{"url": "https://gezginyogini.com/2-asi-kadinlar-yoga-seyahat-bulusmasi/", "text": "Biz iki gezgin kadın; Burcu ve Tuğçe bu buluşmaya ön ayak oluyoruz. Yoga ve meditasyon, kadın öyküleri, söyleşiler, seyahat ile dolu dolu bir içerik planladık sizlerle paylaşmak için. İkincisini gerçekleştireceğimiz kampın fotoğraflarına göz atmayı unutmayın. Kamp alanının sezon fiyatları değişikliği nedeniyle bu kampımızın fiyatları, elimizde olmayan nedenlerden dolayı ve isteğimiz dışında artmıştır. Kurduğumuz kız kardeşlik bağını sürdürmek için kendi inisiyatifimizi kullanarak daha önceki kampa katılım sağlamış olan kişilere fiyat üzerinden %10 indirim uygulamaya karar verdik. Bu meblayı kendi bütçelerimizden kesinti ile karşıladığımız için sadece eski katılımcılara özel olarak uygulayabiliyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz. Kayıtlar devam ediyor. Kayıtlarınız ön ödemeyi yaptığınız takdirde kesinleşecektir. Lütfen kendi yoga matınızı getirmeyi unutmayınız. Kabak Koyu'na ulaşımda sıkıntı yaşamamak için yürüyüş ayakkabısıyla ve çekçekli valiz yerine sırtçantası ile gelmeniz sizin yararınıza olacaktır. - GÜN - GÜN - GÜN"} {"url": "https://gezginyogini.com/8-9-10-haziranda-olimposta-bulusalim/", "text": "Afrika'dan dönüyorum, bol deneyimle, bol hikayeyle... Anlatacak birçok anım birikti. Sizlerle beraber yoga yapmayı da çok özledim. Olimpos'ta buluşsak, özlem gidersek, anlatsak, eğlensek, beraber yoga yapsak, birlikte \"Afrika'da Bir Olmak\" üzerine konuşsak, yeni rotaların beraber planını yapsak. Hem de Olimpos'un tadını beraber çıkarsak. Özellikle yaz sezonunda ve özellikle de Afrika geziniz sonrası o güzel takılarla birlikte bu organizasyona bir çok kişinin katılması gerekli diye düşünüyorum."} {"url": "https://gezginyogini.com/aborjin-avustralya/", "text": "6 ay oldu Avustralya'ya yani bu aborjin memleketine geleli geleli. Brisbane'de yaşıyorum ve Brisbane'ın en fazla 2 saat uzaklığındaki birbirinden güzel yerleri gezebildim fırsat buldukça. Bir iki ay önce bir arkadaşım dedi ki : \" Yaw ben Avustralya'nın en kuzey ucuna, zorlu bir off road yolculuğuna çıkacağım.\" Zorlu bir şeyler, ölüm kalım, timsahlar, aborjinler... falan duyunca heyecanlandım tabi, dedim ki beni de alın len, dedi ki olur. Hamdi'nin Canon'u, Kutay'ın Sony GoPro'su inanılmaz manzaralara şahit olmak için benim güvenli ellerimde. Tüm hazırlıklar tamam, ben hazırım yeni bir maceraya., Cumartesi sabahı 07.30'da gayet cool siyah jipimiz geldi kapıya beni almak için. 3 Türk 1 Ozi, 2 et yiyici 2 vegan, onu alalım bunu almayalım, şu olur bu olmaz derken alışverişlerimizi tamamladık, çıktık yollara. 32 saat yemek ve çiş molaları hariç durmadan araba sürmeye devam ettik. Pazar günü 4 civarı ilk kamp alanımıza vardık, Musgrave Roadhouse. Çadırlar kuruldu, yemekler yapıldı, ateş yakıldı, ateş başı sohbetleri yapıldı. Ertesi sabah 11 civarı Musgrave'den ayrıldık, hedef o gün Bramwell Junction'a ulaşmak, 350 km kadar. Ertesi gün de yolculuğun zorlu kısmına başlamayı hedefliyoruz. Kasaba aklımda kalıyor, ben buraya bir daha nasıl gelirim hayalleri kurarken biz yolculuğa devam ediyoruz. Devam ediyoruz dediğim sanırım yarım saat kadar devam edebildik. Yollar artık asfalt falan değil, engebeli, jip tarzı bir araç haricinde aşılamayacak kıvamda. Emniyet kemerlerini takmamışız, rahat rahat yayıla yayıla gidiyoruz. Alp'in pahalı bir şapkası var elimde, şapkanın içindeki komik yazıları okuyorum gülüyorum kendi kendime. Tam o sırada karşıdan bir arabanın bizimle aynı şeritten geldiğini ve neredeyse burun buruna geleceğimizi fark ettim. Ömer arabayı sağa sola kıvırarak toparlamaya çalışıyordu, ta ki bir yokuştan inene kadar. Yokuşun aşağısında köprü ve nehir. Nehri gördüm tamam dedim gidiyoruz biz. Nehrin tam kenarında ahanda durduk derken dengenin bozulmasıyla yavaaaaaşça nehre doğru yuvarlandık arabayla. O iki saniye içinde ne oldu bilmiyorum, böyle kaza anları kalmıyor insanın aklında, niyeyse beyin o 2 saniyeyi kodlayıp da hatıralar hanesine eklemiyor. Sonra kendime geldiğimde suları gördüm tam gözümün önünde, herkes üzerimde, inanılmaz bir ağırlık. İçeri su dolacak diye korkuyorum, \"çıkın dışarı, çıkın!!!\" diye bağırıyorum. Alp \"Burcu iyi misin?\" diyor, \"çıkın çıkın\" diyorum sadece. Aslan parçası kardeşim Alp'in yardımıyla arabadan çıkıyoruz. Sırtımda bir ağrı var ama polise bir şey söylemiyorum. Hastaneye kaldırsalar faturayı görünce al diyetim diye kolunu keser bırakır insan, öyle paralar konuşuyor burada. Dedim ki yoktur bir şeyin Burcucum kıllatma. Ambulansla Alp ve ben Coen'e bırakıldık. Coen'de Sexchange Hotel adında bir otelde kalıyoruz, başka alternatifimiz yok, küçücük bir kasaba. Bizim kaldığımız yer adını Exchange Hotel diyor ama başına da uyduruk bir S koymaktan geri kalmıyor, aklımız karıştı ama yapacak başka bir şey yoktu, tuttuk odaları. Alp'le gelsinler diye bekliyoruz, sanırım 2-3 saat sonra kadar gelebildi Ömer ve Allyce. Bu süre içerisinde biz de kasabayı dolaşalım biraz dedik Alp'le. Dolaşmak derken tüm kasaba etrafını yürümek 20 dk'da bitiyor zaten. Coen 350 kişilik bir Aborjin kasabası. Kasabada sadece 10 civarı beyaz var, aferdersiniz ama beyazların hepsi de birbirinden göt. Kasabada dolaşırken basketbol sahasında Aborjin dansı yapan gençlere ve çocuklara denk geldik. Hayatımda bu kadar Aborjini bir arada görmemişim, danslarını hiç görmemişim, şaşkınlıkla ve hayranlıkla izledik. Böyle bir olayı sittin sene göremezdik ; Aborjinlerin öz vatanlarında, küçücük bir Aborjin kasabasında Aborjin dansı izliyorduk. Etrafı dolanıyorum, markete gidiyorum, postaneye gidiyorum, okuyacak kitap bulurum belki umuduyla, yok yok yok... Gazete yok mu ya diye soruyorum markete, televizyon var ehe ehe diye gülüyorlar. Abi diyorum napiyor bu insanlar bütün gün burada. İş güç yok. Devlet Aborjinlere bi miktar para ödüyor burada, bu insanlar da seslerini çıkarmadan yaşıyorlar. Sabah 11'de daha bara gelip içmeye başlıyor bir kısmı. Akşamüstü Alp'le dedik bir dolanmaya çıkalım, belki yine dans falan ediyorlardır. Aldık fotoğraf makinesini. Yol kenarında birkaç çocuk gördük, onlarla sohbet etmeye başladık, sonra bu birkaç çocuk oldu bir sürü çocuk 🙂 Biri benim sırtıma atlıyor, öbürü Alp'in omuzlarına çıkmaya çalışıyor, bir diğeri kollarımızdan çekiyor. Kara çocuk dedin mi zaten benim zayıf noktamı bulursun, bayılırım bu gözlerinin içi gülen, küçük şeylerle mutlu olan, çikolata tenli çocuklara... Çocukla çocuk olduk, eğlendik, gülüştük beraber. Her Çarşamba kasabada çocuklar için müzikli eğlence yapılyor, bir psikolog geliyor Cairns'ten, çocuklarla ilgileniyor. Çocuklara hotdog falan dağıtıyorlar, oyunlar oynuyorlar, danslar ediyorlar. merhaba, çok teşekkür ederim ama yazımın tarihi geçen sene, şuan Türkiye'deyim."} {"url": "https://gezginyogini.com/afrika-hazirliklari-canta-hazirlama-asilar-ucak-bileti-ve-korkular/", "text": "Uzun süredir hayalini kurduğum seyahate sonunda başlayabildim. Seyahatimle ilgili ayrıntıları \"Afrika'da Bir Olmak\" sayfasından inceleyebilirsiniz. Bu yazıda gitmeden öncesinden, hazırlıklardan, korkulardan bahsetmek istiyorum. Gönüllü arayan programlar için genellikle workaway. info sitesini kullanıyorum. Aylar öncesinden sivil toplum örgütlerini araştırmaya ve yazışmaya başladım. Bayıldığım, mutlaka içinde yer almalıyım dediğim programlar oldu, bazılarından kabul aldım, bazıları ile zamanlama konusunda anlaşamadığımız oldu. Afrika'da aklımı çelen projelere göre ve tabi ki doğa yürüyüşü, tırmanış, safari hayallerime göre kendime bir rota belirledim. Önceleri kuzeyden başlayıp güneye inmeyi düşünürken sonra rota biraz da farklılaştı. Kenya'dan başladım, Uganda, Tanzanya, Malawi, Zambiya, Zimbabwe, Güney Afrika, Fas şimdilik kafamda oturttuğum rotam, yolda değişir mi göreceğiz. Yanıma çok eşya almamak için elimden geleni yaptım. Bir 42 litrelik bir de 18 litrelik iki çantayla çıktım yola, büyük çanta 12-13 kilo civarı, küçük çanta da 5-6 kilo civarı. Çantalarımın her ikisi de Jack Wolfskin ve kullandığım bu markadan çok memnunum. | Kozmetik çantası ( Güneş kremi, sinek kovucu, Gideceğiniz ülkeye göre sağlık riskleriniz de farklılaşıyor. 4 yıl öncesinden Tetanoz, Hepatit A ve B aşılarımı yaptırdığım için tekrara gerek yoktu. Afrika öncesi Sarı humma, Tifo ve Menenjit aşılarımı yaptırdım. Sıtma için henüz icat edilebilmiş bir aşı yok. Önerilen birkaç ilaç var; seyahatten önce kullanmaya başlayıp seyahat boyunca da kullanmaya devam etmeniz gereken, ama yan etkileri ağır ilaçlar. Kullanıp kullanmamak size kalmış. Ben sıtma ilacı kullanmak yerine ısırılmamak için koruyucu sprey kullanmayı tercih ediyorum. Yüksek bir bölgeye gidiyorsanız sıtma korkusunu da gerek yok aslında pek, deniz kenarı bölgelerde sıtma daha büyük bir tehlike. Zamanında teşhis edilirse tedavisi olan bir hastalık. Yola çıkarken en çok aldığım soruya gelirsek: Korkmuyor musun? Korkmaz olur muyum ya? Ödüm kopuyordu Afrika'dan. Orası çok tehlikeli aman dikkat et, orada bir sürü hastalık var aman dikkat et, orada hırsızlık çok aman dikkat et, orada sen aç kalırsın, şöyle yaparlar böyle yaparlar. Korkutan uyarılar, öneriler... Ama korkumun hayalimi bastırmasına izin veremezdim. Şimdiye kadar hep mutlu olduğum zamanlar, korkularımın üzerine gidip onları aştığım zamanlar, korkuma yenik düşüp beklediğim zamanlar değil. O zaman bu sefer de öyle yapmalıydım. İyi ki korkuyorum ve iyi ki korkuma rağmen adım atıyorum. Öyle güzel bir mutluluk ki korkunun geçip yerini mutluluğa bıraktığı o an, yaşamayanlarınız varsa yaşamanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://gezginyogini.com/afrikada-gonulluluk/", "text": "Afrika seyahatim ile ilgili yazılarımı yazma fırsatını yaratmak için illa bacağımı kırmam gerekiyormuş 🙂 Bir türlü duramayan popomu oturtmanın başka çaresi yokmuş demek ki evren böyle bir hizmet sundu bana:) Afrika'da gönüllülük ile ilgili yazımı bu sayede yazabiliyorum sonunda. Geçen yıl Kasım ortası falandı Afrika seyahatime başladığımda. Afrika'da birkaç yerde gönüllü projelere dahil olma hayallerim, hedeflerim vardı. Bir kısmını istediğim zamanda istediğim şekilde gerçekleştirdim, bir kısmı ise planladığım gibi gitmedi ne yazık ki. Gönüllülük ne demek bundan bahsedelim önce isterseniz. Adı üzerinde gönülden yapılan iş; bir projeye, bir kuruluşa ya da bireysel olarak yardıma ihtiyacı olan kişiye bir karşılık beklemeden elinden gelen en iyi şekilde destek olmak demek. Kendi yaşadığınız ülkede bir çok gönüllü projeye destek olabileceğiniz gibi farklı ülkelerde yer alacağınız gönüllü faaliyetler ile farklı kültürleri en iyi şekilde tanıyabilme imkanı yakalayabilirsiniz, seyahat etmenin de en güzel yolu bence gönüllülük. - Yetimhanelerde çocukların bakımına destek olabilirsiniz. - İngilizce, matematik ya da kendi özelleştiğiniz alanlarda okullarda öğretmenlik yapabilirsiniz. - Bilgisayar alanında iyiyseniz projelere bilgisayar işlerinde destek olabilirsiniz. - Bahçe işlerinde, tarım alanında desteğinize ihtiyaç duyan projeler olabilir. - Projenin tanıtılmasında reklam, sosyal medya desteği verebileceğiniz işler olabilir. - Doktorluk, hemşirelik gibi sağlık alanında bir mesleğiniz varsa en çok sizin yardımınıza ihtiyaçları var. - Afrika'da sorun oluşturan bulaşıcı hastalıklar ile ilgili halkı hastalıktan korunma ve tedavi süreci hakkında bilgilendirme konusunda destek olabilirsiniz. Aklınıza hiç gelmeyen bir alanda gönülden katılmak isteyeceğiniz harika bir projeye denk gelme olasılığınız da çok yüksek. Afrika'da gönüllü projeleri ararken ben www. workaway. info sitesinden faydalandım. Her projeye güvenilebilir mi bilinmez, bazen risk de almak gerekiyor. Ama proje sahibiyle iletişim kurdukça, kurulan cümlelerden, yaklaşım tarzından projenin ciddiyeti anlaşılıyor diye düşünüyorum. Ben Afrika seyahatim süresince gönüllü çalıştığım, destek olduğum ya da dürüstlüğüne güvendiğim projeleri aşağıda sıralıyorum. Afrika'da gönüllü çalışmak istediğine dair bir çok mesaj alıyordum, belki size bir ışık olur bu yazım. 2013 yılında Hindistan'da Sadhana Forest'ta kalırken Kenya'daki proje yeni kuruluyordu, o zamanlar destek olmak isteyenleri davet etmişlerdi ama seyahat planım çok farklı olduğu için Hindistan'da kalmayı seçmiştim. Afrika'daki seyahatime de yine Sadhana Forest ile başlamaya karar verdim, bu sefer Kenya'dan. Sadhana Forest kurak bölgelerde \"ağaçlandırma\"yı kendine misyon edinen bir proje. Kenya'nın Samburu bölgesi su konusunda büyük sıkıntılar yaşayan bu yüzden de ağaç yetiştirmenin zor olduğu bir bölge. Kurak bölgede ağaç ekimi ve bakımı, yağmur sularının depolanması konularında köylüyü bilgilendirerek bölgenin ağaçlandırılmasına çok yardımı dokunuyor projenin. Bu bölgede ekilen ağaç türleri Marehook, Davialis, Olea Africana, Tamarind ; daha az su istediği ve bir çok alanda işe yaradığı için bu ağaçlar tercih ediliyor. Projede gönüllü olarak ağaç ekimine yardımcı olabilirsiniz, serada ağaçların filizlendirilmesi, sulanması işleri, alan içerisinde bazı tamir işleri, düzenlemeler ve köylülere yapılacak sunumlarda uzun süreli gönüllülere destek olma işleri kısa süreli gönüllülerin yardımına ihtiyaç duyulan işler. Kenya'da sayıları gittikçe artan genç ve bekar annelere meslek edindirmeyi kendine misyon edinen, kadınları sosyal hayat içerisinde güçlendirmeyi hedefleyen bir proje. Benim katıldığım dönemde yaklaşık 12 kadına 1 yıl boyunca terzilik eğitimi veriliyordu. 1 yıl süresinde çocuklardan biri ya da ikisi anneyle beraber kalacak şekilde kalacak yer ve yemek veriliyor ve bu süre içerisinde annenin kendi başına terzilik mesleğini yapabilecek noktaya gelmesi hedefleniyor. Ayrıca başka bir gönüllü arkadaş ile takı yapımı konusunda kadınları cesaretlendirip kumaşlardan küpeler yapma üzerine yeni bir proje oluşturduk, kadınlardan bir kısmı bu işi çok severek bu alanda devam etti. -Eğer kendi becerileriniz varsa onları öğretebilirsiniz -Çocuklarla ilgilenerek annelerin dersleri daha rahat geçirmelerini sağlayabilirsiniz -Bilgisayar, web tasarım gibi alanlarda destek olabilirsiniz. -İşe yarayacağını düşündüğünüz bir fikriniz varsa onu gerçekleştirebilirsiniz. Halk okullarından öğretmenler de gönüllü olarak, bir maaş beklentisi olmadan çalışıyorlar. Ben de okulda İngilizce ve matematik derslerinde sınıf öğretmenine yardımcı oldum. Burası ile ilgili deneyimlerimi daha uzun uzun anlatmak istiyorum başka bir yazıda. İnanın iyi bir eğitime, kitaba ve gönüllü öğretmene gerçekten ihtiyaçları var. Idea Universal'in kurucusu Hayri Dağlı adında güzel kalpli bir Türk. Zanzibar'da temiz su, sürdürülebilir tarım, yenilenebilir enerji, alternatif eğitim programları ile ilgili projeler yürütüyor. Şimdiye kadar bir çok köye güneş enerjisi sistemleri kurulması, yağmur suyu toplama yöntemleri, içme suyu ve tarımda sulama, doğal gübre yapımı eğitimleri gibi konularda destek olan proje eğitim konusunda da çocuklara destek olmaya devam ediyor. Idea Universal ile gönüllü olarak çalışmak isteyenler www. ideauniversal. org adresi üzerinden başvurabilir. Şimdi Derneği'nin kurucusu Sezi Kalkavan adında güzeller güzeli kalbi olan bir Türk kadını. Hem Anadolu'da hem de Afrika'da ihtiyacı olanlara yardımlar götürüyor yıllardır, en son birkaç arkadaşı ile birlikte dernekleşme kararı alıyorlar ve Şimdi Derneği kuruluyor. Sezi'nin çalışmalarında gönüllü olarak destek olmak isterseniz https://www. instagram. com/seziland hesabından kendisi ile iletişime geçebilirsiniz. Afrika'da gönüllülük ile ilgili eklemek istediğim birşeyler daha var aslında. Seyahat ederken gönüllülük deyince insanların aklına bazen \"bedavaya kalacak yer\" gibi yanlış bir düşünce yerleşebiliyor. Gönüllülük, gerçekten gönülden gerçekleştirecekseniz, oradakilerle \"bir\" olabilecekseniz bir anlam ifade ediyor, bunu bedavaya seyahatin bir yolu olarak düşünmeyin. Ayrıca Afrika ülkelerinde bir çok gönüllülük aslında gönülden gelen, cebinizin elverdiği maddi yardımı yapmayı da gerektiriyor. Projelerin bir çoğu, kalacak yer ya da yemek için gönüllülerden günlük 5-10 dolar civarı ücret talep ederler. İnanın oradaki yaşamları görünce keşke daha fazlam olsa da daha fazla verebilsem, hem kalbimden hem cebimden diyeceksiniz. Merhaba ben doktorum gonulu olarak Afrikaya yardima gitmek isterim. bunun icin ne gibi bana yardim ede bilirsiniz. Merhaba, bildiklerimi yazıda paylaştım, yazıda linklerini de verdim, onlara göz atmanızı öneririm ve sizin için uygun olan bir yer ile iletişime geçebilirsiniz. Bütün masraflar size ait, zaten maddi olarak zor durumda olan insanların yurtdışından kendi gönüllülükleri ile gelecek insanların uçak ve konaklama masraflarını karşılamaları zaten mantıklı olmazdı. Bir kadın olduğunuz için zorlanacağınız bir durum yok ama Afrika zor bir coğrafya bir insan olarak zorlanacağınız bir çok olay olabilir, bunları göze alarak gitmek gerekir."} {"url": "https://gezginyogini.com/afrikada-ilk-matatu-yolculugum/", "text": "Nairobi'de bir arkadaşım vasıtasıyla ilk 10 gün seyahat ettikten sonra Afrika'nın gerçek yüzünü görmek için tek başıma, yerel otobüslerle yola çıkma zamanı geldi sonunda. Yolculuğum Samburu bölgesine, Kenya'daki ilk gönüllü deneyimimi yaşayacağım projeye. Kenya'nın bu kurak bölgesinde ağaç ekimi ve su depolama teknikleri üzerine halkı bilgilendirmek için çalışan Sadhana Forest isimli bir projeye gönüllü destek olmak için 1 aylığına bu bölgede olacağım. Proje Kisima kasabasına yakın bir köyde. Oraya nasıl gidilir, kaç araç değiştirilir kısmını iyice araştırdım yola çıkmadan önce. Nairobi'den Nyahururu'ya matatu dedikleri ufak minibüslerle gidiliyor, Nyahururu'dan da Kisima'ya bir matatu daha. Nairobi'de matatuların kalktığa yere uber ile vardım, bir süre aynı sokakta bir dön dolaş yaptıktan sonra matatuların kalktığı yeri bulduk. İlk kez tek başıma kalacağım için biraz tedirgin olduğumu itiraf ediyorum, ama tabi kimselere belli etmemeye çalışan, biliyorum ben oğlum buraları tarzı yüz ifadesini barındıran maskemi taktım hemen suratıma. Ve sonunda tek başıma matatu yolculuğum başlamıştı. Nyahururu'ya vardığımızda kadınla beraber indik otobüsten. Afalladığımı başka kimseye çaktırmamaya çalışarak kadına yaklaştım ve\"ben hiç bilmiyorum buraları\" dedim, kadın \"beni takip et aynı yere gidiyoruz\" dedi. Hayatta hiç bir şey tesadüf değildir, o kadınla karşılaşmam da değildi tabi ki. Yoksa tek başıma, oralardaki tek farklı görünen insan olarak etrafımı saran kalabalıktan kurutulup dolandırılmadan yolumu bulmamın imkanı yokmuş. Kadın kalabalığı yara yara ilerliyordu, ben de onu takip ediyordum. Kisima'ya giden büyük otobüsü bulduk sonunda. Eşyaları koyacak bagajı ararken baktım ki herkesin eşyalarını otobüsün üzerine yığıyorlar ve iplerle bağlıyorlar. Sırtçantama bir şey olur mu tedirginliğini yaşasam da güvenmekten başka çarem olmadığını anlayınca bıraktım eşyalarımı orada ve yeni arkadaşlarım olan bu aileyele beraber yemek yemek için bir lokantaya gittim. Karnımızı doyurduktan sonra gelip otobüste yerlerimize yerleştik. Baktım çantam hala orada sağlam duruyor, rahatladım. Sokak satıcılarından önce birkaç tane muz aldım, çocuklarla beraber yedik. Otobüsün dolmasını bekledikleri için ne zaman kalkacağımız belli değildi. Hiç gerilmeden, belirsizliği kabul ederek yaşaman gerekiyor buralarda. Buraların en bilinen sözü neydi? Hakuna Matata. Yani problem yok, sıkıntı yapma manalarında kullanılıyor. Doğu Afrika'da pek çok yerde duyacağım bir söylem. Kadının çocuklardan biri benim yanıma oturdu, 10 yaşlarında başı kapalı, güzel mi güzel bir kız çocuğu. Biraz sohbet etmeye başladık, baktım yol boyunca o da omzumda uyumaya başladı. Sanırım burada işler böyle yürüyor, herkes yanındakinin omuzunda uyuyor diyerek onu da kabullendim. Hava karardıkça yollar tehlikeli olmaya başladı. Yolda hiç ışık yok, otobüısün içinde de hiç ışık yok. Hem yollar, hem otobüsün içi kapkaranlık ve biz o karanlığın içinde ilerliyoruz. Arada bir telefonumun ışığını yakıyorum, feneri tutuyorum aşağı doğru ki biraz aydınlansın, sağımda solumda neler oluyor bileyim diye. Otobüsün içi tıkış tıkış, ayakta duran onca insan var. Ayakta duran adamlardan biri yanımdaki kız çocuğunun üzerine çullanmış durumda, çocuk korkudan bana doğru yanaştıkça yanaşıyor adam da umursamazca yaslandıkça yaslanıyor. En sonunda dayanamadım bu duruma, bağırdım adama, biraz geri çıkmasını çocuğu korkuttuğunu söyledim. Beni anladı mı bilmem ama elimle git geri diye işaret ettim, sinirli sinirli baktı suratıma. İşte o an \"sıçtın Burcu sen\" dedim kendime. Otobüs onlarca adam kaynıyor, benim gibi bir Mzungu bir kadını mı destekler bu adamlar yoksa kendi memleketlileri bir adamı mı. Bu karanlığın içinde yanındaki kız çocuğunun da senin de ağzına sıçar, boğazını kesip şuracıkta bırakırlar diye yazmaya başladım kafamda senaryolar. Senaryo için hiç kendimi zorlamadım, Afrika hakkında çevremdekiler tarafından ben daha yola çıkmadan önce bir sürü kötü senaryo yazılmıştı zaten, onların içinden en korkutuculardan bir derleme yaptım kafamda. Yanımdaki kız çocuğuyla birbirimize sarılarak devam ettik yola. Bir süre daha karanlığın içinde devam ettik, bir yandan telefonumda navigasyona bakarak nerelerde olduğumuzu anlamaya çalışıyorum ama buralar navigasyonda yer alan yerler olmadığı için pek de başarılı olamıyorum. Sonunda öndeki kadın döndü ve ineceğim yere, Kisima'ya geldiğimi söyledi. Etraf zifiri karanlık, neredeyiz anlayabilmek imkansız, etrafta hiçbir şey yok. Bir otogar falan bekliyordum ben en azından, oysa ki hiçliğin ortasındayım. Otobüste biraz önce kızdırdığım adam beni takip etmeye kalkar mı diye yusuf yusufum bir yandan da. Sadhana'daki gönüllülerden biri gelip beni alacağını söylemişti, otobüsten inmeden önce aradım ve onun burada olduğundan, geldiğinden emin olup öyle indim. İndikten sonra yarım saat falan otobüsün üzerine bağlanan çantaların arasında benim çantamı bulmaya çalıştılar. Tam çantamın kaybolduğuna inanmıştım ki sonunda bulundu, mutlu son diye düşünerek Bruce ile arabaya bindik. Kapkaranlık gecenin içinde Sadhana Forest'a doğru ilerliyoruz araba ile. Gece dediysem o şehirlerde bildiğimiz gecelere benzemiyor buralarda gece, zifiri karanlık, kör karanlık, kapkara karanlık, karadelik karanlık... daha nasıl anlatılır bilmem. Sadhana Forest'a vardığımızda biraz sohbet ettikten sonra Bruce bana kalacağım yeri gösterdi, iyi geceler deyip uzaklardaki kendi çadırına çekildi. Ormanlık arazinin içinde tek başına bir çadır. Afrika'da bir ormanın içinde yapayalnız bir çadırda kalmak! Uyku tulumumun içine kıvrıldım, etraftan gelen garip seslerin hangi hayvanlara ait olduğunu bilmeden \"kuştur onlar kuş\" diye avuta avuta uyuttum kendimi. Wuuuuuppp wuuuuuup diye bütün gece sanki yanıbaşımdaymış gibi bağıranların kuşlar değil de sırtlanlar olduğunu sabah kalktığımda öğrenecektim."} {"url": "https://gezginyogini.com/afrikadaki-ilk-gunum-kenya/", "text": "Birgünlük uçakta ve havalanlarında geçen süreden sonra Nairobi'ye vardığımda Cuma öğlen saatiydi. Çok sevdiğim bir arkadaşımın arkadaşı olan Ahmet karşılayacaktı beni, önceden konuşup anlaşmıştık. Ancak oraya vardığım saat tam Cuma namazı saatine denk geldiği için hemen havaalanının karşısındaki kafede onu beklememi söylemişti. Uçaktan inince kafamın içinde dolaşan kaygı cinleri acaba sırtçantama sağlam bir şekilde ulaşabilecek miyim sorusunu soruyordu bana ısrarla. Bir arkadaşımın Afrika'da bir ülkede, havaalanında çalınan çantası ile ilgili anlattığı hikaye beni böyle kargılandırmıştı. Neyse ki çantam, üzerinde iki kutu streç film sarılmış şekilde turuncu kılıfıyla önümde göründü. Aldığım gibi çantamı hemen tuvalate koştum, üzerinden streç filmi çıkardım çünkü Kenya'da poşet taşımanın yasak olduğu konusunda uyarılmıştım. Havaalanından çıktığım gibi ceza yememem için güzel bir uyarıydı. Havaalanından çıkarken Hindistan'daki gibi birçok insanın üzerime üzerime gelip, taksi taksi taksi diye bağırışacaklarını düşünmüştüm ama hiç de beklediğim ve korktuğum gibi bir manzara yoktu. Ben emin adımlarla havaalanının hemen karşısındaki Paul Cafe'ye doğru gidiyordum. Birkaç taksi şoförü \" taksi madam\" diye seslendi, hayır sağol deyince kimse ısrar etmedi. Ahmet, Pakistan asıllı bir Kenyalı. 1960larda Somali'den kaçan mülteciler için bir yetimhane kurmak için gelmiş babası, sonra ailece Kenya'ya yerleşmişler. Ahmet kardeşi ile beraber geldi, daha Nairobi'nin merkezine gitmeden Mombasa yoluna girdik bile. Evet Kenya'ya vardığımın ertesi günü hem safari yapacak hem de buranın en güzel kıyı şehirlerden biri olan Mombasa'yı görecektim. Şanslıyım ya ben, Afrika bana iyi gelecek dedim kendime. Nairobi-Mombasa arası Kenya'daki en işlek yok. Mombasa'da liman olduğu için yol kamyonlarla tıka basa dolu, trafik had safhada. 4 saatlik yol 8-9 saatte anca gidiliyor. Eğer araçla değilseniz, iki şehir arasındaki en güzel ulaşım aracı tren. Fakat biz safari yapacağımız jiple yolda olduğumuz için ve arkadaşlarım oraya iş toplantısına gidiyor oldukları için treni kullanamadık. Hava karardığında Voi adında bir köyde lüks bir safari hoteldeydik. Saat 11'e gelmişti, birşeyler atıştırdık, bana odamı gösterdiler, odama çıktım. Bir yandan da internetten otelin adını ve oda fiyatlarını bulmaya çalışıyorum. Fiyatları gördükçe tırstıkça tırstım, bir aylık paramı bir gecede buraya nasıl vereceğim diye söyleniyorum kendi kendime. Bir yandan da acaba bir sinek cibinlikten içeri girip beni ısırır da sıtma olur muyum korkusundayım. Ama öylesine yorgun ve bitgindim ki tüm bu tırsmalara rağmen uyuya kalmışım. Sabah uyandığımda karşımda gördüğüm manzara inanılmazdı. Gecenin bir yarısı geldiğimiz için nasıl bir cennette uyuduğumu göremedim tabi. Sabah harika bir görüntünün içinde müzik yapan kuşların sesleri, biraz ileride gezinen yalnız bir fil... Kocaman, uçsuz bucaksız yeşile bakıp nasıl sırıtsam, nasıl sevinsem bilemedim şaşkınlıktan. Birkaç saat içinde bu harika manzaranın içinde ben de mi olacaktım ki? İlk safari heyecanı arttıkça artıyordu. Acaba hangi hayvanları görebilecektim, leopar görür müydüm ki? Ya da aslan ? Zebra, zürafa göreyim, ah bi de sarılabilsem. Sabah kahvaltısı olarak tabi ki önce meyve geldi, sonra da patates ve fasulye getirdiler benim için, etsiz, yumurtasız 🙂 Benim aklım hala acaba ne kadar para ödeyeceğimde, bir yandan da gitti artık düşünme diyorum kendime. Kahvaltıdan sonra çok da geç kalmadan çıktık safari için. Ne kadar ödemem gerektiğini sordum arkadaşıma, başını çevirdi, bedava burası sana dedi. Şaşkınlık ve rahatlama bir arada gelişti. Jipe atladık ve Tsavo Doğu Milli Parkı'na doğru yol almaya başladık, zaten parkın dibindeymişiz 🙂 İlk safarime gidiyor olmanın kalp çarptırtan heyecanı içerisindeyim. Merhabalar, yakın zaman içerisinde bende bir Serengiti'ye gitmek ve büyük göçü izlemek istiyorum. Acaba Afrika turu için ne kadar bir bütçe harcıyorsunuz. Yazınız sırasında gözümden kaçtıysa özürdilerim. Her zaman belirttiğim gibi bütçe kişiden kisiye değişir. Safari ücreti Tanzanya'da genelde 3 gün için 600-800 dolar civarı."} {"url": "https://gezginyogini.com/agiz-sulandiran-hint-yemekleri/", "text": "Thali, Hindistan'ın ana yemeği. Tek bir yemekten bahsetmiyoruz burada, Thali; yemek servis edilen yuvarlak tabak anlamındadır aslında. Pilav, papadam, chapati ya da roti ekmeği, dal, körili sebze yemekleri, yoğurt, sos, turşudan oluşur. Soslu yemekleri pilavın üzerine dökersiniz, afiyetle yersiniz. Önceleri kaşıkla yerdim bu yemeği, sonra elimi nasıl bir kaşık gibi kıvıracağımı, pilavı elimle nasıl alacağımı ve ağzıma sokabilmek için parmağımı nasıl hareket ettirmem gerektiğini öğrendim Hint arkadaşlarımdan ve o günden beri ellerimle yemek yemenin keyfini yaşıyorum. Güney Hindistan Thali'si muz yaprağının üzerinde servis edilir ve elinizle yemeniz beklenir. Pirinç ve mercimekten yapılan bir hamurun içine baharatlı, soğanlı, acı biberli, hardal tohumlu haşlanmış patates dolduruluyor. Hindistan cevizi sosu, domates sosu, sambar ile birlikte servis ediliyor. Tadına doyum olmuyor, parmaklar bile yeniyor. Off nasıl ağzım sulandı şimdi yazarken bile. Vada da bir Hint kahvaltısı. Donut şeklinde ortası delik hamur kızartması. Nohut, mercimek gibi baklagiller, soğan, kimyon, kişniş, baharat, acı biber ile karıştırılarak hamur hazırlanıyor. Kızartılan hamur Hindistan cevizi sosu, domates sosu ve sambar ile servis ediliyor. Genellikle idli ve vada menülerde birlikte servis edilir, ama tabi seçim size kalmış. Yine bir kahvaltı yiyeceği, bir nevi krep. Hamuru baklagillerden yapılıyor. Geleneksel olarak domates, soğan, acı biber, lahana karışımı ile yapılıyor. Ya da tercihe göre çeşitli sebzelerle veya Hindistan cevizi ile de yapılabilir. Sambar ve sos ile servis ediliyor. Bağımlılık yapan bir Hindistan atıştırmalığı. Üçgen şeklindeki hamurların içine patates, soğan, bezelye, mercimek ve bol baharat konularak hazırlanır, derin yağda kızartılır. Sokak aralarında bol bol karşınıza çıkar. Genellikle naneli sosla birlikte servis edilir. 2 tane alıp yola devam edersiniz, dönüşte 3 tane daha alayım ben dersiniz. Tadı damağınızda kalır, göbecikler büyütülür. Sonrasında 30 gün 300 plank ile vereceğiniz kilolara değer. Pakoda, pakodi isimleriyle de karşınıza çıkar. Derin yağda kızartılmış bol kilo aldıran lezzetli atıştırmalıklardan biri daha. Soğan, patlıcan, ıspanak, karnabahar, domatesten herhangi birileri kullanılabilir, nohut unu ile karıştırılır, kızartılır. Bu bizim nohut yemeğinin körili ve baharatlısı. Chana nohut demek, masala da baharat karışımı anlamına geliyor. Biraz tanıdık bir lezzet aradığımda başvurduğum yemek chana masala. Roti ya da naan ekmeğini bana bana, ekmeğin arasına nohutları sıkıştıra sıkıştıra, ardından da parmaklarını yalaya yalaya yenir. Türkiye'de denemek istiyorsanız, İstanbul'da birkaç tane Hint restoranı var, sizin de bildikleriniz varsa paylaşabilirsiniz bu yazının altına. oguz bey selam yeni gideceğiz Hindistan alkolsüz parfümlerini almak istiyoruz nelerdir nereden bulabililiriz devlet kucuk evleri deniliyor bizim sumerbanklar gibimi nerde bulabiliyoruz. Hint yemekleri hakkında çok açıklayıcı ve bilgilendirici bir yazı olmuş çok faydalanma fırsatı buldum sayenizde teşekkürler. Benim de okurken ağzım sulandı. Hindistanı ve yemeklerini çok seviyorum. Ordayken yediğim bazı yemekleri yapmaya çalışacağım ama malzemelerim eksik. bu malzemeleri edinebileceğim bir yer var mı, siz bilirsiniz belki? Bir de coconut chutney yediniz mi hiç? Burnumda tütüyor! Merhaba, inanın malzemeleri türkiye'den nereden temin edebiliriz bilmiyorum."} {"url": "https://gezginyogini.com/akvaryumdan-kurtulup-okyanusa-dalmaya-calisan-baligin-ilk-sapsalliklari/", "text": "\"Yıllardır dünyayı gezme hayaliyle yanıp tutuşuyorum. \"Başka ülkelerde hayat nasıl, insanlar ne yapar, nasıl yaşar, nerelerde yaşar, ne şekilde, bizden farkı ne, neden öyle neden böyle?\" ardı arkası bitmek bilmeyen sorular. Ama bırakın dünyayı gezmeyi Türkiye dışına adımımı atabildiğim yıl 2013 yani yaş 28. Önceki yıllarda birkaç yurt dışına çıkma denemem oldu tabi ki, hayal aşamasında kalan da oldu pratiğe tam dökecekken vize engeline takılan da. Ama bu sefer engel falan yok, bildiğin gidiyorum. \"Dünyayı geziyorum sonunda\" falan demek isterdim ama bu sadece 1 haftalık kısa bir tatil planı. Olsun canım diyorum kendime tabi ki, \"önemli olan bir yerden başlamak\" gibi avutucu cümlelerim var hazırda bekleyen. Büyük yolculuklar için küçük yolculuk denemeleri yapmak gerek. Her neyi arıyorsan hayatta ya da neyi soruyorsan hayata cevap seni bir yerlerden çağırıyor, kulak verdim bu çağrıya ve rotamı çizdim. Sırt çantamı kaptım, adımımı attım. Korku, gerginlik, telaş, endişe, sevinç, heyecan.. hepsi bir olmuş içimi kımıl kımıl yapmakta, titrek ve şaşkın bir haldeyim. Meraklarımın, sorularımın peşine takıldım ve işte yolun başındayım. Dedim ya kısa bir yolculuk bu, bir yolculuk eskizi, amatör bir gezgin denemesi.. Havaalanında, amatörlüğümden kaynaklandığını iddia ettiğim ama aslında tam da benle ilgili olduğunu bildiğim şapşallıklarla başladı hikayem, zaten normal başlamış olsa ben bile şaşardım her şeyin bu kadar yolunda gitmesine. Yanlış kapıda yarım saat bekledim mesela, tam sıranın önüne varmışken beklediğim sıranın Köln uçağı sırası olduğunu, Roma için kapının değiştiğini öğrendim. Uçağıma 15 dk vardı ve ben değiştiğini öğrendiğim kapıya doğru sırtımda 10 kiloluk, elimde 3 kiloluk çantalarla koşturuyordum. 47 kilo bir insan için bu ağırlıklar pek de hafife alınacak şeyler değil. Alt kata geldiğimde bütün kapılar kapanmıştı ve benden başka kimse yoktu. O anki korkumu en iyi nasıl anlatırım, neye benzetirim bilmiyorum ama benzerini yaşamış olanlar beni rahatça anlayabilir diye düşünüyorum. Hayalini kurduğum ülkelerin biletleri elimdeydi ama ben uçağı kaçırmıştım. \"Kimse yok mu ?\" çığlıkları atıyordum boş salonda, cam kapılara ellerimi dayayıp birileri beni duysun diye cama şaplaklar atarken bir yandan da \"kimse yok mu?\" çığlıklarım olayın dramatikliğini arttırıyordu. Camdan bir hapishaneye tıkılmış bir film karekterini oynuyordum farkında olmadan; doğaçlama dramatik anlar, fona hangi hüzünlü şarkıyı eklersiniz o da size kalmış. İşte tam o anda arkamda bir ses duydum. Üvey kardeşleriyle birlikte baloya gidemediği için hüngür hüngür ağlayan Külkedisi'ne tam da bu en çaresiz anında gelen peri, şimdi bana da gelmiş olmalıydı. Arkamı döndüğümde öyle pek de periyi çağrıştırmayan turuncu üniformalı temizlik görevlisi teyzeyle göz göze geldim. \"Korkma korkma, kapı değişti yine\" dedi bana, o an anladım ki turuncu üniformalı temizlik görevlisi de pekala bir peri anne olabiliyormuş. Yüzüm güldü yine, panoya doğru koştum, yeni kapının numarasını öğrendim ve koşmaya başladım yeniden. Sonunda doğru kapıdaydım, birkaç kişiye \"Waiting for Rome?\" diye sorup teyit aldıktan sonra gönül rahatlığıyla beklemeye başladım. Bu gönül rahatlığım 5 dk sürdü ki kimliğimi bu koşturmaca içinde kaybettiğimi fark ettim, tekrar aşağı kata gidip geçtiğim yollardan yeniden geçtim ama nafile kimlik ortalıkta yoktu. Benden daha önce bu yolculukları deneyimlemiş olan kardeşime durumu anlattığımda \"pasaport yeter orda panpa, salla kimliği\" dedi ve bu rahatlama ile kimliğimi boşverip uçak kapısına yönlendim yine. Kapıdan girerken de talihsizlik yakama yapıştı tabi ki, kapıdaki görevli bu çantaların el bagajı için ağır olduğunu söyledi, şaşkınlıkla check-in sırasında tartıldığını ve problem olmadığını anlatmaya çalışıyordum ama adam ısrarla bana inanmamakta direniyordu. O sırada kapıdan geçen koca çantalı turist kızı gösterdim, benden daha büyük bir çantayla onun girmesine neden kimse sesini çıkarmıyordu peki ? Görevli adam bu söylemim üzerine kızı durdurdu, \"çantanız çok büyük, bu bayan sizi şikayet etti, ondan durdurduk\" diye de açıklamada bulundu sağolsun. Giderken kızdan yediğim \"bitch\" küfürünün nedenini açıklamama gerek yok sanırım. Kızın bagaja verdiği başka çanta olmadığı anlaşılınca salıverildi kapıdan. \"E benim de başka çantam yok\" dedim, ama benim hiçbir söylediğime inanmamakta ısrarlarına devam eden görevli, turist kızların sözüne inanıp onları salarken benim sözüme sistemden bakarak kontrol ettikten sonra inandı. \"Baştan söylesenize\" gibi sözlerle özür bile dilenmeden kapıdan bırakıldım. Neyse özür peşinde değilim, şu uçağa bineyim sonunda yeter. Heyecanlı bir başlangıç. Uçağa binince nasıl rahatladiginizi tahmin ediyorum."} {"url": "https://gezginyogini.com/annapurna-etrafinda-trek-bolum-2/", "text": "Bu sabah yürüyüşe 8.20'de başladık. Her zaman daha da erken çıkmayı planlıyoruz ama pek tutturamıyoruz. Dün akşam bizimle birlikte Chamche'de kalan Alman bir kız ve Amerikalı bir çift de bizimle birlikte çıktı yola. dağın içinde kurulan yemyeşil köylerden geçtik, marihuana tarlalarından geçtik, insansız yollardan da geçtik köylülerin arasından da, Danaqyu'nun girişindeki misafir evimizden sabah erkenden yola çıktık. Hedefimiz Chame ya da biraz daha kasarsak Bhratang. Yokuşlu, engebeli 12 km yol yürüdük. Chame'ye vardığımızda yorgun değildik, daha devam ederiz diye düşündük. 2 saatlik bir yürüyüşün ardından Bhratang'a vardığımızda ise birkaç evden oluşan küçücük köy ile karşılaştık. Belki biraz daha ileride bir misafir evi buluruz derken yürüdükçe yürüdük, görünürde hiçbir yerleşim yoktu. Hırsımızın kurbanı olmuştuk biraz, sakin sakin yürüyüp bir önceki köyde kalmak yerine yapabileceğimizden fazlası isteyip zorlamıştık şansımızı. Yürürken biraz gerildik, birbirimize sarmaya başladık, neyse ki bir süre sonra tatlıya bağladık tekrar. Hava kararmaya başlamıştı, biz köye gidebilecek en kestirme yolu bulmaya çalışıyorduk. Yürüyüş rotası boyunca kayaların üzerinde rotayı belirlemek için ok işaretleri ya da gidilmemesi gereken yolu göstermek için de kırmızı çarpı işaretleri olur. Hani korku filmlerinde gençler daha çabuk gidebilmek için çarpı işaretli yola girerler, siz de izlerken \"höh ne salaklar var, kim gider çarpı işaretinden \" dersiniz ya izlerken, işte o hikayenin kahramanı oluverdik birden 🙂 Çarpı işaretli yol daha kısa gibi göründüğü için ormanın içine daldık, buradan yolumuzu buluruz umudu ile. Ormanın içinde ilerledikçe terkedilmiş bir eve rastladık, boş kocaman bir havuz vardı evin önünde. Himalayalarda, dağın tepesinde bir ormanın içinde terkedilmiş bir ev, gökte dolunay, çarpı işaretli yoldayız... Klişe bir Hollywood korku filminin içerisindeyiz. Sarışın ve gözlüklü olanımız Rapha, ilk o gidecek nasıl olsa diye onu önümüze katıp dolunayın ışığıyla yolumuza devam ettik. Yemekleri beklerken ertesi günün planı yapıldı. O böyle, bu şöyle derken sonunda herkesin kabul ettiği bir karara varıldı. Biz istediğimiz kadar yapalım planları, ne kadar yol gidip nerede konaklayacağımıza DAĞ karar veriyor, dağ bizi nerede ağırlamak isterse orası o geceki evimiz oluyor. 3240 metrede uykuya daldık bu akşam. Yarın sabah ve sonrası bir sonraki yazıda."} {"url": "https://gezginyogini.com/asi-kadinlar-yoga-seyahat-bulusmasi/", "text": "Biz iki gezgin kadın; Burcu ve Tuğçe bu buluşmaya ön ayak oluyoruz. Yoga ve meditasyon, kadın öyküleri, söyleşiler, seyahat ile dolu dolu bir içerik planladık sizlerle paylaşmak için. Kayıtlar 5 Mayıs tarihine kadar kesinleşecektir. Lütfen kendi yoga matınızı getirmeyi unutmayınız. Kabak Koyu'na ulaşımda sıkıntı yaşamamak için yürüyüş ayakkabısıyla ve çekçekli valiz yerine sırtçantası ile gelmeniz sizin yararınıza olacaktır. Teşekkür ederim güzel dileğiniz için. Belki bir yanlış anlaşılma oldu, etkilik ücretimiz \"2 gece konaklama, sabah-akşam yemeği, 3 gün boyunca yoga, meditasyon, nefes çalışmaları, sunum&söyleşi etkinlikleri\"nin hepsini kapsamaktadır."} {"url": "https://gezginyogini.com/assos-yoga-bulusmasi-kendine-yolculuk/", "text": "Assos Kayalar Köyü sahilinde harika bir atmosferde deniz ile, doğa ile bütünleşerek kendimizi tanımak, içimizdeki şifayı uyandırmak, birliği hissetmek için buluşalım. Yoga; zihnin, bedenin ve ruhun birliğidir. Her canlının içerisindeki \"bir\" olanı görebilmenin öğretisidir. Daha erdemli bir insan olabilmek adına kişinin kendini eğittiği bir yolculuktur. Sen de bu yolda ilerlemek isteyenlerden biriysen sen de davetlisin bu buluşmaya. Ödemenin tamamı kamp öncesinde yapılmış olmalı. Hindistan'da 6 ay ile başlayan ve yıllarca süren tek başıma dünya seyahatimin ardından yoga ve meditasyon üzerine aldığım eğitimleri aktarmak, dinlenmek ve köklerimi yeniden toprağa gömmek için Olimpos'ta durmayı tercih eden bir yoga eğitmeni ve daimi yoga öğrencisiyim. Seyahatlerimi ve deneyimlerimi www. gezginyogini. com websitemde paylaşıyorum."} {"url": "https://gezginyogini.com/auroville-din-irk-millet-olmadan-yasamayi-utopya-mi-saniyorsunuz/", "text": "Mahabalipuram ve Pondicherry'de geçirdiğim birkaç güzel tatil gününün ardından Auroville'deki yeni evime: Sadhana Forest'a vardım. Ne yalan söyleyeyim kalacağım yeri, tuvaleti, banyoyu.. ilk gördüğümde \"ne işin var burada be deli, mis gibi hayatı bırakıp dağ başına yaşamaya gelmek de neyin nesi?\" dedim kendi kendime. Ama hayat o kadar gerçek ve doğal ki burada, buraya alışıp burayı evim olarak benimsemem sadece bir günümü aldı. Önce biraz Auroville'den bir sonraki yazıda da Sadhana Forest'tan bahsedeyim. Auroville'i ilk kez Türkiye'de bir bilgi yarışması sırasında sorulan soru sayesinde öğrendim. \"Hindistan'ın güneyinde yer alan, dünyanın her yerinden insanın dil, din, mezhep, ırk ayrımı olmadan bir arada yaşaması hedefiyle kurulan UNESCO'nun desteklediği üniversal şehrin adı\" gibi bir şeydi soru. O kadar heyecanlandım ki bu soru karşısında, birileri hayalini kurduğum şehri gerçekleştirmiş heyecanıyla hemen bilgisayarımı alıp ne olduğunu araştırmaya başladım. Türkiye'den oraya giden ve sonra da Menemen civarında ekolojik bir köyün kuruculuğunu üstlenen bir üstadın şehir hakkında yazdıklarını okudum, şehrin internet sitesine ulaşıp orada yazılanları okudum. Okudukça heyecanım arttı ve \"ben bir gün buraya gideceğim\" dedim kendime bu yolculuğumdan 1,5 yıl kadar önce. Auroville ; Sri Aurobindo'nun en gözde öğrencilerinden biri olan \"The Mother\"ın hayalini kurduğu bir şehir. The mother Mısırlı bir anne ve Türk bir babanın 1878 yılında Paris'te doğan kızı. 1910 yılında Pondicherry'de Sri Aurobindo ile tanışıyor ve yıllar içerisinde onun öğrencisi oluyor. 1930 yıllarında the Mother'ın aklına tüm insanlığın birlikte kardeşçe yaşayacağı evrensel şehir hayali düşüyor ve 1960'lı yıllarda Sri Aurobindo topluluğu Auroville projesini ortaya atıyor, UNESCO da bu projeyi destekliyor. 28 Şubat 1968'te 124 farklı milletten 5000 kişi Auroville'in ortasındaki banyan ağacının etrafında bu şehrin temellerini atıyor. 124 milletin temsilcileri kendi ülkelerinden getirdikleri topraklar beyaz mermerle kalpı lotus şeklindeki bir kabın içerisinde karışıtırılarak saklanıyor. Şuanda da Anfi Tiyatro'nun ortasında bulunuyor bu kupa. MATRIMANDIR ismiyle anılan büyük kristal şeklindeki tapınak Auroville'ın ilk yapısı ve ayrıca da sembolü. Matrimandir Dünya'da görebileceğiniz en sessiz tapınak. Tapınak dediğime bakmayın, tapınılacak her hangi bir şey yok içeride, burası aslında bir meditasyon alanı. Bembeyaz bu tapınağın içinde su sesinin haricinde en ufak bir ses dahi duyamıyorsunuz. Burada meditasyon yapmak gerçekten güzel bir deneyimdi benim için. Auroville'de insana yakışır bir yaşam görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içerisindeyim. Burası içeriğinde birçok organik çiftlik barındıran bir bölge. Dükkanlarda el yapımı organik ve sağlıklı besinleri kolaylıkla bulabiliyorsunuz, dalından koparılmış taze sebzelerle yapılan yiyecekleri tadıyorsunuz, vegan beslenenler için hayat burada kolay, bir çok besinin vegan alternatifini bulabiliyorsunuz kolaylıkla. Gün içerisinde süregelen dans, yoga, pilates, aerobik, tiyatro, müzik, meditasyon... ile ilgili workshoplara katılabilirsiniz. Akşamları düzenlenen partiler kulaktan kulağa yayılıyor, sizin de kulağınıza çalınan olursa akşam ateş başı eğlencelerine dahil olabilirsiniz. Gönüllü çalışmalara katkıda bulunabilirsiniz. Kısacası insanca yaşama dair yapmak istediğiniz ne varsa burada hayata geçirebilirsiniz. Auroville'de kimse kimsenin ırkının, dininin farkında değil, umrunda değil.. Herkes gerçekten ne olduğumuzun farkında ve ben bu farkındalığa bayılıyorum. Dünyanın her yerinden insanı bir arada, mutlu, kavgasız görmek, ve bunu böyle güzel, yemyeşil doğanın içerisinde görmek; insan daha ne ister dedirtiyor insana. Auroville'de devamlı workshoplar, festivaller, partiler ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Öyle alkolün dibine vurulan partilerden bahsetmiyorum, parti dediğimiz genellikle ateşin etrafında şarkılar, danslar, sohbetler. Sadhana'da alkol ve sigara yasak olmasına rağmen hayatımda görebileceğim en güzel dans partileri burada oluyor, burada öğrendim ki eğlenmek için alkole ihtiyacımız yokmuş gerçekten, açık beyinle ve farkında olarak eğlenmek çok çok daha keyifli. Auroville neredeyse herkesin bir motorsikleti var, doğa dostu bir alternatif değil farkındayım ama burada ulaşım için pek fazla seçenek yok. Auroville'de bir çok komün ve çiftlik bulunuyor. \"Salutude\" da bunlardan biri. Neşeli sahibi Krishna senelerini Auroville'e veren bir doğa aşığı. Burada da gönüllü çalışabilirsiniz. Ben bu masal gibi yerde Sadhana Forest adında bir vegan kömünde kalıyorum. Yeniden ağaçlandırma projesini kendilerine görev edinen bu güzel insanların yanında gönüllü olarak çalışıyor, sürdürülebilir hayatı öğreniyorum. Bir sonraki yazımda buradan bahsedeceğim, bir başka ütopyayı daha okuyacaksınız. Haziran Temmuz ayları çok sıcak zamanlar, Kasım ve Nisan arası güzel zamanlar diye düşünüyorum. merhaba, güncel kuralları bilemiyorum. Kalacak yer için ödeme yapmanız gerekiyor, Auroville içerisindeki komünlerden biri ile iletişime geçip daha detaylı bilgi alabilirsiniz."} {"url": "https://gezginyogini.com/avrupa-gonullu-hizmeti/", "text": "Ben gidemedim ama 3 yaşından beri can ciğer arkadaşım olan Gözde gitti bu projelerden birine, hem de memurluk hayatından istifa etmeden 1 seneliğine. Bu yazıda önce biraz EVS nedir, şartları şurtları nelerdir kısmından bahsedeyim, sonrasında da taze gönüllü olan Gözde'yle nasıl gittiğini, orada hayatın nasıl olduğunu, detayları falan konuştuğumuz güzel bir soru-cevap bölümü var. EVS ya da Türkçeleştirilmiş kısaltma adıyla AGH yani Avrupa Gönüllü Hizmeti. Nedir bu bileniniz vardır elbet, ben bilgisi olmayanlar için kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Avrupa Gönüllü Hizmeti 17-30 yaş arasında gençlerin 2-12 ay süre ile Avrupa'da gönüllü çalışmalara katılmasına olanak sağlayan bir program. Bu sayede yabancı dil yeterliliğinizi geliştirebilir, iletişim becerilerinizi güçlendirebilir, özgüveninizin artmasına olanak sağlar ve sorun çözme yeteneğinizi arttırabilirsiniz. Üstelik bu programlara katılabilmek için iyi bir yabancı dil bilgisi ya da üniversite mezuniyeti şartı aranmıyor. - Başvuru yapmak için önce bir gönderen kuruluş bulmanız gerekiyor; bu bir belediye, dernek, vakıf... olabilir. Gönderen kuruluşların listesini şu linkte bulabilirsiniz: http://europa. eu/youth/volunteering/evs-organisation_en Gönderen kuruluşu bulduktan sonra iletişim bilgilerinden ulaşarak randevu alıp görüşebilirsiniz. - Gönderen kuruluşu buldunuz, peki hangi projeye katılacaksınız. Diğer ülkelerdeki projeleri görmek için de şu linke göz atmalısınız: - Aklınıza yatan bir proje ya da projeler buldunuz. Şimdi güzel bir \"motivasyon mektubu\" hazırlama zamanı. Motivasyon mektubunda özgeçmişinizden, eğitiminizden, kişisel özelliklerinizden, ilgi alanlarınızdan, neden bu projede yer almak istediğinizden, hangi tarih aralığının sizin için uygun olduğundan - Motivasyon mektubunuzu seçtiğiniz kuruluşa gönderdikten sonra oradan cevap gelmesiniz bekleyeceksiniz. Olumlu cevap geldikten sonra gerekli hazırlıkları yaparak gitmeye hazırlanabilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken noktalardan biri de kuruluşların yıl içerisinde üç dönem proje başvurusunda bulunuyor olmaları: 4 Şubat- 30 Nisan- 1 Ekim. Bu tarihlere uygun zamanlarda başvuru yapmanız sizin lehinize olur. Bu programa başvurmanın hiçbir ücreti olmaması da projenin bir başka güzel tarafı. Program dahilinde yol, konaklama, yemek masrafları Ulusal Ajanslar tarafından karşılanır. Ya ben de gitmek istiyorum bir yerlere ama param yok, cesaretim yok, nasıl olacak diye başını kaşıya kaşıya düşünen arkadaşlar için güzel bir fırsat Avrupa Gönüllü Hizmeti. Hem güvenilir bir kuruluşla iletişime geçerek gittiğiniz için içiniz rahat, hem de masraflarınız karşılandığı için cebiniz rahat. Gözde; benim 3 yaşından beri arkadaşım. Canımın canı, beraber büyüdüğüm kardeşim. Okul öncesi öğretmeni kendisi, hoş sohbetiyle anlattığı çocukların hikayelerini dinlemeye bayılırız. Bu sene yok buralarda, Polonya'da bir anaokulunda gönüllü çalışmaya gitti. Benim senelerdir uğraşıp bir türlü gitmeyi beceremediğim AGH ile gidenlerden birisi. - AGH'yi nasıl duydun, nasıl karar verdin kısmını geçiyorum. Çevrendeki bir çok insan tarafından merak edilen konu: sen bir devlet memuru olarak, bir öğretmen olarak istifanı falan vermeden nasıl oluyor da 1 sene yurtdışına çıkabiliyorsun? Bundan biraz bahsedelim mi önce? Bu izin; Memuriyetleri süresince 12 aya kadar verilebilmektedir. Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilen bölgelere veya kalkınmada öncelikli yörelere 72 nci madde gereğince belli bir süre görev yapmak üzere mecburi olarak sürekli görevle atananlar bu hükümden faydalanamazlar. - Avrupa gönüllü hizmeti dahilinde gittiğin projede ne kadar çalışman gerekiyor? Şartlar zor mu, yorucu mu? Ben 12 aylık bir projede çalışıyorum, ne kadar çalışacağınız sizin seçtiğiniz projeye göre değişiyor, Erasmus + kapsamındaki AGH projelerinin çalışma süreleri 2-6-9-12 ay olarak değişiyor, projelere siz başvuruyorsunuz, böylelikle zamanı da siz belirleyebiliyorsunuz. Ben Polonya'da bir projeden kabul aldım, anaokulunda gönüllü olarak çalışıyorum, en az 5 en fazla 7 saat günlük çalışma saatiniz var ama rahatsınız çünkü gönüllüsünüz. Benim kaldığım şehirde 15 gönüllü var, gönüllüleri yormuyorlar. Çalışmaktan şikayetçi olan bir arkadaşım yok, hatta çalıştığımız okullarda çok tatliş müdürler ve öğretmenler oluyor; gezi için ya da dinlenmeniz için sizlere \"bugün okula gelme ya\" ya da \" madem geldin gez gör tabi dolaş etrafı, okula gelme 2 hafta\" gibi bizi motive eden şeyler söylüyorlar. - Gittiğin ülkedeki insanlarla iletişim problemi yaşıyor musun, yaşadın mı? Senin gibi başka gönüllüler de var mı? Ben Polonya'nın kuzeyinde Kwidzyn diye küçük bir şehirde kalıyorum, okulum ise bir köyde, haliyle ileri seviyede iletişim problemi yaşıyorum. Hatta sevgili ev sahibi kuruluşum bana çalışacağım okulda kimsenin İngilizce bilmediğini söylememişti. Okula gittiğimde süper süper şok yaşadım. Yani düşünün haftanın 5 günü, kimseyle konuşamadan vakit geçiriyorsunuz. Bilmediğiniz bir dil, aynı zamanda bir şeyler öğretmek için ordasınız ama ortak bir dil yok. Etrafta uçuşan lehçe kelimeler, sanki çok anlıyormuşsunuz gibi size sürekli lehçe bir şeyler söyleyen insanlar... Yani deneyin diycem inanın canlandırması zor, dile kolay 5 saat. - Bildiğim kadarıyla proje kapsamında yemek ve konaklaman karşılanıyor, üzerine bir de cep harçlığı veriliyor. Projenin sana verdiği cep harçlığı harcamalarını karşılamak için yeterli oluyor mu? Polonya pahalı bir ülke mi? Günlük ortalama masrafın ne kadar oluyor? Polonya Ulusal ajansı her gönüllüye aylık 185 euro mutfak masrafı ve cep harçlığı veriyor. Para ev sahibi kuruluşunuza gönderiliyor, onlar size imza karşılığında veriyorlar. Polonya avrupanın en ucuz ülkelerinden biri; 185 euro yaklaşık 800 zloty ediyor (yaklaşık 665 tl) . Küçük bir şehir için yeterli. E tabi her gece bara gidelim heyoooo falan derseniz paranız biter ama fatura, kira yok, yeme içme için yeterli hatta biriktirebilirsiniz bile. Günlük masraf size kalmış, bazı günler hiç harcamayabilirsiniz bile. Ben evde yemek yapmayı sevdiğimden haftalık market alışverişi yapıyorum yaklaşık 80 zloty ediyor. Mesela kötü alışkanlıklarınız varsa paranız yetmeyebilir ama dediğim gibi size bağlı. Burada 2. el mağazaları çok yaygın ve çok ucuz. Çoğu gönüllü arkadaşımız parasını orada harcıyor ama yani bazen o kadar uygun ki 2 zloty günleri oluyor mesela, güzel bir kışlık montu 2 zlotye alabiliyorsunuz ( 2. El diyince dudak bükmeyin, baya güzel şeyler oluyor). - Gittiğin tarihten bu güne kadar en çok zorlandığın durum ya da durumlar neler oldu? Polonya'ya yerleşmek, orada yaşamak ister miydin? Polonya tarihi açıdan çok acılar çekmiş bir ülke bunun izlerini hala görebiliyorsunuz. Rusya ve Almanya mahvetmiş ülkeyi, pek çok kişi Rusça biliyor, sömürülmeden kalma izler ama konuşmuyorlar. Bunun yanında komünizm yaşamış bir ülke, komünizm zamanından kalma yaşam standartları hala sürüyor. Evler ufak, kiralar yüksek, insanların oturma odaları yok genellikle. Bizim alıştığımız oturma odalı evler buralarda lüks, o yüzden oturma odaları aynı zamanda yatak odaları bundan dolayı burada insanlar yatak almak yerine çekyat alıyorlar. Gündüz oturma odası akşam yatak odası, yani baya evli çiftler falan da çekyatta yatıyor, buna alışamadım. 1 ay süren ısrarımla ve yine kendi çabamla bir yatak buldum kendime, standartlarını anlıyorum ama o dandik çekyatta bel ağrısı ile 1 yıl geçiremezdim. Polonyayı çok gezme fırsatım olmadı ama buraya yerleşme gibi bir düşüncem de olmadı hiç,. Yaşamak istediğim ülke Türkiye. Ben geçici süre bir ülkede kalabilirim ama kürkçü dükkanına dönerim yine. Gezmek için pek çok yol var, bu fırsatları Türkiye'de yakalayabilirim aynı zamanda işim olduğundan para da biriktirebilirim. Daha çok ülke görebilirim. Şu an fark ettiğim kadarıyla Avrupa'nın da en büyük sorunu işsizlik, ben şanslı kesimdenim, en nihayetinde bir işim var. Ve milliyetçi olmasam da vatansever biriyim, Türkiye kültür zengini bir ülke, buraya gelince fark ediyorsunuz. Bunu en iyi şekilde öğrenmek, yorumlamak ve yeni nesillere aktarmak istiyorum ayrıca bir öğretmen olarak en çok ve en iyi şekilde kendi ülkeme yardım edebilirim diye düşünüyorum, bunu bir sorumluluk gibi görüyorum. Türkiye'ye dönüğümde çocuklar için atölyeler yapmaya devam edeceğim yine. - Beraber çalıştığın insanların sana karşı tavırları nasıl? Türkiye'den gelmenin yarattığı her hangi bir sıkıntı oldu mu ? Beraber çalıştığım insanlar dünya tatlısı, çok seviyorum onları. Okul müdürü ananem gibi, öğretmenler ablam. Türkiye'de pek çok okulda çalıştım (evet 6 kere okul değiştirdim de) sadece 1 tane müdür tanıyorum, öğretmenlerine hal hatır soran, çocuklarla ilgilenen, oyunlar oynayan, hikayeler okuyan, etkinlik hazırlamak için bizlere yardım eden. Tavırlar Türkiye'deki öğretmenler odasından farklı değil. Sorular aynı \" sevgilin var mı\" \"kaç kardeşsiniz?\" \"ne zaman evleneceksin\" . Adeta kendi ülkem, yurdum insanı işte, lehçe konuşanı. - Bir eğitmen olarak Polonya'daki eğitim sistemi ile Türkiye'deki eğitim sistemini karşılaştırdığında farklar, benzerlikler nelerdir? Bu konuda detaylı bilgi veremeyeceğim, çünkü eğitim üzerine konuşamıyoruz, ortak dil yok çünkü. Ancak gözlemlerime dayanarak okul öncesi eğitimde standart şeyler öğretiliyor, Türkiye ile aynı ama benim çalıştığım okul donanım açısından çok fakir. Daha önce çalıştığım okullara benzemiyor, hani panoları bile halıfleksten yapılma, pc falan yok, ama yinede kavram öğretimleri, sanat etkinlikleri, kitap çalışmaları aynı. Bir de benim çok şaşırdığım bir şey oldu, tüm Polonya böyle mi bilmiyorum ama çalıştığım okulda hatta şehirde din eğitimi çok yaygın, anaokularında başlıyor din eğitimi. Din öğretmeni geliyor her hafta, chrismas için etkinlik düzenlediler mesela, İsa'nın doğumu; ilahiler, şarkılar ezberlettiler, müsamereler düzenlendi, hepsinde İsa'nın doğumu vardı. Türkiye\"de anaokullarında din eğitimi verilmez, devlet okullarında yoktur, özel okullarda olabilir. Sadece son 2 senedir kutlu doğum haftası sade bir şekilde kutlanır o kadar, Polonya'da din eğitiminin yoğunluğu beni şaşırttı, \"ya hani biz dindardık\" demedim değil; o derece. - Bu projenin sana neler kattığına ya da katacağına inanıyorsun. Gençlere AGH projelerine katılmalarını önerir misin ? AGH demek macera demek, her gün bir macera, keşif, şaşkınlık, efendim anlatılması zor, çilek soslu makarna mı olur yahu? Şekerli peynir ile makarna mı yapmışlar ve bunun gibi kahkaha dolu pek çok anı sizi bekliyor. Sizin kendi anılarınız sizleri bekliyor. AGH yapmayacaksınız da ne yapacaksınız siz onun cevabını verin bana:) Evinizde oturmanız için sebepleriniz neler? Önce onları belirleyin ben size yorumumu yapayım."} {"url": "https://gezginyogini.com/avrupada-20-gun-seyahatin-maliyeti/", "text": "Maliyeti TL üzerinden düşünürsek büyük görünüyor göze, ama Euro üzerinden bakınca 750-800 euro 20 gün Avrupa Schengen ülkeleri için çok da büyük bir para değil aslına bakarsanız. En düşük asgari ücretin 1500 euro civarı olduğu memleketlerden bahsediyoruz burada. Bu seyahatimiz süresince Schengen bölgesi içindeki 4 ülkeye ayak bastık. Keşan üzerinden karayoluyla Yunanistan'a geçtik, oradan feribot ile İtalya'ya, oradan uçakla Fransa'ya, oradan da otobüsle Hollanda'ya. Tren haricinde her yolu denedik anlayacağınız. Ucundan kenarından ortalama olarak maliyetlerden bahsedelim mesela. Amsterdam sonrası Balkanlara doğru seyahate devam ettiğimiz için devamını Avrupa Schengen ülkeleri maliyetinden saymıyorum. Şehir içi ulaşım fiyatları ülkelere göre değişiklik gösteriyor tabi. Civar şehirlere ve kasabalara ulaşım tren ile 5 euro-10 euro arası değişen ücretler oluyor genelde. Amsterdam'da, Gökhan'ın 10 yıl önce couchsurfingten ilk ev sahibi olan Haluk'un misafiri olduk. Şu hayatta iyi ki tanıdım dediğim insanlardan biri oldu Haluk. Seyahatin en sevdiğim yanlarından biri de kazandırdığı güzel dostluklar. Utrecht'te ise sayfayı takip eden Aysun ve eşi Yalçın'ın misafiri olduk. Bir Keşanlının evinde bol bol eğlenilir, güzel sohbet edilir, yeni güzel dostlar edinilir tabi ki. Seyahatin kazandırdığı güzel insanlardan oldu ikisi de. Yeme, içme, eğlence, şehir içi ulaşım masrafları bu maliyete dahil. 20 günde kişi başı 1500 TL : 375 euro harcadık. Günlük kişi başı masraf maliyeti 15-20 euro arası oldu anlayacağınız. Bir süredir booking. com, n11, aliexpres, D&R, hepsiburada gibi sitelerden yaptığım alışverişlerde artıway sitesini kullanıyorum. Birikmiş biraz bonusum vardı ve bu seyahatte kaldığımız yerlerden biri bu sayede bedavaya geldi. Damlaya damlaya göl olur demiş atalarımız. Bu seyahatim süresince de booking. com kullanacağım zaman rezervasyonumu artıway üzerinden yaptım, bu sayede konaklama malitetinin %4'ünü bir kenarda biriktirmiş oldum, bir sonraki seyahatim için bir köşede birikmeye devam ediyor. Eğer hala üye değilseniz aşağıdaki fotoğrafa tıklayarak üye olabilirsiniz. Avrupa'da şehirler, ülkeler arası en ucuz seyahat etme yolu artık tren falan değil, hatta tren fiyatları çok çok uçuk bence. Yeni yeni piyasada kendini gösteren Flixbus hem ucuz, hem rahat hem de wifi hizmeti sunan otobüsleri ile şuan Avrupa içinde ulaşım için en uygun alternatif. Yolculuğunuzu geceyi otobüste geçirecek şekilde ayarlarsanız bir gecelik konaklama masrafından da kurtulmuş olursunuz. Bisiklet kiralamak şehir içi ulaşımı ucuza getirmenin yollarının biri değil ama keyifli vakit geçirmeniz için güzel bir yöntem. Bisiklet kiralama günlük ortalama 10-15 euro civarı. Aynı gün içerisinde çok yer görmeyi düşünüyorsanız o zaman ucuza getirmiş olabilirsiniz tabi. Ayrıca metro, tramway biletlerini çoklu aldığınız zaman ya da sınırsız kartlardan aldığınızda da indirimlerden faydalanıyorsunuz, ama bu biraz hızlı seyahat etmeyi sevenler için aslına bakarsanız. Kendinize güveniyorsanız ve keyifli sohbet, macera arıyorsanız otostop tabi ki en ucuz alternatif aslına bakarsanız. Her ülkeden otostop şansınız olmayabiliyor. Örneğin İtalya'da zor, Fransa'da daha rahat olduğunu duyduk. Blablacar diye de bir seçecek var. Bir yerden bir yere giderken arabalarında yer olanlar fiyatı belirleyip sitede paylaşıyor, eğer şartlar sizin için uygunsa yol arkadaşı olup yol masraflarını paylaşıyorsunuz. Avrupa içinde ulaşımı gerçekten komik gelebilecek rakamlara halledebileceğiniz ucuz hava yolu firmaları da var; Ryan air, Easy jet, Wizz air bunlardan bazıları. Türkiye'den Avrupa'ya giden uçuşlar bu firmaların fiyatlarına göre biraz daha yüksek kalır. En uygun fiyatlı uçuşlar için Turna. com 'u ziyaret edebilirsiniz. Avrupa; Asya gibi ucuz bir destinasyon olmadığı için önceden planlama yapmak sizi bir çok fazladan maliyetten kurtaracaktır. Kalacağınız yer ister couchsurfing olsun, ister airbnb, ister hostel, ister hotel, bulabileceğiniz ucuz alternatifler çok önceden tükeniyor, o yüzden önceden planlama yapıp yerinizi ayırtmak masrafınızı yarı yarıya kısacaktır. Ayrıca yanınızda bir ufak not defteri götürüp gün içerisinde yaptığınız harcamaları görmenizi tavsiye ederim. Kendinize günlük bir limit koyup bu limitin üzerine çıkmamaya özen göstermelisiniz. Azar azar zannettiğimiz 1-2 euroluk harcamalar tl bazında düşününce büyük paralara dönüşebiliyor, ne harcadığınızdan tamı tamına emin olun. Kazancınız hangi para cinsindense, maaşınız hangi para cinsinden yatıyorsa o para cinsinden düşünmeye özen gösterin. Yani TL kazanıp \"aaa 5 euro ne ki\" yanlışına düşmeyin, 20 liradan bahsettiğinizi hatırlayın. Türkiye'nin büyük çoğunluğu gibi TL kazananlardansanız her hesabı yaparken kafadan hep 4 ile çarpın. avrupadaki hiçbir ülkede asgari ücret 1500 euro değildir. Yunanistan 600 euro civari, italya biraz daha yüksek. Evet, o yüzden Yunanistan içlerinde en ucuz olanı diyebiliriz zaten ama o da liraya orantıladığında pahalı tabi ki. İtalya pahalı, Fransa ve Amsterdam ise çok çok pahalı. Yunanistan'da asgari ücret 400 civarı, orada 500 maaş alan arkadaşlarım göbek atıyorlar yüksek maaş aldıkları için. Lütfen araştırıp yazalım! Burcu vurdu gol oldu 🙂 Hemde ne gol! amsterdam gerçekten pahalı konaklama için, umarım couchsurfingten kalacak bir yerler bulabilirsiniz, benim de yapabileceğim bir şey yok. bol şans. Bu tarz turlar bence pahalı ama tabi artıları da vaz, hiç bir şeyle uğraşmıyorsunuz, kafanız rahat. Vaktiniz varsa ama kendi tatilinizi ayarlamayı seviyorsanız bunu kendi başına yapmak daha keyifli bence, tamamen size kalmış. İlk önce hangi Schengen ülkesine girecekseniz vizeyi de oradan alıyorsunuz. Schengen bölgesine girdikten sonra bir daha vize sorulmuyor zaten."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-anilari-yatagimdaki-dusman/", "text": "Avustralya'daki ikinci evim, eski bir Queenslander 'dı. Ahşaptan olan bu evin içinde bizimle beraber türlü hayvancıklar da yaşamını sürdürüyordu tabi ki. Odamda beraber yaşamak zorunda bırakıldığım ufak arkadaşların yanında eve geldiğimde yatağımda uyuyan bir yavru köpekle karşılaştığım, bir sabah uyandığımda bahçede iki keçinin \"hayırdır\" bakışlarına maruz kaldığım, hadi bana yemek ver diye bekleyen possumlara yardım eli uzattığım ev burası. Sonrasında bir sürü hamamböceği, örümcek daha bu şekilde sakince yakalanıp atılmıştır odamdan. Böceklerle aramda çok büyük sıkıntılar yok çünkü, korkulacak bir yanlarını da bulamıyorum. Bu karizmatik kız hali ta ki bir gece uykumdan bir tıkırtıyla uyanana kadarmış. Gecenin 12:30'u, tıkırtılara uyanıp ışığı açtım ve önümde bir köşeden diğerine koşturan minnak bir fındık faresini görmemle kalbim küt küt atmaya başladı. Bu minnak odadayken, kımıl kımıl kımıldanırken, masanın üzerinde, kitaplığın üzerinde, odanın orta yerinde koştururken benim gözüme uyku girmesi mümkün mü? Peki asıl konu bu minnağı odadan nasıl atmalı? Önce havluyla odadan kovalamayı denedim, bu tabi ki pek mümkün değildi. Korkutayım garip sesler çıkarayım dedim, kaçmak yerine bir köşeye sindi bekledi. Konuşayım, noolur git diyeyim dedim, pek umrunda olmadı sanki. Sonra açtım internetten türlü türlü yakalama teknikleri okumaya başladım. Gittim mutfağa aldım bir kap, bir de fıstık ezmesi ve madeni para. Kabın altına yere biraz fıstık ezmesi sürdüm, kabın yer ile mesafesini araladım, kapla yer arasına da bir madeni parayı dikine koyarak güzel bir denge sağladım. Tuzak şu: fare fıstık esmesini yemek için kabın altına girecek ve kuyruğuyla hafifçe dokununca madeni para düşecek ve fare kabın altında kalacak. Yatağın ucuna yerleştim, neler olacağını izlemeye koyuldum. Minik velet o kadar akıllı çıktı ki, hiçbir şekilde kaba dokunmadan fıstık ezmesini yiyor ve kaçıyor. Yenisini sürüyorum, yine aynı şekilde sakince yaklaşıyor, yiyor ve kaçıyor. Elime bir sopa alıp tam yerken üzerinden kabı kapatayım dedim, sopanın yaklaştığını anladığı anda ışık hızıyla kaçıyor. Dedim bu böyle olmayacak, fıstık ezmem bitecek bu gidişle, bu velet karnını doyurduğum için beni daha da çok sevecek bağlanacak. Saat oldu gecenin 3'ü, sinirden ağlıyorum yatağımda. Başladım yalvarmaya fareye, noolur git uyuyayım yarın işe gideceğim diye. Sonra yine kalkıyorum havluyla kovalıyorum odadan kaçsın diye. Allem etti, kallem etti, koşturttu, yalvarttı, besletti kendini, 3 saatin sonunda halime acıdığından olsa gerek odanın kapısının altından kaçtı. Kapının altından tekrar girmesin diye havlularımı rulo yapıp kapının altına tıktım, kitapları kenarlara sıkıştırdım ve sonunda tekrar gelemeyeceğinden emin olduktan sonra emniyetli bir şekilde uykuya daldım. \"E hayvancık biraz haklı, odamı tatlılarla, bisküvilerle doldurmuş da doldurmuşum, böyle ziyafete kim gelmez.\" dedim kendi kendime. Ertesi gün odamdaki tüm yiyecekleri attım, kapalı olanları mutfağa yerleştirdim, odamı güzelce bir temizledim. Bir daha odama yiyecek doldurmayacağıma söz verdim. Akşam eve geldim, odama girdim ve ışığı açmamla odamdaki kımıltıyı görmem bir oldu. Ulan nasıl girdi bu yine diye koşturmaya başladım yine oda içinde. Velet odamı ziyafet mekanı bellemiş, ben yiyecekleri atsam da o burada olmuş olduğunu bildiği için şansını deniyor. Neyse ki saat çok geç değildi, ev arkadaşım yardımıma koştu, havluyla yakalayıp attı dışarı. Geceleri rüyalarıma giren bir kabus oldu bu velet. Ahşap duvarlar olduğu için duvarların içindeki tıkırtısını duyuyor, başlıyordum ağlamaya her gece 🙂 Ev arkadaşımdan biri yapışkanlı tuzak kuralım eve diye tutturdu, diğeri zehir dökelim diye tutturdu. Bense hayır öldürmeden yakalayacağız dedim. Bana kıyamadılar yine, baktım ertesi gün Tom öldürmeden yakalamaya yarayan bir tuzak almış, getirdi. Mutfağa kurduk tuzağı, denge prensibi ile çalışan bir tuzak. Yarıya kadar yatay, yarıdan sonra rampalı uzun ince bir kutu düşünün, kutun bir ucuna fıstık ezmesi sürüyoruz, kokuyu alıp diğer uçtaki kapıdan giriyor ilerlerken kutunun dengesi değişince uçtaki kapı kapanıyor, velet içerde kalıyor. Düzeneği kurdum akşam uyudum. Sabah uyandığımda kutunun kapağı kapalıydı ve içerde bir tıkırtı vardı. Üzüle üzüle onu orada bıraktım, işe gittim, iş bittiği gibi koşa koşa eve geldim. Aldım içinde farenin olduğu kutuyu, botanik bahçesine gidip oraya bırakayım orada koşsun dursun dedim. Evim ve botanik bahçe arası 1 saat civarı yürüme mesafesi, elimde içinde fare olan kutucuk, türlü özürler diliyorum fareden yol boyunca. Vardım botanik bahçeye, nasıl da güzel bir yer anlatamam. Uygun olduğuna karar kıldığım bir yer buldum ona, kapıyı açtım, koşa koşa çıktı, uzaklaştı gitti. Ben de bir fareyi öldürmeden ondan kurtulmanın mutluluğunu yaşadım, vicdanım rahattı. Ertesi gün işten eve geldiğimde odamı kontrol ettim, heh bir şey yoktu. Yattım uyudum, sabah bir baktım mutfaktaki kutu yine kapalı ve içinde tıkırtılar. Akşam ev arkadaşım tuzağı tekrar kurmuş ve tekrar içine bir fare sıkışmış. Anladım ki bunlar bir değil iki değil, geldikçe gelecekler. İşten dönünce onu da aldım özene bözene, dedim bu sefer botanik bahçeye kadar gitmeyim de evimin yakınındaki nehrin kenarına bırakayım. Orası da yeşillik, güzel bir park. Bir hevesle koyuldum yola, yürüye yürüye vardım nehir kenarına. Sağa baktım sola baktım güzel olduğuna inandığım bir yerde açtım kutunun kapağını. Yavaş yavaş afallamış bir şekilde çıktı dışarı farecik. Ben daha ne olduğunu nasıl olduğunu anlamadan, tepede aniden kocaman bir kuş belirdi, hedefe doğru uçmaya başladı. Yavrucak kaçmaya yeltendi ama 5 saniyelik kaçma denemesi çok çabuk bertaraf edildi. Kocaman kuş kaptı ufaklığı ve uçarak uzaklaştı. Kalakaldım olduğum yerde. Afallamış gözlerle havaya bakıyordum. Şok halim geçince oturdum çimlerin üzerine, başladım ağlamaya. Ben minnak ölmesin diye ev arkadaşlarımla türlü kavgalar etmişim, sonra gelip kendi elimle onu bir kuşa akşam yemeği olarak teslim etmişim. Ağlaya ağlaya annemi arayıp anlattım başıma geleni. Bana teselli vermeye çalışırken bir yandan da kıkırdayan, titreyen sesini alınca iyice gerginliğim arttı, kapattım telefonu, dedim bunlar anlamıyor beni. Eve geldim, ev arkadaşlarıma anlattım ağlaya ağlaya. Tom bir kırmızı şarap doldurdu kadehe, Shiraz, koyu renk olanından. Al dedi iyi gelir, aldım, iyi geldi. Sonra bahçedeki hippilerin yanına gidip bahçenin ortasında yaktıkları ateşin yanına oturup devam ettim şarabıma. Kaderinde ölmek varmış senin ey yavrucağım, ben ne yapsam da kurtaramadım, yazılmışa çizilmişe çare bulamadım. Halbuki tek derdin bir parçacık fıstık ezmesi yemekti, biraz da kurabiye yemek istemiş olabilirsin, evet biraz da bisküviye de göz dikmiş olabilirsin, şekerlere de göz dikmeni atlamayalım tabi... Ben ölmeni hiç istemedim, çok içten söylüyorum hiç istemedim, sadece benim odamdan git istedim o kadar. Mutfakta yaşamaya devam etseydin, odama girmeyi bıraksaydın seni evden kovmaya da çalışmazdım inan. Ama bizim ev senin için sığınılacak liman değildi be minnakçım, arka bahçedeki kediler bugün olmasa yarın alırlardı kokunu."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-bati-sahili-rotasi-onerileri-east-coast/", "text": "Avustralya yazılarımı yazarken tarihlerde biraz karışıklıklar olacak ama bunun çok bir önemi olacağını düşünmüyorum, o yüzden ortasından bir yerden başlıyorum anlatmaya. Avustralya'da sırtçantalıların ya da turistlerin pek sevdikleri, popüler rotalardan biri Doğu sahil. Cairns'ten Brisbane, Sydney, Melbourne'a doğru ya da tam tersi istikamatte yapabilirsiniz bu rotayı. Benim seçimim Brisbane'den Cairns'e doğru oldu. Bu son yolculuk için fazla vaktim ve bütçem olmadığı için en çok görmeyi istediğim yerleri ekledim rotama. Size hem kendi rotamdan, hem de eklenebilecek diğer yerlerden, ve diğer seçeneklerden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Böylece buraya gelmek isteyen arkadaşlara bir yol gösterici olabilir bu yazı diye düşünüyorum. - Tren için Queenslandrail sitesi size yardımcı olacaktır. ( 205 dolar civarı değişmediyse) - Otobüs için 2 alternatif firma var: - Premier ; aylık 215 Avustralya Doları - Greyhound ; aylık 335 Avustralya Doları - Ya da karavan kiralayın birkaç arkadaş, en süperi Ben yolculuğumu Premier firmasıyla yaptım, lüks derdim olmadığı için hiç sıkıntı yaşamadım. - Melbourne - Sydney - Byron Bay - Gold Coast - Brisbane - Noosa - Rainbow Beach - Fraser island ( Rainbow'dan tur satın alabilirsiniz, en iyisi 1-2 gece kalmalı 4x4 turları) - 1770 - Airlie Beach - Whitsunday adaları ve Whitehaven Sahili için tur satın almanız gerek - Magnetic island - Mission Beach - Cairns - Cairns'te Dünya'nın en büyük mercan kayalıkları olan Great Barrier Reef için snorkelling ve dalış turları almanız gerekiyor, bu yolculuğun olmazsa olmazı bu bence. - Cairns'te yağmur ormanı turlarını da kaçırmayın. Skyrail hem yağmur ormanını hem de Kuranda adındaki şirin köyü ziyaret edebilirsiniz. - Eğer deli dolu sporları seviyorsanız Cairns tam da bunun merkezi : Rafting, SkyDiving, Scuba Diving, Swing, Bungee jumping... aradığınız birçok çılgın sporu burada bulabilirsiniz. Hostellerde kalmayı tercih edenlerdenseniz şunları ekleyeyim: Yemeğinizi dışarıdan yemeğe kalkarsanız 15 dolardan aşağı pek bir şey bulamazsınız. En güzeli marketten alıp hostelde pişirmek. Yemek seçmiyorsanız hostellerin her akşam 5-6 dolar hatta bazen 3 dolara yemek alternatifleri oluyor, ordan da yırtarsınız. Yılbaşı sonrası Carins-Sydney veya tam tersi bir rotayı karavanla gezme programım var. Bakalım. Nefis bir rota! Cairns taraflarinda dalmayi dusunuyorsan zehirli igneli denizananalari \"marine stinger\" sezonunu goz onunde bulundurmani oneririm. Yilbasindan sonraki donemlerde Queensland taraflarinda bayagi yogun oluyorlar. Konu hakkında araştırma yapmak için sitenize giriş yaptım ve gerçekten de blog siteleri yazarları titiz çalışmayla bilgileri bizlere sunmaktadırlar. Diğer web sitelerinde bilgiyi elekten geçirmeden direkt sunuyorlar fakat konuya özgü yazılar veren blog siteleri yazarları bizlerin hassasiyetini anlayıp buna uygun davranmaktadırlar. Emekleriniz için teşekkür ederiz."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-cairns-buyuk-mercan-resiflerinde-dalis/", "text": "Cairns'e bu ikinci gelişim aslında. Bir de bundan 6 ay kadar önce bir Cairns maceram var, tam evlere şenlik, onu da anlatacağım sonraki yazılarda. Hostel güzel olmasına rağmen odalarda internet olmaması, internet için günde 4 dolar ödeyerek bir kart almak zorunda olmam hosteli biraz negatifleştirdi gözümde. 6 kişilik odada sadece 2 adet elektrik prizi olması da çok yetersiz. Yani demem o ki hostel fena değil, her saat şehir içine servisi var falan ama şimdi olsa burası yerine başka bir hosteli tercih ederdim, size de böyle öneririm. Ertesi gün erkenden kalkıp servisle limana gittim ve teknenin kalkış saatini beklerken heyecanlanmaya başlamıştım bile yeniden. Dışarıda sıra halinde bekleyen insanlar tekneye alınmaya başladı, içeride kayıtlar yapılıyordu, şu hastalığım yok, bu problemim yok gibi kağıtlar doldurup imzaladık. İlk grubun içerisindeydim. Sonra dışarıda uygun dalgıç kıyafetleri, maskeler, gözlükler falan dağıtıldı. Palet konusuna gelince tabi ki yine bana uygun palet bulamadılar, en sonunda biraz büyük de olsa bir çift paleti seçmek zorunda kaldım. 4 kişilik ekip ve eğitmen dalgıç ile birlikte dalınıyor. İlk dalış denememde ciddi strese girdiğimi itiraf etmeliyim. Suya girdikten sonra 15 dk kadar eğitmen bize hareketleri anlatıyor, her hangi bir sıkıntımız olduğunda neler yapacağıma dair hareketleri öğrendik. Nasıl nefes alıp verilir, gözlüğe su girerse nasıl çıkarılır, kulak eşitleme nasıl yapılır, oksijen tüpün borusu ağzından çıkarsa su altında nasıl tekrar takılır... Her birimizin önünde bir ip var, eğitmen dalgıç ile birlikte yavaş yavaş iniyoruz aşağıya, her 5 metrede bir kulak eşitleme yapıyoruz ki basınç kulaklarımıza zarar vermesin. Dalgıçın her bir kolu ikişer kişiye ait. Ona tutunarak ilerliyoruz. İnanılmaz bir dünyadayız. Şimdiye kadar hep yer yüzünü görmüş biri olarak su altının büyüsüne delicesine kapılmamak elde değil zaten. Ama bu ilk dalışım dediğim gibi biraz stresliydi. Yarım saat kadar sonra yukarı çıktık. Öğle yemeği yendi ve 1 saat kadar sonra ikinci dalış için ismini yazdıranlar hazırlanmaya başladılar. Bu sefer çok şanslıydım. Sadece ben ve eğitmen ikimiz birlikte dalacaktık. Bir yandan elimde aksiyon kameram, bunu da almak istiyorum yanıma diyerek attım kendimi suya. Bu sefer herşey çok daha rahat ve çok daha kolaydı. Stres kalmamıştı. Eğitmenle birlikte yavaş yavaş indik aşağı. İlkine göre çok daha özgürdüm. Artık eğitmenim de bana güveniyor, çok uzağımda olmamak kaydıyla yalnız başıma yüzmeme izin veriyordu. Her gördüğüm yerin üzerine gidiyor, çeşit çeşit mercanları, balıkları, yuvaları keşfe çıkıyordum. Ufak balık sürülerinin arasına dalıyor, bir süre onlarla birlikte yüzüyordum. Neon rengi balıkların renk cümbüşüne hayran hayran bakıyordum. Şimdiye kadar hiç olmadığım bir dünyadaydım, heyecandan öte inanılmaz bir mutluluk hissi kaplıydı artık içimde. Ve okyanusun ortasında dünyalar güzeli bir balıkla tanıştım: Wally; kocaman cüssesine rağmen o kadar arkadaş canlısı ki. Çekinmeden yanıma yaklaştı. Dudaklarına dokunabilirsin diye işaret etti eğitmenim. Biraz çekindim ama o o kadar samimiydi ki dudaklarına dokundum, yumuşacıktı. Yumuşacık bir ipeğin elimde bıraktığı histen de öteydi. İçim gıdıklandı, dedim ben galiba bu güzelliğe, bu sevimliliğe aşık oldum. Bu sefer suyun altında daha mı uzun kaldık yoksa ben özgürce yüzebildiğim için mi vakit daha uzun geldi bana bilmiyorum. Sonunda aylardır hayalini kurduğum Great Barrier Reef'te dünyaca ünlü mercan kayalıklarında dalışımı yapmıştım. Kendimle gurur duyuyordum. Yaşadığım en iyi denenyimlerden biriydi dalış. Bundan sonra sanırım su altı dünyasıyla daha yakından ilgili olacağım. Bunun neden insanlarda delicesine bir tutku halini aldığını şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yukarıya çıktığımızda suyun altında çekilen fotoğrafları almak için bir süre pazarlık yapmak durumunda kaldım. En sonunda fotoğrafçı, trip advisor sitesinde tur firması ve kendisi hakkında güzel birşeyler yazacağım diye bana söz verdirterek kabul etti söylediğim rakamı. Ama bak şimdi bunu yazarken aklıma geldi ben sözümü tutmadım 🙂 dur şimdi iki dakika ara verip trip advisora gireyim o zaman 🙂 Bu arada dalış yaptığım firmanın adı: Deep Sea Divers. Ben gerçekten memnun kaldım, diğerlerine göre hem daha ucuz, hem de iyi bir firma. Benim kullandığım makina extremex ama fotoğrafların bir kısmı dalış şirketinin makinesi ile çekildi, profesyonel su altı kamerası ama markasını hatırlamıyorun."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-cairns-yagmur-ormanlarinda-bir-aborjin-sehri/", "text": "Cairns; Avustralya'nın kuzey doğu bölgesindeki Capeyork Yarımadasını'nda bir şehir, Queensland bölgesinin en büyük 5. Şehri. Tropikal iklimi ve dünyanın yedi harikasından biri olan Büyük Mercan Resifleri'ne ulaşım kolaylığı sayesinde birçok turistin ilgi odağı aynı zamanda. Neyse bu ansiklopedik bilgileri geçecek olursak Cairns tropikal iklimi ve aborjin halkının çoğunluğu sebebiyle benim Avustralya'da en sevdiğim şehir. Yağmur ormanlarının dibinde, yemyeşil palmiyelerle kaplı, etrafında onlarca sahil kasabası bulunan bir şehir işte, nasıl güzel olmasın. Cairns'e ilk gidişimde amacımız Capeyork yarımadasının zorlu yollarında jeeple ilerlemekti, olmadı, ölümlerden döndük, başka bir yazımda bahsedeceğim bu maceradan. Ama en azından Skyrail ve rafting deneyimleyecek zamanımız olmuştu ilk seferinde. Bu aletin adı didgeridoo, çok eskibir Aborjin müzik aleti. Çıkardığı seslerin aslında bir çok hayvan sesini taklit ettiğini öğrendim. Ben didgeridoo'nun sesini seviyorum, mistik bir sesi var aletin, özellikle trans müzikle birlikte çok iyi bir uyumu oluyor. Seyahat ederken arada hippilerin elinde görürsünüz bu aleti. Alettten ses çıkarmak öyle pek de kolay değil. Cairns'te yapılacak o kadar çok şey var ki, gitmeden önce sizlere de fikir vermesi açısından bir kaçını yazmak istedim. Cairns'te bir turist olarak neler yapabilirsiniz ? Tabi ki aktiviteler biraz pahalı, sonuçta ülke pahalı ama bence oralara kadar gitmişken en azında bir kısmını denemelisiniz. - Dalış ve snorkelling gemi turları : Cairns dünyada dalış yapabileceğiniz en iyi yerlerden biri olan Great Barrier Reef'in yani Türkçesiyle Büyük mercan kayalıklarının yakınında. Bizzat bu mükemmel deneyimi yaşadığım için ısrarla söylüyorum ki ne yapıp edip, paranızın bir kısmını bu harika dalış deneyimi için bir kenara koyun derim, dünyanın hiç bir yerinde bu kadar çok çeşit mercanı bir arada görme şansınız yok. - Yağmur Ormanı Turu : Yağmur ormanlarında yürüyüş ya da jungle surfing dedikleri bir iple bağlanıp tarzan misali yağmur ormanının üzerinde süzülme gibi eğlenceli etkinliklere katılabilirsiniz. - Yağmur Ormanı Teleferik Yolculuğu : Dünyanın en eski yağmur ormanının üzerinde teleferikle ilerlemenin keyfini ve eğlencesini birebir yaşamış biri olarak bu güzel manzarayı kaçırmayın derim. Yağmur ormanının içinded gezme şansınızın olduğu Red Peak Station'da inmeyi unutmayın. İkinci durağınız ise Barron Falls, bu nefes kesici uçurum ve şelale manzarasını kaçırmayın. Son durak olarak da Kuranda köyüne varıyor teleferik. - Kuranda Köyü : Kuranda yağmur ormanının içinde şirin bir turistik köy. Köye teleferik ile ulaşım olduğu gibi Cairns içinden minibüsler, otobüsler de kalkıyor buraya. Köyün içinde alışveriş için çeşit çeşit alternatifler mevcut. Ayrıca Kuranda'da yapabileceğiniz aktiviteler - Riverboat Cruise, - Birdworld - Butterfly Sanctuary - Kuranda Koala Gardes - Rainforestation - Kuranda Manzaralı Tren yolu : Yağmur ormanı manzarası ile birlikte yolculuk yapabileceğiniz renkli, eğlenceli, nefes kesici biraz pahalı bir tren yolculuğu. Cebinizde paranız varsa denemeye değer. - Cape york safari : Cape york yarımadası dünyanın en zor ulaşılabilir offroad yollarına sahip, Telepraph Track, Aborjin köyleri, vahşi yaşam, doğal yaşam alanlarında tehlikeli hayvanlar görmek, timsahlarla burun buruna gelmek ve zorlu nehir yolları aşmak istiyorsanız işte tam da bunların olacağı bir macera yarımadası Capeyork. Bana kalırsa bir jeep kiralayıp, kamp malzemelerinizi ayarlayıp arkadaşlarla birlikte yola çıkın, biz öyle yapmıştık en azından. Ama tabi bizim yaptığımız gibi arabayla birlikte nehre yuvarlanma ve belki de timsahlara yem olma ihtimaliniz de var hatırlatırım. Biz kazayı bir kasabaya yakın yaptığımız için şanslı sayılırız, aksi halde daha içerilerde yapılan kazalarda helikoptere ulaşma ve kurtarılma durumu biraz daha zor - Rafting, kayaking su sporları: Cairns'te bu tarz su sporlarına dair aktiviteleri çok rahat bulabilirsiniz. - Bungee jumping, sky diving: Cairns'te bulabileceğiniz çılgınca aktivitelerin arasında bunlar da var tabi ki."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-calisma-tatil-vizesi/", "text": "Bu vize nedir, nasıl alınır, ne işe yarar, ne tarz işler yapabilirsiniz, harcamalarınız ne kadar olur, ne kadar biriktirirsiniz gibi sorulara cevap bulabileceğiniz, faydalanabileceğiniz bir yazı yazmak istedim. Avustralya Hükümeti ve Türk hükümet ile yapılan bir anlaşma sayesinde her yıl Türkiye'den 100 öğrencinin 12 ay sürede Avustralya'da çalışma, seyahat etme ve eğitim alma hakkı kazandığı bir program. Bu süre içerisinde ister çok çalışıp para biriktirirsiniz, isterseniz eğitim alırken bir yandan çalışarak yaşam masraflarınızı karşılarsınız, isterseniz 1 yıl boyunca Avustralya'da seyahat edersiniz. Vize şartları aynı işverenle birlikte 6 aydan fazla çalışmamak ve 4 aydan uzun süre eğitim almamak. - TC vatandaşı olmak. - 18-30 yaş arasında ( 30 dahil) olmak. - Ön lisans, lisans, yüksek lisans öğrencisi ya da mezunu olmak. Ön lisans programın en az 2 yılını tamamlayan ve hala üniversiteye bağlı olan adayların başvuru onayı Yüksek Öğretim Kurulu tarafından veriliyor. Üniversite mezunlarının başvuru onayı TC Dışişleri Bakanlığı tarafında veriliyor. - Geçerli pasaport, Avustralya'daki yaşam masraflarınızı ve dönüş biletinizi karşılayabilecek durumda olmanız. - Erkek adayların askerliği tecil ettirmiş ya da tamamlamış olmaları gerekir. - Başvuru formu - Mezuniyet belgeleri - İngilizce yeterlilik seviyesini gösterecek belgeler: Eğitim dili İngilizce olan bir üniversite okuyor ya da mezun olmuş olmak. - Avustralya'da kaldığınız süre boyunca yaşam masraflarınızı ve dönüş biletinizi karşılayabilecek durumda olduğunuza dair banka cüzdan dökümü. Bu miktar dönüş bileti parasıyla birlikte 7000 AUD = 15000 TL civarıdır. - 12 aylık süreyi kapsayan sağlık sigortası. - Pasaport kimlik sayfası fotokopisi ve giriş çıkış yaptığınız diğer ülkelere giriş çıkış damgalarının fotokopileri - Nüfus cüzdanız fotokopisi - Ailenin tüm fertlerinin gösterildiği nüfus kayıt örneği - Sabıka kaydı, askerlik durum belgesi - 4 aya kadar eğitim almayı planlıyorsanız Sağlık Belgesi İngilizce olmayan tüm belgelerin yeminli tercüman tarafından tercüme edilmiş olması gerekiyor. Avustralya çalışma ve tatil vizesi size sadece hizmet sektörünce çalışma olanağı sağlar. Saatlik ücretler 17-23 AUD yani 35-50 TL arasında değişir. Türkiye şartları ile karşılaştırma yaparsanız iyi ücretler kazanacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Size önerim mümkün olduğunca Türk patron yerine Avustralyalı patronla çalışmaya bakın. Bu piyasa şartlarında sizi saati 10 AUD'a çalıştırmaya çalışacak kebapçılardan uzak durun. - Garsonluk - Barmenlik - Baristalık - Aşçılık - Müzisyenlik - Temizlik işçiliği - Tezgahtarlık - Festival çalışanı - Dansçı - Animatörlük - Çiftlikte meyve-sebze toplayıcılığı - Çocuk bakıcılığı Haftada 20-35 saat arasında değişen çalışma şartlarınız olur. Sizi ne kadar sevip tutarlarsa o kadar çok çalıştırırlar, o kadar çok para kazanırsınız. Kazancınızı arttırmak istiyorsanız ve yeteri kadar çalışkansanız aynı anda iki işte birden çalışabilirsiniz. Kendinize bir CV hazırlayıp kapı kapı restaurantlara dağıtabilirsiniz, ya da www. gumtree. com. au sitesinden iş ilanlarına bakabilirsiniz. Avustralya'da maaşlar iyi, e tabi yaşam da Türkiye'dekinden biraz daha pahalı, ama kazancınız buna çok rahat yetiyor. - Haftalık kira kaldığınız yere göre 150-250 AUD arasında değişir. - Haftalık 50-60 AUD'a market alışverişinizi tamamlayıp evde kendiniz pişirebilirsiniz. - Dışarıda yemek isterseniz dürüm fiyatları 8-13 AUD arası, restorantta yemek fiyatları 20 35 AUD arası - Su 2-3 AUD, bira 8-10 AUD, kahve 4-5 AUD, - Otobüs bileti 3-5 AUD - İngilizce dil seviyenizi geliştirme imkanınız olur. - Birikim yaparak hayallerinizi gerçekleştirme fırsatınız olur. - Dünyanın birçok yerinden insanla tanışma ve unutamayacağınız eğlenceli, macera dolu bir 12 ay geçirme şansınız olur. - Farklı iş kollarında iş tecrübeleri edinir, deneyim kazanır, diğer insanların hayatlarına dair farkındalık oluşturursunuz. - Hayatınızda bir daha yaşanması zor mükemmel anılar biriktiririr, deneyimler kazanırsınız. - Dünyanın bir ucundaki bu mükemmel kıtayı, doğal güzelliklerini ve eğlenceli insanlarını tanıma fırsatınız olur. - Başka ülkelerde göremeyeceğiniz kanguru, koala, possum, dingo, kookaburra, wombat, Tazmanya canavarı gibi hayvanları görme şansınız olur. - Aborjinlerle tanışma ve Aborjin sanatını yerinde görme şansı yakalarsınız. - Okyanusun kocaman dalgalı sularında sörf yapma şansınız olur. Başvurular Temmuz ayında yapılıyor, evrakları hazırlayın ve deneyin şansınızı. Ya ne tatlısın 🙂 Çok teşekkürler! size 1 yıl süreyle çalışma ve seyahat hakkı veriliyor, siz bunu 3 ay kullanırsanız bu sizin bileceğiniz iş tabi. yazıda da belirttiğim gibi yılda sadece 100 kişiye verilen bir vize bu, ve daha önce bu vizeyi birkez kullandıysanız bir daha kullanamazsınız. ben olsam hakkımı sonuna kadar kullanırım 🙂 vizeyi aldığınız tarihten itibaren 1 yıl içerisinde giriş yapmanız gerekiyor Avustralya'ya, vize giriş yaptığınız tarihten itibaren başlıyor. evet donduruyorsunuz, üniversiteden onay almanız gerekiyor. bu her sene olan bir durum, fakat yazıda da belirttiğim gibi her yıl sadece 100 kişi bu haktan faydalanabiliyor. sizin durum biraz karışıkmış:) bir üniversiteye kayıtlı görünüyorsanız yeterli fakat transkript istiyorlar derslere girmediğiniz anlaşıldığında ne olur bilemiyorum. Yök'ü arayıp danışın bence derim. zaten bankada gösterilen para sadece vize almak için gerekli, sonrasında çekersiniz. ben yanıma 2000 aud alıp çıktım yola. Bildiğim kadarıyla etmiyorlar, çekebilirsiniz diye düşünüyorum ama çok acil değilse yine de vize çıkana kadr beklemekte fayda var tabi. Okulu da işi de oraya gittiğinizde ayarlıyorsunuz. Başvurular temmuzda başlıyor, hızlı olmazsanız zaten kontenjan doluyor, sadece 100 kişi. oturup önce ingilizce çalışabilirler. 4,5 öyle zor bir puan değil( 9 üzerinden) , düzenli çalışırsanız yapabilirsiniz. ben ne kadar biriktirdiğimi söylemeyeyim de şöyle diyeyim haftada 800 aud kazanıp 500 aud kenara koyabiliyordum. tabi her zaman şansım bu kadar yaver gitmedi, kenara çok atamadığım zamanlar da oldu ama her zaman yaşam masrafından daha fazlasını kazandım. Kapsamlı ama karışık olmayan bu değerlendirme yazısı için teşekkürler öncelikle. Biliyorum sorunun muhatabı burası değil ama yine de deneyeyim: Gerekli şartların hepsini fazlasıyla sağlamaktayım ve fakat orada olacağım öngörülen tarihin sonlarına doğru askerlik gelmiş olacak 🙂 İnsan bilemiyor azizim. Rica ederim yazı yardımcı olduysa sevinirim, bu sorunuzu doğru cevaplayabileceğimi sanmıyorum, sizi yanlış yönlendirmek istemem. Merhaba, Dış işlerine verilen belgelerin yeminli tercümandan geçmesi yeterli. İkinci için de seyahat sağlık sigortası adı altında yaptırmıştım ben bir bankaya. Ben de 29 yaşındayım. Bu sene başvurmak istiyorum. IELTS sınavına hiç girmedim ama Ingilizcem iyi mülakata gireceğim sanırım. Başvuru tarihi Temmuz ayında olarak belirtmişsiniz fakat hangi tarihler arasında dışişleri bakanlığına başvuru yapılacak bilgi verebilirseniz sevinirm. Zaten başvurular dış işleri bakanlığına yapılıyor, haziran sonu, temmuz başı başvuru zamanları ama kontenjan çok çabuk dolduğu için hızlı olmak gerekiyor. merhaba, bildiklerimi elimden geldiğince aktardım yazıda, yine de sormak istedikleriniz varsa yardımcı olmaya çalışırım tabi. merhaba, avustralya büyükelçiliğini arayıp sorun isterseniz, belki oradan yönlendirirler. Yeni Zellanda için de aynı program var. Haziran sonu ya da Temmuz ayında açılıyor başvurular ama zaten sadece 100 kişi vizeden yararlanabildiği için kontenjan hemen doluyor. Başvuru internetten yapılmıyor, dış işleri bakanlığına yapılıyor. Bu bilgiler yazıda yazıyor zaten. Bu konu hakkında bilgim yok ne yazık ki. Gün alma durumu: 30 yaşından 20 Ekim 2016, Perşembe tarihinde gün almaya başladınız. bu durumda benim vize alma şansım nedir? ayrıca kötü bir senaryo ise de başka vize türlerinden bana uyabilecek bir öneriniz var mıdır? bu arada meslek olarak süper marketlerde sadece şarküteri ve manav personeli olarak çalışabilrim. şimdiden teşekkürler. Merhabalar, öncelikle çok güzel bir yazı olmuş teşekkür ederim. Başvuruyu yaparken doldurulan forma kredi kartı bilgileri girmiştim diye hatırlıyorum, vize çıkınca o bilgilere göre karttan çekildi. Böyle hatırlıyorum ben. -sağlık sigortasını 1 yıllık ödüyorum gitmeden öyle mi? Ücreti ne kadar ortalama olarak? Vizeyi alamazsam iade ediliyor mu? -başvurular Temmuz'da açılıyor, ama ben Haziran'da mı vermeliyim evraklarımı? Eğer başvurular Temmuz'da başlıyorsa ben Haziran'da nasıl belge verebiliyorum? -haziran ayında mezun olacağım. Başvuru belgelerini gönderdiğim esnada okulum bitmemiş olursa yök'e mi teslim edeceğim dışişlerine mi? 🙂 -yüzyüze görüşmeyi gerektirecek bir durum var mı? 18 Haziran'dan itibaren 4 ay yurtdışında olacağım çünkü. Çok soru olduysa kusura bakmayın, benim için çok önemli bir durum bu:) vaktiniz için teşekkürler. son mezuniyet yılında yapacağınız başvurular için ne yapmanız gerektiği ile ilgili bilgim yok, elçiliği arayıp danışabilirsiniz. Yüzyüze görüşmeyi gerektirecek bir durum yok ama telefonla arıyorlar vize kabulünden önce, ulaşılabilir bir telefon numarası vermeniz lazım. oncelikle paylasmis oldugun butun bilgiler icin cok tesekkurler. benim birkac sorum olacak, cok arastirmama ragmen net bir cevap bulamadim. -mezun oldugum icin benim bakanliga muracat etmem mi gerekiyor? cunku bakanlik sitesine YOKten basvuru yapin yazmis, YOKun sitesinde de mezunlar bakanliktan yapsin yaziyor ?! -basvurular ne zaman basliyor ve ne zaman bitiyor? -bir de beni dusunduren senelik 100 kisi kotasi olmasi. mezuniyet notum 4 uzerinden 2.46 kabul edilmeme ihtimalim var. simdi ben 1 senelik sigorta aldiktan sonra bana kotadan dolayi vize verilmezse ben o sigortaya bosuna mi para vermis olacagim 🙂 Mezun olduysanız başvuracağınız yer Dış İşleri Bakanlığı, başvurular genelde Haziran sonu ya da Temmuz Başı başlıyor bir değişiklik yapılmadıysa, 100 kişilik kotanın mezuniyet derecenizle bir ilgisi yok, istenen belgeleri doğru hazırlayıp başvuran ilk 100 kişiye çıkıyor vize. Vize çıkmazsa sigortanızı iptal ettirme şansınız var mı bilmiyorum, onu bankaya sormanız gerekiyor. Bu vize sahiplerinin 1 yıl sonunda ülkeden çıkış yapması gerekiyor. Daha sonrasında tekrar eğitim vizesi ya da turist vizesiyle girilebilir ülkeye. Sormak istediğim minik bir detay var, belgelerin online olarak yüklendiğini duymuştum. http://www. homeaffairs. gov. au/Trav/Visa-1/462-/Work-and-Holiday-visa-(subclass-462)-document-checklist sitesinde çok karışık belgelerden bahsediyor. merhaba, çok güzel anlamışsınız gerçekten çok yardımcı oldu! tamda hayallerimden vazgecmek uzereydim... yeni bir umut ışığı oldunuz benim için ><.. Abla merhabalar, ben çalışma ve tatil vizesine başvurmak istiyorum. Yüksek lisans yapıyorum. Saydığın her şartı yerine getirdiğimi fark ettim yazını inceleyince ancak bazı sorular var kafamda. Mesela vize çıktığı zaman Avustralya'nın hangi kesimine gitmeliyim, nasıl banka hesabı açacağım, başvurumu nereye yapacağım, vs. Acaba abla sana bi şekilde ulaşma ve bu detayları senden öğrenme şansım var mı? Yardım edersen çok sevinirim. Saygılarımla. Merhaba, Ben de uzman değilim ama Sydney, Melbourne ya da Brisbane şehirlerinden birini seçmeni önerebilirim. Banka hesabını oraya gidince bir bankaya gidip açacaksın, o çok basit. Yüksek lisans yapıyorsan sanıyorum ki başvurunu Yök üzerinden yapman gerekiyor. Bilgilendirme için çok teşekkürler =) Erasmusla yurtdışında ingilizce yüksek lisansı yapmak sayılıyor mu Eğitim dili İngilizce olan bir üniversite okuyor ya da mezun olmuş olmak. maddesine ?Teşekkür ederim, sevgilerimle. Merhaba, bu konuda daha yetkili bir makama sorun isterseniz, yanlış yönlendirmek istemem."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-dogu-rotasi-whitsunday-adalari-ve-whitehaven-sahili/", "text": "Airlie Beach'teki ikinci günümde Whitsunday adaları için gemi turu seyahat planımın içindeydi. Tam olarak kaldığım yerin adresini bilmediğim için acentayla beni Nomads'ın önünden alması için anlaştım. Kaldığım yerden yolun 15 dakika falan tutacağını hesaplıyordum, hadi bilemedim yarım saat tutar diyordum. Yarım saat geçtiğinde yani orada olmam gereken saat geldiğinde ben hala yoldaydım ve koşsam dahi oraya 15-20 dakikadan erken varamazdım. Bi anlık panikle yanımdaki ilk arabayı durdurdum ve beni Nomads'in önüne atmasını rica ettim. Neyse ki Avustralyalılar kibar insanlar ve bu istediğime gülümseyerek \"tabi ki\" diye cevap verdi adam. Yolda öğrendim ki meğer bu arkadaş da ayni acentada Magic Whitsundays Big Furry'de çalışıyormuş ama bugün onun izin günüymüş. Güzel bir tesadüf oldu, çok da fazla sohbet edemeden indim arabadan gerçi. Airlie beach'e gelirken otobüste arkamda oturan İtalyan kızı gördüm durakta bekleyenlerin arasında, en azından tanıdık diyebileceğim biriyle aynı turda olduğum için sevindim aslına bakarsanız. Sonra otobüste Hollandalı bir kızla da tanıştık, tek günlük güzel bir arkadaş grubu olmuştuk. Hayatımda ilk defa snorkelling yapacağım için biraz heyecanlıydım açıkçası. Su soğuk olabilir, bikinilerle donabiliriz uyarısından sonra yata binmeden önce dalgıç kıyafetleri kiraladık. Teknede en öndeki sırayı biz kaptık, manzaramız süper olacak yuppi falan diye seviniyoruz. Tekne tahminimden çok çok daha yüksek bir hızla ilerlemeye başlayınca biraz nevrim döndü. Öğle yemeği için duracağımız durak Whitehaven Beach, teknedeki rehber oraya varana kadar geçtiğimiz adaları tek tek anlatıyor. Başlardan teknenin hızlı gidiyor olması çok da sıkıntı yaratacak bir noktada değildi, sonra açıldıkça başlayan dalgalar neticesinde hoplayarak ilerleyen tekneden koltuğuma sımsıkı tutunmuş bir halde buldum kendimi. Bi süre sonra şimdi bu gemi batsa noolur senaryoları yazmaya başlamıştım bile. İnanılmaz bir hissiyat içerisindeyim, okyanusun ortasında bir küçük gemide bu koca evrende ufacık ve aynı zamanda bu koca evren kadar hissediyorum kendimi. Dünyanın taa bir ucundayım, sonrası yok, sonrası deniz, ötede adalardan başka bir kara yok. Suratıma suratıma vuran rüzgarda, hoplaya zıplaya ilerlediğimiz bir botun üzerinde buralara kadar nasıl geldiğimi soruyorum kendime. Eğer farklı kararlar vermiş olsaydım şimdi hala doğduğum küçük kasabada olabilirdim ama şimdi doğduğum yerden onbinlerce kilometre uzakta okyanusun ortasında keşfetme tutkusuyla ilerliyordum hayatta. Bu masmaviliğin içinde, karşıda görünen yemyeşil adada, bembeyaz parlayan kumlarıyla Whitehaven Beach ışıldıyor sonunda. Dünyanın en iyi 10 sahilinden biri. Heyecandan yerimde duramıyorum, beşik gibi sallanan gemide dayanamayıp fırlıyorum ayağa. Bot yavaşça yaklaşıyor adaya, 1 saat kadar sonra öğle yemeği yenecek, o zamana kadar sahilde takılabilirsiniz deniyor. Bembeyaz kumlardan masmavi sulara ilerlerken hayatımın en mutlu anlarından birini yaşadığımı düşünüyorum. Yüzüyoruz, zıplıyoruz, çocuklar gibi eğleniyoruz sahilde. Öğle yemeğinden sonra ufak bir yürüyüş sonucunda hayatımda görebileceğim en iyi manzaralardan birine şahit oluyorum. Sanırım Avustralya yolculuğum boyunca yaşadığım en mutlu günüm bugünüm. Bu dünya çok güzel diye defalarca aklımdan geçirdiğim cümleyi tekrarlıyorum tekrar tekrar. Whitehaven Beach'te geçirdiğimiz birkaç saatin ardından yeniden bota atlayıp snorkelling yapacağımız adaya doğru ilerlemeye başladık. Herkes dalgıç kıyafetlerini giydi, snorkelleri ve gözlükleri taktık. Biraz önceki güzel insanların hepsi evlat olsa sevilmeyecek hale geldi bu gözlükler ve kıyafetler ile. Benim ufacık ayaklarıma palet bulmakta zorlandım ama en sonunda idare eder kıvamda birşeyler uydurdum. İlk defa snorkelling yapacaktım, heyecanlıydım. Çalışanlardan biri daha ufak bir botla mercanlara yaklaştırdı bizi ve atladık suya. Su altında gördüğüm manzara inanılmazdı. Birbirinden farklı irili ufaklı mercanların üzerinden yüzüyor, altımdan yüzen çeşit çeşit balıklara şaşkın gözlerle bakıyordum. Yarım saat kadar büyülenmiş şekilde yüzdüm mercanların üstünde. Bu dalgıç kıyafetlerini almış olmama şükrettim zira su soğuktu ve kıyafetsiz dalanlardan birinin kolu bir denizanası tarafından fena kızartılmıştı. İlk defa snorkelling yapacağım için heyecanlıyım demenden scuba deneyimin olmadığı kanısına vardım bilmem doğrumu 🙂 ama aşıyı olmuşsun artık arkası scuba diving ile gelir artık. yazılarını beğenerek okuyorum. Hani kız başına geziyor biz niye senelerce oturduk kaldık diye hayıflanmıyorum değil, iyi ki varsınız iyi ki paylaşıyorsunuz."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-dogu-sahili-duraklari-rainbow-beach-gokkusagi-sahili/", "text": "Avustralya Doğu sahili duraklarını anlatmaya hafiften başlayayım artık dedim. Brisbane'den sonra ilk durağım Rainbow Beach idi. Öğlen 2 civarında Brisbane'den bindiğim otobüsten akşam 7'de Rainbow Beach'te indim. Daha önce bir yazımda belirttiğim gibi Doğu sahili rotasında kullanmak üzere aylık otobüs bileti almıştım, bir ay boyunca aynı güzergahta istediğin kadar kullanabiliyorsun. Benim tercihim ucuz olmasından kaynaklı Premier otobüs firması. Otobüs Rainbow Beach'te \"Dingo's Backpacker Hostel\"in önünde duruyor. O yüzden hiç hostele nasıl gideceğim derdi tasası da yok."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-dogu-sahili-rotasi-airlie-beach/", "text": "Çarşamba günü akşamı 7'deki otobüsle Rainbow Beach'ten Airlie Beach'e olan yolculuğuma başladım. Sabaha 9 civarı Airlie Beach'e varmıştım. Couchsurfingten beni birkaç gün evinde ağırlamayı kabul eden arkadaşım, otobüsün bıraktığı yerden beni almaya geldi. Couchsurfingteki profiline göre 19 yaşında birini bekliyordum ama içerde 3-4 yaşlarında tatlı mı tatlı bir kız çocuğu görünce şaşırdım doğrusu. 19 yaşında bir adamın bu yaşta bir kıza sahip olması imkansız. Sonradan öğrendim gerçek yaşının 29 olduğunu. Bu güzeller güzeli kız çocuğu normalde anneyle kalıyor, ama arada bir babasıyla vakit geçiriyormuş. Ben de o şanslı günlerden birine denk gelmişim. Orada kaldığım süre boyunca Tianna ile iki oyun arkadaşı olmayı başardık. Ben ilk defa couchsurfing vasıtasıyla birinde kalıyorum. Daha önce benim ağırladığım insanlar oldu farklı ülkelerden, buluştuğum, tanıştığım, yardım aldığım insanlar da oldu ama ilk kez tanımadığım birinin evinde kalacak olmanın garip tedirginliği ve çekingenliği üzerimdeydi. Ama şanslıyım ki Kenny ne yılışık ne soğuk, ne devamlı vakit geçirmek için yırtınan ne de seni görmezlikten gelen bi ev sahibiydi. İlk gün evde biraz dinlendikten sonra akşamüstü dolaşmak ve karnımı doyurmak için çıktım yollara. Kaldığım ev Airlie Beach merkeze biraz uzak, ev sahibim yürüyerek 15 dakika olduğunu söylemiş olsa da hiç yürümediğini buradan anlıyorum ki yol 45 dakika falan sürüyor yürürsen. Airlie Beach Avustralya'da gece hayatıyla bilinen bir yer. Buranı ünlü barları Magnums, Beaches, Down under Bar, Boom Nightclub, Phoenix, Mama Africa... Ben sanırım yaşlanmışım, pek içimden gelmedi bir yerlere gidip dağıtmak. Gündüzü yaşamayı daha çok seviyorum ben, gündüz görülecek daha çok şey var. Ada turunun ertesi günü Airlie Beach'te bir günüm daha vardı. Attım kendimi sokaklara erkenden. Güneş altında uzun süredir dolaştığım için tshirt ve şortumun şeklini alan amele yanıklarımdan kurtulmaya çalıştım straplez kıyafetlerle gezerek. Az çok başardım. Airlie Beach sahil boyu gerçekten çok güzel, saatlerce yürüdüm yine de sıkılmadım. Şehir içinde denize girilecek pek bir yer bulamadım ben ama şehrin ortasındaki parka koca bir havuz yapmışlar, herkez onun etrafında güneşleniyor, orada yüzüyor. Airlie Beach'in bu kadar ünlü olmasının sebebi mükemmel lokasyonu: Great Barrieer Reef ve Whitsunday adalarına ulaşım buradan sağlanıyor. Airlie Beach'ten birçok tur düzenleniyor. Jetski, rafting, kayaking gibi biraz aksiyonlu turların yanında Hamilton, Whitsunday adalarına düzenlenen onlarca tur da var. Paranız bolsa adalar üzerinde helikopter turları da denenebilir bence. Whitsundays adalarına günlük turların yanında bir kaç gece yatta kalmalı turlar da düzenleniyor. Bu turların çoğunluğunun türk lirasına orantıladığında gerçekten tuzlu olduğunu üstüne basa basa söylemiliyim. Ama ne olursa olsun dünyanın en iyi 10 sahili içerisindeki Whitehaven sahilini ve bu beyaz kumları görmeden gitmeyin buralardan sakın. Bir sonraki Avustralya yazımda Whitsundays island turu detayları ve anıları ile görüşmek üzere. Şu kıtayı bir ben göremedim sanırım. Yakındır ama bir kaç seneye Avusturalya'da dolaşmaya başlarım. Harika fotoğraflar bu arada. Çabuk geçse şu yıllar da gidip görebilsem."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-fraser-island-dunyanin-en-buyuk-kum-adasina-buyrun/", "text": "Ada aynı zamanda doğal bir dingo yaşam alanı bölgesi. Bilmeyenler için ufak bir açıklama yapabilirim; dingo Avustralya'da yer alan vahşi köpekler. Bu vahşi, güzel köpekler tıpkı kurtlara benziyor ve havlamıyor, uluyor... Bilinenin aksine dingoların kökeninin aslında Avustralya'ya ait olmadığını öğrendim, Asya'dan buraya getirilmiş. Bir zamanlar Avustralya'daki çiftçilerin tarladaki ürünlerine zarar veren kangurulardan kurtulmak için seve seve kabul ettiği bu yeni hayvan ırkı bir süre sonra çiftçiler tarafından bakılan sığır, keçi, koyun gibi hayvanlara da saldırmaya başlayınca düşman ilan edilmiş. Başlıca yiyeceklerinden biri kangurular. Fraser islanda adım attığımızda sahilde dolaşan bir dingoya rastladık, dingo görebilmiş olmanın heyecanıyla hayvanı otobüsün içinden yakın takibe aldık. Sahile gelmelerinin sebebi avlanmakmış, yüzerken yorulan kanguruları denizden çıktıktan sonra avlamak daha kolay oluyormuş. Fraser island'a gidebilmek için ya off-road yolculuğa uygun bir araban, jipin olması lazım ya da turlardan birine katılacaksın. Sunshine coast, Noosa ya da Rainbow Beach'ten Fraser island turları yapılıyor. Günlük turlara katılınabilir, ki benim yaptığım da bunlardan biriydi. Zorlu yollara dayanıklı büyük otobüslerle yapılan turlar bunlar. Bir de 1-2 gece kalmalı, kamp turları var; vaktiniz varsa bunları tavsiye ederim çünkü bir günlük turdan bir şey anlayamadım ben. Gece orada kamp yapıp, dünyadaki en güzel gökyüzü görüntüsüne sahip yerlerden biri olan bu adada uzanıp yıldızları izlemenin keyfini yaşamalı.2-3 günlük turlarda birkaç arkadaş bir jip kiralıyorsunuz, bu yollarda şoförlüğüne güvenen varsa eğlenceli bir yolculuk, mutlaka yapmalı derim. Fraser island, üzerinde bulunan 100 göl ile Tazmanya'dan sonra en yüksek göl oranına sahip yer. En popüler göl Lake McKenzie, tertemiz suyu ve beyaz kumlu plajıyla müthiş bir huzur mekanı. Avustralya yerlileri Aborjinler adayı 5000 yıl önce keşfediyorlar. Bathjala halkının adadaki yaşamı 1800'lü yıllarda adaya Avrupalıların gelmesi ile bozuluyor ve yavaş yavaş nüfus azalıyor. Aborjinler yaşadıkları dönem içerisinde adaya saygılı bir şekilde doğayla kardeşçe yaşamışlar. Aşağıda görmüş olduğunuz yol Aborjinlerin sessiz yol diye nitelendirdiği yürüyüş yolu. Aşağıdaki kafes dingolar için yapılmış. İlk gördüğümde hayvanlarını içine tıkıyorlar sanıp sinirlendim, sonra anladım olayın aslını. Burada kamp yapanlar için bir önlem. Yiyeceklerini bu kafeslere saklıyorlar böylece dingolardan korumuş oluyorlar. Sahil sabahları sakin oluyor ama akşamüstü hafiften dalgalar başlıyor. Sahilde yüzme yasal değil anladığım kadarıyla, tehlikeli. Göllerde yüzmeyi tercih ediyor insanlar zaten. Başında da bahsettiğim gibi kısa bir tur oldu böyle bir günlük olunca, tadı damağımda kaldı. Siz beni dinleyin giderseniz 2-3 gece kalmalı turlara katılın ki tadını çıkarın adanın."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-ingilizcesi-strine/", "text": "Belki çocukluğunuzdan beri izlediğiniz belgesellerin sonucunda hayallerinizi süsleyen ülkeydi Avustralya, belki bir şekilde aklınıza girdi bu ülke ve uzun ya da belki de kolay uğraşlar sonucu aldınız vizenizi, belki tek amacınız İngilizce'nizi geliştirmekti, belki para kazanmak, belki yeni bir ülke görmek. Sonunda çıktınız yola, 20 küsür saat süren uçak yolculuğu sonucunda vardınız ülkeye. Senelerdir okullarda öğrendiğiniz İngilizce'yi bir kenara bırakın. Yepyeni bir dil öğreneceksiniz şimdi. Ağzında kocaman bir cikletle gevşek gevşek konuşanlara sinir oluyorsanız işiniz zor, burada ciklete gerek yok o gevşek yayvan ağız oturuşmuş herkeste. \"G'day\" burada \"selam, merhaba\" demek için \"hi, hello\" yerine kullanılıyor. \"mate\" genel bi hitap şekli \"kanka\" gibi. Gelelim kelimelere ve slanglere. Onbinlerce kelime ve kelime grubu uydurmuşlar. Avustralya'nın hikayesini az çok bilirsiniz, James Cook burayı bulduktan sonra 1788'de Britanya hapishaneleri tıka basa dolduğu için mahkumlarını buraya gönderiyor. Söylenene göre mahkumlar anlaşılmamak için şifreli bir dil oluşturuyorlar. Avustralya argosunun ve ilginç kelimelerinin kökenin buna dayandığı söyleniyor. Tabi çok önemli bir etken de bu adamların konuşmaya üşenmesi, her şeyi kısaltması. -Aussie : Avustralyalı -Arvo: Afternoon -S'arvo : This afternoon -Mondy: Monday -Choosdee : Tuesday -Wensde : Wednesday -Thursdee: Thursday -Fry-dee: Friday -Sat-dee: Saturday -Sundee: Sunday -Barbie: Barbekü -Bonzer : mükemmel -Bogan: görünüşüne önem vermeyen, bütün gün vaktini bira içip kaytararak geçiren serseri adam -Breakfast : Brekky -Ciggie : Cigarette -Cockie: karafatma -Coldie: bira -Chrissie: Christmas -Dunny: tuvalet -Doggy bag: restaurantta yiyemediğiniz, tabağınızda kalan fazladan yemeği almak için istediğiniz yemek konteynır -Fella: erkek -Sheila: Kadın -Footy: Avustralya kurallarıyla futbol -Gimme: Give me -lollies: şeker -mozzie: sivrisinek -oldies: anne-baba -postie: postman -sheepshagger : Yeni Zellandalılar için kullandıkları tabirJ Türkçesi bir nevi kibarca \"koyun beceren\" -Acadaca : ACDC -Strine: Avustralyaca 🙂 -Americans = Yanks -Greeks = Wogs -Aboriginals = Abbo's Ülkeye adım attığınızda uzunca bir süre ne dediklerini anlamakta zorlanabilirsiniz. Ama inanın çok eğleneceksiniz 🙂 İnsanlar güleryüzlü, esprili, konuştukları aksanın anlaşılmasının zor olduğunun farkında 🙂 Aklınızda bulunsun diye bu kelimelere göz atarsanız önceden belki de daha az zorlanırsınız. Kolay gelsin ve bol eğlenceli zamanlarınız olsun. Avustralya ile ilgili daha fazla yazı için şuraya buyurun."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralya-vatandasi-olabilmeniz-icin-6-yol/", "text": "Avutralya'ya nasıl göç edilir? Avustralya vatandaşı olmanın yolları nelerdir? Bu yazıda size bazı fikirler vereyim dedim, size uygun olanı varsa değerlendirin diye. Eğer şartlarınız bu vizeyi almak için uyuyorsa, yapmanız gereken Avustralya'ya gittiğinizde uygun bir iş ve daha önemlisi iyi niyetli bir patron bulmanız. Eğer araba tamirciliği, aşçılık, barmenlik, baristalık... gibi zaten bildiğiniz ve diğerlerinden daha iyi olduğunuza inandığınız bir mesleğiniz varsa sizi kaybetmek istemeyen bir patron size sponsor olmayı teklif edebilir. Yanında çalıştığınız patron sizi kalifikasyonlarınızdan ötürü yanında tutmak istediğine dair başvurur ve bu doğrultuda sponsorluk vizeniz çıkar. En önemli şartı 3 sene boyunca aynı yerde çalışmanız. Yani bir nevi kölelik aslında, çünkü ondan ayırlamayacağınızı bildiği için 3 sene boyunca patron sizi saatlerce istediği şekilde çalıştırır. 3 yıl boyunca sponsorluk vizesi ile orada kalırsınız ve sonrasında Permanent Residency yani Kalıcı Oturma İznine başvurursunuz. 1 sene sonra da vatandaşlığa başvurma hakkına sahip oluyorsunuz. Gençseniz ve bir kalifikasyonunuz ya da kendinizi patrona sevdirmek için şeytan tüyünüz varsa denemeye değer. Türkiye'den giderken dil eğitimi ya da sertifika veya diploma programı alırsınız. Herhangi bir danışmanlık şirketine danıştığınızda size bu konuda yardımcı olacaklardır. Sertifika programlarınız Güzellik, Hemşirelik, Sağlık, Yaşlı Bakımı, Aşçılık, Fitness, Çocuk Bakıcılığı... gibi alanlardan olursa Avustralya'da iş bulabilme imkanınız olabilir, ve bu da size ileride göçmenliğe başvurma şansı yaratabilir. Ama bu programlar Yöneticilik ve Pazarlamacılık programlarından çok daha pahalı. Ailenizin durumu iyiyse Avustralya'da kalmanın en iyi yollarından biri burada Yüksek Lisans, master, doktora okumak. Ama dönemlik 20-25bin dolar gibi ücretlerden bahsediyorum, gerçekten ailenizin durumunun iyi olması gerek. Bu parayı burada hem okuyup hem çalışarak kazanamazsınız. Avustralya hükümetinin her sene yenilediği bir \"Kalifiye Meslekler Listesi\" var, eğer bu mesleklerden birine sahipseniz, IELTS'te istenen İngilizce puanını alabiliyorsanız ve puanlama sisteminde istenilen puana ulaşabiliyorsanız Avustralya'ya vatandaşlık başvurusunda bulunabiliyorsunuz. En basit ama bir o kadar da zor olan yol 🙂 Yakışıklılığınıza/ güzelliğinize ve ikiyüzlülüğünüze güveniyorsanız denemeye değer. - erkek arkadaşlara kolaylık için: bir Avustralyalı erkekten duymaya alışmadığı iltifatlar, ilgi, alaka - kadın arkadaşlara kolaylık için: bir Avustralyalı kadından görmeye alışmadığı hizmetler ve güleryüz sunarsanız belki bir şansınız olur. ) Şaka bir yana tabi kimbilir belki de gidip aşık olursunuz canım, o kadar da kötü niyetli bakmamak lazım 🙂 Vatandaşlığı edinme yöntemlerinden en revaçta olanı olunca yazmadan edemedim. Pek de hoş olmayan ama yine de bir seçenek olarak size sunabileceğim bir yöntem. Kendi ülkende işkenceye ya da tehlikeye maruz kalıyorsan Avustralya'ya sığınma talebinde bulunabiliyorsun. Ama böyle bir başvurunun ardından Türkiye'ye tekrar girmek istersen ne tarz sorunlar yaşarsına dair ayrıntılı bilgiye ulaşamadım. Uçakla ülkeye giriş yapanlara ve botla vizesiz olarak ülkeye giriş yapanlara dair farklı işlemler yürütülüyor. Botla ülkeye girenlere artık eskisi kadar hoşgörülü olmadıkları bir gerçek. Anlayacağınız öyle çok da kolay değil aslında Avustralya vatandaşı olmak. Ülke açmış kollarını sizi kucaklamak için beklemiyor. Yukarıda saydıklarım içinden size uyanlar var ise ve denemek isterseniz bol şans dilerim. Ben Avustralyaya gıtmek ve orada yasamak ıstıyorum yasım 66 meslegım terzılık modelcılık cok avrupa ulkesını gezdım lısanım yeterlı sertıfıkam var 4 cocugum var evlıler ıslerı var resmı kurumlarda calısıyorlar ıngılızce ogretmenler oglum basın yayın mezunu kendı ıs yerı var ben emeklı ve kıra gelırlerım var tum aılecek Avustralyaya gocmen yada turıst olarak gıtmek yada gocmen olarak gıderek orada yasamak ıstıyoruz gereklı bılgı yada yardımcı olursanız sevınırız tesekkurler cevabınızı beklıyoruz esenkalın. Christmas island denilen bir adaya yolluyorlar. İltica edenleri bazı insanları burada 30 ay kapalı tutup insanlık dışı muamelede bulunuyorlar. Youtube ve google den australia refuge camp yazıp izleyin. Dehşete düşersiniz. Resmen işkence kampı. Birleşmiş milletler iltica yuksek komiserliği burayı unutmuş resmen. Ben çok inceledim hayatımda böyle birşey ne duydum ne gördüm. Akrabalık derecesi ne olmalı? Arkadaşımız bir iş yeri olmamasına rağmen uzun süreli sponsor olabiliyor mu? Göçmenlik veya orada çalışma vizeleri için askerlik durumu belirleyici olabiliyor mu? bu konularda bilginiz varsa paylaşabilirseniz çok sevinirim. O kadar detaylı bilgiye sahip değilim ne yazık ki, sizi yanlış yönlendirmek istemem. Bir danışmanlık şirketine sorarsanız yardımcı olabilirler diye umuyorum. Merhabalar. Bir sorum olacak. Öncelikle Yaşlı bakım Hemşiresiyim. 2 yıllık yaşlı bakım üniversiteden mezunum. yani Ön lisans sayılıyor 2 yıl okuduğum için üniversiteyi. İllaki lisans veya yüksek lisans mezunu mu olmak gerekiyor ki yaşlı bakım zaten iki yıllık bir üniversite. Bu şekilde yaşlı bakım hemşiresi olarak gidebilir miyim? diğer sartlar oldu sayalım ? Bu konuda bilgilendirirseniz sevinirim. merhaba, hangi vize türünden bahsettiğinizi bilemiyorum. göçmenlik ile ilgili soruyorsanız yazıdaki linkten mesleğinizin \"Kalifiye Meslekler Listesi! nde yer alıp almadığını kontrol etmeniz gerekiyor. Çalışma vizeniz olmanız lazım orada çalışabilmeniz için. Bir cafe ile anlaşabiliyorsanız ve size çalışma vizesi çıkartabiliyorlarsa olabilir tabi. Merhaba ben 13 yasindayim annem ve babamla birlikte avustralyaya gitmek istiyorum. Notlarim cok iyi orada lise okumak icin olan sartlari karşılıyorum. Annem havaalaninda yer hostesi. Burcu hanım çok yararlı, umut ve cesaret verici yazınız için tebrik ve teşekkür ediyorum. Kanser hastası olduğum için zamanım kısıtlı. yüksek lisans yaptığınız süre içerisinde zaten kalma hakkına sahipsiniz, bittikten sonra da çalışma ve oturma hakkınız olıuyor bildiğim kadarıyla ama bir danışmanlık firmasına sorsanız daha doğru bir cevaba ulaşırsınız. Çalışma ve tatil vizesi ya da dil okulları ile gidebilirsiniz, bir danışmanlık şirketinden daha detaylı yardım alabilirsiniz. Merhaba, inşaat ve dış cephe yalıtım işleri ve iltica ile ilgili bilgim yok, bol şans size. viyana avusturyada, bu sayfa avustralya hakkında. Merhaba, bu konuda uzman birine danışırsanız daha doğru cevabı alabilirsiniz. Sevgilerimle, bol şans. Almanca kullanımı Nasıl acaba Avrupa dışında normal turist olarak gördüğünüz kadarıyla. Merhaba ben 17 yaşındayım. Lise bittikten sonra mezuna kaldığım sene tamamen ingilizceye ağırlık verip bir sonraki sene Avusturalyada üniversite okumak istiyorum. Fakat fiyat biraz korkutuyorum. Yıllık ne kadara mal olur bana? Yani 200.000 tl'yi geçer mi? Ve oraya gittiğimde çalışmakta istiyorum. Ve ayriyetten 4 sene sonrasında da orada kalıp orada yaşamak gibi bir niyetim var. Merhaba ben avusturalyaya yerleşmek istiyorum. Ben kaportaci'yım! Ve ayrıca kaynak konusunda gayet iyiyim. Gaz altı, oksijen kaynağı, argon ve elektirik kaynağı, konusunda gayet Iyiyim. Sizin de belirttiğiniz gibi iyi niyetli bir patron bulma şansım ne acaba? Ve turist vizesi ile gelirsem orada sanayi ve otomobil işlerinde ki talep ve kazanç nedir acaba bilginiz varmı. Merhaba burcu ben austuralia da oturma izinim var kızımı da getirmek istiyorum temelli kalması için. Kızım 25 yaşında. Tatil için geldi gitti. Hangi yolda ilerlemeliyim. Teşekkürler. merabo ben 23 yaşindeyim adim Otabek meslegim tesatciym ve komple tadelat işini anliyorum 7 sanadr bu işleri yapiyorum işim garantinili. ama ben ozbekistan vatandaşiym şu an istanbuldeym ama australiagada gitib calişmak istiyorum bana nasil yardamci olabilirsiniz. teşekkurler. Avustralya yüzme sporuna önem verilen bir ülke midir? Erasmus stajda kolaylıkla avrupada iş imkanı bulabiliyor, anlaşma yapıp şirketlerde çalışabiliyordum acaba aynı şekilde Avusturalya da internet üzerinden firmalar veya kuruluşlarla anlaşarak iş bulsam göçmenlik vizesi için bu yeterli olur mu? Benim çekincem kendi vatandaşları dururken beni kabul edip etmeyecekleri."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralyanin-ilginc-hayvanlari/", "text": "Avustralya kendine has hayvanlarıyla ün yapmış ülkelerden birisi. Hal böyle olunca bana da \"Avustralya'nın İlginç Hayvanları\" nı tanıtma şansı doğuyor. Gerçekten korku duymanıza sebep olacak zehirli örümceklerinin, kocaman yılanlarının yanında sevimli, ilginç, merakla izleyeceğiniz hayvanlarla karşılaşacağınız bir dünya. Bu garip hayvanların bir kısmını sadece koruma altındaki bölgelerde, ulusal parklarda görebilirken; bir kısmı da günlük hayatta her an karşınıza çıkabilir. Avustralya deyince akla ilk gelen hayvan benim gözümde kanguru. Çocukluğumdan beri karnındaki kesesinde bebeğini taşıyan bu hayvanları ilginç bulmuşumdur. Bu arada kangurularla karıştırılan, aslında aynı soydan gelen ama daha küçük olan bir hayvan türü daha var wallaby, büyükler kanguru ufaklar wallaby. Benim için Avustralya kelimesinin çağrıştırdığı ikinci hayvan da koala ayıları. Bunları da sokakta görmeniz pek mümkün değil. Doğada görülmesi en muhtemel yerlerden biri olan Noosa Ulusal Parkı'nda yürüyüş yaparken, yukarı baka baka, okaliptüs ağaçlarının tepesini izleye izleye yürümemin sebebi bu güzel hayvancıkları görme arzumdu. Olmadı. İlk koala gördüğüm yer koruma altına alınmış koalaların olduğu bir park. Ağaçlara sarılarak bütün gün uyuyan bu hayvanlarla iletişim kurma şansı pek yok gibi. Arada bir o ağacın bu dalından kalk orada ben uyuyacağım kavgası yapıyorlar, hayatlarındaki tek hareket bu. Zaten biliyorsunuzdur ama bilmeyen için açıklayayım; en sevdikleri yiyecek olan okaliptüs yapraklarındaki uyuşturucu maddenin etkisiyle bütün gün böyle mayışık duruyorlarmış. Çocukluğumun çizgifilmlerinden bilirim bu hayvanı. İri yarı bir canlı zannederdim meğer kedi kadar bişeymiş. Çirkin ama sevimli sayılabilecek bir hayvancık. Çıkardığı canavarca çığlık yüzünden Tazmanya canavarı adını almış. Sadece Tazmanya adasında yaşıyor. Gün boyunca bir köşede saklanıp gece olunca dolaşmaya başlıyorlar ve aynı zamanda korkunç bir böğürtü eşliğinde. Holywood versiyonunda olduğu gibi hızla dönen bir hayvan da değil ayrıca. Soyu tükenmekte olduğu için sadece özel koruma bölgelerinde görebilirsiniz. Gece sokakta yürürken durup durup birinin kahkaha attığını duyuyor ama etrafta kimseyi göremiyor musunuz? Tedirgin olmayın cadılar basmadı sokağınızı, kookaburra kuşunun sesi bu. Avustralya'daki ilk zamanlarınızda alışana kadar biraz zorluk çekeceksiniz bu sesi duydukça ama sonra bir kuştan geldiğini anlayınca rahatlayacaksınız. Aslında ibis sadece Avustralya'ya has bir kuş değil, ama Avustralya'ya has olanı beyaz vücut, siyah kafalı ibis. Bu kuşlardan bahsetmemin ana sebeplerinden birisi aman ha dikkat uyarımı yapmak için. Buraların en fena çeteleri bu kuşlar. Masanızdan, elinizden yemeğinizi çalar gider, yemek yerken başınızdan bekler Azrail gibi. Ben korkarım kendilerinden, saldırıya her an hazır dolaşırlar. Avustralya sokakları Türkiye'deki kedi, köpekler gibi ibislerle dolu. Avustralya'da ilk tanıştığım ilginç eleman. Ne sıçan, ne kedi; ikisinin ortası. Kocaman bir kedi büyüklüğünde, sevimli suratlı bir sıçan düşünün. Evlerde balkonları mesken tutuyorlar, ellerimde beslemişliğim var bu koca sıçanları. Kesinlikle korkulacak hayvanlar değil, her hangi bir saldırgan tavırları yok. Son zamanların moda selfi hayvanlarından. Kısa kuyruklu kanguru deniliyor kendisine aynı zamanda. Minyatür bir kanguru gibi olmanın yanında sevimli, sırıtan bir suratı var. Ben ne yazık ki hiç karşılaşamadım bir quokka ile, umarım siz gittiğinizde biriyle tanışma şansınız olur. Bütün bu ilginç güzellikleri ile Avustralya görülmeye değer alışık olduğumuzdan çok uzakta, bambaşka bir dünya. Sırf bu ilginç tipte arkadaşlarla tanışmak için bile ziyarete değer."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralyaya-seyahat-etmek-icin-9-neden/", "text": "Avustralya birbirinden güzel sahilleri, mükemmel havası ve kanguruları ile bir çoğumuzun merak ettiği, ölmeden öncekiler listesine aldığı bir seyahat bölgesi. Ama Avustralya aslında bunlardan çok daha fazlası. Avustralya'ya seyahat etmek için favori nedenlerimi yazayım dedim. Eğer yaz sevenlerdenseniz Avustralya sizi hayal kırıklığına uğratmayacak. Genellikle tüm yıl boyunca hava güneşli ve ılıman. Güney bölgeler hafif soğumaya başladığında kuzeye seyahat ederseniz bitmeyen yaz deneyimi yaşayabilirsiniz. Sırtçantalı gezginler genellikle Mayıs ayında Sydyney ve Melbourne'u tercih ederken Haziran'da Cairns bölgesine yol alırlar. Devamlı güneşli hava, hangi sezonda olduğunuza bakılmaksızın 365 gün sahil, surf, kamp ve yürüyüş keyfi demek. Uluslarası seyahatlerde dil engeli problemlere sebep olabiliyor. Avustralya'nın anadili İngilizce olan bir ülke olması \" görülmesi gereken egzotik yerler\" listesinde onu en üst sıralara çıkarıyor, ayrıca Avustralya aksanı da başlı başına bir turist çekim nedeni. Bir Avustralyalı'dan ilk kez \"G'day mate\" sözünü duyduğunuzda şaşırmayın, size \"selam\" diyorlar. Çok kültürlü bir ülke olan Avustralya'da dünyanın birçok ülkesine ait yemekleri bulabilirsiniz, hem de kendi ülkesiyle aynı lezzette; Tayland, Hint, Türk, Çin, İspanyol, İtalyan, Japon mutfağı ve daha niceleri. Evet Avustralyalılar şakacı insanlar ama Avustralya yerli restaurantlarının menülerinde kanguru, timsah, devekuşu gibi seçenekleri gördüğünüzde bunların şaka olmadığını da söylemek isterim. Ayrıca Avustralılar'ın sofralarından düşürmedikleri Vegemite, çocukluğundan beri bu tada alışmayan biri için pek de hoşa giden bir seçenek değil gibi. Ozi kahvaltısı Vegemite ve tost ekmeğinden oluşur genelde. Avustralya'nın büyük bir bölümü el değmemiş ve doğal haliyle görülmesi için bırakılmış. Cennet hakkındaki düşüncen tropikal bir şelalenin altında duş almaksa, ya da bütün gün kumsallarda uzanmaksa, ya da Büyük Mercan Resiflerine dalış yapmaksa bunların hepsini Avustralya'da bulabilirsin. Avustralya bir kıyıdan diğer kıyıya size olağanüstü güzellikle manzaralar sunuyor, yıldızların altında kamp yapabilir, bir doğal parkın içinde kendinizi bulabilir, Mars'ı andıran bir yüzeyde deniz kadar masmavi bir gökyüzü ile başbaşa kalabilir, kocaman şelalerin altında yüzebilir, yağmur ormanlarına tepeden bakabilir ya da içinde yürüyebilirsiniz. Kangurular, koalalar, wombatlar, dingolar, ibisler, kookaburralar... kaçı size tanıdık geliyor bilmiyorum ama Avustralya'ya gittiğinizde bu hayvanları duymaya, görmeye doyacaksınız. Hatta ellerinizle besleme şansınız bile olabilir. Sydney'de bir çok yere ulaşım metro sayesinde çok rahat, işinizden çıkıp metroyla sörf yapmaya gidebilirsiniz. Brisbane'de ulaşım o kadar kolay olmasa da araba kiraladığınız taktirde etrafında yer alan birbirinden güzel bölgelerde keyif yapabilirsiniz. Avustralyalılar esprili, eğlenceli ve samimi insanlar, sizinle hemen iletişime geçmeleri ülkeye alışmanızı kolaylaştıracak. Canları isterse çıplak ayakla dolaşan insanları gördüğünüzde şaşkınlık yaşamayın çünkü onun da ötesinde canı isterse sadece çorapla markete alışverişe gelen insanları da göreceksiniz. Aksanları ve sizin bu aksanı anlama çalışmanız ise başlı başına bir eğlence. Sanat, müzik, film, yemek... Avustralyalılar'ın birçok şey için bir çok şehirde festivalleri var. Her hangi birine denk gelirseniz çok keyif alacağınız kesin. Ayrıca her hafta sonu yapılan pazarlar canlı müzik ve şovlarla birlikte bir festivale dönüşüyor, bunlara mutlaka denk geleceksiniz, birbirinden güzel yemeklerin tadına bakarken bir yandan da yerel sanatçıların müziklerine doyacaksınız. Her ne kadar kitaplardan okuduğunuz gerçek Aborjin kültürü artık yok olmuş olsa da hala Aborjin sanatına ait bir çok eseri görmeniz mümkün. Özellikle turistik destinasyonlarda Aborjin çizimlerinin kullanıldığı bir çok hediyelik eşya satın alabilirsiniz. Eğer kuzeye giderseniz sohbet edebileceğiniz ayık Aborjinlere denk gelip ilginç sohbetlere ortak olabilirsiniz. Tatlı mı tatlı Aborjin çocuklarıyla kuracağınız arkadaşlıklar da cabası. Yillar once yazilmis bir yaziyi Sydney'den Cairns'e ucuz ucak bileti aldigim bugun okudum. Sonra gaza geldim bütün Avustralya yazılarını okudum. Nerelerdesin bilmiyorum ama Sydney'den kucak dolusu sevgiler. Avustralya yanarken yazını okudum. Bu kadar güzel bir ülkeye çok yazık oluyor. Umarım söndürülür ve biz bu güzellikleri görebiliriz."} {"url": "https://gezginyogini.com/avustralyaya-varis-is-ve-ev-bulma-sureci/", "text": "Avustralya çalışma ve tatil vizemi aldım, hazırlıklarımı yaptım ve artık yola çıkmam için bir engel kalmadı. Ne hazırlıklar yaptım gitmeden önce, oradaki ilk haftam nasıl geçti, nasıl ev buldum, nasıl iş buldum... bu soruları cevaplarını yazayım dedim bir yazıda. - Orada yaşayan ya da ziyaret etmiş arkadaşlarıma sorarak ve internet üzerinden yoğun bir araştırmaya girerek gideceğim şehirde karar kıldım. - Couchsurfing sitesinden Brisbane'de yaşayan insanları araştırmaya başladım, aklıma yatan insanlarla iletişime geçtim, şehir hakkında ve oradaki insanlar hakkında aklıma takılan soruları sordum durdum. Hatta couchsurfing sayesinde gitmeden önce çok iyi 2 arkadaş edindim, her ikisinin de gittiğimde bana çok büyük faydası dokundu, hayatımda yerleri çok büyüktür. - Avustralya ile ilgili filmler izleme başladım, mesela Wolf Creek gibi 🙂 şaka şaka izlemeyin bu filmi gitmeden önce 🙂 - Avustralya'nın en çok kullanılan sitesi zannediyorum: gumtree. com. au - İlk hafta kalacak yerimi ayarladım. Bir hostelde 6 kişilik yatakhanede 7 günlük yerimi ayırttım. Hostel için faydalanabileceğiniz siteler: - hostelworld. com - hostelbookers. com - booking. com Hazırlıklarım tamamdı, çantamı hazırladım, dostlarla akrabalarla vedalaştım ve çıktım yola. Havaalanına kadar ailem bıraktı, son ana kadar el salladık birbirimize. Uçağa bindim, not defterimi açtım ve \"yoldayım, geliyorum. (09.10.14)\" diye ilk notumu düştüm, kapattım defteri. Yüzümde bir gülümseme, 28 saatlik yolculuğum başladı. Avustralya'ya indiğimde couchsurfing sitesi sayesinde tanıdığım bir arkadaşım geldi aldı beni havaalanından. Böyle bir şansınız yoksa taksi, otobüs ya da tren seçeneklerini kullanacaksınız. Brisbane Westend'te bir hostelden yaptırmıştım rezervasyonumu ; Gonow Family Guesthouse. Akşam geldiğim gibi arkadaşımla Avustralya biralarını deneyelim dedim tabi. Yorgun olduğum için çok da geç saate kalmadan geçtim hostelime. Jetlag falan hiç olmadı, vurdum kafamı uyudum. Ertesi gün Avustralya'da ilk günüme uyandığımda hem mutlu hem heyecanlı hissediyordum kendimi. Hostellerde genelde fiyata dahil kahvaltı olur, kahvaltı dediğim de tost ekmeği, reçel ve çay, öğlene kadar tutar beni dedim. İlk gün bütün gün internette oturup ev baktım, arada da yemek yeme bahanesiyle çıkıp bulunduğum civarı keşfettim. Türkiye'den getirdiği parayı burada harcamaya kalkarsam 2 haftada aç kalırım onu anladım. En küçük bir sandviç bile 8 dolar yani 16-17 liradan başlıyor. Neyse ki biraz dolaşmanın ardından Hint lokantası buldum. Hem vejetaryen hem de 3 çeşit yemek, pilav artı ekmek 8 AUD. ( Hindistan'da o yemek 2 lira ama bu ülkenin şartlarına göre daha uygun bir seçeneğim yok ne yazık ki. ) Günlerce Hint yemeği yedim orada kaldığım süre boyunca 🙂 Özlemişim yemeklerini, hiç de sıkıntı olmadı aslına bakarsanız. Ertesi günlerde couchsurfingten tanıştığım arkadaşlar buluştum, şehri gezdim bu sayede. Bu arkadaşlarımdan biri Türk, İzmirli ve sohbeti güzel olunca en yakın arkadaşım oluverdi, onun sayesinde Brisbane'deki Türklerle tanıştım, bir Türk kolonisinin içinde buluverdim hemen kendimi. 1 sene içerisinde Türkiye'de yapmadığımız kadar rakı sofrası kurmuş oldum sayelerinde. Öyle zorlu, sancılı bir süreç değil. Evler zaten eşyalı oluyor genelde. Valizinizi, çantanızı alıp yerleşiyorsunuz. Bir yatak, bir dolap, bir de masa, fazla da birşeye gerek yok zaten. Kiralar haftalık alınıyor, genelde kiranın içerisine fatura da dahil oluyor, ama istisnalar da olabilir tabi. - Önce internetten örnekler araştırın. - Sonra başlayın sıkmaya, mühendislik kariyerimden bahsetmedim bile uyduruk garsonluk tecrübeleri yazdım. Avustralya dışarısındaki iş tecrübelerini çok dikkate almasalar bile boş vermekten iyidir. - Fotoğraf kullanılmıyor buradaki özgeçmişlerde, koymayın. - Avustralya'da içki servis edilen yerlerde çalışabilmeniz için RSA denilen bir sertifika almanız gerekiyor. Online kurslar var bunun için, onları öneririm. - Şimdi sıra özgeçmişinizle birlikte kapı kapı dolaşmada, şanslı bir insansanız çok sürmeyebilir bu dolaşma. Büyük Türk resturantlarına gidin ama küçük fastfood tarzı kebapçılardan kaçın derim. Fiyatlar saatlik 17-22 AUD arası değişir. Benim şansım yaver gitti mesela. İlk çıktığım gün iş buldum, hatta mis gibi türk kahvaltısına davet bile edildim. Büyük, güzel bir Türk restaurantıydı ilk işe başladığım yer. O gün gittim siyah pantolon, gömleğimi ve ayakkabımı aldım, ertesi gün işe başladım. İlk gün ne kadar heyecanlı ve ne kadar çekingen olduğumu anlatamam. Müşteriler bana soru soracak diye ödüm kopuyordu, siparişi bırakıp kaçıyordum. Bu gözden kaçmadı tabi, ufak bir uyarı aldım, bu aklımı başıma getirdi. Ertesi gün evde oturdum garson cümlelerine çalıştım ve ikinci günüm çok daha aktif geçti. Avustralya İngilizcesi'ne alışmam biraz zaman aldı, zor bir aksanları var. Ama zamanla onu da çözdüm. Mutlu, işinde gayet iyi bir garsondum artık, varsın akrabalar beni mühendis sansın 🙂 Başkaları arkadamdan konuşmasın diye mutsuzluğu seçmediğim için binlerce teşekkürlerimi ettim yine kendime. Sabahları kalkıyor kocaman verandamda yogamı yapıyor, sonra kendime kocaman bir kahvaltı hazırlıyor, sonra çayımı-kahvemi içerken kitabımı okuyor, sonra internette biraz vakit geçiriyor sonra da işe gidiyordum. Akşamları işten çıkınca nehrin kenarındaki çimlerde uzanıyor müziğimi dinliyor, yıldızları izliyordum. Akşamüstü erken çıktığım günlerde ise çimlerde uzanıp kitabımı okuyordum. Bir de bisilet aldım kendime, işe de onunla gidip geliyordum. Benim için huzurlu ve stressiz bir hayat başlamıştı, daha ne olsundu. Gittikten sonra ikinci hafta içerisinde hem evim hem de işim vardı. Hiç gözümü korkutmadan, kendime güvenerek çıkmıştım yola, iyi ki de öyle yapmışım. Boşuna kendinize korkular, kaygılar yaratmaya hiç gerek yok, kararı verin, yola çıkın, devamı geliyor zaten siz gönülden isterseniz. Bence hiçde güzel değil, sen git okadar şeyden sonra garson ol, sonrada mutluyum gelin sizde bulaşıkçı olun diye yaz. Garson olacağına mühendis olarak başlamış olsan işine güzel olabilir di. Şahsen aynı durumu ingilterede yaşadım ve hiçte tatmin edici değildi. Merhaba Brisbane'da Shafston Language School'a giden birçok arkadaşım vardı, iyi bir okul sanırım, ama ben kendim deneyimlemedim. Okurken de 20 saatlik parttime çalışma iznin var evet, kazandığın para yaşam masrafların için yeterli oluyor. Bu sorunun cevabını buldunuzmu ? merak ediyorum. Sorularına net cevaplar verebileceğimi sanmıyorum, yanlış yönlendirmek istemem seni, umarım doğru kaynaklardan net cevaplara ulaşabilirsin. Brisbane ile Melbourne olayına gelince ben Brisbane'da yaşadım, güzel bir şehir, insanları güzel, şehrin olanakları güzel ama Melbourne'u ayrıntılı bilmediğim için karşılaştırma yapamıyorum. Sana bol şans dilerim, umarım herşey istediğin gibi olur. Merhaba, ben de Mayıs başında AU'ya geldim. Şimdilik homestay yapıyorum indooroopilly'de 3 hafta sora burdan çıkıcam. Şehir merkesine daha yakın biyer düşünüyorum yürüme mesafesi veya bisikletle gidip gelebileceğim bir mesafe 🙂 çünkü yol parası vermek ve zaman harcamak istemiyorum. Beni tanıştırabileceğiniz insanlar var mı? Şuan için sadece 3-4 Türk tanıyorum 🙂 ve hatta benim gibi ev arayan var mıdır çevrenizde 🙂 teşekkürler şimdiden. Merhaba, ben Brisbane'de kaldım sizin kaldığınız yer neresi anlayamadım, şu anda Türkiye'deyim. Burcu hanım çok yararlı, umut ve cesaret verici yazınız için tebrik ve teşekkür ediyorum. Kanser hastası olduğum için zamanım kısıtlı. Avusturalyayı çok seviyorum ancak bir türlü cesaretimi toplayıp gidemiyorum. Tecrübelerinizi paylaştığınız için teşekkürler Burcu hanım."} {"url": "https://gezginyogini.com/az-parayla-luks-seyahat-mumkun-mu/", "text": "Aslına bakarsanız uçakla ulaşım bazen en ucuz ulaşım olabiliyor. Artık çoğu yer için otobüs ya da tren seçeneklerine göre uçak biletlerini daha ucuza bulabiliyoruz. Özellikle bir de uçuş firmalarının sayfalarını takip ediyorsanız ve mail listelerine üye iseniz kampanyalardan haberdar olarak normalde satılan fiyatın çok çok daha altına bilet bulabiliyorsunuz. Ayrıca Emirates, Qatar, Jet Airways, Atlas Global gibi firmalardan alacağınız uçak bileti alışverişinizi Artıway üzerinden yaptığınızda uçak bileti harcamanızın belli bir yüzdesini geri alıyorsunuz. Konaklama için çadır kurun, sokakta yatın, arkadaşlarınızın evinde kalın falan demeyeceğim. İstiyorsanız öyle yapın tabi ama otellerde kalmak istiyorsanız da bunun için illa da çok paralar vermenize gerek yok. Otellerde erken rezervasyon indirimleri oluyor, onları takip edebilirsiniz. Artıway üzerinden booking. com ya da hotels. com sitelerini kullanırsanız ödemenizin bir kısmını geri alarak konaklamanızı ucuza getirebilirsiniz. Otel yerine güzel bir villada da kalmak isteyebilirsiniz örneğin, işte burada da imdadınıza Airbnb yetişiyor. Airbnb sitesinden çok uygun fiyata harika villaları, apartman dairelerini, odaları kiralayabilirsiniz. Ucuza gezeceğiz diye ille de kuru ekmek yiyecek değiliz ya 🙂 Yeme-içme kısmını ucuza getirmenin bir yolu olabilir mi acaba diye düşünürken ilginç bir yöntem keşfettik. Trip Advisor sitesinin kıdemli bir yazarı iseniz eğer, gittiğiniz yerlerdeki restoranlara bu derecenizi bildirip restoranın tanıtımını yapmak istediğinizi söylediğinizde, sizin gözünüze hoş görünmek için bazen size hesap gelmediği bile olabiliyor. Tabi ki bu ucuz numaralara aldanmayarak gerçek görüşünüz neyse onu yazmalısınız ki samimiyetinizden şüphe olmasın. Ya da bir gurme, yemek bloggeri iseniz de benzer güzelliklerle karşılaşabilirsiniz. Eğlence demek sadece disco, club, bar, bol bol paralar harcamak demek değil. Eğlence anlayışımızın değişmesine izin verirsek bambaşka eğlenceli aktiviteler keşfedebiliriz. Facebook ya da farklı sosyal medya mecralarından gittiğiniz ülkeye, şehre ait gruplara üye olursanız şehir içinde olan ücretsiz ya da düşük ücretli aktivitelerden haberdar olabilirsiniz. Örneğin \"meet up\" uygulaması benim kullandıklarımdan biri. Seyahatlerimizin en can yakan kısmı da bu kısım oluyor. Seyahat öncesi yapılan alışverişler bir yana bir de seyahat sırasında eşe, dosta, konu komşuya alınan hediyelik eşya fasılları var ki sormayın, en gereksiz harcamalarımız bunlar oluyor. Seyahat öncesi alışverişlerimizi internet üzerinden uygun sitelerden yaparak daha uygun bir maliyete düşürebiliriz. Ya da gezginin can dostu: Decathlon. Hem uygun fiyat hem kaliteli ürün bulabiliyorsunuz bu mağazada. Groupon tarzı sitelerin her ülkede alternatifleri var neredeyse, gittiğiniz ülkenin fırsat sitelerini takip ederek birçok alışverişinizi uygun fiyatlara yapabilirsiniz. Gittiğiniz ülkelerin BİM, A101 tarzı ucuz marketlerini de önceden araştırırsanız market alışverişinizi de daha ucuza getirebilirsiniz. Elimden geldiğince ve bildiğim, denediğim kadarıyla tecrübelerimi paylaşmak istedim, sizin de önerebilecekleriniz varsa yorumlara eklerseniz sevinirim. Gayet faydalı öneriler yazmışsınız, aslında ulaşımı uygun fiyatla sağlayınca diğerleri bir şekilde halloluyor. Lüksten ziyade konforlu bir seyahatin mümkün olduğuna inanıyorum."} {"url": "https://gezginyogini.com/bali-gezi-ubud-ye-seyahat-et-sev/", "text": "Kaldığımız yer Ubud ana caddesine 2 km mesafede. Yerel halkla içe içe yaşıyor, Bali kültürünü, Bali insanını daha çok tanıyor, daha çok seviyoruz burada. Bali insanını sevmeyen ölsün ya zaten 🙂 Güler yüzlü, samimi, güzel insanlar. O içten gülümsemeleriyle selam veriyor her yanımızdan geçen, gülümseyişi bize de gülümseme katıyor. Buraya varışımızın ikinci gününde gittiğimiz markette 3 yaşlarında güzeller güzeli bir kız çocuğu \"Hello tamu\" diyerek geldi yanıma. Tuttu elimden gezdirdi bana dükkanı, bahçeyi... Yetmedi merdivenlerde yukarı evine çıkarmaya çalıştı, sanırım oyuncaklarını göstermek istiyordu 🙂 Annesi yetişti durdurdu. Çocuk bir süre bırakmadı elimi, ablası ve annesi yanımdan almaya çalışıyor çocuğu ben rahatsız olacağım diye, yok diyorum iyiyim ben. Sarıldı sımsıkı bırakmıyor çocuk zaten, türlü oyunlarla sonunda kandırdılar ve aldılar çocuğu. Sonraki günlerde her marketin önünden geçişimizde içeri baktım ama göremedim bir daha küçük arkadaşımı 🙂 Tanıştığım Bali insanları da çocukları gibi samimi, güler yüzlü insanlar. Ubud ana cadde gerçekten çok turistik. Şık mağazalar etrafta ve sokaklar tıklım tıklım turist dolu. Ara sokaklarını ve bizim mahalleyi ana caddeden daha çok sevdim ben açıkçası. İlk gün Ubud market dedikleri hediyelik eşyalarla dolu marketi dolaştık biz de her turist gibi. Rengarenk şallar, elbiseler, çantalar... aklı gidiyor insanın ama öğrendim kendimi tutmayı ben. Soruyorum kendime: \"var mı ihtiyacım buna? Yok. O zaman yürü yoluna Burcu 🙂 \". Merkezde kalıyor zaten, ister istemez önünde geçeceksiniz. Öyle aman aman bir saray beklemeyin bizdeki sarayları gördükten sonra 🙂 Bazı akşamlar Kecak Dance gösterisi oluyor burada, diğer yerlere göre daha uygun fiyatı. Bir sürü Asyalı ile birlikte gezmek zorunda olacağınız bir yer burası. Girişte size küçücük muzlardan oluşan demeti 10 liraya kakalayacaklar, onun yerine önceden muzunuzu alabilirsiniz maymunları beslemek istiyorsanız. Yeşillikler içinde güzel bir tapınak. Giriş kısmında bulunan mağaranın içindeki Tanrı heykellerinden geliyor ismi anladığım kadarıyla. Çok fazla detaylı araştırmadım. Ama merdivenlerden inerkenki manzara ve yaşattığı hissiyat pek hoş doğrusu. Ubud'un meşhur Pirinç tarlaları. Ubud'a yarım saat mesafede kuzey kısmındaki Tegallalang'ta yer alıyor. Manzara gerçekten görülmeye değer, asla ama asla kaçırmayın derim. Ubud yiyecek yerler konusunda Kuta'dan daha pahalı geldi bize başlardan. Sonra burada da yerel lokantalar bulduk ama Kuta'daki kadar çeşidi o kadar ucuza yiyebileceğimiz yer sayısı daha az sanki. Ubud'ta birkaç güzel lokanta ismi vermek gerekirse öncelik olarak \"9 Warung\" listenin başında öneririm. Farklı bir konsepte sahip bir restaurant. İçerideki tüm yiyecekler vejetaryen. Tabağını alıp kendi kendine servis yapıyorsun. Masalarda kavanozlar var, ne kadar yediysen ona göre hesabını yapıp kavanoza bırakıyorsun hesabı. Kavanozlarda bozukluk paralar da oluyor, hesap üstünü de oradan alabiliyorsun. Sahibi \"biz insanlara güveniyoruz\" diyor. Yedikten sonra bulaşığını kendin yıkıyor, teşekkür edip çıkıyorsun. Gerçekten iyi niyetli insanların etrafında olduğu yerler için çok güzel bir konsept ama bu konsepti Türkiye'ye de uygulamaya kalksak bu kadar çok iyi niyet ile karşılaşacağımızı pek zannetmiyorum doğrusu. Bir başka güzel restaurant da Warung Wulan Vegetarian. Yemekleri lezzetli ve ucuz. Ana cadde üzerinde Arjuna Statue'ye varmadan en son sağ sokak : Jalan Sukma üzerinde. Tirta Tawar sokağı üzerinde de güzel restaurantlar var deneyebileceğiniz. Abe-do Organic Warung sevdiklerimden. Sate Tempe'sini mutlaka yemeli. Ubud'ta marketten alırım pişirim evde derseniz çok yanlış düşünürsünüz. Marketler ateş pahası. Avustralya bile daha ucuz buradan dedim inanır mısınız. Dışarıda yemek yemek, marketten alıp pişirmeye çalışmaktan çok daha uygun. Bir kaç tane uygun yerel resturant keşfederseniz 4-5 liraya doyurursunuz karnınızı rahat rahat. Hem fiyat olarak uygun hem de rahatlatıcı bir yoga deneyimi yaşamak isteyenler için önerim Munivara Ashram. Diğer yerlerde saatine 140. ooo rupee (yaklaşık 30 lira) isterlerken burada 2 saatlik yoganın ücreti 30.000 rupee ( 6 lira ). Ashramda Kundalini yoga eğitimi veriliyor, denemediyseniz farklı bir deneyim yaşamanızı öneririm. Ashram Tirta Tawar üzerindei ana cadddeye 4 km kadar uzaktlıkta kalıyor. Ubud'taki son 2 haftamızı gönüllü bir işte çalışarak geçirdik. Buraya dair de anlatacaklarım var aslında ama bir sonraki yazıda artık."} {"url": "https://gezginyogini.com/bali-gezileri-volkanik-batur-dagi-trekking/", "text": "Batur Dağı Bali'nin kuzeydoğusunda yer alan aktif bir volkan dağı. Dağ en son 2000 yılında patlamış, ara ara ufak depremlere sebebiyet veriyor. Batur Dağı trekking sevenlerin bir rotası haline gelmiş. Batur Dağı'nda dün doğumu izlemenin keyfi kulaktan kulağa yayıldıkça yayılmış. Bali'ye geldiğimizden beri Volkanik Batur Dağı'nda trekking ile ilgili planlar, araştırmalar yapıyoruz. Kuta'dan Batur dağı uzak olduğu için bu yürüyüşü Ubud'a geçtiğimiz zaman yaparız diye ertelemiştik. Ubud'ta bir sürü tur firması var Batur Dağı'na trekking turu düzenleyen. Firmalardan tur almaya kalkarsanız kişi başı 850-900.000 Rupee yani 180-190 lira. Köylüler pek bir neşeli, sıcakkanlı burada. Gerçi daha önce de defalarca söylediğim gibi Bali insanın genel özelliği bu. Yolumuzu yine google navigasyon ile bulmaya çalışıyoruz ve sayesinde yine kaybolduk tabi ki. Kestirmeden götürecek diye düşman başına yollara soktu bizi. Yol değil keçi patikası, motorla zıplaya zıplaya ilerlermeye çalışıyoruz. Bir süre bu işkenceyi çektikten sonra anladık ki bu yol bir yere gitmiyor 🙂 Zaten yolda bize şaşkın şaşkın \"ne işi var bunların burada\" imalarıyla bakan yerlilerden pek doğru bir yolda gitmediğimizi anlamıştık. Aynı yoldan aynı işkenceyle zıpzıp geri dönüp bir şekilde bulduk yolumuzu Batur köyü için. Köyde \"Association of Mount Batur Trekking Guides\" 'ni bulduk. Öğrendik ki dağa yürüyüşe rehbersiz izin vermiyorlar. Öyle ya da böyle rehbere para vermemiz gerek. Kişi başı 500.000 ruppee yani 105 liraya geliyor. Bulabildiğimiz en ucuz seçenek ne yazık ki buydu. 3 gün sonraya rezervasyonumuzu yaptık, köyde kalacak yer de ayarladık. O gün Ubud'a geri dönüp 3 gün sonra Batur köyüne gitmek üzere tekrar yola çıktık. Bu sefer yolu bildiğimiz için hiç zorlanmadan bulduk köyü. Kalacağımız hotelin adı Segara Hotel&Restraurant. Ucuz ve fena sayılmaz denebilecek bir yer. Trekking rotası için en yakın ve en uygun fiyatlı otel buydu. Öğlen vakti Batur'a vardık. Otele yerleştikten sonar motorla biraz dolanalım deyip çıktık yollara. Nereye gittiğimizi bilmeden hadi şuraya da bir bakalım buraya da diye diye ilerliyoruz. Kaplıcalara giden yolu işaret eden tabelaları gördük ve hemen bunu hedef edinip başladık tabelaların izini sürmeye. Sonunda kaplıcaya vardık. Meğer bayağı turistik bir yermiş, önüne ufak bir pazar kurulmuş, yakınında biryerde de tapınak falan vardı. Yerli gençlerin müzik sesine yönlendik önce biz, biraz onları dinledik. Geleneksel kıyafetleriyle etrafta dolaşan Bali kadınları yine kafalarında ne olduğunu bir türlü anlayamadığım kutuları taşıyorlardı. Neyse kaplıca alanına bakalım dedik, meğer giriş paralıymış. Bayağı büyük turistik tesis yapmış adamlar. Yanımızda yüzme kıyafetlerimizi olmadığı için giremedik. E ne yapsak dönsek mi derken bu gizemli kapıyı keşfettik. Bayılırım böyle gizemli anlara 🙂 Ne varmış gel bir bakalım diye ilerledik. Ve bu gizemli kapı bizi bu huzurlu göl kenarına çıkardı. Dönüş yolu üzeri manzaralarımız da görmeye değerdi. Otele dönüp akşam yemeğimizi yedikten sonra bir akşamüstü yürüyüşü yapalım dedik. Hava hafif kararmaya başlamıştı. Biraz nehir kenarına indik, sakin huzurlu nehri izledik. Adam güler yüzüyle bizi içeriye davet etti. Fakat içeri girebilmek için sarung giymemiz gerektiğini söyledi ve karısının yanına götürdü bizi. Karısı Gökhan'a da bana da bir sarung ayarladı hemen evden. 50.000 rupeeye yani 10 liraya iki şal kiralamış olduk böylece. Gece erkenden yatıp sababın 3.30unda kalktık. Trekking sabah 4'te başlıyor. Bu kadar erken başlamasının nedeni Batur dağının tepesinden harika görünen gün doğumunu yakalamak. Yürüyüşün başlama noktasına doğru giderken motorun arka kısmında oturan şanslı olarak sabahın 4'ünde harika görünen yıldızları izlemek zevki de tabi ki bana aitti. Vardığımızda rehberimizle tanıştırıldık ; Wayan. Ve başladık yola. Wayan 23 yaşında, 3 senedir haftada 6 gün bu yürüyüşe çıkıyormuş rehber olarak. Zor iş mi kolay iş mi karar veremedim doğrusu. Yürüyüşün ilk 1 saati düz yolda yürüdüğümüz için sıkıntı yoktu pek, sonraki 1 saat kayan kumlar ve taşlardan tırmanmaya çalıştıkça yürüyüş biraz daha zorlaştı ama çok da sıkıntı yaşadığımızı söyleyemem. Tepeye vardığımızda gördüğümüz manzara bir harikaydı ama bizi bir sürpriz sis bulutu sarmaladı. Aşağıdan gördüğümüz o bulutlardan birinin içindeydik. Her ne kadar gün doğumunu net bir şekilde görmemizi engelliyor da olsa bu durum ortama kattığı esrarengiz hava da bir o kadar güzeldi. Sıcacık çaylarımızı aldık tepedeki ufak çay ocağından ve 1800 metrede dün doğumunu hayran hayran izledik çaylarımızı yudumlarken. İyi ki yaşıyoruz iyi ki cesaret edip de yollara çıkmışız dedik bir kez daha. 2,5 saatlik yürüşün ardından artık mide alarmlar vermeye başladı, kahvaltı istiyor beden. Rehberimizi yakaladık hemen. Baktık ki dağın kendi volkan sıcağında bize yumurta ve muz pişirmeye başlamış. Normal zamanda hayvansal ürün tüketmeme rağmen o kadar aç olunca ve karnımı doyuracak başka seçeneğim olmayınca ben de yedim yumurtalardan. Aşağıya sağ salim inebilmem için enerjiye ihtiyacım vardı. Seyahat halindeyken bazen yemek konusunda tercih yapabilme lüksün olmayabiliyor ne yazık ki. Batur Dağı manzarasının keyfini biraz daha yaşatmak isterim size fotoğraflarla. Bizim bile çıkarken tıkandığımız, nefessiz kaldığımız yolu gayet normal bir şekilde çıkan 80 lik Japon kafilesini görünce şaşırmamak elde değil. Tam ortada gördüğünüz kara bölüm bir zamanlar bir köymüş. Yanardağ patlamasında yanıp yok olmuş. Köyün ortasında bulunan bir tapınak ise yangında hiç zarar görmediği için \"lucky temple\" yani şanslı tapınak adını almış. Bir süre daha bu güzel manzaranın tadını çıkardıktan sonra yaklaşık 2 saatte aşağıya indik. Ve dağın trekking sonundaki son fotoğrafı. Bir güzel anımız daha birikmiş oldu sırt çantamızda. Daha zorlu, daha uzun yürüyüşlerin anılarına da gelecek sıra."} {"url": "https://gezginyogini.com/balinin-sevilen-mekani-kutayi-bir-de-benden-okuyun/", "text": "İlk durak Bali... Aylardır hayalini kurduğum yolculuk sonunda başlıyor. Ve bu yolculukta Bali havaalanında bir başka gezgin beni bekliyor: Yoldaki Gökhan. Bu seferki seyahatimize birlikte başlama kararı aldık. Havaalanında vize işlemimi bitirip karşıma baktığımda mavi tshirtüyle suratındaki her daim gülümsemesiyle beni bekleyen Hepşen'i gördüm 🙂 Sarıldık, özlem giderdik. Airbnb sitesinden kalacak yerimizi ayarlamıştık. (Jimbaran Bay'de 18 dolar civarı.) Evin sahibi bizi havaalanından aldırtmak için taksi şoförü gönderdi, onunla buluşup gecenin 2sinde kalacak yere doğru yollandık. Jimbaran Bay bir balıkçı köyü, kasabası ne derseniz... Sahil boyunca balıkçı restaurantları dolu. Eğer deniz ürünü sevenlerdenseniz 400.000 Ruppee yani 80 lira civarına iki kişilik entreesi, ana yemeği, içeceğiyle dolu dolu bir menü yeme şansınız var. Bir vejetaryen olarak gerçekten yiyecek bulma konusunda sıkıntı yaşadım Jimbaran Bay'de. Daha sonra Warung Santai ismindeki et yemeklerinin yanında çeşitli çeşit lezzetli sebzelerin de olduğu mekanı keşfettik. Direk vejetaryen restaurant olmasa bile en azından çeşit çeşit alternatif sebze yemeklerini bulabileceğimiz güzel bir yer bulduk sonunda. Ana cadde üzerinde Watermark Hoteli'inin karşısındaki yolda girdiğinizde biraz ilerleyince sol tarafta kalıyor, tavsiye ederim. İki kişi toplamda 7-8 liraya adama akıllı karnınızı doyurursunuz. Hadi çok yiyorsunuz diyelim 10 lira, içecek de içtiniz diyelim 12 lira. Buralarda Endonezya'nın kendi birası olan Bintang'tan başka bira bulmanız zor. Bintang içimi çok kolay, su gibi bir pilsener. Ortalama 20.000-25.000 Ruppee yani 4-5 liraya içersiniz genelde gittiğiniz yerlerde. Jimbaran Bay'de 2 gün kaldıktan sonra Kuta'ya geçtik. Kuta tam bir turistik şehir. Modern, turist dolup taşan, gece hayatı olan güzel bir şehir. Uzun ve güzel bir sahili var. Günbatımını izlemek için burası da birebir. Burada küçük bir villa kiraladık geceliği 32 dolara. Ev sahibi pek konuşkan bir adam. Adam 50lerinde bir Alman, 32 yaşında Endonezyalı sevgilisinin üzerinden bu işi yürütüyor. Endonezya'da yabancıların iş yapması yasak, o yüzden buradan işi üzerine kuracağın, evi üzerine kiralayacağın bir Endonezyalı bulmaları gerekiyor. Adam kızın hayatını kurtarmış, ona küçük bir dükkan açmış, kızın üzerinden de burada ufak tefek işler yürütüyor. İyi de anlaşıyorlar, karşılıklı çıkara dayalı güzel oturmuş bir ilişkileri olmuş 🙂 Bir çok konuda bize yardımı oldu, önerileri oldu ev sahibinin. İlk gün eve geldiğimizde kapıda asılı bulduğumuz Endonezya kahvesi sürprizi de cabası. Ertesi gün sahile gidelim dedik. Şezlong kiralamamız gerekmiş gibi algıladık biz, saatliği 50.000 ruppee diye başlayan pazarlık 2 saatliği 50.000 ruppeeyle son buldu. Ama açıkçası sonradan anladık ki hiç gerek yokmuş, ser havlunu yat kumlara mis. Sörf merakınız varsa Kuta tam da yeri. Kocaman dalgalarla boğuşan sörfçüleri izlemek de keyifli. Bu caddede yemek ücretleri pahalı 80.000 ruppe diyebilirim ortalama yemek ücreti o da 16 lira civarı. Bir arkadaki sokakta Warunglarda 10.000-15.000 ruppee yani 2-3 lira baya baya karnınızı şişirirsiniz. Yukarıdakine benzer vitrini olan bir mekandan yiyeceğiniz yemek ortalama olarak şöyle birşey; Ve bu yemeğe toplamda 5-6 lira verirsiniz. Skygarden ismindeki pek bir meşhur barda akşamları 5-7 arası 20 liraya yiyebildiğin kadar ye menüsü var, ayrıca yanında içtiğin biralar da ücretsiz. 2002 yılında bu zamanlarda Bali'ye bomba atılmış, 202 kişi yaşamını yitirmiş, bunun 88'i Avustralyalı, 38'i Endonezyalı ve geri kalanı da farklı milletten birçok turist bu saldırıda yaşamını yitirmiş. Bu saldırı sonucu hayatını kaybedenleri anmak için Legian Street'in ortasında bir anıt var. Kuta sahili'nin bir üst sokağına yoğun turistik bir sokak. Buraya büyük bir alışveriş merkezi koymayı ihmal etmemişler. Bu sokak üzerinde Uncle's Norm isimli barda canlı müzik eşliğinde güzel bir akşam geçirdik, çalan müziklerle lise günlerimize döndük 🙂 Size de tavsiyem, güzel bir bar. Kuta'da Legion street ile sahil yolu arasındaki yol üzerine Smyrna isminde bir cafeye rastladık. İzmir sevdalıları olarak hayırdır ismi niye Smyrna derken sahibi Barış'la tanıştık. Birer Türk kahvesi ikram etti bize, sohbet ettik, Endonezya'da iş yapmak adına, mafya adına, dalavereler adına bilgiler edindik, İzmir emlak piyasasını öğrendik 🙂 Yolunuz düşerse uğrayıp türk yemeklerinden yiyebileceğiniz, kahve-nargile yapabileceğiniz güzel şirin bir cafe. Kuta'ya yakın bir de Kaplumbağa adası var, gelmişken gidilir. Serangan İsland ya da Turtle island isimleriyle anılıyor. Bu adadaki Kaplumbağa Koruma ve Eğitim merkezi ziyaret edilmesi gereken tek yer adada 🙂 Bu merkezde belirli dönemlerde yavru kaplumbağaları denize salma turları düzenleniyormuş. Kuta hakkında aklımda kalanlar bunlar. Bugün artık Ubud'a geçtik. Ulaşım için en mantıklı yol cep telefonlarınıza indirebileceğiniz Uber aplikasyonu. Bir korsan taksi uygulaması, Kuta'dan Ubud'a gayet güzel bir araçla 1 saatten biraz daha fazla bir sürede 27 liraya gelmiş olduk. ( Bali'nin kötü taraflarından birisi toplu taşıma olmaması, olsa da çoğunluğu Denpasar'dan kalkan yerli halkın kullandığı, tıklım tıklım çok uzun sürede giden otobüsler var. En iyisi motor ya da Uber uygulaması. Ubud yeşillikler içinde muazzam bi yer; Balinin en güzel bölgesi 🙂 Ubud yazısını bekliyoruz."} {"url": "https://gezginyogini.com/barcelona-barcelona-dedik-sana-geldik/", "text": "Barcelona'dayım... Havaalanından metroya binip Passeig De Gracia istasyonunda indim. Güzel şirin bir hostelim var; Buba House. Hosteldeki görevli dışarı çıkmadan önce yarım saat kadar bana çok dikkatli olmam gerektiği üzerine nasihatlerde bulundu. Cebine her zaman bir miktar para koy, dışarıdan bir şey alacağın zaman cebinden çıkararak ver parayı, cüzdanını gösterme, böylece nereye koyduğunu göremezler dedi. Cep telefonunu da kesinlikle pantolonun arka cebine koyma diye uyardı. Güzel güzel dinledim anlatılanları, o gün ve sonrasındaki günlerde hep sırt çantam önümde asılı olacak şekilde küçük hamile gibi gezdim durdum Barcelona'yı. Çantaya bir şey olmadı neyse ki ama diğerlerini hesap edememişim. Başıma geleni sırası gelince anlatacağım.. İstanbul'dan bir arkadaşım ile tatilimiz aynı zamana denk gelince ve o da Avrupa'da olunca Barcelona'yı birlikte gezmeye karar vermiştik. Buluştuk, bir şeyler yedik içtik ve öncelikli olarak etrafı biraz tanımaya karar verdik. Yürüye yürüye Sagra da Familia'ya vardık. Dışarıda sıra vardı, sabah erkenden gelip içeri girmek daha mantıklıydı, o yüzden yarın gelmeye karar verdik. Endülüs'ün o güzel havasından sonra Barcelona benim için kocaman caddeleri olan, biraz karışık bir metropol. Gezilmeye değer elbet, güzel bir şehir. Burada insanlar İngilizce biliyorlar genellikle, güneydekine göre daha rahat derdimi anlatabiliyorum. Bazen kaybolduk ve Katalonya'nın yardımsever insanları ellerinden geldiğince yardımcı oldular. Ara sıra oturup dinlenerek uzun denilebilecek bir yürüyüşün ardından sahile vardık. Barcelona'ya gidip de casinoya girilmez mi dedik tabi ki. Ben anlamam kumardan, bulaşmam da ama arkadaşım bu konuda becerikliydi ve kazandığı paralar akşam kendimize ufak bir ziyafet yapmamızı sağladı. Sabah erken kalkacağımız için geceyi çok da geç bitirmemek istedik. Ertesi gün zinde uyanabilmek önemliydi. Hostelin yolunu bulmaya çalışırken en önemli kuralımıza uyduk ; ben hangi yönü söylüyorsam o yönün tersine gidiyorduk ve her zaman doğru yolu bu sayede buluyorduk. Yön duygularımda bir eksiklik olduğunu yakın tanıdıklarım tecrübeyle sabit bilirler. Barcelona'daki ilk günümüz fragman tadında şehri tanımaya çalışmakla geçti. Yarın üzerimizden bu yabancılığı atıp tüm Barcelona'yı talan edeceğimiz için bu akşam biraz dinlenebilmek gerek elbet. Ertesi gün kahvaltımızı ettik ve sabah 10'da Sagra da Familia'nın kapısının önüne dikildik, bu saatte bile sizi uzun mu uzun bir sıra karşılıyor. Sol taraftaki kısa ve hızla ilerleyen sıranın online bilet alanlar için olduğunu öğrenince sağdaki upuzun sırayı beklemektense oturup bir kahve içeriz, bileti internetten alırız ve soldaki sıradan çok da beklemeden gireriz dedik, çok doğru bir karar vermişiz, yarım saat sonra sıra beklemeden içerideydik. Sagra da Familia, Gaudi'nin son eseri, daha doğrusu bitmemiş eseri. 1882 yılında Gaudi bu kiliseyi yapmaya başlamış, fakat 1926 yılında hayata gözlerini yumunca eserini bitirememiş. Şuan hala yapımı devam etmekte. Kilisenin hala bitmemesinin en önemli sebebi Gaudi'nin karmaşık mimarisini anlamanın çok da kolay olmaması ve tabi ki 19. yy teknolojisiyle planlanan eserin günümüz teknolojisine uyarlanmasının zorluğu. Basilikanın iç kısmı da dış kısmı da ayrı bir mimari harikası. Gaudi'nin evrenden ilham alarak yapımını planladığı bu kilisede sütunlar ağaç dallarına benzerliği ile dikkat çekiyor, bal peteklerinin, bitki köklerinin, yaprakların, meyvelerin, gezegenlerin.. mimariye uyarlanmış şekillerini binayı incelediğinizde görebiliyorsunuz. Kafanızı hangi yöne çevirirseniz o yönde mutlaka sizi şaşırtacak bir detay görüyorsunuz. Park Güell'e mi gitsek yoksa sightseeing otobüs bileti mi alsak derken Park Güell'e yarın gitme kararını verdik sonunda. Önce acıkan karnımızı doyurmak için o meşhur yemekleri Paella'dan yedik. Üzerine deniz ürünleri atılmış bulgur pilavı desem daha rahat anlarsınız ne demek istediğimi. Plaça de Catalunya'ya doğru yürüyüp meydandan Sightseeing otobüsleri ile şehir turuna başlayalım o zaman. Tercih turuncu hat, taktık kulaklıklarımızı ve başlasın Barcelona turu.. İlk durağımız Catedral de Barcelona. 13. Ve 15. yy'da yapımına başlanan katedralin ön yüzü 19. yy'da neo gotik görünüme kavuşmuş. Katedralin avlusunda, demir parmaklı odaların içindeki Azizlerin heykellerine mumlar yakıp dilekler dileyen insanlar sıralanıyor. Avlunun bahçesindeki havuzun etrafında gezinen kazlar bir çok turistin olduğu gibi benim de dikkatimi çekiyor tabi ki.. Center, Jardins Miramar, Fundacio Miro, Anella Olimpica, The National Museum of Catalan Art sadece otobüsün içinden gördüğümüz yerler oldu. Sonraki durağımız Poble Espanyol. Turumuza devam ederek otobüsün içinde Caixa Forum, Plaça Espana, Estacio de Sants'ı gördükten sonra arkadaşımın isteğini kıramayıp Camp Nou'da otobüsten indik. Futbolu ne kadar da sevmediğimi beni tanıyanlar iyi bilirler ama Barcelona'ya gelmişken bu büyük stadı görelim dedik. Stada sadece giriş 24 Euro deyince aklım gidiverdi yerinden, \"bi bakıp çıkacaz abi\" parası 24 euro. Sadece etrafını turlayıp, Messi fotoğraflarına bakıp, türlü futbol ürünleri satan mağazasını gezmekle yetindik biz de. Barcelona'da girişi ücretsiz olan bir yer görmedim zaten, bir çoğunun girişi \"iyi para\" diyebileceğimiz rakamlar. Camp Nou'dan sonra tekrar otobüse binip birkaç yeri daha otobüsle gördükten sonra Casa Batllo'da inip turumuza son verdik. Casa Batllo zengin bir tekstilci aile tarafından Gaudi'ye yaptırılmış, o dönemde sanıyorum aileler arasında en güzel evi olanın bir ünü, bir saygınlığı varmış. Gaudi'nin deniz temasını işlediği bu yapı adeta masal diyarlarından gelmiş de modern caddelerin üzerinde biraz dinlenip gidecekmiş gibi duruyor. İçeriye girmeyi aklımdan geçirdim tabi ki ama girişteki gereksiz pahalı ücreti görünce \"dışarıdan daha güzel canım\" diye kendimi avutmak iyi geldi. Sonra düştük yine tabanvayla yollara, sora sora bakına bakına La Ramblas caddesini bulduk. La Ramblas Barcelona'nın en ünlü caddesi. Rengarenk, kalabalık, kıpır kıpır, keyifli mi keyifli bir cadde. Tapas barlar, restaurantlar, çiçekçiler, hediyelik eşya dükkanları her bir yana dağılmış. Benim en bayıldığım yerlerden biri limana doğru giderken sağda kalan Pazar; dünyanın her yerinden tropical meyveleri, kuruyemişleri, baharatları bu pazarda bulabilirsiniz. Hatırladığım anda bile ağzımın şapır şapır sulanmaya başladı. La Rambla boyunca bir sürü \"heykel insan\"a rastlıyorsunuz. Önlerindeki kaseye para atınca size teşekkür etmek için bir hareketlenme ya da ufacık, minicik bir gösteri yapıveriyorlar. Arkadaşım dışarıda sigara içiyor, koşa koşa yanına gidiyorum bir umut belki o almıştır diye makineyi, hayır onda da yok. Kafamı iki yanından koca bir ceviz kıracağıyla sıkıyorlar sanki, öyle bir zonklama hissettim. Önüme gelene soruyorum makinemi, öyle ufacık pıttırık makinelerden de değil, zamanında kendimce güzel paralar bayıldığım Canon 450D'm gitti. Orada nöbette duran polislere sordum, umutsuz bir ifadeyle karakola gidip şikayette bulunmamı söylediler. Ama gözleri bana \"unut o makineyi\" diyordu. Bir de aksi gibi cep telefonumu da makinenin çantasının gözüne koymuştum, hırsız bir taşla iki kuş vururken ben bir anlık dalgınlıkla hem telefonumdan hem fotoğraf makinemden olmuştum. Gecenin bir vakti Barcelona sokaklarında karakol arıyoruz, kime sorsak farklı bir yer tarif ediyor, dalga geçer gibi... Kendimi tutamayıp sokaklarda Türkçe küfürler eşliğinde ağlamaya başlıyorum. Maddi kaybımdan çok tüm tatil fotoğraflarımın bir anda yok olup gitmesine yanıyorum, en çok içimi bu acıtıyor. Senelerdir hayalini kurduğum tatilin, gezdiğim o güzel yerlerin fotoğrafları, Roma, Sevilla, Granada.. hepsi gitti. Ertesi gün bir karakol bulduk ve şikayette bulundum. Karakoldaki kadına hırsızlığın olduğu yerde kayıda alan bir kamera olup olmadığını sordum, olumsuz yanıt alınca bir anlık umudum da gidiverdi. \"Peki bir şey soracağım. Makineme gerçekten kavuşma şansım var mı yoksa makinemi unutmam mı gerekiyor\" diye bir soru ile gittim bu sefer ve hiç de duymak istemediğim \" you should forget it \" yanıtını alınca beynimin arka fonunda bir anda başlayan \"boynuuu bükükleeer\" şarkısıyla uyumlu bir şekilde kafamı yana eğdim ve oradan uzaklaştım. Yazı çok keyifli, yeniden gitmiş gibi hissettim kendimi güzel barcelonaya.. Ama makineye üzüldüm 🙁 ispanyollar da pek tekin değil tabi ama faslılar da hiç fena değil bu konuda 😱 fas'a gittiğimizde orada yaşayan arkadaşlarımız makineyi çantamdan çıkarmama bile izin vermemişlerdi 🙁 kalabalığı mutlaka fırsata çevirirler, fotoğraf çekerken bile kaparlar uyarısıyla geçti tatil.."} {"url": "https://gezginyogini.com/begenmiyorsan-s-ktir-ol-git/", "text": "Bir rakamın değişimi tüm hayatları değiştirecekmişçesine umut bağladık yeni bir yıla. Yeni yılın ilk gecesi Reina saldırısında öldürülen insanlar bize bu yılın da 2016'dan farklı olmayacağını gösterdi. Bir yanda ölen insanlara oh olsun diyen; ruh durumlarını anlayamadığım bir kitle, diğer yanda eğlenen ve fotoğraflarını paylaşanlara kızan, sosyal medya hesaplarını karartmakla insanlık görevini yaptığını düşünen, Reina'da ölen insanların yerde kanlar içindeki fotoğraflarını bir insanlık göreviymiş gibi paylaşan ve bunu yaparken de bu hayat içerisinde hala mutlu olmayı başaranlara çemkiren bir kitle de var. Bu ülkenin boku çıktı evet, dünyanın boku çıktı. Bizden uzakta ya da dibimizde her gün birileri katliamlara maruz kalıyor, acı çekiyor, can veriyor. Hangi birine üzüleceğimizi seçmedik, her birine üzüldük biz.,. \" Bana sefaletin adını yazabilir misin Abidin? Bu kadar gazeteci tutukluyken, bu kadar çocuk taciz ve tecavüz görürken, bu kadar yolsuzluk rüşvet almış başını giderken, bağnazlar sokaklarda size pislik dağıtırken, sizler hala yeni yılı mı kutluyorsunuz? Siz kutlamaya devam edin. Bu kadar pisliğin, rezaletin, sefaletin içinde. Bokunda boğul Türkiye.\" sözlerini sarf etmiş videoda. Tabi ki tacizi, tecavüzü, rüşveti normal karşılayan ama \"bokunda boğulma\" lafına tahammülü olmayan milli duygu fedaileri \"Milli duygularımıza hakim olamadık.\" savunmasıyla vatanı bok çukurundan çıkarmak için Barbaros Şansal'a linç girişiminde bulunmuşlar. Yorumlardaki üsluplara, kendilerini ülkenin sahibi ilan eden güvene, güvendikleri daha büyük şeyler olduğu ile ilgili iddialara bakın. Bir emre bakarmış!!! Anlayacağınız bok çukuruna dönmüş ülkeye en ufak bir eleştiri yapmak isteseniz milli duygu fedaileri tarafından \" s. ktirin gidin o zaman.\" şeklinde kovuluyoruz ülkeden. Ben ne istiyorum biliyor musun? Ülkeyi sizin ellerinizin değmediği zamanlardaki haliyle, Türkiye olarak geri istiyorum. Hani beni kovup duruyorsun ya : \"Beğenmiyorsan s. ktir git ulan.\" diye. Bu ülke böyle değildi, gerçekten böyle değildi, bu boku sen sıçtın. Senin hayalini kurduğun ülkeler Orta Doğu'da mevcut, oralara da senin gibi birileri sıçtı ve sıçıyor ne yazık ki. Düşünmekten, eleştirmekten, üretmekten, yardım etmekten, empati yapmaktan, hoşgörüden, sevgiden acizsen, BEN DEĞİL SEN S. KTİR OL GİT. Harika, bu sonradan türediler için güzel cevap."} {"url": "https://gezginyogini.com/bir-cocugun-nesesinde-tazelenmek/", "text": "Yine bir yeni yıl arefesi ve yılın son haftası, yılın son bilmem nesi geyikleri. Her yanda kırmızı, yeşil, beyaz süsler, mağazalarda pırıl pırıl parıldayan berbat kıyafetler, süslenen camekanlar ve sokaklar, yeni yıl eğlencesi afişleri ile dolu restoran ve bar önleri... Nedendir pek bilmem ama bu yılbaşı süslemelerini, yılbaşı coşkulu eğlencelerini ben pek sevemiyorum. Samimiyetsiz, saçma, zoraki geliyor bana. 4 yıl öncesine kadar yılbaşı akşamlarım hep saçma, sıkıcı ya da olaylı geçmiştir. Son 3 senedir ise yılbaşı kutlamalarım samimi, içten bir yeni yıl karşılaması haline geldiği için mutluyum. Son 3 senedir hep sıcak ülkelerde girdim yeni yıla. Hollywood sineması yılbaşını karlı bir akşam şeklinde soksa da zihnimize; artık ben yılbaşlarını şortla ve askılı T-shirt ile kutlamaya başlamıştım. Yeni yıla nasıl girersen öyle geçermiş geyiğine inanmayı severim. 2014 yılına Hindistan'ın güneyinde ırk, din, millet olmayan üniversal şehir Auroville'e bağlı bir komünde, onlarca kişiyle yere uzanarak yaptığımız bir çemberde, el ele, hep birlikte \"Omm\" mantrasıyla girmiştik. Hayatımın iyi ki yaptım dediğim şeylerin biri oldu seyahat; başlangıç noktam \"Sadhana Forest\" hayata bakış açımı sallayıp dengeye oturtan yer oldu. Huzur, mutluluk, arkadaşlık, dayanışma yıl boyunca benimleydi. Kendime bol bol zaman ayırdığım, kendimle tanışıp barıştığım bir yıldı benim için. 2015 yılına Avustralya'nın Queensland eyaletindeki Brisbane şehrinde girdim. Yılbaşı akşamını çalışarak geçirdim. O zamanlar Avustralya'da geçimimi sağlamak için bir restoranda garsonluk yapıyordum. Güzel bir restoran için yılbaşı akşamları en çok paranın kazanıldığı, masaların tamamen dolu olduğu, çalışanların izin lafını ağzına bile alamadıkları akşamlardır. Arkadaşlarım ellerinde parıldayan oyuncaklarla bana karşıdan el sallayarak pislik yaparken ben gecenin sonunda cebime kalacak bahşişleri düşünerek \"çalışmak ne güzel şey Yarab\" diyordum. ( Avustralya'da bu ilk çalıştığım yerde saatliğim 17 dolar idi, daha sonraları daha iyi paralar da kazandım oralarda ama o zamanlar iyi paraydı bu benim için, üzerine bir de bu geceden cebime 30-40 dolar fazladan bahşiş düşer hayalini de üstüne koyun.) Yılbaşına nasıl girersen bütün sene öyle olur klişesi burada da kendini doğrulattı ve 2015 yılının son 3 ayı hariç hep çalıştım, çok çalıştım. Seyahat için çok paralar birikmesi gerekiyordu, daha da çalıştım, daha da çalıştım. 2016 yılına Tayland'ın güneyinde, Krabi'de bir sahilde, sevdiğim adamın omzuna başımı dayamış yıldızları izlerken girdim. Ve bütün yıl boyunca ne zaman bir omza, bir desteğe, huzura, sevdiğimi dile getirmeye ve biri tarafından sevildiğimi hissetmeye ihtiyaç duysam o omuz hep yanı başımda oldu. Varlığıyla, desteğiyle, avutmalarıyla, şakalarıyla, mutlulukları ve kızgınlıklarıyla en güzel arkadaşım, sevgilim, yoldakim oldu. 2017 bize neler getirecek görmemize az kaldı. Yepyeni hayaller ektim bu yıl için, eğer sulamaya üşenmezsem ve onlara iyi bakarsam filizlenmelerini, büyüyüp dallanmalarını keyifle izleyeceğim. Birkaç yıl öncesindeki hayalini kurduğum birçok şeyi gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu yaşarken; bir kaç yıl sonrası için şimdi hayalini kurduğum onlarca şeyin ben istersem gerçekleşeceğini bilmenin huzurunu yaşıyorum. Bunu yaparken yani gelecek için hayaller kurarken şimdiki olduğum beni kabul ediyor, şimdimi onurlandırarak yaşamayı tercih ediyor ve beni bugünkü ben yapan yaşadığım iyi kötü tüm anılarıma, karşıma çıkan iyi kötü tüm insanlara teşekkürümü haykırmak istiyorum. Yeni yollarda yürümeye, yeni maceralara hazır olduğum bir yıl daha beni bekliyor. Ben heyecanlıyım her yeni başlangıçta olduğu gibi. Bırakmam gerekenleri ardımda bırakıp, yenilerine yer açmak için hazırım. Tazelenmek için hazırım."} {"url": "https://gezginyogini.com/bir-hayal-kurdum-uykuya-daldim/", "text": "Uzun süre oldu: zamanım yok, modumda değilim, kafam çok dolu, mekan müsait değil... bahanelerine sığındığım uzun bir süre doldu. Hayatımı değiştirmek istedim, adım atayım devamı gelir dedim ve aldım elime valizimi attım kendimi İstanbul yollarına.. Çabuk iş buldum, çabuk işten ayrıldım, yenisini de çabuk buldum. Çabuk ev- ev arkadaşı buldum, çabuk pes ettim, yenisini de çabuk buldum. O asla olmaz bu olur dedim sonra o oldu, bu asla olmaz şu olur dedim bu sefer şu oldu. Kuralı yok hayatın, sallandım yuvarlandım sonunda bir yerde durakladım, durduğum durağı sevdim, bir süre konaklamaya karar verdim bu durakta.. Planlı yaşamayı sevmiyorum, ama hayallerimi tutup kollarından gerçek hayata çekmek için yeterince kaslı değilim, ufacık tefecik bir insanım ki ben. Plan yapmam gerekiyor ki hayal hayatımın tam sınırındaki o buğulu aynamdan içeri girecek bir yol bulsun. Artık aynanın diğer yanındaki büyücüyü kandırıp geçiş iksirini mi elde etmeli, aynanın altından bir tünel mi kazmalı, aynayı kıracak büyük bir çekiç mi bulmalı, aynanın etrafından dolaşarak bu tarafa geçen bir yolun haritasını mı bulmalı? Bilmiyorum ki... Şimdilik bilmiyorum.. Ama dedim ya önceleri de, hep diyorum ya, hayallerim var benim ve onları çok seviyorum. Çocuğum gibi büyüttüğüm hayallerim onlar benim. İsimleri var bazen, bazen de yok, bazen yazıyorum bazen yaşıyorum. Masallarla besledim onları çocukluğumdan beri, hikayeler ara öğünleri oldu, tatlıları filmler, kahveleri fotoğraflar.. Bazen çok şişmanlattım, bazen o kadar arttırdım ki hayatımdaki \"gerçek hayat\" yüzdesini ; zayıfladılar. Sonra ben \"gerçek hayat işte bu, kaçışın yok\" dedikleri \"iş-ev-para\" üçlüsünden sıkıldığımda yine en yakın arkadaşım, en sadık dostum, annem, çocuğum.. olan hayal ime döndüm, hiç demedi bana \"gelme, neden geldin bu saatten sonra?\" diye, kollarını açarak karşıladı beni her seferinde.. Mutsuz olduğumu düşündüğüm bazı anlara rağmen bu hiç de kayda değer sayılmayan hayatımda mutlu olduğumu farkettim, çünkü insanı mutlu yapan şeyin kendisi olduğunu anladım.. Bir türlü ulaşamadığım o en sevdiğim dostum hayal imin beni mutsuz etmesi ne kadar da komik dedim. Oysa ben onlar olduğu için mutlu olmalıyım dedim. Bir arkadaşım daha önce okuduğum bir kitabı hatırlattı: Eğer hayalini gerçekleştirmiş olsa büyük bir boşlukta kalacağı ve yaşama sevincini yitireceğini düşündüğü için elinde imkanı olmasına rağmen hayalini gerçekleştirmeyen bir adamın hikayesi vardı kitapta. Bense tam tersini yapıp kendime eziyet ediyordum aptalca.. Bir hayali olan insanlar mutlu, onu gördüm ve sadece hayal ettim yine, yine, yine.. Şimdi iyi ki yaptım dediğim onca şey birikmiş anı sepetimde, umarım yapacağım dediğim bir o kadar da hayal sırt çantamda. Şimdilik biriktiriyorum, hayal koleksiyonum çantama sığmadığı noktada yolculuğa çıkma vaktinin geldiğini anlayacağım. Bazıları hayal olarak güzel, onlar hep sırt çantamda kalsın istiyorum ama bazıları da anı sepetimde çok güzel duracaklar biliyorum.. Bir hayal kurdum ve uykuya daldım.."} {"url": "https://gezginyogini.com/bir-iyilik-masali-aynebilim-asevi/", "text": "Nasıl ve neresinden başlamalı bir türlü atamadım adımı. Şöyle başlayalım mesela; bir düşünün evden çalışabileceğiniz bir işiniz var, sabah istediğiniz saatte kalkma ve her gün keyifle kahvaltınızı etme şansınız var, İstanbul'da adalardan birinde güzel bir hayatınız var, sizi seven onlarca insan var çevrenizde; yani bir çoğumuzun hayallerindeki o huzurlu hayata sahipsiniz. Sonra bir gün bir yazı okuyorsunuz, sizden çok uzakta bir Asya ülkesinde çöpten atık toplayarak geçinmeye çalışan bir köyden ve bu köydeki çocuklardan bahsediyor. Az önce markette doldurduğunuz, kapının önüne yığdığınız poşetlere bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki \" ben gidiyorum\". Bir anda, hızlıca verilmiş bir karar bu. 1 ay sonra bir bakıyorsunuz ki dilini bilmediğiniz bir ülkede, Kamboçya'da tek başınıza buluyorsunuz kendinizi. Hatta dilini bilmemeyi geçtim İngilizce de bilmiyorsunuz. 1 ay önce bir yazıda okuduğunuz köye gidiyorsunuz, insanlarla el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışıyorsunuz. Amacınız bu köyde bir aşevi kurup kazancınızı bütün köyle paylaşmak. Nasıl anlatacağınızı dahi bilmiyorsunuz ama kendinize ve idealinize inancınız tam. Sizin dilinizden anlamayan ve dilini anlamadığınız insanlarla anlaşıyor ve bir ev tutuyorsunuz ve bir de aşevi için alan tutuyorsunuz. Sıra geldi yemekleri pişirip dağıtmaya. İyi bir aşçısınız, kendinize güveniyorsunuz. Ama sizin tane tane olsun diye uğraştığınız pilavı değil lapa lapa pilavı hapur hupur yediklerini görünce ülkelere göre damak zevklerinin farklı olduğunu anlayıp pişirmekten vazgeçiyorsunuz. İki Khmer kadın tutuyorsunuz yardımcı olarak, yemekleri onlar pişiriyor ve dağıtmaya başlıyorsunuz bütün köye. Karnı doymuş, koşturan çocukları görünce mutlu oluyorsunuz, daha da mutlu oluyorsunuz. Sonra birgün diyorsunuz ki \"neden daha fazlası olmasın?\". Sadece karnını doyurmak değil, kendi karınlarını doyurabilecekleri bir ortam yaratmak istiyorsunuz, kendi ayakları üzerinde durabilecen çocuklar yetiştirmek istiyorsunuz. Ve bir proje geliyor aklınıza. Kamboçya'daki ölüm tarlalarının karşısına, \"yaşam tarlaları\" kurmaya karar veriyorsunuz. Arsayı bulup kiralıyorsunuz, hemen elinize kağıt kalemi alıp bir proje taslağı çiziveriyorsunuz. Bir restaurant, bir sağlık kabini, İngilizce öğrenebilecekleri ve müzik-resim yapabilecekleri iki sınıf, bir de \"kelebek parkı\" planı hazırlıyorsunuz. Bu güzel çocuklarınız İngilizce öğrensinler, kelebek parkında turistlere rehberlik yapabilsinler, restaurantta çalışabilsinler, kadınlar atölyeler de el yapımı ürünler üretsinler, dilenmeden üreterek yaşasınlar istiyorsunuz. Ve işte bu noktada kazancınızın yetmeyeceğini biliyorsunuz ve bir arkadaşınızın önerisini dikkate alıyorsunuz ve yardımcı olmak isteyen insanlara bağış kapısı aralıyorsunuz. Sevdiklerinin doğumgünlerinde, özel günlerde bir hediye olarak bir köyü doyurmayı teklif ediyorsunuz. Çocuklar destek olan insanlara teşekkürlerini ellerinde tuttukları kartondaki sizin yazınızla ve kendi gözlerindeki gülümseme ile iletiyorlar. Güzel bir hikaye değil mi anlattıklarım ? Ocak ayındaki Kamboçya ziyaretimizde bu hikayenin kahramanı güzel insanla tanıştık biz. Özene bezene hazırladığı kahvaltısıyla kalplerimizi fethetti önce, sonra eğlenceli sohbeti ve sıcakkanlılığı ile bağladı bizi kendine:) 1 ay boyunca ayrılamadık biz bu arkadaşın yanından, yapıştık kaldık hem sohbetine hem yemeklerine 🙂 Köyü doyurduğu yetmezmiş gibi Asya gezginleri arasında \"gezgin doyuran\" olarak da bilinir kendisi, Kamboçya'ya gelen her gezgine açar kapısını, biz güzel doyurur karınlarını. Buzdolabının üstü giderken yapıştırılan teşekkür notlarıyla doludur. Adını, yüzünü açıklamak istemeyen bu gizli kahramana kısaca Ayn diye hitap ediyoruz. Biz yine gelelim Ayn'a, şu aralar köylülerin sel suları nedeniyle yıkılan evlerini tamir etmekle, yenilemekle meşgul. Önüne çıkan engellere rağmen yılmıyor. - 75 $'a bütün köye yemek ısmarlayabilirsiniz, ve gülümseyen çocuklardan gelen teşekkürle mutlu etmenin mutluluğunu yaşarsınız. - 45$'a köyün çocuklarına ısmarladığınız pasta ile kendinizin ya da sevdiklerinizin doğumgününü kutlayabilirsiniz. Sırf almış olmak için aldığınız manasız hediyelerdense anlamlı, işe yarar bir doğumgünü hediyesi bence - 25$ bağış yaparak yaşam tarlasının inşaatına yardım edebilirsiniz. Böylece kaldırım taşlarından birinde adınız olur ya da kaldırım taşlarına sevdiklerinizin isimlerini yazdırarak onlara güzel bir hediye sunabilirsiniz - 15 $'a köydeki çocuklara dondurma ısmarlayabilirsiniz. Akşam dondurmacının gelişini nasıl dört gözle beklediklerine ve nasıl mutlu olduklarına şahit oldum 🙂 - Ya da gönlünüzden ne kadar geçiyorsa o kadar bağış yapabilirsiniz. Bağış yapmak isterseniz aynebilimben@gmail. com adresine mail göndererek banka hesap bilgilerini sorabilirsiniz. Mutlu çocukların olduğu mutlu coğrafyaların artması, güzel insanların ve koşulsuz sevginin çoğalması dileğiyle."} {"url": "https://gezginyogini.com/burcu-tunca-neden-durdum/", "text": "Yıllardır yollardayım, yolların, dünyanın, dağların, toprağın bir parçası olduğumu tüm hücrelerimle hissedebileceğim deneyimler yaşadım. Himalaya dağlarında hayatımda çıkmadığım yüksekliklere çıktım, hastayım, ölüyorum demeden dünyanın en yüksek gölüne çıkıp o manzarada sevdiklerime sarıldım, Büyük Mercan Resifleri'nde dalış yaptım, rengarenk başka bir dünya ile tanıştım suyun altında, yağmur ormanlarında rafting yaptım, Victoria Şelaleleri'nde köprüden aşağı kendimi boşluğa bıraktım, aktif volkan dağında gün doğumunu izlemek için saatlerce yürüdüm, Afrika'yı en tepesinden, Kilimanjaro'dan izleyebildim, Aborjinlerle tanışıp kaynaştım, manastırlarda kaldım, komün içinde yaşadım, kabilelerin içine girdim, ölülerin yakılışını izledim, şaşırtıcı geleneklere şahit oldum, çikolata tenli çok güzel çocuklar öpüp kokladım, kanguru, koala, zebra, zürafa, fil, aslan... çocukluğumu süsleyen onlarca hayvanı gözlerimle görme şansı yakaladım, bazısını ellerimle besledim. Artık biraz durmak, dinlenmek, bol bol okumak, bol bol yazmak, üretmek, yeni projeler ortaya koymak, biraz kendimle başbaşa kalmak istiyorum. O kadar hikaye birikti ki anlatamadığım, o kadar çok kitap birikti ki bir türlü fırsat bulup okuyamadığım... Bu sene kendime ayırdığım, doğayı öğrendiğim, ağaçları, yaprakları, bitkileri tanıdığım, toprağı ekmeyi, tohumu filizlendirmeyi, doğanın içinde, köyde yaşamayı öğrendiğim bir yıl olsun istiyorum. Neden durdun diye soranlara bazen anlatmaya üşenip \"param yok\" diyorum, \"dolar çok arttı, çıkamıyorum bu sene yurtdışına\" diyorum. Aslında biliyorum, istesem çıkardım, istesem yapardım. Daha önceki yola çıkışlarımda da çok param olduğunu söyleyemem, ama istedim ve istediğim için yaptım. Bu sene ben durmayı tercih ettim. Bir yanım yanıp tutuşsa da Afrika diye, Hindistan diye, Tayland diye öbür yanımı dinlemek istedim, yani sadece arzuladığımı değil, ihtiyacım olanı. Her an gidecekmiş gibi, eşyalarımın yarısı çantamın içinde yarısı yatağımın üzerinde yaşamaktan yoruldum. Büyük boy şampuan alıp, oh be şimdi aylarca bu burada duracak demek bile iyi geldi. Her an gidebilirim bir yere diye kutusuyla sakladığım sabunumun kutusunu gönül rahatlığıyla atabildim çöpe, kitaplarımı rafa yerleştirip artık orada burada kaybolmayacaklarını bilmek iyi geldi. Kendi ocağımda çayımı demleyebilmek, müziğimi açıp kendi kahvaltımı hazırlayabilmek iyi geldi. Onca yer gezdim, gördüm de neden Olimpos'ta durdum peki? Siz de yaşamışsınızdır belki bu hissi, bir yere gidersiniz, bir şehre, bir mekana ve kendinizi oranın bir parçası olarak hissedersiniz. Sizin atomlarınız, titreşimleriniz, enerjiniz ile oranınki öyle uyumludur ki birliği, huzuru hissedersiniz orada. En başta sorduğum soru var ya, yerleşmek; bir yerin parçası olmak istemek. Olimpos benim için işte o yer. Dünyanın birbirinden onbinlerce kilometre uzak yerlerinde de bu hissi yaşadığım oldu, \"ben buraya yerleşmek istiyorum\" dediğim yerler oldu. Bugün Olimpos'u seçtim durmak için, yerleşmek için, belki hayatımın başka bir periyodun da o yerlerden birini seçerim. Şimdilik buradayım, dağlar var, yollar var, deniz var, yeşillik, mavilik var, güzel insanlar var burada. Seneye nerede olurum bilmem, bir ay sonramı, bir hafta sonramı da bilmem 🙂 \"Şimdi\" derim ve onu yaşarım. Çok güzel anlatmışsın Burcu'cum. Gezmek güzel, ama en güzeli dengede olmak. Ben de bu yaz 2 ay Bodrum'da balkonumdan dışarı kıpırdamadım; başka herşey angarya geldi. Görev gibi değil, keyif alarak gezelim. İyiki durmuşsun, yoksa nasıl tanıyacaktım seni, sende bende ikimizde yıllarca yol yaptık, yapmaya da devam edeceğiz ama arada bir durup dinlenmekte guzel."} {"url": "https://gezginyogini.com/cennet-mi-granadayi-gordun-mu-hic/", "text": "Sabah 9 daki otobüse binip 3 saatlik Granada yolculuğuma başladım. 12:30'da Granada'da terminaldeydim, hostele vardığımda saat 2 olmuştu. Plaza Trinida yakınlarında şirin bir hosteldi; Barbieri Granada. Hostele girişimi yapıp odaya geçtim, biraz dinlenip çıkacaktım. Odadaki bir eleman beni muhabette tutunca kurtulmak için saate baktığımda 14:41 rakamlarıyla karşılaştım, o panikle odadan öyle bir fırladım ki arkamdan şaşkınlıkla bakakalmış olmalı. Paniklemiştim çünkü Alhambra sarayına giriş biletim saat 3'te idi. Koşa koşa hostelin resepsiyonundaki kadının yanına vardım ve en kısa yoldan nasıl varabileceğimi sordum. Kadın eğer 3'e yetişemezsem giremeyebileceğimi söyleyince götüm tutuştu ve hemen bir taksi çağırmayı teklif ettim. Alhambra'nın dış kapısına vardığımda saat 15:15 idi ve 15'te kapısında bulunmam gereken saraya varmak için oraya kadarki yolu hızlı hızlı yürümek zorunda kaldım ve görevliden rica ederek gecikmiş dahi olsam içeri girebildim. Alhambra ; İslam mimarisinin ortaya çıkardığı en iyi yapılardan biri diyebiliriz. Dünya üzerinde sütunlarının, kemerlerinin, kapılarının, duvarlarının, tavanlarının üzerinde Allah adının en çok geçtiği saray olduğu söyleniyor. Uzun yıllar hiçbir bakım yapılmadan harabe haline dönüşmesi beklenen saray 19. yy'da başlayan restorasyon çalışmaları sayesinde akın akın ziyaretçinin ilgisini çekmeye başlamış. Saraydan yürüye yürüye Generalife bahçelerine geldim. Burayı görüp büyüsüne kapılmamak elde değil gerçekten. Burada cenneti bulmuşlar zaten, hayali bir cennete ulaşmak için Arabistan çöllerine gidip şeytan taşlamaya gerek yok, burada hazır yapılmışı var deyip THY'den aksi yöne bir bilet almak cenneti görmek için yeterli. Zaten sonradan öğrendiğim kadarıyla Cennet El-Arif'ten İspanyolca'ya Generalife olarak geçmiş. Akşamüstü yorgun ve bitkin bir halde Granada'daki Plaza Santa Ana meydanında oturup Alhambra'nın akşamüstü kızıllığındaki manzarası eşliğinde bir şeyler yemek istedim. Gazpacho dedikleri özel yemeklerini merak edip sipariş ettim, daha önce de belirttiğim gibi İspanya'da vejetaryen bir şeyler bulmak çok kolay değil, bulunca da denemek istedim. Gelen şey soğuk domates çorbasıydı, yanında da küp küp doğranmış domates, biber, soğan geldi, garson kız işaretlerle bunları çorbanın içine atmamı söyledi. Ne mükemmel bir tat diyemiyorum, bir yerden sonra bayıyor, yarısına kadar içebildim çorbayı. Sonra oradan kalkıp Plaza Nueva'ya yürüdüm, oturup bir bira içme fikri güzel geldi. Oturduğum yerinin adının Nemrut olduğunu fark edince yurttaşlarımı görmek için içeri girdim. Türkiye- Romanya maçının olduğu akşamdı ve iki adam Türkçe konuşarak maşı izliyordu. Önce Türk müsünüz diye sordum, sonra aksanlarındaki değişikliği fark edip Türkiye'den misiniz diye değiştirdim sorumu. Kürt oldukları aksanlarından belli olan iki memleketlim ile biraz sohbet ettikten sonra tur saatini kaçırmamak için Plaza Santa Ana'ya geri döndüm yine. Bahsettiğim tur Segway turu, scootera benzeyen ama büyük tekerlikli bir aracın üzerinde vücudunun dengesi ile ilerliyorsun. Vaktim az olduğu için Albayzin ve Sacromonte bölgelerini böyle bir turla gezmeye karar vermiştim. Segway'de dengede durmakta zorlandım önceleri. Giydiğim turuncu yelek ve başımdaki kasketle komik görünüyordum, bu şehrin masalsılığından uzak bir görüntüydü. Rehber kızın anlatımları eşliğinde Albayzin ve Sacromonte bölgesini gezdik. Belirli dönemlerde Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin yaşadığı bu şehirde bir çok kültürün birbiriyle harmanlaşmasını görebiliyorsunuz. Sacromonte buradaki Çingene mahallesi. Mahallenin her sokağında Flamenko seslerini duyuyorsunuz. Evler bar halini almış, akşamları gelen turistlere Flamenko ziyafeti çekiyor. Çingeneler savaş döneminde gelip dağın üzerine, eteklerine yerleşmişler. Bizim gezdiğimiz bölüm Sacromonte'nin yasal olan alt bölümü, yani burada yaşamak için vergisini veren insanların olduğu bölüm. Dağın üst kısımlarında ise 200 kişilik bir koloni yaşıyormuş, su, elektrik yok ve vergi vermiyorlar, komün bir hayat sürüyorlar. Çok merak etmeme rağmen oraya ziyareti bir sonraki seferime ertelemek zorundaydım. Flamenko gösterileri genellikle gece 9-10 gibi başlıyor. Bu mükemmel gösterilere gidecek zamanım olmadığı için gerçekten çok üzgün olduğumu söylememe gerek yok bence. Bir dahaki gelişimde bu güzel şehre çok daha fazla zaman ayıracağım. Sokaklarında boş boş gezmek, Flamenko'nun keyfine varmak, havasını bol bol ciğerlerime doldurmak istiyorum. Granada'ya gidiyorsanız gündüzün kavurucu sıcağına rağmen akşam soğuktan titreyeceğinizi göz önünde tutmanız, yanınıza mutlaka hırka almanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Tecrübeyle sabit öneriler bunlar. Granada İspanyolca \"nar\" demek. Bir zamanlar meyve ticaretinin yapıldığı bir yer Granada, sokaklarda birçok nar figürü görmenizin nedeni bu. Hiç ama hiç doyamadan sabahın 6'sında Granada'ya elveda dedim. Elvedamı derken bu masal şehrine tekrar geleceğimin sözünü verdim defalarca kendime. PS: Blabla car isimli bir siteden sabahın 6'sında Granada'dan Sevilla'ya gidecek bir araba bulmuştum, yolculuğumu onlarla yaptım. Sitenin mantığı : insanlar yolculuğa çıkmadan önce gidecekleri yeri, ne zaman hareket edeceklerini, arabada kaç kişilik boş yerleri olduğunu yazıyor ve ücret paylaşılıyor. Çok mantıklı ama henüz Türkiye'de işlerliği olan bir site değil. Granada belki de İslam medeniyetinin ulaştığı en üst seviye idi. Gerçekten insan Elhamra Sarayı'nı gezince büyüleniyor. Sevilla daki Alcazar Sarayini gezme firdatini buldum. Sitil olarak alhambraya benziyor galiba fotolardan gördüğüm kadariyla. Henüz elhambraya giremedik bilet derdindeyiz. Onun da bahcesi cok güzel içide mimarik olarak çok güzel. Sanirim el hambra daha ihtişamli."} {"url": "https://gezginyogini.com/cesmenin-birbirinden-guzel-6-koyu/", "text": "Çeşme; yaz sıcaklarında İzmirli'lerin de İstanbullu'ların da sıcaklardan kurtulmak için, dinlenmek için, eğlenmek için, sörf yapmak için... uğradıkları, konakladıkları bir tatil rotası. İzmir ile Çeşme arası mesafe 87km, özel araçla ortalama 1 saat yani. Özel aracınız yoksa otobüslerde sürünmek yerine araç kiralama en mantıklı yöntem, ayrıca Çeşme içerisinde birbirinden güzel koyları görebilmek için de bir araca ihtiyacınız olduğu gerçeğini gözardı etmemek gerek. Çeşme'yi Çeşme yapan şeyler olan bu güzel koyları biraz tanıyalım o zaman bu yazıda. Antik dönemlerdeki adıyla Agrillia olan Çeşme'nin belki de en ünlü bölgesi Alaçatı. Tarihi taş evleri ve rüzgar sörfüne elverişli plajları ünlenmesinin nedenlerinden. Bahar aylarından yapılan Alaçatı Ot Festivali de bu bölgeyi görülmeye değer kılan yerlerden. Çeşme merkeze araçla 15 dk mesafede. İster bu güzel sokaklarda gezmek ya da oturup birşeyler yudumlamak için gidin. İsterseniz bu güzel denizde yüzmek ya da sörf yapmak için gidin. Gün boyu esen rüzgar sayesinde sıcaktan bunalmadan güneşlenmenin keyfini yaşayabilirsiniz. Çeşme'nin ince beyaz kumlu plajları ve termal kaplıcalarıyla ünlenmiş bir bölgesi Ilıca. Sığ suları sayesinde çocuklu aileler için de güvenle seçilen bir tatil beldesi ayrıca. Çeşme Ilıca arası 4 km, araçla 5dk mesafede. Aracınız yoksa daha önce de yazdığım gibi kiralık araç Çeşme'de çok işinize yarayacak, birçok koyu görmenizi sağlayacaktır, aklınızın bir köşesinde bulunsun. Ilıca plajının dünyanın en iyi plajları arasında yer aldığını da hatırlatmak isterim. Altın Kum Plajı adından da anlaşılacağı gibi adını altın rengi kumlarından alır. Soğuk deniz sevenlerin uğrak noktasıdır. Ağustos-Ekim ayları içerisinde suyu gittikçe ısınır. Pırlanta Koyu, güneşte pırlanta gibi parlamasından alır adını. Bu güzel plaj sörf için uygun olmasının yanında kampçılar ve günübirlikçilerin de uğrak noktasıdır. Denizi rüzgarlı bol dalgalıdır. Çeşme merkeze 10 km mesafede Çiftlikköy mevkiindedir. Çeşme'de Alaçatı ve Ovacık arasında yer alır. Buraya delikli koy denmesinin sebebi doğa olaylarıyla meydana gelen bir deliğin varlığı. Çeşme'nin en sosyetik koyu, en popüler eğlence noktası olmasıyla bilinir. Ama bunun yanında mükemmel, sakin, dalgasız bir denize sahiptir. Çeşme merkeze sadece 1 km mesafededir. Koya hakim olan pahalı işletmelerin, güzelim doğal güzelliği bazen çekilmez hale soktuğu bir gerçektir. Çeşme'de ulaşım biraz sıkıntılı, yazının en başında da belirttiğim gibi özel aracınız varsa keyifle gezersiniz. Yoksa oto kiralama en akla yatan tercih. Benim oto kiralamada güvendiğim site vivi. com. tr, sizin de aklınızın bir köşesinde bulunsun istedim. Aile ile seyahat ediyorsanız ya da birkaç arkadaş seyahat ediyorsanız hem rahat hem ekonomik bir tercih."} {"url": "https://gezginyogini.com/chiang-mai-ve-tayland-sokak-yemekleri/", "text": "- Sawadika = Merhaba - Kapkunka = Teşekkürler Chiang Mai'de kaldığımız yer kuzey kapısına yakındı, meğer kocaman bir \"food court\" yani yemek alanı mekanıymış buralar geceleri. Tezgahlar akşamüstü kurulmaya başlıyor ve akşam her yer ızgara kokusuyla doluyor. Tayland'a gelip de sokak yemeği yememezlik yapmayın sakın, büyük kayıp hayatınız için. Yalnız Asya ülkelerinde yemek yemenin tek kötü yanı MSG. Yemeklerin tadını daha lezzetli kılmak için MSG yani monosodyum glutamat diye bir kimsayal kullanılıyor. Bu madde birçok ülkede yasaklanmasına rağmen Asya ülkelerinde hala kullanılıyor. İleriki yıllarda parkinson, alzeimer gibi hastalıklara yol açtığı söyleniyor. Gökhan'ın vücudunda buraya geldiğimizden beri var olmaya bağlayan kırmızı kabarcıkların sebebinin bu olduğunu düşünmeye başladık. MSG alerjisi belirtileriyle tamı tamına uyum göstermese de MSG'siz yemekler yemeye başlayınca bu kırmızı noktaların kaybolması sanırım sanımızı doğru çıkardı. Neyse demem o ki sağlığa pek de faydalı olmayan bir kimyasaldan bahsediyoruz, bazılarında baş ağrısı da yapabiliyor. Bu alerji genellikle Çin restoranı sendromu olarak biliniyor. - - - Tom yum bir çeşit Thai çorbası. Limon otu, kefir yaprağı, acı biber, kulunçotu, limon suyu... başlıca malzemeleri sebzeli, deniz ürünlü, etli... olarak istediğiniz seçeneği yaptırabilirsiniz. Bunların yanında her yerde ızgara şiş, kızarmış pirinç, kızarmış noodle, kızarmış sebze... ve türevlerini bulabilirsiniz. Kuzey kapısı, güney kapısı derken ne kastettiğim pek anlaşılmıyor olabilir o yüzde şöyle bir haritayı paylaşayım sizinle. Haritada gördüğünüz kare şeklindeki alan Chiang Mai'nin surları, genellikle ne varsa bu alanda oluyor. Kuzey, güney, doğu, batı olarak kapıları var her yönden. Bir yer tarif ederken hangi kapı tarafında olduğunda bahsediyorsun önce. Mrhba yazınızı çok beğendim. Bir belgeselde vuruldum bende phuket ve taylanda.. Nasipse ocak ayında kamboçya ve taylanda gideceğim. Gideceğimi söylediğimde bende çok tepkilerle karsılaştım. Özellikle bayan arkadaşlarımdan orası çok pis lafları ve ne işin var orada gibi sözler çok işttim. bense olsun bende temiz otel bulurum çarşafları yanımda götürürüm diye düşünmüştüm. Taki kı arkadaşlarımdan biri saf orası fuhuş yuvası diyene kadar😳 Araştırınca pattayayı gördüm. 😄Dedim millet beni sapık zannediyor. Ama o kadar çok güzellik varki olumsuz birşeyi gözümüze sokuyorlar. Ocak ayı içinde bu bölgede olanlarla görüşebiliriz.. slmlar tşkler yazınız üçin.."} {"url": "https://gezginyogini.com/deniz-misin-liman-mi/", "text": "Damağım yandı ilk yudumda, hazırlıksız yakalanmıştım. Biraz bekledim soğumasını, sonra yavaş yavaş küçük yudumlar aldım. Caddeyi izledim, hemen yanıbaşımdaki sokak şarkıcılarının sesiyle oturduğum cafenin içinden gelen melodi birbirine karışıyordu. Ama ben her ikisini de dinlemiyordum, kendi iç sesimle meşguldum o sırada. Yine her zamanki \" kahrolası boktan hayatım ve bu hayatı nasıl değiştirmeli?\" konulu içsel sohbetlerimi yapmaktaydım. Bir alışkanlık, bir tutku oldu artık bende bu sohbetler, olmazsa olmazlarım arasına girdi. Hayatımın boktanlığı, sıkıcılığı ve yapmak/yaşamak istediğim şeyin bu olmadığı üzerine yakınmalar serisinin bilmem kaçıncısını vizyona sokmuştum yine. Her regl öncesi bu sendroma girip, çözüm yolları arayarak kendimi yiyip bitirmek üzerine ustalaştım. Eğer ipin ucunu fazla kaçırırsam regl sonrası da sendromdan çıkmam zor olabiliyor bazen, ama genelde ayın geriye kalan üç haftası çok daha iyi oluyorum. Hayatımı dönüp bir kurcalamaya kalksam büyük ihtimal, işten ayrılışlarım, bir sevgiliye hoşçakal deyişlerim, paramparça ettiğim fotoğraflar/çiçekler, bir şehri terkedişlerim, \"seni sevmiyorum\" deyişlerim, kaygısızca/korkusuzca insanlara hatalarını haykırışlarım.. hep bu dönemlerime denk gelmiş olmalı, buna inanıyorum, evet inanıyorum. Gelelim benim şu boktanlık sendromuna. .. Bu akşam yalnız başıma dolaştım İstiklal'de. Düşünmeye ihtiyacım var, boktanlık sendromuna bir ilaç bulmalıydım artık. Önce çocukluğuma inmeli dedim, sonra o kadar uzağa gitmeye götüm yemedi \"şimdi\"de aramaya karar verdim nedenlerimi. Bulabildiğim en mantıklı neden şu oldu : çok sevdiğim hayallerim ve korkularım.. Bu şu demek ki, aslında birçok insanın benimkine benzer, hatta çok çok daha büyük bir çoğunluğunun benimkinden daha kötü bir hayatı var. Ve bunlarının büyük bir çoğunluğundan hayatının boktanlığı üzerine bir yakınma duymadım, hepsi olmasa da bir çoğu mutlu gibi. Bunları mutlu yapan şeyin ne olduğunu düşündüm, düşündüm, düşündüm ve düşünmemek olduğunu keşfettim. -Mutluluğun sırrı düşünmemek miydi? E ama beni mutlu eden şey, kendimi iyi hissettiren şey düşünmek. -Peki ya sonrası? Düşündükçe, sorguladıkça farkına varırsın, farkına varırsan yakınırsın ve düzeltmek için yine düşünürsün, düzeltebilirsen evet mutlu olursun, peki ya düzeltemezsen? Mutsuz bir \"farkına varan\" olursun. -Peki o zaman düşünmemeli mi? Kabullenip, bir köşeye çekilip elindekiyle yaşamayı mı öğrenmeli? Bu nasıl mutlu edebilir ki kişiyi? -Mutluluk ne ki? İnsanlar mutluluk için mi yaşar sence? -Aksi takdirde bir sürüden ne farkın kalır ki? Sadece \" ye, iç, sıç, seviş, okula git, işe git, evlen, çocuk yap, emekli ol, torun sev ve son..\" diye kısaca özetlenebilecek bir hayatın olur o zaman. Oysa sanat / müzik / edebiyat / bilim / din.. hep insanın mutluluk arayışının meyveleridir. Konuyu nerelere getirdim, kaldığım yere geri dönmeli. Demiştim ki düşündüğüm için, farkına vardığım için mutsuzum, düşündüğüm için hayallerim var, elimdekiyle yetinmeyip kafamdakini istediğim ve elde edemediğim için mutsuz oluyorum. Elde edememe sebebine gelince buna da bir sorumlu buldum: korkularım. Yersiz korkular demiyorum, ya da bilmiyorum yerli ya da yersiz olup olmadıklarını, belki de haklıyım korkmakta, belki de devamlı mazeretler üreten korkağın tekiyim sadece. Birşeylere adım atmak için, hayatımı değiştirmek için önce biryerlere çıkmalıyım diyorum kendime, biryerlerde adımımı sağlam basabilmeliyim ki geri dönersem yine en baştan başlamak zorunda olmayayım hayata. 27'sinde hayatıma sil baştan başladım, zor bir karardı, hayatı yeniden kurmak da zordu. İyi ki yapmışım ama hala zor. Tekrar aynı yere dönemem seneler sonra. Birşeylere bırakıp gittiğimde, bir gün dönersem kaldığım yerden devam edebilecek seviyede olmalıyım, en alttan değil. İşte tam da bu noktada kafam karışıyor. Bir hayatı oturturken zaman geçiyor ve ben diğer hayatı çok geç olmadan kuyruğundan yakalamam gerektiğini biliyorum. İşte yine kafam allak bullak oldu, oysa çözüm ya da onun gibi birşeyler bulduğumu sanmıştım. Aileme ve diğer insanlara umut vaaden, güvenli bir liman mı olmalıyım? Hep aynı, hiç değişmeyen, adımını atabildiğin her yeri birgün keşfedilebilecek olan.."} {"url": "https://gezginyogini.com/dort-duvar-eskizleri/", "text": "Ölümden hiç korkmadığını düşünen insanlar ya hiç ölümü düşünmemiş ya hayatta yaşamak istediklerini yaşamış ya da artık umudu kalmamış insanlardır, bunu düşünürüm ben.. İnsanların \"inanç\"larını çalarak iktidara gelen acımasız padişahın ülkesinde her gün kellesi gövdesinden koparılma emri verilen yeni hayaller doğuruyordum usanmadan. Her gün biraz daha sıkışmış hissedip kendimi, her gün biraz daha korkuyordum duvarlar arasında ölüp gitmekten. Her yeni gün, gün ışığını bile göremediğim üstteki parmaklıklı pencereden yeni bir hayal uçuyordum özgürlüğe doğru, ama sonra hayalimin gövdeden ayrılan başı pis kahkahalarla penceremden içeri atılıyordu. Odam hayallerimin kesilen başlarıyla doluydu, belki gövdeleri çıkar diye toprağa ekip onları yenisini doğuruyordum bir yandan. Odamda devamlı çalışıyordum acımasız padişah ve yandaşları için, ne kadar çok çalışırsam etrafımdaki duvar o kadar kalınlaşıyordu biliyordum ama onlar için çalışmadığımda açlıktan ölmekle tehdit ediliyordum, hayatta kalmak için özgürlüğümü satmaktan başka çarem yoktu. Ben ve benim gibi diğer odalardaki insanlar kariyer dedikleri yapmacık oyuna öylesine inanmıştık ki daha çok çalışırsan biraz daha lüks bir odaya hapsoluyordun ve bu lüks odanın tek amacımız olması gerektiği fikri beyinlerimize işlendikçe artık buna inanır olup daha da daha da çalışıyorduk padişah ve yandaşları için."} {"url": "https://gezginyogini.com/dunyanin-en-ilginc-festivalleri/", "text": "Hindistan ve Nepal'de kutlanan bir Hindu bahar festivali. Festival iyinin kötü üzerindeki zaferini, baharın gelişini, kışın bitişini kutlamak için ve iyi hasata şükranlarını sunmak için düzenlenir. Hindu takviminde 11. ayın dolunay akşamı başlar ve ertesi gün devam eder, güneş takvimine göre şubatın sonu ile martın ortalarında bir tarihe denk gelir. Festivalin başladığı gece ateş başında dini ritüeller yapılır, ertesi gün ise renklerin günü başlar. Herkesin birbirine rengarenk toz boyalar atttığı oyunda herkes eşittir, fakir-zengin, erkek-kadın, arkadaş-yabancı, genç-yaşlı arasındaki farklar ortadan kalkar... Rengarenk boyalardan herkes nasibini alır. Festival boyunca sokaklar, binalar tapınaklar, parklar, insanlar, hayvanlar... her yer renklerle ve neşeyle dolar. Sokaklar; danslar eden, şarkılar söyleyen, gülen, kahkahalar atan, sarılan, eğlenen insanlarla dolup taşar. Tüm bu güzelliklerin yanında sokaktaki sarhoş gençler bazen can sıkıcı olabiliyorlar, kalabalığa ve sarhoşlara dikkat etmek gerekiyor. Holi festivali son yıllarda dünyada bir çok bölgede yayılmış durumda; aşkın, renklerin, baharın gelişinin kutlandığı eğlenceli bir festival olarak bir çok yerde insanları birleştiriyor, eğlendiriyor. Son birkaç yıldır Türkiye'de İstanbul, İzmir gibi şehirlerde de Holi Festivali etkinlikleri düzenlenmekte. Loi Krathong festivali Tayland'ta Tay ay takviminin 12. ayının dolunayında kutlanır, güneş takvimine göre genelde kasım ayına denk gelir. Festivalin ismi \"sepeti yüzdürmek\" manasına gelmektedir. Muz ağacından yapılan sepetler çiçeklerle, mumlarla, muz yapraklarıyla, tütsülerle süsleniyor. Festival öncesi herkes oturup kendi sepetini hazırlıyor. Festivalin olduğu dolunay akşamı Tay halkı süsleyip püsledikleri sepetlerini dileklerle birlikte suya bırakıyorlar. Sepetin suyun üzerinden yüzerek uzaklaşması öfkenin, mutsuzluğun uzaklaşmasını sembolize ediyor. Aynı zamana denk gelen bir diğer festival de Yi Peng, dilek dileyerek yanan fenerler gökyüzüne bırakılıyor. Gökyüzünde onbinlerce süzülen fener görebilirsiniz. Festival çok kalabalık oluyor ve insanlar fenerleri yakmaya çalışırken her an yanma tehlikesi altında hissedebilirsiniz kendinizi. Festivalin suya, toprağa, çevreye bıraktığı kirlilik ise cabası. Ertesi günü gökten yere düşen yanmış fener parçaları görüyorsunuz, sokakların ve nehrin temizlenmesi ise günler alıyor. Avrupa'nın coşkuyla kutlanan festivallerinden birisi olan domates festivali İspanya'nın doğusundaki Bonol kasabasında gerçekleşiyor. Katılımcıların eğlence için birbirlerine domates fırlattıkları bir festival şekli. 1945 yılından beri Ağustos ayının son çarşambası gerçekleştiriliyor. Festivalin neden yapıldığına ait mitolojik ya da dini bir bilgi yok, sadece eğlence için yüzbinlerce domatesin ziyan edildiği bir festival. Festivalin yaygınlaşması ile 2013 yılından beri biletler ücretli. İspanya'da başlayan bu festivalin benzerleri dünyanın birçok yerinde de yapılmaya başlanmış durumda. Günde 2 milyon kişinin katıldığı, dünyanın en büyük karnavalı olarak biliniyor. Tarihi 1723 yılına kadar uzanan bu festival Rio'daki çeşitli samba okullarının geçit töreni ile renkleniyor, şenleniyor. Müzik, dans eşliğinde sokaklarda yüzbinlerce, milyonlarca insanın eğlendiği festivalde birbirinden ilginç dekore edilmiş kıyafetler ve makyajlar da ortama ayrı bir eğlence katıyor. Festival Cuma günü başlıyor, Paskalya'dan önceki büyük perhiz süresinin ilk çarşambası sona eriyor. Güney Kore'deki Boryeong kasabasında gerçekleşen festival 2 milyon civarı kişinin katılımıyla gerçekleşiyor. Boryeong'un çamur alanlarından taşınan çamur Daecheon sahiline getiriliyor ve çamur eğlenceleri burada yapılıyor. Festival 2 hafta sürmesine rağmen asıl eğlenceli kısmı son haftasonu, o da genellikle Temmuz ayının ikinci haftasonuna denk geliyor. İnsanların çamurdaki faydalı mineraller ve çamurdan yapılan kozmetik ürünleri öğrenmeleri amacıyla 1996 yılında başlayan bu festivalde çamur banyosu, çamur kayakları, çamur hapishanesi gibi eğlenceler, yarışmalar, müzik ve birçok farklı etkinlik yapılıyor. Nevada çölünde Black Rock City'de gerçekleştirilen festivalin ana prensibi ekolojik bilinç ve insanların eşitliği. Festivalin amacı, sınırsız özgürlük ve barış ortamında her bireyin kendi yaratıcılığını ortaya çıkararak özgüvenle kendini ifadesi doğrultusunda sağlıklı ve yeni bir kültür yaratmak olarak tanımlanıyor. - Katılım - Hediye verme - Meta olmaktan çıkarma - Kendine güven - Kendini ifade etme - Toplu güç - Sivil sorumluluk - İz bırakmamak - Etnik çeşitlilik - Samimiyet Müzik ve sanat festivali olarak değerlendirilen bu festival adını kapanış etkinliğinde yakılan ahşap kukladan alıyor. Festivale katılabilmek için önceden rezervasyon yaptırmak ve bilet almış olmak gerekiyor. Türkiye bu festivali sanırım daha çok Şeyma Subaşı ile tanıdı 🙂 2017 Burning Man Festival'e katılan Şeyma Subaşı tüm ülkeye festivali tanıtmış oldu. Çin'in Harbin şehrinde yapılan dünyanın en büyük buz ve kar festivalinde dünyanın en büyük buz heykelleri yarışıyor. Festival 5 ocakta başlıyor ve bir ay boyunca devam ediyor, sergiler ise daha erken açılıp daha geç bitiriliyor. Festival boyunca katılımcılar bir çok kış aktivitelerini yapma şansı elde ediyorlar. Festivalde dünyadaki önemli yapıtların buzdan taklitleri de sunuluyor, heykellerin içine konulan rengarenk ışıklandırmalarla güzel bir görsel şölen sunuluyor. Kakava, Mısır ve Ön Asya kökenli Çingene kültüründe bir kutlamadır. Türkiye'de Kakava Festivali Edirne ve Kırklareli'nde kutlanmaktadır. Edirne'de Kakava festivali 5-6 Mayıs tarihlerinde konserler, danslar, müzikler, yarışmalar ile kutlanır. Baharın habercisi olarak kabul edilen festival bereketin artmasını simgeleyen Kakava Ateşi'nin yakılması ve pilav ikramı ile devam eder. 6 Mayıs sabahı erken saatlerde Tunca nehri etrafında kutlamalar ile festival devam eder. Çingene mitolojisine göre eski Mısır'da tanrı-kral Firavun Kopt halkına zulüm etmektedir ve Kopt halkı bu zulümden kaçarlar. Kaçarken peşlerine düşen Firavun ordusu ve kaçanların bir kısmı suda boğulurlar. Kalanlar ise ölümsüz bir liderin çıkıp kendilerini kurtaracakları inancındadırlar. Her yıl 6 Mayıs günü Çingeneler kurtarıcıları Babafingo'nun geleceği inancıyla kutlamalar yaparlar. Eğlenceler düzenlenir, yemekler yenilir, ateşten atlanır. Sabah çok erken saatte Babafingo'nun sudan eleceği inancıyla su kenarına gidilip akarsuda el yüz yıkanır, suya girilir. Amsterdam'da Ağustos ayının ilk haftası düzenlenen festival bu yıl 9. Yılına girdi. İlki 1996 yılında düzenlenmiş ve o günden beri yüzbinlerce ziyaretçi çekmekte olan festivalde rengarenk kıyafetler, makyajlar, danslar, sloganlar büyük ilgi çekiyor. Festival eşcinsel bireylerin özgürlük mücadelerinde büyük önem taşıyor. Festival zamanla dünyadaki bir çok ülkeye yayılmış, onur yürüyüşü adıyla varlığını sürdürmektedir. Ama yine de Amsterdam'da olan festival en kalabalık ve renklisi olarak en büyük katılımı alıyor. Meksika'da 31 Ekim- 2 Kasım arasında kutlanılan bu festivalde ölmüş olan yakınlar anılır, dualar edilir, kutlamalar yapılır. Aztek inancına göre ölüler yılın bu günü sevdiklerini görmek için dünyaya dönüyor. Meksika'daki inanca göre ölüm bir son değil hayatın bir döngüsü, bu yüzden şenliklerle kutlanıyor. Ölen yakınlar için hazırlanan çiçekler, yiyecekler, içkiler ve şekerden yapılma kafatasları mezarlıklara bırakılıyor ve mezarlıklar da süsleniyor. Bu festivallerin herbirine ya da büyük bir kısmına katılmış olmayı isterdim. Farklı festivalleri gidip deneyimlemeyi benim gibi bir çoğumuz da istiyoruz sanırım ama festival zamanlarında festivalin yapıldığı şehirde konaklamalar ve uçak biletleri çok pahalı olduğu için vazgeçtiğimiz oluyor. En uygun fiyatlı bilet seçeneklerini biletbayi. com sitesinde buluyorum ben, size de önerebilirim."} {"url": "https://gezginyogini.com/dunyanin-gelecegi-insanoglunun-elinde-mi/", "text": "Hint mitolojisinde Trimurti diye bir kavram vardır, 3 büyük Tanrı'yı simgeler; Brahma yaratıcı, Vishnu koruyucu, Shiva yokedici Tanrı'dır. Doğanın içerisinde tüm düzen bu döngü ile devam eder. Varlıklar olur/doğar/filizlenir, yaşar/varolur/mücadele eder/ ve ölür/yıkılır/ortadan kalkar ve dönüşüm yeniden başlar, hep devam eder. İnsanoğlu doğa üzerindeki etkisinin farkına vardığından beri yaratabildiğine, yaşatabildiğine, yokedebildiğine inanır, oysa ki tek yaptığı \"dönüştürmek\"tir. Bilinçli olarak dönüştürebildiğini farkeden insanoğlu \"hakikat\"in kendisindeki tezahürünü farketmek yerine Tanrı olduğuna inanır ve \"hakikat\"ten uzaklaştıkça artık dünyayı hem kendisi hem de tüm varolanlar için eziyet dolu bir yer haline getirir. Gerçekliğin bilgisiyle doğan insan o bilgiyi öyle görünmez bir yerlere saklar ki artık kendi yaratttığı dünyanın gerçek olduğuna, tüm kurallarıyla değişmez, değiştirilmemesi gereken olduğuna derinden inanır. Yalan yalanı doğurur, yarattığı yalan dünya büyüdükçe büyür. Sonra bir şeylerin yanlış gittiğini anlar insan, şikayet etmeye başlar. Yaşamından, elindekilerden, elinde olmayanlardan... Ama öylesine inanmıştır ki yarattığı dünyaya, isyanı bile \"gerçek\" değildir. Şikayet eder ama olduğu yerde çakılı kalmaya da devam eder. Şikayet eder çünkü bir şeylerin \"istediği\" gibi olmasını ister, \"var olduğu\" haliyle olmasına dayanamaz. Her şeyin kontrolü altında olmasına alışan insanoğlu kontrol edememeye katlanamaz. Katlanamaz da bir şey mi yapar? Sadece şikayet eder. Olanı olduğu haliyle kabul etmeyi bilmediğinden sadece şikayet eder. Kimisi \"dönüşüm\" gücüne sahip olduğunu hatırlar ve şikayet ettiği şeyi değiştirmek için adım atar. \"Çare\" üretmeye çalışmak insanoğlunun en sevdiği iştir ve bizim yarattığımız bir çok şeyin çaresi de vardır. Yeni bir hayat, yeni bir iş, yeni bir düzen, yeni bir sevgili, yeni bir ev... Yenilenmek kendi gücünü farketmesini sağlar ve insanoğlu bu sefer yenilenmeye bağımlı hale gelir, tabi ki kendi yarattığı dünyasının kıt algılarıyla. Mutsuz olduğunu hissettiği anlarda saçını boyar, kıyafet alır, arabasını yeniler, telefonunu yeniler. Tüketerek yenilendiğini sanar, halbuki yenilenmek yeniden doğmaktır. Tıpkı kıştan sonra gelen bahar gibi; ölüp dirilmektir, olanı iyi ya da kötü diye yargılamadan kabul edip olmasına izin vermektir. Doğayla savaşarak yarattığımız düzenlerde akışın aksi yönünde debelenerek, inat ederek, değişime direnerek kurduğumuz hayatların değişmemesi, elimizden gitmemesi için mutsuz, gerçeklikten uzak insanlar ordusu kurduk. İnsan en çok yalnız kalınca gerçekliğe yaklaşır, içindeki \"hakikat\"in sesini duymaya, hissetmeye başlar. Öyle korkar oldu ki insanoğlu hakikatin sesinden yalnız kalamaz oldu, kendi iç sesine dayanamaz oldu. İşinden evine gitti televizyonu açtı ses olsun diye hemen, yolda yürürken kulaklıkları takıp müzik dinlemeden yürüyemez oldu, tek başına kafede oturmaktan, sinemaya gitmekten, alışverişe gitmekten bile korkar oldu büyük bir kısmı. Görünürde yalnız olsa bile bazen, iç sesine tahammül edemediği için hemen bir şeyler koydu o boşluğa. En çok korktuğu şey \"sıkılmak\" oldu. Boş zamanlarını değerlendirmesine gerektiğine inandı hep ve boşluğu nerede görse onu hemen bir şey ile doldurdu. Dolduracak hiçbir şeyi olmayan da o boşluğa \"dert\" koydu. Çare üretemediği şeyleri olduğu gibi kabullenmek yerine bir duygu olan \"acı\"yı aldı, dönüştürdü ve \"dert\" yapıp o boşluğa koydu. Böylece hayatlarımız her karesi yalan yalnış doldurulmuş bir bulmacaya döndü, baş harfler doğru olmayınca onları birleştirip bulmamız gereken asıl kelime de asla bulunamadı. Olana nereye kadar müdahale etme hakkımız var ki dersiniz? Dünyanın düzeniyle oynadık, gereğinden fazla çoğaldık, zulmettik, öldürdük, yaşamanın en çok bizim hakkımız olduğuna inandık ve en iyi şekilde daha doğrusu istediğimiz şekilde yaşayabilmek için bizim haricimizdeki şeyleri köleleştirdik, yıktık, yokettik. Doğa her müdahalemizden sonra değişti, tepki verdi, uyum sağladı, evrimleşti. Bir ormanda yürüyorsun, bir akrep tarafından ısırılmış ve acı çeken bir adamla karşılaşıyorsun. Çantanda akrep zehri için panzehir var. \"İyilik\" yaptığına inanarak panzehiri veriyorsun adama. Adam iyileşiyor, ormanın sonundaki köye gidiyor ve köyde masum 10 kişiyi öldürüyor."} {"url": "https://gezginyogini.com/durmak-ya-da-durmamak-miydi-butun-mesele/", "text": "Yeni tanıştığım bir arkadaş ortamında konu bir şekilde benim hikayeme geldi, meraklı gözlerle dinleyen insanların içinden şimdi baktığımda \"kibirli bir ukala\" olarak tabir edeceğim bir kadın bir şehre, bir eve bağlanmak istememe, hep yeni bir şeyler öğrenmek isteme, evrenle beraber hep bir değişime maruz kalmak isteme halime \"doyumsuzluk değil mi bu?\" diye çıkışmıştı. Halinde küçümsemeye çalışan, ukala bir tavır hakimdi. Devamlı harika bir kocası olduğundan ve tabi ki dahi bir çocuğu olduğundan bahseden kadınlardan biriydi sadece aslında, ben yine de ciddiye aldım ve \"belki de öyledir, bilmiyorum\" dedim. Evli ve çocuklu insan faşizmi diye bir şey var. Sanıyorlar ki herkes onların yaşadığı hayatı istiyor. Hep bir şeyler değişsin istemiyordum aslında, sadece hep bir şeyler değişiyordu ve ben bu değişime ayak uyduruyordum. Doğanın sıradan bir parçası gibiydim, o kadar. \"Ah bu hali çok sevdim, hep bu hal kalsın\" ya da \"ah bu hal çok güvenli, başka bir hal başımı kim bilir nasıl da belaya sokar\" diye düşünmüyor, sadece geleni hoş geldin diye karşılıyor, gideni güle güle diye uğurluyordum büyütmeden. Ya da gitmem gerektiğini hissediyorsam hoş çakal diyordum yine büyütmeden. Hiç mi derdim yoktu bu değişimle? Vardı elbet; kitaplarımı koyacak bir kitaplığım olamıyordu mesela. En çok hayalini kurduğum şeyin tüm kitaplarımı yerleştirdiğim bir kitaplık olduğunu söylesem inanır mısınız? \"Zamanı gelecek\" diyorum sadece kendime, zamanı gelecek biliyorum. \"Aman Tanrım ne kadar cesur kararlar\" dedikleri kararların aslında benim için evet belki zor ama çok da büyütülmeyecek kararlar olduğunu fark ettim. Benim bir konfor alanım yoktu aslında. Ben her yeri konfor alanım yapabiliyordum ve yapamadığım bir an geldiğinde, o alan beni çürütmeye başladığında orayı bırakmayı çok iyi biliyordum hepsi bu. Hayatın şu gerçekliğini deneyimlerle öğrenmiştim: her zaman yeni bir yaşam alanı yaratabilirdik. Asla şunsuz yapamam dediğimiz her şeysiz yapabilirdik, asla orada yaşayamam dediğimiz her yerde yaşayabilirdik, hem de belki de bir öncekinden daha iyi bir yaşam yaratarak. Her şeyi kontrol etmeye çalışmanın, hep aynı hayatı değişmeden yaşamaya çalışmanın var olan değişime ayak uydurmaktan daha yorucu olduğunu anladım. Hayatın bize bizim planladığımızdan daha güzel bir plan yapmış olabileceği gerçeğini hatırlatıyorum hep kendime. Durmak ya da duramamak işte bütün mesele bu değildi, olmak ya da olmamaktı bütün mesele. Hayatın içinde gerçekten olmak ya da durduğun yerde olmuş gibi yapmaya çalışmak. Hiçbir çoğunluğun azınlık üzerinde kurmaya çalıştığı diktatörlüğe boyun eğmeden olduğum haliyle bu hayatı yaşama sözü veriyorum kendime."} {"url": "https://gezginyogini.com/en-cok-sorulan-sorular/", "text": "Seyahate çıkma amacım yoga ve meditasyon alanında kendimi geliştirebilmek, eğitimler alabilmek ve aldığım eğitimleri öğretebilecek bir yoga eğitmeni olabilmekti. Yola çıkmaya karar verdiğimde o zamana kadar çalıştığım mühendislik mesleğimden kenara atabildiğim bir birikimim yoktu ve kredi çekerek yola başladım. Daha sonra Avustralya'da bir yıl çalışarak biriktirdiğim para ile seyahatlerime devam ettim. Şimdi çok severek yaptığım mesleğim olan yoga eğitmenliği ve seyahat blog yazarlığından gelen kazancım ile seyahat ediyorum. Önceliklerim değişince kazandıklarımı gerçek amacım doğrultusunda biriktirebilmeyi öğrendim. Düşük bütçeyle ve gönüllü çalışma programlarına katılarak seyahat etmeyi tercih ediyorum. Ne yazık ki henüz bir sponsorum yok. Gezmeye nasıl karar verdiğimi sayfamdaki hakkımda bölümünde yazdım, buradan bakabilirsiniz. Gezmek için bir ekibim yok, belirttiğim gibi tek başıma çıktım ben yola, seyahatlerimi yalnız başıma gerçekleştirdim, gerçekleştiriyorum. Bazen yolda tanıdığım insanlarla beraber bir süre seyahat ettiğim de oldu tabi ama yola çıkışlarım yalnız oldu. Şimdi açık konuşmak istiyorum; bana sorarsanız hiç ingilizcenin olmaması evet bir sıkıntı. Evet çok sıkıntı yaşıyorum, çünkü ben et ve hayvansal ürünleri tüketmiyorum. Bu yüzden birçok yerde derdimi anlatmak zor olabiliyor. Ama çözülemeyecek sıkıntılar değil bunlar. Mühendislik eğitimi aldım ve 4 seneye yakın bir süre bu alanda çalıştım. Ama şu andaki mesleğim yoga eğitmenliği. Ayrıca çocukluğumdan beri yazı yazmak istemişimdir, bir kitap çıkaracak kadar iyi olamasam ve kendime henüz yazar diyemesem de insanların merak edip okumak istediği bir şeyler yazabiliyor olmak güzel. Sakın alınıp darılmayın ama bu tarz sorular benim biraz tarzımın ve amacımın dışında. Ben bir gezi rehberi değilim, ben bir seyyahım ve gezilerimi, anıları yazıyorum sadece. Piyasada gezi rehberliği görevini hakkıyla ve doğru bir şekilde yapan bir çok başka site var, onlardan yardım alabilirsiniz. Bu ve bunun gibi google'a yazarak rahatlıkla cevaplarını bulabileceğiniz soruları cevaplamaktan hoşlanmıyorum. Araştırmak yerine başkasına sormayı benimsemiş kişileri beslemek istemiyorum. Lütfen yapmayın bunu, google bana mesaj atmaktan daha kolay, kendi çabalarınızla bulabiliceğiniz şeyler için bile hazırcılığa alışmayın. Herkes için bu süreç farklıdır elbet ama ben ilgi duyuyorum diyen kişilere önce Yoga felsefesiyle ilgili kitapları okumalarını öneririm. Purnam yayınlarının Raja yoga, Jhana yoga, Bhakti yoga, Karma yoga... kitapları benim önerilerim olarak not edebilirsiniz. Felsefesini kavradıktan sonra asanalara yani yoga hareketlerine \"bir eğitmen ile birlikte\" başlamanızı tavsiye ederim. İnanın bunu yapabilmeyi çok isterim. Bu benim için de eğlenceli bir süreç. Ama sizin gibi bu istekte bulunan o kadar çok insan var ki herkesin isteğini kabul etmeye çalışırsam ne param ne de zamanım yeter buna. Lütfen bunu kişisel algılayıp sizin başımdan savdığımı düşünmeyin."} {"url": "https://gezginyogini.com/en-guzel-deniz/", "text": "Deniz in sesi kulaklarımı doldururken elime kitabı aldım, kapattım gözümü ve aklımdan geçirdim hayalimi, dileğimi, sıkıntımı, üzüntümü... her neyse o an hayatımın merkezinde ayakta duran ya da bilinçaltımda bir köşeye sinmiş gizlenen, en kuvvetli olan hangisiyse o anda işte \"o\" geçiverdi aklımdan. Ellerim hangi sayfayı istiyorsa onu buldu, gözlerim kapalıyken... Sonra gözlerim ellerimin yardımıyla yüreğimin bulduğunda gezindi. Keyifle içtiğin kahvenin üzerinden sana seni anlatmak için yanına gelen falcı \"önce inanman lazım.\" der. Bu inandığın \"tesadüf\" belki de hayatını değiştirebilecek güce sahip oluverir bir anda. Bilimsel olarak \"forer etkisi\" denilen bir yöntemle yani \"insanların herkes için geçerli olabilecek genel, geniş, belirsiz ifadeleri farkında varmadan kendine özel görmeleri\" denilen basit bir psikolojik yöntemle inanırsın tılsıma. Ama işte dedim ya \"inanç\" önemli olan, bu tılsımın içerisinden hayatını değiştirecek yolu sen seçersin. Kader sana su içeceğini söyler ve hangi dereden, hangi gölden, hangi okyanustan içeceğine sen karar verirsin, tesadüflerin ya da tesadüf sandığın inanışların sana yolu seçmende yardımcı olur. Falcı kadın sana hayatındaki insanın \"hayatının erkeği/kadını\" olduğunu söyler ve artık o insanı hayatının erkeği/kadını yapacak gücü, inanışı sana vermiş olur. Falcı kadın sana çok çalışacağın ve sonunun iyi olacağı bir yola gireceğini söyler ve artık sana çok çalışma gücünü ve iyi olacağı inancını vermiş olur. Bir gün bir kitap okursun, bir film izlersin, biriyle tanışırsın... hayatın değişir. Böyle deriz ya çoğu zaman, aslında tam da hayatında o noktadasındır ve o kitap, o film, o kişi seni bulmuştur ya da sen onu bulmuşsundur. O kitabın, o filmin, o kişinin hayatını değiştirdiğine inanırsın çünkü hayatını değiştirme kararını sen çoktan vermişsindir ve o kitabın, o filmin, o kişinin hayatını güzelleştireceğine dair inancın hayatını güzelleştirir. İşi bırakmak, yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak, yeni bir hobi edinmek... değildir aslında senin hayatını değiştiren, bunların sana iyi geleceğine dair gönülden inancındır ve iyi gelir de. Mutlu olacağına inandığını söylediğin için mutlu olmazsın, mutlu olduğuna gönülden inanırsan mutlu olursun. Hayatındaki küçük detayları görürsen ve bu detayların güzelliğinin farkına varırsan güzel olduğuna gönülden inanırsın. Yani aslında diyorum ki herşey senin zihninin içerisinde bitiyor. Sen neyi davet edersen hayatına onu selamlıyorsun, sen neye inanırsan onu yaratıyorsun. Evrenin karşına çıkardığı tesadüfler, aslında senin inancının yarattıkları. Hayatındaki başına geleceklerin kontrolü senin elinde değil, ama başına gelenlere nasıl bakacağının kontrolü senin elinde, güzellikleri görüp mutlu olmak ya da sıkıntıların içinde yok olup gitmek. Şu anda burada nefes aldığın için mutlu olmak ya da geçmişteki dertlerin ve gelecekteki kaygılarınla boğuşmak; senin elinde. Elindekileri ve şuanda sahip olduğun hayatın değerini bilmek ya da bitmek bilmeyen şikayetler türetmek; senin elinde. Hayatı boyunca yaşadığı kentten hiç ayrılmamış, ama dışarıdaki hayatı merak eden, yaptığı işten, karısından, çocuklarından, yaşadığı kent olan Chelm'den mutsuz olan Moşe'nin bir sabah diğer kentleri görmek için yola çıkma kararıyla kendini yollara atışının hikayesini okudum bugün. Moşe bir süre yürüdükten sonra bir ağacın altında biraz uyumaya karar veriyor, uyumadan önce gideceği yolu şaşırmamak için ayakkabılarının burun kısmını gideceği istikameti gösterecek şekilde koyuyor ve uyuyor. O uyurken yoldan geçen bir başka yolcu güzel gördüğü ayakkabılara bakıyor sonra da farkında olmadan burnu ters yöne çevrilmiş bir şekilde bırakıyor. Uyandığı zaman Moşe ayakkabılarının burnunun dönük olduğu istikamete yani kendi şehrine doğru ilerliyor farkında olmadan. Vardığı bu yeni şehir kendi şehrine çok benziyor ama daha renkli, insanları daha güler yüzlü, kendi evine çok benzeyen bu ev daha temiz, bahçesi daha yeşil, kendi karısına benzeyen bu kadın daha güzel, daha iyi yemek yapıyor, kendi çocuklarına çok benzeyen bu çocuklar daha akıllı, kendi dükkanına benzeyen bu dükkanda daha güzel çalışıyor ve daha çok müşteri geliyor. Yeni Chelm'de, yeni karısı, yeni çocukları ve yeni işiyle mutlu bir hayat süren Moşe diğer kentleri görmekten vazgeçiyor ve ölene kadar bu kentte mutlu bir yaşam sürüyor. Şu anda yaşadığın an, yaşadığın yer, yaşadığın insanlardaki güzellikleri görmek için bir bak etrafında, aslında belki de bahçen düşündüğünden daha yeşildir, daha renklidir. En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır demiş ya şair, ben de diyorum ki en güzel deniz neden şuanda içinde yüzüyor olduğun olmasın."} {"url": "https://gezginyogini.com/evden-para-kazanmak/", "text": "Evden yapılacak işler deyince ilk akla gelenlerden birisi aslında çevirmenlik. Eğer çevirmenlik yapabilecek kadar bir yabancı dil bilginiz varsa işsiz kalmaktan çok da korkmanıza gerek yok. Çok büyük paralardan bahsetmiyoruz burada ama minimal bir yaşam sürmenizi sağlar. Çevirmenlik yaparken kendi öz disiplininizi sizin oluşturmanız gerekiyor ve yaptığınız işi özenle yapmak önemli. Ne kadar özenli çalışma o kadar fazla iş. Eğer yazı yazma becerinize güveniyorsanız bazı sitelere içerik girebilir, ufak da olsa kendinize bir gelir elde edebilirsiniz. Zamanla yazı yazma hızınızı arttırdıkça ve daha alışkın hale geldikçe kazandığınız paralar biraz daha artacak tabi ki. İnternette makale yazarı aradığını iddia eden her siteye de güvenmemek gerek tabi. Sitede iletişime geçtiğiniz kişinin sizinle konuşma tarzına, kazancınızı net olarak öğrenip öğrenmediğinize, sitenin güvenilirliğine önem vermelisiniz. Kariyer. net'ten \"metin yazarlığı\" ilanlarına bakmayı deneyin, daha güvenilir sonuçlara ulaşabilirsiniz. Makale yazımı konusunda özgün içerik üretebilmek, alıntı yapmamak, yazım-imla kurallarına dikkat etmek çok önemli, eğer zaten bu konularda bir sorun yaşamayacağınızı düşünüyorsanız bu alanda kendinizi deneyebilirsiniz. Eğer yazım yeteneğiniz var ise bir başka sitede makale yazarak para kazanmak yerine kendi sitenizi kurabilirsiniz. Moda, makyaj, yemek, seyahat, günlük, fotoğraf, anne-çocuk, kitap, sinema... gibi bir çok alanın içinden size en uygun olanı seçip kendi sitenizi oluşturabilir, kendi özgün içeriklerinizi girebilirsiniz. Ama blog yazarak para kazanmak için biraz zaman, sabır ve şans gerekiyor. Şimdilerin modası artık video; çoğunluk yazı okumaktansa video izlemeyi tercih ediyor. Eğer sizin de anlatmak, öğretmek istedikleriniz varsa, kamera karşısında kendinizi rahat hissediyorsanız youtuberlik sizin hayalinizdeki meslek olabilir. Airbnb kullanmak istiyorsanız kiralamak istediğiniz odayı ya da evi modern ve konsept bir şekilde döşemenizi önerebilirim, odaya yaptığınız harcamayı kısa sürede çıkarabilirsiniz böylelikle. İnternetten satış yapmak da güzel bir para kazanma yöntemi. Özel bir el beceriniz varsa, takı, tasarım, örgü, pasta... gibi, ürettiğiniz ürünleri instagram üzerinden satışa sunabilirsiniz. Sizin beceriniz yoksa ama yurtdışından ürün alabiliyor ya da getirtebiliyorsanız bunların da internet üzerinden satışınız yapabilirsiniz. İnstagramı ayrıntılı dolaşırsanız bu şekilde satış yapan birçok hesaba denk gelebilir, ilham olacak bir şeyler bulabilirsiniz. Eğer web tasarım, grafik tasarım gibi konularda bilginiz ve yeteneğiniz varsa evden veya seyahat halindeyken gelir elde etmeniz pek alışılageldik bir durum. Önemli olan bu konuda yaratıcılığınızı ve bilginizi ne kadar kullandığınız ve ne kadar kaliteli işler öne sürdüğünüz. Kaliteli işler ortaya çıkardıkça ve bir de şansınız yaver gittikçe para zaten gelip size bulacaktır. Çektiğiniz stok özelliği taşıyan fotoğrafları internet üzerinde satışa çıkarabilirsiniz. Bunun için istock, dreamstime gibi sitelere üye olabilirsiniz. Bionluk sitesinde video-animasyon, grafik-tasarım, ses-müzik, yazılım, yazı-. çeviri... gibi kategoriler içerisinde sizin de yapabileceğiniz bir uzmanlık alanınız varsa bu site üzerinden becerilerinizi fiyatlandırarak teklif verebilirsiniz. Site üzerinde; \"ben sizin için şöyle bir video hazırlarım\", \"ben şirketiniz için sunum yaparım\", \"ben sevgilinize aşk şarkısı yazarım\", \"ben çocuk kitapları seslendiririm\", \"ben sizin için tanıtım yazısı yazarım\" gibi ve daha birçok seçenek var. Belki sizin de bu kategoriler içerisinde bir uzmanlık alanınız varsa değerlendirebilirsiniz bu siteyi. Evden para kazanmanın daha birçok yolu var tabi, bunlar sadece bir kaçı. Aman ha dikkat, benden size bir tavsiye; borsa ve anket işlerine bulaşmayın derim, oralardan para kazanmak pek mümkün değil, zamanınızı boşa harcamayın. Yeniliklere açık olmanız, kendinizin farkında olmanız ve hayatınızdaki fırsatları değerlendirebilmeniz dileğiyle. Tebrik ediyorum. Bende çıktım işten bakalım neler yapacağım. Önceliğim düşükte olsa düzenli gelir. Sonra seyehata başlayacağım. Düşüncelerimiz benzer. Bu sistemde hiçbir zaman ne istediğini alabilirsin ne de memnun olarak çalışabilirsin. Bu arada bende mühendisim. Cok basarilisin Burcu, seni izlemek cok keyifli. .. Ben çalışmamayı seçen değil, günümüz Türkiye'sinde artık kendine iş bulamayan bir beyaz yakalı olarak aynen senin de yazdığın gibi 1,5 yıldır kiramı ödüyor ve geçiniyorum ama tabi çok zaman harcanıp, 3-5 kuruş kazandıran işler insanın kanına dokunuyor. Çeviri yaptığım kitabevi de batmak üzere, o yüzden her türlü öneriyi sevinçle karşılarım. Ben de 14 yıl kurumsal düzende yönetici pozisyonlar dahil aktif çalışma hayatının tüm tozunu yutmuş, devamında günümüz T ürkiye'sinde öğretilen düzende çalışmayı reddederek kendi çiçek ve iç mimari danışmanlık firmasını kurmuş bir iç mimarım; söylemek istediğim masanın 2 tarafının da tüm avantaj ve dezavantajlarını, risklerini deneyimledim, deneyimlemeye devam ediyorum. Asıl yaşamın bana gönderdiği hediye olarak düşündüğüm, 1 ay önce sistemine aşık olarak çok yakın Eczacı bir arkadaşım ile tanışma şansı elde ettiğim Alman bir network marketing sistemi düzeninde çalışan firmaya bireysel iş ortağı oldum ve 0 risk, 0 sermaye, Alman iş düzeni, ürün kalitesi ve serbest çalışma koşulları ile iş sahibi olma, emeğin kadar kazancın tadına varma ayrıcalığını yaşamaya başladım. Amerika'da nüfusun 43%'si, Japonya'da her 6 kişiden 1'i network network marketing ile standardın çok üstü para kazanırken Türkiye'nin henüz 0,8% si oluşumun farkında ama şükür ki hızla artıyor; insanlar hayatlarına değer katmaya başlıyor. Detaylı bilgi almak istersen gönüllülükle bildiklerimi paylaşırım, yaşam amacını bulman dileğimle, sevgiler.."} {"url": "https://gezginyogini.com/eylul-yoga-bulusmasi-gercek-seni-ozgurlestirir/", "text": "Bağımlılıkların seni esir eder. Kendine söylediğin yalanların esiri olursun. Gerçek ise seni özgürleştirebilecek tek şeydir. -Farkındalık meditasyonu - İletişim: gezginyogini@gmail. com / 05050166199 - Kontenjan sınırlı sayıdadır, kararını verdiğin gibi iletişime geçip yerini ayırtmanı öneririm. - Yoga çalışmaları başlangıç ve orta seviyede uygulayıcılar için uygun şekilde düzenlenmiştir. - Gerektiği taktirde programda ufak değişiklikler yapılabilir. - Serbest zaman içerisinde kitabını alıp uzanmak haricinde bir aktivite yapmak isteyenler için: Olimpos sahilde keyif yapabilir, likya yolu yürüyüşü ya da doğa yürüyüşleri yapabilir, kaya tırmanışı deneyimleyebilir, bisiklet kiralayabilir, atv safari turu yapabilirsiniz"} {"url": "https://gezginyogini.com/gencken-seyahat-etmeniz-icin-3/", "text": "Geçenlerde üniversiteyi daha yeni bitirmiş bir gençle sohbet ediyorduk. Kafası karışmıştı, hemen bir işe başlaması gerektiğinden, iş hayatının içerisine biran evvel girmesi gerektiğinden bahsediyordu. Bir yandan da seyahat etmeyi, farklı ülkeleri keşfetmeyi çok istiyordu ama bunun için zaman kaybetmenin doğru olup olmadığından emin değildi. Ailesi, çevresi, hocaları ona hep okul bitince hemen bir işe girmeyi öğütlemişti. Ben ise tam aksini söyledim; ona seyahat etmesini önerdim. Bahaneler üretmeden. Sadece git. Sonuçlar bedellerine değer. Bundan daha ölümcül bir söz olamaz. - Evet, ama ya borçlar ne olacak ? - Evet, ama ya mesleğim ne olacak ? - Evet, ama ya erkek/kız arkadaşım ne olacak? \"Evet, ama...\" öldürücüdür. Çünkü bu yapmayı istediğimiz şeyi yapmaya korktuğumuzda amaların en iyisine sahipmişiz gibi hissetmemizi sağlar. Korkumuzu asalet gibi görmemize neden olur. \"Evet, ama...\" hakkında dikkatli ol. \"Evet, ama...\" hayallerini öldürür. Yaşlandığında hayat sadece başından geçen olaylar olarak görünecek. Gençliğinde, tüm gücünün olduğu zamanda; gerçekten yapmak istediklerini yapmalısın. Fakat bir yetişkin olup yeni sorumluluklar almaya başladığında, gerçekten önemli olan şeyi bildiğine dair planlı olmak zorunda kalacaksın. Eğer hala şuanki durumunun kontrolü senin elindeyse, hala çarkların içerisine girmediysen; hayatında önemli olan neyse onu yapacak şansa sahipsin demektir. Hayat her zaman kontrolün sadece senin elinde olacağı şekilde ilerlemeyebilir, hazır hala kontrol elindeyken onu kullan. Yetişkinliğin ilk evrelerinde dünya görüşün biçimlenmeye başlar. Bu zamanı iyi değerlendirebilmek çok önemli: kendine büyümek için fırsatlar tanımalısın. Bunu yapmanın en iyi yolu seyahat etmek. Yani, genç insan; sehayat et. Seyahat et özgürce ve uzaklara. Seyahat et cesaretle. Seyahat et coşkuyla. 1- Seyahat; sana macera yaşamayı öğretir. - Everest'te günlerce yürüyüş yapmak - Bolywood filminde rol almak - Yağmur ormanlarında kamp yapmak - 3 ayda İspanyolca öğrenmek - Ailesi olmayan çocuklara İngilizce öğretmek - Bir hayvan barınağında gönüllü çalışmak - Günlerce süren bol kahkahalı tren seyahatleri - Mercan kayalıklarında neon balıklarla birlikte yüzmek - Tarlada ekip biçmeyi öğrenmek Bir kez daha söylüyorum ve söyleyeceğim: Gençken seyahat etmelisin. Zamanı dünyayı görmek için, hayatın farkına varmak için ve kişiliğini geliştirmek için değerlendirmelisin. Yaptığın yatırıma, paraya veya zamanını feda etmene değecektir. Turist ol demiyorum, riskleri ve maceraları deneyimle diyorum, böylece hayatının geri kalanını korku ile geçirmek zorunda kalmazsın. Sorunlarla başa çıkmayı, çözüm üretmeyi, çaba harcamayı, hedef koymayı öğrenirsin seyahat ederken. Korkularının üzerine gitmeyi öğrenirsin. Kendini tanımaya başlar, hayattan ne istediğinin farkına varırsın. 2- Seyahat; merhamet etmeyi öğrenmeni sağlar. Gençliğinde, hayatını tanımlayacak seçimler yapacaksın. Şu an başladığın düzen, bütün hayatın boyunca seninle birlikte olacak. Seyahat, seni başka hiç bir şeyin yapamayacağı kadar değiştirecektir. Senden daha büyük problemleri çözer halde bulacaksın kendini. Eğer Güneydoğu Asya'ya gidersen köle ticareti ile karşılaşabilirsin, eğer Doğu Avrupa'ya gidersen soykırımın ve dinsel işkencenin etkilerini görebilirsin, eğer Haiti'ye gidersen Batı himayesinin çirkin yüzünü görebilirsin. Dünyanın hem ne kadar küçük hem de ne kadar büyük olduğunu anlamaya başlayacaksın. Dünyanın yarısından çoğunun günlük hayatlarında alışmış oldukları acı ve kedere dair yeni keşfettiğin bir saygı duyacaksın içinde. Diğer insanlarla derin ve daimi bir şekilde bağlı olduğunu hissedeceksin. Umursamayı öğreneceksin, belki seslerini duyurmaya ihtiyacı olan insanlar için birşeyler yapmanın bir yolunu bulacaksın. Sana Tayland adalarının güzelliğini saatlerce anlatabilirim fakat onu deneyimlemek için kendin görmen gerekir. Büyük Çin seddiyle ilgili onlarca kitap okuyabilirsin fakat orada olmak farklı bir hikaye. Paran mı yok ? Git gönüllü işlerde çalış, ya da gittiğin yerlerde garsonluk yap para kazan, otostop çek, çadırınla gez, bileklik sat, müzik yap, az ye çok gül... Yeter ki her zaman bir yol olduğunu unutma. Sence 30 yaş gençlik kavramına dahil mi? Evet dimi. Ev borcu kredi kartı borçları diğer klasik giderler, hem bunları ödemenin hemde dünyayı dolaşmanın imkanı var mı? Elbette seyahat, standart hayatlarımızı yaşarken kazandığımız tecrübelerden çok daha fazlasını kazandıracak, doyuracak ama amalardan kurtulmanın yöntemini bulamayan, çözümsüzlükler içinde yüzen insanlar için \"borçlarını kapatma yöntemi olarak elinden herşeyi çıkar elinde kalan 3 ve 5 kuruş ile vur kendini yollara\" tavsiyesinden daha başka nelerle bu hayallere kavuşabilmemizi sağlayabiliriz tavsiyesi istiyorum, basıp gitmek için çok az mantık çevresinde fikir arzuluyorum. ben 46 yaşındayım ara ara geziyorum ve sonuna kadar söylediklerinize katılıyorum. ilk 25 yaşında sırt çantamı alıp balkanlar turu yaptım. türkiye yi kare kare gezdim insan kendi ülkesini tanımalı felsefesi ile yola çıktım ve türkiye 4 yıl sürdü ve hala devam ediyorum gezmeye. genç gezmek çok daha doğru. sadece size şunu söylemek istedim bir adanalı olup batı kültürü ile büyümüş biri olarak kürtlere zazalara ermenilere süryanilere ezidilere araplara gürcülere v. b bu ülkede tüm yaşayan etnik guruplara bakışım çok değişti. o nedenle herkes sırt çantasını alıp yola çıkmalı diyorum ve sizi destekliyorum. güzel bir çalışma olmuş elinize sağlık kolay gelsin."} {"url": "https://gezginyogini.com/gezgin-yogini-ile-kordonda-yoga/", "text": "Şu Kordon'da ne güzel yoga yapılır dedim geçenlerde kendi kendime. Denize karşı, mis gibi deniz havasıyla çimenlerde... Sonra dedim ki yalnız yapmayayım, birlikte yapalım ve aklıma böyle bir etkinlik oluşturmak geldi. Bir çok insan yoganın ne olduğunu merak ediyor, ya da biliyor ve uygulamaya devam etmek istiyor ama maddi imkanı uygun olmadığı için gidemiyor. Ya da zaman bulamadığı için, ya da üşendiği için. Son ikisi için yapabilecek birşeyim yok ama ilki için elimden geldiğince, ücretsiz olarak yogayı insanlara tanıtmaya karar verdim. 24 Nisan pazar sabahı istekli, hevesli bir kalabalık vardı yoga için gelen. Bedenini tanımak isteyen; bedeninin, zihninin ve ruhunun arasındaki bağı farketmek isteyen, gözlerinin içi gülen insanlarla tanıştım. Birlik olmanın bilinciyle başladık yoga duruşlarına. Her nefes alışta deniz kokusunu içimize çektik ve her nefes verişte biraz daha girdik pozun içine."} {"url": "https://gezginyogini.com/gezginyogini-ile-kordonda-yoga/", "text": "Bir önceki keyifli ve etkili geçen yoga etkinliğinin ardından bir yenisini daha yapalım dedim. 29 Mayıs Pazar günü saat 10:00'da Alsancak Kordon'da gelin yine \"birlik\" olalım. Alsancak limanına doğru giderken V Lounge cafe önü. Aranızda \"Ben yoga yapamam, hiç esnek değilim.\" diyenleri duyar gibiyim. Bu \"çok kirliyim, banyo yapamam.\" demekten farklı bir durum değil. Esnemek için, güçlenmek için, dengemizi arttırmak için, bedenimizi tanımak ve bedenimizle barışmak için, bedenimiz ile zihnimiz arasındaki uyumu yakalamak için gelin birlikte yoga duruşlarını öğrenelim, uygulayalım. Bu sefer bir güzellik daha ekleyelim dedim; 1 saatlik yoga uygulamasının ardından kolektif bir pikniğe ne dersiniz ? Hem yiyelim, hem paylaşalım, hem sohbet edelim. Yogaya ve seyahate dair sorularınız varsa Yoldaki / Gökhan Keşf-i Alemde ile birlikte cevaplamaya çalışalım."} {"url": "https://gezginyogini.com/gezimanya-soylesi/", "text": "Bu soruya verilecek yanıt çok fazla aslında ama sanırım beni en çok etkileyen yer Rishikesh. Şurasını gezmeli, burasını gezmeli denilecek bir yer değil Rishikesh. Şehrin enerjisi çok ilginç ve tabii ki şehrin içinden geçen mükemmel, tertemiz Ganj var. Şehre bu ilginç enerjiyi veren de Ganj Nehri olsa gerek. Auroville de beni çok etkiledi. Dünyanın birçok yerinden insanın burada birlikte, kardeşçe yaşaması ve kimsenin hiçbir ırk, din, millet ayrımı yapmaması normal dünyadan gelen bizler için biraz şaşırtıcı idi başlarda. Buradaki yaşam gerçekten ütopya diye adlandırılabilecek bir yaşam ve o ütopyanın gerçekleşmiş olduğunu görmek umut veriyor. Bazen kafama göre hiç hazırlıksız çıkıyorum yola ama sonrasında da neden hazırlık yapmadım ki gelmeden önce diye kızıyorum kendime : ) En güzeli yola çıkmadan 1-2 hafta önce oturup internet başında blogları ve siteleri gezmek, gezginlerin tavsiyelerini seyahat defterime not almak. Böyle hazırlıklı çıkınca yola nereye gidilir, ne yenir, ne yapılır sorularına çok fazla vakit harcamıyor insan. En son Katmandu'daydım. Annapurna etrafında trekking gezimi tamamladıktan sonra ülkeye dönüş öncesi 1 hafta kadar başkentte vakit geçirdim. Bu birkaç ay biraz durgun geçiyor, ailemi özlemişim onlarla vakit geçiriyorum : ) Ekim ayında Avustralya'ya gidiyorum. Seyahatler sırasında yerel halktan çok, gezginlerle karşılaşıyor zaten insan. Gezilen yerler genelde aynı, kafalar birbirine yakın olduğu için birlikte geçirilen vakitler güzel, sohbetler eğlenceli geçiyor. Tüm gezginler birbiriyle arkadaş, tanıdık olmaya başlıyor zamanla. Enteresan anı olmaz mı, anlatılacak o kadar çok şey var ki... Nepal'de Annapurna etrafında trekking yaparken arkadaşlarla dünyanın en yüksek gölüne Tilicho Lake'e çıkmaya karar veriyoruz, aslında karar veriyoruz demeyelim de ikna oluyorum diyelim : ) Yol çok tehlikeli, Lonely Planet'te rehbersiz çıkılmaması gerektiği yazıyor. Biz yine de gazlanıp çıkıyoruz yola. Ben dağ hastalığı AMS'ye yakalanmışım, yükseğe çıkıldıkça hastalık etkisini daha da gösteriyor. Yol çok zor ve ben ölmek üzere hissediyorum kendimi. Başımda inanılmaz bir ağrı, başım dönüyor, midem bulanıyor, nefes almakta zorlanıyorum ve hala o zorlu yollarda inatla tırmanmaya çalışıyorum. Ayağım kaysa aşağısı uçurum ama pis bir inadım var başladığım işi bitireceğim. Yolda 2 kere çığ yaşadık, altında kalır mıyız ki acaba diye korkuyor insan, filmlerdeki gibi bir dünyadayız... Ölüm yanı başımızda ama dağlar o kadar güzel ki... Zorlu ölüm kalım savaşından sonra neyse ki çıktık sonunda Tilicho'ya. Manzara görülmeye değer ama soğuk yüzünden 15 dakikadan fazla duramıyor insan. Trekking için uygun tasarlanmış ayakkabılarımıza ve ellerimizdeki trekking sopalarına rağmen yol bizim için ölüm kalım savaşıydı ve gölün bulunduğu yer eldivenlere, berelere rağmen 15 dakikadan fazla kalınamayacak derecede soğuktu. Yolda polislerin zorla indirmeye çalıştıkları yaşlı bir amca ile karşılaştık. Ayakları çıplak, zayıf, incecik kıyafetleriyle bu amca kaçıp kaçıp Tilicho'ya tırmanırmış, polisler de dağlarda bu amcayı ararlarmış, bu ilk kaçışı değilmiş yani. O incecik kıyafetlerle o dondurucu soğukta günlerce nasıl hayatta kaldığı ve ne yiyip ne içtiği bir muamma. Kaçıp kaçıp kendini dağlara atmasının, yükseklere çıkmak istemesinin sebebini kendisinden başka bilen yok ve 80 yaşına rağmen bu gücü kendisine bulmasına şaşırmamak elde değil. Ben vejetaryenim, Hindistan ve Nepal gibi ülkelerde hiç sorun yaşamıyorum. Yeri geldiğinde sokaktan yiyecek yemeye de çekinmiyorum ben, sokak yiyeceğinin lezzeti bir başka güzel oluyor. Hindistan'ın kendine has yiyeceklerine bayılıyorum, inanılmaz lezzetli bir mutfak. Kalacak yer olarak tercihiniz genelde nedir? Otel, hostel, kamp vs. Varanasi. Zor bir şehir olduğunu biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. İtalya'da yaşamayı hayal ederim bazen ama gerçekten burada yaşamayı ister miyim bilmiyorum. Yaşamak için daha emniyetli ve daha farkındalık sahibi ülkeler seçmek daha doğru bir seçim olabilir. 1 sene bunun için yetmez; gelin şunu 3 sene yapalım, 5 sene yapalım : ) İlk sene Tayland, Kamboçya, Endonezya, Malezya, Vietnam, Myanmar, Sri Lanka, Çin, Moğolistan'ı gezerim. Gezerim dediysem gidip 2 hafta kalırım değil her ülkede birkaç ay kalırım. Yeni öğretiler öğrenirim; masaj, tantra, shaulin kung fu.. Yeni yoga-meditasyon teknikleri... Doğu felsefesinde öğrenmemiz gereken, varoluşumuzu anlamada bize yardımcı olacak o kadar çok öğreti var ki bunun için aylar pek yeterli değil aslında. İkinci sene 6 ay Avrupa'yı gezer, şehirlerinden çok köylerinde ovalarında dolanırım. İspanya'dan Afrika'ya geçer ve 6 ay boyunca Afrika'da köy köy dolaşır kabilelerle birlikte yaşar, yaşam tarzlarını anlamaya çalışır, çocuklarıyla vakit geçirir, kadınlarını dinler, gözlerdim. Üçüncü sene Güney Amerika... Şaman yerlilerle vakit geçirirdim, hayat felsefelerini öğrenirdim. Gettoları gezerdim, oradaki yaşamı görür ve o yaşama dahil olmaya çalışırdım. Dansın peşinden giderdim. O Latin coşkusunu yerinde yaşamak çok güzel olsa gerek. Ben gezerken binaları göreyim derdinde değilim pek. Dedim ya oralı gibi olmayı, her gittiğim şehirde ve ülkede yeni bir role bürünmeyi, o hayatı yaşamayı seviyorum. Öğrenmeyi seviyorum, onların yerinde olsaydım diyerek o hayatı hissederek yaşamayı seviyorum. Türkiye'de insanlar birbirine gösteriş yapmak için gezer olmuşlar. Gezmek deyince sadece Avrupa tatili gelir olmuş çoğunun aklına, e bu da haliyle Lira-Euro dengesini baz aldığımızda bizim için pahalı. Ben biraz da Doğu'ya yönelip o kültürden de bir şeyler almaya çalışmalarını öneririm insanlara. Ayrıca çoğumuzun bir türlü kullanmayı bilmediği siteler, rehber kitaplar; birçok şehirdeki ucuz ve kalınabilir yerler hakkında bilgi veriyor. İlla 3-5 yıldızlı otellerde kalmak zorunda değiliz, gece uyumak için vereceğimiz parayı ben daha çok gezip görmeye ya da yerel yemekleri yiyerek yeni lezzetler tatmak için vermeyi daha mantıklı buluyorum. Bence ilk olarak gezmeyi neden istediğine karar vermeli insan. Arkadaşlarına gösteriş için mi, yeni yerler görmenin heyecanı için mi, öğrenmeyi sevdiğiniz için mi, gezerken kendinizi bulduğunuz için mi... Bir sürü neden sıralanabilir buna... Önce kendimize karşı dürüst olmalıyız. Bir şeyi gerçekten yapmak istiyorsak bahanelerden kurtarmalıyız kendimizi önce. Para tabii ki önemli bir faktör ama çok fazla para harcamadan gezebilmenin de yolları var, istemek önemli. İnternet gibi bir zenginlik var önümüzde; gezginlerin deneyimlerine ulaşıp, türlü araştırmalar yapıp kendiniz için en uygun yöntemleri bulabilirsiniz."} {"url": "https://gezginyogini.com/goa-bir-masal-dunyasi-gormek-ister-misiniz/", "text": "Sabahın kör karanlığında 5'te Panaji'deyim. Ha bakalım napıcam şimdi derken 4 kişilik bir kız grubu görüyorum, hemen sıvışıyorum yanlarına. Kızlar Avustralyalı, benim için kabus bir İngilizce ; ilginç aksanlarına mieaa mieeaa diyerek konuçtukça bunlar ben sadece yes yes diyip kafa sallıyorum. Neyseki otobüs durağını birlikte arayıp bulacak birilerini olduğu için yanımda mutluyum en azından. Sabahın 5'i hala kör karanlık, ortalıkta gezinen ya da orada burada uyuklayan ayyaşlar... Mapusa'ya giden otobüs ne tarafta diye soruyoruz gördüklerimize, biri sağ tarafı gösteriyor, diğeri sol tarafı, bir diğeri ilerisini... Kafalar karıştı, etraf karanlık, gösterdikleri karanlığa doğru yürüsek ardımızdan gelirler mi, tehlikeli mi bu adamlar değil mi? Bilmiyoruz ki, tırsıyoruz sadece. Neyse sonunda bir şekilde otobüsü bulduk, Mapusa'ya kadar birlikte gittik. Mapusa'dan sonra ben Arambol otobüsüne bindim, onlar Anjuna'ya. Goa'yı söyle anlatayım ki; aşağıdaki haritada da görebileceğiniz gibi onlarca plajdan oluşuyor. Yani aslında bunlar hep küçük küçük köyler, her köy kendi adını veriyor plajlara. Sanatını konuşturan bu kadıncağızın yaptığı heykeli çocuklardan korumaya çalışırken harcadığı çaba görülmeye değerdi. Gün batımında sahilde sadece davulcular ve dansçılar olmuyor tabi. Poi çevirenler, hulahopçular, acro yogacılar ve türlü türlü hünerlerini sergileyenler de gün batımında sahilde oluyor. Bunlar da birbirinden güzel takılarını sergileyen hippi arkadaşlar. Gündüzleri yoga ve dans workshopları oluyor genelcde, akşamları da mutlaka bir yerde parti var; yeni yeni gruplar, ilgin. enstürmanlar ve gerçekten iyi müzik. Favori mekanım Oshoanic; ağaçların altında bir sahne, büyülü bir havası var mekanın. Arambol'de bir de görülmeye değer \"sweet lake\" var. Görüntüsü huzurlu bir mekanı andırsa da kalabalık ve yılışığı bol. Bu da sweet lake'te üzerine çamurlar sürerek ilgi toplamaya çalışan Bolywood adayı Hintli kardeşimiz. Biraz daha sakinlik ve huzur peşindeyseniz Güney Goa'yı tercih etmenizde yarar var. Ben gidemedim ama giden birçok arkadaşıma istinaden söylüyorum ki Palolem Beach en güzelleri, gideni geri döndüremiyorsunuz."} {"url": "https://gezginyogini.com/gonullu-calisma-programlari/", "text": "Seyahat etmeyi bir şehrin görülmesi gereken turistik mekanlarını görmek, o şehri sembolize eden binanın ya da heykelin önünde fotoğraf çekilmek ve o bölgeye ait birkaç yemeği yemek olarak görüyorsanız bu yazım sizin için değil ne yazık ki. Bu yazım seyahat etmek deyince farklı bir kültürün içinde yaşamayı, bol bol insanla tanışmayı, yaşamadığı deneyimleri yaşamayı ve sırtçantasını anılarla doldurmayı aklına getirenlere. Gönüllü Çalışma Programları sizin yaşamınızı değiştirecek deneyimlerin sihirli sözcükleri. Dünyanın uzak ya da yakın, bambaşka bir ülkesinde ya da kendi ülkende farklı bir şehirde bol bol iyi ve kötü anı biriktirebileceğiniz en güzel yollardan biri \"gönüllü çalışma\" deneyimi. Ayrıca bu sayede seyahatinizi ucuza da getirebilirsiniz. Gönüllü çalışma deneyimi için size yardımcı olacağını bildiğim, denediğim siteleri, programları sizinle paylaşmak istedim bu yazıda. Workaway dünyanın bir çok yerindeki gönüllüye ihtiyaç duyan kişiler ya da organizasyonların bulunduğu bir veritabanı. Sitede bir çok farklı alanda gönüllülük alternatiflerine rastlayabilirsiniz. Bebek bakmak, çiftlik işlerine yardım etmek, kedilere bakmak, ev işlerine yardım etmek, hostelde temizlik işleri ya da resepsiyon görevliliği yapmak, çocuklara öğretmenlik yapmak, yoga, dans eğitmenliği yapmak... gibi bir çok farklı alanda gönüllü olarak çalışma şansı bulabilirsiniz. Site ile yapılan anlaşma gereğince yemek ve kalacak yer karşılığında günde 5 saatten haftada 5 gün çalışma istenir ama bu ev sahibinize göre farklılıklar gösterebiliyor bazen, bazen kalacak yer vermeyebiliyorlar, bazen de yemek vermeyebiliyor ya da yemek için ücret isteyebiliyorlar. Siteye girdiğinizde tüm ilanları görebiliyorsunuz, fakat ev sahipleri ile iletişime geçebilmeniz için siteye üye olmanız gerekiyor. Tek kişi 2 yıllık üyelik 23 Euro, çift kişilik üyelik 30 Euro. Üye olduktan sonra kendi profilinizi oluşturuyor ve yeteneklerinizden, yapabileceğiniz işlerden kısaca bahsediyorsunuz profilde. Bundan sonrası aklınıza yatan işlerle iletişime geçmek ve geri dönüşlerini beklemek. Helpx de bir önceki siteyle aynı mantıkta çalışan, gönüllü arayan ev sahibi kişi ya da organizasyonlardan oluşan bir veritabanı. Burada da bir profil oluşturuyorsun ve ilgini çeken işlerle iletişime giriyorsun. Helpx sitesinin anlaşmasına göre kalacak yer ve yemek karşılığında her gün 4 saat çalışma isteniyor, ama daha önce de belirttiğim gibi bazen şartlarda ufak değişiklikler olabiliyor. Helpx sitesinin 2 yıllık üyeliği 20 Euro, tek kişi ya da çift olsan da aynı ücreti veriyorsun. Genellikle workaway ile aynı ev sahibi kişiler ve organizasyonlar yer aldığı için her ikisine birden para vermenize gerek yok, üye olmadan inceleyin ve hangi site aklınıza yatarsa ona üye olun derim. WWOOF yani \"Dünya Çapında Organik Çiftliklerle Çalışma Fırsatları\" bulabileceğiniz bir internet sitesi. Yemek ve kalacak yer karşılığında günde 4-6 saat organik çiftliklerde çalışma fırsatlarını sunan organik çiftlik sahiplerini görebileceğiniz bir veritabanı. Bu sayede sürdürülebilir tarım ile ilgili ve bu yaşam tarzı ile ilgili birçok bilgi edinebilirsiniz. WWOOF'in birazcık bütçe sarsan bir yönü her ülkenin kendi WWOOF sitesine sahip olması ve her ülke için ayrı üyelik ücreti ödemen gerektiği, eğer planınızda birden fazla ülkeye bu şekilde seyahat etmek varsa boşu boşuna her defasında para ödemeniz gerekecek. Ama sadece tek bir ülke üzerinden plan yapıyorsanız neden olmasın. Hovos yeni bir organizasyon, diğer sitelerle benzer mantıkta gönüllüler ve ev sahiplerini buluşturmayı hedefliyor. Üye oluyorsun, bir profil oluşturuyorsun, gönüllü ve ev sahibi kalacak yer, çalışma saatleri ve şartları hakkında anlaşmaya varıyor. Üyelik ücreti yok, gönüllü ve ev sahibi arasında anlaşma sağlandıktan sonra servis ücreti olarak 10 dolar/ 10 Euro ücret isteniyor. WWH gönüllüler ile organizasyonları buluşturmayı hedefleyen bir diğer site. Üyelik için her hangi bir ücret ödemiyorsunuz. Diğerlerinden farkı bu sitede organizasyonların sundukları projeleri görebiliyorsunuz, profilinizi oluşturuyor ve bu projeleri inceleyerek dilediğinizle iletişime geçiyorsunuz. Organizasyonun güvenilir olup olmadığını kontrol etmek sizin sorumluluğunuzda. Orada daha önce gönüllük yapmış kişilerin verdiği oylara göre değerlendirebilirsiniz, ayrıca organizasyonun internet sitesini etraflıca incelemeniz gerekir. Bazı kuruluşlar yemek ya da konaklama için ufak ücretler isterken bazılarında hiçbir ücret ödemeden gönüllülük yapabilirsiniz. Tatuta, WWOOF'in Türkiye ayağı olan bir proje. Buğday Derneği tarafından yürütülen \"Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizmi ve Gönüllü Bilgi, Tecrübe Takası\" projesinin kısaltılmış adı. Projenin amacı Türkiye'de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine mali, gönüllü işgücü ve/veya bilgi desteği sağlayarak ekolojik tarımı teşvik etmek ve sürdürülebilirliğini sağlamak. 1 yıllık üyelik ücreti 60 TL, bu ücret Gençtur'a ödeniyor. Dünya çapında bir çok ülkede ya da Türkiye'de yer alan kamplarda 2-3 hafta boyunca konaklama ve yemek karşılığında günde 5-6 saat çalışarak gönüllük yapacağınız projeler. Gençtur sitesinde kampların listelerini görebilirsiniz. Bu kamplara başvurabilmek için yurtdışı kamplar için Gençtur'a belli bir miktar kayıt ücreti ödemeniz gerekir, yurtiçi kamplar ise şartları karşıladığınız taktirde 2017 yılında ücretsiz. İngilizcenizi geliştirmek, farklı kültürlerde insanlarla tanışmak için güzel bir fırsat. Detaylar için Gençtur'un kendi sitesine göz atabilirsiniz. 18-30 yaş aralığındaki gençlerin Avrupa ülkelerinde gönüllü olarak çalışarak farklı deneyimler kazanmasını amaçlayan bir proje. Daha fazla bilgi için daha önce yazdığım şu yazıma bakabilirsiniz. Hindistan'ın güneyindeki üniversal şehir Auroville'deki gönüllü çalışma ve staj imkanlarını bulabileceğiniz bir veritabanı. Auroville dünyanın bir çok yerinden insanın millet, ırk, din ayrımı gözetmeksizin bir arada yaşadığı bir insan laboratuarı projesi. Şehir onlarca komünden, ekolojik köyden oluşuyor. Buradaki ekolojik çiftliklerde ya da komünlerde ya da ofiste gönüllü çalışabilir, stajınızı yapabilirsiniz. Uluslarası Gönüllü Programlar Birliği, dünya çapında birçok gönüllü kuruluşun üyesi olduğu bir birlik. IVPA'nın stardatlar listesine uyan kuruluşlar kabul ediliyor. Bu siteden istediğiniz bölge, ülke, gönüllük türü, gönüllük süresi üzerinden arama yapabilir, karşınıza çıkan kuruluşların internet adresinden onlarla iletişime geçebilirsiniz. Bu birlik kuruluşların güvenilirliğini size garanti ediyor. Çok ama çok faydalı, uzun süredir kızım için yaptığım bir araştırma için süper bir özet oldu, çok teşekkür ederiz. Cok faydali olmus bu yazi, cook tesekkurler paylastiginiz bilgiler icin. Burada AIESEC'in de yer almasi gerekiyordu. Bu yazıyı yazarken AISEC aklıma gelmemişti, aslında yer alabilirmiş haklısınız, sizin bilginiz varsa siz paylaşabilirsiniz. Merhaba burcu hanim bu sene ingilizceye ogrenmek istiyoruz esim ve ben onceden calistigim icin firsatim olmuyor dersim suan oyle bir engelimde yok nerden ve nasil baslamam gerekiyor yardimci olabilirseniz sevinirim.. Gerçekten çok güzel bilgiler. Bu sayede ben de gideceğim bir gün 😉😊😄😍😍 Bu yazınız için çok çok teşekkür ederim. Merhaba bir çok projede 30 yaş engeli var, malesef 31yaşında haberdar oldum, yaş aralığına bakılmaksızın uygun bir gönüllülük portalı var mı acaba. Tesekkur ederim. workaway projelerinde yaş sınırı yok, onlara göz atabilirsiniz."} {"url": "https://gezginyogini.com/hayatinizi-degistirmek-elinizde/", "text": "Bugünlerde çok revaçta bir söylem. Her şeyi değiştirebileceğimize inanmak istiyoruz. Geçenlerde kabullenmek ile ilgili bir paylaşımımın altına yazılan yorumlardan bir kaçı dikkatimi çekti. Kimi her şeyi değiştirebileceğimize inanıyor, kimisi ise ihtiyacımınız olan şeyin umut olduğuna inanıyor. Ben ise neden \"gerçek\"ten bu kadar kaçtığımıza şaşırıyorum. İnsanoğlu birçok şeyi değiştirme gücüne sahip, düşünerek, çözüm bularak, uygulamaya koyarak bir çok engeli ortadan kaldırabiliriz. Ama her şeyi değil, her zaman değil. Şimdilerde çok satan bir meta. Diyorlar ki her şeyi değiştirmek elinizde; pozitif düşünürek, dua ederek, çeşitli özel teknikler kullarak hayatınızı değiştirebileceğinize dair bir çok akım, metot oluşturuldu. Kimisi ışık varlıklarla, meleklerle iletişim kuruyor, kimisi evrenin isteklerimizi nasıl yerine getireceğine dair yöntemleri açıklıyor, kimisi beynin farklı dalga boyutlarına geçiş yaptığını iddia ederek hayatını değiştirme gücüne eriştiğini söylüyor, kimisi bazı özel sözcükleri belirli sayıda söylediğinde dileklerinin gerçek olacağına inanmayı tercih ediyor, kimisi belirli özel günlerde belirli özel duaları ederek isteklerine erişebileceğine inanıyor... İnsanlık mucizeleri seviyor ve kendisinin de her istediğini yerine getirebilecek güçte bir varlık olduğuna inanmayı gönülden istiyor. İnsanoğlu istekleri yerine gelirse mutlu olacağına inanıyor. Hakikati olduğu haliyle kabul etmek korkutucu geldiği için \"umut\" ediyor. İstediği gibi bir dünyayı umut ediyor. Hayatını istediği gibi değiştirmeyi umut ediyor. İsteklerimiz doğrultusunda bir değişime inanıyoruz ama isteklerimizin zıddı değişimlere ise direniyoruz. \"Değişim\" deyince çoğunluk daha güzel bir hayat hayal ediyoruz; daha zengin, daha başarılı, daha aşk dolu, daha sağlıklı. Sağlıklı bir hayatımız varken birden karşımıza hiç beklenmedik bir hastalık çıktığında \"neden ben\" diye isyan ediyoruz, sevdiğimiz kişi bizi terk etmek istediğinde bu değişime karşı çıkıyoruz, kabullenemiyoruz onsuz yeni hayatı. Terfi alıp bir üst mevkiye atanmayı zevkle kabul ediyoruz da işimizden atılmayı kabul edemiyoruz. Birçok şeyi değiştirebiliriz belki ama maddenin özü neyse odur. Atalarımızdan aldığımız genler, büyütülme şeklimiz, yetiştiğimiz kültür, çocukluğundan beri süregelen beslenme şeklimiz, karşımıza çıkan insanlar, yaşadığımız deneyimler... bizi biz yapan o kadar çok etmen var ki. Bazen yaşadığımız hayata mahkum oluruz. Bazen de öyle bir şey olur ki, belki hayatımıza biri girer, belki hayatımızdan biri çıkar, belki büyük bir travma yaşarız, belki yola çıkarız, belki her şeyimizi kaybederiz, belki işimiz beklemediğimiz şekilde yükselir... Bir şey olur. Ve hayatımız değişir, biz değişiriz, değişime mecbur kalırız. Değişim olması gerektiği anda gelir bizi bulur, bizi mecbur bırakır zaten. Bir çoğumuzun muhtemelen bir yerlerde rastladığı bir söz var vardır: \"Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilmek için cesaret, değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için dinginlik ve bu ikisi arasındaki farkı ayırt edebilecek bilgeliği ver.\" Bilgelik hakikat ile gelir. Hakikati kabul edersek, hakikati yaşarsak kendimizin gerçekten kim olduğunu anlayabiliriz. İnsan önce kendi gerçeğini sevmeli, kendi gerçeğini olduğu haliyle, hatalarıyla, çirkinlikleriyle, eksiklikleriyle kabul etmeli. Kendi hakikatini kabul eden insan hayatı huzur içinde yaşayabilir ve değiştirilebilecek şeyler için cesareti, değiştirilemeyecek şeyler için de dinginliği içinde bulabilir. Daha iyi bir hayatı, daha iyi bir ülkeyi, daha iyi bir sevgiliyi, daha iyi bir anneyi, babayı, çocuğu umut etmektense, bir gün düzeleceğini yani aslında bir gün bizim istediğimiz şekilde olacağını umut etmektense bizi çevreleyen her şeyi ve kendimizi de olduğu haliyle, gerçek haliyle görmeyi denemeli önce diye düşünüyorum ben. Gerçekliği saf haliyle görmeyi başarırsak değiştirilebilecek olanın ne olduğu da kendiliğinden belirecektir zaten. Beyin çok karışık bir organ, üzerine binlerce, on binlerce, yüz binlerce tez yazılır. Beynimizin nasıl çalıştığını anladığımızda belki onu dönüştürmeyi de başarabiliriz. Masallar güzeldir, ben de çok severim ama \"pozitif düşün\" masalını anlatıp durarak değil beynin gerçekte nasıl çalıştığını anlayabilirsek ve bu gerçekliği kabul edersek hayatımızı dönüştürmeyi başarabiliriz. Ya da bir mucize bekleriz. Kim bilir belki bir gün bir travmacık gelir hayatımıza da bizi değiştirir. Merhaba Burcu Tunca. Öncelikle Blog sayfanın keşfiyle başlayan çok güzel bir sanal yolculuk yaşadığımı belirtmek isterim. Okuduğum birçok gezgin bloğuna istinaden içinde kendimi bulduğum bir çok samimi ve şeffaf anlatım tarzından dolayı seni ayrıca tebrik etmek isterim. Bende hayallerinin peşinden koşmaktan hiç usanmayanlardanım. Özellikle hayallerimin başında, uzakdiyarlarda bedenen ve ruhen var olmak ve deneyimlerimi uzakdiyarlardan paylaşmak geliyor. Tabi birde adından da anlaşılacağı gibi ile adlandırdığım sayfalarım ve web sitesi çalışmalarım devam ediyor. Örneğin uzakdoğuda uygun bir alanda