{"url": "https://gezginruhu.net/209-2/", "text": "Nazmi Öner'in, ''Amsterdam'' şiiri bile bu şehre gitmek için bir nedendir. Kanalları, müzeleri, tarihi güzellikleri, özgürce sunulan yaşamıyla görülesi, sevilesi gereken şehirlerden biri Amsterdam. Gitmek için bir çok neden sayılsa da bizim de elbet bir nedenimiz var; yeni yaş, yeni heyecan. Biz de görelim tanışalım bu şehirle diyerek iki güne sığdırdığımız programla yola çıkıyoruz. Hafta sonunu başka bir mekanda merakımızı güdüleyerek, yeni keşiflere yol almak için saat gece yarısına dönmeden Amserdam'a iniyoruz. Yolculuk süresince günün bitmediğini, uzadığını uçağın o daracık penceresinden, bulutların üstünde aydınlığın birbirine karıştığı turuncu ve mavinin uzun uzun öpüşünü seyrediyoruz. Yaklaşık üç saatlik yolculuğun ardından şehrin en büyük havaalanı Schiphol'e inmiş oluyoruz. Sorunsuz pasaport geçişi, birkaç soru ve cevabın ardından şehre açılan kapıdan çıktığımızda, gelen ve giden yolcuların ulaşımına verilen önemi bir anda hissediyoruz. Her şey sistemli olarak şehirde düzenlenmiş. Konaklayacağınız otele belli saat aralıklarında ulaşım mevcutken, kaçırdığınızda hemen yanında yer alan otobüs durağı, o da olmazsa tren seferine kadar her türlü ulaşım mevcut. Bizim otelin son servisini zaman farklıyla kaçırıp birazda yorgunluk çökünce, hemen yanında yer alan ticari taksilere yöneliyoruz. İki kişilik bir grup için bayağı maliyetli olsa da son model araç ve kibar sürücüyle yaklaşık 60 Euro'luk bir ödeme sonucunda otelimize kavuşuyoruz. Otel biraz merkezden uzak ancak konumu, tasarımı, rahatlığı ve çalışanlarıyla güzel bir hafta sonu geçirmemizi sağlayıcıların başında geliyor. Sabah dinç kalkıp ve güzel kahvaltının ardından özgürlüğün, herkesin gitmeyi düşlediği şehri keşfe çıkıyoruz. Çıkmadan önce otelden aldığımız şehir haritasında her türlü ayrıntı düşünülerek hazırlanmış. Gelmeden önce hazırladığımız program doğrultusunda hemen keşif turlarına başlıyoruz. Merkez istasyondan şehre doğru baktığımızda biraz yoğunluk görüyoruz. Hemen karşımızda Red Light denilen bölge yer alıyor. Buraya gelen turistlerin yoğun ilgi gösterdiği, genelinin dolaşıp hatta konakladığı alan. Açıkçası beni o kadar çekmedi. Yoğunluğu, hareketliliği ve biraz kirliliğiyle ara sokaklarda dolaşarak, tanışıp bir o kadar da uzaklaşıyoruz. Hemen yanında yer alan Dan Meydanı'ndan aşağılara doğru inemeye çalışıyoruz. Şehrin her yerini karış karış dolaşmak çok kolay. Neden mi? Her yere, her yöne tramvay hattı var. Sabah aldığımız metro biletlerimizle yoruldukça uzun mesafeleri tramvayla aşıyoruz. Ara sıra bastıran yağmurdan korunmak için bir anda Rembrandt Meydanı'na sığınıyoruz. Yağmur hafif hafif dokunuyor. Bir ısınma, dinlenme molası, bir kaç çekilen fotoğrafla, heykellere dokunuş ve anı ölümsüzleştirdikten sonra önümüzden geçen 4 numaralı tramvaya atlayarak önce Frederik Splein'de inip, biraz yürüdükten sonra (10 ya da 7 numaralı hangisi gelirse hepsi müzeler bölgesinden geçiyor) gelen tramvaylardan birine biniyoruz. Genelde bayan görevlilerin çalıştığı tramvayda kartlarımızı okutarak üç duraklık yolculuğumuza devam ediyoruz. Daha tam yerleşmeden gayet bakımlı memur; '' müzeler '' diyerek herkese sesleniyor. ''Hadi geldiniz inin ve gezin, sanatı, tarihi tanıyın!'' der gibi. Geniş bir alana yayılan, birbirinden değişik mimarinin birbiriyle yarışırcasına dizilip ziyaretçilerini ağırladığı bölgede günün yarısından fazlasını buraya feda edip; '' hangi müzeye girelim?'' sorusuna hemen yanıt buluyoruz. Bizim gibi kısa süreli gezginler ancak birini tercih edebiliyor ve şansımızı Rijks Müzesi'nden yana kullanıyoruz. İster dışarıdan, ister içerideki gişeden hangisinden alırsanız alın bilet fiyatları aynı 18 Euro. Biz dışarıdaki gişeden alıp, çokta sıra beklemeden, gezmeye başlıyoruz. Hem mimari hem de içerik olarak dolu dolu üç saatimizi buraya feda ediyoruz. Her katı ayrı döneme ait eserlerin sergilendiği müzede, kronolojik sıraya göre yavaş yavaş geziyoruz. İçerisi oldukça kalabalık ve gelenler bir o kadar da ilgili. Aynı coşkun kalabalığı bölgede yer alan diğer müzelerde de rahatlıkla görüyoruz. Dışarıya çıktığımızda hava ara sıra açıyor, yağmurun dingin vakitlerinde kanallar boyu yürüyoruz. Kanallar arasında yürürken, kenarlarına dizili birbirinden güzel evleri seyrede seyrede Rembrandt Meydanı'na varıyoruz. Meydandaki heykellere ilgi çok fazla, aralarına karışıp, '' bir hatıra da bizden olsun.'' deyip fotoğrafla kalıcılığı sağlıyoruz. Özgürlükler şehri kanallarla çevrili, kanalların kıyısına ilişmiş birbirine benzer güzellikte evler ve suyla temas eden ya bir tekne ya da bir yaşam alanına rastlıyoruz. Biraz yukarılara doğru kanalların arasında dolaşarak Dam Meydanı'na varıyoruz. Dam Meydanı herkesin ilgili olduğu, toplandığı, buluştuğu hatta bu şehre adını veren, şehri şehir yapan meydan. Amstel nehrinin etrafına yayılan bir güzellikle, Dam'ın buluşup bugün Amsterdam adını aldığı yerde burası. Etrafta dolaşıp, günü tamamlayınca 51 numaralı tramvaya binerek otelimize geliyoruz. Sabah daha dingin yeni bir güne başladığımızda dünkü ara sıra yağışlı havadan eser kalmadığını görüyoruz. Kahvaltının ardından tekrar yollardayız. Metroyla ana istasyona geliyoruz. Tabi bu sefer valizlerimiz yanımızda. Ana istasyonda yer alan emanet dolaplarına kredi kartıyla ödeme yaparak eşyalarımızı bırakıyoruz. Saat sınırlamasının olmadığı emanet dolap sisteminde bir dolap için 7.5 Euro ödeme yapıyoruz. Valizlerde emin ellerde hemen günü değerlendirerek şehrin sokaklarına akıyoruz. 4 Numaralı tramvay ve ardından 10 numarayla müzeler bölgesini tekrar dolaşıyoruz. Van Gogh Müzesi yine coşkun kalabalığı ağırlarken yanında yer alan geniş parka kurulu pazarı dolaşıp, parkta biraz etrafı seyrediyoruz. Önümüze serili sınırsız yeşillikle sanat birbiri içine geçmiş durumda. Etrafta yer alan kalabalığın arasına karışıp sokak satıcılarından yiyeceklerimizi alıyoruz. Bu yöreye has patatesler, fırından mis gibi kokusu ve sıcaklığıyla çıkıp en güzel lezzeti sunuyor. Aslında Fries'in tadını merak ederken değişik soslarda bir nevi kumpir tadında küçük kaplarda sunulan patatesler de oldukça lezzetli. Etrafa yayılan canlı müziğin tınıları, cıvıldaşan kalabalık ve önümüzde uzanan mimarinin karışımından bir süre sonra sıyrılıp yukarılara doğru ilerliyoruz. Şehirde yapılacak etkinliklerden biri de kanal turu. Kanal turu için hem fiyat hem de rota bakımından en uygun yer Amstredam Music Theatre'nın yanında yer alan City Hall'un önünden kalkan tekneler. 10 Euro'ya bir saatlik güzel bir Amsterdam turu yapma olanağı buluyoruz. Old Town bölgesini çevreleyen turun ardından bindiğimiz yere tekrar dönüyoruz. Biraz daha yukarı çıkarak yeniden Red Lİght Bölgesi'ne geliyoruz. Etrafta eğlenen gençler, bölgeye damgasını vurmuş görüntülerin arasından sıyrılıp ara sokaklarda dolaşarak Dam Meydanı'na iniyoruz. Dam Meydanı'nda yer alan Royal Palace ünlü mağazalarını dolaşıp bir kahve molası veriyoruz. Çok fazla alışveriş düşkünlüğümüz olmasa da içerinin mimari güzelliği etkiliyor. Çıkınca Damstrar'tan, Oude Hoogstraat' doğru giderken ara sokakta uzun bir kuyruğa rastlıyoruz. Vleminckx 1887'den beri hizmet veren yerde Frieslerimizi alıp karşıda yer alan kafede soğuk biraların eşliğinde patateslerimizi hüpletiyoruz. Karşımıza oturan genç Türk çiftle Amsterdam ve gezilerimiz üzerine tatlı bir sohbete dalıyoruz. Tamamen tesadüfi bulduğumuz ve Amsterdam da külahta patatesin doğru adresinde yiyoruz. Tamamen şans demeliyim. Sonra etrafta keyifli dolaşımların ardından gece yarısına doğru başlayacak yolculuğumuz için yeniden merkez istasyonuna gelip valizlerimizi alıyoruz. Yaklaşık kişi başı 15 Euro'ya aldığımız tren biletiyle 14B deki perona geçip trenimizi beklemeye başlıyoruz. Dönüş hüznü üzerimize çökerken sessizce şehirden ayrılıyoruz. Tekrar buluşur muyuz, bilmem ama şehrin etkisi uzun süre üzerimizde olacağı belli."} {"url": "https://gezginruhu.net/abant-gezi-rehberi/", "text": "Burası Abant, Bolu'nun en popüler dinlenme yeri. Popüler diyorum çünkü hemen herkes tarafından biliniyor. Hafta sonu yakın yerlere kaçamak yapanların da listesinin ilk sırasında yer alıyor. Burayı cazip kılan, Abant Gölü. Göl, yeraltında meydana gelen tektonik çöküntüler sonucunda oluşmuş. Deniz seviyesinden yüksekliği 1328m. derinliği 18, yüzey genişliği de 1.25 km2'yi buluyor. Abant Gölü'nü dağlardan gelen kar ve yeraltı suları besliyor. Göl, Abant ve Keremali Dağları üzerinde yer alıyor. Göl ve çevresinin 1196 hektarlık alanı Tabiat Parkı olarak işletiliyor. Gölün çevresinin genelini köknar olmak üzere çam ve kayın ağaçları sarıyor. Ağaç çok olunca bol oksijenli mis gibi havası oluyor. Aracınızla geldiyseniz önce gölün çevresini bir turlayın. Aracınızı park ettikten sonra gerçek anlamda tabiat parkına adım atmış oluyorsunuz. Bir tarafta sayfiyelik yerler, diğer tarafta ise otel ve cafeler yer alıyor. Yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki gölün çevresini turlayın. Yürürken her yeri keşfedip, bol bol da fotoğraf çekeceksiniz. Geliş zamanınıza göre yapacaklarınızda değişiyor. Kışın gelmişseniz eğer, her yerin beyaza bürülü halini çok seveceksiniz. Belli alanlarda yer alan kiralık kızaklarla kaymanın tadını çıkaracaksınız. Kızakla kaymak sadece kışa özgü bir durum onun dışında hangi mevsimde gelirseniz gelin diğer yapacaklarınız değişmeyecektir. Parkın girişinde yer alan faytonlarla göl turu yapabilirsiniz. Etrafta dolaşırken çalgıcıların nağmelerine doğru ilerleyin. Günübirlik farklı yerlerden gelen grupların arasına karışıp, müzik eşliğinde eğlencelerine katılabilirsiniz. Halay mı çekersiniz, Ankara Havası mı olur bilinmez ama keyif alacağınız kesin. Etrafta at turları yapılıyor. Çoluk çocuk gelmişseniz, at turları çocuklar için oldukça ilgi çekici. Eğer günübirlikçilerdenseniz sayfiye yerlerindeki masalardan birine yerleşip, mangalınızı yakabilirsiniz. Açık havada iştahın da açık olduğu yerdesiniz. Mangalınız yoksa üzülmeyin oteller var, kafeler var. Çevre turu da yapabilirsiniz. Yakındaki köylere doğru yürür, köy ürünleri olan yiyeceklerden, el emeği işlemelerden de satın alarak ekonomiyi canlandırırsınız. Ev yapımı ürünler bu yöreye ait; reçeller, peynirler, erişte, bal ve daha birçok çeşit sayabiliriz. Gölün girişinde yer alan Abant Tabiat Müzesi'ni de gezmeden dönmeyin! Her mevsimi bir başka güzel. Sonbaharda renklerin cümbüşünü yaşarken; kışın beyazlar içinde kızak keyfi yapar, soğuktan titreyerek göle karşı sıcacık içecekle ısınmaya çalışırsınız. Ya baharda ? Yeni açmaya başlayan renk renk nilüferleri, gölün yüzeyinde salınırken görürsünüz. Yaz da kamp zamanıdır. Havalar ne kadar sıcak olsa da burada Karadeniz havası dolaşır, durur. Hiç ummadığınız anda Karadeniz yaylalarını da aratmayacak tatta hafif bir sis çöker. Göz gözü görmez. Sonra beş dakika da dağılır gider. Diğer tabiat parklarından faklı olarak burada konaklayacağınız tesisler mevcut. Gölün kıyısındakilerin fiyatları yüksek, girişte yer alan pansiyon ve bungalovlarda daha uyguna kalabilirsiniz. Abant Gölü, konum itibariyle güzel bir yerde, bu nedenle buraya ulaşımda çok kolay. İstanbul ve Ankara'ya eşit mesafede. İstanbul'dan gelecekler için Bolu kent merkezine sapmadan otobandan Abant sapağına dönebilirsiniz. Ankara'dan gelecekler de Bolu'yu geçtikten sonra Abant sapağından dönebilirler. Tabiat parkı olunca giriş ücretli tabi. Her mevsim ilginin yoğun olduğu yerlerin başında geliyor. Genelini günübirlikçiler oluşturuyor. Bu nedenle piknik alanlarında çöpler birikiyor. Doğayı korumayanları uyaralım! Kışın gelecekler giysilerini hava koşullarına uygun olarak seçmeliler. Yoksa donarsınız. Burada hava hemen soğuyor. Kamp yapacaklar için en uygun zaman bahar ve yaz. Ancak ortama uygun donanıma sahip malzemeniz olmalı. Burada kamp yapmak öyle kolay değil. Çevrede fazla umumi tuvalet yok, olanı da ücretli. Gölün kıyısında kahvenizi, çayınızı içeceğiniz birkaç mekan mevcut. Fiyatlar makul. Gelince çok güzel keyifli bir gün geçireceğiniz kesin. Buraya kadar gelmişken yakında yer alan Gölcük'e de uğramadan ayrılmayın. Aşağıda linki bulunan Gölcük gezi rehberi yazımızı da okumadan yola çıkmayın!"} {"url": "https://gezginruhu.net/acarlar-longozu/", "text": "Sakarya'nın Karadeniz'e açılan penceresinde, Karasu ile Kaynarca ilçeleri arasında Türkiye'nin en büyük longoz ormanı, burada yer alıyor... Acarlar Longozu... Longoz, su basar demek. Yurdumuzda nadir su basar ormanlarından biri olan Acarlar Longozu, su basar orman ekosistemiyle 1. derece sit alanı olarak koruma altına alınmış. 250 ile 1250 metre genişliği, 7,5 kilometreye yakın uzunluğuyla, oluşumu açısından tipik bir set gölü. Sakarya nehrinin batısında yer alıp, fazla suları Okçu Deresi'yle Sakarya Nehri'ne döküyor. Gölde bir kısmı endemik olan birçok bitki ve hayvan türü yaşıyor. Aynı zamanda göçmen kuşların üreme ve kışı geçirdikleri özel alanlardan da biri... Buraya geldiğimizde birbirinden farklı kuşların cıvıltısıyla karşılanıyoruz. Doğal karşılama ekibi aynı zamanda... Tek o mu; göle yayılan nilüferler coşkuyla açma gününü beklerken, biz sudaki yansımalarını seyrederek huşuyla ahşap köprüde dolaşıyoruz. Orman alanına doğru süzüldüğümüzde dişbudak, kızılağaç, kayın, karaağaç türlerine rastlıyoruz. Çocuk felci tedavisinde kullanılan \"Göl Soğanı'da\" burada yetişiyormuş. Longozun, Karasu kısmında yaklaşık 500 metrelik ahşap yürüme alanında, yürüyüş yaparak güzellikleri keşfedebiliyor; kuşların cıvıltıları eşliğinde nilüferle dans ediyoruz. Ara sıra çıkan ördekler sudan karaya doğru süzülüyor... Girişinde yer alan restaurantın yerel halktan olan sahibinden yöresel lezzetleri tadabilmenin yanında buranın hikayesini, atalarından miras kalan güzellikleri dinliyoruz. Suyun kıyısına ilişip bir masada saatlerce doğanın sesini dinleyerek çayımızı, kahvemizi yudumluyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/adalar-1-heybeli-ada-gezi-rehberi/", "text": "Anadolu yakasında adalara gitmek için birçok seçenek var, biz Kartal iskelesini tercih ediyoruz. Sıradaki feribotta, açık alana kuruluyoruz. Biraz deniz manzarası, rüzgarın sesi, martının sesi derken adalardan Heybeli'yi seçiyor ve iniyoruz. Adaya gelince gezilecek, görülecek yerler de bir o kadar çok. Önce yol yorgunluğunu atalım, biraz da serinleyelim derseniz hemen soluğu Tadım Dondurmacısı'nda alınız!.. Adanın en meşhur dondurmacısı Tadım'da damla sakızlı dondurmanın muhteşem tadının üstüne bir de ikram edilen çayın keyfiyle ada sokaklarını adımlamaya başlayın. İlk istikamet Ruhban Okulu olsun. Adaya hakim bir tepeye kurulu okula gitmeden önce ayrıntılı ada haritasını da edinmek gerekiyor. Bizde haritamızı, Denizcilik Lisesi'nin yanında yer alan Deniz Kafe'den alıyoruz. Haritayı alınca meydandaki gazetecinin önünden yukarı doğru kıvrılarak, camiye doğru ilerliyoruz. Günlerden çarşamba ve adanın meşhur pazarı kurulu. Yolda pazar çantalı ada sakinlerinin meraklı bakışlarıyla karşılaşıp, tatlı bir selamlaşmayla caminin yanından sağa doğru kıvrılan ağaçlı yoldan okula doğru ilerliyoruz. Ara sıra geçen faytonlar, yoldaki yabancılar yol arkadaşı oluyor. ''Tıslıya tıslıya'' kızgın güneşin dayanılmaz sıcaklığında, hafif de ağaçların esintisiyle biraz serinlerken, eski terk edilmişliğe mahkum okula varıyoruz. Geniş bir arazının üstüne kurulu okul, yüksek camlı, kasvetli bir görünüme sahip. Her gün 9.00-17.00 saatleri arasında ziyaretçilere açık olan okulun içi, dışarıdan tamamen farklı, hoş bir serinlik veriyor. Gezilecek alanlar sadece giriş katıyla sınırlı olup, bina da iki kattan oluşuyor. Sağ tarafta büyük kapıdan girdiğimiz anda sağlı sollu yerleşik olan sınıflardan birine dalıyoruz. Bildiğiniz eski ahşap yüksek sıralar, kitaplık ve öğretmen kürsüsü içeride yer alıyor. Koridordaki diğer kapıların minicik pencerelerden, tek tek diğer sınıfların içini göz gezdirip soldaki büyük kapıya yöneliyoruz. Açılan kapının ardında, koridora kurulmuş yağlı boya tablosunu keyifli dokunuşlarla renklendiren ressamın dinlendirici müzik eşliğinde sergilediği sanatsal performansından sıyrılarak kapalı alandan bahçeye çıkıyoruz. Okulun yerleştiği tepenin hemen karşısındaki tepeye kurulu ülkemizin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün evini ziyaret ediyoruz. Bakımlı pembe köşk üç kattan oluşuyor. Her katında aileye ait eşyaların sergilendiği bölümler yer alırken, çoğunluğu da İsmet İnönü'nün eşyaları oluşturuyor. İsmet İnönü Müzesi'nden çıkınca hemen arka sokakta tepenin üst kısmına konmuş zengin bir ada manzarasına sahip eski, bakımsız köşk ise ünlü yazarımız Hüseyin Rahmi Gürpınar'a ait. Müze ve kitaplık olarak kullanılmak üzere yazara ait eşya ve kitaplıklarla birlikte 1964 yılında mirasçılarından satın alınarak İstanbul İl Özel İdaresi Müdürlüğü'ne devredilmiş. Bürokrasi çarkının dişlilerine takılarak onarımı geciken bu ulusal miras bir dönem harap durumdaymış. 2000 yılında Kültür Bakanlığı, Adalar Vakfı, kamu ve sivil toplum örgütleri sayesinde onarılarak yeniden düzenlenen ev müze olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Bulunduğu tepede yalnızlığa terk edilen konaktan çıkınca, adanın güneyine doğru ıssız ormanlık yolda ilerliyoruz. Bu sefer görülecek yer Eski Sanatoryum. Çam ağaçlarının arasında yürümeyi sevenler için inanılmaz keyifli. Tepeden iniş, çıkarken yaşanan zorlukları keyfe dönüşüyor. Sahile yaklaşınca minicik koyda konuşlanan plaj ve serinlemeyi tercih edenlerin sesine, müziğin sesi de karışıyor. Birkaç tekne güzel bir görünüm oluşturuyor. Sanatoryum terk edilmiş. Hüzünlü bir halde denize paralel ana yolda, adanın merkezine doğru ilerliyoruz. Biraz acıkmışız. Yemeklerimizi de yiyince ilk gelen vapurla diğer ada Burgaz'a doğru yola ilerliyoruz. Adanın evleri güzel, canlı bir yaşam var. Atlara yapılan işkencelerden dolayı asla faytona binmedik, tabana kuvvet yani. Adım adım adayı turlayınca ayaklarda biraz su topladı, olsun keyifliydi. Deniz kafede tanıştığımız rehberden edindiğimiz harita sayesinde adayı bir güzel karış karış dolaştık. Ruhban okulu bakımlı ve bir tepenin üzerine muhteşem bir edayla kurulmuş. Tadım Dondurmacısı'nda yediğimiz damla sakızlı dondurmanın tadı hala damağımda. Bisiklet kiralamak güzel yalnız ada da bir kaç tepe ve üzerine kurulu bir yaşam olduğu için bisiklet sürmek zor gibi.. Hüseyin Rahmi'nin evi biraz bakımsız ve girişte 5 lira ücret alıyorlar. Bahçede gelişi güzel eşyalar atılmış. Üzücüydü!.. İsmet İnönü'nün evi bakımlı ve düzenli olduğu gibi ücretsiz geziliyordu."} {"url": "https://gezginruhu.net/adalar-2-burgazada-gezi-rehberi/", "text": "İstanbul'un adaları, belki de Türkiye'nin fazlaca olmayan adalarının en güzellerinden birindeyiz, küçük ve naif Burgazada. Vapurdan iner inmez soluğu kıyıda yer alan çay bahçelerinde alıyoruz. Denize karşı içilen çayın ardından, adanın dar sokaklarında yavaş yavaş ilerliyoruz. Yanımızdan belli aralıklarla faytonlar geçse de ihtiyacımız yok. Adayı tanımanın en güzel yolu adım adım dolaşmak. Eski köşklerin yanından geçip, yol kıvrımına doğru yükseldiğimizde Burgazada Öğretmenevi'yle karşılaşıyoruz. Üç katlı tarihi yapının merdivenlerinden çıkıp, nefis manzaraya karşı bir şeyler yiyip, içiyoruz. Kısa süreli açlığımızı kırıyoruz. Fiyatlar makul, ancak hafta sonu oldukça kalabalık. Tekrar yola devam ettiğimizde faytoncuların küçük at barınaklarına geliyoruz. Buradan daha fazla ilerlemeye gerek yok. Geriye doğru keşfetmediğimiz ara sokaklara dalıyoruz. Sokakların birinde Sait Faik Abasıyanık'ın evini görüyoruz. Şu anda müze olarak kullanılan binada yazara ait özel eşyalar, anılara dair mektuplar sergileniyor. Genç yaşta hayata veda eden yazarın 19 öyküsünden, 16 tanesi Burgazada'da geçiyor. Köşk bakımlı ve oldukça güzel bir yerde. Belli günler de açık olan müzeyi şanslıysanız bizim gibi gezme fırsatı da yakalarsınız. Zamanınız varsa ve yürümeyi seviyorsanız adanın sokaklarında dolaşın. Yorulup ve karnınız acıkınca da sahilde yer alan lokantalardan birine yerleşin. Eski İstanbul Rum toplumundan bize miras kültürün en güzel örneklerinden olan balıkçı lokantalarında her türlü meze ve deniz ürünlerini bulacaksınız. Biraz pahalı ama lezzetli, o kültürü yaşamak için değer. Kulağımıza dokunan Rum müzikleri eşliğinde, arkadaşlarımızla keyifli bir gün geçiriyoruz. Ada küçük olunca gezimizde yarım güne sığıyor. Sonra sıradaki adaya doğru ilk gelen vapurla ilerliyoruz. Diğer adalara göre küçük ama sevimli. Kendimizi buraya aitmiş gibi hissediyoruz. Adım adım sokaklarını dolaşıyor, çiçeklerle sarıp sarmalanmış evlere bayılıyoruz. Burada da faytona binmiyoruz. Tabana kuvvet yani. Sahildeki lokantaları çok sevdim, Yunan adalarını aratmayacak kadar hatta daha güzel. Mezeler birbirinden zengin çeşitte ve bir o kadar lezzetli. Ama fiyatlar bayağı tuzlu! Öğretmenevi, hem bina hem de konum olarak güzel. Bir şey yemeseniz de bir çay için. Sahildeki satıcıların tezgahlarını sırasıyla dolaşın, eminim seveceğiniz bir şeyler bulacaksınız. Mesela değişik takılara rastlayabilirsiniz. Özellikle yaz aylarında sahili oldukça kalabalık. Denize girilecek plajlar var ama biz bütün zamanımızı aylaklığa ayırdık. '' Geldik mi, kalalım'' gibi düşünceniz varsa, konaklayacak yerler de mevcut. Sahildeki dondurmacılardan dondurma almayı da unutmayın, sıcak havada serinlik veriyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/adalar-3-buyukada-gezi-rehberi/", "text": "Prens adalarının en büyüğü Büyükada'yız, belki ilk durak ya da son durak. Her ne kadar diğerlerinden büyük ve bir o kadar kalabalık da olsa benim favori adam burası oluyor. Adaya adım atar atmaz yoğun bir kalabalığın kucağını düşüyoruz. Ne zaman gelirseniz gelin durum aynı, ne bir eksik ne bir fazla! Ada diğerlerine göre oldukça büyük kendime güvenirim derseniz, ya bisikletle ya da yaya olarak dolaşabilirsiniz. Ancak yokuşu bol, yorucu olabilir. Adayı sağdan başlayarak dolaşıyoruz. İnadımızı kırıp ''Aşıklar Tepesi'' denilen ve güzel manzaraya sahip çay bahçesine doğru gidebilmek için faytona biniyoruz. Karşılıklı faytoncuların şovları ve birbirini geçme yarışları zavallı atları yorsa da buradan sonra bir daha faytona binmiyoruz. İlk molamızı Aşıklar Tepesi'nde veriyoruz. Hava mis gibi bir de hafta içi olunca ada bayağı tenha. Yaklaşık bir saat keyifle geçireceğimiz ve yeni demlenmiş çayımızı yudumladığımız yer de burası oluyor. Birazdan uzun ve bir o kadar dik yokuş bizi bekliyor. Yavaş yavaş oraya doğru yürüyoruz. Yanımızdan ara sıra faytonlar geçiyor. Kimisi uzun, kimisi kısa ada turu yapıyor. Faytonlardaki müşterilerin geneli ziyaretçi. Yerlileri evlerinde keyif yaparken, ziyaretçiler neşeli bir o kadar sesli geziyorlar. Bir süre sonra faytoncuların ikinci durağına varıyoruz. Önümüzde yükselen oldukça dik yokuşlu yol bizi Aya Yorgi Kilisesi'ne götürüyor. Buraya sadece yaya çıkılıyor, tabana kuvvet! Dinlene dinlene çıkıyoruz. Bitmiş bir halde zirveye, yani kiliseye varıyoruz. Önümüzdeki manzaraya kapılıp, deminki yorgun bedenler bizimki değilmiş gibi hepsi uçup gidiyor. Uzun bir süre buradayız. Önce kiliseyi geziyor sonra da yanındaki tesiste manzaraya karşı yemeklerimizi yiyip dinleniyoruz. Dönüş oldukça kolay, yokuştan aşağı hızla, uçar gibi iniyoruz. Burası adanın en yüksek tepesi her taraf oldukça net ve güzel görünüyor. Adanın diğer tarafına doğru ilerliyor biranda kalabalığın kucağına düşüyoruz. Yine seslerin, faytonların gezinenlerin koşanların, bisikletlilerin arasına karışıyoruz. Önümüzde sağlı sollu evler yer alıyor. Meydandaki dondurmacıdan da alınan bir külah dondurmayla, yemeği serin bir tatla tamamlıyoruz. Ve finali iskeleye karşı sahildeki çay bahçelerinde içilen ada çayıyla yapıp, son vapurla adaya veda ediyoruz. Sayamayacağınız kadar faytoncu var. Büyük ve küçük olmak üzere olmak üzere iki farklı ada turu yapılıyor. Ancak uzun bir zamanınız varsa yürüyerek ya da bisikletle adayı bir baştan bir başa dolaşabilirsiniz. Faytona çok ihtiyaç yok, atlara da yazık! Aşıklar Tepesi'nin manzarası harika, soluklanma molası verilecek ve keyifle çay içilecek ilk yer de burası olmalı. Aya Yorgi Kilisesi'ne muhakkak çıkın. Manzarasına bayılacaksınız, bütün yorgunluğunuza değecek. Sahilde oturup yemek yiyin, adalılarla kaynaşın. Gelmişken dolu dolu yaşayalım derseniz, mevcut oteller var. Biraz tuzlu, az tuzlu, orta şeker fiyatlarda... Benim gibi şanslıysanız ve bir adalı akrabanız varsa daha kolay muhakkak kalın sabah burada uyanmanın güzelliğini siz de yaşayın. Hafta içi gelin, hafta sonu çok kalabalık ve gürültülü. Adaya kadar gelip bir ada çayı içmeden dönmeyelim."} {"url": "https://gezginruhu.net/adim-adim-napoli/", "text": "Napoli gezimizin ikinci gününde önceden planladığımız gibi geçmişin izlerini sürme hevesiyle tarihi sokaklarda dolaşmaya başlıyoruz. Burnumuzu Castel Nuovo'ya çeviriyoruz. Burası kaldığımız yere çok yakın. Castel Nuovo, kralların ve Napoli valilerinin ikamet ettiği bir kale. Tarih boyunca çeşitli uygarlıkların yöneticilerine de ev sahipliği yapmış. Her gelen zamana uyacak şekilde eklemeler yaparak günümüzdeki mimariyi oluşturmuş. Belli saatler arasında açık olan kalenin bazı bölümleri geziliyor. İçeriye girmek için bilet almak gerekiyor. Kalede, Armory Salonu, güney avlu, Charles Salonu ve Sala della Locası ziyaretçilere açık olan bölümler. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilen tarihi bölge Historic Centre of Naples olarak biliniyor. Bizde gezimize kaleden sonra buradan yani tarihi bölgeyi gezerek devam ediyoruz. Burası bir manastır, günümüzde ise müze olarak işlevini sürdürüyor. Manastırın avlusunda kısa bir yürüyüşün ardından müzeyi geziyoruz. Müzede kilisenin orijinal kalıntıları, dini eserlerin yanında 1. ve 4. yüzyıla ait birçok arkeolojik kalıntıyı da inceleme fırsatını yakalıyoruz. Şehrin en turistik bölgesi daha önce de bahsettiğim gibi Historic Centre of Naples olarak da bilinen tarihi bölgenin sokaklarını adımlamaya başlıyoruz. Labirent sokaklarında haritayı okumak, gideceğin yere ulaşmak biraz zor olsa da hedefimize birer birer ulaşıyoruz. Tarihi bölge küçük bir alana yayılmış gibi görünse de her adım başı müze, kilise, şapel, yüzyıllık binalar, meydanlar, heykeller, binalar arasındaki iplere dizili çamaşırlar birer birer başımızı döndürüyor. Dar sokaklarında dolaşırken etrafta biriken çöpler hemen dikkatimizi çekiyor. Belediye ile mafya arasında süren çatışmanın sonucu bu görüntü kirliliğini oluşturuyor. Napoli diğer İtalya şehirlerinden biraz farklı. Burada mafyanın etkisi oldukça fazla. Güvenlik açısından da zayıf bir şehir. Hatta gelmeden önce şehre dair \"aman dikkat edin!\" yazılarını çokça okuduk. Her büyük şehirde nasıl dolaşıyorsak burada da öyle dolaşıyoruz. Tabi tedbiri elden bırakmıyoruz. Genelde Garibaldi İstasyonu'nun çevresi biraz riskli. Akşam, geç saatlerde oldukça tehlikeliymiş. Neyse biz herhangi bir sorun yaşamıyoruz, şehrimizde nasıl dolaşıyorsak aynı rahatlıkta geziyoruz. Görmeyi düşlediğimiz Castel S. Elmo'ya gitmek için önce metroya biniyor, Montesanto'da iniyoruz. İnenlerin çoğu fünikülere yöneliyor. Biz de peşlerine takılıyoruz. Kaleye fünikülerle çıkıyoruz. Gün daha bitmemiş saat 4 'e gelirken bilet gişesindeki beyefendi kapandığını söylüyor. Oysa beşe kadar açık olduğunu biliyorduk. Biraz hüsranla önümüze serili Napoli'yi bir tepeden seyredebilmenin heyecanıyla seyir terasına doğru ilerliyoruz. Uzun bir süre şehri seyredip, dar sokaklarında yürüyoruz. Piazza del Plebiscito, günümüzde açık hava konser alanı olarak kullanılan meydanda biraz dinleniyoruz. Burada Elton John, Maroon 5 ve Muse gibi isimler konser vermiş. Napoli'nin en büyük meydanı olan Piazza del Plebiscito adeta küçük bir Vatikan tadında. Meydanda bulunan San Francesco di Paola kilisesi buranın en belirgin simgesi. Şehrin en önemli yapılarından Royal Palace'da bu meydanda bulunuyor. Bir kahve molasının ardından günümüzü tamamlıyoruz. Buradakiler çok fazla İngilizce bilmiyor ama size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tıpkı bizim gibi yardımseverler. Sonrası tamamen sizin keyfinize kalıyor... Şehrinizde nasıl dolaşıyorsanız burada da öyle dolaşıyorsunuz. ''Güvenli değil'' laflarına kulaklarınızı tıkayın! Şehirde oldukça yoğun bir trafik var. Şehri adım adım dolaşmanın keyfini de yaşarken uzak mesafelerde ise metroyu tercih ediyoruz. Yeme içme çok ucuz. Özellikle sokak satıcılarının sattığı yiyecekler oldukça çekici ve lezzetli. Aynı zamanda pizzanın ana vatanı burası. En güzel pizzayı da burada yiyorsunuz. Bir yerden bir yere ya metroyla ya da yürüyerek gidebiliyorsunuz. Bana göre şehrin en güzel caddesi Via Toledo. Albenisi yüksek mağazalarla çevrili. Etrafta dolaşmak bir kafede oturup kahve içmek oldukça keyifli. Bizim nazar boncuğumuz nasıl meşhursa burada da acı biberler pek bir meşhur. Hemen alıyoruz. Hem bereket hem bolluk getiriyormuş. Gezilecek yerler çok, vaktimizin yetmediği ama aklımızın kaldığı yerler de oldu. Özellikle yeraltı şehirlerini görmek isterdim. Bir dahaki gelişe artık. Vaktiniz olursa gezi listenize ; San Carlo Tiyatrosu, Botanik Parkı, Orto Botanica, Via Toledo, Capri Adası, Caserta Sarayı, Centro Storico, Galleria Umberto I, Liman, Piazza del Mercato, Posillipo Archaeological Park, San Domenico Maggiore ve San Gregorio Armeno Caddesi'ni de ekleyin. Napoli'ye yazın dışında her mevsimde gelinir. Yazın oldukça sıcak ve çok kalabalık oluyormuş. Şehre ulaşımda çok kolay. Thy'nın direk uçuş seferleri olurken, Roma'ya uçup buraya tren veya otobüsle de gelebillirsiniz. Aklınıza takılan ulaşıma dair her şey burada, okumadan, tıklamadan geçmeyin."} {"url": "https://gezginruhu.net/adim-adim-sanliurfa/", "text": "Yolum bu şehirle birçok kez kesişti, sayı da pek önemli değil aslında. Her gelişimde şehir aynı güzelliği sunarken bu sefer bir başkaydı sanki. Daha çok gelişmiş, büyümüş, kalabalıklaşmış. Saydığım nedenler olumsuz etkenler olsa da gözüme de çok batmadı açıkçası. Şehre indiğimiz anda kendimizi sokaklara atıyor adım adım kıyısını, bucağını birçok kez geçtiğim sokağı, esnafı, çayları, kahveleri, kebapları, fırınlardan günün her saati mis gibi buram buram kokan simitleri, çörekleri her şeyi içimize çekerek dolaşıyoruz. YÖRESEL KAHVALTI ZAHTER'DE YAPILIR. Sabahın köründe yolda olunca hemen soluğu şehrin meşhur kahvaltıcısı Zahter'de alıyoruz. İçeride birkaç kişi kahvaltıya bizden önce başlamış bile. İlginin üzerimizde olmasıyla kenar da bir masaya ilişip, önümüze birer birer dizilen yiyeceklere bakarak bir nebze doyuyoruz. Sonra salçalı yumurta geldiği an dünyamız değişip bütün ilgimiz ona kayıyor. Ya közlenmiş biber, patlıcan, domates! Hepsi sıraya girip midemize doğru yolculuğa çıkıyor. Demli ithal çaylar büyük bardakta eşlik ederken, kaymak, bal acı sonrası tatlandırıcı görevi görüyor. Karnımız doyunca gözümüz yolda kalıyor. HARRAN'A DOĞRU GİDİYORUZ. Elbette gezi listemizin ilk sırasını alıyor Harran. Urfa'ya yaklaşık 45 kilometre uzaklıkta. Yol boyunca sağlı sollu pamuk, fıstık, mısır, isot tarlaları arasından ilerleyerek Harran'a varıyoruz. Hemen Harran Üniversitesi ve yerleşim alanının izlerini sürüyoruz. Tellerle çevrili alanda hummalı çalışma devam ederken, biz sadece uzaktan geçmişe tanıklık edip, yakında Harran evlerinin bulunduğu ve gelen ziyaretçilerin de uğrak yeri olan Ali Baba'nın evine geliyoruz. Avluya girdiğimizde bir köşede oturup geleni tebessümle karşılayan Ali Baba ile kısa sohbetin ardından içeriyi dolaşıp yerel kıyafetleri giyerek anı ölümsüzleştirmek adına bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Harran mimarisi yöre de farklılığı ile belirginleşiyor. Kubbeli yapıya sahip evler, kerpiçten yapılmış. Kubbelerin sivriliği de yazları serin, kışları da sıcak tutmak amacıyla. Ayakta kalan birkaç evden biri olan Ali Baba'nın yeri ziyaretçilere açık olarak bir işletmeye dönüşmüş. BALIKLI GÖL BİZİ BEKLİYOR. Şehri şehir yapan diğer bir değer de Balıklı Göl. Geçmişe uzanıp Kral Nemrut' a kadar dilden dile dolanan bir hikayenin içine doğru ilerliyoruz. Zamanın birinde İbrahim Peygamber, Nemrut Kralına karşı gelir ve cezalandırılır. Kalede bulunan iki sütun arasına kurulan mancınıkla şimdiki Balıklı Göl'ün bulunduğu yere atılır. Küllerden su, odunlardan balık olur. Suda dolaşan balıklar kutsal sayılır ve hiçbir şekilde ellenmez. Halül Rahman Camisi'nin de yer aldığı alanda değişik mimarisiyle gölle bütünleşmiş. Etrafındaki yeşilliklere yayılan çoluklu çocuklu ailelerin arasından sıyrılarak sayısız basamaklı merdiveni de tırmanarak kaleye doğru çıkıyoruz. URFA KALESİ'NDEN ŞEHİR FARKLI GÜZEL. Bir hayli yorucu merdiveni çıktıktan sonra nihayet zirvedeyiz. Bütün Urfa, tepeleri ve yer yer de düzlüğüyle önümüze seriliyor. Tarihi önemi olan kale bir dönem Kral Nemrut'un şehri yönettiği, bu coğrafyadaki krallığının da izlerini taşıyor. Şehrin neresinde olursanız olun kale ve tepede yükselen iki sütun uzaktan da olsa mutlaka görünüyor. URFA KEBABI VE CİĞERİ YEMEDEN DÖNMEMELİ! Şehrin sokaklarında dolaşırken Üç dükkandan biri kebapçı ya da ciğerci. Ciğer Kebabı burada oldukça meşhur. Hatta dışarı atılmış masaların etrafına konulan taburelerden birine ilişip hemen kendimize ciğer söylüyoruz. Bunun için en meşhur yer Ciğerci Ali Baba'yı seçiyoruz. Yanında yer alan Hacı Baba da yarışırcasına tatlı bir rekabet içinde olsa da biz Ali'yi seçtik. Ciğerler nefis, yanında sunulanlar daha da nefis! Her zaman her yerde masanızda yer alacak ilk şeyler közlenmiş, biber, patlıcan, domates, yanında soğan bir de lezzetli pide; '' oh, mis gibi her şey'' dedirtircesine! Karın doyunca yeniden sokaklardayız. KALEYE KARŞI MENENGİÇ KAHVESİ YUDUMLAMAK BİR BAŞKA GÜZEL. Balıklı Göl'ün hemen yanında yer alan sıralı kafelerden birine yerleşip, hemen bir kahve söylüyoruz. Benim tercihim menengiç oluyor. Gidip gelip hep içiyorum. ŞEHRİ BİR DE SIRA GECESİYLE TANIMALI! Gelmeden bir hafta önce rezervasyonumuzu yapıyoruz, Herkesin pek bir methettiği CEVAHİR KONUKEVİ'ni seçiyoruz. İçeriye girdiğimizde duvarları süsleyen resimlerden de zaten anlaşılıyor, pek çok ünlünün yolu burada kesişmiş, tabi bir de bizimki! İçerisi oldukça kalabalık, çoluklu çocuklu aileler de Yöresel Türkülerden oluşan geceyi yaşamaya gelmiş. Yemeklerde oldukça zengin. Bir de yanına çiğköfte eklenince nefis demek daha anlamlı oluyor. Bulgurun ağzımda kıtır kıtır sesler çıkarmasına biraz şaşırıyorum. Yarı Urfalı olarak ilk defa böyle çiğköfte yedim. Bizde bulgur sert olmaz! Meğerse gerçek çiğköfte böyleymiş, beni hep kandırmışlar. Buzla yaklaşık yarım saatte yoğurulan çiğköfte herkese sunuluyor. Ardından ''MIRRALAR'' da gelince bir Urfa gecesi tamamlanıyor. Ya müzikler hem hüzünlü hem coşkulu, yerimizde duramıyor hemen ortaya atlıyor ne kadar kurtlar varsa itinayla dökülüyor. ŞEHRİN YENİ SEMBOLÜ URFA ŞEHİR VE MOZAİK MÜZESİ. Her ikisi de yan yana ve yeni inşa edilmiş, etrafı uçsuz bucaksız park. Hem mimari hem de içeride sergilenen eserler bakımından muhteşem. Kimlerin emeği geçmişse ellerine sağlık diyorum. Zengin bir tarihi mirasa sahip bölgede Göbeklitepe başta olmak üzere, Harran ve Nevali Çori'den çıkarılan eserler burada sergileniyor. SOKAKLARDA GEZİNEN ÇOLUKLU ÇOCUKLU KADINLARIN ZENGİNLİĞİNİ BAŞKA ŞEHİRLERDE BULAMAZSINIZ. Gece yarısına kadar, sokaklar cıvıl cıvıl. Anadolu'nun birçok şehrini gezdim ama bu şehirdeki kadar kadınlarımızın gezdiğini görmedim. Gezen kadın güzelleşir diye düşünüyorum bir kez daha bu şehre ve insanlarına hayran oluyorum. NESLİ TÜKENEN KELAYNAKLARI GÖRMEK ÜZERE BİRECİK'E GİDİYORUZ. Daha önce de gelmiştim, doğal hayatın içinde yaklaşık seksen tane kadardı kelaynaklar, uzaktan uzağa, kendi yaşam döngüsünde yaşamaya çalışıyorlardı, o kadar sevimliydiler. Bu sefer sayıları artmasına rağmen bulundukları yeri görünce bir anda şok yaşadım. Evet yanında tozun toprağın içinde yükselen inşaata mı üzülmeliyim yoksa bir alana sıkıştırılan kuşlara mı? En hüzünlendiğim an bu olsa gerek. Neyse inşaat bitince her şey düzelir. BURAYA KADAR GELİP HALFETİ'YE GİTMEDEN OLMAZ DEĞİL Mİ? ''Batık Şehir'' mi, yoksa her yerde göreceğimiz gibi ''Sessiz Şehir'' mi demeliyim? Urfa merkeze yaklaşık 124 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Merkezden çıkınca otobana girip uçsuz bucaksız yolda bir saatten fazla gidiyoruz. Uzun yolculuğun sonunda suyun bolluk, bereket ve güzellik sunduğu Halfeti'ye geliyoruz. Biraz keşif turunun ardından hemen tekneye binip, tarihi ve doğal güzellikleri keşfe çıkıyoruz. 45 dakikalık turun ardından iskeledeki lokantalardan birine yerleşip, bu suların bereketi olan Şabut Balığından yiyoruz. Değişik bir lezzet damaklarımızda dolaşırken günün ve gezinin finalini yapıp evlerimize dönüyoruz. KONAKLAMAK İÇİN ZENGİN SEÇENEK SUNULUYOR. Şehrin kıyısında yükselen yıldızlarıyla yarışan modern binaların yanında eski dokunun hakim olduğu oteller de mevcut. Biz tercihimizi EL RUHA OTEL'den yana kullandık. Hem merkezi hem de her yere yakın oluşu rahat etmemizi sağladı. Yeri de kendi de şahane."} {"url": "https://gezginruhu.net/adim-adim-yol-almak-likya-yolu/", "text": "Yurdumuzun en uzun yürüyüş rotasındayız. Fethiye'den başlayıp, Antalya'ya kadar; tarihteki Likya Uygarlığı'nın yerleşik alanında uzayıp giden ve dünyanın en uzun 10 yürüyüş parkurundan biri bu rota. 2015 yılına kadar uzunluğu 509 km iken, Çitdibi ve Geyikbayır etapları da eklenerek 535 km.'ye kadar uzamış. İşte biz bu yolu tüm güzellikleriyle kat ediyoruz. Antik Likya döneminin gizemini yaşayarak, keyifli bir şekilde el değmemiş koylardan, dağ, bayır, ova köylerinden geçerek hem Akdeniz'in doğasını tanıyıp, hem de harika manzaralara tanık olarak uzun soluklu yürüyoruz. Yürüyüş yolu üzerindeki bazı antik kentler ise; Sdyma, Pyndai, Phellos, Apelia, Theimussa, Letoon, Xanthos, Patara, Antiphellos, Apollonia, İdyros, Simena, Myra, Limyra, Gagae, Olympos, Sura, Belos, Phaselis ile birlikte bir çok antik ve yeni yerleşim alanı görmeniz de mümkün. Kısaca Likya'yı tanıttıktan sonra üç günlük trekking deneyimimizi sizlerle paylaşmaya başlayalım. Öncelikle her trekking sevdalısının hayalini süsleyen Likya Yolu; bir defa da olsa, yaşanacak en güzel deneyim. Yürüyüş için en uygun mevsim bahar ayları. Yazdan sıyrılmış, sonbaharın renkleriyle kucaklamışken, sahillerden de yoğun kalabalık, el ayak çekilmişken ''hadi yürüyelim!'' deyip, kendimizi patikalarda bulduğumuz en anlamlı faaliyetimiz oluyor. Buraya gelmek için en uygun zaman ya sonbahar ya da ilkbahar. Arası yok! İlk parkurumuzu sonbaharda deneyimleyip, ikincisini de ilkbahara saklıyoruz. Yürüyüş rotamız Fethiye'ye yakın olduğu için Dalaman Havaalanı'na uçak biletlerimizi alıyoruz. Konaklamak için de Kalkan'da bir oteli tercih ediyoruz. Üç gün boyunca parkur başlangıcına kadar bize eşlik eden aracımızda hazır bizi bekliyor. Sabah daha hava ışıldamamış, kuşluk vakti uzun soluklu yürüyüş için yollardayız. İner inmez kısa süreli kahvaltı molasının ardından hemen ilk parkurumuzun açılışını yapıyoruz. - Gün Pydnee Kınık Ksantos ( 14 km) Yürüyüşe Patara Plajı'nın en batı ucundaki Pydnee'den başlıyoruz. Plajın hemen arkasındaki doğal alan içinden geçen toprak yolu takip ederek uzun bir süre yürüyoruz. Başlangıç noktası işaretlerle belirlenmiş. Düzenli olarak belli aralıklarla gönüllü ekip tarafından işaretler belirginleştiriliyor. Dikkatli yürümek, işaretleri takip etmek çok önemli. İlk deneyimimizi kalabalık 26 kişiden oluşan bir grupla yaşıyoruz, rotadan sapmak mümkün değil. Şanslıyız yani! Kısa süre dar patikada ilerledikten sonra yola çıkarak rahat bir yürüyüş yapıyoruz. Patara'ya yaklaşınca aramızdan akıp giden dereyi, biraz korku biraz heyecanla ahşap köprüyü aşarak geçiyoruz. Önümüzde uzayıp giden pırıl pırıl plaja kendimizi atıyoruz. Kısa da olsa günün başlangıcını burada yapmak ilaç gibi geliyor. Ayakkabı ve çorapları atarak serin sularla ayaklarımızı buluşturuyoruz. Buz gibi su ferahlık veriyor. Ekip liderimiz vakit tamam dediğinde ayrılık vaktiyle hüzün çöküyor. Kıyıdan uzaklaşarak içlere doğru süzülüyoruz. Uzunca bir süre mola vermeden, ara sıra el değmemiş böğürtlenleri mideye indirerek yürüyor yine yürüyoruz. Letoon Antik Kenti'ne ulaşıyoruz. Daha öncede dediğim gibi yolumuzun üzerinde bir çok antik kent var. Hem keyif, hem keşif ikisi bir arada. Müze kartlarımızla içeriye girip, yaklaşık bir saatimizi burada harcıyoruz. Birkaç yıl önce geldiğim antik kent aynı bıraktığım gibi duruyor. Anfitiyatroda biraz yıkıklar görünce ister istemez hüzünleniyorum. Öğle yemeği için Kınık'ta mola veriyoruz. Buradan sonra yolumuz Ksantos'ta sonlanacak. Yolda nar, portakal toplayarak ilerliyoruz. Nar suyu yazısını görünce hemen içeriye dalıyor, serin serin suları içiyoruz. Kısa da olsa mola iyi geliyor. Gün batımına doğru Ksantos'a varıyoruz. Birazda burada dolaşıp, güneşi de yolculadıktan sonra otelimize Kalkan'a geliyoruz. - Gün Kınık /Ksantos- Akbel ( 20 km) Sabahın ilk saatlerinde kahvaltımızı yapıp, otelden ayrılıyoruz. Aracımızla Ksantos'a geliyoruz ve yürüyüşe buradan başlıyoruz. Bir önceki güne göre daha zor ve daha uzun bir parkur bizi bekliyor. Çavdır'da kısa süreli mola vererek, ihtiyaçlarımızı gideriyoruz. Dar patikalar, eski su kanalları, dere yatakları, bol iniş çıkışlı parkurdan sonra öğleye doğru İnsuyu'na varıyoruz. Yemek sonrası yola kaldığımız yerden devam ediyor, yolumuzun üzerindeki Üzümlü köy kahvesinde kısa süreli çay molası veriyoruz. Gün bitiminde yorgun beden ve su toplamış ayaklarla otelimize gelip, akşam yemeğine hazırlanıyoruz. - Gün Akbel- Patara (15 km) İki günde enerjimiz azalmış halde yeni güne başlıyoruz. Erken yapılan kahvaltının ardından yine yollardayız. Bu sefer başlangıç noktamız Akbel. Kısa bir süre asfalt yolda ilerleyip, ana yoldan karşıya geçerek, çoğu Patara'ya su taşımak amacıyla yüzlerce yıl önce yapılan su yolunu takip ederek dar patikalarda, dikenli otların arasında çizile çizile ilerliyoruz. Yürüyüşün bu bölümünde ayaklarınızda koruyucular olmazsa fazla çizikli olarak eve dönersiniz. Kıyafet seçiminiz çok önemli. Kısa süreli yemek molasının ardından Parkurun bitimine Patara'ya doğru uzanıyoruz. Ara sıra yanımızdan yabancılarda geçiyor. yolu tek yürümüyoruz. Bazen birbirimize de yetişiyoruz. Bugünkü parkur daha kalabalık ve renkli oluyor. Gün Patara da bitiyor. Antik Kenti dolaştıktan sonra soluğu doğru plajda alıyoruz. Kumsal kalabalık, deniz bugün dalgalı. Denize girme hayalimiz bir anda suya düşüyor. Bizde bu güzelliği yaşayabilmek için kıyıda dolaşıp, şişmiş ayaklarımızı serin sularda rahatlatıyoruz. Dolu dolu üç günün ardından bir günü de Kaş, Kalkan'a ayırarak Likya serüvenimizi bitiriyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/agzinizin-tadi-antep-gaziantep/", "text": "Yeme-içme, lezzet, çeşit konusunda Türkiye'de birinciliği kimseye kaptırmayan bir yerdeyiz, Antep'teyiz. Şehre gelen ziyaretçilerin çoğunluğunu gastronomi tutkunları oluşturuyor. Şehir kebap ve tatlı cenneti olarak ünlenirken zengin tarihini merak edenler de var değil mi? İşte o kısmı biz dolduruyoruz. Hem tarih, hem kültürel zenginliğinin yanında lezzetli yemekleriyle bu şehirde dolu dolu iki gün yaşıyoruz. Geceden gelip, sabah bol fıstıklı katmerli tatlıyla güne başlayıp, tarihi yolculuğa çıkıyoruz. Yolculuğumuzun ilk durağı şehrin kültürel zenginliklerinin yer aldığı müzeler. - Gaziantep Arkeoloji Müzesi Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Düllük ve Zeugma Antik Kentleri'nden çıkan değerli eserlerin sergilendiği diğer Anadolu şehirlerindeki müzelerden biri. Hemen yakınında yer alan hem mimarisi hem de içindeki eserleriyle burayı fazla sollayan Zeugma Mozaik Müzesi yer alıyor. İkinci durağımız oluyor. - Zeugma Mozaik Müzesi Zeugma Mozaik Müzesi, 2011 yılında açılmış. 1700 metrekare alanıyla Dünya'nın en büyük mozaik müzesi olma özelliğini de taşıyan müzede şehre damgasını vuran Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan eserler sergileniyor. Eserlerin hepsi çıkarılmış mı? Tabi ki hayır! Bir kısmı çılgın Fırat'ın suları altında yatıyor. Ama içeri de ambiyans müthiş. Müzenin girişinde kısa bir film izledikten sonra gezmeye başlıyorsunuz. Zeugma'nın bir yansıması haline gelen müzeye giriş ücretli, müze kartı olanlar ücretsiz girebiliyor. Burayı gezmeden Antep'i gezmiş sayılmıyorsunuz. Son dönemler de birer birer açılan yeni müzeler oldukça etkileyici, onlardan biri de tabi ki burası. İçeride asıl ilgimizi çeken ''Çingene Kızı'' olarak da bilinen mozaik. Kimisine göre Çingene Kızı, kimisine göre İskender'in ta kendisi. Üzerine birçok rivayet söylense de bizi bir şekilde etkiliyor. Küçük bir odada oldukça korunaklı bir şekilde sergileniyor. Müzeden çıkınca soluğu kalede alıyoruz. Gezilecek yerler birbirine oldukça yakın ve rahatlıkla dolaşıyoruz. - Gaziantep Kalesi ve Kahramanlık Panaroması Müzesi Gaziantep Kalesi, ''Sana bir tepeden baktıp Antep.'' dediğimiz yerde. Girişinde yer alan Kahramanlık Panaroması Müzesi'ni de gezme fırsatı buluyoruz. Kale gezimiz kısa sürüyor. Kalenin etrafında zamanında eski şehir kurulmuş. Korunup kollanarak günümüze kadar gelen dar taşlı sokakları, dükkanları ve hanlarıyla etrafını sarıp sarmalamış. Kalenin yanında yer alan dar taşlı sokaktan içeriye doğru süzülüyoruz. - Kebaplar ve Tatlılar Karnımız acıkınca gözümüz yiyecek arıyor. Buranın en meşhur lokantası İmam Çağdaş'ı görüp içeriye giriyoruz. Herkesin yolu muhakkak burayla kesişiyor. Oldukça büyük bir yer ve çok kalabalık. Bizde uğramadık demiyor, kebaplarımızı söylüyoruz. Üstüne de nefis fıstıklı baklavayla açlığımızı kırıyoruz. Kebap denilince akla gelen bir başka yerde Halil Usta. Buraya da uğrayın, birbirinden lezzetli kebapları yemeden dönmeyin. - Tahmis Kahvesi ''Yemeğin üstüne kahve iyi gider.'' diyerek yönümüzü tarihi mekana Tahmis Kahvesi'ne çeviriyoruz. 500 yıllık oldukça eski bir geçmişi var. Tarihi bir yer olunca da içerisi oldukça kalabalık. Duyan gelmiş. Müşterilerin genelini yerel halk oluşturuyor. Biz göçebelerin de sayısı az değil. Sazlı sözlü müziğin eşliğinde ilk menengiç kahvesiyle imtihanımı da burada veriyorum. Nefis, nefis, nefis! Eve de alıp, götürüyorum ama buradaki kıvamı bir türlü tutturamıyorum. Tadı hala damağımda, sırf kahve için bile gelinir. - Tütün Han Eskiden tütün tüccarlarının konaklayıp, alış veriş yaptıkları yermiş. Şimdi ise çay, kahvenizi yudumlayacağınız, dostlarınızla sohbet edip dinleneceğiniz güzel bir mekana dönüşmüş, tabi dokusunu da koruyarak. Halk arasında Karabatak Bedesteni olarak bilinen Zincirli Bedesten 17. yüzyılda yapılmış. Tarihi çarşının içinde 73 dükkandan oluşuyor. Bedestene üç farklı kapıdan giriliyor. Bakırdan tutun baharata, yemeniye kadar zengin seçenekte ürünler üretilip, satılıyor. Özellikle yemeni yapımı ve satımı çok fazlaymış. Bildiğiniz başa bağlanan yemeni değil, buradaki ayağa giyilen türden. Film setlerinden tutun, sahne sanatlarında kullanılan yemeniler de üretiliyor. Truva Filmi'nde giyilen yemeniler burada üretilmiş. Yemenileri pek bi ünlüymüş yani! Hem hala el zanaatlarının yaygın oluşu, hem de dünya çapında tanınmış oluşu gurur verici. Çeşitli hanlar, bedestenlerde yer alan dükkanların dışında tarihi sokağı dolaşırken yan yana dizili baharatçılar, sabuncular da dikkatimizi çekiyor. Her hangi bir dükkana girdiğinizde alt katta mağara gibi bir bölümünde olduğunu görüyorsunuz. Zamanında yaşayan Ermenilerin yapmış olduğu binaların altında soğutma ve ürünü depolama amacıyla bir bölüm yapılmış. Tarihi taş sokaklarda ve iki katlı evlerin arasında keyifle dolaşacağınız yer. Bazı evler restore edilerek butik otele dönüştürülürken, bazıları hala yaşayanların anılarını süslüyor. Müze Beyaz Han'da bulunuyor. Geçmişten günümüze Antep'in kültürel zenginlikleri yansıtılıyor. Gaziantep'e bir saat, Şanlıurfa'ya bir buçuk saat uzaklıkta Halfeti yer alıyor. İster Antep'e, isterseniz Urfa'ya geldiğinizde gezilecek yerler listesinde ilk sıraya burayı yazmalısınız. Tekne turuna katılarak suların altında yarı yarıya kalan eski Halfeti'yi şöyle bir görmüş, önünüzdeki güzelliği seyrettikten sonra Fırat nehri ile Merzimen Çayı'nın birleştiği yerde yükselen Rum Kaleye'de uğramadan geçmeyin. Halfeti'nin kıyısında dubaların üzerindeki lokantalarda da balık yemeden sakın dönmeyin! Mis gibi sabun ve baharat kokuları, Dar taşlı sokaklarında yükselen iki katlı konakları, Tekrarını yaşamayı dilediğimiz Gaziantep'i tekrar görmeyi düşleyerek ayrılıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/akdamar-bir-ada-bir-kilise/", "text": "Gölün turkuaz renkli sularının içinde bir gelin endamıyla süzülüyor Akdamar. Adaya yaklaştıkça bir yapı beliriyor önümüzde KİLİSE. Bir zamanlar küçük kent, saray ve kiliseden oluşan adada şimdi sadece kilise ayakta kalmış. Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç, adada yaşayan Ermeni Baş Keşişi'nin kızı Tamara'ya aşık olmuş. Aşk bu, gönül ferman dinler mi? Genç adam, yaz kış demeden, her gece Tamara'yı görmek için adaya yüzerek gidermiş. Tamara'da onu elinde fenerle beklermiş. Bu durumdan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede, elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yerini değiştirerek, gencin yorulup, gücünü yitirmesine neden olur. Yüzmekten yorulan genç çoban, boğulur ve boğulmadan önce son nefesiyle \"Ah Tamara!\" diye haykırır. Bunu duyan Tamara'da kendini gölün sularına bırakır. O günden sonra ada Ahtamar ismi ile anılır. Akdamar Kilisesi, M. Ö. 915-922 yılları arasında Vaspuran Kralı 1. Gagik tarafından bir saray kilisesi olarak yaptırılmış. Kilisenin mimarı Manuel adlı bir keşiş. Kral Gagik de kentin ve kilisenin yapılmasına katkıda bulunmuş. Kilise, Hz. İsa'nın gerildiği 'Kutsal Haç 'a ithaf edilmiş. Kilisenin taşları, günün her saati ışığa bağlı olarak mevsimden mevsime göre değişerek, kırmızı, sarı ve gri renkler saçıyor. Yapının cephelerini oluşturan süslemeler de, ışık-gölge oyunlarıyla bu renkli kütleyi daha etkileyici kılıyor. Yapı bilinmeyen bir zamanda, manastır kilisesine dönüştürülmüş. Kilisenin içinde de, dış cephede olduğu gibi önemli freskler yer alıyor. Duvarların iç yüzünü kaplayan sıvanın üzerine boyalarla yapılmış resimlerden bir kısmı dökülmüş, tahrip olmuş, bir kısmı da siyah boya veya isle örtülmüş. Hıristiyan sanatı içinde önemli bir yere sahip olan bu yapının duvarlarında inanılmaz öyküler, kabartma ve heykellerle anlatılıyor. Kilisenin güney cephesinde kutsal kitaplar Tevrat ve İncil'den sahneler yer alıyor. Batı cephesinde, Vaspurakan Kralı Gagik'in kilise maketini İsa'ya sunma efsanesi canlandırılıyor. Doğu cephesi ise kilisenin kutsal yüzü de sayılan bu bölümde, \"Ateşte üç İbrani Genci\" ve \"Aslan ininde Daniel\" efsaneleri canlandırılıyor. Kuzey cephesinde, Adem ve Hava'nın yasak meyveyi yemesi, cennetten kovulmaları, Samson'un düşmanını öldürmesi sahnelerine yer veriliyor. Bu mimari ve doğal güzelliği görmek isteyenler, yoğun turist akınına uğramadan rahat dolaşabilmek için adaya ilk kalkan motor ile gitmeli. Tenhalığın vermiş olduğu keyifle adayı ve kiliseyi daha rahatça geziyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/amsterdam-gezi-rehberi/", "text": "Amsterdam denlince özgürlük, tarih, doğa, lale, binalar, kanallar, tekneler, bisikletliler, uyuşturucu, seks vb. gibi sayılacak birçok şey akla geliyor. Aynı zamanda Amsterdam için Hollanda'nın turisti çeken en güzel şehri de diyebiliriz. Ulaşım için Türkiye'den THY İstanbul, İzmir, Ankara, Adana ve Antalya'dan direk uçarken; Pegasus ve KLM Havayollarının İstanbul'dan direk uçuşları bulunmaktadır. Bizde ulaşımı daha uygun maliyetle yapabilmek için önceden havayolu şirketlerinin promosyon bilet uygulamasını takip ederek birçok seçeneğin sunulduğu uçak bileti sitelerinden uygun fiyata biletimizi alıyoruz. Uygun bilet fiyatlarını buradan bulabilirsiniz. Günde birkaç sefer uçuşun düzenlendiği şehirde, en büyük havaalanı Schiphol'dir. Havaalanına geldiğinizde her şey rahatınız için düzenli olarak ilerliyor. Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşım içinde birçok seçenek bulunuyor. En kolay trenle ulaşım. Yaklaşık 15 Euro'luk bir ücretle şehrin göbeğinde yer alan merkez istasyona ulaşabiliyorsunuz. Havaalanı'ndan çıkınca birçok otelin belli saat aralıklarında kalkan ücretli servis araçları varken, otobüs, ticari taksi de diğer seçenekler arasında yer alıyor. Konaklama açısından Old Town bölgesinde çok fazla turisti barındıracak otel seçeneği bulunmadığı için önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Biz şehir merkezine biraz uzakta yer alan Mercure Hotel'i tercih ettik. Merkezde bulduğumuz oteller daha yüksek fiyatta ve donanım bakımından daha düşüktü. Birazda rezervasyon için geç kalmıştık. Otelimiz kaldığımız sürece oldukça rahat ettiğimiz yerlerden biriydi. Metro istasyonuna yakın oluşu da bizim için avantajdı. Önceden rezervasyon yaparsanız Old Town bölgesinde daha uygun ve ekonomik oteller de bulabilirsiniz. Dediğim gibi biz bu konuda işlerin yoğunluğundan biraz geç kalmıştık. Şehir içi ulaşım araçları genelde tramvay ya da bisiklet. Evet her adım başı park edilmiş bisikletleri göreceksiniz. Şehirde yayalardan çok bisikletlilere daha önem verilmiş gibi. Kaldırımlar dar ancak bisiklet yolları daha geniş tutulmuş. Bisikleti tercih etmeyenler için ise tramvaylar devrede. Tramvaylar için günlük veya daha uzun süreli tercihinize göre alınan biletle günün her vakti her yöne indi bindi yapabiliyorsunuz. Geneli bayanların çalıştığı tramvaylar bizim de tercihimizdi. Kısa süreli de olsa çiseleyen yağmurdan kaçış, çevreyi keyifle seyrederek yolculuk yapma sebebimiz oldu. Müzeler şehirde gezilecek yerler listesinde en baştaki sırayı alıyor. Şehirde önemli birçok müze var. En önemlileri arasında Rijk Müzesi, Van Gogh, Stedelijk Müzesi, Anne Frank Müzesi geliyor. Şehri kültürel anlamda yaşamaya gelenler hepsini gezme fırsatı buluyor. Bizim gibi iki güne sığdırılmış programla birini tercih edebiliyorsunuz. Tercihimizi Rijk Müzesi'nden yana kullandık. Yeterli zamanımız olsaydı Van Gogh Müzesi'ni de gezerdik. Aklımızda kalmadı değil. Hava koşullarına aldırmadan uzun kuyrukta yer alan ziyaretçileri görünce biraz buruklaşıp, zamanın yetersizliğine hayıflanarak önünden geçtik. Emeklilikte uzun zamanı birçok şehre ayıracağız, diyerek kısa süreli de olsa gönlümüzü hoş tutuyoruz. Rijk Müzesi diğer müzeler gibi aynı alanda Museumplein denilen yerde yer alıyor. Üç kattan oluşan müze günün her saati oldukça kalabalık. Girişte kesinlikle küçük kol çantasının dışında hiçbir şeyi müzeye sokamıyorsunuz. Müzenin girişinde yer alan emanet bölümündeki görevliye teslim edip numara alıyorsunuz. Ücretsiz sunulan hizmetle rahat rahat müzeyi dolaşıyorsunuz. Giriş katından itibaren üç kattan oluşan müze de eserler yapıldığı döneme göre kronolojik sıra ile sergileniyor. Zamanın çoğunu burada geçirip, sergilenen eserler karşısında hayran kalarak dolaşıyoruz. En üst kat oldukça etkileyici, çoğunluğu yakın zamana ait yağlı boya tabloların sergilendiği kısımda rehberli grup turlarını da rastlarken bazen yere oturmuş eğitmen eşliğinde miniklerin tablo eğitimine de tanıklık yapıyoruz. Bizdeki müze eğitim atölyeleri burada da mevcut. Bazen aralara serpiştirilmiş Van Gogh'un eserlerine de rastlayabiliyorsunuz, müzeye gidemeyen bizler için kısa süreli mutluluk nedeni oluyor. Müze giriş ücreti ise 18 Euro. Van Gogh Müzesi'nde sanatçının yaklaşık 200 eseri yer alırken, giriş ücreti 15 Euro. Anne Frank Müzesi'nde 2. Dünya Savaşı sırasında saklandığı evde tuttuğu günlüğüyle döneme tanıklık eden Anne Frank'ın günlüğünden alıntılar, tarihi belgeler, fotoğraflar ve film kareleri yer alıyor. Müzede ayrıca yaşadığı evde saklanan ve onlara yardım eden insanlara ait eşyalarda sergileniyor. Heineken Experience şehre ve Hollanda'ya damgasını vurmuş biranın üretildiği yer. Museumplein'den doğuya doğru ilerlediğinizde Leidseplein Meydanı'na yakın cadde üstünde karşınıza çıkıyor. Hem üretimin yapıldığı hem de ziyaretçilere açık olan binaya giriş 20 Euro. Maddame Tussauds, Londra'dan sonra ikinci büyük balmumu müzesi. Balmumu heykel görmek isteyenler için etkileyici olsa da benim favorim Eskişehir Balmumu Müzesi. Kanal Turu ise şehirde yapılacak etkinliklerden ikincisi. Kanal turu için hem fiyat hem de rota bakımından en uygun yer Amstredam Music Theatre'nın yanında yer alan City Hall'un önünden kalkan tekneler. 10 Euro'ya bir saatlik güzel bir Amsterdam turu yapma olanağı buluyorsunuz. Yaklaşık bir saati aşan turda Old Town Bölgesini dolaşarak göremediğiniz, şehrin gizemli köşelerini de keşfetmiş oluyorsunuz. Royal Palace alış veriş tutkunları için ünlü mağazaların yer aldığı, yorulunca bir kahve molası verilecek yerlerden. Ancak onlar kadar büyük değil. Bizim gibi çok fazla alışveriş düşkünlüğünüz yoksa içerinin mimari güzelliğini seyredebilirsiniz. Vleminckx, 1887'den beri hizmet veren Friesk patatesin merkezi de diyeceğimiz yeri Dam Meydanı'nda gezerken tamamen tesadüfi bulduk. Üç farklı boy küllahta sunulan patateslerin Small'u bile oldukça doyurucu. 1.35 Euro ile 3 Euro arasında fiyatları değişiyor. Yanında bira da olsun derseniz karşısındaki kafeye girin ve kendinize bir bira söyleyip, patateslerinizi de afiyetle yiyin. Dam Meydanı'ndan, Damstrar'tan, Oude Hoogstraat' doğru giderken ara sokakta yer alıyor. Uzun kuyruğu görünce hemen geldiğinizi anlayacaksınız. Dam Meydanı herkesin ilgili olduğu, toplandığı, buluştuğu hatta bu şehre adını veren, şehri şehir yapan meydan. Amstel nehrinin etrafına yayılan bir güzellikle, Dam'ın buluşup bugün Amsterdam adını aldığı yerde burası. Rembrandt Meydanı, ortada heykeli yükselen ünlü ressam Rembrandt'ın adını alan meydan günün her saati oldukça kalabalık. Rembrant'ın heykelinin etrafında yer alan askerlerin arasına karışıp fotoğraf çektirmekte oldukça eğlenceli. Yanında yer alan el yapımı ürünlerin sergilendiği panayırı dolaşabilir ya da üzerinize sinen yorgunluğu atmak için hemen yanına dizili kafelere çöküp gençlerin arasında müzik ve cıvıltılarla günü tamamlayabilirsiniz. Red Light, Amsterdam'ın en çok turist çeken bölgesi desem umarım sizi şaşırtmamış olurum. Hollanda uyuşturucu ve keyif verici maddelerin legal olduğu ya da başka deyişle göz yumulduğu bir ülke aynı zamanda. Turistik açıdan bakıldığında en fazla kullanılan yerde Amsterdam. Resmi olarak yasal olmasa da en rahat belli ölçüde kullanılan yerde Red light bölgesi. Bu nedenle; ''milyonlarca turisti çeken bölgede'' diyebiliriz. Şehre ziyaretçilerin çoğu sırf bu amaçla geliyor. Bizim çok ilgimizi çekmese de uyuşturucunun dışında seks turizminin de açıktan yapıldığı yer. Ara sokaklarda dolaşırken günün her saatinde vitrinde bu iş için yer alan kişileri gözlemliyorsunuz. En çok karanlığın çöküşüyle birden bire sayılarının çoğalması da sizi şaşırtmasın. Sokaklarda renkli tüllerle dolaşan genç kız ve erkeklerinde bu sokak aralarında dolaşarak, '' bekarlığa veda'' eğlenceleri de yine burada yapılıyor. Kısaca her türlü turisti mıknatıs gibi içine çeken, şehrin karanlık, gizemli ve bana göre kirli köşesi burası diyebilirim. Şehrin dinginliğinden çıkıp bir anda kaosun içinde girebiliyorsunuz. Unutmadan söyleyeyim bu bölgede fotoğraf çekmek yasak! Aman dikkat edin! Çiçek Pazarı, şehrin en önemli yerlerinden olmasa da en ünlü noktalarından diyebiliriz. Amsterdam'a kadar gelip de ünlü çiçek pazarını gezmeden olmaz. Yan yana dizili bin bir çeşit lale ve farklı çiçeklerin satıldığı pazarda her keseye göre renk renk lale soğanı bulabiliyorsunuz. Hazır buraya kadar gelmişken almadan dönmek olmaz tabi. Peynir'leriyle ünlü şehrin sokaklarında dolaşırken yer yer burnunuza mis gibi kokuları ulaşacaktır. Dükkanların önünde gelen geçene tadımlık sunulan birbirinden farklı renk ve lezzette peynirleri tadarak bile nefsinizi köreltiyorsunuz. 10 Euro'dan başlayan fiyatta, çeşitli renk ve lezzette sunulan peynirleri almadan dönmeyin. Kanallar, şehri şehir yapan unsurlar. Kenarına dizili mimarı zenginliklerde kanalların güzelliğine güzellik katan ayrıntılar. İster tekne, bisiklet, olmadı yaya olarak aralarında dolaştığınızda bir defa değil birçok kere büyüleneceksiniz. Bazen öne çıkmış, hafif yana yatmış binaları görünce de sakın şaşırmayın. E şehir dediğimiz gibi kanallarla çevrili. Binalarda onun süsleri. Birbirinden ayrı güzellikte dizili binalarda gözü yoracak hiçbir aykırılığa rastlayamadık. Sadece binada yaşamayan halk, kanallara da sızarak tekneden evlerde de yaşıyor. Yer yer yaşam alanı olarak karşımıza çıkarken bazen de iş amaçlı da kullanılıyor. En büyüleyici olanı kanallar arasında dolaşmak. Açıkçası ben büyülendim. Sadece bu şehre kanallarında dolaşmak için bile gelinir."} {"url": "https://gezginruhu.net/anadolunun-efesi-dara-antik-kenti/", "text": "Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden, Mardin çağırdı yine, düştük yollara... Bir değil, çoğunluktuk. Aynı yerlerden geçtik, dostları gördük. Aynı mekanlarda dolaştık. Yedik, içtik, her zamanki gibi eğlendik de! Her şey bıraktığımız gibi olsa da bu sefer tek farkı Dara'da hissettik. Farklılık ne taşta, ne hikaye de ne de havasındaydı, yalnızca enerjisinde! Önce minikler yolumuzu kesti, Ahmet Arif'ten bir şiirle karşıladılar. Çok da şirinlerdi. Sonrada sevgili rehberimiz Sinan aramıza karıştı. Dara'nın geçmişten günümüze dek uzanan hikayesini anlatırken, ruhen bizleri mitolojik hikayelerin içine sürükledi. Sırtını Anadolu dağlarına dayamış, yüzünü uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovasına dönmüş bir sınır kenti olan Dara, diğer ismiyle Anastasiuspolis, Mardin'in 30 kilometre güneydoğusunda bulunan Oğuz Köyü'nde yer alıyor. Bu saha Tur Abdin Platosu olarak da biliniyor. Mezopotamya'nın Efes'i olarak kabul edilen Dara Antik Kenti, son yıllarda en çok ziyaret edilen, antik kentlerin başında geliyor. Dara, Mezopotamya için çok önemli bir kent hatta Mezopotamya'dan çok öte dünya açısından da önemli bir kent. Kentin görünen tarihi geçmişine baktığımızda M. Ö. 336 yıllarında Persler tarafından kurulmuş olduğunu görüyoruz. Toprağın altında gizemini koruyan yüzde doksan beşlik bölümünden ne çıkar bilinmese de şimdilik bilinen gerçeklik bu. Perslerin kurduğu şehir, Romalılarla Perslerin yapmış olduğu güç savaşında Darius'un burada ölmesiyle ismini pers kralı Darius'tan alan şehir Dara, İmparator Anastasius'un girişimiyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını Sasaniler'e karşı koruyan bir askeri garnizona dönüşüyor. Böylece 1. Yy'da Persler'den Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine geçiyor. Gelen ziyaretçilerin ilk gezdiği yer kaya mezarları, 2008 yılına kadar çocuk ve gençlerin futbol oynadığı dümdüz bir alan olarak biliniyor. 2008 yılından sonra Mardin Müze Müdürlüğü'nün başta olmak üzere 3 yıl süren kazı çalışmaları sonucunda; lahit mezarları, kaya mezarları, sanduka mezarları olmak üzere üç çeşit mezarlık bulunuyor. Bu dönemde ölüler Pagan ve Mitra kültünde kayadan doğduğuna inanılan Tanrı Mitra'ya ithafen, yeniden doğuş inancıyla kayadan oyulan mezarlara gömülüyormuş. Çoklu gömünün olduğu mezar odalarına daha sonra halkın Hıristiyanlık'a geçmesine rağmen pagan gelenekleri bir süre daha devam ediyor. Romalılar için bu mezarlar ruhların öteki dünyadaki mekanları olarak biliniyormuş. Nekropol alanda başka dikkat çeken alan ise galeri mezarlıklar. Büyük galeriye, üzerinde kabartmaların olduğu kapıdan giriliyor. Kabartmanın üzerinde ölülerin yeniden diriliş sahnesi işlenmiş. Yapılan cam platformlarla ziyaretçilere açılan galeri mezarlıkta birçok uygarlığa ait kemik izlerine de rastlanıyor. Bölgenin jeolojik yapısında kireç taşı formasyonu hakim olunca da taştan bir antik kent olarak karşımıza çıkan, kaya içine oyulmuş yapılardan oluşan ve girişten itibaren bütün alanı çevreleyen 4 kilometrelik bir surla korunmuş. Etrafa baktığımızda sadece kayadan oluşan alandan blog blog kayaların buradan kesilerek, biraz ötede kurulan şehrin yapısını oluşturduğunu biliniyoruz. Daha sonra geriye kalan kayalık alanı da oda oda oyarak aile mezarlığı olarak kullanmışlar. Dara'ya geldiğimizde kapıları görünce yaşam alanı olarak algılansa da gerçekte burası mezarlık. Mezarlıklarda yapılan kazılarda Romalıların sembolü olan gözyaşı şişeleri, kandiller ve paralar oldukça fazla sayıda bulunmuş. Ayrıca bulunan özel ziynet eşyalarıyla beraber birçok kazıda çıkan geçmişe ait eşyalar Mardin Müzesi'nde sergileniyor. Bugün yüzde beşini görebildiğimiz şehrin yüzde doksan beşlik bölümü hala gizemini koruyan Dara, Romalılardan sonra Arapların, Beyliklerin derken 16. Yüzyılda Osmanlı'nın eline geçmiş. Harabe ve kalıntıların arasında bulunan şehre şöyle bir baktığımızda oldukça zengin bir dönem yaşadığını söyleyebiliriz. Tarzıyla dünya üzerinde tek olduğu söylenen Dara'nın büyüleyici yerlerinden biri de zindanlar, görkemli mimarisiyle kentin en uğrak yerlerinden birisi. Şehrin kurucusu Darsius tarafından yaptırılan ve soğuk hava deposu olarak kullanıldığı bilinen yeraltı şehri bugünde ziyaretçilerini bütün heybetiyle ayakta karşılıyor. Yapının belli dönemlerde kilise, zindan, sarnıç görevi gördüğü de biliniyor. Ahmet Arif'ten bir şiirle veda ediyoruz, Umut ile, sevda ile, düş ile. Bir daha ne zaman geliriz bilinmez ama gönülden söz veriyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/anadolunun-mis-gibi-tarih-kokan-sehri-amasya/", "text": "Mani mi, destan mı yoksa duymak istediğimiz bir efsane mi? Tarihin her diliminde şehir olmasını bilene söylenecek bir kaç söz, yazılacak bir kaç hikayesi olan şehirlere atfediliyor hepsi... Amasya'da şehir olmasını bilen minicik yüreğiyle güzel Anadolu'mun bir köşesinden sesleniyor. Nasıl kolay oluyor ulaşmak bu şehre. Samsun'a konuyoruz bir akşam vakti... Her zaman rahatlıkla araç bulabileceğimiz komşu şehre bir saatlik yolculukla ulaşıyoruz. Yeşilırmak ikiye ayırıyor şehri. Bir tarafı Yalıboyu, tarihten günümüze nakşeden yalılarla süslenirken, arkasından yükseliyor, Harşena Dağı. Dağ ama sırf heybetiyle değil, tarihin sayfalarından yolu geçen her uygarlığa beşiklik ediyor. Üzerindeki izleri de kaybetmeyerek... Irmağın diğer tarafında da gizli tarih saklı ancak keşfedilmeyi bekliyor. IRMAĞIN GERDANI YALIBOYU EVLERİ, tarihi ve coğrafik konumuyla da etkileyici. Bulunduğu coğrafyada dokusunu ve dokunuşunu kaybetmeden yaşıyor. Günlerden bir gün bizi de içine çekerek ağırlıyor. Bir tarafta tarihi evler ve ardında yükselen tepe, diğer yanda yeni yüzü. Ortadan geçen Yeşilırmak iki farklı yaşamı ayırıyor. Tarihi tarafı daha davetkar. YEŞİLIRMAK VADİSİNİN ÜZERİNDE YÜKSELEN HARŞENA DAĞI eteklerine kurulan Amasya, 8 bin yıllık tarihinde birçok krallığın da başkentliğini yapmış. Bilim adamları, sanatkarlar, şairler yetiştirmiş, şehzadelerin eğitim gördüğü bir belde olmuş. Hititler dönemiyle başlayan tarihi sürecinde sırasıyla; Frigyalılar, Kimmerler, İskitler, Persler, Makedonyalı Büyük İskender'in de izleri ve etkileri görülüyor. Aynı zamanda Osmanlı döneminde Şehzadelerin tahta çıkmadan önce bir dönem yaşadığı şehir... Tek Osmanlı döneminde kalmayıp Milli Mücadele dönemine de tanıklık ediyor. Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç temelleri de burada atılıyor. GEZİYE ÖNCE YALIBOYU EVLERİNDEN BAŞLAMALI. Amasya, tarihi ve kültürel zenginliklerinin yanı sıra, özellikle Yeşilırmak kıyısına yapılmış Yalıboyu evleri ile dikkat çekiyor. Hepsi birbirinin benzeri olan evler, mimari güzelliklerini bozmadan bir bütün içinde Yeşilırmak'ın kenarına diziliyor. Bir de sabah yalının penceresinden parlayan güneş ve sabah selamını çakan ırmak etkiliyor bu gezgini... Yalıboyu evleri, İstanbul boğaz içindeki yalıların manzarasını andırıyor. Ama yalı yerine, sıra sıra konaklar geliyor gözümün önüne. Özellikle, Yeşilırmak üzerinde yansımaları, muhteşem. Karşıda yeni şehir ve tatlı telaş, birbirine karışmadan bizi, güne sürüklüyor. Yeşilırmak'ın üzerindeki bir çok köprüyle eski ve yeni birbirine bağlanıyor. ŞEHİR KÜÇÜK ANCAK GEZİLECEK YER ÇOK. Yalıboyu'ndan başlayarak, Harşena Dağı'nın eteklerine doğru tırmanıyoruz. Binlerce yıllık tarihi dokular birbirini yok etmemiş. Şehre gelen herkes izlerini rahatça sürebiliyor. Yeşilırmak'ın kuzeyinde, Harşena Dağı üzerinde dik kayaların üzerine inşa edilmiş, 300 m. yüksekteki Enderun Kalesi'ne doğru çıkıyoruz. Kalenin içi kesme taş, surları ise moloz taştan, önemli tepe noktaları ise, kesme taşlardan yapılmış. Sur duvarlarının çoğu, dimdik ayakta! Selçuklu döneminde Amasya merkez olmuş. Bu dönemde İç kaleye; cami, medrese, hamam yapılmış. Kale ile Yeşilırmak arasında kalan bölümde, 8 tane savunma kademesi var. Kale, birçok kez el değiştirmiş ve tahrip olmuş. Persler, Romalılar, Pontus ve Bizans egemenlikleri dönemlerinde saldırıya uğrayan kale, yüzyıllar içinde yakılmış, yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş. Günümüze kadar yorgun ama yılmadan, yıkılmadan gelebilmiş. AMASYA KALESİ eteklerinde ise kalker kayalara oyulmuş üç mezar var. Helenistik dönemlerde, Harşema Dağı'nın güney eteklerine yapılmış. Yamaçlarda, yerden 20-25 m. yükseklikte, düz bir duvar halindeki kalker kayalara oyulmuşlar. Ancak birbirine çok yakın oyulmuşlar. Yapıları ve mevkileri itibarıyla, hemen dikkati çekiyor. Strabon'a göre kaya mezarları, Pontus krallarına ait. Buraya çıkıp kıvrım kıvrım akan Yeşilırmak ve Amasya'yı izlemek gerçekten çok keyfli. Peki buraya nasıl çıkılıyor? Hatuniye Mahallesi'nin dar sokaklarından ve tren yolunu geçerek çıkılıyor. Kayaya oyulmuş yoldan ve onlarca basamaktan yükselerek çıkmak da oldukça keyifli. YALIBOYU EVLERİNDE en ilgi çekeni de sanırım Hazerenler Konağı. Burası, onarılmış ve 1983 yılında müze haline getirilmiş. Konak çok büyük. İç mekanlar geniş ve ferah. Yapıldığı dönemde geniş ailelerin nasıl yaşadıklarını betimleyen bir de yapısı var. İki ebeveyn odası, oturma odası, haremlik, selamlık, mutfak, kiler, tuvaletlerden oluşuyor. Oturma odaları ise duvar ve cam boyunca uzanan sedirle döşeniyor. Dolaplar, genellikle yer kazanmak için duvar içinde, gömme dolap olarak yapılmış. Isınma için kocaman mangallar kurulmuş. Konakta yaşanılan zamanı betimlemek için; gündelik hayata ait yerel kıyafetler giydirilmiş mankenler, evin bölümlerine yerleştirilmiş. Elbiseleri, kadife üzerine sırma işlemeli. Takılar, ağır ve inanılmaz emek sarfedilmiş. Küçük bir avlunun içinden yükselen dar ve dik ahşap merdivenle üst kata çıkıyorsunuz. Konağa mutlaka gidin ve gezin. AMASYA'DA GEZİLECEK YER ÇOK ancak beni etkileyen yerlerden birisi de Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarih Müzesi. Geniş bir alanı kaplayan müzede o dönemdeki şifa yöntemleri canlandırılarak anlatılıyor. Tıbbi yöntemler ise; ameliyat, şifahane, ruh ve beden sağlığı... Odalardan yayılan musikinin de tedavideki önemini hissediyoruz. Burçlara ve hastalıklara göre yöntemlerin farklılığını tek tek okuyorum. Günümüz teknolojisinden yüzlerce yıl önce sağlık yöntemlerinin ilk izlerine rastlıyoruz. Meydanda yükselen camiler çok ancak II. Bayezid Külliyesi en heybetli ve etkileyici olanı... Birbirinden farklı camilerin, ince mimari sanatla farklı cephelerden şehre silüetleri ayrı güzellik katıyor. KONAKLAMA için Yalıboyu evlerini seçmenizi öneririm. Tarihin içinde zamanın dokusuna göre yapılmış evlerde konak yaşamının bir parçası olmak, sabah uyanınca camdan Yeşilırmak'ı seyretmek de geziye ayrı bir ayrıcalık katıyor. Farklı sokaklar da, geçmişin izlerine derinden dalarak ve önümüze serili güzelliklerine doyamadan bu şehre geldiğimiz gibi bir gece vakti veda ediyoruz. Dünyanın en güzel Misket elması, kirazı, şeftalisi ve bamyasının üretildiği, tarih ve doğanın birlikte bulunduğu ilginç bir antik kent görmek istiyorsanız, sıcakkanlı ve misafirperver Amasya sizi bekliyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/anadolunun-ortasinda-sakin-sehir-konya/", "text": "Şeb-i Arus; ''Düğün gecesi'' olarak da anılan, Mevlevilikte Mevlana Celaleddin Rumi'nin öldüğü gece. Mevlana, bu geceyi Rabb'ine, yani sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşlediği için ''Düğün Gecesi'' olarak da adlandırılıyor. Rumi'nin ölüm yıl dönümü 17 Aralık tarihine denk gelen haftada Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri, halk arasında ''Şeb-i Arus '' olarak adlandırılan törenlerle anılıyor. Her yıl düzenlenen törenlere ilgi de çok fazla oluyor. İki ay öncesinden başlayan ve Büyükşehir Belediyesi'nin organizasyonunda Mevlana Kültür Merkezi'nde her akşam halka ücretsiz ''Sema Gösterisi'' düzenleniyor. Aralık ayı bu şehir için oldukça kalabalık ve ilginin en fazla olduğu ay olarak geçiyor. Yaklaşık bir saat süren sema gösterisini muhakkak izleyin, o büyülü atmosferin etkisini yaşayın. Genelde gezilecek yerlerin birbirine yakın oluşu şehrin de keyfini rahatlıkla çıkarmamızı sağlıyor. Hele konaklayacağınız otel şehrin tam da kalbindeyse, her yere birkaç adımda ulaşıyorsunuz. Gezmeye önce Mevlana Müzesi'nden başlıyoruz. Daha adımımızı attığımız anda kalabalığın kucağına düşüyoruz. İlginin en fazla olduğu yer de burası. Geniş bir alanda yükselen türbede, Mesnevilik öğretileri sırasıyla işleniyor. Heybetiyle büyülendiğimiz Mevlana Türbesi'nin içine sessizce süzülüyoruz. Bundan sonra kalabalığın ahengine uyup, adım adım ilerliyoruz. Dergaha kabul edilişle başlayan serüven, yapılan çalışmalar, yaşam, ayrıntısıyla anlatılıyor. Yaklaşık bir saatimiz burada geçiyor. Mevlana Müzesi'nden çıkınca soluğu Aleaddin Tepesi'nde alıyoruz. Mevlana Caddesi'nin bir ucunda Mevlana Müzesi diğer ucunda Aleaddin Tepesi yer alıyor. Aleaddin Tepesi'ne ilerlerken şehrin az buçuk havasını da içimize çekiyoruz. Şehrin işlek caddelerinin tam ortasında kocaman bir adacığı oluşturan tepe, Selçuklular döneminden kalan tarihi kalıntıların da yer aldığı geniş bir alanı kaplıyor. Etrafında oturma yerleri, çay bahçeleri, yeşilliğin bol olduğu parklar, yürüyüş yollarının yanı sıra bölgede asıl Sultan Kılıçaslan Sarayı yer alıyor. Şimdi sadece bir bölümünün ayakta olduğu köşkte yoğun bir şekilde restorasyon çalışmaları sürüyor. Adacığın yanında yer alan İnce Minare Müzesi'ni de kısa sürede gezme şansını yakalıyoruz. Selçuklu'nun izlerini sürerken ara sıra antik döneme de rastlıyoruz. Tavandan tutun da mimariye kadar etkileneceğiniz şekilde yapılarla karşılaşıyorsunuz. Karatay Müzesi, Selçuklu Köşkü'nün hemen karşısında yer alıyor. Varışımız kapanış saatine denk gelince, şehirde gezemediğimiz ancak etrafında dolaşma sansını yakalayabildiğimiz tek yer olarak hafızamıza işleniyor. Mevlana'nın kadim dostu sırdaşı, arkadaşı Şemsi Tebriz-i Türbesi ise Mevlana Caddesine bakan Şerafettin Caddesi'nde yer alıyor. Geniş bir alanın ortasında yer alan türbe sadeliği simgeliyor. Mevlana Caddesi'nin üzerinde yer alan Konya Valiliği'nin tarihi binasının arka sokaklarına doğru ilerlediğimizde eski Konya yapılarıyla karşılaşıyoruz. Çoğunluğunda kuyumcuların yer aldığı binalar onarılarak günümüze kazandırılmış. Buraya kadar gelip de müze gezilmeden dönülmez her halde. Şehrin kendisi açık hava müzesini oluştururken, antik döneme ait birçok uygarlığın da izlerini burada sürebiliyoruz. En önemli iki müze yan yana yer alıyor. Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi. Yakında Sırçalı Müzesi de yer alırken biz tercihimizi Arkeolojiden yana kullanıp, Helenistik dönemin izlerini sürüyoruz. ''Konya'da eğlence var mı ?'' diyenlere cevabımız kocaman ''Evetttt!''. Bunun için Novotel'i seçiyoruz. En üst katında yer alan nezih ortamda, sanatçının güzel sesi eşliğinde bir müzik demetiyle oradan oraya savrulup, ertesi gün kendimize gelebilmek için uzun mücadele veriyoruz. Nefis bir gece, nefis bir ortamda yaşanır! Kalmak için tercih edilecek yerlerin ilk sıralarına Novotel'i de yazabilirsiniz. Öğle yemeği için tercihimiz sanayinin ortasında Kuzucu Ali Usta oluyor. Nefis tandır kebabının yanında bol köpüklü ayran ve etrafını süsleyen salata ve diğer tatlarla yol yorgunluğumuzu alıp götürüyor. Bulmak için oldukça mücadele verdiğimiz ve yemekten sonra lezzet havuzuna düşmüş gibi hissettiğimiz tek yer de burası. Konya denilince akla etli ekmek geliyor. İlk tercihimiz Karagöz oluyor. Maalesef Pazar günleri açık değilmiş, bunu da kapısına kadar gidip, kapalı oluşunun şokuyla deneyimliyoruz. Hemen burnumuzu Cemo'ya çeviriyoruz. Birçok çeşit pide seçeneğinden birisini seçip yumuluyoruz. Grup gidince diğer arkadaşların pidelerinin tadına sırayla bakarak, pide seçeneklerini zenginleştirmiş oluyoruz. Konaklamak için şehir merkezinde Dergah Otel'i seçiyoruz. Hizmet mükemmel, çalışanların sıcak ve samimi davranışlarıyla evimizdeymişiz gibi hissediyoruz. İkinci günümüzün büyük bölümünü merkeze yaklaşık yarım saat uzaklıkta yer alan Sille Köyü'nde geçiriyoruz. Sille'yle ilgili gerekli bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Şehre gelmek de çok kolay. Ya uçak ya da tren en rahat ulaşım aracı. Biz treni tercih edip sabahın köründe ilk seferle yolculuğa başlayıp, öğle daha olmadan kahvaltıya gelir gibi şehrin kucağına düşüyoruz. Uçak da tercih edilebilir. Ekonomik açıdan tren daha uygun, ulaşım süresi ise hemen hemen ikisinin de aynı diyebilirim. Tercih sizin! Hazır Şeb-i Arus da yaklaşıyorken, Konya sizi bekliyor. Şimdi gezmenin tam zamanı!"} {"url": "https://gezginruhu.net/asiyan-yollarinda-asiyan-muzesi/", "text": "Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, ağırlığının altında her şey silinmiş gibi, layık bu örtünüş sana, ey zulümler sahası! Önce ''Lüsyen'i okuduk. Sonra merak sardı içimizi, düştük yollara. Bir dönemin ünlü edebiyatçısı ve yeni öğrendiğimiz ressam kimliğiyle Tevfik Fikret'in hayatına dair izlerin peşi sıra sürüklendik. Biz her ne kadar edebi kimliğiyle tanısak da şairi o, aynı zamanda bir ressam. Evinin duvarlarını süsleyen tabloların çoğu onun imzasını taşıyor. Resimlerde renkleri, şiirlerde duyguları buluşturan Fikret, şimdilerde müze olan evinin de mimarı aynı zamanda. ''Sana dün bir tepeden baktım, aziz İstanbul '' dercesine, dik yokuşu tırmanıyoruz. Şahane bir manzaraya karşı 1900'lerden kalma yaşam alanına giriş yapıyoruz. Girişte hemen görevli karşılıyor, gezerken uyulması gereken kuralları hızlıca anlatıyor. Müze ücretsiz geziliyor. İçeri girince bir zamanlar Fikret'in dizilerine düşen sis, girişte duvarda tablo olarak karşılıyor. İstanbul'un sisli bir günü belli ki ilham olmuş şaire, dizelere sığmayarak akmış, sisli tabloya bürünüvermiş. Hemen yanında şairin balmumu heykeli karşılıyor, gelenleri. Balmumu heykeli, Fikret'in sıkı dostu olan Mihri Müşfik Hanımın, Fikret'in ölümünün gerçekleştiği anda aldığı yüz maskından esinlenerek yapılmış. Yavaş yavaş evde dolaşmaya başlıyoruz. Bir zamanlar Fikret'in yakın dostu olan Abdülhak Hamit'e dair eşyalar karşımıza çıkıyor. Bir anda Lüsyen'in sayfalarında dolaşıyor, zihinlerimiz... Bizi buraya kadar sürükleyen de Lüsyen'in hayatı. Okudukça merakımız artmıştı. Evde Abdülhak Hamit'in dışında bir de ünlü kadın şair Nigar Hanım'a ait eşyalar yer alıyor. Her ne kadar bir odayla sınırlı olsa da içimizde bir merak da Nigar Hanıma gelişiyor. İlgisi olana Nazan Bekiroğlu'nun kaleminden ''Şair Nigar Hanım''ı buraya dip not olarak bırakıp, müzede dolaşmaya devam ediyoruz. Üst kata çıkıyoruz. En çok da Fikret'in yatak odasını merak ediyoruz. Merakımız odadakilere değil, pencereyi açtığımızda göreceğimiz güzelliğe, içimize çekeceğimiz havaya! Dillere destan güzellikte İstanbul manzarasını belleğimize kaydederek pencereyi kapatıyoruz. Evin alt katını mutfak kısmını dolaşıyoruz. Her köşesini ayrı incelikte tasarlayan şair, evinin hemen dibinde uyuyor. 1940'larda eşinin izniyle önce belediyeye satılan, birçok şairin, yazarın anılarıyla bezenen ev, bugün keyifle dolaştığımız müzeye dönüşüyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/asklarin-asiklarin-sehri-paris/", "text": "Daha dün gibi hatırlıyorum, ilk yolumun kesiştiği günü sene 2000. Ne kadar uzun zaman olmuş. Sonra iki defa daha geldim. İlk gelişimdeki heyecan yoktu, yüreğimde. Aşkların, aşıkların şehri burası, Paris yahu! Benim de ilk gelişimde ''pıt pıt'' attı, yüreğim. O heyecanıma göre umduğumu buldum mu, bilinmez? Gizli bir çekiciliği var nedense, seviyorum diğer şehirler gibi burasını da! Seine Nehri etrafına kurulmuş, eski şehir diyorlar buraya. Yüzlerce yıllık yapılar da burada. Gözü gibi bakıyorlar; evlere, sokaklara. Uzaktan bakıldığında ucu bucağı belli olmayan koskoca bir şehir aslında. Turistik açıdan baktığımızda eski şehir ilgimizi çekiyor. Diğer Avrupa şehirleri kadar temiz olmasa da herkesin kalbini fethetmiş nasıl olsa! Her şeyden önce düzenini, sokaklarını, tarihe meydan okuyuşunu seviyorum... Burada atılmış her türlü düşüncenin tohumu, ilk isyan da burada! Gezerken caddelerinde, 1700'ler deki devrimi gözümün önüne getiriyorum. Şöyle bir ürperiyorum... Modanın, lüksün Dünya başkenti ayrıca. Olmasa da öyle nitelendiriliyor. Paris, \"Işık Şehir\" diye de anılıyor. En ünlü caddesinde dolaşıyorum. Şanzelize yani Avenue des Champs-Elysees, ''Melekler Tarlası ''diye fısıldıyor, rehberimiz. Bir ucu Concorde Meydanı ve dikilitaş, diğer ucu ise Arc de Triomphe yani Zafer Takı. Zafer Takı'nın, Napolyon için yapıldığı söyleniyor. Şehre bu kapıdan girmiş. Şimdi caddenin sonunda bir adacığı oluşturuyor. Görkemli de aynı zamanda. Bir gece vakti karşısındaki direğe dayanmış, yorgun, biraz da ıslak bedenimle bir pozum bile var. Hareketli bir cadde. Ünlü mağazalar olduğu gibi kabareler de burada. Buraya kadar gelmişken Kabare izlemeden de dönülmez her halde. Concorde Meydanı'da diğer ucunda yer alıyor. Meydanın hemen gerisinde Jardin des Tuileries Parkı var. Parkın bir ucunda Concorde Meydanı diğer ucunda Louvre Müzesi. Buraya kadar gelmişken müzeyi muhakkak gezmeli. Müze 1793'te açılmış. Fransa'nın ilk devlet müzesi aynı zamanda. Louvre Müzesi'nde dünyaca ünlü Mona Lisa tablosu da sergileniyor. Müze çok büyük, günün uzun bir zamanını burada geçirmelisiniz. İçeri de birçok önemli eser yer alıyor. Benim gibi bir kaç defa gelip, bir türlü gezemeyenlerdenseniz, o zaman da çok ama çok üzülmelisiniz! Sırf bu müze için tekrar Paris'e gelmeyi isteyenlerdenim. Filmlere konu olacak kadar ünlü, mimari açıdan baktığında da etkileyici. Sanatsal... Meryem Ana'ya adanarak yapılmış olan gotik yapının içinden çok dışı gelenleri etkiliyor. 19. Yüzyılın başlarında yıkılma kararı alınmış, o dönemde Victor Hugo '' Notre Dame'ın Kamburu'' adlı romanı yazdıktan sonra halkında desteğini alarak, katedralin yıkılmasını önlemiş. Romanın birçok kez filmi çekildi, tiyatro ve opera oyunları da sahneleniyor. Eyfel Kulesi önünde birçok değişik pozda fotoğraf çekin, isterseniz kulenin üst katına çıkıp Paris'i seyredin. Bence buraya kadar gelmişken hepsini yapın. Kule aynı zamanda Paris'in sembolü. Parisliler; '' gerekli mi, gereksiz mi?'' tartışa dursun. Gelen turistlerin uğrak yerlerinden biri de Montmartre Tepesi. Sokakları kalabalık cıvıl cıvıl... Daracık sokaklar, minik dükkanlar, değişik tasarım mağazaları ve meydandaki ressamlar. Montmartre Tepesi'ne ayrıca Ressamlar Tepesi'de deniyor. Güzel havalarda meydan rengarenk. Resim yapanlar, yaptıranlar, karikatür çizenler, çizdirenlerle dolup taşıyor. Bazı sanatçılar fotoğraf çekilmesini istemiyor, fena tepki gösteriyor. Aman dikkat edin, fırçayı yersiniz! Şehre hayat veren Seine, kıyısı boyunca romantik yürüyüşler yapabilirsiniz. İsterseniz de tekne turuna katılabilir, Paris'i bir de Seine üzerinden seyredersiniz. Değişik kareleri yakalayacağınız ve sık sık denklanşöre basacağınız anlar da burada olacak! Turlar yaklaşık 13 , yemekli isterseniz 25-30 arası değişiyor. Notre Dame Katedrali'ne yakın yerden başlıyor. Çocukken Disney'in büyülü dünyasından ne çok etkilenmiştik. Televizyonun camına yapışırcasına merakla, keyifle izlerdik. Şimdi o hayallerin havuzunda gerçeği yaşamak farklı olur her halde... Buraya kadar gelmişken ve vaktinizde varsa, bir günü buraya ayıralım, lütfen! Yeniden geçmişe dönüp, içimizdeki çocuğu sevindirelim, mutlu edelim. Disneyland'la ilgili diğer ayrıntılar ise ''Disneyland Paris'' yazısında olacak, çok yakın da! Alış veriş yapın. Mesela kendinize parfüm, sevdiğiniz, ihtiyacınız olan kozmetik ürünlerini alın. Bunun için marketler var. Şanzelize bu açıdan zengin. Galeries Lafayette'te de girin ve çıkmayın. Katları tek tek dolaşın, fiyatları görünce yüksek bulduklarınızı bırakın. Ama mağazadan çok bir opera binasını andıran yapıyı gezin, alış veriş tutkunlarının arasında dolaşın. En üst katında kafede oturup, manzaraya karşı kahvenizi yudumlayın. Ara sıra da kendinizi şımartın. Bir şey almadan da dönmeyin! Değişik kafe ve restoranlara rastlayacağınız, zengin menüler, birbirinden lezzetli tatlar burada, Paris'te. ''Şurada şunu yiyin, burada bunu'' demeyeceğim. Ancak midyenin her türlüsünü, soğan çorbasını, bir de milföy tatlısını muhakkak ama muhakkak tadın, eminim sizde çok seveceksiniz. Paris ulaşım açısından Zone denilen bölgelere ayrılmış. Gezilecek yerler 1. Zone'da bulunuyor. Ulaşım araçlarını kullanmak için bilet şart. Normal bilet yani ticket t+'ün tanesi 1.9 , 10'luk olarak alırsak 14.45 ödüyorsunuz. Böylece daha ucuza gezmiş oluyorsunuz. Eğer bizim gibi Şanzelize'de konaklarsanız, bilete ihtiyaç duymadan her yere yürüyerek de ulaşıyorsunuz. Gelmişken Şanzelize'de kalın derim. Olmadı, Opera bölgesini de tercih edebilirsiniz. Hemen not alınız lütfen! Eski binalarda, şık döşenmiş odalarda konaklayın. Zevkli ve keyifli bir tatil yaşayın. Yok, daha ekonomik olsun, metroyla her yere ulaşırım derseniz o zaman eski şehirden biraz uzaklaşın, yeni modern dünyaya karışın. Daha uygun ve daha ucuza oteller, hosteller bulabilirsiniz. Dönünce bir kere mutluluktan birkaç gün uçuyorsunuz. Etkisi öyle ''tak'' diye geçmiyor. Dolaşırken çantanıza, önemli eşyalarınıza sahip olun ne olur, ne olmaz! Özellikle kafelerde, dışarıda otururken çantanız ya da önemli eşyanız bir anda buhar olup uçabilir. Bana olmadı ama yandaki masada oturan kızın çantası yok oldu. Bazıları çok ciddi, bazıları da çok sevimli. İngilizce sorarsın, Fransızca cevap alırsın. Anla anlayabilirsen. Taksilerin ön koltukları sürücüye ait, kitabını, gazetesini oraya koyuyor. En çok okuyan sürücüler de bu şehirde. Sakın şaşırmayın! Çok sportifler ayrıca. Öğle tatilinde bile her yaştan birilerini koşarken, kayarken görebilirsiniz. Hafif ve sağlıklı besleniyorlar. Yemekler de çok lezzetli zaten. Ara sokaklarda dolaşırken çitlerle çevrili alanlarda asmaları görünce şaşırmayalım. Şaraplarıyla ünlü bir yerdesiniz. Bir avuç toprak bile bereketli. Şarap severseniz eğer gelmişken denemelisiniz! Gece yarısından sonra farklı bir şehirle karşılaşıyorsunuz. Diğer büyük şehirlerdeki gibi perde kalkıyor. Gece capcanlı. Genelde gençler sokaklarda. Yabancılara dikkat edelim, her an çevrenizi sarıp size adres sorma bahanesiyle özel eşyalarınızı isteyebiliyorlar. Grupla dolaşıyorlar. Her şehirde olağan şeyler bunlar. Şehrin güzelliğini yaşayın, keyfini çıkarın, bir değil bir çok kere gidin, gezin ve her seferinde yeni yerler keşfedin...."} {"url": "https://gezginruhu.net/aycicek-ve-gulumseyen-korkuluklar/", "text": "Sabah kuşluk vakti uyandık. Yol önümüzde uzayıp gidiyor. Verilen kısa molanın ardından birkaç bulutun ardına gizlenen güneş gün yüzünü göstermeye başladı. Olayı daha detaylandıracak olursak Pavli Fotoğraf Atölyesine gidiyorduk. Kırklareli'nin Pehlivanköy ilçesinde Kuştepe Köyü'nde yaşayan kadın girişimci ve kurgusal fotoğrafçı Gülşen Gürses, fotoğrafçıları köyüne çekmek için ara sıra böyle atölye çalışmaları düzenliyormuş. Bizde bu yıl üçüncüsü düzenlenen Kuştepe Ayçiçek ve Korkuluk Festivali'ne gidiyorduk. Bu oluşum, Türkiye'nin en az nüfuslu ilçelerinden biri olan Pehlivanköy'e bağlı 370 kişinin yaşadığı Kuştepe köyündeki Pavli Kurgusal Fotoğraf Atölyesi'nin kurulmasıyla başlamış ve gün geçtikçe daha tanınır hale gelmiş. Festival kapsamında kimi zaman lavanta, kanola, kimi zamanda bağ bozumu konseptleriyle Pavli Atölyede; model, müzik ve senaryo eşliğinde hem ziyaretçilere hem de fotoğraf sanatçılarına doğa ile kurguyu birleştirme imkanı sunuluyor. Kadın girişimci Gülşen Gürses'in 4 yıl önce kurduğu atölye kapsamında hazırladığı projelerle çevredeki civar yerleşimlerin yanı sıra İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerden de pek çok fotoğrafçı ve turisti bu etkinliklere çekmeyi başarmış ve gelecekte ilginin daha fazla artacağı görünüyor. Gülşen Gürses, gazetecilerle yaptığı sohbette; hazırladığı tüm kurgusal fotoğrafçılık konseptlerinin ilhamını doğadan aldığını, ayçiçeklerinin her zaman neşe saçan bitkiler olması nedeniyle hazırladığı korkulukları da güleç yaptığını belirtmiş. Ayçiçeklerinin bölgenin sembolü olduğu kadar Trakya insanının da karakter ve ruhunu yansıttığı da söyleniyor. Bayram sonrası yapılan festivalde; en iyi arazi ve en iyi açmış ayçiçekler arasında onlarca korkuluk, dekorlar, kurgular, müzik ve Trakya insanın neşesini de katarak tam bir festival ve şölen havası estirdiler. Bizde Gebze Fotograf Atölyesi olarak yakın çevreden gelen diğer fotoğraf gönüllerinin arasına karıştık. Gün boyu ya yakaladığımız anı ya da anlarda ölümsüzleştik. Köy kahvelerini sırayla dolaşıp, çaylı, kahveli keyifli sohbetlerde buluşurken ustamız Coşkun Aral'la da bir fotoğraflık selamlaşmayla günü tamamladık."} {"url": "https://gezginruhu.net/bag-bozumu-zamani-kapadokya/", "text": "Aylardan eylül, tam da bağ bozumu zamanı yine buradayım! Festival varmış. Dört günlük festivalin ancak son iki gününe yetişiyorum. Festival Göreme'de. Gündüz farklı yerlerde çeşitli faaliyetler yapılırken akşamki eğlence merkezi Göreme'nin kalbi meydan da. Meydana kurulan sahnede festival süresince akşamları ünlü sanatçılar sahne alırken, seyirci köşesinde bizler, yerli ve yabancı katılımcılarla coşkulu bir havada geçiyor. Bin yıldızlı konaklamayı tercih ediyor, Ürgüp'te kamp alanına çadırımla yerleşiyorum. Benim gibi konaklamayı düşleyenler de çoğunlukta. Şanslıyım, yalnız değilim! Gündüz herkes keyfine göre çeşitli ekinliklere kayarken, geceki adres belli, meydan. Gündüz ne yapılır diye kara kara düşünmeyin. Burada yapılacak o kadar çok şey var ki! Kapadokya'yı kıyı bucak çok kez dolaşmama rağmen her gelişimde muhakkak kendimi yeni keşiflerin peşinde dolaşırken buluyorum. Bu sefer ilk defa trekking yapıyorum. Yarım güne sığdırdığımız etkinliğimizde Kılıçlar Vadisi'ni seçiyoruz. Rotamız kamp alanımıza da oldukça yakın. Bölgede birçok rota var. Bunlardan sadece biri Kılıçlar Vadisi. Yerli ve yabancı doğa severleri, Kapadokya'nın trekking rotalarında aydınlatmak amacıyla küçük tabelalarla bilgilendirmişler. Tek gelende var, grup dolaşan da. Nereden başlayıp, nerede biteceğini, kaç km yürüyeceğini her şeyi bilerek yapıyorsun. Biz kalabalığız. Yaklaşık 20-25 kişilik grupla yürüyoruz. Içimizde çocuklu da var, yalnız takılan da! Yürüyüşe sabahın erken saatlerinde başlıyoruz. Öğle olmadan dönüyoruz. Karasal iklime sahip olan bölgede öğle sıcağı oldukça yakıcı. Peri bacalarının arasında inişli çıkışlı 6 km lik parkuru uzunca bir süre adımlıyoruz. Peri bacalarının aralarına gizlenmiş asmalardan da ara sıra nasipleniyoruz. Kimisi sahipli kimisi de kendince hayat bulmaya çalışıyor. Zaman bağ bozumu! Burada birkaç çeşit üzüm var. Hepsinin ismi de tadı da oldukça farklı. Toplanan üzümlerin çoğu şarap olurken, bazıları da pekmeze dönüşecek. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, Kapadokya'nın şaraplarının yanında pekmezleri de oldukça ünlü, unutmayın! Yürüyüşten dönünce günün diğer yarısını aylaklıkla geçiriyorum. Kamp alanında havuz var. Kimisi orada serinlerken, ben yol yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışıyorum. Bu geceki adres belli meydan, geceye özel sanatçı da Orhan HAKALMAZ. Türküler geçidinde ara sıra sözlere, ara sırada müziğin ritmine eşlik ediyoruz. Ertesi gün sabahın ilk ışığıyla kampın dışında tatlı bir telaş başlıyor. Balonların kalkış noktasına çok yakınız, hemen dibindeyiz. Çok kez bindim, bu sefer pek tercih etmiyor, sadece seyrediyorum. En keyifli kısmı bence balon turu ama bugünlerde kendi gibi fiyatı da uçmuş. Söylemem, sormayın! Günün diğer yarısını at turuna ayırıyorum. Atımın adı Nazlı. Adı gibi sakin ve nazlı. Bindiğimde dokunmamı, iletişim kurmamı söylüyorlar, dokunuyorum. Belli kuralları da anlattıktan sonra bir saatlik turum başlıyor. Rehberimizin arkasından Aşk Vadisi'ne doğru ilerliyoruz. Rehber, atı, ben ve Nazlı... Nazlı sakin bir at. Uzun bir süre patikada ilerliyoruz. Yol inişli çıkışlı bizi vadiye kadar sürüklüyor. Bu tarafta daha çok üzüm bağı var. Bağ bozumu çoktan başlamış. Kasa kasa üzümler üst üste dizilmiş. Yolda tek değiliz ailesiyle trekking yapanlar, bireysel dolaşanlar da var. Kalabalık da değiliz. Günün ilk yarısını Nazlı'yla ikinci yarısını da Zelve Açık Hava Müzesi'nde geçiyorum. Müzenin girişinde yer alan gözlemeci teyzelerin mekanında bir masaya ilişiyoruz. El açması nefis gözlemelerin hazırlanışını ilgiyle izliyoruz. Çıtır çıtır, nefis! Yıllarca kapalı olan ve en çok görmek istediğim yer, Zelve'ydi. Oh, şükür artık açık! Zelve Vadisi, Kapadokya bölgesinde en uzun süre kullanılmış yerleşim yeri olarak biliniyor. Ayrıca bölgenin en eski yerleşim yeri de burası. Bölgede Hristiyanlık ilk olarak burada yayılmaya başlamış. Burada birçok manastır, kilise ve yerleşim yeri bulunuyor. Zelve Vadisi 1950'li yıllara kadar köy olarak kullanılmış. Daha sonra köylüler vadiye 2 km uzaklıkta yer alan Zelve Köyü'ne taşınmışlar. Günümüzde açıkhava müzesi olarak gezdiğimiz bölge bir dönem meydana gelen çöküntülerden dolayı kapalıydı. Hala da kapalı yerler var. Emniyet şeridiyle çevrili yerlere giremesek de Zelve, yerleşime açıldığı ilk günden beri tarihin izlerini taşıyor. Bize sadece okumak, hissetmek kalıyor. Kültür Bakanlığına bağlı müzeye biletle giriliyor. Buraya kadar gelmişken hemen yakınında yer alan Paşabağı Açıkhava Müzesi'ne de uğramadan geçmiyoruz. Önceden rahatlıkla dolaştığımız bölgeye artık elimizi kolumuzu sallayarak giremeyeceğiz. Çünkü müze olarak çevrilmiş yakında bilet alarak gireceğiz. Kapadokya'da Gezilecek Görülecek Yerler'i merak ediyorsanız daha önce yazdığımız yazımızı da muhakkak okuyunuz. Sonra sizde bizim gibi Kapadokya sevdalısı olunuz!"} {"url": "https://gezginruhu.net/bangkok-bangkok/", "text": "Doha aktarmalı 9 saatlik uçuşun ardından bir öğle vakti Bangkok'ta Suvarnabhumi Uluslararası Havalimanı'na iniş yaptık. Tayland programımızda bizim önceliğimiz Pattaya sonra Bangkok'tu bu nedenle iki gün Pattaya'da dolaştıktan sonra Bangkok'a geri döndük. Yollarda zaman kaybetmeyelim diye Pattaya'dan Bangkok'a getiren taksiciyle anlaşarak şehirde konakladığımız sürede bize eşlik etti. Her ne kadar biraz masraflı olsa da zamandan bayağı kazanmış olduk. Yerelde bilmediğimiz köşelerde dolaşırken Thai yerel lezzetlerini de tatmış olduk. Bangkok, tarihi yerleri ve ışıltılı levhaları çıkardığımızda bildiğimiz metropol. Tıpkı diğer başkentler gibi betonarme kalabalık bir şehir. Diğer metropollerden farkı etrafa yayılan körili yemek kokuları ve yüzlerinde tatlı tebessümlü insanları. Gelir düzeyleri çok fazla olmasa da burada hep gülümseyen insanlar yaşıyor. Buraya hatta \"Gülen insanların ülkesi\" de diyebiliriz. - Grand Palace Aniden program değişikliğiyle kendimizi önünde bulduk. Önünde uzayan sıranın arasına karıştık. Sıralar genelde bilet için olur bizimki tamamen kıyafet üzerineydi. Tapınaklara ve müzelere her kıyafetle girilmiyor. Buranın da böyle hassas kuralları var. Haklılar, bizde kurallara uymalıyız! Günü başka yerde geçireceğimizi düşleyerek rahat ve biraz kısa kıyafetler seçmiştim. Hemen girişte Tayland'ın simgesel tişörtlerinden birini edinirken, boynumdaki fularımı da peştamal gibi belime dolayınca durumu kurtarmış olarak içeriye girmeye hak kazanmış oldum. Bangkok'a gelince görülmesi gereken yerlerin başında burası geliyor. Gezi listesinin olmazsa olmazı diyebiliriz. Büyük Saray, 1782 tarihinde yapılan saray kompleksi, yaklaşık 150 yıl Tayland Kraliyet Ailesine, kraliyet mahkemesine ve hükümetine ev sahipliği yapmış. Saray, hala içindeki savaş bakanlığı ve devlet daireleriyle Tayland Krallığı'nın sembolü olmaya devam ediyor. Büyük Saray'ın mimarisi ve özellikle de ince işçilikteki detayları gelenleri büyülüyor. Gerçekten de Tayland halkının yaratıcılığı ve süsleme sanatındaki ustalığı görülmeye değer. En az yarım günü buraya ayırmanız gerekiyor. Gezilecek yerin çokluğu, buranın güzelliği ve ilginin fazla oluşu en büyük etkenler arasında yer alıyor. Bugüne kadar Buda'yı hep otururken hatırlasak da buraya gelince hem burada hem de gezimiz süresince birkaç yerde karşılaşıyoruz. Ülkenin ilk üniversitesi olarak adlandırılan Wat Pho Tapınağı'nın oluşu, içerisinde verilen meditasyonla birlikte geleneksel masaj eğitimleri, antik dönemde gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar ve en önemlisi sahip olduğu dev boyutlardaki Yatan Buda Heykeli nedeniyle yıl boyunca yoğun ilgi görüyor. Tapınak 16. yüzyılda kurulmuş. İçerisine 1800'lü yıllarda yerleştirilen altınla kaplı heykel, 46 metre uzunluğunda ve 15 metre yüksekliğinde. Yatan Buda'da, uzunluğu 5, yüksekliği 3 metre olan ayak tabanları ilgiyi artıran detayların başında geliyor. Eserin bu kısmına sedef taşlarla olumlu kabul edilen 108 eylem ve sembol işlenmiş. Tarih, bilim ve edebiyat alanlarında bilgiler içeren 1.360 mermer levhanın bulunduğu tapınağın girişinde yer alan 108 bronz kaseye ziyaretçiler şans getirsin diye para atıyor. Şans getirdiğine inanılan bu hareketler sonucunda kaselerde toplanan para tapınağın ve heykelin bakımına harcanıyormuş. Bilindik ritüellerden biri. Ne yapalım derken, birine karar verdik. Bu pazarlar içinde en popüler ve en turistik olanı Damnoen Saduak Floating Market'e uğradık. Gönül isterdi ki hepsine uğrayalım hatta aklım banliyö tren hatlarının üzerine kurulmuş olan Samut Songkhram'daki pazar yerinde kalsa da bu sefer uğrayamadık. Gelelim Damnoen Saduak Floating Market'e; kanallar arasında dolaşarak satıcıların ya minik kayıklarda tropikal meyve, sebze, taze hindistan cevizi suyu, teknede pişirdikleri yerel yiyecekleri ya da kıyıdaki derme çatma ahşap binalarda yöresel süs eşyalarını sattıkları hareketli pazarlardan oluşuyor. Yüzen pazarlara dair deneyimimize ise buradan ulaşabilirsiniz. Gelince Çin Mahallesi'nde Khao San Road dolaşın deniliyordu, biz de dolaşalım dedik. Çin Mahallesi olarak bilinen yer Khao San Road olarak geçiyor. Burası yakın zamana kadar pirinç pazarıymış. Yaklaşık 20 yıla yakın sürede, önce kaldırımları kaplayan ucuz yeme-içme ve konaklama mekanları sayesinde ilk sırt çantalı gezginlerin dikkatini çekerken daha sonra da kentin en önemli noktası haline gelmiş. Büyük Saray ve Yatan Buda Heykeli'ne uğradıktan sonra geriye kalan zamanı burada geçirebilirsiniz. Özellikle akşam saatleri Thai mutfağının en eşsiz lezzetlerini oldukça ucuza tadabiliyorsunuz. Unutmadan geçmeyeyim, burası nisan ayının ortasında renkli bir festival alanına dönüşüyormuş. Biz ocak ayında gittiğimiz için festivali göremedik. Bangkok şehir merkezine yaklaşık 1,5 saat uzaklıkta Tayland tarihinin eski başkenti Ayutthaya, geçmişten günümüze kutsal emanet kuleleri ve devasa manastırları ile dönemindeki ihtişamını hala gözler önüne sermeye devam ediyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 1991 yılında girmeyi başaran Ayutthaya, Bangkok'a kadar gelmişken görülecek yerlerin ilk sırasında yer alıyor. Biraz meşakkatli bir yol önümüzde görülse de biz yine anlaşmalı taksicimizle ulaşım işini halletmiş olduk. Çıkışta antik kentin hemen kıyısında yer alan yerel mekanlarda Thai yemekleriyle de günü güzel tamamlamış olduk. Ayutthaya dair tüm ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz. Tayland denilince ilk akla masaj geliyor. Bu şehrin bu ülkenin olmazsa olmazı masaj da masaj. Bangkok'u keşfetmek için geçirdiğimiz her günün sonunda, yorgunluğu hem kasta ve hem da ruhta atmanın en kolay yolu masajda bulduk. Zaten siz istemeseniz de yol sizi oraya sürüklüyor. Muhakkak karşınıza çıkan, elinde tarifelerle gülümseyen kadınları reddetmek mümkün değil. Kimisi merdiven altı, kimisi oldukça iyi mekanlarda, sokaklarda kısacası her yerde her keseye göre masaj yapılıyor. İlk başlarda biraz uzak dursak da Thai yemekleri ve lezzetleri sonra tadını alınca vazgeçemeyeceğimiz bir tutku haline dönüştü. Bangkok'ta her köşe başında, özellikle akşam saatleri rengarenk ışıklarıyla dikkat çeken yemek ve içki kamyonetleri görmeye başlıyorsunuz. Bu kamyonetlerde harika kokteyller ve atıştırmalıklar bulabilirsiniz. Hem sadece Thai yemekleri de değil, pizzadan hamburgere, deniz mahsullerinden Meksika yemeklerine kadar birçok alternatif sunuluyor. Bu lezzetleri tadabileceğiniz en popüler sokaklar ise; Sukhumvit, Khao San, Chatuchak, Ari sokakları. Bizim deneyimlediklerimiz bu kadarken daha çok gezip görmek isteyenlere Bangkok'ta gezip görülmesi gereken yerler listesini sunup yazımızı tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/barselona-barselona/", "text": "Aşkların, tutkunun, tarihin ve kültürün hamuruyla yoğurulup, ortaya çıkmış Dünya'da sayılı şehirlerden biri, Barselona... Gezi anılarıma başlamadan, daha önce de izlediğim '' Barselona Barselona'' filminin tekrarını yaşamaya karar veriyorum. Tıpkı Barselona'yla ikinci buluşmamda olduğu gibi... Film aşk, ihanet, tutku üzerine kurgulu... Şehre varınca da aşkı tutkuyu bir arada görüyoruz. Sabah uçuşuyla başlayan yolculuğumuz öğleye tamamlayıp, Barselona'ya kavuşunca konaklayacağımız yere yakın kafelerde karnımızı doyuruyor ve şehrin havasını içimize çekerek kendimizi şehrin ritmine bırakıyoruz. Sahile doğru yürüdüğümüzde Marina del Port Vell ile karşılaşıyoruz. Birbirinden güzel teknelerin buluştuğu yerden geçtiğimizde dev akvaryum, alışveriş merkezi ve coşkun kalabalıkla buluşup ilerliyoruz. Marina boyunca ilerlediğimizde Torre de St. Sebastia dan 9.00-17.00 arası teleferik karşıdaki tepeye doğru ilerliyor. Biraz geç kaldığımız için binemiyor, üzülerek ayrılıyoruz. Yol boyunca sokak müzisyenlerin latin esintilerinden süzülen nağmeleriyle çılgınca dans eden şehir sakinlerinin arasına karışıyoruz. Hava kararınca La Rambla Caddesi'nin ara sokağında büyük meydana çıkıyoruz. Bir kafede oturup, sokak sanatçılarının eşliğinde yöresel içecek 'Sangria'' nın tadına bakıyoruz. İçine meyve ve buzlar katılarak değişik bir lezzette sunuluyor. Az gidiyor, uz gidiyor ara sıra karşımıza çıkan bina, sokak, çeşme, heykel demeden güzellikleri kalıcı anlara dönüştürürken, bir de bakıyoruz varmışız. '' Bir kahve molası verelim.'', diyerek; eskiden arena şimdi ise bir alış veriş merkezi olan Arena'nın kıyısında yer alan kafelerden birine yerleşip kendimize kahve ısmarlıyoruz. Kafede garsonlar çok sempatik, sunum da hoş ve birer tanede maske hediye edilince sokaktan gelen geçene bakarak şehir üzerine sohbetimize devam ediyoruz... Müzeden dönüşte, hemen yanında yer alan ''Tapa Tapa '' da buraya özel ''Tapas''ların tadına bakmak için plan yapıyoruz. Daha önce planladığımız Arena'nn yanında yer alan Tapa Tapa'ya gelip, dışarıdaki masalardan birine yerleşiyor, zengin 'Tapas'' çeşitlerinden seçiyoruz... Uzun süren yemek molası sonrası tekrar yollardayız. Bu sefer Gran Via de les Caddesi'nde ilerliyoruz. Geniş sokaklar, etrafını süsleyen etkileyici yapıların arasından ilerlerken değişik kostümlü çocuklu grubun bando eşliğinde yürüyüşlerine tanıklık ediyoruz. Ne güzel aileler, analı babalı değişik kostümlerle çocuklarıyla yürüyorlar... Yürüyen kalabalığın bitiminde karşımıza Passeig de Gracia Caddesi çıkıyor. Ünlü mağazaların sağlı sollu dizildiği ve Gaudi'nin en ünlü eserlerinin de bulunduğu cadde burası. Ortada, yolu iki tarafa ayıran yeşil alanda kahveni iç, bir mola ver, her anı gelen geçenle dolu dolu yaşa... Biraz caddedeki kalabalığa karışıyor ara sıra da beğendiğimiz, ilgimizi çeken ürünlere dokunmak için mağazalara da giriyoruz. Sunuşuyla, hizmet kalitesiyle belli eden mekanlar da her şey '' onu alma, beni al! '' dercesine etkileyici... Cadde üzerinde yediğimiz yöresel tatlarla bugünü de bitiriyoruz. Barselona'da üçüncü günümüzü Gaudi'nin eserlerine saklayıp, sabah kahvaltının ardından rotamız Passeig Caddesi oluyor. Kaldığımız yere çok yakın olan cadde de tekrar etkileyici mağazaların önünden geçiyoruz. Burada sağda ve solda, birbirine çok yakın iki eseri bulunuyor. Biri Casa Batllo, diğeri La Pedrera. İkisinin de önünde içeriye girmek isteyen yoğun bir kalabalığın oluşturduğu sıra var! Akşama kadar ancak biter.. Biraz bekledikten sonra kalabalığın azalmadığını görüyor ve Sagrada Familia'ya doğru ilerliyoruz. Yakın mesafe de yer alan kilisenin bitimine ünlü mimarın ömrü yetmemiş. 1926 yılında ani ölümüyle yarım kalan kilise de 2026 'ya yetiştirmek için hummalı bir çalışma var. Sagrada Familia'ya geldiğimiz de burada her yerden daha çok sıra var!. Pes etmeden milim milim ilerleyen sıraya giriyoruz. Nihayet biletlerimizi alınca binadan çok bir sanat eseri, bir masalın canlı iz düşümü diyebileceğimiz tatta, içerisindeki renk cümbüşü, mimari zenginlikle yoğurulmuş yapıdan saatlerce ayrılamıyoruz... Çıkınca zamanın azaldığını görüp hemen bir taksiye atlayıp, doğru soluğu Park Guell'de alıyoruz. ''Burası da mı, kalabalık?'' diyen içimizdeki sese aldırmayıp giriyoruz. Fotoğraf çekeceğim, herkes önümde, üzülsem mi, sevinsem mi? Neyse bir boşluk bulup önümdeki güzelliklerin bir bir tadına bakıyorum. Uçsuz bucaksız zenginlik sunan Barselona'nın panoraması, masal ev tadındaki binalar, Gaudi'nin yaşadığı ev ve daha nice mimari zenginliklerle bugünü de tamamlamış oluyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/barselona-gezi-rehberi/", "text": "Şehri yaşamanın en güzel tarafı caddelerini adımlamak. En güzel caddelerinin başında tabi ki Passeig de Gracia geliyor. Ortadan, yeşilliğin ikiye ayırdığı cadde de sağlı sollu dizili lüks mağazalardan kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca doğa hayranı ünlü mimarın yapmış olduğu ünlü iki binada bu cadde üzerinde La Pedrera ve Casa Batllo. Orta bölümde yer alan kafeler de oturup keyifli anlar yaşayabilir, binaların güzelliklerinden sarhoş olabilirsiniz. Diğer ünlü caddesi ise La Rambla. Bizim de konakladığımız, her yere yakın oluşu bakımında rahat ettiğimiz dairemiz burada. Cadde bitişe doğru Colon Meydanı ve sahille sizleri buluşturuyor. Şehrin büyük caddeleri, cetvelle çizilmiş gibi düzenli ve etrafta göze çarpacak aykırılığa da rastlanmıyor. Şehre renk katan, ilgiyi üzerine çeken ve bence cazip hale getiren Gaudi'nin eserleri. Var mı, farklı düşünen? Eserlerinin başında tabi ki Sagrada Familia Bazalikası geliyor. Gaudi'nin başlayıp, tamamlamak için ömrünün yetmediği muhteşem üstü eseri, hummalı çalışma sonucunda 2026 senesine yetişmesini umuyoruz. 1926 senesinde geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybeden Gaudi'ye hitafen tamamlanması için senelerdir çalışılıyor. Ön ve arka cephesi birbirinden farklı zenginliklerle bezenmiş yapının içine girmek bayağı mücadele istiyor. Yoğun ilgi, uzayan sıra ve yüklenilen sabrın sonucunda arka taraftan aldığınız biletle dışarı çıkıp, dolanarak binanın ön kapısından ancak içeri süzülebiliyorsunuz. Bir ''oh!'' sesinin ardından saatlerce içeride her anı yaşıyorsunuz. Mimari zenginlik, akustik, renklerle ışığın dansı, yoksa hepsinden önemlisi huzurun adresi mi hangisini derseniz deyin, kesinlikle doğru yerdersiniz... İçeri de o kadar çok vakit geçirince diğer eserlerine fazla zaman kalmıyor. İçeriden çıkınca hemen aşağıda bizi bekleyen başka bir sürpriz var! Gaudi'nin Sagrada Familia'yı düşlerken yaptığı, çalışmalara ait notlar, maketler ve aşama aşama binadaki gelişimin fotografik izlerinden oluşan minik bir müzeyi de kaçırmayın derim. Sagrada Familia'dan çıkıp, birazda binanın büyüsüyle vaktin azlığına yenik düşerek en kolay ulaşım aracı taksiyle yaklaşık 10 dakikalık mesafede yer alan parka ulaşıyoruz. Şehre hakim bir nokta dayer alan ve gün batımını en güzel izleyeceğimiz bir alana kurulu park, Gaudi'nin en büyük destekçisi ve aynı zamanda sponsoru olan zengin iş adamı Güell'in isteği üzerine 25 konutluk site olarak planlanmış. Maalesef rağbet görmeyince iki üç evle tamamlanıp, daha sonra da Barselona Belediyesi tarafından satın alınıp parka dönüştürülmüş. Alanda Gaudi'nin yaşadığı ev de yer alıyor. Parka girişi ücretli, 18.00'den sonra ücret ödemeden rahatlıkla gezilebiliyor. La Pedrera'da, sadece bir daireyi gezip, bütün özelliğinin farklı çatısıyla dikkat çektiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Casa Batllo ise değişik iç tasarımıyla hoş alanları gözlerebiliyoruz. Şehir, tarih ve denizle buluşunca da cazibesi bir o kadar artıyor. Uçsuz bucaksız plajlarıyla her an her yerden denize girme fırsatı bulabiliyoruz. Yazın çarşaf gibi olan deniz, mevsim geçişlerinde yer yer dalgaları da kucaklıyor. Yürüyüş alanları, yer yer parkları, dev akvaryumu, alışveriş merkezi, sirkleri, lüks otelleri, Vell Port'ta yer alan marinasıyla renkli bir şehir manzarası oluşturuyor. Museu Nacional d'Art de Catalunya'dan çıkınca hemen solunda yer alan yoldan aşağı indiğimizde kolaylıkla İspanyol Köyü'ne ulaşabiliyoruz. Barselona'da gezilecek yerlerden biri olan Montjuic Tepesi'nde yer alan köy bir açık hava müzesi aynı zamanda. 1929 Evrensel Sergisi'nde İspanya'nın mimari zenginliğini yansıtmak amacıyla yapılmış Poble Espanyol, ülkedeki ünlü binaların ve caddelerin küçük ölçekli replikalarından oluşturulmuş. Özellikle fotoğraf çekimi için oldukça güzel bir yer. La Rambla Caddesi'nin sonunda şehrin en ünlü limanı Port Vell, yer alıyor. Denizcilik Müzesi, Barselona Akvaryumu, Katalonya Tarih Müzesi ve IMAX sineması da dahil olmak üzere birçok önemli turistik yer bu limanda yer almakta. Patenle kayanlar, şehirle buluşanlar, gezenler, dans edenler kısaca herkes burada, Ara sıra eşlik eden martılar ve limanda yer alan teknelerde hoş bir görüntü sunuyor. Şehrin en güzel, en işlek caddelerinden biri olan La Rambla'da yer alan, haftanın yedi günü açık ve en taze yiyeceklerin satıldığı pazar yeri, aynı zamanda her gelen turistinde ilgi odağı. ''Neler var?'' derseniz; dağda yetişen taze meyveler, etten, balığa, her çeşit peynirden, salamına değişen şekilde yiyecek bolluğunun arasında, birde ilgi fazla olunca bayağı kalabalık bir ortamda dolaşmaya çalışıyoruz. Dağdan taze taze toplanmış meyveler dilimlenip, minik kaplarında, gelen müşterilerine sunuluyor. 1 euro'dan başlayan fiyat aralıklarında damak tadımıza göre her çeşit yiyeceği de rahatlıkla bulabiliyoruz. Barselona denilince akla futbol geliyor değil mi? Dünya'nın en ünlü futbol kulübü olan F. C Barcelona'nın maçlarının da oynandığı bu stadyumda maç izleyebilir ya da kulübün ünlü müzesini ve stadyumun birçok noktasını dolaşabiliyoruz. Barselona'nın en güzel ve turistik parkı olan Parc de la Ciutadella'nın içerisinde kayıkla dolaşılabilen bir göl, Hayvanat Bahçesi, Doğa Tarihi Müzesi, gezinti yerleri, çayırlar ve gösterişli fıskiye olan Font Monumental yer alıyor. Biraz kafayı dinlemek için çok güzel bir yer. Birbirinden lezzetli tatların yer aldığı yöresel yemek Tapas. Tapas, tamamen bir çeşit diyemeyiz. Balık ürünleri, zeytinyağlılar ve daha değişik tatların yer aldığı iki yüzden fazla çeşidi var. Her yerde de rahatlıkla bulabiliyorsun. Museu Nacional d'Art de Catalunya'dan önünde renkli güvercinlerle değişik pozlarla anı ölümsüzleştir. Şehrin sahilinden havalanan sizi Montjuic Tepesi'ne konduran teleferiğe muhakkak binin. Denizin üzerinde değişik anlar yaşayın... Aman 17'yi geçirmeyin!.. Kapanıyor. Passeig de Gracia Caddesi'nin uzun uzun yürüyün, kendinizi şehrin bir parçasıymış gibi hissedin."} {"url": "https://gezginruhu.net/bayramda-kosa-bi-ugradik/", "text": "Üç yıldır \"hadi biraz komşuya gidelim\" diyor, yola çıkıp, bize yakın adaları sırasıyla dolaşıyoruz. Malum Ege'de ada çok. Bazen bir çıkışta iki üç tanesini de ziyaret ettiğimiz oluyor. Yıllarca süren Kaş tutkumuzdan sonra iyi geliyor. Bu bayram da öyle yapalım dedik. ''Bodrum'dan Kos'a geçelim, sonra başka adalara doğru yol alırız.'' diyerek yola çıktık. En hızlı feribottan aldığımız biletle yolculuğumuza biraz gecikmeli başlıyoruz. 45 dakika gecikmeyle kalkan feribotumuz söylenildiği gibi 20 dakikada adaya varıyor. Meğerse asıl macera burada başlıyormuş. Aynı anda kalkan dört feribotun peş peşe adaya varışı dakika farkıyla da olsa aynı zamana denk gelince, önümüzde uzayıp giden ve bir türlü hareketlenmeyen bir sıraya dönüşüyor. Tek bir pasaport görevlisi, yüzlerce bekleyen yolcu. Manzarayı siz düşünün yani. Neyse birinci grubu halledip, ikinci grubu alına kadar yaklaşık bir saat geçiyor. Biraz denizi, biraz geleni gideni seyrederek görevliye yaklaşıyoruz. Bu yakınlaşma bir buçuk saatlik bir süreye yayıldığını pasaportumuzu görevliye uzattığımızda anlıyoruz. Hava sıcak millet gergin. Bizim memleketin insanlarından bazı uyanıklar onarlı, beşerli aradan sıvışıp bir şekilde öne yerleşiyor. Milim hareket ederken onları bir anda kontrolde görünce, etrafta gergin bir hava esiyor. Olmaz böyle bişey! Uyanıklığında bu kadarı diyerek haykıracakken, İtalyan iki aile isyan bayrağını çekip, doğru polise dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Çözüm yok tabi. Geçen geçiyor ama bundan sonra kaynama da olmuyor. Olan da yine en sonda yani bizlere oluyor. Bekle babam bekle geçersin. Hava sıcaklığı yükselince bekleyenlerinde öfkesi daha da yükseliyor. Tahamülün bittiği zaman. Bir başka görevli gelince pasaport kontrolü iki kişiye çıkıyor. Buna da şükür diyoruz. Gıdım gıdım da ilerliyoruz. Yaklaştıkça arkamızda bir başka feribotun içinde yolcusuyla bekletildiğini görünce kendimizi şanslı mı sayalım, şansız mı bilemeden iki buçuk saatin ardından adaya ayak basıyoruz. Oh, şükür! Sonra biraz Patmos'a uzanıp, rahatlıyoruz. Tabi ki beş altı günlük rahatlığın ardından tekrar Kos'tan çıkış yapmamız gerekiyor. Aynı süreci tekrar yaşamak biraz yorucu oluyor. Hazır tatilini yapmış, rahatlamış biraz da olsa dinlenmiş bir halin üzerine; ''bu da olmaz ki kardeşim.'' diyesim var. Ama bal gibi de oluyor. Oldu da! Elimizdeki dönüş biletlerini gösterip, birde üstüne 3Euro vererek yeni bilet çıktısı alıyoruz. Çünkü geçişimize izin verilmiyor. İlk darbeyi daha burada yiyoruz. Sonra o uzun sıraya girip, milim milim ilerlemek de biraz yoruyor. Neyse gelişe göre dönüş biraz daha kısa sürüyor. Yine saatlere uzanan serüven ama öncekine göre biraz daha kısa sürede tamamlanıyor. Şöyle geriye bakıp düşünüyorum da daha önce de bayramda geldik. Bu kadar yoğun ve kalabalık değildi. Olsa da hızlı ilerlemiştik. Değişen neydi? Biraz düşününce sanırım sorunu buluyorum. Yakın dönemde peş peşe gerçekleşen depremler iskeleye zarar vermiş. Mecburen başka iskelede konteynerlerde çözüm üretmeye çalışıyorlar. Aynı anda bir çok feribot yanaşınca birde eleman azlığı, yetişemiyorlar tabi! İnsanların öfkesinden hımır hımır söylenmeleri, çalışma sistemlerinden dem vurup, ekonomilerini küçümsemelerine kadar yol uzanıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/beyaz-gecelerde-kopenhag/", "text": "İlk defa bir İskandinav ülkesindeyim. Aylardan Haziran ve tam ortasında bir zamana denk gelişiyle beyaz geceleri de yaşayacağımız günlerdeyiz. Beyaz, uzun bir türlü bitmeyen gün aynı zaman da. Saat gece yarısında ancak hafif kararırken bizim alışkın olmadığımız durum halleri. Şehre Ulaşım; çok kolay Thy veya Pegasus'un yapmış olduğu kampanyaları takip edip, birde sıcak aylara denk getirdiğinizde mükemmel bir gezi yaşıyorsunuz. Kuzeyde kalmasından dolayı genellikle soğuk bir iklime sahip, bizim gibi şanslıysanız sıcak hava da dolaşır, şehrin tadını çıkarırsınız. İstanbul'dan yaklaşık 3 buçuk saat süren uçuşla şehrin göbeğine, Kopenhag Havaalanına inersiniz. Şehir özgürlükler şehri... Refah seviyesi yüksek olduğu gibi yemeden içmeye, giyimden gezmeye her şey ama her şey çok yüksek. Bunlara da hazırım diyorsanız o zaman başlıyoruz gezmeye. Konaklama; için şehirde çok seçenek var ancak fiyatlar el, biraz da yürek yakıyor. ''Ne yapmalı gitmeyelim, görmeyelim mi?'' demeyin hiç! Her zaman bir seçenek var. Bu sefer şehrin merkezinde ve bizimde ilk tecrübemiz olan hostel kültürüyle tanışıyoruz. Uzun araştırmalar sonucunda diğer hostellere göre fiyatı biraz yüksek olsa da otellerden oldukça ucuz ve cıvıl cıvıl, dünyanın her köşesinden gelip aynı amaç için bir arada olduğumuz gençlerle konaklama mekanımızda buluşuyoruz. Dört kişi olunca özel oda ayarlıyoruz. Kaç kişilik isterseniz her keseye göre fiyatlandırmayla konaklama mevcut. Kahvaltı isterseniz eğer her sabah konaklama ücretinin dışında ücret ödeyerek mekandan hizmet alıyorsunuz. Konaklama için merkezi yer seçilmiş olunca yoruldukça hemen ulaşıp soluklanma molaları verebilir, kısa süreli dinlenebilirsiniz. Bizim açımızdan kolay ve her yere yakın oluşu rahat etmemizi sağladı. Şehir içi ulaşım; aracı olarak genellikle Amsterdam'daki gibi bisiklet ön planda yer alırken, otomobil, taksi ve metro diğer seçenekler arasında. Gezilecek yerleri önceden belirleyip ve konaklayacağınız yeri buna göre seçerseniz eğer bizim gibi her yere araç ihtiyacı duymadan, yürüyerek de ulaşırsınız. Kopenhag, diğer Avrupa şehirlerinden ister mimari olsun, ister yaşam tarzı bakımından en çok Amsterdam'ın benzeri gibi. İkizi kadar benzemese de ortak benzerlikleri çok. Şehirde gezilecek yerlerin başında müzeler geliyor. Her şehirde en az bir müze gezimizi burada da devam ediyoruz. Kısıtlı üç günlük gezi programımıza bir müze yerleştirip Kopenhag Ulusal Müzesi'nde karar kılıyoruz. Kaldığımız yere oldukça yakın olan müze, zengin bir koleksiyonuna sahip, üç kattan oluşuyor. Neolitik dönemden başlayıp, insanlığın evrimleştiği ve medeniyetin doğuşuyla başlayan teknolojik süreçlerin izlerini adım adım burada sürüyorsunuz. En az üç saatinizi buraya ayırmanız gerekiyor. Şehri daha yakından tanımanın bir başka yolu kanallarında dolaşmak. Bunun için Nyhavn'e gitmeniz gerekiyor. Nyhavn, kanalın kıyısına dizili birbirinden güzel ve farklı evlerin süslediği, şehirde en fazla insan cıvıltısının yükseldiği en güzel köşesi. Kanal turu, için teknelerde buradan kalkıyor. Eski şehrin etrafını çevreleyen kanalların arasında dolaşırken aynı zamanda yerel rehberde iki farklı dilde şehri size anlatıyor. Hava da müsaitse gezinin tadına doyum olmuyor. Yaklaşık bir saat süren turda kişi başı 80 kron ile gezebiliyorsunuz. Küçük Deniz Kızı demişken, Kopenhag'a gelip de sahilde yer alan deniz kızı heykelini görmeden dönmeyin. Küçük Deniz Kızı Heykeli'nin ilginç de bir hikayesi var. 23 Ağustos 1913 yılında açılışı yapılan heykel, bira üreticisi Carl Jacobsen'in Kopenhag şehrine hediyesi. Bronz ve granitten yapılmış ve günün her saati yoğun ilginin olduğu heykel, Hans Christian Andersen'in \"Küçük Deniz Kızı\" masalından esinlenmiş. Carl Jacobsen Kopenhag Kraliyet Danimarka Tiyatrosu'nda masaldan esinlenen baleyi seyredince karaktere aşık olmuş ve heykeltıraş Edvard Eriksen'den denizkızı heykelini yapmasını istemiş. Heykele balede deniz kızını canlandıran balerin değil, Eriksen'in karısı modellik yapmış. Küçük deniz kızı heykeli birkaç kere şiddet kurbanı olmuş. İki kere başını kaybetmiş, bir kere kolunu kesmişler ve üstüne boya dökülmüş. Her defasında Kopenhag Limanı'na gelen gezginlere elveda demesi için kurtarılmış ve yeniden yapılmış. The Round Tower, dümdüz alana kurulu ''şehre birde ben yüksekten bakayım.'' diyenlerin doğru adresi. Yüksek kuleye tırmanmakta oldukça kolay. Hemen anlatayım; alışılmış çık çık bitmeyen merdivenler kulenin hemen hemen en son katında yer alıyorken, diğer katlara çıkış için geniş, hafifçe eğimli kıvrıla kıvrıla tırmanarak ara sıra karşınıza çıkan ara katlardaki sergileri dolaşırak, verilen tırmanış molaları da gezinize ayrı bir tat katıyor. Çıkınca şöyle yükseğe bakarak, '' demin ben burayı mı çıktım? '' bakışı da atıyorsunuz. Kobmager Gade boyunca aşağıya doğru yürüdüğünüzde tasarım mağazalarına da göz atmanızı tavsiye ederim. Bir bakışınızla etkileneceğiniz çok hoş mağazalar yer alırken, ara sıra lüks giyim mağazalarıyla da karşılaşıyorsunuz. Şehirde dinlenme molası verilecek ve yeşilin arasında huzuru bulacağınız yerlerden birisi de King Garden. King Garden aslında Rosenburg Kalesi'nin bahçesi. Geniş bir alana yayılan ve halkın dinlenmek, piknik, yürüyüş her türlü aktiviteyi yaptığı alanda ister bahçesinde ister, kaleyi dolaşarak zamanınızı geçirebilirsiniz. Rönesans tarzında kraliyet ailesi için yazlık ev olarak tasarlanan yapı Kral Christian IV tarafından 1606 yılında inşa ettirilmiş, günümüzde kraliyet eşyalarının ve mücevherlerinin sergilendiği bir müze olarak da kullanılıyor. Amalienborg Saray Kompleksi 1700'lerde inşa edilmiş ve Danimarka Rokoko tarzının en iyi eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Genel olarak \"Amalienborg\" olarak adlandırılan kompleks de, saray meydanının dört cephesine konuşlandırılmış, dört ayrı saray var, bunlar; misafir evi olarak kullanılan Moltke Sarayı, Levetzau Sarayı, veliaht prensin oturduğu Brockdorff Sarayı ve kraliçe ile eşinin oturduğu Schack Sarayı yer alıyor. Meydanın ortasında Kral Frederick V Heykeli, meydanın az ilerisinde de görkemli yeşil kubbesiyle gözden kaçması imkansız olan ve \"Mermer Kilise\" olarak anılan Frederik Kilisesi bulunuyor. Saray meydanında kocaman siyah tüylü şapkasıyla saray muhafızlarının nöbet değişimini seyredebilirsiniz. Saray muhafızları her gün Rosenborg Kalesi'ndeki kışlalarından çıkıp, Kopenhag sokaklarında yürüyerek Amelienborg Sarayı'na varıyor ve öğlen 12'de nöbet değişimi yapıyorlar. Tivoli Bahçeleri'ne Disneyland tarzı tema parklarının atası da diyebiliriz. 15 Ağustos 1843'te açılmış ve dünyadaki en eski ikinci eğlence parkı olarak da geçiyor. Georg Carstensen tarafından kurulan Tivoli'ye, görkemli bir kapıdan giriliyor. İçinde çeşit çeşit ağaç ve çiçek, göl, kafe ve restoranlar, açık hava tiyatroları ve lunapark yer alıyor. Geceleri havai fişek gösterileri, yaz aylarında konserler, bale resitalleri ve pandomim gösterileri yapılıyor. Kopenhag'ın göbeğindeki komün yaşam Christiania ; öncelikle şunu söylemeliyim burayı gezmek için en az yarım gününüzü ayırmalısınız. Geniş bir alana yayılmış ve hala yaşamın devam ettiği bölge diğer yerlere göre oldukça farklı. Kopenhag'ın tam ortasında 1970'li yıllarda bir grup hippinin eski Amerikan üssüne yerleşerek, komün yaşamı başlattıkları ve hala devam eden yaşam alanı özerk bölge olarak kendi bayrağı olan bağımsız tek semtte de diyebiliriz. İki kanalın arasına kurulu bir tarafında huzuru bulabileceğiniz kanal boyunca aralıklarla dizili tek ya da iki katlı evlerin belli aralıklarla yer aldığını gözlemlerken, biraz içeriye doğru sızdığınızda yoğun kalabalığın arasına bir anda karışabiliyorsunuz. Düz yol boyunca yan yana devam eden evler, atıl durumda kullanımı bekleyen eşyalar, marketinden tutun şehirdekilerden farklı daha basit daha küçük değişik tasarım dükkanları, burada da hayat var dedirten kapı önü muhabbetleri, kenarda oynayan çocuklar, minik bahçesiyle uğraşan yerel halk, ilgiyle gezen meraklı ziyaretçiler, terk edilmişliği yaşayan yer yer yapılar yer alıyor. Rahatlıkla dolaşıp gönlünüzce fotoğraf çektikten sonra küçük bir alana yayılan, sınırlarından girdiğiniz anda farklılığı hissettiğiniz alanda asla çekim yapamıyorsunuz. Evet özgürce uyuşturucu satışının yapıldığı ve kullanıldığı bölge de burası. Özerk bölgenin kendine ait bayrağı da belli yerlerde hemen karşımıza çıkıyor. Çok fazla ilgili olmadığımız alandan uzaklaşarak coşkulu kalabalığın yer aldığı meydanda canlı müzik dinletisinin etrafına dizilmiş insanların arasına karışarak biraz müzik, biraz muhabbet ve serin içeceklerimizle meraklarımızı güdüleyip ayrılıyoruz, hem buradan hem şehirden."} {"url": "https://gezginruhu.net/beyaz-gelin-kars/", "text": "Dediler, dediler, dediler! Halbuki, Kars'a gelmek için bir çok sebep var! Ayrıca gelinecek en güzel zaman! Mevsimlerden kış, aylardan da ocak olunca beyazla bezenmiş bir şehirle karşılaşıyoruz. Sanki her yerde düğün havası, şehirde beyaz tüller içinde. Havayoluyla gelince, bembeyaz bir örtünün tam ortasına iniyoruz. Uluslararası havaalanına iner inmez, yüzümüze buz gibi hava çarpıyor. Sıcaklık ''-17 derece ama olsun, -25 olmadığı sürece sıkıntı yok.'' bilgisini alıyoruz, ellerimize ve yüzümüze koruma takviyesi yapıyoruz. Karasal iklimin özelliği, nem az olunca çok fazla üşümüyoruz. İlk şoka hemen alışınca kıyı, bucak keşfedilmedik yer bırakmadan gezmeye başlıyoruz. İki günlük gezimizin birinci gününü Kars'ın merkezinde yer alan tarihi ve kültürel zenginliklerine, ikinci gününü ise Ani Harabeleri ve Çıldır Gölü'ne ayırıyoruz. Zaman kalırsa İsviçre Alpler'inde bir de Sarıkamış'ta olan ''Kristal kara'' yani Sarıkamış'a gitmeyi planlıyor ve ilk serüvenimize Kars Kalesi'yle başlıyoruz. Şehrin en yüksek tepesinde yükselen kaleye, dar ara sokaklardan geçip, biraz da önünüzde kıvrılarak yükselen, yokuşu tırmanıp, ara sıra da soluklanarak ulaşıyorsunuz. Kalenin içine girince şöyle bir şehre bakalım derseniz, en yüksek ve en uç noktaya yavaş yavaş yanaşıp, beyazlara bürülü dümdüz ovaya kurulmuş şehri, gelinlikler içinde seyredersiniz. Sonra kar ve buzla kaplı çıktığın merdivenden nasıl ineceğini düşünürken, inmeyle verdiğin mücadelenin ödülünü kalenin köşesinde yer alan kafede oturup, hem biraz ısınır, hem de yeni demlenmiş çaydan yudumlayarak alırsınız. Cetvelle çizilmiş gibi, bir baştan başa, baktığında milimlik hatanın olmadığı yan yana dizili kimisi eski, kimisi de yeni binaların yer aldığı caddelerde yürümek pek bir hoş. Gece ise ışıl ışıl aydınlanırken, Avrupa'nın bir şehrindeymiş gibi düzene de sakın şaşırmayın! Tarihi yapılar, üç caddenin üzerinde yer alıyor. Buralarda bir aşağı bir yukarı yürüyüp, Ruslar'dan kalan yapıların önünden de bolca geçin. Şehrin sokaklarında dolaşıp, binaların güzelliğine hayran olup, samimi ve misafirperver halkının arasında da dolaşın. Kars'a kadar gelip, meşhur kaz dolmasını yemeden dönerseniz, gelmiş sayılmıyorsunuz. Kar düşmeden gitmemeli, kazların poposu kara bir güzel değmeli! Unutmayalım kazlar, soğukta kurutularak saklanıyor sonra afiyetle yeniyor. Suyundan da yanına bulgur pilavı yapılınca, kazla pilav muhteşem lezzet ikilisini oluşturuyor. Yanına artık ne isterseniz, sipariş edip, afiyetle yersiniz. Bizimde bir anda karşımıza Kars Kaz Evi çıkınca hemen içeriye giriyoruz. İyi ki girmişiz. Yemek için en güzel mekan, işletmecisi Nuran Hanım'la da güzel bir sohbet eşliğinde kaz etinin yanında sunulan tatlara da bakıp, üstüne nefis Kars helvasından da yiyince bir daha gitmeyi hemen düşlemeye başlıyoruz. Helva nefis, kaldığımız her gün fırsat buldukça, uğrayıp, afiyetle yedik. Kaz Evi'nde tek kaz dolması yok; yöresel tatlar, çeşit çeşit çorbalar ve yemekler varken, bizim önceliğimiz kaz eti oluyor, ardından helva tabi. Bir soluklanma molası verebileceğiniz, dışarıdan küçükmüş gibi görünse de, genişliği, işletmecisinin güler yüzü, samimiyetiyle en güzel mekan. Aslında hediyelik eşya dükkanı burası. İçeriye girince satış bölümünden geçip, arkadaki bölümde masalardan birine ilişip ya da soba başında oturup, demlenmiş ıhlamuru, çayını içeceğin, keyifli sohbet edip, zamanın çoğunu geçireceğin sıcak ve samimi bir ortam. Buraya kadar gelmişken, Aşık Atışmasına muhakkak katılın. Biz Kazim Karabekir Kültür Merkezi'nde sımsıcak bir ortamda dinledik. ''Atışma'' halk edebiyatında aşıkların karşılıklı şiir söylemesiymiş. En az iki aşık oluyor. Dinleyicilerin karşısında belli kurallar çerçevesinde sazlarından dökülen ezgiler, eşlik eden sözlerle ustalıklarını konuşturuyorlar. Mahlas Alma, Dudak Değmesi gibi çeşitlerin sunulduğu gece de usta ve çırak aşıkların birbirine olan saygıları, ezgilerden örneklemeleri muhteşemdi. Kars Müzesi'nde geçmişten günümüze bölgede yaşayan uygarlıkların izini sürüyorsunuz. Zengin koleksiyonun sergilendiği müze de şehrin merkezinde yer alıyor. Kalenin çevresinde başlıyor en görkemli yapılar ve çoğu da burada konuşlanmış. Sonra dere kıyısında ilerlediğinizde sırasıyla karşınıza çıkıyor. Kaleden inerken solda, biraz harap durumda olan Beylerbeyi Sarayı'na uğramadan geçmeyin! Kalenin hemen eteğinde yer alan Osmanlı Evleri'nin önünden geçin. Hatta karşıya geçip, seyredin. Derenin üzerine konmuş, taştan motif motif işlenen Taş Köprü'den karşı tarafa süzülün. Sonra sırasıyla Kümbet Cami ( 12 Havariler), Harakani Cami, Tarihi Kars Evleri, Yusufpaşa Cami genelinin Atatürk ve Ordu Caddesi arasında yer alan yapıları muhakkak görün. Şehrin çıkışına doğru Fethiye Cami'sine de uğramayı sakın unutmayın! Değişik mimarisiyle sizi etkileyecek yapılardan biri de burası. Şehre en güzel ulaşım trenle. Ankara'dan kalkan Doğu Ekspresine atlayıp, yüreğiniz varsa otuz saate yayılan, değişik bir yol tecrübesiyle keyifli bir yolculuk yapabilirsiniz. Diğer ulaşım araçlarına göre ekonomik. Bizim gibi hafta sonu macerası yaşamak isteyenlerdenseniz, en ideali uçakla gelmek. Havaalanı şehir merkezine 4 km uzaklıkta yer alıyor. Büyük ve uluslararası havaalanına sahip. Geneli gündüz vakti gerçekleşen yurtiçi ve yurtdışı uçak seferleri de buradan yapılıyor. Çok yıldızlı olmasa da aile ortamını yaşayacağınız oteller de mevcut. Bizim tercihimiz Kent Ani Otel oldu. Müdürü Erdal Bey oldukça yardımsever. Gezilerimiz de araç ve rehber teminini de sağladı. Programımızın zenginleşmesinde de oldukça katkısı oldu."} {"url": "https://gezginruhu.net/beyazsu-mardinde-bir-vaha/", "text": "Uzun çorak yolda giderken bir anda cennetle kucaklaşmak gibi bereketli, huzur verici bir dinlenme yeri, Beyazsu. Midyat ilçesine yaklaşık 20 km ve Nusaybin'e 20-25 km yakınlıkta, iki ilçeyi birbirine bağlayan kara yolunun üzerinde yer alıyor. Midyat'ın güneyindeki plato ve tepelerin eteğinden kaynağını alan Beyazsu deresi bir vadi içerisinde Nusaybin'e doğru akıyor. Kurak, çorak ve ağaçsız coğrafyada serin ve berrak suyu, yöreye özgü ağaçları ve yeşilliği ile vaha gibi bir yer. Dört mevsim boyunca Mardin'in su gereksinimini karşılayan Beyazsu, yaz aylarında dinlenme ve yeme-içme tesisleri olarak da hizmet veriyor. Şırıl şırıl akan suyun etrafında yer alan tesislerde yöreye özgü tahtlarda, mis gibi sularla demlenmiş çayı içerek ya da yemeğinizi yiyerek hoşça vakit geçireceğiniz keyifli bir ortam. Mardin'den çıkınca Nusaybin'e doğru ilerlerken Suriye sınırına paralel gidiyorsunuz. Bir tarafınız Suriye bir tarafınız yemyeşil verimli topraklar. Uzun, yemyeşil, verimli arazileri ve tabii ki sınırları aşarak Beyazsu'ya geliyorsunuz. Yörenin sakinleri yazın Beyazsu piknik alanına akın ediyormuş. Tek Mardin yerlisi değil, Şanlıurfa, Şırnak ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerleşim yerinden buraya akın akın insanlar geliyormuş. Anlaşılan yazın oldukça kalabalık! Yazı beklemeden hemen gidelim, doğayla içiçe kısa anlar yaşayalım keyifle."} {"url": "https://gezginruhu.net/bi-mola-verip-haydi-kampa/", "text": "Önünüzde uzun bir yaz tatili var. ''Ne yapalım ?'' diye kara kara düşünürken birisi gelir kulağınıza fısıldar; ''Haydi Kampa!''. Ne hoş gelir kulağınıza ve valiz hazırlanır, maceraya doğru yol alınır. ''Haydi Kampa'' aslında ekstrem sporların yapıldığı ve alternatif tatil arayanların doğru adresi. Yurdumuzda yaklaşık 14 yılı aşan bir sürede, genç, dinamik, bir o kadar işinde uzman eğitimci grubuyla ziyaretçilerine bol aktiviteli tatil hizmetleri sunuyorlar. Genelde de Fethiye ve Dalyan'da hizmet veriyor. Biz, Haydi Kampa 'nın, ''Doğa Kampı '' grubunda yer alıyoruz. Maceramız uzun süren otobüs yolculuğuyla başlayıp, sabahın kuşluk vakti Fethiye'de sonlanıyor. Kamp yetkilisiyle kurulan iletişim sonucunda toplanma yerimiz olan otelde buluşuyoruz. Ortak katılımcılarla beraber genç ekip liderimiz Alper'le ilk günkü aktivite de yer alan su sporlarını yapmaya Günlüklü Koyu'na gidiyoruz. Burası aynı zamanda tabiat parkı ve Küçük Kargı Ömer Şen Tabiat Parkı olarak da geçiyor. Bir taraf halka açık plaj, diğer tarafta ise su sporlarının yapıldığı bölüm yer alıyor. Yeşille mavinin buluştuğu bakir koylar diyebiliriz. Günün ilk aktiviteleri; Slacker, kaydırak, flyboard, jetpack, sonar diye ardı ardına sıralanıyor. Çeşitli fiyat aralıklarında verilen hizmetlerde biz paket olarak aldığımız için dahil olan aktiviteleri yapıp, bolca suda yüzerek günü tamamlıyoruz. Akşam üzeri aracımıza bindiğimiz an asıl maceranın yeni başladığını anlıyoruz. Konaklayacağımız kamp alanı oldukça uzakta. Dalaman Çayı'na çok yakın Narlı Köyü'nde. Günlüklü Koyu'ndan çıktığımız anda bir süre asfalt yolda ilerledikten sonra dar toprak yolda sallana sallana abartısız iki saat gidiyoruz. Köye yaklaşınca bakkaldan ihtiyaçlarımızı alıp, bir tepeye kurulu 11 tane karavan tarzı bungalovdan oluşan, doğanın kucağında tesisimize geliyoruz. Birkaç köy evi, tavuk, köpek, kuşlar, börtü böceğin sesi ve uzaktan gülümseyen sıra dağlar bize eşlik ediyor. Grubumuz 12 kişiden oluşuyor. Samimi, dinamik ve genç bir grup. Sanırım içlerinde en olgunlaşmış genç de benim. 😉 Gece tanışma toplantısından sonra sadece lakaplarımız aklımızda kalıyor, uzun süreden beri birbirimizi tanıyormuş gibi birbirimize de ısınıyoruz. Lakaplarımız önder, kurnaz, zeki, alımlı, poliçe, neon, aktif, masum, cece, eses, masum, yahşi, seyyah, saftirik... diye uzayıp gidiyor. Kaldığımız geceler yıldızların altında gitar eşliğinde birbirinden güzel şarkılarla doğada sessizliği bozuyoruz. Her sabah önümüzde şahane manzaraya karşı, cıvıltılar eşliğinde uyanıyoruz. Her şey doğal, arka bahçede yetişip soframıza geliyor. Çok çeşit yok ama temiz hava, doğal yiyecekler bizi dinç kılıyor. Saat 9 gibi tesis bir anda aşağıdan gelen diğer katılımcılarla dolup taşıyor. İkinci günümüzde sırada rafting var. Rehberlerimiz sırasıyla kendilerini tanıtıyor ve dikkat edilmesi gereken kuralları uygulamalı olarak anlatıyor. Rafting belli yaş aralığında sağlıklı kişilerin yapacağı bir etkinlik. Yüzme bilmek ve 55 yaşını aşmamış olmak şart. Sonra mı, coşkun sulara kendini teslim edip, kol ve ayak kaslarına kuvvet diyerek 4 km lik parkuru hoplaya zıplaya, bata, çıka tamamlıyorsun. Ertesi sabah güne aynı güzellikte uyanıp, yeni aktivitelere hazır hissediyoruz. Sabah ilk faaliyetimizi kamp alanındaki parkurda yapıyoruz. Sırasıyla Zipline ve High Rope bizi bekliyor. Her ikisi de ipte cambazlık yapmakla özdeş. High Rope biraz zorluyor olsa da Zipline'dan daha çok keyif alıyorum. ''Hadi, bir daha yapmak ister misin ?'' deseler hemen ''Zipline'' derim. Öğleden sonra tekrar Dalaman Çayı'na gidiyoruz. Sırada Extreme Kayaking var. Bu sefer küçük botlarda, üç kişilik gruplarla nehre karşı kürek çekiyoruz. Yer yer batıyor, devriliyor, kayaya tosluyorsak da müthiş keyif alıyoruz. Birkaç çizik ve sıyrıkla tesise geri dönüyoruz. Sırada Paintball var. Bayağı yorgun olunca paintballdan vazgeçiyor ve bir aktiviteden de feragat etmiş oluyorum. Aklımda kalsa da! Serap hocam çok güzel yazmış. Tatil anlayışınızı değiştirmek istiyorsanız bu tarz bir tatil tam aradığınız tatildir. Dolu dolu biraz yorucu ama çok eğlenceli, yeni dostlukların kurulabileceği sonunda da seneye de bu tarz bir tatile gelmeliyim diyeceğiniz bir tatil. Fiyat açısından da oldukça uygun. Bir değişiklik yapın ve haydi kampa!"} {"url": "https://gezginruhu.net/biberkoy-cukuroren/", "text": "Sabahın ilk saatleri daha gün ağarmamış, birkaç fotoğraf sevdalısıyla yola çıkıyoruz. Bu sefer kültürel geziden çok fotoğraf çekme tutkusu. Gideceğimiz yer çok uzak değil, iki üç saatlik mesafede biraz yükseklerde. En kolay ve en kısa yoldan nasıl gideriz düşüncesiyle, Eskihisar'dan bindiğimiz feribotla Körfezi dolaşmadan, aşmaya çalışıyoruz. Öğle olmadan Bilecek'e bağlı Çukurören'e varma niyetindeyiz. Yanımızda getirdiğimiz kahvaltılıklarımızı feribotta aldığımız yeni demlenmiş çayla birlikte yiyoruz. Karnımız doyunca üzerimizdeki sabah mahmurluğu hemen uçuyor. Altınova'dan güneye yönelerek Valideköprü'ye yaklaşırken etrafı saran sabah sisi ve arkasından bize cömertliğiyle gün ışığı muhteşem bir fotoğraflık manzara oluşturuyor. Makinesini kapan hemen bu anı ölümsüzleştirirken ben araçta kalıp biraz tembellik yapıyorum. Nice sonra inip bu manzaranın güzelliğine doğru ilerlerken geç kaldığımın farkına arabaya binince anlıyorum. Günün ilk saatlerinde nefis kareler çoktan çekilmiş bile. Valideköprü'ye varınca ikinci fotoğraf molamızı veriyoruz. Osmanlı döneminden kalma tarihi köprü her ne kadar dönemine has restore edilmese de günümüzde yeni yüzüyle dimdik ayakta, çekeceğimiz karelerin bir parçası oluyor. Molanın finalini köprü üzerinde vereceğimiz birkaç fotoğraflık pozla tamamlayıp, asıl fotoğraf heyecanımızı Çukurören'e saklayarak yola devam ediyoruz. Yukarıya yükselirken ana yol üzerinde hasat zamanı ürünü toplamaya çalışanlar üçüncü molamızın sebebi oluyor. Bu seferki konumuz çalışanların portreleri, izin alınca makinesini kapan aralarına sızıyor. Amaç en güzel kareyi yakalamak. Biraz işlerini aksattığımızı düşünerek bir kovalık fasulye de biz topluyoruz. Yarım saatlik molanın ardından yönümüzü Çukurören'e doğru çevirip ilerliyoruz. Biraz yanılıyor, biraz yanlış yollara sapıyor, sonunda Çukurören'e varıyoruz. Eski mimarisini korumayı başarmış, küçük şirin bir köy burası. Köyün mimarisinin yanında en çok ilgiyi 150 yıldır sürdürülen biber üretimiyle çekiyor. Dededen toruna süren üretim, her ne kadar gençlerin şehre kaçışlarıyla biraz azalmış olsa da, geriye kalan orta yaşlılarla sürdürülüyor. Evlerin ön cepheleri, duvarları, iplere dizilmiş kurumaya bırakılmış biberlerle süslüyken, kapı önlerinde dizmeye çalışanların oluşturduğu fotoğraflık kareler fotoğraf tutkunlarını kendine çekiyor. Köyün sokaklarında kapı aralıklarında sürdürülen hummalı çalışmada köylülerden izin alarak çekilen karelerle mutlu dolaşan tek fotoğraf sevdalıları da biz olmuyoruz. Başka şehirlerden gelenler de oldukça fazla. Zaten köylüde bu duruma alışmış. Kimisi hemen havaya bürünürken, kimisi kıyafetim müsait değil diyerek hemen çekilmeyi reddediyor. Kasımın ortalarına kadar süren çalışmalarla yurdumuzun 60 ilinin biber ihtiyacını buradan sağlandığını duyunca şok oluyoruz. Köyün ara sokaklarında dolaşıp, köylülerle sohbetin ardından meydandaki köy kahvesinde içilen yeni demlenmiş çayın ardından dört saatin nasıl geçtiğini anlamadan ayrılıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/bin-yildizin-adresi-katranci-koyu/", "text": "Binlerce Yıldızlı Tatilin Doğru Adresi Katrancı Koyu'ndayız. Tatilin en lüksü, en eğlencelisi ve tabii ki en rahatı makbul değil mi? Saatlerce otellerin konumlarına bakar, yetinmeyerek odaların içini dışını, inciğini boncuğunu araştırırken, bir anda tatilin ortasında buluruz. Tatil başladığı an, sanki saatler de hızla döner ve o koskoca günler göz açıp kapayıncaya kadar biter, gider... Heyecanla tekrar yeni bir tatilin hayalini kurmaya başlarız. Bizim çıktığımız biraz farklı bir yolculuk, yıldızlarla sayılmayan. Kilometrelerce süren bir yolculuğun sonunda kamp alanımıza yani Katrancı Koyu'na varıyoruz. Burası Fethiye'nin doğal güzelliğini koruyan, betonlaşmaya meyil vermeyen güzel koylarından biri. Katrancı Koyu, Fethiye'ye 16 km uzaklıkta, doğal sit alanı. Karayolundan Katrancı tabelasını görünce sapıp, yaklaşık olarak 1 km içeriye doğru ilerliyorsunuz. Koy; bir orman içi dinlenme alanı olup, iki bölümden oluşuyor. Bir tarafta daha modern hizmetlerin sunulduğu, tatilcilerin daha çok tercih ettiği kamping alanı, diğer taraf ise çamların gölgesinde doğanın kucağında macera niteliğinde yaşanacak kamp alanından oluşuyor. Bizim gibi gezginlerin yeri de burası... Her iki alanda işletme wc, duş, hizmeti veriyor. Yoğunluk koya giriş tarafında! Burada ihtiyacımız olan her şey var. Karavan, kabin, market, kafe; konaklamak için kiralık çadırlar, ya da çadırınız için boş alanlar; senelik, aylık devre mülk niteliğinde çadır veya çardaklar yer alıyor. Kamp alanından her yarım saatte bir Fethiye'ye de servis kalkıyor. Koyda sezon Haziran'da başlayıp, Ekim'de sona eriyor. Burada konaklayanlar genelde yemeklerini kendileri yapıyor. Bu nedenle gerekli olan ihtiyaçlarınızı marketten karşılayabiliyorsunuz. Ayrıca işletme, kiralık buzdolabı da veriyor. Uzun ve ekonomik tatil düşünenlerin doğru adresi de burası oluyor. Genel olarak çadır kampı yapılıyor ama günübirlikçiler yüklü giriş ücreti vererek koya girebiliyor. Koya gelince iki kamp alanının arasındaki bağlantıyı sağlayan patikadan diğer tarafa geçiyoruz. Börtü böceğin sesi, kuşların cıvıltısı, çamların serinliği derken bir bakıyoruz diğer taraftayız. Keşiften sonra denize doğru uzanıyoruz. Deniz sığ, derinlerde yüzmek isteyenler bayağı kulaç atacak. İnce kum, ışıl ışıl deniz, doğanın kucağı keyfimiz pek bir yerinde. Her gün çadır ve deniz arasında süren tatil maceramıza bir günlük tekne turunu da ekliyoruz. Bunun için Fethiye merkeze gitmemiz gerekiyor. Teknemiz Fethiye Limanı'ndan bizi alıyor; yola çıkıyor, çevredeki koyları ziyaret ediyoruz. Üç koyda yüzme molası veriliyor. Sırasıyla, Zeytin Adası, Kızılada, Akvaryum Koyu, Tersane Adası, Samanlık Koyu gezilip ara sıra verilen yüzme molasıyla bir günü bitiriyoruz. Bazı sabahlar inik yataktan kalkmanın telaşı; bir ağacın gölgesinde sohbetin tadı, yıldızlar altında söylenen şarkılarla dolu dolu bir haftayı böylece tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-ask-masali-kas/", "text": "Yaklaşık son beş yıldır senede iki veya üç defa buluşuruz. Birbirimizden bıkmadan usamandan... Daha yola çıktığımız anda başlar heyacan. Uzun süren yolculuğumuzun keyfini çıkarırcasına, yeni keşiflere yol alırız. İstanbul'dan çıkmışsak yola en kolay Burdur Elmalı'dan inmek gerekir aşağıya. Hele de gün batımına yetişmişsek, Kalkan'ın sırtlarında müthiş güzel bir manzara '' Hoş Geldin'' le karşılar. Sonra ya merkezde ya da Çukurbağ yarımadasında ayarladığımız hotel veya aparta yerleşiriz. Her iki konaklama da keyiflidir. Hem yakın hem biraz uzak olmak. Sabahleyin kalkınca nefis deniz havasını içimize çeker soluğu Kaş'ın merkezindeki çay bahçesinde alırız. Günün yarısını burada aylaklık yaparak geçiririz. Tıpkı kaldığımız diğer günlerdeki gibi. Kaş'tan biri, tıpkı Kaşlı gibi. Hele ki meydandaki çeşmeden suda içmişsek tekrar tekrar döner dolaşır yine Kaş'a geliriz. Günün diğer yarısını da çevredeki güzelliklere adarız. Bir günümüzü PATARA'ya adar yola çıkarız. Yol bizi Fethiye'ye doğru sürükler. Patara levhasını görünce hemen sapar, yolun kıyısındaki gözlemeciden birine ilişiriz. Biraz keyif, biraz dinlenme ve en önemlisi karın doyurmaktır niyetimiz. Sonra hem açık hava müzesi hem de caretta carettaların evine, bu cennet sahilde günün diğer zamanını tüketiriz, keyifle... Vakit akşama dönmeden gün batımına doğru adres bellidir, KAPUTAŞ. Her gün bıkmadan gün batımından önce son kulaçlarımızı burada atar, suyun rüzgarla dansını seyreder, yuvamıza döneriz. Her ne kadar son dönemlerde yalnızlığını, sessizliğini ver her şeyden önemlisi bakirliğini yitirse de Kaputaş her zaman bizim için değerlidir. Geriye kalan diğer günleri Büyük Çakıl, Küçük Çakıl ve Hidayet'in Koyuna adarız. Çok sıklıkla olmasa da ara sıra Kaş'ın merkezinde serinlemek de lazım. Canımız tekneyle dolaşmak istediğinde Kekova'ya uzanırız. Önce Demre'de biraz dolaşırız. Demre'ye yapılan kısa yolculuğun ardından hem doğal hem de tarihin içine doğru kıyıdan kalkan küçük teknelerle yola çıkarız. Kaya mezarları, kıyıdaki gözlemeciler, suyun serinliği derken gün biter. Bazen canımız karşımızdaki Meis'i çekerse bir bilet, pasaport ve hepsinden önemlisi vize yeter. Kendisi büyük, yerleşimi küçük bir o kadar da renkli, keyifli adaya bir günlüğüne sızarız. Geriye bize ait gecelerde Kaş sokaklarnda o mekan senin bu mekan benim demeden dolaşırız. Bazen bir kaldırımda oturur, elimizde içeceklerimizle etrafa yayılan müziğe eşlik ederiz. Bazen de meydanda dondurmayla serinleriz. Gece yarısına kadar açık dükkanlarda dolaşır, buraya özel bir şeyler ararız. Bulunca da bizden mesut olmaz. Günler geçer ve tatil biter. Tarihte bilinen adıyla Antiphellos'tan bir başka zamanda buluşmak niyetiyle ayrılırız."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-avsa-hikayesi-avsa-adasi-tatil-rehberi/", "text": "Yavaş yavaş normal hayata dönerken yakındaki yerleri keşfetme isteği de içimizde kabarmaya başladı. Geçen yıldan beri ne kadar çok niyetlenip de bir türlü gidemediğimiz Avşa Adası'na sonunda kavuştuk. Bu şirin adanın altını üstüne getirip, girilmedik koy, gezilmedik yer bırakmadık. Avşa'ya dair deneyimlediğimiz her şeyi anlatmaya başlayalım. Marmara Denizi'nin güneybatısında yer alan adalardan biri Avşa Adası. Tıpkı Ayvalık ve Cunda gibi Balıkesir'e bağlı. Tertemiz havası ve denizi ile yakın yerden gelen yerli turistlerin en çok rağbet ettiği tatil yerlerinden de birisi. Yaz aylarında çevre illerdeki tatilcilerin gözde yerlerinden biri olan Avşa'ya gitmek için tek araç feribot. Balıkesir'in Erdek ilçesine gelip, Erdek limanından araçlı veya araçsız şekilde işleyen feribotlarla Avşa Adası'na rahatlıkla geliniyor. Yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor. Ada, ışıl ışıl denizi, upuzun kumsalı, yan yana dizili kafe, restoranlarıyla merkez Avşa bölgesi ve her türlü hareketlilikten uzak daha sakin balıkçı köyünü andıran Yiğitler Köyü'nden oluşuyor. Eski ismi Türkeli olan Avşa Adası'nın dört bir yanı deniz çevrili olduğundan buraya gelmek için ilk nedeniniz deniz keyfi olmalı. Adanın merkezinde 3 km uzunluğundaki sahilde denize girmek oldukça keyifli. Her ne kadar temmuz ve ağustos aylarında deniz soğuk olsa da yine de ışıl ışıl suyuyla, temiz havası ve çevredeki kafelerin şezlong, şemsiye ve yiyecek içecek ihtiyacına varana kadar Bodrum sahillerini aratmayacak kadar güzel ve hareketli oluşu cezbedici. Buraya gelince tek yapılacak şey günü sahilde geçirmek değil tabi. Ada merkezde uygun fiyatlara kiralanan teknelerle koylar da keşfedilebilir. Yiğitler Köyü'ne yakın güzel koylardan biri olan Altınkum'un methini çok duyunca tatilimizin bir günü buraya ayırdık. Altınkum'da üç tane beach club tarzı cafeler hizmet veriyor. Şezlong şemsiye ve rahatınız için her şey var. Denizi her ne kadar güzel olsa da Avşa merkezdeki plajlar kadar bizi çekemedi. Hemen koyun yanındaki tepede yer alan yörede Şahin Tepesi olarak da bilinen mekanın midyelerinin ününü duyunca bizde tatmadan dönmeyelim dedik. Şahin Tepesin'in ev yapımı köftesi, kalamarı ve midye tavası pek meşhurmuş. Yemeden dönmeyin! Ulaşımda oldukça kolay. Adanın merkezinden kalkan dolmuşlar, plaja kadar ulaşımı sağlıyor. Gelmişken hala aktif olan şarap fabrikalarını gezmeden ve birbirinden zengin şarapları tatmadan dönmeyin. Yiğitler Köyü'nde yer alan iki fabrika da hala aktif olarak şarap üretiliyor. Biriyle yetinerek Büyülübağ'a uğradık. Merkezden bindiğimiz dolmuş Yiğitler Köyü'ne varmadan, fabrikaya çıkan yolun ayrımında bizi indirdi. Yaklaşık 150 metre tırmanışın ardından üzüm bağlarının yanında yer alan Büyülübağ Şarap Fabrikasına ulaştık. Bir tepede yer alan fabrikanın etrafından adanın iki tarafına bakan manzarası büyüleyiciydi. Pandemi nedeniyle fabrikadaki üretimi göremesek de farklı tatta şarapları tatmayı ihmal etmedik. İster fabrikadan, isterseniz ada merkezdeki satış dükkanından şarapları alabiliyorsunuz. Köyde yer alan diğer fabrikaya uğramadık. Eminim orada da üretilen şaraplar oldukça lezzetlidir. Bortaçina'yı bir başka sefere sakladık. Adada geçmişten gelen sadece şarapçılık değil, Rumlardan kalan yok olmaya yüz tutmuş birkaç yapıda yer alıyor. Tarihe meraklılar için notu buraya bırakıyoruz. Gündüz plajda denize girip dinlenirken, gece bar, gece kulüpleri ve beach barlar oldukça hareketli. Kesinlikle sıkılmadan canlı ve hareketli bir tatil yeri desem yanlış söylememiş olurum. Herkese hitap eden, her çeşit konaklama anlayışına göre yerler mevcut. Pansiyondan aparta, ev ve otele kadar her keseye göre konaklama yeri mevcut. Konaklama yerlerinin çoğunluğu da adanın merkezinde Avşa'da yer alıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-festivalin-ardindan-sziget-festivali/", "text": "'Bu festivalse, bugüne kadar gittiklerimiz neydi?' dedirten SZİGET Festivali'ne katılmak bize de nasip oldu. Öncelikle ''Sziget Festival'i nedir, nerede yapılıyor?'' ile başlayalım. Her yıl festival ağustos ayında Budapeşte'de Tuna Nehri'nin üzerinde yer alan Obudai-sziget adasında yapılıyor. Sziget festivalinin \"Island of Freedom\" mottosu festivalin yapıldığı bölgeden kaynaklanıyor. Festival, Bu sebepten dolayı Macarca da \"ada\" anlamına gelen \"Sziget\" ismini almış. Bir haftaya yayılan festival, 1993'te bir öğrenci etkinliğiyle başlayıp, Avrupa'nın önde gelen Rock festivallerinden birine dönüşmüş. Ziyaretçilerin çoğunluğu Macaristan'ın dışından, özellikle Batı Avrupa'dan geliyor. Namı Avrupa'nın dört bir yanına yayılan Festival, 2011 ve 2014 yıllarında ''En İyi Büyük Avrupa Festivali'' kategorisinde iki defa ''Avrupa Festivalleri Ödülünü'' kazanmış. Tıpkı diğer festivallerde olduğu gibi sadece bilet almak gerekiyor. İster internetteki sitesinden, isterseniz gidince gişelerden, dışarıdaki karaborsa satıcılarından bile bilet bulabiliyorsunuz. Ancak önceden bilet almak mı, yoksa gidince mi, almak daha iyi bilemiyorum. Bir yıl önce gittiğimizde bütün biletlerin tükendiğini öğrenince giremediğimiz festivale, bir yıl sonra tedbirli gitmek için iki ay öncesinden birkaç günlük bilet almıştık. Ancak gidince kapıdaki karaborsaya bizim aldığımız fiyatın çok altında düştüğünü görünce de bayağı üzülmüştük. Bunun dışında birde Facebook gruplarında satış yapanlarda karşınıza çıkabiliyor. Özellikle biletin seri numarasını kontrol etmeyi unutmayın! Her türlü durumla karşılaşmamak için yine de tedbiri elden bırakmamakta fayda var. Bir haftaya yayılan festivalde ister 1 günlük, isterseniz 2, 3, 4... günlük için değişik bilet seçenekleri mevcut. Festival internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Şehrin dışındaki festivallerde daha çok yol ve zaman kaybını önlemek amacıyla ortamın içinde bulunmak daha mantıklı olsa da Sziget'e gideceklerin durumu biraz farklı. Ada hemen hemen şehrin içinde ve her yere kolayca ulaşılacağından ister festival alanında, isterseniz uygun otel, hostelde konaklayabilirsiniz. Peşte tarafında, nehre yakın bir yerde kalırsanız festivale tekneyle, Tuna kıyılarını izleye izleye gidip gelebilirsiniz. Bizde gündüz şehrin sokaklarında dolaşıp, güzellikleri keşfederken, gece konser vaktinden önce festival alanına geliyorduk. Alanda konaklamanın da farklı avantajları var tabi. Gündüz müzik ziyafeti verilmese de etraftaki birçok etkinliğe katılma fırsatını yakalıyorsunuz. Konserlerin bitiminden sabaha kadar süren sosyal etkinlik alanlarındaki hareketliliği de kaçırmış oluyorsunuz. Sziget'te, herkese göre yemek var. Standart burger-pizza-sosisli üçgeninin dışında bir dünya mutfağı alanı dahi bulunuyor. Alkollü/alkolsüz içki çeşitleri de bol. Ayrıca şehirdeki birçok barın alanda stantları var. Hatta rakı bile var. Festival kalabalık grupları barındırdığı için yeme ve içme yerlerinde uzunca kuyruklar olabiliyor. Bir de söylemeden geçmeyelim; alandaki harcamalarınızı, sadece içine para yüklediğiniz festival kartınızla yapıyorsunuz. Sziget her ne kadar özgürlük temalı bir festival olsa da kendi içinde bazı sınırlandırmalara sahip. Festival alanında alkol satışı yapıldığı için içeriye alkol sokmak yasak. Alkol dışında diğer içecekleri 2.5 litreyle sınırlı olmak üzere festivale sokabiliyorsunuz. Yiyecek konusunda bir sınırlamaları yok ancak satış amaçlı koli halinde getirmediğiniz sürece sıkıntı yaşamıyorsunuz. Macaristan'da illegal olan uyuşturucu maddelerin de festivale sokulması yasak!.."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-gun-balati-gezerken-gezi-rehberi/", "text": "Bir gün aklıma düştü, Balat. ''Tek mi, yoksa grupla gezmek mi, daha faydalı? '' diyemeden, bir pazar günü arkamda otuz kişi ile gezi grubuna takılıyorum. Kalabalık geziler de oldukça keyifli. Nev-i Cafe'nin yanından dar sokağa girerek yani Doktor Sadık Ahmet Caddesi'nden, Balat'ın derinliklerine doğru yolculuğa başlıyoruz. Gezimizin ilk durağı Fener Rum Patrikhanesi. Kapıdan girince geniş bir avlu bizi karşılıyor. Binanın içerisi de oldukça kalabalık. Günlerden Pazar ve içeride ayin var. Kalabalık nedeniyle sessizce etrafı kolaçan ediyor, hemen çıkıyoruz. Patrikhaneden çıkınca dar sokaklarda ilerliyoruz. Hani şu Balat'ı gezenlerin boy boy fotoğraf çektiği renkli kapılarla karşılaşıyoruz. Yollar dar ve alabildiğine yokuş. Dizlerde bu tırmanışa dayanacak şimdilik derman var! Hani şu iki yolun başında hafif bombeli binayı görünce ''hah!'' diyor, anı ölümsüzleştiriyoruz. An ölümsüzleşiyor ancak binanın önü bir türlü kalabalıktan arınmıyor. Kalabalık gelince herkes fotoğraf çekme derdinde, birde zaman denen mevhum olmasa saatlerce otur seyret seyredebildiğin kadar! Grup rehberinin de programı yetiştirme telaşı araya karışınca güzel yapılara doyamadan uzaklaşıyoruz. Yukarıda Rum Erkek Lisesi görkemli binasıyla karşılıyor. Tarihinde en güzel ve en süslü mimariye sahip lisenin yanında kız lisesi yavrusu gibi kalıyor. Köçekler kapı önünde, renkli kıyafetleriyle bir şölen sunarken, bizde coşkulu kalabalığın arasına karışıyoruz... Eğlenceye doyamadan, hayat yolculuğunda, çifte bir de bizden '' mutluluklar'' dileğiyle ayrılıyor, çarşıda ilerliyoruz. İki katlı cumbalı evlerin altında hizmet veren, birbirinden değişik dükkanlar; antikacı, kitapçı, balıkçı, biraz da unutmaya yüz tuttuğumuz bakkallar yer alıyor. Günlük satış trafiğinden sıyrılıp, daha sakin sokaklara girdiğimizde eski Türk Filmlerini süsleyen ve şarkılara nağme olan Agora Meyhanesi'yle hiç ummadığımız bir anda karşılaşıyoruz.. Eski bir kapıdan içeri girdiğimizde, değişik bir atmosferde, bir kültürü yansıtan mekanda yemek yemekte hoş olurmuş. Dostlar masasında '' iki lafın belini kırıp'' saatlerin akışına kapılarak sohbetin ritminde ilerliyor, biraz da ayaklarımızı dinlendiriyoruz. Bir başka buluşmada konuşlanacağımız yer burası kesinlikle! Şimdilik sadece bir demli çayla geçiştirerek yola devam ediyoruz. Sağlı sollu dizili iki katlı binalar ve altında yer alan dükkanlara ve yavaş yavaş Balat'a veda ederek, yönümüzü Kariye Müzesi'ne çeviriyoruz. İstanbul surlarına yaklaşıyoruz. Zamana yenik düşse de surların hemen yanında yer alan restorasyonla yeniden doğmuş olan Tekfur Sarayı heybetiyle yükseliyor. İçeri giriş yok! Uzaktan sadece hayran hayran bakıp ilerliyoruz. Fatih'te yer alan ve 14. Yüzyılın en iyi mozaik ve fresko örneklerinin barındığı Kariye Müzesi'ne ulaşıyoruz. Müzeden önce biraz acıkmışız, hemen yanında yer alan köftecide bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Müzenin girişinde biletlerimizi ve kulaklıklarımızı alarak, tarihi yolculuğa dalıyoruz. Tam 10 yıl önce gelmiştim. Seneler nasıl akıp gidiyor. Şu anda restorasyon yapıldığı için çok fazla yer gezemiyoruz. İlk giriş renkli mozaiklerle bezenmiş, zengin bir tarihi içeriyor. Yaklaşık bir saat tek tek mozak süslemelerle anlatılan hikayeyi dinliyoruz. İçeride mozaiklerle beraber 14. yüzyıla ait en güzel fresko örnekleri de yer alıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-gun-efeste/", "text": "\" Aynı ırmağa girenlerin üstüne hep başka sular akar. \". Tur otobüslerinden inenler gruplar halinde dizilirler. Uzun bir kuyruğu aştıktan sonra antik kente yolculuk başlar. Çevrede her dilden etrafa savrulan kelimelerin arasında, kulaklarda tatlı tınıyla, saatler iki bin yıl geriye alınıyor gibi dalıyoruz bu kente. Zaman tünelinde geçmişe doğru sürükleniyoruz. Şehir Helenistik dönemde bu bölgeye taşınmış, bugünkü planı da M. S. üç yüz yıl içinde şekillenmiş. O dönemlerde Anadolu'nun en önemli şehirlerden de birisiymiş. Kentin karakterini iki önemli unsur şekillendirmiş, kozmopolit zenginliği ve ana tanrıça kültü. Tarih boyunca iki şeye emek ve sermaye harcanmış. Birincisi koruyucusu Ana Tanrıça Artemis, ikincisi bereketli ve tehlikeli Menderes olmuş. Kentte harika tapınaklar ve en güzel kiliseler Ana Tanrıça'ya adanmış. Yurdumuzda hafızalara kazınmış en meşhur kalıntı Celsus'tur. Gezimize buradan başlıyoruz. Dünyanın en güzel kütüphanesi de burası! Binlerce yıl bu topraklarda kurulan kent devletleri konumlarını Ephesos'a göre şekillendirmiş. Bugün nereyi gezersek gezelim Ephesos'tan izler bulacağımıza inanıyorum. Binlerce yıl önce kanalizasyon sistemini oluşturmaları ve düzenli kent algısını geliştirmeleri de biraz daha önemini artıyor. Hadrianus Tapınağı'nın kabartmalarına bakarken yüz ifadeleri, yamaç evlere ulaşırken kat edilen yolu, Odeion'un dehlizlerine girip çıkmak veya tiyatronun basamaklarını birer birer adımlamak hepsi ama hepsi bir düzen içinde yerini koruyor. Kent yaydığı enerjiyle ziyaretçilerini farklı bir boyuta taşıyor. Sanırım özgürlük burada herkese bahşedilmiş. Saatlerce bir heykelin karşısında kalmak, hayaller aleminde dolaşmak... \"Bunların hepsini başka antik kente de yapmak mümkün!\" diyenlerin seslerini duyar gibiyim. Size tek cevabım var, \"Yanılıyorsunuz!\"."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-gun-yolum-frankfurtla-kesisirse/", "text": "Hiç hesapta yokken bir anda yolumuz Wiesbaden'le kesişince, buralara kadar gelmişken, zamanımız kısıtlı da olsa hemen en yakın şehir Frankfurt'a uğramadan dönmüyoruz. Frankfurt, Almanya'nın en önemli şehri olduğu gibi Hessen eyaletinin de beş şehrinden biri. Frankfurt am Main, Ren Nehri'nin bir kolu olan Main nehrinin kıyısına yayılmış. Hepimiz Frankfurt olarak bilsek de, resmi adı Frankfurt am Main olarak geçiyor. Çünkü Almanya'da Frankfurt olarak bir şehir daha var. İkisini birbirinden ayırmak için buraya Frankfurt am Main, yani Main üzerindeki Frankfurt demişler. Martın başında gelince hava da biraz puslu ve soğuk. İklim olarak tipik iç Anadolu. Hava açık olsa da ayazından içimiz ürperiyor. Biraz daha yaza kaydığımızda da sıcaktan durulmuyor; özellikle haziran ayı yaşayanların deyimiyle, sıcakların en yüksek olduğu dönemmiş. Şöyle gözlerimi kapayınca, parklarda serili gençlerle, birbirinden değişik müzik festivallerini birlikte hayal edebiliyorum. Zaten belli aralıklarda festivaller var, denk gelmek lazım. Bu sefer rastlayamadık ama bir sonraki sefer kaçırmamalı! Main nehrinin iki kıyısında şehrin en ünlü müzeleri yer alıyor. Süremiz kısıtlı olunca müzeleri bir başka buluşmaya saklıyoruz. Giersch Müzesi, Museum of Applied Art, Museum of World Cultures, Museum of Communication ve Liebieghaus bu müzelerden bazıları. Frankfurt'un tüm turistik yerleri tarihi bölgesinde yer alıyor. Main nehri kenarında yer alan bu yapılar şehre ve şehri nehirle buluşturan alana da farklı bir renk katıyor. Frankfurt; sanayi, fuar, ticaret, konferans, seminer, sergi ve sayısız organizasyonlara ev sahipliği yapan Almanya'nın gelişmiş şehirlerinin başında yer alırken, dünyaca ünlü fuar merkezi Messe'de burada. Ticari hareketliliğin yanında, kültürel anlamda da ünlü tiyatro ve opera oyunlarının sergilendiği bir şehir. Bunun yanı sıra gece hayatı da oldukça renkli ve hareketli. Hafta sonu, hele bir de hava güzelse şehirde herkes sokakta desem yanlış olmaz. Şehrin en işlek caddelerinin birinde, kaldırımın ortasına kurulu piyanodan yükselen müzik, yoldan geleni geçeni büyülediği gibi, müzisyen de ilgi odağı oluyor. Müzikten fazla uzaklaşmadan köşede yer alan pastaneye girip, kendimize buranın ünlü pastalarından ziyafet çekiyoruz. Almanya denilince akla hemen pastalar, turtalar geliyor... Her milletten çalışanın yer aldığı pastanede Türk'e rastlayınca kendimizi evimizdeymiş gibi hissediyoruz. Sokakta rastladığınız her yüz kişiden biri mutlaka Türk çıkıyor. Türklerin yoğun yaşadığı şehirlerden biri de Frankfurt. Pastaneden çıkınca etrafımızda yükselen gökdelenlerin arasında dolaşıyoruz. Kaiserstrasse'den Neue Mainzer Strasse'ye yürürken, yolda kocaman Euro heykelini görüyoruz. Önünde bizim gibi başka yerlerden gelen meraklılar, durup bol bol anı fotoğrafı çekiyor. Şehrin simgesi haline gelmiş olan Euro heykeli yemyeşil alanın ortasında yer alıyor. Bu meydanın adı Willy-Brandt-Platz. Burası aynı zamanda Bankenviertel denen, şehrin finansal merkezi olarak da biliniyor. Dev Euro'nun arkasında Avrupa Merkez Bankası'nın bulunduğu 40 katlı Euro Tower da yükseliyor. Euro'yu da buraya boşuna dikmemişler. Avrupa'nın finans dünyası burada şekilleniyor. Eski yapıların yer aldığı Römeberg Meydanı'na geldiğimizde 850 yılında Domplatz'da yapılan Katedral karşımızda bir anda yükseliyor. Şehri yüksekten seyredebileceğimiz kulelerden birisi de burası. 3 Euro'luk biletlerimizle, yaklaşık 200 merdiveni dizlere güvenerek çıkmayı göze alıyoruz. Şehrin gökdelenler bölgesinde daha kolay yükselebileceğimiz kuleleri olmasına rağmen bizi çeken mimari etkisiyle burayı tercih ediyoruz. Bizim Galata Kulesini çağrıştıran havasıyla Frankfurt'u önümüze seriyor. 360 derece dolanarak her yerinin ayrı güzelliğini kuşbakışı keşfedip, ardından o daracık, iki kişinin bile zor geçebildiği merdivenleri ''tıkır tıkır'' tekrar iniyoruz. Şehirde bunun dışında üç kule daha var. Biri Main diğerleri Messeturm ve Silver Kulesi. Römerberg aynı zamanda şehrin tarihi merkezi. Binaları ilk görüşte orijinal sanıyoruz, aslında binaların çoğu II. Dünya Savaşı'nda bombalandığı için yıkılmış. Aynı mimariyi koruyarak yeniden 1981-1984 yılları arasında, inşa edilmiş."} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-gunluk-adanaliyik/", "text": "Bir günde nasıl gidip geldin, diyenler oldu. Şaşıranlar da! Cumartesi sabah ilk uçakla gidip, son uçakla döndük. Güne ciğerle başlayıp, araya tatlıları da karıştırıp, kebabı sona saklayıp, üstüne de şırdanı mideye indirip, günü atomla tamamlayarak eve uçarak döndük. Sevgi Adası derken, soluğu Varda Köprüsü'nde aldık. Yaşar Kemal'e, Orhan Kemal'e, filmlerinden yola çıktığımız Yılmaz Güney'e bir selam çaktık. Cumartesi sabahı ilk uçakla gidip, akşam son uçakla döndük. Adana'ya iner inmez soluğu Ciğerci Memet'te aldık. Burada sabahları ciğerle güne başlanıyor. Her yerde ciğerci mevcut. Ciğerci de sadece ciğer olmuyor tabi kebapta yapıyorlar. Eski Adana sokaklarında birçok ciğerci sabah mesaisine başlamış bile, sokaklara mis gibi önce kokuları ardından dumanları yayılıyor. Biz ara sokakların birinden diğerine geçip bizim Ciğerci Memet'i arıyoruz. Bulunca da hemen boş masaya çöküyoruz, açlığımıza daha fazla direnemeyerek hızlıca önümüze gelen ciğerleri, pideleri, masada ne varsa silip süpürüyoruz. Yanında şalgamı da mideye indirince gelsin artık çaylar diyerek, gezmeye devam ediyoruz. Eski Adana'nın sokaklarını turlayıp, saat kulesinin önünde bilindik gezi fotomuzu çekip Taş Köprü'ye yöneliyoruz. İlerlerken ilk molamızda nerede çay, kahve keyfi yaparız diye etrafa bakınıyoruz. Gezilecek yerler birbirine oldukça yakın olunca her yere yürüyerek ulaşıyoruz. Dillere destan Taş Köprü'nün kıyısına geliyoruz. Hava güzel, manzara daha güzel. Gelenin, geçenin, en güzel gün batımı fotolarının ve düğün fotoğraflarının çekildiği doğal platform da burası. Hemen kıyısında yer alan şehrin simgesi \"Adana\" yazısının yanında konuşlanıyor şehre ait ilk hatıra pozumuzu veriyoruz sonra köprüyü baştan sona arşınlamak niyetindeyiz. Köprünün bir ucunda Sabancı Cami, diğer tarafında iki ünlü otel yükseliyor. Üstünden de ara sıra geçen motorların arasından kalabalığa karışıyor bir ucundan diğerine arşınlıyor tekrar geriye dönüyoruz. Taş Köprü, 319 metre uzunluğunda ve 13 metre yüksekliğinde olup, günümüzde 21 kemerinden sadece 14'ü ayakta kalmış. Ortadaki büyük kemerde iki aslan kabartması görülürken, Dünya'nın halen kullanılan en eski köprülerden biri olma özelliğini koruyor. Burası sinemayla özdeşleşmiş bir şehir. Her yıl gelenek haline gelen Altın Koza ödülleri bu şehre, şehrin filme, sanatçıya verdiği önemi arz ediyor. Sinema denilince de akla Yılmaz Güney geliyor. Kimi sever, kimi sevmez orasına karışamam ama biz sevenleri olarak onun filmlerini izleyerek Adana'yı, kültürünü, doğal güzelliklerini görme arzusuyla buralara kadar sürüklendik. Büyük bir yetenek olan Güney'in, Sinema Müzesi'nde her köşede bir izine rastlıyoruz. Eski bir konakta hizmet veren müzeye ücretsiz giriliyor. İki kattan oluşan yapıda bu şehirde yeşeren sanatçılara başta Yaşar Kemal'e ve diğer Adanalı sanatçılara da yer verilmiş. Müzede film afişleriyle, Adana'nın sanatla yoğurulmuş çocukları da yer alıyor. Müzeden çıkınca hemen yanında yer alan Atatürk Evi'ne de uğruyoruz. İki kattan oluşan müzenin alt katında Çalışma Odaları, Kütüphane, Sofa, Yatak Odası, Basın Odası ve mücahitler Odası yer alırken, üst katında ise Hatay Odası, Silah Odası, Yaver Odası ve Kuvay-i Milliye Odası bulunuyor. Müze, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına dair çeşitli belgeler ve fotoğraflarla o dönemi yansıtıyor. Atatürk'ün Adana'ya geliş tarihi olan 15 Mart'ta her yıl bu binada resmi törenle kutlanıyormuş. Sabahın ayazından beri yollarda olunca bir kahvelik mola vakti geliyor. Daha önce gözümüze kestirdiğimiz yere saat kulesinin etrafındaki kafelerden birine çöküyoruz. Etrafta güzel parklar, yöresel kıyafetleriyle çimlere uzanmış keyif yapan amcalar yer alıyor. Bizim keyfimiz sadece bir kahvelik sonrası keşif dolu saatlere ayrılmış. Kahve keyfi bitince buraya özel taş kadayıfı tadalım diyerek şehrin işlek caddesinde ilerliyoruz. Meşhur tatlıcılar ve kadın işletmeci şalgamcı da burada Çakmak Sokak'ta. Önce şalgamcıya uğruyoruz. Buraya has el yapımı şalgamı kadın işletmecinin yerinden hemen karşısındaki simitçiden de simiti alıp ikisini mide de buluşturuyoruz. Bu güzel simit ve şalgamın üstüne ne gider, taş kadayıf tabi ki! Hemen biraz ilerisinde yer alan tatlıcıda soluğu alıyoruz. Hiç sorgulamadan yiyebildiğiniz kadar yiyin sonra ödersiniz diyorlar. Bizde yeter, diyene kadar tıka basa tatlıyla doluyoruz. Hepsinden tadıp en çok taş kadayıfı severek ayrılıyoruz. Hemen yakında yer alan Bebekli Kilise'ye uğruyoruz. Bebekli Kilise olarak da bilinen Aziz Pavlus Kilisesi, Tepebağ'da 1880'li yıllarda St. Paul adına yaptırılmış bir İtalyan Katolik kilisesiymiş. Kilisenin tepesinde 2.5 metre boyunda tunçtan yapılmış Meryem Ana heykelinin bebeğe benzemesi nedeniyle yapıya Bebekli Kilise adı verilmiş. Ara mahalle de yer alan kilise belli saat aralıklarında gezilebiliyor. Sabancı Camisi'ne uğrayıp, mimarisine hayran kalarak ilerliyoruz. Yol bizi önce Sallanan Köprü'ye, Sevgi Adası'na, Eski ve Yeni Baraja götürüyor. Köprüye gitmek için biraz Adana merkezden uzaklaşıyor, Karaisalı'ya doğru ilerliyoruz. Buraya yaklaşık iki buçuk saati ayırıyoruz. Uzun bir yol ve orada geçireceğimiz zamana ancak yetiyor. Varda Köprüsü, Adana-Ankara istikametinde Karaisalı İlçesi Hacıkırı Köyü'ne yaklaşık bir kilometre uzaklıkta yer alıyor. Halk arasında Koca Köprü veya Alman Köprüsü diye anılan Varda Köprüsü, Osmanlı Hükümdarı 2. Abdülhamit ile Alman İmparatoru Kaiser Wilhem arasında imzalanan anlaşma ile İstanbul-Bağdat-Hicaz demiryolu hattını tamamlamak amacıyla 1907-1912 yıllarında inşa edilmiş. Bağdat- Hicaz demir yolunun bir parçasını oluşturmak için yapılan Köprü 99 metre yüksekliğinde ve 172 metre uzunluğunda olup, derin bir vadiyi birbirine bağlıyor. Varda Köprüsü'nün bir diğer önemli ve ilginç özelliği ise düz bir köprü olmayıp virajlı olmasıymış. Yöre halkı tarafından, \"Alman Köprüsü\" ve \"Koca Köprü\" olarak bilinen Varda Köprüsü'nün ismini nereden aldığıyla ilgili çok ilginç bir hikayesi varmış. Köprü inşa edilirken yukarıdaki işçiler mesafe ölçümü için aşağıya taş atarken aşağıdaki işçiler ise \"Var daha-Var daha'' diye bağırırlarmış. Zamanla bu deyiş kısalarak Varda ismini almış. Köprünün ismi Alman şirketinin kayıtlarında ise \"Gavurdere Viyadüct\" olarak geçse de Varda Köprüsü olarak kalmış. Mondros Mütarekesi'nin hemen sonrasında Adana'yı işgal eden Fransızlar'ın İç Anadolu'ya malzeme ve asker sevkiyatını engellemek için Varda Köprüsü Karaisalı Milis Güçleri komutanlığınca dinamitle havaya uçurulmak istenmiş, ancak İşgal sırasında anlaşma üzerine burada görev yapan N. Mavrogordaton'un yardımcısı Mühendis Mösyö Deduval, böyle bir sanat eserinin yıkılmasını önlemek için saatlerce Emin Polat Ağa'ya yalvarmış, Varda Köprüsü yerine daha güneyde bulunan Yaramış Köprüsü dinamitlenerek Fransızların ikmali engellenmiş. Bu şekilde korunarak köprü günümüze kadar dimdik ayakta kalabilmiş. Şimdi köprü manzarasına karşı yürüyüş yapılıp, belli kıyılarda yer alan kafelerde yiyerek içerek keyif yapılan bir alana dönüşmüş. Adana'ya yolunuz düşerse muhakkak buralara gelin, meşhur köprüyü görmeden dönmeyin! Yurdun her köşesinde yedimiz Adana Kebabı asıl yerinde memleketinde yemenin haklı gururunu yaşıyoruz... Yanındaki salatalar, mezeler, farklı tatlar, ister ayran ister şalgam olsun bugün midemizde bir bayram havası essin, dursun... Nefis, nefis, nefis! Kebaptan sonra şırdan gelirmiş. Tadımlık olsun diyerek giriyoruz, tadına doyamadan çıkıyoruz. Nefis yahu! Beğenmeyenler neler kaçırıyorsunuz bir bilseniz!"} {"url": "https://gezginruhu.net/bir-romanmis-mardin/", "text": "Her şey Murathan Mungan'ın, Paranın Cinleri'ni ardından ''Harita Metod Defteri''ni okumakla başladı. Kendimizi bir anda Mardin'de bulduk. Yazarın çocukluğuna dair izleri sürerken, Mardin'in tarihi evlerinin, sokaklarının arasında kaybolduk. Eski Mardin gezilecek tek yer. Havaalanından şehre doğru yol alırken, uzaktan görünüyor. Biliyoruz, orada kucak açmış bizi bekliyor. Varınca bir soluklanma molasının ardından sokaklara akıyoruz. Yönümüzü Sabancı Müzesi'ne çeviriyoruz. Yazarın yaşadığı evin önünden geçiyoruz. Ara sıra da kitaptan birkaç bölümü paylaşıp, hemen müzeye dalıyoruz. Önce Süvari Kışlası, ardından Askerlik Şubesi sonrasında Vergi Dairesi olarak kullanılan tarihi yapı, Mardin'in kentsel oluşumu ve yaşam biçimini, toplulukların aralarındaki bağları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini gösteren eserlerin sergilendiği yer, \"Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi\"ne dönüşmüş. Müzeden sonra soluğu Hatuniye Medresesi'nde alıyoruz. Medresenin diğer adı Sitti Radviyye Medresesi. Mimarisi bakımından hem erken ve olgun bir örnek hem de eyvanlı medreselerin öncüsü olan Sitti Radviyye Medresesi, 1176/7-1184/5 yılları arasında yapılmış olup, Kutbettin İlgazi'nin annesi Sitti Raziye'nin Hatuniye adıyla da anılıyor. Kapıda birkaç çocuk bizi karşılıyor. ''Tarihini anlatmamızı ister misiniz?''diye sorunca hemen kabul ediyoruz. Bizi ibadet yapılan bölüme sokup, binanın muhteşem yapısından ve akustiğinden bahsediyorlar. Birde Hz. Muhammeddin ayak izini gösterip hikayesini anlattıktan sonra bizi uğurluyorlar. Yolumuz bu sefer PTT binasına düşüyor. Tıpkı kitapta anlatıldığı gibi heybetli yapının güzelliğinden etkilenerek hemen içeriye dalıyoruz. Terasında nefis Mezopotamya manzarasına karşı içilen kahvelerle biraz olsun yol yorgunluğumuzu atıyoruz. Karşımızda Şehidiye Camisi ve hemen önünde yola yakın çay bahçesi. Ve yine dar taşlı sokaklardayız. Abbaralardan geçiyor, bu şehrin emektarları belediyenin kadrolu eşekleriyle karşılaşıyoruz. O kadar sevimliler ki! Şehrin tarihi çok eskilere dayanınca dar sokakların arasına araç giremediğinden temizlik ve diğer hizmetler için eşekler kullanılıyor. Görev süreleri dolanlar da birer birer emekli oluyor. Şehrin tarihi izlerini bir başka yerde Mardin Arkeoloji Müzesi'nde sürüyoruz. 1895 yılında Antakya Patriği Behnam Bani tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak yaptırılan bina, restore edilerek 1995 yılında müze olarak hizmete açılmış. Uzun süre dini amaçlı hizmet veren yapı, askeri garnizon, çeşitli siyasi parti merkezi, kooperatif binası, sağlık ocağı ve polis karakolu olarak da kullanılmış. Binayı Süryani Katolik Vakfı'ndan satın alan Kültür Bakanlığı, Mardin Müzesini Zinciriye Medresesi'nden bu binaya taşımış. Üç kattan oluşan müzede, Girnevaz Höyük kazılarında elde edilen tablet, silindir mühür, seramik, figürin ve takılar, Kuzey Mezopotamya ve Güneydoğu Anadolu kültürlerinin Eski Tunç, Asur, Urartu, Grek, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine ait seramik, mühür, kandil, sikke ve cam şişe örnekleri sergileniyor. Müzenin yanından dar sokakta ilerliyor sanat sokağına çıkıyoruz. Burada kiliseler, değişik mekanlar, atölyeler ve yaşam alanları yer alıyor. Dinlenmek için bu sokakta yer alan Mardin'e gelince ilk soluğu aldığım, keyif mekanım İzla Art Cafe'ye uğruyoruz. Uzun bir molanın ardından çarşının esnafını dolaşıp, telkarilerden, çeşitli kahvelerden ve bademli şekerlerinden ihtiyacımız kadar alıp şehrin alt tarafına süzülüyoruz. Asıl güzellik bu tarafta yani caddenin alt tarafında. Aşağıya doğru yürüyoruz. Minaresiyle büyüleyen Ulu Cami'nin avlusuna varıyoruz. Tarihi yapıyı dolaşınca, ara sokakları canlandıran esnafını dolaşarak ilerliyoruz. Şehrin zanaatkarlarının çoğu burada yer alıyor. Ara sokaklarda ilerliyoruz, abbaralardan geçiyoruz. Tıpkı romandaki gibi her bir ara sokak, her bir geçit bizde farklı etki yaratıyor. Biz de kendi hikayemizi yazıyor, yazarın anılarıyla dolaşıyoruz. Gece olunca Murat Cerciş Konağı'ndaki eğlenceye katılıyoruz. Biliyoruz, yörenin en lezzetli yemekleri burada, biliyoruz en güzel eğlence de. Mekan hınca hınç dolu. Önceden rezervasyon yaptırıyoruz yoksa yer bulmak mümkün değil. Ertesi gün soluğu Kasımiye Medresesi'nde alıyoruz. Etrafında çoluklu çocuklu kadınlar yaptıkları takılarını tezgahlarına dizme derdindeler. Medresenin kapısı kapılı heyecanlı bekleyiş içerisindeyken bir anda birisi beliriyor ve anahtarı bana uzatıyor. O sevinçle kapıyı açıyor ve medreseye adımı atıyoruz. Roman içinde roman gibi hiç kimse yok, tek biz. Yaşam döngüsü burada da var. Burada da yaşanan bir tarihi geçmiş var. Demirli pencerelerinden Mezopotamya'ya doğru uzanan nefis manzaraya karşı bolca fotoğraf, medresenin tarihi hikayelerinin ardından önümüzde gidilecek uzun yola doğru yol alıyoruz. Mardin'i masal tadında yaşayarak şehirde birinci günümüzü tamamlıyor, gezimizin ikinci bölümüne de başlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/birgun-on-bir-yayla-bes-golde-safari/", "text": "Günlerden bir gün safari yapalım, dedik. Safari denilince nedense akla, Afrika gelse de hemen yakınımızda, birkaç saatlik uzaklıkta yapıldığını duyunca hemen atladık. Altı kadın yola çıktık, üçü de sonradan eklenince olduk mu, dokuz. Şunu öncelikle söylemeliyim; hemen yapalım dediğiniz an olmuyormuş. Önceden rezervasyon yapmak gerekiyormuş, bizde öyle yaptık tabi! Gözler daha güne açılmamışken, sabahın kuşluk vakti düştük yollara. Turumuzun başlangıç noktası Kuzuluk'a vardık. Erken gelince, açık olan bir pastahaneye iliştik. Karında aç olunca çıtır çıtır simitler, peynirler, yanında mis gibi çayla kendimize birazda olsa geliyoruz. Maceranın başlama vakti gelince aracımızın her köşesine yerleşiyoruz. Dokuz çılgın kadın vee macera başlıyor! Yaklaşık 20 km'lik asfalt yolda gittikten sonra ana yoldan ayrılıp, toprak yolla buluşuyoruz. Asıl macera bundan sonra başlıyormuş, onu anlıyoruz. Yavaş yavaş yükseliyoruz. Birinci sıraya koyduğumuz ilk yaylamıza varıyoruz. Burası Düzlek Yaylası. Yaylalar arasında en küçüğü diyebiliriz. Eskiden insanlar burada toplanır, şenliklerle diğer yaylalara yerleşirlermiş. Mola vermeden yolumuza devam ediyoruz. Ikinci yaylamız Sultanpınar Yaylası. Sakarya'nın 3. büyük yaylası olarak söyleniyor. Buraya Adapazarı Akyazı'dan ulaşılıyor. Yayla 1200 metre yükseklikte yer alıyor. Alt sınırı karışık orman, üst sınırı ise köknar ağaçlarıyla çevrili Sultanpınar Yaylası geniş ve düzlük bir alana kurulmuş, oldukça yeşil ve huzur verici bir ortam sunuyor. Hemen dibinde yer alan Sultanpınar Gölü'de ilk gölümüz oluyor. Burası kampçıların mekanıymış. Zaten etrafındaki çadırlardan da anlaşılıyor. Hani canınız biraz kamp, biraz da keyif çekerse doğru yerde burası bence. Bu sefer bizi ikinci gölümüz karşılıyor. Hacılar Gölü, Sultanpınar Yaylası'na oldukça yakın. Hem rakıma alışmak hem de manzarayı seyretmek gayesiyle bir kaç fotoğraflık ve yeni demlenmiş çaylı keyif molasını da burada veriyoruz. Yola devam ederken verdiğimiz kısa süreli molada böğürlenler bitmeden son kalanları da topluyoruz. Ardından Özdemirler Yaylası, Karapınar Yaylası, Uzunmezar Yaylası, Çiçek Yaylası'nı da seyirlik olarak geçmeden uzak da olsa birkaç fotoğrafla anılara taşırken Çubuk Gölü'ne kadar devam ediyoruz. Üçüncü gölümüz Çubuk Gölü. Burada Yaklaşık bir saatlik mola veriyoruz. Etrafı dolaşıyor, bakımsızlıkla yüz yüze bırakılmış değirmenleri çok seviyoruz. Her ne kadar korumaya alınmış gibi görünse de görünüşleri bizi üzüyor. Yitip gidiyorlar, birer birer... Gölün kıyısında yer alan tesiste kahve keyfinin ardından gezimizin ikinci bölümüne başlıyoruz. Asıl macerada bundan sonra başlıyor. Buraya kadar bir şey yaşamamışız, onu anlıyoruz., Uzakta olsalar, etrafta nefis manzaralarıyla Çubuk yaylası, Örencik Yaylası, Karabey Yaylası, Davlumbaz Yaylası'nı geçince en yüksek noktadan Sülüklü Gölü'n seyrine dalıyoruz. Birazdan en macerali, bolca adrenalinli inişi gerçekleştireceğiz. Hazır mıyız, tabi ki EVET! ''Rehberimiz haydi ayağa kalkın!'' diyor, kalkıyoruz. Daracık toprak yolda etrafımızı sarmış ağaçların arasında aşağıda bizi bekleyen cennete Sülüklü Göle doğru hoplaya, zıplaya, ara sıra da etrafa yayılan çığlıklarımızla ilerliyoruz. Aman dikkat dallara! Her an dal çarpabilir! Bunun için öyle hamleler geliştiriyoruz ki, kendimizle eğleniyoruz. Sülüklü Göl, her zamanki gibi kampçıların ilgi odağı. Etrafında çadırlar çoktan kurulmuş bile. Suyun, manzaranın güzelliğine diyecek söz bulamıyorum. Şahane! Öğle yemeği, közde kahve molamızda burada veriyoruz. Uzun bir süre burada dinleniyor, yiyor, içiyor, fotoğraf çekip, dolaşıyoruz. Kahvelerimizi de içince yola devam ediyor, son gölümüzle Kavaklar Gölü'yle buluşuyoruz. Kavaklar ve Sülüklü Göl tektonik çöküntüler sonucunda oluşmuş göllerimizden. Sülüklü Göl popülerliğinden vazgeçilmezken, Kavaklar bugünlerde koruma altına alınmış. Elini kolunu sallayarak giremediğin gibi kampta yapamıyorsun. Olması gereken doğru karar da bu!"} {"url": "https://gezginruhu.net/biri-viyana-mi-dedi/", "text": "Ani kararla gece planlayıp, sabah gözümü açtığım şehirde Viyana'dayız. ''Kış gelince nereye gidelim?'' düşüncesi zihnimizi kemirip durur. Hele benim gibi ayağınız yere değmesin, bir yerde de uzun süre kalamıyorsanız vay halinize! İşte bu durumda gitmek için sıcak zamanlara sakladığınız yerleri şöyle bir eşeleyin. Belli mi olur, bizim gibi değişik bir macera yaşarsınız. Bu gezi de tam öyle oldu. Bahara saklamıştık, Ocak'ta ''pat'' diye aklımıza düştü. Hiç düşünmeden geceden karar verdik, sabah yoldaydık. Önümüzde ne gezi planı, ne de kalacak yer vardı. Hepsini yolculuğumuza sakladık. Kısacası tam bir macera oldu. Buraya Orta Avrupa'nın başkenti de diyebiliriz. Adeta sanatta, tarihte, kültürde birçok imparatorluğun merkezi olmuş. Bu nedenle şehir oldukça büyük. Genelde bu taraflara yapılan turlar Budapeşte, Viyana, Prag üçlüsünü kapsasa da biz daha önce buraları doyasıya gezdiğimiz için bu sefer sadece Viyana'yı dolaşıyoruz. Ani kararla yola çıkınca uygun bilet arayışına düşüyoruz. Budapeşte'den Viyana'ya geçiş maliyet olarak daha ekonomik görününce Budapeşte'ye uçup, oradan Flex Bus'larla geçiyoruz. Yolculuk yaklaşık üç saat sürüyor. Gezi planımızı da bu esnada yapıyoruz. Her şeyi planladıktan sonra otelimize eşyalarımızı bırakıp, soğuk Viyana sokaklarıyla buluşuyoruz. İlk gün ara sıra yağmur dokunsa da bedenlerimize, hava korktuğumuz kadar soğuk değil. Zaten tedbirliyiz, kıyafetlerimiz de hava koşullarına uygun olunca rahatça dolaşıyoruz. Bir kafede oturup sıcak kahvelerimizi yudumlarken bir yandan da gezeceğimiz yerlerin listesine eklemeler yapıyoruz. Museum Hunderwasser Avusturyalı ressam Friedensreich Hundertwasser'nin (1928-2000) felsefesi ve sanatsal ilkeleri temelinde kurulmuş. Ressam Friedensreich Hundertwasser, sadece Viyana mimarisine dokunmamış, yeni akımları da teşvik etmiş bir sanatçıymış. Burası Hundertwasser'ın eserlerinin sergilendiği, çağdaş sanatlara, sanatçılara da öncülük eden bir merkeze dönüşmüş. Viyana'nın merkezinde şehrin simgesi haline gelen Aziz Stephan Katedrali, 1147 yılında inşa edilmiş. Her gelenin mutlaka uğramadan edemediği, önünde, içinde boy boy fotoğraf çektirdiği ünlü katedral de burası. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu tarafından da iki kere kuşatılmış. Kuşatmadan geriye kalan top, tüfek, kılıç gibi demir malzemeler kullanılarak yapılan ve \"Türk Çanı\" olarak da bilinen 20 bin tonluk büyük bir çana sahipmiş. Çan, 2. Dünya Savaşında yere düşüp parçalanmış. Yeniden yapılmış ama şu an Türk Çanı'nın bulunduğu kulede başka bir çan olduğu söyleniyor. Kilisenin kulesine 343 basamağı aşarak çıkılıyor. Bu zorlu bir yolculuk belli bir ücret karşılığı yapılıyor. Eminim sonunda nefis bir şehir manzarası karşılıyordur. Bizim zamanız yoktu, panoramik şehir manzarasını kaçırmış olabiliriz. Viyana denilince akla tek saraylar, opera, sanat gelmiyor tabi, Şinitzeli'de unutmayalım! Yediklerimizden biraz farklı incecik, çıtır çıtır bir lezzet adeta, senelerce bizi kandırmışlar desek şaka yapmış olmayız. Ve şinitzelin doğru adresi de Figlmüller. Tabi sıra beklemeyi sevenlere. Lezzet arayanların ikinci durağı Demel olmalı. Tarihi yüzyıllar öncesine dayanan pastane 1786 yılında kurulmuş. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde ününe ün katmış. Konum olarak Hofburg Sarayı'na çok yakın olan pastane saray mutfağının demirbaşı olarak ilk sırayı alıyormuş. Bu nedenle kraliyet pastanesi olarak da biliniyor. Lezzet düşkünlerinin adeta istilasına uğrayan pastane de oturacak kafe bölümü de yer alıyor. İçerisi her saat tıklım tıklım, lezzet deryası ve her birinin albenisi oldukça yüksek ancak öneriler üzerine Apfelstrudel dan alıp açılışı yapıyoruz. ''Nasıl ?'' derseniz tek cevap, NEFİSSSS. Viyana denilince akla hemen opera geliyor. Şehre gelen sanat severlerinde ilk durağı burası oluyor. Önceden planlayıp gelmek en doğrusu. Bizim gibi kapısına kadar gider, üzgün ayrılırsınız. Artık bu şehre tekrar gelmek için bir nedenimiz var! ''Hangi mevsimde gidilir?'' sorusuna cevap, her mevsim olmalı! Her mevsimde farklı etkinlikleri yakalıyorsunuz. Avrupa'nın yeni Pazar alanları da bu etkinliklerle oluşmaya başladı. Birçok ülke ve şehirde son yıllarda birbiriyle yarışırcasına Christmas Market dedikleri Noel Pazarlar'ı kurulmaya başladı. Şansımıza bu etkinlerin içinde bizde yer aldık. İçinde süslemelerden, yiyecek-içeceklere çeşitli eşyaların satıldığı tezgahlar yer alıyor. Işıltılı şehrin değişik noktalarında ünlü noel pazarları da yer alıyor. İçinde başta Viyana'ya özgü yemeklerden, Uzakdoğu mutfağına kadar uzanan geniş yelpazede lezzetlerin tadılacağı, alışverişten zamanın keyifle geçirileceği bir yer, Naschmarkt. Öyle küçük bir yer olarak düşlemeyin sakın. Burası oldukça büyük, 1,5 km uzanan bir alanda kurulu. Özellikle deniz ürünleri severler buraya! Şehrin Belediye Binası Rathaus, 1883 yılında yapılmış eski ve güzel bir yapı. Bu güzelliğinin yanında çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Önünde yer alan geniş alanda yaz-kış festivaller düzenlenirken, noel pazarları da kuruluyor. Buz pateni severlerin buluştuğu yer de burası. Buzda kayanları seyretmek bile güzel... Gece ışıl ışıl bir o kadar da cıvıltılı. Çünkü herkes burada! Bizim gibi sanat severseniz ve müze gezmeyi seviyorsunuz soluğu BELVEDERE'de almalısınız. Gustav Klimt'in ünlü eserleri de burada sergileniyor. Şehrin gidemediğimiz ama bir o kadar da merak ettiğimiz yerlerine şöyle bir uğramak için doğru seçim Hop On-Hop OFF oluyor. 1. Bölgede merkezi yerlerde durakları var. Biz, içinde Maria Theresia'nın heykelininde yer aldığı meydanın önünden bindik. İki saat süren gezimizde şehrin ulaşamadığımız yerlerini de keşfetmiş olduk. Araçta verilen kulaklıklarla gezi süresinde Türkçe rehberlik hizmetiyle şehrin tarihi yerlerini dinleme fırsatı yakalamış olduk. 1. ve 2. tur olarak adlandırılan iki farklı rotada dolaşıyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/biz-samsuna-gittik/", "text": "Biz Samsun'a gittik. Bir değil üç kere! Bir Ramazan Bayramı'ydı, belli yerlerini gezebildik. Çok kalabalıktı. Şunu anladık bayramda buralara gelinmezmiş. İkincisi Amasya'ya giderken şöyle bir uğradık. Tam gezmelik zaman üçüncüsüne denk geldi. Mevsim döngüsü yaşadığımız bir günde, havalarda soğumaya başlamışken, ''hadi, gidelim'' dedik! Bizi çeken Şahinkaya Kanyonu'ydu. Orayı doyasıya gezdikten sonra geriye kalan zamanımızı bu güzel şehre Samsun'umuza ayırdık. Burası ilk sırayı alıyor. Şehri gezmeye Milli Mücadele'nin başladığı yerden başladık. Bayramda geldiğimizde oldukça kalabalık olan müzeyi havaların soğumasıyla rahatça gezebildik. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını taşıyan Bandırma Gemisi, 1878 yılında Glasgov'da \"Trocadero\" ismiyle inşa edilmiş. Daha sonra Kymi adıyla uzun yıllar yük taşımış. 12 Aralık 1891 yılında batan gemi çıkarılarak onarılmış ve aynı yıl içinde yeniden yüzdürülmüş. 1894 yılında İdare-i Mahsusa'ya nakledilen gemi \"Panderma\" adıyla Osmanlı denizlerinde yük ve yolcu taşımaya başlamış. 28 Ekim 1910 tarihinde Osmanlı Denizcilik İşletmesi tarafından geminin adı \"Bandırma\" olarak değiştirilmiş ve posta vapuru haline getirilmiş. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını taşıyan Bandırma gemisi 1925 yılında İlhami Söke'ye satılan gemi aynı şahıs tarafından 4 ay içinde Haliç'te sökülmüş. Bugün müze olarak gezilen gemi birebir orjinaline uygun olarak yapılmış ve Samsun Belediyesi tarafından 19 Mayıs 2006 tarihinde müze olarak ziyarete açılmış. O günü o anları yaşatabilmek adına Mustafa Kemal ve dört silah arkadaşının balmumu heykelleri yer alıyor. Gemide döneme ait eşyalar, teknik malzemeler yer alırken, 35.000 metre kare alana kurulmuş olan Milli Mücadele Parkı ve Açık Hava Müzesi'nin bünyesinde; milli mücadeleyi simgeleyen seramik rölyefler bulunuyor. En kolay teleferikle çıkılıyor. Bayramda gelişimde binebilmiştik. Takır tukur sesler geliyordu. Ne oluyor, diyemeden bir baktık tepedeydik. Oldukça cüzi bir ücret karşılığı biniliyor. Tam anlamıyla gezmek için geldiğimizde teleferik kapalıydı, bakıma almışlar, iyi de yapmışlar. Tepeye çıkınca çok şey beklerken sadece belediyenin işletmesi olan bir kafeyle karşılaştık. Tepeden Samsun'u seyretmenin dışında bir demli çayla yetindik. Çünkü merak ettiğimiz kalıntılar kapalıydı, girilmiyordu. Biraz dolaşmak yetti. Gelelim Amisos Tepesi'ni özel kılan konuya; Baruthane Tümülüsleri olarak da bilinen Tümülüsler, Mitridates Sülalesi'nin hüküm sürdüğü dönemde yapıldığı anlaşılıyor. Samsun Müzesi ve İstanbul Üniversitesi iş birliği ile 2004 yılında başlayan kazı çalışmaları sonucunda iki farklı mezara ulaşılmış. Başak yerlerde de bu döneme ait mezar kalıntılarına rastlanmış. Mezarlardan çıkarılan buluntular Samsun Etnografya Müzesi'nde sergileniyor. Bizim yeterli zamanımız olmadığı için müzeye gidemedik. Bir sonraki gelişimize kaldı. Amisos Tepesi'ndeki Tümülüsler ve mezarlar çökme tehlikesi nedeniyle ziyarete kapalıydı. Tahmini M. Ö. 3 bin ile 2 bin yılları arasında, kentler-devletler kurup anaerkil bir şekilde hayatlarını sürdüren ünlü Amazon kadınları, bir dönem Terme'de yaşamışlar. Yıllar sonra Samsun sahilinde Amazonların anısına, İlkadım Batıpark'ında bir Amazon Köyü oluşturulmuş ve bu yürekli, mert, savaşçı kadınların günlük yaşamını yansıtan balmumu heykellerle o döneme ait yaşam şekilleri canlandırılıyor. Amazon Köyü küçük bir alana kurulmuş, giriş ücretli. Hemen üst tarafında günün hangi zamanı gelirseniz gelin her zaman kalabalık olan büyük bir park ve seyir tepesi yer alıyor. Seyir tepesinde hem uçurtma uçuranlar, hem de paraşüt eğitimi alanlar da burada. Park büyük olunca yazın sıcaktan bunalanlar, akşam çoluğunu çocuğunu toplayıp çimlere yayılarak eğlenenler de burada. Hemen parkın üstünden teleferik geçiyor. Teleferiğe biniş yeri de burası. Teleferikle de yolun karşısında yükselen Amisos Tepesi'ne çıkılıyor. Son zamanlarda şehrin kalbi burada atmaya başlamış. Şehrin kalabalığından ve sıcağından bunalanlar yavaş yavaş buraya gelmeye başlamış. İnsanların yeni gözdesi olunca yapılaşma da bu tarafa kaymaya başlamış. Şehrin lüks mekanları ve konutları etrafı sararken gündüz plajda gece de bir mekanda eğlenerek günü tamamlayacağımız yer de burası, Atakum! Şehirde gezilecek müze ve tarihi yerlerin bazılarına maalesef zamanımız yetmedi. Bizim önceliğimiz Şahinkaya Kanyonu'ydu. Bir günümüzü buraya ayırdık. Şahinkaya Kanyonu'na dair her şey buradan linkten okuyabilirsiniz. Hem doğa hem de tarihi güzelliğiyle güzel bir şehir Samsun. Vaktiniz varken, yolunuz düşerse, buradan geçerseniz mutlaka uğrayın."} {"url": "https://gezginruhu.net/blagay-alperenler-tekkesinin-kisa-tarihi/", "text": "1465'de Osmanlıların eline geçtikten sonra muhteşem bir doğaya sahip bölgede kurulan tekke Bosna'nın yerel halkı olan Boşnakların hızla müslümanlığı seçmesinde çok önemli bir rol oynamış. Bugünlerde Nakşibendi tekkesi olan Blagay, ilk bektaşi tekkesi olarak kurulmuş. Osmanlılar özellikle Balkanlara yolladıkları bektaşi dervişleri ve babaları sayesinde çok kısa sürede yüz binlerce kişinin müslümanlığı seçmesini sağlamış. Bektaşi dervişlerinin hoşgörülü ve özellikle hakkaniyetli tavırları, tarih boyunca hep karmaşa ve savaş içinde yaşamış, bölge halkının müslümanlığa büyük sempati duymasını da sağlamış. Sarı Saltuk, bu geniş bir coğrafyanın halk kahramanı. Bu yüzden birçok yerde türbesine rastlamak mümkün. En ünlülerinden birisi de Blagay Tekkesi. Güçlü, korkusuz ama bir o kadar da bağışlayıcı ve hakkaniyetli bir kahraman olan Sarı Saltuk, bu özellikleriyle birçok coğrafyada halkın sevgilisi olmuş. Hatta sadece müslümanlar için değil hıristiyanlar için de önemli bir kahraman. Bu yüzden Blagay Tekkesi'ni her dinden yüzbinlerce kişi ziyaret ediyormuş. 12 türbesi olduğu söylenen Sarı Saltuk'un bu kadar çok türbesinin olmasının sebebi, İslamiyet'in yayılmasını sağlamak amacıyla birden fazla yerde türbelerinin olmasını istediği rivayet ediliyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/blagay-tekkesi-alperenler-tekkesi/", "text": "Blagay, Mostar'ın içinden geçen ve Bosna-Hersek'in en büyük nehirlerinden ''Neretva''nın önemli kollarından biri olan ''Buna Nehri''nin doğduğu yer. Mostar'dan sonra beş dakikalık uzaklıkta bulunan Blagay'a gitmek için Dubrovnik yönüne doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 5 kilometrelik mesafeden sonra sola sapmamızı belirten minik kahverengi levhaya göre sapıyoruz. Ana yoldan uzaklaşıp bilindik yarı tozlu, yarı asfalt yolda ilerlediğimizde Blagay Köyü'nü de geçerek Alperenler Tekkesi'ne geliyoruz. Ücretli park alanlarından birine aracımızı park ediyoruz ( park ücreti 3 KM ). Kenarda sıralı küçük barakalardan oluşan turistik eşya satıcılarının arasından sıyrılıp, Buna Nehri'nin güzelliğiyle karşılaşıyoruz. Yer yer ahşap köprülerin süslediği bu alanın her tarafını restaurantların kapladığını görünce biraz içimiz buruklaşsa da tekkeye doğru ilerliyoruz. Tekkeye doğru ilerlediğimizde restaurantların, tekkenin dibine kadar istilasını görünce, \"yok artık bu kadarı da fazla!\" diyecek kadar iç içe girilmiş olduğuna esefle bakıyoruz. Fotoğraf çekecek alan bile bırakmamışlar!.. Sade güzelliğiyle büyüleyen tekkeyi, her taraftan çekmeye çalışıyoruz. Tekke girişi ücretli (kişi başı 2,5 KM), mimari olarak bir kayanın dibine kurulu eski Osmanlı tarzında yapılmış binanın hemen sol köşesinde bir mağara dikkatimizi çekiyor. Suyun zümrüt rengi, beyaz boyalı mimariyle de hoş bir görünüm oluşturuyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/bolu-golcuk-gezi-rehberi/", "text": "Burası Bolu Gölcük; Aladağlar'ın eteğinde, yeşille mavinin buluştuğu yer. İstanbul ve Ankara'ya da yakın olunca kaçışın merkezine ilk sıradan oturuyor. Birbirinden farklı, yeşilin değişik tonlarının ortasında yer alan, güzelliğine güzellik katan Gölcük Gölü, sonradan oluşmuş yapay bir göl aslında. Zamanla genişleyerek şimdiki şeklini almış. Günübirlik piknikçiler ve trekking gruplarının da hafta sonu bir nefeslik mola yeri aynı zamanda. Buraya kamp veya konaklamak amacıyla gelmeyi düşlüyorsanız hemen bu düşüncenizi silmenizi öneririm. Çünkü burası bir tabiat parkı, bu nedenle ne kamp, ne de konaklama yapılıyor. Bu güzelliği ancak günübirlik yaşıyorsunuz. Her mevsimi farklı güzellikte olan Gölcük'e, hangi mevsimde gelirseniz gelin farklı bir doğayla buluşursunuz. Kışın her yer beyaza bürülüyken, baharda nilüferler renk renk açmaya başlıyor. Yazı farklı tatlarla yaşarken, sonbaharının renklerine de aşık oluyorsunuz. Gölün her mevsim güzelliğinin yanında ya kıyıdaki o ev! Bazen kartpostallarda, bazen de masa üstü fotoğraflarımızdaki o ev gerçek olup, hayran hayran baktırır. Evet beğeninin en yüksek olduğu manzarayı sunan sadece uzaktan görebildiğimiz, yanından öylesine geçtiğimiz, iki katlı bina ve gelen herkesin bir gece kalmayı düşlediği yer. Burası ne bir otel ne de bir ev aslında. Orman Bakanlığı'nın misafirhanesi sadece. Önce gölün çevresini adım adım dolaşın. Sizin için yürüme yolları var. Her yerde farklı manzarayla karşılaşacaksınız. Etrafını saran göknar ağaçları da her mevsim farklı güzellik sunuyor. İçinize bol bol oksijeni çekin. Başka yerde bu kadar bol oksijenle, böyle güzel manzara seyredemezsiniz. Sonbaharda yeşilden çok turuncunun bin bir tonuyla tanışırken, kışın beyazlar içindeki manzaranın büyüsüne kapılıp, içiniz titrercesine soğuktan ürpererek zamana meydan okursunuz. Bahar gelince her yer canlanır; kuşlar cıvıl cıvıl öter, börtü böcek etrafınızda dolaşır durur. Renk renk nilüferler bahara '' merhaba'' der, gölün sakinleri de etrafta kendini göstermeye başlar. İçeriye doğru patikaları takip ederek ilerlediğinizde, etrafın güzelliklerini keşfedebilirsiniz. İlerleyen zamanda karnınız da acıkınca bir mangalın başında hem ısınır, hem de birazdan ekmek arasında yer alacak etinizin pişmesini beklerken sohbetin de dibine vurursunuz. Günün farklı zamanlarında değişik ışık açılarıyla manzara fotoğrafları da çekersiniz. Fotoğraf gruplarının da ilk tercihleri arasında yer alıyor. En güzel düğün fotoğrafları da burada çekiliyor! Yeni moda, doğa temalı gelin fotoğrafları; dağda, bayırda, bir gölün ya da bir şelalenin yanında gelinle-damat görürseniz şaşırmayın! Buraya grupla gelip, uzun soluklu yürüyüş ya da ailenizle gelip piknik de yapabilirsiniz. Etrafta gün ve gün artan masalardan birine yerleşir, keyifle oturup burayı yaşarsınız. Etrafta pek tesis yok, zaten olmasını da istemeyelim! Ne kadar ziyaretçi o kadar çevre kirliliği demektir! Çok kolay! Bolu merkeze oldukça yakın, 13 kilometre uzaklıkta. Aynı zamanda Bolu- Seben- Kıbrısçık yolu üzerinde. Gelmişken Abant'a da uğrayın, çok yakın. Orada konaklama imkanı da var. İnanın farklı güzelliği yaşayacaksınız. Abant gezi rehberimizi de okumadan yola çıkmayın!"} {"url": "https://gezginruhu.net/bozcaada/", "text": "Çanakkale'nin çevresini gezmeye doyamıyoruz. Gökçeada'dan sonra yönümüzü Bozcaada'ya çeviriyoruz. Çanakkale'den Ezine'ye geliyoruz. Ezine'den ilk dolmuşla Geyikli iskelesinden 7.30 'da kalkan feribota yetişiyoruz. Yaklaşık bir saat süren yolculuğun ardından 8.30'da adadayız. Kahvaltımızı ada meydanında yapıyoruz. Bu yöreye ait birbirinden güzel ev yapımı reçeller, peynir ve diğerleri masamızı şenlendiriyor. Bir de yanına menemen eklenince kahvaltının tadından geçilmiyor. Saatlerce masada kalabilirim. Kahvaltıdan sonra sahilde denize karşı kahvelerimizi yudumluyoruz. Kahvenin ardından Bozcaada Kalesi'ne ilerliyoruz. Hava sıcak, kaleyi yarım saatte dolaşıyoruz. Güzel manzaraya karşı çekilen birkaç kare fotoğrafın ardından ayrılıyoruz. Bozcaada'da iki farklı mahalle yer alıyor. Rum ve Türk mahallelerinin arasında dolaşıyoruz. Keyifli sokak araları, çiçeklerle sarıp sarmalanmış eski yapılar ilk dikkatimizi çeken ayrıntılar oluyor. Gökçeada'ya göre biraz daha küçük ancak çok kalabalık. Bozcaada tatilcilerin gözdesi olduğu için daha fazla kalabalıkla karşılaşıyoruz. Geriye kalan zamanımızı denizde geçirmeye karar verip, meydandan bindiğimiz dolmuşla Ayazma Plajı'na geliyoruz. Özellikle yaz ayları ve hafta sonunda her beş dakikada bir minibüs kalkıyor. Dolmuş kalabalık ve biz ayakta gidiyoruz. Sahilde plajın hemen karşısında birkaç tane mekan yer alıyor. Plaj bayağı kalabalık yer bulamayınca hemen mekanlardan birinde açlığımızı kırıyoruz. Plaj yavaş yavaş boşalıyor, boş bulduğumuz şezlonga yerleşiyoruz. Buraya ya sabahtan geliniyor ya da akşamüzeri, arada geldiğinizde yer bulmak mümkün değil. Denize adımımı atar atmaz titriyorum, su çok soğuk. Titreye titreye açılıyoruz. Keyfimiz yerinde, hava da güzel olunca akşama kadar burada takılıyoruz. Akşam olunca tekrar dolmuşla merkeze geliyoruz. Akşam yemeği için daha önceden rezervasyon yaptırdığımız Asmalı'da, bize ayrılan masaya oturuyoruz. Buraya hafta sonu ya da yazın gelirseniz muhakkak gün içinde rezervasyon yaptırın yoksa yer bulamazsınız. Hava güzel, mekan kalabalık ve keyfimiz yerinde, birbirinden lezzetli yemeklerle ilk günü tamamlıyoruz. İkinci gün otelimizin bahçesinde kahvaltımızı yapıyor, yeni güne enerji topluyoruz. Kahvaltı bitince sahildeki şezlonglara kendimizi atıyoruz. Kahvenin lezzetine, denizin ahenkli sesi de eklenince güne keyifli başlıyoruz. Uzunca bir zamanı burada aylaklıkla geçiriyoruz. Sonra çevreyi keşfe çıkıyoruz. Günün ilk soluğunu Bozcaada Müzesi'nde alıyoruz. Müze, 2006 yılında Hakan Gürüney'e tahsis edilen 130 yıllık binada, 45 ayrı konu başlığında 6000'den fazla fotoğraf belge ve obje sergileniyor. Bozcaada, konumu, sokakları, mimarisi, insanları, panoraması, mabetleri, tarihi, çevre tabiatı, denizi ve eşsiz özellikleriyle kısacası her şeyi ile özel bir ada. Sokaklarda fotoğraf molaları, aralarda keşif turlarından sonra tekrar soluğu Ayazma'da alıyoruz. Ayazma Plajı, adanın en güzel koylarından biri. Hafta sonu çok kalabalık. \"İğne düşse, yere değmez!'' tabiri burası için kullanılmış sanırım, o kadar kalabalık. Neyse bir şekilde iki şezlong bularak yerleşiyoruz. Deniz, keyif, sohbet derken gün bitiyor. Akşam yemeği için bu sefer Battı Balık'ı ayarlıyoruz. Sohbet, lezzetli yemekler derken bir gün daha bitiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/budapeste/", "text": "Ne güzel söylemiş Nazım \"Havalandık Pırağ'dan, indik Budapeşte'ye. Kuş olmak güzel şey hatta bulut olmak ama memnunum ben insan olmaktan.\". Tıpkı bizde Nazım gibi indik Budapeşte'ye, bir yaz sabahı. Şehrin en güzel yerinde, Peşte bölgesinde bir apart daireye yerleştik. Evimizin konforunda, sıcak ve samimi bir ortamda dört gün konaklamak için herşey mevcuttu. Yol yorgunluğunu atar atmaz, evimizin altında, mevcut lokantada birbirinden lezzetli yemeklerle açlığımızı bastırdık. Lokantayı ''Ortadoğulular\" işletmekteydi. Yemeklerin lezzetli olması bizim için avantajdı. Geriye kalan yarım günlük zamanda, şehri ön keşfe çıktık. Bir sonraki gün yapacağımız gezi rotasını belirlemek için. Budapeşte; Buda, Peşte ve Obuda şehirlerinin isimlerinin bir araya gelmesiyle oluşan ve Tuna Nehri boyunca, tüm güzelliğiyle uzanan bir harikalar diyarı. Şehirdeki tarihi yapıları, hareketli gece hayatı ve geceleri renklenen köprüleriyle Orta Avrupa'da görebileceğimiz ender şehirlerden biri. Sokaklarda boş boş salınırken düzenli ve dingin havası etkileyiciydi. İnsanların olmasına rağmen etrafa huzur yayılmaktaydı. Düzenli ve temiz sokak aralıklarında mevcut kafeler de ara sıra verilen molalarla birinci günü tamamlamıştık. Yol yorgunluğunu atmak, yeni bir güne dinç kalkmak için gecenin hareketliliğinden yavaş yavaş sıyrılarak evimize geldik. Sabah güne güzel bir şekilde aymanın ardından, kahvaltı sonrası ikinci gezi rotamız Margarita Adasına doğru yola çıktık. Evimiz Tuna'ya yakındı. Tuna boyunca yürüdük. Şehir bir çok uygarlığa ev sahipliği yaptığı gibi istilalar, rejim değişiklilikleri, savaşlarla da senelerce mücadele etmiş. Buna rağmen dimdik ayakta, vakur durmaktaydı. Adını Kral IV. Bela'nın burada rahibe olarak yaşayan kızından alan ada, 1900 yılında Marget Köprüsü 'nden bir yolla karaya bağlanmış. Margaret Adası 'na köprüden ulaşabileceğimiz ve güneşli bir öğleden sonra büyük meşe ağaçları altında serinleyip, dinlenebileceğimiz şehrin en büyük parklarından bir tanesi diyebilirim. Roma Dönemi'nde de \"Yaşam yeri\" olan adada, Fransisken ve Dominik Kiliseleri'nin kalıntıları, manastır, St. Michael kilisesi, küçük hayvanat bahçesi de gezilecek yerler arasındaydı. Tuna Nehri üzerinde bulunan ve bot turlarının da uğrak noktası olan bu adada bisiklet ya da araba kiralayıp gezebilir, spor yapabilir ya da muhteşem manzaralı kafelerinde oturup kahvemizi yudumlayabilirdik. Çok seçenek içinden araba kiralamayı tercih ettik, daha eğlenceliydi. Budapeşte'nin yeşil kalbi olan bu adanın etrafında yaklaşık iki saatlik turdan sonra öğleden sonra Buda kısmına geçtik. Ulaşım açısından zengin seçenekler sunulunurken, biz her zamanki gibi yürümeyi, şehri içimize sindirmeyi tercih ettik. Tuna boyunca bizi bekleyen kilise ve tarihi bir kaç mekanda kısa soluklu molanın ardından, asıl gideceğimiz yere Kale'ye ulaştık. Yukarı çıkmak için tercihimiz teleferik. Yukarı doğru yavaş yavaş çıkarken, Peşte ve Tuna aşağıda gelin gibi süzülmekteydi. Kale, tüm Budapeşte'yi, yukarıdan izlememize olanak sağlayan ve şehirdeki harika fotoğraflar çekebileceğimiz en popüler destinasyonlardan biri, manzara da büyüleyiciydi. Tepede aynı zamanda elinde bir defne yaprağı tutan ve özgürlüğü simgeleyen bir kadın heykeli; ve bir de kilise bulunuyordu. Kraliyet Sarayı'da yine bu bölgede yer alıyordu. Macarların ulusal sembollerinden biri olan bu Saray, yüzyıllardır büyük savaşlara ve işgallere tanıklık etmiş. Birkaç kez büyük zararlar görmüş ancak yine o dönemlerin mimari tarzıyla yeniden yapılmış. Kraliyet Sarayı; tıpkı Peşte kısmındaki Parlemento Binası gibi, Buda Kısmı'nın sembolü olarak görülebilir. Yaklaşık iki saatlik dolaşımda zengin karelerle kaleden ayrılarak, Balıkçılar Burcu'na doğru ilerledik. Balıkçılar Burcu, bu bölgede görülmesi gereken bir diğer nokta. 1800'lerin sonunda ortaçağdan kalma bir balık pazarına yapıldığı için bu adı alan; Tuna'ya ve Peşte'ye tepeden bakan yedi burca ve harika manzaralara tanıklık eden teraslara sahipti. Burada yer alan kafelerde akşamları canlı müzik eşliğinde romantik bir yemek yenilebilir. Kale kısmında gerek mimarisi ve gerek içerisindeki yaşamla başlı başına romantik bir hava taşıyor. Meydan da bulunan Mattihas Kilisesi, halk arasında Meryem Ana Kilisesi olarak da adlandırılmakta. Gotik tarzda yapılmış olan kilise şehrin simgelerinden sayılıyormuş. 1541'de Osmanlılar şehri almasıyla camiye çevrilmiş. Hatta şehrin işgalinden sonra Kanuni'nin burada namaz kıldığı söylenmekte.19. yüzyılın ikinci yarısında Neogotik tarzda yenilenen kilise muhteşem akustiği sayesinde çeşitli konserlere de ev sahipliği yapmakta. İkinci günü de tamamlamak için Peşte tarafında bir kaç sokak ve barda takılıyoruz. Üçüncü gün ilk durağımız Parlemento Binası ve Yahudi Anıtı. Parlemento Binası ve Zincirli Köprü arasında sahilde \"Yahudi Anıtı\" yer almaktaydı. 1944 yılında, İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Budapeşte'de bulunan 250.000 Yahudi'nin % 40 'nın Nazi soykırımı yoluyla öldürülmesi sonucunda onların anısına yapılmış. Parlemento Binası ise Budapeşte'de gece-gündüz farklı bir güzellik sunmaktaydı. Peşte kısmının Parlemento Binası ve Margaret Adası'ndan başka bir diğer önemli noktası ise Andrassy Caddesi. Şehrin en görkemli ve turistik bölgelerinden biri olan bu caddenin bir ucunda büyük bestekarların heykellerinin olduğu Opera Binası, diğer ucunda ise Türklere ve diğer ırklara karşı savaşmış bütün Macar krallarının heykellerine ev sahiplik yapan, Kahramanlar Meydanı bulunuyordu. Buraya gelebilmek için yollar, dükkanlar, kafeler, insanlardan uzaklaşmadan uzun bir süre yürüdük. Paris'teki bulvarları andıran Andrassy Caddesi'nin sonunda yer alan Kahramanlar Meydanı'nda ve arkasındaki parkta hallice zaman geçirdikten sonra yemek yemek için yine Peşte kısmında yer alan ve gezginlerin öve öve bitiremediği Hungarikum Bisztro'ya uğradık. Güzel bir akşam yemeği yedikten sonra bir günü daha güzel anılarla tüketmiştik."} {"url": "https://gezginruhu.net/bulak-mencilis-magara/", "text": "Safranbolu'ya genellikle tarihi evleri görmek, taş sokaklarda dolaşmak, birbirinden lezzetli yemekler ve tatlıları tatmak için geliyorsanız, yanılıyorsunuz. Safranbolu'nun kıyıda, köşede kalmış doğal güzellikleri keşfedilmeyi bekliyor. Ya bir günlük ya da iki günlük ziyaretlerle bu şehri tanımadan ayrılırsınız. Gizlenmiş ve yaklaşık iki yıl önce ziyarete açılan Bulak Mağarası'nı bilseydiniz, kalış süreniz eminim daha da uzardı. Safranbolu tarafından yaklaşık 11 kilometre uzaklıkta bulunan mağaraya dik ve birazda virajlı yoldan ulaşıyoruz. Mağaranın girişinde bizi bekleyen 150 basamak tahta merdiveni kullanarak girişine varıyoruz. Bir nefeste çıkılamayacak kadar çok basamakları tamamladıktan sonra rehberimiz eşliğinde mağaraya giriyoruz. Mağaraya girdiğimizde içimizi ferahlatan bir hava ile buluşuyoruz. Mekan her zaman 15 derecelik bir sıcaklığa sahip. İçeride nemli bir hava olmasına rağmen üşümüyoruz. Son dönemde okuduğum ve etkisinde kaldığım Trevanian'ın \" Şibumi\" romanında kahramanımızda ara sıra mağara gezileri yapıyordu. Evet yanılmadınız bir mağaraya gezi yapıyordu. \"Mağara gezisi nasıl olur diye?'' soruları aklınızdan geçirdiğinizi de biliyorum. Bazen tek, bazen kalabalık grupla uzun mesafelerde yolculuğa çıkıyordu. Yolculuklar bir iki gün sürüyordu. Aksiyonun dorukta olduğu bir romanın girdabına kapılmışken, Bulak Mağarasında dolaşırken bulmakta Safranbolu gezimizin sürprizi oldu. Artık romanın kahramanı bizdik. Heyecan verici bir etkinlik oldu. Farklı rotalara yaptığım yolculuklarda ara sıra önüme çıkan mağaraları ziyaret etsem de, uzun soluklu yürüyüş ilk defa yapıyordum. Mağaranın içine girdiğimiz anda büyüleyici etkisi de başlamıştı. Dar dehlizlerden geçerek metrelerce ilerledik. Gün ışığının kaybolduğu anda milyonlarca yıl önce oluşumu başlamış, dünya harikası sarkıt ve dikitler bizi karşılıyordu. Sarı, turuncu, mavinin yer yer iç içe geçmiş renk ve desen yumağında, belli bir mesafeden sonra merdivenle daha derine, aşağıya indik. Bundan sonraki görüntüler için söyleyecek söz bulamıyorum sadece fotoğraflarla yetindiğimiz bir hazineyle döneceğimizi de biliyorum. Görüntüleri birer birer zihnimizde kayda alırken bir kaç metre yürüdükten sonra yolculuğumuzun bitiş haberiyle biraz sarsılıyor ve geriye doğru, geliş mesafesine dönüyoruz. Bizim gibi amatörler sadece 400 metreyle yetinirken, profesyonel mağaracılar izinli olarak yaklaşık 4 km parkuru dolaşabiliyor. Çıkışta muhteşem bir hava bizi karşılıyor. Kaynak suyundan yapılmış mis gibi çayda iyi geliyor. Derin vadiye karşı içilen çayla, keyifli dakikalar sona eriyor. Gezimanya. com ve Safranbolu Belediyesi'nin davetlisi olarak bloggerlarla mağara yolculuğumuzda bitince yeni rotalara doğru yol alıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/bulgaristanin-gizli-bahcesi-balcik/", "text": "Bulgaristan denilince aklımıza hemen kayak ve deniz turizmi geliyor. Oysa kültürel açıdan önemli zenginlikleri de barındırıyor. Bunlardan biri de Balçık. Balçık'ın gizli güzelliği, diğer turistik yerlere göre daha fazla göze çarpıyor. Varna'ya yaklaşık 60 km uzaklıkta ve bir zamanlar Romanya'ya ait olan Balçık, Romanya Kraliçesi Marie'nın da gözde mekanlarından biriymiş. Söylentiye göre gönlünü bir Türk balıkçısına kaptıran Kraliçe Marie, Balçık'ta bir ev yaptırmış. Genelde kışları burada yaşar, sevdiği adamla da gizli gizli buluşurmuş. Bir zamanlar yaşadığı ev şu anda müze olarak düzenlenmiş. İster sahil tarafından, ister botanik parktan girin, iki şekilde de büyüleneceksiniz. Sahil tarafından girdiğinizde, önce dev bir taş duvar, irili ufaklı geçitler ve patikalar karşılayacak. Yukarıda parsellere ayrılmış her biri ayrı güzellikte onlarca çeşit çiçeklerin süslediği alanın arasından geçerek yukarıya doğru çıkıyorsunuz. Sağınızda şelale, solunuzda da binalar eşlik ediyor. Laleler, sümbüller, menekşeler, şırıl şırıl akan bir dere, bir kaç şelale, sincaplar, kaplumbağalar, çeşit çeşit ağaçların arasında cennette gibi hissediyorsunuz. Sahili taşlık, denizi de çılgın Karadeniz olunca sadece botanik parkla ilgilenmeniz bile yeterli oluyor. Dışarıdan küçücük görünen bölgeye bu kadar güzelliğin nasıl sığdığına şaşırıyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kıyıda yan yana dizili birkaç kafe ile karşılaşıyorsunuz. Bunlardan birinde, yöreye özgü meyve şarapları da satılıyor. Tıpkı Şirince'de olduğu gibi, çeşit çeşit meyvelerden yapılan tadımlık şaraplardan sırasıyla tattığınızda, bir kaç tane almadan çıkmıyorsunuz. Ya da bu kafelerden birinde saatlerce denizin ve rüzgarın sesini dinleyerek aylaklık yapabiliyorsunuz. Şunu da söylemeden geçmeyelim, yöre halkı Türkçe biliyor ve çok rahatlıkla iletişim kurabiliyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/bulgaristanin-sirincesi-nesseber/", "text": "Bulgaristan'ın Karadeniz sahilinde, şirin mi, şirin yapılarıyla, bir yarımadaya yayılmış Nessebar yer alıyor. Yaz aylarında yüzlerce turisti ağırlayan ancak mart başında sessizliğe terk edilmiş bu bölge Burgaz'a 30 kilometre uzaklıkta ve Avrupa'nın en eski yerleşim yerlerinden birisi. Ortaçağ mimarisinin örneklerini görebildiğiniz bölge, arkeolojik öneme sahip bir tatil merkezi aynı zamanda. Nessebar, 1956 yılında arkeolojik ve mimari özellikleriyle kültürel miras anlamında önemli bir yer olarak kabul edilip, sonunda ise bu miras Unesco tarafından 1983 yılında tescil edilmiş. Nessebar'ın sahili olan Sunny beach, Bulgaristan'ın en çok bilinen tatil bölgesi. Toplam uzunluğu 4 kilometre olan plaj, yaz aylarında kalabalık tatilcileri ağırlıyor. Nessebar'ı uzaktan ilk gördüğümde aklıma hemen Amasra geldi. Mimari benzerliği olmasa da yerleşim özellikleri bakımından benzer izler taşıyor. İkisi de Karadeniz'de ve ikisi de bir yarımada üzerine kurulmuş. Nessebar'ı, ana karaya yaklaşık 300 metre uzunluğundaki sonradan doldurularak yapılan yol bağlıyor. Alt tarafı taştan üstü ahşaptan oluşan evler, günümüze kadar korunarak gelebilmiş. İngilizlerin oldukça rağbet ettiği, hatta yazları işletmecilerin çoğunu oluşturduğu biliniyor. Yarımadaya ilk adımınızı attığınız anda antik kentle karşılaşıyorsunuz. Kuruluşu M. Ö. 600 yılında başlayan bölgede, ahşap evlerin büyük bir çoğunluğunu Osmanlı mimarisi oluşturuyor. Her sokakta bulunan galerilerde resimler ve geleneksel el işçiliği ürünleri sergileniyor. Genç Bulgar sanatçılarının elinden çıkmış inanılmaz güzel tablolar çok ucuza satılıyor. Bu butik kasabayı gezerken sağda solda Nessebar resimleri yapan sanatçılara rastlamak en olağan görüntüler arasında. Resim dışında takı ve danteller de yerini alıyor. Sahile doğru indiğinizde çılgın dalgalarıyla Karadeniz'le karşılaşıyorsunuz. Biraz denize paralel yol aldığınızda sıralı barlar ve yazlıklar sessizliğe bürünerek, baharı bekliyor. Manzaranın güzelliği karşısında yazın sahilde buz gibi içeceğinizi yudumlarken keyfinizi düşünemiyorum. Tekrar sokak aralarına sokuluyoruz. Bir kaç açık kafeye rastlıyor, hatta açlığımıza son vermek için birine yerleşiyoruz. Denize karşı cam kenarındaki bir masaya yerleşip, siparişimizi veriyoruz. Sıcak ve samimi bir şekilde karşılandığımız işletmede servisler biraz yavaş ama porsiyonlar oldukça büyük geliyor. Sipariş verirken dikkat etmenizi öneririm. Ne yerseniz yiyin, lezzetli. Yemekten sonra yavaş yavaş ayrılık vakti geliyor. Bu güzelliğe veda ederek, Balçık'a doğru ilerliyoruz. Otantik görüntüsü, temiz ve oldukça uygun kafeleri, restoranları, güler yüzlü garsonları ve esnafı ile Nessebar, Unesco kültür mirası içinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Üstelik yeşil pasaportlulara ya da schengen vizesi olanlar için hafta sonu gidilecek kadar da yakın. Sınıra sadece 123 kilometre uzakta olan Nessebar, keyifli bir hafta sonu geçirmek isteyenler için ideal bir seyahat noktası."} {"url": "https://gezginruhu.net/bulgarsitan-backovski-manastiri/", "text": "Kırk kadın, bir otobüs ve yolculuk adresimiz Bulgaristan. Gece başlayan yolculuğumuz, sınır geçişi, pasaport kontrolü derken, sabah 7.30'da Haskova 'da kahvaltı molası için kısa bir süreliğine sonlanıyor. Peynirli börek ve yanında içilen boza açlık duygumuzu yatıştırıyor. Sabah karnımız doyunca, gözümüzü hemen yola dikiyoruz. Virajlı yollarda, yarı uykulu, yarı uyanık sessizce çevreyi izleyerek ilerliyoruz. Yolcuların tamamı kadın olunca sessizliği sağlamak mucize sanırım. Kısa süreli yolculuktan sonra saat onda Baçkovski Manastırına varıyoruz. Diğer adıyla \"Uspenie Bogorodiçno\" olan Baçkovski Manastırı, Rilski Manastır'ından sonra ikinci büyük Bulgar manastırı. Baçkovski Manastırı, Chepelare nehri vadisinde bulunuyor. Bizans komutanı Grigoriy Bakuriani ve kardeşi Abaziiy Gürcüleri tarafından 1083 yılında kurulmuş. Manastır, II. Bulgar Devleti sırasında Çar İvan Aleksandır tarafından himaye edilmiş. Bulgar topraklarında birçok manastırda olduğu gibi Baçkovski Manastırı'nda da küçük bir okul varmış. Tahminlere göre Bulgaristan Devletinin, Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra XIV. yüzyılın sonunda Patrik Evtimiy Baçkovski Manastırı'na sürgüne gönderilmiş. Burada patrik ve öğrencileri aktif dini ve kültürel faaliyetleri geliştirmiş. Şimdi ise Manastırın kendi müzesi var, orada farklı dönemlere ait ritüel nesneler ve kuyumcu sanatının örnekleri görülebiliyor. 20. Yüzyılın başlarında 1930'lu yıllara ait 103 el yazısı ve 252 eski baskılı kitaplar bulunuyor. Manastırın doğusunda, Kluvya Nehri vadisinden devam ederek iki ilginç şelaleye de ulaşılıyor. Bizim gezi programımızda olmadığı için gidemiyoruz. Manastırın etrafını süsleyen, değişik tınıda, ruhumuzu dinlendiren, akan suyun sesini kaydetmesek de görüntüsünden birkaç kare ile yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/buyrun-gaziantepe/", "text": "Sizi bilmem ama bizi hepsi çekti. Yola çıktığımız andan itibaren aynı rotanın bir parçası olduğumuz yolcuların genelinin niyeti yemek olsa da bizim gibi azınlığın önceliği de tarih ve kültürel değerlerdi... Bu nedenle burada öyle çok yemek muhabbetine girilmezse şaşırmayın. Araya da azda olsa gurmelik bir şeyler karıştıracağız merak etmeyin! Hikayemize geceden yolculukla başlıyoruz. Sabah ilk uçakla gelmek de var ama yorgun dolaşmak istemediğimizden cumadan gelmeyi tercih ediyoruz. Konaklayacağımız otel hemen kaleye yakın eski bir konaktan butik otele dönüşmüş, Rahmi Bey Konağı. Meşhur Bey Mahalesi'nin hemen girişinde yer alıyor. Çok değişik bir mimariye sahip, büyük bir ahşap kapıdan içeriye avluya giriliyor. Odalarda binanın her alanında yer alan bölümlerden oluşuyor. Kahvaltısız sadece konaklamalı yer seçiyoruz çünkü bu şehrin bize sunduğu lezzetlerden de bolca yararlanmak istiyoruz. Merkeze de yakın olunca her yere rahatça yürüyerek ulaşıyoruz. Bey Mahallesi'nde yer alınca da bir taşla iki kuş misali mahalleyi de dolaşmış oluyoruz. Sabahın erken saatlerinde buraların meşhur Beyran Çorbası içilse de biz bir adım öne geçerek katmeri tercih ediyoruz. Katmeri yiyeceğimiz yere, Zekeriye Usta'ya doğru koşuyoruz. Tek koşan biz değilmişiz tabi, bizden önce gelenlerle her yer dolmuş bile. Daracık sokağın minicik birkaç dükkanına yayılmış Zekeriya Usta. Katmerin büyüklüğünü görünce mide fesadı da geçirmemek niyetiyle arkadaşımla bir tane isteyip paylaşıyoruz. Yanında sunulan sütte ayrı bir tatla damağımızda dolaşıyor. Kale eski Antep'in merkezinde yer alıyor. Yapılış öyküsü Roma Dönemi'ne kadar uzansa da bugünkü biçimini \"Kaleler Mimarı\" olarak da adlandırılan Bizans İmparatoru Justinyanus döneminde MS. VI. yüzyılda almış. Kale'ye çıkarken Kale'nin ve İstiklal Harbi'nin izlerini sürdüğümüz Panorama Müzesi'nin içinden geçiliyor. Panorama Müzesi olarak ayrılan bölümde Kurtuluş Savaşı'nı anlatan resimler, maketler ve heykellerin oluşturduğu galeri yer alıyor. Bir taşla iki kuş misali aynı anda iki önemli tarihi mekanı gezerek ayrılıyoruz. Kalenin hemen karşısındaki güzel bir mimari yapı olan ve aynı zamanda otel olarak da hizmet veren Hışva Han şahane bir otel restorana dönüşmüş. Bayıldık buraya. İlk kahvelik molamızı burada veriyoruz. Kalmasak da havasını koklamak, iyi geliyor. Hemen yanındaki ara sokağa dönünce Hamam Müzesi'ne giriyoruz. Antep tarihi, yemekleri ve aynı zamanda hamamlarıyla ünlü. Müzeyi dolaşmaya başlıyoruz. Hamam Müzesi'nde, Osmanlı hamam mimarisi ve kültürünün en güzel örneklerinden birini dolaşıyoruz. Zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan külliyenin hamam bölümü olarak hizmet vermiş olan yapı 1577 yılında yapıldığı biliniyor. Paşa Hamamı olarak uzun yıllar hizmet veren yapı, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından 2015 yılında restorasyonu tamamlanarak Gaziantep hamam kültürünün yaşatıldığı bir müze haline dönüştürülmüş. Tamamen aslına sadık kalarak teşhir edilen hamamda; soğukluk, ılıklık, sıcaklık bölümleri, Haluk Perk koleksiyonundan hamam araç ve gereçleri, hamam adetleri, balmumu heykelleri ve maketlerle o dönemin hamam kültürü canlandırılıyor. Müze de geçirilen zamanın ardından canımız yeniden kahve çekiyor. Bu sefer ünlü tarihi mekana Tahmis Kahvesi'ne doğru Antep'in eski ara sokaklarında ilerliyoruz. Tahmis Kahvesi, 1635 'ten beri süre gelen keyifle kahve içilen iki katlı bir tarihi yapı. Türkmen Ağası ve Sancak Beyi Mustafa Ağa Bin Yusuf tarafından, Mevlevihane Tekkesi'ne gelir getirmesi amacıyla 1635-1638 arasında yaptırılmış. Tahmis, \"kahvenin dövüldüğü yer\" anlamına geliyor. Eski zamanlarda kahve, cevizden yapılan büyük dibeklerde, karataş ya da aynı ağaçtan imal edilen aletlerle dövülürmüş. Günümüzde hala kahve kültürünün devam ettiği Tahmis Kahvesi, eski binasının karşısına açılan ek binasıyla daha fazla kişiye hizmet vermeye çalışsa da eski binasıyla eski dokusuyla kalmasını yeğlerdim. . Tarihi yapısında iğne atsan yere düşmez misali, yer olmayınca karşıdaki açık alanda kahvemizi yudumlarken Tahmis'in olmazsa olmazı çalgıcıları da yanımızda hemen bitiyor. Burada nereye girerseniz girin muhakkak bir çalgıcıya rastlıyorsunuz. Bahşişleri hemen hazılayın! Tahmis'te içilen kahvenin ardından yeniden eski dar sokaklardayız. Bu sefer yönümüzü hanlara dönüyoruz. Antep, hanlarıyla zengin bir şehir. Ne ararsan bulacağın yerler de hanlar. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin ticari hayatının en yoğun geçtiği yerler, hayatın bir parçası olan hanlar hala aktif olarak ayakta hizmete devam ediyorlar. Geçmişte Gaziantep'te 31 tane han varmış, farklı nedenlerle bir kısmı yıkılıp zarar görmüş günümüze ulaşan hanlar ise şöyle: Şıra Hanı, Tuz Hanı, Emir Ali Hanı, Anadolu Hanı, Kürkçü Hanı, Belediye Hanı, Elbeyli Hanı, Yeni Yüzükçü Hanı, Tütün Hanı, Hacı Ömer Hanı, Millet Hanı ve Yeni Hanı diye sıralanıyor. Buraya kadar gelmişken birbirinin içinde devamı niteliğinde hanlara uğramadan dönmüyoruz. Özellikle de Millet Hanı'nda her gün saat 14.00'de baklava yapımı ziyaretçilere açık olarak yapılıyor. Bakırcılar Çarşısındaki Tütün Hanı da oldukça otantik yapıya sahip, sıcak yeni demlenmiş çay isteğimiz depreşince, bir mola da burada veriyoruz. Hava da güzel olunca avludaki kalabalığın arasına karışarak, bir mindere ilişip, keyifle yudumluyoruz. Hanlara devam ederken etrafa mis gibi kahve kokusu yayılıyor. Mağara gibi bir yerin girişinde közde kahve yapılıyor. Bir kahvelik keyif vakti ilan ederek içeriye doğru ilerliyoruz. Burası Kaleoğlu Mağarası, kahve, keyif yerine dönüşmüş geniş bir mekan, mekandan çok mağara. İçeride çalgıcılar yine karşımıza çıkıyor. Güzel klarnetli, darbukalı müzik ziyafetiyle kahvelerimizi yudumluyoruz. Bu kadar mekan kahve çaydan sonra sıra yemeğe geliyor. Ünlü yerlerden birini Halil Usta'yı seçiyoruz. Geçen gelişimde İmam Çağdaş'ta yemiştik. Orası oldukça popüler ve kalabalık. Daha sakin mahalle arası yer aradık. Halil Usta'yı seçtik. Yöreye ait ne varsa kebap tarzında karışık ortaya istiyoruz. Yemeklerin yanında olmazsa olmazı yöresel salatalar, acılı ezmeler, tatlılarla, açık ayranlı mide bayramı yaparak yollara düşüyoruz. Eski sokaklarda ilerleyerek Şirehan'a geliyoruz. Artık eski han güzel bir otele dönüşmüş. İçeriye girince, mimari olarak aklımızı başımızdan alıyor. Niye burada kalmadık, diye de bir iç geçiriyoruz. Eski dokudan biraz uzakta olunca önceliği merkeze verdiğimizden Rahmi Bey Konağı'nda kalıyoruz. Ancak burası bizi büyülüyor. Tekrar gelmek niyetiyle burada kalmayı hayal ederek otelimize doğru ilerliyoruz. Gece Bayazhan 'da eğlence var! Otel, Bayazhan'a bayağı uzakta bu nedenle yoldan çevirdiğimiz taksiyle gidiyoruz. Taksici oldukça samimi davranınca ertesi günkü planlarımızı tamamen değiştirerek gezimize ortak ediyoruz. Bayazhan, bir tütün tüccarı olan Bayaz Ahmed Ağa tarafından ortağı ile birlikte, Halepli mimar ve taş ustalarına yaptırılan bina 1904-1909 yılları arasında tamamlanmış. Zamanında ticaretin merkezi ve konaklama amaçlı hizmet veren han, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngilizler, Antep'i işgal ettiklerinde burayı karargah olarak kullanmış. Hatta hanın bir bölümü Antep savunmasında hapishane olarak da kullanılmış. Gaziantep'te ilk sinema filmi Bayazhan'ın büyük salonunda gösterilmiş. Bayaz Ahmed Ağa 'nın 1919 yılında vefatından sonra Han'ın yarısı ailesine verilmiş, diğer yarısı ise uzun yıllar Tekel Baş Müdürlüğü tarafından kullanılmış. 05.05.2005 tarihinde Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan restorasyon çalışmaları 2009 yılına kadar sürmüş. Günümüzde üst katı Gaziantep Kent Müzesi haline dönüştürülen Bayazhan'ın alt katı ise yaklaşık 6 ay süren bir çalışma sonucunda bir turizm merkezine dönüştürülmüş. Bugün handa işletilen 280 kişilik Restaurant, 140 kişilik Pub, 120 kişilik Meyhane, 900 metrekarelik ortak kullanım alanı bulunan Avlu, 15 kişilik Asma Toplantı ve 50 kişilik Begonvil Toplantı Salonu, Baklava Salonu, Çocuk Oyun Evi, 300 araç kapasiteli otoparkıyla hizmet veriyor. Biten günün gecesini burada yöresel tatlar eşliğinde müzikle eğlenerek tamamlıyoruz. Ertesi gün kahvaltı yerimiz tostçu Erol, otelimize de oldukça yakın. Küçük bir mekanda hizmet veriyor. Tek koşan biz değilmişiz gelince anlıyoruz, içerisi bayağı kalabalık. Tostlar oldukça büyük bu nedenle iki kişiye bir tost söylüyoruz. Yanında çaylarla nefis kahvaltımızı yapıp, yola çıkıyoruz. Geceden anlaştığımız bugünkü gezimize rastlantısal olarak dahil olan kaptan Mehmet'le önce gezemediğimiz Arkeoloji Müzesi'ni ve en önemlisi Zeugma Mozaik Müzesi'ne doğru gidiyoruz. İki müze de birbirine yakın mesafede ve zamanımızın çoğunu Zeugma'ya ayırıyoruz. Zeugma'nın büyüsü hala üzerimizdeyken yol bizi Halfeti'ye sürüklüyor. Bir buçuk saat hiç mola vermeden gidiyoruz. Yaklaştığımızı hissettiğimiz anda yolun kenarında aracımız duruyor. İlk fotoğraflık yer burasıymış, Mehmet heyecanla anlatıyor, bizi yamacın kıyısındaki kayanın üzerine doğru sürüklüyor. Manzara nefis karşımız Rumkale. Önümüze serili manzarayı seyrederken bir yandan da fotoğraflarımıza yeni kareler ekliyoruz. Güzel manzaraya karşı yavaş yavaş aşağıya doğru süzülüyoruz. Kıyıdaki teknelerden biriyle anlaşarak yola çıkıyor, Fırat'ın yuttuğu gizemli tarihe doğru yol alıyoruz. Halfeti'deyiz, daha önce çok defa dolaştım ama hiç Rumkale'den çıkmamıştım. İlk molamız Savaşan Köyü, bir çardakta verilen bir çaylık mola. Karşımızda ünlü batık minare ve Savaşan 'dan geriye kalan hayata dair sessizlik. Hüzünlü bir an! Tekrar tekneyle ilerliyoruz. Bu sefer kalabalığın tam ortası Halfeti'deyiz. Gezip, dolaşıp, kıyıdaki teknelerden birinde karnımızı da doyurunca dönüyoruz. Son bir kez meşhur tatlıları tadıp, geriye kalan zamanı da yöreye dair ürünlere yöneliyor, alışverişimizi tamamlıyoruz. Damağımızda dolaşan güzel lezzetiyle, kahveler, keyif, eğlencesi, geriye kalan anlatacak bir çok hikayeyle Gaziantep'e veda ediyoruz. Yazınızı okuduktan sonra sırf yemek için dahi gidebilirim. Yine harika yazmışsınız hocam. Ellerinize sağlık. Devamını bekliyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/buyukadada-sakir-pasa-ailesi/", "text": "Tam iskeleye vardığımızda, öten vapurun düdüğüyle durakladık. Kaçırdığımızı sandığımız vapur yavaş yavaş hareketlenirken, kaptanın el işaretiyle hemen kartlarımızı okutup vapura atladığımızda adaya yolculuğumuz da başlamıştı. Hazelimiz, sabahtan kahveyi hazırlamış yanına tarçınlı kurabiyeleri de koymuştu. Kartal'dan adaya yolculuk kısa olunca tarçınlı kurabiye eşliğinde sabah kahvelerimizi bitirene kadar adaya varmıştık bile. Adaya ne ilk ne de son gelişimiz. Bu sefer gezmekten çok okuduğumuz kitapların sayfalarında dolaşmak, kahramanların izini sürmek niyetindeydik. İlk Ayşe Kulin'in kaleminden Füreya aklımızı çeldi. Okudukça merakımız bin kart arttı. Üstüne Şirin Devrim'in anılarından Şakir Paşa Ailesiyle, Nermidil Erner Binark'ın anılarından da Şakir Paşa Köşkü'nü listeye ekleyince yol bizi Büyükada'ya sürükledi. Bu sürüklenişe Halikarnas Balıkçısı'nın 'Mavi Sürgünü'de eklenince hikayenin içinde kendimizi bulmuş olduk. Meydandaki saat kulesini geçince hemen solda yer alan eskiden fayton durağından şimdilerin elektrikli midi otobüsleri kalkıyor. Ada üç bölümden oluşuyor; Nizam, Maden, Tepeköy. Bir tur adayı dolaşmak için Nizam sırasındaki kalabalığın ardına diziliyoruz. Birkaç otobüsten sonra önümüzdeki kalabalık eriyince ancak sıra bize geliyor. İçlerinde birçok hikayeyi barındırdığı adanın tarihi güzel evlerinin arasından etrafı seyrede seyrede müzeye kadar gidiyoruz. Müze durağında inip, adaya dair ilk izleri burada sürüyoruz. Müze küçük olsa da Prenses Adalarına dair birçok bilgiye buradan ulaşabiliyorsunuz. Hem kapalı hem de açık alanda eserlerin sergilendiği müzeye bilet alarak giriliyor. Müzeden sonra adanın sokaklarında adım adım ilerliyoruz. Önümüze ilk Reşat Nuri Güntekin'in evi çıkıyor. Eskiden duvarında yer alan evin yazara ait olduğu yazıyı bu sefer göremiyoruz. O muydu derken, midi otobüsümüzün kaptanı ikinci turunu atmak için yanımızdan geçerken doğru yerde olduğumuzu söyleyerek ilerliyor. Kadın kaptanların yardımseverliği oldukça hoşumuza gidiyor. Merdiven başında dizilip, ilk fotoğrafımızı çekiyoruz. Yol bizi Tepeköy'deki Müslüman mezarlığına sürüklüyor. Öğlen kızgın güneşin altında bu yokuşu çıkmak öyle kolay olmasa da iki ileri bir mola, arada su takviyesiyle mezarlığın kapısına kadar geliyoruz. Şakir Paşa ailesine dair ilk izlere burada rastlıyoruz. Mezarlığın arazisini Şakir Paşa bağışlamış. Mezarlık, adada yüksek bir noktada Tepeköy'de bulunuyor. Girince hemen sağ tarafta Şakir Paşa, eşi Sare İsmet Hanım yatarken hemen ardında büyük kızı Hakiye hanım, eşi ve kızları Füreya Koral yan yana yatıyorlar. Türkiye'nin ilk seramik sanatçısı Füreya Koral'ın sanatçı kimliğini yansıtan mezar taşının diğerlerinden farklılığı dikkatimizi çekince kalabalığın arasında şıp diye buluyoruz. Ailenin diğer fertlerinden oldukça farklı bir kişiliğe sahip renkli kimliğiyle Aliye Berger ve bitmeyen aşkı Ömer Karl Berger yan yana tıpkı aşklarını simgeleyen birbirine sarılmış mermerden iki insan vücudunun altında hemen yanlarında da yeğeni Şirin Devrim yatıyor. Cevat Paşa, Şakir Paşa gibi devlet adamlarıyla, Fahrünissa Zeyd, Aliye Berger, Füreya Koral, Cevat Şakir Kabaağaçlı gibi sanatçıları armağan etmiş geniş bir aile. Hayatlarının renkli, hareketli vede hüzünlü dönemlerini geçirdikleri Büyükada'daki köşkün izini sürmek üzere Şehbal Sokak'a geliyoruz. Bir zamanlar geniş bir bahçenin içinde, asırlık ağaçların arasında çiçeklerle dolu bakımlı bir bahçenin içinde üç katlı ahşap köşkün yerinde yeller esiyor. Yirmi dört oda, iki salon, üç kiler, mutfak, kahve ocağı, çamaşırhane, motorhane ve bir ahırdan oluşuyordu. İçeriye alt kattaki büyük salondan girilirdi. Salona girer girmez, yüzyıl öncesinin atmosferiyle sarılıp sarmalanırdınız. Kocaman yaldızlı aynaları, aynaların önlerinde 'tırnak' denen, duvara dayalı yaldızlı yarım masaları, oymalı mobilyalarıyla biraz kasvetliydi. Büyük salonun iki tarafındaki sağlı sollu odalardan biri piyano odası, öteki misafir salonuydu. Misafir salonunun bütün eşyaları yaldızlıydı. Kraliçe Viktorya stilindeki yarısı sarı, yarısı kırmızı atlas kapitone koltukların her tarafından püsküller, saçaklar sarkardı. Odaların kapıları sanki perdeymiş gibi kalın damase perdelerle süslenmişti. Bu katta bir de taş oda vardı. Eskiden burada kasa dururmuş. Orta kattaki salon aydınlık, ferah ve deniz manzaralıydı. Değerli porselenler, vazolar, eski tablolar ve rahat koltuklarıyla ailenin bütün vaktini geçirdiği yerdi. Yatak odalarının çoğu evin en üst katındaydı. Bu odaların bir özelliği bütün yatak örtülerinin beyaz iplikten örülmüş olmasıydı."} {"url": "https://gezginruhu.net/buyukadayi-dolasmak/", "text": "Adayı dolaştım, bir gün değil birkaç gün... Birçok kez gitsem de bu sefer başka bir güzeldi. Ruhuma, bedenime pek iyi geldi. Kartal'dan vapura bindim, yaklaşık yarım saat sonra adadaydım. Zaten üç yerden ulaşabiliyorsunuz; Kadıköy, Bostancı ve Kartal... Ben Kartal'ı seçtim. Yaz aylarında her yarım saatte bir vapur kalkıyor. Başta Büyükada olmak üzere Heybeli'ye ve diğerlerine de sırasıyla uğruyor. Birbirine yakın adaların tümüne ''Prens Adaları\" deniliyor. Bizans döneminde Prensler sürgüne buraya gönderilirmiş. O dönemden kalan lakabıyla Prens adaları içinde beni en çok çeken ve etkileyen de Büyükada olmuştur. Burayı pek çok severim. ''Nereyi gezelim, nerede yiyelim?'' sorunuza cevap bulamayabilirsiniz. Bunun için daha önceki yazımızı okuyarak yola çıkmalısınız. Bu yazımızda adayı adımlayarak turlayacağız. Adanın sakin köşelerinde, kalabalıktan uzakta, keyifle bir o kadar da güç sarf ederek yeni yerleri keşfedeceğiz. İlk gün adaya akşamüzeri ayak bastım. Pandemi, covid, mesafe derken, birde üstüne faytonlarda kaldırılınca ada da bazı şeylerde değişmiş. Atlar, faytonlar yok artık. Elektrikli mini otobüsler vızır vızır çalışırken, yerelin minik motorları da araya karışmış.'' Adaya mı, farklı bir yere mi geldim.'' önce bir şok oldum. Faytonların kalkması kimisine göre atlar açısından iyi bir durumken, eski adanın yerlisine göre adayla özdeşleşen her şeyin yok olması anlamına geliyormuş. Keşke daha sağlıklı koşullarda bakılsaydı bugünlere gelinmezdi. Neyse bunu tartışmak bize düşmez. Saatlerce koşturulan ve eziyet çeken atlar için bence iyi olmuş. Bisikletler ve bisikletçiler ise aynen mesaiye devam ediyor. Adanın turist profili değişerek başka ülkelerden gelenlerle dolmuş. Mesafeye özen göstermeyen maskesiz dolaşan yabancılar fazlalıkta. Üzücü bir durum olsa da görevliler oldukça fazla etrafta uyarı yapıyorlar. Adada konaklama işini de kolayca hallettim, akrabamın evine birkaç günlüğüne yerleştim. Ev deniz kıyısında, gürültüden patırtıdan uzakta sakin bir yerde. Burada günlerce kalıp kitap bile yazılır. Bir adalı olmasak da kısa süreli buranın güzelliklerini yaşamak güzel. Kaldığım süre boyunca kuş sesleriyle uyanıp, camı açtığım anda denize karşı mis gibi havayı içime çekmek, kahvaltımı yapıp, yaklaşık iki saate yaydığım yürüyüşe başlamak oldukça güzeldi. Büyükada turu rotasında yürüdüm. İstinasız her gün adanın ''Nizam'' olarak bilinin mahallesi diyeyim, kaldığım evden yola çıkıp, önce günübirlikçiler için doğada yemeli dinlenmeli alanlarını sırasıyla geçip Yörük Ali Plaj yolunu aşıp, Aya Yorgi yokuşuna varmadan, büyük tur yoluna sapıyorum. Büyük tur yolundayım artık. Hemen hemen adanın yarısını kaplayan bu yolda ıssız bir yoldaymışım hissine kapılıyorum. Dar, virajlı yolun bir tarafı orman bir tarafı deniz manzaralı. Ara sıra benim gibi sabah sporunu yapan adalı, ara sıra da adayı keşfe çıkan yabancılarla karşılaşıyorum. Onun dışında yalnız ilerliyorum. Tamamının ağaçlı ıssız yolda sadece Eskibag Plajının girişi dışında hiçbir yapıya rastlamıyorum. Bana göre en güzel rota burası. Yolun bitiminde hareketliliğin başladığı yerden dönüp, Aya Yorgi'ye çıkan meydana tekrar gelip, günü bedenimi serin sulara atarak tamamlıyorum. Nizam'dan yola çıkarak sırasıyla Aşıklar Tepesi'ni aşıp faytoncuların meydanına ulaşıyorum. Bugünde küçük tur yolundayım. Denize doğru yaklaştığımda solumda Aya Nikola Rum Manastrı sağımda Büyükada Rum Mezarlığı yer alıyor. Önüme Aya Nikola Halk Plajı çıkıyor. Etrafa yayılan müziğin sesiyle buralarda gün çoktan başlamış. Plaj kalabalık. Yol boyunca ilerlediğimde karşıma Adalar Müzesi çıkıyor. Hemen biletimi alıp içeriye giriyorum. Yürüyüşe müze gezisi de eklemiş oluyorum. Geçmişten günümüze ada kültürünü anlatan müze her ne kadar küçükte olsa gezip görmeye değer. Yola kaldığım yerden devam ederek Müslüman Mezarlığına kadar ulaşıyorum. Buradan sonrası yukarıya tırmanışı gerektiriyor. Hem yapısal olarak hem de yaşayanlar bakımından burası biraz farklı. Daha çok adada çalışanların ve yurdun farklı yerlerinden gelip bir şekilde burada tutunmaya çalışanların yeri, mahallesi. Şimdilik mahallenin kıyısından yukarıya doğru süzülüyorum. Keşfi başka güne bırakıyorum. Meydana kadar yükselip, bisikletçilerin, dolaşanların arasında mesafeyi koruyarak eve doğru ilerliyorum. Her gün olduğu gibi ödülümü serin sularda alıyorum. Aşıklar Tepesi'nden meydana çıkıp, Çarkıfelek Sokağı'na sapıyorum. Bu sefer adanın yıkılmaya yüz tutan Büyükada Eski Rum Yetimhanesi'ne doğru ilerliyorum. Tırmanış için biraz nefes biraz da kondisyon gerekiyor. Sürekli spor yaptığım için iyiyim, rahatça tırmanıyorum. Yetimhane binası, adanın Manastır Tepesi'nde 1898-1899 yıllarında bir Fransız iş adamı tarafından \"Prinkipo Palas\" olarak işletilmek üzere tasarlanıp inşa edilmiş. Fakat devrin yönetiminden gerekli izin alınamayınca bina satışa çıkıyor ve Eleni Zarifi adlı bir Rum kadın tarafından satın alınıyor. Daha sonra Rum Patrikhanesine satılan bina, Yedikule'deki Balıklı Rum Hastanesi'nde işlevini sürdüren Rum Yetimhanesi, 1902 yılında bu binaya, Büyükada'ya taşınıyor. 1960 yılına kadar yetimhane olarak kullanılan yapı, yalnızlığına terk ediliyor. Şimdi yıkılmaya yüz tutmuş bir halde zamana direniyor. Ahşap karkas sisteminde inşa edilen yapı, yan bölümlerinde 6, diğer bölümlerinde ise 5 kattan oluşuyor. Binanın heybetine rağmen cephe mimarisi olabildiğince sade tasarlanmış. Birbiri üzerine tekrarlanan çıkmalar ile cephelere hareketlilik getirilmeye çalışılmış. Kim bilir içi nasıl güzeldir. Maalesef çevresini saran duvarı aşamıyor uzaktan seyretmekle yetiniyorum. Çarkıfelek Sokaktan aşağıya kadar uzanıyorum. Dün keşfedemediğim sokakları bugün keşfetme niyetindeyim. Araya sıkışmış güzel butik oteller, diğerleri kadar olmasa da güzel evlerde yer alıyor. Burası biraz daha orta gelirlerin yeri gibi duruyor. Müslüman Mezarlığı'na da uğrayıp, alt yoldan meydana doğru bir halka çizerek yürüyüşümü tamamlıyorum. Bugün hiçbir yere sapmadan doğru Aya Yorgi'ye çıkıyorum. En güzel manzara, en güzel günbatımı burada. Sabah, güneşi karşılamak da güzelmiş. Manzaraya karşı keyifle kahvemi yudumluyorum. Etrafı dolaşıp, günlük yürüyüşümü tamamlıyorum. Bu sefer Nizam'dan aşağıya iskeleye doğru iniyorum. Önceki günlerin tersine bir rota seçiyorum. Çankaya Caddesi'nden aşağı inerken önüme mi bakayım yoksa yolun iki tarafına dizilmiş birbirinden güzel yapıları mı seyredeyim bilemiyorum. Binalar aklımı başımdan alıyor. Her gün burada uyanmak nasıl olur acaba? Bıkılır mı? Yok, bence bıkılmaz çünkü çok güzeller. İskeleye kadar inip, kafelerden birine oturup ada çayımı keyifle yudumluyorum. Geldiğim yoldan tekrar çıkarak günümü ve tatilimi tamamlıyorum. Her gün kafama göre belirleyip, keyifle yürüdüğüm rotamı sizlerle paylaştım. Adaları sadece gezmek amacıyla gelenlere, aşağıda linkleri yer alan önceki yazılarımı okumalarını öneririm."} {"url": "https://gezginruhu.net/canakkale-gezimiz/", "text": "Düşmana geçit vermeyen, tarihte bir destan yazılan yerdeyiz. Yolumuz kaç defa kesişmiş bilinmez ama geneli Gelibolu tarafında geçen anılarımızla dolu. Adım adım gezer, bir kez daha kahramanlık öykülerini dinler evimize döneriz. Peki, boğazın diğer tarafını hiç merak etmiyor muyuz? Tabi ki ediyoruz! Birkaç güne sığdırdığımız gezimizi hemen yapıp, Çanakkale'yi keşfe çıkıyoruz. Bana göre Çanakkale, sahilleri, kamp alanları, dinlenme yerleriyle muhteşem bir şehir. Ayrıca karşısında Bozcada ve Gökçeada yer alıyor. Şehrin merkezine gelince önce soluğu sahilinde alıyor, mis gibi deniz havasını doyasıya içimize çekiyoruz. Kıyıya paralel dizili çay bahçelerinden birinde oturup, manzarayı seyrediyor, çayımızı da yudumluyoruz. ''Yanında bir de simit olsa!'' derken, köşeden simitçi arabasıyla görünüyor. Böylece ikiliyi buluşturuyor, keyfimize devam ediyoruz. Sahilde Denizcilik Müzesi de var, orayı da geziyoruz. Müze, Çanakkale Çimenlik Kalesi etrafında ve kale içinde yer alan eserlerin, tarihi eşyaların sergilendiği ve korunmasından sorumlu olan komutanlık aynı zamanda. Burası, Nusret Mayın Gemisi, Çanakkale Savaşları İhtisas Kütüphanesi, Çimenli Kalesi, Hediyelik Eşya Binası, Resim ve Fotoğraf Müzesi'nden oluşuyor. Müze Pazartesi ve Perşembe hariç her gün 9.00-12.00/13.00-17.00 saatleri arasında açık. Müzeden çıkınca, şehrin ara sokaklarına doğru ilerliyoruz. Meydandaki saat kulesinden içeriye doğru girdiğimizde, ayakta kalan eski yapıların önünden, dar sokaklarda ilerlerken Kepenek Keramik gözümüze ilişiyor. Küçük bir dükkan hemen içeriye giriyoruz. Birbirinin benzeri ama bir o kadar güzel seramikleri görünce hepsini alma dürtüsü içimizi kemiriyor. Birkaç kapı numarası, mumluk alıp çıkarken, alamadıklarımızda gözümüz, aklımız kalıyor. Birçok Çanakkale Türküsü'ne nağme olan \"Aynalı Çarşı\"ya geliyoruz. Burası bildiğiniz kapalı çarşının miniği. Her yer turistik eşya dükkanlarıyla dolu. Biraz dolaştıktan sonra çıkıyor, tekrar saat kulesine doğru yürüyoruz. Çarşıya geldiğimizde buraya özgün tatların satıldığı yan yana dizili dükkanları görüyoruz. ''Höşmerim, Efi Badem\" farklı lezzetler, almadan gitmiyoruz. Efi Bademi, Meydani Ada Pastanesi'nden, Höşmerim'i de Çerkezoğlu'ndan almak gerekiyormuş, yerlileri öyle söylüyor. Şehirden biraz uzaklaşıp, Truva'ya doğru ilerliyoruz. Truva Antik Kenti girişi ücretli. Giriş ücreti biraz pahalı, müze kartınız yoksa kısaca yandınız!!! Kartınız varsa çok kolay tabi. Antik Kent'in girişinde hemen fotoğrafçı yer alıyor. Film seti gibi kurulmuşlar oraya, askıdaki kostümlerle ister Helen ol, istersen Paris. Tercihimi Helen'den yana kullanıyorum. Bol bol fotoğraf çektiriyorum. Büyük bir aşk hikayesinin sonunda çıkan savaşın izlerini sürerek ilerliyoruz. Burası, Dünya'daki en büyük antik kentlerden birisi. Kent geniş bir alana yayılıyor. Troya'da görülen 9 katman, kesintisiz 3000 yıllık bir zamana yayılıyor. UNESCO Dünya Miras listesine 1998 yılında alınmış. Zamanında ticari ve kültürel bağlantılar bakımından önemli bir coğrafi konuma sahip olduğu gözleniyor. Soluksuz uzun bir zamanı buraya ayırıyoruz. Hem tarih hem de kültürel bir alanda gezimizi sonlandırıp, yönümüzü Assos'a çeviriyoruz. Assos anılarımızı tabi ki ASSOS yazımızda okuyabilirsiniz. Gezmelere doyamıyoruz. Birazda yemek ve eğlenceden bahsedelim. Yukarıda anlattığım gibi burası deniz kıyısında güzel bir şehir, balık olarak sardalya çok meşhur. Sardalyanın salamurası da var, merkezde dükkanlarda satılıyor. Yalnız çok tuzlu olduğundan ben yiyemedim. Belki siz seversiniz. Zamanında taze taze yemek daha güzel, bana göre tabi. Tatlı olarak höşmerim, her adım başı küçük dükkanlarda tepsi tepsi vitrinlerde göreceksiniz. En sevdiğim tatlı, bir kutu alıyorum."} {"url": "https://gezginruhu.net/colde-dolasmak-wadi-rum/", "text": "Bir gece vakti Queen Alia International Airport'a iniş yaptığımızda Wadi Rum' a yolculuğumuzda başlamıştı. Gece yarısı Amman'a ayak basınca bir yerlerde dinlenelim sabah yola çıkarız düşüncesiyle çıktığımız yolculuğumuzda, günlerin kısa oluşunu göz önüne alınca geceden Wadi Rum'a gitmeğe karar verdik. Havaalanından kiraladığımız aracımıza kavuşunca, uyku mahmurluğunu atabilmek için o anda önümüze çıkan bir marketten aldığımız kahvelerle yol bizi Wadi Rum'a kadar sürükledi. Uzun süre anayolda sakin sakin giderken ara sıra polis çevirmesine takılıp, memleketimizi söylediğimizde, bir tebessümün ardından geçişimize yol veren birkaç polis engelini aşınca yaklaşık beş saatte yolculuğumuzu tamamlamış olduk. Gün ağarırken ilk karşımıza atalarımızın zamanında yapımına başlanan şimdilerde sadece fotoğraflarımızı süsleyen Hicaz Demiryolu'na ulaşmış olduk. Yol yorgunu bedenlerimizin süslediği iki üç karenin ardından 24 saati geçireceğimiz Wadi Rum'da konaklayacağımız Bedevi çadırına giriş yaptık. Her ne kadar çadırımız hazır olmasa da sabah hazırlanan kahvaltıya yetişmiş, konaklayan misafirlerin arasına karışmış olduk. Daha gelmeden bookingden yaptığımız rezervasyonumuzun ardından burada sunulan hizmetlerin listesiyle fiyatları ulaşmıştı. Buralar Hasan'dan soruluyormuş, bizde onunla iletişime geçmiştik. Kahvaltının ardından ''hangi tur, kaç saat, ne kadar ?'' kısmını da geçince şarkılar, türkülerle ilerleyen bedevinin ardına dizili develer önümüzde sıralandı. Yaklaşık bir saat sürecek olan ilk turumuz develerle başlamış oldu. Ara sıra tatil yerlerinde bir fotoğraflık bindiğimiz develerle bu sefer bir saat beraberdik. Daha önce Kapadokya'da at turuna katılmış olsak da çölde deve turu bambaşkaydı. İlk başlarda Şakir'le alışma süreci yaşasak da oldukça keyifli bir tur oldu. Ara sıra diğerleriyle otları paylaşamayıp, hareketli anlar yaşatsa da onun dışında bambaşka bir dünyada dolaşıyormuş gibi hissetmek, anlatılmaz sadece yaşanır. Belli bir süre yol aldığımız Şakir'le vedalaşıp, ayrılırken yaklaşık altı saat sürecek aksiyonlu tura, jeep safariye hızlı bir geçiş yaptık. Şoförümüz Abdullah bizi alıp bambaşka diyarlara götürdü. On iki farklı yerde verilen fotoğraf molalarına, naneli bol şekerli çaylarda eklenince gezimizin tadına doyum olmadı. Turun finalini günbatımıyla yapınca kampa doğru yol aldık. Buraya özel yemekleri, Bedevi dansları, ateş başında keyifle içilen naneli çayıyla birinci günü tamamlamış olduk. Wadi Rum'u gezerken sıklıkla duyacağınız bir isim de Lawrence. 1. Dünya Savaşı sırasındaki Arap Ayaklanması'nın mimarı olarak bilinen İngiliz ajanı Lawrence'ın, Wadi Rum'da uzunca bir süre yaşadığı söyleniyor. Hatta Wadi Rum'da gezilecek yerler arasında yer alan \"Lawrence's Spring\" gibi bölgelerde uzunca bir süre yaşadığı rivayet ediliyor. Gelen bazı turistlerin Lawrence hitaben gerçekleştirdiği taş dizme ritüellerini değişik yerlerde sıklıkla görüyorsunuz. Kelime anlamı \"Ay Vadisi\" olarak bilinse de Wadi Rum'un, Arapça \"Wadi\" kelimesinin tam olarak \"valley/vadi\"den değil, bölgeye özgü bir tabir olan tam anlamı \"yazın kuruyan dere yatağı\" demek olduğunu buraya gelince öğreniyoruz. Wadi Rum'a gitmek için Amman'dan, Akabe'ye doğru ilerlemeniz gerekiyor. Wadi Rum köyüne kadar karayolu ile ulaşım var. Araç kiraladıysanız eğer köye kadar gidiyorsunuz. Köyden sonra yol bitiyor ve çöl başlıyor; bu noktadan sonra özel araçlarla giriş yok, yasak! O nedenle çöle giriş için rezervasyon yaptığınız kamp firmasının aracını veya Ziyaretçi Merkezinden ayarladığınız jeepleri kullanmanız gerekiyor. Biz çölün başlangıcında yer alan Hasan Zawaideh Camp merkezinde konakladığımız için sıkıntı yaşamadan kamp alanına kadar aracımızla gidip, park ettik. Wadi Rum'la Akabe arası ise 70 km, yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor. Bizim fazla zamanımız olmadığı için önceliği başka yerlere vererek Akabe'ye uğramadık. Her mevsim gidilir desek de mevsimine göre yoğunluk değişiyor. Kış mevsiminde Wadi Rum için en düşük sezon deniliyor. Gün içinde ortalama sıcaklıkların 18 C'yi bulduğu dönem olsa da bu sizi yanıltmasın, gece bu sıcaklıklar sıfırın altına kadar düşebiliyor. Hatta bu dönemde kar bile görürseniz şaşırmayın! Yaz mevsimi ise tıpkı kış dönemi gibi düşük sezonmuş. Gece katlanılabilir bir sıcaklık olsa da gündüz sıcaklık 40 dereceye kadar yükseliyormuş. Gündüz çöl turu yapmak biraz zorlayabilir ama gece üşümeden milyonlarca yıldızı seyrederek uyuyabilirsiniz. Bu mevsimdeki en büyük sorunlardan biri de, çok sık meydana gelen kum fırtınalarıymış. Wadi Rum için en ideal dönem Mart-Mayıs ve Eylül-Kasım arası diyebiliriz. Gündüz hava sıcaklığı 25-30 dereceleri seyretse de gecenin soğuğu çok fazla etkilemiyor. Hava durumu, hem çadırda donmadan bir gece geçirmek hem de gün içinde güneş altında pişmeden bir çöl turu yapmak isteyenler için oldukça ideal. Amman'dan Jett Bus veya yerel minibüslerle direk Akabe'ye gelebilir, Akabe'den de Wadi Rum'a gelmek için ulaşım/konaklama dahil çöl turu ayarlayabilirsiniz. Başka bir seçenekte 30 JOD ($42) ücretle taksi tutabilir veya bilet fiyatı yaklaşık 3 JOD ($4) olan yerel minibüsleri kullanabilirsiniz. İkinci bir seçenek olarak Amman'dan Petra'ya gelip, Petra'yı gezdikten sonra Wadi Rum'a geçebilirsiniz. Petra'nın bulunduğu Wadi Musa Bus Station'dan Wadi Rum'a giden minibüslere binebilirsiniz. Yerel minibüsler öğleden sonra ve Cuma günleri çalışmıyor. Belli bir kalkış saatleri de yok! Hem deve hem de jeep safari olmak üzere iki farklı tur yapılıyor. Deve turu yaklaşık bir saat sürüyor. Belli bir alana kadar rehber eşliğinde ilerliyorsunuz. Kişi başı 15 JOD ödedik. Jeep safari ise değişik saat aralıklarında tercihe göre yapılan turlar. Konakladığımız kamptan gelen fiyat aralığına göre, Değişik fiyatlara göre belirlenen turlardan en uzununu ve günbatımını yaşamak için 6 saatlik turu tercih ettik. Buralara kadar gelmişken her anını dolu dolu yaşamayı düşleyenlerdenseniz bizim gibi 6 saatlik tura katılmalısınız. Wadi Rum'daki kamp alanları sayısına inanamazsınız, o kadar çok ki! Hiç rezervasyon yapmadan gittiğinizde bile mutlaka kalacak bir yer buluyorsunuz. Fakat hem ucuz hem de iyi hizmet veren yerde kalmak istiyorsanız önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Bunun için tabi ki booking'teki konaklama seçeneklerine bakmak gerekiyor. Dikkat etmeniz gereken en önemli konu ise Wadi Rum dışında da Bedevi kamp alanları mevcut. Biz hemen çölün girişinde Hasan Zawaideh Camp merkezinde kaldık. Hem sunduğu hizmet seçenekleri hem de konforu bakımından burayı tercih ettik. İyi ki de etmişiz. Yok, biz tam bedeviler gibi yaşayacağız derseniz, çöl turunda birçok seçeneği göreceksiniz. Her türlü seçeneğe göre sınırsız bir hizmet seçeneği sunan konaklama alanları mevcut. Hatta Wadi Rum Night Luxury Camp gibi, balon otel benzeri yerlerde kalabileceğiniz gibi lüks yerler isterseniz en az 3 ay öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor çünkü böyle yerlere fazla talep oluyor. Kısacası; konfor ve hijyen endişesi yaşıyorsanız, yüksek standartta hizmet veren kamplara öncelik vermeniz gerekiyor. Bu tesislerde özel banyo-tuvalet ve klimalı çadırlarda konaklayıp, dünya mutfaklarından seçilen açık büfe yemeklerden faydalanıyorsunuz. Yok, ben illaki Bedeviler gibi yaşayacağım diyorsanız, daha ucuza ortak kullanılan banyo tuvaletli kamp alanlarını tercih edebilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/covid-19dan-sonra-guvenli-ucak-yolculugu-nasil-yapilir/", "text": "Pandemi günlerini eskiye özlemle, bolca gezi hayali kurarak geçirdik. Hele bizim gibi yerinde duramayan sürekli seyahat etme tutkusuyla yanıp tutuşanlar yavaş yavaş yasakların kalktığı, sınırların açılmaya başladığı şu günlerde yeniden yolculuklara başlamadan önce bazı kuralların değiştiğini bilerek yola çıkmakta fayda var. Dikkat edilmesi gerekenler beş ana bölümden oluşuyor. - Uçuşa hazırlık için neler yapılmalı? - Havalimanında yeni kurallar neler? - Uçağa binerken nelere dikkat edilmeli? - Uçak içinde nelere dikkat edilmeli? - Uçaktan inerken nelere dikkat edilmeli? - UÇAŞA HAZIRLIK İÇİN NELER YAPILMALI? Yola çıkmadan önce gideceğiniz ülkenin seyahat koşullarını incelemeniz gerekiyor. Yurtdışı veya yurtiçi uçuşlarda muhakkak HES kodu almak gerekiyor. Havalimanına gitmeden önce mutlaka online check-in işlemlerinizi yapmanızı öneriyorum. Kişisel sağlık kapsamında, evinizden çıktığınız andan itibaren maskeli olarak seyahat edeceğinizi unutmayınız! Tek kullanımlık cerrahi maskelerin 4 saatte bir değiştirilmesi zorunluluğundan dolayı, seyahat sürenizi göz önüne alarak yeterli kadar yedek maske ve hijyenik mendil bulundurmanız da gerekiyor. En önemli kısım hazırlıkları tamamlandıktan sonra kabin bagajı. Eskiden olduğu gibi 8 kiloya kadar elimizde valizle uçağa binemiyoruz artık her şey değişti, bunu unutmayın! Hazırlayacağınız kabin bagajı çevre ile fiziksel temasınızı en aza indirecek tarzda yalnızca izin verilen ölçülerde (üst limiti 40x30x15 cm ve 4 kg'ı geçmemelidir) kişisel ve değerli eşyalarınızı yanınıza alacağınız büyüklükte olmalı. Onun dışındaki eşyalara izin verilmiyor ve kabine alınmıyor! Bunun dışında hazırladığınız bagajı check-in işlemleri sırasında kayıtlı bagaj olarak yerleştirilmek üzere teslim alınarak, kullanmadığınız kabin bagaj hakkınızda, uçuştaki bagaj hakkınıza ilave ediliyor. Kısacası kabine sadece el çantanızı ve içinde özel eşyalarınızı sokabiliyorsunuz. - HAVALİMANINDAKİ YENİ KURALLAR NELER? Havalimanına girdiğiniz andan itibaren maske takmak zorunlu. Girişteki güvenlik sırasında eskisi gibi birbirimize bitişik sıraya girme dönemi bitti. Arada fiziksel mesafeyi korumak için çizgilerle belirtilmiş olan sınırlarda yer almak ve en az 1,5 metrelik sosyal mesafeyi korumak gerekiyor. Belli bölümlerde yer alan kullanım amaçlı dezenfektanlar bulunuyor. Uçuş öncesi vücut sıcaklık ölçümü de mutlaka yapılıyor. Kontuarlarda pasaport veya kimlik alışverişi yapmadan temassız check-in ve bagaj teslim işlemleri rahatlıkla gerçekleştiriliyor. İç hat uçuşu gerçekleştirecekseniz, havalimanında bulunan kiosklardan temassız check-in işlemi yapabiliyorsunuz. Biniş kartınızı önceden almışsanız, Otomatik Bagaj Teslim istasyonlarından temassız bagaj teslimi yapabiliyorsunuz. Burada kısaca her şeyi temas etmeden siz yapıyorsunuz. Yurtdışına çıkacaksak, eskiden olduğu gibi dip dibe yakın mesafe uzun kuyruklar yok artık. Pasaport geçişlerinde sosyal mesafeyi korumak için 1,5 metrelik aralıklarla sınırlar çizilmiş ve bunun için gerekli önlemler alınmış. - UÇAĞA BİNERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ ? Uçağa binişte ve tüm süreçlerde maske kullanmamız gerekmektedir. Uçağa biniş sürecinde sosyal mesafe kuralları aynen geçerli ve uyulması gerekiyor. Yolcular, küçük gruplar halinde kontrol noktasına alınırken, uçağa biniş kontrolleri de temassız bir şekilde gerçekleştiriliyor. Uçağa binişler, körükler aracılığıyla yapılıyor. İstisnai durumlarda kullanılacak olan apron otobüslerinde ise sosyal mesafe düzenlemesi sağlanmış. Eskiden olduğu gibi kabin içine gelişi güzel binilmiyor. Kabin içindeki yığılmaları azaltmak amacıyla, en arka sıradan başlayarak uçağa biniliyor. Kısaca numara sırasına göre biniliyor. - UÇAK İÇİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ ? Tüm temas noktaları her uçuş sonrası özel ekipler tarafından detaylı bir şekilde dezenfekte ediliyor. Ayrıca, uçuş sonrası uçaklar merkeze döndüklerinde iki aşamalı özel bir dezenfeksiyon süreci olan püskürtme yöntemi ile tekrar dezenfekte edilerek bir sonraki uçuşa hazırlanıyor. Uçaklarda bulunan HEPA filtreleri; 0,3 mikrona kadar havadaki tüm partiküllerin %99,97'sini havadan arındırma ile özel bir filtreleme sistemine sahip. Uçaklar, uçuş esnasında hijyen açısından güvenli alanlar. Uçaklarda lavabo dezenfektasyonu ile kabin içi tüm hijyen ve sosyal mesafe tedbirlerinin uygulanması konusunda Hijyen Uzmanı kabin ekipleri de görev alıyor. Bu koşullar altında uçuş boyunca maskemizi ağız ve burun bölgemizi kapatacak şekilde takmamız zorunlu. Kumaş veya cerrahi maske kullanabiliriz. Tek kullanımlık cerrahi maskelerin 4 saatte bir değiştirilmesi gerekli, bu tip maske kullanıyorsak eğer yeterli sayıda maskeyi de yanımızda hazır bulundurmalıyız. Kullanılan maskeleri, ön kısımlarına el değmeden ihtiyaç torbasına atmalıyız. Uçakta bizlere içerisinde maske, antiseptik mendil ve el dezenfektanı bulunan bir \"Hijyen Seti\" veriliyor. Tüm uçak lavabolarında el dezenfektanı bulunuyor. Eskiden olduğu gibi yastık battaniye keyfimize göre isteyemiyoruz. Hijyen tedbirleri kapsamında yastık servisi kaldırılmışken, battaniye hizmeti de yalnızca 4 saat ve üzeri uçuşlarda veriliyor. Uçak içindeki gazete, dergi yayınlarının dağıtımı da kaldırılmış. Yüksek hijyen kuralları çerçevesinde hazırlanan ikramlarda, uçuş süresine göre farklılaşan konseptlerde paketli ve tek kullanımlık ürünler olarak sunuluyor. Uçuş süresi 2 saatin altında olan uçuşlarda temasın azaltılması için ikram olarak sadece paketli su servis yapılıyor. - UÇAKTAN İNERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ ? Eskiden olduğu gibi teker yere değer değmez fırlamaya son! Aceleci yolcuları yeni düzenlemeler zorlasa da kurallara uyma zorunlu. Uçaktan inişler onarlı sıralar halinde, kabin ekibinin anons ve yönlendirmesine göre ikişer dakikalık bekleme süreleriyle gerçekleşiyor. Uçaktan inerken tıpkı binişteki gibi körükler aracılığıyla gerçekleştiriliyor. İstisnai durumlarda gerekli görüldükçe kullanılacak olan apron otobüslerinde de sosyal mesafe düzenlemesi sağlanmış. Bagaj alımlarında da fiziksel teması azaltmak amacıyla ilgili düzenlemeler sağlanmış bile."} {"url": "https://gezginruhu.net/dalis-cenneti-sharm-el-sheikh/", "text": "Sahilde yan yana dizili, birbiriyle yıldız yarıştıran otellerden birini seçip konaklıyoruz. Çünkü başka seçenek yok! Misafirlerin her türlü konforu düşünülerek hizmet verilen otelde, yazın sıcağında serinlemek için bol bol yüzüp güneşleniyoruz. Burada yapılacak diğer bir etkinlik Atv'yle safari turu. Benim de ATV ile dostluğum burada başlıyor ve bir o kadar da keyifli geçiyor. Uçsuz bucaksız çorak arazide iki saate yayılan turda rotamızda ilerlerken, ara sıra havalanan kumlara karşı kendimizi korumak için ağzımızı, yüzümüzü iyice kapatmamız gerekiyor. Yoksa gözümüzü açamayız! Korunmayı sağladıktan sonra bol maceralı yolculuğumuzda çölde bedevi çadırında verilen dinlenme molasının ardından gelinen yolun tekrarı yaşanarak sonlanıyor. Turun bitiminde günün yorgunluğunu denizde serinleyerek atıyoruz. Öyle serin sular hayal etmeyin bildiğiniz kaynamış su. Çokta abartmayalım, ılık yani. Asıl önemli olan buranın dalış cenneti olması. Evet çoğu ziyaretçiler, turistler, su altı zenginliklerini keşfe geliyor. Bizim gibi yeteneği olmayanlar da yüzeyde şnorkelle dolaşıp, renk renk sualtı zenginliklerini bir nebze olsa da görmeye çalışıyor. Günlük olarak uzman eğitimcilerin eşliğinde yapılan tekne turlarında en az üç defa verilen dalış molaları, dalamayanlar için de ayrı rehberle suyun yüzeyinde keşif turuna dönüşüyor. Aynı zamanda değişik bir gezi deneyimi de yaşamış oluyoruz. Şiddetle tavsiye ediyorum. Geceleri ışıl ışıl sokaklarda kalabalığın arasına karışıyoruz. Evet gecemizi otelde geçireceğimize şehrin kalabalık, coşkulu sokaklarında dolaşmak, eğlence mekanlarında zamanı harcamak yaptığımız diğer etkinlik. Gece renkli şovları izleyip Mısır'ın tarihine yolculuk yapıyoruz. Yaklaşık bir saate sığdırılan, birbirinden renkli kıyafetler ve müziğin eşliğinde Mısır'ın gizemli tarihini canlandıran dans şovlarını izliyoruz. Bir nevi bizdeki Anadolu Ateşine benziyor. İki ya da üç günle sınırlandırdığımız bir yerdeyiz. Yok ben burada bütün haftayı geçiririm derseniz başka alternatifler de olabilir. Bizim için üç gün yeterliydi. Önemli olan dolu dolu yaşamak arınıp güzel bir tatili tamamlamak. KAHİRE'den buraya gelmek de çok kolay ya otobüs ya da uçakla. Biz daha kısa süre de ulaşmayı tercih edip, Kahire'den ara uçuş almıştık. Yaklaşık bir saat sürüyor. Bizim için ayrı bir destinasyon oldu. Keyifliydi. Gelmek için en uygun mevsim bahar, yaz kavurucu dikkat edin! Geldiğinizde kalabalık bir şehir beklemeyin, çünkü burası sadece oteller, otel çalışanları, eğlence merkezleri, mağazalar, restaurantlar, tur şirketleriyle sınırlı. Burada aileler yaşamıyor. Suç oranı hemen hemen sıfır. Eeee, o zaman gitmeye ne dersiniz? Değişik bir macera için SHARM EL SHEİKH sizi bekliyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/dansin-buyusunde-kibris-gezi-rehberi/", "text": "Dans etmeyi severim, seyretmeyi de. Ama hiç tango yapmadım. ''Milonga Geceleri'' varmış, Kıbrıs'ta her sene yapılıyormuş. Biz de Milonga diye hem dansı hem de Kıbrıs'ı öğreniyoruz. ''Milonga ne?'' dediğinizi duyar gibiyim. Milonga, Arjantin ve Uruguay kökenli bir müzik ve o müzikle yapılan dansın adı. Tangoya çok yakın bir dans türü diyelim. Bizde Milonga Geceleri'nden eksik kalmayalım diye Kıbrıs'a gidiyoruz. Uçuşumuzu sabahın ilk saatine, dönüşü de en son uçağa alıp, 3 gecelik gezimizi otomatikman artırarak 4 güne çıkarıyoruz. Dans etkinlikleri Girne'de yapılıyor. Türkiye'den ve Arjantin'den gelen dans ve müzik severler burada buluşuyor. Biz de hem seyretmek hem de yeni bir keşif hevesiyle geliyoruz. Ercan Havaalanı'ndan Girne'ye direk ulaşım yok bu nedenle hem geliş hem de gidişte olmak üzere transfer satın alıyoruz. Milonga Geceleri, yaz aylarında haziranın temmuza evrildiği dönemde yapılıyor. Hava öyle sıcak ki, gündüz dilin bir karış dışarıda dolaşıyorsun. Gün içinde herkes kendi havasında dinlenip eğlenirken, gece dans ve müzik için toplanıyor. Günün sıcağından bir nebze olsun uzaklaşmak için en yakın plaja koşuyoruz. Plaj oldukça kalabalık, deniz ve kum şahane! Deniz kenarında bir günlük aylaklıktan sonra seyyah ruhum ayağa kalkıyor ve isyan bayrağını çekiyor. Geriye kalan günleri de aylaklık yaparak geçirmemek için küçük bir araştırma yapıyor, hemen üç günlük gezi programı hazırlıyorum. İlk gün Girne sonra Lefkoşa ve Karpaz diyerek programı listeliyorum. Tura gerek yok, otelimiz Girne merkezine çok yakın, yoldan geçen dolmuşlardan birine atlayarak, gidiyoruz. Şehir oldukça küçük, kolay geziliyor, bu nedenle bir günlük gezi yeterli oluyor. Ziyaretçilerin çoğu ya tatil ya da casinolar için geldiği şehirde, biz biraz aykırı davranıp tarihi yolculuğa çıkıyoruz. Etraf beyaz boyalı evler ve bol yıldızlı otellerle çevrili. Sahilde uzayıp giden yürüyüş yolları ve etrafında çay bahçeleri yer alıyor. Gündüz sakin olan sokaklar geceleri yoğun bir kalabalığın akınına uğruyor. Genellikle yürüyüş yapanlar ya da bir kafede hararetli sohbetin içinde kaybolanlarla dolup taşıyor. Programımızda ilk sırayı Girne Kalesi alıyor. Kalenin içinde yer alan müzeyi de gezmeden çıkmıyoruz. Günün en uzun zamanını burada geçiriyoruz. Kıbrıs'ın önemli müzesi de olan St. George Kilisesi, mezarlar, Venedik Kulesi, Luzinyan Kulesi, sarnıç, zindanlar ve batık gemi hepsi kalenin içinde yer alıyor. Nefis kale manzaralı birkaç fotoğraf, müzenin çıkışında yer alan kafede dinlenme molasının ardından, hemen kale çıkışından başlayıp, içeriye doğru çeken daracık tarihi sokaklarda yürümekle keşif turumuzu tamamlamış oluyoruz. Özellikle sokaklardan birinde kendi ismimi görünce ayrı bir mutlu oluyor, burayı da sahipleniyorum. Ayarladığım tur firması aracı otelimizden bizi alınca, doğru Lefkoşa'ya uzanıyoruz. Aracın çoğu meraklı yabancı turistlerle dolu. Yaş ortalaması oldukça yüksek. Turistler yabancı olunca rehberimizde ingilizce anlatıyor. Anlaşılır bir tarzda konuşan rehberimizden, anlayamadıklarımızı da sorarak öğreniyoruz. Şehirde bazı binalarda hala savaşın izleri var. İçimiz biraz buruklaşıyor. Sonra keşiflere doğru rehberimizin arkasından ilerliyoruz. İlk durağımız bir zamanlar St. Sophia Katedral'i olan ve Kıbrıs'taki en büyük en görkemli ibadethane. Ayrıca en önemli Gotik mimari eser olarak da kabul ediliyor. Osmanlılar döneminde (1570 tarihinde) kullanılamayacak kadar harap durumda olan ibadethane, onarılarak mihrap, minber ve kürsü eklenmesiyle Ayasofya adıyla camiye çevrilerek yeniden ibadete açılmış. Yapı, M. S XIV. Yüzyıl Lüzinyan Dönemi'nde Bizans kalıntıları üzerine Gotik nizamda inşa edilmiş, Venedik Dönemi'nde Ortodokslar tarafından St. Nicholas Kilisesi adıyla Metropolit binası olarak kullanılmış. Osmanlı döneminin ilk yıllarında tekstil çarşısı olarak da kullanılan bina, sırasıyla ; tekstil, gıda, un pazarı ve buğday deposu olarak da kullanılmış. Han, tarihi ve mimari değerler bakımından sadece Lefkoşa'nın değil, Kıbrıs'ın en önemli Osmanlı-Türk eserleri arasında yer alıyor. Ayrıca Kıbrıs'ın da en büyük hanı olarak biliniyor. Şehirde ticaretin nabzı burada atıyor. Alt ve üst katlarda 68 oda, doğu girişinde ise tek katlı 10 dükkan bulunuyor. Ortada avlu yer alırken, ortasında sütunlar üzerine yükselen bir köşk mescit bulunuyor. Günümüzde Kıbrıs'ın hem kültürel hem de el sanatlarının yaşatıldığı bir mekan olarak kullanılıyor. Bir kaç tarihi binanın ardından verilen molada özgürce eski sokaklarında dolaşıp, mis gibi kahve kokularının yayıldığı dükkanların önünden geçiyoruz. Taze kavrulmuş damla sakızlı kahvelerden eve götürmek için alırken, çınarın altında da kendimizi ödüllendirerek kahvelerimizi yudumluyoruz. Kıbrıs mutfağına özel bol çeşitli otlarla yapılan zengin yemeklerin ardından grubumuzla buluşup, günümüzü tamamlıyoruz. Cennetten bir köşeye doğru Kıbrıs'ın en kuzey ucuna ve bize en yakın burnuna doğru kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Geldiğimiz yere göre biraz daha ıssız. Eşekleriyle de meşhur yerdeyiz. Sokakta boş boş dolaşan eşekler ara sıra yanımıza yanaşıyor. Karpaz, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir yer. Bölgede antik kent, manastır ve farklı uygarlıklara ait kalıntılar yer alıyor. Bölgede tarihi kucaklayacağımız antik kent Karpasia'ya doğru ilerliyoruz. Biraz bakımsız olmasına rağmen yerdeki mozaikler ziyaretçilerini bekliyor. Tarihin sayfalarında dolaşıp, Apostolos Andreas Manastırı'na geliyoruz. Karpaz yarımadasının uç bölgesi Zafer burnunun güney kısmında bulunuyor. Rehberimizden dinlediğimiz efsaneye göre, Hz. İsa'nın askerlerinden biri olan Andreas deniz yolu ile Kudüs'e giderken gemide su sıkıntısı yaşanır. Andreas gemiden inerek Manastırın bulunduğu bölgeye gelip, elindeki bastonu ile yere vurmasıyla su çıkartıyor. Bir gözü kör olan kaptanın fışkıran su ile yüzünü yıkadığında gözlerinin görmeye başladığı efsanesi kulaktan kulağa günümüze kadar ulaşıyor. Gerçekliği sorgulansa da efsane bu diyerek, suyun aktığı çeşmede yüzümüzü yıkıyoruz. Ayrıca her sene Hıristiyanların dini bayramlarında Rum kesiminden bölgeye gelen vatandaşlar, Apostolos Adreas Manastırı'nda ibadetlerini edip, kutsal saydıkları çeşmeden de su içerlermiş. Manastırı da gezip, kendimizi bir anda sahilde buluyoruz. Bölgede bulunan Altınkum Plajı sapsarı kumları ve berrak sularıyla bizi büyülüyor. Gün boyu berrak sularda yüzmenin tadına doyamıyoruz. Ayrılma vakti gelince içimize bir hüzün çöküyor. Buralar bakir koylar, betonlaşmamış doğal ortamlar. Etrafta sadece bir kaç tesis yer alıyor. Tamamen doğaya uygun ve ahşaptan yapılı gözü ve görüntüyü bozmayacak güzellikte. Aklımız sadece burada kalıyor. Gündüz geziler de geceleri ise dans ve müzikle geçen 4 günlük serüvenimizin sonunda az da olsa tango yapmayı öğreniyorum. Artık bütün Milonga Geceleri bizi bekliyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/denizlerin-bulustugu-yer-knidos/", "text": "Knidos'u görmeden Datça'yı gördüm deme, demişler... Biz de geldik, gördük ve döndük. Knidos'a ulaşım biraz zahmetli. Arabayla gelenler avantajlı ancak arabasız gelenler ya Datça merkezden belli saatlerde kalkan dolmuşla ya da bizim gibi bir taksiciyle anlaşarak gitmeyi seçecekler. Kaldığımız yerden Kızılbük'ten, yola çıkıyoruz. Yol uzun ve virajlı. Taksici buranın yerlisi emekli öğretmen, yol boyunca antik kentin hikayesini anlatıyor. Yola öğleden sonra çıkıyoruz. Her gelenin dilinden düşürmediği günbatımının güzelliğini yaşama niyetindeyiz. Güne vedaya yaklaşık dört saat var. Bizim önceliğimiz bu antik kentin sularında biraz serinlemek. O nedenle yine gişeden giriş yapmak geçmek gerekiyor. Girince sahile doğru ilerliyoruz. Antik kentin Akdeniz'e açılan tarafında biraz serinliyoruz. Anlatılanlara göre şehrin bir tarafı Ege bir tarafı Akdeniz'e açılıyor. Aynı anda hem Ege'de hem Akdeniz'de yüzmek, bulunmaz bir güzellik. Biraz serinledikten sonra hemen kıyısında yer alan kafede bir kahvelik keyfimiz de olmasın mı, diyerek kafeye yöneliyoruz. Ancak kafeye gitmek için açık hava müzesinden çıkmak gerekiyor. Müzeye daha sonra tekrar giriş yapmak üzere kısa süreli veda ederek, kahve keyfi için kafeye yöneliyoruz. Kafenin önünde yer alan iskele, tekneyle gelen ziyaretçilerin kısa süreli ağırlandığı yer. Artık Knidos'u kucaklama vakti geliyor. İçeriye tekrar giriş yapıyoruz. Girdiğimizde tiyatroya doğru yöneliyoruz. Tiyatroya ulaşmak için içinden geçtiğimiz alan, kentin en büyük düzlüğü bu bölgeye dionisos terası deniliyor. Kapasitesi 4500 kişilik bu tiyatrodan çevreyi izlemeye, antik kentin güzelliklerine bakmaya doyum olmuyor. Günümüzde antik kentlerin çoğu denizle bağlarını yitirse de Knidos buna inat denizi kucaklıyor. Knidos'ta düz alanlar oldukça kısıtlı olduğundan tepeler teraslanarak yerleşim alanlarına açılmış. Tiyatrodan yukarıya doğru çıktığımızda ilk karşımıza bir kilise kalıntısı çıkıyor. Taş işlemeleri oldukça detaylı. Antik kentlerde oldukça nadir göreceğimiz bir güneş saati de burada yer alıyor. Roma döneminde yapıldığı düşünülen güneş saati günümüze kadar tek parça olmayı başarmış. Yükseldikçe manzaranın güzelliği önümüze seriliyor. Bazıları burada günbatımını seyretmek için şimdiden konuşlanmış. Biz aşağıya doğru ilerliyoruz. Antik kentin adımlayacak daha çok yolu var. 1858 yılında İngiliz Charles Newton devrin padişahından yetki alarak önce Komşu Bodrum'da ardından Knidos'ta kazılar yapmış. Kısa zamanda her tarafı kazarak bulduğu birçok eseri savaş gemilerine yükleyerek Londra British Museum'a götürmüş. Knidos'u kazıp bulduklarını İngiltere'ye götürme işini bir yılda tamamlamış. Bu hizmetlerinden dolayı kendisine ''sör'' ünvanı verilmiş. Knidos kazılarıyla ilgili \"A history of Discoveries at Halicarnassus, Cnidus and Branchidae \" isimli kitapları da bulunuyor. Doğal olarak hızla bir şeyler bulup götürme çabasıyla yapılan kazılar, Knidos'a oldukça zarar vermiş. Daha sonra 1967 yılından 1977 yılına kadar Amerikalı Prof. Iris Love burada kazı çalışması yapmış. Knidos'u gezerken gördüğümüz birçok çukur Iris Love'a aitmiş. Iris Love, dillerden düşmeyen meşhur Afrodit heykelini bulma derdine düşmüş. Bu nedenle Knidos bu kazılardan büyük bir zarar görmüş. Bazı eserlerin bu dönemde çeşitli yollardan kaçırıldığı da biliniyor. Şikayetler üzerine Iris Love 'un kazı çalışmasına son verilerek Selçuk Ünivesitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji bölümü öğretim üyesi Ramazan Özgan Knidos kazılarına başlamış. Knidos'ta 1988 2006 yılları arasında kazı yapan Ramazan Özgan ve ekibinin kazı yapma ruhsatı Kültür ve Turizm Bakanlığınca iptal edilince, 2013 yılından itibaren Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Ertekin M. Doksaltı yönetiminde kazılara devam ediliyor. Kentin yapısı, kazılar çok yavaş sürdüğünden henüz tam anlaşılamıyor. Ortada olan bir gerçek var ki kent, hem Dorlar'ın hem de Anadolulu Karia uygarlığının özelliklerini taşıması. Bu açıdan oldukça eşsiz bir kent. Ayrıca kentin ticari ve stratejik önemi de yadsınmayacak derecede özel bir durum. Bunun dışında göze çarpan bir başka ayrıntı da burasının tıpkı İtalya'daki Pompeii şehri gibi seks turizminin batı Anadolu'daki merkezlerinden biri olmasıymış. Antik kente dair ayrıntılardan sıyrıldığımızda ise Apollon Tapınağı'nın kalıntılarının hala ayakta oluşu. Bunların ötesinde, burayı çok özel yapan şeylerden birisi de daire şeklindeki Afrodit Tapınağı. Grek geleneğinde nadir rastlanan yuvarlak yapılı tapınak burada da yer alıyor. Kentin coğrafik olarak çok ayrıcalıklı bir yerde oluşu, hala nerede olduğu bilinmeyen çıplak Afrodit heykelinin bulunuşu, burayı eşsiz kılıyor. Kente dair izleri sürdükten sonra yavaş yavaş günbatımına doğru yolculuğa çıkıyoruz. Kentin Ege'ye açılan penceresinde konuşlanan ziyaretçilerin arasına karışarak, güne veda ediyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/diclenin-medeniyetle-bulustugu-yer-hasankeyf-gezi-rehberi/", "text": "Medeniyetler tarihinde en eski yerleşim yeri olarak biliniyor Hasankeyf. Dicle Nehri'nin doğu kıyısında yer alıyor. Güneyinde Midyat, kuzeyinde ise Raman Dağı bulunuyor. Tarih boyunca birçok uygarlığa da ev sahipliği yapmış. 1990 yılında il statüsü kazanan Batman'a bağlanmış. On bin yıllık geçmişi ve nesli tükenmekte olan canlı türleri ile Unesco'nun 10 dünya mirası kriterinden, 9'unu karşılayan gizemli bir antik şehir aynı zamanda. Tarihi kaynaklarda ''Ortaçağ'ın en görkemli ve en uzun köprüsü'' olarak bilinen köprüsü, 1116 yılında Artuklu Hükümdarı tarafından yaptırılmış. Bölgeye geldiğimizde Çoban Ali karşılıyor, bizleri. Neşesi, samimiyetiyle kırk yıllık dost gibiyiz. Buralar ondan soruluyor. Biz de ondan dinliyoruz tarihini, biriken anılarını. Hatta uzaktan gösteriyor, çocukluğunun geçtiği evi. Şimdi kapalı, bölgeye giriş yasak, sadece uzaktan bakabiliyoruz. Biraz da gözleri doluyor. Nasıl dolmasın ki! Yaşamasak da bizim de doluyor. Hasankeyf'i bu kadar özel yapan unsurların başında, mağara evler geliyor. Kaledeki mağaraların mesken olarak kullanımı milattan önce başlıyor... Kale yekpare taş kütlenin oyulması ile oluşturulmuş. Türküler eşliğinde gösteriyor, tepedeki mağaraları. Yüksektekiler kışlık, suyun kenarındakiler yazlık olarak kullanılırmış. Çoban Ali neşeyle devam ediyor. Dicle'nin kıyısına kurulu tarihi şehir Hasankeyf vakti zamanında medreseler, rasathane, darüşşifa ve diğer eğitim kurumlarıyla bölgenin ilim ve kültür merkezi olmuş. Bir dönem İpek yolu üzerinde bulunan şehir, yolların ve ticaret merkezlerinin de yer değiştirmesiyle günümüzde önemini yitirmiş. Usul usul akan Dicle, tarih boyunca geçtiği toprakların bilgeliğini toplamış. Kimler geçmemiş ki buradan; önce Sasaniler, MS. 639 yılında Emeviler tarafından fethedilmiş. Sonra Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlılar hakimiyet kurmuş. Hasankeyf en parlak dönemini Artuklular döneminde yaşamış. Etrafta gördüğümüz çoğu eser bu dönemden kalma. Hasankeyf Kalesi'nin kuruluşu MS. 4'üncü yüzyıla rastlıyor. Bu yüzyıl ortalarında, Diyarbakır çevresini ele geçiren Bizans İmparatoru Konstantinos, bölgeyi korumak amacıyla iki sınır kalesi inşa ettirmiş. Bu iki kaleden birisi de Hasankeyf Kalesi. İlçe, sahip olduğu zengin tarihsel yapılar nedeniyle 1981 yılında bütünüyle sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmış. GAP projesi kapsamında bulunan Ilısu Barajı nedeniyle bu tarihsel yapılar bütünüyle sular altında kalacak. Bu konuda çalışmalar Kültür Bakanlığı ve DSİ Genel Müdürlüğü tarafından yürütülüyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/doga-harikasi-jeita-grotto/", "text": "Burası, Lübnan'ın en önemli doğal güzelliklerinden. Burası UNESCO'nun dünyanın 7 harikası listesine aday olmuş Jeita Grotto. Beyrut şehir merkezinden de 20 dakika uzaklıkta. En kolay ulaşım aracı taksi. Biz şanslıydık, Beyrut gezimiz süresince bize Joseph eşlik ettiği için rahatlıkla geldik. Biletlerin alındığı girişteki yerde aracımızı bıraktık ve bizi bekleyen teleferiğe bindik. Harissa'daki gibi uzun bir yolculuktan sonra bu seferki kısacıktı. Teleferiğin iniş yerinde görevliler bizi yönlendiriyor. Hemen ilk uyarı geliyor, içeriye fotoğraf makinesi sokmak yasak! Bu nedenle özel eşyalarımızı ve sırt çantamızı bize gösterilen dolaplara koyup ve kilitliyoruz. İçerisi oldukça güzel, fotoğraf çekememek içimizde büyük bir acı yumağı oluşturuyor. Uzun bir süre su damlalarının '' şıp, şıp'' sesleriyle dolaşıyoruz. Anlatamayacağım kadar büyüleyici bir yer. Jeita Grotto; uzunluğu yaklaşık 9 km bulan iki büyük kalker mağarasından oluşuyor; üst ve alt. Üst mağara 1958'de keşfedilmiş. Muhteşem güzellikteki sarkıtlarıyla oldukça dikkat çekici hatta büyüleyici. Mağaradaki bazı galerilerin yüksekliği 120 metreyi buluyor. Mükemmel aydınlatma sayesinde yer altı dünyasını keşfederken aynı zamanda görkemli bir peri masalında dolaşıyormuş gibi bir his de gelişiyor. Burası yüksekliği 8,2 metreyi bulan dünyanın en büyük sarkıtlarına da sahip. Birçok mağara gezdim ama burası bir başka güzellikte, büyüleyici bir havası var. Üst mağaradan çıkınca hemen girişte bekleyen minik trenle alt mağaraya geçiliyor. Burada da maalesef elini kolunu sallayarak gezemiyorsun. Bizi görevli karşılıyor. Mağarayı gezeceğimiz tekneye sırayla biniyoruz. Üst mağaranın tavanından damlayarak tabanda birikmiş sular ve yeraltı nehriyle dolan müthiş berrak gölcüğün üzerinde kısa bir tekne turu yapıyoruz. Burası daha gizemli ve daha büyüleyici. Burada da fotoğraf çekmek yasak! Başımızda görevli olunca kimse de yasağı delemiyor. Alttaki mağara, 19. yüzyıldan daha önce keşfedilmiş. Tarih öncesi çağlara kadar uzanan geçmişe dair yaşam izleri de burada. Mağara gezileri de 1995 yılından beri başlamış."} {"url": "https://gezginruhu.net/doga-harikasi-pamukkale-antikkent-hierapolis-ve-afrodisyas/", "text": "Bu seferki rotamız beyaz cennet Pamukkale, ardında yükselen Hierapolis ve biraz uzaktan seyreden Afrodisyas. Yolumuz Pamukkale'den çok geçse de bu defa listemize Afrodisyası'da ekliyoruz. Önceliği yine Pamukkale'ye veriyoruz, gezmeye de oradan başlıyoruz. Denizli'ye 18 km uzaklıkta yer alan Pamukkale, meşhur travertenleri ve antik döneme damgasını vurmuş kentleriyle ünlü. Pamukkale olarak bilinen bölgede yer alan travertenler ve Hierapolis'e, üç farklı kapıdan giriliyor. Kuzey, güney ve orta kapı. Güney kapısı şimdilik kapalı. Kuzey kapısı direk Hierapolis'e açılırken, orta kapı bizleri travertenlerle buluşturuyor. Biz tercihimizi kuzey kapısından yaparak direk Hierapolis'e sızıyoruz. Açıkhava müzesi olan antikkente biletle giriliyor. Ücretsiz girişler sadece; müze kartı olanlara, öğretmenlere, öğrencilere ve 65 yaş üstü vatandaşlarımıza uygulanıyor. Bunların dışındakiler belli bir ücret karşılığında girebiliyor. Hierapolis'in kuruluşu hakkında oldukça kısıtlı bilgi olsa da Bergama Krallarından II. Eumenes tarafından MÖ. II. YY. da kurulduğu adını da Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera'dan aldığı biliniyor. Kent, 1988'den beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alıyor. Günümüze kadar ulaşan yapıları, antik havuzu ve bölgeden çıkan tarihi eserlerin sergilendiği müzeyle hergün binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Bu yapıların içinde özellikle M. Ö. 7. yüzyıldaki depremde oluşan göçüğün termal sular ile dolmasıyla oluşan antik havuz, gelen ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken yer olarak başı çekiyor. Buraya ayrı isteyenler belli bir ücret karşılığı girebiliyor. Havuzun suyu yaz kış 36 dereceyi bulurken antik kalıntıların arasında şifa bulmak da farklı bir duygu yaşatıyor. Tarihi yolculuğun bittiği yerde travertenlerle buluşuyorsunuz. Buraya çıplak ayakla giriliyor. İlk yapacağınız şey hemen ayakkabılarınızı çıkarmak. Çıplak ayaklarla bembeyaz örtünün üzerinde ilerlerken, muhteşem bir manzarada sizlere eşlik ediyor. Özellikle günbatımı şahane! Geneli yabancı olmak üzere çok turistle aynı anda tarihi ve doğal güzelliği gezmenin heyecanını yaşıyorsunuz. Aşağıya doğru termal havuzları ziyaret ederek, orta kapıya doğru ilerliyorsunuz. Travertenler; çeşitli nedenlere bağlı olarak, kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşan bir kayaç türü. Pamukkale termal kaynağını meydana getiren jeolojik olaylar, geniş bir bölgeyi etkilemiş. Bu bölgede sıcaklıkları 35-100 C arasında değişen 17 sıcak su alanı bulunuyor. Pamukkale termal kaynağın, bölgesel potansiyel içindeki bir ünitesi sadece. Kaynak, antik dönemlerden beri kullanılıyor. Travertenlerin üst kısmında yer alan Hierapolis Antik Kenti'nin Arkeoloji literatüründe \"Holy City\" yani ''Kutsal Kent\" olarak adlandırılması, kentte bilinen birçok tapınak ve diğer dinsel yapının varlığından kaynaklanıyor. Pamukkale doğal güzellikleri kadar tekstilde de kaliteli ürünler sunuyor. Uygun fiyatlardaki tekstil ürünlerini almadan edemiyorsunuz. Yunanlılarca Afrodit, Romalılara göre Venüs olarak bilinen Tanrıça Afrodit'ten esinlenilerek yapılan şehre Afrodisyas denilmiş. Kentin yakınında yer alan mermer ocakları sayesinde heykeltraşlık bu bölgede oldukça gelişmiş. Kent aslında heykeltraş okulu sayesinde Roma döneminin en bilinen heykeltraşlık merkezi haline gelmiş. Kazılarda çıkarılan birbirinden eşsiz birçok heykel ve kabartmalar, halen dimdik ayakta olan kent yapılarıyla her yıl bizim gibi meraklıları ağırlıyor. Çoğu müzede, geriye kalanı da antik kentin sokaklarında sergilenen heykeller ziyarteçilerin oldukça ilgisini çekiyor. Özellikle Tetrapylon kapısı, Sebasteion tapınağı, stadyum, antik tiyatro, hamam gibi yapılarıyla dikkat çeken kent, zengin heykellerinin sergilendiği müzesiyle de diğer antik kentlerden ayrılıyor. Günümüzde kazıların devam ettiği, halen bir bölümünün gizli kaldığı, bana göre Anadolu'nun en güzel antik kenti de Afrodisyas. Anadolu'nun birçok antikkentini dolaşmamıza rağmen buradaki kadar heykele rastlamadık. Ustadan çırağa geçen özel yetenekle ortaya çıkan birbirinden farklı heykellerle burası sanatın merkezi olmuş. Özellikle müzeyi gezerken eserlere hayran kalacaksınız. Afrodisyas Denizli'ye 101 km, Nazilli'ye 55 km, İzmir'e 230 km mesafede yer alan sanatın merkezi. Bölgeye Gelmek İçin En uygun Zaman, Burayı gezecek en güzel zaman son ve ilkbahar. Kışında fena değilmiş, gelinebilir. Yazın hem sıcak hem de oldukça kalabalık söyleyeyim. Konaklamalı geleceklere yer seçeneği çok. Hem Pamukkale'de hem de Denizli'de konaklama deneyimi yaşadık. Pamukkale işletme açısından çok profesyonel değil ama insanları samimi. Çok lüks arayışı içine de girmeyin. Denizli'de seçenek daha fazla."} {"url": "https://gezginruhu.net/doga-harikasi-pamukkale-gezi-rehberi/", "text": "Ülkemizin hem tarihi hem de doğal güzelliklerini bir arada barındıran beyaz cennetimizdir, Pamukkale. Dünya'nın değişik ülkelerinden yüzlerce turisti de dört mevsim ağırlıyor. Bu zenginliğe sahipken, kaçımız görebilmiş bilinmez ama göremeyen, görmeyi düşleyenlere fotoğraflarla kısa bir Pamukkale turu yaptıralım. \"Pamukkale\" denilince hemen akla travertenler geliyor. Travertenler; çeşitli nedenler ve ortamlara bağlı olarak kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşan bir kayaç türü. Pamukkale termal kaynağını meydana getiren jeolojik olaylar, geniş bir bölgeyi de etkilemiş. Bölgede sıcaklıkları 35-100 C arasında değişen 17 sıcak su alanı bulunuyor. Bunlar Pamukkale termal kaynağının, bölgesel potansiyel içindeki sadece bir ünitesi. Kaynak da, antik dönemlerden beri kullanılıyor. Bölgeye Kuzey ve Güney olmak üzere iki farklı kapıdan giriliyor. Güney kapısını tercih ettiğinizde ilk karşınıza travertenler çıkıyor. Bilet gişesini geçtiğiniz anda ayakkabılarınızı çıkarmanız, travertenlerin üzerinde ayaklarınızla o dokuyu hissederek yukarıya doğru tırmanmanız gerekiyor. Çıplak ayakla pamuk gibi beyaz görünümlü travertenlerde yavaş yavaş ilerlerken, muhteşem bir manzara size kısa bir süre yol arkadaşlığı yapıyor. Geneli yabancı olmak üzere çok turist ile tarihi ve doğal mekanı gezmenin mutluluğunu da bir arada yaşıyorsunuz. Travertenlerin hemen üstünde Hierapolis Antik kenti yer alıyor. Antik kentin, Arkeoloji literatüründe \"Holy City\" yani \"Kutsal Kent\" olarak adlandırılması da, kentte bilinen birçok tapınak ve diğer dinsel yapının varlığından kaynaklanıyor. Kentin, gelişim ve günümüze kadar gelişinin uzun bir hikayesi var. Ona burada değinmeyi pek istemiyorum. Bilmemiz gereken sağlık ve güzellik amacıyla kurulan şehirden geriye kalan kalıntılar ve doğa harikası olarak nitelendirdiğimiz travertenlerle bütünlüğü. Antik kentin içinde bir de müze yer alıyor. Yaklaşık bir saatinizi ayıracağınız müze gezinizde kazılarda çıkan şehrin değişik dönemine ait kalıntılar, eşyalar sergileniyor. Hemen yanında yer alan antik havuzda da günün belli saatlerinde ziyaretçilerin kalıntıların arasında serinlerken eğlencelerine de tanıklık edebilirsiniz. İsteyen belli bir ücret karşılığında havuzu da kullanabilir. Öncelikle antik kalıntılar arasında serin serin dolaşmak pek cazip geldi. Sonra hijyen bakımında endişelerim olunca bir anda vazgeçtim. Aklım da kaldı. Bir sonraki gidişimde deneyebilirim. Şehre yaklaşık bir saatlik uzaklıkta yer alan Pamukkale, Denizli'den farklı bir coğrafya adeta. Etrafına kurulu yerleşim yerleri, yerel halkın turizmle içe içe doğal yaşamı, aynı zaman da termal kaynaklarında şifa dağıttığı birçok otelde etrafında yer alıyor. Merkezde kalıyorsanız çok fazla araca ihtiyaç duymuyorsunuz. Travertenlerin hemen bitiminden itibaren oteller, pansiyonlar başlıyor. Ama çok yıldızlı termal otelleri tercih ederseniz biraz bölgenin dışına doğru uzanmanız gerekiyor. Merkezdeki pansiyonlar oldukça ucuz ve rahat bir ortam sunuyor. Her otelde termal hamamlarda keyif yapabilirsiniz. Bölge gezisi için en fazla iki günlük program yeterli oluyor. Pamukkale doğal güzellikleri kadar tekstilde de kaliteli ürünler sunuyor. Buraya kadar gelmişken, uygun fiyatlardaki tekstil ürünlerini almadan dönmüyorsunuz. Hem kaliteli hem de ucuz. Merkez ise Buldan. Pamukkale'ye gelirken muhakkak yanınızda rahat hareket edeceğiniz spor kıyafetler tercih etmelisiniz. Temiz hava, muhteşem manzara ve tarihin içinde kaybolmamanız mümkün değil. Hava sıcaklığı sizi çok rahatsız etmiyor. Yöre halkına göre yazın çok sıcak, bahar ve kış ayalarında ılıman bir hava size eşlik ediyor. Mayo, bikini, havluyu unutmayalım. Yer yer traverten havuzlarında da serinleyebilirsiniz. Denizli'ye ulaşımda oldukça kolay. Ankara'ya 477 km, İstanbul'a 649 km ve İzmir'e de 224 km uzaklıkta yer alıyor. Bizim gibi İstanbul'dan gelecekler için en kolay ulaşım hava yolu. Uygun promosyon biletleri takip ederek ulaşımı da oldukça ucuza sağlayabilirsiniz. Denizli Havaalanı şehir merkezine oldukça uzak. Havaalanından önce Denizli'ye sonra da Pamukkale'ye geliyorsunuz. Geliş biraz zahmetli olsa da dönüşte ise oteller havaalanına transfer desteği veriyorlar. Böylece ulaşımı daha kolay sağlamış oluyorsunuz. ''Hierapolis'' kalıntıları arasında kaybolmak, aralıklarla fotoğraf molaları vermek, taşlara dokunmak, eski medeniyetin izlerini takip etmek, güzel duyguların gelişimini sağlıyor. Gün batımı da ayrı bir güzel. Travertenlerin üstünden güne \"elveda\" diyerek, anlık görüntülerle güzellikleri yakalamaya çalışıyorsunuz. Traverten havuzlarında vereceğiniz kısa dinlenme molaları arınmanızı sağlıyor. Hierapolis Antik Kenti içindeki müzeyi de ziyaret etmeden sakın ayrılmayın!"} {"url": "https://gezginruhu.net/dogada-bir-gun-hacili-selalesi-kamp-alani/", "text": "Doğanın kucağına atlamayı ne çok özlemişiz. Niyetimiz her ne kadar dere kıyısında kamp olsa da vazgeçip, bir günü doğaya adamaya karar vererek yola çıkıyoruz. Kamp planı başka zamana kalsa da, birçok faaliyeti bir arada yapma planıyla sabahın ayazında köy yollarında ilerliyoruz. Yol bizi birçok köyden, yemyeşil ıssız yollardan geçirerek Hacılı Köyü'ne kadar sürüklüyor. Hacılı'ya daha önce de gelmiştik. Kamp yapmanın keyfini yaşarken, derenin suyunda serinleyip, ateşin etrafında güzel zamanlar geçirmiştik. Şimdilik anılarda yaşatırken, bu sefer patikadan şelaleye doğru ilerliyoruz. Ara sıra daralan yolda kah bir çalının altından kah derenin içinden geçerek ilerliyoruz. Etrafı sarıp sarmalayan çalılardan çizilmeden, suda yüzeyi yosun tutmuş taşlarda düşmeden yol alıyoruz. Şelaleye yaklaşırken, bize sadece akan suyun sesi eşlik ediyor. Karşımıza ilkin birinci gölet çıkıyor. Burada biraz suyla dans ediyor, sıcak havada hararetlenen bedenimizde önceliği ayaklarımıza veriyoruz. Suyun serinliğinde bir süre dinlendiriyoruz. Etrafta hoş bir ambiyans var, tam fotoğraflık bu nedenle verilen molayı uzattıkça uzatıyoruz. Patika burada bitiyor. Şelaleye gidebilmek için biraz tırmanmak gerekiyor. Kayalıktan çıkabilmek için kondisyon, sağlam ayakkabı ve rahat kıyafet gerekiyor. Şanslıyız, bu duruma hazırlıklıyız! Değişik yürüyüş gruplarıyla bu taraflara sık sık doğa yürüyüşleri düzenlendiğinden önceden parkur hazırlanmış, kayalardan rahatça tırmanabilmek için gerekli ip konulmuş bile... İple birlikte kayaların yarıklarına tutunarak yukarıya, şelaleye doğru tırmanıyoruz. Çıkınca hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz. Şelalenin yerinde yeller esiyor. Başka bahara dönmek üzere tatile çıkmış. Bu sefer şelale tarafındaki diğer gölette dinleniyoruz. Yukarıda bir yerde mağaranın olduğu söyleniyor. Bayağı maceralı bir tırmanış gerekiyor. Bu kadar fazla adrenaline henüz hazır değiliz. Şimdilik keyif derdindeyiz. Anın tadını çıkarıyoruz. Buraya kampçılar, doğada yürüyüş grupları bir de fotoğrafçılar geliyor. Etrafta fotoğraflık çok hoş manzaralar var. Her ne kadar keyif derdinde olsak da boşta durmuyoruz. Anıları ölümsüzleştirerek geldiğimiz yoldan geriye dönüyoruz. Bölgede yürüyüş parkurları oldukça fazla bu nedenle yürüyüş gruplarının da en çok tercih ettiği yerlerden biri. Kamp işletmesi olmadığından ücretsiz kamp alanı listesinde yer alıyor. Bu nedenle kampçılar tarafından oldukça fazla tercih ediliyor. Hiç kamp tecrübesi olmayanların bile rahatlıkla kamp yapabileceği en güvenilir alanlardan biri. Yazın sıcağından bunalanların serinleyerek dinleneceği ender yerlerden, Dere kenarı kamp yapmaya oldukça elverişli, Girişte yer alan sonradan kondurulmuş küçük tesiste köy kahvaltısıyla beraber elde açmalı gözlemenin tadına da doyum olmuyor. Özel işletme olmadığı için tesis ve tuvalet yok. Yiyecek, içecek neye ihtiyacınız varsa gelmeden önce halletmeniz gerekiyor. Kaynak su çok uzakta, ihtiyacınız olan suyu yanınıza almayı unutmayın! En çok tercih edilen kamp alanlarından olduğundan, hafta sonları oldukça kalabalık oluyor. Kamp yapanların çevreye duyarlılığı çok önemli maalesef herkes aynı hassasiyeti göstermediğinden geriye bırakılan çöpler doğaya verilen en büyük zarar."} {"url": "https://gezginruhu.net/doganin-guzelligine-vurulmak-plitvice-lakes-national-park-plitvicka-jezera/", "text": "Önümüzde uzun bir yol var. Erkenden yola çıkıyoruz. Geceden kar yağmış her yer beyaza bürünmüş. Beyazlı bir günde Zagreb'den, Split'e doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 2,5 saat yol gidiyoruz. Hava soğuk bir de kar yağınca trafiği siz düşünün. Buradakiler biraz daha dikkatli ve trafikte yoğun olmayınca rahatça ilerliyoruz. Köylerden geçsek de yolun geneli alabildiğine sessiz ve sakin. Ara sıra yoldan çıkmış, araçlar görüyoruz. Toplasan hepsi bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar. Güzel tarafı herkes birbirine karşı duyarlı, durup yardıma ihtiyaç var mı, diye bakmadan geçmiyor. Yolun iki tarafını saran ağaçların sıklığı artınca milli parka geldiğimizi anlıyoruz. Parkın girişinde otoparka aracımızı bırakıp, ana yoldan karşıya geçiyoruz. Yeni yerler keşfetmeyeli, doğayla böylesine kucaklaşmayalı kaç zaman olmuş. Sanki üzerinden asırlar geçmiş gibi bir his içimi kaplıyor. Heyecanlıyım! Burası Hırvatistan'ın en büyük milli parkı ve ülkenin sembollerinden birisiymiş. Plitvicka Jezera, İngilizce adı \"Plitvice Lakes National Park\" olarak bilinen Milli Park, Split'in 240 km kuzeyinde, Zagreb'in 130 km güneyinde yer alıyor. Bu göller ve şelaleler bölgesi 1949 yılında milli park statüsü kazanarak, 1979 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmiş. Parka, mevsime göre ücret tarifesi değişen biletlerle giriliyor. İsteyen internetten alırken, alamayan da gelince gişeye yöneliyor. Girişte önümüzde beliren 4 farklı parkura göre gezimiz şekilleniyor. En kısadan en uzuna doğru değişen parkurlardan biz ikincisini yürümeye karar veriyoruz. Sonra yol ve ara sıra karşımıza çıkan levhalar beyazlara bürünmüş güzelliğe sürüklüyor. Burası upper lakes ve lower lakes olmak üzere ikiye ayrılmış. Adından da anlaşılabileceği gibi bazı göller deniz seviyesinden daha yüksek. Yukarıdaki göller aşağıya akıyor ve burada yeni göller oluşturuyor. Toplamda 16 adet göl, bu göllere akan onlarca irili ufaklı şelale var. Şelalelerin en büyükleri Veliki Slap 78 metre yükseklikten, Galovacki buk 25 metre yükseklikten akıyor. Yukarıdan başlayıp, aşağıya doğru değişik açılardan fotoğraflar çekerek en son finali önünde yaptığımız, Veliki Slap şelalesi bizi ilk karşılayan. Zaten Plitvice ile ilgili gördüğünüz çoğu güzel fotoğrafta burada çekilmiş. Veliki Slap'ten uzaklaştıktan sonra uzunca bir süre yürüyoruz. Büyüklü küçüklü göller, minik minik akan şelalelerin yakınından geçerek, tekneyle karşıya geçilen, bizle beraber birçok ziyaretçinin kısa bir mola verdiği alana geliyoruz. Etrafa yayılan kahve kokusuna doğru ilerliyoruz. Her ne kadar hava koşullarına göre uygun giyinsek de yine de üşümüş, hatta donmuşuz! Kahveyle kısa sürede kendimize geliyoruz. Keyifli kısa molanın ardından teknede gün devam ediyor. Tekneden inince donmuş bedenlerimizi girişe kadar taşıyacak otobüsler bizi bekliyor, binince hemen hareket ediyor, milli parka ve bu güzel güne veda ediyoruz. Yılın her mevsimi yoğun ilgi gören Plitvice, kayın, ladin, köknar ağaçlarıyla birlikte 75 farklı endemik türü barındırıyor. Ayrıca Avrupa kahverengi ayısı, kurt, kartal, baykuş, vaşak, vahşi kedi gibi türler de halen burada yaşamını sürdüren canlı türleri arasında yer alıyor. Özellikle ayılar Plitvice'nin logoların da yer alacak kadar buranın sembolü olmuş bile. Buranın ev sahiplerini sayınca sakın ürkmeyin! Onlar siz rahatsız olmayın diye etrafta dolaşmıyorlar. Kimine göre 1-2 saat ya da birkaç gün olsa da biz bir günümüzü ayırıyoruz. Bu güzelliği dolu dolu yaşamak isteyenlere de konaklayacak yerler olduğunu söylemeden geçmeyelim. Plitvice Milli Parkı, Hırvatistan'ın en önemli şehirlerinden ikisinin arasında yer alıyor. Split'e 240 km, başkent Zagreb'e de 130 km uzaklıkta bulunuyor. Bu nedenle milli parka iki şehirden de ulaşım sağlanıyor. Split'ten Plitvice'ye otobüsle yolculuk yaklaşık 5-6 saat, Zagreb'ten ise 2,5 saat sürüyor. Bilet fiyatları da mesafeye göre değişiyor. Biletleri getbybus. com veya autotrans. hr sitelerinden online olarak satın alabilirsiniz. Plitvice Milli Parkı'na Entrance 1 (Giriş 1) ve Entrance 2 (Giriş 2) olmak üzere iki giriş var. Eğer konaklamayı düşünmüyorsanız hangisinden girdiğiniz önemli değil ama konaklamayı düşünüyorsanız giriş yapacağınız kapı önemli! 1. Girişte 3 otel bulunuyor. Eğer konaklamayı otelde yapacaksanız giriş kapınız ve başlangıç noktanız burası yani Entrance 1 oluyor. Girişin 1,5 km kuzeyinde yer alan Rastovaca Köyü'nde de konaklayacak birçok yer var. Köy dediğime bakmayın burası bir otel köy. Ayrıca köyün girişinde kamp yapacak çok güzel yerler de var. Yılın her mevsimi farklı güzellikte olan milli parka gelirken mevsimine ve doğaya uygun kıyafetler tercih etmeliyiz. Gün boyu açık alanda dolaşacağınız için ayağınızda mevsimine göre yürüyüş ayakkabısı, koruyucu kıyafetler, kışın kar pantolonu tercih ederken, diğer mevsimlerde termal kıyafetler ve yağmurluğu yanımızda hazır edelim. İhtiyacımız olan su ve yiyecekleri girişte yer alan marketten temin edebilir, minik bir sırt çantasıyla dolaşabiliriz. Havalar ısındıkça gelen ziyaretçi sayısı da oldukça fazla olduğundan sabah erkenden gelmekte fayda var. Bilet ofisi 8:00 16:00 arası açık. Bileti önceden internetten de alabilirsiniz. Fazla eşyalarınızı bırakabileceğiniz ücretsiz olarak luggage room mevcut."} {"url": "https://gezginruhu.net/dogu-ekspresi-ile-yollarda/", "text": "Neyse lafı fazla uzatmadan konumuza döneyim; tren yolculuğumu nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, hayalimi birkaç arkadaşımla paylaştım. Meğerse onlar benden önce hazırmış. Beyaz yakalı çalışanlar olunca dört gözle tatilleri bekler olduk. İlk fırsatta önümüze konulan üç günlük tatili de değerlendirip, uzun bir zamanı tren yolculuğuna ayırarak, İstanbul'dan Erzurum'a gitmeye karar verdik. Bilindiği gibi Doğu Ekspresine sadece Ankara Garı'ndan biniliyor. Son dönemlerde yapılan yol çalışmalarından, Kırıkkale İstasyonu'ndan binilir oldu. Biz de kendimizi buna hazırlamışken, gelen mailde, Ankara- Kayseri arasında kısa süreli yol bakım çalışması varmış, bundan dolayı biniş Kayseri'ye alınmış. Bütün planımız değişti. Önce İstanbul'dan 4 saatlik hızlı tren yolculuğu yapıp, Ankara'ya geliyoruz. Devlet Demir Yolları Müdürlüğü bizim için her şeyi düşünmüş; yolcuları, Ankara'dan Kayseri'ye özel otobüslerle taşıyacaklar. Otobüse yerleşince bu sefer Ankara'dan Kayseri'ye 5 saatlik yolculuğumuz başlıyor. İndi -bindilere devam yani. Akşam saat 22.00 gibi Kayseri'deyiz. Trenin kalkış saatini öğrenince şöyle bir silkeleniyoruz. Tam iki saatimiz var. ''Ne yapalım?'' diyemeden, hemen aklıma Hacıbaba İşkembe Salonu geliyor, Kayseri'nin en işlek caddesinde 24 saat açık olan mekana bir taksiye atlayıp varıyoruz. Bol sarımsaklı, işkembeler mideye inerken, üstüne de çay ödülü oluyor. Tekrar gara döndüğümüzde ışıltılı trenimizin hazır olduğunu görüp, yerimizi alıyoruz. Doğu Ekspresi 7 vagondan oluşuyor. İçinde dört ve iki kişilik kompartmanlar yer alırken, bir de koltuklu bölüm olan pulman da mevcut. Yolculuğumuz uzun olacağı için biz dört kişilik kompartmanı tercih ediyoruz. Hemen görevli tertemiz çarşaf takımlarımızı getiriyor. Yerlerimize serip, yorgun bedenlerimizi dinlendiriyoruz. Bundan sonrasını uykuda geçiriyoruz. Günün ilk ışıklarıyla etrafın güzelliğini görünce hemen uyanıyoruz. Yolculuğumuzun sonuna kadar sadece seyrediyor, zaman zaman da video ve fotoğraflarla anı ölümsüzleştiriyoruz. Kompartmanlar rahat, kapılarda içeriden kilitleniyor. Ara sıra aynı vagonda yolculuk yaptığımız gençlerin gürültüleri de olmasa bayağı keyifli olacak. En arka vagonun camına yapışarak bol bol yol video çekip, yanına da fotoğrafları ekleyince biraz dinlenip, sohbet etmek için yemekli vagona geçiyoruz. Trende görevlilerin yan masada açtıkları Anadolu türküleriyle kahvemiz, çayımız, bolca muhabbetimiz, önümüzde akıp giden manzaraya doyamıyoruz. Ara istasyonlarda beş dakikalık molaları değerlendirerek anlık fotoğraflarla bayağı eğleniyoruz. Bizimle beraber içimizdeki çocuk da keyif alarak eşlik ediyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/dunyanin-en-buyuk-mozaik-muzesi-hatay-mozaik-muzesi/", "text": "Asi Nehri'nin kıyısında eski binasını dolaştığım yıllarda büyüklük bakımından Tunus'tan sonra Dünya'nın ikinci mozaik müzesiydi. Şimdi Habibi Neccar Dağı'nın kıyısında yeni binasıyla ilk sıraya oturmuş bile. Gurur verici!.. Burada yaşam, M. Ö. 43.000 ile M. Ö.17.000 yılları arasında Üçağızlı Mağarası'nda başlıyor. Müzenin sergi salonuna da Samandağ İlçesi, Meydan Köyünde bulunan Üçağızlı mağarasının canlandırılması ile giriliyor. Gelen ziyaretçileri, Geç Hitit Döneminin Kralı II. Şuppiluliuma karşılıyor. Ellerinden birinde savaşı temsil eden mızrağı, diğerinde ise bereketi temsil eden başağı tutuyor. Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde Tell Tayinat Höyüğünde bulunmuş. O iri gözleri, şaşkın bakışlarıyla tam tamına 3000 yıl öncesinden geliyor. Orjinali 1,5 metre yüksekliğinde 1,5 ton ağırlığında. En çok ilgiyi de Kral Şuppiluliuma çekiyor. Müzede ayrıca Amik ovasında yer alan Tell Kurdu, Tell Tayinat ve Tell Aççana höyük mimarilerinin esintilerine de rastlanıyor. O dönemin yapıları tasvir edilirken, buradan çıkarılan buluntular da mekan içerisinde çeşitli vitrinlerde teşhir ediliyor. Hatay, birçok medeniyete, uygarlığa ev sahipliği yapmış bir şehir. Döneminde Dünya'daki en ünlü şehirlerden biriymiş. İskenderiye, Roma'dan sonra Antakya... Bu uygarlıklardan biri de Büyük İskender ve Komutanlarının kurduğu şehir devletleri. Özellikle komutanlarının kurduğu devletlere ait eserlerde sergilenmeye devam ediyor. Ayrıca Sasani, Helenistik ve Selevkos dönemine ait küçük eserlerde bulunuyor. Mozaik koleksiyonu açısından dünya birincisi olan Hatay Müzesinde M. S. 2. ve 5. yüzyıllar arasına ait mozaikler mimari mekan canlandırmalarıyla birlikte sergileniyor. 120 yer mozaiği sergilenirken, 70'e yakını depoda korunuyor. Eserlerin çoğu Harbiye ve Samandağ'dan. Roma Dönemine ait hamamda burada. 2018 Nisan ayında teşhiri tamamlanarak ziyaretçisiyle buluşan \"Lahitler Salonu''n da antik çağda ölü gömme gelenekleri ve kültler ile lahitler, urneler, ostotekler ve mezar stelleri yer alıyor. Ünlü \"Antakya Lahdi \" de burada. Müze Ortaçağ ve İslami Eserler Bölümüyle son buluyor. Müzenin içinde 8 sergi salonu, 5 depo, 984 metrekare alanda bütün eserler, 10 tane canlandırma alanı, 86 heykel, 6 sütun ve sütun başlığı, 1340 metrekare mozaik, yazıtlar, steller, mil taşları, lahitler, 6 maket ve 58 vitrin içerisinde, binlerce metal, seramik ve cam eser sergileniyor. Bütün salonları gezip, kısa süreli de olsa tarihe yolculuğun ardından çıkışa doğru ilerlediğinizde karşınıza Hitit Kralı II. Şuppiluliuma tekrar çıkıyor, bu sefer capcanlı, kostümlü. Ziyaretçileri, Helenistik ve Roma dönemine ait minik hediyelerle uğurluyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/dunyanin-en-gorkemli-tapinak-sehri-baalbek/", "text": "En çok görmek istediğim yerdeyim, Baalbek'te. Sami ırkından Akdenizli bir kavim olan Fenikelilerin sonra da Yunanlıların, Romalıların inanç ve kültürlerin birleştiği yer, Baalbek. Aynı zamanda Dünya'nın en görkemli tapınak şehri olarak da biliniyor. 5 bin yıllık geçmişiyle dimdik ayakta duran antik şehir birçok medeniyete de ev sahipliği yapmış. Önce Fenikelilerle başlayan serüven, Yunanlılara sonra da Romalılara geçerek kutsal bir mekan olarak kabul edilmiş ve önemini her zaman korumuş. Romalılardan sonra Bizanslılar, Selçuklular, Eyyubiler, Haçlılar, Moğollar, Memlüklüler ve Osmanlıların hakimiyetine girmiş. Her medeniyet şehre bir şeyler katmış. Beyrut'a 180 km uzaklıkta, Humus Şam demiryolu üzerinde, ıssız antik şehre, Lübnan'da kaldığımız sürece bize aracıyla eşlik eden Joseph'le gittik. Yaklaşık yolculuğumuz 2 saat sürdü. Dolmuşla gelseydik yolculuğumuz daha uzun süreceğini biliyorduk. Bizim gibi hafta içi yoğun çalışıp, hafta sonu nereyi keşfedersem kar mantığıyla en kolay yolu seçtik. Ülkenin yüz ölçümü de küçük olunca her yeri gezmeye zamanımız yetti. Tabi bunda en büyük etken Joseph'ti. Sabah başlayan yolculuğumuzda önce önümüzde yükselen Lübnan'ın ünlü kayak merkezi olan ve kendi adıyla anılan Faralya antik kentini aşmamız gerekiyordu. Buraya kadar gelmişken, gezmeden geçmeyelim diyerek, kısa süreliğine mola verdik. Faralya'dan önce başlayan ve Bekaa Vadisi'ne kadar uzanan yol boyunca beş farklı nokta da polis kontrolünde ilerledik. Her seferinde Joseph arabayı yavaşlatıyor, eliyle verdiği selamın ardından yüzlerde oluşan tebessümle hiç duraksamadan yolumuza devam ettik. Düzlüğe indiğimizde Bekaa Vadisi'ne geldiğimizi hem coğrafi değişim, hem de etraftaki yazılar ve fotoğraflardan anladık. Bir dönem çatışmaların en yoğun olduğu bölgedeydik. O dönemde her gün gazete ve televizyondan sıkça duyduğumuz ''Bekaa Vadisi'' burasıydı. Yıllarca çatışma bölgesinde kalan ve Lübnanlı bakanın ''Baalbek''i kurtarın çağrılarına cevap veren Unesco tarafından 1984 yılında koruma altına alınmış. Bir tarafımızda Suriye'ye paralel dümdüz yolda bir süre ilerledik. Evlerin ve insanların kalabalığından antik tapınağa Baalbek'e geldiğimizi anladık. Hemen kıyısında yer alan kafede biraz durup, soluklandıktan sonra girişe doğru ilerledik. İçeriye girmek için gişeden aldığımız biletimizle tapınağa doğru yükselen merdivenleri aştık. Kapıda bizi karşılayan rehberlerle kısa bir sohbetin ardından bir türlü aynı dillerde buluşamayınca kendi başımıza gezmeyi tercih edip, gülümseyerek yolumuza devam ettik. Rehberli gezmek isteyenlere göre İngilizce veya Arapça rehberlik yapıyorlar. Fenikelilerin en güçlü tanrısı olan \"Baal\" adına şehre Baalbek ismi verilmiş. Daha sonra Yunanlılar tarafından Heliopolis yani Güneş Şehri olarak ismi değiştirilmiş. Yıllar sonra yeniden Baalbek adını alan şehir, farklı tanrılara adanmış tapınaklarıyla pek çok farklı inanışa göre bir dini merkez olmuş. Baalbek, 1500'lü yıllarda Osmanlı hakimiyetine girmiş. O tarihteki kayıtlara göre şehrin en büyük tapınağı olan Jüpiter başta olmak üzere bir çok eser yıkık durumdaymış. Osmanlı idaresi 1900'lü yıllarda Almanlara verdiği araştırma izninden sonra şehrin toprak altındaki büyük bölümü yeniden ortaya çıkarılmış. I. Dünya Savaşı'nın sonrasında ise bölge Fransızların eline geçmiş ve Fransız araştırmacılar bölgedeki kazı çalışmalarına devam etmiş. Şehir bugünkü halini almış. Antik şehirde üç büyük tapınak bulunuyor; Jüpiter, Baccus, Venüs Tapınak'ı başta olmak üzere hepsini sırayla gezmeye başladık. Farklı dönemlerde yapılan tapınakların bazıları dimdik ayakta dururken, bazıları zamana yenik düşse de etkisini hala kaybetmemişti. En büyük tapınak olarak biliniyor. Jüpiter tapınağı, 22 metre yüksekliğinde 84 devasa uzunlukta sütunlardan oluşuyor. Günümüzde sadece 6'sı ayakta kalabilmiş. Bu devasa sütunlar halen dünyanın en uzun sütunları olarak kabul ediliyormuş. Her biri yaklaşık 300 ton olan bu sütunlar o dönemde Mısır'dan getirilmiş. Jüpiter Tapınağının temelinde bulunan dev anıt taşlarının tapınağa nasıl taşındığı ve nasıl işlendiği ise hala bilinmiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/dussel-sehir-prag/", "text": "Güzelliği sebebiyle Hitler'in bile bombalamaya kıyamadığı bu masalsı şehri gezip, görüp, Nazım gibi, Kafka gibi, bizim gibi siz de aşık olun. Şiirsel güzellikteki şehre adım attığınız anda cazibesine kapılmamak mümkün değil. Prag, birbiriyle bağlantılı on farklı bölgeden oluşuyor. Gezilecek yerlerin tamamı 1. Bölgede bulunuyor. Kale Bölgesi, bir kasabayı andırıyor. Saray, katedral ve çeşitli meskenlerle çevrili bu bölgeye üç farklı girişten giriliyor. Nereden girerseniz, girin, Hradancy Meydanı'na ulaşırsınız. Dünyanın en eski antik kalesi olarak adlandırılan yapı, 570 metre cephesi ile 7,5 dönümlük bir alanın üzerine kurulmuş. Kale dendiğine bakmayın, şato gibi. Kalenin içinde 'Lesser Town ' olarak adlandırılan yerde Hükümet binası ve bakanlıklarda bulunuyor. Prag'da bu mahalleden, güzel binaların arasından ülkeyi yönetmek, zevkli olsa gerek. Kalenin önünde ise iki asker nöbet tutuyor. Prag'da gezilecek yerlerin başında yer alan yapılardan biri de St. Vitus Kadetrali. Dış cephesinde binlerce süsleme ve figür bulunan bu katedralin yapımına 1344 yılında 4. Charrles döneminde başlanmış. Günün her saati insanların uğrak yeri olan \"Old Town' ' türkçesi \"Eski Kent Meydanı\" yer alıyor. Hele meşhur saat kulesinde saat başı gösteriye denk geldiğinizde, durum biraz değişiyor. Ne göreceğini bilmeden, meydanda meraklı bakışlar toplanıyor. \"Gong\" sesiyle beraber birden saatin önünde pencereler açılıyor. Figürler işlemeye başlıyor. Ölüm, saatine baktı ve zil çalan ipi çekti, hemen yukarıda İsa ve Havarileri ortaya çıkıyor. Bu gösterinin uzayacağını beklerken tüm figürler bir anda yok oluyor. Biraz hayal kırıklığı, bir anda yükselen kahkahalar arasında dağılıp, herkes gideceği yöne doğru ilerliyor. Fotoğraf çekebilen şanslı, çekemeyen de tekrarını yaşamaya mecbur! Saat Kulesi'nin yakınında National Museum bulunuyor. Gerçekten görülmesi gereken yerlerden birisi. 1818 yılında kurulan, doğal, bilimsel ve tarihi koleksiyonların sunulduğu müzenin kurucusu Kaspar Maria Sternberg'miş. Müzenin kurulumuna tarihçi Frantisek Palacky de katkıda bulunmuş. Günümüzde National Museum'da tarih, sanat, müzik ve kütüphanecilik ile ilgili yaklaşık 14 milyon tane nesne çeşitli bölümlerde sergileniyor. Müze, Wenceslas Square'de neo Rönesans tarzında inşa edilmiş. 1885 1890 yılları arasında yerel Mimar Josef Schultz tarafından yapılmış. Aynı mimar National Theatre'yı da yapmış. Müze 1818 yılında kurulmuş. Sadece müze için inşa edilmemiş. Ulusal kimliğin sembolü olarak da kabul edilen yapı, Prag'daki en güzel binalardan birisi. Binayı güzelleştiren bir başka durum ise Kepler'in gökyüzü çalışmaları. Çatı katına kurulu teleskopla o dönemde gökyüzündeki değişimleri inceliyormuş. Old Town'dan, Karel Köprüsü'ne doğru süzüldüğünüzde bir ara sokağa gizlenmiş olarak bulursunuz. Küçük bir grup ve rehberle alt kattan başlayarak dolaşılıyor. Alt kat Şapel, aynı zamanda saat sekizden sonra konserlere ev sahipliği yapıyor. Şehrin sokaklarında gündüz farklı işlevselleştirilmiş mekanlar, gece klasik müzik konserleri oluyor. Üst kata çıktığınızda kütüphaneyle karşılaşıyorsunuz. Yüz yıllık kitapları ya da yaşanan tarihin izlerini fotoğraf çekmeden dolaşıyorsunuz. Kesinlikle fotoğraf çekmek yasak! İngilizce anlatımlardan derleyerek sadece tarihteki izlerine tanıklık ederken, üst katta Kepler'in çalışma alanı yer alıyor. Prag'a gelince görülmesi gereken yerlerden birisi de \"Yahudi Meydanı\". Eski Kente yakın olması açısından ulaşımı kolay bir yerde. Giriş fiyatları yüksek ve ilginin fazla olmasından dolayı çok kalabalık ama etkileyici!"} {"url": "https://gezginruhu.net/edirnede-gezilecek-yerler/", "text": "Tunca'sı, Arda'sı, Meriç'i, mis gibi havasıyla yine yeniden tarihi şehir Edirne'deyiz. Şehre girince muhteşem görüntüsüyle Selimiye karşılıyor konukları. Merkezde dolaşırken nereden bakarsak bakalım farklı siluette Selimiye ile karşılaşıyoruz. Bu şehirde geziye tabyalardan başlanır. Bu topraklarda yaşanan savaşın izleri acısıyla, gerçeğiyle önümüzde. Tabyalarda; Şükrü Paşa Anıtı, Balkan Savaşı Müzesi yer alıyor. Müzeler ve anıtlar 26 Mart 1913 Balkan Savaşı şehitlerinin anısına yapılmış. Savaş sırasında yokluk içinde Edirne'yi savunan askerlerin komutanı Şükrü Paşa'nın, Edirne'nin savunma yerlerinden biri olan Kıyık Tabya'da mezarı ve anıtı da yer alıyor. İkinci rotamız Selimiye Cami. Bir dönem Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan Edirne, Osmanlıdan kalan izleri an ve an gözler önüne seriyor. Bu şehri en çok seven padişahlardan birisi de II. Selim, diğer adıyla Sarı Selim. Şu anda yıkıntılarını görebildiğimiz eski sarayda günlerini geçirirken, edebiyatla ilgiliymiş. Bir gün gördüğü rüyadan etkilenerek, muhteşem camiyi yaptırmaya karar veriyor. Dönemin ünlü mimarı Mimar Sinan'dan da bu konuda yardım istiyor. Yaklaşık 6 yıl gibi uzun bir süreye yayılan caminin bitimine maalesef Sarı Selim'in ömrü yetmiyor. Cami Padişah'ın ölümünden sonra ibadete açılıyor. Mimar Sinan'ın ''Ustalık eserim. '' dediği Selimiye, dört minareli ve üç şerefeli camilerimizden aynı zamanda. Mimar Sinan öyle bir beceriyle inşa ediyor ki, farklı açılardan bakıldığında minareleri bazen 3, bazen 2, bazen 4 olarak da görebiliyorsunuz. Yüzlerce çırak ve kalfanın çalıştığı bu muhteşem eseri altı yılda bitirmekte büyük bir başarı olsa gerek. Kusursuz ince işçiliği, mimari heybetiyle büyüleyici tarihi yapılarımızdan da biri ayrıca. Caminin arkasında bir mezar gözümüze ilişiyor. Mimar Sinan inşaat faaliyetlerini sürdürürken, aynı zamanda çok sevdiği torunundan ayrılmanın üzüntüsünü de yaşıyor. Bir şekilde hasret kaldığı torununu yanına aldırıyor. Bir süre sonra torunu Fatma hastalanıyor ve vefat ediyor. Üzüntüsüne dayanamayan Sinan, torununu caminin arkasına gömdürüyor. Osmanlıda ters lale hüznü ifade eder. Sinan da hüznünü caminin içinde yer alan ters lale ile anlatıyor. Caminin avlusuna çıktığımızda kapalı eyvanlı yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Camii beş kattan oluşuyor. Beş olmasının nedeni de İslamiyet'in beş şartını ifade etmesi. II. Selim, caminin çok özel olmasını istiyor. Bu nedenle içerideki sütunun altınla kaplatmak istiyor. Ancak Sinan'ın ileri görüşlülüğü buna müsaade etmiyor! \"Düşman saldırısında altının kaçırılacağını\" düşünen Sinan, bir şekilde padişahı ikna ederek, sütunu değerli mermer ile döşüyor. Dediği de gerçek oluyor. Balkan savaşlarında caminin düşmanlar tarafından yağmalandığı söyleniyor. ''Edirne'' denilince akla bir Selimiye bir de ciğer geliyor. Kalabalık gruplara kısa sürede hizmet vermeye alışmış esnaf, lezzetli ciğerlerinin yanında acı biber kurusu, salatası ve bu yöreye ait tatlısını da sunuyor. Ciğerin yanında sunulan tatlının ismi de alıştığımızın dışında, Triliçe. Triliçe, hafif sütlü, sünger gibi bir kek ve karamelize edilmiş şekerle süslü bir tatlı. Sadece Edirne'ye has bir lezzet. Karnımız doyunca soluğu çeşitli tatlı ve süs eşyalarının satıldığı Arasta'da alıyoruz. Caminin hemen yanında yer alan çarşı, turistlerin de uğrak yeri adeta. Bademli kurabiyelere hemen saldırıyorum. İtiraf ediyorum en çok bu kurabiyeleri seviyorum. Paket paket alıyorum. Uzun süre kalsa da bayatlamıyor. Kurabiyelerin dışında turistlere yönelik çeşit çeşit ürünler de yer alıyor. Ben sadece kurabiyelerle ilgiliyim. Küçük bir kapalı çarşıyı andıran bu eski yapıda, bademli kurabiyenin yanında peynir helvası da hem gözümü hem de damağımı şenlendiriyor. Biraz tatlılarla ilgiliyim ama gerçekten çekiyor. Tatlılardan uzaklaşınca mis kokulu süs sabunlarını ve bu şehrin sembolü süpürgelerini almadan ayrılmıyoruz. Yöre halkının inancına göre aynalı süpürge hangi eve girerse uğur getirirmiş. Belki bizimkine de getirir!.. Gelmeden önce şehri sel basmış. Sanırım gelmek için nisan uygun bir zaman değil. İlkbaharın başındayız biraz da havalara güvenip çıkınca farklı manzarayla karşılaşıyoruz. Yağışların bol olduğu dönemde Bulgaristan'daki baraj suları Edirne'ye doğru akınca şehrin köprüleri kısa süreli de olsa sular altında kalıyormuş. Bu nedenle Meriç köprüsü sular altında, geçilemiyor. Maalesef geleneksel köprüyü seyredip, çayımızı yudumlayamıyoruz. Çünkü geçiş yasak! Daha önce sıcak havada köprüye karşı çayımı içip manzaranın güzelliğini keyifle seyretmiş bol bol fotoğraf çekmiştim. Bu sefer uğramadan yönümüzü eski saray kalıntılarının bulunduğu bölgeye doğru çeviriyoruz. Edirne, Osmanlı Devleti tarafından alınmadan önce, Bizans İmparatorluğu'na bağlı küçük bir kentmiş. ''Kaleiçi'' denilen bir bölgeden ibaret olan Edirne, Balkanlara ulaşabilmek ve egemenlik kurabilmek için aynı zamanda stratejik öneme de sahipmiş. Murad Hüdavendigar olarak bilinen Osmanlının üçüncü padişahı I. Murat, Edirne'nin askeri önemini kavramış ve 1361 yılında Edirne'yi fethederek, Osmanlının İkinci Başkenti yapmış. Edirne'ye iki saray yapılıyor. Eskisinin pek izine rastlamazken, yeni sarayın Alay Meydanı'nın güneyinde, kalıntıları günümüze kadar ulaşmış. Bugün ayakta Matbah-ı Amire duruyor. Osmanlı saray mutfaklarının genel adı, 'Matbah-ı Amire'ymiş. Enderun ve Harem'de yaşayanlarla, iş için saraya gelen konuklara ve ulufe günlerinde de kapıkule askerlerine bu mutfaklardan yemek verilirmiş. Geleneksel düzene II. Mehmet ya da Fatih döneminde kavuşan Matbah-ı Amire, sarayın en kalabalık kadrolu birimlerinden de biriymiş. Fatih Sultan Mehmet zamanında Cihannüma Kasrı ile Kum Kasrı yaptırılmış. Bugün Tuna Köprüsü'nü geçince Cihannüma Kasrı'na ulaşıyoruz. Fazla yağıştan dolayı köprüyü geçemiyor ve sadece uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Osmanlı döneminde tıbbi tedavilerin gerçekleştiği şifahane günümüzde Sağlık Müzesi olarak hizmet veriyor. Her an her yerden çalgıcı çıkabilir. Edirne aynı zamanda eğlencenin de merkezi. Darbukacılar, klarnetçiler, zurnacılar her an her yerden karşınıza çıkabiliyor. E, hazırsanız oynamaya o zaman doğru yerdesiniz! Şehrin belli mekanlarında aynı çalgıcıları görebilirsiniz, gece eğlenceleriyle de meşhur. Sokaklarda macun şekerleri var! Tam çocukluğuma döndüğüm andayım. Hemen renk renk şekerlere hücum ediyorum. Osmanlı'dan kalan gelenek hala sokaklarda devam ediyor ki hemen takip ediyor ve renk renk MACUN şekerini atlamıyorum. Üniversiteli şehri Edirne. Beni en çok Karaağaç'taki üniversite kampüsü etkilemişti. Hele üniversitenin içinde yer alan trenle çok anı fotoğrafım var. Diğer bölgelere göre mimari olarak farklılık gösteren Karaağaç bölgesi, kafelerin tek veya iki katlı binaların yer aldığı alandan oluşuyor. Tabi bu şehirle yolum bir değil bir çok kez kesiştiği için her buluşmada farklı köşeleri keşfediyorum. Sv. Georgi Kilisesi, aynı zamanda Bulgar Kilisesi olarak da biliniyor. Edirne'nin kuzeydoğu bölgesinde \"Kıyık\" Barutluk Mahallesi'nde yer alıyor. Buraya gelmek için merkezden epeyce yürümek, bir de şehrin kenar mahallerini keşfetmek gerekiyor. Bir zamanlar şehrin bu bölgesinde Bulgar asıllı vatandaşlar yaşarmış. Kilisenin temeli 23 Nisan 1880 yılında atılmış ve aynı yılda yapımı bitmiş. Kilisenin yapımı Sultan II. Hamid'in izni ile zamanın Edirne Valisi Rauf Paşa'nın sayesinde gerçekleşmiş. Bulgar Kilisesi 'nin planı üç gemili psevdobazilik şeklinde olup, Bulgar geç rönesansına özgü plan karakteri taşıyor. 1940 yılına kadar Bulgar vatandaşı olan papazlar kilisede görev yapmış. Daha sonra Bulgar asıllı İstanbullu papazlar görevi sürdürmüşler. Uzun süre restorasyon çalışmalarından dolayı kapalı olan kilise 2004 yılında Bulgar ve Türk yetkililerinin katılımı ile resmi olarak Bulgaristan Cumhuriyeti Başbakanı sayın Simeon Sakskoburggotski'nin katılımı ile ibadet açılmış. ''Haydi bre pehlivan'' nidalarıyla her sene haziran ayı sonu, temmuz ayı başında Kırkpınar'da gerçekleşen yağlı güreşlerde burada yapılıyor. Osmanlı döneminden günümüze uzanan gelenek hala devam ediyor. Kırkpınar'da ''baş''ı kazanan pehlivan, gelecek senenin Kırkpınar güreşlerine kadar ''başpehlivan'' olarak biliniyor. Gelmek için en güzel zaman yaz ayları. Bir güne sığmayan şehirde; gelince muhakkak konaklamalı kalmak gerekiyor. Konaklamak için seçenek çok. Günlük turlarla da gelinebilir ancak şehri dolu dolu yaşamak biraz zor. Selimiye, tabyalar, ciğer, triliçe, kavala kurabiyesi, peynirli tatlı, Meriç, çalgıcı, eğlencesi ve daha sayamadığım nice güzellikleriyle bir şehri daha dolu dolu yaşayarak ayrılıyorum."} {"url": "https://gezginruhu.net/efteniden-guzeldereye-dogru-adim-adim/", "text": "Yine günlerden bir gün doğayla kucaklaşıyoruz. Yeni keşif değil, farklı mevsim bu seferki gelişimiz. Sadece Efteni Gölü'nden, Güzeldere Şelalesi'ne doğru adım adım yükselmek niyetindeyiz. Kuş gözlem kulesine vardığımızda, kış güneşinin cılız ışıklarıyla ışıldayan gölün yüzeyinde çığlık çığlığa karınlarını doyurmaya çalışan Sakarmekeler ilk bizi karşılayanlar. Ahşap iskelenin cazibesine kapılan bizler göle doğru yönelirken, sıcak çayını avuçlarının arasına almak isteyenler de masalara yerleşiyor. Daha önce baharın güzelliğini seyrederek kısa süreli yaşadığımız mutluluğu, şimdi kış güneşinin ışıltısı süslüyor. Manzara güzel, içilen çayın keyfiyle yürüyüş hazırlıklarına başlıyoruz. Gölün hemen karşısından, dağın gölgelediği yamaçtan ilk adımlarımızı atmaya başlıyoruz. Yavaş yavaş yükseldikçe tüm yüzeyini kaplayan kurumuş sazlıklarıyla Efteni Gölü giriyor, ilk görüş alanımıza. Sonra güneye, Güzeldere Şelalesi'ne ulaşan vadiye doğru yolumuz dönüyor. Son yağan karın yükseklerde, bize uzak kısımlarındaki kalıntılarına bakarak, yılın bu mevsiminde coşkuyla açan kardelenlerin yanından geçiyoruz. Pembe renkleriyle onlara eşlik eden boncuk boncuk sıklamenlere gülümsemeyi de unutmuyoruz tabi. Hep yukarıya yükseliyoruz, yoruldukça ara sırada soluklanıyoruz. Durmak için bazen küçük bir subaşı oluyor bahanemiz, bazen de eriyen karların coşturduğu küçük mevsimlik bir şelale. Kimi zaman da başımızın üstünde daireler çizen bir şahin oluyor bu nefesin adı. Hepsinde bir güzelliğin peşindeyiz. Yaklaşık 9 km lik yürüyüşün sonunda, bir şarkının mırıltısı gibi şırıl şırıl akan Güzeldere Şelalesi'ne varıyoruz. Yaptığımız ziyaretten sonra tatlı yorgunluğumuzu güneşin son ışıklarına karşı içtiğimiz çaylarla atmaya çalışıyoruz. Dönüş yolundaysa, doğanın kucağında bir günlüğüne çocuk olmanın tadı var aklımızda. Bazen yere uzanıp bir karış karın arasında kaybolmak niyetimiz. Bazen de bir masanın başında sıcak sohbetin içinde olmak. Her ne olursa olsun güzel bir günü daha yol dostlarıyla tamamlıyoruz. Efteni, Düzce sınırları içerisinde tektonik hareketler sonucu oluşmuş bir tatlı su gölü. Efteni Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak korunan alan hemen kenarındaki ahşap gözlem kulesi ve sazlıklara doğru uzanan iskelesiyle ziyaretçilerine yıl boyu hem yaban hayatını hem de doğadaki mevsimsel değişiklikleri gözlemleme imkanı verirken, görsel bir ziyafet de sunuyor. Bu bölgede gezilecek, görülecek yerleri merak ediyorsanız, daha önce yazdığımız yazımızı buradan okuyabilirsiniz. İster araçla, isterseniz bizim gibi adımlayarak bu güzellikleri yaşarsınız. Okuyucuya kısa not: Bugünü yaşatan sevgili arkadaşım Ümit Malkoçoğlu'na buradan çok teşekkür ediyorum. Yaşadığımız duyguyu öyle güzel anlatmıştı ki onun yazısından derleyip, sizlerle paylaştım."} {"url": "https://gezginruhu.net/egede-kutsal-ada-patmos/", "text": "Kendini bulmaksa niyetin ve biraz da huzur doğru adresin Patmos. hangisini tercih edersen et buluşma yerin burası. İlk durak Kalymnos, derin koyun içindeki iskeleye kısa bir süre yanaşıyoruz, yolcular iniyor, yenileri biniyor. Tuzlu camların arkasından limandaki İtalyan yapıları görüyorum. 1912'de geldikleri adalardan II. Dünya savaşı sonrası ayrılan İtalyanlar, kendilerine özgü Art-deco yapılarla tüm on iki adaya damgalarını vurmuşlar ama yüzlerce yıl bu adalardan vergi alan Osmanlı'nın eserleri bir elin parmaklarını geçmiyor. Günümüze kalan Osmanlı eserleri de restorasyon beklentisi içinde zamanla yarışıyor. Gelecek yıl acaba Kalymnos'a yoksa Leros'a mı sefer yapsak? Gezginin ruhu böyle işte, bir seyahat bitmeden ikinci seyahat planları yapılıyor. Avrupa'da en iyi kaya tırmanışı yapılan yerlerden olan Kalymnos kayalarını da sancağımızda görüyoruz. İkinci ada Leros, adanın iki limanı var, yine İtalyan yapılarının kırmızı kubbeleri görülüyor ufukta. Savaş sırasında burada Mussolini denizaltılarını konuşlandırmış. Minik Lipsi iskelesinde de yolcu indirdikten sonra saat 11.00 de Patmos'a ayak basıyoruz. Deniz sakin, lacivert ve bizi bırakan feribot Dodekanissa Seaway limandan ayrılıyor. Biz sola doğru yürüyoruz. Elde bavullar, elimizle koymuş gibi Captain House oteli buluyoruz. Limandan sola dönüp sahile paralel yürüyerek 50 metre uzaklıkta 2 katlı bina. Patmos'un beyaz, küp biçimi geleneksel mimarisinde. Tertemiz, minimal stilde zevkle döşenmiş odaları ve giriş katı bir orta avluya açılıyor. Avluda yüz yıllık bir palmiye ve havuz yorgunluğumuzu almak için bizi bekliyor. Yorgun ama mutluyum, hayallerimdeki bir güzel seyahat daha gerçekleşiyor. Bir saatlik dinlenme ile Skala sokaklarında kayboluyoruz. Hava ılık, etraf da çok kalabalık değil, tam bize göre. Liman karşısına kahveler, hediyelik eşya dükkanları dizilmiş. İdare binasının yanındaki minyatür meydan, kasabanın kalbi sanki iki kahve yükünü almış, cıvıl cıvıl. Bizim evlerde bin bir zahmet ve ihtimamla yetiştirmeye çalıştığımız saksı bitkileri \"Benjaminler \" burada dev ağaçlar haline gelmiş. Ya \"Begoviller\" hiç söylemeyeyim, aşık olunacak güzellikte. Adamız küçük, gezilecek ve denize girilecek yerler etrafımızı çevirmiş vaziyette. Aceleye gerek yok, sindire sindire geziyoruz. Erken kalkmak da yok bu tatilde. Kuzeyden güneye 25 km. uzunluğunda ve sadece 3000 kişi yaşıyor, yaklaşık enlem olarak da Didim açıklarındayız. Otelimizde sabah kahvaltısı beklenmeyecek ölçüde zengin. Ana kahvaltıya kurabiye, kekler ara sıra Katerina'nın ayva reçeli de ekleniyor. Sabah \"Kalimera\"yla selamlaşmak ruhumuzda başka bir tat bırakıyor... Ada küçük ama gidilecek plaj çok. Otel her türlü hizmeti sunuyor, araba kiralamak da buna dahil. Altı günlük kiraladığımız kırmızı Jimny'le ada turuna çıkıyoruz. İlk durağımız Chora. Chora, kutsal bölge... Nedenine gelince; Hıristiyanlık tarihinde İncil'in dört yazarından biri olan ve \"Apokalips \" bölümünü de yazan, incil yazarı \"Hagios İoannes Theologos\", bizim Patmos'a damgasını vuran kişi. Roma imparatoru Domitianus inançlarından dolayı İoannes'i bu adaya sürgüne gönderiyor, M. S. 95 de. İki yıl bir mağarada kapalı kalan İoannes, burada bir yarıktan gelen ve tanrının sesi olduğuna inandığı sesler duyup, onları yazıya geçiriyor, işte İncil'de yer alan \"Apokalips\" bölümü de böylece yazılmış oluyor. Göreceklerimiz arasında bu mağara da var. Mağara Manastır'da yani Chora bölgesinde. Virajlı yoldan yavaşça ilerliyoruz, tepedeki Manastır ve onu beyaz bir taç gibi çevreleyen Chora evlerine gittikçe yaklaşıyoruz. Belirli bir noktadan sonra Chora'ya motorlu taşıt giremiyor. Araçtan inip, daracık eski taş sokaklara dalıyoruz. Manastır'ın girişine doğru döne döne çıkıyoruz. Ana girişin üzerindeki açıklıktan girişe dayanan düşmanların, korsanların üzerine kızgın yağ döküldüğünü okuyoruz. Manastır'a giriş ücretli, içerideki müze de buna dahil. Hıristiyanlık'taki kutsal üçlemeye son derece uygun bir üçlü kemer içine yerleştirilmiş çanlar girişte karşılıyor. Manastır çevresindeki ilk yerleşimler manastırın kuruluşundan hemen elli yıl sonra başlıyor ama bugün yoğun olarak batıda yer alan Chora evleri 1453'de İstanbul'un fethinden sonra bu adaya göç eden kibar ve kültürlü \"Konstantinopoliler\" tarafından yapılıyor, bu mahalleye \"Allotini\" deniyor, bu tarihten sonra hemşehrilerimizin yemek, sanat, müzik ve kültürü tüm adayı etkiliyor. Girişteki avlu çakıl taşı mozaiklerle kaplı, tam ortada eskiden şarap, şimdi suyun saklandığı bir sarnıç var. Sarnıcın üzerinde ve duvar kenarlarında kandiller ve halıları görüyoruz. Manastır için çok önemli olan birçok dinsel objenin yanı sıra bizim için önemli olan Osmanlı padişahlarının 6 adet fermanı var. Ticareti, dinsel özgürlüğü koruyan fermanların yanı sıra bir ferman benim ilgimi çekiyor. Bu fermanda Sultan, Subaşı ve Kadı'ya şu emri veriyor: \"Andros isimli şahsın evine giren mallarını çalıp, ev ahalisinden birini öldüren saldırgan tez bulunsun ve cezası verilsin!!! \". Manastır'ın ikinci katından manzara müthiş, beyaz kemerler arasından iç avluya bakış da güzel. Çıkışta, Chora'nın beyaz sokaklarında kayboluyoruz. Chora'nın sokaklarında, geçitlerinde, koridorlarında kendimi kaybediyorum... Bir rüya gibi beyazlık, yukarıda gökyüzünün sonsuz mavisi ile sınırlanıyor. Bir de bu güzelim renklere evlerden sarkan begonvillerin dökülüşünü eklersek, soğuk kış günlerinde kurduğum hayallerin tam ortasına düştüm diyeceğim. Geçitler kıvrılıyor, iniyor, çıkıyor, minik meydancıklardaki şık butiklerin etrafından dolaşarak yeni sürprizler hazırlıyor. Bir anda Yel değirmenleri dibinde bitiyoruz. Eski antik patikadan ilerliyoruz; sararmış otlar, kavruk makiler, şapeller, taş evler, yüzme havuzlu beyaz Ege evleri, kayalar... Aracımızı buluyor, hareket ediyoruz, Skala'ya doğru ilerliyoruz. Altı gün boyunca arabamıza kurulup plajları teftiş ediyoruz. İlk durağımız tepedeki Kambos kasabası... Meydan da şirin bir kahve var. Adı Aroma Cafe. Hemen çöküyoruz. Karı-koca işletmesi köy kahvehanesi de diyebiliriz... \"Greek kahvesi bugünden sonra her gün burada içilecek!\" görev edinmiş gibi tatilimiz bitene kadar her sabah kahve mekanımız burası oluyor. Halk samimi, herkes birbirine selam vermeden geçmiyor. Araç, motor ya da yaya ne olursa olsun, etrafa bakıyorlar tanıdık var mı diye? Hemen durup bir selam çakıp, birkaç hatır gönül ekleyince yola devam ediyorlar. Plajlar çok ve birbirine yakın bir de aracımız olunca Linbos'tan ayrılıp, Vagias Plajına geliyoruz. Burada da hiç kimse yok... \"İn-cin top oynuyor.\" desem kandırmış olmam. Her yer bizim ve özgürüz!!! Biraz acıkınca da tepede bir kafede, Cafe Vagias'ta karnımızı doyuruyoruz. Gün biterken yolda yeni keşifler yaparak otele ilerliyoruz. Akşam otelin yanından bir müzik sesi yayılıyor etrafa, birkaç kişiden oluşan kalabalık müzik ve bir de havaya kaldırılan kadehte uzolar.. Gecenin sessizliğinde müzik sesini bozmadan yürüyorken birisi sesleniyor, ne dediğini anlamasak da el hareketiyle anlatmaya çalışıyor; \"Gelin içeri\". Bizi de eğlencenin bir parçası olmaya davet ediyor, hemen kabul edip, ilişiyoruz sandalyelere... Ortada bir delikanlı lavta çalıyor, bizim uda benziyor, dinleyenlerde şarkılarla eşlik ediyor. Aman aman istesek olmaz böyle bir ortam, yarım saatin sonunda yan masadan gelen bir bey kendini tanıtıyor. Yarım yamalak öğrendiği Türkçesiyle; \"Yaşamak ne güzel şey\" diyerek tekrarlayıp bizi kucaklıyor. Dostane sahneler gecemizi ve gündüzlerimizi farklı anlamlandırıyor. Ada küçük, her yerde karşılaşıyoruz ve adanın sakini gibi her yerde selamlaşıyoruz. O plaj senin bu yollar bizim derken altı günü bitiriyoruz. Patmos'dan ayrılma günü gelip çatıyor. Dodekanissos Seaway ın katamaranı yanaşıyor limana. Bekleyen kadar inenler de var. iki katlı feribota yerleşiyoruz, bavullar yine iniş yerlerine göre istifleniyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-birgi/", "text": "Ödemiş'ten Bozdag'ın eteklerine doğru yükseliyoruz. Yol bizi Birgi'ye götürüyor. Bozdag'ın eteklerine kurulu asırlık ağaçların arasında kalmış bir mücevher olarak nitelendirdiğimiz Birgi, İzmir'in Ödemiş İlçesine bağlı küçük bir belde. İzmir'e 120km, Ödemiş'e de 9 km uzaklıkta yer alıyor. Günün her saati Ödemiş, Birgi arasında gidip gelen minibüslerle de kolayca ulaşımı sağlanıyor. Bugün gözlerden uzak sakin bir yaşam sürdüren beldenin geçmişi M. Ö 700 yılına kadar uzanıyor. Adı antik dönemde türlü mitolojik hikayelere karışan Bozdag'ın eteklerine yayılan, ününü de Homeros'un İlyada Destan'ında bahsettiği Asya Çayırlar'ından alan Birgi, Frig, Lidya, Pers, Bergama krallıkları, Roma ve Bizans İmparatorluğu ve Aydınoğlu Beyliği'nin hakimiyetine girmiş. Aydınoğulları'nın ikinci beyi Gazi Umur Bey'in de Birgi üzerinde büyük etkileri olmuş. 1426 yılından sonra Osmanlı egemenliğine giren Birgi, adını kale ve sur anlamına gelen \"Pyrgion\" kelimesinden almış. Şehrin antik dönemdeki adı Dioshieron, yani Zeus'un kutsal yeri, Ortaçağ'da ise Hristiyanlar tarafından kutsal kabul edilerek Christopolis olarak anılmış, yani ''İsa'nın Şehri'' olmuş. Türkler'in himayesine geçince de Aydınoğlu Mehmet Bey, 1308 yılında kurduğu Aydınoğlu Beyliği'nin adını Birgi olarak değiştirerek burayı da başkent ilan etmiş. Eski mimarisini koruyan taş evleri, taşlı yolları, şirin meydanları, Aydınoğlu Mehmet Bey Camii, İmam-ı Birgi Medresesi, Gazi Umur Bey Anıtı ve Sultan Şah Türbesi gezilecek yerlerden. Küçük bir yerleşim olduğundan her yere yürüyerek rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Aracımızdan inince taşlı yolda yürüyoruz. Mimarisini koruyan ender yerlerden birisi, Ege'nin Köyleri'ne yaptığımız gezimizde en çok görmek istediğim yer de burasıydı. Listenin başında Osmanlı döneminden kalan yapıların içinde en çarpıcısı olanı Çakırağa Konağı var. Konak 1761 yılında yörenin toprak sahiplerinden ve deri tüccarı Şerif Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Dantel gibi özenle işlenmiş görünümüyle 3 katlı ve 14 odalı konak, 1975 yılına kadar ev olarak kullanılmış. Şimdi ise ziyaretçilerin uğrak yeri haline gelen konağın her katında karşılıklı iki tane köşk odası bulunuyor. Zemin katı geleneksel tarzda taş örme, diğer katlar tamamen ahşaptan yapılmış. Bu görünümüyle oldukça etkileyici bir konak. Bu yapıda en çok dikkatimizi çeken Şerif Ali Ağa'nın İzmirli ve İstanbullu olan eşleri için yaptırmış olduğu karşılıklı odaları. Bu odaları özel kılan şey de, dönemin ulaşım şartları zor olduğu için eşlerinin memleket özlemi çekmemeleri için odaların duvarlarına İstanbul ve İzmir manzarası yaptırmış olması. Ayrıca konağın tavanlarında Ege Bölgesi'nde yetişen sebze ve meyvelerin tasvirleri de unutulmamış. Bence köyün en etkileyicisi yapısı bu konak, kesinlikle görmelisiniz. Konaktan çıkınca Aydınoğlu Mehmet Bey Camii'ne doğru ilerliyoruz. Caminin önünde yerelin el emeği göz nuru ürünlerinin sergilediği tezgahların önünde biraz sohbet birazda köyün lezzetlerinden birer birer tadıyoruz. Özellikle karadut şerbeti müthiş bir lezzet. Bu sıcak havada buz parçalarının üstüne dökülen şerbetin serinliği bir süre bizi rahatlatıyor. Köyde yetişen otlar, el emeği ürünler de ayrı bir güzellikte. 1300'lerden beri hala ayakta olan camiye doğru ilerliyoruz. Aydınoğlu Mehmet Bey Camii, Ege'nin en eski camilerinden hatta Ulu Camii olarak da biliniyor. Cami 1312 yılında Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış. Çinilerle kaplı minaresi ve köyün en canlı meydanında bulunmasından dolayı ziyaretçilerin ilk uğrak yeri burası oluyor. Caminin hemen yanında yer alan Aydınoğulları Türbesi altıgen şeklinde yapılmış. Mehmet Bey'in 1334 yılında ölümünün ardından yaptırılan türbede kendisi, oğulları Gazi Umur Bey, İsa Bey ve Bahadır Bey'in tabutları bulunuyor. Mehmet Bey'in vefatından sonra devletin başına oğlu Gazi Umur Bey geçmiş. Büyük kahramanlarıyla tarihe adını yazdırmış. Umur Bey İzmir'de ilk Türk donanmasını kurmuş ve katıldığı deniz savaşlarında Haçlı, Venedik ve Ceneviz donanmalarına karşıda oldukça büyük zaferler elde etmiş. İzmir'de Haçlılara karşı verdiği bir savaşta okla vurularak şehit edilen Gazi Umur Bey'in aynı meydanda heykeli de bulunuyor. Yine aynı meydanda yer alan Sultan Şah Türbesi Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından, kız kardeşi Hanzade Hatun'un ölümü üzerine 1310 yılında yaptırılmış. Hanzade Hatun zamanında Sultan Şah olarak anıldığı için aslında bu türbeye de ismi verilmiş. Caminin hemen arkasında yer alan Derviş Ağa Medresesi'ne doğru ilerliyoruz. Medrese, Derviş Ağa tarafından 1657 yılında yaptırılmış. Darülhadis, Çukur Medrese olarak da bilinen yapı, L planlı olup, medrese hücrelerinden beşi batı kanadında ikisi de güney kanadında bulunuyor. Ayrıca medresenin güneybatı köşesinde de dershaneye yer verilmiş. Kesme Kayrak taşı, mermer, tuğla ve moloz taştan yapılan medrese hücrelerinin üzerleri küçük kubbelerle, dershanenin üzeri de merkezi bir kubbe ile örtülmüş. Hücrelerin günümüze gelen kalıntılarından anlaşıldığına göre içlerinde niş ve ocaklar bulunduğu, avluya ve dışa birer pencere ile açılmış. Grup arkadaşlarımla avlusunda toplanıyoruz. Hepimiz heyecanlıyız. Yöreye özel Efe oyununu öğrenip hepimiz oynuyoruz. Bizim için oldukça değişik ve güzel bir deneyim oluyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-golcuk/", "text": "Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açıyorum. Otobüsümüz virajlı yolda yükseliyor. Önce göl sonra yazlıkçıların ve ardından köy havasıyla birbirine yakın bahçeli, iki katlı evler görünüyor. Yazlıkçılarla, yerelin arasında sanki bir sınır varmış gibi bir hava yayılıyor etrafa. Yazın sıcağından en iyi kaçış yeri burası olsa gerek. Yerlisi bilindik, Egeli. Yerleşimden çok beni gölün güzelliği çekiyor. Üzerimdeki mahmurluğu atmak için gölün etrafını turlamaya başlıyorum. Güneş yeni doğmaya yüz tutarken, göldeki yansıma tam fotoğraflık zamanı işaret ediyor. Yürürken boş durmuyorum tabi, ara sıra denklanşöre basarak ilerliyorum. Gölün kıyısında yükselen tesis ve hemen onun bitişiğinde yarım inşaat devam ediyor. Gerek var mıydı, kıyısında betonlaşmaya? Onun dışında her şey çok güzel. Derme çatma çay bahçesinin önünden geçerek kamp alanına ilerliyorum. İki farklı kamp alanı etrafında çevrili çitlerden anlaşılıyor. Çadırlar, birkaç masa ve ahşaptan kondurulmuş kulübeyle gelenlere hizmet veriliyor. Gölün yarısına kadar yürüyorum. Bundan sonra gözüm almıyor, açlık her şeyin önüne geçiyor. Geldiğim yoldan köyün içine doğru süzülüyorum. Gölcük'teyim. Türkiye'nin aynı isimle anılan üç yerinden birindeyim. Burası İzmir'in Ödemiş ilçesine bağlı Gölcük Gölü'nün kıyısına kurulu şirin bir köy. (Gölcük Gölü, alüvyal set gölüymüş. Göl alanı 1 km , en derin yeri 7 metreymiş. Köyün içinde yeni yeni hareketlilik başlıyor. Gölün kıyısındaki çay bahçesine ilişiyorum. Tek erkenci biz değiliz. Bizim gelişimizle birlikte hareketlilikte artıyor. Tavşan kanı çayla kendime geliyorum. Hemen yolumun üstündeki katmerciye uğruyorum. Burada kahvaltı katmerle yapılırmış. Etrafa yayılan kokuyla ne kadar lezzetli olduğu anlaşılıyor. Karın doyunca biraz daha ilerliyorum. Bu sefer fırından yeni çıkmış mis gibi gevreklerin büyüsüne kapılıyorum. Bir tane tadımlık alıyorum. Tekrar çay bahçesine gelerek çayımı içerken, yan masadaki amcalarla sohbet ediyorum. Meğerse pandemiden önce geleni gideni çokmuş köyün. ''Ödemiş yakın mı?'', diye soruyorum. İki yol varmış. Biri 12 km, diğeri 30 km uzunluğunda, '' biz 12 'likten düz aşağıya kaptırıyoruz.'' diyor, kahveci. Yollar güzel asfaltlı, yalnız çok virajlı. Sıcak havalar yormaz ama kışın biraz çetin geçtiği belli. Biraz köyün ara sokaklarında dolaşıyorum. Birkaç fotoğraf çekiyor, gördüklerime selam vererek ilerliyorum."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-odemis/", "text": "Bu sefer virajlı yoldan aşağıya doğru iniyoruz. Sağ tarafa baktığımda düzlüğe serili önce ovası ardından Ödemiş görülüyor. Düzlüğe yaklaştığımızda Birgi yol ayrımı görünse de, sapmadan Ödemiş'e ilerliyoruz. Birgi'ye daha sonra geleceğiz. Pek çok doğal ve tarihi güzelliği çevresinde barındıran şirin Ödemiş, İzmir'e de 112 km uzaklıkta bulunuyor. Her ne kadar ismini birbirimize sorduğumuz ilginç bilmecelerde;'' Türkiye'nin borçsuz ilçesi neresi?'' diye ansak da, adını nereden aldığına değinmeden geçmeyeceğim. Ödemiş, kimilerine göre Yunanca mutluluk anlamına gelen ''Eudaimos'' kelimesinden veya bir tanrıçanın adı olan ''Adamis''ten, kimilerine göre de yöreye yerleşen Teke Türkmenlerine bağlı Ötemiş Oymağından aldığı söyleniyor. İsmi nereden geldiği bilinmez ama eski dokusunu koruyan ender yerlerden biri olduğunu biliyoruz. Ödemiş Müzesi, İbrahim Hakkı Ayaz Kent Müzesi, Bedia Akartürk Sanat Müzesi, Ödemiş Kent Arşivi Müzesi, Tarihi Arasta Çarşısı ilk sırada yer alıyor. İlçeden biraz uzaklaşırsak etrafını saran güzellikleri de görmeden dönmemeliyiz. Çevresinde Gölcük Gölü, Birgi, Bozdağ görülecek yerlerin başında geliyor. Müze kapalı olduğundan yönümüzü Ödemiş Kent Arşivi ve Müzesi'ne çeviriyor, önceliği buraya vererek, ilçenin dar sokaklarında ilerliyoruz. 25 Şubat 2012'de ziyarete açılmış. İçerideki objelerin geneli bağış, satın alma ile bir araya toplanmış olarak sergileniyor. Müze, Yıldız Oteli ve Keçecizade Hanı'nın birleşimiyle oluşturulmuş. Yıldız Oteli'nin alt ve üst katından 14 oda, 4 koridor ile Keçecizade Hanı'nın alt katında 1 oda ve 155 metre karelik sergi salonundan oluşuyor. Müze, 3 Eylül Mahallesi İstasyon Caddesi'nde İbrahim Hakkı Ayvaz'ın uzunca bir süre ailesiyle yaşadığı evde yer alıyor. İbrahim Hakkı Ayvaz'ın ailesine ait eşyaların sergilendiği odanın dışında geriye kalan bölümde ilçenin yetiştirdiği ses sanatçısı Bedia Akartürk'e ait eserler sergileniyor. Bedia Akartürk'ün hiç yaşamadığı bu evde eserlerinin sergilenmesi biraz şaşırtabilir ancak ilçenin gururu olan Türk halk müziğinin güçlü seslerinden Ödemişli sanatçının aldığı ödüller, plaketler, LP'leri, kasetleri, kendisiyle ilgili gazete yazıları, sanatçının arkadaşları ile birlikte fotoğrafları, aile resimleri, sahne kıyafetleri, bulunduğu her bölgeden bebekleri, kısaca sanatçıya dair özel eşyalar sergileniyor. . Pazar, cumartesi günü kuruluyor. Türkiye'nin en büyük açık alan pazarı olarak biliniyor. 110 yıllık geçmişe sahip pazarda 850 esnaf tezgahında her çeşit yöresel ürünler, köy ekmeği, çeşitli otlar, peynirler, yoğurt, reçeller görebilirsiniz. Anadolu il, ilçelerin en güzel ve en hareketli yerleri arasta Çarşısı. Arasta, bir eksen üzerinde sağlı sollu dizilmiş dükkanlardan oluşan Osmanlı çarşı yapısına deniliyor. Tarihi Ödemiş Arasta Çarşısının geçmişi 1800'lü yıllara kadar uzanıyor. Osmanlı döneminden geriye kalan açık arasta türünün ender örneklerinden birisiymiş. Çarşıyı biraz dolaştığımızda günümüzde yok olmaya yüz tutmuş el zanaatlarından, iğneden ipliğe her şeyi burada bulmak mümkün. Semerci, keçeci, kalaycı, tenekeci, sepetçi, nalıncı, sandalyeciler çarşıda yer alan zanaatkarların başında geliyor ve hala zamana karşı direniyorlar. Ödemiş denilince akla bir de kebap geliyor. Hele bir de Hurşit Ustasında yemişseniz tadına doyamıyorsunuz. Yalnız en geç saat 15.00'e kadar gelmeniz gerekiyor, gecikirseniz yemeyi unutun! Ödemiş Kebabının yanında tereyağ, kırmızı biber, domates ve sumaklı soğan salatası ile sıcak ekmek yer alıyor. Madem karnınız doydu, biraz zamanınız varsa ilçeden ayrılmadan önce mahalle aralarında dolaşmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Eskiye dair mahalle kültürü, zamana direnen yapıların arasında dolaşmak tarihe bir yolculuk yapmış gibi olacaksınız. Biz bunların hepsini yaşayarak bir başka güzelliğe Birgi'ye doğru ilerliyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-sigacik/", "text": "Seferihisar'ı malum hepimiz duymuşuzdur. Türkiye'nin \"Citta Slow\"u yani sakin şehri ünvanına sahip olan ilk yeri. Sığacık'ta, Seferihisar'ın sahil mahallesi olarak biliniyor. Soluğu ilk yan yana dizili el yapımı süs eşyaları ve takıların tezgahların da alıyorum. Biraz dolaştıktan sonra hemen yanı başında yer alan kaleye doğru yöneliyorum. Sığacık Kalesi, limanın hemen yanında yer alıyor. Selçuklular döneminde yapıldığı tahmin ediliyor. Peş peşe yaşanan depremler sonucunda hasara uğramış ve daha sonra Aydınoğulları ve Osmanlı Döneminde birçok kez elden geçerek şimdi geriye kalan haliyle tarihteki yerini almış. Osmanlı döneminde Kaptan-ı Derya Piri Reis'in önerisiyle Rodos Seferi'ne hazırlanan Kanuni Sultan Süleyman'ın emri üzerine donanma komutanı Parlak Mustafa Paşa tarafından 1521-1522 yılları arasında hemen yakınlarda yer alan Teos Antik Şehri harabelerinden taşınan taşlarla yeniden inşa edilip deniz üssü olarak kullanılmış. Zaten Sığacık'ta kalenin içine kurulduğu için içerisini görmüş oluyoruz. Kalenin diğer tarafında da marina var. Dışarıdan kıyı boyunca ilerlediğimizde yan yana dizili masalarla balık lokantaları yer alırken, ara sokaklardan içeriye doğru süzülüyorum. Burası her ne kadar sakin şehir ünvanını alsa da kalabalık halleri hafta sonundan mı, yoksa hep böyle mi, bilemedim ama bir Alaçatı olma yolunda ilerlemez inşallah. Dar sokaklarında, kalabalığın arasında kafelerin, gözlemecilerin, bir soluklanma molası verilecek güzel birkaç mekanın olduğunu görüyorum. Evlerde, kapı, çerçeve, çiçeklerle süslenmiş. Ne güzel bir yere geldim, seviniyorum. Biraz daha dolaşıyorum, ara sokaklara sapıyorum. Buralar daha sakin kalabalıktan uzakta. Kapı, çerçeve, çiçek ne varsa fotoğrafını çekiyorum. Yorgunluğumu atmak için girişte ev yapımı tatlıların dizildiği bir kapıdan içeriye giriyorum. Geniş bir avluya açılıyor. Etrafta birçok masa, kıyıda gözleme yapan telaşlı kadınlar yer alıyor. Her ne kadar gözlemeler güzel görünse de benim aklım girişteki tatlılarda. Birkaç çeşidi bir arada söylüyorum, bir de yanında demli çayla.."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-teos-antik-kenti/", "text": "Bu sefer geçmişe doğru yol alıyoruz. Antik kente, Teos'a doğru ilerliyoruz. Sığacık'tan sonraki durağımız burası. Teos Antik Kenti, uluslararası arkeoloji literatüründe çokça geçen, ülkemizde bir Efes kadar tanınmayan ancak hakkında ulusal ve uluslararası yayın bulunan sayılı antik kentlerden birisi. Sığacık'a yürüme mesafesinde deniz kenarında bulunan Teos Antik Kenti bundan 3 bin yıl öncesine kadar Kuzey İonya'nın başkenti konumundaymış. Kurucusu da Dioysos'un oğlu Athames olarak biliniyor. Yazılı kaynaklara göre Teos, antik dönemde hem mimari hem de ticari olarak önemli bir yer aynı zamanda tarihe ilk kez Sanatçılar Birliği'nin kurulduğu bir kent olarak da taşınıyor. Uzun yıllar Teos, bir sanat kenti olarak kalırken, antik dönemin önemli filozof, sanatçıları, şairleri, Anakreon, Antimakhos, Epikuros, Nausiphanes, Apellikon ve tarihçi Hekataios burada yani Teos'ta yaşadığı söyleniyor. Antik bir liman kenti olan Teos, Ionia Bölgesi'nin 12 kentinden biriymiş. Her ne kadar kent desek de o dönemde kentler aynı zamanda bir devlet, Teos'da bir kent devletiymiş. Teos'ta yapılan araştırmalara göre ilk yerleşim MÖ 1000 yılında başlamış. Teos kentinin MÖ 6. yüzyıldaki ticari ilişkileri, Eski Mısır'a kadar uzanıyor. Teos'da diğer tüm Anadolu kentleri gibi MÖ 545 yılından sonra Pers komutanı Harpagos'un eline geçmiş. Birçok Teoslu MÖ 543 yılında kenti terk etmiş, Trakya Bölgesi'ndeki Abdera kentini ve MÖ 544 civarında Kırım Yarımadası'ndaki Phanagoria kentini kurmuşlar. Bununla beraber zamanla birçok kolonist, Teos'a geri dönmüş. Böylece kentin refah seviyesi gittikçe artmaya başlamış. Bir liman kenti olan Teos'un güneyinde büyük, kuzeyinde de küçük olmak üzere iki limanı bulunuyormuş. Burada en önemli ve en ünlü eser Dionysos Tapınağı. Teos'un araştırma tarihi boyunca en çok önem verilen yapısı bu tapınak olmuş. 1862 den beri belli aralıklarla günümüze kadar yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen sonuçlara göre tapınak, Ion düzeninde üç bölümden oluşuyor. Dionysos Tapınağı, kısa kenarlarında 6, uzun kenarlarında 11 sütun bulunan peripteral bir tapınak. Tapınak içerisinde ele geçen birçok mimari blok ve tapınağa ait figürlü friz blokları, stilistik olarak Hellenistik döneme sürüklerken, tapınağın doğusunda gün yüzüne çıkarılan ve Kutsal Alana ana girişi sağlayan kapının üzerindeki yazıta göre, İmparator Augustus Dönemi'ne tarihleniyor. Antik kent, yukarıda da söylediğimiz gibi Dionysos kültünün kent ve çevresindeki önemi nedeniyle MÖ 3. yüzyılda şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcılardan oluşan Dionysos Sanatçılar Birliği kurulmuş. Bir süre sonra kentte huzursuzluk kaynağı olarak görülen bu topluluk önce Ephesos'a, ardından Myonnessos'a, son olarak da Lebedos'a gönderilmiş. Teos, bu yönüyle tarihe ilk kez Sanatçılar Birliği'nin kurulduğu kent olarak geçmiş. Şairler Anakreon, Antimakhos, Epikuros, Nausiphanes, Apellikon ve tarihçi Hekataios Teos'ta yaşamış antik çağın önemli filozof ve sanatçıları olarak tanınıyor. Ayrıca 2016 yılında ekim ayında Teos Antik Kenti'nde yapılan kazı çalışmalarında, kira sözleşmesi niteliği taşıyan 2 bin 200 yıllık yazıt bulunmuş. Teos aynı zamanda yaşayan bir park. Antik kenti, anıtsal nitelikli zeytin ağaçları, narlar, incirler eşliğinde geziyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-koyleri-tire/", "text": "Ege'nin köyleri dediğimize bakmayın gezdiğimiz yerlerin kimisi ilçe, kimisi belde, kimisi gerçekten köy... Rotamızı görülmesi gereken yerler şeklinde dizince araya da ilçe ve beldeler de karıştı. Üç günlük gezimizde ilk günümüzün son durağı Tire'ydi. Yerleşim tarzıyla Ödemiş'in kardeşi sayabileceğimiz, hem mimari olsun, hem de kültürel değerlerini koruyan şirin bir yer. Ödemiş'in hemen yanı başında, İzmir'e de 80km uzaklıkta yer alan Tire, eski sokakları, sıcak kanlı, samimi insanı ve eşsiz lezzetleriyle gerçekten bambaşka güzellikte. Güme Dağları'na kadar uzanan, dar sokakları, asırlık ağaçları ve renk renk evleriyle buralara gelmişken görülmeye değer yerler arasına yazıverin. Tire'ye, Bizans tarihçisi Pachmeres \"Keşişler Yöresi\", Evliya Çelebi \"Şehr-i Muazzama\", Katip Çelebi ise \"Eski Taht Şehri\" demiş. Tire Müzesi ilk sırayı alıyor. Ancak pandemi döneminde kapalı olunca sadece uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Zengin bir tarihe sahip olan ilçenin müzesini her ne kadar gezemesek de biraz bahsetmeden geçmeyelim. Tire Müzesi; Alay Parkı'nın hemen yanında tek katlı bir binada iki bölümden oluşuyor. Arkeoloji bölümünde, M. Ö. 3500 ile M. S. 1100 yıllarına ait heykeller, mezar stelleri, lahitler, cam eserler, kandiller, sikkeler, bronz yağ kandilleri ve gümüş sikkeler sergilenirken, Etnografya salonunda ise tamamen yöresel kültürel değerler, yazı takımları, erkek ve kadın ceketleri, karyola örtüleri, çeyiz sandıkları, nalınlar, hamam tasları, gümüş kadın ziynet eşyaları, Avrupa kökenli olup Osmanlı Dönemi'nde kullanılan seramikler, savaş aletleri, Çanakkale seramikleri, tablolar, halılar, kilimler ve vitray pencereler sergileniyor. Tire, tarihi dar sokaklarının güzelliği kadar hanları ve zanaatçılar çarşısında eski zanaatların hala dededen toruna devam ettiği ilçede özellikle Keçecilik pek meşhur. Keçecilik, sanatını hala devam ettirenlerden birisi de Arif Cön. Kendisi, ilkokuldan beri dedesinin ve babasının yanında keçe ile içi içe büyümüş. Bu mesleğin üçüncü kuşak temsilcisiymiş. Karadeniz Teknik Üniversitesi İşletme mezunu olan Arif Cön, dede mesleği bu işi yaz tatillerinde, hafta sonlarında, okulundan arta kalan zamanlarında babasına yardım ederek öğrenmiş. Keçe yapımında kendi dilini oluşturarak, geleneksel motiflerin dışında modern kullanım alanlarına hitap edecek biçimde keçeyi tekrardan yorumlamış. Ortaya çok güzel işler çıkarmış. Bu zanaatı yurdumuzda layığıyla yapanların başında geliyor. Bizlere, dededen miras kalan bu mesleğin inceliklerini anlattıktan sonra uygulamalı olarak kısa bir de çalışma yapıyor. Kendisine miras kalan dükkanda çalışanlarıyla bizleri koruk şerbeti ve kahveyle ağırlıyor. Değişik fiyatlarda, değişik modellerde keçelerden yapılmış fular, şallar, çantalar ve birçok çeşit ürünlerden almadan dönmüyoruz. Çarşı boyunca ilerlediğimizde yine yöreye has bir başka zanaatta nalıncılık. Yıllarını bu işe gönül vermiş amca dikkatimizi çekiyor. Ona doğru yönelince bize küçük bir zanaat gösterisi yapıyor. El emeği göz nuru nallınlar dizilmiş vitrine. İlgiyle izliyoruz. Ardımızda ustaları bırakarak çarşıdan çıkıyoruz. Tire denilince bir de akla köfte geliyor. Burası tam bir lezzet köşesi. Hele birde yörenin zeytinyağıyla müthiş bir lezzet oluyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/egenin-kultur-bahcesi-bademler-koyu/", "text": "Ege'nin köylerini gezmeye devam ediyoruz... Bu sefer daha önce hiç alışık olmadığımız bir köye geliyoruz, Bademler'e. Biz yeni tanısak da meğerse Bademler pek bilindik pek meşhurmuş. ''Susuz Yaz'' filmini herkes hatırlar mı, bilmem ama çocukluğumuzun başyapıtlarından birisidir. Necati Cumalı'nın 1962 yılında yazdığı aynı isimli hikayesinden yola çıkarak 1963 yılında filme dönüştürülen ve Metin Erksan'ın çektiği bu filmle Türk sinema tarihinin başyapıtları arasına giren ''Susuz Yaz '' meğerse Bademler'de çekilmiş. Köyün tanınmasında en büyük etkende film olmuş. Tıpkı filmdeki gibi Bademler'de uzun yıllar susuzluk çekmiş. Bir yandan susuzluk bir yandan da o dönemde bin bir zorlukla yetiştirdikleri tütünün para etmemesi köylünün yüzünü hiç güldürmemiş. Filme de konu olan yazgılarını değiştirmek, su sorununu çözmek için köyde 1962'de kurulan Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi'ni kurmuşlar. Şimdi 200 ortaklı sulama kooperatifinin suladığı topraklarda köyün yüzde 60'ı seralarda çiçek üretimi yaparak geçimini sağlıyor. Günümüzden 300 yıl kadar geçmişe uzanan köyün, o dönemde geneli geçimini tahtacılık ile sağlayan Yörüklerin yerleşik yaşama geçerek kurduğu köy olan Bademler ismini, çevresinde bulunan badem ağaçlarından almış. Anadolu'da Camisi ve Cemevi olmayan tek köy olarak gösterilen Bademler'de, yaşayanların büyük bölümü Alevi inancına sahip. Bademler, Susuz Yaz filmiyle anılsa da birçok ilklere de imza atarak birçok köye köylüye örnek olacak kültürel çalışmaları da hala sürdürüyor. Türkiye'de ilkleriyle bir hayli ün yapmış olan köy, okuma yazma oranın yüzde 100 olmasıyla ilk sırayı hala koruyor. Bunun da dışında Anadolu'da birçok köy gezmemize rağmen ilk defa bir köyde tiyatro binası görmemiz ve hala aktif olması bizim gibi herkesi hayran bırakacak nitelikte. Bademler Köy Tiyatrosu, aynı zamanda Türkiye'de köyde kurulan ilk tiyatro unvanına sahipmiş. 1930'lu yıllarda köye gelen Öğretmen Mustafa Ararat'ın önderliğinde köydeki gençlerle kurulan tiyatro grubuyla başlayan hikaye, bugün köy meydanına kadar yayılan provalara ilgi gösteren köylülerin katılımıyla giderek büyümüş ve gelişmiş. 1969'da farklı kurum ve kişilerin de desteğiyle inşa edilen tiyatro binası hala faal durumda. İçi 200, bahçesi 700 kişi alan tiyatroda her yıl 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'ne özel bir oyun sergileniyormuş. Köyün Kültür Sanat Derneği'nin belirlediği yeni oyuna köyde yaşayan 7'den 70'e herkes katılıyormuş. Kimisi sahne önünde kimisi de arkasında yer alıyormuş. Yönetmeninden, ışıkçısına kadar her türlü pozisyonda görev alan köylülerden birçok kişi rolündeki ismini ya da tiyatrodaki görevini lakap olarak kullanıyor. Ne güzel değil mi, yaşamla sanatı iç içe yaşamak!.. İlkler tiyatroyla bitmiyor tabi ki, Oyuncak Müzesi'ni de unutmadan söyleyelim. Evet, köyde bir de müze var, hem de oyuncak müzesi. Çocuk Oyuncakları Müzesi olarak da bilinen müzeyi Bademlerli Arkeolog Musa Baran'ın 1990'da köy meydanının yanı başında, annesinin yaşadığı evde kurmuş. Annesinin ölümünün ardından evi, müzeye dönüştüren Musa Baran, müzenin bir odasını annesinin hatırasını yaşatmak amacıyla etnografik biçimde düzenlerken, üst katında ise geçmişte çocukların oynadığı oyunlarda kullandıkları malzemeleri sergiliyor. Bu arada köyde bir de kütüphane var. Evet yanlış duymadınız, okur yazar oranı yüksek olan Bademler'de, İzmir İl Halk Kütüphanesi'nin 80 yaşını deviren köyde şubesi yer alıyor. Köylü kültürel faaliyetlerle iç içe olsa da yaşamını devam ettirebilmek içinde çalışıyor, üretiyor. Pazar günleri yöresel ürünlerin satıldığı bir de pazarı var. Sebzeler, meyveler, evde yapılan ürünler her şey pazarda... Pazarda satılan ürünler arasında daha önce hiç duymadığımız, hatta tatmadığımız tamamen yörenin kadınlarının hazırladığı günümüzde hala devam eden ''Godalak'' göreceksiniz. Godalak, yalnızca Bademler'de üretiliyor. Geçmişte tütün üretimiyle kazancını sağlayan köylüler, sabah tütüne giderken yanlarında götürdükleri çocukları aç kalmasın diye dahiyane bir fikir geliştirmişler. Köylü kadınlar sabah evden çıkmadan bir kişinin doyabileceği büyüklükte yuvarlak hamurun tam ortasına kabuğunu yıkadıkları yumurtayı yerleştirip hamurla yumurtayı fırına vermişler. Fırından çıktığında sade bir ekmek görüntüsünde olan Godalak'ı böldüğünüzde içinden yumurta çıkıyor. Fırında, ekmeğin içinde yavaş yavaş haşlanan bu yumurta ekmekle birlikte katık oluyor. Yolu Bademler'e düşenlerin bu ilginç lezzeti tatmasını öneriyoruz. İlkler bitmiyor, en temiz köy olma ünvanına da sahip. Ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın yaptığı yarışma sonucunda Türkiye'nin en temiz köyü derecesiyle de onurlandırılmış. Köydeki evlerin çoğu kireçle badanalanmış, tertemiz ve bakımlı. Çöplerini de ayrıştıran köylü, sokaklarını her gün yıkıyor, herkes kapısının önünü temizliyor. Evlerin etrafı çiçeklendirilen köyde, kirli bir şey bulmak çok mümkün değil. Geleneklerine de sıkı sıkıya bağlı olan Bademler'de sevinçte ve üzüntüde kısaca her şeyde bir araya geliniyor. Mezarlarına renkli bez parçaları bağlayan köylüler, renkli bez parçalarının ölüleri yabani hayvanlardan ve kötü ruhlardan koruduğuna inanıyorlar. Her yıl 4-5-6 Mayıs'ta gerçekleştirilen Hıdrellez Şenlikleri de görülmeye değer. Urla'ya 9 km, İzmir'e 35 km uzaklıkta olan Bademler'e yolunuz düşerse muhakkak uğrayın!.."} {"url": "https://gezginruhu.net/eglence-ve-tarih-merkezi-varna/", "text": "8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bu defa yönümüzü Varna'ya çeviriyoruz. Şehir yazın, Avrupa'nın ilgi odağı. Mart ayı böyleyse yazını düşünemiyorum. Otelimiz şehrin merkezinde ve sahile çok yakın. Yerleşir yerleşmez soluğu sokaklarında alıyoruz. Akvaryum olarak da bilinen sahil boyunca uzanan parkta, çılgın Karadeniz'in dalgaları kıyıya vururken, etrafta gezinen, spor yapan insanların oluşturduğu kalabalığa bir de biz ekleniyoruz. Bulgaristan, savaşlarla tahrip olmuş ülkelerden birisi. Yıkılan bazı binaların yerine yeni binalar yapılarak, diğer Avrupa ülkelerinden mimari anlamda kopmadan, gelişmiş. Şehirde dolaşırken karşımıza çıkan bazı dükkanlar oldukça etkileyici; girdiğimizde, saatlerce çıkmak istemeyecek kadar da çekici. Sevimli satıcıların karşılaması ve ürünü sunuş şekli bizi oraya bağlıyor. Ülkeye özgün hediyelik eşyalardan satın alıp, sokaklara dönüyoruz. Bazı sokaklarda hummalı yol bakım çalışmaları var. Sanırım yaza hazırlık başlamış bile. Sokaklar bilindik tarzda tarihi eski binaların ve araya sıkışmış modern yapıların oluşturduğu bütünlükte, kaldırım kenarlarına dizili ağaçlarla süslenerek bir ahenk oluşturuyor. Bir arkadaşımızın önerisine uyarak Bulgaristan'ın meşhur tatlısı ''Triliçe''yi tatmak için önümüze ilk çıkan pastanede yerimizi alıyor, sokağa bakan bir masanın etrafına diziliyoruz. Tamamen modern tarzda döşenmiş mekanda seçkin müşterilerin yer aldığı da gözümüzden kaçmıyor. Fizikleri ve diksiyonları düzgün sempatik genç garson kızlar, etrafta dolaşarak gelen müşterilerle ilgileniyorlar. Masamıza yaklaşan garsonla kısa bir sohbetin ardından siparişlerimizi vererek, uzun ve yorucu yolculuğun ilk gününün geriye kalan saatlerini burada harcıyoruz. Hava kararmaya başlayınca tekrar Varna'nın puslu havasında, sokak aralarında gezinerek şehri keşfetmeye çalışıyoruz. Bir yandan da otelimizi arıyoruz. Yanlışlıkla girdiğimiz ara sokaklarda, yolu bulma telaşımız bile bizi eğlendirmeye yetiyor. Uzun ve dar sokak aralarını adımlamak, yeni tatları keşfetmek, yerli halkla aynı mekanı paylaşmanın keyfiyle otelimize gelerek geceye hazırlanmaya başlıyoruz. Varna'ya 30 km uzaklıkta Chiflika adlı bir yere gidiyoruz. Burası bir köy içinde kurulmuş ve adından anlaşılacağı üzere çiftlikten bozma bir restaurant. Tipik köy evlerinden oluşan çiftliğin iç kısmında bir avlu var. Evlerden bir tanesi müzeye dönüştürülmüş ve içinde yöresel eşyalar sergileniyor. Yerel dans gösterileri eşliğinde, muhteşem yemekleri yiyoruz. Dansçılardan sonra solist sahnede yerini alıyor. Müşterilerin çoğu Türk olunca araya popüler Tarkan şarkıları da sıkışıyor. Oyun havaları eşliğinde gece yarısına kadar eğleniyoruz. Sanki uzun yolculuğu yapanlar bizler değilmiş gibi eğlendikçe coşuyoruz. Mekan güzel, yemekler güzel, sunum güzel ve müzik güzel... Bir Dünya Kadınlar Günü kutlamasını daha bitirerek yaklaşık yarım saat süren yolculuğumuzun ardından otelimize geliyoruz. Gecenin kalan bölümünü otelin diskosunda geçiriyoruz. Mekan oldukça kalabalık ama manzara müthiş. Bütün Varna ayaklarımızın altında, ışıl ışıl... Bu saatte casinolar, diskolar tıklım tıklım dolu. Kısaca eğlence dorukta! Ertesi gün bütün yorgunluğu atmış, rahat bir şekilde uyanarak güne başlıyoruz. Sabah otelden ayrılınca bizi yerel rehber karşılıyor. Tarihi Varna turuna başlıyoruz. Varna'da, sahil boyunca, \"Deniz Parkı \" olarak da bilinen çok geniş bir park alanı bulunuyor. Parkta akvaryum, açık hava tiyatrosu, \"Donanma Müzesi\", \"Dolphinarium\", \"Hayvanat Bahçesi\", ünlülerin heykelleri ve diğer binalar yer alıyor. Bizde akvaryuma doğru ilerliyoruz. Deniz Parkı'nın içi geceli gündüzlü kalabalık. Gece geç saatlere kadar özgürce gezilebiliyor. Varna'nın halka açık plajları, Deniz Parkı'nın alt bölümünde yer alıyor. Bu bölümde yer alan restaurantlar, barlar, cafeler her zaman tıklım tıklım dolu. Kumsaldaki barlarda canlı müzik eşliğinde geceleri güzel vakit geçirilir. Bizim bunları yapacak zamanımız olmadığı için sadece bakmakla yetiniyoruz. İlerlediğimizde karşımıza Osmanlıdan kalan birkaç eser çıkıyor. Şehir II. Murad komutasındaki Osmanlı ordusunun 1444 yılında Macaristan ve Lehistan Krallıklarının başını çektiği Haçlı Ordusu'na karşı zafer kazandığı Varna Muharebesi ile Osmanlı'ya geçmiş. Daha sonra 1878 yılında Berlin Antlaşması ile özerklik kazanan Bulgaristan Prensliği'nin topraklarına katılmış. Bu devletin 1908 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle tamamen Türk egemenliğinden çıkmış. Varna'da gezilecek yerler arasında Roma Hamamı, Arkeoloji Kompleksi, Bazilika ve Katedral'de bulunuyor. Varna'da tarihi eser sayısı sınırlı ve gezilecek yerler yürüyüş mesafesinde olduğu için \"Catedral of Assumption\" şehrin simgesi ve Sofya'daki Katedral'den sonra ülkedeki en büyük katedral olduğu için yönümüzü o tarafa çeviriyoruz. Yolda yürürken kadınların ve erkeklerin ellerinde demet demet çiçekler görünce bir hoş oluyoruz. Dünya Kadınlar günü olunca çiçek alan hanımlar ve onları mutlu etmek isteyen beylere sık sık rastlamak, alışık olduğumuz durumun dışında olunca sadece uzaktan imrenerek bakıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/en-guzel-sekilde-batum-nasil-gezilir/", "text": "Geniş dümdüz bir arazi, upuzun bir kumsal. İnanamazsınız burasının Karadeniz olduğuna. Hemen bir adım ötesinde bizim topraklar; dik, engebeli bir arazi, yan yana iki farklı coğrafya. Batum, Karadeniz'in kıyısında bize de komşu bir şehir. Çok mu sevdim bilinmez, yolum iki defa kesişiyor. Sevdim tabi ki! Birincisinde karadan Artvin'den geçiş, ikincisinde direk Batum Havaalanı'na iniyorum. İki farklı zaman ve arasında da tam üç yıllık bir ara. Üç yılda şehrin hikayesi de bayağı değişmiş. Biraz daha gelişip, büyümüş ve daha çok ziyaretçi şehre uğrar olmuş. Sahilde yeni açılan lüks oteller, büyüyen parklar, yeni çok katlı binalar... Aslında üç farklı zamanlı bir şehir. Geçmiş, şimdi ve gelecek. Neden mi üç zaman, anlatayım hemen; eski Orta Avrupa mimarisi şehrin içlerine doğru hakim. Biraz sahile yaklaşınca Sovyetler'den kalma ghetto tarzı birbirinin aynısı binaları rahatlıkla görüyoruz. Şimdiki zamandan da uzaklaşınca, sahilde boy boy yükselen gökdelenler de gelecekteki görünüşü!!! ''Ne yapmalı, nereden başlamalı, nereyi gezmeli ?'' gibi deli deli sorular kafada uçuşur, durur. Önce mis gibi Karadeniz havasını içinize çekin. Kaldığınız otelden ya da turizm ofislerinin birinden şehir haritasını alınca sahili kaplayan, geniş kumsalın arkasına dizilmiş, yeşilliklerle bezenmiş, yer yer yapay havuzlar ve fıskiyelerin yer aldığı, denizle paralel sınırsız uzanan parkta, özgürce dolaşın. Her yeri spor yapılacak konforda düzenlenmiş. Tabii eğer baharda gelmişseniz, sahilde dolaşırken yaza hazırlık çalışmalarının da başladığını görürsünüz. Yazın diğer sahil şehirleri gibi nüfus dörde katlanıyor. Hemen cıvıl cıvıl bir şehir havasına bürünüyor. Kışın da sessiz ve sakinliğini koruyor. Gelinebilecek en güzel mevsim sanırım ilkbahar. Parkın nimetlerinden faydalandıktan sonra denizden biraz uzaklaşarak parkın karşısındaki sokaktan içeriye doğru tarihi bir yolculuğa başlayın. Burada Orta Avrupa Mimari kültürünü sergileyen yapılar yer alıyor. İlk gelişimde çoğunluğu bakımsızlıktan yitirilmeye müsait bir haldeyken şimdi tamamen dimdik ayakta. Biri sihirli çubuğuyla dokunmuş. Sanki Batum' a değil de Avrupa'nın bir şehrine gelmişsiniz gibi bir havayı yaşatıyor. Ara sokakların caddeyle buluştuğu alanlarda geniş parklar meydanları süslüyor. En güzel meydanlarından biri de Avrupa Meydanı. Dört tarafını saran sokaklar ve onları taçlandıran yapılar. Bir de ortadaki havuzdan serinlik veren esinti, sizi buraya uzun süre bağlıyor. Dümdüz ovaya kurulu bu kıyı şehrinde, sanki birileri cetvelle çizmiş gibi cadde ve sokakları ayırmış. Yetmemiş aralarına da güzel tarihi binaları kondurmuş. Sağdan ilerlediğinizde karşınıza Astronomik Saat çıkıyor. Sakın bir anda şaşırmayın ve kendinizi Prag'da sanmayın! Burası Batum, çılgın şehir! Tıpkı diğer kardeşleri gibi Orta Avrupa'nın yansıması olsa da onlar gibi dingin değil! Biraz hareketli! Hemen makinelerinize sarılın çünkü bol fotoğraf çekeceğiniz yerlerden birisi, Astronomik Saat. Biraz daha derinliklerine girdiğinizde bu sefer Piazza Meydanı karşılıyor. Uzun uzun oturup, sohbet edeceğiniz, hatta yetinmeyip yeni evlenenlere tanıklık edeceğiniz, en güzel meydanlardan birisi. Aynı zamanda şehrin açık hava konserleri de burada düzenleniyor. Etrafı kafelerle ve zengin mimarik yapılarla çevrili. Hemen çıkınca Aziz Nikolas Kilisesi karşınızda. Aman dikkat, şehrin en yapışkan dilencileri de burada!!! Ee, her şehrin böyle gizli hikayeleri oluyor! Yine de dikkat edin! Biraz ileride, iki veya üç katlı binalar karşınıza çıkıyor. Bazı binaları asmalar sarıp sarmalamış. Binaları asmaların sarması, oldukça eskiye dayanan bir gelenek. Bilindiği gibi Batum, asmanın cenneti ve aynı zamanda ilk yetiştirildiği yer. Şehrin ara sokaklarında, balkonları sarıp sarmalayan asmalar; yazın sefasını sürerken, şehrin nimetinden de faydalanın diye yetiştiriliyor. Yeni yapılaşmalar şehre ve zamana meydan okurcasına göğe doğru yükselirken, şehrin bu güzelliklerini de silip süpürüyor. Hangisi güzel derseniz tabii ki \"geçmiş\" diye haykırırım. Gezilecek bir diğer yer Kale. Sahilden bizim topraklara doğru ilerlediğinizde hemen karşınıza çıkıyor. Buraya gelmek için araç lazım. Biraz merkezden uzak. Kale, Gaius Plinius Secundus döneminde yapılmış. 2. Yüzyılda da küçük bir Roma kenti haline dönüşmüş. Daha sonra Bizans egemenliği altında kalan kale, 1547 yılında Osmanlılar'ın eline geçmiş. 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması'yla Acara bölgesiyle birlikte Gonio, o tarihlerde Rusya İmparatorluğu'nun bir parçası olan Gürcistan'a katılmış. Kalede, Osmanlılardan kalan hamam ve konağın izlerini görebiliyorsunuz. Tarihi su kanalları, Osmanlı hakimiyetindeyken inşa edilmiş. Farklı uygarlıkların izlerini yaşatırken, değerli eserler Tiflis Müzesi'nde sergileniyor. Kalede küçük bir müze bölümü ve önünde atölye çalışmaları da yer alıyor. Ajara Wine House'a geldiğinizde önünüzde uzayıp giden üzüm bağları, yanında şarap üretim merkezi yer alıyor. Ana binanın bir bölümü de restaurant. Burada yemeğinizi yer, üretilen nefis şaraplar da tadarsınız. İsterseniz buradan da şarap alabilirsiniz. Şehre geri dönünce hemen soluğu pazarda alın. İnanın ki, burada kendinizi yabancı hissetmeyeceksiniz. Bu şehrin bir parçasıymışsınız gibi sevecen ve samimi bir şekilde karşılanıyorsunuz. Bu arada pazarda her şey organik. Etten, peynire, sebzeye ve giyime kadar birçok seçenekte, gelen müşteriye hizmet veriliyor. Peynirci teyzeler, peynirlerini tattırmak için müthiş bir çaba sarf ediyorlar. Hatır, gönül kalmasın diye teker teker tatlarına bakıyorsunuz. Hatta yetinmeyip, satın bile alıyorsunuz. İsli peynirleri meşhur, almadan dönmeyin! Pazar sahilde yer alıyor, Saat Kulesi'ne de çok yakın! İki katlı, uzun bir binada haftanın her günü hizmet veriliyor. Gelmişken Botanik Park'a da bir uğrayın. Resmen yüzlerce çeşit floranın yer aldığı doğa havuzuna düşüyorsunuz. Her anını dolu dolu yaşayıp; kuş sesleri ve börtü böceğin eşliğinde yaklaşık iki üç saatinizi buraya ayırıyorsunuz. Yükseklik korkunuz da yoksa şehre birde tepeden bakmaya ne dersiniz? O zaman teleferiğe binmelisiniz! Sizi alıp, Batum'un tepelerine çıkarıyor. Şöyle bir etrafı süzüp, uzaklara doğru dalıp gidiyorsunuz. Önünüzde dümdüz bir şehir, uzayabildiği kadar uzanıyor. Bir taraf zenginliği bir tarafta fakirliği simgeliyor, kısaca iki farklı dünyanın tam ortasındasınız. Sonra gelen teleferikle tekrar aşağıya süzülün. Akşam olunca sahildeki Miracle Parkı'na gidin. Sizi orada bekleyen bir sürpriz var. Saat ona yaklaşırken, Azeriler'in ünlü halk hikayesinden esinlenilerek yazılan Ali ve Nino'yu canlandıran heykellerin de kavuşma saati. An ve an, hiç kıpırdamadan seyrediyorsunuz. Birbirine kavuşmayı düşleyen, iki sevgilinin mutluluğuna şahit oluyorsunuz. Güzel bir akşam yemeği için uygun bir mekan ararsanız size Gold Fish'i öneririm.. İçeriye girdiğinizde akşam yemeğinizi yiyebileceğiniz en güzel köşeye yerleşin. Bu sefer menüde balık var. Şehir, deniz kıyısında olunca balık yemeden dönmek olmaz, değil mi? Çarşıda, pazarda her yerde balıkla dostça karşılaşıp, selamlaşıyorsunuz... İsterseniz masanızı birbirinden farklı lezzette Gürcü mezeleriyle donatın. Balığın yanında iyi gidiyor. Ye, yiyebildiğin kadar mide fesadı olmadan da dönmeyin. Unutmadan ünlü gurmelerin de yolu buradan geçmiş, sunulan lezzet bakımından ünlü bir yerdesiniz yani! Akşam yemeği için önereceğim bir başka mekan, sahilin farklı bir yerinde bize yani yakın tarafta yer alan \"San Remo\". Yemeğe başlamadan, müthiş güzellikteki gün batımına tanıklık ettikten sonra Gürcü dansları eşliğinde yemeğinizi yiyin. Hem gözünüze hem de damağınıza hitap eden bu mekandan birbirinden lezzetli yemeklerin vermiş olduğu sarhoşlukla tekrar şehrin sokaklarına geri dönün. Gürcü halk danslarını izleyip, güzel bir akşam geçireceğiniz bir başka mekan ise White Restaurant. Buraya kadar gelmişken muhakkak uğrayın. Sahilde yer alan değişik bir yapı dikkatinizi çekecek, görünce hemen anlayacaksınız çünkü ters duruyor. Keyifli bir gece sizi bekliyor. Ayrılmadan şaraplarını da tadın, bayılacaksınız tadına. Nefis tek kelimeyle nefis! Almadan da dönmeyin. Şehrin sokaklarında dolaşırken şarap evleri sık sık karşınıza çıkacak. Hemen birine girip, almaya başlayın."} {"url": "https://gezginruhu.net/erzurumda-gezilecek-yerler/", "text": "İlk önce Erzurum'un en işlek caddesi olan Cumhuriyet Caddesi'ne sapıyoruz. Gezilecek yerler de bu caddenin üzerinde ya da yakının da! Neymiş, hemen Cumhuriyet Caddesi'ni buluyor, gezmeye başlıyoruz. Biraz ilerleyince Ulu Cami ve hemen yanında yer alan Çifte Minareli Medrese karşımıza çıkıyor. Ulu Cami'de namaz vakti olunca, burnumuzu Çifte Minareli Medrese'ye çeviriyoruz. Hemen caminin yanında yer alan medrese, Erzurum'un da simgesi haline gelmiş. Erzurum denilince ilk aklımıza burası geliyor. Yapılış tarihi, kimin yaptığı pek bilinmiyor ancak Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın kızı Hundi Hatun tarafından yapıldığı söyleniyor. Her biri 26 metre yüksekliğinde rengaren çinilerle süslü birbirine benzemese de birbiriyle örtüşen yapısal özelliklere sahip iki minaresinden ismini alıyor. Taş işçiliğinin en güzel şekilde işlendiği medresenin ana kapısından geniş bir avluya giriyoruz. Etrafında küçük odacıkların yer aldığı medrese de şahane görünümlü avlusunda dolaşmak daha çok zamanımızı alıyor. Değişik açılardan birbirinden farklı fotoğraflar mimari güzelliğin önümüzdeki yükselişinin de belgeli izleri oluyor. Medresenin hemen karşısında kale yükseliyor. Bu nedenle yoldan karşıya geçiyoruz. Yolu daha önce bu şehirle kesişenler kaleyi pek hatırlamaz. Çünkü etrafı evlerle çevrili olduğundan biraz harap durumdaydı. Son dönemler de birilerinin el atmasıyla etrafındaki gelişi güzel yapılaşmalar yıkılmış, kalede tamamen açığa çıkmış. Şahane bir yapı önümüzde yükseliyor. Karşısında yer alan medreseyle bir bütünlük oluştururken, etrafını seyretmek için merdivenleri tırmanıyoruz. ''Bütün Erzurum önümüzde'' desem abartmış olmam. Manzara çok hoş ve etkileyici, hava da güzel ve bulutlarda fotoğraflarımıza renk katıyor. Karnımız acıkınca bu bölgeden fazla uzaklaşmadan Çifte Minareli Medrese'nin hemen arkasında yer alan tarihi lokanta Emirşeyh'e gidiyoruz. Lokanta mı, müze mi, bir an şaşırıyoruz; çünkü binayı görünce vurulacaksınız. İnanın yemekten çok binanın güzelliği doyuruyor. 1950 yılında Nedim Usta'nın seyyar arabayla başlayan köftecilik serüveni tadından ve kalitesinden herkesin övgüyle bahsedeceği bir markaya dönüşmüş. Köfte, sunum, ortam şahane, yemekten ve orada oturmaktan vazgeçemiyorsunuz. Yemekten sonra Menderes Caddesi'ni bulup, aşağıya doğru süzülüyoruz. Amacımız takıcıların yer aldığı Taşhan'ı bulmak. Çok fazla çaba da sarfetmiyoruz, hemen buluyoruz. Akşamüzeri olunca biraz telaş yapsak da açık olduğunu görünce rahatlıyoruz. Burası iki kattan oluşuyor. Giriş katı açık avlunun etrafına dizilmiş dükkanlardan oluşuyor. Her yerde öncelik oltu taşına verilmiş. Diğerleri de mevcut ancak buraya kadar gelince oltu taşı almadan dönülmemeli. Dükkanları dolaşın, fiyat araştırması yapın. Ufak bir kazıklanma yaşayabilirsiniz. Biz yaşadık, siz yaşamayın! Dükkanların hepsini olmasa da çoğunu dolaşın, üst katta daha çok dükkan olduğu gibi, arada da fiyat farkı var. Üst kattaki fiyatlar kulağımıza daha uygun geliyor. Aldıklarımızın dışında aklımızın kaldıkları da oluyor, bir daha ki sefere diyerek kendimizi teselli ediyoruz. Birazda oltu taşından bahsedeyim; değerli bir taş olan oltu taşı siyah kehribardır. Kolay işlenebilen olduğu için takılarda kullanılıyor. Oltu taşından yüzük, küpe, kolye gibi süs eşyaları yapılırken, çoğunlukla tespih tercih ediliyor. Takı işçiliği babadan oğula geçen bir mesleğe dönüşmüş. Akşam olunca tarihi evleri dolaşalım biraz da eğlenelim, diyeceğimiz mekanlardan birine yani Eski Erzurum Evleri'ne geliyoruz. Burası da Cumhuriyet Caddesi'nde hemen bir ara sokakta yer alıyor. 18. Yüzyıldan günümüze kadar özelliğini koruyarak gelmiş olan 13 evden oluşan, eski ev dekorasyonuyla geçmişi günümüze taşıyan Etnografya Müzesi diyebileceğimiz bir yer. İçeride yemek yeyip, vakit geçireceğimiz bölümler yer aldığı gibi eğlenip türkü dinleyeceğimiz bölümde mevcut. Türkü dinleyeceğimiz bölüm evin en geniş alanında yer alıyor. Bu bölümde bir masaya oturup, türküler eşliğinde içeceklerimizi yudumluyor ara sıra da eşlik edip, müziğin ritmiyle oynuyoruz. Sanki o uzun yolculuğu biz yapmamış gibi eğlenerek dinleniyoruz. Sanatçının sesi muhteşem, türküler birbirinden güzel ve müzikle kendimizden geçiyor, hareketli müzikler de oynamaya doyamıyoruz. Gecenin yarısına kadar süren eğlenceden çıktıktan sonra sokakların kalabalık ve canlılığı şehirde yalnız olmadığımızı bir kez daha hissediyor. Ertesi günün ilk gezisi öğretmenevinin hemen karşısında yer alan Atatürk Evi'ne oluyor. Burası zamanında bir konak olarak yapılmış. 1915-1916 yıllarında Alman Konsolosluğu olarak da kullanılmış. Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum'a gelişiyle devam ediyor ve çalışma arkadaşlarıyla bu evde kalıyor. 52 gün kongre çalışmalarını sürdürdükleri şehirde, konak da tarihsel önem kazanmış oluyor. Üç katlı bina 1984 yılında Atatürk Müzesi olarak ziyarete açılmış. Erzurum Kongresi'nin yapıldığı Kongre Binası'na doğru uzanıyoruz. Cumhuriyet tarihimizde çok önemli bir yere sahip olan bina, 1867 yılında yapılmış. 23 Temmuz 1919 tarihinde gerçekleşen Erzurum Kongresi ile Cumhuriyet'in de temelleri bu binada atılıyor. Bina girişle birlikte üç kattan oluşuyor. Birinci katında Erzurum Kongresi'nin temsili salonu bulunuyor. O gün kongreye katılan illerden delegeleri gösteren harita bulunuyor. Delegelerin fotoğrafları ve belgelerde bu bölümde sergileniyor. Kongrenin bulunduğu cadde üzerinden Menderes Caddesi'ne doğru ilerlediğimizde solda peynircileri görüyoruz. Erzurum'un civil ve sağlık açısından koruyucu olan göğermiş peynirin yanında dut kurusunu da alarak yolumuza devam ediyoruz. Peynircilerin çoğu mevcutken, cağ kebabı yiyebileceğiniz Erzurum'un meşhur Koç ve Gel Gör kebapçıları da burada yer alıyor. Yemek için bugün başka mekanı seçiyoruz. Yaprak döneriyle meşhur Hacı Baba'dayız. Biraz bulmamız güç olsa da, aslında çok kolay bir yerdeymiş. Erzurum Emniyet Müdürlüğü'nün arka sokağında ve öğretmenevine de çok yakın. Mekan oldukça büyük ve işletme olarak mükemmel. Döner nefis, fiyatta uygun. \"Yemeğin üzerine tatlı gider.\", diyerek Muharremin Yeri'ne gidiyoruz. Hemen öğretmenevinin yanında, fazla yürümeden şehre ait lezzetleri birer birer tadıyoruz. Muharrem'in Yeri küçük bir dükkan oldukça temiz, çeşitte çok. Hepsinden ortaya karışık istiyoruz. Öncelik tabi ki yörenin en ünlü tatlısı kadayıf dolması sonra sırayla, incir tatlısı, kabak ve özel bir tatlıyı da seçerek yumuluyoruz. Üzerine de yeni demlenmiş çayımızla şehre veda ediyoruz. Çayın yanında kıtlama şeker ararsanız maalesef yok ama yine de keyfi büyük, zaman her yeri değiştiriyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/erzurumun-dogal-guzelligi-tortum-selalesi/", "text": "Yol uzun... Issız, geniş ve virajlı önümüzde uzayıp gidiyor. Ara sıra tırmanırken, bazen çıktığımız gibi döne döne de iniyoruz. Karlı dağlar, dümdüz ovalar, birkaç köy ve ilçeden hızla geçiyoruz. Gideceğimiz yer 110 km uzaklıkta bir doğa harikası, Tortum Şelalesi. Git git yol bitmiyor, neredeyse Artvin'e varıyoruz, hatta uzayan yolculuğumuza aramızda gülüşüp, eğleniyoruz. Yavaş şehir Uzundere'den geçip, baraj gölünde kısa süreli verdiğimiz fotoğraf molasının ardından önümüzde yükselen dağı da aşıp suyun ve kalabalığın sesiyle şelalelere geldiğimizi anlıyoruz. İlk başta uzaktan gelen davul sesi karşılıyor. Aracımızdan inince piknik alanlarını da geçip suyun sesi ve ona eklenen müziğin sesine doğru yöneliyoruz. Şelalenin önünde davul zurna eşliğinde halay çeken birkaç adam müziğin ritmiyle hareket ediyorlar. Keyifleri yerinde az sonra da bu coşkulu kalabalık yavaş yavaş dağılıyor. Bayağı merdiven var. Yavaş yavaş inerken bir yandan da her açıdan şelalenin fotoğrafını çekiyoruz. Su, tepeden aşağıya doğru çılgınca akarken çağıldıyor. Yaklaştıkça yüzüme de suyun teması başlıyor. En yakın yerde video çekerken bir yandan da ıslanıyorum. Aşağıya kadar iniyorum. Kıyısına kadar varılıyor. 22 metre genişlikten 48 metre yükseklikten sular aşağıya delice akıyor. Şelalenin aktığı yerde de piknik alanları bulunuyor. Hafta sonu çoluğunu çocuğunu alıp gelen burada soluğu alıyor. Hem suyun sesiyle dinlenirken, hem de mangalını yakıp akşama kadar yeyip, içip eğleniyor. Mangal keyfi bize göre olmasa da içeride oturup çay içeceğimiz yerler de var. Hafta sonu olduğu için bir hayli kalabalık. Şelale, Tortum Gölü gideğinin, gölün kuzey ucu ile Tev Vadisi arasındaki heyelan kütlesini aşarken oluşmuş. Şelale Uzundere ilçesi'ne de çok yakın. Yaklaşık bir saatimizi burada geçirdikten sonra şelalenin ismini aldığı ilçeye Tortum'a doğru ilerliyoruz. Aynı yolları tekrar aşarak ilçeye geliyoruz. Yaklaşık 50 km yol geliyoruz. Canımız kahve çekiyor, şelalenin yanında da içemedik, isteğimiz her saniye biraz daha artıyor. İlçede de maalesef bir yer bulamıyoruz. Kendimizi eski evlerin daracık sokaklarına atıyoruz. Hafif tepeye doğru yükselen yapılardan ayakta duranlar olduğu gibi bakımsızlıktan yitip gidenlere de içimiz acıyarak bakıyoruz. Araya fazlaca karışan yeni binalarda yörede yapı cümbüşüne dönüşmüş. Yerli bir kadın bizi karşılıyor, oldukça da samimi. Eski evleri göstererek yavaş yavaş yitip gittiğinden, bahsediyor. \"Kışın sıcak, yazında serin olurdu.'' diyor. Yeni binalarda maalesef sağlıklarını yitirdiklerinden de üzerine bastıra bastıra bahsediyor. Hemen yolun kıyısında biraz yüksekte zamana direnci kalmayan şirin mavi çerçeveli yapıyı göstererek ; '' burası Osman Yağmurdereli'nin babasının eviydi. '' diyor. Bir dönem burada kaymakamlık yapan, babasından kalan evde zamana karşı yavaş yavaş direncini kaybediyor. Bakımsızlıktan yıkılıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/eskisehirde-gezilecek-yerler/", "text": "Öncelikle şunu belirtmeliyim; buraya günü birlik turla gelmeyi düşlüyorsanız çok fazla gezemeden dönersiniz. İdeali en az bir gece konaklamalı gelmek. Gelince gezilecek yerlerin listesi de bayağı uzun. Önce sizi şöyle tepelere çıkarıyorum, yüksekten bütün Eskişehir önünüze serili bir şekilde seyretmekle başlayalım, bunun için ''Şelale Park'' denilen yere gidelim. İlk keşfimiz Şelaleler olsun. Şelale Park, Eskişehir'in yeni gözde yerlerinden. Tepedeki yapay şelaleden adını alan park içinde çeşitli oyuncaklar ve spor aletleri, yürüyüş parkuru, yeşil alanlar, yel değirmeni, Don Kişot ile uşağının heykeli ve iki adet kafenin de yer aldığı bir bölge. Parka giriş için biraz yorucu olan merdivenleri tırmanmanız gerekiyor. Ancak yukarı çıkınca kesinlikle bu tırmanışa değdiğini göreceksiniz. Park içinde yer alan iki kafeden birini tercih ederek, tepeden bütün ovaya yayılan bu modern şehrin panoramasını sessizce seyredebilirsiniz. İçinizi ısıtan çaylar ve şırıl şırıl akan suyun coşkulu sesiyle tabi... Bir bardak, bir bardak diyerek üst üste içilen çaylar, nefis manzara daha ne olsun. Şelalelerden aşağıya doğru indiğinizde Odunpazarı Evleri'yle karşılaşacaksınız. Zamanınızın çoğunu burada geçireceksiniz. Çünkü gezilecek yer çok. Bu tarihi evler, Eskişehir'in dünya kültür mirasına eklediği en önemli eserler arasında yer alıyor. Tarihten bu yana Evliya Çelebi'nin de içinde bulunduğu pek çok gezgin tarafından övgüyle bahsedilen bu mekanlar Eskişehir açısından önemli turizm merkezlerinden de birisi. Küçük bir alanda dizili bir kaç ev olarak algılansa da burada gezilecek yer çok. Odunpazarı'nda gezinize ilk Balmumu Müzesi'nden başlayın. Tam adı Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi olan Eskişehir Balmumu Heykel Müzesi, ilk ziyaretçilerini 19 Mayıs 2013 tarihinde ağırlamış. Dünyanın pek çok ülkesinde yer alan, ilk olarak 1835 yılında İngiltere'de açılan Madame Tussauds Müzesi'nin Türkiye'deki ilk ve tek örneği de burası. Oldukça canlı ve gerçeğe yakın bir izlenim uyandıran balmumundan heykeller; müzede heykeli bulunan tarihi ve popüler kişileri de görmeye gelen ziyaretçilere oldukça etkileyici bir deneyim yaşatıyor. Müzede; Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen tarafından müzeye bağışlanan, tarihi kişiler ve yerli, yabancı ünlülerden oluşan 160 balmumu heykeli bulunuyor. Yaklaşık bir saatiniz burada geçiyor. Çıkınca hemen yakınında yer alan Çağdaş Cam Sanatları Müzesi'ne doğru ilerleyin. Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Cam Dostları Grubu'nun ortak çalışmasıyla meydana gelmiş. İçeride yerli ve yabancı yüz kadar sanatçının eserleri sergileniyor. Büyük çoğunluğu yerli olan sanatçılar burada eserlerini sergiliyor, kimi eserleri de satın alabiliyorsunuz. Bölgede yer alan bir başka müze ise Karikatür Müzesi. Hemen Odunpazarı'nın girişinde yer alan iki katlı bir konak, kısa bir zamanınızı da buraya ayırarak gezmeden geçmeyin. Odun Pazarı Sokaklarını dolaşırken, buranın meşhur lüle taşından yapılmış takılarını da atlamayalım. Bir çarşının içinde yer alan birbirinden değişik takılar ve süs eşyalarını bir arada bulacaksınız. Kendinizi çok yorgun hissederseniz, girişte yer alan çay ocağında da bir mola verebilirsiniz. Biraz yukarıya doğru yürüdüğünüzde caminin yanında yer alan bir başka resim ve heykel sergisine rastlayabilirsiniz. Hiç çekinmeden girin ve gezin. Görkemiyle yükselen camiyi de dolaştıktan sonra sokaklarını dolaşmaya başlayın. Sokak aralarında soluklanma molası vereceğiniz güzel mekanlar bulacaksınız. Karnınız acıkınca buradaki konaklardan birinde yöresel yemekleri yiyebilirsiniz. Hem tarihi bir mekan hem de lezzetli yemekler güzel olabilir. Ara sokaklar, gizlenmiş güzel mekanlar, kahve molaları derken yönünüzü bu sefer Kentpark'a doğru çevirin. Kentpark, Eskişehir 'de yer alan en güzel parklardan birisi. Park içinde yer alan Türkiye'nin ilk yapay plajı Kentpark'ın ülke genelinde bilinmesini sağlamış. Plaj haricinde parkta birçok oyun gurubu, yürüyüş parkurları, restoran ve kafeler yer alıyor. Kentpark içinde inşa edilen plaj alanında tek olma özelliğine sahip. Plajın suyunun durgun olması ve havuz kriterlerini sağlamamasından dolayı Sağlık Bakanlığı tarafından kriterlere uymama gerekçesiyle kapatılmasına yol açmış. Ancak kapatıldıktan bir yıl sonra havuz kenarındaki kumlar kalmış, havuz içine mermer döşenmiş. Bu şekilde yeniden kullanıma açılmış, plaj özelliğini yitirse de denize uzak kalan Eskişehir halkının ilgisini hala çekiyor. Şehirde gezilmesi gereken bir başka yer ise Sazova Parkı olarak da bilinen Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı. Adından da anlaşılacağı gibi burası klasik anlamda inşa edilmiş bir park değil. Türkiye'nin en özgün parkları arasında sayılıyor. Alanda yapım çalışmaları halen devam ediyor. Park yaklaşık 400 bin metrekarelik bir alana sahip. İçerisinde restoran ve kahve evleri, Masal Köşkü, Uzay Evi, Sualtı Dünyası, Amfi Tiyatro, Bilim Deney Merkezi, Korsan Gemisi, gezi ve oyun alanları barındıran bu park en az yarım gününüzü alıyor. Hazır dolaşırken, tarihi eserlere merakınız da varsa Eti Arkeoloji Müzesi'ne de bir uğrayın. Müze bünyesinde Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Hitit, Frig, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini kapsayan yaklaşık 22.500 eser bulunuyor. Bu eserlerin sadece 2.000'i sergileniyor, kalanı ise depoda tutuluyor. Buraya kadar gelmişken ''Çibörek'' yemeden dönülmez değil mi? Hamur işleri meşhur ama içlerinde favorim çibörek ve mantı. Benim mekanım Odunpazarı bölgesinde. Bu nedenle size özel bir yer söyleyemeyeceğim."} {"url": "https://gezginruhu.net/fenikelilerin-liman-sehri-byblos-jbeil/", "text": "Beyrut'un kuzeyinde yaklaşık 38 km uzaklıkta bulunan 7000 yıllık geçmişiyle Fenikelilerin şehri Byblos'a geldik. Amacımız uzun zamandır merak ettiğimiz Akdeniz'de hem ticaret hem de denizcilikle uğraşan Fenikelilerin izini sürmekti. Eskiden şehir, Gubla daha sonra da Gebal ismi ile anılıyorken, buraları ele geçiren Yunanlılar Byblos adını vermiş. Byblos ''papirüs'' demekmiş. ''Bu papirüs da nereden çıktı?'' diyeceksiniz. Papirüs, sedir ağacından yapılıyor. Burası da sedir cenneti. Fenikeliler'den günümüze hala liman şehri olan Byblos, Lübnan için de önemli bir liman şehri. Birçok ülkeye sedir ağaçları gemilerle buradan taşınıyor. Sedir ağacı hem gemi hem de kağıt yapımında kullanılan en değerli ağaçlardan biri olduğu için o dönemde Fenike ticaretinde de büyük bir rol oynamış. Ayrıca sedirler Mısır'daki piramitlerin yapımında da kullanılmış. Buradan Mısır'a bolca ihraç edilmiş. M. Ö. 3. ve 2. yüzyıllar arasında Byblos, Mısır'ın kontrolündeyken, aynı zamanda Fenike sahillerinin dini ve ticaret merkeziymiş. Bugün kullandığımız modern Latin harflerinin doğduğu yerde burası. Harfler Fenikeliler tarafından oluşturulmuş. Tabii, bu antik şehrin tüm bu özellikleri korununca, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine de hemen girmeyi başarmış. Kısacası bu şehirde, tüm Akdeniz uygarlıklarının izlerini görmek mümkün. Biraz Ege havasıyla, yarı antik görünümün birbiriyle bütünleşmiş hali desek yanlış söylememiş oluruz. Hemen girişte yer alan sütunlu yolda pek bir şey kalmasa da Osmanlı döneminde yapılmış olan arasta bugünde hala Byblos Çarşısı olarak kullanılıyor. Çarşıda yöresel birçok hediyelik eşya yer alıyor. Çarşının tabanına döşenmiş kesme taşlarda, eski havasını hala koruyor. Taştan örülü dar sokaklar, kemerli geçişlerle birbirine bağlanıyor. Çarşının sonunda yer alan kale ve antik kentin bir kısmı da hala ayakta. Kaleye giriş ücretli tabi. Çok büyük bir yer olmasa da gezme merakıyla biletimizi alarak içeriye giriyoruz. Haçlılar tarafından yapılan kalenin asıl özelliği, uzun süreli olarak insanların yerleştiği bir höyük üzerinde kurulmuş olması. Burada kazılar hala devam ediyor ve değişik dönemlere ait eserler de Beyrut Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Beyrut'un içi karışık olduğu için şimdilik müzeleri gezemedik. Sular durulunca ilk fırsatta tekrar gelmeyi istiyoruz. İlk işimizde müzeleri dolaşmak olacak. Kalenin içinde ise Osmanlı Paşasının konağı olarak bilinen 2 katlı bir bina yer alıyor. Yapının hemen yanında ise, kral mezarları var. Mezarların bazıları yaklaşık 20 metre derinliği buluyor. Kalenin dışında Mısır Tapınağı, Kraliyet mezarlığı, Roma tiyatrosu, kiliseler ve camiler görülüyor. Zaten şehir bu yüzden, günümüze kadar popülaritesini kaybetmemiş. Liman ağzında ise küçük bir kule yer alıyor. Kule, tipik Roma mimarisinde yapılmış. Hemen yanında ise sonradan yerleştirilen taşlarla dalgakıran oluşturulmuş. Oltayla balık yakalayanlar, gezen tozanlarla nefis fotoğraflık alan burası. Bizimde en çok sevdiğimiz ve en çok fotoğraf çektiğimiz yerlerden. Limanın hemen üst tarafında yer alan yan yana dizili taverna tarzı restoranlar, butik taş oteller yer alıyor. Özellikle restoranlardan biri oldukça popülermiş. Bizde rastlantı sonucu girdiğimizde denizci eşyalarıyla donatılmış duvardaki birçok ünlünün fotoğrafıyla popüler bir yere geldiğimizi anladık. Özellikle iç savaş öncesi burası sosyetenin en çok uğrak yerlerinden biriymiş. Özellikle \"Chez-Peye\" denilen bu restorana yani buraya geliyorlarmış. Deniz ürünleri, tatlıları birbirinden lezzetli. Hem yemek yiyip hem de birazcık dinlenirken etraftaki denizcilik müzesini andıran çeşitli döneme ait eşyalara da bakmayı ihmal etmedik. Günümüzden geriye kalan zamanı, akşam hazırlığının başladığı çarşı, pazar ve mekanlardaki hareketliliğin yaşandığı sokaklara ayırdık. Burada dolaşmak oldukça keyifliydi. Tarihle iç içe oluşu, sakinliği, modernliği, taş binaları, sıcak samimi halkıyla kendimizi yurdumuzdaymış hissederek dolaştık... En çok da burayı Byblos'u sevdik."} {"url": "https://gezginruhu.net/feribotla-yunan-adalarina-nasil-gidilir/", "text": "Komşu ülke Yunanistan'ın en önemli coğrafik özelliği bir çok ada ve adacığı barındırmasıdır. Sayıları yaklaşık 3000'i bulan ada ve adacıktan sadece 227 tanesi yerleşime açık. Hemen hemen hepsi de Avrupa Birliği deniz temizliği standartlarına göre en yüksek renk olan mavi bayrak ödüllü. İki Antik Dünya Medeniyeti olan Minoan ve Kikladik Uygarlıklarının da ortaya çıktığı yerler aynı zamanda. Dolayısıyla adalar sadece güzelliği, ışıl ışıl denizi ve tertemiz havasıyla değil, tarihi geçmişiyle de göz kamaştırıyor. Bulundukları konum ve barındırdıkları uygarlıklara göre de adalar kendi içinde gruplara ayrılıyor. Yunanistan'ın en büyük adası olan Girit 4 şehirden oluşmaktadır. Bunlar Hanya, Kandiye, Resmo ve Lasithi'dir. Gavdos, Elafonisi ve Gayduronisi da Girit'te bulunuyor. İyon denizi Yunanistan'la İtalya arasında kalan denize deniyor. İyon denizinde tek bir Yunan ada kopleksi bulunuyor. Bu komplekste yer alan adalar; Zakintos, İthaka, Korfu, Kefalonya, Lefkada, Pahi, Kithira, Peloponissi, Antipahi, Erikussa, Kalamos, Kastos, Mathraki, Meganissi, Othoni, Skorpios ve Strofades adaları, Kuzey Ege denizinde yer alan Taşoz, Semadirek ve Limni adaları, Yunanistan'ın Mora yarımadasının doğusunda bulunan Andıra, İstendil, Sire, Mökene, Nakşa, Bara, Yamurgi, Santoron, Anafiye, Değirmenlik ve Yavuzca adaları, Orta Yunanistan kıyılarında bulunan adalara deniyor. Başlıcaları: İskados, İşkapolos, Kırlangıç, Keçi, İskiri, Eğriboz. Astipalea, Kalimnos, Karpathos, Kasos, Kastelorizo, Kos, Lipsi, Leros, Nisiros, Patmos, Rodos, Simi, Tilos ve Halki Adası. En çok sorulan soruların başında '' Yunan Adalarına Nasıl Gidilir?'' geliyor. Önceliğimiz bize yakın adalara nasıl gidilir, olsun! On iki ada olarak bilinen; Astipalea, Kalimnos, Karpathos, Kasos, Kastelorizo, Kos, Lipsi, Leros, Nisiros, Patmos, Rodos, Simi, Tilos ve Halki adası, Saruhan Adaları; Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarıdır. Kıyılarımızdan direkt feribot seferleri olan adalar; Kos, Rodos, Meis, Midilli, Sakız, Samos'tur. Aradaki birçok adaya ise en kolay Kos ve Rodos'tan geçiliyor. Kos'a, Bodrum'un üç farklı limanından kalkan feribotla en az 20 en fazla da 45 dakikada varıyorsunuz. İster firmadan ister online olarak internetten bilet alabilirsiniz. Bilet alırken hangi limandan kalktığina, ne kadar sürede gittiğine de dikkat edin. Rodos'a Marmaris Limanı'ndan kalkan feribotlarla bir saate yakın bir sürede varıyorsunuz. Samos'a ise Kuşadası'ndan direkt sefer bulabilirsiniz. Sakız'a Çeşme Limanı'ndan kalkan üç farklı firmayla seyahat edebilirsiniz. Bilet için, DODEKANISOS SEAWAYS-SHIPPING COMPANY nin kendi sitesinden http://www.12ne. gr/en/ almak. Farklı sitelerde birçok seçenek de mevcut. Ancak bilet alacağınız firmanın kendi sitesinden aldığınızda daha kardasınız çünkü fiyatları karşılaştırdığınızda 10 ile 20 Euro arasında değişen bilet fiyatları oluyor. Muhakkak fiyatları karşılaştıralım, unutmayalım! Girit yeni tatilcilerin gözde yerlerinden biri ve ada kültürünü sevenlerinde listesinin ilk sırasında yer almaya başladı. Kısaca ölmeden önce görülmesi gereken adalardan biri. Girit'e gitmek de göründüğü kadar pek kolay değil. Birincisi; Atina'ya gidip, Pire Limanı'ndan kalkan feribotlarla ulaşmak. İkincisi; hava yoluyla. Havayolunu tercih edenlere ise Atina veya Selanik'ten belli gün ve saatlerde kalkan uçaklarla Girit'e ulaşabilirsiniz. Kısa yolculuklarda, hızlıdan yavaşa doğru şekillenen feribotlar mevcutken, uzun yolculuklarda oldukça lüks feribotlar da yer alıyor. Farklı fiyatlarda değişim gösteren feribotların, en önemli özelliği vaktinde kalkmaları. Tabi hava koşulları uygunsa! Ancak adalar arasında seyahatlerde birkaç firmanın dışında pek zamana uyulmuyor. Aman dikkat edelim. Özellikle Pire Limanı'ndan gidecekler, birçok farklı firmanın yer aldığı feribotlar limanda sizi adaya götürmek için kalkış saatlerini bekliyor. Bazen zamanla yarışırcasına bir feribottan inip diğerine koşuyorsunuz. Önünüze açılan seçeneklerde yer alan öğrenci bileti Yunanistan'da öğrenci olan ya da Erasmus Programına dahil olanlar için geçerlidir. Farklı ülkelerde öğrenci olanlar için geçerli değildir. Farkını bindiğiniz anda ödemek zorundasınız. Biletler ; Economy, Business, Club ya da Vip tarzı koltuk türleri ve farklı fiyatlar ile satılıyor. Sadece bulundukları alanlar ve oturduğunuz koltuk farklılıklarının dışında başka bir değişiklik yok. Uzun saatlere yayılan yolculuklarda ise dev feribotlarla yolculuk yapıyorsunuz. İçeride yer alan koltuklu bölüm yapılarına göre değişirken, dinlenerek ve uyuyarak geçirmek isteyenlerde biraz daha fazla ödeyerek kamaraları seçebilir. İçerisinde banyonun da yer aldığı konforlu alanlarda rahat bir yolculuk yapıyorsunuz. İnternetten aldığınız biletlerin çıktıyla feribota binemiyorsunuz. Muhakkak firmanın acentasıdan asıl biletinizi almayı unutmayınız. Genellikle liman bölgesinde yer alıyorlar. En çok sorulardan biri de adaya vizesiz gidiliyor mu? Cevap, HAYIR! Adalara vizesiz gidilemiyor. Nereden giderseniz gidin tıpkı Yunanistan'a gider gibi gidin. Schengen vizeniz olsun. Olmadı, kapıda vize uygulaması hala devam ediyor. Yeşil pasaportlular için sıkıntı yok, süreleri bitmemişse kolaylıkla gidebilirler. Feribotlarda sizi rahat ettirecek, her türlü hizmeti verecek bir ekip çalışıyor. Büyük feribotlar ve uzun yolculuklarda tercihlerinize göre ayrılan bölümlerin hepsinde kafeler mevcut. Fiyatlar standart ve uygun. Son günlerde yaşamımızın vazgeçilmezi olan internette yer alınca, uzun ve keyifli yolculuklar için feribotla maviliklere açılın...."} {"url": "https://gezginruhu.net/galatada-yukselmek-galata-kulesi/", "text": "Dünyanın en eski kulesini dolaşıyoruz. Geçmişi bir fener kulesi olarak 528 yılına kadar uzanıyor. Ardından 1204 yılında IV. Haçlı seferiyle geniş çaplı tahrip olan kule, 1348'de tekrar yığma taşlar kullanılarak yükseliyor semaya doğru. Bu sefer Cenevizliler tarafından can buluyor. Cenevizliler, burayı mesken edinerek etrafını da surlarla çeviriyorlar. Galata Kulesi, 1445- 1446 yılları arasında Osmanlı'nın egemenliğinde yeniden şekilleniyor. 17. yüzyılda IV. Murat Dönemi'ne gelindiğinde karşımıza, adını bilinçaltımıza kazıdığımız Hezarfen Ahmet çelebi çıkıyor. Kuleden, kendince tasarladığı kanatlarıyla iki kıta arasında uçmayı başarıyor. Kule, birçok defa Beyoğlu'nu yakıp yıkan yangınlardan nasibini alarak büyük bir bölümü tahrip oluyor. 1965'te başlayıp, 1967'de bitirilen son onarımla bugünkü halini alıyor. Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 66,90 metre, duvar kalınlığı 3.75 m, iç çapı 8.95 m, dış çapı da 16.45 metreyi bulan kulenin yapısı statik hesaplamalara göre ağırlığı yaklaşık 10.000 tonu buluyor. Gövdesi de işlenmemiş moloz taşıyla çevrili. Kulenin altındaki kanalda birçok kafatası ve kemik bulunmuş. Bir dönem burasının zindan olarak kullanıldığı biliniyor. Kulenin tarihinde bazı intihar olayları da kayıtlara geçiyor. 1876 tarihinde bir Avusturyalı, nöbetçilerin dalgınlığından faydalanıp kendini kuleden aşağı attığı söyleniyor. Bilinenler arasında öyle bir tanesi var ki hala yürekleri yakıyor. Ünlü şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın 15 yaşındaki oğlu Vedat 6 Haziran 1973 günü kuleden atlayarak intihar ediyor. En üzücü olanı da Vedat'ın elinde babasına yazdığı notta gizli. Bunun üzerine Oğuzcan, 6 Haziran 1973, pırıl pırıl bir yaz günüydü, Bir adam düştü o gün galata kulesinden. Ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu. Bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat, Diye uzayıp giden ''Galata Kulesi'' adlı şiiriyle içindeki acıyı kelimelere döküyor. Sabahın ilk saatlerinde açılışına biraz zaman varken, önündeki kalabalığın ardına diziliyoruz. Burası günün her vakti kalabalık. Gelen turistlerin en çok merak ettiği, yükselmekten keyif aldığı yer. İstanbul, dört bucaktan kanatlarımız altında. Giriş ücreti, diğer yerlere göre biraz yüksek olsa da değer, bir değil birkaç kere gelmeye. Bileti alınca kapıdaki görevli belli sayıya göre asansörle çıkışa izin veriyor. Seyir terasının bir altında duruyor asansör. Birkaç basamakta yükselip, bir kişinin ancak hareket edebileceği balkondan etrafı turlayarak İstanbul'a bir kez daha aşık oluyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/gecesiyle-gunduzuyle-budva-gezi-rehberi/", "text": "Montenegro'nun gündüz plajları, gece eğlenceleriyle meşhur şehri, Budva'dayız. Dalmaçya kıyıları efsanesi burada da sürüyor. Doğayı ve eğlenmeyi sevenlerin doğru adresi. Şehre doğru ilerlerken sanki Kaş'tan Kalkan'a doğru yol alıyormuşuz gibi duygularımızın kabardığı bize yakın coğrafyadayız. Bir tarafta yükselen dağlar, arada iki şeritli virajlı yollar ve diğer tarafta sonsuz güzellik sunan Adriyatik. Bilindik bir hikaye ve biz bunu daha yeni yaşıyoruz. Eh biz de Budva'yı keşfedilim istiyoruz. Kısa süreli tatilimizde yaşadıklarımızı sizlerle paylaşırken, ertelediklerimiz için başka mevsimlerde tekrarını diliyor, bir daha gitmeyi daha şimdiden düşlüyoruz. Şehirde ilk olarak ilgimizi Adriyatik kıyısına kurulu 2500 yıllık geçmişiyle en eski şehirlerden biri olan Stari Grad çekiyor, burası \"old town\". Gündüz plajlardan ve sıcak havadan fırsat bulup pek gezemesek de gecelerimizi burada dolaşmakla geçiriyor asla ihmal etmiyoruz. Eski taş yapılar, dar sokaklar, kafe ve eğlence mekanlarıyla geceli gündüzlü canlılığını koruyan bir yer. Gündüz minik dükkanları, kafeleriyle gezmeyi, alışverişi sevenlerin yeri olurken, gece de gençlerin eğlencesine eşlik eden mekanları barındırıyor. Geneli işletme amaçlı kullanılan yüzlerce yıllık yapılar, yerel yaşama ve ara sıra konaklamak amacıyla gelen gezginlere de kucak açıyor. Etrafını saran kalenin dışında da canlı bir hayatı kucaklıyor. Tatil denilince aklımıza hemen deniz, kum, güneş geliyor. Deniz, güneş mevcut ama kum hemen hemen yok. Çünkü sahiller minnacık taşlarla kaplı. Fakat hiç rahatsız edici değil. Bir Kaş aşığı iseniz burayı hemen seveceksiniz. Budva'dan, Sveti Stefan Adası'na doğru ilerlediğinizde, o şirin koylarda yavaş yavaş başlıyor. Önce şehrin merkezinde başlayan plajlar, uzaklaşmaya başladığınızda da daha sakin koylara doğru sürüklüyor. Denizi tek kelimeyle harika. Plajlar şezlonglu ve şezlongsuz bölümlerden oluşuyor. İsteyen parasını verip, bir şezlonga yerleşirken; isteyen de kendi şemsiyesini getirip istediği yere oturuyor. Kısaca kimse kimseyi rahatsız etmiyor. O bilindik vıcık vıcık kalabalık da yok. Gündüz kızgın güneşten bir nebze olsun uzaklaşayım diyenlere de etrafta yer alan kafeler hizmet veriyor. Makul fiyatlarda yemeğinizi yiyip, içeceğinizi alıyorsunuz. Kaldığımız oteldeki bayanın önerisiyle gittiğimiz plajları biz de çok sevdik. Becici ve Petrovac arasındaki plajları önermişti. Özellikle Becici, Drobni Pijesak'ı çok beğendik. Budva'ya 6 kilometre uzaklıkta şirin bir ada. Önünde, bir fotoğraflık anınızın olacağı ve hatta içinde gezmeyi bile hayal ettiğiniz adaya sadece uzaktan bakıyorsunuz. Karadan dar bir yolla bağlantısı olan ada uzun zamandır otel olarak işletiliyor. Bir dönem dünyaca ünlü yıldızları da misafir eden adaya ''hiç giremeyiz!'' diye bir kaide yok. Otel müşterileri, içerideki lokantalara rezervasyonlu müşteriler ve günlük ada turu alanlar girip gezebiliyor. Hemen çıkışında yer alan güvenlik, adaya yaklaşmanıza, geçişinize izin vermiyor. Ortaçağ mimarisiyle bizleri büyüleyen adayı uzaktan da olsa seyretmek bile etkileyici. Adanın iki tarafında plajlar yer alıyor. Soldaki plaj adanın müşterilerine ayrılmış. Adaya yakın konumuna göre değişen belli fiyat aralığında şezlonglar yer alırken, sağ tarafı da halka açık plaj olarak işletiliyor. Şahane günbatımı manzarasını seyredeceğiniz yerlerin başında da burası geliyor. Adada konaklama şansınız olmasa da, çevresinde ada manzaralı otel, apart seçenekleri de çok. Gündüz sakin, geceleri hareketli. Bir bakalım kalabalığa karışalım derseniz bayağı bir kalabalığın kucağına düşüyorsunuz. Şıkır şıkır giyimli gençler, bangır bangır müzik eşliğinde hem eğlenip, hem de dans ediyorlar. Genelini sahilde, denize paralel uzanan Slovenska Caddesi üzerinde göreceksiniz. Old Town bölgesinin içine kadar eğlencenin sızdığı şehirde geceler hiç bitmiyor. Gençlik çılgınca eğleniyor. Her ne kadar büyükmüş gibi görünse de aslında burası küçük bir şehir. Kıyısında Old Town, marina ve plajlar yer alırken, yukarıya doğru günümüz mimarisiyle yükselen yapılar tepelere kadar ulaşıyor. Budva merkezde kalmak için seçenek çok. Hemen sahilde yer alan oteller yan yana dizili. Yukarılara çıktıkça otel, pansiyon, apartlar oldukça fazla. Old Town bölgesinde konaklamak için birçok seçenek mevcut. Ancak geceleri hareketli bir şehirdense bizim gibi sakinliği sevenlerdenseniz, Stevi Stefan Adası'na doğru uzanan alanda yükseklerde şahane manzaralı apartlarda da konaklayabilirsiniz. Genelde ziyaretçiler gündüz plajlarda, geceleri eğlence ve casinolarda zaman geçiriyorlar. Şehir her zaman kalabalık. Yaz ayları hava oldukça sıcak. Gelmek için en iyi zaman bahar ayları. Sonbaharı da farklı güzellikte. Para olarak Euro kullanılıyor. Genel ziyaretçilerin çoğu Avrupa ülkelerinden. Düzenli bir trafiği var. Yollar iki şeritli, gidiş ve gelişe ayrılmış. Bir yerden bir yere gitmek de çok kolay. Belli aralıklarda işleyen otobüs seferleri olduğu gibi her yerde karşınıza çıkan taksiciler de büyük kolaylık sağlıyor. Olmadı araç kiralayacağım derseniz, kiralamak da oldukça kolay. Günlük 30 Euro'dan başlayıp, farklı fiyatlarda değişen seçenekte kiralık araçlar bulabiliyorsunuz. Biz kaldığımız otel sahibinden daha gelmeden aracımızı talep ettik ve geldiğimizde hazırdı. Güzel bir tatil yapıp; hem eğlenip, hem de dinleneceğiniz bir şehirdesiniz. Akdeniz bu her yeri başka güzel."} {"url": "https://gezginruhu.net/gecmisten-gunumuze-samatya/", "text": "Her şey Ali Haydar Usta ile başladı. Adını, '' İkinci Bahar '' dizisiyle duymuş, bir dönem ekranlara kilitlenmiştik. Baş rolü Şener Şen ve Türkan Şoray paylaşırken, diğerleri ise bu diziyle ünlenip yolunu aldı, gitti. Dizi bitti, üzerinden de yıllar geçti. Ancak geriye kalan Ali Haydar Usta ve o tarihi mahalle hafızamıza kazındı. Aynı zamanda Neşeli Günler, Av Mevsimi, Üç Maymun'la uzayıp giden film listesine de ev sahipliği yapan mahalleyi yani Samatya'yı keşfe çıkıyoruz. Samatya, hala geçmişin izlerini taşıyan İstanbul'un en eski mahallelerinden birisi. Günümüzde Koca Mustafa Paşa olarak bilinen semt iki bölümden oluşuyor. Üst tarafı Cerrahpaşa, alt tarafı Samatya. Yedi tepe üzerine kurulu İstanbul'un yedinci tepesi de burası. Mahallenin deniz tarafında yer alan Samatya, eskiden kum deposu olarak kullanılırmış. Denizden çıkarılan kumlar burada depolanırmış. Samatya'da, Rumca 'kumlu' anlamına geliyor. Bizans ve Osmanlı Dönemi'nden kalan tarihi yapılardan günümüze çok azı kalmış. Semtin genelini Ermeni ve Rumlar oluştursa da son dönemlerde farklı yerlere göçleriyle nüfusu oldukça azalmış. Bir güne sığdırdığımız gezimize ilk Cerrahpaşa tarafından başlıyoruz. Bir sur içi semti olan Cerrahpaşa adını, geleceğin padişahı III. Mehmed'in sünnetini yapan ve bu nedenle \"cerrah\" unvanı ile ödüllendirilen ve saray doktoru olan Cerrah Mehmed Paşa'dan almış. Semt cami, külliyelerle donatılmasına rağmen, Cerrahpaşa turistlerin klasik rotası arasında yer almıyormuş. Nedenini gelince anlıyoruz çünkü bu tarihi yerlerin çoğu ya kapalı ya da belli kurumlara devredildiği için ziyarete izin yok. Cerrahpaşa Camii'ne geliyoruz. Son derece keyifli bir bahçenin içinde yer alıyor. Tarihi 1593 yılına kadar uzanan revaklı, muhteşem caminin mimarı, Sinan'ın halefi mimar başı Davud Ağa'ymış. Tek minareli cami, kütüphane, türbe, şadırvan, sebil, çeşme, hamamdan oluşan bir külliyeden oluşuyor. İçini ne kadar çok gezmek istesek de burası da kapalıydı. Şimdi pek izi kalmasa da Arkadius Sütunu'nun civarı bir zamanlar cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı'ymış. Haseki ve Hekimoğlu Ali Paşa Camileri, Bulgurlu Konağı ve Arkadius Sütunu'nun da yer aldığı bölge, başyapıtlar dizisini keşfetmek için \"yolun özellikle düşürüleceği\" bir yerler arasında ama sadece uzaktan bakarak geçiyoruz. Aşağıya denize doğru ilerleyip soluğu Samatya'da alıyoruz. Ara sokaklarından meydana doğru ilerliyoruz. Günün ilk molasını Matya Kafe'de likör ve Türk Kahvesi eşliğinde yapıyoruz. Ara sokaklarda yürürken, semtin değişmeyen yüzünü ara sıra da olsa karşımıza çıkan ahşap konaklar gösteriyor. İşte bunlardan biri de meydandaki belki en eski yapılar arasında olan ve alt katında biraz soluklandığımız Matya Kafe'nin bulunduğu konak. Matya, Rumca \"göz\" anlamına geliyormuş. Kafe'nin sahibi doğma büyüme Samatyalı. Yaklaşık 200 yıllık konak, aynı zamanda kafe sahibinin evi. Burası küçük, şirin ve bir o kadar da işlek bir yer. Samatya'ya, balık yemeğe gelen gidenler buradan geçiyor. Gündüz değil gece de buradayım biraz akşamın da havasına bakayım derseniz, unutmayın İstanbul'un en güzel meyhaneleri burada yani Samatya'da. Samatya; sokakları, ahşap evleri, bilindik mahalle halleriyle bilinse de tarihi kiliseleri ve balıkçılarıyla da ünlü. Her ne kadar niyetlenip, gezemesek de Balık Müzesi bile var. Tarihi yapıları, ibadethanelerini gezemesek de sokak aralarında kaybolmakta güzel. Samatya'nın en güzel sokağı olarak ilan ettiğimiz İç Kalpkaçı Sokağı'nı da ayrıca çok seviyoruz. Gezimizin sonunda Yedi Kule Zindanları'na doğru uzanıyoruz. Zindanlar, 390 yılında imparator I. Theodosius tarafından inşa edilmiş. Tarihin sayfalarında mahkumların hapsedildiği ve birçok kanlı olayın gerçekleştiği yer olarak bilinse de şimdi kapalı ve yalnızlığına terk edilmiş. Gezmek istedik, giremedik. Ancak kıyısında dolaşıp fotoğraf çekebildik."} {"url": "https://gezginruhu.net/geze-geze-kazdaglari-kazdaglari-gezi-rehberi-1/", "text": "Bu sefer Türkiye'nin oksijen deposundayız. Hem doğaseverlerin, hem de yazlıkçıların yoğun ilgi gösterdiği yer Kazdağları, oksijeni en bol yer olarak biliniyor. 'Kazdağları' deyince de bir tek dağ ve etrafı algılanmasın! Burası oldukça geniş bir alan, geldiniz mi, bir haftayı ayırmak gerekiyor. Sabah doğanın kucağında kuş cıvıltıları ve bizim gibi kampçıların sesiyle uyanıyoruz. Kahvaltıda güzel olunca hemen yönümüzü birkaç metre ötedeki Sütüven Şelalesi ve Hasan Boğuldu'ya çeviriyoruz. Şelaleye iki farklı yoldan gidiliyor. Birincisi kaldığımız kampingin önünden devam eden toprak yoldan gidince beş dakika da varırken, Akçay'dan gelen diğer yol oldukça uzun ve virajlı. Girişteki görevliye giriş ücretini ödeyerek, boş bulduğumuz yere aracımızı park ediyoruz. Diğer taraf hınca hınç dolu, araç park edecek yer bulmak zor. İyi ki bu taraftan gelmişiz. Sütüven ve Hasan Boğuldu yan yana doğa harikası bir yer. Sütüven Şelalesi'nin hemen girişinde yer alan işletmede uzun yoldan gelenler veya güne burada başlayanlar için kahve molası verilecek yerlerin başında geliyor. Kısa bir dinlenmenin ardından önce Sütüven Şelalesi'ne doğru birbirinden farklı yükseklikteki basamakları inmek biraz zorlasa da, buz gibi suyun içine girince şelalenin güzelliğinde büyülenip, tekrar aynı zorluktaki basamakları tırmanmak anlatılmaz sadece yaşanır. Sütüven'den ayrılınca bizi biraz ilerideki güzellik Hasan Boğuldu bekliyor. Burası da oldukça kalabalık. Sabahtan gözünü açan soluğu burada almış gibi. Kazdağları'nın zirvesinde Beyoba Köyü'nden Emine ile Ova Köyü'nden Hasan'ın aşkı, birbirlerini pazarda görmeyle başlar. Ne yazık ki bu aşk mutlu sonla bitmez. Birbirlerini seven iki gençten Emine'nin ailesi kızlarını Hasan ile evlenmesini istemezler. Bunun sebebi de Hasan'ın Yörük olmasıdır. Her ne olursa olsun Hasan ve Emine birbirlerine olan sevgilerinden vazgeçmediklerini gören aile, Hasan'ı bir sınavdan geçirmeye karar verir. Eğer Hasan bu yükün altından başarıyla kalkarsa Emine ile evlenmesine izin verilecektir. Aile, Hasan'dan 40 kiloluk tuz çuvalını sırtlanarak 5 saat uzaklıktaki, obaya yani Kazdağları'na çıkarmasını istemektedir. Emine önde Hasan arkada yola düşerler. Hasan sırtındaki yüke birkaç kilometre dayanabilir ancak daha fazla ilerleyemez. Emine ise sevdiği adamın arkasında olduğunu düşünerek yola devam eder. Bir süre sonra Hasan'ın arkasında olmadığını fark eden genç kız, geri dönerek sevgilisini aramaya başlar. Ona hediye ettiği yazmanın suyun içinde olduğunu gördüğünde ise onun boğulduğunu düşünür ve bu acıya dayanamayarak kendisini göletin dibindeki çınar ağacına asar. O günden sonra buralar Hasan boğuldu olarak bilinir. Sıcak havalarda kalabalığın hücum ettiği, etrafın güzelliğinden çok ticari bir alana dönüşen Şelalenin çevresindeki tesisle gelenleri biraz üzse de yine de bir soluklanma yeri olarak kabul edip, bu güzelliği yaşamak isteyenlere, ''gelin görün'' deriz. Hasan Boğuldu ve Sütüven Şelalesi'nden sonra Kazdağları Milli Parkına doğru ilerliyoruz. Aslında Kazdağları 6 tane dağdan oluşuyor, bunlar; Kazdağı, Eybek Dağı, Dede Dağı, Kocakatran Dağı, Baba Dağı, ve Güngen Dağı diye sıralanıyor. Milli park alanı olarak bilinen yer Biga Yarımadası'nın en yüksek dağı olan Kazdağı. Milli Parkın girişinde duruyoruz. Görevli yanımıza yanaşıyor. Günübirlik olarak geldiğimizi söyleyince ona göre biletimizi kesip, aracımızın plakasını not alıyor. İşlemlerden sonra milli park bölgesine giriş yapıyoruz. Alabildiğince virajlı yolda etrafın güzelliğini seyrederek ara sıra da durarak yükseğe, zirveye doğru ilerliyoruz. Kazdağları, sadece Türkiye için değil, tüm dünya için çok önemli bir alan. Alpler'den sonra dünyanın en önemli oksijen deposu olarak biliniyor. Bilinenin aksine bu oksijeni üreten orman değil, denizdeki yosunlarmış. Denizde üretilen oksijen, dağların arasındaki kanyonlardan bir baca misali yukarı yükselip, yoğun olarak 800 -1200 metre arasında birikiyormuş. Kazdağları'ndaki güzelliğin nedeni bu oksijen seviyesinden geliyor. Oksijen seviyesi, denizden gelen nem, dağın yüksekliğiyle birleşincede çok özel bir ekosistem oluşuyor. Kazdağları'nda, 800'den fazla bitki çeşidini de burada görebiliyorsunuz. Barındırdığı türlerin zenginliği ve benzersizliği bakımından aynı zamanda Amazonlar kadar önem taşıyor. Eskiden dağın %10'unu kapsayan milli parka sadece rehber eşliğinde girmeye izin varken, artık bu uygulamayı kaldırmışlar. Bakalım bu şekilde ne kadar koruyabilirler. Milli Parkın sınırları içinde zirvede, Sarıkız'ın türbesi bulunuyor. Bizim hedefimizde zirveye Sarıkız'a ulaşmak. Sarıkız, hem Aleviler, hem de Sünniler için kutsal bir yer olarak kabul ediliyor. Hatta her sene buraya şenliğe geliyorlarmış. Buraya kadar gelmişken, Sarkız efsanesini de anlatmadan geçmeyelim. Bir zamanlar civar köylerden birinde genç ve güzel bir Sarıkız ve babası yaşarmış. Sarıkız köyden kimseye varmak istemeyince köyün gençleri tarafından adı kötüye çıkarılır ve yok yere dışlanır. Babasına namusunu temizlemesi söylenir ancak baba kızını öldüremeyince, kazları ile birlikte kızı dağa götürüp orada ölüme terk eder. Yıllar sonra dağa çıkanlardan kızının hala yaşıyor olabileceği haberini alır, bunun üzerine dağa çıkmaya karar verir. Gerçekten de kızı yaşıyordur. Vardığında kızından yüzünü yıkamak için su ister, kızı bir elini uzatır testisine denizden su doldurur, diğer elini uzatır dağlardan susayan babasına içme suyu getirir. Baba o an anlar ki kızı ermiştir. Kızına haksızlık edildiğini anlayan baba kahrından bu dağlarda ölür. Buradaki Sarıkız Tepesi'nde kızın türbesi, hemen yakınındaki diğer bir zirveye de ''Baba Tepe'' deniliyor ve Sarıkız'ın babasının türbesi bulunuyor. Bu zirvede \"Sarıkız Türkmen Şenlikleri\" adı altında Türkmenlerin 700 yıllık geleneği yaşatılıyor. Her sene Ağustos ayında buraya çıkan Türkmenler zirvede kurban kesiyor, adak adıyor, hayırlı bir yıl için dualar ediyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/geze-geze-kazdaglari-kazdaglari-gezi-rehberi-2/", "text": "Sabahın mahmurluğuyla iki gün bizi ağırlayan İnek Obası Kamping'e veda ederek, eskiden Tahtaköy şimdilerde Çamlıbel olarak bilinen Köye geliyoruz. Gelmemizin asıl nedeni Tuncer Kurtiz'i ziyaret etmek. O, çoktan başka diyarlara göçüp gitse de, köyün girişindeki mezarına uğramadan onun izini sürmeden buralardan geçip gitmek istemedik. Aklımızda nedense son oynadığı meşhur dizideki rolü ''Ramiz Dayı'' olarak kalsa da o, buraların da dayısıymış meğer. Uzun yıllar Kazdağları'nın eteklerinde Çamlıbel Köyünde ailesiyle işlettiği otelinde gelen giden misafirleriyle ne çok anı bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Ramiz Dayıya sabah selamını vererek hemen köyün yakınında yer alan bir başka köye yönümüzü çeviriyoruz. Edremit'in Tahtakuşlar Köyü'ne uğruyoruz. Köyün girişinde yer alan, Türkiye'nin ilk köy müzesi ve özel etnografya müzesi olan Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, 1992 yılında açılmış. Alibey Kudar isminde bir ilkokul öğretmeni tarafından kurulan müzede Orta Asya'dan Türkiye'ye göç eden Konar-Göçer Türk boylarına ait giyim eşyaları, aletleri, halıları ve çadırları sergileniyor. Müzeden sonra yol bizi Adatepe'ye sürüklüyor. Dar virajlı yollarda ilerliyoruz. Adatepe'ye gelmeden birkaç km önce Zeus Altarı karşılıyor. Homeros'un İlyada Destanı'nda Tanrıların İda Dağında yaşadıklarından ve Troia Savaşını buradan izleyip yönettiklerinden söz edilir. Zeus'un da burada yaşadığı ve savaşı izleyip yönettiği yine bu destanda İlyada'da yer alır. Bölgede yapılan araştırmalarda denize ve körfeze hakim olan bu tepede inşa edilen mekanın baş tanrı Zeus'a ait olduğu düşünülüyor. Yoldan ayrılarak bir süre toprak yolda ilerliyoruz. Etrafımızı saran ağaçların arasında bir süre yürüdükten sonra Edremit Körfezi'ne hakim olan yere Zeus Altarı'na geliyoruz. Zeus Altarı'ndan sonra Kazdağları'nın en meşhur köyü Adatepe'ye geliyoruz. ''Şehrin gürültüsü ve stresinden uzaklaşıp, doğa ve tarihle iç içe sakin, sıcak ve dostça bir ortam arıyorsanız Adatepe'ye gelin.'' diyen çok olmuştur. Geneli de kalabalık şehirlerden kaçan en çokta İstanbul'dan kaçıp buraya yerleşen, kendince bir şeyler yaparak hayatına devam edenlerin yerine çoktan dönüşmüş bile. Doğal ve tarihi sit alanı olarak koruma altına alınan Adatepe'nin, oksijen oranının yüksekliğiyle bilinen Kazdağları'nın en batı ucunda ve Ege denizine tepeden bakan bir konumda, zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrili şirin bir köy olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Köyün taşlı sokakları, mimarik açıdan bizleri büyüleyen yapılarından etkilenmemek mümkün değil. Bir gün burada uyanmak dileğiyle komşu köye Yeşilyurt'a ilerliyoruz. Aracımızı köyün meydanına park ediyoruz. Köyün taşlı yollarında ilerlerken gözümüze her çeşit dondurma ilişiyor. ''Kekikten dondurma mı olur, yok artık!'' desek de yemeden de geçmiyoruz. Köy bizi oldukça büyülüyor. Sevimli ve bir o kadar da samimi. Adatepe'de güzel olmasına güzel de burası daha samimi geldi. Gece burada kalmaya karar veriyoruz. Sardunya Oteli seçiyoruz. Şirin bir yer... Köyü çok anlatmayacağım ancak daha önce yazdığım yazımı buradan okumadan geçmeyin! Ayvalık'a doğru giderken yolumuzun üzerinde yer alan Zeytinyağı Müzesi'ne de uğruyoruz. 40 yıldır zeytinyağı işiyle uğraşan Ertür ailesinin 7 yıllık bir çalışma sonucunda ortaya çıkardığı koleksiyonun yer aldığı \"Tarihi Zeytinyağı Aletleri Müzesi\"ni geziyoruz. En eski zeytin sıkma tekniğinin ahşap kaldıracından, ahşap mengenelerine, sulu baskılı günlerin ünlü madeni mengenelerine kadar tüm sistemleri müzede görebiliyoruz. Sergide yer alan ve milattan öncesinden başlayarak, buharın icat edildiği yıllara kadar kullanılan aletler, sadece Ege Bölgesi'nden toplanmış. Eski dönemlerin kol gücüyle çalışan \"çıkrıklı\" mengenesinin kolan ipi ve koca odun direğinden oluşan \"bucurgat\" ve ahşap sonsuz vidalı ilkel zeytin sıkma mengenesinin altına yerleştirilen \"mendil taşı\" müzenin önemli parçaları arasında yer alıyor. Merhaba, aydınlatıcı yol gösterici yazılarınız ve güzel anlatımınız için çok tesekkurler."} {"url": "https://gezginruhu.net/gizemli-tarihiyle-misir-ve-piramitler/", "text": "\"İnsan ölüp gider, toprak olur eti kemiği, Kahire Havalanı'na iner inmez bizi rehberimiz Doha karşılıyor. Şehir oldukça büyük ve ortadan geçen Nil'le ikiye ayrılıyor. Bir tarafa Kahire, diğerine Gizza deniliyor. Kahire; gücün ihtişamın, modernliğin simgesi olurken, Gizza ; tarihin, geçmişin, eski Mısır'ın simgesi. Gökdelenlerin arasında süzülüp, geniş caddelerde ilerleyerek ilk soluğu Kahire Müzesi'nde alıyoruz. Müze büyük, ancak eserlerin çoğu British Museum'da olmasına rağmen yeterince \"Eski Mısır'ın izleri''ni taşıyor. Yalnız fotoğraf çekmek yasak! Belgelememek üzücü, gezmek ise güzel. Müzede en ilgi çekici bölüm \"Mumyalar\"ın olduğu oda. Bir anda mumyaların dirilişini düşledim tıpkı filmlerdeki gibi hepsi sadece düşten ibaret iyi ki gerçeğe dönüşmedi. Neyse mumyalara dönersek günümüze kadar vücut ayrıntıları belirgin şekilde korunarak gelmiş. Müze oldukça büyük ve üç kattan oluşuyor. Kahire'ye gelince liste başına yazılmalı ve görmeden asla dönülmemeli!!! Müzeden çıkınca konaklayacağımız otele doğru gidiyoruz. Otelde dinlenme sonrası Kahire'nin kapalı çarşısı sayılan ünlü El Halil çarşısına geliyoruz. Biraz şehrin hikayesi, biraz alış verişle günü tamamlıyoruz. İkinci güne daha dinlenmiş olarak başlıyoruz. Yeni rotamız Giza Piramitleri. Yapımı üzerine çok varsayım olan piramitlere yaklaştıkça '' Piramitleri nasıl yapmışlar? '' sorusu bir anda aklıma düşüyor. Uzaylılardan tutun, nicelerine her şey söylense de gerçek hikaye hala gizemini koruyor. Bir gerçek var ki o da önümüzde yükselen PİRAMİTLER. Biraz rehberden ve biraz okuduklarımız ışığında; Piramitler'in insan yapımı olduğunu ve yapımında binlerce işçinin çalıştığını artık biliyoruz. O dönemlerde Antik Mısır'ı sülaleler yönetiyor. Her gelen sülale kendi piramidinin, yerini belirleyerek yaptırıyormuş. Piramitler aslında Firavunlar'ın mezarları. Eski Mısır'da ikinci yaşam inancı çok yaygın, eskiden gelen bir gelenek. Firavunlar rahat yaşasın, aynı saltanatı devam ettirsin diye piramitlere hizmetkarları ve değerli eşyaları da gömülüyormuş. Piramit ne kadar yüksek ve gösterişli olursa Firavun'un da aynı güce sahip olduğu inancı sürüyor. Giza'da öne çıkan üç piramit dikkatimizi çekiyor. Bu üç piramitten sadece Keops Dünya'nın yedi harikasından biri ve aynı zamanda yedi harika onur ödülü de bulunuyor. Yedi harikanın hala yaşayan tek kanıtı; öylesine ki, tarihçilerin veya ozanların onu harika olarak tanımlamasına hiç ihtiyacı yok. Görüntüsü, ölçüleri ve şekliyle inanılmaz güzellikte, görkemli dev bir yapıt. Büyük Piramit ya da Khufu-Keops Pramidi hala zamana karşı dimdik duruyor ve yok olmamak için direniyor. Yeri; Giza'da antik Memphis kentinde, bugünkü Mısır'ın başkenti Kahire'nin de bir parçası. Giza Piramitleri'nin bir tanesinin içine girme şansımız oldu. Öyle merak ettiğimiz gibi değilmiş. Nemli karanlık ve daracık koridordan ilerledikten sonra karşımıza boş bir oda çıkıyor, başkada bir şey göremeden, geldiğimiz gibi geri çıkıyoruz. Girince içeride çok şey görmeyi düşlemeyin, hayal kırıklığı yaşarsınız. PİRAMİTLER'den sonra tozlu yollarda ilerleyerek Sakkara'ya geliyoruz. Arada küçük yerleşim yerleri, sokakta çocuk cıvıltıları bilindik günlük köy yaşamından sıyrılarak Sakkara Piramitleri'ne ulaşıyoruz. Tarihte ilk defa olmak üzere parlak bir kraliyet anıtı anlayışı ve bunun hayata geçirilmesi üzerine Sakkara'da piramitler yapılmaya başlıyor. Sakkara Piramit'i, Kahire'nin 24 kilometre güneybatısında yer alıyor. Mısır'ın en eski başkenti Memphis'te yaşayanların defnedildiği bölge olarak da biliniyor. MÖ 2500'de yaptırıldığı düşünülen bu piramit dünya üzerinde taştan yapılan ilk büyük anıt tasarımı olarak da kabul ediliyor. Basamaklı piramit olarak da bilinen bu yapı ünlü mimar İmhotep tarafından Kral Djoser adına yaptırılmış. Boyu 63,17 metredir. Kral Neterihet'in basamaklı piramidi. Bugünlük Piramit turunu tamamladıktan sonra gece \"Nil turu\"na hazırlanıyoruz. Nil kenarında bulunan gemide akşamımızı geçiriyoruz. Gemide Mısır'a özgü eğlencelerin, dans ve şovların yer aldığı gece gösterisin de birbirinden değişik Mısır mutfağına has yemekler de lezzetiyle eşlik ediyor. Geceye yöresel sanatçılar, Zenne ve Mısırlı dansöz renk katıyor. Zenne 'nin gösterisi ve birbirinden lezzetli yemekler müthiş. Eğlence, yemek, gece derken bir anda üçüncü güne başlıyoruz. Bugün rotamız \"Antik Mısır Adası\". Adaya motorla gidiliyor. Bizi orada başka bir rehber karşılıyor. Eski Mısır'ın bir dramatize edilmiş versiyonu aynı zamanda. Katılımcılarda \"Antik Mısır'da\" dolaşma hissiyatı gelişiyor. Her şey o döneme uygun hazırlanmış. Geçirilen yarım günün ardından Nil'de öğle yemeği molası veriyoruz. Yemek sonrası Kahire mezarlığına doğru yol alıyoruz. Buranın mezarları oldukça ilginç tıpkı ev gibi. Bir dönem eski Mısırlı soylu ailelerin ebedi istihakı olmasına rağmen Nasır döneminde, sanırım 70 lerde fakir halkın barınması için izin çıkıyor. Yarım inşaat alanı şeklinde bir görünüme sahip mezar evler farklı bir yaşam alanı oluşturuyor. Günün diğer programını gerçekleştirmek için Kahire'nin en büyük camisine doğru ilerliyoruz. El-Ezher Camisi, Fatımi Kahire'sindeki ilk cami ve ilk dini bilimler okulu. Fatımi halife el-Muiz tarafından yaptırılmış. İbadete 972'de açılan cami, 989 yılında okul statüsü kazanmış ve Fatımiler'in içinde bulunduğu İsmaili Şii ilahiyatına göre eğitim vermeye başlamış. Caminin yanına, öğrencilerin kalacağı bir de bina yapılmış. Osmanlılar'ın hakimiyetinden sonra Memluk Medreseleri'nin düşüşe geçmesinin ardından, El-Ezher, Müslüman dünyasının en önemli merkezlerinden biri haline gelmiş. El-Ezher Camisi, pek çok genişletme ve restorasyon çalışması geçirmiş. Bugün bu aşamaların neredeyse tümü görülebiliyor. Orijinal cami şimdikinden çok daha küçük. Yapıldığında avlunun üç tarafında, Korint sütun başlıklı İslam öncesi kolonlarla taşınılan revaklar yer alıyorken, 1130'larda dördüncü yönde bir de kubbe eklenmiş. İbadet alanı ile kıble duvarının iki köşesinde yer alan orijinal kubbeler ise bugün yok. Akşam Mısırlı bir aileye misafir oluyoruz. Kahire sokaklarında at turu, nargile sefası yapıyoruz. Kısa süreli kaynaşma sonrası ertesi gün yapacağımız Sharm el Sheikh turu için hazırlık yapıyoruz. Bir macera biterken yenisi başlayacak. Kahire'ye veda ederek, Mısır turumuzun ikinci durağı Sharm el Sheikh'e doğru yol alıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/gokceada/", "text": "Gökçeada'ya ilk gelişim. Yolculuğumuzla beraber heyecanım da başlıyor. Her zamanki gibi yeni bir gezi, yeni bir heyecan ve yeni hayaller kurarken, varıyoruz adaya, hatta konaklayacağımız yere, yani Kaleköy'e. Eski taş evlerin olduğu şirin mi, şirin bir köy burası. Temiz hava, çoğunluğu pansiyon olarak işletilen iki katlı evlerden oluşan sıcak bir yerleşim... Kaldığımız pansiyonun sahibiyle uzun süre telefonla görüşme sonucunda, samimiyeti ilerletmiş ve biraz da şirinliğimden dolayı, beni kıramadığı için kendi odasını konaklamamız için hazırlıyor. Oda, evimiz gibi her türlü konfora sahip. Sabah başlayan yolculuğumuz ancak akşamüzeri sona eriyor. Herkes bizimle sözleşmiş gibi Gökçeada'ya geliyor. Uzun feribot kuyruğu, yorucu ve yeni biten yolculukla beraber \"Güneşi batırmadan, günü de bitirmeyelim\" diyerek yönümüzü kaleye çeviriyor; yavaş yavaş zirveye doğru tırmanıyoruz. Bir anda harabe diyebileceğimiz, korunaksız eski kale kalıntılarının tam orasına düşüyoruz. En tepede geçmişi asırlar öncesine uzanan, bir kale kalıntısı bulunuyor. İki koyun arasında yer alan Kale'nin olduğu tepeden, bir yanda Kaleköy Limanı, diğer yanda Yıldız Koyu rahatlıkla görülüyor. Helenistik dönemden önce yapılan kalenin sur duvarları Bizans döneminde onarılmış, yenilenip genişletildiği halde günümüze kadar maalesef ulaşamadığı gibi, yıkık bir durumda bize ev sahipliği yapıyor. Tepede oturup, Güneş'e bugünlük veda ederken en güzel gün batımını ve en güzel fotoğrafımı da burada çekiyorum. Yalnız değiliz, bizim gibi meraklılar da gün batımını seyretmeye gelmiş. Hava kararınca, aşağıda Kaleköy Limanı'nda, canlı bir insan seli meydanlara akıyor... Geceyle beraber, biz de kalabalığın içine karışıyoruz. Kafeler, çay bahçeleri tıklım tıklım dolu. Teknelerde ekmek arası balık kokuları, kıyıda balık lokantaları dolup taşmış. Kafa dinlemeye gelmek için bayram, özel günleri bir de hafta sonunu seçmemek gerekli. Kalabalıkla günü tamamlayarak ertesi güne hazırlanıyoruz. Sabah çınar ağacının altında, Mustafa'nın Kayfesi'nde kahvaltı yapıyoruz. Keyifli, dingin bir ortamda zamanın nasıl geçtiğini anlamadan günü yarıladığımızı fark edince biraz serinlemek için doğru plajlara koşuyoruz. Yakınımızda Yıldız Koyu var ama biz Karadeniz Koyu'nu tercih ediyoruz. Meşhur Karadeniz Koyu'na doğru ilerlerken yolumuzun üzerindeki köyleri de atlamadan, birer birer ziyaret ediyoruz. Zeytinli ve Tepeköy ilk karşımıza çıkanlar. İkisi de eski Rum köyleri... Sokaklarında huzurla dolaştığımız, çoğunluğunu Rumların oluşturduğu yerleşim yerlerinin arasında dolaşınca kısa süreli mola yerimiz ''Meşhur Madamın Yeri'' oluyor. Belki bir iki masanın sığabileceği samimi bir ortamda, kahvelerimizi içerken gelene geçene de bakmadan edemiyoruz. İçten samimi bir gülümsemeyle servis ettiği, Madam'ın dibek kahvesini yudumlarken, eski günlere dair tek iz, duvardaki fotoğraflar. Bu köyde sessizlik hakim! Aracımıza doğru giderken, eski taşlı yollarda, renk renk çiçeklerle sarılmış bahçelerin içindeki evlerde yaşayanlara öykünerek uzaklaşıyoruz. Sahile doğru ilerlerken ara sıra geçen arabalar burada yalnız olmadığımızı hissettiriyor. Kendimizle baş başa kaldığımız anları yollarda yakalıyoruz. Sessizlik, sahile kadar sürüyor. O da ne? Karadeniz Koyu'na yaklaşınca, bir anda kalabalıkla karşılaşıyoruz. Arabayı park edecek yer bulmak uzun bir zamanımızı alıyor. Buraya öğleden sonra gelmek daha mantıklı çünkü gün batımına doğru sakinleşiyor. Günü tamamlayanlar yavaş yavaş ayrılırken, geriye bıraktıkları izler, çöpten kaleye dönüşüyor. Maalesef üzülerek duyarsız gidişlerine tanık oluyoruz. Her günümüzü bir önceki günden farklı yaşayarak, Bademli Köyü'ne kısa bir yolculuk yapıyoruz. Yakınımızda olunca rahat, koşuşturmadan varıyoruz. İlk merakımızı bir zamanlar tıkır tıkır çalışan çamaşırhanesine doğru ilerleyerek gideriyoruz. Çamaşırhanenin yerinde yeller esiyor. Maalesef bir harabeye dönüşmüş. Etrafta eski, yıkık taştan evlerin yeniden dirilişini izleyip, aşağıya doğru süzülürken karşımıza çıkan bir tabelayı takip ederek, bir atölyeye varıyoruz. İstanbul'un kalabalığından kaçarak, sığınmış tasarımcı karı-kocanın yerine ulaşıyoruz. Bir zamanlar harabe olan ama şimdi huzuru bulduğumuz bu yapıda, tamamen kendi güçleriyle dönüştürdükleri evlerini, aynı zamanda atölye olarak kullanıyorlar. Köye yerleşim hikayelerini dinliyoruz. Köy ''Sit'' alanı ilan edilmiş. Gökçeada'ya yerleşirsem yaşayacağım yer şimdiden belli Bademli."} {"url": "https://gezginruhu.net/golyazi-2/", "text": "Uluabat Gölü'nde yedi adacıktan biri olan Gölyazı'ya bizde uğradık. Hafta sonu gezimizde Cumalıkızık'tan sonraki durağımız burasıydı. Aralık ayına 'merhaba ' dediğimiz şu günlerde sıcak havalardaki kalabalıktan eser yoktu. Köyün yerlisi bir de biz sokaklardaydık. Hava yazdan çalma olunca keyfimize diyecek yoktu. Gölyazı'nın girişinden bindiğimiz teknelerle adacığı önce sudan sonra köprünün başından başlayarak karadan da fethetmiş olduk. Gölyazı'ya yeni renk katan tekne turları köyün girişindeki park yerinin hemen yanından başlıyor. Beş kişilik gruplar halinde yapılan turda önce sazlıkların arasından sessizce süzüldükten sonra adacığın etrafını dolaşmayla son buluyor. Belki diğer adaları arada sırada balıkçılar ve macera tutkunları doğa severler uğrayıp ziyaret ediyordur. Biz tercihimizi Gölyazı'dan yana kullandık. Oldukça uygun fiyata yapılan turları sakın kaçırmayın! Adaların en büyüğü Halilbey ardından Manastır, Arifmolla, Kız, Keremitçi, Terzioğlu ve Bulut olarak sıralanıyor. Kısaca irili ufaklı yedi adalı bir göl Uluabat. Halkının çoğu balıkçılıkla geçinen Gölyazı'da eskiden Rumlar yaşarmış. Mübadele yıllarında tamamen adanın çehresi değişmiş. Geriye kalan anılar ve yaşam alanları. Bir de köyün girişinde yer alan ve restorasyonla yeniden hayat bulan kilisede geriye kalanlardan. Köyün yerlisinden öğrendiğimize göre senede bir defa ayin düzenleniyormuş. Zaten köyün sokaklarında dolaşırken önce meraklı bakışlarla yaklaşan tebessümlü yüzler, nereden gediğimize kadar uzayıp giden sohbetleriyle dostane ev sahipliği yapıyorlar. Gezerken önce sudan sonra da karadan keşfettiğimiz adacıkta, eskilerden kalan yapıların çoğu ayakta kalmayı başarırken, kalamayanların yerini yenileri çoktan almış bile. Araya sıkışmış kale burçları 'yıkılmadım ayaktayım ' tarzında zamana şimdilik direniyor. Hazır kale burçlarından bahsetmişken buranın tarihinin çok eskilere dayandığını biliyor muydunuz? Apolyont Gölü üzerinde bulunan ve arkaik dönemdeki adıyla \"Apollonia ad Ryndacum\" olan Gölyazı'da ilk yerleşimler antik çağlara kadar uzanıyor. Bir rivayete göre adaya, Bergama Kralı 2. Attalos'un karısı Kraliçe Apollonis'e ithafen bu ismi verdiği söyleniyor. Bir de köprünün başında tarihin vermiş olduğu yorgunlukla hafif yan yatmış 'Ağlayan Çınar' yükseliyor. Adını gövdesinden akan suyundan alan çınarın efsaneye göre hüzünlü bir aşk hikayesini içinde barındırıyor. Vakti zamanında burada yaşayan Rumlardan güzel Eleni ile Türk genci Mehmet'in ayrılığını anlatıyor gelene geçene... Çınarın, arkasından gözyaşı döktüğü aşıkların ayrılığının izleridir, gövdesinden akanlar... Hikaye derin ve hüzünlü. Gölyazı şirin bir adacık, karaya bağlayan köprü olmasa her an gölün ortasında yüzecekmiş gibi duruyor. Özellikle gün batımında kıyısındaki balıkçıların sandallarıyla oluşan hoş görüntüler son dönemlerde fotoğraf tutkunların vazgeçilmezi oldu. Bu nedenle bahar ve yaz aylarında burası öncelikle fotoğraf tutkunların sonra da gezme sevdalıların vazgeçilmezi olunca kalabalığı siz düşünün. Hele de adacığa karşı tepeden çekilen gün batımı fotoğraflarıyla buraya akınlarda oldukça fazlalaştı. Daha önce o sıcak günlerden birinde bende buradaydım şimdi el ayak çekilince gelmek ve özgürce gezmek oldukça keyifliydi."} {"url": "https://gezginruhu.net/golyazi/", "text": "Hafta sonu gelince, gidecek yer telaşına düşmeyin, bir de üstüne kara kara düşünmeyin! Hemen yüksek sesle fısıldıyoruz, GÖLYAZI, GÖLYAZI... Bursa'da yaşayanlar şanslı ancak yakın şehirlerdekiler de bir o kadar! Uzakta yaşayanlar siz; hani bir gün yolunuz buradan geçerse hemen yönünüzü çevirip, görmeden geçmemelisiniz. Gidince; \"ben buraya daha önce neden gelmedim?\" diyerek kendinize ince ince kızmalısınız! Bir yarımadanın üzerine kurulu eski bir Rum köyü, Gölyazı... Şimdi sit alanı olarak korunaklı bir bölge haline gelse de, daha yapılacak çok iş var. Köye girdiğiniz anda diğer Rum köylerinde olduğu gibi bizi ilk yel değirmeni karşılıyor. Etrafı telle çevrili olduğu için uzaktan fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. Biraz ilerleyince karşımıza ilk kilise çıkıyor. 19. yüzyılda bölgede yaşayan Rumlar'ın yapmış olduğu, yarımadaya giden yolun hemen yanında yer alan kilisenin Aziz Panteleimon Kilisesi olduğu tahmin ediliyor. Kilise günümüze kadar ulaşan, ayakta kalmayı başaran yapılardan biri. Bir dönem harabeye dönen yapı günümüzde Nilüfer Belediyesi tarafından restore edilip, kültür merkezi olarak tekrar hizmete açılmış. Adaya ayak basınca meydanda yer alan çay bahçeleri karşılıyor bizi. Bir dinlenme molası verilecek yer de burası. Gün doğumundan çok batımının güzelliği ile duyduğumuz Uluabat Gölü'ne karşı keyif ise bir o kadar güzel oluyor. Zamanı olan günü burada bitirmeli. Fotoğraf tutkunlarının gözde yerlerinden biri olan Gölyazı, göl kıyısına dizili teknelerin güzelliği, fotoğraflarında rengini, tadını değiştiriyor. Açıkçası hoş oluyor. Dönünce tekrar tekrar bakıp, hayran olmamak elde değil. Yürüyerek etrafını gezdiğimiz köyün kıyıya çekilmiş birbirinden değişik renklerde teknelerin büyüsünden azıcık uzaklaşıp; aralara, dar, eski sokaklara doğru ilerleyince günümüze kadar korunup gelen eski Rum evleriyle karşılaşıyoruz. Başımızı yukarı kaldırdığımızda da direklerde konuşlanmış leylek yuvaları gözümüze takılıyor. Leylekler, göç zamanı burada bir süre konaklıyor. Ara sokaklarda dolaşırken tenekelere ekilen sardunyaların süslediği kapı önlerinde; hava güzelse el işi yapan ya da balık ağı ören kadınların yaptığı işten keyif alması; taze yakaladığı balığı satmaya çalışan balıkçının çabası; gelenlere kiraladığı teknesinden günlük harçlığını çıkaran esnafın mutluluğu her an yüzlerine yansıyor. Köyün ekonomisi balıkçılık, sandalcılık ve ev yapımı yiyeceklere dayandığı, etraftaki hareketlilikten anlaşılıyor. Gelince birkaç saatle bitmeyen, geceyi de geçirip, köy kahvesinde ahaliyle köyün geçmişini yaşayarak, sohbetin dibine vurmak gerekli. Kalmak için birkaç butik otel gözüme ilişiyor. Yemek için köylü kadınların maharetli elleriyle yapılan gözlemelerin tadına bakmadan, tutulan taze balığın kokusunu içinize çekmeden hatta yetinmeyip yemeden, günbatımında göl kıyısında batan güne veda etmeden dönmemeli."} {"url": "https://gezginruhu.net/goynuk-gezimiz/", "text": "Karın doyunca göz yolda olurmuş. Üzerimize rehavet çökmeden soluğu Göynük Sokakları'nda alıyoruz. Bir vadinin içinde yamaç boyunca dizili birbirinin önünü kapatmayan Osmanlı evleri yer alırken, taşlı dar sokaklarda Zafer Kulesi'ne doğru ilerliyoruz. Buraya gelince ilk görülmesi gereken yer kule tabi ki. Kuleye çıkabilmek için biraz nefes gerekiyor. Çıkınca bütün Göynük ayaklarınızın altında. Zafer Kulesi, Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamlarından Hurşit Bey tarafından 1922 yılında yaptırılmış. İlçeye hakim bir tepede yer alıyor. Kuleden muhteşem bir Göynük manzarası seyrediyoruz. Zamanın çoğunu da burada geçiriyoruz. Kısaca manzaraya doyamıyoruz. Bir de fotoğraf sevdamız var ki, alt tarafı uçurum da olsa duvar tepelerinde değişik pozlarla anı ölümsüzleştiriyoruz. Kuleden aşağıya doğru süzülürken hemen köşesinde semaverde demlenmiş çayın çekimine yenik düşüp, birer bardak içiyoruz. Şansımıza hava da çok güzel. Sonra sokakları adım adım dolaşıyoruz. Pazarı da pek meşhurmuş ancak salı günleri kuruluyormuş. Bu nedenle kaçırıyoruz. Meşhur fasulyesinden birkaç kilo alıp, çarşısında dolaşıp, biraz da alışveriş yapınca, sokakları meraklı bakışlarla dolaşıyoruz. Buraya gelince görülmesi gereken bir başka yer de Akşemsettin Türbesi. Göynük'le özdeşleşmiş adeta. Akşemsettin, Fatih Sultan Mehmet'in hocası. 1459 yılında vefat edince Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464 yılında türbesi yaptırılmış. Yöre aynı zamanda \"Diyar-ı Akşemsettin\" olarak da anılıyor. Gezilecek birçok tarihi eser, türbeler, hamamlar, camiler yer alıyor. Buraya uzun bir zaman ayırmak, gelince de eski bir konakta kalıp dolu dolu yaşamak lazım. Göynük'ün kendisi kadar çevresinde yer alan göller de çok güzel. Vakit bulursanız Çubuk ve Sünnet Gölü'ne muhakkak gidin, kıyısında dolaşın. Anadolu'nun tarihini ve kültürel değerlerini koruyan bu şirin ilçeye bir gün muhakkak yolunuz düşsün. Biz çok sevdik, siz de çok seveceksiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/gulen-insanlarin-ulkesi-taylanda-dair-birkac-sey/", "text": "Öncelikle şunu belirtmeliyim ki turdan ve grup gezilerinden çok bireysel gezmeyi seviyoruz. İster tur olsun, ister bireysel kendi içlerinde artı ve eksileriyle farklı güzellikler barındırıyorlar. Ülkemizden Tayland'a uçuş yapan dört farklı firma ekranımıza düştü. Başta THY olmak üzere Qatar Air, Aeroflot, Emirates gibi farklı firmalar birbirine benzer fiyat ve konfor sunuyorlardı. Gönül isterdi ki Thy direk uçalım yollarda savrulmayalım ancak biraz maliyetli olunca Thy ve Emirates'i üzülerek elemek zorunda kaldık. Geriye kalan iki firmadan biri olan Qatar Air'i seçip Doha üzerinden aktarmalı olarak İstanbul- Bangkok biletimizi gidiş- dönüş olarak aldık. İkinci bir alternatif olarak İstanbul Bangkok gidip, Phuket- İstanbul olarak dönüş yapabilirdik ancak nedeni bilinmez bundan vazgeçtik. Aktarmalı uçuşlardan da biraz bahsedeyim. Bir kere öyle dayanılmayacak gibi zor değil, gayet kolay. Qatar Air ile uçuşumuz oldukça konforluydu. Ekonomik uçuş seçmemize rağmen rahatımız için her şey düşünülmüş, yemek ve ikramlarda oldukça iyi ve yeterliydi. Güler yüzlü, ilgili bir ekiple uçuş olunca oldukça rahat ettik. Doha'da gidişte bir saatlik aktarma için beklerken, dönüşte bu süre dört saate yükseldi. Aktarmalı uçuşlarda genellikle Doha Havaalanı kullanıldığı için yolcuların rahatı için her türlü konfor düşünülmüş. Evimiz kadar olmasa da ortam oldukça rahat. Tek olumsuz tarafı fiyatların biraz yüksek oluşu. Gece başlayan yolculuğumuz yaklaşık 10 saat sürdü. Öğleye doğru Bangkok Suvarnabhumi Havaalanı'na iniş yaptık. Bangkok'ta iki havaalanı var. Uluslararası uçuş Suvarnabhumi Havaalanı'na yapılırken, ülke içine yapılan seyahatler de Bangkok Don Meung havaalanı'ndan yapılıyor. İki havaalanı arasında araçla yaklaşık 20 dakikalık mesafe var. Havaalanına indikten sonra bizim programımız direk Pattaya'ya gitmekti. Bu nedenle havaalanın alt katında yer alan otobüs gişelerinden biletimizi alarak belli sıklıkla kalkan otobüse binerek Pattaya'ya geçtik. Tayland'da mevsimler; serin, sıcak ve yağışlı olmak üzere üçe ayrılıyor. Serin mevsim, kasım ve şubat aylarını kapsıyor. Bu dönemde hava ılık, yağış az ve nem oranı oldukça düşük. Bu nedenle turizm sezonunun en yoğun olduğu dönem bu mevsimde oluyor. Bu mevsim haricindeki dönemlerde otel, uçak ve tur ücretlerinde ciddi indirimler görülüyor. Sıcak mevsim, mart ve haziran aylarını kapsıyor. Bu dönem rahatsız edici bir şekilde nemli ve sıcak oluyor. Sıcaklık 40 dereceyi buluyor. Temmuz ve ekim arası yağışlı mevsim olarak geçiyor. Bu dönemde muson yağmurları oldukça etkili. Mevsimlere ve hava koşullarına göre en uygun dönem serin mevsim. Bizde gezimizi ocak sonu şubat başını kapsayan iki haftalık süreye yaydık. Her ne kadar turizm açısından en yoğun ve en yüksek dönemde olsa şartlar bunu gerektirdi. O kadar yol gelmişken en az bir hafta kalmalı, doyasıya gezmek ve eğlenmek isteğine göre de süreyi uzatabilirsiniz... Biz tam zamanlı çalışanlar olarak ancak iki haftamızı ayırabildik. Gidenlerin fotoğraflarında gördüğünüz böcekleri çıkarırsak, biraz da lezzet arıyorsanız Thai Yemekleri oldukça lezzetli tabi damak tadınıza uyarsa! Dolaşırken çarşı pazarda böcek satanları da göreceksiniz. Onlar için çerezlik olan bu ürünler bize oldukça uzak tatlar olabilir. Yine de tatmadan dönmeyin derim! Tropikal iklimiyle Tayland tam bir meyve cenneti. Hatta Asya'nın meyve bahçesi de diyorlarmış. Tarım burada çok iyi, toprağı çok zengin. O yüzden geldiğinizde bol bol meyve yiyin. Özellikle ananasın en lezzetli olduğu ülke burası. Baby ananas denen minik ananaslar da sadece Phuket'te yetişiyor. Mutlaka tadına bakın derim. İlk durağımız Pattaya'ydı. Ülkeye adım atar atmaz soluğu burada aldık. Pattaya'ya dair her şeye Pattaya Gezi Rehberi'nden ulaşabilirsiniz. İki günlük serüvenin ardından yönümüzü Bangkok'a çevirdik. Pattaya'da çok zaman geçirmeye gerek yok. Hatta ''Gitmenize gerek yok. Gitmeseniz de olur '' diyenler oldu ama biraz merak biraz da gelmişken görelim düşüncesi bizi sürükledi. Bangkok'ta dört gün kaldık. Şehre dair her şeye Bangkok Bangkok yazımızdan ulaşabilirsiniz. Gezimizin son durağı Phuket'ti. Gezi süremizin en uzun ve en keyifli bölümünü burada yaşadık. Phuket, hepsinden farklı bir dünya. Eğlencenin, dinlenmenin doğru adresi. Gezip görülecek yerler, konaklama seçenekleri, eğlence yerleri, çılgın gece hayatını Phuket'te Tatil Keyfi'nde anlattık, okuyabilirsiniz. Tarihi ve doğal güzellikleriyle oldukça zengin bir kültüre sahip ülkede öncelikle gezilecek yerler listesinde ilk sıraya tapınakları almak gerekiyor. Her inancın kendine has kutsallığından dolayı tapınakları gezerken giyiminize oldukça dikkat etmeniz gerekiyor. Havanın güzelliğine uygun giyinsek de kutsal alanları gezerken giyimimiz biraz daha kapalı olması gerekiyor. Kıyafetiniz uygun değilse zaten içeriye girmeden sizi uyarıyorlar. Girişte satılan pantolon, tişörtlerden hangisine ihtiyacınız varsa satın alıp, giyinerek girebiliyorsunuz. Unutmayın, sakin ve güler yüzlü insanların memleketinde dolaşıyorsunuz! Anlık ses yükselmesi, bağırarak konuşmadan oldukça rahatsız oluyorlar. Hazır gelmişken yerelle iletişimi zenginleştirmek adına Thaice ''Günaydın, iyi akşamlar, teşekkür ederim '' gibi birkaç sözcüğü, kelime haznenize ekleyerek zenginleştirebilirsiniz. Oldukça mutlu olacaklarını söylemeden geçmeyeyim. Tiktok ulaşım araçlarıyla burada tanıştık. İster yemekleri olsun, ister meyveleri oldukça lezzetli tatmadan dönmeyelim. Her ne kadar Tayland ucuz diye belleklerimize işlense de biz gittiğimizde durum biraz değişmişti. Eskiden 1'e 10 iken şimdi 1'e 5'e denk gelince (fiyatı 5'e bölerek hesaplıyoruz.) bizdeki fiyatlarla hemen hemen aynıydı. Kısaca artık anlatıldığı gibi çok ucuz değil. Normal durum!"} {"url": "https://gezginruhu.net/gun-batiminda-tuz-golu/", "text": "İçeriye girdiğimizde solda büyük verandası olan, hafif yemekler yiyebileceğimiz, çay ve kahve keyfi yapacağımız bir kafe, sağda ise gölden çıkarılan tuzdan yapılma sağlık ürünleri yanında çeşitli süs eşyalarının pazarlandığı dükkanlar bulunuyordu. Güneşin, dağların arkasına saklanmasına bir kaç saat vardı. Zamanımızın çoğunu kafeteryada dinlenerek, sohbet ederek geçirdik. Kalabalık grupla gelince zamanda kolay geçiyordu. Yavaş yavaş güneş dağların arkasına saklanırken, izleyiciler olarak; \"büyüye kapılmış, anı belgeleyenlerden mi yoksa yaşayanlardan mı olmak istersiniz?\"... Ben her ikisini de yaptım. Süzülürken hem şöleni seyre daldım, hem de bir kaç güzel kare yakaladım. Güzel büyülü an sona ererken, gece yeni çıkan yüzüyle bize gülümsemekteydi. Yağış alanı yüksek değerde, kapalı bir havza gölü olmasına rağmen Tuz Gölü, dışarıya akıntısı olmayan kapalı bir havza gölü. Yağış alanının genişliğine rağmen beslenme kaynakları bakımından zayıf. Göle su getiren akarsular, yazın suları iyice azalan ya da tamamen kuruyan dereler. Bunlar Şereflikoçhisar'dan gelen Peçenek Çayı, Aksaray'dan gelen Melendiz Çayı, güneyden ve batıdan gelen İnsuyu, Karasu, Kırkdelik çayları. Bunlardan başka Beyşehir Gölü'nün fazla sularını Konya'nın atık sularıyla beraber Tuz Gölü'ne boşaltan DSİ tahliye kanalı da Tuz Gölü'nün su seviyesinin yükselmesine sebep olmaktadır. Tuz oranının fazla oluşu, buharlaşma sonucunda göl sahasının büyük kısmında her yıl yenilenen 10-30 cm. lik tuz tortulaşmasına neden olmaktadır. Yaz sonlarına doğru Kaldırım Tuzlası ile karşı kıyı arasında yürümek mümkün. Bu mevsimde tuzluluk oranı binde 329 gibi dikkat çekici bir orana erişmektedir."} {"url": "https://gezginruhu.net/gunesin-ve-ayin-bulustugu-yerler-van-bitlis/", "text": "Zaman kısıtlı gezecek, görecek yer ne kadar çok olsa da keyifle kahvaltımızı yapıyor, sonra iki gün sürecek turumuza başlıyoruz. Listenin ilk sırasında yer alan Muradiye Şelalesi'ne doğru ilerliyoruz. Yol yapım çalışmaları devam eden bölgede şelale girişi değiştiğinden biraz daha yolumuzu uzatıyoruz. Çalışmalar tek yolla sınırlı değilmiş, şelalenin etrafında da hummalı bir şekilde devam ediyormuş. Gözlerim o doğal halini ararken, bir anda etrafındaki değişim biraz hüzünlendiriyor. Belki bitince güzel olacak ama ben eski doğallığını seviyormuşum meğer. Şelaleye gelince asma köprüden hafif sallanarak geçiyoruz. Etraf sil baştan yeniden düzenleniyor. Seyir terasları, yeşil alanlar, kafeler şimdiden şekillenmeye başlamış. Çehresi tamamen değişmiş. Etrafta çalışma devam etse de şelale aynı güzelliğiyle akıyor, huzur verici bir yer burası. Mevsim sonbahar günlerde kısa olunca, günde erken bitiyor. Bu yüzden hızlı hareket edip, önümüzde tırmanacak uzun bir yol ve muhteşem bir güzelliğiyle bizi bekleyen Nemrut'a yönümüzü çeviriyoruz. Bitlis'e hayat eren iki dağdan biri Nemrut, diğeri de Süphan. İkisi de sönmüş yanardağ. Biri krater gölleri, kayak merkeziyle ün salarken diğeri tırmanış için dağcıların vazgeçilmezi. Şimdilik listemizde Nemrut var, belli mi olur bir günde Süphan'a zirveye geliriz. Nemrut'un eteğinden aracımızla tırmanmaya başlıyoruz. Yarısına kadar asfalt sonra elle taştan döşenmiş uzun dolambaçlı yolda yavaş yavaş ilerleyerek çıkıyoruz. Göle yaklaşmaya başlayınca yol sonbaharın renklerine bürünmüş nefis bir güzellik sunarak, Dünya'nın ikinci büyük gölü olan Nemrut Krater Gölü'ne ulaştırıyor. Burada İki göl var, biri sıcak diğeri soğuk. Büyük ve küçük gölden ayrılınca geldiğimiz yolda ilerlerken solda beliren baca tabelasına sapınca bizi doğruca hala aktif olan sıcak buhar bacasına götürüyor. Sonra hava kararmaya başlayınca geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Kışın da buralar bir başka güzelmiş. Aynı zamanda burası Bitlis'in kayak merkezi. Aklınızda olsun nefis Van Gölü manzarasına karşı pistlerden aşağıya doğru süzülmek de bir başka güzel olur. Sonra gece konaklayacağımız otele doğru ilerliyoruz. İki şehre hayat veren, Van Gölü'ne yerlisi deniz, biz göl diyoruz. Buralara gelirseniz muhakkak gölün kıyısında bir yerde kalın. Gündoğumu ayrı, batımı bir başka güzel. Eskiden aktif volkanik dağ olan Nemrut'un patlaması sonucu oluşan kraterde biriken suların oluşturduğu volkanik bir göl, Van Gölü. Hem Dünya'nın en büyük sodalı gölü hem de Türkiye'nin. \"Gece eğlencesiz olmaz\" , diyerek bu sektörde gelişmiş ve nüfus bakımından bir adım önde olan ilçesi Tatvan'da günü tamamlıyoruz. Ertesi gün bir başka güzel başlıyor. Tıpkı gezginlerin dedikleri gibi '' Güneş'in ve Ay'ın her gün yıkanarak doğduğu yer'', Van Gölü. Odamızın penceresine Güneş'in ilk ışıkları vuruyor. Hemen soluğu aşağıda alıyor, bu güzel anı hem seyrediyor hem de kalıcı hale getirip bolca fotoğraf çekiyoruz. Kahvaltının ardından yine yollardayız. Burada her yerde tarih yazılmış. İki gün değil, iki ay da dolaşsanız bitmiyor. Anadolu'nun kapılarının açıldığı yerler burası. Bu nedenle her yerde Selçuklu'nun izi var. Önce Urartular'la başlayan tarih öncesi serüven, Selçuklularla uzayıp, Osmanlıyla tamamlanmış. Bu nedenle Ahlat, önemli bir yer konumunda. Otelimizden ayrılınca yakındaki tarihi izleri sürmeye başlıyoruz. Hemen yanında yer alan ve geniş bir alanda adeta açık hava müzesi niteliğini taşıyan Selçuklu Mezarlığı'nı bir baştan bir başa geziyoruz. Sayıları bine yakın, Selçuklular'dan günümüze kadar bozulmadan gelebilen ve Ortaçağ Türk mezarlarını içeren, Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Bitlis'in Ahlat ilçesinde yer alıyor. Uzun bir süreyi burada geçiyoruz. Her biri tek tek okunacak tarihi belge adeta. Gölün öbür tarafına doğru ilerliyor, Akdamar Adası'na gitmek için Gevaş ilçesine geliyoruz. Kıyıda bizi bekleyen motorumuza binince 15 dakikalık yolculuğumuzda başlıyor. Hafif puslu bir hava ve etraf oldukça sakin. Adaya adım atar atmaz merdivenleri tırmanıp kiliseye doğru ilerliyoruz. Adanın ve tabi ki yüzlerce yıldır dimdik ayakta duran kilisenin hikayesini merak ediyorsanız buradan ulaşabilirsiniz. Sayenizde gidemediğimiz yerleri tanıma ve güzel fotoğraflarınızla görme fırsatı buluyoruz. Güzel gezilerinizin devam etmesi dileğiyle.."} {"url": "https://gezginruhu.net/guneydogunun-kadim-sehirleri/", "text": "Değişik şehirlerde farklı güzelliklerin izlerini sürerek geçirdiğimiz gezgin günlüğümüz de bu sefer yönümüzü Güneydoğu'nun Kadim şehirlerine çeviriyoruz. Kadim, başlangıcı geçmişin derinliklerinde bulunan, pek çok eskiye uzanan, öncesiz demekmiş. Anadolu kadim şehirlerin yurdu... Medeniyetin hikayesinin yazıldığı bu topraklar, Fırat ve Dicle'nin arasına yayılmış şehirlerde başlamış. Bugün Mezopotamya diyerek gösterdiğimiz bu alan önümüzde uzayıp giden verimli topraklar. Anadolu bolluk ve bereketle ödüllendirilirken bir tarafta Fırat, diğer tarafta Dicle tıpkı duygulu bir türkü gibi coşkun akarak cana can katıyor. Yöreye geldiğimizde yerlisinden hep şu cümleleri duyuyoruz; ''İlk medeniyet, ilk üniversite, ilk tarım, ilk yerleşim bu topraklarda başladı.''. Hepsinde hikaye aynı sadece şehirler farklı. Biz bu verimli topraklara yayılan beş şehrin hikayesini okumaya geliyoruz. Birazını yaşayarak, birazını yerlisinden dinleyerek. Hepsini bir araya getirerek dilimizin döndüğünce okuyoruz. Listemize beş şehri yazıyoruz; Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman ve Diyarbakır... Belki daha da uzayacak liste ama bizi en çok çeken şehirler bunlar oluyor. Buralarda uzun uzun dolaşıyoruz. Bir değil birkaç kez uğruyoruz. Ara sıra özlediğimizde tekrar gitmeyi bile düşlüyoruz. Çünkü hepsinin ayrı güzelliği ve çekiciliği var. Gezimize ilk taşların ve düşlerin şehri Mardin'le başlıyoruz. 'Neden Mardin?'' diyecek olursanız eğer, nedenini bizde bilmiyoruz. Bir gerdanlığı andıracak şekilde bir dağın etrafına dantel gibi işlenmiş, nakışlı taş binaları dizilmiş. Araya başka yapılar karışmış, keşke olmasalardı diye de hayıflanmış olsak da eskilerin güzelliği çirkinliği silip süpürmüş. İki ve veya üç katlı yapıların yönü sonsuz bereketliliğini sunan Mezopotamya'ya doğru çevrili. Kimbilir, manzaraya karşı içilen bir yudum kahvenin keyfine mi, yoksa seyrine mi doyum olmuyor. Medreseler, tarihi yapılar, sokaklarda etrafa yayılan kahve kokularıyla, girdiğiniz her dükkanda esnafın size uzattığı kahvenin kokusu mu bilinmez, kırk yıl dostça hatırlanacak şehirlerin ilk sırasına yerleştiriyoruz. Daha nereye geldiğimizi anlayamadan ana caddede bir o yana bir bu yana salınıyoruz. Taşın yanında gümüş işçiliğiyle de kendinden söz ettiriyor. ''Telkari'' deniyor bu sanata. Bu şehirde yaşayan şimdilerde sayıların oldukça azaldığı Süryanilerin bir kazanımı el işçiliği. El emeği göz nuru babadan oğula geçen bu meslek de zamanla azalmış. Her ne kadar etrafta oldukça gümüşçü görseniz de el yapımı ustalığın azaldığı kulaktan kulağa fısıldanıyor. Ya lezzetli yemekleri, pestilleri, şarapları ? Hepsini tek tek tatmaya kalktığımızda uzunca bir süre bu şehri yaşamak gerekiyor. Şehirde bizi etkileyen bir başka unsur ise farklı din ve kültürlerin bir arada saygı ve hoşgörü içerisinde yaşaması. Kapılar bitişik, gönülden dostlukların kurulduğu bu ilişkide kimse kimsenin inancına yaşamına karışmıyor, saygı duyuyor. Tabi tek merkezde dolaşmak yeterli olmuyor. Midyat'a uzanmalı, Beyazsu'da serinlemeli varsa vaktiniz bir Hasankeyf 'de demelisiniz. İkinci özel şehrimiz Peygamberler diyarı olarak da bilinen Şanlıurfa oluyor. Şehrin merkezinde kutsal sayılan balıkların yüzdüğü sular ve etrafında ibadethane, cami ve dergahlar yer alıyor. Balıklı Göl deniyor bu bölgeye. Kutsal bölge olarak biliniyor. Tepede iki mancınık rivayete göre İbrahim Peygamber'in ateşe atıldığı yer olarak geçiyor, tarihin sayfalarına. Göl ve kaleye karşı seyir teraslarında dinlenme molası verirken, ister yöreye has içecek mırra, isterseniz dibek, zengin kahve çay seçenekleriyle hem tarihe yolculuk yaparken hem de zamanın tadını çıkarıyorsunuz. Eski çarşısına doğru ilerlediğinizde birbirinden zengin baharatlar, kurutulmuş yiyecekler ve yemişlerin önünden geçip şehrin en meşhur ciğercisin de bir tadımlık yemek molası zamanı geliyor. Akşam birbirinden faklı türkülerle sıra gecelerini yaşayıp, bol isotlu çiğköftesini de yiyince ''Hoşbulduk Urfa'' deyiveriyorsunuz. Şehrin kalabalığından uzaklaşıp, Suriye sınırına doğru uzanınca ilk üniversitenin, ilk medeniyetin kurulduğu yere Harran'a doğru varıyorsunuz. Girişte yer alan, günümüze de birkaç tanesi ulaşabilmiş yapıların içini dolaşıp demli çayla zamana meydan okuyorsunuz. Tarihin yeniden yazılmasına sebep olacak yer Göbeklitepe'ye de şöyle bir uğrayalım. Bazen kazı çalışmalarından dolayı kapalı olsa da aklımız hep orada kalıyor. Gezme isteği içimizde yanıp tutuşuyor. Şehirden son kalan Kelaynaklar'ı ve yakınında yer alan Halfeti'yi de görmeden ayrılmıyoruz. Gaziantep, birbirinden zengin tatların, kebapların şehri. Buraya sırf yemek içinde gelinebilir. Nefis tatların yanında zengin bir mozaik koleksiyonuna da sahip. Bölgede yer alan antik kent Zeugma'dan çıkarılan mozaikler güzel bir mimari yapısıyla Zeugma Mozaik Müzesi'nde sergileniyor. Tarihi evler, çarşısı, kalesi, nefis menengiç kahvesiyle hafızalarda hoş bir iz bırakacak şehirlerden. Adıyaman, biraz daha uçta saklanmış bir şehir. Buraya gelince hemen yönümüzü Nemrut Dağı'na çeviriyoruz. Dağa çıkmak için Kahta'ya gelmek ve merkezden kalkan araçlara binmek gerekiyor. Karadut Köyü, gideceğimiz yer. Burada konaklayıp, sabah gün aymadan gündoğumunu ya da gün biterken gün batımının seyrine doyum olmuyor. Yeni yeni koruma altına alınan tarihe önemli tanıklık eden bu eserlerin farklı gün ışığındaki yansımalarını seyrederken bir yandan da anı ölümsüzleştirmek ruhumuzda hoş bir iz bırakıyor. Son şehir Diyarbakır. Geçmişi en eskiye dayanan şehirlerden. Tarihi yapıların yer aldığı bölge uzunluğu 5 kilometreyi bulan surlarla çevrili. Sırf surları görmeye gelmek bile değer. Surların içinde tarihin izlerini süreceğimiz birçok yapı yer alıyor. Yemeği, kültürüyle farklı izlerin sürüldüğü şehir de hoş bir iz bırakıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/guzel-sirince-gezi-rehberi/", "text": "Çoğumuzun yolu bir şekilde bu şirin köyle kesişmiştir. Günübirlik turların yarım günlük programlarında yer alırken, Selçuk'a yolu düşenin de bir nefeslik mola yeridir aynı zamanda. Yakınına kadar gelip, uğramadan da geçilmez! En güzeli ne biliyor musunuz? Köyde kalıp, havasını, suyunu, insanını tanıyıp, keyifli yaşamaktır. Bir zamanlar buraya Kırkınca deniliyormuş. Eski bir Rum Köyü aynı zamanda. Rumca Kirkinci, Kirkice diye de isimlendirilirken, mübadele yıllarında köyün çehresi tamamen değişiyor. Rumlar göç ederken, yerlerine Kavala'nın Müştiyan ve Somokol Köyleri'nden gelen mübadiller yerleşiyor. Kısa tarihi bilgiden sonra köyü gezmeye başlıyoruz. Beyaz badanalı iki katlı evleri, taştan dar sokakları, yukarıya doğru yükselerek dizilen yapıları ve bir de şarapları! Birbirinden farklı seçenekte, zengin meyve çeşitleriyle hazırlanan ''Meyveli Şaraplar''a aslında şarap demeyelim de, bunlara mistel deniyor, biraz farklı yani. Köyün girişinden itibaren her yerde satış yerlerini görüp, siz de kalabalığın arasına karışarak, bir dükkandan diğerine birbirinden zengin çeşitteki şarapları sırayla tadıyorsunuz. Zaten tatmadan bırakmıyorlar. Üzüm, kivi, kavun, karpuz, karadut, vişne... Uzayıp giden bir listeyle önünüze hemen diziliyor minik kadehler ve tadımlık şaraplar. Alkol oranının da düşük olduğu şarapları her yerde tadarak ilerliyorsunuz. Fiyatları da uygun. Benim favorim karadut ve vişne. Köyün sırtlarında yer alan kiliseye gitmek için bayağı tırmanıyorsunuz. Yolunuz birkaç kez kesişmişse son dönemde kilisedeki değişimi de hemen fark ediyorsunuz. Kilisenin ne zaman inşa edildiği pek bilinmesede 1805'te yeniden inşa edilerek şu anki görünümünde olduğu biliniyor. Bir dönem harabeyken şimdi restorasyon çalışmalarıyla gezilebilir hale gelmiş. Birde yanında küçük bir şarap mahzeni yer alıyor. Buraya kadar gelmişken gezmeden dönmeyelim. Yanındaki kafede oturup, köyün manzarası eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Kilisenin bahçesinde yer alan havuza atılan bozuk parayla dilekler tutuluyor. Havuzun içinde yer alan minik delikten paranız geçerse dileğinizi de şimdiden olmuş bilin. Deneyenlerin paraları delikten geçmedi, geçeni de pek görülmedi. Belli mi olur, sizin ki belki geçer. Beyaz badanalı evler, arada dar taşlı sokaklar. Biraz güçlü nefesle yukarılara doğru keyifle tırmanırken, yol kenarında ''el emeği, göz nuru'' dizilmiş ürünler ve size satmak için gülümseyen yüzler, hemen durup birkaç tanesine bakarsınız. Hatta beğenir alırsınız. Sonra bir diğeri diye sürer gider. Bu köyde hanımlar pek bir marifetli. Oyalı yazmalar, işlenmiş çoraplar, reçeller, şehriyeler, mis gibi kokan kekikler... Saymakla bitmeyecek şekilde liste önünüzde uzar gider... Yeni örülmüş çiçekten tacınızı da başınıza takar, köyün dar sokaklarında edalı edalı dolaşırsınız. Her yerde farklı lezzet herkes bir şey katmış yöreye, gelen misafiri de en lezzetli yemeklerle ağırlıyorlar. Cevahir Abla'da mantı ve ot kavurmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Yan yana dizili mekanlar da köyün marifetli hanımlarının elinden çıkan kızartma mantıyı muhakkak tadın. İlk burada yedim ve tadı hala damağım da! Nefis, nefis, nefis! Ayrıca gözlemeleri, zeytinyağlı sarmaları da tatmanızı öneririm. Nişanyan Evleri'nin içinde yer alan Hodri Meydan Kulesi'ne bir tırmanıverin. Bütün Şirince'ye hakim noktadan manzarayı seyredip, bir nefeslik molayı da burada verin. Kulede sizin için dinlenme yeri bile hazırlamışlar. Köyü ve çevresini daha iyi keşfedebilmek için çeşitli yürüyüş parkurları yer alıyor. Gelince kıyı bucak keşfetmeden dönmeyin diye kaldığınız mekanların işletmecileri bu konuda destek oluyor. Buraya kadar gelmişken öyle '' Ce'' deyip gitmek olmaz. Bu köyü dolu dolu yaşamalı, mis gibi havasını çekmeli, esnafıyla, yaşayanlarıyla hayatın içinde buluşmalı. İki defa kaldım, iki farklı zamanda ve tabi ki farklı mekanda! İlk tavsiyem NİŞANYAN EVLERİ. Köyün en üst sırtlarına hakim bir nokta da yer alan eski bir konak. Tabi bununla sınırlı değil. Arkada bağ evleri de yer alıyor. Tercihinize göre hangisini isterseniz ona göre rezervasyon yaptırıyorsunuz. Benim tercihim tepeye hakim manzaralı odaydı. İçerisinin tasarımı da oldukça zevkli. Arkada yer alan bağevleri de çok zevkli dekore edilmiş. Biraz daha sessizliği yaşamak isteyenlerin tercih edeceği yerlerden. Zaten Sevan Nişanyan ve Müjde Hanım, butik otelciliği ilk başlatan kişiler. Şirince'deki yapıların canlanmasına ve köyün tanınmasına da oldukça fazla emek vermişler. Geldiğiniz anda hoş bir şekilde karşılanıyorsunuz. Güzel bir sohbetin ardından sunulan kahveler ve yanında mürdüm şerbeti ''Hoş gelişi'' müjdeliyor. Unutmadan mürdüm şerbeti bu yöreye ait bir içecek. Çevreden toplanan mürdüm otundan yapılıyor. Köyün farklı yerlerinde içilen kahvenizin yanında muhakkak isteyin. İkinci tavsiyem, KIRKINCA EVLERİ. Otelden çok, evlerinde kalın. Kendinize ait olsun. İki katlı olan evler tamamen köyün otantik yapısına göre döşenmiş. Yer yatağında ya da ahşap yatakta uyanmak, eski ahşap merdivenden süzülerek, küçük köy mutfağında keyifli kahvaltını etmek farklı bir deneyim sunuyor. Her şey konforunuz için düşünülerek, köyün havasından uzaklaşmadan hazırlanmış. Eğer isterseniz, sabah küçük bir motorla en güzel şekilde hazırlanmış, her türlü ayrıntının düşünüldüğü köy kahvaltınızı da getiriyorlar. Size bir tek afiyetle yemek düşüyor. Bunları yaşadıktan sonra tekrar gelmeyi düşlüyorsunuz. Uçakla ya da otobüsle İzmir'e ulaştıktan sonra şehir terminalinden Selçuk'a giden otobüslere binebilirsiniz. Selçuk'tan, şehir içi minibüsü ya da taksilerle Şirince Köyü'ne 10 dakikada ulaşabilirsiniz. Yaz aylarında ise direkt olarak Selçuk'a otobüs seferleri de mevcut. Selçuk'a geldikten sonra da Şirince'ye ulaşım oldukça kolay. Biz uçakla İzmir'e yolculuk yaptık. İzmir Havaalanı'ndan araç kiralayarak ulaşımı sağladık. Konaklama yerimiz Şirince olunca çevredeki gezilecek yerlere de çok rahatlıkla ulaşıyoruz. Buraya kadar gelmişken EFES ANTİK KENTİ ve MERYEM ANA KİLİSESİ'ni gezmeden dönmeyiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/halicin-avrupa-yakasi-fener-balat/", "text": "- Rezzan Has Müzesi - Cibali Kapı, Cibali Karakolu - Gül Cami - Aya Nikolas Kilisesi, - Rum Ortodoks Patrikliği, Aya Yorgi Kilisesi - Fener Rum Lisesi - Moğolların Meryemi - Vodina Caddesi, - Kiremit Sokak - Agora Meyhanesi - Merdivenli Sokak - Sokak araları, çamaşırlar, renkli binalar - Bulgar Kilisesi - Kariye Müzesi - Pierre Loti - Cam Hane Listeyi adım adım dolaşırken, araya da hoş sürprizlerin karışması gezimizi daha renkli hale getiriyor. Cibali, Fener, Balat keşfi ile başlayıp, Ayvansaray ve Pierre Loti ile sonlandırıyoruz. İlk Cibali'den başlıyor, Kadir Has Üniverisite'sine uğruyoruz. Burası Osmanlı döneminden kalma tütün fabrikası, şimdi aktif eğitimin sürdüğü özel bir üniversite. 1990'lar da restorasyon geçirerek aslını korumuş. Müze'nin yer aldığı bölüm ise 17. Yüzyıla tarihlenen Osmanlı yapı kalıntısıyla, 11. Yüzyıl Bizans su sarnıcının buluştuğu yer. Geçmişi geleceğe bağlayan bir mekana dönüşmüş. Altında Bizans sarnıcının da yer aldığı ek binada Rezzan Has Müzesi bulunuyor. 2007 yılından beri aktif müzecilik anlayışıyla özgün sergiler ve kültürel etkinliklerin düzenlendiği müzede, günümüzden yaklaşık 9000 yıl öncesine dayanan arkeolojik eser koleksiyonun yanında Cibali Tütün Fabrikası'na ait belge ve objeler de yer alıyor. Müze iki kattan oluşuyor. Müzenin giriş katında tütün fabrikasına ait belgeler yer alırken hemen altında Bizans sarnıcı olan bölümde Antik dönemin günlük hayatına kapı aralayan \"Toprağın Mirası\" sergisi, Neolitik dönemden Selçuklu'ya dek uzanan arkeolojik eserler sergileniyor. Sergi ekim ayına kadar sürecek, yolunuz düşerse bir uğrayın, derim. Müzeden çıkınca yola paralel ilerlediğimizde Aya Nikola Kilisesi'ne varıyoruz. İçeri girebilmek için kapıyı çalıyoruz. Bir delikanlı açıyor. Kilisenin kapısı direkt avluya açılıyor. Merdivenden inip sol tarafta yer alan ibadet bölümüne giriyoruz. Hala aktif olarak ibadetin yapıldığı kilise bir aile tarafından korunuyor. Aya Nikola, denizcilerin azizi olarak biliniyor. Ancak bir gün dünyada ekonominin çöktüğü ve satışların azaldığı bir dönemde bir firma ürünlerini satmak amacıyla geliştirdiği reklam kampanyasında yılbaşında geyiklerin çektiği kızağıyla bacadan giren, hediye dağıtan \"Noel Baba \" imgesine dönüşüyor. Aya Nikola, iyilikleri ile tanınan Antalya'nın Demre ilçesinde yaşamış bir aziz. Cibali Kapı'ya geliyoruz. O dönemde Bizans İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü tarihi yarımada 20 kilometre uzunluğundaki surlarla çevriliymiş. Bu surlar yaklaşık olarak 1600 yıl önce yapılmış. Surlar ikiye ayrılıyor, kara surları ve deniz surları. İstanbul fethedilirken günümüzde ayakta kalabilen deniz sularından biri olan ve ismini Fatih'in komutanı Ceb Ali'den alan zamanla dilden dile dolaşarak Cibali Kapısı olarak anılan kapıdan Osmanlı ordusu şehre girmiş. Semt de adını buradan alıyor. Biraz ileride Nev-i Zade'ye doğru ilerleyip sur kapısından içeriye girince solda yer alan Atölye Kafası'na uğruyoruz. Gençlerin işlettiği mekanın içi kadar dışarısı da oldukça çekici. Duvarlara yansıyan ünlülerin resimleri bir nevi ünlüler geçidine dönüşünce bir oraya bir buraya savrularak bolca fotoğraf çekilip, içeriye sızıyor ve bir kahve molası veriyoruz. Sonra sokakları adımlamaya tekrar başlıyor yönümüzü Gül Cami'ye çeviriyoruz. Asıl adı Azize Theodosia Kilisesi, Bizans Dönemi'nde yapılmış. Aynı zamanda şifa verdiğine inanılan bir ziyaret yeri olmuş. İsminin nereden geldiği tam olarak bilinmese de rivayetlere göre şehrin Osmanlılar tarafından işgale uğrayacağını duyan Bizans halkı, şehrin fethedilmemesi için Aziz Theodosia'sun doğum gününe denk gelen tarihlerde yaptıkları duaların ardından bıraktıkları güllerden aldığı söyleniyor. 1499'da camiye çevrilen yapı Gül Cami adını alıyor. Cami, Ayakapı'da yer alıyor. Kiliseden çıkınca Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne uğruyoruz. Burası biraz daha kalabalık. Türkiye'de resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi, dünyada Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi olarak biliniyor. İçerisinde Patrik'in makamı, Aya Yorgi Kilisesi, kütüphane ve diğer resmi bölümler yer alıyor. Tarihine pek girmiyorum ama yaşanan br olayı da anlatmadan geçmiyorum. Patrikhane'nin ana giriş kapısı 1821'den beri kapalı. 1821'de Mora isyanı sırasında, isyan kışkırtıcılığından suçlanan dönemin patriği Grigorios kapalı olan kapının önünde idam edilmiş. O günden beri kapı kapalı ve giriş yan kapıdan sağlanıyor. Patrikhane'den ayrılınca listemizdeki diğer yerlere doğru uzanıyoruz. Baki Dede Sokakta ilerleyip, Sancaktar Yokuşu Sokağı'na sapıyoruz. İşte asıl yokuş burada başlıyor. Bilindiği gibi İstanbul yedi tepe üzerine kurulu, burası beşinci tepe oluyormuş. Yokuşun hemen başında iki yolu birleştiren bombeli bina fotoğraflık zamanın geldiğini gösteriyor. Önceden yalnızlığına terk edilen bina şimdi satılık levhasıyla göz kırpıyor. Yeri ve estetiği hoş olan binadan yukarıya doğru çıkarken hemen sağımızda renkli kapılarla buluşuyoruz. Geleneksel Balat renkli kapılar fotoğrafına bir karede bizden olsun diyerek en tepedeki görkemiyle her yerden görünen \"Kırmızı Kale\" diye de bilinen binaya doğru ilerliyoruz. Genelde burası Rum Ortodoks Patrikhanesi sanılsa da Fener'in en görkemli yapılarından biri olan Fener Rum Lisesi. Zaman zaman \"Kırmızı Kale\" olarak da isimlendirilen bina Cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun hemen bitişiğindeki Tevkii Cafer Mektebi Sokak ta bulanan binada ise kız ögrencilere egitim veriliyormuş. Öğrenci sayısının azalması sonucu kız okulu kapanınca öğrenciler Fener Rum Erkek Lisesi'nde eğitimlerine devam ediyorlar. Lisenin hemen arkasında yer alan Mevlevihane'ye uğrayıp, sağa doğru sapınca Moğolların Meryemi Kilisesi'ne geliyoruz. Yine kapıyı çalıyor, kendimizi tanıtıyoruz. Bir bey bize kapıyı açıyor. Küçük bir kilise ancak tarihi açıdan bir o kadar önemli. Bizans Prensesi Maria'nın Moğollara gelin gidip, yaşadığı talihsizlikler sonucu uzun yıllar sonra ülkesine dönünce, geriye kalan yaşamını bu kilisede geçirmiş. Kanlı Kilise ya da Moğolların Azize Meryem Kilisesi bir Ortodoks kilisesi. İstanbul'da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılan Bizans döneminden kalma tek kilise aynı zamanda. Renkli tarihi evlere doğru uzanıyor, Kiremit Sokağı turluyoruz. Sonra ara sokakların gizemine kapılarak aşağıya doğru iniyor ünlü cadde Vodina ile buluşuyoruz. Burası oldukça canlı. Semtin esnafı burada gibi. Caddede sağlı sollu dükkanlar, küçük işletmeler, atölyeler yer alıyor. Gün boyu dolaşınca yemek için Forno'yu tercih ediyoruz. Forno, Vodina Caddesi'nde bir ara sokakta küçük bir işletme. Samimi bir ortamda nefis yemekler ve üstüne buraya özel kayısılı turta anlatılmaz sadece tadılır. Fiyatlarda oldukça uygun menüler büyük demedi, demeyin! Vodina'nın sonuna doğru ilerlediğimizde 1890'dan beri devam eden Agora Meyhanesi'ne uğruyor bir molada burada veriyoruz. Sonra Ayvansaray Caddesi'ne inip Bulgar Kilisesi'ne ilerliyoruz. Sveti Stefan Kilisesi olarak da bilinen Demir Kilise, Balat ve Fener Semtleri arasında Haliç kıyısında yer alıyor. Zeminin sağlam olmamasından dolayı iskeleti demirden yapılan dünyada iki yapıdan biri. Uzun yıllar restorasyon çalışmasından dolayı kapalı olan kilise şansımıza ziyarete açılmış. Günün her saati yoğun ziyaretçi akınına uğrayan kilise oldukça kalabalık. Sonra Ayvansaray'a doğru Kariye Müzesi'ne ilerliyoruz. Dar ara sokaklarda aracımız zor ilerliyor. Mahalenin ortasında kalmış tarihi yapıya sonunda ulaşıyoruz. Kariye Müzesi olarak bilinen bu tarihi yapı Doğu Bizans İmparatorluğu Dönemi'nde büyük bir yapı kompleksi olan Khora Manastırı'nın merkezini oluşturan ve İsa'ya adanmış bir kilise. Müzedeki mozaik ve freskler, Bizans resim sanatının son dönemine, XIV. yüzyıla tarihlenen en güzel örnekler. Dış nartekste İsa'nın hayatı, iç nartekste ise Meryem'in hayatını anlatan mozaikler bulunuyor. Mozaiklerde derinlik fikri ve figürlerdeki hareketlilik üstün bir sanatsal değer taşıyor. Burayı muhakkak bir rehber eşliğinde gezin yoksa sadece seyreder çıkarsınız. Kültür Bakanlığına bağlı olan müze ücretli ve müze kartı geçerli."} {"url": "https://gezginruhu.net/hallstatt-tuz-madeni-salzwelten/", "text": "Masalsı güzelliğiyle dillere destan Hallstatt'a kadar gelmişken 7000 yıllık tuz madenini gezmeden dönmek olmazdı. Dünyanın en eski ve hala aktif olan tuz madenine çıkmak için iki seçeneğimiz vardı; ya tabana kuvvet diyerek yaklaşık bir saat yürüyüşle varacaktık ya da yaklaşık 20 kişilik kapasiteli fünikülerle çıkacaktık. Biz ikinci yolu seçerek füniküleri tercih ettik. Füniküler, Hallstatt'ın diğer ucundan bizi madenin bulunduğu tepeye yaklaşık 10 dakika da çıkardı. (Fünikülerin ücreti kişi başı 30 Euro, bunun içinde füniküler ve madene giriş ücreti yer alıyor). Bu kadar ücret ödemem tabana kuvvet diyenlerin de karı 4 Euro olacak çünkü gerisi madene giriş ücreti. Kısa süreli de olsa nefis bir manzaraya karşı yavaş yavaş yükselmek oldukça keyifli. Fünikülerden inince önümüzdeki kalabalığın arasına karışarak önceliği Skywalk'a yani Gözlem Noktası'na veriyoruz. Gölü tepeden gören müthiş bir manzaraya sahip bu nokta World Heritage View yani Dünya Miras Görüş noktası olarak tescillenmiş. Burada nefis göl manzaralı seyir terasında çektiğimiz fotoğraflar, belleklerimizde kayıtlı manzaranın eşliğinde madene doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 15 dakikalık yürüme mesafesinde yer alan maden gezisi için toplanma binasına varıyoruz. Girişte sol tarafta küçük bir kafe yer alırken, danışma bölümünden biletlerimizi onaylatarak madene giriş saatimizi beklemeye başlıyoruz. Beklemek için en iyi yer kafe. Vakit gelince rehberin anonsuyla etrafında toplanarak giriş için uyulması gereken kuralları öğrendikten sonra uygulamak için içeriye geçiyoruz. - Üzerimizdeki çanta ve benzeri eşyalarımızı üzerinde kilitleri bulunan boş bir dolaba koyduk. - Madene giriş için bize verilen tulumları giydik. Genelde erkeklere bordo, kadınlara yeşil renkte tulumlar veriliyor. Madenin uzunluğu 65 km, biz ancak 22 km'sini bir kısmını yürüyerek bir kısmını da araçlarla gezebiliyoruz. Girişte yer alan dar tünelden sıralı ve dikkatli bir biçimde yaklaşık 300 metre yürüdük. Yerin 85 metre altına geldiğimizde aşağıya kaydıraklarla kayıyoruz. Kaymadan önce rehberimiz nasıl duracağımızı açıklıyor. Kuralına uygun olarak kaydıraktan sıralı kayıyoruz. Gezide en keyifli bölümde burası. Kaydıktan sonra tuzun oluşumunun anlatıldığı galeriye geldik. Salzberg'de insanlara ait ilk buluntular yaklaşık 7000 yıl öncesine, yani Neolitik Çağ'a dayanıyormuş. Bu çağa ait ilk arkeolojik buluntular da geyik boynuzundan yapılmış bir kazma ve çok sayıda taş balta. Bu baltalar ağaç kesimi için kullanılmış. Geyik boynuzu kazma işlerinde madencilikte kullanılmış. Organize bir tuz madenciliğinin ilk somut kanıtları ise M. Ö. 15. yüzyıla -Orta Tunç Çağı'na dayanıyor. Salzberg'de, Tunç Çağı'na ait üç maden kuyusu bulunmuş. 2003 yılında yüz metreden daha derine inen bu kuyuların birinde, çok iyi korunmuş bir ahşap merdiven bulunmuş. Bu merdiven hala maden de saklanıyor, gezerken görüyorsunuz. Bu merdiven eşsiz yapı biçimiyle dikkat çekerken, sekiz metre uzunluğunda, 1-2 metre genişliğinde. M. Ö. 1344 ila M. Ö. 1343 yılları arasında yapıldığı bilinen Avrupa'nın en eski ahşap merdiveni olarak tarihe geçiyor. Bir diğer özel buluntulardan biri de deri çuvallar, 30 kiloya kadar tuz taşıyabiliyor. Bunların yanı sıra el kılıfları, şapka, halatlar, parmak kılıfı, kumaş parçaları, çok sayıda kazma ve daha fazlası da Tunç Çağı'na ait bu üç maden kuyusunda bulunmuş. Bu da bize gelişmiş bir tuz madenciliğini göz önüne seriyor. Gezimize devam edince ikinci kayma yerine geliyoruz. İlk kayma yerindeki kurallara uyarak 25 metre daha aşağıya kayarak iniyoruz. Yerin 300 metre altına indiğimizde yer yer similasyon teknolojisiyle anlatılan bilgiler ışığında ilerliyoruz. Gezimizi sıralı olarak bindiğimiz tren yolculuğuyla tamamlıyoruz. Minik tuz hediyeleriyle madenden ayrılıyoruz. Önemli bir not: Tuz madeni Aralık'tan Nisan'a kadar kapalı. Aklınızda olsun!"} {"url": "https://gezginruhu.net/hallstatta-gezilecek-yerler/", "text": "Kimilerine göre 15 dakika da bitecek bir yer gibi görünse de burada mevsimlere göre yapılacak çok şey var. Ayrıca Dünya'nın en çok fotoğraflanan beş yerinden biri olarak biliniyor. Hallstatt, Hallstatter Gölü'nün güney batısında, Salzburg ve Graz şehirlerinin arasında Alpler'in eteklerini kurulmuş 7000 yıllık geçmişe sahip küçük bir köy. Avusturya'da Viyana'nın popülerliğini devralarak ilk sıraya da yerleşmiş bile. Her mevsim fazlaca ilgi görse de en çok havaların ısınmasıyla dolup taşıyor. Ziyaretçilerin çoğunluğunu Çinliler oluşturuyor. Çinliler burayı o kadar çok sevmiş ki aynısını Çin'de yapmışlar. Bundan sonrada buraya ilgi daha fazla artmış. Gezerken her on kişiden dokuzu Çinli, biri yabancı o belki de bir gün siz olursunuz. - HALLSTATT'TA GEZİLECEK YERLER - HALLSTATT'A NE ZAMAN GİDİLİR? - HALLSTATT'A KAÇ GÜN AYIRMALI? - HALLSTATT'A NASIL GİDİLİR ? bilgilendirirken, daha önce yazmış olduğumuz diğer yazılarımızı da okumadan sakın yola çıkmayın! - Gölün Kıyısında Muhteşem Manzarayı Seyretmek Buraya gelince güzelliği karşısında vurulmamak elde değil. Hem gölün kıyısında dolaşmak hem de manzarayı seyretmek farklı bir tat. Her mevsim farklı güzellik katsa da hareketlenmeye başladığı zaman ilkbahar aylarında daha bir sıcak karşılıyor gelenleri. Özellikle gölde dolaşmak isteyenler için bahar ve yaz ayları en doğru zaman. Gölün kıyısında dolaştığınızda sizi ilk karşılayanlar da kuğular oluyor. Burada çektiğiniz fotoğrafların en güzel kareleri de onlardan oluşuyor. O kadar insanlara alışmışlar ki hemen yanaşıyorlar. Köyün içine doğru uzandığınızda, dar sokaklarda yükseldikçe karşınıza çıkan köyün şirin mezarı ve hemen arkasında yer alan kemik evi buraya ait gezilecek yerlerin ilk sıralarında yer alıyor. Buraya ait detaylarda daha önce sayfamızda yayınladığımız Kemik Evi Hallstatt yazımızda bulabilirsiniz. Alplerin kıyısına kurulu bu şirin köyün üstündeki güzellikleri keşfetmek ve eşsiz manzaraya karşı yavaş yavaş yükselmek için en ideali füniküleri tercih etmek. Kimine göre oldukça maliyetli olsa da inan ki hem eşsiz manzarayı seyretmek hem de yukarıda bekleyen güzellikleri görmek her şeye değer. Füniküler yaklaşık 20 kişilik, doldukça hareket ediyor. 12-15 dakikalık yolculukta kişi başı 30 euro. Kısa süreli de olsa nefis bir manzaraya karşı yavaş yavaş yükselmek oldukça keyifli. Fünikülerden inince önünüzdeki kalabalığın arasına karışarak önceliği Skywalk'a yani Gözlem Noktası'na veriyorsunuz. Gölü, tepeden gören müthiş bir manzaraya sahip bu nokta World Heritage View yani Dünya Miras Görüş noktası olarak tescillenmiş. Dünyanın en eski ve hala aktif olan tuz madenine çıkmak için iki seçeneğiniz var. Ya tabana kuvvet diyerek yaklaşık bir saat yürüyüşle varacaksınız, ya da yaklaşık 20 kişilik kapasiteli fünikülerle çıkacaksınız. Biz ikinci yolu seçerek füniküleri tercih ettik. Füniküler, Hallstatt'ın diğer ucundan sizi madenin bulunduğu tepeye yaklaşık 10 dakika da çıkarıyor. (Fünikülerin ücreti kişi başı 30 Euro, bunun içinde füniküler ve madene giriş ücreti yer alıyor). Bu kadar ücret ödemem tabana kuvvet diyenlerin de karı 4 Euro olacak çünkü gerisi madene giriş ücreti. Madene dair her şeyi daha önce yayınladığımız Hallstatt Tuz Madeni yazımızdan okuyabilirsiniz. Buranın en hareketli yeri, merkezi yani ana meydanın çevresi. Bütün dükkanlar, restoranlar burada toplanmış. Geniş meydanın ortasındaki heykeliyle güzel bir fotoğraflık alan Marktplatz. Bu etkinlik yazın gelenlere, diğer mevsimlerde ancak köyün sokakları, gölün kıyısıyla yetiniyorsunuz. Hangi mevsim olursa olsun manzaranın güzelliği yetiyor. Tuz madeni nisan- ekim arasında açık. Bana göre günübirlik geldiğinizde hemen hemen her yerini gezersiniz. İllaki sabahleyin göl manzarasıyla uyanmak niyetiyle gelmişseniz iki gün yeterli. Buraya gelmek için seçenek çok. Viyana'dan arabayla geleceksiniz yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Trenle 4 saati buluyor. Trenle hem keyifli, hem de daha ekonomik olsa da aracı seçenler geldiğinizde arabanızı otoparka bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Trenle, Hallstatt'a gitmek için en çok tercih edilen iki şehir Viyana ve Salzburg. Gidiş-dönüş bileti 3 veya 4 hafta önce alındığı da daha ekonomik oluyor. Herkesin bildiği gibi istasyona varınca gölün karşısına geçmek için tek bir seçeneğiniz var, o da tek yöne 2.5 euro vereceğiniz, toplamda 4 dakika süren ve trene göre saatleri düzenlenmiş minik bir tekne turu. Trenle dönüş yapacaklar için 18.54'te hem Viyana, hem de Salzburg'a, Hallstatt'dan kalkan son tren. Köyün hemen girişinde veya fünikülerin yanında yer alan park alanından başka yere aracınızı park edemiyorsunuz. Park yeri ücretli!"} {"url": "https://gezginruhu.net/hataya-gitmek-icin-birkac-sebep/", "text": "Her şeyin ilklerinin yaşandığı yer, Hatay! Geçmişi çok eskilere dayanıyor. Orta paleolitik döneme kadar uzanıyor. Şehirleşme de Samandağ'da 1. Seleukos Nikator M. Ö. 300'de Seleukia'yı kurmasıyla başlıyor. Şehir tamamlanınca Seleukos, babasına ithafen şehre ''Antiokheia'' adını vermiş. Sanırım Antakya'da buradan geliyor. Sonra birçok krallar, hükümdarlar gelip, geçmiş ve günümüze tarihiyle, kültürüyle medeniyetler şehri olarak ulaşmış. Gelince süre ne olursa olsun, gezip bitiremeyeceğimiz bir şehir. Gezilecek o kadar çok yer var ki. Önceliği her zaman merkez ilçe Antakya'ya veriyor ve gezmeye buradan başlıyoruz. - Saint Pierre Kilisesi Merkeze 2 kilometre uzaklıkta, Habib-i Neccar Dağı eteklerinde doğal bir mağaradan oluşup, zamanla eklemelerle kiliseye dönüştürülmüş. İlk vaaz burada verilmiş. İlk ''Hıristiyan '' adı burada söylenmiş. Mağara, Roma Devleti tarafından Hıristiyanlığın kabulünün ardından eklemelerle gotik tarzda kiliseye dönüşmüş. Günümüzde müze olarak gezilse de belli dönemlerde ayinler yapılıyormuş. Kilise, Kültür Bakanlığına bağlı içeriye girişte biletli. Müze kartları geçerli, öğretmen ve öğrencilere ücretsiz! - Necmi Asfuroğlu Mozaik Müzesi - Hatay Arkeoloji Müzesi Bu ilk değil, Asi Nehri'nin kıyısındaki binayı birçok defa gezdim. O zamanlar Tunus Mozaik Müzesi'nin hemen ardından dünyada ikinci sırada yer alıyordu. Yıllar geçti, yeni yerinde yeni binasında daha modern, daha büyük bir alanda dolaşmak bambaşka bir duygu. Dünya'da büyüklüğü bakımından birinci sıraya yerleşmiş bile. - Harbiye Çağlayanlar bölgesi olarak da bilinen Harbiye, Hatay'ın Defne ilçesine bağlı bir mahalle. Vadinin güneyinden, kaynaktan çıkan sular şelaleleri oluşturarak, Asi Nehri'ne akıyor. Helenistik ve özellikle Roma döneminde sayfiye yeri olarak kullanılıyormuş. O zaman Daphne olarak bilinen bölge zenginlerin köşkleriyle çevriliymiş. Müzedeki mozaikler ve birçok eşya bu bölgeden geriye kalanlar. - Habib-i Neccar Cami Yurdumuzdaki en eski camilerden biri hatta ilki olarak da anılıyor. Eski bir pagan tapınağının üzerine yapılmış. Camiye kemerli bir kapıdan giriliyor. Dikdörtgen kaideli poligonal gövdeli, ahşap şerefeli minarenin hemen sağında Habib-i Neccar, solunda Yahya ve Yunus 'un türbeleri yer alıyor. - Antakya Musevi Havrası Geçmişten günümüze hala aktif ibadet yerlerinden biri de Havra. İçeriye elini kolunu sallayarak giremiyorsunuz. Önceden randevu almanız ve gelince zile basmanız gerekiyor. Eğer müsaitse kapı açılıyor. İçerideki görevli sizi karşılıyor. Musevi cemaatini ve ibadet şekillerini anlattıktan sonra hatıra fotoğrafla ziyaret bitiyor. - Eski Antakya Evleri ve Sokakları - Kurtuluş Caddesi - Affan Kahvesi Yaz aylarında arka bahçesi açılan bir kıraathaneden bir kafeye dönüşen yer burası. Kış ve bahar aylarında erkeklerin takıldığı, oyun oynadığı bir mekan aslında. Burayı ünlü kılan hem tarihi oluşu, hem de ünlü dondurmalı tatlısı haytalı. - Musa Ağacı Musa ağacı, Samandağ'a çok yakın Musa Dağı olarak bilinen bölgede eski Ermeni köylerinin olduğu yerde Hıdırbey Köyü'nde. Hz. Musa'nın asasını toprağa diktiği yermiş burası. Ölümsüzlük suyu sayesinde yeşermesiyle büyüdüğüne ve 3 bin yıllık geçmişe sahip olduğuna inanılıyor. Ağacın hemen yanında akan derenin kıyısına dizili masalarda demli bir çayın keyfine diyecek olmuyor. - Vakıflı Köyü Bölgenin her yeri buram buram tarih ve kültür kokuyor. Görülecek yerlerden biri de Vakıflı Köyü. Türkiye'de tek Ermeniler'in yaşadığı köy burası. Yıllardır organik tarım yapıyorlar, elde edilen ürünlerde köydeki satış yerinden veya online olarak yurdun her köşesine satılıyor. - Titus Tünelleri Roma İmparatoru Vespasian tarafından, şehrin etrafını dolanarak, akıntıların yönünü değiştirecek bir tünel yapımına karar verilmiş. İnşaatına M. S. 69'da başlanan tünel M. S. 81 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanınca tünellerde oğlunun ismiyle anılmış. Tamamen insan gücü ve sadece ellerle kazılarak açılan tünel inşaatında, Roma lejyonları ve köleler çalıştırılmış. 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde tünel, 1380 metre uzunluğunda. - Beşikli Mağarası Tünelin hemen girişinden sağa doğru ilerlediğimizde Beşikli Mağarası'yla karşılaşıyoruz. Beşikli Mağarası, kaya mezarların en geniş ve en ünlülerinden biri. İçinde bölümlere ayrılmış on iki mezar odası bulunuyor. Kayaların açılmasıyla oluşan mezarlıklar, yer yer kapıların açılmasıyla sütun başlıkları, kademelerle bölümlerine ayrılıyor. - Saint Simon Manastırı Bir tepeye kurulu Aziz Simon Manastırı'na doğru bayağı tırmanmak gerekiyor. Etrafı rüzgar panellerinin sardığı, esintili bir yere kurulmuş manastır. Manastırdan geriye kalan, birkaç taş yığını olsa da birilerinin sihirli değneğinin değme vakti gelmiş. Şimdilik korunaksız, yitip gitmemek için zamana direniyor. Dileğimiz biran önce tekrar yükselmesi, eski heybetini kazanması. Lezzet dünyasına hoş geldiniz. Başı kebaplar çekiyor ve ilk sırayı tepsi kebabı alıyor. Bunun içinde yenecek yerler kasaplar. Kasap dediğime bakmayın hem kasap hem lokanta olarak hizmet veren yerler. İlk sıraya Pöç Kasabı koymalısınız. Tek bir çeşitle tek bir yerle kalmayın. Uzun Çarşı'da birçok yerde yenildiği gibi eski Antakya'da da birçok mekan var. Yöreye ait tatlıların başında künefe geliyor. Zaten künefe denilince de akla hemen Hatay geliyor. Hataylılar çarşıdan çok kendi evlerinde yapıyorlar künefeyi. Bizim gibi ziyaretçilerde ancak çarşıdaki tatlıcılardan nasipleniyor. Künefenin ardından yöreye ait tatlılardan bir diğeri de kömbe. Cevizli, hurmalı ve sade olarak üç farklı çeşitte hazırlanıyor. Oldukça fazla rağbet gördüğü için hemen bitiyor. Eve götürmek için zor bulduk. Bir de humusçular var. Tabi bizim bildiğimiz tek çeşit nohuttan yapılan humus değil. Meğerse bin bir çeşit humus varmış. Kurtuluş Caddesi'nde küçük bir dükkana giriyoruz. Burası sadece humus yapıyor. Önümüze beş altı çeşit humus, sırayla konulup tanıtılıyor, onlar anlatırken biz çoktan bitirmiş oluyoruz. Acılı, nohutlu, salata tarzında, beton gibi isimlerle nasıl yapıldığını dinlerken, araya ziyaretçilerden geriye kalan anılarda eklenirken her biri ayrı hoş bir tat damakta bırakıyor. Burada mide fesadı geçirmediysek, başka hiçbir yerde geçirmeyiz. Yediklerimizle midemiz bayram ederken, yemediklerimizde aklımız kaldı. Buraya sadece yemek içmek için bile gelinir. Bir şehirde konaklamak için tarihi yapılar önceliğimiz olmalı. Eski Antakya ilk tercih edilecek yer. Birçok tarihi konak restore edilerek butik taş otele dönüşmüş bile. Bunların dışında Türkiye'de ve Dünya'da bir ilk diyeceğimiz müze otelde listeye eklenebilir. Hem tarihin sayfalarında dolaşırken, hem de tarihin içinde uyumak farklı bir duygu olsa gerek. Bizim de önceliğimiz burasıydı ancak konaklama fiyatları oldukça yüksek olunca vazgeçmek zorunda kaldık. Belli mi, olur bir gün belki kalırız. Eski bir zeytinyağı fabrikasından butik otele dönüşen Sawon Otel'de tercihler arasında. Fiyatı müze otelden biraz daha uygun Kurtuluş Caddesi üzerinde oldukça hoş bir binada hizmet ediliyor. Geneli Kurtuluş Caddesi üzerinde birçok başka butik otel de var. Buraya kadar geldik felekten bir gece çalalım, dediğimiz de birçok mekandan hangisine karar vermek zor. Bizim gibi canlı müzik eşliğinde yemek yemeği sevenlere Sveyka'yı öneriyoruz. Burası bizim önceliğimizdi. Hem otelimize yakın oluşu hem de fiyat ve lezzet bakımından iyiydi. Onun dışında ara sokaklarda birçok müzikli mekan var. Kısaca eğlencenin ve eğlenmenin doğru adresi burası."} {"url": "https://gezginruhu.net/hatayda-birkac-gun/", "text": "Özellikle lezzette, ülkemizin birçok şehrini sollayıp ilk sıraya da yerleşmeli. Günler öncesinden uçak biletlerimizi aldık. Cumartesi sabahı ilk uçakla gidip, Pazar günü son uçakla dönüşü planladık. Geriye kalan iki güne gezip göreceğimiz yerler, yemeden dönülmeyecek yiyecekler ve eğlence kalıyordu. Cumartesi sabahı saat 7.15'te Hatay'a indik. Bizi rehberimiz karşıladı. Aracımızla şehre hakim bir tepede yer alan halk arasında \"Harbiye\" olarak da bilinen, eskiden Romalı soyluların sayfiye yeri olan etrafını defne ağaçlarının süslediği, her yerden fışkıran suların serinlettiği, keyifli bir dinlenme yerinde sabah kır kahvaltımızı yaptık. Buranın en güzel zamanı bahar ve yaz aylarında, suların içine atılan masalarda çıplak ayaklara dokunan suyun serinliği keyfimize diyecek yokken mart ayında bu keyfin sadece uzağında yaşayarak gezimize başladık. Kahvaltının ardından Anadolu'da ilk kilise ve ilk ''Hıristiyan'' kelimesinin kullanıldığı yer, mağara kilise olarak da bilinen St. Pierre Kilise'sine geldik. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı olan müzeye ya biletle ya da ekonomik olması açısından müze kartıyla giriliyor. Öğretmen ve öğrencilere ücretsiz. Habibi Neccar Dağı'nın eteklerine kurulu kilisenin bahçesinden önümüze serili Antakya'yı seyretmeden ayrılmadık. Görmeyi en çok merak ettiğimiz yer, Necmi Asfuroğlu Mozaik Müzesi ya da diğer adıyla The Museum Hotel Antakya'ya geldik. Konaklamayı düşlerken, müzeyi gezmekle yetindik. Geçmişi on yıl öncesine dayanan, Asfuroğlu ailesi kendilerine ait arazide otel yapmaya karar vermişler. İlk kepçenin vurulmasıyla toprak altında gizlenen tarih bir anda gün yüzüne çıkmış. Bundan sonra tüm planlar değişmiş. Bir anda arkeologlar, uzmanlar devreye girmiş. Tarih adım adım gün yüzüne çıkarken, on yıl başlanan otel, şimdiki haline bürünmüş. Benzerlerine dünyada birkaç ülkede rastladığımız müze otel bizim için bir ilk ve güzel bir örnek. Her ne kadar Hatay desek de biz aslında Antakya'yı geziyoruz. Antakya, Hatay'ın merkez ilçesi. Asıl gezilecek yerler de burada. Geçmişten günümüze birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir şehir. Etrafı gelişerek 1939'dan sonra yurdumuza bağlanmış ve Hatay ismini almış. Farklı dinlerin, dillerin şehri Antakya. Hoşgörünün de merkezi... Müze otelden sonra yönümüzü, eskiden günümüze hala aktif bir ibadet yeri olan Havra'ya çeviriyoruz. Zile basmamızla kapı açılıyor. Buraya randevusuz girilmiyor. İçerideki görevli bizi karşılıyor. Musevi cemaatini ve ibadet şekillerini anlattıktan sonra hatıra fotoğrafla buradan ayrılıyoruz. Hatay, tarihi zenginliklerinin yanında kültürü ve özellikle de yöresel yemekleriyle de gönlümüze taht kurmuş bir şehir. Yöresel yemekleri tatmak ve ürünleri satın almak amacıyla Antakya'nın Uzun Çarşısı'na geldik. Öğle yemeği için Pöç Kasap'ta masaya yerleştik. Kasap, diyorum çünkü buradaki kasaplar bizim bildiğimiz kasaplardan değil. Hem hayvansal ürünlerin satıldığı hem de pişirilip müşterilere ürünlerin tattırıldığı bir lokanta olarak da işlevlik kazanmış. İki katlı ve oldukça büyük bir mekan olan Pöç Kasabı'n da yöresel yemeklerden biri olan tepsi kebabını tattık. Yanında sunulan nar ekşili salatalar, humusla ilk sırayı kaptı bile. İsteğe göre acılı şalgam veya açık yayık ayranla güzel bir tat oluşuyor. Yemeğin üzerine tatlı iyi gider. Buraya kadar gelip de künefe yemeden dönmek olmaz değil mi? Uzun çarşıda belli birkaç mekanda künefe için tercih edilecek yerlerden. Biz Yusuf Usta'yı tercih ettik. Ününü internette duymuştuk ama sonradan pişman olduk. Çok kalabalık, yanlış veya eksik siparişleriyle müşteriye gereken özeni göstermediklerini gördük. Ertesi gün çarşıda yediğimiz Tarihi Antakya Künefe'cisi ilk sıraya hemen yerleşti. Şehir yemekleri, kebapları, tatlıları, humusuyla pek bir ünlü. Yemek için vazgeçilmeyecek yerlerden birisi de eski çarşıda girdiğimiz humusçu. Önümüze sırayla birkaç çeşit humus koydu. Hepsi farklı lezzetteydi. Hem gözümüz hem de damağımız doydu. Hatta özel paketle evimize bile getirdik. İstediğimizde tekrar siparişle kavuşacağımızı biliyorduk. Bu şehir çok güzel. Herkes gelenleri en iyi şekilde ağırlıyor. Yurdun neresinde olursan ol koliyle yöreye dair her şeye ulaşabiliyoruz. Geze toza günün sonunu güzel bir mekan da, canlı müziğin eşliğinde Sveyka'da tamamlıyoruz. Tamamlıyoruz diyorum ama otelimize geri dönerken yolumuzun üzerindeki diğer eğlence mekanlara uğramadan geçmiyoruz. Hemen yanı başımızda canlı müziğin cazibesine kapılıp barda günü bitiriyoruz. Ertesi gün ev yapımı ürünlerle nefis Hatay kahvaltısı yapıyoruz. Konakladığımız otel eski Antakya merkezde, tarihi bir konak. Kahvaltıya da oldukça önem veriyorlar. Her biri özenle hazırlanmış, birbirinden güzel lezzette. Gün boyunca başka bir şeye ihtiyaç duymuyoruz. Hem doyurucu hem de güzel. İkinci güne müzeyle başladık. Bu sefer Dünya'nın en büyük mozaik müzesi ünvanını kazanmış Hatay Mozaik Müzesi'ne gittik. Buraya bir tam günü ayırmak gerekiyor. Böyle iki günlük programla ancak 3 saatle sınırlı geziliyor. Daha önce birçok defa yolum düşse de bu sefer yeni binasında ve daha büyük bir alanda hizmet veriyor. Sabahın ilk saatleri en sakin anında giriş yaptık. Biraz kalabalıklaşmaya başlayınca da çoktan ayrılmış olduk. Müze Kültür Bakanlığı'na bağlı olunca müze kartı geçerli, öğretmen ve öğrencilere de ücretsiz olarak hizmet veriyor. Bölgenin her yeri buram buram tarih ve kültür kokuyor. Görülecek yerlerden biri de Vakıflı Köyü. Türkiye'de tek Ermeniler'in yaşadığı köy burası. Yıllardır organik tarım yapıyorlar, elde edilen ürünlerde köydeki satış yerinden veya online olarak yurdun her köşesine satılıyor. Vakıflı'ya gelmeden önce Musa Ağacı olarak da bilinen Hıdırbey Köyü'ne uğradık. Eskiden Ermenilerin yaşadığı köylerden birisi de burasıymış. Şimdi Türkmenler yaşıyor. Burası da oldukça güzel ve kalabalık köylerden. Burada da tarım yapılıyor. Ürünlerde köyün girişindeki tezgahlarda satılıyor. İsteyen tezgahlardan, isteyenler telefonla sipariş verebiliyor. Yurdun her köşesine kolilerle ürünler taşınıyor. Musa ağacı, Samandağ'a çok yakın Musa Dağı olarak bilinen bölgede eski Ermeni köylerinin olduğu yerde Hıdırbey Köyü'nde. Hz. Musa'nın asasını toprağa diktiği yermiş burası. Ölümsüzlük suyu sayesinde yeşermesiyle büyüdüğüne ve 3 bin yıllık geçmişe sahip olduğuna inanılıyor. Ağacın hemen yanında akan derenin kıyısına dizili masalarda demli bir çayın keyfine diyecek olmuyor. Musa Dağı'ndan aşağıya doğru inince hemen kıyıda Titus Tunelleri karşılıyor. Roma İmparatoru Vespasian tarafından, şehrin etrafını dolanarak, akıntıların yönünü değiştirecek bir tünel yapımına karar verilmiş. İnşaatına M. S. 69'da başlanan tünel M. S. 81 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanınca tünellerde oğlunun ismiyle anılmış. Tamamen insan gücü ve sadece ellerle kazıyarak açılan tünel inşaatında, Roma lejyonları ve köleler çalıştırılmış. 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde tünel, 1300 metre uzunluğunda. Tünelin hemen girişinden sağa doğru ilerlediğimizde Beşikli Mağarası'yla karşılaşıyoruz. Beşikli Mağarası, kaya mezarların en geniş ve en ünlülerinden biri. İçinde bölümlere ayrılmış on iki mezar odası bulunuyor. Kayaların açılmasıyla oluşan mezarlıklar, yer yer kapıların açılmasıyla sütun başlıkları, kademelerle bölümlerine ayrılıyor. Günün bitimine doğru bir tepeye kurulu Aziz Simon Manastırı'na doğru ilerledik. Bayağı yükseldik. Rüzgar panellerinin etrafı sardığı esintili bir yere kurulmuş manastır. Manastırdan geriye kalan, bir taş yığını olsa da birilerinin sihirli değneğinin değme vakti gelmiş. Şimdilik korunaksız, yitip gitmemek için zamana direniyor. Dileğimiz biran önce tekrar yükselmesi, eski heybetini kazanması. Gezip göreceğimiz yerler bu kadarmış, dönüş vaktine kadar uzunca bir zamanımız var. Eski Antakya'nın gizli saklı köşelerini keşfe çıkıyoruz. Ara sokaklara dalıyor, müziğin, mis gibi kahvenin, bir güler yüzün, olmadı sokaktaki seslerin peşine düşüyoruz. Keyifli, lezzetli, bir o kadar da bilgili şehirden ayrılıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/hatayla-bulusma/", "text": "Bu şehir, Doğu ile Batı arasındaki uygarlıkların, fikirlerin ve sanatın karşılaştığı yerdir. Habib-i Neccar Dağı'nın kuzeybatı yamaçları ile Asi Nehri kıyısına kurulmuş, tarihi geçmişiyle bir medeniyetler kenti olarak da nitelendirdiğimiz Hatay'dayız. Sabah otelden çıkar çıkmaz hemen yönümüzü 'Hıristiyanlık'ın ilk çıkış noktası olan St. Pierre Kilisesi'ne çeviriyoruz. Kilise, Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş bir mağaradan oluşuyor. Aslında burası doğal bir mağara, zamanla daha da genişletilerek kiliseye dönüştürülmüş. İçerisinde gizli geçitlerden oluşan tüneller var. Bu tüneller bir insanın sığabileceği genişlikte. İsa'nın 12 havarisinden biri olan St. Pierre; Antakya'ya M. S. 29-40 yılları arasında gelmiş ve Hıristiyanlık'ı yaymaya çalışmış. İlk dini toplantılar da burada yapılmış ve bu kilisede cemaat ilk kez Hıristiyan adını almış. Daha sonra Haçlılar tarafından ön cephesine yapılan süslemeler ve değişimle bir kiliseye dönüştürülmüş. Hıristiyanlık'ın en eski kiliselerinden biri olarak da kabul ediliyor. Merkezden uzaklaşıp, Samandağı'na doğru ilerlerken yolumuzun üzerinde yer alan ülkemizde, Ermeniler'in yaşadığı tek köy olan Vakıflı Köyü'ne uğramadan geçemiyoruz. Köyün içine girince önce yapılarına ve düzenine hayran kalıyoruz. Etrafı çorak arazi ancak tarım cennetine dönüştürmüşler. Kıyıda bucakta ne varsa en ufak verimli arazide organik tarım yapılıyor. Köyün meydanında bulunan kilisenin bahçesinde, yetiştirdikleri bin bir çeşit meyve sebzeden yaptıkları reçellerin de satışını yapıyorlar, tatmadan ve almadan geçemiyoruz. Cevizden tutun, çileğe kadar her şeyin reçeli mevcut ve lezzeti de tartışılamaz. Ayrıca köyde konaklamak isterseniz pansiyonlar da mevcut. Köyde harcanan kısa sürenin ardından Titus Tünellerine doğru ilerliyoruz. Tünel, bir iç liman şehri olarak MÖ 300'lü yıllarda I. Selevkos Nikator tarafından kurulan, Nikator adıyla da anılan tarihi kentin hemen yanından başlıyor. Bu liman şehri dağdan gelen sel sularından etkilendiğinden, derenin önü bir duvar ile kapatılmış. Duvarın dereden gelen bölümü ile deniz arasındaki dağ delinerek tünel yapılmış. Tünelin kapalı bölümü 130 metre uzunluğunda, açık alanıyla birlikte toplam 1380 metreden oluşuyor. Genel olarak açık ve kapalı alanlarda tünelin yüksekliği 7, genişliği ise 6 metreyi buluyor. Tünel, İmparator \"Titus\" zamanında tamamlandığı için adını buradan almış. Tünelin içinde belli bir mesafede yürüyüş yapılıyor. Tünelin dışı yeşillikler ve serin serin akan sularla çevrili. Zamanında çok zor şartlarda yüzlerce kölenin çalıştığı tünel dimdik ayakta duruyor. Şehrin yerinde ise yeller esiyor. Tünele oldukça yakın ve Hatay'ın deniz kıyısında bulunan diğer ilçesi Samandağ'a geliyoruz. İlçe Suriye ile sınır komşu. Günümüzdeki karışıklıktan ilk etkilenen yerlerden birisi de burası oluyor. Değişime uğramadan doğallığını koruyan ilçemizde bir saatlik dinlenmenin ardından ayrılıyoruz. Harbiye, Hatay'ın Defne ilçesine bağlı bir mahalle. Tarihi geçmişinde ''Defne'' ya da ''Daphne'' olarak biliniyor. Bir de mitolojik hikayesi var. Zamanın birinde Zeus'un oğlu Apollon, Defne'ye aşık olur. Güzel Defne, Apollon'un aşkından korunmak için kaçar. Aşkına karşılık bulamayan Apollon, Defne'yi ağaca çevirir. Mitolojik tanrıların başlarındaki taçların defneden olmasının önemi de buradan geliyor. Burası, Helenistik dönemde zenginlerin yaşadığı yer. Müzede sergilenen mozaiklerin çoğu bu bölgede yaşayan zenginlerin evlerinden çıkarılan mozaikler. Girdiğiniz anda su sesi, kuş sesi ve bol yeşillikle karşılaşıyorsunuz. Şırıl şırıl akan suyun içindeki masalar da oturup, ayaklarınızı buz gibi akan suya teslim ediyorsunuz. Ama yok suyun içinde oturmam derseniz kıyıdaki bir masaya oturabilirsiniz. Burada ister yemek yer, ister keyifli sohbet eşliğinde kahvenizi, çayınızı yudumlarsınız. Günün yorgunluğunu atacağınız harika bir yerdesiniz. İkinci günümüzde, Dünya'da sayılı müzelerden biri olan Antakya Mozaik Müzesi'ni geziyoruz. Görkemli mozaik kaplamaların ele geçtiği Antiokheia, liman şehri olan Seleukeia Pieria ve zengin Romalı tüccarların yerleştiği Daphne kazılarında ele geçen mozaikler burada sergileniyor. Hamam, kilise, palaestra gibi kamu yapılarından, mezar odalarından, büyük çoğunluğu da evlere ait taban mozaiklerinden oluşuyor. Yaklaşık 400 yıl boyunca faaliyette olan mozaik atölyelerinde sanatçıların başlangıçta Helenistik Dönem artistik geleneğinin devamı olan mitolojik konuları işlemiş. Gezerken her birindeki sanatsal inceliğe hayran olmamak elde değil. Heykel ve mozaik sanatın sunulduğu ender müzelerden biri olan müze gezimize yaklaşık iki saat ayırıyoruz. Roma Dönemi'ne ait bir pagan tapınağının üzerine inşa edilmiş, yurdumuzda en eski cami olarak da biliniyor. Osmanlı Dönemi'nde yenilenerek etrafına medrese yapılmış. Camiye kemerli bir kapıdan giriliyor. Değişik bir mimarik yapıda minareye sahip. İçerisi de dışarısı kadar etkileyici. Ayrıca caminin içinde Habib-i Neccar'ın mezarı da bulunuyor. Habib-i Neccar'ın birde hikayesi var, muhakkak okuyup gelin daha farklı gezeceksiniz. Müzeden çıkınca soluğu sokaklarda alıyoruz. Asi'nin kenarından eski şehre doğru kıvrılıyoruz. Eski bir mahalle kahvesine girip, kısa süreli de olsa soluklanma molası veriyoruz. Gösterilen ilgi, samimiyet, evden getirilen çeşitli Antakya yemekleriyle neredeyse günü burada tamamlıyoruz. O kadar samimi ve sıcak insanların yaşadığı şehirde herkes bir o kadar misafirperver. Bir Özelliği de dinlerin, ırkların, kültürlerin ayrışmadan bir arada, hoşgörüyle yaşadığı ender şehirlerden biri... Bunu her yerde çok rahatlıkla hissedebiliyoruz. Huzur var, saygı, hoşgörü var, daha da başka bir şeye ihtiyaç duymuyorsunuz. Sokaklarda, yan yana yükselen ibadethaneler, eski evler arasında geri kalan zamanımızı harcıyoruz. Arasta denilen çarşısında dolaşıyoruz. Buraya has çökelek peynirine ve zahtere rastlıyoruz. Kahvaltıda zengin bir çeşit olarak çökelek de yer alıyor. Eminim sizde tadını çok seveceksiniz. Buraya sadece yemek için bile gelinir. İlk tattığımız meşhur tepsi kebabı. Ya açlıktan ya da lezzetinden midir, bilinmez tepsiye ekmeğimizi bandıra bandıra yedik. Beyti de bir o kadar meşhur ve lezzetli. Bunların dışında Güneydoğu Anadolu mutfağında ne varsa acılı, bol salçalı ve bir o kadar zahmetli yemekler önünüze diziliyor. Yanlarına konulan salatalar, köpüklü ayranlarla bandıra bandıra yiyorsunuz. Kısaca Halep mutfağı burayı ele geçirmiş. Bunların dışında tatlıların en meşhuru künefeyi de unutmayalım. Benim de en çok sevdiğim tatlıdır. Her zaman listemin ilk sırasını oluşturuyor. Ancak bizim oralarda yediğimiz künefeye benzemiyor, buradakiler. Koskocaman tepsilerde, bol malzemeli ve bir o kadar da şerbetli. İlk zamanlarda alışmak da zorlansam da her gün yemekten bıkmadık. Buraya en kolay ulaşım havayoluyla. Pegasus ve THY yollarının günlük seferleri bulunuyor. Promosyon biletleri takip edebilirsiniz. Gelirseniz şehri dolu dolu yaşamak için Antakya bölgesinde kalın. Bunun için eski konaklar en uygunu. Burada, geçmişi yaşayabilmek için bizde eski bir konaktan oluşan Liwan Boutique Hotel'de kaldık. Otelimiz şehrin göbeğindeydi. Aynı zamanda her yere rahatlıkla ulaşacağımız bir konuma sahipti. Merkezin dışında çevreyi de gezecekseniz, bir taksiciyle anlaşarak ulaşımı da kolayca çözmüş olursunuz. Yemekler için önereceğim her hangi bir yer yok çünkü her yerde yemekler oldukça lezzetli. Canınız nerede isterse orada yiyin, küçük salaş mekanları tercih edin. Çökelek peynirinden tatmadan ve de almadan dönmeyin. Sabah kahvaltısına farklı bir lezzet katmış oluyorsunuz. Zahteri de unutmayalım! Ayrıca çayları da çok güzel. Hoşgörünün, sevginin, saygının ve lezzetin memleketi Hatay'a hadi siz de gelin.. tebrikler gayet güzel bir yazı olmuş."} {"url": "https://gezginruhu.net/hayat-burada-yavas-antiparos-adasi/", "text": "\"Sabah kalkıp, biraz sahilde dolaşıp, mis gibi deniz havası alır, hop hemen bir plaja koşarız.\" niyetiyle çıktığımız odamızdan bir anda karşımızda beliren tekne ve üzerinde ki ''ANTİPAROS'' yazısıyla yönümüzü, planımızı biranda değiştiriyor, doğru tekneye hücum ediyoruz. Üstte açık alandaki koltuklara hemen oturuyoruz. Hareket etmesini beklerken biletlerimizi kontrole gelen görevli kibarca, dalgaların fazla olduğunu istersek kapalı bölüme geçmemizin daha iyi olacağını önerip, yanımızdan ayrılıyor. Hemen alt kattaki kapalı bölümde yer alan boş koltuklara yerleşiyoruz. Biraz da hüsran basınca üzerimizi ; ''Şimdi ne güzel açıkta, havayı içimize çekip, ara sıra bir sağa bir sola baka baka gidecektik.'' diye düşünürken, az sonra yolculukla ilgili düşüncelerimizin tamamen yanlış olduğunu anlıyoruz. Bir o yana bir bu yana savrularak ayak basıyoruz, ANTİPAROS'a. Hafif silkelenip kendimize gelince önümüzde beliren sokaktan içeriye giriyoruz. Paros'un bir yansıması ama onun yavrusu olacak kadar küçük bir çarşısı var. Sokaklar, yerler aynı taşlarla döşeli. Evler aynı, daha az daha yakın ve daha samimi. Yeni yeni yapılanlar arada gülümserken, eskilerin boyaları yenilenmiş, etrafını saran renk renk begonviller, buraya gel de aşık olma! Sokağın iki tarafına yerleşmiş güzel bir kafenin boş masasına hemen ilişiyoruz. Karnımızdan yükselen çığlığı burada bastırıyoruz. Sonra içeceklerimizle serinleyip tekrar sokakların taş zeminlerinde adım adım ilerliyoruz. Güneş en kızgın zamanını biraz terk ederken sahildeki plaja doğru ilerliyoruz. Feribot iskelesini geçince yandaki patikaya iliştirilmiş tabelalar bizi plajlara adım adım ulaştırıyor. Yalnız biraz çorak; tepemizde inleten kızgın güneşle ilerleyip, varınca derin bir ''oh'' çekiyoruz. Etrafa dizilmiş şezlong bolluğundan hangisine uzanacağımıza karar veremeden biraz daha öteye ilerliyoruz. En sonunda sakin ve hemen kıyıda yer alan iki şezlongu belirleyip, rüzgara da meydan okuyarak havlularımızı seriyoruz; şezlonglar ücretli, gelen görevliye ödüyor, adada kaldığımız sürece tek paralı şezlonglara da burada uzanmış oluyor, kişi başı 4 Euro'yu uzatıyoruz. Şemsiyelerin olmadığı, bütün güneşi gölgeleyen çam ağaçların altında sele serpe serilen insanların neden şezlonglara uzanmadığını da anlamış oluyoruz. Biraz gölge olsun yeter, çok yanmaya gerek duymadan, ağaçların altına çektiğimiz şezlonglarımızda bir dinlenmelik nefesle serin suların içinde yitip giden bedenlerimizi buluyoruz. Karşımızda Paros'un windsurf bölgesi. Rengarenk süzülen sörfçüler rüzgarla dans ederken, biz ara sıra onları seyredip kitaplarımıza dokunuyoruz. Biraz rüzgar, biraz serin sular, sıcak havanında katkısıyla günün bitiminde Paros'a dönmek için tekrar iskeleye geliyoruz. İndiğimiz limanda kocaman bir yazıyla karşılaşınca anlık şaşkınlık yaşıyoruz. Hiçbir tekne Paros'a gitmiyor. Burada kaldık mı, feryatlarıyla iskelede birine soruyoruz. Feryatların boşuna olduğunu beş dakika sonra anlıyoruz. Tekneler olmasa da her 20 dakika da bir kalkan 15 dakika sonra hemen Pounda iskelesine yanaşan feribot hazır bekliyor. Girişte aldığımız biletlerle üstte yer alan açık alana yerleşerek bu sefer etrafı rahatlıkla seyrederek kısa süreli yolculuğumuzu yapıyoruz. Bir tarafta sörfçüler bir tarafta gittikçe uzaklaştığımız Antiparos'u seyrederek ilerliyoruz. Pounda'ya varınca hemen iskelede hazır bekleyen otobüse atlayıp soluğu Pariaki Sokakları'nda alıyoruz. Güzel, macera dolu bir günü de Antiparos'ta tamamlamış oluyoruz. Bir kere oldukça şirin bir ada. ANTİPAROS, Paros'un zıttı, tersi anlamında. Güney batı yamacında oldukça yakın bir konumda yer alan ve Chora denilen yerleşim bölgesi ve genelini plajların oluşturduğu minik bir adacık. Yaklaşık 5000 yıl önce Paros'un bir parçasıyken sismik hareketler ve iklimde meydana gelen değişimler sonucunda ayrılan ve aralarında irili ufaklı adacıkların bulunduğu bölge de en büyük adacığı ANTİPAROS oluşturuyor. PAROS'a bakan tarafında birçok plajı yer alırken, diğer tarafı daha çorak ve ıssız. İnce kumu, ışıl ışıl serin suları, ağaçların altında rüzgarın nağmeleriyle serinleyerek en dingin saatlerinizi burada yaşayabilirsiniz. Daha sessiz bir tatili düşleyenlerin konaklamak için burayı tercih edeceğini de düşünüyorum. Aralara sıkışmış pansiyon ve moteller Paros'taki kadar çok olmasa da ada da konaklayacak yerlerin olması da güzel. İskelenin hemen karşısında yol boyunca dizili tavernalarda güzel Yunan yemeklerinin tadına bakar, sakin huzurlu bir akşam geçirebilirsiniz. Paros limanından her yarım saatte bir kalkan tekneler kişi başı 5 Euro'ya ulaştırırken, Pounda 'dan bineceğiniz feribot 1.4 Euro alıyor. Bu arada biraz tecrübeyle feribotla ulaşımın daha ekonomik olduğunu gördük. Evler güzel, ortam güzel, plajlar daha da güzel tam kafa dinlenmelik yer. Eee o zaman ne diyoruz; '' Haydi ANTİPAROS'a!''."} {"url": "https://gezginruhu.net/haydi-cumalikizika-gidelim/", "text": "Kış yüzünü göstermeye başlarken, yakında nereye gitsem, derdi de başlıyor. Biz yakın yerler seçeneğini Cumalıkızık'tan yana kullanıyoruz. Aylardan Aralık, bazı yerlere kar düşmeye başlarken, buralar daha nasibini almamış, hava da şansımıza çok güzeldi. Her ne kadar hava açık, güneşte tepeden gülümsüyor olsa da kış mevsimi bu tedbiri elden bırakmıyoruz. Mevsime göre sıkı giyiniyoruz. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktık. Duyduk ki burada kahvaltılar çok güzelmiş. Kahvaltı keyfini burada yapacağız. Keyfi, yıllar önce '' Kınalı Kar'' dizisiyle ünlenen dizinin belli bölümlerinin de çekildiği Kınalı Kar Bulanlar Konak'ın da yapıyoruz. Bir gün önceden rezervasyon yaptığımız için gelmeden kahvaltı masamız donatılmış bile. Sobanın sıcaklığında kahvaltımızı yaparken kızarmış ekmeklerimiz de kahvaltıya farklı bir lezzet katıyor. Ürünler köye ait ve doğal. Kahvaltı keyfi bitince kendimizi köyün taşlı yollarına attık. Cumalıkızık, Osmanlı'dan geriye kalan beş Kızık köyünden en korunmuş olanı. Aslında bölgede on beş kızık köyü varmış. Kızık, konar göçer Oğuz Türkleri'ne verilen isimmiş. 13. yüzyılda Moğol saldırılarından Orta Asya'dan kaçan Kızıklar, soluğu Anadolu, İran, Suriye'de almışlar. Köyde ismini ilk ''Kınalı Kar '' dizisiyle duyurdu. Sonrasında merak edenler akın akın gelmeye başladı. Benim de ilk gelişim o yıllara dayanır. 2007 yılından itibaren restorasyon süreci başlayan köyde, 2014 yılına gelindiğinde Unesco Dünya Mirası listesine girmeyi başarmış. Yıllar sonra daha gelişmiş, daha korunaklı, bir o kadar da etrafı köyün ürünlerine dayalı satışların yapıldığı tezgahlarla işgal edilmiş olsa da yine de güzeldi. Renk renk konakların sıralandığı, taşlı yollardan yukarıya doğru çıktık. Yolun sonundaki artık bağ bahçelerin başladığı yerdeki konakta bir de kahve molası verdik. Diğer yoldan aşağıya doğru süzüldüğümüzde Cin Aralığı'na ulaşmış olduk. Çıkmaz sokağın hemen bitiminde iki konağın arasında bir aralık olan Cin Aralığı, rivayete göre 1. Dünya Savaşı yıllarında işgalcilerin kovaladığı askerlerin bu sokağa girince birden ortadan kayboldukları görülmüş. 'Onları cinler kaçırdı.' söylemiyle günümüze 'Cin Aralığı' olarak gelmiş. Buraya gelenlerin çoğu burada fotoğraf çektirmeden dönmüyormuş. Bizde geleneğe uyarak çektirmeden dönmedik. Aralıktan geçince önümüze köyün Camisi, hamamı ve hemen karşısında yer alan Cumalıkızık Müzesi çıktı. Cumalıkızık Müzesi'nde, geçmişten günümüze köyün geleneksel yaşamına dair izleri sürdükten sonra köyün girişinde yer alan tezgahlardan alışveriş yapmayı da unutmadık. Kahvaltıyla beraber yaklaşık üç saatlik süre yetti. Biz ayrılırken köy de yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladı. Genellikle en çok Bursalılar, yakın çevredeki illerden gelenlerle köy kalabalıklaşıyor. Günübirlik gezmek için üç saatlik süre yeterli bence. Geriye kalan zamanda da yakındaki Gölyazı, Tirilye, Mudanya görülmeli. Bizde sırayla hepsine uğradık. Buraya gelmekte çok kolay. Bursa'nın Yıldırım ilçesine bağlı köy, Uludağ'ın eteklerine kurulmuş. Kafayı kaldırınca Uludağ'da yukarıdan gülümsüyor. Genelde Bursalıların hafta sonu kaçamak yeri olsa da yakın illerden de gelenler çok oluyormuş. Turcular başı çekerken, ailece gelenler, okul grupları derken ziyaretçiler çoğalıyor. İstanbul, Yalova, İzmitliler içinde kolay ulaşabilecek yerlerden. Günübirlik değil konaklamalı gelenlere de butik otele dönüşmüş konaklar mevcut. Biz şimdilik günü birlikçilerdeniz. Köylü teyzelerimizin gönlünü birer birer alarak alışverişimizi tamamlayıp köyden ayrılıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/her-yol-romaya-cikar/", "text": "TARİH KOKAN DARACIK SOKAKLARINDA, o tipik Akdeniz insanı hararetiyle hızlı ve ani yükselen ses tonları kulaklarıma bir çok kez çarparken, kendimizden izler bulmaya çalışıyorum. Çabuk, hararetli yapımız, samimi ve sıcak kanlılığımız örtüşüyor. İstanbul'u yaşayan bizde de aynı duyguları hissetmenin gururuyla ilerliyorum. Fark var mı? Üzülerek ''yok!'' diyemiyorum. Bizim yitip giden değerlerimiz, yapılarımız, tarihi ve doğal güzelliklerimizin karşısında daha az ama daha korunaklı bir oluşumla günümüze kadar gelişinin izlerini sürüyorum, biraz içim buruklaşarak!. ŞEHRİN SOKAK ARALIKLARINI SÜSLEYEN taştan yolların duvar diplerine ya da kaldırım kenarlarına yan yana dizili motorlar. Geniş bir model çeşitliliği içerisinde Vespa'dan tutun da farklı markalara doğru görsellik oluştururken; açıkçası beni en çok Vespalar çekiyor. Daha korunaklı alanlarda saklanan sık sık karşılaşacağımız bisikletler de ikinci tercihi oluşturuyor. Hatta İtalyan filmlerine konu olacak kadar günlük hayatta önem arz eden bisikletler ile ilgili izlediğim ''Bisiklet Hırsızları '' filmi de bir anda aklıma düşüyor. Biraz da otantik film sahnelerini hafızamın sayfalarında hızla dolaştırıyorum. Tabi o dönemde ki yaşam koşullarıyla şimdiki arasında oldukça farklılıklar var. Filmin öyküsü biraz içimi acıtsa da hemen zihnimden savuşturup şehrin sokaklarına kendimi bırakıyorum. Tabi otomobil, otobüs, metro da diğer tercih edilen ulaşım araçları. ''Peki şehre gelince bunlara ihtiyaç var mı?'' diyeceksiniz. Benim gibi yürümeyi sevenler için tabi ki yok, belki Vatikan için tercih edilebilir. Ancak diğer yerlere ulaşmak için şehrin sokaklarını adım adım dolaşmayı öneriyorum. Roma için tek tercih \"yürümek\" olmalı, yoksa ziyan edersiniz! KOLEZYUM, Roma'ya tekrar gelmek için ilk nedenim. Daha önceki gelişimde zaman yetersizliğinden giremeyip, kıyısında yüzüp ara sıra hayran hayran seyretmekle yetindiğim Kolezyum'u şimdi doyasıya geziyorum. Gelmeden önce ön araştırma yaparak tarihi hikayesini de okuyup öyle yola çıkıyorum. Hikaye biraz dokunaklı ve açıldığında binlerce insana eğlenceli anlar yaşatan zengin bir geçmişe de sahip. Ünlü İmparator Neron'u herkes tanır, ''Yakarım Roma'yı da yakarım!'' diye devam eden, ünlü roma yangınına sebep olan kimisine göre en acımasız kimisine göre en güçlü komutan. Neron, tarihe nasıl kazınmışsa, zamanında müsrifçe her türlü kaynağı kullanıp yaptırdığı sarayın izlerini ve aynı zamanda Neron'a olan öfkelerini bir nebze sindirebilmek ve silmek için amfi tiyatroyu yani Kolezyum'u getirip buraya kondurmuşlar. Sarayın yerinde şimdi yeller eserken, tarihe meydan okurcasına her türlü güzelliği sunan, Roma denilince de ilk akla Kolezyum geliyor. KOLEZYUM'a, İlk bakışta büyülendiğimi söylemeliyim! İçeriye girdiğimde ise hayran hayran seyredip bir de üstüne saatlerce hayaller kurduğumda doğru. Farklı açılardan bakıldığında özel, tarihi yerlerden biri. Şöyle gözlerinizi kapatıp, Gladyatörlerin dövüşünü düşleyin! Aynı anda 50.000 kişiyi alabilen arenaya 80 farklı kapıdan girildiğini, en kanlı en canlı gösterilerinde burada yapıldığını, kısacası hepsini düşleyin. Roma mimarisinin en iyi örneklerinden biri olan yapı, aynı zamanda Rönesans mimarisinin de ilham kaynağı olmuş. Girince dışarıya çıkmak istemeyeceğiniz, çıkınca da hayran hayran seyredip ara sıra fotoğraflarınıza yeni kareler ekleyeceğiniz. (Amfi tiyatroya Saat 3 'e kadar giriş yapılırken, en son kapanış saat 5 'de. İçeriye giriş için 15,50 Euro verdik. İndirimli bilet 10.50 Euro (18-25 AB vatandaşı) daha indirimli ise 4.5 Euro (18 yaş altı ve 65 yaş üstü AB vatandaşlarına)). ROMA FORUM ve PALATİNO TEPESİ hemen Kolezyum'un yanında tarihi kalıntıların yer aldığı alan. Roma'ya gelince görülmesi gereken liste başı yerlerden. Hangi mevsimde gelirseniz gelin kalabalığı görünce ilginin fazlalığı sizi şaşırtmasın. Rutin her mevsim ilginin yoğun olduğu bu şehirde açık hava müzesi olan alanda, kalıntıların arasında dolaşmak, ilgili kalabalığa karışmak, uzaktan da Kolezyum'la kesişmek ayrı bir tat. - VİCTOR EMMANUEL MEYDANI, şehrin neresini dolaşırsanız dolaşın her an karşınıza çıkan heybetli ve bir o kadar da etkileyici yapının yer aldığı meydan. Bu heybetli yapıyı 1900 'ların başında 1900-1947 yılları arasında İtalya Kralı II. Vittorio Emmanuel'i onurlandırmak için yapılmış. Aynı zamanda İtalya'nın 1. Dünya Savaşı'na katılmasına katkı sağlayan ve başında komuta eden kişi. Yapının tamamı beyaz mermerden yapıldığı için İtalyanlar tarafından pek sevilmiyor. Anıtın önü geceli gündüzlü oldukça kalabalık ancak en güzel Roma şehir manzarasını da buradan seyredebilirsiniz. Binanın çatısına çıkan asansör için birkaç Euro ödeyerek bu güzel anı yaşayabilirsiniz. Nefis günbatımını seyredip bu anı ölümsüzleştirebilirsiniz. İSPANYOL MERDİVENLERİ, şehrin en lüks caddesi olan bir ucu PİAZZA VENEZİA, diğer ucunda PİAZZA DEL POPOLO'nun yer aldığı, ünlü markaların satıldığı mağazaların yan yana dizildiği o meşhur VİA DEL CORSO CADDESİ'nden ilerleyip ulaştığımızda, nedense aklımızın bir köşesini o vitrinleri süsleyen değişik tasarım ürünleri; kıyafetler, çantalar, ayakkabılar süslerken merdivenlere gelip öylece bakıyoruz. Çünkü restorasyon çalışmasından dolayı kapalı! Evet İspanyol Merdivenleri kapalı göremiyoruz. İki yıl önceki gelişimde, bir gece vakti coşkun kalabalığın arasına karışarak, bağıra bağıra şarkılar söylediğim, sabaha kadar eğlenip hatta günün yorgunluğunu burada attığım o merdivenler kapalıydı. Öylesine bakıp hemen ilerliyorum. FONTANA Dİ TREVİ BİZDEKİ ADIYLA AŞIKLAR ÇEŞMESİ, Uzun süreye yayılan restorasyon çalışması sonucunda ortaya çıkmış bir gelin edasıyla herkesi başına toplamış hayran hayran seyrettirirken, bir o kadar da fotografçıların coşkun kalabalığını seyretmek, cıvıltılarını dinlemek bile burada olmak için yeterli bir neden. Her gelişimde eksiksiz uğradığım bu yerde geleneksel hale gelen dilek seremonimi de ifa ederek ve yine her bulunduğum çeşmede dileğimi evrene, paramı da hiç düşünmeden havuza atıyorum. PANTHEON aslında tüm tanrıların tapınağı anlamına geliyor. Çapı 43 metre olan kubbesiyle Ayasofya yapılana kadar en büyük tek parça kubbeye sahip olmasıyla ünlüymüş. 7. Yüz yıldan beri kilise olarak kullanılan tapınak o dönemde bu şekilde bir kubbeye sahip olan binanın nasıl yapıldığı hayret edici. VATİKAN, Roma'da küçük bir alana yayılan Dünya'nın en küçük ama en önemli ülkesi diyebiliriz. Hala dünyanın merkezi anlayacağınız. Roma'ya gelip de burayı gezmeden dönmek Roma'yı gezmeden dönmekle eşdeğer. Her gelişimizde girecekmişiz gibi bir hava içine girmeyin yanılırsınız. Önceki gelişimde her alana rahatlıkla girmeme rağmen bu sefer maalesef önemli bir tören nedeniyle ziyaretçilere açık değildi. Etrafında dolaşıp sadece uzaktan bakmakla yetinebildik. Burayı gezmek için bir gününüzü ayırmayı planlayın sonra San Pietro Meydanı'nda etkileyici yapıyı uzaktan seyrederek geziye başlayabilirsiniz. Meydan da bizi ilk karşılayan devasa yapı San Pietro Bazalikası. İsa'nın 12 Havarisinden biri olan ve ilk papa ünvanını kazanan San Pietro'nun adı verilmiş Bazalika'ya. Bazalika'nın içi dışından daha da etkileyici. Geniş bir alanı kaplayan Bazalika diğerlerine göre oldukça büyük ve bir o kadar da çekici. Çekiciliğini kılanda içerisindeki heykeller, resimler ve içeriyi zenginleştiren mimari değerler, incelikler. Bazalika'nın hemen yanında yer alan Vatikan girişinde ilginç kıyafetleriyle askerler İsviçreli ve Michelangelo'nun tasarladığı kıyafetlerle nöbet tutuyorlar. Bazalika, Vatikan Müzeleri ve meydanın dışında içeriye giriş yok. Gelmeden önce gezi ile ilgili ön araştırma muhakkak yapın. Burayı gezmek için birçok seçenek var. Birincisi; Vatikan turizm ofisinden belli bir ücret karşılığında tutulan rehberle gezebilirsiniz. İkincisi; Audio booklar alıp gezebilirsiniz, bunun için iyi bir yabancı dile sahip olmak gerekiyor, belki herkes için uygun olmayabilir. Üçüncüsü ise iyi bir araştırma yapıp kendi deneyimlerinize göre gezmek. Bu hepimiz için geçerli bir şık. VATİKAN MÜZELERİ denilince ilk akla SİSTİNE ŞAPELİ geliyor. İlginin fazla olmasından dolayı önünde uzayıp giden sıranın sonuna yerleşince, içeriye ne zaman gireceğinizi bile hayal edemeden kuyruktan çıkıp, hep merak ederek, bir daha gelmek için nedenlerime eklediğim ender yerlerden. Neyi merak ettiğime gelince, Şapeli'nin duvarlarını süsleyen Freskler ve beni en çok çeken Michelangelo'nun meşhur eseri Adem'in yaratılış öyküsünü anlattığı freski. Bunu şapelin tavanın ortasında görebilirsiniz. Ayrıca Michelangelo'nun Kıyamet günü freski de yer alıyor. İçeride fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Sadece hafızalarımızı kazıyacağımız anlar yaşanıyor. Belli mi olur bir gün bana da kısmet olur. KÖPRÜLERİN BİRİNDEN DİĞERİNE doğru süzülürken Tiber Nehrinin kıyısında ara sıra köprü altlarında yaşayan evsizleri de görebiliyoruz. Yer yer ağaçların süslediği bu şehirde Tiber 'in kıyısında gidebildiğimiz kadar gidiyoruz. Keyifli bir o kadar da huzurlu yürüyüş oluyor. İstediğimiz an şehrin karmaşasına karışabiliyoruz. ŞEHRİN MEYDANLARINA süzülün ve etrafında yer alan kafelerde oturup zamanın akan ritmine ayak uydurun, gelen geçene de selam durun. ''NE YEMELİ ?'' DİYENLERE öncelikli olarak PİZA söylemeli, her damak tadına göre zengin seçenekte mevcut. SİPAGETTİ ve diğer İtalyan tatlılarını da araya sıkıştırmalı. Roma denilince de dondurmayı unutmamalı; gelato!"} {"url": "https://gezginruhu.net/hes-kodu-almadan-yola-cikmayin/", "text": "HES kodu almadan yola çıkmayın! Özellikle yurtiçinde uçuşlar artık HES'siz olmuyor. HES Kodu, yurt içi uçuşlarda sağlığınız açısından daha güvenli yolculuk amacıyla T. C. Sağlık Bakanlığı Covid-19 önlemleri kapsamında zorunlu hale getirilen yeni bir uygulama. Yurt içinde tüm uçuşlarda HES Kodu kısaca Covid-19 hastalığına maruz kalmış ya da hastalarla temas etmiş kişilerin toplu ulaşım gerektiren durumlarda uçuşlara katılmasını engellemek amacıyla yapılan yeni uygulama. E-devlet veya Sağlık Bakanlığı Hayat Eve Sığar sistemi üzerinden kendi oluşturduğunuz, bilet satın alırken ve check-in işlemlerinde paylaşacağınız HES Kodunuz, T. C. Sağlık Bakanlığı servisleri üzerinden belirli aralıklarla sorgulanarak uçuşa katılımınızla ilgili bir engel olup olmadığını kontrol edebilen tek sağlık kontrol alanıdır. Kısaca daha sağlıklı ve güvenli yolculuk yapmanız amacıyla uygulanmaktadır. Hayat Eve Sığar Mobil Uygulaması ile, HES Kodunuzun süresi seyahatinizin toplam süresi kadar olmalıdır. Her yolcu için ayrı HES kodu alınmalıdır. 0-2 yaş aralığındaki yolculara HES Kodu zorunluluğu yoktur. Biletleme işlemi ile uçuşunuz arasındaki sürede HES Kodunuz T. C. Sağlık Bakanlığı servisleri üzerinden belirli aralıklarla sorgulanıyor. Yapılan sorgulamalarda Covid-19 açısından seyahatinize engel bir durum belirlenirse uçuşunuz iptal edilir. COVID-19 pozitif olma ya da karantina sürecinde olma durumu, Yeterli süreli HES Koduna sahip olmama durumu, Hatalı T. C. Kimlik Numarası ya da pasaport bilgisi girilmesi durumunda seyahatiniz iptal olur. OKUYUCUYA NOT: Her ne kadar yurt içi uçuşlarda desek de kendi aracınızla veya toplu taşıtlarda yapacağınız uzun yolculuklarda HES Kodu almadan yola çıkmayın!"} {"url": "https://gezginruhu.net/hipokratin-izinde-kos-adasi-istankoy/", "text": "Havalar soğumaya yüz tutmuşken, hali hazırda el ayak çekilince içimiz kıpırdamaya başlıyor. Aklımıza düşüyor bir anda Bodrum ve ardından Kos. Hemen gitmeye karar veriyoruz. Uçak biletleri de bu mevsimde uygun olunca hemen cumadan pazara plan yapılıyor. Cuma gecesi gözlerimizi yumup, cumartesi sabahı günün ilk ışıklarıyla feribottayız. Demir alma vakti gelince ''Haydi Kos'a'' nidaları yükseliyor. Kos'a daha önce başka adalara geçmek için ayak bassam da bu sefer altını üstüne getirme niyetindeyiz. Gezmek için en güzel zamanı şimdi. Tabi, niyet deniz keyfi değilse! O yazın sıcağı ve üstüne binen kalabalığından eser yok. Buralar yerele emanet edilerek bir başka bahara terk edilmiş. Bodrum limanından günlük seferler hiç aksamadan devam ediyor. Adadan Bodrum'a yerelin geliş gidişleri eksilmiyor. Bu nedenle ulaşımda kolay. Her ne kadar en soğuk geçişleri yaşasak da hava bize hoş bir sürpriz yapıyor, yazdan çalma birkaç günü bize sunuyor. Yüzümüzde hafif esen yelin dokunuşu ile üzerimizde ışıldayan güneşin sıcaklığıyla birleşince montları bir tarafa savurup, adaya ayak basıyoruz. Pasaport kuyruğu hemen eriyor. Çünkü kalabalık değiliz! Hemen limanın kıyısında iki günlük konaklayacağımız otelimize eşyalarımı atıp sokaklara koşuyoruz. Niyetimiz günün her anını dolu dolu yaşamak. Sokağa çıktığımızda yazın aktif işleyen araç kiralama yerlerinin hemen hemen hepsi kapalı. Biraz modumuz düşse de yan sokakta açık bir tane görünce hemen soluksuz dalıyoruz. Minik beyaz aracımızı seçiyoruz. Ancak araçların hepsi manuel ve beyaz. Otomatikten manuele dönüş de muhteşem oluyor, gezi süresince sıklıkla ''stop'' eden aracımızla adanın altını üstüne getiriyoruz. Birinci gün adanın iç kısımlarını, ikinci günde adanın merkezini keşfe çıkıyoruz. İlk hedefimiz kalabalıktan uzaklaşıp, adanın içlerine doğru sızmak. Yol bizi tepeye gizlenmiş bir eski tapınağa sürüklüyor. Buraya gidebilmek için şirin bir köyden Pyli'den geçiyoruz. Pyli, Bizans Dönemi'nde Kos'un başkentiymiş. Şimdi ise adanın küçük yerleşim yerlerinden biri. En önemli geçim kaynağı da tarım. Burası domates cenneti olarak biliniyor. Yemyeşil zeytin ağaçlarıyla çevrili Pyli, aynı zamanda su kaynaklarıyla da adanın önemli yerlerinden biri olmuş. Adanın suyu buradan temin ediliyor. Ekinleri ve özellikle buğdayı simgeleyen Toprak Tanrıçası \"Demeter\" ve kızı Persephone'nun Tapınağı Pyli'nin tepelerinde Psoriari Kiparissi bölgesinde bulunuyor. Geçmişi M. Ö. 4. yüzyıla kadar uzanan, eskiye dair buluntular da Kos Müzesi'nde sergileniyormuş. Pyli'nin tepelerine doğru virajlı yolda yavaş yavaş yükseliyoruz. Yolun bittiği yerde bir derenin kıyısında duruyoruz. Bizden başka bir kenara park edilmiş araçtan başka kimse yok. Arabayı park edince önümüzde yukarıya doğru yükselen patikada yavaş yavaş ilerliyoruz. Ah, şu hike tutkusu! Memleketin parkurlarında sekerken bir anda komşu da kendini bulmak bu olsa gerek. Hem ayakkabı, hem de kıyafetler tırmanışa uygun olunca çıkabildiğimiz kadar yükseklere çıkıyoruz. Önümüzde uzanan deniz ve karşı da gülümseyen Bodrumla nefis bir manzara karşılıyor. Yukarıda eski bir tapınağa kadar çıkacak gücümüz kalmayınca aşağıya iniyoruz. Aracımız bıraktığımız yerde, tenha bir ağacın altında bizi bekliyor. Bu sefer yükseklerden, sonsuzluğa uzanan düz ovalara açılan kıyılara, adanın içteki şirin köylerine uzanıyoruz. Yoldan ayrılıp, sahile ilerlerken yakında sazlıkların arasına gizlenmiş gölle karşılaşıyoruz. Etrafı yarı bataklık yarı sazlık, çoğunluğu tarım arazisiyle çevrili gölün hemen kıyısında birkaç göçmenin sığındığı çadırlarda yer alıyor. Önce gölle sonra da kıyıya vuran çılgın dalgalarla ilgilenerek yakındaki sahil köylerine ilerliyoruz. Kos'un en iyi plajları burasıymış. Uçsuz bucaksız uzanan kumsallar her ne kadar şimdi ıssız olsa da etraftaki motel, hotel, taverna tabelalarıyla buranın oldukça rağbet gördüğü anlaşılıyor. Üçü de bir birine yakın olan plajların en ünlüsü Marmari tabi ki. Adanın kuzeyinde, Kalimnos ve Pserimos adalarına bakan tarafta yer alıyor. Kos ile Kalimnos arasında sefer yapan feribotlar Mastichari Köyü'ndeki limana yanaşıyor. Hemen karşısı Kalimnos. Köyde limana karşı bir tavernada masaya ilişiyor, denizden yüzümüze vuran hafif esintiye karşı yerel lezzetlerle karnımızı doyuruyoruz. Etrafta bizim gibi birkaç yabancıyla, sessizlik ancak adanın yerlisiyle bozuluyor. Yol bize hoş bir sürpriz yaparak, Kefalos'a sürüklüyor. Tatlı kıvrımlarla virajlı yolda, günü burada batırma niyetiyle ilerliyoruz. Yazın iğne atsan yere düşmeyen seyir terası her ne kadar kapalı olsa da kıyısından önümüzde uzanan sonsuz güzelliği seyrediyoruz. Manzaraya doyan gözümüzü soğuk kahve şenlendiriyor. Meydanda kafeler bunun için biçilmiş kaftan. Keyif köşemize yayıldıktan sonra ara sokaklarda kaybolup, havanın kararmasıyla merkeze yöneliyoruz. Sabah bütün ilgimizi merkezdeki tarihi ve kültürel zenginlikler çekiyor. Ama önce otelimizin önündeki manzaraya büyüleniyoruz. Hemen gümrükten başlayan ve bütün kıyıyı saran palmiye ağaçlarında ışıldayan güneş, yer yer suya düşmüş teknelerin yansımasıyla hoş manzaralar oluşturuyor. Beyaz düldülümüze atlayıp tarihe yolculuk yapıyoruz. Önce Şövalyeler Kalesi'nin etrafında bir tur atıyoruz. Depremden önce bütün feribotlar buraya yanaşırdı. Adaya, ilk kalenin önünden ayak basılırdı. Depremde liman hasar görünce gümrük de diğer tarafa taşınınca kalenin çevresi eskiye göre daha sakin. Ara sokaklara sapıp, aracımızı olabilecek en güvenli yere park ediyor ve geçmişle buluşuyoruz. Old town dediğimiz bölgede yeniyle eskinin iç içe geçtiği yerlerde sessizliğe bürünmüş. Arkeolojik alanlara sızıyoruz. Yarısı korunaklı, kimisi yerde yıkık, kimisi de ayakta durmaya direnen tarihin sayfalarında adım adım eskinin izini sürüyoruz. Daha sonra ana caddeye çıkıp, karşıya geçiyoruz. Küçük amfi tiyatroya yani Roman Odeon'a yöneliyoruz. Kos, denilince aklımıza gelen ilk isim, kuşkusuz tüm doktorların ve tıp tarihinin babası kabul edilen, Hipokrat. Tıp biliminin kurucusu Hipokrat bu adada 2400 yıl önce doğmuş, yaşamış, tıbbı geliştirmiş, bir çok el yazması eser bırakarak bu dünyadan göçüp gitmiş. Hipokrat ağacı olarak bilinen, ağacın da onun tarafından dikildiği rivayet ediliyor. Yaklaşık çapı 14 metreyi bulan devasa bir gövdeye sahip olan çınar ağacının gölgelediği geniş meydanda Dünya'nın ilk hastanesi de burada kurulmuş. Bu hastanenin bir benzeri de İzmir Bergama'da bulunuyor. Adaya, özellikle turizm açısından en büyük katkıyı da Hipokrat sağlıyor, dersem yanlış olmaz! Adanın hemen her köşesinde Hipokrat'a dair bir şeyler buluyor ve görüyoruz. Osmanlı'dan geriye kalan hala aktif olarak ibadete açık olan Defterdar Cami hemen Hipokrat ağacının yanında yer alıyor. 2017 depreminde minaresi hasar gören caminin etrafı sesizliğe bürünmüş. Camiden çıkınca etrafı binalarla çevrili Elefteria Meydanı'na çıkıyoruz. Meydandaki kafe de sokağa dizilmiş masalardan birine ilişiyoruz. Yöresel soğuk naneli limonata içip biraz serinliyoruz. Meydanı süsleyen bir başka yapıda Belediye pazarı. Ada uzun yıllar İtalyanların egemenliğinde kaldığı için o dönemde yapılan binalardan biri de Pazar yeri. İçeride her türlü baharat, süs eşyası, buraya has zeytin yağlar, kurutulmuş gıdalar, ne ararsan var. Uzun süre kendimizi alamıyoruz. Çıkınca biraz aşağıya açık hava müzesi olarak da bilinen Agoraya yöneliyoruz. Limana doğru indiğimizde ise yazın coşkun kalabalığın dolaştığı, yiyip, içip, eğlendiği sokaklar şimdi bomboş. Açık olan birkaç dükkanı dolaşıyor, hediyelik ne varsa alıyoruz. Yazılarınızı okuyunca gitmiş gibi oluyoruz. Anlatımınız sade ve yol gösterici."} {"url": "https://gezginruhu.net/hitit-uygarligina-dogru-yolculuk/", "text": "Anadolu, medeniyetlerin doğduğu, geliştiği ve binlerce yıldır yaşadığı bereketli topraklar. İlk üniversite, ilk tarım ilk uygarlığın temelleri burada atılmış. En çok merak ettiğimiz uygarlığı keşfe çıkıyor, 3500 yıl önce kurulan Hitit Uygarlığı'nın izlerini sürmek için yönümüzü Antik Kent Hattuşa'ya çeviriyoruz. Aynı zamanda ''Bin tanrılı medeniyet'' olarak da bilinen Hititler; yönetimlerine kattıkları uygarlıkları, kendilerinden ayrılmasın, bir parçaları olsun diye inançlarıyla kabul etmişler. Her gelen tanrıları ile uygarlığın bir parçası olunca, sayı da çoğalmış. Şimdi sadece görüp dokunacağımız birkaç kalıcı izle çorak ve kayalık arazide konaklayacağımız bölgede tek otele yerleşiyoruz. Bir dönem Anadolu'yu gücüyle inleten tek uygarlık olan Hititlerin yeri ıssızlığa, yalnızlığa terk edilmiş bir durumda. Biraz daha koruyucu olmalıydık ancak etrafının yerleşime açık olmaması da güzel! Yüksek kayaların arasında dolaşıyorken her biri farklı anlamlandırılmış kabartmalar yer yer karşımıza çıkıyor. Bir ara kayalar arasında pencere gibi bir oyuk gözüme çarpıyor. Eskiden etrafı aydınlatmak için kandiller kullanılıyormuş, bu oyuklar onlar için! Tapınaktan ayrılırken, \"3500 yıl önce nasıl kabartmaları yapmış bu insanlar? \" demeden de edemiyorum. Her bir figür, bir sanat ürünü. Hem sanat, hem de teknik bir arada. Tapınaktan ayrılıp kaleye doğru ilerlediğimizde bizi bekleyen yaklaşık sekiz kilometrelik yol var. Yarı hızlı, yarı yavaş ara sıra molalı yolu tamamlıyoruz. Göstermelik örülmüş kalenin kapısından antik kente giriyoruz. Bu şehre girip, çıkabilmek için altı kapı varmış. İkisinin yeri hiç belli değil. Üç tanesi ayakta sayılır. Bu kapılardan barış zamanı kolay girilirmiş. Ancak savaş zamanı düşmanı içeri sokmayacak şekilde planlamış. Kapıların üzerinde ara sıra düşmanı gözetlemek için dört köşe odalar bulunuyormuş. İşin ilginç yanı bu kulelerden birinin kilden bir örneği bulunmuş, onunla kulelerin nasıl yapıldığı anlaşılmış. İşte \"Aslanlı Kapı\"ya geldik. Kapının iki tarafında yer alan heykellerden ismini alan Aslanlı kapıdan içeriye girdiğimizde bir tünelle karşılaşıyoruz. Baktığımızda çok uzakta, nokta şeklinde bir ışık görebiliyoruz. İçerisi kapkaranlık... Girişten gelen ve içeriye yayılan loş ışıkta; duvarların, üst üste konulan ince taşlardan örülerek, tepesine biraz sivri kemer şekli verilerek yapıldığı anlaşılıyor. Etrafı yamaç ve düşmanlar rahatça tırmanamasın diye taşla döşenmiş. Bir kapıdan ötekine sırayla ziyaretimizin ardından tapınağa doğru ilerliyoruz. Tapınak, Tanrı evi demekmiş. Nasıl insanların evleri varsa, tanrıların da evi olmalı diye düşünmüşler ve onlar için ''tapınak'' adını verdikleri evleri yapmışlar... Bin tanrı yalnız Hititlerin değil, onlardan önce yaşayan adlarını aldıkları Hattiler'in, bir kısmı da Hititler zamanında Anadolu'nun diğer yerlerinde yaşayan halkların Tanrıları... Hititler, halkları sınırlarına alınca kendilerine baş kaldırmasınlar diye onların Tanrılarına da tapınmışlar. Onları da yazıları, kültürleri ile birlikte almış olmalılar. Buraya Hattiler, Sümerler, Hurriler ve başka uygarlıkların da bir mozaiği diyebiliriz. Hititler de \"kaya\" kutsal olduğu için kapılara kaya konulmuş. Uzaktan getirilen kayalar, ince işçilikle işlenerek şekillendirilmiş. Törenler, bayramlar, kapılar, tapınaklar kısaca her şey kayalarla yapılmış. Önemli olaylar bile kayanın üzerine nakış gibi işlenmiş. İyi ki işlenmiş biz de günümüzde onlara tanıklık edebiliyoruz. Her tablette ayrı hikaye... İlginç gelen bir durumda kütüphanelerinin olması. Okumaya, edebiyata, sanata önem verdiklerinin göstergesi... Günümüzde kütüphaneyi arar durumdayken, 3500 yıl önce özenle korunuyor olması gerçekten enteresan bir durum. Bizim insanımızın Alacahöyük'e ilgisi Cumhuriyet'ten sonra başlıyor. Türk ve yabancı arkeologlar kazı çalışmalarına başlıyor. Bir de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Sümeroloji bölümü de açılınca ilgi buraya yoğunlaşmış. Hititlerin yazılı kaynaklar bırakması da etkili olmuş. Alacahöyük on beş kez yakılıp yıkılmış ve yeniden metrelerce uzayıp yükselmiş. Oldukça büyük bir yer. Hemen yanında müze de yer alıyor. Sfenskli kapılardan içeri giriyoruz. Yine kayalar ve özenli işçilik dikkatimizi çekiyor. Tapınaklar, yerleşim yerleri ve poternler. Müzede de zengin Hitit eserlerinin izlerini sürünce soluğu Çorum'da alıyoruz. Çorum Müzesi'ni gezip, leblebisini tadınca dönme zamanı geliyor. Bir kaç saat kulesinde fotoğraflık pozlarla günü tamamlayarak evlerimize doğru yol alıyoruz. Geriye, zengin bir tarihi mirasın, her alanda gelişmiş bir medeniyetin izlerini hafızamıza kazıyoruz. Some individuals don't know when you should trust a dealership or when they are being duped. It's quite difficult to tell, along with the salesmen don't just out themselves. You should know what you're doing, and you have to be prepared. Consider the helpful tips you're planning to read to get you must prepared for the very next time. Tend not to have the mistake of centering on just the payment per month amount while you are car shopping. This may make you get a more expensive car than you can really afford. You need to focus on the total price of the vehicle itself and whether that is a good deal. Research the need for your trade-in. Not just must you check out the best price for that new car you would like to purchase, however you should also recognize how much your trade-in will be worth. Research your options and see the retail and wholesale values of your respective trade-in. Aim to obtain the retail value from the dealer. Take a long test drive. Don't take it for any quick spin through the neighborhood on your own. Instead, enlist everyone which will be regularly riding in a vehicle to share their opinions. Ask the dealer for the full afternoon test drive allowing you to have the ability to take it on the freeway to check on such things as the pickup along with the blind spots, and invest some time really feeling the comfort of the interior. It's an awesome thing to be aware what you're doing when you visit purchase a car at the dealership. Now that you find out more of things to search for and do, you may be significantly better prepared next time around. Put everything you've learned together, and make sure you are a step ahead the next occasion. . A powerful share, I just given this onto a colleague who was doing just a little evaluation on this. And he in truth purchased me breakfast as a result of I discovered it for him.. smile. So let me reword that: Thnx for the treat! But yeah Thnkx for spending the time to discuss this, I really feel strongly about it and love studying more on this topic. If doable, as you become experience, would you thoughts updating your blog with more details? It's extremely useful for me. Massive thumb up for this weblog submit!"} {"url": "https://gezginruhu.net/hohensalzburg-salzburg-kalesi/", "text": "Şehre gelince hemen her yerden ihtişamıyla kendisini gösteren kaleye uğramadan dönülmemeli, diyerek tırmanıyoruz. Bayağı bir yüksekliği aşmak gerekiyor. Bunu da iki şekilde yapabiliyoruz. Ağaçların arasından kıvrılarak yükselen yolda biraz zorlanarak, her solukta dönüp şehre bakacağımız setlerde bir solukluk molalarla ya da giriş için bilet alırken füniküleri de ekleyerek direk yükselişe geçmek, artık hangisini isterseniz. Biz yürüyerek çıkıp, fünikülerle inmeyi tercih edip, şehri aralıklarla seyretmiş olduk. 900 yıldır Salzburg'u kanatları altına alıp koruyan Salzburg Kalesi, her şehirde olduğu gibi şehrin en yüksek tepesine inşa edilmiş. 11. yüzyılda sadece bir gözlem kulesi inşasıyla başlayan sürecin asıl amacı başpiskoposlara ev sahipliği yapmakmış. Sonraki gelişen zamanda etrafına yapılan surlarla gelişip bugünlere gelmiş. Bugünkü görünümüne de 15. Yüzyılda ulaşmış. Sonradan gelen Türk akınlarına karşı 17. Yüzyılda dış burçlar eklemişler. Salzburg Kalesi, Avrupa'da ayakta kalabilen en iyi korunmuş kalelerden birisi. Şehrin en yüksek tepelerinden birinde yer alınca, panoramik olarak izleyebileceğimiz en güzel yerde burası oluyor. Tepede yer aldığı için buraya Yüksek Salzburg Kalesi anlamına gelen Hohensalzburg da deniliyor. Şehre 360 derecelik açıyla bakınca gözümüze yansıyanlar; nehir tarafı Alp Dağları'na bakarken, diğer tarafının da büyüleyici bir manzaraya sahip olduğunu görebiliyoruz. Kale kapısından girince geniş bir avluya adım atmış oluyoruz. Sırayla etrafı saran kapıları birer birer dolaşarak ana binaya giriş yapıyoruz. Ana binaya girmeden Salzburg manzaralı kafede bir kahve molası verilebilir, tabi hava buna uygunsa. Yılın büyük bir bölümü kapalı ve yağışlı havaya sahip şehirde, bizde yağmurdan biraz nasibimizi alarak dolaşıyoruz. Ana binaya girince asıl görülmesi gerekenlerin burada olduğunu anlıyoruz ve en çok zamanı burada harcıyoruz. Kale içinde en etkileyici bölümlerin başında dünyaca ünlü Salzburg Kukla Tiyatrosu'na ait kuklaların sergilendiği Kukla Müzesi geliyor. Açıkçası bizi oldukça çok etkiledi. Büyük bir yer değil ama kukla gösterileri, kuklaların sergilerini gezerken zamanın bir kısmını burada harcamış olduk. Kale içinde Rembrandt, Rubens gibi sanatçıların eserlerinin sergilendiği bir sanat galerisi de yer alıyor. Bu sanat eserlerinin yanı sıra ihtişamlı odaların görkemli bir şekilde döşenmiş olduğunu görüyoruz. Asmalar, üzümler, yaprak ve hayvan figürleriyle kaplı prens odalarından geçerken bir anda askeri üniforma, top, mermi, tüfek gibi savaş malzemelerin sergilendiği bir başka oda da kendimizi buluyoruz. İşleyişlerini düşününce kanımızı donduran işkence aletlerinin sergilendiği odada oldukça etkileyici. Kale büyük ve sürenizi ona göre ayarlayın, hemen girip çıkayım niyetiyle gelirseniz, uzunca bir süre buradasınız haberiniz ola! Nefis bir panoramik manzaraya sahip, kalenin nehre bakan tarafında bolca fotoğraflık alan yer alıyor. Kaleye giriş ücretleri ; kale gişesinden alırsanız 15,20 , internetten online biletler 11,50 . Cevap; Füniküler ile çıkış ve iniş, prens odaları, tiyatro ve kalenin içindeki müzelere girişi kapsıyor. Kısaca kalenin her yerini rahatlıkla gezmiş oluyorsunuz. Salzburg Card varsa bunların hepsini ücret ödemeden yapıyorsunuz. Kaleye giriş saatleri mevsimine göre farklılık gösteriyor. Genel olarak 09:00 09:30 arasında açılırken, 17:00 19:00 saatleri arasında ziyarete kapanıyor. Yılın her ayı ve her günü ziyarete açık kale. Gideceğiniz mevsime, aya göre saatlere dikkat etmeden yola çıkmayın. Sanat dolu bu sarayı bu yazınızla kesin görmemiz gerektiğini anladım. Yine bizleri tarihte gezdiriniz. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gezginruhu.net/icimdeki-cocuk-16-istanbul-bienalinden/", "text": "Yine bir İstanbul Bienal'i geldi, geçiyor bile. Yıllar da bir o kadar hızla geçiyor. Ilk ''bieanal'' sözcüğü ve etkinlikleriyle tanışalı daha dün gibi derken, bu sene 16. sına da kavuştuk. Şehrin birçok yerinde sergiler devam ederken bizim ilgimizi en çok '' İçimdeki Çocuk'' çekiyor. Belki içimizdeki çocuğu hala severek yaşattığımız için mi, yoksa serginin medyadaki ilgi çekiciliği mi, bilemedim. Günler öncesiden niyetlendiğimiz Kuzguncuk gezisini, tam planlarken; ''İçimdeki Çocuk '' sergisi de Nakkaştepe'de yani Kuzguncuk'a oldukça yakın olunca ilk önceliği buraya verip, sabah daha kapılar açılmadan önünde sıraya giriyoruz. Evet sergiye ilgi oldukça fazla olunca daha kapıları açılmadan, bir saat öncesinden kuyruk uzayıp gidiyor. Biz bayağı erken gelince ilk sıraya yerleşiyoruz. Sergiye, Osmanlı'nın son dönem önemli yapılarından biri olan Nakkaştepe'deki Abdülmecid Efendi Köşkü ev sahipliği yapıyor. Sergi, pazartesi günü hariç haftanın her günü 11.00- 19.00 saatleri arasında geziliyor. Gitmek için hafta içi daha uygun olsa da bizim gibi çalışanlar hafta sonuna kalırsanız, açılış saatinden önce yerinizi alın. Oldukça ilgi gören sergiye özellikle hafta sonu gidenler, girmek için uzun kuyruklar aşıyor!.."} {"url": "https://gezginruhu.net/iki-gunde-selanik-nasil-gezilir/", "text": "Yunanistan'ın ikinci büyük şehri Selanik. Selanik'in bizim için önemi çok büyük. Yolu Selanik'e düşen her Türk vatandaşının ilk gezeceği yer Türk Konsolosluğu olarak da bilinen bina, Atatürk'ün doğduğu evdir. Her yerinde farklı izler sürdüğümüz evde dolaşmak geziye farklı anlam katıyor. Yunanistan'da nerede dolaşırsanız dolaşın yabancılık çekmezsiniz. Kendimizden bir çok iz bulduğumuz ülkede en yakın şehir Selanik. İlk gittiğimiz anda İzmir'e gelmiş gibi hissediyoruz. İzmir'in ikizi de diyebiliriz. Şehre ilk adım attığımız anda çatılardaki eski antenler dikkatimizi çekiyor. 1975'ler de televizyonlarımızı daha net izleyebilmek için evlerimizin çatılarına ya da balkonlara diktiğimiz o metal antenler çatılarda ayrı bir hava katıyor bu şehre. Çok katlı binalar, uzun geniş balkonlar ve balkonları süsleyen birbirinden güzel bezenmiş çiçekler. Kağıt üzerinde Selanik'i kavramak kolay. Ortadan bir Roma yolu Egnatia geçiyor. Üst tarafı kargacık burgacık sokaklarıyla eski kent. Burada yüzyıllarca Müslümanlar yaşamış. Yahudilerin yaşadığı yer, yolun alt bölümünde, 1917 yangınından cetvelle çizilerek sıfırdan inşa edilmiş. İki mahalle farklı kardeşler gibi. Kenti tanımak için dolaşmaya yukarı Selanik'ten başlamak gerekiyor! Orada Selanik'in belleği var. Örneğin Olympou Sokağı'ndaki Paçacı Diko, paça ve işkembe çorbasının yanı sıra şahane sulu yemekleri, muhteşem müşterileri ve hayattan tat almış personeliyle bir masaya kurulup keyifle yemek yiyeceğimiz güzel bir ortam sunuyor. Şehrin tarihiyle ilgilenmeye başladığımızda ilk uğrayacağımız yer kentin koruyucu Azizi Ayios Dimitrios'un Kilisesi oluyor. Oraya gitmemek İstanbul'a gelip Ayasofya'yı görmemek gibi bir şey. Atatürk'ün doğduğu ev kilisenin biraz üstünde yer alıyor. Evin artık kapalı olan ana girişinin karşısında bölgenin en güzel kahvesi Pringipos var. Onca yokuşu çıkınca, burada soluklanmak iyi geliyor. Çünkü daha kaleye epey yol, girip çıkılacak dolu sokak, görülecek onlarca tarihi eser var. Kaleye çıkıp Termaikos Körfezi ve tüm kente bakmadıysanız, Selanik'in büyüsünü asla kavrayamamışsınız demektir. Dönüş daha tatminkar, çünkü Ege'nin sularına batmakta olan devasa turuncu kütleye karşı yürüyoruz ve yolun ortasında, Tsinari'deki tavernalarıyla dolu meydanda, dev çınarın altında bir masanın bizi beklediğini biliyoruz. Kordon boyu, Selanik'in en popüler yeri. Kentte surların yıkıldığı, gaz lambalarının yanmaya başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısından beri böyle. Limanın girişinden Beyaz Kule'ye kadar gözümüzün gördüğü her yer kafe-barla donanmış. Daha da şaşırtıcı olan bunların önüne atılmış masa ve sandalyelerin günün her saatinde dolu olması. Sanki bir kurum onlara gün boyu oturup cafe frappe höpürdetmeleri için para veriyor. Sahil boyunca en sıra dışı mekanı, limanın B rıhtımındaki Kitchen Bar. Deniz kenarında oturup, tüm sahili görebiliyoruz. Hemen arkasında liman antrepolarından devşirilmiş modern sanat galerisi, karşısında Fotoğraf Müzesi yer alıyor. Limanın karşısı Plateia Eleftherias zamanın ruhuna uygun olarak kocaman bir açık hava otoparkına dönüşmüş. Kordon'un başladığı köşedeki beyaz stilize bar ise gerçek bir tehlike arz ediyor. Her saat davetkar, öğleden sabaha dur durak bilmiyor. Müdavimleri elde içki sokakta sallanıp duruyor. Kordon boyunun sonu Beyaz Kule. Girişte ödediğimiz ücretle helezon merdivenleri ara sıra soluklanarak çıkmak gerekiyor. Her katta geçmişe ait izler var. Tepeden bir bakış atarak panoramik olarak şehri süzüyoruz. Orayı tavaf ettikten sonra, bir kafede soluklanıyoruz. Yeterince dinlenince, bir üst caddeden liman istikametine yürüyerek alışverişin keyfini çıkarmak için Mitropoleos ve Tsimiski Caddeleri'ne geliyoruz. Aşağı Selanik'te dolaşmak mütemadiyen bir caddeden batıya gidip diğerinden doğuya dönmeyi gerektiriyor. Batı tarafında acıkınca Karypi Sokağı'nın köşesindeki ters L biçimindeki pasaja gidip Ouzo Melathron'da takılıyoruz. Aşağının en turistik mekanı Aristotelaus Meydanı. Çevresi akşam iyice canlanıyor, ancak mekanların hiçbir özgün yanı yok. Tsimiski Caddesi ile Egnatia arasına sıkışan bölüm aynı bizim Tahtakale, Mısır Çarşısı civarı. Meydanın iki yanında Demir Çarşı var. Sol tarafta meyve sebze bölümü yer alıyor. Çarşının diğer kısmı ise tamamen et ve balık ürünlerine ayrılmış. Buradaki çeşitlilik baş döndürücü. Aristotelaus Meydanı'nda ünlü Terkenlis Pastanesi'nde kalabalık sıranın oluşuna aldırmadan yer alıyoruz. Önce güzelce gözlerimizi sonrada midemizi doyuruyoruz. Tekrar doğu tarafına yaklaştığımızda, eğer alışverişten başımızı alabilirsek, İstanbul'dakinin küçük bir kopyası olan Ayasofya'yı ve eski Roma Sarayı yıkıntılarının yer aldığı bölgeyi turlayabiliriz. Navarinou Meydanı ile İktinou Caddesi civarı bu mevsimde sokağa taşmış masaları ve çoğu üniversite öğrencilerinden oluşan genç nüfusuyla çok renkli. Selanik'te yolunuz sık sık Egnatia Caddesi'nden geçecek. Şehrin sadece aşağısıyla yukarısını değil, doğusuyla batısını da birbirine bağlıyor. 1920'lerden kalma ucuz oteller, orta sınıfa hitap eden büyük mağazalar, kiliseler, şapeller sıralanmış burada. Yürürken Roma, Bizans, Osmanlı ve Helen mimarisinden örnekleri görebiliyoruzz. Batı Kapısı ve Vardar Meydanı'nın aşağısı bir zamanlar batakhane semti Bara'ymış. Eski fabrikalar, demiryolu binaları bugün ciddi bir makyajla kültür sanat merkezine dönüştürülmeye çalışılıyor. Bilka ve Mylos kentin yeni mekanları. Galeriler, atölyeler, caz konserleri, yanı başlarında ise gece kulüpleri var. Vardar Meydanı'ndan yukarı doğru çıkarsanız Selanik'in 1997 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinden sonra hareketlenen Moni Lazariston'a varıyoruz. Haziran'dan Eylül'e kadar süren festival burada gerçekleşiyor. Akşam olduğunda tıpış tıpış kentin batısına yöneliyoruz. Ladadika'ya varmak için sırtımızı gümrük binasına verip baharat kokusunu izlememiz yeterli. Burası Aşağı Selanik'in büyük yangından kurtulan tek yeri. Eski, yıpranmış binalar yıllar sonra birden değerlenmiş, kentin en lüks restoranları ve gece kulüpleri burada açılmış. Mutlaka uğramamız gereken mekan Zythos. Yemek yememiz şart değil, bir İspanyol kalyonunu andıran barında oturup Saganaki'yle şarap içmemiz bile yeterli. Restoranların çoğunda gece yarısından sonra topluluklar Yunan müziği çalıyor. Yunanlıların en erken 23.00'te akşam yemeğine oturdukları düşünülürse bunda şaşıracak bir şey yok. Sebzecilerin bulunduğu bölümün hemen dibindeki sokaklar taverna kaynıyor. Gündüz yemek yediğimiz yerler akşam müzik eşliğinde tavernaya dönüşüyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/iki-gunluk-atina-gezi-rehberi/", "text": "Havası, doğası, tarihi ve yemekleriyle kendimizi buraya ait hissedeceğimiz ender şehirlerden biri de, Atina. Şehir tıpkı İstanbul gibi tepeler üzerine kurulu. Hangisinden bakarsanız bakın farklı bir şehirle karşılaşacağınız ve bir o kadar samimi bulacağınız bu şehrin beni en çok çeken tepesinin üzerinde tarihi kalıntılarıyla büyüleyen AKROPOLİS yer alıyor. Evet en çok şehrin güzelliğine buradan bakmayı sevdim. KENDİME SEÇTİĞİM EN GÜZEL MANZARAYA SAHİP Akropolis'ten şöyle bir martı gibi süzüldüğüm bu şehri; alçak, geneli beyaza boyalı iki ya da üç katı geçmeyen evlerin etrafını sardığını, biraz uzaklaştıkça binaların hem yükselip hem de tarihi kalıntıdan uzaklaştığını rahatlıkla görebiliyorum. Akropolis'in etrafını gerdanlık gibi saran evler, antik kentten aşağı süzülen beyaz saf gelini de andıran bir havada. Genelinde beyazın hakim olduğu yapıların arasından sivrilen tepeler de göze çarpıyor. İstanbul'dan gelen birisi için bildik, tanıdık bir manzara, yedi tepeli şehirlerin görüntüsü. Belki yükselen yapılar bizde çoğunluğu oluştursa da yabancılık çekmiyorum. Akropolis, şehrin tarih hazinesi ve Atina'nın hangi noktasında olursanız olun her an yüz yüze bakacağınız kadar da gösterişli bir yapıya sahip heybetiyle adeta gelenleri selamlıyor. AKROPOLİS, aslında yüksek şehir demekmiş. Akro, yüksek; polis de şehir anlamına geliyor. Akropolis'in etrafındaki yol olimpiyatlar döneminde trafiğe kapatılarak, yeniden döşenmiş ve yayaların hizmetine sunulmuş. Böylece Akropolis'te hava kirliliği büyük oranda azalmış. Fotoğraflarda, kartpostallarda ön plana çıkan yapı aslında PARTHENON Tapınağı. Eski Yunan kentlerindeki tepelere Akropolis deniyor. Bu tepelerden en ünlüleri Atina Akropolisi. Antik dönemde tapınakların olduğu bu bölgeye halk bir hafta süren \"Atina Bayramı\"nda çıkabilirmiş. Tapınakların merdivenlerine de tanrılara adak olarak kurbanlar konulurmuş. Bugün bu tapınaklardan sadece geriye gördüğümüz kalıntıları kalmış. En meşhuru ise Atina'ya adanan Parthenon Tapınağı. Bu tapınaklar farklı istilalar sonucu biçim değiştirmiş. Parthenon; Roma döneminde kilise, Osmanlı döneminde cami olarak da kullanılmış. Yunanlılar, Akropolis'in çevresine o dönemde ağırlıklı olarak zeytin ağaçları dikmişler. Akropolis'i gezdikten sonra tepenin eteklerinde yer alan Makryianni semtinde 2003-2009 yılları arasında yapılan Akropolis Müzesi'ni de görmeden geçmiyoruz. AKROPOLİS MÜZESİ, Yunan dönemi için günümüzde önemli sayılan müzelerden de biri. Akropolis'teki kazılarda çıkarılan eserler burada sergileniyor. Müzenin mimarisi hayli etkileyici, alışılmış müzeler gibi değil. Binanın altındaki tarihi kalıntılar girer girmez hemen gözümüze çarpıyor. Hala arkeologların çalışmalarını sürdürdüğü alanın üzerin de ise müze binası yer alıyor. Müzenin enteresan yapısını içeriye girince daha iyi anlıyoruz. Girişte eşyalarımızı emanet dolaplarına bırakarak gezmeye başlıyoruz. İçeride çantayla dolaşmak ve belli alanların dışında fotoğraf çekmek yasak, buna dikkat etmek gerekiyor çünkü etrafta görevliler her an sizi uyaracak şekilde dolaşıyor. DEKONSTRÜKTİVİZM akımının önde gelen mimarlarından Bernard Tschumi ile ekibinin tasarımıyla oluşan müze, Akropolis'in eteklerinde yer alıyor. Müzede yer alan pencerelerden dışarıya baktığımızda Parthenon tapınağı her yerden büyük ihtişamıyla görünüyor. YUNANİSTAN; tarih, kültür, doğa ve tabi ki yemek demek bu nedenle hepsini yaşayacağımız en güzel köşelerden biri de PLAKA; Atina'da gezilecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. Akşam olunca Plaka'ya gidiyoruz. Çoğu zaman şehrin kalbinin attığı bu yer çok eski çağlardan günümüze kadar yerleşim alanı olarak kullanılmış. Günümüzde ise daha çok turist çeken bir bölge olarak görülüyor. Küçük tavernaları, hediyelik eşya dükkanları ile Plaka aradığımız her şeyi rahatlıkla bulabileceğimiz renkli, canlı kalabalığıyla gelenleri etkileyen bir çekicilikte. Bölge arkeolojik önemi nedeniyle \"Tanrıların mekanı\" olarak da biliniyor. Akşam olunca tavernalardan etrafa yayılan Yunan müzikleri eşliğinde tatlı sohbetler gezimize de ayrı bir lezzet katıyor. Bir de bu güzelliklerin yanına eklenen birbirinden lezzetli yemekler ve özellikle deniz ürünleri gecemizi farklı yaşamamızı sağlıyor. ZEUS TAPINAĞI önemli tarihi mekanlardan bir diğeri. Zeus Tapınağı'nın tamamlanmış hali Antik Yunan'da Parthenon'dan bile büyükmüş. İki sıralı, 8 sütun genişliğinde ve 21 sütun uzunluğundaki tapınağı Cossutius, orijinal tasarımını büyük ölçüde değiştirmiş. Yeni eklemeler yaparak sütunları 3 sıra sekizer sütun şeklinde tasarlamış. Hadrian da daha çok bu son dizaynı takip etmiş. Tapınağa, ön bölümde yer alan MÖ 132'de İmparator Hadrian'a yapılmış kapıdan geçerek ulaşabiliyoruz. Şehrin yönetimini Hadrian ele geçirince, Atina'ya ziyaretinin ardından yarım kalan tapınaktaki çalışmalara bir kez daha başlanmış. Tapınak, Hadrianopolis adı verilen yeni bir yerleşim yerinin de merkezi olmuş. PANATHİNAİKO STADYUMU, 1896 yılında Atina'daki ilk modern Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmış ve tarihi bir Yunan stadyumunun kalıntıları üstüne inşa edilmiş. Panathinaiko Stadyumu dünyanın en eski stadyumlarından birisi aynı zamanda. Tamamen beyaz mermerden inşa edilen yapı, 2004 yılında yenilenerek, Olimpiyat Oyunları sırasında okçuluk müsabakalarına da ev sahipliği yapmış. PARLAMENTO BİNASI, şehrin merkezinde yer alan önemli yapılardan diğeri. Aslında saray olarak inşa edilen sonradan parlamento binasına dönüştürülen yapı, 1836 1842 yılları arasında inşa edilmiş. 1909 yılında bir yangında zarar gören bina yönetim değişikliği sırasında saray olmaktan çıkıp parlamento binası işlevini kazanmış. Binanın önünde adı bilinmeyen bir askerin mezarı bulunuyor. Eğer yolunuz düşerse önünde nöbet tutan askerlerin görev değişim törenini izlemeden ayrılmayın. Buraya özgün, farklı askeri kıyafetler ilginç gelebilir. Bizim için değişik bir görsel şölendi. KONAKLAMA açısından zengin bir şehirdesiniz. Rahat dolaşabilmek ve tarihi güzelliklere birkaç adımda ulaşabilmek için Akropolis'e yakın otel seçimi gezinizi de kolaylaştıracaktır. İki güne sığdırdığımız gezi programımızda her yere yürüyerek ulaştık."} {"url": "https://gezginruhu.net/istanbulda-blogger-ruzgari-esti/", "text": "Dünya bloggerları İstanbul'da buluştu. 30 yabancı, 80 yerli blogger ve turizm dünyasından birçok katılımcının yer aldığı forumda turizmin geleceği sorgulandı. 1840'larda başlayan ilk grup turundan bugüne kadar değişen turizm anlayışıyla paralel seyreden gezginlik, sanal dünyada hızla, farklı bir boyuta taşınıyor. Gruptan bireyselliğe dönüşerek acente kavramından sıyrılıp, günümüzde tamamen bireysel anlayışlar doğrultsunda ilerlerken, zengin seçeneklerle deneyimlerin bir arada katlanarak çoğaldığı şu günlerde dünyayı adımlamak çok daha kolay oluyor. World Tourism Office düzenlediği ve Gezimanya'nın davetiyle katıldığımız blogger etkinliğinde, bir kez daha gezginlerin dünyasında, günümüzdeki turizm anlayışındaki değişimin en güzel örneklerini veren grupların bir adım önde ilerlemesinin ayrıcalığını yaşıyoruz. Nedir, ne yapar blogger? Bir çok takipçisini gezdiği yollarda ardına sıralayarak sürükleyen, deneyimlediklerini anında sanal ortamda paylaşan ve tamamen takipçilerine karşılıksız sımsıcak duygularla rehberlik eden, samimi bir ortamda her türlü soruna çözüm üretendir. Bazen yol arkadaşınız olacak kadar da samimiyetle yaklaşandır. Bu gelişime katkı sağlayan tek unsur da sanırım bilişim teknolojilerinin hızlı ve avantaj sağlayan gelişimidir. \"Turizmin kalbi İstanbul'da attı\", desek sanırım yanılmış olmayız! Türkiye'nin ve Dünya'nın lider turizm ve devlet kurumlarının bir araya geldiği, panellerle de zenginleştiği ortamda, konuşmacıların tek ortak paydası; gelişen ve sınırsız seçeneklerin sunulduğu, turizmin gelecekteki biçimidir. Yeni keşiflerin gelişimi için yapılması gerekenlerin birebir gözden geçirildiği toplantılarda, dünyanın önde gelen bloggerlarının da katılımıyla gelişen ve hızla değişen dünyada '' turizm nereye doğru yol almakta? '' sorusunun da cevabı bulunmaya çalışıldı."} {"url": "https://gezginruhu.net/istanbulun-karadenize-acilan-penceresi-sariyer-ve-koyleri/", "text": "Evden çıktığımız andan itibaren yiyeceğimiz böreğin hayaliyle uzunca bir süre yol gittik. Evimizle Sarıyer arası yaklaşık iki saatlik yolculuk demekti. Geldiğimizde esnaf çoktan kepenkleri açmış, çalışmaya başlamıştı bile. Sarıyer'de bilinen iki börekçi var. Birisi hemen ana caddenin kıyısında Hünkar Börekçisi, diğeri ise Tarihi Sarıyer Börekçisi olarak biliniyor. Her ikisinde daha önce böreğin tadına baksam da bu sefer Tarihi Sarıyer Börekçisi'ni seçiyorum çünkü orada meşhur tatlısı sulu muhallebi de var. Gelir gelmez börek, sulu muhallebi çay üçlüsünü buluşturuyoruz. Böreklerden favorim kıymalı olanı, bildiğimiz böreklerden çok farklı. Bugüne kadar Sarıyer'in dışında yediklerimiz börek değilmiş, söylemeden geçmeyeyim. Muhallebinin de sulusunu isteyin yoksa bu güzel tadı bulamazsınız. Börek, çay, muhallebi derken Sarıyer merkezle olan ilgimizi bitiriyoruz. Hemen Büyükdere Mahallesi'nde yer alan iki müzeye yöneliyoruz. Türkiye'nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi ve Vehbi Koç Evi. 14 Ekim 1980 tarihinde Azanyan Yalısı adıyla bilinen konakta Türkiye'nin ilk özel müzesi olarak açılıyor. Vehbi Koç'un sevgili eşi Sadberk Hanım'ın isteği üzerine ölümünün ardından kolları sıvayan çocuklarının girişimiyle bugünkü halini alıyor. Müzeye dair ayrıntılı bilgiye Sadberk Hanım Müzesi yazımızdan ulaşabilirsiniz. Zengin koleksiyona sahip müzeyi gezdikten sonra hemen 50 metre ötede yer alan Vehbi Koç Evi'ne de uğramadan geçmiyoruz. Zengin Anadolu kilim koleksiyonun sergilendiği müze aynı zamanda bir dönem bizleri ekrana kilitleyen Halit Ziya Uşaklıgil'in ünlü romanından derlenen Aşk-ı Memnu dizisinin çekildiği köşk olarak da biliniyor. Eskiden Kumköy olarak bilinen Kilyos, İstanbul'un Karadeniz'e açılan penceresi ve aynı zamanda en güzel plajına sahip sayfiye köyü. Eskiden buraya Kumköy deniliyormuş. Bu güzel kumundan ismini aldığı söyleniyor. Yaz ve kış oldukça ilgi gören köye ilginin yoğunluğu plajına sonra da balık lokantalarına göre dağılıyor. Balıkçılarda zaman geçirenler, plajda keyif yapanlar, piknikçiler, kampçılar, günübirlikçiler, yazlıkçılar ve yerleşik herkesin gözdesi Kilyos'a ilgi oldukça fazla olunca çevreye duyarlıkta bir o kadar azalıyor. Ah, bir de çöplerimizi bırakmasak, çevreyi, doğayı korusak! Plajın güzelliği yanında bir de kalesi gezilmeye değer. Tarihi 4. ve 5. yüzyıllara kadar uzanan Kilyos Kalesi, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Bizanslılar tarafından savunma maksatlı olarak yaptırılmış. Bizanslıların etkisi azaldığı dönemde, Cenevizliler kaleyi ele geçirerek uzun süre burada yaşamışlar. Şimdilik ayakta ama zamana ne kadar direnir bilinmez. Rumeli Feneri, İstanbul Boğazı'nın Karadeniz'le buluştuğu yerde yükseliyor. Fener resmi kaynaklarda Türkeli Feneri olarak geçiyor. 1856 yılı Kırım Savaşı'nda İngiliz ve Fransız gemilerinin boğazın girişini görebilmeleri için Fransızlar tarafından yaptırılmış. 1933 yılında işletmesi bize geçen fenerin boyu 30 metre. Fenerin etrafına kurulu Rumeli Feneri Köyü, 3. Köprü manzaralı küçük bir balıkçı köyü tadında. Özellikle hafta sonu İstanbulluların kahvaltı için tercih ettiği yerlerden birisi haline dönüşse de limanda sıra sıra dizili balıkçı tekneleriyle öncelik balıkçılığın olduğu gayet net anlaşılıyor. Limanın ucunda öyle bir yer keşfediyoruz ki, keyfimize diyecek yok. Köprü manzarasına karşı bir çayda biz içiyoruz, keyifle... Köyün biraz ilerisinde yapımı çok eskilere dayanan kaleyi şimdilik uzaktan seyrediyoruz. Sabah yediğimiz böreklerin etkisi hafif hafif üzerimizden kalkarken, açlık çanları çalmaya başlıyor. Köyün girişinde etrafa yayılan mısır ekmeğinin kokusuna doğru sürükleniyoruz. Yeni fırından çıkmış sıcacık. Sıcak bir tebessümle her birimize uzatılıyor, bir tadımlık dilim. Açlığın mı, etkisi bilmiyorum ama tek kelimeyle nefis! Birkaç dilim daha yiyoruz. Teyze de tek ekmek yok tabi; keçi peynirin tadına doyamasam da başka peynir çeşitleri, reçeller, bal, turşu vb. ne ararsan var. Köyün geneli Trabzon Sürmene'den göçmüş. Teyze de oralı olunca mısır ekmeği de satışa hemen hazır. Sahile doğru yürüdüğümüzde ufacık kıyıyı balıkçı lokantaları sarmış bile. Hemen yanında kale yükseliyor. Önümüzde yükselen merdivenlerden tırmanıyoruz. Kaleye çıktığımızda buradaki köprü manzarası daha mı güzel! Garipçe'de köprünün ayağında küçük bir köy. Tarihi Cenevizlilere kadar uzanan bu balıkçı köyünde yaklaşık 110 hane yaşıyor. Bu bölgede özünü koruyan köyün havasına, manzarasına bitiyoruz. Özellikle kaleden manzara şahane!.. Ünlülerin uğrak yeri burasıymış. Garipçe, köprünün solundaysa Rumeli Kavağı sağında yer alıyor. Köprü, iki birbirinden ayırmış. Garipçe'den farkı burada balıkçı lokantaları oldukça fazla ve her keseye göre değişiyor. Önce Karadeniz'den göçle başlayan hareket 1941'de balıkçı lokantalarının kurulmasına sebep olmuş. Köyün en önemli gelir kaynağı da zaten balıkçılık. Burası ayrıca midyeciliğin anavatanı olarak da biliniyor. Buraya ulaşımda oldukça kolay. Günün her saati otobüsler vızır vızır çalışırken, Sarıyer, Rumeli Kavağı, Anadolu Kavağı arasında çalışan motorlarda belli aralıklarla uğruyor. Kısaca buradan karşıya geçişte oldukça kolay. Rumeli Kavağı'ndan sonra günün finalini burada yapıyoruz. Burayı her ne kadar sonraki gezimize saklasak da dayanamayıp motora atlayarak karşıya geçiyoruz. Boğazın en güzel yerine geldiğimizi motor kıyıya yanaşınca anlıyoruz. Köy her zamanki gibi oldukça kalabalık. Hafta sonu olunca sayı iki üç kat daha artıyor. Bununla beraber trafikte oldukça fazla. Köyün içinde birden fazla park yeriyle sorunu çözmeye çalışsalar da işleri zor. Her yarım saatte bir uğrayan otobüste gelenlerin işini oldukça kolaylaştırıyor. Gelelim köye, özellikle turistik eşya dükkanları ve balıkçı lokantalarıyla oldukça popüler hale gelmiş. Balıkçı lokantalarının bitiminde kıyıda dizili yapılar, yağlı boya tablo tadında. Hele motor kıyıya yanaşırken bakmaya doyamıyorum. İskeleye ayak bastığın anda lokantalar başlıyor. Kıyı boyunca yürüdüğünde müşteri avına çıkmış birçok işletme çalışanı kendi lokantasına çekebilmek için türlü türlü vaatte bulunuyor. Çayından, helvana, kahvene hatta falına kadar türlü türlü vaatler sıralanıyor. Bizi küçük bir mekan çekiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/istanbulun-oteki-tarafi-pera-beyoglu/", "text": "24 Temmuz 1831 'de başlayan on beş saat süren, 104 kişinin ölümüne sebep olan büyük Pera yangınından sonra çoğu ahşap olan binalar kül olur. 1870'de ikinci büyük yangınla geride birçok ölü bırakarak Pera silinip yok olur. Küllerinden yeniden doğmaya çalışan Pera, çıkarılan yasayla eklektik binaların yapımıyla bugünkü haline dönüşmeye başlar. Geçmişe 1580'lere, 1750'lere ve hepsinden daha fazla 1870'lerle 1930'lar, en sonunda 1950'ler ve 1960'lara özlem duyunca soluğu ilk aldığımız İstanbul'un öteki tarafı Pera, şimdilerde sadece Beyoğlu olarak bildiğimiz yer.... TÜNEL'in öyküsü biraz eskilere 1867'lere kadar uzanıyor. İstanbul'da yaşayan bir Fransız mimarın aklına bir anda düşüyor. Her gün yüzbinlerce kişi ''Ofluya pufluya'' bu yokuşu aşarak yükselir, Pera'ya. Durumu dönemin padişahına II. Abdülhamit'e zorla da olsa kabul ettiriyor. Her şey hazır da, ya finans! Başlar yurtdışında finans arayışlarına. Bulduğu yabancı sermayeyle 1871'de başlayan inşaat 1874'de bitiyor. Tünel, 1863 'te Londra'da, 1868'de New York'ta yapılan metrolardan sonra dünyanın 3. Tüneli olma ayrıcalığını taşısa da onlardan farklı olarak iki istasyon arasındaki uzunluğu 573 metre olan bir füniküler sistemi aslında. 1939'dan beri İETT tarafından işletilen tünelden çıkınca üstte iki tarafı saran fotoğraflardan zamanla değişimi seyrederek, Pera'ya ayak basıyoruz. Önce etrafı seyrediyoruz, binaları ve havayı içimize çekiyoruz. Önümüzde uzanan Cadde-i Kebir'de, yavaş yavaş yürümeye başlıyoruz. Bu arada Taksim ile Tünel arası 1400 metreymiş. Biraz ilerledikten sonra Mevlevihane'ye yöneliyoruz. İstanbul'un ilk büyük mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi, Fatih ve II. Beyazıt dönemlerinde yapılmış. Eski bir manastırın kalıntıları üzerine yapılan Mevlevihane tasavvuf adası ve kapılarını her daim gayrimüslimlere de açan bir sufi yuvası. Galip Dede Caddesi adıyla anılan Yüksek kaldırım üzerindeki Mevlevihane, döneminde çok önemli tasavvuf ve kültür merkezine dönüşmüş. 1975 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlanan Mevlevihane Divan Edebiyat'ı Müzesi olarak bir dönem daha devam etse de 2000'li yıllarda büyük bir restorasyon geçirerek kapılarını yeniden açmış. Şimdilerde müze olarak gezdiğimiz Mevlevihane'de döneme ait eşyalar sergilenirken, akşam beşten sonra da sema gösterisi yapılıyor. Her adım tarih kokan İstiklal'e tekrar yöneliyoruz. Hepsini bir günde keşfetmek mümkün değil. Kendimize göre yaptığımız listeyle ilerliyor, Doğan Apartmanı'nın önünde duruyoruz. 1892-1894 yılları arasında, Belçikalı tüccar-banker olan Albert Helbig tarafından dönemin mimarlarından Raymondo d'Aranco'ya yaptırılan Serdar-i Ekrem Sokak'taki Helbig Apartmanı olarak bilinen bina 20. Yüzyılın modern anlamdaki birbirinden bağımsız dairelerden oluşan ilk apartman örneklerinden bir tanesiymiş. Birçok defa el değiştiren bina 1942 yılında Yapı Kredi Bankası ve Doğan Sigorta'nın kurucusu Kazım Taşkent almış. Apartmana, Kazım Bey'in İsviçre Alplerinde çığ altında kalarak vefat eden oğlu Doğan'ın adı verilmiş. Böylece Doğan Apartmanı olarak anılmaya başlamış. Yıllar sonra daireler şeklinde birer birer satılarak birçok ünlünün yaşadığı meşhur Doğan Apartmanı ismini en çok ''Muhsin Bey'' filmiyle duyurmaya başlamış. İçeriye giremesek de kapısının önünde bir hatıra fotoğraflık duruyor, bütün dairelerin baktığı içteki avluya göz ucuyla bakıp çıkıyoruz. Alman Lisesi'ne yöneliyoruz. 19. Yüzyılın sonlarında artan Alman nüfusundan dolayı 1896 yılında, Deutche Bank ve Osmanlı Bankası'nın maddi destekleriyle neoklasik tarzda bugün gördüğümüz bina yapılmış. Yapıldıktan sonra İstanbul'a gelen birçok Alman Başbakanı, okulu ziyaret etmeden dönmemiş. En son ziyaretçi de Angela Merkel'miş. Önemli yapılara doğru yol alırken kısa süre önce tekrar gündeme gelen Narmanlı Han'a da uğramadan geçmiyoruz. Asmalımescit'e yandan bakıyoruz. Daha sonra uzunca bir zaman burada aylaklık yapmaya söz veriyor, yola devam ediyoruz. Rus Sarayı'nı, Suriye Pasajını, Santa Maria Draperis Kilisesi, Fransız Elçiliği, İtalyan Lisesi, Venedik Sarayı, Hollanda Sarayı, ünlü Sümer apartmanını, Nur-u Ziya Sokağı, Elhamra Sinemasını, Saint Antonie Kilisesi'ne geliyoruz. Önünden gelip geçtikçe kendi has mimari güzelliğiyle ilgimizi çeken kiliseden daha çok katedrali andıran yapısıyla Türkiye'de faaliyette olan en büyük iki üç kilisesinden biriymiş. İstanbul'daki Latin Katolik cemaati tarafından 23 Ağustos 1906 yılında yapılmaya başlanan kilise 15 Şubat 1912 yılında tamamlanmış. Saint Antoine Kilisesi'nin mimarı İtalyan mimar Guilio Mongeri'ymiş. Beyoğlu'nun ilk betonarme binaları arasında yer alan kilisenin, dış duvarları Marsilya'dan getirilen tuğlalarla kaplanmış. İçerisi sivri kemerli, büyük pencereler vitraylarla süslü kilise, Türkiye'nin içi en çok gün ışığı alan kilise olarak da biliniyor. Kiliseden çıkınca ünlü Mısır Apartmanının önünden geçiyoruz. Birçok bina, pasajı sağlı sollu geride bırakarak Galatasaray meydanına varıyoruz. Galatasaray Lisesi ve Müzesi'ni de geçiyoruz. Beyoğlu Postane binası, Avrupa Pasajı, Üç Yıldız Şekerlemesi, geçince Nevizade Sokağı'na geliyoruz. Geçmişten günümüze ulaşan Asmalımescit, Çiçek Pasajı gibi ünlü meyhanelerin olduğu sokak burası. 1970'lerden sonra Krepen Pasajı'ndan taşınan İmroz, Neşe gibi ünlü meyhanelerle anason kokusunun malt kokusuna, barbunya kokusunun çiroz kokusuna karıştığı lezzet sokağı... Masalarda olmazsa olmaz kavun ve beyaz peynir eşliğinde kadehlerin tokuşturulup, fasıllar söylendiği yer de burası. Bir gün fasıllarda kaybolmak niyetiyle yolumuza devam ediyoruz. Balık Pazarı'nı geçip Çiçek Pasajına geliyoruz. Bizim sadece bir ucundan girip, diğer ucundan çıktığımız pasajdan eskilerin izini sürmeye devam ediyoruz. Tokatlıyan Oteli, Baylan Pastanesi, Atlas Sineması, Halep Pasajı, İnci Pastanesi, Emek Sineması, Alkazar Sineması'nı geçip, kimisi hala kaldığı yerden devam ederken, kimisi yakın zamanda ya da çok önceden silinip gitmiş bile... Hüzünlü yola devam. Hüseyin Ağa Camii'nin önüne geliyoruz. Taksim'den Tünel'e uzanan Cadde-i Kebir'deki tek cami. Cami, saray hareminden emekli Galatasaray-ı Enderun'unda da çalışmış Şeyh-ül Harem Hüseyin Ağa tarafından 1594 yılında yaptırılmış. Zamanla depremdi, yangındı derken caminin eski görünümünden eser kalmamış. Caminin üzerindeki kitabeden de edindiğimiz bilgiye göre 1834 yılında II. Mahmut döneminde çok kapsamlı bir onarım görmüş. II. Abdülhamid döneminde de onarım geçiren cami, son haline 1934 yılında sil baştan elden geçirilip restore edilerek gelmiş. Rumeli Pasajını, Mabeyinci Ragıp Paşa Apartmanını, Yeşilçam Sokağı'nı da geride bırakarak, Dingo'nun Ahırı'na geliyoruz. Taksim'den Cadde-i Kebir'e girdiğimizde hemen sağda Taksim- Tünel arasında gidip gelen tramvayın bakım hangarı yer alıyor. 20. Yüzyılın başlarında İstanbul'da atlı tramvayların çalıştığı dönemde, tramvayları çeken katana atların barındığı ahırlardan biri de burası. Ahırdan sorumlu Rum asıllı Dingo'dan adını alan ve günümüzde de dilimize dolaşan ; '' Burası Dingo'nun ahırı mı? '' deyimi buradan geliyor... O döneme ait hiçbir ize rastlamasak da ahırın nerede olduğunu biliyoruz. Taksim'den girişte sağda yükselen sekizgen bir yapı yükseliyor. Hemen önünde bitiveriyoruz. Osmanlı döneminde Boğaziçi sırtlarından getirilen suların şehre taksim edildiği yer de burası. Adını Arapça'da su dağıtım şebekesi anlamına gelen Maksem'den alan yapı zamanla Taksim'e dönüşerek günümüze gelmiş. Taksim ismi de buradan geliyor. Biz de yeni öğrenmiş olduk. Taksimle, Beyoğlu arasında sürekli gidip gelen, önünde arkasında sağında solunda fotoğraf çektirmekten yorulmadığımız tramvaya atlayıp, eskiye dair her şeyi içimize atıp, tünele doğru gidiyoruz. Daha vakit ayrılış için erken. Tünel'in solundan aşağıya doğru ilerliyoruz. Şarap evlerinin de yer aldığı ara sokaklardan Pera'ya, eskinin ünlü oteline gelip şöyle aşağıdan yukarıya doğru süzüp daha da öteye ilerliyoruz. Büyük Londra Oteli'ne varıyoruz. Pera'nın en gözde otellerden biri olan 1892 yılında önce konut olarak inşa edilen kısa bir süre sonra da otele çevrilen Londra Oteli, yani Grand Hotel De Londres."} {"url": "https://gezginruhu.net/italyada-yukselen-guzellikler-dolomit/", "text": "Uzun Avrupa gezi programımızda sadece üç güne sığdırdığımız Dolomitler, gidene kadar bilmediğim yeni bir rotaydı. Programı yapan arkadaşım ilk söylediğinde, ''Bu da neresi?'' dediğim anda hemen internette dolaşmaya başladım. Meğerse ne kadar ünlü ve bir o kadar da görülmesi gereken yerlerin başında geliyormuş. Sıkıştırılmış yoğun programımızın içinde üç güne sığdırdığımız bölgeye Venedik'ten ulaştık. Çok fazla seçenekte olmadığı için Venedik sonrası İtalya'nın kuzeyine doğru daracık virajlı yollarda oldukça dikkatli ilerledik. Her ne kadar Venedik'ten gideceğimiz köye Canazei'ye doğru navigasyon 206 km gösterse de dar ve virajlı yol, zamanı ikiye katladı. Köydeki kamp alanlarında geceyi geçirmek için yer bulamayınca yol üstü bir otele hemen yerleştik. Geceyi şansa bırakmamış olduk. Yol hikayemizde bizi neyin bekleyeceğini bilmiyor ve çok fazla da seçeneğimiz yoktu. Tek hatamız önceden rezervasyon yapmamış olmamız. Programımızda yarım günlük kayıpla, bu da bize ders oldu. Sabah erkenden yola çıktık. Yol üzerinde ara sıra şirinlikleriyle etkileyen köylerden geçerek öğleye doğru Canazie'ye vardık. Köyde, konaklayacak birkaç hotel ve iki kamp alanı yer alıyordu. Hoteller gezi bütçemizi biraz zorlayabilir düşüncesiyle kamp alanlarına yöneldik. İki çadırlık yer sabah boşalınca güne şanlı olarak başladık ve hemen çadırımızı kurduk. Burada her şey mevcuttu. Birbirine yabancı, gezmeyi, doğayı seven, farklı dünyaların insanlarıyla bir arada iki günlük kamp maceramızda başlamış oldu. Geriye kalan yarım günümüzü çevre gezisine ayırdık. Köyü kıyı bucak dolaşmaya başladık. Canazei, Trentino'ya 110 km uzaklıkta, kuzey İtalya'da Trentino-Alto adige/Südtirol bölgesinde küçük bir yerleşim yeri. Kışın kayakçıların, yaz ve bahar aylarında bizim gibi doğa tutkunlarının vazgeçilmez yerlerden biri. Burada yapılacak birçok alternatif doğa sporları var. En başta kayak olmak üzere, trekking, tırmanış parkurları yer alıyor. Çoluk çocuk yakın bölgelerden gelen yabancıların ilk tercihi de burası. Her tarafın çiçeklerle donatıldığı bu şirin köyde akşam yemeği için girdiğimiz pizzacıda bizden birini görmek hem onun için hem de bizim için oldukça güzel bir sürpriz oldu. Kendisi yıllardır burada yaşıyor ve çalışıyormuş. Her ne kadar uzun zamandır burada yaşasa da memleketinden, Anadolu'dan gelenleri görünce gözündeki ışıltı anlatılmaz. Kaldığımız diğer günlerde de yeme içme mekanımız burası oldu. O, memleket hasreti giderken, bizde bölgeye ait önemli notlar alarak gezilecek yerlerde ufak değişikliler yaptık. İtalya'nın kuzeyindeki The Dolomites olarak adlandırılan sıradağlar, bir nevi volkanik bir kaya olan dolomit taşından adını alıyor. Bölgede sadece dağlar değil, gölleriyle de oldukça ilgi çekiyor. Dolomit, ayrıca doğal güzellikleriyle Unesco listesinde yer alıyor. Bölge oldukça geniş, buraya üç değil bir ay ayırsak ancak bitiririz. Önceliği birkaç yere vererek, çıktığımız yolculukta Mehmet'le tanışana kadar hazırlamış olduğumuz program tamamen değişti. Listemizi bir sonraki gelişe saklayarak programımızı yeniden yaptık ve önceliği Marmolada'ya, Sella Pass ve Lado di Carazie verdik. Marmolada, kuzey İtalya'da bir dağ ve Dolomitlerin en yüksek dağıymış. Trentino ve Veneto sınırları arasında yer alıyor. Etrafında birkaç tesisin yer aldığı Marmolada'ya sadece iki istasyonlu tek teleferik sistemiyle çıkılıyor. Yüksekliği 3265 m.'yi bulan dağın zirvesinde etrafı kuşbakışı süzülebileceğimiz 360 derecelik bir seyir terası yer alıyor. Asansörle veya merdivenle inilen ara istasyonda da etrafı seyrettikten sonra yaklaşık 20-30 kişilik teleferikle iniş ve çıkış yapılıyor. Dağlarda dolaşmayı seviyorsanız burası görülecek yerlerin başında gelmeli, vurucu bir güzellik. Teleferikle yavaş yavaş yükselerek başlayan serüven, zirvede sonsuzluk hissi veren ve önümüzde uzayıp giden manzarayla son buluyor. Carazie'ye yakın gidilecek ya da çıkılacak bir başka yer de Sella Pass. Hemen eteğinde yer alan tesis ve birkaç yöne doğru çalışan teleferik istasyonları, hem zirveye hem de farklı güzellikleri keşfe taşıyor... Burası bir dağ geçidi aslında. Yukarıya farklı noktalarda yer alan teleferikle çıkılıyor. Biz tesise en yakın teleferikle çıktık. Eski tarz ancak iki kişinin sığabildiği şirin mi şirin bir teleferikti. Binerken ve inerken görevliler yardımcı oluyorlar. Oldukça hızlı binişin ardından farklı bir dünyaya yolculuk başladı. Yukarıda sıcak bir şeyler içip yiyeceğimiz otantik bir tesis yer alırken etrafta kaya tırmanışı yapanlardan, trekking yapanlara, bizim gibi keşfe çıkanlara ne ararsanız vardı. Yürüyüş ve tırmanış rotaları levhalarla bize yol gösterirken, yediden yetmişe herkes dolaşıyordu. Kışın karlı manzarası eminim çok güzeldir ama baharda bir başka güzeldi. Kısaca burası her mevsim farklı güzellikte. Bölgenin en güzel renklerini sunan Lago di Carazie'ya uğramasak olmazdı. Yukarıda bahsettiğim gibi Dolomit'te tek dağlar yok aralarına gizlenmiş muhteşem güzellikte göllerde yer alıyor. Onlardan biri de Lago di Carazie. Yakınında yer alan küçük otoparka aracımızı park edince soluğu gölün kıyısında aldık. Kıyısı dediğime bakmayın etrafı çitlerle çevrili suya yaklaşamıyorsunuz bile. Kısa yürüyüş yolu, seyir terası, birkaç bankın dışında sadece gölün güzelliği ve arkasında yükselen dağlar, ağaçlar yer alıyor. Uzun süreli kalamadık, bu güzelliğe doyamadan ayrıldık. Carazie'de dostumuz Mehmet'in önerisiyle yolumuzun üzerinde yer alan Türk köyüne yani Moena'ya uğramadan Dolomitlerden ayrılmadık. La Turchia adıyla da anılan Moena, her ne kadar Türk köyü olarak bilinse de Türklerin yaşamadığı ama halkının Türklere hayran olduğunu en baştan söylemeliyim. Türklere hayranlıklarıyla bilenen köy, 2. Viyana kuşatmasında ölmek üzere olan yaralı bir Osmanlı askerinin İtalya'nın bu şirin köyüne sığınmasıyla hikaye başlıyor. Köylüler tarafından tedavi edilen asker iyileşince köyün kızlarından biriyle evlenmiş. Köy halkının ''El Turco''diye seslendiği askerin asıl adı da Hasan'mış. Fakat isminden çok Balaban lakabıyla tanınırmış. Köy halkı Hasan'ı, Hasan da köy halkını çok sevmiş. O dönemde dükalığın haksızlıklarına karşı köylüleri korumasıyla bu sevgi kat ve kat artmış. Kendini ve Türk geleneklerini yöre halkına öyle sevdirmiş ki, ölümünden sonra günümüzde bile hala o gelenekler sürdürülüyormuş. Bu nedenle her yıl ağustos ayında ''Türkiye Festival''i yapılıyormuş. Üç güne sığdırdığımız Dolomit gezimizde gezdiklerimizi yukarıda anlattım. Gezemediklerimiz de; Passo Rolle, La Cinque Tori, Seceda, Val di Funes, Tre Cime di Lavarado, en çok gitmeyi düşlediğim Lago di Braies'i de başka bahara sakladık."} {"url": "https://gezginruhu.net/kadikoy-moda-yeldegirmeninde-dolastik/", "text": "Kadıköy iskelesinde başlayan turumuz, Yeldeğirmeni'nin keşfedilmeyi bekleyen sokaklarında, tarihi geçmişi, geriye kalan mimari güzelliği, bir de üstüne yeni fırından çıkmış simit de eklenince tadına doyum olmuyor. Romanlarını okumaktan büyük keyif aldığım yazar Mario Levi ile bir türlü karşılaşamazsak da uzun süre yaşadığı evi, sokağı, mahalleyi doyasıya dolaşıyoruz. Güzel başlayan güne yağmurda eklenince Moda'nın sokaklarında turu tamamlıyoruz. Güne Kadıköy İskelesinden başlıyoruz. Semtin tarihi bakır çağına kadar uzanıyor. Semti, Megaralı göçmenler Khalkedon adıyla (MÖ. 8yy) kurmuşlar. Orhan Gazi, Khalkedon'un bir kısmını Osmanlı topraklarına kattıktan sonra Fatih Sultan Mehmet'in kenti fethiyle bakımsız bir köy görünümündeki semti düzeltmesi için İstanbul Kadısı Hızır Bey'in buraya yerleşmesini istemiş. Bundan sonra semt Kadıköy olarak anılmaya başlamış. Karşımıza Kadıköy Şehremabeti yani Eski Başkanlık Binasını alıyoruz. Eski Başkanlık Binası tüm zarafetiyle bizi çağırıyor. Kadıköy Belediyesi'nin kuruluşu 1869 yılına kadar uzanıyor. Kemerli pervazlarıyla dikkat çeken yapı Türkiye tarihinde modern tıbbın kurucusu Cemil Topuzlu'nun belediye başkanlığı döneminde yaptırılmış. Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle bezenmiş Neo klasik tarzdaki bina, mimarlığını Yervant Terziyan yapmış. Yapıldığı dönemde kumluk denilen alanda denizin doldurulması sayesinde dikilmiş. Eskiden denizin hemen kıyısında yer alırken şimdi dolgularla biraz uzaklaşmış. Bizde tam bir zamanlar denizden koparılan yerde, dolguların üzerindeyiz. En önemli olaylar, buluşmalar burada yaşanırmış. Sivri kemerleri, cephede yer alan çini kaplamaları, ağırlık kulesi şeklindeki sütunları ve saçaklarıyla dikkat çeken yapı 1995 yılında Kadıköy Belediyesi'nin Söğütlüçeşme'ye taşınmasıyla ''Kadıköy Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi\" adıyla yeniden hayat bulmuş. Günümüzde kütüphane olarak da kullanılıyor. Hemen karşısında Haldun Taner Sahnesi yükseliyor. 1927 yılında İtalyan mimar Ferari tarafından yapılan bina farklı amaçlar için kullanılmış. 1940-1960 'lı yıllarda hal binası olarak kullanılırken daha sonra yıkılması gündeme gelmiş. Başarılı bir restorasyonla yeniden hayat bularak konservatuar olarak da kullanılmaya başlanmış. Yol üzerindeki son yapı olan Haydarpaşa Garı, şimdi hummalı şekilde devam eden restorasyon çalışmalarından dolayı kapalı. Hatta Haydarpaşa Garı'nın altında arkeolojik kalıntılar bulunduğu söyleniyor. Bunların dışında Kadıköy'de fazla görülecek eser yok. Aslında Kadıköy, Osmanlı eserleri bakımından fakir bir bölgeymiş. Bu nedenle hala eski dokusunu koruyan Yeldeğirmeni'ne doğru ilerliyoruz. Yeldeğirmeni'ne gelince İzzettin Sokaktan içeriye giriyoruz. Hemdat İsrael Sinagogu yolunda duruyoruz. Sinagog, 1890 yılında bağdadi denilen doğu üslubu tarzında inşa edilmiş. Uzun süre Yeldeğirmeni'nde cami yokmuş, 1940'lara kadar cuma namazı sinagogun bahçesinde kılınırmış. Sinagogun kapısının yanında sonradan örülen duvarın arka tarafında eskiden bir eczane varmış. Şimdi sadece duvarını görebildiğimiz eczane zamanında bölgenin tek eski eczanesiymiş. Varlık vergisinden dolayı zamana direnemeyerek yok olup gitmiş. Artık Semtte yaşayan Yahudi toplumu olmadığı için sinagog ibadetten çok kültürel etkinlerde kullanılıyor. Sinagogun ara yolundan Uzun Hafız Sokağına geçiyoruz. Burada çok özel bir bina, 1909 yılında yapılan Kehribar Apartmanı yer alıyor. Kehribar Apartmanı, ünlü Yazar Mario Levi'nin uzunca bir süre oturduğu ve o güzel romanlarını başta '' İstanbul Bir Masalmış''ı yazdığı yer. Şimdi aynı mahallede farklı bir apartmanda otursa da Yeldeğirmeni Mario Levi ile anılırken, yazarlar kafilesine Azra Kohen'de eklenir. ''Gör Beni'' buradan beslenerek yazılmış bir romandır. Sokaklarda dolaşırken belki Mario Levi'yle rastlaşırız hevesiyle dolaşmaya devam ederken hemen yakındaki Osmangazi İlkokulu'nun önüne geliyoruz. Osmangazi İlkokulu olarak bilinin yerde azınlıkların açtığı ilk özel okul olduğunu buraya gelince öğreniyoruz. Hemen biraz ilerisinde de eski azınlıkların okulundan dönüşen Yeldeğirmeni Sanat Merkezi ve Kemal Atatürk Anadolu Lisesi yer alıyor. Bundan sonrası sadece sokaklarında dolaşıp, yeni fırından çıkmış meşhur Yeldeğirmeni simidini tatmak. Bir zamanların meşhur Ayrılıkçeşme Sokağı'na yürüyoruz. Ayrılıkçeşmesi, o dönemde genelev sokağı olarak biliniyormuş. 1950'lerde dönemin başbakanı Menderes'in kararıyla genelevler kapatılıp, günümüzde ailelerin oturduğu mahalleye dönüşmüş. Yeldeğirmeni ismine gelince, semt ismini tahıl üretiminden dolayı etraftaki değirmenlerden aldığı söyleniyor. Sokak aralarında yüksek binaların duvarlarında yağlıboya resimlere de oldukça fazla rastlıyoruz. Bu sanata Mural sanatı deniliyor. Bu sanatın en fazla icra edildiği yerde Kadıköy bölgesi. Karnımız acıkınca öğle yemeğini meşhur bir yerde Yanyalı Köfte'de yiyoruz. Köftecinin ortaklarından Yanyalı, bir göçmenmiş. Yanya'dan göçüp İstanbul'a gelince saray mutfağından ayrılan Fehmi Bey'le yolları kesişir. Birlikte bugün keyifle oturup birbirinden lezzetli köfteleri, yemekleri yediğimiz Yanyalı Köfteyi açarlar. Karnımız doyunca bu sefer Moda'ya doğru ilerliyoruz. Bahariye'nin meşhur boğa heykelinin önünde durup coşkun kalabalığı seyrettikten sonra Ali Suavi Sokağa sapıp Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne kadar geliyoruz. Eski bir Ermeni Mektebi'nden dönüşen kültür merkezi günümüzde her zaman dolup taşan bir mekana dönüşmüş. Ali Suavi Sokaktan çıkınca hemen solda Süreyya Operasını görüyoruz. Özel izinle günümüzde hala aktif olarak ibadet edilen iki kiliseyi rehberli dolaşıyoruz. Bunlardan birisi Notre- Dame De L'Assomption Fransız Katolik Kilisesi, diğeri de hemen yakınında yer alan Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi. Sonra sokak aralarında dolaşıp, gece ve gündüz hareketli olan barlar sokağını geçip Moda sahile doğru ilerliyoruz. Moda her ne kadar küçük bir sayfiye semti olsa da, tarihi oldukça ilginç. Günümüzde çok azı ayakta kalmış olmasına rağmen Moda bir zamanlar köşklerle doluymuş. Osmanlı döneminde, 19. yüzyılın sonlarında, İngiliz aileler, dönemin önemli bürokratları, sanatçılar ve bilim insanları yaşamak için bu minik sahil semtini tercih etmeye başlamışlar. Hatta rivayete göre, bu ani ilgi ve akımdan dolayı burada yaşamak neredeyse yeni bir moda başlattığından semte \"Moda\" ismi verilmiş. Semtte, 60'lı yıllara kadar köşkler, konaklar, kiliseler ve en fazla 2-3 katlı bahçeli evler varmış. Günümüzde ise maalesef bu mimari yapıların çoğu korunamadığından yitirilmiş ve Moda'nın şimdiki görünümünü oluşturan bitişik nizam apartmanlar yapılmaya başlanmış. Moda'nın ve birçoğumuzun çocukluk simgesi olan Barış Manço'nun, Yusuf Kamil Paşa Sokak'ta yer alan müzeye dönüştürülen evini her ne kadar pandemiden dolayı kapalı olsa da görmeden geçmiyoruz. Manço'nun evinin karşısında yer alan All Saints Moda Kilisesi'ne uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Kilise, ara sıra birçok güzel konsere de ev sahipliği yaptığını öğreniyoruz. Gezi süresinde bize eşlik eden güzel hava bir anda bozuyor ve yerini hafif yağmura bırakıyor. Isınmak ve yağmurdan korunmak için bölgede yer alan mekanlardan birinde kahve keyfiyle gezimizi sonlandırıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/kakava-hidrellez-senlikleri/", "text": "Ruz-ı Hızır olarak adlandırılan Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber'in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanıyor. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almış. Yaygın bir inanca göre Hızır Peygamber hayat suyunu içerek ölümsüzlüğe ulaşmış, özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak, zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş, ulu birisi. Hızır'ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli olmasa da aynı zamanda baharda vücut bulan taze hayatın da sembolü. Hıdrellez kutlamaları genellikle yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılıyor. Yine bu törende, baharda yeşeren bitkileri, taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti de varmış. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılıyorken; kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine de inanılıyor. Hıdrellez gecesi, Hızır'ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar da yapılıyor. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılıyor. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler; Hıdrellez gecesi herhangi bir yere, isteklerinin-dileklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır'ın kendilerine yardım edeceği de yaygın olan inançlar arasında. Her yıl baharı karşılamak için yapılan eğlencelerden biri de Kakava Hıdrellez Şenlikleri, Mayıs ayının 5. ve 6. gününde Edirne'de kutlanıyor. 5 Mayıs günü akşamüzeri yakılan ateşle başlayan şenlik, 6 Mayıs gününe kadar devam ediyor. Kakava, aslında Romanlar'ın baharın gelişini kutladıkları bir bayram. ''Vur patlasın, çal oynasın'' diyerek, coşmak demek.... Nereden çıktı, bilinmez ama bence en güzel şenlik de burada. Artık her yıl baharı nerede karşılayacağımız belli oluyor; bizi ararsanız, buradayız! Ateşin yakılışına ve etrafında yapılan ritüellere yetişemesek de gün daha aymadan biz de eğlenceye çoktan ortak oluyoruz. ''Madem yolumuz uzun'' diyerek, önceden dileklerimizi hazırlayıp, gül ağacının altına da iki çiziktirince yolculuğumuza başlıyoruz. Gecenin ortasında Edirne'ye, Sarayiçi'ne varıyoruz. Her yer ışıl ışıl ve bir o kadar kalabalık. Yurdun her köşesinden duyan, duymayan, baharı kucaklamaya, iki dilek tutup, müziğin ritmine kapılıp, kalabalığa karışarak eğlenmeye gelenlerle dolu. Bizde bu coşkun kalabalığın arasına karışıyoruz. ''Hojgeldiniz'' kapısından geçince, önceden hazırladığımız dileklerin kabul olması dileğiyle, birer birer Tunca'yla buluşturuyoruz. Sonra davulun, zurnanın melodisine kapılıp, oynaya oynaya coşkun kalabalığın arasında ilerlemeye çalışıyoruz. Güne renk katan, aslında Romanlar. Renk renk allı pullu kıyafetleriyle, bir o kadar da makyajla gün ışımadan etrafı aydınlatıyor. İki tıngırtıda hemen kıvrak danslarıyla eğlenirken, bir de fotoğraf çekmeye yeltenirseniz vay halinize! Hemen avuçlar açılıyor, ''ver bi beşlik be ya'' sözleriyle başlayıp, vermediğinde de bir o kadar sağnak yağan kelime yağmuruyla öbür dünyada buluşmaya kadar uzayıp gidiyor. Genci, yaşlısıyla eğlenceyi seven insanlar. Araya karışan, içlerindeki coşkuyu dışarıya çıkaran, uzaktan gelenleri de bir o kadar eğlendiriyorlar. Kısaca tam bir karnaval havası. Eğlencenin tadına doyamıyoruz. Sıkışıp, adım adım ilerlesek de bize bu coşkun kalabalıktan yansıyan enerjiyle neşemizden hiçbir şey kaybetmiyoruz. Mayısın 5'i akşamı ateşin yakılması ve içlerinden birinin Çeribaşı olarak seçilmesiyle başlayan etkinlik, 6'sının sabahında sona eriyor. Günün diğer saatlerinde şehrin farklı yerlerinde eğlence devam etse de biz eğlencenin tadına doyamadan törenin bitişiyle yavaş yavaş meydandan ayrılıyoruz. Nasılsa gelecek yıl yine burada olacağız."} {"url": "https://gezginruhu.net/kalbimize-dokunan-sehir-zagreb/", "text": "''Gider miyim, gidemez miyim ?'' düşüncesi, Hırvatistan'ın başkenti ve en büyük şehri Zagreb. Orta Avrupa'nın da en eski şehirleri arasında yer alıyor. Şehir, Medvednica Dağı ile Sava Nehri arasına yayılmış. 19. yüzyılda şehre binalar, meydanlar ve çeşmelerin yapılmasında bir artış yaşanırken, bugün güzellikler katan parkların eklenmesiyle Avrupa'nın en yeşil şehirlerinden birine dönüşmüş. Zagreb sokaklarında, çok sayıda kafe, restoran ve ışıltılı mağazalar gelenleri fazlasıyla çekiyor. Deniz turizminin oldukça fazla olduğu ülkede gelen geçenlerin uğrak yeri olan Zagreb'i hadi gezmeye başlayalım! Güzel yurdumuzdan Thy ile uçuluyor. Air Serbia'da var ama aktarmalı gidiyor. Önceliği Thy verdim. Ara sıra yaptığı indirimlere denk gelip bileti önceden alınca, pandemiyle ardından gelen her iki taraftaki kısıtlamalardan dolayı öteleyerek bugünlere gelebildim. Gelmeden önce Thy sitesinden Hırvatistan'ın kabul koşullarına göre hazırlandım. Hırvatistan bölümünde yer alan belgeyi doldurup, 48 saat öncesi covid-19 testini yaptırdım. Unutmadan söyleyeyim, konaklama belgesi de istiyorlar. Bu bir otel rezervasyonu ya da misafir olarak kalacaksınız ev sahibinin davetiyesi de olabiliyor. Kesinlikle konaklayacağınız yeri belgelemek zorundasınız. Girişte, pasaportta bunları sunarken araya covid-19 testinizi de katıyorsunuz. Sonrasında güzel şehre giriş yapmış oluyorsunuz. Söylemeden geçmeyeyim, vize şart ancak şu dönemde vize verilmiyor. Vizesi olanlar veya hususi pasaportu olanlar gelebiliyor. Bu güzel şehrin her yerine ulaştıracak olan araçlar buradan, Crnomerec'ten kalkıyor. Kısaca bütün otobüs, tramvayların ilk ve son durağı burası. Kaldığım evde buraya oldukça yakın olunca şehrin her yerine rahatça ulaşıyoruz. Şehrin merkezinde bulunan Ban Jelalic Meydanı, Zagreb'in önemli ticaret merkezinin tam kalbinde yer alıyor. Bizde Taksim neyse, Zagreb'de de Ban Jelacic o! Meydan, 1827 yılında yapılmış. Çevresine 19. yy mimarisi eklenince günün her saati hareketli bir alana dönüşmüş. Genellikle buluşma yeri olarak bilinse de birçok festival, konser, miting, kutlama gibi aktivitelerde burada gerçekleşiyor. Sadece ticaret merkezi olarak değil, aynı zamanda şehrin sosyalleşmesinde de büyük önem taşıyor. Ban Jelacic Meydanı'na yakın fünikülerle biraz yükselerek şehre bir tepeden bakmış oluyoruz. Hele bir de gün batımına denk geldiyseniz, nefis manzaraya hazır olun! Güzel bir seyirlik alan olduğu gibi etrafında gezilecek tarihi yerleri müzeleri de gezmeyi unutmayın! Parkın bitiminde yer alan merdivenlerden şehrin güzelliğini seyrederek inmek gezinize farklı bir güzellik katıyor. Museum of Broken Relationships kısaca Kırık Kalpler Müzesi, Hazır fünikülerle yükselmişken hemen yakınında yer alan bu ilginç ve dünyada ender müzelerden biri olan Museum of Broken Relationship'i gezmek bizim için değişik bir tecrübe oldu. Burası, sonu hüzünlü biten ilişkilere, aşklara dair kişisel eşyaların, nesnelerin kısa hikayeleri ile sergilendiği bir müze. Her eşya geriye kalan hüzünlü hikayesinde yer alıyor. Haliyle her ilişkiden geriye kalan hikayeler bizleri oldukça etkiliyor. Önce bağışlanan eşyalarla gezici bir koleksiyon olarak başlayıp, Zagreb'de bu yerde kalıcı bir müzeye dönüşmüş. 2011 yılında Avrupa'nın en yenilikçi müzesi olan '' Kenneth Hudson Ödülünü''de almış. 2017'de 100.000'den fazla ziyaretçiyle Hırvatistan'ın en çok ziyaret edilen 11. Müzesi olmuş. Jelacic Meydanı'ndaki merdivenlerden yukarıya çıkarsanız Dolac Market'e geliyorsunuz. Burası köylü pazarı olarak biliniyor. Girişinde çiçekçilerin yer aldığı pazardan yukarıya çıktığınızda köylü pazarına geçmiş oluyorsunuz. Taze meyve sebzeler, çiçekler ve değişik yiyeceklerin yanında hamur işleri de satılıyor. Şehirde dolaştığınızda da birçok yerde börekçiye rastlayacaksınız. Tıpkı diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi buranın da börekçileri pek meşhur. Burada börek ''bürek'' olarak biliniyor. Dolac Market'ten biraz ilerleyince karşınıza Zagreb Katedrali çıkıyor. Şehrin her yerinden rahatlıkla kendini gösteren katedral Klasik neo-gotik mimarisiyle yapılmış. Maalesef pandemiden dolayı kapalı olduğundan ancak dışarıdan bakabiliyoruz. 1954 yılında kurulan müze 1963 yılında Savska Caddesi'nde faaliyetine devam etmiş. Geniş bir alana yayılan müze, zengin teknik nesnelerle ziyaretçilerine oldukça değişik bir tecrübe yaşatıyor. İki kattan oluşan müzenin alt katında geçmişten günümüze ulaşım araçları ve ekipmanların tarihi gelişimini gözlerken motordan, buharlı makinelere, uçaklara kadar uzanan teknik zenginlik sunuluyor. Üst katta ise uzayın derinliklerine girilse de aşağıdaki zenginliği yukarıdan seyretme fırsatını yakalıyorsunuz. Diğer müzelerde olduğu gibi giriş ücretli. Hafta içi 9.00-17.00 saatleri arasında gezerken, hafta sonu bu aralık biraz daha kısa tutularak 9.00-13.00'e çekilmiş. Hafta sonu gezecekler saate dikkat edelim! Hırvatistan'da en çok ziyaret edilen müzeler arasında 7. Sıraya yerleşmiş. En güzel Noel Marketler burada Zagreb'te, Kasımın son haftasında başlayıp, Aralık ayının son haftasına kadar süren şehrin ışıltılı Noel zamanını görebiliyorsunuz. Önceki seneler bu anı Viyana ve Budapeşte'de yaşamıştım, seneye inşallah burada yaşarız. Noel Maketlerin kurulduğu sokaklarda yürümek, kapalı kafelerin arasından geçmek, açık olanlarda bir sıcak şarabı kartonda olsa bardakta alıp, havanın soğuna aldırmadan dışarıdaki kalabalığa karışmak yine de güzel bir tecrübeydi. Şehrin mimarisi yanında nefes alacağınız, dinlenip keyif yapacağınız geniş parklara, zengin yeşilliklere de sahip şehir. Nikola Tesla Müzesi'nden çıkınca bir kahve keyfi yapıp merkezde yan yana olan üç parktan birine Zrinjevac'a oturuyoruz. Gelmeden öncede kahve makinelerinden sıcak kahvelerimizi alıyoruz. Yol üstünde keyif yapılacak kafelerin bolluğu görünse de hepsi pandemiden dolayı kapalı ancak makinelerle kahve işini hallediyoruz. Şansımıza hava da güzel olunca herkes gibi parkta bir banka bizde yerleşiyoruz. Zagreb düzenli ve güzel bir şehir. Kendine has mimarisi, oturmuş trafik kültürüyle rahatça dolaşılacak güvenli şehirden birisi. Güvenli diyorum çünkü burada suç oranı oldukça düşük. Gideceğiniz yere yürüyerek, otobüsle ya da tramvayla ulaşıyorsunuz. Bunların hiçbirini yapamazsanız internetten indirdiğiniz aplikasyonla daha uzun mesafelere taksiyle ulaşıyorsunuz. Teknoloji sağ olsun! Trafik kuralları oturmuş, diyorum çünkü burada herkes kurala uyuyor. Canım istedi her yerden karşıya geçerim algısını silmeniz gerekiyor. Karşıya ya yaya geçidinden ya da trafik ışıklarının olduğu yerden geçmeniz gerekiyor. Kurallara uymadığınızda ceza ödemeye de hazır olun! Tramvay veya otobüse bastığınız anda yarım saatlik geçerliliği olan biletlerle binebiliyorsunuz. Yarım saat içinde istediğiniz kadar toplu taşıma kullanabiliyorsunuz. Yarım saatlik süre bittiğinde yeni bilet almak şart oluyor çünkü sık sık bilet kontrolleri yapılıyor, aman dikkat! Sava Nehri'nin Kıyısında Park Jarun dolaşmak, Yazın Park Jarun cıvıl cıvılmış. Kışın spor yapanları, ata binenleri, bisiklet sürenleri görsek de buraya yazın gelineceğini anlamış olduk. Yapay göletin etrafında zengin güzelliklerle sıcak havalarda tam keyif yapılacak bir yer. Biz şimdilik ısınmak için yanımızda getirdiğimiz kahvemizi yudumlayarak güzellikleri seyre dalıp, sessizliği yaşıyoruz. Zagreb'in içinde olduğu kadar etrafında da gezilecek görülecek birçok yer var. Yürüyüş yapacağınız trekking parkurları yer alırken, şehre 2,5 saat uzaklıkta Split'e yakın ''Plitvicka Jezera''yı da muhakkak gezi listenize alın. Bu güzelliği başka yazıda anlatacağım şimdilik kısa bilgiyle yetinelim. Bu füniküler sizi Zagreb'in en büyük caddelerinden birisi olan, aynı zamanda alışveriş caddesi olan Ilica Caddesi'ne çıkartıyor. Ilica oldukça uzun ve kalabalık bir cadde. Sağlı sollu sokaklarında tatlı ve kahveciler yer alıyor. Zamanınız olursa Ilica Caddesi'nin başındaki 'Swanky Monkey Garden'da mutlaka mola verin! Avrupa'da ilk defa Museum of Illusions 2015 yılında Zagreb'de açılmış. O günden bu yana ziyaretçilerinin yoğun ilgisiyle hızlı bir büyüme yakalamış. Böylece dünyanın dört bir yayılarak Dört yılda Berlin, Dubai, New York ve Viyana gibi dünyanın 15 farklı şehrinde, alışılageldik müze deneyiminden çok daha fazlasını ziyaretçilerine sunarken 16. lokasyon olarak da İstanbul'da açılmış. Genelde çocuklara yönelik olsa da bizim gibi içindeki çocuğu büyütemeyenlere de eğlenceli bir yer. Değişik ilizyon aktiviteleriyle kısa ama güzel vakit geçiriyorsunuz. Müze iki katlı, içeriye pandemiden dolayı belli sayıda sırayla alıyorlar. Bir de giriş ücreti var tabi! Uzayıp giden sokakları, mimarik güzelliği, yeşil alanlarıyla oldukça etkileyiciydi. Tramvaylar sokaklara farklı bir renk katarken, birbirinden çekici mağazaları, zengin park kültürü, sokak sanatçıları, sanatsal etkinlikleri, kafeler, barlarıyla bu güzel kültür şehrini çok sevdik. Tekrar eski canlılığını kazanınca sıklıkla geleceğimizi biliyoruz. Özellikle 2,5 saatlik uzaklıktaki milli park bizi büyüledi. Tek cevap her zaman. Her mevsim başka güzellikler yaşayacağınız için her zaman diyoruz. Yazın sıcağına, kışında soğuna dikkat edin yeter!"} {"url": "https://gezginruhu.net/kaleler-sehri-van-gezi-rehberi/", "text": "Van Gölü'nün kıyısında geçmişten günümüze tarihi, kültürel zenginlikleri, iklimi ve kendine has yemekleriyle bu sefer Van'ı keşfe çıkıyoruz. ''Kaleler Şehri'' olarak da isimlendiren Van, Türkiye'nin en büyük gölünün kıyısına kurulmuş. Aynı zamanda tarihi bir öneme de sahip olan şehir, geçmişte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Bunun en güzel izleri etrafta ve müzede rahatlıkla görülüyor. En büyük zenginliği tabi ki Urartular. Şehrin göbeğinde yükselen kalede o dönemden kalma. Etrafında yer alan yapılarda sonradan eklenerek günümüze kadar zenginliğini korumuş. Şehre gelir gelmez, ilk soluğu gölde alıyoruz. Zaten konaklayacağımız otel de hemen kıyısında. Sabah uyandığımızda göl manzarasına karşı yöresel kahvaltımızla güne başlamak bizim için ayrı bir güzellik. Hele havalar da sıcaksa otelin havuzunun kenarında yapılan düğünlere davetsiz misafir olarak katılmamak elde değil. Yöresel kıyafetler, ard arda atılan zılgıtlar, bir de müziğin ritmiyle çekilen halaylar yeni evlilerin mutluluğuna mutluluk katıyor. Gündüz ise göl manzarası tam bir doğa harikası. Turkuaz rengin sunduğu güzellik ara sıra otelin önünden uzaklaşan motorlar, etrafta dolaşan kuşlar, bir de ballı kaymaklı, otlu peynirli kahvaltı tam bir lezzet demeti. Eee, günün bütün vaktini burada harcamıyoruz tabi şöyle bir şehri dolaşmaya da çıkıyoruz. Şehir bildiğiniz Anadolu şehri; bilindik çok katlı yapılar, etrafta lüks oteller, peynirciler, balcılar çarşısı, zanaatçılar, küçük dükkanlar, yaşamın döngüsüne kapılıp günlük işlerine koşturan yerel halk. Hala tadı damağımda kalan baldan, birkaç kilo da otlu peynirden alıp, üstüme bir güzel yük yapıp doğru soluğu kalede alıyoruz. Urartu Kralı I. Sardur tarafından M. Ö. 840-830 yılları arasında yapılan kale, Urartu başkenti Tuşpa'yı seyredeceğiniz bir manzaraya sahip. Şehrin yerinde yeller esse de uzaktan parlayan göl de hoş bir manzara sunuyor. Etrafında sıcak havayı kaçırmayan hafta sonu piknikçileriyle dolu. Çoluk çocuk herkes burada etrafındaki yeşil alana yayılmış, çayını demleyip gününü burada geçiriyor. Çocuklar cıvıltılarıyla etrafta koşup oynarken bizde en güzel günbatımını seyretme umuduyla kaleye doğru tırmanıyoruz. Bayağı zahmetli olsa da seyredilen manzara şahane. Tabi bir de inişi var! O kadar yorulmuşuz ki hemen etrafta taksi aramaya başlıyoruz. Bayağı bir mücadele sonucunda bulduğumuz taksiyle göle doğru otelimize koşuyoruz. Gelmek için sabahın kuşluk vaktini seçince bedenler de ister istemez dinlenmeyi arzuluyor. Ertesi gün zıpkın gibi kalkıp nefis kahvaltıyla güne başlıyoruz. Hava da nefis, hemen programımızı yapıp, yollara düşüyoruz. Bu sefer şehirden biraz uzaklaşıp, etrafındaki zenginliği keşfe çıkıyoruz. İlk soluğu Gevaş'ta alıyoruz. Günün ilk rotası belli Akdamar Adası. Belli aralıklarla kalkan ilk tekneye yerleşmeden önce bir güzel yöreye has demli çaylarımızı içiyoruz. Sonra yavaş yavaş adaya doğru ilerliyoruz. Adaya yaklaştıkça kilise uzaktan daha belirgin olarak görülmeye başlıyor. Adaya adım atar atmaz havanın sıcaklığı yüzümüze çarpıyor. Fotoğraf için uygun bir zaman olmasa da bol ışıldayan fotoğrafların ardından içeriye doğru ilerliyoruz. O dönemden kalan freskler hala belirgin duruyor. İçerideki kasvetli yapı dışarıdan oldukça farklı. Hıristiyan sanatı içinde önemli bir yere sahip olan bu yapının duvarlarında inanılmaz öyküler, kabartmalarla anlatılıyor. Kilisenin güney cephesinde kutsal kitaplar Tevrat ve İncil'den sahneler yer alırken; batı cephesinde, Vaspurakan Kralı Gagik'in kilise maketini İsa'ya sunma efsanesi canlandırılıyor. Doğu cephesinde ise kilisenin kutsal yüzü de sayılan bu bölümde, \"Ateşte üç İbrani Genci\" ve \"Aslan ininde Daniel\" efsaneleri canlandırılıyor. Kuzey cephesinde, Adem ve Hava'nın yasak meyveyi yemesi, cennetten kovulmaları, Samson'un düşmanını öldürmesi sahneleriyle dört bir yanı farklı hikayeye dokunuyor. İçini dışını dolaşıp, adanın havasını da bolca içimize çekip yeni gelen kalabalıktan sıyrılıp, uzaklaşıyoruz. Gelişi gibi gidişi de bir güzel bu adadan. Adadaki kilisenin detaylı hikayesini merak edenler ise ''Akdamar Adası'' yazımızı okumadan geçmeyin. Günün yarısını burada geçirince geriye kalan zamanı biraz uzaklara açılarak tamamlamaya karar veriyoruz. Rotamız Ağrı, Doğubeyazıt. Malum yol uzun, şoförümüz de yerli olunca kalan vaktimizi iyi değerlendirmek için güzel bir program yapıyor. Zaman kaybetmemek için yol kenarında yer alan köfteciye siparişle yaptırdığımız ekmek arası köftelerimizi paketleriyle kapıp yolda bir yandan da karnımızı doyuruyoruz. Önümüzde uzayıp giden ovalar, ara sıra otlayan hayvanlar, birkaç evden oluşan köyleri ardı ardına bırakarak bayağı yol gidiyoruz. Doğubeyazıt'a girdiğimiz anda İshak Paşa Sarayı, uzaktan da olsa göz kırpıyor. Hala aynı güzellikte hala aynı heybetiyle tepeden bütün alana hakim bir noktadan öyle rahatlıkla görünüyor ki görmemek için kör olmak gerekiyor. Kendine aşık edecek güzellik de yani! Hemen yanına koşuyoruz. Duyan bugün gelmiş gibi bir o kadar kalabalık hem içi hem dışı. En çok anı burada kalıcı kılıyorum. Çekebildiğim kadar fotoğraf çekiyorum. Doymuyorum! Taş işlemeciliğin konuşturulduğu el emeği göz nurunun belirgin olduğu göğe yükselen kapısından girdiğimiz anda büyüleniyoruz. Biraz restorasyon hataları olsa da ben buraya hayran oluyorum! Oldum da zaten! Uzun bir süre dolaşıyor, bakıyor, bir köşede duruyor, seyrettikçe çıkamıyorum. Ancak gün buna izin vermiyor. Vakit azalınca hava da yavaş yavaş kararınca hemen yanındaki Urartu Kalesi'ni ve camiyi de dolaşıp geldiğimiz yöne doğru ilerliyoruz. Uzun yolculuğun ardından biraz soluklanmak için Muradiye Şelaleri'ne uğruyoruz. Buraya kadar gelmişken, uğramayan pişman olur. Bir tepeden coşkun akan suların etrafında yer alan terasın kıyısında küçük bir işletme konuşlanmış. Şelaleye karşı yerleştiğimiz masamızda hem çayımızı içiyor hem de coşkun akan suyun dinlendirici etkisiyle gevşiyoruz. Van'a gelince gezmelere de doyamıyoruz. Gezilecek o kadar yer var ki. Etrafındaki kaleleri görmeden, kiremitte balık yemeden, zengin çeşitleriyle kaymaklı, ballı kahvaltısını tatmadan, eski sokaklarında dolaşmadan, kaleden gün batımını seyretmeden, Akdamar'a, Doğubeyazıt'a uğramadan, Muradiye'de coşkun akan suyun ritmiyle demli çayı yudumlamadan, gölün kıyısında oturmadan dönülmez dimi? Ben bunları yaptım diyorsanız, daha tam anlamıyla gezememişsiniz, daha neler var, neler? Bizden şimdilik bu kadar."} {"url": "https://gezginruhu.net/kanallar-ve-kopruler-sehri-venedik/", "text": "İçimi yeni bir yaş, yeni bir heyecan sarmış... Bakalım buradan sonra yaşam yolculuğu nereye doğru seyredecek diye kafamda kelebekler uçuyorken, günbatımında Venedik'te oluyoruz. Etrafımızdaki kanallarda harika yansımalar gözüme çarpıyor. Tam fotoğraflık kareler! Öyle yorgunuz ki bunlardan sıyrılarak doğru otelin yolunu tutuyoruz. Biraz motorla biraz yürüyerek, labirentli dar yollardan, birbirine benzeyen binaların önünden geçip ve önümüzde uzanan dar sokağın bitiminde harika bir mimarinin karşısında gelmenin mutluluğuyla yüzümüze bir tebessüm yayılıyor. Hemen odamıza yerleşiyoruz. Evet Venedik'te kanallar şehrindeyiz, hava daha kararmamış ama sokaklarda dolaşacak dermanımız da kalmamış. Rüyamızda CİAO, hoş geldiniz dese de duyacak, kıpırdayacak hal kalmamış. Yarına sakla kendini Venezia! Akşam pelte gibi yatıp, sabah bir o kadar dinç kalkıyoruz. Yeni bir yaş, yeni heyecan, bir de yeni güne en güzelinden '' merhaba'' Ciao Ciao Ciao diye bağırarak şehrin sokaklarını keşfe çıkıyoruz. Çok güzel dinlenmiş bir o kadar da heyecanlıyız. BU ŞEHRİN SOKAKLARINDA DOLAŞMAK AYRI BİR GÜZEL. Her biri birbirinin benzeri tıpkı labirent gibi bir o kadar etkileyici ve güzellikteki sokaklarda dolaşırken, ara sıra dar dönemeçlerden dönüp, bir anda daha kalabalık ve daha geniş sokaklara çıkınca şehrin şakalarına gülmeden edemiyoruz. Haritadan biraz saptığımızda kaybolmayı göze almak demek. Burada yaşayanlar nasıl evlerini şaşırmadan bulabiliyor? ''Birbirinin benzeri sokaklardan kaç defa geçtik yoksa aynı yerde dönüp durduk mu acaba?'' diye yanılsamalarla mücadele ettiğimiz anlar da oldu. Şaşırmadan yola devam ediyoruz. BİRBİRİNİN AYNI, ETKİLEYİCİ DÜKKANLARIN yanından geçerken, içeriye alıcı gözle baktığımızda bunların çoğunluğu ya maske ya da cam eşyaları satıyor. Geriye kalanı da günlük, süs, turistik eşyalar satıyor. Maske bu şehirle bütünleşmiş. Ortaçağdan gelen gelenekler günümüze kadar uzanıp turizm aracı olmuş bile. Her gelen turistin olmazsa olmalarından biri de maske almak. Venedik'e gelince maske almadan dönmek olmaz, biz de bu kervana karışıp, birer tane maske sahibi oluyoruz. Dükkanların çoğunluğunda plastik ürünler satılırken asıl orijinal maskeleri yapan birkaç ustayı da bulmak lazım ki onlardan biri Rialto Köprüsü üzerinde. En fazla satılan diğer ürün ise cam eşyalar. Venedik'in kuzeyinde yer alan Murano ya da diğer adıyla Burano adasında üretilen işlenmiş cam ürünler; fincanlar, tabaklar, biblolar, kolyeler ve daha sayamadığımı bir çok çeşit yer alıyor. Cam işlemeciliği merkezi de olan bu adaya Venedik'e gelip de uğramadan dönerseniz Venedik'i gezmemiş sayılıyorsunuz. Biz de zamanın yetersizliğinden uğrayamadık. Gezmemiş mi oluyoruz? Tekrar gelmek için artık bir nedenimiz var! KARNIMIZ ACIKINCA, meydanda yer alan geleni geçeni seyredeceğimiz yapıların ortasında lezzetli PİZZALARIN tadına bakarken yanında şarabımızı yudumlayacağımız cafe restaurantlar da oturup zamanın akışına kendimizi bırakıyoruz. Sonra dinlenmiş olarak kalkıp kalabalık sokaklarda elimizde harita, sırtımızda çanta tekrar kayboluyoruz. DAR SOKAKLARDA, küçük şarap dükkanlarından 1 eurodan başlayan fiyatlarla litrelik şarabımızı alıp, içeceğimiz uygun bir kanalın kenarına ilişip gelene geçene ''CİAO'' diye seslenerek eğleniyoruz. Kendimizi şehrin bir parçasıymış gibi hissedip, bir de dilimize aşk şarkısı doluyoruz. KANALLAR ARASINDA GONDOL TURU için tek fiyat 80 Euro. Hangi gondolu görürseniz tarife aynı. İster bir kişi ister 6 kişi sayı değişse de fiyat değişmiyor. Biz bu konuda şanslı günümüzdeydik. Üç kişilik Hintli aile binmek isterken anlaşıp, sayıyı altıya yükseltip gondol turunu uyguna getiriyoruz. Yarım saate sığdırdığımız turda gondolcu geleneksel kıyafetiyle arkamızda ara sıra etraftaki gondolculara gelişimizi müjdeleyen seslenişiyle, kanalların arasında yavaş yavaş ilerliyoruz. Bazı kanallarda aynı anda dört gondol karşılaşsa da hepsi bir yolunu bulup kendi rotasında ilerliyor. Şehre gelip de gondol turu yapmadan dönmek hiç gezmemiş gibi hissetmekle aynı değerde. ŞEHRİ DOLAŞIRKEN EN GÜZEL EN ALIMLI ELBİSEMİ GİYDİM ÇÜNKÜ BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM. Yaş günüme denk gelince en havalı elbisemi seçip sokaklarında dolaşıyor ara sıra fotoğraf çektirerek anılarıma yenilerini ekliyorum. SANMAYIN ŞEHİR SADECE KANALDAN VE BİNADAN İBARET. Aniden karşınıza bir müze çıkabilir. Gondol turumuzu tamamlayınca yapısal olarak küçük binada ünlü tasarımcı ZAHA HADİD'in eserleri sergilenmekteydi. Mimarlıkla yakından ilginiz ya da tasarım merakınız varsa karşınıza çıkan en güzel müze diyebilirim. Ayıracağınız birkaç saat hayatınızda olumlu anlamda etki yaratacaktır. HER İTALYAN ŞEHRİ GİBİ SANAT; TARİHLE İLİNTİLİ BİR ÇOK GEZİLECEK YER VAR. Peki şehre ayırdığımız bu süre yeterli mi? Her gelen ziyaretçi gibi bir günlük kanallar arasında dolaşıp, şehrin dış çerçevesinden gözlemlemekle birkaç güne yayıp ayrıntılı gezmek mi daha anlamlı? Ama genelimiz daha sıkışmış programla soluğu kanallarda alıp, başka şehirlere doğru yol alıyor. Etrafında görülecek, soluklanarak gezilecek, şehri birebir yaşayacak alan çok. Bunlar için de zaman lazım. MOTOR TAKSİCİLER ÇOK KARİZMA! İster genç ister yaş almış olsun hepsinin havası bin beş yüz diyelim. Gözlerde aynalı gözlükler, fit bir bedenle keyifle önünüzden taksi motorlar geçiyor. Hele bizim gibi kanalın kenarına oturmuş keyif yapıp dinleniyorsanız, eğlenceye hoş geldiniz o zaman. Her gelen geçen taksici etrafı süzüp, muhakkak uzaktan selamını veriyor. Yanımızda yer alan durağa yanaşıp müşterilerini indirip, yenilerini alıyor. Motorlarda bizim konforlu markalı araçlarımız gibi deri koltuklusundan aynalı, cilalı çeşidine göre değişik tasarımda. En çok bu yönü ilgimizi çekti ve çok eğlendik. SAN MARCO MEYDANI, en kalabalık ve ilginin en fazla olduğu meydan. Gelenlerin en çok ilgisini de meydan da yer alan San Marco Bazilikası, Dükler Sarayı, Aziz Mark'ın Çan Kulesi çekiyor. Meydanın yakınında yer alan Ahlar Köprüsü'de bu bölgede önemli yapılardan. Gezilmesi gereken tarihi yapılar çok ancak bizim gibi zaman kısıtlıysa şehrin kanallarında iz sürmek keyifli anlar yaşamak da önemli. ŞEHRE ULAŞIM DA ÇOK KOLAY. Türkiye'den THY'nın şehrin en büyük havaalanı Marco Polo Havaalanına doğrudan uçuşları var. Tabi başka havayolu şirketi de var; Türkiye'den uçarken İtalyan Havayollarını da deneyebilirsiniz. Peki biz nasl geldik? Floransa'dan yaklaşık üç saatlik otobüs yolculuğuyla şehre ulaştık. Ara istasyon olarak başka şehirleri kullanmak daha avantajlı ve ekonomik. Hem fazla şehir gezme fırsatımız oldu, hem de daha ekonomik seyahat ettik. Dönüşte RYAN AİR havayoluna ait uçakla doğrudan Frankfurt'a uçtuk. Bilet fiyatımız çok ama çok uygun. Ara sıra çıkardığı ekonomik biletlerle iki faklı ülke farklı şehirleri de gezmiş olursunuz. Bizde bu sefer ekonomik gezerek aynı anda bir haftaya sığdırdığımız dört şehir iki ülkelik gezi programımızı tamamlamış olduk."} {"url": "https://gezginruhu.net/kapadokyada-gezilecek-yerler/", "text": "Biz, yöneticisi arkadaşım olan Kadost Doğa Sporları Kulüp başkanıyla güzel bir gezi programı hazırladık. Kadost'ta at turunun yanında atv, kamp, trekking, kano ve daha bir çok etkinlik de yer alıyor. Çiftlikte yetiştirilen atları uzaktan gözlemliyoruz. İçlerinde tek beyaz atı, seçiyorum. Bindikten sonra atlar ne hissettiğinizi anında algılayabiliyor. Biraz ürkeklik varsa; tıpkı benim gibi ve ilk deneyiminiz ise o zaman grup liderinin uyarılarına dikkat etmeniz gerekiyor. Bizim turumuzda takip ettiğimiz rota ise; Kız Kilisesinden başlayıp, Kılıçlar Vadisi'ne kadar süren, inişli çıkışlı araziler, dar patikalarda, baharın gelişiyle etrafa coşkuyla yayılmış dalların arasından sıyırılıp, ara sırada yöreye özgü üzüm bağlarının yanından sürükleniyoruz. Atlarda çıkış ve iniş sırasında dikkat edilecek basit şeyler var, bunu sorumlu arkadaşlar zaten size açıklıyor, bundan sonra her türlü at turuna rahatlıkla katılabilecek kıvama geliniyor. Yolculuğa her at hangi sırada çıktıysa onu muhakkak koruyor. Tabi sürücüsünün de hakimiyeti önemli! Ara sıra benim gibi ayarı kaçırıp yetkiyi ata devrettiğinizde her an zorluk yaşayabilirsiniz. Lider siz olmalısınız, atlar sizin hafif dokunuşunuzla komuta edilmeli. Güzel kalıcı bir dostluk gezisinin ardından şehir hayatında bile atla dolaşmayı özleyeceğimiz bir etki de yaratmıyor değil. ''Attan indim, atvye bindim.'' misali gezimizin ikinci bölümü atv turuyla devam ediyor. Hala üzerimde buram buram atım; Aybala'nın kokusu tüterken, tesisten Çavuşini Köyü'ne doğru ilerliyoruz. Biraz açılınca düz arazide grup liderimiz sürüşlerimizi gözlemliyor ve gerekli uyarıları yapıyor. ''En güzel tur at '' derken, atv onu sollayıp hayatımızın tam orta noktasına oturuyor. İkinci atv sürüş tecrübesini de burada kazanmış oluyorum. İki buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamadan ve kontrolü elden bırakmadan birçok çılgınlıkta yapıyoruz. Çavuşini Köyü'nden Ak Vadi, Aşk Vadisi, At Kız Kilise'si ve en son Kılıçlar Vadisi'yle zengin bir alanı dolanarak, ara sıra panoramik fotoğraf çekimlerinin ardından turumuzu tamamlayıp tesise dönüyoruz. Atv; biraz direksiyon hakimiyetine sahipseniz ve rahatlıkla bisiklet kullanıyorsanız zorlanmadan sürebileceğiniz bir alet. Dikkatli kullanım çok önemli, her an tehlike yaşayacağınız bir alet. Bir doğa tutkunu olarak en çok keyif aldığım aktivitelerden biri de trekking. Daha önce bir çok defa duyduğum ve bir o kadar da heveslendiğim Kapadokya'da trekking etkinliğini, bu gelişimde yapmış oluyorum. Yörede birbirinden değişik birçok yürüyüş rotası var. Bizim seçimimiz keyifle gün batımını seyredebileceğimiz en güzel alanlardan biri olan Kızıl Vadiye ulaşmak. Yaklaşık bir saati kapsayan trekking parkuru seçip yürüyüşe başlıyoruz. Yolculuğumuz, Kızıl Vadi Seyir Terası'ndan başlayıp, Kızıl Vadi'de son buluyor. Süre az olsa da parkur biraz zorlayıcı... Yaklaşık bir saate sığdırdığımız yolculuğumuzda; ıssız alanlarda rotamızı şaşırmamak için belli noktalara konulmuş okları takip edip ilerlerken, kıyımızda serili vadinin kenarında ara sıra soluklanma molaları veriyoruz. Trekking denilince akla ormanlık arazı ya da doğanın kucağında geçirilen uzun soluklu yürüyüşler gelse de burada, taş orman da kısa soluklu faaliyetler yaparak, yörenin her türlü güzelliğinin içinde yüzmek damakta ayrı bir tat bırakıyor. Hatta rehberimiz, atla birlikte bir haftaya yayılan trekking turlarından da bahsetti. Hiç hesapta yokken bir sonraki gelişimizde deneyimleyeceğimiz yeni aktivitelerimizi de not alıyoruz. Yöre bu anlamda oldukça zengin. Kişisel zevklerinize göre her türlü faaliyet yapılabiliyor. Yürüyüşün sonunda gün batımıyla bütün yorgunluğumuzu üzerimizden atarak, yakında bizi bekleyen aracımıza yerleşiyoruz. Yöreye gelince yapılması gereken etkinliklerden biri de, '' Balon Turu''. Bunun için güvenilir bir firma tercih edilmeli ve önceden rezervasyon yapılmalıdır. Sabah aymadan konakladığınız otelinizden uçmak istediğiniz firmanın aracı söylenen saatte gelip sizi almasıyla başlayan yolculukla Güneş'in doğumuna tanıklık ediyoruz. Derinlerde gelişen korkuya mahal vermeden, bu yörenin yeryüzünde bıraktığı izleri kuş misali gökyüzünde süzülerek izliyoruz. Firma yetkililer, tura katılacak herkesi uçuş alanına yakın geniş bir salonda topluyor. Kısa süreli aydınlatıcı bilgiden sonra size verilen numaraya göre grup halinde turu yapacağınız balonun kalkış yerine doğru araçlarla gidiyorsunuz. Bundan sonrası havanın durumuna, pilotun maharetine bağlı. Yüreğinizde tatlı heyecanla, yükselmeye hazırlanan onlarca balonun arasından sıyrılıp çıkıyorsunuz. Balonlar birbirine yakın olsa da sırayla, yavaş yavaş yükselerek gökyüzünde renk cümbüşü oluşturuyor. Bana göre canlı renkler daha hoş görünüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzeye, Müze Kart veya anlaşmalı banka kredi kartıyla da girilebiliyor. İçeride yer alan Karanlık Kilise'de, günümüze kadar bozulmadan gelen fresk örneklerini görebilmek için ayrıca bilet alarak girilmektedir. Kiliselerdeki fresklerin bozulmaması için içeride fotoğraf çekimine, sesli konuşmalara izin verilmiyor. Kapadokya Bölgesi'nin jeolojik oluşumu sonucunda inşa edilen, belli dönemlerde dışarıdan gelen saldırılara karşı halkın kendini korumak amacıyla yaşadığı; bir şehirde olması gereken bütün alanların mevcut yapısıyla görülmesi gereken yerlerden biri. Derinkuyu, yaşam alanıyla başlayıp; eğitim, inanç, ölüm, barınma, yeme- içme gibi her türlü yaşamsal faaliyetlerin gerçekleştiği yüzlerce yeraltı şehrinden biri. Yerin yaklaşık altmış metre altına çeşitli tünellerden geçerek inilmekte, yer yer daralan yollar, araya saldırıdan korunmak için yapılmış kapılarla yeraltında bir kaleyi andırıyor. Biraz kasvetli ve nemli yapısıyla uzun süre kalmak mümkün değil. ''İnsanlar burada nasıl yaşamış?'' sorusunu sormadan geçemiyoruz. İnerken yoğun kalabalığın arasından sıyrılmak bazen zorlaşıyor. Bütün her yerini keşfetmek önemli ancak aşağılara iniş gittikçe zorlaşınca erkenden yukarıya çıkmaya çalışan ziyaretçilere de rastlayabiliyoruz. Hatta kolaya kaçıp '' aşağıda görülecek önemli bir yer var mı? '' sorusuyla da sıkça karşılaşıyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzede diğer müzedeki kurallar geçerli. Buraya Kapadokya'nın zirvesi denilebilir. Yöreye hakim bir noktada bulunduğu için stratejik açıdan da önemli. Etrafında yer alan yerleşim yerleri; geceleyin gerdan gibi dizilen, ışıltılı ve büyüleyici bir görünüme sahip. Bu bölgede yer alan oteller ve restoranların dışında gündüz çok sayıda yerli ve yabancı turistin ilgi odağı olmaktadır. Kaleye tırmanarak nefis Kapadokya panoraması seyredilebilir. Biz kıyısına kadar gidebildik, çok yorgun bedenlerimizi daha da yormamak için manzaraya hakim noktadan seyrettik. Kıyısına dizili kuru yemiş tezgahlarından alış veriş yaptık. Birbirinden lezzetli tatları burada keşfetmiş olduk. Hasan Dağı'nın aktif olduğu dönemlerde geniş alanlara yayılan volkanlardan nasibini alan yerlerden biri de Ihlara Vadisi. Etrafa yayılan lavların rüzgar ve suyun aşındırması sonucunda yaklaşık 14 kilometrelik uzunluk, yer yer 110 metreye ulaşan yüksekliğiyle oluşmuş bir vadidir. Belli bir ücret karşılığında alınan biletle içeriye giriliyor. Vadide çeşitli ulaşımı kolaylaştıran merdivenlerle sınırlandırılmış alanda dolaşıldığı gibi, uzun soluklu trekking turları da yapılabilir. Daha önceki gezilerimde bolca vakit ayırdığım yerlerden biri de burasıydı. Yeşilliğin arasında, doğayla kucaklaşmak istiyorsanız eğer listenin başına hemen yazmalısınız. Kapadokya'ya iki şekilde ulaşabilirsiniz; ya havayolu ya da karayoluyla. Uçak kısa sürede yormadan gerçekleşen bir ulaşım şekli, daha fazla zamanı yöreyi keşfe harcayabiliyorsunuz. Karayolunu seçerseniz ve İstanbul- Ankara yönünü kullanırsanız muhakkak Tuz Gölü'ne uğrayın. Bir dinlenme molasının ardından nefis göl manzarasında yansıma fotoğrafları çekerek, kısa süreli de olsa güzel anlar yaşayacaksınız. Bardzo fajna strona, znalaz am tutaj mnostwo fajnych materia ow ktore poszerzy y moja wiedze. Fajnie ze sa w sieci takie strony. http://newlestnitsa. ru/oblicovka-betonnih-lestnic , . Oh Heavens. I don't know what to do as I have a lot of of work to do next week month. Plus the university exams are approaching, it will be a stretch. I am already panicking maybe I should link to calm down a little bit. Hopefully it will all go well. Wish me luck. I am an official representative of private company which deals with all kinds of written work in short time. We are ready to offer a free accomplishment of written work hoping for further cooperation and honest feedback about our service. Send your work topics to our email: discount@edu-paper. com. This offer has limited quantities!!! When learners choose essays they typically get caught by witty entrepreneurs providing a cat during the sack for the cost of a Malibu mansion | However, you will not. Hello There. I found your blog using msn. This is an extremely well written article. I will make sure to bookmark it and come back to read more of your useful info. Thanks for the post. I will certainly comeback. I got what you intend, saved to fav, very nice web site."} {"url": "https://gezginruhu.net/karaca-dagevlerinde-bir-hafta-sonu/", "text": "Bu hafta sonunu çok yakınımızda ama doğanın kucağında geçirmek isteyince hemen kendimizi Yuvacık'a attık. Hava nasıl olursa olsun en doğru adreslerden biridir, Yuvacık. Kar, yağmur, güneş, hepsi için yaratılmış bir doğa harikası. Sıcacık sobanın başında, aile gibi yakın ve samimi bir ortamda en renkli, cicili bicili bulgalovlardan birinde zamana meydan okuyup, bol oksijeni de bütün hücrelerimize hapsettik. Depo ağzına kadar oksijenle dolu olarak tekrar şehirdeki yoğun ve stresli yaşama geri döndük. Nasıl geçmiş, neler yapmıştık? Biliyorum meraktan çatlamaya aday duruma geldiniz. O zaman anlatmaya başlayalım. İzmit merkezi geçince Yuvacık'a doğru ilerliyorsunuz. Yuvacık Barajı'nın yanından geçerken '' su yükselmiş mi, azalmış mı? '' diye bakıp yorum yaparak dar ve virajlı, ara sıra da eğime yenik düşüp aşağıya doğru kaymış toprak yolda ilerliyorsunuz. Karaca Dağevleri tabelasını görüp, yaklaştığınızı hissedene kadar bu böyle sürüp gidiyor. En az ayda bir, olmasa da iki aylık süreyi aşmadan uğradığımız, evimizdeymiş gibi hissettiğimiz tesiste, daha arabayı park eder etmez gülümseyen yüzlerle sevgili Gülten ve Yılmaz karşılamaya geliyor. Evet burası bir aile işletmesi, zaten sizde hemen aileden biri oluyorsunuz. Bunaldığınız anda bir planınızda yoksa ilk aklınıza gelen yerde burası oluyor. Buraya hafta sonu kafa dinlemeye, yoga yapmaya, ara sıra da kamp yapmayı düşleyen anne ve çocuklar geliyor. Anne ve çocuklar kısmı bizim hikayemiz. Hafta sonu dinlenmeler de! Henüz yogaya başlamadık. Geçen sonbaharda bir hafta sonu anne ve çocuklarla kamp yaparak, birlikte keyifli zaman geçirmiştik. Tesisin yanındaki patikadan ormanın içine doğru yürüyüş yaptık. Çocuklar anneleriyle eğlenip, oyun oynadıkları için tarif edilemeyen sevincin içinde yüzüyorlardı. İnternetten uzakta, ellerinde teknolojik aletlerde olmayınca mutluluğun resmini bu kadar güzel çizemezdi, Abidin! Yaşamın yoğun temposunda birbirimizden ne kadar uzaksak, burada o kadar yakındık. Eğlendik, oynadık, yürüdük, güldük ve mutluyduk! Çünkü teknolojiden uzaktaydık, birbirimizle iletişim halindeydik. Biz teknolojiden ve internetten uzaktık ama burada internet var! Sadece biz aramıza almadık, doğayı yaşamayı tercih ettik. Ve kaçan mutluluğumuzu birbirimize sarılarak, oynayarak yakaladık. Dediğim gibi buraya gelince çok şeyde yapabilirsiniz, ya da aylaklık yapıp, hiçbir şeyde! En güzeli aylaklık sanırım. Bizde bu hafta biraz aylaklık yaptık. Sıradaki soruyu biliyorum: ''Hangi mevsimde gelinir?''. Buraya her mevsim gelinir. Kışın karlar altında tam kartpostallık bir tabloyu canlı canlı yaşarken, baharda her yer yeşillenir. Börtü böcekle kucak kucağa yaşarsınız. Yazın meyvelerle neşelenen ağaçlar, canlanan toprak ana gelecek seneye yeni ürünler vermeye ''and'' içer. Ya sonbaharı? Onunda tadına doyum olmaz. Burası kestane cenneti aynı zamanda. Etrafta dolaşırken yere düşen kestaneleri dikenlerin arasından canın yana yana çıkarıp, yanında getirdiğin torbaya birer birer atarsın. İçeride çıtır çıtır yanan sobanın üstünde pişen kestaneyi yediğinde çektiğin ızdırabı bir anda unutur, tekrar çıkar torbayı ağzına kadar doldurursun. Etraf kestane ağaçlarıyla çevrili. Şanslıysan zamanında yetişir, nasiplenirsin. Çarşıda pazarda aldıklarına da benzemez. Ellerinle toplar lezzetine lezzet katarsın. Havası temiz olunca iştahında bir o kadar kabarır, hayatında yemediğin kadar yemeğe yumulursun. Yenen nefis ev yemeklerinin ardından sobanın yanında mayışır kalırsın. Akşam olunca senin dışındaki misafirlerle tanışır yeni arkadaşlar edinir, ya sobanın başında ya da şöminenin karşısında bilemedin dışarıda ateşin yanında keyifli sohbet edersin. Ev sahibi Yılmaz'ın türküler geçidine sen de bir nağmenin kıyısından bucağından ilişir, keyfince eşlik edersin. Şanslı günündeysen yanında saz da olur, bir de çalan. O zaman keyfine diyecek yoktur."} {"url": "https://gezginruhu.net/karadag-montenegro-nerede-nasil-gidilir-neler-yenir-nereler-gezilir/", "text": "Avrupa'nın yeni parlayan yıldızı Karadağ diğer adıyla Montenegro, son dönemlerde bizim de ilgimizi çekiyor. Türkler'in de yeni kaçış yeri. Bu kadar ilgi çekmesinin nedenlerini sıralarsak; vizesiz oluşu, tertemiz sahilleri, eğlence, tarihi ve doğal güzellikleri diyerek liste uzar gider. Karadağ, dünyanın en yeni bağımsız devleti. Küçük bir ülke, nüfusu da yaklaşık 700.000 civarında. Eski Yugoslavya'nın 6 cumhuriyetinden de biri. 2006 yılından beri bağımsız. Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna Hersek ve tabii muhteşem Adriyatik denizi ile komşu. İlginin en fazla olduğu şehirlerin başında Kotor ve Budva geliyor. Kotor, tarihi ve doğal güzelliğiyle çekerken; Budva, Adriyatik'in turkuaz rengi sularının yer aldığı uzayıp giden plajları, gece eğlenceleri ve casinolarıyla dikkat çekiyor. Bir de binlerce Euro ödeyip bir gecelik yaşayacağınız sevimli adası Sveti Stefan'da bir ayrıcalık sunuyor. Başkenti Podgorica, diğer şehirleri kadar popüler olmasa da yakınında yer alan İşkodra Gölü doğal güzelliğiyle etkilerken, şehirde yer alan manastır ve tarihi yapılar da ilgi çekici. Diğer şehirleri ise Bar, Tivat, Cetinje. Özellikle eski başkent Cetinje'de görülmesi gereken tarihi şehirlerden biri. Biraz Osmanlı'nın izlerini sürelim derseniz Bar'a da uğramadan dönmeyin. Gördüğünüz gibi Karadağ'a gelmek için birçok neden var. Deniz tatili yapalım derseniz Adriyatik'in turkuaz rengi suları sizi büyülerken; aynı zamanda doğal güzellikler ve tarihin havuzunda yüzmek için de doğru yerdesiniz. Buraya en az bir haftanızı ayırmanız gerekiyor. Hava yoluyla yaklaşık bir saat yirmi dakika uzaklıkta yer alan ülkeye direk olarak THY uçuyor. Her gün belli saatlerde uçuş mevcut. Özel günlerde oldukça yüksek fiyatlara bilet bulurken, diğer zamanlarda da pek altta kalır değil. Daha ucuz uçuş tercih ederseniz o zaman aktarmalı olanları tercih etmelisiniz. THY İstanbul Atatürk Havaalanı'ndan Podgorica'ya uçuyor. Ülkede iki havaalanı var. Podgorica, Budva ve Kotor'a biraz uzak olmasına rağmen Tivat Havaalanı oldukça yakın. Maalesef Tivat'a Türkiye'den direk uçuş yok. Aktarmalı uçuş tercih ederseniz Air Serbia'yı tercih edebilirsiniz. Podgorica'ya uçuşlar biraz yüksek ancak Tivat'a oldukça uygun fiyatta uçak bileti bulabiliyorsunuz. Bir Balkan turu yapıp bir de Karadağ'a uğrayalım derseniz; Hırvatistan'ın Split ve Dubrovnik şehirlerinden, Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'dan otobüsle de gidebilirsiniz. Treni tercih ederseniz Sırbistan'ın başkenti Belgrad'an ulaşım var. Birçok seçeneği bir arada bulacağınız SKYCANNER'dan Podgorica'ya ya da Tivat uçuşlarına üzerini tıklayarak ulaşabilirsiniz. Taze deniz ürünleri ilk sırayı almalı. Ancak hamur işleri de çok lezzetli. İtalya'daki yediğiniz pizzalardan daha lezzetli ve daha ince hamurlu olanlarını burada yiyeceksiniz. Çeşitli salatalardan, zengin makarna çeşitlerine kadar lezzet durağındanız. Günübirlik ziyaretçilerin dışında konaklamak için geldiyseniz kalacağınız yerler şehre göre değişiyor. Budva'yı tercih ederseniz, seçenek çok, fiyatlarda makul. Apartlardan tutun da bol yıldızlı otellere kadar zengin seçenek var. Kotor, daha mistik ve tarihi bir havada doğal güzellik harikası. Old town bölgesinden başlayıp, körfez kıyısı boyunca butik oteller yeralıyor. Sveti Stefan Adası'nın dışında konaklama pek cep yakmıyor. Dört günlük tatilimizde sizin için Kotor ve Budva'yı gezip, dolaşıp, deneyimledik. Kotor ve Budva gezi yazılarımızı da üstlerine tıklayarak okuyabilirsiniz. Merhaba, çok uzatmadan ihtiyacı olan bilgileri ve fikir oluşturacak ayrıntıları vermişsiniz. Teşekkürler."} {"url": "https://gezginruhu.net/kartepe-kayak-merkezi/", "text": "Yarı yıl tatilinin başlamasıyla içimizde kayma tutkusu da depreşince, hemen yakınımızdaki yerleri keşfe çıkıyor soluğu Kartepe'de alıyoruz. '' Aman hemen dibimizde her zaman gideriz.'' mantığıyla açıldığından beri bir türlü gidemedik. \"Ne var, ne yok ?\" sorularına da bir türlü cevap bulamadığımız sadece gidenlerin deneyimlerini dinleyerek geçirdiğimiz günlerin ardından Kartepe Kayak Merkezi'yle sonunda buluşuyoruz. Kartepe, Kocaeli il sınırları içinde Samanlı Dağları'nın zirvesinde yer alıyor. İstanbul, Yalova, Düzce ve tabi ki İzmitliler için bulunmaz bir nimet. Aman canım sıkıldı biraz kayayım, dediğiniz anda en geç bir buçuk saatte buradasınız. Akşama kadar kaymanın keyfini yaşayıp tekrar sıcak yuvanıza döneceğiniz günü birlik kış aktivitelerinin en başında geliyor. Buraya gelmek de çok kolay. İzmit- Adapazarı yönünden Kartepe tabelalarını takip ederek ulaşıyorsunuz. Artık akıllı telefonlarınız kolaylıkla sizi gideceğiniz yere kadar götürüyor. Geriye bir tek plan yapmak kalıyor. Buraya kadar gelmişken bölgenin Karadeniz'i aratmayacak kadar güzellikteki doğasından faydalanmak gerekiyor. Bu güzellikleri hemen arkasından gelen yazı dizimizde paylaşmadan önce sabahın mahmurluğunu üzerinizden atmanız için yönünüzü Maşukiye 'yeçevirmenizi öneriyorum. Birbirinden değişik manzaraya sahip işletmelerden birine yerleşip güne nefis bir kahvaltıyla başlamanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Sonra Sapanca Gölü'ne karşı önünüzdeki virajlı yolda kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru yükselin. Bu güzellikler zirveye yaklaştığınızda bitiyor. Kendinizi bir anda yoğun trafiğin içinde buluyorsunuz. Hele bir de bizim gibi hafta sonu gelmişseniz vay halinize! Gelelim, ''kayak ucuz mu, pahalı mı?'' sorusuna. Başka ülkeleri bilmem ama ülkemizde kayak biraz pahalı bir spor. Maliyeti azaltmak için böyle yakın tesislere günübirlik kaçışlar kolaylaştırabilir. Ancak konaklamalı düşlediğinizde orta gelirli için evet oldukça maliyetli. Hele birde başladınız mı, tutku haline dönüşürse sağlam bütçe ayırmanız gerekir. Çevredeki malzemeciler de bizim gibi ekonomik olsun düşüncesiyle yola çıkanlara alternatifler üretmişler. Sizi daha zirveyle buluşturmadan önce Samanlı'nın eteklerinde yer alan birkaç kayak malzemesi kiralayacağınız dükkan da bu işleri kolaylıkla halletmenizi sağlıyor. Günü birlikçi ve kendinize ait kayak takımınız yoksa bence aşağıdan kiralayın. Hem ekonomik hem de işi şansa bırakmamış olursunuz. Daha önce gelenlerin deneyimleri doğrultusunda yukarıda hem yeterli sayıda takım yok hem de fiyatlar aşağıya göre oldukça yüksek. Tek otel var, malzemeler de ancak müşterilerine yeter. En doğrusu işi şansa bırakmamak. Bizde aşağıda kiralayıp, yukarıya çıkıyoruz. Sıkışan trafikten kayak merkezine yaklaştığınızı anlıyorsunuz. Araçlar milim milim hareket ediyor. Girişte tek park yeri var, orası da çoktan dolmuş. Geriye kalan araçlar otelin önünde yer alan geniş meydanda gelişi güzel, boş bulduğun yere gir mantığıyla park edilmiş. Öğle yemeğinde sucuk ekmekçilerin yanına gitmek için vereceğiniz mücadeleyi şimdiden düşünün. Merkezdeki tek otel olan Green Park, etrafındaki kafe ve diğer küçük tesislerle bulutlara doğru yükseliyor. Piste inmek için otelin hemen altında yer alan sağlı sollu masaların dizildiği kafelerin arasındaki daracık yoldan hareketli yoğun kalabalığı yardırarak iniyoruz. Tek bir noktadan her yöne hizmet veren telesiyeje doğru kayarak iniyoruz. Buraya kadar sağlam geldiğimize şükrediyoruz. Sonra da kaymanın keyfini yaşayarak buralardan uzaklaşıyoruz. Telesiyeje binmek için otelin altındaki kafelerin yanında yer alan bilet satış noktasından kartınızı alıyorsunuz. Belli zaman dilimine göre fiyatlandırılmış kartlardan ekstra depozito ücreti alınıyor. Depozitolu kartı da ilk defa burada görüyorum. Hafta sonu olunca bayağı sıra var. Telesiyeje sadece kayanlar değil, kaymadan etrafı keşfe çıkanlar da biniyor. Bu, Uludağ dışında diğer kayak tesislerinde alışık olmadığımız durum. Hem şaşırdık, hem de yoğun sıra kuyruğunda beklemekten fazla kayamadık. Belki zamanla bu sorun çözülür diye umuyorum. Kartepe, kolaydan zora doğru farklı zevklerde kaymanın keyfini sunuyor. Burada mavi, ve kırmızı hat olarak belirlenmiş, zorluk derecesine göre 2 farklı kategoride pistler yer alıyor. Geyik Alanı denilen bölge kolay, Karlıktepe ve Kartepe en zoru, Kadıkonağı ise çok kolay olarak derecelendirilerek kayak sevenleri ağırlıyor. Kayak merkezinde aynı noktadan 4 lift, 3 telesiyej hizmet veriyor. Bu da kayakçılara önemli bir rahatlık sağlıyor. Buranın yabancısı olunca alışma niyetiyle mavi renkli Geyik Alanı'nda kaymayı tercih ediyoruz. Etrafta fazla acemi olsa da kaymak keyifli. Kar kalitesi fena değil, şansımıza da hava güzel. Gelelim yemek derdine, etrafta birçok kafe olduğu gibi hemen Geyik pistinin yanında yer alan sucuk ekmekçilerde ilk tercih edilecek yerler. İstanbul, Yalova, Düzce ve merkez il Kocaeli için bir solukta ulaşabilecek yer olarak görülen Kartepe'ye gelmek için hafta içini tercih ediniz. Hafta sonu oldukça kalabalık!"} {"url": "https://gezginruhu.net/kartepeden-pazarcayirina/", "text": "Yaklaşık 1100 metre yükseğe çıkıyor, Eğreltidüzü'ne yaklaşıyoruz. İlk adımlarımızı biraz ileriden atacağız. Bizi bekleyen sürpriz de belli. Her taraf bembeyaz, dantel gibi işlenmiş. Önümüzde orta zorlukta bir parkur uzanıyor. Hazırlıklarımızı yapıyor, ana yoldan ayrılıyoruz. Artık her şeyden uzak doğayla baş başayız. Küçük bir vadi boyunca yükseliyoruz. Yaklaşık 1.5 km'ye kadar uzayan yolun geneli çıkışlı. Patikada yavaş yavaş ilerliyoruz. Başlangıç biraz yorucu oluyor. Şansımıza hava açık, tepeden gülümseyen güneş, içimizi ısıtmasa da ara sıra yüzünü gösteriyor. Bu hafta yağışla birlikte yüksekliği bir metreyi bulan karda yürümeye çalışıyoruz. Önde öncüler bizim için yolu açarken, ortada küçük kahramanlar ve ardında bizler. Öncülerin ayak izlerinde, bata çıka ilerliyoruz. Kar hızımızı kesiyor. Her taraf bembeyaz. Her mevsim farklı güzel ama kış bir başka güzelmiş. Sanki rüyada, beyazın büyüsüne kapılmış ilerliyoruz. Ara sıra görünen güneş, bir tepenin ya da bir ağacın ardına saklanınca bu sefer yerini hafif bir sis alıyor. Yükseleceğimiz en üst noktada verilen kısa molayla içtiğimiz birkaç yudum çayın verdiği sıcaklık bedenimizdeki yorgunluğu anında alıyor. Sonra yavaş yavaş aşağıya doğru bir şahin gibi süzülüyoruz. Belli ki yorulmuşuz, bir an önce parkuru bitirme niyetindeyiz."} {"url": "https://gezginruhu.net/kasin-gozu-meis-adasi/", "text": "Yazları, tatil için mekanımız genelde Kaş'tır. İster dokusu, ister sakinliği olsun her mevsim tercih edeceğimiz yerler arasında ilk sırayı alır. Tabii ki Kaş'a gelip de Meis'i görmemek olmaz! Bize bir karış uzaklıktaki bu şirin adaya, maalesef pasaportla giriliyor. Tabi tek pasaportta yetmiyor, bir de vize lazım. Neyse bir türlü gidemediğimiz Meis adasına bu yaz gitmek nasip oldu. Yavaş yavaş feribot kaş'tan ayrılıp adaya yaklaştığında şirinliğiyle hemen gelenleri kucaklayan güzellikte... Birbirine bakan hatta kaş ve göz misali iç içe geçmiş bu yerleşim yerleri arasında bayağı tezatlık var. Kaş tarafı değişik yapılaşmalarla tahrip olurken, Meis olduğu gibi sakinliğini ve geçmişi korumuş. Tabi biraz buruklaştım. Neden mi? Güzellikleri koruyamadığımız gibi tahrip edişimizden olsa gerek. Meis sakin tam bir balıkçı adası. Kıyı boyunca balıkçı restaurantları ve tamamen korunan bazıları ev, bazıları otel olarak kullanılan yapıları ile ''gitme kal'' dercesine huzur verici bir güzellikte. Kaş'ta kendini koruyamasa da gözde mekanlarımızdan."} {"url": "https://gezginruhu.net/kayak-erciyeste-yapilir/", "text": "Kışın cebinizde tatiliniz varsa, hemen plan yapmaya başlamalısınız. Kaymayı sevenlerdenseniz size bir önerim var; yaklaşın, hemen söylüyorum ERCİYES! Evet, Erciyes! Çok yakın, hem ucuz, keyifli, kış tatili için en uygun yerlerden de biri. ''Neden olmasın!'' dediğinizi duyar gibiyim. Yolu daha önce Erciyes'ten geçenler, hatta beş on yıl öncesine gidenler, ''pek pist yok!'' diyenler, hemen sözlerinizi geri alıyorsunuz. Çünkü burası pist cenneti! O kadar zenginleşti ki, bir daha gelince siz bile tanıyamayacaksınız. Eskiden Türkiye'nin en geniş pistine sahipti; Tekir ve Tekirler çoğaldıkça çoğalmış, bir yandan da uzamış. 27 tane aktif pist sahası, bir o kadar da telesiyej hizmeti yer alıyor. Unutmadan hemen eklemeliyim, Türkiye'de ısıtmalı telesiyej ve sıcacık ortamda pistine doğru ilerleyeceğin tek donanım da burada. Kayakçı mı, yoksa snowboardcu mu ? Hangisi olursan ol, her zevke her heyecana ve adrenalin tutkunlarına göre pistler yer alıyor. Ben biraz orta yaş gurubu, alışkanlıklarından vazgeçmeyenlerden olunca, kayakçılar grubundan bir türlü çıkamıyorum. Ama yanımda çılgınlar gibi kayanlara da imrenmiyor değilim. Hangisi diye sorular uçuşup, durdu. Ben kayakçıyım ancak snowboardcuların o heyecanını görünce, bir de pistlerdeki coşkusunu, sizi bilmem ama yarı buçuk snowboardcu olmaya şimdiden karar veriyorum. Snowboardculara her yer pist, yeter ki kar olsun, biz sadece sınırlarla belirlenen yerlerde dolaşıp duralım! Üç günlük Erciyes buluşmamda hava koşullarına göre bolca kaydım. En çok Tekir'de bu heyecanı yaşarken sonradan Develi'yi keşfettim. İyi ki de keşfetmişim! Asıl adrenalin tutkunları oradaymış. Telesiyej noktasında yer alan otelin lobisinde verilen molalarla kaymada farklı bir heyecan yaşıyorum. Telesiyejleri yarı kapalı ve ısıtmalı. Biz orta yaş kayak tutkunları için oldukça lüks. ''Hep aynı yerde mi kayacağım?'' dersen çık telesiyejle, Tekir'den Hacılar'a doğru hemen bağlanıyorsun. Biraz düz ve yer yer batonla yol alacağın, tenhalığı ve ara sıra eğimiyle keyifli anlar yaşıyorsun. Buradan değişik pistlere bağlantılar sağlandığı gibi geriye dönüp birkaç kez Tekir'de kayayım dersen hemen köşedeki telesiyeje binip Tekir'in zirvesinden aşağıya süzülebilirsiniz. Yeni başlayanlar uçlarda düşe kalka kaymağı öğrenirken, birkaç tecrübeden sonra bindiğin gondolun bitiminden aşağıya doğru süzüldüğünde kaymanın tadını almaya başlıyorsun. Pistin, sağlı sollu yol ayrımında kayak tecrübene göre tercihini de yapıyorsun. Profesyoneller sağdan, acemiler soldan ilerliyor. Zaten işaretlerle de belirtiliyor. Bazen karışmalar oluyorsa da sakın şaşırma! Yanından ''Vızzz'' diye geçen bir kayakçının tecrübesine güvenirken, ya acemiyse o zaman da şansına güveniyorsun. Tekir'in hemen sağında Develi pist ayrımı yer alıyor. İsteyen Develi'ye sapıp, farklı bir pistte kaymanın keyfini yaşıyor. Tekir'in eteklerinde eğitim alanları yer alırken, kızakçılara da bir bölüm ayrılmış. İster kay, ister dolaş, istersen kızakla uğraş ama bu mutluluğu yaşa! Son yıllarda oldukça gelişen Erciyes'te inanamayacağınız kadar tesis hizmet veriyor. Uzun kayışlar sonunda kaybettiğin enerjiyi hemen kazanayım dersen, zengin menüleriyle Tekir'in ucunda birkaç tane tesis, yoğun olmasına rağmen oldukça kaliteli hizmet veriyor. Burada kalıp, gündüz dağın karından, gece de manzarasından yararlanırım dersen, hemen kıyıda yer alan otellerden birine yerleşebilirsin. Yok, gidiş geliş yapmak istersen Kayseri merkezde veya Kapadokya'da kalıp, kültür gezisini de programına eklemiş olursun. Bir anda yolumuz kesişti DOĞADAYIZ'LA, ''daha önce niye tanımadım, aktivitelerine katılmadım.'' diye hayıflandım durdum. Meğerse aktif, bir o kadar doğa tutkunu, maceracı, genç, dinamik kadrosuyla doğa sevenlere, bizim gibi heyecan arayanlara hizmet sunuyorlarmış, yeni öğrendim ve geç tanımamdan dolayı utandım. Tek kaymakla bitmeyecek tabi ki, yaz kış demeden her türlü aktivitelerini ilgiyle takip edeceğim. Raftingden, trekkinge, yamaç paraşütü, jumpinge kadar dolu dolu bir program bizi bekliyor. Bu tatilde kayma kısmıyla ilgilenirken araya da Kapadokya gezisini sıkıştırarak zengin bir program hazırlamışlar, şiddetle tavsiye ediyorum. Tabi her şeyin bir bedeli var. Gondol veya telesiyeje binerken, günlük çoklu biniş kartlarından alabilirsiniz. Yetişkin ve öğrenci grubuna göre belirlenen kartları uygun fiyatla temin edebiliyorsunuz. Her yerde kart okuma sistemi yer alırken, bir tek Develi pistindeki telesiyej ücretsiz. Kaymayı çok sevenler Develi de kaymayı tercih ediyor, bedava kaymak, baldan tatlı yani! Kendi kişisel malzemeniz, kıyafetleriniz varsa girişte yer alan kayak malzeme kiralama yerlerinden uygun ücretle günlük ihtiyacınıza göre kiralayabiliyorsunuz. İhtiyacınız olan her şey mevcut! Fiyatlarda fena değil. Hem kayak hem de tırmanış için oldukça uygun bir yer... Her geçen gün çoğalan pistleriyle kaymak da daha keyifli oluyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/kayma-tutkunlarinin-yeni-adresi-pamporovo/", "text": "Kayma tutkusu içinizi kemirip duruyorsa hemen plan yapıp, yola çıkacak kadar yakın bir yerdir, Pamporovo. Genelde kayma tutkunları Bansko'yu bilse ve en çok orayı tercih etse de Bulgaristan'ın uluslararası yarış pistine sahip Pamporovo'da son dönemlerde en çok tercih edilen yerlerin başında geliyor. Pamporovo, Rodop Dağları'nın ortasında, yaklaşık 1900 metre yüksekliğiyle Snejenka zirvesinin eteklerinde kurulmuş. Kış aylarında kar kalınlığının 2 metreyi bulduğu, çığ ve fırtına ihtimalinin olmadığı, nisan ayına kadar kaymanın keyfini yaşayacağınız bir bölge. Kaliteli karda kayma keyfinin yanında, 18 farklı seçenekte pistlere de sahip. Snejanka'nın etrafında konumlanan pistler farklı zorluk derecesine göre toplam uzunluğu 37 Km'yi bulan, çeşitli seçeneklerde uzunlu kısalı pistlerde kaymanın keyfini sunuyor. Snowboard'dan tutun yeni başlayan, başlayamayan herkes, rahatlıkla kayabiliyor. Ailece geldiyseniz, çocukları 4 saatliğine kayak hocasına emanet edip, kaymanın keyfini yaşarken, acemiyseniz bu sefer siz 4 saat teslim olup, yeni bir heyecan yaşıyorsunuz. ''Aman kaymak bana göre değil!'' derseniz, bir seçeneğiniz daha var tabi. Değişik mekanlarda eşinizin, dostunuzun, arkadaşınızın, sevdiklerinizin heyecanına ortak olup, tatilinizi sıcacık ortamda güzel bir manzaranın karşısında kahvenizi yudumlayarak geçirebilirsiniz. Kayanlara özenip, içinizde kayma korkusu varsa ya da dinlenmek için zaman ayırıp, bir de yükseklikten de korkmuyorsanız hemen ilk gelen telesiyeje atlayıp, yukarıda, Snejanka Tepesi'nde 1929 metre yükseklikte yer alan televizyon kulesine çıkıp, eşsiz manzara karşısında zaman geçirir, sıcak şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Yukarı çıkarken bindiğiniz telesiyejle, etrafı saran çam ağaçlarının arasından geçmekte farklı güzellikler yaşatıyor. Sadece kaymak için gelenlere öncelikle çam ormanlarına karşı muhteşem manzaralara sahip, değişik seçenekte yer alan buradaki otelleri öneririm. Bizim gibi kaymanın dışında kaplıca ve kültür gezisi yapanlara ise, yakın köylerdeki farklı seçeneklerde otelleri öneriyorum. İstanbul'dan yaklaşık 465 kilometre uzaklıktaki Pamporovo'ya, en kolay ve en kısa yol karayolu ile ulaşım. Özel aracınızla seyahat etmeyi seviyorsanız ve yurtdışına çıkış belgeleriniz de varsa çok kolay ancak yeni çıkış yapacaksanız biraz maliyetli. Daha ucuza getirmek isterseniz, en ideali hafta sonu turlarına katılmak ya da otobüsü tercih etmek. Geceyarısı başlayan yolculuğun ilk durağı Kapıkule sınır kapısı. Bulgaristan'a ikinci bir sınır kapısı olsa da en yakın Kapıkuleyi tercih etmelisiniz. Sonra sırasıyla Scilengrad, Harmanlı, Haskovo, Popovitsa, Asenovgrad, Chepelare'den geçip yaklaşık 8 saat süren yolculuğun ardından Pamporovo'ya varıyorsunuz. Kaymanın dışında yakında yer alan çevre köylere gitmenizi de tavsiye edebilirim. Orada da kalabilir, yakınında yer alan Baçkovski Manastırını da gezebilirsiniz. Manastırda gezilecek yerlerle ilgili bilgiye de buradan ulaşabilirsiniz. Gündüz kayma keyfi gece de farklı aktivitelerin beklediği Pamporovo'da eğlence dorukta! Yiyecek ve içeceklerin uygun fiyatta olduğu mekanlarda güzel gece geçirip, günü tamamlayabilirsiniz. Ülkede para birimi Leva, Bulgaristan sınırına girince solda yer alan markette paranızı çevirebilirsiniz. Ya da yaşadığınız şehirde Bulgar parası satışı yapan döviz büroları varsa ilk tercihiniz orası olmalı. Gelmek için vize de şart! Bulgar vizesi ya da schengen vizesi ile geçebiliyorsunuz. Yeşil pasaportunuz varsa vizeye gerek kalmadan doğrudan geçiş yapabilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/kazdaglarinda-guzel-bir-koy-yesilyurt-koyu/", "text": "Gün geceye doğru evrilirken virajlı yolda ilerliyoruz. Tek isteğimiz bir an önce varmak. Tam yolun kıvrımındaki levhayı görünce yan yola sapıyoruz. Görünüşte yol uzunmuş gibi görünse de hemen ilk taş bina uzaktan görünüyor. Burası sonradan yapılan bir otel. Köyün dokusuna göre yapılmış olması da ayrıca güzel. Köyün meydanına varıyor, aracımızı buraya park ediyoruz. Valizlerimizi çeke çeke geceyi geçireceğimiz otelimize varıyoruz. Burası küçük bir butik otel. Kadın girişimcinin eliyle hayat bulmuş, altı odalı güzel bir otele dönüşmüş. Otel konsepti de oldukça ilgi çekici, eski Türk filmlerinden derlemelerle süslenmiş. Özellikle sinema gecelerinde tekrar eden ''Al Yazmalım, Hababam Sınıfı'' bunların başını çekenlerden...''Burası neresi?'' dediğinizi duyar gibiyim. Sardunya Otel, küçük olmasına küçük ancak bir aile gibi yakın ve samimi sıcak bir ortam. Odamız sabah köy manzarasına karşı kahvaltımızı yapacağımız ve aynı zamanda çok amaçlı kullanılan terasa bakıyor. Yol yorgunuyuz, hemen sızıp kalıyoruz. Sabah erken bir saatte gözlerimi açıyorum. Bizimkilerin uyanmasına ve kahvaltıya daha çok vakit var. Gün de aymış, güneş ışıl ışıl uzaktan gülümsüyorken, köyün ıssız sokaklarında dolaşmaya başlıyorum. Çok severim, sabah dolaşmalarını. Sessiz, bomboş sokaklarda dolaşırken fotoğraf çekmeyi de dolaşmayı sevdiğimden daha çok seviyorum. Boşta durmuyorum tabi ki fotoğraf çekerek ilerliyorum. Gece ve gündüz kalabalık köy meydanın sakinliği, etrafın sessizliği büyülüyor. Birkaç kafe, dükkan ve küçük bir fırında kıpırtılar var. Ara sokaklardan yukarıya doğru tırmanıyorum. Köyün dışına doğru ilerlediğimde büyük bir otelle karşılaşıyorum. Tıpkı köyün girişindeki gibi ama ondan daha büyük havuzlu, taştan etrafına verilen özenden anlaşıldığı gibi lüks bir otele benziyor. Biraz ilerleyince yeni kurtarılmaya çalışılan evde çalışma sesleri etrafa yayılırken, etrafımı köyün haylaz köpekleri sarıyor. Belli ki oyun istiyorlar. Biraz okşadıktan sonra köyün içine doğru süzülüyorum. Keşfetmediğim sokak aralarında dolaşıyorum. Kahvaltı saati yaklaşınca Sardunya Otel'e yöneliyorum. Terastaki yerime, Türkan Şoraylı sandalyeme yerleşiyorum. Köyün manzarasına karşı yapılan kahvaltının ardından özel ev yapımı şerbetli sabah kahvesini de yudumlayınca bu güzel havalı günü deniz kıyısında tamamlamayı düşleyerek aracımızla köye en yakın sahile Küçükkuyu'ya doğru gidiyoruz. Küçükkuyu'dan Assos sapağında yer alan Limantaşı işletmesinin sahilinde gün boyu takılıyoruz. Burası küçük bir işletme hem plaj hizmeti hem de gün boyu yeme içme ihtiyacımızı gideriyor. Özellikle akşamları bir ağacın altına yerleştiğimiz masanın etrafında denizin sesiyle rakı balık keyfine de diyecek yok!. Özellikle sardalya yemeden ayrılmayın, fiyatlarda uygun! Kazdağları denilince hep Adatepe Köyü en çok bilinse de benim kalbimi Yeşilyurt çaldı. Adatepe'ye göre daha samimi daha köy havasında oluşu belki. Adatepe gibi eski bir yerleşim yeri Yeşilyurt. Eski ismi Büyük Çetmi olan köyün 90 haneli yaklaşık 200 kişilik nüfusu varmış. Tıpkı Adatepe'de olduğu gibi, Yeşilyurt'ta eski taş evleriyle, dışarıdan gelenlerin ve özellikle yabancıların gözdesi haline gelmiş. Biraz burada kalıp, işletmecisi ve yereliyle sohbet ettiğinizde ne kadar değerli hale geldiğini fiyatları duyunca anlayacaksınız. Köy halkının geneli Yörükmüş. Yörükler buraya yerleşeli çoktan göçerliği unutmuşlar bile. Yörenin halkı şöhreti her tarafa yayılan zeytincilikle geçiniyor. Küçükkuyu'dan sadece 3 km uzaklıkta olunca da, köyün temiz ve dinlendirici havası, özellikle orta ve üst yaş konukları oldukça cezbediyormuş. Köyde konaklama olanağı da oldukça fazla sabah yürüyüşümde birçok otele dönüşmüş evlere ve yeni yapılan taş otellere rastladım. Gelince çok rahat kalacak yer bulunuyor. Köyde dolaşırken bu yöreye ait otlu dondurmada oldukça ilgi çekici. Başta kekik olmak üzere her türlü ottan yapılan dondurmanın tadına bakmadan dönmeyin. Yılın sekiz ayı hareketli olan köyde birkaç ay sakin geçiyormuş. Gelince sadece konaklayıp gitmeyin, macera arayanlara da alternatifler var. Mesela meraklılarına Off-road ve trekking rotaları da mevcutmuş. Denemedim ama denemek isteyenlere öneri olarak buraya yazıyorum."} {"url": "https://gezginruhu.net/kemik-evi-beinhaus-hallstatt/", "text": "Bu sefer sıra dışı bir gezi yazısıyla karşınızdayız. Biraz farklı yerden, kemik evinden bahsedeceğiz. Hallstatt'ın, kendisi gibi korunan şirin mezarlığı, mezarlığın hemen yanında yer alan kilise ve kilisenin girişinde kemiklerin saklandığı küçük odacıkta dolaşacağız. Hallstatt'a kimisi köy, kimisi kasaba dese de oldukça masalsı güzellikte ve kendisi gibi bol çiçekli bir mezarlığı ve mezarlığın yanında St. Michael adında küçük bir şapeli bulunuyor. Hallstatt, öylesine küçük bir yer ki zamanla mezarlıkta yer sıkıntısı yaşanınca, 1700'lü yıllarda kilise, yeni merhumlara yer açabilmek için mezarlardan kemikleri çıkarmaya başlıyor. Ölen kişilerin mezarları 10-15 yıl sonra açılarak kemiklerin güneşte beyazlaması için bekletilmeye başlanıyor. Beyazlayan kemikler de burada yani kemik evinde korunmaya alınıyor. Daha sonra üzerine sembolik dekoratif çizimler yapılmaya, merhumun ismi ile doğum ve ölüm tarihleri yazılmaya başlanıyor. Böylece bu kişilerin bir mezarı olmasa da hep hatırlanmaları sağlanıyor. Raflara dizerken en yakın akrabalarının yanına yerleştiriliyorlar. Burada değişik dekoratif desenlerle boyanmış 1200'den fazla kafatası raflarda yan yana dizilmiş duruyor. Bu gelenek 1960'lı yıllara kadar sürmüş. 1970'li yıllarda Katolik kilisesinin, ölüleri yakmayı serbest bırakmasından sonra kafatası sergileme işlemi yavaş yavaş sonlanmaya başlamış. 1983'te ölen bir kadının isteği üzerine kafatası 1995 yılında kemik evine konmuş ve bu konan son kafatası olmuş. Çarmıhın yanındaki altın dişli kafatası da bu kadına aitmiş. Buradaki asıl amaç depolamak olsa da zamanla turistik bir aktiviteye dönüşmüş. Kemik eve girmek için bilet almak gerekiyor. Biletler, bu binanın yanındaki gişeden alınıyor. Biletlerle birlikte size kiliseyi, tarihini ve kilisedeki kemiklerin ne işe yaradığını anlatan bir bilgilendirme kağıdı veriliyor. Seçenekler arasında Türkçe bilgilendirme de var! Beinhaus'u, Mayıs- Ekim arasında 10:00-18:00 saatleri arasında, Kasım- Nisan tarihlerinde de pazartesi ve salı günleri hariç 11:30-15:30 arasında ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücreti 1,5 Euro."} {"url": "https://gezginruhu.net/kirk-kapili-sehir-ani/", "text": "Kars'tan Ani'ye doğru ilerliyoruz. Günümüzün yarısını buraya ayırdık. Giderken yolun kenarında bir kıpırtı görüyoruz. Şoförümüz, ''tilki o!'' diyor. İlk defa bir tilki görmenin heyecanıyla geriye dönüp fotoğrafını çekiyoruz. Arabadan inmeden, ürkütmeden! Belli ki yiyecek arıyor. Karda bulması biraz zor ama bizi heyecanlandırdığı doğru. Sonra sağlı sollu beyazlara bürülü yolda, Ani'ye yol alıyoruz. Yolumuz biraz uzun... Kars'tan 42 kilometre uzaklıkta Ocaklı Köyü'nde, Arpaçay'ın yanında yer alıyor. İçimden pek harabe demek gelmiyor, nedense. Bakmayın şimdi harabe olduğuna, öyle adlandırıldığına da. En az 7000 yıllık bir geçmişe sahip. İpek Yolu üzerinde kurulan, zenginliğiyle parlak dönem yaşamış bir medeniyet. Birden çok millete ve medeniyete de ev sahipliği yapmış. Şimdi harabe durumda olsa da zamana direniyor. Bize sadece hayran hayran seyretmesi kalıyor. Eski bir Ermeni Krallığı olarak ilk defa adını duyurmuş. Krallık mücadelelerle bir aileden diğerine geçse de geriye yansıyanlar muhteşem. Sonra Selçuklular'a geçmiş. Günümüze kadar da birçok eser zamana direnerek ulaşmış. Camiler, Kiliseler, Ateş Tapınakları... Saydıklarımız, ya sayamadıklarımız! Toprağın altında gün ışığına çıkmayı bekliyor. Kazı çalışmaları da zaman zaman devam ediyor. Daha aracımız önünde durduğu an büyüsüne kapılıyoruz. Girişte soldaki gişeden biletimizi alıp içeri giriyoruz. Görmeyi ne çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Bu kadar da büyük olduğunu hayal bile edemezdim. Buraya kadar gelmişken ya önceden tarihini araştırmalı ya da yerel rehber eşliğinde gezmeli. Çevredeki rehberlerden birisiyle anlaşıp, gezmeye başlıyoruz. İçeriye kemerli kapıdan giriyoruz. Zamanında şehre yedi farklı kapıdan giriliyormuş. En önemli kapıları ise; Kars Kapısı, Aslanlı Kapı ve Sarnıçlı Kapı. Bölgeye Aslanlı Kapı'dan giriyoruz. Yarısı ayakta, yarısı yıkık durumda! Girince sola doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 8 km'lik alanı yarım güne sığdıracağız. Her yer karla kaplı. Malum mevsim kış, aylardan da Ocak! Karda belli-belirsiz patikada ilerlediğimizde, sağımızda yarısı yıkık, yarısı ayaktaki yapının bir zamanlar kilise olduğunu öğreniyoruz. Ayakta kalan kısmını da kurtarma çalışmaları başlamış. Kilisenin yüksekliği 33 metre Hz. İsa'nın ömrüne denk ''33''. Dar ve yüksek. Arpaçay'a, aşağıya doğru ilerlediğimizde karşımız Ermenistan. Arpaçay ise doğal sınırı oluşturuyor. Vakti zamanında iki bölgeyi birleştiren bir köprü görevi görüyormuş şehir. Şimdi sınırlar kapalı. Arpaçay'ın kıyısında bir kilise eğimli arazinin üzerinde zamana direnerek yükseliyor. Arazinin eğimi doldurularak yapılmış. Burası Tigran Honents Kilisesi. Zengin mimarisi, içindeki freskleri ve muazzam taş işçiliği etkileyici. Ermeniler taş ustalığında oldukça iyiler. Arpaçay'ın diğer tarafında, Ermenistan bölgesinde taş ocakları yer alıyor. Ara sıra taş ocaklarında patlamalardan ve depremlerden dolayı Ani Harabeleri zarar görmüş. Geriye döndüğümüzde eski bir hamamın önünden geçerek, Arpaçay'ı da solumuza alıp ilerliyoruz. Karşımızda birçok yapı mevcut özellikle yan yana duran ikisi uzaktan bizi kendine doğru çekiyor. Biri katedral, diğeri de cami. Katedral, Ani Kralı Sembat tarafından 987 yılında yapılmış. Mimarı Tiridat Mendet'miş. 1064 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan Ani'yi fethettiğinde ilk Cuma Namazını burada kılmış. Daha sonra yapıya mihrap eklenerek camiye dönüştürülmüş ve artık Fethiye Cami'si olarak anılmış. İçerisi de en az dışarısı kadar güzel ve heybetli. Depremlerin etkisiyle tavanı çökse de gökyüzüyle buluşmanın tadı da başka oluyor. İçeride taşın gün ışığıyla dansını seyrediyoruz. Fethiye Cami'nin hemen arkasında Manuçehr Camisi ve Türbesi yer alıyor. Cami, şehrin yönetimi Selçuklular'a geçtikten sonra Selçuklu Emiri Manuçehr tarafından yapılmış. Meyilli arazide olmasından dolayı fevkani olarak inşa edilmiş, geleneksel Türk Mimarisi'ndeki Ulu Cami plan şemasını burada da görüyoruz. Caminin hemen yanından Arpaçay geçiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/kiyida-gizlenmis-cennet-amasra/", "text": "Amasra, her ziyaretçisinin Safranbolu üzerinden gelmeyi tercih ettiği bir sahil beldesi olup önceliği hak eden muhteşem bir yer, bilemediğimiz o cennet aslında. Gerçi biz de aynı geleneğe uyup, bir gece Safranbolu'da konaklayıp, öyle yola çıkıyoruz. Bartın'ı geçtikten sonra yeşilliklerle bezenmiş yolda bir süre ilerliyoruz. Buraya ''Aşıklar Yolu'' diyorlarmış, sonradan öğreniyoruz. Yolun güzelliğine aşık oluyoruz. Daracık yol önümüzde kıvrılarak uzayıp gidiyor. Ara sıra karşı tarafta satıcılar, semaverde demlenmiş çaylar, bir masa birkaç sandalyelik dinlenme köşeleri görsek de diğer tarafta cılız akan bir dere bize eşlik ediyor. Amasra'ya yaklaşırken yol birden genişleyerek, bizi uzun bir tünele doğru çekiyor. Büyük hevesle hazırlandığımız, tıpkı Fatih Sultan Mehmet gibi bir tepeden Amasra'ya bakıp; '' çeşm-i cihan'' diyeceğımiz yeri göremeden hop Amasra'ya varıyoruz. Meğerse iki farklı yoldan geliniyormuş. Biz maalesef yeni yapılan, tünelli yolu seçince manzarayı da kaçırmış oluyoruz. ''Dönüşte diyoruz'' ama sadece sözde kalıyor. Önümüzde çok uzun bir yol var. Biraz hayal kırıklığıyla, yoğun kalabalığın kucağına düşüyoruz. Gelmek ve gezmek için doğru bir zaman değilmiş, gelince anlıyoruz. Çok kalabalık! Hafta sonu olunca etraftaki illerden havayı sıcak bulanlar serinlemek için gelirken, turlarla gelip grupça dolaşanları da görüyoruz. Girişte yer alan otoparka aracımızı koyar koymaz, yoğun kalabalığın arasına karışıyoruz. Girişte hemen sağda müze karşılıyor. Küçük bir bina ancak bazı eserler bahçesinde yer alırken, içeride de zengin bir koleksiyonu barındırıyor. Hava sıcak önümüze ilk Küçük Liman Plajı çıkıyor. Bütün şezlonglar dolu görünüyor. Herkes denizde serinleyerek dinleniyor. Etrafa yayılan müziğin sesine bir de kalabalığın tatlı uğultusu karışıyor. Kıyıda yer alan kafelerden birine oturup, yol yorgunluğu bir çay içiyoruz. Onda bile boş masayı bulunca hemen çöküyoruz. Köşe kapmaca oyunu oynuyoruz. O kadar kalabalık yani. Biraz dinlendikten sonra bu sefer kıyı boyunca geze geze Büyük Liman'a doğru ilerliyoruz. Çoğunluğunu hediyelik eşyaların oluşturduğu Çekiciler Çarşısı'nın daracık sokağından etrafı seyrede seyrede geçiyoruz. Sokak çok dar ve alış veriş tutkunları da burada. Birkaç şey beğeniyorum ancak kalabalıktan bir türlü almaya yaklaşamıyor boş verip, sokağın dışına çıkıyoruz. Büyük Liman'a doğru açıldığımızda bir tarafından uca doğru uzayan kale, iskeleden kalkan tur tekneleri, ekmek arası balıkçılar yer alırken, sahilde belli bir bölümde dizili sandallar, balık lokantaları ve denizde yüzenler, güneşlenenler yer alıyor. Amasra denilince akla ilk gelen şey balık ve salata. Bunun için balık mevsiminin olması enfes bir lezzet şölenini beraberinde getiriyor ancak mevsiminde değilseniz tabiki balığın yanında yöreye ait farklı yemekleri de tadıyorsunuz. ''Ne yenilir?'' derdine düşmeden farklı bir öneri de bizden sizlere, Bartın Mantısı'nı da bir deneyin. İçinde kıyma ve pirinçten hazırlanan bir harçla alışılmışın dışına çıkılarak biraz daha büyük mantılar salçalı ve yağlı sosla birlikte nefis bir lezzet sunuyor. Deneyin seversiniz, umuyoruz. Karnımız doyunca doğru soluğu kalede alıyoruz. Tabi önce Çekiciler Çarşısı'ndan tekrar geçerek almayı düşlediklerimize bir kez daha bakarak ilerliyoruz. Ama kalabalık aynı yerde sadece kimlikleri değişmiş. Kaleye tırmanırken iki tane kemerli geçitten geçiyoruz. Araçların buraya girmesi ve tarihi yapıya zarar vermelerini doğru bulmuyoruz. Sadece yayalara açık olmalıydı! Ama maalesef her an çıkan araçlar rahat gezmemize biraz engel oluyor. Sürücülerin sabırsız halleri de durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Ya iki geçit arasında aniden çıkan iki katlı eve ne demeli? Tarihi alan içerisine yapılan bir ev. Burada biraz hüsrana uğruyoruz, keyfimizde kaçıyor. Ancak köprünün üzerinden manzaranın güzelliği olumsuz halimizi alıp, bizi uzaklara götürüyor. Tek kelimeyle büyüleyici. Karşıda Tavşan Adası uzansak dokunacakmışız gibi yakın, ufaktan gülümsüyor. Kemere Köprüsü'nden sola doğru kıvrıldığımızda birkaç yerde yer alan seyir terasından bu sefer nefis köprülü manzara fotoğraflarımız oluyor. ''Burada beni bırakın doyasıya seyrediğim.''dediğim yer de burası. Tam Direkli Kaya'nın karşısındayız. Seyrediyoruz. Uzaktan yüzenlerin, kayanın dibine konuşlananların cıvıltıları yayılıyor. Denizin en güzel girilecek yeri de sanırım burası. Tabi iyi bir yüzücüyseniz! En güzel günbatımı da buradan seyrediliyormuş. Maalesef biz o ana kadar kalamadık ama öyle bir haberin kulağımıza fısıltısı geldi. Büyük ve Küçük Liman'ın dışında denize girmek için başka seçenekler de var. Biraz dışarıya çıkmak gerekiyormuş. Bozköy ve Çakraz'da diğer seçenekler arasında. Bir gün gelir lazım olur, yazın bir yere. Bir daha gelmeyi düşleyerek, iki nefeslik daha seyredip, önümüzde uzayan yolu düşünerek veda ediyoruz. El ayak çekilince, hafifte hava yumuşasın, yapraklar sararıp etrafa dağılınca, denizde coşkun dalgalarına kavuşunca HOP buradayız. merhabalar, detaylı bir yazı olmuş tebrik ederim. Ayrıca belirtmek isterim ki, Karadeniz'deki balıkların bollaştığı, sokaklardaki ağaçların yapraklarının sararmaya başladığı zaman geldi. Amasra'ya tekrar bekleriz. Amasra hakkında detaylı bilgi almak isterseniz https://www. amasra. net/ 'i tavsiye ederim."} {"url": "https://gezginruhu.net/kiyikoyden-sariyere/", "text": "Daha önce Kıyıköy' e gitmiş, güzel bir hafta sonu geçirmiştik. Gezimize dair izlenimlerimizi buradan okuyabilirsiniz. Bu seferki biraz daha maceralı, anayoldan sapmalı, orman yollarında kaybolmalı, İstanbul'un kuzeyindeki güzellikleri, kıyı bucak gizlenmiş köşeleri keşfetmeye dayalı. Geceden gelip yol yorgunluğunu atıyoruz. Konaklamak için yine Kıyıköy Resort Oteli seçiyoruz. Rahat edebildiğimiz tek yer olarak sanki burayı seçiyoruz. Otel önceki gelişimize göre almış başını gitmiş. Büyüdükçe büyümüş. Büyüyünce de konaklayıcılarında sayısı artmış. Sabah mis gibi havaya uyanıp, kahvaltının ardından kendimizi dışarıya atıyoruz. Açıkçası otelin kalabalığından biraz uzaklaşıyoruz. Tatilcilerin, yazlıkçıların, kampçıların gözdesi ÇİLİNGÖZ. 2011 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiş ve artık Çilingoz Tabiat Parkı olarak biliniyor. Tabiat Parkı, 17.75 hektarlık bir alanı kaplıyor. İstanbul'a yakın kamp yapılacak yerlerin de başında geliyor. Çilingöz, geniş, ince kumlu plaja da sahip. Tabiat parkının hemen yanından Çilingöz Deresi geçiyor. Tabi bir de sazlıklarla kuşatılmış gölette var. Durum böyle olunca buranın güzelliklerini anlatmaya kelimeler yetmiyor. Kısaca ''Çilingöz'' denilince deniz, orman, göl, sazlık, dere, kamp, doğal güzellik demeden geçemiyoruz. Etraftaki maviliğe karışan yeşillikleri de listelersek; kayın, kızılağaç, gürgen ve saçlı meşe gibi bölgedeki ormanların çoğunluğunu oluşturuyor. Bıldırcın, karabatak, ulluk, atmaca, ağaçkakan, leylek ve saksağan gibi kuş türlerinin yanı sıra geyik, karaca, tilki sansar, kurt, çakal, sincap gibi türler de alanda koruma altında bulunan canlılar arasında yer alıyor. Hal böyle olunca bölge aynı zamanda yaban hayatı koruma alanı olarak da biliniyor. İstanbul'a yakın oluşuyla, şehrin gürültüsünden kendini serin sulara atmak isteyenlerle dolup taşıyor. Bölgeye gelenlerde; gölde balık tutandan, trekking yapmak isteyenlere birçok yürüyüş parkuru yer alırken, kampçılara da kamp alanları mevcut. Gelenlerin ihtiyacını karşılamak için kır lokantası ve büfe tarzında hizmet veren yerlerde var. Çilingöz'den sonra Yalıköy geliyor. Yine Çatalca'da güzel bir dinlenme yeri Yalıköy. Eski bir Rum balıkçı köyü. Eskiden Podima, şimdi Yalıköy olarak bilinen köy, on iki kilometrelik sahile sahip. Karadeniz kıyısında ormanları, gölleri, mesire alanları ve doğal zenginlikleriyle doğa severlerin ilk adresi de burası oluyor. Ayrıca köyle bulunan suyun klor seviyesinin 0 olması nedeniyle köye gelenlerin çoğu litrelerce suları evlerine götürdükleri de söyleniyor. Yalıköy, tarihi kalesi ve doğal iki mağarayla gelenlerinin ilgisini oldukça çekiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/komsu-ada-sakiz-chios/", "text": "Mesta'yı, ''taşların arasında saklı cennet'' olarak da tanımlayabiliriz. Köyün taştan yapıları ve kemerli yolları; etrafı sarıp sarmalayan asmalarıyla adeta ''taşla asmanın'' dansını sunuyor. Köye geldiğinizde önce dışında dolaşın. İçeriye açılan her hangi bir kemerden girdiğinizde ise taştan dar sokakları, duvar ve kemer üstlerini süsleyen asmalarıyla, mistik sokaklarında yavaş yavaş ilerleyin. Tertemiz, ışıl ışıl sokaklarda farklı bir ambiyansla karşılaşıyorsunuz. Adaya gelen ziyaretçilerin genelinde Mesta'ya ilginin fazla olduğunu görünce sakın şaşırmayın! Ara sokakların bitiminde, geniş meydana açılan sokağın bir tarafını kilise diğer tarafını seçkin ürünlerin satıldığı dükkanlar, ortayı da kafeler dolduruyor. Meydandaki dükkanları dolaştığınızda birbirinden değişik ve bir o kadar çekici tasarımların ister istemez büyüsüne kapılıp, alış veriş tutkusuna yenik düşüyorsunuz. Sıcak havalarda, bunalan yorgun ziyaretçileri ise birbirinden değişik lezzette dondurmalar bekliyor. Özellikle favori damla sakızlı oluyor. Meydandan biraz uzaklaşıp çıkışa doğru yöneldiğinizde, ara sokaklara gizlenmiş minik dükkanlar karşınıza çıkıyor. Çoğunluğu damla sakızlı ürünlerin oluşturduğu dükkanlarda; likör, reçel, kahvelere rastlıyorsunuz. Adaya gelince konaklayacağınız en güzel yerleşimlerin de ilk sırasında yer alıyor, diyebilirim. Bir sonraki gelişimizde favori köyümüz burası. Diğer köylere göre hem fiyatı yüksek, hem kalabalık olsa da, listenin birinci sırasına yazılabilir. Mesta kadar büyük ve popüler olmasa da benzerliğiyle şaşırtıcı. Adaya gelenler yönlerini Mesta'ya çevirse de burayı atlamadan geçmeyin. Taş yolları, yapıları ve en önemlisi tenhalığıyla çekici. Adanın, yapısal özellikleriyle farklılık gösteren; güneye doğru süzüldüğünüzde her an karşınıza çıkacak kadar da ortada olan, favori köylerden birisi de Pirgi. Evlerin dış cephesine giydirilmiş, farklı desenli, tıpkı motif motif işlenmiş dantel görünümlü binalarıyla; dar ara sokaklarda orta yaşı çoktan devirmiş teyzelerin kapı önlerinde, damla sakızı ayıklarken sohbetleriyle; esnafın damla sakızlı ürünlerinden oluşan ikramlarıyla; bizden bir parça bulacağımız yerlerden Pirgi. Köyün meydanında Kolomb 'un keşfe çıkmadan önce konakladığı ev ve yanında büyük kilise, geniş alanı çepeçevre saran kafeleri yer alıyor. Kafelerden birine yerleşip köyün bir parçasıymış gibi kahve keyfi yapabilir, köyün yaşamına ortak olabilirsiniz. Güneyden çıkıp Chios'a ilerlerken muhakkak içinden geçeceğiniz, köylerden biri de Armolia. Diğer köyler gibi yapılarıyla olmasa da, birbirinden değişik şekil ve renkte üretilen seramikleriyle ünlü. Hatta Tv8'de yayınlanan ''Gülhan'ın Galaxi Rehberi'n'' de çekim yapılan dükkana girince ekranda hemen programı görüyoruz. Geniş dükkanlarda her çeşit seramik ürünlerini uygun fiyata alabiliryorsunuz. Hepsi birbirinden çekici ve ayrı güzellikte olan seramikleri alırken, seçiminde bayağı zorlanıyorsunuz. Altı gün boyunca ev sahipliği yapan, tekrar gelince kalmak için tercih edeceğimiz köylerin ikinicisi ise Emperios. Ara sıra sığınmak için uğrayan teknelere ev sahipliği yaparken; sahili çevreleyen birkaç taverna, otel ve parmakla sayılacak kadar az yerleşimiyle tenha köylerden de biri. Deniz kıyısında kaldığımız apart dairede, oldukça ucuz bir fiyat ödeyerek bir hafta tatilimizi de uyguna getirdik. Adanın popüler plajları arasında yer alan Mavra Volia ve Komi'ye de oldukça yakın. Lithi plajına giderken bir anda içinden geçip bizi etkileyen köylerden biri de Vessa. Aynı Mesta'nın, yapı özellikleriyle karşılaştığımız köyde, temiz, tenha ve etkileyiciliği ile ziyaretçilerini çekiyor. Volkanik püskürme sonucunda oluşan plajının genelini siyah taşlar oluşturuyor. Mavra Volia'da şezlong, kafe veya restoran yok. Havlunuzu yere serip sessziliği yaşayıp, serin sularında rahatlayabalirsiniz. Yeme, içme işlemşnş ya yanızda taşıyarak ya da hemen 500 metre ileride yer alan Emporios Köyü'ndeki tavernalarda halledebilirsiniz. Sakız'da girilecek plajlar denilince ilk akla gelen yerlerden biri de Karfas'dır. Burası Sakız merkezine 7 km güneyinde oldukça sığ bir denize sahip. Karfas bölgesinin en güzel plajı da Komi'dir, diyebiliriz. Temiz, sığ, kumluk oluşu üstelik şezlong, şemsiye hizmetinin oluşuyla çocuklu aileleri cezbediyor. Yüzerken karşınızda görünen Çeşme kıyılarına da el sallayabilirsiniz. Karfas bölgesinde bol miktarda otel var. Burası adanın turizm merkezi denilebilir. Pirgi'den, Mesta'ya giderken, solda yer alan minik levhaya takip edip girdiğimiz virajlı yolun sonunda ''saklı cennet'' olarak da tanımlayacağımız Apothika; taşlı ve yalnızlığınızı yaşayacak kadar da tenha. Aracı yukarıda bırakıp, merdivenlerden inmek gerekiyor. Yukarıdaki küçük bir işletme olan barında oturup bira içmek, sohbet etmek çok keyifli. Denizi güzel. Ama Apothika'nın en önemli özelliği, Sakız Adası'nda scuba diving ve diğer su sporlarının yapılabildiği nadir plajlardan olması. Adası'nın en güzel üçüncü plajı da diyebiliriz. Türk turistlerin en çok tercih ettiği; kumlu, büyük bir plaj. Kumsalda dizili şezlonglar ve arkasında yer alan avernalarıyla ilginin yoğun olduğu tatilcilerin rahatını sağlayacak her türlü hizmet mevcut. ADAYA ULAŞIM: Adaya ulaşım çok kolay. Birden fazla feribot seferi var. İnternette karşınıza çıkan firmaları varış sürelerine göre değerlendirebilirsiniz. Adaya ulaşımı sağlayan feribot firmaları ise ; Ertürk Lines ve Ege Birlik. Biz Ertürk'ü seçtik. İnternetteki gezgin yorumlarından yola çıkarak daha kısa sürede gittiğini öğrendik, ancak tarife değişmiş hepsinin süresi hemen hemen aynı. ARAÇ KİRALAMA: Feribot biletini alınca otomatik olarak araç kiralama firmaları da karşınıza çıkıyor. İnternet fiyatı ile Ada'daki fiyatlar biraz farklı. Kendi girişiminizle alacağınız fiyat arasında 5 ile 10 euro fark var. Ben önce internette n aldım ancak sonra iptal ettim. İyi ki de etmişim. İnternette günlük 40 euroya kiraladığım arabayı adada 35 euroya kiraladım. 30 euro gibi bir karımız oldu. Adada gümrük çıkışında başlayıp caddenin sonuna kadar devam eden birden fazla kiralık araç firmalarından her hangi birini tercih ederek araç ihtiyacınızı giderebilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/konyanin-sirin-koyu-sille/", "text": "Konya'ya 8 kilometre uzaklıkta, ''hadi, gelmişken bir günümüzü de burada geçirelim.'' diyecek kadar da sıcak ve samimi! Biraz Kapadokya, biraz Şirince birleşince ortaya çıkmış Sille. Konya merkezine çok yakın bu ilçe, gerek dokusu, gerek mimarisi ile Konya'dan oldukça farklı. 6000 yıllık bir geçmişi olduğu da söyleniyor. Eskiden bir Rum köyü olan Sille, mübadele yıllarında nüfusu azalmış, bir daha eskisi gibi de olamamış. Şimdi tekrar canlandırma telaşı ve bir o kadar da ilgiyle yeniden çekiciliğini kazanıyor. Tarihi geçmişine bakıldığında buralarda önce Romalılar sonra Bizanslılar yaşamış. O dönemde önemli geçiş yollarının üzerinde olan köyün önemi biraz daha artmış. Köye girdiğimizde solda mağaralar, ortada akan sular, sağımızda ise kimi kurtarılmış, kimi yitip giden, kimisi de yeni yeni dirilmeye çalışan, geneli iki katlı olan evlerden oluşuyor. İlk soluklanma molasını yolun kenarında yer alan bir kafede verip, dereye karşı kahvelerimizi yudumluyoruz. Aylardan kasım olmasına rağmen hava yazı aratmayacak sıcaklıkta. Köyü keşfetmeye Sille Karataş Camisi ile başlıyoruz. Tabi hemen ulaşmak mümkün değil, köye hakim olan tepede yer alınca önce yokuşu tırmanmak gerekiyor. Biraz soluklanarak önümüzde kıvrılarak yükselen yoldan ilerleyip camiye ulaşıyoruz. 1878 yılında yapılan cami, bir dönem terk edilmişlikten yıkılmaya yüz tutarken, şimdi restorasyon çalışmalarıyla köye hakim tepeden heybetiyle gelenleri karşılıyor. Tamamen ahşaptan yapılmış minaresi ilk dikkatimizi çekiyor. Daracık kıvrılan merdivenden biraz da ürkek halimizle tırmanıp, köyü şöyle bir kuşbakışı süzüyoruz. Ne şirin bir köye geldiğimizi işte o an anlıyoruz. Köyün dar, taştan yollarında ilerlerken, aralarda kalmış evlerin sıcaklığını hissedip, ara sıra da köyün yerlisiyle selamlaşıyoruz. Yüzlerindeki tebessümden ilginin fazla olmasından gayet memnun olduklarını görebiliyoruz. Köyde ilgimizi çeken ikinci yer ise Aya Eleni Kilisesi. Biraz daha köyün içinde olmasına rağmen mimarisiyle gelenlere kendini bir şekilde gösteriyor. Kilise M. S. 327 yılında Bizans imparatoru Konstantin'in annesi Helen'i tarafından yaptırılmış. Günümüzde dimdik, ayakta duran sayılı kiliselerden. Bahçesinde yer alan kafeterya da bir çay molası veriyoruz, yorucu tırmanışın ardından iyi geliyor. Sonra tekrar aşağıya doğru süzülüyoruz. Derenin kenarında yer alan çömlek atölyelerinde üretilen çömlekler etrafa dizilişiyle ilgimizi çekiyor. İsteyenler kayalara doğru tırmanırken bizim grupta pek derman kalmamış. Ancak dar ara sokaklarda keşfedilmeyi bekleyen yapıları seyrederken, birkaç tane butik otele de rastlıyoruz. Özellikle birisi bizi cezbediyor. Keşke burada kalsaydık diye de hayıflanıyoruz. Size Sillehan Butik Oteli şiddetle öneriyorum. Yöresel mimariye sahip otelde göze hitap edecek kalitede köyün kültürel dokusuna uygun zevkle döşenmiş bir ortamda kalmayı düşleyin, ben çoktan başladım bile."} {"url": "https://gezginruhu.net/kos-istankoy-adasi/", "text": "Yoğun turist akınından dolayı ada bayağı kalabalık. Çoğunluk Türk! Kimi adanın koylarında uzun soluklu tatil programına uyarken, kimisi geçiş amaçlı kullanıyor. Adada ilk dikkatimizi Kale çekiyor. Kos Kalesi, tıpkı Bodrum kalesi gibi limanda ancak çok daha küçük. Kos'ta nereyi gezersek gezelim aslında Yunan ve Türk halkının inanılmaz benzerliğini düşünmüyor değiliz. Kos deyince aklımıza gelen ilk isim, kuşkusuz tüm doktorların ve tıp tarihinin babası kabul edilen, Hipokrat. Çünkü tıp biliminin kurucusu Hipokrat bu adada 2400 yıl önce yaşamış. Ağacın da onun tarafından dikildiği rivayet ediliyor. Meşhur Hipokrat ağacı ise şadırvanın hemen yanında. Dünya'nın ilk hastanesi de burada kurulmuş. Bu hastanenin bir benzeri de İzmir Bergama'da. Adaya, özellikle turizm açısından en büyük katkıyı Hipokrat sağlıyor, dersem yanlış olmaz! Adanın hemen her köşesinde Hipokrat'a dair bir şey buluyor ve görüyoruz. Çarşıda güzel bir konumda yer alan Caterina Hotel'den yukarı, eski yerleşim yerine doğru uzayan yürüyüşümüz sonunda aniden meydanda Defterdar Cami beliriyor. Kos'ta bulunan camiden diğeri... O da meydanı süslüyor. Camiden aşağıya doğru indiğimizde antik kente ulaşıyoruz. İçinde yoğun bir kalabalığın dolaştığı kalıntılar arasında bir kaç kare yakalıyoruz. Akşam antik kentin yanında dizili tavernalardan birine çöküp karnımızı doyuruyoruz. Garson ilgili ve bir o kadar da konuşkan. Yunan alfabesiyle masaya adımızı yazıyor, hoşumuza gitmiyor değil. Hafif kulağımızı tırmalayan taverna müzikleri, etraftaki kalabalığın fısıltıları geceyi tamamlıyoruz. Sabah sekizde günü karşılarken, yeni destinasyona doğru yol almak üzere limana varıyoruz. Patmos bizi bekliyor, Kos geçici gözdemiz... Limana yaklaşan feribotla kısa süreliğine vedalaşıyoruz. Altı günümüzü geçireceğimiz Patmos'a doğru yol alıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/kotor-masali/", "text": "Bir körfezin kıyısına kurulu küçücük bir şehir Kotor. Doğal yapısı bozulmadan günümüze kadar gelen ender yerlerden de biri. Her gün yüzlerce turist ağırlıyor. Dev curise gemilerinden tutun da, tur otobüslerine kadar yoğun bir kalabalığı görebiliyorsunuz. Turistlerin çoğunluğu Old Town'a geliyor. Genelini günübirlikçilerin oluşturduğu ziyaretçilerle birlikte konaklayanlar da var. Şehirde gezilecek, yerler o kadar çok ki, kısa süreli gezimizde en çok zamanı burada geçirdik. Çünkü burayı çok sevdik. Hadi hep beraber gezmeye başlayalım. Dünya'nın en eski ve en iyi korunan old town bölgesi burası ve UNESCO Dünya Mirası listesinde de yer alıyor. Etrafı surlarla çevrili bölgeye üç farklı kapıdan Kuzey, Güney ve Deniz Kapısı'ndan giriliyor. Surların içinde yer alan birçok bina, kilise, meydan mevcut. Binaların çoğu işletmelere ayrılırken, bir bölümü de hala yaşam alanı olarak kullanılıyor. Butik oteller, turistik dükkanlar, cafe, restaurantlar da ortamı renklendiriyor. Geceli gündüzlü uğrak yerimiz old town, gündüzleri yoğun ziyaretçi akınına uğrarken, geceleri şık giyimli bay ve bayanların yemek ve eğlenmek için tercih ettikleri yerler... Geceleri daha tenha. Ara sıra konaklayıcıların valizli vedaları, yeni gelenlerin heyecanlarını da gördüğümüz şehir de daha yükseklerden seyredelim diyenlerinde yüzlerce basamağı tırmanacağı kale tepeden gülümsüyor. Önünüze serilen eşsiz Kotor Körfezi'nin seyrine doyamayacaksınız Kaleye ya sabah ya da akşam üzeri çıkın. Gündüz yaz aylarında hava sıcaklığı çok yüksek. Günbatımın da şahane bir manzarayla karşılaşırken, bir kez daha Kotor'a aşık oluyorsunuz. Körfez boyunca süren yolculuğumuzda ilk durağımız Lastavica Adası oluyor. Üzerinde 1. ve 2. Dünya Savaşı'nda da kullanılan bir kale yer alıyor. Kalenin ismi ise Mamula. Kaleyi, l. Dünya Savaşı'nda Avusturya Macaristan Ordusu generali Lazar Mamula yaptırıyor. Şimdiler de yalnızlığa terk edilmiş kalenin doğal yapısı ve çevresi oldukça güzel. Gezimizde ikinci durağımız ise Mavi Mağara. Tek kelimeyle şahane bir yer. Küçük motorların bir ucundan girip, diğer ucundan çıktığı mağarada kısa süreli yüzme molası da veriliyor. En çok eğlendiğimiz yer de burası. Şahane bir yer. Sonra uzaktan İtalya'ya el sallayacak kadar uzaklaşıp, kıyı bucak keşiflerimize devam ediyoruz. Kıyıda yer alan 2. Dünya Savaşı'ndan kalma sığınaklara da uğruyoruz. Girişinde gençlerin denizdeki eğlencelerine bir göz atıp, denizden sığınağın içine doğru süzülüyoruz. Tavandan tutun içerideki gizli bölmelere şöyle bir göz ucuyla dokunup çıkıyoruz. Kıyı kıyı keşiflere devam ederken, bu sefer de karşı tarafa doğru yönelip, buranın en güzel köyü olarak da bilinen Perast Köyü'nün hemen karşısında yer alan iki adaya doğru ilerliyoruz. Kotor Körfezi'nde, Perast'ın karşısında iki adacıktan biri Sveti Dorde Adası'nı görüyoruz. Doğal bir adacık üzerinde 12. Yüzyıldan kalma bir Benedikten Manastırı ve mezarlık da yer alıyor. Bu kadarcık adanın ağaçlarla sarılması da karşıdan hoş bir görünüm oluşturuyor. Körfez turlarının genelde burayı uzaktan seyredip, hemen yanında yer alan Our Lady of the Rocks Kilisesi'nin de yer aldığı ada da kısa bir soluklanma molası veriliyor. Tekne turunda ziyaretçilerin uğrak yerlerinden biri de \"Kayaların Leydisi \" olarak bilinen Our Lady Of The Rocks Island. Burası küçük yapay bir adacık. Üzerinde bir kilise ve hediyelik eşya dükkanı yer alıyor. Manzara çok güzel, kısa süreli de olsa etrafında sunulan güzellikler, fotoğraf tutkunlarının şahane kareler çekeceği doğru adres. Uzun süren turumuz da, uzaktan surların görünmesiyle bitiyor. Körfezin etrafında uzayıp giden bir yerleşim bölgesi burası. Kotor Körfezi denilse de kıyı bucak uzayıp giden her yer Kotor değil tabi. Köy; belde olarak çeşitleniyor. En güzeli ise yapısal özelliklerin bozulmadan günümüzde de sürekliliğini koruması. Göze batan arada sırıtan birkaç yapı da olmasa daha güzel olacakmış. Şirin taş yapılar, kıvrıla kıvrıla uzayan iki şeritli yollar bazen tek aracın geçebileceği kadar da daralıyor. Daracık yolda ilerlerken hiçbir şekilde rahatsız olmadan saatlerce ilerlemek, etraftaki dinginliğin vermiş huzur olsa gerek. Körfezi yarıladığımız anda karşımıza feribot çıkıyor. Hemen sıraya girip, aracımızla feribota yerleşiyoruz. 15 dakikalık bir yolculuğun ardından kendimizi karşı tarafta buluyoruz. Feribottan inince hemen solda yer alan küçük plaja doğru yönelip, bir serinlik molası veriyoruz. Yerlilerle deniz keyfi yaşıyoruz. Gelen geçen gemileri uğurlayıp yaklaşık 2 saatimizi geçiriyoruz. Hafif gün sonlanmaya yakın Kotor'a doğru ilerliyoruz. Buradaki evler daha mı güzel? Özellikle Perast çok güzel. Sonra kıvrılarak uzunca bir süreye yayılan yolculuğumuz Old Town'da son buluyor. Kotor, çok güzel bir coğrafya. En ilgi çeken bölümü de old town denilen bölge. Buraya gelince uzunca bir süre konaklamalı, kıyı bucak yaşayarak keşfetmeli. Old town bölgesinin kıyısını bucağını adım adım keşfedin. Vaktiniz varsa kaleye tırmanın, önünüze sunulan bu güzelliği yükseklerden seyredin. Biz etrafında çok dolaşınca tırmanmaya pek vaktimiz kalmadı. En güzel zaman ya sabah ya da gün batımına doğru. Yazın geldiyseniz sıcaklar yorucu olabilir çünkü önünüzde adımlayacağınız yüzlerce basamak var. Sahilde yer alan tekne turlarından herhangi birinden alacağınız biletle tura muhakkak katılın. Kişi başı 30 Euro ödedik ve müthiş keyif aldık. Küçük en fazla 8 kişinin sığacağı teknelerle yapılan yolculuk farklı güzelliklere taşıyor. Olmazsa olmazınız olsun! Araç kiralamak en mantıklısı. Olmadı, bisikletle de körfez turu yapabilirsiniz. Fiyatlar ne az ne de çok orta karar. Geçerli para Euro. En fazla turist alan bölge burası. Yoğun kalabalığı Old Town dışında göremezsiniz. Herzec Novi'ye ve Perast'a muhakkak uğrayın."} {"url": "https://gezginruhu.net/kuba-ya-nasil-gidilir/", "text": "Yazımıza son yıllarda neredeyse herkesin gitmeyi düşlediği yer olarak sıkça dillendirilen ''Küba nerede ?'' sorusunu cevaplayarak başlayalım. Küba, Amerika Kıtası'nda, Karayipler olarak adlandırılan birkaç adadan oluşan bölgede bir ada ülkesi. ABD'nin Florida eyaletinin hemen güneyinde ve Meksika Körfezi 'nin de girişinde yer alıyor. ABD'ye 180 km. uzaklıkta yer alıyor. Rengarenk eğlence hayatı ve dört mevsim ılıman iklimiyle, her daim tercih edilen destinasyonların başında yer alan Küba'ya gitmek de çok kolay. Başta Türk Hava Yolları olmak üzere British Airways, Air France, Aeroflot gibi firmalar da ulaşım sağlıyor. THY direk ulaşım sağlarken, Madrid, Paris ve Amsterdam üzerinden aktarmalı olarak seferler düzenlenmektedir. THY ile gidiş 13 saat sürerken, dönüşte Venezuela'nın Karakas şehrine uğrayıp yolcu aldıktan sonra İstanbul'a devam ettiği için dönüş süresi biraz daha uzayarak 18 saati buluyor. Diğer havayolu şirketleri aktarmalı uçuşlar sağladığı için bu süreler biraz daha uzayarak 20 saati bulabiliyor. Biz THY yollarıyla direk uçuşu tercih ettik. Küba'ya uçuş mesafesi uzun olmasından dolayı biraz maliyetli. Değişik zamanlarda farklı fiyatlara satışa çıkan biletleri önceden almak daha avantajlı durum sağlayabiliyor. Hususi pasaportlar hariç, bordo pasaportlulara vize şart! Vize almak da öyle göründüğü gibi zor değil. Küba, sizden sadece uçak biletinizi, bir de pasaportunuzun ön yüzünün fotokopisini sunduğunuzda belli ücret karşılığında anlaşmalı olan acentalar aracılığıyla kolaylıkla vize veriyor. Sonrası valizini hazırlayıp yola çıkmakla sonlanıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/kurucesmeden-arnavutkoye-dogru/", "text": "Eski mahalle kültürünü; geçmişiyle, tarihiyle ve yaşayanlarıyla koruyan yerlerden ikisini birlikte deneyimleyeceğiz. Her köşesini, adım adım dolaşamasak da birkaç defa gidiş gelişlerimizle, bazen bir mekan, bazen de bir sokak arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sanki buraya aitmiş gibi bir duyguyla dolaştık. Kuruçeşme, Rumeli yakasında, Ortaköy ile Arnavutköy arasında sahil boyunca uzanan ve arkasındaki tepelere doğru yerleşenleriyle güzel bir semt. Eskiden Bithias, Kalamos, Amopolos gibi isimlerle anılırken, günümüze kadar Kuruçeşme olarak gelmiş. Semt sakinlerine göre koruları ve bol akarsularıyla eski isminin Koruçeşme olduğunu iddia etseler de biz Kuruçeşme olarak biliyoruz. 19 yüzyılın başında, burası İstanbul şehrinin önde gelen semtlerinden biriymiş. Bu semtte ancak padişahın özel izniyle oturulurmuş. Müslüman yapıları aşı boyası, yeşil beyaz renkteyken, azınlıklarınki ise kurşuni, sarı renklere boyanırmış. Ayrıca yükseklikleri de farklı olurmuş. O dönemde ise ulaşım ve alışveriş kayıklarla yapılırmış. Ana cadde üzerinde yürüdüğümüzde yalıların duvarlarında ya da binaların alt katlarında küçük bölmeler o dönemde kayıkhaneymiş. Şimdiler de ya kapıları kapalı ya da küçük dükkanlara dönüşmüş halde. Ulaşım kayıklarla olduğu için ilk önce kıyıya yerleşmeye başlanmış daha sonra mahalleli tepelere doğru yükselmiş. 19. yüzyılın ikinci yarısında buharlı gemiler, kara yolu ve tramvay ulaşımı hayatı kolaylaştırırken buralar kalabalık bir semte dönüşmeye başlamış. Kuruçeşme'ye geldiğimizde hemen yolun kıyısında bir duvarda yazılı isme ''ASSK CAFE'' ye yönelince denize doğru yaklaşıyoruz. Mekan günün her vakti özellikle de hafta sonları oldukça kalabalık. Kıyıdaki masaya yerleşmek için bayağı beklemeniz gerekiyor. En çok talep edilen yerler, bekleyenleri de oldukça fazla! Beklemem derseniz diğer masalara daha çabuk yerleşirsiniz. Menü oldukça zengin sabah kahvaltısından tutunda günün her saati keyifli sohbet edebileceğiniz yer burası. Günün başlangıcını burada yaptıktan sonra mahalle aralarına dalıyoruz. Kültürel anlamda zengin mahallelerden biri olunca gezeceğimiz iki kilise bizi bekliyor. Dediğim gibi bölge kültürel anlamda oldukça zengin ve en çok azınlıkların yaşadığı mahallelerin başında geliyor. Gezilecek yerlerin ilki Surp Hac Ermeni Kilisesi. Pandemi döneminde kilisenin kapıları henüz ibadete açılmamış ancak ana kapısı açık ve içeriye rahatlıkla giriliyor. Kilisenin ibadet kısmına girilemese de içeriye girip kapalı kapılar ardından içeriyi görebiliyoruz. İlk inşa edildiğinde Surp Nışan olan kilise, 1798'de ibadete açılmış. Peder Küd Ağanyantz'a göre kilise, Patrik Kağızmanlı Zakarya II. döneminde Çoban Amira tarafından temelden inşa edilmiş. 1798'de ise Episkopos İstanbullu Hovhannes tarafından kutsanarak ibadete açılmış. Farklı zamanlarda değişik eklemeler yapılmış. En son 2007 yılındaki onarımıyla kutsanarak ibadete açılmış. Surp Hac Ermeni Kilisesi'nden yokuş yukarı yürüdüğümüzde hemen karşımıza Aya Dimitrios Kilisesi çıkıyor. Kırbaş ve Alayemini Sokaklarıyla çevirili kilise eğimli bir yere kurulmuş. Zaten mahallenin tamamı eğimli araziye kurulmuş. İlk Ruban Mektebi 1804 yılında burada açılmış ve daha sonra 1849 yılında Heybeliada'ya taşınana kadar faaliyetini sürdürmüş. Bazalika planlı kilisenin içindeki oyma kabartmalı bitki motifleriyle bezeli ahşap koltuk oldukça ilgi çekerken, iki basamakla çıkılan ayazması İstanbul'un en büyük ayazmalarından biri olduğu söyleniyor. Kiliseye dair en ilginç inanış ise ayazmanın sağ duvarında yer alan meme şeklindeki kabartmaların göğüs hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyor olması. Bu nedenle yeni doğurmuş lohusa kadınlar sütleri bol olsun diye, göğüs ağrısı çekenler şifa niyetiyle buraya gelirmiş. Günümüzde hala bu gelenek devam eder mi bilmem ama 1902 yılından beri faaliyette olan Arnavutköy'ün tek Rum Okulu da kilisenin tam karşısında yer alıyor. Pandemi döneminde belli kurallara uyarak kiliseyi rahatlıkla gezebiliyoruz. Daracık taşlı sokaklarında yürümek, geçmişi yaşamak farklı bir duygu. Sokak aralarında dolaşırken, etrafın temizliği düzeni büyülerken hafif bir yağmura yakalanınca merakla girdiğimiz bir sokak arasında karşımıza çıkan değişik bir mekanda soluklanma molası veriyoruz. Biliyorum neresi olduğunu oldukça merak ediyorsunuz. İki katlı bir konakta, daracık taşlı çıkmaz sokağın hemen bitiminde güzel bir mekan Zest Kuruçeşme. Hemen önünde fotoğraf çekimleri varken, aradan sızıp içeriye giriyoruz. Belli ki burası bizim kadar fotoğrafçıların da gözdesi. Sımsıcak ev ortamı tadında döşenmiş mekanın üst katına çıkıyoruz. Hava biraz soğuk, içimizi ısıtacak kahvelerimizi söylüyoruz. Denize karşı güzel bir manzara eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken hava tekrar ısınıyor. Yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz, diğer semte Melekler Köyü'ne yani Arnavutköy'e doğru sokak aralarını keşfederek ilerliyoruz. Arnavutköy, ilk çağlarda tepedeki kireç ocaklarından dolayı adı \"Hestai\" olmuş. Romalılar döneminde Konsül Promotos'un buraya yerleşmesiyle önce \"Promotu\" sonra da \"Anaplous\" olarak anılmış. Köy, Hıristiyanlığı kabul edince de Aya Mikhailaion Kilisesi kurulmuş, ilçenin ismi de \"Mikhailaion\" olarak değişmiş. Sonraki yıllarda \"Melekler Köyü\" anlamında \"Horasmoto\" denilmeye başlanmış. Bugünkü adını yani Arnavutköy'ü ise 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid tarafından getirilen Arnavut yapı ustalarından almış. Bir zamanlar kalabalık bir Rum ve Yahudi nüfusu olan semtte bugün sadece birkaç Rum yaşıyor. Yahudiler ise artık yoklar, gitmişler. İstanbul'da hala eski dokusunu koruyan yerlerden birisi olan Arnavutköy, aynı zamanda tasarım atölyeleri, sahilde dolaşırken güzelliğinden gözlerimizi ayıramadığımız ahşap binalarıyla bizleri büyüleyen yerlerden. Sokaklarında dolaşmaya başladığımızda ise bu yapılar bizleri karşılıyor tabi ki daha fazla büyüleniyoruz. Art Nouveau tarzında yapılan yapıların çoğu 20. Yüzyılın başında yapılmış. Semte adım atar atmaz hemen denizin kıyısında bir yapı ilgimizi çekiyor. Kuruçeşme'yi geçer geçmez, kazıklı yolun başında Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan'ın yalısı bizleri karşılıyor. Atatürk, Arnavutköy'de vakit geçirmeyi ve Boğaz'ı bu yalıdan seyretmeyi çok severmiş. Balkonunda kahvesini yudumlarken balıkçılar ona tuttukları taze balıkları ikram ederek hürmetlerini göstermek istermiş. İçine giremesek de dışından şöyle bakıp ilerliyoruz. Semtin hemen girişinde yer alan yolda yürürken karşımıza bu sefer bir galeri çıkıyor. Bir ressamın sürrealist eserleri sergileniyor. Sergiyi gezdikten sonra sokağın bitimindeki kafelerden birinde mola veriyoruz. Kahve içeceğimi düşünürken ev yapımı limonataya dönüşen isteğim keyfime keyif katıyor. Arnavut kaldırımlarında yürüyor, birbirinden değişik mimarik evlerin önünde fotoğraflık molalar veriyor ve hemen girişinde mahalle arasında yer alan hala kapalı olan kilisenin önünden geçerek turumuzu tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/kurusu-evleri-kulturel-degerleriyle-beypazari-gezi-rehberi/", "text": "On kadın, dört belde, bir eğlence ve kuş cennetiyle bir gezimizi daha tamamlamış olduk. Neresi mi? Beypazarı, Mudurnu, Göynük, Taraklı ve Nallıhan Kuş Cenneti... Yedik, içtik, gezdik, eğlendik ve geldik. Birçok anı biriktirdik. Ekonomiyi canlandırıp, halkımızla kucaklaştık. Yeni yerler keşfettik, yeni arkadaşlar edindik. Gezimizin ilk durağı Beypazarı'ydı ve uzunca bir zamanı buraya ayırdık. Burada konakladık, burada eğlendik, kıyı bucak keşfettik. Beypazarı gezimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, eğlencemiz, gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi anlatmaya başlayalım o zaman. İlk adım atar atmaz soluğu pazarda aldık. Sadece hafta sonu kuruluyormuş. Daha sabahın ilk saatlerinde hareketlilik başlıyor. Herkes kendine ayrılan tezgaha ürünlerini teker teker diziyor. Tezgahların genelinde bin bir derde deva otlar satılıyor. Mis gibi kokulu kekiğin, birkaç çeşidini birden burada bulabiliyorsunuz. Kimisi çorbanızın üstünü süslerken, kimisi sabah kahvaltınızı çeşitlendiriyor. Ya çayları? Ada çayı, kış çayı gibi çeşit çeşit hepsini kucaklayıp eve götürmek istiyorsunuz. Bir de cevizli sucukları var ki, tek kelimeyle nefis! Hemen tadıp, birkaç kilo alıyorsunuz. Bir tezgahtan alınca diğer hanımlar küsüyor. Sırayla hepsini ziyaret ediyorsunuz. Elinizde torbalarla bayram çocukları gibi dolaşıp duruyorsunuz. Fırından yeni çıkmış kuruların kokusu bütün sokağı sarıyor. Tarihi sokakta bir aşağı bir yukarı yürüdüğünüzde sağlı sollu kuruları, yanında gevrek simitleri, poğaçaları görüyorsunuz. En çok kurular çekiyor. Mis gibi fırından yeni çıkmış kuruyu tattığınızda bir daha bir daha alıp yiyorsunuz. Nefis tatlar damağınızda dolaşırken, kokusu da cezbediyor. Bir iki kilo da bundan alıyorsunuz. Ellinizdeki torbaların sayısı artmaya başlıyor. Eski Arnavut taşlarıyla döşeli sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürüyorsunuz. 100 bilemedin, 200 yıllık geçmişe sahip eski yapıların arasında hiç sıkılmadan dolaşıyorsunuz. Birbirinden güzel evleri ve sokakları inan ki çok seveceksiniz. Buranın gümüşlerinin de meşhur olduğunu biliyor muydunuz? Telkari ustalığı da çok yaygın. Eskiden burada yaşayan Süryanilerle başlayan gelenek hala devam ediyor. Büyük iki katlı Gümüşçüler Çarşı'sı olduğu gibi çevrede sık sık rastlayacağınız bir çok gümüşçü dükkanı da var. Kimisi fabrikasyon kimisi ustanın ellerinde şekillenen zengin çeşitte gümüşler sizleri bekliyor. O kadar güzeller ki, '' Hangisini alalım?'' diye uzunca bir süre karar veremiyorsunuz. Burası aynı zamanda havuç cenneti. Türkiye'nin her yerine havuç burada üretiliyor. Bu nedenle halkı da havuç zengini. Havuçta çok para var. Çarşıda dolaşırken hemen bir dükkan önünde bilemedin tezgahta sıkılmaya hazır havuçlar sizleri bekliyor. Hemen tadına bakıyorsunuz. Küçük çıtır çıtır yemeklik havuçlar, bir kilo alalım derken ellerde torbalar çoğalıyor. Çok ucuz ve çok lezzetli. Tam yemeklik yani! Tek havuç suyu yok tabi. Reçeli, şekerlemeleri, lokumu tezgahlarda dizili. Şunu söylemeden geçmeyelim, buraya tedbirli gelmek gerek. Hepsinin de albenisi çok fazla. Almadan geçemiyorsunuz. Gelmişken müzeleri de gezmelisiniz. Bizim de programımızda iki müze vardı. Birincisi Kent Tarihi Müzesi, ikincisi Yaşayan Müze. Beypazarı küçük bir alana kurulmuş bu nedenle her yere yürüyerek ulaşıyoruz. Müzeler de çok yakın. Kent Tarihi Müzesi; merkezin biraz dışında yer alıyor. Yokuştan çıkınca hemen solunuzda eski bir okulun binasında yer alıyor. Müze iki kattan oluşuyor. Giriş ücretli, tam 2 TL, öğrenci 1TL. Müzedeki çalışanlar sizi gezdiriyor. Günlük yaşama dair gelenek ve görenekleri de öğreniyorsunuz. Kültürel anlamda zengin bir bölgedesiniz. Türkiye'nin ilk kadın öğretmenleri de burada yetişiyor. Müzenin karşısındaki sokakta Filiz Akın'ın çocukluk yıllarında yaşadığı evde yer alıyor. Müze'den aşağıya yürüdüğünüzde hemen sağınızda dokuma atölyeleri yan yana dizili. İkincisi Yaşayan Müze. Giriş ücretli tabi, özel müze olunca biraz daha fiyat fazla oluyor, tam :7 TL öğrenci:5 TL. İnanın geldiğinize pişman olmayacaksınız. Girdiğiniz anda her yerde farklı bir etkinlik yer alıyor. Her odada sizi karşılayan bir görevli var. Odadaki sergiye göre sizi hikayenin içine çekiyorlar. Müze üç kattan oluşuyor. Giriş katında günlük yaşama dair izler, gelenek göreneklerimizde Hacivat- Karagöz, Keloğlan ve diğer masallarımızı süsleyen kahramanlar yer alıyor. Ebru sanatından, kumaş baskısına kadar çeşitli etkinlikleri belli bir ücret karşılığında uygulamalı yapıyorsunuz. En üstü çatı katı. 8o'inini çoktan devirmiş amca bu yöreye ait kumaş dokumacılığını birebir uygulamalı yapıyor. Tezgahından çıkan ürünleri de satın alabiliyorsunuz. Fiyatlar çok uygun almadan dönmeyelim! Çıkmadan müzenin girişinde yer alan terasında bir soluklanma molası vererek, Beypazarı manzarasına karşı kahvelerinizi yudumluyorsunuz. Kahvelerin yanında birde günün manisi fincanınızın kulpuna bağlı geliyor. Kısmetinize ne çıkarsa sunum harika, hava da mis gibi olunca keyfinize de diyecek olmuyor. Buraya kadar gelmişken merkezde yer alan Halk Eğitim Müdürlüğü'ndeki dokuma kilim ve kumaş atölyelerine de bir uğrayın. Sizde çok beğeneceksiniz. Kilimler büyüklerine göre belli bir sürede dokunuyor. En az iki ay sürüyor. İster bitmişini, isterseniz de sipariş vererek birer kilim sahibi oluyorsunuz. Desenleri çok güzel. Gelelim yemeklerine; yöreye ait yemek çeşitleri de zengin. En başında yaprak sarması, güveci, baklavası, höşmerimi geliyor. Yemek çeşitlerinin zenginliği burada yetişen tarım ürünlerinden kaynaklı. Başta havuç, domates, salatalık, ıspanak, marul İstanbul ve Ankara pazarına burada yetiştiriliyor. Açık alanda bir dere kıyısında kahvaltı yapalım, akşam da eğlenelim derseniz doğru adres Çeşmeli Bağ. Beypazarı bir vadinin içine kurulmuş. Çevresinde çok güzel doğanın içinde mekanlar yer alıyor. Bunlardan biri de Çeşmeli Bağ. Bizde sabah yol yorgunluğumuzu atıp, güzel bir kahvaltı yapmak için buraya geldik. Gezip, tozduktan sonra müzikli bir ortamda oynayıp, şarkı söyleyerek günü burada tamamladık. Çok ama çok eğlendik. Yalnız gezmek için değil araya da çeşitlensin diye eğlenceyi de sıkıştırdık. Eğlenceden sonra geceyi bir konakta geçirdik. On kadın olunca konağı kapattık. Tercihimiz Bey Konak oldu. Hem merkezi oluşu, hem de az odası olması rahat etmemizi sağladı. Sabah kahvaltısından sonra Beypazarı'na veda edip, Mudurnu'ya doğru yola çıktık. Buraya gelmek için en güzel zaman bahar. Şanslıyız hava da çok güzel keyifli dolaşıyoruz. Çok fazla da ziyaretçi yok, tam zamanında gelmişiz. Bundan sonra kalabalıklaşır. Gezimize renk katan ve bizi bilgileriyle zenginleştiren rehberimiz Adem Ertürk'e de çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca uzun yıllar buraya hizmet eden, Beypazarı'nın adını duyuran ve kültürel değerlerin günümüze taşınmasına olanak sağlayan Sayın Mansur Yavaş' a da çok teşekkür ediyoruz. Beypazarı eski Osmanlı evleri, kültürüyle yaşayan bir tarih. Ne yazık ki 1990'lar da yitip giderken kurtarılma çalışmaları başlıyor. Çevreyi şöyle dolaştığınızda evlerin çoğunun restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına rağmen, geç başlanmasından dolayı birazının da yitip gittiğini hem görüp, hem de duyuyorsunuz. Güzel Anadolu'muzun şirin beldesine muhakkak gelin, yaşayın ve tanıyın. İnanın siz de çok seveceksiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/lavanta-kokulu-koy-kuyucak/", "text": "Son yıllarda ünlendi. Lavanta bahçelerinde çekilen birbirinden güzel fotoğraflarla... Gelen, geçen, yolu düşen, duyan herkes koştu. En güzel fotoğrafı çekmek için. Çekti de! Burası Lavanta kokulu köy Kuyucak. Isparta'nın Keçiborlu ilçesine bağlı şirin mi şirin bir köy. Fransa'nın Provance bölgesini aratmayacak güzellikte lavanta bahçeleriyle çevrili. Düne kadar adını duymadığımız köy, bugünlerde deli gibi yerli turist ağırlıyor. Her şey tesadüf değil tabi ki. 1975 yılında Isparta'nın ünlü gül tüccarlarından Zeki Konur'un Fransa gezisi dönüşü Provance'tan getirdiği lavanta köklerini köylülere dağıtması ile başlayan süreç, bugünlere kadar geliyor. Kısaca bugünlük bir şey değil aslında senelerdir bu köyde lavanta yetiştiriliyor. Bugün ise ülkemizin lavanta ihtiyacının %93'ünü buradan karşılanıyor. Tabi ki tek bir kişi ya da tek bir tarla sayesinde kazanılmış bir sonuç değil bu. Kuyucaklılar'ın hemen hemen hepsi lavantaların sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada tanınması için canla başla çalışıyor. Arkasında ciddi bir seferberlik var. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Batı Akdeniz Kalkıma Ajansı ve Anadolu Efes'in \"Gelecek Turizmde\" adlı kalkınma programı, hepsi Kuyucak'ı dönüştürmek için birlikte çalışıyor. Köye geldiğinizde girişten itibaren yoğun bir kalabalık karşılıyor. Gelince ilk önce yeme telaşı yaşayanlara girişteki mekanlar oldukça kalabalık söyleyeyim. Hele birde hafta sonu gelmişseniz, vay halinize! Saatlerce beklemek zorunda kalıyorsunuz. Yukarıya, köyün içine doğru uzandığınızda, kapısının önünde tezgahını kuran, lavantalı ürünleri satan köylülerin bir iki masalık yer işgaliyle gelenlere elde açmalı gözleme yaptıklarını da göreceksiniz. Patatesli, yoğurtlu, peynirli ve buraya özel haşhaşlı gözlemeleri tatmayı unutmayın! Kuyucak'ta sadece gözleme yok, birbirinden değişik lavantalı ürünlerde tezgahlarda satılıyor. Yağından tutunda, kolonyası, kremi, sabunu, küçük keseleri, ceviz ezmesi ve dondurmasına kadar her şey lavantalı. Lavantaların açtığı zaman haziran sonu, temmuz başı. Temmuzdan sonra hasat zamanı gelirseniz mis kokulu lavantaları bulamayabilirsiniz. Niyetiniz bolca fotoğraf çekmekse eğer köyün girişinde, yol kenarındaki tarlalar oldukça kalabalık. Turların fotoğraf için yığıldığı alanlarda orası. Bireysel geliyorsanız eğer yoldan uzaklaşın. Çekim için en uygun zaman sabah gün doğumu, akşam gün batımı renkleri bir başka güzel. Köylü fotoğraf sevdamızı bilerek değişik tarlaları fotoğraflık sete dönüştürmüş bile. Bir salıncak, bir kapı, renkli tüller şimdilik olanlar... Gerisi sadece sana kalıyor. Kuyucak'a gelmek için ilk önce Isparta'ya gelmeniz gerekiyor. Isparta'ya yaklaşık 45 km uzaklıkta, Keçiborlu'ya ise 15 km uzaklıkta yer alıyor. ''Kendi aracımla mı, turla mı geleyim?'' sorularına cevabımız size hangisi uyarsa onu tercih edin olacak. Amacınız bolca fotoğraf çekmek, köyü kıyı bucak keşfetmekse kendi imkanlarınızla gelmek daha mantıklı. Yok kısa sürede olsa uğrayıp, birkaç saatlik zamanla yetinecekseniz o zaman turu tercih etmelisiniz. Buraya kadar gelmişken, Isparta'daki Eğirdir Gölü'nü ve Burdur'daki Salda Gölü'nü de mutlaka görmelisiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/maden-deresi/", "text": "Hafta sonu gelmeden; ''Nereye gitsem, nereye yürüsem?'' diye düşünenler için yakın trekking rotasından biri Maden Deresi. Sakarya'nın Karadeniz kıyısına açılan Karasu ve Kocaali ilçelerinin arasında yer alan Maden Deresi, doğa tutkunlarının sık sık tercih ettiği yerlerden biri. İstanbul'a yakın oluşu macerayı sevenleri mıknatıs gibi çekiyor. Korunması gereken doğal güzelliklerden biri, belli mi olur günün birinde tabiat parkı da olur; zaten teklifi de verilmiş. Eskiden maden ocaklarının da yer aldığı alanda yürüyüşümüze başlamak için etrafını yeşilliğin sardığı geniş düzlükte, ortada şırıl şırıl akan bir nehir ve kenarında sele serpe dizili ahşap evlerin seyriyle başlıyoruz. Biraz sonra bizi nasıl macera bekliyor bilmiyoruz. Araç yolundan devam ederken yanda Maden Deresi levhasını görünce birkaç dalın desteklediği doğal merdivenlerden yukarı doğru sırayla çıkıyoruz. İşte macera da tam burada başlıyor. Yolun hep böyle devam edeceğini düşünürken, genişliği yarım metreyi bulan bir tarafı kayalık diğer tarafı on metre olan uçurumun kıyısında yavaş yavaş ilerliyoruz. Yolculuğun ilerleyen bölümünde karşımıza kayadan tünel çıkıyor. Yaklaşık yüz metre uzunlukta yer alan ve ardı ardına devam eden üç tünelin içinden iki büklüm geçmeye çalışıyoruz. Biraz kilonuz varsa zaten baştan eleniyorsunuz. Tünel yolu dar ve kilolara geçit vermiyor. Yarı açık dar bir mağarada yol alıyormuş hissine kapılıyoruz. Yol uzun, karanlık ve etrafı sadece cep telefonlarımızın ışığı aydınlatıyor. Ara sıra belli aralıklardan ışık süzülse de her yer loş. Hepimiz birkaç defa kafayı vurduğumuz için gelişen çiziklerle tünel yolculuğunu tamamlıyoruz. Tam ''Aydınlığa çıktık.'', derken bu sefer tehlikeli yolculuğun bitmediğini görüyoruz. Yanda bir metre yükselen duvara düşmemek için tutunarak kalker bloklarının derin aşınmasıyla oluşan sarp vadiyi aşıyoruz. Uzaktan şırıl şırıl akan suyun sesine doğru ilerliyor ve sonunda şelaleye kavuşuyoruz. Oldukça yorulmuşuz. Nehrin kenarında ayakkabılarımızı çıkarıp, serin surların tatlı okşamalarına izin veriyoruz. Su sesi, kuş sesi biraz olsun yorgunluğumuzu alıyor. Gitme vakti gelince aynı yolun tekrarını yaşamak biraz ürkütse de artık bu yolculuğa yabancı olmadığımızı anlıyor, zorlu yola kendimizi bırakıyoruz. Maden Deresi, gittiğim bir çok trekking parkurundan hem farklı hem de tehlikeli. Buraya gelirken muhakkak deneyimli yol arkadaşları; rahat hareket edebileceğimiz esnek giysiler, sağlam kaymayan ayakkabılar tercih edilmeli. Biraz da dizlere güveniyor ve macerayı seviyorsanız o zaman doğru adresteniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/madridde-iki-gun/", "text": "Bu sefer uzun sürüyor yolculuk... Uzun dediğime de bakmayın, dört saatlik bir şey. Avrupa'nın diğer ucuna Madrid'e uzanıyoruz. Her ne kadar mevsim kış olsa da hava yazdan çalma. Hem yazın sıcağından, hem de yoğun kalabalıktan sıyrılmak niyetiyle bu mevsimi tercih ediyoruz. Şehrin en büyük havaalanı Barajas'a iniyoruz. Her şey düzenli olunca beş dakikada bütün işlemler bitiyor. Artık şehrin sokaklarındayız. Şehre adım atar atmaz, gözümüzü Prado'da açıyoruz. Madrid denince Prado, Prado denince dünya akla geliyor. Avrupa'nın en büyük ve en fazla yağlıboya tablosunun sergilendiği sayılı müzelerden biri. Uzun kuyruklara takılmamak için biletimizi önceden internetten alıyoruz. Kısaca girişteki müze severleri sollayıp, sanata doğru koşuyoruz. Prado, Avrupa'nın en büyük dört müzesinden biri. Eğer sanata ilgiliyseniz, birbirinden zengin tabloların arasında uzunca bir süre kaybolabilirsiniz. Buraya ne birkaç saat, ne de bir gün yeter. Hafta sonu kaçışlarıyla sınırlandırdığımız programımızda birazcık ruhumuza sanat üfleyebilmek için yarım günü buraya ayırıyoruz. Her katta farklı zaman, dünyaca ünlü sanatçıların fırçalarında renk bulmuş hikayeler duvarları süslüyor. Eserlerin hepsine biraz az, biraz fazla tek tek dokunuyoruz. Merak ettiklerimiz de önceliğimiz oluyor. Belli bölümler hariç içeride fotoğraf çekmek ve çektirmek yasak! Böyle olunca da her şeyi hafıza kaydına alıyoruz. Müzede; Francisco Goya, Valazquez, El Greco, Titian, Rubens, Bosch'a kadar uzanan zengin bir koleksiyon yer alıyor. Uzun bir süre burada takılıyor, bir türlü ayrılamıyoruz. Müzeden çıkınca botanik bahçesine, yok yok tren istasyonuna Puerta de Atocha'ya gidiyoruz. İster botanik bahçesi, isterseniz istasyon deyin; kısacası ne derseniz deyin ama buranın atmosferi diğer istasyonlardan çok ama çok farklı. Burası şehrin ana istasyonu, bu nedenle birazcık kalabalık. Bu kadar koşturmanın ardından ilk kahve molamızı da burada veriyoruz. İstasyonun giriş katındaki kafelerden birini en uygun yer olarak ilan ediyoruz. Geleni gideni, yeşillikler arasında keyifli kayboluşları seyrederken bir bakıyoruz kahvemiz de çoktan bitmiş. Gözlerimiz yeşilin büyüsüyle yıkanmışken hemen karşıda yer alan Real Jardin Botanico olarak da bilinen botanik parka şöyle bir uğrayıp çıkıyoruz. Bizi asıl çeken hemen arka tarafta yer alan Retiro Parkı. Retiro Parkı, şehirde yer alan en büyük parklardan biri. 19. Yüzyıl'a kadar kraliyet ailesine ait olan park 20. Yüzyılın başında halka hediye edilmiş. 7 'den 77'ye herkesin boş zamanlarını geçirdiği spordan, eğlenceye, kısaca keyif yapılacak bir alana dönüşmüş. Park o kadar büyük ki, ilerledikçe karşımıza da hoş sürprizler çıkıyor. Retiro, sadece yeşil alandan ibaret değil tabi ki. Büyük bir yapay havuzunda yer aldığı parkta spor sahaları, yürüyüş severler için rotalar, açık hava müzesini kıskandıracak güzellikteki heykeller, doğalını aratmayacak kadar güzel yapay göl ve saray yer alıyor. Parka girdiğimiz andan itibaren havanın güzelliğinden nasiplenenlerin arasına karışıyoruz. İlerledikçe asıl kalabalığın gölün etrafında, sarayın önünde toplandığını görüyoruz. Durum böyle olunca bir mola da burada veriyoruz. Bir yanda sokak müzisyenlerinin ezgileri, bir yanda etraftakilerin cıvıltıları, gölde gezintiye çıkanların keyfi... Hepsi birbirine karışıyor. Günün yorgunluğunu buraya hediye ederek, dingin bir şekilde ayrılıyoruz. Retiro'dan çıkınca Puerta Alcala diğer adıyla Alcala Kapısı bizi karşılıyor. Şehrin tam ortasında bir adacığa kurulmuş nefis gün batımına karşı poz veriyor. Kaçırır mıyız? Hemen yerlerimizi alıyor, fotoğraflarla anılara taşıyoruz. Gün yavaş yavaş yitip giderken, Madrid'deki ilk güne Flamenko gösterisiyle 'veda'' diyoruz. On sanatçının üçü dans, diğerleri ezgileriyle tamamlıyor gösteriyi. Flamenko yaklaşık bir saat sürüyor. Ve tek kelimeyle müthiş! Sonra yeniden gecenin karanlığında aydınlanmış sokaklarla buluşuyoruz. Yolumuz Puerta del Sol'a çıkıyor. Puerta del Sol, şehrin göbeğinde en büyük meydan. Gerçi şehrin her yerinde bu kadar büyük olmasa da pek çok meydan var. Puerta del Sol, en bilindik olanı. Bu nedenle otelimizi de buradan seçiyoruz. Gezimizin birinci gününü meydanın solunda, ikinci gününü de sağında geçiyoruz. İkinci güne, Plaza Mayor'la başlıyoruz. Büyük meydan olarak da bilinen Mayor, III. Philip döneminde yapılmış. Şehre gelenlerin ilk soluklandığı yer de burası. Tarihin kanlı sayfalarının yazıldığı, boğa güreşlerinden, taç giyme törenlerine kadar pek çok olaya tanıklık eden meydan, şimdiler de gezginlerin ve yerelin gezip dolaştığı, yediği içtiği, eğlendiği yerlerin ilk sırasında yer alıyor. 18. yüzyılda V. Felipe tarafından yapılan ve daha sonra III. ve IV. Carlos tarafından iç dekorasyonu tamamlanan sarayı da gezme fırsatı yakalıyoruz. Şanslıyız, sarayın ana girişinde askeri törenle karşılanıyoruz. Törenin ardından ziyaretçilerin giriş kapısından biletimizi alarak sanat müzesini aratmayacak güzellikteki sarayın odalarını tek tek gezmeye başlıyoruz. Tavandaki süslemelerden, duvardaki tablolara, odaların dekorasyonundan, içteki atmosfere kadar oldukça büyüleyici. Her şey ince ayrıntısına kadar özenle seçilmiş. En çok ana girişteki tavan süslemeleri, 19. Yy. da yapılan görkemli yemek salonu, Çin işlemeleriyle bezeli Gaspari Salonu, seramik kavanozlar ilgimizi çekiyor. Çok fazla fotoğraf çekemesek de gezmek hafızamızda hoş bir tat bırakıyor. Şehre gelmeden önce nefis yansıma fotoğraflarıyla büyüleyen Debod Tapınağı'nın da yer aldığı parka geliyoruz. Burası kraliyet sarayının hemen arkasında yer alıyor. Debod, eski Mısır tapınağı. MÖ. 2. Yy. da yapılmış ve İspanya'ya hediye edilmiş. Tapınağa en uygun yer olarak burası seçilmiş. Etrafı yeşillik, diğer parklar kadar olmasa da biraz kalabalık. Gelince biraz hayal kırıklığına uğruyoruz. Tapınak aynen yerinde ancak o fotoğrafların izlerinden eser yok. Etrafındaki su çekilmiş, çıplak bir halde ortada yükseliyor. Hayal kırıklığıyla ayrılıyor, hemen yakında yer alan Plaza de Espana doğru ilerliyoruz. Plaza de Espana, şehrin en ünlü meydanlarından biri. İstanbul'da Taksim neyse Madrid'liler içinde burası öyle. Aslında meydanı bu kadar ünlü yapan şey ortada yükselen masal kahramanı Don Kişot ve Cervantes'in heykeli. Gelenlerin de dikkatini en çok heykeller çekiyor. Meydanın hemen yanından başlayıp, Puerta del Sol'a kadar uzayıp giden ünlü cadde Grand Via başlıyor. Şehrin en hareketli caddesi de burası. Puerta del Sol'a kadar yürüyüp, içlere doğru sızıyoruz. Mercado de San Miguel'e yani yerel pazara geliyoruz. Bambaşka bir yerdeyiz. Herkes burada, oldukça kalabalık. Her türlü yiyeceğin, içeceğin tadıldığı şehrin en kalabalık noktasını da burası ilan ediyoruz. Sonra La Latina'ya doğru iniyor, yerel halkın arasına karışıyoruz. Daracık sokaklarda keyifle dolaşıyor, günü tamamlıyoruz. Geceyle başlayan hareketli sokaklarda dolaşıyor, eğlence mekanlarını keşfe çıkıyoruz. Genci yaşlısı herkes sokaklarda. Puerta del Sol'un etrafını saran kalabalıktan anlaşıldığı gibi eğlencenin de merkez üstü burası. 80'lerden 90'lara akan zaman diliminde müziğin ritmiyle Madrid gezimizi de tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/mardinde-gezilecek-yerler/", "text": "Son günlerde gidilir mi, gidilmez mi tartışmasına düşmeden beş cesur kadının kararıyla yeni destinasyonumuz Mardin'i seçiyoruz. Doğru bir karar verdiğimizi, damağımızda ve derin hafıza depomuzda bıraktığı tatlı anların güzel tınılarının ardından, ayırdına varıyoruz. Öncelikle şehri, daha uzun süre yaşamak ve zamanı ergonomik kullanabilmek için sabahın ilk uçuş saatini seçiyoruz. Daha gün ağarmadan yollarda olmak ve karanlık sayfalarına doğru uzun koca bir zamanı, yorulmadan kucaklamak farklı bir anlam katıyor. Mardin Havaalanı'ndan sonra yönümüz Eski Mardin. Yenisine hiç yüz vermeden, tarihini, doğasını, önünde sunulan uçsuz bucaksız manzarasını ve her şeyden önce sevecen esnafını ve halkını kucaklıyoruz. Günün aydığı, bizim uykulu gözlerle önümüze serili uçsuz bucaksız Mezopotamya manzarasına karşılık yaptığımız yerel Mardin kahvaltısının ardından ayılıyor, şehrin işlek, mis gibi kahve kokusunun yayıldığı caddesinde dolaşıyoruz. Her adımda bir esnaftan yayılan mis gibi kahve kokusunu bir Portekiz'de, bir de Mardin sokaklarında hissedebilirsiniz. Ara sıra çıkan ve yeni yapılmış etrafa yayılan kahvenin kokusuna doğru hangi dükkana girerseniz girin, muhakkak ''kırk yılın hatırına'' bir değil birkaç kahve çeşidinin tadına varmadan çıkamazsınız. Son dönemde sadece yerel halkın yalnızlığa doğru çırpınışı, bir anda turizmin çöküşü, esnafı yitik hale getirmiş. Ama güler yüzünü ve cömertliğini esirgemeden ikramını, hoş sohbetini, birbirinden lezzetli kahvelerini, çerezleri ile ağırlayarak uğurluyor. Şehre gelince konaklanacak en güzel yerler cadde üzerindeki oteller olmalı, her yere yakın ve evindeki rahatlığı aratmamalı. Bunun için öncelikle evim gibi gördüğüm Erdoba Otellerini seçiyorum. Otel cadde üzerinde her yere yakın. Gezimize bize en yakın Sabancı Müzesiyle başlıyoruz. Mardin'in mimarisi ve kültürüyle anlam kazandığı, ara sıra sanatsal ve tarihi dokunuşlarıyla renklendirdiği, yerlerden biri.. Müze iki kattan oluşuyor, gelince muhakkak gezmeden dönmeyin. Müzeden çıkınca biraz ileride Hatuniye Medresesi yer alıyor. Medrese, Artuklu Sultanı Necmeddin Alpi'nin hanımı Sitti Razviye tarafından inşa ettirilmiş. Yapılış tarihi kesin olarak bilinmese de 1177-1185 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Medreseye zaman zaman yeni eklemeler yapıldığı için orijinalliğinden kısmen de olsa uzaklaşmış. Yolumuzun üzerinde yer alan diğer bir yapı ise PTT binası. Eski bir tarihi yapıda yer alan postane, Artuklu Üniversitesi Sosyal Tesislerinin yanında hizmet veriyor. Postanenin yanından yukarıya doğru kıvrılan yolda yükseliyoruz. Üstte heybetiyle kale, sağda Zinciriye Medresesi ve önümüzde süzülen Mezopotamya... Zinciriye Medresesinin üst duvarında geleneksel hale getirdiğimiz Mezopotamya'ya karşı kubbelerin ardında bol bol fotoğraflarımızı çekiyoruz. Zinciriye Medresesi'nin içerisi her zaman ki gibi kalabalık. Kısa soluklu dolaşımın ardından, geçen gelişimde keşfettiğim dinlenme yerimiz İzla Art Kafe'ye uğruyoruz. Gabi her zaman ki sevecen ve samimi yaklaşımıyla bizi karşılıyor. Saatlerimizi buraya hediye ediyoruz. Süryani şarabı, likörü, kahve ve çayların üzerine edilen uzun soluklu sohbetin ardından, ''telkari'' nin ustası Gabi'nin babasının yanına uğruyoruz. Mardin denilince akla gelen ilk şey ''Telkari'' tabi ki... Mardin baskılı ve el yapımı telkarileri sadece burada bulabilirsiniz. Birbirinden farklı takılarımızı alınca yemeğin doğru adresi Cerciş Han'a uğruyor, akşam için rezervasyon yaptırıyoruz. Akşam Cerciş Han'da Mezopotamya'nın ışıltısında yemeğe başlıyoruz. Masamızda bakır tepside sunulan birbirinden lezzetli mezeler ve yöresel yemekler, yanında içilen Süryani şarabı, müessesenin ev sahipliği ve çıkışta hediye edilen Cerciş Şarapları geceye hoş bir tat bırakarak, günü tamamlıyor. İkinci gün bizi yoğun bir program bekliyor. Kahvaltının ardından ilk durağımız Deyrul Zaferan Manastırı. Etrafını nar ağaçlarının süslediği manastırın girişinde soluklanma mola yerimizde buraya özel safran kokulu çayımızı içip, özel hurmalı kurabiyeden yedikten sonra heybetiyle yükselen yapıyı rehber eşliğinde geziyoruz. Çıkınca Dara Harabelerine doğru yol alıyoruz. Her seferinde farklı yerel rehberle karşılaşıyorum. Çevrede yaşayanlar, tarihe, harabelere sahip çıkıyor ve her gelen misafiri memnuniyetle ağırlıyorlar. Çevrede kazılar devam ediyor; zaman geçtikçe, yerin altına gizlenmiş tarihten hangi sayfalar aydınlanır, bilinmez? Uzun, ıssız, dolambaçlı yollardan sonra günü bitirmeden soluğu Midyat'ta alıyoruz. İlk görülecek yer, dar sokakların arasına saklanmış, Midyat Konukevi, ardından ara sokaklarının keşfi ve soluklanma molası Shmayaa Hotel'in terası. Otelin içi zevkli, yöresel değerlere uygun döşenmiş. Terastaki manzara da bir başka güzel. Midyat'ı birbirinden güzel farklı açılardan seyredip, makinelerimize kaydediyoruz. Sonra yola devam diyerek, ünlü Mor Gabriel Manastırına geliyoruz. Her gelişimde yoğun ziyaretçi trafiğiyle karşılaşmama rağmen bu sefer yalnızlığa itilmiş. Şehir, sokaklar, sessizliğini yaşıyor. Keyifli bir günü tamamlayıp, güneşi de batırınca kendimizi Mardin'de Antik Sur Restaurant'a buluyoruz. Zengin yemekler, yöresel müziğin eşliğinde çekilen halaylarla bir Mardin gezimizin son gecesini dolu dolu yaşıyoruz. Ertesi gün yolculuk var! Ancak her anı değerlendirme adına sabahın köründe daha horozlar ötmeden, sessiz ve ıssız ara sokakları keşfe çıkıyoruz. Aralara gizlenmiş binalar, değişik kapılar ve büyüsüyle çeken sanat sokağında geçirilen birkaç saatin ardından kahvaltı için otelimize dönüyoruz. Tekrar tekrar içimize çektiğimiz kahve kokuları, mis gibi sabunlar, hepsini takma isteğiyle tutuştuğumuz takılar, çerezler, renkli bademler, bakır cezveler, cevizli sucuk, dolu dolu yaşanan anlar, lezzetli yemekler ve her an tekrar tekrar gelme isteğiyle yanıp tutuşan benliklerle evimize dönüyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/merhaba-pisa/", "text": "PİSA, İtalya'nın kuzeyinde Toskana bölgesinde yer alan diğerlerine göre biraz daha küçük bir şehir olup, Floransa'ya da çok yakın. Şehre gelen ziyaretçilerin geneli gibi ilk soluğu, hayalini kurduğumuz ve anılarımızda yüzlerce fotoğraf karesine sığdıracağımız Pisa Kulesi'nde almadan önce şehrin sokaklarına sızıyoruz. Pİsa'ya ikinci gelişimiz, bu nedenle biraz daha günlük hayata karışıyoruz. Uzun süreli olmasa da mimarisiyle, kemerli geçişleri, samimi ve sıcak havasıyla gelenleri kucaklayacak nitelikte. ŞEHRE ulaşımımız da çok kolay oluyor. Önce Frankfurt'tan başlayan yolculuğumuz, şehrin dışında yer alan ve küçük bir havaalanında verilen hizmetle Avrupa'nın bir çok şehrine ucuz biletle seyahatin kolaylığını sağlayan RYAN Air Havayollarına ait uçakla yaklaşık bir saat süren uçuşla varıyoruz. RYAN air havayolunun bir kolaylığı da el bagajıyla uçabilmek. Bu nedenle saatlerce bagaj bekleme zahmetine katlanmamış oluyoruz. Pisa'nın da havaalanı küçük ve çok çabuk dışarıya çıkıp, mis gibi İtalyan havasını çekiyoruz. Havaalanında otobüs gişelerinden aldığımız biletlerle (1.5 euro) şehrin merkezine giden otobüslere biniyoruz. Havaalanından sık sık kalkan otobüsler ana meydan durağı olan PİAZZA Della Sitazione'de bırakınca buradan şehrin sokaklarına süzülerek kuleye doğru rahatlıkla ilerliyoruz. PİAZZA VİTTORi EMANUELLE, meydandaki duraktan uzaklaşınca bir anda karşımıza çıkıyor. Şehrin en büyük adacığı da sanırım burası. Ortada meydanı adıyla şenlendiren Vittoria Emanuelle'nın heykeli de yer alıyor. Şehrin ana caddeleri adacığın etrafında yelpaze gibi yayılırken, önümüzde uzayıp giden CORSO İTALİA, meydanından içeriye giriyoruz. Dümdüz sağlı sollu mağazalar, dört katlı binalar, kemerli geçişleriyle tipik İtalyan Mimarisini her sokak aralığında hissedeceğimiz şekilde ahengi bozmadan dizilmiş. Ünlü mağazaların yer aldığı cadde de ilerlerken tam bir alış veriş tutkunuysanız gözlerinizin ara sıra kaydığını hissedeceksiniz. Mağazaların önünden geçip, araları bağlayan kemerli geçişlerde gerideki yaşamı merak edip dalıyoruz. KARNIMIZ ACIKMIŞ, önümüze açılan kemerden sokak aralarına doğru ilerlerken mis gibi PİZZA kokuları etrafa yayılıyor. Hemen dükkandan içeriye giriyoruz, Akdeniz insanı, sıcak ve samimiyetle karşılayıp her hangi bir masayı gösteriyor ve hemen oturuyoruz. Birkaç masayla sınırlı, içeride sadece bir kişinin özenle pizza hazırlıyor. Boy boy değişik lezzette ve fiyatta pizzaları gösteriyor ve tercihimizi soruyor. Daha önce tatmadığımız bir çeşidi, fazla da açlık hissedince tam bir porsiyon siparişini vermiş oluyoruz. Fırından yeni çıkan pizzalar gelince menünün büyüklüğünü gördüğümüzde, yaptığımız hatayı anlayınca iş işten geçmiş oluyor. Önümüzde kocaman bir pizza yenmeği bekliyor. Bizim gibi patlayana kadar yememek için isteyeceğiniz porsiyona dikkat edin! Burada menüler çok büyük. RENKLİ PANJURLU EVLER, balkonlardan sarkan renk renk çiçekler sokakları güzelleştiriyor. Bazılarında aşağıya doğru hafifçe sarkmış renk renk çiçekler de dikkatimizi çekmiyor değil. Sokağa açılan yüksek kapıların aralıklarından binaların ortasını kaplayan avlular gözümüze ilişiyor. Ara sokaklarda sarkan çamaşırlar, sıcak havanın etkisiyle kurumaya çalışıyor. Belli ki günlük yaşam eskiyi koruyarak devam ediyor. MEYDANLARDA YER ALAN MİS GİBİ KAHVENİN TADI, bütün yorgunluğumuzu alıp dinlendiriyor. Sokaklarda artan kalabalık kuleye yaklaştığımızın da göstergesi oluyor. Moladan sonra şehri bereketlendiren ARNO nehrinin üzerinde yer alan PONTE Dİ MEZZO Köprüsü'nden geçerek bir adım daha kuleye yaklaştığımızı hissediyoruz. Ama henüz görüş alanımız da değil. Köprünün iki yanı geniş caddelere açılırken şehrin her yerine ulaşım ya bisikletle, ya da otobüsle. Önümüzde değişik yerlere giden otobüsler sırayla geçiyor. Köprüden sonra Borgo Stretto caddesi boyunca ilerliyoruz. Her yerinde aynı mimarinin izlerini sürdüğümüz yapıların arasında ilerlerken günlük şehrin telaşına karışıp yakınlardaki kalabalığın coşkulu sesini duyar gibi oluyoruz. Yaklaştıkça sesler daha da artıyor. Evet tam karşımızda hafif eğik hali ve güzelliğiyle karşılıyor. Mucizeler Meydanı'a varıyoruz. ''İğne atsan yere düşmez!'' tabiri sanırım burası için söylenmiş. Mevsim yaz, aylardan Ağustos, hava sıcak ve buralar çok kalabalık. Gelmek için en uygun zaman ilkbahar veya sonbahar. Yaz ayında bir yandan sıcakla bir yandan da coşkulu kalabalıkla boğuşuyoruz. PİAZZA DEL MİRACOLİDE gelince diğerlerini gölgede bırakıp, mıknatıs gibi Pisa kulesi çekiyor. Şehrin de ismini taşıdığı Dünyaca ünlü Pisa Kulesi, 1090 yılında tamamlanan katedral için çan kulesi olarak inşaat edilmiş. İnşaatı 1173 yılında tamamlanmış ve o tarihten itibaren de hiç vakit kaybetmeden güneye doğru eğilmeye başlamış. Zemini balçık olup, beyaz mermerden yapılınca yavaş yavaş zeminin yumuşaklığında bir tarafa doğru eğilmeye başlamış. Bu eğilme artık öyle bir noktaya gelmiş ki kule neredeyse yıkılacakmış. 1987 yılında Mucizeler Meydanı'nı bünyesinde barındıran bu bölge, Piazza del Duomo, UNESCO'nun Dünya Mirasları Listesi'ne alınmış. 1990 yılında başlatılan ve yaklaşık 10 yıl süren çalışmayla da kulenin yumuşak zemini 50 cm kadar düzeltilmiş. Böylece kule yıkılmaktan kurtulmuş, ziyarete açılmış ve eğik duran haliyle popüler olmuş. İçerisin de, kuleden başka katedral, vaftizhane de yer alıyor. Her gelenin geleneksel pozuyla kuleyi İtme, azcık düzeltme hareketleriyle ortaya güzel, komik fotoğraflar çıkıyor. Bu fotoğrafların birkaç tanesini de ben arşivime ekledim. PİSA KULESİ'ne çıkmak isterseniz eğer biletlerinizi 20 gün öncesinden Internet sitesinden alabilirsiniz. 8 yaş altı çocuklar kuleye çıkamıyor. Pisa Kulesi için aldığınız biletle aynı zamanda Katedrale de girebilirsiniz. Bölgede uzunca bir zaman geçirip, biraz da kalabalıktan sıyrılınca tekrar PİAZZA Della Sitazione'ye geliyor ve havaalanına giden otobüse biniyoruz. Yaklaşık 10 dakika süren yolculuğun ardından Havaalanın önünden kalkan birkaç firmanın yer aldığı otobüslerden ilk kalkacak olana binip doğru Floransa'ya uzanıyoruz. Pisa ile Floransa arası 80 km olup, yaklaşık yolculuk bir saat sürüyor, ulaşım için de 5 euro ücret ödüyoruz. PİSA bir çok yere geçiş bölgesi. Floransa'ya gidecekler için havaalanın önünden kalkan birkaç firmaya ait otobüsle ( 5 euroluk biletlerle) ya da istasyondan kalkan trenle de ( 5.80 euro) gidebilirsiniz. Pisa'nın yanı başında yer alan ve Beş Köy anlamına gelen Cinque Terre'ya da rahatlıkla buradan ulaşabilirsiniz. Pisa'nın kuzeyinde, yaklaşık 100 km mesafedeki bu köyleri görmeden dönmemek gerekiyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/mezopotamyanin-incisi-mardin/", "text": "Bir şiirdir Mardin... Nakış gibi işlenmiş taş evleri, bir çok medeniyetin izleri, tarihi, kültürel zenginliğiyle büyüleyici bir şehir ve her şeyden önemlisi benim şehrim, memleketim... \"Uzakta da olsak, ara sıra uğramalı küstürmemeli şehri!\" diyerek düşüyoruz yollara, bir gece vakti. Bilinen bir güzelliğin zengin kucağına doğru... İlk başta şehre yakışan havaalanına indiğimiz anda eski Mardin'e doğru hafif puslu bir gecenin içinde ilerliyoruz. Yaklaşık yirmi dakika süren yolculuğun ardından otelimize yerleşiyoruz. Şehir dolu. Bir yanda baharın müjdeleyicisi Nevruz, diğer yanda yoğun turist akını. Daha iki yıl önce bu şehirle buluştuğumuzda, sayılı bir kaç otel varken şimdi sayılamayacak kadar çoğalarak, gelen müşterileri ağırlıyor. Aylar öncesinden rezervasyonumuzu yaptık, biraz şanslıyız. Her yer dolu! Turizm mevsimi başlıyor, şehirde misafirlerini ağırlıyor. Kısacası çifte bayram yapıyor. Geldiğimizde şehir çoktan günü bitirmiş. Burada hava erken kararıyor. Günün bitimine direnen esnaf müşteri beklerken, bir kaç kişi ve biz sokakta dolaşıyoruz. Ara sıra geçtiğimiz binalardan yükselen müziğin sesleri; bizim, sokağın ve gecenin sessizliğini bozuyor. Bazı mekanlarda eğlence ile birlikte yemekte devam ediyor. Mardin konum itibariyle iki bölüme ayrılıyor, eski Mardin ve yeni Mardin. Tarihe beşiklik eden tek yerleşim yeri eski Mardin... Bir çok uygarlıkların izi bu şehirde. Mardin, mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile zamanın durduğu izlenimini veren Güneydoğunun şiirsel kentlerinden birisi. Mardin'de, farklı dini inanışların paralelinde, sanatsal açıdan da tarihi değeri olan camiler, türbeler, kiliseler, manastır ve benzeri dini eserler barınıyor. Mardin, İpek Yolu üzerinde, bu nedenle beş han ve kervansarayda mevcut. Sabah güzel Mardin kahvaltısıyla sokakları keşfe çıkıyoruz. İlk rotamız, yakınımızda bulunan Hatuniye Medresesi... Mardin'in 1. Cadde'sinin sonlarına doğru merdivenlerden aşağı indiğimizde karşımıza çıkan Medrese, Hatuniye olarak biliniyor. Artuklu beyi 2. Kudbettin İlgazi'nin annesi Sitti Radviyye tarafından 1177 yılında yaptırılmış. Çok kez onarım gördüğünden özgünlüğü oldukça azalmışsa da iki eyvanlı ve revaklı avlusuyla iki katlı bir Külliye olarak düzenlenen yapıda, kuzeydeki eyvan kapatılarak mescide dönüştürülmüş. Türbede, Kutbeddin İlgazi ve annesinin mezarları bulunuyor. Anadolu'nun en erken tarihli iki katlı açık avlulu ve iki eyvanlı medresesi olarakta kabul ediliyor. Medreseden çıktıktan sonra aynı cadde üzerinde bulunan Sabancı Müzesi'ni de ziyaret etmeden geçmiyoruz. Bu şehrin ana caddesi üzerinde ilerlediğimizde tarihi mekanlara kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bir sonraki destinasyonumuz Şehidiye Cami ve Medresesi. Mardin Şehidiye Mahallesi'nde bulunan Sema'nin Medresesi ismi ile de tanınan bu yapının girişindeki vakfiyesinden öğrendiğimize göre Necmeddin Gazi döneminde 1239-1260 yılları arasında yaptırılmış. Medrese değişik zamanlarda çevresine yapılan eklerle özgünlüğünü yitirmiş ve plan şekli bozulmuş. Bugünkü durumunda dikdörtgen bir avlu çevresinde sıralanmış yapılardan meydana gelmiş. Günümüzde sokak seviyesinin altında kalan, yüksek ve derin bir niş içerisine alınmış ana kapı balıksırtı sütunçeler ve palmetlerle bezenmiş. Bu kapıdan beşik tonozlu bir koridorla avluya geçiliyor. Koridorun solundaki kapı, avlunun solunda karşılıklı sıralanmış iki sıra halindeki medrese odasının bulunduğu başka bir koridora açılıyor. Medresenin camisi enine iki nefli olup, doğu ve batısında çatılı iki girişi var. Caminin minaresi 1916-1917 yılında yapılmış. Taş kaide üzerindeki minarenin gövdesi yivler ve burmalı sütunlarla karışık bir görünümde. Ayrıca medresenin günümüze çok bozulmuş olarak gelmesine rağmen taş işçiliğinin güzel örneklerini yansıttığı da kalıntılarından anlaşılıyor. Yolumuzun sağ tarafında merdivenleri aşarak Zinciriye Medresesi'ne doğru yol alıyoruz. Geceden yağan kar etrafta tülden bir örtü oluştururken biz yavaş yavaş kaleye doğru tırmanıyoruz. Vardığımız yer Zinciriye Medresesi sınırına ulaşınca bir soluklanma molası veriyoruz. Havanın soğukluğu bizi etkilemezken, önümüzde uzanan Mezopotamya büyüsüne kapılarak bir süre seyre dalıyoruz. Her fotoğrafında arkadan poz veren Medrese, önünde uzanan Mezopotamya ile birlikte üstüne örttüğü beyaz tülle gelinlere taş çıkarır nitelikte bir güzellik sunuyor... Bir dilek tutsam ancak bu kadar gerçekleşir. Bir gün önce gördüğüm, karda Mardin fotoğraflarını hayran hayran izlerken \"Ah birde karda çeksem\" diye içimden bir düşünce geçerken, hemen ertesi gün gerçekleşeceğini nasıl bilebilirdim. Düşüm gerçekleşince coşkuyla soğuya karşı direnerek, bolca fotoğraf çekiyorum. Çatı çekimleri tamamlanınca aşağıya iniyoruz. Sıra medresenin içini gezmeye geliyor. İçerisi inanılamayacak kadar kalabalık. Her gelişimde çektiğim yansıma fotoğraflarına bu sefer ziyaretçilerde dahil oluyor. Zinciriye, Medrese Mahallesi'nin kuzeyinde yer alıyor. 1385 yılında Melik Necmeddin İsa tarafından yaptırılmış. \" Sultan İsa Medresesi\" olarak ta biliniyor. Timur ordusuyla mücadele etmiş olan Melik İsa bir süre medresede hapsedilmiş. Girişindeki taş işlemeler ve dilimli kubbeleriyle dikkat çeken medrese, iki avlulu ve iki katlı olup, avluların dışında kalan mekanlar iyice yayılmış. Medresenin yanından dar sokaklarda ilerlerken tarihi binada hizmet veren Kız Meslek Lisesi ve yanında yer alan Mardin Müzesi'nin önünden geçerken fotoğraf molası veriyoruz. Müze restorasyon çalışmalarından dolayı mayıs ayına kadar kapalı. Moladan sonra yan yoldan sokak aralarında dolaşarak ilerliyoruz. Şehrin yaşamıyla bütünleşen noktalar burası. Caddeler ve sokaklar birbirinden bağımsız farklı hayatı sergiler gezenlere. \"Şu arayı çekeyim, a bu ne güzel bir yapı?\" derken bir kapı bizi sessizce içeri davet ediyor. İzlaart Cafe'den içeri girdiğimiz anda kendimizi unutuyoruz. Farklı bir dünya, farklı bir ambiyans. Ortada kurulu sobanın yaymış olduğu sıcak hava müşterileri de bir dostluk çemberiyle sarıp sarmalamış. Bizde gruba dahil oluyoruz. Geriye kalan saatlerimizin çoğunu buraya hediye ediyoruz. Bir çay, bir çay daha derken üzerine bir de Süryani kahvesi ve yanında sunulan likör bambaşka tatlara davet ediyor. Etraf basit bilenen bir tarzda rahat bir ortam yaratılarak döşenmiş. Her köşe farklı bir anlam taşıyor. Etrafta bir sinema sahnesinin bir parçasını yansıtırcasına dekora sahipken, bir de sahibinin samimiyeti, \"evimizdeymişiz\" hissi geliştiriyor. Samimi ortamda içilen çayın, kahvenin tadına bir de güzel sohbet eklenince dönen sadece günün içinde sürüklenen saatler, yüreğimiz ve ruhumuzu bırakıp, şehrin kalabalık büyüsüne kapılarak ilerliyoruz. Biraz da caddenin alt sokaklarını tanımaya başlıyoruz. Girdiğimiz esnaflar çarşısında bir kaç dükkan açık. Günlerden pazar esnafın çoğu dinlenmede... Çalışanlarda günü kurtarma derdin de... Yavaş yavaş kararan hava günün bittiğini hissettirirken, karnımızı doyurmak için kebapçıya giriyoruz. Mardin geleneksel lezzetlerin de beşiği. Kebapları, lahmacunu ve bıkmadan yiyeceğim Sembusek'i ile midelere taht kurmuş. Karnımız doyunca ara sokakta bir kahvede çayımızı keyifli içiyoruz. Çay keyfi bitince bir günün bitişine tanıklık ediyor ve otelimize doğru ilerliyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/midyat/", "text": "Kapıdan şöyle kafamızı uzatınca içerisinin bayağı kalabalık olduğunu görüyoruz. Giriş ücretini ödedikten sonra konağı gezmeye başlıyoruz. Konak, mimari yapısı ile büyüleyici bir görünüme sahip. Özellikle taş işçiliğinin güzelliği etkileyici. Midyat'ta süssüz bir konak pek yok ama bu konağın her detayı gerçekten etkileyici... Üç kattan oluşan konağı dolaşırken, terasından panoramik Midyat görünümü farklı bir güzellikte sunuluyor. Buradan, Midyat manzarasına doyum olmuyor. Girişte yer alan avluda bir de hediyelik eşya satış bölümleri var. İsteyenler alış veriş yapabiliyor. Eskiden Midyat, Süryanilerin yoğun yaşadığı bölge olarak biliniyordu. Çoğu göçmüş olsa da halen Mardin ve Midyat çevresinde yaşayan yaklaşık 3000-4000 civarında Süryani varmış. Bu sebeple başımızı nereye çevirsek karşımıza bir kilise çıkıyor. Konaktan çıkınca dar sokaklarında ilerliyoruz. Ara sıra eski binaların yeniden dirilişine de tanıklık ediyoruz. Bir kaç yıl sonra farklı bir silüetle karşılaşacağımız kesin. Yıkılıp giden tarihi diriltmek, anıları yeniden canlandırmak heyecan verici. Çevrede de bazı yapılar otele dönüşmüş. Bir kaç defa gelince aradaki farkta bariz belli oluyor. Bölgenin canlanması ne güzel. Otellerin birine sapıyor ve kısa süreli soluklanma molası veriyoruz. Teras kafesinde Midyat manzaralı çay keyfine diyecek söz bulamıyorum. Uzun yürüyüşün ardından Midyat'ın hemen dışında, doğusunda yer alan Mor Hobel & Mor Abraham Manastırı'na geliyoruz. Konukevi'nden görünen Mor Hobel & Mor Abraham Manastırı. Mor Gabriel ile genellikle karıştırılıyor. Mor Gabriel yaklaşık yirmi iki kilometre uzaklıkta. - yüzyılda Mor Gabrielli iki keşiş tarafından kurulan manastır hala aktif, içinde rahip ve rahibelerin yaşadığını öğreniyoruz. Her köşesi son derece bakımlı, tarihi dokusu etkileyici... Midyat, sokakları, konakları ve rengarenk şen çocukları ile bize Güneydoğu'nun zengin kültürünü yaşatıyor. Bambaşka bir dünyada olduğumuzun iyice farkındayız artık. Bizi bekleyen bilinmezleri düşünüp heyecanlanarak bir sonraki durağımıza doğru yola devam ediyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/mitolojik-hazine-adasi-delos/", "text": "Yunan adalarını gezmeye devam ederken bir anda karşımıza çıkıyor, merak ediyoruz her zamanki gibi. Arkeolojik ada olarak da bilinen Delos'a bir gün bizde uğruyoruz. Delos olarak bilinen ada diğerlerinden biraz farklı. Burada her hangi bir yaşam belirtisi yok. Gelenler de sadece antik çağlarda dolaşıp, gün bitmeden ayrılıyor. Buraya aynı zamanda açık hava müzesi de deniliyor. Tarihin derinliklerinde gizlenmiş döneme ait yaşamın izlerini sürerken, kafamızda dolaşan cevabını bulmaya çalıştığımız soruların peşine de düşüyoruz. diye uzayan soruların ardındaki gerçekleri adım adım gezerken, aydınlığa kavuşturmaya çalışıyoruz. Ege adalarının en küçüğü olan Delos, Kyklad Adalarının da merkezinde bulunuyor. ''Parlak'' anlamına gelen Delos, adını nereden almış bilinmez ama gün boyu güneşli olması adına layık olduğunu gösteriyor. Arkeolojik ve mitolojik olarak oldukça önemli olan ada, önemini Artemis ve Apollon'dan alıyor. Efsaneye göre Gece Işığı Tanrıçası Artemis'in ve Gün Işığı Tanrısı Apollo'nun doğum yeri de bu adaymış. İnanışa göre Zeus, çocukları Artemis ve Apollo'yu korumak adına adanın etrafında bir halka oluşturmuş. Delos aynı zamanda kyklad adalarının kalbi de sayılıyor. M. Ö. 2500 yıllarında başlayan ada yaşamında Kares, Mikenler ve İyonlar gelmiş geçmiş. Daha sonra yerleşen Romalılar içinde ekonomik kaynak haline dönüşmüş. Gün geçtikçe hem dinsel hem de ekonomik önem kazanan ada zamanla kutsal sayılarak adada kimsenin doğumuna izin verilmemeye başlanmış. Böylece Delos'ta doğmak ve ölmek yasaklanmış. Zamanla yaşayanlar adadan çekilmeye başlamış ve kutsal adaya dönüşmüş. Şimdi bizim gibi meraklı gezginlerin günübirlik uğrak yeri. Genellikle de arkeoloji meraklıları, mitolojiyi sevenler adaya uğruyor. Belli saat aralığında ziyaret edilen adaya teknelerle ulaşılıyor. Tıpkı müzeye girer gibi bilet alıp, belli rotalarda dolaşıyorsunuz. Aman rotadan şaşmayın! Etrafta kontrolü sağlayan görevliler çoğunlukta ve hemen uyarılarınızı alıyorsunuz! Aman dikkat!"} {"url": "https://gezginruhu.net/mor-menekseler-adasi-ios/", "text": "Nereden düştü aklımıza bilinmez ama bir yıldır düşünü kurduğumuz gezimizin tarihi yaklaşınca ''İos'a gitmesek mi?'' iç sesleri bir anda yükseliyor. İnternette araştırırken gençlerin fazla ilgi gösterdiği eğlence adası olduğunu öğreniyoruz. Bunun dışında çok fazla bilgiye de açıkçası ulaşamıyoruz. Biranda özlem ve ilginin bitip, ''başka adalara mı gitsek?'' planına dönüşse de, keşfetsek ne olur mantığıyla yollardayız yeniden. İyi ki de gelmişiz! Kafanızı dinleyecek, sesten uzak, içsel yolculuğa çıkacak kadar sakin, huzurlu, korunmuş ve her şeyden önemlisi popüler olmadığı için az kalabalıkla güzel bir tatil yapılacak ortamlardan biri. Kalabalığı az diyorum ama feribottan coşkulu grupların inip, anlık bir karmaşada ortadan yok oluşları da oldukça şaşırtıcı. Açıkçası nereye gider, nerede kalırlar bilmeden, '' puf '' diye yok oluyor herkes. Biz sahilde ayarladığımız otellimize tıpış tıpış ilerliyoruz, gerisini de çok fazla düşünmüyoruz açıkçası. Gezdiğimiz birçok adaya göre gerçekten daha sakin ve sessiz. Tam bizlik yani! IOS Adası, halk arasında Nios olarak da telaffuz edilirken, Kiklad Adları'nın en güzeli kabul ediliyor. Yunanca kelime anlamı mor menekşe olan Ios Adası; ışıl ışıl serin suları, ince kumlu plajları, yel değirmenleri ve etkileyici günbatımı manzarası ile pek güzel bir yer. Adaya ulaşımla başlarsak; yine her zaman ki gibi Yunanistan' a yakın Kiklad adaları'ndan biri ve hemen Santorini'nin yanıbaşında, sadece bir saatlik uzaklıkta. Yani elinizi sallasanız Santorini'deki görecek kadar yakın. Adaya gelmek için iki seçenek var, ya Türkiye'ye yakın adalardan kalkan feribotlarla ya da Santorini'ye gelip, İos'a geçebilirsiniz ya da Pire'den kalkan feribotlarla yaklaşık beş saatlik yolculuk sonrası ulaşabilirsiniz. Biz Pire'den doğrudan Ios Adası'na gelerek tatilimizin açılışını burada yapıyoruz. İki günlük tatilimizde adaya özgü keşiflerimizi gerçekleştiriyoruz. Adaya gelince; limanda inen, binen ve karşılayanların oluşturduğu kalabalığın arasından sıyrılarak, limana yakın otel ayarladığımız için yorgunluğumuzu, adanın soğuk sularına atlayarak üzerimizden atıyoruz. Kalacak yer olarak seçenek fazla ve fiyatlarda oldukça uygun. İster Chora'da otelde kalıp, araç kiralayarak plajlarında dolaşır ya da limana yakın ayarlayıp gündüz otelinizin önünde deniz sefası sürerken gece de Chora'da eğlenirsiniz. Çok fazla kalabalığın olmadığı Ios sahilinde liman, çarşı, etrafa dağılmış birkaç tane otel, yaşam alanları ve küçük bir marina yer alıyor. Asıl güzellik yukarıda ve görünce büyülenip tekrar gelmeyi düşleyeceğiniz yer Chora. Yaşanılacak, görülecek yer de burası! Sahilden ara sokaklara kıvrılırken sağda yer alan Chora tabelasından yukarıya doğru, yormadan yükselen merdivenlerle çıkarken, kısa soluklu molalarda geriye dönüp marinaya, aşağıda kalan İos 'a ara sıra bakarak ilerliyorsunuz. Merdivenlerin bitiminde, varışın heyecanıyla, sağ köşede bizi karşılayan ve dönüşte nefis bir akşam yemeği yediğimiz, lezzetin izlerini hala damağımızda taşıdığımız, tekrarını yaşamayı düşlediğimiz Safran Kafe ve Restaurant yer alıyor. Evet bir gurme değilim ama damağımda bıraktığı etki farklı ve güzelse tavsiye etmekten de çekinmemeliyim değil mi? En önemlisi birbirinden değişik lezzetler sunulurken yediğimiz Ios Salatası nefis ve diğer tatlarla farklı bir gece yaşattı. Tatilin ilk günü anlamlı başlamak bu olsa gerek. Gerek sunum şekli, gerek gösterilen ilgi, uygun fiyatla geceye anlam katıyordu. Çıkışta müessesenin üretimi olan karanfil likörüyle farklı bir gece yaşadık. Uçağa sokamama derdi olmasa, onlarca alıp götürecek kadar etkileyici ve hafifti. Safran Kafeyi geçince karşımıza bir anda Chora meydanı çıkıyor. Çok fazla kalabalık olmasa da geldiğimizden beri göremediğimiz kalabalığı burada buluyoruz. Herkes geceye hazır, şıkır şıkır, hanımlardan yayılan mis gibi etkileyici parfüm kokuları, kahkaha sesleri, renkli ışıltılı dükkanlar, hoş tasarımlı mekanlar, dar sokaklar, beyaz badanalı evler ve yükseldikçe güzelleşen manzara. Bir mekanın kapısından ilgili bir sese doğru yönelerek üst katına yerleşip en güzel gün batımına da soğuk içilen bir içecekle tanık oluyoruz. Yine bir kaç masa, diğer müşteriler ve biz. Kendimizi dinlemek için en uygun yer burası. Kalabalıktan uzak sakinliğin huzurun adası. Canımız sıkılınca biraz gürültü olsun, kalabalıkla karışıp, bende adanın bir parçası olmalıyım deyip, eğlence mekanlarına yöneliyoruz. Diğer popüler adalara çok yakın olmasına rağmen nasıl böyle kalmış şaşırtıcı. Aman kalsın bazen kaçıp, sessizliği yaşamak lazım! En çok Mykonos'tan sonra gençlerin tercih ettiği eğlence adası olarak geçse de inanın çok coşkun bir ortam yok. Huzurlu, yoğun kalabalıkla boğuşmadan sakin dolaşıyorsunuz. Santorini'nin ya da Paros bilemedin Mykonos'un coşkulu kalabalığını burada göremeyeceksiniz. Ve gelince benim gibi çok seveceksiniz. İos salatası için tekrar gelirim. O kadar güzeldi, yani! Dar sokaklara doğru süzülünce karşımıza yel değirmeni çıkıyor. Terk edilmişliğin izlerini biraz olsun bakımla gidermeye çalışılsa da günbatımında fotoğraflarımıza tatlı izler bırakıyor. Karşıdaki tepeyle değişik bir günbatımı panoramasına da burada tanıklık ediyoruz. Nefis! Aşağılara doğru indiğimizde geniş bir meydan, çocukların cıvıltıları, ortada yer alan kilise ve etrafındaki kalabalığı görüyoruz. Gece burada geç saatlerde başlıyor. Gençler sağdan soldan süslenmiş bir halde ortaya çıkıyor. Biz eğlence ortamına sapmadan uzaklaşıyoruz. Gündüz kumsallarda ışıl ışıl sularda serinlerken, gece Chora'da geçirilen vakitle hoş güzel iki güne sığdırdığımız bir tatili yaşıyoruz. Sonra komşu adaya doğru vedalaşıp ayrılıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/mostar-gezisi/", "text": "Sabah kahvaltıdan sonra Saraybosna'yı geride bırakarak, Ilıca'ya doğru ilerliyoruz. Ilıca'ya yaklaşınca ortadaki ada üç farklı yola ayrılıyor; sağa gidersek \"Tünel'e \" sola gidersek \"Travnik'e\", ortadan Dubrovnik! Yani bizi yol sürüklüyor. Sağ- sol muhabbeti yaparken levhaları bir kaçırdınız mı, başka yerlerde gözünüzü açarsınız!.. Neyse dalıyoruz Dubrovnik yoluna, tabelanın altında minicik Mostar yazısı da doğru yolda olduğumuzu belirtiyor. Saraybosna'dan uzaklaştıkça yolların ıssızlaştığını, yeşille flört edişini seyrediyoruz. Eğer sizde benim gibi co-pilotsanız keyfinize diyecek yok! Uzun virajlı yollar, yeşille suyun arasında kalarak doğal güzelliğiyle sınırsız yolculuğu sunarken, zamanın yitip gidişinin de farkına varamıyoruz. Yer yer uzun tüneller, virajlı yollar ve en zoru tek şeritte ağır ilerleyen yolculuk sabrı ölçerken, çevredeki güzellikler de davetkar cüreti eksiltmiyor. Hele bir kamyonetin arkasına dizili beşinci veya bilemedin sıranın en sonuncu aracıysanız vay halinize, hızlı git gidebilirsen!... Yaklaşık üç saat süren Mostar yolculuğumuz gün öğleyle buluşmadan önce bitiyor. Vücudumuzda gelişen hafif yol yorgunluğu, gözlerimizdeki doğanın cömertliği bizi Mostar'ın kucağına sürüklüyor. Dar yollarda \"nerede bu muhteşem köprü ?\" arayışına girmeden bir park alanına aracımızı park ediyoruz. Nehre doğru açılan yoğun kalabalığın içinden turizmle boğulmuş, çevresinde dizili turistik mağazaları ve restaurantlarıyla Mostar Köprüsü masalsı güzelliği ile karşılıyor. Günün ilerleyen saatlerine kadar sürecek, her yanından alınan anlık pozların ilki bir caminin bahçesine yerleşmiş, Candan Kafe'nin seyir terasıyla başlıyor. Sahibi de bizden Balıkesir'e yerleşmiş Boşnak Teyze, gelene geçene hikayesini anlatarak zamanı burada geçiriyor. İstanbul yazılı semaverde demlenmiş çayları yudumlarken, bir yandan köprünün de en güzel pozlarını yakalamaya çalışıyoruz. Kafede çayın yanında Balıkesir usulü \"salçalı tost\" da gelince kendimizi bir anda Balıkesir'in Mostar ilçesindeymiş gibi hissediyoruz. Mostar'ın, ne kadar ziyaretçisi olduğu, köprü üzerindeki kalabalığın akışından rahatlıkla anlaşılıyor. Bir de köprüyü caminin seyir terasından çekelim dersek bilet ücreti ödememiz gerekiyor. Aynı açı burada da mevcut, para ödemeye gerek var mı? \"Tabii ki yok!\", diyerek bilet parasıyla bir çay daha içiyoruz. Turist grupları, caminin seyir terasında, rehberleri eşliğinde kısa süreli gelip, gidiyorlar. Soluklanma molası bitiminde, dışarıda kalabalıkla bir anda buluşuyoruz. Ara sıra dilenciler karşımıza çıksa da, turist akışının dalgasına kapılarak, sağlı sollu yer alan dükkanların önünden baka baka geçiyoruz. Bazen değişik hediyelik eşyalara rastlayınca almak için kalabalıktan anlık uzaklaşıyoruz. Bitiminde tekrar akışkan kalabalığın bir taneciği olarak yola devam ediyoruz. Yolun sonunda, köprünün başlangıcında müze, muhteşem yapısı ile köprüyü karşılıyor. Tarihi değişimi yakın zamana rastlayan köprünün hikayesi hafızalarımızın tozlu raflarında dizilirken, bir anda tırmanışa geçiyoruz. Zor yürüyenler, destekle tırmananlar ve sportif yapılılar aynı anda hücum edebiliyor. Ya da bir kenarda durarak fotoğraf çekmeye çalışanlar, yere sere serpe serili ev sahibi köpekler de köprüye ayrı anlam katıyor. Solda ara sıra şov yapan gençlerde köprünün kenarına tırmanarak topladığı ücrete göre aşağıya atlıyor. Atladığı noktadan nehrin derinliği dokuz metreyi buluyor. Atlama hikayelerine gelince; Geçmiş dönemlerde evlenmek isteyen Bosnalı gençler cesaretlerini kanıtlamak için tarihi köprüden suya atlarmış. Aynı etkinlik bugün turistler için gerçekleştiriliyor. Atlama anı tamamen bir şov gösterisine dönüşüyor. Yeteri kadar parayı toplayınca, dalgıç kıyafetini giyen delikanlı, alkışların ve tezahüratın eşliğinde önce kollarını havaya kaldırıp, 24 metre yükseklikteki köprüden suyun derinliklerine kendini bırakıyor. Sonrası mı ? Tekrarı paraya bakıyor!.. Bölgede yaşayan sakinler, Neretva Nehri'ni geçerken yaşadıkları sorunları dönemin Padişah'ı Kanuni Sultan Süleyman'a yazdıkları dilek mektubunda dile getirmiş ve ardından 1566 yılında Mimar Sinan'ın talebesi olan Mimar Hayreddin tarafından köprü inşa edilmiş. Mimar Sinan köprüyü, kendisi de Bosnalı olan öğrencisi Mimar Hayreddin'e yaptırmış. Döneminin ötesinde bir teknoloji ile 456 adet kalıp taş kullanılarak yapılan köprüde, taşların kuvvetli olması için yaklaşık 14 kilometre ötede yer alan başka bir toprak türü kullanılmış ve hatta bunun için taş ocağı açılmış. Mimar Hayreddin köprüyü yaptıktan sonra bir süre Mostar'da gizlenerek, köprünün dayanıklılığını gözetlemiş. Mostar kentinin \"Ruhu\" olarak da adlandırılan tarihi köprü, yıllarca \"medeniyetleri birleştiren\" bir simge olarak da dilden dile dolaşmış. Kentin, Boşnak ve Hırvat kesimlerini bağlayan ve Neretva Nehri'nden 24 metre yüksekte, 30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde olan Mostar Köprüsü 1992-1995 yılları arasında gerçekleşen savaşta yıkılır. 2004 yılında aslına uygun olarak, Türk firması tarafından tekrar yapılır. Suyun derinliklerinden çıkan köprünün taşları aynı şekilde kullanılırken, eksik parçalar şu anda aktif olmayan o dönemdeki madenden tekrar çıkarılarak birebir aynısı kullanılmış. Biraz dik olması, sağlam tırmanış yeteneği de istiyor. Dizlerde derman varken Mostar Köprüsü bizleri bekliyor. Karnımız acıktığında köprüyü ve nehri uzun uzun seyrederek yemeğimizi yiyebileceğimiz restaurantlardan birine yerleşiyoruz. Her milletten insanın uğrak yeri olan restaurantlarda, köprüyle ara sıra bakışarak tatlı anlar geçirmemek elde değil. Fiyatlar biraz yüksek, porsiyonlar ise oldukça büyük. Tercih ederken bunlara dikkat etmenizi öneririm!"} {"url": "https://gezginruhu.net/mozartin-ezgileriyle-mirabell-sarayi/", "text": "Mirabell, İtalyanca ''güzel'' ve ''beğenilen'' anlamına gelen iki kelimeden oluşuyor. 1606 yılında Baş Piskospos ve Prens olan Wolf Dietrichs emriyle, metresi ( Başpiskopos olduğu için evlenmesi mümkün değil, bu nedenle metresi olarak geçiyor ve metresinden de 15 çocuğu olmuş. ) Salome Art için yaptırılmış. Saray önce barok tarzda yapılmış, daha sonra birkaç defa çıkan büyük yangınlarda çok zarar görmüş. Yeniden neoklasik tarzda yapılan saray, daha da büyütülerek bugünkü halini almış. Sarayın güzelliği yanında bizi en çok bahçesi büyülüyor. Konserin başlamasına daha zaman varken, sarayı ve en çok bahçesini dolaşmak müthiş keyif veriyor. Özellikle bahçede yer alan Pegasus, Yunan mitolojisinde geçen at en çok ilgimizi çekiyor. Birden aklımıza ''Neşeli Günler '' filmi geliyor. ''Neşeli Günler'' filmini hatırlayanlar bilir, filmin kahramanıyla çocuklar birlikte Pegasus'un olduğu havuzun etrafında şarkı söyleyip dans ediyorlardı. Sarayın bahçeleri 1854 yılında halka açılmış, gelen yerli ve yabancı turistlerin en çok ilgisini burası çekiyor. Genellikle fotoğraf çekmek amacıyla gelenler, içerideki klasik müzik ziyafetini kaçırıyor. Salzburg'a gelince listenin başına konserleri yazmayı unutmayalım! Mirabell Sarayı'nda konserlerin yanında, farklı birçok organizasyon yapılıyor. Bunların başında, düğünler geliyor. Dünya'nın en iyi düğün salonları arasında yer alan sarayda vakti zamanında Mozart ve çocukları da konser vermiş. Bizde Mozart konserlerinden birinde yer almak isteğiyle salondaki yerimizi alıyoruz. Konser, sarayın barok tarzda döşenen Mermer Salon'unda gerçekleşiyor. Mozart'ın besteleri yanında başka sanatçılarında ezgilerine yer verilse de klasik müziğin büyüsünde dolaşmak her şeye değiyor... Konser yaklaşık iki saat sürüyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/mudurnu-gezi-rehberi/", "text": "Beypazarı'ndan Göynük'e giderken '' Mudurnu'ya da uğrayalım. '' dedik. \"Mudurnu'da gezilecek yer az, çok zaman ayırmayın.'' dediler. İnanmayın sakın, gezilecek yer çok! Çok gezmeseniz de şirinliği yeter. İnanın kısa süreliğine girip, uzunca bir süre kendimizi burada kaybettik. Uçtuk, bambaşka bir yerdeydik. Her şey aracımızı park etmeyle başladı. Yüklü bir park ücretinin karşısında şaşkınlığımızı gizleyemezken, güzel bir üniversite öğrencisi park parasını aldıktan sonra ''İsterseniz size rehberlik yapabilirim.'' dedi. İyi ki de teklif etmiş. Mudurnu'yu farklı bir çerçevede keşfe çıktık. Belde kapısından geçtikten sonra çarşısına kadar yürüdük. Eski konaklar, küçük dükkanlar, el emeği ürünler, bakırlar, takılar, yazmalar, örtüler... Bizim kızlar hemen dükkanlara saldırıya geçti. Cepte kalan ne varsa burada bitirildi. Eski dokusunu korumuş dar sokaklar, diğer yerlere göre biraz daha mütevazı, biraz daha az korunmuş yapılarla şirin mi, şirin. Çarşıda dolaşırken bir anda karşımıza, iki katlı Konak çıktı. Burası bir müze aslında. Mudurnulu Ahmet İzzet Bey'in fotoğraflarının da sergilendiği bir yer. \"Ahmet İzzet Bey kim ?\" diyeceksiniz. Kendisi 1. Dünya Savaşı'nda esir düştüğü kamplarda fotoğraf çekmeyi öğrenip, yurda döndüğünde memleketi Mudurnu'ya gelip yerleşmiş. Gelirken yanında fotoğraf makinesini ve o zamanki koşullarda çektiği malzemeleri getirmiş. Sonra ondan geriye kalan bu fotoğraf hazineleri bugün bu Köşk'te sergileniyor. Ülkemiz için bir ilk ve bulunmaz bir nimet aynı zamanda. İki katlı yapının alt katı kafe olarak işletiliyor. Müzeyi gezdikten sonra bir kahve molası verebilirsiniz. Şanslıysanız ve havada güzelse dışarıdaki masalardan birine ilişip, keyifli kahvenizi yudumlarken bu tarihi yapıyı da seyredersiniz. Gelince, görmeden dönmeyin sakın! Rehberimizle yolun aşağısına doğru yürüdük. Bu sefer üç katlı, bakımlı bir köşkün önündeydik. Her köşkün bir hikayesi var. Hepsini dinlemesek ve teker teker keşfedemesek de bu önemli yapılardanmış. Sahipleri belli aralıklarda gelip kalıyorlar, hala dedelerinden yadigar bu yapıda anıları canlandırıyorlar. Eski bir hıristiyan ustanın elinde yükselen yapının bir de hikayesi var. Zamanında yörenin ileri gelenlerinden birisi ev yaptırmak ister. Usta da, mal sahibinin kızına aşık olur. Kızı alamayınca evin çatısına haç yapar. Müslüman ev sahibinden, aşkına karşılık bulamayınca binaya da izini bırakır. Hala görkemiyle gelenleri büyüleyen yapının önünde uzunca fotoğraf çekim çalışmaları yaptık. On kadın bir kadraja bu heybetli yapıyla sığmaya çalıştık ama pek başaramadık. Tarihi İpek Yolu üzerine kurulmuş Mudurnu, önemli bir ticari merkez ve askeri menzilmiş aynı zamanda. Osmanlı Dönemi'nde Ahilik ve esnaf kenti olarak da yükselmiş. Mudurnu Çayı etrafında vadiye kurulu bu şirin belde de Ahilik ile gelişen ticaret birikiminin yarattığı zengin anıtsal ve sivil mimariye de sık rastlanıyor. Mudurnu Çayı'nın kıyısında yükselen Yıldırım Bayezid Camii ve Osmanlı Dönemi'ne ait hamam, türbe ve anıtsal eserler oldukça fazla. Biz hepsini gezemesek de birkaç tarihi yapıyı görmeden de edemedik. Yıldırım Bayezid Cami'nin içine girdiğimizde büyüklüğü, heybeti ve mimarisi ilk büyülüyor. Zamanında en büyük cami olarak yapılan yapı küçülerek günümüze gelmiş. Yıldırım Bayezid Cami'nin hemen karşısında yer alan hamam müsait olunca içeriye rahatlıkla giriyoruz. İçeriye girince iki ter atıp, bir de masaj yaptırmak aklımızın ucundan geçiyor. Ancak hamamın kapalı olduğu gününe denk geldik. Olsun şöyle bir dolaşmadan ayrılmadık."} {"url": "https://gezginruhu.net/muzede-uyumak-muze-otel-the-museum-hotel-antakya/", "text": "Burada uyumak serbest. Tabi bedava da değil! Müze otel burası, yapıldığı ilk andan beri ilgimizi çekti. Önce medyadan takip ettik. Yavaş yavaş yükselişini, tarihi zenginliklerle bezendiğini görünce Hatay'a gitme vakti çoktan gelmişti. Uçak biletimizi aldığımız dönemde otel olarak yeni işlerlik kazanmaya başlamıştı. Müze kısmı henüz açılmamıştı. Konaklamak için aradığımda şartlar bizi aşacak durumdaydı. Bu yüzden konaklamaktan vazgeçip, müzenin açılışını heyecanla bekledik. Bizim için bir teselliydi. Otelden daha fazla müzeyle, yeni gün yüzüne çıkan mozaiklerle ilgiliydik. Türkiye'de bir ilk hatta dünyada da! Benzerleri yok diyemem, var. Atina'daki Akropolis Müzesi, orası sadece müze işlevi görüyor. Burası bambaşka bir yer. Dünya'da başka örnekleri de olacaktır, biliyorum. Bizi çeken yurdumuzda oluşu, birebir tarihin sayfalarında yükselmesi. Hikaye 1800 yıllık geçmişe dayanıyor. Ortaya çıkışı 2009 bitişi 2019 yakın bir zaman. İşadamı Necmi Asfuroğlu yaklaşık 17 dönümlük araziyi birçok ortaklı mirasçılardan parça parça alarak, kafasındaki otel düşüncesini hayata geçirme niyetiyle yola çıkıyor. Hayalden rota farklı bir yola sapıyor. Vurulan ilk kepçeyle işin boyutu, planı, bütçesi her şeyiyle değişiyor. Araya Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu giriyor. Arkasından arkeologlar, profesörler, uzmanlar derken Emre Arolat'ın sihirli kalemine kadar dokunuyor. Planlar yapılıyor. Kazılara başlanıyor. Kazıma tamamen bilek gücüne dayanıyor. 66 çelik boru için 25 metre derinliğinde çukurlar açılıyor. Her kazmada yeni bir hikaye gün yüzüne çıkınca plan program hop, hemen değişiyor. Bu da işlerin uzamasına, bütçenin katlanmasına ve yapı projesinin tamamen değişmesine sebep oluyor. Dünya'nın en büyük, tek parça çıkarılan yer mozaiği burada! Tam 1050 metrekare. Projenin değişimine sebep olan ''Pegasus Mozaği de '' burada. Ayrıca tarihi bir ilke daha imza atıyor. İlk Hataylı mozaik sanatçısının olduğu da burada keşfediliyor, mozaiklerdeki imzalardan, Eropos! Tarihin gizeminden gün yüzüne çıkan 30000 eser. Kimisi sergilenirken, kimisi de depolarda koruma altında! Müze, biz gidene kadar çoktan açılmıştı. Otelde uyuyamadık ama müzeyi gezmeden dönmedik. Günümüzün yarısını buraya ayırdık. Diğer müzelere göre belki küçük bir alan ama ilklerin yaşandığı yer. En önemlisi de diğer müzeler de sergilenen eserler başka yerlerden taşınarak getirilmiş. Burayı özel kılan ise yerinde sergilenmesi. Yüzlerce yıl önce insanların yaşadığı, dolaştığı, hayatın hareketli yerlerinde onlar gibi olmasa da hem uyumak, hem dolaşmak, güzel bir duygu. Farklı zamanlarda, aynı yerde, farklı hayaller de!"} {"url": "https://gezginruhu.net/napoli-gezimiz-bolum-1-pompeii-vezuv-sorrento/", "text": "Geçmişi, tarihi, kendine has kültürü, samimi, içten halkı, Amalfi Kıyıları, popüler adaları, havası ve nefis yemekleriyle pizzanın doğduğu şehir Napoli'deyiz. Her ne kadar İtalya'nın kuzey şehirlerinden ayrı bir havaya sahip, hatta daha yerel olsa da ülkenin 3. büyük şehir ünvanına da sahip. Napoli denilince hemen aklımıza Pompei ve Vezüv geliyor. Gelenlerin çoğu şehri tanıyamadan soluğu Pompei'de alıyor. Tatil yapmayı düşleyenler de yönünü Amalfi Kıyıları`nın en güzel kasabalarına çeviriyor. Buralara kadar gelmişken şehri de, diğer zenginlikleri de tanıyalım diyerek, üç günlük güzel bir gezi programı hazırlıyoruz. Şehre ulaşım çok kolay. Ya direk Napoli'ye ya da Roma'ya gelip trenle geçebilirsiniz. Biz, bir haftalık program yapınca Roma'dan geçmeyi tercih ediyoruz. Roma Fiumicino Havaalanı'ndan Termini Tren İstasyonu'na gelip daha önce internetten aldığımız biletimizle Roma- Napoli trenine biniyoruz. İyi ki önceden almışız, dönüş biletimizi önceden almadığımız için bayağı yüksek fiyat ödüyoruz. Tarih yaklaştıkça biletler de artıyor. Hele aynı gün için bütün yapacağınız ulaşımdan daha da yüksek fiyat ödüyorsunuz, resmen dudak uçuklatıyor. Hemen not alalım, biletleri önceden internetten alalım! Ayrıca tren ulaşımıyla ilgili ayrıntılara da buradan ulaşabilirsiniz. Sabah başlayan yolculuğumuz akşama doğru Napoli'ye varışımızla sonlanıyor. Bayağı yorulmuşuz, hemen kendimizi üç gün boyunca konaklayacağımız hostele atıyoruz. Odamıza yerleşerek, ertesi günün planını yapıyoruz. İlk durağımız olan Pompei gezimizi planlıyoruz. Bu sefer konaklamak için hostel seçiyoruz. Hem merkezi, hem de ekonomik oluşu bizi bayağı cezbediyor. Oda-kahvaltı olarak hizmet veren hostel, konaklayıcıların vermiş olduğu konum, temizlik, konaklama açısından bayağı yüksek puana sahip, bu nedenle tercihimiz burası NeapolitanTrips Hostel oluyor. Bir apartmanın ara katında yer alıyor. Metro istasyonuna ve diğer gezilecek yerlere yani Historic Centre of Naples olarak da bilinen tarihi bölgeye de oldukça yakın. Ertesi gün bayağı dinlenmiş olarak kalkıyoruz. Çok doyurucu olmasa da açık büfe kahvaltımızı yapıp, resepsiyondan edindiğimiz haritamızla Napoli sokaklarıyla buluşuyoruz. Hiçbir yere sapmadan doğru Pompei'ye gidiyoruz. Hostelimiz Toledo Metro istasyonuna çok yakın. Ünlü markaların mağazaların yer aldığı en işlek caddelerden biri olan ViaToledo'nun üzerinde. Gişede ya da makinelerden alınan biletle doğru ana istasyon olan Garibaldi'ye gidiyoruz. Garibaldi, Napoli Tren İstasyonun alt katında yer alan son durak. Her yol Garibaldi'ye çıkıyor. Metrodan iner inmez, diğer tarafta yer alan ve Pompei'ye giden trenlerin kalktığı tarafa geçiyoruz. Pompei gidiş, geliş ve diğer ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Yolculuğumuz yaklaşık 40 dakika sürüyor. Trenler biraz eski ama yolculuk keyifli. Ara sıra satıcılar, çalgıcılar da yolculuğa renk katıyor. Herkesin hayalini süsleyen, gelme isteğiyle yanıp tutuştuğu Pompei'ye varıyoruz. Burada trenin hemen hemen yarısı boşalıyor. Kış mevsimi olsa da hava gayet güzel her mevsim buraya gelinir. Biletlerimizi alıp içeriye giriyoruz. Ellimizdeki haritayla gidebildiğimiz, merak ettiğimiz her şeyi görmeye, şehrin havasını içimize çekmeye çalışıyoruz. Şehir oldukça büyük ve günün en uzun zamanını buraya ayırıyoruz. Rehber eşliğinde gezmek daha anlamlı olsa da bizim gibi bireysel gelenlerde etrafta dolaşıyor. Bir şehre dair her şey o dönemin koşullarında oldukça iyi ve ileri düzeyde. Etrafında verimli tarım alanları yer alırken, denizin kıyısına kurulmuş bir liman şehri aynı zamanda. Şimdi deniz bayağı uzaklaşmış olsa da bir zamanların önemli liman şehriymiş. Gelen geçen gemiciler, yabancılar, tacirlerin uğrak yeri de burasıymış. Şehirde herkesin rahat edeceği, eğleneceği, dinleneceği alanlar mekanlar da yer alıyor. Daha fazla bilgiye POMPEİ yazımızdan ulaşabilirsiniz. Pompei'den bakınca her an göz göze geldiğimiz Vezüv bizi kendine çekmeyi başarıyor. Son kalkan otobüse yetişebilmek için soluk soluğa çıkışa yöneliyoruz. Giriş kapısının hemen yanından kalkan ve üzerinde EVA yazan son otobüse yetişmeyi başarıyoruz. Otobüste bilet satıldığı için rahatlıyoruz. Sonra yaklaşık 45 dakikalık çoğunluğu virajlı yollarda geçen bir yolculuğun ardından tırmanacağımız bölgenin giriş kapısına varıyoruz. Tabi Milli Parkın girişinden aldığımız biletleri göstererek içeriye giriyoruz. Önümüzde uzayıp giden parkurda nefes nefese tırmanıyoruz. Yavaş yavaş ilerlerken, etrafı da seyretmeden geçmiyoruz. Bayağı ilerledikten sonra kratere yaklaşıyoruz. Ara sıra aktif olan yanardağda hiçbir kıpırtı yok. En son Pompei'yi kaplayan küllerin ardından 2079'da tekrar bir felaket bekleniyor. Napoli'nin ve etrafındaki kasabaların akibeti ne olur bilinmez ama hayat burada hala kaldığı yerden devam ediyor. Her şey yolunda yani... Kratere şöyle bir bakıp bütün dikkatimizi önümüze serili olan körfez manzarasına çeviriyoruz. Solumuzda Napoli, sağımızda Amalfi kıyıları ve önümüzde sonsuz mavi, manzara bu işte. Her çıkışın bir inişi vardır, diyerek otobüse yetişmek için hızlanıyoruz. Son otobüsü kaçırmamız gerekiyor. Dönüşte bindiğimiz yerde iniyoruz. Bunca koşturmaya rağmen hala gezme arzumuz bizi Sorrento'ya sürüklüyor. Hemen tren biletimizi alıp, 5 dakika sonra gelen trene yetişiyoruz. Son durak Sorrento. Sorrento, yazları tatilcilerin cenneti. İstasyonda inince sokaklarında yavaş yavaş ilerliyoruz. Her yer ışıl ışıl. Yılbaşından kalan bütün süslemeler hala duruyor. Mevsim kış olsa da etrafta turistler kafile halinde dolaşıyor. Meğerse kasabanın süslemeleri pek meşhurmuş. Cadde, sokaklar, binalar her yer ışıl ışıl yani. Sahile doğru ilerliyoruz. Binalar, sokaklar oldukça düzenli. Burayı çok seviyoruz. Sahil bayağı aşağıda, malum biz de üstte. Çünkü burada kıyı diyeceğimiz uzun sahiller yok. Bildiğiniz uçurum. Aşağıya inmek için asansörü kullanıyorsunuz. Evler uçurumun kıyısında, denizi göremeden ancak kapılarının önünden geçebiliyoruz. İçleri nasıldır kim bilir? Ama manzara müthiş. Hepsi özel bölge, lüks villalar. Arada halka açık alanlar ve parktan denizi görebiliyoruz. İsmini kıyılara veren Amalfi ve Positano'yu göremeden Sorrento'dan ayrılıyoruz. Napoli'ye doğru ilerliyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/ne-guzelsin-datca/", "text": "Dünyada Can'ın yaşadığı yere Datça'ya yolum düşüyor. İlk defa geliyorum buralara daha önce neden gelmediğime de hayıflanıyorum. Gelmek için havayolunu tercih ediyorum. Sabiha Gökçeden, Dalaman'a yaklaşık 50 dakikalık süren yolculuğun ardından, Dalaman'dan Datça'ya belli saat aralıklarında çalışan özel yolcu araçlarının kalkış saatini bekliyorum. Öğrendiğime göre üç farklı firma bu işi yapıyor. Hepsi oldukça ilgili ancak içlerinden birini seçiyorum. Önceden de muhakkak rezervasyon yaptırıyorum. Mavi Transferle 3 saatlik yolculuğun ardından Datça merkeze geliyorum. Geceden gelip yerleşiyorum, arkadaşımın evine. Konaklayacak yer telaşı da olmuyor. Sabah arkadaşımla erkenden kalkıyoruz. Ege'nin sunduğu nimetleri; otları, zeytini, reçeli yöreye dair ne varsa kahvaltıda mideye indiriyoruz. Kısa bir merkez turunun ardından Datça'nın meşhur büklerini keşfe çıkıyoruz. Eski Datça'yı yarına bırakıp büklerin içinde en meşhuru Palamutbükü'ne doğru ilerliyoruz. Palamutbükü'nde keyifli saatlerin ardından, Mesudiye'de ne kadar bük, koy varsa dolaşıyor, sularında serinliyoruz. Havası, doğası, ıssız köşeleri, nefis manzarasıyla çok kere gelip gideceğim şimdiden belli oldu. Meşhur olanların çoğu Mesudiye'de. Meşhur koylar sırasıyla şöyle; Kızılbük, Hayıtbükü, Ovabükü, Kurubük, Akvaryum Koyu, Palamutbükü ve Ovabükü geliyor. ''Hangisini sevdiniz?'' derseniz, tek cevabım olacak, hepsini. Bildiğimiz koylardan oldukça farklı çünkü buralar şimdilik bakir. Çok fazla yapılaşma ve kalabalıkla sarılıp sarmalanmamış. Güzelliği de zaten sakinliğinde! Etraflarında ihtiyacınızı giderecek birkaç tesis var ancak onlarda göz yoracak, güzelliği bozacak tarzda değil. Koylarda şezlonglu kısımlarda yer alırken, şezlongsuz yerlere de havlunu atıp keyif yapabiliyorsun. Kimse gelip karışmadığı gibi şezlongların dışında koyların sahibi sizler oluyorsunuz. Denizin güzelliğine, berraklığına, bir de temizliğine diyecek bir şey bulamıyorum çünkü çok güzel. Hele bir de sonbaharda el ayak çekilince tadına doyum olmuyor. Bu güzel günü Ovabükü'nde tamamlıyoruz. Burada gün doğumu güzel olduğunu duyunca, geceden sözleşiyoruz. Ertesi gün sabah daha gün aymadan, gün doğumuna yetişmek için sahile yürüyoruz. Bizden önce sabah sporuna başlayanlar çoğunlukta, biz de aralarına karışıyoruz. Güneş, yüzünü gösterdiği an, durup sessizce seyrediyoruz. Tek kelimeyle nefis! Güneş'in yeni bir güne uyanışıyla, bizim için yeni bir gün başlamış oluyor. Yaklaşık bir saat kıyı boyunca yürüyüş yapıyoruz. Taş yollarda yürüyorum. Geriye kalan bir şekilde kurtarılmış eski evler, sokaklar... Kimisinde hayat tam gaz devam ederken, kimisi de bahara kadar kepenklerini indirmiş bile. Yazdaki kadar canlılık olmasa da yine bir hareketlilik var. Her yerini dolaşıyorum. Can Yücel'den bir şeyler belki de bir iz arıyorum. Yaşadığı evin kapısına kadar gidiyorum. Kendisine dair, fotoğraflar, şiirlerinden birkaç demet, bir de not, '' Can evi bir müze değildir. Burası ev olarak kullanılmaktadır. Anlayışınız için teşekkürler.'' yazıyor. Evde ne bir ses ne de bir hareketlilik var. Bahara kadar sessizliğini koruyacak gibi görünüyor. Kafelerin olduğu sokağa doğru yürüyorum. Beni çeken yerde durup bir masaya ilişiyorum. Burası hem bir otel hem de kafe, 4 Oda olarak biliniyor. Nefis tatlıyla birlikte kahve keyfini burada yapıyorum. Tıpkı buralı gibi, Can gibi havasını içime çekiyorum. Biraz ilerideki butikten de bileklik alıp, keşfedemediğim yeni plajlara doğru ilerliyorum. Knidos Antik Kenti'ne bir günümü feda edeceğim. Her taşa dokunup, kente dair hikayeyi dinleyip, Ege'nin güzelliğine büyülenirken, Güneş'i burada batıracağım. Karadan değil bu sefer, denizden kıyısını bucağını keşfedeceğim. Kısa da olsa maviliklere doğru açılacağım. Kısa bir tatilin ardından evime dönsem de biliyorum ki buraya tekrar tekrar geleceğim. Datça yi gezmek için mutlaka okunması gereken bir yazı olmuş. Fotoğraflar ve yazılarınızla yine harikalar yaratmışsınız."} {"url": "https://gezginruhu.net/nemrut-milli-parki/", "text": "Nemrut Dağı Milli Parkı, Adıyaman ili; Kahta ilçesinde bulunan ve içinde Kommagene Krallığı'nın bir antik kentini barındıran milli park ve ören yeri. Adıyaman il merkezinde Kahta'ya bağlantı sağlayan karayolu ile ulaşım sağlanmakta olup, Milli Park Adıyaman il sınırları içerisindedir. Adıyaman hava alanından ulaşım oldukça rahat ve kolay. Adıyaman ve Kahta ilçesinden Nemrut Dağı'na ve diğer tarihi yerlere servisler vardır. Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos'a ait Tümülüs ve kutsal alanlar, Milli Park'ın ana özelliğini teşkil etmektedir. Antiochos'un Tümülüsü ve dev heykelleri, Arsameia, Yenikale, Karakuş Tepe ve Cendere Köprüsü Milli Park içerisinde kalan kültürel değerler. Eski çağlarda Komagene olarak anılan bu bölgede, I. Mithradates tarafından bağımsız bir krallık kurulmuş, krallık onun oğlu I. Antiochos'un (M. Ö. 62-32) egemen olduğu yıllarda önem kazanmış. MS.72 yılında da Roma'ya karşı yapılan ve kaybedilen savaş ile krallığın bağımsızlığı sona ermiş."} {"url": "https://gezginruhu.net/nemrutta-gun-batimi/", "text": "Urfa gezimizi tamamladıktan sonra yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunan gezimizin ikinci durağı Kahta'ya geliyoruz. Kahta, Adıyaman'a bağlı bir ilçe. Gün batımına yetişebilmek için sabah kalkan minibüsle Nemrut Milli Parkı'nın eteklerine kurulu yeşillikler içerisinde iki katlı, sayısı yirmiyi geçmeyen ev ve pansiyonlardan oluşan Karadut köyüne geliyoruz. Kalacağımız otele yerleşerek günün yorgunluğunu yeni demlenmiş çay ve önümüzde uzayan manzaraya dalarak atıyoruz. Zirveye çıktığımızda ilk karşılayan dev heykeller... Etrafını 360 derece dolaştığımızda diğer tarafta da aynı heykellerin olduğunu görüyoruz. Çoğunluğunu uzak doğulu turistlerin oluşturduğu bir kalabalığın içerisindeyiz. Heykellerin çevrelediği tepede, Kommagene Kralı Antiochos'a ait tümülüs bulunuyor. Nemrut Dağı doruğundaki kalıntılar, yerleşme yeri olmayıp Antiochos'un Tümülüsü ve kutsal alanları. Tümülüs, 2150 metre yüksekliğinde, Fırat Nehri geçitlerine ve ovalarına hakim tepe üzerinde bulunuyor. Kralın kemiklerinin ya da küllerinin ana kayaya oyulmuş odaya konulduğu ve 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapındaki tümülüs ile örtüldüğü düşünülüyor. Girişi kuzeyden olup doğuda ve batıda dini törenlerin yapıldığı teras şeklindeki avlular yer alıyor. Şov sonlanınca coşkun kalabalığın içerisinde kaybolmadan son bir kez girişteki kafede çay yudumluyoruz. Minibüsümüz de gelince otelimize geçiyoruz. İsteyen sabah gün doğumuna gelmek için plan yaparken, biz bir daha gelmek için sebep yaratıyoruz. Yaşanan güzel anları zihnimizde uçurarak, sabah Kahta'ya yakın hava alanından evimize doğru yol alıyoruz...."} {"url": "https://gezginruhu.net/olum-kampi-auschwitz-birkenau/", "text": "Olaya ışık tutan üç filim bir kitaptan sonra bir bakıyorum yollardayım. Kampı görmeyi çok istiyorum. Biliyorum, gördükten sonra etkisinde uzun süre kalacağım. Polonya'nın Krakow şehrine geliyorum. Şehre gece gelince biraz meydanda dolaşıp, kısa süreli de olsa bu güzel şehrin havasını içime çekiyorum. Geceden kampa giriş için internet sitesinden bilet satın alıyorum. Farklı saat aralıklarıyla rehberli turlar düzenleniyor. Benim tercihim ana kamp alanını dolaşmak olunca kısa turu seçiyorum. Birkaç farklı dilde rehberlik hizmeti verilse de ilk tercihim İngilizce. Maalesef İngilizce rehberlik istediğim saat aralığında dolu olunca başka dillerden birini tercih ediyorum. Maksat içeriye girebilmek. Hızlıca karar verip, Slowakça'yı seçerek biletimi alıyorum. Kamp alanı Krakow'a yaklaşık bir saat uzaklıkta. Giriş biletimi 10.45 olarak aldığım için 9.00'da yola çıkıyorum. Navigasyona göre bilmeden Birkenau Kampı'na geliyorum. Girişteki görevli uyarıyor ve ilerideki araba park alanını gösteriyor. Görevlinin söylediği park alanına aracı park ediyorum. Shuttle ile Auswichizt 1 Kampı'na gitmek için bekliyorum. Çok beklemeden hemen geliyor ve kişi başı 5 euro karşılığında ana kamp alanına taşıyor. Kamp girişine geldiğimde kalabalığın arkasında sıraya giriyorum, biletimi gösterince alacağım kulaklıklara doğru ilerliyorum. Sistemi iyi kurmuşlar, sıra oldukça hızlı ilerliyor. Hangi dilde saat kaçta gezecek gruplara göre rehberler kapıda bekliyor. Bizim rehber Slovakça, kulaklık ayarlarımı onun söylediği kanala göre ayarlıyorum. Hemen arkamızdan da İngilizce grup çıkacak ikisinin arasında dolaşacağım için İngilizce grup ayarlarına çaktırmadan çevirip, gezi süresince iki grup arasında kampı dolaşmış oluyorum. Kamp alanı oldukça büyük ve birçok binadan oluşuyor. Rehberin söylediği gibi belli bölümleri dolaşıyoruz. Bazı bölümlerde video çekmek yasak! Uymamız gereken belli kuralları anlattıktan sonra gezmeye başlıyoruz. Unesco Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Auschwitz Birkenau Nazi Toplama Kampı'nı çok güzel korumuşlar. Aslına uygun olarak gerekli restorasyonları da yapmışlar. İnsan üzerinde bu kadar derin etkiler bırakabilen çok az yer vardır. Bana göre listenin en başında burası yer almalı. Kamp alanı iki bölümden oluşuyor. Auschwitz ilk yapılan kamp alanıyken, daha sonra ondan kat ve kat daha büyük olan Birkenau Kamp alanı yapılıyor. Çünkü Hitler'in Avrupa'nın tam merkezinde yer alabilme, kolay gizlenebilme ve genişleyebilme özelliklerinden yola çıkarak yerini bizzat belirlediği bir alan Auschwitz- Birkenau Kampı. Kamp, asıl adı Oswiecim olan kasabada 1939 yılındaki Alman işgalinden sonra ismi Auschwitz'e değiştirilerek oluşturuluyor. Toplama kampına dönüştürüleceği için de hemen etrafında yaşayan halk uzaklaştırılıyor, hatta uzak bölgelere sürülüyor. Böylece bölge boşaltılmış oluyor, evlerin bazıları yıkılırken bir kısmı da subayların karargahı ve aynı zamanda yaşam alanı olarak korunuyor. ''Çizgili Pijamalı Çocuk'' filmini izlediyseniz, açık bir şekilde üst subayların yaşam alanlarıyla kamp arasındaki farklılıklar gözler önüne seriliyor. Kampa, üzerinde şu meşhur 'Arbeit Macht Frei' yazısının yer aldığı kapıdan giriliyor. O dönemde gelenler başlarına gelecek felaketi bilmeden sadece çalışmak için getirildiklerini sanarak, yanlarında özel eşyalarıyla kampa geliyorlarmış. Kampın girişinde bando müziğiyle karşılanıp, erkekler ayrı yere kadın ve çocuklar farklı binalara yerleştiriliyorlarmış. Girişte karşılayan subayın insafına göre ya sağa ya da sola ayrılıyorlarmış. Sağ tarafa çalıştırılacaklar, sol tarafa ise gaz odalarına gönderilecekler olarak ayrıştırma yapılıyor. İlk gaz odaları burada Auschwitz 'de deneniyor. Daha sonra gaz odaları gelenleri öldürmeye yetmeyince daha geniş alana kurulan Birkenau Kamp alanı tamamen ölüm kampına dönüşüyor. Dip not: Kampın girişinde yer alan 'Arbeit Macht Frei' yazısı yaklaşık on yıl önce çalınmaya çalışılmış, o nedenle orijinali müzede sergilenerek korumaya alınmış, buradaki gerçeğe uygun olarak daha sonra yapılmış. İlk başlarda kuruluş amacı tamamen ölüme odaklı olmasa da yirmi bin hektarlık alana yayılan bu ilk kampın Komutanlığına 1940 yılında Rudolph Höss getiriliyor. Höss'ün, 1946 yılında yakalanmasının ardından alınan ifadesine göre Alman güçlerine önemli stratejik üstünlük sağlayan başta I. G. Farben olmak üzere birçok fabrikanın ihtiyaç duyduğu 100 bin kişilik köle işçi ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulmuş. Ancak işler 1941 yılında değişmiş. O yıl Höss, Berlin'e çağrılır ve savaş sonrasında dünyanın en büyük katili unvanını alacak Alman İçişleri Bakanı Heinrich Himmler ile görüşür. Himmler, bizzat Hitler'in kendisine iletilmek üzere verdiği emri iletir. Verilen emirde; başta Yahudiler olmak üzere çingenelerin, eşcinsellerin ve Nazi muhaliflerinin 'kesin bir sonuçla' ortadan kaldırılması istenmektedir. Bunun da tek uygulayıcısı Höss olacaktır. Verilen emirde ayrıca Höss dahil hiçbir asker oralarda yaşananlarla ilgili hiç kimseye, hiçbir şey söylemeyecektir. Bu emirle çıkılan yolda insanlık suçu işlenmeye başlanır. O dönemde Alman askerleri kampta yaşayanlara, ''Buradan çıkmanın tek yolu var, o da yanarak '' diyorlarmış. Kaçmaya çalışanların cesetleri, sabah binaların önünde sergileniyormuş. Hem tanıklar, hem de tutanaklardan edinilen bilgiye göre her iki kampta toplam 1,3 milyon insan öldürülmüş. Öldürülen insanların 1,1 milyonu Yahudi diğerleri dünyanın her yerinden farklı ırktan insanlarmış. Kampın hepsini maalesef gezemiyorsunuz. Belli binaları rehber eşliğinde dolaşıyoruz. Kamp alanı iki kısımdan oluşuyor. İki bölümü ayırmak için araya elektrikli teller gerilmiş. İki tel arası boşlukta insanlar yürütülüyormuş. İki tarafınızın elektrikli telle çevrildiği bir koridorda yürüdüğünüzü düşünün, ne kadar korkunç olabileceğini hayal bile edemiyorsunuz. Girdiğimiz binalarda geriye kalan eşyaları; ayakkabıları, gözlükleri, valizleri, kap-kacakları ve saçları... Gaz odasına gitmeden saçları kesiliyormuş, daha sonra saçlar toplanarak kumaş dokumacılığında kullanılıyormuş. Dokunmuş kumaşlar müzede sergileniyor. İnsanlar üzerinde biyolojik deneylerde burada Aushwitz 1 Kampı'nda yapılıyormuş. Özellikle kadınlar da ve çocuklarda deneyler yapılıyormuş. Ölümlerin bir kısmı da bu biyolojik deneylerde gerçekleşiyormuş. İkizler üzerinde deney çalışmalarına da ağırlık verilmiş. Hüzünlenerek Aushwitz 1 Kampı'ndan kulaklıkları teslim ederek ayrılıyorum. Hemen içeride yer alan kamp müzesini maalesef gezmeye vaktim yok. Yolum çok uzun diğer kamp alanına gitmek için çıkıştaki otobüs durağında bekliyorum. Ücretsiz olarak diğer kamp alanına otobüsler taşıyor. İkinci kamp alanına ücretsiz olarak giriyorum. Rehberlerimiz daha sonra gelerek grupları gezdirse de ben rehberin gelmesini bekleyemeden gezmeye başlıyorum. Kamp alanına girdiğim de daha sonra sembolik olarak getirilen vagon gözüme çarpıyor. O dönemde Macaristan'dan gelen kurbanlardan birinin torunu, bir koleksiyonerden satın alarak buraya getirtmiş. İnsanlar, kamp alanına bu küçücük vagonda yüze yakın kişi sığdırılarak taşınmaya çalışılmış. Kamp alanına gelen insanlar, buraya niçin geldiklerini bilmeden ölüm yolculuğuna çıkarılıyorlarmış. En fazla ölümün gerçekleştiği alan da burası Birkenau Kampı."} {"url": "https://gezginruhu.net/palandokende-kaymak/", "text": "Tam 15 yıl olmuş buralara uğramayalı... Kaymayı ilk deneyimlediğim yerdeyim, Palandöken'de. İlk deneyimimin ardından da beş yıl üst üste gelip gittim. Aklımı başka pistler çelince uzaklaştım bir daha yolum düşmedi. Buralardan uzaklaştıktan sonra araya kış olimpiyatları girince etraftaki otel sayısından tutun da pistlerine kadar her şey değişmiş. Cumadan gelip otelimize yerleşiyoruz. Sabah erkenden kayak kiralamaya gidiyoruz. Erken gidiyoruz çünkü burada kayak kiralamak için iki yer hizmet veriyor. Belli sayıdaki kayak takımları saat 10'da tükeniyor. Resepsiyonda ilk bu bilgiyle aydınlanıyoruz. Burada değişmeyen tek şey sanırım bu durum. Yıllardır Erciyes'in rahatlığına alışınca bu durumu ilk başta yadırgıyoruz. Erken uyanmak, erken kahvaltının ardından, kayaklarımıza da tükenmeden kavuşunca günün geriye kalan kısmında kayarak eğleniyoruz. Kayaklarımız elimizde önümüzde 30 basamaklı merdiveni sanki Everest'i tırmanırcasına çıkıyoruz. Anlam veremediğimiz ikinci durumu da yaşayınca gişeden aldığımız günlük kayma potansiyelimize göre biletlerimizle telesiyej sıramızda yerimizi alıyoruz. Hedefimiz 22'lik, ilk eğitimimi aldığım piste doğru yükseklerde süzülüyoruz. Telesiyejin bitiş yeri bizim hafızalarımızdakinden biraz farklı, inince anlıyoruz. Önümüzdeki kalabalığı aşınca birazdan ilk maceramızı yaşayacağımız eğime doğru ilerliyoruz. Dedeman'a doğru bu dik yokuşu kazasız belasız atlatarak açılışı yapıyoruz. ''Kazasız'' diyorum, etrafta acemi bolluğu, inemeyip elinde kayağı veya sowborduyla yürüyüşü seçenlerin ortaladığı yoldan bulabildiğimiz dar aralıktan inmeye çalışmak kış olimpiyatlarında birinciliği hedeflemek gibi bir şey. Neyse ilk açılıştan sonra geliştirdiğimiz kayma stratejileriyle parkurun kurdu haline dönüşmeyi başarıyoruz. Dedeman'ın çevresi her zamanki gibi kalabalık. Yanındaki kafe, kayak molaları için keyifli bir ortam. Birbirinin tekrarı olan hareketlerin ardından mola vaktimiz gelip, geçiyor bile... Mola yerimiz belli, tek hizmet veren yer Dedeman'ın yanındaki kafe. Bayağı kalabalık, eğlenceli ortam. Hava da güzel olunca açık alanda yer bulmak zorlaşıyor. Dedeman'ın önündeki telesiyejden başka pistlerin tozunu attırmaya, yeni pist keşiflerine doğru yükseklere süzülüyoruz. Orta seviye kayakçılar için oldukça iyi bir pist. Dön dolaş yine Dedeman'a geliyoruz. Grup arkadaşlarımız buz tırmanışı yapacağım, diye tutturuyor. İnişte bir bölümü buz tırmanışına ayırmışlar. Buradaki görevlilerin desteğiyle tırmanışı isteyenler yapabiliyor. Ben işin kayma keyfindeyim şimdilik tırmanışa uzağım. İzlemesi bile yetiyor. Neyse kısa süreli bir keyifmiş, bitince tekrar pistlerle buluşuyoruz. İki güne kayak serüvenimizi yayıyoruz. Pistler geniş, geçmişin dar pistlerinden eser yok. Sabahın sert soğuğu karı sertleştirince kaymayı zorlatırsa da öğleye doğru yumuşayan zeminde kaymak keyifli oluyor. Tek dezavantaj yeteri kadar yağmayan karın zemindeki taşların pistlerde yarattığı olumsuz etkiye sebep oluyor. Günlük yaralı sayısı oldukça fazla. Yaralıların arasına karışmanın üzüntüsünü yaşayanlardan biri olarak bu durumu en kısa zamanda düzeltmelerini umuyorum. Zemindeki buzlanma da ayrı bir olumsuz durum. Etrafta günden güne çoğalan otellerle zengin konaklama seçenekleri sunuluyor. Fiyat ve konfor bakımından oldukça iyi. Bizim gibi uzaktan geleceklere havayolu ilk tercih olmalı! Havaalanından ticari taksilerle kolayca ulaşımı sağlarken, ikinci bir alternatif olarak şehir merkezine giden otobüslerle bu işi daha ekonomik halledebilirsiniz. Şehir merkezinden Palandöken on dakika daha ucuza ulaşımı sağlamış oluyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/paros-adasi/", "text": "''PAROS PAROS'' sesleriyle önce irkilir sonra adaya geldiğinizi anlarsınız. Rahat geçen yolculuğun sonunda adada ilk karşılayan meydandaki yel değirmeni olur. Evet en büyük üçüncü Kiklad Adası'na ''Hoş Geldiniz!'' der. Geleni karşıladığı gibi gideni de uğurlar. Gelen, giden, inen, binen ve karşılayanların arasından şöyle sıyrılınca, birde Parikia'de otelinizi ayarlamışsanız keyfinize diyecek yoktur. Aman adanın başka yerlerinde kalınmazmış gibi bir yargı oluşmasın. Tabi ki çok güzel köyler de var. Benim ki yolculuk sonrası tembellik sadece. Biraz da Parikia'ye torpil olsun!. Adanın her köşesine gitmek, kıyısını bucağını karış karış keşfetmek için kiralık araçlardan Atv'ye, bisiklete kadar her şeyi buradan ayarlayabilirsiniz. Kısacası adanın kalbi de diyebiliriz. Adanın kalbi PARİKİA'dır, demeliyim! Her feribot buraya yanaşır, gelen giden buradan geçer. Adanın en büyük ve en gelişmiş yerleşim yeridir. Sahil boyunca ilerleyip, limandan uzaklaştığınızda kıyıya dizili oteller ve önünde yer alan plajlarla karşılaşırsınız. Limandan içe doğru süzüldüğünüzde asıl görülmesi gereken yer eski şehir olarak da nitelenen bölgedir. Daha çok adanın yerlileri yaşarken, değişik bir çok dükkan, cafe, tavernaya da burada rastlıyorsınız. Hediyelik eşyalar cezbederken, giyimden kuşama, yemeden içmeye her şey iç içedir. Gündüz denizin tadını çıkarır, geceleri merkezinde yer alan eski yapıların arasında dolaşabilirsiniz. Beyaz badanalı evler, evleri saran renk renk begonviller, mis kokulu leylaklar, kemerli yollar, taşlar, kapılar, çerçeveler hepsi ayrı ayrı büyüler. Akşam cıvıl cıvıl sokaklarda savrulurken ara sıra molalarla günü tamamlayacak keyifli mekanlarda; kafe ya da tavernalarda yerinizi alırsınız. Ne kadar kalabalıkta olsa sıkılmadan, yorulmadan, tamamen dinlenerek geçireceğiniz günler yitip giderken özleyeceğiniz yerlerin başında gelir. Konaklama açısından zengin diyebileceğimiz Parikia'de, kıyıya dizili otellerde uygun fiyatlarda kalabilirsiniz. Bizimde tercihimiz bu yönde oldu. Kaldığımız otel her yere yakın olunca bayağı rahat ettik. Parikia'nin merkezinde yer alan Ekatontapyliani Kilisesi de adaya gelince görülmesi gereken yerlerden. 100 kapılı kilise olarak da adlandırılan kilisenin şimdiye kadar 99 kapısı bulunmuş, yüzüncüsü henüz bulunamamış. Değişik mimarisi, heybetiyle ada da etkileneceğiniz mekanlardan biri. Hazır Parikia'de dolaşıyorken Ekatontapyliani Kilisesi'nin hemen arkasında yer alan ve 3 euroluk biletle gezebileceğiniz, bölgeye has tarihi kalıntıların sergilendiği müzeyi de görmeden dönmeyin. Sosyetenin merkezi NAOUSSA! Söylentiye göre İngiliz, Fransız sosyetesi burada kalıyor, hatta ev satın alıyormuş. Biraz daha sakin ve zenginliğiyle gözleri dolduran bölge adanın kuzeyinde yer alıyor. Parikia'dan yaklaşık 20 dakika uzaklıkta olan Naoussa'ya gelmek için muhakkak araca ihtiyacınız var. İster arabayla ister, otobüsle hangisini tercih ederseniz rahatlıkla ulaşabilirsiniz.. Kıyıdan yükselen tepeye dizili beyaz badanalı evler, dar sokaklar, ara sıra küçük butik oteller yer alırken, kıyılar tavernalara ve limana ayrılmış. Limanda yer alan zengin yatlar bir tarafın çoğunluğunu oluştururken, diğer tarafta balıkçı tekneleri dizili. Limandan kalkan teknelerle en meşhur plajlara da rahatlıkla ulaşabilirsiniz. On beş dakika arayla kalkan tekneler en son 19.00'da plajdan limana doğru ayrılıyor. Araçla da rahatlıkla ulaşacağınız üç önemli plajı var. Bizim tercihimiz Kolibithres oldu. Nefis ince beyaz kumsalı, etrafa gelişi güzel dizili şezlongları ve tertemiz serin sularında arınıp dinlenirsiniz. Genelde çocuklu ailelerin tercih ettiği plaj üç bölüme ayrılıyor. Değişik kayaların çevrelediği alanda su sporları da yapılıyor. Diğer tercih edilen plajlar ise Kalamies ve Monastiri. Yine buraya da tekne veya karadan aracınızla ulaşıyorsunuz. Naoussa 'nın limanında yer alan plajı da tercih edebilirsiniz. Gündüz sakinliğini koruyan tavernalarda, gece kalabalığında farklı bir ambiyans oluşuyor. Akşam sahildeki kalabalıkla bütünleşerek keyifli sohbetler eşliğinde güzel deniz ürünleriyle kaliteli bir akşam geçirirsiniz. Küçük bir balıkçı kasabası olan Alikia, Parikia'den yaklaşık yarım saatlik uzaklıkta. Küçük bir koyun etrafında birkaç taverna, önünde plajıyla hem yerim hem yüzerim dedirtecek kadar sakin ve küçük bir alan. En güzel deniz ürünlerinin tadına da burada bakabilirsiniz. Ada plaj cenneti adeta. Her türlü zevke ve ilgiye göre plaj mevcut. İster durgun tertemiz sularda yüzer, ister dalgaların keyfini çıkarır Winsurf yaparsınız. Suyun altındaki güzellikleri keşfetmek isteyenlere de dalış aktiviteleri var. Rüzgar Sörfü yapacaklara için ada tamamen bir cennet! En güzel koylar adanın doğu ve güney tarafı bu açıdan oldukça zengin. Dalış için Santa Maria yakınları, Pso aliki açıkları, güney doğu kıyıları uygun. Adaya en rahat feribotla ulaşıyorsunuz. Pire'den kalkan feribotlar yaklaşık 4 saat sürerken, Sakız adasından gelmek isterseniz 11 saati göze alacaksınız. Hellenic See Way ve Blue Star öenriceğimiz firmalar. Yerimde duramam karış karış dolaşırım derseniz, merkez durağı Parikia'de olan otobüslerle yaklaşık 1.40 ila 2.40 Euro arasında alacağınız biletle rahatlıkla her yere ulaşırken; araç kiralamak isteyenlere belli merkezlerde yer alan araç kiralama şirketlerinden 25-55 Euro arasında fiyatla uygun araç kiralayabilirsiniz. Biraz macera olsundeyip, adaya gelenlerin çoğunluğunun tercih ettiği Atv en iyisi, yaklaşık 25-50 Euro arasında değişen seçenekte bulabilirsiniz. Ada da deniz ürünleri ön planda yer alırken, zeytinyağlılarda oldukça lezzetli. Konaklama için ön Parikia ve Naoussa ilk sırada yer laıyor. En güzel seçenekleri booking. com adresinden yapabilirsiniz. Ücretsiz iptal seçeneğinin de yer aldığı sitede 500 yakın otel mevcut."} {"url": "https://gezginruhu.net/pattaya-gezi-rehberi/", "text": "''Görmeseniz de olur...'' gibi uzayan söylemlerden sonra merak ettik ve gittik. En başta gece hayatının kalbinin attığı yer WALKİNG STREET geliyor. Botanik Park ve Tiger Zoo'da listenin ilk sıralarında yer alıyor. Kabare şovlarıyla da ünlü bir şehir olan Pattaya'da bir gecenizi bu şovlara ayırmadan dönmeyiniz! Çılgın gece hayatının, eğlencenin kalbi burada Walking Street'e atıyor. Gündüz bilindik sakin bir sokak havasındayken akşam yediden sonra canlanmasıyla farklı bir dünyaya açılan yere dönüşüyor. Sabaha kadar süren bu hareketlilik sabahın ışıklarıyla tekrar sakin havasına bürünüyor. Barların, her türlü gösterinin, çılgınca eğlencenin tek adresi olduğu gibi gelen yabancıların soluğu aldığı ve eğlenmeye doyamadığı yer de burası. Walking Street; restoran, gece kulüpleri, alışveriş noktaları ve barlara ev sahipliği yapan bir sokak. Sokağın başından sonuna kadar sağlı-sollu şekilde sıralanan mekanlar 08:00-02:00 saatleri arasında hizmet veriyor. Pattaya'da striptiz de yapılan gece kulüpleri olarak bilinen GoGo barları şehirde en çok ilgi gören yerlerden. Burada birbirinden güzel Tai kızları erotik gösteriler yaparak müşterilerin ilgisini çekerken aynı zamanda barda daha fazla kalmalarını sağlıyor. Bu gösterilerde yaratıcılığın sınırı yok, ilginç ve değişik şovlar yer alıyor. Walking Street'de bulunan farklı konseptte birçok disco yer alıyor. Turistler, burada müziğin ve dansın ritmine kapılarak çılgınca eğleniyor. Buraya kadar geldim, gecelerim de renklensin diyenlere şiddetle tavsiye ediyoruz. Pattaya'nın en ünlü şov gösterisi burada. Alcazar Kabare Gösterileri, ilk kez 1981 yılında Pattaya'da başlamış ve ünü tüm dünyaya yayılmış. Birbirinden güzel değişik kostümleri, mükemmel fiziği ve güzellikleriyle bizleri hayran bırakan trans dansçıların gösterileri yer alıyor. Yaklaşık 1 saat süren gösterinin sonunda dansçılar çıkış kapısında diziliyorlar, isteyen seyircilerle belli ücret karşılığında fotoğrafta çekiliyorlar. Tek kelimeyle müthiş şov. Nong Nooch Tropik Bahçesi ve Kültürel Köyü olarak da bilinen Botanik Park, bitkilerin her çeşidini görebileceğiniz, yeşilin bin bir tonunun önünüze serildiği bu park aynı zamanda Fransız Bahçesi olarak da biliniyor. Botanik Park; şelaleler, geleneksel Tay stili evler, fil gösterileri ve günde 4 kez sahnelenen kültür şovlarına da ev sahipliği yapıyor. Bu parkta bir günü dolu dolu yaşıyorsunuz. Bunları hesaplayarak yola çıkmayı unutmayın!. Pataya şehir merkezine biraz uzakta yer alan parka gelebilmek için en ideali ya turlar ya da taksiyle ulaşmak. Sriracha Kaplan Hayvanat Bahçesi ya da Tiger Zoo olarak da bilinen, dünyanın kaplanlara ayrılmış en büyük hayvanat bahçesi olan Sriracha'da belli bir ücret karşılığında yüzlerce kaplan gördüğünüz gibi yavru kaplanları kucağınıza alıp fotoğraf da çektirebiliyorsunuz. Bu hayvanat bahçesinde 400 kaplan, 10,000 timsah, filler ve onlarca değişik hayvan türü bulunuyor. Ayrıca Sriracha'da belli saatlerde kaplan ve timsah gösterileri de yer alıyor. Mercan Adası olarak da bilinen Koh Larn, Tayland Körfezi'nde yer alan minik ada. Bu adaya Pattaya limanından kalkan motorlarla gidiliyor. Günü birlik olarak ziyaret edilen ada, beyaz kuma sahip plajları ve yeşil alanlarıyla pek meşhur. Pattaya, dillere destan geceleri, muhteşem sahilleri ve uygun fiyatlarıyla turistler tarafından oldukça tercih ediliyor. Tropikal iklimin hakim olduğu şehrin havası her zaman oldukça sıcak, kurak ve nemli iklime sahip. Bu nedenle buraya gelmek için en ideal zaman Aralık ve Mart arası çünkü mevsim yaza döndüğünde hem nem hem de tropikal yağışlar başlıyor. Pattaya'nın hava alanı olduğu gibi Bangkok'a gelip buradan da geçebilirsiniz. Ya direk Pattaya'ya uçarsınız ya da bizim yaptığımız gibi Bangkok'a iner, hava alanından Pattaya'ya gelen otobüslere binebilirsiniz. Otobüsle yaklaşık 2 saatlik yolculuk sonunda ulaşıyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/peranin-halice-acilan-kapisi-galata/", "text": "Buraya çıkmak için iki yol var, ya tünelle ya da yüksek kaldırımlardan yükseleceksiniz. Pera, gezimizde tüneli tercih ettiğimizden bu sefer yüksek kaldırımlardan yükseliyoruz. Yüksekkaldırımlar'ın hemen orta yerinde yer alan geçmişi zengin anılarla dolu olan bir bina yükseliyor. Bu binayı sokağın darlığından, birçok binanın arasında sıkışıp kalmışlığından ancak dikkatli bakınca keşfediyoruz. Burası 1875 yılında İstanbul'da yaşayan Almanların sosyal ve kültürel etkinliklerini düzenledikleri kulüp binası. Aslında geçmişi 1847 yılına kadar uzanan dernek, İstanbul'da yaşayan Bohemyalı Alman cam tüccarları tarafından kurulmuş. İsmini, Almanların ataları Teutonlardan alan yapı, 1898 yılında II. Wilhem'in ziyareti öncesinde kötü bir çevreyle sarılmış olan Yüksekkaldırımlar'ın Arnavut taşlarıyla döşenmesiyle şık bir sokağa dönüşmüş. 1944'tan 1954 yılına kadar kapısına zincir vurulan bina 1956 yılından bu yana başta Alman Lisesi öğrencilerinin de yararlandığı tiyatrodan konsere her türlü kültürel etkinliklerin yapıldığı kültür merkezi olarak devam ediyor. Bu sefer Galata Kulesi'ne şöyle bakıp, Serdar-ı Ekrem'e doğru ilerliyoruz. Galata Kulesi ve Serdar-ı Ekrem Sokak'taki Doğan Apartmanını yukarıdaki diğer gezi yazılarımızda bahsetmiştik. Bu sefer sadece geçip, Neve Şalom Sinagog'una doğru ilerliyoruz. Milyon kere önünden geçsek de bir türlü içeriye giremediğimiz müzeye olan bütün merakımızı bugüne saklıyoruz. Birçok defa saldırıya uğrayan sinagoga sıkı kontrolden geçerek giriyoruz. 'Barış Vahası' anlamına gelen Neve Şalom, eski dönemlerde birçok yerde aynı anlamı taşıyan sinagoglardan biri. 1935 yılında Kenesset ve Zülfaris Sinagoglarının kapasiteleri, Galata ve Beyoğlu'nun artan Yahudi nüfusunun dini gereksinmelerini karşılayamadığından, burası özel izinle geçici ibadethane olarak kullanılmaya başlanıyor. Aradan geçen yılların ardından sinagogun inşaatı 1949 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden yeni mezun olan Elio Ventura ve Bernard Motola tarafından projelendirilmiş ve yeniden yapılmış. Neve Şalom Sinagogu'nun açılışı 25 Mart 1951 Pazar sabahı düzenlenen bir merasimle gerçekleşir. O günlerde Büyük Hendek Caddesi'ne cephesi olmayan, dar bir geçitten giriş-çıkış yapılabilen Neve Şalom Sinagogu'nun bu caddeye cephesinin açılması ancak önündeki binanın 1960 yılında yıkılmasıyla tamamlanıyor. Sinagog sadece ibadet edilen bir yer değil aynı zamanda Yahudi cemaatinin özel günlerinin de yapıldığı bir ibadethane. Sinagog'un içinde yer alan 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi'nde geçmişten günümüze tarihi belgeler ve fotoğraflarla oluşturulan kronolojik hikayelerin izinde ayrılan bölümleri dolaşıp çıkıyoruz. Müzeye son giriş saati kapanış saatinden yarım saat öncedir. İçeride fazla kalamıyoruz, birkaç saat sonra gerçekleşecek düğün hazırlıklarına hummalı çalışmayla devam ediliyor. Fazla uzaklaşmadan yakınlarda yer alan Serdar-ı Ekrem Sokağı'na sapıyoruz. Bir dönem seçkin Musevi ailelerin yaşadığı Galata köşelerinden birisi de Serdar-ı Ekrem Sokak. Aralarında Camondo, Aseo, Kastro, Braunstein gibi ünlü ailelerin yaşadığı Helbig Apartmanı'ndan Yüksekkaldırım'a kadar uzanan sokağının iki tarafına dizili cumbalı evler ve geriye kalan yaşamlardan izler, o zamanlardan geriye kalanlarla sürmeye devam ediyoruz.... Kaynaklar geçmişte kilisenin yapılmadan önce burada küçük bir Rum mezarlığını gösterse de 1854 yılında İngilizlerin, Galata sırtlarında bir kilise yapmak niyetiyle dönemin padişahı Sultan Abdülmecid'den aldıkları izinle savaşta ölen askerlerinin anısına kiliseyi yapmaya başlarlar. Kilisenin adına gelince, Kırım Savaşı'nda ölen askerlerin anısına adı Kırım Kilise'si olarak anılır. Kilisenin inşaatı yaklaşık on yıl sürüyor. 22 Ekim 1868'de ibadete açılıyor. Dış ve iç cephesinde gotik izlerin sürüldüğü kilisenin vitrayları, vaiz kürsüsü, vaftiz teknesi, orgu dikkat çeken unsurlar arasında yer alıyor. Kiliseye inerken ara sokaklarda yer alan cumbalı evler büyülüyor. Yol bizi biraz aşağılara sürüklüyor. Nedense hep Camondo Merdivenleri olarak bildiğimiz ve her gelişimizde usanmadan önünde fotoğraf çektirdiğimiz merdivenlerin ve Camondo ailesinin hikayesine doğru uzanalım. Camondolar, kökleri İspanya'nın Andaluz bölgesinden göçen Musevi ailelerine kadar uzanıyor. Camondo, ''Dünya Evi'' anlamına geliyormuş. 18. Yüzyılda İstanbul'a gelip yerleşen aile bankerlikle uğraşmaya başlar. Dönemin padişahı Sultan Abdülaziz'den aldıkları özel izinle gayri menkul işine girişirler. Yurdun farklı yerlerinde mal mülk edinen aile Serdar- Ekrem Sokakta daha sonra kendi adlarıyla anılan Camondo Apartmanını satın alırlar. Ailenin üyelerinden Avram Camondo, karlı çamurlu kış günlerinde Galata sırtlarındaki evinden Voyvoda Caddesi'ndeki bankasına rahat gidebilmek için günümüzde de ailenin adıyla anılan ve dünyanın sayılı ilginç merdivenleri arasında yer alan Camondo Merdivenleri'ni yaptırır. Geleneksel merdivenlerde pozlarımızı verip Bankalar Caddesi'ne iniyoruz. Günü güzel bir mekanda, birbirinden lezzetli yemeklerle Payidar'da noktalıyoruz. Istanbul'un bu yönünü bilmiyordum. Farklı bir hava katarak yazdığınız bu yazı artık ilham kaynağı olur. Artık gezerken daha farklı göreceğiz. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gezginruhu.net/peygamberler-diyari-sanliurfa/", "text": "Otelimiz merkezde, Balıklı Göle çok yakın... Bir kaç sokaktan sonra bir anda karşımıza çıkıyor. Bizim gelişimizle gölün kıyısından yükselen güvercinleri selamlıyoruz ilk olarak... Sonra gölün etrafını dolaşıyoruz. Bir de hikayesi aklıma düşüyor... Bir çok hikayesi var aslında. Halil-ür Rahman Gölü, Urfa Kalesi'nin hemen yanında yer alıyor. Nemrut Hz. İbrahim'i mancınıkla ateşe atınca, ateşin suya, odunların da balığa dönüştüğüne inanılıyor; bu nedenle Urfalılar göle çok önem veriyor. O günden sonra gölün adı Halil-ür Rahman oluyor. Allah'ın Dostu anlamına gelen bu isim Hz. İbrahim'in kutsallığını yansıtıyor. Bugün göl hem Halil-ür Rahman, hem de Balıklı Göl olarak anılıyor. Gölün çevresinde Rızvaniye Medresesi ve Halil-ür Rahman Camii bulunuyor. İbrahim için ağlayan Nemrut'un kızı Zelihan'ın gözyaşlarından ise Balıklı Göl'ün hemen yanında küçük bir göl daha oluşuyor, bu gölün adı ise Zelihan'ın gözü anlamına gelen Ayn-Zeliha'dır. Balıklı gölde balıklarda kutsal sayılıyor. Etrafını dolaştıktan sonra kaleye doğru çıkıyoruz. Biraz yokuş ve yorucu... Tepeden, kadim şehrin panoramik görüntüsü önümüzde... Her yerden farklı bir manzara kadraja yansıyor. Aşağıya indiğimizde eski sokakların da kayboluyoruz. Şehrin kalbi burası olsa gerek. Eski çarşısında zanaatçı, bakırcı, kumaşçı, çaycı, lokantacı ne ararsan var... Meydandaki meşhur ciğerci de \"Ciğer kebabı\"yla açlığımızı kırıyoruz. Ayran, yanın da soğanla, ciğer birlikte nasıl lezzetli!!! Üstüne de içilen çay kendimize gelmemizi sağlıyor. Kapalı çarşısından isot, salça, bir de çayımızı alıp ilk alışverişimizi yapmış oluyoruz. Dükkanlarda parlak işlemeli kadifeler, ışıl ışıl baş örtüler alıcısını bekliyor. Yöresel kıyafetlerin kumaşları her dükkanda ayrı renk ve desende sergileniyor. Çarşıdan sonra müzeye gidiyoruz. Bu yörenin tarihi zenginliklerini görmeye... Müzenin büyük olmayışı biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Yeni şehirde bulanan müze, mimari anlamda modernleşen, son model binaların arasına sıkışmış durumda... Bir taraf eskiyi yaşarken diğer taraf çağı yaşıyor. Müze'den sonra ara sıra çocukluk hayallerimin şekillendiği Akçakkale'ye doğru ilerliyoruz. Sol tarafta bizi Harran Evleri karşılıyor. Değişik mimarinin izlerini taşıyan bu evlerden malesef bir kaç tane kalmış. Harran, Kuzey Mezopotamya\"dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunuyor. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Assurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden birisi. Anadolu\"dan Mezopotamya\"ya, Mezopotamya\"dan Anadolu\"ya olan ticaret akışının binlerce yıl Harran üzerinden yapılmış olması bu tarihi kentte zengin bir kültür birikiminin oluşmasına da neden oluyor. Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya\"daki Assur ve Babillilerin inançlarına göre de kutsal bir yer. Bu nedenle Harran'da Astronomi ilmi çok ilerlemiş. Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi \"Harran Ekolü\"dür. İlkçağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi\"nde dünyaca ünlü birçok bilgin yetişmiş. Kısaca ilk üniversite de burada kurulmuş. Parlak bir tarih ve ilim geçmişine sahip olan Harran, tarih boyunca bir çok devletin hakimiyetine girdiğinden, kültürlerin kaynaştığı bir kent olmuş ve zengin mimari eserlerle donatılmış. Kentin ortasında yer alan höyükte ve sur içerisindeki harabelerde Sin Mabedi ve üniversite dahil en eski mimari eserlerin temel kalıntıları yer alıyor. Harran'ın zengin mimarisinden sadece surlar, iç kale, Ulu Cami, Şeyh Hayat el-Harrani türbe ve camii ile konik kubbeli evler günümüze kadar gelebilmiş. Eskiyi yansıtan bu evlerden birisinde keyifli dakikalar geçiriyoruz. Hava da yavaş yavaş kararıyor.. Akşam otele yakın yerde meşhur \"Sıra Gecesi\" ne katılıyoruz. Çiğ köfte, içecekler, mırra ve yöresel türküler eşliğinde kendimizden geçiyoruz. İkinci gün kahvaltıdan sonra Halfeti'ye doğru yol alıyoruz. Uzun bir yolculuğun ardından varıyoruz. Kıyıda sıralanmış lokantalar ve tekneler gelen turistleri beklemekte. Bayağı rağbet var!!! Kalabalığın kimisi yemek, kimisi gezme derdinde... Biz önce gezmeyi tercih edenlerdeniz. Bir motorla anlaşıp yola çıkıyoruz. Halfeti ilçesinin yüzde 80 i Birecik Barajı\"nın yapımı ve evlerin su altında kalmasıyla birlikte, 15 kilometre uzaklıkta kurulan yeni yerleşim merkezine taşınmış. Taş mimarisiyle yapılmış evlerin ve camilerin su altında kaldığı ilçe, aradan geçen süre içerisinde doğal güzelliğiyle dikkat çekiyor. Fırat Nehri\"nin altında kalan taş mimarisiyle \"Saklı cennet ve \"Kayıp kent\" olarak da anılmaya başlayan Halfeti\"de, yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir belde haline gelmiş."} {"url": "https://gezginruhu.net/phukette-tatil-keyfi/", "text": "Herkes gibi bizim de Phuket'te tatil yapmak hayaldi ve gerçekleşti. Tayland gezi yazımızda da bahsettiğim gibi on beş günlük turumuzun yaklaşık bir haftasını Phuket'e ayırdık. Phuket, Tayland'ın güneyinde Andaman Denizi'nin kıyısında yer alıyor. Ana karaya Sarasin köprüsüyle bağlı tropik bir ada. Böyle olunca hem tatilcilerin hem de turistlerin vazgeçilmezi olarak yerini koruyor. Eğer amacınız sadece Phuket'te tatil yapmaksa Türkiye'den direk uçuşlar var. Bizim gibi önce kültür turu sonra tatilse işler biraz değişiyor. Tur programımıza göre şekillendirdiğimiz yolculuğumuzu akşam saatinde Bangkok'un sadece iç uçuşlar yapıldığı Don Muang Havaalanın'dan Phuket'e yerel havayolu şirketi olan Thai AirAsia ile yaklaşık bir saatte geldik. Biz biletimizi gidiş- dönüş olarak aldık. Tatilimizin sonunda dönüşü Bangkok üzerinden yaptık. Thai AirAsia'nın dışında başka havayolu şirketleri de var. Bunun için www. skyscanner 'dan yararlanabilirsiniz. Phuket Havaalanı, merkeze 40 dakika uzaklıkta yer alıyor. İndiğinizde havaalanın dışında bekleyen araçlara konaklayacağınız otelin ismini ve bölgesini söylediğinizde belli ücret karşılığında sizi bırakıyorlar. Bu sorunun cevabı nasıl bir tatil düşlediğinize bağlı. Ada farklı pek çok bölgeden ve plajdan oluşuyor. Ziyaretçilerin hem bütçesine hem de eğlence anlayışına göre konaklama seçenekleri değişiyor. Seçenekler çok yıldızlı otellerden, tatil köylerine doğru uzarken, uygun fiyatlarda konaklayabilecek hostel ve pansiyonlarda bunların arasına karışıyor. Genellikle yıldızlı oteller plajlara yakın yerlerde sıralanırken, düşük bütçeli konaklama tesisleriyse iç kısımlarda yer alıyor. Konaklama için Phuket Town, Patong, Kata, Karon, Mai Khao ve Rawai plajları tercih ediliyor. Phuket Town, adanın en büyük bölgesi olup, gezilip görülmeye değer dar sokakları, şık restoranları, tasarım mağazaları ve uygun fiyatlı otelleriyle ilgi görüyor. Yerel halkın yaşadığı ve alışveriş tutkunlarının tercih ettiği yerde burası. Diğer yerlere göre daha sakin ve mimarik bir güzelliği var. Patong Plajı, adanın batı kıyısında yer alıyor ve gece hayatının merkezi diyebiliriz. Gündüz deniz, gece eğlenceyi tercih edenlerin yeri de burası oluyor. Pek çok bar ve gece kulübü burada bulunuyor. Bölgede uygun konaklama yerleri, otel ve hosteller gibi farklı seçenekler de bulunuyor. Kata Plajı, adanın güney doğusunda yer alıyor. Bölge ihtişamlı otelleri, muhteşem deniziyle adanın cazibe merkezi adeta. Özellikle çocuklu ailelerin, sörfçülerin ve dalgıçların tercih ettiği yerlerden. Kata Beach, uzun plajı, şık restoranları ve mağazalarıyla gelenlerin ilgisini fazlasıyla çekiyor. Karon Beach, adanın en uzun üçüncü plajını oluşturuyor. Bu nedenle konaklama tesislerinin geneli doğanın içinde yer alıyor. Huzurlu ve konforlu bir tatil düşleyenlerin tercihi de burası oluyor. Mia Khao, Phuket'in en uzun plajı, tamamı 11 kilometre. Diğer plajlara göre daha ıssız olan plajda çam, tropik badem, palmiye ağaçları ve tropikal sahil bitkilerinin görüntüsüyle harika bir manzara oluşturuyor. Her şeyden uzak, huzurlu ve sakin bir tatil düşleyenlerin tercihi de burası oluyor. Rawai Beach, adanın güneydoğusunda yer alıyor. Phuket'in ilk turistik plajı burasıymış. Sakinliği ile dikkat çeken plajda, birkaç dükkan, restaurant ve bar bulunuyor. Konaklamak için nereyi seçtiğimize gelince, PATONG diyoruz. Gündüz deniz gece eğlenceyi tercih edenlerdeniz. Bütçemize göre merkezde oldukça uyguna otel bulduk. Gece hayatını da aşağıda okuyabilirsiniz. Gündüz Andaman Denizi'nde serinleyip, geceleri eğlencenin kucağındasınız. Barlardan, gece kulüplerine ne ararsanız zengin bir seçenek sunuluyor. Gece yarılarına kadar eğlence sürüyor. Değişik partilerde yapılıyor. Bizim katıldığımız Moonlight Beach Parti inanılmaz güzeldi. Gündüz belli noktalarda satılan giriş biletimizi aldık. Etkinlik için belirtilen duraktan ücretsiz araçlarla partinin yapılacağı yere taşınıyorsunuz. Araçlar belli aralıklarla gidip geliyor. Geneli gençlerin tercih ettiği ortamda müzik eşliğinde sabaha kadar eğleniyorsunuz. Phuket'in en keyifli yanı da bu günübirlik ada turları oluyor. Birden fazla tur programı olunca her birine birer gün ayırmalısınız. İlk sırayı Phi Phi Adası turu alıyor. Phi Phi Adası turu; muhakkak yapılması gereken turaların başında geliyor. Turları farklı satış yerlerinden alabilirsiniz. Biz otelimize yakın işini oldukça iyi yapan Ann'den aldık. İlgisinden memnun kalınca diğer turlarımızı da kendisinden aldık. Sabah özel araçla belirtilen saatte otelimizden alındık. Şoförün elindeki listeye göre tek tek tura katılacak kişilerin oteline uğradıktan sonra Phuket Limanında yer alan toplanma bölgesinde rehberimizle buluştuk. Gezi ile ilgili bilgilendirildikten sonra katamaran ile yola çıktık. Yaklaşık 50 dakika sonra Phi Phi adasına vardık. Phi Phi Adaları, Phi Phi Don ve Phi Phi Lay olmak üzere ikiye ayrılıyor. Phi Phi ismi Malezya dilinden gelen bir kelime ve Perili adalar demekmiş. Önce Mai Ton Adası'nda tekneden inmeden yunuslar izlemek için kısa mola verdik. Buradan Phi Phi Lay Adası'ndaki Maya Bay'a geçtik. Leonardo Di Caprio'nun 'The Beach' filmi burada çekilmiş ve filmden sonra Maya Beach günde üç bin turistin akınına uğramaya başlamış. Tabi bu sefer koyun dengesi şaşmış. Ekolojik denge düzelsin diye iki senedir ziyaretçiye kapatılmış durumda. Bu sene kontrollü şekilde tekrar ziyaretçilere açılacağı söyleniyor. Burada fotoğraf molası verdikten sonra hemen bitişiğinde yer alan ve adanın en güzel koyu olan Pilah da durduk. Teknede ücretsiz olarak dağıtılan şnorkellerle deniz içindeki renkli balıkları izleyerek yüzdük. Daha sonra teknemize geri dönüp Pilah Lagoon'una gittik. Gündüzleri sığ olduğundan tekneler içeriye giremiyor ama akşamüstü sular yükseldiği için giriş elverişli oluyor. Bu yüzden yakınındaki bir noktadan fotoğraf çekmekle yetindik. Bir sonraki durağımız Viking Mağarası'ydı. 200 yıl önce bu mağaralarda Vikingler yaşıyormuş. Burası aynı zamanda bir kuş yuvası üretim tesisiymiş. Asya'da detoks amaçlı olarak kullanılan besinin kaynağı da burada. Kuşların ağızlarından çıkardıkları salya ile yapılan kuş yuvaları düzenli olarak toplanıyor ve kilosu yaklaşık 3500 dolardan satılıyormuş. Mağara sonrası Phi Phi Don Adası'na geçip önce adada yasayan Makak maymunlarını gördük. Bu maymunlar balıkçıl hayvanlar olduğundan çok iyi yüzüp, dalıp balık avlayabiliyorlar. Biraz karaya yanaşıp yemek molası verdik. Yemek sonrası dönüşte Bamboo Adası'na gittik. İncecik beyaz kumu, turkuaz renginde denizi büyüleyiciydi. Üzerinde tek bir tesis, ev ya da otel bulunmayan, ıssız adada hem yüzüp hem de dinlendik. Son durak Khai adasıydı. Burada da deniz ve dinlenme molası verdik. Turlar günübirlik olup, sabah 8:00'da otelden alınıp, akşam araçla 18:00'da otele bırakılarak tamamlanıyor. James Bond Adası Turu, Phuket'e gelince mutlaka yapılacak turlardan biri. James Bond Adası turu tek kelimeyle mükemmel bir tur. Diğer tur gibi saat 8'de özel araçla otelimizden alındık. Phuket Limanı'nda bir önceki turdan başka bir bölgede tur rehberimizle buluşup tur hakkında bilgi aldıktan sonra bizi bekleyen büyük tekneyle yola çıktık. Phang-Nga National Park olarak bilinen bölgeye yolculuğumuz başladı. Bu bölge son buzul çağındaki kırılmayla tamamı kireçtaşından oluşmuş adalar topluluğu. Bölgede irili ufaklı yaklaşık kırk ada ve gelgitler sonucunda iki yüz kayalıktan oluşuyor. Çoğu adanın iç bölgesinde rüzgar ve deniz hareketleriyle oluşmuş irili ufaklı lagoonlar da bulunuyor. Bölgenin en ilginç özelliği fay hatlarının genelde toprağın altında değil su yüzeyinde olması. O yüzden yıllar boyu çokça kırılma yaşanmış. İlk durağımız bölgenin en büyük adası olan Panak Adası'ydı. Suların çekilmesiyle oluşan Mangroove Magarasında bölgede çokça bulunan Mangroove Ağaçları'nı yakından görmek için botlarla gruplar halinde mağaraya doğru ilerledik. Her botta bir rehber yer alıyor ve turistleri onlar gezdiriyor. Turumuzun ikinci durağı Hong adasi bölgenin en büyük 3. adası oluyor. Burada da tekneden inip botlara binerek doğal mağaraların arasında gezindik. İnanılmaz keyifliydi. Mağara duvarlarında file, kaplumbağaya, Scooby-Doo'ya vs benzer şekiller oluşmuş onları da gördük. Üçüncü durağımız orijinal adı Koh Tapuu olan James Bond Adası oldu. Meşhur serinin ikinci filmi \"The Man with the Golden Gun\" a ev sahipliği yapmış olan ada, filmden dolayı meşhur olmuş bu yüzden ismi James Bond Adası olarak geçiyor. Birçok tur firması sırayla yanaşıp yolcuları indiriyor, açığa demir atıyor. Yaklaşık yarım saatlik sürede küçük ada da en popüler yerde film karesinin içine sıkışarak geleneksel pozu veriyorsunuz. Fotoğraf çekilmek çektirmek öyle kolay değil. Sıraya girmiş bekleyen birçok kişi yer alıyor. Kısa molanın çoğunu burada fotoğraf çektirmeye harcıyorsunuz. Ayrılmadan önce eğer fırsat bulursanız, Khao Ping Kan tepesindeki kırılmayla oluşmuş mağaradan pasif fay hatlarını da görebiliyorsunuz. Dördüncü durağımız öğle yemeğimizi yediğimiz Koh Panyee Köyü oluyor. Burası aslında Malezyalı balıkçıların kurduğu bir balıkçı barınağı. Bölgede avlanmaya gelen balıkçılar çoğaldıkça büyümüş ve zamanla sekiz yüz nüfuslu bir köy halini almış. İlk gelen balıkçıların barınaklarını kurdukları tepenin üzerine diktikleri bayrak daha sonra bu köye ismini vermiş. Panyee Malezya dilinde bayrak demekmiş. Koyun bir diğer özelliği Tayland'ın en meşhur futbol takımına ev sahipliği yapması. Köydeki cami de futbol sahası da yerleşim yerleri de hep suyun üzerine yapılmış. Eğer vaktiniz varsa adalar turunuza muhakkak Similian Adalar turunu da ekleyin. Dünyanın sayılı mercan adalarından bir tanesi ve inanılmaz güzel bir gezi. Bizim vaktimiz yoktu gidemedik, ama çok güzel fotoğraf ve videolarını görünce gidemeyişimize üzüldük. Eğer vaktiniz olursa gitmenizi öneririm. Not: James Bond Adasının suyu kirli gibi görünse de aslında zengin mineraller taşıyan ve cilde çok faydalı olan yirmi yedi nehirden akış sağlanıyor. Bu nehirlerin getirdiği alüvyonlar bu sulara karışıyor. Bu durum bulanık oluşunu sağlıyor olsa da cilde oldukça faydalı. Hint Okyanusu'nda 2004 yılında gerçekleşen deprem sonrasında oluşan tsunami ile yerle bir olan ada kısa bir süre içinde kendini yenileyip dünyanın en ünlü tatil yerleri arasına girmeyi başardı. Sokaklarda dolaşırken yerelle yaptığımız sohbetlerde tsunamide yaşadıklarını anlatıyorlar. Zihinlerinden etkisi hala silinmese de adada yaşananlara dair izler çoktan silinmiş. Aynı felaketin tekrar yaşanmamasını diliyoruz. Tayland'ın her köşesinde olduğu gibi burada da her yerde Thai masajı var. İster plajda uzanırken, isterseniz masaj salonunda nerede isterseniz masajınızı yaptırarak rahatlıyorsunuz. Adanın ekonomisi genelde turizm, lateks, ananas, dondurulmuş balık, kaju ve hurma yağına dayalı. Aynı zamanda Tayland dünyadaki en büyük kauçuk üreticisidir. Tropikal iklimiyle Tayland tam bir meyve cenneti. Hatta Asya'nın meyve bahçesi de burasıymış. Tarım burada çok iyi ve toprağı oldukça zengin. O yüzden geldiğinizde bol bol meyve yiyin. Özellikle ananasın en lezzetli olduğu ülke burası. Baby ananas denen minik ananaslar da sadece Phuket'te yetişiyor. Mutlaka tadına bakın. Ayrıca dünyanın hiçbir yerinde yiyemeyeceğiniz muzlarda burada oldukça lezzetli, tadına doyamadık. Sokaklarda satılan ananas, Hindistan cevizi, mango gibi tropik meyvelerle yapılan serinletici smoothielerden de için. Akşam saatlerinde sokak satıcılarının yaptığı meyveli tatlıları muhakkak tadın, tek kelimeyle nefis! Bunların dışında çok çeşitli ve bizimkilere hiç benzemeyen değişik meyveleri de var. Mesela durian, keskin bir küf aromasıyla meşhur inanılmaz kötü koktuğu için kapalı alanlarda tüketmek sıkıntılı hatta bazı kapalı alanlara, toplu taşıma araçlarına durian sokmak yasak. Dışı dikenli, içi kremsi yumuşaklıkta olan bir meyve. Cennet/cehennem meyvesi olarak da biliniyor. Tadı cenneti, kabuğundaki dikenler ve kendine özgü kötü kokusu ise cehennemi tasvir ediyormuş. Rambutan, tüylü kabuğunu elinizle ayırdığınızda altından yumurta şeklinde meyvesi çıkıyor. Tatlı, yapışkan bir meyve beyaz etli kısmın hemen altında ise sert bir çekirdeği var. Pomello, büyük yuvarlak yeşil bir meyve, greyfurta benziyor ancak o kadar sulu ve ekşi değil. Kalın kabuğunu bıçakla soyup dilimlere ayırarak yiyorsunuz. Ülkemizde de marketlerde satılıyor. Tadı greyfurta benziyor. Web siteleri arasında farklı kategoriler nezdinde düzenlenen web ödülleri etkinliğine siz de katılabilirsiniz. Bu sayede toplist üzerinde web sitenizle ilgili organik tanıtımlar yoluyla web sayfanıza ziyaretçi sağlarsınız ayrıca promosyon değerlendirmeleriyle ve çeşitli sosyal etkinliklerle marka değerinizi oluşturarak blogların etkinliğini kazandığı mecralarda yerinizi sağlamlaştırırsınız. Şimdi blogunuzla başvurmak isterseniz detayları inceleyebileceğiniz linke göz atabilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/pisa-gezi-rehberi/", "text": "Roma'dan sonra Pisa'ya geliyoruz. En meşhur meydanı Piazza dei Miracolide'de yoğun bir kalabalık var. Piazza dei Miracolide - diğer adıyla Mucizeler Meydanı, her şeyin; Katedral, kule, vaftizhane, anıt mezarın olduğu yer. İtalya turunun Pisa gezisi ayağında görülecek her şey burada. Bizde sadece bu meydan da dolaşıyoruz. Alana gelir gelmez karşımızda bembeyaz yapılar ve eğik Pisa Kulesi çıkıyor. İlk durağımız Pisa Kulesi tabii ki!!! Binalara biraz hayran hayran baktıktan sonra, biletlerimizi alıyoruz. İsteğe bağlı olarak iki farklı bilet satışı yapılıyor. İsterseniz sadece görmek istediğiniz binalara ya da hepsine birden girişi sağlayan kombine biletten de alabiliyoruz. Tercihimize göre biletlerimizi alıp, bir kaç saatliğine kiraladığımız eşya dolabına çantalarımızı bırakarak kuledeki sıranın en sonuna yerleşiyoruz. Kuleye her hangi bir eşya sokmakta yasak! Sıra bayağı uzun, beklemek zorundayız. Kuleye belli sayıda, aralıklarla insan çıkarabiliyorlar. Kule eğik olduğu için risk almak istemiyorlar. İsterseniz önceden de rezervasyon yaptırabiliyorsunuz. Biz buraya gelince öğrendiğimiz için maalesef sıraya mahkum olduk.... Sıra bize gelince hemen merdivenleri tırmanıyoruz. Dön, tırman, soluklan, ara sıra aralıklardan etrafa bir bakış atarak yükseliyoruz. Kuleden aşağıya inince, herkes gibi bizde \"eğik binayı tutuyormuş\" fotoğrafı çektiriyoruz. Pisa gezisinin olmazsa olmazı!!! Özellikle bu durum etraftaki çocukların tek eğlencesi diyebilirim. Fotoğrafı çekmek için insanların daha çok nerede durduklarına bakıyoruz. Bizde aynı pozları yakalıyoruz. Biraz kuleyi düzelttim mi ne ? Belli açılardan bu ilizyon hilelerini yakalayabilmek çok eğlenceli... Geriye dönüp fotoğraflara baktıkça hala eğleniyoruz. Kuleden sonra Duoma'ya gidiyoruz. 1063 yılında yapımına başlanmış özellikle dış cephede kullanılan beyaz mermer ile ilgi çekici bir katedral. İçeri girdiğimizde beyaz mermer kolonlar ile altın tavan bizi oldukça etkiliyor. İster bireysel, ister turla İtalya'ya gittiyseniz muhtemelen Pisa'yı da görmek istersiniz. En iyi yol tartışmasız tren. Tur şirketlerinin ekstra tur adı altında 60-80 Euro para talep ettiği bu turu 10 Euro'ya mal edebiliyorsunuz. Hem de tüm gün değil, hak ettiği kadar zaman ayırarak. Roma'dan ya da Venedik'ten, Floransa üzerinden çok sayıda ve sıklıkla kalkan tren var. Yaklaşık bir saatten fazla süren bu yolcuklukta dikkat edeceğiniz nokta trenin türü olmalı. Hızlı trenler biraz pahalı, gezici trenler ise aynı yolu yaklaşık 4 saatte alıyor. İstasyondan binmeden önce alacağınız ve binmeden önce onaylatacağınız biletlerle 4 Euro civarı fiyatla tek yön gidebilirsiniz. Çeşitlerine göre bu biletler 60 Euro'ya kadar çıkabiliyor. Tren garından kullanımı çok kolay bilet makinelerinden bilet seçerken, tüm saat alternatiflerine bakarak süre ve fiyat kıyaslaması da muhakkak yapmalısınız. Pisa içinde pek bir toplu ulaşım aracı gözümüze çarpmadı. City Sightseeing tur otobüsleri hariç.! Onlar da nereyi gezdiriyor, nerede hop on-hop off yapıyor anlamak imkansız ama oldukça pahalı!!! Toscana'da bulunan bu küçük şehirde, görmeniz gereken tek yer Duomo'nun Baptist, anıt mezarlığının ve eğik kulenin bulunduğu, Ortaçağ'dan kalma şehir surlarıyla çevrili Mucizeler Alanı. Bu alan Campo dei Miracoli veya Piazza del Duomo olarak da biliniyor. Buraya ulaşmak için tren istasyonundan 20 dakikada yürüyebilir veya otobüse binebilirsiniz. Biz Pisa'ya otobüsümüzle gelmiştik. Çevre köylerden yerleşim yerlerinden, yemyeşil alanlardan geçmekte ayrıca keyifliydi. Otobüs meydana giremediğinden, otobüsten inince biraz yürümüştük. Bir daha gitsem kesinlikle bireysel ve treni tercih ederim. Hem yürürken şehir daha iyi tanınıyor, hem de zaman kısıtlamasına takılmam."} {"url": "https://gezginruhu.net/pompei-tas-olan-insanlarin-sehri/", "text": "Tarih MS 79'un 24 Ağustos'unu gösterdiğinde Vezüv'ün eteklerine kurulu iki şehir Herculanium ve Pompei'de zaman tamamen duruyor. Biten yaşamın üzerini lav ve kül bulutları örtüyor. 1900'lere gelinene kadar da burası bilinmiyor. Bir gün tarlasını sürmeye çalışan bir köylünün bulduğu birkaç kalıntı ve genç Piliniusun tarihçi Tacitus'a yazdığı mektuplardan yola çıkarak karanlığa gömülen şehrin hikayesi de yeniden gün yüzüne çıkmayı başarıyor. İtalya bir de Napoli denilince hemen aklımıza Pompei geliyor. Hani Napoli'ye kadar gelmişken Pompei de görmeden geçmeyelim, istiyoruz. Hemen yakınında yer alan Herculanium Antik kentinden daha popüler olan Pompei'ye öncelik veriyoruz. Pompei, yaklaşık olarak MÖ. 6. yüzyılda Vezüv'den püsküren eski bir lav akıntısının üzerine kuruluyor. Çoğunlukla zengin Romalılar'ın yaşadığı bir liman şehri aynı zamanda. Şehirde evler, tapınaklar, spor alanları, arenalar, alış veriş dükkanları ve genelevler yer alıyor. Pompei, zengin Romalılar'ın yazlık yeri olarak bilinse de liman şehri olduğundan ticaretinde kalbi burada atıyor. Gelen giden gemilerin ve gemicilerin de uğrak yeri. Tahmini olarak şehirde 20.000 kişinin yaşadığı düşünülüyor. Gelen ve gidenlerle her gün bu sayı artıyor. Şehirde halkın eğleneceği arenalar, çeşitli yarışlar ve gladyatör dövüşleri de yapılıyor. Halkın zenginliğine göre yaşadığı evler, mekanlar, sokaklar ona göre düzenlenmiş. Zenginler havuzlu bahçeli villalarda yaşarken geliri daha düşük olanların evleri biraz daha küçük olduğunu rahatlıkla görüyoruz. Evlerin altı ya dükkan, ya da çamaşırhane olarak kullanılıyor. Geldiğinizde bir gününüzü buraya ayırmalısınız. Her sokak, her alan, her mekan ayrı bir hikaye farklı dokunuş. ''Aktif olan bir yanardağın eteklerine neden kurulmuş?'' diye sormadan geçemiyoruz. Çünkü etrafı verimli tarım alanlarıyla çevrili. Şehrin hatta etrafındaki yerleşimlerin meyve ve sebze ihtiyacı buradan sağlanıyordu. Ara sıra Vezüv'ün hareketlenmesiyle meydana gelen ufak çaptaki depremler de halkı çok fazla etkilemiyordu. Hatta MS 62'deki depremin ardından şehirde meydana gelen hasar giderilerek, şehir biraz daha büyüyerek yaşam kaldığı yerden devam ediyor. Pompei'ye gelmek için Napoli Tren İstasyonu'nun alt katında yer alan Garibaldi İstasyonu'na inmeniz gerekiyor. İndiğinizde Circumvesuviana tabelasını takip ediniz. Makinelerden aldığınız biletle trene biniyorsunuz. Bu hat Amalfi Kıyılarının güzel tatil beldelerinden Sorento'ya kadar gidiyor. Biz Pompei İstasyonunda iniyoruz. Eğer vaktiniz varsa gezinizi tamamladıktan sonra Soranto'ya da geçebilirsiniz. Napoli Pompei bileti 3,20 Euro, her yarım saatte bir tren var. Yolculuk yaklaşık 30-35 dakika arası sürüyor. Napoli'nin banliyölerine de gittiği için tren genelde kalabalık oluyor. Bu hattaki trenler bayağı eski, konfor aramayın sadece yolculuğunuzu rahat geçirebilmek için boş koltuk aramayı unutmayın! Tren hemen antik kentin yanında duruyor. İki adım attıktan sonra zaten inenlerin çoğu bilet gişelerine yönelecektir. Girişte iki katlı binanın üst katında hem Pompei'ye bireysel ve hem de tur biletleri satılırken, isteyen ziyaretçilere de Vezüv'e çıkmak için otobüs bileti satılıyor. Ancak otobüste de bilet satışı yapılıyor. Bu nedenle önceden almanıza gere yok. Ayrıca antik kentin girişindeki gişelerden de biletinizi alabilirsiniz. Giriş için 15 Euro ödedik. Biletin yanında bir de şehrin haritasını veriyorlar. Gelmeden önce biraz araştırma yapıp ve özellikle ''Pompeii'' filmini izlemelisiniz. Pompei ile ilgili bir çok hikaye ve efsane olsa da yabancı Türkçe dublajlı belgeselleri de izlemenizi öneriyorum. Dailymation'daki belgeseli şiddetle öneriyorum. Geriye kalan sizin hikayeniz ve hayalleriniz olacaktır. Pompei'den çıkan eserlerin çoğu Napoli Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Burayı da gezmeden Napoli'den ayrılmayın."} {"url": "https://gezginruhu.net/rodosun-en-guzel-koyu-lindos/", "text": "Bence \"Zorba\" Anhony Quinn'in oynadığı en güzel filmlerinden birisi... Özellikle final sahnesinde Anthony Quinn ve Allan Bates'in dansı hafızalarımızın en güzel köşesine yerleşik bekler. Anthony Quinn, Zorba'yı çekmek için adaya gelir ve Rodos'un koylarına vurulur. Onu içlerinden birisi cazibesiyle etkileyerek, beğeniden çıkıp, satın almaya kadar ulaşır. Evet adada Anthony Quinn ismiyle anılan koy herkes tarafından da bilinir. Kaleyle başlayan ada serüvenimiz, Eski Şehir'den biraz uzaklaşarak etraftaki güzellikleri keşfe çıkma vaktimizin gelişinin de sinyalini veriyor. Kiraladığımız aracımızla adanın sakin koylarına doğru yolculuğumuzu da başlatıyoruz. Aylaklıktan sonra yavaş yavaş Lindos'u keşfetmeye başlıyoruz. İsteyen eşekle de dolaşabiliyor. Biz adımlamayı tercih eden gruptan olduğumuz için yavaş yavaş tırmanışa geçiyoruz. Soldan keşfe başlıyoruz. Dik bir meyille yukarı doğru uzanan sıra sıra dizili bembeyaz evler, dar sokaklar, muhteşem incelikte kapılar yazın başlangıcında derin sessizliğiyle hüküm sürüyorlar. Kalabalıktan uzaklaşıp yükseldikçe, manzaranın büyüsüne doğru ilerliyoruz. Bir kıvrımdan dönünce karşımıza güzel bir mekan çıkıyor. Güzelliği daha giriş kapısından belli, içine doğru çekiciliği kat kat daha da artıyor. Bir seyir terası gibi bütün Lindos'u ayaklar altına seriyor. Manzara büyüleyici, bir serinleme molası da burada veriyoruz. Uzunca bir süre aylaklık yaparak, serilme hissi ile yanıp tutuşurken, yukarıda antik kent sabırsızlıkla bizi bekliyor. Geçmişin izlerini sürmeye devam etmek için mekanı terk ediyoruz. Keşke zaman olsa uzunca burada soluklansak. Ama nerede? İşler güçler olunca kısa süreli gezi programında minik molalarla idare ediyoruz. Antik kent kalıntılarına gelince, bilet alarak ( girişte yaklaşık 6 euro ödeyerek) içeriye giriyoruz. Biraz kalıntı ve aşağıda bir uçurumun derinliklerini inceledikten sonra yaklaşık 30 basamaklı merdiveni tırmanarak kemerli kapıdan geçip, geçmiş zamanın tam ortasına konuyoruz. Antik Lindos kenti, bugünkü Lindos'un bulunduğu yer ile Akropolis ve Krana Burnunun kapsadığı alanda kurulmuş. 116 metrelik bir kayanın tepesinde asılı gibi duran Akropolisi ile, antik Lindos adanın en önemli arkeolojik alanlarindan da birisi. Buradaki buluntular şehrin diyakronik güç ve zenginliğine tanıklık ediyor. Mitolojik rivayetlere göre kenti, Danaides'in Mısır'dan gelen 50 kızı kurmuş ve tanrıça Athena Tapınağı ile süslemişler. Tarihçi Diogenes Laertius'a göre bu tapınak M. Ö. 6. yüzyılda, 7 Yunan filozofundan biri olan Tiran Cleobulus'un hakimiyeti zamanında yapılmış. Kimin yaptığı net değil ancak bir gerçek var ki geçmişte burada bir tapınağın olduğu, geriye kalan kalıntıları da dimdik ayakta duruyor. Uzun süre kalarak, içselliğe doğru yolculuk yapılacak yerlerden biri olan Lindos'a, gün batımına doğru veda ediyor, Rodos Eski şehir'e dönüyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/roma-gezi-rehberi/", "text": "Bazı anlar vardır, yollar sizi çağırır... Hatta havalanıp bir anda yolculuğun içindesiniz... Sizi bilmem ama bana çok defa oldu. İşte böyle bir zamanda yaklaşık otuz kişilik bir gezgin grubunun içinde kendimi buldum... On üç günde sekiz ülkeye yolculuğumuz başladı. Gezimize gelince ilk durağımız olan Yunanistan'ın kıyı şehri İgoumenitsa'dan Bari'ye gidecek olan feribota bir akşam üstü kalabalık grup; çoluk, çocuk, büyük araçlar, küçük araçlar ne varsa beraber doluyoruz... Gece başlayan Adriyatik yolculuğumuz sabahın ilk ışıklarıyla sona eriyor. Feribotu dolduran bütün yolcular boşalıyor Bari'ye. Aracımızla artık İtalya'da ikinci durağımız Bari'deyiz. Çok fazla zaman kaybetmeden, Roma'ya ulaşma derdindeyiz. Günü yitirmeden uzun ve dolambaçlı yolların geçtiği, köyleri aşarak öğle vakti Roma'ya kavuşuyoruz. İlk Roma'ya gelişim. Daha önce tarihin derinliklerinde hikayelerle dolaşmama rağmen büyülü bir kuyuya düşmüş gibiyim. Tarih, şehir iç içe kopmamış bizi selamlıyor. Kalacağımız süre az, fazla zaman kaybetmeden Roma'nın göbeğindeki ilk antik kalıntıları gezmeye başlıyoruz. Aracımızı da hemen yakına park ediyoruz. Bizi ilk görkemiyle Kolezyum ya da Flavian amfi tiyatrosu karşılıyor. Uzun bir kuyruk var... Biletimizi alarak kuyruğun sonunda yer alıyoruz. Roma Forum'un hemen doğusunda inşa edilen Kolezyum, 55.000 izleyicinin giriş yapabileceği 80 arklık girişlere sahip. Tiyatro amacı ile kullanıldığı zamanlarda bu izleyiciler yerlerine, sınıf farklarına göre oturuyorlarmış. 188 metre uzunluğu, 156 metre genişliği ile devasa bir yapıda diyebiliriz. Sadece tiyatro oyunları için değil, hayvan dövüşleri, idamlar ve gladyatör mücadeleleri için de kullanılmış. Gladyatör mücadeleleri o günlerde çok popüler olan bir aktivite. Genellikle kölelerden, mahkumlardan ve suçlulardan oluşan gladyatörler arasında oynanan bir kanlı oyun. Gladyatörlerin arasında kadınlar da var!!! Zengin fakir herkesin izlediği bu mücadeleler kimi zaman imparator tarafından da takip ediliyormuş. İçeride o günkü oyunları düşününce hiç bana göre değil. Tarihi heybetli yapıdan uzaklaşarak foruma doğru ilerliyoruz. Çıkışta bizi bir \"Gladyatör\" sokak sanatçısı karşılıyor. Turistlerle para karşılığında fotoğraf çektirmekte. Boş vaktinde ise elinde cep telefonuyla ilgileniyor... İki farklı zamanı çağrıştırması açısından komik bir durum. Geçmiş ve şimdi ki zaman ne hoş! Kolezyum'dan sonra yönümüzü Roma Forumu'na çeviriyoruz. Bu bölge Antik Roma'da şehir merkeziymiş.. MÖ 5. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar en önemli anıtlar buraya inşa edilmiş. Palatine ve Capitoline Tepeleri arasında bulunuyor. Bugün Roma Forumu, Mussolini tarafından inşa edilen ve arkeolojik alanı ikiye ayıran Via dei Fori Imperiali adı verilen bir yolla ayrılıyor. Roma Forumu'nun sahip olduğu bütün alan içerisindeki tapınaklar, binalar ve anıtlar ile dünyadaki en büyük arkeolojik alanlardan birisi. Dikdörtgen şeklindeki Roma Forumu, Roma şehir merkezinde etrafında eski idari binaların kalıntılarının bulunduğu bir yer. Ayrıca çok uzun bir süre Roma toplum hayatının merkezi olmuş. Antik Roma sakinleri buraları \"Forum Magnum\" ya da sadece \"Forum\" olarak adlandırıyormuş. Forum içerisinde Settimio Severo Takı, Saturno Tapınağı, Vestali Evi, Mamertine Hapishanesi, Antonio ve Faustina Tapınağı ve Tito Takı gibi eserleri de görebiliyoruz. Hayatımızda edinebileceğimiz en iyi tecrübelerden birisi de burayı gezmek sanırım. Bölgede gezerken kendimi zaman tünelinde gibi hissediyorum. Antik Roma'nın genişlediği noktada bulunan Roma Forumu, o günlerde ticaret, iş ve adaletin yer aldığı bir yer. Şehrin kalbinin attığı bu noktada dini aktiviteler de yapılıyor. Mimar Vitruvius tarafından inşa edilen forum çok uzun yıllar en önemli toplum olayları için kullanılmış. Zamanla Roma İmparatorluğu'nun güzel anıtlar ve mimari eserleri ile doldurulduğu bir yer olmuş. Yolculuk üstüne bir de tarihi mekan gezileri bayağı yoruyor. Karnımızda acıktı, hemen en ünlü caddesine doğru ilerliyoruz. Via Veneto ya da Via Vittorio Veneto, Roma'daki ünlü sokaklardan birisi. Sadece ünlü olmasıyla değil bir de pahalılığı ile de biliniyor. İsmini Vittorio Veneto Savaşı'ndan alıyor. I. Dünya Savaşı'ndan sonra bu mücadeleyi hatırlamak için bu isim verilmiş. 19. yüzyılın sonlarında cadde yeniden tasarlanmış. Bu, sokağın 1960 1970'lerde daha ünlü olmasını ve cadde boyunca yer alan kafeler ve dükkanlar ile bir merkez haline gelmesini sağlamış. 1980'lerde bir durgunluk yaşayan Via Veneto günümüzde tekrar eski canlılığını yakalamış. Caddede yürürken ünlü mağazalarda alışveriş yapmamak için kendimi zor tutuyorum. Ancak kaliteli ve keyifli anlar yaşamak için öncelik verilecek yerlerden birisi. En ünlü Roma restoranları, şehirdeki en şık gece kulüpleri burada. Ve Roma'nın en güzel otellerinden bazıları da burada. Via Veneto, ünlü Cafe de Paris ve Harry's Bar'a ev sahipliği yapıyor. Ayrıca sokağın bu kadar ünlü ve ölümsüz olmasını sağlayan Federico Fellini'nin \"La Dolce Vita\" filmiymiş. 1960 yapımı klasik film olaylar dizisi cadde çevresinde geçiyor. Trevi Çeşmesi üstündeki temel figür deniz tanrısı Neptün'dür. Neptün'ün iki yanında iki tane Triton var. Birisi bir deniz atına diğeri daha sakin bir hayvana liderlik ederken görülüyor. Bu ise denizin değişen halini sembolize ediyor. Çeşmenin ilk katlarından birinde bulunan kız figürü ise su kemerine adını veren bakireyi temsil ediyor. Kayalık bir kısmı da olan deniz kenarı Trevi Çeşmesi'nde canlandırılmaya çalışılmış. Figürler arasında Poseidon'un bir arabayı sürerken ki hali de var. Dört sütununda farklı alegorik heykeller var. Soldan sağa doğru; \"Meyve Bolluğu\", \"Tarlaların Verimliliği\", \"Sonbaharın Zenginliği\" ve \"Bahçelerin Zenginliği\" yer alıyor. Bir sonra ki mekanımız İspanyol Merdivenleri... İspanyol Merdivenleri, 1725 yılında açılan ve Trinita dei Monti Kilisesine çıkan merdivenler. 1723 1726 yılında Roma'da yapılan merdivenler Francesco de Sanctis tarafından tasarlanmış. Fransız kilisesi Trinita dei Monti ile ünlü Spagna Meydanı'nı birbirine bağlıyor. Kelebek şeklindeki dizaynı ile İspanya Meydanı, dünyadaki en ünlü şekillerden de birisi. Roma barok stilini yansıtan bu meydan, Rönesans döneminde daha çok popüler bir yermiş. Eski yazarların ve sanatçıların buluşma noktası olan meydanda ayrıca çok şık oteller de bulunuyor. 17. yüzyılda Trinita dei Monti Kilisesi'nin adı meydana verilse de sonrasında İspanya elçisinin burada yaşamasıyla yine \"İspanya Meydanı\" adını almış. Merdivenlerin boş bir basamağına arkadaşımla ilişiyoruz. Hava kararmış, elimizde içeceklerimiz özgürce bir türkü tutturmuş, tarihin, şehrin büyülü atmosferinde dolaşıyoruz. Bizden farklı dilde nağmelerde dolaşıyor. Özgürce rahatsızlık vermeden anın tadını çıkarıyoruz. Gece güzel kızlar, ara sıra bir biriyle şakalaşarak, etrafı topluyor. Yaptıkları işin zorluğunu hiçe sayarak keyifli atmosfere sesleriyle karışıyorlar. Şehir canlı ışıl ışıl burada geçen saatlerin önemi yok, gece yarısına doğru sürükleniyoruz. Nefis bir yemek sonrası ruhumuzu beslerken gecenin sabaha döngüsünde yavaşça kayboluyoruz. Sabahın ilk ışıklarıyla yollardayız. \"Neresi mi?\" tabii ki Vatikan... Biraz uzun bir kuyruktan sonra içeri girebiliyoruz. Girince hayretlere düşecek bir ihtişamda bizi karşılıyor. Vatikan Müzesi, dünyanın en büyük Roma müze kompleksi. Yüzyıllar boyunca farklı papalar tarafından toplanan değerli resim, heykel, harita gibi sanat eserlerini bünyesinde barındırıyor. Müzenin ana kısmı 1503 -1513 yılları arasında Julius II tarafından oluşturulmuş. Vatikan Müzesi 'nde yer alan eserler orijinal olarak Rönesans dönemi Papaları Julius II, Innocent VII ve Sixtus IV için yapılmışlar. Diğer çalışmaların çoğu 18. yüzyılda yapılarak sergilenmeye başlanmış. Kompleks içerisinde ziyaret edilecek birçok yer var. Fakat en çok dikkat çeken noktalar şunlardır: Sistine Şapeli, Raphael'in Odaları ve Etrüsk Müzesi."} {"url": "https://gezginruhu.net/rudesheim-gezi-rehberi/", "text": "Almanya'nın Hessen eyaletinin başkenti Wiesbaden, Frankfurt'un hemen yanında ondan küçük ve düzenli bir şehir. Ayrıca etrafı, üzüm bağları ve şaraplarıyla ünlü kasabalarla çevrili. Bunlardan biri de Rüdesheim, Wiesban'e de trenle bir saat uzaklıkta. Buraya gelmek çok kolay. İster Wiesbaden'den, isterseniz Frankfurt'tan her ikisinden de trenle rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Wisbeden'in merkez tren istasyonundan her 15 dakika da bir kalkan trenle, bize uygun saatlerde gidiş -dönüş bileti alıp, trene yerleşiyoruz. Biletimiz 12 Euro tutuyor, yolculuğumuz da yaklaşık bir saat sürüyor. Hem geliş, hem gidiş de bilet kontrolü yapılıyor, sakın biletsiz binmeyin yüklü ceza ödersiniz. Gelince önce Ren kıyısında durup biraz etrafı seyrediyoruz. Gezeceğimiz yerleri planlayıp, dolaşmaya başlıyoruz. Buraya hayat veren, Ren Nehrin de tekne turları yapılıyor, tekneler de sırayla önümüzden geçiyor. Ayrıca uzun, bir haftaya yayılan bir programla nehir boyunca değişik kasabalara yolculuk da yapabilirsiniz. Kıyı boyunca kasabaları, köyleri gezerek zaman geçirebilir, değişik bir gezi deneyimi yaşamış olursunuz. Bizim gezimiz bir güne sığdığı için ancak Rüdesheim'ı keşfediyoruz. Hava güzel, epeyce kalabalık var, biz de aralarına karışıyoruz. Mimari güzellikleri iç açıcı ve hoş. Masal dünyasında dolaşıyormuş tatta ve çekici. Dar sokakları ve binalarının şirinliği etkiliyor. İlk durağımız Şarap Müzesi oluyor. Geçmişten günümüze şarapların yapımında kullanılan araçlarla kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Müzenin içinden çok dışı bizi çekiyor. Bina şato gibi, bahçesinde ise 1700'lerden günümüze kadar kullanılan araçlar yan yana kronolojik olarak sıralanmış ve koruma altına alınmış. Müzenin girişi ücretli, bahçesinde dolaşmak serbest. Bizde serbestçe bahçesinde dolaşıyoruz. Kısa bir süreye yayılı müze gezimizi tamamlayarak, kıyı bucak keşif yolculuğuna başlıyoruz. Sokaklarda dolaşırken, ara sıra şarap ikramlarını da kaçırmıyoruz. Çilek likörüne kadar her seçenek var. Hatta 1 Euro ile değişik tatlarla buluşup ilerliyoruz. Bazı mekanlardan kulağımıza hoş müzik sesleri geliyor. Bir şarap evine girip, yol yorgunluğunu atmaya çalışırken, bize tabi ki bir kadeh şarap eşlik ediyor. Buraya kadar gelmişken, içmeden dönmeyelim değil mi? Hoş bir lezzet alınca, biraz kendimi şımartmak istiyorum ve ikinci kadehimi ısmarlıyorum. Unutmadan kadehler büyük, ağzına kadar dolu ve şaraplar ise oldukça hafif. Şaraplı muhabbetimiz bitince sokaklarla tekrar buluşuyoruz. Yemyeşil, milimlik şaşmadan cetvelle çizilmiş gibi üzüm bağları etrafımızı sarıyor. Bağların üzerinde kısa bir yolculuk yapmak için teleferiğe biniyoruz. Teleferik için bilet almak gerekiyor, teleferik çıkış yeri biraz kalabalık, sıraya girip biletimizi alıyoruz. İki seçeneğimiz var; ya tek bilet alıp, tepeye kadar yolculuğu tamamladıktan sonra dönüşte üzüm bağlarının arasından, patikadan aşağıya süzülmek ya da gidiş-dönüş bileti alarak turu teleferikle tamamlamak. Biz gidiş dönüş bileti alıp, turu tamamlıyoruz. Geriye kalan zamanı başka yerleri gezmeye ayırıyoruz. Teleferiğe tek bilet 5 Euro, gidiş-dönüş 7 Euro. Teleferikle, tepede yükselen Niederwalddenkmal Anıtına varıyoruz. Önümüzde harika bir manzara var. Nehir turu yapan tekneler ve sınırsızca uzanan üzüm bağlarının karşısına geçip, muhteşem bir manzaraya karşı çimlere yayılıyoruz. Uzunca bir süre manzarayı seyrediyoruz. Her ne kadar birbirimizi anlamasak da aynı ortamda havayı soluyup, manzarayı seyrettiğimiz ziyaretçilerden yükselen farklı diller, yanımızdaki içeceklerle keyfimize keyif katıyor. Acıkınca yemek yiyeceğimiz bir yer arıyoruz. Biraz etrafta dolaşınca bayağı mekan gözümüze ilişiyor. Biz biraz aşağılara inip ana caddedeki mekanları tercih ediyoruz. Gözümüze Türk lokantası ilişiyor, hemen girip, oturuyoruz ve memleket hasreti gidermek için birer porsiyon döner söylüyoruz. Mekan bizimkilerle dolu, ekmek arasında lezzetli döner ve yanında kola iyi gidiyor. Karın da doyunca sokaklarla yeniden buluşuyoruz. Hemen köşede minik trenle şehir turu var. Keyifli gibi gözüküyor ancak vaktimizin azaldığını anlayınca vazgeçiyoruz. Değişik dükkanları gezerek, biraz da alışverişle Rüdesheim gezimizi tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/sadberk-hanim-muzesi-vehbi-koc-evi/", "text": "Sarıyer'e kadar gitmişken, Türkiye'nin ilk özel müzesi olarak bilinen Sadberk Hanım Müzesi'ni ve hemen 50 metre ötesinde yer alan Vehbi Koç Evi'ni bizde gezenlerdeniz. 19. Yüzyıl sonlarında inşa edilen Azaryan Yalısı'nı, 1950'lerde satın alan Koç Ailesi, yalıyı uzunca bir süre (1978 yılına kadar ) yazlık olarak kullandıktan sonra 1978-1980 yılları arasında Sedat Hakkı ELDEM'in hazırladığı restorasyon projesiyle müzeye dönüştürülmüş. 14 Ekim 1980'de Sadberk KOÇ'un kişisel koleksiyonunu sergilemek üzere Türkiye'nin ilk özel müzesi olarak açılmış. Müze, arkeoloji ve Türk İslam eserlerinin sergilendiği iki bölümden oluşuyor. Birinci katın vitrinlerinde; Prehistorik ve Protohistorik dönemlere ait eserler sergilenirken, Neolitik dönemden başlayan kronolojik sergilemeyle Frigler'e ait eserlerle son buluyor. İkinci katın vitrinlerinde; Miken, Geometrik, Arkaik, Klasik ve Hellenistik dönem eserleri yer alırken, Birinci katında; Erken İslam, Selçuklu, Eyyubi, Memluk, Timur ve Safevi Dönemleri'ne ait eserler kronolojik olarak sergilendiği odalarla başlıyor. Ayrıca müzede sergilenen İznik seramik koleksiyonu, dünyanın sayılı koleksiyonlarından biriymiş. Sergide, 15. yüzyılın sonundan 17. yüzyılın ortalarına kadar İznik seramik sanatının gelişimi rahatlıkla görülebiliyor. Osmanlı seramik sanatının 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasındaki gelişimi ise Kütahya ve Çanakkale seramiklerinin sergilendiği vitrinlerde yer alıyor. Müze koleksiyonunun bir diğer ayrıcalıklı grubunu ise Osmanlı dönemi tuğralı gümüş ve tombak eserleri oluşturuyor. Bu eserleri, Türk-İslam Bölümü'nün birinci katında görülebiliyoruz. Sadberk Hanım Müzesi'nin Çin porselenleri koleksiyonu ise mütevazı bir koleksiyon olmakla birlikte, içinde özgün eserlerin yer almasıyla Osmanlı döneminde kullanılan Çin porselenlerini incelemek isteyenler için önemli bir hazine niteliği taşıyor. Türk-İslam bölümünün ikinci katında ise, Osmanlı dokuma ve işlemelerinin yer aldığı seçkin örneklerin yanında Osmanlı dönemi geleneksel kadın kıyafetlerinden zengin bir koleksiyon sergileniyor. Daha önce başka müzelerde göremeyeceğimiz zengin bir koleksiyonda burada yer alıyor. Dönemin ünlü hattatlarının elinden çıkmış olan hat eserler de Türk-İslam Bölümü'nün ikinci kat vitrinlerinde sergileniyor. Ayrıca, Osmanlı gelenek ve göreneklerinden kahve ikramı, kına gecesi, lohusa, hamam ve sünnet töreni konuları vitrin mankenleri kullanılarak mizansenlerle ziyaretçilere tanıtılmaya çalışılmış. Böyle zengin eserlerin yer aldığı müzeden çıkınca Sarıyer yönünde 50 metre ilerlediğimizde Vehbi Koç Evi'ne ulaşıyoruz. Vehbi Koç Evi; bir dönem hepimizi ekranlara kitleyen Halit Ziya UŞAKLIGİL'in ünlü eseri Aşk-ı Memnu dizinin çekildiği yalı aynı zamanda. Üzerinde çok fazla konuşulan bu yalı kimilerine göre Aşk-ı Memnu dizisinin müzesi haline dönüştürülmesini isteyen çoğunluğa karşı şimdilerde Anadolu'dan derlenen kilimlerin sergilendiği Müzeye dönüştürülmüş bile. 1920'li yıllardan itibaren yazları Ankara'dan İstanbul'a gelerek Büyükdere İkbal Otel'de tatil yapan Vehbi Koç, Büyükdere Evi'ni arkasındaki koruyla birlikte 1938 yılında Frenkyan Ailesi'nden satın almış. Büyük bir bahçesi olan evi 1996 yılındaki vefatına kadar ailesiyle birlikte yazlık olarak kullanmış. Müzede, Anadolu'nun ilk gezginleri arasında gösterilen ABD'li fotoğraf sanatçısı ve koleksiyoncu Josephine Powell'ın 2007 yılında Vehbi Koç Vakfı'na bağışladığı kilim koleksiyonundan bir seçki sergileniyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Türkiye'nin dört bir yanını dolaşmasına izin verilen ilk yabancı gezgin olan Josephine Powell'ın, Anadolu'ya pek çok kez seyahat ettiği, göçebe kamplarına katıldığı, halı ve kilim satıcılarının dükkanlarını ziyaret ederek çok sayıda fotoğraf çektiği de biliniyor. Vehbi Koç Büyükdere Evi'nde süresiz olarak sergilenen Josephine Powell koleksiyonunda, Osmanlı döneminin 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında dokunmuş olan ve günümüze kadar ulaşabilen seçkin örneklerden oluşan 36 kilimin yanı sıra 6 çuval, 1 dokuma tezgahı ve 73 dokuma aleti yer alıyor. Vehbi Koç Büyükdere Evi, çarşamba hariç haftanın her günü 10:00-17:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Sadberk Hanım Müzesi, çarşamba hariç haftanın her günü 10:00-17:00 saatleri arasında ücretli olarak geziliyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/sadece-beyrut/", "text": "Yıllarca doğunun Paris'i diye kulaklarımıza fısıldandı. Görme isteğimizde her geçen gün katlanarak arttı. Vize yok sadece pasaport yeterliydi. Bir de İsrail damgası yoksa işler oldukça kolay tek bilet yeterli! Tam bilet aldık, sevinirken bir anda ülkede eylemler başladı. Gitsek mi, gitmesek mi, kara kara düşünmeye başladığımız anda imdadımıza, yolu buralara sıkça düşen ve Beyrut hayranı olan gezgin arkadaşım yetişti. Gidin, hiçbir sıkıntı olmaz, dedi. Hatta arkadaşlarının telefonunu bile verdi. Onlarla irtibata geçtik ve gittik. Gezi süresince bize en büyük desteği Joseph verdi. Kendisi gezgin arkadaşımın dostuydu. Bütün gezi boyunca aracıyla rehberlik etti. Joseph ne İngilizce ne de Türkçe biliyordu, bizde Arapça bilmiyorduk buna rağmen aramızda güzel bir iletişim kurduk. Söylemek istediğimizi İngilizce yazıyoruz, ya arkadaşına ya da kızına çevirterek her türlü ihtiyacımıza destek oluyordu. Beyrut havaalanından bizi gecenin bir yarısında aldı. Zaten erken saatte İstanbul'dan uçuş bulamıyoruz. Gecenin bir vakti yarı uykulu bir halde inince uçakta elimize tutuşturulan bilgi formuyla pasaport polisinin karşısına dikildik. Birkaç ahiret sorusundan sonra sayfamıza yeni bir keşif damgasıyla ülkeye girmiş olduk. Joseph bizi alıp hiç Beyrut'a sapmadan doğruca daha önceden kendisinin ayarladğı Harissa'daki otele götürdü. Otel oldukça konforlu ve Beyrutla, Bayblos arasında Harissa bölgesinde yer alıyordu. İki gün boyunca keyifle Beyrut ve çevresini dolaştık. Beyrut'un asıl tarihi bölgesi eylemlerden dolayı polis tarafından kapatılınca meydanda, Mohammed al Amin Camii'nin etrafında dolaştık. Akşam üzeri toplanan eylemciler geceyi burada geçiriyorlardı. Eylemden çok panayır havasında geçiyordu her şey, tabi şimdilik. Mohammed al Amin Camii, Beyrut'ta gezilecek yerlerin başında geliyor. Beyrut'un merkezinde Martyrs'in Meydanı'nda bulunan mavi kubbeli cami, Osmanlı ve Doğu mimarisiyle harmanlanmış. 65 metre yüksekliğinde dört minaresiyle birazcık Sultanahmet Cami'sini de andırıyor. 2005 yılında suikast sonucu öldürülen eski Başbakan Rafik Hariri'nin anısına yaptırılan anıt mezarda burada caminin yakınında yer alıyor. Beyrut, bir tarafta modern yapılar gökdelenleriyle, bir tarafta tarihi ve kültürel değerleriyle zıtlıklar şehri. Tabi gece hayatını ve eğlenceleri de unutmayalım! Buranın eğlenceleri de oldukça ünlü... Eylemlerden dolayı çok şehre ait olamadık ama başka bahara diyerek şimdilik hayallere gömdük. Şehirde dolaşan birbirinden lüks araçları da söylemeden geçmeyelim. Zaitunay Bay diye bilinen yer şehrin marinası. Kıyıya paralel lüks otellerin, kafelerin olduğu bir bölge. Buraya geldiğimizde şehrin silüeti oldukça değişiyor. İki sokak arkasına geçseniz manzaranın değiştiği şehirde bu bölge kesinlikle gitmeye değer. Korniş ise şehrin 5 km'ye kadar uzanan kordon boyu tıpkı İzmir'e benziyor. Sabahtan akşama kadar hareketlilikte burada. Sabah sporuyla başlayan aksiyon akşam çoluk çocuğunu, eşini, sevgilisini, arkadaşlarını alan gezen tozanla dolu. Kimisi nargilesini tüttürürken, kimisi açtığı hareketli müziğin ritmine kapılıp hayal kuruyor. En güzel tarafı ne biliyor musunuz, kimse kimseden rahatsız olmuyor. Sabahtan itibaren spor yapanlar, yürüyenler, bisiklete binenler, paten kayanlar, akşam çoluk çocukla yürüyenlerle günün her anında en kalabalık yerde burası."} {"url": "https://gezginruhu.net/safranboluya-dogru/", "text": "Kış bitti, bitecek baharın ışıltısını özlemle beklerken, haftanın son günü de gelince şehirden kaçma vakti diyerek soluğu Safranbolu'da alıyoruz. Yaklaşık dört saatlik eğlenceli yolculuğun ardından şehir merkezinde yer alan Cinci Han'ı konaklamak için seçiyoruz. Cinci Han 1645 yılında Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan kervansaraydan oluşuyor. Harap haldeyken restore edilerek yenilenen bina aynı zamanda otel olarak da hizmet veriyor. Şehrin panoramik manzarasında heybetli bir görünüme sahip binanın, ana kapısından içeriye girdiğimizde geniş bir avlu bizi karşılıyor. İki kattan oluşan binanın üst katı tamamen odalara ayrılırken; alt katta yönetim, danışma ve restaurant olarak hizmet veriliyor. Tarihi bir yapıda kalmayı sevenlerin tercih edeceği yerlerden birisi. İç oda dekorları da binanın tarihi geçmişine uyumlu olsaydı, zamanının büyülü havasını biraz daha iyi yansıtırdı. Dekorasyonunda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etsem de şehir merkezinde oluşu, hizmet ve yemek kalitesi bakımından tercih edilecek yerlerden... Geçmiş dönem mimarisi, cezbedici etkisiyle bol bol fotoğraf için pozlar yakaladığımız mekanlardan da birisi. Şehre varınca daha hava kararmamış, otele yerleşim de tamamlanınca kendimizi Safranbolu Sokakları'na atıyoruz. Eski taştan dar sokaklarında, kısa mesafeli keşif yürüyüşleri yapıyoruz. Birbirinden güzel mimari şölen sunan, Anadolu'nun kendisini korumuş nadir bölgelerinden birisi Safranbolu. Yolculuğun yorgunluğu üzerimizde biraz dinlenelim diyerek kendimizi Safranbolu meydanındaki Boncuk Arasta Kahvesi'ne atıyoruz. Boncuk Arasta Kahvesi 1661'de, sımsıcak ortamda soluklanma molası veriyoruz. İçeride üç dört kişiden oluşan müzik grubu, sazın eşliğinde Anadolu türküleri mırıldanırken bizde kaşıklarla ritme eşlik ediyoruz. Közde pişen kahvemiz, yanında sunulan Osmanlı şerbeti ve damla sakızıyla ağzımızda kısa süreli değişik lezzetin etkisi, bir de dostlarla hararetli sohbetle günü bitiriyoruz. Işıl ışıl yeni bir güne ayınca, meydanda arkadaşlarımızla buluşuyoruz... Rotamız Bulak Mencilis Mağarası. Safranbolu'ya gelince kendimizi sadece mimari güzelliklere değil, doğal güzelliklerin kucağına da bırakıyoruz. Bulak Mencilis Mağarası, Türkiye'de hatta Dünya'da sayılı mağaralardan birisi. Bir santimetresi dahi binlerce yılda oluşan sarkıtları ve yaklaşık 6 kilometrelik uzunluğuyla Safranbolu'nun sayılı doğal güzellikleri içerisinde yer alıyor. Rehber eşliğinde yaklaşık 400 metrelik mesafesi gezilebiliyor. Bu kadar kısa mesafe bile hayranlık uyandıracak güzellikte! Nemli ortamda, damlayan su sesleri eşliğinde, sarkık ve dikitlerin oluşturduğu güzellikleri bolca kadrajlayarak, güvenli yürüyüş alanında mağara gezimizi tamamlıyor, dışarı çıkıyoruz. Çıkınca, önümüze serili manzaranın karşısına kurularak, doğal kaynak sulardan yapılmış demli çayın keyfiyle doğanın kucağına oturuyoruz. Karanlıkta keşfedilen doğal güzellikler, içilen mis gibi çay derken soluğu Kristal Teras'ta alıyoruz. Yükseklik korkunuz var mı, bilinmez ama Safranbolu'ya gelip, burayı görmeden dönmek kendinize yapılacak en büyük ihanet! Terasın ucundan etrafın seyrine dalmak, burada yapılacak en güzel etkinlik. Aynı zamanda \" yaklaşık 3 kilometrelik kanyonda yürür, börtü böcekle selamlaşırım.\" diyenlerin yeri de burası... Cam terasta yüksekliğe aldırmadan etrafı süzüyor, ara sırada terasın esnekliğinden dolayı sallanmalarından ürkmeden bol bol fotoğraflarımızı da çekmeyi ihmal etmiyoruz. Doğanın sunduğu güzelliği derinliklerimize çekip, yürüyüşe başlıyoruz. Yürüyüş rotamızda neler yok ki! Şırıl şırıl akan suyun, kuşların, böceklerin, atların ve hatta eşeklerin eşliğinde adım adım ilerliyoruz. Doğa sporlarına ilginiz varsa en iyi trekking rotalarında biri de burası.... Hava mis gibi. Biraz ilerlediğimizde at çiftliği ile karşılaşıyoruz. Sadece trekking tutkunluklarının değil ailesini toplayıp temiz hava almaya istekli yerel halkında uğrak yeri olan bölge de belli alanlarda büyütülen atlarla de tur yapabiliyorsunuz. Bir günü bıkmadan, usanmadan geçirebileceğimiz yerlerden biri. Bizim süremiz kısıtlı, gezi programımızda yoğun olunca bu ödülü daha sonraki gelişimize saklayarak, yolumuza devam ediyoruz. Biraz ilerleyince sarmaşıkların süslediği eski bir köprüyle karşılaşıyoruz. İşte fotoğraf makinelerine saldırdığımız an! Tek tek hafızamıza kazınmıyor, anın kalıcılığı da sağlanıyor... Keklik gibi sekerek, mis gibi havanın sunduğu güzelliklerle yürüyüşümüzü tamamlıyoruz. Karnımız mı acıktı? Evet içlerden zil sesleri yükseliyor!!! Sesleri bastırmak için yerel tatları tadabileceğimiz, yemeğimizi yiyeceğimiz Sakem'e geçiyoruz. Şehrin her yerini dolaşıyoruz sanki buraya aitmiş gibi. Ya bir kanyonun kenarında fotoğraf molası ya da bir konağın önünde... Ara sıra da yeni açan çiçeğin heyecanına kapılarak peşinde sürüklenerek, dolaşıyoruz... O sokak, bu sokak derken kırk dakikalık şehir turumuzu bitiriyoruz. Buraya kısa süreli gelinmemeli! Uzun süreli gelinip; tarih, kültür, miras, değerler, gelenekler her şeyiyle kucaklanmalı. Yok böyle bir yer, böyle güzel, böyle korunaklı!!! Şehrin derinliklerinde ara sokaklarında dolaşmak, kanyonların arasına kurulu coğrafi zenginliğin güzellik havuzuna düşmek, bu olsa gerek! Büyüsüne kapıldığım bu şehre yarın nasıl \"veda\" edeceğimi bilmiyorum. Ruhumdan parçalar bırakıp döneceğim, bir yandan da tekrarını yaşamanın planlarını kuracağım. Bir güne daha veda etmeden önce akşam yemeği için bir başka lezzet durağı Kazan Ocağı'nda Nebile Hanım'ın yerine gidiyoruz. Birbirinden lezzetli yemeklerin doğru adresindeyiz. Her şey çok lezzetli ama cevizli baklavanın muhteşem tadı hala damağıma yapışmış dolaşıyorum. Ağzıma attığım anda dağılan, güzel bir tat bırakan baklavayı bu güne kadar başka bir yerde yemedim. Hatta sadece baklava için bile yol yapılır. Yemekten sonra eğlence, müzik, kahve derken günü bitirip bir başka güne hazırlanıyoruz. Kahvaltı bu sefer Kristal Teras'ta. Haftasonu için ailece kahvaltı yapılıp, doğayla iç içe geçirilecek alanlardan birisi de burası. Şehrin en yüksek noktası olan Hıdırlık Tepesi'nden \"son bir bakış\" atıp, yönümüzü 11 km uzaklıktaki Yörük Köyü'ne çeviriyoruz. Yörük Köyü, aynı mimari özellikteki evlerin bozulmadan, yıkılmadan günümüze kadar gelebilen ender köylerden biri. Yöre halkının büyük şehirlere göçü ile terk edilmişliğini gizleyerek, gelen misafirlerine sıcak ilgiyle karşılıyor. Girince Leyla Gencer'in hatırasına rastlıyoruz. Kısa süreli bir şaşkınlık yaşayınca gerçek hikayeyi de öğrenmiş oluyoruz. Leyla Gencer Yörük Köyü'nde yeşeren değerli bir sanatçımız. Biraz ilerlediğimizde bir sokağın ismi gözümüze ilişiyor, Cemil İpekçi Sokağı. Annesi bu köyün çocuğu, Leyla Gencer'de akrabasıymış. 250 yıl çadırlı göçer hayat yaşayan halk, Osmanlı Devleti'nin zorlamasıyla yerleşik düzene geçerek köyü kuruyorlar. 750 yıl önce kurulan köyde en eski ev 450 yıllık geçmişe sahip. Müze olarak da kullanılan köyün en ihtişamlı evine giriyoruz. Sıcak, samimi ilgiyle karşılayan ev sahibi, aile hikayesini anlatarak evi dolaştırıyor. Atalarından kalan bu evde aile geçmişini gururlanarak anlatıyor. İncelikle dekore edilmiş tarihi binanın her yerinde bir anı, tarihi miras yatıyor. Diğer evlere göre biraz daha korunmuş ve bakımlı olan binanın giriş katı ise yöreye ait çeşitli süs eşyalarının satıldığı mekan olarak değerlendirilmiş. Üç katlı köşkü, tarihi geçmişiyle dolaştıktan sonra köyün sokaklarına dalıyoruz. Yakındaki çamaşırhanede geçmişe ait yaşamın hikayelerine tanıklık ettikten sonra soluğu köyün sayılı oturma alanlarından olan Yörük Sofrası'nda alıyoruz. Otlu, peynirli gözleme ve yanında yayık ayranla birlikte midemiz de bayram ediyor. Üstüne yenilen lezzetli baklavayla Safranbolu gezimizi tamamlıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/sahindere-kanyonunda-yurumek-kazdaglari/", "text": "Hasan Boğuldu Şelalesi'nden sonraki durağımız Şahindere Kanyonu. Kanyona gidebilmek için Altınoluk'a doğru ilerliyoruz. Şahindere Kanyonu ve Piknik Alanı Kazdağları Milli Parkı içerisinde Altınoluk'a 2 km uzaklıkta bulunuyor. Yol boyunca zeytin ağaçlarının arasında ilerledikten sonra Şahinderesi'ne gelince aracımızı park ediyoruz. Kanyona giriş ücretimizi ödedikten sonra sırt çantamızı alıp, seslerin geldiği yöne doğru ilerliyoruz. Bizde buz gibi suda serinledikten sonra kıyıda bir kayanın üzerinde oturarak etrafın güzelliğinin keyfini çıkarıyoruz. Kanyonun girişine doğru tırmanmak cesaret istese de asıl doğal güzellikler orada! Bu arada kanyon, içerisinde 800 çeşit bitkiyi de barındırıyor. Kanyon içerisinde doğa yürüyüşünden tutunda bitki keşfine, piknikten serinlemek için dereye girmeye kadar birçok şey yapılıyor. Her ne kadar bölgenin yerlisi kıyısında keyif yapmayı tercih etse de bizim gibi maceraperestler için kanyon yürüyüşleri zorlu da olsa yapılıyor. Sakinliği sevenler, dinlenmeyi tercih edenlerin de önceliği piknik oluyor. Buz gibi sularında serinlemek isteyenlerinde doğru adresi burası. Şelaleye kadar olan bölüme gitmeniz için rehber gerekmiyor. Bu bölüm kanyonun girişinden itibaren yaklaşık 1 km'lik bir doğal parkur ancak burdan ötesi profesyonelliğe girdiği için rehbersiz olmuyor. Şelalenin göletinde bahar ve yaz aylarında tertemiz, kireçsiz suda yüzen insanlarla karşılaşabilirsiniz. Suyun oldukça soğuk olduğunu belirtmeliyim. Yanınıza mayo, deniz ayakkabısı, havlu almayı unutmayın! Hatta içinize mayonuzu giyip yürümeye başlayın. Dere içerisinde yürürken bazı yerler kaygan oluyor bu nedenle ayağınızda deniz ayakkabısı olsun. Kaygan yerler olduğu için plaj terliği veya kaygan tabana sahip ayakkabıyla yürümek oldukça zor. Kanyon içerisinde belirlenen alanlarda mangal, semaverde çay yapmak için ateş yakmaya izin veriliyor ancak ateşi yerde değil mangal düzeneğinde yakmanız gerekiyor. Masalar için ekstra ücret gerekmiyor. Düz zeminde, ağaç altlarında, dere içerisinde 6 kişi için yeterli genişlikte piknik masaları mevcut. Kanyona giriş için kişi başı belli bir ücret ödeniyor. Aracınızı park edebileceğiniz bir otopark bulunuyor. Yaz aylarında hafta sonu yoğun olduğundan park sıkıntısı yaşamamak için sabah erken saatlerinde gelmek daha iyi. Şahindere Kanyonu, Balıkesir'in Edremit ilçesi Altınoluk beldesinin kuzeyinde yer alıyor. Balıkesir'in merkezine yaklaşık 110 km mesafede bulunuyor. Altınoluk merkezine girdikten sonra yazlık evlerin ve sokakların arasından Kazdağları'na doğru kuzeye dönmeniz yeterli. İşte tam burada navigasyonu açmak gerekiyor. Kısa bir süre zeytin ağaçlarının arasındaki yoldan ilerledikten sonra karşınıza çıkan tabelayla geldiğinizi anlıyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/sahinkaya-kanyonu/", "text": "Hikayem, arkadaşımın yayınladığı fotoğrafı görmemle başladı. Kanoyla, kanyonda dolaşıyordu. Fotoğrafa vurulmuştum. Bir anda şimşekler çaktı, oraya gitmeliydim! Hemen araştırmaya başladım... Gidilecek şehir Samsun, Vezirköprü ilçesine yakın bir kanyon. Muhteşem güzellik, şimdilik bakir. Bir tesis, birkaç tekne hizmet veriyor. İnşallah böyle de kalır. Şahinkaya'ya gelmek için öncelikle Vezirköprü'ye gelmek gerekiyor. Bize oldukça uzak mesafe... İki seçeneğim vardı. Ya uçakla ya da otobüsle! Otobüs oldukça zahmetli ve yorucu. Arada maddi anlamda ulaşım farkı da olmayınca uçağı tercih ettim. Cuma gidiş, pazar son uçakla dönüş şeklinde planlayarak Sabiha Gökçen'den, Samsun'a ekonomik uçuşa göre programımı yaptım. Vezirköprü'ye 17 km uzaklıkta, Kızılırmak üzerinde en dar geçit. Akarsuyun aşındırması sonucu oluşan kanyon, 2,5 km uzunluğunda. Altınkaya Baraj Göleti'nin en derin yerinde yer alıyor. Baraj Gölet'i yapılırken birçok köy ve geçmişi Hititlere kadar uzanan kalıntı da sular altında kalmış. Konaklamak için Samsun'u seçtim. Sabah aracımızla yola çıktık, yolculuğumuz yaklaşık 2 saat sürdü. Aracımızla diyorum çünkü Samsunlu arkadaşım beni hem misafir etti, hem de gezdirdi. Şanslıydım yani! Teknelerin kalktığı iskelenin hemen yanında yer alan derme çatma tesiste sabah kahvaltısını yapmaya karar verdik. Burası aile işletmesi, kahvaltısı da çok güzel. Tekneleri de buradakiler işletiyormuş. Keyifli keyifli kahvaltımızı yaptık. Havaların soğumaya yüz tuttuğu şu günlerde, hava da şansımıza çok güzeldi. Yazın buralar çok kalabalık olsa da sonbaharın son demlerinde tesiste bir biz, bir de hemen iskeleye çadırını kuran bir misafir daha vardı. Geleceğiniz ay ve zaman çok önemli! Bahar ve yaz ayları, doğaseverlerin ve günübirlikçilerin yeri. Çoğu yabancı konukların geneli doğa sporları için geliyor. Kano, tekne turları listenin başında geliyor. Buna ek olarak trekking de bir diğer aktivite. Yereli genelde tırmanıp elinde semaveriyle keyifli manzara seyrederken, yabancı karış karış dolaşmayı tercih ediyor. Bu zamanın dışında gelinir mi? Tabi ki gelinir. Ancak kano ve diğer su sporları olmasa da duruma göre tekne turları yapılıyor. Kıyıdaki tesiste bulunmayacak bir nimet, ortam keyifli. Şimdilik bakir olan bölge umarım aynı güzelliğini korur. Samsun Belediyesi el atmış. Çevrede çalışmalara başlamış. Umarım çok değişiklik olmaz, bölgenin doğallığı korunur."} {"url": "https://gezginruhu.net/sakin-sehir-halfeti/", "text": "Aylardan ekim, \"sonbahara merhaba\" dediğimiz bir zamanda karşılıyoruz birbirimizi... Sanırım en güzel zamanında gelmişiz, hava da yormuyor. Meraklı turistlerin tatlı bakışları etrafı şenlendirirken, Halfeti'nin hüznü, duygu karmaşasına sürüklüyor hepimizi... Hüznünü paylaşarak, sessizce seyrettiğimiz bu görüntü, gözümüzü de okşuyor. Bölgenin tarihi öyküsü M. Ö. 855'te Asurlularla başlıyor. Yunanlılar, Süryaniler, Araplar, Persler, Mısırlılar, Sasaniler, Emeviler, Abbasiler ve 1146'da Romalılar ve Osmanlılar sırasıyla uğruyor ve her biri ayrı bir iz bırakıyor.... Bu uzun tarih sayfasından günümüze kadar direnerek gelen medeniyetin izleri bugün sular altında kalıyor. Nedenine gelince; Fırat Nehri'nin sularına yapılan Birecik Barajı'nın su seviyesinin kademe kademe yükseltilmesi sonucunda şehrin yarısı suyun altında kalıyor. Tekne yavaş yavaş kıyıdan uzaklaşıyor. Suyun üstünde kalan iki üç kattan oluşan Fırat'a hakim yamaç üzerinde kurulu evlerin ön cephesi nehre bakıyor ve birbirinin önünü kesmeyecek şekilde dizili. Kıyıdan mağaraların olduğu yamaca doğru ilerlediğimizde Fırat'ın bereketi her yere bulaşmış... Yemyeşil sularda motor ve hafif rüzgarın sesiyle ilerliyoruz. Rehberimiz yaklaştığımız yeri göstererek burası; \"Kız mağarası\" diye sesleniyor. Mağaranın efsanesine gelince; \"Kral'ın kızı çobana aşık olmuş. Kral'da buna izin vermeyip kızı mağaraya hapsetmiş. Kız orada uzun süre yaşamış.''. Kız Mağarası'ndan uzaklaşırken, \" Rumkale\" karşılıyor... Sarp kayalıkların üzerinde yükseliyor, Rumkale. Fırat Nehri ile Merzimen Çayı'nın birleştiği noktada kurulu kale. İsteyenler merdivenlerden çıkıp tırmanabiliyor, Rumkale'ye. Zümrüt yeşili sularla renklenmiş bir göle doğru uzanan, su damlasına benzer bir yarımada düşünün, yarımadanın karayla bağlantı kısmında da büyük bir uçurum açılmış. 1838'de Rumkale'yi ziyaret eden Moltke; \"Kayalığın nerede bittiğini, insan eserinin nerede başladığını söyleyebilmek çok zor!\" demiş... Kale doğal kayalığın dik olarak yontulmasıyla, doğal sur meydana getirilerek oluşturulmuş. Sonra bu doğal surların üstüne duvar yapılmış. Uçtaki surlarda burçlar ve mazgal pencereler dikkat çekiyor. Asıl ilginç olanı ise Kale'nin yükseldiği yerde savunma kolay olsun diye 12. yüzyılda 30m. derinliğinde ve 20m. genişliğinde oyularak hendek açılmış olması. Kuyu dışında Kale harabeleri, Aziz Nerses Kilisesi harabeleri ve Barşavma Manastırı harabeleri varmış. Hıristiyanlığın ilk ortaya çıktığı zamanlarda Hz. İsa'nın havarilerinden Johannes o dönemin önemli merkezlerinden Fırat Nehri ile Merziman Çayı'nın kesiştiği bu noktadaki Rumkale'yi kendine üst seçmiş ve rivayete göre Yuhanna, İncil'i burada yazarak çoğaltmış. Johannes'in İncil'i biraz önce bahsettiğim kuyunun yanındaki bir oda da muhafaza etmiş. Aziz olarak tanınan, son patrik Aziz Nerses'in Rumkale'de adına yapılmış bir kilisesi ve mezarı varmış. gayet akıcı bir yazı olmuş tebrik ederim."} {"url": "https://gezginruhu.net/sakiz-chios-adasi-gezi-gunlugu/", "text": "Antik Yunan şairi Homer'in dediği gibi, '' Ortaçağ Köylerinin ve doğal sakız ağacının adası.'' Olarak bilinen Sakız, bir hafta tatil yapılabilecek yakın Ege adalarından da biri. Son yıllarda yeni rotamız Alaçatı. Kıştan tutun yazına kadar ayrı dönemlerde Çeşme Alaçatı yolculuğumuzda bir anda uzun bir bayram tatili planını, Çeşme'nin karşısında sıcak bir gülümsemeyle bekleyen Sakız adasına yapıyoruz. Dört kişilik tatil programımızda adanın en güney ucunda yer alan, genelde teknelerin sığındığı korunaklı bir koyun etrafına yayılan Emporios Köyü'nü konaklamak için tercih ediyoruz. Çeşme'den her gün 8'de kalkan feribotumuz yaklaşık 45 dakika sonra adada oluyor. Gümrük kontrolünden geçtikten sonra Chios'ta bir kahve molası veriyor, kiralık araçlarımıza geçiyoruz. Köyümüz buraya oldukça uzak, aracımızla ana yolda ilerlerken bazen sahile bazen de iç kesimlere sapmak suretiyle virajlı yolları tırmanarak adanın güney ucunda yer alan Emporios Köyü'ne varıyoruz. Küçük bir koyda yer alan köyümüz, geneli ada halkından oluşan işletmecilerin birbirini tanıdığı, kendimizi yabancı hissetmeyeceğimiz ender yerleşimlerden de biri. Köyde bir kaç taverna ve otel, geneli yaşam alanı yapılardan oluşuyor. Köyden yaklaşık 500 metre ileride, rahat bir yürüyüşle ulaşacağımız Mavra Volia Plajı yer alıyor. Tamamında volkanik siyah taşların yer aldığı sahilde, plaj havlumuzu yere serip kendimizi serin sulara atıyoruz. Sabah başlayan yolculuğumuzun yorgunluğunu serin sularda bırakıyoruz. Birkaç saat süren deniz maceramızın ardından evde yiyecek ihtiyacımızı gidermek için market arıyoruz. Maalesef her şeyi bulabileceğimiz bir market Emporios'ta yok. Köyün içinde yer alan dükkanda birkaç çeşit peynir, içecek ve ekmek satılıyor. Köydeki marketten aldığımız yiyeceklerle idare ederken, bulunduğumuz yere en yakın Pirgi'ye doğru gidiyoruz. Pirgi'nin girişinde yer alan ve geriye kalan günlerimizde de her gün ihtiyaçlarımızı karşıladığımız marketimizi buluyoruz. Ada da ikinci güne sahile vuran dalgaların; ''hışır hışır'' sesiyle uyanıp, güzel bir kahvaltının ardından adamızda yeni keşif turlarına başlıyoruz. Yolumuzun üzerinde yer alan Pirgi Köyü'ne uğrayıp köyün taş kaldırımlarında dolaşıyor, biraz keşif yapıyoruz. Adalılar, güler yüzlü. Yöreye has olan damla sakızlı likörlerden ikram ediyorlar. Güne likörle başlamak da çok güzel. Yol boyunca yer alan sakız ağaçları damla damla süzülürken, mis gibi kokusu etrafa yayılıyor. Ardından Yunan kahvesiyle, damla sakızlı reçel de ikramı ediliyor. Pirgi'de çok fazla oyalanmadan plaj arayışına çıkıyoruz. Yolumuzun üzerinde yer alan Ortaçağ'dan kalma köylerden biri olan Olimpi Köyü'nü geçip Mesta'ya doğru ilerlerken solda minik bir tabelayı takip ederek Apothika Plajına ulaşıyoruz. Ada da yaptığımız en güzel keşif de burası oluyor. Müsait yere aracımızı park edip, aşağıda gizlenmiş bizi bekleyen cennete ulaşmak için yaklaşık yüz merdiven iniyoruz. Suyu muhteşem, tenha ve bakir oluşu tarifsiz. Ara sıra acıktığımızda ya da susadığımızda biraz yorucu tırmanışın ardında; yukarıdaki manzara büyü etkisi yapıyor. Belli zamanlar aralıklarında farklı grupların katılımıyla kalabalıklaşan sahilin geneli tenha. Doğal plaj severlerin vaz geçilmezleri arasına girecek koyumuz; aynı zamanda dalış meraklılarının da favori alanı. En güzel sahil keşfimizi yapınca diğer günlerimizin zamanlarını da buraya hediye ediyoruz. Günbatımına kadar zamanımızı geçirdiğimiz plajımızdan; sıcak saatlerde adanın ortaçağdan kalma köylerine doğru süzülüyoruz. Ada da üçüncü günle başlayan yeni serüvenimiz yine Pirgi Köyü. Bu sefer uzun uzun sokaklarında dolaşıp köyün meydanında yer alan kahvesinde oturup, yöreye has içecekleri yudumluyoruz. Dantel gibi motif motif işlenmiş binalar, değişik havası, sakız likörü ve güler yüzlü insanıyla keyifli şirin köylerden biri. Ara sıra merakla girdiğimiz dar ve serin sokaklarında orta yaşı çoktan devirmiş teyzelerin damla sakızı ayıklamaları, birbiriyle yüksek sesle sohbetlerine sadece bir selam, yanında hafif gülümsemeyle eşlik ediyoruz. Pirgi'den çıkınca Mesta'ya doğru ilerlerken Olimpia Köyü karşımıza çıkıyor. Minik Mesta olsa da onun kadar pek meşhur değil. Olimpia daha sakin. Eski taş sokaklar, dar ve yüksek taş duvarların etrafını saran asmalarla tipik Mesta'nın yavrusu diyebiliriz. Köyde çok zaman kaybetmeden yönümüzü Mesta'ya çeviriyoruz. Mesta, Kale'nin içinde saklı bir cennet. Köye her hangi bir taş duvarın aralığından açılan kemerden girdiğimizde; taştan dar, duvar üstlerini, kemer aralarını süsleyen asmalarla mistik sokaklarda yavaş yavaş ilerliyoruz. Meydana çıktığımızda bir anda yoğun kalabalıkla karşılaşıyoruz. Yaklaşık üç saat her yerini adımladıktan sonra meydanda verilen kahve molasıyla keyfimizi tamamlıyoruz. Gün bitmeden plajımız olarak ilan ettiğimiz Apothika'nın serin sularına kendimizi atıyoruz. Gün batımıyla günü tamamlayıp köyümüzün yolunu tutuyoruz. Ertesi gün yakındaki plajları keşfe çıkıyoruz. Köyümüze en yakın Komi Plajı'na geliyoruz. Burası bizim köye göre daha kalabalık; geneli pansiyon ve yazlık sitelerin yer aldığı; uzun kumsalın kıyısına dizili taverna ve barlardan oluşuyor. Hava soğuk olduğu için sahilde az insan varken deniz de kudurmuşçasına rüzgarlı ve dalgalı. Bir sıcak içeceğin ardından hemen yakın köylere kendimizi atıyor; yeniden Mesta'ya doğru ilerliyoruz. Tekrar sokakları dolaşıyor, bir daha ki gelişimizde konaklayacağımız köyümüzü de şimdiden seçmiş oluyoruz. Hava biraz yumuşadığında dalgasız taşlık kumsalımıza yani Apothika kavuşuyoruz. Yeni bir gün, yeni bir macera yolculuğumuzla başlıyor. Biraz daha uzaklara doğru süzülüp bu sefer Pirgi'ye uğramadan seramikleriyle ünlü Armolia Köyü'ne geliyoruz. Yolun üzerine dizili seramik dükkanlarına girdiğimizde seramik havuzunda yüzer gibi yüzlerce çeşitle karşılaşıyoruz. Biraz da indirimle birkaç tane hatıra seramik tabak alıyoruz. Her gün yeni keşiflerle geçen tatilimizin son gününde; akşama kadar olan vaktimizi biraz uzaklara doğru yol alarak değerlendiriyoruz. Ada da kaldığımız diğer günlerde bir türlü gidemediğimiz Lithi Plajı'na geliyoruz. Lithi'ye gelmeden önce yolumuzun üzerinde Mesta'nın ikizi diyebileceğim belki onun kadar popüler olmasa da güzelliği ve sakinliği ile çekici olan Vessa'dan geçiyoruz. Lithi Plajı'na vardığımızda küçük bir kumsal, ışıl ışıl deniz bizi karşılıyor. Ancak çoğunluğu bizim yerlilerin istila ettiği koyda, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğunu görüyor; yarım saatlik dinlenmeyle uzaklaşıyoruz. Denize girme hayallerimiz bir anda bu güzel denizde suya düşüyor. Tekrar Vessa'ya gelip son kez Yunan yerel tatlarını deniyoruz. Kendime en güzelinden musakka söylüyorum. Yanında cacıkla nefis... Dev bir çınar altında, önümüzde musakka ve cacık, bir de mis gibi hava; etrafa yayılan çiçek kokusu... Hepsi karnımızı, ruhumuzu tıka pasa doyuruyor. Vessa Köyü'nün dar gizemli sokaklarında biraz turladıktan sonra dönüş yolculuğumuz başlıyor. Ada da saatlerimiz yavaş yavaş biterken geldiğimiz köyümüze, vatanımıza doğru yaklaşıyoruz. Son içilen kahveyle adaya veda edip; aracımızı da teslim ederek eve dönüyoruz. Chios'a ise veda etmiyoruz. Pirgi, Mesta, Lithi, Vessa, Olimpia artık bizim yeni evlerimiz, tekrar tekrar gideceğiz. Bir kere yetmez!.."} {"url": "https://gezginruhu.net/samos-adasi/", "text": "Sabah kalktığımızda tertemiz havayı solumak; samimi ve güler yüzlü ada halkıyla selamlaşmak ; sakin ve huzur verici bir ortamda kahvemizi yudumlamak; turkuaz renkli serin sularda yüzmek için nereye gitmek gerek ? Tabii ki Samos'a!.. Samos diğer adıyla Sisam, Ege'de bize en yakın on iki Yunan adasından biri... Kuşadası'nın hemen karşısında yer alan adaya, altı günlük tatil programımızı yaparak yola çıkıyoruz. Sabah ışıldayan günle beraber labirent gibi Kuşadası gümrüğünden geçip feribotumuza biniyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğun ardından saat 11'de Samos'un başkenti Samos Town, eski ismiyle Vathy'deki limana yanaşıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik gümrük geçiş töreninin ardından, kendimizi Vathy'de bir kafeye atıyoruz. Vathy ' de kahvemizi yudumlayıp yol yorgunluğunu keyifli hale dönüştürünce hemen Samos Oteli'n önünden taksiye biniyoruz. 15 dakika süren yolculuğun ardından altı gün boyunca konaklayacağımız adanın en popüler köyü olan Kokkari'ye geliyoruz. Taksi şoförü otelin yerini tam olarak bilmiyordu ancak çok şanslıydık yolda otel sahibiyle karşılaşıyoruz, bizi hemen sahiplenip otele kadar götürüyor. Otelimiz; ara sokakta, sessizliğin kıyısında, bahçeli ev gibi huzurlu, muhteşem altı günlük bir tatil yaşatıyor. Kokkari, adanın şımarık çocuğu. Belli bir açıyla kıvrılarak bir tarafı Vathy'e diğer tarafı Karlovassi'ye doğru yayılan bir balıkçı kasabası görünümünde tatil cenneti. Sahilde kafe ve tavernaların konuşlandığı yerde konaklamak daha keyifli. Dar sokaklarda sabahın erken saatlerinde başlayan çocuk cıvıltıları, derinliklerimize çektiğimiz mis gibi havası, her an tebessümle karşılaştığımız halkı, güler yüzlü kafe ve diğer işletmecileri ile yıllarca adanın sakini havasına bürünüp günlerimizi geçiriyoruz. Aynı zamanda turizm bakımından ilginin fazla olduğu yer. Denize sıfır taverna ve kafelerin hemen önünde yer alan, gündüz plaj olarak şezlonglarda uzanıyor, akşam ise denize karşı yemeğimizi yiyebiliyoruz. Gündüz adanın plajlarına doğru yaptığımız keşif gezilerin sonucunda akşam Kokkari'nin sokakların da dolaşmanın keyfi de başka oluyor. Ara sokaklarda tertemiz, bakımlı evler, pansiyon, küçük yerel oteller, tavernalar ve hediyelik eşya dükkanları yer alıyor. Gündüz bir tarafta çılgın dalgalarla, diğer tarafta daha sakin kucaklayan denizinde saatlerce serinleyip, tatilinin keyfini çıkarıyoruz. Biz daha çok çevrede, kalabalıktan uzakta plajları tercih ediyoruz. Ara sıra sahile çıkan misafir fok balığı, adanın maskotu \"Argiro\" da adanın sembolü haline gelmiş. Adanın bir sakini gibi adalılar tarafından da korunan misafir, plajda gününü gün ediyor. Adanın güneydoğu kısmında yer alan Pithagorio; adanın en canlı, en turistik, tarihi ve bilimin merkezi. İsmini de antik dönemde adada yaşayan ünlü matematikçi Pythagoras 'dan alıyor. Antik dönemde ilk başkent, yani antik Samos, burada kurulmuş. Samoslular'ın, Ege'de önemli bir deniz gücü oldukları dönemde yani MÖ.7'nci yüzyılda, ada önemli bir güç merkezi durumundaymış. MÖ.538 yılında ise, acımasız bir lider olan Polykrates başa geçince, ticaret ve korsanlık yaparak, büyük bir servet biriktirmiş. Kapsamlı bir yenilenme programı ile hikayeci Aisopos ve matematikçi Pythagoras gibi alimleri, kendisine çeken bir saray yaptırmış. Samos adası Polykrates döneminde, altın çağını yaşamış. 19'ncu yüzyılda, tütün ticareti ve denizcilik sayesinde, büyük bir zenginlik ortaya çıkmış. Polykrates döneminden kalan tek kanıt, antik yapılar arasında hala ayakta duran günümüzde güçlendirilmiş olan dev mendirek. Batısında yer alan \"Hera Tapınağı\", havaalanının ilerisinde yer alıyor. Zamanında dünyanın en büyük tapınağı olması planlanan bu yer, hiçbir zaman tamamlanmamış. Eğer Selçuk'taki Efes Artemis Tapınağı yapılmamış olsaydı, ana tanrıça Hera için yapılmış olan bu tapınak dev boyutuyla, dünyanın yedi harikasından biri olacakmış. Ancak, Efesliler kendi tapınaklarının ölçüsünü biraz daha zorlayarak, boyut ve gösteriş olarak komşuları Samoslular'ın bu görkemli tapınaklarını geçmişler. Ne var ki, bugün her iki tapınağın durumu da birbirinden pek farklı değil. Ziyaretçilerin, ayağa kaldırılmış tek sütun, çevredeki tanrıça heykelleri ve zemin kalıntılarından tapınağın bir zamanlar nasıl etkileyici olduğunu hayal etmeleri gerekiyor. Çevrede bir roma hamamı, başka tapınaklar ve antik yerleşimden kalan diğer kalıntılar da görülüyor. Samos'un baş şehri Samos Town, eski ismiyle Vathy. Adanın diğer yerleşim yerlerine göre daha büyük. Bildiğimiz bir şehir havası görünümüne sahip. Şehir, limanın bulunduğu koyun çevresinde, amfitiyatro şeklinde inşa edilmiş. Kuşadası'ndan gelen feribotlar, buraya yanaşıyorlar. Ege Bölgesi'ne has renkleriyle yapılmış evleri, kıyıda son derece güzel kumsalları, ziyaretçilere, hoş izlenimler bırakıyor. Koyun gerisinde ise tepelerde; dar pencereli, ahşap balkonlarıyla karakteristik eski evler, geçmiş dönemi canlandırıyor. Şehirde, 4 metre boyunda dev bir antik Yunan \"Kouros\" heykelinin sergilendiği güzel bir \"Arkeoloji Müzesi\" var!.. Vathy ile Pythagorio kasabası arasındaki bölgede yer alan Mytlini köyünde ise, Paleontoloji Müzesi bulunuyor. Müzede 10 milyon yıl öncesinden kalan hayvan fosilleri görülmeye değer. Kokkari'ye yaklaşık yarım saatlik mesafede yer alan Karlovassi adada yer alan kasabalardan. Ağırlıklı olarak adaya özgü mimarilerin yer almasına rağmen biraz ilgiden uzak kalmış, bakımsız yapılara sahip. Her zamanki gibi meydan da yer alan kahvede bir mola vermek için güzel bir yer. Etrafta dar sokaklar iki ya da üç katlı binalar, turistik eşya dükkanlarıyla değişik bir yer. Buraya kadar gelince daha çok etrafında yer alan plajlar daha ilgi çekici. Kokkari'den Karlovassi'ye giderken yolumuzun üzerinde yer alan, mimarisi ve doğal güzelliğiyle görülmesi gereken iki köyden biri Manolates, diğeri Vourliotes. Manolates Köyü, dağın tepesinde muhteşem bir manzaraya sahip bir yerleşim yeri. Köye çıkış yolu ormanlık, dar, virajlı ve muhteşem bir manzara sunarak tırmandırıyor. Yol virajlı olmasına rağmen asfalt düzgün. Köyde çok sevimli evler, takı tasarımı ve hediyelik eşya dükkanları yer alıyor. Köyün girişinde zengin manzaraya sahip restoranlar var. Lukas'ın yeri sanal camiada çok popülermiş. Dağın tepesinde oluşu, havanın kararması ve çıkmak biraz güç olunca gidemedik. Adanın her yerinde güzel plajlar mevcut, tatilimiz süresince deneyimleyip, beğendiğimiz plajları önereceğim. Kokkari'nin batısındaki 3 plajdan biri olan Lemonakia, anayolun aşağısında kalıyor. Bizde kiraladığımız aracımızı yolun kenarına park edip, aşağı yürüyerek iniyoruz. Burada şezlonglar paralı ve iki şezlong bir şemsiye 6 Euro. Adanın popüler içeceği \"Frape\" keyfi yapalım dersek 2.5 Euro ödüyoruz. . Adanın bu tarafının genelinde görülen deniz dalgalı, serin ve kumsal taşlı. Suyun rengi muhteşem, adaya hakim renk genelde turkuaz. Adada en çok merak ettiğimiz ve görünce kendine hayran bırakan plaj ise Livadaki. Plaja Kokkari'den Vathy'e doğru gidiliyor. Vathy'e gelince sahilden virajlı yolları takip ederek, aşağıdaki çılgın denizin dalgaları, renklerin güzelliği, dar, virajlı yoldaki müstakil evlerin güzelliğinden sıyrılarak bir anda sadece doğayla baş başa kalıyoruz. Türkiye'ye doğru uzayan burna yaklaşınca küçük Livadaki tabelası ile karşılaşıyoruz. Bundan sonra yol taşlık, hoplaya zıplaya plaja kadar uzanıyoruz. Plaja yaklaştığımızda bizi karşılayan manzara büyüleyici. Anlatıldığı gibi gerçekten Maldivleri aratmayacak güzellikte! Adada tek beyaz kumlu, ışıl ışıl, berrak suların serinliğinde küçük bir koyla karşılaşıyoruz. Şezlong ve şemsiyeler ücretsiz. Tek bir işletmenin yer aldığı tesiste yerlerimizi seçerek serin sulara atıyoruz. Ancak zalim rüzgar bu buluşmaya izin vermiyor. Gerçekten rahatsız edici boyutta, kumları havaya kaldıp, gözümüze gözümüze sokuyor. Aklımız plajda, biraz hüzünlü olarak bu güzellikten ayrılıyoruz. \"O kadar yol gelinir mi?\" derseniz, cevabım \" evet\" olacaktır. Livadaki Plajı'ndaki hüzünlü ayrılıştan sonra yakındaki Galazio Plajı'na kendimizi atıyoruz. Küçük, biraz sakin, küçük çakıllı bir plaj. Aklımız Livadaki'de kalmasına rağmen günü burada geçiriyoruz. Livadaki Plajı'nın güzelliği hiç bir yerde yok!.. Üstte yer alan taverna da, yöreye ait zengin mutfağa sahip. Sarmalar, kabak çiçeği dolması, deniz ürünleri hepsi mevcut, fiyatlar ise uygun. Samos'ta denize girmek için tercih edebileceğiniz çok sayıda plaj var. Kokkari ile Vathy arasında yer alan Kedros Beach, beğendiğimiz plajlardan birisi. Küçük, sakin ve değişik tasarımla oluşan bir kafenin işlettiği şirin bir plaj. Burada şezlong ve şemsiye ücretli 5 euro. Plaj taşlı, berrak, çok sayıda konforlu şezlongu olan güzel bir plaj. Livadaki'den sonra en çok beğendiğimiz plaj. Adanın en çok beğenilen plajlarından birisi de Potami. Karlovassi'den sonra batıya doğru gidildiğinde hemen yolun kenarında karşınıza çıkıyor. Aracımızı park edince hop kalabalık plajda yerimizi alıyoruz. Çok kalabalık olunca şezlong bulmakta oldukça zorlanıyoruz. Deniz dalgalı, küçük çakıl ve biraz bulanık. Çok fazla beğenmedik. Ülkemize en yakın nokta yer alan Psili Ammos'ta adanın diğer popüler plajlarındna biri. Vathy ile Pithagorio arasında yer alıyor. Dilek Yarım Adası Milli Parkı ile karşı karşıya bulunuyor. Burada deniz muhteşem! Psili Ammos, hem güzel, hem de çok kalabalık. Sofia's adlı kafenin, soyunma kabini, duş, plajda şezlongları mevcut. Şezlong-şemsiye günlük ücreti 5 Euro. Adanın genelinde olduğu gibi burası da çakıl. Buraya özgü alınabilecek en önemli hatıralık \"Pisagor bardağı\", yani \"Pythogoras' cup\". Ünlü matematikçi Pythogoras 'ın tasarladığı \"Adalet kadehi \" ...\"O da ne?\" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen açıklayalım; hakkından fazlasına sahip olmak istediğinde hepsini kaybediyorsun. İnce bir matematiksel hesapla tasarlanmış kadehte belli bir çizgiye kadar içeceği koyabilirsin, çizgiyi aştın mi, hepsini kaybediyorsun... Alttaki mevcut delikten akıp gidiyor... Pisagor bu bardağı herkes eşit miktarda şarap içsin, kimse çoğa tamah etmesin diye tasarlamış. Şarap demişken, Samos'un tatlı şarapları dünyaca ünlüymüş. Grand Cru markası dünyaya en çok ihraç edilen, Vın Doux ise neredeyse en ünlü olanıymış. Araç kiralayacaksanız eğer; Vathy'de fiyatlar daha uygun, başka yerden kiralayacaksınız muhakkak pazarlık yapın! Adaya günü birlik değil, uzun süreli tatil için gelin!.. Adaya Kuşadası'ndan kalkan feribotlarla gidiliyor. Biletinizi önceden alabiliyorsunuz. Bunun için tercih ettiğimiz firma buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/santorini-adasi/", "text": "Adaya gelişle hikayeye başlarsak eğer; öncelikle şunu söylemeliyim, '' her yol buraya çıkar!'' misali seçenek çok. Seçeneklere birincisi, Kos'tan geliş. Kos'tan belli gün ve saatlerde kalkan feribotla ulaşabilmek için yaklaşık 7-8 saatinizi ayırmanız gerekiyor. Bir başka alternatif ise önce İstanbul'dan, Atina'ya uçup, oradan da Pire'ye geçerek, limandan kalkan feribotlarla yaklaşık dört saat süren yolculukla adaya varmak. Bizim de bu yoğun dönemde tercihimiz uçakla Atina'ya, oradan da Pire'ye geçip sabahın erken saatlerinde daha gün aymadan kalkan feribotla, yaklaşık dört saatlik yolculukla ulaşmaktı. Türkiye tarafından geliş daha kolay olmasına rağmen her gün feribot yok! Belli günler ve saatlerde kalktığı için bazen yoğun iş temposunun arasına sığdırılan tatillerde saatler ve günler önemli olunca bundan vazgeçip diğer yolu deniyoruz. Bir başka alternatif de var, direk Santorini'ye uçmak. Belki biraz daha maliyetli ama en kısa ulaşım yolu bu sanırım. Tercih sizin hangisi olursa yeter ki hedefe ulaşın. Ulaşımı gerçekleştirip adaya ayak basınca; '' ne yaparız, nereyi gezeriz ?'' kısmına geliyorsunuz. Daha feribot adaya yaklaşırken yukarıya doğru yükselen kayaların yanından ilerlediğinizde; '' nereye geldim ?'' sorusu zihninizin her yerinde anlık dolaşıyor. Limana yanaşınca burada bir şeyin olmadığını görüp, kısa süren şaşkınlığın ardından o tablo gibi güzelliklerin nerede olduğunu sorguluyorsunuz. Durun acele etmeyin! Evet feribot limana yanaşıyor etrafınızda yükseltilerden başka bir şey göremiyorsunuz. Limanda ufacık bir alana rahatınız için sığdırılan kafeden tutun, araba kiralama, turizm ofisi, rehberli tur firmaları, otobüsler, taksiler her şey karşınızda dizili. Ayak basar basmaz turizm ofisinden bir ücretsiz harita alıp, sonra nereye gideceğinize karar veriyorsunuz. Daha çok zamanı yukarıda yükseltilerin üzerine yayılı güzellikleri keşfe ayırayım diyorsanız hemen bir taksiye atlamanızı tavsiye ederim. Fira ilk görülecek yer ve tarife 25 Euro. Ama yok araba kiralayıp gezerim derseniz; 30 euro'dan başlayıp, modele göre değişen fiyatlarda araç mevcutken, biraz çılgınlık olsun, Atv kiralayayım derseniz günlük 25 Euro'dan başlayan fiyatlarda mevcut. Yok daha ekonomik olsun derseniz 1.80 Euro'ya otobüs biletiyle direk Fira'ya gidersiniz. Konaklamak için gelenleri de bazı otellerin servis servis araçları karşılıyor. Ada'nın oluşum hikayesinde önce ismiyle başlarsak ; Santorini adası Yunanca Thira, Türkçe'de zaman zaman Santoron olarak adlandırılıyor. Ege Denizi'nin güneyinde yer alan kiklades ada grubundan da biri. Yaklaşık 70 km2'lik bir yüz ölçümüne sahip adanın etrafındaki adacıkların günümüzdeki jeolojik yapısı bundan yaklaşık 3600 yıl önce meydana gelen volkanik aktiviteler neticesinde oluşmuş. 3600 yıl önce Santorini volkanında meydana gelen ve tarihçiler tarafından Minoan patlaması olarak da adlandırılan patlama sonucu oluşmuş. Bu nedenle ada da dolaşırken sık sık volkanik taşlardan yapılmış süs eşyalarına rastlarsanız sakın şaşırmayın, hemen bir tane alın. Adada gezilecek yerler de ilk durağımız Fira. Yine zihninizde kalan Santorini fotoğraflarını arar gibi buluyorsunuz kendinizi. Durun acele etmeyin! Buranın bir tadını çıkarın. Uçurumun en üstünden aşağıya doğru süzülen beyaz, krem bazen de araya karışmış renk renk başka güzelliklerle bütünleşin. Bol bol fotoğraf makinenizin deklanşör sesini duyun. Dönünce bolca anınız ve bakacağınız fotoğraf kareleriniz olacak. Aralara sıkışmış dar sokaklarda yürürken aşağıya süzülen güzellikleri de hayran hayran izleyerek ilerliyorsunuz. Biraz yorgunlukta binmişse üzerinize ve bizim gibi sabahın köründe feribotlarda geçen zamanın ardından açık alan ve manzara sarhoşluğunda bir yere çöküp, en güzelinden söyleyin bir Greek kahvesi. Yanına da seçin canınız ne isterse. Kahvenin üstüne buz gibi içeceğinizin ardından manzaranın keyfini çıkarın çıkara bildiğiniz kadar. Köşeden, sağdan, soldan aşağıdan, en çokta yukarıdan süzün güzellikleri kadrajlayın. Gün batımını da unutmayın! Tek kelimeyle nefis!. Söylemedi demeyin, söylüyorum. Ada'nın en merkezi yeri de yine burası. Her yol buraya çıkıyor. Ana otobüs durağı da burada. Adanın her yerine otobüsler buradan kalkıyor. Ve 1.40 Euro'dan, 2.40 Euro'ya kadar değişen fiyatla uygun yolculuk yapabiliyorsunuz. Gece yarısına kadar otobüs var. Sokaklarında dolaşırken sık sık karşınıza bijuteri dükkanları çıkacak. Kıyafetten tutun, özgün tasarım ürünlerinin satıldığı dükkanlara da rastlayacaksınız. Keyifli zamanları geçirip, biraz da alış veriş tutkunuzu tatmin edince diğer güzelliklere doğru yelken açmak için biraz daha uçlara doğru hareket edin. Fira'dan çıkıp, ada'da ikinci ve en güzel manzaraya sahip olan Ioa gidin. Gelir gelmez güzelliğine vurulacaksınız. Daha az esnaf daha çok yerleşim ve konaklamaya ayrılan yerde dolaşırken güzelliği karşısında hayran kalacaksınız. Aşağı doğru süzülen otel veya bir evin havuzunda kendinizi düşleyip sonsuz güzelliklere doru uzun soluklu bir yolculuk yaparken ya da bir kafe de içeceğinizi yudumlarken kendinizi bulacaksınız. Aşağıda minik teknelerin yanaştığı limanda görürken bayağı bir yol katetmeniz gerektiğini de anlayacaksınız. Lüks içinde yaşamak ve her türlü güzelliği kucaklamak buna denir. Birbirinden değişik mimarilerin arasına renk renk çiçekler, değişik kıvrımlarda merdivenler zenginliğe zenginlik katarken ara sıra özel alanlarda panoramik seyir teraslarını da göreceksiniz. Ada da kalacaksanız ilk tercih edilecek yerlerin başında burası gelmeli. Oia'nin Kıyısında yer alan küçük marinadan kalkan teknelerle Santorini'nin karşısında yer alan Thirasia adasına da gidebilirsiniz. Sizin için değişik bir destinasyon olabilir. Denemedim ancak bir sonraki gelişimde gitmeyi şimdiden planlıyorum. Oia'dan çıkınca adanın bir tarafının inanılmaz yükselikte yer alırken diğer yarısının dümdüz denize sıfır oluşuna biraz şaşıracaksınız. Fira'dan Oia'ya yolculuk ederken solunuzda kalan bölmün aşağısı düzlük, sağınızda ise dağın kenarında kıvrım kıvrım dönemeçli yolda ilerlerken, dar iki şeritli yolda virajlarda araçların özellikle uzun araçların birbirini beklediğini göreceksiniz. Sıcaktan bunalınca biraz serinlemek için plajlara doğru ilerlemelisiniz. Deniz olsun biraz serinleyelim diyenlere Kamari doğru adres. Adanın düzlük alanına yayılı tamamen sahil kasabasını andıran bir görünümde, sahildeki kumların kenarına dizili şezlonglar ve yolun ayırdığı kafelerle bütünleşirken, derinliğine doğru yer yer tatilcilerin konaklama mekanları ve adalıların evleri yer alıyor. Deniz dalgalı, esinti süper ara sıra üzerinizden alçalıp inişe geçen uçaklarla bütünleşik bir halde tatile devam ediyorsunuz. Adaya gelip deniz tatili yapacakların ilk tercihi de burası oluyor. Deniz güzel, dalgayı sevenlerin yeri. Fiyatlar uygun keyifli tatil geçirilecek yerlerden. Adayı dolaşıp farklı plajlarda serinlemek isteyenlere de çok seçenek var. Plaja yakın yerlerde konaklayıp, güzel bir tatil yapılabilir. Kamari'yi başa yazdıktan sonra biraz güneye inip volkanın etkisinden dolayı siyah kumsallara sahip ve adalıların en güzel plajlar burada diye işaretlediği yerler ise Mesa Pigadia, White Beach, Kabia, Red Bach. Kumsal istersen biraz daha aşağıya inerek; Almira, Theros Beach, Vlichada geliyor. Adanın güneydoğu ucundaki dalgalı plajlar isterseniz; Agios Georgios, Perivolos Perissa tercih edebilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/saraybosna-gezisi/", "text": "Daha uçakta inişe geçerken güzelliklerini keşfediyoruz. Yeşilliğin coşkuyla kapladığı bu coğrafyada tepelerin arasındaki düzlüğe serilmiş, ona hayat veren Miljacka Nehri'nin de etrafını sararak yerleşmiş. Bununla da yetinmeyerek üstüne ara sıra dizdiği güzel köprüleriyle de süslemiş. Şehir sade bir yapıya sahip. Osmanlı'dan kalan eserlerin yanı sıra Avrupa mimari özelliklerini de katarak ortaya sımsıcak, yeşilin sunduğu güzellikleriyle Saraybosna çıkmış. Yer yer sokaklarında dolaşırken binalardaki savaşın izlerini görünce biraz hüzünleniyoruz. Ancak savaşın kanlı yüzünü videolarda izleyince; \" kısa sürede iyi toparlamış!\" diyoruz. Şimdi ilgi odağı haline gelen şehirde turizm patlamış durumda. Yaklaşık 1080 dükkandan oluşan Başçarşı'da, bölgeye ait her şeyi bulabiliyoruz. 15. yüzyılda yapılmış, özellikle bakır ve alüminyum işlemeciliği ile tanınıyormuş. İlk başlarda ihtiyaçlar doğrultusunda çeşitlendirilen ürünler zaman içerisinde daha çok estetik beklentiler ile şekillendirilmiş. İsmini bu zanaat dallarından alan ve günümüzde hala metal işlemeciliğinin yapıldığı Bakırcılar Çarşısı da hem gezip görülecek hem de alışveriş yapılacak bir yer. Dükkanlar ve metal işlemeciliği babadan oğula geçerek aile mesleği haline gelmiş. Bakırcılar Çarşısı'ndan alabileceğimiz en özgün şeylerin başında boşnak çay ve kahve setleri geliyor. En güzel boşnak böreğini de burada yiyoruz. Günün her vakti yoğun ilgi gören çarşının üst girişinin tam ortasında ise Sebil karşımıza çıkıyor. Başçarşı'da yer alan Sebil, taş ve ahşaptan yapılma Osmanlı eseri bir çeşme. Saraybosna'da gezilecek yerler listemizdeki simge yapıların başında geliyor. Yolcu ve ziyaretçilerin temiz su ihtiyacını karşılamak için 1753 yılında Mehmet Paşa tarafından yaptırılan çeşmenin yeri 1891 yılında değiştirilmiş. Savaş sırasında zarar gören Sebil günümüzdeki halini 2006 yılında yapılan yenileme çalışmaları ile kazanmış. Başçarşı'nın sokaklarında dolaşırken karşımıza Gazi Hüsrev Bey Medresesi çıkıyor. Medrese, 16. yüzyılda Saraybosna'da inşa edilmiş. Osmanlı döneminde okul olarak kullanılan medresenin içinde bir avlu, geçiş yolu ve bir havuz var. Girişten sonra öğrencilerin derslikleri görülebiliyor. Miljacka Nehri'ne doğru indiğimizde solda rengarenk değişik mimari yapısıyla eski Belediye Binası ile karşılaşıyoruz. Saraybosna'nın sembollerinden birisi olan yapının, savaşta çoğu tahrip olmuş, yeniden yapılan bina, günümüzde Milli Kütüphane olarak kullanılıyor. Nehir kıyısında en gösterişli yapı aynı zamanda. Belediye binasının önündeki köprüden karşıya geçtiğimizde hemen sol tarafımızda yükselen yokuşun başında yeşil ve beyaz renkleriyle İnat Kuca Restorant bizi karşılıyor. Klasik Bosna tarzı dekorasyon eşliğinde yerel tatların lezzet durağı!.. Nehrin sağ tarafına döndüğümüzde birbirinden değişik köprülerle karşılaşıyoruz. İçlerinde en etkileyici olanı tabii ki Latin Köprüsü. Dört kemerli taş köprü olarak da anılıyor. 16. yüzyılda inşa edilen köprü hepimizin tarih derslerinden hatırladığı ünlü Saraybosna suikasti ile ün yapmış. 1914 yılında yaşanan bir olay bütün ülkelerin, milletlerin tarihi sayfadaki kaderini değiştiren 1. Dünya Savaşı'nın başlamasına da sebep olmuş. Avusturya Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand ile karısı Sophia'nın, Gavrilo Princip tarafından vurularak öldürülmesi tam olarak bu köprüde gerçekleşiyor. Biraz ilerlediğimizde nehrin sol tarafında Hünkar Camii karşımıza çıkıyor. Saraybosna'da bulunan ünlü camilerden birisi olan Hünkar Camii, 15. yüzyılda inşa edilmiş. Cami tarihi boyunca birkaç kez zarar görse de yenilenme çalışmaları ile günümüze kadar gelmiş. İkinci Dünya Savaşı ve Saraybosna savaş günlerinin en çok etkilediği yapılardan biri olsa da halen ayakta. Fatih Sultan Mehmet'e hediye olarak inşa edilmesi nedeniyle \"Fatih Camii\" adıyla da biliniyor. Caminin yanı sıra kabristan kısmı da görülmeye değer. Hünkar Camii'ni diğerlerinden ayıran en temel özellik Osmanlı'nın Bosna fethinden sonra Saraybosna'da yapılan ilk camii olmasıymış. Osmanlı bayrağı minberde hala görülebiliyor. Evliya Çelebi'nin ünlü eseri \"Seyahatname\"de Hünkar Camii'nin mimarisinden ve ziyaretçi sayısının çok olmasından da bahsediliyor. Latin Köprüsü'nün sağında ise Bosna Hersek Ulusal Müzesi yer alıyor. 1888 yılında Bosna Hersek'te kurulan müze Saraybosna'da en eski müze olması nedeniyle de dikkat çekiyor. Bosna Hersek Ulusal Müzesi'nin içinde arkeoloji, etnoloji, doğal bilimler ve kütüphane bulunuyor. Şehrin en popüler yerlerinden olan Bosna Hersek Ulusal Müzesi, savaş sırasında zarar gören yerlerden. Avusturya Macaristan döneminde inşa edilen dört binada kurulu olan müzede kalıcı eserlerin yanı sıra geçici sergiler de görülmeye değer. Müzenin giriş katında heykel parçaları, mücevher, silah, mozaik, eski yazı örneklerinden oluşan arkeoloji kısmı bulunuyor. Müzenin birde botanik bahçesi var. Müzenin etnografik kısmı da görülmeye değer derecede zengin eserleri barındırıyor. Miljaka Nehri'nin kıyısında modern bir köprü başında Bosna Güzel Sanatlar Akademisi binası var ki beğenmemek mümkün değil!.. Vaktimiz olmadığı için zaman ayırıp gezemedik ancak binanın mimarisi büyülenmemize yetti!.. İçeriye doğru sızdığımızda ara sokaklarda yeşilliğin bol olduğu, bulvarlarla ayrıldığını gözlüyoruz. Sokaklardan etrafa mis gibi ıhlamur kokuları yayılıyor!.. Dediğim gibi etraf ağaçlarla donanmış. Ara boşluklara yerleşen kafeler, önümüze sık sık çıkan kitabevleri şehrin kültürel zevklerini de sunmuş oluyor. Şehrin en işlek caddesi Marsala Tita. Marsala Tita'dan biraz ilerlediğimizde Ferhadija caddesiyle birleşiyor. Marsala Tita Caddesi, Ferhadija caddesi ve Molla Mustafa Başeskije Caddesi bir çok kültürün etkisinde ve istilasında kalmış. Bosna Hersek'te Osmanlı Dönemi, Avusturya- Macaristan Dönemi, Tito 'nun Yugoslavya Dönemine ait eserler etrafı zenginleştiriyor. Binaların aralıklarından içeri doğru girdiğimizde, barlar, kafeler, gece hayatının izlerine rastlıyoruz. Tıpkı Beyoğlu'nun ara sokakları gibi... Ferhadiye caddesinden ilerlediğimizde Başçarşıya ulaşıyoruz. Oslobodenja, yani Kurtuluş Meydanı'ndaki \"Çok kültürlü adam dünyayı inşa edecek\" heykeli, İtalyan sanatçı Francesco Perilli tarafından yapılmış. Parkın içinde satranç oynayan beyleri görürseniz de şaşırmayın!.. Ebedi Ateş, Mareşal Tito Caddesi ile Ferhadija Caddesi'nin köşesinde bulunuyor. 6 Nisan 1946 yılında, 2. Dünya savaşında Saraybosna'da hayatını kaybetmiş asker ve sivillerin anısını yaşatmak amacıyla yapılmış. Sadece 2 Ocak 2011'de bir grup akşamcı tarafından söndürülen ateş çevrede olanları gören bir turistin 20 saniye içinde tekrar ateşlemesiyle yanmaya devam etmiş. Alışveriş ve eğlence merkezi olan Ferhadija Caddesi'nden Başçarşı'ya doğru yürürken sol tarafımızda görkemli ve heybetli bir katedralle karşı karşıya geldiğimizde önünde yanan bir ateş dikkatimizi çekiyor. Saraybosna Katedrali olarak da bilinen ve 1889 yılında neogotik mimariyle inşa edilmiş olan katedral aynı zamanda Vrhbosna Başpiskoposluğu'na da evsahipliği yapıyor. Saraybosna'nın adı, Osmanlı Devleti tarafından alınmadan önce Vrhbosna'ymış. Osmanlı Devleti'nde Bosna-Saray denmesinin yanı sıra \"Saray Ovası\" olarak da adlandırılırmış. Bu yüzden günümüzde pek çok dilde bu ifadenin kısa hali olarak Sarajevo adı kullanılıyor. Yerli halkta şehirlerine Sarajevo diyorlar, \"vadiye dik bakan saraydan görülen ova\" manzarasından esinlenerek Saray-Ova dendiği rivayet ediliyor. Tünel, havaalanın hemen yanında yer alıyor. Şehir merkezinden tünele gidebilmek için 3 numaralı tramvaya binerek Ilıca'ya gelmek gerekiyor. Ilıca'dan ya taksiyle ya da yürüyerek yaklaşık 15 dakika sonra ulaşabilirsiniz. Başka bir alternatif olarak şehirden kiraladığınız aracınızla Ilıca bölgesine doğru gelip ortadaki göbekten havaalanı yönüne doğru dönüp tabelaları takip ederek tünele ulaşabilirsiniz. Her türlü turiste hitap eden otel mevcut. Her yere yakın olması nedeniyle kalınacak en uygun yer Başçarşı çevresi... Genellikle Başçarşı etrafında hosteller yoğunlukta, isteğe göre değişen apartlar ve oteller de mevcut. Şehrin merkezinden biraz uzaklaştığımızda ise yıldızı bol otellere de rastlıyoruz. Miljaka Nehri etrafında uzun uzun yürüyün. Günün farklı saatlerinde nehri süsleyen köprülerin fotoğraflarını çekin. Kolobara Han'da dondurma yiyin. bakırcılar çarşısından kendinize kahve fincan seti alın. Sebil yanındaki satıcılardan gezinin hatırası bir fular kendinize hediye edin. Bosna kahvesini keyifle yudumlayın. Başçarşı'da Asdi'den boşnak böreği yemeden dönmeyin!.."} {"url": "https://gezginruhu.net/selaleleriyle-duzce-cennetten-bir-kose/", "text": "Mis gibi fotoğraflar çekmek, temiz havayla kucaklaşmak, doğayla bütünleşmek için kafayı bozuyorum. Kilometrelerce yol yaptığım, birlikte gezmekten bıkmadığım, yol arkadaşımı da kandırarak ani bir kararla Düzce'ye yola çıkıyoruz. Hemen doğal güzellikleri keşfedeceğimiz güzel bir program hazırlıyorum. Ona da söylemiyorum! Tamamen sürpriz olsun istiyorum. İkimizde heyecanlı bir o kadar da meraklıyız. Ben gezi deneyimlerimizi yazarken, kendisi de dağı taşı ovayı kısacası her şeyi pinhole tekniğiyle çekiyor. Onun içinde güzel bir hediye oluyor... Şimdiden gönül gözüyle çektiklerini merakla bekliyorum. Dijitaller gibi değil tabi; banyosu, taranması, ıvırı, zıvırı çok ama sonuç mükemmel. Neyse lafı uzatmayayım gezimizi anlatayım. Rotamız çok kolay İstanbul'dan otobana girip, Hendek'ten çıkıyoruz. Sonra Gölyaka'yı bulup, tabelaları takip ederek Güzeldere Şelalesi'ne geliyoruz. Gölyaka'ya yaklaşık 16 km uzaklıkta ve yüksekte, bu nedenle biraz tırmanıyoruz. Rakım yüksek, manzara şahane, hava da mis! Burası mesire yeri ve aynı zamanda tabiat parkı. Giriş ücretli. Hafta sonu olunca da çok kalabalık. Arabamızı park ettikten sonra şöyle bir etrafı dolaşıyoruz. Ziyaretçiler için her şey mevcut. Ağaçların arasına serpiştirilen masalar, ortada geniş alan; çoluk çocuk koşup oynayacakları şekilde ayarlanmış. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. ''Yok ben piknik yapmam sadece dolaşır, bir yerde otururum.'' derseniz; yemeğinizi yiyip, çayınızı yudumlayacağınız yer de varken, konaklamak isteyenlere de hemen üstte bungalovlar da yapılmış. Biz şelaleyi dolaşıp, keyif yapanlar grubundanız. Bir iki çayın ardından solda yer alan tabelayı takip ederek, önümüzde aşağıya doğru dizilen ve tek tek inmemizi bekleyen merdivenleri sırayla aşıyoruz. En uca gelerek şelaleyle buluşuyoruz. Dediğim gibi burası da bayağı kalabalık. Fotoğraf tutkunları için çekim biraz zor, herkes kendini çekme derdin de! Keyifli bir durum yani. Güzeldere Şelalesi; Güzeldere Köyü'nden geçen Bıçkı Deresi üzerinde yaklaşık 130 metre yükseklikten dökülen suyun coşkunun, yemyeşil farklı çeşitte ağaçların buluştuğu bir doğa harikası. Her ne kadar 130 metre deseler de pek inandırıcı gelmiyor. Daha alçak ama nefis bir manzara... Burada bayağı bir zaman harcıyoruz. Zaten programımızı da iki güne yaydık, kasmaya gerek yok. Şelaleden sonra hafifte gün ışığı yumuşamışken, yakında yer alan Efteni Gölü'ne gidiyoruz. Efteni Gölü; Düzce Ovası'na ait akarsu ağının birleştiği ve Büyük Melen kanalıyla Karadeniz'e döküldüğü ekolojik bir ağın dönüm noktasında yer alıyor. TEM 'e 10 km mesafede. Gölün çevresi, sahip olduğu zengin bitki örtüsü ve su kaynakları nedeniyle doğal yaşam içinde uygun bir ortam oluşturuyor. Göl, 30'u kalıcı olmak üzere 150 tür kuşa da ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda kuşların göç yolu üzerinde yer alırken; farklı ekolojik nitelikteki habitatlar, başta su kuşları olmak üzere değişik türden canlılara çok zengin bir doğal yaşam alanı sunuyor. Gün bitince konaklayacağımız Tekir Köy Evine doğru ilerliyoruz. Tekir Köy Evi; Kaynaşlı tarafında Saz Köy'de yer alıyor. Hava biraz kararınca yaşasın internet diyerek, haritayla yolu bulmaya çalışıyoruz. Yol ayrımından sonra tabelalar bizi rahatlıkla konaklama alanımıza götürüyor. Hava kararsa da günü bitirmeden varıyoruz. Burası yemyeşil, doğanın içinde etrafında birkaç evin yer aldığı, çitlerle çevrili bir mekan. Tesis; bir köy evi, iki adet müstakil konaklama alanı, yemek yenilip içilecek, zamanın büyük bir bölümünü ateş başında geçireceğimiz bölümden ve minnacık göletin yer aldığı sazlıktan oluşuyor. Karnımız bayağı acıkmış, hemen masamıza yerleşiyoruz. Sırayla yemeklerimiz geliyor. Öncelikle şunu söylemeliyim; burada her istediğinizi bulamazsınız. Abhaz kültürüne uygun yemek seçenekleri sunuyorken, yöneticisi de masanıza gelerek, kültürel yemeklerini gururlanarak sırayla tanıtıyor. Bol kişnişli, özel baharatlarla pişirilen yemekler nefis ve hafif. Yanında kara erik suyu da yemeğimize eşlik ediyor. Özel pasta dedikleri ekmeklerini de masaya koyuyorlar. Maalesef şöyle ekmek bandırıp yiyelim diyeceğiniz türden değil, mısır unuyla yapılan kek kıvamında bir hamur ancak lezzetli. Biz beğendik, belki herkesin damak tadına uygun olmayabilir, hem yemekler hem de ekmekler. Zaten burayı da özel kılan kültürel bir ortam olması. Kebap arayanlar, illaki et olsun diyenlerin yolu buradan geçmiyor. Ortam keyifli. Bunların dışında içecek bulamıyorsunuz çünkü satmıyorlar. Yanınızda getirdiğiniz, içeceğinizi de size servis ediyorlar. Ortada yanan mangalın başında içeceğinizi yudumlarken, güzel bir müzik de eşlik ediyor. Diğer konuklarda neşeli ve samimiyse evinizdesiniz o zaman. Yol arkadaşımın doğum günü aynı zamanda; pastasını kesip, keyifli bir akşamı da geçirince, günü burada tamamlıyoruz. Sabah güzel, bol çeşitli yine yöresel tatlarında araya serpiştirildiği nefis bir kahvaltıyla güne başlıyoruz. İlerleyen saatlerde etraf bayağı kalabalıklaşıyor. Buraya sadece konaklamak için değil kahvaltıya gelenler de oluyor. Çoluk çocuk keyifli vakit geçireceğiniz bir yer. Günü bitirmeden kahvaltının ardından tesisten ayrılıyoruz. Hemen yakında yer alan Samandere Şelalesi'ne doğru ilerliyoruz. Samandere Şelalesi, kaldığımız köye çok yakın. Biraz yükseklere tırmanmamız gerekiyor. Levhaları takip ettiğimizde çok kolay ulaşıyoruz. Nefis manzaraları seyrederek virajları aşıyoruz. Bir o kadar da güzel köylerden geçiyoruz. Burası da tabiat parkı giriş ücretli. Kişi başı 4 lira ödüyoruz. Öğrencilere biraz daha indirimli. Sonra yolu takip ederek aşağıya doğru süzülüyoruz. Burası Samandere Köyü sınırları içinde olduğundan ismini de köyden almış. Tabiat Anıtı olarak da tescillenmiş. Şelaleyi gezmeye başladığınız andan itibaren bir kanyonun içinde değişik geçişlerle suyun coşkun aktığı bir filmin karesindeniz. Gerisi sadece sizin yaşayacağınız hisler. Gelenler geçenler, suyun coşkusu, her anı kaydetme dürtüsü kısaca her şey heyecanlandırıyor. Ağzınız açık seyrederek ilerliyorsunuz. Önünüzde uzayan bir kanyon, köprüler, merdivenlerle belirlenen yürüyüş rotasında bir süre yol alıyorsunuz. Bitişe geldiğinizde, bu güzelliğin tadı sadece hafızanıza kayıtlı olarak kalıyor. Bir süre zihninizde dolaşıp duruyor. Günümüze üçüncü şelaleyi de sıkıştırıp, dönüş yolumuzun üzerinde yer alan Harmankaya Şelalesi'ne doğru ilerliyoruz. İstanbul yönünde ilerken, Çaybükü'nü geçip, sağa doğru sapıp, Harmankaya Köyü'ne ilerliyoruz. Bir süre sonra yol bizi Melen Çayı'nın kıyısına sürüklüyor. Etrafta sesler, çayda rafting yapmaya hazırlanan grupların heyecanı bizi de sarıyor. Yol boyunca ara sıra seslerini bazen de kendilerini, suyla beraber coşkularını görebiliyoruz. Rafting için konaklama yeri Nehirevi'nin tabelasıyla beraber şelalenin tabelası da görünüyor. Giriş için bir uyarı ya da bilgi yok. Hemen tabelaların karşısında yer alan boşluğa arabamızı park ederek, kanyondan içeriye doğru giriyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/sen-ne-guzelsin-floransa/", "text": "Bir şehir düşleyin; Rönesans'ın doğduğu ve Avrupa'ya yayıldığı yer olsun... Nereye bakarsanız bakın göreceğiniz; sanat, sanat, sanat kısaca Rönesans'ın izleri olsun... Bir de şehri şehir yapan heybetli binalar, caddeler ve dar sokaklar, sokakları bağlayan kemerli geçişler, müzeler, sanat merkezleri olsun... Hepsi olunca da haliyle bir o kadar da kalabalık olsun... Hangi şehri mi düşlüyoruz, tabi ki Floransa'yı! Gündüz yoğun ve bir o kadar hareketli... Her adım başı sanatla iç içe geçen zaman. Gece ise bambaşka bir coşkunun içindeyiz. Tarihin sayfalarında biraz orada biraz burada her anı yaşayarak, eğlenerek geçiriyoruz. Hani şöyle ara sokaklarında dolaşalım dediğimizde hemen yeni düşünceler düşüyor aklımıza; sizden önce kimler gelmiş, geçmiş buradan? Michelengelo'dan, Dante, Da Vinci'ye... İmgeler, semboller, düşünceler, tarihin akışına bırakılan kalıcı eserler ve izler birer birer geçiyor... Nereye bakarsak bakalım biri muhakkak karşımıza çıkıyor!.. Neyse lafı uzatmayalım; '' Siz daha Floransa'ya gitmediniz mi?'' sorusunu soralım. KISACA FLORANSA TARİHİNDEN BAHSEDERSEK; geçmişi, kültürü ve mimarisiyle dünyanın en çok turist çeken şehirlerinden biri olan Floransa, aynı zamanda Kuzey İtalya'daki Toskana bölgesinin de başkenti. Rönesans'ın doğum yeri olarak da bilinen şehirde Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi dünyaca ünlü sanatçılar yaşamış, yetişmiş ve üretmiş. Her yerinde İtalyan Mimarisiyle şekillenen şehirde Rönesans bir ''GÜNEŞ'' gibi doğarak tüm Avrupa'yı etkisi altına alıp, aydınlatmış.. Sanırım bunda en etkili aile de Mediciler olmuş. Üç yüz yıl süren yönetimde sanata, sanatçıya verdikleri destekle, şehrin zamanını başka boyuta taşımışlar. Aile üç papa, çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra Fransa Kraliyet mensupları yetiştirmiş, ayrıca İtalyan Rönesans'ını da etkilemiş. FLORANSA'YA NE ZAMAN GELMEK GEREKİR? İtalya bu, her mevsimi ayrı güzel ancak yaz ayları ilginin ve sıcaklığın en fazla olduğu dönem, her ikisiyle de baş ederim derseniz her mevsim diyelim. Bizde gafil avlanıp, yaş günümü de biraz uzaklarda kutlama sevdasıyla Ağustos'un sıcağında düştük yollara. Ancak bu mevsimde hem ilgi hem sıcaklığın fazla olduğunu hesaplayamadık. Sakinlik ve huzur, hafifte ılıman hava tercihinizse o zaman ilkbahar ve sonbaharı gezi takviminizde işaretleyin. NASIL GELİNİR? Türkiye'den direkt uçuş yok ancak gelmek için seçenek çok. Geliş için Roma, Milano, Pisa'yı ara istasyon olarak kullanabilir, otobüsle yolunuza devam edebilirsiniz, biz ikisinde de öyle yaptık. Roma'dan yaklaşık 2 saat, Pisa'dan ise 1saat süren yolculukla ulaştık. Otobüs fiyatları çok uygun ama alternatif olarak tren de tercih edilebilir. Tahmini aynı sürelerde trenle de ulaşabilirsiniz. Otobüs ve tren şehrin merkezinde bunu göze alarak rahat ve konforlu yolculuk yapacağınızı şimdiden hesaplayınız. ŞEHİR İÇİNDE ULAŞIM NASIL? Şehir içinde dolaşırken, konaklamak için merkezi bir yerde seçim yaptığıysanız araca ihtiyacınız yok. Bir şehri tanımanın en kolay yolu adımlamaktır. Şehir bu konuda çok düzenli. Her yere rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Yerel halk genelde motor, bisiklet ve otobüsü kullanıyor. Ara sokaklarda yan yana dizili motorları görünce şaşırmayın genel İtalyan sokaklarının halleri. Ara sokaklar dar ama yürüyüşte oldukça keyifli. NE GİYİLİR? Mevsimsel koşullar İstanbul'a benzediği için yazın çok ama çok sıcak, akşamları da ılık. Üzerinize bir şeyler almaya ihtiyacınız yok. Şehrin her yerini adımlayacağınız için rahat ayakkabılar seçmelisiniz. En rahat ayakkabımı seçmeme rağmen ilk defa bir şehirde ayaklarım su topladı, durum çok ciddi, düşünün derim! Şehrin büyüsüne kapılıp her yerini dolaşıyor, hatta hızınızı alamayıp aynı sokaktan birkaç defa geçiyorsunuz. KONAKLAMA İÇİN bu sefer genç işi yapıp hostel de kaldık. Hem uygun hem konforlu hem de merkezde, her yere bir adımda ulaştık. Resepsiyondaki görevliler sizin rahatınız için ellerinden geleni yapıyor. Türkçe bilen bile vardı. Bunun için Plus Florance Hostel'i önerebilirim. Uygun fiyata kaldığımız odalarla duş ve lavabo da odanın içinde yer alıyor. İsterseniz 7 Euro ödeyerek kahvaltınızı da burada yapabilirsiniz. Açık büfe kahvaltıda seçenek çok günü rahat geçirecek nitelikte ve lezzette. NE YENİR? Sizi bilmem ama bizim tercihimiz PİZZA oldu. Ara sıra farklı tatlara kaysak da birinci sırayı hep o aldı. Yanında muhakkak şarapta seçin. Ara sokaklarda hoş ve uygun mekanlar da var. Lezzetli tatların yanında uygun fiyata kaliteli şaraplar içiliyor. Ana meydanı oluşturan Duomo Meydanı, akşam yemeği için harika mekanları barındırıyor. Kaliteli, nezih bir akşam yemeğinin doğru adresi. Dikkat edin bazı garsonlar Türkçe biliyor. Her an sizi şaşırta bilir! Orjinal adıyla Galleria Degli Uffizi, kapısında uzun kuyruğu görünce ürkmeyin ve müzenin ne kadar ünlü olduğunu hemen anlayın. Saate dayanan uzun kuyrukta yavaş ilerlerken önümüzde iki seçenek var; ya uzun kuyruğun arkasına geçip, adım adım ilerlemek ya da birkaç Euro fazla verip rezervasyonlu bilet almak. Biz ikinci seçeneği değerlendirip, rezervasyonlu bilet alıp saatimiz gelince hemen içeri girdik. Girişte müze ile ilgili hazırlanan broşürden alarak, öncelik verdiğimiz eserlerin rahatlıkla izini sürdük. Müze oldukça büyük ancak yarım gün ayırmamıza rağmen daha uzun süre gezilebilecek zenginlikte. İçeride de dışarıdaki kadar yoğun kalabalıkla adım adım ilerlerken durumdan hiç rahatsızlık duymadık. İki kata yayılan zengin koleksiyonlara ise hayran kaldık. Burada Leonardo, Michelengelo, Raffaello, Caravaggio, Goya, Botticelli ve daha aklımıza gelen birçok ünlü sanatçının eserlerini görebilirsiniz. Müzeye giriş ücretli ve bilet fiyatı 9,5 Euro. Firenze Card'ı olanlar için ücretsiz. Pazartesileri kapalı. Diğer günler 8:15-18:50 arası açık. Galleria del' Accademia, İkinci durağımız. Bir güne iki müze sığdırmak biraz yorucu ama bir o kadar da zevkliydi. Müzede en önemli eser yaşadığı döneme damgasını vuran ünlü heykeltıraş Michelengelo'nun ''Davut '' heykeli yer alıyor. Müzeye girdiğiniz an adım adım Davut'un heybetiyle alanı dolduran heykeline doğru büyülenmiş olarak ilerliyorsunuz. Sadece ''Davut'' heykeli için bile gidilir. Geneli yağlı boya tabloların yer aldığı müze Uffizi Müzesi'ne göre daha küçük ve kısa sürede gezilebiliyor. İki bölümden oluşan alanda yer yer ünlü tablolar için seyir alanları da oluşturulmuş. Müze pazartesi hariç her gün 08:00-18:00 arası açık. Firenze Card'ı olanlara ücretsiz ve yaz aylarında uzun kuyrukla mücadele etmemek için rezervasyonlu bilet alabilirsiniz. Zamandan çalmadan daha zengin bir gezi programı yapmış olursunuz. -Giriş: 8 Euro Santa Maria del Fiore Katedrali, Floransa'nın bir diğer simgesi, \"Duomo\" olarak da biliniyor. Ancak duomo İtalyanca'da katedral demekmiş. Katedralin hemen yanında çan kulesi bulunuyor. Katedrale giriş ücretsiz ve hızlı bir şekilde önünde oluşan sıra ilerliyor. İçerisi ise tek kelimeyle muhteşem. Yalnız girişte kıyafetlerinize dikkat etmeniz gerekiyor. Uygun giyinmediğinizde içeri girişiniz zor. Yanında yükselen çan kulesine de çıkıp önünüze serili Floransa'yı seyredebilirsiniz. Katedral oldukça heybetli bir yapıya sahip; şehrin yükselen noktalarından rahatlıkla görülüyor. Ponte Vecchio, Floransa'nın en ünlü köprüsü. Üzerinde ev tarzında yapılan çoğunluğu kuyumcu ve hediyelik eşya dükkanı olan yapılar yer alıyor. Asıl güzellik dışında, keyifle günün farklı saatlerinde değişik köprü manzaralarına şahit olacaksınız. Piazza del Duomo Floransa'nın en önemli simgelerinden olan Santa Maria del Fiore Katedral Meydanı ve Floransa'yı ziyaret eden her turistin uğradığı önemli meydan. Meydan da yer alan resturantlarda yemek yemek de ayrı keyif. Önünüzde yükselen şahane mimari ve yenen güzel bir akşam yemeği geziye farklı bir anlam katıyor. Fiyatlar da uygun çok yüksek değil. Piazza Michelengelo, Ponte Vecchio'dan geçip nehrin diğer tarafında yükselen tepede yer alırken, buraya biraz efor sarf ederek varıyoruz. Ara sıra verilen soluklanma molalarında sokak sanatçılarının müziği eşliğinde yorgunluğumuz üzerimizden uçup gidiyor. Tepeye vardığımızda karşımızda Michelengelo'nun ''Davut '' heykelinin taklidi yükseliyor. Müzeye gidemeyenler için farklı bir seçenek. Etrafında keyifli anlar yaşayan, manzara fotoğrafları çeken yoğun kalabalığın arasından bir süre sonra sıyrılınca soluğu seyir terasında alıyoruz, tabi elimizde içecekler ve yanında yiyeceklerimiz. Kulağımıza tatlı tatlı dokunan sokak sanatçılarının müzikleri ve önümüze serili Floransa panoraması keyfimize keyif katıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/serenadin-sayfalarinda-dolasirken-silede/", "text": "Yolumuz Saklı Göl, Ağva'dan da geçti. Sonu ise Şile'deydi! Hava ne soğuk ne sıcak tam kıvamındaydı, derken biraz yağmur eklendi. Yine bir roman, yine yollardayız. Bu sefer çok uzakta değil, hemen yakınımızda Şile'deyiz. Birbirimize yaklaşık bir saatlik uzaklıktayız. Bu sefer hikayemizi bir günlük yazıyoruz. Saklı Göl, Şile'nin Kamandere Köyü sınırları içinde nefis bir doğa harikası. Yapay bir baraj gölü aslında. Gölün hemen girişinde büyük bir işletme karşılıyor. Kahvaltı içinde burayı seçiyoruz. Kamandere Saklıgöl Restaurant'ta, manzaraya karşı nefis kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra etrafı keşfe çıkıyoruz. İlerledikçe trekking tutkunları için güzel parkurlar keşfediyoruz. Şimdilik kısa yürüyüş yeterli. Duyduğuma göre havaların ısınmasıyla etrafını mangalcılar sarıyormuş. Dumansız, sakinliği cezbederken etraftan dumanların yükselişi bir anda hafızamdan geçiveriyor. Hemen siliyor, düşünmek bile istemiyorum. Kahve keyfi, çay keyfi, anlık fotoğraflarla yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yaklaşık bir saat daha gidiyoruz. Bu seferki molayı Ağva'da Göksu Deresi'nin kıyısında veriyoruz. Buraya gelince zamanınızı ya Göksu Deresi'nde gezintiye, ya da kıyısındaki otellerden birinde keyfe ayıracaksınız. Bunların hiçbirini yapamazsanız, Ağva merkezde dolaşırsınız. Biz önceliği Ağva'nın sahiline veriyor, deniz fenerine doğru ilerliyoruz. Çılgın Karadeniz, hoyratça esen rüzgarı ve dalgalı deniziyle karşılıyor. Birkaç fotoğrafın ardından kahve molası veriyoruz. Üşümüş bedenlerimize sıcacık dokunuyor. Manzara güzel, oldukça cezbedici. Kimisinin geçmişi bayağı derin, kimisi daha yepyeni. Yeni açılacaklarda da hummalı çalışma devam ediyor. Sezona yetiştirme derdi, çoktan sarmış işletmecileri. Burada birkaç gün konaklamak eminim çok keyifli olur. Ama mevsim dışı tercihim, kalabalıktan uzak sadece burayı sessizliği yaşamalıyız. Şimdilik bir hayal olarak kenara koyuyoruz. Gün bitmeden Şile'ye uğruyoruz. Şile'ye gelince hafif bir yağmur karşılıyor bizi. Yönümüzü deniz fenerine çeviriyoruz. En güzel manzaraya karşı kitabımızın son seremonisini yapıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/simdi-cunda-zamani/", "text": "Kazdağları'nın mis gibi havasını içimize çekmişken, tarihi ve kültürel zenginliğiyle bizleri kendine çeken adeta bana da gelin, nidasıyla haykıran Cunda'ya da uğramasak olmazdı! Kimisine göre Cunda kimine ise Alibey, siz hangi grupta olursanız olun her yol aynı güzelliğe çıkıyor. Kaç yıl oldu bilmem ama görmeyeli bayağı değişmiş, canlanmış, yeniden doğmuş gibi. Hele bir de uzun süre evdeki yaşamdan sıyrılıp kendimizi dışarıya attığımız şu günlerde gezmek bizim için nasıl da kıymetli anlatamam. Gelmek için tabi ki bayram değil, seyran değil bir de hafta sonu değil sakin günlerden birini seçmek gerekiyor. Yoksa iğne atsan yerde arada bulasın! Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı Cunda Adası, 1924 yılında gerçekleşen mübadele sonrasında Girit ve Midilli Adasından gelen göçmenlerin yaşadığı yer olarak biliniyor. İster tarihi, isterse kültürü ve doğal güzelliğiyle Ayvalık'ı solladığı dilden dile dolaşıyor. 1964 yılında inşa edilen Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü olarak da bilinen köprü ile Cunda'ya ulaşıyoruz. Buralara aracımızla gelince ilk karşılaştığımız sorun park yeri oluyor. Sakin zamanda gelince onu da kolayca çözerek kalacağımız yere yakın boş bir arazide verilen otopark hizmetiyle çözüyoruz. Parkı halledince ikinci sorunumuz konaklayacağımız yeri bulmak olarak karşımıza çıkıyor. Tarihi sokaklarda yer alan taş binalardan bir otelde yerimizi hemen ayırtıyoruz. Sezonda ve yoğun döneme rastlarsa gelişiniz, önceden muhakkak yerinizi ayırtmadan yola çıkmayın derim. Otelimize yerleşince tarihi sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Hemen yakınımızda yer alan Taksiyarhis Kilisesi ile gezmeye başlıyoruz. Duyduğumuza göre hem Cunda'da hem de Ayvalık'ta birer adet Taksiyarhis Kilisesi yer alıyormuş. Yıllar önce geldiğimde terk edilmişliğin verdiği yalnızlıkla yıkılmaya yüz tutmuş bir haldeyken, yeniden doğmuş gibi restore edilerek, Rahmi Koç Müzesi olarak hizmet veriyor. Kilise döneminde Müslümanlarla, Hıristiyanların iç içe birlikte yaşadığı bölgede 1873 yılında inşa edilmiş. Merdivenlerinde sarımsak taşının kullanıldığı kilise Neo klasik tarzda tek kubbeli ve bazilika tipinde dikdörtgen planlı bir mimariye sahip. 2011 yılında Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından kiralanan kilise, restorasyondan sonra müze olarak hizmet veriyor. İçerisinde İstanbul ve Ankara'daki Koç Müzeleri'ne benzer eserler sergileniyor. Açıkçası bizi biraz hüsrana uğrattı. Keşke içeriyi doğal yapısıyla bırakıp, teknoloji müzesi haline dönüştürmeselermiş daha etkileyici olurdu. Cunda sahilinde biraz yürüyüşle hava alalım, Adanın en hareketli yeri sahili. Mevlana Caddesi olarak bilinen sahilin hemen hemen tamamı trafiğe kapalı. Yürüyüş yolunun hareketliliği, gündüz sakin geceleyin balık restoranlarının kalabalığı, dondurmacıları, kafeleriyle en çok tercih edilen yer sahili oluyor. Burası adanın en güzel seyir köşesi, Aşıklar Tepesi'ne çıktığınızda Cunda, Ayvalık ve çevredeki adalar önünüze bir güzel seriliyor. Tepenin zirvesinde Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı ile Panaya Kilisesi'de yer alıyor. 1924 yılında zorunlu mübadelenin ardından Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı olan manastır, Agios Yannis Kilisesi ve kilisenin hemen yanında yer alan değirmen zamanla harabeye dönüşmüş. Yapının en önemli özelliği 17. ve 18. Yy. ait zengin bir kitaplığa sahip olmasıymış. Harabeye dönüşen yapı 2007 yılında Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından restore edilerek güzel bir kitaplığa dönüşmüş. Aşağıdan nereden bakarsanız bakın değirmeni rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bu görünümüyle Cunda'nın sembolü haline dönüşmüş bile. Tepeye çıktığınızda önce önünüze serili manzaranın güzelliğinden sıyrılıp, değirmene doğru yürüdüğünüzde ufak hediyelik eşya bölümü ve manzaraya karşı keyifle kahvenizi içebileceğiniz kafe de yer alıyor. Kahve diyorum çünkü böyle yerlerde kahve içmeyi çok seviyorum. Tıpkı diğer müzeler gibi pazartesi hariç diğer günler belli saat aralığında ziyaret ediliyor. Geçmişi Giritli Hüseyin Bey'e kadar uzanan bu ünlü kahve sahilin tam ortasında yer alıyor. Giritli Hüseyin Bey, mübadeleden önce Girit'te de kahve işletiyormuş. Cunda'ya gelince aynı işini burada devam ettiriyor. Özellikle damla sakızlı kahvesiyle meşhur olan Taş Kahve, kapalı bölümünde adanın gönlü genç ihtiyarlarını, açık kısmında ise bizim gibi ziyaretçileri ağırlıyor. Sahilde de plaj yerleri var ama nedense bizim canımız kıyıdaki plajları çekiyor. Adanın merkezinden uzaklaşınca bakir alanlar, derme çatma işletmeler başlıyor. Bakir yapısını bozmadan birkaç bungalow, bir bar kafe, birkaç şezlonglu bir işletmeye girerek günü değerlendiriyoruz. Deniz bilindik Ege'nin serin suları, oldukça temiz, hava da güzel olunca keyfimize diyecek yok! Şezlonglar ücretli, yeme içmede makul fiyatlarda. Tasarımlardan tutunda, süs eşyalarına, şık bluz kıyafetlere kadar birçok seçenekte butikler olduğu gibi etrafa renk katan balıkçılar, kafeler, barlarda gündüz başka gece başka bir renk katıyorlar. Bu güzelliğin, kalabalığın arasında dolaşmak oldukça keyifli. Her ne kadar balık lokantaları sahile konuşlansa da ara sokaklarda oldukça şık, samimi yemek yiyebileceğiniz seçenekler de fazla! Gecenin kalabalığından çok sabahın tenhalığını sevenlere de gün doğumundan sonra ister sahilde isterseniz ara sokaklarda muhakkak kaybolun derim. Sessiz ıssız sokaklarda akşam kalabalıktan göremediğiniz farklı güzellikleri keşfedeceksiniz. Hele bir de tarihi fırından yeni çıkmış çıtır çıtır simidin, ekmeğin tadına doyum olmuyor. Her ne kadar Cunda gözdemiz olsa da Ayvalık'a uğramadan olmazdı. Yıllar öncesinden hafızamda kalanlardan Sarımsaklı Plajı, sokaklarda yediğimiz lokmanın lezzeti, tarihi sokaklarının güzelliği aynı şekilde her şey yerli yerindeydi. Buraya çok fazla zaman ayıramasak da Şeytan Sofrası'na uğramasak olmazdı. Buralara en son gelişimiz çok ama çok seneler önceydi. Kısa bir tırmanışın ardından bir kayanın üstünde önüne serili Ayvalık'ın güzelliğine vurulup, ayrılmıştık. Şimdi o günlerden geriye kalanların üzerinde yeller esiyor. Yol aynı yol belki biraz daha bakımlı ve ulaşım da kolay. Girişinden tutunda etrafı saran kafenin konumuyla bir de üstüne binen kalabalığa diyecek söz bulamıyorum. Havaya uçuracak rüzgarı ve önümüzdeki manzaranın güzelliği değişmeyen tek gerçek. Cunda'ya günübirlik gelip dönmek olmaz! Gelmişken kalacaksın, tarihi sokaklarda kaybolup, eski bir yapıda konaklayacak buranın güzelliklerini doyasıya yaşayacaksın. Biz spontane olarak Koç Müzesi'nin hemen karşısındaki Mithatpaşa Sokağı'nda adaya özgü eski mimarik yapılardan birinde, butik otelde kaldık. Merkezden uzak yerler olduğu gibi plajda kamping tarzı konaklama alanları da mevcut."} {"url": "https://gezginruhu.net/simdi-kuzguncuk/", "text": "Büyüyen şehirlerin, dev binaları arasına sıkışmış yaşamlar sürdüğümüz şu günlerde İstanbul'da hala mahalle kültürüyle yaşayan birkaç yerden biri de Kuzguncuk. Bir günlük serüvenimizle keşfetmeye çalıştığımız bu şirin mahalle, bir dönem \"Perihan Abla\" ve \"Ekmek Teknesi\"yle hepimizi ekranlara kilitleyen iki diziyle de ünlendi. Ekmek Teknesi'nin pek müptelası olmasam da Perihan Abla'nın en sadık izleyicilerinden biriydim. Çocukluğumuza dair izler bulduğumuz dizi, belki de bizi kendine bağlama sebeplerinden biriydi. Semt aynı zamanda ünlü yemek yazarı Refika'nın Mutfağı ile de ünlenmiş. Postanenin sokağındaki 1923 tarihli Simotas binasında yer alıyor. Müslüman bir ülkede, Musevi bir aile için Rum bir mimarın yaptığı binanın üzerinde miladi, ibrani ve hicri olmak üzere üç farklı takvim de yer alıyor. Kuzguncuk'tan Üsküdar'a doğru ilerlediğinizde göreceğiniz yalılardan biri olan Fethi Ahmet Paşa Yalısı ya da diğer adıyla 'Pembe Yalı' 19. yüzyılda yapılmış. Fethi Ahmet Paşa 1846 yılında Aya İrini'de İstanbul'un ilk askeri müzesini kurmakla görevlendirilmiş. İstanbul'u ziyaret eden İsviçreli mimar Le Corbusier yalının güzelliğine hayran kalmış. Yalıda farklı dönemlerde Besteci Franz Lizst, Nazım Hikmet yaşamış. Birazda mahalleden yani Kuzguncuk'tan bahsedelim. Burası boğazın kıyısında kilise, cami ve sinagogun yan yana yükseldiği, bağrında 19. yüzyıl İstanbul'un kozmopolit yapısında, hoşgörü ortamını barındıran bir semt. Kuzguncuk'un tarihteki önemli özelliklerinden biri de, Museviler'in kutsal topraklara gitmeden önceki son durağı olması. Herhangi bir sebepten kutsal topraklara gidemeyen Museviler'in, Kuzguncuk'a taşındığı ve burada yaşadığı söyleniyor. Bir süre sonra, Rumların ve Ermeniler'in de katılımı ile semtin etnik kültürü bir hayli gelişip günümüze kadar korunmuş. Semte adım atar atmaz en meşhur caddesi İcadiye'den gezmeye başlıyoruz. Burası anacadde ve tüm sokaklara buradan girmek mümkün. Başlar, başlamaz da hummalı çalışmanın içine dalıyoruz. 90 güne yayılan yol çalışması tozu toprağı birbirine katsa da gelen, giden, yaşayan hayatından pek memnun. Caddenin üstünde yer alan Tarihi Kuzguncuk Fırını'nda bir İstanbul simgesi olan çay-simit keyfiyle güne başlıyoruz. Kuzguncuk denilince ilk akla cumbalı evleri geliyor. Arnavut kaldırımlı sokakları pek kalmasa da, rengarenk cumbalı evlerinin arasında gezinirken, evlerden sarkan sardunyalar kendimizi adeta çiçek bahçesinde hissetmemizi sağlıyor. Kuzguncuk'a geldiğinizde sadece renkli cumbalı evlere değil kapılarına da vurulacaksınız. Çok ilgi çektiği için her köşe başında düğün fotoğrafı çekimlerine tanık oluyorsunuz. Düğün fotoğrafı seti haline gelen kapı önleri o kadar işgal edilmiş ki bazı sakinler bu durumdan rahatsızlığını, kapılara yapıştırdıkları notlarla dile getiriyorlar. Bizim gibi abartmayan gezginlere de anlayışlı davranıyorlar. Bu şirin mahallede, koskocaman şehrin ortasında bir avuç yer hala ekilip biçiliyor. Neresi olduğunu merak ettiniz, değil mi ? Tabiki Kuzguncuk Bostanı, nam-ı diğer İlya'nın Bostanı'ndan bahsediyorum. Mahallenin eski sakinleri her ne kadar hakkında birçok hikaye anlatsa da burası hep bostan olarak kullanılmış. Kuzguncuklular çok uzun yıllar rant tehlikesi ile karşı karşıya kalan bostanlarını korumak için mücadele etmiş. Şu günlerde ortalık sakin ve mücadele bitmiş gibi görünse de aslında herkes yapılaşma tehdidinin sona ermediğini düşünüyor. Mahalleli dededen toruna bostanlarını korumaya devam ederken, en son Üsküdar Belediyesi, vakıflara ait olan bostanı kiralamış ve Kuzguncuklular Derneği ile birlikte bir proje oluşturarak bunu hayata geçirmiş. Kısaca bostan hala duruyor. Genellikle İcadiye Caddesi'nde dolaşıyoruz. Cadde üzerinde şirin mi, şirin üç katlı beyaz binasıyla hem kitapçı hem kafe olan Nail Kitabevi'ne de bir uğruyoruz. Dışarıda üç beş masanın yer aldığı kitabevinin içine girince asıl güzelliğin burada olduğunu anlıyoruz. Dar ve uzun bir yapıya sahip kitabevinin mümkün olan her yeri değerlendirilmiş. Ortada boş kalan alanlara ise keyifle oturup kitap okuyup, araştırma yapacağımız ortama dönüşmüş. Kafa dinleyip, kahve içerken, hayaller kuracağımız yerde burası. Özellikle, üst kattaki cumbaya yerleştirilmiş geniş koltuğa yerleşince hiç kalkamıyoruz. İcadiye Caddesi'ne bakarak dinlenip, içerinin güzelliğinden etkilenince binanın dışını çekmeden ilerliyoruz. Kuzguncuk demek sadece cumbalı evler demek değil. Yemek için harika mekanlar da var. Kısa süreli de olsa keşfettiğimiz, bazılarında soluklanıp nefis tatlarla buluştuğumuz birkaç mekandan da bahsetmeden maceramızı bitirmeyelim. Sabah çaylı simitli keyif yaptığımız Taş Fırını, bizi kendine çeken yine İcadiye Caddesi üzerinde yer alan Betty Blue'yu ilk sıraya yerleştirelim. Kendinizi adeta annenizin mutfağında gibi hissediyorsunuz. Günün finalini kahvenin üzerine nefis profiterolle tamamladığımız Ulus Profiterol'u de söylemeden geçmeyelim. İyi balık yiyelim diyenlere de İsmet Baba'yı önerip, yazımızı Nazım'ın ''Kuzguncuk '' şiiriyle tamamlayalım. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada."} {"url": "https://gezginruhu.net/sinop/", "text": "Karadeniz bölgesinin ve yüreğimizin tam ortasına kurulmuş olan Sinop, yurdumuzun da kuzeyinde yer alan Boztepe Yarımadası'nın en dar kesiminde yer alıyor. Karadeniz'in en güzel tabii limanlarından birisi de burası. Bölgenin en eski şehirlerinden olan Sinop, aynı zamanda ünlü filozof Diyojen'in doğduğu yer. Şehre girince Diyojen'in heykeliyle karşılaşınca sakın şaşırmayın bu kim diye. Çünkü ünlü filozof Diyojen Sinop'ta doğmuş, kısaca Sinoplu. -Ben büyük kral İskender'im. -Ben de köpek Diyojen'im. İskender, yerde yatan adama, kendisinden bir isteği olup olmadığını samimiyetle sorar. Diyojen de istifini bozmadan \"Evet, gölge etme yeter\" diyerek, dünyevi değerleri ne kadar küçümsediğini gösterir. \"Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olurdum.\" der ve oradan ayrılır. Geçmişte Sinope olarak bilinen Sinop, yazılı kaynaklara göre ismini şehrin kurucularından olan Sinope'den, mitolojiye göre ise Irmak Tanrısı Asopos'un su perisi kızı olarak bilinen Sinope'den aldığı söyleniyor. Artık hangisinden aldığı bilinmez ama hem coğrafi konumu hem de doğasıyla geleni büyüleyen bir şehir olduğunu biliyoruz. Tarih boyunca da farklı medeniyetlerin önemli bir ticaret merkezi olmuş. Sinop doğal güzelliklerinin yanında tarihi zenginlikleriyle de önemli bir şehirimiz. Sinop'u önemli yapan nedenlerden biri de; Mustafa Kemal Atatürk'ün, Samsun'a giderken buraya uğraması ve Sinop'u çok sevmesiymiş. Sinop'a olan beğenisini de \"Ne olurdu Sinop'un yarı güzelliği Ankara'da olsaydı\" sözleriyle dile getirmesinden anlıyoruz. - Hamsilos Koyu Listenin ilk sırasına Hamsilos'u koyuyorum. Çünkü burası doğa harikası bir yer. Eminim sizde ilk sıraya burayı koyacaksınız. Adını nereden aldı bilinmez ama kaynaklara göre asıl adı Hamsolos olsa da halk arasında Hamsilos olarak biliniyor. Maviyle yeşilin en güzel buluştuğu bu yer, oksijen yoğunluğu açısından ülke genelinde birinci sıraya oturmuş bile. - Nefis Mantısı, Anadolu'nun birçok yerinde mantı yedim ama yok böyle bir şey, böyle bir lezzet. Tek kelimeyle nefis. - Sinop Tarihi Cezaevi, Burası Türkiye'nin Alkadras 'ı olarak biliniyor. Geçmişi uzun yıllara dayanan cezaevi, üç tarafı denizle çevrili olup, içindeki 4000 yıllık geçmişe dayanan tarihi kalenin döneminden beri suçluların cezalandırıldığı yer. Döneminde en azılı suçluların yattığı yer olarak bilinse de bir dönem Sabahattin Ali'nin, Refik Halit Karay 'ın ve Burhan Felek'in de tutuklu olarak kaldığı yer. Tarihimizde derin izler bırakan cezaevini gezerken, hüzünlendiğim tek yerde burası oluyor. Bir dönem bizleri ekranlara kitleyen '' Parmaklıklar Ardında'' dizide burada çekilmiş. Hatta gezerken göreceksiniz, bir koğuş tamamen o şekilde dekore edilmiş hala duruyor. Cezaevi şu anda müze olarak geziliyor. Gel gör ki içinde yaşanan acılar, yitip giden hayatların izleri hala duvarlarında yabani ot gibi sarmış, sararmış duruyor. Sinop'a bir gün yolunuz düşerse muhakkak uğrayın. Dışarıda deli dalgalar, gelip duvarları yalar, Dizelerini mırıldanarak dolaşın. Eminim bir yerinde Sebahattin Ali'ye rastlayacaksınız. Ünlü yazar en güzel şiirlerini buradaki yaşadığı acılarından dile getirmiş. - Tekneyle Dolaşın ; Kıyıdan dolunca kalkan teknelerden birine binin ve denizden de Sinop'un güzelliğini seyredin. Yaklaşık yarım saat süren tekne turları oldukça uygun ve bir o kadar da keyifli. - İnceburuna Doğru Uzanın; Burası ülkemizin en kuzey noktasıymış. Karadeniz'in hırçın dalgalarına meydan okuyan kayaçların hemen yukarısında yer alıyor. Denizden yaklaşık 40 metre yükseklikte inşa edilmiş olan fener, şehre gelenlerin en uğrak yeri. Fener, 1863 yılında yaklaşık yerden 12 metre yükseklikte inşa edilmiş. Merkeze 20 km uzaklıkta yer alıyor. Fener'e gelmek için en kolay yol, Hamsilos'u takip etmek. - Biraz Erfelek'te Dolaşın; Sinop denilince hemen aklımıza Erfelek Şelaleri geliyor. Buraya kadar gelince Erfelek Şelaleleri'ni görmeden dönmek olmaz. Burayı listenin üst sıralarını yazın bence. Merkeze 30 km uzaklıkta yer alan şelaleler büyüklü küçüklü 28 adet şelaleden oluşuyor. Burası daha yeni 1997'de keşfedilmiş. Evet şaşırdınız değil mi? O zamana kadar çok bilinmiyormuş, bilinse de bu kadar meşhur değilmiş. 1997'de baraj yapılacağı zaman keşfedilmiş. - Plajlarında Serinleyin;"} {"url": "https://gezginruhu.net/sonbahar-baska-guzel-kiyikoy-bir-baska/", "text": "Yazdan kalma bir hava, nefis bir hafta sonu kaçamağına böyle mi denk gelir. Yönümüzü bir ilki yaşamak üzere Kıyıköy'e çeviriyoruz. Çok uzak değil, çok yakın da! İstanbul trafiği ve etrafı saran betonlardan şöyle sıyrılabildiğimiz an, güzel bir geziye dönüşüyor. Uzun, dar ve her iki yanda yer alan ağaçların arasındaki yolun sürüklemesiyle; Karadeniz'e açılan bu güzel cennet köye ulaşıyoruz. Peki, Kıyıköy nerede? Burnunuzu Tekirdağ'a çevirin ve İstanbul'un yoğun trafiğinden önce bir uzaklaşın. Çerkezköy sapağından Vize'ye doğru ilerleyip, Saray ilçesine varınca yol ister, istemez sizi bu güzelliğe sürükleyecektir. Köye kaleden giriliyor. Kale ve etrafını çevreleyen surların arasına kurulmuş eski bir medeniyetteyiz. Kazan Dere ve Papuç Dere arasında yer alan Kıyıköy'ün merkezini çevreleyen bu surlar İmparator 6. Jüstinyen döneminde ( M. S. 6. yy ) yapılmış. Birçok defa onarım gören kale ve surlar şimdi yıkılmaya yüz tutmuş halde zamana direniyor. Günümüzde Kıyıköy merkezine girişi sağlayan iki ana giriş kapısı ve batı duvarları hala ayakta duruyorken, doğu duvarları çoktan yıkılmış bile. Ayakta kalmayı başarmış surların yüksekliği ise yer yer 5 metreyi buluyorken, surların kalınlığının 2,5 metreyi bulduğundan da söz ediliyor. Tepeden limana bakmak da pek bir hoş! Onlar çalışırken biz çaylarımızı yudumluyoruz. Bunun için en güzel yer Cafe Marina. Etrafınıza serili güzelliği en uç ve en yüksek noktadan seyretmenin hazzı anlatılamaz ancak yaşanır. Hava açık, şanslıyız tabi! Biraz köyü dolaşınca; zamana direnen, yıkılmaya yüz tutmuş, bir döneme tanıklık etmiş tarihi geçmişiyle yitip giden evleri görünce içim acıyor. Yok mu, kurtaran! Yaşayanların kimisi derme çatma, kendi çabalarıyla onarmaya çalışıp, bir de içinde yaşamayı sürdürse de, ya diğerleri? Yitip gidiyorlar... Halbuki iki dokunuşla tekrar canlandırılıp, köyün havasını tamamen değiştirecek, tabi bir de ziyaretçi sayısı da artacak! Köyde dolaşırken:'' Bir demli çay da bizden iç.'' diye sesleniyor, köyün yerlisi. Oturunca demli çayım hemen geliyor. Bana kahvenin tabelasını gösteriyor. ''İsmimiz de değişik, gördün mü?'' diye soruyor. O ana kadar fark edemediğim tabela bir anda ilgimi çekiyor. Bir de üstüne çekilen fotoğrafımla isim hafızama kazınıyor. İsmini merak ettiniz değil mi? İç Git Çay Evi. Köye yolunuz düşerse muhakkak uğrayın, bir köy kahvesinde çay içmenin keyfini yaşayın. Samimi, içten, dostça ağırlanmanın ardından limana doğru ilerliyoruz. İki derenin birleşip, cennetten bir köşeyi oluşturduğu ender yerlerden biri KIYIKÖY. Biri Kazan diğeri Papuç Dere... 1. Derece sit alanı olan akarsulardan Kazan Dere, Kıyıköy Limanı'nın kıyısında; Papuç Dere ise Belediye Plajı'nın hemen yanından denizle buluşuyor. Her ikisinin denizle buluştuğu alan, Kıyıköy'e gelen ziyaretçileri oldukça çekiyor. Çeşitli su sporlarının yanında, dolaşırken sık sık göreceğiniz kano, sandal, deniz bisikleti de turistlerin bir başka çekim alanı. Kıyısında yer alan işletmelerde ise yöresel tatlar ve gözlemeler sizi bekliyor. Derenin kenarında oturup birbirinden farklı lezzette gözlemeler, manda yoğurdundan yapılmış bol köpüklü ayranlar da ayrı tat katıyor. Yazdan kalan izler, sahilleri bozuyor... Yazın iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan kıyılarda şimdi sessizlik hakim. Biraz sahilde yürüyelim derken; kumsalı kaplayan çöpler, atılmış şişeler, poşetler, izmaritler ve daha sayamadıklarım; ülkemizin her yerinde mutlaka hep göreceğimiz pislikler... Bu güzelliği yaşarken kalıcı, kirli izler bırakmak niye! Açıkçası biraz hüzünleniyorum. Sonra kıyıya vuran dalgaların sesi ruhumu alıp, uzaktan geçen teknelere doğru sürüklüyor. Balıkçıların yoğun çalıştığı, her an yola çıkmaya hazır teknelerin bağlandığı limanı biraz seyretmek istiyoruz. Yola çıkacaklar ağlarını hazırlarken, işini tamamlamış balıkçılar bir teknenin arkasına dizilmiş keyifli anlar yaşıyor. Canınız isterse kıyıda yer alan derme çatma balıkçı lokantalarından birinde, buradan taze çıkan balıkların tadına da bakabilirsiniz. Dere kenarında kamp yapmak ne hoş olur! ''Biraz dolaşalım.'' diyoruz. Dere kenarındaki kampçıların yükselen sesine doğru ilerliyoruz. Beş altı çadır kurulmuş bile, keyifler de bir o kadar yerinde. Doğaya uyumlu kamp malzemeleri de olursa nefis bir hafta sonu kampı burada güzel yaşanır. Etrafta kuş sesi, akan suyun sesi, bir de otlayan manda ve koyunun sesi ne güzel değil mi? Kampçılardan biraz uzaklaşıp, Dünya'da 16 tane olduğu bilinen manastıra doğru ilerliyoruz. Döneminin kaya manastırları arasında en iyi örneklerinden birisi olan Kıyıköy Aya Nikola Kaya Manastırı, Kıyıköy merkezine 800 metre uzakta, Papuç Dere kıyısında bulunuyor. Gelince şaşırmayın, kimin görevlendirdiği bilinmez ama ''gönlünden ne koparsa''ya, çalışan hatta burada yaşayan bey efendi manastırı evi gibi sahiplenmiş. Yalnızlığa terk edilse halini düşünemiyorum ancak burası dünya mirası değerinde daha anlamlı korunmalı ve kollanmalı!... Dalga sesi, kuş sesi, motor sesi derken otelimize doğru yol alıyoruz. Konaklamak için en güzel yer bence Kıyıköy Resort Otel. Hemen kıyıköy'ün girişinde yer alırken; hem konumu hem de mimarisiyle rahat edeceğimiz yerlerden. Girişte güler yüzle karşılanıyoruz. Biraz ayaküstü edilen sohbette, işletmecinin Kıyıköy Turizm Derneği Başkan Yardımcısı olduğunu öğreniyorum. Kıyıköy'le ilgili oldukça güzel gelişmeler yolda, hayata geçirilmeyi bekliyor. Öncelikle doğa tutkunları için değişik mesafe ve zorluk derecesine göre sınıflandırılarak trekking rotaları oluşturulmuş bile. Daha çalışmaların devam ettiği, yöreyi tanıtıcı etkinliklerle birkaç yıla kalmaz Kıyıköy'ün herkesin gözde mekanı, soluklanma durağı olacağı görünüyor. Otelde bir gecelik misafirliğimizde; temizlik düzen ve çalışanların güler yüzüyle on numara bir tatil yapmamız sağlanıyor. Akşam yemeğinin ardından kulağımıza hafifçe dokunan müziğin eşliğinde yanan şöminenin etrafında sımsıcak bir günü tamamlamakla, bir tatili, bir keşfi daha bitiriyoruz. Biraz daha fazla dikkat edildiğinde eminim her şey daha güzel olacaktır!"} {"url": "https://gezginruhu.net/sonbaharin-en-guzel-renkleri-yedigollerde/", "text": "Her mevsimi başka güzel ama sonbahar bir başka... Sonbaharın en güzel renkleriyle sarmalandığı zaman da kasım. Bizde gitmek için kasımı seçtik. Sonbaharın en güzel renklerine bu ayda görebileceğimizi biliyorduk. Çünkü yine bir kasım da gelmiştik. Gelirken önce endişelendik. Medyada trafiğin yoğunluğundan, kalabalıktan, bir de yetmezmiş gibi yol yapım çalışmalarından bolca haber okuyunca biraz ürktük ama gitmekten de vazgeçmedik. Gelince anladık ki her şey uzaktan göründüğü gibi değilmiş. Sabahın köründe çıkmak gerekiyormuş. Hem trafiğe takılmıyorsun hem de ilk gelenler kervanına karışıyorsun. Yolculuğumuzda yaklaşık 4 saat sürüyor. Levhayı görünce Yedigöller'e doğru çıkabileceğimiz en yüksek noktaya çıktık. Burası ilk fotoğraflık alan. Biraz fotoğraf karesine yerleşmek için zorlasan uçurumu boylayacak kadar da yüksek. Hemen yolun başında kenara atılmış masa sandalyelerde bir çaylık mola verilecek yerlerde hazır, tabi uçurumun kıyısında... Bize şimdilik mola yok! Uzun zamandır hasret çektiğimiz Yedigöller'e bir an önce kavuşma derdindeyiz. Yolun bizi götürdüğü şekilde; ağaçların arasından virajlı yolda içimiz dışımıza çıkarak, aşağıya doğru süzüldük. Büyük araçlar içeriye giremediği için hemen göllerin başlangıcında yer alan park alanına kadar geldik ve aracımızı park ettik. Sonra keşfedeceğimiz güzelliklerle beraber kalabalığın arasına karıştık. Erken gelenler yoklamasında ilk sırayı alamasak da tam vaktinde geldiğimizi ilerleyen zamanda anladık. Bizimle birlikte uzak veya yakın yerlerden birçok doğasever buraya akın etmiş. Kalabalık diyorum ama asıl kalabalığın ne olduğunu öğleden sonra anlıyoruz. Şimdiki hiçbir şeymiş! Girişte yer alan Sazlıgöl ve İncegöl'ün etrafını turlamaya başladık. İkisi de muhteşem görünüyordu. Renkler çok yakışmış. Gelenden geçenden fırsat buldukça hem bu güzellikleri seyretmeye hem de fotoğraf çekmeye, çektirmeye çalıştık. Havayla birlikte renk değiştiren doğanın güzelliğine burada bir kez daha aşık olduk. Yavaş yavaş Nazlıgöl'e ilerledik. Nazlıgöl, diğerlerine göre daha büyük. Girişteki iki göl arasında pek uzaklık olmasa da yine belli bir süre yürümek zorunda kalıyorsun. Çok uzakta değil çok yakın da! Gölün kıyısında yer alan masalardan birine güzelce yerleştik. Uzun yolu aşmanın vermiş olduğu hafif yorgunluğu ve erken kalmanın mahmurluğunu burada atmaya çalıştık. Yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri de iliştiğimiz göl manzaralı masamızda keyifle yedik. Karnımız doyunca gittikçe çoğalan bir türlü azalmayan kalabalığın arasına karışıp, patikada Dilek Çeşmesi'ne kadar ilerledik. Ara sıra yaprakların arasında kendi kurgulayarak çektiğimiz fotoğraflarla eğlenerek Gülen Kayalar'a kadar ilerledik. Kayaları geçince hemen yakınımızdan gelen suyun sesine yani şelaleye doğru aşağıya kadar indik. Bu tarafa iki farklı yönden geliniyor. Biz ormanın içinden daha sakin ilerlerken, kalabalık diğer taraftan akın etmeye başladı. Gelen kalabalıkla burada buluşup, curcunanın kucağına düşmüş olduk. Eğlenceli, fotoğraf çekimlerine kısa mola verip, ilerleme telaşıyla yavaş yavaş içeriye doğru Deringöl'den Büyükgöl'e ilerledik. Buradaki manzaralar bir başka güzel. Kampçıların en popüler yerleri de burası, tabi günübirlikçiler ve aylakçıların da! Gölün etrafını dolaşıp ana yola çıkınca araçtan, insandan geçilmeyen yollarda bir geçiş bulup aracımıza nasıl ulaşırız derdiyle ilerledik. Dönüşte yoğun trafiğin bir parçası olmamak amacıyla en kısa yol neresiyse oraya yöneldik. Çıkmakta zorlandığımız birçok merdiveni ve yokuşu aşarak, park yerine ulaşmayı başardık. Önümüz uzun yol vardı. Milli parktan çıktıktan sonra karnımızı da doyuracağımız derme çatma olarak yapılan tek tesise tıpkı bizden öncekiler gibi hücum ettik. Ekmek arasında köfte veya tavuk buradaydı. Kuyruk oldukça uzun bizden önce gelen okul grupları ve turla gelenler çoktan ön safları kapmıştı. Köfte ekmeklerimize kavuşmak için bayağı bekledik. Köfteli ekmekler yenince üzerimize çöken rehaveti atmak için doğa manzaralı terasımızda yeni demlenmiş çayları da içince dönüş vakti çoktan gelmişti. Erken çıkınca trafikte açık olunca rahatlıkla evlerimize ulaştık."} {"url": "https://gezginruhu.net/sovalyelerin-adasi-rodos/", "text": "Yavaş yavaş yanaşıyoruz, kalelerle işlenmiş şövalye adasına.... Kıraç Ege adalarının en büyüğüne, dalgaların feribotu sallayışı, hafif iç-dış karışma durumlarından bir anda kurtularak adaya yavaşça yaklaşıyoruz. Adım atar atmaz karşımızda Kale yükselerek uzaktan, \"Hoş geldiniz\" bakışı atıyor. Hemen çıkar çıkmaz gümrüğe takılıyor, uzunca bir sıranın sonlarında yerimizi de alıyoruz. Burası güne biraz karışık başlıyor... Acelecilik, ön plana çıkan uyanıklar, aradan sıyrılmaya çalışsa da \"yerine sahip çık, haksızlıklara yer verme!\" tavrıyla gümrük duvarını sabırla aşıyoruz. Şöyle mis gibi ada havasını içimize çekip doğru kaleden içeriye giriyoruz. Sağda şirin mi şirin bir kafe karşılıyor. \"Bir ada kahvesine ne dersiniz?\" gibi bir fısıltı kulakta dalgalanırken içeriye dalıyoruz. Sadece kahve değil, çeşitli tatlılarda \"ye beni\" şirinliğinde!!! İncirli ve cevizli tatlının cazibesine kapılıp yanında günün kahvesiyle muhteşem ikiliyi lezzet durağımıza davet ediyoruz. Dinlenme molasından sonra adanın bir üyesiymiş gibi başlıyoruz kalacağımız oteli bulmaya... Bulmaca gibi çözülmeyi bekleyen, bizimle saklambaç oynarcasına da o kadar saklı, hadi bul bulabilirsen. Kalenin içini soldan başlayarak, sonuna kadar dolaşıyoruz. En sonunda St. Nikolis'i buluyor ve yerleşiyoruz. Bina olarak 1800'lerden kalma, iç dekorasyonu da dönemini koruyan incelikte döşenerek oluşturulan otelin, sahibi de o kadar samimi ve sevecen. Evimize gelmiş hissiyle, Rodos sokaklarını gezmeye başlıyoruz. Otelden çıkınca biraz uzakta, Sokrates Sokağı'nın sonunda, gül pembesi duvarları ve dikkat çeken minaresiyle Kanuni Sultan Süleyman Camisi karşılıyor. Osmanlı hakimiyetini simgeleyen camii 1523'te yapılmış ve aynı zamanda Rodos'un en görkemli camisi. Rodos Müslüman Türk Vakfı'na ait olan caminin minaresi, tehlikeli olduğu gerekçesiyle 1987 senesinde yıkılmış. Günümüzde, günün belirli saatlerinde müze olarak ziyaretçilere açılıyormuş. Ancak o saatleri bir türlü yakalayamadığımızdan uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Hemen caminin karşısında bulunan Fethi Paşa Kütüphanesi de Osmanlı'dan kalan en değerli eserlerden biri. 1794 yılında kurulmuş olan Osmanlı kitaplığı 15. ve 16. yüzyıldan kalma nadir el yazması Kuran-ı Kerim, Arap ve Persler'e ait yazmaları da bulunuyormuş. Kütüphanenin giriş bölümünde ise, Kanuni Sultan Süleyman'ın, Atatürk ve kütüphaneyi yaptıran Osmanlı vezirlerinden Fethi Paşa'nın portreleri bulunuyor. Ayrıca, bu kütüphanede ilk fizik, cebir ve astroloji kitapları yer almasına rağmen restorasyon çalışmalarından dolayı kapalıydı. Kapalı kapılar ardında, demir parmak aralıklarından ne görebilirsek ona tanıklık ederek uzaklaşıyoruz. Bu kütüphanenin, bir diğer tarihi özelliği ise, Namık Kemal'in, 1884'te Rodos'a vali olarak atandığı zaman 3 yıl bu kütüphanede çalışmış olması. Ayrıca, Fatih döneminden kalan altın yazmalı dört değerli Kuran-ı Kerim de kütüphanenin en değerli eserleri arasında yer alıyormuş. Sultan Abdülmecid'in kız kardeşi Atiye Sultan'la evlenen Fethi Paşa, kütüphaneyle birlikte bir de saat kulesi yaptırmış. Üçü de yan yana dizili olan tarihi binaları uzaktan fotoğraflayarak adanın taşlı yollarında ilerliyoruz. Aşağı doğru inerken, ada da bulunduğumuz sürece hep yolundan geçeceğimiz Şövalyeler Sokağına giriyoruz. Eski Rodos'un en ünlü ve en çok ziyaret edilen yeri burası. Sokakta sağlı sollu Hospitalier Tarikatı'nın mensuplarına ait hanlar yer alıyor. - yüzyılda Gotik üslupta yapılan binalar, şövalyelerin bir araya geldikleri ve konaklama yaptıkları yerlermiş. Binaların üzerindeki armalardan ve bayraklardan hangi hanın, hangi ülkenin şövalyelerine ev sahipliği yaptığını anlayabiliyoruz. Günümüzde ise müze olarak hizmet veriyor. İçeriye giremedik, aşağı yukarı iniş çıkışlarla yetinip, kısa süreli de olsa \" Şövalye\" ruhuyla dolaşıp, sokağın bolca havasını alıyoruz. Kale beş kapıdan dış dünyaya açılıyor. Gate Ampuaz kapısından çıkarken o eski şövalye filmleri bir anda aklıma düşüyor. Askerler borazan çalarken, köprü yavaş yavaş aşağı iner ve atlı şövalyeler sırasıyla köprüden geçer. O eski asmalı köprünün yerinde yeller esse de, şimdi oraya taştan bir köprü kurulu ancak bizdeki duygu hortlaması nedense eskiye dayalı. Neyse şövalyeler filminden sıyrılıp kalenin dışındaki Rodos'u biraz keşfedelim. Kaleden çıkıp Papagou'dan, limana doğru ilerlediğimizde marinada dizili bir çok yatın demirlendiğini görüyoruz. Karşımıza üç yel değirmeni çıkıyor. Yunan adalarının hangisine giderseniz gidin, ya yukarıdan ya da aşağıdan en güzel pozu yel değirmenleri veriyor. Tıpkı Rodos'un bu üç incisi gibi. Mandıraki Limanı'nın ucuna doğru ilerlediğimizde karşılıklı bakışan iki geyik görüyoruz. Eski çağlarda adı geçen ünlü Rodos heykelini simgeleyen \"Elefos\" ile \"Elafina\" isimlerinde iki geyik heykeli bu ünlü limanda bulunuyor. Gün batımına en güzel şahitlikte burada yapılıyor. Rodos'ta bulunduğumuz zamanlarda sabah, akşam burası uğrak yerimiz oluyor. En güzel kareleri de burada çekiyoruz. Tekrar kalenin içine girdiğimizde seyir terasından Eski Şehir ve liman bölgesi ayaklarımızın altında serili... İçeride ise gece ve gündüz hareketli bir yaşam bizi karşılıyor. Rodos'un Eski Kenti'nde, Kalenin içinde, alışveriş yapabileceğimiz yüzlerce turistik dükkan bulunuyor. Buradaki dükkanların neredeyse hepsi mimari bakımdan Rodos'un eski tarihi dokusunu yansıtıyor. Çoğu bilinen turistik ürünler satsa da aralarda özel tasarım ürünlerine de rastlıyoruz. Asıl bizi çeken de bu tür dükkanlar oluyor. Rodos Şövalyeleri ve Osmanlı Dönemi'nden bu yana Rodos'un en işlek alışveriş merkezlerinden birisi de Sokrates Sokağı. Bu sokakta her türlü hediyelik eşya satan dükkanlardan, birinci sınıf tasarımcıların eseri olan saatlerin ve değerli taşlarla bezenmiş mücevherlerin satıldığı kuyumculara kadar her zevke ve bütçeye uygun dükkanlar bulunuyor. Alış veriş yapmasak da saatlerce etrafı seyrederek kahve içeceğimiz alanlardan birisi. En popüler yerlerden birisi olması nedeniyle sürekli bizi içeriye çekmeye çalışan, bizdeki bilinen avcılar maalesef burada da mevcut!!! Köşede en güzel kafeye yerleşerek geleni geçeni seyre dalarken, biraz da serinlemek bağlamında soğuk içeceklerimizi de yudumluyoruz. Zamanın en çok bizden aktığı yer burası... Şehrinde en kalabalık yeri... En kalabalık ve işlek yemek mekanları da burada. Gündüz bilinen restaurant, gece ise bir taverna kültürü ile zengin Ege mutfağı ve deniz ürünlerinden damaklara lezzetli dokunuşları sunuyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/sucuk-cenneti-afyon/", "text": "Kaplıcalarıyla meşhur, yaz kış Akdeniz ya da Ege'ye giderken, kısa süreli dinlenme şehrimiz Afyon'dayız. ''Bir uğrayalım bakalım ne var, ne yok?'' diyerek şehri keşfe çıkıyoruz. Mis gibi sucuk kokulu eski çarşısında dolaşıyoruz. Sucuklar dizi dizi... Hangisinden alma karmaşası içindeyken, önümüze çeşit çeşit lokumlar da çıkınca tam yerine geldiğimizi anlıyoruz. Tabi hepsi bununla sınırlı değil, kaymaklı ekmek kadayıfını da unutmayalım! Kalorisi ne olursa olsun, gelip geçerken hiç sakınmadan yediğimiz tatların başında geliyor. Hele bir de vişneli olursa tadına doyum olmuyor. Neyse çok lezzete takılmadan, sucuk cennetinde dolaşmaya devam edelim. Şehir küçük ancak etkisi büyük. Kurtuluş Savaşı'nda da önemli mücadelenin yapıldığı yerlerden birisi. Şehrin farklı yerlerinde verilen mücadeleyi simgeleyen anıtlarda yer alıyor. Şehre yapılan kültürel gezilerin başında Kocatepe ilk sırayı alıyor. Sonra Kütahya'ya doğru kahramanlık destanının yazıldığı yerler sırasıyla dolaşılıyor. Biz bu gezilerimizi daha önce yaptığımız için şimdilik şehri keşfe çıkıyoruz. Şehre tepeden bakabileceğimiz en yüksek yere kaleye doğru ilerliyoruz. Buraya Karahisar Kalesi deniliyor. Hani dilimize dolaşan '' Karahisar Kalesi yıkılır gelir, kakülü boynuna dökülür gelir...'' diye devam eden türküde geçen kale burası. Kalenin etrafına dizilmiş tarihi yapıların yer aldığı sokakta ilerlediğimizde manzara biraz değişiyor. Zamana direnen ayakta kalabilenler çoktan yenilenmiş. Işıl ışıl da olmuş. Bazları işlerlik bile kazanıp, butik otele dönüşmüş. Kimisinde de satılık ya da kiralık ilanları asılı. Belli ki birilerinin el atması bekleniyor. Geriye kalanlarda çoktan içinde yaşayanların hikayelerini yazmaya başlamış. Kale bayağı tepede. Evlerden uzaklaşıp bir o kadar da merdiven çıkarak zirveye ulaşıyoruz. Ama bu mücadeleye değiyor. Önümüzde nefis Afyon manzarası seyretmeye doyamayacak kadar güzel. Eski şehir sadece ev ve kaleden oluşmuyor. Afyonkarahisar Mevlevihanesi kimin zamanında yapıldığı bilinmese de 13. yüz yılda kurulduğu biliniyor. Döneminde Konya Mevlihanesi'nden sonra gelen ikinci önemli dergah özelliğini koruyor. 2007 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilerek günümüze müze olarak kazandırılmış. Şehrin bir başka özelliği ve güzelliği kaplıca cenneti olması. Şehre gelen ziyaretçilerin çoğu da kaplıcayı tercih ediyor. E, bizde geçmeyelim biraz şifalı sulardan faydalanmak istedik. Çevrede birçok otel var. Her geçen gün de çoğalıyor. Hepsi de birbiriyle yarışır durumda. Otellerden birine yerleşip, gündüz gezip akşamda şifalı sularından yararlanıyoruz. Buraya asıl gelme amacımız yarışma. Yurdumuzda yaygın olan doğa sporlarından biri olan oryantiring yarışları için geliyoruz. Yarışma alanlarımız, kalenin etrafı ve şehrin dışındaki mesire yerleri. Kalenin etrafını yarışda da dolaşınca turumuzu tamamlamış oluyoruz. Yarışmanın ikinci günü şehre biraz uzak Sinanpaşa'da, Akdağ Ormanları'nın eteklerinde yapılıyor. Yarış bölgesinde kalabalık sporcu kitlesinin yanında yerel halkında ilgisinin fazla olduğunu görüyoruz. Yörede tarımcılık da yapılıyor. Ekilen ürünlerin başında haşhaş geliyor. Hamur işlerinin büyük bölümüne haşhaş lezzet katıyor. Hele haşhaşlı katmerin tadına doyum olmuyor. Yörenin becerikli hanımları çoktan tezgahlarını kurmuş, hamurlarını mayalamış açmaya başlamışlar. Etrafa mis kokular yayılmaya başlamış bile. Bizde heveslenip, kendi hamurumuzu açıyoruz. Onlar kadar becerikli olmasak da yenecek kadar güzel oluyor. Bir yandan enerji depolayıp bir yandan da yarışmada harcıyoruz. Yarış bitince hızımızı alamayıp yönümüzü Frig Vadisi'ne çeviriyoruz. Tarihte flütün mucidi Frigler, Ege göçleri ile Anadolu'ya gelen Eskişehir, Ankara, Afyon ve Sakarya vadilerini de içine alan bölgeye yerleşerek uygarlıklarını kurmuşlar. Frig Uygarlığı'nın izlerini burada sürmeye çalışıyoruz. Alan çok geniş olduğu için birkaç güne yayılan uzun soluklu yürüyüşlerle ancak keşfedilecek yerleri yarım güne sığdırmak biraz zor olsa da gezebildiğimiz kadarıyla yetiniyoruz. Kayalardan oyulmuş basamaklı sunaklar, yer yer kaya tüneller, sarnıçlar, kabartmalar yer alıyor. Bir Kapadokya olmasa da onun tadında binlerce yıl öncesinin öyküleriyle beslenerek bölgeden ayrılıyoruz. Afyon tarihi, kültürü, lezzet durağıyla gezilecek şehirlerden biri. En önemli özelliği şifa ve sağlık merkezi olmasından dolayı birçok kişinin uğrak yerlerinden. Şehri dolu dolu yaşayabilmek için bir haftayı ayırmak gerekiyor. Bizim gibi zaman kısıtlı gezginler de iki günle yetinmeye çalışıyor. Gelmek, gezmek çok kolay. Yeter ki ilk adım atılsın."} {"url": "https://gezginruhu.net/sulara-gomulen-tarih-zeugma-mozaik-muzesi/", "text": "Şu dünyada yaşamak için bir evin, bir ailen ve bir de Fırat olsun yeter! Kim demiş, bilinmez ama yerinde ve anlamlı söylemiş. Zeugma diğer adıyla Belkıs; Gaziantep'in Nizip ilçesine 10 kilometre uzaklıkta, tepeler üzerine kurulmuş bir antik kent. Büyük İskender'in generallerinden I. Selevkos Nikator MÖ 300'de, aynı zamanda Büyük İskender'in, Fırat Nehri'ni geçtiği yerde, Selevkeia Euphrates ismiyle bir kent kuruyor. Kurduğu bu kentin karşı kıyısına da eşi Apama'nın adıyla ikinci bir kent kurarak, iki kenti bir köprüyle birbirine bağlıyor. İlk başta Helen ve Perslerin yaşam, kültürel izlerini her alanda taşıyan kent, MÖ 31'den itibaren Roma'ya bağlanmasıyla geçit-köprü anlamını taşıyan yeni adıyla \"Zeugma\" olarak tarihe geçiyor. Bundan sonra Roma Dönemi'nin de altın çağını yaşamaya başlıyor. MS. 256 yılında Sasani Kralı I. Şapur, Zeugma'yı ele geçirince yakıp yıkıyor. Ondan sonra bir daha eski ihtişamına dönemeyerek tarihten yavaş yavaş siliniyor. İzlerini ancak Zeugma Mozaik Müzesi'nde sürdüğümüz tarihin görkemli şehrine dört tarafı sütunlu avludan giriliyor. Avlunun tam ortasında zemini Samsatlı ustaların elinden çıkmış mozaik kaplı bir süs havuzu yer alıyor. İçerisinde balıklar, çeşitli bitkiler yer alıyor. Böylesine muhteşem havuzun içinden geçerek sular altında kalan tarihe Zeugma'nın zenginliğine misafir oluyoruz. Zeugma bir Pers, bir Helen karışımından tümüyle Roma kentine dönüşümüne ait izler burada müzede yer alıyor. Özellikle M. Ö. 1. Yüzyılda kentteki yaşamın, kültürün, yapıların, şehir dokusunun değişimiyle ortaya farklı bir medeniyet çıkıyor. Mozaiklerin çoğu da Roma döneminde değişen yaşamın, evlerin ve kültürün izleri... Gezerken, bu evlerden birinde akşam yemeği yenilen bir salona davet ediliyoruz. 11 yıllık çabanın gerçeğe dönüştüğü mozaik müzesi, eski tekel fabrikasının arazisi üzerine kurulmuş. 09.09.2011 tarihinde açılan müze, 30.000 metrekarelik alana kurulmuş. Bunun 25.000 metrekaresi kapalı alan. Müze kompleksinde A blokta Zeugma Antik Kenti'nden getirilen mozaikler, B blokta Antep ve çevresinde yapılan kazılarda ele geçen Doğu Roma Dönemi'ne ait kiliselerin taban mozaikleri, C blokta ise idari kat, konferans ve fuaye salonları yer alıyor. Zeugma Mozaik Müzesi koleksiyonunda Roma ve Doğu Roma Dönemi'ne ait 3.000 metrekare mozaik, 140 metrekare duvar resmi, 4 adet Roma Çeşmesi, 20 adet sütun, 4 adet kireç taşından yapılmış heykel, bronz Mars heykeli, mezar stelleri, lahitler ve mimari parçalarıyla zengin bir koleksiyon burada teşhir ediliyor. Herkesin merakla görmek istediği, müzeyle anılan bir mozaik, hemen üst katta küçük bir oda da sergileniyor. Çingene Kızı, Mainad Villası'nın yemek odasının taban mozaiği. Sağına bakan, kabarık saçları alnının ortasından ikiye ayrılmış, arkadan bir eşarpla bağlanmış. Dar alınlı, elmacık kemikleri hafifçe çıkık, dolgun yüzlü, iri gözleriyle mahzun ve anlamlı ifadesi, kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpeleriyle tıpkı bir çingeneyi andıran ve \"Çingene Kızı\" olarak isimlendirilen bu mozaik kimilerine göre başındaki asma yapraklarından dolayı Dionysos şenliklerinde yer alan \" Mainad\" olduğu düşünülürken, kimilerine göre İskender olarak da düşünülüyor. Bir evin bodrum katında bulunan ve müzenin önemli parçalarından biri olan bronz heykel. Evin bodrumunda neden saklandığı henüz bilinmese de aslında bir meydan heykeli. Savaş Tanrısı Mars olarak da bilinen heykel, mum kalıplara dökülerek yapılmış. M. S. 200 yy. da yapıldığı düşünülüyor. Mart, savaş ayıdır. Ordular martta savaşa çıkarlarmış. Bu nedenle bir elinde mızrağıyla savaşı, diğer elinde çiçek buketiyle baharı temsil ediyor. Gezip görme fırsatı bulamadığımız güzellikleri bizlere fotoğraf ve yazınızla sunduğunuz için sizi tebrik ediyorum."} {"url": "https://gezginruhu.net/suluklu-gol/", "text": "Sülüklü Göl'e ulaşınca, sabah başlayan zor ve uzun mücadele öğleye doğru görsel şölene dönüşüyor. Uzaklara götürecek kadar muhteşem güzellikte manzara, öğle yemeğinde size eşlik ediyor.. Hatta geceyi bile onunla geçirme isteği duyabiliyorsunuz, belki bir çadır kampı yaparak... Neden olmasın ? Turkuaz, az görülen bayıldığım bir renk... Kendiliğinden oluşan eski bir krater gölüymüş, ekip liderimizin anlatımlarından... Etrafındaki ağaçlar, özenle işlenmiş bir gerdan gibi tamamlıyor manzarayı. Bulutları ve gökyüzünü de unutmamalı! Sanki gelin tülü; sizi, birkaç saatliğine misafir ediyorlar, doğadaki şenliklerine.. Ara sıra bu güzelliği bozan silah sesleri duyabiliyorsunuz. Etrafta birkaç aile, piknik havasında eğleniyorlar, çoluk çocuk sesleri... Kıyıda, uzaklara dalarak öğle yemeğini yedikten sonra etrafa, keşif turu yapmaya başlıyorum. Ve karşıma yaban elması çıkıyor... Dalından ''Ye beni '' der gibi bakıyor... Yere düşenler olgunlaşmış diyerek seçime başlıyoruz. Biraz ekşi ama organik bir tatla tanışıyorsunuz."} {"url": "https://gezginruhu.net/suya-yurumek-nuzhetiye-selalesi/", "text": "Aylar sonra değişik, güzel bir deneyim yaşadım. Uzun yıllardır doğayı adımlarken, yakınımızdaki güzellikleri maalesef es geçmişiz onu anladım. Yeni tanıştığım yürüyüş grubuyla, yeni parkurda Nüzhetiye Şelalesi'ne doğru yürüdük. Biraz kalabalık yaklaşık 27 kişiydik. Toplanma yerinden aracımızla hareket ettik. Kocaeli'nin Gölcük ilçesinin sırtlarında önce etrafa yayılan yeni yerleşimlerin arasından yeşilliklere doğru yükseldik. Önümüze serili Körfez manzarasına karşı ilk molayı Nüzhetiye Köyü'nde verdik. Çaylı, simitli muhteşem ikiliyle güne başladık. Molanın ardından aracımızla Nüzhetiye Şelalesi Alabalık Tesisine kadar geldik. Aradaki mesafe oldukça kısaymış araca bile gerek yokmuş, yürüyerek gelebilirmişiz. Orta zorlukta bir parkur denilse de daha önceden deneyimi olmayanlara ve sağlık problemi olanlara biraz zor bir parkur diyebilirim. Aman dikkat! Hazırlıksız sakın yola çıkmayın! Bütün gün sürecek maceramıza, tesisin hemen yanından başladık. Uzunca bir süre derenin ya kıyısında ya da içinde taştan taşa bazen de toprağa atlaya zıplaya su sesinin eşliğinde uzunca bir süre yürüdük. Buraya kadar her şey oldukça keyifliydi. Zorluk bundan sonra başladı. Önümüzde dev gibi kayadan oluşan yükseltiyi aşmak gerekiyordu ve tek çıkışta iple tırmanmaktı. Kayanın üzerinde belli belirsiz oluşan basamaklardan, ipten de destek alarak yukarıya doğru birer birer tırmandık. Burası biraz zorlasa da oldukça keyifliydi. Tırmanırken zorlananlara da yardım ekibi hemen hazırda bekliyordu. Bundan sonra ''ay ıslanmayayım, aman ayaklarım suya değmesin!'' düşüncelerinden sıyrılıp bodoslama suya daldık. Buraya kadar kuru gelip buradan sonra yavaş yavaş ıslanarak yola devam ettik. Önce ayaklarda başlayan ıslaklık, şelaleyle buluşunca tüm bedenimize yayıldı. Bundan sonrası anlatılmaz sadece yaşanır... Islan ıslanabildiğin kadar diyerek, resmen yıkandık. Bir o kadar da eğlenip, keyif aldık. Parkurun en güzel bölümü şelaleydi. Muhteşem güzelliğe sahip bu ortamda yüksekten akan suyla uzun bir süre dans ediyorsunuz. Suyun keyfini çıkarınca mola süremizde bitti. Geldiğimiz yoldan geriye dönüş başladı. Islak bedenimiz ara sıra yüzünü gösteren güneşin, ağaçların arasından içeriye doğru sızan sıcaklığıyla tepeden aşağıya doğru kurumaya başladı. Gariban ayaklar parkur boyunca suyla bütünleşmiş bir halde ilerledi. Yolun yarısı olarak belirlediğimiz kayaya gelince durakladık ve sırayla aşağıya doğru ipin yardımıyla indik. İnişimiz çıkışımızdan daha kolay oldu. Başladığımız yere doğru ilerlerken soldan yukarıya doğru yükselen patikaya saparak, bu sefer gittikçe sudan uzaklaştık. Yükseldikçe yükselerek, dar patikada bazen bir dalın altından geçerek bazen de kaymamak için yere sağlam basarak uzunca bir süre ilerledik. Bu seferki hedefimiz şelalenin üst tarafına çıkmak. Şelaleyi besleyen suyun kıyısında kahve molamızı verdik. Sıcak suyumuzu termosta buralara kadar taşıdık. Bir kahve molasını çoktan hak etmiştik. Molanın ardından patikadan ayrılıp, traktör yoluna saparak aşağıya doğru yürüdük. Ara sıra böğürtlenler, yere düşen elmalar, armutlar etrafta ne varsa tadına bakarak ilerledik. Dalda kalan birkaç fındığa bile talip olduk. Sonunda köye doğru ilerleyip, günü tamamladık. Günün yorgunluğunu sucuk ekmek, meyve suyu ve üzerine içilen çaylarla atmaya çalıştık. Kocaeli ili, Gölcük ilçesi, Nüzhetiye Köyü sınırları içinde yer alan Nüzhetiye Şelalesi, özellikle sıcak havalarda doğa sevenlerin en çok tercih ettiği parkurların başında geliyor. Yaklaşık 5 kilometre uzunluğunda orta zorlukta bir parkur. Parkurun başlangıç ve bitiş yeri Nüzhetiye Köyü Alabalık Tesislerinin hemen yanı. Her ne kadar kısa bir parkur olsa da biraz zorluyor. Özellikle sıcak havalarda tercih edilmesini öneriyorum. Yürüyüş boyunca gürül gürül akan suyun sesine, kuşların cıvıltısı da karışarak ağaçların arasında muhteşem güzelliğe doğru yürüyorsunuz. Rota üzerinde dikkatli geçilmesi gereken iki nokta var. Deredeki bazı kayalar iple geçilirken, suyun akışından yosunlaşan taşlarda kayma riski oluşturuyor. Yer yer köprü görevi gören kütüklerin üzerinde yürümekte birazcık dikkat istiyor. Bizim gibi kahve keyfi yapanlardansanız, bardağınızı, kahvenizi, termosunuzu ve sıcak suyunuzu, Tıpkı bizim gibi fotoğraf tutkunuysanız, su geçirmez telefon kılıfı ve fotoğraf makinenizi koruyucusuyla almayı unutmayınız! Dere kenarında kamp kurabileceğiniz alanlarda mevcut. Nüzhetiye Köyü Alabalık Çiftliği'nde yeme içme işini halledebilirsiniz. Son Not: Fotoğraf tutkunları için muhteşem manzaralar var. Makinenizi almadan yola çıkmayın!"} {"url": "https://gezginruhu.net/tadimlik-istanbul-zeyrekten-geriye-kalanlar/", "text": "Tatlı bir İstanbul sabahına uyandım. Gezmek için güzel bir gün. Hava ne sıcak ne de soğuk. Yağmur bulutlarını da dünden kovaladık. Zeyrek sokaklarını dolaşmanın vakti geldi. Güne Şehzade Börekçisinde başlıyoruz. Burası gezilecek yerlere oldukça yakın ve toplanmak içinde merkezi bir yer. Gezi rotamız, biraz kiliseden dönüşen camileri, biraz da lezzet duraklarını kapsıyor. İlk tarihi bilgiyi sindiriyoruz. Önümüzdeki metro çıkışıyla börekçi arasındaki yol eski bir tarihi yolmuş. Büyük Reşitpaşa Sokağı meğerse eskiden, İmparator yoluymuş. Karşımızdaki Kalenderhane Camii, kiliseden camiye dönüştürülen ilk ibadethanelerden birisi. Camiyi gezmek için karşıya geçiyoruz. Yakında restorasyona girecek olan camiyi, restorasyon öncesi son görenlerden biri oluyoruz. Döneme ait güzel örneklerden biri olan bu kilisenin diğer adı Akaptalepyos olarak biliniyor. Theotokos Kyriotissa, Valens Kemeri'ne bitişik zamanla harabeye dönen bir saray hamamının üzerine inşa edilmiş. Önce Zaviye'ye sonra da Camii'ye dönüştürülen yapının çoğu fresklerin üzeri kapatıldığından aslından uzaklaşan yapılar arasına karışmış. Eskiden bu bölge manastırlar bölgesiymiş. Onlardan biri de sanırım burası. Fetih öncesi her cuma Meryem Ana ikonası sırayla şehirdeki manastırları dolaştırılırmış. Önemli bir Bizans yapısı Teodakis Kilisesi veya Akaliptos Manastırı da hem Meryem Anaya hem de İsa'ya atfedilen kiliseler arasında yer alıyormuş. Kalender Camii'den sonra Şehzade Caminin önünden geçiyoruz. Caminin önündeki milyon taşı dikkatimizi çekiyor. Milyon taşı Mimar Sinan tarafından yaptırılmış. Biraz daha ilerlediğimizde Arkeolojik Park'a geliyoruz. İçinde Arkeoloji Parkı ve Aziz Polieuktos Kilisesi kalıntılarını görüyoruz. Burası Ayasofya'dan önce yapıldığı düşünülüyor. Arkeolojik Park aynı zamanda evsizlerinde yurdu. Kilise kalıntıları keşfedilmeden önce kalıntıların içinde evsizler yaşıyormuş. Şimdilik etrafı tellerle çevrilerek koruma altına alınmış. Gezdiğimiz bölgenin bir kısmı Saraçhane olarak biliniyor. Saraçhane; ''Koşum ve eyer takımları yapan veya satan '', '' Koşum ve eyer takımlarını işleyen ve süsleyen'' kimselere verilen admış. İstanbul'un fethinden sonra kendi külliyesini kurduran Fatih Sultan Mehmet İstanbul Saraçhanesi'ni de kurdurmuş. Saraçhane, İstanbul'da kurulan ilk semt olarak da biliniyor. Kıztaşı, eski İstanbul olarak geçiyor. İmparator Marcianus ölümsüzlüğünü inşa ettiği, yüksekliği 16 metre olan sütunda en üsteki heykelin kanatlı Marcianus olduğu söyleniyor. Peki niye Marcianus Sütunu değil de Kıztaşı olarak biliniyor? Osmanlıdan kalan bir rivayete göre Ayasofya yapılırken kızın biri benim de katkım olsun diye sırtlamış taşı, yolda giderken rastladığı bir kişiden Ayasofya'nın bittiğini öğrenir. O da taşı buraya bırakır. Eskiden bir konağın bahçesiymiş burası. Yangında konak yıkılınca sütun burada kalmış. Bugünkü rotamızda tarihin izlerini sürerken bölgenin lezzet duraklarından faydalanmayı da düşünüyoruz. Buranın pek meşhur çorbacısı olan Paçacı Mahmut'a geliyoruz. Meşhur olunca içerisi de malum çok kalabalık. Sabah kahvaltımızı burada yapıyoruz. Gelsin kelle, paçalar! Kelle paçayla kendimize gelince Feyzullah Efendi Sokağı'na geliyoruz. 1700-1701 yılları arasında Erzurumlu Şeyhülislam Seyyid Feyzullah Efendi tarafından Darü'l Hadis olarak yaptırılan bina kurucusunun adıyla Feyziyye Medresesi olarak tanınmış. 1894 yılında İstanbul depreminde ve daha sonra Fatih yangınında hasar gören yapı Evkaf Nazırı Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi'nin gayretleriyle tamir ettirilmiş. Millet Kütüphanesi mimari eser olarak minaresi olmayan medrese olarak biliniyor. Aynı zamanda içinde cami olmayan tek medrese. Medreseden çıkınca yolumuz sarmacıyla kesişiyor. Fatih Sarmacısı, Aslanhane Sokakta 3 masadan oluşan yaklaşık 83 yıllık küçücük, mütevazı bir dükkan. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet'in akşam yemeğinden sonra mutlaka yediği, rulo şeklinde bir nevi revani tadındaki tatlıya Sultan Sarması veya ''Fatih Sarması''da deniliyor. Sultan Sarmasından sonra Nakşidil Valide Sultan Türbesi'ne geliyoruz. Türbe, İstanbul Suriçi Fatih Camisi'nin haziresine 1817 yılında Nakşidil Sultan tarafından yaptırılmış. Nakşidil Valide Sultan, I. Abdülhamit'in eşi olup, II. Mahmut'un annesi, Fransız iyi bir aileden geldiği söyleniyor. Burası Havaryum manastırı olarak da biliniyor ve Bizansın İmparatorlarının çoğunun mezarı da buradaymış. Fatih, yedi tepe üzerine kurulu bu şehrin en görkemli yerine 1470 yılında cami olması karar veriyor. Aynı zamanda Fatih'te buraya gömülüyor. Yapıldığı dönemde bu kadar görkemli değilmiş. III. Mustafa'nın zamanda gelişmiş. III. Mustafa, ciddi birçok camiye para harcamış ancak hiçbirine ismini verememiş. Etrafındaki medreselerde ilk İstanbul Üniversitesi'nin ve sahafların temelini atmış olduğu söyleniyor. Meşhur Vatan Caddesi'ne paralel yürüyoruz. Yemek için Hatay Mutfağı'nı seçiyoruz. Her ne kadar Hatay Mutfağı olsa da asıl Hatay'da yediğimiz yemeklerin lezzetini bulamıyoruz. Yemekten sonra Bozdoğan kemerinden geçiyoruz. Doğu Roma İmparatoru Flavius Lulius Valens tarafından MS. 378 yılında tamamlanmış. Bu nedenle Valens Su Kemeri olarak biliniyor. Tamamı 250 km olan su taşıma sisteminin bir parçası olan kemer, antik dönemin en büyük su kanalı tesislerinden biri. Bozdoğan Kemeri'nden içeri doğru girdiğimizde önce Kadınlar Pazarına, bölgede yöresel ürünler satan esnafa uğrayıp oradan da tatlı için At Pazarı'na geliyoruz. At Pazarı denilen yer; nargile kafelerin, çay bahçelerinin, olduğu bir yer. Burası Öteki İstanbul'un Cihangir'i, Nişantaşı'sı. Kadınlar Pazarı olarak bilinen yer ise Osmanlı Dönemi'nde kadınlardan oluşan esnafın burada tezgahlar kurup yöresel ürünler satmaya başlamasıyla ismini almış. II. İoannes Komnenos'un ilk eşi Eirene tarafından yaptırılmasına başlanan, eşinin ölümünden sonra Ioannes tarafından tamamlatılan birkaç şapelin oluşmasından doğan kilise Fatih Dönemi'nde medreseye çevrilen yapı adını, hazır anlamına gelen Zeyrek Molla Mehmet'ten almış. Camiye sadece dışarıdan bakabiliyoruz. Hemen yanındaki ara sokakta zurna ve davulun eşliğinde gelin çıkıyor. Biraz onların mutluluğuna ortak oluyoruz. Günün yorgunluğunu caminin karşısındaki muhteşem manzaralı Zeyrek Kafe'de atıyoruz. Gezimiz Zeyrek ağırlıklı olunca biraz bahsetmeden geçmeyelim. Zeyrek, İstanbul'un Fatih ilçesine bağlı bir mahalle. Haliç'e bakan güzel bir manzarası var ve adını nereden aldığını yukarıda bahsetmiştim. Ayrıca birkaç Bizans sarnıcına ve yine Bizans kökenli küçük Şeyh Süleyman Camii'ne ev sahipliği yapıyor. Zeyrek kafe'den sonra meşhur tavuk pilavcılar sokağından geçip, plakçılar çarşısından geçip Ayın Bir'i Kilisesi'ne geliyoruz. Kilisenin asıl adı Vefa Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi olarak da biliniyor. Burası 1700'lü yıllarda Arnavut asıllı Ortodoks bir ailenin evinin bahçesiymiş. Maria ismindeki kızları rüyasında Meryem Ana'yı görmüş. Meryem Ana ona bahçede bir ayazma olduğunu söylemiş. Gerçekten de bahçede bir su kaynağı bulunmuş. Aile buraya kilise yapmaya karar vermiş. Yapılan bu kilise de Meryem Ana Kilisesi olarak anılmaya başlanmış. Ayın Biri ünvanına ne zaman nasıl erişti bilinmiyor ancak yılbaşında insanlar buraya akın akın gelmeye başlamış. Kulaktan kulağa yayılarak bu bir ritüele dönüşmüş. 30 yıl öncede anahtar seremonisi oluşmuş."} {"url": "https://gezginruhu.net/tarihin-sulara-gomuldugu-yer-halfeti/", "text": "Antep'ten çıktıktan sonra yaklaşık bir buçuk saat mola vermeden ilerliyoruz. Bir yamacın kıyısında duruyor aracımız. Niye durduğunu, manzarayı görünce anlıyoruz. Karşımızda Rumkale ve biz onu arkamıza alarak uçurumun kıyısındaki kayaya doğru ilerliyoruz. İlk pozumuzu, '' bana bir şey olmaz, düşmem ben'' iç sesleriyle kayanın üstünde veriyoruz. Meğerse burası Antep'ten geliş yönünde ilk fotoğraflık mola yeriymiş. Etrafımızdaki gençlerin fotoğraf heyecanından anlıyoruz. Aşağıya doğru aracımızla ilerlediğimiz de kıyıda bekleyen teknelerden biriyle anlaşarak saklı cennete Halfeti'ye doğru yol alıyoruz. Buralara birkaç defa yolumuz düşse de Rumkale'den hiç yola çıkmamıştık. Her gelişimiz Urfa'yla kesişince buraları sadece uzaktan seyrederek Halfeti'de dolaşmıştık. Rumkale, Fırat Nehri ve Merzimen Çayı'nın kesiştiği yerden yukarıya doğru yükselen sarp kayalıklarla çevrili yüksek bir tepe üstüne savunma amaçlı kurulan bir kale aslında. 1838 de Rumkale'yi ziyaret eden Moltke'ye \"kayalığın nerede bittiğini, insanların dokunuşlarının nerede başladığını söyleyebilmek çok zor\" dedirtecek kadar doğayla uyumlu mimari özelliğe sahip. Şimdilik gezemiyor sadece uzaktan bakışıyoruz. Issızlığın öyküsü 2000 yılında Birecik Barajının yapılmasıyla başlıyor. Ülkemizin yavaş şehirlerinden biri olan Halfeti'nin %80'i sular altında kalmış bile. Ancak su üstünde kalan Halfeti'yi ve çevre köyleri görebiliyoruz. Gelenlerin en çok ilgisini, çoğu suların altında kalan ve su üstünde sessizliğe terk edilmişliğin öyküsü Savaşan köyü çekiyor. Tekne turlarının çoğunun rotası bu yönde. Köyde görülecek ana mimarinin çoğu sular altında olsa da, su üzerinde yalnızca minaresi görünen cami bu bölgenin simgesini oluşturuyor. Halfeti, Şanlıurfa'ya bağlı bir ilçe olduğundan, iki farklı yönden gelerek gezilebiliyor. Geldiğimizde aynı anda hem Gaziantep'te hem de Şanlıurfa'da olabiliyoruz. Halfeti, tekne turlarının başlangıç noktası olunca oldukça kalabalık. Her ne kadar yereli çoktan yeni Halfeti'ye taşınsa da kıyıdaki işletmeler hala aktif çalışıyor. Ziyaretçilerin çoğu öğle yemeklerini burada yiyor. Çay molaları burada veriliyor. Bu nedenle günün her saati özellikle yaz ve bahar aylarında oldukça kalabalık. Özellikle baraj gölünde yetişen Şabut balığı ana yemeği oluşturuyor. Bunun dışında Haşhaş Kebabı, Patlıcan Kebabı, Domatesi Kıyma Kebabı, Et Kuşbaşı çeşitleriyle teknelerdeki işletmeler yemek ihtiyacımızı karşılıyor. Tekne turları, 1 saatle 2 saat arasında değişen sürelerde yapılıyor. Gezi rotası ise Rumkale'nin karşı kıyısından başlayan tekne turları önce Savaşan Köyü'ne sonra Halfeti'ye uğruyor. Halfeti'den bindiyseniz rota tam tersi oluyor. Her seferinde öncelik Savaşan Köyü, batık minare. Gittiğim Halfeti'ye bu gözle görmemiştim. Bu ruhu yaşamak için tekrar gitmeli. Teşekkürler."} {"url": "https://gezginruhu.net/tasavvuf-adasi-galata-mevlevihanesi/", "text": "İstanbul'un fethiyle bu güzel şehirde birçok Mevlevihane kurulmuş. Kasımpaşa, Beşiktaş, Yenikapı, Üsküdar, Bahariye ve bugün keyifle dolaştığımız Galata Mevlevihanesi... Bunlardan sadece Yenikapı ile Galata Mevlevihanesi dimdik ayakta! Hıristiyan mahallesinde bir tasavvuf adası olarak da söylenen Mevlevihane, kapısını gayri müslümlere de açan bir sufi yuvasıymış. Bu nedenle İstanbul'a gelen oryantalist sanatçıların, yazarların da oldukça ilgisini çekmiş. İstanbul'un fethinden 40 yol sonra başlayan mevlevihanenin öyküsü bugünkü şekline ancak kendisi de ''harici'' bir Mevlevi olan III. Selim'le başlayan modernleşme hareketiyle 1791 yılında padişahında takdir ettiği Şeyh Galip Dede'nin döneminde gelmiş. Galip Dede Caddesi olarak da anılan Yüksek Kaldırım üzerindeki tekke, döneminde çok önemli bir tasavvuf ve kültür merkezine dönüşmüş. Tasavvuf ve kültür merkezi olarak da tanımlayacağımız mevlevihanenin giriş kapısında hem içe hem de dışa bakan tarafta sultanların turaları bulunuyor. İçtekinde III. Selim'in, dıştakinde II. Mahmut'un, sekizgen bir iç plana sahip olan semahane kapısındaki turaysa Sultan Abdülmecid'e ait. III. Selim'in, mevlevihanenin yapılışına katkısı büyük demiştim, bizzat açılışına katılmış. Semahane, derviş hücreleri, türbe, hazire, kütüphane, mescit, sebil, mutfak gibi bölümlerden oluşan tekkenin kuruluşundan kapanışına kadar post makamında 28 dede yer almış. Yüzlerce yıllık haziredeki '' sikkeli'' mezar taşlarından da anlaşıldığına göre onlarca dedenin yanı sıra tekkeye bağlılığıyla bilinen ünlülerin de türbesi yer alıyor. Esrar Dede'den Ankaralı Şeyh İsmail Resuhi Dede'ye kadar birçok Mevlevi yatarken aralarında tekkeye bağlılığıyla bilinen ünlülerden Osmanlıya hizmet eden iki devşirme; ilk maatbayı kuran İbrahim Müteferrika ve Osmanlı ordusunda topçuluk teşkilatını modernize eden Humbaracı Ahmet Bonneval Paşa yan yana yatıyorlar. Mevlevihanenin gayri müslümlere de açık olduğunu söylemiştim. Onların en ünlülerinden 19. Yüzyılın sonlarında İstanbul'u ziyarete gelen masallarıyla ünlenen Hans Christian Andersen ve ondan bir elli yıl sonra gelen ressam Mahmur söylenebilir. İstiklal Caddesindeki bazı binalar gibi Galata Mevlevihanesi'nin de başına çok şeyler gelmiş. Bir dönem yapının bir kısmına Beyoğlu Evlendirme dairesi inşa edilmiş. Semahane, vakıflar tarafından lojman olarak kullanılmaya başlanmış. Girişin hemen yanında yer alan Halet Efendi Kütüphanesi'de bir dönem Tünel Karakolu olarak kullanılmış. 1975 yılında Turizm Bakanlığı'na bağlanan Mevlevihane kapılarını tekrar Divan Edebiyatı Müzesi olarak açmış. Mevlevihane, 2011 yıllında aslına uygun olarak büyük bir restorasyondan da geçerek Galata Mevlevihane'si olarak tekrar hizmete açılmış. Pazartesi hariç haftanın her günü açık olan müzede çeşitli müzik aletleri, dönemlere ait mevlevi eşyaları ve farklı dönemlere ait eserler sergileniyor. Her akşam sema gösterileri düzenlenen müzede aralık ayında ise Şeb-i Arus törenleri de yapılıyor. Bu mübarek aylarda böyle iç açan bir yazıyı okumak hoştu. Yazılarınızın devamını bekliyoruz. Sağ olun."} {"url": "https://gezginruhu.net/taslarin-ve-duslerin-kenti-diyarbakir/", "text": "Çok uzak zamanların yakın tanığı, taşların ve düşlerin kenti bizim de düşlediğimiz kentlerden biri olunca bu sefer yönümüzü bir kere daha Güneydoğu'ya çeviriyoruz. Evet Diyarbakır'dayız. - Diyarbakır Surları Çin Seddi'nden sonra dünyanın en uzun surları bu şehirde. Madem Çin'e gidemiyoruz, yurdumuzdaki surları görelim.'' diyerek kuş misali soluğu Diyarbakır'da alıyoruz. Şehirle bütünleşen surlar M. Ö. 4000-3000 yılları arasında ilk Huriler tarafından yapıldığı söyleniyor. Daha sonra gelip geçen uygarlıkların taş üstüne taş koyarak bugünkü halini aldığını görüyoruz. Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan şehir, 9 bin yıllık bir geçmişe sahip. Bir dönem Romalılar, Bizanslılar ve daha sonra da Osmanlıların egemenliğine geçen şehirde o döneme ait en güzel eser surlar oluyor. Yer yer yıkıklar olsa da UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan 82 burçtan oluşan surlar; 5 km uzunluğunda yaklaşık 10-12 metre yüksekliğinde bir kalkan balığı görünümünde. Eski şehre yani sur bölgesine dört farklı kapıdan giriliyor; Mardin Kapı, Dağ Kapı, Yeni Kapı, Urfa Kapı. Surların üzerine çıkmak tehlikeli gibi görünse de bir çok kişinin üzerinde dolaştığını görünce biz de tırmanıyoruz. Aşağıdaki manzara güzel, yukarıda ise farklı bir güzellikle karşılaşıyoruz. Şehrin havası burada bambaşka! Uzayıp giden surlar üzerinde yürürken ara sıra da fotoğraf çekmeyi ve çektirmeyi ihmal etmiyorum. Gezilecek yerler Suriçi'nde; bu nedenle konaklamak için de tercihimiz bu bölge oluyor. Aynı zamanda şehrin kurulduğu yer de burası. Geçmişin izlerini burada sürüyoruz. - Hz. Süleyman Cami, Arkeoloji Müzesi, Atatürk Müzesi ve Saint George Kilisesi Gezimize ilk Hz. Süleyman Caddesi'nin bitiminde yer alan Saray Kapı Bölgesinden başlıyoruz. Günümüzün yarısını burada geçiriyoruz. Bölge bir iç kaleyi andırıyor. Geniş bir park içinde bir tepede tarihi mekanlar yer alıyor. Hz. Süleyman Türbesi'ni gezdikten sonra soldaki merdivenlerden müzelerin yer aldığı bölüme güvenlikten geçerek giriyoruz. Giriş biletlerimizi alınca geniş bir alanda yer alan müzeleri ve tarihi yapıları sırasıyla; Atatürk Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Aslanlı Çeşme, Saint George Kilisesi, Artuklu Sarayı'nı geziyoruz. İçeride yer alan kafenin terasında manzaraya karşı menengiç kahvelerimizi yudumladıktan sonra çıkıyoruz. - Sülüklü Han Gazi Caddesi'nden Mardin Kapı'ya doğru ilerlerken, Ulu Cami'nin karşısında yer alan ara sokaktan girince Sülüklü Han'a geliyoruz. Eski tarihi yapı gece sakinken gündüz bir o kadar kalabalık. Buranın en güzel keyfini gece yaşıyoruz. Mekanda özel şarapları yudumlayıp, yanında sunulan peynir ve etrafa yayılan müziğin eşliğinde zamanımızı güzel geçiriyoruz. Hafta sonu ve gündüz oldukça kalabalık olan handa akşamki huzuru yakalayamıyoruz. - Sur Kapıları ve Burçlar Mardin Kapı'ya gelince merdivenlerden yukarıya surların tepesine tırmanıyoruz. Yine surlar yine tırmanış yani. Aşağıda uzayıp giden parkta, havanın güzelliğinden kendini sokaklara atan halkın keyfine diyecek yok. Çimlerin üzerindeki masa ve oturaklarda çay keyfi yapanlar, parkta minderlere yayılanlar keyiflerine keyif katıyor. İnince bizde keyiflerine ortak olup birer demli çay içmeyi düşleyerek yukarılarda dolaşıyoruz. Surların kıyısına kurulmuş tek katlı evlerin yer aldığı sokağa doğru ilerlediğimizde, havanın güzelliğine kapılmış kapı önünde oynayan çocuklar, sohbet eden kadın ve erkekler bir o kadar iyimser halleriyle bize tebessüm ederek meraklı bakışlarla süzüyorlar. Biz yönümüzü Yedi Kardeş Burcu ve Evli Beden Burcu'na doğru çevirmiş, ilerliyoruz. Yedi Kardeş Burcu'nun önüne gelince durup üzerindeki sembollerin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyorken, üstünde gezinen ve değişik pozda fotoğraf çeken gençlere imrenip, yukarıya çıkmak için yol arıyoruz ama maalesef bu tarafta çıkılacak hiç bir yer yok. Etraftaki delikanlılara sorunca bir tanesi; '' var ama siz çıkamazsınız.'' diyor. Ve bizi tırmandığı yere kadar götürüyor ve gerçekten tırmanılamayacak bir yer olduğunu görünce sadece seyretmekle yetiniyoruz. Aynı sokaktan aynı sevimli, meraklı bakışların arasından sıyrılıp, yolun aşağısına doğru süzülüyoruz. - On Gözlü Köprü On Gözlü Köprüye doğru ilerlerken, bir tarafımızda bereketiyle uzayıp giden Hevsel Bahçeleri ve ona hayat veren Dicle Nehri, bir tarafımızda ise vızır vızır arabaların geçtiği işlek cadde. Davul zurna uzaktan duyulurken, Dicle'nin kıyısına dizili masalar, minderler, etrafta kalabalık, ara sıra gelen gelin ve damatlar tam bir düğün havasını yaşatıyor. Düğün fotoğrafları için doğal platform da olan köprü üzeri cıvıl cıvıl. Işığın en yumuşak zamanı da olunca nefis manzaraya karşı içtiğimiz çayın üstüne köprüyü bir baştan bir başa dolaşıyoruz. Köprü, bulunduğu yerde farklı zamanlarda yapılan ve tekrar tekrar yıkılarak günümüzdeki haline Mervaniler Döneminde gelebilmiş. O günden sonrada korunup, kollanmış. - Gazi Köşkü ve Eyvan Gecesi Köprüden dönerken, Gazi Köşkü'ne de uğruyoruz. Her akşam Eyvan Gecesi'nin de yapıldığı mekanda türküler eşliğinde güzel bir günü tamamlıyoruz. Geniş bir alanda bir tepe üzerine kurulu köşkün etrafında çeşitli mekanlarda yer alıyor. Düğün ve eğlence amaçlı hizmette verilen mekanlarda hafta sonu oldukça kalabalık. - Hasan Paşa Hanı, Nefis Kahvaltıları Gezimizin ikinci gününde Diyarbakır'ın kahvaltılarıyla meşhur olduğunu daha gelmeden duyduğumuz mekana Hasan Paşa Hanı'na geliyoruz. Hanın içinde birkaç tane mekan var. Biz balkonlu bölümden bir gün önce rezervasyon yaptırdığımız Mustafa'nın Yeri'nde nefis kahvaltımızı yapıyoruz. Karşıda Kadir'in Yeri aşağıda da çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar ve kafeler yer alıyor. - Ulu Cami Günün her saati önünde coşkun kalabalığın yer aldığı Cami'nin güzelliğini içeriye girince anlıyoruz. Değişik zamanları yansıtan mimari geniş bir avlunun etrafına dizilmiş. Sadece burada oturup seyretmek bile insanı manevi açıdan doyuracak güzellikte. Özellikle etrafında yer alan sütunların güzelliği Helenistik dönemi anımsatsa da nereden geldiği bu binaya mı ait olduğu pek bilinmiyor. Sadece yapıyı dimdik ayakta tutan değişik tarzda ve zamanda yapıldığı belli olan sütunların yanında kemerler, kıyıda yer alan güneş saati, ortadaki eyvan ve mimari açıdan büyüleyen bina merakla dolaşan ziyaretçiler ilgimizi çekiyor. Arka kapısından çıkarken yanında yer alan Zinciriye Medresesi'nin de kapalı kapısından şöyle bir bakıp geçiyoruz. - Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi ve Ziya Gökalp Müzesi Dar sokaklardan, tarihi yapıların önünden geçerek Cahit Sıtkı Tarancı'nın evine geliyoruz. Burası da diğer yapılar gibi ama bir başka güzel. Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğup büyüdüğü ve ailesinin yaşadığı ev şimdi müze olarak hizmet veriyor. Şaire ait eşyalar ve bakımda olan Ziya Gökalp'in Müzesi'ne ait eserlerinde bir arada sergilendiğini Ziya Gökalp Müzesi'ne uğrayınca öğreniyoruz. Bölgede yaşanan çatışmalardan dolayı Ziya Gökalp Müzesi zarar görünce eserleri korumaya alınmış, yaklaşık bir yıla yayılan restorasyon çalışmalarına da başlanmış. - Ara Sokaklar, Tarihi yapılar ve Hoş Mekanlar Ara sokaklarda dolaştıkça tarihi mekanlar ve avlularında yer alan kafelerde soluklanma molası veriyoruz. Bu güzel yapılardan biri de İskender Paşa Cami ve avlusu. Ara sıra küçük ve değişik mekanlarda bizi çekiyor. Bazen karşımıza güzel yapılar çıkarken bazıları terk edilmişliğin soğuk yüzünü yaşıyor. Sokakta oynayan çocuklar, sevimliliğiyle fotoğraflarımıza da sızıyor. Hemen poz vermeye başlayınca dayanamıyor anı ölümsüzleştiriyoruz. - Diyarbakır Kent Müzesi Sokaklardaki tabelaları takip ederek bir başka güzellikte cezbedici binaya Kent Müzesi'ne doğru ilerliyoruz. Müze Eski bir konak olan Cemil Paşa Konağı'nda hizmet veriyor. İki bölümden oluşan konağın, haremlik ve selamlığında yer alan eserler Diyarbakır'da yaşayan yerel halkın geçmişten günümüze kültürel zenginliklerini sergiliyor. - Hevsel Bahçeleri Dicle'nin gücü toprağın bereketiyle buluşup verimli alanlara dönüşmüş. Yüzlerce yıl yaşayanlara bolluk bereket getirmiş. Surlardan, On Gözlü Köprüye doğru uzanan uçsuz bucaksız topraklarda yeşeren besinler bugün en büyük gelir kaynağını oluşturuyor. 2013 yılında Dünya Miras listesine girmeyi başarmış. - Ulaşım Şehre gelmek için en kolay yol havayolu tabi bizim gibi uzaktan gelenler için geçerli. Büyük ve donanımlı havaalanı yolculuğumuzda oldukça rahat bir ortam sunarken hem havaalanından şehre, hem de şehirden havaalanına ulaşım da oldukça kolay ve sudan ucuz. Her 20 dakikada kalkan Z2 otobüsleriyle gayet ucuza seyahat ediyorsunuz. Dar sokaklarında uzun bir süre dolaşıp değişik yapıların fotoğraflarını çekip, yerlisiyle ara sıra yaptığımız muhabbetin ardından şehirden ayrılık vaktimiz de geliyor. İki güne sığdırdığımız gezimizde, merak ettiğimiz zaman mefhumundan bir türlü gidemediğimiz Malabadi Köprüsü, Antik Kentler, tarihi dokuların izlerini de başka zamana saklıyoruz. Hasan Paşa Hanı'nda yaptığımız binbir çeşit kahvaltı, Kısa süreli de olsa yorgunluğumuzu alan menengiç kahvesi ve Süryani Şarabı, Hala yukarılara tırmanacak kadar genç dinamik oluşumuzun vermiş olduğu haz, Tarihi konakların büyüsü, ünlülerin müzeleri, bıraktığı eserler, Hepsi ama hepsi bizde kalanlar. Tekrarını yaşamak dileğiyle."} {"url": "https://gezginruhu.net/taylandin-eski-baskenti-ayutthaya/", "text": "Bangkok şehir merkezine yaklaşık 1,5 saat uzaklıkta Tayland tarihinin eski başkenti Ayutthaya, geçmişten günümüze kutsal emanet kuleleri ve devasa manastırları ile dönemindeki ihtişamını hala gözler önüne sermeye devam ediyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 1991 yılında girmeyi başaran Ayutthaya, Bangkok'a kadar gelmişken görülecek yerlerin ilk sırasında yer alıyor. Tayland'ın Bangkok'tan önceki başkenti olan Ayutthaya, 1350 yılında kurulmuş. 400 yıla yayılan uzunca bir süre Siamlılar'ın başkenti olmuş. Nehirlerle çevrili olduğu için doğal bir korumaya sahip olan şehir, 1700'li yıllarda Asya'nın en önemli ticaret merkezi haline dönüşmüş. Şehirde, başta Portekizliler olmak üzere birçok Avrupa ülkesiyle ticari faaliyet gelişmiş. Şehrin nüfusu 18. yüzyılda 1 milyona yaklaşırken, o dönemde dünyanın en kalabalık şehri olduğu tahmin ediliyor. Ayutthaya'da, tapınakların çoğu, şehri çevreleyen nehirlerin oluşturduğu bir adacıkta bulunuyor. O yüzden gezmeye ilk buradan, adacığın girişindeki danışmadan alacağınız biletle gezmeye başlıyorsunuz. Bu tapınak 1374 yılında Kral Boromma Rachathirat tarafından yapılmış. Burası Budist Yüksek Patrikhanesi'nin merkeziymiş. Dolayısıyla da Ayutthaya Krallığı'nda Budizm Merkezi olarak kabul ediliyormuş. Burmalılar, kenti işgal ettiğinde burayı yakmışlar. Bu ikonikleşmiş buda kafası savaş zamanında bir heykelden fırlamış ve bu ağaçta yer bulup, etle tırnak gibi ayrılmaz olarak yapışmışlar. Bir inanışa göre bu yüzden kafan kopsa dahi, her zaman umut edecekmişsin. Tapınak, Kral Prasat Thong tarafından 1630 yılında Chao Phraya Nehri'nin kenarında yapılmış. Kral, kendisinin ne kadar iyi bir Budist olduğunu göstermek ve annesinin dileğini yerine getirmek için bu tapınağı yaptırmış. Burası, Ayutthaya'nın en büyük tapınağı olarak biliniyor. 1491 yılında inşa edilen Wat Phra Sri Sanphet 16 m uzunluğunda ve 250 kg ağırlığında altın kaplı bir Buda heykeline ev sahipliği yapıyormuş. 1767'de şehri işgal eden Burma Ordusu bu devasa Buda heykelini eritip, Burma'ya götürürken, tapınağı da ateşe vermişler. Geriye sadece Kral Borom Trai Lokanat ve iki oğlunun küllerinin bulunduğu Chediler kalmış. Wat Phra Ram 1369'da Kral Ramesuan tarafından babasının yakıldığı yerde yaptırılmış. Tapınak 1438 yılında Kral Borommaracha II hanedanlığı (1424-1448) sırasında yapılmış. Burma-Siam savaşından sonra, Burmalılar zaferlerini kutlamak için bu tapınağı yapmaya başlamışlar fakat sonra Burmalıları yenen Siamlılar yarım kalan tapınak inşaatına devam etmiş. Böylece ideoloji karmaşası yaşamış bir tapınak meydana çıkmış. Tabanı Burma, gövdesi Siam stili olan bir tapınağa dönüşmüş. Tapınakların arasında gezerken; '' yağmadan, yakılıp yıkılan şehirden geriye kalan bunlarsa, bu şehrin işgal edilmeden önceki hali nasılmış?'' diye düşünmeden edemiyor insan. Tayland denilince yüzen pazarlarda akla geliyor. Başta Bangkok olmak üzere yüzen pazarlar oldukça fazla ve ilgi çekici. Zamanınız varsa Antik kente yakın küçük ama oldukça etkileyici yüzen pazarı gezebilirsiniz. Biz tercihimizi Bangkok'taki meşhur pazardan yana kullandık. Ayutthaya'ya en keyifli yolculuk Chao Praya Nehri'nden bir tekneyle gitmek. River Sun Cruise şirketi her gün nehir turu düzenliyor. Bangkok'tan tren veya minibüsle de gidiliyor. Bunları yapamazsanız günü birlik grup turlarına katılabilirsiniz. Geze geze giderim diyenlere de araba kiralamayı öneriyoruz. Zaman bizim gibi önemliyse yukarıdaki tavsiyelerin hepsini unutarak bir taksiciyle anlaşıp, gönlünüze göre gezmeniz. Biz taksiciyle anlaşarak gittik. Çevredeki bütün tapınakları da gezdik. Yemek içinde taksicinin önerdiği yerel lokanta da yemek işini hallettik. Bangkok'un kuzey otogarı Mo Chit'ten otobüslerle 2 saatte, Hua Lamphong Railway Station'dan trenlerle 1,5 saatte gidiliyor. Not: Trenle gidişte istasyon tapınak alanına biraz uzak. Bunun için tren istasyonundan yaklaşık 15-20 dakikalık tuktuk ile kısa yolculuk sizi bekliyor. Tek tek bilet fiyatları; 20 ile 60 Baht arasında değişiyor. Bir ülkeyi bir şehri fethedersin de o canım tarihi zenginliklerden ne istersin? Yüzyıllardır yaşanan bu vahşeti anlatabilecek kelimeler yok. Yazık çok yazık!! Aklıma geldi gülldüm, çook uzaktaki elin adamını eleştrirken memleketimdeki müzelerden tarihi eser çalan bizim barbarları unutmak!!"} {"url": "https://gezginruhu.net/tekeden-kabakoza-dogru/", "text": "Önümüzde epeyce uzun bir yol var. Sabah erkenden toplanıp, yola düşüyoruz. Şehirden biraz uzaklaşıp, yeşilin kucağına doğru uzanıyor, 12 km 'lik yürüyüş rotamıza doğru ilerliyoruz. Bu sefer yönümüz Şile'nin kıyıları Kabakoz'a doğru. Köylerin içinden geçip, Denizli Köyü'nde kısa bir mola veriyoruz. Sabah yapamadığımız kahvaltımızı bir köy kahvesinde demli çayla tamamlıyoruz. Sonra önümüzde uzayıp giden parkura doğru ilerliyoruz. Yürüyüşe Teke Köyü yakınlarında mangal kömürü ocaklarının yanından başlıyoruz. Rahat, geneli düz ayak diye tabir edeceğimiz bir yürüyüşle meşe, gürgen ve kayınların çoğunlukta olduğu ormanın içinde uzun süre yürüyoruz. Şansımıza hava çok sıcak. Önceden uyarıları dinleyerek kıyafetlerimizi ona göre seçiyor, güneş kremini de atlamıyoruz. Ara sıra grup liderimiz Ümit, çevremizi saran ağaçlardan, çiçeklerden ve renk renk uçan kelebekler, böceklerden bahsetmeden geçirmiyor. Etrafımızda sonbaharda olgunlaşacak hatırı sayılır miktarda kestane ağacı var. Ama şimdi yaban erikleri ve böğürtlenlerin zamanı. Yol üzerinde tadına doyacak kadar bol miktarda. Hepsinin tadına bakarak ilerliyoruz. Hem kısa soluklu molalar hem de çevredeki güzellikleri atlamıyoruz. Kızılcık, yabani elma ve incirler ise daha olgunlaşmamış. Biraz daha zaman, daha doğrusu Sonbaharda burada bize yapacak çok iş var. Etrafımızda yeni yeni açan ''arı kovanı'' da denen yüksükotları, dikkat çekici sarı renkleriyle kargaotu, papatyalar ve mürverler ise bu parkurun yaz sonu çiçekleri olarak sırasını alıyor. Bölgenin yaban sakinlerine ilgi ve sevgimizi ise hiç esirgemiyoruz. Bazen küçük bir uysal yılan, tatlı su yengeci bazen de çatalkuyruklu bir erik, kırlangıç kuyruk kelebeği. Yolun sonunda denize, Kabakoz'a kavuşuyor, günboyu yürümenin verdiği hararetle çoğumuz soluğu plajda alıyoruz. Deniz güzel, önümüzde uzayan kumsal, serin Karadeniz'in azgın sularıyla buluşturuyor bizi. Ama suyun içinde mevsime özgü küçük bazı böcekler bir türlü rahat vermiyor. Hafif hafif ısırıkları hissederken denizin keyfini çıkarıyoruz. Güle oynaya günü Yağcılar Köyü'nde verilen kısa molanın ardından tamamlıyoruz. Ve bu güzel günü yaşatan Yaban Adımları'na sonsuz teşekkürler ediyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/tifliste-gezilecek-yerler-bizim-deneyimlerimizle/", "text": "Birisi kulağıma fısıldadı, aklıma düştü... Hayalimi paylaştım; o ona söyledi, öbürü diğerine derken 9 kişi olmayı başardık. Belki daha da çoğalacaktık, duymayanlar duysaydı! İlk defa bu kadar kalabalık yol alıyoruz. İtiraf edeyim, biraz ürktüm. Ben fotoğraf çekmeyi, her deliğe girmeyi, ara sokakları arşınlamayı severken; diğerlerini de sıkar mı, diye kara kara düşünürken, buna bir de geciken izin onayı eklendi. Son dakika onu da halledince doğru yola koyulduk. Sabaha karşı şehre iniyoruz. Maalesef Pegasus'ta sadece gece yarısı uçuşlar gerçekleşiyor. Bizde uygun bilet bulunca hemen atlıyoruz. Yolculuğun saatini düşünemiyoruz. İyi de oluyor, hafta sonunu dolu dolu yaşıyoruz. Konaklamak için Metekhi's GALAVANİ Otel'i seçiyoruz. Otelimiz, hem gezeceğimiz yerlere yakın, hem de konaklama açısından oldukça konforlu ve ucuz. Zaten şehir ucuz. En az bütçeyle gezdiğim şehir ünvanını hemen kapıyor, tabi şimdilik! 9 kız, 12 kişilik odada altlı üstlü ranzalara yerleşiyoruz. Geriye üç yatak kalıyor, orayı da diğer konaklayıcılara ayırıyoruz. Banyo tuvalet odanın hemen yanında bu açıdan da rahatız, kalabalık olunca biraz bekleme olmasa daha da iyi olacak. Kahvaltı ekstra ücrete tabi olarak tercihe sunuluyor (Kahvaltı 10 GEL). İki gün için konaklama ve kahvaltı dahil kişibaşı; toplam 71 Gel ödüyoruz. Personel yardımsever; otel temizlik, kahvaltı ve konumu açısından da iyi olunca rahat ediyoruz. İlk soluğu Old Town denilen bölgede alıyoruz. Metekhi Köprüsü'nü geçince geceli gündüzlü en kalabalık meydana çıkıyoruz. Tbilisi yazısının hemen arkasında yer alan kafeye giriyoruz. Menüde Türk kahvesi yazıyor, hemen birer tane sipariş veriyoruz. Gelen kahvelerden bir yudum alınca yanlış karar verdiğimizi anlıyoruz. Tatsız, köpüksüz, acılı bir şey geliyor. Mecburen içiyoruz ve şehirde kaldığımız sürece de bir daha içmek istemiyoruz. Hemen önümüzde yer alan TBİLİSİ yazısının önünde şehre ayak bastı fotoğrafını çekip, keşif yolculuğuna devam ediyoruz. Şehrin yapısına baktığımızda ilk izlenimlerimiz şöyle; genellikle eski ortaçağ kültürü ve Sovyet mimarisinin etkisin de kalmış. Her adım başı kilise mevcut. Halk çok dindar, özellikle Pazar günleri kiliseler dolup taşıyor. Ara sıra kilise önünde veya sokak aralarında dindar kadınların bir şeyler satıp, dilendiklerini de gözlemliyoruz. ''Sana bir tepeden baktım, Tiflis'' niyetiyle teleferiğe binmek için Barış Köprüsü'nü geçiyoruz. Şehrin sembolü haline gelen köprü şahane, teleferik de hemen yanında yer alıyor. Çiçeklerle bezenmiş parkın içinden geçip, sıraya giriyoruz. Kalabalık oluşu gözünüzü korkutmasın, sıra hemen geliyor. Bindiğiniz anda masal başlıyor. Yavaş yavaş şehrin üzerinden yükseliyorsunuz. Teleferiğin çıktığı noktada şehrin zenginlikleri de bir arada sunuluyor. Hangisinden başlayacağımızı şaşırıyoruz. Önce önümüzde yer alan terastaki kafeye yerleşip içeceğimizi, yiyeceğimizi söyleyip bir soluklanma molası veriyoruz. Sonra şehrin sembolü olan Mother of Georgia'yı ziyaret edip, birkaç fotoğrafın ardından surlara doğru ilerliyoruz. Burası da ayrı bir güzellik sunuyor. Şehri farklı açıdan keşfedip, botanik parka doğru yol alıyoruz. Botanik Park'ta kaybolmalı... Surları gezip, botanik parka doğru ilerliyoruz. Burası derin bir vadi ve önce epeyce merdiven inmemiz gerekiyor. Merdivenleri aştığımız anda yeşilin içinde kaybolmaya başlıyoruz. Hemen gişeden biletimizi alıp, sağa doğru ilerliyoruz. Yeşille sarılıp sarmalanmış nefis bir ortamın kucağına düşüyoruz. Önümüzdeki yolda ilerlediğimizde su sesi bizi köprüye sürüklüyor. Aşağıdan şırıl şırıl akan su sesi ve şelalenin coşkusu bizi çekiyor. Nerede olursanız olun suyun sesine doğru ilerliyorsunuz. Şelaleyle buluşunca hemen ayakta ne varsa atın, suyla buluşun. Biraz soğuk ama olsun... Bıraksalar saatlerce burada kalınır, o kadar dinlendirici. Geniş bir alana yayılı parkta, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Sülfür hamamlarına doğru ilerlediğimizde başka bir şehre gelmiş gibiyiz... Botanik parktan çıkınca dar ara sokaklardan geçerek buraya geliyoruz. Hamamlar surların hemen altında. Hala aktif olarak kullanılıyor. İçeride özel odalar ve bölümler yer alıyor. 1.5 metre derinliğindeki havuzun sülfürlü sularında rahatlarken, isteyen dinlenme odası kiralayıp masajda yaptırabiliyor. Bildiğiniz bizdeki hamamların benzeri, yabancı değiliz. Hamamların etrafını dolaşarak, kubbelerde çekilen fotoğraftan sonra etrafa yayılan sülfür kokusunu takip ederek derenin kenarındaki yürüyüş platformundan ilerliyoruz. Hem bina hem de ortam bakımından oldukça etkileyici. Sanki başka bir şehirdeyiz, bu bölgenin mistik bir havası var. Bizim Sultanahmet Meydanı'ndaki satıcı profiliyle, yapılarında da Fas'tan esintiler harmanlanıp ortaya farklı bir karışım çıkmış. Şehrin simgesi Özgürlük Meydanı. Hamamlardan sonra grubumuzla buluşma yerimiz de burası oluyor. Meydan, Rus İmparatorluğu döneminde Erivan, Sovyet döneminde ise Lenin Meydanı olarak isimlendirilse de günümüzde Özgürlük Meydanı olarak biliniyor. Birçok önemli binalar ve Rustaveli Caddesi'de buraya bağlanıyor. Gelince burada bayağı bir zaman geçiriyoruz. Özellikle yemek yenilecek hoş mekanlar yer alırken, akşamları eğlenerek zaman geçirilecek yerler de burada. Şarap ve peynir marketleri, hediyelik eşya dükkanları, kafeler de yer alıyor. Meydana yakın Abesadre Sokağı'nda yer alan Cafe Linville'ye giriyoruz. İçeriye girdiğimiz anda biraz eski olmasına rağmen hoş bir mekanla karşılaşıyoruz. Eski bir yapı, zevkli bir dekorasyon ve lezzetli gürcü yemekleriyle güzel vakit geçiriyoruz. Akşam sokaklar canlı, her yerden yayılan farklı müziğin ritmine doğru ilerliyoruz. Şehir akşam olunca bir canlanıyor inanamazsınız. Gündüz kıyıda köşede birkaç kişiyle sınırlı gençlik geceleyin sokaklarda eğleniyor. Her türlü zevke göre müzik dinleyip, içeceğini yudumlayacağınız hoş mekanlar da mevcut. Özellikle Kote Abkhazi Sokağı müziğin ve mekanların doğru adresi. Bir gecede iki mekan gezip, ilk gecemizi tamamlıyoruz. 9 March Park'ın içinde Old Bazaar' a gidiyoruz. Bizim bit pazarı gibi ne ararsan var. Hava bir açıp, bir kapanıyor, akşama doğru yağış artınca satıcılar da erken toplanmaya başlıyor. Hızlı bir şekilde dolaşıyoruz. İyi pazarlıkla iki tane analog fotoğraf makinesi sahibi olup, pazardan ayrılıyoruz. Yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan sanat merkezine de şöyle bir uğruyoruz. Güler yüzlü ressam kapıda karşılıyor. Kendi eserlerini sergilediği küçük bölümde çeşitli açılardan fotoğraf önerileriyle anılarımızı kalıcı kılıp, tebessümle çıkıyoruz. Tamamen tesadüfi girdiğimiz dükkan Gabriadze Theatre binasının hemen yanında yer alıyor. Biz tiyatro binasını görmek için buralara uzandığımızda karşımıza çıkışıyla güzel bir sürprizde yapmış oluyor. Vekua Sokağına dizili çiçeklerin kokusu ve gün boyu satmayı düşleyerek birer yorgun bedene dönüşen çiçekçilerin birbiriyle hararetli sohbetlerine kısa süreli tanıklığın ardından otelimize doğru yol alıyoruz. Şehrin sembolü olan Metekhi Köprüsü'nün hemen yanında yükselen Metekhi Kilisesi'ne de uğruyoruz. Metekhi, kelimesinin anlamı saray çevresi demekmiş. Kilise ve çevresinde yer alan bölgenin tarihi MS. 5 yüzyıla kadar uzanıyor. Kiliseye şehrin neresinden bakarsanız bakın heybetiyle yükseliyor. Yapılışı oldukça yeni olan ve bütün kiliseleri heybetiyle gölgede bırakan Holy Trinity Cathedral'ini Pazar günü gezme fırsatını yakalıyoruz. İçerisi oldukça kalabalık ve Pazar ayini var. Yapı gezdiğimiz yerlerin tam zıt istikametinde bu nedenle Pazar günü kahvaltıdan sonra ilk işimiz buraya gelmek oluyor. Otelimize de oldukça yakın. İki günle sınırladığımız gezimizde birçok yeri gezdiğimiz gibi gidemediğimiz yerler de oluyor. ''Bir sonra ki gelişimize'' diyerek kendimizi de teselli ediyoruz. Şehre dair deneyimlerimiz bu kadarla sınırlı değil tabi. Yemek yediğimiz hoş mekanlar, müzikli ortamlar, gezimizden geriye kalanlara da buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gezginruhu.net/tokatli-kanyonu/", "text": "Terastan çıktığımızda, mimarisiyle büyüleyecek su kemeriyle karşılaşıyoruz. Karşıdan bol bol fotoğrafını çekip ara sırada bakışıyoruz. Aşağıya doğru saymadan, bir çok merdiveni birer birer adımlıyoruz. Sağa sola kıvrılarak, yanımızda akan suya selam çakarak, iniyoruz. Ve nihayet kanyonun içine varıyoruz. Şans eseri kafamızı yukarı kaldırdığımızda Krsital Terasın yüksekliğini görünce bir de ürkme bakışı atıyoruz. Bayağı yüksekteymiş! Önümüzde uzanan patikada ilerlemeye başlıyoruz. Kuş seslerini dinliyor, baharın müjdeleyicisi, gülümseyen çiçekleri seviyoruz. İleride bir çiftlik karşımıza çıkıyor. Girişteki tabela da \"Eyitimli atlar\" yazısı oldukça hoşumuza gidiyor. Eyitimli atlar, eşekler derken patikadaki yola devam ediyoruz. Bu sefer su, solumuz da coşkuyla akarak eşlik ediyor. Az gidiyor, uz gidiyoruz ve eski bir köprüye varıyoruz. Bir de sarmaşıktan gerdanlık takmış ya, güzelliğine diyecek söz bırakmamış köprünün, sağına, soluna, altına her yerine sokulup çekip, çekip duruyoruz. Yetmiyor grupça dizilip bir de \"Gezginler\" pozu veriyoruz. Yaklaşık 3 kilometrelik yolculuğumuzu tamamlıyoruz. Gezimanya ve Safranbolu Belediyesi işbirliği ile yapılan \"Blogger Safranbolu Gezisi\" birinci bölümünü burada tamamlıyoruz. Biz gidiyoruz başka rotaya, darısı sizin başınıza...."} {"url": "https://gezginruhu.net/trabzonda-birkac-gun/", "text": "diye devam eden cümlelerle Karadeniz'e uzanıyoruz. Yapacağımız turumuzun adını da ''Yeşil Karadeniz'' koyuyoruz. Yeşil Karadeniz'de ilk durağımızda Trabzon oluyor. Muhteşem manzarası, köklü tarihi, kendine has kültürüyle güzel şehir Trabzon. Doğu Karadeniz'de tam buradan başlıyor. Burada gezilecek, görülecek o kadar çok yer var ki, listenin hepsine zamanımız yetmese de bize göre çoğu yeri gezip, gördük diyebiliriz. Trabzon, tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Karadeniz ile Zigana Dağları arasında uzanan bu güzel şehir tarihi manastırları, konakları, camileri ve müzeleri ile tam bir kültür mozaiği. Bizde gezimize önce tarihi yerlerden başlıyoruz. - Ayasofya Müzesi Şehrin merkezinde yer alan yapı, İstanbul Ayasofyası, İznik Ayasofyası'ndan sonra Türkiye'deki 3. Ayasofya sayılıyor. 1250-1260 yılları arasında, Trabzon İmparatorluğu'nun Komnenos Ailesinden Kral I. Manuel tarafından kilise olarak yaptırılan yapı, daha sonraki yıllarda hastane ve cami olarak kullanılmış. Günümüzde restorasyon çalışmaları sonucunda müze olarak hizmet veriyor. - Meşhur Telkari, Hasır, Kazaziye Takıları Trabzon'da kuyumculuk oldukça gelişmiş bir sanat. Yüzükten kolyeye, bilezikten, küpeye zengin çeşitleri ve değişik teknikleriyle altun gümüş işçiliği oldukça ön planda. Sayısız ürünün altın ve gümüşle işlendiği telkari, hasır ve kazaziye el sanatlarıyla oldukça adını duyurmuş. Bizim ilgimizi özellikle kazaziye çekiyor. Hemen Ayasofya Müze'sinin yanında yer alan birkaç mağazadan birine giriyoruz. Kazaziye tekniğiyle yapılmış birbirinden zengin takılardan hangisini alacağımıza önce şaşırıp sonra karar veriyoruz. Birkaç kolye küpe takımıyla yolumuza devam ediyoruz. Bu arada Trabzon hasırı da oldukça meşhur. Hanımların bileklerinde oldukça fazla göreceksiniz. - Atatürk Köşkü Köşk Trabzon'a hakim Soğuksu sırtlarında, çam ormanları içinde yer alıyor. Kostantin Kabayanidis tarafından 1890 yılında yazlık olarak yaptırılmış. Avrupa ve Batı Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan köşkün dış cephesi taş ile kaplanırken, iç cephesinde Bağdadi tekniği kullanılmış. Yerler de fayanslarla döşenmiş. Atatürk, 15-17 Eylül 1924 tarihlerinde Trabzon'a geldiğinde burada kalmış ve burayı çok sevmiş. Hatta etrafındaki ağaçlarda daha sonra Atatürk'ün isteği üzerine dikilmiş. Şimdi Müze olarak düzenlenen bu köşk, şehre hakim bir noktada, yeşillikler içinde yer alıyor. Köşk haftanın her günü gezilebiliyor. - Sümela Manastırı Sümela ya da Meryem Ana olarak bilinen manastır Trabzon'un Maçka İlçesinin Altındere Köyü'nde, vadiye hakim olan Karadağ'ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerinde, insanı şaşkına düşüren bir mimarisiyle dimdik ayakta duruyor. \"Bu kadar yükseğe nasıl yapmışlar? \" sorusuna bir türlü cevap bulamasak da uzaktan da olsa hoş görünen manastıra, ya yüzlerce basamağı katederek ya da beş dakikada bir kalkan minibüslerle ulaşabiliyorsunuz. Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte yer alan yapı, konumu itibariyle o dönemdeki manastırların ormanlarda, mağara ve su kenarlarına kurulma geleneğini sürdürmüş. Meryem Ana adına kurulan manastırın \"Sümela\" adını \"siyah\" anlamına gelen \"melas\" sözcüğünden aldığı söyleniyor. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar' dan geldiği düşünülüyor. Manastırda uzun süreden beri devam eden restorasyon çalışmalarından dolayı içeriye giremesek de uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Etrafı ağaçlarla çevrili çok güzel bir manzaraya sahip. İçeriye giremedim diye üzülürken etrafının güzelliğinden bir nebze olsa da rahatlıyor, keyifle yolculuğa devam ediyoruz. - Uzungöl Üzerine çok şey söylense de farklı açılardan baktığımızda, evet biz burayı çok sevdik. Ah, o etrafındaki gelişi güzel yapılaşmalarda olmasa çok güzel olacakmış!.. Uzungöl, heyelan sonucu dere yatağının kapanmasından oluşmuş. Sık ormanları ve doğal güzelliğiyle turistler açısından oldukça çekici bir yer. Bizim gibi doğa severler için burada yürüyüş yapmak, bisiklete binmek, kıyısında yer alan kafeler de aylaklık yapmak bile oldukça keyifli. - Yaylalar Tarihiyle olduğu kadar doğasıyla da ünlü bir şehir olan Trabzon, birbirinden güzel yaylalarıyla bizim aklımızı başımızdan alıyor. Özellikle Lapazan, Garester, Haldizen, Şerah Köyü, Şekersu Yaylası bunlardan bir kaçı olsa da biz gezimizde Garester'e çıkabildik. Diğerlerini de bir sonraki gelişimize sakladık. - Hamsiköy'de Sütlaç Trabzon'un Maçka ilçesinde yer alan Hamsiköy ismini sütlaçlarıyla duyurmuş. ''Nedir bu sütlacın özelliği?'' diyerek çıktık yola ve nefis bir tatla karşılaşmış olduk. Tek kelimeyle nefis!! Burada sütlaç yiyebileceğiniz pek çok yer var ama özellikle Osman Usta'nın yerini şidetle tavsiye ediyoruz. Sütlacın bu kadar lezzetli olmasının sırrı; bu yörede otlayan ineklerin sütünün bol yağlı olması ve çok uzun süre pişirilmesinde saklıymış. Üzerine bolca fındıkla lezzet cennetine düşmüş oluyoruz. Burada ayrıca yemek olarak kurufasulyeyi de denemenizi öneriyoruz. - Zigana Geçidi Geçit, 2 kilometreye yaklaşan uzunluğu ile içinden geçerken bitmek bilmeyen bir tünelmiş gibi geliyor insana. Zigana Geçidi yapılmadan önce dağın üzerinden dolaşarak gidiliyormiş. Trabzon ve Gümüşhane'yi birbirine bağlayan yolun o dönemlerinde geçişler bayağı tehlikeli olduğundan dağın altından tünel yapılmasına karar verilmiş. Yurdumuzdaki en enteresan geçit olma özelliğini koruyan Zigana, bir tarafında kar yağarken diğer tarafında güneşli bir havayla karşılaya biliyor bizleri. Akçaabat köftesi adını, Trabzon'un Akçaabat ilçesinden, tadını da kıyma ve Trabzon ekmeğinden alan nefis bir yemek. Trabzon gezimizin finalini de Nihat Usta'nın yerinde Akçaabat Köftesi ve yanında Laz böreğiyle tamamlıyoruz. Buraya kadar gelmişken bu lezzetlerden tatmadan dönmek olmazdı."} {"url": "https://gezginruhu.net/trakai-galve-golu-litvanya/", "text": "Yol boyunca Johnny Cash'den ''I walk the line''nı mırıldanırken, sabaha karşı Trakai, Galve Gölü'ne varıyorum. Geceden Varşova'dan başlayan yolculuğum ancak sabaha karşı bitiyor. Üzerimde yol yorgunluğu, karnımın açlığı birbirine karışıyor. Aracın bagajından kamp sandalyemi, bir de hazırladığım sandviçi kapıp gölün kıyısında güne keyifli başlayacak bir köşe arıyorum. Arayışım çok uzun sürmüyor hemen bir yer bulup yerleşiyorum. Sabah kıyıda sandalyeme demir atınca, yakındaki kafeden aldığım çayla bir güzel keyif yapıyorum. Göl kenarında gezinenler, buz gibi suda yüzenler, tekneyle açılanlar, kanoyla dolaşanlar birer birer önümden geçiyor. Yerimden bir milim bile kıpırdamadan bu güzelliği yaşıyorum. Ne güzel bir yer, bak bak doyulmuyor. Gün öğleye evrilirken, etrafımda yavaş yavaş kalabalıklaşıyor. Akın akın insanlar gelmeye başlıyor. Ağırlıklı olarak kaleye doğru hücum var. Keyif köşemi toplayıp, araca bırakıyorum. Kaleye doğru ilerleyerek, kalabalığın arasına karışıyorum. Kale, gölün ortasında bir adacığa kurulmuş. Kaleye gitmek için ahşap köprüden geçmek gerekiyor. Stratejik olarak çok iyi konumda olan Trakai Kalesi, 1410 yılındaki Polonya ve Litvana krallıkları arasında gerçekleşen Grunwald Savaşı'ndan sonra stratejik önemini kaybetmiş. Sonraki yıllarda da yakılıp yıkılan kale, 20. yüzyılın ortalarına doğru yeniden inşa edilmiş ve turizme açılmış. Bugün gezdiğim kale sonradan orijinal haline uygun olarak yapılmaya çalışılmış. Trakai'den kaleye girebilmek için Galve Gölü üzerinde inşa edilen 100 metre uzunluğundaki ahşap köprüden geçmek gerekiyor. Gölün ortasında yükselen kalenin her açıdan verdiği fotoğraflar oldukça etkileyici. Girmeden önce her açıdan bolca fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorum. Kalenin kapısından girince hemen solda yer alan gişeden biletimi alarak kaleye giriş yapıyorum. 6 karşılığında giriş yaptığım kalenin kapısı büyük bir avluya açılıyor. Avluda orta çağdan kalma çeşitli işkence aletleri sergileniyor. Kalenin her odası farklı şekillerde değerlendirilmiş. Konferans ve çeşitli sergi alanlarının bulunduğu kalenin bazı odaları ise çeşitli dönemlere ait eşyaların sergilendiği müze olarak kullanılıyor. Odalarda çoğunlukla 1900'lü yıllardan sonra yapılan kazı çalışmalarında çıkarılan eserler yer alıyor. Galve Gölü ve etrafındaki yerleşim yeri Trakai, bölgenin Tarihi Ulusal Parkı'nı oluşturuyor. Litvanya doğal güzellikler bakımından oldukça zengin bir ülke ve Trakai'daki Milli Parkı aslında Litvanya'nın en minik milli parkıymış. Görülmeye değer olan bu doğal park, 1991'den bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyormuş. Trakai, toplamda 21 adadan oluşan bir yerleşim yeri. Buraya 14. yy'dan sonra insanlar yerleşmeye başlamış. Farklı zamanlarda çeşitli Litvanya Voyvodaları'nın egemenliğinde ülke başkenti bile olmuş. Litvanya'nın en popüler turistik yerlerinden biri burası, başkent Vilnius'a 28 km uzaklıkta. En çok ilgiyi de Galve Gölü'nün ortasında yer alan Trakai Kalesi görüyor. Kalenin popülerliğinin yanında bölgeyi asıl önemli kılan 600 yıldan beri bölgede yaşayan Karay Türkleri. Musevi Türk topluluğu olan Karaylar, Hazar Türklerinden oldukları söyleniyor. 14. yüzyıldan beri de Litvanya'da yaşıyorlar. En güzel özellikleri, 600 yıldır geleneklerini kuşaktan kuşağa aktarmayı başarmış olmaları. Litvanya dışında Beyaz Rusya, Kırım, Batı Ukrayna, Polonya ve Rusya'da da yaşayanlar varmış. Karay Türkleri savaşçı bir kavimmiş, 14. yüzyılda Litvanya Prensi Rens Vitold tarafından Trakai bölgesi, Galve Gölü'nde bulunan kaleyi korumak için yerleştirilmiş. Burada en dikkat çeken nokta, Karaylar'dan sonra kaleyi kuşatmaya çalışanlar başarılı olamamışlar. Gölün kıyısında renkli iki katlı evler de oldukça güzel. Tipik Trakai mimarisinin sıra sıra dizildiği Karaimu bölgesi ile göl kenarındaki kafelerin, hediyelik eşya tezgahlarının bulunduğu taraflar dışına taşarsanız pek de küçük bir yer olmadığını hemen anlarsınız. Buraya kadar gelmişken doğal güzelliği ve mimarisiyle başınız dönse de, yöreye ait Kıbın denilen böreğini yemeden dönmeyin!"} {"url": "https://gezginruhu.net/trakyanin-karadenize-acilan-penceresi-igneada/", "text": "Etrafımızı saran betonlaşmanın daralttığı hayatlarımızda bir de trafik yoğunluğu çekerken ' Ah bir hafta sonu gelse ' diye inlemiyor muyuz, işte bize ilaç gibi gelecek cennet köşe: İğneada. Trakya'nın Karadeniz'e açılan penceresi, bir yeryüzü cenneti. Peki, nerede bu İğneada? Belde Kırklareli'ne bağlı ve İstanbul'a 250, Edirne'ye 165, Kırklareli'ne de 100 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Nerede olursanız olun hiç düşünmeyin, cuma günü işten çıkıp üzerinizdeki giysilerden sıyrılıp, rahat, korunaklı kıyafet tercihinizle, burnunuzu doğru İğneada'ya çevirin. Uzun kumsalıyla yazları tam bir tatil beldesiyken, havalar biraz soğumaya yüz tutunca doğa tutkunlarının, haftanın yorgunluğu ve yoğunluğundan sıyrılmak isteyenlerin mekanı oluyor. Coğrafi yalıtılmışlığı, bozulmayan doğasıyla Avrupa'nın en büyük su basar ormanlarına da ev sahipliği yapan İğneada, Aynı zamanda farklı bir ekosisteme sahip olmasıyla da kuş göç yolunda yer alıyor. Mert, Saka, Erikli Gölleri'nin önündeki alüvyon kumullar nedeniyle, kışın karların erimesiyle şişen derelerin geri tepmesi sonucu oluşan su basar ormanları, maviden yeşile renk cümbüşüne bürünürken, göç zamanı yüzlerce kuş türünü bu eşsiz coğrafyada gözlemleyebilirsiniz. Siz doğayı keşfetmeyi ve onunla bütünleşmeyi tercih edenlerdenseniz; yaklaşık bir gününüzü ayırın; geceden başlayan yolculukla sabahın ilk ışıltısında İğneada'ya varın, taze simit ve çayla güne başlayın, sonrasında adım adım ormanın içinde kaybolun. Genelde profesyonel rehber eşliğinde yapılan trekking turlarında ormanın girişine kadar araçla gidiyorsunuz. Sonrasında keşif başlıyor. Giysilerinizin ise bu uzun ve yorucu yürüyüşe uygun olması çok önemli; örneğin ormana girebilmek için geçmeniz gereken buz gibi bir dere var, hem de yalın ayak bu suya girmeniz gerekiyor. Burası trekking başlangıç noktası. Bundan sonra sizi uzun ve bir o kadar keyifli yolculuk bekliyor. Ara sıra verilen molalarla yürüyüşünüz de, yeşilin bin bir tonuyla kısa süreli flörtünüz denize ulaştığınız anda bitiyor. Hele mevsimlerden sonbaharsa o renk cümbüşünü görmelisiniz! Kuş sesleri, yabani hayvanların izleri, insan sesleri, yemek molaları derken bir de baktınız ki deniz göründü. Yaklaşık on dört kilometrelik ilk bölümü tamamlıyorsunuz. Asıl macera ise bundan sonra başlıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/trakyanin-ruhu-pavli-panayiri/", "text": "Halk arasında '' Sonbahar Panayırı'' veya ''Pomak Bayramı '' olarak adlandırılıyor, Pavli Panayırı. Bir asırdan fazladır devam eden bu etkinliğin başlama yılı 1910! Biz de yıllardır devam eden bu geleneğin 109 uncusuna yetişebildik. Pehlivanköy diğer adıyla \"Pavli Panayırı'' sadece gelenekleri yaşatan bir organizasyon değil, portre fotoğrafları için de açık hava stüdyosu gibi. Bu nedenle panayıra, Türkiye'nin dört bir yanından fotoğrafçılar da akın ediyor. Her yıl Eylül ayının 2. Haftası Perşembeden başlayıp, 4 güne yayılarak Pazar günü sona eriyor. Pavli Panayırı, Pehlivanköy'den geçen demiryolunun diğer tarafında kalan boş arazide kuruluyor. Panayırın tam ortasında büyük bir lunapark, etrafında ise köylerden traktör kasalarıyla gelenlere park alanı, meyhaneler, yemek yenilen mekanlar, giyim pazarı, çeşitli oyunların ve eğlencelerin düzenlendiği etkinlik yerleri yer alıyor. Panayıra Pomaklar, göçmenler ve Romanlar ağırlıklı olarak katılırken, Trakya'nın farklı bölgelerinden gelen birçok insanla burası cümbüşe dönüşüyor. Romanlar ağırlıklı olarak lunapark ve eğlence kısacası şamata kısmıyla ilgilenirken, Pomaklar da birbirinden lezzetli yemeklerini sunuyorlar. Buraya gelmek için İstanbul- Edirne yolundan Babaeski'ye kadar ilerliyorsunuz. Babaeski'yi geçince Pehlivanköy yol ayrımından panayıra ulaşıyorsunuz. İster özel aracınızla isterseniz grupla gelebilirsiniz. Biz Gebze Fotoğraf Atölyesi grubuna sızdık. Bayağı rahat ve keyifli bir yolculuk yaptık. Fotoğrafçı değilim ama gönüllüsüyüm, gelirken yol boyunca fotoğraf üzerine yapılan muhabbetin içinde yer alınca iner inmez de uygulamaya başladık. Ayağınızın tozuyla ilk adımınızı yüz yıllık istasyona atıyorsunuz. Burası resmen açık hava stüdyosu. Muhteşem kareler yakalarken trenin altında kalmamaya özen göstermelisiniz. Çünkü istasyon hala aktif, panayır da hemen istasyonun yanında kuruluyor. Girdiğiniz anda curcunanın içine düşmüş oluyorsunuz. Gözümüzü ilk pazarında açıyoruz. Kumaşçılar, kıyafet satanlar, deneyenler, dolaşanlar, anı yakalamaya çalışanlarla dolu. Adım adım ilerliyoruz. Çarçaput bölümünü geçince lezzet köşesi başlıyor. En meşhur yemek de kuzu çevirme. Buraya kadar gelip, yemeden dönmüyoruz. Hemen bir masaya yerleşip kendimize ziyafet çekiyoruz. Kuzunun yanında turşu, acıbiber biraz da salatayla doyuyoruz. Yol boyunca etrafa yayılan kokulara doğru sürükleniyoruz. Buradan bir iki beden büyümeden çıkmak mümkün değil. Ardından sebze meyve bölümü başlıyor. Burayı hızla geçiyoruz. Fiyatlara göz ucuyla bir bakıyor ve oldukça ucuz buluyoruz. Pazarın bitiminde yerlere gelişi güzel serili Romanların ikinci el pazarı başlıyor. Çoluk çocuk adete her yeri sarmışlar. Asıl curcuna lunapark da! Bütün kalabalık burada. En çok fotoğrafçıların konuşlandığı yer de burası. Her an değişik kareler yakalamak için pusuda bekleyen, anı yakalayan, yakalamaya çalışan, eğlenen, eğlenenleri seyreden, gelenlerden günün ilk siftahlarını yapmaya çalışan Romanlardan, kolundan tutup zorla oyun oynatmaya çalışan ne ararsan lunaparkta. En güzel günbatımı fotoğrafları da buradan çıkıyor. Ama havanın azizliğine uğruyoruz. Yakalayabildiğimiz kadarıyla yetinip yağan yağmurla ıslak ıslak evimize doğru ilerliyoruz. Her zaman yağmur yağacak değil ya, seneye mis gibi Eylül havasında yine burada olacağız."} {"url": "https://gezginruhu.net/trilye-gezi-rehberi/", "text": "Araçtan inince ilk soluğu burada alıyorsun. Trilye'nin en yüksek tepe noktasından şöyle aşağıya, denize doğru bakıyorsun. Uzaktan görünen yapılara, yeşilin güzelliği, denizin mavisi de eklenince bir demli çay veya kahve isteyip, asırlık çamların altına yayılan masalardan birine geçerek, saatlerini burada geçiriyor, en güzel sohbetini de burada yapıyorsun. Etraf biraz kalabalık, Trilye'ye gelenlerin çoğu ilk soluğu burada alıyor. Dinlenmenin ardından aşağıya doğru süzülmeye başlıyorsun. Bir zamanlar Rumların yoğun olarak yaşadığı bu bölgede geneli o dönemden kalan, günümüze kadar gelebilen, iki katlı cumbalı evlerin arasından, eski taş yollarında ilerliyorsun. Etrafta gelişi güzel serili çamaşırlardan, yaşamın hızlı bir şeklide devam ettiğini görüyorsun. Renkli, daracık çerçeveler, kimisi dantel kimisi tüllü perdelerin arasından meraklı bakışlar, kapı önlerinde tenekelere ekili sardunyalar, kışı geçirecek odunlar yer yer sokak aralıklarını süslüyor. Panagia Pontobasilissa ya da beldede tanınan adıyla Kemerli Kilise, duvarlarına resim yapılan ilk kilise olarak da biliniyor. Kilisenin Panagia Pantobasillissa'ya adandığı söyleniyor. Kilise, doğu-batı doğrultusunda uzanan Yunan haçı şemasına sahip, şu an kullanılmasa da ayakta kalabilen ancak bakımsız durumda olan yapıların arasında yer alıyor. 13'ncü yüzyıl sonlarında yapıldığı düşünülen kilisenin sütunlarının İskenderiye'den getirildiği rivayet ediliyor. Yapının dış cephesindeki destek payandaları nedeniyle halk arasında Kemerli Kilise olarak adlandırılıyor. Etrafını iki katlı evlerin sardığı yapıya, nereden bakarsanız bakın aradan yükselişiyle size muhakkak görünüyor. Taş Mektep, Kazım Karabekir tarafından 1909 yılında yetim ve öksüz çocuklar için yaptırılmış. Gelen ziyaretçilerin ilgi odağı olsa da şimdi harap durumda. Zamanında bölgenin en büyük yapılarından birini oluşturuyormuş. Ara sokakta, demirlerin arkasında tarihini dinleyerek, geçmişteki önemini anlıyorsun. Kapılarının önüne konulan sepetlerde sergiledikleri zeytinden başlayarak, yağı, sabunu ve elde edilen diğer ürünlerdeki çeşidi görünce zeytin cennetine düştüğünü bir kez daha anlıyorsun. Yukarıdan başlayıp, sahile doğru geldiğinde yürüyüş yapacağın alandan tut da etrafta rahatlıkla kitap okuyup, dinlenirken çayını yudumlayacağın çay bahçeleri de yer alıyor. Yanında denizden taze çıkarılan balıkları tadacağın lokantalar da mevcut. Farklı şehirlerden geldiği plakalarından anlaşılan araçların sahipleri de balık lokantalarının baş müşterilerini oluşturuyor. Trilye'de konaklayacak yer çok. Sahildeki birkaç otel ya da ara sokaklarda dolaşırken karşına çıkan otellerin birinde konaklayabilir, bu şirin köyün temiz ve kültürel havasını koklayarak güzel bir hafta sonu geçirmiş olursun. Çamlık kahvesinde çayını yudumlamadan, ara sokaklarında dolaşıp köyün geleneksel yaşamına tanıklık etmeden, bol zeytin yağında sunulan zeytinleri tadarken ara sıra ekmeğini yağa banmadan, eski Rum evlerinde dolaşıp bolca fotoğraf çekmeden, gün batımında sahilde güzel bir balık yerken günü bitirmeden, Trilye zeytin yağı ve zeytinlerinden almadan dönmeyin!!!"} {"url": "https://gezginruhu.net/turkiyeden-yunanistana-ve-adalara-seferler-ne-zaman-baslayacak/", "text": "Yunanistan'da şubat ayında ilk Corona vakasının görülmesiyle başlayan süreç mart ayında diğer ülkeler gibi kapılarını kapatmaya zorunlu kıldı. 10 Mart başlangıcıyla pandemi günleri de başlamış oldu. Havaların ısınmasıyla ülkedeki yaşam yavaş yavaş eski haline bürünmeye başladı. Haziran ayının başından itibaren önce yerele adalar arasında feribot seferlerine de başlandı. Ekonominin büyük bölümünü turizmden sağlayan Yunanistan, 1 Temmuz'dan itibaren de yabancı turistleri ağırlamaya başlayacak. Turizmcilerin ve otelcilerin fazla umudu olmasa da yine de belli sayıda turistin akın edeceğini düşünüyorum. Her yıl olduğu gibi ziyaretçiler bakımından yine önceliği bizlerin, yani Türklerin oluşturacağını biliyoruz. Avrupa Birliği'nin parametreleri çerçevesinde uçak yolcularına maske takma şartı ile turizmciler sıcak bakmasa da, uçağa binmeden önce ziyaretçilerin kendi ülkesinden 72 saat önce korona testi yaptırması ile ilgili bir protokolün uygulanması da söz konusu. Henüz kesinlik kazanmasa da her an uygulanabilirliğine hazırlıklı olmalıyız. Yunan adalarına gidecek gemi veya feribotların yolcu kapasitesinin yüzde 50'ye indirilmesi; kabinlere en fazla 4 kişilik aile olmadıkça tek kişi alınması, ateş ölçümü, sağlık formu doldurulması ve güverteler de dahil olmak üzere geminin her yerinde maske takma ve fiziki mesafeyi koruma zorunluluğu getiriliyor. Ayrıca koltuklu bölümlerde ön, arka ve yan koltukların boş bırakılması ve yolcu gemilerinde birer \"korona kabini\" bulundurulması şartlar arasında yer alıyor. Bu uygulamalara devam edilip edilmeyeceğine önümüzdeki günlerde göreceğiz."} {"url": "https://gezginruhu.net/turkiyenin-en-buyuk-longoz-ormanlari-igneada/", "text": "Issız ve karanlık sokaklarda bir gece vakti İğneada'ya doğru yola çıktık. Kırk bir çılgınla... Şehrin gürültülü ve kirli atmosferinden bir süreliğine uzaklaşmak için... Daha Ankara gezisinin yorgunluğunu üzerimden atamadan rotamı İğneada Longoz Ormanlarına çevirdim. Sabah müşterilerini ağırlamak için açılan bir fırına sıcak bir çay içmek, simit yemek, kısaca açlığı kırmak için uğradık... Temiz hava, güneş, deniz.. Daha ne olsun! Günün geri kalan zamanını yürümek için otobüsümüzü geride bırakarak, Longoz Ormanlarına doğru ilerledik. Araç yolunun bittiği yerde, bir dere karşıladı bizi. Ormana girebilmek için bu buz gibi dereyi geçmemiz gerekiyordu. Ayakkabılar atıldı, çoraplar çıkarıldı, yavaş adımlarla buz gibi soğuk suyu hücrelerimize kadar hissederek karşıya geçmeyi başardık. Genelde trekking turlarının başlangıç noktası burası olmasına rağmen aracımızı daha geride bırakarak sekiz kilometrelik yolu yürüyerek aştık. Kısaca bu rotada, bir ilki gerçekleştirdik. Uzun ve keyifli yolculuğumuzun denize kadar olan bölümü muhteşemdi. Ara sıra soluklanma molaları, yeni tanıştığımız arkadaşlarla tarih ve doğa sohbetleri, doğal güzellikleri görselleştirmek adına çekilen fotoğraf kareleri, kuş sesleri, yabani hayvanların izleri, insan sesleri, yemek molaları derken birde baktık ki deniz göründü. Yaklaşık on dört kilometrelik bölüm yarı tok, yarı yorgun tamamlanmıştı. Yürüyüşün zor bölümü burada başladı. İğneada'ya kadar zor bir yolculuk bizi bekliyordu. İğneada'yla aramızda sadece uzun bir kumsal kalmıştı. Kumda yürümek, ayağınızda demir ayakkabılarla yürümek gibi zor. Bir taraf Longoz ormanları, ara sıra oluşan göller, bir tarafta çılgınca karaya vuran dalgalar... Manzara anlatılmayacak kadar güzel, yolculuk zor... Bir tarafım isyan ederken, bir tarafım güzellikler karşısında dingin. Enerjinin tükendiği, çay krizinin tuttuğu an.. Uzakta görünen İğneada'ya bir türlü ulaşamamanın vermiş olduğu isyan... Ve yaklaştıkça, içten yükselen sevinç çığlıkları... Yaklaşık arkada bırakılan yirmi sekiz kilometre yolculuk, doğal güzellik, yeni arkadaşlıklar.."} {"url": "https://gezginruhu.net/turkiyenin-maldivleri-salda-golu/", "text": "Yıllarca yakınından geçtiğimiz bu muhteşem güzelliği düne kadar bilmiyorduk. Yakın zamanda gezginlerin birbirinden güzel instagram fotoğraflarıyla medyayı sallamalarıyla ünlendi. Meraklılar da akmaya o zaman başladı. Yerelin ara sıra gelip serinlediği göl, şimdi oldukça popüler. Burası sıradan bir göl değil tabi ki. Cam gibi berrak turkuaz rengindeki suyla, bembeyaz kumsalların öpüştüğü yer. Tıpkı Maldivler gibi... Saldivler olarak bilinen Salda'yı bizde bir görelim dedik ve yollara düştük.. Salda, Türkiye'nin en temiz ve en derin gölü olarak biliniyor. Bugünlere gelmek öyle kolay değil tabi.. Bunun içinde çok çalışılmış, çok emek sarf edilmiş. Etrafındaki her türlü yapaylıktan arındırılarak, bölge koruma altına alınmış. Bu çalışmada herkes seferber olmuş. Koruma çalışmaları hala özveriyle devam ediyor. Salda, Burdur'un Yeşilova İlçesi'nde 1.180 metre yükseklikte bir krater gölü. Göl, Yeşilova ilçesinin hemen kuzeybatısında ve ilçeye 4 kilometre mesafede yer alıyor. Salda, Türkiye'nin en temiz, Dünya'nın da beşinci en temiz gölü! 184 metreye varan derinliğiyle Türkiye'nin en derin tatlı su gölü. Göle özgü endemik bitki ve hayvan türlerine sahip. Sit alanı olduğundan çevresi imara açık değil. Hatta etraftaki gelişi güzel yapılaşmalardan da arındırılarak tamamen koruma altına alınmış! Tektonik bir krater gölü olduğundan Salda'nın suyu soda, magnezyum açısından oldukça zengin. Ayrıca kumu da killi yapıda olduğundan cilde çok iyi geliyormuş. Çamur banyosu olmasa da tene tatlı dokunuşlarla güzelliğe güzellik katılıyor. Etrafında yer alan kamp alanıyla, kampçıların, karavancıların, bisikletçilerin uğrak yeri."} {"url": "https://gezginruhu.net/urdune-nasil-gittik/", "text": "Pandemi sonrası dış ülkeler yavaş yavaş kapılarını açmaya başlayınca '' Hadi Ürdün'e gidelim!'' deyiverdik. Gidelim, dedik ama nasıl gideceğimizi bilemediğimizden başladık araştırmaya. Yeni kapılarını yabancılara açan birçok farklı ülke gibi Ürdün'ün de belli koşullarda ziyaretçi kabul ettiğini öğrendik. Seyahat koşulları listesinde uzayıp giden şartları sağlayınca çıktık yola. Önceliğimiz uygun uçak bileti nasıl alırız? Yerli havayollarından THY ve Pegasus Havayollarının ikisi de uçuyor. Hangisinden daha uygun bilet almanın derdine düştük. Gezi rotamıza ve fiyat bakımından uygun oluşuna göre Pegasus kalbimizi fethetti. Amman'a gidiş dönüş biletimizi cebe koyduk. Üç günlük bir program yaptık. Ülkenin her yerini gezmek için bir haftaya kadar uzayan bir program gerekli olsa da hem çalışma koşullarımızdan hem de verdiğimiz öncelikli yerlerden dolayı üç günde karar kıldık. Gezimize Wadi Rum'la başlayıp, ikinci gün Petra'ya, üçüncü günde Ölü Deniz ve Amman'la sonlandırmaya karar verdik. Yok, ben programıma Akabe'yi de alırım, Kızıldeniz'in sualtı güzelliklerini keşfederim, Amman'ın kuzeyindeki antik kentleri de gezerim diyorsanız programınızı daha da uzatabilirsiniz. Pegasus Havayolları İstanbul'dan Amman'a, Antalya üzerinden aktarmalı uçuş sağlarken, THY hem Amman'a hem de Akabe'ye direk uçuş sağlıyor. İki rota olunca da programı uzun tutanlara bir kolaylık olarak Amman'a gidip, Akabe'den dönüş şeklinde bir programla Ürdün'ün altını üstüne getirebilirsiniz. Dediğim gibi bizim hem zaman hem de öncelik bakımından Pegasus daha uygun koşullar sağlıyordu. İki doz aşısını yaptırmış olanlardan hem aşı belgesi hem de ülkeye gelmeden 72 saat içerisinde listede yer alan kurumlardan negatif pcr testi isteniyor. Testi yaptırdım, aşılıyım da diyenlere gateway2jordan adresinden formu doldurarak V giriş belgesi almanız gerekiyor. Aşılı olmayan ziyaretçiler ise hem ülkeye gelmeden 72 saat içerisinde listede yer alan kurumlardan negatif pcr testi yaptırıp hem de ülkeye girişte tekrar pcr testi yaptırma zorunluluğu var. gateway2jordan adresinden aşılı olmadığınızı belirtmeniz gerekiyor. Dolduracağınız belgenin sonucunda M giriş belgesi barkodunu almanız gerekiyor. Ülkeye adım atar atmaz elinizdeki M veya V barkodunuza göre sağlı sollu iki farklı tarafa ayrılarak ilerliyorsunuz. Aşılı olanlar direk pasaport kontrolüne giderken, aşısız olanlar pcr testi yaptırdıktan sonra sonuca göre ülkeye giriş yapıyor. Bunların dışında covid 19 sağlık koşullarını kapsayan sağlık sigortasıyla birlikte konaklayacağınız yerin belgeleri de yanınızda bulunması gereklenlerden. Hepsini sağladığınızda Ürdün'e hoş geldiniz!"} {"url": "https://gezginruhu.net/verimli-topraklarda-yukselen-medeniyet-harran/", "text": "Şehre gelince ilk burası çekiyor insanı; elbette bizim de gezi listemizin en başını alıyor Harran. Urfa'ya yaklaşık 45 kilometre uzaklıkta ; ''iyi ki gelmişiz.'' diyecek kadar mutlu eden bir yerdeyiz. Yol boyunca sağlı sollu pamuk, fıstık, mısır, isot tarlaları arasından ilerleyerek varıyoruz tarihin bu güzel durağına. Geçmiş ve gelecek iç içe M. Ö. 2000'lere uzanan tarihe sahip, ilk Ur şehrinin bir ticari kolu olarak kurulduğuna inanılıyor. Harran'ın Sümerce veya Akatça ''kervan'' anlamına gelen '' Harran-U'' kelimesinden türediği de düşünülüyor. Kendi adıyla anılan uçsuz bucaksız ovaya kurulan, birçok medeniyete de ev sahipliği yapan uygarlık şimdi ise sadece kalıntılarda gizemini koruyor. Aynı zamanda Anadolu'da kurulan ilk üniversiteyi barındırıyor. Mezopotamya'nın içinde yer alması ve önemli ticaret yolunun üzerinde olması nedeniyle önemi biraz daha artmış. Ticaret merkezi olmuş. Hani şu bir yerden, bir yere günlerce süren kervanların yolunun da üzerinde. Buradan geçiş hem zenginlik hem de medeniyet katmış şehre. Bu zenginlikle bizim gibi gezginleri ''hup'' diye çekiveriyor. Çok fazla tarihin içine gömülmeden ne şekilde olursa olsun iyi ki kurulmuş diyerek bu zengin medeniyeti keşfe çıkıyoruz. Harran Üniversitesi'nin de yer aldığı tarihi kalıntılara doğru gidiyoruz. Tellerle çevrili alanda hummalı çalışmayı rahatça gözlüyoruz. Uzun yıllara yayılan çalışmalar sonucunda şehrin derinliklerine inildikçe kim bilir daha neler çıkacak? Şu ana kadar çıkarılan eserler de yeni açılan müzede sergileniyor. Yüzeyde ise zamana meydan okurcasına yarı yıkılmış halde üniversitenin kalıntılarını görebiliyoruz. Moğollar'ın saldırılarına direnemeyen üniversite çoktan harabeye dönüşmüş. Döneminde din, astronomi, tıp, matematik, ve felsefe olmak üzere zengin bilimsel çalışmalar burada yer alıyormuş. Alan geniş gezilecek yer çok; yönümüzü Harran Kalesi'ne çeviriyoruz. Kale şehrin hemen girişinde yer alıyor. Tabi korumak amacıyla etrafı telle çevrilmiş. Sadece uzaktan bakmakla yetindiğimiz kale bir hayli görkemli görünüyor. Değişik bir mimariye sahip kalenin, normalde kulelerinin olması gerekirken şimdi sadece gövdesi yarı yarıya ayakta duruyor. Uzaktan bakıp, yetinerek Harran evlerine ilerliyoruz. Asıl ilgimizi çeken ve bizi heyecanlandıran Harran Evleri. Hala ayakta kalan birkaç yapıdan birine doğru ilerlediğimizde bizi uzaktan gülümsemeyle Ali Baba karşılıyor. Burası Ali Baba'nın evi. Şimdi betondan yaptığı iki katlı evde yaşıyor. Eski evini, gelen ziyaretçilere açarak burayı bir ticari işletmeye dönüştürmüş. Çoluk çocuğun canla başla çalıştığı bu yerde, gelenler yani bizler dönemi kısa süreli de olsa yaşıyoruz. Renk renk yöresel elbiseler bizi bizden alıyor. Evden çok onlar ilgimizi çekiyor. Hemen birer tane seçip üzerimize giyiyoruz. Bol bol çekilen fotoğrafın ardından aklımız kalsa da yöresel kıyafetleri üzerimizden çıkartıyor, vedalaşıyoruz! Evin mimari özelliklerini inceliyoruz. Kerpiçten yapılmış evlerin kubbelerinin şekli oldukça ilginç. Bu yöreye hakim olan yapı tarzı böyle. Dışarıda hava 29 derece içeride ise yüzümüze çarpan bir serinlik var. Anlaşıldığı gibi asıl amaç, yazın bunaltıcı sıcağında serinlemek, kışın soğuğunda ısınmak! Bir de TAHT adı verilen sedir, yatak türü buraya özgü eşyalar ilginç. Sıcak yaz geceleri damlarda uyumak veya oturmak için yapılmış bu çardak türü tahta eşyalar, günümüzde de kullanılıyor ama demirden! Tahtadan olanları ise şimdi antika. Renk renk kıyafetlerde aklımız kalarak, kısa süreli de olsa yaşadığımız mutluluğun ardından zengin tarihe sahip Urfa'yı keşfe çıkıyoruz. Kıyı köşe, bucak karış karış keşfedilecek!"} {"url": "https://gezginruhu.net/vezirler-sehr-i-travnik/", "text": "Osmanlı'ya vezir yetiştirmesiyle ünlü şehir Travnik'e gelmek için Saraybosna'dan Ilıca yönünde devam ederken Zenice yoluna sapıyoruz. Yaklaşık 89 km uzaklıktaki yolun çoğu virajlı... Bir tarafta dereler şırıl şırıl akarken, bir tarafta yeşile bürünmüş bir yaşamı barındıran yerleşim yerlerini de görebiliyoruz. Yoldan hiç sapmadan bir süre sonra otobana yöneliyoruz. Otoban iki şeritli biraz daha hızlı gitmemizi sağlıyor. Uzunca bir süre otobanda Zenice yönüne devam ederken son 25 km de otobandan Travnik'e ayrılıyoruz. Buradan sonra bizi bekleyen virajlı yollar tekrar kucak açıp sarıyor. Yer yer yerleşimlerden geçerek iki üç katlı birbirinin benzeri evlerin oluşturduğu yaşamın içinden yaklaşık yarım saat akıp gidiyoruz. Ve sonunda bir anda sağda yükselen kalesi, eski mimarisi ve solda yeni yükselen yapılarıyla Travnik'in tam kucağına düşüyoruz. Travnik Köftesi ve kahvesiyle meşhur. Aynı zamanda Osmanlı'ya en fazla vezir yetiştiren şehir... Kısaca çoğu vezirin de memleketi. Aşağıda güzel bir köfte yenildikten sonra üstüne güzel bir Türk kahvesi içilince yolun üstünde yer alan, her taraftan görülebilen kaleye tırmanıyoruz. Kaleye giriş ücretli ve kişi başı 2KM. Bir de elimize tutuşturulan broşürle içeriye giriyoruz. İçerideki manzara bütün Travnik'i önünüze seriyor. Evlerin arasından yükselen camilerin minareleri, araya sıkışmış mezarlıklar, iki ya da üç katlı evler sıra sıra tepelere dizilirken, düzlükte çok katlı binalarda dikkati çekecek nitelikte, hepsi bir bütünü tamamlıyor. Saraybosna'ya gelmeden önce okuduğum ''Drina Köprüsü'' adlı romanın yazarı İvo Andriç'in de memleketi burası. Yazarı doğduğu ev müze. Bunu duyar duymaz ilk soluğu orada alıyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/wiesbadende-gezilecek-yerler/", "text": "Bahsettiğim şehir Wiesbaden. Belki birçok şehre göre küçük, azda nüfusu var. Ancak sıcak, samimi ortamları, kaplıcaları, geniş caddeleri, eski gotik mimarisi ve her şeyden önemlisi kumarhaneleriyle ünlü bir şehir. Şehir milyonların yaşadığı, fuarın ve sanayinin kalbi Frankfurt'un hemen yanında. İki yüz elli bin nüfusuyla Hessen eyaletinin de başkenti. Geçmişin gelecekle buluştuğu, yeşilin her tonuyla şekillenen, Wiesbaden aynı zamanda huzurun da doğru adresi. Etrafında zengin üzüm bağları ve şarap yapım yerleri ile kuşatılmışken asıl ilgi çeken kaplıcaları olmalı. Geçmişini biraz deşeleyince, Romalılardan beri kaplıcalarıyla kendisine tatlı bir çekim alanı oluşturmuş. Bu şehre bizi çeken, ne kumar, ne de kaplıca... Hiç ummadığımız anda sert geçen bir kış günü yolumuz kesişiyor. Bazen hesapta olmayan yolculuklar olur ya, nereye sürüklerse oraya ilerlersiniz işte onlardan birinde ''İyi ki gelmişim.'' diyecek kadar da mutlu oluyoruz. İki ya da üç katlı evlerin dizildiği geniş caddelerde, düzenin her yerde hissedildiği, yeşilin de bolca süslediği şehri iki günde her yerini keşfediyoruz. Şehrin geneli yerleşim alanı, biraz uzaklaşıp, dışarıya doğru açılınca çok katlı sayısı bir kaçı geçmeyen lüks otellere de rastlıyoruz. Merkezde ise sade ve değişik mimarileriyle bir şehir keşfediyoruz. Şehrin en önemli bölümü günün her saati yoğun olan Bahnhofsplatz Caddesi ile TaunusstraBe Caddesi arasında yer alıyor. Friedrich SatraBe, Lutsen StraBe, Kirchgasse Langgasse; kafelerin, barların, küçük dekoratif dükkanların, yerlilerin ve gelen misafirlerin en çok dolaştığı yerler arasında. Alışveriş tutkunlarının vazgeçilmezi lüks mağazalar da burada yer alıyor. ''Biraz alışverişten uzaklaşıp, tarihi yerler gezeyim.'' derseniz Landtag SchloB 'a doğru geldiğinizde tarihi mimari yapıların önünde yer alan, her gün farklı ürünlerin satıldığı pazarla karşılaşabilirsiniz. Bir önceki günün sabahında taze mis gibi meyve, sebze ve et ürünlerine rastlarken, ertesi gün kumaş pazarına dönüşünce sakın şaşırmayın! Pazardan uzaklaşınca Wilhelm SraBe'nin kenarında geniş bir alana yayılı Kurpark'la buluşursunuz. Parkın içinde yükselen bina da Hess Slaats Tiyatro binası. Parkta uzun soluklu yürüyüş yapanlar, hayvanlarını dolaştıranlar ya da hafta sonunu göletin kıyısında, suyun tatlı ritmine bırakanları da burada bulabilirsiniz. Şehir, üç tepe üzerine kurulu. Bunlardan biri Sonnenberg, sağlı sollu zenginlerin yaşadığı, yan yana dizili villalar yer alıyor. Bahçeler, balkonlar, sokaklar kısacası her yer yeşillikle sarılıp, sarmalanmış. Aynı keyfi Taunusstrasse yoluyla Wehen'e çıkarken de yaşamak mümkün. Şehrin en güzel manzarası ise, en yüksek tepesi Neroberg'de. Biraz dolaşınca Wiesbaden'in, Almanya'nın en zengin şehri olduğuna karar veriyoruz. Pek çok zengin, emekli olunca buraya yerleşiyor. Şehir birçok yabancının yanında Türkler'in de yoğun yaşadığı yerlerden biri. Frankfurt'a yakınlığı, sakin oluşu çekici kılıyor. Alış veriş yaptığınız, yediğiniz, içtiğiniz mekanlar da muhakkak bir Türk'e rastlıyorsunuz. Aynı dili konuşunca kendinizi memleketinizde zannediyorsunuz. Hellmund Sokağı aynı zamanda Türkler'in mahallesi olarak biliniyor. Hele sokağın bitiminde üç katlı Harput Kebapçısı'nı görünce sakın şaşırmayın!.. Memleketin birbirinden lezzetli pide, et yemeklerini burada uygun fiyata tadabilirsiniz. Günün her saati yoğun mekan da yer bulmak çok zor. Merkezden biraz uzaklaştığımızda Gustav Stresemann Caddesinin üzerinde 1906'da yapılan gar yükseliyor. Alman şehirlerinde garlar hep merkezde yer alırken, burada biraz şehrin dışına itilmiş gibi. En eski Katolik kilisesi St. Bonifatiuse ve meclis binası da hemen garın yakınında. Wiesbaden, gastronomi açısından da önemli bir yer. Nüfusun az olmasına rağmen kaliteli restaurantlar da bu şehirde. Saat 24.00'e kadar açık olan restoran, bar ve bistrolar trafiğe kapalı alanlarda yoğunlaşıyor. Her keseye uygun seçenek bulunuyor. Küçük olmasına rağmen kafeleri, restaurantları, sanat etkinlikleri, geniş sokakları, zengin gösterişli tarihi binaları, geniş parkları, kaplıcaları ve kültürüyle, az zamanda çok şeyi keşfedeceğiniz sıcak samimi bir şehir burası. Bir gün şehre yolunuz düşerse her sokağını adımladıktan sonra bir pastanede oturup, birbirinden lezzetli pastaları tatmadan dönmeyin. Belli mi olur, benim gibi bir gün yolunuz kesişebilir."} {"url": "https://gezginruhu.net/yazi-baska-kisi-baska-guzel-cildir-golunun/", "text": "Düşlerimin şehriydi Kars. Ne yakından bir bağım, ne de uzağında bir yakınım var! Birden aklıma düşüverdi. En çok da Çıldır Gölü! Dondu mu, donmuş mu, donacak mı? Düşündüm durdum. Evet donmuştu. Gezimizin ikinci günün ilk yarısını Ani'ye, ikinci yarısını da Çıldır'a ayırdık. Ani'den, Çıldır Gölü'ne doğru yol alırken uçsuz bucaksız bembeyaz örtüyle bezenmiş yollarda ilerlerken gölün nereden başladığını anlamadık bile. ''Tuz Gölü'nden daha büyük diyor.'', şoför. Aynı olmasa da onun kadar büyüklükteymiş. Tuz Gölü bugünlerde biraz küçüldü, geçmiş midir bilinmez. Bir gerçek var ki, güzelliği. Göl diye bir şey görmüyorsun aslında uçsuz bucaksız beyaz bir örtü önündeki. Hiçbir canlıya da rastlamıyoruz. Ara sıra uçan kuşlar, bir de yolda hızla ilerleyen bizler. Gerisi sadece sessizlik. Biraz virajlı yol, gölün etrafını bayağı gidiyorsun. Göle yakın bir köy var. Orada da değişik yapıların olduğunu anlatıyor, şoförümüz. Dönüşte uğrayacağımızı da belirtiyor. Epeyce gittikten sonra bir anda kalabalığın ortasına düşüyoruz. Atalay'ın Yeri'ne getiriyor, bizi. Gölün kıyısında yemek yenip dinlenecek iki yer var. Biri Atalay'ın Yeri, diğeri Günay'ın Yeri. Biz Atalay'ın Yeri'ni tercih ediyoruz. Epey kalabalık. Masa rezervasyonu yapıp, balık siparişimizi verip, hemen süslü atlarıyla önümüzde duran kızağa atlayıp kısa bir kızak turu yapıyoruz. Kızakçı oldukça neşeli, türkülerle gezdiriyor. Yanık yanık söylüyor. Videoya da çekmemi rica ediyor. Biraz gittikten sonra duruyoruz, alıyor eline makineyi başlıyor, bizi çekmeye. Çekimlerinde de oldukça başarılı. Tekrar türkülerle geri dönüyoruz. Gölün ortasında bir kalabalık toplanmış, belli ki balık çıkaracaklar. Balıkçılar önce kazma ve küreklerle belirlenmiş olan yerlerdeki buzu kırıyorlar, sonra ki iş tamamen şansa kalmış. Haydi rastgele!.. Birazdan midemize indireceğimiz balık gölden çıkarılan özel bir balık, sazan. Oldukça büyük, kucağınıza sığamayacak kadar. Hazır balığımız da olmuşken hemen bize ayrılan masamıza yerleşiyoruz. İçerisi abartısız ana baba günü. Tanıdık biriyle gelmezseniz ya da önceden rezervasyon yaptırmazsanız ne balık yersiniz, ne de bir masaya yerleşirsiniz. O kadar kalabalık yani. Sazan kışın daha lezzetli oluyormuş, buralara kadar gelince yemeden dönmek olmaz, gelmek içinde en iyi zaman kış olsa gerek... Balık buzun altında yağlanıyor, lezzetine lezzet katıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/yedi-tepeli-sehir-plovdiv-filibe/", "text": "Geçmişi 4000 yıla dayanan bir şehir Plovdiv. Makedonya Krallığı, Trakya Krallığı, Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu derken, uzun süre de Osmanlı İmparatorluğu'nda kalan şehir, bize çok yakın ve tanıdık izler taşıyor. Geçiyorduk uğradık, iyi ki uğramışız. Bulgarlar Plovdiv, bizde Filibe olarak biliniyor. Bu arada Bulgarlar pek Filibe denmesinden hoşlanmıyormuş. Bulgaristan'ın en büyük ikinci şehriymiş aynı zamanda. Sofya'ya çok yakın olan şehir, ülkenin eğitim ve kültür merkezi olarak da sayılıyor. En çok vaktimizi Old Town denilen bölgede geçiriyoruz. Burada oldukça fazla tarihi yapı mevcut. Taşlı dar sokaklar, iki veya üç katlı ahşap konaklar. Tıpkı Safranbolu, Beypazarı, Göynük gibi listemiz uzayıp gidiyor. Şehir oldukça büyük ama Old town denilen bölge küçük. Zaten burası geziliyor. Bu nedenle şehirde uzun süreli kalmaya da gerek yok. Bir iki gün yeterli. Roman Stadium ilk uğradığımız yer. 138 yılında İmparator Hadrian tarafından yaptırılmış. Döneminden günümüze hala aktif olan Antik Roma Tiyatrosu şimdi sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Roma kalıntıları içerisinde ayakta kalan ve en önemli eser. Uğramadan geçmeyin! Giriş ücreti; tam 5 Leva, öğrenci 2 Leva olan antik tiyatro pazar günleri de açık. Cuma Camii ya da Hüdavendigar Camii stadyumun hemen yanında yer alıyor. Murad Hüdavendigar tarafından tahminen 1367 yılında Petka Tarnovska Kilisesi'nin yerine yapıldığı söyleniyor. Mimari olarak Bizans mimarisini andıran cami, 1785 ve 1818 yıllarında depremden hasar görmüş, günümüze onarılarak ulaşmış. Balkanların en büyük Osmanlı Camisi ünvanına sahipmiş. Önünde oturup çay, kahve içeceğiniz mekanlarda yer alıyor. Eski şehrin taşlı yolları, konakları arasında dolaşırken bizden manzaralar hoşumuza gidiyor. Camiyi geçip hemen sağa dönmemiz yeterli oluyor. Bu bölgeye araçla pek girilmiyor. Girenlerinde özel belgeleri var. Yapıların çoğu korunmuş ve oldukça bakımlı görünüyor. Özellikle bir tanesi var ki önünden geçmeden edemiyoruz. Lamartine's House olarak bilinen bina Old Town Bölgesi'de Antik Roma Tiyatrosu'nun hemen yanı başında yükseliyor. Türk dostu Fransız şair Alphonse de Lamartine bir dönem burada yaşamış. Sonra Old Town Bölgesi'nin paralelinde yer alan Kapana bölgesine doğru yürüyoruz. Burası cafeleri, butikleriyle bizden bilindik manzaralara Kadıköy, Karaköy daha ne isterseniz orayı andıran ve çoğunlukla gençlerin boş zamanlarını geçirdiği hareketli bir bölge. Buradaki ara sokaklarda grafitilerin çokluğu da gözlerimize yansıyor. Gençlik bu işte! Dediğim gibi şehirde gezilecek tarihi yerler old town bölgesinde yer alıyor. Bir günlük gezi bile yeterli oluyor. Bizde dönerken uğruyoruz, bir günlük zamanımızı bu şehre ayırıyoruz. İyi ki de ayırmışız. İstanbul Esenler Otogarı'ndan Metro, Alpar, Huntur, Has Turizm firmaları Bulgaristan'a giden otobüs firmaları. ''Aracımla giderim.'' derseniz, belgelerinizin tam olması gerekiyor. Sınır geçişleri biraz zorluyor. Kapıkule'ye ne şekilde ulaşırsanız ulaşın en önemlisi kapıdan geçebilmek. Bunun için vize gerekli. Bulgaristan vizesi ya da 2012 yılından beri geçerli olan uygulamayla Schengen vizesiyle de giriş yapılıyor. Yeşil pasaportlulara vize sorunu yok. Şanslılar! Şehri en güzel gezmek için harita lazım. İndiğinizde ilk işiniz Knyaz Aleksandr Caddesinin başında yer alan postanenin yanındaki turizm bürosundan bir şehir haritası edinmek olsun. Şehirde ücretsiz şehir turları varmış. Bizim pek zamanımız olmadığı için tercih etmedik. Ama bir iki gün kalıp doyasıya dolaşırım diyenlere kaçırmayın derim."} {"url": "https://gezginruhu.net/yedigollerde-sonbahar/", "text": "Sonbahar denilince aklıma ilk Yedigöller geliyor. Uzun bir yolculuğa dayanırsak, doğayla ilk buluşma, ilk kaçış belki de en çok cilveleşip uzun uzun sarılıp birbirimizi doyasıya yaşayacağımız yer burası. Yedigöller'e, Ankara İstanbul karayolunun 152. kilometresinden Yeniçağa ve 190. kilometresindeki Bolu il merkezinden kuzeye ayrılan yolla ulaşılıyor. Kış aylarında gelecekler için Mengen üzerinden ulaşım öneriliyor. Dar, kıvrılan, yarı asfalt yarı toprak yolda hele aracınız da büyükse vay halinize! Yolculuğunuz bir o kadar daha zahmetli oluyor. Olsun, yaşayacağınız anları düşleyerek uzun süren yolculuğun zahmeti bile yük olmaz size. 1642 hektarlık alanda yer alan Yedigöller Havzası, 1965 yılında milli park olarak korumaya alınmış. Havza, kayan kütlelerin vadilerin önlerini kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 gölden oluşuyor. İsmini de oluşan bu göllerden alıyor. Yedigöller Milli Park alanına girdiğiniz anda sol tarafınız da Sazlıgöl, İncegöl sağ tarafınızda Nazlıgöl ve Kurugöl sizi karşılar. Sazlıgöl ve İncegöl nefis yansıma fotoğrafı çekeceğiniz ve kısa soluklu yürüyüş yapabileceğiniz alanı oluştururken, biraz ilerlediğinizde bu sefer Nazlıgöl ve Kurugöl karşısında dinlenirsiniz. Yer yer piknikçilerin ya da günü birlikçilerin yükselen mangal dumanlarına karşılık, araya serpiştirilmiş birkaç çadırın bu geceyi burada geçireceklerin de olduğunu size anlatır. Göle karşı kurulur, mangal kokusunun sindiği ekmek arası hazırlanan yemeğinizi yerken, bu güzellikler karşısında bir daha doyarsınız. Karnınız doyunca, ruhun yükselen açlığını hisseder, tekrar yollara düşersiniz. Patikadan ilerlediğinizde yol sizi doğru Dilek Çeşmesi'ne sürükler. Sonra uzaktan kulağınıza dokunan suyun sesine sürüklenir, şelaleyle buluşursunuz. Şelalenin etrafında bazen bir, bazen çok geline rastlarsanız şaşırmayın! Düğün fotoğrafçılığı artık doğa temalı... Fotoğraf çekmeye çalışan ekibin zorluğu ve yeni evlenenlerin mutluluğuna ortak olur, ''doğada gelin temalı'' çalışmanın seyrine dalarsınız. Hava da biraz pusluysa şöyle bir içiniz ürperir, birden karşınıza Pisagor Ağacı çıkıverir. Önünüzde adımlayacağınız bayağı yolunuz varken, bir anda kampçıların alanına ulaşırsınız. Keyiflerine diyecek yoktur! Biraz geçince Derin Göl'le bakışır, ulaşınca şöyle etrafını dolaşmak ve bol bol fotoğrafını çekme isteğiyle yanıp tutuşurken, tek kişinin geçebileceği bir patikada ilerlediğinizi anlarsınız. Biraz ayağınız kaysa vay halinize! İlerideki seslerin yükselişinden asıl kalabalığın burada olduğunu anlarsınız. Kampçıların genelinin konuşlandığı ve en çok dumanın yükseldiği yere yani Büyük Göl'e ulaşırsınız. Sonra mı? Biraz doğaya karşı durur, havayı bu kadar kirletenlere kızar, tekrar geldiğiniz yöne doğru ilerlersiniz. Bizim dışımızda buraların asıl sahipleri olan yaban hayvanları ayı, domuz, kurt, tilki, sansar, sincap, geyik, karaca, tavşan, kuşlardan yabani ördek, yabani güvercin ve keklik de bulunuyor. Aynı zamanda bilimsel inceleme ve araştırma yeri olan çok sayıda bitki türünü de içeren milli park, yurdumuzun en güzel, karışık doğal ormanlarına sahip. Başlıca ağaç türleri olan kayın, gürgen, meşe, kızılağaç, akçaağaç, karaağaç, titrek kavak, sarı ve kara çam, köknar, fındık, ıhlamur ve dişbudak ağaçları yüksek boylu ve düzgün gövdeli yapılarıyla önünüzde uzayan güzellikleri sunar. Gelince illa ki kamp mı, yapmak gerekiyor? Tabi ki hayır! İster günübirlikçilerin arasına karışıp onlardan biri olur, ister çevrede yer alan ve birkaç tane olan işletmelerde konaklar, doğanın içinde muhteşem bir hafta sonu yaşamış olursunuz. Gelmek için en güzel zaman sonbahar ve aylardan kasım. Renklerin yavaş yavaş yeşilden uzaklaşıp, turuncudan kırmızıya, pembenin ve kahverenginin her tonuna dönüştüğü zamandır. Ya bu renklerin sudaki izleri, anlatılmayacak kadar güzeldir. Doğa tutkunlarına hafta sonu gezileri için güzel bir seçenek."} {"url": "https://gezginruhu.net/yeni-yilda-alacati/", "text": "İzmir Havaalanı'na indiğimiz anda bir yılı daha geride bıraktığımızı hissedebiliyoruz. Işıltılı ve bir o kadar da süsle karşılaşınca kutlama programının hemencecik içine düşüyoruz. Neredeyse havaalanının cazibesine kapılıp kutlamaya buradan başlayacağız. Gideceğimiz yer Alaçatı ve yeni yıla dakikalar kalmış. Gök delinmiş bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken, havayı da kimsenin umursadığı yok. Sırılsıklam ıslanmaya rağmen eğlence dorukta! Adım atacak boş yer yok! Gideceğimiz yere oldukça zor bir mücadeleyle ve biraz da ıslanarak varıyoruz. Life Alaçatı'nın avlusundaki tentenin altına sığınıp, çalan müziğin ritmine kapılıp, coşkun kalabalığın arasında biraz ıslak, biraz da yorgun yeni yılı mutlu karşılıyoruz. Eski evler, güzel mimari ve oturmuş esnaf kültürü hoş bir perspektif oluşturuyor. Yoğunluğun yaşandığı merkezden, yeni popülerliğini kazanan Hacı Memiş'e doğru ilerliyoruz. Burası biraz daha sakin, daha düzenli ve daha estetik... Boğmadan sakinlikle sunuluyor her şey. Zamanımın büyük bölümünü burada bir kafede kitap okuyarak ya da bir arkadaşımla güzel bir sohbet ile geçirebilirim... Dutlu Kahve'de içilen ada çayı ve güzel sohbet sonrası zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Yeni bir yılda yeni bir gece başlıyor. Dünden hiç bir izin kalmadığı bu gecede, sakin ve ışıl ışıl sokaklarda ilerliyoruz. Sıcağın vermiş olduğu rehavetle, bu yöreye ait bol zeytinyağlı salça ve zeytin, çayın yanında çok güzel gidiyor. Yoldan aldığımız ekmek de başka bir tat katıyor. İçimiz ısınınca, biraz soğuk olsa da havaya aldırmadan bahçeyi keşfe çıkıyoruz. Önde bir salıncak, yanında ocak, etrafında masalar ve onları şefkatle okşayan zeytin ağaçları... Her yeriyle verimli, sakin ve huzurlu bir ortam... Huzuru aramak için öncelik verilecek yerlerden biri... Yazın nasıl da keyifli olur buralar. Biz sadece kışını keşfederken bir yandan da yazı hayal etmek güzel oluyor. Günler kısa, zaman çok çabuk tükeniyor. Üçüncü günümüzde, hanımlarında dillerinden düşmeyen Alaçatı pazarında soluğu alıyoruz. Birbiriyle yarışacak nitelikte mimari güzelliğe sahip evlerin önüne kurulu pazar, tek bir sokakla yetinmeyip birkaç sokağa yayılarak müşterilerini ağırlıyor. Yaza göre farklı kalabalığı ağırlasa da sebzelerin tazeliği, bir o kadar da ucuz oluşu gelenleri büyülüyor, tabii ki en başta beni!.. Giyim bölümü de ayrı güzellikte. Yaklaşık iki saatimizi burada geçirdikten sonra Alaçatı Port'a ulaşıyoruz. Alaçatı Port'a, bu bölgenin Venedik'i de deniyor. Kanallar, kanalların etrafına yapılmış evler bir biriyle yarışacak güzellikte. Evlerin önüne bağlanmış tekneler Venedik havasını sunarken, kanallarda yansıma muhteşem fotoğraflar sunuyor. Nefis, tek kelimeyle nefis! Son günümüze Çeşme Marina'dan başlıyoruz. Alaçatı kadar tarihi dokuya ve popülerliğe sahip olmasa da kendine has güzelliği var. Kıyıda yer alan kafede geçirilen vakit, içilen salep ve havanın tatlı okşayışı günü yarılamamıza sebep oluyor. Biraz çevre gezisi yapıyor, Çeşme Altınkum'a varıyoruz. Ortada bir bank, çılgınca kıyıya vuran dalgalar ve eşlik eden rüzgar; ''Burada saatlerce kalın.'' diyecek kadar davetkar. Biraz ilerlediğimizde bu sefer çevredeki üzüm bağları karşılıyor. Düzenli ve taştan örülmüş çiftlik evleri ve etrafında basamak basamak yükselen üzüm bağları... Bağ bozumu zamanı bir yere çöreklenmeli asmalardaki üzümleri ayrı ayrı sevmeli... Vakit yavaş yavaş bitmekte. Biten tek gün değil aynı zamanda tatilimizde! Dönüş vakti yaklaşırken tekrar gelmek niyetiyle Alaçatı'ya veda ediyor, evimize ulaşmak için İzmir Havaalanı'na ilerliyoruz."} {"url": "https://gezginruhu.net/yeni-yili-nerede-karsilamali/", "text": "Öncelikle ne istediğimize karar vermeliyiz. Mesela sıcak bir yerde, bir deniz kenarında geçirmekse niyetimiz kış mevsimine girdiğimiz şu günlerde biraz aşağılara güneyin uçlarına doğru yani çok uzaklara gitmeliyiz. Tabi bunun için sağlam bir bütçe ve uzunca bir süre gerekli. Bizim gibi sürekli çalışanlar bir de izin probleminiz varsa bu hayal şimdilik uzak. Bir iki günlük izinle bu işi kurtarırım diyorsanız, Avrupa'daki Christmas Marketleri oldukça cezbedici. Tabi bunun için sıcak hayallerimizden vazgeçip, soğukla yüzleşerek yeni eğleneceğimiz yerler seçmeye başlamalıyız. Aralık ayının ilk haftasıyla başlayan bu süreç ocak ayının ikinci haftasına kadar sürüyor. Sokaklar ışıl ışıl, belli meydanlarda kurulan pazarlarda tatlılar, pastalar, şekerlemelerden tutun da sıcak şarapta dahil olmak üzere hediyelik eşyalara kadar her şey var. Etrafa yayılan müziğin ritmiyle, sokaktaki konserlerle eğlenceler de gece yarılarına kadar sürüyor. Şehrin belli alanlarında yer alan buz pateni sahalarında kayanların ya arasına karışıyorsun ya da sadece seyretmekle yetiniyorsun. 7'den 77'ye herkes kayıyor. Ortam oldukça keyifli. Hele birde yeni yılın ilk anlarında sokaktaki coşkun kalabalığın arasına karışıp, gökyüzündeki ışıltıyla birlikte yeni yıla ' hoş geldin ' dedikten sonra gecenin nasıl devam edeceği sadece sana kalıyor. Dövizin iniş çıkışlarıyla bizleri aşar diyorsanız, başka alternatiflere yönelmeye başlayalım. Yönümüzü yurdumuza çevirelim. Yurdumuzun belli köşelerinde hazırlıklar da hızla devam ediyor ve oldukça cezbedici. Kutlamalar her şehirde farklı ambiyansta gerçekleşiyor. Tercihiniz tatil beldeleriyse eğer meydanlardaki konserler, eğlencelerle sokaklar kalabalıklaşırken, haftalar öncesinden her yer süslerle ışıldamaya başlıyor. En çok da nasibini ünlü caddeler, mağazalar, turistik bölgeler ve alışveriş merkezleri alıyor. Eskiyi yolcularken yeni yılı karşıladığımız anlarda sokaklarda olmak, coşkun kalabalığın arasına karışmak da hoş oluyor. Her mekanlardan etrafa yayılan müziğin ritmiyle sokak aralarına kurulan masalar, ısınmak için yakılan soba ve mangallar her ne kadar bedenleri ısıtamasa da ruhlara sıcak dokunduğu belli. Yok ben kafayı dinleyeceğim sakin yerler tercih ediyorum, diyenlere de önerilerimiz var tabi ki. Madem niyetiniz kafayı dinlemek, şehrin kaosundan, gürültüsünden uzaklaşmaksa, doğanın kucağı sizin için biçilmiş kaftan. Şehirden uzak kıyıda köşede yerlerin sayısı gittikçe çoğalıyor. Ya bir dağın ya da bir gölün kıyısına kurulu minik tesislerde, bungalovlarda konaklamak hem bedene hem de ruha oldukça iyi geliyor. Tam aylaklık yerleri yani. Bunun için biraz internette dolaşmak, birkaç dosttan tavsiyeyle aradığınızı rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Hafta sonu kaçamaklarımın başında yer alan bu tesislerden birinde yeni yılı karşılamıştık. Bir aile işletmesi olan tesiste hem tesis sahipleri hem de konaklayanlar daha samimi ve daha sıcak bir ortamda kafalarını arındırarak tatillerini geçiriyorlardı. Hepsinde olmasa da bizim kaldığımız ve artık vazgeçilmezim saydığım bu tesiste o güne özel müzisyenin enstrümanı eşliğinde yeni yıla girmiştik. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar şarkılar türkülerle nefis yılbaşı yemeklerini de mideye indirince dışarıda bin yıldızın altında ortada yanan ateşin etrafına sıkışarak biraz ısınmaya çalışırken, birbirimizin yeni yılını kutlamıştık. Yılın ilk anlarıyla dilimize dolanan birkaç türküyle de kendimizden geçmiştik. Hem yurtiçi hem de yurtdışı deneyimlediklerimizi sizlerle paylaştıktan sonra itiraf ediyorum, açıkçası bu yıla özel bir hazırlık yapmadık. ''Şimdi bu kadar anlattıktan sonra siz bir şey hazırlamadınız mı ?'' dediğinizi duyar gibiyim. Yok canım tabi ki birkaç plan yaptık. Ancak hangisini yapacağımıza henüz karar veremedik. Birkaç arkadaşla yolda olacağız, orası kesin. Gideceğimiz şehir, kalacağımız otel de belli. Ancak hikayenin içeriği belli değil. Onu da ana bıraktık. Yaşayıp görelim ve sizlerle paylaşalım istedik. Daha önceki yıllara dair Yeni Yıl anılarımıza da aşağıdaki linkleri tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bakalım hem sizi hem de bizi ne sürprizler bekliyor? Tek dileğim, hepimize güzel bir yıl olsun...."} {"url": "https://gezginruhu.net/yeniden-dirilen-sehir-sagalassos/", "text": "Yegane tutkumuz KAŞ tatilimizden dönerken yolumuz üzerindeki Burdur'dan yönümüzü AĞLASUN'a çeviriyoruz birdenbire. Uzun zamandır aklımızda olup bir türlü gerçekleştirememiştik. Bu sefer kararlı bir şekilde yoldan ayrılıp, ilçeye doğru ilerliyoruz. İçeri de bir tepeye kurulu yeni yeni dirilen şehre Sagalassos'a doğru gidiyoruz. Yeni yeni ortaya çıkmaya çalışan bu antik kent, Burdur'un Ağlasun ilçesine yedi kilometre uzaklıkta yer alıyor. Arşivleri karıştırdığımızda görüyoruz ki; şehrin ilk izleri MÖ 1000 yılına kadar gidiyor. Kentin şehirleşmeye geçiş dönemi ise MÖ 400. yüzyılda Hititlerin bir kolu olan Luviler'in etkisiyle gerçekleştiğini öğreniyoruz. Şehir yönetim değiştirerek sırasıyla; Frigler, Lidyalılar, Persler, arkasından Helenistik Dönem ve Romalılar, Selçuklularla devam eden bir kültürel evrim geçirmiş. Her gelen de şehre yeni bir anlam kazandırmış. - yüzyılda Selçuklu Dönemi'nde terk edilip, Ağlasun'a doğru kaymış. 1706 yılına kadar keşfedilmeden harabeye dönüşerek yeniden doğacağı zamanı beklemiş. Yıllar sonra XIV. Louis'in görevlendirdiği Fransız arkeolog şehri keşfetme onuruna eriyor. Ancak harabelerin Sagalassos Antik Kenti'ne ait olduğu 1824'te bulunan bir yazıtın okunmasıyla gerçek gün yüzüne çıkıyor. Kentte belirli aralıklarla gerçekleşen kazı çalışmaları sürekliliğini yitiriyor ancak 1983 yılında Stephen Mitchell idaresinde yeni kazı çalışmaları başlayana kadar. 1990 yılında Marc Waelkens'a, Sagalassos 'ta kazı yapma ve kent topraklarında araştırma yürütme izni verilince durum tamamen değişiyor. Ağırlıklı olarak Belçikalı arkeologların yer aldığı kazı alanında, yerli araştırmacılarla beraber kenti tekrar diriltme çalışmaları devam ediyor. Sagalassos'a, Ağlasun'dan virajlı yolu takip ederek ulaşıyorsunuz. Ağlasun'un tepelerinde bir yamaca kurulu şehir Efes'in önüne geçebilecek kadar büyük ve gizemli. - Güvenlik kaygısı, - Suyun bolluğu, - Yer katmanlarının geçirgenliği sayesinde, bölgede düzinelerce pınarın olması, - Yüksek kaliteli seramik kap-kaçak ve tuğla yapmaya uygun kilin bulunuşu, - Metal eşya üretmek için zengin maden yataklarının olması... Saymakla bitmeyecek nedenlerle insanları buraya çekmiş bir yerleşim alanı da diyebiliriz. Ağlasun'u '' yemyeşil denizde bir cennet\" olarak tanımlayabiliriz. Bununda en büyük nedeni su havzaların bolluğu ve verimli tarım alanları. Denizden uzak oluşu, günümüze kadar değerinin anlaşılamaması da söylenebilir. Kentin sonunu MS 6. ve 7. yüzyılda meydana gelen üç olay hazırlamış. Ağır bir şekilde yaşanan depremler, veba salgını ve Selçuklular tarafından son kalenin yıkılması. Anfi tiyatroya baktığımızda depremin izlerini net bir şekilde görüyoruz. Ne yaşanırsa yaşansın, kent yeniden canlanıyor. Yolunuz bir şekilde Burdur'dan geçerse Sagalassos'a uğramadan da geçmeyin!"} {"url": "https://gezginruhu.net/yeniden-patmos/", "text": "Bayramda bir haftalığına kaçmaya karar verdik. Tatil için yanlış zaman olduğunu da gidince anladık. Ama pişman değiliz. En azından sezonda da nasıl olduğunu görüp ve bir daha sezonda gidilmeyeceğini bir güzel anladık. Ama ada aynı ada, aynı tatta, aynı güzellikteydi. Adaya gelince feribot ilk Skala'ya yanaşıyor. İnen yolcular karaya ayak basar basmaz bir anda dağılıyor. Geneli ise soluğu Chora'da alıyor. Zaten adaya gelince, gidilecek dört yer var. En popüler yer Chora, aynı zamanda kutsal bölge. Nedenine ise; Hıristiyanlık tarihinde İncil'in dört yazarından biri olan ve \"Apokalips \" bölümünü de yazan, \"Hagios İoannes Theologos\" burada yaşamış. Yaşadığı mağaranın yanına manastır yapılmış. Gelenlerde zaten hem sokaklarında dolaşmak hem de manastırı ziyaret etmek amacıyla geliyor. Şimdi müze olarak da hizmet veren Manastır'a giriş de ücretli. Hıristiyanlık'taki kutsal üçlemeye son derece uygun bir üçlü kemer içine yerleştirilmiş çanlar girişte karşılıyor. Manastır çevresindeki yerleşimler manastırın kuruluşundan elli yıl sonra başlıyor ama bugün yoğun olarak batıda yer alan Chora evleri 1453'de İstanbul'un fethinden sonra bu adaya göç eden kibar ve kültürlü \"Konstantinopoliler\" tarafından yapılıyor. Bu mahalleye \"Allotini\" deniyor. Bu tarihten sonra yemek, sanat, müzik ve kültür tüm adayı etkiliyor. Bölge korunduğu için kesinlikle araç girmiyor. Sokaklarında motorun dışında başka araç göremiyorsunuz. Şahane sokaklarını adımlarken evleri, kapıları, pencereleri o dantelli perdeleri ve yaşayanları görüyorsunuz. Gelişiniz bizim gibi yaza yani tam sezona denk gelmişse gündüz başka, gece başka kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Gündüz koy koy dolaşan tekneliler, geceleri karaya çıkarak soluğu Chora'da alıyor. Hediyelik eşya dükkanlarının yer aldığı giriş ve bölgenin meydanında yer alan kafe ve tavernalarda seçkin kitleyi gruplar halinde görebiliyorsunuz. Özellikle meydandaki kafe ve barların ilk müşterileri de bunlar oluyor. Ülkemizin tanınmış simalarıyla bir arada gecenin tadını çıkarıyorsunuz. Ana limanın olduğu yer Skala. Her gelen ilk buraya uğruyor sonra dağılıyor. İnen, binen, dolaşan, konaklayan, eğlenen herkes burada. Sabah akşam cıvıl cıvıl sokakları. Ara sokaklarda yer alan tavernalarda akşamları Yunan müziği eşliğinde yenilen yemekler, dillenen şarkılar tatilin hiç bitmesini istemeyeceğiniz anları yaşatıyor. Nefis yemeklerin yanında yerel içecek uzonun üstüne bir de bizden ezgilerin Yunancayla harmanlanışı bizlere anlamlı bir gece yaşatıyor. Bu coşku, aralıksız her gece devam ediyor. İster siz içinde olun, ister sokaktan şöyle bir geçin, ne şekilde olursa olsun ucu bir şekilde size dokunuyor, ruhunuzu okşuyor. Tek bir mekanda yok tabi. Ara limana yakın sokaklarda dolaştığınızda birkaç tavernada müziğin sesini duyuyor bir süre içine dalıyorsunuz. Sonra içlere doğru uzayan sokaklarda değişik dükkanları sırasıyla ziyaret edip, bakıp, heveslenip, alıp çıkıyorsunuz. Yolun sonunda sadece yazları gelen İtalyan dondurmacısından bir külah dondurmayla geceye ait çeşitli tatların ağzınızda buz gibi dansıyla gününüzü tamamlıyorsunuz. Skala, aynı zamanda konaklamak içinde tercih edilecek ilk yer. Her yere yakın oluşu da avantaj. Her ne kadar sezonda fiyatlar yüksek olsa da sezon sonunda çok uygun fiyatlara güzel bir tatil yapılacak yer. Fiyatlar yüksek diyorum ama diğer adalara göre olsa da bizdekilerden biraz düşük. Konaklama yerleri oda kahvaltı ya da sadece oda olarak hizmet veriyor. Kalabalık gruplar için evler, stüdyolar daha ekonomik olabilir. Skala'nın dışında iki yerleşim yeri daha var. Genelinde yerelin yaşadığı, merkezin dışında Grikos ve Kampos. Sakin yerler arayanlar ise yönünü buraya çevirebilir. Burada da konaklayacak yerler mevcut. Kampos'ta çok seçenek olmasa da Grikos'da çok fazla. Grikos tam bir sahil kasabası tadında. Etrafında çok hoş plajlar yer alıyor. Gelelim adanın plajlarına; ada koy cenneti sanki. Her tarafını koylar sarmış ama en çok bize bakan tarafında toplanmış. Kambos tarafına uzandığınızda daha sakin ıssız diyebileceğimiz birçok koy yan yana sıralanıyor. Geneli taşlık, ter temiz, sakin. Hemen hemen hepsinde bir tane tavernanın yer aldığı koylarda geneli ağaçların gölgesinde dinlendiğiniz, ara sıra koya uğrayan ya da demir atan teknelerle dostça vakit geçirdiğiniz, sezonda bile az kişinin uğradığı korunaklı plajlar diyebiliriz. Sırasıyla renkli taşlarıyla ünlü Linbos, Kambos'a en yakın Vagia, Livadi, Agriolivadi'yi ilk olarak sayabiliriz. Hepsi yan yana canın hangisini isterse sırayla uğra. Skala tarafında biraz daha modern, şezlonglu ve bol aktiviteli plajlara rastlıyorsunuz. Buralar biraz daha kalabalık ve daha çok tercih ediliyor. Kumsal şahane deniz aynı ışıl ışıl. Hemen yanında birkaç tane taverna da mevcut. Günü tamamlayınca akşama da keyifli vakit geçireceğiniz ortamlar sunuyor. Skala'dan, Grikos'a doğru uzanınca kalabalık plajlarada, tenha olanına da rastlıyoruz. Özellikle Petra Beach pek meşhur. Gelince; ' herkes buraya gelmiş.'' diyeceksiniz. Şezlonglu bölümde var, havlu yere serip özgür takılacağınız yerde. Tek kafe her türlü işini görüyor. Şezlonglu bölüm ücretli. Biraz daha tenha olsun dersen Livadi'ye doğru ilerleyin, derim. Rüzgarlı havalarda gitmeyin ama. Kumsal, ıssız 20 dakikalık yürüyüş sizi bekliyor çünkü belli bir yere kadar araç giriyor. Gidince de dönmeyi istemeyeceğiniz bir yer. Ancak kumsal olduğu için rüzgarda kumlar kalkıyormuş. Hava sakinken ilk tercihiniz burası olsun. Ve tatilden geriye kalanlar; ikinci gidişimiz biraz sezona denk geldi. İlk gidişimizdeki o sıcak samimi yerel halkın içinde pek yer alamadık. Bu sefer biraz daha turistmiş gibi takıldık. Oysa, her ne kadar kısa süreli de olsa biz adanın bir parçası olmayı düşlüyorduk. Bayrama da denk gelince bizim memleket buraya akmış. Memlekette tatil yapmış gibi olduk. Yeni koylar keşfettik, farklı yerlerde yemek yedik. Adayı bu sefer farklı keşfettik. Yine gelmeyi düşleyenlerdeniz. Çünkü biz bu adayı çok sevdik."} {"url": "https://gezginruhu.net/yeniden-trilye/", "text": "Mudanya'ya kısa bir uğrayıp çıkmamız sayılmazsa hafta sonu gezimizin son durağı Trilye'ydi. Günün geriye kalan zamanını buraya ayırdık. Burası eski Rum balıkçı köyü. Geriye kalan, zamana direnen yapıların çoğu da o dönemden kalma. Burası farklı dönemlerde üç farklı isme sahip olmuş; Tirilye, Trilye, Zeytinbağı. Rumların yaşadığı dönemde Tirilye ya da Trilye'yken kısa dönem Mahmut Şevket Paşa olan köy, 1963'te Zeytinbağı, şimdilerde yeniden Trilye'ye dönmüş. Bursa'nın son dönemlerde en çok ilgi gören güzelliği de burası. Tepede yer alan Çamlı kahvede Trilye'de ilk durağımız. Gelenlerin çoğunluğu sabahtan kahvaltıyla başlayıp akşama kadar yerini korusa da bize göre bir kahve molası, çokça fotoğraf için vazgeçilmezimiz. Kahvaltıları da pek meşhurmuş bunu da söylemeden geçmeyeyim. Trilye'nin sırtlarından, denize nazır en güzel manzaraya da sahip olunca günün hangi saati ve hangi mevsim olursa olsun hep kalabalık. Çünkü buranın manzarası çok güzel. ''Eh, dinlendik hadi gezelim!'' dediğimizde de hemen Çamlı Kahve'nin önünden gezmeye başlıyoruz. Daracık sokaklarda aşağı doğru inerken, önümüze eski bir kilise çıkıyor. Yapımı çok eskilere dayanıyor. Yıkılmaya yüz tutmuş olan yapıya belli ki kimse el atmamış, yalnızlığına terk edilmiş. Biraz daha aşağıya indiğimizde bir başka kiliseyle karşılaşıyoruz. Şimdilerde kültür merkezi olarak hizmet veren yapı, diğerine göre oldukça bakımlı ve korunaklı. Dar taşlı ara sokaklarda ilerledikçe küçük iki veya üç katlı birbirine yakın ve samimi evler önünden geçiyoruz. Kışın yüzünü gösterdiği şu günlerde havalarda soğuyunca evlere kurulan ya camdan çıkan bacalardan ya da çatıdan yükselen dumanıyla sobaların çoktan yakıldığı anlaşılıyor. Buralarda yaşam aynı ritminde akıp gidiyor. Bu mevsimde yazın kalabalığından eser yok. Kapı önleri hemen hemen boş. Camların ardından ara sıra gülen yüzler, meraklı bakışlar altında kalıyoruz. Bazı evlerin altında zeytin ve zeytinyağı yapım atölyeleri hala eski geleneklere göre devam ediyor. Bazılarında da satış dükkanları yer alıyor. Satılan ürünler buraya özel küçük atölyelerde yapılan ürünler. Gülümseyen bir yüzle gelen geçenlere bazen sesleniyor, içeriye davet ediyorlar. Her ürünü ayrı ayrı tanıtıyor ve tatmadan geri göndermiyorlar. Bir de üstüne minik fırınlarda mis gibi kokan ekmeklerde karışınca buranın tadına doyum olmuyor. Bu sefer ki gelişimde beni en çok şaşırtan Taş Mektep oluyor. Burası Trilye'nin ikonu haline gelmiş mektep binası. Döneminde Neo klasik tarzda 1909'da yapılan binada 1924'e kadar eğitim sürmüş. Mübadeleden dolayı Rumların göçüyle boşalan okul Kazım Karabekir'in emriyle öksüz evine dönüşmüş. 1928'den 1988'e kadar ilkokul olarak hizmet veren binanın çatı ve cephesindeki sorunlarından dolayı boşaltılmış yalnızlığına terk edilmiş. Şimdi ise restorasyon çalışmalarıyla hayat bulan bina kültür merkezine dönüştürülüyormuş. Dönüşümü bir sonraki gelişimize saklıyoruz. Merakla bekliyoruz. Eski Rum köyü dedik, zeytincilik, şarapçılık dedik ve bunun yanında balıkçılıkta önemli yerini almış bile. Sahilde yan yana dizili balıkçılarda rakı balık keyfi yapmadan dönmeyelim. Her ne kadar internete yansıyan hizmetin yavaşlığı, fiyatların yüksekliği gibi olumsuzlukları okusak da biz birine girip çoktan yerimizi aldık bile. Fiyatlar makul geldi. Hizmet biraz yavaş. Çünkü eleman az. Yaz ve baharda yığılan kalabalığa az elemanla hizmet vermek gerçekten zor olsa da aralıkta sabredersek keyifli bir ortam oluşuyor. Trilye gerçekten keyifle dolaşılacak bir yer."} {"url": "https://gezginruhu.net/yesil-bursanin-mavi-yuzu-mudanya-gezi-rehberi/", "text": "Yüzlerce yıllık tarihi geçmişi içinde barındıran, geçmişte ve günümüzde önemli bir yeri olan şirin belde Mudanya. Aynı zamanda Bursa'nın denize açılan penceresi, bir limanı... MÖ. 7. Yüzyıla kadar uzanan tarihiyle zamanın ötesine geçmiş olan bu şirin ilçe, zenginliklerini de cömertçe önümüze seriyor. Bu tarihi yalı 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında Kurtuluş Savaşı'nın zaferle bitiminin ardından tarihi anlaşmaya katılan tarafların hararetli tartışıp, anlaştıkları, aynı zamanda Ankara Hükümetinin de Türk Milletinin tek temsilcisi olarak kabul edildiği yer. İki kattan oluşan yalı 1937 yılında Mudanya Belediyesi'ne bağlı müze olarak açılmış. Kurtuluş Savaşı ve Mütarekeye ait birçok belge, o döneme ait eşyalarla sergileniyor. İki katlı, cumbalı, farklı renklere boyalı evlerin oluşturduğu, İtalyan mimar Piçiretu'nun planladığı mahalle. Evlerin konumu öyle güzel ayarlanmış ki hangi aralıktan bakarsanız bakın deniz görünüyor. Mütareke yıllarında Girit'ten gelen Türkler'in yoğun yaşadığı bir bölge burası. Eski ve dar sokaklara dizili esnafın geneli zeytinci. Başka dükkanları görünce de ister istemez içeriye giriyorsunuz. Hele turşucuya rastlayınca bir bardak turşu suyunun tadına bakmadan çıkamıyorsunuz. Bu kadar zeytin çeşidinin arasında turşu fark yaratıyor. Sahil boyunca sıralanan balık lokantaları lezzet yarışında. Balığın yanında sunulan birbirinden farklı zeytinyağlılar parmakları yedirtecek lezzette. Mavi, beyaz dekorasyonları, ahşap sandalyeleriyle, ada havasını alacağınız, Girit'ten esintilerin yer aldığı mekanlarda adadaymış gibi yaşayıp, birbirinden lezzetli yiyecekleri tadarak kendinizden geçeceksiniz. Yazları sıcak, kışları da ılıman geçince haliyle plajlar da halkın ve gelenlerin gözde yerleri oluyor. Siye ve Trilye plajları ilk sırayı alıyor. Biraz merkezden uzaklaşınca yoğun bir şekilde yazlıkların yan yana sıraladığını görüyorsunuz. Biraz yeşilliği bozup, aralara dizilselerde önlerine serili manzaraya karşı günü bitirmek burada yaşayanlar için muhteşem olsa gerek. Günün belli saatlerinde İstanbul'dan kalkan feribotlarla ulaşım kolaylıkla sağlanıyor. İstanbul'a karadan bağlıymış gibi sabah gel, akşam git. Karadan dolaşmayı tercih edenler, biraz daha zamanı yolda geçirseler de güzel bir yolculuğun ardından cennete düşmüş gibi hissedecekler. Konaklama açısından zengin bir bölgedeyiz. İster butik otel, bir pansiyon, isterseniz eski bir yalının odasında bu şirin beldeyi an ve an yaşamak güzel olacak. Yolunuz düşerse Mudanya'ya bağlı Trilye'yi görmeden de dönmeyin."} {"url": "https://gezginruhu.net/yesil-cennet-rize/", "text": "Yeşil Karadeniz turumuzun üçüncü şehri Rize. Yaklaşık 350.000 nüfusa sahip yeşilin her tonuyla sarmalanmış bu şehrimiz, kışları ılıman yazları da özellikle ağustos ayında oldukça yağışlı bir iklime sahip. Bu nedenle Rize, hem ülkemizin hem de Karadeniz Bölgesi'nin en yağış alan ili, Türkiye'nin de en nemli şehri diyebiliriz. Yeşilin her tonunu göreceğimiz bu şirin ilimizde akciğerlerimizin bayram etmesinin tek nedeni oksijen bolluğu. Bu güzel coğrafyayı asıl renklendiren de neşeli insanları. Esprileri, fıkralarıyla keyfinize bambaşka renk katıyorlar. - Kaleden Bir Bakış; Tipik Karadeniz şehirlerinin hemen hepsi aynı şekilde denizin hemen kıyısında yükseliyor. Şehre en güzel bakışta ya bir tepe ya da bir kaleden oluyor. Öncelik şehir merkezine verilmişse o zaman kaleden bu güzel şehri seyrederken yörenin topraklarında yeşeren çaydan da içmek keyfimize keyif katacaktır. - Fırtına Deresi'nde Bol Adrenalin; Şehir merkezinden uzaklaşıp yeşilliğe kucak açanların doğru adresi Fırtına Deresi. Burada yok yok. Özellikle adrenalin tutkunların yeri. Buraya gelince; '' ne yapılır?'' sorusunun cevabı birkaç tane olacak. Öncelik rafting, ardından biraz daha çılgınlık isterseniz zipline. Yok sakin sakin dolaşayım derseniz dere kıyısında bir yere ilişip, bu güzelliği yaşamak için bir demli çay söylemeniz yeterli. - Zil Kale'ye Doğru; Rize denilince tarihi yapı olarak ilk akla gelen Zil Kale, Çamlıhemşi'ne 15 km uzaklıkta, Fırtına Deresi'nin batı yamacında yer alıyor. Sarp kayalaın üzerinde, denizden yaklaşık 750 m yüksekliğe kurulmuş kalenin yüksekliği 100 metreyi buluyor. Nefis Kaçkar manzarasına sahip kaleye, ilçeden kalkan minibüslerle ulaşıyorsunuz. Yeşilliğin arasında Rize ezgileriyle yükseldikçe karşınıza bir köşeden çıkan bu yapı hala dimdik ayakta. Dışarıdan değil de içeriden de keşfedeyim derseniz; uygun ücret karşılığında aldığınız giriş biletiyle kaleyi içten de keşfetmiş oluyorsunuz. - Ayder'de Soluklanma Molası; Rize denilince hemen akla Ayder geliyor. Ayder'de o eski Ayder değil artık. Yayla özelliğinden çıkmış şehir havasına bürünmüş. Yine de güzel, bir o kadar da kalabalık. Buraya gelmişken hem gezip hem de buranın tadını çıkarayım derseniz, yapılacak çok şey var. Öncelikle bir salıncağın üzerinde bulutlara yükselin, kendinizi de bu poza önceden hazırlayın. Sonra yol boyunca dizilmiş kafelerden birine ilişin, buranın topraklarında yeşeren çaydan birkaç bardak içmeyi unutmayın. Hepsini yaptıktan sonra günün yorgunluğunu atmak için etrafta aylaklık yapın. - Özünü Koruyan Yaylalara Dokunun; En popüler yayla olarak anılan Ayder yayla özelliğini yitirince gelenlerin ilgisini daha çok etraftaki yaylar çekiyor. Elevit, Pokut, Gito ve Sal bunların başını çekiyor. Doğanın güzelliğine aşık olacağınız, yeşille sisin dansını en güzel seyredeceğiniz yerlerde burası. Hatta buraların güzelliğine doyamayarak geceyi bir ağacın gölgesinde kamp yaparak geçirmeyi bile düşleyeceksiniz. - Kuymak mı, Mıhlama mı İstersiniz? Buraya gelene kadar ikisini aynı zannedenlere öncelikle açıklama yapayım. Trabzonlular'ın peyniri bol kullanarak yaptığına kuymak, Rizeliler'in mısır ununu fazla kullanarak yaptığına mıhlama deniliyor. İkisindeki malzemeler aynı sadece mısır unuyla, peynirin miktarı farklı. Lezzeti tabi ki harika! - Tulumun Ezgilerinde Haydi Horon'a; Buraya kadar gelmişken Horon oynamadan dönülmez. Yöresel nefesli çalgı olan tulumun ezgilerinde ''Horon'' bir başka güzel. Özellikle Rizeliler bu konuda oldukça yetenekli, misafirlerini oldukça güzel eğlendiriyorlar. - Derenin Kıyısında Ahşap Otellerde Konaklayın; Çamlıhemşin bunun için vageçilmez bir yer. Dere kıyısında şahane oteller var. Kuşların cıvıltısını, suyun şırıltısını dinlenmek için güzel bir yer. - Kendinize Bir Demli Çay Söyleyin; Rize denilince nedense aklıma çay geliyor. Merkezden uzaklaşıp yeşile doğru süzüldükçe dağ, bayır çay bahçeleriyle kuşatılmış bile. Rize, çayla 1940'larda tanışmış. Önce tohumu gelmiş sonra kıyı bucak her yere yayılmış. Günümüzde çay endüstrisinin kalbi de burada atıyor. Farklı zamanlarda toplanan çaylar farklı işlemlerden geçerek sofralarımıza misafir oluyor. Yol üzerinde yer alan çay bahçelerine, çay fabrikasına muhakkak uğrayın. Çayın kokusunu, tadını en güzel burada hissedin."} {"url": "https://gezginruhu.net/yukselen-guzellik-harissa-tepesi-our-lady-of-lebanon/", "text": "''Sana bir tepeden baktım Beyrut!'' dediğim yerdeyim. Jounyeh koyuna hakim, Harissa Tepesi'ndeyim. Hemen başımı yukarı kaldırınca burada yer alan Meryem Ana Kilisesi ve buranın sembolü haline gelen Meryem Ana heykeli yükseliyor. Lübnan'da kaldığımız sürece Beyrut'un hemen kıyısında yaklaşık 30 km uzaklıkta yer alan güzel bir tatil kasabası havasında Harissa'da konaklıyoruz. Etrafı keşfetmeye de ilk buradan başlıyoruz. İlgimizi ilk önce hemen başımızı kaldırdığımızda tepede yükselen buraların simgesi haline gelen Meryem Ana heykeli çekiyor. 650 m. yüksekliğinde, biraz dik bir tepede yer alıyor. Buralara yükselmek için merkezde yer alan Jounieh teleferik istasyonundan aldığımız biletlerle her ne kadar 4 kişilik görünse de ancak iki kişinin sığabildiği minicik teleferiklerle çıkıyoruz. İlk başta biraz eski gibi görünse de oldukça rahat bir şekilde ilerliyoruz. Özellikle belli bir mesafe çıktıktan sonra her iki yanımızda yükselen binaların arasından oldukça samimi bir halde geçişimiz, binadaki yaşayanların alışık olduğu durum bizim henüz alışamadığımız bir hal alıyor. Bu halden ancak önümüze serili güzel manzarayla dağılıyoruz. Bütün dikkatimizi buraya yoğunlaştırıyoruz. Henüz bu sözleri erken söylediğimizi asıl yukarıya çıkınca anlıyoruz. Teleferiğin bitiminde ''oh, geldik!'' diyemeden bu sefer fünikülere biniyoruz. Çıkmamız gereken birazcık yükseklik daha varmış. Yolculuğumuz diğerine göre her ne kadar kısa sürse de keyif aldığımızı hemen söylemeliyim. Lübnanlı zenginlerden Brezilya'da yaşayan iş adamı tarafından 1904 yılında yaptırılan heykel daha sonra bulunduğu araziyle birlikte patriyarkal otoriteye devredilmiş. Deniz seviyesinden yaklaşık 650 metre yüksekte yer alan tepeye kurulan kilise sadece Hristiyanlar için değil, dünyanın her tarafından gelen turistler içinde ilgi merkezi. Meryem Ana Tapınağı, Lübnan'daki bir Marian tapınağı ve aynı zamanda hac bölgesiymiş. Tapınak, 1904 yılında kuruluşundan bu yana yönetimini Maronite Lübnan Misyonerleri Cemaatine emanet eden Maronite Patrikhanesi'ne de aitmiş. İsa'nın annesi Meryem'i onurlandıran dünyanın en önemli ve görkemli mabetlerinden de biriymiş. Tapınak, 15 tonluk büyük bir bronz heykelle vurgulanıyor. 8.5 m yüksekliğinde ve beş metre çapında olan Meryem Ana heykeli ellerini Beyrut'a doğru uzatıyor. Vatikan içinde oldukça önemli bir yere sahip olan Harissa, Meryem Ana Klisesi 1997 yılında Papa John Paul 'ün görkemli bir törenle ziyaret edişiyle daha da önem kazanmış. Bizim gibi ziyaretçileri çeken tarafı ise özellikle Beyrut'u tepeden seyretmek. Bana göre ise Harissa Tepesi'nin, dini bir mekan çok bütün şehre hakim bir konumunun olması daha ilgi çekiyor. Özellikle merdivenlerden yukarıya Meryem Ana heykeline çıkmak ve bütün şehri kuş bakışı seyretmek çok keyifli. Etrafta yer alan kafeler, hediyelik eşya dükkanları ile turistik bir çekim merkezine çoktan dönüşmüş bile. Bizim gibi havanın yumuşadığı dönemde gelirseniz manzaranın, gezinin tadına doyum olmuyor. Biz Harissa'da kaldığımız için otelimizde buraya yakın olunca gezi süresince bize eşlik eden Joseph, sabah aracıyla bizi alarak teleferik durağına getirdi. Bu birinci tercih olabilir. İkinci tercih, aracı olmayanlar için Beyrut'taki Charles Helou durağından Byblos veya Tripoli'ye giden minibüslere binip Jounieh'te inebilirsiniz. Jounieh, teleferiğe binilen yer. Üçüncüsü tercih ise direk aracınızla tepeye çıkmak."} {"url": "https://gezginruhu.net/yuzen-pazarlar-bangkok-floating-market/", "text": "Uzaklara yaptığımız son seyahatimiz Tayland'aydı. Uzakdoğu hem tarihi hem de kültürel değerleriyle bizi oldukça cezbediyor. Özellikle Tayland, bizim için ilk sırada yer alıyor. Uzun bir süreye yaydığımız gezimizde ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşırken, Bangkok gibi hem geçmişi hem de günümüzdeki önemiyle Uzakdoğu'nun merkezinde yer alan bu şehri dolaşmak oldukça güzeldi. Bangkok'un kıyısını bucağını elimizden geldiğince keşfetmeye çalıştık. Şehir merkezinin güzellikleri yanında etrafında keşfedilmeyi bekleyen oldukça etkileyici yerlerde mevcut. Onlardan birisi de yüzen pazarlar. Bagkok'da birçok yüzen pazar yer alıyormuş, bizde gidince öğrendik. Şehir merkezine bir veya iki saat uzaklıkta yer alan pazarlardan gezimiz süresince sadece birine uğrayabildik. Bu pazarlar içinde en popüler ve en turistik olanı Damnoen Saduak Floating Market'e uğradık. Biraz araştırma yapınca Damnoen Saduak Floating Market'e kendi imkanlarımızla gitmek oldukça zor görünüyordu. Bizde daha önceden anlaştığımız yerel taksiciyle gitmeye karar verdik. Belki biraz masraflı olsa da zamandan tasarruf önceliğimizdi. Tabi, bunun dışında başka seçeneklerde var. Mesela tur alabilirsiniz. Bunun için kaldığınız otellerde görevliler yardımcı oluyor. Merkezdeki turist acentelerinden birkaçını dolaşarak, yüzen pazar için en uygun fiyatı veren turizm acentasından Floating Market turu satın alabilirsiniz. Dediğim gibi bu durum bizim için uygun değildi. Az zamanda çok yer keşfetmek isteğimiz biraz daha bütçemizi zorlamamıza neden oldu. Pazarların içinde en büyük ve en turistik olanını Damnoen Saduak Floating Market'i seçtik. Gezmek için yarım günümüzü ayırdık. Damnoen Saduak Floating Market'in Bangkok'a uzaklığı yaklaşık 100 km, özel araçla yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Damnoen Saduak Floating Market sabah erkenden açılıyor ve öğle saatlerinde kapanıyor. Bu nedenle yola sabah 8'de çıktık. Yüzen pazarın girişinde araçları park edecek büyük bir otopark yer alıyor. Hemen girişte yapacağımız tura göre biletimizi aldık. Yapacağınız tura göre bilet seçenek fiyatları değişiyor. Tek tekneyle dolaşıp turu tamamlayacağınız gibi içine başka seçeneklerde katabiliyorsunuz mesela; fil turu, zürafa boyunlu kadınların yaşadığı köy gibi... Zengin seçenekli turlardan bir veya birkaçını ekleyebiliyorsunuz. Seçenekler bu kadarla kısıtlı değil tabi daha çok seçenekte sunuluyor. Biz önce yüzen pazarı turlayıp, ardından fil ve zürafa boyunlu kadınlar köyünü de kapsayacak şekilde turumuzu oluşturup, biletimizi aldık. Tekneler hemen hemen aynı büyüklükte. Bilindik Uzakdoğu'nun renkli dar uzun tekneleriyle kanallar arasında dolaşmaya başladık. Önce etrafın güzelliğini seyrederek sessizce yol alırken, bir anda birçok tekneyle aynı kanalda buluştuk. Burası pazarın en hareketli, en kalabalık yeriydi. Satıcıların kimisine yanaşarak, tekneden inip alış veriş yapıldığı gibi kimisiyle tekneden tekneye alışveriş yapılıyor. Oldukça güzel renkli ve hareketli bir atmosfer yaşanıyor. Tekne turu yaklaşık yarım saat sürüyor. Tekne turu bitince kolumuza taktıkları bilekliğe göre bizi başka bir ekip karşıladı. Ekiple birlikte fil turu için biraz yürüdük. Mesafeler oldukça yakın çok fazla zaman kaybetmedik. Yarım saatlik fil turunun ardından özel bir bölgede yaşayan zürafa boyunlu kadınların köyüne geldik. Köy dediğime bakmayın oldukça küçük bir yer. Çeşitli el yapımı ürünler satarak geçimlerini sağlıyorlar. Bunun yanında kendileriyle bolca fotoğraf çekme şansı da yakalıyorsunuz. Geldiğimiz gibi yaklaşık 1.5 saat yol giderek Bangkok merkeze vardık. Günün diğer yarısını merkezde dolaşarak geçirdik. Bu tür pazarlarda her türlü tropik meyve alıp tadına bakabileceğiniz gibi, yöreye özgü Thai yemekleri, geleneksel süs eşyaları, hediyelik eşyalarda satın alabiliyorsunuz. Tekneyle dolaşırken ister bir teknede veya kıyıda gözünüze ilişen güzel bir şey gördüğünüzde hemen elinizi kaldırmanız yeterli, satıcı hemen küçük bir kanca ile tekneyi kendine doğru çekip yanaştırıyor. Satıcıların birçoğu İngilizce bilmiyor bu nedenle hesap makinalarına ürünün fiyatını yazıyorlar. Şunu da söylemeden geçmeyeyim burası turistik bölge her şey oldukça yüksek fiyata satılabiliyor. Bu nedenle pazarlık yaparken satıcının söylediği fiyatın en az üçte birine almaya çalışın. Pazarda hiç görmediğimiz değişik türde birçok tropik meyveyi bir arada görebiliyoruz. Meyvelerin hepsi organik çünkü Tayland'da kralın emri ile tarımda kimyasal gübre kullanmak yasakmış. Bu sebeple Tayland kırsalında yetişen birçok meyve sebze organik sınıfına giriyor. Tayland, genetiğiyle oynanmamış meyve ve sebzelerin yetiştirildiği nadir ülkelerden biri diyebiliriz."} {"url": "https://gezginruhu.net/zamana-direnen-semt-yeldegirmeni/", "text": "Ne çok özlem, geriye, çocukluğumuza, eskiye dönme çırpınışlarıyla dolu yüreğimiz. Arkadaşım; '' gel yeni bir semt keşfedelim, sokaklarında dolaşıp biraz da fotoğraf çekelim.'' diyor. Böyle başlıyor bir günlük Kadıköy maceramız. Belki kaç kere yolumuz düştü bilinmez, önünden geçip gidişimiz... Kadıköy'ün sahilinde yürüyüp kaç defa vapur için koştuğumuz... Haydarpaşa'dan kalkan trene, trenden vapura yetişme telaşıyla kaç defa arşınladığımız. Saymakla bitmeyecek kadar çok! Ama şöyle koşuşturmadan sıyrılıp, hani bir zamanlar burada şunlar da yaşarmış diyebileceğimiz kaç mahalle var? Hala eskiyi korumuş, yeniyle kaynaşmış; aslını, özünü, ruhunu yitirmeden dimdik durabilmiş ve en önemlisi zamanımıza gelebilmiş. İşte onlardan biriyle tanışıyorum, Yeldeğirmeni Semti'yle. Kadıköy Belediyesi'nin projelendirip hayata geçirdiği canlandırma çalışmasında; ayakta kalmış ne varsa her birine birer birer el atılıyor. Hala hummalı çalışma devam ederken, ana caddeden bir anda içeriye doğru sızıyoruz. Bazıları yeniden doğarken, bazıları hala kurtarılmayı bekleyip, yitip gitme kaygısı içinde... Özellikle İtalyan Apartmanı'nda hala hayatın devam etmesine rağmen dışında yok oluşuna tanıklık etmek, biraz içimizi acıtsa da, nedeni bilinmeyen soruların bir anda zihnimizde dolaştığı anları yaşayarak karşısında duruyoruz. Etrafındaki cephe taşlarının birer birer düşmelerine karşı çevredekileri koruma amacıyla gerilen teller bakımsızlığının göstergesi. Neden hala el atılmamış? Nedenleriyle uzaklaşırken, burada en güzel en görkemli binanın da onun olduğunu anlıyoruz. Her sokağa güzellik katan binaların çoğu 1900'lü yıllara kadar inen geçmişleriyle karşılıklı dizilmiş olarak sokakta çoğunluğu oluşturuyor. Kimisi günümüzde yaşam alanı olarak kullanılırken, kimisi butik otel olarak işletiliyor. Bazıları kurtarılıp, bazıları kurtarılamadan üzerlerinde asılı satılık ilanıyla duruyor. Yüksek kapılar, dar uzun çerçeveler, cumbalı iki ya da üç katlı evler, balkonda serili rüzgarla savrulan çamaşırlar, evlerden yükselen sesler ve sokak satıcıları... Bir köşede yer alan eskici, önünde bir dönem oradan oraya savrulurken yol arkadaşımız bavullar... Buraya göre hikaye çok, epey çok ama bir günlük de olsa bunun bir parçası da biz oluyoruz. Dar ara sokaklar bir araba geçecek genişlikte. Halk, eski mahalle kültürünü koruyorken, esnaf da bildiğin o eski sanatını hala icra ediyor. Şöyle içlere doğru dalınca, eskici dükkanı mı ararsın, yoksa yorgancı mı? Hani şu annelerimizin iki yün, bir pamuk ellerine geçtiğinde soluğu hemen yorgancıda aldığı birbirinden renkli işlenmiş değişik kuş desenlerinin, çiçeklerin bezendiği o yorganlar! Hala evlerimizde belki bir ya da ikisi dururken burada aynı alışkanlıklar aynı tutku devam ediyor. Önce internetten Kadıköy Yeldeğirmeni Sit Alanı haritasını indirin. Harita da her şey sokak sokak numaralandırılmış olarak hazırlanmış. Haritaya göre dolaşımınız daha rahat oluyor. - Haydarpaşa Garı - Çuhadar Ahmet Ağa Çeşmesi ve Ahmet Haşim Evi - Osmangazi İlkokulu - İtalyan Apartmanı - Ali Bey Apartmanı - Kehribarcı Apartmanı - Tevfik Bey Apartmanı - Notre Dame Du Rosaire Kilisesi - Kemal Atatürk Andolu Lisesi - Celal Muhtar Apartmanı - Ankara Apartmanı - Yel değirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi - Ayios Yorgios Rum Ortadoks Kilisesi - Rasimpaşa Cami - Sünget Apartmanı - Haydarpaşa Yahudi Okulu - TAK - Mahalle Evi - Tevfik Tura Apartmanı - Gazi Mustafa Paşa İlkokulu - Hemdat İsrail Sinegogu - Aziziye Hamamı - Haldun Taner Sahnesi - Ayrılık Çeşmesi"} {"url": "https://gezginruhu.net/zeusun-adasi-naxos/", "text": "Naxos'a, Pire'den kalkan feribotla geliyoruz. Yolculuğumuz yaklaşık dört saat sürüyor. Bu süre seçtiğiniz feribota göre değişiyor. Bazen uzuyor, bazen de kısalıyor. Adaya gelince ilk adımı, Chora'ya yani Old Town'a atıyoruz. Adanın en kalabalık yeri ve aynı zamanda merkezi burası. Konaklamak için tabi ki burayı seçmiyoruz. Gelmeden önce minik araştırma yapıyoruz, buraya yakın ama merkezin dışındaki otellerde tercihimizi kullanıyoruz. Kalabalığın içinden uzaklaşıp, Agios Gergios Plajı'na yakın şirin butik otelde yeşilliğin, sessizliğin, üzüm bağları ve nar bahçelerinin arasında bir hafta geçiriyoruz. Kaldığımız yer plaja 50, merkeze 500 metre mesafede küçük bir aile işletmesi. Plajın kıyısında cafe ve barlarda yer alıyor. Gündüz plajlara hizmet veren işletmeler, gece eğlenip dinleneceğimiz hoş mekanlara dönüşüyor. Burada aynı zamanda su sporları da çok yaygın. Bir haftalık tatilde yan gelip yatıp, güneşlenerek geçirmiyoruz, ara sıra etraftaki tarihi ve doğal güzellikleri de keşfe çıkıyoruz. İlk sıraya adanın merkezini Chora'yı koyuyoruz. Chora, hem adanın hem de eğlencenin merkezi, bu yüzden geceli gündüzlü oldukça kalabalık. Tatilcileri, nefis liman manzarasıyla başlayan serüven, coşkun kalabalığın içine çekiyor. Gösteriler, danslar ve konserlerle gece uzayıp gidiyor. Chora yani old town bir kalenin etrafına kurulmuş. Kale içinde yer alan bölümüne Kastro deniyor. Buraya, Frenk döneminin izlerini taşıyan Venedik kuleleri damgasını vurmuş. Bir tepede yükselen eski şehir olan Kastro, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm kale içinde yer alırken, diğeri Ortaçağ'dan kalan ve kalenin hemen altında daracık sokaklardan oluşan Bourgos burjuva mahallelerinden oluşuyor. Bir Mardin'de, bir de buradaki abbaralar yani kemerli dar geçişler büyüleyici. Hem gizemli, hem de mistik havası var. Miken döneminden kalma evler de gezenleri büyülüyor. Aşağıya doğru inildikçe yüzlerce yıl yaz kış demeden adada yaşayan nakış, dokumacılık, seramik, taş, ahşap, gümüş ve altın işçiliği gibi el sanatları günümüze kadar ulaşabilmiş. Liman bölgesine geldiğimizde, mistik havadan çıkıp, coşkulu kalabalığın arasına karışıyoruz. Birazda köylere doğru süzülelim dediğimizde, adanın ne kadar büyük olduğu bir anda aklımıza geliyor. Bu nedenle birçok köyü var. Hepsini gezmesek de birkaç tane yakın köyü seçiyor ve aynı zamanda ortaçağdan kalma Halki'yi ilk sıraya koyuyoruz. Küçük ve sevimli bir köy olan Halki, ağaçlar ve asmalarla gölgelenmiş meydanındaki geleneksel tavernaları, Venedik kuleleri, art-nouveau evleri ile çok fotoğrafik bir köy. Sokak aralarında dolaşıp, cafe veya tavernada geçen bir iki saatlik serüven yeterli. Burası aynı zamanda yürüyüş ve tırmanış severlerinde köyü. Manzara seyrederek Potamia'dan başlayıp, Flerio Kourounohori ve Melanes rotasını izleyerek 90 dakikada Halki'ye ulaşılıyor. Burada yürüyüş için çok farklı rotalar var. Mesela; Halki'den başlayarak, 6 kilometrelik bir yürüyüş rotasını izleyip, hem köyü, hem de civardaki kuleler ve Bizans dönemi Agios Georgios Diasoritis Kilisesi'ni ve nefis manzaraları keşfedebilirsiniz. İsteyen trekking, isteyen araçla köye rahatlıkla ulaşıyor. Chora'dan 32 km uzaklıkta yükseklerde yer alan bizim de en çok sevdiğimiz adanın ve listemizdeki diğer bir köy Apiranthos. Tepenin üzerinde dik vadiye hakim olan bir yere kurulmuş olan köy, ilk bakışta sıradan bir dağ köyü izlenimi verse de, köşesini bucağını dolaştıkça güzelliğinden etkileniyoruz. Ve burayı hepsinden daha çok seviyoruz. Apiranthos, aslında Naxos'un en güzel köylerinden biri. En önemli özelliği, Venedik mimarisinin izlerini taşıyan güzel taş konaklarının yanında, sokaklarını kaplayan beyaz mermerler ziyaretçileri adeta büyülüyor. Buraya ''Mermerli Köy'' de deniliyormuş. Köyün vadiye bakan yamacında kafe, tavernalar dizilirken, küçük meydanında yer alan ağacın altına sıralanmış kafe ve restoranlar da yer alıyor. Naxos'a deniz yolu ile ulaşanların karşısına çıkan Portara adacığı, üzerindeki geçmişi M. Ö. 525'lere dayanan ve bir türlü tamamlanamayarak günümüze kadar ayakta kalmayı başaran Apollo tapınağı ile tanınıyor. Tapınak, Naxos limanına dar bir geçit ile bağlanarak ziyarete açılmış. Her biri 20 tonun üzerindeki 3 dev mermerden oluşan kapısı, tüm heybeti ile her yerden görünüyor. Her ne kadar biz bu anı yaşayamasak da özellikle gün batımlarında adayı ziyaret edenlerin toplandığı adacık, denize batan güneşin gökyüzündeki renk oyunlarını izlemek için en mistik, en nefis yer. Yukarıda da söylediğim gibi Ege'nin en güzel birkaç plajının burada olduğunu duyunca, deniz tatili düşleyen bizler yönümüzü buraya çevirdik. Upuzun kumsalları, ışıl ışıl denizleriyle Naxos, tıpkı Paros'ta olduğu gibi tatlı bir meltemin esintisini birkaç plajında kucaklayarak, gelenleri ağırlıyor. Bu nedenle bu iki ada Naxos ve Paros en çok su sporlarını sevenlerin yeri oluyor. Ada oldukça büyük ancak plajları belli bir bölgede toplanmış. Bunun nedeni adanın doğu ve kuzey kısımlarının kayalık olması. Asıl serinleyeceğimiz ve keyifle denize gireceğimiz plajlar, adanın batı ve güneyinde toplanmış. Agios Gergious Plajı, aynı zamanda bizim konakladığımız otele yakın olan plaj. Plajın etrafı cafe ve barlarla çevrili. Gündüz plaj keyfi, gece de barlarda denizin tatlı şırıltısıyla güzel bir akşam geçiriyorsunuz. Biz kaldığımız her gece merkezden çok buraları tercih ettik. 'Mikri Viglia' bir diğer plaj, adanın su sporları merkezlerinden de birisi. Chora'nın hemen dışında olduğu için ulaşımı en kolay plaj. Plaj boyunca büfeler, tavernalar ve su sporları için ekipman kiralayan işletmeler yer alıyor. Genel olarak devamlı rüzgarlı ve dalgalı bir denize sahip olduğu için bizim tercih etmediğimiz bir plaj oluyor. Agios Prokopios ve Agia Anna Plajları ise Agios Georgious'dan sonra geliyor. Bu iki plajda merkeze 6 km uzakta yer alıyor. Eski şehirden kalkan otobüsler ile 15-20 dakikada ulaşıyorsunuz. İki plajda da kumsal boyunca şemsiye ve şezlong kiralayan birçok işletme bulunuyor. Plajların yakınında birçok büfe, restoran ve taverna var. Plajların hemen arkasında pansiyon ve küçük otel seçenekleri de oldukça fazla. Deniz son derece berrak, temiz ve tamamen kumluk. Plaka Plajı, Chora'ya 7 km uzaklıkta. Plaka, adanın en büyük plajı olmasına rağmen en işlek ve en düzenli plajı. Kumsal hattı geniş ve kıyı boyunca şemsiye şezlong kiralayabileceğiniz onlarca işletme var. Plaj boyunca, yol tarafında büfeler, süpermarketler, tavernalar ve restoranlar yer alıyor. Deniz sakin ve tamamen kumluk. Denizin rengi, berraklığı ve temizliği inanılmaz güzel. Migri Vikla Plajı, 7 km'lik bir kumsal ve bir tepecik ile ikiye bölünüyor. Tepeceğin sağ tarafında kalan 1 km'lik kumsal, Agios Georgious ile birlikte, adanın rüzgar ve kite sörfü için en uygun plajı. Dolayısıyla su sporları ile ilgili pek çok işletme kumsal boyunca sıralanmış. Tepeciğin sol tarafındaki 6 km'lik kısım ise rüzgardan korunuyor ve deniz oldukça sakin. Çok uzun bir kumsal olmasına rağmen sadece tepeciğin yanındaki kısımda şemsiye ve şezlong kiralayan bir işletme var. Hemen arkasında uygun fiyata yemek yiyebileceğiniz, küçük bir taverna sıralanmış. Tepeceğin sol tarafında, ana plajdan görülmeyen ve ancak 3-4 kişinin sığabileceği, gizli, küçücük bir kumsal var. Deniz tamamen kumluk ve kumun cinsinden dolayı hem su bulanmıyor hem de deniz o enfes turkuaz rengini alıyor."} {"url": "https://gezginruhu.net/zirveye-dogru-aladaglar/", "text": "Bir gün telefonum çaldı, '' Aladağlar'a gidiyoruz, gelir misin?'' dedi bir ses. Evet demeden, diyemeden hemen uçtum... Uzun zamandır aklımdaydı zaten. Malzemelerimi kontrol ettim. Sırt çantam, matım, uyku tulumum, hava koşullarına göre kıyafetler, kask ve ayakkabım da olduğuna göre çantamı hazırlayarak yola düştüm. Yol uzun, geceden başladı serüven. Sabahın ilk ışıklarında Çamardı'na vardık. Kısa süreli dinlenme ve kahvaltı molasının ardından Çamardı'da eşyalarımızı kamp alanına taşıyacak ekibe teslim ettik. Ekip dediğim, bu yörenin insanı, katırlarla eşyalarınızı belirttiğiniz yerlere taşıyorlar ve yine kamp bitince söylediğiniz saatte gelip alıyorlar. Siz sadece dağlarda özgürce dolaşıyorsunuz. Eşyalarımızı taşıyıcılara teslim ettikten sonra tırmanışa başlıyoruz. Sabahtan başlayan tırmanışımız öğleden sonra kamp alanına varışımızla son buluyor. Buraya kadar gelmek de öyle kolay olmuyor. Önce vücudun sarsılıyor. Rakım yükseldikçe nefes alışverişlerin sıklaşıyor. Oksijenin azalması hareketini yavaşlatıyor. Normalde bir gece konaklayıp ortam koşullarına göre vücudu alıştırmak lazım. Maalesef düzenli çalışan olunca ancak hafta sonu kaçamağı yapma fırsatı buluyoruz. Biraz da şartları zorluyoruz. Eğer düzenli spor yapmayıp iyi bir kondisyona sahip olmasaydık bunu zor başarırdık. Doğa sporları, bedeni zorlayan, iyi bir kondisyon isteyen dallar. Tırmanırken yol boyunca bizim gibi gönüllü birçok dağcıyla da ara sıra verdiğimiz soluklanma molalarında sohbet etme fırsatı buluyoruz. Kimisi ilk defa, kimisi daha önce birkaç defa gelmiş. Geneli gençlerden oluşan yol arkadaşlarımız farklı yönlere doğru kuracakları kamp alanlarına ilerliyorlar. Bizimki hemen Emler'in altındaki çeşmeye yakın. Kamp alanına vardığımızda eşyalarımız çoktan gelmiş, bizi bekliyor. Taşıyıcılar bu konuda oldukça deneyimli ve ustalar. Bir ''oh!'' çekip, çadırımızı kuruyoruz. Gündüz çok sıcak olan hava gece bir o kadar soğuk oluyor. Donanımınız uygun değilse geceyi donarak geçirirsiniz. Tırmanışa gönül verdiyseniz malzemeleriniz de koruyucu olmalı. Yani önce sağlık sonra kaliteli malzeme! Biraz yol yormuş, yakınımızdaki zirveye, Emler'e tırmanacak enerjiyi bulamıyoruz. Ekip ikiye ayrılıyor. Dinlenmeyi isteyenler ve zirveye ulaşanlar. İlk gün bazı arkadaşlarımız ilk zirvesini yapıyor, ben biraz rahatı sevenler grubundan dinlenmeyi tercih ediyorum. Ertesi sabah güne dinç başlıyoruz. Gece biraz zor geçse de mis gibi hava kendimize gelmemizi sağlıyor. Ortam koşullarına göre hazırladığımız kahvaltının ardından eşyalarımızı hazırlayıp, bizi biraz daha zorlayacak Kızılkaya yönüne doğru tırmanışa geçiyoruz. Taşıyıcılar daha önce söylediğimiz zamanda gelip eşyalarımızı alacaklar, bu konuda rahatız. İhtiyacımız olan yiyecek, içecek ve birkaç eşyayla tırmanışa geçiyoruz. Kızılkaya'nın eteğinde 3600'ler de ben gruptan ayrılıyorum. Çünkü kaya tırmanışı eğitimim yok, risk almak istemiyorum. Bundan sonrası tamamen seyirlik. \"The Secret Life Of Walter Mitty \" filmindeki gibi ender rastlanan bir kar leoparını çekebilmek için saatlerce Himalayalar'ın tepesinde bekleyen Sean Penn tam da leoparı gördüğü an fotoğrafı çekmeyip, arkadaşına \"bazı anların içinde olmak o kadar büyülüdür ki o anı yaşamak yerine fotoğrafını çekmek anın büyüsünü bozmaktan başka bir şey değildir. Ben anın içinde kalmayı, fotoğrafını çekmeye tercih ederim.\" der. Tıpkı Sean Penn'in oynadığı filmin karesindeymişim gibi sadece anı yaşıyor, büyüsünden uzun süre çıkamıyorum. Hiçbir kare çekmeden, seyrediyorum... Önce bulutların tatlı geçişlerini, güneşin parlaklığını, biranda çakan şimşek ve ardından yükselen sesle yıldırımın düşüşünü seyrediyorum. Biraz yağmur, biraz ıslaklık, ara sıra üstümden geçen kara bulutlar ve aynı manzaranın tekrarı... Böyle geçen birkaç saat sonunda geriye dönüş başlıyor. Bir yazıda okumuştum; \" Dağcılıkta zirve, çıkabildiğin en yüksek noktadır.\" diye yazıyordu. Benim de zirvem 3600 'müş. Dağcı değilim, ilgiliyim sadece. Bu da ikinci tırmanışım. İlk tecrübemi Erciyes'te yaşadım. Yıllar sonra tekrarını Aladağlar'da yaşamak, keyifli bir o kadar da yorucuydu. Ne zorluk yaşanırsa yaşansın dağlarda olmak güzel ve huzur vericiydi."} {"url": "https://gezginruhu.net/zirveye-dogru-ilgaz-kucuk-hacet/", "text": "Bu seferki ne bir şehir, ne de kültürel bir etkinlik. Sabah büyük bir telaşla yolculuğa başlıyoruz. Kimisiyle ilk defa kimisiyle bir çok kez aynı yolda adımladık. Bu sefer bulunduğumuz yerden bambaşka bir yöne doğru yol alıyoruz. Sabah başlayan yolculuğumuz ancak akşam altıda bitiyor. Gün bitmek üzere daha kamp alanını seçemiyoruz. Hava biraz rüzgarlı, korunaklı bir yer arıyoruz. Çokta uzaklaşmadan aradığımız yeri hemen buluyoruz. Kalabalığız. İş bölüşümüyle hemen kampımızı kuruyoruz. Bir ''oh'' dedirtircesine yeni demlenmiş çayın keyfiyle önümüze serili muhteşem gün batımının seyriyle yavaş yavaş yol yorgunluğunu atmaya başlıyoruz. Ilgaz'ın eteklerinde Küçük ve Büyük Hacet'in arasında bir yerdeyiz. Gece yanan ateşin sıcaklığıyla içimiz geçiyor. Bir günü bitirip, yeni bir güne başlıyoruz. Açık havada yapılan kahvaltının ardından tırmanış için hazırlıklara başlıyoruz. Sağlam ayakkabı, bedenimizi kolay saran koruyucu kıyafetler, baton, kuru yemiş ve her şeyden önemlisi suyumuzu asla unutmuyoruz. Öğlen on iki gibi ilk adımları atıyoruz. Dönüş kim bilir kaçta. Önce etrafımızı saran çam ve ladinlerin arasında tıpkı onlar gibi adım adım göğe doğru yükseliyoruz. Bir süre sonra ne bir ağaç, ne bir ses kalıyor geriye. Çırıl çıplak dağ önümüzde. Biraz soluklanarak yavaş yavaş yükseliyoruz. Tam yaklaştık derken, önümüzde daha çok yolun olduğunu görmek, kendimizle zirve arasındaki tatlı mücadeleyi kimin kazanacağı ilerleyen zamanda şekilleniyor... Şimdilik yola devam ediyoruz. Rakım 2546... Yer Küçük Hacet, Ilgaz'ın doruklarından etrafı süzüyoruz. Biraz rüzgar bizi savursa da manzara muhteşem. Tabi içimizdeki duygu da! Benim için ne bir ilk ne de son tırmanış. Biraz daha zirvede rüzgarla dans ediyoruz. Manzara büyüleyici. Kendimizden geçiyoruz. Her çıkışın bir inişi olduğu gibi bu sefer Büyük Hacet'e doğru yönümüzü çevirip, diğer sırttan yavaş yavaş inişe geçiyoruz. İniş, çıkıştan daha zor ve daha uzun sürüyor. İniyor, iniyor, kayıyor ve yine iniyoruz. Araç yolunu bulana kadar sürüyor. Yolda bazen suyun sesi bazen de börtü böceğin sesi yol arkadaşımız. Yarısı oldukça zor, yarısı da bir o kadar kolay diyebileceğimiz yolda ilerliyoruz. Gün bitmeden de kampa varıyoruz. Dile kolay yedi saattir dağlarda, hem bedenen hem de ruhen dolaşıyoruz. Bedenler yorgun, karın bir o kadar aç ama mutlu bir şekilde kampa varıyoruz. Biten güne, yanan ateşle veda ediyoruz. Biliyoruz yarın döneceğiz. Biliyoruz belki bir daha buralara gelmeyeceğiz. Tıpkı bıraktığımız ''iz'' gibi anılarımızdan silinmeyecek."}