Meydandaki modern anıt renkleriyle Milano'daki metro ağını temsil ediyor ve dev dikiş iğnesi metro hattını yeraltına adeta işliyor... Bence şehrin önemli tren istasyonlarından birininin metro bağlantısıyla kesiştiği ve aynı zamanda modern sanatlar müzesi Triennale'yi içinde barındıran bu semt, bu anıt için çok uygun. Anıtı görmek için geldiğimiz Cadorna'daki renkliliğe, canlılığa ve mükemmel sabah ışığına hayran oluyoruz. Kalabalıklaşmaya başlamadan Duomo'nun çatısına çıkmaya karar veriyor, hemen gidip biletlerimizi alıyoruz. Katedralin içi tabii ki ibadet yeri olduğu için ücretsiz ama çatısına çıkmak için bir ücret ödeniyor. Merdivenlerden çıkmak için 5, asönsörü tercih ederseniz 8 ödemeniz gerekiyor. Enerjimizi boşa harcamamak için asansörü tercih ediyor ve çıkıveriyoruz. Tabi asansör de belli bir noktaya çıkıyor ve kalanını ağır ağır, fotoğraf çeke çeke, etrafa baka baka farkına bile varmadan tırmanıyorsunuz. İnsan bu yapının nasıl ve ne şartlarda yapıldığını düşünmeden edemiyor, harcanan emeğe saygı duyuyor... Yeterli bir süre yukarıda kalıp her bir kıvrımı, heykelciği hafızamıza kazıyor, gözümüzün önünde dümdüz uzanan Milano'ya bakıyor hatta hava açık olduğu için gerçekten de söylendiği gibi ufukta Alpler'i görüyoruz... İnerken merdivenleri tercih edip acaba orada birşey kaçırdık mı diye bakıyoruz; iyi ki asansörü tercih etmişiz!.. Hem orijinal iskeletler, fosiller hem de canlandırma ve maketler oldukça başarılı. Bu müzede çok keyifli zaman geçiriyoruz. Öğle yemeğinin ardından Corso Como'ya gidiyoruz. Burası daha çok gece hayatı ile bilinen civarında tasarım giysi ve mobilya dükkanlarını, sanat galerilerini barındıran cıvıl cıvıl bir sokak. Trafiğe kapalı olan sokağın iki yanında cafe ve butikler ortasında da bu cafelerin açık alanları yer alırken sokağın en ilgi çeken yeri tabii ki Corso Como 10 adlı mağaza oluyor. İçinde cafe-restoran, 3 odalı bir butik otel ve sanat galerisini de barındıran bu sıradışı mağazanın dekorasyonu oldukça çarpıcı. Daha çok bildik moda markalarının limited editionlarını ve bu mağazaya özel koleksiyonlarını bulabileceğiniz mağazanın kitap bölümü oldukça başarılı. Moda ve tasarım adına ne ararsanız burada var. Ancak ben Corso Como 10'u biraz snob buldum ve tarz olarak sanki Milano'da değil de Londra ya da New york'da olmalıymış gibi geldi... Yalnız bu mağazanın birkaç sokak arkada bir de outleti var (Via Tazzoli, 3) ki, mutlaka gidilmeli. Giysiler pek iç açıcı değil, iyi birşeyler bulmak neredeyse imkansız ama outletin kitap bölümünde koca koca fotoğraf, tasarım, moda, dekorasyon vs. kitaplarını sadece 5'ya görünce eminim siz de bizim gibi kendinizi kaybedeceksiniz. Türkiye'de herbirini en az 100'ya bulabileceğimiz bu kitapların arasında kayboluyor, çok ağır oldukları için ancak en sevdiğimiz 3 taneyi alarak zar zor taşımaya başlıyoruz... Tekrar Corso Como'ya ulaştığımızda Aperitivo saati başlamış olduğundan en cıvıltılı kafeye oturup içeceklerimizi söylüyor yanındaki atıştırmalıkları afiyetle yiyoruz. Aslında bu bölgede kalsak gece için çok uygun olur ama kitaplar öyle ağır ki, otele bırakmazsak bütün gece bu masadan kımıldayamayız. Hemen otele gidip yüklerimizden kurtuluyor üzerimizi değişip tekrar çıkıyoruz. Ama bu arada fikrimizi değiştirip Via Torino'dan aşağı Corso Ticinese ve sonrasında Navigli'ye doğru yürümeye başlıyoruz. Mağazalar kapalı ama etraf cıvıl cıvıl. Tüm gençlik bu bölgeye akmış. Cadde üzerindeki meşhur dondurma zinciri Grom'dan armutlu ve fındıklı nefis dondurmalar alıp yolumuza devam ediyoruz. Yol üstünde karşımıza çıkan S. Lorenzo Maggiore kilisesi ve S. Lorenzo sütunlarına hayran kalıyoruz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-en-iyi-kahve-milanoda-gezilecek-yerler.html\" ", "text": "Milano'da kahve içmek daima dünyadaki her yerden çok daha keyifli olmuştur benim için.. Bu şehirdeysem, gün boyu her fırsatta, sıradan veya çok lüks ayrımı olmaksızın her mekanda, bankoda, ayaküstü bir kahve içebilirim!.. Önce kasaya uğrayıp fiş alır sonra da o fiş ile bankoya ilerleyip size \"prego\" diyen baristaya fişi uzatıp siparişinizi verirsiniz.. Bazen banko o kadar kalabalık ve hareketli olur ki, tezgaha yaklaşmak için biraz beklemek gerekir.. Tabak, kaşık, tezgaha sırasıyla bırakılıp son olarak üzerine mis gibi kahve ile dolu bir fincan eklenir.. Makineden alınır alınmaz, bir garson onu sizin masanıza getirsin diye beklemeden.. hemen.. Onun için burada hep bir fincan sıcak, taze espresso içmek çok keyiflidir.. Bir fincan kahve 1 1.5 euro arasında.. keyfi tarifsiz.. Çok sevdiğim bir detay da mekanların çoğunun kendine özel, üzerlerinde isimleri yazan baskılı fincanlar kullanması. En eskilerin çoğunda fincanlar hep çok güzel. Neredeyse her yerde kahve güzel; sayısız adres var ama bazıları daha özel.. Motta Hem Centrale İstasyonu girişinde hem de Duomo meydanında bankosunun önü daima hareketli olan Motta da kahve eşliğinde ufak bir atıştırma için aklınızda olsun.. Benim için Motta, şehirden ayrılmadan önce Centrale Tren İstasyonu'da hızlı ama güzel bir kahvaltı demektir. Yılbaşı dönemi \"Panettone\"leri de daha ekonomik bir seçenek olarak not edilsin! Panini Durini ve Princi ise gün boyu uğrayabileceğiniz zincirler.. Söz konusu kahvenin lezzetiyse rahat olun, bu şehirde kötü bir kahve içmek hemen hemen imkansız zaten. Bir de 'torrefazione' denen taze çekilmiş ya da çekirdek kahve alabileceğiniz kahveciler var ki en yerelinden iki adresi paylaşmak isterim: Corso Sempione arkasında Via Piero della Francesca'daki Torrefazzione Hodeidah(1946) ve Corso Buenos Aires'teki gün boyu hep hareketli Cafe Ernani(1909). - Gezicigunluk notu: Biliyorum, insan seyahatlerde çok yürüyor, çok yoruluyor, kahvesini içerken oturup dinlenmek istiyor ama eğer hiç denemediyseniz bir kerecik de böyle İtalyanlar gibi ayakta, o cıvıl cıvıl bankoda kahve içmeyi deneyin.. bence seveceksiniz.. Öğle yemeğine, çay saatinden aperitivo'ya.. çiçekler arasında bir mola.. Yazılarınızı çok özlemişim. İyi ki bizlerle paylaşıyorsunuz seyahatlerinizi. Instagram'da paylaşılanlar unutuluyor ya da kalıcı olmuyor. Seyahat yazıları en iyi kaynak diye düşünüyorum."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-leonardoya-veda.html\" ", "text": "Bugün seyahatimizin son günü... Şehirle vedalaşma vakti... Kahvaltının ardından saat 7 sularında önce Duomo meydanına geliyoruz. Etraf o kadar sakin ki... Meydandaki Vittorio Emanuelle II anıtının altına oturup etrafı seyrediyoruz bir süre. Tüm görkemiyle Duomo, hemen solunda Galleria, meydandaki güvercinler, çöpçüler, işe gidenler... sessizce vedalaşıyoruz onlarla. Galleria'nın içinden geçerek La Scala meydanına çıkıyoruz. Opera binası ve meydandaki Leornardo heykeline son kez bakıyoruz. Leonardo hafifçe selamlıyor bizi, yine gelin diyor... Düz devam edip Via Manzoni'den yürümeye başlıyoruz Golden Quad.'a doğru. Yol üstünde gezmeye vakit bulamadığımız Poldi Pezzoli müzesini görüyoruz. En ünlü eseri Portrait of a Woman olan müzeyi bir sonraki gezimize bırakarak Montenapolenoe,"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-sehirle-tanisma.html\" ", "text": "ŞEHRE ULAŞIM: Öğle saatlerinde Bergamo havaalanına indik. Bagajları kaptığımız gibi kapının önüne çıkıp merkeze gitmek için shuttlelara doğru yöneldik. Buradan birçok firmanın Milano Centrale'ye otobüsle servisi var. Hemen kalkacak olan Autostradale'yi tecih ettik, bagajları yerleştirip otobüsün yanındaki bilet görevlisine ödemeyi yaptık. Tek gidiş bir kişi için 8.90, gidiş dönüş biraz daha ekonomik; 17.90. Ayrıca 3 kişi 17.90 olarak bir de kampanyaları var. Biz iki kişi olduğumuz için 17.90 ödeyeceğimizi düşündük ama biletçi bize biri de dönüşte kullanılabilecek şekilde 3 kişilik bilet verdi ve dönüş için ekstra bir avantaj oluştu. Otobüs bizi yaklaşık 50 dakika sonra Milano Centrale'nin hemen yanındaki caddede bıraktığında çok acıkmıştık. En hızlı şekilde caddenin karşısında az ilerideki Mc Donalds'da birşeyler atıştırıp hemen metro durağına indik. METRO: İlk önce toplu taşıma biletlerimizi makinelerden aldık. 75 dk geçerli tekli bilet 1 ; 24 saatlik sınırsız bilet 3 ve 48 saatlik sınırsız bilet ise 5.50. Ve bu biletler metro, otobüs ve tramvayda geçerli. Milano metrosu oldukça basit. Hangi durakta ineceğinizi ve hangi istikamete doğru binmeniz gerektiğini duraklardaki planlardan basitçe belirleyip heryere ulaşabiliyorsunuz. Metro çıkışlarında da eğer gideceğiniz net bir adres varsa en uygun çıkışı tercih etmek yön bulmaya oldukça yardımcı oluyor. Kahveleri içtikten sonra biraz yürüyüp etrafa bakınmaya karar veriyoruz. Aslında vakit geçiriyoruz çünkü bugünün asıl etkinliği akşam 20.00'de gideceğimiz La Scala'daki bale!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-sevdigim-brera.html\" ", "text": "Otelim daima Brera'ya yürüme mesafesinde. Yaşamayı hayal ettiğim ev Brera'da. Benim için Milano'da günün başladığı yer ve bir şekilde sonlandığı yer hep Brera. Bu yazının konusu da işte o 'sevdiğim Brera'.. \"Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı\" demiş şair. Bar Brera'da ayaküstü yapılan kahvaltı mutluluğun ta kendisi. Bara kahve siparişini verir, sepetin jelatinini aralayarak içinden istediğin çöreği seçersin. Çöreği yerken bir kulağın personelle müdavimler arasındaki neşeli atışmada.. Yok kahvaltıyı başka yerde yaptıysan bir kahve molasına dışarıdaki sandalyelerdesin. Serçeler konar yanına, köşede ressam, sokakta topuk sesleri, öylece saatlerce kalabilirsin dilersen.. Öğle yemeğine geldiysen birileriyle masanı paylaşman muhtemel. Günün tabaklarından birini seçebilir ya da bankodan bir şarküteri tabağı hazırlatabilirsin. Carpaccio her yerde yenmez diyorsan, burada çekinmeden yiyebilirsin. Akşamüstü kalabalıklaşmaya başlar kapı önü ama daha iyisi gecenin ilerleyen saatleri. İçeriyi dolduran, sokağa taşan kalabalığın içine karışır gönlünün dilediğini içersin. İster içki, ister kahve.. Piazzetta di Brera'da ustam Hayez'in heykeli var selam vermeden geçmek olmaz... Selamın ardından doğru müzedeki muhteşem \"The Kiss\" tablosunun yanına. Pinacoteca di Brera enfes bir müze. Caravaggi0 da var Rafaello da; Hayez de var, Mantegna da.. Sabah 08.30'da açılan müzenin Pazartesileri kapalı olduğunu unutmamak ve gelmişken Brera Akademisi'nin koridorlarına yürümek gerekir. Piccolo Tiyatrosu da madem ki Brera'da, programına göz gezdirmekte fayda var.. Sakin Fiori Oscuri sokağına girip ortasına kadar yürürsün. Sonra sağdaki büyük kapı açıksa girip Orto Botanica di Brera'ya doğru ilerlersin. Küçük bir botanik bahçe, farklı yerlerden getirilmiş bitki ve ağaç türleri arasında banklarda oturup ruhunu tazelersin. Ağaçlarda yapraktan çok meyve olmasına, o ağacın bu iklimde nasıl yaşadığına hayret edersin.. Pazartesi'den Cuma'ya 09:00 12:00 arası ya da Cumartesi 10:00 17:00 arası gittiysen sorun yok, bahçe senin ama bu saatlerin dışında o kapa kapalıysa eğer içerideki güzelliği hiç bilemezsin.. Tasarım dükkanları, dekorasyon mağazaları, küçük butikleri ve Pazar günü kurulan antika pazarı ile Brera alışveriş konusunda da tarzını ortaya koyuyor. Via Brera'nın başında açılan Gucci ve Piazza del Carmine'deki Marc Jacobs köşeleri tutsa da Brera ruhu küçük ve özel dükkanlarda yaşar.. Kusmi Tea Her gittiği şehirde bu çayın peşindeysen müjde, Via Fiori Chiari 24'te açıldı!.. Büyük bölümü araç trafiğine kapalı dar sokaklarında yürümek, mobilya tasarım dükkanlarında eve taşıyamadığın herşey için iç geçirmek, galerilerde vakit geçirmek, gece şımarıklığı yapıp Fiori Chiari'de panzerotti yemek ya da Amorino'da sıcak çikolata içmek, bölgedeki zarif Palazzoların avlularına fotoğraf çekmek, akşam yol kenarında tezgah kurup aklını çelmek için 'lovely sexy, lucky lucky' diye seslenen tarotçularla eğlenmek, Via Madonnina'dan kendine yaşamak için ev beğenmek Brera'yı daha da çok sevmek için hep küçük bahaneler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-notlari-tortonada-hayat-var.html\" ", "text": "Milano bilinenin aksine, sadece şehir merkezindeki tarihi ve turistik yerlerden ve birkaç alışveriş caddesinden ibaret bir şehir değil. Yürüyerek gezilebilecek merkez halkanın biraz dışına çıkmaya başlayınca şehirdeki yaşamı daha iyi anlıyorsun. Yerleşim bölgeleri, iş çevreleri etrafında keşfedilmeye değer farklı tatlar var. Tortona Bölgesi de onlardan biri. Geçmiş yıllarda bildik İtalyan markalarının üretim üssü olan Tortona şimdilerde şehrin cazibe merkezlerinden biri. Markalar gitmiş değil, hala oradalar ama yönetim/tasarım ofisleri ve showroomları ile. Ayrıca fotoğraf stüdyoları ve reklam ajansları da bölgenin diğer sakinleri.. Bu da bölgeyi bu ofislerde çalışan yüksek beklentili ofis insanının ihtiyaçlarına uygun hale getirmiş. Tamam, çok karışık oldu, bir örnekle daha basit bir tanımlama yapayım: Tortona şimdilerde Milano'nun Karaköy'ü! Koca, geniş, uzun caddeler boyu uzayıp giden binalar arasına serpiştirilmiş restoranlar, kafeler, küçük dükkanlar, iş sonrası barları var. Herkesin işte olduğu saatlerde biraz ıssız, ciddi ve sakin görünen Tortona'ya bir de öğle yemeği vakti ve iş çıkışında bakmak lazım.. Bölgeye ulaşım için yeşil hatta Porta Genova metro istasyonu ya da 14 no. lu tramvay kullanılabilir. Armani'den Fendi'ye, Prada'dan Diesel'e ünlü İtalyan moda devlerinin ofisleri burada. Yanlışlık olmasın, kapı önlerinde sigara molası veren şık ve bakımlı insanlar model değil, tasarımcı!.. Via Tortona'dan başlamak yatay ve dikey paralelde tüm sokakları arşınlamakta fayda var.. Bölgenin ruhunu yakalamak için öğle yemeği saatlerinde uğramak mantıklı.. Ama akşam 18:00 civarında paydos saati ile birlikte gündüz kapalı olan yerler de açılacak ve Tortona daha ışıklı, daha cazibeli, daha eğlenceli bir yer olacak.. God Save the Food (Via Tortona 34) En taze en sağlıklı ürünlerin seçildiği şeffaf bir mutfak. Kahvaltı, öğle/akşam yemeği, brunch, kahve molası ve aperitivo.. hepsine uygun rahatlama ve yediğinden keyif alma mekanı.. Al Fresco (Via savona 50) Sadece yemek servis saatlerinde açık bir diğer güzel mutfak. Şef elinden çıkma süslü tabakları sevenler için sıcak bir salon, keyifli bir bahçe.. Menüsünde Ev yapımı Ravioli ve Parmesanlı patlıcan gibi benim vazgeçilmezlerim de var.. Cafe del Binari (Via Tortona 3) O küçücük giriş kapısına aldanmamalı çünkü içeride hem şık hem sıcak bir atmosfer ve gerçek geleneksel Milano mutfağı var. Öğlen servisinde \"işyerinin arka sokağındaki tipik lokanta\" gibi takılsa da gördüğüm şarap kavı akşam halinin bambaşka olduğunun ipucunu veriyor.. Le Castellet (Via Cola di Rienzo 28/Via Stendhal köşesi) Osso Buco ile ilgili yazımı okuyanlar hatırlayacaklar, ilk önce buraya uğramıştık. Osso Buco olmadığı için üzülerek ayrılıp aklımız kalmıştı. Tipik sıcak, samimi bir Milano mutfağı adresi.. Gelecek sefer için yapılacaklar listemde.. Boccino (Via Bugatti / Via Tortona köşesi 21) Balık menüsünün de dahil olduğu Akdeniz mutfağı sunan mekanın pizzaları odun fırınından çıkma.. Morna Yemek üstü cadde boyu yürürken birçok mekandan çıkanların hemen buraya girdiğine şahit olunca peşlerine takılıp Morna'ya girmek şart oluyor. Tortona'da öğle yemeği üstüne Morna'da ayaküstü kahve içmek semt raconu.. İşletmeciler çok hoşsohbet olunca müdavimi olmak da farz oluyor tabi.. Via Tortona Başta Nina's olmak üzere bu sokak üzerineki küçük dükkanlarda tasarım ürünlerin peşine düşmek, takı, deri aksesuar, sanatsal obje edinmek/incelemek/keşfetmek oldukça keyifli.. Trace (Via Savona 19) Giysi, dekoratif obje, sanat tasarımı üçü birarada tadında.. Circle (Via Stendhal 36) Lounge Bar Restaurant ortamını sevenler için şehrin en iyi mekanlarından. Haftasonları da Brunch'ı ile popüler.. Önce barında şık bir kokteyl sonra masada şık bir yemek diyenleri böyle alalım.. Gibilterra (Via Stendhal 30) Şehrin bu bölgedeki popüler aperitivo mekanlarından. Kırmızılı, albenili dekorasyonu ile bir içki için uğranabilir. Murphy's Law (Via Montevideo 37 Via Savona köşesi) Hani her gittiği yerde o klasik 'Pub' ortamını arayan insanlar vardır -ki ben asla onlardan değilim; onların Milano'da en iyi alternatifi Murphy Kanunları!.. Gezici Günlük Notu: Adreslerde özellikle iki sokağın kesişme noktalarını da veriyorum çünkü başta da dediğim gibi caddeler uzun ve başından bakınca pek umut vadetmiyor. O nedenle nokta atışı yapmak işe yarayacak diye düşünüyorum.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-sozlugu-gezi-rehberi.html\" ", "text": "ATM Milano'da şehiriçi ulaşımı yürüten şirket. Metro, tramvay ve otobüsler için kullanılan Urban Ticket'in 90 dk. tek kullanımı 1.50 , 10'lu karne fiyatı 13.80 iken; 24 saatliği 4.5 ve 48 saatliği de 8.25 'dur. ATMosfera Akşamları tüm ışıltısıyla Milano caddelerinde dolaşan bu tramvay gezmek değil, yemek için. Unutulmaz bir turistik deneyim yaşamak isteyenler için Atmosfera saat tam 20:00'de Piazza Castello'dan kalkıyor. İçecekler dahil kişibaşı 70 olan gezintili şık akşam yemeği için önceden rezervasyon şart. Aperitivo Saat 18:00 22:00 arasında en havalısından en sıradanına tüm barlarda ısmarlanan bir kokteyl ile, kurulan açık büfeden ücretsiz ve sınırsız yararlanma durumu. Aperitivo mekanları için Milano'da Aperitivo Vakti yazısına bakılmalı. Bergamo Eğer uçuş Pegasus ile yapılıyorsa inilecek havalimanı. Terminal çıkışındaki otobüs firmalarından biriyle 5 karşılığında Milano Centrale'ye yaklaşık 1 saatte direkt ulaşmak mümkün. Brera Galerileri, akademisi, tiyatro ve müzeleri, küçük dükkanları, dekorasyon mağazaları, restoran ve barları, sadece yaya trafiğine açık sokaklarıyla şehrin en keyifli bölgelerinden biri. 1, 12, 14 no. lu tramvaylar ve Metro yeşil hat Lanza durağından kolayca ulaşılabilir. Bike Mi Şehrin bisiklet kiralama servisi Bike Mi her köşebaşında. Sistemi kullanmak için aplikasyondan, web sitesinden ya da ATM Point'ten haftalık ya da aylık kayıt yaptırmak sonra da durağa gidip kiosktan kullanıcı adı ve şifre ile normal ya da elektrikli bisikleti kiralamak gerekiyor. İlk 30 dakika bedava. ayrıntılı bilgi şurada. Centrale İstasyonu Centrale yazılır, Çentrale okunur. Şehrin ana tren istasyonundan tüm Avrupa'ya tren bağlantısı ile ulaşmak mümkün. En az bir kez kendiliğinden yol buraya düşeceğinden bu geçiş esnasında tarihi binanın heybeti ve zarafeti de gözden kaçırılmamalıdır. Corso Como Her ne kadar Corso Como dendiğinde No.10 daki ünlü konsept mağaza akla gelse de bu araç trafiğine kapalı sokak ve civar sokaklar gece hayatı için de oldukça hareketli alternetifler sunuyor. Yaz günleri akşamüstü keyifli bölgede kışın olup bitenler biraz kapalı kapılar ardında kalıyor. 5 Vie Milano Ambrosiana Kütüphanesi civarında yepyeni bir sanat ve tasarım bölgesi.. Konsept dükkanlar, vintage eşyalar, sanat galerileri ve restoranlar keşfedilmeyi bekliyor.. Castello Sforzesco Rönesans döneminin önemli ailesi Sforzesco tarafından yaptırılan gösterişli yapı, Duomo'dan sonra en önemli sembolü. Avlusunda gezinmek, mimarisiyle ilgilenmek, bu aile tarafından himaye edilen Michelangelo'nun bitmeyen heykeli Pieta'yı görmek, Leonardo çizimleriyle boyanan tavanlarını incelemek için gezilebilecek Castello'nun belirli gün ve saatlerde ücretsiz gezilmesi mümkün. Duomo 1387 yılından beri şehrin kalbinde yer alan ana katedralin sadece önünde fotoğraf çektirmekle kalmayıp mutlaka içi gezilmeli, Archimboldo'nun elinden çıkma vitrayları görülmeli ve hava şartları müsaitse tepesine çıkıp şehre buradan bakılmalı. Da Vinci şehirde bu Büyük Usta'nın izlerini sürmek pek de zor değil. Galleria'nın arkasındaki meydanda heykeli, çizimlerini hazırladığı Navigli kanalı, Kilisedeki \"Son Yemek\" freski, Bilim Teknik Müzesindeki inanılmaz eserleri ve yine Galleria çıkışındaki Leonardo'nun dünyası interaktif sergisiyle o şehrin her köşesinde.. Son birkaç yıl içinde açılan La Vigna di Leonardo ise sizi Leonardo'nun gizli bir tutkusu ile tanıştıracak.. Detaylı notlar şuradaki Milano notlarımın içinde.. Dude Binbir seçenekli gece hayatının underground yüzlerinden biri Dude Club. elektronik müzik seviyorsanız mekana gitmeden önce sitesinden programını incelemek ve katılım bildirmekte fayda var. Esselunga Şehir merkezinde nadiren markete rastlansa da toplu peynir, şarap, panettone ve bilumum gıda alışverişini ekonomik çözmek için en pratik şube Piazza Gae Aulenti'deki çarşıda, zemin katta. Frida Isola bölgesinin popüler, rahat, salaş atıştırma, takılma, dans etme, keyiflenme mekanı. Frida'ya gelmişken etkinlik sehpasından o ara şehirde ne var ne yok broşürleri toplanır. (Via Antonio Pollaiuolo, 3) Unutmadan.. bir Frida daha var. Corso Garibaldi üzerinde geçerken mutlaka fotograflamanız gereken çiçekçi!. Fornasetti Üzerinde siyah beyaz kadın yüzü desenli tabak ve vazolarından aşina olduğumuz ressam/tasarımcı Piero Fornasetti de ünlü Milanolulardan. En popüler tasarımlarının satıldığı mağaza Corso Giacomo Matteotti'de. Futbol İtalyanlar için pek önemli futbol aşkı Milano'da AC Milan olarak vücut buluyor. Şehrin pek çok noktasında forma aksesuar almak üzere takımın resmi dükkanları mevcut. San Siro Stadı da şehre gelen tüm futbolsever ziyaretçilerin mutlaka yapılacaklar listesinde ilk sıralarda. Ferrari Kimileri için de İtalya, kıpkırmızı bir Ferrari çağrışımı yapar. İşte bu kişiler Piazza del Liberty'deki Ferrari standlarını görmeli ve köşedeki mağazasından anı ürün almalılar.. Yeni açılan Garage Italia ise restoran ve barı ile hem Ferrari fanlarının hem de trend avcılarının yeni gözdesi. Galleria Uzun adı Galleria Vittorio Emmanuelle olup, Duomo'nun hemen çaprazında yer alan görkemli, tarihi kapalı çarşı Galleria'da turistlerin en çok yaptığı şey ortadaki boğa heykelinin üzerinde topuğu üzerinde bir tur dönmek olsa da burada vitrinlere bakıp bir kahve içmek ve hala eski dekoruyla duran ilk Prada mağazasını gezmek daha doğru bir tercih olacaktır. Giardini Publicci Parkları birbirinden büyük, birbirinden güzel Milano'da başka bir keyifli köşe.. İçinde neler mi var? Müze, sayısız heykel ve artistik mimari örneği, eşsiz ağaç türleri, gölet, dinlenme alanları, Doğa Tarihi Müzesi... şeklinde uzuyor liste. Gorgonzola Adını Milano yakınındaki Gorgonzola kasabasından alan bu hafif küflü peynir daha çok yemeklerin içinde kullanılıyor. Eve paket paket taşımak yerine, hazır Milano'dayken içinde bu peynirin bulunduğu makarnalar yemek daha doğru bir tercih olur. Artizan bir üreticiden \"taze tatlı gorgonzola\" bulunursa, mutlaka tadılmalı zira inanılmaz bir lezzeti var. Grom Şehirdeki birçok dondurmacı arasında en çok talep gören dondurma zinciri. Yaz aylarında özellikle Corso di Porta Ticinese'deki şubesi önünde yoğun kalabalıklar oluşuyor. Grazie şeklinde yazılıp söylenirken araya bir de \"t\" sıkıştırılan teşekkür şekli.. Gün içinde sık sık kullanılacak.. GAM Milano Galleria d'Arte Moderna.. Hayez, Renoir, Picasso.. Şehrin en zarif yapılarından birinde toplanmış resim ve heykellerden oluşan muhteşem modern sanat koleksiyonunu ziyaret etmek için detaylar GAM Milano sitesinde..(Hergün kapanıştan bir saat önce; Salı günleri 14:00'ten sonra ücretsiz.. Hava Durumu Kışların Alpler'den esen serin rüzgarlar nedeniyle oldukça sert geçtiği Milano ilkbahar ve sonbaharde gezmek için ideal. Yaz aylarında da civar göl ve kanallar nedeniyle nemli bir havası ve bol sivrisineği var!.. Hayez Milano'ya ilk seyahatimde eserleri ile tanıştığım usta ressam Hayez'in Milano'daki çeşitli müzelerde dünyaca ünlü eserleri ve Brera Meydanında heykeli bulunuyor. En ünlü eseri The Kiss Brera Akademisi'nde.. Hangar Bicocca Pirelli'nin eski hangarlarda oluşturduğu Hangar Bicocca çok etkileyici ve dev boyutlarda bir sanat alanı. Aynı anda birden fazla sergiye evsahipliği yapan hangarın açık alanındaki OSGEMEOS murali ve IUTA Bistrot'da öğle molası şansı gözden kaçırılmamalı.. Isola Garibaldi tren istasyonunun arkasında kalan şehrin yeni popüler tasarım bölgesi. İlk bakışta çok canlı görünmese de sokak aralarına serpiştirilmiş, restoranları, barları, tasarım dükkanları ve duvar sanatları ile keşfedilesi bir bölge.. Joker Tramvay hatlarından iki nokta arası oldukça uzun olan üç hat; 1, 12 ve 14 ile hiç umulmadık köşelerde karşılaşıp \"Aa, buradan da geçiyormuş\" demek çok muhtemel. Soğuk ve yağışlı havalarda şehri penceresinden izlemek ve \"bilinçli kaybolma\" joker hakkını kullanmak için arada bir tramvaya atlamalı.. 12 ve 14 no. lu hatlarda yeni tramvaylar kullanılırken 1 no. lu hatta nostaljik hava hakim.. Kahve Bir fincan espressonun en güzelinin içilebileceği şehir hiç şüphesiz Milano. Hiç tereddütsüz her mekanda, rastgele girilen alelade bir sokak kahvesinde bile en iyi makinalardan en lezzetli kahveler süzülüyor bu şehirde. En sevdiği aroma ve sertlik derecesi hangisindeyse bulmak, kahvesevere kalmış. Milano'da Bir Fincan Keyif yazısında güzel bir kahve için pek çok adres var. Kiko İtalyan şehirlerinde hep tıklım tıklım gördüğümüz Kiko Make Up aslen bir Milano markası. Son yıllarda uygun fiyatlarına rağmen ürün çeşidini ve kalitesini de gözle görünür şekilde arttıran Kiko en azından risk yaratmayacak kozmetik ürünleri almak, renkli reyonlarında oyalanmak için kadınsal bir cazibe merkezi. Last Supper Leonarda da Vinci'nin İsa'nın son akşam yemeğini betimleyen freski Santa Maria della Grazie kilisesinde. Kilisenin içinde değil ama ona ait ayrı bir bina içinde bulunan freski görmek hiç de kolay değil. Ziyaret için biletler aylar öncesinden tükendiğinden önceden alınmalı ve mutlaka görmek isteniyorsa asla \"belki şansım yaver gider, rezervasyonsuz girerim\" hayaline kapılmamalı. Malpensa THY ve Atlas Jet ile yapılan uçuşlarda inilen havalimanı. Malpensa havalimanından şehir merkezine tren 13 ( gidiş dönüş 20 ). Daha ekonomik bir seçenek olarak Centrale istasyonuna giden otobüsleri kullanmak 8 . Navigli Milano'nun bohem yüzü. Kanal kıyısında sıralanmış restoran ve pubları ile özellikle haftasonu ve gece hareketli bölgenin ayın son pazarı kurulan bit pazarı da görülecek yerler arasında. Kanalda tekne turu yapıp tüm sırlarını ve güzelliklerini keşfetmek için adres: Navigli Lombardi Navigli'de her ayın son pazarı kocaman bir bit pazarı, her haftasonum ise daha küçük boyutlardaki Fiera di Sinigaglia var. Novecento Müzesi Duomo'nun sol tarafında son birkaç yıl içinde açılan önemli bir müze. Modern Sanat Koleksiyonları ve süreli sergiler düzenlenen müzenin modern mimarisi de en az koleksiyonu kadar etkileyici. Girişteki Pellizza de Valpedo tablosu koleksiyonun en büyüleyici parçası. Hergün kapanmadan iki saat önce ve Salı günleri 14:00'den itibaren giriş ücretsiz. Opera alla Scala Şehrin incisi, gözbebeği opera salonu La Scala. Burada bir gösteri ya da konser izlemek için seyahat programını oluşturur oluşturmaz bilet alınmazsa yer bulmak imkansız. Sadece içini görmek isteyenler için rehberli turlar düzenleniyor. Orto Botanico Brera Akademinin arkasında saklanan botanik bahçe Brera'nın tüm cıvıltılı kalabalığından uzakta yeşil ve keyifli bir köşe. Mutlaka keşfedilsin! Osso Buco Milanonun geleneksel yemeği dana incik için ayrıntılı araştırma ve en doğru adresler Osso Buco yazımda.. Ombrello Yağmur sık sık yağar Milano'da ama her nedense kimse gün boyu şemsiye taşımaz. Yağmur yağar, köşede \"ombrello, ombrello!\" diye şemsiye satan sokak satıcıları belirir, kıyafetin rengine göre ucuz, basit bir şemsiye alınıp kullanılır, hatta işi bitince de atılır! Hiç paniğe mahal yok.. Oh bej Oh Bej Şehrin baş azizi Sant Ambroeus için düzenlenen kutlamalar kapsamında her yıl Aralık ayının ilk yarısında kurulan \"Ne hoş ne hoş\" pazarı ülkenin her yöresinden gelen satıcıların getirdiği türlü yöresel lezzet, hediyelik eşya, eğlence ve bunu kaçırmak istemeyen kalabalıklarla dolar.. Oscar Makarna mı dediniz? Cevap sadece Oscar, Oscar, Oscar!. Kendine has muhteşem acılı sosu ile bir tabak enfes makarna için bilmeniz gereken tek isim bu.. Ama rezervasyon yaptırırsanız!.. Biraz meşhur, eh turistik de.. ama mutlaka denenmeli.. Piazza Affari Borsanın bulunduğu meydan. Burayı ilginç kılan tabi ki sadece bu özelliği değil. Meydanın ortasındaki 4 parmağı kesik, küfürü andıran Maurizio Cattelan eseri \"il Dito\". Bir de Pazar sabahları meydan ve civar sokaklara kurulan pul ve eski eşya pazarı.. Poldi Pezzoli Şehrin küçük ve zarif müzesi. Manzoni caddesindeki bu müze/evin en görülesi eserleri Pollaiolo, Boticelli ve Hayez'in çalışmaları.. Quadrilatero d'Oro Altın dörtgen olarak bilinen, ünlü moda ve tasarım markalarının yan yana sıralandığı alışveriş caddelerinin genel adı. En meşhuru Montenapoleone olsa da, Via Manzoni, Via Gesu, Via Borgosopesso, Via San Spirito, Via Sant Andrea, Via della Spiga ve Corso Matteotti'yi kapsayan \"temsili\" karenin tamamı tavaf edilmeli. Rinascente Milano'nun meşhur çok katlı mağazası La Rinascente yine şehre gelen herkes için olmazsa olmaz bir uğrak noktası. İçindeki mini butikleri, gurme ürünleri, tasarım ev aksesuarlar, sushi barı, Duomo manzaralı restoranı ve kafesi ile mutlaka gezi planında bir iki saatlik yeri olmalı.. Sempione Parkı ayrı güzel, caddesi ayrı.. Castello Sforzesco'nun ardından başlayan uçsuz bucaksız Sempione parkının içinde koşu, bisiklet parkuru havuzlar ve akvaryumun yanısıra tırmanılabilen bir kule ve popüler gece kulübü ve kafeler de var. Arka kapısındaki Arco della Pace'nin bittiği yerden de gece mekanları ile tercih edilen hareketli Corso Sempione başlıyor. Serendeepity Nika müzik kapandığından bu yana şehrin en iyi plak dükkanı. Barking Dogs adıyla performans yapan iki DJ'in işlettiği dükkanda elektronik ağırlıklı yeni plak seçkisi oldukça geniş ve akıl çelici. (Corso di Porta Ticinese 100) Plak alışverişi için diğer alternatifler; Discomane, Backflip Records, Metropolis Dischi, Massive Music Store ve Vinylbrokers. Spadari Sokağı Gurme dükkan Peck, Passerini, Laduree, az ileride tarihi Giovanni Galli pastanesinin neşeli vitrini.. şehrin en lezzetli ürünlerinin bir araya toplandığı sokak damak tadına düşkünlerin gözdesi.. Street Art Milano baştan aşağı murallerle kaplı bir şehir değil ama çok güzel örnekler görmek mümkün.. İki favorim: Madama Hostel&Bistrot duvarlarındaki Zed1 işleri ve Giardino delle Culture'deki Milli muralleri. Spontini Birisine Milano'ya gidiyorum dediğinizde ilk 5 öneriden biri kesin \"Spontini'de dilim pizza ye\" olacak; ben \"boşverin ya, hiç güzel değil desem de dinlemeyip gideceksiniz biliyorum.. İlk orijinal Spontini şubesi Via Gaspare Spontini No.4'deki ama en turistik olan Via Radegonda'daki.. Beni ararsanız Spontini'de değil, Antica Pizzeria Fiorentina'da olacağım! Tortona Şehrin moda ve tasarım bölgesi Tortona sadece bir gün için Milano'ye gelenler için çok anlamlı olmasa de şehir keşfetmek için daha geniş vakti olanlara sürprizli bir alternatif.. Detaylı notlar Tortona'da Hayat Var yazısında.. Triennale Design Müzesi Düzenlediği dönemsel sergileri, kafesi, mimarisi ile şehrin en çok ziyaret edilen müzelerinden Triennale mutlaka gezi programında olmalı.. Daha fazla bilgi.. Torino'dan Ticinese'ye Via Torino'da bildik hazır giyim markalarının mağazaları yan yana sıralanırken, caddeden aşağıya doğru ilerledikçe tanıdık markalar yerini renkli küçük butiklere, konsept dükkanlara, alternatif dükkanlara bırakıyor. Gün boyu hareketli olan cadde, mağazaların kapanmasından itibaren bu kez alışveriş yerine ucuz öğrenci barları için gelen ziyaretçileri ile kalabalığını koruyor. Un' Caffe per favore Lezzetli bir espresso içmek için bara yaklaşıp kurulacak kısa cümle: Bir kahve lütfen! Ucuz hayat mı? Milano için genellikle pahalı bir şehir tanımı yapılsa da restoranlarda kocaman bir pizzanın 7-8 civarında yenebileceği, ayaküstü kahvenin 1 'ya içilebileceği, 8 'luk bir kokteylin yanında akşam yemeği yerine mükellef atıştırmanın yapılabileceği, şehrin büyük bir bölümünün yürüyerek gezilebileceği, müzelerinin ücretsiz gün ve saatlerinin kollanabileceği, parkların tadını çıkarmanın ve vitrinlere bakmanın bedava olduğu da unutulmamalı. Via Paolo Sarpi Milano'nun içinde bir Çin Mahallesi olduğunu biliyor muydunuz? Yaklaşık 1 kim uzunluğundaki Paolo Sarpi sayısız Çin lokantası, yan yana sıralanmış dükkanları ve semt sakinleri ile şehrin renkli ve hareketli bir başka yüzü.. Otto Milano ve Chateau Dufan buralardan iki güzel adres.. 12 ve 14 no. lu tramvaylar ile Çin Mahallesi'ne ulaşabilirsiniz. Via Abramo Lincoln Eğer bir moda blogger değilseniz, önünde fotoğraf çektirecek renkli br duvara ihtiyacınız yoksa bu sokağı bilmenize hiç gerek yok aslında! Renkli villaların sıralandığı bu sakin sokak, Milano'nun içinde saklı mini bir Burano gibi.. Zero Şehirlerdeki etkinlik haberlerini kompakt şekilde aldığımız mini rehberimiz Zero'nun Milano versiyonunu gidilen mekanlardan hemen edinip olan bitenden haberdar olmak gerek. Digital versiyonu tam şurada. Zona Duomo ve çevresini kapsayan birinci bölgenin etrafını çevreleyen saat yönünde sıralanmış toplam 9 bölge yani \"Zona\" Comune di Milano'yu oluşturuyor. Zucca Şimdilerde tabelası kaldırılıp yerinde ışıklı Campariamo tabelası vitrinde parlasa da o Giuseppe Verdi'nin, Antonio Toscanini'nin favori kahve köşesi. 1867'de açılıyor, sonra tabelası sık sık 1915'te açılan Campari ile yer değiştiriyor. 100 yılı deviren kafe ve Campari bu köşeyi hiç bırakmıyor. Dilerseniz Galleria'ya bakan koltuklarda bir kahve, dilerseniz akşamüstü barda bir kokteyl ama illa ki uğranılacak tarihi bir köşe.. Milano'ya bilimsel bir toplantı için üç günlüğüne gitmeden önce notlarınızı okudum. Sehirde görülecek ve gezilecek yerleri o kadar eğlenceli, net ve güzel yorumlayarak yazmışsınız ki çok çok memnun oldum. Teşekkürler. Çok teşekkür ederim. En sevdiğim şehirle ilgili yazılarım üzerine böyle bir yorum almak harika. Beni çok mutlu ettiniz. Umarım seyahatiniz çok keyifli geçer ve siz de Milano'yu çok seversiniz. İyi seyahatler.. Çok çok güzel ve yararlı bir yazı olmuş, elinize sağlık, okudum, notlar aldım, sayenizde gitmeden önce epey bir bilgi edindim."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milano-yeniden-tam-kaldigim-yerden.html\" ", "text": "Bu yazı Ocak 2018 itibarı ile güncellenmiştir. Son birkaç yıldır Milano'ya hep kısa kaçamaklar yapıyoruz. Son 22 saatim kaldı ya da yarın dönüyoruz kaygısı yaşamadan yapılan Milano seyahatleri artık eski birer anı.. Bir an bir çıldırma geliyor ve bileti alıp, \"ya ne olursa olsun, orada 48 saat nefes alayım yeter\" diyerek atlıyoruz uçağa, kaçıveriyoruz onun kollarına.. Elbette yetmiyor.. Keşke zaman kaygısı hiç olmasa.. Yine de işin güzel yanı, Milano seyahatleri benim için \"yekpare\". Tüm seyahatlerim sanki uç uca yapışık. Ek yerleri belli değil!. Yeni gitmiş gibi değil, dünün devamı gibi.. Senede bir, iki günlüğüne gidiyorum ama ben oraya ayak bastığım anda dün, yarın kayboluyor; herşey Milano oluyor. O ek yerinden, tam kaldığım yerden devam etmeyi başarıyorum her seferinde.. Malpensa Havalimanı'ndan bindiğimiz tren bizi Cadorna istasyonunda bıraktığında güneş varsa -ki genellikle varış anında şansıma hep oluyor- mutlu oluyorum.. otele yürümek istiyorum.. Yürürken, güneş, çevrenin sesleri, geçen tramvaylar, meydanın ortasındaki İğne, İplik ve Düğüm heykeli \"Ago, filo e nodo\", bisikletleri üstünde şık Milanese'ler, az ilerideki meydanın zarif güzeli Teatro dal Verme selamlıyor sanki bizi.. Bu yürüyüş o meşhur \"inception\" filmindeki sahnelerden biri gibi.. Ben yürüdükçe zemin hareket ediyor, dönüp yuvarlanıp şimdiki zamanı bir önceki ziyaret ile denkliyor.. İşte şimdi kendimi şehrin zarafetine, sürprizlerine, yaşam keyfine teslim etmeye yeniden hazır, yine buradayım.. Ek yerleri belirsiz, öncesiz, sonrasız bir seyahatten notlar paylaşılır mı bilmiyorum.. ama denemek istiyorum.. Milano listenize birkaç yeni adres, biraz daha keyif eklemek istiyorum.. Milano'da Ulaşım için güncel bilgiler şöyle; Malpensa havalimanından şehir merkezine tren 13 ( gidiş dönüş 20 ). Daha ekonomik bir seçenek olarak Centrale istasyonuna giden otobüsleri kullanmak 8 . Tramvay, metro ve otobüslerde sınırsız kullanım sağlayan günlük ATM bileti ise 4.5 . 48 saatlik versiyonu ise 8,25 . Milano'da Konaklama için tercihim/tavsiyem yine her zamanki gibi öncelikli olarak Brera bölgesi. Hem metro ve tramvay ile hem de yürüyerek şehri gezmek için en kolay ulaşılabilir ve en canlı, en keyifli bölge.. (Ama buraya çok soru geldiği için daha geniş bir parantez açmak istiyorum; Hotel Carlyle Brera 4 temiz, rahat bir seçenek. Brera Apartments bölgede hoş daireler kiralayabileceğiniz bir şirket.. Hotel London ve Giulio Cesare son derece salaş ama konumları sebebiyle bu salaşlığa göre oldukça pahalı seçenekler.. Hostel bakanlar için bu bölgede New Generation Urban Hotel Brera şubesi iyi bir alternatif. B&B Hotels Sant Ambrogio yine sevdiğim bir diğer bölge Magenta/Ambrogio'da güzel bir seçenek. Bu çevrede güzel daireler de bulabilirsiniz. Porta Venezia çevresi daire içim bir başka uygun bölge.. Hostel tercih edenler ayrıca farklı bölgelerde bulunan Ostello Bello ve Madama Hostel'e bakabilirler. Yok ben konaklamaya daha çok para harcayacağım derseniz; Maison Borello ve Room Mate Milano gayet havalı seçenekler.. Ancak sözkonusu Milano olunca üst sınır koymak imkansız; daha bunun Hotel Boscolo'su, Hotel Bulgari Milano'su ve Galleria'nın çatısındaki TownHouseGalleria'sı var!.. Palazzo Reale binasındaki tarihi Giacomo Caffe ayaküstü kahve yıldızlarımdan biri.. Kahvesi çok muhteşem değil ama mekan, doku, içerideki ruh öyle güzel ki.. mutlaka uğrayıp bir macchiatto içiyorum! Son dönemde sabah kahvaltı için uğramayı daha da çok sevdiğim tarihi Marchesi pastanesinin Via Santa Maria alla Porta'daki orijinal şubesi benim vazgeçilmezim ama Montenapoleone'de ve son olarak Galleria Vitoorio Emenuelle'in içinde birer şube daha var. . Galleria'daki Prada binasındaki şık ve mis kokulu şube ayrıca Galleria'yı harika bir açıdan izleme şansı sunuyor olsa da o klasik \"tarihi\" ilk şubenin bendeki yeri öyle ayrı ki; burası asla onun yerini tutmaz!. Şehirde Leonardo Da Vinci izinde yeni ve farklı bir müze: La Vigna di Leonardo. Bu şehre her gelişimde Pinacoteca di Brera ve Triennale'e mutlaka gitmeye; yanısıra farklı müze ve sanat alanlarına da zaman ayırmaya çalışıyorum.. Bu kez ise Milano'da geçen yıl kapılarını ilk kez ziyaretçilerine açan La Vigna di Leonardo var seçenekler arasında.. 1400'lerde yapılan Atellani ailesine ait muhteşem Rönesans evi, 1920'de ünlü mimar Portaluppi tarafından restore edilerek ihtişamını ikiye katlamış. Nefis iç avluları, kemerleri, sütunları, freskleri ve şiir gibi bahçesi ile büyüleyen yapının asıl sürprizi ise Leonardo da Vinci'ye ait bir üzüm bağını da barındırıyor olması. Floransa'dan Milano'ya geldiği yıllarda Milano dükü Sforzesco tarafindan Leonardo'ya hediye edilen bu bağ, sanatçının gizli tutkusu olmuş.. Restorasyonlar sırasında evin bahçesine katılan bağ yüzyıllar içinde işlevini kaybetse de yeni yapılan çalışmalarla topraktan buradaki üzümlerin DNA'sı tespit edilip aynı cins şaraplık üzümler yeniden dikilmiş. İçerisi sadece her saat başında yapılan rehberli turlar ile gezilebiliyor. Giriş ücreti 10 . Yağmurlu bir sabahı sihirli yapan bir ziyaretti.. Baharda kimbilir nasıl güzeldir.. Kokteyl için yeni denemelerde sıradışı servisi ile Drinc var. Klasik aperitivo mekanı değil. Minimal dekorlu loş, küçük bir kokteyl bar. Ancak yine de seçtiğiniz kokteyl muhteşem bir aperitivo ikramı ile geliyor. Fonderie Milanesi ve Dry hala gözde ve keyifli.. Fonderie Milanesi'nin olduğu o sevdiğim avlu iyice coşmuş, artık içeride birçok bar ve restoran var.. Bu arada ilk kez bir Cumartesi öğleden sonrasında uğradığımız klasik pastanelerden Gattullo'da mini, lokal bir aperitivo seansına rastlamak ilginç ve keyifliydi.. Eski pastanede gündüz aperitivosu iyi fikirmiş! Ayrıca şehrin bir ucundan diğer ucuna tramvaylara inip binip aperitivo safari yapmak çook zevkli!. Milano'da hep iyi pizza adreslerim oldu ama canım pizza çektiği zamanlarda hiç Milano'dakileri özlemedim.. Roma varken.. hele hele Napoli varken.. Ama artık Milano'da öyle bir adresim var ki şu an yazarken özlüyorum; ışınlanmak istiyorum. Marghe!. Yepyeni, modern bir pizza restoranı. Via Cadore ve Via Plinio'da iki şubesi var. Ah o margherita pizzası!.. Gerçek domatesin tadını şu an bile hissedebiliyorum.. Geçen yaz Polignano a Mare'de deneyip hayran kaldığımız Pescaria'nın Milano şubesini Corso Coma yakınında açtığından daha gitmeden önce haberdardım; denizden ne çıksa yemeye hazır olanlardan böyle bir gastro pub'ı saklayacak değilim.. Şehrin yeni tasarım bölgesi \"5 Vie Milano\". Piazza Affari, Biblioteca Ambrosiana, Via Capuccio üçgenindeki 5 sokaktan oluşan bu bölge şehrin tam kalbinde gizli bir cevher gibi.. Birçok galeri, konsept dükkan, restoran, kafe bu sakin sokaklar içinde saklanmış, tasarım meraklılarını bekliyor. Yağmurlu bir Cumartesi sabahında ortalık oldukça sakin ama başta Funky Table olmak üzere birkaç dükkana girip çıkmak, daha önce hiç yürümediğimiz sokaklar keşfetmek heyecanlı.. Brera artık fazlasıyla kalabalık; Isola ve Tortona çoktan keşfedildi..5 Vie Milano'nun yakın gelecekte daha da ünleneceğine inanıyorum.. Yeni notlar bu kadarcık.. Gerisi hep sevdiğimiz alışkanlıklar... Nedir diyorsanız Gezici Günlük Milano yazılarının tamamını okumalısınız!. Bir de küçük not; Çok sevdiğim Donatella Piatti'nin Milano yazısına rastladım tesadüfen uçaktaki dergide.. Şehre dair fikirlerimiz, notlarımız o kadar örtüşmüş ki.. O da benim gibi bu şehre yağmurda bile bayılıyor.. Galleria önünde çarpışarak hareket eden şemsiyeleri, ayakkabıları asla ama asla kirletmeyen yağmurda parlayan kaldırım taşlarını, şehrin sisli havasını ve kokusunu, parklarında yürümeyi seviyor.. Tıpkı benim gibi şehirdeki kitapçılara, kırtasiye dükkanlarına bayılıyor.. Rizzoli... Mondadori.. Fabriano... Corso Magenta Sant'Ambrogio arasını şehrin en sofistike bölgesi kabul ediyor.. Cova'da çay saati, Bar Magenta'da Aperitivo ve Ai 3 Fratelli'de yemek yemeği seviyor..:) Okudukça sevindim... Bunu da paylaşmak istedim.. İşte böyle.. Yine bölüm sonu!. 2 çörek, 2 cappuccino, 8 espresso, 2 pizza, 2 tane \"aperitivo saati\", 1 makarna, 1 risotto, birkaç yeni adres, bir sürü klasik adres; 2 tane günlük bilet, 7 tramvay, 9 metro, onlarca sokak, binlerce adım, çokça tarihi yapı, çiçekli balkon, şahane avlu;1 müze, 1 park, 1 bit pazarı, 461 fotoğraf ve 48 saat... İşte Milano'nun sayılabilen özeti.. Sayılamayanlarsa ilham, nefes, sevgi, mutluluk, bu şehrin kalbimdeki yüzölçümü.. Valizimi yine güzel anılarla doldurmak için nasıl koşup geldimse yine gelirim.. hep gelirim.. bıkmadan gelirim.. döndüğüme üzülmüyorum.. #gezicigunlukmilano hep devam edecek. Bu Cumartesi Milano'ya gidiyoruz. Tam da bugün sitenizi keşfetmiş olmak büyük şans oldu bana! Harika! Umarım çok güzel geçer.. Mutlaka eski Milano notlarımı da okuyun ama.. İyi Seyahatler! Şehirler için bahar ayları, tatil beldeleri için yaz ayları yüksek sezon ve fiyatlar yüksek.. ama italya her mevsim gidilebilecek bir ülke.. uçak bileti kampanyalarını takip ederek uygun fiyatlı bir dönem yakalayabilirsiniz. İtalyanlar'ın tatil ayı olan Ağustos'ta Roma, Milano gibi büyük şehirlere asla gitmeyin derim. Çoğu yer kapalı, şehir keyifsiz olur."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milanoda-mutlaka.html\" ", "text": "Operaya gidin... Baleye gidin... Konsere gidin... La Scala'da her ne varsa izlemeye gidin. İnternet sitesinden orada bulunduğunuz tarihlerdeki etkinlikleri öğrenip gitmeden biletinizi ayırtın.. Turuncu tramvaylarla kaybolun... Birine binin, bakalım nereye gidecek nerede ineceksiniz. Şehri bir de tramvay penceresinden görün. Ama lütfen bu kaybolma işini gündüz saatlerinde yapın!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/milanoda-yemek-osso-buco.html\" ", "text": "Dana incikten çok uzun süre pişirilerek yapılan bir et yemeği Osso Buco. Yanında Milano'nun meşhur safranlı risottosu ile servis ediliyor. Görüntüsü çok şık değil ama zaten pizza ve makarna hariç tüm İtalyan yemekleri için bu geçerli.. Defalarca geldim Milano'ya; birkaç kez Risotto yedim ama Osso Buco'ya bir türlü cesaret edemedim. Bir kere Via Bagutta'da Paper Moon'da niyetlendim ama geleneksel şekliyle yapılmadığı için vazgeçtim. Brera'da devamlı önünden geçtiğim Nabucco'da yazısı iştah açıcı ama resmi çirkin Osso Buco'ya hep şüpheyle yaklaştım. Gördüğüm diğer restoranlarda da 'non stop service' yazısını görünce turistik burası diyerek arkama bakmadan kaçtım.. Ancak bu kez çok kararlı gittim Milano'ya. Ben bunun en iyisini bulup yiyeceğim!.. Cumartesi günü öğlene doğru yeni bölgemiz Zona Tortona'da çok cici bir kitap-kafede, Gogol & Company'de kahvelerimizi içiyoruz. Öğlen Osso Buco yemek var aklımızda. Ama nerede? Etrafıma bakıyorum, herkes mahalle sakini. Köpeğini, arkadaşını kapan gelmiş, kahvesini içip barista ile sohbet ediyor. Bunlar bilir diyerek bara yanaşıp sorumu soruyorum. Üç kişi aynı anda aynı ismi söylüyor: Matarel!.. Ardından meselenin açılımı başlıyor, gidebileceğimiz, bu yemeği iyi ve geleneksel yapan adresler sıralanıyor. İçlerinde Trip Advisor vs. sitelerde hep adı geçen ve benim Brera'da devamlı gördüğüm Nabucco'nun olmamasına hiç şaşırmıyorum. Corso Coma'ya yakın Trattoria Al Matarel hepsinin bir ağızdan ilk söylediği.. Adresleri edindikten sonra biraz salaş ama memnun kalırsınız diye hatırlatılan en yakınımızdaki Le Castellet'i gözümüze kestirerek hızla yürümeye başlıyoruz. Bu bölge eski fabrika bölgesi olduğundan koca koca bina ve caddeleri büyük enerji sarfiyatı ile geçip acıkmış olarak içeri giriyoruz. Tam kafamızdaki gibi şahane bir mekan. Süsü püsü olmayan, sıcacık bir mekan, daha girişte mutfak var. İlk merhaba mutfaktan geliyor. Hemen masamıza oturtulup menülerimizle başbaşa bırakılıyoruz. Garsonumuz bir diğer meşhur Milano yemeği olan \"la cotoletta\" yememizi öneriyor ama aklımız diğerinde; illa ki o... Karşılıklı üzüntümüzü bildirerek bu harika mekandan ayrılıyoruz. Ama burayı aklıma yazdım, bir dahaki şehir ziyaretimde bir yemeği de buraya ayıracağım.. Daha da acıkmış, zaman kaybetmiş biraz da umutsuz ilk söylenen mekan Matarel'e gitmeye karar veriyoruz. Önce tramvay sonra da Metro kullanarak bölgeye ulaşıyoruz. Tam adres elimizde olmadığı için minik bir soruşturmadan sonra kolayca buluyor ve öğle servisinin bitmesine az kala içeri giriyoruz. Burası da az önce üzülerek ayrıldığımız yeri hiç aratmayacak sıcaklıkta. Masamıza daha otururken Osso Buco'yu sorarak garantiye alıyoruz. Gülerek 'ah o meşhur Osso Buco' diyorlar.. Evet, var!.. Buraya gelene kadar çok zaman geçtiğinden öğle servisine kıl payı yetişmiş bulunuyoruz aslında. O yüzden de siparişimiz ışık hızıyla alınıp mutfağa iletiliyor. İçeceklerimiz eşliğinde yemeğimizi beklerken mekanın işletmecisinin arka masadaki müdavimlerle sohbetine kulak misafiri olup anlamaya çalışıyoruz. Arka masanın keyfi yerinde, yemekler bitmiş, kahveler içilmiş, şaraplar tükenmiş, üstüne vodka ya geçilmiş; kalkmaya niyet sıfır!.. Merhaba Osso Buco, tanıştığımıza memnun oldum!. Çok beklemeden masamızın şeref konuğu geliyor. Kesinlikle göz doyurucu büyük bir porsiyon. Doğru yerde olduğumuzu daha görür görmez anlıyorum. O önceden resimlerini gördüğüm sosa boğulmuş karanlık görüntüden eser yok. Ortasında kocaman kemiği, kemiğin içinde iliği ile lokum gibi pişmiş koca bir parça et ve yanında peyniri bol safranlı risotto. Nefis!. Normal şartlarda yağlı bir eti bana kimse yediremez, ameliyatımı yapar, yemeğimi tüm yağlardan arındırır öyle yerim ama bu et o kadar uzun zaman pişirilerek hazırlanmış ki çatalı değdirdiğim anda dağılıyor. Yağları çok da sorun etmeden eti yiyebiliyorum ama beni, şahsen, bizzat kendimi asıl şaşırtan \"ilik\" meselesi. Kemiğin ortasına saplanmış minik bir kaşık var iliği yemek için. İşte normalde ben ona elimi bile sürmem, şimdi nasıl yiyebiliyorum? Daha önce Paris'te koca bir kemik sipariiş edip iliği yiyen çift geliyor aklıma, oluyormuş demek ki, ilik yenebiliyormuş.. Bu çok lezzetli deneyimin bir diğer parçası risottodan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Çünkü ilk kez bu kadar kıvamında bu kadar bol peynirli ve bu kadar sıcak bir risotto yiyorum. Bu koca porsiyonun tamamı bitene kadar soğumayıp aynı lezzette kalan bu risottonun önünde saygıyla eğilirim ben!.. Yemek boyunca kaç kere 'mükemmel, çok iyi, off, şahane,... dedim bilmiyorum ama tabağı tamamen bitirdim!.. Biraz uğraştırıcı olsa da en doğru adresi bulduğumuzdan çok emin, yemeğimizden çok memnun, iki porsiyon Osso Buco, bir küçük şişe şarap ve bir büyük şişe sodaya toplam 90 ödeyerek Al Matarel'den mutlu ayrılıyoruz. Bu ağır yemeğin üzerine capcanlı Corso Garibaldi'de bir yürüyüş ve Botega Caffe Cacao'da bir kahve iyi gider!.. Gezicigünlük'ün notu: Kendim de sonraki seyahatlerimde defalarca gitme şansı bulduğum Al Matarel ile ilgili öyle çok şahane geri dönüş aldım ki, burayı Milano en iyiler listemin başına yıldızlı pekiyi ile ekledim.. Gelen lokal müşteriler, mekanın garsonları gidenlere soruyormuş; siz burayı nereden buldunuz, bu yemeği nereden öğrendiniz diye? E gezicigunluk okuyorlar!.. :)) Daima en güzel şeyleri paylaşmak dileğiyle!.. Fena halde tüylerim diken diken okuduğum bu harika not için çok teşekkür ederim. Milano en büyük aşkım.. O'nu benim gözümden gösterebilmek, güzelliklerini paylaşabilmek ve bu notlarla ziyaret edip, sonuçtan mutlu yeni dostlar edinmek de benim için müthiş anlamlı.. İyi ki paylaştınız, beni gerçekten çok mutlu ettiniz. Bianca Mart'ta evinde olacakmış diye duydum; keşke gidip birlikte kahve içebilseniz ;) En kısa zamanda Milano'ya tekrar kavuşmanız dileği ile çok çok ama çooooook çok sevgiler. Super plan!. Brüksel güzel şehir, biz sevmiştik, umarım siz de seversiniz.. Şimdiden iyi seyahatler.. Sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/moskova-notlari-ulasim-ciddi-is.html\" ", "text": "Gitmeden önce hakkında epeyce şey okuyup biraz da korkutulduğum Moskova'ya \"Seni Yenecem Moskova\" diyerek gidip hiç anlattıkları gibi bir şehirle tanışmayıp aksine bayılmış ve \"Seni Seviyorum Moskova\" diyerek geri dönmüş biri olarak kendi tecrübe ettiğim, bildiğim Moskova'yı sizlere anlatmak niyetindeyim. Mevzuya en çok korkulan, korkutulan ulaşımdan başlamak istedim. Çünkü ulaşım Moskova'da ciddi iş!.. THY ile gidiyorsanız varacağınız hava limanı şehrin üç havalimanından biri olan Vnukovo olacak. Bu havalimanından şehir merkezine Aeroexpress treni ile 40 dakikada ulaşabilir, kapağı Kievskaya istasyonuna atabilirsiniz. Bu istasyondan da metro ile gideceğiniz semte geçebilirsiniz ancak başka seyahatlerde pek önermediğim birşeyi gündeme getiriyorum: Taksi jokeri!. Daha şehre geleli birkaç dakika olmuş ve yönlendirmelere, metro sistemine, Kiril alfabesine yabancısınız; ilk andan bunalıma sürüklenmemek için konaklayacağınız adrese taksi ile ulaşmak doğru seçenek olabilir. Hatta Uber kullanmaya alışkınsanız alın size mümkün olan en güvenilir yöntem. Moskova'da taksiler genellikle korsan ya da Uber sistemi ile çalışıyor ve bir caddede elinizi kaldırıp beklediğinizde herhangi bir araç taksi olarak önünüzde durabiliyor. Bu durumda da pazarlığa açık, ufaktan turist kazıklamaya elverişli bir durum ortauya çıkıyor ama daha gitmeden web üzerinden sizi alanda karşılayacak bir araç ayarlarsanız hangi plakalı araç siz karşılayacak, yolculuk ne kadar sürecek, ne ödeyeceksiniz bilerek binersiniz o araca.. Metro özellikle kalabalık saatlerde elinizde valiz ile pek uygun bir seçenek gibi görünmüyor. Valiz ile durağa inip trene ulaşana kadar çok zorlanabileceğinizi düşünüyorum. Ancak varışı atlatıp şehir turuna hazır olduğunuzda kesinlikle metro kullanmalısınız! - Öncelikle Kiril Alfabesi'ne aşina olmak işinizi kolaylaştıracaktır, gitmeden mutlaka göz atın. Çünkü karşılaşacağınız tüm yönlendirmeler bu alfabe üzerinden olacak. Bu sadece metroda değil; şehir içinde her yerde işinizi kolaylaştıracaktır. Ben not defterimin arkasına bu alfabeyi yazdım; bir de webden ekran görüntüsü alarak telefonuma kaydettim. - İlk ziyaretimde tüm yazılar Kiril Alfabesiydi. Ancak geçtiğimiz yıllarda Moskova'da yapılan dünya kupası, şehri daha turiste açık ve daha kolay anlaşılır hale getirmiş; metrolar başta olmak üzere gezmeyi çok kolaylaştıran düşenlemeler yapmışlar. Metrolara Latin harfleri ile yönlendirmeler koymak da bunlardan biri.. Hala bazı noktalarda eski tabelalara rastlayabilirsiniz ama genellikle iki versiyonu da bulacaksınız. Paniklemeden biraz dikkatli bakın yeter.. - Her durakta Kacca yazan bankoların arkasında bilet alabileceğiniz görevliler var. Dünya kupası ile birlikte buralara da İngilizce bilen personel koymuşlar. Çok zor şeyler sormadan \"day ticket, one way ticket\" gibi basit şekilde anlaşabilirsiniz. 2019 itibarı ile tekli bilet 55 Ruble, 2'li 110; 20'li 720 ve de 40'lı 1440 Ruble. 1 günlük 230; 3 günlük 438 Ruble. (Haftalık versiyon da vardı ama sanırım onu kaldırmışlar. En kötü şartlarda en güzel lisan işaret dili!. Diyelim ki 20 li kart alacaksınız eller hemen havaya, 2 kez 10 parmağınızı gösteriyorsunuz, elindeki hesap makinesine hemen bedelini yazıyor. Kasanın camında asılı listeden de faydalanıp oradan istediğiniz seçeneğin fotoğrafını çekip gösterebilirsiniz. - Telefona Metro haritasını indirin. Hem Kiril hem ve Latin Alfabe versiyonlarını içeren harita uygulaması ile binmeden hemen önce planınızı yapıp gideceğiniz durağın Kiril ismine aşina olun. Bu haritaların internet yokken de çalışan \"offline\" versiyonlarından biri süper olur. - Metroda farklı farklı yönlere giden ve planda farklı renklerde gösterilen birçok hat var. - Tüm bu hatları çember şeklinde kesen bir de kahverengi hat. Hat değiştirmeyi hem bu kahverengi hattı hem de çemberin iç kısmında kalan kesişen hatları kullanarak yapabiliyorsunuz. - Metro duraklarına kırmızı M harfi gördüğünüz yerlerden inebiliyorsunuz. Ancak şuraya dikkat; genelde alıştığımız üzere bir direkte M harfi ve aşağı inen bir merdiven değil; daha çok bir bina içinden giriliyor metrolara. Yani sokak köşelerine değil, binalara bakın. Plan üzerinde kesiştiği görünen durakların hat rengine göre farklı durak isimleri var. Yani; caddenin karşı tarafından pembe renkli hattan Pushkinskaya durağına inerken, bu tarafından yeşil renkli Tverskaya durağına iniyor olabilirsiniz. Bu hatlar içten birbirine bağlı ve gerekli yönlendirmeler mevcut. - Trenlerde son yapılan geliştirme ile genellikle İngilizce olarak durak ismi, gittiği yön ve kapılar kapanırken gelecek durak ismi anons ediliyor. Birçok trende kapı üstlerinden dijital olarak da tren hareketini takip etmek mümkün. - Trenlerin içinde her vagonda metro planı asılı. Üstelik önce Kiril hemen altında da Latin alfabesi ile durak isimleri belirtilmiş. Bu plana bakarak da gideceğiniz durağı takip edebilirsiniz. Yani diyorum ki öyle sayarak, parmak hesabı falan sizi yarı yolda bırakır; zaten durak araları epey uzun, sayarken unutuverirsiniz!.. - Genelde yön tayini konusunda bineceğiniz hattın son varış noktası esas alınır ancak Moskova metrosu için bindiğiniz duraktan bir sonraki durağın adını da bilirseniz biniş yönünü daha rahat tayin edebilirsiniz. Yapmanız gereken; 1)gideceğiniz durağı tespit etmek 2)Bulunduğunuz durağı tespit etmek 3)Aktarma varsa bunu hesaplamak ve 4)doğru yöne bindiğinizden emin olmak için gelecek durak adını bilmek. - Doğru perondan binmek ve aktarma yapabilmek için de renkli yuvarlak içindeki hat numaralarını tabela ve yer işaretlerinden takip edebilirsiniz. - Tüm bunları başarıp gideceğiniz durağa vardığınızda eğer çıkmanız gereken cadde ismine de aşina iseniz yönlendirmeleri takip ederek caddeye doğru noktadan çıkmayı bile başarabilirsiniz!. Bu nokta önemli. Caddelerin dev boyutta ve havanın böyle sert olduğu bir şehirde doğru noktadan caddeye çıkmak altın değerinde. Onun için de tabelalarda çıkmak istediğiniz cadde ismine göre siyah kare kutucuk içindeki numarayı takip edebilirsiniz. Çok karışık göründüğünün farkındayım ma tüm bunlar gerçekten sizi korkutmasın; insan birkaç in-bin sonunda bu sistemi gerçekten çözebiliyor. - Sürekli internetiniz varsa son bir joker daha: \"google harita\" uygulamasında \"yol tarifi\" seçeneğini kullanırsanız konumunuzdan gideceğiniz yere kadar hangi hattı kullanıp nerede aktarma yapacağınızı ve hatta kaç numaralı çıkışı kullanacağınızı ayrıntılı biçimde veriyor. Ben bu uygulamadan oldukça faydalandım. Tüm bu ipuçları ile koalyca çözeceğinize eminim.. Herşey bir yana metro sistemi o kadar güzel ki. Bir kere bu insanların müthiş bir toplu taşıma kültürü var. Herkes ne yöne gidecek, nerede durmalı, ne zaman hızlı, ne zaman yavaş yürümeli biliyor!. Sırf bu bile kenarda durup seyredilesi bir tempo. Ama elbette seyretmek için bundan daha güzel bir şey var ki o da metro istasyonlarının kendisi. Her durak başka bir konseptte dekore edilmiş, hepsinin başka başka detayları var. Ancak bunlar içinden bazıları neredeyse müze havasındaki şatafatları ile mutlaka görülesi istasyonlar. - Ploschad Revolyutsii - Komsomolskaya - Mayakovskaya - Kievskaya - Novoslobodskaya - Elektrozavodskaya - Shosse Entuziastov - Nahkimovsky Prospekt - Park Pebody - Victory Park - Prospekt Mira Ben bunların yanısıra Arbatskaya, Novokuznetskaya, Sretensky Bulvar istasyonlarını da seviyorum.. Yolum gereği en çok kullandığım Prospekt Mira'nın yeri bende ayrı.. Moskova'da metro dışında nadiren tramvay kullandığım da oldu. Bunu d ayine google harita yönlendirmeleri ile başardım.. Otobüs ise daima yoğun trafikli bir şehir olan Moskova'da bana zaman kaybı açısından en riskli görünen alternatif. Ulaşım notları burada biterken pek yakında Moskova'da en sevdiğim şeyleri anlatacağım bir başka yazıda buluşmak üzere.. O zamana kadar instagram/gezicigunluk Moskova paylaşımları ve öne çıkan hikayeleri izlemeyi unutmayın!. Moskova'ya sırf metro istasyonlarının fotoğraflarını çekmeye gidilir. Detaylı bilgileri bir kenara not aldım bile. Çok işe yarayacaktır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/mostar-bir-kartpostal.html\" ", "text": "Her Saraybosna ziyaretçisinin tekrar ettiği gibi, oralara kadar gidip de Mostar'ı görmeden dönmek olmazdı. Biz de seyahatimizin bir gününü Mostar gezisine ayırarak bundan sonra oralara gidecek olanlara \"şekerim, mutlaka Mostar'ı da görmelisin\" deme hakkını kazandık!. Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda Mostar'a tren ya da otobüs ile ulaşabileceğimizi öğrendim ancak tren yavaştı ve az sayıda sefer yapıyordu. Otobüs ile ulaşım ise daha çok sefer sayısı ile ulaşım imkanını biraz kolaylaştırıyordu. Bazı gezi yazılarında da araç kiralayarak gitmenin daha rahat olduğu, toplu taşıma seferlerinde aksamalar olduğu belirtiliyordu. Kesinlikle üzerinde hemfikir olunan tek şey ise her ne şekilde gidilirse gidilsin yolun ne kadar keyifli ve bol manzaralı olduğuydu. Ne araç kullanmak ne de yollarda hırpalanmak istiyorduk; bu durumda joker hakkımızı kullandık. Tur Grubu!. Burada hemen bir parantez açıyorum. (Bilindiği üzere seyahatlere tur ile gitmek pek de tarzım değil; ancak paket turun fiyatı fena halde uygun ve uçağı da tarifeli sefer ise o zaman \"gezicigunluk kuralları\"nı bir kenara bırakır, bütçeme bakarım. Saraybosna seyahati de bayrama denk geldiği ve biz çok yakın tarihte gitmeye karar verdiğimiz için uçak bileti fiyatları seferden çook önce uçuşa geçmişti bile. THY'den baktığım uçuşun bilet ücretine, aynı uçakla gidilen, tranferler ve konaklamanın da dahil olduğu bir paket tur bulunca hiç vakit kaybetmeden kaptım iki kişilik yeri. Turdan sadece uçak, alan-otel transferi ve konaklama için faydalanarak gayet özgür ve istediğimiz gibi şehirde takıldık.-Artık parantezi kapatabilirim.) İşte bu ulaşım ve konaklamanın yanına, bu tura katılarak bir de Mostar'ı eklemiş oluyorduk ki, bunun da ne kadar yerinde bir karar olduğunu gün içinde kavradım. Aynı şekilde Saraybosna'dan Mostar'a günübirlik turlar düzenleyen birçok yerel tur şirketi de var; bağımsız gitmek yerine böyle gitmek isteyenler onlardan biri ile de bu geziyi gerçekleştirebilir. Yol boyunca bölge tarihi ile ilgili daha kapsamlı bilgi edinme fırsatı buluyorum. Geçmişte buralarda yaşananlar ile bugünkü hayat arasında kafamda bir türlü kuramadığım denge Mostar gezisi esnasında -sonunda- yerine oturuyor. Yol üzerinde küçük bir mola veriyoruz. Neretva neri boyunca yol kenarında birçok kuzu çevirme yapan yol kenarı tesisi var. Zdravo Voda onlardan biri. Suyun döndürdüğü bir düzenekte kuzu çevirme yapılıyor; manzara harika, hava tertemiz. Tabi biz daha henüz sabah saatleri iken, buraya kuzu yemek için uğramıyoruz. 15-20 dakikalık bir kahve molası bu. Bosna usulü kahvelerimizi içip tekrar yola koyuluyoruz ama akşam dönüşte yine bu tesiste mola verip kuzuların tadına bakma fırsatı da olacak. . Turun programında Mostar'dan önce Poçitel var. Yaklaşık 1300'lerde kurulan ve 1400'lerde Osmanlı'nın himayesine geçerek 1800'lere dek Osmanlı'nın bölgedeki askeri karargahı olarak kullanılan köy, orijinal mimarisi ile ün yapmış. Savaşta gördüğü zararın telafi çalışmaları halen süren köy aslında oldukça küçük. Taş örme duvarların arasına saklı kapıdan geçip yukarı doğru tırmanıyoruz. Basamaklar üzerinde satıcılar sıralı; kimi külahta kuru meyve, kimi el işi örtüler satıyor. Camiye dek tırmanıp manzaraya tepeden bakıyoruz. Bir de kale var ama oraya kadar çıkmaya cesaret edemiyoruz, yol oldukça dik.. Tekrar köyün girişine inip meydandaki Adem'in Yeri'nde birer meşrubat içiyoruz. Yalan söyleyemem, Poçitel tarzım değil. Bir suluboya resim, bir iki fotoğraf karesi. Gerçekliğine inandırmıyor beni, kolay vedalaşıyorum. Ne ilginçtir ki bu ülkede gördüğüm en hatırı sayılır duvar sanatı örneklerinden birini Poçitel'de bir köprü altında görüyorum ama o bile yetmiyor bu hayali yere bağlamaya beni. Buradan sonra iki alternatif var. Ya direkt Mostar'a gidilecek ya da Blagaj'da öğle yemeği yenip sonra Mostar'a geçilecek. Turları bilirsiniz, illa ki bir iki uyumsuz tip vardır, yolda yapacak birşey bulamayınca onlara gıcık olun da vakit geçsin diye konulmuş gibi!.. Bizden de o iki uyumsuz çıkıyor ve itiraz ediyorlar; gezinin ekstra 5 EUR maliyet gerektiren Blagaj ayağı iptal ediliyor. Benim için sorun yok, zaten çoğunluk istiyor diye onay verniştik ama Meşhur Blagaj Tekkesi'ni ve Sarı Saltuk Türbesi'ni göremeyecek olan birkaç kişi epey homurdanıyor. Burası savaştan daha fazla zarar görmüş. Yolda savaşın detaylarını tahribatın boyutlarını öğrendik. Bir de Mostar köprüsünü sandığımız gibi Sırpların vurmadığını. Onun vuranlar Hırvatlarmış ve Bosnalılar bugün Hırvatlar'a daha kırgınmış.. Tahrip edilmiş binalar arasından ilerleyen otobüsümüz bizi tariihi şehir merkezine yakın bir noktada bırakıyor; ğle yemeği için. Yemek başarılı değil. Tur programına dahil olan, turistik bir restoranda verilen başrolünde köfte, yan rollerde bilumum ıvır zıvırın olduğu vasat bir yemek. Köfte ise Saraybosna'daki güzelim Zeljo köftelerinden sonra tam bir hayalkırıklığı. Ama az sonra şehirde dolaşırken anlıyorum ki zaten bu şehirde çok da iyi birşeyler yemek pek de mümkün değil.. Yemekten sonra köprüyü görebilieceğimiz en fotografik nokta olan caminin arka avlusuna geçiyoruz. Mostar Köprüsü tam karşımızda. Adeta bir kartpostal. 10, 20, 30 kare fotoğrafını çek, asla doyamıyorsun. Doyamasak da çekiyoruz biz de. Bu nokta gerçekten de köprünün en iyi göründüğü yer; siz de Mostar'a giderseniz bu avludan köprüye bakmayı kesinlikle ihmal etmeyin. Köprünün bir yanı Boşnak, bir yanı Hırvat ikametinde. Çok eskiden tam tersiymiş yerleşim ama şimdi böyle. Ve yine çok eskiden -savaştan önce- bir Boşnak ve bir Hırvat birbirini sevip evlenirse tam bu bulunduğumuz noktada verdikleri ünlü bir poz varmış; birleşen iki elin arasından görünen köprü ile.. Ama bu güzel kare de şimdi çok eskilerde kalmış.. Üzülüyor insan bu küçücük detaylarla bile. Hele ki gezerken \"asla unutma!\", \" Herkes birşeyler verdi.. kimileri herşeyini verdi\" gibi yazıları, duvarlardaki izleri gördükçe daha çok etkileniyor. Neyse, hüzünlü detayları bırakıp köprüye konsantre olalım; güzelliğine.. Altında uzanan yeşil/mavi Neretva nehri, iki yanında uzanan yerel mimari, yeşil.., bulut... hepsi birlikte kusursuz bir manzara sunuyor izleyene. Yeterince tadını çıkardıktan ve bol bol fotoğraf çektikten sonra sıra köprüden geçmekte. Zaten artık bir kaç saatliğine serbest zamandayız, herkes dağılıyor bir yere ama en çok da köprünün üzerine. Hediyelik eşya tezgahlarının sıralandığı taş yoldan yütüyerek köprüye varıyoruz. Taşları pek kaygan köprüde dikkatice yürüyor, her yönden her yöne bakıyor, yine güzel fotoğraflar çekiyoruz. Bilindiği gibi yıkılan köprünün nehrin dibini boylayan eski taşları dipten çıkarılarak aynı taşlarla yeniden inşa edildi savaş sonrasında Mostar. Üzeri oldukça kalabalık; bir grup da bir adamın etrafını çevrelemiş tuhaf bir pazarlıkta. Daha önce köprüden atlayanları TV'de izlemişsinizdir; bu adam da yan duvarın üzerinde, etrafındaki kalabalıktan 25 EUR toplamalarını istiyor atlamak için. Gülüp geçiyoruz; dönüş yolunda öğreniyoruz ki para toplanmış, adam atlamış'.. Çok turistik!.. Şimdi nehrin karşı kıyısında, Hırvatların yerleştiği taraftayız. Köprünün bitiminden itibaren birçok kafe ve restoran var. Kimisi nehri saran yeşilliklerin arasında şahane manzaraya sahip. Oturup hemen kahve içmek var ama biz başka bir muzurluk peşindeyiz. Köprüden atlayamayız, evet ama, nehre ayaklarımzı sokacağız!. Karşı kıyıya geçtikten sonra solu takip ederek restoranların arasındaki merdivenlerden nehir kıyısına iniyoruz. Burada nehre girmek ve en önemlisi Mostar'ın farklı bir açıdan fotoğrafını çekmek için bir alan var. Bir çok turist burada. Aşağıdan bakınca da köprü harika görünüyor; buradan da birkaç kare fotoğraf çekiyoruz. Sonrası Neretva!. Kenara oturup, ayaklar fora!. Ayaklar fora ama su buzzz!.. Olsun, sonra gezi programlarında burayı görünce \"pöh; o da ne ki, biz nehire ayaklarımızı soktuk\" diyeceğiz.. Gerçi az sonra hemen yanımızdan buz gibi suya dalan bir Mostarlı havamızı söndürüyor ama olsun, biz 15-20 dakikalığınıa bu keyfi yaşadık. Seyahatlerden uzun zaman sonra böyle anlar kalıyor geriye. O suya ayadığı daldırdığındaki his, güneşin sudaki parıltısı, ayağını oynattıkça suda duyulan şıpırtı.. anıların bunlar oluyor. Birkaç kişiye de heveslendirip suya ayağını sokan sayısını arttırdıktan sonra biraz sokakları dolaşmak niyetindeyiz. Turistik ve tarihi merkezden çıkmadan biraz dolaşıyor, Mostar'ın minyatürü bir başka köprüden geçiyoruz. Otelleri restoranlar, kafeler bir sürü.. Aslına bakarsanız yerli görsek şaşıracak kadar turistik bir yerdeyiz. Ama Mostar'ın gerçeği bu, insanlar dünyanın her yerinden bu güzel köprüyü görmeye geliyorlar. Tarihi merkezin dışında da görecek çok fazla bir şey yok.. Oturulacak her mekan fazla kalabalık, turistik ve masalarda gördüğümüz yiyecekler çok da iç açıcı değil. Dükkanlardan klasik magnet alışverişimizi de yaptıktan sonra tekrar karşı kıyıya geçip bu kez şarap alışverişine yöneliyoruz. Güzel, küçük bir şarap dükkanı var. Bölge şaraplarından önceden notlarım arasına aldığım iki farklı üreticinin blatina şaraplarından alıyoruz. Fiyatlar çok yüksek değil ve bol çeşit var. Biraz daha yürüdükten sonra bir içecek molası verelim diyoruz. Tercihimiz Ali Baba. Gece disko, gündüz kafe olan mekan kayanın içine oyulmuş ilginç bir yer. Tercih etmemizin birinci sebebi kaya içinde olduğu için serin olması. Bir diğer neden de yol üzerinde gördüğümüz mekanların kalabalık ve son derece turistik olması. Gerçi burası da turistik, zaten başka türlüsünü bulmak mümkün değil ama burası hiç değilse daha sakin. İçeceklerimizi yudumluyor, bayram nedeniyle ikram edilen baklavanın tadına bakıyor, biraz serinliyoruz. Daha sonra biraz daha keşif yürüyüşü yapıp, birkaç fotoğraf daha çektikten sonra artık dönüş için toparlanıyoruz. Buruk değil, mutlu ayrılıyorum Mostar'dan. Yine güzel yollardan geri dönerken \"iyi ki gelip gördüm\" diyorum.. Dönüş yolunda gelirken uğradığımız tesiste yine duruyoruz. Bu kez sebep kahve değil, kuzu!. Saraybosna'ya geleceğimi duyan ve daha önce gelen birçok kişi \"aman, o su değirmenli kuzu çevirmecilerde mutlaka kuzu eti ye\" demişti. Ete çok düşkün değilim ve bir sopanın üzerinde dönen kuzucuk görmek de çok hoşuma gitmez ama madem geldik, tadına köşesinden bakmalı diyerek paylaşmalık tek porsiyon kuzu yanına da Blatina söylüyoruz. Kuzu eti de Blatina da gerçekten güzel ama asıl harika olan olan manzara. Keyifli bir 40 dakikanın ardından yuvamız Saraybosna'ya dönüyoruz. Yuvamız diyorum; çünkü insan bir şehirde kalıp bir başka yere günübirlik gidince akşam döneceği o şehri yuvası gibi hissediyor. Şarabı da biraz hızlı içmişiz.. Yuvamız Saraybosna!.. Saraybosna Gezi Yazıları'na da şuradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/movies-in-concert-deneyimi.html\" ", "text": "Dün akşam Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde Titanic Live konserini izledim. Bu konser, benim ilk kez deneyimlediğim ama geçen yıldan beri Zorlu sahnesinde aralıklarla yer bulan \"Movies in Concert\" serisinin konserlerinden biriydi. Daha önce tanışmamış olanlar için kısaca nasıl bir konser, izleyenleri neler bekliyor bahsetmek istedim. Çünkü konser serisinin bu yıl da aralıklarla sahne alacak farklı film versiyonları var.. Konser, tüm dünyada gösterildiği her salonda çok büyük ilgi ile karşılanıyor. Arkadaki dev perdede filmden sahneler oynarken önünde 120 kişilik bir orkestra filmdeki parçaları canlı olarak çalıyor.. Gerçekten ilginç ve keyifli bir deneyim. Biz dün akşam Titanic Live için koltuklarımıza oturduğumuzda tam olarak ne ile karşılaşacağımı ben de bilmiyordum.. Alkışlarla 120 kişilik Sinema Senfoni Orkestrası, koro, solistler ve şef Ernst van Tiel yerini aldı... Ardından beni ilk gülümseten ve etkileyem şey oldu. Orkestra hepimizin melodisine aşina olduğumuz, o film başlarken çalan 20 Century Fox müziiğini çalarken logo da ekranda görüldü.. Bu andan itibaren film başladı ve içindeki tüm sahnelerin müzikleri filmin üzerine canlı olarak çalındı.. Ben filmin komple oynayacağını bilmiyordum.. Film baştan sona alt yazılı olarak dev ekranda oynadı ve orkestra müziğin olduğu her sahnede devreye girdi.. En unutulmaz sahneler ve vokallerin devreye girdiği sahneler en keyifli bölümler.. Bazen insan konseri unutup filme dalıyor ve kendini sinemada sanıyor ama şefin bir hareketi ile orkestra hemen size Movies in Concert'de olduğunuzu hatırlatıyor.. Gerçekten ilginç ve keyifli bir deneyim. Özellikle çok sevdiğiniz bir film ise gerçekten bir de bu şekilde izlemek ilginç olabilir.. Seri bu yıl farklı filmlerle devam edecek. 24-25 Subat'ta Amadeus; 22-23 Nisan'da Aliens ve 20-21 Mayıs'ta da Lord of the Rings sahnelenecek. Ben bunlar içinden Amadeus için epey heyecanlıyım ve mutlaka izlemek niyetindeyim. Hem DVD arşivimizdeki en kıymetli filmlerden biridir hem de harika müziklerini canlı orkestradan dinlemenin muhteşem olacağı fikrindeyim."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/munih-gezi-notlarina-giris.html\" ", "text": "Münih seyahati notlarımı aktarmaya bu yazı ile başlıyorum. Ancak baştan uyarmalıyım ki bu yazı ve gelecek Münih yazıları, çok popüler turistik notlar, Oktoberfest detayları, şehrin 'turistik' görülecek yerler ve yapılacak şeyler listesi gibi beklentileri pek karşılamayacak.. Tahmin edeceğiniz üzere zaten şehirde olabildiğince şehrin yerlisi modunda takılmaya çalıştım. Bunu başarabilmek için de olabildiğince geniş bir araştırma yaptım.. Bu derin araştırma sırasında gördüm ki yukarıda bahsi geçen konularda yeterince blog yazısı var.. Onun için şehirle ilgili bu tarz bilgilere başka kaynaklardan kolayca ulaşabileceğinizi düşünüyor ve ben kendi Münih'imi anlatmaya genel notlardan başlıyorum.. Aktarmalı uçuşlar için de yoğun olarak kullanılan Münih Havalimanı oldukça büyük ve karmaşık. Bu nedenle inişin gerçekleştiği terminalin hangisi olduğuna dönüşte sorun yaşamamak adına dikkat edilmeli. Havaalanından şehir merkezine en kolay ulaşım yolu S Bahn tren hattı. Batı yönünde ilerleyerek şehir merkezine varan S1 hattı ve doğu yönünü takip ederek şehir merkezine ulaşan S8 hattı farklı yönlerden gitse de sonuçta şehir merkezi Marienplatz ve merkez tren istasyonu Hauptbahnhof'a aşağı yukarı aynı sürede ulaşan ve oldukça sık sefer yapan iki hat. Merkez istasyona yolculuk yaklaşık 40 dakika sürüyor. S1 ve S8'i kullanırken dikkat edilmesi gereken küçük bir detay var; binerken doğru vagonu tercih etmek. Trenler bazen yolun bir kısmından itibaren ikiye bölünüp yarısı farklı yönde devam edebiliyor. Bu sebeple özellikle dönüş yolunda 'Havaalanı-Flughafen' yazılı vagonlara binerseniz yolda vagon değiştirmek zorunda kalmazsınız. Hem havaalanı ulaşımını hem de ilk gün şehiriçi ulaşımını kapsayan Airport Day Ticket kullanmak oldukça avantajlı. Tek kişilik versiyonu 11.70 olan kartın 5 kişiye kadar ortak kullanım sağlayan Partner Tageskarte versiyonu 21.30 . Fahrkarten yazan mavi makinelerden kolayca alınabilen bu kart, makineden tarihli olarak çıktığı için tekrar mühürletme işlemi yapmaksızın ertesi sabah 06:00'ya dek şehir içi ulaşımında da kullanılabilecek. Makineler kredi kartı kabul ediyor.. Günlük şehiriçi ulaşımda öncelikle U Bahn yani Metro hattını ve tramvayları, alternatif olarak da otobüsleri kullanabilirsiniz. Standart şehiriçi ulaşım 24 saat sürekli. 02:00'de kapanan U Bahn sabah 05:00'te tekrar sefere başlasa da otobüs ve tramvaylar 24 saat hizmet veriyor. Sefer numaralarının önüne N eklenen hatlar gece boyu hizmete kesintisiz devam ediyor. Şehirdeki tüm tramvaylar bir şekilde Karlsplatz ve Hauptbahnhof'tan geçiyor; seyahatlerde kaybolmaya meyilli olanlara duyurulur! Kısacık bir turistik tramvay turu için birçok turistik noktadan geçen 19 no. lu tramvay bir yağışlı hava jokeri. Şehrin ruhuma hitap eden köşeleri elbette turistik Altstadt ve çevresinde değil; o konuları sonraya bırakarak kısaca nerede ne var bilgisi vermek niyetindeyim.. Hauptbahnhof Merkez istasyonun çevresinde kısmen daha az turistik, tarihi biraevleri ve birçok küçük bütçe oteli var.. Ulaşımın rahatlığı da göz önüne alınarak konaklama için bizim gibi bu çevreyi tercih edebilirsiniz. Bölgede çok sayıda Türk görmeye, duymaya hazır olun.. Oktoberfest'in düzenlendiği Theresienweise alanı da bu bölgeye yakın. Altstadt Tarihi şehir merkezi.. Sayısız yeme içme alternatifinin, mağazanın, önemli tarihi bina ve kilisenin yanısıra belediye binasının, meşhur pazar yeri Viktualienmarkt'ın bulunduğu merkez, tüm bunlara ilaveten oldukça kalabalık bir turist nüfusunu da barındırıyor. O yüzden bu civarda dolaşırken yoğun kalabalıklara ve yeme-içmeye daha turistik rakamlar ödemeye hazır olun.. Leopoldstrasse Rönesans mimarisi, gece ışıklandırması ile daha zarif görünen geniş caddede, Walking Man dışında yemek için tercih edilebilecek birçok et restoranı ve bar var. Gece yarısı atıştırması için şehrin en iyi hamburgeri Ruff's da yakınlarda.. Englischer Garten Uçsuz bucaksız bir park düşünün. Yaz-kış gözetmeksizin güneşin gökyüzünde olduğu hergün şehir sakinlerinin içini doldurduğu, çimlere uzandığı, güneşlendiği, bira bahçesinde, gölet kıyılarında takıldığı, bisiklete bindiği bir huzur mabedi. Çevresinde büyük otel zincirlerinin şubesi olan nezih bir semt içinde bulunan devasa parkın Prinzregenstrasse girişinde şehrin önemsenen kulüplerinden P1 ve sörfçülerin takıldığı Goldene var.. Sörfçüler mi? Parkın içinden geçen akarsu kollarının yapay olarak dalgalandırılması ile gelişmiş bir Münih çılgınlığı.. Eisbach sörfçüleri yaz, kış, gece, gündüz demeden burada sörf yapan cool çocuklar!.. Maxvorstadt Şehrin bir diğer yenilikçi semti. İlk bakışta çevresindeki müzeler, okullar ve ofislerle biraz ciddi bir görünüm sergilese de sokaklarına dalınca güzel bir hayat ritmi yakalamak çok kolay.. Özgün dükkanlar, rahat takılma mekanları Schellingstrasse, Türkenstrasse ve civar sokaklarda.. Karşı Kıyı Buraya kadar anlattığım bölgelere göre nispeten daha sakin, kendi halinde, daha yeşil görünen karşı kıyıya ilk ziyareti tramvayla yapmayı öneririm. Peki ne var karşı kıyıda? En popüler bira bahçelerinden Paulaner, merkezdeki kalabalık ve turistik pazar yeri Viktualienmark'ın daha yerel muadili Wiener Platz karşı kıyıda. Art Nouveau mimarinin enteresan örneği Müller'sches Volksbad banyosu karşı kıyıda.. Gece hayatının toplu gösterimi kıvamında eğlence kompleksi Kultfabrik karşı kıyıda.. Yanısıra yine özgün dükkan örnekleri ve cici kafeler karşı kıyı sokaklarına serpiştirilmiş olsa da güzel havada biraz tur atıp köprülerden yürüyerek sevdiğim semtlere dönmeyi tercih ederim.. İlk 'uzak', aslında çok uzak değil; merkezin hemen dışında Nymphenburg Sarayı.. Standart ulaşım ağını kullanarak ulaşılabilen sarayın porseleni meşhur!.. Güzel bahçesinden şahane fotoğraflar yakalamak için iyi bir havada gitmek lazım. Olmadı, Schloss Nymphenburg porselenleri'nin Odeonplatz'daki mağazasına uğrarsınız bu seferlik.. İkinci uzak Füssen şehrindeki Neuschwanstein şatosu; hani şu Disney logosuna ilham veren masalsı yer.. Ben Münih'te kurduğum şahane hayatı bırakıp gitmekten son anda vazgeçsem de gitmenin çok da zor olmadığını biliyorum.. Münih'ten Bayern bileti alınıp Füssen'e gidilir. Trenden inilen noktadan kalkan 73 ve 78 no. lu Swangau otobüslerine aynı biletle binilerek az sonra köy meydanına ulaşılır. Buradan şato için giriş bileti temin edilip a)1 'ya otobüs ile; b) çok 'ya atlı araba ile; c) hiç 'ya yokuş yukarı yürüyerek şatoya ulaşılır... En ideali \"a\" planındaki otobüsle Marienbrücke'ye çıkmak ve oradan Yüzüklerin Efendisi'nden bir sahne içinde şatoya yürümek gibi görünüyor idealde.. Dönüşte mini bir Füssen şehir turunun ardından Münih'e dönüş.. iyi plan.. Üçüncü uzak oldukça uzak: Salzburg.. Yine Bayern bileti ile 5 kişiye kadar ekonomik şekilde 1 buçuk saatlik bir yolculukla Salzburg'a gitmek hemen her Münih ziyaretçisinin olmazsa olmazlarından. Benim programımda daha giderken bile yoktu, yalan yok.. Münih'i bırakıp Salzburg'a gitme fikrini baştan beri çekici bulmasam da kafamda buna benzer başka bir operasyon vardı ki, o da Nürnberg.. Dürer Usta'nın evini görüp bir selam veririm, gitmişken de Nürnberg sosisi yer, dönerim diyordum ama bu fikirden de neyse ki vazgeçip Münih'i doya doya gezdim.. Hiç pişman değilim. Şehir merkezi Karlsplatz'dan itibaren alışveriş caddeleri ile donanmış. Lüks alışveriş için Maximilianstrasse; zincir mağazalar için Kaufingerstrasse ilk adresler. Ardından Marienplatz, Teatinerplatz, Fraunenstrasse ve tüm bu caddeleri kesen sokaklar arşınlanmalı. Çok katlı mağazalar kategorisinde Galeria Kaufhof ve Ludwig Beck var. Galleria Kaufhof gurme katından çikolata, kahve, hardal, çay deliliği; Ludwig Beck ise müzik katından klasik müzik ve caz vahası olarak mutlaka uğranılacaklar listesinde.. Pasaj-AVM kategorisinde Fünf Höfe var. Kalburüstü çok katlı mağaza kategorisinde oldukça lüks ve tasarım markaları ile Oberpollinger'in doğru adres olduğu test edilip onaylandı. Şehir insanı evi için ıvır zıvırı Kustermann'dan alıyor dediler biz de birkaç fincan kapattık.. Renkli pazar yeri Viktualienmarkt alışverişten çok dolaşma, bakınma, tıkınma için uygun gibi geldi bana.. Alternatifi karşı kıyıda daha sakin ve sevimli Wienerplatz.. Viktualienmarkt no.15'deki Schrannehalle yeme içme ve alışveriş imkanları ile mini bir Eataly havasında. Benim alışveriş için en sevdiğim bölge yine Gartnerplatz ve Glockenbach civarı.. Reichenbachstrasse hepsine girip çıktığım çok güzel dükkanlarla dolu. Bundan başka Müllerstrasse, Klenzestrasse ve Fraunhoferstrasse yine çok dükkan gezip alışveriş yaptığım ya da en çok iç çektiğim keyifli sokaklar.. Favori plak dükkanım Optimal Schallplatten'de yine bu bölgede Kolosseumstrasse no.6'da.. Butik şekerleme, kahve, çay, çikolata için en şık adres Eilles; birçok şube içinden operanın karşısındaki hem mola hem de alışveriş için ideal. Victorian House çay ve çay ile ilgili herşey için uğranılacak bir diğer şık adres. Münih'te de birkaç bit pazarı yani Flohmarkt var.. En enteresan olanı gündüz vakit bulamayanlar için gece düzenlenen Midnight Bazaar. Bavyera Ulusal Operası dışarıdan çok belli etmese de içeriden bakınca oldukça şatafatlı. Bu fiziki yorumum.. Sosyal yanına gelince bir ay önceden sadece en üst balkonda yer bulabilmeme ve gelen insanların şıklığı ve özenine bakılırsa şehirde bu anlamda kültür sanat hak ettiği değeri buluyor diyebilirim. Bulunduğumuz geceye Madame Butterfly operasının rastlaması tamamen çok şanslı olduğumuzun göstergesi ki, eser inanılmaz güzel yorumlanmıştı; büyülendik. Meraklısına bayersiche. staatsoper. de sitesinden programı incelemeyi ve uygun fiyatlı bilet bulunduğu taktirde kaçırmamayı kesinlikle öneririm. Almanya'nın müzeler konusundaki cennet ünvanını tartışacağımızı düşünmüyorum. Münih de bu anlamda müze meselesinin hakkını veriyor. Onlarca müze içinden benim sınırlı vaktimi harcamaya değer buldukarım yine güzel sanatlara dair olanlar.. Alte Pinakhotek'de Dürer 'den Rubens'e, Brueghel'den Cranach'a eski ustaların eserleri sergileniyor. Uzun bir süre tadilatta olacak müzede eserler bu süre içinde bölüm bölüm ve dönüşümlü sergilenecek.. Hergün 10:00-18:00 arası açık müze Salı günleri 20:00'ye kadar gezilebilir. Neue Pinakhotek'de Monet, Manet, Van Gogh gibi empresyonist ustaların yanısıra pek sevdiğim Alman ustalar Max Liebermann, Adolph Menzel ve daha nicesinin büyüleyici eserleri var. Bu müzede hergün 10:00-18:00 arası açıkken Çarşambaları bu süre 20:00'ye kadar uzuyor. Pinakothek der Moderne'de ise modern resmin ustalarının yanısıra grafik ve mimari bölümleri de var. Hergün 10:00-18:00 arası açık olan müze Perşembe günleri 20:00'de kapanıyor. Kombine olarak 12 'ya gezilebilecek üç müzenin Pazar günleri ziyaret bedeli sadece 1'er Euro!.. Almanya'yı seviyorum!.. Bunun dışında Kandinsky meraklıları Lenbachhaus'u, Bilim ve teknoloji meraklıları mükemmel olduğu söylenen Deutsches Museum'u ve araba meraklıları BMW Welt'i gezebilir ama bunlar benim Münih programımın dışında kaldığı için size bu konuda ayrıntılı bilgi veremiyorum.. Sokak sanatları da benim sanat listemin olmazsa olmazı olduğuna göre bu konuda da küçük bir bilgi ekleyeyim. Şehirdeki refah seviyesi yüksek ve suç oranı düşük olunca graffiti bile legal sınırlar içinde kalmış bu şehirde. Tumblinger Caddesi'nde bir izinli Graffiti duvarı var ki şehir içinde görülebilecek en çok örnek burada. Bunun dışında Ludwigsbrücke, Max Joseph Brücke, Isar nehri kıyısı, Kreiswerwaltungreferet ve Angel of Peace çeşmesi civarındaki merdivenler sokak sanatları avının diğer adresleri olacak. Walking Man, Leopoldstrasse no.36'daki bu heykel Amerikalı sanatçı Jonathan Borofsky tarafından 1995'te yapılmış. Tam 17 metre ve 16 tonluk bu adamı caddede görmek biraz enteresan bir his.. Tesadüfen değil, bizzat bilerek gittiğim halde yine de şaştığım esere tesadüfen rastlayıp ürkenler dahi varmış.. Maximilian Joseph Graf von Montgelas, Modern Bavyera'nın kurucusu devlet adamının Promenadeplatz üzerindeki heykelini 19 no. lu tramvayın içinden görmemle yanında bitmem bir oldu. Zira alüminyumdan yapılan etkileyici bir tasarımı var.. İnsanların güneşe karşı ilgisini, her fırsatte kendilerini ona teslim edecek bir ortam yakalamalarını sevdim.. Bira bahçelerinde, Isar kıyısında, parklarda ya da meydanlarda.. Hava kararıp ortalık sakinleşirken eski şehir merkezinde özellikle Alter Hof'da dolanmaktan keyif aldım.. Asamkirche'nin inanılmaz süslemelerine dalıp gitmek, Rathaus'un Gotik mimarisinde her bakışta başka bir detay yakalamak hoşuma gitti.. İnsanların tarzını, şehrin genel havasını, Münih'teki yaşam akışını sevdim.. Elbette çok yürüdüm, keşfettim, yedim, içtim, denedim, eğlendim.. Hepsini sırasıyla paylaşmak niyetindeyim.. Bir sonraki yazı BİR BAŞKA MÜNİH 'te şehirden sevdiğim adresler var.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/munih-notlari-glockenbach-gartnerplatz.html\" ", "text": "Herkesin bulunduğu şehirden keyif alma kriteri farklı. Ben kendine semt edinenlerdenim. Dönüp dolaşıp gideceğim kürkçü dükkanı niyetine bir kahve, yürümekle tüketemediğim sokaklar, etrafımda görmekten mutlu olacağım semt sakinleri lazım bana. Ortamımı buldum mu şahaneyim! Tıpkı Münih günlerimdeki gibi.. Glockenbachviertel'deyim. Olmak istediğim yerdeyim.. Hepsinde sokağı saran kahve kokusu zaten sabit, biz ortamlarına göz atalım.. U Bahn'ın Fraunhofer durağında indik mi mahallenin göbeğindeyiz. Tramvay hatlarımız 16, 17, 18; unutmayalım. Geceyarısından sonra N16 ve N27'ye emanetiz. Sonrası benim sokaklar.. Westermühlstrasse, Klenzestrasse, Müllerstrasse ve Fraunhoferstrasse alışverişin ana arterleri. Tanıdık hiçbir marka yok, garanti. Sadece küçük butikler, tasarım ürünler, konsept mağazalar, kitapçılar ve antikacılar.. Reichenbachstrasse'nin bende yeri ayrı. Sokak boyu şahane dükkanlar, yetmedi galeriler var. Her vitrine bak, hepsine gir çık, gün biter.. Kolosseumstrasse, no.6'da bir numaralı plakçım var: Optimal. Elektronik müzik ve cazda aradığımız tüm yeniler burada. Tozlu plak rafları meraklısına adres: Fraunhoferstrasse, no.26'da Schallplattenzentrale. Yalnız hemen söyleyeyim, burası pek nazlı, sahibi pek tembel. Onun için gitmeden önce çalışma saatleri kontrol edilmeli. Baldestrasse13 ve Baaderstrasse 6'deki insan, hayvan ve doğa dostu konsept mağaza Dear Goods, çok iyisin dostum.. Reichenbach 30 eğlenceli ürünleri ile vakti de nakti de çalar.. Glokcenbachviertelliler.. Böyle söylemek hoşuma gidiyor. Hepiniz güzel insanlarsınız.. Mimarı, tasarımcısı, DJ'i, sanatçısı.. Rahatsınız.. Yenilikçisiniz.. Hipstersınız be siz!.. Seviyorum sizi.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/mustakbel-telefonum-samsung-galaxy-note3-turkcell-kampanya.html\" ", "text": "Bir seyahat blogu için yazılan gezi notları kadar, o notlara eklenen fotoğraflar da önemli. Elimden geldiğince seyahat fotoğrafı paylaşmaya çalışıyorum sizlerle. Son yıllarda ben de herkes gibi seyahat fotoğraflarımın önemli bir kısmını sosyal ağlar üzerinden paylaşmaya başladım. Böyle olunca da fotoğraf makinemin yerini her an yanımda olan cep telefonum aldı tabi. Şimdi bu sorulara toptan cevap veriyorum:Telefonumla!.. Şu anki telefonum Samsung Galaxy Note 2; bundan önceki de Note 1 idi.. Yani ben Samsung Galaxy Note müdavimiyim! Hem kullanımı çok rahat hem de kamerası, renkleri muhteşem; çok memnunum.. Yalnız telefonum çok kısa bir zaman içinde tekrar değişecek. Bu kez Galaxy Note 3'e geçiyorum. Mevcut telefonumun harika özelliklerinin üzerine göz ardı edemeyeceğim benim için önemli üç özellik eklenmiş çünkü. Daha önemlisi 13 megapiksellik kamera ki, bu daha yüksek kalitede fotoğraf çekmek demek. İşte bu cihaza hemen sahip olmak için asıl nedenim de bu!.. Aslında bu özellikleri incelediğimde beğenip telefonu almak için kendime hedef bir zaman koymuştım ama araştırmalarım sırasında rastladığım Turkcell'in kontratlı Galaxy Note 3 teklifi bu süreci hızlandırdı. Çok cazip ödeme seçenekleriyle harika bir kampanya hazırlamış Turkcell. Bana da hemen bu kampanyayı değerlendirmek kalıyor. Çok yakında kavuşacağım yeni telefonum Samsung Galaxy Note3 ile çekeceğim şahane fotoğraflarda ve telefonumdan postalayacağım yeni blog yazılarında görüşmek üzere!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/mutfakta-yaraticilik-festivali-geliyor-omnivore-world-tour-istanbul.html\" ", "text": "Lezzet avcılarının ilgisini çekecek harika bir haberim var!. Başta yeme içme profesyonelleri ve yemek tutkunları olmak üzere yemek yemeye ya da pişirmeye meraklı herkes için muhteşem bir festival geliyor: Omnivore İstanbul Mutfakta Yaratıcılık Festivali. Omnivore Pop Up Dinner etkinliği ise İstanbul'lu yemekseverlere bol sürprizli ve farklı bir yemek deneyimi sözü veriyor. Şeflerin sırlarını açığa çıkaran demolardan ve ilham verici mini eğitimlerden oluşan Master Classes bölümünde uluslararası ve Türk şefler fikirlerini, tekniklerini ve tutkularını paylaşıyor. Bu bölümde Usla School, Kantin, Maya, Mama Shelter, Nicole, Rocca, Alancha, Yeni Lokanta, Gile, Neolokal gibi önemli adreslerin şeflerinin bulunduğunu heyecanla paylaşmak isterim. Katılacak yabancı şefler ise Moskova Entrekot; Lyon Palegrie ve Antwerp Veranda'dan.. Omnivore web sitesinden öğrenebilir, bu doğrultuda rezervasyonlarınızı yaptırabilirsiniz. 27-29 Kasım 2014'te İstanbul Kongre Merkezi ve çeşitli restoranlarda düzenlenecek bu sıradışı festivalin yemekseverler için unutulmaz bir deneyim olacağını düşünüyorum ve önemle hatırlatıyorum: Kasım programınıza mutlaka ekleyiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/mutluluk-sadece-7-gram.html\" ", "text": "Yaşadığım şehrin güzel kahve dükkanlarını ziyaret etmeye devam.. Kimi yeni mekan, kimisi çoktan popüler.. Kahve meselesini önemseyen bir adres. Tutkusunu işi yapmış \"kahvesever\" bir çiftin şahane girişimi. İsmi, logosu, mekanın her ayrıntısında göze çarpan kurumsal kimliği çok başarılı. bir o kadar da kendi halinde. Ortamı sıcak, müziği keyifli, geleni gideni renkli. Kahve çeşitlerinden FlatWhite ve DeathWish mekanın popülerleri. Sütlü kahvelere günlük sütün en iyisi kullanılıyor; önemli!. Kapı önü ayrı keyif.. Üşüyen olursa diye hazır bekleyen şallar \"keşke üşüsem de kullansam\" kıvamında!. Mekanın müzikle de tasarımla da arası iyi. Yakında plaklı bazı sürprizleri bile olabilir!. Kahvenin yanında atıştıracak küçük şeyler var. Ev için ağaçtan el yapımı objeler, rengarenk emaye muglar, vesaire aksesuarlar da var. Dışarıda akan hayatı izlemek, yan masa ile sohbet etmek, kitap karıştırmak, internet erişimini kullanıp mail yollamak, ya da sadece öylece oturup kafa dinlemek serbest. Bir fincan güzel kahve için gereken miktar 7 gram.. Onun için mutluluk zaten bana göre hep 7 gram!.. 7 Gr'da çektiğim fotoğraflar aşağıdaki galeride.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/napoli-gezi-rehberi.html\" ", "text": "Her seyahatin notlarının ilk cümleleri o seyahat sırasında o anki duygu ile beliriyor kafamda.. Bu yeni Napoli seyahati sırasında da dönüşte hazırlayacağım yazının duygu dolu olacağını düşünüyor, kafamdan hep Napoli'ye ilan-ı aşk cümleleri geçiyordu.. Ben bu son seyahatte daha da çok sevdim Napoli'yi.. Öyle ki, daha bu yıl bitmeden yeniden kavuşmayı hayal edecek, planlayacak kadar.. Ancak aradan geçen zamanda farkettim ki Napoli'nin ciddiyetle anlatılmaya çok ihitiyacı var.. Romantikliği bir kenara bıraktım; size Napoli'yi enine boyuna anlatacağım!. Roma-Napoli arası tren ulaşımı çok kolay. Regional tren yaklaşık 3 saat sürüyor ve ucuz. Intercity ve Frecciarossa daha hızlı ve biletler daha pahalı.. Detaylı araştırmak için trenitalia. it sitesine bakabilirsiniz. Biz Napoli'ye iki kez tren ile seyahat ettik; iksinde de sabah erken saatteki regional trenlerle ekonomik bir şekilde ulaştık. Tren ile Napoli Centrale istasyonuna vardığınızda buradan tüm şehre rahatlıkla ulaşım sağlayabilirsiniz. Napoli havalimanından Napoli şehir merkezine ulaşımda taksi dışında Alibus otobüslerini de kullanmak mümkün. Otobüs, havaalanı ile merkez tren istasyonu ve liman arasında çalışıyor. Bilet otobüs içinden de alınabiliyor ve 5 . Napoli şehiriçi ulaşımı için ise tekli(1,10 ), günlük(3,5 ) ve 7 günlük(integrato16 ) biletler mevcut.. Tekli ve günlük biletleri her yerden, 7 günlük olanı sadece merkez istasyon ana gişesinden temin edebiliyorsunuz. Merkezde kullanabileceğiniz 2 metro hattı var; Kırmızı olan M1, bildiğimiz anlamda gayet modern bir metrı hattı; şehrin ana noktalarından geçiyor.. M1 hattını kullanırken istasyonlardaki detaylara dikkat etmelisiniz.. Tüm hat sanat alanı olarak değerlendirilmiş ve her durak farklı bir mimar/sanatçı/tasarımcı çalışması ile zenginleştirilmiş.. Özellikle tasarımcı Karim Rashid ve Alessandro Mendini çalışması UNIVERSITA durağı ve mimar Oscar Tuscuats Blanca tasarımı TOLEDO durağı çağdaş sanat müzesinde geziyor hissi yaratıyor. Mavi olan M2 metro hattı ise merkez istasyondan şehrin uzak banliyölerine kadar ulaşabileceğiniz bir tren hattı. Başka hatlar da var ama şehiriçi ulaşımda bunlar yeterli olacaktır, kafaları fazla karıştırmayalım!. Napoli oldukça yokuşlu bir şehir olduğundan pek çok da funiküler hattı mevcut. Aynı sınırsız bileti kullanarak funikülerler ile üst mahallelere geçebilirsiniz.. Funikuler hatlarının en meşhuru tarihi (1928) Funicolare Centrale. Bunlar dışında otobüs ve tramvay hatları da bulunuyor. Google harita uygulamasında tüm ulaşım ağı kayıtlı ve doğru çalışıyor.. Gideceğiniz noktayı yazıp toplu taşıma yol tarifi alırsanız seçeneklerinizi görebilirsiniz. Tüm ulaşım ağına rağmen Napoli bol bol yürüyeceğiniz, yürümesi keyifli bir şehir.. Napoli, kendisine bağlı turistik beldeleri çok meşhur olsa da şehir merkezi çok fazla turist almayan bir şehir.. Dolayısıyla her \"az turistik şehir\"de olduğu gibi Napoli'de de konaklama alternatifleri bu sebeple kısıtlı ve ekonomik seçenekler bulmak biraz zorlayıcı. Buna bir de şehirle ilgili güvenlik endişeleri eklenince konaklayacak yer bulma konusunu dikkatle ele almak gerekiyor.. Çok büyük ve konforlu otellerle ilgili sıkıntı yok; zaten çoğu güzel bölgelerde.. Ancak 3 yıldız ve altında bölgeyi iyice araştırmanızı, hatta google haritalardan sokak görüntüsüne dahi bakmanızı öneririm. Çok basitçe istasyon çevresinden uzak bir tesis seçmek şart diyebiliriz.. İstasyon çevresi ve İspanyol mahallesinin bazı kesimleri dışında hiçbir bölgenin büyük problem yaratacağını düşünmüyorum. Oteller dışında ev kiralamak da yaygın bir tercih.. Eğer sorunsuz bir konaklama arzu ediyorsanız özel önerim bizim gibi Chiaia bölgesini seçmeniz olacak.. Chiaia semti Napoli'nin merkezine yakın, nezih bir yerleşim bölgesi. Çevresinde çok sayıda mağaza, cafe, restoran ve bar var. Kafanızda biraz İstanbul Nişantaşı havasında bir semt canlandırabilirsiniz. Burada da oteller var ama ev alternatifi daha çok karşınıza çıkacak. Piazza dei Martiri ve Piazza Amadeo arasına bir işaret koyun ve bu geniş çemberdeki alternatifleri gözden geçirin.. Her şekilde konaklayacağınız yerin ulaşım alternatiflerini ve sokağını haritalardan kontrol etmelisiniz. Sadece merdiven ile ulaşılan bir yer, çok yokuşlu bir sokak ya da hemen arka sokak gibi görünen bir yer arada kot farkı olan ayrı semtte olabilir. Bizim kaldığımız oda Nel Cuore di Gisa idi.. Konum ve olanaklar olarak çok mutlu etse de pencerelerle ilgili bir dezavantajı olduğu için dikkatle değerlendirmenizi öneririm.. Chiaia için The Royals Experience, tarihi merkez için Palazzo dello Spagnuolo B&B bakabileceğiniz tesislere diğer örnekler.. Napoli, hakkında güvenlik anlamında en çok olumsuz yorum yapılan şehirlerden biri.. Bu gidişimizde uzun bir süre kalma ve bunu değerlendirme şansım olduğu için eskiden beni daha çok tedirgin eden Napoli hakkında artık hiç de böyle düşünmüyorum. Napoli Avrupa'daki herhangi bir büyükşehirden daha tehlikeli değil.. İnsanların böyle düşünmesine sebep ne peki? Sadece şehrin belirli bir bölgesinde dolaşıp tamamını görmeden, kısıtlı deneyimle yapılmış yorumlar.. Ama nasıl böyle oluyor tecrübe ettiğim için anlayabiliyorum. Biz bu seyahatte günübirlik bir gezi sonrası istasyondan çıkıp metro ya da otobüse binmek yerine \"şurada bir yere uğrayalım\" diye hesapsız kitapsız yürüdük ve gideceğimiz yere uğradık.. Sonra bir iki sokak renkli göründü ve devam edelim dedik.. Ancak o renkli sokak birkaç yüz metre yürüyünce çehre değiştirdi.. tipler değişti.. Tedirgin olup yön değiştirdik ama sokaklar öylesine labirent ki, bir türlü ana cadde Corso Umberto'ya çıkmayı başaramadık.. Bazı kesişen caddeler arasında kot farkı var; haritadan bulsanız da yürürken sapacağınız yer yukarıda kalıyor, başaramıyorsunuz.. O garip mahalleden çıkamamanın stresi ile yarım saat kadar deli gibi yürüyüp nihayet mantıklı bir yere çıkmayı başardık!. Kimse bize bir şey yapmadı; sadece mahallenin yabancısı olan bu tiplere dikkatle baktılar.. Çoğunluğu çok kötü, yamuk yumuk, kılıksız tiplerdi.. Akşamüstü değil de gece olsaydı herhalde korkudan delirirdim.. O yüzden diyorum ki; Napoli'ye geldiğinizde şehri çözmeden istasyonun oralarda \"şuradan yürüyeyim aralara dalayım\" gibi fantastik davranışlara girmeyin. \"Pizzacı Da Michele çok yakın; şu kestirmeden gideyim\" demeyin.. Daima ana caddeyi tercih edin. Şehrin merkezinde, çarşı içinde turist olduğunuzu bas bas bağıran kılıkta gezmeyin; \"normal\" olun. (.. ki bu benim her şehir için altın güvenlik kuralımdır. Turistim diye bağıran kıyafet, boyunda asılı fotograf makinesi, elde telefon ve harita her yerde risktir.. İstanbul da dahil!.. Valiz deseniz asla valizi bırakıp hiçbir yerde yanından uzaklaşılmaz!. Biz araç kiralamadığımız için bu konuda durumu ayrıntılı olarak bilmiyorum ama yollarda birkaç camı kırılmış araba gördüm.. Demek ki arabayı nereye bıraktığına içinde bir şey bırakmamaya da dikkat gerekiyor.. Anlattığım yarım saatlik heyecan fırtınası dışında yaklaşık bir hafta boyunca şehrin girip çıkmadığımız köşesi kalmadı diyebilirim.. İspanyol mahallesinin arka sokakları da dahil her yeri gezdik ve başımıza minicik de olsa bir şey gelmedi, böyle bir ihtimalin doğacağı en ufak bir risk anı bile olmadı. Geceleri daha çok Chiaia, Piazza Bellini ve Vomero'daydık; eğlenenlerin arasına karıştık.. Yalnız eğlenmeye çıkan kız arkadaş gruplarına bol bol rastladık.. Dediğim gibi paranoyak olmadıktan sonra Napoli'nin herhangi bir şehirden hiçbir farkı yok; tedbirli olun yeter.. Bu arada bir de \"Napoli pis, her yer çöp!.\" denildiğini duyarım ama ben her iki gidişimde de çöp dağları falan görmedim.. O bahsettiğim sokaklar pisti evet ama şehrin merkezi ve diğer yerlerde bir anormallik yok.. Sanırım bir dönem haberlere çıkan çöp krizine denk gelenlerin yorumu bu ama şu an şehirde böyle bir sahne yok.. Napoli'de ne yenir diye sorsam \"Pizzaaa!\" diye bağıracağınızı biliyorum.. Ancak Napoli'de pizza akla gelen ilk yemek seçeneği olsa da Napolililer her gün pizza yemiyor!. Çünkü yiyecek başka harika şeyleri de var!. Spagetti vongole, salsiccia con friarielli, pasta genovese, pepata di cozze, pasta con patate, peynirler, kızarmış pizza, deniz mahsülleri diye başlayıp sonsuza uzatabileceğimiz bir liste var.. Bir kere en başa Antica Pizzaria da Michele'yi altın harflerle yazalım. Çünkü burası \"Napoli usulu Pizza nedir? sorusuna cevap niteliğinde olmazsa olmaz bir klasik!. Eğer ilk kez şehri ziyaret ediyorsanız öğlen 12'den biraz önce kapısına gidip numaratörden fiş alıp kuyruğa girmelisiniz. Eğer Napoli'ye ilk kez geliyorsanız Michele'den sonra yapacağınız ikinci şey akşam yemeği için Trattoria Nennella'nın önünde kuyruğa girmek.. ve sıranızı beklerken sokaktaki Cammorata Spritz'de plastik bardakta aperol içmek.. Nennella dünya üzerindeki en gürültülü, en karmaşık lokanta. Şarkılar söyleyen, küfürleşen, müşterileri ile dans eden garsonları ile iddiasız, basit Napoli mutfağı yemekleri sunan aile işletmesi fiks menü uyguluyor.. Elinize tutuşturulan menüden başlangıç, ana yemek ve yan lezzet seçip (fiks menü 12 ) ev şarabı (+3 ) ile taçlandırıyorsunuz.. Finalde meyve ve limoncello ikram ediyorlar.. Burada Napoli'nin en güzel yemeğini değil, en ilginç olanını yiyeceksiniz daha çok!. Bu şehrin ruhuna uyan bir şey yapmak istiyorsanız adres burası. İlk gidişimizde çok sevdiğimiz için bu kez de ilk akşam yemeğimizi burada yiyerek şehre çabuk ısınalım dedik.. Yoğun turist ilgisinden menüye ingilizce de eklemişler ve gürültücülük sanki iki kat artmış!. Aniden başlayıp masamızı ıslatan yağmurun telaşı da eklenince yine bir Napoli filmi sahnesinin içinde bulduk kendimizi.. Sorbillo / Merkezde, çarşı içindeki uzun kuyruklu şubesine nazaran sahilde, Via Partenope üzerindeki Sorbillo biraz daha sakin ve kesinlikle daha lokal.. Daha çok şehir sakinlerinin terch ettiği şube evimize de yakın olunca birden fazla kez ziyaret ediyoruz. Gino Sorbillo tamamı sertifikalı bölgesel malzemeler ile şahane pizzalar yapıyor. Sarı Vezüv domatesler, kırmızı San Marzano domatesleri, has \"mozzarella di bufala\"lar ve artisan biralardan sonra ben de gururla itiraf ediyorum ki artık ben de Sorbillocuyum!.. - Tam burada pizzaya bir parantez: Napoli pizzasının standartları Associazione Verace Pizza Napoletana tarafından belirlenmiş.. Unu, mayası, tuzu, çap ölçüsü, hamurun kıvamı, pişme ısısı, sosundaki domatesi, peyniri ile tüm kuralları sabitlenen pizza için tüm ayrıntıları buradan okuyabilirsiniz. Bu kuralların dışında kalan her pizza \"yorum\" oluyor ama kapısında Pizza Napoletana yazıyorsa işte bu kurallara uygun pizza olmak zorunda!. Şehirde hem orijinal hem de farklı malzemelerle geliştirilmiş pek çok pizza alternatifi var. Benim bu kez yanımda Sorbillo ve Michele'den başka hangi adresler var? Caserta'daki Pizzeria I Masanielli (Francesco Martucci; öğretmenim Daniele'nin amcasının dükkanı Add'o Guaglione, Pizzeria Concettina ai Tre Santi.. Bunlar hep Daniele'nin Napoli Notları'ndan.. Ayrıca Pizzeria da Matteo, Ristorante Pizzeria Carmnella, Pizzeria Nino Pannella ve Carlo Sammarco Pizzeria da merak listemde ama insan kaç öğün pizza yiyebilir ki!.. La Masardona / Normal odun fırınında pişen pizza dışında bir de Napoli'ye özel kızarmış pizzalar var ki en azından bir kere tatmak şart!. Pizza Fritta denen ve genelde elde ya da paket yenen bu pizzaları yanmadan yemenin püf noktası önce tepesinden ucunu koparıp buharı çıkarmak.. sonra içinde dibe doğru biriken iç malzemeyi pizzanın karnına bastırarak ara ara kontrollü olarak yukarı iterek yiyorsunuz. İç malzeme çok çeşitli; deniz mahsullerinden sebzeye, et ürünlerine uzanan oldukça fazla seçenek var.. Özellikle peynir ve prosciuttolu versiyonlarını Napoli yerlileri sabah kahvaltı olarak da tercih ediyor.. Kızarmış pizza için Esterina Sorbillo, Pizzeria de' Figliole ve benim favorim La Masardona ilk akla gelenler.. Israrla La Masardona diyorum; yerlisinden onaylattım! Yine sahildeki şubesinden paket olarak alır da deniz kıyısında taşlara oturarak yerseniz şahane, leziz ve lokal bir hareket yapmış olursunuz!. Partenope sahilinde oturup bu pizzayı yediğim anlar kendimi en şehre ait hissettiğim anlardan.. Paket pizzanız ile sahilde oturmak ve hatta pizzanızın deniz ve Vezüv yanardağı fonunda fotoğrafını çekmek Napoli'de çok \"instagramik\" bir hareket!.. Osteria della Mattonella / Matteonella \"fayans\" demek. Bu küçük lokantada yemek yerseniz adına yakışır şekilde duvarlarının fayanslarla kaplı olduğu, masalarında geleneksel seramik sürahilerle servis yapılan, yemeklerin el boyaması vietri sul mare tabaklarında servis edildiği bir aile işletmesini seçmiş oluyorsunuz.. Via Chiaia üzerinden merkeze doğru yürüdüğümüz bir öğle yemeğinde gidiyoruz bu küçük lokantaya.. Önce öğlen için rezervasyon yaptırmak üzere Ponte di Chiaia'nın altından geçip ilerideki binanın içinde kalan asansörden lokantanın olduğu üst sokağa çıkıyoruz!. rezervasyon saatinde masamıza kurulup günün yemeklerinden \"melanzane alla parmigiana\" ile \"pasta genovese napolitana\" sipariş ediyoruz. Görüntü olarak içinde sunuldukları tabakların aksine biraz karışık görünen iki lezzetli yemek ve yanında ev şarabı ile, yanımıza oturan profesör ile sohbet ederek çok keyifli bir yemek yiyoruz burada.. Hala aklıma geldikçe bir fayansları bir de genovese'nin muhteşem tadını anımsıyorum.. Pasta genovese napolitana'yı Napoli'de deneyebileceğiniz en iyi adreslerden biri de Trattoria Malinconico.. Ama unutmayın, sadece günlerden Salı ise!.. Eğer donuz etine karşı hassasiyetiniz varsa garsonunuza sormaktan çekinmeyin; çünkü geleneksel pek çok tarifte içinde bir miktar domuz ürünü panchetta kullanılıyor olabilir. Osteria da Tonino / Tipik bir lokantada lokal yemekler denemek isterseniz Chiaia'da lokallerin tercih ettiği tarihi da Tonino (1880) çok güzel bir seçenek.. Menüsünde makarnalar, et yemekleri ve bölgede yaygın olduğu üzere sakatat yemekleri var.. Yine küçücük bir yer olduğu için rezervasyon şart. Pescheria Mattiucci / Burayı tanımlamak için sushi ve ceviche'nin Napolitan hali demek hiç yanlış olmaz!. Sabah kendi elleriyle tuttukları balıklardan dünyanın en lezzetli çiğ balık tabaklarını hazırlıyorlar, siz de içerideki 10-15 tabureden birinde bir kadeh beyaz eşliğinde art arda birkaç çeşidi deniyorsunuz. Şahane değil mi! Farklı şekillerde marine edilmiş çiğ balık ağırlıklı bir menü ilginizi çekerse gündüz sıradan bir balıkçı dükkanıyken, gece hoş bir gastro bar'a dönüşen bu keyifli mekana mutlaka uğramalısınız. Umberto / Napoli'nin yüz yılı aşan işletmelerinden biri olan Umberto'yu Napolililere sorduğunuzda onlara göre şehrin en iyi pizzası burada değil ama gitmek için bir sebep arıyorsanız keyifli servisi, el boyaması tabakları ve ambiansını bahane edebilirsiniz.. Ben de belki gideriz diyordum ama o el boyama tabakların en hasında yeme şansı bulunca eve giderken sürekli önünden geçip sadece \"ya ne tatlı\" dediğimiz bir yer olarak anılar arasında yerini aldı.. Akşam yemekleri için Castel dell'Ovo'nun altında kale içindeki restoranların ve Via Partenope üzerindeki kıyı restoranlarının da güzel bir havası var. Bir akşam yemeğinizi bunlardan birine ayırabilirsiniz. Önce Via Partenope'de mesela aperitivo yapıp keyfi yemeğe uzatabilir ya da sonra kale tarafına geçip gözünüze en cıvıl cıvıl ve keyifli gelen yerde yemeğe geçebilirsiniz. Bana göre Napoli her öğünde restoranlara kurulup masaları \"donatella\" yapacağınız bir şehir değil!. Bazı öğünler ayaküstü de geçiştirebileceğiniz öyle güzel alternatifleri var ki.. Bir kere kızartmaya aşırı düşkün bir şehir.. Napoli'de her gün \"fry-day\"!!! Via Toledo'da yürürken bir külah karışık deniz mahsülü kızartması da yiyebilirsiniz kızarmış pizza da... Eğer Vomero civarındaysanız semtin meşhur kızartmacısı Friggitoria Vomero'da onlarca ilginç kızartma çeşidi arasından seçtiklerinizle çok ucuz bir öğle yemeği yiyebilirsiniz. Hatta kızartılan bir de makarna var. Giri di Pasta pek çok farklı malzeme ile spagetti makarnayı birleştirerek yuvarlak bir formda kızartıyor, elinizde ısırarak yiyorsunuz ve bira ile çok iyi gidiyor!. Birkaç şubesi var; biz Vomero'dakini deniyoruz.. Napoli burger sevenlere karşı da boş değil. Chiaia'daki PUUK Burger Store ve Posilipo'nun popüler mekanı Pub Poulette şahane alternatifler. Vaktiniz genişse Pub Poulette'e akşamüstü gitmeli günbatımını burada geçirmelisiniz.. Kahvaltı ya da tatlı bir mola için ise sayısız alternatif var. Napoli tam bir pastane cenneti ve çok tehlikeli!. Bu kez konaklama süremiz uzun olduğuna göre kahvaltılarımızda Napoli'ye özgü \"sfogliatelle\"yi denemek için fırsatımız var. Portakal aromalı ricotta peynirli dolgu ve bin katlı çıtır hamurdan oluşan ve adını Türkçe'ye \"yaprakçıklar\" olarak çevirebileceğimiz tatlı, özellikle ılık yenildiğinde güzel oluyor.. Biz de bu tatlıyı en iyi yapan yerlerden Pasticceria Pintauro ve Sfogliatelle Attanasio'da deniyoruz.. Aslında iç harcı bana göre çok fazla, sanırım bu tatlısız da yaşayabilirim!.. Birdy's Bakery favori fırın/cafelerimden biri.. Tarihi fırınlarda kahve ve hamurişini genellikle aynı anda bulmanız pek mümkün değil çünkü; bunu yapabileceğiniz modern ve keyifli adreslerden biri Birdy's.. Yine Chiaia şubesi oldukça büyük ve iyi.. Meşhur tarihi pastanaler arasından kahvaltıda hamurişlerini sevdiğim iki adres ise Pasticceria Vincenzo Bellavia ve Moccia Pastanesi. Moccia Pastanesi'nin Posilipo şubesinin yeri ise apayrı!. Minnicik balkonundan şahane Napoli manzarasına bakarak kahvaltı ya da aperitivo yapmak öyle keyifli ki!.. Karşınızda Vezüv, hemen yanınızda Palazzo Donn'Anna, elininzde bir fincan kahve.. Daha çok pastane alternatifi için Daniele'nin Napoli önerilerine göz atabilirsiniz. Akşamüstü en sevdiğim meydanlardan biri Piazza Bellini. Bu meydandaki kafeler ve onları dolduran insanların enerjisi harika. Caffe Letterario Intra Moenia zaten klasik; ilk ziyaretimizde de çok sevmiştik.. Bu seferki asıl favorimiz ise yine meydanda hemen Güzel Sanatlar'ın altındaki Spazio Nea. İçeride sergi, avluda renkli masalar, güzel müzik ve akşamüsütü içkisi.. Bir yaz akşamüstünde bulacağınız en serin ve keyifli köşelerden biri.. Ben Piazzetta Nilo civarında kalabalığın arasında rastgele bir yerde oturmayı da çok seviyorum.. Ama bu bölgedeki favorim Taralleria şimdiden çok özlediğim yerlerden..\"Tarallo\"ları ile ünlü pastane Leopoldo, sırf bu konuya odaklanarak harika bir akşamüüstü mekanı açmış.. Taburelerine oturup birkaç tarallo seçiyor yanını da şarküteri ve peynirler ile donatıyorsunuz.. Tepsiye soslar ve artisan Napoli birası Jattura da eklenince oluyor şölen!. Burası şehirde en sevdiğim yerlerden oluyor.. Tarallo farklı bölgelerde de yapılıyor ama Napoli usulü olanı bol bademli, karabiberli halka galeta gibi düşünebilirsiniz.. Pastanelerde taze olarak satıldığı gibi hazır paketli hediyelik olarak da rastlanıyor.. Yalnız genellikle kıyır kıyır olmasına sebep doğuz yağı olduğu için yine bu konuda hassasiyeti olanların sormasını ya da etiketleri okumasını önereceğim.. Castel dell'Ovo yakınında Officina son dönemde şehrin popüler aperitivo mekanlarından biri.. Vomero'daki Fonoteca'nın aperitivo büfesinin çeşitliliği ve lezzeti lokaller arasında takdir sebebi. Ayrıca Gambrinus başta olmak üzere tarihi kafelerde de mini aperitivo yapabilirsiniz.. İyi kokteyli için de Vomero'da Archivio Storico, Piazza Amadeo'da Salotto Martucci ve Trip güzel alternatifler.. Ayrıca Chiaia sokaklarında da pek çok rastgele girilecek alternatif var. Şarapevi Enoteca Belledonne ve kitap-kafe Libreria Berisio bir kadeh şarap için keyifli alternatifler.. Kahve Napoli'de ayrı bir dünya, adeta tez konusu.. Onun için ayrı bir başlığı da hak ediyor.. Geçmişte, savaş yıllarındaki yokluk zamanlarında bir gün güzel bir haberle çok mutlu olan bir adamın ilk olarak Caffe Gambrinus'ta fazladan bir kahve parası bazı kaynaklara göre 10 kahve parası) bırakarak bunu başlattığı geçiyor kaynaklarda.. Bu hiç tanımadığınız birine karşı iyi niyet ve sevgimim bir ifadesi olarak tüm orta sınıf kahvelerinde yaygınlaşıyor.. Keyiflisiniz, mutlusunuz; bir kahve içiyorsunuz ve hiç tanımadığınız, sizden sonra o gün oraya uğrayacak birine bir kahve ısmarlıyorsunuz.. Kim olduğunu görmeden, bilmeden.. Elinde bir önceki müşterinin bıraktığı kahve bedeli olan görevlinin kapının önündeki beye yönelttiği kahve ister misiniz efendim? karşılığında gördüğü şaşkınlık ve mutluluk.. O zor yıllarda bunun kıymetini bir düşünün.. Bu gelenek günümüze kadar sürmüş ve oldukça da önemseniyor.. Napoli'de girdiğiniz pek çok kafede bunu deneyebilir, hiç tanımadığınız birine bir fincan kahve ısmarlayabilirsiniz.. Ya da tam tersi, siz, başka birinin bıraktığı fişi kullanarak hiç tanımadığınız birinin ısmarladığı kahveyi içebilirsiniz. Genellikle sistem bir fiş fazladan kestirerek işliyor.. \"Due caffe, uno sospeso\" Tezgahlarda dizili fişler görürseniz anlamı budur.. Geleneğin doğduğu Gambrinus'ta ise Tükçe de dahil her dilden kısa bir açıklama yazısının yer aldığı bir kumbaraya atıyorsunuz fişi.. Burası artık şehrin en turistik kafesi olduğu için en çok fiş burada birikiyor.. Sanmayın ki sadece fakir/muhtaç halk kullanıyor fişleri.. Biraz izleyin; askıda kahve içmek Napoli'de son derece normal bir şey.. Gayet normal biri de öğle tatilinde yemeğinin üstüne hiç tanımadığı birinin ısmarladığı kahveyi içebilir.. Napoli'de doğruğunu birkaç yıl önce Napolili öğretmenimden öğrendiğim ve çok etkilendiğim bu gelenekle ilgili İtalyanca kaynaklardan baya araştırma yaptım.. Yakın zamanda da Netflix'te de Coffee for all isimli bir belgesele rastlayıp izledim.. belgesel buradan yola çıkarak farklı şeyler de anlatıyor ama fikir vermesi açısından Napoli seyahati öncesi izleyebilir, şehre gidince belgeselde de yer alan Caffe Diaz'da bir kahve içebilirsiniz belki.. Gambrinus / Eğer sizde de \"şehirlerin en eski kahve dükkanlarını ziyaret etme\" takıntısı varsa mutlaka uğramalısınız.. Ancak geçen ziyaretime kıyasla artık çok daha turistik olduğu için servisin baştansavma ve Napoli standartlarında çok pahalı olduğunu söylemeliyim.. Bence barında ayaküstü bir kahve içip Caffe sospeso kumbarasını görün, iç salona hayranlıkla bakın ve daha güzel ve ekonomik kahveler içmek üzere başka bir yere doğru yürüyün!.. İl Vero Bar del Proffessore / Espresso'sunun üzerindeki yoğun krema tabakası sebebiyle bu seyahatin en sevdiğim kahvecilerinden biri. Önünden her geçişte bir shot atmalık!. Bar Mexico / Şehrin en ünlü kahve dükkanlarından biri daha.. İstasyon meydanında ve şehrin farklı noktalarında birkaç şubesi var. Huysuz abilere siparişi verince anında şahane bir kahve bırakıyorlar bankonun üzerine.. Caffe Reginelle / Burada kahve içmenin en büyük numarası Piazza Plebiscito'ya karşı içmek.. Diğerlerinin aksine ayaküstü değil, masalarında, meydana bakarak keyifle yudumlayınız kahvenizi!. \"Şu Napoli ne güzel şehir yaa!\" diye geçecek aklınızdan, eminim.. Gran Caffe La Caffettiera / En sevdiğimi de en sona sakladım!.. Burası şehrin en şık kafelerinden biri.. En güzel \"Caffe Napoletano\" içeceğiniz yer. Espresso ya da cappuccinodan değil, sadece Napoli'ye özgü enfes bir kahveden bahsediyorum bu kez. Caffe Napoletano biraz mocca mantığında bir kahve demleme şekli ama tamamen aynı değil. Kendine özel bir pot'u var. Mokanınkine benziyor ama sistemi aynı değil. Bununla kahve yapmak çok zormuş.. Bizim kursta da var ama Napolili öğretmenler bile pek elini sürmüyor; tamamen ustalık isteyen ayrı bir kulvar. Sonuç filtreye yakın ama keskin, yoğun bir tadı var.. İnanılmaz lezzetli bir kahve.. La Caffettiera'da çok güzel bakır Napoletana potlarında demlenip servis ediliyor.. İçmeden önce raconları da baristanız size kibarca ve zevkle gösteriyor.. Masada da oturabilir barda da takılabilirsiniz ama içeriyi mutlaka gezmelisiniz. Tarihi kahve makineleri, değirmenler öyle güzel ki.. Kahve seven her Napoli ziyaretçisinin mutlaka görmesini isterim.. Ventimetriquadri / Bu şehirde üçüncü dalga kahve yok mu derseniz adres Ventimetriquadri. Vomero'nun ruhuna uygun küçük, keyifli bir dükkanda çekirdek ve demleme tarzını seçebileceğiniz nitelikli kahveler demliyorlar.. Standart Napoli kahve dükkanlarına alışınca fiyat biraz yüksek kalıyor ama \"filtresiz asla\" derseniz uğrayabilirsiniz. Sevdiğim dükkanlara tekrar tekrar gidince görmek ya da denemek istediğim Bar Gianni, Caffe do Brasil, Gran Caffe Ciorfito, Bar Augustus, Ceraldi Caffe, Centrale del Caffe gelecek seferler için notlarda kalıyor.. belki siz denemek istersiniz.. Manzaralı villalar ile dolu bir tatlı hayat semti olan Posilipo.. Napoli benim için denizin dibinde bulduğum bir hazine sandığı gibi.. Henüz kilidini tam açamadım; menteşenin arasından sızdırdıklarımla bile mutluyum.. İlk gidişimizde tesadüfen karşıma çıkıp aklımı alan ve bu ziyaretimizde liste yaparak her gün en azınan bir tanesine uğradığım \"palazzo\"lar da şehrin o muhteşem mücevherlerinden.. Tarihte ünlü isimlere adres olmuş, kimi hala ev, kimi konaklama birimi, kimi bir köşeye saklanmış, kimi tüm heybetiyle alıyor aklınızı. Palazzo San Felice ve Palazzo dello Spagnuolo birbirine yakın, benzer mimaride iki yapı inanılmaz güzeller.. mutlaka görülmeli! Palazzo Trabucco, özel mülk olduğu için şansınız varsa avlusuna girebileceğiniz bir başka güzel.. Aslında rastgele öğrebileceğiniz buna benzer çok yapı var ama yürürken birden açılıp içinden birinin çıktığı binalara dikkatli bakmak gerekiyor.. Sırf palazzolar turu yapılsa buna keyifle bir gün ayrılabilir.. Palazzo Mastelloni yine Felice ve Spagnuolu'nun mimarisine benzeyen ama daha küçük bir palazzo.. Dıştan görüntüsü yine çok etkileyici.. Palazzo Venezia ve yakınındaki Palazzo Marigliano başka bir mimari ekolün ürünü.. Marigliano'nun girişinde oyuncak bebek hastanesi var. Venezia'ya ise mutlaka biraz zaman ayırıp içinde dolaşmalısınız.. Biraz eski ve bakımsız olsa da bu kadar sihirli bir yerin içinde olmak harika hissettiriyor; detaylar çok güzel.. Mola verebileceğiniz bir de kafe var. Palazzo Fondi ise diğerlerinden biraz daha farklı. İçinde çağdaş sanat sergileri, müzik dinletileri, çeşitli etkinlikler yapılan bir alan olarak değerlendirilmiş.. Fotografik, keyifli bir bahçesi var. Bulunduğunuz tarihteki etkinlikleri sitesinden kontrol edebilirsiniz. Castello Aselmeyer ise yine şahane binalar kapsamında görmek isteyeceğiniz, en azından Piazza Amadeo'dan fotoğraflamak isteyeceğiniz görkemli yapılardan biri.. Pedamentina San Martino / Castel Sant'Elmo'nun eteklerinden başlayarak şehre doğru inen tam 414 basamak. Her basamakta manzara, sahip olmak isteyeceğin bir ev, içimde yükselen Napoli sevgisi... Ara ara hafif yağmurun çiselediği harika bir yürüyüşten aklımda kalan bunlar ve onlarca fotoğraf.. Palazzo Reale İkonik merdivenleri ve 30 salona yayılan görkemli dekorasyonu ile öne çıkan kraliyet sarayı, Plebiscito Meydanı'nın etkileyici öğelerinden biri.. 09:00-20:00 arası 6 giriş ücreti ile ziyaret edilebilir.. Sanat koleksiyonu bana göre çok etkileyici değil ama mimari görkemi bu sarayı ziyarete değer kılıyor.. Monastero di Santa Chiara/ Santa Chiara Manastırı şehrin etkileyici ve fotografik hazinelerinden bir diğeri..1300'lerde yapılan ve ikinci dünya savaşı döneminde bombardımanla hasar görüp yeniden restore edilen manastırı asıl ünlü yapan bölüm, 1700'lerde avluya eklenen seramik sütünlar ve banklar.. Postoral ve mitolojik sahneler ve çiçek desenleri ile bezeli seramikler inanılmaz bir hava katmış avluya.. Güzel fotoğraflar da çekebileceğiniz manastırı, 6 giriş ücreti ile 09-30-18:00 arası ziyaret edilebilir, bahçesinde dinlenebilir, kitap okuyabilir, küçük kafesinde tatlı bir mola verebilirsiniz. Teatro San Carlo / 1700'lerde yapılan ve dünyanın en prestijli operalarından biri olan Napoli operası Teatro San Carlo, aynı zamanda Unesco Kültür Mirası listesinde.. Henüz burada bir temsil izleme şansına erişemediğim operayı hergün 11:30 ve 15:30'da başlayan ve 45 daikaka süren 7 'luk rehberli turlar ile gezmek için tiyatronun bilet gişesine uğramak yeterli. Capodimonte Müzesi ve Ormanı / Tüm İtalya genelinde en önemli müzelerden biri olan ve koleksiyonunda Caravaggio da dahil pek çok ünlü sanatçı ve eser barındıran Capodimonte, 08:30-19:30 saatleri arasında 12 'luk bilet ile ziyaret edilebilir.. Geniş koleksiyonu, orman gezisi ve müzeden şehir merkezine doğru oluşturulmuş \"La Collina Gentile\" projesindeki 3 farklı yürüyüş rotası üzerinde görülecek önemli noktalar da düşünülünce Capadimonte ekseninde tam bir günlük planlama yapılabilir.. Capodimonte Müzesi'nde özellikle ilgimi çeken bir afiş koleksiyonu var. Marcello Dudovich'in Mele Mağazası için yaptığı afiş çalışmaları. 1800'lerde kurulan meşhur Napoli mağazası Mele'nin Belle Epoque tarzı renkli afişleri nefis!. Bu afislerin röprodüksiyonları şehir içindeki sahaf dükkanlarında da bulunuyor ayrıca.. Museo Madre / Şehrin en önemli çağdaş sanat alanı olan müzede sabit koleksiyonun yanısıra günsel pek çok sergi ve etkinlik de düzenleniyor.. Salı hariç hergün 10:00-19:30 arası 8 'luk bilet ile ziyaret edilebilen müzenin hiç kuşkusuz en ikonik sembolü çatısındaki Mimmo Paladino'ya ait at heykeli.. Gallerie D'İtalia / Daima prestijli sergilere ev sahipliği yapan Gallerie d'italia'nın Napoli dışında Vicenza ve Milano'da da birer şubesi bulunuyor.. Palazzo Zevallos Stigliano'da konumlanan ve koleksiyonunda bir de Caravaggio eseri bulunan müze, Pazartesi hariç hergün 10:00-18:00 arası ziyarete açık; giriş 5 . Caravaggio demişken Capodimonte ve Palazzo Zevallos dışında Caravaggio görebileceğiniz bir diğer adres de Pio Monte della Misericordia Kilisesi.. Chiesa dei Girolamini'nin duvarında ise Banksy'nin korumaya alınmış graffitisini görebilirsiniz. Via San Gregorio Armeno Napoli'nin en turistik sokaklarından biri \"il presepe\" heykelciklerinin üretildiği sokaktan mutlaka bir kere geçmelisiniz. Küçük anı ve hediyelikler işini de bu sokakta çözersiniz.. Şehir turu sırasında görülmesi gereken diğer yerler için Yerlisinden Napoli Üçlemeleri'ndeki önerilere de göz atmayı unutmayın!. Tarihi 2500 yıla dayanan 450 km. lik tüneller ile yeraltındaki antik Napoli Sotterranea turu (Sabah 10:00'dan itibaren her saat başında rehberli tur ile gezmek mümkün. Borbone krallığı döneminden kalan ve 2. dünya savaşında da sığınak olarak kullanılan; içindeki araba ve eşyalarla aynen duran Galleria Borbonica turu. (Birkaç ayrı girişi ve alternatif tur çeşitleri var. Napoli'de mağazalar Via dei Tribunali, Via Toledo, Corso Umberto, Via Chiaia ve Via dei Mille üzerinde yer alıyor.. Benim daha çok sevdiklerim ise baştan beri hep bahsettiğim gibi Chiaia'nın ara sokaklarına serpiştirilmiş küçük dükkanlar.. Plak alışverişimizi Fonoteca, Oblamova Music Shop ve Riot Laundry adlı konsept mağazadan yapıyoruz.. Bu anlamda en güzel çeşit Fonoteca'da.. Kitap için La Feltrinelli ve Via Port Alba'daki sahaflar yeterli oluyor.. Port Alba'daki sahaflardan 1800'lerde Napoli'nin en ünlü mağazası olan Melle'nin harika bir afiş baskısını alıyorum, diğer alamadıklarımda da aklım kalıyor.. Antica Sartoria benim İtalya seyahatlerimde mutlaka içine girip bir tur attığım ve ufak bir şey aldığım bir mağaza oldu; ta ki Amalfi seyahatinden beri.. Daha çok sahil kasabalarında şubeleri var.. Sayfiyede kullanabileceğiniz elbise ve aksesuarlar satıyorlar.. Binlerce renk ve alternatif var, desenler şahane ve fiyatlar baya uygun.. Napoli Chiaia'da da güzel bir mağazası var; hemen koleksiyonuma limonlu bir pareo katıyorum bu kez!. Rastlarsanız mutlaka içine girmelisiniz. Garofalo hem Chiaia'da hem de havalimanında şubesi bulunan bir süt ürünleri dükkanı. Taze mozarella, manda sütü tereyağı gibi şeyler lazım olursa günlük olanlarını buradan alabilirsiniz. Havalimanında ayrıca standart olarak köpük kutuda La Marchesa'nın da mozarellası var ama bu kadar sütlü ve taze olmayacaktır.. Procida Adası'na deniz otobüsleri Molo Beverello'dan; feribotlar da biraz ileride Porta di Massa'dan kalkıyor.. Caremar firmasının düzenli seferleri ile kolayca ulaşabilirsiniz.. Burada çekilen Postacı ve Yetenekli Bay Ripley filmleri ile ünü artan sakin ve renkli ada, denize girip ada ruhunu yakalamak için bir günü ayırabileceğiniz harika bir seçenek.. Ischia Adası daha çok Napoli'li ailelerin yazlıklarının bulunduğu, Procida'dan da geçiş sağlayabileceğiniz bir başka ada.. Yine aynı limanlardan aynı şirket ile geçebilirsiniz. Capri Adası ise Napoli'den geçebileceğiniz bölgenin en ünlü adası. Etkilayici kayalık coğrafyası, lüks yaşantısı ve ünlü ziyaretçileri sayesinde dünyanın en lüks tatil noktaları arasında adı geçen Capri'ye yine yukarıda bahsettiğim limanlarda kısa bir feribot yolculuğu ile geçebilir, yolculuk öncesi bir günlük gezi önerileri için Capri Gezi Notları'nı okuyabilirsiniz. Adalar dışında Napoli şehir içinden de denize girebilir, şehrin sayfiyesi Pozzuoli'de keyifle zaman geçirebilir, Marechiaro'da yüzebilir, Posilipo plajlarında gününüzü değerlendirebilirsiniz. Pompei Napoli'den ulaşabileceğiniz turistik cazibe merkezlerinden biri.. Tarihte Vezüv yanardağının lavları altında kalarak yok olan antik kentin kalıntıları ziyarete açık. Pompei Napoli ile Sorrento arasında olduğu için yine Circumvesuviana treni kullanılarak ulaşılabilir. Çok yakınında ziyaret edilebilecek ve yine Pompei gibi Unesco Kültür Mirası listesinde olan bir başka antik kentin kalıntıları ise Ercolano'da bulunuyor. Yine Kültür mirası listesinde bulunan Caserta ise ise görkemli kraliyet sarayı, saray bahçeleri ve Vanvitelli su kemerleri ile özellikle bölgeyi araç kiralayarak gezen turistlerin günübirlik gezi rotasında. Pizza için bir ülkeye gidilir mi? İtalya ise EVET."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/napoliye-sevgiler-napoli-gezi-notlai.html\" ", "text": "Hep söylerim.. Günübirlik gezi her şehre yakışmaz; Napoli'ye çok yakıştı!.. Sabah 08.20 trenine biniyoruz, 10.30'da varmış olacağız. Hızlı tren de var ama 11.20 'lik tren bizi mantıklı bir saatte Napoli'ye ulaştıracak.. Tren yolculuğu keyifli.. İtalya'da yol boyu manzara hep güzeldir zaten; yeşildir.. 10.35 Napoli Centrale'nin kapısından çıkıp planım doğrultusunda Via Umberto'ya doğru yöneliyoruz. Değişik bir havası var şehrin. Henüz trafik karmaşasında 250 metre yürümüş olduğumuz halde birbirimize dönüp gülümsüyoruz. Bu, 'şehri sevdim' demek ama ben sesli olarak da dile getiriyorum. 'Ya çok sıcak bir şehir, şimdiden sevdim diyorum'; 'valla ben de!.. cevabını alınca da daha bir neşeli yürümeye başlıyorum. Önce yolumuza Tahtakale-Mahmutpaşa ayarında kalabalıklar ve bir pazar yeri çıkıyor. Uzaktan bakmak pazarın notunu vermek için yeterli: Çakmaland AVM'ye hoşgeldiniz!.. İlgi alanımızda olmadığına göre Via Umberto'ya girip yürümeye devam.. Bir süre sonra dükkanlar başlıyor. Dükkanlara bakınıyor yanlara doğru uzanan dar sokaklara merakla ama tedirgin bakıyoruz. Ne de olsa çok hayırlı şeyler duymadık Napoli için. Zaten de o yüzden günübirlik geldik; keşif yapıp gelecek planlara yönelik havayı koklamak için.. Marsilya için de benzer şeyler duymuş ama hiç sorunla karşılaşmayıp çok da sevmiştik Marsilya'yı.. Napoli'nin de böyle olacağına daha o dakika emindim.. Yerel markalara takıntım var gittiğim yerlerde.. Uzun bir konu, bir ara anlatırım ama şimdi karşımıza Napoli'de kurulmuş bir erkek giyim markasının mağazası çıkıyor: Gutteridge. Massimo Dutti, Façonable, Hackett arasında bir yerlerde duran markanın birkaç t-shirti ilgimizi çekince daha şehri tanımadan alışverişe girişiyoruz. Bu aslında içten içe planlı bir durum. Bulunduğumuz yer gitmeyi planladığımız pizzacıya çok yakın. Niyetimiz 11.30 kadar civarda oyalanıp kimsecikler gelmeden, kuyruğa girmeden ilk masalardan birini kapmak!.. Siparişimizi beklerken yanımıza oturan seksenlerindeki orijinal Napoliten amca ile Milano'dan o'nu ziyarete gelen kızı ile detaylarını başka bir yazıya konu olabilecek uzun ve keyifli bir sohbete girişiyoruz. Bu sohbet sırasında Napoliten kültüründen, bölgenin yemeklerinden ve pizzadan da bahsediyoruz tabi. İşte o sohbet sırasında Napoli, pizza ve kafamdaki deli sorulara da komple yanıt buluyorum... Gelirken Da Michele dışında cebimde başka pizzacıların da adresleri ile geldim Napoli'ye.. \"En iyisini bulma\" takıntısı peşini bırakmıyor insanın; hepsini saydım ve aldığum cevap şuydu: \"Hayır!.. Burası.. Sadece burası.. Napoli'de her pizza iyidir, kötüsünü bulamazsınız ama buranın pizzası en yalın, en geleneksel olandır. Bakın, ben şehir dışından gelen kızımı da buraya getirdim. Burada yaşayanlar buraya gelir..\" Bitti.. Kafamdaki tüm soru işaretlerinin kalkması ile pizzamız da masaya teşrif etti. Uzun uzun anlatarak acı çektirmek istemiyorum kimseye. O yüzden tüm pizzalar bir yana, bu pizza bambaşka bir yana diyorum kısaca. Bu kadar az malzeme ile bu kadar saf bir lezzetin ortaya çıkmasında elbette 1870'den gelen gelenek ve tecrübe ve ona değen ellerin kerameti var. Zira Da Michele'de kalabalık bir personel olmasına karşın pizza hamurunu tek başına eli ile açıp şekillendiren, kimseye el değdirmeyen eli öpülesi bir amca var.. Minnacık bir parçasını bile ziyan etmeden adeta bir ayin gibi bitiyor ziyafet; masayı daha fazla meşgul etmeden hesabımızı ödeyip masayı paylaştığımız dostlarla vedalaşıp ayrılıyoruz. Hesap: 12 ; an itibarı ile kapıdaki kuyruk ise sayılarla ölçülemez!.. Kuyruğa şimdi girseydik tüm gün burada ölebilirdi.. Saat 13:00'e yaklaşırken artık Napoli'nin sokakları ile başbaşayız. Önce Via Duomo üzerinden Napoli'nin merkez kilisesine ulaşıyoruz. Dar sokaklar, yoğun bir kalabalık; vızır vızır motorlar, canlılık, renklilik.. her geçen dakika daha da ısınıyorum şehre; seviyorum hatta.. Çok sayıda avlulu eski bina var; birinin iç avlusuna sıvışıp binanın nefis detaylarına dalıyoruz bir süre.. Apartmanmış. Napoli Bohemleri buralarda yaşıyormuş.. Üst katlara çıkmak istedik, izin vermediler.. O zaman yürümeye devam. Via dei Tribunali en dar ve en turistik sokaklardan biri. Sıra sıra pizza ve tatlıcılar, hediyelik eşya dükkanları ve çok çok insan var.. Napoli'de pizza denince ilk sıralanan pizzacıların birkaçı da bu sokak üzerinde. Bulup denemek isteyenler için adrese bile gerek yok, kapı önündeki kuyrukları takip edin, yeter.. İlki no.94'deki Pizzeria di Matteo. En büyük övünç kaynakları Bill Clinton'un tercihi olmak!.. Pizzaları gerçekten nefis görünüyor. Hele bir kızarmış pizzaları var ki.. aklım kalmadı diyemem.. İkincisi no.32'deki Pizzeria Sorbillo. Yine kuyruk, kalabalık.. Kimi yer bulmakta şanslı, kimi kapı önünde kutuda yiyor pizzasını.. Kutuların içine bakıyorum, bunlar da iyi görünüyor!.. Üçüncüsü No.58'deki Pizzeria I Decumani. Sanki burası birazcık daha sakin gibi.. Her üç pizzacı da da menü geniş, Michele gibi tek çeşit üzerinden gitmiyor siparişler. Hangisi daha yerel derseniz hepsinin önündeki kuyruklarda her lisanı duymak mümkün!.. Pizzaları bir kenara bırakıyor, uzun, kalabalık ve yorucu sokaktan sonra bir kahve molasının zamanıdır diyoruz. 14:30'da Piazza San Domenico Maggiore'nin ortasındayız, dört bir yanımız ve meydanın ortası kafe.. Planladığımız adres Gran caffe'Aragonese ama onun yerine tam meydanın ortasında güneşli bir masada; Gran Caffe' Neapolis'de karar kılıyoruz. Çok ama çok keyifliyiz.. Molayı kısa tutuyor, tekrar cadde-sokak turlarına dalıyoruz. Napoli'de -bunu söyleyebileceğimi hiç ummazdım ama- şahane dükkanlar var! Özellilkle giyim konusunda çok yaratıcı ve özgün mağaza ile karşılaşıp fiyatların ucuzluğu karşısında da alışveriş yapmaktan kendimizi alıkoyamadık, yalan yok!.. Özellikle Via Tribunali'deki küçücük Princess mağazasındaki sample ürünler arasında tüm günümü bitirebilirdim aslında.. Alışveriş yoruyor, bir küçük mola daha lazım. İstikamet Piazza Bellini. Intra Moenia notlarım arasına aldığım çok güzel bir edebiyat kahvesi. İçerideki sıcak atmosferine gözattıktan sonra dış alanda meydana -ve özellikle- Bellini heykeline nazır rahat bir koltuğa yerleşip siparişimizi veriyoruz; Sorbetto Limoni. Madem Amalfi sınırlarına ulaştık meşhur Sorrento Limonu'ndan sebeplenmeden dönmek ayıp olur!.. Bizzat bu nefis kalın kabuklu limonun kendisi içinde sunulan nefis limonlu dondurmamızı yiyerek keyifle geçiriyoruz zamanımızı. Çıkışta önce çok keyifli bir geçit var yolumuzun üzerinde; Via Port' Alba. İstiklal Caddesi'nin arka sokaklarını andıran kitapçılı, bol kafeli kalabalık ve sevimli bir yol. Her görülen aralık sapmaya, keşfetmeye değer.. Buradan Piazza Dante Alighieri'ye ulaşıp Dante'nin heykeline de bir selam çaktıktan sonra nihayet Via Toledo'dayız. Via Toledo, Napoli'nin en ünlü alışveriş caddesi. Bir sürü yerel marka, 'multibrand' butik arasında dolaşıp vitrinlere bakıyoruz. Fiyatlar gerçekten şaşırtıcı derecede ucuz... Çok ama çok uzun bir cadde; tamamını yürüyüp Galleria Umberto'ya varıyoruz. Tanımında hep Milano'daki Galleria'nın aynısı diyerek anlatılan bu kapalı çarşının bende asla Milano etkisi yaratmadığını söylemeliyim. Sadece köşesindeki pastane vitrininin beğenimi kazandığı bu ruhsuz çarşıdan hemen çıkıp karşısındaki Devlet Operası Teatro di San Carlo'ya ilgi göstermeyi tercih ediyoruz. Palazzo Reale, Piazza Plebiscito gibi Napoli listesinin popülerlerini fotoğraflayarak Giardini del Molosiglio, marina, Vezüv ve nefis Napoli manzarası izleyeceğimiz manzara terasına ulaşıyoruz. Fotoğraflar çekiyor, Napoli'yi daha da sevmek için sebepler keşfediyor, meydanda oturup buradaki kalabalığın arasına karışıyoruz.. Artık akşamüstü saatleri. Bu saatten sonra Napoli deneyimimiz tamamen karakter değiştiriyor. Şık muhitler, şık insanlar arasında başka bir Napoli'yi keşfe çıkıyoruz. Via Chiaia'dan girip dükkanların yavaş yavaş şık butiklere dönüşmesine tanık oluyoruz. Via dei Mille'ye vardığımızda artık Napoli'deki Nişantaşı'ndayız. Büyük markların mağazaları, saat ve mücevher dükkanları arasında zaman zaman küçük, şık pastaneler, antikacılar, barlar ve çok şık insanlar.. Aşırı gürültülü, coşkulu, renkli Napoli'yi sevdiğim kadar şehrin bana tamamen sürpriz olan bu yüzünü de seviyorum. Tekinsiz, kozmopolit Naopli'den bahseden yazılar nedense şehrin bu yüzünden hiç bahsetmemişlerdi çünkü.. Şu dakikalar \"ilk fırsatta yine Napoli'ye gelmeliyim\" dakikaları. Kimbilir daha keşfedilmedik ne sürprizler vardır. Güzel Sanatlar Müzesi'nin yanından iç çekerek geçiyor ve Piazza Amadeo'ya varıyoruz. Buradan Villa Floridiana çok ihtişamlı görünüyor.. Tepeye doğru çıkan bir funiküler var ama kıvrılarak yukarı doğru çıkan yoldan yürümeye niyetliyiz. Corso Vittorio Emmanuelle'e kadar yokuş yukarı kıvrıla kıvrıla tırmandıkça güzelleşen bir manzaranın eşliğinde çıkıyoruz. Burası kesinlikle 'asortik' bir semt; gündüz yürüdüğümüz sokaklardaki şehir dokusundan tamamen farklı, geniş apartmanlar, botanik teraslar, villalar, nadiren restoranlar ile çevrili İstanbul'da boğaz hattını andıran bir semt.. Bir süre sonra sol yanızda başka sağda başka Napoli manzarası başlıyor yine. Sol zengin, sağ fakir Napoli. Daracık, merdivenli, çamaşırlı, rengarenk sokaklar.. Bir an önce bu sokaklara karışmak, bol bol da fotoğraf çekmek istiyoruz. İlk gördüğümüz renkli sokaktan girip birkaç kare çekiyoruz. Ve o çektiğimiz fotoğraflar bu çevrede çekebileceğimiz son fotoğraflar oluyor. Karşıdan gelen bir hanım bize gözleri ile hayır diyor. Devamında işaret dili ile anlattığı şu: Makine, telefon NO!.. Hoop anında götürürler!.. Teşekkür etmemizle tekrar geldiğimiz ana yola çıkmamız bir oluyor. Kendimize bir bakıyoruz; ellerde telefon, fotoğraf makinesi ve alışveriş poşetleri ile tam çantada keklik turistiz; poşetleri bile alırlar valla! Hemen ekipmanı yok edip poşet sayımızı bile mümkün olduğunca azaltıyoruz. Ayrıca ara sokaklardan zigzag inme planımızı rafa kaldırıp yola üstten devam ederek hedefe direkt nokta atışı ulaşmaya karar veriyoruz. Hedef?.. Yemek tabii ki, zamanı geldi.. En başta planım öğle yemeğinde bir, akşam yemeğinde bir pizzacı ziyaret etmekti. Ne olur ne olmaz diye bir iki trattoria adresi de not almıştım ama büyük ihtimalle Via Grande Archivio, 23'de La Figlia del Presidente'de keyifli bir pizza partisi yaparız diye düşünüyordum. Ancak öğle yemeğinde sohbet ettiğimiz Napoli yerlisi amca bu fikrin tamamen rafa kalkmasına neden oldu. Salciccia con Friarielli Tavsiye üzerine yaptığım araştırmalarım bu yemeğin biraz buruk lezzetli brokoli yaprakları sotesi ile sunulan bir bölge sucuğu olduğunu söylüyor. Spaghetti con le Vongole Liman şehri Napoli'nin olmazsa olmazlarından Kum Midyeli Spagetti için keyifli restoranların sahilde yanyana sıralandığı ve hepsinde de gayet güzel yapıldığı bilgisi de eklendi cebimize.. Pepata di Cozze Bu da yine Belçika ve Fransa'dan oldukça iyi tanıdığımız \"bir tencere dolusu\" midyenin Napoli hali.. Adres yine kıyı boyundaki restoranlar elbette.. Tepelere çıkana dek sahile inip Kum midyeli spagetti peşine düşmeyi planlıyorduk ama çok oyalanıp çok acıkınca 3 no. lu plan devreye girdi. Azıcık bekledik. Sonra ben dayanamadım. Ortalama bekleme süresini öğrenmek zorundaydım. İngilizce soruma düzgün bir yanıt alamasam da o sihirli sohbet yine iş başındaydı: Due? Evet, evet, aynet; due!.. İnanamıyorum sırayı aştık ve şimdi bir masadayız!.. O kuyruk neden var, ne bekler bilemiyorum ama şu an masadayım ve çok mutluyum.. Kareli masa örtüsü, tek kelime İngilizce bilmeyen ve bağıra bağıra konuşan personeli, müzikleri, karmaşası ile tam da bu şehrin ruhunu yansıtacak güzel bir yerdeyiz. Masamıza menü veriliyor önce; fotokopi ile çoğaltılmış günlük bir menü. Şahane! En tipik başlangıç tabaklarından iki tane makarna, su ve ev şarabı siparişini veriyoruz. Ana yemek ve yan yemek siparişini hemen almayıp sonraya bırakıyor garsonumuz. Su ve şarap şişeleri, ekmek ve yağ hemen ve dann! diye konuyor masaya. Talimatlar, servisler, isimler bağıra bağıra havada uçuşuyor. Lokanta mı işletiliyor, bir tiyatro oyununda mahalle kavgası mı canlandırılıyor belirsiz.. ama çok keyifli.. Az sonra siparişlerimiz geliyor; biri domtes soslu balıklı bir makarna. Nefis... Diğeri ise daha önce hiç yemediğim bir şey: Hem patates hem de makarnanın birlikte piştiği, sulu yemek kıvamında bol peynirli bir sosun içinde ne pasta ne de gnocci diyemeyeceğim enfes şey.. İsimlerini not ettim: Mezzi Paccheri al Sugo di Coccio ve Pasta e Patate con Provola. Bu yemekleri keyifle yerken bir yandan da garsonlarımızın şarkılara toplu halde eşlik edişine, yemeği biten kalabalık bir masaya bildiğin \"klozet\" içinde meyve servis edişine, büyük tezahurat ile bahşiş atılan sepetin inip çıkışında kopan şamataya seyirci oluyor, yükselen kahkahalara ortak oluyoruz. İkinci tabaklarımız taptaze sütü akan mozarellası ile Insalata Caprese ve çıtır çıtır kızartılmış hamsi Alici Frite. Bu lezzetli tabaklardan sonra meyveyi reddediyoruz ama Limoncello'ya hayır diyemiyoruz. İtalyanın geleneksel içeceklerinden diyebileceğimiz ve aslen bu bölgeye ait limon likörü Limoncello'yu burada ilk kez ev yapımı olarak tadıyor ve anlıyoruz ki o şişede satılanlar tamamen hikayeymiş.. Buna bayılıyoruz.. Artık hesap ödeyip kalkma vakti. Bu ilginç mekanda hesap da masada değil, kasada ödeniyor. Toplam 24 ödeyip bahşiş sepetine alkışlarla katkımızı yapıyoruz ama hizmet bitmiyor. Elimize verilen iki marka ile çıkışta sokağa kurulan kahve standından ikram olarak kağıt bardakta birer espresso çakıp keyfimizi taçlandırıyoruz. Artık dönüşe hazırız. Hemen alt paraleldeki Via Toledo'ya çıkıp Toledo metro durağına doğru yeraltına iniyoruz. Saat neredeyse 22:00, son treni yakalamak zorundayız. Gıcır gıcır, mis gibi metro hattından 1.30 'luk birer bilet ile 2 durak gidip merkez istasyon Garibaldi'ye varıyoruz. Şanslıyız ki son treni yakaladık.. Şanssızız ki son tren geldiğimiz tren kadar ucuz değil!.. Bu kez kişibaşı 24.50 ödeyerek 15 dakika sonra kendimizi trene atıyoruz. Tren hızlı, geceyarısından önce yine kendi şehrimizdeyiz.. Sabah birazcık endişeli çıktığım Napoli yolculuğundan çok güzel anılar ile çok mutlu dönüyorum.. Bazı şehirler çok sevilmez.. Bazıları çok sevilir. Napoli çok sevildi.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ne-var-ne-yok-paris.html\" ", "text": "Ron Mueck ve Roy Lichtenstein sergileri Paris'ten rüzgar gibi geçse de Paris'te sergilerin biri bitip bini başlıyor neyse ki. Grand Palais'de Felix Vallotton ve Georges Braque sergileri Ocak'a kadar uzun kuyruklar oluşturacak gibi.. Bu iki sergi için hazırlanan kitaplar da tam arşivlik. Musee d'Orsay'nin eşsiz koleksiyonuna Salı günleri öğle konserleri ve mini operalar sezon boyu eşlik ediyor. Musee de l'Orangerie'de Frida Kahlo ve Diego var. Sanat galerilerinde vakit harcamayı planlayanlar aradıklarını Rue des Tournelles, Rue des Archives, Rue du Temple, Rue Quincampoix, Rue des Saint Peres ve onların çevrelerindeki sokaklarda bulabilirler. Ulusal Opera, bu sezon Opera Bastille'de Aida, Elektra, Madame Butterfly, La Boheme gibi opera klasiklerini sergilerken Opera Garnier'de ağırlıklı olarak bale var. İyi haber, Bolşoy balesi de bu sezon bu sahnenin önemli konuğu. İstanbul'da kıl payı kaçan Depeche Mode'u 29 Ocak'ta Paris Bercy'de, yeni albüm turnesindeki Moderat'ı 17 Şubat'ta Paris Le Trianon'da yakalamak mümkün. Belediye bir yandan duvar sanatlarını, tahsis ettiği binalarda desteklerken bir yandan da şehrin farklı köşelerindeki rengarenk duvarları boyayarak büyük bir tezat oluştursa da Paris'in en karakteristik sanatçılarının işleri hala şehrin sokaklarında. Şehirdeki sokak sanatları birliği le M. U. R'un Rue Oberkampf No.11'deki daimi duvarında her 15 günde bir farklı bir sanatçının çalışması sergileniyor. Hiçbir detayı atlamadan hepsini görmek isterim diyenler Underground Paris, Street Art Paris gibi organizasyonların rehberli graffiti turlarına katılabilir. Gönlünü bisiklete kaptıranlar için tehlikeli bir adres var: En Salle Marcel. Katlanan bisikletten, ona binerken giyilecek havalı kıyafetlere, stil sahibi çantalara, 'custom made' selelere her şeyin bulunduğu dükkanda arka bölümdeki tamir atölyesine göz atmak da ayrı keyif. Pasajlardaki alışveriş potansiyeline dikkat. Çünkü Passage du Grand Cerf, Gallerie Vivienne, Passage Choiseul gibi nisbeten gizli kalmış köşelerde küçük dükkanlar ilginç alışveriş alternatifleri saklıyor. Caz sevenler için bir içki eşliğinde dinlenebilecek sayısız canlı caz alternatifi bulunurken Rue de Charonne no.21'deki Atelier Charonne, barında bir içki içip gecenin caz solistini dinleyerek geceye başlamak için ideal. Şık piyano barı Club Raye'e uğramak ya da kusursuzluğu garantili Experimental Cocktail Club'ın iş çıkışlarında pek popüler Paris şubesinde, yemek öncesi kokteyli için rotayı Rue Saint-Saveneur'e çevirmeli. Bu akşam yemek değil de bir şişe şarap eşliğine nefis bir şarküteri tabağıyla şehir yerlisinin arasına karışıp geceyarısını bulalım diyenler Passage Moliere No.12'deki salaş ve keyifli Le Restaurant des Poetes'i not defterlerine kaydedebilir. Lezzeti ve popülerliği test edilip onaylanan pek gözde Beef Club'da yemek için rezervasyonu olmayanlar joker hakkını kullanarak 21:30 civarında giderek erken kalkan bir masaya ikinci servis olarak kurulabilir. Geleneksel yılbaşı pırıltısı Champs Elysees'yi 21 Kasım'dan itibaren 10 Ocak'a kadar kaplayacak.. Bu dönemde caddede hazırlanan noel ağaç süslemeleriyle hatıra fotoğrafları çektirmek adetten. Mağaza vitrinleri de bu ışıltıyla yarışıyor olacak. Aralık ayı boyunca Trocadero, Montmartre, La Defense, Montparnasse, Saint Germain gibi şehrin farklı cazibe noktalarına kurulacak birbirinden farklı konseptteki noel panayırlarını dolduran kalabalıklar, 31 Aralık gecesi şehrin önemli meydanlarında havai fişekler altında sokak partilerinde olacaklar.. Çok ekonomik bir şehir olduğu asla iddia edilemeyecek olan Paris'te her an bir köşeden sürpriz yapan Eyfel manzarası, parklardaki sonsuz huzur, Avenue Montaigne'de lüks markaların vitrinlerine bakmak, tamamı aşk kilitleriyle kaplı Pont des Art'tan geçerek neşelenmek, Saint Martin kanalı boyunca yürümek, kahvenin yanında servis edilen su ve çekilmesi muhtemel binlerce mükemmel fotoğraf karesi ne mutlu ki tamamen bedava. Şehrin sokaklarında sık sık rastlanan nefis krepler, rastgele oturulan her yerde sipariş verilen bir kadeh Bordeaux ve hiç değişmeden, yıllardır önünde öğleden gece yarısına kadar uzun kuyruklar oluşan Rue Roisiers'deki falafelcide karın doyurmaksa bedavadan biraz pahalı."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/nerden-baslasam-nasil-anlatsam-helsinki-gezi-notlari.html\" ", "text": "Şimdi dönüp bakınca neresinden tutup nasıl anlatacağımı bilemediğim ender şehirlerden Helsinki. Gitmeden hakkında iyi şeyler, aşk, övgü cümlesi okumadım neredeyse. Isınamayanlar -her anlamda!- , aradığını bulamayanlar, biraz dolanıp hemen en yakın komşu başkent Stokholm'e kaçanlar!.. Hikayeler hep böyle. Hatta bana tavsiyeler de.. \"Orada kalma, bin gemiye Stokholm'e git\".. Ama işte böyle öneriler bende ters tepiyor. O gemiye binmiyorum. Hırs yapıyorum. Burada kalıyorum!.. Helsinki'yi sevmenin kendimce yolunu buluyorum. Yağmurla girdik şehre, güneşle döndük. Çok şey yaptık. Denedik, yanıldık, ofladık, pufladık, güldük, eğlendik, yine denedik, sevdik... Her şeyi anlatmama imkan yok. Hele ki ruh halini. Nasıl yazacağımı bilemediğim Helsinki rehberini şu an yazmaya başlıyorum. Mevsim Bence bu seyahatin en önemli maddesi. Ufuk çizgisi çok dar olan Finlandiya yıl içinde tamamen karanlık ve tamamen aydınlık günler yaşıyor. Helsinki ülkenin en güneyinde olduğu için en az etkilenen şehir olsa da tüm kışı yoğun karanlık ile geçirip yazı da batmak bilmeyen güneşin enerjisi ile yaşıyor. Buranın ilkbaharı Mayıs sonu Haziran ortası; 21 Haziran'dan itibaren mevsim yaz.. O çok kısa süren yaz şenliklerle karşılanıyor. Benim önerim Helsinki'ye ilk ziyaret için kesinlikle bu zamanı Haziran-Temmuz aylarını seçmeniz. Aksi halde burada gözlemlediğim kadarı ile hayat zor!. Aramızda saat farkı yok. Isı farkı, yaşam farkı, günışığı farkı çok!.. Ulaşım Yaklaşık 3 3,5 saat süren uçak yolculuğunun ardından kendinizi Vantaa Havalimanı'nda bulacaksınız. Buradan şehri merkezindeki ana tren istasyonuna ulaşmak için iki yol var: FinnAir City Bus hemen terminal 2'nin önündeki duraklardan kalkıyor ve yaklaşık 25-30 dakika içinde merkeze varıyor. Araç içinden alınan bilet fiyatı 6.30 ve otobüs içinde WiFi bağlantısı var. Diğer yol 615 no. lu otobüs ki o da hemen yan perondan, 21 no. lu platformdan kalkıyor. Her saatin 12. ve 50. dakikasında kalkan otobüste bileti araç içinden 5 ödeyerek alıyorsunuz. Bu da yaklaşık 40 dakikada merkez istasyona ulaşıyor. Dönüşte havaalanına gitmek için de yine bu durağa gelerek dijital ekrandan otobüsün kaçta ve hangi perondan kalkacağını takip edebilirsiniz. Bu arada merkez istasyonun şöyle Central/Centraal vb. kolay bir adı yok. kendisi tüm ulaşım ağında Rautatieasema olarak geçiyor!. Biraz zorlasalarmış!.. Zaten genel olarak Finlandiya'da hiçbir tabelayı, özel ismi okumak için kendinizi hırpalamayın; olmayacak. Aynı dil grubundan olmamıza hayret ediyorum; ben hiç bir bağlantı, yakınlık kuramadım. Töölö, Hietaniemi, Kauppakorkeakolut... diğer güzide semt, durak isimlerinden örnekler.. Düşünün yani!. Dedim ya hiç kendinizi yormayın; karnınız açıkınca lazım olacak kelime Ravintola. Kendisi restoran demek olur. Yemeğin üstüne de bir \"Kahvila\"ya girip Kahvi için tamamdır, gerisi boş!.. Merkez istasyon önünden geçen başlıca tramvay hatları; 2, 3, 6,6T, 9. İstasyonun altında da metro durağı var. Tek hat üzerinde işleyen bir metro var. Sadece daha uzak bölgelere giderseniz ihtiyaç duyacağınızı tahmin ediyorum. Otobüs ve tramvaylara binecekseniz sakin duraklarda küçük bir el işareti yapmakta fayda var; aksi halde durmayabiliyorlar. Bunun dışında ulaşım gece gündüz son derece sorunsuz, aktif ve kolay kullanımlı. Biz uzun konakladığımız için sınırsız ulaşım sağlayan 7 günlük biletlerden aldık. Merkez istasyondaki Helsinki City Transport noktasından ya da bilet makinelerinden alınabiliyor. Kredi kartı geçiyor. Biletsizseniz araç içinden de almak mümkün ama günlük, birkaç günlük biletlerden almak mantıklı. Bir günlük 8; 7 günlük 32 . Tramvay ve metroda bu tip biletiniz varsa hiçbir şey yapmadan geçip yerinize oturabiliyorsunuz ama otobüse ön kapıdan binerek şöföre bileti göstermek gerekiyor. 2 ve 3 no. lu tramvaylar neredeyse bir ring sisteminde çalışarak şehrin hemen hemen tüm önemli noktalarından geçiyor. Bu sayede hızlı bir şehir turu yapmak mimkün. Bu konuda ayrıntılı harita ve hengi durağa ne denk geliyor bilgisini HSL'nin internet sitesinden edinebilirsiniz. Bunu dışında 4 no. lu travvay ile şehrin mimari özelliklerini gözlemleyebileceğiniz bir tramvay turu; 6 n. lu tramvay ile tasarım ve yeme içme mekanlarının bulunduğu güzergahta bir tramvay turu ve son olarak 7 no. lu tramvay ile de tarihi ve yeşil Helsinki'yi görebileceğiniz rotada bir tur yapabilirsiniz. Görelim, Yapalım, Gezelim Hani bir şehre gelince yapmazsan olmaz mecburi aktiviteler vardır ya; işte bu bölümde onları sıralamaya çalışacağım. Çok ayrıntıya girmeden; bu şehirde tek bir gününüz olsa bile yapılabilecek şeyler, görülecek yerler.. Kauppatori Pazar yeri: Pazartesi'den Cumartesi'ye -hatta yaz aylarında Pazar günü de dahil- hergün kurulan pazar yeri şehrin en canlı ve en renkli yeri. Tezgahlar arasında dolaşıp hediyelik eşyalar ve el sanatları ürünleri almak, bölgenin meyvelerinden tatmak, çörek, krep yiyip kahve içmek ve öğle saatinde yemek tezgahlarında balık/sebze partisi yapmak adetten. Tempeliaukio/ Kaya Kilisesi: Töölö semtinde yer alan kayadan oyulma kilise oldukça enteresan. Umarım benim gibi şanslı bir saatte ziyaret eder ve sıraslarında oturup piano notalarının o duvarlarda yankılaşını dinleyerek huzurlu ve şaşkın dakikalar geçirirsiniz. Kammpi Chapel / Ahşap Sukunet Şapeli: Şehirdeki bir diğer şaşırtıcı ibadet evi. Bana göre tam olarak Finlandiya'nın imzası!. Tamamen ahşaptan yapılan ve tasarımı bile sıradışı olan, muhteşen akustiğe sahip şapel şehirde ilk ziyaret ettiğimiz turistik adreslerdendi. Ağaç ve tasarım gerçekten Finliler'in işi!.. Rautatieasema / Helsinki Merkez Tren İstasyonu: İstasyon şehrin mimari anlamda imza yapılarından biri; hatta en ünlüsü. Eliel Saarinen elinden çıkma yapının aydınlatmaları oldukça etkileyici. Fotoğraflamayı ve uzun uzun inceleyip hayran kalmayı unutmayın. Uspenski Katedrali: Yakın komşusu Saint Petersburg'a selam çakan katedral Rus mimarisinde yapılmış. İçine girer misiniz bilemem ama mutlaka önünden geçecek, önünde poz vereceksiniz. Katedralin bulunduğu yarımada şehrin hoş mimarili bölgelerinden biri.. Esplanadi Parkı: Etrafında lüks mağazalar, şık kafelerin yer aldığı parka, şehrin oturma odası bile diyorlar. İçinden geçmek, banklarında oturmak, çevresindeki kafelerde oturup yaşamın akışını izlemek bu şehri sevdiren şeylerden.. İçindeki şık kafe Kappeli 1700'lerden kalma ve tarihte çok ünlü müdavimleri var.. Senato meydanı ve Helsinki Katedrali: Tursit pozunun verileceği, selfie'nin çekileceği meydan ve kadetral. Gördüğüm en sade iç tasarıma sahip katedral dışarıdan bakınca oldukça heybetli ve hemen hemen şehrin her noktasından görülebiliyor. Engel'in tasarladığı Neoklasik mimariye sahip meydanda Cumaları 12.30'da muhafız değişim töreni var. Civar sokaklar \"ToriKortellit\" denen tarihi Helsinki şehir merkezini oluşturuyor ve o dönemden kalma binalara işeret ediliyor. Sibelius Parkı ve Anıtı: Yine Töölö semtinde denize yakın bir park içinde ünlü besteci Sibelius'a adanmış bir anıt ve heykel var. Ben hemen bu parkın yanındaki çok sevdiğim bir adrese sürekli gitsem, parkın köşesinden devamlı geçsem de kafamı çevirip o anıta bir bakmışlığım yok.. Zaten gidenler de Sibelius'u taıyor mu, bilmiyorum. Yapılacak şeyler listesinde yazıyor diye gidiyorlar gibi geliyor bana.. Ben gitmiyorum. Evde Sibelius'un plağını dinliyorum!.. Suomenlinna Adası/Kalesi: Buyrun bir turistik Helsinki mecburiyeti daha! 1748'de yapılan ve dünyanın en büyük deniz kalesi olma ünvanını taşıyan bir kale, manzara, kafeler ve şahane ağaçlar var adada. Tek suçu fazla turistik olmak. Gitmek şart mı? bence değil; bu şehirde daha birçok ada, görülecek sayfiye yeri var.. ama siz yine de görün; aklınız kalmasın!. Kauppatori'den teknelerle 5 'ya gidiliyor. Burada piknik yapmak da popüler; isterseniz hazırlıklı gidin. Seurasaari Açıkhava Müzesi/Adası: Yerel kostümlü rehberler ile eski Fin kır hayatını gözlemlemek isterseniz ilginç bir açıkhava müzesi. Ayrıca adada plajlar ve sincaplar var!. Merkezden 24 no. lu otabüse binerek ulaşacağınız adaya giderken mayonuzu ve sincaplar için fındık götürmeyi unutmayın!. Helsinki Adacıkları Tekne Turu: Kauppatori'den kalkan tekne turları ile çevredeki adacıkları, bölgenin doğal güzellikerini görmek mümkün. Gece-gündüz, yemekli-yemeksiz birçok alternatifi mevcut.. Pihlajasaari: İşte benim favori adam!. Merisatana'da Cafe Carousel'in arkasından kalkan teknelerle ulaşılan adada kum plajlar, kafe/restoran, sauna, doğa güzelliği ve huzur var. Turistik bir gün geçirmenin yerine dinlendirici keyifli bir plaj günü geçirmek isterseniz bu adaya gelin. Adanın lokantasında balık çorbası içmeyi ve plajlardaki rengarenk soyunma kabinlerini fotoğraflamayı unutmayın. Ateneum Müzesi: Finlandiya'nın en büyük koleksiyonuna sahip olan müze hemen merkez istasyonun karşısında çok hoş bir tarihi bina içinde yer alıyor. Koleksiyonunda Van Gogh'tan Rubens'e birçok ünlü sanatçının eseri bulunan müze ne yazık ki tamamını bir anda değil, farklı temalar içinde dönüşümlü olarak sergiliyor. Pazartesi Kapalı. Salı-Cuma 10-18; Çarşamba Perşembe 10-20 ve Cumartesi Pazar da 10-17 saatleri arasında açık. Giriş 13 . Kiasma Çağdaş Sanat Müzesi: Ziyaret etmekten çok keyif aldığım gerek mimari gerek içerik olarak son derece doyurucu müze. Keşke şu aralar gidip şu an gösterimdeki sergilerden biri olan Robert Mapplethorpe retrospektifini gezebilseniz. Yine Pazartesi kapalı. Salı 10-17; Çarş'dan Cuma'ya 10-20.30; Cumartesi 10-18 ve Pazar da 10-17 arası açık. Giriş 12 . Şakayla karışık ön bilgiler bitti.. Sırada sevilen adresler, yeme içme, alışveriş ipuçları var.. Elbette başka bir yazıda!...."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/niceden-marsilyaya-cote-dazur-notlari.html\" ", "text": "Kıyı boyunca birbirinden güzel şehirler, kasabalar, köyler.. Birini görsen, diğerinde aklın kalıyor.. Onun için bu seyahatte altı üstüne getirilmiş, girilmedik sokağı kalmamış şehirler yok.. Herşey tadımlık.. tadı damağında kalmalık.. Fransız Rivierası'nda Nice'ten başlayıp Eze, Menton, Monte Carlo, Saint-Jean-Cap-Ferrat, Villefranche-sur-Mer, Saint-Tropez, Cannes, Grasse, Antibes ve Marsilya'ya uzandık.. Harika eski sokaklarda yürüdük.. her bir pencereye, kapıya, yapıya hayran kaldık.. lavanta kokladık.. sabun kokladık.. aklımıza estiği an en beğendiğimiz plajda durup yüzdük.. kusursuz manzaralara baktık, bazılarının içinden geçtik.. içtik, yedik.. şaşırdık.. sevdik.. Bu yazıda, bölgeyi tıpkı bizim yakaladığımız ruh ile gezmek isteyenler için not defterimde biriktirdiğim notları bulacaksınız.. Nice, Riviera'nın en dolu dolu şehirlerinden biri. Her kültürel anlamda hem de yaz tatili tadında yapılacak çok şey var. Riviera'da tüm rota baştan başa gezilebileceği gibi sadece Nice gelip, bu şehrin sınırlarından dışarı çıkmadan bir seyahat bile planlanabilir.. Nice havalimanı şehre oldukça yakın. Şehir merkezine 98 ve 99 no. lu shuttle otobüsler ile 6 'ya ulaşılıyor. Ama benim tavsiyem; havaalanından dışarı çıkıp Airport Promenade durağından geçen 200 ya da 23 gibi otobüslere binmeniz. 20-25 dakika sonra sadece 1.5 'ya şehir merkezindesiniz!. Otobüs biletleri daima otobüse binerken şoförden alınabiliyor. Günlük 5 'luk free pass da tercih edilebilir.. Place Massena şehrin en hareketli meydanı. Sokak göstericilerinden şehir turu yaptıran bisiklet taksilere herşey burada.. Şehrin tek hatlı tramvayı T1 de bu meydandan geçerek birçok farklı noktaya ulaşıyor. Bu meydandan geçerken başınızı biraz yukarı kaldırıp Katalan sanatçı Jaume Plensa'nın Buddha'larına bakmayı ve köşedeki fıskiyeli alanın içinden yürümeyi unutmayın. Sokaklarda yürüken 1776'da inşaa edilen Nice Operası, Nice Katedrali Sainte Reparate ve gözalıcı mimarisi ile öne çıkan ikonik Negresco Oteli görülecek önemli yapılar serisinde aklınızda olsun. Tarihi Vieux Nice sokakları çok hareketli ve renkli.. Mutlaka bu dar ve renkli sokaklarda yürüyün.. Bu gezinti sırasında mola alternatifleri Brulerie des Cafes Indien'de kahve, Les Distrilleries Ideales'de aperatif ve en tatlı meydanlardan biri olan Place Rossetti'deki Fenocchio'da dondurma!. Kahveyi bu meydandaki Antonia'nın meydanın tam ortasındaki masalarında da içebilirsiniz. Nice'e tepeden bakmak isterseniz Parc de la Colline du Chateau'ya en kolay çıkış Rue des Ponchettes'in köşesindeki ücretsiz asansör. Haftanın 6 günü çiçek pazarı olarak hizmet veren rengarenk Cours Saleya Pazartesi günleri antika pazarına dönüşüyor. Pazar her gün öğleden sonra yerini küçük elişi ve resim tezgahlarına bırakıyor. Meydanın etrafı kafe ve lokantalar ile çevrili.. Pazarda mis çiçek kokuları arasında dolaşıp Provence baharatları, Camargue deniz tuzu alın, çeşit çeşit zeytin ve meyve tadın.. Modern Sanatlar Müzesi Mamac, Matisse Müzesi ve Louis Nucera Kütüphanesi'nin parçası olan La Tete au Carre ilk akla gelen kültür/sanat cazibe noktaları.. Fransız sanatçı Sasha Sosna'nın tasarlayıp mimar Yves Bayard ile birlikte hayata geçirdiği ve kütüphanenin ofisi olarak kullanılan, kübik bir kafa heykeli şeklinde tasarlanan La Tete au Carre şehirdeki en etkileyici yapılardan biri.. Rue Alphonso Karr hoş butiklerle dolu. Bunun dışında Rue Paradis, Rue Liberte gibi sokaklar da alışveriş için ilginizi çekecektir. Pazar günleri Jean Medecin üzerindeki birçok dükkan açık. Buna FNAC mağazası ve Galaries LaFayette de dahil.. Alphonso Karr civarında alışveriş turundayken mola vermek isterseniz lokallerin buluşma noktası Le Liber Tea, özellikle akşamüstü çok tatlı bir alternatif. Nice kıyı şeridi boydan boya plajlarla dolu. Toplam 20 halk, 15 de özel plaj var. Güzel olan; her özel tesisin hemen yanından halk plajını kullanabiliyor olmanız. Ancak bana göre böyle cadde üzerinde, iri çakıllı ve hiçbir girinti çıkıntısı olmayan deniz girmek keyifli değil.. Biz Nice içinde olduğumuz günlerde hava da aşırı sıcak olmadığı için buradaki plajları kullanmadık ama siz kullanmak isterseniz; Plage Beau Rivage, Opera Plage, Castel Plage, Neptune Plage ve Hi Beach oldukça popüler.. Günlük kullanım ücretleri 20-25 civarında ama bazıları saat 15:00 itibarı ile daha düşük ücret talep ediyor.. Tesisleri kullanmak istemezseniz zaten her deniz sizin.. Genel Tip: Kıyılara yaptığınız bu seyahat boyunca deniz için daima hazırlığınız olsun. Çantanızda mayo, ince dokuma bir peştemal, kayalık ve çakıllar için deniz ayakkabısı, yedek bir tshirt bulunursa istediğiniz her an denize girebilirsiniz. (Biz bakir plajları sevdiğimiz için bu konuda epey tecrübeliyiz. Deniz ayakkabısı hep olmuyor ama mayo, yedek tshirt ve soyunma kabini bulamayacağımız durumlar için ince peştemal malzemesinden yapılma birer bornoz bulunduruyoruz. Neredeyse soyunma kabini yerine geçebiliyor.. Bir de ıslak mayoyu koymak için plastik bir mayo çantası ekledik mi her an her yerden denize girip sonra yolumuza devam edebiliyoruz!. sizin de aklınızda olsun.. Özel plaj tesisleri aynı zamanda restoran olarak da hizmet veriyor.. Yani şezlong ve şemsiye kullanmasanız da yemek için hemen bu plajlara geçebilirsiniz. Ama yakınlarda kolayca ulaşılan koylar varken Nice merkezde yüzmeyi iki kere düşünün derim.. Defterimdeki lokanta isimleri elbette pek ünlü La Petit Maison ile başlıyor ancak bize tadilatta olduğu günler denk geliyor.. Bu yüzden yemeklerini övemiyorum ama check in listenize bir tick atmak istiyorsanız listenizde olabilir.... Taptaze deniz mahsulleri için Cafe de Turin; nefis piliç çevirme için La Rossettisserie ve samimi, uygun fiyatlı bir yemek için Chez Palmyre ise arkasında durabileceğim öneriler.. Nice'in kendine has sokak lezzetleri de var; bunlardan da tatmalısınız. Nohut unundan yapılan bir çeşit kalın krep diyebileceğimiz \"socca\" için merkezde Bella Socca adını duyacak ve Chez Rene Socca önünde de uzun bir kuyruk göreceksiniz ama bir de Chez Pipo'da denemelisiniz. Chez Pipo liman yakınında yer alıyor. Uzun bekleme süresine kesinlikle değecektir!. Karamelize soğan ile yapılan enfes tart Pisaladiere ise irili ufaklı neredeyse her restoranın menüsünde bulunuyor ama bana göre fırın tarzı yerlerde rastgele yedikleriniz daha lezzetli olabilir. Her menüde kendine yer bulan bir diğer Nice spesiyali ise yuvarlak ekmek içinde ton balığı ve ançüez ile hazırlanan sandviç Pan Bagnat.. İlaveten, yaz ayları doğru mevsim olmasa da midyeden yapılan Moules Mariniere'in de en salaş ve lezzetli hali Place Centrale'deki Lou Pilha Leva'da.. Multari'de iyi hamurişi ve pasta örnekleri; 1820'den bu yana hizmet veren Maison Auer'de ise efsane çikolata ve şekerlemeler var!. Şehirdeki favori sokağım Rue Bonaparte. Bir dönem Napoleon Bonaparte'nin yaşadığı bir evi de barındıran sokağın ortasında küçük bir meydan var. Bu meydana bakan evler balkonları ile kesinlikle burada yaşama hayali kurduruyor. Sokakta birçok lokal mekan var, yeme içme ve gece takılmak için ideal.. Sabah erken saatlerden gece yarısına dek hizmet veren sokağın semt barı Comptoir Central Electrique ise sokaktaki favori mekanım.. Aklınızda olsun, bir geçin; belki siz de seversiniz.. Konaklama için de biz Hotel Negresco'ya çok yakın konumda küçük bir otel tercih ettik. Hem şehir turu hem de deniz tatili odaklı olarak Promenade des Anglais'in Negresco civarındaki paralel sokaklarındaki küçük otellerde ya da tercihinize göre bulvar üzerindeki büyük otellerden birinde kalırsanız her yere kolayca ve çoğunlukla da yürüyerek ulaşabilirsiniz.. Bu seyahatin tüm konaklama planını booking. com üzerinden hallettik. Köye mutlaka ama mutlaka Nice Vauban durağından kalkan 82 no. lu otobüs ile gidin. Neden mi? Çünkü tren ya da Eze'den geçen diğer hatlar kıyı şeridinden gidip sizi Eze'de bırakıyor ve bu noktadan \"Eze Village\"a yani köye çıkmak için ya ölümcül bir yokuş tırmanmak ya da tekrar başka bir araca binmek gerekiyor. Oysa 82 no. lu otobüs direkt olarak sizi köyün girişine ulaştırıyor. Hemen köye girmeden turizm ofisi var; ihtiyaç duyarsanız buradan bilgi alabilirsiniz. Köy oldukça küçük ama bir yandan da cüssesinden beklenmeyecek kadar fotografik, romantik ve manzaralı.. Önce köyün tüm sokaklarını dahil ederek bir yürüyüş yapın; şapeli ve saat kulesini görün; her manzara imkanından uzaklara bakın.. Deniz seviyesinden 429 metre yüksekteki köyden açık havalarda tüm körfezi Saint-Tropez'e kadar görmek mümkün.. Köyün en popüler etkinliği Jardin Exotique'i gezmek. 6 ödeyerek girebileceğiniz kaktüs bahçesi farklı yükseklik seviyelerinden köyün en güzel manzarasını vadediyor. Dev boyunlardaki kaktüsler ve aralarına gizlenen heykeller arasında keyifle zaman geçirebilir, güzel fotoğraflar çekebilirsiniz.. Otel ve restoran olarak hizmet veren ve yine kendine özel nefis bir manzaras sunan Chateau Eza'yı mutlaka görün. Köyün sokaklarında küçük atölyeler ve dükkanlar, bir-iki restoran ve bir de dondurmacı var.. Benim mola ve atıştırma için özel önerim Le Cactus olacak. Köye girilen kemerli kapının önündeki avluda konumlanan Le Cactus şahane krepler yapıyor. Manzara tarafına değil, merdivenlerdeki tatlı masalardan birine kurulup bol malzemeli bir krep sipariş edin; ananaslı olan favorim.. Köyden ayrılırken farklı seçenekleriniz var. Aynı otobüs ile Nice'e dönebilir ya da Monako, Monte Carlo yönünde yola devam edebilirsiniz. Bunun için önce kıyı şeridine inmek gerekiyor. Köyden geçen 83 numara ile kıyıya inip Gare SNFC durağından geçen 100 numaraya binerek Monaco yönünde devam edebilirsiniz. Nice içinden bineceğiniz 100 no. lu otobüsün son durağı hafiften İtalyan etkisindeki sevimli Menton.. Ben Menton'un samimiyetine bayıldım.. Eğer Cote d'Azur bölgesinde yeterli zamanınız varsa Menton'a da kesinlikle zaman ayırın. Önce kaleden bir yay çizerek yürüyüp Menton'un İtalyan kasabalarını andıran siluetine bakın.. Vaktiniz varsa Garavan plajın'nda denize girin.. Saint Michel Bazilikası'na çıkan merdivenlerden yukarı tırmanıp eski şehrin sakin sokaklarında kaybolun.. Rue Saint Michel'den geçip Le Tropic'den bir külah dondurma kapın; Place aux Herbes'de ağaç gölgesinde mola verip meydanın tatlı evlerinden birinde oturduğunuzu hayal edin.. Geri dönerken 1974'ten beri hizmet veren Maison Herbin'e uğrayıp marmelatlarından tatmayı ve \"Menton Limonlu\"sundan almayı unutmayın. İçeride kendinizi kaybedeceğiniz kadar çok çeşit reçel ve çikolata kreması var.. Menton Limonu, Cassis ve Portakallı Bitter Çikolata kreması \"keşke birer koli alabilseydim\" dedirten özel tavsiyelerim.. Menton, limonu ile ünlüymüş ve her yıl Şubat ayında bu şöhretini Limon Festivali ile kutluyormuş.. Bir de Menton yazıldığı gibi değil, havalı bir Fransız tonlamasıyla \"manton\" diye okunuyormuş! Gezintiniz bitince tren ya da yine Avenue Boyer'den bineceğiniz 100 no. lu otobüs ile Nice merkeze dönebilirsiniz. Otobüs bileti yine 1,5 . Doğru planlama için son sefer saatlerini ilk geldiğiniz anda çizelgeden kontrol etmeyi unutmayın.. Bu seyahat içinde nereyi sevmedin derlerse cevabım tek ve net!. Monaco'yu ben bir türlü sevemedim. İki karış ülkeyi beton yığınına çevirip içine bütün lüks, şaşaa ve abartıyı itina ile monte etmişler.. Eğer tekne, lüks mağaza, kumarhane görmek niyetinde değilseniz bunlar dışında göreceğiniz şeyler o kadar az ki.. Neredeyse hiç denecek kadar az fotoğrafını çektiğim, instagramda hiç bahsetmediğim tek yer olarak kayıtlara geçecek.. Nice'ten tren ile 25;dakikada ya da 100 no. lu otobüs ile 50 dakikada ulaşılıyor. Tren ile gelenler trenden inince asansör ile şehre ulaşıyor.. Otobüs ile gidilirse de otobüs ilk önce Monako Sarayı'nın olduğu noktaya geliyor. Sarayın her iki yanından manzara güzel.. Askerlerin nöbet değişimini izlemek isterseniz saat 11:55'te orada olmalısınız. Monako'da da bir Jardin Exotique var; panaromik manzaralı bahçeye giriş ücreti 7.20 . Monaco'nun en çok ziyaret edilen bir diğer mekanı da Oceanographic Museum. Birçok farklı akvaryımdan oluşan müzenin oldukça etkileyici olduğu söylense de bizim ilgi alanımıza girmiyor.. Monte Carlo'ya yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş ya da kısa bir otobüs yolculuğu ile geçilebiliyor. Monaco ve Monte Carlo'ya kaba taslak gezmek için yarım gün ayırmak yeterli deniyor ama bizim ayırdığımız süre sadece birkaç saat ile sınırlı.. Monte Carlo denize doğru dik yokuşlu ve merdivenli sokaklar üzerine kurulmuş. Monte Carlo Pavillion, şık mağazalar ve meşhur Casino Monte Carlo görülecekler arasında.. Meşhur Cafe de Paris'te mola, Monte Carlo ziyaretinin olmazsa olmazlarından.. Bizim hiç içimizden gelmedi ama burada yüzmek isterseniz gidebileceğiniz plajlar; Miami Plage ve Plage du Lavrotto.. Siz de bizimki kadar kısa bir ziyaret planlıyorsanız özellikle akşamüstüne denk getirerek gezip Monte Carlo ruhunun kısmen yakalayabilir, Cafe de Paris'de hoş bir akşamüstü içkisi molası verebilirsiniz. Casino Monte Carlo'ya karşı oturup lüks arabalardan inerek kumarhaneye giren şık insanları ve kafede oturanların türlü türlü hallerini izlemek keyifli.. Nice'ten, Promenade des Arts'tan kalkan 81 n. lu otobüs ile 1.5 'ya 30dk. da ulaşılan bu tatil beldesinde daha çok yazlık villalar ve birkaç lüks otel bulunuyor.. Sokaklar boyu hoş yazlık evlerin yanısıra kıyının en güzel yarımadalarından birinde konumlandığı için çok güzel plajları var. Özel bir tesisin bulunduğu Paloma Beach oldukça popüler. Adeta cenneti andıran bu koydaki Paloma Beach'in günlük giriş ücreti 23 . Kısa süreli olarak yüzüp yola devam edecekseniz hemen yanındaki halk plajını kullanabilir, yemek ve birşeyler içmek için plaja geçebilirsiniz.. Yakın çevrenin tek özel plajı burası olduğu için yoğun dönemlerde rezervasyon gerekebilir.. Yarımada farklı uzunlık ve zorlukta 3 ayrı rotada gezilebilir. Kişisel önerim Pointe de Saint-Hospice rotası. Paloma Beach'den başlayarak ve kıyıyı takip ederek yürüyeceğiniz bu yol tam denizin dibinden tüm burnu dolanıyor. Son derece keyifli bir yürüyüş yolu.. Şanslıysanız yunus geçişlerine denk gelme ihtimali de var üstelik!.. Buraya gelmek için en iyi neden plajlar bence.. İsmi olmayan, ama yol üzerinde kendiliğinden karşınıza çıkacak küçük koyların hangisini beğenirseniz yüzün.. Biz buraya dinlenmeye ağırdığımız bir günde gelip farklı plajlarda molalar vererek oldukça dinlendirici bir deniz günü geçirdik.. Ama birinci önceliğiniz deniz değilse rotanızda yer almayabilir.. Sain-Jean-cap-Ferrat'ın en bilinen adresi ise Villa Ephussi de Rothschild. Farklı konseptlerde 7 ayrı bahçeyi barındıran müthiş malikanede klasik müzik eşliğinde suların dansını izlemek isterseniz giriş ücreti 12 . Son dönemde evlenmek için Fransız Rivierası'nı tercih edenlerin de düğün için gözde adreslerinden biri.. Zira bizden bir gün önce pek sosyetik bir Türk ailenin düğün törenine de evsahipliği yapmış.. -Yine Saint-Jean-cap-Ferrat'a gelen 81 no. lu otobüs ile ulaşılan Villefrance-sur-Mer, bu seyahatte umulmadık şekilde sevdiğim adreslerden bir diğeri oldu. Eski merkezi çok sevimli.. Sokak aralarında minicik, tek banklı, tek ağaçlı, çiçekli meydanları var.. Bu meydanlarda sohbet eden mahalleli teyzeler, sokaklarda sonsuz çiçek kokusu var.. Tüm sokakları dolaşın.. Tarihi sokaklarının labirentinde dolaşırken kendimi İtalya'nın Cinque Terre bölgesinde, Riomaggioe ya da Manarola'da yürüyor gibi hissettim hep.. Burada da kocaman Plage Villefranche var ama biz tercih etmeyip sokakları gezmek istedik.. Kıyı boyu uzanan Quai de l'Amiral Courbet, tam bir balıkçı kasabası havasında. Buradaki sayısız lokanta arasından Trastevere'de bir pizza molası verdik.. Siz de yemek için bu bölgede mola verebilirsiniz ancak unutmayın ki daha çok gemi turizminin uğrak noktalarından biri olduğu söylenen köyde yeme içme fiyatları Nice'e kıyasla birazcık daha yukarıda.. Saint Tropez'ye en çok tercih edilen yollardan biri ile St. Raphael üzerinden ulaştık. Nice havaalanından kalkan Varlib otobüsü ile 20 'ya St. Raphale'e buradan da hemen yan perondan kalkan diğer Varlib otobüsü ile 3 'ya Saint-Tropez'ye gayet konforlu bir yolculuk ile ulaşılıyor.. Dileyenler aynı yolculuğu St. Raphael'e kadar tren ve sonrasında 15 'ya tekne ile de yapabilir. Ancak bizim tercih ettiğimiz ve kişibaşı 23 'ya gelen bu yol kesinlikle hiç yormayan ve stressiz bir alternatifti.. Nice'den 09:00'da kalkıp 2,5 saatte Saint-Tropez'ye varan ve 16:30'a kadar köyü gezme şansı sunan tekne turu gidiş dönüş 65 . Tekrar ediyorum ki bu ücretin biraz daha fazlasını gözden çıkarıp burada bir gece konaklamak aldığınız keyfi ve bakış açınızı çok değiştirecektir.. Otel önerim tam Saint-Tropez'nin göbeğinde 3 konforunda gayet keyifli bir konaklama sunan Playa Hotel. Bu tesis gerek konumu, gerek personeli ve gerekse konforu ile bu seyahatten net olarak adını paylaşmaya değer bulduğum tek öneri olacak.. Önce deniz. Yeterli vakti olanlar Saint-Tropez'nin dünyaca ünlü plajlarının olduğu bölgeye geçebilir. Burada elbette en ünlü plaj Nikki Beach. Plajlar bölgesine araba, ATV ya da scooter ile gidilebilir.. Bizim gibi daha kısıtlı vakti olanlar ise diğer yöndeki Saint-Tropez körfezi içindeki plajları tercih edebilir ya da kısa bir tekne yolculuğu ile Port Grimaud'a geçebilir.. Biz Port Grimaud'da in-bin epey vaktimizi alır düşüncesi ile yürüyerek ulaşılabilen La Bouillabaise denilen bölgedeki Golfe Azur'u tercik ettik. Güneşlenmek istemediğimiz için restoran kısmında oturup önce çok güzel bir yemek yedik; ardından deniz girip çıkıp tekrar tekrar masamıza döndük. Burayı ya da hemen yanındaki Pearl Beach'i kısa süreli bir deniz molası için düşünebilirsiniz.. Akşamüstü denizden dönenlerle Saint Tropez merkezi hareketleniyor. Limandaki dondurma tezgahından bir külah dondurma ya da Granita kapıp liman çevresinde yürüyün.. Kıyıda Saint-Tropaz tabloları yapan birbirinden yetenekli ressamların işlerini kaçırmayın.. Ara sokaklar tam bir alışveriş cenneti!. Hem bildik lüks markaların butikleri hem de yerel küçük dükkanlar var. Hepsi arasında uzun bir keşif turu yapıp beğendiğiniz tüm dükkanlara girip çıkın.. Ara sokaklardaki keşif turuna kaleyi, gizli minik plajlı Ponche mahallesini, birbirinden tatlı evlerin olduğu çiçekli sokakları eklemeyi unutmayın.. Eğer ziyaretiniz Salı ya da Cumartesi'ye denk geliyorsa Place des Lices'de Proveçal Pazar kuruluyor.. Meşhur La Torta Tropezienne tatlısını denemek için ara sokaklarda tatlı ile aynı isimli pastaneyi bulun.. Favorim baby tropeziennelerden limonlu ve çikolatalı.. Akşamüstü molası illa ki kıyı boyunda Le Senequier(!887)'de!.. Hemen her yerden görünen cezbedici kıpkırmızı koltuklarından birine kurulup birşeyler için.. En yerel tercih \"pastis\" ve yeşil zeytin olurdu.. Gün batımını limandaki dalgakıranda yakalayıp buraya aşık olmamak mümkün değil.. Havanın kararmasıyla genel hava değişiyor ve şık insanlar sokaklara dökülmeye başlıyor.. Saint_Tropez'de geçireceğiniz vakit bir günden fazlaysa muhakkak Port Grimaud'u da keşfedin; adacıklar ve kanallar üzerine kurulu bu bölgeye tekne ile ulaşılabiliyor.. Hep Festival şehri diye bilinen ama diğer meziyetlerini saklayan Cannes meğer tatlı bir şehirmiş. Tarihi merkezi, meşhur kordon boyu, plajları ve alışveriş caddeleri ile capcanlı, keyifli bir şehir.. Nice'den 200 no. lu otobüs ile, Marsilya'ya giden trenler ile ve yine Nice havaalanından kalkan ekspres otobüs ile Cannes'a ulaşmak mümkün. 200 no. lu otobüs yine sadece 1,5 ama hem kalabalık olabiliyor hem de trafik yüzünden yolculuk 2 saati bulabiliyor.. Tatiliniz boyunca Cannes'da kalacaksanız La Croisette üzerindeki büyük oteller ya da bütçenize göre biraz daha arka sokaklarında konaklayın. Ama eğer Cannes'ı merkez yaparak farklı farklı yerlere toplu taşıma ile ulaşacaksanız o zaman Gare Cannes merkez tren istasyonuna yakın olmanız işinizi kolaylaştırır. Uzun mesafeli otobüsler de tren istasyonu önünden kalkıyor.. Cannes'da plajlar Nice'in aksine kum ve iri kum ölçeğinde. Bu da daha şehri biraz daha denize girilesi kılıyor. Tüm kordon boyu plajlarla dolu; en ünlüsü Miramar deniyor. Dalgakıranın ardında ise yine adı çok duyulan Plage du Midi var. Ancak lokallerin tercih ettiği plajların daha çok Gazagnaire plajlar bölgesindeki halk plajları olduğu söyleniyor.. Palm Beach'e kadar en tercih edilen plajlar bunlarmış.. Ben diğer yerlerde yakaladığım deniz alternatifleri üzerine Cannes'da yüzmeyi hiç istemediğim için konunun üzerine eğilmedik ama limanın oradaki duraklardam kalkan otobüslerle Palm Beach tarafına gidip plaj işini o tarafta daha keyifli çözebileceğinizi düşünüyorum.. Bu arada plajlar yine 15-25 aralığında ama öğleden sonra yarım günlük ücret uygulayanları seçebilirsiniz.. Halk plajları ise Cannes'da daha kalabalık ve bana hırsızlık açısından pek güven telkin etmediler; bu konuya dikkat!.. Lüks butikler ve oteller ile dolu La Croisette üzerinde bir akşamüstü tur atın; cadde üzerindeki mekanlarda ve plajlarda denk geldiğiniz happy hour partilerine takılabilirsiniz.. Armani Caffe en popüler adreslerden biri. Önündeki Richard Mas'a ait heykeller serisini mutlaka herkes gibi siz de fotograflamak isteyeceksiniz.. Daha sakin sayfiye ortamı isterseniz limandan kalkan ve günde yaklaşık 10 servis yapan St. Honorat ya da St. Marguerite adacıklarına kaçın!. Allee des Etoiles yıldızlar kaldırımında yürüyüp sevdiğiniz yıldızların el izlerini bulmaya çalışın. Tarihi bölge Le Suquet, şehrin en sevimli bölgelerinden biri, bu sokaklarda yürüyüp kaleye doğru çıkarak şehre tepeden bakın.. Cannes duvarlarında filmlere ve oyunculara göndermeler yapan harika duvar resimlerini kaçırmayın.. Özellikle istasyonun arkasındaki Best Western Hotel'in duvarındaki Marliyn Monroe'yu bir türlü yakından fotoğraflayamadım ama belki sizin bunun için vaktiniz olur :) Zaten duvarlardan otobüs duraklarına, restoran konseptlerine kadar her yerde film festivaline göndermeler yakalayacaksınız. Pazar yeri Marche Fourville'de dolaşın ama Nice'deki Cours Saleya kadar hoşunuza gitmeyecektir.. Alışveriş caddeleri Rue Antibes ve Rue Meynadier ise çok keyifli.. Özellikle Provence bölgesine ait lokal bakım ve ev ürünleri almak için Chatelard 1802, Maison Bremond Fils ve tatlı dükkanı Jean-Luc Pele'ye uğramayı unutmayın. Nice'de de bir şubesi olan La Pizza Cresci 1956'da ilk şubesini Cannes'da, Cresci Meydanı'nda açmış. Bir öğle yemeğinde bu şubeye uğrayıp patlıcanlı pizzasını mutlaka denemelisiniz!. Rue du Commandant Andre, Rue Florian ve Rue Helene Vagliano güzel yeme içme mekanları barındıran sokaklar; akşam yemeğinde denediğimiz Pastis hoş ve sıcak bir seçenek.. Warner Cafe mola için; 1953'ten beri hizmet veren Astoux et Brun ise nitelikli deniz mahsulu yemek için diğer önerilerim.. Bu arada bana ne yazık ki rezervasyon yaptırma imkanım olmayan bir zamanda ulaşan ve güvenilir bir kaynaktan gelen tavsiyeyi de paylaşmak istiyorum.. l'Espelette önerisi, \"1 şef, 1 garson, 1 yardımcı, günlük malzeme, günlük menü\" notu ile bana ulaşıyor; aynen size iletiyorum.. Nice'den 500 no. lu otobüs ile ya da Cannes'dan 600 no. lu otobüs ile kolayca Grasse'a gidebilirsiniz. Grasse geçmişte halkın hayvancılık ve dericilikle uğraştığı, dolayısı ile de kötü kokan bir yermiş. Kokunun önüne geçebilmek için getirdikleri çiçek tohumlarını tüm çevre tarım alanlarına ekip Grasse'ın bugünkü çiçek bahçesi halinin temellerini atmışlar.. Şimdilerde Grasse parfüm endüstrisinin önemli noktalarından, sokakları çiçek kokan küçük ve sevimli bir şehir. Place aux Aires'te krepli bir kahvaltı ile güne başlayın. Bu meydandan başlayarak civar sokakları dolaşın. Rue Amiral de Grasse, Rue Marcel Journet, Rue de la Poissonnerie, Rue de l'Eveche, Rue de l'Oratoire, Grasse'ın mutlaka görülesi, içinden geçilesi sokakları. Katedral, Hotel de Ville ve manzara noktasını da ekleyince sokak turu bitiyor; dilerseniz parfüm müzesini ziyaret edebilirsiniz.. Grasse sokakları küçük parfüm dükkanları, lavantacılar, sabuncular ile dolu.. Chatelard 1802 ve Eau de Cassis favori adreslerim. Mutlaka kendinize lavantalı ürünler ve bir demet taze lavanta alın. Ayrıca yemekte kullanılan lavanta çeşitleri bile bulmak mümkün.. Daha küçük parfüm üreticilerini ziyaret edebileceğiniz gibi en çok bilinen Fragonard'ın fabrika satış mağazasına da uğrayabilirsiniz. Biz bu kısmı fazla turistik bularak hemen eledik. Fragonard tarlalara turlar da düzenliyor; yeterli zamanınız varsa Grasse'ın çevresindeki çiçek tarlalarına keyifli bir ziyaret de gerçekleştirebilirsiniz. Sokaklarda yürürken pastane vitrinlerine de bakmayı unutmayın. Adını verdiğim sokaklardan birinde girdiğimiz eski pastaneden aldığımız \"Echaude\" adlı kurabiye bir Grasse spesiyaliydi.. Bir tane çantaya atıp dönüş yolunda yemek çok iyi fikir!. Finalde şehirden ayrılmadan önce Place de la Foux'un köşesindeki tipik sevimli Fransız barında minik bir mola verdik biz. Siz de burayı ya da hemen çaprazındaki Brasserie des Artistes'i şehirdeki son ziyaret noktası yapabilirsiniz.. Nice'den Marsilya yönünde giden her tren ve otobüsün duraklarından biri de Antibes. Cannes'dan ise yine Nice yönünde giden 200'e binerek 30 dakikada ulaşılıyor Antibes'e.. Antibes tren istasyonunda indikten sonra tarihi merkeze doğru ilerleyin. İlk durak Avrupa'nın en büyük yat limanlarından biri olan Port Vauban. Liman boyu yürüyüp karşıdaki kaleye uzaktan baktıktan sonra Nomade anıtına doğru ilerleyin. Katalan sanatçı Jaume Plensa tarafından yapılan ve harflerden oluşan dev boyutlardaki insan formlu Nomade, limanın üzerinden Akdeniz'i ve Alp Dağları'nı izliyor.. Anıtın olduğu yerin hemen arkasında tarihi merkezin plajı Plage de la Gravette var. Burası yüzmek için biraz kalabalık; daha ilerideki Royal Beach ya da Plage de la Salis'e gitmek daha mantıklı. Hatta Antibes'te geçirecek yeterli zaman varsa Cap Antibes'e gitmek en güzeli.. Biz kısıtlı vaktimizde Royal Beach'i deniyor ve incecik kumu, tertemiz sığ denizi çok seviyoruz. Liman ile tarihi merkezi ayıran kemerli kapıdan geçer geçmez turistik lokantalar başlıyor. Biz ilk öğle atıştırmasını burada aceleyle hallettik. o sırada da defterdeki notlardan La Croustille'de krep yiyeyeğimizi unuttuk. Siz unutmayın!.. Marche Provençal Antibes'in üstü kapalı pazar yeri. Tezgahlar arasında bir tur attıktan sonra yolunuza bütün tarihi sokakları arşınlayarak devam edin. Ara sokaklarda harika dükkanklar var; dükkanların ve tentelerin üzerinde de harika binalar ve pencereler.. Soğanlı tartın bölgede yediğimiz en iyi örneği buradaki tarihi pastane Veziano'da. Satıcı siparişimizi verdikten sonra nereli olduğumuzu soruyor; Türk deyince \"benim Türk arkadaşım var, gazeteci, size resmini göstereyim\" diyor.. Resimde karşımıza Ayhan Sicimoğlu çıkıyor. Hem burada yediğimiz pasaladiere'in hem de Ayhan Abimiz'in hastasıyız!.. :) Mutlaka uğrayın ve bir dilim tart kapın!. Antibes yarımadasının diğer yakasında da Juan les Pins var. Bir dönem Picasso'nun da yaşadığı bölgede hem sanatçının müzesi hem de eskiden Monaco Kraliyet Ailesi'nin yaşadığı Grimaldi Şatosu var.. Akşamüstü pastis molası Le Clemenceau'da.. Antibes'de akşam yemeğine kalamadık ama kalsaydık herhalde vitrini ve masaları resim gibi sebzelerle süslü, sokağın iki köşesini birden kapan Le Don Juan Chez Florent'da yerdik.. Cagnes-Sur-Mer : Bir dönem çok sevdiğim Renoir'in de yaşadığı ve sırf onun hatırına uğrayıp bir fincan kahvesini içmek istediğim liman köyü, başka bir yaza kaldı.. Saint-Paul-de-Vence: Fransız Rivierası'na gideceğimi duyan her 3 kişiden birinin önerisi olan ortaçağ kasabaları St Paul ile Vence, başka yaza kaldılar.. Siz rotanıza eklemek isterseniz Nice'ten 94 no. lu otabüs ike Vence'a; 400 no. lu otobüs ile Saint-Paul kasabasına ulaşılıyor.. Giderseniz başta Rue Grande olmak üzere Arnavut kaldırımı sokaklarda yürüyüp Rosaire Matisse tarafından dekora edilen şapeli ve Marc Chagall'ın mezarını da ziyaret etmeyi unutmayın.. Mougins: Grasse 'a giderken yol üzerinde olmasına rağmen bu fotografik ortaçağ kasabası da başka yaza kaldı.. Calanques ve Cassis: Marsilya'ya ikinci kez gitmeme rağmen ilkinde mevsim sebebiyle, bu kez de zaman yetersizliği ile yine gidemiyorum Cassis'e.. Oysa ki dondurmasına öyle bayılıyorum ki!.. Adını kırmızı meyveden alan bu cennet köşenin masmavi sularında yüzmek başka yaza.. buradan tekne ile geçilen gizli cennet Calanques başka yaza.. ama her ikisi de fazla uzatmadan, mümkünse gelecek yaza!!!.. Birkaç yıl önce Marsilya'ya şahane bir Ekim seyahati gerçekleştirmiş, geriye de çok mutlu dönmüştük. O günden beri ara ara anar, hep özlerim Marsilya'yı.. O yüzden bu harika seyahate Marsilya'da bir final yakışır!. Cannes'dan Marsilya'ya tren yaklaşık 2 saat kadar sürüyor ve bilet 23 . TGV trenleri de var; onlar daha konforlu ancak grev döneminde biletleri çoktan tükenmiş.. Marsilya'da sadece yarım günümüz var. Bu kez ise sadece çok özlediğimiz sokaklarda bir tur atıp birkaç sevdiğimiz adresi ziyaret etmeye niyetliyiz. -Geçen ziyaretimde Marsilya'yı çok ayrıntılı anlatmıştım. Gitmeyi düşünenler Marsilya Notları'nı okuyabilirler.. -Marsilya St. Charles istasyonuna inince valizlerimizden kurtulmaz istiyoruz. Tren istasyonunda 24 saati 9,5 olan kilitli dolaplar var; güvenlik taramasından geçerek oraya bırakıp hemen sokağa çıkıyoruz. İstasyondan limana doğru metroya da binilebilir ancak biz şehri özlediğimiz için yürümeyi tercih ediyoruz. La Canabiere üzerinden yürüyerek limana varıyor, önce bizden sonra yenilenen yüzünü keşfediyoruz.. Limana dev ayna ve dönmedolap gelmiş :) Hemen limanın arkasında kalan sevdiğimiz küçük meydanları turluyor; birşeyler yedikten sonra eve dönüş alışverişlerimizi tamamlamak üzere sevdiğimz alışveriş caddelerine sapıyoruz.. Rue Saint-Ferreol, Rue Paradis, Rue Francis Davso en hareketli ve sevdiğim markaların olduğu caddeler.. Çok sevdiğim La Compagnie Provence ve L'Eaue de Cassis'in buradaki şubesi de ziyeret ediliyor arada; siz de sakın kaçırmayın!. Kahve molası illa ki Cafe Debout'ta!. Burada koca hafta boyunca içtiğimiz en güzel kahveyi hasret ve minnet ile içiyoruz. Çünkü gerçekten de Güney kıyıları her nedense başarılı yemeklerine rağmen kahve konusunda yeterince tatminkar değil.. Ev için de biraz kahve çekirdeği aldıktan sonra sokakları turlamaya devam. Bir haftalık kıyı gezintisinden sonra Marsilya diğer gezdiğimiz yerlerden ayrışıyor elbette. Öyle süsü püsü olmayan, delikanlı bir şehir ki, bizi o sayfiye ruhundan çıkartıp ihtiyacımız olan kıvama da getiriyor. Yalnız Euro 2016 nedeni ile sokaklar aşırı kalabalık ve etraf sarhoş futbol delisi kaynıyor!.. Eğer bu yıl 10 Temmuz'a kadar şehre uğrayacaksanız siz de bunu birebir gözlemleyeceksiniz.. Bu kalabalıkta biraz dikkatli olmakta, o sayfiye rehavetini atmakta vayda var!. Özellikle yüzünüzü limana doğru dönünce sağ tarafta kalan liman kıyısı Quai du Port öğle yemeği için birçok alternatif sunuyor. Biz yemeği biraz daha erken yediğimiz için buradaki kalabalık restoranların önünden geçip Au Doyen'de birer pastis içip kendimizce şehirle vedalaşıyoruz.. Sonrası Vieux Port durağından metro.. metrodan istasyondaki valiz dolabı... hemen istasyondan kalkan havaalanı otobüsleri ile 25 dakika sonra havaalanındayız!. Havaalanı otobüsleri için tren istasyonunda Gar Routiere tabelalarını takip edin. Bilet için kendi gişesi var. Biletler de bu ara indirimli.. 8'den 5,5 'ya düşmüş.. Marsilya'ya hep güvensiz derler.. Güvensiz değil, sadece biraz kozmopolit... Ama ona bu haller çok yakışıyor. Bence bu şehri mutlaka görmelisiniz.. İşte böylece bu seyahat çok güzel noktalanıyor.. Nice Chez Pepe'de Socca yemek, Saint-Jean-cap-Ferrat'da kıyı yürüyüşünden sonra rastgele karşımıza çıkan koyda yüzmek, Hep manzara ile yol almak, Otobüslerde anons \"prochain arret\" derken onu her seferinde Ocean-mare gibi diye algılamak, Gördüğüm her kapının, pencerenin güzelliği ve güneyin pastel tonları, Birkaç saat bile olsa Marsilya ile yeniden buluşmak.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/nihayet-masumiyet-muzesi-orhan-pamuk.html\" ", "text": "Yalan söyleyemem, sayfalar arasında biletini, en arkada krokisini görünce \"bu kadar iyi planlanmış olamaz, sadece kitabın kurgusu demek ki, hayata geçemeyecek müze..\" diye düşündüğüm tereddüt anlar da oldu ama \"Masumiyet Müzesi\"ni genellikle umut ve heyecanla bekledim.. Birgün geldi, müze gerçekten açıldı.. Hemen açılır açılmaz da gitmedim, gidemedim.. Doğru zaman geldi, biraz da hayal kırıklığına uğramaktan çekinerek birkaç gün önce gittim Masumiyet Müzesi'ne.. Hava yağmurlu, sıkıntılıydı.. - Burada gezinmek tuhaf.. Chapter 1...2... diye giden vitrinler boyunca yürümek kitabın sayfaları içinde yürümek gibi... Kitabı tekrar okuyor gibiyim.. Çok akıllıca!.. - Sergileme şekli mükemmel.. Ne kadar çok detay var.. Kitaptaki tasvirler kadar güçlü detaylar, her birine tek tek dikkatimi vermeye çalıştığım sayısız obje.. Müzenin kitabını almak şart, evde daha detaylı incelemek ve kitabı okurken beni asıl enterese eden 'dönemin sahnesi'ne daha yakından bakabilmek için.. - İçerisi loş ve sakin.. Bazı vitrinlerden sahnenin sesleri de geliyor periyodik olarak... Burada uzun süre kalmak ruh halini nasıl etkiler insanın acaba? - Müzenin güvenlik görevlisine takılıyor gözüm.. Arada gidip her katta bulunan birkaç dildeki romandan bir bölümü okuyor ve gidip yakından tekrar bakıyor objelere.. \"Acaba bu müzede görevli olmak nasıl bir duygu\", \"bunalmıyor mu?\", \"ortam onu sıkıntıya sokuyor mu?\" gibi sorular hücum ediyor kafama, konsantrasyonumu bozuyor.. En iyisi kendisine sormalı diyor, harekete geçiyorum.. - Güvenik görevlisi burayı, bu sakinliği sevdiğini, hiç rahatsızlık duymadığını gayet güleryüzle anlatıyor; ben de adamcağızda bir seri katillik durumu olmadığına kanaat getirerek kendisini rahat bırakıyorum.. - 58. Chapter Tombala'ya ait vitrindeki objeler yine bana saplantı / seri katil / biriktirme takıntısı gibi farklı farklı şeyleri bir arada düşündürüp evimde biriktirdiğim onlarca küçük objenin altında yatan anlamlar / ruh halim gibi noktalara geldiğinde 59. vitrine doğru uzamam gerektiğini anlıyorum.. - Yazar'ın zaman içinde biriktirdiği objelere kimbilir kimler dokundu, kaç hikaye saklı her birinin ardında sorusu da zaman zaman aklımdan geçiyor... - Son kata, çatı katına geldiğimde aslında yine kitabın finalindeyim.. Sağ yanımda beni çok hüzünlendiren bir sahne canlandırılmışken sol yanımda ise bende hayranlık uyandıran bambaşka bir durum var... - Yazarın tüm kurgusu, kitabının müsvetteleri, dolmakalem kartuşları Masumiyet Müzesi tarihi, sol yanımda duruyor.. Ön hazırlıklar, planlamalar, kitabı yazmaya ilk başladığı an... Yazar bunları sergileyerek aslında o sürece ortak etmiş okuyucusunu, ziyeretçisini... Bu bölüme objelerden daha fazla ilgi gösteriyorum... Yazarın romanını elde yazmasına şaşkınlık ve hayranlık duyuyorum.. Ve okuyabildiğim kadar fazla şeyi okumaya çalışıyorum... - Çatı katının duvarında yazan o etkileyici cümleyi bir kez daha okuyor ve ağır ağır süzülüyorum merdivenlerden aşağı şu düşünceyle; Gece herkes gidip kapı kilitlenince hepsi canlanıyor olmalı objelerin.. Füsun, Kemal, herkes ve \"şeyler\" burada Füsunlar'ın evinde her akşam tekrar tekrar yemeğe oturuyor olmalılar hep birlikte..."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/nisanda-istanbul.html\" ", "text": " Tiyatro / Serra Yılmaz ve Deniz Türkali'nin oynadığı Fü, Nisan ayında son gösterimlerini yapmaya hazırlanırken bu oyunu sezon bitmeden yakalama şansımız hala var. İşte hizmet: 3 Nisan'da İkinci Kat; 23 Nisan'da Duru Tiyatro; 24 Nisan'da Profilo Kültür Merkezi; 27-29 Nisan arası da Anada ve Mersin'de.. Sinema/ İstanbul Film Festivali 4-19 Nisan arasında, biletler çoktandır satışta. Hala programınızı oluşturmadıysanız İstanbul Film Festivali sitesinden ayrıntılı bilgi edinip bileti tükenen filmlere ek seansları kontrol edebilirsiniz. Yemek / Emirgan Reşitpaşa'da birkaç ay önce açılan Amanda Bravo gerek dekorasyonu gerek menüsü ile keşfedilmeye, denemeye değer bir adres gibi görünüyor. Sergi / Borusan Contemporary yeni sezonu oldukça iddialı karşılıyor ve Nisan'a üç yeni sergi ile birden giriyor!. Carsten Nicolai: Tuhaf Cezbediciler, Essential Matters ve Ortak Zemin: Hava başlıklı sergiler tüm dünyadan çağdaş sanatın seçkin örneklerini bir araya getiriyor. Her üç sergi de 04 Nisan 23 Ağustos 2015 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Detaylı bilgi BorusanContemporary'de.. Aksesuar / Havalar ısındıkça giysilerimiz de hafifliyor, renkleniyor. Renkli çorapların günün stilini renklendirmede önemi büyük. Peki görüntümüzü tamamlayacak en orijinal çorabı nereden buluruz?. İşte bu noktada Rich & Vibrant devreye giriyor ve İsveç'de tasarlanan rengarenk, organik pamuk çorapları ile imdadımıza yetişiyor. Beymen, Bilsstore, LunaparkShop gibi adreslerde karşımıza çıkan markanın artık Galata'da bir dükkanı var. Ben çoktan ziyaret ettim; 4 Nisan'da açılış partisini yapacak olan Rich & Vibrant sizin de bahar için alışveriş rotanızda olsun. Haftasonu / Adalar'a bir ki!.. Adaların en güzel zamanları bu, baharın ilk zamanları.. Kalabalıklar henüz uğramamış, sokakları dingin, keyifli; ayaklar yürümeye de pedal çevirmeye de hazır!.. Gösteri/Müzikal / Operadaki Hayalet \"Phantom of the Opera\" 7 Nisan'dan itibaren 17 Mayıs'a dek Zorlu PSM'de. Yıllar önce İngiliz versiyonunu Londra'da izleyip büyülendiğim müzikalin Broadway versiyonunu da merakla bekliyorum. Yıllar sonra farklı bir yorumla izlemek keyifli olacak. Bu romantik ve büyüleyici müzikali daha önce izlemiş olanlara özellikle öneririm. Keşif / Şehrin sokaklarında yürümekten, ona dikkatli bakmaktan korkmayın. Arnavutköy'ün ara sokakları, Kuzguncuk İcadiye Caddesi ve Balat Sokakları eski İstanbul havası yakalamak isteyenlere iyi gelecek, sürpriz mekanları ile mutlu edecektir. Taksim rotasında Suriye Pasajı, Doğan Apartmanı, Mısır Apartmanı, Çiçek Pasajı ve Narmanlı Han ise önünden geçerken durup biraz ilgi göstermeye, detaylarındaki güzelliği farketmeye değer küçük İstanbul dokuları.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/no-41-besiktas.html\" ", "text": "Dün tanıştım kendisi ile.. ve hemen İstanbul'un tatlı kafeleri listeme ekledim. No 41'in hikayesinin kahramanları hayallerinin peşine takılan iki iyi arkadaş; bu şirin kafe tamamen onların fikir ve emeklerinin eseri; her şeyi kendileri yapmışlar. Beşiktaş Yıldız'daki kafe, henüz yeni sayılır; açılalı birkaç ay olmuş.. Ama şimdiden çevre ofislerde çalışanlar için bir vazgeçilmez olmayı başarmış. Çevredeki adreslerde öğle yemeğini yiyen, kahve molası için kapı önünden bir sandalye kapıveriyor. Soğuk kahveler popüler; bir de Karpuz Frozen!.. Tatlılarda iddialılar; onların da müdavimleri oluşmuş. Nutellalı Kek şimdiden efsane.. İçeride asılı bisiklet, kapı önünde kedilerle paylaştığım ahşap bank pek keyifli. Bir de No 41 tanışma kartı var ki işte o en sevimli. Kartın bir yüzüne No.41 damgası basıyorlar; diğerine de bir bisiklet. Kahve içtikçe bisiklete biri biniyor; 4 mühürden sonra 5. kahve ikram!.. Onlardan Sadece Karaköy'e değil, her semte lazım!.. Burası o yüzden değerli. No.41 Yıldız, Abbasağa civarı için büyük şans. Okullar açılınca Yıldız Tekniklilerin de gözdesi olur, eminim. Yolunuz bu civara düşerse küçük bir molada için, bir kedi sevmek için, hayallere inanmak için No 41'e uğramanızı isterim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/nurnberge-haftasonu-kacamagi-nurnberg-gezi-notlari.html\" ", "text": "Bu haftasonu bir yere kaçsak mı acaba diye düşünüp ucuz uçak bileti alternatiflerini tararken -tarih bu kadar yakın olmasına rağmen- kişibaşı gidiş dönüş yaklaşık 100 'ya denk gelen Nürnberg biletini görünce heyecanlanıp detaylarına bakıyoruz. Cuma sabah uçağı ile gidiş, Pazar akşam uçağı ile dönüş. Küçük ve sevimli bir şehirde geçirilecek 3 gün vadediyor. \"Almanya'nın her şehri görülmeye değerdir\" mottomuza uyduğuna ve bir gün zaten Nürnberg'e gidecek olmamıza dayanarak havada kapıyoruz biletleri. Bu rezervasyona hemen Park inn by Radisson'dan kampanyalı bir konaklamayı da ekledik mi Cuma sabahı Nürnberg'de buluyoruz kendimizi.. Şehrin neredeyse tüm turizm konsepti kendisi üzerine kurulduğu için havaalanında da onun adı verilmesi hem çok normal hem de benim için çok hoş bir başlangıç.. Altstadt Şehir Merkezi Tarihi surların içinde kalan şehir merkezi şehrin kalbi niteliğinde. Tüm hareketli alışveriş caddeleri, yeme içme adreslerinin yanısıra şehrin karakterini oluşturan sevimli binalar da bu çemberin içinde.. Lorenz Kilisesi, Fraunen Kilisesi, Belediye Binası, Nürnberg Opera Binası, Beyaz Kule Weisse Turm, Königstor, bu yapıların bulunduğu meydanlar, çeşmeler, köprüler, adacıklar, çiçek pazarı alan içinde başlıca görülecek yerler arasında.. Nürnberg Kalesi Hafif bir yokuş ile keyifli bir yoldan kolayca ulaşılan kaleden şehir manzarasına bakmak, şehrin farklı karakterdeki çatı ve yapılarını izlemek en keyifli turistik hareketlerden biri. Handwerkerhof İçinde geleneksel kurabiye dükkanlarından ahşam işçiliği yapan dükkanlara, şehrin zanaatkarlarının işlerinden örnekler görüp satın alabileceğiniz küçük tatlı dükkanlar ile dolu Handwerkerhof 13 Mart'tan itibaren açılıp yıl boyu 10:00-18:00 arası; içindeki restoranlar da 10:30-22:00 arası ziyaret edilebiliyor. Ne yazık ki Şubat ayında kış tatilinde olduğu için biz sadece kapısındaki deliklerden içeriyi gözetlemekle yetiniyoruz.. Dürer'in evi ve müzeler Başta da dediğim gibi, Dürer bu şehirden çıkan ünlü bir ressam olarak şehrin turistik pazarlamasında önemli rol sahibi. Dolayısıyla 19 yıl boyunca yaşadığı ev de müzeye dönüştürülmüş, ressamın eserlerini sevip onu daha yakından tanımak isteyenleri bekliyor. Aldığım resim dersleri esnasında kendisinin eserlerine hayran olup hayatı hakkında bolca yazı okumuş biri olarak evini ziyaret etmeyi ekstra vaktim kalırsa o zaman gezmek üzere joker olarak kaydetmiştim. Sanatçının en ünlü eserleri başka önemli müzelerde olduğundan bu evi ikinci plana atıp onun yerine Ulusal Müze'yi gezmek daha mantıklı oluyor. Ama elbette evin önünden sık sık geçip fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmiyoruz. Dürer'in evi ile birlikte şehirde 40 müze bulunuyor. En önemlileri Oyuncak Müzesi, Ulusal Müze, Devlet Sanat Müzesi Neue Museum ve Çağdaş Sanat Müzesi.. Daha önce Viyana, Berlin, St Petersburg gibi şehirlerde en önemli eserlerini gördüğüm Dürer serisini tamamlamak üzere Ulusal Müze'yi ziyaret ediyoruz. Ziyaret ederseniz bu müzedeki Dürer, Cranach ve Rembrandt eserlerine ve 1800'lerde yapılan ve birebir olarak canlandırılan eczaneyi gözden kaçırmayın.. Bu rotada Hitler ve Nazi konseptli herşeyi atladığımızı farketmişsinizdir. Oysaki Nürnberg denilince şehre dair ilk bilgiler arasında içinde Hitler geçen çok cümle okumak mümkün ama biz, benim seyahat prensiplerimin dışında kalan bu tarihsel belgesel formatlı içeriği atlayarak geziyoruz. Eğer ilginiz varsa şehre gitmeden önce farklı kaynaklardan bununla ilgili bilgi ve ziyaret rotasını da edinmenizi öneriyorum. En güzel köprüler Şehrin içinden geçen Pegnitz nehrinin iki yakasını birbirine bağlayan pek çok güzel, fotografik köprü var şehrin içinde.. Bunlardan en ünlü ve keyifli olanlar Max Brücke, Fleisch Brück, Kettensteg ve Kaiserbrück Yine köprülerin bağlandığı küçük adacıklar; özellike sevgi adası Liebesinsel şehrin en tatlı yerlerinden.. Mümkün olduğunca tüm köprülerden geçip şehrin tadına varmanızı öneririrm. Bir de Trödelmarkt'a çıkan Kaiser Brücke üzerinde gün batımında elinde kadehleri ile takılanların arasına karışıp akşamı keyifle selamlayın mutlaka.. Weisgerbergasse Şehrin belki de en ünlü ve en fotografik sokağı. İnstagram'da bile Nürnberg etiketlerine baktığınızda en çok göreceğiniz bu sokak olacak. Nehir kıyısından kaleye doğru kıvrılarak çıkan sokaktaki evlerin hepsi birbirinden renkli ve sevimli. He çıkarken hem de inerken iki yönden de bakıp fotoğraflamayı ve sokağın aşağı girişinde köşedeki enfes kahveci Bergbrand'da mola vermeyi unutmayın. Nürnberg Sosisi ve Bira daha önce Münih'te tadıp çok beğendiğimiz Nürnberg Sosisi'nin doğduğu yerde olduğumuza göre en iyisini burada tatmak istedik. Zum Gulden Stern, 1419'dan beri yapılan bu sosisi orijinal ızgara tarzı ile sunan tarihi mekanlardan. Bavyera kostümlü garson kızların sizi ortak bir masaya oturtmasını bekleyin. 6'lı, 8'li, 10'lu, \"Röstle\" sosisinizi sipariş edin. Yanında lahana turşusu sotesi \"Sauerkraut\" ya da patates salatası \"kartoffelsalat\" isteyin. Ayrıca bayır turpundan yapılan acı \"Meerettich\" istemeyi de unutmayın. Biz daha sonra farklı yerlerde denesek de bu mekanın havasını, sosislerinin tadını başka yerde bulamadık. Bunun dışında Bratwursthausle, Bratwurst Röslein ve Barfusser yine sosisi ve biraları başta olmak üzere Frankonian mutfağı ile ünlü tarihi adresler. Bu sosislerin büyük oranda domuz eti içerdiğini de bilmeyenler için notlara ekleyelim ki herhangi bir can sıkıcı durum yaşanmasın. Weisswurst denen beyaz sosislerin tavuk ve hindi ile yapıldığı söylense de bu konuda çok hassas olanlar için sorun yaratabilir. Yukarıdaki mekanlara ilaveten bira evi olarak birasını en beğendiğimiz yer ise yine Dürer'in evi yakınında Hausbraurei Altstadthof oluyor. Kendi üretimleri olan birkaç farklı çeşitten denemelisiniz. Saydığım tüm mekanlar Altstadt surları içinde ve yürüyerek ulaşılabilecek mesafede; yalnız hepsinin içinin lahana sosis karışımı tuhaf koktuğunu da söylemek zorundayım ki içeri girmenizle çıkmanız bir olmasın!. BMF Bar Ulaşımı şehrin diğer noktalarına göre birazcık daha zahmetli olsa da bu şehirde yaptığımız en iyi şeylerden biri bu kokteyl barı ziyaret etmek oluyor. Dar uzun, aşırı yüksek tavanlı minimal bir bar; isim nakışlı beyaz önlükleri ile kimyager edasında kokteyl hazırlayan iki mixolojist ve başarılı kokteyller. Kokteyle meraklıysanız BMF müzesinin içindeki bu bara kesinlikle uğramalısınız. Cafe Bar Katz Yerlilerin tavsiyeleri arasında yer alan şehrin uğrak noktalarından olan Cafe Bar Katz, retro dekorasyonu ve sıcak atmosferi ile bir süre takılmaktan memnun kaldığımız adreslerden ama koktelyllerini BMF ile kıyaslamak mümkün değil. Yine de en sevdiğim tonik Thomas Henry servis ettikleri için ve sevimli oldukları için listeye ekledim. Belki de bir akşamüstü molasında yolunuza çıkar. Cafe Wohlleben Kahvaltı için metroya atlayıp kapısına vardığımızda bu kadar popüler olduğunun ve rezervasyonsuz girmenin mümkün olmadığının farkında değildik!.. Ama kısa bir ikna konuşmasından sonra başardık; rezervasyonsuz olarak içerdeydik! Çok tatlı rustik dekorasyonlarının yanısıra inanılmaz özenli hazırladıkları çok geniş bir haftasonu kahvaltıları var. İki kişi için masayı bitirilemez şekilde donatıyorlar ve herşey çok lezzetli. Bir sabah kahvaltınızı mutlaka burada yapmalısınız. Cafe Mainheims Hipster semti Gostenhof'un özellikle Türkler'in yaşadığı kesiminde bulunan bu nefis kahve dükkanında yine rezervasyona ihtiyaç var ama bu konuda biraz daha esnek görünüyorlar. Yine rezervasyonsuz olarak oturup güzel bir kahvaltı yapmayı başarıyoruz. Klasik kahvaltı tabakları da güzel ama Somonlu otlu omlet ve Fransız Kahvaltısı bize çok iyi geldi. Salon Regina Yine Gostenhof semtinde ama bu kez semtin en popüler mekanındayız. Salon Regina semt sakinlerinin tüm gün aklına estikçe takıldığı tam bir mahalle kahvesi. İçeceğinizi yudumlarken broşür ve dergilerden şehirde olan bitene dair fikir sahibi olabilirsiniz. Acıkınca diğer köşedeki Hot Tacos'a da geçebilirsiniz; orası da oldukça popüler. La Violetta Burası şehrin cici pastanesi desek doğru tanım olur sanırım. En seçkin mağazaların olduğu çevrede çiçeki-cafe olarak tasarlanan mekan aşırı derecede süslü ve keyifli. Şık bir kahve -pasta molası için doğru tercih olabilir. Brezen Kolb Bizdeki Simit Sarayı'nın karşılığı burada Brezen Kolb. Meşhur Alman Simiti Bretzel yemek için kiosk ve dükkanlarını takibe alın. Elbette tüm biraevlerinde de bira yanında atıştırmak için de Breztel bulabilirsiniz. Ama bu dükkanlarda içi tereyağlı ya da peynir ve şarküteri ürünlü sandviç modelleri de var. Hızlı bir kahvaltı alternatifi olabilir. Diğer bir hamurişi-çay alternatifli hzılı kahvaltı zinciri Casa Pane'ler.. Bergbrand Şehirde iyi kahve için not aldığım adreslerden beklentimin tam karşılığını veren bir tek Bergbrand oluyor. Daha çok yol giderek denediğimiz Röstrommel ise ne kahvesi ne de ortamı ile beklentimizi karşılamıyor. Black Bean ve Machhörnndl Kaffee Brew Bar da merkezde denk gelirseniz güzel kahve içebileceğiniz adreslerden.. Yalnız Bergbrand'a giderseniz sırf ambalajı için bile Ursprung kahve çekirdeklerinden almalısınız. Di Simo Köprüler arası foto-sörf yaparken birkaç kez tatlılığını fotoğrafladığımız cafe bar Di Simo'nun önünde Cumartesi akşamüstü epey kalabalık. Buradan alınan kahve, meşrubat, bira ve şaraplarla herkez köprü üzerinde konuşlanmış, gün batımı yaklaşırken manzarayı seyredip arkadaşları ile takılıyor. Oldukça keyifli görünün bu yerel ritüele katılmamak mümkün değil. Biz de birer kadeh kapıp aralarına karışıyoruz. Nehire bakan evlerin camlarında batan güneşin yansımaları eşliğinde keyifli ve sıradışı bir mola. Di Simo'nun önünden geçerken böyle bir ana denk gelirseniz muhakkak siz de katılın; bayılacaksınız. Yemek saatlerimiz ile onun açık olduğu saatleri bir türlü denk getiremediğimiz burgerci Boogie's BBQ Smokehouse zaten listemizde.. BMF'ye giderken GoHo'da gördüğümüz dev bakır bira kazanlı Lederer Kulturbrauerei'yi ve yine BMF'den dönerken gördüğümüz şef restoranı Johan'ı denemek üzere tam buraya not aldık!.. Bunların sonuna İnstagram'dan çook geç gelen tavsiyeler arasından Demeter ve Vorderhaslach'deki Organik Tarım yapan çiftlikleri de ziyaret etmek üzere ekledik.. Breuninger çok katlı mağaza, Thalia kitapevi, Urban Ourfiters ve diğer tanıdık markalar Karolinen Stasse ve çevresinde. Kaiser Strasse üzerine de daha şık mağazalar var. Kişisel favori dükkanlarım; Kauf Dich Glücklich, Laden 12 ve Typosphare. Üçünde de sevdiğimiz stil sahibi markaların ve henüz tanışmadığımız benzerlerinin giysi ve aksesuarları var. Typosphare'de alışveriş yaparken \"kahve ya da şampanya?\" diye sormalarına bayıldım!.. Nürnberg'de Tiger yok ama benzer ürün skalası ile Nana Nanu var bu tip enteresan ve ekonomik şeyler almak isterseniz.. Pazar günü tüm Almanya genelinde olduğu gibi alışveriş açısından \"ölü\"; her yer kapalı, en güzeli müzeye gitmek.. Gostenhof taraflarında ise retro mobilya ve aksesuarda Flex; plaları ve vintage eşyaları ile 14.80; kırtasiye ve hediyelik ıvır zıvırları ile Fachmarie ilgi alanımıza giriyor. 2. el plak alışverişi için Music and Books ve Mono. Ton, 14.80'in diğer alternatifleri.. Her yıl Mayıs ve Eylül başında çok büyük bir antika pazarı kuruluyormuş; bu da meraklıları için şehri ziyaret etme nedeni olabilir. Metronun U1 hattına binip birkaç durak sonra varılan komşu şehir Fürth artık Nürnberg'in bir semti gibi olmuş. Özellikle plak dükkanı için hevesle gittiğimiz Fürt'te ne gördük? Yine çok güzel evler, canlı bir alışveriş caddesi, sanki örgüden yapılmış gibi cepheli ilginç evler, bir açıdan bakınca İtalyada bir kasaba gibi görünen mimari, plak dükkanı Da Capo, yine bretzel, tatlı kafe Franz, başka kafe, başka dükkan, başka ev.. vesaire.. Yani bizim gibi özel bir durumun peşinde değilseniz özellikle gitmeyi gerektirecek bir şey yok; Nürnberg güzel, orada takılın.. Dönerken valize atılacak şeyler arasında bölgenin Frankonien şarapları, şehrin ünlü tatlı çörek/ekmeği Lebkuchen, belki elişi hediyelik eşyalar ve pek de şahane seçenekleri olmasa da mecburen bir iki magnet olmalı. Acı hardal seviyorsanız marketlerden Löwensenf Extra'yı bulun.. Bu arada gurme market niyetine katlı mağaza Karstadt'ın zemin katındaki markete uğrayabilirsiniz. Geniş bir şarap kavı, peynirden çikolataya kadar bir çok gıda ürünü var.. Valizler hazır, hareket vaktine az kala otelimizin yakınındaki Salz und Pfeffer tiyatrosunun kitch kafesine giriyoruz. Oyuna biletimiz yok ama 16:00'da başlayacak oyun için gelenlerle birlikte bir kahve içmemizin bir sakıncası yok. Bu tüylü tuhaf sandalyelerde oturup oyuna gelenleri izleyerek ve yanında \"müessese ikramı\" olarak \"çubuk kraker\" yiyerek içiyoruz şehirdeki son kahvelerimizi.. Burada dolu dolu, keyifle 3 gün geçirdik, ruhumuz dinlendi, tazelendi; Nürnberg epeyce sevildi.. Dönüşte yine metronun U2 hattına atladığımız gibi zahmetsizce alandayız. Şahane bir seyahatti.. Aynen bu modelde farklı şehirlere de fırsatlar yaratıp yeni kaçamaklar planlamalı!.. Aklımın ucunda olmayan bir şehri sırf bu yazı ve fotoğraflar nedeniyle çok sevmek ve bir gün biz de bir hafta sonu kaçsak ne güzel olur diye planlara dahil etmek. Rehber niteliğinde bir yazı olmuş. Çok teşekkürler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/omnivore-istanbulun-ardindan-owtistanbul.html\" ", "text": "Tam bir ay önce \"Mutfakta Yaratıcılık Festivali geliyor!\" diye yazmıştım blogda Omnivore İstanbul'u. Heyecanla bekledik, zaman hızla geçti ve geçtiğimiz hafta nihayet İstanbul'da ilk kez Omnivore deneyimini yaşadık. Kendi açımdan keyifli ve aynı zamanda lezzetli geçtiğini söyleyebilirim.. Üç gün boyunca İstanbul Kongre Merkezi'nde Türkiye'den ve dünyadan ünlü şeflerin katıldığı masterclasslarda demo yemekler yapıldı, bilgiler paylaşıldı. Aşçılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, sadece hayatın güzel yanlarını keşfetmekten zevk alan sıradan bir yemeksever olarak ben bile o kadar çok şey öğrendim ve yeni nesil mutfağa dair bakış açımı şekillendirdim ki, bu Masterclasslara katılarak bilgisini, tecrübesini paylaşan tüm ekibin adını anarak kendimce teşekkür etmek isterim. İlk gün; USLA Akademi ve Üryan Doğmuş, Petra Roasting Co'dan Kaan Bergsen, Raffles İstanbul'dan Ali Ronay, Moskova Wings and Legs'den Dmitri Zotov ve Lokanta Maya'dan Didem Şenol vardı.. İlk günkü demolardan aklımda Ali Ronay'ın nefis İncik tabağı, Dmitri Zotov'un şık sunumu ve kinottosu ve Maya ekibinin demo sonunda herkese ikram ettiği pastırmanın ortalığı saran kokusu kaldı!.. Tadı nefis diye duydum; tadanlara güvenerek söylüyorum.. Ama en çok -bir kahvesever olarak- Petra'dan Kaan Bergsen'in dalından fincana kahvenin yolculuğu ve Petra'nın kahveye yaklaşımı hakındaki paylaştığı bilgiler ilgimi çekti diyebilirim. Bu bilgilerden aldığım notları da sadece kendime saklamayıp ayrı bir yazıda paylaştım elbette. İkinci gün; Nicole Restaurant'dan Kaan Sakarya, Mikla'dan Murat Artukmaç, Lyon Palegrie'den Guillaume Monjure ve Alancha'dan Kemal Demirasal'ın demoları vardı.. Şefler yine tabaklarını, deneyimlerini, hatta mutfak sırlarını ve hatta izleyiciler için hazırladıkları minik tadımlıkları paylaşarak keyifli bir güne imza attılar. Masterclassların son gününde ise Gile Restaurant'dan Cihan Kıpçak ve Üryan Doğmuş, Nicole'den Aylin Yazıcıoğlu, Antwerp Veranda'dan Davy Schellemans, l'Escargot'dan Yılmaz Öztürk ve son olarak Neolokal'den Maksut Aşkar demolarını sundular.. Son gün benim için hem keyifli hem de çok duygusal geçti diyebilirim. Aylin Yazıcıoğlu'nun hazırladığı üç tatlı tabağından da tüm izleyiciler için tadımlıklar servis etmesi büyük incelikti ve sanırım tüm salonun kalbini kazandı. Ben kendisinin samimiyetine hayran oldum; ne kadar cici bir şef!. Tam tatlı şefi!.. Yılmaz Öztürk de yanında getirdiği Alaçatı otlarını tanıtmaya ve tattırmaya çalıştı ki bu da çok yerinde bir seçimdi.. Bir kısım izleyici Şevket-i Bostan ile ilk kez bu sayede tanıştı mesela.. Davy Schellemans ise İstanbul'da bulduğu yoğurtları çok beğenmiş; pek hoşumuza gitti; alkışladık!.. Son masterclassı gerçekleştiren Maksut Aşkar ise ekip demoyu hazırlarken bizleri henüz açılalı bir ay olan yeni projesi Neolokal'den, projenin felsefesinden, hedeflerinden ve sürprizlerinden haberdar etti. Hani dedim ya son gün hem keyifli hem de duygusaldı diye; duygusallığın sebebi Maksut Şef'tir!.. Kendisinin mesleğindeki başarısına, yemeğe olan yaklaşımına olan hayranlığımı zaten her fırsatta dile getiririm... ama bugün bir kez daha anladım ki şef yemeklerine gerçek anlamda duygularını, sevgisini de katıyor; başarısı bundan.. Ekibini ailesi gibi tanıtırken ve onlara teşekkür ederken yaşadığı yoğun duygusallık tüm salona yansımış ve -başta ben- bazılarımızın da gözlerini onunla birlikte sulandırmış olabilir!.. İlk akşam Alancha'dan Kemal Demirasal ile Antwerp Veranda'dan Davy Schellemans Pop Up Diner için Neolokal mutfağında buluşarak gecenin konuklarına ortak bir menü sundu. Yine ilk akşam Amazing Diner kategorisinde Nicole'de Kaan Sakarya ve Aylin Yazıcıoğlu mutfaklarına Lyon'lu şef Guillaume Monjure'yi konuk ettiler. Cumartesi ise Gile ve Neolakal'de Amazing Diner etkinlikleri vardı. Gile ekibi Alaçatı L'Escargot'tan Yılmaz Öztürk'ü de konuk alarak %100 yenilikçi bir Türk Mutfağı gecesi yaşattı konuklarına. Neolokal'de ise Maksut Aşkar, Moskova'lı konuk şef Dmitri Zotov ile \"Four Hands\" konsepli ortak bir menü ile misafirlerini ağırladılar. Elbette hepsi mükemmeldi ama yanlarına yıldız koyduklarım benim en çok etkilendiğim, beni şaşırtan favori tatlar oldu. Bu vesile ile yaratıcılığın sınırlarını zorlayan tüm şeflere teşekkürlerimi sunmak isterim. Ve çok özel bir teşekkür de sponsorlara.. Etkinlik boyunca hiçbir detay atlanmamış ve katılımcılar için her türlü konfor sağlanmıştı. Şişe tasarımlarının her daim takipçisi olduğum Evian ve Paris seyahatlerimin vazgeçilmezi Badoit'yı etkinlik boyunca bol bol görebilmek çok sevindiğim bir detay oldu. Özellikle ana sponsorlar \"bizi hiç susuz bırakmayan!\" Badoit ve Evian'a, sonra Neolokal ve Mama Shelter'ın ev sahipliklerine ve diğer tüm sponsorlara teşekkür etmek isterim. Bana kalırsa Omnivore, İstanbul'da ilk sınavını başarıyla verdi; önümüzdeki yıllarda yine turun rotasında olması dileği ile son teşekkür ve başarı dileklerim organizasyonda emeği geçen tüm Omnivore World Tour ekibine.. En son olarak üç gün boyunca etkinliklere kolumda kaşıktan yapılmış bir bileklik ile katıldığım dedikoduları kesinlikle doğrudur ancak sadece şaka!.. Masterclasslarda sadece izledim, kimseciklerin aklı kalmasın.. Ve asıl komik olan; annemin her akşam dönüşte \"kızım, şef yemeği ile karın doymaz, aç mısın?\" şeklindeki ısrarlı sorusuydu!.. Yenilikçi Türk mutfağının anneminki gibi önyargılardan arınıp tüm dünyada hakettiği yere ulaşması dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ortaya-karisik-lyon-yeme-icme-notlari.html\" ", "text": "Bu yedinci Lyon yazım olmalı. Daha öncekiler işte şurada.. Geçmiş yazılarda şehre dair notlarımı paylaşmış, başta pastaneler ve Halles de Lyon olmak üzere yeme içme notlarımdan da bahsetmiştim. Ancak bu kadarı içime sinmedi; Lyon'dan paylaşmak istediğim birkaç restoran adresim daha var gitmeyi düşünenler için.. Bir şehre gidip en işlek caddede, en ünlü meydanda bir kafeye oturup hayatın akışını izlemeden o seyahati tamamlanmış saymayanlar için şehrin en turistik, en şık ve en gözde meydanları olan Place Bellecour ve Place Terreaux'yu öneririm. Ayrıca Vieux Lyon' un ana caddesi ve özellikle Saint Jean meydanı yine aynı amaca hizmet edecek adresler. Bir Hatırlatma! Lyon'da tüm işletmeler yemek saatleri konusunda oldukça kuralcılar. Bazı şehirlerde esneklik gösteren yemek saatleri burada kesinlikle esnemiyor. Bu sebeple iyi bir öğle yemeği için 12:00-14:00 akşam yemeği için 19:00-21:00 arasında masaya oturmuş olmalısınız. Neredeyse tüm restoranlar bu saat dilimleri dışında \"kapalı\"!.. ve evet, rezervasyon birçok yer için şart!. Bira ve müzik için genç kalabalıkların adresi bira fabrikası Ninkasi Gerland.. Diğer Lyon Yeme İçme Notları için TIKLAYINIZ."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ozan-unal-galeri-selvinde.html\" ", "text": "Bu haberi paylaşıyor olmaktan mutluluk duyuyorum. Uzun zamandır çalışmalarını uzaktan takip ettiğim sanatçı Ozan Ünal'ın heykel sergisi Galeri Selvin'e geliyor!.. İzmir'de yaşayan sanatçının eserleri ile instagram'ı ilk kullanmaya başladığım günlerde tanışıp gidemediğim sergilerini uzaktan ve biraz da buruk takip ettim şimdiye dek. Neyse ki sonunda İstanbul'da bir sergisi başlıyor ve harika eserleri ile yakından tanışma fırsatını bizlere sunuyor. \"İnsan kara bir leke değildir\" başlıklı sergi 27 kasım'dan itibaren 14 Aralık'a kadar Galeri Selvin'de görülebilecek. Kendisinin heykellerine yüklediği anlamdan çok, eserlerin bende bıraktığı hissiyatı seviyorum. Demir gibi sert ve soğuk bir madene -bana göre- bu kadar yoğun duygusal anlamlar yükenebilmesi bu sergiyi benim için çok daha çekici kılıyor. Ben programıma çoktan aldım; siz de kaçırmayın isterim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/parilti.html\" ", "text": "Her zaman okuduğum kitaplar hakkında yazmıyorum.. Zaten uzun zamandır da okumaya çok konsantre olamıyorum.. Daha doğrusu olamıyor\"dum\". Ancak aşırı sıcak havaların etkisiyle son bir haftayı bol bol okuyarak geçirdim. Şansıma seçtiğim kitapların hepsi okuma hevesimi geri getirecek nitelikteydi ve ardı ardına birkaç kitap okudum.. Son olarak da Pazartesi sabahı başlayıp neredeyse hiç ara vermeksizin Salı akşamına dek Parıltı'yı okuyup bitirdim. Derin, çaresiz, insanın içini burkan bir hikaye bu.. Ama yine de içinde bu umutlu, güçlü cümlelerin parıltısı var.. İlk kez bir Mazzantini romanı okuyorum. Belki yazar bir oyuncu diye; okumuyor, adeta izliyor gibi hissediyorum. Belki de birçokları için ana konusu kolay olmayan bir kitap, kabul ediyorum.. ama ben çok seviyorum.. Okurken birkaç kere gözlerimi yoklayan yaşları son sayfalarda özgür bırakıyorum.. Şimdi aklımda yazarın bir diğer önemli kitabı Sakın Kımıldama var.. İlk fırsatta okumak istiyorum.. Bir de komik ve ilginç detay.. Acaba başka bir adla ya da esinlenerek yapılmış bir filmi var da ben mi kaçırdım diye küçük bir web araştırması yaparken karşıma bir youtube linki çıkıyor.. Hiddlesworth Splendore.. Burada hemen bir parantez açıyorum: Thor'da oynayan Tom Hiddleston ve Chris Hemsworth'un sosyal medyada fenomene dönüşen \"bromance\" durumu youtube'da çok farklı eğlence videolarına dönüştürülerek ikisi hakkında yapılan geyik alıp yürümüş durumda.. Hatta ikisinden bahsederken ünlü çiftlere yapıldığı gibi soyadlarından türetilen \"Hiddlesworth\" lakabı kullanılıyor. İşte burada paylaşılan bu videolardan birinde Parıltı'dan yola çıkılarak kolaj bir video hazırlanmış.. Aradaki metinler kitabın orijinal dili İtalyanca olarak kullanılmış ama tam kitabı bitirip izleyince ve o cümleleri çevirebilecek kadar italyanca bilince tuhaf bir şekilde kitabın etkisi katlanmış oldu.. Linki merak edersiniz diye buraya bırakıyorum; Hiddlesworth Splendore ama kitabı okumadan izlememenizi de not olarak ekliyorum.. Herşey bir yana yeniden okuma arzumun geri dönmesi bu işin en güzel kısmı oldu.. Bu arada kitabın konusu hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz aşağıya arka kapağı ve şuraya da Parıltı ile ilgili yayınevi linkini ekliyorum.. Bol bol güzel kitap ile karşılaşmak dileği ile.. Kitap okurken bile geziyorsunuz anlaşılan :) Yeni sitenizde de başarılar."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-notlari-maison_du_chocolat.html\" ", "text": "Bir lezzetin en iyisini tattıktan sonra bir daha başka bir yerde yiyememek gibi fena bir huy edindim. Elimde değil, kendiliğinden oluyor, iyi pastadan sonra başka türlüsü yenmiyor, çikolatanın alasının üstüne markette üzerinde çikolata yazan kandırmacalar gitmiyor. Bir yerde çikolatayla vedalaş, bir diğerinde pizzayla, ötekisinde kebapla.. \"En iyisi\" listesi genişledikçe \"rastgele yenecekler listesi\" giderek yokoluyor!.. Al işte o listeden Ekler de silindi gitti.. Paris'te en fenasını bulduk, bir daha başka türlüsü yenir mi?.. Çok düşkünlüğüm olmasa da arada bir yediğim ekleri her Paris seyahatinin içine mutlaka sıkıştırırım. Daha çok sol yakanın pastanelerinde çok ekler denemişliğim var ve hepsi de burada o isimle satılanın uzak ara önünde. Son seyahatte vitrinde görüp değil de ani bir krizle geliyor ekler isteği. Ününü, nefasetini bilmeden ama cazip vitrininin büyüsüne kapılarak rastgele giriyoruz Maison du Chocolat'ya.. İşte eklerin altın vuruşu ile de orada tanışıyoruz. Tarif edebileceğim birşey değil; gerçek aşk diyeyim, artık siz ne anlarsanız.. Mutlaka ama mutlaka üzerine turuncu bantı bulunan portakallı versiyonu denenmeli.. Bu tutuncu kısmı pasta süslemesinde kullanılan plastikten bir lezzet sanma gafletinde bulunmamıza şimdi gülüyorum. Böyle bir lezzet yok.. Siparişimizden önce ikram olarak sunulan çikolatalar da elbette yine başarılı.. Maison du Chocalat bu ismin hakkını verebilen bir adres. Saint Honore, Sevres, François 1er gibi şehrin şık caddelerindeki dükkanlarının yanısıra Printemps'ın 2. katında da bir satış bölümü olan bu çikolata cennetine mutlaka uğranılmalı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-notlari-ogle-yemegine-5-joker.html\" ", "text": "Sözkonusu Paris olunca yeme içme listesi bir hayli uzun. Lezzet mi, popülerlik mi; turist miyim, yerli mi ikilemine, kapı önüne atılmış sandalyeleriyle şehrin simgesi bistrolar, brasserieler, beyaz önlüklü, papyonlu janti Fransız garsonlar da eklenince kafa karışıklığı artıyor. Turist kargaşasından bir hayli uzakta çalışan kesimin arasına karışarak nefis bir öğle yemeği yemekse istediğin adresin Chez Lili et Marcel. 13. bölgede tam nehir kıyısındaki bistroda yer bulabilmek için ofislerdeki öğle paydosu başlar başlamaz gitmelisin. 12 civarında içeri adım attığında her yer bomboşken beni niye en dibe oturttular diye düşünsen de sorunun cevabını az sonra alacaksın; çünkü 15 dakika içinde kolunu bile kımıldatamayacak kadar kalabalık olacak burası.. Menü geniş ve sağlam ama bil ki en taze en çabuk ve en ekonomik yemekler tüm Paris bistrolarında alışıldığı üzere Günün yemeği manasındaki 'Plat du Jour'lar. Lili Marcel'de birçok yerin aksine tek bir 'günün yemeği' yok, birkaç çeşit var ve menünün ön kısmına iliştirlen ek kağıtta yazıyorlar. Buradan gönlüne göre bir tabak, yanında bardak ya da 1/2 karaf şarap ve üzerine de enfes bir tatlı tabağı ile menmun ayrılabilirsin. Umarım şansın yaver gider de Ton Balıklı Lazanya'ya denk gelirsin; çünkü inanılmaz güzel yapıyorlar. Fiyatlar Paris standardında oldukça uygun.. Kapısında kuyruk varsa vardır bir kerameti sözüne benim kadar inanıyorsan bu kapıda sıraya girebilirsin. St. Germain bölgesinin sevimli geçidi içinde ve meşhur Le Procope'un hemen yanında yer alan bu küçük mekan kapıdaki tabelasına göre aynı zamanda bir çay salonu. Yani gün boyu açık olmasının rahatlığıyla öğlen 12'den itibaren farklı saatlerde de uğrayabilirsin. O zaman günün yemeği bitmiş olacaktır ama menüsündeki diğer alternetifler, özellikle esmer undan yapılmış dört peynirli krep son derece lezzetli.. Siparişin sonuna internet şifresi talebini de eklemeyi unutma; bir parça kağıt üzerinde gizemli bir şekilde gelecek!.. Burada fiyatlar biraz daha yüksek olsa da Champs Elysees ya da St. Honore'daki mekanlarla kıyaslandığında uygun kalıyor. İlaveten, Çıkışta kahveleri köşedeki Le Pub Saint Germain'in geçit içine bakan sevimli masalarında içerek keyfine keyif katabilirsin. eklemiş mekanın bir güzelliği de bol bol priz olması. Bu durumda internet de var tabi. Hemen telefonunu prize takıp ona can ver ve büyük porsiyonlu bir yemek seçip hemen kendine gel. Garsonların molaları esnasında bardan bir içki kapıp kapıdaki masalarda müşteri gibi takıldığı bu samimi mekanı seveceksin.. Sen de benim gibi yerellikten öleceğin az biraz salaş, ultra doğal bohem atmosferleri seviyorsun, değil mi? İşte Charbon öyle bir yer.. Koyu renk ahşap dekorlu, kulağında ortamla uyumlu müzik, sağında heybetli yüksek bir bar tezgahı solunda yemek bölümüyle keyifli bir yerdesin. Barda tünemiş müdavimler gazete okuyup kahve ya da bir tek içkilerini yudumluyor. Sol tarafta ise yemek telaşı.. Uygun fiyatlı haftasonu brunch'ı ve haftaiçi öğle yemeği servisi için tercih edilen mekanda soslu tavuk, risotto, burger çeşitleri gibi bildik kafe tatları var. Yine en sağlamı günün yemeğini denemek. Çok beklentili olma, böyle dedim diye fazla da gerilme, kötü birşey yemeyeceksin ama yerelliğin tadını sonuna kadar çıkaracaksın.. Bu kez şehrin göbeğinde, en lüks bölgelerden Saint-Honore'da alışveriş krizi dindiriliyor belli ki. Paralar güzel kıyafetlere, kaliteli ayakkabılara harcandı. Giden gitti, yemek de mi pahalı olsun? Yoo, yok öyle bir mecburiyet! Çabuk o havalı caddeden meşhur ilk Chanel'in bulunduğu dar sokağa sap. O mağazanın çaprazında ucuz bir öğle yemeği teklifim var: Chambolle. Daha çok civardaki çalışanların tercihi çok sevimli bir kafe burası. Müşteriler çalışan kesim olunca tek seferlik kandırmaca müşteri riski de ortadan kalkıyor haliyle. Menüde elbette hergün değişen 'plat du jour'un yanısıra zengin bir salata ve sandviç menüsü, şarküteri tabağı, soğan çorbası ve ordörvrler de var. Formule denen birleştirilmiş menü seçerek daha da ekonomik olabilirsin. Yediğinin tadı güzel olacak, çevrende herkes Fransızca konuşacak, insanlar şık ve güzel olacak, paranın büyük kısmı cebinde kalacak, söz veriyorum!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-notlari-one-fine-day.html\" ", "text": "Paris her zaman iyi fikir.. Her günü güzel.. Her günü -ayrı- güzel.. Renkli.. İnsanın içini yaşam enerjisi ile dolduran bu şehirden çok güzel bir gün var bugün Gezici Günlük'te.. Louvre Müzesi girişindeyiz. Meşhur piramit girişin önünde inanılmaz uzun bir kuyruk var. Henüz sabahın dokuzu ama kuyruk şimdiden uzun.. Peki bizim bu kuyrukla alakamız var mı? Elbette hayır!.. Biz müze giriş biletlerimizi bir gün önce Champs Elysees'deki Virgin mağazasından aldık. Bir gün önceden alınan bu biletler, bize ikisi de birbirinden beter gişe ve giriş kuruğunda beklemeden Passage Richelieu'den müzenin içine direkt ayrıcalıklı giriş imkanı sağlayacak. Aynen biletin vadettiği gibi oluyor; sarayın heybetli ve zarif Richelieu kapısından kibar bir karşılama ile içeri alınıyoruz. An itibarı ile Louvre'dayız. Bu müzeye ikinci gelişimiz. İlki yıllar önce ve -utanarak söylüyorum- sadece \"evet, geldik, gördük\" şeklinde hızlı ve özensizdi. Oysa bugün müzenin hakkını vermek üzere buradayız. Biraz dersime çalıştım, hangi salonlara ağırlık vereceğiz, nereleri atlayabiliriz önceden planladım. Bugün buraya ayrılmış olsa da bu müzeyi bir gün içinde gezmek olanaksız olduğundan maalesef ilgi alanlarına göre sitesini inceleyerek bir ön planlama yapmak şart. İnternet sitesinde bu planlama için tüm detaylar var.. Yine tecrübelerime dayanarak biliyorum ki ilk olarak Mona Lisa'yı görmeye gitmezsek daha sonra dev bir kalabalığın arkasında uzaktan bakmak zorunda kalacağız.. Çünkü ne yazık ki diğer eserlere bakmadan -hatta Mona Lisa'ya bile bakmadan- sadece fotoğrafını çekmek isteyen çok insan var!.. Bu kez sakin bir şekilde Mona Lisa'yı izledikten sonra planladığımız diğer salonları sırasıyla gezmeye başlıyoruz. Yeri gelmişken bir ipucu vermek gerekirse bu müzeyi gezenlerin Piramit girişini, Perrault Revağı'nın görkemli sütunlarını, Zemindeki Ortaçağ Hendekleri'ni ve dışarıda bahçelerin başladığı noktada kemerli kapı girişi Arc de Triomphe du Carousel'i görmesi önerilir. Ayrıca müzenin tek şaheserinin Mona Lisa olmadığı, Milo Venüsü ve heybetli Marly Atları'nın da ilgiyi hakettiği söylenir.. Sonuna kadar katılarak müze içindeki gezimize yeri geldikçe bu noktaları da ekleyerek gezmeye devam ediyoruz. İlk yorgunluk alametleri ile kahve molasının zamanı olduğunu anlıyoruz. Molamız Cafe Marly'nin Louvre'un bahçesine bakan terasında. Şehrin gözdelerinden Cafe Marly, Hotel Costes grubunun şık işletmelerinden biri. Aslında daha çok balkon diyebileceğimiz bu bölümde oturup kahve ve bir taneyi bölüşmek üzere Tarte Tatin sipariş ediyoruz. Kahve keyfimiz Louvre'un avlusunu dolduran yüzlerce insanın renkli görüntüsü ve elbette Piramit manzaralı.. Bu keyifli dakikalara güneş de eşlik edince aslında tüm gün böyle oturabilirim ama vakit yine sanata konsantre olma vaktidir diyerek kaldığımız yerden yine müzeyi gezmeye devam ediyoruz. Müze içinde zaman zaman tabloların karşısında şövalesini kurmuş bakarak tabloyu çalışan ressamlara rastlıyoruz. Bunlar yönetimden izin alarak çalışan resimseverler. En çok onları kıskanıyorum. Bu şehirde yaşıyorlar ve imkanlardan sonsuz faydalanabiliyorlar.. Ben de burada çalışabilmek isterdim.. Yine birçok salondan geçiyor, bir çok eserle büyüleniyoruz.. Öğle yemeği için plan biraz farklı. Ne şık bir bistro, ne bir fast food dükkanı, doğruca Louvre içindeki McDonalds'a gidiyoruz. Biraz sıra, biraz kargaşa derken 10 dakika sonra elimizde kesekağıtları sarayın arka kapısından çıkıp Pont des Arts'a doğru yöneliyoruz. Aylardan Mart, güneş tam tepede, sıcacık.. Öğle vakti, herkes molada, etraf cıvıl cıvıl, Pont des Art keyifli.. Hemen ortadaki banklarda iki kişilik yer kapıyoruz. Köprüde meşhur kilitler, arabalarında bebekler, aşağıda nehir kıyısında koşanlar, uyuklayanlar.. Sağımda akordeonla az sonra Amelie başlayacakmış gibi melodiler çalan adam, solumda kocaman köpükten balonlar yapan adam.. E tabi yanımda da sevdiğim adam : ) Daha keyifli bir yemek molası düşünemiyorum ben.. Elimde bir Fransız bageti sandviç olsa belki daha doğru bir tercih olabilirdi, kabul ediyorum ama en hızlı ve en kolay olanı seçip vakti iyi değerlendirmek zorundaydık.. Bu güzel mola bitince müzede en sevdiğim bölümde sıra: Empresyonist ressamlar.. Birçok resmi Orsay Müzesi'nde, başka şehirlerdeki farklı müzelerde görsem de bu ressamların fazladan görebildiğim tek bir eseri bile beni çok duygulandırdığından bende her zaman yeri ayrıdır.. Louvre'da da birçok özel Manet, Monet, Renoir.. vs gördükten ve artık yorgunluktan bittikten sonra Louvre ziyaretini müzenin dükkanından aldığımız bir kitapla kapatıyoruz. Buraya kadar çok keyifli geçen günü keyifle sürdürmeye niyetliyiz. İstikamet Angelina (Rue de Rivoli, 226). Paris deyince olmazsa olmaz adreslerden biri Angelina benim için. İlk Paris ziyaretimden beri her seferinde mutlaka uğranır ve o enfes sıcak çikolatası içilir.. Bu gün de minik bir bekleme sırasını atlattıktan sonra zarif salona buyur ediliyoruz. Sıcak çikolata, tatlılar, makaronlar, sandviçler, herşey harika Angelina'da. Stanbdart olarak sıcak çikolatadan şaşmıyorum. Çok beğenilip ayrılması zor olursa diye şişelenmiş olarak da hazırlamışlar bu müthiş lezzeti.. Tabi bunu kahve ile kıyaslamamak içilebilen bir tatlı olarak düşünmek lazım; tadı o derece yoğun yani.. Yine bir fincanı keyifle içiyorum, tadı tam da hatırladığım gibi.. Bu moladan sonra ilk duraktan Metro'ya atlayıp otele dönüyoruz. Akşam için hızlı bir tazelenme ve hazırlık.. Biraz şık olmalıyız bu akşam.. Kapıların açılmasına 10 dakika kala Opera Garnier'in gişesindeyiz. Biletlerimizi yine daha önceden internet üzerinden aldığımız için gişeden sadece onları onaylatıyoruz. Paris Operası biletlerin aylar öncesinden tükendiği en kıymet verilen operalardan biri. Artık büyük prodüksiyonlar için daha çok Bastille'deki modern opera binası kullanılsa da bazı eserler ve özellikle konserler için hala Opera Garnier'de gösteriler düzenleniyor. Bizim tercih ettiğimiz gece Opera Bastille'de Aida Operası var, burada ise bir koro konseri. Belki Aida Operası çok daha cazip ama bu efsanevi opera binasını görmek uğruna tercihimizi konserden yana kullanıyoruz. Operadaki Hayalet'e konu olan bu görkemli opera binası bence şehirdeki \"mutlaka görülecekler listesi\"ne eklenmeli.. Dışı pastayı andıran binanın içi de bir o kadar görkemli ve görülesi.. Kubbe tavan resmi Marc Chagall'ın eseri.. Paris Ulusal Opera ve Balesi'nin programı internet sitesinden takip edilip birkaç ay önceden son derece uygun fiyatlı temsil biletleri alınabilir. Hatta bazı ücretsiz konser ve etkinlikler için de buradan rezervasyon yaptırılabilir. Giittiğim opera ve konserlerde en sevdiğim şey verilen aralarda bardan bir içecek alıp fuayede vakit geçirmek.. İşte o zaman şehrin yerlisini keyifle gözlemleme fırsatı buluyorum. Tüm gün sokaklarında dolaşsam da farkedemeyeceğim öyle çok detay oluyor ki, insanları buralarda daha iyi tanıyorum.. Konser bitiminde şöyle düşünüyorum: Konser pek güzel değildi ama Opera Garnier şahaneydi!.. Operadan sonra bir ilki gerçekleştirmek var planda: Şehrin en turistik akşam yemeği yenecek, hem de ilk kez!.. Paris'e gidenlere hep sorulan soru: Antrikot'a gittin mi? Evet, biz de artık bu soruya \"gittim\" diyebileceğiz!.. Le Relais de l'Entrecote, bilinen kısa ismiyle l'Entrecote'ün Paris'teki üç şubesi içinden sevdiğimiz bölge St. Germain'dekini (Rue Saint-Benoit, 20) tercih edip metro ile hemen ulaşıveriyoruz. En popüler olanı Champs Elysees köşesindeki (Rue Marbeuf, 15) şube herkesin ilk tercihi olduğuna ve bizim de rezervasyonumuz olmadığına göre Saint Germain daha mantıklı görünüyor. Zaten saat 22:00 hemen hemen, yani ilk servis ile masaya oturanlar kalkmıştır, ikinci hatta üçüncü servis olarak yer bulabiliriz. Bu tüyo aslında tüm popüler Paris restoranları için geçerli, eğer rezervasyon yoksa ve bir restoran mutlaka denenmek isteniyorsa çoğu zaman kalkan bir masaya ikinci servis olarak oturulabilir. Rezervasyon yaptırmayı hiç sevmeyen biri olarak tecrübe ile sabittir!.. Aynen düşündüğümüz gibi oluyor ve hala kalabalık olan restoranda kalkan birinin yerine kuruluveriyoruz. Alışıldığı üzere menü gelmiyor, sadece içeceklerimiz ve eti hangi derecede pişmiş tercih ettiğimiz soruluyor. Önce salatalarımız geliyor ardından da etlerimiz. Yanında bol patates kızartması.. Beklediğimden çok daha lezzetli buluyorum bu yemeği, iyi ki gelmişiz.. Minik önlüklü garson bayanlar vızır vızır çalışıyor, birinci parça eti bitene hemen ikinci parça sıcak sıcak servis ediliyor; ardından yine taze kızarmış patates.. Buraya da sırf Türkler geliyor diye zaman zaman dalga geçilse de bence burası ününü hakediyor. Gayet lezzetli ve keyifli bir yemek.. Yemeğin sonunda gecenin tek menüsü bırakılıyor masaya: Tatlı menüsü.. Buradan profiterol ve kahve seçip şahane yemeği taçlandırıyoruz. Yemeğin sonunda verdiğimiz parayı helal ederek memnun ayrılırken bir gün yine geliriz diye konuşuyoruz aramızda.. Geç yenen bu yemeğin ardından bir yürüyüş şart oluyor. Gündüzü ayrı gecesi ayrı güzel Saint Germain sokaklarında galeri vitrinlerine bakarak yürüyoruz. İlginçtir, Paris'te en sevdiğim şeylerden biri gece mağaza ve sanat galerisi vitrinlerine bakmaktır benim. Saint Germain galerileri ve Avenue Montaigne butikleri... Daha rahat inceliyor, odaklanabiliyorum demek ki.. Birkaç güzel sokaktan geçip her vitrinin önünde oyalandıktan sonra kıyıya varıyoruz. Şimdi gündüz yemek molası verdiğimiz Pont des Arts'dan bir kez daha geçeceğiz. Bu kez güneş yerine parlayan ay.. Köprü yine cıvıl cıvıl. Güzel havanın da etkisiyle birçoğu turist onlarca genç insan gruplar haline yere oturmuş, içiyor, sohbet ediyor, konuşup eğleniyor. Bir iki kişide gitar var; yani köprü yine müzikli ve neşeli.. Gece bu ortamda karşıya geçmekten öyle keyif alıyorum ki ağır çekim bir filmin içindeyim sanki.. Bu kadar dolu, bu kadar güzel hatta kusursuz bir gün çok sevilen bir yerde bitmeli: Le Fumoir. Yine Louvre yakınında Rue l'Amiral Coligny, 6 numara. Tam bir şehir barı.. Arka tarafta şık bir yemek salonu, önde seçkin bir kalabalığı önünde toplayan uzun bir bar. Paris iyi ki İstanbul gibi değil; bir mekan bir süre popüler olup sonra kapanmıyor. İyi yerler uzun yıllar aynı şekilde hizmete devam edebiliyor ve biz de çok sevdiğimiz Le Fumoir gibi bir mekana her zaman gelebiliyoruz. Aslında barda takılıp kokteyl içmeyi sevdiğimiz mekanda yorgunluğun da etkisiyle bu kez cam kenarında rahat koltuklarda cafe-cognac keyfi yapıyoruz.. İyi ki de cam kenarındayız. Bugün günlerden Cuma. Şehirde her Cuma 22:00'de başlayan geleneksel bir bisiklet, paten, kaykay turu var. O kadar çok kişi katılıyor ki uçsuz bucaksız bir geçit oluşuyor. Biz de saat geç olmasına rağmen bu turun patenliler kısmını Le Fumoir'in önünde yakalıyoruz. Hemen kapı önüne çıkıp ışıklı patenlerin, ıslık seslerinin geçişini izliyoruz.. İşte böylece bu harika gün, hemen barın ilerisinde saat birde yakalanan son metro ile otel yolunda bitiyor.. Son seyahatimden değil, geçmişte yapılan başka bir Paris seyahatinden 7. günü anlattım bugün size.. Paris'e kaç kez gittim saymıyorum, toplam kaç günüm geçmiştir sokaklarında, bilmiyorum. Orada geçirdiğim hiç bir günü bir diğeri ile asla kıyaslamıyorum. Hepsi birbirinden değerli benim için.. Ama şu anlattığım gün ne zaman aklıma gelse \"One Fine Day\" derim içimden.. Ve sanki sınırlı vakti olup da güzel bir Paris günü yaşamak isteyecek herkeste aynı etkiyi bırakır gibi geliyor bana. O yüzden işte o güzel günü anlattım size.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-notlari-oooooo-sanzelize.html\" ", "text": "Avenue des Champs Elysees kuşkusuz Eiffel kulesinden sonra Paris'in en bilindik, en akla gelen yeridir. Her yabancı Paris gezisi boyunca en az bir kez bu bulvarda arz-ı endam eder. Akşamları kapısında uzun kuyruklar oluşan Lido Show, gece hayatının odak noktalarından biri olan The Queen, sinemalar, pasajlar, şık restoranlar, Paris'in en pahalı bistroları ve daha neler neler hep buradadır."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-paradis-paris-gezi-notlari-yeme-icme-yeni-adresler.html\" ", "text": "Fransız yazar \"Paris'e iki harf daha eklersen cennet olur\" demiş.. Bu sözü gördüğümde bu seyahatin konu başlığı \"ParisParadis\" olmalı dedim kendi kendime. Yılın bitmesine birkaç gün kala kısacık bir Paris kaçamağı yaptık. @evisual'ın doğumgünü sebebiyle üç günlüğüne kaçıp gidilen ve yine hiç doyamadan geride bırakıp dönülen sevgili Paris. Sevip özlenen klasikler, yeni keşifler, deli gibi uzun yürüyüşler, duvarlar, sokaklar... İşte bu seyahatten öne çıkanlar, akılda kalanlar.. Frenchie / French To Go Sentier civarının bu gözde mekanı, Rue du Nil'e restoranı, şarapevi, bakkalı ve hızlı servis restoranı ile boydan boya yayılmış durumda. FrenchieToGo'nun sandviçleri pek meşhur. Biz noel rehavetindeki Paris' te en çok kahvaltılarına müdavim olduk.. Mekanla mutfağı ayıran masada oturup mutfakta olan biteni izlemek de son derece keyifli.. İçinden malzemesi fışkıran o nefis öğlen sandviçlerinin yanısıra kahvaltıda çok başarılı bir Eggs Benedict Pastrami var favorim olan. Bir de muhakkak Elixia Limonata'nın tadına bakılmalı. Şarap barı ve Frenchie To Go için rezervasyon gerekmiyor ve güzel olan; To Go haftanın her günü açık!.. Canal Saint Martin Daha önce sırf kanalı anlatan bir postum var zaten; onun için şimdi tekrar uzun uzun anlatmak niyetinde değilim. Ama her geçen gün değeri daha da artıyor, çevresinde çok hoş mekanlar gelişiyor kanalın. Kıyısından, üzerindeki köprülere ine çıka Bastille'e kadar uzanan bir yürüyüş ya da Metro ile gelip hemen Rue Lancry'e dalmak, Le Cintquante'de iki kadeh, sokağın diğer barlarında mini safari -hangisi kalabalık keyifli ise.., belki Yoshi World'de sushi, açıksa Ten Belles'de kahve.. Açıksa diyorum çünkü ben onların adını \"Tembels\" olarak değiştirdim artık. Noelse Noel; bir kahve için bu kadar naza çeker mi insan kendini canım?.. Konu kanaldı, uzatmayayım; buralar güzel işte; başka bir Paris, zaman ayırın, belki hoşunuza gider.. Cafe Craft Burası bir \"Coffice\". Kahveni içerken kendi ofisin gibi kullanabileceğin, şarjlı, internetli, çıktılı, atıştırmalı kafe /ofis. Freelance çalışanlar, öğrenciler için şu an Paris' in en sevilen kafe/ofisi kesinlikle Craft. Bunda Paris' in güzel bölgelerinden Saint Martin kanalına yakın olması, stil sahibi dekorasyonu muhakkak etkilidir. Ama bence asıl neden çok iyi kahvesi. Saati 3 'luk kullanıma bir fincan içecek dahil. Hala tadı damağımda olan nefis bir Guatemala demlediler bana.. Burayı çok sevdim. Le Cafeotheque Kahveseverler rahat olsun; daha önce blogda birçoğunu paylaştığım Paris'in pek havalı, en yeni nesil kahve dükkanları Noel tatili nedeniyle kapalıydı; çok iyi kahve içemedim... Ama neyse ki bohem ve rahat havası ile popüler La Cafeotheque açıktı da çekirdeğini kendimiz seçebildiğimiz güzel Macchiato içip, ev için de çekirdek kahve alabildik. Bu arada Macchiato diyerek büyük bir yanlış yaptığımın farkındayım. Zira bu kahveye Paris'te Noisette demezseniz öyle uzuuun uzun yüzünüze bakıyorlar!.. Cafeotheque servisi bu kadar yavaş olmasa iyi bir kahve dükkanı aslında.. Comme A Lisbonne Önünden geçerken dışarı yansıttığı sıcak, samimi havasına kapılarak kendimizi bir anda içeride bulduğumuz bu Lizbon esintili küçük lokanta bizi hiç yanıltmadı. Açık mutfakta özenle hazırlanan Çorba/Salata öğle menüsü, yanına bir bardak Porto ile kesinlikle mutlu ediyor.. Bu mekanı instagram'da paylaştığımda altına Marais'de yaşayan ve bu mekanın komşusu olan birinden yorum geldi; son dönemde en sevdiği mekanmış, o da bayılıyormuş, yandaki pastane bölümünü de es geçmemek lazımmış.\" Bir mekanla ilgili orada yaşayan birinden onay gelince daha mutlu oluyorum keşfimden, yanılmadığımı anlıyorum.. Comme a Lisbonne'da yemek üstüme kahvenin yanında bir minik Pasteis de Nata da mutlaka tadılmalı.. So Pi! İlk Paris seyahatimizden beri Pigalle hep sevdiğimiz, ya akşamüstü ya gece mutlaka uğranan duraklardan. Artık tarihe karışan pavyon kılıklı Folie Pigalle'de ne techno dj setler, ertesi geceye bedava giriş kapmak için erkenden kapıda bitmeler... Onlar bitti, Le Sansouci'de kalabalığa karışmalar, La Carmen saatini beklemeler, arada Chez Moune'a, Le Lautrec'e bar safariler başladı.. Pigalle hep oldu bizim Paris'imizde.. Ara sokak keşifleri hep sevildi. Şimdilerde Marais'nin tahtını sarsacak deniyor; nihayet keşfedilmiş. Rue des Martrys'de Pazar günleri kurulan pazar ile Rue Notre Dame de Lorette arası şimdilerde güney Pigalle \"So Pi\". Martrys'de no.46 Rose Bakery molası, Le Deppanneur'da hamburger ya da kokteyl, dükkanlar dükkanlar.. şimdilik ilk hedefler. Marais, Marais, Marais!. Çünkü neden? Haftanın her günü, her koşulda öğle saatlerinden itibaren dükkanların açıldığı, kafelerin hareketlendiği, sokaklarının neşelendiği ve gece yarısına dek canlılığını hiç kaybetmeyen yegane semt.. Kozmopolit, stil sahibi Marais. Sayısız dükkanına, avlu içlerindeki indirimli butiklerine dikkatli bakmalı.. Bu kez semtin en sevilen dükkanlarından biri de \"De Bouche a Orielle Maison\" oldu. Sebebi vitrinde görüp hemen içeri koşup kaptığımız kahve fincanı aksesuarı baykuşlar.. Gelecek günlerde kendilerini coffeewithgezicigunluk fotograflarımda görmeniz muhtemel. Le Fumoir Ponts des Arts ve Louvre yakınındaki Le Fumoir her seyahatte bir şekilde mutlaka var.. İlk günün akşamında mutlaka Le Halles'den kıyıya doğru yürüyüp Pont Neuf'ten önce adaya sonra karşı kıyıya geçilecek. Eyfel ta uzaklardan ilk o an görülecek. Bu, Paris'te olduğunu idrak ettiğin an. Önce St Michel, sonra St Germain sokakları, küçük kafeler, kalabalıklar içinde belki önce küçük bir mola. Galeriler arasından yürüyüp vitrinlere bakarak tekrar Seine Nehri. Ve illa ki Pont des Arts. Köprüden geçilecek, manzara seyredilecek, sevgiliye öpücük verilecek. İşte tüm bunlardan sonra hızla yürüyüp Le Fumoir'in barından bir sandalye çekilecek. Akşamın ilk saatlerinde en keyifli adreslerden biri burası. Barda biraz vakit geçidikten sonra kendini çok daha iyi hissedersin. Sonuçta artık net: Kesinlikle Paris'tesin!.. Sacha Finkelsztajn Bu fırın, her seyahatin bir gününü elimizde poşeti ve o poşetin içinde de mis gibi bir paskalya çöreği ile geçirmemize sebep olan yer. Marais'deki Rue de Rosiers'in numara 27'si. Hani o sapsarı boyalı, vitrini paskalya ile dolu salaş dükkan.. Her seferinde o paskalya alınıp bazen orada gezerken bitiyor, bazen de bir parçası eve kadar bizimle geliyor. Bu kez eve gelen yarım paskalya Pazartesi kahvesine eşlikçi oldu.. Georges Şehirde atlamadan her seferinde uğrayıp şehre baktığım manzara alanlarım var benim. Pompidou'nun çatısındaki kafe/restoran Georges da onlardan biri. Gündüz başka, gece başka güzel. Hiç yemeğe gelmedim ama birşeyler içmek için de gayet keyifli bir adres. \"Onu da yapmam, sadece manzaraya bakarım\" derseniz Pompidou'nun dıştan giden o mimari harikası yürüyen merdivenlerini takip edin. \"Bi' arkadaşa bakıp\" çıkın! Bu arada şu sıralar Centre Pompidou'da Jef Koons sergisi var modern sanat adına ve görülmeye değer.. Masion du Chocolat Bu kez Eclair de Genie'den yiyeceğiz diye planlamıştık ama onun Marais'deki dükkanın içine girip eklerlerin üzerindeki dekorasyonları doğaldan uzak bulunca yine ekler adresimiz Maison du Chocolat oldu. Yine pişman değiliz, yine inanılmaz derecede iyi idi. Yeni keşfim ise makaronlarının da benim damak zevkime çok uygun olduğu. Çikolatalısı kalp ben.. BHV/Printemps Tamam itiraf ediyorum Paris'e gelince bir \"çok katlı mağaza\"ya girmeden olmuyor!.. Hayır kendini deli gibi alışverişe vermek için değil elbette. Aradığın birşeyler sadece orada olabiliyor mesela. Ya da kesin almayı planladığın birşeyleri toplu halde tax free'den faydalanarak kapmak istiyorsun; bunun gibi şeyler.. İşte bu sebeple seyahatlerde çok işime yarayacak omuz askılı yeni model Longchamp Le Pliage ve yeni takıntım Pijama için tercihimiz BHV oldu. İlk kez bu mağazaya giriyorum. Marais, Hotel de Ville'de. Burası da Le Bon Marche gibi daha çok şehir insanının tercih ettiği ve o çok popüler olanlara göre daha sakin ve nezih bir mağaza; ayrıca içinde Urban Outfitters ve Anthropologie de var.. benim hoşuma gitti. Printemps ise -hep söylediğim gibi- alışverişten çok manzarası için mutlaka bir girip çıktığım yer.. Yine çıkıp çatısından güzel Paris'e bir baktık tabi. Ha bu arada çatıya ulaşmaya çalışırken Kusmi Tea'den çay ihtiyacımızı, Maison du Chocolat'dan tatlımızı, ev bölümünden birkaç yeni fincanı da kapmış olabiliriz!.. Rue Saint Saveneur Son dönem Paris ziyaretlerinde konaklama ve günlük hayata karışabilme anlamında en sevdiğim bölgedeki, kendi halinde görünen bir sokaklardan biri.. Ama öyle pek de kendi halinde değil.. Sokak boyu küçük şarap barları, tapas bar, kafeler, organik yaratıcı mutfaklar, favori burger atölyesi Big Ferdinand, gurme dükkanlar, çok sevdiğim Cocktail Club ve hatta jazz kulübü bile var.. Eğer Rue Montorgueil'deki mekanları ziyarete bu bölgeye gelirseniz bu sokağı hem yeme içme heö de eğlence için joker yapabileceğinizi aklınızda bulundurun. Moonshiner Rue Sedaine No.5'te küçük bir pizzacı var. Adını hatırlamıyorum; Da Vito olabilir ki, önemli de değil.. Kapısını açıp içeri girin ve dosdoğru dipteki soğuk hava deposunu andıran kapıya ilerleyin. Hiç çekinmeden açıp içeri girin.. Şimdi bir kapı daha var. Onu da açtıktan sonra.... Voila!! Moonshiner'dasınız!. Gizli saklı kokteyl barlarının en iyi Paris temsilcilerinden biri.. Her şey bir yana Paris'in sırlarından birini daha keşfetmenin tadı, kutuplara bayrak dikmek kadar heyecan verici. Tamam biraz abartmış olabilirim ama bence bir akşam mutlaka uğranmalı.. Çok şık bir yer değil; rahat ve samimi. Fiyatları da Paris standartlarında gayet uygun sayılabilir. Zaten çok küçük bir yer ama kesinlikle barda yer bulmaya çalışın; en keyiflisi.. Colette Water Bar Birçok adres noel tatili sebebi ile kapalı olunca bir kurtarıcı da eski dost Colette oluyor. Yazbukey broş alma hayalim yarım kalıyor; kalmamış. Vahram Muratyan'ın almayı planladığım kitabı Tick Tock ise elime alınca çok boş geliyor, bırakıyorum. Sergi alanında geçen yılki James Franco sergisi kadar çekici bir şey yok.. Hep bir müzik albümü çıkar buradan alınacak ama bu kez o bile çıkmıor. O zaman alışveriş faslını atlıyor ve bodrum kattaki Water Bar'a yöneliyoruz. Tüm masalar dolu, Paris'in şık sokak stili canlı örneklerle arz-ı endamda.. Keyifli bir öğle yemeği yerken gözüm duvarlardan Amerikan servise kadar her yeri kaplayan yeni yıl temalı ayılı illüstrasyonlarda. Çok tatlılar. Le Malongo Cafe Saint Michel ile Saint Germain arasındaki yolda karşımıza çıkan Le Malongo Cafe'nin mağazasında sayısız kahve çeşidinin yanısıra harika fincanlar çıkıyor karşımıza. Aslında kahve bile alınabilirdi belki ama fincanlardan bir çifti kapıyoruz hemen. Oturacağınız sayısız kafede fincanlarda logosuna rastlayacağınız Malongo, Nice'te kurulmuş yerel bir kahve markası.. Cafe de L'Industrie Rue Sedaine No.10'da tesadüfen bulduğumuz Industrie biz yemekten yana mutlu etti. Kocaman köfte ve yanında fırın patatesi ile Steak Hache yanında birer bardak kırmızısı, birer kahvesi ile iki kişi 33 'ya hızlı karar verilmiş iyi ve ekonomik bir yemekti. Hemen karşı köşesinde bir de şarap barı olan lndustrie, tam Fransız havasını oldukça samimi bir şekilde yansıtan sıcacık bir mekan.. Barbara Rihl Yapacak bir şey yok; çantalarını, pasaport kılıflarını, seyahat temalı illustrasyonlar ile bezenmiş herşeyini seviyorum. Biri Marais'de biri Rivoli'de olmak üzere iki dükkanı var; henüz tanışmadıysanız tanışmanızı isterim. Anti Cafe Rue Quincampoix'deki kafe/ofis Anti Cafe Pompidou civarındaki hareketli hayatın içinde adeta kurtarıcı niteliğinde. Bir saati 4 , tüm günü 16 olan internet kullanımına, sınırsız kahve ve içecek, meyve ve açık büfe tatlı tuzlu atıştırmalıklar dahil. Bu kadar kalabalık olmasına bakılırsa bu çevrede büyük bir açığı kapatmış gibi görünüyor. Laduree Charles de Gaulle havalimanında Laduree hemen her uçuş kapısına bir seyyar makaron tezgahı koymakla harika bir şey yapmış. Böylece son dakikada en taze şekli ile makaronlarını alıp evine, sevdiklerine taşıyabiliyorsun. Bu arada mevsimin makaronları arasından Nespresso'nun özel serisinin tatlarında üretilmiş olanlar -özellikle chocolate mint çok başarılı. Avenue Montaigne Gündüz vakit kalmadıysa eğer, gece de olsa mutlaka bir kez yürünür Avenue Montaigne ve çevresinde; tüm butiklerin vitrinleri sırasıyla incelenir.. Eyfel de çok güzel görünür bu caddenin sonundan.. Yine uğrandı, yılbaşı ışıltısındaki vitrinlerine doya doya bakıldı. Cadde üzerindeki Champs Elysees tiyatrosunda -ki Fazıl Say da her yıl burada konser verir- yıllar önce yine bu tiyatroda izlediğimiz Flamenko gösterisinin aynısı vardı tesadüfen.. nostalji yaptık. Matamata ve Folks and Sparrows. Büyük ümitler ile gittiğimiz bu iki kahve dükkanı da büfeden bozma ortamları ile beni şaşırtıyor. Matamata zaten iki karış; Folks ans Sparrows daha büyük ve biraz daha özenli ama başrolde şarküteri tezgahını görünce \"yok, ben vaktimi burada harcamam\" diyorum. Kahveleri güzel, sandviçleri sıradışı ve lezzetli olabilir. Hatta eminim ki öyledir ama bu iki adres artık benim listemde yok. Broken Arm Hem harika bir kahveci hem de konsept mağaza Broken Arm kapalı olduğu için en içimi burkan yer. Bazen kapalı olduğunu bile bile vitrine yapışırsın.. yapıştım. Belleville Brulerie Daha önce de paylaştığım Beleville de Noel tatiline kaçarak kalbimi en çok kıranlardan. Cumartesi saat14:00. Biz oradaydık ama onlar yokru!. Zaten sadece Cumartesi günleri belli saatlerde açılan şehrin en iyi kahve kavurucusu Bellville'den hem çekirdek alamamak beni ağır yaraladı. Neyse ki Belleville sokakları sanatla dolu da duvarlara bakarak teselli buldum. Le Rcyclerie \"Sen şu an şehrin en uç noktasında kalıyorsun ve eğer sen de diğerleri gibi kapalıysan çok vaktimi almış olacaksın.. Seni bahara bırakıyorum; hala modan geçmemişse sonra görüşürüz!\" diyorum kendisine.. Charles De Gaulle Havalimanı'ndan şehir merkezine ulaşmak için RER'in B hattını kullanmak mümkün ve bu yolculuğun bedeli 1 Ocak 2015 itibarı ile 10 ; Roisy Bus ise 11 . Uzun konaklama ve bol toplu taşıma kullanımı için www. ratp. fr sitesinden turistik biletler ParisVisite ya da daha yerel bir tercih olarak Navigo sistemlerinin ayrıntılarını incelemelisiniz. Saat, zamanlama önemli. Ne demek istiyorum? Her semtin, her sokağın, her mekanın doğru saati var. Tutturamadığın zaman boş, keyifsiz, ruhsuz oluyor. Ya da görünce ay bu mu diyorsun kendine; ısınamıyorsun.. Yani eğer bu yazıyı şu an yakında yapacağınız bir Paris seyahati için okuyorsanız bu hassas noktayı da dikkate almanız için uyarıyorum. Bu Paris seyahatinde her zaman doğru zamanda doğru yerde olmanızı ve her anından çok keyif almanızı dilerim.. Paris'e benden sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/paris-yeniden.html\" ", "text": "Birgün çıkıp bana deseler ki \"Bundan sonra sadece seçtiğiniz bu üç yere gideceksiniz; yeni yer yok, başka yer yok, doğru yerleri seçin ve bundan sonra dilediğiniz sıklıkta ziyaret edin..\" .... yani kim diyecek böyle bir şeyi ama diyelim ki dediler.. cevabım ne olur herhalde az çok tahmin edersiniz.. Tamam. Almanya, Fransa ve İtalya!. Kabul ederlerse ne mutlu bana; yok sadece üç şehir derlerse mecburen cevap daralır: Berlin, Paris. Milano!. Bana çok sevdiğim \"şehir hayatı\"nı dibine kadar hissettiren gitmekten hiç sıkılmayacağım, biri \"pışt\" dese hemen koşacağım üç şehir.. Beni bana yaşatan, beni bana anlatan şehirler.. İşte onun için yeniden bir Paris! Bayram tatiline yönelik planımızı çok önceden yapmış olmamıza karşın tatil süresinin uzadığını anladığımız anda bu günler boşa geçemez diyerek hemen bakıyoruz ucuz bilet fiyatlarına. Seçenekler arasında Paris'i görünce de bir saniye bile düşünmeden basıyoruz \"Satın Al\" tuşuna!.. Küçük bir valize birkaç giysi ve heyecanımızı attığımız gibi yoldayız!.. Yıllardır bilmem kaçıncı Paris seyahatimiz. Ama hiçbiri bir öncekinin aynı değil. Bu şehir sınırsız, seçeneği sonsuz. Nasıl bakarsan, ne görmek istersen onu verecek gücü var sana. Uçaktan inip havaalanından RER'in B hattına atlıyor ve Gare du Nord'da iniyoruz. O istasyondan şehre doğru attığım ilk adımı hep seviyorum. Pırıl pırıl bir Paris güneşinde garın etrafındaki bistroların öğlen cıvıltısı arasında yürüyoruz. İlk trafik lambasında beklerken şehrin hareketini, gürültüsünü, bana iyi gelen o güzel enerjisini nefes gibi içime çekiyorum.. Bir metro aktarması yapmak yerine otele kadar yaklaşık 1 km. yolumuz var.. en güzeli işte! Paris'teyim ve otelime doğru gitmekteyim.. Bu kez son birkaç seferde kaldığımız semtten biraz daha uzak yeni heveslisi olduğumuz bir semtteyiz. So-Pi!. Son ziyaretimiz kışa denk geldiği için yeterince tadını çıkaramadığımız South Pigalle bu mevsim için çok doğru bir alternatif gibi görünüyor. Şehrin Bo-Bo'ları So-Pi seviyor!.. Bu bilmece gibi oldu; hemen açıklıyorum.. Le Marais'yi artık turist istilasına teslim eden Paris'in Bohem/Burjuva kesimi son dönemde Pigalle'de Rue des Martyrs ve Rue Notre Dame Lorette çevresinde açılan mekanları mesken edinmiş, kendilerine alternatif bir semt yaratmışlar.. Bunu zaten daha önceki Paris Paradis yazımı okuyanlar biliyor ama bu kez daha çok vakit ayırma şansı bulduğumuza göre So-Pi'den biraz daha adres ve detay paylaşmak güzel olur diye düşündüm.. Bir kere semtin en iyi kahve dükkanı KB Cafeshop. Kahve çekirdekleri Berlin Five Elephant'tan, demleme kahveler süper!. Semtin en hareketli köşesini kapmış; erkenden açıp geç kapatarak Paris'te içmeye yeltenip kapalı denk geldiğin tüm kahvecilere inat tıkır tıkır işliyor. Ha, servis hafif yavaş, ya sabır çektiriyor; o kadar olur!.. Le Marlette kahvaltının adresi. Mini Fransız tarzı ya da geniş brunch.. Burada da kahveler Coutume Lab'dan. Sabah bir pastane köşesinde uzunca bir kuyruk görürseniz bilin ki orası Arnaud Delmontel'dir ve herkes kruvasan kuyruğundadır.. Rue Clauzel mutlaka geçilmesi gereken sokaklardan. Bu sokaktaki konsept mağaza L'Oeuf -ki birkaç küçük dükkandan oluşuyor- ve vintage tutkunlarının vazgeçilmezi Troc en Stock dikkate değer adresler.. Daha önceki yazımda bahsi geçen Le Depanneur'un yanına bu kez akşamüstü atıştırmak ve takılmak için favori adresim gastrobar La Buvette'i ekliyorum. Küçük porsiyonlar halinde hazırlanan tabakları arasından denediklerimizin tümü tartışmasız enfes; mekanın lokallik dozu, atmosferin sıcaklığı gayet kıvamında.. Bu arada aynı caddede de keyifli dükkanları atlamamak lazım.. Biz Apres Reflexions'da eskiler arasında biraz vakit geçiriyoruz, arada bir de sürekli yokuşu tırmanıp araçlara kırmızı yandığında caddeyi süzülerek inen kaykaycıyı çaktırmadan izlemeyi de ihmal etmiyoruz!. Semtten akşam önerilerim arasında canlı konser dinleyebileceğiniz Bus Palladium var -ki gittiğimiz akşam denk geldiğimiz Ollebirde'nin artık resmi hayranlarıyız!.. So-Pi'nin popüler barı Glass'ta bir kokteyl, çoktan seçmeli viski ya da bir kraft bira da keyifli bir seçim olabilir. İşte semtimizin ilk akla gelenleri bunlar.. Rue des Martyrs'e yürüme mesafesinde Hotel Gerando'da, çatı katında kaldık bu kez.. Pencereyi açtım mı sevdiğim Paris çatıları, bitkili, bisikletli balkonlar, pencerelere dikkatle bakıp içerideki yaşamlara 10 saniyeliğine sızmalar.. Elbette Paris'te güzel sokak pek çok ama bu seyahatimizde özellikle geçtiğimiz birkaç sokağı paylaşmak isterim. Özellikle Instagram'ın seyahatleri neredeyse şekillendirdiği şu günlerde renkli fotoğrafların çekilebileceği, moda çekimlerinin yapıldığı, bloggerların istila ettiği sokakları siz de bilin istedim. Rue Cremieux tartışmasız Paris'in en renkli sokağı. Her ev farklı bir renk, duvarlarda neşeli detaylar var. Eğer bisiklet kiralarsanız mutlaka rotanıza bu sokağı ekleyin.. Montmartre'daki Rue Cortot da yine görülesi, sakin ve zarif sokaklar. Sabah Montmartre henüz sakinken yukarı doğru tırmanıp renkli sokaklarında birkaç kare fotoğraf çekmek iyi bir fikir gibi görünse de buraları tenha bulmak imkansız.. Kalabalıklar arasında zar zor birkaç fotoğraf çektikten sonra Sacre Coeur'un arkasından Paris merkezinin zıt yönünde, Rue de Mont-Cenis sokağının sonundaki güzel merdivenlerden aşağı inince kendi halinde sokaklar başlıyor.. Köşelerinde turistsiz, sakin kafeler olan sakin sokaklardan Porte de Clignancourt'a kadar yürüyünce tam meydanda eski tren istasyonu La Gare Ornano'da konumlanan La REcyclerie'ye ulaşılıyor. Rayların iki yanında kurulan mini bit pazarı, içeride tabldot usulü brunch, öğleden sonrası için de atölye çalışmaları var. Mekan popüler, bir hayli kalabalık; eh, hafiften de kuyruk oluyor. Müthiş iyi bir kahvaltı değil belki ama ortam çok keyifli.. Kahvaltının ardından istikamet Paris'in o meşhur bit pazarı Marche aux Puces. Meydana yakın olan \"Çarşamba Pazarı\" kılıklı tezgahları es geçip doğrudan Rue des Rosiers içinden pazara giriş yapmanızı öneririm. Buradan itibaren farklı isimlerde sağlı sollu pazar alanları göreceksiniz. Antikanın her türlüsü, porselen, kitap, aydınlatma, plak, koltuk... aklınıza gelen her türlü son derece stil sahibi eski eşya bu pazarların içinde. Benim yıllardır en sevdiklerim tarihi yapısı ile Marche Dauphine ve tüm renkliliği ile Marche Paul Bert. Burada tezgahlar arasında vakit geçirin, yorulunca Bistrot Paul Bert ya da Mademoiselle Steinitz'de mola verin, kalabalığı, insanları, eşyaları ve evcil hayvanları izleyin; burada olmanın tadını çıkarın... Bu pazar hem çok güzel hem de bana göre Fransız kültürüne dair belgesel niteliğinde; muhakkak vakit ayırın ve kendinize buradan bir anı almayı da ihmal etmeyin. Benim bu seferki ganimetim 4 tanesini 8 Euro'ya aldığım Badonviller tabaklarım. Bir tanesi baya zedelenmiş, hatta çatlak ama önemli olan bu değil ki.. Bu sayede Fransa'da porselenleri ile ünlü Bodonviller diye bir kasaba olduğunu öğrenmişim, daha ne isterim.. Buradan dönüşte güne yine hareketli devam etmek için metro'ya atlayıp Saint-Michel ile Saint-Germain arasındaki canlı sokaklarda takılmak iyi bir fikir olabilir.. Onu yeni semtlerle aldatsak da yine de hala Pazar öğleden sonralarında Marais'den vazgeçemiyoruz!. Bu kadarla da kalsa iyi; her fırsatta ayaklar oraya doğru kendiliğinden yöneliyor. Konsept mağaza Fleux'dan eve obje bakmak daimi favorimiz. Comme a Lisbonne'dan Belem turta almadan, Sacha Finkelsztajn'ın sarı vitrinine yapışıp paskalya almadan, Las du Falafel'de falafel kuyruğuna girmeden lezzet zinciri tamamlanmıyor!. Hoş, tam karşısındaki de fena falafel yapmıyor ve hatta döke saça yemektense King Falafel'de oturup porsiyon olarak yemek de sokaktaki babalara tüneyip yemekten daha iyi fikir gibi!.. Rue Vieille du Temple'da Le Pick Clop'un köşesi her seferinde durup illa ki bir kare fotoğraf çektiğim tipik Marais sahnesi. Bu köşe çok iyi bisikletli fotoğraf yapıyor!.. Rue du Temple, Rue Turenne, Rue des Rosiers, Rue des Archives Rue Franc Bourgeois, Rue de Roi de Sicile, Rue Saint Paul... diye diye tüm sokakları dolanacağım derken yol, huzurlu meydan Place des Vosges'a varıyor daima.. Küçük bir mola, Victor Hugo'nun evine bir selam.... Bu arada çok mağaza geziyor, ikonik çay evi Mariage Freres, Zadig Voltaire ve Sandro'ya da uğramayı unutmuyoruz tabi!.. Arada yorulunca La Voltigeur'da bir kadeh Macon molası.. Paper Boy'un olduğu sokak Rue Amelot giderek hareketlenmekte; takibe takip!.. Kağıttan origami rafları, kutuları, defterleri ile yeni favori kırtasiyem Papier Tigre, duyurulur! Nakış rozetler, broşlar pek moda; bu bağlamda Macon & Lecquoy markasına aboneyiz.. Abone derken 1, bilemedin 2 tane.. fiyatlar pek pahalı!.. Şuradan Anthony Bourdain Paris adreslerini paylaştığım yazıya hop bir göz atın; o adreslerden Verre a Vole'yi denedik ve çoooook fazla beğendik!. Baron Rouge akşama başlamak için en tatlı, en sıcak mahalle şarapçısı diyelim. Kapısının önündeki tezgahtan birkaç istiridye atıp kadehinizle ayaküstü takılın, ortamı seveceksiniz.. İlle de Saint Martin kanalı, ille de Rue de Lancry!.. Her seyahatte uğranıyor, gün geçtikçe daha keyifli bir bölgeye dönüşüyor.. Mutant'tan ucuz giysi, Le Cinquante'de bir kadeh şarap, Verre a Vole'de yemek, arka sokakta kitsch kafe/bar Cafe Bonnie, sinemaya dair herşeyi barındıran kafe/kitap/film dükkanı Potemkine... ve dahası.. Söylemekten bıkmayacağım, kanala vakit ayırın!.. Rue Fabourg St Denis, Rue Saint Savaneur, Sentier... İşte asıl mahallem.. buralar her geçen gün güzelleşiyor.. Paris'in pasajları enfes! Pek yakında sırf pasajları anlatan bir post yapmak niyetim.. ama o zamana dek favori öğle yemeği adresim Passage Choiseul'de çalışan kesimle birlikte sulu yemek kuyruğuna girmek; bilin istedim!.. Ob-La-Di'nin zemindeki karoları, Boot Cafe'nin ön cephesi... İkisinde de kahve övgüye değer değil ama fotoğrafta çok güzel çıkıyorlar, yapacak bir şey yok.. gidilecek!.. Bunlara bir de Ellsworth'de tatlı/kahve molası ve Jardin Palais Royal'de karton bardakta Cafe Kitsune molası eklersen son moda Paris karelerini tamamlarsın!. (Paris'te kahve ve kahvaltı için daha çok bilgi lazımsa tam şurada başlı başına bu konuya ait bir yazım var.. Kokteyllerden haberler: Benim mahallede Rue Savaneur'un yenisi AveK moda mekan.. BHV mağazasının terasındaki Le Perchoir şehre yüksek kottan bakmalık.. Pizzacıdan girilen gizli Moonshiner ve benim için tüm zamanların klasği Coctail Club'a bir de Sentier'de Le Conserverie'yi ekledik mi Paris kış kokteyl durakları tamam demektir. Quai d'Austerlitz'deki LeNüba da ismen burada dursun ama gelecek bahar havalar güzelleşene dek sırasını beklesin.. -Moutarde Façon Dijonnaise au Vin Blanc Grenache Patrice Boudignat. Bu destan gibi isim çok beğendiğimiz bir hardala ait. Hafif burunda hissedilen lezzetli hardal takıntınız varsa gurme dükkanlarda bu hardalın peşine düşebilirsiniz. Aesop'un sabunları KALP ben!.. Saint Honore caddesindeki dükkanına mutlaka uğramalı.. Son olarak bence Pont des Arts'dan geçmeden, Jardin du Palais'nin ağaçlı huzurlu bahçesinde yürümeden, Colonnes de Buren'de çizgili sütunlar arasında dolaşıp fotoğraf çekmeden Paris seyahati bitmez.. Eh, onları da yaptığımıza göre bir dahaki sefere dek hoşçakal Paris.. Biz seni yine özleyeceğiz.. Sen de özle. Paris'te harika bir gün isteyenler ONE FINE DAY'e.. İlk Paris ziyaretini yapacak olanlar PARIS etiketindeki tüm yazılara göz atmadan yola çıkmasın!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pariste-bir-pazar-sabahi.html\" ", "text": "Filmde morali bozuk olduğunda düşünmek ve sakinleşmek için kanala giden Amelie Poulin, cebinde sakladığı küçük taşları suda sektiriyor, hatta kanaldaki küçük balıkla dertleşiyordu... Kanal harika görünüyordu ve ben de orada olmak istiyordum. Yeni yıla denk gelen bir Paris seyahatimizde bir pazar sabahı bu dayanılmaz isteği gerçekleştirmek üzere metroya bindik. İstikamet kanala yakın olan Jaures durağı.. Metrodan inip kanal boyunca Saint Nehri istikametinde yürümeye başladık. Kimi zaman kanal kenarından yürüyor, kimi zaman kanal üzerindeki köprülere çıkıyor huzurun sakinliğin ve kış güneşinin tadını çıkarıyorduk. Filmde Amelie'nin üzerinde durduğu minik köprünün üzerine çıkmak yasak, bariyerler var. Çok dar ve suya yakın olduğu için engellemişler sanırım. Ama hiç önemli değil, her yer o kadar güzel ki, kesinlikle buraya kadar gelmeye değer! Eğer siz de Amelie'yi sevdiyseniz, eğer siz de standart turist olmayı reddediyorsanız, eğer sizde Paris'e dair çok özel bir 'anı' sahibi olmak isterseniz, kanala gidin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pariste-graffiti-bulusmasi-tour-paris-13.html\" ", "text": "Paris 13. bölge.. 9 kat, 4500 metrekare dev bir bina.. 105 graffiti üstadı.. 2013 sonunda yıkılacak olan binada dünyanın en büyük ve en etkileyici 'street art' sergisini gerçekleştiriyor... Aylar boyu hazırlığı süren proje sadece 1-31 Ekim arasında halka açılarak inanılmaz sayıda ziyaretçi ile buluştu. Ne mutlu ki onlardan biri de bendim! C215, HOPNN, Dan23, Seth, Vhils,... daha birçok sevdiğim sanatçının yanııra yeni ilk kez rastladığım sanatçıların işleriyle tanışmak harika bir deneyimdi. O bitmek bilmeyen uzun kuyrukta beklemenin her saniyesine değdi.. Paris seyahatime damgasını vuran bu inanılmaz etkinliğe ketılabilmek ne kadar mutluluk vericiyse binanın kısa bir süre sonra yıkılacak olması ve herşeyin sadece anılarda kalacak olması bir o kadar üzücü.. An itibarı ile ziyarete kapanan projeyi internet üzerinden hala ziyaret etmek mimkünken asıl heyecen verici ikinci aşama da başlamış oldu. Şimdi 1-10 kasım arası siteyi ziyaret ederek etkinliğin bir parçası olmak mümkün! nasıl mı? Piksel piksel eserleri dijital ortamda kurtararak.. Eserlerin korunmasına katkıda bulunmak için #tourparis13 adresini ziyaret edebilirsiniz notunu vererek sizi sergi alanının dışından çektiğim fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.. Resim galerisinde bulunan binanın içindeki graffitilere ait kolajlar instagram fotoğraflarından oluşturulmuştur."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pariste-ulasim.html\" ", "text": "Bugün blogda sizler için farklı bir Paris yazısı var. Yazıyı Gezici Günlük için, kısa bir süre önce Paris'te aldığı dil eğitimini tamamlayıp dönen arkadaşım Sinem hazırladı. Paris'te otobüs, metro, bisiklet ve hatta tramvay ile ulaşımın inceliklerini anlattığı yazısında aldığı dil eğitime de değinmiş.. Fransızca öğrenme planları olanların ilk bölümü dikkatle okumalarını; böyle bir planı olmayanların da direkt ulaşım bölümüne atlamalarını öneririm.. Kararımı ilk verdiğimde herkes gibi aklımda tek bir şey vardı. Paris lafını duyunca herkesin aklına aynı şey geliyorsa, neden benimkine de gelmesin? Aşk; ama nasıl kocaman, geniş ve sonsuz; sanata, müziğe, insana, doğaya, rahatlığa, kendine... Bavulumu sırtlanıp yola çıktığımda sanki kendime, içimde dolup taşan özgürlüğe doğru yol alır gibiydim. Tamamen de bilmiyor değildim; aslında Paris'e geliş amacım dil öğrenmekti. Amerika, Kanada ve İngiltere'nin yanısıra özellikle Fransa'da eğitim konularında gayet donanımlı olan Teori Eğitim beni hem bu amacıma hem de özgürce yaşama isteğime tamamen uyan bir programla tanıştırdı. \"L'eta a Paris\" adı verilen bu programla Sorbonne Üniversitesi gibi muhteşem bir okulun Fransızca dil kursuna katıldım ve \"Cite Internationale Universitaire de Paris\" adı verilen tamamı eğitimle uğraşan insanların konakladığı bir yerde kalma imkanı buldum. Yani aslında her şeyim Teori Eğitim tarafından sağlanmış bulunuyordu ve yapmam gerekenler bana danışmanlar tarafından anlatılmıştı. Fakat nasıl bir şeyi ancak deneyimlediğimizde tamamen anlayabiliyorsak, benim de tüm bu 'biliyorum ben' hislerim havaalanından çıkınca hafif bir sarsıntıya uğramaktan kendini alamadı. Aslında çok kolaydı, taksiye atlayıp gideceğim rotayı söyleyecektim. Fakat gözünün önündeki taksiler bildiğin taksilerden değilse ve daha önce deneyimlemediğin bir yerde paranı kaptırmak da istemiyorsan, gördüğün bunca lüks arabaya biner miydin? Hemen aklımda susmayan o 'hayır bunlar taksi olamaz bunlar başka bir şey' sesi yankılanmaya başladı ve 15 dakika boyunca bana daha samimi gelen bir taksi arayışına girdim. Fakat sonradan bunca çabanın aslında ne kadar da gereksiz olduğunu öğrendim; bu nedenle sizlere tavsiyem hiç vakit kaybetmeden ilk bulduğunuz taksiye yanaşıp rotanızı salık veriniz. Hem benim konakladığım yer Cite Universitaire'in hemen önünde hem de okuluma 1 dakikalık mesafede bulunan metro duraklarından ötürü benim için ulaşım her zaman oldukça kolaydı. Fakat sizler de Paris'e gittiğinizde maksimum 10 dakikada bir rastlayacağınız metro duraklarından edinebileceğiniz metro haritasına bir göz atarsanız veyahut internetten paris metro haritası şeklinde aratırsanız göreceksiniz ki; Paris'in her bir köşesine ulaşan ve aynı zamanda bir çok durakta birbirini kesen bu metrolar sayesinde istediğiniz yere ulaşabilirsiniz. Üstelik hiçbir metro, durakta belirtilen süreden geç ya da erken gelmiyor, böylece metro gelmezse geç kalırım gibi dertlerden de kurtulmuş oluyorsunuz. Metroya alıştıktan kısa bir süre sonra aklınızda 'şöyle etrafı göre göre gitsem ne güzel olur' gibi bir ses yankılanmaya başlayacak. Işte bu sefer diğer bir alternatifiniz tramvay olmakta. Benim için yine kullanması oldukça kolay ve rahat olan, çünkü yine Cite Universitaire'in karşısında tramvay durağı bulunmaktaydı ve odamdan durağa varışım 5 dakika bile sürmüyordu, bu ulaşım şeklinde şöyle bir durum da mevcut: Çok fazla şehir içine girmiyor. Fakat yine de çoğu durağında metrolara aktarma yapabilmeniz sağlanmış, bu nedenle her zaman istediğiniz yere götürmese de oldukça yakınına gitmenizi ve aynı zamanda etrafı izlemenizi sağlıyor. Paris'i seyrederek yolculuk yapmak için diğer bir seçenek otobüsler. Fakat şöyle bir durumu var ki, Paris'te yaşayanların ulaşım alışkanlığı metro üzerine kurulu; yani otobüsü çok fazla kullanan yok. Metroda gideceğiniz yere gitme süreniz tamamen kesinken otobüste trafiğe yakalanabilirsiniz. Ayrıca biraz sıcak, sıkıntılı ve biraz bunaltıcı; bir de genelde yaşlıların tercih ettiği bir ulaşım şekli. Evet etrafı görmenizi sağlar fakat diğer konfor unsurlarından hemen hemen vazgeçmeniz gerekebilir. Geldik benim favori ulaşım seçeneğime. Yine belirtmeliyim ki favorim olmasının bir sebebi de kaldığım yerin önünde 3 farklı bisiklet durağı bulunmasıydı; bu sayede hiç zorlanmadan bisikletimi alıp istediğim zaman yola koyulabilme şansına sahiptim. Sizler de Paris'i 1gün gezecek olursanız ne kadar düz bir şehir olduğunu görebilirsiniz. Bu nedenle Paris belediyesinin ortaya çıkarmış olduğu mükemmel bir uygulama var: Velib. Bu uygulama şöyle işlemekte: Oldukça sık aralıklarla dizilmiş duraklarda bisikletler bulunuyor ve her durakta da bir makine var. Kredi kartınızla o makineye gidip ya 1 günlük ya da 1 haftalık seçeneklerle kendinize bilet alıyorsunuz. Depozito olarak 150 Euro alıyorlar fakat süreniz dolduğunda, tabi bisikletin başına bir şey gelmemişse, o para size iade ediliyor. Sonrasında biletinizdeki numara ve oluşturduğunuz şifreyle istediğiniz zaman istediğiniz duraktan istediğiniz bisikleti alabiliyorsunuz. Bisikletlerin yarım saate kadar kullanımı ücretsiz. Sonrasında saat başına ücreti artarak devam ediyor. Bu bilet alma işlemini Velib'in internet sitesinden yapabilme şansınız da bulunuyor. Eğer Navigo'nuz varsa, duraktaki makinelerden bu işlemi bilet yerine Navigo kartınıza da yükleyebilir, böylece bisiklet alırken hiç numaralarla uğraşmaz kartınızı okutup bisikletinizi alabilirsiniz. Durakların nerede olduğunu, duraklarda kaç tane bisiklet bulunduğunu öğrenmek ise çok kolay: Telefonunuza indireceğiniz Velib uygulamasıyla bütün bu bilgileri edinebilirsiniz. Bisiklet ulaşımda sizlere her yönden büyük kolaylıklar sağlıyor. Öncelikle hızınızı ve rotanızı siz belirliyorsunuz, yolculuğun bütün kontrolü sizin elinizde. Yani Paris'i görerek gezmek istiyorsanız amacınıza bisikletten daha uygun bir ulaşım yöntemi bulamazsınız. Ya şimdi tehlikeli olur nasıl kullanırım bilmediğim yerde diyorsanız hemen söylemeliyim ki ülkemizde bisiklet kullanmayla alakası yok. Birincisi istisnasız her yolda mutlaka bisiklet için ayrılmış ayrı bir yol bulunmakta. Arabalar bu yollara oldukça saygılı ve onların yoluna çıksanız bile size korna çalmıyor, sizlere oldukça dikkat ediyorlar. Yani içiniz oldukça rahat bir şekilde etrafınızı da izleyerek, fazlaca da yorulmadan tur yapabiliyorsunuz. Navigo aylık geçerli olan bir karttır. Eğer 1 ay kalacaksanız bu kartı almanızı tavsiye ederim. Çünkü bütün ulaşım araçlarında sınırsız olarak kullanabiliyorsunuz. Kart bedeli 5 Euro, 1 aylık ücret ise 70 Euro ediyor. Yani 75 Euroya bir ay boyunca sınırsız olarak tüm toplu taşıma araçlarını kullanabiliyorsunuz. Daha az kalacaksanız ya da başka bir seçenek istiyorsanız tek bir bilet fiyatı 1.80 Euro, ya da 10'lu biletler 14.80 Euro tutmakta, aynı şekilde makinelerden bunları da temin edebilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pek-yakinda-izmir.html\" ", "text": "Yeni seyahat ufukta göründü. 23-26 Nisan tarihleri arasında harika bir ekip ile \"@cityofizmir\" projesi için İzmir'e gidiyoruz. Ben oldukça heyecanlıyım. Çünkü çok uzun zamandır İzmir'e gitmedim. Böyle baya turist modunda gezmek, şehri keşfetmek hayallerindeyim. @cityofizmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ege Genç İşadamları Derneği EGİAD tarafından desteklenen bir turizm projesi. İzmir'i dünya turizm sahnesinde görmek eminim ki hepimizin hoşuna gider. İşte o yüzden bu projeye çok inandım ve içinde yer almayı zevkle kabul ettim. Bilirsiniz, genelde yalnız ya da \"ikimiz\" olarak gezerim; kalabalık gruplarla seyahat etmem ama dedim ya bu proje özel.. Ayrıca davet çok sevgili seyahat yazarı Bahar Akıncı'dan gelince ve seyahat kadrosunda Çok Gezenler Kulübün'nde arkadaşlarım da olunca bu teklifi geri çeviremezdim. Şimdiden defterime küçük küçük notlar alıyorum; nereleri görmeli, mutlaka yapılması gereken turistik hareketler neler?.. gibi.. Bir yandan da instagram'da @cityofizmir hesabını takipteyim. Çünkü proje kapsamında Nisan başından itibaren farklı tarihllerde birçok tanıdık isim İzmir'de olacak. Açılış haftasında dünyanın tanıdığı Türk instagram fenomenleri İzmir'deydi. Nefis fotograflar paylaştılar. Gelecek hafta da ağırlıklı yemek yazarlarından oluşan bir grup İzmir'de lezzet keşfine çıkacak. Sanırım adres defterimin yemek bölümü de onlardan gelecek tüyolarla dolacak.. Sonra da sıra bizde.. Şehri, sokağını, şehir hayatını, sanat etkinliklerini, yeni mekanlarını, şehrin ritmini yakalamak üzere keşifte olacağız.. Not defterim hazır. Eğer İzmir'e dair önerilerinizi, gizli keşiflerinizi, az bilinen özelliklerini, kaçırmamam gerekenleri benimle paylaşmak isterseniz çok mutlu olur, hemen defterime kaydeder ve tüm önerilerinizi değerlendirmeye çalışırım. Bizi ve İzmir maceramızı @cityofizmir instagram hesabından takip etmeyi unutmayın.. Son sözüm İzmir'e.. Sevgili İzmir, bir gezgin olarak beni heyecanlandırıyorsun. Bana tüm güzelliklerini göstereceğini ümit ediyorum. Pek yakında görüşmek üzere.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pek-yakinda-lizbon-nerede-kalinir-neler-yapilir.html\" ", "text": "Mart ayında ilk kez Lizbon'a gidiyoruz. Uçak biletini zaten aylar öncesinden almıştık ama bu kez konaklama işini çözmeyi -genelde yaptığımın aksine- biraz geç zamana bıraktım.. Şimdi ise hiç bilmediğim yokuşlu bir şehrin cadde /sokak / bölge isimleri arasında ne yapsam diye kara kara düşünmekteyim. Daha doğrusu düşünmekteydim.. ki birden instagram'da sormak aklıma geldi ve inanılmaz bir şekilde bilgi/öneri akmaya başladı!. Instagram mesaj kutum tamamen otel isimleri, airbnb linkleri, ev adresleri, cadde/sokak isimleri, bölge önerileri ile doldu!. Tüm bunlar olurken yakında gitme planı olanlar da \"lütfen bizimle de paylaş, biz de konaklama yeri arıyoruz\" diye pek çok mesaj yollayınca şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şey yapıp \"daha gitmeden\" Lizbon hakkında konaklama ile ilgili bir blogpost hazırlayayım dedim.. Dolayısıyla bu yazıda bana gelen tüm önerileri gruplandırarak hepimizin kullanabileceği bir hale getirmeye çalışacağım.. Umarım hem benim hem de diğer Lizbon yolcularının işine yarar. - Ben araştırırken şehrin en çok yukarı bölgelerinde, merkeze uzak, modern \"oteller bölgesi\" diyebileceğim bir alanda hem konforlu hem de uygun fiyatlı öneriler buldum ancak fotograflara bakıp bölgeyi incelediğimde hayalimdeki Lizbon mimarisinden uzak, kocaman oteller, modern binalarla karşılaştım. Ulaşımda anladığım kadarı ile sorun yok; bir metro aktarması ile merkeze ulaşılıyor ama hayalimdeki Lizbon, sabah uyanıp kapıdan çıkar çıkmaz beni kucaklayacak!. Onun için daha merkezi yerler olmalı.. - Bölge olarak gelen öneriler; Alfama Bölgesi (Çok tatlı ve fotografik ama diğer bölgelere göre biraz uzak kalıyormuş; irili ufaklı yokuşluymuş; kalmak için yorucu olabilir deniliyor.. Intendente Bölgesi ( Daha alternatif, hip bir bölge; ulaşım kolay.. Bizim Karaköy ile benzeşen tatlı bir semtmiş. Özellikle Time Out marketin civarı çok önerilmiş.. - Ben ilk tercih olarak daima otelciyim; o yüzden önce oteller, otel mantığındaki işletmeler ve B&B'ler.. Aşağıdakiler benimle paylaşılan ve memnun kalınan oteller: - Daireler/evlere gelince.. Baixa'da largo Carmo civarı airbnb'ler.. çok güzel diyorlar.. LİZBON SONRASI EDIT: Ben de araştırmalarım sırasında Santos bölgesinde minicik bir daire buldum ve orada kaldık. Sweetinn sisteminden Artistic Studio olarak bakabilirsüniz.. Özellikle semti çok sevdik.. Lizbon hakkında hazırlayacağım blog yazımda ayrıntılara yer vereceğim.. Şimdilik lizbon notlarımı #gezicigunluklizbon etiketinden ve instagram profilimde öne çıkardığım LİZBON albümünden takip edebilirsiniz. - 28 no. lu tramvaya bin - En eski Cafe a Brasileira'ya mutlaka git! - Alfama'da yürü - Bir akşam Fado dinlemeye git. - Kendine Amalia Rodriguez plağı al! - Belem Kalesi'ni gece de gör. - Cervejaria Ramiro'da yemek yemezsen döveriz haa!.. - Yemek için not al: Chapito a Mesa, Sea Me, Cantinho do Avillez.. - Porto'ya da giiiit! :)) - Zorlanınca taksi kullan, gayet ucuz.. - Sintra Estoril Cascais Cabo de Roca rotasını mutlaka yap.. - Cascaise'e giit! Sintra'ya giit!. - Sintra'da Palacio Nacional de Pena'yı gör. - Kalenin orada Wine with a View adlı minik karavanımsıda şarap iç. - Günbatımında şarabını alıp Sao Jorge kalesine çık. - Sokaklar taş, rahat ayakkabı giy. - Modern Sanatlar Müzesi içindeki tasarım mağazası Hangar'a uğra. - Rossio meydanında Ginjinha adı verilen vişne likörü iç. - Kaşifler Anıtı ile fotoğraf çek - Lizbon'a Gece Treni kitabını yanına al. - Meşhur Pasteis de Belem'e gidip nata ye. - Time Out Markette öğle atıştırması yap. - Diğer yakadaki Cristo Rei heykelini gör. - Feira da Ladra Bit Pazarında dolaş. - Her akşam Miradouro denilen manzara teraslarından gün batımı izle. - CCB Centro Cultura Belem'in terasından manzara izle. - LX Factory bölgesini keşfetmeye, tezgahlara ve kitapçıya vakit ayır. - Belem'de Kaşifler Anıtı'nın olduğu yerde mobil tapasçılar eşliğinde günbatımı yap.. - Netflix'te Phil'i Doyurun'un Lizbon bölümünü izle. - Pharmacia'da yemek ye. Lizbon uzun zamandır gitmek istediğim bir şehir; o yüzden not defterimde zaten kaydettiğim bazı adresler, yapmak istediklerim vardı.. O yüzden yukarıdaki önerilerin gayet iyi olduğunu şimdiden söyleyebilirim.. Bu da benden; Anthony Bourdain, Ishai Golan ve Ayhan Sicimoğlu Lizbon bölümlerini baya önce izledim ve notlarımı uzun zaman önce aldım.. Siz de bakın.. Denemenlazim. net'te sevgili Deniz Özdağ'ın harika Lizbon notları var.., Sevgili @tatdedektifi Sinan'ın Lizbon'da kullanabileceğiniz pratik ve şahane bir öneri haritası var. Linki burada.. Goodcityguides. co'da sevgili Özge'nin Lizbon gezisinden güzel adresler var.. Sevgili @photostormingDeniz'in blogunda güzel Lizbon sahnelerine eşlik eden öneriler var.. Sehirnotlari. com'da yine çok severek okuduğum Lizbon anıları var.. Resmi turizm sitesi Visit Lisboa 'da pek çok bilgi var.. Aşağıda da okumam için paylaşılan diğer blog linklerini bulabilirsiniz.. Pek çoğuna baktım; gayet güzel notlar çıkarabilirsiniz içlerinden.. Bir de tabi artık hayatımızda instagram olduğuna göre gitmeden bir süre önce gideceğimiz şehirle ilgili birkaç profil takip etmekte fayda var.. @lisbon_me_please @visiting. lisbon @lisboalive @misklisbon birkaç alternatif olsun.. E hadi o zaman hepimize şahane Lizbonlar!. İki gün sonra Lizbon'a gidiyorum. Çok heyecanlıyım. Tüm tavsiyelerinizi not aldım çok teşekkürler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/periscope-gezicigunluk.html\" ", "text": "Blogumu yazmaya başladığım dönemde başka hiçbir sosyal medya kanalını kullanmıyordum. Sadece zevk için blog yazıyordum. Ne Twitter, ne Facebook ne de başka birşey.. Sonra Instagram girdi hayatımıza. Kendime blog dışında uygun bulduğum tek platform.. Bir üç, beş derken fotoğraf yüklemeye başladım; kısa zamanda çok sevdim. Kendim bile şaşırdım; sosyal medyada kendime yakın, uygun bulduğum tek alandı. Mikro-blog havasında paylaştıkça paylaştım ve bu güne dek geldik.. Şimdilerde Periscope rüzgarı esiyor ortalıkta. Telefonum Android işletim sistemine sahip olduğu için uygulamanın Android versiyonu çıkana dek bekledim ve birkaç gün önce de yükledim. Şimdilik sadece izleyiciyim. Aslında bu bile yalan; çok sıkıcı, sonuna kadar hiçbir yayına tahammül edemedim.. edemiyorum!.. Belki şimdilik bana çok kötü örnekler denk gelmiş olabilir ama ben bir enteresanlık ya da samimiyet, doğallık bulamadım, kusura bakmayın.. Ayrıca yayını yapanlarla izleyenlerin \"aynı frekansta\" olduğuna dair de ciddi şüphelerim var. Ha, bu durumda hesabı silip çıkacak mıyım? Şimdilik hayır!.. Bir denemek istiyorum Ne zaman nasıl, bilemem. Ama şimdilik düşüncem seyahatlerden anlar paylaşmak. Fotoğrafla, kelimelerimle anlatamadığım anlar olursa onları paylaşmak istiyorum. Sanırım ilk deneme bu ay içindeki Helsinki seyahatimde olacak. Eğer yaptığım yayını kendim seversem, beni rahatsız etmezse devam ederim. Aksi halde sonsuza dek Periscope'a elveda!.. Ama şimdilik oralardayım.. Sizi de beklerim... Görüşmek üzere.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/petrada-siradisi-kahve.html\" ", "text": "Bazen Foursquare'in uyarılarına kulak vermek gerekiyor; onu anladım bu sabah.. Bu yoldan sürekli geçiyorum, uygulama sürekli bana \"Petra bu civarda açılan yeni mekan\" uyarısı yapıyor ama ben onu ancak bu sabah dinleyip mekana yöneliyorum.. Kapıda Muse Kolektif Dükkan yazıyor; dışarıdan pek bir şey belli değil. Petra sadece \"Gayrettepe'nin en iyi kahvesi\" notu düşülerek tahta üzerine iliştirilmiş.. Burası birkaç farklı projenin ortak kullandığı bir mekan. Sadece bir fincan kahve içmek için uğrayabilir, kahveniz hazırlanırken galeri alanındaki sergiyi gezebilirsiniz. Eviniz için taze kavrulmuş çekirdek kahve alabilir ya da bir çılgınlık yapıp girişteki şahane tekneyi satın alabilirsiniz!. Son derece rahat, ilham veren ve sınırları olmayan bir mekandasınız.. Kendisini mekan ile sınırlamayan Petra farklı adreslerde buluşmalar da düzenlemeyi planlıyor ki, bunların ilk denemesi geçtiğimiz günlerde Backyard'da yapılmış. Petra'nın brunch etkinliklerini mutlaka takip etmekte yarar var.. Şu günlerde galeri alanında Öğrenilmiş Çaresizlik başlıklı etkileyici bir sergi var ki burayı ziyaret etmek için başlıbaşına bir neden.. Bu arada mekandaki klasik araba hariç herşey satılık.. Ben eve birkaç obje beğendim bile.. Keşke arabayı satsalar, asıl onda gözüm var ama neyse.. biz kahvelere dönelim.. Mekanın baristaları kahveye tutkun olunca ödülleri bol, kahveleri de lezzetli oluyor.. Benim için hazırlanan Pour Over / Ethiopia Sidamo Nefas'a tek kelime ile Ba-yıl-dım!.. Evde hazırlamak üzere aynı çekirdekten taptaze kahve alabilmek de Petra'nın en güzel yanlarından.. bir miktar Ethiopia Sidamo alıyorum ben de.. Şahane bir paket yapılıp Petra mührü basılıyor, çekirdek cinsi özenle yazılıyor. Bunlar her zaman gönlümü fetheden detaylar.. Hesap ödeme anında bir sürpriz daha: Çekirdek kahve alınca içilen kahve Petra'nın ikramı!.. Artık hemen hergün şehirde yeni bir artisan kahve dükkanı açılıyor. Hepsini seviyor ve destekliyorum. Kiminin kahvesini, kiminin sunumunu, kiminin sohbetini, kiminin ortamını.. hepsine kolaylıkla gönlümde bir yer buluyorum ama Petra'yı yorumlayacak olursam kesinlikle an itibarı ile şehrin en \"cool\" kahve dükkanı derim.. Sanırım ki ve ne mutlu ki her fırsatta uğrayacağım.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/petradan-kahveye-dair-notlar.html\" ", "text": "Omnivore İstanbul kapsamında Masterclass etkinliklerinde kahveye dair bilgiler ve kendi kahve felsefesi ile Petra Roasting Co. da vardı. Petra adına bilgiler veren Kaan Bergsen dalından fincana kadar ulaşan kahve yolculuğunu anlatıp hiç bilmediğim ilginç detaylar verdi. İşte bu keyifli paylaşımdan aklımda kalanlar.. - 70 ayrı cins kahve bitkisi olmasına rağmen bunlardan ancak üç tanesi insan tüketimi için yetiştiriliyormuş. En bilinen, en iyi ve en yaygın tür Arabica; Daha kafeinli, dolayısı ile daha sert ama kalitesi daha düşük olan Robusta ve sadece %1'lik tüketim oranı ile Liberica kahve içimi için kullanabildiğimiz türler.. - \"Kahve Yemen'den..\" meselesinin mantığı da Avrupa'ya geçiş yolunun Yemen üzerinden olmasıymış. Mesela Moka'yı biliriz de Moka'nın Yemen'de kahvenin Avrupa'ya taşındığı limanın adı olduğunu hepimiz bilmeyiz. - Kahve Avrupa'ya ilk girdiği dönemde Müslümanların şaraba karşı tutumuna tepki olarak yasaklanmış, tüketimi neredeyse günah kabul edilmiş. Ancak bir Papa'nın kahve sevgisi üzerine \"kahve tamamdır, için\" demesi kahvenin kaderini değiştirmiş. - Üçüncü Nesil, üçüncü dalga kahve dükkanları diyoruz.. İşte Kaan Bergsen bu üç dalgayı şöyle sınıflandırıyor: 3. Takdir İçin Kahve: Şu an popüler olan bu üçüncü nesilde ise kahvenin kavrulması, demlenmesi ve çekirdeğin kendisine değer verilip, takdir kazandığı dönem.. - Kahve kalitesini asiditesi ile belli eder ve yüksek irtifalarda yetişen kahveler bu özelliklerini zor doğa şartlarında güçlendirerek bardakta daha iyi korurlar. Deniz seviyesine yakın yetişen kahveler ise tembel yapıları ile bu tat özelliklerini kaybederlermiş. - Bence çok önemli detay: Petra özellikle çekirdek seçerken 1500 metrenin üzerindeki çiftliklerde yetişen çekirdekleri tercih ediyor. Böylece asiditesi yüksek, aroması güçlü nitelikli kahveler ile buluşabiliyoruz. - Kavurma en basit tanımı ile aslında yeşil olan çekirdeklerin ısı sayesinde amino asit ve iç şekerinin karamelize olması. Çekirdeklerin yaklaşık 1500-2000 moleküler bileşen barındırdığı düşünülürse kavurmanın aromaları korumak ve kaliteli kavrulmuş çekirdeğe sahip olmak açısından önemi oldukça büyük. - Bir diğer önemli konu kahve hazırlarken kullanılan kahve/su oranı. Kahve %80 oarnında suda çözünebiliyor ama iyi bir kahve için tercih edilen oran %20 civarında. Fazlası kahve tadını olumsuz etkiliyormuş. - Kahvenin öğütülme işlemi de yine lezzette önemli etken. Kahve partiküllerinin boyutları demlenme süresini etkilediğinden bunların kalınlığı da doğru tercih edilmeliymiş. - Sırada en hoşuma giden bölümlerden biri var. Kaan diyor ki; eğer iyi kahve için malzeme tercih sıralaması yapsaydım doğru kavrulmuş iyi bir çekirdek ve sonrasında da iyi bir öğütücü tercih ederdim.. Kahve makinesi bunlardan sonra gelir. Hatta eğer istersem bir kap ve bir parça gazete kağıdıyla bile kahvemi demleyebilirim!. Bu sırada kafamın üzerine beliren düşünce balonunda huni şeklinde kıvrılmış gazete kağıdından süzülen temsili V60 sistemini görebiliyor ve gülümsüyorum. - Su sıcaklığı 92-96 derece civarında olmalıymış, demleme süresi çekilmiş kahve ebadına bağlı, bunu söyledik.. Sonra bir püf daha geliyor: \"Suyu kahvenin üzerine dökme yöntemleri tercihe bağlı. Ancak biz Petra'da suyu, kahveyi epey bir rahatsız ederek dökmeyi tercih ediyoruz, böylece tüm arolamaları alabildiğimize inanıyoruz\" diyor.. Çok mantıklı.. - Son olarak da demleme tekniklerinden bahsediyor ki kahve dükkanlarında artık görmeye alıştığımız labaratuar kılıklı alet edevatın temel ayrımları konusunda bu detay da yardımcı olabilir: Damlatma tekniği ile demleyen Chemex, V60 gibi sistemler; Kahveyi Yüzdürme tekniği ile çalışan cezve, sifon ve Frenchpress gibi sistemler ve Basınç esası ile çalışan espresso, aeropress ve moka machine gibi sistemler.. Finalde kahve konusunda artık daha fazla bilinçliyim.. Kahve içmeyi seviyorum, birçok farklı mekan, kahve çekirdeği, demleme tekniği deniyorum.. Kahve serüvenim hiç bitmeyecek, her yeni deneme hem farklı bir tat hem de edinilen yeni bir bilgi demek benim için.. Bu mini eğitim diyebileceğim deneyim de gerçekten çok faydalı oldu diye düşünüyorum.. Hazır bu bilgilerden ve Petra'dan bahsetmişken yazının sonuna eklemek istediğim bir detay var: Son aldığım kahve paketinin etiketi. \"Los Pirineos. Tepeca yanardağının tepesinde bulunan Los Pirineos çiftliği 1890 yılına dayanan Baraona ailesi tarafından işletilmektedir. El Salvador'un ilk mikro yeşil değirmenini kuran ailenin şu anki temsilcisi Gilberto, uzun zamandır uğraştığı deneysel işleme yöntemlerini elinizde tuttuğunuz bu Pacamara çekirdeklerinde bizimle paylaşıyor. Özenli ambalajlara ayrı bir ilgim var. İşine saygıya, detaylara, kahveseveri seven işletmelere saygım var.. Petra, ambalajındaki -Türkiye'de hiç görmediğim; yurtdışında da sadece birkaç pakette rastlayabildiğim- bu detay ile hem kahveye hem de kahvesevere saygısını sunmuş. Bayıldım buna. Beni, yazılarımı iyi bilmeyen biri okusa reklama bak der belki.. bilemem.. Hatta buna gülerim.. Ben sadece Petra'nın da dediği gibi, \"bir Türk kahve içicisi olarak\" bana verilen bu değeri farkettiğimi belli etmek ve sevdiğim bir işletmeye doğru yolda olduklarını hatırlatarak yüreklendirmek istedim. İşte onun için de hazır havaya girmişken kahve anlarımı paylaştığım instagram serim için bu güzel kahve paketini yanına pek yakıştırdığım el yapımı fincanlarımla fotoğrafladım."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pinner-test-ile-yeni-hayat.html\" ", "text": "2017 EDIT: Hala Pinner test ile ilgili çok fazla soru alıyorum. Testi 2015 yılında yaptırmıştım.. Yaklaşık 3 ay uygulamaya çalıştıktan sonra teste uygun beslenmekten vazgeçtim.. Dolayısı ile belirgin bir sonuç alamadığım, herhangi bir faydasını göremediğim için Pinner test tecrübeme dair sorularınız kesinlikle cevaplanmayacaktır. Aşağıdaki yazıyı tamamen okuduktan sonra iyice araştırıp kararınızı ona göre vermenizi tavsiye ederim. Anlayışınız için teşekkür ederim. Yeni Hayat bana \"bir kitap okudum, hayatım değişti\" cümlesi ile başlayan Orhan Pamuk romanını hatırlatıyordu düne kadar.. Ama artık söz konusu olan benim Pinner Test'ten sonraki gerçek \"Yeni Hayat\"ım.. Çünkü bir test yaptırdım ve hayatım bugünden itibaren değişecek!.. Gıda İntoleransı testi olan Pinner Test'i kısa bir süre önce yaptırmış ve bunu instagram hesabımda da paylaşmıştım.. Sonucu heyecanla ve merakla beklediğimi, neticeleri, süreci merak eden herkesle blogdan paylaşacağımı da duyurmuştum. Sonuçlarım kısa bir süre önce geldi; ilk şok dalgasını atlattım ve artık bu deneyimimi sizlerle de paylaşmaya hazırım. Tükettiğimiz besinler vücudumuz için içeriği her ne olursa olsun yararlı da olabilir, zararlı da.. Meyve, mesela elma; prensipte birçok insan için çok faydalı bilinirken bir başka kişi için çok zararlı olabilir. Nasıl mı? Yiyip içtiğimiz, vücudumuza giren besinler parçalanıp faydalı içerikleri vücut tarafından kullanılıyor; bunu zaten biliyoruz. Fakat bazı gıdalara karşı bizim vücudumuz direnç geliştirmiş olabiliyor. Bu durumda vücudumuz örneğin elmaya direnç gösteriyorsa onu kendisine karşı bir düşman olarak görüyor ve ona karşı savunma geliştiriyor. İşte bu durum bize, şişkinlik, gaz, sindirim problemleri, deri hassasiyetleri, migren, halsizlik, yorgunluk, kilo alamama ya da verememe vs.. gibi şekillerde geri dönerek yaşantımızı olumsuz etkiliyor. Buna da \"Gıda Intoleransı\" deniyor. Pinner Test, çok basit bir kan testi ile vücudumuzun direnç gösterdiği ve sorunsuz kullanabildiği gıdaların net bir listesini oluşturmamızı sağlayan, bundan sonraki beslenme tarzımızı şekillendirmekte yardımcı bir test. Benim süreci hep gözümde büyüttüğüm testin yaptırılması oldukça kolay; Önce Pinner Test ile iletişim kuruyorsunuz. Direkt telefon numaralarından kendilerini arayabilir, ya da internet sitelerindeki \"Bilgi Almak İstiyorum\" linkine tıklayarak kendi iletişim bilgilerinizi verebilirsiniz; kısa zamanda size geri dönüş yapıyorlar. Ön bilgiler alınıp test yaptırmaya karar verildikten sonra üç farklı şekilde test yaptırabiliyorsunuz. Ortaköy'deki test merkezine şahsen giderek; evinize ya da ofisinize mobil ekiplerini davet ederek ya da en kestirme yoldan testi kargo ile teslim alıp, kargo ile teslim ederek!.. Bu üçüncün yolu şimdi size acayip geldiğinin farkındayım ama inanın bu yöntem kısa, kolay ve güvenilir. Test kiti küçücük bir paket; içinden minik bir iğne ve kan numunesini taşıyacak özel bir doku çıkıyor. Parmağınıza \"tıp\" diye miniminnacık bir iğne deliği açıyor ve bir iki damlacık kanı bu özel dokulu bez üzerine damlatıp formu dolduruyor ve kutuyu tekrar kapatıp belirtilen adrese gönderiyorsunuz. Test kiti gelir gelmez Pinner Test ekibini arayıp \" yahu bu nasıl olacak, numune bozulmaz mı ta İtalya'ya giderken?\" diye sormuştum hemen.. Numunenin damlatıldığı bezin çok özel olduğunu ve hiçbir sorun olmadığını da o zaman açıkladılar bana.. Evet, az önce de bahsi geçtiği gibi bu testin yapılabilmesi için numune İtalya'ya gidiyor ve listedeki tüm gıdalara karşı tek tek taraması yapılıyor. O yüzden sonuç için yaklaşık 15 gün beklemek gerekiyor. Ben bu süreci oldukça sabırsız geçirdim. Çünkü gıda intoleransının vücutta yarattığı olumsuz etkilerden birçoğunu zaten kendimde gözlemliyor ve acaba düşman gıdalarım neler, çok merak ediyordum. Gelen sonuçlar bende şok etkisi yarattı!.. Önce e-posta yolu ile iletiliyor ilgiliye sonuçlar. Daha sonra diyetisyen görüşmesi ile daha detaylı bilgilendirilip bundan sonraki beslenme planınız için ayrıntıları öğreniyor, aklınızdaki sorulara cevap alabiliyorsunuz. Sonuçlarda gıdalar üç renk grubu ile birbirinden ayrılıyor. Yeşil renk sütununda vücudunuzun olumsuz reaksiyon vermediği ve tüketmenizde sakınca olmayan gıdalar var. Sarı renkli sütunda ise vücudunuzun hoşlanmadığı ama -şimdilik- yoğun bir reaksiyon vermediği, riskli gıdalar var. Kırmızı renkli sütunda ise vücudunuzun kesinlikle düşman olarak algıladığı ve yukarıda saydığım kilo, migren, şişkinlik vb. reaksiyonlara sebep olan gıdalar var. Bunların da yanında intolerans seviyesine göre +1, +2, +3 rakamları var.. Kendi tablomda en korktuğum şeyin başıma geldiği gerçeği ile karşı karşıyaydım: Kahve +2 öylece bana bakıyordu!.. Eyvah!.. Kahvenin yanısıra Gluten +1 ve Muz +3 yine kırmızı sütundaki diğer maddelerdi. Hepsi bir yana ben kahvede takılı kaldım bir kere.. Nasıl olacaktı bu iş?.. Cuma günü diyetisyen randevum vardı; gidip görüştüm ve tüm detayları aldım; Intoleransınız olan gıdayı ömür boyu hayatınızdan çıkarmak gerekmiyor. Sadece vücudunuzun o gıdayı bir tehdit olarak algılamaktan vazgeçeceği belirli bir süre hiç tüketmemek yeterli oluyor. İşte bu içimi rahatlattı!.. Gıdaların yanındaki +1, +3 gibi sayılar da işte bu noktada önemli. Muz'a karşı +3 seviyesindeki direncimi kırmak için 9 ay boyunca ne muz, ne de içeriğinde muz bulunduran hiçbir ürün tüketmeyeceğim. +2 seviyesindeki Kahve intoleransım için 6 ay boyunca hiçbir kahve, kahveli bir dilim pasta, şekerleme, vs.. tüketmeyeceğim.. Bunu farklı farklı defalarca söylüyorum kendi kendime.. Kahvesiz 6 ay.. Kahvesiz 180 gün.. Kahvesiz 2015!... Kahvesiz hayat!.. Yine +1 seviyesindeki direncim ile Gluten'i de aslında 3 ay ama kesin netice için 6 ay boyunca beslenme listemden çıkaracağım. Sevgili Pinner Test diyetisyeni burada en zorlu maddenin gluten olduğunu düşünse de ben o kadar çok dert etmiyor, asıl olay kahve diyerek kendisini tekrar tekrar hayrete düşürüyorum!.. Tabi bazı gıdalara intolerasnınızın olması beraberinde bağlantılı olabilecek birçok şeyi de bir süreliğine hayatınızdan çıkarmayı gerektiriyor. Ancak hepsi ile aynı anda vedalaşmayabilir, bir sıralama yaparak süreci daha çekilir kılabilirsiniz. Pinner Test diyetisyeni bu konuda oldukça yardımcı oluyor ve size yerine koyabileceğiniz şeylerle ilgili bilgi ve bol bol da moral veriyor. Bir insan direnci olan gıdaları hayatından çıkardıktan sonra 15 gün içinde olumlu farklılıkları hissetmeye başlıyormuş. Ben henüz buna uzağım, benim Yeni Hayatım tam da bugün başlıyor çünkü.. Netice olarak anladığım \"yeterli ve dengeli beslenme\" dediğimiz şeyden zaman içinde kaydığımız ve vücudumuzun bunun karşısında verdiği tepkiler.. Bu test neticesine uygun hareket ederek yaşam kalitemi arttırmayı hedefliyorum. Ara ara özellikle instagram paylaşımlarımda konuya ilişkin süreci, katettiğim yolu, neticeleri paylaşmaya çalışacağım.. Çünkü eğer ben faydasını görürsem başkaları da faydalanabilsin istiyorum. Bu tarz şeyler için genellikle hemen karar veremiyoruz; araştırıyor, yakın çevremizde yaptıran var mı, ne sonuç aldı, bunlara bakıyor, bazen de biz de yaptırmaya cesaret ediyoruz. Ben işe yarayacağına gerçekten inanıyorum. Yaşam kalitemi yükseltmek uğruna 6 ay kahvesiz kalmayı bile göze aldım!.. Ancak sanmayın ki bundan sonra kahve fincanlarımı görmeyeceksiniz. Sordum; kahveyi koklamak yasak değilmiş!.. Hergün inatla, 180 gün boyunca o kahveyi yapacak yine sizlerle fotografını paylaşacağım.. Sevdiğim kahve dükkanlarına gidecek, köşeye kurulacak ve o kahveyi sipariş edeceğim.. Ancak içmeyeceğim; sadece koklayacağım!.. Kahveye tekrar kavuşmayı hasretle bekleyeceğim.. Son olarak geldik Pinner Test ile ilgili en merak edilen konuya; Pinner Test'in fiyatı ne kadar?.. Bu konuda ne yazık ki verebileceğim net bir bilgi yok. Ben Pinner Test konusunu uzun zamandır kendim için araştırıyor, bana faydalı olacağına inanıyor ama yaptırmaya cesaret edemiyordum. Çünkü yasaklı gıdaları ömür boyu hayatımdan çıkarmak gerektiğini sanıyor ve bunu başaramayacağımı düşünüyordum. Oysa ki durum yukarıda da bahsettiğim gibi bu kadar kat'i değilmiş.. Bazı gıdaların üzerimde olumsuz etkileri olduğuna kanaat getirip artık bu testi yaptırmalıyım dediğim günlerde tesadüfen kendileri bana ulaştı ve bir blog yazarı olarak bu testi denemeye beni kendileri davet ettiler. Bu durumda Pinner Test ücretini net olarak bilmediğimi itiraf ediyorum. Ancak telefon ederek gerçekten ayrıntılı bilgi almak mümkün. Bendeki bilgiler şimdilik bu kadar ama dediğim gibi ara ara kendimdeki değişikliklerden sizi haberdar edeceğim.. Beni tanıyorsunuz; eğer hiç işe yaramazsa onu da bildiririm, söz!.. Anlatacaklarım bu kadar. Bana şans dileyin olur mu? Kahvesiz günlerim çok zor geçmesin.. Sevgiler.. 2017 EDIT: Hala Pinner test ile ilgili çok fazla soru alıyorum. Kahvesiz ve glutensiz hayat hiç kolay değil. Yaklaşık 3 ay uygulamaya çalıştıktan sonra teste uygun beslenmekten vazgeçtim.. Dolayısı ile belirgin bir sonuç alamadığım için Pinner test tecrübeme dair sorularınız kesinlikle cevaplanmayacaktır. Anlayışınız için teşekkür ederim."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/porta-porteseden-iyi-pazarlar-roma.html\" ", "text": "Günlerden Pazarsa ve Roma'daysan sabah saatlerinde yapılacak en keyifli şey pazara çıkmak!.. Şehrin tüm turistlerce bilinen en renkli ve popüler pazarı Campo di Fiori.. Ama aslında şehir yerlileri arasında çok popüler, hem de devasa başka bir pazar var: Mercato di Porta Portese. Nehrin diğer yakasında, Trastevere'de yeralan bu pazar -adı üstünde- Pazar günleri kuruluyor. Bir kısmında giysiden oyuncağa tezgahlarda birçok uygun fiyatlı ürün sıralanırken ortalarından itibaren de asıl keyifli olan bit pazarı kısmı başlıyor.. Bu tezgahlarda plaktan mutfak eşyalarına, puldan motor kaskına -her bit pazarında olduğu gibi- akla gelebilecek her türlü eski eşyaya rastlanabilir. Fiyatlar oldukça makul ama biraz pazarlık da bit pazarından alışveriş yapmanın keyfidir!.. Plaklar 2 EUR'dan başlıyor ve çok ilginç sürprizler çıkabiliyor.. Kurmalı oyuncaklar, model uçaklar ilgiyi oyuncak tezgahlarına çekmeyi başarıyor.. Aynen bizim pazarlar gibi 'çakma' da bol, aman dikkat!.. Sayısız şapka ve tshirt tezgahından eli boş çıkmak neredeyse imkansız.. Tezgahların arkasında mola vermek için birkaç kafe restoran da mevcut. Kalabalık olan her yer gibi burada da hırsızlığa dikkat.. Pazar sabah 8 ile öğlen 14 arasında kuruluyor.. İşte böyle, bir Pazar sabahı Porta Portese Pazarı'nı bulup dolaşıyor, her tezgahta merak konusu farklı birşey bulup, ilgi gösteriyor, inceliyor, kurcalıyorsun.. Saatler öğleni gösterdiğinde elinde altı tanesi 18 EUR'ya alınmış bir plak poşeti ve bir de sırf tasarımı komik olduğu için 7 EUR karşılığında artık senin olan kadın formunda tunç fındık kıracağı ile -biraz da karnın acıkmış olarak olay mahalini terkediyorsun.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/portofino-gezi-notlari-italyan-rivierasi-onerileri.html\" ", "text": "Söz veriyorum bu yazıda \"o malum Portofino şarkısı\"na gönderme yapmayacağım.. derken aslında yapmış bulundum, değil mi? Tüh!.. İtalyan Rivierası denilince herkesin dilinde bir Portofinodur gidiyor!. Kuzey İtalya seyahatimizde biz de Cenova'ya kadar gelmişken Portofino'yu da atlamayalım diyerek dünyanın en fotografik yerlerinden biri kabul edilen meşhur Portofino'ya ayak basıyoruz. Umduğumdan daha küçük ve sevimli bir yer.. Küçük bir çarşı içi, üzeri tamamen son model teknelerle dolu kapalı bir koyu, o koyu çevreleyen kırmızılı yeşilli hoş binaları ve onların altlarında da şık, tipik italyan restoranları var.. İşte Portofino bu kadar. Bundan ötesi tamamen yeşille kaplanmış bir doğa.. Aslında Liguria'nın genel olarak bu bölgesi Portofino Bölge Tabiat Parkı olarak geçiyor ve koruma altında. Portofino da bu bölgenin içinde yer alan inci gibi beldelerden sadece biri.. Portofino'nun gezip keşfedecek çok fazla numarası yok; daha çok burada takılıp keyif almak üzerine planlar yapılmalı.. Tren ile gelin.. Trenden Santa Margherita L. Portofino durağında inip istasyonun kapısından kalkan otobüsler ile 3 'ya Portofino'ya ulaşabilirsiniz. Yol kıyı şeridini takip ettiğinden oldukça manzaralı.. Diğer alternatif tekne.. S. Margherita'dan kalkan tekneler ile Portofino'ya farklı bir giriş de yapabilirsiniz.. Bütün kıyı boyunu tavaf edin. Zaten oldukça kısa sürecektir; 10 dakika falan!.. Dediğim gibi son derece küçük bir yerdesiniz. Portofino koyunu gezdikten sonra Castello Brown'a doğru çıkıp Portofino'ya bir de tepeden bakabilirsiniz. Kaleye çıkış yolu da yokuşlu ama oldukça manzaralı ve keyifli.. Yüzmek isterseniz en popüler alternatif buraya gelirken önünden geçtiğiniz son koy olan Paraggi Beach. Portofino'nun merkezinde ise canım koy birbirinden lüks teknelerle dolu olduğu için burada yüzmek yok!. Kaleye çıkan yolda \"spiaggia Olivetta\" tabelası göreceksiniz; orası da Portofino'nun içindeki diğer plaj alternatifiniz ama bol merdiven ve yürüyüşü göze almalısınız.. Sahilde marinanın en ucuna kadar yürüyüp burada oturun.. Portofino'yu karşıdan seyredin. Giderken yanınıza manavdan bir kutu çilek almayı da unutmayın. Hem etrafı seyrederken yer hem de çilekli-manzaralı \"instagramlık\" fotoğraflar çekersiniz!.. Dondurma yiyin.. İtalya'da bir sahil kasabasında her fırsatta dondurma yenir çünkü!.. Kıyı boyunda bir aperatif molası verin.. Ya sahilin ünlü mekanlarından biri Cafe Excelsior'da ya da tam kıyıdaki Jolly Bar'da.. Bir kadeh Aperol, biraz çerez, akşama hazırlanmak için otellerine dönen turistler, suda teknelerin arasında yüzün ördekler, batmakta olan güneş, marinaya girip çıkan tekneler.. İşte bu an, \"iyi ki geldim gördüm, burada hayat güzelmiş\" an'ı!.. Yemek için ya kıyıdaki restoranlardan birinde iyi bir masaya rezervasyonunuz olsun ya da farklı alternatifler için S. Margherita'ya dek yürüyün.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/prag-gezi-notlari.html\" ", "text": "Yeniden Prag.. Daha önce bir Ocak ayında incecik bir kar tabakası altında görüp sevdiğim bu şehir ile ikinci randevumuz. Bir şehre ikinci kez gitmek insana daha rahat davranma, turistik rotalardan sıyrılıp başka şeyler keşfetme, daha lokal anlamda şehrin tadını çıkarma şansı veriyor. Bu seyahatte de tam olarak böyle oldu.. Çok değil ama güzel gezdik, her anın keyfini çıkardık; bu şehri, insanları ve buradaki yaşamı daha da iyi anladık.. Bu seyahatin notlarını yazıya dökmeye karar verdiğimde A'dan Z'ye bir Prag rehberi hazırlamak yerine bu seyahatte hakim olan bu ruhu yansıtmayı istedim.. O yüzden bu yazıda Prag defterimden notları, sevdiğim adresleri, gözüme takılanları, altını çizmek istediğim detayları bulacaksınız. Daha önceki seyahatimizde Prag'a her gidenin faydalanabileceği zamansız bir PRAG'DA MUTLAKA listesi paylaşmıştım; ısınmak için oradan başlayabilirsiniz... Detaylara geçmeden önce, Prag planınız henüz netleşmemiş ve hatta uçak bileti hala alınmamışsa ucuz yurtdışı uçak bileti bakarak ilk ve en önemli adımı atabilirsiniz.. Ayrıca havalimanından merkeze ulaşım, konaklama, döviz bozdurmak gibi konulardaki olası sorularınızın cevabını da PRAG ÖNEMLİ BİLGİLER başlığına bırakıyorum.. Karlı terketmiştik seni; 31 Ağustos günü yağmurlu ve soğuk karşıladığın için teşekkür ederiz Prag!.. Yine de yağmur ince ve tatlı yağdı; şemsiye altında sokaklarında yürümek, yorulup üşüdükçe mola vermek güzel.. Her seyahatte olduğu gibi defterime her koşula uygun, 5 günden çok daha fazlasına yetecek kadar çok adres ve alternatif kaydettim. Hava şartlarına göre, şehirdeki o günlerin yaşam akışına, haftaiçi/haftasonu temposuna ve ruh halimize göre sayısız alternatif.. Önce merkezden, şehrin kalbinden başlıyoruz gezmeye, denemeye, keşfetmeye.. Hem bildiğimiz sevdiğim adreslere gidiyoruz hem de sevecek yeni şeyler buluyoruz.. İlginç dekorlu, ilginç sunumlu yenilikçi, nitelikli kahve dükkanları merak uyandırsa da ben şehrin tarihi kahvelerine de yeterince zaman ayırmak istiyorum.. Daha defterimde Grand Orient Cafe, Cafe Evropa var tarihi kahvelerden ama yenilere de biraz zaman ayırmak lazım.. Prag, vedalaştığımız o günden sonra özellikle kahve dükkanları konusunda adeta bir devrim yaşamış; pek çok kahve dükkanı açılmış.. Elimde o kadar uzun bir liste var ki hepsini denemek için üç ay burada yaşamam lazım!. Keyif demişken geçerken içeri başımı uzatıp baktığım kitap/kafe Globe Bookstore.. Ne sıcak bir havası vardı kitapların arasında.. keşke vakit ayırabilseydik.. Venue Cafe, Standart Coffee, Muj Salek Kavy ve daha pek çoklarını denemeye fırsat kalmıyor ama deneyebildiklerimiz ile mutluyuz.. Ancak kahve ve cafe dosyası henüz bitmedi; sevdiğim bir-iki tane daha var.. Kahveler, kahvaltılar, kafelerde öğle yemekleri tamam.. Prag'da asıl üzerinde durulması gereken bir başka mesele var: Şehir kültürünün bir parçası biraevleri! Biraevlerine \"pivovar\" deniliyor.. Pek çok adres var.. Bazıları epey ünlü.. Genellikle ritüel şöyle; bir biraevine girip boş bir masaya oturuyorsunuz.. çoğunlukla da başkalarıyla paylaşıla ortak, rahat tahta masalar oluyor.. Hemen önünüze bir bardak altlığı koyuyorsunuz. Garson bunu görür görmez getirip üzerine bir bira bırakıyor.. Ölçü genellikle 50'liğe yakın ama talebinizi belirtirseniz bazı yerlerde daha küçük boy da var.. Garson birayı bıraktıktan sonra masaya ince uzun bir kağıt bırakıp üzerine masaya bıraktığı bira kadar çizik atıyor. Bitirdiğinizde ikinci neredeyse otomatik olarak geliyor.. Eğer başka içmek istemiyorsanız bardak altlığını bardağın üzerine kapatıyorsunuz. Bunu gören garson hemen gelip kağıt üzerindeki çizikleri sayıp toplamı yazıyor.. Üzeirne bahşişi de ekleyip ödüyor ve çıkıyorsunuz.. Bu sahne benim için Prag'daki en zevkli şeylerden biri.. U Medvidku / Bir öğle yemeğimizi ayırdığımız U Medvidku da tipik biraevlerinden... Oldukça büyük.. Hem yemek salonu hem de geçerken bir bira atmak için ayrı bir bölümü var. Garsonlar dev gibi tepsiler içinde koca kemikli etli tabakları taşırken birimiz gulaş birimiz tavuk deneyip memnun ayrılıyoruz. Pivovar U Tri Ruzi / Hakkında çok övgü duyduğumuz için ilk akşamımızı ayırıp koşa koşa gittiğimiz bu biraevinde pek çok farklı bira seçeneği ve güzel yemek tabakları var.. Ancak üst katlardan birinde yer bulduğumuz için çok da mutlu değilim.. Boş yerleri, duvar diplerini sevmiyorum; kalabalık, cıvıl cıvıl yerleri seviyorum.. Burada da aslında giriş katta olmak istiyorum.. U Hrocha / Şehir yerlisinden aldığım tavsiye ile defterime kale ziyareti sonrası denemek üzere itina ile not ettiğim bu birahane bu kadar turistik bir rotada arada kalmış son derece lokal, salaş ve enteresan bir alternatif.. Önce sadece birer bira içelim diyoruz ama sonra yanına sosis tabağı ve salata da ekleyerek keyifli bir öğle molasına dönüşüyor.. Şu listeye rezervasyonsuz önerilerini hep sevdiğim Anthony Bourdain'den Pivovarsky Klub'ı da sıkıştırabilseydim ne iyiydi!.. Elbette hayat hep Çek yemeği ve bira ile geçmiyor, geçemez.. Şehirde öyle çok Rus var ki, bu durum bize başka bir şeyi hatırlatıyor.. Ruslar sushi çok sever. Kesin burada da iyi sushi vardır!.. Yami'ye gidiyoruz bir akşam.. Bol bol ve taze taze enfes sushilerle harika bir akşam yemeği yiyoruz!.. Yami de Lokal digi Dlouha çevresinde.. Buralarda daha bir sürü güzel mekan ilgimizi çekiyor.. Nase Maso listemdeki kıymetli adreslerden biri.. Bu kasap dükkanında et ve şarküteri seçip anında pişirttirip orada dükkanın içinde yiyorsunuz.. Fikren güzel gelse de masa için bekleme sırası ve girişteki ayaküstü kısım bizi o yorgunlukla korkutuyor; mecburen vazgeçiyoruz.. O da çok yakınındaki Sisters'ın ekmek üstü sağlıklı açık sandviçleri gibi defterde kalıyor.. Çek yemekleri biraz yoğun; üzerine biralar da eklenince biraz vizcan azabı yaşatıyor insana ama neyse ki yürüyecek çok güzel sokaklar ve girip çıkıp enerji sarfedecek dükkanlar var!. Na Prikope Caddesi tanıdık markalar ile dolu hareketli bir alışveriş caddesi ama benim asıl favorim lüks markaların yan yana sıralandığı Parizska caddesi. Çünkü bu civarda binalar çok güzel; insana daha çok Paris'te yürüyor havası veriyor gerçekten.. O yüzden burada yürüyüp vitrinlere bakmayı çok sevdim.. Özellikle çok sevdiğim üç dükkan var.. Papelote / Bir Çek kırtasiye markası. Kumaştan defter kitap kılıfları, defterleri, defterin üzerine kalemi sabitlemek için renk renk lastikleri var.. Kırtasiye almaya bayıldığım için burada karşıma çıkan bu sevimli şeylerden de almayı ihmal etmiyorum.. Koh-i-Noor / 1790'da kurulmuş bir Çek markası bu.. Grafikerlik yıllarımda ürünlerini az kullanmadık; atölyem varken Berlin ve Düsseldorf'tan az taşımadık.. Bu kez kendi anavatanında şehrin birkaç noktasında dükkanları hazır karşımıza çıkmışken birkaç kalem almadan geçemeyiz elbette!. Tonak / Yıl 1799. Gelecek yıllarda İngiliz Kraliyet ailesinin şapkacısı olacak meşhur marka o tarihte doğuyor.. Tonak, Prag'dan insanın kendine hediye olarak alabileceği en değerli şeylerden biri olan mükemmel şapkalar yapıyor.. Bir şapka delisi olarak bu fırsatı kaçırmam mümkün olabilir mi? Pek çok noktada corner olarak karşıma çıkanlara burun kıvırıp Josefov mahallesindeki mağazasından diğer pek çok modelde de aklım kalarak bir taneyi seçiyorum.. Backyard Creative Space, Cihelna Concept Store, Smetanaque Cafe and Design Shop ve DOX müzesi dükkanı gezip aklımızda kalan diğer ilginç dükkanlar oluyor.. Bu kez ikinci gelişimiz olduğu için ne magnet ne de hediyelik eşya dükkanları ilgi alanımızda değil. Karlova civarındaki sayısız dükkana burun kıvırıyor ama yine de daha önce emaye kupalar aldığımız Blue Praha ve bir diğer ilginç gelen dükkan Manufaktura'ya göz atıyoruz. Evimizin meşhur plak alışverileri için ise Phono, Gram Records, Japan LP Vinyl Store ve Mala Strana'daki Music Antiquariat dükkanlarına uğruyoruz ama açıkçası Prag'da bizi çok heyecanlandıran hiçbir plak dükkanına rastlamıyoruz.. Sevdiğim bir diğer alışverişim ise fincanlar.. Meşhur Çek markası Thun'dan iki porselen fincanı ve Karl Köprüsü'nden geçince sol aşağıda, Kampa tarafında kalan pazardan da el yapımı harika iki fincanı kapıyorum. Haftasonları burada minik bir el sanatları pazarı kuruluyor ve ortalık rengarenk el yapımı fincan ve tabaklar ile doluyor. Bu pazarda bulduğum Sarka Bulcivoka'nın kendi tasarımı fincanları üzerindeki minik robot ve uçak figürleri ile beni hemen tavlıyor, almadan duramıyorum! Bu bölümde ise yine sadece bizim için öne çıkanlar, aklıda kalanlar var.. Socka Franze Kafky/ David Cerny'nin yaptığı dönen Kafka'nın başı, gördüğüm en etkileyici sokak heykellerinden biri. Hemen bir AVM'nin arkasında yer alan ve farklı kurgularla sürekli gönen Kafka adeta insanı hipnotize ediyor ve bir süre izlemeye dalıyorsunuz.. Mestska knihovna v Praze/ Belediye kütüphanesinin içindeki kitap/heykel olarak tanımlayabileceğim kitap girdabı yine çok etkileyici çalışmalardan biri.. Hemen kütüphane girişinde yeralıyor.. Ters Atlı Vaclav Anıtı / Vaclav Meydanı'ndaki orijinal Vaclav anıtına gönderme yapan David Cerny eseri, Kino Lucerna içinde, tavanda ters bir şekilde duruyor. Ve en güzel nereden görünüyor biliyor musunuz, şehrin önemli kahvelerinden Kavarna Lucerna'nın içinden.. Büyük bir sanat koleksiyonuna sahip Mosaic House'un önü de adeta çağdaş sanatlar açıkhava müzesi.. Şemsiyelere asılı kadın ve erkek heykelleri en sevdiklerim.. Karşı kıyıda kale sonrası Mala Strana'da kaybolmak çok zevkli.. Parizska Caddesi sonrasında yahudi mahallesi ve Kafka'nın semti Josefov'a kıvrılıp sokakları keşfetmek çok zevkli.. Opera binasından Naplavka'ya doğru kıyı boyu binalar çok güzel.. Geçen sefer Rudolfinum'da Çek Filarmoni izlemiş, konser kadar insanların konsere gelirken gösterdiği özenden de çok etkilenmiştik. Bu kez ise devlet operası Narodni Divadlo'nun tarihi sahnesinde, o muhteşem binada Tosca operasını izleme şansına sahip olarak büyüleniyoruz.. Letna Park / Oldukça tepe noktada yer alan parktan Prag'a bakmak ve birkaç köprüyü ard arda fotoğraflamak çok zevkli. Karl Köprüsü Kulesi / 100 Kc. karşılığında hafif zorluk derecesinde basamaklardan çıkılarak şehri tepeden izleme şansı veren kule en keyifli turistik aktivitelerimizden biri.. Hem köprüyü hem de eski şehir tarafının dar sokaklarını, çatılarını izlemek harika! Veletrzni Palac / Prag'da sayısız şahane müze var ama ilgi alanlarım doğrultusunda benim favorilerimden biri 19-21yy. arası eserleri ile Trade Fair Palace. Çek sanatçıların eserlerinin yanısıra Picasso, Manet, Van Gogh, Renoir eserleri görüp üzerine bir de o günlerdeki geçici Ai Weiwei sergisini gezerek yarım günümüzü dolu dolu sanat ile harcıyoruz.. Naplavka / Güneşli ve ılık havalarda insanların haftasonunu geçirdiği nehir kıyısındaki bu bölgede tekne üstü mekanlar, haftasonu kurulan pazarlar ve etkinlikler varmış burada.. bir de yüzen bir galeri, arasıra ikinci el pazarı da kurulan avoid.. Güneş, bizim ancak haftaiçi sakinken görmemize izin veriyor ama suraları seviyoruz. Aslında tam güzel havada haftasonu günü geçirmelik.. Dancing House Glass Bar/ Herkes Fred ve Ginger'dan bahsediyor ama nedense içeri girmiyor pek.. Bu çok meşhur modern yapının tepesinde Glass Bar var.. bir çeşit turistik aktivite.. Günü bir kadeh içki ile güzel batırmak, Prag'a yine tepeden bakmak için.. Prag'a dair en sevdiklerim listesi burada bitiyor ve biz bir Salı sabahı cebimizde kalan son Korunalarla istasyondaki büfeden birşeyler alıp tükettikten sonra Flixbus'a atlayıp Viyana'ya doğru yola çıkıyoruz.. Başta da söylediğim gibi zaten bu programa sığmayacak kadar çok şey vardı listemde.. yedeklerdi.. Ama özellikle yapmak istediğim birkaç madde kaldı ki, onlar da gelecek sefer için totem olsun.. Prag'a yeniden gidilsin.. Prag araştırmalarım sırasında tesadüfen rastladığım yerel bir youtube kanalı vardı.. Honest Guide.. Ben şehre dair gerçekten en dürüst şeyleri oradan ve çok da eğlenceli öğrendim.. Gitmek isteyenler de izlesin isterim.. Onlardan öğrendiğim ve sevdiğim birkaç adresi zaten yukarıda sevdiğim şeyler arasında paylaştım ama aklımda kalan, şartlara uyduramadığım birkaç şey bu listede olsun yine de.. - Şık bir yemek için La Degustation, - Sadece meraktan 3 Euro'ya kantin gibi bir ortamda öğle yemeği için Lidova Jidelna Tesnev, - Hipster semti Karlin'deki Eska Restaurant, - Merkezde Celetna Studentsky Klub, - Micro brewery lokal restoran kategorisinde Hostinec U Vodoucha ya da U Slovanske Lipy.. - Kahve molası için Neustadt ve Smichov'daki Kavarna Co Hleda Jmeno, - Bir de NH Hotel'in içinden Mrazovka Park'a çıkan gizli funikuler.. Bir gezigunluk hayranıyım. Gidip gördüklerinizi, deneyimlerinizi bu kadar güzel paylaşmanız çok kıymetli. Paylaşımlarınız hep zevkli, hep samimi. Kendi adıma çok teşekkür ederim, çok faydalanıyorum. Emeğinize, böyle gören kalbinize sağlık."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/prag-onemli-bilgiler-pragda-ulasim-konaklama-doviz-bozdurma.html\" ", "text": "Prag hakkında olası sorularınızın cevaplarını bu yazıda topladım.. Havaalanından merkeze ulaşım / Vaclav Havel Havalimanı'na inince şehir merkezine varmak için iki alternatif var; AE Airport Express otobüsleri ve toplu taşıma. 119 ve 100 sizi 32Kc'a A ya da B hattının metro durağına ulaştırıyor ve buradan da aynı biletle merkeze metro ile aktarma yaparak devam ediyorsunuz. Bu genellikle lokallerin tercihi. Ucuz ve hızlı. AE Airport Express ise yine yaklaşık olarak aynı sürede sizi aktarmasız olarak 60Kc'a merkez tren istasyonuna dek ulaştırıyor. Hem yağmuru, valizi inidirip bindirmeyi hem de konaklamamızın merkez istasyona yakınlığını göz önüne alarak ekspres otobüs bize daha mantıklı geliyor. Halavimanında Prague Public Transport adlı bir danışma kiosku var; hemen oraya yöneliyoruz bileti almak için. Bilet araç içinden de alınabiliyor ama o zaman Çek para birimi \"Koruna\"ya ihtiyaç var. Oysa biz havalimanından yüksek kur oranları ile para bozdurmak istemiyoruz. Bu ofisten kredi kartı ile bilet almak mümkün; hemen iki bilet için 120 Kc. ödeyip araca geçiyoruz ve yaklaşık 40 dakika sonra merkeze varıyoruz. Buradan tekrar aktarmaya ihtiyacımız yok; o yüzden izlediğimiz bu yol son derece hızlı ve mantıklı ama gideceğimiz adres tekrar metro kullanımı gerektirseydi baştan toplu taşıma seçeneğini tercih etmek mantıklı olurdu.. Konaklama / Genellikle seyahatlerimde çok memnun kaldığım tesislerin adlarını, ayrıntılarını mutlaka paylaşıyorum. Ancak Prag'da kaldığımız tesis lokasyon olarak çok iyi olmasına rağmen bize pek çok umulmadık sorun çıkartıp hayalkırıklığı yarattığı için değerlendirme dışı kalıyor.. Prag'da iyi bir ulaşım ağı var; her bölgeden merkeze ulaşım mümkün ana Praha 1 ya da Praha 2 bölgeleri içinde bir konaklama daha pratik ve keyifli olur.. Hotel Friday, Mosaic House, Hotel U Medvidku ve MOOo Apartments incelemenizi önerebileceğim alternatifler.. Döviz / Prag AB üyesi olmasına karşın hala kendi para birimini kullanıyor. Bu da bir turist olarak devamlı \"bu ne kadar ediyor acaba\" diye kafa çalıştırmaya ve uygun döviz bozdurma yerini bulmak üzere bir gerginliğe sürüklüyor. Biz kolay hesaplayabilmek için Koruna olan rakamı 6'ya bölmek gibi kendimizde üç aşağı beş yukarı bir yöntem geliştirdik. Örnek: Express Bus 60 Kc = 10 TL. gibi.. Kredi kartı harcamalarımda da aynen bu oranda rakamlar ile karşılaşıyorum.. Döviz bozdurmaya gelince bu konuda büyük bir dolandırıcılık durumu var anladığım kadarıyla. Yerel bir video kanalından öğrendiğim üzere şunları aktarabilirim; Asla tarihi meydandaki Astronomik saat kulesinin çaprazındaki bürodan para bozdurmuyorsunuz. Asla sokakta, döviz bürosu yakınında yanınıza yanaşan simsarlardan para bozdurmuyorsunuz. %0 komisyon yazan yerlerde kur rakamına alış mı satış mı diye çok dikkat ediyorsunuz ve panonun en altında minicik yazan yazılara dikkat ediyorsunuz. Genellikle turistik sokaklardaki bürolarda oranlar hiç uygun değil. Daha önce Kaprova Caddesi No.14'tedi büronun uygun olduğunu okumuştum ama birebir tecrübede çok anormal olmamakla birlikte o da bizim bozdurduğumuz yerden yüksek kaldı. Biz ise tesadüfen Smenama Nekazanka Exchange'de bulabildiğimiz en uygun şekilde bozdurduk. Ben çok fazla da para bozdurmanızı önermiyorum. Kredi kartı kullanımı oldukça yaygın; bir miktar bozdurup gerisini bu şekilde halletmek çok mantıklı.. Bahşiş / Genelde gezi yazılarımda böyle bir başlık açtığımı hiç hatırlamıyorum ama sözkonusu Prag olunca bu mevzu önemli.. Prag'da bir garson için bahşiş herşey demek; o yüzden vermeden kaçmayı aklınızdan bile geçirmeyin ya da garsonun gazabına hazırlıklı olun :) Hesabı istediğinizde TIP IS NOT INCLUDED mekanın adından bile büyük yazıyor!. Bazı yerlerde kredi kartı ile öderken bahşişi de dahil etme seçeneği ile karşılaşabilirsiniz. Biz ilk akşam henüz para bozdurmamıştık ve garson açık açık \"farketmez, Euro olarak da verebilirsiniz\" dedi. İlle de bahşiş, ona göre! Şehiriçi Ulaşım /Birinci bölge dahilinde konaklayıp yürümeyi de sevince ulaşıma o kadar az ihtiyacınız oluyor ki!. Biz uzak bölgelere gitmek dışında hiç ulaşım kullanmadık diyebilirim. 24 saatlik sınırsız ulaşım 110 Kc.; 3 günlük 310 Kc. tekli bilet ise 32 Kc. Ulaşım ağırlıklı olarak yaygın metro ve tramvay ağı ile sağlanıyor. 22 no. lu tramvay şehir merkezindeki pek çok turistik noktadan geçiyor; tramvay turu için ideal.. Cumartesi günleri ise 23 no. lu nostaljik tramvay normal bilet ile bir tur yapıyor.. Ayrıca Mart-Kasım arası sadece Cumartesi ve Pazar 12-17 arası 35 Kc'a şehir turu yapan 41 numaralı başka bir tramvay daha var. Prag'a dair ayrıntılı önerileri ve notları YENİDEN PRAG.. SEVDİĞİM PRAG başlığından okuyabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pragda-mutlaka.html\" ", "text": "Eski Şehir'in dar sokaklarında kaybolun. Aynı zamanda bir sanat şehri olan Prag'da müzelerin zenginliğini, düzenlenen sergileri; opera ve bale gösterilerini, konser programlarını asla kaçırmayın... Gitmeden önce şehrin etkinlik takvimini mutlaka kontrol edin. Uzun yürüyüşlerin ardından şehrin tarihi kafelerinde dinlenin. Cafe Imperial, Cafe Louvre, Cafe Slavia, Cafe Monmartre, Kavarna Lucerna, Cafe Evropa, Grand Orient Cafe.. Hepsi tarihi; bir zamanlar hepsinin koltuklarına sanat ve edebiyet dünyasının en ünlü isimleri misafir olmuş.. Dinlenirken o zamanları hayal edin.. Şehri bir de tramvay ile gezin.. Mart-Kasım arasında sadece haftasonları turistik tura çıkan 41 no. lu tramvaya binin.. 23 no. lu tramvay ile nostaljik hattı keşfedin.. Merkezdeki mağazalardan alışveriş yapın. Özellikle indirim dönemini yakalarsanız kıyafet alışverişi yapmak için tanıdık dünya markaları Na Prikope ve çevresinde; prestijli markalar ise Parizska Caddesi ve çevresinde toplanmış.. Kukla tiyatrosu izlemeyi unutmayın. Şehrin hemen her köşesinde bir Black Light gösterisi ve Kukla tiyatrosu var.. farklı fiyat ve kalite seçenekleriyle. Mutlaka birini seçin ve izleyin. Mesela National Marionette Theatre'da Don Giovanni izleyin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/pugliadan-ipuclari.html\" ", "text": "Hem deneyimlediğim tecrübeler hem de kendi denemeye fırsat bulamadığım adresler sadece defterimde kalmasın, gidecek olanlara yol göstersin diye düşünerek Puglia'dan ipuçları paylaşmak istiyorum.. Gitmeden önce instagram'da #weareinpuglia #gezicigunluk puglia #puglia2016 gibi etiketlere @igerspuglia gibi hesaplara ilham ve rota için göz atın. Bölgenin havalimanı bulunan şehirleri Bari ve Brindisi ancak Roma, Napoli, Salerno gibi şehirlerden de tren, otobüs ya da araba ile ulaşabilirsiniz. Puglia Bölgesi'nin şehirleri Foggia, Bari, Brindisi, Lecce ve Taranto. Bu şehirlere bağlı en bilinen ve ziyaret edilen kasabaları ise; Alberobello, Locorotonda, Martina Franca, Ostuni, Cisternino, Trani, Otranto, Gallipoli. Oldukça geniş bir alana yayılan ve çok fazla zenginlik barındıran bölgenin tamamını bir hafta gibi kısa bir sürede tamamen keşfetmek imkansız. Bu yüzden bu şehir ve kasabalar başta olmak üzere kısa araştırmalar yapıp kendi rotanızı oluşturun. Bölgede çok güzel, bir kısmı pek keşfedilmemiş plajlar var. Tümünü birarada gösteren Puglia Plajları kitaplarından bir tanesini bir kitabevinden edinerek harika plajlar keşfedebilirsiniz. Ayrıca Puglia Plajlarını toplu halde gösteren telefon aplikasyonları da indirebilirsiniz. Çok yapılan bir yanlış Matera'nın da Puglia bölgesinde olduğu üzerine.. Matera, Basilicata bölgesine bağlı bir il aslında. Şehrin tıpkı Kapadokya gibi \"tüf\" kayalar üzerinde, kayalardan oyularak oluşturulmuş ve UNESCO korumasında olan \"Sassi di Matera\" Bölgesi'ne Bari'den ulaşmak mümkün. Hava sıcaklığı sebebi ile yaz değil, bahar aylarında yağılacak bir Puglia gezisine dahil etmek daha mantıklı. Bari havalimanından direkt otobüsler ile ya da Bari Centrale tren istasyonundan kalkan \"Ferrovie Appulo Lucane\" tren işletmesi ile 1- 1,5 saatte gidilebiliyor. Sassi'lere en yakın tren istasyonu Matera Sud istasyonu. Daha fazla detay için www. ferrovieappulolucane. it sitesine göz atın. Puglia'yı baştan başa dolaşmak için araç kiralayabilir ya da bölgenin tren ağını kullanabilirsiniz. Trenitalia trenleri sadece büyük şehirler arasında, bölgesel tren işletmeleri de Trenitalia'nın gitmediği kasabalar ile şehirler arasında bağlantı sağlıyor. www. trenitalia. it ve www. fseonline. it sitelerinden tren gün ve saatlerini kontrol ederek rotanızı bu veriler doğrultusunda çıkarın. Yerel tren ağları Pazar günleri genellikle hizmet vermiyor. Trenitalia biletleri istasyonlardaki makine ve gişelerden alınırken FSE gibi yerel ağların biletleri genellikle istasyonlardaki gazete bayilerinde satılıyor. Peronları bazen apayrı bir noktada olabiliyor.. İneceğiniz istasyonu kaçırmamak için gidiş yönüne doğru ön vagonlarda oturup istasyondaki tabelayı görmek etkili bir yöntem. Küçük istasyonlarda sadece en ön vagonlardan görülebilen küçük bir tabela olabiliyor. Doğru Peron, doğru durak konusunda çevrenizdekilere sormaktan çekinmeyin. Roma, Venedik, Floransa kadar turistik şehirlerde bile İtalyanlar'ın İngilizce konuşmak konusunda istekli olmadığını düşünenler bu bölgede biraz daha fazla zorluk yaşayabilirler!. Genel olarak otel turistik bölgelerdeki restoranların bazıları dışında birazcık İtalyanca gerekiyor. Tren istasyonları, lokal restoranlar, dükkanlar, sokaktaki halk, kasabalar, kafeler... en azından ufak tefek ihtiyaçlarınızı karşılayacak kadar İtalyanca kelime öğrenmeye ya da defterinize not etmeye çalışın. Google translate uygulamasını telefonunuza indirip çok zorda kalırsanız buradan sesli sözlük bölümünü de kullanabilirsiniz. Bir süre önce blogda yayınladığım \"İtalyanca Turist Sözlüğü\"ne de göz atmayı unutmayın. Bölgenin kendine has zengin bir mutfağı var. Yemekler, tadılacaklar ile ilgili fikir sahibi olun, gerekirse basit İtalyan yiyeceklerini menüden okuyabilmek için isimlerini defterinize not edin. Menülerde et yemekleri arasında \"cavallo ya da carne equine\" görmeniz olası. Puglia bölgesinde at eti sıklıkla tüketiliyor. Konaklama için eğer araçsız yolculuk yapıyorsanız tren istasyonuna kolayca ulaşabileceğiniz lokasyonları seçmenizde fayda var. Çok noktalı bir seyahat olacağı için valizi kolayca istasyona götürüp getirebilmek önemli. Havalimanından merkeze tren, otobüs ve shuttle var. Tren ve otobüs yaklaşık 15-20 dakikada 5 'ya gidiyor. AMTAB'ın 16no. lu belediye otobüsü ise yaklaşık 1 saatte 1,5 'ya merkeze varıyor. Varış saatinize ve araçların hareket saatine göre her seçenek değerlendirilebilir. Şehiriçinde ulaşım AMTAB otobüsleri ile sağlanıyor. Bilet 1 ve günlük sınırsız bilet de 2.20 . Ancak sadece kısa süre kalıp şehirin ana merkezini dolaşacaksanız ulaşım kullanmak hiç gerekmiyor. -Bisiklet ile gezmek isterseniz \"Bari in Bici\"nin 30 istasyonu var ve ilk 30 dakika kullanım ücretsiz. Bari Vecchia sokaklarında kaybolmak, Lungomare nda yürümek, Catedrale di San Sabino, Basilica San Nicola, Teatro Petruzelli, Piazza del Ferrarese, Svevo Kalesi, Mercato del Pesce, Piazza Mercantile ilk görülecek yerler arasında. Ana alışveriş Caddeleri Via Sparano di Bari ve Corso Cavour. Saat 1-5 arası dükkanların büyük kısmında siesta uygulaması var;kapalı oluyorlar ama tekrar açılınca akşam 8'e kadar açık kalıyorlar, bir kısmı Cumartesi öğleden sonra açmıyor. Kitap ve müzik alışverişi için La Feltrinelli var. Diğer plak dükkanları: New Records, Centro Musica ve Wanted Record. Modern Sanat Müzesi Galleria Doppelgaenger'de 24 Eylül 2016'ya kadar Daniela Corbascio sergisi var. Bari ve yakınındaki plajlar; Pane e Pomodoro / Lama Monachile / Cala Porta / San Vito / Ponte dei Lapilli / Torre Quotte / Cala Paura / Copacabana. Kahve/Tatlı Alternatifleri: Veronero Caffe / Pasticceria Portoghese / Bacio di Latte / Stoppani / d'Amoia / Torrefazione Cafe Oriental / Petruzelli Tiyatrosu'nun cafe'si. Yerel mutfak örnekleri sunan yerler arasında Osteria Vini e Cuccina ve Osteria delle Travi \"il Buco\", aynı mantık ve tarzda adresler. Osteria del Borgo Antico ve La Locanda del Federico alternatifler. En iyi 5 pizzacıdan biri olan Di Cosimo, kocaman panzerottolar da yapıyor. / Panificio Fiore'de foccacia en iyisi. / Hamburger için adres HAMP: Hamburgheria di Puglia. / Panificio Dirello ve Panificio Milanese'de panzerottolar.. Akşam için bar alternatifleri: Birrificio Bilabi Bari / Factory / Speakeasy / Kendime not: Gelecek sefer Puglua'nın artisan birası MataBirra'yı dene. Bari'den tren ile ortalama yarım saatte ulaşılıyor. Gitmek için Lecce yönündeki Trenitalia trenlerine binmek gerekiyor. Biletler 1.10 ile 4,5 arasında. Her iki kasaba ve civarında yüzmek için güzel plajlar ve konaklama alternatifler var. Monopoli'de Porto Vecchio görülmeli, şehrin labirent gibi beyaz sokaklarında dolaşılmalı. Polignano A Mare'de ise Lama Monachile Plajı, Balconata di Santo Stefano manzara terası, Şairler sokağı görülüp tarihi merkezinde dolaşılmalı. Monopoli'de iyi yemek için adres. Osteria Perricci. Deniz mahsulu ağırlıklı menüsü var. Polignano a Mare'de deniz mahsulu gastro pub Pescaria çok iyi rahat alternatif. Şık ve farklı bir deneyim için ise Grotta Palezzese. Eğer Bari'ye dönecekseniz trenitalia web sitesinden Bari'ye gidecek son trenin saatini kontrol ederek dönüşünüzü buna göre planlayın. Polignano ya da Monopoli de en az bir gece konaklamak bir alternatif olabilir. Bari ile Lecce arası trenitalia hizmeti trenler ile trenine göre 1.5/2 saat sürüyor. Bilet fiyatları 10,5 'dan başlayarak yukarı doğru gidiyor. Piazza del Duomo, Sant'Orono Meydanı ve kolonu, Antik Roma Tiyatrosu, Basilica Santa Croce, Porta Napoli ilk görülecekler arasında. Siesta saatlerinde neredeyse tüm dükkanlar kapalı ve şehir bomboş. Bu saatlere dinlenmek ya da yakın çevrede yüzmeye gitmek mantıklı. Castello di Carlo'nun karşısından 32 no. lu otobüs ile San Cataldo'da denize girmeye gidilebilir. Bölgeye yakın olan en güzel deniz Maldive de Salento. Lecce'den STP otobüsleri ile Gallipoli ve Otranto'ya geçmek 2.80 . FSE otobüs ve trenleri ile de 2.60 'ya gitmek diğer alternatif. Via Libertini No.76'daki turizm ofisinden bisiklet kiralanabiliyor. En popüler mola adresleri Sant'Oronzo Meydanı'ndaki Caffe Alvino, Duomo'nun karşısındaki çay salonu Syrbar, Natale'de dondurma.. Trattoria di Nonna Tetti'ye alternatif yeme içme adresleri; Osteria degli Spiriti / Torre di Merlino / Alle due Corti ve bunlara göre daha uygun fiyatlı olan il Quinto. Via Umberto üzerinde şarap barları \"enoteca\"lar ile Via Federico d'Argana ve çevredinde barlar var.. Bölgenin en meşhur el sanatı olan, kağıt ve tutkal kullanılarak obje ve heykellerin yapıldığı \"Kartapesta\" örnekleri şehrin içindeki küçük sanatçı atölyelerinde.. En bilinenlerden biri Bottega d'arte di Riso Claudia. Ferzan Özpetek Filmlerinden etkilenerek gidenler için bir ipucu: MineVaganti'nin çekildiği mekanlar / Palazzo Famularo Via Guglielmo Paladini 35 / Masseria Ceppano / Punta della Suina / Villa Materdomini / Porta Rudiae / Basilica di Santa Croce-Palazzo dei Celestini / Piazza Sant'Oronzo / Piazzetta Carducci / ve Via Vittorio Emanuele II filmde kullanılan sokak ve meydanlar.. Itria Vadisi içinde bulunan Alberobello'ya bölgesel tren ve otobüsler ile ulaşım sağlanıyor. FSE tren ve otobüslerini kullanarak Bari, Lecce ya da Puglia içinde diğer yerlerden buraya ulaşmak mümkün.. Trullo denen koni çatılı evler tüm Itria Vadisi içinde Alberobello'dan başka, Martina Franca, Locorotondo, Cisternino ve Fasano'da da bulunuyor. Bölgede bu evlerden başka bir de Masseria denen çiftlik evleri var. Kendi yetiştirdikleri ürünlerle yapılan gıdaları sunan bu çiftlik evlerinin çoğu aslında birer otantik konaklama alternatifi. Gerçek trulloların olduğu ve Unesco korumasında olan evler Aia Piccola ve Rione Monti olmak üzere iki mahallede yoğunlaşmış. Rione Monti daha turistik, Aia Piccola'da ise gerçek konut olarak kullanılan trullolar var; sokakları dar ve dolambaçlı.. Monte Pertica ise turistik tepe. Terazza Belvedere'den tüm Rione Monti evleri birarada görünüyor. 1030 trullonun olduğu Rione Monti'nin en görülesi sokakları; Via.. Monte San Marco / Monte San Gabriele / Monte San Michele / Monte San Sabatino / Monte Santo / Monte Adamello / ve Via Cadore. Aia Piccola'nın en görülesi sokakları da; Via.. G. Verdi / C. Colombo / G. Galilei / La Marmora / ve Via Duca degli Abruzzi. Trullo Siamese, Trullo Sovrano ve Trullo Chiesa Sant'Antonio görülecek önemli yapılar.. Perşembe günleri Largo Martellottoa'da haftalık pazar kuruluyor. Eğer Puglia'dan Amalfi kıyılarına geçme planınız varsa geçiş noktası olarak kullanabilirsiniz. Taranto'nun midyesi meşhurmuş. Şehirde Michelin'in de önerdiği iyi restoranlar var. Oblo' ve Trattoria Gatto Rosso iyi örnekler.. Eski işletmelerden lokal bir tercih de istasyon yakınında Trattoria dell'Orologio. Şehrin önemli buluşma noktaları Bernardi Pastanesi ve Caffe Italiano. Trani, Puglia bölgesinin en zengin yerleşmlerinden biri. Film setini andırıyor. Bari'den 30-45dk. da tren ile ulaşılabiliyor. Restoran alternatifi: Ristorante Gallo. Gallipoli, tarihi merkezi çok güzel olan küçük ve tipik bir sahil kasabası. Gidilirse merkezindeki plajlar, balık pazarı, katedral ve Antonietta di Pace caddesi görülmeli. Otranto, buraya yapılan sefer nedeni ile Osmanlı'dan izler taşıyor ancak Osmanlı çok iyi anılmıyor. Tarihi meydana açılan sokakları görülmeli.. Ostuni, mimarisinden dolayı \"Beyaz Şehir\" olarak anılıyor. Denize çok yakın olan Ostuni'de ana meydan Piazza della Liberta, San Franceso Kalesi ve Via Cattedrale sokağı görülmeli.. \"Mamma li Turchi!\" yani.. Annecim, Türkler geliyor!.. :)) Bu sözü bir kenara yazın, Puglia'da gezerken birilerinden duyarsanız şaşırmayın!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/rafine-espresso-bar.html\" ", "text": "Daha açılmadan, ismi ile heyecanlanmış, anonsumu da yapmıştım açılacak diye.. Sahibi, işletmecisi, baristası hep aynı: Kaan. Kendisi aslında şef. Kahve de bir diğer tutkusu. İşin içinde bir şef olunca -hem de takıntılı bir şef- Rafine'nin tatlıları ve sandviçleri de tebrik konusu. Kabak ile yapılan efsane cheesecake hem tadı hem sıradışı sunumu ile unutulmazlar listesinde. Rozbif ve cheddar peynirli sandviçe gelince bırakın kahveyi sırf bunun için bile Rafine'ye müdavimim!.. Yiyeceklere kaptırıp kahveyi unutmayalım; birçok farklı demleme ve birçok farklı çekirdek türü var Rafine'de.. Barista mükemmeliyetçi. İddiasız ama şimdilik!.. Hırslı ve hevesli.. Rafine olacak.. iyi olacak.. Uzak değil, yakında bir gün kendi çekirdeğini de kavuracak.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/red-oku-ye-hayal-kur-milano-gezi-notlari.html\" ", "text": "Kitabevi, kafe, restoran kombinasyonlu takılma mekanı. Feltrinelli'nin konsept mağazası. Süper dinamik bir mekan. Fikrin sahipleri, günün her saatinde uğranabilecek mutluluk veren bir mekan yaratmayı başarmışlar. Mutfak, kahvaltıdan akşam yemeğine dek her detayı düşünmüş ve anladığım kadarıyla şeflerine de oldukça güveniyorlar. Şehirde yaşasak belki ama burada geçirecek sınırlı gün varken yemek saatimi burada harcar mıyım, emin değilim. Ama akşamüstü uğrar, kitabımı alır, bir kahve ya da pek övündükleri \"artizanal\" biralarından içer, biraz vakit geçiririm.. İlk ziyaretim de aynen böyle oldu zaten. Kitap bölümündeki indirimlilerin arasında hevesli bir kurcalamanın ardından Paris'te es geçtiğim Banksy kitabını indirimli fiyattan arşivime kattım. Bir kitapçıda moda, fotoğraf ve resim alanında yeterince referans kitap varsa ve sokak sanatları kitabı sorup olumsuz cevap almıyorsan tamamdır zaten.. Saat 18:00'den sonra başlayan Milano'nun olmazsa olmazı aperitivo da unutulmamış. La Feltrinelli zaten bizdeki D&R'a eşdeğer bir zincir. Duomo bölgesinde de hatırı sayılır büyüklükte bir şubesi var ama bu yeni konsept çok daha hoş olmuş. Duyduğuma göre artık Roma, Floransa gibi diğer çok sevdiğimiz İtalyan şehirlerinde de varmış RED, benden söylemesi.. Paylaşımınız için teşekkürler, kaliteli paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz. Kolay gelsin!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/renkli-yokuslu-ve-surprizli-lizbon-gezi-notlari.html\" ", "text": "Yokuşları, asansörleri, renkleri, fayansları, tramvayları, manzara terasları, yemekleri, loş lokantalardan sızan fadoları ile bize 4 günde kendini epey sevdiren Lizbon'a dair notları paylaşmaya hazırım!. Aslına bakarsanız bu şehre dair bir slogan kullanacak olsam \"Beklediğini değil, ummadığını veren sürprizli şehir Lizbon!\" gayet uygun olurdu. Benim için kesinlikle şaşırtan, sürprizi bol, eğlenceli ve beklentilerimden farklı bir deneyim oldu. Çoğunluğun yorumunu baz alarak \"İstanbul'a çok benzeyen\" ve güneşle yıkanmış bir şehir beklerken, kaldığımız süre boyunca fırtına ve kovayla dökülen cinsten aralıklı yağmurlara maruz kalmanın şok etkisi yarattığını ve yürüdükçe içimden \"yok ya, İstanbul'a hiç benzemiyor\" cümlesini sürekli tekrarladığımı baştan söylemeliyim! Bunun dışında da gitmeden isminin yanına yıldız koyduğum mekan ve bölgelerden değil, hiç ummadığım yerlerden etkilenerek çok güzel anılar edindim.. Renkli bir şehir Lizbon.. Ama asla süslü püslü değil. Net. Samimi. Onun için ben de notlarımı ona yakışır şekilde net ve en kestirme haliyle paylaşmalıyım. Ulaşım ve Konaklama ile başlıyorum.. Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için birkaç alternatif var; en kısa ve zahmetsiz olanı Aerobus otobüslerini kullanmak. Havalimanı kapısına çıkar çıkmaz kapının önündeki duraktan bineceğiniz otobüs sizi şehir merkezine yaklaşık 25 dk. içinde 4 'ya ulaştırıyor. Otobüs iki rotada tam tur yapıyor ve birden fazla noktada duruyor; dolayısıyla gideceğiniz yere göre en uygun yeri seçebilirsiniz. Bu otobüsün bir diğer alternatifi metro. Havaalanından kırmızı hat geçiyor; buna binip daha sonra diğer renkteki hatlara aktarma yaparak da şehir merkezine bir metro bileti bedeli ile (1.45 ) ulaşmak mümkün. Ancak bu biraz daha uzun; yaklaşık 40 dakika sürüyormuş ve aktarmayı da hesap edince biz tercih etmedik.. Bir diğer alternatif taksiler.. Herkes taksilerin fiyatının gayet uygun olduğu konusunda hemfikir. Özellikle Avenida Liberdade ve daha yukarılarda konaklayacaksanız ya da kalabalıksanız taksi de uygun bir alternatif olacaktır.. Lizbon'da şehiriçi ulaşım için ise metro, otobüs, asansör ve funiküler sitemlerine ilaveten bol bol tabanvay kullanılacak!. Ulaşım ağını kullanmak için önecelikle üzerinde \"Viva Viagem\" yazan kartlardan edinmek gerekiyor. Bu kartlara günlük sınırsız ulaşım ya da kullandıkça azalan belirli bir bakiye yüklenebiliyor. Biz kafamız rahat etsin diye 24 saat geçerli 6.15 'lik sistemi tercih ettik. Viagem kartı ilk alışta bunun için de 0.50 bir ücret ekleniyor ama sonraki günlerde aynı karta yeni yükleme yaptırarak devam ediyorsunuz. Kart ve yükleme metro girişi, gazete bayi gibi yerlerde kolayca bulunuyor; bazı tramvay modellerinde araç içinde bile bilet makinası vardı.. Hava koşulları sebebiyle karşı kıyıya giden feribotlar haricinde tüm ulaşım araçlarını rahatça kullandık; en çok en yokuşlu ve en çaresiz durumlarda kullandığımız \"elevador\" ları sevdik. Sizi bir mahalleden alıp dimdik bir yokuştan üst mahalleye bırakıveriyor. Elevador Bica, Gloria ve Lavra mutlaka bir noktada imdadınıza yetişecek diye düşünüyorum.. En kötü ihtimalle, çok tatlı ve fotografikler!. - Öncelikle kendinize bir Lizbon not defteri hazırlayın; şehri bölgelere ayırıp defterinize kaydedin.. - Baixa, Rossio ve Chiado üçgeni şehrin merkezi. Bu üçgende; Comercio Meydanı, Rossio Meydanı, Rua Agusta Caddesi, Santa Justa Asansörü, Igrejo de Sao Domingos Kilisesi, Dona Mario II Ulusal Tiyatrosu, Gloria, Lavra ve Bica funikülerleri ilk görülecekler listemdeydi ama bunları görmek için rota planlamaya hiç gerek yok. Zaten hepsi yürürken kendiliğinden karşınıza çıkıyor.. Bir itiraf: Biz Santa Justa Asansörü önündeki daimi uzun kuyruğu gördükten sonra hiç tepesine çıkmadık.. zatem şehirde bu kadar çok manzara noktası varken şart mıdır çıkmak, onu da bilemiyorum.. Tamamıyla turistik bir aktivite. Yine bu civarda bulunan ve 1900'ler kültür ve cemiyet hayatının önemli merkezlerinden olan 17. yüzyıl Fas mimarili saray Casa do Alentejo, şimdilerde restoran ve etkinlik alanı olmanın yanısıra oldukça popüler bir instagram köşesi. - Lizbon'un en güzel detaylarından biri \"Miradouro\"lar. Şehrin inişli çıkışlı konumuna uygun mimarisinin sonucu olarak sık sık karşınıza çıkan manzara teraslarına \"miradouro\" deniliyor. Ben gitmeden önce; Sao Pedro Alcantara, Santa Caterina, Santa Luzia, Nosso Senhora do Monte ve Portas do Sol'u not almıştım ancak gidince gördüm ki her yerde çok güzel miradourolar var. Aslında en güzeli yürürken \"miradouro\" yazan bir tabela görünce üşenmeden sapmak ve kendi en güzelinizi bulmak. Ben en çok Graça semtindeki Sophia de Mello Breyner Andresen'i sevdim mesela.. Hem çok yüksek bir seviyeden görüş sağlıyor hem bu terasa çıkan merdivenli yol inanılmaz güzel hem de sonrasında meydanda mola vermek için tatlı bir adres var: Yazar Natalia Correia'nın 1968'den beri hizmet veren cafesi Botequim, tam yol kenarında oturup kahve/porto şarabı keyfi yapmak için tatlı bir seçenek. (Ayrıca Cafe de Garagem, Lost In ve bir otoparkın terasında yer alan Park Bar da cepte olsun. Bunlar da manzara terasları dışında keyifle mola verebileceğiniz, güneşi batırabileceğiniz diğer güzel manzaralı alternatifler.. - Alfama, Graça ve Santos'a da benim için haritanızda/defterinizde minicik bir işaret koyun. Çünkü bu üç semt benim şehirde en sevdiklerim!. Alfama şehrin en eski, en tipik ve dolayısıyla en fotografik semti. Tıpkı Balat gibi düşünün.. her sokağında başka bir renk ve sürpriz.. Santos, konaklama notlarında da bahsettiğim üzere şehrin şu sıralar en popüler en keyifli bölgelerinden biri. Time Out Market'den başlayarak LX Factory yönüne doğru uzanan bölgede çok keyifli detaylar, vakit geçirecek çok güzel yerler var.. Graça ise daha tepelerde kendi halinde minik, gizli bir cevher.. Turistik rotaların dışında, lokal hayata yakın, renkli, duvarları graffitili çok tatlı bir semt. Ama vakit kısıtlıysa ve seçim yapmak gerekiyorsa önce Alfama! Mutlaka gezilmeli!. - Alfama'da rastgele yürüseniz bile kesinlikle çok güzel sokaklardan geçeceksiniz ama Portas do Sol Meydanı, Se Katedrali, Vhils'in yaptığı mozaik Amalia Rodriguez eseri ve Sao Jorge Kalesi gibi önemli noktalar rotanızda olsun.. - Santos, Cais de Sodre istasyonundan itibaren başlıyor; Bairro Alto ile sırt sırta ama onunla kıyaslayınca ne kadar sakin ve farklı.. Semtte pek çok güzel restoran, cafe, bar, vintage dükkan ve tasarımcı dükkanları var. Kahvaltı için Hello Kristof, Dear Breakfast, Vhils muralli avlusu ile Agua no Bico; The Mill ve semtin en yenilerinden Fauna e Flora iyi seçenekler.. Vintage mağaza Reuse, müthiş çay dükkanı Companhia Portogueza do Cha ve Portekize özgü gurme ürünler satan d'Olival ise Santos-Sao Bento hattında sevdiğim dükkanlar.. Ama elbette yürüdükçe, sokakları gezdikçe daha ne hoş dükkanlar ve kafeler var... Cin barı Matiz Pombalina'nın da adını şuraya bıraktıktan sonra sizi kendi keşfedecekleriniz ile başbaşa bırakıyorum. - Principe Reale, bir başka sevdiğim semt. Bir sürü güzel dükkan ve yemek içme-eğlence için keyifli mekan var.. Tarihi ve -bana göre- fotografik Pensao Londres, bir öğle yemeğini ayırıp çok keyif aldığımız A Cevicheria, saray gibi konsept mağaza Embaxiada; orijinal ve nostaljik bar Pavilhao Chines ilk aklıma gelenler.. Yokuştan aşağı inmeye başladıkça yine fotografik ve yürümesi zevkli sokaklar sizi Rua Nova da Piedade'ye ulaştırıyor.. Bu sokak ilginç. İtalyan dondurmacısı Nannarella, Roma pizzası Nanna ve Avusturya sosisçisi Wurst ile bambaşka rüzgarlar estiriyor sonra da Sao Bento ve Santos ile kavuşturuyor.. - Bairro Alto, yani yukarı mahalle, daha çok gece hayatının merkezi gibi.. Graffitili dar sokakları arasında sayısız bar var. Gündüz sakin, akşamları bir o kadar kalabalık ve gürültülü.. Gitmeden çok övüldüğü için beklentimi biraz yüksek tutup pek umduğum gibi bulmasam da mutlaka bir akşam sokaklarında rastgele dolaşmak lazım; yaz aylarında eğlencenin sokaklara taştığı ve çok eğlenceli olduğu söyleniyor.. - LX Factory ise şehrin modern yüzünden farklı bir kesit. 1800'lerde iplik ve kumaş fabrikası olarak kullanılan bu endüstriyel alan şimdilerden tasarım dükkanları, yeme içme ve müzik mekanları ve sokak sanatı ile harmanlanmış bir eğlence ve aktivite alanına dönüştürülmüş.. İçinde bir sürü güzel mekan var ama en etkileyici üç tanesini söylüyorum: Akşam yemeği için Taberna 1300; o muhteşem, fantastik kafe/kitabevi Ler Devagar ile yarısı tasarım/yarısı kahve konsept dükkan Slow Public. Bir de Milano'lu street art sanatçısı Millo'nun işlerini görmek gülümsetiyor.. - Çok meşhur 28 no. lu tramvay, gezmesi değil, fotograflaması zevkli bir Lizbon efsanesi bence!. İlk durağı Martim Moniz'de uzun uzun kuyrukta beklemek yerine 12 numaraya atlayıp Alfama tarafına çıkmak, buralarda yürüyüp 28 numaranın rayları boyunca gezinmek çok daha zevkli!. Kaldı ki bizim evimizin önünden de geçmesine ve defalarca binmemize rağmen 28 numarada tek tramvayla tam tur yapmayı hiç başaramadık. Ya yolda kazı var, ya yarı yolda indirip başka tramvaya ve hatta 28 no. lu minibüse aktarma yaptırıyorlar.. İlle de bununla gezeceğim diye hiç takıntı yapmayın ama dediğim gibi özellikle Alfama'da raylarını takip ederek çok daha keyifli ve fotografik bir gezinti yapabilirsiniz. Favori sokağım Escolas Gerais. Burada yol iyice daralıyor ve tramvay fotograf için güzel bir ortam oluşturuyor.. Ayrıca sokağın içindeki Copenhagen Coffee Lab yorulunca mola vermek için harika bir seçenek. - Belem Bölgesi, şehrin mutlaka birkaç saat ayrılması gereken turistik aktivitelerinden biri. Kolayca ulaşmak için Comercio Meydanı ya da uygun başka bir noktadan 15 no. lu tramvaya binebilirsiniz. Yaklaşık yarım saat sonra Belem'desiniz. Belem Kulesi, Kaşifler Anıtı, 16. yüzyılda yapılan Jeronimo Manastırı ilk görülecekler arasında. Meşhuuuur Pasteis de Belem ise pek çok kişi için Belem denince ilk akla gelen şey!. Formülü gizli, orijinal Belem turtasını orijinal adresinde tatmadan olmaz! Kapısının önünde dev bir kuyruk olduğunu duymuştuk ama biz sabah erkenden Belem'e gittiğimiz için oldukça sakin saatlerine denk geldik. İçi labirent gibi kocaman pastanede mavi fayanslı duvarların kenarında bir masaya oturup 2'şer Pasteis de Belem ve birer kahve ile güne güzel bir başlangıç yaptık. Eğer Belem'e daha fazla vakit ayırmayı düşünürseniz CCB Centro Cultural de Belem, etkileyici dış cephesi ile MAAT Müzesi de rotaya eklenebilir. Ancak uyarmalıyım ki Belem o kadar da küçük bir bölge değil; iki farklı nokta arasında yürümek, birkaç fotograf çekmek epey zaman alıyor; zaman planlamasında bunu dikkate almak lazım. Akşam saatlerinde gitmeyi seçerseniz fotograf açısından daha verimli sonuçlar oluşabilir.. Ayrıca meydana kurulan seyyar tezgahlardan atıştırarak günü batırmak da güzel oluyormuş. Biz vahşi hava koşullarına denk geldiğimiz için akşamüstü uğramaya cesaret edemedik! - Şehirdeki en önemli müzelerden biri Gulbenkian Müzesi. Ermeni asıllı ve aslen Üsküdar doğumlu Gulbenkian'ın 6000 parçalık muhteşem koleksiyonu içinde orijinal İznik çinileri de var. Salı hariç hergün 10:00-18:00 arası ziyaret edilebilen müzenin giriş ücreti 11,50 . - Rossio Meydanı civarından geçerken mutlaka yapılması gerekenlerden biri meşhur vişne likörü \"ginjinha\" içmek. Bu likörün kendine has bir bardağa dökülüş şekli var.. Servisi yapan kişi, minik bardağa şişeden dökerken kapağı hızlıca açıp kapatarak 1-2 tane de vişne tanesi atıyor.. Bana göre hayranı olunacak bir tat değil ama Lizbon kültürünün bir parçası olduğu için tanışmak lazım. Birbirine yakın iki meşhur adres var. Tam meydandaki A Ginjinha ve hemen yakınındaki Ginjinha Sem Rival. Daha önce Anthony Bourdain'in programında Sem Rival'de arka arkaya 4-5 tane içip kafayı buluşunu izlemiştim; biz de burayı daha lezzetli ve lokal bulduk.. . Ama siz Bourdain gibi abartmayın; deneyip yolunuza devam edin.(Hadi pek rehberlerde rastlamayacağınız bir bonus/lokal alternatif de benden: Ginjinha Rubi. - Lizbon denilince ilk akla gelenlerden biri de \"Pastel de Nata\" tatlısı.. Belem'deki ile aynı aslında; yani adına Pastel /Pasteis de Nata/Belem olarak rastlayacağınız herşey bu tatlı. Tadını \"çıtır milföy üzeri pirinçsiz fırın sütlaç\" diye tarif edebilirim. Bence mutlaka ama mutlaka ılık yenmesi gerekiyor. Hafif tatlı-tuzlu karışımlı lezzetleri sevenler çok beğenecektir. Şahsen ben daha önce Paris'te bir Portekiz pastanesinden tatmış olmama rağmen burada yediklerime kesinlikle bayıldım! Portekizliler bunu kahve ile birlikte kahvaltıda yiyormuş aslında; biz de denedik.. Şahsen kahvaltı değil de gezinirken ve hafif acıkmışken kahve molasında yemeyi daha çok tercih ederim. Üzerine pudra şekeri ve tarçın dökerek yeniliyor. En güzeli nerede yenir derseniz bence bir kere Belem'deki tarihi adresinde, bir kere de Manteigaria'da mutlaka denemelisiniz. Belem'deki daha kalın hamurlu ve kıtır kıtırdı; Manteigaria'daki ise daha ince ve hışır hışır hamurlu.. Ben ikisini de ayrı ayrı beğendim.. Her ikisinde de yapılışını camekan arkasından izleyebiliyorsunuz.. Bu tatlıyı çok sevdim, başka yerde de deneyeyim derseniz son bir isim: Fabrica da Nata. - Bacalhau herşeydir!. Lizbon'a gitmeden önce bunu beynime iyice kazımış, gittiğim her yerde de Bacalhau'dan başka bir şey göremeyeceğime kendimi alıştırmıştım. Başta da dedim ya; şehir beni şaşırttı diye.. Bacalau sandığım kadar tüm menüleri işgal etmemişti. Her restoranda her sokak yemeğinde var ama yiyecek başka birşey bulamayacak kadar değil!. Nedir bu bacalhau? Sadece morina balığı. Oldukça sert etli bu balık konservelerden sokak lezzetlerine, Lizbon mutfağının önemli yemeklerine kadar herşeyin içinde oldukça önemli yer işgal ediyor ama dediğim gibi bu, yiyecek başka hiçbir şey yok demek değil.. mesela biz gitmeden önce fotografını bol bol gördüğüm kroket tarzı Pasteis de Bachalau'dan hiç yemedik ama Bacalhau'nun A Cevicheria'da yediğimiz tarzda marine edilmiş versiyonuna ve sirkeli sarımsaklı konserve versiyonlarına bayıldık.. - Bacalhau'dan sonra en bol rastlayacağınız balık sardalya.. Ama sadece balık yok.. Et de çok tüketiliyor. En meşhur Lizbon tabaklarından birinin adı Bitoque. Bonfile tarzı et üzerine kızarmış yumurta eklenerek servis ediliyor.. İçinde kara lahana ve domuz sosis olan ve hemen her menüde bulunan yeşil çorbalarının adı Caldo Verde. Koyun sütünden yapılan meşhur peynirleri Queijo da Serra. Bu peynir ya da zeytin, tereyağ ve kroket tarzı atıştırmalıklar genellikle masaya direkt getiriliyor. - Time Out Market Lisboa mutlaka uğramanız gereken adreslerden.. Lizbon'a özgü tüm lezzetleri bir arada bulabileceğiniz marketin dört bir yanı taze taze yemek hazırlanan farklı tezgahlar ile çevrili. Ortada da hepsinin ortak kullandığı masalar var. Önerim birkaç tezgahtan birkaç lezzet denemeniz; tüm tezgahların önünde durup incelemeniz.. Bu ziyaret şehrin yemek kültürü ile yakından tanışmanıza olanak veriyor.. Buradaki favorilerim TartarLa'nın taburelerinde somonlu bir tabak; Santini'den dondurma; Conserveire de Lisboa'dan konserve; Manteigaria Silva'dan şarap/şarküteri. - Mutlaka Cervejaria Ramiro! Ne yapıp edeceksiniz; o Ramiro'ya gideceksiniz. Yoksa sizden önce gidenlerin dilinden kurtulamazsınız asla!. Yıllardır Lizbon denilince en çok duyduğum kelime buydu benim: Ramiro!. Herkes çok haklı, burası muhteşem!. Biz dört gün içinde iki kez gittik. Rezervasyon kabul edilmiyor; kapıya gidip sıranın çabuk gelmesi için dua etmekten başka seçeceğiniz yok. Biz ilk akşam saat 18:30 gibi kapısına gittiğimizde kapıya banka gibi numaratör koymuşlardı.. Dilinizi seçiyor, numaranızı alıyorsunuz; bir süre sonra seçtiğiniz dilde numaranızı anons ediyor. Eğer deniz mahsullerinin her türlüsü ile aranız iyi ise burası size cennet gibi gelecek!. Açıkçası ben bazı deniz ürünlerine karşı mesafeliyim; dolayısıyla sorun yaşamamak için gitmeden menüsünden dersimi çalıştım, sevebileceğim şeyleri not aldım. Eğer benim kafadaysanız önerim, masanızda mutlaka sarımsaklı tereyağlı karides \"Gamba a la aguillo\" ve ızgara kaplan karides \"Gamba Tigre Gigante Grelhada\" olsun. Yanında da mini mini bardaklarda bira ve bittikçe yenisi getirilen tereyağlı kızarmış ekmek. Tam buraya bir kalpli göz emojisi lütfen! Yemeğin finali tatlı ile değil, ilginç bir şekilde mini biftekli sandviçle olmalı!. Bu tam bir Lizbon ritüeli. Bol sarımsak ile pişirilmiş biftekli mini sandviçe \"prego\" deniliyor ve Ramiro'da mutlaka yemeğin üstüne tatlı niyetine bu yeniyor. Sebep: Bu kadar deniz mahsülü yiyince insanın canı biraz et istiyormuş!.. Bu ritüeli Lizbon'da geçen gezi programlarının hepsinde yutkunarak izledikten sonra sonunda yapabilmiş olmak çok keyifli!. - Tatmanızı ısrarla rica ettiğim bir Lizbon lezzeti ise: Arroz de Marisco. Lütfen bu yemeğin adını not edelim ve mümkünse Cervejaria Trinidade'da deneyelim. Lizbon'da hemen hemen hiç kötü yemek yemedik ama bu en iyilerinden biriydi. Dışarıdan pek belli olmasa da 13. yüzyıl manastırı içinde servis veren bu tarihi birahanenin inanılmaz güzel bir ambiansı, muhteşem seramik duvarları var. Menüsünün çok turistik olabileceğini düşünmüştüm ama ahtapot salatası ve arroz de marisco bu düşünceyi anında çürüttü. Risotto ile Paella'nın buluşması olarak tanımlayabileceğim yemek bol deniz mahsüllü nefis tadı ve güzel servisi ile güzel anılar arasında yer edindi. - Konserve bu şehirde ciddiyetli iş. Alıp eve getirmenin ötesinde bir mekana gidip bir bardak içki ile bir iki konserve de açtırarak takılabiliyorsunuz.. Baya keyifli bir şey.. Biz bunu meşhur Pink Street olarak bilinen tırnak içinde meşhur cadde üzerindeki Sol e Pesca'da yaptık. Yine Anthony Bourdain'den öğrendiğim bu salaş mekanda oltaya takılı menüden içeceklerimizi; arkamızdaki vitrinden de birkaç konserveyi seçtik, hoş servislere dönüştürüp masamıza getirdiler.. Alfama ve Time Out Market içinde de benzer şekilde takılanlar gördük.. Fırsatınız olursa deneyip keyif alabilirsiniz. - Lizbon'da yaygın bir kahve kültürü var. En çok espresso tüketiliyor ama lokal adı \"bica\". Eğer yerli gibi sipariş vermek isterseniz \"uma bica por favor\" demeniz gerekiyor. Veya \"um espresso por favor\" da iş görür. Şehrin en ünlü kahve molası adresi tarihi Cafe A Brasileira. Pek çok turist önündeki Fernando Pessoa heykeli ile fotograf çektirip dışarıdaki masalarda otururken biz her akşam tıpkı lokaller gibi bar tezgahına yanaşıp yemeküstü birer \"bica\" içmeyi ihmal etmedik. Masalarda oturunca durum nedir bilemiyorum ama bar tezgahında iki espresso toplam 1.40 . (Bir Avrupa şehri için gayet mutlu eden bir rakam!. - Bunun dışında defterime not aldığım tarihi adreslerden Cafe Nicola (1920); Pasteleria Suiça (1922) ve Pastelaria Versailles ne yazık ki biraz da hava koşullarının aksattığı programımıza dahil olamadı ama tarihi dükkanlardan A Carioca ve Casa Pereira'ya uğrayıp sattıkları kahve ve ekipmanları görmeyi ihmal etmedik. - Modern ve yenilikçi kahve dükkanları ise oldukça fazla.. Copenhagen Coffee Lab, Fabrika Coffee Roasters, Wish Slow Coffee en kolay ulaşıp, mutlu ayrılabilecekleriniz.. ama bir sürü var.. özellikle de bizim Santos civarında.. - Merkezde pek çok tarihi dükkan var. Kahveciler, şekerlemeciler, şapkacılar, eczaneler, kitapçılar... Tarihi dekorasyonunu, tabelasını, geleneksel işletme anlayışını koruyan bu dükkanlardan birkaçına girip gezebilirsiniz. - Kahve ve kahve ekipmanları satan Casa Pereira (1930) ve A Carioca; - Şapka dükkanı Chapelaria Azevedo Rua(1886); - Ginjinha içilen dükkanlar; - Eldivenci Luvaria Ulisses; - 1732'den beri açık ve dünyanın en eski kitabevi ünvanına sahip Livraria Bertrand 1913'de kurulan Livraria Sa2 Da Costa bu anlamda çok daha tatmin edici bir kitapçı. - Şekerlemeci Confeitaria Nacioanal (1829) - ve hala Fernando Pessoa'ya ayrılmış bir masası bulunan Martinho de Arcada(1782)... Lizbon'un tarihi dokusunu ve özelliklerini koruyan bu dükkanlarını tanıtarak şehrin tarihi ticaret kimliğini korumaya çalışan bir de birlik var; beni keyiflendiren pek çok yeri ben bu sayede öğrendim.. Lizbon'a gittiğinizde kitabını alabilir ya da instagramdan @lojascomhistoria_lisboa hesabını takip ederek bu konuda daha ayrıntılı bilgi sahibi olabilirsiniz. Lizbon'da Alışveriş İşte bu benim en sevdiğim kısımlardan biri. Lizbon mağaza mağaza dolaşıp deliler gibi alışveriş yapmaya teşvik eden bir şehir değil ama kendine göre öyle sembol ürünleri var ki onlardan almadan dönmek neredeyse imkansız! - A Vida Portoguesa Portekiz'in yerel ürünlerini tek çatı altında toplayan lokal bir konsept mağaza. Sadece bu mağazaya girmek bile bu şehirde alabileceğiniz ya da odaklanabileceğiniz şeyler hakkında fikir verecek. Rua Anchieta'daki gibi büyük bir şubesine giderseniz harika ambalajlı ürünler arasında epey vakit geçirebilirsiniz.. - Embaxiada neredeyse saraydan bozma diyebileceğim Arap mimarisi 19. yüzyıl binası içinde konumlanan konsept bir alışveriş merkezi. Her oda başka bir marka ve ürün grubuna ayrılmış; orta alanda ise hoş bir lokanta var. Biz burada dekorasyon ürünleri satan bölümden Ceramicas Ceramirupe markalı tabaklar almaktan kendimizi alıkoyamadık. - Benamor 1925'te kurulan yerel bir kozmetik markası.. El ve vücut kremleri, mumlar Alfama civarında son derece ikonik bir mağazada, son derece ikonik ambalajlar içinde sunuluyor.. Bu da benim gibi bir ambalaj delisi için \"bu dükkana mutlaka uğra!\" sinyali veriyor.. Piyasaya sürdükleri ilk ve mucizevi güllü yüz kremi ve limonlu el kremi benimle İstanbul'a dönenlerden.. - Lizbon'a gitmeden önce oradan seramik karolar alıp eve seramik bir masa yapma hayalim vardı.. hem de yıllardır!. Onun için Cortico & Netos gitmeden yerini işaretleyip heyecanla koştuğum adreslerden biri. Bu dükkanda geleneksel \"azulejos\" desenlerinin yeni versiyonlarını bol çeşitle bulabiliyorsunuz. İster kolilerce, ister teker teker.. Defolu olanlar 1 'dan başlıyor.. Tam bu noktada önemli bir parantez: Elbette pazarlarda ve eskici dükkanlarında orijinal eski azulejos'lar da bulabilirsiniz ama bunları almak ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Pek çok kötü niyetli kişi eski binalardan şehrin dokusunu bozup bu kültürü yok etmek pahasına eski karoları söküp satabilir. Eski karoları almak bunları desteklemek yerine geçiyor.. Dünya kültür mirası konusunda biraz duyarlı olan her insan bu detaya dikkat edip eski yerine muadiline yönelecektir.. Ben de bu dükkandaki defolu seramiklerden (1-6 arasında) bir çeşit yapıp \"Portekiz işi azulejos\" hevesimi tatmin ettim. Size de böyle bir niyetiniz varsa bu dükkana uğramanızı öneriyorum.. / Surrealejos ise bu dükkana yakın küçük bir tasarım atölyesi. Son derece sıradışı desenler ile seramik karolar hazırlıyor; mutlaka uğrayıp bakmak lazım. - Ceramicas Na Linha yine gitmeden önce takip ettiğim Lizbon hesaplarında çok sık rastladığım bir seramik dükkanı. Fiyatları kilo hesabı, seçenek bol.. Ne yazık ki bütün seramikler bir arada olunca çok güzel oluyor, insan tüm dükkanı paket yaptırmak istiyor ama lanet olsun bagaj kurallarına!.. 2 balıklı, 1 çizgili, 1 puantiyeli ile işlem tamam!. Bu dükkan kadar sevdiğim bir diğer adres de Feira da Ladra'nın sokağındaki Armazem das Caldas.. \"Bordallo Pinheiro\" tarzı seramikler satan bu dükkanda da bagaj hakkını aşmalık harika parçalar var!. Bu arada eğer seramiğe özel bir merakınız varsa 1800'lerde yaşayan ve bambaşka bir tarz yaratan ünlü seramik sanatçısı Bordallo Pinheiro'yu gitmeden daha detaylı araştırabilirsiniz. - Seramik konusunu son bir marka ile kapatıyorum. Vista Alegre yerel ve tarihi bir porselen markası. Ürünleri ucuz değil ama son derece kişilikli.. Ben almadım çünkü tabak-çanak bütçemi aşıyordu ama önünden her geçişte vitrinine baktım ve hatta en son havaalanındaki dükkanlarda uzun uzun bakışıp vedalaştım!. Fernando Pessoa figürlü fincanları ve Bordallo Pinheiro balık serisi muhteşem!. - Feira da Ladra, Alfama Campo de Santa Clara'da Salı ve Cumartesi günleri kurulan büyük bir bit pazarı. Aslında isim biraz tebessüme sebep; zira ladra kadın hırsız demek!. Burası İtalya'da, Marsilya'da, Madrid'de de örneklerinin bulunduğu üzere biraz \"çal-sat\" pazarı konseptli!. Daha doğrusu sanırım eskiden daha çok böyleymiş ama zamanla popülerleşince gerçek bir bit pazarına dönüşmüş.. Hem yeni satan tezgahlar, hem hediyelikçiler, hem de eskiler var.. Bir Cumartesi sabahı mutlaka uğramalı, sonra da Alfama sokaklarında kaybolmalı.. - Seyahatlerimizin önemli alışveriş kalemlerinden biri plaklar biliyorsunuz.. Lizbon'da da birkaç plak dükkanı ziyaret ettik.. Peck A Boo, Carpet and Snares, Discolecça ve Flur ile Fnac Chiado şubesi uğradiğımız adreslerdi.. En çok nehir kenarındaki Flur'u beğendik.. - Konserve cenneti Lizbon'dan en az birkaç kutu konserve almadan dönmek büyük hata olur!. Gerçekten kafanızdaki konserve imajını unutun ve gurme seviyesinde bir beklenti ile birkaç çeşidi valize atın.. Conserveira de Lisboa, Loja das Conservas ve Comur Conserveira de Portugal ile A Vida Portoguesa çok çeşit bulabileceğiniz adresler. Biz pek çok farklı çeşit ve marka aldık ve şu ana kadar açtıklarımızdan bu kötüymüş dediğimiz hiç olmadı.. Tricana, Lucas, Minerva, Tenorio, Porthos ambalajları muhteşem!. Comur da çok güzel ama biraz fazla pahalı; oysaki marketlerde bile harika çeşitler ve uygun fiyatlar var.. Sardalya, ton, bacalhau, somon... hepsi muhteşem.. Şu an gitsem 10 kutu Tricana füme ahtapot alırım mesela!.. - Ben instagramda Lizbon alışverişimi paylaştığımda başka pek çok güzel öneri de geldi; fikir edinmek için o postu okuyup altındaki önerileri de dikkate alabilirsiniz aslında. Çünkü daha bunun seramik balığı, meşhur taze şarap vinho verde'si, Porto şarabı, magneti falan var.. Dedim ya, Lizbon'da alacak enteresan şey çok!. Lizbon Kaçamakları Hiç tahmin etmediğim kadar korkunç bir havaya denk gelince hayal ettiğimiz yakın çevre gezilerini iptal etmek durumunda kaldık.. Ama sanırım Lizbon'a giden hemen herkes bunlardan bir ya da birkaçına rahatça gidebilir.. Şehrin sayfiyesi Cascais, renkli sokakları ve meşhur Pena Sarayı ile Sintra, Avrupa'nın en batı ucu Cabo do Roca, ve şehre en yakın sevimli kasaba Obidos... hepsi bana verilen \"mutlaka git\" tavsiyelerindeydi ama bu sefer kısmet değilmiş.. Yeniden gitmek için sebep olsunlar.. Siz mutlaka gidin.. Hatta Sintra'ya gittiğinizde Pena Sarayı ziyareti sonrası Sintra'nın tarihi merkezine inip Piriquita'da meşhur bademli kremalı milföy \"travesseiros\" tatlısı yiyip bana selam yollayın!. Çünkü buna baya konsantre olmuştum! Hazır merkezden kaçmaktan bahsetmişken şehrin içinde ama bambaşka havada, karşı kıyıda bir adresten bahsetmek istiyorum. \"Biri Phil'i Doyursun\" programında öğrendiğim bu restoran Ramiro'dan sonra mutlaka gitmeyi kafama koyduğum ikinci adresti.. Restaurante Ponto Final. Cais do Sodre'den feribota binip Cacilhas'ta iniyorsunuz.. Kıyıdan minik bir yürüyüş.. az sonra taş iskele üzerine kurulmuş sarı masalardasınız.. Sardalya balığı ve yukarıda tarif ettiğim pirinçli güveçten sipariş ediyorsunuz.. Ne güzel anlatıyorum ama gitseydik muhtemelen fırtınada nehre uçardık!.. Hayallerimde kalan bu güzel restorana gidip Lizbon'a karşıdan bakarak yemek yediğinizde en az kendim gitmiş kadar mutlu olabilirim!.. Bu arada Lizbon kaçamaklarından bahsederken çok gelen bir soruyu da cevaplamış olayım.. Lizbon'da denize girebilir miyiz? Evet, şehrin kendi plajları var, girebilirsiniz. Ama denize girmek için biraz yol yapmanız gerekiyor.. Lizbon manzaralarında gördüğünüz mavilik deniz değil, nehir.. Şehrin ortasından geçen ve İstanbul boğazına benzetilen mavilik Tejo Nehri.. Ama Lizbon plajları diye ufak bir google araması yapınca aradığınız sonuçlara ulaşacaksınız.. Sevdiğim Anlar.. Lizbon yazmakla, anlatmakla bitmiyor.. Bende iz bırakan her detayı aktarmak istiyorum.. Çok sevdiğim anlar var.. - - Günbatımı saatleri.. @evisual'ı kıyıdaki plakçıda bırakıp Alfama'ya sahil tarafında bir aralıktan giriyorum.. Yürüdükçe bir bir sokak lambaları yanıyor, kepenkler iniyor, dükkanlar kapanıyor, ellerinde alışverişleri ile insanlar telaşlı adımlarla yürüyor, bir berberde günün son traşları yapılıyor, merdivenli sokaklardan aşağı karanlık siluetler iniyor, fado mekanlarında masa örtüleri yayılıyor, mumlar tek tek yakılıyor, omuzu örgü şallı iki kadın kapıda sigara içiyor, bakkal tipli dükkanda ayaküstü minik kadehler yuvarlanıyor, bütün gün aradığım rengarenk duvar resmi köşeyi dönünce birden karşıma çıkıveriyor.... Alfama hep güzel ama tam bu saatlerde bir başka!.. Hava kararmak üzereyken tek başıma Alfama'da yürümek Lizbon'da yaptığım en güzel şeylerden biri.. - Belli ki fado benim müziğim değil; ne gitmeden önce, ne de dinleyeceğimiz akşam fado için heyecanlı değilim.. Gitmeden arkadaşım Şeyda ile bunu konuşuyoruz; bana şöyle bir şey anlatıyor; Fado o yörenin insanı için biraz hüzünlü biraz da kutsal birşey.. fado mekanları hep kalabalık, kapıdan bakanlar da var.. Konuşan, gürültü yapan olsun istenmiyor.. O yüzden fado videolarını bile izle bak, altta hep \"şşşşşşş!\" diye konuşanları susuturmaya çalışan bir müdahale var..\" O fado dinlemeye gittiğimiz akşam.. Masamızda birkaç meze, bir litre de vinho verde.. en çok Şeyda'yı anıyorum.. Fadocular söylerken bir kız mekanda aşağı yukarı yürüyüp sinirli bir şekilde konuşanların masasına doğru bir \"şşşş\" fırlatıyor!.. Fado'yu hala durup dururken dinleyecek, özleyecek kadar sevmiyorum ama bu tatlı detayı ve Alfama'da olup fado dinliyor olma halini seviyorum.. - Kapısının önüne gidip zili çalıyoruz.. Az sonra kapı açılıyor; önce içeriden bir uğultu sonra da bizi buyur eden papyonlu adamın sesi duyuluyor.. Birkaç loş ve dolu salondan geçip barın olduğu salona alınıyoruz.. Burada biraz bekleyeceğiz; yer açılacak, oturacağız.. İki dakika sonra papyonlu garsonumuz bizi zarif bir el hareketi ile kadife koltuklu küçük bir odaya buyur ediyor, en köşeye kuruluyoruz.. Kapsamlı kokteyl menüsünü incelemektense duvarları objeleri incelemeyi tercih ederim.. Salon metreküp bazında tamamen eski eşyalar, binlerce ilginç obje ile dolu!. İçeride kaldığımız sürenin tamamı inceleyerek ve çok keyifli geçiyor.. Çıkmadan önce de görmediğimiz diğer salonları geziyor her bölümde de tekrar tekrar hayret ediyoruz. Burası Pavilhao Chines. Yarı müze diyebileceğim enteresan bir kokteyl bar.. Çok övülen ve mutlaka görülsün denilen meşhur Pensao Amor'dan çok daha ilginç ve benim Lizbon'da \"iyi ki..\" dediklerimden.. - Sebebi rutubetmiş.. Afrikalı göçmenler ile kolayca bu yakaya taşınan seramik kaplı duvarlar, binalar rutubetten etkilenmesin diyeymiş.. Gitmeden önce seramik kaplı duvarların Lizbon'da bu kadar yoğun olduğunu bilmiyordum.. Bu beni şaşırtan detaylardan biri oldu. Sanki Porto seramikliymiş de Lizbon'da sembolik birkaç yapı varmış gibi geliyordu.. Oysa sokaklar boyunca binlerce renk ve desen.. Herbirini ayrı sevdim, inceledim, fotografladım, telefonuma duvar kağıdı yaptım, yetmedi videolarını çektim.. Ben Lizbon'un \"azulejos\" duvarlarını çok sevdim!.. - Bazen de not aldıkların değil yürürken tesadüfen keşfettiklerinle mutlu oluyorsun.. Chiado'dan ilgimizi çeken ara sokaklara dala çıka Bairro Alto'ya doğru ilerliyoruz.. Yarı açık bir kapıdan gelen sesler ilgimizi çekip içeri giriyoruz: By the Wine Jose Maria da Fonseca. 1800'lerden beri şarapçılıkta olan bir aile, mahzen konsepti, tüm tavanı şişelerle kaplı etkileyici bir mekan, yiyen, içen, sohbet eden insanlar.. Peynirler, istiridyeler, marine somon, şarap.. Ye, iç takıl, şarap al.. Ne keyifli bir keşif.. - Sokaklar hiç ummadığım kadar sanatla dolu.. Graffitiler, muraller heryerde!. Alfama ve Graça'da, Santo'da bol bol Vhils işi görüyorum.. Atıklardan ürettiği 3 boyutlu duvar resimleri ile tanınan Bordalo II işleri ile tanışıyorum.. Her sokakta karşıma yeni bir sürpriz çıkmasına giderek daha çok alışıyorum... - Pastelaria-Leitaria Nita. Bizim evin sokağında sıradan bir mahalle pastanesi.. Hepsinde olduğu gibi bir tarafı tezgah, diğer tarafında duvara dayalı masalar var; gün boyu yaşlılar oturuyor.. Sadece kendi dilinde konuşan güleryüzlü amcanın elinden bir kek, bir kahve bazen dünyanın en güzel kahvaltısı olabilir.. Üstelik böyle pastanelerden şehirde ne çok var! Bazen herhangi birine dalıp böyle sıradan, minicik detaylar ile mutlu olmak ne güzel!.. Koca bir seyahatin içinde bana şehirle bütünleştiğimi, gerçek hayatın içine birkaç dakikalığına dahil olabildiğimi hissettiren anlar en kıymetlileri.. Hiçbir seyahat sadece \"mutlaka görülecekler listesi\"nden, restoran adreslerinden ibaret değil.. Herbirimiz için bizi mutlu edecek, sadece kendi bulabileceğimiz, sadece bize bir şey ifade eden küçük hazineler var.. Gitmeden yaptığım derin araştırmaları, o şehrin içinde saklı kendi sürprizlerimi bulmak için peşine takıldığım küçük ipuçlarını çok seviyorum.. Lizbon da bu anlamda beni gitmeden çok heyecanlandırdı, daha çok yürümek daha çok görmek için çok motive etti.. Ne çok şey yaptık.. defterde kalan, \"bir sonraki sefere..\" dediklerimiz de oldu ama hiç sorun değil.. Zaman geçtikçe izi kalan sadece o en mutlu ve bize özel anlar olacak.. Ve Lizbon bizi yeniden buluşmaya, kendini bize daha çok anlatmaya mutlaka çağıracak.. Dilerim arayı çok fazla açmadan çağırır. Gelecek sefer için Porto'yu, sahil şeridini, köy ve kasabaları da içine katarak kapsamlı bir Lizbon planı var aklımda.. Bu güzel yemeklere çok alışmışken ve konservelerimizin bitmesine çok az kalmışken Lizbon bizi çabuk çağır!. Tüm seyahatlerimden önce ilk olarak bir rehber kitap edinir, not alarak okur, sonra blog yazılarını dolaşırım. Bugüne kadar başka hiçbir blog yazısından bu kadar çok not aldığımı hatırlamıyorum. İçimdeki Portekiz heyecanını büyüttünüz yazınızla. Çok teşekkürler. Çok sevindim. Umarım seyahatiniz en az benimki kadar güzel geçer. harika bir coğrafyaya gidiyorsunuz. iyi seyahatler!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/rizeden-artvine-dogu-karadeniz-gezi-notlari.html\" ", "text": "Karadeniz'in bu bölümüne ilk kez ayak basıyorum.. Heyecanlıyım.. Beklentiliyim.. ama yola çıkarken bu seyahatin finalde bana \"hayatımın en güzel seyahatlerinden biriydi\" cümlesini kurduracağından bihaberim! Doğu Karadeniz denince akla gelecek standart rotalardan biri değil, daha az tercih edilen, çok bilinmeyen ama muhteşem bir rotamız var.. Bunu nasıl açıklasam bilemiyorum.. Yine ilk kez gitsem tamamen aynısını yine yaparım.. ama şimdi tekrar gitsem yine risk alır bambaşka bir bilinmeyen rotadan giderim.. Çünkü artık biliyorum ki \"Doğu Karadeniz\" denince yapılabilecek tek bir plan yok.. Orada bir yerlerde gizlenmiş onlarca farklı seçenek, onlarca nefis köy, onlarca masal gibi yayla, üzerinden ilk kez geçilecek kilometrelerce yol var.. İnanılmaz güzelsin Karadeniz.. eşsizsin.. Klişe fotoğraflara sığdırılamayacak kadar eşsizsin.. Sende bir seyahati unutulmaz kılacak her şey var.. Lazım olan sadece sendeki gerçek güzelliğin peşine düşmek isteyecek birileri.. Bu, bu sefer bizdik.. Dilerim başkaları da olur.. İsterim ki sana koşarak gelen herkes seni çok sevsin, anlasın; senin içinde kendi Karadeniz'ini bulsun.. Bir başkasınınkinin aynısını değil; kendi özgün Karadeniz hikayesini bulsun.. Umarım Karadeniz seyahatimize dair aşağıda paylaşacağım tüm detaylar herkesin özgün rotasını oluşturup, unutulmaz anılarla harika bir seyahat gerçekleştirmesine yardımcı olur.. Bölgeye havayolu ile ulaşmak için Trabzon Havalimanı, Batum Havalimanı akla gelen ilk alternatifler.. Ancak rotanızı nasıl şekillendirdiğinize göre Karadeniz'deki diğer şehirlerin havalimanları ve hatta Kars, Erzurum gibi havalimanlarını da kullanmak elbette mümkün.. Havayolu ile bölgeye ulaştıktan sonra rahatça gezmenin yolu elbette araç kiralamak. Nasıl bir araç kiralayacağınız konusu oldukça önemli. Önerim, yola çıkmadan önce gitmeyi planladığınız yerlerin listesini yapıp, yol durumu hakkında bilgi edinmeniz. Rotanızda rakımı yüksek köyler, yaylalar gibi yolu oldukça bozuk yerler varsa normal bir binek araç kiralamanız yanlış bir seçim olur. Bu konu gerçekten hayati derecede önemli!. Yolda kalanlar, çıkamayanlar, yayla hayallerine veda etmek zorunda kalanlar çok duyduk, rastladık; lütfen \"ben çıkarım\" demeyin ve bu konuya önem gösterin!. EĞER BOZUK YOLLARDAN GEÇECEKSENİZ, ALTI YERDEN YÜKSEK, ÇEKİŞ GÜCÜ YÜKSEK, ARAZİ ŞARTLARINA UYGUN BİR ARAÇ KİRALAYIN! Araç kiralamak için web üzerinden kolayca sitelerine ulaşabileceğiniz global kiralama şirketlerinin yanısıra bölgedeki yerel acentelere de ulaşabilirsiniz. Bizim gideceğimiz yerler sebebiyle çekiş gücü yüksek bir araca ihtiyacımız olduğu için önce bilindik sitelerden böyle araçlar araştırıp seçeneklerin azlığını ve fiyatları görünce şansımı yerel acentelerde denemeye karar veriyorum. Kısa bir araştırma ile iyi bir hizmet alabileceğimize kanaat getirdiğim bir acenteden bir Duster ayırtıyoruz. Bu araç, planlama sırasında gideceğimiz yerlerde irtibat kurduğum kişilerin ortak olarak önerdiği, buralarda rahat gezersiniz dediği bir model.. Gerçekten de sorunsuz olarak gezebiliyoruz.. Bütçeye ve rotaya göre daha iyisi de tercih edilebilir ama bizim için gayet yeterli oluyor. Aracı, Trabzon havalimanından teslim almak kaydı ile Aydemir RentACar 'dan kiralayarak gayet düzgün, memnun kaldığımız bir hizmet alıyoruz. Kiralama öncesinde birkaç farklı işletmeyi kıyaslamak, önceden kiralayanların değerlendirmelerini okumak yerinde olur. Araç rezervasyonunu gitmeden en az 15 gün önce yapmanızı öneririm. Binek araç bulmakta sorun yok ama araziye uygun araç bulmak biraz daha zor ve biraz daha maliyetli.. Ancak gezinizin sorunsuz geçmesi gerçekten doğru aracı seçmenize bağlı!. Karadeniz sahil yolu ve ana arterler oldukça düzgün. İç bölgelere doğru ilerledikçe yollar bölgenin doğası gereği virajlı olmaya başlıyor.. Öyle ki, özellikle Artvin denilince aklıma ilk \"viraj\" geliyor.. Keskin ve sayılamayacak kadar çok fazla viraj!.. Artvinliler çok tercih ettikleri o pikap model kamyonetleri ile bu çılgın virajlarda yol düzmüş gibi vızır vızır gidiyorlar hem de!. Yolları yazının içinde ara ara anlatıp detay vereceğim.. Lütfen daima çok dikkatli yol alın.. Görülecek yer alternatiflerini, konaklamaya müsait yer alternatiflerini alt alta sıralayıp kalacağınız gün sayısına göre uyarlayabileceğiniz onlarca farklı rota var!. Benim önerim mutlaka görmek istediğiniz yerlerden başlayarak bir liste yapmanız ve bunu, gideceğiniz mevsim, dönem, hava şartlarına göre gözden geçirerek netleştirmeniz olacak. Biz Doğu Karadeniz'e uzunca bir süre ayırmayı istediğimiz için buna en uygun olan 9 günlük bayram tatilini seçiyoruz gitmek için. Burada minik bir parantez de açayım: .. Ve bunu yaparken de iki noktaya dikkat ediyoruz: Birincisi, bayram sebebiyle çok yoğun kalabalıkların tercih edeceği belli başlı yerlerden kaçınmak.. ikincisi, \"bu mevsimde aşırı nemlidir, bunaltıcıdır\" uyarılarını dikkate alarak buharlaşmadan gezebilmek.. İşte bu iki noktayı esas alarak oluşturduğumuz planımız, seyahatin büyük kısmında Artvin'e odaklanarak buraya bağlı ilçe ve köylerde gezip, finali Rize Çamlıhemşin ile yapmak.. Seyahatimizi üç bölüme ayırıyoruz.. Borçka, Şavşat ve Çamlıhemşin. İlk aşama olan Borçka'dan araç ile çevredeki en fazla 2 saatlik yolculuklar şeklinde ulaşabileceğimiz pek çok noktaya keşif gezileri yapıyor, görmek istediğimiz öncelikli yerleri geziyoruz. Borçka'nın ardından ikinci aşamada Şavşat'a bağlı bir köyde kalarak gerçek köy hayatı, bu köye bağlı yayla deneyimi yaşıyor, doğa ile iç içe 2 gün geçiriyoruz. Seyahatin üçüncü ve son bölümünde ise yaptığımız onca yolun yorgunluğunu atmak, yavaş yavaş dönüş yoluna geçmek üzere Çamlıhemşin var.. Biraz araştırınca siz de farkedeceksiniz ki sırf Artvin'de bile gezip görmeğe değer sayısız alternatif var.. Bunların bazıları meşhur, bazıları henüz kitle turizmi ile tanışmamış ama kesinlikle görülmeye değer yerler.. 10 gün asla tamamını görmeye, tadını çıkarmaya yeterli değil.. Ama tekrar tekrar gidip, her seferinde başka başka köşelerine yer verip tadını çıkarmak için ideal. Aracımız Artvin'e doğru ilerlerken yeşilin dozu yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Ardeşen'den itibaren renkler çoşmaya, yeşilin tonları belirginleşmeye başlıyor; içinden geçtiğimiz tünellerin bile üzerini kaplayan yeşillik insanı giderek Karadeniz'de olmanın nasıl bir şey olduğuna alıştırıyor.. Havalimanından ilk konaklama noktamız olan Borçka Klaskur Köyü'ne kadar yaklaşık 200 km. yolumuz var. Yollar virajlar sebebiyle kolay kat edilmiyor; ancak yakın zamanda tamamlanan Cankurtaran tüneli yolu hem çok kısaltıyor hem de çok daha güvenli hale getiriyor.. Tünelden geçerek Borçka üzerinden Klaskur'a ulaşıyoruz.. Klaskur, seyahatimizin birinci bölümü için kendimize üs olarak seçtiğimiz köy. Hem çevrede yapacağımız gezilere kolay ulaşılabilir bir noktada olalım, hem de betonlar arasında değil, doğal bir ortamda bulunalım istediğimiz için, rotamızın olmazsa olmazlarından Borçka Karagöl'e 13 km.; Macahel Vadisi'ne de 30 km. uzaklıkta bulunan bu köyü tercih ediyoruz. Yine hemen bir parantez; Şimdiki adı Aralık Köyü olan Klaskur, Gürcüce \"aralık\" demekmiş zaten.. Köye doğru iki kayalık tepenin arasında akan dere boyunca ilerlerken bu ismin coğrafi yapısından geldiğini tahmin etmek zor değil.. İlk bakışta çok fotoğrafik, dünya şirini görünmeyecek gözünüze ama bu civarda kalırsanız burada olmanın avantajlarını yaşayacaksınız.. Karagöl'e yakın olması sebebiyle burada pek çok pansiyon ve dağ evi bulunuyor.. Ben nerede kalalım sorusuna cevap ararken şunlara dikkat ediyorum: Mütevazı bir yer olsun; bütçemizi zorlamasın.. Yerel mimaride yapılmış ahşap bir yer olsun, mimarisi ile gözümüzü tırmalamasın!. Bu düşünceyle bir aile işletmesi olan Klaskur Adaş Dağ Evi'ni buluyorum ve gitmeden de telefon edip hem konaklama ile ilgili hem de bölge ile ilgili ayrıntılı bilgi alıyorum. Kalacağınız her yeri mutlaka telefon ile arayıp hem detaylı sorular sormanızı hem de ulaşım, çevrede gezilecek yerler vb. gibi konularda fikir almanızı mutlaka öneririm.. Planlamanızı yaparken orada yaşayanların değerlendirme ve yönlendirmeleri çok işinize yarayacaktır.. 5 gece boyunca Klaskur Köyü'nde kalıyor, her gece dere sesi ile uyuyup sabah dere sesi ile uyanıyoruz.. Çok ilginçtir; köyden güzel bir dere geçiyor ve bu köyde kalmayan hiç kimse bunu bilmiyor.. Karagöl'e giden \"turistler\" gaza basıp önünden geçiyor ama şu köyde ne varmış diye durup bir bakmıyor!.. O zaman da bizim dağ evinin tam karşınında, suyun içindeki kaya, her sabah kalkınca üzerinde oturup terapi yapmak üzere bize kalıyor!.. Bu seyahat öyle büyük şeylerle değil, orada burada bulduğunuz böyle minicik sürprizlerle yavaş yavaş yüreğimize işliyor işte.. Borçka Karagöl Pek çok kişinin Karadeniz fotoğraf albümünde gördüğünüz Karagöl buralara gelip de görmeden dönülmeyecek bir doğa harikası.. Ancak ne yazık ki çoğu kişinin gelip sadece iki fotoğraf çekip gitttiğini, gerçek güzelliğini göremeden, tadını çıkaramadan \"gördük mü, gördük!\" diyerek geldiği hızla gittiğini düşünüyorum.. Çok yakınında konaklamamızın bir ödülü olarak gölü ve çevresini yağmurlu, güneşli, sisli, tenha ve kalabalık her türlü görebilmiş, keyfini çıkarmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum.. Ne yazık ki sosyal tesisin de bulunduğu giriş alanı, yani o bol bol fotoğrafı çekilen yer biraz hayal kırıklığı.. Kalabalık, gürültü, mangal dumanı, lunapark gibi aktiviteler, ses ve görüntü kirliliği.. Ama gölün çevresinde yürüyüş yapacak vaktiniz varsa asıl muhteşem deneyim o zaman başlıyor.. Yeşilliğin içinden, tahta köprülerden sakin bir yürüyüş, ara ara sunduğu fotoğraf kareleri ve renkleri ile size göz kırpan muhteşem göl.. Tur ile geldiyseniz elbette yapacak bir şey yok ama bireysel olarak geldiyseniz en az 1-2 saatinizi ayırarak çevresinden bir keşif yürüyüşü yapmalısınız../ Karagöl yolu virajlı, dar ama zemini düzgün bir yol; normal otomobil ile ulaşabilirsiniz. Son kilometreleri Arnavut kaldırımı şeklinde düzenlenmiş bu yolun köy içlerinden de geçtiğini düşünerek lütfen yavaş gidin!.. Milli park girişinde normal araç için 11 TL. makbuz kesiliyor.. İçeride otopark, tuvalet ve yeme içme tesisi var. Karagöl'e gitmişken yol üzerinde Muratlı tabelasından saparsanız geçmiş yıllarda baraj suları altında kalan Muratlı çay fabrikası ve hemen yanındaki caminin minaresini göreceksiniz.. Cami bir anlık Halfeti etkisi yaratıyor; tam karşısında kıyıda masa ve banklar var.. Basında bu caminin imamının bir süre ezan okumak için kayıkla minareye gittiğini okumuştum ama şu anda kıyıda yapılan yeni bir cami mevcut.. Görmek çok şart değil ama fazladan vaktiniz olursa uğrayabilirsiniz.. Karagöl yolunda manzaraya karşı çay, mısır ya da kahvaltı molası verebileceğiniz işletmeler de göreceksiniz ama benim önereceğim özel bir yer daha olacak: Cankurtaran tünelinden çıkıp Borçka'ya doğru ilerlerken yol üzerinde rastlacağınız seyyar bir çay bahçesi, üzerinde Çamlıbahçe yazan mavi bir kamyonet var.. Sahibi Yaşar Topal ile tanışıp sohbet etmek isteyeceksiniz. Kendisi üniversite okuduktan sonra şehirde kalmak yerine köyüne dönüp zor bir araziye kurulu çaylığında çay üretmeye devam etmiş.. Yabancı turistlere couchsurfing ile evini açıp buralara gelenleri ağırlıyor ve ayrıca bu bahsettiğim mobil çay bahçesini işletiyor.. Biz bölgede kaldığımız sürece her geçişimizde uğrayıp çayını içiyor, keyifli muhabbetine ortak oluyoruz.. Borçka'nın Yaylaları Karadeniz gezisinde öğreneceğiniz ilk şey her köyün bir yaylası olduğu.. Hatta bazen birden fazla yayla; yayla hayatından tekrar köye geçerken arada belli bir süre kalınan ara yaylalar da var... Aslında öyle çok yayla var ki.. Bulutların üstüne doğru çıktıkça sanki her yer yayla!.. Şimdilerde bu sistem biraz değişse de havalar ısınınca hayvanlarla birlikte yaylalara çıkılıyor; yaz yaylada serin geçiyor, hayvanlar aşağıda bulamadıkları taze otlara kavuşuyor.. Yayla acayip bir şey!. Daha yayla kelimesini duyunca yüzü parlamayan kimse görmedim!. Hangisi olursa olsun, yaylaya çıkacağınızı duyan coşuyor, o anda \"ah, keşke şimdi ben de çıksam\" cümlesinin aklından geçişini adeta alnından harf harf okuyorsunuz!. Yayla şahane bir şey!.. Hele ki turizmin ulaşmadığı, gerçekten sadece orada yaşayanların gittiği gerçek bir yayla bulabilirseniz.. ne şanslıyız ki bu seyahatte böyle yaylalar görme şansı buluyor; bir günlüğüne de olsa bu muhteşem ruh haline ortak oluyoruz.. Tüm günü kaldığımız köye yakın bir yaylada geçirmeye karar verip yanımıza kitaplarımızı, müziğimizi, yaylada yeme içme mekanı olmadığı için atıştırmalık birkaç şeyi falan da alıp yola koyuluyoruz. Yayla demek yukarı tırmanmak, hem de çok bozuk bir yoldan tırmanmak demek!. Bozulmamış, orijinal yayla demek yolu asfalt olmayan, berbat bir yol demek!.. Yayla demek 10 kilometrecik yolu tam iki saatte çıkmak demek!.. O yüzden yayla mı görmek istiyorsunuz? Normal araba ile asla!. Hiç bulaşmayın!. Yayla gezmek istiyorsanız 4 çeker araç olmadan kendinizi o yollara asla vurmayın!.. \"Yol boyu su kaynaklarında durup buz gibi su içerek, yükseldikçe havayı içimize çekip \"oh bee!\" diyerek yaklaşık 2 saatte yaylaya varıyoruz.. Her yer yemyeşil çimen, ot.. Gökyüzü açık, tam sırta sıralanmış, hatta adeta özenle dizilmiş yayla evleri, inekler, keçiler ile manzara adeta Heidi'nin Alpler'deki köyü!.. Hayretler içindeyiz!.. Arabayı manzarayı da bozmayacak bir kenara park edene kadar karşılaştığımız herkes \"hoşgelmişsiniz yaylamıza\" diyor, memleket soruyor, \"istanbul'un neresinden\" diyor, gülümseyerek \"hadi gezin, güzeldir buralar\" diyor, hatta şuradan manzara güzel diye yol tarif ediyor.. Bu sıcak karşılama, cennet gibi manzara aklımızı daha o dakikalarda alıyor.. Arabayı park edip içinden ıvır zıvırımızı alıp yeşil bir tepeye doğru yürüyoruz.. Burada biraz uzanalım, manzaraya bakalım, kitap okuyalım istiyoruz.. kenarda oturan iki abi görüp soruyorum: şurada oturabilir miyiz? Gülüyorlar.. \"İstediğiniz yerde oturun, yayladır.. isterseniz gidin şu evin önünde bile oturun!\".. Biz de gülüyoruz.. Şehirden gelmiş koca çayırda ne yapacağını bilemeyen, bu güzelliğin içinde istediğimiz yere oturabileceğimize inanamayan iki şapşalız!. Çimene yayılıp bir süre kalıyoruz.. Baktığımız her yer başka manzara, başka güzel.. Bu güzelliğe dalmışken karşıdaki evden bize sesleniyorlar: Gelin, çay yaptık, siz de için.. Rahatsız etmekten çekinerek gidip oturuyoruz.. Önce çaylar geliyor, sonra önümüze bir sini konup üzerine lavaş, peynir, bal bırakılıyor.. Yoğurt da yer misiniz sorusunuz daha cevap bile veremeden bir kavanozun kapağı açılıp tabağa mis gibi kaymağıyla birlikte iki kaşık koyuluyor.. Sonrası sohbet, muhabbet.. Kalkarken mahcubiyetle teşekkürümüze karşılık bir de yanımıza biraz yayla peyniri vermesinler mi!.. Bir süre evler arasında geziniyor, içlerinden gelen seslerle gülümsüyor, manzarada iç çekiyor isimli cisimli keçilerle tanıştırılıp oğlak Temmuz'un başını okşuyoruz.. Az önce tanıştığımız Ahmet Abi ile sözleştiğimiz üzere onun peşine takılıp buz gibi bir su kaynağına gidiyoruz.. Su içiyoruz, onun anlattıklarını dinliyoruz, an be an değişen manzarada deliriyoruz... Bulutlar yürüyor, evler, dağlar bir görünüp bir kayboluyor.. Kaynaktan dönerken bir mola da onun evininin önünde verip eşinin yaptığı muhteşem yayla çayından içiyoruz.. Kitaplarda bulamayacağımız ne güzel şeyler anlatıyorlar buralara dair.. Çaylar tazeleniyor, muhabbet koyulaşıyor, bulutlar manzarayı sürekli yeniliyor.. Artık yaylaya veda vakti; içtiğimiz yayla çayından bir tutam paketlenip \"İstanbul'da içip anarsınız\" diyerek yanımıza veriliyor.. Üzerinde tesis, konaklama birimi olmayan, sadece insanların yaşadığı, yol tabelasız bir yaylanın ayrıntılı tarifini vererek \"koşun, hemen gidin!\" demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum.. Hem anlattığım bu hikayeyi bizzat yaşayabilme ihtimalinizi korumak, hem de oradaki huzura saygı göstermek adına.. Çünkü bir gün içinde bir değil, 25 araba gittiğinde kimsenin sizi bu şekilde buyur etme, gönülden ağırlama ihtimali olmayacak.. Yine de \"gerçekten\" bu güzelliği yaşamak isteyenlerin yazının içinde gerekli ipuçlarını bulacağına ve gittiğinde de \"yaylanın hak ettiği saygıyı göstereceğine\" eminim!. Yaylalarla ilgili her ne kadar gitmeden önce planlama yapsanız da son kararı oraya gittiğinizdeki güncel şartlara göre vermenizi öneririm.. Hava ve yol durumu değişken.. Yayla yolları bozuk olduğu kadar karmaşık aynı zamanda.. Eğer gideceğiniz yaylada bir ev pansiyon, bir konaklama birimi varsa yol ayrımlarında tabela olabiliyor ama onun dışında durum genelde \"ormanda karşıma iki yol çıktı... bana soldaki doğru gibi geldi..\" şeklinde ilerliyor.. Yanlış yola sapmak, sisin içinde kalmak, hem de uçurum kenarında!... bunlar hep olası; gitmeden inanamıyorsunuz ama durum böyle.. Oralarda yaşayanlara sorun, tarif alın, hatta tarifi birkaç kez alıp emin olun.. Tecrübeyle sabittir, onlar yolu biliyor ama tarif ederken yanlış anlatabiliyor!.. Hep tedbirli olmanız için zorluklardan bahsettim ama yayla öyle bir şey ki.. Bir kere o yüksekliğe çıkıp bulutların üstünde olmanın tadına varınca bir daha aşağı inmek de istemiyor insan!.. Bize öyle oldu.. \"yaylamania\" diye bir hastalık icat ettim.. Hep oralarda olayım istedim.. aşağılarda nefes alamadım!.. Yemeğin yanında da Burhan Abi'nin sohbeti, üstüne ikram ettiği Gürcü şarabı ve kendi yaptığı konyağı.. Bu seyahatte en sevdiğim deneyimlerden biri bu.. Gerçekten bir eve misafir olup masalarına oturmak, o gün yemekte ne varsa yiyebilmek o kadar değerli ki.. Burası yemek bitince \"hesap lütfen!\" diyeceğiniz bir restoran değil.. Sahibesinin sizi karşılarken ve yolcu ederken yanaklarınızdan öptüğü bir ev.. Utana sıkıla ne ödemeniz gerektiğini anlamaya çalışırken \"ne desek ki, vermeseniz de olur..\" diyen bir yuva.. Burhan Abi ve ailesini, bu yayla evindeki bu harika öğle yemeğini çok seviyor, bir gün kalmak üzere gelmeye daha orada karar veriyoruz.. Macahel Köyleri Doğu Karadeniz denince en merak edilen, en büyülü yerlerden biri Macahel bölgesi.. Hep duyar, gitmek isterim ama tam olarak nasıl bir yer, gitmeye karar verip araştırınca anlamaya başlıyorum.. Macahel aslında bir kısmı Gürcistan bir kısmı Türkiye sınırında kalmış toplam 18 köyden oluşan bölgenin genel ismi.. 12 köy Gürcistan tarafında kalırken 6 tanesi Türk tarafına geçiyor.. Ana köy Camili; diğerleri Efeler, Kayalar, Maral, Düzenli ve Uğur. Bölge, Türkiye'nin tek biyosfer alanı ünvanı alan temiz doğası ve arıcılık faaliyetleri ile o kadar ünlü ki, zaten hakkında ayrıntılı bilgiye kolayca sahip olabileceğiniz için bunları tekrar anlatmak yerine bizim bölgeyi nasıl gezdiğimizden bahsedeceğim.. Burası çok geniş bir bölge.. Karagöl yolundaki ayrımdan Camili tabelasını takip ederek ulaşabiliyorsunuz.. Gideceğiniz yol 20-30 kilometre ama inanılmaz virajlı bir yol.. Gayet düzgün bir asfalt yol; yani normal araba ile gidebilirsiniz ancak yine dikkatli sürmek gerekiyor.. Zaman zaman yolun bir tarafı uçurum.. Yolu zorlaştıran, yolun durumundan çok hava şartları.. Özellikle akşam 5'ten sonra sisin artması ve görüş mesafesinin azalması nedeniyle ulaşımın daha da zorlaştığı söyleniyor.. Yola çıkmadan önce yine bilenlere danışmak lazım.. Yolun yarısına kadar tırmanıyor, sonra da Macahel'e doğru biraz iniyorsunuz.. Yani aşırı yüksek rakımlı bir yer değil.. Belki de eşsiz doğa şartlarını oluşturan bu ideal yüksekliğidir.. Yol boyunca 2000 mt. de en yüksek noktada mola verip manzara izleyebileceğiniz bir yer var; orada durup manzara izlemeyi atlamayın.. Gerçekten büyüleyici!.. Biz öğle saatlerinde ulaşıp yemeğimizi Maral Köyü'ndeki İremit Pansiyon'da yemek üzere plan yapıyoruz.. Yoldan Sevda Hanım'ı arayıp bizi kabul edebilir mi diye kontrol ediyorum.. Burası da yine konaklayanlara ve tur gruplarına yemek ve kahvaltı veren bir köy evi. Yöresel yemeklerden oluşan bir menü hazırlayıp sabit bir fiyat ile sunuyorlar.. Yemek sonrası az ilerideki İremit Camii'ni geziyoruz.. Burası 1851'de yapılmış ama bulunduğu yamaçtaki zorlu şartlar yüzünden sökülüp daha aşağıdaki şimdiki yerine taşınmış.. İçi tamamen el oyması, rengarenk el boyaması ahşap, dışı teneke.. Cami ziyareti sonrasında Maral Şelalesi'ne doğru yine tangır tungur bir yolculuk yapıyoruz.. Macahel'in ikinci kötü yol tecrübesi de bu.. Yolun bazı kısımları gerçekten kötü; normal araçla gidenler gördük ama bence asla mantıklı değil!.. Aracı şelaleye 10 dakika yürüme mesafesinde bırakıp zorlu bir yürüyüş yolundan bir miktar daha devam ediyorsunuz. Ayakkabınız, kıyafetininiz koşullara uygun değilse bu yürüyüşü de önermiyorum.. Ayakkabı ve kıyafet için ayrıntılı bilgiyi DOĞU KARADENİZ VALİZİNDE NELER OLMALI? yazısından okuyabilirsiniz. Şelale yürüyüşünün yarı yolunda ahşap kazıklar üzerinde güzel bir mola noktası var. Burada bir çay molası şart!.. Ben çok da şelale meraklısı değilimdir; yolda da yürürken epey söyleniyorum ama şu çay molası tüm yorgunluğu unutturuyor.. Mola sonrası aşağı doğru yürüyüp şelaleye inebilir, mayonuz yanınızdaysa suya girebilirsiniz.. Şelale ziyaretinden sonra dönüşte köy okulunu da görüp Camili merkezine dönüyor, köy içinde biraz yürüyor ve bu kez buradaki restore edilmiş camiyi görmek istiyoruz.. İremit Cami tamamen orijinaldi ama bunu yakın zamanda boyayıp havasını değiştirmişler.. Biz önceki halini görmediğimiz için bunu da beğeniyoruz ama bilenlere bakılırsa ne yazık ki restorasyonun tüm orijinalliği bozduğu söyleniyor.. Buralarda bal alabileceğiniz pek çok yer ve eğer İremit Pansiyon'a gidemezseniz yöresel yemekler tadabileceğiniz Tema Konuk Evi var.. Biz geri dönüş yoluna geçmeden önce bir kahve molası vermek üzere Efeler Köyü \"Baraka\"ya uğramak istiyor ve yine sağdan mı soldan mı bilinmez ilginç toprak yollardan geçerek ulaşmayı başarıyoruz.. Baraka minicik, şirin mi şirin bir kafe.. Tam yaylalara geçiş yolu ile Bumbulay yolunun ayrımında bulunuyor.. Parantezi kapattıktan sonra yola çıkıyoruz ama \"sonra sis basıyor\" denilen saati aştığımız için Macahel'den sis içinde dönmek nasıl bir şeymiş onu da yaşıyoruz.. Görüş mesafesi en fazla 1 metre, yol virajlı... Sonuçta başarıyoruz ama elimizde adrenalini çok yüksek bir anı kalıyor!.. Bu gezi sırasında başka gezginlerle karşılaştıkça fikir alışverişi yapılıp birbirinize gezdiğiniz yerleri de anlatıyorsunuz.. İlginçtir; günübirlik giden pek çok kişiden \" Ya biz Macahel'e gittik, hiçbir şey yoktu!\" cümlesini duyduk.. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Mümkün!. Çünkü Macahel bu meşhur isminin peşine takılıp gittiğinizde direkt gözle görülür bir şey sunmuyor size.. Ya bizim gibi basit bir plan dahilinde gezmeniz lazım ya da burada konaklayıp, buradaki yavaş hayata dahil olmanız lazım.. Bazen duyuyorum, \"tur Macahel'e gitmedi\" diye yakınıyorlar.. O şekilde gitmemekle kaçırdığınız hiçbir şey yok.. Arhavi Çevresi, Mençuna Şelalesi ve Çifte Köprü Arhavi tüm yamaçları yemyeşil çaylıklar ile kaplı bir başka cennet.. Bu arada çay ekilen bahçelere buralarda \"çaylık\" deniyor. Rize gibi Artvin Borçka ve Arhavi'de de oldukça fazla çaylık göreceksiniz.. Şöyle ufak çaplı bir araştırma yapınca Arhavi'nin de şahane köy ve yaylaları olduğunu farkedeceksiniz.. Köylerden Arılı, Dikyamaç Boyuncuk.. Yaylalardan Orta, Sırt Yayla, Aşağı ve Yukarı Alacagil, Sazlık, Taşlık, Kocakarı sadece birkaç örnek.. Mesela zorlu yolu ile Sırt Yayla'nın \"bulut denizi\" dillere destan.. Biz rotamıza Arhavi yaylalarını değil ancak en popüler olan iki noktayı ekleyebiliyoruz bu seferlik.. Osmanlı'dan kalma Çifteköprü ve Kamilet Vadisi boyunca harika bir yoldan giderek ulaşılan Mençuna Şelalesi.. Yan yana fotografik iki köprünün bulunduğu Çifteköprü'ye ulaşmak kolay; yolu düzgün.. Ancak Mençuna Şelalesi bir başka macera!.. Problem araç yolundan çok, araçtan indikten sonra gideceğiniz yaya yolunda.. Bir kısmı korkuluklu ahşap merdivenli yol olsa da, ıslak, kaygan, dik yokuş, toprak yol, basamaklar, zaman zaman bir tarafı boşluk daracık patikalar, 500 adım olduğu söylense de inanılmaması gereken yorucu bir deneyim bekliyor olacak.. Ayaklarda uygun ayakkabı, çantada su, mayo, yağmurluk olmalı!.. Yol boyunca manzaralı banklar, çeşme, dinlenecek noktalar var ama bu yol zorlu bir yol.. Üstelik finalde de şelaleye geçmeden önce sallanan asma bir köprüden geçmek gerekiyor.. Yarım günü alan bu maceranın finalinde şelaleyi görmek gerçekten güzel; biraz turistik bir fiyata bir bardak yayla çayı da içebiliyorsunuz üstelik.. Burası doğu Karadeniz'in en ünlü ve en fotografik şelalelerinden biri.. Gelgelelim çok kalabalık!. Tıpkı Karagöl gibi burası da aşırı kalabalık sebebiyle doğaya konsantre olmakta zorlanacağınız yerlerden.. Suya girip yüzülebiliyor ancak lütfen diğer bölümlerinde suyun içinde yürümeye çalışmayın. Fotoğraf uğruna yapılan bu düşüncesiz davranışlar oldukça tehlikeli!.. Bir günümüzü de Artvin merkez ve Ardanuç'a doğru ilerleyerek bu rota üzerindeki görülecek yerlere ayırıyoruz.. Artvin'e gelmeden Çoruh Nehri üzerinde zipline yapılan Çoruh Zipline'e uğruyoruz önce.. Burası Karadeniz'de zipline yapabileceğiniz en uzun parkur.. Hem 380 mt uzunluğunda hem de çift emniyet sistemi ile en güvenlisi olduğu söyleniyor.. Yine de bu tarz maceraların insanı olmadığımı düşünerek izlemekle yetiniyorum.. Yemyeşil ilçelerden sonra virajlı yolları aşıp Artvin merkeze ulaşınca -ne yalan söyleyeyim- biraz hayal kırıklığına uğrayacak, betona teslim merkezi pek sevmeyeceksiniz diye düşünüyorum.. Direksiyonu hemen Atatepe'ye kırmalısınız onun için!.. Düzgün ama yine bol virajlı bir yoldan kıvrıla kıvrıla şehri en tepeden gören Atatepe'ye ulaşacaksınız. Atatepe'de şimdiye kadar yapılmış en büyük Atatürk heykeli 22 metrelik endamı ile adeta dağların üzerinde, bulutların arasında yürüyor.. Buralara kadar gelip burayı gördüğümüz için ayrıca çok mutluyuz.. Atatepe'de bir sosyal tesis de var ama buralarda hiç oyalanmadan Ardanuç'a doğru yol alalım, orada meşhur \"cağ döner\"i tadalım diye düşünüyoruz.. İstikamet Dede Cağ Döner!. Bu konudaki detayları sonraya bırakıyorum.. Döner sonrası \"bu enerjiyi atmak için en iyisi dönüş yolundaki Cehennem Deresi Kanyonu'na uğramak olacak\" diyerek yeni bir maceraya girişiyoruz.. Günlerdir şelalelere yürümek, inip çıkmaktan antrenmanlıyız, kanyonu da tamamlarız diye düşünüyoruz.. Bu kanyondan resmi kaynaklar Arizona Kanyonu'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci kanyonu olarak bahsediyor.. Bana tam olarak bunu hissettirmese de oldukça heybetli!.. Giriş ücretli değil; hatta kapıdaki eskimiş bir tabela dışında hiçbir yönlendirme, ziyarete uygun hale getirmek için hiçbir düzenleme yapılmamış.. Kanyonun ortalarına kadar yürüyor ama tepeden kaya düşme tehlikesini göze alamadığımız için yolu tamamlamama kararı alarak geri dönüyoruz.. Yürüyüş boyunca yanımızdaki kurumuş su yolu yerine adında geçtiği gibi dere akıyor olsaydı inanıyorum ki sonuna kadar yürümek isterdik.. Mutlaka görmelisiniz diyemem ama bu tarz maceraları sevenler yine de uğramak isteyecektir.. Kanyon yorgunluğunu atmak için harika bir fırsat çıkıyor karşımıza: 125. Yıl Atatürk Çeşmesi Mesire Yeri. Meraklılığımızı, bazı tabelalardan sırf meraktan içeri dalmamızı, yolu seyahatin ta kendisi saymamızı seviyorum. Yine böylelikle harika bir köşe keşfediyoruz. Üstelik çay da var.. O halde 10 dakika mola!.. Baraj buralarda coğrafyayı değiştirmiş.. Dünyanın en verimli köyleri sular altında kalmış, insanlar yerlerinden olmuş, hayatları mecburen değişmiş.. Berta Vadisi'nde kiraz bile yetişen çok verimli bir köyü anlatıyorlar mesela.. Tarımın gizli kahramalarından.. Sular altında; artık yok.. HES'ler, maden ocakları, barajlar, yollar... Haberimiz oluyor ya da olmuyor buraları çok değiştiriyor.. Karşımızda baraj ile oluşmuş, inanılmaz renklerde, inanılmaz bir manzara var.. Çayımız şahane.. ama yine de o çayı bu muhteşem manzarada içerken bu bahsettiğim keşkeleri düşünmeden edemiyorsunuz.. Hemen bu yol üzerinde ana yoldan ayrılıp 3 km. yukarı tırmanırsanız Dolishane Kilisesi'nin olduğu Hamamlı Köyü'ne ulaşıyorsunuz.. Hazır bu kadar gelmişten çıkıp bakıyoruz elbette.. Köy çok sakin, kilise çok bakımsız kalmış ama yine de bu toprakların kültür mozaiğine çok güzel bir örnek. 10. yüzyıl başlarında Bagratlı Kralı Sumbath yaptırmış ve 17. yüzyıl sonlarında camiye çevrilerek bir süre bu şekilde kullanılmış.. Çıkmışken köydeki ağaçlardan meyve yemeyi de ihmal etmiyoruz.. Erik, kızılcık, armut... Dalından kopardığın meyveyi yiyebilmek ne büyük mutluluk!.. Aslında Kafkasör, daha gitmeden elediğim yaylalardan biriydi.. Her yıl burada düzenlenen boğa güreşi şenliği ile bilinen, şehre çok yakın, yayla özelliğini bir bakıma kaybetmiş bi' yayla rotamızdaki diğer yerler kadar heyecan yaratmamıştı.. Ancak bazen birşeyler sizi çağırır ya.. işte bu da tam olarak öyle oluyor.. Dönüş yolunda Karadeniz sarhoşuyuz.. Kaldığımız dağ evini arayıp \"akşam yemeğe yetişemeyiz, bize yemek hazırlamayın\" diyerek yayla iniş yolundaki Kuşçu'nun Yeri'nde batırıyoruz günü.. Sağ yanımızda güneş dağlardaki ışığını södürürken sol yanımızda, uzaklarada Artvin'in ışıkları karanlıkta göz kırpmaya başlıyor.. Radyoda -tesadüf bu ya- \"bir başkadır benim memleketim\" çalıyor.. Seyahatimizin ilk bölümü böyle film tadında tamamlanıyor işte.. Ertesi sabah son kez Klaskur'da uyanıp erkenden o sağlam ve leziz kahvaltımızı yapıyor ve maceranın ikinci kısmına doğru yola çıkıyoruz.. Şavşat, Artvin'in içinde bir başka dünya.. \"Citta Slow\" olarak bildiğimiz yavaş şehir ünvanı almış ilçede özgünlüğünü koruyan onlarca köy, görülecek pek çok gizli köşe var. Sanırım en bilinen turistik değeri de Şavşat Karagöl. Tıpkı Borçka'daki heyelan sonucu oluşmuş Karagöl gibi bir göl de burada var. Aslında Karadeniz'in tamamında heyelan ile oluşmuş pek çok \"karagöl\" bulunuyor.. Burası yolu daha uzak ve zahmetli olduğu için Borçka'dakine göre daha sakin olarak yorumlanıyor.. Drone fotoğraflarına bakarsanız tepeden kocaman mavi bir kalbi andırıyor.. Biz aynı seyahat içinde birbirine benzeyen iki aktiviteye yer vermek istemediğimiz için bunu bir sonraki ziyaretimize saklıyoruz.. Zaten Şavşat başlıbaşına ayrı bir seyahat konusu bana göre.. Bir başka seyahatte de Şavşat'a odaklanmayı, buraları daha iyi tanımayı planlıyorum.. Bu seferlik Şavşat planımız sadece çok özel bir köyde geçireceğimiz iki günden ibaret.. Arabaya atlayıp kendimizi yollara vurmak yok, keşif yok.. Yavaş şehir Şavşat'a yakışır şekilde durmak, yavaşlamak, anı yaşamak var.. Plan basit, saf ve kusursuz!. Şavşat tabelasından saptıktan sonra vadi boyu yine su kenarından Bazgiret'e doğru yol alıyoruz. Yol üstünde Soğuksu mevkiindeki tezgahlarda durup \"gerçek yerli mısır\" yemeği de ihmal etmiyoruz.. Bu seyahat sırasında gördiğimiz her mısır tezgahında durup yerli mısırın izini sürüyoruz açıkçası.. Bu kadar zor buluyor olmak hüzünlü.. ama oralarda hala var.. Hemen yamuk yumuk dişli, yerli, beyaz mısırdan tadıyoruz.. Bu şimdi yediklerimiz gibi değil, çok eskilerde kalan nostaljik bir tat!.. Bu küçük molanın ardından benim masal köyüm Bazgiret'e varmak için Meydancık tabelasından giriyoruz... ve herşey başlıyor.. Bazgiret, Karadeniz'e gideceğimi paylaştığımda belgesel fotoğrafçısı sevgili Tuğba Kırallı'nın önerisiyle adını duyduğum bir köydü.. Kendisi Karadeniz Kadınları konulu fotoğraf sergisi için bölgede gezerken kış aylarında uğramış ve çok sevdiği için belki yazın da güzeldir diye düşünerek benimle paylaşmak istemişti.. Ne kadar da iyi yapmış!.. Köyün isminin peşine düşüp küçücük bir araştırma yapınca karşılaştığım fotoğraflar, dahası oradaki yaşam beni bilmediğimiz yerlerde bambaşka hayatların varlığına, onları tanıma arzusuna karşı öyle heyecanlandırıyor ki seyahatimizi neredeyse tamamen Bazgiret ekseninde kurgulamaya karar veriyorum.. Nerede kalabiliriz, ne yapabiliriz, nasıl gezebiliriz? Minicik minicik ipuçları ile şekillendirmeye başlıyorum.. Gürcü televizyonlarındaki belgeselleri bile izliyorum!. Bazgiret'de çekilmiş bir film bile var: Karbeyaz. Bu arada köyü biz tanımıyoruz ama buraya Çin'den bile turist geldiğini, pek çok belgeselcinin doğal halini koruduğu için yolunun buralardan geçtiğini söylememe gerek yoktur diye tahmin ediyorum!. Daha gitmeden belgesellerden gördüğüm köy halkının bile bir kısmının yüzlerine aşinayım!. Köyde kalabileceğimiz bir ev pansiyon var. Fikri Yazar, bu köyü, köye bağlı yaylayı gezmek isteyenleri, buradan Macahel'e doğru yolculuğuna devam etmek isteyenleri düşünerek evinde böyle bir imkan yaratmış.. Bazgiret Pansiyon. Sanki yoldan geçen biri gelecekmiş gibi -nedense- gereksiz bir pansiyon yazısı asılmış bu köy, evi bizim Bazgiret'teki yuvamız olacak!. Gitmeden neredeyse 2 ay önce kendisine ulaşıp bilgi alıyorum, bizi üniversite okumuş kızının gezdirebileceğini söylüyor, Ağustos'ta görüşmek üzere sözleşiyoruz.. Zaman dolup Bazgiret ile buluşacağımız gün gelinceye kadar köyün okumuş gençlerinin burayı tanıtmak için açtığı @bazgiret hesabını, başka kimseyi takip etmediğim kadar ilgi ile takip ediyorum.. Onlar yaylaya çıkınca, hayvanları otlamaya götürünce, köyde yağmur yağınca, birileri ot biçerken video paylaşınca, oradaki sıradan günlük hayatı gördükçe bile heyecanlanıyor, aynı videoları tekrar tekrar izliyorum.. Sonunda tüm izlediklerimi gerçekten görmek üzere oradayım!. Köye geldiğimizin habercisi masalları andıran ilk manzarada fotoğraf çektikten sonra aşağı mahalleden köye giriyoruz.. Köy bu, herkes birbirini tanıyor; Fikri Bey'in evini soruyoruz hemen tarif ediyorlar.. Bu köyün en büyük özelliği tamamı ahşap, birbirine geçme kütüklerden, hiç çivi kullanılmadan yapılmış yöresel mimarideki evleri.. Yamaçta yeşilliklerin arasına öyle bir dizilmişler ki böyle bir şeyin ancak masalda anlatılabileceğini, gerçekte var olamayacağını düşünüyorsunuz.. Ama var.. ve biz oradayız!. Sıcacık bir karşılama, evde yapılmış ekmek, bulgur, fasulye, çorba ve patates ile hazırlanmış nefis öğle yemeği.. Üstelik normal patates değil bu. Bazgiret'in sadece burada yetişen beyaz bir patatesi var.. Dünyada en sevdiği sebze patates olan biri olarak kesinlikle doğru yerdeyim!. Yemekten sonra köy içinde bir yürüyüş yapıyoruz, buradaki sakinliğe, burada gizilenmiş bu küçücük dünyaya şimdiden hayranız!. Ağaçlardan meyve topluyor yolda rastladıklarımızla sohbet ediyor, evlerden gelen seslere kulak kabartıyoruz.. Burası da Macahel sırtında olduğu gibi bir Gürcü köyü. İki dil konuşuluyor.. Yazları nüfus kalabalık, her evde birileri var ama kışları çoğu büyük şehre çalışmaya gidiyor.. Çocuklarının hepsi okumuş, okuyor.. Kimi aile üniversitede çocuğunu okutmak üzere büyükşehirde; \"okul bitsin, dönelim buralara..\" hayali kuruyor.. Köyün şimdiki adı Maden. Tahmin edeceğiniz gibi çevresi madenden yana zengin; isim bu sebeple verilmiş.. HES ve maden köylerine girmesin diye kıran kırana mücadele veriyorlar ve şimdilik bunu gayet güzel başarıyorlar.. Köydeki insanlarla bir konuşun, anlayacaksınız; öyle bilinçliler ki.. Burada müthiş bir turizm potansiyeli var.. Bunu kenara atıp HES yapalım, maden ocağı açalım, buraları bitirelim demek mantıklı mı? Asla!.. İşte buna karşı direniyorlar.. Köylerini öyle bir korumaya almışlar ki bize bile yabancı olduğumuz için soruluyor: \"Hoşgelmişsiniz.. gezmeye mi geldiniz? Yoksa siz de HESçi falan olmayın ha!.. hep gülüyoruz, allah korusun! diyoruz.. Hiç olur mu öyle şey! bu masal gibi köy hep böyle kalsın.. Köyde yüzülebilir bir şelale, eğer yol yapılabilirse bir şelale daha, gölet, aşağı yukarı diye ayrılan mahalleler, manzara noktaları, buralardan çevreye yapılacak yürüyüş rotaları var ki, zaman zaman trekking grupları da bu rotalardan geçiyor ve bizim kaldığımız eve mola için uğruyor.. Biz de mümkün olduğunca evin kızı Meltem ve Fikri Bey ile çevrede yürüyüşler yapıyor, dalından yağmurun yıkadığı dağ meyveleri yiyor, yepyeni şeyler öğrenip türlü duygular yaşıyoruz.. Burada misafir değil evin fertleri oluyorsunuz.. Her ne kadar beceremesek de ot biçmeye yardıma gidiyoruz, çiçekli yün yataklarda ağır yün yorganlar altında uyuyoruz, sabahları tüm aile bir sininin etrafında kahvaltı yapıp akşam çayının yanında kuzinenin altında pişen küçük patatesleri yiyip sohbet ediyoruz.. Fikri Bey, biz her şeyi tadalım diye Meltem'i biraz fazla uğraştırıyor; Meltem bize bir sabah ekmek, bir sabah gevrek, yetmedi öğlende de katmer yapıyor!... Gül gibi yaşayıp gidiyoruz.. Yine geldiğimizde neler yapacağımızın hayallerini bile hep beraber kuruyoruz.. Evleri, doğallığı, patatesi, akordeoncuları meşhur güzel Bazgiret'i geride bırakıp Karadeniz macerasının üçüncü ve son adımına doğru sabah erkenden yola çıkma vakti!.. Seyahatimizin ilk iki bölümü hayal ettiğimden bile güzel geçti.. Şimdi üçüncüsü için Çamlıhemşin yolundayız.. Bu bölümü yaptığımız onca yoldan sonra geri dönmeden önce biraz dinlenmek, biraz keyif yapmak üzere planladım.. Onun için yol üzerinde uğrayabileceğimiz onlarca alternatifi es geçerek doğrudan Çamlıhemşin'e, konaklayacağımız otele doğru yol alıyoruz.. İkişer bardak mis gibi çay içip İstanbul'da bulamadığımız çeşitlerden aldıktan sonra artık otelimize geçiyoruz.. İstikamet Puli Mini Otel. Merhaba huzur.. Merhaba benim odaları kestane kokulu sığınağım.. Geldiğimiz dönemin bayram olduğunu seyahat boyunca hiç hissetmemiştik ama Çamlıhemşin yoluna girip araç trafiğini görünce bayram tatili olduğunu hatırlıyoruz.. Dışarıda inanılmaz bir kalabalık var.. Ancak Puli bizi tüm o kalabalık ve gürültüden uzaklaştıran ahşap bir kale gibi.. Kestane ağacından yapılmış 80 yıllık bir evin Fırtına deresine bakan penceresinde tüm yol yorgunluğunu atıyoruz.. Burada kaldığımız sürece çevrede küçük bir tur atıyoruz ama yine koşa koşa döndüğümüz yer huzur oluyor.. -Çamlıhemşin girişinde hemen benzinciden sonra küçük bir dere kenarı çay evi var. Çay gördün mü durup içeceksin!. Orada da içiyoruz.. Çinçiva Köyü çok yakın.. Gelmişken uğruyor, meşhur Çinçiva Köprüsü'nü görüyor, Cugal'ın sütlacını, Zua Coffee'nin \"Pohpedi Gazozu\"nu, köyün \"lazutçu\"sunun mısırını tadıyor, Peri Dükkan ve BozAyı'ya uğruyoruz.. Zaten o kadar sevimli ve küçük bir köy ki, hemen geziliyor.. Lakin bayram ve çoooooook kalabalık!.. Buraya gelmişken hep merak ettiğim \"Kendini Koruyan Mahalle\"ye de çıkmak istiyorum teleferikle; bir çay molası da orada vermek istiyorum ama bu kalabalık beni huzursuz ediyor.. Daha çok huzursuzlanmadan otelimizdeki huzurlu köşemize dönüyoruz.. Günü terasta Fırtına deresinin gürültüsü ve iki kadeh şarapla tamamlıyor, gece yıldızları yine buradan izliyoruz.. Enfes bir akşam yemeği, sabah kalkınca adeta kendi evimizdeki gibi bir kahvaltı.. ve veda vakti geliyor.. O kadar ama o kadar güzel bir seyahatti ve o kadar güzel bir finaldi ki.. Çok seyahat ediyoruz, çok yer gezip görüyoruz ama uzun zamandır ilk defa bir seyahatin bu kadar ruhumu doyurduğunu hissediyorum.. Birbirimize kaç kez \"çok iyi geldi\" diyoruz, bilmiyorum.. Ama bu seyahat her ikimizin de ruhuna çok iyi geldi.. Bizi yeniledi, tazeledi, gençleştirdi.. İstanbul'da bırakıp geldiğimiz, dünyanın tüm huzursuzluğu silinip gitti.. .. sonra da faydalı Bilgilerle devam ediyorum.. Konaklamaya dair hayal kırıklıkları yaşamamanız için bir kaç not.. Konaklama için gözünüzde havalı yerler, konfor, keyif canlandırmayın.. Turizmin yeni geliştiği bir bölge.. Buradaki insanlar turizmci değil; evini ya da kendince konaklama birimine dönüştürdüğü yerini sizinle paylaşan, size oraları görün diye imkan sağlayan yerel halk. Karmaşıklıklar aksaklıklar, yavaşlıklar imkan dahilinde.. Sizi rahat ettirmek, mutlu etmek için çaba gösteren insanlar var; kusur arayıp burun kıvırmak yerine beklentinizi düşük tutup toleranslı olursanız üzülmeyeceğinizi göreceksiniz.. Bazı köylerde ve hatta bazı yaylalarda konaklama imkanı bulmak mümkün.. Bazılarında ev pansiyonlar var, bazılarında bungalowlar bile yapılmış.. Görmek istediğiniz yerleri belirledikten sonra buralardaki konaklama ihtimallerini araştırın; pek çok köyde, en ummadıklarınızda bile en azından bir tane konaklama imkanı mevcut. Ancak önerim ne olursa olsun betondan yapılmış bir yere, saçma sapan, otel kılıklı bir yere tıkılmamanız. Biz üç yerde de ağaçtan yapılmış yerel mimarideki yerlerde kaldık.. Birincisi Klaskur'da çamdan yapılmış dağ evi idi; odamız çam kokuyordu.. Zaman zaman servis aksamaları oldu, ortak alandaki ortamı karışık bulduk ama bizi rahat ettirmek için çabalarını farkettiğimiz için, otelci değil, elbirliği ile uğraşan bir aile olduklarını bildiğimiz için tolore edilemez bir sorun yaşamadık.. İkinci kaldığımız Bazgiret'deki köy evi de ahşaptı ve olması gerektiği şekilde tam bir köy evi gibi kokuyordu.. Burada ailenin fertleri gibi yaşadığımızı söylemiştim; banyo ve tuvalet ortak kullanılıyor.. Ev pansiyonlarda genel olarak zaten durum böyle.. Ancak temizlik, yeme içme konusunda en ufak bir huzursuzluk yaşamadığımızı, başımızı yastığa gönül rahatlığı ile koyup, sofraya aynı rahatlıkla oturduğumuzu da eklemeliyim. Üçüncü kaldığımız, Çamlıhemşim'deki yer ise zaten diğerlerinden farklı, butik otel kategorisinde olduğu için aynen beklediğimiz konforda idi.. Odaları kestane ağacı kokuyordu.. Bu detayları tamamen karşılaşacaklarınızı her yönü ile bilin, seçimlerinizi buna göre değerlendirin diye paylaşıyorum.. Daha önce planlama yaparken gerçek bir yayla evinde konaklama seçeneğini de düşünüştüm ve Klaskur'daki dağ evimizin sahibi Serkan Bey ile fikir alışverişi yapmıştık.. \"Tam bir yayla evinin altında hayvanlar, üstünde de insanlar kalıyor; dolayısıyla aralıklı tahtalardan hem soğuk hem de koku giriyor\" diye paylaşmıştı benimle; rahat edebileceğimizden emin olmak istemişti.. O yüzden ben de bu detayları yazayım ki kafanızdaki soru işaretleri dağılsın, sonradan üzüntü hayalkırıklığı olmasın istedim.. Bu hayatımın en kısa yeme içme listeli seyahati olabilir!. Çünkü bu seyahatin doğası gereği her öğünde bir yere yemek yemeğe koşmadık. Bulunduğumuz ortamın gerektirdiği şekilde yapmamız gerekeni yaptık.. Ve de aynen tahmin ettiğimiz gibi neredeyse hemen her öğünümüz doğal, yerel ve lezzetli geçti!. - Trabzon'dan Artvin'e giderken ilk yemek molası Sürmene'de. Karadeniz'in her bölgesinde nefis pideler bulmak mümkün.. Sürmene de bunlardan biri.. Biz Yılmaz Pide'de yiyoruz.. Bir diğer iyi alternatif de Bozo. Sürmene pidesini yemenin bir usulü var. Kenarından koparttığınız parçayı ortadaki yumurta sarısına banarak yiyorsunuz.. En iyisi el ile girişmek, böylesi daha zevkli!. - Hopa merkezde de deneyebileceğiniz iyi pideciler var: Aspirin Pide; özellikle spesiyal pidelerinin hem kıymalı hem de kuşbaşılı versiyonu gayet başarılı. Kristal Pide; Kapalı kavurmalı pide diyor ve susuyorum!.. - Bölgenin en iyi cağ dönerini yemek isterseniz Ardanuç'a gitmek şart!. Ardanuç'ta her yerin dönerinin iyi olduğu söyleniyor ama bir numara Dede Cağ Döner. Burada dönerciler restoran değil daha çok dükkan gibi; en geç öğlen 13:00'e kadar gitmek gerekiyor, yoksa bitiyor.. - Klaskur köyünde ve Karagöl yolunda yemek yiyebileceğiniz yöresel restoranlar var.. Klaskur'daki Meroli ve akşamları müzik de olan Nalia'yı deneyebilirsiniz. - Gezeceğiniz köylerde ve yaylalardaki pansiyonları, konaklama yerlerinin not alırsanız pek çoğunda gün içinde yöresel ev yemeği yiyebilirsiniz. Yöresel yemeklerin iyisinin evlerde yapıldığını, pansiyonları da ailelerin işlettiğini düşündüğünüzde saçma bir yol üstü lokantasından çok daha lezzetli bir deneyim yaşayabilirsiniz. - Artvin'de yemek kültürü klasik Karadeniz mutfağı ile Gürcü mutfağının karışımı.. Pideler, muhlama, silor, gürcü böreği, haçapuri pidesi, cevizli fasulye, katmer, peynir eritmesi, erişte, gevrek aşina olduğunuz yemek isimleri olsun.. Ayrıca Benekli Alabalık da bölgede bol bol bulunan lezzetli bir seçenek.. - Rize'de yemek için en favori adres Liman Lokantası. (2019 edit:Kavurma, döner, sarma ve sütlaç favorilerim.) - Şenyuva Köyü Cugal Cafe'nin sütlacı tüm övgüleri hak ediyor, muhteşem.. Ama günlerdir yaptığımız kahvaltılardan sonra kahvaltısı ve muhlaması için aynı şeyi söylemem mümkün değil. Bu seyahatte gerçekten lezzetli, muhlamayı sadece Klaskur'da kaldığımız Adaş Dağ Evi'nde yedik bol bol.. \"Çamlıhemşin'de böyle yapılır\" denen usulü ben pek tutmadım.. - Çamlıhemşin'de \"iyi yemek\" için kaldığımız oteli tek geçiyorum.. Küçük posriyonlar halinde birbirinden lezzetli tabaklarla donatılan efsane bir sofra; hepsi özenle, sevgiyle hazırlanmış \"biri de kötü olsun!\" dedirten yöresel tatlar.. Puli'de kalmasanız bile yemek için rezervasyon yaptırabiliyorsunuz. Bence yaptırın!. - Trabzon havalimanı yolunda gitmeden son bir laz böreği yemek isterseniz Nejla Hanım Ev Tatlıları'nda ılık, çıtır hamurlu ve lezzetli bir laz böreği deneyebilirsiniz - . Burada da sizden gelen sorulara cevaplar var.. Yola çıkmadan hiçbir soru işareti kalmasın diye!.. - Ortalama bütçe nasıl? Konaklama fiyatları nasıl? / Bunun için net rakamlar vermem mümkün değil çünkü hepimizin gideceği döneme göre fiyatlar değişecektir. Biz bayramda gittiğimiz için uçak bileti ve araç kiralama gibi maliyetler biraz daha yüksekti.. Bütçenin büyük kısmını bunlar oluşturuyor. Konaklamada mütavazı yerleri seçtiğimiz için yüksek bedeller ödemedik.. Popüler yaylalar için geceliği 200 ila 700 TL. arası rakamlar duydum mesela.. Gerçekten rakamlar bu ayardaysa biz yarım ya da tam pansiyon çok çok çok daha uygun konakladık.. - Bölgeye yerleşecek olsan neresi olurdu? / Yerleşmek çok iddialı ama bir yayla evim olsun; hani gittiğimiz pek bilinmeyen o yayla var ya, işte orada bir evim olsun isterdim.. Zaman zaman koşup gidip dünyanın öbür ucunda saklanayım isterdim.. - Turistik olmayan bölgeler, halktan olan mekanlar? / Karagöl, Çifteköprü, Mençuna Şelalesi ve Çinçiva gittiğimiz en turistik yerlerdi.. Bunun dışında her yer çok lokal, yeme içme hep ucuz, her yer gayet halktandı.. - Hediyelik eşya alabileceğimiz ucuz yerler? nereden ne alınır? / Bu seyahatten çay alınır, köylerden, yerel üreticilerden tereyağ ve bal alınır bana göre.. başka da bir şeye gerek yok.. Benim kendime getirdiğim en güzel seyahat anısı, kendi ellerimle hazırladığım bitki defteri.. Hikayesini de şu postta anlatmıştım; mutlaka sizin de yapmanızı öneririm.. Bu gönderiyi Instagram'da gör - - Resimlerdeki gibi salıncak olan dağlar nerelerde? / Benim gittiğim yaylalarda salıncak yoktu.. Gelenler fotoğraf çekebilsin diye hazırlanmış hiçbir şey yoktu.. Bir köyde, bir yaylada ne olması gerekiyorsa onlar vardı.. Dağ bulut, yeşil... dahasına ihtiyaç duymadık.. - Pokut'u anlatın../ Ben Pokut'a hiç gitmedim. Ama çok güzel fotoğraflarını gördüm.. İnanılmaz güzel bir yayla.. ancak artık biliyorum ki, Karadeniz'in tek güzel yaylası o değil.. daha niceleri var.. Belki bir gün Pokut'a da giderim. - Arabasız gidilecek rotalar var mı? / Arabasız gitmek çok zor.. Borçka'dan Macahel'e minibüs olduğunu biliyorum ama günde bir taneymiş.. Aracınız yoksa bölgeye ulaştıktan sonra bazı noktalara günübirlik turlar satın alarak da gidebilirsiniz.. bazı yayla evleri sizi belirli bir yerden de alabilir ama bunun için önceden iyi araştırma yapıp iletişime geçmeniz gerekir.. Çoğu konaklama birimi havalimanından tesise özel ulaşım ve sonrasında bölgeyi gezmek için araç/rehber ayarlayabiliyor. Yine de Doğu Karadeniz'de kapsamlı gezebilmek için araç gerektiğini söyleyebilirim.. En mantıklısı kiralık araç. Bunun yanısıra bireysel gitmek yerine bölgede haftalık alternatif turlar düzenleyen tur şirketlerini de tercih edebilirsiniz. - Yaylalara ulaşım.. / Bundan yazı içinde ayrıntılı bahsettim ama şuraya bir kez daha büyük harflerle YOLDA KALMAK İSTEMİYORSANIZ LÜTFEN YAYLALARA ALTI YÜKSEK ARAZİ ARACINIZ YOKSA ÇIKMAYA ÇALIŞMAYIN yazmak istiyorum ki iyice anlaşılsın, benim de içim rahat etsin!. - En çok ne hoşuna gitti Karadeniz'de? / Bulutların üzerinde gezmek ve insanlarla tanışmak.. Gezdiğimiz her yerde insanlar hep çok güleryüzlü ve yardımseverdi, sıcacıktı.. herkesi çok sevdim.. Bir de arabaya atlayıp devamını bilmediğin bir yoldan yaylaya çıkıyor olma heyecanını.. - Giyim tavsiyesi, hangi mevsimde ne giymeli, ne götürmeli? / Bununla ilgili acayip ayrıntılı bir yazı hazırladım: KARADENİZ VALİZİNDE NELER OLMALI tıklıyoruz, okuyoruz!. - Hangi mevsim gitmeli? /Bahar ve yaz ayları uygun.. Hava zaten anlık olarak bile öyle değişken ki, gerekli teçhizata sahip olunca yağmurun ya da soğuğun sorun yaratacağını düşünmüyorum. İlkbahar ve Haziran'da otlar yeni yeşerip karlar erirken, çiçekler çıkmaya başladığında çok güzel olur diyorlar.. Bir de Ekim ayında yeşiller sonbahar renklerine bütünmeye başladığında inanılmaz bir renk cümbüşü oluyormuş.. - Çocukla gezilebilir mi? / Evet, kesinlikle!. Pek çok çocuklu aile ile karşılaştık.. Bence çocuklar da Karadeniz'i çok seviyor.. Ama kendi çocuğum olsa Mençuna Şelalesi, Maral Şelalesi gibi yerlere onunla yürümezdim.. Ben pimpirikli biriyim, bana göre tehlikeli.. - Kalabalık, kirlilik, bozulmuş doğa vb.. tavsiye etmediğin yerler../ Yukarıda bahsettiğim en kalabalık yerler ne yazık ki bu anlamda yorucu ve üzücü.. ama hala, herşeye rağmen çok güzel yerler.. Popüler olmayan her yerde karşılaştığınız diğer turistler de genellikle sizin gibi kalabalıktan ve klasik rotalardan kaçanlar olduğu için rahatsız edici tecrübeler yaşamıyorsunuz.. Yol sizi güzel insanlarla karşılaştırıyor.. Ama popüler ve turistik bir yere gidince \"turizm magandaları\"na ithaf ettiğim şu sesleniş hepimizin ortak hislerine tercüman oluyor;Bu gönderiyi Instagram'da gör - - İyileştirilmesi gereken yerler, bölgede turzm yapanlara öneriler../ Bence bizim gezdiğimiz bölgeler konaklama anlamında klasik anlayıştan epey farklı ama bunun gelişmesini ister miydim, emin değilim.. Asfalt yol, gelişmiş turizm, turisti memnun etmek için bölgede sırıtan modernleştirmeler bence işin tadını kaçırıyor.. Bence turist buralara gerçek ve doğal bir şeyler görmeye geliyor.. Hem ortam hem de yeme içme anlamında.. Bunu korumayı başardıkları sürece buralarda gezmek harika olacaktır.. - Kamp yapmaya uygun yerler var mı? / Evet var. Borçka ve Şavşat Karagöl'de kamp alanları var. Gorgit Yaylası'nda kamp yapanlar da duydum.. - Tur ile gitmek isteyenlere öneriniz var mı? / Mümkünse klişe turlar yarine belirli bölgeleri baz alarak ayrıntılı gezen, içinde doğa yürüyüşü, yerel konaklama alternatifi içeren tur şirketlerini tercih edin derim.. Kendim böyle gidecek olsam Endemic, Pokutsal, Tamzara gibi şirketlerin turlarını inceleyip bunlar arasından birini tercih ederdim. - Yol haritası, zaman ve sıralı anlatım../ Tüm rotamızı anlattım ama sıralı anlatımdan kaçındım. Çünkü birebir aynı rotayı değil, içinden seveceğiniz birkaç şeyi alıp kendi rotanızı oluşturacağınızı hayal ediyorum.. Sayısız alternatif varken birebir aynısı bence iyi bir fikir değil.. Yaylalardan Sakoriya, Çuripira, Arsiyan, Papart.... diyor ve dahasını size bırakıyorum!. Şahane keşifler ve harika bir Doğu Karadeniz diliyorum!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/roma-gezi-notlari-romada-yerel-takilmak.html\" ", "text": "Bu kadar yoğun turist alan Roma'da 'turist kalmak' olası görünse de 'şehir yerlisi' takılabilmek de imkansız değil.. Sadece birkaç ipucu ve yerelliğin olmazsa olmazlarına ihtiyacın var ki, işte onlar da burada! Unutma! Gittiğin mekanda etrafındaki herkes hararetle İtalyanca konuşuyorsa yemek için doğru yerdesin demektir. Salaş bir 'pizzeria', geleneksel bölge yemekleri yapan bir 'trattoria', bir de 'antipasti'si güzel bir 'enoteca'... Gitmeden önce cebinde mutlaka böyle birkaç adres olsun.. Öğle yemeği için şehrin en turistik en popüler meydanında yemeğe oturmak üzereysen, hemen kalk! Çünkü şehrin yerlisi şu an muhtemelen arka sokaklarda bir fırında!.. Kimi fırınların sıcak büfesinden enfes sulu yemekler seçip ayaküstü yiyor, kimi de sıcacık 'rosso' ya da 'bianca' sade pizzasının içine peynir, bresoala vs. koydurup sandviç yaptırıyor ve sakin bir 'piazza'da ya da gölge bir sokakta bir kapı önünde takılıyor.. ''Roma'nın keyfi yürüyerek çıkarmış.'' Yalan!.. Roma motor ve otobüs demektir. Hakkını verebileceksen motor kirala, aksi halde otobüsleri kullanmayı öğrenmelisin. Sistem biraz karışık görünse de birkaç başarısızlıktan sonra zafere ulaşacaksın. Tipik bir Romalı gibi en sevdiğin lokantanın peşinde kendini küçük otobüslerde bulacaksın. Ulaşım biletini tekli almanı önermem. Kalacağın gün sayısına göre günlük, üç günlük ya da haftalık biletin olmalı. Olmalı ki, onu bir kez makineden geçirip tarihlendirdikten sonra bir daha hiç makineyle, biletle uğraşmadan taşıta biner binmez geçip yerine oturabilesin. Her saniye bilet ve onu damgalatacak makine arayan turist olmak istemezsin.. Kahven seni elevermesin, dikkat! Sabah kahvaltısında nefis bir cappucino iç ve sonra gün boyu onunla vedalaş. Öğleden itibaren bir kafeye kurulup cappuccino söylersen bunun İtalyancası ''ben turistim'' demektir. Gün içinde kahve, sık sık ve küçük porsiyonlar halinde muhtemelen de ayaküstü içilir. Tek yudumluk espresso beni kesmez dersen 'doppio'' de, kahven duble servis edilsin. Şeker eklemek serbest! Hava sıcaksa buz gibi bir caffe fredo da tercih sebebi. Ve günün son kahvesi akşam yemeği yediğin lokantada, tatlı üzerine bir espresso olsun. Kahve demişken, burada hayat hem tatlı, hem hızlı; öyle oturarak kahve keyfi uzak ihtimal.. Sakin bir köşede kahveye biraz sohbet eşilk etsin ya da birazcık dinleneyim n'olur dersen eğer, kahven, şansın varsa iki; en kötü ihtimal üç katı pahalı olacak, hazır ol!.. En güzeli, inat etme, bara yaklaş ve ''Un caffe' per favore'' de; mis gibi espressonu iç, öde ve çık.. Barista'ya bir hoşluk yap.. En popüler yerlerde mesela Ciampini, Cafe Greco gibi mekanlarda kahveni barda içsen de buralıymış gibi küçük bir şıklık yapmak elinde. Kasadan aldığın fişi barın üzerine koyarken üzerine bir 1'lik koy. Baristayı tanıyorsun, müdavimsin hesabı.. Bir sabah kahvaltını iş çevrelerine yakın bir bölgede mesela Parliamento ya da Repubblica civarında yoğun bir kahvede ayaküstü yap. Bir cornetto bir de espresso, az sonra mesai başlayacak, öyle düşün!.. Küçük evlerde yaşayan genç İtalyan, yemeği evde pek pişirmez; iş çıkışı aperitivolarda sosyalleşir. Ayak uydur, akşamüstleri aperitivo mekanlarında salın.. Çok yeme, aperitivo uğruna akşam yemeğinden vazgeçilmez!.. Haftasonunu sen de herkes gibi tatlı kapat. Pompi'nin merkez üssü Via Albagonda no.7'deki ilk şubesine gidip sokağı dolduran onlarca Romalı ile birlikte tiramisu ye. Burada sokakta yere oturmak, ayakta takılmak hem daha ucuz hem de racona uygun.. Yemek için İtalyanca.. En azından ana gıda maddeleri, sebzeler ve yerel lezzetlerin isimlerini öğrenmek zorundasın. Aksi halde komik bir çeviriyle yazılmış İngilizce menülerde anlamsızca kaybolacaksın.. Hatta işi biraz abartmak ister misin? Ciddi ciddi İtalyanca öğrenmeye ne dersin?.. Dünyanın en melodik, en eğlenceli lisanlarından biri olan İtalyanca'yı öğrenmek kulağına hoş geldiyse hemen \"Bu Yıl İtalyanca\" yazımı incelemelisin.. Daha pratik bir çözüm istersen her İtalya yolcusuna rehber olsun diye hazırladığım İTALYANCA TURİST SÖZLÜĞÜ'ne göz atmalısın!. Seyyar satıcılar kabusun olmasın.. Özellikle turistik bölgelerde elindeki çiçeği, saçma sapan bir oyuncağı ya da yağmur başlarsa sattığı şemsiyeyi alman için gözüne sokmaya çalışan satıcılar olacak. Formül şu, hamleyi hissedince istemiyorum der gibi hafifçe elini kaldır, yüzüne bakmadan 'No, Gra zie!'' de.. Bitti gitti, turist değilsin seni rahat bırakacak.. Kadınsan, topuklu ayakkabı ile bu yollarda yürümeyi öğrenmek zorundasın.. Şehrin kadınları bisiklete, motora topuklu ile binip Arnavut kaldırımı yollarda topuğu her seferinde taşın üzerine denk getirerek yürümeyi beceriyorsa sen de becerebilirsin. Bir iki talim.. olacak bu iş!.. Pazara çıkmadan olmaz.. Kaldığın sürece tüketeceğin meyveni, mis gibi İtalyan otlarını, en tazesinden mandıra mozarellasını bulmak için pazarlar vazgeçilmezin. Turistik Campo di Fiori son tercih, bilmem hatırlatmama gerek var mı?. Sakin semtlerde sabahları kurulanlar en ideali.. Gönül ister ki esnafla ufaktan sohbet et, güzel domatesi vermezse -bir minik- lafı dokundur.. neyse mühim değil,, elinde pazar alışverişinle otele dönerken kendini mutlu hissedeceksin.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/roma-notlari-tum-yollar-romaya-romada-yollar-yemege.html\" ", "text": "Karnınız tok, sırtınız pek gezerken bile aklınızın bir köşesine 'acıkınca ne yesem' fikrini sokan şehir.... Daha da ileri gidip keşke şu anda aç olsam dedirten, kilo aldırmadan geri göndermeyen hain şehir!.. Karnınız çok aç değil ama içkinin yanında birşeyler yerim maksat zaman keyifli geçsin derseniz (Via della Croce, 76B) adresindeki bu tarihi şarapevini tavsiye ederim. 1800'lerde İskandinav ressamların gözdesiyken şimdi zengin şarap menüsü, mükemmel antipasti tabakları ve hareketli barı ile sizin gözdeniz olmaya aday. Biraz erken gitmeyi ya da birazcık beklemeyi göze alırsanız rezervasyona gerek yok. Dar uzun bir şarap mahzeni koseptinde sıcak ve samimi. İngilzce bilen ukala garsonları ve ansiklopedi gibi bir şarap menüleri var. Bence o dev menüyü inceleyerek delirmeyin, söyleyin ukalaya ne yiyeceğinizi ve ne tür şaraplar sevdiğinizi o sizi bütçeye göre yönlendirir :-) Şimdi garson ukala dedim diye fazla kafaya takmayın, az sonra enfes şeyler tadacak ve keyifleneceksiniz. Burada yiyececeklerinizin 'en lezzetli top 5' listenize gireceğinden eminim. Burada seçimlerinize karışmak istemem ama ben ne zaman gitsem masamın konukları belli; Melanzane, Caprese, Bresaola, Carpaccio ve tabii ki Coda alla Vaccinara.. Türkçesi; domates soslu parmesanlı patlıcan, manda sütü mozarella roka salata, Italyan pastırması denebilecek kurutulmuş dana eti, bildiğiniz dana carpaccio ama bilmediğiniz nefasette Ve gecenin yıldızı ana yemek uzun adına bakmayın dana kuyruk sokumundan yapılan tas kebabı lezzetinde sulu bir yemek... Bu kadar bulamaç görünümlü ve kullanılan et manasında şaibeli bir yemeğin sürpriz lezzeti tartışılamaz. Yemeklerin eşlikçisi üzerlerine boca edilen birinci kalite zeytinyağı, naturel odun ekmeği ve bir şişe Chianti Classico.. Buna yemek demek haksızlık, bu bir tören!.. Pizza Meselesi Tartılarak satılanlar da dahil tüm pizzalar Türkye'de yediklerimizden güzel olsa da burada da pizzanın en iyisi için birazcık uğraşmak gerekiyor. Gusto'nun Pizzeria salonu ( Piazza Augusto Imperatore,9) ve Bafetto (Via del Governo Vecchio,114) pizza için adres gösterilse de siz üşenmeyip Pizzeria da Remo'ya gidin. 19:00'da başlayan akşam servisi için biraz kuyrukta beklemeyi göze almak lazım. Fiyatlar merkeze göre daha uygun ve lezzet garanti. Yok ben olayın derinine inerim iyiden de iyisi vardır diyenler için Napoli treni Centrale'den kalkıyor! Lezzete 1 saatte ulaşmak 45, 2 buçuk saatte ulaşmak ise 10.5 EUR."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/roma-yeme-icme-notlari-peroni-pompi-tazza-doro.html\" ", "text": "il Forno Campo di Fiori Patatesli Pizza Takıntısı! Forno Panificio Arnese Salaş, ucuz, leziz.. Roma'daki tüm sevdiğim fırınlar için.. Roma'da Tüm Fırınlar Benim!. Diğer denenecek yer de Pizzeria Carrette. Burayı hiçbir yerde duymadım okumadım ama kapısındaki upuzun kuyruğu görünce tamamdır dedim, buraya gelinecek!.. Son derece yerel, ucuz, ve lezzetli olduğunu öğrendiğim pizzacıya daha iyi servis için hafta içi bir akşam gidilecek!.. Gezici Günlük Notu: Haziran 2013'de Pizzeria alle Carrette'ye gidildi.. hem de birkaç sefer.. Pizzası da ortamı da güzel ancak servis yavaş ve dikkatsiz; çok aç olmadığınız ya da sinirli olmadığınız bir zamanda buralardaysanız deneyebilirsiniz! Cavour 313 bir akşam yemeğine ayrıldı.. Hem şarap hem de denediğimiz yemekler güzeldi ancak yine de bu kategorideki favorimiz daima Cul de Sac. Roma'dan alternatif Yeme İçme Önerileri için... Roma'da Yeme İçme etiketinden diğer yazılar.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/roma-yemek-fettuccine-alfredo.html\" ", "text": "Şu hayatta genel olarak oldukça iddiasız biriyim.. En iyisini bildiğimi, en iyisini yaptığımı iddia ettiğim hiç bir şey yok. Müsadenizle makarna hariç!.. Haftada en az bir kez ana yemek olarak yediğim makarna kendi beslenme piramidimin en değerli üyesi. Kremaya bulanmamış, hafif ama lezzetli sosu, en doğru karışımları ve en önemlisi en ideal pişme derecesini ne yazık ki dışarıda yemek yediğimiz nadir yerde bulunca insan evde kendi kendinin makarna ustası oluyor mecburen. Her İtalya seyahatinden yanımda getirdiğim baharatlar, peynirler müdavimi olduğum bir takım ürünler de eklenince yavaş yavaş bu alanda bir uzmanlık gelişiyor haliyle.. Yanlış anlaşılmasın, bu dalda uzmanlık ilan etmem sadece şahsi yorumuma dayanmıyor tabi!.. Şu an bu yazıyı az önce düzenlenmiş lezzetli bir makarna partisinin üzerine yazıyorum. Hatta onun için yazıyorum.. Alfredo canım, tanırsınız. Roma\"yı bilip de Alfredo'yu bilmeyen mi var!.. Turistik yerlerden özenle kaçan ben bir akşam nasıl oldu, niye oldu anlayamadan Alfedo'nun kapısında buluverdim biz ikimizi!.. Neredeyse bir haftadır Roma'dayız yine.. En sevdiğimiz en özlediğimiz yerlerde yemek yedik; birkaç yeni adres denedik, gözümüzü, ruhumuzu, midemizi fazlasıyla doyurduk, rahatız. Bu akşam yemekle ilgili hiç bir özel planımız yok; daha önce hiç denemediğimiz bir yeri deneyebilir, hatta biraz risk alabiliriz. Bir yandan yürüyüp bir yandan neresi olur diye fikir yürütürken şu cümle aradan sıyrılıyor: Kaç kere Roma'ya geldin, Alfredo'da bir Fettuccine bile yemedin be!.. Cevap hızlı: E, hadi o zaman bugün gidelim!.. Kim şaka yapıyor kim ciddi derken, birbirimize \"sen ciddi misin\" diye sora sora kapısının önünde buluyoruz kendimizi. Henüz birkaç masa dolu dışarıda. İçeriye tedirgin bir adım atıyoruz. Görevli yaklaşıp rezervasyonumuz olup olmadığını soruyor. Ne rezervasyonu? Daha karar verdiğimizden bile emin değiliz ki biz!.. Hava sıcak, dışarıda oturmak tercih nedeni genelde ama biz seçenek sunulduğu halde iç salonda oturmak ve mekanın atmosferini incelemek istiyoruz. Koskoca iç salonda bizim gibi düşünmüş sadece iki masa daha var, geri kalan tüm masalar boş ama müzik her yeri dolduruyor. Alfredo'da yemek canlı müzik eşliğinde.. Köşedeki klavyeden rahatsızlık vermeyen hafif yemek melodileri yükselirken masamıza oturup menüyü inceliyoruz.. Buraya geldiğimize göre en meşhur yemek yenecek: Fettuccine all'Alfredo. Yanına Salata Caprese, Bruschetta ve bir şişe de Frascati söyledik mi gecenin menüsü tamamdır. Önce zeytinyağı, bruschetta, sonra da nefis Caprese geliyor. İlk kadeh Frascatiler bu lezzetli antipastiler ile tüketiliyor. Bekleme süresi oldukça uzun bu restoranda. Mutfağı köşesinden görebiliyorum, deli gibi bir çalışma var içeride. Garsonlar, komiler bir içeri bir dışarı gidip gelirken \"Alfredo'nun gamsız kızı\" adını taktığım moda kurbanı patroniçe de arada içeri dalıp birşeyler kemirerek ortalıkta dolanıyor!.. Hareket sadece mutfakta değil, bu arada, açık alan da tamamen dolmuş durumda. Misafirler birden hucüm ettiler ve hız kesmeden gürültülü bir sohbete başladılar dışarıda. Konuşmaların büyük bölümü Türkçe. Tanrım, iyi ki içeride oturuyoruz; orası Türkiye de içerisi Roma sanki!.. Sanatçımız ağır ağır parçalarını çalmaya devam ediyor. Hatta ağırdan öte bezgin! Aksi gibi de sesi çok güzel ve öyle güzel parçalar çalıyor ki, ben onu dinlemekten çok memnunum.. Şimdi O'nu hep çok sevdiğim Roberta'yı söylerken hatırlamak istesem de şarkı aralarındaki offlayıp pufflamalarını, galeta kemirmesini hatırlayıp gülmeden duramıyorum.. Ama Roberta'yı çok ama çok güzel söylüyor.. Dışarıdan gelen seslerle, müzisyenle, Frascati ile yeterince oyalandık; hatta duvarlara asılmış, kurucusu Alfredo'nun dönemin ünlülerine kendi eliyle fettuccine yedirirken çekilmiş komik fotoğraflarını tek tek inceleyip güldük; gelsin artık şu yemek! Geliyor. Önce şovu, sonra kendisi geliyor. Kibar garsonumuz Büyük bir kayık tabakta Fettuccine'yi önümüzdeki boş bir masaya koyup, sos ve peyniri ilave edip uzun müddet karıştırıyor. Bu karıştırma biraz artistik bir gösteri tadında. Sanırım içinde yarım kilo kadar peynir var!.. Yeterince karıştırdıktan sonra yarısını bir kişilik servis tabağına alıp diğer yarısını bu kayık tabakta bırakıyor. Bir kumaş peçete ile tabağı tekrar düzenleyip servise hazır hale getiriyor. Yuvarlak tabağı eşimin, kayık tabağı benim önüme koyuyor ama burası önemli; tabağı masaya bırakırken o İngilizce konuşan adam gidiyor ve yerine İtalyanca upuzun afiili bir cümle kuran enteresan bir tavır geliyor!.. ne dedi hiçbir fikrim yok ama sanırım kendi dilinde \"makarmayı takdim etti\" ve \"kayık tabakta sunulmasının\" özel bir durum olduğuna vurgu yaptı.. Eyvallah.. Şimdi Alfredo ile başbaşayız. Daha ilk çatalda dönüp birbirimize bakıyoruz. Olamaz! Böyle bir lezzet o-la-maz!.. Oysa görüntüsü de hiç öyle ahım şahım değil.. Lezzet bence tarifi olan bir şey değil, onun için hiç kendimi yormayacağım. Bunu özel yapan ne, o sosun içinde ne var hiç bilemiyorum ama bu makarnayı burada tatmış olmaktan son derece mutluyum.. İki tabak makarnaya neden 90 ödediğimizi sanırım anneme anlatabilmemin bir yolu yok ama benimle benzer şeylerden keyif alan birkaç takipçimin, bu yazıya tesadüfen ulaşmış birkaç makarna delisinin beni gayet iyi anlayacağını tahmin ediyorum. Genel anlamda o \"turist olmak\" durumuna karşı çıksam da bazı etkinlikleri, bazı ritüelleri de yapmadan olmuyor işte.. Yeri gelecek Big Ben'in fotoğrafını çekecek, yeri gelecek Eyfel ile poz vereceksin; Antep'teki o meşhur yerde kebap, Roma'daki bu meşhur yerde makarna yiyeceksin.. Sezar'ın hakkını Sezar'a; Alfredo'nun hakkını da bizzat kendisine teslim edeceksin!.. Gezici Günlük notu: Ünlü ziyaretçilerinin eğlenceli fotoğraflarına göz atmak için adresi buraya ekliyorum. Bir de Cuma Cumartesi akşamları 19:00'dan itibaren \"Tatlı Hayat\" tadında aperitivosu varmış, sonra haberimiz yoktu denmesin!.. With reference of your article I have the pleasure to tell you the history of my grandfather Alfredo Di Lelio, who is the creator of \"fettuccine all'Alfredo\" in 1908 in restaurant run by his mother Angelina in Rome, Piazza Rosa (Piazza disappeared in 1910 following the construction of the Galleria Colonna / Sordi). Alfredo di Lelio opened the restaurant \"Alfredo\" in 1914 in Rome, after leaving the restaurant of his mother Angelina. In 1943, during the war, Di Lelio sold the restaurant to others outside his family. In 1950 Alfredo Di Lelio decided to reopen with his son Armando his restaurant in Piazza Augusto Imperatore n.30 \"Il Vero Alfredo\" , whose fame in the world has been strengthened by his nephew Alfredo and that now managed by his nephew Ines, with the famous \"gold cutlery\" donated in 1927 by two well-known American actors Mary Pickford and Douglas Fairbanks. I must clarify that other restaurants \"Alfredo\" in Rome do not belong to the family tradition of \"Il Vero Alfredo Alfredo di Roma\" in Rome. I inform you that the restaurant \"Il Vero Alfredo Alfredo di Roma\" is in the registry of \"Historic Shops of Excellence\" of the City of Rome Capitale. Lezzeti hissetmek, bir yazıyı okurken yutkunma hareketlerine yol açıyor ise başarılı llan bir kaç nokta var demektir!. Keyifle okudum leziz yazınızı.. Kolaylıklar.. Çok teşekkür ederim. Yazılarını keyifle okuduğum birinden güzel yorum almak da başka bir keyif!.. Sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romada-bin-fincan-kahve.html\" ", "text": "\"Bar tezgahına bulabildiğim 30 cm. lik boşluktan süzülerek yaklaşıp, kasa fişini tezgahın üzerine bırakıyorum. Havada nefis kahve kokusu, kaşık tabak şıkırtısı, hararetli konuşmalar.. Barista tek kaşı kalkık \"Prego\" diyor; ben de gülümseyerek \"Un'caffe per favore\".. Kasa fişinin ucunu yırtıp tekrar tezgaha bırakmasıyla hemen yanına bir fincan tabağı ve içine de bir kaşığı koyması sadece bir anda oluyor. Çok kısa bir süre sonra da bir fincan mis kokulu espresso tezgah üzerinde oluşan bu ekibe katılıyor... İlk önce fincanı kavrayıp burnuma yaklaştırıyorum. Gözlerimi kapatıp derin derin kokuyu çekiyorum içime. Ve idrak ediyorum; hayır, bu rüya değil, Roma'dayım. Ve yaşasın ki gün boyu bu şahane ritüeli defalarca tekrarlayabilirim!.. Şehrin en turistik bölgesinde, işlek bir alışveriş caddesinde olmak 1760'tan beri hizmet veren Cafe Greco'nun ününe ün katıyor. Şık baristaları, ihtişamlı iç salonu, iştah açıcı tatlı büfesi ve arka sokağa açılan havalı açık alanı ile Roma'ya gelen herkesin gözdesi. Bu çevreden geçiyorsam uğrayıp barda ayaküstü bir kahvesini içip, ikram edilen drajeyi yemeden asla bölgeyi terketmem.. Turist istilasındaki Tazza D'Oro aynı zamanda bir torrefazione; yani çekirdeğini kendi kavuran, çekilmiş ya da çekirdek kahve de satan marifetli bir kahve dükkanı. Amerikalı ve Japon turistler adamcağızları 'cappuccino' siparişleri ile öyle bunaltıyor ki, servis esnasında tabaklar tezgaha biraz sert çarpabiliyor bu yüzden!.. Sabah saatlerinde uğrayıp bir 'cornetto' eşliğinde denemek ve İtalyanların sabah saatlerinde verdiği ilginç sütlü kahve siparişlerine kulak kabartmak lazım. James Bond'un çalkalansın ama karışmasın repliği gibi cappuccino olsun ama köpüksüz olsun, sütü soğuk olsun, yok yok sıcak olsun... O turistlerin cappuccino siparişinde gösterilmeyen sabır bu siparişlerde gösteriliyor ama ben hak veriyorum adamlara. İtalya'da öğleden sonra sütlü kahve içilmez, içilemez.. Çok lazımsa ancak bir Macchiato; başka türlüsü caiz değil!.. Konumuza dönecek olursak, güzel teneke kutularının içine kahve çekirdeği koydurmak, arzuya göre çektirmek, sert ama asla ekşi olmayan kahvesinden eve getirmek adettendir. Uzun kuyruklar oluşur bazen kasasında, tezgahında yanaşacak yer bulunmaz. Böyle durumlarda kahveni kapıp kapı önüne geçmek lazım. İki yudumda kahveni bitirir, bir de karşıdaki kilisenin damına göz atarsın; neden orada geyik var diye kafa yorarsın, geyik logolu sarı paketlerden 250. gr. lık çekirdek kahveyi çantana atar yoluna devam edersin, tıpkı benim yaptığım gibi.. Castroni benim çok sevdiğim adreslerden. Gurme alışverişi için de mutlaka uğradığım Castroni'nin bar servisi sadece birkaç şubesinde var. İlk iş kahve keyfini şölene dönüştürmek için çikolata seçkisi içinden tek atımlık Venchi çikolatalar seçip kahve siparişine geçmek.. Burası da ev için taze kavrulmuş kahve alınabilecek mekanlardan. Benim tercihim kendilerinin espresso için kullandıkları karışım; ideal bir aroması var. Güzel meydan San Lorenzo'ya coşkusunu belki de Ciampini veriyor olabilir diye düşünmüşümdür hep.. Güneşli bir günde meydandaki masalarda oturanlar için yavaş akan zaman bana hep hızlı aktığı için ışık hızıyla iç salona girip bara yanaşır ve kahve siparişimi veririm. Benim gibi aceleci bir kahve tutkunu ya da henüz öğleden önceyken günün ilk içkisin fondipleyen şık İtalyanlarla hafifçe selamlaşır, olay mahalini aynı hızla terkederim.. Merkezden biraz uzakta olan Barberini'nin kahvesini denemeyi sabah kahvaltı saatine denk getirmek lazım. Çünkü burada kahveye ilaveten çok lezzetli bir 'cornetto' var. İtalyanlar için kruvasan ve türevleri genelde cornetto olarak anılıyor ve araştırmalarım bana Roma'da en iyisinin Barberini'de olduğunu söylüyor. Oldukça lezzetli kahve ve çörek güleryüzlü ve ilgili personel tarafından servis edilince lezzeti de ikiye katlanıyor. Son ziyaretimde bir rehber tarafından ziyarete getirilmiş Amerikalı bir tur grubuna rastlayınca mekanın turistik geleceği ile ilgili bir şüphe oluştu kafamda ama lezzet uğruna katlanacağız artık!. Spinelli çok bildik bir adres değil ve benim için de keşiflere dair iyi bir örnek. En sevdiğim şey normal hayatın içinde insanların işe gitmeden önce ya da öğle arasının ardından ayaküstü uğradığı rastgele yerler keşfetmek. Spinelli onlardan biri. Erken kalkılıp yürüyüşle başlayan sabahlardan birinde rastgele girip içerideki takım elbiseli, tayyörlü nüfusunun fazlalığı ile keyiften dört köşe olduğum mekan; kahvesinin lezzeti bana hiç hitap etmese de! Aşırı sert ama kimin umurunda.. Burada şu an gözlem yapıyoruz, az ilerde iyi bir kahve içeriz nasılsa.. Demek istediğim, şehirdeki gerçek hayatı yakalamak için denemeler yapmaktan ve risk almaktan kaçınmamak lazım, hep tavsiyelerle yürümez bu iş!.. Ghetto'da dolaşıp Trastevere'ye yürüyerek geçmek isteyince illa ki ortadaki adacıktan geçilir. İşte o geçiş sırasında mola noktamız Ada Kahvesi. Tüm adalar ile aramız iyi, Roma'nın adası ile neden olmasın? Dileyen yan avluda biraz otursun, ben içip kaçıcıyım.. Sergi Sarayının kafe işletmesi Palombini'de. Güzel bir öğle büfesi de kuran mekanın kahvesi başarılı. Sergi arasında, Via Nazionale'de alışveriş molasında ya da Cavour/Monti sokaklarında dolaşmaya kendini kaptırmışken bir anda ana caddeye çıkarsan uğramaktan çekinmemek lazım. Çaycıda kahve içilir mi? Normalde hayır ama tam İspanyol merdivenlerinin yanındaki bu meşhur İngiliz işletmesi şehrin olmazsa olmazlarından olunca salonuna keyifle kurulup bir pot kahve siparişinin yanına tatlı da söylemek pek iyi gider.. Şimdi değil, ama geçmişte yapmışlığım var, hiç pişman değilim.. Campo di Fiori ciavrında geçirilecek günlerde insan kendini bir anda tarihi arka sokaklarda buluverir. Via Pellegrino, Via Cappellari, Via Giulia, Monserratto... Sayısız güzel mekan, sevimli kafe içinden Caffe Peru çeker insanı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir arka sokağı Via Giulia'daki minicik ayaküstü semt büfesi kıvamındaki Bar Giulia beni çok daha mutlu etmiştir, yerellik bakımından.. Monti'nin en sevilen müdavim mekanlarından bir olan kafede daha çok barmenin bitmek bilmeyen kokteylleri tutulsa da ben buralardaysam kahve molalarına uğrarım Periodico'ya.. Bar taburesine tüneyip internete girer, kahvemi yudumlar, gece programları için flyer'lara bakar, biraz da barmeni seyrederim ne hazırlıyor diye.. kahvesinden çok ortamını, rahatlığını severim.. Sonra Cafe Farnese var. Şehrin en özel meydanlarından Piazza Farnese'i izlemek, huzur bulmak için.. Yani kahve bol, adres çok. Onun için.. Bir Roma seyahati çok fincan kahve eder!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romada-meshur-pizzaci-da-baffetto.html\" ", "text": "Da Baffetto'da kuyrukta bekliyoruz. Malum şehrin en ünlü pizzacılarından biri, biraz çile çekmeden lezzete ulaşmak zor.. Kuyruk bir hayli uzadı arkamızda, önümüzde ise dört beş tane ikili üçlü grup var beklememiz gereken. Bu kuyrukta beklerken farkediyorum Lilli'yi. Dört yaşında olması muhtemel, yerinde duramayan haşarı bir kız çocuğu.. Önce mor gözü dikkatimi çekiyor zaten. Belli ki yaramazlık yaparken düşmüş, yazık. Lilli bir saniye bile durmuyor sürekli konuşuyor, atlayıp zıplıyor.. Onu seyrederken garson kapıya çıkıp sıradan birkaç kişiyi daha önüne katıp götürüyor. Kapıda böyle beklemek zor, koku öyle cezbedici ki dış masalarda birinin önünden pizzasını kapasım var!.. Garson bir sonraki gelişinde bekleyenlere ''due, due, tre'' diyerek işaret ediyor ve o da ne, o due'lerden biri biziz, yaşasın!.. Tavırlar biraz sert, belli ki yoğunluktan bunalmış. Yedi kişi peşine takılıp yürüyoruz. Büyükçe kare bir masanın başına vardığımızda yine parmaklarıyla iki, iki, üç diye işaret ederek oturma planımızı veriyor. Hepimiz biraz çekingen, şaşkın, ayrı ayrı oturmayı beklerken hep beraber bu masaya kuruluyoruz. Herkes sandelyesine yerleşip başını kaldırdığında birbirimize nazik ve çekingen selam veriyoruz. Karşımda, kadın İtalyan, adam Fransız olgun bir 'aşk kaçamağı' çifti, hemen yanımda da Lilli ve ailesi var!.. Masaya ölçülerinde kesilmiş kağıt yayılıp servisler konuyor. Lilli, daha kağıt yayılır yayılmaz hemen bir tomar boya kalemini masaya boca ediyor. Annesi ile birlikte kağıttan masa örtümüzün köşesine resim yapmaya başlıyor. Bir ev, kendi evleri.. Küçücük, anahtarlık kadar bir de oyuncak tavşanı var Lilli'nin, onu evin içine sokmaya çalışıyor, oynuyor, sürekli konuşuyor, ses efektleri çıkarıp sorular soruyor. Aslında adının Lilli olduğunu annesinden öğreniyorum, babası ona 'Picolina' diyor.. Ufaklık.. Küçüğüm.. böyle sevimli bir hitap işte.. Her sorusuna babsından cevap alıyor, çok ama çok mutlu.. Gülümserken gamzeleri çıkıyor, açık kumral bukleli saçlarının çevrelediği yüzüne gamzeler kadar gariptir ki, gözündeki morluk bile yakışıyor... Karşımda oturan aşk sarhoşu kadın Lilli'yi hiç sevmedi, belli.. Bense hiçbir çocuğu sevmediğim kadar sevdim.. Tüm bunlar olurken pizzamızı çoktan seçip siparişi verdik bile.. Tercihimiz mekanın spesiyali Baffetto ve Capricciosa.. Pizzaları beklerken neşeli ve sevimli Lilli'yi seyrettim onu hiç rahatsız etmeden. Konuşmaya çalışabilir, fotoğrafını çekebilirdim ama yapmadım, onun o kendi halinde havasını bozmak gelmedi içinden.. Aslında masaya şöyle bir bakınca şans eseri hep beraber oturmamız aslında çok da güzeldi. Hep beraber büyük ve mutlu bir İtalyan ailesi gibiydik.. La Grande Famiglia... Hep beraber oturduk masaya, siparişlerimiz de hep beraber geldi.. Neredeyse hiç konuşmadık birbirimizle.. Lili'nin babası gülümseyerek tüm masaya 'Bon Apetito'derken Lilli pizzanın ilk dilimini yalamaya başlamıştı bile!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romada-yemek-nerede-yenir-via-della-croce.html\" ", "text": "Bu yazı Temmuz 2013'de The Magger'da yayınlanmıştır. Tiramisu'nun en iyisi lazım bana dersen No.82 de Pompi emrinde. Merkez şubesi biraz uzak olduğundan iyi ki bu sokağa da bir şube açmayı akıl etmişler. Dolaplardan seçeceğin damak tadına uygun tiramisunun paket serviste porsiyonu 2.5 EUR. Tadını çıkar! \"Biraz oturup sokuklanayım, belki yemek, belki dondurma, belki de sadece içecek...\" şeklinde kararsızsan seni hemen köşedeki Antico Pasticeria d'Angelo'ya alalım. Fiyatların ekonomik olduğunu söyleyemem ama cüzdanı burada bırakırsın da diyemem.. Tek söyleyeceğim dışarıda oturup bir şeyler içerken gelen geçeni izlemenin keyifli olduğu. \"Lezzetin peşindeyim, Şarküteri delisiyim\" diyorsan sana iki iyi haberim var: No.27 de Fratelli Fabbi ve No. 43 de i. Focalli... Bu küçük şarküterilerin içlerine kocaman birer lezzet dünyası var. Beyaz önlüklü işinin ehli şarkütericiye istediğin fantastik sandviçi hazırlatabilir ya da onun sanatını konuşturmasına olanak tanıyabilirsin. Şarküterileri seçmendeki bir diğer güzellik gerçek Romalılar ve satıcılar arasında geçen diyaloglara tanıklık etmek olacak...10 EUR'luk bir bütçeye atıştırma faslı kapanacak.. Bugün öğle yemeği molamı da bütçemi de daha geniş tuttum, bana ne önerirsin dersen No.33 de Re degli Amici uygundur derim. Hem uluslararası mutfaktan hem de Akdeniz mutfağından örnekler bulacak, mekanın atmosferi ile de Roma sıcaklığından kopmayacaksın."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romada-yemek-tum-firinlar-benim.html\" ", "text": "Kendime Roma'yı soruyorum, aldığım en popüler cevap şu şekilde geliyor: Fırınlarrr!.. Bana göre bu şehrin kalbi fırınlarda atar.. Yalnız ilk durak -enteresandır- bir fırın değil!.. Hareketli pazarın hemen köşesinde, no. 22'deki bu fırının başka yazılarımda da adı geçmiş olmasına rağmen burada da ilk fırın olarak onu yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum! b) Birazcık yürüyüp Piazza Farnese'i geçerek aradan Via Giulia'ya ulaşmak ve eski Palazzolardan birinin kapısına tezgahı kurup sakin sakin pizzaların tadını çıkarmak.. Yer: Roma'da Yahudi mahallesi. Pastane, hamurişi kesinlikle onların işi, bundan hiç şüphem yok.. ''Ferzan Özpetek filmerinde gördüğüm pasta fırınları gibi\" diye çıkılan yolda Ghetto'dan iki adres var elimde. Bulması zor değil, yol üstünde. Ama öyle eski ve öyle kendi kabuğundalar ki dikkatli bakılmazsa önünden geçip gider insan hiç farketmeden.. Birincisi Antico Forno del Ghetto- Famiglia Urbana ( Piazza Costaguti no.30) Kendi halinde bir hamurişi dükkanı gibi görünse de buradan alınan ekmeklere kurabiyelere can dayanmaz. Hem ekmek hem de çeşit çeşit kurabiyeye yüklen yüklenebildiğin kadar!.. Roma'da hamurun başrolde olduğu pastane, fırın, pizzacı vs.. her ne varsa araştırmaya, ziyarete, atıştırmaya, keşfetmeye ve paylaşmaya devam.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romadan-canli.html\" ", "text": "Yine iki günlüğüne canımız ciğerimiz Roma'dayız.. Blogda mevcut bir sürü Roma yazısı zaten var ama kısa süre sonra gelecekleri taze notlardan mahrum bırakmaya gönlüm razı olmadı.. Yani bu notlar tamamıyla \"ilk kez gelen birine uygun olmayabilir.. 21:00 Monti / Bu semtin akşam saatlerinde enerjisine bayılıyoruz! Pizzeria alle Carette'den paket yaptırdığımız pizzayı Piazza dei Monti'deki büyük havuzun taşlarında oturup kalabalığa karışarak yiyoruz.. içecekler meydanın köşesindeki bardan.. 23:30 La notte dei musei / Yılda sadece bir gece müzeler gece 2'ye kadar açık.. giriş 1 .. O da bize denk geldi!. O zaman Capitoline Müzesi! 08:30 Giardini degli Aranci / Portakal ağaçları gölgesinde mini manzara molası.. 11:30 Trastevere / köşedeki BAR' 'da kahve molası/ klasik ara sokak keşifleri.. 12:30 Le Mani in Pasta / Öğle yemeği için en sevdiklerimden biri.. Tam da Trastevere'deyken deniz mahsullü nefis bir makarna için uğramasak olmazdı.. Sonra biraz daha Trastevere sokakları.. buraların renklerine, canlılığına doyulur mu! 22:30 Piazza Navona / Bu yediklerimiz anca yürüyüşle eriyecek.. Meydan ve hemen arkadındaki restoranlarla dolu dar sokaklar hep kalabalık.. 08:15 Roscioli Caffe Pasticceria / Restoranını, fırınını yıllardır aşırı sevdiğimiz Roscioli bu yıl bir de kafe açmış.. Mini mozarellalı sandviç, kalpli cappuccino ve gerçek çikolatalı kruvasan. Kendisini direkt \"best of Roma\" listesine alıyorum! 08:35 Campo de'Fiori ve bütün o güzel sokaklar.. 11:30 Caffe Sant'Eustachio / iyi bir espresso zamanı! 11:45 La Feltrinelli / Biraz kitap, kırtasiye, plak.. 12:30 Ghetto sokakları / Bankta oturup akışı izlemek ne güzel.. Sonra antik kalıntılar arasında yürüyüş, buradaki en sevdiğim dükkanda raf karıştırmaca.. harika fotoğraflar, karton heykelcikler, ender kitaplar ve bolca ilham.. 14:30 Ristorante Roscioli / Rezervasyon saatimiz geldiğine göre Burrata Peyniri ve Carbonara'nın en iyisiyle buluşma vakti! Çok seviyorum! Hepsinden ikişer tabak yemek istiyorum!.. 16:00 Terrecotte Persiani / Dünyanın en acayip dükkanı! ya da avlusu.. heykelcikler, sütunlar, büstler ve eve taşımak istediğim onlarca taş.. Pincio Terasından manzara... Popolo Meydanı'ndaki Santa Maria del Popolo bazilikasında bayıldığım Caravaggio tablolarına \"bedavadan\" baktıktan sonra İspanyol'a yürüyüş ve yine kahve zamanı! 18:10 Antico Caffe Greco / Ayaküstü bir espresso daha.. 19:00 Terrazza Eitch Borromini / Navona ile karşılıklı aperitivo vakti! 21:30 Trevi Çeşmesi / İlla ki o para oraya atılacak! 22:00 Club Derriere / Roma'nın gizli barlarından sadece biri.. Zili çal, deri koltuğa gömül, imza kokteyllerden birini seç.. mutlaka tuvalate git! 23:30 / Roma sokakları ile vedalaş, valizi topla.. yarın günlerden Napoli! - Yerlisi Gibi Roma? : ROMA'DAN YEREL İPUÇLARI - Roma'da Bi' Kahve? : ROMA'DA KAHVE - Roma'da Yemek? : ROMA YEME İÇME NOTLARI - Roma'da Sevdiğim Şeyler? : SEVDİĞİM ROMA - Daha çok Roma İpucu? : İşte TÜM ROMA YAZILARI listesi.. Merve ben. Uzun zamandir sizi ozellikle instagram'da takip ediyorum ama blogunuza hic bakmamistim. Ta ki 8 Ekim'de Italya gezim kesinlesinceye kadar. Italya'ya ilk gezim olacak ve tabii ki klasikler olan Roma Ve Floransa'dan baslayacagim gezime. 3 gun Roma 1 gece 2 gun Floransa. Acikcasi 3 gun Roma`ya yetecekmis emin degilim ama elimden gelenin en iyisini yapacagim:) Ve umarim tekrar tekrar Roma`ya gelirim. Daha gitmeden bunu istemek garip belki ama kendimi tanidigim icin neler hissedecegimi tahmin edebiliyorum. Uzun giris icin ozur dilerim ama bu konuda konusmaya baslayinca kendimi durduramiyorum. Sormak istedigim aslinda cok sey var ama biraz surprizleri, olacaklari akisina birakmak daha iyi olur sanirim.. Benden bu kadar:) Zaten yeterince uzun oldu sanirim. Sizin yazdiklariniz disinda ozellikle belirtmek ya da soylemek istediginiz bir sey olursa coook mutlu olurum. Simdiden cook tesekkurler. diye bir yazım var; buradan okuyacaklarınız da bu konuda size ipuçları verecektir. Seyahatinizin şahane geçmesi dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romadan-dort-adres-roma-yeme-icme-notlari-en-iyi-restoranlar.html\" ", "text": "Galiba \"Roma'da yemek\" konusunda yazmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Roma zaten herşeyiyle güzel ama yemek söz konusu olunca benim İtalya genelinde en favori şehrim.. Orada sevdiğim yerlere gitmekten, yeni denemeler yapmaktan, ufak tefek yeni keşifler peşinde koşmaktan çok mutluyum.. Elbette bunları paylaşmak da hoşuma gidiyor. Bugün de hemen paylaşmak istediğim yeni adresler var. Bu yeni önerileri Ishai Golan'ın çok sevdiğim Şehirler ve Tatlar serisinden seçtim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/romadan-frascati-ye-gezi-notlari.html\" ", "text": "Saatonyirmiüç/Tam 29 dakika süren yolculuk küçük ve sevimli Frascati istasyonunda son buluyor. Şimdi yukarı, meydana doğru kısa ama dik ve merdivenli bir yolumuz var... Merdivenlerin sonunda ulaştığımız ağaçlı serin meydanı görür görmez burayı seveceğimizden emin oluyoruz. Civar sakinleri banklarda muhabbette. Ardımızda kalan manzaraya gereken ilgiyi gösterdikten sonra yukarı doğru yürümeye devam.. Asıl hedefimiz olan Piazza del Mercato'ya gelmeden önce kilise ve büyük çeşmenin olduğu meydana ulaşıp çevreyi inceliyor, buradan da pasajın içinden hemen arkada kalan Piazza del Mercato'ya varıyoruz. Biraz daha hareketli olmasını beklediğim meydanda sabah sükuneti hakim. Banklarda ve meydandaki kahvelerin sandalyelerinde oturanlar, yolda karşılaşıp sohbete dalanlar, dükkanlara mal getirenler bir de sabah temizliği yapan esnaflar... herkes kendi havasındayken biz de oturup sabah kahvelerimizi içelim, seyre dalalım etrafı diyoruz.. Saatonbirbuçuk/ meydanı çevreleyen sokaklarda keşfe çıkıyoruz. Önce yokuş yukarı sokaklar.. Buralarda daha çok evler, birkaç lokanta, şaşılacak kadar fazla kuaför, dövme salonları ve bol bol da motor ve araba gürültüsü var.. Aşağı mahalle hayalimizdeki modele daha uygun.. Küçük dükkanlar, birkaç otel, eski evler, küçük meydanlar, fotoğraflık manzaralar ve yürürken adımlarımıza çan sesiyle fon müziği yapan kilise, kısaca Frascati'yi sevimli yapan herşey bu tarafta... Yeterince tadını çıkarıp acıkmaya başlayınca adımlarımızı yine meydana, Leda'ya doğru yöneltiyoruz. Saatonikiçeyrek/ Leda hala kapalı! Hüsran! Meydandaki pazar tezgahına soruyoruz, nerededir diye, o da bilmiyor. Kaldık ortada! Aslında meydanda iki yer daha var Porchetto satan ama görüntüleri hiç iç açıcı değil. Zaten yiyip yiyemeyeceğim şüpheli birşey, sırf macera olsun diye tadılacaktı, kötüsü hiç çekilmez. En azından tarihi cantina'yı görelim deyip Via dell'Olmo'dan aşağı yürüyoruz.. Saatonikiyirmibir/ Piazza dell'Olmo'da Osteria dell'Olmo ile karşı karşıyayız. Hayatımda bundan daha partal bir yer görmedim, yıkıldı, yıkılacak. Kapı önündeki masalar kenara toplanmış, içeride iki büyük masa var. Birinde beş kişilik bir grup, birinde de tek bir adam oturuyor. Kapının kenarında sandalye üstünde de aynen tarif edildiği gibi yaşlı bir hanım.. Aslında yemeği yanımızda getirebilseydik ona söyleyeceğim şeyin İtalyancasını ezberlemiştim ama yemek olmayınca plan alt üst oldu. \"Porchetta alacaktık, burada yiyecektik, yalan oldu\" hikayemin muhatabı tabi ki yaşlı hanım değil; köşe masada tek başına oturuyor dediğim biraz İngilizce bilen adammış. Kendisi bize kapıya kadar eşlik ederken anladığımız 'şu bakkalın porchettosu da çok güzel, alıp yine burada yiyebilirsiniz'dir.. Saattamyarım/ Bakkaldayız. Dünya sevimlisi adama \"due porchette per due per la cantina' diyoruz.. Özeti: İki kişilik.. Kantinde yiyeceğiz. İki turistin bu çılgın projesinden bir hayli mutlu, kesmeye başlıyor dilimleri.. Porchetto domuz etinden yapılan bir tür şarküteri ürünü aslında. Hazırlanırken bol kekik ve bilumum otlarla tatlandırılmış, hafif tütsülü tatta, dışı nar gibi kızartılmış bir şarküteri ürünü.. Kestiği dilimlerin yeterli olduğunu söylesem de sevimli bakkal standarda uygun hale getirene kadar devam ediyor.. Yazık, ziyan olacak, benim amacım sadece köşesinden tadına bakmak. Geçmiş domuz etli tecrübelerim beni hiç mutlu etmedi çünkü, asla bitiremedim, bunu da yiyemem, biliyorum. Paket hazırlanırken nefis zeytinler gözümüze takılınca biraz da onlardan alıyoruz.. Hepsi komple tam 9.29.. Saatbirkırkbeş/ Diğer masa çoktan gitti.. Şimdi sıra bizde. Zaman yolculuğundaymışız ya da ne bileyim, eski filmlerdeki hanlardan birindeymişiz etkisi yaratan bu güzel yere veda vakti.. Hesap mı? Sadece 4.00!.. Değeri elbette paha biçilemez!.. Giderken yaşlı hanıma, demlenen adama çok çok teşekkür ederek el sallıyor, Arrivederci diyoruz, bakkalı da unutmuyor, ona da uğrayıp veda ediyoruz.. Bu sıcak vedanın birazı da şaraptan.. Sokaklarda ağır ağır yürüyoruz. Frascati çok sertti, hepsini bitirmesek de hafif bir yamulma var.. Birazı mutluluktan da olabilir.. Rengini de taktık kafaya, acaba yıllar önce fıçıya biri mi düşmüştü diye!.. Saatbirellibeş/ Yapılacak son birşey var: Tarihi fırından kurabiye alınacak. Yine Via dell'Olmo üzerinde 1876'dan kalma Antico Forno Senzacqua var. İçeri girince badem ve anason kokusundan delirmek olası, nefis kokuyor.. Bir kaç çeşit kurabiye var. İsimleri Ciambelle ve Torroncini. Bir de üç memişli kız kurabiyesi Bambola var ki sanırım bölgenin sembolü, birçok yerde gördüm.. Biz bu komik kurabiyeyi değil anasonlu ve bademli ciambelleleri gözümüze kestirip en büyüğünden iki torba alıyoruz. 10'yu verip trene binmek üzere dönüş yoluna geçiyoruz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/rusyada-turist-olmak-moskova-st-petersburg-gezi-notlari-seyahat-rehberi.html\" ", "text": "Yıllarca gitmeyi ertelediğim bir ülkenin iki şehrine birden bir haftadan uzun bir seyahat gerçekleştirince tüm bu seyahati tek bir yazıya sığdırmak haksızlık olurdu. Onun için ben de seyahati kafamda bölümlere ayırıp gitmek isteyenlere daha çok faydalı olabilecek notlar hazırlamak istedim. Özellikle büyük muamma olan yön bulma, metroyu kullanma gibi konularda ayrıntılı notlar paylaşmak niyetindeyim.. Ama önce bu ülkeyi, Moskova ve St. Petersburg'u nasıl buldum, ne hissettim, kendi seyahatimin tarihçesinden girmeliyim konuya.. Benim daha önce Moskova ve Peter'e gitmek için çok fırsatlarım oldu. Eş/iş durumundan arada bir çıkılan iş seyahatleri vardı. Hem eşimin iş seyahatlerine eşlik etmeyi çok sevmediğimden hem de Rusya'ya karşı kasıtlı bir tavır içinde olduğumdan bu iş seyahatlerine katılma şansı bana pek çekici gelmedi. Kasıtlı tavır diyorum; çünkü bir dönem Moskova'da yaşama gibi bir ihtimal bile vardı.. \"Bir süre Moskova'da yaşar mısın\" sorusuna \"seninle, elbette yaşarım\" demiştim ama aslında istemiyor, soğuk buluyordum; sadece kariyeri etkilemek istemiyordum.. Neyse ki o ihtimal bir süre sonra rafa kalktı ama benim Moskova fobim kolay kolay geçmedi. Sanki normal turist olarak bile gitsem koluma yapışıp birkaç sene orada zorla tutacaklar gibiydi!.. Nasıl olduysa bu yıl o iş seyahatlerinden birine katılma kararı verdim aniden!. Ekim'de planlanan gezi kaya kaya Kasım ayına, -2 derecelik havaya kadar ötelendi ve ben kendimi bir anda Moskova'da buldum!. Tabi her seyahatin bir ön hazırlığı olduğu gibi bu seyahatin de bir ders çalışma bölümü olacaktı. Nereler gezilecek, ne yenip içilecek, en turistik hareketler, en yerel hareketler... vesaire vesaire.. Bu bölüm, bu hazırlık benim için seyhatin kendisinden bile önemli. Çünkü seyahatteki mutluluğum, aradığımı bulmam ön hazırlığın düzgün yapılmasına bağlı. İşte bu yüzden bu kısma her zaman büyük zaman ayırıyorum. Ancak bu kez ön hazırlık için çok vaktim yoktu.. Yine de hazırlıklı gitmenin bir yolunu buldum.. Bilenler bilir, son yıllarda seyahatte öne çıkan bir kavram var: Seyahat Terziliği. Yani sizin üzerinize göre dikilmiş, tamamen sizin zevklerinize ve seyahat şartlarınıza göre planlanmış bir seyahat programı. Çok sık seyahat eden biri olduğum için daha önce bu tür bir hizmet veren Jabiroo ile tanışmış ve gelecek zamanlarda bir seyahatimde bu hizmeti deneyimlemem konusunda sözleşmiştik. Ani gelişen bu Rusya atağım hizmeti denemek için iyi bir fırsattı. Ben de bu fırsatı değerlendirerek seyahate çıkmadan önce ön araştırma yapmaya vakti olmayanlara önerebileceğim iyi bir seçenek keşfetmiş oldum. Bu sisteme göre önce sizin kişisel bilgileriniz, seyahat tarihleriniz ve güzergahınız, sonra da genel beğenileriniz, seyahat tercihleriniz alınıyor. Bu bilgiler doğrultusunda birkaç gün içinde size özel tasarlanmış seyahat programınız oluşturuluyor. İçinde ulaşım detaylarından, yeme içme önerilerine, şehir turundan kültür sanata tamamen sizin ilginize uygun tavsiyeler bulunan programınız önce mail yolu ile sonra da adresinize gönderi ile teslim ediliyor. Adrese gönderilen kutudan özellikle bahsetmek isterim; içinden çıkan seyahat temalı kurabiyeler, kitapçık halinde basılan seyahat programı ile bu kutu, hediye paketi açmayı çok seven beni oldukça mutlu etti!.. Bu hizmet seyahatinizin gün sayısına göre gayet uygun bir ücret karşılığında veriliyor ve dilerseniz bu programa otel ve restoran rezervasyonu, konser, tiyatro bileti gibi özel hizmetler de eklenebiliyor. Bu hizmeti deneyimlemiş biri olarak vakti kısıtlı olan ya da araştırma alışkanlığı olmayıp nereden nasıl başlayacağını bilemeyenlere bir sonraki seyahatleri için Jabiroo sitesinden ayrıntıları incelemelerini öneririm. Bu yazının devamında bana özel hazırlanan programda yer alan bazı önerilere kısaca yer vermek niyetindeyim. Eğer beğenileriniz benimle çok örtüşüyorsa benim için hazırlanan öneriler sizin için de faydalı olabilir!. - Kızıl Meydan başlığı altında bu meydanın en görülesi öğeleri olan; Kremlin Sarayı, Aziz Vasily Katedrali, Lenin Mozolesi, Minin ve Pozharsky Anıtları ve Devlet Tarih Müzesi. Giriş çıkışı kontrollü ve kapalı bir meydan olan Kızıl Meydan, gerçekten de tam oratasında durup kendi ekseninizde 360 derece döndüğünüzde \"Evet, şu an Moskova'dayım!\" idrakini yaşadığınız, bu şehrin imzası niteliğindeki yegane adres. - Moskova Nehir Turu; - Moskova'nın Central Park'ı konumundaki en meşhur parkı Gorky Park; - Gece kulüpleri, kafeler, galeriler, tasarım enstitüleri, dükkanlar ve tarihi dokusu ile çikolata fabrikasından bozma cazibe merkezi Krasny Oktabr ; - Durakları müzeyi andıran Moskova metrosunda keşif turu; - Nazım Hikmet'in Novodevichyekla dbishche'de bulunan mezarı; - Garage Çağdaş Sanat Müzesi; - Tretyakov Devlet Güzel Sanatlar Müzesi ve muhteşem sanat koleksiyonu; - Multimedia Art Museum ve Helmut Newton'dan Peter Lindhberg'e uzanan fotoğraf sanatçılarının eserleri ve - Alışverişin kalbinin attığı Arbat ve Tverskaya Caddeleri ile oldukça yoğun bir program hazırlanmıştı. Bunların içinden anlık koşullara ve hava durumuna uygun seçenekleri değerlendirerek çoğunu gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. - Gürcü mutfağından pideler sunan Kha Cha Puri ve yine Gürcü mutfağından örnekler için Dzhondzholi; - Orijinal Rus Mutfağından örnekler sunan Gudunov, - Rus Mutfağını Retro bir ortamda sunan Zhiguli, - Moskova stili ağır ambianslı kafe Moloko; - Gerçek bir Rus Apartmanında konumlanan ve evde ağırlanma hissi uyandıran Mari Vanna; - Ermeni Mutfağı'nı zengin bir dekor içinde suanan Noev Kovcheg; - Özbek Mutfağı deneyimi için Vostochny Kvartal; - Aynı zamanda şehrin sevilen gece kulüplerinden biri olan kulüp/restoran Petrovich.. Ancak tüm Moskova notlarım paylaşmak istediğim adresler elbette bu kadar değil; yeni ve kapsamlı Moskova notları pek yakında! - Kilometrelerce uzunlukta 24 saat hareketli, buraların İstaklal Caddesi kıvamında Nevsky Caddesi; - Aynı cadde üzerindeki görkemli Kazan Katedrali; - Lolita Yazarı Nobokov'un müze/evi Nobokov Müzesi; - Dünyanın belki de en görkemli müzesi olan 3 milyon parçalık koleksiyonu ile Hermitage; - Rus Devlet Müzesi; - Şehrin ikonik yapılarından Singer binasında konumlanan House of Books kitabevi; - Şehirdeki Çağdaş Sanat alanlarından Marina Gisich Galeri, - Şehrin en geniş edebi arşivine sahip Ulusal Puşkin Müzesi; - St. Nicholas Naval Katedrali; - Gurme Alışveriş cenneti Yeliseev's Food Hall; Ayrıca sanatsal olarak da oldukça zengin bir şehir olan St. Petersburg'un önemli tiyatro, bale, opera, gösteri sahnelerinden bir ya da birkaçını ziyaret etmek şehir turunun önemli bir parçası. Mariinsky Tiyatrosu, Mikhailovsky Tiyatrosu, Hermitage Tiyatrosu ve Stostakovich Filarmoni Salonu bizim Jabiroo önerilerimiz arasındaydı. Klasik olarak bu şehirde ilk akla gelen bale izlemek olsa da biz Mariinsky tiyatrosunun II no. lu modern binasında opera izlemeyi seçerek gayet yerel ve yerinde bir tercih yaptık. Birçok şehirde operaya baleye gitmiş biri olarak hem seçim, hem ortam, hem kitle, hem de temsil uyarlaması olarak en memnun kaldığımız deneyimlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Onun için tiyatro biletlerimizi otelimize kadar gönderen bu eşsiz gecenin mimarı Jabiroo'ya ayrıca teşekkürü borç bilirim. - Yemek önerilerinde yine etnik ve yerel önerilere yer verilmiş; - Farklı etli ve sebzeli iç malzemelerler hazırlanmış yerel hamurişlerinin satıldığı Stolle zinciri; - Et ağırlıklı klasik Rus restoranı Straganoff Restaurant; - Kanal kıyısında konumlanan Ermeni restoranı Kilikia; - Şık ve zarif atmosferli Rus ve Füzyon mutfağı barındıran Za Tsenoi; - Şehrin fine-dining yemek temsilcilerinden 1913 Restaurant - Giriş katı cafe, 2. katı restoran ve 3. katı kitapçı olarak hizmet veren Biblioteka listemdeki adreslerdi.. Yine Moskova'daki sebepler ile aralarından deneyebildiklerim Stolle, Biblioteka, Kilikia oldu ve yine önerileri başarılı buldum. Lahanalı ve taze soğanlı hamurişlerine bayıldığım Stolle'ye diğer çeşitleri denemek üzere tekrar uğramaya vaktim kalmadığı için bir hayli üzgünüm!.. Birçok yazıda bu ülkede turist olmanın zorluğundan yakınılan pasajlar okudum. Belli ki Rusya birçok insana zor gelmiş, yormuş.. Oysa ben çok sevdim ve gayet kolay adapte oldum!.. Onun için de diğer gidecek olanlara da seyahati kolaylaştırmak niyetindeyim.. Her iki şehre dair güzel keşiflerim, bir sürü dükkan, yeme içme, kahve adresi ve önerim var. Bunlara da gelecek yazılarda geniş geniş yer vermeyi planlıyorum. Ama o notlara yetişemeden gidenler de yukarıdaki Jabiroo önerileri ile gayet keyifli bir şehir turu yapacaklar, eminim.. Ayrıca instagram/gezicigunluk'te paylaştığım postlar ve özellikle profile sabitlediğim Moskova hikayeleri şimdilik çok faydalı olacaktır. Biz St. Petersburg'a geçerken Kızıl Meydan'a yeni yıl pazarı kuruluyordu. Kırmızı, yeşil, dore ve gümüş ile bezeli neşeli tezgahlar, noel şarkıları, şekerleme, çikolata ve sıcak şarap!.. Tam yeni yıl ruhu.. Sanırım şu günlerde S. Petersburg'da da benzer hazırlıklar tamamlanmıştır. ne yalan söyleyeyim, yurtdışında yeni yıla girmeyi çok sevmesem de özellikle Kızıl Meydan'da geri sayım fikri beni de cezbediyor!. 2019 Nisanı'nda yaptığım ikinci Moskova ziyareti ise tam Paskalya Arifesi'ne denk geldi. Ruslar bayram ve özel günlere çok önem veren bir toplum.. O muhteşem Paskalya hazırlıkları, sokakların süslemesi ihtişamı bu dönemde de Moskova'yı görülesi kılıyor bence.. Bu şimdiden bana bu seyahatle ilgili en çok sorulan soru. Elbette imkan varsa her ikisi de! Her şehrin kendine has bir havası, bir ruhu var. Onu yakalamak, sevip sevmemek, tamamen doğru zamanlama ve kişisel zevkleriniz ile alakalı. Moskova. St. Petersburg. Her ikisi de güzel ve birbirinden çok farklı. Ama kişisel olarak ısrarla sorarsanız ben Moskova derim. Kızıl Meydan'dan çıkar çıkmaz bambaşka bir yüzü var şehrin. Asla turistik değil. Baya ciddi, büyük bir metropol. Ve ben bilindiği üzere o büyük metropollere, oralarda gerçek hayata dokunmaya bayılıyorum. Moskova'da tam anlamıyla gerçek yaşamın içine karışma, gerçek şehir insanlarını gözlemleme, aralarında yaşama şansı yakaladığıma inanıyorum. Hele ki daha dış mahallelere açıldıkça o çok sevdiğim Berlin havası!. Sabahları metro koridorları boyunca ilerleyen işe yetişmeye çalışan kalabalıklar, akşamları tiaytroların önünde, lokantalarda toplanan zarif insanlar.. Kafamdaki kaba saba Rus imajı bu seyahatle devrildi, yıkıldı, tuz-buz oldu!.. Güzel insanlar, güzel bir kültür.. Tanışmaya kesinlikle değer.. Yıllar önce eşimi kırmamak adına -mecburen- kabullendiğim Moskova'da yaşama fikri şu an öyle sıcak geliyor ki keşke o proje bir ara raftan inse de o güzel şehirde birkaç yıl yaşayabilsem.. Şaka bir yana bu kadar yıl sonra sonunda görme şansı elde ettiğim bu iki şehri de çok sevdim. Ve hatta Moskova'ya ikinci ziyaretimi de yeni yaptım!. İlk gittiğim dönem vizesizdi ama arada yaşanan kriz sebebiyle şu an tekrar vize gerekiyor. Ama görünüşe bakılırsa çok kısa bir zaman içinde iki ülke arasında yeniden vizesiz seyahat söz konusu olacak. Hele ki vize kalkarsa bence ilk fırsatta bu güzel şehirleri görmeye gitmelisiniz. Moskova ve St. Petersburg yazılarımız devamını ısrarla bekleyiniz. Henüz ikna edemediysem de size bu güzel şehirleri mutlaka sevdireceğim!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saatler-3-theclock-istanbul.html\" ", "text": "Bir sinema salonunun rahat koltuklarında, \"bin\" filmin içindeyiz. Başından değil, ortasından; başı sonu olmayan ansız'dan.. Sanatçı sinema tarihindeki sayısız filmden anları birleştirerek zamanın akışına uygun gerçek zamanlı bir başka eser yaratmış. Başrolde hep \"saat\" var.. Başka başka filmlerden anlardı izlediğimiz ama tuhaf bir biçimde de bütündü. Bir an gözümüzü alamadık, gözümüzü kırpamadık.. Her an zamanı hatırlatan sonsuz filmin içinde zamanı tamamen unuttuk!.. Kurgusu, müziği, atmosferi,... nasıl bu kadar bütün, böyle kusursuz olabildi bilemiyorum. Ama tek bir filmin içinde tüm film türlerini, tüm sinema tarihini, o filmleri izlerken bile görmediğimiz detayları toplu olarak izledik.. 22.58 Tam 117 dakika sonra hiç de istemeyerek çıkıyoruz salondan... Bu kadar güzel bir sergi maalesef çok kısa bir süre kalabiliyor İstanbul'da.. Keşke çok daha uzun süre kalabilseydi.. Belki 24 saat rekorunu da deneyebilirdik hazırlıklı gidip, kimbilir?.. Emek verip bizlerle buluşturanlara teşekkürlerimle.. Uzun zamandır \"zaman\" hiç bu kadar güzel geçmemişti. Maalesef.. Salt sergiyi uzatabilmek için elinden geleni yapmış ama başaramamış.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saatler-4.html\" ", "text": "Bayıldığımız izlandalı elektronik müzik sanatçısı Olafur Arnalds'ın Kiasmos projesini dinlemek üzere Salon İKSV'deyiz.. Öncesinde Ah! Kosmos varmış, bilmiyorduk bile.. Olur diyerek sahne önünde yerimizi alıyoruz, Ah! Kosmos performansı başlıyor.. \"Bazen tek bir günlüğüne bir şehre gidersin, ondan aldığın keyif tüm seyahat boyunca kalacağın asıl şehirle yarışır.. Bazen ana yemekten önce söylediğin başlangıcın tadı damağında kalır, ana yemekle yarışır.. 00:30/ Biz Kiasmos dinlemeye gitmiştik, gerisini önemsememiştik. Hataymış!. Kiasmos şahaneydi.. Daha hemen oracıkta web sitelerine girip haklarındaki bilgileri, geçmiş konserlerini, gelecek planlarını okudum.. Etkilendim.. Başak Günak projesiymiş Ah! Kosmos. Gitarda Övünç Dan, görselde Gizem Aksu eşlik ediyormuş.. Müzik iyi, sahne başarılı, görseller, hatta kostüm ve makyaj.. bu konsept herşeyi ile başarılı.. Berlin'de çok sevdiğim Klunkerkranich'de bile performansları olmuş.. Daha da etkilendim.. Onca konser, festival, etkinlik, ne bileyim en azından etkinlik takvimleri ve onca flyer... Nasıl da hiç denk gelmemişim, ilginç!.. Çok geç kalmış bir keşif hiç haberdar olamamaktan iyidir!. Artık istanbul'da konserlerini kaçıracağımı sanmam.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saffet-emre-ile-erguvan-zamani-bogaz-turu.html\" ", "text": "Doğma büyüme İstanbulluyum... Bugün kendisiyle bizzat tanıştım! Bir süredir yaşadığım şehri yakından tanımak, anlamak üzerine derin düşünceler içindeyim.. İyi bildiğimi düşündüğüm yüzlerce sokağında yürüyüp, şık masalarında yemek, parklarında simit yiyen; sinemalarında, tiyatrolarında seyirci olan; müzelerinde sergi takip eden ben, yaşadığım şehri gerçekten ne kadar tanıyorum, hakkında ne biliyorum?.. İşte bu düşünceler arasında, aniden beliren esaslı bir fikre dört kolla sarılıyorum; Ben bu ay yaşadığım şehirde turist olacağım!.. Yaklaşık 10 gün önce Gezlong'dan yaptığımız rezervasyonun onayı ile şimdi teknemizdeyiz. Rehberimizin bizi bizzat karşılamasından Keyif Style'ın özenli hazırlığına kadar giriş kısmı harika.. Tam 13:30'da teknemiz Kabataş'tan ayrılarak boğazda ağır ağır süzülmeye, Saffet Emre de engin bilgisini paylaşmaya başlıyor. Bu tur vapura binip karşı kıyıya geçmeye ya da kiralanan tekne ile boğaz turu atmaya benzemiyor. Bambaşka bir gözle ve kulağımı dolduran sonsuz bilgiyle herşeyi ilk kez görüyor gibiyim. Önünden yürüyerek geçtiğim tüm o yapılar ne kadar da farklı bugün gözümde.. Saffet Emre gerçekten engin bir bilgiye sahip, her cümle yeni bir konunun, başka bir bilginin kapısını aralıyor. Hiç sıkmadan, süzgeçten geçirerek, bizi tarihin tozlu sayfaları arasında bunaltmadan çok dengeli, eğlenceli verse de bilgileri, anlıyorum ki, onda bize anlatığından çook fazlası var.. Biraz dedikodu soslu, tarih aromalı ama kesinlikle çok lezzetli bir Boğaz Turu bu! Yeni açılacak otelleri, satılık yalıları burada öğreniyorum.. Balyan Ailesi'nin evini, Aşiyan Müzesi'ni, ailemden 'yalı' istemem gerektiğini, boğazda en çok yalının hangi aileye ait olduğunu.. hepsini Saffet Emre'den dinliyorum.. Feriye, Leb-i Derya, 20 TL, İstanbul yedi tepe.. derken keyifle öğreniyor ama içten içe de biraz kızıyorum kendime 'sen bu güne dek bu şehirde yaşadığına emin misin? diye.. Bu kendime bozuk halim pek de uzun sürmüyor. Kısa bir an yalıda yaşama hülyasına kaptırıp kendimi, yine Saffet Emre'nin 'bakımı zor, ısınmıyor' sözleriyle aklın yoluna geri dönüyorum.. Bir diğer yalı hülyasından 'Yalı metres gibidir, varınızı yoğunuzu yiyip bitirir' sözü ardından kahkahalarla ayılıyorum.. Dert değil, bugün bu turda İstanbul'un bütün yalıları benim ya, gerisi boş!.. Yarın kim isterse onun olsun.. Tekne boğaz sularında ilerledikçe kafamda yepyeni bir İstanbul şekilleniyor, daha önce hiç tanışmadığım.. O'nu daha iyi tanıma arzum da giderek kuvvetleniyor. Seninle tanıştığıma memnun oldum İstanbul.. En kısa zamanda yine görüşelim.. Gezici Günlük Notu: Lütfen tur ile ilgili sorularınız ve detaylı bilgi için www. saffetemretonguc. com adresinden tur ile ilgili kişilerle iletişime geçiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sahilde-bir-haftasonu.html\" ", "text": "İstanbul'un şehir merkezinden uzak semtlerinde deniz kıyısında bir haftasonundan notlar.. Büyükçekmece, Albatros civarında güzel kahvaltı yapabileceğimiz bir yer var mı diye araştırırken rastladığım Fink Cafe, bizi ilk denememizde oldukça memnun etti. Sahilin sakin deniz kenarı kısmında yer alan mavi beyaz güney esintili mekanın rafları sayısız eski obje ile dolu... Köşede de küçük bir kitaplık.. İki kişi için tahta üzerinde ya da serpme olarak kahvaltı servisleri mevcut. Tahta 55 TL. serpme ise 65 TL. İki kişilik olarak sınırsız çay da dahil.. Dışarıda kahvaltı beni hep kalitesiz malzemelerle karşılaşma ihtimali ile korkutmuştur am Fink malzeme kalitesi olarak bizi çok üzmedi.. Güzel, bol çeşitli bir kahvaltı yapıp üzerine de keyif kahvelerimizi yudumladık; tabaklarda kalanlarla kedi besledik.. Albatros sahilinde güzel bir kahvaltı yapmak isterseniz Fink'i deneyebilirsiniz. Uzun zamandır inmediğimiz Ambarlı Yakuplu sahilinde neler oluyor bakalım dedik; o da ne!. her yer villalar, yeni siteler ile dolmuş.. Kıyıya da kocaman bir marina kondurulmuş. West İstanbul Marina içinde yan yana dizilmiş sayısız mekan açılmış. Haftasonu günboyu kahvaltı veren mekanlar, nargile cafeler, şarapevi, biraevi, krepçi, restoran ege meyhanesi, kafeler, sayısız yeni mekan.. İşin ilginç yanı hemen hepsi de soğuk ve rüzgarlı bir akşamüstünde dahi doluydu!. Demek ki bölgede böyle bir şeye ihtiyaç varmış.. Ancak mekanların üst katlarında oturmadıkça çok manzaralı ve keyifli değil.. Çoğunun tenteli alanı dumanaltı; deniz üst katlardan izlenebiliyor.. Çevre sakinlerinin ihtiyacını karşılıyor olabilir ama pek sevimli olmamış.. Yine de özellike Beylikdüzü, Yakuplu, Esenyurt çevresinde oturuyorsanız haftasonuna deniz kenarında vakit geçirmek için tercih edebilirsiniz. Günü bu civarda tamamlayıp gün batımına yakın saatlerde acıkınca Selimpaşa'daki en meşhur balık restoranı Sofram Balık'ta final yapmaya karar verdik. Bu civardaki en iyi alternatiflerden biri burası; öyle ki, resimlere bakılırsa aklınıza gelebilecek her alandaki ünlü şahsiyetin yolu ille de buradan geçmiş.... Hem deniz ürünleri taze hem de gayet güzel pişirip servis ediyorlar. Teras katında cam kenarında manzaralı bir masaya kurulup mütevazı bir sipariş verdik.. 2 çeşit meze, sofram salata, tereyağlı karides, taze ızgara balık ve bir de 20'lik.. Önden onların ikramı balık carpaccio ve balık yumurtası sonra da bizim siparişler geldi yavaş yavaş.. Dışarıdaki deli yağmuru izleyerek güzel bir Pazar keyfi yaptık.. Toplam hesap 260 TL. hesap ödedik.. Finalde kahve ve sırf meraktan pancar tatlısı söyledik ama onlar \"ikramımız\" diyerek masayı azar azar meyve ve tatlılarla donattılar.. Resmen ikram şov!.. Yani kapanış biraz fazla tatlı oldu!. Silivri civarında iyi bir balık restoranı arayanlara tavsiyemdir."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saint-emilionda-bir-gun.html\" ", "text": "Bordeaux Saint Jean istasyonundan atlıyoruz trene. Biletler 9,5 . Yolculuk tamı tamına 36 dakika. Süre dolduğu anda tren istasyonunun önündeki Saint Emilion tabelası önünde turist pozu veriyoruz. Aslında bu hareket için oldukça erken; çünkü \"hoşgeldik\" diyebilmek için hafif yokuşlu ve güneşli bir yoldan yukarı doğru 15 dakika kadar yürümemiz lazım!.. Bağlara baka baka çıkıyoruz; eh, biraz sıcak ama çok da zor olmuyor.. Saint Emilion Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde olan, Fransa'nın en eski şehir merkezlerinden birine sahip. Elbette en çok şarap bağları ile ünlü. Daha şehrin girişinde bu eski ruhu, şarabın anavatanı iddiasını hissediyor insan.. Geldiğimiz gün şehirde Caz Festivali var; yine şanslıyız!.. Şehre hoparlörlerden o sıradaki konserin yayını veriliyor.. Bir yandan kulak kabartıp bir yandan da küçük dükkanlara ilgi göstermeye başlıyoruz. Birçok şarap ve hediyelik eşya dükkanı var. Son derece turistik bir yerde olduğunuzu sonuna kadar hissettiriyor ama yine de keyifli.. Şarapla ilgili envayi çeşit aksesuar, üzerinde mantar, şişe etiketi, şarap şişesi basılmış sayısız yastık, peşete, önlük, havlu.... aklınıza ne gelirse ev için çok sayıda tekstil ürünü var.. Şarap konseptli ev aksesuarı görmeye çok alışkın olduğumdan bunlardan etkilenmiyorum ama hemen şarap kasasından kesilmiş esprisindeki ahşap kartpostallardan iki tane ediniyorum. Bunlar eve dönüşte kadehlerin altına servis olarak kullanılacak!.. Bakına bakına sevimli sokaklardan tepeye ulaşıyoruz. İlk vardığıız meydanda Turizm Ofisi var. Buradan harita, bilgi almak, çevredeki bağlara tur organize etmek mümkün.. Heme ofisin yanındaki Chez Germain'in meydandaki masalarına kurulup soğuk birşeyler içiyoruz. Arada bir kalkıp hemen ilerideki manzara terasından şehrin çatılarına bakıyoruz. Şehrin mimari yapısında çatıları bir arada görmek oldukça keyifli; o eski ruhu çok güzel hissettiriyor. Hatta bunu farklı farklı açılardan tekrarlamak lazım.. Bu serin molanın ardından öncelikle belirlediğim rotada adının başında \"tertre\" yazan iri, yamuk yumuk taşlı, tümsekli, çukurlu sokaklara öncelik tanıyoruz. Bu sokakların taşları öyle kaygan ki kimisinde ortadaki demire tutunarak yardım almadan yürümek sirkte cambazlık denemek gibi!.. neyse ki vukuatsız geziyoruz bu sokakları. Tertre de la Tente, Tertre des Vaillants, Tertre de la Cadene, Tertre de la Port SaintMartini... Bunlrdan en çok Tertre de la Cadene'yi seviyorum. Üzerinde küçük dükkanlar da bulunan bu sokağın en alakadar olduğumuz dükkanı da yine notlarım arasında yer alan Moulierac Mathieu oluyor. Burası şehrin en iyi makaron ve Canele dükkanı olarak nam salmış. Canele Bordeaux yazımda da bahsettiğim yumuşak hamurlu, aromalı bir tatlı.. Bu dükkandakiler Bordeaux'da gördüklerimden daha tombul ve kesinlikle daha lezzetli.. Makarona gelince o renkli renkli formundan farklı olarak Saint-Emilion'da makaron aslında bizim acı badem kurabiyesi diyebileceğimiz bir form ve tada daha yakın.. Araştırmalarım bu iki tatlının Pazar öğleden sonraları şarabın yanında tüketildiğini söylüyordu bana.. Aslında şehrin en ünlü tatlısı bu ama ben o kadar etkilenmediğim için hediyelik eşya dükkanlarında bile bulunan bu makarondan almayı tercih etmiyorum.. Bu güzel dükkandaki tadım ve alışverişimizi bitirdikten sonra yine ara sokaklarda kayboluyor, dükkanları, kavları, restoranları keşfediyoruz.. Bu arada gezdikçe şehir farklı açılardan güzel fotoğraflar vermeye devam ediyor. Arada şarap üreticilerinin, tadım yapılan restoran/kav mekanlarının avlularına girip Roma döneminden mimari kalıntılar gözlemliyoruz.. Şehirde antik dönemden kalma yerlatı şehri turu ya da \"Chateau\"larda tur yapmak da mümkün ama Temmuz ortası bunun için doğru zaman gibi görünmüyor.. Bu dönemde en güzeli şehrin biraz havasını koklayıp uzun uzun molalar verdikten sonra tekrar Bordeaux'ya dönmek.. Zaten bu kadarı da yeterli oluyor.. Gerçekten çok sevimli, turistik bir kasaba ve bol bol şarap var.. Tüm bunlar için de yarım gün kadar bir süre buralarda olmak yeterli olacaktır.. En azından bizim için öyle.. Caz festivali kapsamında tepedeki kaleden yükselen melodilerin peşine takılıp yine tepelere doğru yöneliyoruz.. Boş sokaklarda dans edip, kendimize evler beğeniyor, her sevimli kapının fotoğrafını çekiyoruz. Bu eğlencenin sonunda işte yine bir başka açıdan çatı manzarası daha.. Bu kez kadraja az sonra önündeki meydana gideceğimiz Eglise Monolithe kilisesi de giriyor.. Hesabı ödedikten sonra herşey yokuş aşağı.. Tekrar aynı dükkanların önünden geçerek istasyon yönünde yürüyoruz. Burada kalan turistler bu saatlerde restoranlara doğru akşam yemeği için hareketlenmeye başlamışlar bile. Biz de kalsa mıydık burada diye düşünüyorum ama kendimi böyle bir hayale kaptıramıyorum bile.. Bu kadarı yeterli.. Gelirken önünde arabaların durup kasalarla şarap aldığını gördüğümüz Chateau La Gaffeliere'nin satış dükkanına biz de uğrayıp yükümüzü ağırlaştırdıktan sonra ilerlemeye devam.. Bildiğin yol daha kısa gelir; istasyona çabucak ulaştık. Keşke tren biletini gidiş-dönüş alsaydık. İstasyonda ne gişe ne de bilet makiesi var. Bizden başka herkes biletli.. Kısa bir panikten sonra tren geliyor; biner binmez bilet görevlisinin yanında alıyorum soluğu. İki bilet istiyorum, gülümseyerek hemen kesiveriyor.. Bir oh çekip atıyoruz kendimizi karşılıklı cam kenarına.. Yol boyu kimselerin pek sevmediği ama benim çook sevdiğim Russell Crowe ve Marion Cotillard'ın oynadığı \"İyi Bir Yıl\" filmini düşünüyorum.. Ben de biz yazı bir \"Chateau'da geçirmek istiyorum.. Pencereden yeşiller, bağlar akıyor.. akıyor.. Bordeaux'ya varıyoruz.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/samimi-italyan-petti-rosso.html\" ", "text": "İtalyan mutfağını seviyorum; akşamları bu civarda konserlere geldiğimizde konser öncesinde tasasız, keyifli bir yemek yemek istiyorum.. Başında \"italyan\" sıfatı olan tüm restoranların pahalı olması gerekmediğine inanıyorum. Kıyafetim uyar mı, rezervasyonum var mı, yemekler iyi midir? endişelerini bir yana bırakıp, aklıma estiğinde jokerim olacak \"İtalyan\" arıyorum!.. Bu kez şanslıyım ki, ilk denemem beni yanıltmıyor ve Petti Rosso'yu \"Sevdiğim Şeyler\" listeme transfer ediyorum. Cuma akşamüstü hava henüz kararmadan caddeye karşı kurulduğum masasından konser saatine dek kalkmak istemiyorum. Önümde bir kadeh kırmızım, ve kahvem ile hayatın gözümün önünden akışını keyifle izliyorum.. Aslında günlük öğle menüleri de var ama buraya gelmeden önce kocaman bir tatlı yediğim için iştahımı akşama saklıyorum. Akşam oluyor, loş masamızda yemeğimize başlıyoruz. Burrata, Avokadolu Yeşil Salata, Spagetti Bolonez ve Yeşil Mercimekli Köy Tavuğu'nun yanına yarım litre de kırmızı ekliyoruz. Ben yediğim içtiğim herşeyden, servisten, ilgi alakadan, gecenin sonunda ödediğimiz hesaptan ve hatta fondaki müzikten memnunum. Ortaklardan birinin sektörün tanınan DJlerinden biri olması, gelecek günlerde buradaki müzik sesini belli bir saatten sonra yükseltecek gibi hissettiriyor.. Çok yeni yerleri övmekten hep çekinmişimdir. Hem kendim, hem de siz.. daha sonra hayal kırıklığına uğrayalım istemem. Ama burada şimdilik herşey iyi gidecek gibi görünüyor. Ortaklardan bir diğerinin de şef olması içimi biraz daha rahatlatıyor.. Beyoğlu-Galata hattında ocakbaşı ve meyhane haricinde bir alterntif edinmekten mutluyum. Başta da dediğim gibi, özellikle konsere gittiğimiz akşamlarda burada olabilirim.. Tesadüf bu ya, eğer siz de olursanız bir selamlaşalım isterim.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/samimi-ve-lezzetli-madrid-gezi-notlari.html\" ", "text": "Daha adımını atar atmaz seni sıcacık karşılayan, hemen hayatın içine dahil eden, sarıp sarmalayan şehirlere bayılıyorum. Meğer yıllardır bir türlü tanışamadığımız Madrid de öyleymiş. Başıma bir şey gelmeyecekse itiraf etmeliyim ki Madrid ile tanışmamızın bu kadar gecikmesi hep Barselona'nın suçu!. Oraya o kadar ısınamadım ki Madrid'i o yüzden hep erteledim.. Ama sonunda 3 günlüğüne buradayız işte!.. Aylardan Kasım. Hava 17 derece. parçalı bulutlu. Mevsim Madrid. Barajas Havalimanı'ndan Atocha istasyonuna sarı AeroportExpress Bus ile 5 'ya yaklaşık 40 dakikada varıyoruz. Şehrin farklı bölgelerine metro bağlantıları ya da farklı otobüsler de var ama bize uyan bu. Bu andan itibaren ta ki dönüşte tekrar aynı otobüsü kullanana kadar hiçbir otobüs, metro kullanmadan tüm şehri deli gibi yürüyoruz!. Madrid ara ara hafif yokuşlu ama genelinde yürümesi kolay bir şehir.. Gideceğimiz iki nokta arasında en uzun mesafe 900 mt. olunca hadi ona da yürüyelim, e hadi buna da yürüyelim diye diye \"yediklerimizi eritmenin bir yolunu bulduğumuza memnun\" tüm seyahati bu şeklide tamamlıyoruz.. Çünkü yemek o kadar başrolde ve karşıkonulmaz ki, bir şekilde kendimizi vicdanen rahatlatmamız lazım! Lazım, çünkü serüven daha valizi odaya bırakmadan lokal bir adreste başlıyor.. El Brillante / Gelmeden önce Madrid mutfağı hakkında araşırmalar yaparken kalamarlı sandviçin çok popüler bir öğle yemeği olduğunu okumuştum. En meşhuru da Atocha istasyonunun karşısındaki El Brillante'deymiş.. O halde hazır önünden geçerken ve saatler öğleye yaklaşmışken hemen deniyoruz. Adı tam olarak \"Bocadillo de Calamares\" diye geçiyor.. Bu kocaman büfe kılıklı yere girip siparişimizi veriyoruz. Küçük boy biralar -ki genelde bira Madrid genelinde hep böyle küçük olarak servis ediliyor- ve yanında iri kalamar kızartmalı sandviçlerimiz geliyor.. Oldukça lezzetli ama ortam daha lezzetli.. Arka bankoda ayaküstü takılan bir sürü yerli var; genellikle orta yaş üstü.. Bu daha sonra şehirde çok sık görüp seveceğim bir müşteri profili.. Yerler yenen sandviçlerin kağıt peçete ve atıkları ile dolu.. Bu da daha sonra anlayacağım üzere bir Madrid klasiği.. İşte şehir bizi tam bu noktada sarıyor.. Kendimizi lokal hayata bir anda dahil hissediyoruz.. Hiç yabancılık hissi, ne yapacağız nasıl başlayacağız tasası yok.. Madrid bize kendince böyle sıcak bir selam veriyor ve herşey başlıyor.. Madem konuya yemekten girdik; denediğimiz adresleri sırasız, istisnasız şuraya dökeyim diyorum. Ne de olsa jet gibi bir geziye jet gibi notlar yakışır!. Chocolateria San Gines / Churros, ilk görüşte herkese ince uzun tulumba ya da halka tatlısını andırsa da gerçekte oldukça farklı.. Şekersiz olarak kızartılan hamurlar sıcak çikolataya batırılarak yeniyor. Bizim için bir tatlı ama bir İspanyol için günün her saati yenebilecek ve hatta kahvaltıda tüketilebilecek geleneksel bir tat. Bana ortamı ile bizdeki Vefa Bozacısı'nı hatırlatan San Gines bunu 1894'ten beri en güzel yapan, en meşhur yer. İşin güzel yanı 24 saat açık!.. Notlarım arasında Chocolateria Valor adlı başka bir yerin de yerliler arasında tercih edildiği var.. Onu da deniyoruz ama pek beğenmiyoruz, San Gines'e ise 3 gün içinde iki kez uğruyoruz!. Bunun dışında tatlı şeyler kategorisinde iki eski ve ünlü pastanesi var şehrin; 1855'te kurulan El Riojano ve 1894'te kurulan La Mallorquina. İkisi de Sol meydanına çok yakınlar ve her daim kalabalıklar.. Mallorquina'da yine lokaller ayaküstü atıştırırken El Riojano'nun hoş bir iç salonu var.. Kahve bir şekilde bu şehirde çok özel bir şey değil; eski cafeler var ama ön planda olan kahve değil.. Bizi mutlu eden kahveleri, nitelikli kahve sunan 3. nesil dükkanlarda içebiliyoruz ancak.. Toma Cafe ve HanSoCafe şehrin iyi kahvecilerinden.. Toma kendi çekirdeklerini kavurup satıyor; Hanso ise kahvenin yanısıra güzel matcha latte yapıyor.. Bir dönem kapalı kalan ve yakın zamanda yeniden açılan Cafe Commercial ise aslen şehrin en eski kahvesi ama biz ona bir türlü yolumuzu denk düşüremiyoruz. Zaten tahminimce onun da kahvesinden çok ortamı güzel olabilir.. Mercado San Miguel / Madrid'e gidiyorum denince sanırım gelecek ilk önerileriden biri bu kapalı pazar yeri.. Yan yana sıralı tezgahlarda çeşit çeşit tapaslar, içecekler, renkli, cıvıltılı bir kalabalık. Böyle pazarlar şehirdeki yeme içme kültürüne dair çok ipucu verir ve her turist buralarda biraz vakit geçirmeyi sever.. Biz de uğruyoruz ama buraya göre daha sakin olan bir diğer pazar Mercado San Anton'u galiba ben daha çok seviyorum.. Özellikle de teras katını ve ara kattaki La Casa del Bacalao tezgahındaki ekmeküstü atıştırmalıkları.. La Hora de Vermut / Bu bir mekan adı değil; bir Madird ritüeli!. Vermut saati diye bir şey var burada. İnsanlar Vermuteria denen mekanlara uğrayıp minik bir kadeh vermut içip yanında biri iki şey atıştırıyor. Güzel olan vermut içmekten çok bu mekanlarda insanları izlemek, lokallerin arasına karışmak, o dahil olma hissini yaşamak.. Ben bayılıyorum bu vermut saatlerine.. Gitmeden önce bu ritüel için özellikle not aldığım yer operanın karşısındaki Taberna Real. İçerideki bankosunda ayaküstü takılmak çok keyifli.. Birinci kadeh ile zeytin, ikinci ile de peynir ve badem ikram ediyorlar.. Casa Comacho ise önünden geçerken cazibesine kapılıp sonradan popularitesini farkettiğimiz bir başka adres. İçeride vermut fıçıları ve diğer vermutçuların aksine genç bir kalabalık var. Ben iki vermut söylüyorum; adam bankonun arkasından uzun ispanyolca bir cümle kuruyor içinden \"casa\" ve söylediği şekli ile \"tipikal\" kelimelerinin seçebiliyorum sadece. Tam \"kem.. küm\" diyeceğim barda yanımda ama sırtı bana dönük duran bir müşteri hafifçe dönüp \"tipikal, tipikal\" diyor.. ben de gülerek \"ok. si, si.. tipikal\" diyorum ve hep beraber bir kez daha tipikal diyor ve gülüşüyoruz. Önce bir küçük tabak yemyeşil zeytin sonra da içinde portakal dilimi olan iki küçük kadeh bırakıyor önümüze.. Arada bir gençlerden biri tuvalete gitmek için bankonun altından iç tarafa geçiyor; arada bir vermutçu dışarı çıkanlara cam bardakla çıkmayın içeri gelin diye bağırıyor.. İspanyolca bilmiyorum ama İtalyanca ile aynı olanlardan bazen biraz yakalıyorum.. Bu ritüel, bu mekanlara gelen insanlar, detaylar, küçük nüanslar öyle keyifli ki.. en çok özleyeceğim şeyin vermut saati olacağını hissediyorum. La Castela / Öğle yemeği için lokaller arasında çok tutulan, aynı zamanda bu yılın Michelin öneri listesinde yer alan La Castela'yı Retiro Park sonrası denemeye karar veriyoruz. Saat tam 13:00. Yemek salonu saat 14:00'te servise başlıyor ama elbette rezervasyonlar dolu!. Neyse ki B planı var. Hemen ön taraftaki ayaküstü kısımda, bankoda bir yer ediniyoruz. Menüden buranın ünlü yemeği kalamarlı, midyeli risotto ve harika pichos tabaklarından ton balıklı olanı seçiyor, yanına da iki \"tinto\" söylüyoruz. Daha siparişimizi verirken minik bir tabakta iki küçük atıştırmalık ikramımız geliyor.. Yemekler de tamamlanınca harika bir öğle yemeğine kavuşuyoruz.. Yine her zamanki gibi hem yemeğimi yiyor hem de çevredekilerin sipariş verişini, neyi nasıl ne kadar yediğini gözlemliyorum.. Her şey küçük küçük ve hızlı hızlı yeniyor, minik kadehler yuvarlanıyor ve peçeteler yine yere atılıyor.. gülümsüyorum.. La Castela kesinlikle şehirdeki en iyi deneyimlerimizden biri. Casa Salvador / Gelirken sadece iki yere rezervasyon yaptırıp deneyimimizi garantilemiştik.. birisi Casa Salvador. Burası gelmeden önce en merak ettiğim, beni en heyecanlandıran adres.. 1941'den beri hizmet veren Casa Salvador son derece lokal ve özünde yine orta yaş üstü insanların tercih ettiği bir lokanta.. Ama bir şekilde son dönemde şehrin yenilikçi kesimi tarafından da ilgi görüyor.. Turistler de geliyor ama yerliler hala daha ağırlıkta.. Kırmızı beyaz pötikareli örtüler, duvarlarda matador fotografları, beyaz ceketli kibar garsonları ile bir lokantadan çok bir film çekimi için hazırlanmış bir dekor gibi hissettiriyor insana.. Özellikle gitmeye kararlı olduğum yerlerin menüsüne hep bakar, ne yiyeceğime aşağı yukarı karar vermiş şekilde içeri girerim. Burada da masaya oturduğumuzda mutlaka bir iberico jamon, bir -Roma'daki coda alla vacinara'ya benzeyen- öküz kuyruğu yahnisi söyleyeceğimizi biliyorum.. Bunların yanısıra salata ve mekanın bir diğer ünlü yemeği yumurta ile kızartılmış balık sipariş ediyoruz. Pek çok mekanda olduğu gibi burada da bazı tabaklar yarım porsiyon olarak sipariş edilebiliyor.. Rioja, zeytin ve tüm Madrid'de daima muhteşem olan ekmek de geliyor; karşı masamızdaki olgun dörtlü, kıyafetleri, süsleri, İspanyolca sohbetleri ile dekorumuzu tamamlıyor.. Sobrino de Botin / Bu seyahatte mümkün olduğunca şehirdeki en eski ve klasik adreslere yer vermeye çalışıyoruz ama bir tanesi var ki sadece bu şehrin değil, dünyanın en eskisi olduğu konusunda Guinness kaynaklarında yeri var. Sobrino de Botin 1725'te açılmış. Çok eski, çok tipik, birazcık da turistik.. Ama geleneksel menüyü ve geleneksel ruhu korumak için özenliler.. Mekanın içi, duvardaki fayanslar, servisler çok ilgi çekici.. Spesiyal yemekleri fırında bebek domuz ve fırında kuzu.. \"cordero asado\" denilen kuzu fırından ve sarımsaklı karidesten söylüyoruz. Jamon'u da kavunlusundan seçiyoruz; hafif İtalya'yı andırıyor yine.. Herşey lezzetli ve keyifli. Biraz turistik olsa da güzel bir akşam geçiriyor kişisel gezi tarihimizde bir maddenin yanına daha tik atmış oluyoruz. Casa del Abuelo / Defterime \"burada karides ye\" diye not etmişim ama buraya gelip denememizde bu notun değil ilk gün önünden geçerken sokağa yayılan kokunun etkisi var daha çok. Hiç not almasam da zaten önünden geçsek buraya girermişiz kesin.. O sırada toktuk ama ertesi gün öğle yemeğini buraya ayırıyoruz. Tatlı bir iç salonu ve girişte daha salaş bir bölümü var. Duvarlarda yine fayanslar falan.. Elbette girişteki salaş masaları tercih ediyoruz. Daha menüye bakarken spesiyalimiz budur diye uyarı geliyor.. O zaman 2 tinto, 2 de sarımsaklı karides söylüyoruz.. Yine o muhteşem ekmekler ile cızır cızır karidesleri patır kütür yiyoruz!. Bu şehirde kötü yemek yok galiba.. Burası da şahane!. La Latina tapasçıları / Calle Cavo de Baja sokağı tapas barların yanyana sıralandığı bir cennet. Ancak saatler 19:00 göstermeden önce kepenkler kalkmıyor.. Daha sonra da gece boyu hepsi hareketli.. Ben en çok Taberna La Concha'yı beğeniyorum ama Casa Lucas ve yakınlardaki Juana La Loca da meşhurlardanmış.. Ortalığın hareketlenmesini Viajero'da biraz atıştırarak bekliyoruz. Bodega de la Ardosa /Havanın kararıp tapas saatinin gelmesini zor bekliyoruz çünkü Bourdain önerisi Ardosa'yı deneyeceğiz. Her tarihi Madrid adresi gibi 1892'de açılmış Ardosa'nın da dış cepsesi nefis. Daha kapısını açar açmaz içerinin uğultusu taşıp doluyor kulaklarımıza.. İçerisi hınca hınç dolu. Zar zor bir gidenin yerine sokulup ayaküstü bir fıçının kenarında iki kişilik açıklık buluyoruz. menüye baksak da çok anlayamıyoruz o karanlık ve kargaşada.. hemen yan masaların siparişlerinden göz kararı birşeyler beğenip garsona \"şundan.. bundan..\" diye gösteriyoruz.. yanına da bira.. Duvarlar çok güzel, bar tezgahı, herşey çok eski.. En komiği de mekanın diğer yarısına bar tezgahının altından eğilerek geçiliyor. Belki en lezzetli yemek deneyimimiz değil ama en keyifli ve ilginç olanlarından biri.. Aslında yemek değil sadece \"tapas safari\" yaparken uğramalık.. biz de aslında böyle yaptık sayılır.. Buradan önce Mercado San Anton'daydık, sonrasında da zaten kokteyl bar turuna çıkıyoruz!. 1862 Dry Bar / Cuma akşamının ilerleyen saatleri. 1862'de birer kokteyl deniyoruz. Ardından önce Passenger'a kapıdan bakıp anında kaçıyoruz.. kötü!.. Sonraki durak Kikekeller. Yarı dekorasyon mağazası yarı bar. Baya cool görünüyor ama biz fazla kalmıyoruz. El Palentino ise bu tur esnasında bizi şaşırtan tuhaf bir mekan.. Listemde yok ama kalabalığı merak edip bakıyoruz. Ben diyeyim Kızılkayalar Büfe siz deyin Bambi!. Nedenini çözemediğimiz şekilde salaş ve popüler. O kadar dolu ki sadece camekanların ardından bakabiliyoruz! Adını da buraya gidilsin, tavsiyedir diye yazmıyorum.. Yıllar sonra \"ya Madrid'deki o büfe kılıklı barın adı neydi\".. diye düşündüğümüzde delirmeyip buradan okuyalım diye!.. Nuevo Cafe Barbieri /1902'de o günlerin meşhurlarından olan şimdilerin yorgunu Cafe Barbieri'yi görmeyi çok istiyorum.. Erken açmasını fırsat bilerek bir sabah kahvaltımızı oraya ayırıyoruz.. Kahve sıradan, churros fena değil ama çikolatası tam bir facia!. Ama neyse ki önümüzde klasik ispanyol kahvaltısı \"Pan con tomate\" var. O güzel ekmek kızartılıyor, yanına üzerine sürmek için domates sosu ve zeytinyağı geliyor.. Bu en basit, bizim beyaz peynir zeytinimiz gibi bir kahvaltı orada.. Son derece basit ama nasıl bu kadar lezzetli.. Kahvaltısı muhteşem değil ama fon müziği, tüm o eski dekor, köşede gazetesini okuyarak kahvaltısı yapan dekorun parçası adam, en köşede kuytuya sinip birbirine sokulmuş çift yine de burayı film seti gibi yapıp bu sabahı unutulmaz kılıyor.. Yine gitsem yine bi' uğrar, domates/ekmeğimi yerim.. Toma Cafe de pan con tomate'yi biraz daha hoş yorumlayarak sunuyor. Epey erkenci olduğumuz için hep çok erken açılan yerleri tercih ediyoruz.. Birkaç şubesi olan ve güzel hamurişleri yapan La Rollerie de bunlardan biri.. Şimdi yine biri çıkıp La Bicicleta diyecek.. sonra da Cafe Federal? Biz onları baştan eledik! Fotografik kırmızı cepheli Cafe del Real'e Hamingway gelirmiş eskiden.. Tarihi eczane Farmacia Juanse eski fayans cephesi ile hem fotografik bi' köşe hem de şimdilerde sevimli bir cafe.. Geleneksel yemek \"Cocido Madrileno'yu en iyi yapanlardan biri olan Lhardy 1839'dan beri hizmet veren kaliteli bir restoran; girişinde ise ayaküstü atıştırıp alışveriş yapmalık mini bir gurme dükkanı var. Calle de las Huertas üzerindeki Casa Alberto'nun tarihi 1827'ye dayanıyor ve tipik yemekleri arasında Madrid usulü işkembe ve öküz kuyruğu var.. Bu arada tüm tarihi mekanların girişinde yerde metal bir plaka var belediye tarafından konulmuş.. O mekanın adı ve ilk açılış tarihi yazıyor.. - Menülerde domuz pastırması \"Jamon\", her türlü malzeme ile yapılabilen kızartma \"Croquetas\"lar, İspanyol omleti \"Tortilla de Patatas\", kalamarlı sandviç, sarımsaklı karides aşina olunması gereken yiyecekler. Okuduğumda tarifiyle bana Kars'ın meşhur yemeği Piti'yi çağrıştıran ve ağırlığı ile tam bir kış yemeği olduğu vurgulanan Cocido Madrilano tadılacaksa ya La Bola'da ya da Lhardy'de denenecek!. - Tüm bunlar fazla geleneksel kaldıysa yerlisinden alınıp bana ulaştırılmış birkaç iyi alternatif de yedek listesinde dursun: La Trainera, Amazonico, Ten Con Ten, Ultramarinas Quintin.. - Su siparişi verirken.. Agua sin gas ve Agua con gas - Kırmızı şaraba lokal ağızda \"tinto\" deniyor. Aslında tinto boyalı demekmiş.. Dos tintos por favor demek baya eğlenceli oluyor.. En popüler şarap cinsi Rioja.. - Erkenci mekanlar olsa da kahvaltı 10:00 öğle yemeği 14:00 tapas/pinchos 19:00 ve akşam yemeği 21:00'den önce başlamıyor. Ne kadar geç gidilirse o kadar lokal hareket oluyor!. Gün boyu servis veren yerler de bulunuyor ama mevzu lokal takılmaksa bu sınırlara uymak lazım.. - Bahşiş konusunda çok takıntılı değiller ama %5 gibi bir oran ile çok mutlu oluyorlar.. Puerta del Sol, Ağaç ve Ayı heykeli, Plaza Mayor Meydanı, Opera binası Teatro Real, Kraliyet Sarayı Palacio Real, Işıltılı Gran Via caddesi, Puerta de Alcala kapısı, Cibeles, Parco del Retiro ile içindeki Palacio de Cristal zaten Madrid'e gelen her turistin rotasında mutlaka olan yerler; hatta vakit varsa Templo de Debod ve Sabatini Bahçeleri de görülecekler listesinde.. o yüzden bu kısmı hızlı geçiyorum.. Şehir tam bir müzeler cenneti. Daha çok günüm olsun ve daha çoğunu ziyaret edebileyim isterdim.. Kendi ilgi alanlarıma göre Reina Sofia Müzesi, Prado Müzesi, Thyssen Bornemisza, Caxia Forum ve Real Academia de Bellas Artes'i not alıyorum ama zaman ancak Prado Müzesi'nin doya doya gezmeye elveriyor.. Müze gezmek aynı zamanda yeni sanatçılarla tanışmak demek benim için.. Burada da süreli Fortuny sergisi sayesinde bu muhteşem sanatçının işlerini görüyor, bir de Sorello'nun resimlerine bayılıp gelecek Madrid ziyaretinde Sorello Müzesi'ni de ziyaret listeme eklemeye karar veriyorum. Neyse ki bunun yanısıra Retiro Park içindeki Kristal Saray'da Reina Sofia Müzesi bağlantılı bir sergiyi ve Espacio'da Mars konulu bir sergiyi daha hızlıca gezebiliyoruz. Matadero sanat alanına vakit ayıramıyoruz ama eski tütün fabrikası la Tabacalera'daki graffitileri görmeye gidebiliyoruz.. La Tabacalera akşamüstü 18:00'den sonra açılıyor ve atölyeler, gösteri ve etkinliklere de ev sahipliği yapıyor.. Malasana özellikle akşamüstünden itibaren hareketli bir semt.. Dükkanların siesta saati bittikten sonra canlanıyor ve hareket gece de devam ediyor.. Onun için kepenkler açıldıktan itibaren buralarda dolaşıp vitrinlere bakmak hoşuma gidiyor.. Calle Velarde vintage dükkanları ile dolu güzel alışveriş sokaklarından biri.. Cueca, Malasana'nın devamı niteliğinde.. Malasana'nın salaşlığına karşın burada dükkanlar bir tık daha şık, daha özenli.... Calle de Hortaleza, Calle Fernando VI, Calle de Fuencarral, Calle de Agusto Figueroa, Calle de Barquillo, Calle san Lucas dükkanlara baka baka yürünesi sokaklar ama asıl şık ve lüks butikler kesinlikle Salamanca bölgesinde.. Calle Serrrano ve onu kesen sokaklar ışıltılı vitrinler ile dolu.. Cuesta de Moyano Şehrin en sevdiğim köşesi. Yanyana sıralı fotografik kitap tezgahlarında hem nadir bulunan kitaplar hem de 0,20 'dan başlayan fiyatlarla ucuz kitaplar var ve tezgahlar arasında kaybolmak, zaman geçirmek çok keyifli.. Ben buradan tanesi 1 'ya harika Jules Verne kitapları alıyorum ama pek çok kitapta da aklımı bırakıyorum.. El Corte Inglese İspanyollar'ın meşhur çok katlı mağazası.. Gurme bölümü ve terastaki manzaralı yemek katı şehre giden pek çok kişinin ilgi alanında.. Gran Via ve civarı tanıdık markaların iri şubeleri ile dolu ama caddenin en ilgi göreni elbette her şehirde olduğu gibi Primark. Plak almadan bir seyahat tamamlanmıyor bizde.. Bu kez de birkaç adrese uğruyor, kimisini beğenmiyor, El Almacen de Discos, Escridiscos ve Fnac'ten birkaç plak seçiyoruz.. Hermes SilkMix ise plak satılmayan şahane bir plak dükkanı!. Hermes'in geçmişteki ikonik eşarp desenlerini plak kapaklarına basıp içerine de o yıllardan kayıtlar basmışlar.. Resmen bir plak mağazası hem de en muhteşeminden.. Ama almak yok; sadece sergiyi geziyorsunuz.. Ama sergi hatırası bir plak veriyorlar bize, ne şanslıyız!. 25 kasım itibarı ile biteceği için gidenler bunu göremeyecek ama Hermes mağazası Calle de Jose Ortega y Gasset'da.. Yerel markalardan Salvador Bachiller'da aksesuarlar ve fincanlar ile üst kattaki gizli kış bahçesini, Intropia'da bir şapkayı beğeniyorum.. Wanderer'da ise Daniel Chung tasarımı sırt çantalarına bayılıyor, karşı koyamıyorum! Konsept dükkanlar kategorisinde Malasana'da El Moderno ve Amen ile Cueca'da Do Concept Shop güzel örnekler.. Şehrin en güzel çiçekçisi ise Margarita. Casa Postal'da ise eski-severleri mutlu edecek sayısız obje var. 1775'ten bu yana badem içerikli tatlılar üreten Torrons de Vicens, gelirken yanında getirmelik, hediyelik, tadımlık harika tatlıların adresi. Madrid magnet/hediyelik konusunda bence facia. Pabuç kadar magnetler yapmışlar! Onun yerine vermut, rioja şarabı, torron ve şarküteriye yatırım yapmakta fayda var.. Sadece çok memnun kaldığım tesislerin ismini paylaşıyorum. O yüzden sadece bölge olarak verebilirim Calle de Atocha caddesi üzerindeki tesislere bakabilirsiniz; irili ufaklı pek çok tesis var. Oldukça güvenli ve ulaşım açısından sorunsuz. Ana turistik noktalara da yürüyerek varılabiliyor. Madrid'de yılbaşı için hazırlıkları, sokak ışıklandırmaları, ağaçlar vardı. Ancak Plaza Mayor'a kurulan yeni yıl pazarı Almanya, Avurturya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde gördüğüm kadar güzel değildi. Madrid, hiç bir beklenti ile gitmediğim ama müthiş güzel zaman geçirdiğim bir sehir oldu. Gidin ve keşfedin."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/san-franciscodan-modern-sanat-geldi.html\" ", "text": "Borusan Contemporary bir kez daha önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü, Rudolf Frieling'in yaptığı \"West Coast Visions\" isimli bu özel sergi, San Francisco Modern Sanat Müzesi Medya Sanatları Koleksiyonu'nun özel parçalarından bir seçki sunuyor. 14 Haziran 2014'te açılacak sergi, Jeremy Blake, Bill Fontana, Doug Hall, Steina ve Bill Viola'nın önemli tarihsel ve çağdaş medya sanatları kurgularını içeriyor. Büyük projeksiyon ve yazılım tabanlı animasyonlardan, devasa televizyon monitörü kümelerine kadar yüksek ve düşük teknolojilerden faydalanarak oluşturulan eserler Borusan Contemporary Perili Köşk'te 16 Kasım 2014 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Girişte kullandığım Jeremy Blake'a ait görselden de anlayacağınız gibi, bu sergiden çok etkilenmem kuvvetle muhtemel.. O zaman ilk fırsatta henüz başlamış olan bu sergiye vakit ayrılacak!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sana-ozel-kopenhag.html\" ", "text": "Bu aralar blogda Kopenhag etiketli yazılar çok popüler!.. Ne oluyor yahu, niye herkes Mayıs' ta gidiyor?.. Posta kutumda bir sürü soru.. Eurovision'a giden de var, yıllık iznini orada geçirecek olan veya kısa kaçamak peşinde olan da.. Kimse hakkımı yemesin, aciliyetli soruların hepsini yanıtladım; blogda da ne güzel yazmışım A'dan Z'ye.. daha ne olsun?.. Tamam anlaşıldı, yetmemiş; biraz daha öneri istiyorsun sevgili takipçi.. En sevdiğim zincir mola adresi: Joe and the Juice. Yüksek tondan müzik şahane sandviçler ve taze meyve suyu. Her şubesi farklı tatta, birkaçına uğra derim.. -En yerel muhabbet, akşamüstü içkisi mekanı, mahalle kahvesi Gavlen.. Paludan Boghandel kitap-kafe mutlaka uğranmalı. Bu çevre tam öğrenci semti, çok hareketli ve iyi mekanlar var.. Cafe Dalle Valle diye çok güzel bir yerde güzel bir akşam yemeği yediğimizi hatırlıyorum mesela.. Norrebro'da plakçı Route66'nın civarında arka sokaklarda çok güzel küçük dükkanlar var. Elmegade, Raunsborggade ve civar sokaklar.. Kopenhag'da iyi bir Fransız restoranına gitmek istersen ki ben hiç istemem rezervasyonunu yaptıracağın yer Le Sommelier olabilir. DOP'tan Danimarka sosisi yensin mutlaka.. Bir de Küçük Deniz Kızı'ndan Amalienborg Sarayı'na doğru yürürken sokak arasında isimsiz cisimsiz önündr uzun kuyruk olan bir sosisçi var.. -Pazar yeri ortamında yeme içmeyi seviyorsan İspanya- İtalya tarzı, Tornhalle'ye bir öğünü ayırmak lazım.. Zoo en sevdiğim bar.. Dj müziği eşliğinde genç ofis insanlarının buluşma yeri.. Victor da çok eğlenceli. Berlin'deki Newton'ı andırıyor biraz.. Çapkını meşhur, dikkat!.. Her ikisinde de yemek de var.. Vega'da iiyi konserler oluyor; bi nevi Babylon, elektronik müzik için adres CulturBox. Tivoli'nin içinde de bira üretitilen şubesi olan Faergekroen Bryghus çok iyi bir taze biraevi, uğranmalı.. Merkezdeki en eski ve popüler kafelerden biri Sommersko. Buraların Cafe de Fleur'ü diyelim ama o kadar eski değil; 1976 doğumlu.. BoBi bar da dumanaltı olmasa çok sevimli bir müdavim barı olacak ama neyse.. Sigara içiyorsan koş!.. Dumanaltı yerlere bayılırım dersen Drop In şahane bir canlı müzik rock bar.. -Munthe + Simonsen, Wood Wood, Illum Bolighus, Hotel Chocolat, sevdiğim dükkanlar ama zaten ana alışveriş caddesinden arka sokaklara yönelince sayısız güzel dükkan çıkıyor insanın karşısına. isim vermek anlamsız, vakit yettiğince hepsine dalıp çıkmak lazım.. House Cafe ayarındaki Madklubben şubelerini ben hiç sevmedim ama belki sen seversin; et yemek için uygun olabilir.. Tok olduğum bir zamanda tesadüfen görüp şeflerin çalışmasını uzun müddet izlediğim Feilberg & Otto'da yemek maalesef bu seferlik olmadı ama gelecek sefer ilk adresim o olacak.. Royal Copenhagen'in fabrika satış mağazasında Georg Jensen'in de seri sonu ürünleri var; evin için bu tarz alışveriş yapmayı düşünüyorsan önce buraya gözat, sonra merkezdeki mağazasına uğra.. -Merkezde Laederstraede'de yine antikacı ve galeriler, güzel kafe ve barlar var.. Nyhavn'dan kalkıp ring yapan küçük \"Cafe Ruten\" otobüsü nerede görürsen atla, en canlı, en bol kafeli cadde ve ara sokaklardan geçerek istediğin noktada iner yoluna devam edersin.. Vesterbro'da Istedgade, Tullins sokağı vs. bohem bölgeler, buralarda takılmayı da Norrebro kadar sevmiştim.. Gammel Kongevej üzerinde de küçük güzel dükkanlar var.. Nyhavn'ın sonunda kıyıdaki Ulusal Tiyatronun şahane bir kafesi var, basamaklı, minderli filan.. arada biraz oturmak lazım. Black Diamond Kütüphaneyi zaten daha önce yazmıştım; tekrar edeyim de atlanmasın.. Bredgade'de antikacılar ve galeriler var, yürümesi zevkli. Sankt Anne geçidi, mola için kafeler bir de yakınlarda Murdoch's Books & Ale diye çok keyifli bir otel barı var.. Hazır buralarda dolaşırken Marmorkirken'e de uğramalı; çok güzel.. Bu kadar yeter mi? Şimdilik aklıma gelenler bunlar.. başka şeyler hatırlarsam onları da ekleyeceğim söz.. yeter ki sen keyifle gez.. Biraz dağınık yazdım galiba ama bu seferlik idare ediver.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sanata-bi-yer.html\" ", "text": "Geçtiğimiz günlerde Bomontiada'da güzel bir sergi başladı. Aslında bu sadece bir sergi değil; birçok kuruluşa da destek anlamında örnek olacak, eğitim ve sanat adına önemli bir sorumluluk projesinin bir parçası. Kısaca; Doğuş Grubu, Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin çalışmalarını sergileyebilmeleri amacıyla onlara kendi mekanlarında sanat alanı tahsis ediyor. Başvuru sonucu sergilenmek üzere seçilen öğrenci eserleri de gruba ait restoran, cafe, showroom, ofis ve AVM gibi alanlarda herkes ile buluşuyor. Projenin duyurusu ile ilgili olarak sergi açılışına davet edildiğimde fikri o kadar çok beğendim ki; bir blog yazısı ile ufak bir destek vermek istedim. Çünkü bu tip desteklerin, güzel fikirlerin artması gerektiğine inanıyorum.. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerine ve güzel sanatları seven herkese. Sanatı sergilemek için istek sahibi olanlardan, sanatını ifade etmek için ilham sahibi olan gençlere. Bu büyük şehirde, küçük yerlere sıkışan sanatı görünür kılmak için. Eserlerini paylaşmaları için gençleri; ilham almaları, hatta etkilendikleri eseri satın almaları için sanatseverleri cesaretlendiren. Güzel sanatlar güzel yerlerde görünsün diyen. Sergiden yaptığım anlık instagram paylaşımlarında öğrencilerden çok soru geldi; \"her üniversiteden öğrencinin işi kabul ediliyor mu?, biz de başvurabilir miyiz?\" diye.. Evet, proje tüm üniversitelerin öğrencilerine açık. Çok güzel de bir sitesi var.. www. sanatabiyer. com sitesine girip üye olabilir, başvuruda bulunabilir, eserleri ve sergileme mekanlarının tam listesini görebilirsiniz. Sanat takipçilerine ise Bomontiada'daki serginin bir süre daha devam ettiğini ama Kitchenette, Go Meso, İstinye Park, Le Petit Maison ve daha birçok adreste bu işlere rastlayabileceğinizi hatırlatmak isterim. Projenin gelişmesi ve benzer örneklerinin çoğalması dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saraybosna-gezi-notlariseyahat-rehberi-giris.html\" ", "text": "Şehre vardım. Uçaktan inip otobüse bindim. Yanımda çantam, bir de şehre dair önyargılarım. Savaş geçirmiş bir ülkenin yıkık dökük başkenti burası. Kendimi şartladım, hazırım. Hikayeleri dinleyip o binaları görünce kesinlikle ağlamayacağım.. Otobüs hareket edince radyodan müzik de başlıyor. Çocukluğumdan bildiğim, kulağıma tanıdık melodiler. Annem Makedondur. Lisanını öğretmedi bize, onun için anlamam. Aşina olduğum melodi yetiyor keyiflenmeme. Güneş vuruyor içeri, şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Neşeliyim.. ta ki o ilk binayı görene dek. İstersen bir deftere 5000 kere \"savaş kötüdür\" yaz, belgeseller izle, en vahşi fotoğraflara bak, anlayamazsın. Gerçek başka türlü. Ağır ateş altında kalan binadaki \"savaş lekeleri\"ni gördüğüm an; o ilk an boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor. İdrak ediyorum ben; bu şehirde, şimdi, -artık- savaşın ne olduğunu biliyorum.. Sen, normal, sıradan hayatını sürdürüken birgün birdenbire kendini savaşın ortasında buluyorsun. Fikrini soran yok. Davet yok. Bir anda. Bu insanlar neden kaybetti biliyor musunuz? Saraybosna'da hemen her evde piyano var. Bu insanlar sanatçı, sporcu, savaşmayı bilmeyen normal insanlar da ondan.. O gün ölmemek sadece, o gün işe giderken trende doğru koltuğa oturmaya bağlıydı. .. Seyahatimden bana kalan, içime işleyen sözler bunlar.. İdrakımın sebebi. Tıpkı o otobüse binip neşelendiğim ve sonra gözyaşlarımı tutamadığım an gibi hep aynı oyunu oynadı bu şehir bana. Her tatlı anın ardından tokat gibi çarptı gerçeği yüzüme. Tamamı graffitilerle kaplı metruk bina görüyorum; huzureviydi; içinde hasta ve yaşlıların yaşamasına aldırmadan ağır bomardımana maruz kaldı diyorlar.. Pazar yerlerine bayılırım, capcanlı bir tanesini görüp heyecanlanıyorum; kanlı pazar baskını burada oldu; alışveriş yapan masum yüzlerce insan öldü diyorlar... Adımlarım geri gidiyor. O pazara hiç girmiyorum, resmini çekmiyorum. Burası böyle; ne görmek istiyorsan o. Çok mu iç kararttım? Sanmıyorum. Çünkü bu anlattıklarım hiç kötü değil. İdrak ettiğim şey sadece savaşın karanlığı değil; aynı zamanda yaşamın güzelliği. Fazladan alınan bir nefesin dayanılmaz hafifliği. Düşünün ki savaş boyunca bile konserlerin durmadığı, müziğin susmadığı bir şehir burası. Biliyor musunuz ki burada insanlar üzüntülü bir etki bırakmak da istemiyorlar kimsenin üzerinde. Savaşı konuşmaktan da o kadar hoşlanmıyorlar. Çok kayıp vermiş, en ağır bedelleri ödemişler. Ama şu an, bu gün var. Yaşam güzel. Çok güzel. Artık güzel yaşamak istiyorlar. Bunu hakediyorlar. Ne instagram'da ne burada.. şehrin eski hafızasından kareler yok, söz. Onlara sözüm.. İyi ki gelmişim bu şehre. Dersler bir yana, keyifliydi. Çok keyifliydi. Saraybosna değil, Sarajevo demeyi seviyorum. Geçmişteki olimpiyatları hatta eski Yugoslavya'yı hatırlatıyor bana Sarajevo demek. Sarajevo'yu geziyor, onu yaşıyorum ben şehirde. \"Osmanlı Mirası\" hürmetine tavaf edilip \"ah, vah edilen Saraybosna'yı değil.. Size de anlatacağım tanıdığım Sarajevo'yu. Sırasıyla. Tüm Saraybosna notları için buraya tık.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saraybosna-yeme-icme-notlari-dzirlo-da-cay-saati.html\" ", "text": "Aslında Dzirlo diğer gezilerim ile kıyaslayınca son derece \"turistik\" bir aktivite olarak kalır. Bunun sebebi mekanı çoktan keşfetmiş halinden pek mutlu turist müdavimler. Evet, hepsi müdavim olmuş, tıpkı benim gibi. Başçarşı'daki Sebil'den yolun karşı tarafına doğru bakınca karşıdaki yokuşun sağında görebilirsiniz Dzirlo'yu. Ortam, dekor, sunum aynen bu yazıya eklediğim fotoğraflardaki gibi. Eksik yok, fazlası var hatta. Sahibi Mr. Huseyin son derece misfirperver, şahane bir \"evsahibi\". Hemen gelecek yanınıza. Hangi ülkeden geldiğinizi sorup, kibar, sıcak, minik bir sohbet gerçekleştirip siparişinizi alacak. İlk kez gelen ve Bosna'da ilk kez kahve içenlere hiç üşenmeden, sıkılmadan kahve ritülini de keyifle anlatıyorlar bir de.. Menü içecekten yana zengin. Onlarca farklı çay çeşidi, -hepsinin kendine göre farklı sunumu ile boza, ardıç, şerbet gibi yerel tatlar ve kahveler var menüde. Bosna Kahvesi abartısız servis olarak bu şehirde içtiğim en iyi kahve idi. Bunda kahvenin yanında sunulan yerel lezzet \"sherbet\"in de rolü var tabi. Az şekerli, karanfilli, ferah tadı ile kahvenin yanına çok yakışıyor. Dışarıda oturup Başçarşı'nın karmaşasına uzaktan bakmak da keyifli, içeride sedirde oturup mekanın sevimli detaylarında kaybolmak ya da kendini fotoğraf çekmeye kaptırmak da... Hani insan seyahatteyken sosyal medyaya \"bakın, ne güzel bir yerdeyim\" hissi ile güzel bir \"an\" fotoğrafı koymak ister ya, işte onun adresi bu dükkan.! Son zamanlarda İstanbul'da da yaygınlaşan çay dükkanlarına benzer havayı Saraybosna'da yakalamak için verebileceğim adresler bunlar. Ancak ısrarla \"Türk Çayı\" arayanlara bir uyarım olacak; Türk Çayı genel olarak Balkanlar'da yaygın olmamakla birlikte Başçarşı içinde birkaç kafenin camında \"Türk Çayı Bulunur\" ibaresi göreceksiniz; tiryaki iseniz ısrarla bu ibareyi arayınız. Afiyet Olsun."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saraybosna-yeme-icme-notlari-nerede-ne-yenir.html\" ", "text": "Haydi itiraf edelim: Türküz, doğruyuz, oburuz!.. Bir seyahate çıkmadan önce \"nereleri görmeli\" değil, \"neleri yemeli\" araştırmaları daha ağır basıyor. İzvolte: Bir lokantaya girdiğinizde, bir tezgaha yaklaştığınızda, bir kafeye oturduğunuzda ilk duycağınız kelimelerden biri \"izvolte\" olacak. Buyrun manasındaki bu sözü hiç paniklemeden, İngilizce'ye hiç bulaşmadan Türkçe sipariş vererek yanıtlayabilirsiiniz. Evet, genel olarak Türkçe Saraybosna'da geçerli bir lisan.. bizden biraz farklı içiyor Bosnalılar. Biz köpüklü severiz; onlar köpük sevmiyor. Cezve ile yapılan sunumda raconlara uygun bir Bosna kahvesi içmek isterseniz kaşık ile kahveyi üstten üstten karıştırmak gerekiyor; kaşığı hiç dibe daldırmadan. Sonra üstten bir kaşık köpüğü fincanın dibine bırakıp üzerine kahveyi dökmek gerekiyor. Türk kahvesine göre biraz daha seyreltilmiş ama iyi yapıldığında kesinlikle lezzetli bir kahve bu.. Yanında kıtlama şekeri, lokumu, suyu ya da şerbeti ile son derece keyifli. Bir başka geleneksel dikkate değer detay da fincanın dibinde bulunan yıldız. Kahve bitiyor, fincanı ay şeklinde saran baş ve işaret parmaklarınız ve ortada yıldız ile kahveye ince bir anlam yükleniyor. Bureg: Bu da bildiğimiz börek ama belki de bazılarımızın bilmediği Boşnakların börek konusunda ne kadar yetenekli olduğu. Kıymalı, patatesli, ıspanaklı, peynirli, kabaklı börekler, üzerinde arzuya göre yoğurt bazlı sos ile de servis ediliyor. Cevapi: Balkanların eti meşhur, dolayısı ile köftesi de.. Yeral adı \"cevapi\" olan ince uzun hazırlanan köfteler nefis bir pide ve kıyılmış soğan ile servis ediliyor. Yine raconlara uygun bir köfte ziyafeti çekmek isterseniz arasına \"kajmak\" da koydurun. Dev boyutlardaki yassı köftelere de pleskavica deniyor. Ayran: Başka gidenlerden duymuşsunuzdur belki; o ayran değil, yoğurt diye.. Doğrudur. Yoğurdu iyice çırpmışlar, yeterince sıvılaşınca bardağa doldurmuşlar. Ancak gerçek sütten yapılmış gerçek yoğurt, börek ve köfte ile pek güzel yakışıyor, ferahlatıyor, iştah açıyor!.. Bataci Piletina/Teletina: Bu yazıyı bir menüde, bir lokantanın vitrininde görünce anlayın ki orada tavuk baget/patates ya da incik/patates ile yapılmış güzel bir fırın yemeği var.. Baklava / Tatlı: Yine birçok sütlü tatlı ve Baklava göreceksiniz. ben baklava yemeyi kendi şahsıma Antep ile sınırlandırdığım için sadece bir kafede bayram nedeniyle ikram edilenin ucundan tadına baktım. Çok katlı, çok cevizli biraz da şekerliydi; baklava burada yenmeli mi, bilemedim. Ama bence sütlü tatlılar çok başarılı. Ardıç Suyu ve Boza: Ben de gidince öğrendim ki Ardıç'tan yapılan limonta benzeri bir içecek varmış; bir çok derde devaymış; bilenler pet şişelerle dönerken eve taşırmış.. Biz de birer bardak denedik bu durumda. Tadı, şekeri az, zencefilli gibi hafif buruk ama ferah bir içecek; denediğime pişman değilim!. Bir de sadece uzaktan baktığım boza var menülerde. Bildiğimden koyu renkli ama daha sulu görünen boza yerel tatlar sunan dükkanların ve kahvehanelerin menüsünde.. Bey Çorbası: Tavuklu, bamyalı, terbiyeli bir çorba olan Bey/Begova çorbası yaz nedeni ile benim tadım listemde yoktu ancak soğuk havalarda ziyaret edecek olanların listesinde mutlaka olmalı. Mezedluk: Evet, Bosna'nın da mezeleri var. Kırmızı biber ve patlıcan ile yapılan \"ajvar\", tuzlu kaymak, isli peynir ve bizde de Boşnak eti/pastırması diye satılan pek meşhur isli kurutulmuş et, yemek öncesinde ya da kahvaltı seansında mutlaka tadılacaklar listesinde olmalı. Mezeler konusundayken yerel alkollü içeceklerden de bahsedelim. Alkol oranı yüksek meyve rakıları 'Rakija' için çok içeni yamultur diyorlar; ona göre.. Erikli, armutlu, üzümlü,... freeshop raflarında görebildiklerim. Şehrin milli birası Sarajevsko her köşede -hatta hediyelik şişeleri bile var. Bu bölge şarap üretimi açısından da şanslı. Mostar çevresinde üretilen şaraplar dünya şarapları ile yarışır konumdaymış. Üzüm cinsi olarak kırmızıda Blatina ve Vranac, beyazda Grasevina; bölge olarak Carska ve Mostar aklınızda bulunsun. Bunlardan başka dolma, et şiş gibi yiyeceklerin sunulduğu Boşnak Sahanı, Soğan Dolması, ve bizim mantının Boşnak versiyonu Klepe diğer tadılacak ünlü yemekler arasında. Bir de Saraybosna-Mostar yolu üzerinde nehir kıyısı boyunca sıralanan kuzu çevirmeciler var ki, seyahatinin içine Mostar'ı da eklemeyi düşünenlere önemle hatırlatılır. Hvala: Son olarak aldığınız servise kendi lisanlarında teşekkür etmek isterseniz -ki benim her ülkede tercihim budur- \"Hvala\" demeniz yeterli; gülümseyerek karşılayacaklar sizi.. Buregdzinica Bosna Bir üstte bahsi geçen börekçinin tam karşısındaki Bosna Börekçisi yine iyi börekçiler listesinde adı geçenlerden. Birden fazla sefer börek yemeyi düşünenler listesine ekleyebilir ama ilk tercih -dediğim gibi- Buregdzinica Sac!.. Behar Ardıç suyunu içmek için önerilen adres burası.. Tonton teyzeye direkt \"ardiç\" diyoruz, anlıyor Türk olduğumuzu.. kapı önündeki bankta içiyoruz serin serin.. / Tam adresi yok ama Börekçilerin sokağına yürürken hemen yan sokak girişinde yeşil tabelasını göreceksiniz. Şehrin benzer tattaki diğer modern kafeleri Cordoba, Vatra ve Metropolis.. Çay saati için iki önerim Caydzinica Dzirlo Franz & Sophie için ayrıntılı bilgilerin tam şurada. Akşam müziğin sesi ile kalabalığın gürültüsü belli sokaklarda yoğunlaşıyor. Muvekita ve Zelenith Beretki birşeyler içip geceye başlamak için ziyaret edilecek sokaklar. Özellikle belli bir saaten sonra iyice kalabalıklaşan Zelenith Berekti sokağının kendsi bir bara dönüşüyor. O saaten sonra danslar sokakta, hazırlıklo olun. Caffe Ort Yanyana bar ve kafelerin sıralandığı hareketli sokaktaki kalabalık mekanlardan biri olan Ort'a gece değil gündüz uğruyor, taburelerine zıplıyoruz. Gelen geçene bak, kahveni yudumla, zaman çabuk geçiyor.. Güzel Sanatlar akademisinin hemen karşısında uzanan sokak şehirde en sevdiğim yerlerden. Kitapçısı, Mr. Chat'ten graffitisi, cafesi, şarap barı, kokteyl mekanı ile akşamüstünden itiberen en keyifli vakit geçirilebilecek mekanların bir arada toplandığı bir sokak. Öyle şenlikli bir sokak değil. Sakin. Ama Güzel bir yemek, şehir yerlisi gibi bir akşam geçirmek için benim tercihim. Nivea Bar ve Pravda, sokağımın keyifli dekorlu, modern, rahat, samimi, yanyana iki mekanı. Pravda kokteyllerde iddialı. Bu bölgede birçok turistik büyük otel var. Bu sebeple bölge kendi yeme içme, alışveriş ve eğlence mekanlarını geliştirmiş. Şehir merkezine gitmeye haliniz yoksa bu bölgede birşeyler yaparak geceyi boş geçirmemiş olursunuz. Hotel Bosna Dediler ki, bu otelin akşam yemekleri pek bir eğlenceli oluyormuş. Bosnalı hanımlar düğüne gider gibi giyinip müzikle fena coşuyormuş. Denemedik tabi, önerenlerin yalancısıyım.. yazdıklarınız için çok teşekkür ederim. bizim için saraybosna ziyaretimizde çok yol gösterici oldu."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/saraybosnada-alisveris.html\" ", "text": "Geleneksel tattaki alışverişin adresi elbette Başçarşı. Magnetten t-shirte standart hatıra eşyalar satan dükkanlar Başçarşı'nın nın ara sokaklarına dağılmış durumda. Ancak çok orijinal örneklere rastlamak pek mümkün değil. Sadece kapı önünde standı olmayan birkaç el yapımı hediyelik eşya mağazası vitrini var ki, onları aradan seçerek ilginç parçalar çıkarmak belki mümkün olabilir. Minik tepsisi, cezve ve zarflı fincanı ile Bosna Kahvesi seti yine en ilgi çeken hediyelik eşyalardan. Böyle bir set almayı düşünenler fincanın dibinde yıldız olanı seçmeli ki şehrin kahve ritüeline uygun bir alışveriş yapmış olsun. Çünkü başka bir yazıda daha ayrıntılı bahsettiğim gibi fincanın dibindeki yıldız onu saran eliniz ile ay-yıldızı oluşturuyor. Çarşı içine serpiştirilmiş küçük kahve dükkanları da kavrulmuş kahve için yine kahveseverin emrinde. Kuru et mutlaka alınacaklar listesinde olmalı. Ferhadija Caddesi'nin sonlarına doğru büyük, heybetli bir kapalı pazar yeri var. Oradan açık olarak, tadarak almak en doğrusu. Marketlerde satılanlar daha kuru ya da daha tuzlu, en önemlisi fabrikasyon ürünler. Pazar yerinin içinde kilosu 15-35 KM arası değişen fiyat ve kalitede kuru et var. Dilediğiniz miktarda alıp vakumlu seyahat ambalajı yaptırabilirsiniz. Ancak dönüşte el bagajına değil, valize koymanızı önemle hatırlatırım. Peynir de tercihe göre alınacaklar listesine girebilir. Meraklısı mutlaka birkaç şişe şarap yüklemeli valize. Mostar çevresindeki bağlarda üretilen şaraplar gayet başarılı. Bunun içinde şehir içindeki büyük şubeli bir Konzum marketten bu alışverişi tamamlamanızı öneririrm. Havalimanına bırakırsanız hem çok az çeşit hem de yüksek fiyatlarla karşılaşabilirsiniz. Bajadera diye bir pralin bazlı çikolata çeşidi var; tadı fena değil. İlle de çikolata alacağım derseniz bundan hediye olur. Gıda alışverişine girmişken Balkanlardan muhakkak aldığım iki ürün de bu listede olmalı: Toz kırmızı biber ve sebze tozu Vegeta. Eğer özel çift fırınlanmış yoğun kokulu toz kırmızı biber bulursanız bir daha başka bir biber kullanmayacağınızı garanti ederim. Yapay tatlandırıcı ürünler hiç kullanmamama rağmen bu bölgeye gelirsem çantama bir teneke kurutulmuş sebzeli tuz olan Vegeta mutlaka atıyorum. Bizim marketten aldıklarımızla hiç alakası yok; kimyasal madde kokmuyor. Patlıcan ve biberden yapılan Ajvar da yine meraklıları için bir diğer alışveriş kalemi. Bölgenin ballarının da iyi olduğu söylenir. Rivayete göre şekerle sahte bal üretimi işini henüz çözememişler; organikmiş. Gıda konusunu noktalayıp farklı alışverişlere geçecek olursak bu şehrin AVM konusunda İstanbul ile yarışabileceğini söylemek mümkün. BBI Center ve Sarajevo City Center, bana vakit ayrılabilir gibi gelenler. Özellikle yeni açılan Sarajevo City Center'daki XYZ, birçok markanın ürününü bir arada bulabileceğiniz güzel bir mağaza. AVM çıkışı Metropolis Cafe'de ya da hemen karşısındaki Caffe Fashion'da oturmak şehrin alışveriş severlerinin rutini. Tita Marsala boyunca da yine tanıdık zincir mağazaların şubelerini görecek, önünden Başçarşı'ya çıkan Ferhadija'ya kadar yürüyebileceksiniz. Bu cadde üzerinde No.21'deki avluda yer alan şapka dükkanı Dendi'ye dikkatinizi çekmek isterim. 1935'te kurulan dükkan şapkalarını el yapımı olarak birer adet üretiyor. Şapkalar üzerinde kişiye özel değişikliklerin de yapıldığı dükkandan şeridi, rengi, formu size özel bir şapka edinebilirsiniz. Mesela ben öyle yaptım!.. Buybook kitap, kırtasiye meraklıları için imkanları sınırlı ancak güzel bir dükkan. Sarajevo Dingbats serisi baskılı çantalar, defter ve cüzdanlar bu küçük kitapçıdaki alışverişimin odak noktası. Mula Mustafe Baseskije No31'deki şekerleme tadındaki tasarım aksesuar dükkanı Plastic Fantastic ne kadar şirin bir dükkan olsa da pembe çantaları için ben biraz yaşlı olabilirim; sizin aklınızda bulunsun. Bir diğer küçük tasarım mağazası Rukom, Turizm Danışma merkezinin hemen karşısında. Müzik alışverişi için tek şansınız Başçarşı içindeki Magaza ancak çok ümitlenmeyi önermem. Kimbilir, belki Dino Merlin'in son albümünü almak isterseniz. Plak için ise tek yol, Sebil'in karşısında, yokuşun başındaki eskici dükkanı. Plak diye girip bir savaş ganimeti ile çıkmak son derece olası. f6ncelikle merhaba yada iyi gelecer bir tane bile fotografini bulamadim. yeni kesfettim sizi ama cokta merak ediyorum. neden bilmiyorum icimde size karsi bir sempati olustu Sen Kae7 Kez d6lfcrsen d6l! Tanrı Bir Sayar benim icin yazilmis gibi bunun icin tesekkur ediyorum. kendinize iyi bakın tekrar iyi gelecer."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sarosda-haftasonu.html\" ", "text": "Saros'un kuzey kıyılarında geçen güzel bir haftasonundan sonra yine bilgisayarımın başındayım notları paylaşmak üzere.. Cumartesi sabahı erkenden düşüyoruz yola. Tekirdağ üzerinden Malkara; Ünal Peynircilik'te bir tost çay molası, ardından Keşan ve Kocaçeşme tabelasından içeri dalış.. Saros kıyısındaki köyler ayçiçeği tarlaları ile başlıyor. Adilhan ve Sazlıdere'den geçiyoruz. Yolda bol bol ayçiçeği tarlası, keçi sürüleri, koyun sürüleri ile bol bol fotoğraf molası var.. Bir tarladan göz hakkı bir ayçiçeği araklamayı da ihmal etmiyoruz.. Sazlıdere'den sonra kıyıya iyice yaklaşıyor, asıl hedefimiz Gökçetepe'ye doğru ilerliyoruz. Planımız başrolde denizin olduğu iki güzel Saros günü geçirmek.. Saros Körfezi, sahip olduğu dip akıntılar sebebi ile kendisini temizleyebildiğinden sıfır kolibasili, berrak ve serin suyu ile eşsiz bir deniz imkanı. Güney Ege ve Akdeniz'in özlediğimiz deniz havasını İstanbul'a en yakın olarak yakalayabileceğimiz deniz alternatifi olan Saros'un Kuzey kıyılarındaki Gökçetepe Tabiat Parkı cennetten bir köşe. Kafanızdaki \"beach club\" imgesini silip sadece doğa, deniz ve huzur düşünün.. Arkanız çam ormanı, önünüz mavi-yeşil deniz.. Tabiat parkına araç girişi 20TL. Bu ücrete içeride istediğiniz kadar kalabiliyorsunuz. Caddebostan sahile inerken yanınıza aldığınız teçhizatın biraz daha abartılısını yüklenip gelmekte fayda var. Koy oldukça sakin, deniz çarşaf; çakıllı, hafif serin ama çabuk alışılıyor. Deniz ayakkabısı şart!. Zira körfezin deniz kestaneleri nam salmış; zemin de çakıllı olunca ayakkabısız gelmek neredeyse denize girememek demek, ona göre!.. Parkın girişinde birkaç küçük lokanta, kebapçı, bir de kokoreççi var. Markette temel ihtiyaç maddeleri bulunabilir. Karşıki küçük bakkalda bira falan da var. Tabiat parkına girmeden burada da bir plaj bulunuyor. Hiçbir ücret ödemeden bu plajdan faydalanabilir ya da ücretli (15TL.) şezlong, şemsiye kiralayabilirsiniz. Ama bu plajın ambiansı park içindeki kadar iyi değil elbette.. Park içinde de bir kafeterya plaj ve geniş bir kamp alanı var. Burada ücreti karşılığında kendi çadırınız ile ya da kiralayacağınız çadırda konaklayabiliyorsunuz.. Birçok çadırın birarada olduğu bölge ya da kendinize ait sakin bir köşe seçebilirsiniz. Orman İşletmesindeki bu tesis hakkında eleştiriler de çok aslında. Yeterince iyi işletilmediği söylense de şimdilik alternatifi yok.. Civarda ev pansiyonculuğu da yapılsa da konfor ve fiyat olarak bana çok mantıklı bir seçenek gibi gelmedi.. İlla ki burada konaklamak isteyen ama çadır istemeyen inat ederse ve hazırlıklı gelirse kamp alanı içinde arabasında bile uyur!.. Önerim kampta konaklayacaksanız muhakkak battaniye ve böcek, arı sokamaları için pomad bulundurmanız. Arı çok. Doğal ortam tabi, gelip cızz yapabilirler, tedbirli olmak lazım.. Burada konaklayıp sabah erkenden daha yüzünü yıkamadan denize atlamak çok keyifli olmalı.. Buradan İbrice'ye kadar olan sahipsiz koylarda mola verip kendi koyunu seçmek ve denize tekrar tekrar aşık olmak adetten!.. Yalnız kıyıdan giden yol oldukça zorlu, her araç için uygun olmayabilir.. Kamp alanı girişinde ATV de kiralanabiliyor; belki koylara bu şekilde de gidilebilir.. En yakın otel-pansiyon alternatifi hala 80'lerdeki \"yazlık\" ruhunun hakim olduğu Erikli'de.. Erikli Hotel, İşçimen Hotel, Pehlivan ve Dost Hotel en bilindik otel alternatifleri. Biz son anda buraya gelmeye karar verdiğimiz için Dost Otel'deki son odayı kaptık. Otel fiyatları çok uygun sayılmaz ama pansiyon ve bungalow için de birçok alternatif var; biraz araştırıp bulmak lazım.. Akşam saatlerinde buraya geldiyseniz yemek için yine İşçimen Otel'in lokantası Balıkçızadem ve Erikli Oteli'in Güverte'si rakı-balık-meze üçlüsü için alternatifler. Balıkçızadem'de akşam yemeği 23'den itibaren, tesisin hemen yandaki bar bölümünden yükselen DJ set eşliğinde yüksek volüm yeniyor. Restoran çıkışında sokaklarda dondurma, mısır, incik boncuk, midye tezgahları dekoru bunlar arasında volta atan yazlıkçılar ile tamamlanıyor. En ekonomiğinden bir yemek alternatifi de Şirin Kokoreç. Hakkındaki \"bırakın Erikli'yi Türkiye'nin en güzel kokoreçi\" yorumları ile bu salaş ortamını ziyaret edip bi'çeyrek denemeyi kesinlikle hakediyor!.. Erikl'nin sapsarı kumsalı ve buzzz gibi suyu var. Deniz bir şekilde girsen de çıktıktan sonra bile üşütüyor; teninde buz yanığı hissi yaratıyor!.. Kumsallarda çeşitli tesisler, beach clublar var.. Yine Erikli Hotel'in geniş, güneş geçirmeyen renkli tenteli plajı iyi bir alternatif. Kişibaşı 25TL. alınıyor, WiFi bağlantısı ve plaja yiyecek, içecek servisi var. En nezih ve sakin plaj alternatifi olmasına rağmen Erikli genelinde her tatilciye adambaşı iki seyyar satıcı düştüğünden buralardan hemen simitçi, gazozcu, falcı, mısırcı anonslarının olmadığı sakin, ıssız koylara kaçmakta fayda var.. İtalyan Koyu, Karaincirli, Kale Koyu, Uzunkum koy alternatifleri.. İbrice ise bambaşka bir dünya.. Sualtı dünyası!. Yıllardır dalış meraklılarının vazgeçilmezi olan İbrice'de en azından deniz gözlüğü ile bir kez yüzmeyi deneyin.. Bir daha sudan çıkmak istemeyeceksiniz.. Mecidiye üzerinden ulaşılan İbrice'de her seviyede dalış dersi almak mümkün. İki farklı dalma alanı ve sualtı müzesi projesi olan İbrice'de yemek ve konaklama alternatifi kısıtlı. Limanda bir mekan ve Mecidiye yolunda da Sığınak var hem yemek hem de konaklama için.. Dalış ile ilginiz yoksa sadece uğrayıp bu güzel denizde bir mola vermek yeterli olacaktır.. Mecidiye Köyü'nün sebze meyve tezgahlarına uğrayıp arabaya biraz malzeme atmayı, Keşan çıkışında Yenimuhacır Köyü'ndeki Öz-En Et'te Satır Et ve Peynir Helvası yemeyi unutmayın.. Harika bir yazı olmuş ve fotoğraflar yine harika. Çooook uzun zaman oldu Gökçetepeye gitmeyeli, en son 2012'de gitmiştim ve o eski cıvıl cıvıl hareketli Gökçetepeyi görememek üzmüştü beni. Dondurucu denizi, berrak suyunu çok özlemişim. Kaleminize sağlık."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehir-defterleri.html\" ", "text": "Her şehrin bir defteri vardır bende. Gitmeden önce başlarım notlarımı almaya... Okuduğum bir blogdan, geçen yıl dergiden koparttığım bir sayfadan, -hatta artık- instagramda gördüğüm bir fotograftan derlenen kendime özel seyahat rehberim... Tüm seyahat boyunca elimden düşmeyen en önemli aksesuarım.. Bazı şehirlere birden fazla, hatta defalarca gidiliyor. O zaman defter sayısı artıyor. Milano 3; Paris ve Berlin 2 defter doldurdu.. Tekrar gidilse üçü de tekrar yenilenecek.. Roma defteri Siena ve Floransa ile ortak.. Bir taraftan açınca Roma, Ters çevirip açınca Floransa.. ortada da Siena.. Her sayfası dolu ve neredeyse her sayfa arasında bir peçete, kağıt, fiş, ıvır zıvır var.. Gelecek sefer bağımsızlığını ilan edip en bol yapraklısından ayrı bir deftere çıkacak kısmetse! Bazı defterlere yazık.. Bir daha gidilmeyecek yerler.. defterler öylece saklayacak anıları ömürboyu. Brüksel.. Saraybosna, belki Barselona!.. \"İtalya'da İki Hafta\" defteri pek şenlikli.. Onca şehir, adres daha önemlisi plan, program.. Tren saatlerine kadar her ayrıntı ve onca anı.. Bazı defterlerin içinde eğer elimde daha önceden varsa harita kesitleri yapışık; en çok da metro planı. Üzerinde kullanacağım duraklar, haritada sokaklar işaretli."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehir-meyhanesi-beyoglu.html\" ", "text": "Gelip geçerken hep adına takılıyorduk. Şehir Meyhanesi. Ne güzel isim. Bana \"şehir\" de, aklımı çel zaten; sihirli kelime! Beyoğlu'ndayım. Akşam buralarda olalım diyoruz. Ne zamandır gitmek istediğimiz bir iki adresten \"doluyuz\" cevabını alıyorum telefonda. Şu rezervasyon meselesini oldum olası beceremedim zaten. Biz pat diye gidip hop diye yer bulduğumuz yerlerde mutluyuz çünkü.. Umduğum cevapları alamayınca Urban Cafe'de oturup düşüneyim diyorum. Geçerken yine Şehir Meyhanesi takılıyor gözüme, \"neden olmasın\" diyorum. Kapıda asılı menü var, okuyorum; vasat! Bir özellik göremiyorum. En iyisi Urban'da oturup sakinleşmek.. İçecek birşeyler söyleyip telefonumda da Foursquare'den Şehir Meyhanesi'ni aratıyorum. Yorumlar enteresan. Herkes memnun, herkes mezeleri övüyor. Tavsiye edilen şeyler benim az önce listede okuduklarım değil pek.. Şaşırıyorum. Bu kadar iyiyse kesin yer yoktur diyerek arıyorum umutsuzca. Bingo! Tek bir masa var o da girişte kapı kenarı.. Desenize Şehir Kulübü'ne sızmaya çalışan \"dış kapının mandalıyız\" bu gece!.. Tamamdır diyorum.. Sekizbuçukta kapıyı açıp içeri dalıyoruz. Masamız işte tam da orada. Bundan sonrası kısa kısa.. Dekorasyon çok yalın ama çok da zarif. Duvarlarda eski sanatçıların ve cemiyet hayatından isimlerin fotoğrafları, fonda Zeki Müren'in sesi.. Soğuklar meze tablasından değil bizzat meze dolabının önünden seçiliyor. O küçük porsiyonlara süslü süslü konulan mezeler güzel görünür de böyle daha dolaptan bakarken mis gibi görünenine alkış! Şef siparişleri bir noktada keserek, \"bunlar kafi, size yeter diyor! Masada İlgi alaka yerinde, kararında. Mezelerden Hardal Tohumlu Levrek, Fesleğenli Mezgit enfes.. Bir de menüye yeni giren Kabaklı meze var. Onlar Graten dese de graten değil o, başka bir şey ama yine de nefis bir şey.. Kötü bir şey yok mu? Sıcaklardan ciğer tavadan biraz şüphelendim. O kadar yumuşak ciğer olmaz, bi'numara var onda!.. Velhasıl-ı Kelam canımız meyhane çektiğinde gidecek bir adres daha edinmiş olduk.. Eski sevdiklerimiz bakidir, buna da arada bir geliriz.. Şehir Meyhanesi İstiklal Caddesi Kartal Sokak köşede.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehirde-mola-ataturk-arboretumu.html\" ", "text": "Arboretum, en basit tanımıyla doğal ortamında ağaç ve bitki müzesi. Bitki türleri hakkında bilgi edinmekten öte, doğanın içinde sakin ve keyifli saatler geçirmek için de tercih edilebilecek gizli bir hazine. İçinde göletler, ağaçlarla çevrili keyifli yürüyüş rotaları, arada dinlenmek için banklar, göletlere bakan iskeleler, kuğular, ördekler, uçsuz bucaksız bir yeşillik ve huzur var. Özellikle haftaiçi çok daha sakin ve keyifli. Kitap okumak için en huzurlu adreslerden biri. Ayrıca oldukça da romantik.. Haftasonları iyi havalarda özellikle öğleden sonra kalabalıklaştığı için sabah saatlerinde ziyaret etmekte fayda var. Kafe gibi bir işletme yok ama tuvalet var.. Burası bir doğa müzesi ve her müze gibi kuralları var. İçeride piknik yapmak, bisiklete binmek ve bitkileri koparmak yasak.. Ancak yanınızda minik bir sandviç, bir su gibi atıştırmalık birşey getirirseniz ortam kurallarına uyup çöpünüzü de yanınızda götürdüğünüz sürece kimse birşey demez. İçerisi oldukça fotografik. Yani fotoğraf makinesi ile gelebilirsiniz. Yalnız özel amaçlı çekimler yapmak ücrete tabi. Bahçeköy'de Belgrad Ormanı yönünde Orman Fakültesi'nin hemen karşısında. Özel araçlar için girişte küçük bir otopark var. Araçsız olarak da Sarıyer, Taksim ve 4. Levent'ten Bahçeköy otobüsleri ile ulaşmak mümkün. İnsan doğa ile başbaşa kalana dek onu ne kadar özlediğini, ona ne kadar ihtiyacı olduğunu nedense farkedemiyor. Onun için güzel ve güneşli bir günde, özellikle ilkbahar ve sonbaharda çok keyifli olan Atatürk Arboretumu ziyaret etmek aklınızın bir köşesinde olsun.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehirden-yesil-kacis-sakligol-ve-agva.html\" ", "text": "Bu havalar şehre yakın küçük yeşil kaçamaklar için ideal.. Biz de Şile Saklıgöl'de başlayıp Ağva'da devam eden keyifli bir gün geçirdik.. Şile yolundan Saklıgöl yazan tabelayı takip ettiğinizde sizi mavi ile yeşilin bütünleştiği muhteşem bir gölete çıkarıyor. Üzerinde tek bir tesis var. Karamandere Saklıgöl Tesisleri. Burada sadece kahvaltı yapabilir ya da tüm günü geçirebilirsiniz. Tesisin gölet üzerinde konumlanan büyük bir restoran alanı ve masa kiralanabilen kameriyeleri var. Ayrıca yeşil alan içine dağılmış piknk masaları da bulunuyor. Restoran bölümünde normal menüden seçim yaparak hizmet alıyorsunuz. Kameriyelerde masa kiralarsanız masa kirası ve mangal kirası ödeyerek kendi yeme içme malzemelerinizi yanınızda getirip gün boyu orada kalabiliyorsunuz. Ya da \"ben kameriyede oturacağım ama yiyecekleri onlardan temin edeceğim\" derseniz masa kirası ödemiyorsunuz. Piknik alanını kullanırsanız kendi mangalınızı getirmek yasak; onlar veriyorlar.. Yürüyüş yaparken her hafta gelen kıdemli müdavimlerin kendilerine tesisin sonlarına doğru çok sakin ve keyifli piknik ortamları oluşturduğuna şahit olup \"en güzelini bunlar yapmış\" dedik.. Biz sabah çok erken yola çıkıp gittiğimiz için restoran kısmında ilk bir saat muhteşemdi ama sonrası biraz kalabalık.. Restoran tarafından kameriyeler ve göle doğru bakmak daha manzaralı ve hoş.. Serpme kahvaltı benim kişisel kahvaltı anlayışıma göre hiç iyi değil; hatta çok kötü. Son derece kalitesiz malzemeler özensiz bir şekilde sunuluyor. Bunun yerine daha az miktarda ama daha kaliteli ürünler kullanılsa keşke.. ama yine de manzara ve sabah huzuru için bir günlüğüne katlanılabilir. Sonrasında gölet çevresinde yeşilin içinde yürümek çok keyifli.. Çıkarken gözlemlediğim kadarı ile ızgara için hazırlanan et ağırlıklı yemek menüsü kahvaltıdan çok daha iyi görünüyordu ama.. Gölette yüzen ördekler, göletin üzerine yaptıkları yüzen evler, kameriyeler, yemyeşil su ve ağaçlar gerçekten inanılmaz keyifli ama tüm günü geçirmek için bana göre yeterince uygun ve nezih değil.. Bence sadece birkaç saatliğine uğramak ya da haftaiçini tercih etmek daha uygun olacaktır. Öğlene doğru Ağva'ya geçerek nehir kenarında konumlanmış mekanlardan rastgele Şengül Çiftliği'ni seçtik. Etrafta tavukların dolaştığı, çimenlerde, hamaklarda çocuklu ailelerin olduğu sevimli mekanda ızgara ve salatadan oluşan hafif bir öğle yemeği yedik. Biz öğlen yemeği yerken hala kahvaltıya gelenler vardı ve burada kahvaltı Saklıgöl'e nazaran daha iyi görünüyordu.. Burada uzun süre kalmadık ama memnun kaldık. Ağva'ya gelince tekne ile Göksu Nehri turu yapmamak olmaz.. Biz de her zamanki gibi bir tekneye atlayıp nehri boydan boya geçtik.. Tekneler Göksu Nehri girişindeki köprünün oradan kalkıyor. Küçük tekneler 80TL'ye gezdiriyor; biz 4 kişiydik ve başka bir 4 kişilk grupla aynı tekneyi paylaşarak kişibaşı maliyeti 10TL.'ye düşürdük.. Siz de böyle yapabilirsiniz.. Tekne nehir kıyısındaki tüm otel ve restoranların ortamını da görme şansı veriyor. Böylece birşeyler yiyip içmek için nereyi seçeceğinize katalogdan bakar gibi karar vermiş oluyorsunuz.. Tekne gezi sonrasında kahvelerimizi teknedeyken gözümüze kestirdiğimiz Keyf-i Tıkır'da tam nehrin kıyısında, bu kez tekneleri izleyerek içtik.. Mekan çok sevimli, kahve sunumları çok keyifliydi. Personeli de güleryüzlü olunca yetmedi, birer de çay içtik. Çevre masalara giden kahvaltılara baktığımda abartısız ama güzel tabaklar gördüm. Kahvaltı işini burada da tam nehir kıyısında oturarak çözebilirsiniz. Hatta gözleme ile mini bir yemek molası bile olabilir.. Tek problem tuvaletlerinin karşı binanın bahçesinde konteyner şeklinde olması.. ama eğer bizim gibi kısa süreli bir mola için uğradıysanız sorun olmaz.. Mekan tercihlerinin değiştirebilir, kano, deniz bisikleti, bisiklet turu, atv turu gibi farklı aktiviteler ekleyebilir, kendi özgün programınızı oluşturabilirsiniz. Ama her şekilde bu mevsimde her yer yemyeşil ve henüz serinken buralara bir gün ayırmalısınız.. Bol keyifler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehrin-en-ozel-muzesi-borusan-perili-kosk.html\" ", "text": "Rumeli Hisarı'ndaki bir holding binasında hafta içi hummalı toplantılar yapılıp, kararlar alınıyor, anlaşmalar imzalanıyor, projelere başlanıyor; kısaca bir holding ofisinde neler yapılıyorsa haftanın beş günü aynen o şekilde yoğun bir şekilde çalışılıyor. Cuma akşamı gelip mesai bittiğinde ise çalışanlar masalarının üzerini toplayıp kalemliklerinin üzerine küçük bir not bırakıp çıkıyor ofisten: Bu ofiste sanat var!. İşte tam o andan itibaren burası artık ofis değil, hafta sonu boyunca bir müze!.. İstanbul Boğazı'nda yer alan şehrin en ikonik binalarından biri olan Borusan Perili Köşk, hafta içi ofis, haftasonu müze olarak sürdürdüğü hayatı ile dünyada benzeri olmayan bir müze örneği sergiliyor. Aslında bu ilginç ofis-müze, getirdiği süreli sergilerle oldukça ilgi görse de müzeyi hala keşfetmemiş olan İstanbullu sanatseverlerin varolduğunu da biliyorum. İnstagramda görsellerini paylaştıktan sonra müze hakkında öyle çok soru geldi ki, ben de hazır yeni sergilerini ziyaret etmişken müze hakkında biraz daha ayrıntı vermek istedim.. Müze Rumeli Hisarı'nı geçtikten sonra hemen 2. köprünün altına yakın bir konumda \"Perili Köşk\" takma adlı pek gösterişli binada yer alıyor. Binanın pencerelerinden ve terasından şahane bir boğaz manzarası var ki, bırakın sanatı, sırf bu manzara için bile ziyaret etmeye değer!. Sanırım köprüye en yakın yer burası. Dolayısıyla mekan aynı zamanda harika fotoğraflar vadediyor. Terastaki kule binanın fotografik anlamda en imza köşesi. Terasta, açık havada da birkaç eser görmek mümkün.. Belki tesata değil ama ara katlardan birinde güzel manzaralı bir kafesi de var müzenin; küçük bir mola vermek isterseniz eğer.. İlk katlar komple müzenin sergileme alanı olarak kullanılıyor ama üst katlarda eserler kullanımda olan ofisler içinde sergileniyor. Böylece eserleri görmek için birilerinin çalıştığı ofisler içinde dolaşıyorsunuz ki bu da oldukça enteresan bir deneyim.. Yönetim Kurulu Başkanı'ndan CEO'ya ve diğer ofis çalışanlarına kadar herkesin odası, masası, manzarası ve o odanın ev sahipliği yaptığı eserler.. o sırada orada herşey size ait. Ben bu durumun eserler kadar ilginç olduğunu düşünüyorum. Özellikle üniversite öğrencilerinin sırf bu detay için bile bu müzeye gelmesini isterim çünkü ortamın onları gelecek planlarına dair motive edeceğine inanıyorum.. Özellikle üst dizey yöneticilerin gayet mütevazı çalışma ortamlarının tek lüksü olan o muhteşem çalışma köşesi manzaralarına hayran olmamak elde değil!.. Burada olduğum sürece sadece eserlere değil kütüphanelerdeki kitaplara, başka başka detaylara da bakıyorum. Bir yandan da böyle \"gerçek\" sanat eserleri ile dolu ofislerde çalışmanın nasıl olabileceğini düşünüyorum.. Tüm bu ofislerde, hol ve geçitlerde birbirinden güzel çağdaş sanat eserleri var. Tablolar, fotoğraflar, videolar, yerleştirmeler.. Çok etkilendiğimiz bu sözlerle başlayan sergide en beğendiğim eserler Choe U-Ram'ın ağır hareketleri ile hipnotize eden Gorgo Avizesi; Kwan Sheung Chi'nin saymakla bitmeyen para videosu Bir Milyon ve Jesse Fleming'in jiletin üzerinden atlamaya çalışan salyangoz hikayesi ile heyecan ve gerilimle karışık duygular yaşatan videosu Salyangoz ve Jilet oluyor.. Bazı eserler de bir ofiste sergileniyor olmalarına paralel içeriklere sahipti ki, iş dünyası ve iş motivasyonu açısından ilginç buldum.. Müze katlarında ise bambaşka bir sergi ve bambaşka bir ruh var: Japon çağdaş sanat topluluğu teamLab'ın Sanat ve Fiziksel Mekan Arasında sergisi sanırım önümüzdeki günlere damgasını vuracak bir sergi olacak. teamLab tarafından yaratılıp Borusan Contemporary'e özel olarak uyarlanan bu sergide birbirinden özel beş eser ile tanışıyoruz. Burada sergilenen eserler arasından ilgimi çeken ve sanırım sosyal medyada en çok paylaşılma potansiyeline sahip olan interaktif eser'in ismi bir hayli uzun: Çiçekler ve İnsanlar Kontrol Edilemez, Birlikte Yaşarlar: Her Saat Bir Yıl Boyunca Odayı, duvarları ve hatta sizi kaplayan çiçekler bit coşku, bir mutluluk yaratıyor insanın üzerinde. Üzerinizde çiçeklerle yansımanızı fotoğraflamak için kendinize engel olamıyorsunuz!.. En güzeli de şu detay: Odada bir saat kadar kalırsanız Japonya'da yetişmekte olan tüm çiçek türlerini görmüş oluyorsunuz.. Ama elbette ben bu odada bir saat kalsam telefoumun hafızası çektiğim fotoğraflara dayanamazdı!.. Geliyoruz koca müzede en sevdiğim, en etkilendiğim esere.. Siyah Dalgalar. Mekanı çevreleyen sonsuz siyah dalgalar fondaki müzikle birlikte sizi anında etkisi altına alıyor. Yaklaşıyor, uzaklaşıyor, bu dalgalar ve müzikle tuhaf bir bağ kuruyorsunuz.. En güzeli hemen yere oturup uzun uzun izlemek.. Serginin hem başında hem de sonunda bunu yapıyor belki de kendi içime bir yolculuk gerçekleştiriyorum.. Böyle dijital bir eserin bu kadar derin ve duygusal izler bırakması ne ilginç ve ne hoş.. Borusan Contemporary'i havanın güzel olduğu bir hafta sonunda mutlaka ziyaret edin. Sanat ve manzara ile keyifli bir gün geçirin.. Son olarak; her iki sergi de 21 Ağustos'a dek devam edecek. Sadece haftasonları 10:00-20:00 saatleri arasında açık olan müzeye giriş ücreti 10 TL."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sehrin-icinde-bir-vaha-alfred-heilbronn-botanik-bahcesi.html\" ", "text": "İstanbul içinde yaptığım ansızın keşifleri çok seviyorum. Her fırsatta yaptığım gibi telefonumdaki haritayı kurcalarken dikkatimi çeken bir ismin peşine takılarak istanbul'un tarihi merkezinde vaha gibi yemyeşil bir cennet keşfettim.. Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. Elbette bilenler de var ama sanırım benim gibi bu güzelliği bugüne dek kaçıran da pek çoktur. Gezdikten sonra tarihçesini okuyunca daha da çok sevdim. 1933 yılındaki üniversite reformu ile Atatürk iki ünlü botanikçiyi İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümünü kurmak üzere davet ediyor; Prof Dr. Leo Brauner ve Prof Dr. Alfred Heilbronn.. Profesör Heilbronn 1935'te bu botanik bahçesini açıyor. Bahçe 2000'li yıllara kadar İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi olarak biliniyor ama daha sonra profesörün adı veriliyor. Bahçede açık ve kapalı alanda 5000 bitki, bol huzur ve bunlar yetmezmiş gibi bir de deniz ve Galata Kulesi manzarası var. Camekan seralardan birinde içi nilüferlerle dolu bir havuz var. Aynı anda hem huzurlu, hem gizemli. Burası favorim.. Birkaç cam tavanlı sera daha var ama buralar biraz daha bakımsız duruyor. Ben yine de çok seviyorum ama.. Açık alan apayrı bir keyif.. Dolaşırken anlıyorum ki bahçenin kendine has müdavimleri var.. Bitkilerin arasında yere oturmuş otları koklayan bir beyefendi görüyorum. Bana nereden duydunuz diyor, haritada görüp nerak ettim dediğimde \"hep böyle küçük bir merakla başlıyor zaten\" diyor gülümseyerek.. Galiba ben de onlar gibi artık o taraflara yolum düştükçe bu cennet köşede soluklanıp tazeleneceğim.. Ağaç altındaki tahta masa, Galata Kulesi'ne karşı konulmuş bank.. Şiir gibi burası.. Botanik bahçe hafta içi hergün 16.30'a kadar açık, haftasonları kapalı. Giriş ücreti yok; kapıdaki görevliye kimlik bırakarak ziyaret edilebiliyor.. Başta Botanik Bahçesini kuran profesör Heilbronn olmak üzere bugüne dek emeği geçen tüm öğretmen ve öğrencilere teşekkürlerimle.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sekiz-istanbul-mudavim-olmaya-geldim.html\" ", "text": "Geçen hafta İstanbul sezonunu açmaya karar verip dışarı çıktığımızda hiç hesapsız Sekizİstanbul'un kapısında buluverdik kendimizi. Rezervasyonumuz yok ama daha herkes İstanbul'a dönmedi ya ona güveniyoruz; biraz da şansımıza! Şanslı olduğumuz kesin. Hem yer bulmak hem de yeni projeleri kapsamında ayda sadece birkaç günle sınırlı tadım günlerinin ilkini yakalamak başka türlü açıklanamaz. Masamızın mutfağın hemen yakınında olup yemeklerin hazırlanma keyfine şahit oluşumuzdan hiç bahsetmiyorum bile. Masamıza kurulup gecenin programını öğreniyoruz: Şef Maksut Aşkar ve konuk Şef Yılmaz Öztürk'ün 'Lezzeti Yerinde' başlığı ile tasarladıkları Ege Tatları gecenin şeref konuğu. A la Carte olarak da servis alınabilirken geceye özel hazırlanan dokuz course'luk Tadım Menüsü öyle lezzetli görünüyor ki hiçbir tadı kaçırmamak adına tercihimizi bu yönde kullanıyoruz. Her sunum ayrı güzel olsa da Soğuk Badem Çorbası'nın, içinde sadece bademle gelen tabağa masada servis edilişi benim için en şık detaydı... Ve tüm yemekleri tek tek anlatmasam da rakıda sote karides lezzetiyle benim için gecenin yıldızı. Hem yemeklerin başarısı hem de mekanın samimi havası, üzerine müzikal zevklerimize hitap eden mekan müziği de eklenince Sekizİstanbul bizi oldukça keyiflendiriyor. Tam 'keyfimiz yerinde, harikayız' tadındayken masamıza uğrayan şef Maksut Aşkar'a beğenilerimizi en samimi haliyle bildiriyoruz ki; bu aşamada \"Siz deli misiniz, bu kadar güzel yemek yapılır mı?\" diyerek aşırı beğenimi tuhaf bir yöntemle anlatmaya çalışmış da olabilirim! Kendisinden öğreniğimize göre iki şef bu projeye bu yaz Alaçatı'da Şef Yılmaz Öztürk'ün mekanı l'escargot'da başlayarak gelen olumlu tepkiler doğrultusunda da Sekizİstanbul'a taşımışlar. Ege Tatları'ndan oluşan bu geceki menüden bazı tatlar ana menüye de eklenecek ki bu harika bir haber. Asıl güzel haberse 'Lezzeti Yerinde' kapsamında gelecek ayın özel günleri Bolu Tatları konulu olacak!"} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/selanik_gezi_notlari.html\" ", "text": "Az sonra okuyacağınız yazı haftasonuna sığdırılan keyifli bir Selanik seyahatinin detaylarını, yeme içme, gezme tozma, takılma, alışveriş adreslerimi ve en önemlisi turla gidip nasıl tursuz takılabilineceğini anlatacak.. Turları pek sevmem. Açıkçası onlar da beni sevmez. Ben turları sevmem, çünkü; ne grup halinde hareket etmeyi ne de gittiğim şehirde \"turistik şablon\" faaliyetlerde bulunmayı pek çekici bulmuyorum. Çektiğim fotoğrafların içinde gruptan birinin kolu, kafası, hafızamda sesi olsun istemiyorum. Hele tur grubu ile kaynaşmaktan; bir grup fotoğrafına dahil olmaktan; mail adresime yollanan çirkin çıktığım o fotoğrafın peşinden gelen \"beni Face'de ekle talebininden itina ile kaçınıyoruım!.. Turlar beni sevmez, çünkü; gezi sırasında düzenledikleri ekstra turlara hiç alaka göstermiyorum. Muhtemelen yaptığım ön araştırmalar sonucu şehrin yerel hayatına dair fazlaca bilgim olduğundan, büyük ihtimalle cevap alamayacağım tek bir sorumla \"çok bilmiş blogger\" olarak rehberin kara listesine giriveriyorum. Aslına bakarsanız alacağım cevabın beni tatmin etmeyeceğinden emin olduğum için soru da sormuyor, tamamen \"görünmez\" takılıyorum.. Selanik seyahatine kadar. Araba ve ehliyet için gerekli evrakların hazırlanması için harcayacağım para ve zamanla kıyaslanamayacak kadar uygun tur fiyatları ile karşılaştım çünkü. Birçok firma ve fiyat arasından daha önce yurtiçinde bazı rezervasyonlarım için kullandığım ETS Tur'un kişibaşı 99 'luk turunu tercih ettim. Genellikle tüm tur şirketlerinin programları çok küçük hizmet nüansları dışında aynı ve bundan daha ucuz turlar bile var ama ben bu seçimimle daha konforlu seyahat edeceğimi düşündüm ve kararımdan pişman olmadığımı da söyleyebilirim. Sayısız seyahat yapmama rağmen Yunanistan tecrübem hiç olmamıştı. Bunun bir tek sebebi var: Ben her ülke, her şehir için \"doğru zaman\"a inanırım. Defalarca aklımdan şehir isimleri geçer ama şehrin adını söylerken içim titreyip heyecanlanana kadar gitmeyi hep ertelerim. Atina içimi titreteceği günü bekleyedursun, Simi, Midilli ve Selanik'e karşı son zamanlarda bir merak uyanmıştı içimde. \"Adalar sıcak günlere kalsın Selanik ile başlayalım komşuluk ilişkilerine\" diyerek organizasyonu tamamladım. Ve nihayet Selanik'e gidiyorum; bu uzun girişten sonra macerayı nihayet anlatmaya başlıyorum.. Tam 23:00'de İstanbul'dan otobüs ile yolculuk başlıyor. Rahat deri koltuklar, önümde kişisel ekran, internet erişimi ve USB ile şarj imkanı ve bol ikramlı bu yolculuğa aşırı konformist tavrımla seyahat yastıklarım, örtüm, polar bootie'lerim, nemlendiricim, atıştırmalıklarım ve kitabım da eklenince \"Sultan Süleyman sefere gidiyor\" rahatlığında sınırı geçiyoruz. Karadan geçişlerin nispeten zahmetli olduğu söylenirdi hep ama bu geçiş hiç de öyle olmadı. Önce Türkiye tarafında pasaport kontrolü için teker teker memurun mühründen geçiliyor ve ben bildiğim tek Yunanca kelimenin yanına bir ikincisini Türk memurun \"Hızlandırılmış Yunanca Kursu\" ile ekliyorum: Güleryüzlü memur o tarafa geçince \"Kalispera\" de, iyi akşamlar demektir diyor, yazıyorum kafaya; Gündüz Kalimera, gece Kalispera!.. Sabah 06:00'da komşuda ilk mola zamanı. Kahvaltı menüsünde börek var. Ispanaklı börek, yanında sallama çay, sabahın köründe Frappe peşindeki Yunanlılar'a şaşkın bakışlarla geçiyor kahvaltı.. Kahvaltının ardından yolun en keyifli kısmı başlıyor. Güneş doğarken sağımda Rodop Dağları solumda Ege Denizi adeta bir tablonun içinden geçiyorum. Uzun zamandır otobüs ile bu tarz bir yolculuğa çıkmadığımı idrak ediyorum bir yandan da.. Keyifliymiş.. Arada bir bunu da yapmak lazım.. Deniz bir süre sonra yerini Volvi gölüne bırakıyor; sonra da sabah 08:30 sularında Selanik'e giriyoruz. Planımız yağmurun etkisinden korunmak için grupla standart şehir turuna katılıp otele vardıktan sonra bireysel organiazsonumuza dalmak. Bu doğrultuda şehre tepeden bakmak üzere istikamet Selanik Kalesi. Kaleyi fotoğraflamaktansa orijinal adı Ano Poli olan bu eski yerleşim bölgesinin sokaklarında kaybolmayı tercih ediyoruz. Ardından Atamız'ın Evi'ne geliyor sıra. Tüm grup eksiksiz ziyaret ediyoruz elbette. Geçirdiği son restorasyondan sonra modern müzecilik anlayışı ile \"ev\" yapısından uzaklaştırılmış olsa da Mustafa Kemal Atatürk bu odada doğmuştur yazısı ve bahçedeki o nar ağacı bile duygulanmak için kafi.. Bir sonraki durak Aya Dimitrios Kilisesi. Diğerleri ne yaptı bilemiyorum ama biz burada verilen süreyi oturup kısa bir süre de olsa ayini izlemek ve sonra kilisenin altında bulunan hamamı görmek için harcadık. Civar sokaklarda hızlı bir tur da attık ama henüz çok erken olduğundan ilgimizi çekecek hiç bir şeye rastlamadık.. Aslında şehir turunun bu noktada bittiğini söyleyebilirim çünkü, buradan direkt kordon boyunun sonundaki Beyaz Kule'ye gidip 3 saatlik serbest zaman için dağıldık.. Sonrası otel zaten.. Akşam turun düzenlediği ekstra taverna gecesine katılacak olanlar sanırım şehir turunu yeme içme ve alışverişi bu 3 saate sığdırmaya çalışıp sonrasında otele kapandılar. Oysa bizim gezimiz şu anda başlıyor.. Elbette gitmeden önce en çok duyduğum, okuduğum cümle \"Tıpkı İzmir!\" oldu. Coğrafi yapı olarak benzerliklerine şehir planlamalarının aynı mimar tarafından yapılmış olması da eklenince bu yorum belki haklı olabilir ama -ilginçtir- bana İzmir'i hiç düşündürmedi bu şehir!. Biraz Üsküp, çokça Marsilya canlandı benim kafamda.. Bahsettiğim direkt benzerlikler değil, şehrin ritmi, insanları yaşamı ile bu çağrışımı yaptı bende.. Pek sevdiğim iki şehir.. Demek ki Selanik'le de aramız iyi olacak!.. Aristotelous Meydanı Yeni başlayanlar için Selanik'in giriş kapısı diyebiliriz. Geniş ve upuzun bir meydan. Egnatia caddesinden deniz kıyısına kadar uzanan meydanın palmiyeleri, beyaz binaları ve canlılığı ilk Marsilya fikrini canlandırdı galiba kafamda.. Egnatia, Ermou, Tsimiki, Mitropoleos Birbirine pararlel bu caddeler yine alışveriş, canlı şehir hayatı, atıştırma mekanları ile volta atılacaklar listesinde. Üzerinde hamam, cami ve parkların bulunduğu Egnatia Caddesi'nde yürüyüp hem bu eserleri görmek hem de biraz ara sokaklarına da ilgi göstererek dikkate değer graffitiler bulmak mümkün. Tsimiki ise Selanik'te alışveriş denince adı ilk söylenen hareketli cadde. Öyle çok büyük markalar, büyük beklentiler içinde değilseniz bildik zincir mağazaların çoğu yan yana sıralanmış alışverişseveri bekler. Bir altındaki Mitropoleos'ta da benzer hava devam ediyor. Bir üstündeki Ermou'da da yine dükkanlar, dükkanlar ve de yemek var.. Vlali, Kapani, Modiano Az önce bahsi geçen paralel caddelerde yürüken dikine kesen sokaklarda Eminönü, Mısır Çarşısı ve Kadıköy çarşı, balık pazarı havasında Vlali çıkıyor karşınıza. Egnatia arkasında 'da Kapani, Modiano.. Tezgahları ile canlı pazar yerleri, tavernalar, börekçiler, peynirciler, zeytincilerle hareketli çarşı içini görünce dalıp oralarda da dolanıp biraz kurcalamak lazım.. Rotunda Hem tapınak, hem kilise hem de cami olarak yüzyıllarca ayakta kalmayı başarmış tarihi yapının içinde bir tur attıktan sonra sokak sanatları meraklılarının civar sokaklarda gezinmesi şart. Çünkü her sokakta rengarenk sürprizler var. Ben Selanik'te çok graffiti buldum, mutluyum. Siz de kendinizinkileri bulun!.. Bu bölge ile Ano Poli arasındaki sokaklarda daha çok yerleşim yerleri, sayfiyeyi andıran balkonlu evler ve yine fotoğraflar, fotoğraflar var.. Laladika Bölgesi Ben buraya Ortaköy adını uygun gördüm. Yan yana sıralanmış sayısız mekanla eğlencesi bol hareketli bölgenin asıl olayı akşam olsa da gündüz sokaklarında dolanmak da yine renkli fotoğraflar için olmazsa olmaz.. Pavlou Mela Şehrin en sevdiğim sokağı kesinlikle bu. Akşamüstü hareketli havasına, dükkanlarına, kafelerine, onları dolduran kalabalıklarına ba-yıl-dım!.. Aya Sofya'dan Beyaz Kule'ye kadar uzanan bu diyagonal sokak boydan boya yürünüp keşfedilmeli.. Kordon Boyu Nikis Fenere sırtını dönüp Beyaz Kule'ye doğru yürümeye başlandı mı, sağım mavi deniz, solum keyifli kafeler diyerek yürünecek nefis kordon boyu turu aman ha, Beyaz Kule'de bitirilmesin. Gerekirse kafelerde uzun molalar verip dinlenilsin ama en azından çelik şemsiyelerden yapılan anıta kadar kıyı boyu devam etsin. Ünlü Yunan heykeltraş Giorgos Zogolopulos'un kıyıya yaptığı 'Umbrellas' eseri görmeye ve fotoğraflamaya değer.. Mikel: Otobüsün içinden başka bir şubesini görüp tabelasını beğenmiştik. Onun için ilk kahve molasına onu uygun görüyoruz.. Garson menüden önce su getiriyor masaya; gülümsüyorum.. Kahve siparişimizle birlikte de ikramlık kekler ve kurabiyeler geliyor; sırıtıyorum.. Evet, söylemişlerdi, buralarda adet böyleymiş; ikramsız, susuz masa olmazmış.. Bu ilk duraktaki misafirperver tavır sonraki duraklarda da hep aynen devam ediyor zaten.. Bu arada kordon boyundaki Mikel gayet doğru bir seçimmiş.. Fiyat buradan itibaren her yerde fiks zaten: Espresso ve Greko 2, latte, filtre vesaire 3,5 bu şehirde.. Zyhtos'tan itibaren Ladadika bölgesi de başlıyor diyebiliriz. Barlar sokağı havasında yan yana kıvrımlı sokaklar boyu sayısız mekan var. Restoranlar, barlar, tavernalar, canlı müzik, ayaküstü atıştırma, kısaca her telden sayısız mekan ve eğlence alternatifi var. Gündüz daha sakin yüzünü gördüğümüz bölgede gece yarısına yakın her kapıdan taşan müzik ve kalabalıklar var.. Zythos'un hemen yanındaki 1901 adlı mekan, daha gündüzden kopan insanlarla dolu tipik bir taverna. Biz sadece camdan içerideki gündüz vakti eğlencesini dikizlerken bir takipçimden o an gelen bilgiye göre geçen ay burayı denemiş ve çok da memnun kalmış olduğunu öğreniyorum.. Savoy: Kordon'un en güzel saatleri bence akşam aslında. Gündüz deniz güneş, kahve, piyasa tamam da akşamları mekanların ışıkları yanıp müzik sesi yükselince daha gönülçelen oluyor buralar. Hava kararmış, iki yemek arasında kahve molası peşinde giriyoruz Savoy'a.. Mekanın havası, bar, kenarda DJ, isteyenin elinde kokteyl ama çoğunuluğun masasında kahve; tamamdır, keyifli bir yerdeyiz. Burası başka bir şehir olsa bu saatte böyle bir ortamda kahve içmek imkansızdı ama burası Thessaloniki.. Kahve hep öncelikli!.. Yüksek tabureli bankomuza oturur oturmaz bilin bakalım ne geliyor? Suu!.. Sonra kahve, sonra çörek, sonra muhabbet.. Garsonumuz İstanbul'u pek seviyor, sohbet ediyoruz, ortak kelimelerle eğleniyoruz.. Gece burada devam eder diyeceğim ama yan yana sıralanmış onca güzel mekan varken kafe safari daha anlamlı.. Alt kattaki tıklım tıklım Zucca pek bir çekici. Tribeca loş ve yemekli.. Sherlock Speak Easy Bar, ismine kurban!.. Aslında hiç mekan ismi vermeye gerek yok, Nikis boyunca yürüyor ve birbirinden şık, güzel ambiyanslı yerlerden ruh halinize uygun olanı seçiyor, tadına bakıyorsunuz, hepsi bu.. Sinatra Espresso Wine Bar: Mitropoleos no.20'de tam köşebaşı, tıklım tıklım bir uğrak noktası.. Oturacak yer bulunursa ne ala!.. Paylou Mela'daki mekanlar hava kararmadan önce keyifli.. Herkes açık havada bir tabureye tünemiş, bir kanepeye yayılmış. Akşamüstü iş çıkışı dedikoduları var masalarda, belli.. Civardaki sokaklarda gecenin geç saatlerinde açılan Tokyo, Fragile gibi sabahçı kulüpler de var.. Bir de Agora'nın hemen yanında kalabalık bir mekan var adını hatırlayamıyorum. Barında sıkışıp takılacak yer bulamadığımız için hafızam silmiş olabilir!.. Şubat'ta Sasha çıkacakmış burada DJ performans kategorisinden; enteresan!. OYZEPI A OPA: Tur grubunun müzikli taverna etkinliği övgülerle anlatılırken bizim planımız zaten belliydi. Biz Agora'ya gelecek ve ille de Karides Saganaki yiyecektik. Akşamüstü Zythos'a gitmeden önce uğrayıp rezervasyonumuzu yaptırıyoruz ve dokuzda da masamıza kuruluyoruz. İki yemek salonu ve bir bar bölümünden oluşan tipik bir meyhane burası. Müzik sadece bar bölümünden belli belirsiz geliyor kulağa. Herkes yemeği ve muhabbeti ile haşır neşir. İlk kim geldi ve kim paylaştı bilmiyorum ama Selanik'e gelen Türkler'in büyük bölümü buraya geliyor belli ki.. Birkaç Türkçe kelime ile buyur edilip Türkçe menü ile başbaşa bırakılıyoruz. Siparişimizin en başında Karides Saganaki olması kimseyi şaştırtmıyor, alışmışlar.. Kalamar soruyorlar, hayır diyoruz. O ertesi günün programında çünkü.. Deniz Mahsullü Pilav ve birkaç çeşit meze seçiyoruz, içeceklerimiz alışıldığı üzere Ouzo değil, Retsina şarabı.. Burada porsiyonlarda ciddi bir sorun var, herşey çok fazla. Herşeyi ortaya söylediğimiz halde hepsinden mutlaka kalıyor tabaklarda. Ahtapotlu, kalamarlı, midyeli pilav aşırı başarılı. Karides Saganaki inanılmaz lezzetli. Sırf bunu söyle, bir de ekmek; otur bana bana ye, o derece.. Ben Agora salatasını da çok beğeniyorum, içindeki pancarlar masada tamamen biten tek şey.. Bu salatanın üzerindeki Feta, bu kez ızgara. Yemekler de mekan da çok hoşumuza gitse de bir hata yapmışız aslında. Yunanlılar yemeği geç yer kuralını dikkate alarak rezervasyonu biraz fazla geç saate almışız, daha erken saatte daha cıvıltılı ve daha keyifli görünüyordu oysa.. Daha erken gelsek, hatta o tıkışık ve loş bar bölümünde alsak bu servisi eminim çok daha mutlu olacaktık.. Gelecek sefer için notumu bu şekilde düzeltiyorum o zaman. Meraklısına not: Ortaya söylenen 4-5 tabak yiyecek ve bir şişe şaraba ödeden rakam 30 . Eğer içinde kalamar ve ahtapot da olsaydı en fazla 50-60 olacaktı.. Demek istediğim, burada da soygun, vurgun yok.. Alışveriş deyince kimin aklına ne gelir bilemem, benim skala bir hayli geniş.. Şehre, yöreye göre değişir. Köşesinin kıvrılmasına kıyamadığım lüks poşetlerle de dönülür eve; köyden erzak getiriyormuş gibi koli ile de.. Bazen kıyafetlerin arasına şarap şişesi sıkıştırılır bazen zar zor taşınan bir valiz kitapla dönülür eve.. Bu seyahatten giyim kuşam alınmayacak belli.. Ne alınırsa doğru mutfağa!.. Vlali'de çarşı içini gezinirken zeytinlere takılıyor aklım. Nefis Kalamatalar, zeytinin elli tonu.. Almamak olmaz, tadıyoruz, iki çeşitte karar kılıp siparişi veriyoruz. Biri kocaman ve yeşil, diğeri daha dalı üstünde alacalı.. Biri kahvaltılık, diğeri aperatiflik.. Her yerde Feta Peyniri. Hele pazar yerinde, bir de öyle güzel damga basmışlar ki üstüne, burada bol bol yiyelim, eve sadece fotoğrafını götürelim diyoruz ama dönüşte Free Shop'tan bir iki paket atılıyor yine çantaya.. Hepsi olmasa da bazı klişeler güzeldir. Her şehirden bir magnet de benim klişem işte.. Çok başarılı örneklere rastlayamadım ama bir tane almadan da ayrılamazdım. Kale çevresinde, Atatürk Evi karşısında ve çarşı içinde birkaç hediyelik eşyacı var. Ben tercihimi Atatürk Evi karşısından yana kullandım. Retsinasız olmaz!.. Bir marka değil bir cinsten bahsediyorum; içeriğinde çam özü olan ve içerken bu aromayı derinlerden aldığınız biraz kabaca bir şarap bu. Frascati'yi anımsattığı için ben seviyorum.. Malamatina ve Kourtaki Retsinalarla eve dönüyorum.. 'Dükkanlar haftasonu öğleden sonra kapalı oluyor' anonsu yapılmasına karşın, bir saatlik siestamızdan sonra dışarı çıktığımızda akşam 19:00'a kadar birçok yerin hala açık olduğuna sevindik. Bence saatler konusunda öyle aşırı sıkıntılı bir durum yok gördüğüm kadarıyla. Kriz var hem, iş yapacak insanlar!.. Dükkanlar demişken eczanelerin 21:00'e kadar açık olduğunu bizzat deneyimleme şansımız oldu. Eczane ne işimiz yarar diyenlere sesleniyorum: Kozmetik ile arası iyi olanların tanıyacağı dünyaca ünlü birtakım naturel kozmetik markaları Yunanistan'dan çıkma olunca eczaneyle pekala işiniz olabilir. Düşünün, her yer kapanmış, eczanelerin ışıkları ışıl ışıl yanıyor. Vitrinler, standlar dolusu APIVITA ve KORRES özenle sıralanmış; alınmaz mı? Alınır. Çam ve meşe özlü Korresler benim; diğerlerine karışmam!.. Meraklısına Not: Freeshop'ta biraz daha uygun fiyatlarla ama çok sınırlı çeşitle Korres'in bakım ürünü ve parfümleri var, makyaj ürünleri yok.. Bana bu bilgiler yerine alışveriş için en kestirmesinden sokak adı ver, bölge söyle diyenler için haritadan işaretlenecek tam liste şudur; Tsimiki, Mitropoleos, Proxenou Koromila, Paylou Mela, Aristotelous, Karolountil, Agia Sofias, Mackenzie King, Kouskoura, Vogatsikou, Morgentaou, Mitropolitou Iosif. Konaklama. Bizim otelimiz Egnatia Caddesi'ndeki 4 yıldızlı Capsis Hotel'di. Şehir merkezine yakınlığı ile hiç araç kullanmadan her yere yürüyerek ulaşmak için gayet uygun bir otel.. Ücretsiz internet erişimi var ve kahvaltısı oldukça zengin. Otelde yaptığım tek kahvaltıdan aklımda kalan, sayısız çeşide burun kıvırıp Laz Böreğine benzeyen yöresel Galaktoboureka'yı 2 fincan kahve eşliğinde afiyetle mideye indirmemdir.. Lisan. Konuşurken değil ama okurken, yazarken ve ararken problem. Telefonun haritasından, Foursquare'den gerekli işaretlemelerin gitmeden yapılmasını şiddetle öneririrm. Benim Thessalonikilistem de kaydedilebilir. Nakit. Yaygın ödeme şekli nakit. Bu nedenle kredi kartı ile ödeme için, kapısında logo görünen yerlerde bile harcama yapmadan önce emin olmak gerekebilir. Taverna. Turla gidip, düzenlenen ekstra taverna Yunan Gecesi'ne katılmayı düşünenler için bir not: Turdakilerden öğrendiğime göre Ladadika'da bir tavernaya gidilmiş ve eğlenceli bir gece geçirilmiş.. Ayaküstü. Ayaküstü lezzetlerde Gyros, Souvlaki ve pek zarif \"slim fit\" simitler var. Bir de meydanda sahlepçiler.. Ben hiçbirini denemedim ama meraklısının aklında bulunsun; domuz eti ile arası iyi olmayanlar tercihini tavuklu versiyonlardan yana kullansın.. Sorun. Kapalı mekanların neredeyse hepsinde sigara serbest olunca alışmamış bünye rahatsızlık duyuyor. Kalamaria Mahallesi'ne kadar uzanacağım. Merkezden bineceğim otobüs ile şıp diye ulaşıp biraz da bu havalı semtin mekanlarının tadına bakacağım.. Agora'da rezervasyonumu öğleden sonra bara yaptıracağım.. Ano Poli sokaklarından kıyıya kadar kaybola kaybola maksimum sayıda sokaktan geçeceğim.. Oyzeri Agora'nın arkalarındaki kozmopolit sokakları alt üst edip kuytu bir müdavim adres edineceğim.. Frappe? Hayır, bir şehirde takıntılı olarak herkes bunu içiyor diye alışkanlıklarmdan vazgeçmeyeceğim; sanırım hiç içmeyeceğim! Ve gelecek sefer.. sanırım pek de uzak olmayacak.. Okuyucuya Not: İsimler, adresler kolay bulunsun diye olabildiğince orijinal hallerini de eklemeye çalıştım. Umarım fazla yazım hatası yapmamışımdır da verdiğim bilgiler Selanik gezisini kolaylaştırır.. Merhaba, Selanik yazınız içerik olarak çok faydalı teşekkür ederim. Ellerinize sağlık. Bizim buradaki her şeyi en ince ayrıntılarına kadar çok güzel tasvir etmişsiniz. Ne mutlu bana o zaman :) Çok teşekkürler.. Harikasınız, elinize sağlık. Eşime sürpriz yapıp selanik kavala gezisi yaptıracağım. Çok yardımcı oldunuz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/setup-cafe-kabatas.html\" ", "text": "yapılıyor keşifler aslında; genelde de memnunum halimden.. Bazen iyi konum ve başarılı dekorasyonun bana yetmediğine bir örnek.. Paris'i ilk gidişinde beğenmeyen biri olarak \"Aman o şehirde görecek ne var, şu lokantanın yemekleri kötü, burası hiç olmamış\" şeklinde keskin yorumlara karşıyım.. Sonuçta hepsi benim seçimim ve benim deneyimim.. Seçtiklerimden şikayetçi olmakla vakit kaybedeceğime kendi seveceğim lokantaları, kahveleri, şehirleri, yemekleri, keyifli anları yakalama çabasıyla keşfetmeye, denemeye ve bazen yanılmaya devam!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevdigim-roma-gezi-notlari-romada-gezilecek-yerler-romada-yemek.html\" ", "text": "Bazen yeni keşifler yapmaya değil de sevdiğin ve çok özlediğin bir şehirde en sevdiğin şeyleri yapmaya gidersin.. Hiç saymadım, kimbilir kaçıncı olacak bu son Roma seyahatinde de toplam 48 saate burada en sevdiğimiz, uzak kaldığımızda en özlediğimiz şeyleri sığdırmaya çalıştık.. Bu meydan benim için Roma turuna başlangıç noktası her zaman. Çantayı odaya atıp, sokağa fırlayınca, yokuş aşağı Termini'den kaptırıp hoop! birkaç dakikaya Monti!... Akşamüstü meydandaki çeşmenin basamaklarına kurulup; köşedeki bakkaldan bira, şarap, meşrubat, her ne istersen kapıp bir iki atıştırmalıkla keyif.. Bütün yerliler iş çıkışı bu basamaklarda buluşup sohbet eder. Araya bizim gibi birkaç turist de karışır ama karton bardakta kahve içmeyince bu pek anlaşılmaz gibi geliyor bana.. Alternatif olarak meydanı çevreleyen mekanlardan birinde de oturmak mümkün tabi ama basamaklar nedense daha çekici.. Bu keyiften sonra semtin küçük dükkanlar ve barlarla dolu sokaklarında mini bir tur.. Via Urbana, Via Leonina, Via dei Serpenti, Via Boschetto, Via Panisperna.... Yol üstünde sarı Fiat500, çiçeklere bürünmüş pencereler, renkli bisikletler, sokak aralarından göz kırpan Kolezyum... Haftasonuysa, bizim Souq Karaköy modeli tasarım pazarı Mercato Monti ziyareti.. Diyeceğim o ki, Monti güzel semt; tanırsanız siz de seversiniz!. Tam Foro Augosto'nun yanında küçücük bir meydana bakan dar bir sokak. Benim için tek özelliği her gelişimde Monti'den aşağı kayıp bu sokaktan ufuktaki nefis manzaranın, karşıdaki bazilikanın kubbesini fotoğraflamak.. Tam köşede tentelerinde Lounge Bar yazan mekanın kapı önünde oturup hem bu manzaraya hem de küçük meydanın tatlılığına kapılıp birşeyler içmek bence Roma'da yapılacak en keyifli turistik hareketlerden biri.. İşte spesifik olarak bu seyahatte yürümeyi en çok hayal ettiğim sokaklardan biri!. Üzerinde sayısız küçük, tatlı dükkan, cafe, dondurmacı ve \"turist\" barındıran bu sokak tüm girinti çıkıntıları ve çevresindeki dar sokakları, üzerinde bulunan minik meydanları ile o kadar yürünesi ki, ne kadar güzel fotoğraflar verdiğinden hiç bahsetmiyorum bile.. Sadece duygusu yeter!.. İşte Roma'nın üç sevimli, yürünesi ve fotografik sokağı daha.. Bu sokaklar boyunca hem keyifli dükkanlar hem de sevimliliğine kapılıp oturmak isteyeceğiniz birçok kafe ve lokanta var.. Bu mekanlarda oturmuşluğum, en sevdiğim şekilde sabah serinliğinde ya da gecenin bir yarısı buralarda yürümüşlüğüm çoktur.. Hatta Governo Vecchio'da sokak köşelerinde yolu daraltan beton babalardan görünce anın beni; bunlara tüneyip gelen geçenin \"Navona Meydanı nerede?\" sorularını hafif çakırkeyif yanıtladığım da olmuştur!. Antika dükkanları ve sokak boyunca sıralanan \"Palazzo\"ları ile çok severim bu sokağı.. Piazza Farnese'de oturacak yer bulamayıp burada bir kapı önünde dilim pizza yemişliğim çoktur.. Via del Pellegrino, Via Banchi Vecchi, Via di Monserrato, Via dei Cappellari.. Bunlar hep Campo de' Fiori'den sonra başlayıp Via Giulia'nın paralelinde bulunan sokaklar. Yine küçük palazzolar, küçük ve sevimli dükkanlar, sanatçı atölyeleri, güneşi, sarmaşığı eksik olmayan nefis mimarisi ile Roma'nın en eski ve güzel sokaklarındandır.. Via dei Capellari no.83'teki La Grotta del Libro'nun kapı önüne döktüğü baskıları o kadar güzel, satıcı o kadar tontondur ki, çerçeveletmek üzere birkaç baskı almadan geçemezsiniz.. Bunlara bir de Via dei Baullari'yi ekleyelim.. Tüm bu sokaklarda yürümeyi sonradan özlersiniz.. İspanyol Merdivenlerinin yemen yanıbaşında bulunan bu zarif sokağı çok severim. Birçok sanat galerisini ev sahipliği yapan sokakta hep fotoğraflanası anlar ve muhakkak merakla takip edilecek bir etkinlik vardır.. Daha önce birkaç kez sergi açılışı, sanat günleri gibi kutlamalara denk geldiğimiz şıklığı, şampanyası eksik olmaz sokakta bu kez \"Via Margutta! nın 100 Ressamı\" adlı bir sokak sergisi vardı.. Via Condotti, Via Frattina, Via del Babuino, Via Borgognona, Via della Croce.. \"Roma'nın Nişantaşısı\" neresidir diye sormuş birisi.. işte bu sokaklardır. Yan yana İtalya'nın ve dünyanın önde gelen tüm moda markalarının sıralandığı şık sokaklar.. İspanyol Merdivenleri'ne yakınlığı ve bu kadar çok markayı bir arada bulundurduğu için evet, biraz turistik ve kalabalıktır da aynı zamanda.. Ama mesela Via della Croce bu kadar turistik bir noktada yemek için çok güzel alternatifler barındıran bir jokerdir.. Bu sokaklardan aşağıya doğru inip Piazza San Lorenzo in Lucina'da Ciampini'yi geçtikten sonra kitap ve antika tezgahları ile dolu Piazza Fontanella Borghese'ye doğru o Nişantaşı havası daha da güzelleşir.. Roma'nın köklü, küçük ama özellikli dükkanları bu civarda bulunur.. Yürüme hayali kurduğum sokaklar olmasa da her Roma seyahatinin bir noktasında bu sokakların en azından birkaçından geçmeden, şehrin biraz da bu havasını solumadan elbette olmaz. Hani o parklarda olan demir dolambaçlı kapılardan girilir Ghetto'ya.. Başka bir Roma'ya geldiğinizi burada idrak edersiniz daha.. Kendine has renkleri, insanları ve kalabalığı vardır Ghetto'nun. Haftasonu her yer kapalıyken buralar açık olunca, turistler de sever buralarda yiyip içmeyi, takılmayı.. Via del Portico d'Ottavia, Piazza Costaguti, Tartarughe Çeşmesi, Teatro Marcello.. Ana cadde Portico Ottavia üzerindeki mekanlarda mola verip fırınlara uğranır, lokantalarda enginar yeme rekoru denenir.. Mesela Via della Reginella No.28'de bana göre dünyanın en güzel kitapçısı vardır... Kısaca Ghetto tatlıdır.. Via dei Guibbonari, Via dei Chiavari.. Bundan önceki Roma seyahatlerimde bu sokaklarda işleyen minicik otabüsler vardı ama Roma'nın değişim rüzgarı içinde geçici olarak seferleri durdurulmuş. Siz gidene kadar başlarsa ne güzel olur.. Çünkü Roma, İspanyol yakınlarından ansızın böyle bir otobüse atlayıp buralara pizza yemeye gelmek demektir.. Forno Roscioli'de öğle atıştırması demektir.. Neyse ki Ghetto'ya bağlanan bu bahsettiğim sokaklarda hala Roscioli fırını ve Roma ruhu var.. Bitti mi? Elbette hayır!.. Bir de bu kısacık seyahate sığdırılamayan ama yine de çok sevdiğim uzak mahalleler var elbette.. Benim bohem mahallem Pigneto, Roma'nın Etiler-Bebek hattı Ponte Milvio, sıradışı mimarileri ile Garbatella ve Quartiere Coppede, akşamları hareketlenen Piazza San Lorenzo... Tekrar ziyaret edip uzun uzun anlatılacakları güne kadar isimleri ile burada olsunlar.. 07: 10 Pasticceria Regoli / 1916'dan beri hizmet veren Regoli pastanesi kahvaltıda nefis cornetto yemek için Pasticceria Barberini'ye gitmeye üşendiğimiz bir sabahın kurtarıcısı. Turistten uzak, yerel.. Herkes üzerinde bembeyez krema mı ricotta peyniri mi belli olmayan şeyden yiyor; biz cornetto'da ısrarcıyız!. 11:40 Caffe Peru / Via di Monserrato'dan geçerken cephesinin tatlılığına kapılmadan, uğrayıp bir kahvesini içmeden geçilir mi hiç önünden!.. 19:50 il Vinaietto / Her zamanki sokaktan değil de rastgele bir sokaktan \"mesela şundan..\" dalışlarımızı seviyorum.. Oysa ki tam yemeğe gidiyorduk, buranın kapıönü kalabalığını görüp takıldık. Açsın, gitmen lazım dinlemeyeceksin bazen. O anı tam oracıkta yakalayacaksın.. İçeri girip iki bardak kırmızı yanında da bir paket fıstık ile kraker kapıp, diğerlerinin arasına karışıyoruz. İyi ki bu sokakta oturmuyorum diye düşünüyorum bir an. Yoksa her akşam bu kadehler bizim arabamızın üzerinde olacaktı!.. Keşke otursaydık da araba sırf bu yüzden çizik içinde kalsaydı.. Kafama takılanlar saçma ama bu keşif ve yakaladığımız o an çok keyifli.. 09.15 Caffe Della Pace / Sabah serinliğinde bu tarihi sokaklarda yürüken ayaküstü bir kahve molası. İçeride, bankoda. Köşede oturan adamlar bu loşluğun içinde pek fotografik.. Barista kadının suratsızlığı ve dün akşamüstü uğrayıp kapı önünde içtiğimiz Bellini'nin berbatlığına rağmen şu an, şu sabah burası yine de güzel.. 17:33 Caffe Sant'Eustachio / Hazır yakınlarından geçiyorken bir fincan da burada içelim, hatırı kalmasın.. Kuyruğu seve seve çekiyor, bu saatte cappuccino ve caffe latte siparişi veren turistlere bıyık altından gülüyor, iki kahveyi kaptığımız gibi kapı önüne çıkıp fondipliyoruz. İşte tam o fondip anında karşıki kilisenin damından bu dükkana logo olan geyik sanki bize göz kırpıyor!.. 14:10 Le Mani In Pasta / Bu seyahatte daha önceki Romalar gibi bol bol pizza yemek yok aklımızda.. Baffetto'dan Remi'ye La Gatta Mangiona'dan Ai Marmi'ye tüm pizza adreslerini bir yana bırakıp özlediğimiz başka şeyler ve bolca makarna peşine düşüyoruz. Elbette makarna dedin mi yıllar önce ismini Serra Yılmaz'dan duyup Roma adreslerim arasına kattığım Le Mani in Pasta. Kalabalığa kurban olmadan, ikinci servis olarak oturabileceğiiz bir saatte iki kişilik bir masasında neyse ki yer buluyoruz. Masamızda Bufala Mozarella, deniz mahsulleri, Frascati ve kuşkonmazlı karidesli makarna.. Ne kadar mutlu bir öğle yemeği.. 08:45 Don Nino / Burası sanki Milano'daki Bianco Latte'nin Roma şubesi!. Tazza D'oro'nun tam karşısına açılan bu güzel pastanede en az Barberini'deki kadar nefis kremalı cornettolar buluyoruz. Yanına iki de cappuccino ekleyince alın size Pantheon ziyareti öncesi şahane kahvaltı!. 10:00 Campo de' Fiori / Tezgahlar arasında renkli bir tur; enginarları sevmece, meyve seçmece.. Bir kutu kiraz alıp hemen meydanın köşesindeki çeşmede yıkıyor, anıtın dibine oturup pazarın hareketliliğini izleyerek yiyoruz. İnsan bu turistik pazarı bile uzak kalınca o kadar özlüyor ki, hafızamıza mümkün olduğu kadar çok görüntü kaydetmeye çalışıyoruz.. 10:18 Forno Campo de' Fiori / Evet Pizza için erken olabilir ama patatesli pizzayı kaçırmamak için en doğru saatler!.. İçeri giriyoruz, patatesli yok!. Buyrun diyen elemana \"arriva con patata?\" diyorum. Adam \"si\" dediğinde bende bir neşe!. Gidip içeriden uzun bir parçayı alıp tezgaha şırakk diye vuruyor.. Kes iki dilim diyoruz.. Sonrası malum; hemen Piazza Farnese'ye, bir kapı önüne.. Bu şahane meydanı izleyerek yine çok mutlu yiyoruz pizzamızı.. 16:42 La Bottega del Caffe / Taze çilekli kokteyller ve yanında küçük atıştırmalıklarla bu kez Piazza Monti kalabalığını karşıdan izleyeceğimiz minik bir mola.. 13:30 Bar Calisto / Trastevere'nin renkli ama kalabalık sokaklarına küçük bir mola.. Bar Calisto'nun önündeki masalarda oturup birer Aperol söylüyoruz. Metal bir tepsi içinde, su bardağında geliyor.. Salaş güzeldir!.. Zevkle içiyoruz!.. 13:05 La Taverna del Ghetto / Roma'da iki farklı şekilde enginar var. Biri zeytinyağlı versiyon Carciofo alla Romana; diğeri de Yahudi usulü bütün olarak kızartılmış Carciofo alla Giudia. Hangisini yiyeceğinize karar veremediğiniz durumlarda en doğrusu ikisini birden sipariş etmek!. Bugün Ghetto'daki restoran tabelalarında her iki çeşidi birden yazan bir tek Taverna del Ghetto vardı. O yüzden burayı seçiyoruz.. Ghetto artık Roma'da çok bilindik, kalabalık ama yine de burada bir Pazar öğle yemeği yemek hep keyifli.. Enginarların üzerine birer de makarna seçip birer bardak kırmızı ile taçlandırıyoruz. 21:15 Cul de Sac / Az önce düşündüm de, benim Roma'da popüler bir meydanda yer alan bir mekanda oturup da yemek yemişliğim yok!. İşte buna en yakın tecrübem her seyahatte mutlaka bir akşam yolumuzu düşürdüğümüz Navona'nın hemen arkasındaki Cul de Sac. Evet kalabalık, evet isim yazdırıp beklemek sıkıcı, garsonları ukala, şarap listesi içinden çıkılmaz derecede karmaşık ama.. işte uğramadan olmuyor.. Menüdeki birçok sevdiğim tat değişmiş, çıkarılmış ama bana göre hala en güzel \"coda alla vaccinara\" ve \"carpaccio\" burada.. 18:34 Antico Caffe Greco / Her Roma dönüşünde olduğu gibi bir şekilde en son olarak mutlaka Caffe Greco'ya gelip ayaküstü son birer kahve içiliyor. Sonra İspanyol'dan son kez geçip vedalaşılıyor şehirle.. Oradan metro.. Termini.. Fiumicino Havalimanı.. 20:30 Fiumicino / 48 saate ne yazık ki Roma'da tüm sevdiklerin sığmıyor; olamıyor.. Canım mahallem Pigneto.. orada çok sevdiğim iki lokanta; kızarmış enginar, caccio e pepe ve \"uno litro\" şarap üstü Roma'daki en güzel tiramisu'yu yediğimiz o samimi Hostaria Mimi e Cocozza ve Roma'da yenecek en leziz taze makarna ve en samimi ortamın bir arada olduğu \"gerçek yerel\" Qui Se Magna!.. Vakit kalmamış olsa da onları seviyorum.. Hoşçakal Roma.. Gelecek sefere kadar çokça özlet kendini.. ve mümkünse birazcık da sen özle beni.. Yarın ikinci kez aşık olduğum şehre gidiyorum. Tamda yazının başında anlatmış olduğunuz gibi keşfetmeye diil sadece sokaklarında kaybolmaya, doya doya kaldırımlarını aşındırmaya yada sadece bir meydan da oturmaya :) yazınız Roma öncesi bana daha da büyük bir heyecan verdi. Sanırım bu dünyadaki en özel yerlerden biri için yapılabilecek en güzel şey gidip şehri doya doya yaşamak. Seyahatinizi tamamlamış olmalısınız.. Nasıl geçti diye sormuyorum bile; Roma her türlü güzeldir!.. Eminim yeni harika anılar biriktirdiniz en güzel sokaklarda, meydanlarda.. Daha nice güzel seyahatlere.. Sevgiler.. A. Sayın blog yazarı, bir yere blogları iyice okumak adetimdir. Sizin bloğunuzdan çok istifade ettim. İnşallah önümüzdeki hafta Roma'ya bir seyahatim olucak ve sizi yad ederek dolaşacağım, böylesi nokta atışı bilgilerle herhalde oranın yerlisi gibi güzel bir Roma keyfi yapacağğımı zannediyorum. Emeğinize ve ruhunuza sağlık. Umarım Roma seyahatiniz çok güzel geçmiştir.. Nice güzel seyahatler dileği ile.. teşekkürler.. sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevdigim-seyler-bite-me-luv.html\" ", "text": "Birkaç gün önce Müz'de tanıştım kendisiyle.. Bite Me Luv!.. Sandviç ve brownie'de iddialı; Bir kez \"ısır beni\" bir daha vazgeçemeyeceksin diyor!.. Bite Me çok gezmiş, iyi şeyler yemiş, kolay kolay kötü yemek yemeyecek farklı iş disiplinlerinden gelip \"sandviç yapalım ama çok iyi yapalım\" diyerek kolları sıvayan üç kişilik bir ekibin pek kıymetli projesi aslında. Öğle tatilinde internetten gayet gönülsüz verilen yemek siparişlerini, o yemeği yedikten sonra oluşan pişmanlıkları hepimiz iyi biliriz. Bite Me son derece sağlıklı, iyi kalitede malzemelerden yapılmış sandviçleri ile bu soruna çözüm olmayı amaçlamış. Somonlu, mozarellalı, bonfileli, tavuklu, palamutlu, rostolu sandviçleri var. Siparişi sadece telefon ile kabul edip müşterileri ile birebir temas kurmayı seviyorlar. Bilgisayardan siparişe alışkın ofis insanı, telefonda adını söyleyen, onunla iletişim kuran gerçek insana rastlayınca şaşırıyor!. Siparişi motorlu kurye ile değil, üniversite öğrencilerinden oluşturdukları kendi ağları ile ulaştırıyorlar. Bu durumda hizmet mıntıkası şimdilik sadece metro güzergahı ile sınırlı.. Levent, Maslak, Nişantaşı, Taksim... bu güzergahtaki ofis çalışanları şanslı.. Hatta bazı ofis toplantıları çok şenlikli. Çünkü toplantı arasında masaya gelen koca bir kutu sandviç ile birden toplantının havası değişiveriyor. Farklı boylarda sipariş edilebilen sandviçlerin mini parti boyu da var ki, özellikle samimi ev partileri için çok iyi fikir olduğunu düşünüyorum. Tüm bunların dışında Bite Me sandviçlerini tatmanın bir yolu daha var ki; şu sıralar şehrin en farklı, en ferah, en keyifli mekanı olan Müz'de de servis edilecek. Ancak sağlık ve tazelik konusunda oldukça titiz davranan hem Müz, hem de Bite Me'nin ortak kararı ile tüm çeşitler yerine koşullara uygun ürünleri burada bulmak mümkün olacak. Bu da demek oluyor ki 1 no. lu favorim Mozarella Pesto ve bonus olarak Brownie kesin menüde!.. Brownie de ayrı bir efsane. İçeriğinde hiç kakao tozu kullanılmadan tamaen çikolata kullanılarak yapılan, şeker oranı düşük, yedikten sonra pişmanlık yaratmayan bir brownie bu.. Gerçi menüdeki diğer tüm ürünler için de çok soru sordum ve iyi malzeme konusunda hiçbir açık yakalayamadım. Tüm bunları dinlerken de aslında bizde şumdiye kadar hiç de iyi sadviç yapılmadığını, bu işin ekmeğin arasına bir dilim şarküteri ürünü koymaktan öte bir şey olduğunu farkettim. Bu idealist tavırlarına ve paket servis ağından, ambalaja kadar tüm incelikli düşüncelerine bayıldım. Bu kadar rahatlıkla önerebiliyor olmam da işte bundan.. Diğer favorilerim Somonlu ve Bonfileli için ise bir öğle tatilinizde sipariş vermenizi önereceğim. Kişiye özel o kutudan çıkan yemek sizi çok mutlu edecek, çok eminim!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevdigim-seyler-ocak.html\" ", "text": "SEVDİĞİM ŞEYLER OCAK By Aydan Kumpas | 24 Ocak 2016 0 Comment Tarihi Pano Şaraphanesi Özgür şef girişimiyle yeniden hayat bulmuş.. Ev şarapları, et yemekleri ve ortam gayet başarılı.. Shrek Müzikali 7 Şubat'a kadar Zorlu PSM'de. Çocuklar için ideal karne hediyesi! Kiehl's, naneli Lip Balm'ını kışkırtıcı bir not ile göndermiş: Sevgililer Günü'nde onu Kiehl's ile öp!. Yıldız'daki Deal Coffee'nin kavurduğu Ethiopia Bebeka Geisha Ocak ayının en sevilen kahvesi.. Balat'taki Breadtaking'in ekşi mayalı ekmeği her Balat ziyaretinde çantaya bir tane atmalık!. Erenköy Şerbetleri'nin sıcak içilelebilen Ayva Şerbeti tüm kış fincan fincan tüketmelik!.. Kumkapı'da açılan Coffee No11 sıradışı lokasyonu ve harika dekorasyonu ile alkışı hak ediyor."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevdigim-seyler-pijama.html\" ", "text": "Bu ara takıntım Pijama. Daha doğrusu Bologna seyahatinden beri... İlk kez orada bir konsept dükkanda görmüştüm puantiyeli bir sırt çantasını. Aldım, bıraktım.. Yine aldım, yine bıraktım.. Sonunda o çanta orada kaldı ama Pijama o gün aklıma yazıldı. Milano'lu bir tasarım markasıymış; belki de o yüzden ısındım kendisine bu kadar çok. Online satışı var, tabi posta masrafı tek bir parça için çok mantıklı olmuyor. En iyisi seyahatlerde Pijama satan dükkanlara denk gelmek. Ben en son Paris'te denk gelebildim. Hem de bol bol. Özellikle Milano'de denk gelmeyi iple çekiyorum mesela. Pijama şu sıralar gerçekten gözde bir marka. Sırt çantalarından başka hemen her türlü teknolojik alet için kılıfları, terlikleri ve -en tatlısı- bisiklet selesi için kılıfları var. Keşke bisikletim olsa da onlardan da alabilsem Şimdilik sadece Macbook kılıfına talim. Desenler birbirinden güzel, seçmesi zor. Neyse işte bunları uzun uzun anlatmam çok saçma, aşağıya web adresini yazdım. Sitesine girip bakın, haksız mıyım siz söyleyin."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevgili-paris-gezi-notlari.html\" ", "text": "Son buluşmamızdan bu yana zaman ne hızlı akmış, bir yılı biraz geçmiş bile!. Bu şehre dair anılarımız eskimesin, hep taze kalsın istiyoruz.. O yüzden biletbayi kampanyasında yakaladığımız ucuz biletler ile yeniden Sevgili Paris'imizi kucaklamaya koşuyoruz!. Hemen hemen dört günümüz var ama hasret büyük.. Bir sürü yeni yer açılmış, özlenenler de var.. Ne yapacağız? Bu kez sadece burada olmanın tadını çıkaracağız ve akışına bırakacağız.. Plan yok, rota yok; o anda canımız nasıl isterse!.. Öyle de yapıyoruz ve ne de güzel oluyor.. Geriye şu sahnelerin anıları kalıyor; Les Deux Magots Sonbahar bu şehre çok yakışıyor... Yapraklar sararmış, şehrin tonları değişmiş ve hava soğumuş.. Bu da demek oluyor ki sıcak molalar bizi bekler.. Zaten yanaklar, eller üşümüş, yağmur da çiselemeye başlayınca en eski, en klasik adrese bir selam çakmanın zamandır diyor ve kendimizi Les Deux Magots'un iç salonunda buluyoruz. Bir zamanların koltuklarında ne edebiyatçılar oturmuş literatür kahvesi şimdilerde turistlere emanet.. ama hala müdavimi beyefendiler iç salonun bir köşesinde gazete okuyor; eski detaylar, şık garsonlar, hoş sunumlu kahve servisleri, tatlı isteyen masaya özenle taşınan tatlı tepsisi insanı bir şekilde cezbediyor.. Birer fincan enfes sıcak çikolata içip iyice ısınıyoruz.. Paris'e.. Eskiden sıcak çikolata dedin mi Angelina derdim ama sanırım bu daha hafif ve çok daha lezzetli geliyor bugünkü beğenilerimle.. Geleli birkaç saat olmuşken bu mola bize işte şimdi Paris'teyiz hissini yaşatıyor.. Çıkışta kandırıkçı yağmur durmuş; tuhaf bir ışık var.. Hiç masalarında oturmadığım ama önünden geçerken fotoğrafını çekmeden duramadığım Le Bonaparte'ın önünden yine bir kare çekip Rue Bonaparte'taki galeri vitrinlerine baka baka Pont des Arts'a çıkıyoruz. Saint Michel sokakları.. Burası hep hareketli, hep cıvıl cıvıl, nasıl sevdiğim bir semt.. Shakespeare & Co'ya uğrayıp müze gibi geziyoruz önce klasik olarak.. Daha çok yerlere, yazılara, üst kattaki kitap raflarından rastgele çektiğim eski kitapların içlerine bakıyorum.. Yıllar önce buradan \"souvenir\" niyetine bir kitap almış, içine de \"kilometre zero\" mührü bastırmıştım.. Bu kez de bir kitap değil ama ünlü yazarların illüstrasyonları olan bir defter alıp yine de mührü ilk sayfasına bastırıp ritüeli tamamlıyorum.. Çıkışta buralardan geçen her \"instagrammer\" gibi ben de Odette'in cephesini fotograflayıp kalabalık sokaklara dalıyorum.. Yunan büfeleri, Tunuslu tatlıcı, pötikare örtülü sıradan lokantalar, hediyelikçiler arasından geçiyoruz.. Acıkmışız.. Buralar krepçi dolu. Rastgele Creperie Chez Suzette'e girip birer \"galette\" yiyoruz.. Hani şu kenarları kıvrık, üstü açık tuzlu krep.. Bir dört peynirli bir de somonlu.. Muhteşem mi? değil.. ama keyifli.. Şimdi buradan sokaklara gire çıka, Cour du Commerce Sant Andre geçidi, Rue Buci derken Saint Germain'deyiz.. Rue Montorgueil Yine Paris'te en sevdiğim sokaklardan biri.. Yan yana dizili sayısız bistro, bar ve dükkan.. Arada birkaçı hariç çok nitelikli yerler de değil üstelik ama sokak renkli, capcanlı.. Özellikle de akşamüstü.. Köşedeki kırmızı cepheli çiçekçi Anais, Au Rocher de Cancale'ın kremalı pasta gibi fotografik cephesi ve çikolatacı A La Mere de Famille en sevdiklerim.. Zaten bu Sentier, Etienne Marcell arasına hep bayılıyorum.. Buradan istikamet lokaller arasında son dönemde yıldızı iyice parlayan Rue du Nil ve birkaç geçit, fotografik köşe.. Marais sokakları.. kalabalık.. çok kalabalık.. \"duyan gelmiş!\" tadında bir mahalle artık Marais. Fotografik mavi kapıları renk renk dükkanları hele ki Pazarsa bir tek buralardaki dükkanlar açık olunca daha da kıymetli- bu semti böyle popüler ve kalabalık kılıyor.. Şahsen Paris'te en sevdiğim semt değil ama yine de Pazar günü buraya uğramayı, öğle yemeği için kapısı kuyruk olan mekanlardan biri için sıra beklemeyi, vitrinlere bakmayı, ufak tefek birşeyler almayı, Sasha Finkelsztajn'den mutlaka kocaman bir paskalya çöreği kapmayı, akşamüstü Les Philosophes önünde bir kadeh Bordeaux yuvarlamayı seviyorum.. Yine tüm ritüeli eksiksiz gerçekleştirip bekleme kuyruğu olarak Schwartz's'ı belirleyip pastrami sandviç ile buluşuyor enerji fazlasını da semte bir süre önce açılan Uniqlo'da alışveriş ile atıyoruz.. Ha bir de, aşırı tokuz ama biraz daha yukarılara doğru çıkıp Marche des Enfants Rouge içinde şöyle bir Pazar turu yapıp burada yiyip içenlere, tezgahlara göz atıp canlılığın tadını çıkarıyoruz.. Depot Legal Çok sevdiğim Galerie Vivienne'in tam köşesine açılan Depot Legal son dönemde bu civarda çalışanlar arasında oldukça popüler bir adres. Gelmeden önce yeniler arasında dikkatimi çekmiş, aklımın bir köşesine yazmıştım. Önünden geçerken madem ki kalabalık ve keyifli görünüyor bir öğle yemeğini burada yiyoruz o halde!. Kömür renkli ekmek ile servis edilen somon ve bol yeşillikli bir tabak ile birer kadeh beyaz siparişimiz bizi hayal kırıklığına uğratmıyor.. Burayı hemen Paris'te öğle yemeği adreslerimiz arasına kalıcı olarak yerleştiriyoruz. Çıkışta ise haritalarına, hiçbir yerde görmediğim kadar güzel yerkürelerine bakmaktan hiç bıkamayacağım kitap/antika dükkanı Gribaudo Paul'e bir kez daha giriyoruz.. Lomi Daha önce defterimde bir türlü denenemeden sırasını bekleyen Lomi'yi sonunda yakınlarından geçmemizi bahane ederiek deneyebiliyoruz. Göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı, şehrin pek de sevimli olmayan bir köşesindeki bu kahve dükkanı çevresinin tam tersine oldukça keyifli.. Her masayı bir serbest çalışan kapmış, önlerinde güzel mi güzel kahveler.. Arka bölümde kavurma alanı var.. Ortak paylaşılan bir masada yer bulup onların önerisiyle iki farklı çekirdekten birer kahve deniyoruz.. Başarılı.. Çıkmadan arka bölümdeki çekirdek kahve raflarındaki 10'a yakın çeşidi de dikkatle inceliyoruz.. Montmartre İşte bir kalabalık semt daha!.. Ne zaman instagram'da bir kare fotoğrafını paylaşsam illa ki biri \"çok kalabalıktı, hiç gezemedik, hiç güzel diil!\" yazıyor.. İçimden \"yapma yahu! Peki acaba sen yalnız zamanda gitmiş olabilir misin?\".. diye soruyorum tabi!.. Pazartesi sabahı, erken saatler.. Turistler henüz otellerinde, kimi Parizyenler işe gitme telaşında, Montmartre ise uyku mahmuru.. Bu semti gezmek için daha güzel br zaman düşünemiyorum.. Tabi sadece benim için.. Hediyelikçiler daha tek tük açmaya başlamışken, Place du Tetre'i ressamlar kaplamamışken, krep kokuları yükselmemişken ve kafelerin sandaleleri henüz yeni diziliyorken başkası sever mi bilmem.. ben böyle seviyorum.. Sonra Montmartre'da binalara, detaylara, renklere, graffitilere bakıyorum.. Rue Lepic'ten çıkarken Van Gogh kardeşi ile şu binada yaşamış, empresyonist ressamlar şuradaki bahçede takılırmış diye doya doya, anlaya anlaya geziyorum.. Bouillon Chartier Paris 1896'da açılmış tarihi bir mekan.. Kocaman.. dev gibi bir salon.. Bana bir tren garını anımsatıyor bu koca tarihi mekan.. belki duvardaki saatten, belki de eşya koymak için tren vagonlarındaki gibi ızgaraların masaların üstünde olmasından.. Tam bunu düşünürken garson o ızgaralarda istiflenmiş kağıt tomarından bir kağıt çekip masamıza seriyor; menüden seçtiğimiz yemekleri o kağıt üzerine gelişigüzel not alıyor.. Ortalık gürültü, tabak çanak şıkırtısı.. Masayı Fransız bir çift ile paylaşıyoruz ve şarabı bizim için onlar seçiyor. Bu kadar eski, bu kadar meşhur, eh biraz da turistik bir yer ve biz ilk kez geliyoruz.. sebebi yağmur.. Çiselemeye başlayınca -birazcık da erken- kendimizi içeride buluyoruz.. Çıkışta yağmura teşekkür edesim var! Ne güzelmiş burası böyle, tam Fransız ruhu!.. Ve yağmur tam zamanında başlamış, çıkışta kapı önü sonu gelmez bir kuyruk!.. Sol yaka sokakları.. Sanırım giderek bu tarafı daha çok seviyorum.. Saint Germain'den aşağı doğru sokaklar, dükkanlar, galeriler çok güzel.. Bir sabah Poilane'in enfes kruvasanları ile kahvaltı yapıyoruz, bir sabah Rue Saint Dominique'te son derece sıradan bir cafede sıradan fransız usulü \"le petit dejeuner\" yapıyoruz.. Masamızda kahve portakal suyu, çıtır baget ekmek, marmelat ve tereyağ, manzaramızda Eyfel.. Rue de Sevres, Rue du Bac,... nasıl yazayım tüm sokakları? Yürü yürü, gez, gör, farket işte!.. La Patisserie des Reves'in ödüllü briocheları ve Karamel Paris'in inanılmaz tatlıları bu gezinin tatlı yıldızları oluyor; Karamel'den alınanlar parkta, nefis bir sonbahar Paris dekoru içinde Eyfel'e bakarak yeniyor.. Marche de Puces de Vanves Bu kez bir değişiklik yapıyor, herzamanki bit pazarımız Saint Ouen'e değil sol yakanın meşhuru Vanves'e uğruyoruz. Belirli dönemlerde irileşen pazar, bizim bulunduğumuz hafta standart ölçülerinde Av. George Lafenestre üzerinde yan yana dizilmiş tezgahlardan oluşan uzun ve ince bir yol şeklinde karşımıza çıkıyor.. Seveceğim bir tabak-çanak bulamıyorum ama birkaç plak ile mutlu ayrılıyoruz pazardan.. Cafe Verlet Saint Honore caddesi üzerindeki butiklerin vitrinlerine baka baka çok yakında kapanacak olan Paris'in efsane konsept mağazası Colette'e son kez girmek üzere yürüyoruz.. Hep yağacakmış gibi yapıp vazgeçen yağmur sonunda sağlam ıslatmya karar veriyor; biz de tabelasında Verlet 1880 yazan kahveciye kapağı atıyoruz!. Buradan defalarca geçmemize rağmen ilk kez dikkatimizi çekiyor bu dükkan. Koyu ahşap dekorasyonlu bir torrrefacteur burası.. Birer fincan harika Noisette içiyoruz. Fransızlar, espresso üzerine süt köpüğü ile hazırlanan minik, macchiatto tipli kahveye \"noisette\" diyor. Daha doğrusu böyle yazıyor ama \"nuazet\" diye okuyorlar.. Bu kahvenin iyisi çok güzel oluyor.. Burada gerçekten iyi bir noisette içiyoruz.. Miznon Önünden ilk geçişimizde önündeki uzun kuyruk nedendir diye anlamaya çalıştığımız Miznon'a ancak kuyruğun daha kısa olduğu bir akşam denk gelince hadi deneyelim diyerek giriveriyoruz.. Yahudi mahallesi Marais'de nefis bir yöresel streetfood mekanı. etler, köfteler, sebze soteler canlı canlı cozurdatarak hazırlanıp pita ekmekleri arasında sandviçe dönüşüyor; üzerine nefis tahinli, domatesli yoğurtlu soslar ekleniyor.. İçerisi karman çorman, masalarda boş tabak ve kağıt peçete yığınları.. Gelgelelim lezzetler müthiş.. Favorilerim kebap, ratatouille, köz patlıcan ve tatlı patates.. Gnam gnam gnam.. Musee d'Orsay Bu seyahatin en lüks hareketi bu.. İnsan bir eseri özler mi? Sırf bir tek resim için, asıl onu bahane ederek bir şehre gider mi? Gider.. Renoir'in Dance et Le Moulin de la Galette tablosu. Ben onu ilk kez görene dek böyle bir ışığının olduğunu, insanın içini coşturan bir hipnotize etkisi yarattığını bilmiyordum.. İlk görüşümde karşısında bakakalmıştım hayran hayran.. Empresyonizm akımı eserlerini çok seviyorum ama Renoir benim için bambaşka.. Orsay Müzesi neredeyse bu akımın mabedi; en önemli sanatçıların en ünlü eserleri var burada.. Onun için bu müzeyi gezmek çok keyifli ama bu resmin fotograflara geçemeyen bambaşka bir ışığı var.. Paris biletini almak fikri çıktığından beri aklımda bu var; O'nu yeniden görmek!. Ne mutlu ki yeniden görüyoruz.. Aynı ışık, aynı haz, aynı heyecan.. Eh bir de bu sefer daha önce bir sergi için başka bir müzeye gezmeye gittiğinden yeri boş olan Gurtav Courbet'nin \"l'Origine du Monde\"unu görüyoruz.. Coutume Cafe Ne zamandır denk getirmek istediğim Coutuma Cafe'ye Pazar sabahı bit pazarı sonrası uğruyoruz. İçerisi kalabalık; avokadolu tabaklar ile brunch yapıyor çoğunluk.. Biz Poilane'de kahvaltımızı yaptığımızdan keyif kahvesi için buradayız.. Kendi kavurdukları çekirdeklerden demleme kahve içip minik birer tatlı deniyoruz.. Hepsi harika!. Evimiz için de bir paket çekirdek kahve almadan ayrılmıyoruz.. Bar du Marche Rue de Buci, Rue du Seine Saint Germain'in en hareketli sokaklarından.. Dip dibe oturulan kafeler, kitapçılar, pasta dolu vitrinler.. Bu hareketli sokakların tadını çıkarmak için için en güzeli hemen bir köşeye kurulup bir kadeh kırmızı ya da bir pot kahve sipariş etmek.. Bunun için en sevdiklerimden biri Bar du Marche.. Önünden geçerken hep bir kare fotoğraf çekerim; kareyi orada oturmuş, hayatın akışını izleyenler süsler.. Bir gün önce fotoğrafladığım kareye ertesi gün dahil oluyor, ben de başka birinin çektiği bir karede kadrajın tam ortasına kuruluyorum!. A La Mere de Famille Az önce buradan bahsettiğimiz farkındayım elbette ama cümle arasında sadece anıdı anmak yetmedi. Yıl 1761. Rue du Faubourg Montmartre 35 numarada açılıyor ilk kez.. Ve biz yüzyıllar sonra bu şubenin kapısından içeri giriyoruz.. Tarihi çini zemin, eski ahşap dolaplar, raflar, eski fontlar ile yazılmış metal plakalar, raflarda tezgahlarda şekerlemeler, çikolatalar ve köşede ahşap bir kabin şeklinde tasarlanmış \"vezne\" usulü kasa.. ben bu dükkana bu eskiliğine, tüm bu detaylarına aşık oluyorum.. Paris'teki pek çok şekerleme ve çikolata dükkanı gibi tarihi ve ünlü.. ayrıca şehrin pek çok noktasında şubesi de var.. Hepsinin tabelası güzel, ürünler aynı ama ah bu orijinal şube!.. Daha çok pralin, daha çok fıstıklı çikolata almadığımıza döner dönmez pişman oluyorum! Colonne de Buren Yağmur yağıyor ince ince.. Siyah beyaz çizgili sütünlar, meydan bomboş, sadece benim.. Sadece benim olmasının tadını çıkarıyorum.. Koşuyorum, atlıyoruz, zıplıyorum!.. Bu meydanın dış çemberi aslında Paris'in en hip bölgelerinden biri.. Ara sokaklarda pek çok mekan, lokallerin uğrak yeri pek çok adres var.. Yağmur durunca rotayı bu sokaklara doğru çeviriyorum.. Saint Martin İlk kez gelişimden beri hiç aksatmadan mutlaka uğradığım kanal çevresi bu sefer de illa ki rotaya ekleniyor.. Tıpkı Amelie gibi minik köprüden suyun dibine kadar inip onu taklit ederek suda taş sektirebildiğimiz günler değil artık; izin vermiyorlar ama yine de büyük köprüler üzerinden kanala bakıyor, kanaldan geçen gezi teknesinin doldur boşalt sistemi ile ilerleyişini inşatta vinç izler gibi seyrediyoruz.. Ten Belles'de birer kahve içiyor Le Comptoir Generale'e giriyoruz.. Bazı yerler fotoğrafta güzeldir ya, bu kafe/kulüp de öyle galiba.. fazla kalmıyor hemen başka bir yeni fotografik köşeyi görmek üzere kanalın en yukarı ucuna gidiyoruz. İstikamet Le Pavillon des Canaux. hani bazı kafelere \"ev gibi\" deriz ya, öyle dekore edilmiştir.. Burası gerçekten ev gibi.. İki katı birebir ev gibi düzenlenmiş mekanın mutfak, banyo, yaşam alanı, yemek odası, yatak odası, .. gibi bölümlerinde tam o bölümün ruhuna uygun takılabiliyorsunuz.. En güzel bölüm banyo. Küvetin içinde kahve keyfi!.. Elbette kapmışlar!.. Dekorasyonun tatlılığı kadar içeride sanki sırf benim için Moderat çalıdıkları için de seviyorum bu tatlı mekanı.. Trocadero Paris'e gelip de Eyfel'i uzaktan siluetini farketmek dışında hiç görmediğim seyahatlerim de oldu, Champs de Mars'da çimlere uzanıp Eyfel'e karşı çilek yediğim de.. Ama hiçbir seyahatimde bu kadar çok görmedim kendisini!.. Bu kez bile-isteye sabahın ilk ışıklarında görelim diye erkenden kalkıp Trocadero'ya geliyoruz. Meydandaki büfelerde kahvelerin dumanı tütmeye başlamış.. hava buz gibi.. Etrafta bizden başka bir iki fotograf meraklısı, bir gelin ve fotoğraf ekibi, bir moda çekimi ekibi.. Güneş bize pek pas vermese de güne burada şiir tadında başlayıp gün tamamen doğunca Eyfel'e doğru yürüyoruz.. Josephine Chez Dumonet Şimdi düşünüyorum da ilk ziyaretlerimde Paris yemek açısından benim için bir cennet değildi.. Kolayı seçip fast food zincirine gidiyor ya da sadece bildiğimiz, \"Fransız kalmadığımız\" kadarıyla idare ediyorduk.. İdare diyorum çünkü anlamaya, tanımaya çalışmadan önce ancak karnını doyuruyor, durumu idare ediyorsun.. Bugüne baktığımızda ise kendimi daha cesur, tanımaya, denemeye açık buluyorum.. Her seferinde giderek daha güzel şeyler yiyorum, daha iyi seçimler yapıyorum.. Deniyorum, araştırıyorum, not alıyorum, merak ediyorum.. Beef Bourguignon da bu anlamda ne zamandır merak ettiğim bir Fransız yemeği.. Bildiğim kadarı ile şarap soslu içinde pişen bu yoğun lezzetli Burgonya yemeğini Paris'te çok iyi yapan bir restoran var. Bir şekilde denk geliyor ve arayıp rezervasyon yapabiliyorum ertesi gün için.. 112 yıllık bir restoran, kolalı örtüler, gümüş servisler, geleneksel yemekler.. Deneyeceğimiz bu yemeğin yanısıra av etlerinde de başarılılar.. O halde bir bourguignon bir de ördek sipariş ediyoruz.. ve Paris'teki en güzel yemek deneyimlerimizden birini yaşıyoruz.. Cafe de Flore En klasiğinden bir veda bu.. Kafenin önünde dizili sandalyelere oturuyoruz caddeye karşı.. Az sonra garson gelip siparişimizi alacak; \"deux cafe sil vous plait\" diyeceğiz.. Kahvemiz o klasik yeşil logolu fincanda, suyu ve çikolatası ile gelecek; kahveleri içerken nasıl da hızla geçti yaaa! .. diye düşüneceğiz.. Kahveler bitince son kez metroya atlayıp valizleri almaya gideceğiz.. Ben yolda her durakta inip kaçmak, sokaklarda kaybolmak, Paris'e kaçmak, Paris'te kalmak isteyeceğim.. Cafe\"lerin kırmızı tenteleri, yan yana dizilmiş renkli hasır örme sandalyeler, bej rengi pardösüsünün yakasına havalı kaşkollar bağlayan beyaz saçlı beyefendiler, semt pazarında çiçek buketi ile gezen bereli hanımefendiler, galeri vitrinleri, eski kitap tezgahları, bütün tabelalar, el yazısı ile yazılmış günlük mönüler, renkli kapılar, ferforje metro girişleri, gri çinko çatılar, pot içinde servis edilen kahveler, eli tepsili beli önlüklü garsonlar, tatlılarla dolu vitrinler, şekerlemeciler, çiçekçiler, parklardaki yeşil sandalyeler.. pasajlar, yıpranmış çiniler, yüz yıl önce yerlere mozaiklenmiş logolar, kartpostallar, eski afişler.. Detaylarda kaybolmayı sevenler için Paris ilham dolu bir şehir.. Yine ilham dolu dönüyoruz.. Tekrar kavuşmayı şimdiden iple çekiyoruz.. - Charles de Gaulle havalimanından RER'in B hattı ile şehir merkezine varılıyor.. Biletler istasyon girişindeki makinelerde 10.30 - Şehiriçi ulaşımda tekli bilet 1.90 EUR / 10 biletlik \"carnet\" 16 EUR / 2 bölgeyi kapsayan günlük sınırsız bilet Mobilis 7,5 EUR - Konaklama için favori bölgemiz South Pigalle Rue St. Denis- Etienne Marcel üçgeni arası.. tabi hep söylediğim gibi bu bizim favorimiz; kendi ilgi alanlarımıza göre buralarda rahat ediyoruz.. İlk kez gidecek olanlara Opera bölgesinde bir otel seçmelerini öneriyorum... 9. Bölge olarak geçer ve çevrede konaklama alternatifi çoktur; oldukça merkezidir.. Mesela İbis Grands Boulevards Opera.. Hadi bir tanecik de SoPi'den; Hotel Basss Paris.. bi'bakın.. - Paris'e ilk kez gidecek olanlar; balayı ya da kutlama gibi özel sebepleri olanlar için farklı bir öneri: Paris'te yaşayan arkadaşım Berrydewblog kişiye özel turlar, özel gün programları organize ediyor.. Eski model bir araba ile Paris'te gezmek, şehrin gizli parklarında piknik yapmak, fotografik bir Paris turu yapmak, evlilik yıldönümünüz için romantik bir gün planlamak, doğumgünü pastanızı Paris'in en özel köşelerinden birinde yemek, özel bir fotograf çekimi organize etmek.. isterseniz Şebnem Demirel'e mutlaka ulaşın!. - Heyecanla not aldığım bazı tavsiyeler gelecek sefere dek cepte kalıyor.. Fahri Gediz 'den aldığım Table d'aki, L'asiette ve La Bourse et La Vie ile Vedat Milor 'dan öğrendiğim Le Servan, Le Quincy, Clown, Les Deserteurs ve L'Amarante bir gün denenmek üzere hazır bekliyor.. - Bir de Paris bu kadarcık anlatmakla bitmez.. Paris hakkında başka notlar, bir sürü adres, öneri, ipucu için Paris Notları etiketindeki bir sürü başka yazı var! - Fotograflar, Paris'e dair küçük notlar, fotografik ipuçları için elbette adres instagram/gezicigunluk - Son olarak Paris'te sevdiğim şeylerden biri adres sormak; çünkü telafuzu yanlış yapıyorum ve düzeltene kadar tekrar tekrar söylüyorlar, söyletiyorlar ama sonra yolu mutlaka güzelce tarif ediyorlar.. Bir de metro ile uzun yol yapmak.. Durak isimlerini dinlemeye bayılıyorum.. Fransızca dünyanın en yazıldığı gibi okunmayan dillerinden biri sanırım! - Yok yok, son cümle şu olsun: Paris je t'aime!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sevgiliyle-bulusma.html\" ", "text": "Otobüs yaklaştıkça ağaç dallarından sızan ışıkla ısınan çiçekli balkonlar görünmeye başlıyor. Ama hızla çarpan kalbime engel olamıyorum. Birkaç adım sonra güneş daha da parlak oluyor. Zihnimdeki kamera köşedeki kafede bir masaya, bu masada oturan yakışıklıya odaklanıyor. İş nedeniyle İtalya'ya benden birkaç gün önce gelen eşimle Milano'da işte böyle 'Film Gibi' buluşuyoruz. Sevgili şehrimde harika bir 'uzun haftasonu' bizi bekliyor...."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/seyahat-cantamin-vazgecilmezleri.html\" ", "text": "Bir şehir için plan yapılıp uçak bileti alındıysa ilk iş o şehir için bir defter tahsis edip plan programla ilgili notlar almak. Önce şehri bölgelere ayırırım sonra her bölgede yapılacak, görülecek, tadılacak, alınacak vs. her ne varsa alt alta sıralayıp detaylandırırım. Uçaktan inip konaklayacağım yere ulaşmaktan, bulunduğum döneme ait etkinlik takvimine kadar hiçbir ayrıntıyı da atlamam. Peki bu liste nerelerden ve nasıl mı toplanır? Aynen böyle senin gibi blog okuyarak! Bol bol seyahat blogu okurum, asla hep aynılarını değil; her seyahat için başka başka, çok çok.. Birçok farklı deneyimden kendim için uygun olanları seçer kendi özel karışımımı oluştururum. Sonuçta okuduklarımdan farklı, bambaşka ve bana özel bir program çıkar ortaya. Benim tecrübelerim de başkalarına yarasın diye seyahat sırasında da defterime bol bol not alırım. İşte bu yüzden rengi, modeli gidilecek şehrin havasına ayarlı özenle seçilen şehir defteri önemli; çantaya ilk o girmeli.. Şimdiye kadar seyahatlerimi takip ettiysen zaten onu yanıma almadan gitmediğimi muhtemelen biliyorsun. Ama neden bu saati tercih ettiğimi tahminimce tam olarak bilmiyorsun. O zaman anlatayım: Atop Time Zone, sıradan bir saat değil, çok seyahat edenleri cezbedecek önemli bir özelliği var. Saat farklarına uygun tasarlanmış bu saatle gittiğin ülkeye ayak basar basmaz saniyeler içinde o şehrin saatine ayarlayabiliyorsun kendini. Kolundan çıkarıp saatinin mevcut ayarını bozmana da gerek yok; sadece saatin bezelini yani ana gövdesini çevreleyen çemberi çevirip bulunduğun şehrin adına denk getiriyorsun, hepsi bu; saatin bulunduğun şehre ayarlandı bile!.. Hatta çoook uzaklardaysan arada bir tekrar çevirip yaşadığın şehirde saat kaç kontrol edebilir, haberleşmelerini buna göre de yapabilirsin. Seyahat bitip eve dönerken yine çeviriveriyorsun bezeli, hoop evindesin!.. İşte bu yüzden Atop benim her seyahatimde yanımda. Yalnız o kadar güzel renkleri var ki hangisini seçsem diğerinde aklım kalacağı için aynen şehir defterlerindeki taktiği Atop için de uyguluyorum; gideceğim şehrin havasına en çok uyan renk benimle geliyor!.. Evet. Hem de hem yaz, hem kış, daima! El çantamın içinde ya da boynumda ama mutlaka yanımda uçuşa benimle katılarak başlıyor şalım yolculuğa. Yün derken aşırı kalın birşeyden bahsetmiyorum tabi. Yaz seyahatlerinde neredeyse tülbent inceliğinde açık renk bir Yargıcı; kış seyahatlerinde bir tık daha kalın ama yine uçuşkan pudra tonu üzerine farklı renkler de barındıran Sonia Rykiel yanımda olmazsa rahat edemem. Uçuş konforumun yanısıra bazı giysi kombinlerimin güzel tamamlanması da bu iki vazgeçilmez parçaya bağlı. Silikon ayak-taban desteği, naturel malzemeden seyyar tabanlar yine olmazsa olmazlarım ve uzun yürüyüş hilelerim. Watsons, Gratis gibi mağazalarda satılan silikon taban destekleri bir de ayakkabı mağazalarının bakım-destek ürünleri bölümünde satılan seyyar tabanlar yorulan ayaklar için adeta joker. Uzun süre yürüdükten sonra en rahat ayakkabım bile rahatsızlık verici olduğundan mesela topuğa yerleştirilen bir silikon taban bir anda yeni ayakkabı giymiş etkisi yaratıp bir o kadar daha yol yürür hale getiriyor beni. Güneş Gözlüğü ve bileklikler asla unutulmamalı. Çok süslü gezmeyi sevmem ama kolumda bileklik olmadan yürüyemem! Onun için mutlaka yanımda birkaç tane olur. Hafif, kolay takıp çıkarılabilen ve birçok parçayla uyumlu birkaç bileklik gider, gidilen yerden yenileri de alınarak dönülür; klasik! Küçük bir dipnot: Asla valizin içine koymam onları. Bileklik ve bir iki küpe minik bir kese içinde mutlaka el çantasında gider. Tamamı imitasyon olan aksesuarlarımın kıymetli birşey sanılarak valizimin 'Patlatılmasını' istemem çünkü! Şarj + Yedek Pil + Görüntü aktarma kablosu. Bu da bir diğer vazgeçilmezim. Kuaförüm tarafından özenle düzleştirilmiş saçlarım bazen gittiğim şehrin sokaklarında savrulmaya fırsat bulamadan yağmura maruz kalarak ıslak kedi gibi görünmeme neden oluyor.. desemde hayır, öyle olmuyor! Çünkü Remington var!. Islak saçta da kullanılabilen bir modelini kullandığım için zamandan da tasarruf edebiliyorum ve çok dayanıklı bir düzleştirme sağlıyor. Seyahat boyunca istediğim zaman rahatlıkla ve hızla kullanabiliyorum.. Geçen yıl aldığım Arçelik mini seyahat kettle'ı da artık kış seyahatlerinde hazırlanan valizde yerini alıyor. Dışarıda donmuşsun, kaldığın otel malum 'ucuz', oda servisi yok. Bir fincan çay içmek hatta belki çok erken kalkılan sabahlarda mini bir kahvaltı yapmak için bu kettle şart. Mesela akşamdan marketten emmental peynirini, kurusu-yaşı meyve çeşitlerini, balını, marmelatını alıp fırından da bir çıtır ekmek kapmışsın, kahvaltı güzel olmaz mı? Kopenhag seyahatimizde otelde kahvaltı yoktu ve yakında kahvaltı için iyi bir yer de yoktu. Otelin cumba şeklindeki camının önünde bu şekilde yaptığımız kahvaltılar en güzel anılarım arasındadır, unutamam... Yani hergün böyle kahvaltı yapılmaz ama ben seyahatte çok erken kalktığım için kafeler açılıp taze kahveler demlenene kadar bu mini kahvaltı, dolayısıyla bu kettle lazım! Kaldığım bütün oteller lüks değil. Hatta yurtdışında özel bir durum yoksa en uygun fiyatlı ve gidilecek yerlere en yakın olan tercih edildiğinden konfor genellikle en alt seviyede oluyor. Bu da demek ki benim rahat edebilmem için havlu terliklerimi, el sabunu, şampuan, duş jeli vs. malzemelerin tamamını ve mini saç kurutucumu yanımda götürmem gerek. Her saat musluktan sıcak su akıyor, çarşaflar temiz, Sünger Bob desenli Oysho pijamalarım üzerimde ve havlu terliklerim ayağımdaysa her otel ev benim için!.. Tüm bu yazdıklarıma fotoğraf makinemi ve bir de hikayesi gittiğim şehirde geçen bir kitabı ekledim mi valizim hazır demektir!.. Haydi bana iyi yolculuklar!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/sienada-bir-gun.html\" ", "text": "Sabah erkenden Floransa Santa Maria Novella tren istasyonunun arka sokağından kalkan otobüslere biniyoruz. SITA Bus Service. Aslında tren ile gitmek de mümkün ama tren Siena'ya varınca oradan merkeze ulaşmak için ya 2 km. yürümek ya da 5 dakikalık bir otobüs yolculuğu yapmak gerekiyor diye tren yerine otobüsü tercih edip yolda bir iki köyde daha durarak sözde 1 sa.30 dk. ama uygulamada 2 küsur saatte Siena Piazza Antonio Gramsci'ye varıyoruz. Zaten burası şehrin ana meydanı. Hayır, o çok bilinen istiridye şeklindeki meydan değil; ona da hemen buradaki ara sokaktan içeri dalarak az ileride ulaşabiliyorsunuz. Girdiğimiz dar yol iki önemli meydanı birbirine bağlayan ve şehrin ana alışveriş caddesi diyebileceğimiz bir hayli kalabalık ve renkli bir sokak. Cadde diyemiyorum çünkü Siena'nın kendine has dar ve dolambaçlı yollarına \"cadde\" kelimesi hiç uymuyor. Ama bu yol diğer inişli çıkışlı Siena sokakları ile kıyaslandığında evet, resmen cadde aslında!.. Dükkanlara bakına bakına yürüyor ama asıl planladığımız ilk durağı arıyoruz. Nannini'yi.. Nannini şehrin eski ve meşhur pastanesi. Bir şubesi de Piazza del Campo meydanında bulunan pastanenin orijinal şubesine girip ayaküstü kahve-tatlı ritüeli gerekleştiriyoruz. Siena'nın bu anlamda kendine özgü çok özel tatları var. Panforte, yuvarlak, içi portakal, limon, kavun aromaları içeren meyve şekerlemesi ve badem dolu nefis bir tatlı. Güzelce sarılmış hoş bir de paketi oluyor ki dönüşte yanınızda getirilecek şeyler listesinde üst sıralarda yer alıyor kendisi. Ancak buraya kadar gelmişten kahvenin yanında üçgen kesilmiş bir dilimini de anında denemek lazım. Bir diğer güzellik \"Ricciarelli\"; bademli un kurabiyesi. Böyle söyleyince onu küçümsemiş hissediyorum aslında. Çünkü öyle yoğun bir badem aroması var ki ısırınca insanın aklını kesinlikle başından alıyor.. Böyle tatlardan minicik bir tadım tabağı hazırlatıp, üzerine de birer fincan nefis espresso içtikten sonra artık o meşhur meydanı görme vakti. il Campo adını istiridye şeklinden alan hafif eğimli o meşhur meydan işte!. Bir ucunda heybetli kulesi ile Palazzo Pubblico etrafında meydanı çevreleyen kafeler, restoranlar ve hediyelik eşya dükkanları var. Her yıl Temmuz ve Ağustos'ta düzenlenen Palio yarışları işte bu meydanda gerçekleşiyor ve aslında merakla beklenen, seyahat tarihini denk getirme çabasına neden olan bu yarışlar o kadar kısa bir süre içinde gerçekleşiyor ki izleyip hiç bir şey anlamayana dahi rastladım!.. Bu meydanı çevreleyen binaların mimarisine dikkat kesilmek lazım. Binaların balkonları bu yarışları izlemek için çok yüksek rakamlara kiralanıyormuş; şimdi de balkonlarda oturmuş meydanın kalabalığını izleyenler var.. Palazzo Pubblico'yu ziyaret etmek ve kuleye çıkıp şehre tepeden bakmak popüler bir turistik atraksiyon ancak bizim gittiğimiz gün ulusal bir bayrama denk geldiği için yurt çapında tüm müzeler ücretsiz ve burada da bu bedavadan faydalanmak isteyen deli bir kalabalık var. Yani normalde turistlerin istilasında olan il Campo bu kez Siena halkının da kalabalığını barındırıyor. Birkaç fotoğraf çekip bu turistik meydandan daha sakin sokakları keşfetmek üzere ayrılıyoruz. Diğer tüm sokaklar sanki bu meydanın etrafında sarmal şekilde dolanmış. Her sokak birbirine benziyor, dar ve dolambaçlı; kaybolmaya müsait. Bunun bilinci ile hemen her noktaya Campo Meydanı'na çıkış yönlendirmesi koymuşlar ama aski yönde hareket ederek küçük, bilinçli kaybolmalar yaşamak çok keyifli. Sokaklar, kapılar, pencereler kadar küçük dükkanlar da keyifli. Sanırım Siena'da daha önce hiçbir İtalyan şehrinde görmediğim kadar antika/hediyelik/sanatsal ürünler satan dükkan var.. Birçoğunun vitrinine bakıyor, bazılarının içine girip çıkıyoruz. Birçok baskı, desen, biblo, yazı takımı beğenip Bianchi adlı bir dükkanda neredeyse evin duvarına pahalı bir harita baskısı almak üzereyken son anda vazgeçiyoruz. Çok da iyi yapmışız. Somuçta burası şehrin tarihi ve turistik merkezi. Sultanahmet Meydanı'ndaki bir dükkandan bu tarz birşey almak beni nasıl mutlu etmeyecekse eminim eve döndüğümde o harita da beni çok rahatsız edecekti. Ama güzeldi.. Öğe yemeğinden önce turistik mutlaka görülmeli listemizi tamamlamak istediğimiz için Siena Katedrali Duomo di Siena'ya doğru yöneliyoruz. Duomo girişi ücretli. Bağlantılı olan müze Metropoltana'yı es geçerek sadece katedral ziyareti için biletimizi alıp içeri giriyoruz. Katedralin içi tamamen siyah/beyaz mermerden yapılmış ve etkileyici bir geometrik dizaynı var. Bunca yıldır gezer ve çok sayıda kiliseye, katedrale girer çıkarım; Siena en etkileyici olarak aklımda yer edenlerden.. Özellikle Pissano eseri olan minberi hayret ve hayranlıkla inceleyip birkaç fotoğraf çekiyoruz. Duomo çıkışında artık aklımızdaki tek şey ne yiyoruz sorusu.. Pek ne yiyoruz? Elbette Pici ve Ribolitta!.. Pici bu yöreye ait bir makarna çeşidi. Bildiğiniz gibi makarnalar modeline göre farklı sos emme potansiyeline sahip. Pici'yi böyle yamuk yumuk kalın, elde yapılmış bir spagetti gibi düşünün. Kıymalı, domatesli, fesleğenli, peynirli soslarla gayet güzel oluyor.. Ribolitta ise yine yöreye özgü semizotu yemeği/çorbası diyebiliriz. İçine farklı bakliyatlar da eklenebiliyor; yemek ile çorba arası çok hoş, geleneksel bir lezzet çıkıyor ortaya. Siena'da belirli bir restoran ismi kaydetmemiş sadece restoranların yoğun olduğu sokak isimlerini kaydetmiştim defterime; Via del Parrione, Via Pantoneto, Duomo, Via de Citta'da alternatifler boldu.. Yağmurun amacı sadece bize şemsiye aldırmakmış.. aldık.. o da durdu! Sonrasında çıkan güneşi fırsat bilerek tekrar Campo meydanına indik bu kez bambaşka bir ara geçitten.. Oturduk meydanda bir köşede yere; etrafı, insanları ama en çok da binaları seyrettik. Güneş bizi iyice ısıttı; kafalar da zaten biraz güzel, şimdi Siena denince hep o meydandaki sahneleri anımsıyorum.. Saçma sapan şeylerle iyi eğlenmişiz.. Son bir kahve içelim diyerek Via di Citta'ya yöneliyoruz. Diyeceksiniz ki, meydanda bir sürü yer varmış niye orada oturmadınız.. Cevabım şu: Tarzımız değil!.. İki seksi hanımefendinin kendi işlettiği küçük Caffe Fiorella'yı beğendik, girip orada ayaküstü içtik kahvelerimizi.. Artık dönüş zamanı yaklaşıyordu. Aslında planımda dönmeden önce uğranacak iki yer daha vardı. Akşamüstü biraz acıkacaktık, merkezden biraz uzakta Piazza Liberta'da Enoteca Italiana'ya gidecektik. Tarihi şarapevinde birer kadeh şarap içip mimarisinin tadını çıkaracaktık.. Orası uzak gelir, yolu gözümüz yemezse merkezde Antica Pizzicheria'da 1889'dan kalma bu dükkanda şarküteri keyfi yapacaktık.. Lakin yemekte doldurup doldurup fondiplenen bardaklar buna izin vermedi. Dar dolambaçlı Via Piangiani'den yine yürüdük aşağıya. Daha gelirken gözümüze kestirdiğimiz Consorzio Agrario Siena dükkanına girdik. Burada yörenin tüm gıda ürünleri, iyi tarım örnekleri biraraya toplanmış. Baharat, makarna, risotto pirinci ve Siena'nın ünlü tatlarından almak için her şeyin bir arada bulunduğu güzel bir dükkan. Ricciarelli kurabiyeleri, Panforte ve onun daha baharlı daha vahşi versiyonu Panpepato di Siena aldıktan sonra bu dükkanın bir köşesinde konumlanan ve asıl ilgi alanımız olan Menchetti'ye kapağı attık. Menchetti rivayete göre Siena'nın en güzel pizzasını yapıyor, hem de 1948'den beri. Fırından çıktığı anda kapış kapış giden \"pizza al taglio\". Yani kaç dilim isterseniz kesilip tartılıyor, buharı üstünde ister anında yiyorsunuz, ister eve paket götürüyorsunuz. Akşamüstü saatlerinde uğradığımızda önümüzdeki kuyrukta evi için paket alan birçok Sienalı vardı.. Biz de patatesli ve kabak çiçekli, margharita.. güzel bir çeşit yaptırıp otobüste yemek üzere yanımıza aldık. Yazınız çok beğenerek okudum. Bu kadar güzel yazıya daha çok Siena fotosu eşlik etse daha güzel olurdu diye aklımdan geçirmedim değil. Haklısınız fotoğraf konusunda. Yazıyı cok uzun zamandır ihmal ettiğim için içimden geldiği anda hızla yazıp yayınladım. Böyle durumlarda ayrıca bir fotoğraf postu da hazırlıyorum sonradan.. Umarım önümüzdeki günlerde diyelim :) Teşekkürler.. sevgiler.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/simdi-cikolatanin-kitabi-var.html\" ", "text": "Yepyeni bir kitap. Geçtiğimiz günlerde Nestle evsahipliğinde düzenlenen gecede bu kitapla tanışmamdan itibaren kendisini elimden bırakamıyorum!. Çikolata'nın Osmanlı'dan bugüne bizim topraklarımızdaki yolculuğunu anlatan kitap aynı zamanda eski İstanbul, dönemin pastane ve çikolatacıları, şehrin buluşma noktaları gibi ilgimi çeken detaylarla dolu.. Kronolojik kısım ise en sevdiğim.. Sırf bu bölümden bile piyasanın ilklerini, önemlilerini öğrenip çikolata ve bildiğim markalara bakış açımı yeniden şekillendirdim. Kitabın çikolata ile ilgili olarak verdiği az bilinen detaylar sayesinde her sayfada yeni birşey öğreniyor ve çikolatanın yolculuğunu heyecanla takip ediyorum. Ayrıca görseller harika. Eski İstanbul'dan çikolata detaylı kareler, eski reklamlar, ilanlar.. hepsi öyle güzel ki.. İstabul ve insanlar çok güzelmiş.. Sayfalar arasında yer alan ambalaj, reklam örnekleri de retro düşkünleri için apayrı bir merak konusu. Hatta reklam sektöründe çalışanların bile bu referans kitabı edinmesi gerektiğini düşünüyorum. Dünyada milyonlarca insanı çikolatayla tanıştıran, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet Türkiye'sinde geniş kitlelere çikolatayı tanıtan ve sevdiren Nestle'nin desteğiyle okuyucularla buluşan 'ÇUKULATA Çikolatanın Yerli Tarihi', Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor. Bu vesile ile başta yazarı Saadet Özen, Nestle Türkiye Ekibi ve Yapı Kredi Yayınları olmak üzere emeği geçen herkesi tebrik etmek isterim. Sanırım tamamını bitirene dek kahve molalarıma bu kitap eşlik edecek. Kitap, çikolata ve İstanbul'a tutkun herkese önerimdir.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/soru-cevap-italyanca.html\" ", "text": "Birçoğunuzun bildiği üzere bir süredir kafayı İtalyanca'ya taktım ve bir süredir kursa devam ediyorum. Geçen dönemlerde A1 ve A2 seviyelerini bitirip B1'e başladım ve şu günlerde de bu seviyeyi de tamamlamak üzereyim. Kurs günlerinde yaptığım instagram hikaye paylaşımlarından sonra bol miktarda soru geliyor İtalyanca kursuna yönelik.. Hatta sorular öyle çok ki, en iyisi tüm soruları bir yazı içinde toplayıp cevaplayayım ve artık soranları da bu yazıya yönlendireyim diye düşündüm.. Ben İtalyanca öğrenmek için Firenze Eğitim'e gidiyorum. Hem İtalya'da eğitim hem de İtalyanca kursu için ilk akla gelen güvenilir eğitim kurumlarından biri. Hocaların hepsi İtalyan ve gerçek meslekleri dil eğitimi vermek. Sistemi nasıl açıklayabilirim bilmiyorum ama kitap / gramer / dinleme / anlama / konuşma / yazma / oyun.. birçok şey yapıyoruz derslerde.. Mutlaka ev ödevimiz oluyor. Test tarzı ödev çok az.. daha çok kompozisyon yazmamız isteniyor çünkü bu kendi cümlelerimizi kurma imkanı sağlıyor.. Memnun muyum? Oldukça. Zaten bu kadar memnun olmasam, ilerlememi göremesem devam edemezdim.. Neden Firenze Eğitim? Onu da ilk başladığımda BU YIL İTALYANCA yazısında anlatmıştım; dileyen ayrıca okuyabilir.. Kursun eğitim için kullandığı her seviye için kendine özel bir kitabı var. Biz de birinci kurda bu serinin ilk kitabını kullandık ama ikinci kurda çok kitaba bağlı ilerlemiyoruz. Bu öğretmenden öğretmene değişiyor tabi ama bizim öğretmenimiz ikinci kurda öğrenmemiz gereken konuları bize daha serbest bir sistem ile öğretiyor. Çoğu zaman kitabı taşımadığım bile oluyor. Bu soruyu geçen kurda sorsanız cevabım başka olurdu, şimdi başka!. İtalyanca ilk başladığınızda çok kolay bir dil. İki üç kelimeyi arka arkaya dizerek hemen derdinizi anlatacak cümleler kurmaya başlıyorsunuz. Ancaaak ilerledikçe bunun bir kandırmaca olduğu ortaya çıkıyor. Çok istisna durumları var, bir kural öğrenip ona göre kuramıyorsunuz cümleyi. Sonsuz değişken var.. Ama zevkli mi zevkli.. Bir an bile nereden bulaştım demedim; müthiş eğlenceli ve sürprizli bir dil.. bıkacağımı, bırakacağımı hiç sanmıyorum!. Baştan birinci kur kolay, iki zor, üç yine biraz kolay, sonra dört zor demişlerdi.. Şimdilik bu değerlendirmeye katılıyorum.. Şarkı dinlemek ve hergün yarım saat çalışmak iyi olur demişlerdi ama ben pek öyle yapmıyorum. Yapamıyorum. Bazen bir işle meşgulken italyanca ders açıp dinliyorum internetten, bazen de bir radyo konuşması.. Kulağı doldurmak önemli.. Bazen normal roman okumaya çalışıyorum ama çok çok az şey anlıyorum.. Kursta ödünç alabileceğimiz bir sürü seviyeye uygun hikaye kitabı var ama ben onları değil normal kitapları okumaya uğraşıyorum inatla.. Telefonuma indirdiğim birkaç uygulama var. Duolingo /Italian Trainer / Italian Verbs.. Yolda giderken bu uygulamalar üzerinden biraz çalışıyorum. İnstagramda italyanca kelimeler öğreten, atasözleri paylaşan hesaplar var; impariamoitaliano, italianwords gibi.. onları takip ediyorum.. Ferzan Özpetek, Serra Yılmaz gibi hem Türkçe hem İtalyanca yazan kişileri keyifle takip ediyorum. Birkaç tane de postlarının altına uzun uzun yazan italyan blogger takip ediyorum ki; okuduklarımdan günlük yaşama dair birşeyler aklımda kalsın diye.. Mesela @manuelavitulli @makemake_rc @nunziacillo... Geçen yaz italyan TV şovları izlemeye başladım mesela.. Masterchef Italia hem çok sevdiğim hem de bana çok şey öğreten bir program.. Rai Radyo kanallarını ve RadioZeta'yı çokça dinliyorum.. Evet, haftasonu sınıfları ve akşam sınıfları da var. Ben gündüz zamanım olduğu için haftaiçi sabah sınıflarına gidiyorum. Standart period haftada iki gün x 3 ders saati şeklinde ama isteğe göre ekstra programlar çıkarmak ya da özel ders de mümkün. Kendi özel grubunu oluşturup ayrı sınıf açtıranlar bile var. Pek değil çünkü kısa seyahatlerimi ders günlerini etkilemeyecek şekilde seçiyorum. Uzun seyahatler için de kaçırdığım dersler yerine takviye dersi alma imkanım var. Bu arada öğrenciler olarak bir de whatsapp grubumuz var. Gelmeyen öğrenciye hemen günün notlarını ve ödevleri iletiyoruz.. Yani bir iki ders kaçırmakla büyük bir kayıp yaşanmıyor.. Derslerin ilerleyiş şeklini zaten anlattım. Bunun haricinde de oldukça eğlenceli, esprili, güle oynaya vakit geçirdiğimizi söyleyebilirim. Öğretmenimizin aksanlı Türkçesi en büyük eğlencemiz. :)) Derslerde konular haricinde İtalyan kültürü, oradaki yaşam üzerine de çok sohbet ediyor; dil eğitiminin yanısıra çok farklı ve güzel detaylar da öğreniyoruz. \"pausa\" dediğimiz molalarda yine sıcak bir ortam var. Kahve içip sohbet ediyoruz hep birlikte.. Evet, kursta genel olarak acayip bir kahve sevgisi var. Kahve otomatı, moka pot, espresso makinası ve Türk kahvesi makinamız var. Seç beğen al. Tüm kahveseverler toplanmış!. Bazen sırf bu sebeple bile doğru yerde olduğumu düşünüyorum. Ha bir de bizim öğretmenimiz Daniele her İtalyan gibi mutfağa meraklı.. Bazen bize tiramisu yapıyor hem de gerçek İtalyan işi!. Şimdilik aldığım sorular ve cevaplar bu kadar.. İtalyanca ile ilgili başka sorularınız varsa yorum olarak sorularınızı bırakmayı unutmayın!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/stockholm-gezi-notlari-seyahat-rehberi.html\" ", "text": "Bazen yapılacaklar listesi, görülecekler listesi ne kadar uzun olursa olsun, hepsini unutup sadece içinden geleni yapmak, yürümek lazım.. Şehirlerin altını üstüne getirdiğim seyahat tipinden sanırım artık yavaş yavaş kopuyorum.. \"An\"ı yakalamayı artık daha çok önemsiyorum. Hem ne demişti Haşmet Babaoğlu bana? \"Bu işin sırrı eksik bırakmaktadır.\" Öyle inanıyorum ki bu söze.. Doğru.. Son damlasına dek tüketmez biraz eksik bırakırsan bir şehri, tadı damağında kalır.. belki de bir gün yeniden dönmek istersin.. Konaklama için Södermalm'ın Hornstull semtinde bize dağ tatili yapıyor hissi veren Zinkensdamm'ı tercih ettik. Hem hostel hem de otel odaları sunan tesis umduğumuzdan daha güzel çıktı. Aslında sadece en uygun rakamlı ve ulaşım sorunu yaşamayacağımız bir tesis olarak mecburi tercih olmuştu ama epey memnun kaldık. Stockholm'de konaklama da diğer herşey gibi çok pahalı. Havaalanından şehir merkezine trenle de ulaşmak mümkün ancak ekspres havaalanı treni hem daha pahalı hem de bizim lokasyonumuz için en doğru tercih değil. Biz hemen havalimanın çıkış kapısından kalkıp şehir merkezine giden FLYGBUS otobüslerinin \"Liljeholmen\"e gidenini tercih edip otelimize 500 mt. mesafede indik. Şehir merkezine yaklaşık 50 dakikada giden ve yolda WiFi hizmeti sunan otobüslerin sık sık seferi var ve bilet fiyatları 119 SEK. Aynı otobüsün merkez tren istasyonu T Centralen'e giden versiyonu da var. Şehiriçi ulaşımda ise bisiklet bir alternatif olsa da unutmayın ki Stockholm dümdüz bir şehir değil. Hem adacıklar üzerine kurulu hem de hafiften yokuşlu.. O yüzden bisiklet sadece belirli bir zaman diliminde keyif için düşünülebilir. Metro ağı T Bana olarak geçiyor ve gayet geniş saat diliminde hizmet veriyor, oldukça kullanışlı. Bunun dışında otobüs, tramvay ve bazı ada geçişleri için feribot var. Biz iki kez tramvay, sonrasında hep metro kullandık. 24 saatlik sınırsız ulaşım kartı 115 SEK; 72 saatlik kart ise 230 SEK. (Kart için de 20 SEK depozit alıyorlar) Bu kartlar tüm toplu taşımada ve Djurgarden feribotunda geçerli.. 1 Kron = 0,35 TL. ya da 1 Kron = 0,1 gibi düşünürseniz kolayca hesaplama yapabilirsiniz. Şehir -aslında nadiren söylediğim ama kuzey ülkelerinde ne yazık ki dile getirmek zorunda olduğum- \"şehir gerçekten pahalı\" cümlesiyle ifade edilebilir!. Özellikle yemek için epey para harcamak gerekiyor. İyimser birşeyler söylemek gerekirse kahve TL'ye çevirdiğinizde 9-14 TL. aralığında ve birçok yerde ilk fincandan sonra dilediğiniz kadar içebiliyorsunuz... Bu yeterli gelmediyse daha iyi birşey söylüyorum o zaman: Su bedava!. Benim gibi her suyu içmeyen takıntılı bir insanı bile mutlu eden aşırı lezzetli musluk suyu var ve her yerde su istasyonları ya da masaya servisle normal ya da gazlı su içebiliyorsunuz. Su dışında Modernamuseet ve devlet müzeleri, Stockholm Halk Kütüphanesi, sokaklarda yürümek ve vitrinlere bakmak bedava; diğer herşey pahalı!.. Pahalılık konusunda yeterince uyarı yaptığımı ve anlaştığımızı düşünerek konu değiştiriyorum.. Fotografiska Çağdaş Fotoğraf Sanatı Müzesi'nde bizim gittiğimiz dönemde Nick Brandt ve Bettine Rheims sergileri var. Giriş ücretinin 120 SEK olduğu müzenin asıl olayı en üst kattaki kafe bölümü. Buradaki geniş camlardan şehir çok hoş görünüyor. İç dekorasyonu da gayet keyifli olan kafe/restoranın bir bölümünde sahne ve DJ setler için turntable bile var. Sanırım bizim gibi gündüz değil de akşam belirli bir etkinlik kapsamında yemeğe gitmek ve şehir ışıklarını yakalamak daha keyifli olabilir. Stadshus Belediye binası iç avlusu ve önündeki güneşli revakları ile şehrin en fotografik noktalarından biri. Özellikle revaklardan çıkıp öndeki terastan şehre bakmanızı hatta burada minik sandviçli bir mola vermenizi öneririrm. Biz yapamadık ama öğle tatilini burada manzaraya karşı sandviçleri ile geçiren ofis insanlarını görünce biraz kıskandık.. İçinin de görülmeye değer olduğu söylense de bizim için şehir siluetinin bir parçası olan bu binayı dışarıdan görmek yeterli. Gamla Stan 1252'de kurulan şehrin çok iyi korunmuş tarihi merkezinin sokaklarında yürümek oldukça keyifli. Özellikle en eski sokak olan Köpmangatan, önemli noktalar barındıran ince uzun Prastgatan ve şehrin en dar sokağı olan 90cm. enindeki merdivenli Marten Trotzigs Grand mutlaka adımlanmalı. Bunun dışında metroya yakın paralel sokaklarda hediyelik eşya dükkanları ve diğer küçük dükkanlar, krepçiler, pastaneler, dondurmacılar göreceksiniz bol bol.. Ama daha içerilerdeki dolambaçlı sokakları ve iki sokağı birbirine bağlayan dar geçitleri daha güzel Gamla Stan bölgesinin.. Stortorget Hani Stokholm fotoğraflarında hep görünen o simge eski binalar var ya; işte onların fotoğrafları hep bu meydandan çekiliyor. Şehrin en eski meydanı olan Stortorget'te birbirinden tatlı kafeler, meydanın ortasında oturmak için banklar ve Nobel müzesi var. Bence müzeyi yine boşverip hem meydandaki banklarda oturup binaların güzelliğine bakın, hem de meydanın en güzel binasının altında bulunan Kaffekoppen'de oturup meydanın cıvıltısına bakın.. Son olarak Tekne ile Kanal turu yine \"Stokholm'de mutlaka\" listelerinde yer alan bir madde. İşte hava şartları uygun olduğu taktirde bence şehirde yapılması gereken en turistik hareket bir tekne turuna katılmak. Birbirinden farklı 4-5 farklı seçenek bulunan kanal tekne turlarına biz ayırdığımız zaman dilimindeki hava şartları sebebi ile çıkamasak da 14 ada ve 57 köprüden oluşan bir şehirde, daha önceki Amsterdam ve Oslo tecrübemizi de gözönünde bulundurarak mutlaka çıkılmalıydı diye üzülüyoruz!. Mariatorget'teki Monteliusvagen şehre uzaktan bakmak için en güzel nokatalardan biri. Ayrıca buraya gelirken geçeceğiniz merdivenli, yokuşlu, yarısı yüksek set üstü sokakları çok seveceksiniz. Gamla Stan metro durağından çıkarken direkt çıkışa gitmek yerine Riddarholmen yazan çıkıştan çıkıp karşı kıyıya, Södermalm'a bir bakın. Hele ki sabah saatlerinde sudaki yansımayı da yakalarsanız nefis bir manzara sizi bekliyor olur.. Rosendals Tradgard şehrin en ilginç kafelerinden birine ev sahipliği yapıyor. 7 no. lu tramvaya binip Drujgarden'a gidiyorsunuz. Yemyeşil bir ormanın içinden yürüyüp Rosendals Tradgard'a ulaşıyorsunuz. Rosendal sarayının hemen yanında bulunan bu kafe/sera'da hem bitki ve tohumlar, hem ev için orgamik gıda, bahçe malzemeleri satılıyor; hem de kocaman bir kafe. Büfeden yiyecek ve içecek seçip oturma alanı alternatiflerinden en keyifli olanı seçin ve güzel birkaç saat geçirin. Hatta birçok insan büfeden şişe ile şarap, kadehler alıp kafe yerine çimlere yayılmıştı.. Aynı anda bir hanımefendi evi için alacağı çiçekleri orada o anda canlı olarak kestiriyordu. Şiir gibi bir yer; eğer yaz aylarında giderseniz mutlaka gidip görün. Hatta bisikletle gezerken de harika bir mola noktası olur. Södra Tiyatrosu'nun yanındaki MosebackeTerassen özellikle akşamüstü saatlerinde şehir yerlileri ile dolup taşan bir buluşma noktası. Buradaki artisan bira standından bir şişe kapıp paylaşımlık masalarda ya da plastikten yapılma barok koltuklarda oturmak, şehir manzarasına dalmak, denk gelirseniz DJ performanslı bir partide takılmak yaz aylarında şehri ziyaret ederseniz çok hoşunuza gidecek alternatiflerden biri. Biz burada geçirdiğimiz birkaç saatten epey keyif aldık.. Yaz demişken, yaz boyunca Hornstull sahilinde Hornstulls Marknad etkinliği Cumartesi ve Pazar günleri 11-17 arasında yapılıyor. İkinci el giysi, eşya ve ufak tefek tasarım tezgahları ile sokak lezzetleri sunan karavanlar sahile diziliyor. İnsanlar tezgahlardan kaptıkları burgerleri, kahveleri hazırlanan platform üzerinde ya da bizim gibi suya uzanan ağaç dalları üzerinde tadıyor. Kahve Raporu: Kuzey, zaten kahve konusunda epey iddialıdır herzaman ama Stockholm istisnasız her dükkanda gayet güzel kahveler ile karşılıyor bizi.. Bu yüzden de en iyi kahveli kuzey şehri ünvanını seve seve kendisine takdim ediyorum. En sevdiğim de kahve molasına özel tanımlama \"fika\" :) Johan & Nyström ve Drop Coffee Roasters şehrin ünü dünyaya yayılan en iyi kahve dükkanları malum.. Södermalm'da birbirine epey yakın konumda bulunan bu iki dükkana da uğramak hatta ev için çekirdek kahvelerinden de almak lazım. Bu iki dükkan dışında en akılda kalıcı deneyim Velo Coffee Bike!. Harika bir bisiklet üzerinde tam teşekküllü bir kahve dükkanı. Drop Coffee çekirdekileri ile nefis aeropress yapıyor ve güzergahı sürekli değişiyor. Biz Hornstull'daki o etkinlikte rastladık ama siz gitmeden haftalık güzergahını web'den konrtol edin.. Tarihi merkez dışında bana göre öne çıkan iki semt Södermalm ve Östermalm. Södermalm daha çok bağımsız küçük dükkan ve yenilikçi lokantaların olduğu, Stockholm ve hipster kelimelerinin yan yana geçtiği cümlelerin adresi. Ancak söylemeliyim ki bu anlamda bana vay be! dedirten bir durumu yok. Yine de keyifli bir semt; sokaklarında dolaşmak, lokantalarını denemek, dükkanlarına girip çıkmak lazım.. Folkungagatan, Skanegatan ve daha çok tanıdık mağazaların bulunduğu Götgatan en kalabalık caddeler.. Östermalm ise şehrin güzel mağazaları, şık insanları, hareketli restoranları ile -illa ki bir yere benzeteceksek- Nişantaşı-Maçka hattı gibi hoş bir semt. Bu civarda da epey gezindik ve çok keyif aldık.. Mağazalar alışverişe fena halde teşvik eder pozisyonda.. Biblioteksgatan, Birger Jarlsgatan ve Sturegatan başta olmak üzere civardaki tüm hareketli sokaklarda gezilmeli.. Bir de metro durakları var tabi. Şehrin farklı semtlerinde farklı hatlarda görülesi metro duraklarını kaçırmayın. Mavi hatta: Kungstradgarden, T. Centralen, Radhuset, Solna Centrum ve Tensta; Yeşil hatta: Hötorget, Thorildsplan, Bagarmossen ve Kırmızı hatta: Tekniska Högskolan, Stadion durakları görülmeli deniyor.. Biz mavi hattakilerden 4-5 durağa özellikle bakmak için gittik ve bazıları gerçekten güzeldi.. Kanelbulle ya da kanebullar denen tarçınlı kakuleli nefis çöreklerin en ama enn dev boyutlarda olan versiyonuna Cafe Saturnus'ta rastlıyoruz. Burası turistik rotanın biraz dışında, bana Kopenhag'ı hatırlatan mimarideki sokaklardan birinde harika bir kafe. Dev boyutlardaki çörekleri ve yine dev boyutlardaki nefis cappuccinoları il, Pazar sakinliğinde güzel sokağı izeyerek yaptığımız son gün kahvaltısı en iyiler arasında yerini alıyor. Hemen her rehberde kendine yer bulan Urban Deli'yi ise ben hiç mi hiç sevemedim. İlginç bir şekilde içerideki Türk popülasyonu da oldukça fazlaydı!.. Çok daha iyi örneklerini görnüşken burada vakit harcamak yerine bence hemen Östermalm'daki Taverna Brillo'ya ışınlanmak daha iyi bir fikir.. Ama lokaller arasında popüler olan bu mekan için -kahvaltı ya da akşam yemeği farketmez- rezervasyon yaptırmak lazım!.. Östermalm'ın kapalı pazar yeri Saluhall'de verdiğimiz öğle yemeği molası en iyilerden biriydi. Instagram üzerinden bana verilen öneride \"Lisa Elmqvist kuyrukta beklemeye değer\" deniliyordu.. Nasıl da haklı ve nasıl da güzel bir öneri.. Kısa bir bekleme süresinden sonra bir masaya alındığımzı Lisa Elmqvist'te somonlu, karidesli, avokadolu, can acıtır lezzette tabaklar yiyip kadehimizi harika öneriye kaldırıyoruz elbette!.. İlk gittiğimiz akşam lokallerin arasına karışıp açık alanından gelen geçeni izleriz diye birşeyler içmek için rastgele oturduğumuz East, meğer çok popüler bir iş çıkışı adresiymiş. Oturur oturmaz masalara giden enfes sushi tabaklartını görünce yemeğe kalmaya karar verip iki kişilik büyük bir tabak sipariş ediyoruz ve gayet nitelikli, etkileyici bir sonuçla karşılaşıyoruz.. Ayrıca mekan işten çıkıp arkadaşları ile burada buluşmaya gelenleri izlemek, İsveç sokak modası hakkında workshop almak için çok doğru adres!. Stockholm'deki son akşam yemeğimizde de hazır buralarda güzel sushi bulmuşken oradan yürüyelim diyerek onlarca Sushi restoranı geziyor fakat bizi mutlu edecek ortamı hiçbirinde bulamıyoruz. İşte tam o sırada Indria telefonumdaki aplikasyonlardan birinden göz kırpıyor bana!. Hemen kapısında buluyoruz kendimizi ve bingo!. Tam aradığımız yerdeyiz. Peru mutfağı ile sushiyi buluşturan mekan aynı zamanda küçük bir kokteyl bar. Lokaller arasında gözde olduğu için elbette zaten kısıtlı olan masalarında yer bulamıyoruz ama barda oturup yemek daha da çok sevdiğimiz bir şey zaten!. Önce nefis craft kokteyller, sonra da sushiler geliyor.. Son gece için çok keyifli tercih.. Mutluyuz.. Biz gitmesek de 1722'den beri hizmet veren Den Gyldene Freden'den bahsetmeden geçmek istemem. Bir de turistler arasında oldukça popüler Viking restoranı Aifur var. İçerideki loş ortamı, kapıda karşılayan viking kostümlü personeli, postlar üzerinde oturulan banklar falan, içeri gidip kocaman bir butu elinde vahşice yemek isteği uyandırabilir!. :)) Belki uğrayıp bir bira içip ortama bakmak isteyebilirsiniz, kimbilir.. Yeme içme ile ilgili altın öneri ise şimdi geliyor: \"Backpocket restoranlar\". Stockholm gastronomi sahnesi birçok kıymetli şef ve iyi restoran barındırıyor ancak baştan beri bahsettiğim üzere zaten yemeğin pahalı olduğu bu şehirde bir de \"şef mönüsü\" denemek cüzdan açısından acı verici olabilir. Ama şehrin bu manada son dönemde oluşan bir kültürü var. Şehrideki bu anlamda önemli lokantaların hemen yanında ya da yakınında ikinci bir B planları ya da \"komşu restoranlar\"ı var!.. Yine aynı şef elinden çıkma, daha makul fiyatlı bir şef menüsü denemek için Speceriet, Pocket, Djuret, Oaxen Slip, Rakultur, Lilla Ego ve Puboloji aklınızda olsun.. Mesela bizim ne yazık ki yer bulamadığımız Puboloji'nin sıcak bir ortamı var ve nispeten makul rakamlara Michelin standardında 5 coursluk tadım menüsü sunuyor.. Seyhahate çıkmadan önce backpocket restoranlardan birkaçının menüsünü inceleyip uygun bulduğunuza önceden rezervasyon yaptırmanızı öneririm.. Turistik Gamla Stan sokaklarındaki sevdiğim mola adreslerinden biri yukarıda bahsettiğim Storget'teki Kaffekoppen, diğeri de Sundbergs Konditori idi. Kaffekoppen'de muhakkak meydanı izleyerek bir mola verin ve tuvalete gitmek bahanesiyle içini de görün. Çünkü şehrin en eski meydanında, en ünlü ve en eski binalardan birinin içindesiniz. Ben bir kış gecesi en alt kattaki masalardan birinde oturduğumu hayal ettim.. Sunberg Pastanesi ise 1785'ten beri hizmet veren bir diğer tarihi adres. Burada da bir pot çay ve bir dilim pasta ile küçük bir mola keyifli olacaktır.. İsveçli markalar kalbi hızlı çarptırıyor!. Neredeyse sevdiğimiiz tüm markalar İsveçli olunca Östermalm'ın yukarıda bahsettiğim sokaklarında bu markaların dükkanlarına uğramadan olmuyor.. Acne Studios, Filippa K, &Other Stories, Cos, Samsoe Samsoe, Tiger of Sweden, Weekday, Cheap Monday,.. bir de bunlara kozmetikte L. A. Bruket ekledim mi benim kredi kartının sınırları zorlanıyor!.. Daha lokal, daha az bilinir ama aklı baştan alır olanlardan bahsetmiyorum bile!.. Her seyahatimizin vazgeçilmez alışveriş noktası plak dükkanlarına burada da uğranıyor.. Adreslerimiz; Sodermalm'da PetSounds Records, Recordmania, Snickars Records ve Fade Records.. Hediyelik eşya magnet ıvır zıvır için daha pahalı olan Gamla Stan sokaklarını bir yana bırakıp ağırlıklı olarak Drottinggatan caddesi üzerindeki dükkanları tercih ediyoruz. Burası hemen hemen bildiğiniz tüm tanıdık markaların dükkanlarına da ev sahipliği yapan, hareketli bir alışveriş caddesi. Bir de Pazar günleri Hötorget meydanında kurulan bir pazarı var. Şimdiye dek gördüğüm bit pazarları ile kıyaslayınca vasat kalıyor ama plak ile ilgileniyorsanız uğramakta fayda var.. Bir de bu pazarda gördüğüm Dala Atları o kadar güzeldi ki!.. Peki Dala Atı nedir?. Dala atı çok eski yıllarda çoçuklar için tahtatan oyularak yapılan bir oyuncak olarak düşünülmüş ama sonradan İsveç kültürünün simgelerinden biri haline gelmiş bir turistik eşya. Makbul olanları Çin malı olanlar değil; elde oyulmuş ve elde boyanmış olanlar.. İşte bit pazarında bu atların üzerinde sahibi olan çocuğun adı kazınmış, hediye edildiği yıl yazılmış olan, hafiften hüzünlü ama çok güzel eski versiyonları var.. Başka bir çocuğun anılarına sahip olmak istemediğim için bunlardan birini değil, daha şehre geldiğim ilk dakikalarda görüp sevdiğim sarı Dala atını aldım ben kendime.. Siz de mutlaka kendinize en az bir tane Dala atı edinmelisiniz. Son olarak; mağazalar Pazar günleri kapalı ama turistik merkezdeki hediyelikçilerden bazıları açık.. Kredi kartı neredeyse 5 kuruş için bile geçiyor hatta bazı yerler sadece kredi kartı ile ödeme kabul ediyor.. İşte bu kadar!.. Stockholm an itibarı ile kalbimde Kopenhag ve Helsinki'den sonra; Malmö'den önce; Oslo ile yakın bir yerlerde.. Demek istediğimiz anladınız.. Aşk yok, tanımaktan memnuniyet var.. Eğer siz giderseniz tüm beklediklerinizi bulmanız dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/story-di-toy-harika-isler.html\" ", "text": "Tesadüfen keşfettiğim harika bir atölyeyi sizlerle paylaşmak isterim: Story di Toy. Şeyda Hacızade'nin yıllardır topladığı -aslında artık çöp olması gereken- kullanılmış \"şeyler\"den ürettiği heykel/oyuncak ya da kendi deyimi ile \"işler\" bir harika!.. Vitrinde gördüm, bir müddet cama yapıştım ve sonra içeriden gelen müzik ve keyifli atölye ortamının büyüsüne kapılarak kendimi içeride buldum. Büyük bir emek ve yaratıcılık sonucu ortaya çıkan bu harika eserler insanı detaylıca incelerken hem eğlendiriyor hem de hayal dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.. Her biri tek ve özel.. Sanırım böylelikle İstanbul'daki en özel alışveriş adreslerimden birini edinmiş ve renkli bir insanla daha tanışmış oldum. Belki siz de bu harika fareleri, baykuşları ve daha nice arkadaşlarını görmek, belki de birini evinize getirmek istersiniz.. diye düşündüm.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/surprizim-var-galata-kulesinin-golgesinde-bulusalim.html\" ", "text": "Sanırım sonunda birlikte gezebilmemizin bir yolunu buldum!.. -Bilmeyenler için- Piri, seçtiğiniz turu telefonunuza indirdikten sonra kendi başınıza deneyip o rotada dolaşabileceğiniz bir uygulama.. Rehberiniz rota boyunca sizi kulaklıktan yönlendirerek adeta sizinle birlikte yürüyor, yol boyunca turun kapsamına göre pek çok bilgi ve öneri paylaşıyor.. Böylece kendi müsait gün ve zamanınıza göre gerçekleştirebileceğiniz bir tura katılmış oluyorsunuz.. Yalnızsınız ama his olarak hiç yalnız değilsiniz!. İstanbul'da pek çok semt; Türkiye'de pek çok şehir ve Avrupa'da birçok turistik şehir için farklı farklı rotaları mevcut.. Rotayı ve içeriği kendi alanının en iyisi rehberler hazırlayıp anlatıyor.. Piri bence son yılların en muhteşem gezi uygulamalarından biri.. İşte bu yüzden de hem şaşırdım hem heyecanlandım hem de acaba becerebilir miyim diye endişelendim.. Düşünsenize karşımdaki örnekleri.. Piri'nin diğer rotalarında birlikte çalıştığı Ali Canip Olgunlu, Saffet Emre Tonguç gibi muhteşem rehberler; Vedat Milor gibi bir üstad!. Bu dev isimlerin ardından böyle bir projeye davet edilmek hem gurur verici hem de biraz ürkütücü!.. Ama Piri öyle genç, dinamik bir ekip ki, sizi şahane motive ediyorlar.. Yine de düşünmek istedim tabi.. Sonra da bana sizlerden gelen mesajlarda çokça rastladığım \"keşke bir gün de beraber gezsek\" dileği geldi aklıma.. Neden olmasın!. Bu rehber sayesinde bir günü birlikte geçirmemiz mümkün olabilir!. İşte beni asıl heyecanlandıran ve motive eden de bu fikir oldu ve herşey böyle başladı. Hazırlıklar sonbaharda başladı.. Ne yoğun, ne heyecanlı bir süreçti! En sevdiğim, bana ilham ve enerji veren Galata sokaklarında bu kez birlikte yürüdüğümüzü hayal ederek defalarca yürüdüm.. Rotaya detaylar, kendimce sürprizler ekledim.. \"Sürpriz\" kısmını ayrı seviyorum!.. Bahsedeceğim ondan da.. Sonra sıra geldi kayıtlara!. Off en zor kısmı buydu; insana kendi sesi ne acayip, ne komik geliyor!. Hem kendime çok güldüm hem tüm ekibi güldürdüm.. \"kayıtlarcaaa\" konuştum! Sonuçta Piri'nin diğer rotalarından daha farklı, benim gezme ve keşfetme tarzımı yansıtan, çok kendine özgü bir rota çıktı ortaya. İçinde bol bol yürüyüş, keşifler, fotograf molaları, keyif kahveleri, atölye ziyaretleri, sanat durakları, sanatçı sohbetleri var.. Gerçekten ben kendim Galata bölgesine gittiğimde nasıl geziyor, neler yapıyorsam aynen o!.. Piri uygulamasını telefonunuza yükledikten sonra erişebileceğiniz turumuzun adı: GALATA KULESİ'NİN GÖLGESİNDE. Buradan tura tıkladığınızda \"sürprizini kaçırmadan\" tur esnasında gezeceğimiz bazı noktaları, içeriği okuyup harita üzerinden inceleyebiliyorsunuz.. Hatta satın al butonuna tıkladıktan sonra \"ücretsiz dene\" seçeceğinden kısaca biraz daha fikir sahibi de olabiliyorsunuz.. Bana \"tur ne zaman?\" diye soranlar var. Her zaman!. Siz istediğiniz anda indirip, yükleyip gezebiliyorsunuz; canınız ne zaman isterse!.. Ortaya çıkan sonuçtan çok mutluyum.. Aşırı heyecanlıyım.. Sizin yorumlarınız ne olacak, meraktayım.. Onun için turu indirip gezdiğinizde hissettiklerinizi, o güne dair düşüncelerinizi benimle ve @piriguide ile paylaşırsanız çok sevineceğim.. Bunun için çektiğiniz fotografları instagramda paylaşırken bizleri de etiketlerseniz harika olur!. Şimdiden görmek için sabırsızlanıyorum!. Çok uzun bir hazırlık süreci boyunca bu heyecanı taşıdım; paylaşmak için zor sabrettim! Şimdi artık rahatladım! Müsait bir gününüzde kulenin gölgesinde buluşalım! Turu indirmek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/tallinn-gezi-notlari-talinde-gorulecek-yerler.html\" ", "text": "Baltık Denizi kıyısında bir şehri ziyaret ediyorsanız eğer, olmazsa olmaz bir rutin var: Karşı kıyıdaki bir diğer başkenti ziyaret etmek!.. Tallinn, Helsinki, Stockholm.. Hangisinde kalıyorsanız eğer, bir diğerine gemi yolculuğu yapmayanı çok ayıplıyorlar. Biz de rutine uyalım ve Helsinki'den Tallinn'e hoplayalım dedik.. İtiraf edeyim Tallinn'i fazla küçümsemişim. Ben kendisini bir iki tur atıp üç beş fotoğraf çekecek; tarihi meydanında oturup birşeyler içip bir magnet aldıktan sonra da terkedilecek \"turistik\" bir şehir sanmıştım.. yanılmışım. Tallinn dolu dolu, sürprizli bir şehir çıktı. Kısa ama keyifli buluşmamız bizi çok mutlu etti. Helsinki'den bir gün önce feribot ve gemi saatlerini, kalkış limanlarını tekrar teyit ederek en uygun ulaşım şeklini seçmeye çalışıyoruz. Helsinki-Tallinn arasında sefer yapan birden fazla seçenek var. Viking Line, Linda Line, Tallink, Eckero Line. Hepsi şehrin farklı noktalarından kalkıyor. Akşamüstü binerek tüm geceyi gemi yolculuğu ile geçirerek sabah Tallinn'e varabileceğiniz cruise gemilerinden hızlı feribotlara birçok farklı alternatif var. Biz Tallinn'e gitmek için en hızlı yol olan feribotu tercih ederek Linda Line'da karar kılıyoruz. İki farklı feribotu var; Merilin en hızlı olanı; 1 saat 40 dakikada ulaşıyor. Bilet fiyatları yoğunluğa göre 35-45 arasında değişiyor. Binmeden hemen önce de alabilirsiniz. Tek yapmanız gereken seferden yarım saat önce limanda pasaportunuz ile birlikte hazır bulunmak. Bu noktada hemen bir püf noktası veriyorum: Bu feribota özellikle yereller çok rağbet ettiğinden oldukça kalabalık olabiliyor ve bazen ayakta kalma riski de varmış. İşte bunun için yarım saatten biraz daha erken (45dk. gibi) gidip sıraya girmekte fayda var. Üst katta, cam kenarında oturabilirseniz şanslısınız; özellikle Helsinki giriş çıkışında hoş manzaralar izleyeceksiniz demektir. Yol boyunca yiyip içme ve hatta duty free alışveriş imkanı var. Feribot \"birazcık\" sallıyor; yani eğer deniz tutuyor, dalgadan korkarım gibi takıntılarınız varsa o koca gemilerle yolculuk size daha uygun olabilir. Zira ben bir-iki defa koltuğun koluna yapışıp \"n'oluyo yaa?\" diye huysuzlandım ama devamlı gidip gelenler pek oralı olmadı. Feribot'un yanaştığı yerden 5-6 dakikalık bir yürüyüşle Tarihi Şehir Merkezi'ne kolayca ulaşabiliyorsunuz.. Ondan sonra da asıl keyif başlıyor.. Yaptığımız en akıllıca şey sanırım sabah ilk feribota binerek 09.20'de Tallinn'le buluşabilmek oldu. Şehre kemerli kapılarından birinin altından geçerek giriş yapıyoruz. Sokaklar henüz sakin, fotoğraf çekmeye elverişli, şehrin tüm mimari detaylarını incelemeye müsait. Diğer bir deyişle elinde bayraklarla gezen tur grupları; her anıtsal yapı önünde selfie çekenler; fotoğraf makinelerini senkronize havaya kaldırıp saniyede 36 poz çekebilen Japonlar ve eşine \"Faaruuğğk\", oğluna \"Doruuğkk\" diye mütemadiyen seslenen Türk kadını henüz Tallinn sokaklarına ulaşmamış!.. Meraklanmayın, saatler öğleni gösterdiğinde hepsi randevusuna gelecek; sokaklar gürültülü ve kalabalık olacak. Ama o zamana kadar şehirle başbaşa geçirebileceğiniz epey bir zaman var.. keyfini çıkarın!. Sadece bir gün geçireceğimiz için en basit anlamda mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken anıtsal yapıları, sokakları, manzaraları, bu şehre özel olan adresleri not etmiştim defterime.. Yavaş yavaş yürüyüş yolumuzu bu listeye göre şekillendiriyor ama bunu, yanına \"yapıldı\" diye işaret koyacak kadar görev şekline de dönüştürmeden keyifle ilerliyoruz. St. Olav Kilisesi Bir zamanlar tüm Avrupa'nını en yüksek yapısı olan bu kilise ve çan kulesi zaten daha şehre girişte ilginizi çekecektir. St. Aleksander Nevsky Katedrali Gösterişli soğan kubbeleri ile Rus mimarisinde yapılan katedral dar sokaklardan tepeye doğru çıkarken karşınıza çıkacak. Hem kendisi hem de yakın çevresi oldukça fotografik.. Patkuli ve Kohtuotsa Manzara Platformları Tallinn'in nefis çatılarını görmek için şehirde birkaç manzara platformu var kaçırılmaması gereken. Yürüyüş rotanıza eklerseniz farklı farklı açılardan şehre tepeden bakma şansı yakalayabilirsiniz. Çevredeki seyyar satıcılar kavrulmuş ballı badem, ballı bira ve bilumum hediyelik yöresel ıvır zıvır satıyor.. Yine buralarda Tallinnli delikanlıların madeni paraları bir balyoz darbesi ile dümdüz etmek gibi bir türlü anlam veremediğim garip bir satış/aktivitesi var!.. Hellemanni Torn Az önce bahsettiğim manzara platformlarının bir alternatifi de Hellemann Kulesi. 3 ödeyerek çıkılan yapının her iki kulesi ve kuleler arasındaki yoldan çok hoş Tallinn manzaraları yakalamak mümkün. Diğer manzara platformlarına kıyasla çok daha keyifli ve alternatifli bir görüntü sunduğu kesin.. Kulelere çıkarken her küçük pencerenin önünde durup dışarı bakmayı, pencereleri açıp kapayarak hizasına gelen başka kuleleri selamlamayı atlamayın! St. Mary Virgin Katedrali Şehir manzarasının içinde kulesi tespit edilip fotoğraflanacak, yanından geçerken mimarisi incelenecek bir diğer Tallinn anıtsal yapısı.. Raekoja Plats Belediye Meydanı şehrin eski şehrin kalbi. Meydanın etrafı sanki kurabiyeden, pastadan yapılmışcasına sevimli binalarla çevrili. Bunların çoğu restoran ve kafe. Her şehirde meydana karşı oturup içilecek bir kahve olur ya, işte o kahve burada içilmeli.. Meydandaki binaların en tarihi en bilindik olanlarının magnetlerine, biblolarına girdiğiniz hediyelik eşya dükkanlarında rastlayacaksınız.. Katariina Kaik Aziz Catherine Pasajı iki sokağı birbirine bağlayan tarihi bir geçit. Geçitte restoran ve küçük atölye dükkanlar, güzel fotoğraf kareleri var.. Civardaki diğer dar sokakları, kemerli kapıları da es geçmeyin, avlulara girin, yukarı, sağa, sola, her yöne iyice bakın.. Tallinn'in küçük sevimli detaylarını hafızanıza kaydedin.. Raeapteek 1422 yılından beri hizmet veren, Avrupa'nın hala faaliyette olan en eski eczanesine hoşgeldiniz. Çekinmeden merdivenlerini çıkıp içeri girin. Eski ahşap raflara, eskiden bitkilerin özünü çıkarmak için kullanılan aletlere dikkatle bakın, güzel kapısını fotoğraflamayı unutmayın.. Maiasmokk 1864'de kurulan şehrin en eski kafesi, eski merkezi dolaşırken küçük bir mola için en uygun adres. Alt kattaki masalar self servis; ancak üst katında daha özenli bir servis almak da mümkün.. Biz alt katta pencere önündeki kadife perdeli bölümü seviyoruz; elmalı, üzümlü Tallinn çöreklerinden tadarken bir yandan da sokağı izliyoruz. Meydana açılan açık bölümde de oturmak mümkün ama o zaman eski zamanın ruhunu yakalamak zor.. Çıkarken bir köşesinde elde boyanarak biblolara dönüşen badem ezmesi süs eşyalarına göz atmayı, tarihçesi ile ilgili bilgi almayı unutmayın. Tek bir güne sığacak turistik aktivite listesi işte böyle.. Çok da takılmayın. Old Town içinde bol bol yürüüyün, her sokağa girin, mümkün olduğunca çok kapı, çatı, sevimli şey görmeye çalışın.. Sırf bu sokaklarda yürümek bile inanın insanı çok mutlu ediyor.. Eski şehrin surlara yakın sokakları merkezine göre çok daha sakin, el değmemiş.. Buralarda yerel halkı da daha çok görmek olası.. Okul gezisindeki çocuklar, sokaklarda yürüyen güzel kızlar, teyzeler, bu sakin sokaklarda gördüğüm daha bakımsız binalar benim güzel Tallinn anılarım.. Eski şehir turunu klasik magnet alışverişi, marketten hardal, likörlü çikolata vesaire alışverişi ile tamamlıyoruz. Rimi Market'te buraya özgü tüm çikolata, şekerleme likör çeşitleri mevcut ve turistler tarafından oldukça tercih ediliyor. Kalev Tallinn'in çikolata markası. Çok başarılı değil ama ille de hediyelik almak isterseniz en geleneksel olanı üzerinde kız çocukarı olan kutuymuş.. Hardal da bize verilen bir sipariş sonucu haberdar olduğumuz bir konu. Buzdolabı içinde satılan \"65 gr. lık Sinep Strong Mustard\", hardal yedim mi burnumdan çıksın diyenlerin valizine girmeli bence.. Günü kalanını değerlendirme şeklimiz genel tercihlerden biraz farklı. Bir günlük bir Tallinn ziyareti rotasının dışında, tamamen içimizden gelen, kendi yapmak istediklerimiz. Dolayısıyla yazının devamında tavsiyeler değil, tercihler bulacaksınız.. Hala eski şehrin sınırları içindeyken bir biraevinde öğle molası verip Estonya'ya özgü ballı bira denemek niyetindeyiz. En kalabalık, en renkli yer olan Ölletehas/Beer House'da karar kılıyoruz. Viyana'daki biraevlerini anımsatan dekoru, yöresel giysili garson kızları, dev bretzelleri ve sayısız bira çeşidi ile hoş bir havası var. Evet, çok Estonyalı değil; biraz Almanyalı, daha çok Avusturyalı, çok çok az Estonyalı.. Ama sonuçta bu ülkelerin hepsinde birbirine bulaşmış benzer gelenekler, benzer dokular var; ortam neşeli, rahatsız değiliz.. Biraları, farklı farklı yörelere ait sosis çeşitleri ve Estonya'ya özgü Che-Burek gayet lezzetli geliyor. Bu arada şehir oldukça turistik olmasına rağmen fiyatlar bize aşırı abartılı gelmiyor. Bunda çok daha pahalı bir şehir olan Helsinki'den geliyor olmamızın da etkisi var tabi.. Klaus'un heme karşısında Kalaturg Balık Pazarı var. Rivayete göre şehrin en lezzeti balık çorbasının meskeni. Ama biz balık çorbasının en güzellerini içiyoruz hergün Helsinki'de; buradakine maalesef yüz vermiyoruz!.. Yemyeşil çimlerin içinden geçen tramvay yolunu takip ederek bu kez Telliskivi yönünde yürüyoruz. Tramvaya binsek iki dakikaya oradayız ama bu yemyeşil şehir dokusu hoşumuza gidiyor; hem insanlara bakıyoruz.. yürüyoruz.. Telliskivi 25bin metrekareye yayılmış endüstriyel bir alan içinde yaratılmış sosyal bir mahalle. Restoran ve kafeler, sanatsal performans alanları, tasarım dükkanları, galeriler, gece kulüpleri, duvar sanatı örnekleri.. Kısaca benim bir şehirde ilgimi çekebilecek herşeyin bir araya toplandığı bir vaha!. Buraya gelişimizi akşamüzerine ayarlayarak akıllıca bir plan yapmış oluyoruz. Yavaş yavaş kafeler doluyor, ortam hareketleniyor. Sokakta masa tenisi oynayanlar, kafelerde yayılanlar, bir köşede graffiti yapanlar ve hatta açık alanda araba ile drift yapanlar!.. Renkli bir yerdeyiz, her anın, her sahnenin tadını çıkarıyoruz. Coffee Angels'da bir kahveye daha hakkımız yok.. Jooks Bike Studio'nun tasarım bisikletlerine bayılıyoruz. Duvardaki murallerden en çok Fransız graffiti sanatçısı Hopare'nin çalışmasını beğeniyoruz.. Akşam yemeği için kafamızdaki adres yine önceden not edilmiş: F Hoone. Buradaki eski endüstriyel binalardan F binası içinde konumlanan nefis bir yeme içme, yaşam alanı. Dekorasyonuna ve enerjisine bayılıyoruz. Tallinn'de daha uzun süre kalan turistlerden de gelenler var ama genel olaral lokaller, etrafımızda görmekten hoşlandığımız tipte renkli insanlar var içeride.. Burada öğreniyorum ki coğrafik koşullardan dolayı Estonya'da şarap üretilmiyor, sadece bira ve likörleri yerel.. Dünya mutfağından örnekler var menüde; yemeğimizden orta karar ama tatlımızdan ve burada olmaktan büyük keyif alıyoruz. Telliskivi bölgesini ziyaret etmek benim bu şehre dair düşüncelerimi tamamen değiştirdi. Nedense insan bu tarz ortamlar umarak gelmiyor böyle cicili bicili şehirlere.. Bulunca da şaşırıyor. Şimdi bir ortamda birisi bana Estonya dese, Tallinn dese atlarım hemen: \"Ooo, süperler!. Yaşamayı biliyorlar, kafaları güzel. Sağlam gençlik var.. sanat, tasarım, şehir hayatı, eğlence.. biliyorlar bu işleri..\" derim. Hatta belki abartırım; \"Hipsterlık bunların işi\" bile derim!.. Şu andan, burada olmaktan, bu şehirde bu ortamı bulmaktan memnunum çünkü.. Lakin her güzel şeyin de bir sonu var, zaman çabuk geçiyor, Tallinn'e ayrılan süre doluyor. Koşara dım limana dönüyoruz. Gümrük dükkanından bir-iki alışveriş yapıp 20:00 feribotuyla hızlı hızlı Helsinkimiz'e dönüyoruz.. Tallinn'e dair son söz isterseniz \"gidin\" derim. Gidin, görün bu sevimli Baltık şehrini. Ancak çok uzun zaman ayırmaya, kendinizi yormaya, bıktırmaya da gerek yok. Neticede dürüst olalım; bu kadar tarihi ve fotografik bir şehir elbette deli gibi turist kaynıyor olacak.. Bir, bilemediniz iki gün yeter.. Bırakın tadı damağınızda kalsın, seyahatleriniz arasında farklı bir renk olarak yerini alsın.. 21:40 Aylardan Haziran, hava hala aydınlık.. mis.. Sanırsınız ki sabah yeni kalmışız, öyle bir enerji ve ruh hali ile iniyoruz Helsinki'ye.. Gezmeye hazırız.. Ama elbet o başka bir hikaye.. başka bir zamanda anlatılmalı.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/tatli-bir-kesif-crepe-escape.html\" ", "text": "Bağdat Caddesi'ne gittiğimiz zamanlarda birkaç kez arabayı o sokağa bırakmış, köşedeki bu küçük dükkanı da o zaman görmüştük. Ancak nedense hiç denememiş, ne tatlı bir yer diyerek önünden geçip gitmiştik. Bu kez, yine cadde civarında geçirmeyi planladığımız bir haftasonunda kahvaltıda burayı denemeye karar verdik. Ve anladık ki birazcık geç kalmışız!.. Meğerse olası krep krizleri için burası doğru adresmiş!.. Menülerinde 12 tatlı 12 de tuzlu krep bulunuyor. Böyle kalabalık bir menüyü dikkate inceleyince işin içinden çıkmak zor. Çünkü her bir çeşidin içeriğindeki malzemeler çok iyi seçilmiş. Birini seçseniz aklınız diğerinde kalıyor. Planımız kahvaltı yapmak olduğu için tuzlu çeşitleri içinden pesto soslu mozarellalı olanı seçtim ve \"glutensiz\" olarak yapılmasını rica ettim. Bu önemli bir detay; menüdeki glutensiz kreplerden seçebileceğiniz gibi menüdeki normal olan 12 çeşitten birini isterseniz glutensiz krep ile de hazırlayabiliyorlar. Bir süredir glutenli gıda miktarımı azaltmaya çalışan biri olarak bunun İstanbul'da zor bulunan bir özellik olduğunu ve bu inceliğin alkışı hakettiğini söylemeliyim. Bir de haftasonu kahvaltısına yakışır, ortaya karışık tadında bir seçim yapalım diyerek yanına pancakeli kahvaltı tabağı aldık. Masamız da böylece şenlenmiş oldu. Bu sıralar şehirde birçok krep dükkanı açılmış olsa da her denediğimiz yerin çok da iyi şeyler sunduğunu söyleyemeyiz. Yani görüntü olarak çok hoş tabaklar var ama içeriğe de önem veren biri olarak, o tabakları süsleyen malzeme kalitesinden zaman zaman endişe etmiyor değilim. Bu küçük dükkanda böyle bir endişe duymuyorum; karışık tabakta sunulan herşey iyi malzemelerden oluşuyor. Pesto soslu krep ise gerçek bir efsane.. Bu arada mekanın mutfağı küçük olunca ve masaların tamamı dolu olunca serviste birazcık yavaşlık oluyor ama abartılı bir durum yok; sonuç kesinlikle beklemeye değer!. Bu kadar büyük bir kahvaltının ardından Bağdat Caddesi'nde yapılan upuzun bir yürüyüş ve biraz alışverişten sonra aklımızın tatlı kreplerde kaldığını birbirimize itiraf edip bu kez kahve molası için tekrar Crepe Escape'in yolunu tutuyoruz. Çikolatalı hamur ile yapılan çeşitlerden birini paylaşıp birer fincan da kahve ile keyfi arttırıyoruz. İyi ki geç de olsa Crepe Escape'i denedik. Bağdat Caddesi civarında keyifli bir haftasonu kahvaltısı ya da küçük tatlı bir mola için aklınızda olsun. Hele cam kenarında minicik, çok keyifli bir köşesi var ki, orada oturursanız bana da bir selam yollamayı unutmayın!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/tatli-kucuk-kesifler.html\" ", "text": "Geçtiğimiz hafta güzel havayı fırsat bilerek Kuzguncuk, Moda, Arnavutköy, Kurtuluş ve Balat'ta vakit geçirme şansı buldum. Bu güzel gezintilerde de hem önceden bildiğim denediğim mekanları, dükkanları, tatları denedim hem de birkaç yeni küçük keşif ekledim bildiklerime.. Bu arada, son dönemde Balat'ta oluşan mekan patlamasından zaten sizin de haberdar olduğunuz varsayarak bunların isimlerini es geçiyorum.. Siz zaten yürürken çoğu rengarenk bir şekilde karşınıza çıkacak.. Hangisinde oturulur, hangisi sizi mutlu eder, onu siz keşfedeceksiniz.. Beyce Pastanesi: Burada bir pastane değil, pastanenin tabelası ve dekorunu aynen bırakarak içine açılan kolaktif sanat dükkanından bahsetmek istiyorum. Pastanenin eski püskü dekoru içinde salaş bir dükkan oluşturulmuş; yurtdışında görsem aşık olacağım cinsten.. Astronotlu sergirafi baskılara özellikle aşırı derecede bayıldım. Bu dükkanı gözden kaçırmayın.. 23 Antique: Kapısının önündeki Vosvos minibüsü görünce içeri daldığımız bu partal eskici dükkanında çok enteresan bir şey öğrendik. Bir sürü insan \"esnafaantika\" adlı kapalı bir facebook grubunda geli gibi açık arttırmada ürün satın alıyormuş.. Çok keyifli geçiyormuş... Bir gün meraktan izleyeceğim online bir mezat.. Dükkanda da bu mezatlarda satılmayı bekleyen sayısız ıncık cıncık eski tuhaf eşya var!.. Sahil Restaurant: Yıllardır yapılacaklar listemde olan bu mekanı sonunda keşfetmenin sevinci ile \"neden bu kadar geç kaldım\"ın sorgulaması arasında bir yerde aşırı derecede seviyorum. Denediğimiz tüm mezeler enfes ama soğan dolması ve enginar dolmasına özellikle dikkat!.. Ciğer ve ahtapot ızgara da bizi üzmüyor. Duvarları Atatürk resimleri ile bezeli bu mekanı çok beğeniyoruz. Bir ara hiç yazmasam da her gidişimizde yer bulsak diye de düşündüm ama paylaşmanın hazzı başka.. Bol keşifli ve keyifli günler hepinize.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/tatli-mola-porvoo.html\" ", "text": "Helsinki'den yakın çevre nerelere gideriz diye mini bir araştırma yapıyorum, seçenekler arasında Porvoo da çıkıyor. Neymiş diye üç beş fotoğrafına bakayım diyorum; gördüğüm tek bir kareden sonra Porvoo'yu seyahat programına ekliyorum. Fotoğrafta nehir kıyısında sıralanmış kıpkırmızı evler.. Tamamdır diyorum. Porvoo'ya gidiyoruz!.. Helsinki'den Porvoo'ya hergün tekne turları düzenleniyor. Sabah 10:00'da Kauppatori önünden kalkış, Helsinki adacıkları arasından uzun, manzaralı bir yolculuk, Porvoo'da 2,5 saat serbest zaman; akşamüstü 16:00'da da dönüş yolu.. Bu turun ederi 25 . İkinci yol otobüs; Helsinki Kammpi terminalinden yaklaşık 50 dakikalık bir otobüs yolculuğu. Bedeli tek yön 9 . Bonus: Otobüste WiFi. Biz bu seyahatte yeterince ada, deniz gödüğümüz ve Porvoo için toplamda bir günü harcamayı lüzumsuz bulduğumuz için otobüsü tercih ediyoruz. Kamppi alışveriş merkezinin altında -2 katındaki otobüs duraklarından 861 no. lu otobüs gidiyor Porvoo'ya. Bileti otobüsün içinden, kahveyi binmeden bir üst kattaki büfelerden almak lazım. Porvoo'ya vardığınızı köprünün üstünde, soldaki o meşhur kırmızı evleri görünce anlıyorsunuz. Terminal biraz ileride; buradan Tarihi şehir merkezine yürüyerek 2-3 dakikada ulaşıyorsunuz. Kırmızı evler daha doğrusu eski depolar hemen eski şehrin girişinde nehir kenarında sıralanmış. En baştaki artık bir kafe. Porvoon Paahtimo. Akşamüstü saatlerinde burada küçük bir mola verilebilir; sabah erken kapalı, gün içinde de oldukça sakin.. Eski şehir merkezi birkaç sevimli sokaktan ibaret. Pastel renkli sevimli binaların hepsi birer hediyelik eşya, dekorasyon dükkanı. Ara ara kafeler, lokantalar.. Tüm detaylar sevimli, fotoğrafı çekilesi.. Ana meydanda pazar yeri.. bir de kafe.. Kilise biraz yukarıda.. Nehir kenrında küçük köprüler, manzaralık kırlık alan, kuzeye mahsus masal gibi evler.. Bisiklet kiralayıp gezmek de mümkün, birazcık yürümek de.. Geniş bir çember çizdikten sonra yine merkezdesiniz. Minik bir mola için üç farklı adres: Cafe Klockan'da bitki çayı, çörek; Cafe Fanny'de kahve ya da meşrubat; Cafe Helmi'de tatlı molası.. İçlerinden biri ya da belki bizim gibi hepsi!.. Şehrin meşhur tatlısı Runeberg Tortes. Bademli, romlu tatlı. Şehrin çikolatacısı Brunberg. Fabrika satış mağazası kıvamındaki dükkanındaki envayi çeşit içinden çikolata ve meyankökü şekerlemesi almak adetten. Milli yemek yine somon Çorbası; yaşasın!.. Self servis ev yemekleri sunan Hanna & Maria salaş tercih. Yemeğin yanında salata, ekmek/tereyağ, kahve şirketten... Diğer alternatifler, nehir kıyısındaki Johans ve çarşı içinden Gabriel 1763.. Küçük dükkanlarda ağırlıklı olarak kuzey tarzı ev aksesuarı, çiçek, böcek, antika. 1 'ya plak, 3 'ya magnet, 6 'ya kürek.. Kürek de ne? Söylemem, sonra görürsünüz işte!.. Başka da ne var derseniz, çiçek, böcek, renk, ahenk, gemiyle gelen turist, çok turist.. fazla turist.. Şanslıysanız güneş altında yağmur.. Cici bi' romantiklik!.. Hepsi bu kadar. Porvoo birkaç güzel saatten ibaret. Helsinki'ye kadar geliniyorsa mutlaka ama mutlaka görülmeli. Bu birkaç saatin keyfi sürülmeli.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/terapi.html\" ", "text": "Son günlerin üzüntüsünü, travmasını üzerimizden atmak kolay değil.. Biraz yenilenmeye, \"reset\" tuşuna basmaya feci halde ihtiyacımız var. Haftasonu üç günlük bir seyahat planımız vardı ancak olan bitenden sonra hiç içimizden gelmedi gitmek; iptal ettik. Büyük bölümü evde, kendi dünyamızda geçen bu üç günlük tatilin birkaç saatinde de doğaya doğru küçük bir kaçamak yaparak biraz nefes almaya çalıştık.. İstikamet: Çatalca üzerinden Durusu.. Terkos.. belki Karaburun.. Arada bir kullandığımız bir güzergah bu. Yol üzerinde önce birçok piknik ve mangal alanı, küçük çiftlikler, sonra birkaç küçük köy, binicilik işletmelesi, tarla, daha çok tarla, yeşillik var.. Durmayıp devam ederseniz bulacaklarınız size bağlı.. Göl.. Daha çok yeşil.. Deniz.. Enteresandır; İstanbul'un burnunun dibinde hala gözün görebileceği son noktada dahi yeşillik olan uçsuz bucaksız doğa parçaları var. Şimdilik.. Çünkü 3. havalimanı, Kanal İstanbul gibi projeler bu bölgeden geçecek ve biz artık terapi için bu bölgede kaçacak yeşil alan bulamayacağız. -Şimdilik- arabaya atlayıp bu yollardan geçmek; beğendiğimiz manzaralarda durup fotoğraf çekmek; ayçiçeği tarlaları, yolu kapatan koyun sürüsü, otlayan kuzu görmek hala hakkımız.. Çimde dolaşan tavukları kendi gözümüzle görüp çiftlikten taze yumurta, süt, bahçeden toplanmış sebze almak -şimdilik- şansımız.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/tesekkurler-2013.html\" ", "text": "31 Aralık 2012'yi Kopenhag Nyhavn'da kapatıp yeni yıla Hava Fişekler altında girmiştik.. \"Yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer der kimileri. İşte 2013 benim için bu sözü doğrular nitelikte geçti. Seyahatte girdik yeni yıla, tüm yıl bol seyahatle geçti. Kopenhag'da başlayan yıl Amsterdam, Haarlem, Rotterdam, Roma, Frascati, Brüksel, Antwerp, Gaziantep, Halfeti, Gökçeada, Paris, Lyon; Utrecht, yine Amsterdam ile devam edip senenin son günlerinde yapılan Milano ziyereti ile noktalandı. Geriye dönüp bakınca bir sürü tekrar ziyaret, bir sürü yeni keşif var.. Hiçbiri bir diğerinden aşağıda değil, her biri farklı tatta, biribinden güzel seyahatler bunlar.. İlk Gözağrısı: Kopenhag 2013'e senin güneşinle uyandık. Çok sevdim, çok alıştım sana. Oradaki mutlu halim hep aklımda.. En Buzzz!: Amsterdam Mart ayında bu kadar soğuk olmasını hiç beklemezken karlı ve buz gibi bir seyahatti. Soğuktan çok çektik ama pes etmedik! En Yıldırım aşkı: Rotterdam Şehre adım attığım onuncu dakikada Rotterdam'a aşık olmuştum bile.. Şimdi ikinci randevunun hayalini kuruyorum.. En Havalı: Antwerp Tam hipster şehri. Müthiş bir keşif.. Arada Rotterdam olmasa buna da aşık oldum diyeceğim ama 'hastası oldum, yine gidecek ben' diyerek virgülü koysam daha iyi.. En Lezzetli: Gaziantep diyeceğim ama Roma 'ya da ayıp olur.. İkisinden birini seçmek diğerine haksızlık.. Midemin en mutlu olduğu iki şehir, seviyorum sizi.. En Masal: Halfeti Suyun dibinde bir şehir, bu güzel yeşil su, içine saplanmış minare, bu kadar güzel insan.. ancak bir masalda olur.. En Çarpıcı: Frascati Bir öğle yemeği üzerine kurmuştuk tüm planı.. Hoop geldik, yedik içtik kaçtık.. Şarabın pek sertti, biraz da hızlı içtik.. çarptı!.. En Fotografik: Lyon Köprüleri, geçitleri, yemekleri, tepeden manzaraları ile fotoğraf makinesini elimden bırakmaya fırsat tanımayan Lyon'a dair anılar fotoğraf tadında.. En Binbir Suratlı: Paris Kimbilir kaçıncı sefer yapıldı, yenileri de olacak.. Bana her seferinde başka yüzünü gösteren her köşesi başka, binbir yüzlü Paris.. En Gerçek Aşk: Milano Seninle durumumuz diğer tüm şehirlerden farklı.. Gerçek aşksın, evimsin, yuvamsın.. En Tatlı: Brüksel Sokakları waffle kokuyor dediklerinde inanmamıştım. Zaten yalanmış. Bazen waffle ama genellikle çikolata kokuyor çünkü!.. En Sürpriz: Haarlem Ziyaret etmek hiç hesapta yoktu; tren duruverdi, biz iniverdik.. İyi ki de inmişiz, seninle tanışmak çok güzeldi. En Yalnız Utrecht Bu yıl sokaklarını neredeyse tamamen yalnız adımladığım tek şehir sendin.. Kimse duymasın, bazen tek başına gezmek de zevkli yani!.. En Israrcı: Amsterdam Israrcısın tabi, daha Mart'ta görüşmüştük. Aklımı çeldin yine, Utrecht'i bırakıp koşup sana geldim.. Hepsi birbirinden özel seyahatlerle 2013 işte böyle güzel geçti.. Teşekkürler 2013... gezmek için iyi bir yıldın.. 2014 senden de iyi bir performans bekliyorum ona göre!.. Gezmeyi seven herkes için bol seyahatli bir yıl olsun 2014.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/toscanada-bir-koy-vinci.html\" ", "text": "Floransa'da kaldığımız ve ders sonrasında yakın çevrede fazla uzaklaşmadan gezebileceğimiz yerleri keşfetmek istediğimiz günlerden birinde Floransa yakınındaki Vinci kasabasına gittik. Leonardo Da Vinci bu kasabada doğmuş.. Kasabaya 3 km. uzaklıktaki evi, şimdi müze. Kasabanın merkezinde de birkaç binadan oluşan Leonardo müzesi, iki lokanta, Leonardo'ya adanmış bir meydan, iki hediyelik eşya dükkanı, bir de dondurmacı var :) Kasabanın etrafı ise bağlar ve zeytinlikler ile çevrili.. Önce biraz zayıf geldi, bu kadarcık mı dedim, aman siz gelmeyin falan yazdım ama sonra baştan sona gezip uzun Toskana ağaçlı manzaralara baktık, yemek yedik, o harika el boyaması seramik dükkanından tabaklar aldık, dondurma yedik falan.. neticede baktım ki ben yine sevecek birşeyler bulmuşum. Vinci Floransa'ya yakın ama arabasız gitmek iki aşamalı bir seyahat gerektiriyor. Önce Floransa Santa Maria Novella istasyonundan trene binip yaklaşık 30 dakika sonra 3. durak Empoli'de iniyorsunuz (Tren bileti 4.40 ). Sonra istasyondan çıkmadan otobüs bileti gişesinden Vinci için bilet alıp dışarıdaki peronlardan 49 no. lu otobüse binmeniz gerekiyor (Otobüs bileti 2.5 ). Yaklaşık 30 daikka sonra Vinci'desiniz. Vakti kısıtlı, normal bir turiste özellikle gitmesini önermem ama uzun süre kalıyorsanız ya da Leonardo'ya özel bir ilginiz varsa neden olmasın.. Turizm ofisine uğrayıp köyün krokisini ve müze hakkında bilgi alın. Yemek için çok alternatif yok. Turizm ofisine yakın iki lokontadan hangisi o anda aklınıza yatarsa oraya girebilirsiniz ama bence buraya \"tok\" uğramak daha mantıklı.. Ancak mutlaka seramik atölyesi Cannatella Antonino'ya uğrayın. El yapımı ve el boyaması seramikler harika, sanatkarı izlemek daha harika.. Leonardo Müzesi özel bir meydan ve iki yapıdan oluşuyor. Son bölümü ise buraya 3 km. uzaklıktaki doğduğu ev.. Sanırım sonbahar ya da ilkbaharda gidilirse çevresindeki yürüyüş rotalarını değerlendirmek ve zeytinlikler arasından Toscana manzaralı yürüyüşler yapmak keyifli olur.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/twins-coffee-istanbul.html\" ", "text": "Kahve enteresan bir konu. Çünkü aslında sadece kahvenin tadı ile ilgili değiliz. Lezzeti kadar onu hangi ruh halinde, nerede içtiğimiz de önemli.. İçtiğimiz mekanın tasarımı, oturduğumuz koltuğun rahatlığı, fondaki müzik önemli.. Bardağın modeli, mekanın kokusu, görüş alanımıza giren tüm detaylar önemli.. Çünkü kahve keyif işi. Gün içindeki yoğunlukta sadece kendimiz için çaldığımız bu küçük molalar da o yüzden çok değerli.. Tüm kahve molalarının birbirinden keyifli geçmesinin peşindeyiz o yüzden.. En kıvamında espressoyu, en rahat koltuğu, en keyifli manzarayı, en yakışan müziği bir araya getirdik mi bizden iyisi yok.. Ne şanslıyız ki şehirde bu anlamda keyif noktaları giderek artıyor. Gümüşsuyu'nda açılan Twins Coffee de bu keyifli kahve dükkanlarının en yenisi. Dekorasyon minimal, maskülen ve oldukça Kuzeyli.. Kahve çeşitleri kahve tutkunlarını tatmin edecek çeşitlilikte.. Espresso'dan Americano'ya klasiklerin yanısıra Bongo ve Flat White gibi dönemin popülerleri de var menüde.. Kaliteli dergiler ve günün gazeteleri kahvesini içerken sayfa karıştırmayı sevenler için hazır bekliyor.. Kendi kavrulmuş kahvesini kullanan mekandan ev için çekirdek kahve almak ya da arzuya göre çektirmek mümkün.. Taksim'in karmaşasında uzak ama iyi kahve için yolu birazcık değiştirebilecek kadar da yakın.. Vaktim yok diyenlere çözüm Take Away.. Yoğun bir günde Taksim'den geçerken özellikle yolumu düşürüp denediğim Twins'te içtiğim kahvelerden ben memnun kaldım.. Özellikle Bongo başarılı ve sunumu çok özenli.. Ortak masa akşamüstleri keyifli olur gibi geldi bana.. Yakında tezgahta birkaç atıştırmalık da olacakmış.. Duyduğum kadarıyla yakın dönem planlarında Beşiktaş'ta da bir şube açmak varmış ki buna daha çok mutlu oldum.. Ancak dilerim İstanbul'daki şube sayısı iki üçü geçmez.. Çünkü kahve zincirlerindense butik kahve dükkanlarının her daim hayranıyız!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/ustam-ve-ben.html\" ", "text": "Yeni yıl hediyelerimden biriydi Ustam ve Ben. Daha önce hiç Elif Şafak okumamıştım ve merak da ediyordum doğrusu. 1 Ocak günü başladığım kitap ite kaka bugün ancak bitti. Pek ısınamadım yazarın üslubuna, yalan yok.. Oysa bir ropörtajında ilginç gelmişti yazma tekniği. Çok farklı yerlerde, halka açık yerlerde, bazen bir fırının köşesinde yazıyordu hikayelerini.. Ve sonunu henüz yazarken bilmiyordu. O da bizim gibi sonunda öğreniyordu olanları.. Ondan duyduğumda etkilendiğim bu durum kitap bitince de etkili olsun isterdim.. Olmadı.. Ama neyse ki ite kaka okuduğun kitaptan, 'gayrı başka kitabını okumam' dediğin yazardan bile bir cümle takılıyor aklına, yakalıyorsa seni, vaktin boşa harcanmamış demektir. Kitaptaki diğer öne çıkan ve sosyal medyada çokça paylaşılan diğer cümlelerin ötesinde sanki bu cümle sadece bana özel yazılmış gibi geldi.. Ne dersiniz?.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/utrecht-gezi-notlari.html\" ", "text": "Her seyahat öncesi gideceğim şehirle ilgili yaptığım araştırma, sözkonusu Utrecht olunca hiç de verimli geçmemişti. Bunun iki sebebi olabilir: Ya seyahat blogları oraya hiç gitmemiş ya da tembellik edip yazmamışlar!.. Utrecht'le ilgili okuyabildiğim bir kaç cümle orada okuyanlar ya da şehri günübirlik ziyaret edenler tarafından yazılmıştı ve benim hazırlık kriterlerime göre \"hiç\" demekti.. İşte bu yüzden dört günümü geçirdiğim Utrecht'e dair bildiğim, gördüğüm, tecrübe ettiğim ne varsa yazmak bu güzel şehre karşı vazifemdir. Uzun bir yazı okumaya hazırsanız başlıyorum.. Şehre Rotterdam ya da Amsterdam havalimanlarını kullanarak ulaşmak mümkün. Biz Amsterdam Schipol Havalimanı üzerinden şehre ulaştık. Havaalanının içindeki bilet otomatlarından Utrecht Centraal'e tren bileti 8.10 . Bileti alıp ekranlardan ya da danışmadan hangi peronda duracağını öğrenip o perona yönelmek gerekiyor. Her 15 dakikada bir tren var ve yolculuk yaklaşık 35 dakika sürüyor. Utrecht Centraal hatırı sayılır büyüklükte bir tren istasyonu. Buraya varınca gideceğiniz bölgeye göre yönlendirmeleri takip etmek gerekli. Hemen istasyon çıkışında otobüs durakları var.. Şehiriçi ulaşımda otobüsler oldukça işlevsel. Sık sık ve her yöne otobüs var. Biletleri otobüsün içinden de alabiliyorsunuz ve bir Hollanda klasiği olarak şoförler çok güleryüzlü ve yardımsever.. 2.10 'luk biletler 2 kez kullanılabildiği için şoförün ilk damgalamasından sonra sakın atılmasın!.. Bir diğer alternatif de benim nedense bir türlü ısınamadığım ama Hollanda genelinde yaygın olan kontör hesabı para yüklenerek kullanılan OV Chipkaart. Ama şehir merkezinde gezip görülecekler hep birbirine yakın ve trafiğe kapalı sokaklarda olduğundan çok yoğun bir ulaşım ihtiyacı olmayacaktır. Büyük bir şehir olmasa da uluslararası fuarlara evsahipliği yaptığından aslında Utrecht çok ziyaret edilen bir şehir. Bildik otel zincirlerinin hepsi konaklama seçenekleri arasında. Bizim tercihimiz dört yıldızlı Sandton Malie Hotel Utrecht oldu. Bilindiği üzere aslında genelde daha konforsuz ama gideceğim yerlere yakın otelleri tercih ederim ama fuar dönemine denk geldiğimizden \"umduğumuz değil, bulduğumuz\" seçeneği geçerliydi. Ancak hemen söylemeliyim, otelin daha içine girmeden sokağının köşesinden dönerken kendisine aşık oldum!.. Adeta bir masal diyarını andıran Oorsprongpark bölgesinde Hansel ve Gretel'in pasta evini andıran nefis bir bina. Çevredeki diğer tüm binaların böyle olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Hem çevresinden, hem otelden çok memnun kaldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Domtoren Şehre tepeden bakmak için şehrin simgesi Dom Kulesi mutlaka ziyaret edilmeli. Utrecht'i tepeden adeta bir maket şehir, bir oyuncak gibi görmenin bedeli 9 ve tırmanılacak 465 basamak! Kesinlikle değeceğinin garantisini vermekle birlikte eğer bu şehirde tek bir turistik etkinlik yapılacaksa o, bu kuleye tırmanmak olsun diye ekliyorum. Belirli saatlerde gruplar halinde ziyaret edilebildiği için Domplein No.9'daki turizm ofisine uğrayıp rezervasyon yaptırmak gerekli. DomKerk Kulenin ait olduğu ana kilise ziyaret edilecek önemli binalardan biri. Ancak kendisi içinden çok, formel iç avlusu ve bu avluya bakan modern kafesi ile kalbimi fethetmiştir.. Molenpark Benim gibi yeldeğirmeni görünce heyecenanalar için şehrin tek gerçek yeldeğirmeninin Molenpark'ta olduğu müjdesini vermek isterim. İstasyonun arka tarafından kolaylıkla yürüyerek kanal kıyısındaki parka, dolayısıyla değirmene ulaşılabilir. 11:00-17:00 saatleri arası ücretsiz ziyaret edilebilen değirmende bir kahve içilebilir. Parklar Hep kanallarından bahsedilse de harika parklarına da vakit ayrılmalı Utrecht'in. Hele aylardan Kasımsa ve yaprakların renkleri sarıdan kızıla uzanıyorsa bu şehre hayran olmak için başlı başına bir neden olabilir.. Ayrıca Budapestplaan,3 deki botanik bahçe uygun hava koşullarında ziyaret edilecek bir alternatif olarak kayıtlara geçsin. Stadskasteel (Oudegracht 99) Kanal kıyısındaki bu eski kale antik bir kafe/restorana dönüştürüldüğünden biraz turistik kokuyor. Tercih edilebilecek birçok güzel kafe varken br ortama temkinli yaklaşmakta fayda var.. Trajectum Lumen Akşamları şehir bir başka güzel. Çünkü Trajectum Lumen adlı ışık gösterisi bir köşeden kendini göstererek şehri daha da cazip hale getiriyor. Çeşitli sanatçılar tarafından hazırlanan ışık tasarımları kanalları, geçitleri, yolları, binaları renklendiriyor. Bu etkinliğin detaylarına projenin sitesinden ulaşılıp uygulaması telefona indirilerek ya da çeşitli mekanlardaki broşürlerinden güzergahı takip edilerek bu doğrultuda şehirde bir gece turu atılabilir. Dick Bruna Huis 40 dile çevrilen çizgi kahraman Tavşan Miffy'nin yaratıcısı tasarımcı/yazar Dick Bruna'nın evi müzeye dönüştürülmüş. Meraklısı için Nicolaaskerkhof, 17'de.. Kanallar ve Kanal Turu Amsterdam kadar fazla olmasa da Utrecht de kanalları ile hatırlanacak bir şehir. En büyük özelliği sokaklardaki ya da mekanlardaki merdivenlerle kanal seviyesine inebiliyor ve su seviyesindeki kafe ve restoranlarda oturup keyif yapabiliyor olmak. Özellikle merkezden uzaklaştıkça parklarla bütünleşen kanallı manzaralar masal gibi.. Tıpkı Amsterdam'da olduğu gibi burada da tekne ile kanal turları düzenleniyor. Şehri bir de su üzerinden keşfetmek isteyenler 09:00-18:00 arası hizmet veren Schuttevaer'in Oudegracht no.85'deki kalkış noktasını ziyaret edebilir. Burası bir üniversite şehri. Dolayısıyla genç nüfus yoğun. Yeme içme alternatifi çok çeşitli, geceler hareketli.. İşte bizim dört güne sığan adreslerimiz.. Domkerk Cafe Bu kafenin şehri ziyaret eden birçok kişi tarafından es geçildiğine eminim ama mutlaka uğranmalı. tarihi 3. yüzyıla dayanan kilisenin antik duvarları arasına gizlenmiş modern bir kafe. Cam cephesi kilisenin muazzam formel bahçesine bakıyor. Pencere kenarına oturup bir fincan kahve belki benim gibi yanına bir de tost.. Kahve, tost, huzur, manzara dahil, toplam 3 lütfen!.. Tivoli Oudegracht Bir diğer canlı müzik mekanı. Bize rastlayan gecelerde Shantel var; tercih etmiyor, önünden yürüyüp geçiyoruz.. Wok to Go Kapısının önünden geçerken etrafa yaydığı nefis kokularla her seferinde hipnotize olduğumuz Marienplaats civarındaki Wok to Go'ya nihayet zaman ayırdığımıza asla pişman olmuyoruz. En bol malzemeli, deniz mahsullü noodlelardan seçip meydana karşı afiyetle yiyoruz. Önce alışveriş için içinden geçilecek sokaklar: Sırasıyla Steenweg; özel dükkanları ve kafeleriyle Twijnstraat; trendy giysiler, moda markaları ve kahve molaları için Voorstraat; hobi ve sanatsal ürünler, yaratıcı dükkanlar ve Cumartesileri renkli çiçek pazarı için Janskerkhof; dekorasyon, giysi ve şarap alışverişi için Oudekerkhof; tanıdık moda markaları ve çok katlı mağazalar için Oudegracht; şık ve küçük butikler için Zadelstraat; ilaveten Domplein... Bu sokaklar arasında dolaşırken Jacobskerkhof, Oudegracht ve Vredenbrug'da sokak pazarlarına denk gelmek de ihtimal dahilinde.. Souvenir sadece Oudegracht'ta köşede küçük bir dükkan var ille de magnet, anahtarlık bilumum hediyelik alacağım diyen için. Onlar da son derece sıradan ama başka seçenek yok.. Peynir daha iyi bir alternatif olabilir ve Cumartesi kurulan Vredenbrug pazarından en şahaneleri alınabilir. De Leckere Bu şehirde üretilen yerel bira De Leckere'nin market ve çeşitli dükkanlarda 9 çeşidine rastlamak mümkün. Fabrikası ise Molenstein 3D'de. En kötü ihtimal şık Grand Hotel Karel V'in barında denenebilir. Kemal Atatürkstaat Şehirle ilgili araştırmalar sırasında adına rastladığım bu sokağı görmek mutlaka yapılacaklar listemdeydi. Merkezdeki duraklardan bindiğim 5 no. lu otobüs ile ulaştığım sokakta boydan boya yürümek ve sokak tabelasının fotoğrafını arşivime eklemek paha biçilemez.. Bisiklet Kiralama Şehrin içindeki bisiklet trafiğine uyum sağlayabilecekler ya da parklarda bisiklet sürmek isteyenler için istasyondan ya da turist ofisinden bisiklet kiralanabilir."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/utrecht-plak-fuarindaydim.html\" ", "text": "Kasım'da Hollanda'nın Utrecht şehrinde yılda iki kez düzenlenen ve dünyanın en büyük plak fuarı olan Utrecht Mega Record Fair'deydim. Sebep: eşimin plak tutkusu.. Gittiğimiz her şehirde plak dükkanlarını bulup hatırı sayılır bir süreyi bu dükkanlarda geçirdiğimize göre yaklaşan doğumgününe istinaden ona \"böyle bir sürpriz yapsam ne güzel olur\" düşüncesiyle gittiğiimiz fuardan pek mutlu döndük. Ben elbette fuar alanından çok şehrin sokaklarını aşındırdım tek başıma ama fuara da biraz zaman ayırıp burada neler oluyormuş diye bakmayı ihmal etmedim.. Neticede harika bir Utrecht gezisi ve eğlenceli bir fuar deneyimi ile geri döndüm. Fotoğraftan önce biraz ayrıntılı bilgi isterim diyenler buraya, Hemen fotoğraflara geçelim diyenler de ilk fotoğrafa tık!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/utrechtte-keyifli-alisveris-rachmaninoff.html\" ", "text": "Tamam kabul ediyorum, öncelikle adı için girdim bu mağazaya.. Birazcık da üşüdüğümden.. Çok da iyi etmişim, harika bir keşif oldu! Ev dekorasyonu ağırlıklı bir tasarım mağazası Rachmaninoff. Kanapelerin renklerine; üzerindeki yastıkların güzelliğine, aksesuarların farklılığına vuruldum.. Dekotatif küçük objelerin hepsi birbirinden güzel.. Özellikle çekmece kulpu olarak tasarlanan dev boyuttaki düğmelere bayılıyorum.. Yıllar öncesine ait bir tabeladan sökülmüş hissi veren harflerden A ve E'yi almamak için zor tutuyorum kendimi.. Artık tasarım mağazalarında alıştığımız üzere burada da dekoratif aksesuarlarla kişisel aksesuarlar birarada. Nefis tasarım kolyeler var, fiyatları biraz yüksek olunca hemen almıyor, aklımın bir köşesine yazıyorum.. Oysa ki ev için ürünlerin fiyatları çok daha makul. Nefis ahşap kesme tahtaları, peynir servisleri var. Fiyatları 9.90 olunca dar uzun bir modeli kapıp kasaya koşmak farz oluyor! Mutluluğu satın alamazsın diyen tabakları alıp mutlu olmak bence garanti!.. Kuzeyin tasarım anlayışı ile karşılaştığım her durumda iç çekip kurduğum cümle yine peydah oluyor zihnime: Keşke burada yaşasaydım, bir çatı katında.. Evimi buradan ne güzel döşerdim yaa!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/utrechtte-muzik-seni-bekler.html\" ", "text": "Utrecht Plak Fuarı'nı cokgezenlerkulubu için yazdım.. Müzik, alışveriş ve seyahat tutkusunu üçü bir arada kıvamında yaşayıp gittiğin şehirlerde müzik dükkanlarını ziyaret etmeden duramıyorsan sana önemli bir hatırlatmam olacak: Dünyanın en büyük plak CD fuarı Mega Record & CD Fair Autmn 2013 çok yakında Utrecht'te! Her yıl Kasım ayında, Amsterdam'a yakın Utrecht şehrinde düzenlenen ve dünyanın pek çok yerinden katılımcılarla dolup taşan dev boyutlardaki plak fuarı, bu yıl 23-24 Kasım tarihlerinde 40. kez yapılacak. Belki de iş programından sadece Cuma'yı çalarak kendine eğlenceli bir deneyim hediye edebilirsin. Birçok ülkedeki en önemli plak dükkanlarını tek seferde gezme fırsatı var. Çünkü başta İngiltere, Almanya ve Amerika olmak üzere tüm dünyadan önemli dükkanlar ile toplamda 500'ün üzerinde satıcı sözkonusu. Yıllardır aradığın ender bulunan bir plağı, hem de iyi bir baskısını bulma ihtimali çok yüksek. Koleksiyonerlerin her yıl akın akın bu fuara gelmesi işte bu yüzden. 'Aradığım türde şeyler bulur muyum?' endişesi gereksiz. Çünkü türlere göre ayrılmış ucu bucağı olmayan tezgahlar dolusu plak ve CD'den bahsediyoruz. Ucuz plak en iyi plaktır! Fuarın daimi takipçilerinden duyduğumuz kadarıyla 1 standlarından valizler dolusu plak taşımak fuarın en zevkli aktivitesi. Biletler: İnternet üzerinden alınca tek gün 11.50, iki günlük Pass: 20.50 Eğer kapıdan almak istersen bu fiyatlara ekstra 2.50 eklemen yeterli. Ulaşım: Amsterdam Schipol havaalanından Utrecht'e ulaşmak 40 dakika sürüyor. 'Haberi geç aldım, gidemem!' serzenişlerine de hazırlıklı olarak iyi haberi sona sakladım: Eğer Kasım'daki bu fuarı kaçırıyorsan hiç üzülme, şimdiden Nisan ayı için uçak biletini al ve hazırlıklara başla. Çünkü bu fuar Utrecht'te aslında her yıl iki kez yapılıyor ve gelecek sefer için sadece Nisan'ı beklemen yeterli! Ben bu arada Kasım'daki fuarı yerinde takip ederek senin için yeni bilgiler topluyor olacağım!. Bu yazı Ekim2013'de Çok Gezenler Kulübü'nde yayınlanmıştır. Nisan'da tekrar yapılacak, fuarın internet sitesinden detaylara ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/uykuda-ingilizce-ogrenilir-mi.html\" ", "text": "Yabancı dil, özellikle de İngilizce öğrenmenin önemi artık herkes tarafından biliniyor. Ikinci bir dili konuşmak ufkunuzu genişletmenin yanında, iş hayatında, günlük hayatta, yurtdışı gezilerinizde, kısacası hayatınızın her alanında size pek çok kolaylık sağlayacaktır. Ingilizceyi iyi bilen birisi adeta tüm dünyayla arkadaştır. Gezdiği tüm ülkelerde günlük hayatını idare edebilir. Ingilizce gazeteler okuyup, dünyada neler olup bittiğini başka bakış açılarıyla görebilir. Edebiyat zevkine göre İngilizce eserleri orijinal dilinden okuyabilir, çeviriye mahkum kalmaz. Kısacası günümüzde artık dünyanın ortak dili haline gelmiş olan İngilizceyi öğrenmek, sizi bir dünya vatandaşı yapma yolundaki ilk ve en önemli adımdır. Peki doğduğunuz andan itibaren konuşmaya başladığınız dil haricinde bir dil konuşabilir seviyeye gelmek için sarf etmemiz gereken çaba, dilin bize getirecekleri kadar mükemmel mi? Açıkça konuşmak gerekirse, yıllarca konuştuğunuz, düşündüğünüz ve yazdığınız dili tamamen unutup, yeni bir dile adapte olmak kolay bir iş değildir. Yeni bir dil öğrenmeye çalışan insanlar, yaşları kaç olursa olsun, o dilde birer yeni doğmuş bebeklerdir. Konuşmayı, yazmayı ve okumayı bilmeyen, sadece kelimelere anlamsızca bakan bu bebeklerin yeni dile hemen adapte olmalarındaki engelleri, zaten bir dil biliyor olmalarıdır. Yani yeni doğmuş bebekler kadar hızlı ve kolayca öğrenmek mümkün olmayacaktır. Öğrenilmesi gereken binlerce kelime, pek çok dilbilgisi, yazım ve okuma kuralı vardır. Öte yandan, bir dili öğrenmek için o dili günlük hayatınızın içine almanız gerektiği de bir gerçektir. Her gün mutlaka, öğrendiğiniz dille ilgili bir aktivite yapmalısınız. Kelimeleri tekrar etmek, o dilde bir şarkı dinlemek, film izlemek ya da cümle kurmaya çalışmak gibi küçük egzersizlerden söz edilebilir. Dil öğrenmek için pek çok yöntem geliştirilmiş olsa da, düzenli çalışma her sistemin ortak noktasıdır diyebiliriz. Bahsi geçen bu tabloyu tamamen tersine döndürüp, size çok kolay bir şekilde İngilizce öğrenebileceğiniz söylenseydi çok sevinmez miydiniz? Tabii ki, doğasında kolaya kaçma olan insanoğlu böyle bir seçeneği es geçmek istemeyecektir. Işte tam da bu duruma cevap veren bir İngilizce eğitim sistemi ortaya çıkmıştır ki \"Uykuda İngilizce Öğren\" paketleri! Öncelikle konuyla ilgili yapılan en yakın deneyde ortaya çıkan sonuçlar oldukça ilginç. Cerebral Cortex gazetesinde yayınlanan deney sonucunda, uyurken öğrenmenin mümkün olduğu ancak bunun rüya görülmeyen derin uykuda değil, \"nonrem sleep\" adı verilen hafif uykuda mümkün olduğu ortaya koyulmuştur. O zaman, mp3'ümüzü uyanacağımız saatten 2-3 saat öncesine kurup, derslerimizi o arada dinlersek İngilizce öğrenebilir miyiz? Maalesef, cevap yine olumsuz çünkü deneyin sonuçlarına göre bu şekilde sadece kelime haznemizi genişletebiliriz ve bu kelimeler de kesinlikle daha önceden duymuş olduğumuz kelimeler olmalıdır. Kelime haznemizi genişletmek için güzel bir yöntem olsa da, bir dili öğrenmek için yeterli olmayacağı açıktır. Bir dil, kelimelerden oluşsa da, o kelimelerin sadece yanyana dizilmesinden değil, dilbigisi kuralları, kendi kültürü içinde oluşturduğu anlam bütünlüğü ile birlikte meydana gelen bir sistemdir. Dolayısıyla \"uykuda İngilizce öğrenmek\" yerine, \"uykuda yeni kelimeler öğrenmek\" ifadesi daha doğru olacaktır. Bir başka açıdan bakacak olursak, dil ve toplum ilişkisi yadsınamaz bir gerçektir. En basitinden, Türkçede yer alan pek çok Arapça, Farsça ve Fransızcadan geçmiş kelimelerin neden geldiğini anlamak için tarihe bakmak şarttır. Toplumun tarihsel geçmişini anlamadan, neden bu dilde Farsça kelimelerin yer aldığını anlamak mümkün değildir. Üstelik bazı kelimeler dilden dile geçerken, anlam değişikliklerine uğramaktadır. Örnek verecek olursak, Arapçadan dilimize geçmiş olan \"mektup\" kelimesinin Türkçedeki tek anlamı, genellikle düzyazı şeklinde yazılan bir edebi tür olmasıdır. Oysaki Arapçada bu, mektup kelimesinin anlamlarından sadece biridir. Bir diğer anlamı, Allah'ın yazdığı mektup yani kaderdir. Bu anlamları anlamak içinse, İslam kültürü hakkında bilgi sahibi olmak gerektiği açıktır. Sonuç olarak toplarlayacak olursak, sadece bir kelimenin dahi bir tarihinin olduğu, toplumdan topluma anlamının değiştiği göz önünde bulundurulduğunda, \"uyurken kelime öğrenmek\" de anlamsızlaşıyor. Uyurken sadece ezbere bir şekilde edineceğiniz çeviri kelimeler, belki de ifade etmek istediğiniz asıl kelimeler olmayacaktır. Bu kelimeleri derinliği olmadan öğrenecek, dolayısıyla o dile hiçbir zaman kültürüyle birlikte hakim olamayacaksınız. Dili toplumundan ayrı bir şekilde \"öğrenmek\" ise, çatısı olmayan bir ev gibi olacaktır. Ayrıca bir de, dilden dile çevrilemeyen kelimeler vardır ki, \"uyurken İngilizce öğrenme\" paketlerinin bu konuya ne derece değindikleri bir soru işareti olarak kalmaktadır. Çincede \"özlemek\" kelimesinin var olmadığını açıklamak, o kültürde öyle bir duygunun var olmadığını kavramak bu CD'lerle mümkün olmasa gerek."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/uzun-vizeyi-nasil-alsak.html\" ", "text": "Şu Avrupa Birliği meselesi çözülene kadar -ki bir gün çözülecek mi?, hiç emin değiliz!- Avrupa ülkelerine seyahatte Schengen'e mahkumuz. İnsanın hazırda vizesi olunca kesinlikle daha çok seyahat edebiliyor. Aksi halde gidip bir tomar evrak toplamak, gudubet biometrik fotoğraflar çektirmek falan son derece bezdirici işler. İnsan, \"amaaan, boşver otur evinde\" diyor kendine. Gerçekten öyle, çok iyi biliyorum; geçmiş yıllarda defalarca yaşadım. Ancak son yıllarda uzun vize almayı başarabildiğim için bu telaşı daha seyrek yaşamanın rahatlığındayım. Kendi vize püflerimi size de anlatmak istedim; olur da işinize yarar, kendinizi 15 günlük, 1 aylık vizelerden kurtarırsınız diye.. Bir kere yıllar önce öğrendiğim bir şey var; Schengen'in de prestijlisi, prestijsizi var. Almanya, Fransa, İtalya gibi ana Schengen ülkelerinden alınan vizeler daha prestijli vizeler. Bir sonraki vize başvurunuz için artı puan teşkil ediyorlar.. Aynı şekilde pasaportunuzdaki Amerika ve İngiltere vizeleri de sizi daha kabul edilebilir kılıyor. Şahsi başvuru, tur şirketi aracılığı ile başvurmaktan daha iyi; tur şirketlerine aldırılan vizeler genellikle sadece tur süresini kapsayan kısa süreli vizeler oluyor. Ayrıca tur şirketi direkt gidilecek ülkeden vize alacağı için o \"prestijli vize\" durumu daha uzak ihtimal oluyor. Sonra pasaportunuzda Çek Vizesi gören vizeci \"Hımm, yani.. işte.. bu iyi vize değil..\" diye burun kıvırıyor!. Ama elbette ilk kez vize alacaksanız ve tur ile gidiyorsanız bence mutlaka vizeyi tura aldırın; n'olur, n'oolmaz!. Ama ilk gidiş değilse bence tur şirketine aldırmayın derim.. Diğer yandan biz yıllardır aracı bir vizeci ile işlemleri hallediyoruz. Çünkü farkettim ki konsolosluğa verilen evrakların sıralaması bile mühim; konsolosluklarda çok tuhaf detaylara takılabiliyorlar işlemler sırasında. Dolayısıyla bu işlemi günde yüzlerce kişi için tekrarlayan vizecilerin tecrübesinden faydalanmak mantıklı. Fakaat, vizeci dediğiniz kişi pasaportnuzu ve tüm şahsi bilgilerinizi teslim ettiğiniz kişi; burada da güvenilir bir vizeci bulmak gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu esesa göre biz her yıl zaten aşırı sevip gitmeden duramadığımız İtalya ile başlıyoruz seyahatlere.. Vizeyi son yıllarda devamlı olarak İtalya'dan alıyoruz. Eğer sizin seyahat planlarınızı çok zora sokmayacaksa vize için hep aynı ülkenin kapısını çalmaya çalışın derim. Genellikle Fransa'nın bu konuda daha yumuşak ve cömert olduğu söylenir.. Bizim de kendisinden geçmişte ilk başvuruda 6 ay vize almışlığımız var.. Hepinizin bildiğini tahmin ettiğim bir kural; vize aldığınız ülkeye o vize ile giriş çıkış yapma zorunluluğu. Eğer yapmadıysanız size tekrar vize verme ihtimali sıfıra yakın oluyor!. Bu konuya özellikle dikkat!. Eğer iş sebebi ile gidiyorsanız o zaman şirket evrakları ve çalıştığınız şirketin ticari itibarı giriyor devreye. Büyük bir şirketin güvencesi daha uzun vize demek olablir. Buna göre yıllık seyahat planınızı, yurtdışı fuarları falan düşünüp stratejik bir planlama yapabilirsiniz. Biz hep oradan bize alıyoruz ya, Ayrıca o ülkede yaptığınız hatırı sayılır harcamalar, otel faturası gibi harcamaların belgelerinin fotokopilerini de başvuru sırasında eklerseniz o yukarıda bahsettiğim \"iyi ve devamlı müşteri\" kuralı devreye giriyormuş. Tüm bunların yanısıra zorunlu evrakları eksiksiz tamamlayabiliyor ve üstüne üstlük bir de banka birikimi, gayrimenkul tapusu gösterebiliyorsanız uzun vize garanti demektir. Umarın püfler sizde de işe yarar.. E hadi hayırlısı diyelim!.. 2017 Güncelleme: Bu kez aracısız kendi şahsi başvurumuzla aldık vizemizi.. Yine italya için web üzerinden idata'ya randevu alıp evrakları eksiksiz tamamladık ve çok düzenli bir şekilde toparladık.. fotografı idata'da çektirdik; çünkü onlar da bir şeyler kazanmak istiyor anladığım kadarıyla :) Sıra bize gelince görevli memur hiç eksiksiz dosya ve düzen görünce çok şaşırdı ve vizeciden bile böyle gelmiyor bravo dedi! Bu kez evrakların arasına bir önceki dönem italya konaklama faturaları ve belirgin harcamaları da ekledik.. planlanan seyahatimizin yanısıra bir kaç ay sonrası için bir seyahat planı daha ekledik evraklara.. Memur bence iyi bir süre alırsınız dedi.. birkaç gün sonra dediği çıktı: 2 yıllık schengen cepte! Ben de 4 yıldan beri seneden 1 veya 2 defa yurtdışı gezisi yapmaya çalışıyorum. Vize benim içinde çok büyük handikap, bugüne kadar sıkıntı yaşamadım almakta ama aracı kullandığınız vizeci nin bilgisini vermeniz mümkün olursa, özellikle Schengen de kendileriyle iletişime geçmek isterim. Yeşil pasaport ve sağladığı dolaşım imkanları konusunda hiç bilgim yok ne yazık ki.. ama yeni bir bilgi edinirsem buradan paylaşırım. Teşekkürler."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/venedik-adreslerim-yeme-icme-seyahat-rehberi.html\" ", "text": "Majer Bir karbonhidrat molası daha. Şehrin çeşitli noktalarındaki şubeleri ile Majer'in hamur işlerine ve özellikle ekmeklerine bayılıyorum. Rastladığım yerde ince uzun galetaya benzeyen ekmeklerinden alıp yola devam ediyorum. Starda Nouvo Cannaregio'yu istasyondan itibaren kesen upuzun cadde dükkanlar, kafeler, restoranlar, pastaneler, hediyelik eşyacılar ve marketler ile şehrin alışveriş için önemli caddelerinden ve fiyatlar da şehir geneline göre biraz daha uygun. Bu civarda birçok da \"bacari\" var. Bacariler ayaküstü birşeyler içebileceğiniz ve kilo ile pet şişede ucuz şarap alabileceğiniz Venedik tarzı pub/dükkanlar. Şehrin içinde dolaşırken gözünüze çarptıklarında bu yazıyı anımsayacaksınız.. Notların işinize yaramasına çok sevindim. O makarnayı yiyemediğiniz için hiç üzülmeyin. Ben seyahatlerde şunu öğrendim; birşeyler eksik kalınca oraya tekrar gitmak için sebep oluyor.. İyi gezmeler, bol seyahatler, yine bir gün Venedik'e yolunuzun düşmesi dileğiyle.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/venedik-gezi-notlari.html\" ", "text": "Venedik... Bu kez ne çok sevdim seni.. Daha önce seninle aramız çok da iyi değildi. Sokaklarındaki binlerce turistten biriydim sadece. Kalabalığından, kabalığından, pahalılığından çok çektim.. Ama yine de bir gün yine gelmek üzere ayrılmıştım en son senden. Yıllarca özlemedim. Ama bir gün birden özledim. Aklımda hep o son veda ettiğimiz gün, Accademia köprüsünden inerken gözümü delen güneş ve daracık, uzun, sakin sokaklarının sonunda şıpırdayan mavi/yeşil su vardı. Sırf bir güneş yansıması, sırf koşarak suya ulaştığım sokaktaki ayak seslerim için özledim seni.. geldim.. Turistlik sınavımı çoktan vermiş, \"gerçek sen\"i keşfetmeye hak kazanmıştım bu kez.. Sen de onayladın.. doya sıya sürdüm keyfini.. Şu an yazarken bile hissedebiliyorum bana kattığın mutluluğu. Kalbim pır pır.. Bana seni sevdiren şeyleri, en güzel sokaklarını, en keyifli adreslerini anlatmak istiyorum.. Bir meydan, bir gondoldan ibaret değilsin; herkes bilsin.. Bu notları Venedik'e tekrar gidecek olan ya da ilk sefer bile olsa \"turist olmamayı\" kafasına koymuş cesur Venedik yolcularına armağan ediyorum. En kötü fikir; ana karada Mestre ya da Jesola'da kalmak. Çünkü buralarda kaldığınız zaman akşam belli bir saatte vaporetto'ya binerek şehri bırakıp gitmek zorunda kalıyorsunuz. Venedik tam da anormal turist kalabalıklarından sıyrılmış, kendi olmaya başlamış diyeceğiniz saatte burayı bırakıp gitmek iyi değil.. Tek bir şartla; eğer yazsa ve \"bol denizli yaz tatilimi yaparım, arada bir de Venedik'e gider bakarım\" diyorsanız bir ihtimal mümkündür. İkinci kötü fikir de San Marco'ya yakın olma arzusu. Neden? Tüm günlerinizi bu meydanda geçirmeyecekseniz daha pahalı konaklamak niye? Ben kısmen uzak semtleri öneriyorum. Cannaregio favorim. Şehrin ghettosu olan Cannaregio, sadece konaklama değil, gün boyu bulunmaktan en keyif aldığım bölgelerden. Havaalanına, Merkez tren istasyonuna ve çevre adalara en kolay ulaşım bağlantılarını da içeriyor. Eğer kullanırsanız vaporettolar ile merkeze de sürekli ve kolay ulaşım var. Ama yürümeyi seviyorsanız uzun ve keyifli, her anı bol manzaralı yürüyüşlerle turistik merkeze ulaşılabiliyor. Bu ziyarette 3 yıldızlı Hotel Tintoretto'da konakladık. Anlatacak, abartılacak bir durum yok. Cannaregio'nun en hareketli caddesine bakan, -elbette tarihi dokudan nasibini almış-, temiz yatak ve banyolu, ortalama bir tesis. Genel olarak Venedik'te konaklama sektörü çok kötüdür zaten. Aşırı turistten şımarmış, kaba bir servis anlayışı hakimdir. Mühim bir sorun yaşamadan; odadan memnun, konumdan bir hayli memnun, kahvaltıdan da \"şöyle böyle\" seviyesinde bir beğeni ile bu konaklamanın sorunsuz geçtiğini söyleyebiliriz. Venedik, konaklama esnasında adalara gitmek ve bir Vaporetto No.1 turu yapmak dışında hiç ulaşımı kullanmadan gezilebiliyor desem? Ben zaten burada deli gibi yürümek için geldim, ulaşım ile ne işim olur!.. İnternet sitesinde türlü bilet ve kombine alternatifi olmasına rağmen Venedik'e vardığınızda iş değişiyor. Ya 7 EUR'luk tekli biletler ya da 24-48-72 saatlik turist kombineleri dayatılıyor; sorulan detaylı sorular gişe personelini sinirlendiriyor!.. Evet Venedik'te ulaşım pahalı, ancak sürekli kullanmaya gerek var mı, emin değilim. Yürümek Venedik'te gerçekten en güzel şey. Tek sorun şehri ortadan bölen Grand Canal. Çünkü bu geniş kanal üzerinde direkt karşı tarafa geçebileceğiniz sadece Accademia ve Santa Lucia istasyonu önündeki köprü var. Bu da dar ve karmaşık sokak yapısı ile aslında kuş uçuşu kısa olan bir hedefi dolambaçlı bir ulaşım ile uzatıyor. Aslında Venedik'te zaman ve hedef nokta koymaksızın yürümek en keyiflisi. Kafanıza göre takılıp hiç ummadığınız bir yere çıkmak en zevklisi. Ama belirli bir adrese ulaşmak üzere yürümeye başlamak puzzle çözmek hatta bir labirentin içinden çıkmaya çalışmak gibi. Her an karşınızda en az iki seçenek. Şu köprü mü yoksa bu mu? Sağ sokak mı sol mu?.. İşte ipucu: Hemen her sokakta Per Rialto, Per San Marco, Per Accademia ya da Per Ferrovia tabelası yön bulmanızı kolaylaştıracaktır. Hedefinizi telefonunuzun haritasından işaretleyerek bu referans noktalardan hangisine yakınsa o tarafın oklarını takip ederek sonuca ulaşabilirsiniz. Bir önemli bilgi de şu; Aslında küçük küçük kara parçacıkları olsa da belli bloklardan ilçeler oluşturulmuş ki bunlara 'sestiere' deniyor. Bazı köprülerde durup iki tarafa da bakın. Bir tarafta mesela Sestiere Cannaregio, diğerinde Sestiere San Polo yazacak. Bulunduğunuz bölgeyi ve varmak istediğiniz yeri böyle de tayin edebilirsiniz.. Hizmet sonsuz; işte Venedik'in kendine has adres bilgilerini çözmek için biraz kelime bilgisi:Calle: Dar yol, patika Campo: Samimi, küçük meydan Campiello: Minik avlu Fondamenta: Kanal kıyısından giden yol Piazza: Meydan Ponte: Köprü Rio: Canal Rio Terra: Eskiden kanal olup sonradan doldurulmuş yol Piscina: Havuzlaştırılmış, su dolu alan Sottoportego: İki sokak arasında binaların altından geçen bağlantı yolu. Salizzada: Üzeri revaklı pasaj, yol.. Ulaşım konusuna havaalanı ile devam ediyorum. Şehirden ayrılırken suyun şehrine sudan ve havalı veda etmek istediğimiz için duraklarından kolayca binilen Alilaguna Shuttle servisini kullandık. Tekneden alınan bilet 2014 yılı itibarı ile 16 ve servis oldukça hızlı. Buraya hemen bir 2017 yılı güncellemesi ekliyorum: Havalimanından merkeze tek yön Alilaguna 15 ; gidiş dönüş olarak alırsanız 27 . Ayrıca havalimanı ile Venedik'in araç ile ulaşılabilen son noktası olan Piazzale Roma arasında ACTV bus 5 no. lu hattı kullanmak 8 . Vaporetto No.1 İşte en keyifli Venedik klişesi! Yeme içme apayrı bir yazı konusu.. Ancak kısaca şunu söyleyebilirim ki Venedik'te turistik olan her yerde ki bu şehrin 3/4'ü demek- yemek, eğlenmek, alışveriş pahalı. Ancak daha yerel ve ekonomik takılmak asla imkansız değil.. Mesela ben kahvemi Cafe Florian, Quadri, Lavena gibi San Marco Meydanı'nın şık ve tarihi kafelerinde canlı klasik müzik eşliğinde meydandaki masalara kurularak değil, yine \"İtalyan işi\" ayaküstü içiyorum!. Yine aynı meydanda, yine tarihi kafelerden Lavena'nın barında, ayaküstü, ya da Florian'ın içinde köşeye saklanmış bar taburelerinde.... Hem normal kahve ücreti ödüyorum hem de turist olduğum çalışanların aklına bile gelmiyor.. Ama yine de bu konuda anlatacaklarım, adreslerim bununla sınırlı değil.. Yeme içme notlarımın önemli bir kısmını Venedik Adreslerim'den okuyabilirsiniz.. Niyetim uzun uzun bir mutlaka görülsün, mutlaka yapılsın listesi vermek değil. Ama bazı küçük detaylar da atlanmasın istiyorum. Gece San Marco Meydanı'ndan geçilsin; gündüzünden daha güzel.. Opera binası Teatro La Fenice gece görülsün -hatta keşke operaya gidebilmek de mümkün olsa. Dorsoduro'nun içlerinde yürünsün. Kapı zilleri, kapı kolları, panjurları tutan minik Venedik Tacirlerine dikkat edilsin. Birçok kişi karşıdan bakar da yanına kadar her turist gitmez; Santa Maria della Salute Kilisesi'ne gidilsin, merdivenlerinde oturup karşı kıyıya bakılsın.. Gece en sakin sokaklarda yürünsün, korkmadan.. Venedik tarzı aperitivo yapılsın; nedir, nasıldır diye mutlaka gitmeden Gezicigünlük'ün Cicchetti yazısı okunsun!.. Merkez daireden çıkıp normal hayat keşfedilsin. Sanat için vakit ayrılabiliyorsa ya Guggenheim ya Accademia listeye alınsın.. Bienal başlı başına bir Venedik ziyareti sebebi.. Adalara gidilsin. Murano, Burano.. Sayısız küçük saray yürüyüşler boyunca dikkatten kaçmasın. Mümkünse birkaçına girilip kıyısına ya da terasına çıkılsın. Mesela Bienal ile ilgili ek sergilerin yapıldığı birkaç saray.. Binaların içinden şehir çok daha farklı bir görüntü sunuyor çünkü.. Binlerce köprü var, maksimum sayıda farklı köprüden geçilsin ve bir tanesi kendi köprünüz olarak seçilsin. Ghetto'da dolaşmaya, tadını çıkarmaya, sırlarını keşfetmeye zaman ayrılsın. Bu yazıyı yazarken bile o sakin sokaklarda yürüme hissiyatını, Venedik'in bende yarattığı tuhaf kendi halimdelik duygusunu tekrar yaşadım.. Şu an kapıdan çıkar ve yine giderim; tam olarak bu duygudayım.. Şimdiden özledim.... Haftaya gidiyoruz Roma Venedik ve Milano ilk kez hem de... Anlattığınız her şeyi not aldım. Milano'yu 3 gün planladık ancak oraya bir gün ayırsak diğer iki günü başka bir şekilde değerlendirmemiz mümkün mü? Yakın, günübirlik git gel yapabileceğimiz tarzda. Çok teşekkürler paylaşımlarınız için."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/venedik-ipuclari.html\" ", "text": "Mestre ya da başka yakın bir yerde değil, adanın içinde konaklayın. Şehir akşamları daha sakin, biraz daha gizemli, belki biraz da romantik.. Günübirlik gelenler bu ayrıcalığı kaçırmış oluyor..(konaklama için şahsi favorim Cannaregio mahallesi; önerebileceklerim; Temiz havlu ve çarşaf ilkesi ile Hotel Tintoretto ve Hotel Al Vagon ile yeni keşif We Crociferi. San Marco'ya ne kadar uzaksanız o kadar mutlusunuz.. Uzaklaşın, kaybolun.. Haritayı boşverin.. Sokaklar sakinleşsin, kendinizi şehrin dokusuna kaptırın.. Etrafınızda duyacağınız tek dil İtalyanca olsun.. Eninde sonunda burası bir ada; zaten tamamen kaybolamazsınız! Kapısında başka dilde menü asılı olan ya da \"içeri buyrun\"cu garsonları olan yerlerden kaçın. Bölge mutfağını sunmayan yerlerden kaçın. Örnek: Pizza Venedik mutfağına ait değil, menüde işi yok.. Deniz mahsulü, sardalya balığı, Venedik işi el yapımı makarna Bigoli'yi deneyin.. Turistik bölgelerden kaçın.. Turistik menülü yerlerden, aşırı yüksek fiyatlardan kaçın.. Müşterileri sadece turistler olan yerlerden kaçın.. En iyi yemek içeride sadece italyanca konuşulan yerlerde, unutmayın.. Ağırlıklı balık ve su ürünlerinden oluşuyor. Ancak balıkçılar Pazar günleri çalışmadığı için taze balığın en sıkıntılı olduğu gün Pazartesi. Bigoli in Salsa. Kalın Venedik'e özgü spaghetti genellikle beyaz şarap, soğan ve sardalya balığı ile sotelenerek hazırlanan sos ile servis ediliyor. Pek çok geleneksel lokantada el ile kesilmiş taze bigoli makarnaya rastlayabilirsiniz. Risi i bisi. Taze bezelyeli pirinç risotto. Risotto zaten kuzeye ait bir yemek.. Venedikte de en çok buraya özgü mürekkep balıklı risotto nero yapılıyor.. Bölgenin karidesi Schie ve yengeci moeche menülerde çokça karşınıza çıkıyor.. İçeceklere gelince; bölge elbette prosecco ile ünlü.. beyazda soave, kırmızıda valpolicella ve bordolino bölgenin lokal şarap cinsleri.. Cicchetti. Tapas'ın Venedik versiyonu. En popüler ciccheti tatları; baccala mantecata ; moscardini ; sarde in saor ya da minin topolini sandviçler.. yanında ombra denilen mini kadehlerde şarap.. Acqua Alta özellikle Kasım-Nisan arası suların yükselip kara ile denizin karıştığı, insanların tahtadan yollarda yürüdüğü o meşhur su yükselmesi.. Fondamenta Bir tarafı kanal kıyısı Venedik usulü ana cadde.. Sestiere Bölge, semt ( Venedik merkezi toplam 6 bölge. Ve bazen köprülerden geçerken tabelalar size başka bir \"sestiere\"ye geçtiğinizi hatırlatıyor.. Bacaro veya Bacareto, şarap ve yanında küçük atıştırmalıklar satan samimi ve salaş barlar.. Cicchetti Akşamüstü içkisine eşlik eden Venedik usulu ekmek üstü minik atıştırmalıklar.. Kendine ait bir sözlüğü bile olan Venedik'in coğrafi özelliklerinden de yola çıkarak gerçekten farklı bir dokusu ve dili var.. Giderken defterinize bu kelimeleri not edin; mutlaka işe yarayacaklardır. Acqua Alta zamanı sular yükselip tahtalar, üzerinde yürünmek üzere meydana dizildiğinde arkanızda yürüyen kişi belki de bir an önce işine gitmek isteyen bir yerli. Asla ve asla fotoğraf çekmek için tahtaların üzerinde durup trafiği tıkamayın.. Kilise ve bazilikalara şortlu, askılı girmemek genel bir kural; Venedik'te de geçerli.. San Marco Bazilikasında fotoğraf çekmemek de kurallardan biri.. Güvercinlerin beslenmesi kanunlar çerçevesinde yasaklanmış durumda. Kurallara uyun; turistlere saldıran güvercin illüstrasyonları size tehlikeli bir şeyi anlatmaya çalışıyor!. Tarihi yapıların merdivenlerinde, köprüler üzerinde oturmayın; piknik yapmayın.. Kalabalık ve yürüyüş yolları sınırlı bir şehirde trafiği tıkamayın.. Küçük meydanlar \"campo\"larda banklar var; dinlenmek için bunları kullanın.. #gezicigunlukvenezia etiketindeki instagram paylaşımlarını inceleyebilirsiniz. Bazen fotoğrafın altında yazanlar, bazen altına bırakılan bir tavsiye bazen sadece fotoğrafın lokasyonu bir başka Venedik ipucunu içeriyor olabilir.. gezicigunluk. com'daki tüm Venedik Notları'nı okuduğunuzdan emin olun; eski, yeni, güncellenmiş pek çok yazı ve not var.. biz 3 milano 3 venedik olacak şeklinde bir gezi programı yaptık, venedik'le ilgili aklıma takılan bir kaç soru var umarım yardımcı olursunuz, Merhaba, sanırım tüm venedik yazılarını okumamışsınız, Burano orada da yazıyordu. Hatta bilet konusundaki bu sıkıntınız da diğer yazılarda var :) fiyatı değişmediyse 7 luk bir bilet ya da günlük pass card almalısınız."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/viyana-gezi-notlari.html\" ", "text": "Sevgili Viyana ile ikinci buluşmamız.. İlki ile ikincisi arasında uzun bir boşluk oldu ama şu anki hislerim üçüncü buluşma için bu kadar uzun bir ara olmayacak diyor.. Rüya gibi beş gün geçiriyoruz bu kez Viyana'da.. Sokaklar, müzeler, kahveler, yemekler, konserler,... herşey dolu dolu ve çok keyifli.. Yine ayrıntılı bir gezi rehberi yerine bu seyahatte öne çıkanları, akılda kalanları, üzerimde kalan Viyana etkisini ve dolayısı ile en içimden gelen önerileri bulacaksınız bu yazıda.. Şehirlerle ilk karşılaşma anına bayılıyorum.. Güneşli ve ılık bir Eylül sabahı Volkstheater metro durağından yeryüzüne çıktığımız anda kocaman bir ohh çekiyoruz!. Büyük porselen bibloları andıran binaları, önümüzden geçen kırmızı tramvayları ile muhteşem Viyana var karşımızda.. Bu şehir insanı daha ilk anda mutlu ediyor, kalbini çarptırıyor.. Hemen valizlerimizi birkaç yüz metre ilerideki otelimize doğru çekmeye başlıyoruz.. Viyana'da bu kez hep şehrin kalbinde olmak, ilgi alanlarımıza her an yakın olmak ve seyahatimize keyif katmak niyetiyle çok merkezi ama aynı zamanda çok keyifli bir konaklama seçimi yaptık. Özellikle Berlin ve Hamburg seyahatlerimden aşina olduğum 25 Hours Hotels'in müzeler bölgesindeki otelini daha fotoğraflarından bile sevmiştim; güzel de bir indirim dönemi yakalayınca bu fırsatı değerlendirdik. İyi ki de öyle yapmışız; şehirle ilgili harika anılarımıza öyle çok katkısı oldu ki.. Gün doğumunda pembeleşen gökyüzü manzarası ve Viyana silueti, odamızın kocaman camlarına bir tablo gibi asılıyor her sabah... Gözümü ilk açışımda her sabah bu tabloyu görüyor, her sabah bu şehri yeniden seviyorum.. Sonra duvardaki sirk konseptli murale güneş vuruyor; kalkıp müziği açıyorum.. her sabah bıkmadan pencereden bir video çekiyorum.. sırf kendime.. hatırlamak, özleyince bakmak için.. Gün böyle keyifle başlarken ve kahvaltı için de otelin içindeki 1500 foodmakers varken başka kahvaltı alternatiflerini görmiyor tabi gözümüz.. Bu durumda da sevdiğim viyana adresleri kahvaltıdan değil kahveden başlıyor.. Viyana adeta bir kahvehaneler cenneti.. Şık salonlarda, eski salonlarda, şık sunumlu kahveleri kibar garsonların taşıdığı film seti gibi yerler düşünün.. Kahvaltı, gün arası kahvesi, öğle yemeği, akşamüstü içkisi, müzik dinletisi, tatlı kaçamağı ve hatta akşam yemeği, akşam içkisi, gece kahvesi.. Herbiri gün boyu her an başka bir filmin sahnesi.. Cafe Central, Cafe Hawelka, Mozart Cafe, Cafe Demel ve Cafe Sperl atmosfer olarak en sevdiklerim. .. Bunlar bu seferki ziyaretten sevdiğim anlar ama VİYANA KAHVELERİNDE başlıklı zamansız yazımda şehrin en iyi kahvelerinin tam listesini bulabilirsiniz. Tarihi molaların yanısıra modern, yeni nesil kahve dükkanlarını da merak etmiyor değilim.. Uzun bir listem var; içinden birkaçını deneyebiliyoruz.. Bir de Fleischmakt'ta rastladığımız küçücük pencereli mini 3. dalga kahveci Fenster'i ise pek bi tatlı bulduk!. Bu kadar kahve yeter, hiç mi bir şey yemedik biz? Yemez olur muyuz hiç! ... hem de ne güzel şeyler!.. Trzesniewski/ 1902'den beri hizmet veren bu ilginç açık sandviç zinciri, bence şehrin en güzel küçük sırrı ama ilk şube Dorotheergasse'dekine gitmek şart!. Farklı malzemeler ile hazırlanmış birkaç minik açık sandviç, yanına da lokallerin içtiği gibi minik, oyuncak gibi bardakta bira \"pfiff\" ile ayaküstü masalarda atıştırmaca.. Ben böyle küçük, lokal numaralara bayılıyorum!.. İyi Schnitzel'in Peşinde.. / Schnitzel Viyana'da önemli mevzu.. Ben de bu kez daha derin bir araştırmaya girip bu konudaki soru işaretlerimi tamamen giderip en iyiyi, en doğruyu daha detaylı öğrenmek istiyorum.. Peki neler öğrendim? Bir kere \"orijinal Viyana şnitzeli\" kesinlikle dana etinden olurmuş. Ama dana eti pahalı olduğu için ucuz alternatifi domuz etinden yapılmış. Danadan yapılanın adı \"Wiener Schnitzel\". Domuzdan yapılanın adı ise \"Schnitzel Wiener Art\". Bu isim ayrımı bir çok önemseniyor; bir çeşit patent gibi, coğrafi işaret gibi yasal zorunluluk.. Bir de bunun yanısıra daha sonra türetilen tavuk etinden yapılan versiyon var tabi.. Kafa karışırsa emin olmak için menüde \"kalb\" kelimesine dikkat edilebilir. yanında bu yazıyorsa dana etinden yapıldığı netleşmiş olur.. İyisini nerede yiyeceğiz? Ben de çoğunluk gibi Figlmüller sevenlerdenim ama Figlmüller'in asıl uzmanlık alanı domuz şnitzel; bunu da biliyorum.. Kaç kez izledim yapılışını.. Kaplama malzemelerin ile kaplandıktan sonra tek sefer kullanılan tertemiz kızgın yağın içine iki kez girip çıkıyor ve çıtır çıtır oluyor.. Ana şubesi Wollzeille'de pasaj içindeki küçük şube; diğeri ise yoğun talebi karşılamak üzere sonradan açılan.. Benim tercihim daima orijinal şube.. Önceden rezervasyon akşam için şart ama gündüz araya kaynama ihtimali çok yüksek.. Biz yine de garantiye almıştık rezervasyonla ama eğer rezervasyon yoksa pes etmeyin, deneyin şansınızı derim.. Dana şnitzeli nasıl yapıyor bilmiyorum ama ben kendi spesiyal şnitzellerini de tavuklu versiyonu da çok seviyorum. Ama bence şnitzelden de daha güzel ve gitmeden hep özlenen asıl şey o muhteşem patates salatası. Tatlılığı kabak çekirdeği yağından gelen o muhteşem salata!. Ben sırf bu salata uğruna her Viyana'ya gidişimde mutlaka Figlmüller'e gideceğim! Bunun dışında yemek için üç ilginç adresim daha var ama.. Bunlar dışında öğle molalarından birinde uğrayayıp lokallerin arasında hafif bir öğle yemeği yediğim Ulrich ve hemen yakınındaki ikiz kardeşi Erich'i çok sevdim. Bir öğle yemeğinde de bu ferah salonda yeriz diye not aldığım MAK Museum içindeki Salon Plafond'a ne yazık ki hiç gidemedim ama bir başka öğle molasında Figar'ın sağlıklı sokak lezzetlerinden denedim.. Tarihi merkezin ara sokaklarında at arabalarının peşine takılıp dar sokakları keşfetmek keyifli. Bu yürüyüşlerde en sevdiğim meydan Judenplatz. Bu sakin meydanı çok fotografik buluyorum ve ısrarla her fırsatta yolumu buradan geçirip fotograflamaya doyamıyorum!. Ferstel Passage'a bayılıyorum.. 1860'ta mimar Heinrich von Ferstel elinden çıkan bu zarif yapı girişte bir fıskiye ile karşılıyor sizi.. Devamında şık ve Parizyen bir bistro, şahane bir kahve dükkanı, tavanlarda muhteşem detaylar ile arka sokağa açılan nefis bir geçit.. Kleines Cafe, her yürüşümde karşıma çıkıyor.. Sabah kaçta açılıp içi kaçta süpürülüyor, masaları o minik meydana kaçta yayılıyor, her gün kaç kasa süt geliyor, biliyorum!.. O benim için bir kafe değil, bir çeşit şehir sembolü.. Pek çokları için de cephesinin görür görmez o meşhur filmi hatırlatıp iç çektiren romantik bir sembol!.. Viyana'da inanılmaz güzel müzeler arasında insan tüm vaktini harcayabilir ama güzel sanatlara ilgisi olan biri mutlaka \"Kunsthistorisches Museum\" Sanat Tarihi Müzesi'ni görmeli -hatta içindeki Gerstner Cafe'de de bir mola vermeli.. Bu kadarı yetmezse adını bile çok sevdiğim Albertina Müzesi ikinci adres. Bunlara ilk Viyana seyahatimizde geniş vakit ayrılmıştık.. Keşke vakit daha da çok olsa tekrar tekrar gidebilsek.. Bu seferki konsantrasyonumuz ise daha önce Belvedere Sarayı'na gittiğimiz halde vakit ayıramadığımız Upper Belvedere kısmında sergilenen sanat koleksiyonu.. Sonunda geniş bir Gustav Klimt koleksiyonu ile karşı karşıyayız!.. Sabah erken gittiğimiz için ilk yarım saati sakince geçiriyoruz ancak sonra gelen Koreli bir grup meşhur Kiss tablosuna neredeyse hiç bakmadan fotograflamaya başlayınca huzur bozuluyor.. Yine de müze ve eserler çok güzel.. Giriş ücreti 15 . Hofburg Sarayı'nı gezmesek de her gün önünden geçip atlı arabalı klasik Hofburg fotografını mutlaka çekiyoruz. (Her ne kadar kendim asla atlı arabaya binmesem de bu şehirde en azından daha dikkatli ve duyarlı şekilde şehrin dokusunun bir parçası olarak yer verdiklerine inandığımdan atlı arabaları bu şehre, bu şehrin fotograflarına yakıştırıyorum. Bir seyahatsever olarak mutlaka görmeliyim diye düşündüğüm \"Globe Museum\" ise farklı dönemlere ait sayısız yerkürenin yanısıra paylaştığı bilgilerle dünya tarihinde kısa bir gezinti yaptırıyor.. Giriş ücreti 3 . Opera Gecesi Viyana gerçekten operanın, klasik müziğin, valsin şehri.. Keyif alan biri için onlarsız bir Viyana seyahati gerçekten eksik kalır.. Geçen Viyana seyahatimizde Kursalon'da klasik müzik konserine gidebilmiştik; bu kez de daha uçak biletini alır almaz opera hayalleri kurmaya başladık ancak biletleri daha satışa çıktığı gün hızla tükenmeye başlayan Viyana operasında bütçeyi zorlayan bilet fiyatları ile karşılaşınca geriye kalan ekonomik alternatiflerden başka çare kalmadı.. Bir: Bazı temsiller Nisan, Mayıs, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında operanın önünde kurulan dev ekrandan halka yayınlanıyor. Erken gider yer kaparsanız koltuktan, olmadı yere çökerek, elinize içeceğinizi (şıklık olsun derseniz küçük boy schlumberger brut\"unuzu alıp sokaktan canlı yayını izleyebiliyorsunuz.. İki: Standing Room/ Temsiller başlamadan 80 dakika önce operanın Operngasse caddesindeki girişi önünde bir kuyruk oluşmaya başlıyor -ki kesin girmek istiyorsanız daha da erken o sıraya girmelisiniz. Viyana Operası her temsil için toplam 567 adet gibi rekor bir sayıda ayakta bilet satışı yaparak bütçesi dar olanlara ve turistlere opera izleme şansı sunuyor. Bilet fiyatları 3 ve 4 . Kuyruğa yeterince erken girdiyseniz ve şanslıysanız \"ground floor\"dan yer kapıyorsunuz. Bu da baya iyi görüş açısı ve konfor demek, yere oturarak bile izleyebilirsiniz.. Ama sonlara kaldıysanız istikamet balcony ya da gallery.. Ayakta ve zor şartlarda izleyeceksiniz demek.. Bütün gün yürümüş bir turist için çok da hoş değil ama en azından salonu, atmosferi görebiliyorsunuz.. Ayrıca yorulanlar kaçtıkça daha iyi görüş açılı bir yer de bulmak mümkün olabiliyor.. Üç: Sırada beklerken operanın görevlilerinin kapıya çıkıp anlık fırsat bilet sattığı da oluyor.. Tanesi 35 'dan bir fırsat yakalarsanız değerlendirmeye değer.. Peki, biz turistiz, nasıl giyinmeliyiz? diye düşünebilirsiniz.. Bu konuda çok katı değiller ama biraz özen bekleniyor.. ki zaten siz de bu özeni gösterirseniz kendiniz de rahat edersiniz.. Yıktık jeanli, rengarenk ve şortlu birilerini almadıklarına şahit oldum.. Ayakta bilet aldıkları halde gece elbiseleri ve papyonları-siyah takımları ile gelen öğrenci grubu çok tatlıydı mesela!. En iyisi akşam operaya gideceğiniz gün koyu renklerde giyinmeye çalışın.. belki akşam boynunuza geçireceğiniz bir şal, süslü bir küpe?.. Hangi kategoriden biletiniz olursa olsun arada şık bara uğrayıp bir kadeh \"sparkling\" içmeyi ve Gerstner atıştırmalıklarından tatmayı unutmayın ama!. Opera ile ilgili tüm sezon programı, bilet fiyatları ve diğer ayrıntıları Wiener Staatsoper bağlantısında bulabilirsiniz. Genel olarak Viyana'da alışveriş için tercih edilebilecek sokaklar Kohlmarkt, Kartnerstrasse, Seitengasse, Lindengasse ve tanıdık zincir mağazalara rastlayacağımız Mariahilfer Caddesi olarak sıralanabilir. Ancak ben -kendi adıma- Mariahilfer'in alt paralelleri, onu kesen caddeleri, -Kirchengasse ve civarındaki keşiflerimi- kendime daha yakın ve keyifli bulduğumu söyleyebilirim.. Hediyelik eşyalar da tarihi merkez \"Altstadt içinde, özellikle Stephanplatz civarında rahatlıkla bulunabiliyor. Bu dükkanlarda şehrin doğası gereği klasik müzik ve opera etkili pek çok obje var.. Johann Straus ve Mozart ile anlamlandırılmış sayısız dekoratif obje, bardak, çikolata... vesaire.. Yine Stephanplatz'da bulunan Manner Shop turistlerin en çok uğradığı adreslerden.. 1960'lardan beri üretilen napoliten gofretlerin sanırım tadı değil de ambalajın ikonikliği cezbedici oluyor ve insan teneke bir kutuyu evine taşımaktan kendini alıkoyamıyor!. Ama gerçek ve anlamlı bir alışverişten söz ediyorsak benim için Viyana'da önemli bir adres var: Mühlbauer. 1903 yılından beri şapka üreten bu marka kendini çağdaş tasarım dünyasına o kadar güzel adapte etmiş ki, şapka kullanmaya meraklı biri olarak el yapımı şapkalarından birini kendime alıp karşılığında aklımın yarısının mağazadaki diğer 10 şapkada bırakıyorum!. Tek tek elde yapılan bu şapkalar, yapan onu yapan şapkacının imzasını taşıyan bir etikete sahip.. Şehrin içinde birkaç mağazası var ama ben belki bakmak isteyen olur diye şuraya site linkini de ekliyorum.. Gardrobumda daima en sevdiğim jean pantolonlarımın efendisi, moda tasarımcısı Helmut Lang Viyanalı.. Benim tarzımın dışında ama meraklıları için.. renkli ve neşeli takı/aksesuar markası Frey Wille aslen Viyanalı.. Sıradışı ve hoş tasarımlı çantaları ile öne çıkan Eva Blut 'un Kühfussgasse'de güzel bir dükkanı var.. Gezdiğimiz pek çok plak dükkanı içinden favorilerimiz Teuchtler, Tongues ve hala ısrarla Substance.. Merkurmarkt da gurme alışverişi için önerim.. Merkezde, insanın aradığı herşeyi bulabileceği çok katlı marketin en üst katında da bir şarap barı var.. Cumartesi günleri erkenden kurulan Naschmarkt'daki bit pazarı keyifli bir sabah aktivitesi. Burası normalde satıcıların çoğunun Türk olduğu bir sebze meyve pazarı; içinde pek çok yeme içme alternatifi ile şehrin en renkli noktalarından biri.. Cumartesileri de bir kısmında bit pazarı kuruluyor; satıcıların büyük kısmı yine Türk.. Ben maddi manevi bu pazarda tam aradığımı bulamasam da bit pazarı gezmek insana bulunduğu şehit ile ilgili pek çok bilgi aktardığı için iyi ki gittim diyorum.. Pazar sonrasında belki yakınındaki Vollpension'da geç kahvaltı yapılabilir. Bu sevimli kafedeki tüm objeler de sanki bu pazardan toplanmış gibi! Servis biraz yavaş ama kafe baya keyifli.. Ayrıca her Pazar 8-11 arası Riesenflohmarkt'ın kurulduğu notu defterimde var ama biz uğramadık; denemeyi diğer gidenlere bırakıyorum.. Viyana'da şehiriçi ulaşım için metro ve tramvay kullanımı oldukça yaygın ve kolay.. Ulaşımda kullanılan tekli bilet 2.10 . Pazartesi'den Pazar'a geçerli haftalık kart 16.20 ; 24 / 48 ve 72 saatlik sınırsız biletler de mevcut. Havaalanı- Viyana şehir merkezi ulaşımında ise otobüs, CAT Havaalanı treni ya da Railjet Treni'ni kullanabilirsiniz. Yppenplatz-Brunnenmarkt arası bolca kafe ve dükkan bulunan daha çok yerlilerin takıldığı hipbir bölge.. Şehrin yahudi mahallesi olarak bilinen Leopoldstadt Karmeliterplatz renkli bir bölge.. Cumartesileri \"kosher\" ürünlerin de bulunduğu bir pazar kuruluyor. Margareten'de Schlossquadrat gizili bir labirent içinde tamamen lokal bahçeli mekanlar, restoran ve şarapevleri var.. Ah Viyana.. Notları yazarken bile o anlara gittim; tekrar keyiflendim.. Benim için bitmeyecek, tekrar tekrar keyifle gezilecek şehirlerden birisin.. Biz seninle yeniden buluşana dek sana gelen herkes seni en az benim kadar sevsin!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/viyana-notlari-albertina-muzesi.html\" ", "text": "Müze 10:00- 18:00 saatleri arasında; çarşambaları ise 21:00'e dek açık ve giriş ücreti 12,90Euro. Kahvaltıdan hemen sonra, henüz Viyana sokaklarında yorulmamışken gitmenizi tavsiye ederim. Yorulunca müzenin kafesinde soluklanabilirsiniz ama bence dışarı çıkın ve hemen yolun karşısındaki Mozart Cafe'de harika bir kahve için. Dinlendikten sonra yine aynı biletle içeri girip kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. 2017 sonuna kadar Bruegel ve Raphael sergileri var.. Yaz aylarında ise müzenin terasında dj'li kokteylli Çarşamba akşamüstü partileri düzenliyorlar ki, bunlardan birine denk geldik.. oldukça keyifliydi.. İş ya da turistik, her ne amaçla olursa olsun farklı bir şehre giden herkes en azından bir önemli müze gezmeli bence. Hele ki Viyana gibi kültür ve sanatın vahası bir şehirdeyseniz buna özellikle vakit ayrılmalı... Albertina buna değer bir müze. Adı bile ne kadar zarif: Albertina!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/viyana-notlari-cafe-leopold.html\" ", "text": "Viyana'nın merkezinde, 'MuseumsPlatz' denilen bölgede Leopold Müzesi'nin avlusu burası. Leopold Müzesi Gustav Klimt gibi, Egon Schiele gibi modern sanatın önemli isimlerinin eserlerini barındıran önemli bir müze. Koleksiyon ve sergileri gezerken arada dinlenmek, birşeyler içmek isteyenler avludaki basamakları tırmanıp buraya, Cafe Leopold'a ulaşırlar. Haftanın her gecesi farklı bir elektornik müzik etkinliğine sahne olur Cafe Leopold. Ünlü DJler gelir, albüm lansmanları, ünlü labelların geceleri düzenlenir."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/viyana-notlari-meshur-kahveler.html\" ", "text": "Gelenekler kahvenin hatırı kırk yıl der; o hatır bence Viyana kahvelerinde ömürlük.. Bazen, gözümü kapadım mı Viyana kahvelerindeyim.. İnsanların şıklığını, kibarlığını, sunumun zarafetini, kahve içmenin keyfini unutamam.. İlk Viyana ziyaretimde gitmeden önce şehrin en eski ve en güzel kahvelerini not almıştım defterime. Olabildiğince fazlasını ziyaret etmeye çalıştım Viyana'da. Her gittiğimde başka bir tat, başka bir keyif. Gerçek anlamda bir sosyal etkinlik, şehirdeki yaşam kültürüne dair önemli bir gözlem ortamı Viyana kahveleri.. Bu listeye 1847 de açılıp daha sonra kapanan ve 90'larda tekrar açılan kafe Cafe Griensteidl (Michaelerplatz 2) ve 50'lerde açılan şehrin ilk İtalyan tarzı kahvesi Cafe de l'Europe (Graben, 31) ekleyince Viyana kahveleri ziyarete hazır demektir. Hala deneyemediğim birkaç tanesi gelecek ziyareti beklesin.. Bu arada giden ve deneyen olursa bir kahve de benim için içsin.. Hiç merak etmeyin, o kahveler dün açılmadığına göre bugün kapanmaz.. Bu liste de, o kahvelerin hatırı da ömürlük!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/wang-alexanderwanghm-2.html\" ", "text": "Dün akşam #alexanderwangxhm için düzenlenen özel alışveriş partisindeydim ve benimle eve dönen parçalardan biri bugün kahveme eşlik ediyor. \"daha önce hem kuyrukta beklemiş hem de davetli olmuş\" -sonuçta her şekilde bu etkinliğin bir müdavimi olarak- çok küçük öneri ve ipuçlarım olacak.. fotograflarını gördüğünü düşünüyorum. Hala incelemediysen mutlaka bak çünkü alışveriş yapmayı düşünüyorsan modellere aşina olmak önemli. Önceden modelleri bilmeli ve hatta önceliklerini belirlemelisin. Çünkü alan alışverişe açıldığı anda herşey o kadar hızlı olacak ki \"modeli nasılmış, bedeni bana uyar mı\" gibi düşüncelere bu hızlı süreçte yer yok!.. Operasyon şu şekil: Hızlı ol, gerekirse koş, bulduğunu kap, devam et!.. Tek bir parça bile olsa, poşeti, etiketi, kumaş çantası vs.. herşeyi ile kesinlikle koleksiyonluk bir parça olacak ama.. ben böyle düşünüyorum. Sabah 8.30'da HM mağazası önünde kuyrukta olmalı, alışveriş için verilecek sınırlı sayıdaki bileklikten birini almalısın. Koleksiyonun satılacağı mağazalar: İstinyePark, Zorlu Center, İstiklal Caddesi ve Ankara Cepa H&M mağazaları)Diyelim ki olmadı, yetişemedin, kalmadı. 2. Şans. Öğleden sonra kalan ürünler genel satışa açılıyor; belki bir parça edinebilirsin. Diyelim ki beğendiğin ürünün ancak bir beden büyüğünü bulabildin.. Bekle.. Biri uzun bir süre sonra kabinden çıkıp senin aradığın ürünü kendisine küçük geldiği için bırakabilir. Özellikle kabin bölgesinde bunlar oluyor. -Bonus!.. Birçok kişi o panikle sonradan kullanamayacağını farkettiği parçaları değiştirmeye geliyor. Özellikle 2. gün sabah.. Orada olabilir, hemen iadelerden istediğin bir ürünü kapabilirsin. -Ürün iadesi genellikle Cumartesi'ye kadar sürüyor. Takıntılı olduğun bir parça varsa diye söylüyorum; belki son ana kadar oralarda olmak istersin.. Son olarak bu aslında eğlenceli bir alışveriş ve moda etkinliği.. Böyle düşünmek, parçası olmaktan keyif almak, eğlenmek lazım.. Fazla da ciddiye almamak lazım.. Aksi halde o kuyrukta bekleyip çıkan kargaşanın ortasında olmak, belki de eli boş dönmek çok anlamsız ve yıpratıcı olur.. Ben her yıl bir şekilde mutlaka katılıyorum ve olaya sadece eğlenceli anı olarak bakıyorum.. Ve de HM konuk tasarımcı etkinliklerinden oluşan ürün/ambalaj koleksiyonuma bayılıyorum!.. Bu yıl şanslıydım.. Tam istediğim parçaları aldım.. Umarım senin için de öyle olur.. Yarın bol şans.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yakinda-munih.html\" ", "text": "Bir İtalya, bir Fransa bir de Almanya, köy kasaba şehir demeden karış karış gezilmeli inancımla yürüttüğüm sinsi planlarım ağır ve emin şekilde ilerliyor, bilmem arkında mısınız.. İtalya'da bir hayli öndeyim, Fransa fena sayılmaz ama son yıllarda biraz boşladığım Almanya biraz daha ilgi alaka bekliyor benden.. Berlin beynime saplanmış bir kıymık gibi hep aklımda.. çok özledim.. Düsseldorf.. Gariptir; tam da şu an bu yazıyı yazmak yerine tekrar Düsseldorf sokaklarında olacaktım halbuki!.. Mühim değil, planlar değişir ama seyahat aşkı engellenemez!.. Hep bir kış günü sokaklarında yürümeyi hayal ettiğim şehir. Benim kafamdaki imgede göğe uzanan sivri kuleli görkemli tarihi yapıları ile eski kent bölgesi ya da Münih yazınca ilk karşıma çıkan Oktoberfest'ten görüntülerdeki gibi festival havası yok.. Biraz karanlık, biraz soğuk metropol havası, sanat -kesinlikle- bol bol sanat var; müzelerde yankılanan ayak sesimi şimdiden duyar gibiyim.. gerisi bol kahve, içlerinde kaybolacak kitap dükkanları, iyi bira ve arızalı elektronik müzikten ibaret!.. Kafamdaki Münih'i yaşamak için dört tam günüm var. Yeteceğinin düşünüyorum. Hatta belki bir gününde de Salzburg'a kaçarız. Münih'ten Salzburg'a trenle gitmeyeni dövdüklerini tahmin ediyorum çünkü.. Ama yine de belli olmaz.. araştırmalara yeni başladım. Turistik rotalardan olabildiğince uzak 'sevdiğim Almanya' kafasına uygun bir plan için bol bol okuyorum, gelen önerileri not alıyorum. Aslında biliyor musunuz, benim için seyahat bu araştırmalar sırasında çoktan başlamış oluyor. Defterime notlar alırken şehir kafamda canlanıp şekilleniyor. Genelde de daha gitmeden seviyorum onu.. Şu an Münih çok heyecanlı geliyor. Yaa umarım çok güzeldir, çok severim, aşık olurum hatta.. Gidip araştırmaya, şehir yerlisinin takıldığı adresler bulmaya devam edeyim şimdi. Bu arada internette kolay kolay bulamayacağım yaşanmış güzel tecrübelerinizi, farklı önerilerinizi, 'şunu tatmadan dönme' direktiflerinizi bekliyorum, ona göre!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yeni-bir-kesif-simple-community-brand.html\" ", "text": "İki yıl kadar önce çok yurtdışında bir şehirde, küçücük bir oluşumun 11 m 'lik bir alanda harika çantalar üretip koca koca markalarla işbirliği yaptığını, dünyaya açıldığını paylaşmış ve asıl dileğimin böyle bir Türk markasının da bir gün çıkması olduğunu vurgulamıştım. Ne kadar içten bir dilekti ki, bakın bu yıl gerçekleştıi!. 2017 başlarında bu yeni marka ile tanıştım.. çantalarını kullandım.. ve bayıldım!. Öyle her şeyi övme huyum yoktur, bilirsiniz ama rahatlığı, tasarımı, yola çıkış hikayesi beni öyle heyecanlandırdı ki hiç üşenmeden bu emeğin karşılığını vermeli ve bu keşfimi herkesle paylaşmalıyım diye düşündüm. Simple Community Brand, iki harika genç girişimci kadın tarafından tamamen aşkla kurulmuş bir moda ve yaşam stili markası. İlk ürünleri bir sırt çantası.. ki bu çanta benim de marka ile tanışma sebebim. Çok seyahat eden ve çok yürüyen biri olarak sırt çantası kullanmayı daha pratik ve rahat buluyorum. Ancak hem tüm ihtiyaçlarınıza cevap verecek hem de tasarım olarak sizi mutlu edecek bir çanta bulmak pek de kolay değil.. Birkaç sevdiğim çantam zaten var ama bir sırt çantasında aradığım tüm özellikleri bir arada bulabileceğim \"rüya çanta\" arayışım yine de hep devam ediyordu. İşte bu noktada birden fazla şekilde kullanılabilen bu modeli denemek istedim. Önce sadece tasarımı ile ilgimi çekse de online satış sitesinden ürün detaylarını incelediğimde daha da etkilendiğimi söyleyebilirim. Simple Community Brand, %100 dana derisi ve Kutnu Kumaşı'ndan oluşuyor. Kutnu kumaşı da nedir? Bu kumaş 16. yüzyıldan beri Gaziantep'te üretilen, el dokuması, ipek/pamuk çok özel bir kumaş. Şimdi bunu sadece okuyor olsaydım otantik tipli bir çanta canlanırdı gözümde ama tasarımı görünce bu iki tezat materyalin böyle modern bir tasarımda buluşması beni baya etkiledi. Severek kullandığım markayı instagram hesabından da zevkle takip ediyorum. Türkiye'de üretilip Amsterdam üzerinden dünyaya açılan marka geçtiğimiz günlerde Milano'da düzenlenen bir tasarım fuarına katıldı mesela. Heyecanla takip ediyorum.. Gerçekten bize ait değerlerle bir dünya markası olma yolunda attıkları adımları hem destekliyor hem heyecanlanıyorum.. İçinde bulunduğumuz zor dönemi de düşündüğümde bu ülkeden çıkan değerler ile üretim yapan, artı değer katan girişimleri destekliyorum.. alkışlıyorum.. başkalarına da örnek olmasını diliyorum.. Ve tabi henüz hayalindeki sırt çantası ile tanışmayanlara bir de buna bakın diyorum!."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yeni-kitap-sahilden-bostanci.html\" ", "text": "Heyecanla bekledim çıkmasını, şimdi bitecek diye okumaya kıyamıyorum!.. Şöyle demişler: Ruhu sahillerden bıkıp dünyanın başka yerlerinde gezmekten korkmayanlar için.. Tamam işte, o benim!.. Hem çok severim öykü kitaplarını. Arada bir açar rastgele okursun bir tanesini.. seversen tekrar tekrar okursun, başucu kitabın olur.. Umarım bu kitap da benim için bir başucu kitabı olur.. Az sonra kitaptan \"Berlin Hatırası\" adlı öyküye başlıyorum.. zaten bu ara aklımda hep Berlin.. bak yine heyecanlanıyorum!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yeni-yil-yeni-kesif-kafeingo.html\" ", "text": "Yılın son günlerinde internet üzerinden sipariş ederek eve taze kavrulmuş kahve alabileceğim bir sistem ile tanıştım; adı Kafeingo. Üye olarak mevcut kahve çekirdekleri arasından demleme tarzı ve damak tarzınıza uygun çekirdek sipariş ediyorsunuz. Eğer seçimizinden eminseniz Kafeinbox'ı seçerek dilediğiniz kahveyi dilediğiniz miktarda sipariş ediyorsunuz ama benim gibi ilk kez deneyecekler için 4 farklı çekirdeği deneyimleme şansı sunan Mixbox var. Benim seçimim ilk sefer için Mixbox.. Bu sette ayrıca dönemsel olarak değişen küçük bir hediye de çıkıyor paketten. Ben tam yeni yıl zamanı sipariş verince paketimden 2016 yazılı nefis yılbaşı kurabiyeleri çıktı ki kendilerini yemeyip tüm yıl saklasam mı acaba diye de düşünmüyor değilim. Yeni yıl ruhuna uygun olarak Colombia, Ethiophia ve Guatemala single origin çekirdeklerin yanısıra bir de yeni yıl özel blendi Christmas Blend sipariş ettim. Guatemala biraz sert geldi ama Ethiopia ve blend olan ile iyi anlaşacağız gibi.. Özelikle benim gibi şehir merkezinden uzak oturanlar için süper bir sistem olmuş, artık bana kahvesiz kalmak yok.. İnternetten alışverişi ve kapıda paket karşılamayı seviyorsanız Kafeingo sitesine bir göz atın derim.. Yeni yıl hepimiz için bol kahve kokulu ve yeni keşiflerle dolu olsun!.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yerlisinden-napoli-uclemeleri.html\" ", "text": "Bildiğiniz gibi bir süredir İtalyanca kursuna gidiyorum ve öğretmenim Daniele Napolili.. Ben özellikle instagram paylaşımlarımda sık sık İtalyan şehirlerinden bahsettiğimde bana \"Ee, hani Napoli?\" diye takılıyor.. Ya da derste arkadaşlar arasında İtalya planlarımızdan bahsettiğimizde \"kimse Napoli'ye gitmiyor mu?\" diye soruyor. Napoli'yi daha önce kısacık ziyaret etmiş ve çok sevmiş biri olarak Napoli'nin İtalya'yı seven gezginler arasında yeterince iyi tanınmadığına inanıyorum. İşte bu yüzden Daniele'nin sorularını fırsat bilerek ona Napoli hakkında sorular sordum ve birlikte soru cevap şeklinde güzel bir Napoli rehberi hazırladık. Ben cevapları o kadar sevdim ki Napoli'ye tekrar -ama bu kez daha uzun- bir ziyaret gerçekleştirip hepsini denemek için üzere plan yaptım ve 2018 Mayıs'ı itibarıyla bunu gerçekleştirdim.. Denemekten keyif aldığım önerileri ve seyahatime renk katan harika ipuçlarını tüm okuyanların da benim kadar keyifle değerlendirmesi dileği ile.. Güneş. Napoli daima sıcaktır. Yağmura rastlamak zor; kar ise imkansızdır. Deniz. Daima Napoli'yi temsil eden bir şey ve onu birçok farklı noktadan görebilirsiniz.. Dağlardan, kalelerden, evden veya pizza yerken.. Bir çok ressama ilham veren Posillipo'dan Napoli manzarası. Napoli usulü pizzanın doğduğu yer olan La Pizzeria Brandi. Şehrin tam merkezi olan Dante Meydanı'ndaki Caffe Mexico. Via San Biagio dei Librai'daki Nilo anıtına karşı Bar Nilo. Napoli'nin en eski caddelerinden biri olan Via Tribunali'deki Antica Trattoria da Carmine. Garsonlarını şarkı söyleyip dans ettiği, bağıra çağıra şakalaştığı, İspanyol Mahallesi'nde bulunan Trattoria da Nennella. Lokal lezzetlere bir yolculuk tadındaki Osteria da Tonino. \"Askıda kahve\". Kahvesini içen bir müşteri bir sonraki müşteri için fazladan bir kahve parası ödeyebilir. Bu Napoli'de başkalarına sevginin bir örneğidir. Coroglio'dan inilen Seiano mağarası. Bir tünel sizi dağın diğer tarafında bir Yunan anfi tiyatrosu ve deniz kenarına bir villa bulabileceğiniz farklı bir yere çıkaracak. San Martino Kalesi ile Corso Vittorio Emanuele arasındaki 414 basamaklı ünlü Pedamentina bağlantısı. Eskiden saldırılara karşı savunma amaçlı kullanılan kaleye inişte birçok bahçe bulunuyor. En önemlisi Ulysses tarafından reddedildikten sonra aşkı için ölen denizkızı Partenope. Öldüğünde dalgaların vücudunu sürüklediği küçük ada Megaride'de Napoli kurulmuş. Piazza Sannazzaro'da onu temsilen bir denzikızı heykeli bulunuyor. Parteneope aynı zamanda Napoli şehrinin eski isimlerinden biri. 1753'te Sansevero Prensi Raimondo di Sangro, heykeltraş Giuseppe Sammartino'ya örtülü bir İsa heykeli siparişi verir. Efsaneye göre prens ruhunu şeytana satarak simya gücü elde eder ve bir çarşafı mermere dönüştürür ve ortaya gerçekçi bir sonuç çıkar.. Ovo Kalesinin efsanesine göre kalenin altında, Napoli körfezinin ortasında bir ejderha yumurtası var ve açıldığında Napoli'nin sonu gelecek. Usta Ciro Oliva'dan Pizzeria Concettina ai Tre Santi. Bir çok farklı çeşit pizzası ile Fuorigrotta bölgesinde, Via Consalvo'da bulunan Pizzeria Add'o Guaglione. Özellikle kızarmış pizza için Pizzeria La Masardona. Baba. İçinde rom olan bu tatlıyı Piazza San Domenico Maggiore'deki Scaturchio'da deneyebilirsiniz. Via Toledo sokağında karışık balık kızartması. Via San Biagio dei Librai sokağında ekmek arası işkembe. Posillipo bölgesinde inanılmaz manzarası ile Virgiliano Parkı ve Gaiola Marina Parkı. Şehrin kalan diğer bölümlerinden çok farklı olan modern kısmı Vomero bölgesi. Gençlerin müzik dinleyip eğlenebileceği 3 adres. Teatro Posillipo. Yemek yiyip dans edilebiecek şık bir yer için Teatro Posillipo. Açık havada konserler için Arenile di Bagnoli. Şehirdeki tarihi tiyatroda konser ve gösterilerin keyfini çıkarmak için Teatro Palapartenope. Dinlenmek ve denize girmek için kesinlikle, feribotla ulaşılabilen Procida Adası. Serapis Antik Tapınağı ve diğer hazinelerini keşfetmek için Pozzuoli Limanı. Kano kiralayıp tenha plajlarda gezmek için Marechiaro. Pompei koleksiyonlarına adanmış Roma ve klasik Yunan heykelleri; birkaç metrelik Ercole Farnese ve İssus muharebesi mozaiği gibi eserleri ile Ulusal Arkeoloji Müzesi il Museo Archeologico Nazionale. Rönesans koleksiyonu ile Tiziano, Raffaello, Carracci gibi sanatçıların pek çok eserine ev sahipliği yapan Museo di Capodimonte. Riviera di Chiaia bulunan lüks ve tarihi kravat mağazası Marinella pahalı ürünleri ile genellikle başkan ve politikacıların tercihi. Galleria Umberto I! in girişinde bulunan giyim mağazası Barbaro. Belki sizin için değil ama oyuncak bebekleriniz için kıyafet ve onarım dükkanı L'Ospedale delle Bambole yani Oyuncak Bebek Hastanesi! Mergellina'da bulunan ve deniz kıyısında en iyi Napoli lezzetlerini tadabileceğiniz meşhur Bar da Ciro. Posso mangiare da te? Io porto il vino! Yemeği sende yiyelim mi? Şarabı ben getiririm! Guaglio! Napoli ağzı ile bir hitap şekli olarak Genç! \"Haydi Napoli! Bu söz herkesin sevgisini kazanacaktır. Via Tribunali ve özellikle Napoli Karnavalı'nın ünlü maskesi Pulcinella'nın heykelinin bulunduğu kısmı. Castel dell'Ovo ve Via Caracciolo arasındaki küçük köprü. Çok genç yaşta yaşamını yitiren komedi ve dram oyuncusu Massimo Troisi, Napoli ve \"Napolitan olmak\" ile ilgili inanılmaz bir örnek. Mimari'de Barok tarzını yaratan, Roma'daki San Pietro Meydanı'nın tasarımının ve daha pek çok eserin sahibi olan Gian Lorenzo Bernini. Aktör, yönetmen ve şair Toto. 100'den fazla filmi ile muhtemelen en ünlü İtalyan aktör olan Toto, şimdi İtalyan dilinin bir parçası olan bir çok da kelime icat etti. Michael Radford'un Il Postino filmi. Porcida adasında geçen ve müziği ile Oscar kazanan filmde Massimo Troisi, şair Pablo Neruda'ya mektuplarını taşıyan ve onunla büyük bir dostluk kuran \"postacı\"yı canlandırıyordu. Dün, Bugün, Yarın. Vittori de Sica'nın filmi 60'lar İtalyası'nın sembolüdür. İtalyan Usulü Evlilik. Bu tarihi filmde Napolili aktris Sophia Loren başrolde. Bir de -insiyatif kullanıyor ve Tom ve Jerry'nin Neapolitan Mouse adlı özel Napoli bölümünü bu listeye ekliyorum! Via Foria'daki Pasticceria Leopoldo. Burada meşhur Zeppole di San Giuseppe tatlısını ya da Napoli usulü tarallo'yu deneyebilirsiniz. Porta Capuano'daki Carraturo Pastanesi. Burada klasik napoli tatlısı \"sfogliatelle\" deneyebilirsiniz. Scaturchio Pastanesi'nde ise \"il dolce Ministrale\" yiyebilirsiniz. Tatlının adı \"Bakanlık\", çünkü pastanenin kurucusu patent alırken bürokrasiye çok uzun süre takılmış! Rahat ayakkabılar giyin, çünkü çok yürümelisiniz. Sadece buraya has lokal şeyleri yiyin. Özellikle otobüslerde yankesicilere karşı tetikte olun. Harika cevaplar için Daniele Bruno'ya çok teşekkürler.. İtalyanca Napoli Notları'na tıklayanlar aynı yazının İtalyanca versiyonunu okuyabilir. Hızını alamayanlara benim Napoli notlarım için istikamet Napoli'ye Sevgiler yazısı! Napoli romanlarini okumanizi tavsiye ediyorum. Elena Ferrante. :)) haklısınız ama aradığınız o fotoğraf sanırım kendi Napoli gezimi anlattığım http://www. gezicigunluk. com/napoliye-sevgiler-napoli-gezi-notlai. html yazısında var."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yurtdisi-seyahatine-turla-mi-gitmeli-bireysel-mi-gezmeli.html\" ", "text": "Ben genellikle seyahatlerimde \"bireysel\" plan yapmayı tercih ediyorum ama zaman zaman bazı seyahatlerimi de turlardan faydalanarak yaptığım oluyor. Yani bir grup gezginin aksine, turlara karşı değilim. Hatta öyle destinasyonlar var ki, onlar için turu tercih etmek çok daha mantıklı olabiliyor.. Yani bana göre tur mu yoksa bireysel mi sorusunun cevabı şartlara göre her ikisi de!. - Bazen tek şehirlik bir tur ücreti bireysel bir planlamanın bütçesinden daha düşük olabilir. Gitmeyi düşündüğünüz şehir için uçak bileti ve konaklama toplamı yaklaşık aynı uzunlukla bir tur rakamına çok yakınsa, turu tercih etmek mantıklı olabilir. Otel-alan transferleri, şehir turu gibi yan maliyetler de düşünüldüğünde bazen tur çok daha ekonomik olabiliyor. Geçmişte sadece bulduğumuz uçak bileti fiyatına denk gelen bir turla Barselona'ya gitmiş; otele varıştan itibaren gruptan kopup dönüşte havalimanına gitmek üzere buluşana dek şehri ayrı gezmiştik. Baya zevkliydi!. - Birden fazla noktayı bir seferde gezmeyi planlıyorsanız tur, bireysel bir plan yapmaktan daha pratik ve ara transferler de düşünüldüğünde daha ekonomik olabilir. Yıllar önce Roma, Floransa, Venedik'i kapsayan ilk İtalya seyahatimizi böyle bir paket tur ile yapmıştık; \"italya virüsü\"nü o seyahatte kapmıştık!. Daha sonra elbette İtalya'ya defalarca bireysel olarak gittik.. Çünkü tur sizi yeni bir yerle tanıştırır, havasını koklatır ve görevini tamamlar. Devamını getirmek, o kültürü yakından tanımak sizin işiniz!. Şimdilerde her gün başka bir şehirde uyanacağınız çok yoğun programlı turlar bile var. Tek seferde -mesela bir haftada- birkaç ülkenin on kadar şehrini birden görebileceğiniz turlar mevcut. Bu tarz turlara katılmadan önce programlarını gün gün okumak, anlamak, mesafeleri gitmeden algılamak hatta haritadan bakarak karar vermek lazım. - Yabancı dil bilmemek de turla gitmeyi tercih etmek için bir başka neden. Bir kelime bile yabancı dil bilmeseniz dahi bir tura katılarak dilini bilmediğiniz bir ülkeyi ziyaret edebilir, tur sırasında ihtiyaçlarınızı karşılamak için rehberiniziden yardım alabilir, şehri onun anlatımları sayesinde tanıyabilirsiniz. Hatta öyle ülkeler var ki, halkı başka dillerde konuşmadığı için iyi İngilizce bilseniz de bir işe yaramıyor, iletişim kurmakta zorlanıyorsunuz. Bizim yakın zamanda gruppal ile baştan başa gezdiğimiz Ukrayna bunlardan biriydi mesela. Yemek siparişinden telefon kartı almaya kadar her türlü ihtiyacımızda rehberimizin kurduğu iletişimden faydalanarak dil problemini aştık. Hiç yabancı dil bilmeyenlere daha çok -pakete dahil ya da ekstra- ama mutlaka her gününde bir programı olan dolu dolu turları tercih etmelerini öneririm. \"Serbest zaman\"ı çok olan turlar daha çok bireysel vakit geçirmek isteyenlere uygun oluyor. Şehir içinde yalnız vakit geçirmek, hiç dil bilmeyenler için kısıtlayıcı ya da zorlayıcı olabilir. Rehberinizin yakınında olduğunuzda daha rahat hissedersiniz. - Bazı destinasyonlar var ki bireysel gitmek daha zahmetli; tur daha pratik ve güvenli!. Mesela Afrika'nın güneyinde ya da uzakdoğuda öyle rotalar var ki bunları tur ile gerçekleştirmek bana çok daha mantıklı geliyor. Enteresan sınır geçişleri yapıyorsunuz, kahve tarlaları, pirinç tarlaları, aşıyor, yaban hayat gözlemliyorsunuz.. Evet macera, evet keşfetmek ve başarmak.. bunları anlıyorum; tek başına başaran gezginlere de çok saygı duyuyorum ama bu tip şeyleri yapmak için konfor alanımın dışına çıkmayı çok da göze alamıyorum. O yüzden benim de geleceğe dair seyahat planlarımda böyle zorlu bulduğum bir kaç rotayı konfor alanımdan çıkmadan tur ile kat etmek var. - Konfor alanından bahsetmişken turlar \"orta yaşlı gençler\"e de seyahat etmeye devam etmek için müthiş bir fırsat! - Belirli bir konsept dahilinde içeriği özel olarak hazırlanmış farklı programlar da tur ile seyahat etmek için bir başka neden. Burada sıradan şehir turlarından çok özel programları kastediyorum. Özel bir gurme tur, bir bölgeye yapılacak zengin içerikli bir deneyim turu, gemi turları gibi.. - Belirli bir bütçeye sadık kalarak gezmek için de turlar tercih sebebi. Bireysel planlamada otel, ulaşım baştan belli olsa da gittiğiniz yerde harcamaları kontrol atında tutmak bana göre nispeten daha zor oluyor. Oysa turda paket tur fiyatı baştan belli. Tur sırasında düzenlenecek ekstra turların fiyatları programda önceden belirtilmiş... Dolayısıyla cepten çıkacak miktarın büyük bir kısmı belli; buna orada yapılacak yeme içme, ufak tefek alışverişler için de bir miktar ekleyince daha tura gitmeden dönüşte karşılaşılacak mali tabloyu öngörmek hatta tur bedelini taksitlendirmek mümkün. - Kendi bireysel planını oluşturmakta zorlananlar, - Tek başına seyahat edenler ve başta güvenlik olmak üzere tek başına seyahat etmekten tedirgin olanlar, - Yalnız seyahat etmekten hoşlanmayanlar, bir grup içinde olmaktan keyif alanlar, - Gezi sırasında gittikleri yerle ilgili ayrıntılı bilgileri bir rehberden dinlemeyi sevenler elbette tur ile seyahat etmeyi tercih edebilir. Ancak turların olumsuz yanları da yok değil; Standart bir paket tur ile seyahat etmek, gittiğiniz bölge, ülke, şehir hakkında size fikir verir, en önemli görülecek yerlerini gösterir, orda yapılacakları sınırlı bir zaman içine maksimum seviyede sığdırmaya çalışır. Ancak; - Bir yeri görmek başka, \"orayı yaşamak\" başka!. Belirli bir zaman ve programa bağlı kalmanın gereği olarak, turlarda o şehrin lokal hayatına karışmak için yeterli vakit kalmayabilir. Çok beğendiğiniz bir noktada yeteri kadar zaman geçiremeyip kalbinizi, aklınızı orada bırakmanız muhtemel!. - Zaman darlığı sebebiyle bazen yemek molaları hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmeyebilir. Bazı öğünlerde meşhur bir yemeği tatmak yerine zincir restoranda hızlı bir hamburgere talim etmek zorunda kalabilirsiniz. - Genellikle bazı istisnalar dışında tur sırasında konaklanan oteller merkezden oldukça uzak olabiliyor. Eğer otel yakınında toplu taşıma imkanı kısıtlıysa bu durum, fırsat bulunca merkeze ulaşmanızı zorlaştırabilir. - Bazı otellerin tur gruplarına yaklaşımı ne yazık ki standart misafirden biraz daha farklı; kahvaltıyı grup halinde ve belli bir saat diliminde yapmak, çok özensiz bir hizmetle karşılaşmak muhtemel. - Günlük programı eksiksiz tamamlamak için turlarda gün erken başlıyor. Erken kalkmak, hareket saatinde otobüsün içinde hazır olmak durumdasınız. Yani \"beş dakika daha\" uyumak yok!. - Tur demek bir araya gelmiş farklı insanlar demek.. Herkesin huyu, suyu, tavrı, tarzı, beklentisi, alışkanlıkları farklı. Biri hemen otele varmak isteyecek, bir diğeri merkezde biraz daha kalmak, öteki yol üstünde fotoğraf molası.. Dolayısıyla ufak tefek uyumsuzluklara hazır olmak lazım. - Grup halinde gezmek fotoğraf çekmeyi sevenler için biraz kısıtlayıcı. \"O manzara\" da bir kare için sıra beklemek ya da şahane bir kareye pat diye tur arkadaşınızın kolunun girmesi; en güzel videolarınızda arkadan gelen \"ay çok güzeeelll\" repliğinin bulunması muhtemel! - Son olarak \"serbest zaman\" 30 dakika da olsa, 2,5 saat de; asla yetmez, yetmeyecek! Tarih boyunca hiçbir turiste yetmemiştir!. - Tur seçerken programı detaylı okuyup, ince detaylara dikkat etmeye çalışın; benzer programları birbiri ile karşılaştırıp kendinize en uygun olanı tercih etmeye çalışın. İlk kez deneyeceğiniz tur şirketleri için başka gezginlerin yaptığı yorumları, sosyal medya ve forumlar üzerinden takip edin. - Belki şimdiye kadar dikkatinizi çekmeyen şu detaya dikkat edin: Özellikle yurtdışı turlarda standart turlar, aslında belirli yabancı operatörler tarafından organize edilip, ismine aşina olduğumuz pek çok tur şirketinin satışına sunuluyor. Bu tur şirketleri de bu turları kendi programlarına alarak satışa sunuyor. Ancak seyahate gittiğinizde paket turu hangi şirketten almış olursanız olun gruplar birleştiriliyor. Şaşırmayın; değişen bir şey yok. Sonuçta o tur operasyonunu düzenleyen en başta bahsettiğimiz tek bir şirket. Bu durum özellikle fiyatı uygun turlar için çok yaygın olarak geçerli. Dolayısıyla belirlediğiniz rota için paket tur seçerken, fiyatları dönemsel kampanyalarla daha uygun şekilde sunan gruppal ile de karşılaştırın. Kim bilir, belki de aynı tura daha uygun bir fiyatla katılmanız mümkündür!. - Tur ile gidiyor olsanız bile gideceğiniz şehirle ilgili ön araştırma yapın. Görülecek ve yapılacaklar listesi çıkarın. - Varır varmaz otelinizin yerini haritada işaretleyip otelinizden şehir merkezine nasıl ulaşıldığını rehberinizden öğrenin. - O şehirde tadılacak lezzetler, iyi restoran önerileri, şehrin eski pastaneleri, kafeleri gibi adresleri not alın. Telefonunuza indirdiğiniz google harita vb. uygulama üzerinde işaretleyin. Serbest zamanlarınızda rastgele bir yere girmek yerine haritanızdan bulunduğunuz noktaya yakınlıklarını kontrol edip bunları denemeye çalışın. - Program yoğunluğu ve şartlara göre mola zamanının gecikme ihtimaline karşı yanınızda daima ufak bir atıştırmalık ve su bulundurmaya çalışın. - Mutlaka şehrin en ünlü meydanındaki mekanlardan birinde küçük bir kahve molası vermeye, bu molada hayatın akışını izlemeye çalışın. - Serbest zaman için dağılma noktası genellikle bilindik bir meydandır. Hani o \"turistik\" mekanlarla dolu meydanlar.. Daha uygun fiyatlı ve daha iyi servisli bir yemek molası için o meydandan uzaklaşmaya, parelel arka sokaklarda sizi daha mutlu edecek bir yer bulamaya çalışın. - Zamanınız kısıtlıysa girdiğiniz restoranda seçtiğiniz yemeğin servis süresini sormaktan çekinmeyin. Mümkünse menüden daha hızlı hazırlanacak başka bir şey seçin. - Ara ara turdan kopmak için fırsat kollayın. Tur içinden kendinize çalacağınız birkaç saatte mutlaka sokaklarda kaybolun. - Bence \"tur adabı\" diye bir şey var. Rehberinizin anlattıklarını iyi dinleyin. Konuşmasının bitmesini beklemeden fotoğraf çekmeye koşturmayın. Uyanma, kahvaltı, hareket saatlerine, buluşma saatlerine riayet etmeye özen gösterin; geç kalarak tüm grubun vaktini çalmayın. Tüm tur grubu ile aşırı samimi olmak zorunda değilsiniz. ama daima tüm gruba karşı güler yüzlü, algıları açık ve saygılı olun. - Çok noktalı seyahatler için valizinizi hazırlarken içini fazla dağıtmayacağınız bir düzenleme yapın ve otele vardığınızda odaya fazla yayılmayın ki, ertesi sabah toparlanıp çıkmak pratik olsun. Her otel çıkışında pasaportunuzu, telefon ve cüzdanınızı ve şarj aletinizi kontrol edin. - Ve son olarak; bazen turlara bir \"tanışma\" olarak bakın. Turla gidip havasını sevdiğiniz şehirlere ayrıca bireysel olarak da seyahatler planlayın. Tüm bunlara ek olarak aşağıya bir instagram postumu ekliyorum; tıklayarak ilk kez gittiğim yabancı bir şehirde mutlaka yapmaya çalıştığım şeyleri okuyabilirsiniz. Bazen tur ile, bazen bireysel.. ama daima şahane seyahatler dileği ile.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/yves-saint-laurent.html\" ", "text": "Yıl 2001. Olmadık bir düğüne jilet gibi smokinimle gitmişim... yadırgandım.. Neyse ki bundan 5 yıl sonra bir smokin furyası sardı etrafı; kadın şarkıcılarımızın çoğu giydi de anca o zaman jeton düştü ahalide.. Çok kadın giydi smokini.. çoğu da onu kendilerine ilk yakıştıranın 'o adam' olduğunu bilmeden.. Yves Saint Laurent. Bir kadını erkek gibi giydirerek erkeğe bir rakip yaratan adam.. Hep saygı ve hayranlıkla baktığım bu \"sanatçı\"ya daha yakından bakma, hayatına konuk olma şansı elde etim dün akşam.. filmine gittim.. Üstelik bu kadar etkileneceğimi tahmin bile etmeden.. Mükemmel bir müzikle açıldı film; yine öyle mükemmel de kapandı.. Mükemmel bir sanat yönetimi, her sahne bir fotoğraf karesi zihnimde; inanılmaz iyi oyunculuklar -ki başrol oyuncuları Comedie Française'denmiş- ilk kez izledim ikisini de.. çok inandım, çok etkilendim.. Biraz da sulugözlüyümdür, bak hala etkisindeyim.. Kulağımda müzik, Pierre Berge'in çaresiz bakışları.. Yaratıcılık da zor, bazı aşklar da.. Aşkın kendisi tükenmiyorsa da tarafları tüketiyor bazen.. Bedeller var, her zaman var.. Film anlatmayı sevmem, tekrar tekrar izlemeyi severim.. DVDsi çıksın, hemen arşive katılacak.. Yves rolündeki Pierre Niney'i; Pierre rolündeki Guillaume Gallienne'i tekrar tekrar izlemek isterim.. Ama önce filmin müzik albümü. İbrahim Maalouf filme harika özgün müzikler yapmış. Onların arasına Tosca'yı, La Traviata'yı da katınca benim gözlerin nemlenmesi sanırım biraz da ondan.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/zagreb-gezi-notlari-bit-pazarinda-keyifli-pazar.html\" ", "text": "Bit Pazarı gezmek dünyanın en zevkli şeylerinden biri. Hatta benim için yabancı bir şehirde müze gezmeye eşdeğer. Çünkü o şehrin tarihine, geçmişteki yaşantısına dair izler bulup bir sürü şey öğreniyorsunuz farkında olmadan.. \"Zagreb'de ne yapılır\" sorusuna dair cevaplar için araştırma yaparken şehrin merkezinde güzel bir bit pazarı olduğunu öğrenince pek keyiflenerek hemen kaydediyorum defterime. Pazar günleri Britanski Meydanı'nda kurulan pazar, sabah erken saatlerde başlayıp öğlen 2 civarında toplanıyor. Biz de erkenden kalkıp 6 no. lu tramvay ile meydana ulaşıyoruz. Kahvaltı bile yapmadan gelmemizin sebebi meydandaki kafelerden biri olan Kava Tava'da pazarı seyrederek hızlıca kahvaltı yapmak ve hemen pazara dalmak. Ne yazık ki Kava Tava bizimle aynı fikirde değil; \"o kadar kolay kaçamazsınız\" diyorlar adeta. Güneş vuran kırmızı beyaz masalarda uzuuuun müddet oturup kahvaltıyı bekliyor, pazara merakla bakıyor, tezgahlar arasına dalmak için sabırsızlanıyoruz. Beklenen kahvaltı bir şekilde ulaşıyor ve hemen ardından heyecanla pazara dalıyoruz.. Önce elbette ağır servisleri ile kulaklarını çınlattığım Kava Tava'nın kahvaltısı ile başlayalım dedim. Epey beklememiz rağmen gelen tabaklar lezzetliydi. Çilekli, fındık kremalı pancake'den sonra affettim gitti!.. Ayrıca buradan pazarın karmaşasını izlemek çok keyifli.. Horozun güzelliği yetmez gibi üstelik iki taneydi. Benden sonra çok zarif bir hanımefendi gelip sordu fiyatlarını.. satıcıyla uzun uzun konuştular, sonra gitti.. Acaba sonra geri geldi mi?.. Horozun sağındaki bikinili toplu biblo gözden kaçmasın.. Çorba kasesinden de zarif güllü \"lazımlık\" sakın ola atlanmasın!.. O çanta mı, üzerindeki eldivenler mi yoksa arkasından bakan biblo mu daha zarif, karar veremiyorum.. Hepsini istiyorum!.. Pazarın genel görünüşü.. Kimi pul, kimi kartpostal, kimi, plak, kimi porselen.. herkes birşeylerin peşinde.. Pazara bakan kafelerden birinde yine güneşi ve sohbeti yada izleyecek birşeyleri bulmuş Zagrebliler.. Bu keyiflerinin hastasıyız!. Ayılara arasından \"moskoviç\" gibi bakan satıcıyı da gördük mü? Bu da bit bit pazarı klasiğidir. Bazı satıcılar tezgahın fotoğrafını çekenlerden nefret eder. Hatta kimisi de elini havada sallayıp No! No! der ki işi inada bindirip illa ki fotoğrafını çekesin diye!.. Bir başka köşede yine muhabbet koyu. Ortası bit pazarı olan cıvıl cıvıl bir meydanda böyle keyifli bir kahve molasından daha güzel ne olabilir ki! Yandan kulplu, yatık likör şişesi yine çok zarif bulduğum parçalardan.. Kimbilir nasıl bir evden geldi.. Kulis dergisi bir ara her şehirden eski bir \"mecmua\" alma takıntıma çok uygun ama bu huyumu artık bıraktım. Biriktirecek öyle çok şey var ki bunların sadece birkaç sayfasına bakıp yerinde bırakmakla yetiniyorum artık.. Britanski Bit Pazarı'ndaki gezintimizi bitirirken bu kadarı yetmez diyen Zagreb ziyaretçilerine şehrin en büyük bit pazarı adresini de verelim. İkinci el araçtan çalıntı mallara ve eski eşyalara uzanan skalası ile bu kozmopolit pazar ilginizi çekerse Pazar günü kurulan Hrelic Market'e 295 no. lu otobüs ile ulaşabilirsiniz ama bence Britanski gibi tatlı bir pazar varken bu maceraya hiç gerek yok.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/zeyrekte-bir-gun.html\" ", "text": "\"İstanbul'da Turist Olmak\" projem tam gaz devam ediyor. Bu kapsamda Boğaz Turu ile başladığım gezi dizisine devam ediyor, şehirle yeniden tanışıyor ve gittikçe İstanbul'u daha çok seviyorum.. Burası az önceki karmaşadan çok uzak. Bölge Dünya Kültür Mirası listesine kaydedilmiş, bazı evler koruma altında. Meydandaki kocaman Kilise Camii'nin restorasyon çalışmaları birkaç yıldır sürüyormuş.. Sokaklarda yürüyüp eski konakları güzelim evleri inceliyor malesef koruma altına alınmakta çok geç kalındığı için üzülüyoruz. Bu semt saraya en yakın olan semtmiş zamanında, dolayısıyla da çok gözdeymiş.. Belli ki varlıklı kişilerin yaptırdığı harika evler var ama ne yazık ki bazılarının artık direnme gücü kalmamış.. Burada dolaşmak hem güzel hem hüzünlü ama kesinlikle görülmeye değer.. Bu gün böyle bitiyor; bakalım geleck 'İstanbul Turisti' durağımız neresi olacak?.."} {"url": "http://www.gezicigunluk.com/zlatna-ribica-saraybosna-seyahat-notlari.html\" ", "text": "Yerim değişken; hangi masa daha iyi bir türlü karar veremiyorum; hepsini seviyorum. Prag'da, St. Petersburg'da ya da ne bileyim, Paris'te filan olsaydın yine de bu kadar şaşırtır mıydın beni, bilemiyorum.. Ama burada, bu şehirdesin ve ben bugün son kez senin masanda oturuyorum.. Masalarınıdaki camların altı para, kartvizit, bilet, sigara paketi, türlü not ile kaplanmış Zlatna Ribica'da benim de hemen her masada küçük bir notum, güzel anılarım var. Gün olur yolunuz Saraybosna'ya düşerse eğer, masalardaki notlara dikkatli bakın; benimkilerden birine rastlarsanız eğer, bana da bir selam çakın.. Birkaç fincan kahve için; her seferinde başka bir bardakta gelecek.. Dekorun, detayın, garsonun, fondaki Edith Piaf'ın keyfine varın; alışkanlık yaratacak.."}