{"url": "https://bilinmeyenrota.com/28-ekim-kutlamalari-yunanistan", "text": "28 Ekim'i Yunanistan'da 29 Ekim'i ise Türkiye'de geçirdik. 28 Ekim'de Yunanistan, 2. Dünya savaşı sırasında bir miktar toprağı İtalya'dan kazanmasını kutluyor. 29 Ekim bizim için ne kadar önemli ise 28 Ekim'de Yunanlar için bir o kadar önemli idi. Bağımsızlığın kıymetini ve değerini vurguluyorlar. Tek farkı ise bizim ülkemizdeki gibi kutlama çabalarının önlenmeye kalkışılmaması aksine devlet eli ile desteklenmesiydi. 26 Ekim Cuma günü ilkokul öğrencileri mozelelere çelenk bıraktılar, saygı duruşunda bulundular ve milli marşlarını söylediler. Aşağıdaki fotoğraflar çok küçük bir kasaba olan Kalambaka'da çekildiği için çok büyük bir kalabalık yoktu. 28 Ekim günü sabahtan Selanik sahilinde F16 uçağı gösteri uçuşları yaptı. Her ne kadar askeri gösterilerden çok hoşlanmasam da Solo Türk ya da Türk Yıldızları ile aynı klasmanda olmadığını vurgulamak isterim. 28 Ekim akşamı ise Selanik'in en ünlü meydanı Aristoteles'te bando grubu çaldı, yağmur altında insanlar eğlendi. Biz de çok şaşırmıştık. 28 Ekim kutlamaları esnasında Selanik'teydik Türkiye'den tek farkı bayraklardı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/4-alacati-ot-festivali", "text": "diye düşünüyor insan bir an için. Hatta gitmeden önce, benden başka hangi manyak gider ki derken sevgili Etika_ ve Ağustos Böceği'nin de gideceğini öğrenince onlarla birlikte yola düştüm. Vardığımızda kalabalık sanki bedava bir şey dağıtılıyormuşçasına standların başına doluşmuş insanlar nedeniyle bir süre yemek standlarının yanına yaklaşamadık. Bu arada ben de lavantalar, takılar, dekorasyon malzemeleri satan standlardaki cicilere göz attım. Bir süre sonra açlığa dayanamayıp o kalabalığın içine kendimizi attık. Yüzlerce otlu yemek içinden gözümüze kestirdiklerimizi alıp bir köşede yedik. Bu arada festival geçiş törenini kaçırmışız. Biraz etrafı dolaştıktan sonra Alaçatı Oda Orkestrası'nın saat 5 gibi başlayacak olan konseri için cami avlusuna gittik. Cami avlusunda klasik müzik konseri fikri çok hoşuma gitti; Ağustos Böceği'nin deyişiyle \"only in Gavur İzmir\". Umarım bu mevzu nedeniyle ileride hükümet ile bir sıkıntı yaşanmaz. Oradaydım. Fakat Pazar günü... Yarışmalar pazar günü yapıldı. Umarım 2014 nisan ayında yeni Çeşme Belediye Başkanı Festivale sahip çıkar.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/adim-neden-huysuza-cikti", "text": "İzmir'den İstanbul'a kısa bir süreliğine gittim. Keyfini çıkartmak istiyordum. İyi niyetinizden ötürü hepinize teşekkür ederim ama ne olur İzmir'de yaşayan insanları bazı şeyler için zorlamayın. Sonra adımız huysuza çıkıyor. - Denize girmek istemiyoruz dediysek nazlandığımızdan değil, istemediğimizdendir. Heey İzmir'den geldik, Ankara'dan değil. İstanbuldaki plajlar zerre kadar ilgimizi çekmiyor. - Midye dolma yememiz için ısrar etmeyin. Kuş üzümlü, kuş üzümsüz farketmez, çiğnemeden yutmak zorunda kalıyoruz. İzmir'e gelin biz size yedirelim. - Dans etmek için bir yere gidelim dediğinizde, dans edilebilecek bir yer hayal ederiz. Kalabalıktan ötürü, tanımadığımız insanların nefesini solumak ya da temas etmemek için insanları ittirmek zorunda kalacağımız bir yer değil. - N'olur bize İstanbul'un ne kadar sıcak olduğundan yakınmayın, dellenebiliriz. (İzmir'e dün gece 11'de indiğimde sıcaklık 30 dereceydi) - Metroya girip çıkarken, elimizde valiz varsa güvenlik görevlilerinin yardımcı olmasını, koca valizle turnikelerden geçişe zorlamamasını bekleriz. Sanırım kriterlerimiz İstanbul'da yaşayanlara göre farklılık gösterdiği için, bir süre adaptasyon sorunu yaşayabiliyoruz. Bırakın artık şu \"biz\" olayını. Ben de İzmirliyim, İstanbul'da midyede yerim, İzmirdeki eğlence hayatının ne kadar kötü olduğunu da bilirim. Bu diaspora kafasıyla bir adım ileriye gidemiyorsunuz maalesef."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/akyakada-konaklama", "text": "Akyaka İzmir yakın yerler arasında yer alan cennet güzellikteki, hafta sonlarını değerlendirmek için sessiz nadide Ege kasabalarından bir tanesidir. Akyaka'yı ziyaret etmek için bence en güzel mevsim, yaza göre daha göre sakin olan bahar ve kış aylarıdır. Kasaba küçük olduğu için yazın deniz ve güneş aşkıyla gelen ziyaretçiler biraz fazla yoğunluk yaratabiliyor. Akyaka'da bir çok konaklama seçenekleri mevcut ancak benim favorim bunların içerisinde geçtiğimiz hafta sonu misafir olduğum Kerme Ottoman Konak oldu. Ben otelde çok fazla vakit geçiren bir insan değilimdir, buna rağmen otelin güzelliği ve personelin ilgisi nedeniyle otelden çıkmak istemedim. Günlük planlarımı otelde daha fazla vakit geçirecek şekilde düzenledim ve elimden geldiğince fazla kalmaya çalıştım. Neden mi? Şöyle anlatayım. Otele daha adım atar atmaz, resepsiyon görevlisi Güneş Bey beni ismimle karşıladı. Neredeyse hiç yormadan check in işlemlerimi yaptıktan sonra odama yerleştirdi. Ardından oda telefonu çaldı. Tuğçe Hanım müsaitseniz size bir ikramımız olacak dendi. Ben ikramı stres filmle tabağa sabitlenmiş bir kaç meyveden oluşacağını düşündüğüm için, çok da umursamadan odadan çıkarken elinde özenle doğranmış ve süslenmiş bir tabak meyve tutan, yüzünden gülümseme hiç eksik olmayan Sedat Bey ile karşılaştım. Sizin için dilimledim meyveleri, lütfen hemen yiyin yoksa elmalar karar dedi. Bu cümleyi o kadar naif bir şekilde söyledi ki, bir kişi için çok fazla olan meyve tabağını bitirmek için elimden geleni yaptım. Kalan her meyve dilimi, uzun bir yoldan eve döndüğünüzde anneniz tarafından sizin için özenle yapılmış yemekleri çöpe atmakla aynı hissiyatı yaratacaktı. Otelin sadece 18 odası olması nedeniyle, her bir misafir ile özel olarak ilgilenilip, otelden çok evindeymiş hissi veriliyor. Aynı zamanda otelin küçük köpeği de misafir ağırlamak konusunda oldukça deneyimli. Sadece otelin muhteşem mimarisi ve dekorunun keyfini çıkarırken, evde değil de otelde olduğunuzu hissediyorsunuz. Benim için sıkıcı olan Osmanlı mimarisi, otelde o kadar güzel ve abartısız bir şekilde kullanılmış ki, dekoru, ayrıntıları incelemekten insan kendisini alamıyor. Kerme Ottoman, hem konforu hem personelin güzelliği, hem de konumu itibariyle kesinlikle Akyaka'da konaklanacak en güzel yerlerden bir tanesi. Nail Çakırhan mimarisi ile bezeli Akyaka' da doğa ile iç içe çok güzel butik oteller mevcut bunlardan birisi de yazınızda belirttiğiniz gibi Ottoman Otel. Siz ve takipçilerinizin Akyaka'ya yolunuz tekrar düşerse http://www. gezgorakyaka. com/akyaka-otelleri. html adresinden tüm işletmeler ve oteller ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz. Yine bekleriz. Yazınız çok güzel olmuş emeğinize sağlık. marmaris'te B&B YÜZBAŞI OTEL 'de konaklamıştım geçen yıl ve oradaki çalışan hanım efendi akyaka'ya da mutlaka uğramamız gerektiğini söylemişti. Gerçekten çok hoş, tatlı ve şirin bir yer. Umarım tekrar ziyaret edebilme şansım olur."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/alacati-antikacilari", "text": "Geçen senelere kadar her hafta kurulan meşhur Alaçatı Antika Pazarı iptal edilmesine rağmen Alaçatı'nın antikacıları hala bize sokak aralarından göz kırpıyor. Günübirlik Alaçatı gezim esnasında en sevdiğim kısmı girip çıkmak bilmediğim bu dükkanlar oldu. Her birinin yeri ayrı noktalarda yer almasına rağmen ara sokaklara girdiğiniz anda bir şekilde karşınıza çıkmayı başarıyorlar. Eski kitaplar, hesap makineleri, paralar, mobilyalar, aksesuarlar gibi aklınıza gelebilecek her türlü ürünün yer aldığı bu dükkanların her birinin farklı bir konsepti var. Benim en beğendiğim iki tanesi kuş figürlü aksesuarlar ve mobilyaları ile Kuş Kafesi ve içerisindeki birbirinden renkli, çocukluğumun retro ürünleri ile Pop oldu. Daha fazla fotoğraf için facebook sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. beni de arkadaşlar zorla çıkarttı 🙂 T."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ali-kayasi", "text": "Türkiye'nin en güzel doğal oluşumlarından birisi Ali Kayası Maraş'ta çıktı karşıma. Maraş'a hiçbir beklentim olmadan gittim. Yani adını sadece tarih kitaplarından duyduğumuz bir kentte ne olabilirdi ki? Antep'in Zeugması, Urfa'nın Balıklıgölü varken, Maraş'ın meşhur neyini sayabilirsiniz? Kente vardığımda bir Anadolu kentimde olduğumu hissettim sadece, ötesi yoktu.. Nereden bilebilirdim ki bu kadar güzel insanlarla karşılaşacağımı ve bu kadar güzel yerler göreceğimi.. Tarihi yerleri severim ama doğal güzellikler daha çok ilgimi çeker hep. Ali Kayası diye bir yerden bahsettiler, hatta fotoğraflarını gösterdiler. Ya siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, dedim. Her neyse, atladık minibüse gittik gittik. Dağ, tepe, bayır, nehir ne varsa üzerinden geçtik. Telefonun çekmediği, tekerin dönmediği yerlere geldik. Çok rahat ve keyifli rotadan yürümeye başladık. Her adımda etraf güzelleşmeye, kuşlar cıvıldamaya, ayağımın altındaki toprak yumuşamaya başladıkça, trekking grubundaki hararetli tartışmalardan uzaklaşmaya, konuşulanları dinlememeye başladım. Gördüğüm her kayanın, kuşun böceğin, iki dalın arasından gözüken Menzelet baraj gölünün mavisinin fotoğrafını çekmeye çalıştıkça geri kaldım. Geri kaldıkça içimdeki enerji dinginleşti. Bir ara artçının da ardında kalınca, manzara beni medusa gibi etkisi altına aldı. Mavinin tonundan gözlerimi ayıramıyordum. Artçı gelip beni dürttüğünde, grubun epey gerisinde kaldığımı farkettim. Halbuki geride kalmak hiç huyum değildir. Doğanın keyfini çıkara çıkara hafif bir tempo ile Ali Kayası'na vardığımızda, çizgi filmlerdeki gibi dibim düştü. Hiç gitmedim ama fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla Norveç fiyortlarına benziyordu. Anlatmakla tarif edilebilecek gibi bir yer değil. Kayaların tepesinde manzarayı gördüğüm için mutluluktan, ama aynı zamanda o suya atlayamadığım için üzüntüden ölecek gibiydim. Ali Kayası, Maraş'ın bilinmeyen, gizli kalmış güzelliklerinden bir tanesi. Biz Kadak aracılığı ile keşfettik. Vahşi kamp için müsait. Çok keyifli ve farklı zorluk derecelerinde trekking rotaları var ama bir Likya yolu gibi işaretlenmiş değil ya da rehberi bulunmuyor. O nedenle gitmek isterseniz, bir dağcılık klübü ile iletişime geçmenizde fayda var, ya da bana bir şey olmaz deneyimliyim diyorsanız açın google mapten atlayın gidin. Tercih sizin.. dip not : ekip içerisinde fotoğraf paylaşımı çok fazla olduğu için hangisi kimden geldi, hatırlayamıyorum. o nedenle herkese binlerce teşekkürler.. tek kelime ile harika bir yazı ve blog. Daha yeni keşfettim bundan sonra takip etmeye çalışacağım. Elinize sağlık hem yazı hem de fotoğraflar süper."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ali-ve-ninonun-hikayesi", "text": "Bumerang Deneyim günleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz Batum ziyareti sırasında dikkatimi çeken bir hikaye oldu.. Ali ve Nino, Kurban Said tarafından kaleme alınmış, Romeo ve Juliet'in tahtını alabilecek bir aşk hikayesi. Yüzü Doğu'ya dönük olan Ali Han Şirvanşir ile Avrupalı duyarlılığına sahip olan Nino Kipiani okul yıllarında birbirlerine aşık olurlar. Liseden mezun olduktan sonra, Ali Nino'ya evlenme teklif eder. Ali Nino'ya peçe giymek zorunda olmadığını ya da haremin parçası olmayacağını vaat edene kadar tereddüt eder. Ali'nin babası, kadınların Müslüman geleneksel bakış açısına rağmen, evliliği destekler; Nino'nun babası evliliği ertelemeye çalışır. Evlendikten sonra da sıkıntılar Ali ve Nino'nun peşini bırakmaz. Sürekli kaçma ve kovalamaca içerisinde geçer hayatları. Tam huzura kavuştuk dedikleri anda, Kızıl Ordu'nun Azerbaycan'a girmesiyle Ali ülkesini savunmak için savaşa gider ve orada ölür. Yinede bana bu güzel yeri gösterip ve tanıttığınız için ve görmeme vesile olduğunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amerika-meksika-siniri", "text": "Amerika vizesi işlemlerini önceden Ankara'dan halletmiştim. Meksika kara sınırından ABD'ye geçmek üzere yola çıktım. Mantıken önce Meksika sınırından sonra uluslararası alandan ardından da Amerikan sınırından geçmem gerekiyor. Sınırı fark etmeden geçen arkadaşlarımın hikayelerini de hatırladığım için ayrıca özen gösterdim sınırda damgalanmaya. Lakin ne kadar arasam tarasam da Meksika sınırını bulamadım ve kendimi ABD sınırının önünde buldum. Çok güler yüzlü olmasına rağmen, filmlerden dolayı ağzımı yüzümü dağıtacakmış hissiyatı veren sınır polisi \"anlat pasaport polisine durumu sanırım sıkıntı olmaz\" diyerek beni içeri aldı. Ardından pasaport polisi \"no problem ama 6 dolarlık bir ödeme yapman gerek vezneden\" dedi. Tabii sınırdan geçecek kişiler sırtçantalı 2 tip olunca keyifleri yerine geldi. Hocam Meksika sınır yapmamış. ) Damga da pek umrunda değil sanırım. ABD'de olduğum sürece hem Meksika'da hem ABD'de gözüküyorum. Meksika girişinde pasaport polisinin aman kaybetmeyin, çıkarken teslim alacağız diye pasaporta iliştirdiği bir kağıt var. Onu mutlaka vermek gerekiyor. Nasıl olsa geri döneceğim Meksika'ya çok da problem değil. San Diego sınırında, Meksika sınırına gidişi işaret eden tabelalar var. Bunları takip ederek sınıra ulaştığımda, futbol stadyumu girişindeki gibi turnikeler ile karşı karşıya geldim. Turnikeler tek yöne dönüyor, giriş mümkün ama çıkış değil ve başında herhangi bir soru sorulabilecek bir güvenlik görevlisi yok. ABD'ye girişte çıkarken mutlaka teslim etmeniz gerekiyor dedikleri bir kağıt daha var elimde. Meksika ile sıkıntı yaşasam problem değil, çözülür ama bu kağıdı teslim etmeme riskini ABD için alamam. 10 yıllık vizemi riske atmak istemem. Turnikeden geçsem mi geçmesem mi diye tereddüt içinde bakınırken, Emre kendini atınca içeri, mecburen ben de girdim. Bizi Meksika sınır polisi karşıladı. Kıt İspanyolca ile elimdeki kağıdı gösterip, ya biz daha önce girdik, sonra çıktık şimdi yine girdik diye derdimi anlatmaya çalıştım. Adam neyi anladı neyi anlamadı bilmiyorum ama kağıdı gördükten sonra \"good good very good go go go\" dedi. Sinyor damga filan basmayacak mısın diye sormaya çalıştıkça adam \"go go\" diyip durdu. Meksika sınırını geçtik ama yine ABD'den çıkış damgası yok. Ne yapsak derken, biz döndük dolaştık Meksika'dan Amerika'ya giriş yapılan kapının önüne geldik. Upuzun kuyrukta bekleyen insanların önüne kendimi atıp, polise derdimi anlattım. Çöp torbasından az hallice bir torba gösterip, girişte verilen kağıdı buraya atabilirsin dedi. Eeee peki damga? Yok damga mamga dedi. Ama çıkış hani ne olacak filan. Bırak buraya git gerisini düşünme dedi. Ya emin misin ama diyince adam sinirlendi. Torba da bana hiç güven vermedi. İçi kağıt dolu ama bir rüzgar esse uçacak gibiydi. Aklım torbada kağıt torbanın içinde kaldı ve ben ayrıldım. 2 ay sonra Amerika'ya yeniden uçtuğumda pasaport kontrolünde hiçbir sıkıntı çıkmadı. Demek gerçekten kağıdı almışlar ve işlemi yapmışlar. Sizinki asla unutulmayacak bir anı olmuş. San Diego'ya giden herkese çok güzel bir bilgi. Meksika ya gitsem illegal yolla abd ye geçemem mi tanıdıgınız var mı benim babam da amerikada ama beni götüremiyor vize çıkmıyor, yaşım 25, Meksika Amerika sınırına dair bır kaç belgesel izlemeni öneririm. Geçebilir misin bilmiyorum ama geçemezsen zaten senden bir daha haber alamayız. San diego ile tijuana arasında tümüyle bir duvar yok mu? Yanlışlıkla geçtik demişsiniz de merak ettim. Tugce hanim merhaba Amerika'dan kiralik araba ile Meksika'ya gecebilirmiyim? Bu konu hakkinda bir bilginiz var mi? Tesekkurler. teoride olduğunu biliyorum ama pratikte ne gerekiyor bilmiyorum. Araç kiralama firmasına sorarsanız onlar daha sağlıklı yönlendirirler."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdam-kanal-turu", "text": "Amsterdam kanal turu, Amsterdam'ı görmek için en keyifli yollardan bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Amsterdam'a giden bir çok kişi kanal turunu gereksiz görüp es geçebiliyor. Tecrübe edenler ise unutulmaz bir deneyim yaşıyor. Amsterdam kanallarında tekne ile dolaşmak şehrin tarihi merkezine çarpıcı bir bakış açısı sağlamanın yanı sıra, şehrin görülmeye değer yerlerini ve cazibe merkezlerini keşfetmenin en unutulmaz yollarından biridir. İster ilk kez ister sık sık ziyaretçi olun, Amsterdam'daki her şey bir tekneden bakıldığında biraz daha büyülü görünüyor. Ben de ilk etapta Amsterdam kanal turuna katılmaya niyetli değildim ancak müze girişleri için almış olduğum IAmsterdam Card'ın ücretsiz bir kanal turunu da kapsadığını öğrendiğimde fikrim değişti. Benim gittiğim dönemde (2011) IAmsterdam Card iki firma seçeneği sunuyordu. Aralarındaki farkı pek anlamadan bir tanesini tercih ettim. Açıkçası pek bir fark olduğunu da sanmıyorum. Benim seçtiğim firma Holland International idi. Normal ücreti o zamanlarda 13 avro idi. Tur 50dk sürüyor. Tavsiyem gündüz tura katılmanız, gece katılmak kötü değil şehri suyun üstünden ışıl ışıl da görmek güzel ama kameramın objektifi gece çekimine uyumlu olmadığı için hiç fotoğraf çekemedim ve çok üzülmüştüm. Bir de oturduğunuz yeri iyi seçmelisiniz ki, rahatlıkla manzarayı seyredebilin. Eğer isterseniz, bu turun dışında firmalar, yemekli, müzikli turlarda sunuyorlar. Belki teknede bir akşam yemeği romantik bir tercih olabilir. 2020 verilerini ve ücretlerini kontrol edince görüyorum ki, Amsterdam Kanal turu ücreti 16 avro olmuş. Fiyat olarak pek bir artış yok ama avro kuru o günden bugüne çok fark etti. 2011 Kasımda avro kuru 2.49 lira imiş. Hey gidi günler hey. Asgariden az hallice maaşıma rağmen para biriktirip, Amsterdam seyahati yapabilmiştim. Yine Iamsterdam Card'ı olanlar için 2020'de beş farklı firma seçeneği mevcut. Kalkış noktaları şehrin farklı yerlerinde, size en yakın olanı tercih edebilirsiniz. Tabii ben bunları böyle yazıyorum iyimser halimle ama Covid-19 dolayısı ile ne zaman yurtdışına çıkarız, böyle toplu etkinliklere katılırız bilemiyorum."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdam-sehir-kutuphanesi", "text": "Amsterdam'a gitme planları yaparken kütüphane dolaşmak hiç aklımızda yoktu. İşin aslı hiçbir yerde de Amsterdam'a gidince uğrayın diye birşey gözümüze de çarpmadı. Couchsurfingte kalacak yer ararken bir kişi bize ev sahipliği yapamayacağını ama buraya kadar gelmişken uğramamız gerektiğini söyledi. Böylece eğer yolumuzun üzerinde olursa uğrama kararı aldık. İyi ki de uğramışız. Fotoğraflardan da görüldüğü gibi sadece dümdüz raflardan oluşan bir kütüphane değil. Her yaşa ve her ilgi alanına uygun kitap mevcut. En güzel yanı da bu kütüphane sadece kitapların yer aldığı bir yer değil. Bilginin her türlüsü mevcut. Kitaplar yetersiz gelirse her kattaki bilgisayarlardan internete bağlanabilir veya raflar dolusu DVD ve CD lerden film izleyebilir ve müzik dinleyebilirsiniz. Ayrıca burayı gezmek için yolunuzu çok fazla uzatmanıza gerek kalmıyor. Bilgi hasır altı değil baş tacı. Amsterdam şehir kütüphanesi Benelux ülkelerindeki en büyük kütüphane ünvanına sahiptir. Muhteşem bir manzaraya sahip. İsterseniz manzarayı karşınıza alıp kitabınızı okuyabilir, isterseniz herkes için ücretsiz olan internet hizmetinden faydalanabilirsiniz. İçeriye girmek için herhangi birşeye ihtiyacınız yok. Herkes girebiliyor. En alt kat çocuklar için özel dizayn edilmiş. Envai çeşit çocuk kitaplarının yanında okuma salonları var. İçeride 1 haftalık bebek bile vardı ve hepsi kütüphanede nasıl davranması gerektiğini biliyorlar. Her kat farklı bir alana ayrılmış. O alana ait hem dvdler hem de kitapları bulabilirsiniz. İnternet için Türkiyedeki gibi sıra beklemenize gerek yok. Her katta applelar hizmetinizde.. Tabi biz İzmir'de kütüphaneye hasret olduğumuz için gördüklerimiz karşısında kıskançlık duymadan duramadık."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdamda-konaklama", "text": "Amsterdam'da konaklama genel olarak pahalı diyebilirim. Otellerde fiyatlar yüksek, ama yok ben nasıl oda da vakit geçirmeyecem, bir yatak bir de dolap bana yeter derseniz hostelleri tercih edebilirsiniz. Hostellerde, odalar 2, 4, 6, 8, 10 ve üstü sayıda misafir ağırlayacak şekilde dizayn edilmiş. Örnek vermek gerekirse, 6 kişilik bir oda da kişi başı ücret yaklaşık 16 euro. Eğer kalabalık şekilde seyahat etmiyorsanız, diğer 5 kişi tanımadığınız insanlar olacaktır. Yüksek ücret ödeyip, otelde kalabilir, düşük ücretle hostellerde kalabilir ya da en iyisi couchsurfing/kanepesörfü ile ücretsiz konaklayabilirsiniz. Evet malesef Amsterdam konaklama açısından çok pahalı bir yer. En dandik şekilde hiç bir konfor aramadan sadece kafanızı sokacak bir yer isteseniz bile kapı gecelik 15 eurodan başlıyor. Yani yaklaşık 40 TL. En iyisi couchsurfing. Fakat orda da şöyle bir sorun oluyorki bu kadar güzel bir şehir olunca oteller ve hostellerde bu kadar pahalı olunca otomatikman herkes couchsurfing kullanmaya çalışıyor. Bu da yer bulma konusunda biraz zorluk çıkartıyor. Tavsiyem sadece şehir merkezinde oturanlara mesaj atmayın. Kaldığınız yer şehrin biraz dışında bile olsa en az 3-5 toplu taşıma aracı vardır oraya giden. Hiç zorluk çekmezsiniz ulaşımda. Zaten sabah çıkıp kimbilir ne zaman geri dönüceksiniz =) Bizim kaldığımız yer tramvayla 15-20 dk lık bir mesafedeydi merkeze ve hiçbir zaman 5dk dan fazla tramvay beklemedik."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdamda-ne-yenir", "text": "Amsterdam'da her bütçeye uygun, her mutfaktan yiyecek bulabilirsiniz. Biz genel olarak yemek ile vakit kaybetmek istemediğimiz için fast food, ya da akşam hazırladığımız sandviçleri tercih ettik. Özel olarak yemeniz gereken ne var diye merak ederseniz, bence Albert Cuyp Markt'taki waffleları denemenizi öneririm. Üzerine ne koydurursanız koydurun, sos olarak mutlaka dark chocolate ı deneyin. Albert Cuyp Markt'ta çeşit çeşit yiyecekler bulabilirsiniz. Denemek isterseniz peynirleri tadabilirsiniz. Benim favorim sarımsaklı olan. Sanırım o fransız peyniri idi ama olsun. Not: Söylemeyi unutmuşum, Van Gogh müzesinin çıkış kapısının oradaki seyyardan sosisli denemelisiniz. Çok kısa ama keyifli bir yazı. Elinize sağlık!"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdamda-nereleri-gormeli", "text": "Amsterdam gezilecek yerler konusunda bir cennet. Her tarza göre bir seçenek sunuyor. İster müzeden hoşlanın, ister kafeden, ister sokakta gezmekten size uygun bir şey mutlaka burada var. Amsterdam'a adım attınız, elinizdeki rehbere baktınız. Her yer güzel gözüküyor, nereye mutlaka gitmeliyim derseniz başlıyorum. Hazır mısınız? Amsterdam'a geldim demek için Dam Meydanı, Leidseplein ve Rembrantplein, gece hayatını görmek için Red Light District, kafayı dinlemek için Vondelpark, Rembrandt'ın birbirinden eşsiz eserlerini görmek için Hollanda'nın en büyük klasik sanat müzesi Rijksmuseum, Van Gogh'un eserlerini de görmek için tam dört katlı Van Gogh Müzesi, İkinci Dünya Savaşı'nda yaşananları anlamak için Anne Frank Haus, muhteşem atıştırmalıklar ve peynir almak için Albert Cuyp Markt, yasal olarak kafayı bulmak isteyenler için Coffeeshops, kütüphane aslında nasıl bir şey görelim demek için Amsterdam Public Library, ünlülerle fotoğraf çektirmek için Madame Tussauds Balmumu Müzesi, lale soğanı almak için Flower Market, seksin müzesi de mi varmış diyenler için Sexmuseum, Rembrandt'a doyamadım bir de evini göreyim diyenler için RembrantHuis, bit pazarı sevenler için WaterlooPleinMartkt, bira fabrikasında hem içmeli hem eğlenmeli bir deneyim için Heineken Brewery Amsterdam gezilecek yerler arasında en belirgin mekanlar olarak sayılabilir. Haritanızda bunlara birer işaret koyup, kalacağınız süreye ve önceliklerinize göre rotanızı belirleyebilirsiniz. Bir de kanal turuna çıkmayı unutmayın. Ancak kanal turuna akşam değil de gündüz çıkmanızı tavsiye ederim. Şehir her ne kadar gece de aydınlık olsa da gündüz daha çok şey görülüyor. Amsterdam bir turist olarak en rahat gezilecek yerden bir tanesi diyebilirim. Şehirdekiler turiste çok açık, anlayışlı ve yardım severler. Şehirdeki bu kargaşadan hoşlanmayanlar ise zaten şehrin dış taraflarında oturuyorlar. Unutmayın, bu müzelerin çoğunu IAmsterdam Card ile ücretsiz gezebilir ve yine IAmsterdam CArd ile toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabilirsiniz. Toplu taşıma konusunda da yine fazla geliştikleri için herhangi bir sorun yaşamak mümkün değil. Sadece bisiklet yollarına ve aşırı hızla giden bisikletlere alışmak biraz vakit alıyor. Konaklama için ise maalesef çok uygun fiyatlar olduğunu söyleyemem. Benim gittiğim seneler ile şu an arasında çok yüksek fiyat farkı bulunuyor. Couchsurfing yapmak ise imkansıza yakın diyebilirim. O nedenle gitmeden uzunca süre önce konaklama için rezervasyon yaptırmak faydalı olacaktır."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/amsterdamda-ulasim", "text": "24, 48, 72 ve 96 saat geçerli olan toplu taşıma biletleri.. tüm toplu taşıma araçlarında kullanılabilir. Çok sevdiğimiz, her gün kulllandığımız 2 numaralı tramvay."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/anne-frankhaus-amsterdam", "text": "Amsterdam'ın en popüler ve önemli müzelerinden biri Anne Frank Evi. İkinci Dünya Savaşı sırasında nazilerden kaçan Anne Frank ve diğer yedi kişinin Alman işgalinden saklandığı gizli kitaplığın buluğu ev. Anne Frank'ın Hatıra Defteri'ni gitmeden mutlaka okumanızı öneririm. Okullarda ders kitabı olarak okutulması gereken bir günlük. 13. yaş gününde hediye olarak verilen günlükte, Anne Frank iki sene boyunca saklandıkları küçük yerde yaşadıklarını paylaşıyor. Hikaye pek iyi şekilde sonlanmıyor. Saklandıkları yerde yakalanan aile bireyleri, farklı soykırım kamplarına gönderiliyorlar. Anne Frank ve kendisinden 3 yaş büyük olan ablası yakalandıkları tifüs hastalığı sebebiyle hayata gözlerini yumuyorlar. Günlük ise sonradan saklandıkları yerde aile dostları tarafından bulunuyor ve Auschwitz'den sağlam çıkan babasına ulaştırılıyor. Anne Frank'in hayalini gerçekleştirerek, babası kitabı yayımlatıyor ve toplamda 65 dile çeviriliyor. Anne Frank'ın Hatıra Defteri, yahudi soy kırımına dair en çok okunan kitaplardan bir tanesidir. Aynı zamanda tiyatro oyunları oynanmış ve filmi de çekilmiştir. Anne Frank'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında nazilerden ailesiyle birlikte saklandığı ev müze haline getirilmiş. Ben gittiğimde restorasyon olduğu için içeri giremedim. Bir daha gittiğimde mutlaka ziyaret edeceğim. Anne Frank'ın evi Prinsengracht 263'te bulunuyor. Müzeye giriş Westermarkt 20'de, köşede. Anne Frank Haus'a gidecek olanlar için buraya haritayı bırakıyorum. Anne Frank'ın bilinen tek görüntüsüne ait videoyu tıklayarak izleyebilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/antik-havuz", "text": "Antik Havuz, Hierapolisin ortasında travertenlerin başladığı noktada yer alıyor. Havuzun içerisinde antik kent kalıntılarını andıran imitasyon parçalar mevcut. En azından ben imitasyon olmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu parçalar, havuza çok hoş bir görüntü katıyor. Farklı bir konsept oluşturulmuş. Havuz çoğunluğu yabancı olmak üzere turistlerden yoğun ilgi görüyor. Bu ilginin nedeni suların şifalı olduğu iddiası olsa gerek. Havuzun kalp rahatsızlıkları, romatizma, aşırı kilo, cilt rahatsızlıkları gibi sorunları tedavi ettiği söyleniyor. Dar kısımda, menemen testisi gibi dizilmiş bir grup insan görmek mümkün. Hala neden o bölüme sıkıştıklarını anlamış değilim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/argeles-gazost", "text": "Benim meskenim dağlardır diyenler için muhteşem bir destinasyon ile karşınızdayım, Argeles-Gazost. 19. yy'da İngiliz asilzadelerinin yazlık evlerini yaptırdıkları Argeles-Gazost, bugünlerde daha çok dağcılık, trekking ve bisiklet gibi doğa sporları severleri ağırlıyor. Pireneler'de yer alan bu tatlı köy, bir bakışta insanın kalbini eritebiliyor. Argeles-Gazost'ta neler yapılır, nerelerde kalınır, efendim ben neden gittim gibi soruları yanıtlayacağım bir metne hoşgeldiniz. Şubat 2020'de instagram hikayelerimi takip etme inceliğini gösterenler, Argeles-Gazost'u arkadaşımın köyü olarak hatırlayacaktır. Ah biz kaçırdık, bu güzel manzaraları keşke ben de yakalasaydım diyenler, şuradan instagram hesabımı takip etmeye başlayabilir. Argeles-Gazost, Pireneler'de 450m yükseklikte bir dağ köyü. Arkadaşım buraya taşınmadan önce ismini hiç duymadığım bir yerdi, şimdi ise yeniden gitmeyi planladığım bir yer. Konum gözünüzde canlansın diye, haritayı şöyle bırakıyorum. Argeles-Gazost Pireneler'de yer almasına rağmen ılıman bir iklime sahip. Civar köylerde hava çok soğuk iken burası güneşlenme süresi ve yüksekliği dolayısıyla daha ılık oluyor. 1870'lerde tren yolunun gelişi ve istasyonun inşaası ile birlikte zenginlerin tatil evlerini yaptırdıkları, Pirene dağlarının temiz havasını solurken, termal sularda gevşedikleri, hatta zaman ilerledikçe kumarhane bile inşaa ettikleri bir tatil beldesi haline geliyor. Tabii ülke Fransa olunca, o dönemde yapılan tüm binalar şu an hala kullanımda. Köyün dokusu hiç bozulmamış zaten restorasyon kuralları da oldukça katı. Ben Argeles-Gazost'a bir arkadaşımı ve ailesini ziyaret için gittim. Haritadan bakınca ulaşım konusunda biraz terste kaldığını farketmişsinizdir. Atina'dan ya da Türkiye'den uçarak gitmek istendiğinde görece ekonomik olarak uçulabilecek en yakın havalimanı Toulouse'da. Ben de Toulouse'a uçtuktan sonra tren ile Lourdes'a oradan da araç ile Argeles-Gazost'a geçtim. Argeles-Gazost sadece kendisi bile görmeye değecek kadar güzel. Köye giderken yol üzerinde Pireneler'in manzaralarını gördüğünüzde civarın da ne kadar güzel olduğunu ve size neler vaad ettiğini hemen anlıyorsunuz. Argeles-Gazost 19. yy'da temiz havası ve termal suları ile Frasızların yanı sıra İngiliz zenginlerini de kendine çekmiş. Termal havuzlara yakın olarak inşaa edilen bir çok ev ve malikane bulunuyor. O yüzden köyde gezerken aval aval etrafa bakınıp, keşke benim olsa hayalleri kuruyorsunuz. Bu sefer arkadaş ziyareti için gittiğim Argeles-Gazost'a bir sonraki sefer yürüyüş için gitmeyi planlıyorum. Pireneler'de bir çok trekking rotası bulunuyor ve bunların üzerinde gite dedikleri konaklama seçenekleri bulunuyor. Tabii gitte kalmak zorunda değilsiniz, konaklama için bir sürü kamp alanları da mevcut. Ben de bir sonraki sefere 4-5 günlük bir yürüyüş planlıyorum. Bisiklet konusuna henüz değinmedim, yazıyı okuyan bisiklet severler varsa şimdiye kadar çıldırmışlardır. Pireneler, Tour de France'in en zorlu rotalarından Col du Tourmalet'e ve Col de Portet'e ev sahipliği yapıyor. Her yıl Fransa Bisiklet Turu mutlaka Pireneler'e uğruyor ve Argeles-Gazost bisikletçileri takip eden insanlarla doluyor. Eğer Fransa bisiklet turunun popüler rotalarından birini tecrübe etmek istiyorsanız, ister Tour de France zamanı ister başka bir dönemde buraya kesinlikle gelmelisiniz. Argeles-Gazost ve Pireneler'de gezinirken, çokça bisiklet ve motor sevdalısı ile karşılaşacaksınız. Zaten küçücük köyde koskocaman bir bisiklet mağazası olması da bu yüzden. Fransızlar'ın gururu Fransa bisiklet turunun en popüler noktalarından birinde olması rağmen, köy hala köy. Nasıl mı? Sokağa çıkıp yürüdüğünüzde karşılaştığınız insanlar köyde yaşamasanız bile size güler yüzle mutlaka iyi günler diliyorlar. Bir markete gittiğinizde mutlaka halinizi hatrınızı soruyorlar. Ah ben şimdiden köyümü özledim. Yazıyı sonlandırmadan önce bir de konaklama konusuna değineyim ve işinize yarayacak birkaç link bırakacağım. Airbnb ve booking, çatır çatır çalışıyor. Ben booking üzerinden rezervasyon yaptım. Bir de bahsetmiş olduğum ailelerin işlettiği oldukça sevimli gitler var. Dilerseniz bu site üzerinden, gitlere de bakabilirsiniz. Yürüyüş planyacaksanız, kesin lazım olur. Airbnb'ye daha önce üye olmadıysanız, şuradan üye olarak ilk seyahatinizde 27 avro indirim kazanabilirsiniz. Tabii ben de 15 avro kazacağım için gezenlere duacıyım. Önemli not : Fransa'da konaklama için para verdiğinizde çarşaflar için ek ücret talep edilebiliyor. Rezervasyon yapmadan önce kontrol etmeyi atlamayın."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/atina-bit-pazarlari", "text": "Ziyaret ettiğim bir ülkede bit pazarına mutlaka gider, yaşanmışlığı olan hatıra ürünlere mutlaka bakarım. Çoğunlukla sırt çantası ile seyahat ettiğimden taşıyamayacağım için pek büyük şeyler alamam ve hep aklım kalır. Yunanistan'a taşındığımdan beri ise Atina bit pazarları benim için vazgeçilmez oldu. Dekoratif ne varsa, hepsini bit pazarından alıyorum. Unutulmuş heykeller, tablolar, vazolar, el dokuması halılar... Kimileri iyi durumda oluyor, kimileri biraz bakım gerektiriyor. Yunanistan ve Atina bit pazarları konusunda tam bir cennet. Atina'da bir çok bit pazarı bulunuyor, gelin nerelerde olduklarına birlikte bakalım. Bit pazarı eski ve arızalı ürünlerin alınıp satıldığı yerler, bir nevi eskici pazarlarıdır. Bit pazarındaki ürünlerin bir kısmının çöpten toplanmış hatta bir kısmının da çalıntı ürün olması yüksek ihtimaldir. Atina bit pazarları aramasını internette yaptığınızda ilk olarak karşınıza Avissinias ya da Monastraki çıkacaktır. Monastraki metrodan inip soldaki sokağa doğru kafanızı uzattığınızda, Monastraki flea market tabelasını görürsünüz. Burası her ne kadar flea market yani bit pazarı olarak anılsa da aslında Sirkeci'den ya da Kemeraltı'ndan bir farkı yoktur. Sıra sıra dükkanlardan oluşan bir alışveriş merkezi gibidir. Bu sokaktan biraz daha ilerleyip sağ taraftaki Avissinias Meydanı'na adım atarsanız eğer, orada eskicileri, eski sanat eserlerini, pikapları, saatleri, bıçakları aklınıza gelebilecek her türlü antikaya yakın ya da antika ürünü göreceksiniz. Her gün açık olsa da, Pazar günleri ayrı bir canlılığa kavuşur. Pazar günleri Avissinias Meydanı'nı takip eden sokaklarda da bir çok satıcı elindeki ürünleri satmaya çalışır. Avissinias Bit Pazarı daha çok sanatsal ürünler hatta antikalar arayanlar için uygun. Pazarlık makbul. Uygun fiyata bir çok ürün alınabilir ancak Atina'daki diğer bit pazarlarına göre fiyatları yüksek. Metro ile Monastraki'ye ulaştıktan sonra Ifestou Sokağı'nda ilerleyip ikinci sokaktan sağa girin. Her gün kuruluyor, akşam üstüne doğru kapanıyor. En yoğun olduğu gün Pazar. Pireaus metro durağına ulaştıktan sonra sola doğru dönün. Kaçak sigara satan adamların olduğu tarafa doğru yürüdüğünüzde ileride pazarın başlangıç noktasına ulaşmış olacaksınız. Ah Thissios, canım Thissios. Atina'nın en sevdiğim bölgelerinden olan Thissios. Sana methiyeler dizesim var. Thissios'ta her gün tezgahlar görmek mümkün ancak en coşkulu olduğu gün kesinlikle Pazar. Pazar günleri normalde olmayan tezgahlar da kuruluyor. Bit pazarı gibi ama değil gibi. Tezgahların hepsi düzenli ve kategorilere ayrılmış. Para koleksiyonu olanlar bir tarafta, pul koleksiyonu olanlar başka tarafta... Burada sadece eski ürünler değil aynı zamanda sanatçıların kendi eserlerini sergilediği tezgahlar da bulunuyor. Geri dönüşüm ürünleri ile yapılmış tablolar, tasarım takılar, çantalar gözünüzü okşayacak her şey burada mevcut. Thissios metro durağı ile Acropol metro durağı arasında kalan caddede yürüyüp Akropolis manzarası ile keyif süreceğiniz ve aynı zamanda tezgahlara da bakacağınız bir gün planlayabilirsiniz. Thissios Bit Pazarı, yeşil hat üzerindeki Thissios metro durağına ulaştıktan sonra turnikelerden çıkınca tam karşıda yer alıyor. Gönlümün efendisi, Atina bit pazarları arasında en az bilineni... En çok şey aldığım, yabancılar için pazarlıkların Hindistan esnafı seviyesine ulaştığı yer. Bir sanayi mahallesinin ortasında yere atılan brandaların örtülerin üzerinde sağdan soldan nereden geldiği ve hatta ne olduğu bile belli olmayan ürünlerin satıldığı pazar. Gözlerin yerlerdeki karışık yığının içerisinden bir cevher bulmaya çalıştığı pazar. Buradan kürk de alabilirsiniz, şarj kablosu da, kafatası da... Yeryüzünde satılan herhangi bir ürünü arıyorsanız, burada kesin vardır. Elaonas Bit Pazarı'na gidecekler için küçük tavsiyeler, telefonunuz iyi bir model ise cebinizden çıkartmayın. Özellikle yenmiş elma logolu telefonlara karşı satıcıların ciddi bir hassasiyeti var. Telefonu gören fiyatı yükseltiyor. Pazar zaman zaman yer değiştiriyor ama 100 metreden fazla oynamıyor. Gittiğinizde görmeme ihtimaliniz yok. Elaonas Bit Pazarı 100-150 metre aralıkla iki bölümden oluşuyor, ilkini ziyaret edip, ikinciyi atlamayın. Mavi hat üzerindeki Elaonas metro durağında indikten sonra kalabalığı takip edip, sağa doğru yürüyün. - Pazarlık mübahdır. Edeceğini düşündüğünüz fiyat ne ise onun altında rakam söyleyin. - Yabancı olmanız, kazıklanmanız gerektiği anlamına gelmiyor. Eğer yüksek rakam söylerlerse, dönüp arkanızı gidin. Satıcı arkanızdan gelecek ve size fiyat soracaktır. İlk söylediğiniz rakamda ısrarcı olun. - Telefonunuzu fotoğraf çekmek için bile cebinizden çıkartmayın. Elinizde akıllı bir telefon olması fiyat yükseltir. - Eski kıyafetler giyip gidin, zengin gözükmeyin. - Yanınızda bol bol bozuk para bulundurun. - Yiyecek ve kozmetik gibi malzemeler satın almayın. - Sırtçantası kullanın."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/atina-gezilecek-yerler-akropolis-ve-partenon", "text": "Atina gezilecek yerler, hatta Atina diye internet üzerinden bir arama yaptığınızda karşınıza ilk olarak Akropolis görseli çıkar. Yunanistan'ı ve Atina'yı ziyaret eden herkes Akropolis'e tırmanmak ve bu etkileyici yapının olduğu tepede neler olduğunu görmek ister. Bu muhteşem alan aslında içerisinde tapınakların yer aldığı bir kaledir. Gözümüzde Akropolis denilince canlanan tapınağın ismi ise Partenon'dur. Akropolis ise kayalığın ismidir. Partenon ve Akropolis'teki diğer ana binalar, M. Ö. 5. yüzyılda Atina sakinlerinin kültürel ve politik başarılarına bir anıt olarak yaptırılmıştır. Akropolis terimi, yukarıdaki şehir anlamına gelir ancak ilk inşaa edildiği dönemde Akropolis'te yaşayan kimse yoktu. Eteklerinde parmakla sayılabilecek kadar az yaşayan insan vardı. Esas yerleşim yeri Pire Limanı'nın orasıydı. Akropolis gökyüzüne yakın olduğu için kutsal binaların çoğu buradadır. Mitolojiye göre adı Kekrops olan kentte iki Tanrı arasında bir yarışma düzenlenir. Halk için en güzel şeyleri vaad eden ve gerçekleştiren tanrının adı şehire verilecektir. Savaş, bilgelik ve eğitim tanrıçası Athena ve denizlerin, depremlerin, kasırgaların tanrısı Poseidon yarışmaktadır. Poseidon atı yaratır ve halk çok etkilenir, yarışma esnasında son hamle olarak Athena ise asasını yere vurarak zeytin ağacını yaratır. Ağacı, odunu, yağı ve ürünleri ile zeytin halka daha etkileyici gelmiştir ve kente Athena'ya ithafen Atina adı verilir. İşte tanrıça Athena'nın yarattığı zeytin ağacı ve yarışmanın gerçekleştiği Erection Tapınağı tam olarak Akropolis'in üstünde yer almaktadır. Gidince ikisini de gözlerinizle görebilirsiniz. - Akropolis'e gitmek için en güzel zaman bahar ve sonbahar aylarıdır. - Atina'yı yaz aylarında ziyaret ediyorsanız ve Akropolis'e çıkacaksanız, ne olursa olsun günün erken saatlerinde gidin. Hava sıcaklığından ve Akropolis'in tepesinde gölge bir alan olmamasından dolayı nefes alıp vermek bile zor hale geliyor. - Akropolis'e girerken sırt çantanıza mutlaka çerez gibi ufak atıştırmalıklar ve su almayı unutmayın. - Akropolis'ten önce Akropolis Müzesi'ni ziyaret edin. - Yazın gidenler güneş kremini sürmeyi ve şapka takmayı unutmasın. - Parmak arası terlik yerine düzgün bir yürüyüş ayakkabısı ile çıkın. Yağmurlu günlerde zemin çok kayganlaşabiliyor. - Gitmeden önce Akropolis hakkında okuyabildiğiniz makale ve yazıları okuyun, gittiğinizde gördüğünüz şeylerin ne anlama geldiğini bilirseniz daha eğlenceli olur. - 6 Mart - 18 Nisan - 18 Mayıs - Eylül ayının son hafta sonu - 28 Ekim - 1 Kasım-31 Mart arası her ayın ilk pazarı - 1 Ocak - 5 Mart - 1 Mayıs - Paskalya bayramına denk gelen Pazar günü - 25 Aralık - 26 Aralık Bir arkeolog olarak gezmek isteğim yerler arasında yer alıyor. En kısa zamanda gideceğim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/atina-konaklama", "text": "Atina'da nerede kalınır sorusunun cevabını arayanlar toplansın. Atina'da konaklama için en en güzel ev arkadaşının evidir. Kalacak bir tanıdığınız varsa, ufak ufak yanaşın. Avro kuru malum, konaklama bütçesini kısıp eğlenceye harcarsınız. Arkadaşınız yoksa; otel, pansiyon, Airbnb, Couchsurfing artık hangisini isterseniz o size kalmış. Şunu özellikle belirteyim, son dönemde Golden Visa ile birlikte Atina'da ciddi bir Airbnb furyası var ve fiyatları da gayet güzel. Yani otelde vereceğiniz oda fiyatına, Akropolis manzaralı teraslı bir evde kalma şansınız var. Bence Atina'ya geliyorsanız konaklama seçeneği için ilk olarak Airbnb'ye bakın. Hatta daha önce üye olmadıysanız, şuradan üye olarak ilk seyahatinizde 27 avro indirim kazanabilirsiniz. Hadi iyisiniz 1 günlük konaklamanız benden. Tabii ben de 15 avro kazacağım için gezenlere duacıyım. Couchsurfing, Atina'da yaygın ve Atinalılar fazlasıyla misafirperver. Aile evinde filan kalacak olursanız, tıka basa yedirme ihtimalleri çok yüksek. Türklere karşı da oldukça yardımseverler. Deneyebilirsiniz. Otellerin eski olup olmaması, konaklama için önemli bir kriter; neden anlatayım. Atina'da özellikle eski binalarda ciddi anlamda bir böcek problemi var ve bu problem düşük bütçeli otellerde ya da hostellerde de net bir şekilde hissediliyor. Kötü anımı anlatmak istemem ama hostelde kaldığım bir gece odada tek seferde 100'den fazla böcek gördüğümü hatırlıyorum. O nedenle Atina'da otel seçerken, restore edilmiş bi otel seçmeye özen gösterin ve yorumları dikkatlice okuyun. Atina'da kalınacak en iyi hotel olarak Hotel Grande Bretagne ismi geçiyor. Winston Churchill, Elizabeth Taylor, Sophia Loren, Umberto Eco, Grace Jones ve Lady Gaga gibi ünlülerin tercih ettiği bir otel. Ben Hotel Grande Bretagne'da konakla madım ama bu kadar ünlü ismin bir bildiği vardır diye düşünüyorum. Böyle bir konaklama için gecelik 400 dolar ile 1500 dolar arasında bir parayı gözden çıkartmanız gerekiyor. Atina'da konaklama için merkezin yanı sıra bir metro ya da yürüme mesafesinde birçok semt mevcut. Merkez semtler, Monastraki, Syntagma, Ermou Caddesi, Thissio ve Psyri olarak sayabilirim. Merkeze yakın ve kolay ulaşımlı semtleri, Petralona, Koukaki, Kolonaki, Tavros, Exarchia ve metro hattı üzerindeki diğer semtler olarak düşünebilirsiniz. Bir de Omonia mevzusu var ki, mutlaka konuşulması gerekiyor. Omonia net bir şekilde Atina'nın en ucuz otellerinin bulunduğu semt ve metro hattı üzerinde yer alıyor. Omonia merkeze bu kadar yakınken neden diğerleri ile kıyaslanamayacak kadar uygun özellikle yüksek sezonda? Omonia, biraz önce bahsettiğim böcek problemi, sidik kokulu sokakları, evsizlerin ve uyuşturucu bağımlılarının yaşadığı, laf atmayı seven din kardeşlerimizin dükkanlarının konuşlandığı bir bölge. Tüm bu saydıklarıma rağmen, güvenlik problemi olmadığını söyleyebilirim. Eğer, \"Bir tatile geldim, onda da ne böcek, ne din kardeşlerimizi görmek isterim. Ben batının medeniyetini ve hatta ahlaksızlığını yaşamak istiyorum.\" diyorsanız bu semtten uzak durun. \"Ay yok avro kuru çok yüksek, ne koku ne böcek bana koymaz, ucuz olsun yatacak bir döşek olsun\" diyenler ise Omonia'yı tercih edebilir. Benim Atina'da konaklama için tavsiye edebileceğim bir otel ismi ya da hostel ismi yok. Sizin tecrübe ettiğiniz ve memnun kaldığınız Atina otelleri varsa ya da aman sakın adım atmayın dedikleriniz de olabilir, yorumlara yazarsanız sizden sonrakiler için faydalı olacaktır. Sizin yardımlarınızla da sayfayı şenlendiririz. Aslında çok basit bir görsel. Paris'e gittiğimde bir benzerini tur rehberi arkadaşım benim için hazırlayınca çok hoşuma gitmişti. konum gayet iyi. yunanistanda nerede yerseniz yiyin sıkıntı yaşamazsınız."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/atinaya-ne-zaman-gidilir", "text": "Atina'yı gezecek en güzel dönem bence ilkbahar ve sonbahar. Atina biraz beton bir şehir olduğu için ve yeşil alanların azlığı dolayısıyla yaz aylarında bulunmak için tercih edilecek bir destinasyon değil. Hele ki, gelmişken Akropolis'e çıkayım, biraz şehri turlayayım diyorsanız 40 derece sıcaklıkta bunları yapmak pek mümkün değil. Üstüne üstlük yüksek sezon olduğu için hem biletler hem konaklamalar pahalı. Kış ayları sıcaklık İzmir ile denk olsa da açık havada gezmek için biraz nahoş buluyorum. Atina'da gezilecek görülecek yerler, hatta tavernalar bile açık havada güzel. O nedenle ilkbahar ya da sonbaharda gelinmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Haziran ve Ağustos arası Atina'da yüksek sezon olarak geçtiği için hem Atina'ya uçak biletleri, hem konaklamalar daha pahalı olacaktır. Hatta Akropolis'in girişi bile kış aylarında 10 avro iken yaz aylarında 20 avroya çıkıyor. Bir de Yunanistan'da Ekim ve Nisan arası her ayın ilk Pazar günü müzeler ücretsiz olarak ziyaret ediliyor. Seyahati planlarken bu bilgiyi göz önünde bulundurmanız, bütçeniz için faydalı olacaktır. Uçak biletinizi doğru haftasonuna denk getirdiğiniz takdirde Akropolis'i 20 avro vermeden ziyaret edebilirsiniz. Baharın hoş sıcaklıkları ve daha uygun fiyatlı konaklama ve uçuş seçenekleri ile bahar ayları Atina'yı ziyaret etmek için mükemmel bir zaman. Ayrıca, turistlerin çoğu yaz aylarında geldikleri için Akropolis sırasında daha az bekleyeceksiniz. Yaz gelmiş gibi hissetseniz bile akşamları üzerinize bir ceket almayı unutmayın. Haziran ve Eylül arasında, restaurantlar ve esnaflar dahil olmak üzere birçok Atinalı, hem turistlerden kaçmak hem de serinlemek için adalara gidiyor. Sonuç olarak, bazı yerel işletmeler yaz aylarında kapalı olabilir. Genel olarak turistik alandakiler açık, mahallelerdekiler kapalı oluyor. Mesela benim mahallemdeki bir kafenion Temmuz gibi kapatıp, Ekim gibi yeniden açıyor. Bu sezonun en güzel etkinliği olan açık hava sinemasına gitmeyi atlamayın. Hoş sıcak hava ve düşen otel fiyatları ile Atina'yı gezmek için güzel bir zaman. Ayrıca Atinalılar şehre döndüğünden dolayı Eylül ayında yeniden açılan restoranlar ve gece kulüplerini de ziyaret edebilirsiniz. Her şeyin ucuzladığı zaman dilimi. Yılbaşını sokakta partilemek yerine, bir tavernada müzikle ve içerek kutlamak istiyorsanız Atina ucuz ve doğru adres. Şubat Mart aylarında gerçekleşen Apokries Karnavalı ile şehir renkli kostüm geçişlerine sahne oluyor. Atina'ya ne zaman gidilir yazısı bence şu bilgi olmadan eksik kalmış sayılır: Atina'ya Corona virüs geçince gidilir. Saygılar. Ben aynısını Türkiye için söylüyorum. Türkiye'den yurtdışına giden uçaklarda coronavirüs tespit ediliyor ama Türkiye hala coronavirüs varlığını kabul etmedi. Etmediği gibi hazırlık da yapmıyor."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/avrupa-ruyasi-kuzey-avrupa-turu", "text": "Şahane doğası, benzersiz fiyortları, refah seviyesi yüksek, kültür, sanat ve eğlencenin iç içe yaşandığı şehirleri ve leziz mutfağı ile Kuzey Avrupa, tarih boyunca topraklarından, kültürlerinden ve geleneklerinden ilham alan, dünyanın en büyük yazarların, şairlerin ve müzisyenlerin sığınağı olmuş bir coğrafya. Dillere ve kültürlere etki eden zengin bir mitolojiye ve kıtanın en eşsiz manzaralarına sahip Kuzey Avrupa'yı görmeye, 15 günde 12 ülke 20 şehir gezmeye var mısınız? Avrupa Rüyası'nın Kuzey Avrupa Turu ve İskandinav Rüyası ile tüm ekstra turlar dahil 15 gün boyunca 12 ülkenin 20 şehirden oluşan muazzam bir kuzey seyahati yapabilirsiniz. Kıtanın en olağanüstü manzaralarını sunan 12 ülkeye doğru büyülü bir yolculuğa çıkaran tur, Avrupa Rüyası güvencesi ile tek seferde, zaman ve bütçe tasarrufu da sağlıyor. Tallinn-Helsinki, Helsinki-Stockholm, Kaupanger-Gudvangen, Gedser-Rostock arasında lüks gemilerle deniz yolculuğu ve Prag'dan İstanbul'a THY farkı ile dönüş, yalnızca Kuzey Avrupa Turu ve İskandinav Rüyası yolcularının sahip olduğu bir avantaj. Şehirler arası ve şehir içi seyahatler ise, lüks Avrupa Rüyası otobüsleri ile sağlanıyor. Gemi, otobüs ve uçak ulaşımlarını birleştiren turda, Kuzey Avrupa'nın en popüler şehirleri olan Krakow, Varşova, Bükreş, Riga, Helsinki, Oslo, Bergen, Berlin ve Prag'ın şehir merkezlerindeki 4 yıldızlı otellerde, açık büfe kahvaltı ile birlikte 2 kişilik odalarda 10 gece konaklıyorsunuz. Aynı zamanda Baltık Denizi'ndeki Helsinki-Stockholm yolcuğu da konaklamalı gerçekleştiriliyor. Turun son günü bile otelinizde konaklayarak gemi, uçak ve otobüs yolculuğunuzu tamamlıyorsunuz. 3'ü 1 arada Kuzey Avrupa ve İskandinav Rüyası, izlediği rota bakımından diğer turlara göre en özgün rotaya sahip tek firma olmasının yanı sıra, ekstra tur adı altında 1 Euro dahi talep etmiyor. Kuzey şehirlerinin yanı sıra doğa harikası İskandinav fiyortlarını da Baltık Denizi ve Kuzey Denizi'ndeki gemi yolculuğu ile görebileceğiniz Avrupa Rüyası Kuzey Avrupa Turu, profesyonel rehberler eşliğinde gerçekleştiriliyor. Kuzey Avrupa Turu ve İskandinav Rüyası ile Oslo, Bergen, Flam Bölgesi, Songdal, Kaupanger, Gudvangen, Twindefossen ve fiyortlardan oluşan Norveç'in yanı sıra, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Estonya, Polonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan ve Almanya'yı da ziyaret edebilirsiniz. Bu adreslerin hiçbirinde ekstra tur ücreti yok. Oldukça beğeni alan ve talep gören Kuzey Avrupa ve İskandinav Rüyası'nın şimdiden 3 turu doldu bile. Öyle ki Oslo, Bergen, Flam Bölgesi, Songdal, Kaupanger, Gudvangen, Twindefossen, Stockholm, Kopenhag, Helsinki, Tallinn, Varşova, Krakow ve Gdansk, Riga, Vilnius, Trakai Gölü ve Kalesi, Bükreş ve Bran Kalesi, Varna ve Berlin'i tek seferde görme şansını kimse kaçırmak istemiyor! 15 Ağustos 29 Ağustos tarihi için acele edin! Avrupa Rüyası'nın hiçbir otobüsle Avrupa turu rotasında, ekstra ücret adı altında gezilecek yer bulunmuyor. Profesyonel kokartlı rehberlik hizmeti dahil tüm gemi, uçak ve otobüs ulaşım masrafları, kahvaltı dahil tüm konaklama masrafları, yurtdışı çıkış harcı, şehir vergileri, mesleki sorumluluk sigortası ile araç içi sıcak içecekler ve soğuk su ikramı fiyata dahil hizmetler arasında. Fiyata dahil olmayan hizmetler arasında ise, yeşil pasaportu veya vizesi olmayanlar için 130 Euro Schengen vize ücreti, seyahat güvence paketi, müze ören yerleri ücretleri ile bireysel harcamalar ve yeme-içme masrafları bulunuyor. Cok guzel bir yazı olmuş 👏🏻 Bahsi geçen turu şimdi inceledim. 2019 rotasında Fjordline Cruise gemisi eklenmiş 😍 Bu sefer kaçırmayacağım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/azize-cafe-izmir", "text": "Bazen sevdiğim yerleri anlatmakta çok zorlanıyorum. Sürekli yeterince iyi anlatamamak korkusuna düşüyorum. Bunun yanında tek düze yalnızca mekanı öven tanıtım yazıları yazmak ta bana göre değil. İşte Azize Cafe hakkında da bir şeyler yazmak istediğim ilk dakikalarda aynı duyguyu hissediyorum. Azize Cafe Kızlarağası Hanının hemen yanında sokak içinde bir cafe. Ne zaman Kemeraltında işimiz olsa mutlaka uğrar, fincanda pişirilmiş kahvemizi içer, bir nefes alırız. İçeriye girdiğim anda fotoğraflarda da gördüğünüz zevkle döşenmiş dekor beni hep başka bir yerde hissettirir. Az önce yoluma atlayıp zorla beni masalarına oturtmaya çalışanları, Kemeraltının tüm kalabalığını ve keşmekeşini hepsini bir anda unuturum. Ayrıca Azize Cafe Kemeraltında oturup bir şeyler içerken derginizi, kitabınızı sakince okuyabileceğiniz ender yerlerdendir. Belki de tek yerdir. Basit bir yol tarifi de yapmak gerekirse Kızlarağasının sağındaki sokağa girdiğiniz de az ilerde sağ sokak içerisinde. P. S. Azize Kafe'nin güzel dekorasyonun en önemli parçasını, kafenin sahibi olan Azize Hanım'ın yaptığı tablolar oluşturuyor. Gerek kahvesi gerek dekoruyla gerçekten Kemeraltı'nın en güzel yerlerinden bir tanesi. Google'da ararken sizin sitenizden başka yerde adı geçmemesi gerçekten enteresan ve üzücü."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bali-pirinc-hasat", "text": "Bali.. Bali.. Hiçbir zaman hayalimde olmayan Bali... Malezya'dan kendimi atmak için uğraşırken, nereye gitsem burdan diye ucuz uçak bileti ararken, 15 avroya bagaj dahil Malindo uçuşu kıstırıp gittiğim Bali.. Hayatımın en iyi deneyimlerinden birini yaşatan Bali.. Nasıl oldu da kendimi Bali'de buldum anlamadım. Borneo'ya bilet bakarken, AirAsia uçağı yeni düşmüşken, çok ucuza bilet bulunca dayanamayıp aldım. Beğenmezsem dönerim nolacak dedim. Gitmişken boş durmayayım diye de gönüllü bir projeye başvurdum. Sürdürülebilir yaşam, organik tarım, pirinç tarlaları bir de yavru domuzcukların sorumluluğu gibi detaylar vardı projede. Eğlenceli olacağını biliyordum. Havalimanından konaklayacağım adrese doğru ilerlerken neredeyse hiç pirinç tarlası görmedim. Olanlarla otellerin arasına sıkıştırılmış, yapay bir manzara yaratmak içinmiş gibi duruyordu. Yol 1,5 saat sürdü yaklaşık ve gördüğüm pirinç tarlası sayılıydı. Hani o belgeselerdeki gibi değildi. İlk gün beni gönüllü olduğum sivil toplum kuruluşunun ofisine götürdüler. Orada hem oryantasyon yapılacaktı hem de yapacağım işleri konuşacaktık. Bana eğitimimden ve iş tecrübemden dolayı haftanın iki günü ofis işi yapacağımı, tarım ve turizm bakanlığı ve belediye ile yapılan görüşmelere katılacağımı, geri kalanlarda tarlada olacağımı söylediler. Yine mi ofis, yine mi raporlama, yine mi excel?! Neyse ki ofise adım attığımda tüm fikrim değişti. Dünyanın en rahatlatıcı ofisinde, en güzel manzarayla, en tatlı insanlarla çalışacaktım. Hem de kıyafet zorunluluğunu geçtim, ayakkabı giymenin yasak olduğu bir ofiste. Evet ofiste ayakkabı giymek yasak!!! Böyle ofise can kurban diyerek başladım işe. Bali'de önüne geçilemez bir turizm patlaması yaşanıyor. Gelen turistlerin gelir düzeyi bir hayli yüksek olduğu için yaptıkları harcamalar çok ciddi bir gelir sağlıyor. Bu kısım güzel ama gelen turistler pirinç tarlarını ve doğayı görmek için geliyorlar. Pirinç tarlasında çalışan çiftçi tüm gün çalışıp sadece 1$ kazanıyor ancak turizm sektöründe çalışanlar güzel paralar kazanıyor. Bu da halkın içinde ciddi anlamda gelir düzeyinde farklılıklar ve tarım sektöründe kimsenin çalışmayı istememesine neden oluyor. Tam bir kısır döngü. Çiftçiler tarlalarını otellere satıyorlar ve pirinç tarlaları otele dönüşüyor. Satıştan güzel para alan çiftçiler en basit matematik hesabını bile yapamayacak kadar eğitimsiz olduğu için 2 ya da 3 sene içinde tüm parayı bitirip, işsiz kalıyorlar. Tam da bu noktada gönüllü olarak çalıştığım sivil toplum kuruluşu benim gibi Batıdan gelen gönüllüleri kullanıp aslında çiftçiliğin kötü bir meslek olmadığına ikna etmeye, bir yandan çiftçilere fon sağlamaya, organik tarımı canlandırmaya, turizmi ekoturizme dönüştürmeye, turizm ve tarım bakanlığının toplantılarında benim gibi hem seyahat edip hem bir işe yaramaya çalışan gönüllülerin fikirleri ve desteği ile fark yaratmaya çalışıyordu. Ben Bali'de olduğum süre boyunca tapınak vb popüler yerleri ziyaret edemedim, denizi bile görmedim ancak düğüne gittim, halkın tedavi için gittiği şamana muayene oldum, hasada yardım ettim, kümes inşaa ettim, çıplak ayakla çamurlara bastım, kendimi insanların hayatına bir nebze olsun iyileştirmeye çalıştığım için çok iyi hissettim. Ve ayrılırken Bali'nin bu yüzünü gördüğüm için çok mutluydum.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bali-saman-ziyareti", "text": "Ben Bali'ye gitmeden önce ne filmi izlediğim ne de kitabı okuduğum için durumdan bi haberdim. Bali'li müzisyen arkadaşım Wayanla bir sohbet esnasında bana şamanların varlığından bahsetmesi ile başladı herşey. Müzik doktorasını İngiltere'de yapmış olan Wayan BBC ile Bali'de şamanlara dair bir belgesel çekiminde de yer almış. Bu kadar eğitimli olan Wayan'ın hararetli bir şekilde şamanları ve yaşadığı birbirinden acayip hikayeleri anlatması beni oldukça şaşırttı. Önce beni korkutmaya ve eğlenmeye çalıştığını düşünsem de daha sonraları gerçekten inandığını farkediyorum ve bana \"şamanları mutlaka görmelisin inanmasan da gör\" demesiyle eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürdü. Ufak ufak araştırmaya başlamamla farkediyorum ki ye, dua et, sev filmi ile şamanlarla görüşme epey turistik bir hale gelmiş. Tur paketleri var ve fiyatlar dudak uçuklatıyor. Filmdeki şaman Ketut'u görmek isterseniz 150 doları gözden çıkartmanız gerekiyor. Günde 1 dolar kazanan halkın bu ücretleri ödeyebilmesi mümkün değil. Yine Bali'nin turist tuzaklarından birisi ile karşı karşıyayım. Wayan'ın kapısını çalıyorum ve turistik olmayan yerel halkın gittiği bir şaman ismi ve adresi alıyorum. Bu şaman en iyilerden birisi diyor. BBC'nin çekimlerinde yer alan kişilerden biri olmasına rağmen turistik olmamasına şaşıyorum. Wayan bu arada ziyaret öncesi hazırlıklar ve ziyaret esnasında yapılacaklara dair küçük bir brifing veriyor. Hemen Avusturyalı süper babanne Slyvia, İngiliz Ruth ve Türk Benay'ı da ikna edip Bali'li arkadaşım Kadek'ten bizi şamana götürmesini rica ettim. Turistik bir şaman tercih etmediğimiz için ritüeller konusunda daha hassas davranmamız gerekiyor. Gitmeden önce mutlaka yanımızda offering dedikleri bir adak ya da sunu götürmemiz lazım. Bu sunu aklınıza gelen herşey olabilir. Genellikle içi yiyecek dolu bir sepet ve içerisine bir zarf ile yerleştirilmiş paradan oluşuyor. Gelir düzeyinize göre içerisine koyduğunuz şeyler değişebilir. Hani bir tabir vardır ya gönlünüzden ne koparsa diye, tam olarak o durum. Biz 4 kişilik grubumuz için içerisinde meyveler ve tavuk olan bir yemek sepeti, kişi başı da 100000 rupilik bir zarf hazırladık. Güzel bir sepete yerleştirdik ve 3 saatlik yolculuğun ardından Şaman'ın evine vardık. Telefonun çekmediği, yolun olmadığı, insanların İngilizce bilmediği köylerden geçe geçe, yanımızda Kadek olmasına rağmen kaybola kaybola vardık. Kadek olmasa bu deneyimi yaşamamız mümkün olmazdı. Vardıktan sonra en önemli işimiz sepetin sunuşu ve giysilerimiz idi. Belimize birer tane Endonezya'nın yerel giysisi olan sarung bağlamamız gerekiyordu. Ben kendi sarungumu getirdim, olmayanlar için ise Kadek ayarladı. Bacaklarımız kapalı bile olsa şalvar ile şamanı ziyaret etme ihtimalimiz yokmuş. Omuzlarımızı da birer şal ya da kısa kollu tshirt giyerek kapadık. Asıl sepeti nasıl sunacağımızı merak ediyordum. Kadek'in dediğine göre kafamızın üzerinde taşımamız gerekiyormuş. Bu şekilde saygı gösterdiğimizi belli ediyormuşuz. Ne kadar tuhaf değil mi, kimi kültürlerde başın üzerinde taşınan şeyler ile kimilerinde ise karşınızdakinin ayağına dokunarak saygı gösteriyorsunuz. Bu görevi Kadek'e bırakacak değildim. Koca sepeti kafamın üzerinde taşıyarak evin bahçesine götürdüm. Bahçede yaklaşık 100 kişilik bir sıra vardı. Bahçeye girişimle tüm bekleyenlerin ve Şaman'ın gözleri bana doğru yöneldi ve yüzlere devasa bir gülümseme yerleşti. Bir şeyi mi yanlış yaptım yoksa bir turisti bu halde gördükleri için mi gülümsediler diye düşünürken, bozuntuya vermeden hemen yan taraftaki küçük tapınağımsı yerdeki görevliye sepeti teslim ettim. Teslimden sonra şaman Kadek'e sıraya girmemizi söyledi. Bizim ziyaret ettiğimiz şaman falcı gibi değildi. Yani geleceğe dair bir şeyler söylemiyordu. Karabüyü bozuyordu. Belki fal bakan bir şamana gitsek daha eğlenceli olurdu ama karabüyü bozma seanslarını gördükten sonra, kesinlikle doğru yere geldiğimize emin oldum. Bekleme 2-3 saat süreceği için Kadek ile muhabbete koyulduk. Karabüyüye inanıp inanmadığını sordum. \"İnanıyorum, peki ya sen\" dedi. Ben \"inanmıyorum\" dedim. Nasıl olupta inanabildiğini anlamıyordum. Tekrar sordum. \"İnanıyorum çünkü var\" dedi. Biraz daha konuşmanın üzerine, \"bende bir şey çıkmaz Kadek\" dedim. \"Tabii ki çıkmayacak çünkü sen inanmıyorsun\" dedi. Nasıl yani? Karabüyü inanmayanlara etki etmez diye yanıtladı. Eğer inanmayanlara etki etmiyorsa, demekki placebo etkisi gösteriyor ya da vudu gibi bir şey miydi? Kafam iyice karışmıştı. \"Eeee o zaman sen niye inanıyorsun ki, inanmayana etki etmiyorsa, sen de inanma\" dediğimde, \"inanıyorum çünkü var\" diye yanıtladı. Kafam iyice karışmıştı. Kadek'i ve diğerlerini bir kenara bırakıp, şamanın seanslarını izlemeye yöneldim. Şaman seansları evinin avlusunda herkese açık alanda gerçekleştiriyor. Böylece şamanda insanlar etkisini bir kat daha arttırıyor. Temel olarak, şikayeti olan kişinin önce ne sıkıntısı olduğunu dinliyor daha sonra da o kişide karabüyü olup olmadığını anlamak için kişinin vücudundaki belli noktalara dokunuyor. Ayaklardan başlayarak, kafasına kadar çıkıyor. O kişide büyü var ise, daha ilk dokunuştan itibaren insanlar çığlık çığlığa kalıyor. Büyü ve ne olduğu tespit edildikten sonra ise büyü bozma evresine geçiliyor. Bu noktada büyü kişide ise kişiyi, eğer telefon, gözlük gibi bir eşyada ise hem bunları hem de kişiyi okuyup üflüyor. Büyünün bozulduğunu göstermek için ise ayaklardan kafaya kadar belirli noktalara tekrar dokunuyor ve insanlar çığlık atmıyor, acı çekmiyor ise büyü bozulmuş demek oluyor. İlk bir saat boyunca ardı ardına izlediğim bu seanslarda, şamanın elinde elektrik veren bir şey olduğuna emindim. Ellerinde bir şey olmadığını farkettiğimde ise, oturduğu minderin altında bir düzenek olduğuna kanaat getirdim. 1 saatin sonunda şaman öğle arası vereceğini, biraz yemek yiyip dinleneceğini söylediğinde insanlara çaktırmamaya çalışarak hemen düzeneği aramaya koyuldum. Minderin altına filan da baktım ama nafile. Orada da yoktu. Bu benim için tam bir travma etkisi yarattı. Şamanın molasının ardından sonraki 1 saat boyunca ise, insanların verdiği tepkileri gördükçe, büyüklüklerine şaşırdıkça, gerçek olabilir mi diye düşünmeye başladım. İnsanlar öyle tepkiler veriyorlardı ki, her birinin gözünden yaşlar geliyor, acılara dayanamıyor, toplamda 2-3 dakikadan uzun sürmeyen seansı bırakıp gitmeye kalkıyorlardı. Acıya çok fazla dayanamayanlar için ailelerinden ya da yakınlarından bir kişi gönüllü oluyor, büyü yapılmış kişinin elini tutuyor ve şaman dokunduğunda aynı anda beraber sıçrıyor, çığlık atıyorlardı. Malesef o kadar ilginç görüntüleri hayretler içersinde izlerken, kayıt etmek aklıma gelmemişti. Bizden bir önceki ailenin seansının bir kısmını ve sadece bizimkini kayıt ettim. İlk videoda yerel halkı gösteriyor. Tüm seyahatimi özetlediğim bu videoda ise 2:58'de benim seansımı kısa bir şekilde görebilirsiniz.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bangkoktan-hindistan-vizesi", "text": "Hindistan'a vizeler kalkacak söylentisine güvenip Hindistan'ı rotama aldım ancak tabiki vizeler kalkmadı, eh ben de rotadan çıkartmayınca vize almak icab etti. Türkiye'den almak çok kolay ancak benim iş seyahat nedeniyle Bangkok'a kaldı. Eh bir zorluk görünmüyor. Ne bordro istiyor ne imza sirküsü.. Vize alırken her konsolosluğun takıntılı olduğu birkaç konu vardır. Onlar da hemen belli olur zaten. Hindistan'ın iki konuda huysuzluğu var birincisi başvuru formunun internetten doldurulup çıktısının alınması, ikincisi de yabancı uyruklu vatandaşların doldurması gereken ek formun siyah kalemle ve büyük harfle doldurulması. Bir de fotoğrafın 2 x2 boyutlarında olması. Budur! Formumu doldurdum, çıktımı alıp sabah açılıştan 1 saat önce sıraya girdim. Bu kısım mühim dediler ama ben pek öyle hissetmedim. Başvuru merkezinin açılması ile önce monkları ve rahibeleri içeri alıp işlemlerini yapıyorlar. Ya arkadaş adam elini eteğini zaten dünya işinden çekmiş, o adamın zamanla işi yok, Sen niye benim arkamdakileri önüme geçiriyorsun diyeceğim ama yemiyor. Burda işler böyle yürüyor hadi Tuğçe saygı duy kültürlerine diyip kendimi telkin ediyorum. Başvuru formunda işsizime denk gelen freelancer'ı işaretledim. Referans kısımlarına Taylanddaki otelimi ve Hindistan'da rezervasyon yaptırdığım oteli işaretledim. Bunlar beni biraz huzursuz ediyor ancak başvuru formumu kontrol eden kız birşey demiyor. Yarım saat içinde işimi halledip ofisten ayrılıyorum. Sadece 6 işgünü beklemem gerekiyor. Bir hafta sonra mail geliyor işleminiz sonuçlandı diye. Ama olumlu mu olumsuz mu yazmıyor. Heyecan basıyor çünkü vize çıkmazsa gidiş dönüş uçak biletimin yanacak. Akşamına gidip pasaportumu alıyorum ve tek girişli vizem elimde. Yehuu!!! Bekle beni Hindistan ben geliyorum.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/batum-old-town", "text": "Karadeniz'in en romantik kenti Batum. Bu ismi ise sokaklarında dolaşırken gördüğünüz eserlerin yarattığı etkiden alıyor. Batum, tarihi eserleri koruması, sürekli kenti yeni eserler ile donatması ve sanatçılara verdiği destek ile dikkat çekiyor. Yarım kalan ya da başlanamamış projeleri o zamanki planları ile hayata geçiriyorlar. Bunun en büyük örneği ise Batum'da ilk durağımız olan Piazza Meydanı. Meydanın yapımına 1920lerde karar verilmiş ancak bir türlü gerçekleştirilememiş. Gürcistan'da yaşanan devrimden sonra ise meydanın o günkü plana uygun olarak ve aynı yere inşaasına karar verilmiş. Meydanın baş mimarı Vaja Orbeladze, vitray eserler ise Dolores Hopman'a ait. Meydanın tam ortasında yerdeki mozaikler canlı renkleri ve ilginç karakterleri ile insanı başka bir dünyaya sürüklüyor. Mozaiklerden sonra kafanızı kaldırdığımda ise karşıdaki kafenin tavan işlemeleri ayaklarımın o tarafa yönelmesini sağladı. Meydanda çok hoş cafeler mevcut. Bu kafelerin her birinin kendine has bir havası var. Demiştim hani her köşe başında bir heykel diye, henüz Piazza meydanından ayrılmadık ama yine hoş bir eser karşımıza çıkıyor. Ardından Rusudan Petviashvili'nin galeri ve sanat kafesine uğradık. Petviashvili'nin muhteşem renklerdeki ve etkileyici kompozisyona sahip eserleri hepimizi büyüledi. Sanatçı eserlerini kanvas üzerine değil, ipek kumaş üzerine çalışıyor. Yağlıboya olduğunu düşündüğüm eserlerdeki boya çok büyük bir işçilikle, hiçbir fırça darbesi belli olmayacak şekilde tuale aktarılmış. Sanat eserlerini ne kadar anlatırsam anlatayım, gördüğümde hissettiklerimi aktarmam mümkün değil. Türkiye'de de umarım sergi açar. Era Meydanı'na doğru yürürken, Astrolojik Saat ile karşılaştık. Saat güneşin, ayın, burç yıldızlarının ve gezegenlerin zaman içindeki konumunu hesaplamak için kullanılmıştır. Çoğu kadının ilgisini çekebileceğini düşünüyorum ancak detaylı bir kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyulabilir.. Tiyatro binasının bulunduğu meydanda ise üzerinde Neptün heykelinin bulunduğu bir havuz bizi karşılıyor. Burası fotoğraf çekimi için oldukça talep gören bir alan.. Maalesef havuzun etrafında insan olmayan bir fotoğrafını çekmek mümkün olmadı. Tiyatro binansın önü ise Gökçen'in söylediğine göre Atiye'nin Batum'da klip çekimini yaptığı yermiş. Büyüleyici atmosferin yanı sıra, gelen Türk turistlerin bu sebeple de meydana yoğun ilgi göstermesi olası. İzmirliler ya da İzmir'e gelenler kordonu bilir. Kordonun Batumdaki ismi ile bulvar olarak geçiyor. Bu alanda bir çok stand, heykel, 3 boyutlu resim, ilginç mimariye sahip evlendirme dairesi ve çeşitli bitkilerle çevrilmiş dinlenme alanları bulunuyor. Bulvarda gün boyunca farklı aktiviteler ile vakit geçirebilmek mümkün. Bulvarı İzmir Kordon'dan ayıran en büyük özelliği bisiklet yolunun olması ve Bulvarın sahilde 15km boyunca uzanması. Bulvarın tamamı inşa edildiğinde Batum'dan bisiklet ile Sarp sınır kapısına ulaşım mümkün olacak gibi gözüküyor. Yol üzerinde Gonio Kalesi ve şelalenin bulunması, yolu daha ilgi çekici hale getirecektir. Kordon demişken Bulvar'da dolaşırken karşıma İzmir'de ki Yunuslar heykelinin çok benzeri çıktı.. Çok şaşırdım. Hani kente hiç yabancılık çekmemiştim ama bu da ısınmak için bir bahane oldu.. Biraz daha ilerleyince, İzmir'deki saat kulesinin bir benzerinin inşasına tanık oldum. Nasıl yani derken çok fantastik bir detay bilgi edindim.. Chacha Gürcülerin yerel içkisi, tadı tekilaya benziyor. Fabrika yapımı olanlarda %40, ev yapımı olanlarda ise %70e varan alkol oranına sahip. Kısaca, fena çarpar dikkatli olun. Ve bu kulenin adı da Chacha kulesi.. Haftanın bir günü kulenin önündeki tüm fıskiyeler kapatılacak ve ardından 15 dakika boyunca o fıskiyelerden chacha akıtılacakmış. Sanırım, açılış vakti geldiğinde Acara Özerk Bölgesi'nin başkanı Levan Varshalomidze'ye saat kulesi ile chacha kulesini değiştirmeyi önerebilirim.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bayram-rotasi", "text": "Bayramda ne yapıyorsunuz sorusunu 1 ay önceden duymaya başladım.. Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soru olduğu için maalesef henüz karar veremedikten başka verebileceğim bir cevap yoktu. Ben de önce kafamda yapılabilecekleri bir liste haline getirip sizlere Kurban Bayramı'nda nereye gidilir yazısı ile sundum ama işin kötü kısmı kendim hala karar verememiştim. İlk olarak yola Fas diye çıktık ancak Kurban bayramında her yer kapalı olacağı için müslüman ülkeye gitmememiz gerektiğini fark edince, başka sefere diyerek vazgeçtik. Vakit geçti, geçtikçe bilet fiyatları arttı, düşündükçe yapmak istediklerimizin listesi uzadı ve bir türlü karar veremedik. Yine bir akşam otururken, gaza gelip otobüs ve uçak biletlerini aldıktan sonra Meteora'ya gitmeye karar verdik. Tabi ardından sancılı geçen vize süreci geldi. Çıkmama ihtimaline karşı B planını da hazırlayıp, bekledik. Ve sonunda vizelerimiz elimize ulaştı.. Arife günü İzmir'den İstanbul'a ayrı ayrı uçaklar ile uçuyoruz. Gece Selanik'e giden otobüse binip, sabah erkenden iniyoruz. Trikala'ya giden tren biletimizi aldıktan sonra gün boyu Selanik'te salına salına dolaşıyoruz. Ve saati gelince trene atlayıp Trikala'da, Marios ile buluşup evinde misafir oluyoruz. Bunu takip eden 3 gün boyunca kafamıza göre Meteora'yı geziyoruz. Bunun için bir planımız yok. Zaten belli olacağı üzere plan sadece gitmek üzerine kurulu gerisi anlık kararlara bağlı olarak değişecek. Meteora'da ne mi var... Onu gelince anlatalım ama küçük bir bilgi için.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/beatles-asram-ve-hint-guru-maharishi", "text": "1968'de tüm popülerliklerine ve başarılarına rağmen The Beatles kendini tükenmiş bir halde bulur. Bundan bir sene önce grup üyesi George Harrison'ın eşi ünlü manken Pattie Boyd gazetede gördüğü bir reklam ile transandantal meditasyona başlamıştır. İlerleyen zamanlarda George Harrison'ın da ilgisini çekmesi ile The Beatles grubu ve Mick Jagger, Hint guru Maharishi'nin önderliğinde on günlük manevi rejenerasyon hareketi konferansına katılıyor. Yalnız grubun menajeri Brian Epstein'in vefatı üzerine grup konferanstan erken ayrılmak durumunda kalıyor. Bunun üzerine Maharishi, Beatles'ı Rishikesh'teki ashramında kalmaya davet ediyor. Beatles 1968'de Hindistan'a Rishikesh'e gidiyor. Sırayla George Harrison ve John Lennon, daha sonra Paul McCartney ve Ringo Starr gidiyor. Onların haricinde bir çok ünlü batılı da eğitim için aşramda yerini alıyor. Maharishi'nin aşramı büyük olsa da bir batılı için koşullar alışılanın dışında olacağı için Beatles grubunun kalacağı mekanlarda ufak değişiklikler yapılıyor ve daha konforlu bir hale getiriliyor. Sabah hafif bir kahvaltı ardından meditasyon ardından öğle yemeği ve yine meditasyon yapılıyor. Program genel hatları ile bu şekilde ilerliyor. Hayranların ve basının tacizinden kurtulmuş olan The Beatles grubu en verimli evrelerini geçiriyor ve burada 48 adet şarkı besteliyor. Maharishi, mütevazi bir adama göre medyada yer almaktan fazlasıyla hoşlanıyor ve şöhrete karşı koyamıyor. Beatles'ın geleceğinin kesinleşmesi ile birlikte Maharishi ABC televizyon kanalına çekim müzakerelerine giriyor ancak Beatles bunu reddediyor. Maharishi fotoğraf çekimlerine ekstra özen gösteriyor, Beatles ve diğer ünlüler ile yer aldığı fotoğraf karelerinin oturma düzenini bile kendisi ayarlıyor. Gurunun helikoptere ve lüks arabalara düşkün olduğunu da hatırlatalım. Netflix'de Wild Wild Country ve Bikram belgesellerini seyredenler guruların yaşam biçimlerini ve yaşanan sansasyonları tanıdık bulacaktır. Beatles grubundan kendini meditasyona en çok adayan Harrison ve Lennon oluyor. Hatta John Lennon, beş gün boyunca bir odadan çıkmadan meditasyon yaptığını ve durmadan şarkı yazdığını anlatıyor sonrasında. Harrison ise meditasyonun hayatında büyük bir etki yarattığını, hatta meditasyonun zihnini uyuşturucudan bile daha fazla etkilediğini ve meditasyonun Tanrı ile bir iletişim aracı olduğunu belirtiyor. Ringo Starr alerjisi dolayısıyla yemekler ile ilgili sıkıntı yaşıyor. Ortamı ne kadar eğlenceli olarak hatırlasa da, yanına giderken bir bavul dolusu konserve fasülye götüren Ringo Starr on gün sonra geri dönüyor. Paul McCartney ise gurunun ciddiyetini ve sürekli yapılan meditasyonları bir okul gibi sıkıcı görüyor ve Ringo Starr'dan bir hafta sonra aşramdan ayrılıyor. Beatles grubunun kalanları üç ay olarak planladıkları inzivalarının birinci ayının sonunda apar topar Hindistan'dan ayrılıyor. Maharishi'nin ünlü aktrist Mia Farrow'a cinsel tacizde bulunması, Mia Farrow'un durumu John Lennon'a anlatması ve durumun ortaya çıkışı ile grup üyelerinin daha fazla kalmak istemediği konuşuluyor. Aşramdan ayrılan John Lennon bir gazeteciye \"Maharishi'nin bizim için bir hata olduğunu düşünüyoruz. Onun daha farklı birisi olduğunu düşünmüştük\" diyor. Sonralarda Mia Farrow ise gurunun üstünlüğünü kullanıp kadınlardan faydalanmaya çalıştığını hatta yaşanan tacizi yine aşramdaki kız kardeşine anlattığında bunu ona bahşedilen bir lütuf olarak gördüğünü anlatıyor. John Lennon Sexy Sadie şarkısını bu olay üzerine besteliyor. Aslında şarkının ilk ismi Maharishi iken sonra kanuni durumlardan dolayı Sexy Sadie olarak değiştiriliyor. Grubun ayrılışından bir kaç yıl sonra Maharishi aşramı kapatıyor ve aşram sessizliğe terk ediliyor. Maharishi'de Hollanda'ya taşınıyor ve 2008'de ölümüne kadar faaliyetlerini orada yürütmeye devam ediyor. Tüm bu olaylar gerçekleşirken Hindistan'da ise gurunun vergi kaçırdığı iddiaları sürüyor. Hatta Delhi'deki ofisine baskın yapılır bir kısım mal varlıklarına el konuluyor. Yerel halk arasında Chaurasi Kutia olarak bilinen Beatles Aşram Rishikesh'te bulunuyor. Himalayaların eteklerinde, Ganj nehrinin kıyısında, doğal bir kaplan rezervinin yakınlarında yer alıyor. Beatles Aşram için giriş ücreti 600 rupidir. Ganj'ın kenarındaki taşlık yoldan yürüyünce karşımda bir anda beliriveriyor. Beş dönüm araziye yayılan aşramın içine girdikten sonra kendimi adeta bir cangılın ortasında gibi hissediyorum. İlerledikçe terk edilmiş binalar çıkıyor karşıma. Bunların göze en hoş gelenleri, tepesinde yumurta şeklinde kubbeleri olan küçük bungalovlar. Anlatılana göre bu yumurtaların içerisinde dünyanın en iyi om sesini duyuluyormuş, ses iliklelerine kadar işliyormuş. Yumurtaların içlerine yarasaların yerleşmiş olması dolayısıyla sadece etrafında dolanıp üstüne çıkmaya karar veriyorum. Beatles Aşram, dünyadaki Beatles hayranları ve sanatçılar tarafından ziyaret ediliyor. Sanatçılar aşramın her bir köşesine kendi resimlerini çiziyor ve eserlerini bırakıyor. O nedenle aşram sürekli bir değişim halinde, sol kısmında Beatles portresi sağ kısımda ise Hint guruların portlerinin yer aldığı bir duvarın üst kısmına hiç ünlü olmayan bir kadın portresi çizen bir ressam ile tanışıyorum. Bu duvardakileri sen mi çizdin diye soruyorum. Evet diyor. Peki bu yukarıdaki kadın kız arkadaşın mı diye sorduğumda ise olmasını isterim yanıtını veriyor. Sen bu resmi tamamladıktan sonra olur diyorum. Benim gittiğim zamanda 2015'te tamamen terk edilmiş bir mekandı. Beatles Aşram, ekoturizm çerçevesinde bir kaç sene önce yeniden açıldı, şu an içerisinde bir kantin ve bir de Beatles galerisi bulunuyor. genelleme yapmak doğru olmayabilir kabul etmekle birlikte, Hindistan' da kadınların aşırı kapalılığından dolayı, erkeklerde en entelektüelinden, en spirüteline kadar bir cinsel bir açlıkları olduğunu düşünüyorum.. daha önce de couchsurfing evlerinde kalmış olmama rağmen, Hindistan' da kaldığım couchsurfing evlerinde bu şekilde bir yönelim vardı. Varanasi' de ben de okeydim çok yakışıklı olduğu için :).. ama Jodhpur' da 17 saatlik tren yolculuğundan gelmişim, beni aldıktan sonra evde ilk sorduğu şey viski içermisin oldu.. burası yatağın, elini yüzünü yıkamak istermisin filan gibi sorular varken.. bu arada bu çocuk hakkında 4 tane iyi yorum vardı.. temiz yüzlü Türkiye sevdalısı.. neyse yeni döndüm sayılır oralardan Hindistanı seviyorum ama heryer gibi orası hakkında da olumlu ve olumsuz izlenimlerim var.. yazı için teşekkürler.. bilmiyordum bu hikayesini.. Zevkle okudum bu yazinizi, 67 yasinda bir emekli olarak Sultanahmet'te ki günlerimi ve Hippilik üzerine düsüncelerimi yaziyordum. Guzel bir tesadüf ile bu yazinizi gördüm, harika."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/belgrad-konaklama", "text": "Ev kiralamak çoğu zaman otelden hatta hostelden bile ucuza gelebiliyor. Hele bir de mutfağını da kullanacaksanız. Ev kiralamak keyifli olsa da, merkezdeki evlerin hepsi tarihi binalar olduğu için bunların mimari yapısı birbirine benziyor ve bence biraz iç karartıcı bir yanları var. Ben daha önce kiraladığım evi otel gibi kullanmıştım ve dinlenmek için hiç vakit geçirmemiştim. Zaten evin de öyle bir havası yoktu. Ben zaten dinlenmek istemiyorum ve konakladığım yer merkeze yakın olsun diyenler için ideal. Merkezde, banliyölerde bir çok yerde hostel bulmak mümkün. Fiyatlar oldukça makul. Dikkat edilmesi gereken tek şey, hostelin barlara ne kadar yakın olduğu. Barlara yakın hostellerde gece dışarı çıkmak istemeyenleri rahatsız edecek derecede gürültü olabiliyor özellikle yaz aylarında. Bir de hostele sarhoş olacak gelecek oda arkadaşlarını da düşünüp plan yapmak akıllıca olacaktır. Türkiye'deki lüks otellerle aynı seviyede ve daha düşük ücretlere konaklamak mümkün. Lüks otellerin büyük çoğunluğu merkezde bir kısmı da nehir kenarında yer alıyor. Nehirin üzerinde özel havuzlu olanlar epey güzel gözüküyordu."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bir-gece-daha-lutfen", "text": "Koh Tao'ya adım atmamla birlikte okyanusta geçen zorlu yolculuğa dair herşeyi zihnimden silip atıyorum. Beni karşılayan manzara, parlayan güneş, sıcaklık, kumsal... Herşey o kadar güzel ki; şimdiden buranın hayatımdaki önemli noktalardan biri olacağını hissedebiliyorum. Yolculuktan dolayı midem o kadar kötü ki hiçbir toplu taşıma aracına binmesem, yürüyüp temiz hava alsam, güneşin tadını çıkarsam iyi olacak. Kalacağım hostel 3 km mesafede. Çantam biraz ağır ama yürüyebilirim sanırım. İlk etapta temiz hava çok iyi geliyor, mide bulantım kesiliyor ama çantanın ağırlığı ile birlikte sıcaklık kendini hissettirmeye başlıyor. Otostop mu taksi mi, yürünür mü, önümdeki adam yürüyorsa ben de yürürüm derken 1km bitiyor bile. Birden scooterlı bir kız duruyor, \"Nereye gideceksen ben seni götüreyim, bu yolda yürüme burası tehlikeli\" diyor. Şans yine benden yana. Adayı şimdiden sevdim. Adının Didi olduğunu öğrendiğim kız beni hostele kadar bırakıp görüşürüz diyerek ayrılıyor. Hostele 3 günlük ödeme yaparak yerleşiyorum. Hostel bana biraz defalarca gittiğim ama bozulmasını istemediğim için hakkında asla yazmadığım Kabak Koyu'nu hatırlatıyor. Ooooh hayat çok güzel. Adada ilk günde ne yapılır ki diyerek kendimi sahile atıyorum ve cennette olduğuma bir kez daha emin oluyorum. Nasıl olduğunu anlayamadan sahilde yayılarak 3 gün geçiveriyor ve ne bir biletim ne de bir planım olduğu için program yapmak için bir gece daha kalmaya karar veriyorum. Ertesi gün hostelden arkadaşlarım ile birlikte civarın en meşhur adası Koh Nan Yuang'a gitmeye karar veriyoruz. Sıkı bir pazarlık ve heyecanlı bir taxiboat yolculuğunun ardından adaya varıyoruz. Beyaz kum, berrak su.. Rüya gibi.. Anlatmaya kelimeler yetmez. Bugünü de Koh Nan Yuang'da geçirdim ve hala bir biletim ve daha önemlisi nereye gideceğime dair planım yok. Kamboçya'dan önce Chiang Mai ve Pai sanırım iyi bir fikir olacak. Hostele bir gece için daha ödeme yapıyorum. Ertesi gün için bilet bakarken Chiang Mai'den Kamboçya'ya direk giden bir tren olmadığını ve her halükarda Bangkok'a uğramam gerektiğini farkediyorum. Bu durumda o kadar kuzeye çıkıp yeniden güneye inmek mantıklı olmayacak. Krabi ve Koh Phi Phi daha mı güzel ne! Evet rota Krabi! Yarın sabah ilk işim Krabi'ye feribot ve otobüs bileti almak olacak. Sabah zihnimde bir soru işareti ile uyanıyorum. Sualtı turizmi ile meşhur bu adada iken neden dalış kursuna yazılmıyorum? İzmir'de sertifika almak istesem, sürekli Karaburun'a gidip gelmem gerek, burada daha kolay olacak, hem de vakitten bol neyim var. Feribot bileti yerine SSI mı PADI mi, hangi dalış okulu daha iyi diye araştırma yapmaya başlıyorum. Arkadaşımın tavsiye ettiği dalış okulunda tüm sorularıma çok net yanıtlar alıp, enerjik ve hoş sohbet çalışanlarını görünce doğru yerde olduğumu anlıyorum ve o gün başlamak üzere olan 4 gün sürecek Open Water Dive kursuna kayıt oluveriyorum. Hostele 3 gece için daha ödeme yapıyorum.. Her gün bir bahane üretiyorum. Sanırım Koh Tao dan uzunca bir süre ayrılamayacağım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bogazici-koyu-milas", "text": "Öyle bir yer hayal edin ki, boğaza nazır, deniz kenarına ip gibi dizilmiş sıra sıra evleri olan küçük bir köy. Trafik yok, telaş yok, stres yok. Sadece boğazın manzarası, turkuaz renkli sular, Rabia ablanın dudak boyayan karadut ağacı ve etrafta koşturan çocuklar, bir de çoğunluğu İngiliz olan yazlıkçılar.. Pazar günleri pazar kuruluyor. Demiştim ya hani deniz kenarında ip gibi dizili evler diye, işte pazarda deniz kenarına kuruluyor. Bir gözüm meyve, sebzelerde, diğer gözüm manzarada.. Pazar küçük olmasına rağmen, aranılan her şey bulunuyor. Bodrum, Güvercinlik'e gelmeden Milas'a bağlı bu şirin köy, kalabalıktan sıkılan alternatif mekanlar arayanlar için ideal. Daha fazla fotoğraf için facebook sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Bakirligini koruyabilmek adina, yazmadan once epey dusunuyoruz. Korkumuzdan, sakli tutmak icin bahsetmedigimiz koseler var. Zergülkent Sitesinden denizi seyretmediyseniz ve Hasan Usta'nın yemeklerinden tadmadıysanız acele etmelisiniz.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bot-ev-muzesi-boathouse-museum-amsterdam", "text": "Çok merak ediyordum. Gittik, kapıda kaldık. Mevsim nedeniyle, sadece haftasonu açıkmış. Amsterdam, kanallarında birçok ev var. Kanalda derken, kanalın kenarından değil, üzerinden bahsediyorum. Boathouse, bu tarz evlerde nasıl bir yaşam sürüldüğünü turistlere anlatabilmek için, müze haline getirilmiş. Eğer tercih ederseniz, konaklayabileceğiniz bu tarz hosteller var. boathouse müzesinin resmini çekmemişim ama aşağıdaki evler size fikir verebilir. boathouse müzesinin resmini çekmemişim ama aşağıdaki evler size fikir verebilir. İlk duyduğumda 1-2 tane göstermelik ev gibi bişiler olduğunu düşünmüştüm suyun üzerinde. Ama vaziyet başkaymış. İnsanlar baya baya orda yaşıyorlar ve 1-2 değil nerdeyse tüm kanalların kenarlarındalar. Çok güzel göründü başlarda gözüme ama daha sonra Hollanda'ya kış çökünce o soğukta su üzerinde yaşamak nasıl olur bilemedim. Neyse bizde müze olanına gidelimde bakalım nasılmış içinde olmak dedik ama malesef kapalıydı. Yalnız öyle evler varki kanalın üzerinde Boathouse Museum'dan daha güzeller. Ayrıca kanal üzerindeki bu tarz evlerin bazılarının hostel olarak ta kullanıldığını duyduk. Belki bir dahaki sefere denenebilir."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bozcaadada-konaklama", "text": "Bozcaada'da genellikle küçük pansiyonlar, butik oteller ve bağ evleri konaklama için tercih edilmektektedir. Adanın tamamı sit alanı olduğu için öyle süper lüx oteller, 5 yıldızlı tatil köyleri bulunmamakta. Zira bu gibi işletmeler adanın bütünlüğünü ve kendine has mimarisini, havasını bozacağı için adaya sahip çıkan halk tarafından da hoş karşılanmamaktadır. İşletmelerin kapasitelerinin azlığı dolayısıyla yoğun konaklama taleplerini özellikle festivallerin olduğu dönemlerde karşılayamamakta ve bu nedenle yoğun sezonda seyahatin en az bir ay öncesinde planlanması gerekmektedir. Ben sezon kalabalığından rahatsız olan bir kişi olarak adaya seyahati neredeyse hiçbir turistin olmadığı hatta dükkanların bile henüz açılmadığı bir dönemde 29 Nisan'da gerçekleştirdim. Bozcaada otelleri içerisinden tercihimi www. kucukoteller. com aracılığı ile Nar Bozcaada'dan yana kullandım. Eski bir rum evi olan işletme Mimar Kemal Bey tarafından orjinaline sadık kalınarak korunmuş ve hizmete açılmış. otel süper, bozcaada süper, ada halkı süper.. çok eğlendim. Çok keyifli bir yazı olmuş, klavyenize sağlık! Bu yaz yolunuz Bozcaada'ya düştüğünde, sizleri Bozcaada Fotoğraf Atölyesi'ne de bekleriz. çok önceden gelmişsiniz adamıza, tekrar gelirseniz ziyaretimize bekleriz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bozcaadada-ne-yenir", "text": "Bozcaada 'da ne yenir ne içilir? Bu soru değil gidene kadar gittiğimde bile kafamı kurcalamadı zira yemeğe düşkün bir insan değilim. Kafamda rakı balıktan başka bir şey yoktu. Ada halkının sevecenliği ve misafirperverliği bizi farklı lezzetler denemeye teşvik etti. Bizim sosyete mantısına benziyor. Börek gibi hazırlanıp önceden fırınlanmış mantı, yoğurt ile servis ediliyor. Bir çeşit peynirli meze. Tam olarak hangi tip peynir kullandığını anlayamadım ancak peynir ezilip içine dövülmüş ceviz ilave edilmiş. Ve tabiiki ev yapımı şaraplar.. Herhangi bir marka veremeyeceğim çünkü içtiğimiz o çok lezzetli şarapların markası yoktu. P. S. Ofis arkadaşlarım lütfen yemeğe düşkün değilim cümlesini ileri zamanlarda karşıma çıkarmayınız. Gurme değilim demek istemiştim aslında. simyonun methini duyduk ama henüz açılmamıştı.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bozdagin-eteklerine-gizlenmis-bir-kent-birgi", "text": "Tarihi ile olduğu kadar Bozdağ'a yakınlığı ve doğası ile ilgi çeken Birgi, ilk görüşte Ege'nin en ünlü köyü Şirince'yi andırsa da Şirince'den çok daha gelişmiş, büyük ve güzel bir kent. İçinden geçen derenin etrafında piknik ve dinlenme alanları mevcut. Adım atar katmaz insanın içi ısınıyor bu şirin kente. Turistler henüz pek adım atmamış. Park sorunu yok zaten otoparkta yok. Biz şehrin girişinde aracımızı bırakıp, elimizdeki harita ile yürüyerek dolaşmaya çıkıyoruz. İyiki de öyle yapıyoruz. Unesco dünya tarihi listesine aday olmaya hazırlanan bu şirin kent, İzmir Kalkınma Ajansı'ndan aldığı destek ile büyük bir restorasyon çalışması başlatıp, kentin tarihi kimliğini geri kazanmaya çalışıyor. Lidya, Pers, Bizans, Bergama Krallığı döneminde de önemli bir kent olan Birgi, Aydınoğulları Beyliğinin fethi ile başkent haline getirildikten sonra Türk tarihinin önemli bir merkezi haline gelmiş. Başkent olmasından dolayı onlarca hamam, medrese, han vb yapı inşaa edilmiş ve bunların bir kısmı günümüze kadar gelebilmiş. Biz de paylasip paylasmamak konusunda muallakta kalmistik. Gecen sene baharda gitmemize ragmen henuz paylastik yazimizi.. Guzellikleri saklamamak ancak korumak ve saygi duymak gerekli. şuan için fazla keşfedilmemiş olması güzel birşey... yoksa o güzellikler tek tek azalmaya başlar ne yazık ki.. sevgiler."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/buldan", "text": "Buldan el sanatları ile meşhur olmuş, Denizli'nin küçük bir ilçesi.. Gezip görmek için vakit harcamaya değmeyecek ancak uygun fiyatlı peştamallar, havlular ve Buldan işi ürünlerin alınabileceği bir yer. Biz de Denizli de olduğumuz için kuzenimin ve bilimum arkadaşlarının çeyizleri için verilen siparişleri almaya gidiyoruz. Tek bir cadde üzerinde yan yana sıralanmış dükkanlarda çeşit çeşit kalite kalite ürünler sergileniyor. İlk bakışta ürünlerin hepsi birbirinin aynısı gibi gözükse de biraz dolaştıktan sonra her dükkanın kendisine ait bir dokuma tarzına ve desenlere sahip olduğu, tüm ürünlerin kalitelerinin birbirinden farklı olduğu anlaşılıyor. Geniş bir fiyat aralığında ürünler bulabilirsiniz. Örneğin bir peştamalı 5 TL'ye de 25TL'ye de satın alabilirsiniz. Bu nedenle tercih yapmak zor oluyor. Biz o tek cadde üzerinde 3,5 saat geçirdik dikkatli olun."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/bumerang-ile-bodrum-safari", "text": "Bumerang network Bodrumfirsati. com işbirliği ile Bumerang deneyim günleri kapsamında Ege bölgesi bloggerları için Bodrum'da Jeep Safari etkinliği düzenledi ve ağırladı. Tüm Bumerang etkinlikleri gibi çok keyifli geçeceğine inandığım bu etkinliğe katılmak için Fethiye'de ki tatilimi yarıda kesip Bodrum'a geçtim. Buluşmamızın ardından hararetli bir sohbet eşliğinde maceraya atıldık ama ilk etapta neler ile karşılaşacağımızın farkında değildik. 3 Jeep birlikte ilk olarak Koca Sarnıç'ı ziyaret ettik. Ege'de yaşayanların sık karşılaştığı bir yapı olan sarnıç turist arkadaşları epey heyecanlandırmışa benziyordu. Bu tarihi yapının hayvanlar için de olsa hala kullanıldığını bilmek beni çok mutlu etti. Jeepler arası safari esnasında kıyasıya bir su savaşı yaptığımızı da belirtmek isterim. Hatta subaşı denilen mevkiide savaş öyle bir şiddetlendi ki yabancı turistler ile bizim ekip arasında küçük bir kovalamaca yaşandı. Yalıçiftlik mevkiinde deniz ve güneşlenme faslı ile sonlandırdığımız etkinlik için Bumerang ve Bodrumfırsati. com'a çok teşekkürler. En ucuz uçak bileti fiyatları için http://www. missbilet. com/ adresini ziyaret ederek hem uygun fiyata seyahat etme şansını hem de birçok farklı havayolu şirketinden birini seçme şansını yakalayabilirsiniz. Birçok kampanyadan da yararlanmanız mümkün."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/canta-muzesi-tassenmuseum-amsterdam", "text": "Çanta müzesi, kadınlar için harika bir müze ama erkekler için bir kabus olabilir. Hendrikje Ivo'nun kendisi için topladığı çantalar daha sonra müze haline getirilip sergilenmeye başlanmış. En üst kattan alt kata doğru ilerlerken ilk çantalardan günümüze kadar örnekleri görüyorsunuz. İlk üretilen çantalar erkekler için üretilmiş ama zaman geçtikçe modanın ve kadınların bir parçası haline gelmişler. Türk çantaları da var müzede. Annenizin örgü çantasını orada gördüğünüzde şaşırmayın. Luis Vitton, Chanel, Prada gibi ünlü markaların çantaları ve Madonna, Lady Di gibi ünlülerin çantaları da sergileniyor. Bence görülmeye değer. Çıkışta değişik çantaların satıldığı küçük bir dükkan mevcut 😉 Fırsatı kaçırmayın. Çıkışta değişik çantaların satıldığı küçük bir dükkan mevcut 😉 Fırsatı kaçırmayın. Son çantaya bayıldım!!! Orada ben olsaydım, kesin müzeden salya sümük çıkardım. Ciddi bir çantakolik olarak rüya gibi çantalar bunlar, ama sonuncu... Rüyalarıma bile girmeye tenezzül etmeyecek kadar havalı! Sinirlerim bozuldu. Birileri bu çantanın çakmasını falan yapsa bari."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/cennete-giden-yol-araftan-gecer", "text": "Koh Tao'ya gitmek üzere Kanchanaburi'den yola çıkıyorum. Geldiğim tüm yolu geri dönüp, Bangkok'tan otobüsle geçeceğim. Yaklaşık 22 saat sürecek. Daha kısa bir yol daha var ama feribot bileti bulamama riskinden dolayı otobüsü tercih ediyorum. Otobüs iki katlı yanım boş. Rahat bir yolculuk olacak gibi. Otobüsün arkası yine küçük Rusya. Vodka, rus müziği, bağırıp çağıran sarhoş rus oğlanlar ve yolculuk dörtlemesi gözüme hiç hoş gözükmedi. Neyse umarım çabuk sızarlar diye düşünüyorum ama malesef öyle olmuyor. Mp3 çalarımı boşalttıktan sonra içine yeni şarkı yüklemeyen arkadaşımın bol bol kulaklarını çınlatıyorum. Selamlar tekrar!!! Birkaç saat sonra Ruslar sızıyorlar ve ben de uyuyorum. Gerçekten ırkçılık yapmak istemiyorum ama bugüne kadar sevdiğim bir Rus çıkmadı. Okyanus epey dalgalı ama sıkıntı yok. Feribotu etkilemez bu dalgalar. Saat 06:30'da sesleniyor görevli feribota binebilirsiniz diye. Feribot??! Ben feribot göremiyorum. Ufak bir tekne var ama 3 saatlik deniz yolculuğunu bununla yapacak değiliz herhalde değil mi?! Arkadaşımın teknesinden az daha büyük. Yolda tanıştığım Alman arkadaşlarımla gözgöze geliyoruz. Söylenecek birşey yok. Yelkenli ile dünya turu yapan insanlar var diyerek gaza getiriyorum kendimi. Yerleşiyorum. Hareket etmemizle hoplamaya başlamamız bir oluyor. Hani hoplamak problem değilde, sağ taraftan denize paralel gittiğimiz anlar tırsmaya başlıyorum. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Dalgaların şiddetinden dolayı kapalı camlardan içeri su girmeye başladığında iş tüm sempatisini kaybediyor. Hani ben böyle anlarda sızlanan söylenen korkan bir insan değilimdir; eğlenmesini bir şekilde bilirim ama bu o anlardan biri değil. Can güveniliğimden tereddüt etmeye başlıyorum acaba Tayland'da iş güvenliği denetimi nasıldır diye düşünüyorum. Sanırım en iyisi uyumak. Yarım saat kestirdikten sonra kusma sesleri ile uyanıyorum. Önüm, arkam, sağım, solum sobe. Mp3'üm yok Utku!!!!! Sesleri kesemiyorum. Yarım saat daha dayanabiliyorum sadece. Midem bulanmaya başlıyor. Tualete gidiyorum; içinde, önünde kusan kusana. Avustralyalı bir kız geliyor. Nasıl olduğumu soruyor. Nane yağı getiriyor; şakaklarım, burnumun altı, boynum, her yere sürüyorum. Biraz ferahlatıyor. En azından artık sadece nane kokusu alıyorum. Kendimi daha iyi hissediyorum. Güverteye çıkıyorum. Ohhhh. Temiz hava gibisi yok. Kendime geliyorum, aşağıya iniyorum çünkü güvertede oturacak biryer yok ve dalgaların ardı arkası kesilmiyor. Yerime oturmamla midemin bulanması bir oluyor. Koşarak kendimi yukarı atıyorum. Önce biraz iyi geliyor temiz hava ama kusan insanları gördükçe daha kötü oluyorum. Çantam, pasaportum, telefonum, param, herşey aşağıda. Bırak orda Tuğçe diyorum kendime. Çalınırsa çalınsın. Şuandan daha kötü bir duruma düşümezsin. Yatıyorum yere. Tutunacak bir yer yok güvertede kenarlar hariç. Oraya da tutunmasam daha iyi zaten. Denize düşecekmiş gibi hissediyor insan. Etrafta görünen hiçbir kara parçası yok. Düşünmek dahi istemiyorum o ihtimali. 2,5 saat uyuyorum güvertede. Dalgalar üstüme vuruyor. İç çamaşırlarım dahil ıslanıyor, umrumda değil. Kusmayayım yeter. Avustralyalı kız gelip beni uyandırıyor; yanımda oturan kızın kustukları üstüme gelmesin diye. Sanırım feribotta kusmayan bir kaç kişiden biri ben kaldım. Kalmıştım. Dayanamıyorum. Tekneden aşağı doğru yolluyorum midemden gelenleri ama rüzgarın şiddetiyle hepsi üstüme yapışıyor. Avustralyalı kız bir kez daha yetişiyor imdadıma torba ile koşup geliyor ama olan oldu artık. Adaya varınca dönmeyeceğime dair yemin ediyorum. Bu işkenceyi çekmektense param bitene kadar adada kalırım daha iyi. Belki helikopter filan vardır. O feribota bir daha binmem. Söyleniyorum kendime. Songserm firması hakkında yazılan tüm olumsuz yorumları göz ardı edip, ucuz olduğu için aldığım bilete lanet ediyorum. 4 saatin sonunda kara görünüyor. İskeleye yaklaşmamızla birlikte adadan ayrılmamaya dair verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu anlıyorum. Tüm yaşadıklarımı zihnim iki saniye içinde siliyor. Gerçekten geri dönmeyebilirim. Böyle bir güzellik görmedim ben. İlk görüşte aşk dedikleri şey bu olsa gerek. Cennete düştüm sanırım. Elmayra misali sarılıp kucaklamak istiyorum adayı. Bütün ağaçlara sarılmak, yapraklarını okşamak, kumsalı öpmek, denizin içinde kaybolmak istiyorum. Geçmiş olsun. Gerçekten de zorlu bir yolculuk yapmışsın. Herşeye rağmen sakinliğini koruman çok iyi olmuş. Yolculuklar inişler ve çıkışlarla dolu. Eczaneden deniz tutması için ellerindeki en güçlü ilaçtan iste. Adını hatırlamıyorum ama denizcilerin kullandığı bir ilaç var. Acil yardım çantanda bir kutu bulunsun. Deniz yolculuğundan 2 saat önce alırsan hiç bir sıkıntı yaşamazsın. 4 saat kadar durumu idare eder."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/cicek-pazari-flower-market-amsterdam", "text": "Flower Market tam adını hakeden bir yer. Sıraya çiçek soğanlarının ve çiçekle ilgili herşeyin satıldığı biryer. Aslına bakarsanız en ucuz buzdolabı mıknatıslarını da buradan bulduk. Heryerde tekli olarak satılan magnetler Flower Market'teki dükkanlardan birinde 10 lu paket olarak satılıyordu. Eğer 9-10 tane magnet almanız gerekiyorsa tavsiye ederim. Orta kısımlarda bir dükkandı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/cundada-mola", "text": "AFF Reklam'dan Cunda'da yeni açılan Mola Cunda isimli butik otele diğer bloggerlar ile davet edildiğimi belirten bir mail almam ile başladı tüm haftasonu maceram. Daha önceden de bu tarz etkinliklere aşina olduğum için çılgın eğlencelerin beni beklediğine dair kuvvetli hissiyatım ile hemen kabul ettim. Yanılmamışım.. Kimler gelecekti, nasıl bir ortama girecektim hiçbir fikrim yoktu. Çok da sorgulamadım, akışına bıraktım. Sabahki sınavım nedeniyle kahvaltıyı kaçırıp tekne turuna ucu ucuna yetiştim. Aslında yetiştim denemez, beni bekleme kibarlığını gösterdiler desem daha doğru olacak.. Tekneye adım atar atmaz, bir kısmı ile önceden tanıştığım bir kısmı ile sosyal medya üzerinden yazıştığım ancak daha önce bir araya gelme şansı yakalayamadığım bloggerlar koyu bir muhabbete daldık. Ege'nin koyu mavi sularında şuan isimlerini hatırlayamadığım bir kaç koyda mola verdik. Mola Cunda'nın her şeyi sevgili Çiğdem'in \"su çok soğuk ama çok da güzel\" uyarısını göz ardı etmekte ne büyük hata ettiğimi suya ilk atlayanların çığlıklarını duyduğumda anladım. Soğuk denince Assos'un denizi gelir aklıma, daha ötesinde bir soğukluk olacağını hayal dahi etmezdim. Denizden çıktığımda ayaklarım üşüyordu ama o keyif için değer. Tekne turunun ardından otele geçip odama yerleştim. Hani kimi otellerde olur ya, 20 metre havuz görürsünüz aslında 2 metre çıkar. Burada öyle bir şey yok. Fotoğraflarda gördüklerim ile karşılaştığım şeyler farklı değil. Neyse o. Sade dizayn edilmiş odamda, eksikliğini hissettiğim ya da fazlalığı ile beni rahatsız eden bir şey yoktu. Göz yormayan dekoru ile odada vakit geçirmek keyifli hale gelmiş. Otelin bahçesinde adeta yıldızları seyrederek uykuya dalmak için hazırlanmış rahat bir dinlenme alanı ve al eline kokteylini bak keyfine tadında sığ bir havuz var. Sığ havuz fikri ilk başta itici gelse de, Mola Cunda'nın lezzetli kokteyleri ve Orçun'un tatlı sohbeti ile keyifli bir hal alıyor. Otel dinlenmek, etrafta dolaşmak ve bir kaç kare fotoğraf çekmek için ideal bir lokasyonda yer alıyor. Hem çarşının çok yakınında hem de tüm o kalabalıktan uzak. Dilendiği zaman çıkıp fotoğraf çekip geri dönülebilecek bir yerde. Ulaşım sıkıntısı yok. Ev sahiplerimiz ve AFF Reklam ekibi bizim için güzel bir program hazırlamış olsalar da, ben her zamanki gibi tek başıma şehri keşfetmeden dönemezdim. İkinci gün sabah 6 gibi güzel kareler yakalamak için fotoğraf çekmeyi planlıyorum ancak rahat yatağımdan bir türlü kalkamadım. Odamdan çıktığımda saat 07:30'du ve güneş çoktan yükselmişti bile. Sokak aralarında bir kaç poz çekip, şehrin üstünde yükselen değirmene doğru yollandım. Değirmen dediysem, hani şu Muhtar Kent'in kitaplığının bulunduğu restore edilmiş olan değirmen değil, karşı tepesinde öyle yalın halde ve yalnız durana. Tabii benim kapı sevdam nedeniyle sokak arası fotoğraf çekimlerin uzun sürdü ve sert ışık nedeniyle pek güzel olmayan bir kaç kare alıp geri döndüm. Cunda sokaklarında kaybolmak, öğleden sonra gerçekleştirdiğimiz Ayvalık turunun ve go pro eşliğinde havuz partisinin detaylarını diğer yazılarda aktaracağım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/dalis-gunluklerim", "text": "Uzun zamandır düşündüğüm ama yapmak için herhangi bir adım atmadığım dalış kursuna kayıt olmakla birlikte ölmeden yapılacaklar listesine bir tik daha atıyorum. Koh Tao hem fiyat-kalite hem de dalış alanları açısından Tayland'ın dalış merkezlerinin başında geliyor. Heyecanla öğleden sonra ki teorik eğitimi bekliyorum. Birkaç saat boyunca kurs arkadaşlarımla birlikte Nuh Nebi den kalma videolar izledikten sonra, dalış eğitmenimiz Ty bize sayfa sayfa yapılacak ödevler verip bir de üstüne akşamki kutlamaya davet ediyor. Sabah 8 de ödevleri kontrol edeceğini ve öğleden sonra havuzda yapılması planlanan pratik dalış eğitiminin eğitmen adayı Danny ve 2 tecrübeli dalış eğitmeni ile birlikte okyanusta yapacağımızı müjdeliyor.. İkinci gün kursta toplam 3 eğitmen ve 5 kursiyeriz. Önce yüzme testi için tekneden atlayıp teknenin etrafında 10 tur attıktan sonra, yaklaşık olarak da 20 dakika daha suda kalmamızı istiyorlar. Eeeh napalım başa gelen çekilir diyerek bir yandan muhabbet edip bir yandan yüzüyoruz. Önce snorkelle yüzme taktiklerini aldıktan sonra ekipmanlarımızı giyip pratiklere başlıyoruz. Tamamlamamız gereken bir kaç beceri var. Su altında maskesiz yüzmek, su altında regulatoru çıkartıp yeniden takmak, su altında maskeyi suyla doldurduktan sonra yeniden hava ile doldurmak vs gibi.. Maskesiz yüzmekle ilgili hiçbir sıkıntım yok.. Gayet rahat hissediyorum ama iş ne zaman maske yüzümdeyken suyla doldurup boşaltmaya geliyor; işte o an panikliyorum. Pratikte bir farkı yok. Yine maskesiz yüzdüğüm gibi devam edebilmem gerek ama nedense stres altında hissediyorum kendimi ve aniden suyun dışına çıkıyorum. Eğitmenim Danny beni biraz sakinleştirdikten sonra yeniden deniyorum. Yine panikliyor ve çıkıyorum. Danny aslında benim beceriyi tamamladığımı sadece iyiyim işareti vermediğimi söylüyor. Bana hiçte öyle gelmiyor. Tekrar deniyoruz bu sefer kendimi zorlayıp iyiyim işaretini çakar çakmaz suyun üstüne atıyorum kendimi. Farkediyorum ki aslında yapmışım. Maskem hava ile dolu ama yine de kendimi rahat hissetmiyorum. Danny tamam diyor bugünlük yeter seni zorlamayalım yarın tekrar ederiz. Şimdi gel dalalım birlikte diyor. Suyun altında sürekli elimi tutuyor, kendimi güvende hissediyorum. Danny'nin çok iyi bir eğitmen olacağına eminim. Daha sonra sahile çıkıp karşı tarafa geçiyoruz. Daldığımız alandaki kumsal iki adayı birbirine bağlıyor ve iki tarafıda deniz. T'ın önderliğinde ilk dalışımızı gerçekleştiriyoruz. 12m'de birbirinden güzel mercanlar, rengarenk balıklar, baracudalar görüyoruz. Birden yüzümde acı bir yanma hissediyorum; dokunduğumda deniz anası gibi birşey hissediyorum ve elimde yanmaya başlıyor. Çok acıyor. Ty'a gösteriyorum yüzümü, yanan yeri. Gözleri büyüyor ufaktan, apar topar su yüzüne çıkıyoruz. Kontrol ediyor. Deniz anası değil muhtemelen sea lice diyor. Sea lice da ne be!!! Yüzüm cayır cayır yanıyor. Adam bana birşey yok diyor. Tekneye çıkıyorum. Başka bir eğitmene daha gösteriyorum, o da aynı şeyi söylüyor hemen sirke sürüyor yüzüme ellerime. Diğer eğitmenler geliyor, duyan geliyor duyan geliyor, bakıyor onlarda; herkes sea lice konusunda hem fikir. Zararlı değilmiş. Eeeh bu kadar insan bir şey söylüyorsa vardır bir bildikleri diyorum rahatlıyorum. Akşam doktorumla konuşuyoruz. Gelmeden önce bu gibi durumlar için hazırladığımız küçük ecza çantamdan bir krem söylüyor onu kullanıyorum. Sabaha acı filan kalmıyor. Sadece bir kırmızılık. Üçüncü gün sadece Ty var eğitimde. Bu sefer nedendir bilinmez bir rahatlık var üzerimde ve tamamlamam gereken tüm becerileri tek seferde tamamlıyorum. Ardından daha farklı becerilere geçiyoruz. Body ile regulator değişme, oksijen bitince yardım istemek ve badine yardım etmek ha bir de maskeyi çıkartıp yeniden takmak. Lanet olasıca maske nasıl çıkabilirki suyun altında?! Tamamen suyla doldurup boşaltmıştık zaten şimdi bu çıkartıp yeniden takmak niye.. Neyse onu da yapıyorum istemeye istemeye. Tüm bunları tamamladıktan sonra Ty'ı takip ediyoruz. Onun rehberliğinde su altı dünyasını keşfe çıkıyoruz. Daha rahatız bugün.. Herkesin kendine güveni geldi ve eğleniyor. Üçüncü gün sertifika günü. Aldığımız tüm eğitimleri bu sefer 18m'de video kaydı için kamera karşısında tekrarlayacağız. Civardaki en meşhur dalış alanlarından biri Chumpon Pinacle'a gidiyoruz. Daldıktan su altındaki akıntının şiddeti çok net hissediliyor. Ekipler halinde ilerliyoruz. En önde Ty ardında birinci ekip ben ikinci ekipteyim ve bizi takip eden 3. ekip var. Akıntı o kadar şiddetli görüş alanı o kadar düşük ki Ty'ı göremiyorum sadece önümdekileri görüyorum. Onlarda Ty ile görüşü kaybediyorlar sanırım biri bir yana diğeri bir yana gidiyor. Durup bekliyorum bir süre. Toparlanıyorlar. Devam ediyoruz. Bir süre ilerledikten sonra birden kafama birşey çarpıyor ve maskem çıkıyor. Demekki gerçekten olabiliyormuş diyip maskemi geri takıyorum. Kaytarmama izin vermediğiniz için teşekkürler çocuklar. Su altında kısa süre kaldıktan sonra çıkıyoruz. Ty burda daldıysanız heryerde dalarsınız diyor. Cidden mi söylüyorsun yoksa motive etmek için mi diyorum. Yok ciddi söylüyorum görüş alanı çok düşük, akıntı çok yüksekti kimse kaybolmadan çıktık aferin diyor. Eeeeh iyi bari aldığımız eğitimin hakkını verdiysek.. White Rocks denilen alana gidiyoruz. Burada akıntı yok. Önce 18m'de tüm öğrendiklerimizi birer birer tekrarlıyoruz. Ty hepimizin sınavı geçtiğimizi gösteren sevinç dolu hareketlerde bulunuyor.. Keyifli bir final dalışının ardından sertifikalarımızı alıp vedalaşıyoruz.. Gece feribotu ve Krabi beni bekler.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/delhi-metro-kacak-binmek", "text": "Delhi metro suna kaçak binmek gibi bir niyetim yoktu ama, istemeden de olsa kaçak bindim ve yakalandım.. Yurtdışında seyahat ederken, özellikle öğrencilik dönemimde toplu taşıma araçlarının bilet kontrol sıklığına bağlı olarak kaçak binmişliğim vardır ancak bunları genellikle bilinçli ve aldığım riskin farkında olarak gerçekleştiririm. Delhi metro gibi güvenlik kontrollerinin sıkı olduğu ve her yerde kameraların olduğu bir yerde, hele ki bilet ücretinin 10 rupi (45 kuruş) olduğu Hindistan gibi bir yerde kesinlikle denemeye değer bulmam. Elena ile birlikte Jaipur'dan Yeni Delhi'ye doğru yola çıktığımızda, Yeni Delhi'de kalacağımız yerleri ayarlamıştık. Hintli arkadaşlarımız bizleri ağırlamayı kabul etmişti. Ben Siddartha ile Rishikesh'e doğru devam edeceğim için Manu'lara, Elena ise şimdi adını hatırlayamadığım bir yoga hocasının evine gidecekti. Evler birbirine yakın olmasına rağmen, ineceğimiz duraklar farklıydı. Jaipur'da para çekemediğim ve paramı da otobüs biletine ve tuk tuk ücretine verdiğim için üzerimde 60-70 rupi yaklaşık 3-4 lira kalmıştı. Ama nasıl olsa indiğimde bir atm bulurum düşüncesiyle rahat rahat dolaşıyorum. IFFCO Chowk metro durağında bilet için sıraya girdiğimde, Elena bende kart var, kartla geçelim dedi. Delhi metrosunda da Türkiye'de kullandığımız kart sistemlerine benzer bir şey var. Elena daha önce Delhi'ye geldiği için bu karttan edinmiş. Kartı okuttu ben geçtim ama ikinciye okuttuğunda kendisi geçemedi. Gişedeki görevliye kartı verdi, geçemediğini söyledi, görevli birkaç işlem yaptıktan sonra Elena'da kartı okutup geçti. İstasyonda metroyu beklerken gözlerime inanamıyordum. O sefalet içerisindeki Hindistan'dan çıkmış bambaşka bir yere varmış gibiydim. İnsanların giysileri, görünüşleri hatta davranışları değişmişti. Metroya biniş için herkes tekli sıralar halinde bekliyor, metrodakiler inmeden kimse binmiyordu. Türkiye'de henüz böyle bir bilinç düzeyine ulaşamamışken, Hindistan'da görünce yok artık dedim. Delhi metrosunda hem kadın hem karışık vagonlar var. Merakla kadınlar için ayrılmış vagona bindim. Muhtemelen diğer vagonların kalabalığından kaçmış, bir adamında orada oturduğunu görünce, hadisenin çok da mühim bir şey olmadığını anladım. Ben Khan Market istasyonunda Elena'ya veda ettim. Sid ve Manu gelip beni alacakları için onlara haber vermem gerekiyordu ancak metroda telefon çekmediği için çıkınca haber vermek zorunda kaldım. Çıkış için turnikelere geldiğimde bir problem yaşayacağımı anladım ama, ne kadar büyüyeceğini tahmin edemedim. Turnikeler bizimkilerden farklı olarak kartı okutunca açılıyordu. Yani elimde kart olmadan geçmem imkansız. Bilet ücreti istasyonlar arası mesafeye göre belirleniyor ve inişte kart bakiyesinden düştüğünü turnikeleri gördüğümde anladım ama, artık çok geçti. Tüm sevimliliğim ile güvenlik görevlisine gidip, çıkış yapamadığımı anlattı. Biletimi sorduğunda, biletimin olmadığını, arkadaşımın okuttuğunu anlattığımda beni şeflerine götürdü. Aynı hikayeyi şefe de anlattığımda bana kaçak olarak binemeyeceğim ceza ödemem gerektiğini söyledi. Ben de kaçak olarak binmediğimi söyledim ve tüm hikayeyi baştan sonra tekrar anlattım. Yine aynı şekilde kaçak olarak binemeyeceğimi ve ceza ödemem gerektiğini söyledi. Bu arada bilet ücreti 15 kaçak binmenin cezası 100, benim üzerimde ki para 70 rupi. Ben de o halde bilet ücretini ödemek istediğimi belirttim. Şef yine kaçak olarak binemeyeceğimi ve ceza ödemem gerektiğini söyledi. Yahu niyetim belli, sat bileti diyorum adama yok diyor. Param yok cezayı ödemem diyorum. Ceza ödeyeceksin diyor. Yav yok işte. Üstümde para yok. Adam nuh diyor peygamber demiyor. Sanki karşımda herşeye hallederiz abi diyen Hintliler yok da, bir Nazi subayı var. Bir ara madem sistem öyle işliyor, sizin güvenlik görevliniz geçirmeseydi beni oradan diye çemkirme moduna geçtim. O da yemedi. Bu diyaloglar baştan sonra 3-5 kere tekrarlanarak 15 dakika filan sürdü. Adamlar polis çağıracak çünkü ben para yok dediğimde inanmıyorlar. Bir noktadan sonra sinirim bozuldu. Cüzdanı çıkarttım, içerisindeki tüm paraları adamın önüne boşalttım. Ağlamaya başladım. \"My first time in Delhi\", \"benim Delhi'deki ilk günüm bilmiyorum işte lanet sisteminizi, 10 rupi için niye kendimi senin karşında bu duruma düşüreyim, sat bana şu bileti\" diye ağlıyorum. Ağlıyorum da ağlıyorum. Metrodan gelen geçen herkes bana ve şefe bakıyor. Polisler gelecekse de gelsin moduna geçtim ama Hint karakoluna düşmek de istemiyorum. Gözümde bin bir türlü şey canlanıyor. Adam şöyle bir cüzdanımdan çıkan paralara baktı. Buradan çıkınca nereye gideceksin diye sordu. Arkadaşlarımın arabayla gelip alacağını anlattım. Hanımefendi, Delhi'deki ilk gününüzde size yardımcı bizim görevimiz buyrun geçin dedi. Ben adamın suratına bakıyorum acaba dalga mı geçiyor diye. Adam ciddi. Teşekkür ettim geçtim. Madem geçirecektin be adam niye ağlattın beni onca zaman diye de söyleniyorum içimden. çok sağol Buğracım. insanın derdini anlatamaması kadar can sıkıcı bir durum yok. size de geçmiş olsun.. Melbourne olayını merak ettim. Ben de myki card ile gezmiştim ama ne soran ne de eden oluyor. Ayrıca ne de turnike var. Olay biraz daha farklı demek ki. Heyecanlı olacağa benziyor."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/deniz-kum-gunes-ve-candarli", "text": "Yazın son günlerini boş boş evde oturarak geçiremezdik tabiiki. Deniz, kum ve güneş şansımız hala varken aldık sırt çantamızı düştük yollara. Çeşme miydi, Urla mıydı, Dikili miydi derken Çandarlı'ya çevirdik rotamızı. Çandarlı her zaman bizi tüm sıcaklığıyla karşılayan bir yer olmuştu. Bu sefer de umutlarımızı boşa çıkarmadı. Meyve bahçeli şirin evleri, taş sokakları, kalesi ve sahilleriyle çok güzel bir hafta sonu geçirtti bize. Daha sonra tüm yolların bir şekilde önüne çıktığı kalesi var ki kendisi görülmeye değer. Fakat şanssızlığımız ve bir süre daha hepimizin şanssızlığı tadilat nedeniyle kapalı ve hatta güvenlik nedeniyle önü de yaklaşık 2 metrelik metal levhalarla çevrili. Yani sadece uzaktan aşağıdaki gibi bir fotoğraf alabiliyorsunuz. Ve tabiki sahiller. Çandarlı yarım ada şeklinde olduğu için 2 adet çok güzel sahili var ki bunlarda bir tanesi doğu diğeri ise batı yönüne bakmakta. Bu da bizlere bir sahilde oturup muhteşem gün doğuşunu izleme fırsatı verirken diğerinde ufukta yavaş yavaş batan güneşin son ışıklarını seyretme imkanı sunuyor. Tüm bunların yanında birazda işin ekonomik boyutlarından ve ulaşımdan bahsetmek istiyorum ki bizim yaptığımız hataları yapmayın. En önemlisi eğer arayla gitmiyorsanız İzmir'den İzban'a binerek Aliağa'ya gidiyorsunuz ve bu yolculuk size en fazla 2.16 TL'ye mal oluyor o da eğer kent kartınız yoksa. Varsa 1.75TL. Aliağa'ya vardıktan sonra da hemen hemen her 10 dakikada bir gelen Çandarlı arabalarına binerek ulaşıyorsunuz. Bu araçların bedeli de 5 TL Bunu neden bu kadar uzun anlattım? Çünkü garajdan da Çandarlı araçları var fakat fiyatları bu anlattığım yoldan çok daha fazla. Yaklaşık 2 katı. Ve enteresandır çok daha yavaş. Ayrıca bir hatırlatma daha yapmak istiyorum ki o da şemsiyeler hakkında. Çandarlıda kiraladığımız şemsiyenin günlük kirası 2,50 TL idi. Sezon sonu olduğu için mi yoksa her zaman öyle mi bilmiyorum ama bütün gün güneşten korunmak için ideal yol. İnternetten ve televizyondan duyduğum kadarıyla havalar 1-2 hafta daha denize girmemize izin verecekmiş. Ben imkanınız varken bir hafta sonu kaçamağı yapın derim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/dolmabahce-istinye", "text": "Akşamdan plan yapıldı. Rota Dolmabahçe-Ortaköy-İstinye ne kadar yürüyebiliriz bilmiyorum. Ama çok yürüyceğimiz garanti. İlk durak otobüsle Beşiktaş. Dolmabahçe'ye girmek gibi bir planımız var. Ama tahmin edin kapıdakiyazı bize ne diyor. Size devlet tarafından verilen müze kart yine devletin idaresinde olan Dolmabahçe Sarayı'nda geçmiyor ve öğrenci değilseniz sizden istenen ücret 20 TL. Tam bir soygun. En alt katlar yasak en üst katlar yasak. İçeride sadece rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz. Fakat hiçbir yerde hiçbir eser ve ya oda için herhangi bir açıklama yok. Kimler kullanmış ne nerden gelmiş. Rehberli olan yerlerde yine bişeyler öğrenebiliyorsunuz fakat cam köşk gibi rehbersiz geziler yerlerde en ufak bir açıklama bile yok. Tamamen sizin hayal gücünüze kalmış. Türkiye'yi çok sevenler bu yazıyı pek beyenmeyecek ama kesinlikle tarihi eser bakımından, muhafazasından veya sergilenmesinden anlamıyoruz. Galata kulesine giderseniz verdiğiniz para karşılığında kule içerisinde kesinlikle tarihi birşey göremiyorsunuz. Herşey geçirdiği yangınlarda kül olmuş. Yangınlardan sonra kulenin dış cephesinin doğramaları şu anda plastik doğrama. Ama hemen karamsar olmayın onada harika bir çözümümüz var \"Ahşap görünümlü\". Tatilde olmanın rahatlığıyla bu düşünceleri bir çırpıda kafamızdan çıkardık ve ver elini Ortaköy. Tabiki yürüyerek. Büyük bir hayal kırıklığıda işte tam o anda meydana geldi. Ortaköy Camiisi tadilatta. 1,5 yıl tadilat süresi. Dolmabahçe'nin yıllar önce o imkanlarla sıfırdan toplamda 13 yılda tamamlandığı düşünülürse 21. yy'da 1,5 yılda heralde 'harkulade' birşey çıkar diye düşünüyorum."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/dunyayi-gezen-turk-kahvesi", "text": "Seyahat bloggerlarının neredeyse tamamı birbirini tanır ve yolları kesiştiğinde de buluşmak için fırsat yaratırlar. Rotasız seyyah Mehmet ile de Yoldaki Gökhan'ın da yolları Tayland Chang Mai'de Kasım 2014'te kesişmiş. Mehmet Türkiye'den Tayland'a getirdiği bir paket türk kahvesini Gökhan'a hediye ediyor. Uzun süreli seyahate çıkmadan önce sırtçantamı hazırlarken alacaklarım konusunda oldukça hassas davranmıştım. Ne kadar az, o kadar iyi mantığı ile. Japonlar kadar olmasa da, her şeyi minimumda tutmaya çalıştım. Ama benim de taviz veremediğim bir lüksüm varsa, o da kahveydi. Her şeyi az az alırken, yanıma 1kg türk kahvesi, cezve, fincan seti ve pişirmek için ocak aldım. Kahve konusunda tam teşekküllü kameraman cevat kelle gibiydim. Gökhan ve Mehmet ayrıldıktan sonra Gökhan ile Chang Mai'nin 1478km güneyinde Krabi'de karşılaştık. Benim kıraathane işletecek kadar ekipmanla dolaştığımı bildiği için kahveyi doğru ellere yani bana teslim etti. Krabi'den sonra Langkawi, Langkawi'den Penang, Penang'tan Kuala Lumpur, Kuala Lumpur'dan Bali, Bali'den Yogyakarta, Yogyakarta'dan Jakarta, Jakarta'dan Bangkok, Bangkok'tan Siem Reap, Siem Reap'ten ise Phnom Penh'e kadar yanımda 4 ülke gezmiş oldu. Phnom Penh'e vardığımda Şubat 2015'ti. Ben yanımdaki kahveleri skt göre tükettiğim için o pakete bir türlü sıra gelmedi. Şöyle bir hesap yapınca, 3 ay boyunca yaklaşık olarak 19700km yol yapmış ve 4 ülke görmüş oldu. Belki dünyanın en çok yol yapan kahvesi değil ama, malesef pasaport harçları ve vize ücretleri nedeniyle ülke dışına adım atamayan bir çok kişiden daha çok yol yaptı. Ben ise paketi Phnom Penh'de türk kahvesi sıkıntısı çeken Aynebilim'e teslim ettim ve kahvenin yolculuğunu gözlerim önünde sona erdi. Kuyruksuz Uçurtma İrem'in hediye ettiği fincanlarda krala komşu olan Aynebilim ile balkon sefamıza keyif kattı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/efes-antik-kenti-sirince-koyu", "text": "Eveeet final sınavlarıyla ve iş değişiklikleriyle geçen uzunca bir aradan sonra yine yeni yeniden yollardaydık. Bu sefer bilindik bir yer İzmir Selçuk'taki Efes Antik kentindeydik. Mozaikli yollarıyla, Celsus Kütüphanesiyle, Artemis Tapınağıyla binlerce yıllık tarih. Şehrin içerisinde gezip eski dönemde yaşamış insanlara hayran kalmamak mümkün değil. Kentin her köşesi sanat, her kenarı bilim. Yollarından mezarlarına, tapınaklarından kütüphanesine her yeri ince ince, yavaş yavaş işlenmiş. Gezi sırasında saatler nasıl geçmiş anlamıyorsunuz. Efes çıkışında 2. durağımız yedi uyuyanlar. Çok ilginç bir hikayesi olan hatta hikayeden çok rivayet desek daha doğru olacak bir yer yedi uyuyanlar. Kısaca 309 yıl uyuyan 7 genç ve 1 köpekten bahseden bir rivayet bu. Artık ne kadar inanırsanız. Yedi uyuyanlar mağarasına girmek maalesef güvenlik nedeniyle yasak. Tabii ki o kadar yol gitmişken son durak olarak uğradığımız yer Şirince köyü. Selçuk'a yaklaşık 8 km uzaklıkta bu dağ köyüne ulaşmak için dağın eteklerinden kıvrıla kıvrıla dolanan bir yolu takip ediyorsunuz. Şarapları, zeytin yağları, tarihi mimari yapısı ve şirin dağ evleriyle her sene çok sayıda turist çekiyor Şirince. Şirince'ye her gidişinizde ilk dikkatinizi çeken şey ne kadar geliştiği ve ne kadar çok yeni otopark açıldığı. Fakat bu sefer dikkatimizi bir şey daha çekiyor. O da bir cafenin önündeki couchsurfing etiketi. Öğreniyoruz ki orada da couchsurferlar mevcutmuş. Seviniyoruz haliyle. Her köşe başındaki şarap evleri Şirince'nin klasiği. İstediğiniz şarabı deneyebiliyorsunuz buralarda. Her meyvenin şarabını bulmak mümkün. Bu seferki şarap evi durağımızsa Kaplankaya. O bölgenin üzümlerinden ürettikleri beyaz şarap hiç tatlandırıcı kullanmadan fermante edilmesine rağmen tatlı bir yapıda. Peki gelelim tüm buralara nasıl gideriz kısmına. İzmir'den Selçuk'a gitmek için bir çok yöntem var. İzmir otobüs garından yaklaşık 10 dakikada bir kalkan minibüslere binebilirsiniz ya da Basmane garından trene binmenizde mümkün. Tren daha nostaljik ve çevreci fakat yaklaşık 1,5 saat sürüyor yol. Minibüslerse 50 dakikada varıyorlar Selçuk'a. Selçuk'a vardıktan sonra Şirince'ye gitmek için tekrar minibüse binmek gerekiyor. Fakat daha eğlencelisi Selçuk'tan Şirinceye otostop."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/endonezya-dugun", "text": "Gittiğim yerlerin kültürlerine yakından tanıma, içine dosdoğru dalma sevdam beni Tayland'da bir cenaze töreninin ortasına attıktan sonra Endonezya'da düğün ortasına, yerel bir düğünün göbeğine sokuverdi.. Bali'de gönüllü olarak çalışacağım kuruma vardığımda, birlikte çalışacağım ve evinde misafir olacağım Chakra ve ailesinin yerel ve şık giysiler içerisinde olduklarını farkettim. Sıcak bir karşılamanın ardından, bir dostlarının düğününe gittiklerini arzu edersem benim de katılabileceğimi söylediklerinde havalara uçuyordum. İlk günümde Bali'de yerel bir düğüne davet edilmiştim. Nasıl kabul etmem ki? Ne giymem gerekli diye sorduğumda, nasıl rahat ediyorsan öyle giyin cevabını aldım. Yol boyunca gelin ve damat hakkındaki sohbet esnasında, damadın bir Fransız, gelinin ise Endonezyalı olduğunu ve bu sebeple düğünün tam anlamıyla yerel bir düğün gibi olmayacağını öğrendim. Neyse çok da mühim değil. Fransız düğününe de gitmedim ki.. Düğün mekanı pirinç tarlalarının ortasına kurulmuş 5-6 adet bungalow ve onların arasındaki küçük bir barda gerçekleşiyordu. Küçük bir Avrupai kokteyl havasındaki düğünün misafirleri Fransız damadın Avrupa kökenli arkadaşları ve Endonezyalı gelinin arkadaşlarından oluşuyordu. Bir de ben. Gelin yerel bir kırmızı gelinlik giymiş ve kafasında altın varaklı kafası kadar büyük bir taç taşıyordu. İlk bakışta gözüm beyaz bir gelinlik arasa da, ondan daha ihtişamlı gözüken kimseyi bulamayınca gelin olduğuna kanaat getirdim. Beni hiç tanımamasına rağmen fotoğraf çekme isteğimi çok sıcak kanlı bir şekilde karşıladı. Damat ve arkadaşları ise şort, beyaz gömlek giymişler ve Endonezyalıların yerel udengi kafalarına takmışlardı. Hepsi birbirinin aynı olan kostümler nedeniyle damadı ayırt etmekte epey zorlandım. Damatla tanıştıktan hemen sonra Türkiye'de ki kadın hakları üzerine koyu bir sohbete daldık, çıkamadık. Düğünden ayrılırken elime bir kilo mandalina tutuşturdular. Misafire meyve verip göndermek adettenmiş. Düğünde beklediğim üzere yerel ritüeller ya da danslar gerçekleşmedi. Hayal kırıklığı.. Gerçi düşündüğümde Türkiye'de ki düğünlerde de takı merasimi dışında geleneksel pek bir şey kalmadı. Olursa da burun kıvırıyoruz, sonra başkasının ülkesine gidince bunlar da dejenere olmuş diye laf söylüyoruz.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/figueres-dali-tiyatro-muzesi", "text": "Muhteşem Dali Tiyatro Müzesi, kimilerine göre kimilerine göre dahi sürrealist ressam Salvador Dali'ninen ilk dönem eserlerinden hayatının son yıllarında yaptığı eserlerine kadar büyük bir koleksiyonu içermektedir. İspanyol sanatçının kendisinin inşaa ettiği ve büyüleyici iç dünyasını sergileyen müze, bir dahinin zihnini keşfetme fırsatı sunuyor. Yaşadığı süre boyunca hem düşünceleri, hem eserleri ile sansasyon yaratan Salvador Dali, hayatının son yıllarında doğduğu kent Figueres'e gelip muhteşem bir tiyatro yaratmaya girişti. Eski bir harabe halinde olan tiyatroyu alıp restore etti. Restorasyon kelimesi tiyatronun kendisini görenler için tam karşılık bulmayacaktır. Tiyatroyu yeniden yarattı demek daha doğru olacak. Dali'nin tüm eserlerini proje halinde sunma hayali 1974'te Dali Tiyatro Müzesi'nin resmi açılışı ile gerçek oldu. Orijinal eserleri ile dolu, 20'den fazla geniş odası olan bina ile Dali devasa koleksiyonunu bütün bir çalışma olarak göstermeye çalıştı. Müzedeki her şey, eşsiz ve büyüleyici hayatına bir bakış açısı sunmak için Dali'nin kendisi tarafından yaratıldı ve tasarlandı. Eklektik mimari, seramik, heykel ve resimlerle harmanlanmış fantezi dünyası, Dali'nin en seçkin eserlerinden bazıları, yağmurlu Cadillac ve ikonik Mae West Odası burada bulunuyor. Bunların yanı sıra Dali Mücevher Müzesi'nde de kendi tasarımı olan mücevherler sergileniyor. Gezerken her bir odada beni ne bekliyor acaba diye heyecanlandıran müze bir yandan da ne olur bitmesin hissiyatı oluşturuyor. Bittiğinde acaba başa gidip yeniden mi gezsem diye düşünmüştüm ancak dönüş trenini yakalama zorunluluğu vazgeçmeme sebep oldu. Dali Tiyatro Müzesi İspanya'da en çok ziyaret edilen ikinci müzedir, hem de büyük kentlerden bir tanesinde olmamasına rağmen. Dali Tiyatro Müzesi'ne nasıl gidileceğini anlatmadan önce, buraya ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir kaç görsel ekliyorum. Dali Tiyatro Müzesi bileti 2020 ücreti 15 avrodur. Müzenin yanında ki Dali Mücevher Müzesi bu bilet ile ücretsiz ziyaret edilebilir. Müzeye yoğun bir talep olduğu için biletleri gitmeden önce online olarak almak gerekiyor. Dali Tiyatro Müzesi, aynı zamanda Salvador Dali'nin doğduğu kent olan ve Barcelona'nın kuzeyinde yer alan Figueres kasabasındadır. Barcelona'dan Dali Tiyatro Müzesi'ne tren ile gidebilirsiniz ya da bir tura katılabilirsiniz. Tur sizi kaldığınız otelden alıp, oraya bırakacak olsa da rakamlar pahalı. Özel bir sebebiniz yoksa rahatlıkla tren istasyonundan trene binip hızlı tren ile Figueres'e gidebilir ve Dali Tiyatro Müzesini ziyaret edebilirsiniz. Figueres tren istasyonu ile müze arası yürüyerek yaklaşık 20 dakika sürüyor. Ben hava güzel olduğu için yürümeyi tercih etttim. Tren istasyonundan aynı zamanda kalkan yavaş ve ucuz trenler de mevcut ancak bu trenlerin bilet satışı sadece aynı gün yapılıyor ve sabahtan bir kuyruğa girmek gerekiyor. Yani 10'daki trene binmek için sabah 6'da kuyruğa girmeniz gerekebilir. Ben şansımı iki kere denedim ama ikisinde de başarılı olamayınca, hızlı tren bileti aldım. Dali Tiyatro Müzesi'nin girişinde çantalarınızı ve eşyalarınızı bırakmanız gerekiyor. İçeride bazı aletler bozuk para ile çalışıyor. Her biri farklı değere sahip boy boy bozuk paralarınızı cebinize atıp içeri girmenizi tavsiye ederim, yoksa neyi kaçırdığınızı merak edip dertlenebilirsiniz. Müzeyi dilerseniz online olarak ziyaret edebilirsiniz. Ziyaret etmek için buradaki linke tıklamanız yeterli olacaktır. Eğer bu yazıyı beğendiyseniz ve instagram hesabımı takip etmek isterseniz, buradan ulaşabilirsiniz. Bozuk para ile çalışan bazı hareketli heykeller var. Onları çalışmak için gerekli. Sizi yeni keşfettim blogunuza bayıldım. Sistemli bir şekilde anlatımını beni oldukça mutlu etti akışı bozmadan yazabilmeniz güzel olmuş. Bende de blog açıp seyahatleri paylaşma isteği uyandırdıniz hersey için teşekkür ederim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/frida-kahlo-muzesi", "text": "Frida Kahlo müzesi diğer adıyla La Casa Azul, Meksika'da görülecek yerlerin başında geliyor. Her gün yüzlerce turist buraya Latin Amerika'nın en ünlü kadınının özel hayatından bir parça görebilmek için akın ediyor. Frida'nın hayatına ve tarihin önemli anlarına tanıklık eden bu özel mekan 1958'te müze haline gelmiş. La Casa Azul Frida'nın hayatında önemli bir yer tutmuştur. Dieogo ile evlendikten sonra bir süre bu evden ayrılmış olsa da yine Coyoacan'daki ailesinin yanına dönmüştür. Frida Kahlo Müzesi ressamın en önemli eserlerinden bazılarını görebilirsiniz: Long Live Life, Frida and the Caesarian Operation, Portrait of My Father Wilhelm Kahlo. La Casa Azul'daki her nesne ressam hakkında bir şeyler anlatıyor. Koltuk değnekleri, korseler ve ilaçlar, Frida'nın çektiği fiziksel acıları ve geçirdiği birçok operasyonu göz önüne kolayca getiriyor. En sevdiğim köşesi mutfak, tipik bir Meksika mutfağı. Frida ve Diego burada yaşadıkları süre boyunca misafirlerine Meksika yemekleri ikram etmişler ve keyifli sofralar kurmuşlar. Troçki gibi ünlü bir çok dostlarını bu evde ve sofrada ağırlamışlar. La Casa Azul Frida ve Diego'nun zevklerinin bir sentezine dönüşmüş. Ressamlığının yanı sıra muhteşem bir mimari zevke sahip olan Diego tarafından İspanyol öncesi dönem eserleri ile döşenmiş. Frida'nın evi ölümünün ardından Diego'nun isteği ile halka açık bir müzeye dönüştürüldü. Diego ve Frida'nın ortak arzusu kendi eserlerini Meksika halkına bağışlamaktı ve öyle de yaptılar. Diego'da bu evde uzun yıllar yaşamış ve Frida'nın babası Guillermo Kahlo'ya ait kredi borçlarını üstlenerek ödemiştir. Guillermo Kahlo çok ünlü bir fotoğrafçı olmasına rağmen, Frida'nın geçirdiği operasyonlar sebebiyle ailenin çok fazla borcu vardı. Ölmeden önce Diego, arkadaşı Dolores Olmedo'dan ölümünün ardından on beş yıl boyunca La Casa Azul'daki banyosunu açmamasını istedi. Dolores de kendi yaşamı boyunca arkadaşının isteklerine saygı gösterdi. Frida'nın yatak odasının banyosu, küçük bir depolama alanı ve çeşitli sandıklar, dolaplar ve çekmeceleri kilitli tuttu. Diego tuvalette saklanan nesnelerin kısa bir envanterini bırakmıştı ancak yakın zamana kadar diğer alanların içerikleri hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Neredeyse üç yıl süren çalışmalar sonucunda uzmanlar bu belgeleri arşivleyebildiler. 22.000 belge, 6.500 fotoğraf, dergi ve süreli yayınlar, kitaplar, düzinelerce çizim, kişisel eşyalar, kıyafetler, korseler, ilaçlar, oyuncaklar.... Bu nesneler her iki sanatçının hayat hikayelerini zenginleştirecek ipuçları sunuyor. Yeni sergiyi ziyaret eden akademisyenler, Frida ve Diego'nun hayat hikayelerinin yeniden yazılması gerektiğini çünkü daha önceden öne sürülen bir çok önermenin yanlış olduğunu belirttiler. Tüm bu belgeler ışığında gerçek Frida'yı ve popüler kültür yüzünden yanlış tanıtılan Diego'yu görmek için La Casa Azul'a gitmek benim için bir keyifti. Frida Kahlo müzesinin önünde çok uzun kuyruklar oluşuyor, özellikle haftasonları. Meksika sıcağında bu sırada beklemek çekilmez bir hal alabiliyor. Biletleri müzenin web sitesinden satın alırsanız, sırada beklemeden önceden seçtiğiniz giriş saatinde içeriye girebilirsiniz. Frida Kahlo Müzesi, Meksiko'nun Coyoacan semtinde bulunuyor. Meksiko'ya uçak biletlerinizi www. obilet. com web sitesinden bakabilirsiniz. Frida Kahlo Müzesi online ziyarete açık. Görmek için son saatler olabilir. Linki buraya bırakıyorum."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ganj-rafting", "text": "Ölüleri, ölü yakma törenleri ve kirliliği ile ün yapmış Ganj Nehri, Hindistan'ın kutsal sayılan aynı zamanda en önemli nehirlerinden birisidir. Ganj diyince aklımıza hep Varanasi'de çekilmiş, kara renkli bir nehir gelir. Aslında Ganj, Varanasi'ye ulaşana kadar bir çok yol, bir çok şehir, bir hayatın içinden geçer. Yaşanmışlıklarla dolar, taşar. Belki de tüm bunlar ona ağır geldiği için bu rengi alır ve kusar içindekileri çevreye. Hindistan'ın kuzeyinde doğduğu topraklarda, Himalayalar'ın eteklerinde, yeni doğmuş bir bebek misali saftır, tertemizdir, berraktır, yemyeşildir. İşte bu noktalardan birinde Hindistan'ın yoga merkezi sayılan Rishikesh'te, Ganj'ın enerjisini hissetmek ve bir parçası olmak ister. O coşkulu akıntıya karşı koymak pek mümkün değildir, o nedenle yapılabilecek en güzel şey, akıntının bir parçası olmayı kabul edip, Ganj'da rafting yapmaktır. Bugüne kadar yapmak istediğim ama ertelediğim şeyler listesinde olan raftingi, ilk kez Ganj Nehri'nde deneyimleyecek olmak benim için ayrı bir heyecan kattı. Rishikesh'te sezon dolayısıyla çok fazla turist olmadığı için, olanların da büyük çoğunluğu yoga yapmaktan kalan vakitlerinde, müzik eşliğinde takılmayı tercih ettikleri için, kendimize özel olarak rafting turu organize etmek zorunda kaldık. Ganj'da rafting için iki farklı parkur var, birincisi 13km diğeri ise 21 km idi. Kısa olan kişi başı 400 rupi, uzun olan ise 600 rupiydi (yaklaşık 20-25 tl). Biz Hintli bir arkadaşımızın tavsiyesi ile uzun olanı tercih ettik. 4 kişilik ekibimizi kurduk ve ertesi sabah yola çıkmaya hazırdık. Sabah erkenden jipler ile gelip bizi aldılar ve muhteşem Ganj manzarası eşliğinde yola çıktık. Kısa bir eğitimden sonra kendimizi Ganj'ın dalgaları ve girdaplarının arasında bulduk. Ganj'ın soğuk suları yüzümüze çarparken bir yandan da akıntı üzerinde botu doğru yöne doğru ilerletmeye çalışıp, adrenalinin kana karışıp vücudumda dolaştığını hissediyordum. 21 km'lik parkurun bitişini gördüğümde, kendimi bottan aşağıya atıp, akıntıya bıraktım. Uzunca bir süre nehrin akıntısı ile yüzünce, botla aramdaki mesafe açıldı ve akıntının ters istikameti yönünde yüzmek zorunda kaldım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/gelidonya-feneri", "text": "Likya yolu'nun en uğrak noktalarından bir tanesi olan Gelidonya Feneri nerede, Gelidonya Feneri'ne nasıl ve ne zaman gidilir, sorularının yanıtlarını okumaya ve muhteşem manzaralı fotoğrafları okumaya başlamadan önce çayınızı kahvenizi alın gelin. Bekliyorum. Gelidonya Feneri Likya yolu üstündeki en güzel noktalardan bir tanesi. Denizden 227 metre yükseklikte bulunan fener manzarasıyla adından söz ettirse de, ters akıntıların bulunduğu Beş Adalar'da denizcilere yol gösteriyor. Yüzyıllar boyunca denizcilerin korkulu rüyası haline gelmiş olan bölgede bir çok deniz kazası mevcut. Hatta Bodrum Kalesi'nin içerisinde sergilenen batık Gelidonya'da bulunmuştur. 30 m. de derinlikte M. Ö. 1200 yıllarında tarihlendirilen bir Suriye Ticaret gemisidir. Dünyanın ilk bilimsel su altı kazısıdır. 1960 yılında yapılmıştır. Tarihten bu yana gerçekleşen kazalar sonucunda, bölgeyi daha güvenli bir hale getirmek için 1934 yılında Gelidonya Feneri'nin inşaasına başlanmış, 1936'da ise hizmete açılmıştır. O günden bugüne Demirci ailesinin özverili çalışmaları ile fener denizcilere yol göstermeye devam ediyor. Şans bu ya, oradayken fenerin sorumlusu ile karşılaştık, feneri kontrole ve tamiratları bitirmeye gelmişti. Hemen merak ettiğim soruları yönelttim. Sağ olsun kırmadan, sıkılmadan, sıcakkanlılıkla yanıtladı. İlk olarak dedesi fenerde yaşamaya ve çalışmaya başlamış, tabii o dönemlerde fener gaz yağı ile yanıyor, sönüyor. Epey iş. Dedesinin vefatının ardından babası ve en sonunda kendisine kalmış görev. Şu an güneş enerjisi ile çalışıyor fener ama tabii sık sık gelip kontrolleri yapılıyor. Fenere sadece yürüyerek gidilebiliyor ve o yüzden oraya bir alet çantası taşımak bile sıkıntılı iken hayatı nasıl idame ettiklerini merak ettim. En merak ettiğim şey ise su sorunu idi. Fenerde iki tane sarnıç bulunuyor. Bunlardan birisi dışarıda toplanan su kullanım suyu olarak kullanıyor, diğeri ise fenerin altında, burada çatıdan akan yağmur suları toplanıyor ve içme suyu oluyor. Giden herkes fenerde yaşamayı hayal etse de, epey zor koşullar şehrin konforuna alışanlar için. Gelidonya burnunun ucuna gidince hem Beş Adalar'ı hem de sol tarafta Sulu Ada'yı görmek mümkün. Fenerin biraz daha yukarısına ağaçlık kısım ise fotoğraf çekmek için ideal. Gelidonya Feneri Adrasan ve Karaöz'ün tam ortasında kalıyor. Beş Adalar'ın tam karşısında, Gelidonya Burnu'nun ucunda 227 metre yükseklikte yer alıyor. Gelidonya feneri Likya yolu üzerinde yer aldığı için trekkingden başka çare yok. İki farklı seçenek mevcut, birisi Adrasan'dan 6 saat süren dar bir trekking yolu, diğeri ise Karaöz'den 2 saatlik bir yürüyüş ile geniş ve ferah bir yol. Hatta Karaöz'den sonra araba ile gidilebildiği kadar devam edip, sadece 1 saatlik kısmını yürümek de mümkün. Gelidonya Feneri yürüyüşçülerin ve turistlerin uğrak noktası olduğu için hafta sonları oldukça kalabalık oluyor. Hatta bir gün içerisinde 1000-2000 kişi ziyaret edebiliyor. Keyfini çıkarabilmek için haftaiçi gitmek daha iyi. Bir de yazın sıcak dönemlerinde yürüyüş yapmaktan kaçınmakta fayda var. Bu denli sıcakkanlı yorumunuza hayran kaldım. Umarım yeni rotalar ile yolunuza devam edersiniz. Acaba restore ne zaman gelecek baya eskimişti çok güzel bir mekan yalnız."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/guneydogu-asya-ve-sirtcantam", "text": "Güneydoğu Asya yolculuğum öncesinde sırtçantası ve yanıma alınacak şeylerin seçimi kafamı en çok kurcalayan şeylerin başında geliyordu. Sahip olduğum iki adet çantadan biri konforlu ama küçük diğeri ise büyük ama sırt yapısı kötü. Mağazadan kafamdaki marka ve modelden çok farklı bir çanta ile çıktım. Tercihimi Northface'in kadınlara yönelik olarak ürettiği Terra 55 ten yana kullandım. Toplamda 12 kg ile yola çıkmaya hazırım.. 12 kg harika bir ağırlık. Rahat bir yolculuk yaşayacağından eminim. Yanındaki eşyalar da gayet yeterli. Belki fazla bile gelebilir. Evet hepsini sığdırdım hatta burada yaptığım alışverişler nedeniyle şuan fazlası var. Tek yapmanız gereken eşyaları rulo haline getirip koymak. bu kadar."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hallstatt-gezilecek-yerler", "text": "Avusturya'nın incisi, her sene dünyanın en güzel köyleri listesinde yer alan 799 kişilik nüfusu ile Hallstatt turistler tarafından büyük ilgi görüyor. Maalesef çoğu turist Hallstatt'a Viyana ya da Salzburg üzerinden günü birlik bir seyahat ile gelip kısa bir sürede köyü ziyaret edip birçok aktiviteyi bir güne sığdırmaya çalışıyor. Köy küçük olsa da yapacak ve görecek çok fazla şey var. Hallstatt'a günübirlik ya da birkaç günlüğüne de gidecek olsanız Hallstatt'ta gezilecek yerler listesini mutlaka kontrol edin. Sonra \"ay bunu nasıl kaçırmışım\" demeyin. Hallstatt, tarih öncesi çağlara dayanan tuz madenleriyle ünlüdür. Dünyanın en eski tuz madeni Hallstatt'ta yer alır. Günümüzde bu tuz madeni hem üretim açısından hem de turistik açıdan büyük bir gelir kaynağıdır. Kulağa çok cazip gelmese de bence Hallstatt'ta gezilecek yerler listesinde en başta yer alıyor. Bir tuz madeni ne kadar ilginç olabilir ki demeyin, görünce şaşırsınız. Mağara içerisinde ışık şovlarından, tarihsel sürecin anlatımına, 2 kilometrelik bir tren turu ve kızakla kaymaya kadar bir çok etkinlik var. Tuz madeni 30 kilometrelik bir alana yayıldığı için güvenlik sebebiyle kendi kendinize gezme şansınız yok. Belirli aralıklarla size eşlik eden tur rehberi ile gezebilirsiniz. Giriş için öncelikle finükülerle yukarı çıkıp sonrasında madene girmeniz gerekiyor. Finüküler ücreti ile tuz madeni tur ücretini kombine eden 30 avroluk bir paket var, onu almanızı tavsiye ederim. Gücünüz yeterse finükülersiz, trekking yolundan da çıkıp inebilirsiniz. Mevsime bağlı olarak iniş güzel olabilir ama çıkışı kesinliklikle tavsiye etmem. 1200 metre yükseklikten köye bakan Rudolph Kulesi, yerel tuz madencilerinin korunması için 1282'de Duke Albrecht tarafından inşa edildi. Skywalk gözlem noktası da tam olarak bu kulenin önünde. 1960 yılında kulede bir restoran açılmış ve bugün Hallstatt Gölü ve köyün muhteşem manzarasını sunuyor. Burada manzaraya nazır bir yemek yemek istemiştim ama kulenin camları çok küçük olduğu için manzarayı görmek çok kolay olmuyor. O yüzden göl kenarındaki restaurantlardan birini tercih ettim. Buraya finikülerle 3 dakikalık bir yolculuk ile kolayca ulaşabilirsiniz. Tuz madeni tur paketini satın aldığınızda otomatik olarak buraya da çıkmış oluyorsunuz ama tuz madenini ziyaret etmeyecek olanlar da sadece finiküler ücreti ödeyerek ulaşım sağlayabilir. Köy meydanı, Hallstatt merkezinde bulunuyor. Zaten küçücük olan bu köyde meydanı kaçırma şansınız yok. Meydanın ortasında bir heykel bulunur ve güzel binalarla çevrilidir. Bu meydanda restoranlar, kafeler, oteller, bar ve çeşitli hediyelik eşya dükkanları bulunuyor. Yani ihtiyacınız olabilecek her şey paket olarak sunuluyor. Hallstatt dağlık alanda yer aldığı için arazi ve yerleşim hem limitli olmuş. 1700'lerde ölen insanları gömecek yer kalmayınca mezardaki kemikleri ve kafataslarını çıkarıp, Beinhaus Kemik Evi'nde saklamaya başlamışlar. Kemikleri sergilerken görsellikten de ödün vermemişler. Her bir kafatasının üzerinde birbirinden güzel motifler ve desenler yer alıyor. Şu an kasabada hemen hemen herkes öldükten sonra yakılmayı tercih ettiği için yeni kafatasları eklenmiyor. En son eklenen kafatası ve kemikler 1983 yılında ölen bir kadına ait. Kasaba halkından öldükten sonra burada yer almayı tercih eden olursa, dileği gerçekleştiriliyor. Kemik Evi köyün tepesinde yer alan St. Michael Kilisesi'nin arka bahçesi gibi gözüken aslında mezarlık olan alanda yer alıyor. Mezarlık o kadar güzel çiçekler ile süslenmiş ve şirin ki, mezarlık olduğunu anlamak için biraz vakit geçmesi gerekiyor. Hallstatt'ta gezilecek yerler listesinin en başlarında yer alan Kemik Evi aynı zamanda hüzün turizmi diğer adıyla kara turizm meraklıları için ilgi çekici bir nokta. Kemik Evi'ne giriş ücreti 1.5 avro. Girişteki görevli orasının hikayesini anlatan bir kağıtta veriyor istediğiniz dilde. Türkçe de mevcut. Halltstatt dünyanın en huzurlu yerlerinden biri olarak adlandırılsa da, köy sakinleri aynı fikirde değil. Köy sakinlerinin büyük çoğunluğu gelen turistlerden şikayetçi ama bunu burun kıvırmak ya da tepeden bakmak gibi düşünmeyin, şikayet etmekte çok haklılar. Gün içerisinde gelen tur otobüsleri ile Hallstatt turistlerle dolup taşıyor. Özellikle Çinli turistler tarafından işgal edilmiş bir köy gibi hayal edebilirsiniz. Köydeki evler insanların özel yaşam alanı ve bir çok turist buna aldırmadan fotoğraf çekilmek için köylülerin bahçelerine, verandalarına, evlerine izinsiz olarak giriyor. Köyün hemen hemen yerinde biz burada yaşıyoruz, lütfen saygılı olun, çok gürültü yapmayın, özel mülktür gibi uyarıların bulunduğu tabelalar yer alıyor. Hem de bir çok dilde. Ben orada yaşamamama rağmen gürültüden ve saygısızlıktan rahatsız oldum. Ne zaman tur otobüsleri gitti ve köyde sadece yereller ve köydeki otellerin alabildiği kadar turist kaldı. İşte o zaman köye huzur geldi. Sokaklar boşaldı, insanlar azaldı, köy dinginleşti. Hallstatt'ın gerçekten huzurunu ve dinginliğini görmek istiyorsanız, mutlaka bir gece kalmalısınız. Avusturya Macaristan İmparatorluğu zamanında Hallstatt'ta bir çok Protestan vardı. Protestanlar kendi kiliselerine sahip olmadıklarından, 18. yüzyılda bir kilise kulesi veya çan olmadan bir dua evi inşa ettiler. Yaklaşık 60 yıl sonra kulesi ve çanı güzel bir kilise inşa ettiler. Bu bina bugün şehrin simgesi haline gelmiş ve en çok fotoğrafı çekilen yerler arasında. Kiliseyi ziyaret etmeyi bir çok kişi umursamasa da, fotoğrafını çekmek bir çok kişi için Hallstatt'ta yapılacaklar arasında başlarda. Hallstatt'ta gezilecek yerler için bir alternatif de Hallstatt Müzesi, Hallstatt'ın özel arkeolojik bulgularını sergilemek için 1888'de açılmıştır. Ziyaretçiler, Taş Devri'nden günümüze kadar binlerce yıllık tarih boyunca seyahat ederek bu güzel köyün tarihi hakkında her şeyi öğrenebilirler. Hallstattersee Gölü'nün tadını çıkarmanın birçok farklı yolu vardır. Pedallı bot kiralayabilir, kano ve sörf yapmayı deneyebilirsiniz. Mevsimine göre küçük teknelerde piknik yapan çiftleri ya da güneşlenme iskelelerinde oynayan ve eğlenen çocukları görebilirsiniz. İsterseniz, bisiklet de kiralayabilir ve gölü çevreleyen özel yürüyüş ve bisiklet yolunu keşfedebilirsiniz. Hallstatt'ın en popüler fotoğraf çekim noktasından biraz daha ileriye doğru gidip, soldaki yeşillik alanlara bakın. Sizce yeterince uslu bir çocuk olursanız belki alpakaları görebilirsiniz. Hallstatt'ta gezilecek yerler ne kadar çeşitli ise konaklama seçeneği o kadar az. Zaten çok küçük bir köy. Ona rağmen bence yeterince ev otele çevrilmiş durumda. 5 yıldızlı otel arıyorsanız bol şans. Oda kahvaltı bana en uygunu derseniz, tam size göre bir yer. Benim kaldığım otelin hem oda fiyatı çok uygundu ve çok konforluydu (gecelik kişi başı 50 avro). Hem de odam göl manzaralıydı ve otelin göl manzaralı güzel bir terası vardı. Hallstatt'ta konaklamayı planlıyorsanız, rezervasyonu son ana bırakmamakta fayda var. Hallstatt'a Viyana ve Salzburg üzerinden araba, tren ve otobüs ile ulaşmak mümkün. En konforlu ulaşım aracının tren olduğunu söyleyebilirim. Ulaşım konusunda daha detaylı bilgi için Hallstatt'a nasıl gidilir yazımı okuyabilirsiniz. Merhaba. Öncelikle yazı ve bilgiler için teşekkürler. Şubat ayında biz de Hallstatt'te olacağız. Ancak oteli henüz ayarlamadım. Siz hangi otelde kalmıştınız? Teşekkürler. Merhaba, benim kaldığım hotel Braugasthof Hallstatt."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hallstatt-nerede", "text": "Hallstatt, Avusturya'nın Salzkammergut Gölü Bölgesi'nde, Salzburg ve Graz arasında yer alan nefes kesici manzaralara sahip küçük bir köydür. Avrupa'daki en eski yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilen Hallstatt, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor ve adını Avusturya'nın en önemli turistik mekanları arasına yazdırmış durumda. Her yıl dünyanın en güzel köyleri listesinde de mutlaka yer alıyor. \"Avusturya'nın İncisi\" olarak da bilinen Hallstatt, \"Hallstattersee gölünün koruyucusu\" olarak da anılır. Gölü ve Hallstatt'ı çevreleyen dağlar nedeniyle gerçekten muhteşem manzaralara sahip. Neresinden bakarsanız bakın nefes kesici bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Hallstatt küçük olsa da yapılacak çok fazla şey var : Tekne turu, yürüyüş yapmak, sörf yapmak, teleferik ile manzaraya tepeden bakmak, tuz madenini ve Kemik Evi'ni ziyaret etmek ve en önemlisi sessizliğin ve dinginliğin keyfini çıkarmak. Dağların ortasında yer alan Hallstatt nerede ve Hallstatt'a nasıl gidilir soruları çok fazla geliyor. Detaylı olarak açıklamaya çalıştım. Hallstatt Viyana ile Salzburg arasında yer alan, Avusturya'nın küçük bir dağ köyüdür. Hallstatt'ı ziyaret eden turistlerin büyük bir kısmı bir tur kapsamında, otobüs ile günübirlik uğruyor ve esas keyifli kısmını Hallstatt'ın sokaklarında sakince dolaşma şansını kaçırıyorlar. Tur ile ziyaret kısmını bir çok turizm acentesi ile organize edebilirsiniz. Hallstatt'a ulaşmanın en kolay yolu kesinlikle tren. Viyana ya da Salzburg üzerinden tren ile gelmek mümkün. Hallstatt'a Viyana'dan tren ile 3.5 saatte, Salzburg'dan tren ile 2.5 saatte ulaşılıyor. Tren bileti almak ve fiyatlar kontrol etmek isteyenler OBB'nin sitesinden bakabilir. Trenle Hallstatt istasyonuna ulaştıktan sonra karşıya köye bir tekne ile geçiliyor. Düzenli feribot seferleri her gelen trenin saatine göre organize edilmiş. Trenden indikten sonra aşağıya doğru kıvrılan tek bir patika ve bu patikanın sonunda muhteşem bir göl yolculuğunun başlangıcını yapacağınız tekne bulunuyor. Salzburg'dan otobüs ile Bad Ischl otobüs istasyonuna oradan da trene binip Hallstatt'a gelmek mümkün. İlla bir trene binilecekse neden en baştan trene binmeyeseniz ki? Salzburg'da tren istasyonu ile otobüs istasyonu birbirine çok yakın. Saatler konusunda bir sıkıntı olmadığı sürece otobüse binmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Bildiğim kadarı ile Viyana'dan otobüs ile Hallstatt'a gitmek mümkün değil. Ancak bilen varsa yorum bırakabilir. Hallstatt yıllardır Avrupa'da gitmek istediğim yerler arasında, bence Hallstatt tur ile değilde böyle sakin bir yerde yalnız başına kafa dağıtmak için gezilmesi gereken bir yer. Tren konusunda önceden giden arkadaşlarımda kesinlikle sizinle aynı görüşte. Bir yere gitmeden önce blogunuz artık o yerler hakkında güzel bir referans haline geldi."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hayaletli-otele-yolculuk", "text": "Bangkok'taki kedi bakıcılığı projesinden çalışma arkadaşım Erinda'nın kartlarını kaybetmesi, tüm parasının ve vizesinin bitmesi ile başlayan problemler silsilesinde için onu yalnız bırakmaya el vermediği için ben de bir süreliğine tek kadın olarak seyahat etmekten vazgeçip rotamı Kamboçya'dan Malezya'ya çevirdim. Amacım onu sağsalim bir şekilde workawayden bulduğu Langkawi'de ki gönüllü projesine teslim etmek, birazda etrafı dolaşıp yoluma devam etmekti. Langkawi'ye varır varmaz orada çok kalamayacağımı ve adapte olamayacağımı anlamıştım. İnsanların bakışları ve tavırları çok rahatsız edici. Sanki bir et parçasıymış gibi hissediyorum. Erinda'da otel sahibi mesajlarına net ve hızlı cevap vermediği için tedirginlik hissediyor. Kaldığımız hostelde çalışanlara Erinda'nın çalışacağı oteli sorduğumuzda yüzleri düşüyor. Gitmeyin diyorlar. Neden diye sorduğumuzda suya sabuna doku32wnan sebepler söylemiyorlar. Çok uzak, güzel değil gibi kelimeler dökülüyor ağızlarından. Halbuki fotoğraflarda gayet güzel gözüküyordu. Erinda'nın tedirginliği artınca ona otele beraber gitmeyi teklif ediyorum. Hem ben de bakarım, gelir tanışırım, beğenmezsem ya da rahatsız olduğum bir şey olursa sana söylerim beraber geri döner yolumuza bakarız, kart problemin çözülene kadar geçimini sağlayacağın başka biryer buluruz diyorum. Bana güvendiği için ve ben ondan biraz daha cingöz olduğum için çok mutlu oluyor. Ertesi gün kaldığımız hostelin çalışanları anlam veremediğim bir tedirginlik ile bizi otele götürüyorlar. Otele varmamızla birlikte otel hakkında söylenenler iyice anlamsızlaşıyor. Yeşillikler içerisinde gayet güzel bir otel, birbirinden şirin gözüken gönüllüler ve tatlı bir patron. Erinda'yı gayet içim rahat bir şekilde otele bırakırken, otelin sahibi Ajam'a başka gönüllüye ihtiyacınız var mı diye laf arasında soruyorum. Ajam çok memnun olurum diyince, ertesi gün başlamak üzere sözleşiyorum. Taksiyle kaldığım hostele geri dönerken, bizi getiren arkadaş benim de orada çalışmaya başlayacağımı duyunca acayip bir bakış atıyor. Eeeh diyip, geçiyorum. Ertesi gün toplu taşıma olmadığı için bir taksi ile otele doğru yola koyuluyorum. Bu taksi şoföründe de otelin ismini duyunca bir huzursuzluk hissediliyor. Orada mı kalacaksın diyor. Hayır çalışacağım dediğimde, bence vazgeç orası güzel değil diyor. Otelin aslında hayaletli olduğunu anlatmaya başlıyor ve kesinlikle kalmamam gerektiğini ilave ediyor. Ben hayaletlere inanmam diyorum. Israrla olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sen gördün mü diye soruyorum. Cevap net, hayır. O zaman bana bir şey ispatlamaya çalışma lütfen. Yeni bir maceraya doğru adım attığımı hissediyorum. Halk arasında hayaletli olduğuna inanılan, değil çalışmak kapısının önünden bile geçmek istemedikleri bir otele gönüllü olarak çalışmaya gidiyorum. 1 hafta kalmaya niyetlenip, 22 gün kaldığım, maymunların uyurken odaya girdiği, düzenlediğim partiler nedeniyle Dubaili bir iş adamında iş teklifi aldığım, camdan geçerek ölüm tehlikesi atlattığım bu otelde hayaletin izini aramaya kararlıyım. Gözlerim o hayaleti her daim arıyor olacak. Belki uslu bir çocuk olursam, ben de bir gün hayaleti görebilirim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/heineken-brewery-amsterdam", "text": "Amsterdam'da en çok eğlendiğimiz yer. Giriş 15euro eğer Iamsterdam kartınız varsa 11.5 euro. Girdiğinizde size bir tane bileklik ve bu bilekliğin üzerinde iki tane boncuk veriyorlar. Bu boncuklarla ücretsiz bira alabilirsiniz ya da yarışmalara katılabilirsiniz. Amsterdam'ın göbeğindeki eski bira fabrikasını gezerken, bir yandan da biranın nasıl üretildiğini öğreniyor, bir yandan da geçmişten günümüze gelen değişiklikleri görebiliyorsunuz. Fabrikanın her bölümünde genç ve sizin tüm sorularınıza güleryüzle yanıt veren bir çalışan bulunuyor. Bir bölümde size biranın nasıl içilmesi gerektiğini ve en lezzetli biranın nasıl doldurulacağının anlatıldığı çok eğlenceli bir eğitime katılabiliyorsunuz. Ücretsiz oyunlar oynayabilir, ya da barda arkadaşlarınızla takılabilirsiniz. İçeride en az 2.5 3 saat vakit geçirdik. O yüzden kapanma saatine yakın zamanda giriş yapmamanızı öneririm. Bir de hediye olarak üstüne adınızı yazdırabileceğiniz şişe bira ya da cam bardaklar alabilirsiniz. Anlattığım heryeri unutun. Orası burası falan filan. Bir müze için harcanmış en iyi 11.5 euro. İzmir'deki bira fabrikalarının gidip Heineken Experience' tan birşeyler kapmaları lazım. Biranın nasıl yapıldığından başlayan öykü, bira nasıl doldurulur? a kadar soluk kesici bir şekilde anlatılıyor. Uygulamalar, 6d sinema... 2-3 saat nasıl geçti hiç anlamayacaksınız. Gerçekten isminin hakkını veriyor Heineken Experience. Bu arada bilekliğinizdeki boncukları iyi değerlendirin. İki boncukla 2 bira alıp sonra aa onu yapsaydım, aa bunu yapsaydım demeyin. Benden söylemesi. Sonra eve sertifikasız dönebilirsiniz. Ne sertifikası mı? Orasıda süpriz olsun.... Yeri gelmişken Roel'e de selamlar diyelim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hierapolis", "text": "Pamukkale Hierapolisi, eski çağlara dönebilecek olsam yaşamak isteyeceğim şehirlerden birisi olurdu. Kente giriş için tercih edilecek en iyi kapı, travertenlerin bittiği noktadaki... Bu kapının tercih edilmesi halinde travertenleri yavaş yavaş tırmandıktan sonra kente ulaşılıyor. Tabi ki mevsime göre kapı tercihi yapılması daha faydalı olacaktır. Hierapolis hemen travertenlerin başladığı noktada yer alıyor. Hatta travertenlerin içerisindeki bir alanda Hierapolis'e ait yapılar bulunuyor. Birbirinden kesin çizgiler ile ayrılamayacak iki harika.. M. S. 200'lü yıllarda inşaa edilmiş olan kent, Efes Antik kenti kadar geniş bir alana yayılmış olsa da kazıların hepsi henüz tamamlanmadığı için gün ışığında çıkartılan yapılar birbirine çok uzak noktalarda yer alıyor. Yapılar arasında yürürken travertenlerin yakınındaki ağaçlık alanlara uğrayıp dinlenilebilir. Tiyatro, tapınak ve mezarlar dikkat çeken yapılar arasında. Hierapolis ve yakın çevredeki kazılardan çıkanlar Hierapolis müzesinde sergileniyor. Müze içerisinde en çok ilgimi çekenler ise topraktan yapılmış kevgir, ütü, Triton Heykeli ve gözyaşı şişeleri. Grek Tiyatrosu tipinde yamaca yaslanmış ve tüm mimari malzemesi ile korunabilmiş bir yapıdır. Triton mitolojide denizlerin haberci tanrısıdır Bir insanın gövdesine ve bir balığın kuyruğuna sahiptir. Pamukkale'de deniz olmamasına rağmen neden böyle bir tanrının heykelini yaptıkları da insanı merak içerisinde bırakan sorulardan biridir. Gözyaşı şişeleri, ölen kişinin arkasından gözyaşlarını biriktirip onunla birlikte gömmek için kullanılırmış. Daha fazla fotoğraf için lütfen facebook sayfamızı ziyaret edin."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hierve-el-agua", "text": "Meksika'nın Oaxaca eyaletinde yer alan Hierve El Agua, Pamukkale'nin benzeri bir jeolojik yapı. Hierve El Agua 'ya giderken iki adet küçük köyden geçiyoruz. Birbiriyle kavgalı bu iki köy. Sebebi de Hierve El Agua 'nın gelirini paylaşamamaları. Bu köylerden bir tanesi Hierve el Agua 'nın tam yanında, diğeri de oraya giden yol üzerinde. İlk başta Hierve el Agua 'nın giriş ücreti olan 10 peso'yu devlet yardım amacıyla oradaki köy halkına veriyormuş, zaman içerisinde diğer köy bu duruma içlenmiş. Gelen turistler bizim köyün içerisinden geçiyorlar, paranın yarısı bizim hakkımız demişler. Tabii ki kimse kabul etmemiş. Bunlarda madem öyle biz de yolu kapatırız demişler ve kimsenin yoldan geçmesine izin vermemişler. 2 yıl boyunca hiç kimse Hierve el Agua 'yı ziyaret edememiş, arka taraftaki uzun yolu kullanmadıkları sürece. 2 yılın sonunda devlet duruma el koymuş. Giriş ücretini 25 pesoya yükseltip, iki köy arasında paylaştırmaya başlamış. İlk başta herkes durumdan memnunmuş ancak arıza çıkartan köy halkı bir süre sonra paranın eşit dağıtılmadığını düşünmeye başlamış çünkü giren çıkan sayısını kontrol edemiyorlarmış. Bu sebeple Hierve el Agua'ya giden yol üzerine bir tane daha geçiş noktası inşaa etmişler ve her geçenden 10 peso geçiş ücreti alıyorlar. Bu sayede hem kaç kişi geçtiğini tespit edip, Hierve el Agua'nın gelirinin eşit paylaştırıldığından emin oluyorlar hem de ekstra 10 peso gelir elde ediyorlar. Velhasıl kelam, bundan birkaç sene önce 10 peso olan giriş ücreti toplamda 35 pesoya gelmiş oldu. Çok zorlu olmayan ve yaklaşık 1 saat süren patikayı adımlarken, Hierve el Agua 'nın tarih içerisindeki kullanım şekillerine dair bir sürü hikaye dinleme fırsatımız oldu. Hierve el Agua 'nın sularının ne yönde kullanıldığına dair tartışmalar uzun yıllar boyunca süregelmiş. En büyük iddia, eski çağlarda tarım arazilerini sulama için kullandığı imiş. Bir bilim adamı ise bu iddiaya karşı çıkmış ve kanıtlamak için de suyun akış yönü birkaç kez değiştirilerek aşağıdaki tarım arazilerinin sulaması yapılmış. Meksikalılar için büyük önem arz eden mısırın yetiştirilmesinde, bu su kullanılınca tarladaki tüm mısırlar taşlaşmış, arazi ekim yapılamaz hale gelmiş. Hierve el Agua 'nın altında yer alan tuzun satıldığı ve ticaret ile geçim sağlandığı yönündeki teori ise yapılan deneyin ardından güç kazanmış. Hierve el Agua 'nın etrafında turlarken oluşumun ne kadar yüksek ve büyük olduğu anlaşılıyor. Taşlaşmış şelalenin en altından yukarıya doğru kafamı kaldırdığımda insanoğlu olarak doğa karşısında acizliğimizi fark etmemek işten bile değil. Gelmeden önce Pamukkale'nin yanına bile yaklaşamaz diye düşünürken, geldikten sonra fikrim değişti. Çok etkilendim. Pamukkale'de Hierve el Agua'da birer kalsiyum oluşumu. Hierve el Agua'da Pamukkale kadar çok havuz bulunmuyor. Yanlış saymadıysam 3 tane ve bu havuzlar insanlar tarafından inşaa edilmiş. Hierve el Agua'nın suları yemyeşil iken, Pamukkale bembeyaz. Hierve el Agua'nın havuzlarında tıpa var. Her yıl suları temizlemek için iki kez boşaltılıyor. Pamukkale adının hakkını vererek bembeyaz olmayı sürdürüyor. Hierve el Agua ise mineral farklılıklarından dolayı içerisinde farklı renkleri barındırıyor. Pamukkale enine doğru büyürken, Hierve el Agua dikine doğru büyümüş. Pamukkale'nin suları büyümeyi sürdürmek ve aynı zamanda varolanları korumak amacı ile bazı dönemlerde yön değiştiriliyor. Oaxaca şehir merkezinden Mitla yönüne giden collectivolara bindikten sonra, Mitla'da Hierve el Agua'ya giden ikinci bir dolmuşa binerek ulaşılabilir. Ya da şehir merkezinden tur satın alınabilir. İki versiyon da yaklaşık aynı ücrete geliyor. Arada maksimum 50 pesoluk bir fark olabilir. -ki eki bitişik olacaktı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hindistana-gitmeden-once-bilinmesi-gerekenler", "text": "Hindistan aynı gün içerisinde hem hayatın en mutlu anlarını yaşatan hem de hüngür hüngür ağlamaya sebep olan bir yer ve buraya ilk kez ayak basıldığında şok yaşamamak mümkün değil, ancak aşağıdaki maddelere göz gezdirmek en azından ilk darbeyi hafif atlatmaya yardımcı olacaktır. Trafiği göz önünde bulundurun! Hindistan'a indikten sonra ilk yapılan şey muhtemelen bir taksi ya da rickshawa binip otele geçmek olacaktır. Hindistan'daki trafiği tarif etmek pek mümkün değil. Tam anlamıyla bir kaos! 3 şeritli yolda 5 araç ve bir kısım inek olması muhtemelden öte bir realite. Bitmek bilmeyen bir gürültü, korna sesi ve kalabalık daha önce hiç yaşamadığımız bir tecrübe. 10 dakikalık yolu 50dk da almaya hazır olun. Havalimanına giderken biletinizin çıktısını alın. Havalimanı girişinde askeri görevliler pasaport ve bilet kontrolü yapıyor. Biletini ibraz edemeyenleri içeri almıyorlardı. Ben telefonumda elektronik biletim olmasına rağmen bilet Türkçe olduğu için sıkıntı yaşadım. Bu gibi durumlarda ikna kabiliyetinizi kullanmanız gerekebilir. Paranızı bozdururken güvenirliğine emin olduğunuz döviz bürolarından bozdurun. Tüm paranızı aynı anda bozdurmayın. Planlarınızı esnek tutun! Hindistan'da zaman dünyanın geri kalanından daha farklı işliyor. Bugün ölecekmiş gibi yaşıyorlar, saatler hep şimdiyi gösteriyor. Hızlı çabuk gibi kavramlar orada işlemiyor. Birazdan dedikleri şey 5 saat sonra da olabilir, iki gün sonra da. Bu nedenle planlarınızı esnek tutun, biletlerinizi arada uzun bekleme süreleri olacak şekilde alın. Trenle yolculuk edin! Trenle yolculuk Hindistan'a, kültüre ve hayata dair birçok şeyi çok kısa bir sürede algılamanıza yardımcı olacaktır. Hindistan'a gitmeden önce bilinmesi gerekenler arasında sağlık ve hijyen koşulları en çok konuşulanlar arasında geliyor. Hastalanacaksınız!!! Hastalanmaya hazır olun. Bundan kurtulmak ihtimaliniz yok. Gitmeden önce mutlaka kapsamı geniş bir seyahat sigortası yaptırın. Aşı yaptırın! İki aydan uzun seyahat edecekseniz, seyahat sağlığı merkezinden randevu alıp ücretsiz aşılarınızı yaptırın ve seyahat sağlığı konusunda bilgilenin. Uluslararası aşı karnenizi almayı ve yaptıracağınız aşıları bu karneye işletmeyi unutmayın. Yanınıza ilaç alın! Seyahatten önce doktorunuzla görüşüp varsa kronik rahatsızlıklarınızın ilaçlarını yanınıza alın. İlave olarak mide, ishal hapı ve elektrolit alın. Hindistan cevizi suyu için! Seyahatiniz esnasında yeme içme ile sıkıntı yaşadığınız halde Hindistan cevizi suyu içmeye özen gösterin. Hindistan cevizi suyu yapısı itibariyle vücudun kaybettiği mineral ve elektrolitleri geri kazanmanıza yardımcı olacaktır. Yemeği sağ el ile yiyin! Bir çok Hint restoranında çatal bıçak bulunmaz ya da istenmediği sürece gelmez. Eğer yemeği eliniz ile yiyeceksiniz, sol elinizi kesinlikle değdirmeden sağ eliniz ile yiyin. Bir çok Asya ülkesinde olduğu gibi Hintliler de sol ellerini taharat için kullandıklarından yemekleri sağ el ile tüketiyorlar. İlk başta zor gelse de solak olmama rağmen, ben de sağ el ile yemeyi öğrendim. Şişe su için! Sokak yemeği tüketin tavsiyesinden sonra ironik gözüken bir tavsiye olsa da, bu konu cidden önemli. Sudan ciddi hastalıkların bulaşması çok yaygın. O nedenle sadece şişe su tüketin. Hangi sudan yapıldığını bilmediğiniz buzları tüketmekten uzak durun. Emin olun o buzlar şişe sudan yapılmıyor. Alıştığınız temizlik standartlarının dışına çıkın! Odanızda duş varsa mutlu olun. Tuvaletlere tam teçhizatlı gidin. Eğer temiz değillerse, işletme sahibi ile boş yere kavga etmeyin. Belki de temizdir, ama siz öyle algılamıyorsunuzdur. Hindistan'a gitmeden önce bilinmesi gerekenler arasında bir de pazarlık var. Pazarlık yapmaktan çekinmeyin! Alışveriş yapacağınız zaman pazarlık yapma ya onda bir fiyattan başlayın. Fiyat konusunda ısrarcı olun. İyi olduğunu düşündüğünüz fiyatta buluşun. İzleneceksiniz! Hintlilerin kültürlerinden ve yaşam koşullarından dolayı kişisel alanları birbirine geçmiş durumda ve sizin şahsınıza ait bir alan olduğu fikrini anlamakta zorlanıyorlar. Sizin için saygısızlık olan bir şey onlar için çok doğal. Toplu taşıma aracı ile yolculuk yaptığınızda yolculuk ne kadar sürerse sürsün, gözler üzerinizden ayrılmayacaktır ya da size çok yakın duracaklardır. Bunları görmemeyi öğrenmelisiniz. Turist tuzaklarını öğrenin. Her bölgenin kendine özgü turist tuzakları var. Benim başıma gelmez demeyin, gitmeden önce mutlaka öğrenin. Tanımadığınız insanlardan hediye almayın. Aldığınız hediye sonunda karşılığında para ödemek zorunda kalacağınız bir kandırmacaya dönüşebilir. Tanımadığınız ve talep etmediğiniz halde size yardımcı olmayı teklif eden ve aşırı dostane tavırlarla yaklaşan insanlardan uzak durun. Avrupa'dan geldiniz turist olduğunuz ya da beyaz olduğunuz için insanlar bitmek bilmeyen bir miktarda paranız olduğunu düşünecekler. Adeta yürüyen bir ATM imişsiniz gibi davranacaklar. Omuzlarınızı örtün! Hindistan'da omuzların açık olması hoş karşılamıyor. Bu nedenle sürekli bir şal ile kapatın ya da uzun kollu kıyafetler giyin. Mümkün olduğunca muhafazakar giyinmeye özen gösterin. Tapınaklarda ya da evlere girerken ayakkabıları çıkartın! Bahçenin girişinde ya da merdivenlerin başında diğer insanların ayakkabıları bıraktığı yerde bırakın. Eğer sizden başka kimse yoksa bile uyarılara dikkat edin. Din adamlarına saygısızlık etmeyin! Hindistan'da din mevzusu epey karışık, birçok din, yüzlerce Tanrı ve bunlara bağlı din adamları var. Din adamı ya da kutsal olduğuna şüphelendiğiniz birisine karşı saygısızlık etmekten kaçının. Fiziksel temas kurmayın. Son olarak eğer garip bir şeyler olduğundan şüpheleniyorsanız, bilin ki olmuştur. Hindistan gezilecek yerleri aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.. Hindistan'a gitmeden önce bilinmesi gerekenler yazısı ile ilgili olarak Hindistan severlerden çok tepki aldım. Ne kadar kötü yazmışsın, Hindistan'ı böyle tanıtma, \"Hindistan'a gitmek isteyenleri soğutuyorsun\" gibi şeyler söylendi hep. Hindistan benim en sevdiğim ikinci seyahat destinasyonu ama bazı şeyleri de olduğu gibi aktarmak gerekiyor. Seyahat etmenin moda haline geldiği günümüzde insanlar bir gezgin / blogger / seyyah artık her ne haltsa, ondan olmak için Hindistan'a gidiyorlar. Hazırlıksız gidip, sıkıştıkları anda çözüm üretmek yerine tecrübeli insanları darlıyorlar. Herkesin hazırlıklı olması adına bu yazının bu şekilde olması gerekiyor. Kimseye toz pembe bir Hindistan anlatacak değilim. Hindistan'a gitmek isteyenler ne göreceklerini ve yapacaklarını bilsinler. Çok merak ettiğim ettiğim BİR ÜLKEYDİ. SANIRIM ARTIK GİTMEK İSTEMİYORUM. BU KADAR RİSKE DEĞMEZ. Hindistan mutlaka görülmesi gereken bir ülke, oraya gidip aynı dönmeniz mümkün değil, değişik bir aura ve enerji, herkese kattığı değer ise farklı oluyor. bir de tecavuz konusunda bayagi rahat ulke. Çok güzel bir yazı olmus, her ne kadar arada insanları burayı mutlaka görün desenizde. 18 ekimde başlayacak 10 günlük bir seyahat planım var. Bu kadar kalabalık ve temiz olmayan bir ülkeye giderken, tavsiyelere çok ihtiyacımız var. Her birine kulak asmaya çalışacağım.. Umarım seyahatiniz çok keyifli ve güzel geçmiştir. İnsanlar size niye zarar versinler? Hem erkek arkadaşınız da oradaysa keyifli bir seyahat olabilir."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hint-zenginleri", "text": "Hindistan 'ın zengini çok zengin, fakiri çok fakir diye anlatılır ya.. İşte Delhi'ye adım attığımda tam olarak bununla karşılaşacağımı düşünmemiştim. O güne kadar Hindistan 'da sokakta yatmak zorunda kalmış, tacize uğramış, pasaportunu kaptırıp geri almış birisi olarak başıma gelen en güzel şey Elena ve Sid ile karşılaşmak oldu. Elena 3 yılını Türkiye'de İngilizce öğretmenliği yaparak geçirmiş bir Rus, Sid ise zengin olduğunu sonradan öğrendiğim ailesine resti çekmiş, istemiyorum sizin paranızı diyip biriktirdiği 3 kuruşla seyahat eden bir Hintli.. Rajastan'da karşılaştığım Sid ve Elena ile birlikte maceradan maceraya atılmak, Hindistan seyahatini aşırı keyifli bir hale getiriyordu. Sid, bizden ayrılıp Delhi'ye arkadaşının doğum gününü kutlamaya gitmiş, biz ise Rajastan seyahatimizi tamamlayıp Delhi'de Sid ile sonrasında buluşma kararı almıştık. Delhi'de kalacak yer olup olmadığını sorduğumda Sid arkadaşı Manu'nun evinde kalabileceğimi söylemişti. Metro istasyonundan beni arabayla almaya geldiklerinde küçük bir şok yaşadım. Otostop harici bir arabaya binmeyeli 5 ayı geçmişti. Yolda bir ara Sid, Manu'nun babasının general olduğunu ve evlerinin kapısında iki silahlı askerin nöbet tuttuğunu, onları gördüğümde korkmamı söyledi. Ben neden bilmiyorum ama söylediklerini pek ciddiye almadım. Evin kapısına vardığımızda gerçekten kapılar nöbet tutan iki asker tarafından açıldı ve koskocaman bir bahçe içerisindeki müstakil ev gözüktü. Askerleri görünce bir tedirginlik aldı beni. Ne de olsa askeri bir binaya giriyordum ve istediğim gibi girip çıkabilecek miydim emin değilim. Bar mı film mi tekliflerine yorgun olduğum için film diye cevap verdim. Hindistan 'da olduğum için kafamda Bollywood filmi izleme fikri canlanmışken, Manu bana Nuri Bilge Ceylan filmi izlemek ister misin diye sordu. Nuri Bilge mi?! Şaka mı bu? Hintli bir Nuri Bilge fanatiği ile tanışacağımı hiç düşünmemiştim. Israrlı teklifini ısrarlı bir şekilde red ettikten sonra, adını bile hatırlamadığım saçma sapan bir filme kanaat getirdik ve ben yorgunluktan 5. dakikada uyuyakaldım. Sabah uyandıktan bir süre sonra Sid saate baktı ve dedi ki, Tuğçe birazdan 3 hizmetçi gelecek, birisi çay isteyip istemediğimizi soracak, başka bir tanesi odayı toplayacak diğeri ise çamaşırları yıkacak. Manu'da bir yandan utanıp sıkılıyor, bir şekillere giriyor. Yok artık diyip yine inanmadım. Bir süre sonra Manu'nun babası olduğunu düşündüğüm bir adam geldi, bize selam verdi, Hintçe bir şeyler konuştular ve gitti. Yine aynı adam 5 dakika sonrasında elinde çay tepsisi ile karşımda belirdi. İki hafta önce sokakta yatarken, o an birisi bana çay servis ediyordu. Noluyor ya?! Derken diğer iki hizmetçi adam da geldi ve odayı toplamaya başladılar. Çaylarımızı yudumlayıp olayın şokunu atmaya çalışırken, Manu bana Türk politikası hakkında sorular sormaya başladı. Önce Recep Tayyip Erdoğan dedi. Tamam dedim adını bilebilir. Sonra AKP dedi. Evet diye düşündüm, politika ile ilgili ise parti adını da biliyordur. Ardından Feto ve RTE arasındaki çekişmenin detayları, göz altına alınan gazeteciler ile ilgili sorular sormaya başladı. Bu arada tarih Mart 2015. Daha ortada darbe filan yok. Nasıl bilebilirsin bu kadar detaylı diye sorduğumda, Hindistan 'ın başkanı Modi'nin 4 yıl geriden takip ederek birebir RTE'nin politik duruşunu sergilediğini, o nedenle Türk politikasını çok dikkatli bir şekilde takip ettiklerini anlattı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/hollanda-konsoloslugu", "text": "Sabah 9.35 te konsoloslukla görüşme var. Erkenden kalkıp yine tuttuk İstiklal'in yolunu. Şans o ki metrodan iner inmez gözümüze tarihi tramvay takıldı orda durakta duruyor. Hemen atladık. 9.20 konsolosluktayız. İçeri alındım bekleme salonuna bekliyorum. Tabi benden öncekilerinde görüşmelerine de kulak misafiri oluyorum. O dakikaya kadar herşey normal gidiyordu. Heyecan falan yoktu. Ne zaman turistik 10 numaraya görüşmeye dediler bir heyecandır başladı. Neyseki ilk 1-2 sorudan sonra ne heyecan ne bişi kalmadı. İyi geçtiğini kanaatindeyim ama sonuçlar cuma belli olacak. Yine bir bekleyiş. C'nin Hollanda konsolosluğundaki randevusunu fırsat bilip, hemen istiklal'in ara sokaklarına daldım. Ona konsolosluk tarafından absürt sorular sorulurken, ben bir kafede oturmak yerine biraz dolaşmak istedim. Rotam belirsizdi. Ara sokaklarda çok güzel evler ve tarihi yapılar vardı. Gözüme hangi sokak güzel gözükürse, oraya giriyordum. Hollanda konsolosluğunun yanından aşağıya doğru inip, İtalyan konsolosluğunun önünden geçip, eski cumbalı evlerin olduğu bir sokaktan, cezayir sokağa, oradadan da Galatasaray Hamamı'nın önünden çiçek pasajına vararak rotayı tamamladım. Anlatılacak pek birşey yok. Sanırım fotoğraflar yeterli olacaktır. İyi geçtiğini kanaatindeyim ama sonuçlar cuma belli olacak. Yine bir bekleyiş. C'nin Hollanda konsolosluğundaki randevusunu fırsat bilip, hemen istiklal'in ara sokaklarına daldım. Ona konsolosluk tarafından absürt sorular sorulurken, ben bir kafede oturmak yerine biraz dolaşmak istedim. Rotam belirsizdi. Ara sokaklarda çok güzel evler ve tarihi yapılar vardı. Gözüme hangi sokak güzel gözükürse, oraya giriyordum. Hollanda konsolosluğunun yanından aşağıya doğru inip, İtalyan konsolosluğunun önünden geçip, eski cumbalı evlerin olduğu bir sokaktan, cezayir sokağa, oradadan da Galatasaray Hamamı'nın önünden çiçek pasajına vararak rotayı tamamladım. Anlatılacak pek birşey yok. Sanırım fotoğraflar yeterli olacaktır. Çok güzel anılarınızın geçtiğine eminiz.. Ne kadar şanslısınız, en güzel vakitlerinde oradaymışsınız."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/iamsterdam-card-kart-nedir", "text": "Iamsterdam City Card, ön ödemeli bir geçiş ve indirim kartıdır. Yani toplu taşımadan, Amsterdam'ın en ünlü müzelerine kadar ücretsiz ya da indirimli olarak hem de sıra beklemeden giriş yapmanızı sağlayan bir kart. Hollanda müzecilik konusunda kendisini fazlasıyla geliştirmiş bir ülkedir. Aklınıza hayalinize gelebilecek her şeyin müzesini burada bulabilirsiniz. Bizim ülkemizde ve çoğu Avrupa ülkesinde turizm ofislerinde ücretsiz rehberler ve şehir haritaları verilmektedir. Amsterdam ise bunu ticarete dökülmüş. Bunun yerine Amsterdam city card dedikleri kartı icat etmişler. - belli başlı müzelere ücretsiz giriş, - kimilerine %25 indirimli giriş, - ilk okuttuğunuz andan itibaren geçerli ücretsiz toplu taşıma kartı, - bir adet kanal turu, - bazı restaurant/kafe/barlarda indirim sağlamaktadır. Bu kartın yanında harita verilmemektedir. 2,5 euro ödeyerek bir harita alabilirsiniz. Eğer 2.5 euro ödemek istemezseniz, kaldığınız otelin ya da herhangi bir otelin lobisine gittiğinizde size ücretsiz bir harita vereceklerdir. Fakat bu haritalar tahmin edebileceğiniz gibi aynı kalitede olmuyor. IAmsterdam'ın hazırladığı haritayı almanızı tavsiye ederim çünkü çoğu zaman günü kurtarıyor. Harita öyle güzel bir şekilde dizayn edilmişki, bulunduğunuz noktadan geçen toplu taşıma araçlarını ve bunların hangi rotayı izlediklerini görebilirsiniz. Zaten elinizde de ücretsiz toplu taşıma kartı olduğu için bir müzeden diğerine giderken vakit kaybetmezsiniz. IAmsterdam Card fazlasıyla, parasını çıkartıyor. Müzelere tek tek girmeye kalkarsanız, karta ödeyeceğiniz paranın çok üstünde bir para ödersiniz. IAmsterdam Card fazlasıyla, parasını çıkartıyor. Müzelere tek tek girmeye kalkarsanız, karta ödeyeceğiniz paranın çok üstünde bir para ödersiniz. Yine de kartı satın almadan önce, kaldığınız süre zarfında kaç müze gezebileceğinizi ve kartın maliyetini karşılaştırmayı unutmayın. Mutlaka kar zarar tespiti yapın. Ben 2012 yılında gittiğimde 3 günlük kart ücreti 59 avro idi. Bu yazı Mart 2020'de güncellenmiştir. Daha ileri bir tarihte okuyorsanız, ücretsiz giriş yapılan müzeleri ve kart ücretini lütfen gitmeden kontrol edin."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/icimde-biri-var-kisim-1", "text": "çalınıyor. İlerliyorum o yöne doğru. Bir ayin sürüyor tapınağın bir bölümünde, dikkatimi ilk çeken şey insanların ya siyah ya da beyaz giymiş olmaları. Özel bir ayine benziyor. Usulca ayakkabılarımı çıkarıp içeriye giriyorum ve farkediyorum ki bir cenaze törenindeyim. Gözler bana çevriliyor, utanıyorum. Hemen fotoğraf makinemi çantama sokuyorum. Biraz izliyorum ayakta ama farkındayım böyle olmayacak. İzlemek istiyorum; merak ediyorum çünkü neler olduğunu, olacağını. Üzerimdeki beyaz tshirtten cesaret alarak gidip en arka sırada bir yaşlı kadının yanına oturuyorum. Gülümsüyor bana, içtenliğini gözlerinin ışıltısından anlayabiliyorum. Ne yaparlarsa aynılarını yapıyorum bende elimden geldiğince. Sadece tekrarladıkları sözleri tekrarlamıyorum saçma birşey söylerim diye. Ön sıralarda insanlar birbirlerini dürtüyor, beni işaret ediyorlar. Gülüşüyorlar. Hatta dönüp fotoğrafımı çekiyorlar. Bu cenazede ağlayan kimse yok. Ağıt yakan ayılan bayılan kimse yok. Yanımdaki teyze birşey diyor anlamıyorum, yüzümü okşuyor, gülümsememi istiyor. Grubun yüzü dışarıya doğru bakıyor. Tabut arkada. Sıranın en önünde kırmızı bir sandalyede oturan bir adam ve arkasında kadın var. Aile büyükleri imiş. Geri kalan herkes yerde. Yan tarafta monklar yanyana oturuyor ve ilahi söylüyor. Biraz ötelerinde de bir müzik orkestrası var. İlahiler okunuyor bir süre. Sonra tapınakta görevli bir adam tepsi tepsi yiyecek getiriyor. Bizdeki ekmeği öpmek gibi aile büyüğü olan adam dörder kere tepsileri başa getirip götürüyor. Tanrıya sunuyorlar. Bu esnada arkadaki grupta herkes eliyle yanındaki ya da önündeki kişilere dokunuyor. Bir nevi döngü gibi birşey oluşuyor, herkes birbiriyle bağlanmış durumda. Görevli birşey diyor herkes tabuta doğru dönüyor. Bana da birşeyler işaret ediyor anlamıyorum. Ayaklanıyorum. Gitsem mi kalsam mı bilemiyorum. Şaşkınım. Yine gülüşmeler. Yanında oturduğum o yaşlı kadın geliyor, bana yanını gösteriyor. Yine yanyana oturuyoruz. Bu sefer sıranın en önündeyim. Aile büyükleri sandalyeleriyle grubun önüne yerleşiyor. Az önce yapılan herşey yüzler tabuta dönük olarak tekrarlanıyor. Bu sefer ölen kişinin ruhuna sunuluyor yiyecekler. En son farklı olarak bir tek tütsü veriyorlar elimize. Onları kaldırıp indiriyoruz başımıza ve yemek arası veriliyor. Bu arada hemen gelip tanışıyorlar benimle. Bugünkü ayin sadece aile mensuplarına özel bir ayinmiş. Dışarıdan davetsiz kimse katılamazmış. Ben öyle patavatsızca gidip oturduğumda, ölen 92 yaşındaki kadının ruhunun benim içimde olduğuna ve bu sayede onların yanına geldiğine inanıyorlar. Tüylerim diken diken.. Geldiğim için çok mutlu olduklarını söylüyorlar. Bizde olsa dalga mı geçiyorsun sen diye sopayla kovalarlar. Akşam yemeğine davet ediyorlar. Hep beraber sofraya oturuyoruz. Masada ne varsa ağzıma sokuşturuyorlar. Tüm ilgi üzerimde. Tüm gözlerin içi gülüyor. Ağzımdan çıkan her kelimeyi dikkatle dinliyorlar. Napıyorsun, nerden geliyorsun, nereye gidiyorsun gibi klasik sorular geliyor. Anlatıyorum bende. Tek başıma seyahat ettiğimi duyunca şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Hemen telefon numaraları alınıp veriliyor. Başın sıkışırsa ara mutlaka diyorlar. Bu arada bir adam geliyor yanıma, elinde milli piyango biletleri. İki tane çektiriyor bana. Tüm aileye milli piyango bileti dağıtıyor. Ne güzel bir adet.. Ya çıkarsa diyip saklıyorum hemen 🙂 Ben de hemen hayaller başlıyor. Ooooo acaba kaç ay daha seyahat ederim bu parayla. Yoksa yatırım yapsam da, ömür boyu mu seyahat etsem filan.. Klasik hayaller işte. Törende yanına oturduğum teyze öteki masadan bana laf atıyor. Bana koca bulsun diyormuş. Tamam diyip fotoğrafını çektiğimde bu sefer o utanıyor. Ayinin 3. günüymüş. Ertesi günde defin töreni varmış. Daha büyük bir tören olacak müsait olursan gel diyorlar. Ertesi gün için şelale programım var. Yemişim şelalesini bir daha nasıl böyle birşey yaşayabilirim diyip ertesi güne sözleşiyorum. Güzel yazı eline sağlık. Ben de dünya turuma Tayland'dan başlamıştım. Otostopla Asya kıtasını gezecektim fakat Türkiye'ye geri dönmek zorunda kaldım uzun hikaye. Bana da dua eder misin yarım kalan dünya turuma çıkmak istiyorum. İlham verici harika bir yazı olmuş. Teşekkürler."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/icimde-biri-var-kisim-2", "text": "Bir gün önceden sözleştiğim gibi saat 15:00'te aynı tapınağa gidiyorum. Beni Aim ve Ping karşılıyor. Ping 7 yaşında dünyalar tatlısı bir kız. Asyalılar has bir çekingenlik onda da var. Birkaç fotoğrafını çekiyorum hoşuna gidiyor. Tapınağın çatısını gösterip burdan çok güzel gözüküyor çeksene diyor. Çekiyorum beğenmiyor. Al sen çek o zaman diyip makineyi eline veriyorum. Babası fotoğrafiıymış belli ki alışık makinelere. Güzel fotoğraflar çekiyor benim için. Kullandığım fotoğrafların bir kısmı ona ait. Bussy geliyor elinde kırmızı bir iple. Kötülüklerden korunmak için sakla bunu diyor. Bende koluma bağlıyorum. Tören başlamak üzere. Herkes yerini alıyor. Bu sefer davetlilerin arasında oturuyorum dışarıdaki sandalyelerde. Aile üyeleri içeride kadınlar ve erkekler karşılıklı birer sır halinde yanyana oturuyorlar. Monklar ve orkestrada bir yanda. Tören başlıyor. Monklar yine ilahi ya da dua okuyorlar. Ayıramıyorum tam olarak. Ardından davetliler merdivenlerde içeriye girmeden dua ediyorlar sonra içeriye giriyoruz orada dua ediliyor tütsüler yakılıyor. Altın varaklı kağıtlar yakılıyor ve aynı süreç aile üyeleri tarafından tekrarlanıyor. Ardından bazı isimler okunuyor ve aile büyükleri bu kişilere zarf içinde para takdim ediyor. Varlıklarını yakınlar ile paylaşmanın bir yolu imiş. Tabut tapınağın ortasına taşınıyor üzerine topraktan bir sürahi konuyor. Monklar dua ediyor. Tapınak görevlisi çekiçle tabuta o altın varaklı kağıtlardan çakıyor. Monk geliyor. O da aynı noktalara birer çivi çaktıktan sonra çekiçle sürahiye vuruyor. Sürahi yere düşüyor kırılıyor içindeki su etrafa dökülüyor. Tabut küçük bir tapınak görünümündeki cenaze arabasına taşınıyor. Bizlerde arabalara doluşup mezarlığa gidiyoruz. Mezarlıkta tabut cenaze arabasından indirilip mezara yerleştiriliyor. Ceset tabuttan çıkartılmıyor. Herkese içinde sim olan varaklı kağıtlar dağıtılıyor monkların duasının ardından sırayla mezarın başına gidip bu simleri ve birer avuç toprak atıyoruz. Aile üyeleri davetlilere üzerinde horoz resmi olan birer kase hediye ediyor. 5 ay boyunca taşıyamacağımı biliyorum bu yüzden almak istiyorum ama ısrar ediyorlar. Sokak hayvanları için mama kabı olarak kullanmak üzere alıyorum bende. Hayırlı bir işe vesile olsun diye. Sokaklardaki hayvanlar çok zayıf. Aile üyeleri mezarın başına geçip dua ediyorlar. Tepsi tepsi yemekler yine geliyor üçer kere kaldırılıp indiriliyorlar. Bir kere buda bir ker dharma ve bir kere de monklar için. Aile üyelerine birer kırmızı kumaş dağıtılıyor tapınak görevlilerinden biri içerisinde çakıl toprak pirinç ve bozuk para bulunan karışımı avuç avuç üzerlerine fırlatıyor. Toz toprak içerisinde kalıyorlar. Yere düşen pirinç taneleri ve bozuk paraları bu kumaşın içerisine toplayıp saklıyorlar. Pirinç taneleri devam eden hayatı bozuk paralar ise bereketi simgeliyor. Son olarak tabutun üstü kapatılıyor ve veda ediyorum içimdeki yabancıya. Artık tek başımayım yola devam edebilirim.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ilk-gece-korkusu", "text": "İstifamı verdim, restimi çektim. Artık beyaz yakali hayata veda ediyorum... Günlerce partiler düzenlendi gidişimin şerefine.. İlk uzun süreli seyahatim olacak. Tek kadın 6 ay boyunca, dilini kültürünü bilmediğim ülkelerde seyahat edeceğim. Yaparım ben n'olcak, deliyim çünkü.. Bangkok'a adım atmamla birlikte yolculuk başladı. Couchsurfing'den ev sahibimle buluşuyorum. Turkiye'de belki adımımı atmayacağım bir mahallede oturuyor. Arabayla gitmemize rağmen üzerimde hafif bir tedirginlik var. Eve varıyoruz. ev sahibimin sesi kısık, konuşamıyor. Yazarak anlaşıyoruz. Geç vardığım için dışarda geçirebileceğim sadece bir kaç saat var. Hiçbir araştırma yapmadan geldim, en ufak bir fikrim yok nereye gidilir. Bana hemen kısa bir yol tarifi veriyor ve evden gönderiyor. Gidiyorum dediği yere, yanlış mı geldim diye düşünüyorum. Heryer alışveriş merkezi. Daha ilk günden alışveriş merkezi görmek istemiyorum ki.. Ben lokal yaşamı, hadi hiç olmadı bir iki tapinak müze göreyim istiyorum. Deli gibi kilometrelerce sağa sola yürüyorum ama etrafta otel ve alışveriş merkezinden başka birşey yok. Hayal kırıklığı ile eve dönüyorum. Hava karanlık, metro ile ev arasında yürüdüğüm mesafede kaç adet 3. sınıf pavyon var bilmiyorum. Biraz ürkek biraz meraklı gözlerle içerilere bakıyorum. Pek ilginç birşey göremiyorum. Eve variıyorum, ev sahibim beni karşılıyor. Din ve felsefe üzerine kısık sesine rağmen muhabbet etmeye çalışıyoruz. Dini gorüşleri daha da rahatsız hissetmeme neden oluyor. Önyargılı olma Tuğçe, önyargılı olma diyorum ama oldum olası inancı kuvvetli insanlarla dünya görüşüm pek tutmamıştır. Kafamda binbir düşünce... 3 gün öncesinde insanların girmek için kapısında kuyruk olduğu bir firmada, Türkiye'nin en güzel şehirlerinden birinde calışıyordum. Herşeyi tüm imkanları gelen tüm teklifleri elimin tersi ile ittim. Müdürümle yaptığımız son konuşma geliyor aklıma.. Şuan yapayalnız hissediyorum ama yanımda kimse yok. Tüm arkadaşlarım orada kaldı. Okumuştum diğer insanların seyahatlerinin ilk günü yaşadıkları korku ve yalnızlık hissini ama bana olmaz sanıyordum. Geri dönsem?! \"Denemeden dönme Tuğçe\" diyorum sonra kendime. Daha hiçbir şey görmedin. Hiçbir şeyi tecrübe etmedin. Biraz süre ver kendine, baktın olmuyor o zaman dönersin. Gezgin bir arkadaşımdan mesaj geliyor o anda. Naptın, nerdesin, vardın mı diye soruyor. Onunla yazışmaya başlıyorum. Korkularımdan bahsediyorum, beni rahatlatıyor. Olur öyle ilk gün gerginlik diyor. Biraz duruluyorum, uykum geliyor, uyuyorum. Ertesi sabah gerginlik devam ediyor. Atıyorum kendimi sokağa, dolaşıyorum. Her adımda, her yeni yüzde, her lokmada, yeni yerler görme, keşfetme tutkusu sarıyor yeniden. Her geçen saniyede kendimi daha da iyi hissediyorum.. 6 aylık seyahatimin üzerinden 1 ay geçmisken, bugün dönup baktığımda görüyorum ki; aslında hayatımın en iyi kararlarından birisiymiş gitmek. Korkular ise sadece kendi zihnimizde yarattığımız engeller ve bize dayatılan kalıplardan ibaret.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/isla-holbox", "text": "Meksika'nın gizli köşelerinden Holbox adası, Cancun ve Tulum'un canlılığına sahip değil belki ama denizi ve plajları ile sırt çantalı turistleri ve balayı çiftlerini kendine çekiyor. Meksika gezilecek yerler listesinde belki de adını göremeyeceğiniz Isla Holbox doğallık arayanlar için mükemmel bir yer. Holbox adasının fotoğraflarını gördüğümde aklım gitmişti. Bembeyaz kumlar, turkuaz sular, flamingolar, ahşap bungalovlar... Sanki huzurun fotoğrafı gibiydi. Hırsızlı, maceralı bir otobüs ve feribot yolculuğunun ardından ayak bastığım adada asfalt ya da beton yol olmadığını fark ettiğimde ne kadar korunmuş bir yere ayak bastığımı fark etmiştim. Adada tüm yollar bembeyaz kumlardan oluşuyor, o yüzden adada çıplak ayak, kalın tekerlekli bisiklet ya da golf arabaları ile dolaşılıyor. Ada daha çok günümüz hippieleri ve bir kısım da balayı çifti tarafından mesken tutulmuş durumda. Ada doğal güzellik olarak Maldivler ya da Seyşelleri andırsa da, lüks seviyesinde geri kalmış. İyi ki de kalmış. Ada resmen bize kalmış, hippielere. niz turkuazın elli tonunu barındırıyor. Evler, binalar birbirinden güzel ve canlı renklerle, muraller ile süslenmiş durumda. En önemli Meksika geleneği siesta unutulmamış, her köşe hamaklar ile dolu. Isla Holbox'un simgesi nedir diye sorsanız, hamak, hindistan cevizi, çıplak ayaklar ve salaş barlar diye yanıtlarım. Ada doğallığından ödün vermediği için canlı çeşitliliği de üst durumda. Kano, tekne ile hatta yürüyerek flamingoların, kaplumbağaların, balina köpek balıklarının, timsahların ve diğer bir çok türün yanına ulaşmak mümkün. Canlı çeşitliliğinin fazlalılığı aynı zamanda sivrisineklerin bol olduğunu anlamına da geliyor. Vücuduma kimyasal sürmekten hoşlanmayan bir insan olduğum için genellikle sivrisinek kovucu kullanmam ama Isla Holbox'taki sivrisinekler tahmammül edilecek gibi değil. Adaya ayak bastığım ilk yarım saatte bunu acı bir şekilde anladım ve hemen açık ilk marketi bulup bir tane aldım. Resepsiyonun açılmasını beklerken tanıştığım bir Avusturyalı bir kız ise sivrisineklere daha fazla dayanamayacağını söyleyip arkasına bakmadan kaçtı. Emre'de yaptığımız kano turunda sivrisineklerin çok olduğunu bölgeye girince epey ısırılmıştı. Tabii sivrisineklerin sayısı da yine dönemsel olarak değişiyor. Isla Holbox'taki en yoğun sezon balina köpek balığı ve flamingoların adayı ziyaret ettiği tarihe denk geliyor. - Holbox adasında ATM var ama çoğu zaman elektrik kesintileri ya da arızalar nedeniyle çalışmıyor. Arıza olduğu zaman anakaradan tamir ekibinin gelmesi vakit alabiliyor. O nedenle adaya giderken harcayacağınız kadar parayı yanınıza alın. - Isla Holbox'da sivrisinek oldukça fazla. Sayısı dönemsel olarak değişiyor. Yanınızda mutlaka ama mutlaka sivrisinek kovucu bulundurun ve çevreye duyarlı olanlardan almayın. Çevreye duyarlı olanlar maalesef burada yeterli olmuyor. Sivrisinek koruyucu kullansanız bile sırtınız bu hale gelebilir. Mesela beni sokmadılar. hahhaaahah - Adada arıtma sistemi bulunmuyor bu yüzden çevreye duyarlı şampuan, sabun ve deterjan kullanın. - Isla Holbox'a giden yolda gece otobüslerinde hırsızlık çok yaygın. Benim çantam öndeki koltuğun altından çalınmıştı. Gitmeden Meksika'da hırsızlık yazısına göz atmanızı öneririm. Holbox adasına giden uçaklar mevcut ama rakamlar oldukça yüksek. Merida ve Cancun'dan her gün kalkan otobüsler ile Chiquila'ya oradan da feribot ile Holbox'a ulaşabilirsiniz. Bileti alırken fiyata feribot ücretinin dahil olup olmadığını sormayı unutmayın. Kano ile mangrov ormanlarında turlayabilir bu esnada hem flamingoları hem timsahları görebilirsiniz. Balina köpek balığı dalışı yapabilirsiniz. Adına kanmayın çok uysal hayvanlar, zaten plankton ile besleniyorlar. Sadece biraz büyükler. Kum bisikleti ile adayı turlayabilir, flamingoları görebilirisiniz. En güzeli hiç bir şey yapmadan sadece kumsalda ya da hamakta yatabilirsiniz. Holbox'ta hem bungalovlar, hem lüks oteller hem de hosteller var. Tüm tercihlere yönelik seçenekler mevcut ama adada konaklama imkanı sınırlı olduğu için rezervasyonu mutlaka gelmeden yaptırın. Sahilde ya da hamakta uyumak gibi bir fikir ile yola çıkmayın. Sivrisinekler yüzünden mümkün değil. Maldivler seviyesinde otel arıyorsanız buraya sakın gelmeyin. Adada olduğum dönemde Hostel Tribu'da kaldım. Şimdiye kadar kaldığım hosteller içerisinde ilk üçte yer alır. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Hem ortamı çok güzel hem de mutfağı. Ada biraz pahalı olduğu için mutfak önemli. Ben oradayken adada başka hostel yoktu ama sanırım şimdi bir kaç tane daha açılmış."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/isla-mujeres-musa", "text": "Cancun'un coşkulu gece hayatından ve lüks yaşamından kendini soyutlamak isteyenlerin kaçış noktası haline gelen Isla Mujeres adası, bundan yaklaşık 3000 yıl kadar önce Mayalar zamanında ay, bereket, sağlık ve mutluluk tanrıçası Ixchel'e adanmış. Ixchel için adanın güney ucuna inşa edilen tapınak o kadar büyük ve yüksekmiş ki aynı zamanda denizcilerin yolunu bulması için deniz feneri olarak da kullanılmış. Ada 1517'de Francisco Fernandez de Cordoba tarafından keşfedilene kadar tapınak olarak kullanılmaya devam etmiş. Bir efsaneye göre o dönemde adanın tek sakinleri kendisini Tanrıça Ixchel'e adamış bir rahibe ve onun kadın müritleriymiş. Bundan mıdır yoksa ada içerisinde Ixchel'in çok sayıda kilden heykelinin bulunmasından mıdır bilinmez, ada Isla Mujeres İspanyolca anlamı ile kadınlar adası adını almış. Artık adanın her yerinde kadın heykelleri yer almasa da Meksika'nın genelindeki duvar sanatları ve dans kültürü burada da kendini yoğun bir şekilde gösteriyor. Sokak aralarında yürürken, birbirinden güzel duvar resimleri ve dans edip eğlenen insanlarla karşılamak adanın büyüleyiciliği bir kat daha arttırıyor. Ada sakinleri turistlere karşı oldukça sıcakkanlı ve yardımseverler ve bugünlerde geçimlerini genel olarak balıkçılık ya da dalıştan sağlıyorlar. Ada sualtı zenginliği ile dikkatleri üzerine çekiyor. Sahilleri, resifleri, Ilık ve temiz suyu, engin deniz canlısı çeşitliliği ile şnorkel ve tüplü dalış için güzel bir ortam sunuyor. Bu göz alıcı güzelliği görmek için Cancun'dan ve civardan gelen şnorkel ve dalış turları tekneleri gün içerisinde sahili yoğun bir şekilde dolduruyorlar. Bu yoğunluk ile birlikte sualtı canlılığını korumak daha büyük bir önem kazanıyor. Resifleri korumakla yükümlü yetkililer, resiflerin zarar görmeye başladığını fark ettiklerinde acı bir gerçek ile karşılaşıyorlar. Resifler, turistlerin en yoğun olarak uğradığı alan Manchones resifleri, dalış yapanlar ve tekne çapaları nedeniyle en büyük zararı görüyor. Bu nedenle de turistleri özel olarak yerleştirilmiş mercanların olduğu bir alana yönlendirip Manchones resiflerinden uzaklaştıracak bir alanda dalış yaptırmak için bir proje geliştirmeye karar veriyorlar. Araştırmalar sonucunda hem bir heykeltraş hem de bir dalış eğitmeni İngiliz Jason deCaires Taylor ile karşılaşıyorlar. Taylor iki farklı bakış açısını bir araya getirerek sualtındaki heykeller projesini gerçekleştiriyor. Bu proje sadece sualtına yerleştirilecek güzel heykellerden ibaret olmayacak aynı zamanda heykellerin yapımında kullanılan özel malzeme sayesinde sualtı yaşamına uyum sağlayacak, ilerleyen zamanlarda deniz canlılarına birer yuva haline gelecek bir proje haline geliyor. Toplam 5 yıl süren çalışma ile 487'si Taylor'a kalanları da 5 Meksikalı sanatçıya ait olan toplam 500 adet heykel suya indirilmiş. Taylor'ın eserleri ile yaratılan müze toplamda 12 galeriden oluşuyor. Galeriler şnorkel ve dalış yapanlara hitap ettiği için 4 ve 8m'lik iki farklı derinliğe yerleştirilmişler. Taylor bu projeye The Silent Evolution adını vermiş. Projesindeki heykeller, insanların çevreleri ile hem pozitif hem de negatif şekilde nasıl iletişim kurduklarını gösteriyor. İnsanların doğayla iç içe yaşayabildiğini gösterdiği gibi aynı zamanda insanoğlunun doğaya nasıl zarar verdiğini de güzel bir şekilde yansıtıyor. Heykellerin her biri etrafını nasıl gördüğü yüzlerindeki ifadeler ile yansıtıyorlar. Heykeller aynı zamanda Taylor'ın yakınında yaşadığı balıkçı kasabasındaki bireylerden esinlenerek yapılmış. Her bir heykelin kendine ait bir karakteristiği ve hikayesi var. Heykellerin suya indirildikleri 2010 yılından bu yana geçen süre de keskin hatlarını kaybetmiş ve deniz yaşamının birer parçası haline gelmeye başlamışlar bile. Cancun'a yolu düşenler bu sessiz evrimi gözlemlemek için adaya yarım saatlik bir feribot seferi ile ulaşabilir."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/istanbul-yolcusu-kalmasin", "text": "Şimdi diyceksiniz ki bu da yazılır mı? Zaten Türkiye'nin yarısı orda yaşıyor neresi meraklandırıcı bu yazının. Bende şöyle diycem bu gezi bir çok ilk içeren bir yazı. Neyse herşey bir cumartesi gecesi Ali'nin başının altından çıktı. Bütün gece Amsterdam'dan bahsedince tabi eşeğin aklına karpuz kabuğunu soktu. O dakikadan itibaren bizde acaba gidermiyiz kurtlanması başlamışken birde baktık 2 gün sonra gitmeye karar vermişiz. İşte ilklerde tam burda başladı. İlk Avrupa seyahati, ilk schengen, ilk kez birlikte yurt dışı ve ilk kez birlikte uçak seyahati. Belgeler hazırlandı, biletler alındı ve ver elini İstanbul. İstanbul'a gidiş amacımız Hollanda vizesi almak. Kalınacak süre 1 hafta ve bu sürede C, İstanbul'u çok iyi bilmediği için en turistik yerler gezilecek. Uçak 17:10'daydı ama 1 saat rötarla ancak havalanabildik. 1 saatin sonunda Atatürk hava limanına inmemizle İstanbul maceramızda resmen başlamış oldu. Uçaktan indik, toplu taşıma araçlarını kullanıcaz ama Kentkartımız pardon İstanbul Kartımız yok. Gelmeden önce okumuştum, 2 saat içinde İstanbul Kartla aktarma yapabiliniyormuş. Pek bi sevinmiştim. Hemen birer İstanbul kart edindik. Çok sevinçliyiz. İlk aktarmayı yaptık o da ne kart yine para aldı. Sorunca öğrendimki İzmir'de ki gibi aktarmalar ücretsiz değilmiş. 1 lira aldı. Birde burda tüm toplu taşıma araçlarının ücretleri birbirinden farklı. Akıl sır erdiremedim. Pazar sabahı bu sabah yağmur var İstanbul'da şarkısıyla uyandık. Ne yapalım nereye gidelim derken rotamızı Forum İstanbul'daki Decathlon'a çevirdik. İzmir'deki o küçücük av ve doğa sporları dükkanlarından sonra Decathlon gözüme inanılmaz büyük ve çok çeşitli geldi. İçinde dalgıç giysilerinden okçuluğa kadar her türlü malzemeyi bulabileceğiniz bir yer. Fakat marka takıntınız varsa gitmeden önce sitelerinden hangi markaları sattıklarına bir göz atarsanız iyi olur. Çünkü malesef her marka içeride mevcut değil. O kadar büyük yerden kimbilir neler aldılar dediğinizi duyar gibiyim. Malesef paramızı Amsterdam'a saklamak için çok fazla alış veriş yapmadık.(2 adet mikrofiber havlu,1 adet t-shirt ve 1 adet te uzun kollu body) Öğlen yemeği için Kırkpınar adında bir restaurantta mola verdik ve eğer yolunuz düşerse edirne ciğerini kesinlikle denemenizi öneririm. Tabi İstanbul'a kadar gelmişken gitmeden olmaz diyerek bu sefer rotamızı İstiklal'e çevirdik. Bir düzine toplu taşıma aracından sonra İstiklal'e ulaştık ve o kadar yüyüşün ardından 1-2 kadeh iyi gider dedik. Bu arada hazır yolumuzun üzeriyken St. Antoine Kilisesi'ne de uğradık. İlk kez canlı canlı org sesi duydum ve inanılmaz bir sesti. Televizyondaki sesle alakasız ve insanın içine işleyen bir ses. Kilise çıkışı Montreal. Asmalımescit de ve yine tavsiye edeceğim yerlerden birisi. Özellikle benim gibi shot severler için biçilmiş kaftan. Sabah başlayan yağmur, 1 hafta sürecek yağmurun habercisi.. Sabah eski dostlarla güzel bir kahvaltının ardından, hem ihtiyaçlarımızı almak hem de aradan çıkarmış olmak için Forum İstanbul'a ve Decathlon'a gidelim dedik. Decathlon, uygun fiyata her türlü ikinci kalite spor malzemeleri satan bir mağaza. Eğer bilindik markaları arıyorsanız boşuna uğramayın. Bence yine de ihtiyacınız olan birkaç ürün bulabilirsiniz. İstanbul'da sanırım en sevmediğim alanlar AVM'ler. Alan darlığından mıdır yoksa hava koşullarından mıdır bilmiyorum ama şöyle üstü açık havadar bir yer göremedim. Bir tek Kanyon var sanırım oraya da ben gitmedim. İzmir'de yaşadığım için Forum İstanbul denilince sandım ki, geniş bir alana yayılmış, tek katlı, üstü açık bir alan. Gidince bir de gördümki karşımda süt kutusu gibi bir bina bana bakıyor. Tam bir hayal kırıklığı.. İçerisi tıklım tıkış. Fast food alanında oturacak masa yok. Herkes birileri kalksın diye insanların gözlerinin içine bakıyor. Neyse ki memleketimin en sevdiğim yemeklerinden birini, Edirne Ciğerini, gayet güzel pişiren bir restaurantta yiyince keyfim yerine geldi. Gidelim birer bira içelim kendimize gelelim dedik. Rota İstiklal. C'yi mümkün olan en farklı yollardan götürmeye çalışıyorum ki, beni orayı götürmedim, ben oraya gitmedim demesin. Tünel'i kullanarak İstiklal'le çıktık. C, şokta. O sanıyormuş ki tünelin içerisinde nostaljik tramvay gibi birşeyle yolculuk edecek. Ona da bineriz diyip, dikkatini dağıtmak için St. Antoine kilisesine girdik. St. Antoine her zamanki gibi çok etkileyici, bir de org sesi buna eklenince, tüylerim diken diken oldu. St. Antoine 1600 lerde geçirdiği yangından sonra yeniden 1906 da şuanki konumunda inşaasına başlanmış. St. Antoine'ın avlusuna bakan tarihi binalarda, orada çalışanlar oturuyor. İçten içe kıskanmıyor değilim. Biz avluda dolaşırken, görevlilerden birisi bir turist grubunu Peder'in yaşadığı evin yanındaki merdivenlerden kilisenin başka bir girişi olduğunu düşündüğüm bir yere yönlendirdi. Bizde gitmeye niyetlendik ama malesef durdurulduk. L İlerleyen günlerde de oraya inmeye çalıştım ama çabalarım sonuçsuz kaldı. Hala orada ne oldugunu merak ediyorum. Şansını bulunca yine deneyeceğim. Napalım ne edelim derken, Öznel ile Emrullah bildikleri güzel biryer olduğunu söylediler. Asmalımescite doğru yollandık. Sokaklardaki masalar kaldırılmış. Montreal diye bir mekana gittik. Burasının özelliği yaklaşık 30 çeşit farklı shot seçeneğine sahip olması. Fındıklı, ananaslı, cappucinolu, frenk üzümlü vs. Benim favorim fındıklı. Her ne kadar shotlar çok etkili olmasa da ortam çok hoş. Fiyatlarda uygun. ve işte bir ilk daha t'yle ilk kez İstanbul'da yanlız dolaşıyoruz =) Daha önce de gelmemize rağmen hiç başbaşa dolaşmamıştık. Sanmayınki romantik İstanbul turu atıyoruz. Hava yağmurlu ve idata'dan Hollanda vize başvurusu yapmaya gidiyoruz. Mecidiyeköy'den atladık metroya Taksim meydanından çıktık metrodan. En yakın simitçiden hemen bi çatal. Meşur dedi kız arkadaş. Şimdi nedir çatal. İzmirli arkadaşlarıma anlatıyorum bilenler hemen bilmişlik taslamasın. Bizim pastanelerdeki tuzlu çörekotlu kuru pastanın büyük boyu. Ama hemen söliyim Taksim deki meşhur. İstanbul'un her yerinden alınmıyor. Tecrübeyle sabittir. Yeri gelince onuda anlatıcam. Neyse yemek deyince yine konuyu sapıttım =) idata diyordum. Gittik sabahtan başvurumuzu yaptık. Sanırım kişisel olarakta başvurulabiliyormuş konsolosluğa ama biz idatayı tercih ettik ve pişman olmadık. Çok güler yüzlüler ve yardım severler. İlk schengen başvurumu yaptığım için bi de yarın konsoloslukla görüşmem için bana randevu verdiler. Başvuru bitti sıra gezip İstanbul'u görmede ama bi sorun var ki hava sağnak yağışlı. Tabi bizim gibi dağcıları kötü hava şartları etkilemez dedik attık pançoları üzerimize. İstiklal Caddesini bir baştan bir başa geçtik. Bizi gören herkes biraz acayip baktı pançolardan ama önemli değil. Biz aldırmadan sağnak yağmurda yürümeye devam ettik. Müzik aletleri satan yerlerin camekanlarına bakıp şöyle bi zillere davullara iç geçirdikten sonra Galata Kulesi. Eee oraya gitmişken tepeden bakmamak olmaz. Türklere 5,5TL yabancılara 11 TL kişi başı. Tepeden bir göz attık İstanbul'a. Nefes kesici bir manzara. Galata kulesinde 2 tur attıktan sonra aşağı indik ve Karaköy'e doğru yürümeye devam ettik. Karaköyde doğa sporları malzemeleri satan dükkanları gezdikten sonra Galata köprüsüne yöneldik. Tam köprüyü bitirmemize 5-10 metre kala inanılmaz bir yağmur bastırdı ve bizde kapağı Eminönü'ndeki balık ekmekçilere attık. Tabiki tamamen yağmurdan yoksa benim balık ekmek yemek gibi hiçbir niyetim yoktu =). Yağmur yavaşlayınca bunu fırsat bilerek yine düştük yollara. Yeni Camii'nin yanından geçerken simitçileri görünce yine aklıma çatal fikri düştü. İşte tam o zaman Taksim çatalının diğer yerlerdeki çatallardan farklı olduğunu anladım. Acı tecrübe. Neyse. Sirkeci garına uğradık çünkü dün gördüğümüz turist informationdan harida ve biraz bilgi almak istedik. Malesef Türkiye'de türkçe 'guide' olmadığı için İngilizcelerini ve haritalarımızı aldık. Tam yürümeye devam edecekken yağmurun tekrar bastırmasıyla bizde programımızı malesef yarıda kesmek zorunda kaldık. Gerçi biraz yorgunlukta baş göstermedi değil ama orasını karıştırmayın 🙂 Tramvay, Füniküler ve metro 3lüsünün ardından ancak Mecidiyeköy'e dönerek güne son verdik. Heyecan büyük çünkü yarın konsoloslukta görüşme. Sabah erkenden kalktık, apar topar idata'ya gidiyoruz. Öğleden sonra çok kalabalık oluyormuş, bizde işlemlerimizi sabahtan halledelim dedik. Aslında Hollanda Konsolosluğu şahsi başvuruda kabul ediyor ama idata ile işlemler daha hızlı yürüyor diye duymuştum. Riske atmayalım dedik. Sadece 1 haftamız var İstanbul'da. C, ilk schengen başvurusu olduğu için mülakata katılacak. Umarım cumaya kadar mülakata çağırırlar. Bir daha İzmir'den buraya dönmek zorunda kalmayalım. Neyse başvuruyu yaptık evrakları teslim ettik. idata, C'ye yarına randevu verdi. Yaşasın. Pasaportlarıda cuma teslim edecekler. Hiç bu kadar çabuk hallolucağını düşünmemiştim. Harbiyeden taksime doğru yürüdük. Taksime kadar gelmişken, Taksim Çatalı yemeden olmaz. Benim tuzlularla aram çok iyi değildir ama eminim C sevecek. Hemen aldık bir tane. Bayıldı. Yalnız önemli bir husus, Taksim Çatalı meşhur. Taksimden başka bir yerde yerseniz aynı lezzeti alamazsınız. İlerleyen bölümlerde C'nin çatal ile ilgili acı tecrübelerini okuyabilirsiniz J Ben kaç kere tembihledim ama dinlemedi. İstiklal'den yollandık. Hedef : Galata Kulesi. Şansımıza yağmur bastırdı. Sağanak yağmur altında salına salına yürümeye başladık. O kadar gelmişken St. Antoine'da yeniden şansımızı deneyelim dedik gizli kapı için. Ama ne mümkün, o bölümde tadilat çalışması var ve görünürde de en az 5 işçi. Bir dahaki sefere diyip, Galata Kulesine doğru yürüyoruz. Yol üstündeki, müzik aleti satan mağazaların vitrinlerine bakıp iç geçiriyoruz. Yola devam.. Biz sağa sola mağazaların vitrinlerine bakınırken, birden muhteşem görüntüsüyle Galata Kulesi çıkıyor karşımıza. Günlerden pzt. Tüm müzelerin kapalı olduğunu biliyoruz. Acaba açıkmıdır şansımızı bir deneyelim derken, Galata Kulesi'nin özel bir işletmeye kiralandığını öğreniyoruz ve evet açık. Malesef en üst kata çıkmak için asansör kullanmak zorundasınız. Merdivenleri kullanmaya izin yok. Halbuki, ne kadar güzel olurdu merdivenlerden çıkmak. Restorasyon konusunda biraz başarısız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kafe ve restauranttaki çervelerin hepsi pvc ve çift cam. Ayrıca kulenin ortasında son teknoloji ile çalışan ve tarihi yapıya hiçbir uyum sağlamayan bir asansör bulunuyor. Kulenin en üst katı kafe olarak bir kat altı ise restaurant olarak kullanılıyor. Kafede oturup birşeyler içerken manzaranın tadını çıkartıyım derseniz bu imkansız. Çünkü herkes manzarayı seyretmek ve foto çekmek için balkona çıkıyor. Balkondaki insanlar ve kalabalıktan ötürü hiçbirşey göremiyorsunuz. Balkondaki, manzara ise nefes kesici. Tarihi yarımada olarak adlandırılan bölgenin neredeyse tamamını, halici, boğazı ve leventteki gökdelenleri dahi görebiliyorsunuz. Profesyonel bir makinem olmadığı için bir kez daha üzüldüm. Hiçbir detayı kaçırmamak için balkonda 2 kere tur attık. Sağanak yağmur ve rüzgar yüzünden çok fazla kalamadık; buz kesmek üzereydik. Karaköy'e doğru yollandık. Yolumuz uzun, daha Eminönü'ne Sirkeci'ye gidilecek. Yağmur altında Galata Köprü'sünü yürüyerek geçmek çok keyifli idi ama yağmurun şiddeti sağanaktanda öteye geçince Eminönü'nde bir balık ekmekçiye sığınmak zorunda kaldık. C, boş durur mu, tabiki orda da hemen bir yarım ekmek yedi. Ayıp olmasın diye! J Yağmur dinince, yürümeye devam. Yol üstünde simitçiye rastladık. C, bir tanede çatal yemek istedi. Ben uyarımı yapmıştım, meşhur olan Taksim Çatalı burası Eminönü diyerek ama dinleyen kim. Tabiki sonuç hüsran. Bir müsibet, bin nasihattan iyidir demiş atalarımız. Biraz ıslandığımızdan birazda o civarı daha önceden dolaştığımız için, çok vakit kaybetmeyip, Sirkeci garının yanındaki turist ofisinden C için bir İstanbul haritası bir de şehir rehberi alıp eve dönmeye karar verdik. Evde rahat rahat rehberi inceleyip, yeni bir rota belirleyebiliriz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/istanbulda-serin-bir-gun", "text": "Sefamız bitince, salına salına Beşiktaş'a inip oradan Taksim'e geçtik. O dükkan senin, bu dükkan benim gezmeye başlamadan önce Ara Kafe'ye gidip mükemmel makarnalarından yedik. İzmir'de de olsa da yesek. Ara Kafe, Ara Güler'in kafesiymiş. Arada gelir, oturur biraz surat asarmış. Mekana başka sanatçılar da zaman zaman geliyor. Hatta mekanın fotoğraflarını çekmeye çalışırken, kadraja giren kişinin ünlü olduğunu, fotoğraf çektiğim için bana dik dik bakınca anladım. Ben mekanı çekmeye çalışıyordum ama o üstüne alındı.. Üniversite ekibiyle buluşma vakti gelince, daha önceden de gitmiş ve hayran kaldığımız shot bar Montreal'e çevirdik rotamızı. Grupta herkes sadece 2-3 kişiyi tanıyordu. Her gelen bir arkadaşını getirmiş ancak bu kadar keyifli insanlar bir araya gelebilirdi. Üniversite döneminde M'nin evinde verilen partilerdeki gibiydi. Gece boyunca, \"sen kimdin\", \"kimi tanıyordun\", \"nerden geldin\" gibi sorular sürekli devam etti. Sanırım bugün bile herkesin bir iki kişi hakkında kafasında soru işareti kalmıştır. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir gece geçirmemiştim. Herkes çok doğal ve eğlenceliydi. Umarım bir sonraki seferde bu kadar keyifli geçer. bumerangdeneyimgunlerinde Batum gezisinden bahsediliyordu bende o yuzden kendimi senin yazılarını okurken buldum.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/izmir-kadifekale", "text": "Çalıştığım şirkette staj yapan Alman bir arkadaşın haftasonu kimilerine göre İzmir'in gettosu sayılan Kadifekale'yi ziyaret edeceğini duyunca, ben de geliyorum demeden duramadım. Ne zamandır beklediğim bir fırsat önümde duruyordu. İzmir'de yaşayan birisine Kadifekale'ye gitmek istiyorum dediğim anda aldığım tepkiler ve kimseyi birlikte gitmeye ikna edememiş olmamdı belki böyle balıklama atlamama sebep oldu. Arkadaşlarla araç kiralamamı önerdiler. Şöyle bir baktım Vivi'ye İzmir Adnan Menderes havalimanı araç kiralama seçenekleri terste kalacaktı. Kısa bir araştırmadan sonra Konak'tan 33 numara ile kalenin önünde inip ziyaret ettikten sonra, oradan da aşağıya sallanıp Agora'ya varmayı planlamıştım, ta ki sabah kahvaltısında yıllarını kalede geçirmiş bir arkadaşla konuştuktan sonra.. Kale içerisinin oldukça güvenli olduğunu hiçbir sıkıntı yaşamayacağımızı ancak Çimentepe tarafından inmememizi özellikle tavsiye edince, C'nin de Kadifekale fobisi yüzünden yaşadığı gerginlik ve stresi göz önüne alarak otobüsle gidip dönmenin daha iyi olacağına karar verdim. Maike ile buluştuktan sonra Bahri Baba parkından 33'e atlayıp çok kısa bir sürede vardık. Otobüsten inince kısa bir yürüyüş ile Kale içine vardık. Kadifekale'ye girer girmez, çeşitli ürünler satan tezgahlar, bir bilgilendirme bürosu ve güler yüzlü bir görevli ile karşılaştık. Kendisinden gezilecek yerlerin bilgisini aldıktan sonra etrafta dolaşmaya başladık. Tahmin ettiğimden çok daha büyük ve ağaçlı bir alan. Restorasyon çalışmaları hala devam ediyor. Surların bazı yerleri restore edilmiş ancak sarnıç ve şapelde yüksek oranda deformasyon mevcut. Hava sisli olduğu için Urla, Salihli, Foça, ve büyük Atatürk mozelesinin görülebildiği dillere destan o manzaranın tadını çıkartma şansımız olmadı ancak kafeteryada kısa bir süreliğine dinlenip, çay içtik. Kafeteryanın dekorasyonuna ve bulunduğu yere bayıldım. Kitap okumak ve kalabalıktan kaçmak için ideal.. Sizce de Kadifekale bize yanlış tanıtılmamış mı? Fikirlerinizi çok merak ediyorum. İzmirlilerden çok turistlerin ziyaret ettiği bir alan haline gelmiş. Ya orada ne yapıcaz mantığı ya da birşey olur korkusuyla terk edilmiş.. Şimdiler de ise restorasyon çalışmaları ile canlandırılmaya çalışılıyor. Bunu söylemem iyi mi kötü mü bilmiyorum ama siteyi yeni keşfettim. Ve bu kadar geç keşfettiğime de üzüldüm. Bir İzmirli olarak gözüm hemen İzmir postlarına kaydı.. Güzel anlatmışsın.. Bu da benim İzmir postlarımdan biri.. Dikili'den.. Çandarlı'nın komşusu.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/izmirde-kar-var", "text": "Bu sabah C'nin telefonu ile uyandım.. \"Kalk dışarda kar var\" diyordu. Önce umursamadım bir İzmir'li için karın ifade ettiği şey ile Çorlu'lu için çok farklı oluyor.. İzmirli için kar dağların tepesindeki beyazlıklardır ya da bizim kırağı diye adlandırdığımız oluşum.. Hatta İzmirliler kar ile karla karışık yağmur arasındaki farkı bilmezler... İzmirliler araba camlarında birikmiş kar zerrecikleri ile kartopu oynarlar. Neyseki C benim bu konudaki düşüncelerimi çok iyi bildiği için \"Gerçekten mi!\" diyerek yataktan fırladım, perdeyi açtım.. Uzun zamandır görmediğim bir manzara ile karşı karşıyaydım. Lapa lapa kar yağıyor. Bahçede henüz birşey tutmamış ama yağıyor zaten yeni başlamış yağmaya.. En son 2004'te yağmıştı kar İzmir'e. Sorarsanız benim için hala kar topu oynanacak kıvamda değil ama insanlar çılgınlar gibi oynamaya başladılar bile.. Şuan yağan karın görüntüsü beni eski günlere götürdü, içim bir acayip, çocukluktan bir gün gibi.. Leğenle yokuşlardan aşağı kaydığımız günler geldi aklıma, karların içerisinde yuvarlandığımız zamanlar ya da okula giderken külotlu çorabımdan içeri giren kar yüzünden bacaklarımın mosmor olduğu günler.. Güzel bir jest oldu bugün.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/izmirin-gokkusagi-merdivenleri", "text": "Fındıklı'daki merdivenlerin ardından tüm yurtta başlayan merdiven boyama sevdası, İzmir'e de sıçradı. İlk olarak Karataş'taki merdivenler boyandı, hem de çok güzel boyandı kocaman bir barış işareti ile üzerinde. Ardından Özkanlar Bölge Metro'nun merdivenleri boyandı ama sanki olmamış, yarım kalmış izlenimi uyandırıyor. Bu akşamda Kıbrıs Şehitleri'ndeki dönerciler sokağının boyanacağını söyleniyor. Bakalım ne olacak.. Karataş'taki merdivenlerin fotoğrafını çekebilmek için öncelikle sıraya girmek gerekiyor.. Talep yoğun.. Gitmek isterseniz merdivenler ise Karataş Hamamı ile Asansör arasında.. Konak Pier'i gördünüz mü ? ORASI DA ÇOK HOŞ OLMUŞ!"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/kadinlar-icin-lviv", "text": "Lviv adım attığınız andan itibaren kendinizi aşırı derecede güvende hissettiren bir kent. Sokaklarda gece kaçta dolaşırsanız dolaşın, en karanlık sokağa da girseniz en ufak bir rahatsızlık hissetmiyorsunuz. Kültürlerinde kadınları birer birey olarak gördükleri için de, turiste alışık oldukları için de keyifli bir seyahat deneyimi yaşatıyor. Adını çok duyduğumuz tam bir kadın kenti olan Lviv'in mekanlarını şöyle bir turlayalım. Kadınlar için Lviv 'de yapılacak bir şey yok diyenler utansın. Bu çikolata fabrikasını hiç mi görmediniz? Charlie'nin çikolata fabrikasını andıran dış süslemeleriyle 5 katlı mekanda giriş kattan itibaren cam arkasından çikolata ustalarının nasıl çalıştığına, çikolatanın üretiminin hangi aşamalardan geçtiğine, muhteşem bir koku eşliğinde şahit oluyorsunuz. İkinci ve üçüncü katlarda birbirinden enfes çikolataları satın alabileceğiniz bölümler var. Çikolata yemek istemeyenler için ise diğer katlarda çikolatalı ve çikolatasız içecek servisleri var. Kahve çekirdeklerinin içerisinde, kahvenin envai çeşidini içebileceğiniz ve ziyaret edebileceğiniz bir mekan. Yemeği çok kaçırdıysanız, brandy ile servis edilen after meal coffeeyi tavsiye ederim. Ayrıca zemin kattaki kahve madeni de görülmeye değer. Madenin girişinde kafanıza bir kask geçiriyorlar ve alt kattaki turunuzun sonunda teslim ediyorsunuz. Ukrayna votka ile ünlense de, şahane şarapları bulmak ve denemek de mümkün. Temel olarak alabalık, şarap ve ekmek üzerine hizmet veren bu mekanda, Şili, Arjantin, İspanya, Portekiz gibi bir çok şarabı çok uygun fiyatlara deneyebilirsiniz. Et tabağının balta ile servis edildiğini belirteyim. İşten eve yorgun gelmiş kadından, yemek bekleyen erkeklere sunulacak yemekler için feyz alınabilir. Ah pazarlar! Şehir merkezinde, arka mahallelerde karşılaşabileceğiniz pazarlar aslında biraz turistlere yönelik ama dükkanlardan alışveriş yapmak yerine, farklı hediyelik eşyaları temin edebileceğiniz çeşitliliğe sahip ve pazarlık yapabilirsiniz. Sovyet dönemine ait askeri giysileri ve akseuarları meraklıları için güzel bir hediye olabilir. Lviv aslında bir üniversite kenti, o nedenle genç nüfus oranı yüksek. Genç tasarımcıların ürettiklerini bir çok butik mağazada bulmak mümkün. Çok güzel elbiseler denesem de, bedenler Ukraynalı kadınların kalıplarına göre ayarladığı için her şey büyük geldi. Denemeden almayın! Yıllardır ne var, neler oluyor diye merak ettiğim striptiz klüplere gitme şansını burada yakaladım. Türkiye'de çok fazla seçenek ve şansım olmadığı için Ukrayna merakımı giderecek bir destinasyon oldu. İçerideki adabı ve kültürü incelemek için mükemmel bir fırsat. En çok eğlendiren mekan! Kendi ürettikleri biraları ve şefin muhteşem lezzetlerini tadabileceğiniz bir yer. Pancar salatasını şiddetle tavsiye ederim. Mekan haftanın 3 ya da 4 akşamı kalabalık bir orkestrayı ağırlıyor. Mekanın ortası açık olduğu için ikinci kattaki orkestra her kattan dinlenebiliyor ve görülebiliyor. Performansın son yarım saatinde dağıtılan boş plastik şişeler ile ritim tuttup ve orkestraya eşlik ediyorsunuz. En çok eğlendiğim mekan açık ara farkla bira fabrikası oldu. Sokakta bulduğu oyuncakları sahiplerinin gelip geri alması umuduyla bahçesinde görünebilecek bir yere koyan adamın, gittikçe büyüyen koleksiyonundan oluşan bir açık hava müzesi. Kesinlikle her gün karşılaşabileceğiniz yerlerden bir tanesi değil. Her köşe başında ayrı bir performans. Sokak aralarında dolaşırken, hangi grubu dinleyeceğinize ya da hangi performansı izleyeceğinize karar veremeyeceksiniz. Müzik grupları, pandomim, ateş dansçıları gibi aklınıza gelebilecek her türde sokak sanatçısı ile karşılaşacaksınız. En güzel kısmı ise bu sanatçıların çoğu çok genç ve henüz kaybetmedikleri heyecanlarını, arzularını sanata yansıtmakta çekinmiyorlar. Orta çağdan kalma mezarlar ve bu mezarları süsleyen heykellerden oluşan bu mezarlık, Lviv'de görülmesi gereken yerler listesinde başlarda olmayı hakediyor. Kapanış 18:00 olsa da macera yaşamak için gece gitmenizi öneririm. Dünya'nın en iyi opera ve bale performanslarından birini çok uygun rakamlara, etkileyici opera binasında izleyebilirsiniz. Gitmeden önce biletlerinizi alın, bazı popüler gösterimlere yer bulmak zor olabiliyor. Ne Baylara nede bayanlara tavsiye etmiyorum. Bana çok sıkıcı geldi Lviv. lviv komşu şaherimiz çok guzel bız rusça bııldıgımız ıçın kendımız dolaştık, Ukrayna odessa ya gelcek misafirlerimizi burdaki öğrenci tercümanlar olarak bekleriz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/kambocya-kapida-vize-ve-dolandiriciliklar", "text": "Tayland'dan Kamboçya'ya karayolu ile geçmeye karar verdiğimde her zamanki gibi gece konaklama masrafından kurtulmak için gece otobüsü ile gitmeye karar verdim ancak sınırın gece kapalı olduğunu ve gece otobüsünün gündüz otobüsünden kat be kat pahalı olduğunu farketmem ile birlikte hemen gündüz otobüsüne çark ettim. 7 dolara Bangkok'tan Siem Reap'e kadar giden bir otobüs bulduğumda havalara uçtum. Vize işini konsolosluktansa, kapıda halletmeye ve kapıdaki vize komisyoncularına da para kaptırmamaya kararlıyım. Kapıda Kamboçya vizesi alınırken genellikle en çok yapılan iki hatadan birisi, üniformaya benzer kıyafetleri ile vize komisyoncularını sınır kapısı zannedip onlardan vize almak, ya da sınır kapısında polisin sorma ver paralarını ödemek. Kararlıyım vukuatsız sınırdan geçeceğim.. Hostelin aracılığı ile ayarladığım sabah beni 7 de alması gereken otobüs 7.20 de hala ortada yoktu. Tabi bu Güneydoğu asya'nın tipik bir özelliği olsa da kaldığım hostele durumu bildirdim. Otobüs kaçtaydı dediler. 7 diyince bekle bekle gelir diye tepki verdiler. Saat 7.45 te hala gelen giden olmayınca artık birşey yapsanız diye cırlamaya başladım. 45 dakika geç kalınması artık orası içinde anormal durum olsa gerek, görevliyi uyandırdılar. Görevli otobüs firmasını aradı. Tamam gelecekler dedi. Ya arkadaş saat olmuş 7.45 kim gelecek. Hadi geldi diyelim bu otobüs kaçta kalkıyor. Madem bu kadar geç kalkıyor neden beni sabah 7de kapıya dikiyorsun diye içimden söylenip, bir yandan da aracı bekliyorum. Saat 8.05 civarı bir motosikletli eleman geldi beni aldı. Önce bir durağa gittik, otobüs oradan geçmiş bir sonrakine gittik. Otobüs önce biz arkada motorla takip ediyoruz. Neyse bir şekilde beni yetiştirdiler, yola koyuldum. Sıkıntısız bir yolculuğun ardından sınıra bir kaç km kala bir dinlenme tesisi gibi bir yerde durduk. Açıklama yapıldı, buradan gideceğiniz yönlere göre otobüslere dağılacaksınız vs vs. Her birimize nedenini anlayamadığım bir şekilde ülkemiz sorulup ve yine sistemini anlayamadığım bir şekilde farklı renklerde birer sticker verildikten sonra teker teker çağrılmaya başladık. Birisi geliyor karışık bir düzende içeri alıyorlar. İçerde üniformalı bir adam oturuyor. Önce güzel bir şekilde halini hatrını soruyor, sonra vizen var mı diyor. Yok dediğinde işte tamam o zaman iki fotoğraf ver bir de şu formu doldur diyor. Vize ücreti ne kadar diye sorduğumda 45 dolar diye cevap verdi. Tatlım kusura bakma ama kapıda 25 dolar niye senden alayım diyince işte çok sıra olduğu ve vizeye de zam geldiği gibi saçma açıklamalarda bulundu. Hayır ben kapıda alacağım vizeyi diye ısrar edince de, sinirlenip iyi o zaman sen bilirsin sınırı da tek başına geçersin o halde diye söylendi. Sınırı tek başıma geçmek? Tamamen kendimi kötü hissetmem için söylenmiş bir söz. Elimden tutup geçirmeyecekler ya, zaten tek başıma geçeceğim. Karşı tarafta başka bir otobüs bekliyor. Beni özel bir araca bindirip sınır kapısına kadar bıraktılar. Tayland'dan çıkışta enteresan bir şekilde geçrekten uzun bir kuyruk vardı ancak bunun vize ile hiçbir ilgisi yok çünkü burası Tayland kapısı. Bunu da geçtikten sonra Kamboçya sınırına ulaşacağım. Tayland kapısından çıkıp Kamboçya'ya doğru ilerlerken, üzerime yapıştırdığım renkli sticker yola uçuverdi. Öyle bir noktadayım ki tellerden tırmanıp yola atlamam mümkün değil, ancak o stickerı almazsam otobüse binmem mümkün değil. Tek ispatım o. Elimde ne fatura var ne birşey. Tellerin arkasından yoldan motorla geçen bir gence el kol yapıp durdurdum, sonra da stickerı vermesini rica ettim. Sağolsun motordan inip stickerı alıp verdi. Binbir teşekkür ettim tabi. Tek kadın seyahat etmenin faydalarını bu gibi anlarda görmek sevindirici. Kamboçya sınırına doğru ilerlerken uluslararası alanda bir casino hotel olduğunu görünce epey şaşırdım. Daha önce hiç böyle birşey görmemiştim aklıma da gelmezdi. Türk mantığının bile üstünde.. Ben aval aval otele bakıp yürürken, bir adam beni durdurup vizem olup olmadığını sordu. Yok diyince vize ofisini geçtin arkanda kaldı diye uyardı. Ona da teşekkür edip vize ofisine döndüm. Polisler elime formu ve kalemi tutuşturup doldurmamı istedi. İki tip vize alınabiliyor, birincisi 30$ turist vizesi diğeri 35$ ordinary vize. İki vizenin farkı ülkede daha uzun süre kalmak ve vizeyi uzatmak isterseniz ordinary ile mümkün ancak turist vizesinde çıkıp ülkeye yeniden girmek gerekiyor. Benim uçuş tarihim belli olduğu için turist vizesine başvurdum. Bu arada gerçekten zam gelmiş ama 5$. Başvurunun yapıldığı camda vize ücreti 30 dolar yazıyor ancak bankın üzerinde kartona elle 30 dolar + 100 baht gibi bir rakam yazılmış. Bu ne yahu demeye kalmadan adamlar 30 doların yanı sıra benden 100 baht istedi. Ya bu ne dedim. İşlem ücreti dediler. İyi de bunun herhangi bir geçerliliği yokki elle yazmışsınız kartona, bak camda 30$ yazıyor diyince, sinirlenip evraklarımda eksik aramaya kalktılar. Bu kısmı da para kaptırmadan atlatınca kendimle inceden bir gurur duydum. Vizeyi de sıra beklemeden 5dk içerisinde alıp, elimdeki renkli sticker ile otobüsü aramaya koyuldum. Ben otobüsü değil ama elimdeki zımbırtıyı görünce otobüs beni buldu ve Siem Reap yolculuğum başlamış oldu. Hepsi bu kadar kolay. Sadece biraz dik durmak ve sabretmek gerekiyor. Merhaba Kamboçya ben geldim. Bekle beni Angkor Wat! Dikkatli olunmalı. Her yere var böyle insanlar. İnsan demek te yanlış aslında."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/kanchanaburi-olum-yolu-ve-selaleler", "text": "İki gün boyunca katıldığım cenaze töreninin ardından biraz daha eğlenceli birşeyler yapmaya ve Taylandlıların dilinden düşürmediği Soi Yok Noi şelalesine gitmeye karar veriyorum. geçmeyi bile öğrenemedim. Hava sıcak üzerimde tembellik var. Biraz etrafta takılıp treni bekliyorum. Bir ailenin ortasındaki koltuğuma yerleşiyorum. Anne bana yediği meyveden veriyor, ne olduğunu bilmeden atıyorum ağzıma bozuk aksanımla onların dilinde teşekkür ederek. Yüzü gülüyor. Kızına birşeyler söylüyor beni göstererek, kızı utanıyor. Utangaçlıklarına bayılıyorum. Ufak ufak laf atıyorum. Anne bana dışarıyı gösteriyor. Farkediyorum ki Death Railway Bridge'e gelmişiz bile. Bir kısım turist izleme noktalarına çıkmış trenin geçişini bekliyor. Köprü gerçekten çok etkileyici. Fotoğraf mı video mu derken elim ayağıma karışıyor. Köprü ikinci dünya savaşı esnasında Japonya tarafından Burma Tayland tren yolu hattının bir parçası olarak inşa ediliyor. Türkçeye ölüm yolu tren yolu olarak çevirebileceğim bu hat Japon kuvvetleri tarafından çok kötü şartlar altında Asyalı işçilere ve savaş esirlerine inşa ettiriliyor. Öyle ki 90000 Asyalı işçi ve 12399 savaş esiri kötü çalışma koşulları ve hastalıklar nedeniyle ölmüş. Adı da bu nedenle Death Railway olarak kalmış. Koltuğuma oturuyorum. Karşımda oturan kızın adı Chut imiş utangaç ama çok sempatik bir kız. Birkaç dakika sonra yan koltuktaki aile, Chut'un ailesi hep beraber sohbete başlıyoruz. Yarı işaret dili, yarı ingilizce ile. Yemekleri nasıl bulduğuma kadar soruyorlar. Bu arada Kwae Nehrinin muhteşem manzarası ile karşılaşıyorum. Bu tren manzara izlemek için bir harika. Ağzım açık nehre ve yeşillerin güzelliğine bakıyorum. Salla fotoğrafı kendin izle gözün bayram etsin diyorum kendi kendime. Yolculuğun en can sıkıcı noktası bu. O anı yaşamak orda olduğumu hissetmek istiyorum ama fotoğraf çekmeden de yazılar eksik kalıyor, bu doğa karşısında da kelimeler kifayetsiz. Chut kayboluyor ortadan. Ben aileyle muhabbete ve yemeklere devam ediyorum. Yeşil pirinçten yapılmış üzerine taze hindistan cevizi ve şeker ilave edilmiş bir yemek yiyoruz. Anne o kadar tatlı ki kaşığını bana veriyor, kendisi tabağından elle yiyor. Chut dönüyor ve diyor ki bir arkadaşım seninle tanışmak istiyor. Gelsin tanışalım diyorum. Arkadaşı utandığı için gelmiyormuş, ben de kalk biz gidelim o zaman diyorum. Diğer vagonda arkadaşları ile tanışıyorum. Hepsi üniversite öğrencisi 4 oğlan. Şelalelere gidiyorlarmış onlarda. Biraz muhabet ettikten sonra ailenin yanına dönüyorum onlar daha eğlenceliler. Chut'un ailesi ve diğer aile şelaleye gitmiyormuş. Şelaleye yakın bir evleri varmış, yanlış anlamadıysam oraya gidip akşama döneceklermiş. Beni de davet ediyorlar. Bu sefer evrene hayır diyorum. Kanchanaburi deki 3. günüm ve daha şelaleye yaklaşamadım bile.. Aileyle vedalaşıp son duraktan şelaleye doğru yollanıyorum. Geldiğimden beri gün takibini kaçırdığım için o günün pazar olduğunu şelaleye varınca farkediyorum. Öyle bir kalabalık ki anlatamam. Piknik yapıyor yerel halk. Şelalede yüzme hayalleri yalan oluyor çünkü su öyle çok yoğun değil ve en ufak bir su birikintisinin içine çocuklar atlamış serinlemek için. Kalabalıktan bunalıyorum. Tam o esnada 3 otobüs rus geliyor. Şelaleye giriyorlar. Poz poz fotoğraf. Islak ruslar etrafında Thai oğlanlar. Kendimi bir an Antalya'da gibi hissediyorum. Lanet ediyorum ve dönmeye karar veriyorum. O esnada trende tanıştığım çocuklarla karşılaşıyorum ve biz şelalenin üstüne çıkıcaz gelmek ister misin diyorlar. Şelalenin üstüne çıkabiliyor muyduk?! İşte yerel halkla kaynaşmayı bu yüzden seviyorum. Şelalenin üzerine çıkan dik merdivenleri trmandıktan sonra yukarıda sadece 2 3 kişi olduğunu görüyorum. Ohh huzur. Su kaynağının orada küçük bir doğal havuz varmış, yüzmek için güzel diyorlar. 800m ötedeki kaynağa doğru yürüyoruz bambu ve muz ağaçlarının arasından. Yoldaki tabelalar bir de mağarayı işaret ediyor, heyecanlanıyorum. Havuza vardığımızda mağaraya giden yolun kapatıldığını görüyorum. Hayal kırıklığı. Olsun burada olmak da güzel. Dingin, sakin, serin. Bizden başka 5 kişi var. Arkadaşlarım havuza girerken ben yatıp ağaçları izliyorum. Biraz takıldıktan sonra tekrar şelaleye iniyoruz. Şelale yavaş yavaş boşalıyor, sakinleşiyor. Tadını çıkarıyorum. Bizi burda bekle duş alıp geleceğiz diyorlar, tamam diyorum. Yarım saat sonra canım sıkılıyor ve etrafıma baktığımda ise benden başka turist olmadığını farkediyorum. Biraz daha bekliyorum hala gelen giden yok. Söylene söylene otobüs durağına iniyorum, gittiklerini düşünerek. Otobüs bekleyen de kimse yok. Trafik polisine gidiyorum otobüs 17:30'da gelecek diyor. Arkadaşlarım geliyor, gitmemişler meğer ama bu seferde otobüs gelmiyor. Saat 17:30u geçiyor ama yine de gelmiyor. Sanırım son otobüs bir saat önceydi. Eh iş başa düşüyor. Otostopla dönücez başka yolu yok. Ama kalabalığız 5 kişiyi kim alsın. Bir adam acıyor halimize Kanchanaburiye gidiyormuş o da pick up ile. Abi atıyor bizi gideceğimiz yere kadar. İnsanlar çok iyi burda."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/kapadokya-balon-turu", "text": "Kapadokya'ya gidince yapılması gerekenler listesinin başında yer alan balon turuna dair tüm detayları merak ediyorsanız, haydi buyrun.. Kapadokya'ya bu gidişimde beni çok heyecanlandıran iki şey vardı, birincisi kar ikincisi balon turu. Sanmayın ki, kar seviyorum, soğuk seviyorum. Bir Tekirdağlı olarak doğduğum andan itibaren kara doymuş biriyim ben, eksikliğini hiç hissetmem, hatta o nedendir ki üniversite okumak için gittiğim İzmir'den bir daha geri dönmedim. Ama şunu da yadsımamak gerekir ki, kar en güzel manzarayı bile mükemmelleştiriyor. Adım attığım andan itibaren Kapadokya'da da aynı şeyi düşündüm. Uçağım indiğinde hava kararmıştı. Karla örtülmüş Kapadokya'da, kalacağım eve doğru ilerlerken, Didem'in sözleri geliyor aklıma. Kendimi masallar diyarında bir peri kızı gibi hissettim demişti. Bense daha çok soğuk nedeniyle, kat kat giysiler içerisinde bir lahana bebek gibi hissediyorum. Program yoğun. Gün doğumu ile balonla uçacağımız için sabah 5.20'de servise biniyoruz. Hissettiğim şey uykusuzluktan öte, soğuk. Brrr çok soğuk. Neyse ki, uçuş yapacağımız Air Kapadokya bizi kayıt ofisinde sıcak çay ve poğaçalarla karşılıyor. Kaydımızı yaptırıp, gruplara dağıldıktan sonra, araçlarla balonlara doğru yol alıyoruz. Kalkış alanına vardığımızda, balon neredeyse hazır durumda. Hemen sepete atlayıp, uçuş için kaptanımız Serkan'ın güvenlik bilgilerini dinliyoruz. Balona sıcak hava verildikçe, yukarıdan gelen ısı ile soğuk kırılıyor. Birden Jules Verne'in Balonla 5 Hafta romanına gidiyor aklım. Balonla Afrika seyahati olur mu ki acaba? Afrika'ya gitmeyi delicesine arzularken, balonla seyahat edip Afrika'yı keşfetmenin ne kadar fantastik olacağını düşünüyorum. Sonra delice arzulardan sıyrılıp, kendime geliyorum. Yükseliyoruz. Yükseldikçe, manzara güzelleşiyor. Yukarıda bir sessizlik hakim. İstemsiz olarak kendimi bir meditasyonun içinde buluyorum. Huzur, dinginlik. Yamaç paraşütünde hissettiklerimi, birebir hissediyorum. Görüş alanı genişledikçe, Kapadokya'nın büyüklüğü ve güzelliği karşısında şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Manzarayı nasıl anlatacağımı bilemediğim için, tur esnasında yaptığım Periscope yayını buraya ekliyorum. Tabii youtube'a yükleyince kalitesi biraz düştü. Birinci dakikadan sonra kalite biraz daha iyileşiyor sabrederseniz. Bir de kendi kendime konuşuyorum sanmayın, aslında Periscope esnasında izleyicilerin yazdıklarına yorum yapıyordum. \"Kapadokya balon turu fiyatları nedir?\" derseniz eğer, tur fiyatı 140 . Avro kurunun hayli yüksek olduğu bu günlerde bu rakam insanı düşündürüyor ancak maliyetler nedeniyle rakamın düşmesi mümkün gözükmüyor. Benim gibi düşük bütçe ile seyahat birisi için oldukça zorlayıcı bir rakam ama hayatınızda sizi delice düşüncelere ve arzulara zerk eden deneyimi kaç kere yaşayabilirsiniz ki? Bazen sadece ben mi kendimi seyahate bu kadar kaptırıyorum diye düşünmüyor değilim. 60 dakikanın sonunda iniş gerçekleşiyor ve karaya ayak basıyoruz. Balonun tepesinde bir pencere açılıyor ve sıcak hava oradan boşaltılıyor. Yazarken epey kolay ancak zarar vermeden ve hızlı şekilde sıcak havayı tahliye etmek epey zor. İnişimizi diğer yolcular ve Serkan Kaptan ile şampanya patlatarak kutluyoruz. Gelenek diyorlar. Neyse ki, şampanyaya hayır diyecek değilim. Yapılacaklar listemden bir maddenin daha eksilmesine yardımcı olan, Air Kapadokya'ya ve Chez Kemal'e çok teşekkür ederim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/kayakoy", "text": "Mübadele döneminde göçe zorlanan Rum halkının şehri boşaltmasıyla hayalet bir kent haline gelen Kayaköy, Fethiye'nin görülmezse olmaz mekanlarından birisidir. Mübadele ile köyden Yunanistan'a 4000 civarında Rum'un gönderilmiş. Labirent vari sokaklarında açık hava müzesinin içinde kaybolmuş hissini yakalamak hiç de zor değil. Yıkık çatıları, duvarları, bomboş sokaklarında ellerinde fotoğraf makinesi ile turistlerin dolaştığı köyde, top peşinde koşturan çocukları, dumanı tüten ocakları hayal etmek çok zor olmuyor. Sanki daha dün oradalarmış, tatile gitmişler de döneceklermiş gibi.. Mutlaka görülmesi gereken bir yer. Beğenmenize sevindim. Fethiye' ye yolunuz düştüğünde bilinmeyenrota'yı Fethiye yamaç paraşütü/ macerasına davet ediyoruz. Severek takip ediyoruz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/koh-rong-samloem", "text": "Geç yatmanın verdiği uyku mahmurluğunu üzerimden atmaya çalışıyorum. Oda arkadaşlarımın hepsi uyuyor, derin uykudalar. Uykuya daldığımızdan bu yana 2 saat geçmiş olmalı. Çalıştığım bardan ve arkadaşlarımdan ayrılıyorum, Koh Rong Samloem'de yaşayan arkadaşımın yanına gidip ada hayatını tecrübe edeceğim. Tekne geliyor hareket ediyoruz. Onca hareket ve koşturmacanın içinde uyumaya çalışıyorum. Vücudum 10 günün uykusuzluğu ve yorgunluğunu atmak istiyor ama teknede pek mümkün gözükmüyor. Atlayanlar, zıplayanlar, koşturanlar var etrafta. 2,5 saatlik yolculuğun ardından Koh Rong Samloem'e varıyorum, görevliye MPay Bay de inmek istediğimi söylediğimde orasının Serencay Bay olduğunu, gitmek istediği yerin adanın öteki tarafı olduğunu ve teknenin orada durmadığını, yanlış tekneye bindiğimi söylüyor. Tamam diyorum en kolay nasıl giderim? Tekne kiralayacaksın diyor. Tuk tuk ya da taksi yokmu diyorum. Yüzüne geniş bir gülümseme yerleşiyor ve bu adada yol yok diyor. Bu adada yol yok, lüks işletmeler dışında duş yok, atm yok, wifi yok ve gece 10dan sonra elektrik yok.. Haliyle buzdolabı da yok. Tekneden sahile adım atmamla gördüklerim karşısında gözlerim büyüyor. Yer yüzünde böyle bir yerin varlığından şüphe ediyorum, öldümde cennete mi düştüm diyorum kendime. Gelirken burasının güzel olacağını hissetmiştim ama böyle bir yer beklemiyordum. Turkuaz deniz, bembayaz kumsal, yengeçler ve sessizlik. Tekne arıyorum, bulmak zor ama buradan ayrılmak daha zor. Kumsalda sırtçantasıyla yürümenin zor oluşunu ve uykusuzluğumu bahane edip, beğendiğim ilk işletmede bir çadıra yerleşiyorum. 5 kişilik çadırda tek başıma kalıyorum. İlk yaptığım şey kalan son kontörüm ile telefonun çektiği bir anda arkadaşıma durumu haber vermek oluyor. İşletmenin tüm misafirlerinin birbirini tanıdığını farkediyorum. Grup olarak gelmiş olmalılar. Çok eğleniyorlar. Kimi çadırda kimi bungalowlarda kalıyor. Adayı keşif ve MPay Bay'e giden bir yol bulabilmek için yürüyüşe çıkıyorum. Yapabileceğim daha iyi birşey varsa o da hamakta sallanmak. Kumsalda adım attıkça küçük yengeçlerin kaçışını izliyorum. Derken tanıdık kelimeler geliyor kulağıma. Türkçe sanki, yok olamaz. Ama kelimeler çok net. Seyahatim boyunca Türkçe konuştuğum insanlar genellikle tatillerini Fethiye'de geçiren İngiliz turistlerden ibaret idi. Sesin geldiği yere doğru sesleniyorum, Cennet'e düştüm ama yine de Türkleri mi buldum diyerek. Karşılık geliyor Türkleri beğenmiyor musun, gel tanışalım diye. Gittiğimde Nuran ve Ayşe abla ile tanışıyorum. İki çılgın babanne, kocalarını 2 aylığına evde bırakmışlar, seyahate çıkmışlar. Dünyanın bir orasındalar bir burasında.. Bana Hindistan ve Peru maceralarından bahsediyorlar. Neler neler yaşamışlar. Gülmekten karnıma kramplar giriyor. Yolda tanıştığım en eğlenceli ikili. Akşam yemeğine davet ediyorlar beni, saatler nasıl geçiyor anlamıyorum bile. Türkiye'de görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Çadırıma zar zor dönüyorum. Her yer zifiri karanlık. Elimde bir fener kaldığım işletmeyi geçmiş, iskeleye kadar varmışım. Gördüğüm bir ışıklı yere yer yön sorup, zar zor çadırı buluyorum. Ertesi gün otelin diğer misafirler beni masalarına davet ediyorlar. Romanya İtalya Portekiz Fransa Almanya'dan karışık bir gruplar. Meğer herkes birbiriyle orda tanışmış. Çok sıcak kanlılar ve ben de hemen dahil oluyorum. Kendi içimizde yapabildiğimiz tek şey mum ışığında muhabbet etmek, biraz alkol ve old school olarak tabir edeceğim oyunlar oynamak. Ha bir de yemek yemek. Ada hayatı yaşıyoruz ya, erkekler balık avlıyor akşam balıklar pişiriliyor mangalda. Hatunlar olarak dedikodudayız. Kimin nasıl bir hayatı var onları konuşuyoruz, nasıl bu kadar farklı hayatlar yaşayıp, bu kadar iyi anlaşabildiğimizi sorguluyoruz. Hatta Romanyalı tiyatro oyuncusu arkadaşım için video çekimi yapıyoruz. Ama malesef 3 günün ardından herkes kendi yoluna gitmek zorunda.. Kontaklar alınıyor. Veda ediliyor. Tekrar buluşmak üzere sözleşiliyor. Teknelere binilip Sihanoukville'e geri dönüyoruz. Merhaba dünya ben cennetten yeni döndüm."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/konya-tropikal-kelebek-bahcesi", "text": "Konya gezilecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alan Konya Tropikal Kelebek Bahçesi, evet Konya'da kelebek bahçesi varmış.. Beni oldukça şaşırttı.. Adım attığım ilk andan itibaren etrafımı kelebekler sardı.. Sağda solda uçuşan, insanların varlığını umursamadan salınan kelebekler.. Kaç yüz belki kaç bin tane vardı bilmiyorum.. Kelebekler vadisi'nde bile göremediğimiz kadar çok. Güzel bir yürüyüş yolunun sağında solunda tropikal bitkiler ve üzerlerinde kelebekler var. Belki normal şartlarda 5 dakikada yürüyeceğim bir yolu en az 30 dakikada yürüdüm. Bir çocuk heyecanı ile uçuşmalarını izledim. Sonra fotoğraflamaya çalıştım. Çalıştım sadece.. Elimden geldiğince.. Fotoğraf çekmeye çalışırken aklıma Ufuk namı diğer Gezen Kelebek geldi. Ufuk dünyanın dört bir yanında kelebek fotoğrafları çekiyor. Sadece bir kelebek için binlerce km yol gittiğini biliyorum. Zaten bu sayede Malezya'da tanıştık. Hemen gıybete gireyim.. Ufuk'un yakında bir sürprizi olacak. Kendi sitesinde duyurdu mu duyurmadı mı bilmiyorum. Ay ben burdan söylüyorum diye umarım kızmaz. Şu meşhur Kral Kelebekleri var ya, onların Kasım ayında Meksika üzerinden bir göçü oluyormuş. Onları fotoğraflamak için Kasım ayında Küba turundan rotasını değiştirip, Meksika'ya geçecek. Merak eden takip etsin.. Gıybeti uzatmadan bitireyim de konu dağılmasın. Parkın içerisinde birkaç güvenlik var. Kelebekler zarar görmesin diye ziyaretçileri gözlüyorlar. Zaten uyarılarda da kelebekleri yakalamayın yazıyor. Yakalamaya gerek yok ki, zaten üstümüze de konuyorlardı. Yol ilerledikçe kelebeklerin larvalarının gelişimini gösteren kuluçka makineleri dikkat çekmeye başlıyor. Hatta kuluçka makinelerinin içerisinde birkaç tane larvasından çıkmış kelebek vardı. Çıkış anına gelebilseydim, çığlık atardım muhtemelen. Kelebeklerin arasından ilerleyen yol Böcek Sineması'na ve Böcek Köyü'ne varıyor. Böcek Sineması'nda tatlı bir animasyon gösteriliyor. Böcek köyünde ise bahçede yaşayan böceklere dair bilgiler veriliyor. Tabii böceklerde mühim ama kelebeklerden sonra pek ilgi çekici gelmiyor. Meraklısı vardır eminim ama bana çok ilgi çekici gelmedi. Bozkırın ortasındaki Konya'da bu park sayesinde tropik bir iklim sürüyor. İşin özü bu bahçe şehri epey renklendirmiş. Olur da bir gün Konya'ya giderseniz, burayı atlamayın.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/korinth-kanali", "text": "Xylokastro'dan kısa bir otobüs yolculuğu ile ulaşıyoruz Korint Kanalı'na. Kanal üzerindeki köprüde yürürken yükseklikten ötürü biraz huzursuz hissediyorum kendimi. Can tatlı ne de olsa. Köprülerde özellikle yaz mevsiminde bungee jumping yapılabiliniyormuş. Benim gittiğim mevsimde malesef mümkün değil. Yaklaşık 70 gibi bir rakam olduğu duydum. Güzel manzara eşliğinde ilginç bir deneyim olabilir. Fotoğraf çektirmeden dönmemek lazım ancak rüzgardan dolayı saçlarım suratımı kamçılıyor. Biraz zor olsa da başarıyorum."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/krabi-deniz-ve-yagmur", "text": "Koh Tao'ya gelirken yaşadığım feribot faciasından sonra dönüş için hem daha ucuz, hem de yataklı olan gece feribotunu tercih ediyorum. Gece feribotu bir harika dostum. Tüm yataklar yerde yan yana sıralanmış durumda. Arada boşluk yok. Sağımda bir Amerikalı siyahi, solumda bir Taylandlı var. Ben küçük hacmime rağmen, çift kişilik yatağın %80 ini kaplayan tiplerden olduğum için kimseyi rahatsız etmemek adına biraz dikkatli olmam gerekiyor. Işıklar kapanıyor, uyuyorum mecburen. Ne olduğunu anlamada sabah olmuş bile. Otobüs aktarması ile Krabi ye geçiyorum. Bangkok'ta kedi bakıcılığı yaptığım evde kalan diğer gönüllülerden Gökhan ve Erinda, ortak hiçbir plan yapmamamıza rağmen aynı tarihlerde Krabi'ye geliyor. Erinda ben önce gelip kalacağımız odaya yerleşmiş bile. Benim gelmem biraz vakit aldı tabi, kalacak yerleri olmayanan Kanadalı iki kişiyi de ucuz yer biliyorum diyerek yoldan toplayıp konukevine getirdim. Onlar da bizim yan odamıza yerleştiler. Gelir gelmez Erinda'nın talebi üzerine sahile gitmeye karar veriyoruz. Tayland'lı arkadaşımız Jenny, bizi en sessiz sakin ve güzel kumsallara götürecek. Motorlara atlayıp yola düşüyoruz. Yolda, geldiğimden beri ilk kez ezan sesi duyuyorum. Sınıra yakın alanda müslümanlar olduğunu biliyordum ama bu bölgeyi duymamıştım. Malezya sınırına yaklaştıkça islamiyet kendini hissettirmeye başlıyor. Jenny bizi adını bilmediğim, bizden başka sadece bir kaç turistin olduğu bir kumsala getiriyor. Koh Tao'dan sonra ufak bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Kumsal çok güzel ama Pasifik okyanusunun berraklığı Hint okyanusunda yok. Yine de Erinda'nın bir ay sonunda ilk kez deniz görmesi ile yaşadığı coşku hepimize bulaşıyor ve çocuklar gibi eğlenmeye başlıyoruz. Her kulaçta kendimi biraz daha rahatlamış, biraz daha özgür ve stresten arınmış hissediyorum. Life is hard sometimes! Bulutların yaklaştığını gören Jenny, yağmurdan kaçmak için başka bir kumsala gitmeyi öneriyor. Hemen yola koyuluyoruz. Yine bir harika kumsal ama yağmurdan kaçış yok. Biz denizdeyken ilk damlalar düşmeye başlıyor. Aldırmadan eğlenmeye devam ediyoruz. Denizden çıkmanın bir anlamı yok, su dışarıdan daha sıcak.. Derken yağmur şiddetini arttırıyor ve mecburen yola koyuluyoruz. Yağmur altında motorlarla ilerliyoruz. Yaklaşık yarım saatten fazla bir yolumuz var. Donuna kadar ıslanmak tabirini bire bir yaşıyoruz ama umrumuzda değil çünkü mutluyuz. Düşen yağmur damlalarıyla ıslanmak her damlada içinde biriktirdiğin kötü hislerden, negatif tecrübelerinden arınmak güzel.. Hayatımın hiç bir evresinde bu kadar dingin hissettiğimi hatırlamıyorum. Sorumluluklardan sıyrılmak güzel şey! o anı hissettim sanki. harika bir yazı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/lviv-kayip-oyuncak-bahcesi", "text": "Lviv'in eski mahallelerinin birinde bir apartmanın arka bahçesinde, şehirin orasında burasında unutulmuş ya da kaybedilmiş oyuncakların toplanıp sergilendiği biraz ürkütücü bir açık hava müzesi var. Lviv'in görülecek en ilginç yerlerinden birisine hoşgeldiniz! Lviv kayıp oyuncak bahçesi karşınızda. Aslında oyuncakların toplanması çok basit bir olay ile başlamış. Apartman sakinlerinden birisi sokakta unutulmuş iki tane oyuncak buluyor ve kaybeden çoçuğun gelip alması için bahçede bir rafa yerleştiriveriyor. Ama oyuncakların sahibi hiç geri dönmüyor. O günden sonra da kaybolan oyuncakların buraya sakinler tarafından ya da ziyaretçiler tarafından getirilmesi ile bu oyuncak bahçesi oluşmuş. O günden sonra da koleksiyon gittikçe büyümeye devam etmiş. Kaybolan oyuncaklar bir şekilde buraya gelir olmuş. Koleksiyonun içerisinde devasa oyuncak ayılar, arabalar, bebekler, müzik aletleri gibi aklınıza gelebilecek her türlü oyuncak mümkün. Kimi oyuncakların sahibi gelip alıyor, kimisi kendi oyuncaklarını getirip koyuyor. Koleksiyon büyüdükçe, sergilemek için raflar ve masalar gibi mobilyalar da ilave edilmiş. Gelenler ve gidenlerle koleksiyon sürekli değişiyor. Benim Lviv'de gezilecek yerler listemin başını süsleyen bu mekana aslında gece gitmek istiyordum ancak aydınlatma olmayacağını ve korkunç olabileceğini düşündüğüm için gece turunu mezarlıkta yaptım. Kabul ediyorum mezarlık çoğu insan için gece daha korkutucu olabilir ama benim için değil. Tek kadın olarak seyahat etmeye alışık birisi olarak bir gözü olmayan oyuncak görmektense, mezarlıkta dolaşmayı tercih ederim. Mezarlıkta yaptığım turun sabahı koşarak kendimi buraya attım ve varır varmaz heyecandan kalbim atmaya başladı. Çocukluğumdan kalan oyuncakların bir kısmı kum havuzunda, diğerleri tahteravallide beni selamlıyordu. Hatta küçük bir köpek kulübesinin içine yerleştirilmiş oyuncak bir köpek bile vardı ve bahçenin ortasında beni çocukluk arkadaşım Alf karşıladı. Alf ile uzun süre muhabbet ettikten sonra onu ne kadar çok sevdiğimi itiraf ettim ve küçük bir öpücük aldım. Vefatından hemen önce güzel bir anı oldu benim için.. Merak edenler için adres : 1 Mukachivska Caddesi. Google haritalarda arayınca rahatlıkla bulabilirsiniz. Lviv merkeze yürüyüş mesafesinde. Merhaba Tuğçe, Lviv'e gitmeden önce blogunu okuduğumda özellikle bu bahçeyi çok merak etmiştim. Tabi ki gittim ama Alf'i göremedim!"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/lviv-lychakiv-mezarligi", "text": "Lviv Lychakiv mezarlığı şehir merkezine hem yakın hem uzak. Yani yürümeyi seviyorsanız, yürüyerek gitmenizi tavsiye ederim. Gündüz yapacak işler bittikten sonra arkadaşlarımdan ayrıldığımda şimdi ne yapsam diye düşünürken aklıma giriverdi birden. Gece mezarlığı ziyaret etmek fantastik olmaz mıydı? Lviv o kadar modern bir yerdi ki, macera yaşamak imkansıza yakın. Ben de kendi maceramı kendim yaratmaya karar verdim. Gece klübe gitmektense mezarlığa gidelim var mısın dedim hosteldeki arkadaşlarımdan birine. Neden olmasın diyince, haritadan konumu bulup, ilerlemeye başladık. Yolun yarısında arkadaşım kapalı olmasın sakın dedi. Hiç aklıma gelmemişti. Bizim mezarlıklar kapanıyor mu ki? Boşver duvardan atlarız dedim. Mezarlığa yaklaştığımızda devasa bir kapı ve yaklaşık 3 metre yüksekliğinde duvarlar olduğunu görünce şoka girdim. Biraz daha yaklaşınca bir güvenlik kulübesi ve zincirlenmiş kapılar ile karşı karşıya kaldık. O duvarlardan atlamak pek mümkün gözükmüyordu. Hayal kırıklığı ile içeridekileri bari ucundan göreyim diye bakarken kulübeden güvenlik görevlisi çıktı. Ukraynaca bir şeyler söyledi. İngilizce bilmiyordu. Ben de Ukraynaca. Bir kaç dakika tarzanca konuşmanın sonunda adam sanırım bize içeri alabileceğini söyledi ve ingilizce two hundred dedi. İki kişi için içeri girmenin maliyeti yaklaşık 20-22 TL olacaktı. Böyle bir macera kaçar mıydı? Asla! Tamam dedik ve girdik. Adama 200 uah ücreti verdikten sonra adam birşeyler söylemeye başladı. Kişi başı mı 200 istemişti ki? Ben de Türkçe ya ama o kadar veremem filan birşeyler mırıldanmaya ve adamla kendimce pazarlık yapmaya başladım. Her neyse adam sonra paranın yarısını geri iade ederek yeniden two hundred dedi. Sanırım iki kişi toplam hundred demek istemiş. Ben şoka girdim. Bizim memlekette olsa, bereket versin diyip cebe atarlardı. Lychakiv mezarlığının içerisinde ilerlerken nereye bakacağımızı şaşırdık. Sağa baksan bir heykel, sola baksam başka bir şahaser. Mezarlardaki heykeller gecenin etkisiyle harika gözüküyordu. Malesef aydınlatma sadece ana yürüyüş yolunda olduğu için aralara giremedik çünkü zifiri karanlıktı. Ana yol üzerinde ilerlerken birden arkadaşımın çişi geldi. Yapacak yer olmadığı için bir ağacın altında halletti. Umarım mezarlara sıçramamıştır. Yürüyüş esnasında birbirimizi korkutacak saçma sapan hikayeler anlattık ve 1 saatlik turun ardından çıktık."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/malezya-mutfak", "text": "Malezya mutfağı egzotik tatlar ve değişik pişirme tarzlarıyla eşsiz ve zengin bir gastronomi macerası sunar. Malay mutfağını kendi içinde her biri farklı pişirme teknikleri olan Malay, Çin, Hint ve Batı mutfakları olarak dört ana grup ayırmak mümkündür. Nyonya ve Hint Müslüman toplulukları gibi farklı toplulukların birbirinden etkilenmesiyle ortaya çıkan mutfaklar da önemli yer tutar. Ayrıca ülkeye Arap ülkelerinden gelen çok sayıda uluslararası öğrenci bulunması nedeniyle Arap mutfağı da yer almaktadır. Ortak tariflerin binlerce yıllık bir mazisi vardır. Pişirmede Çin etkisiyle haşlama, buğulama ve kızartma tercih edilirken baharat kullanımı Hint mutfağından bile daha fazladır. Kullanılan malzemeler de ise Malezya mutfağının hakimiyeti söz konusudur. Bu kadar çeşitli kültürün sentezi olan bir mutfağında çok çeşitli olması beklenirdi ama ülkedeki yemek kültürünün sınırlarının bu kadar geniş olmasındaki tek etken kültürel çeşitlilik değil. Ellerindeki ürünlerin de büyük payı var bu zenginlikte. Ülke tropikal enlemde bulunduğundan ve sadece iki mevsim yaşandığından, sebze ve meyveler yıl boyunca toplanabiliyor, birçok balık çeşidi ya denizden çıkarıldıkları gün servis ediliyor ya da ülkenin deniz bulunmayan kesimlerine gönderilmek üzere tuzlanıyor. İslamiyet'in yaygın bir ülke olduğu için Malay mutfağında domuz eti bulunmuyor. Bu yazıda Malezya mutfağından ilginizi çekebilecek yemekleri sizler için derledik. - Nasi lemak Malezya'nın milli yemeğidir. Aslında resmi olarak sayılmaz ama, Malezyalıların bu yemeğe duydukları tutku göz önüne alınırsa, milli yemek diyebiliriz. Malezyalıların özünde ne var diye bakılsa Nasi Lemak çıkar herhalde. Zengin ve krema kıvamındaki hindistan cevizi sütü, Pandanus yaprakları, zencefil ve limon otu bu unutulmaz tadın bileşenleri. Tipik bir Nasi Lemak kurtulmuş balık, kızartılmış yer fıstığı, katı haşlanmış yumurta, dilimlenmiş salatalık ve sambal sosu ile sunulur. Bu yemeğin hayranları Nasi Lemaklarını kızartılmış tavuk, acılı sosta kızartılmış ciğer gibi yan yemekler ile birlikte almayı sever. Ne zaman yenilir derseniz, neredeyse günün her anı ve yol kenarı tezgahından lüks otel restoranlarına kadar her yerde yenilir. - Rendang, kurutulmuş baharatlı körinin tavuk veya dana et ile karılmasından yapılan bir yemek. Birçok Malay yemeği gibi ne kadar baharatlı ise o kadar iyi cinsinden. Pirinç ile birlikte iyi giden bir tat. Barbekülenmiş, Bambu yaprakları içerisinde hindistan cevizi sütü ile yoğrulmuş pirinç ile de yapıldığı oluyor. - Hainanese chicken rice, en ekonomik ve yaygın pirinç yemeklerinden birisi. Malezya'da neredeyse her tarafta bulabilirsiniz. Çin'deki Hainan adasından gelen yemek, günümüzde her türlü restoranda bulunuyor. Hem karbonhidrat hem de protein veren basit ve lezzetli bir tabak. Kemikleri ile haşlanan tavuk etleri barbekülenir. Asıl tat ise pirinçten gelir. Tuz, sarımsak ve zencefil ile birlikte pişirilen pirinç, salatalık, yeşil soğan, kişniş ve bir kap tavuk suyu ile birlikte servis edilir. Yanında acı biber, sarımsak, zencefil ve limon suyundan yapılan ekşimsi bir sos da ilave edilir. - Sup Kambing veya mutton soup genelde Malezya ve Endonezya'da ortak rastlanan yemeklerden. Keçi eti, domates, kereviz, kuru soğan, zencefil, mum ağacı meyvesi ve limon otu ile yapılır. Sarı bir rengi vardır. - Çin mutfağının popüler tabaklarından birisi olan bir çeşit kalın eriştenin, tavuk, jumbo karides ve soya sosu ile servis edilmesidir. Bol miktarda, çıtır fasulye filizleri üzerine eklenir. Kimi zaman ördek yumurtası da eklenir. Büyük demir bir wokda kızarırken önünde kuyruklar oluştuğunu görebilirsiniz. Özellikle Penang'da bu kuyruklara fazlasıyla rastlanır. - Mee goreng mamak tatlı, baharatlı ve ekşi bir tada sahiptir. Soya sosu ile yumurta, domates, biber, patates, ve sebzeler ile kızartılmış noodledan oluşur. Tüm Mamak restoranlarda günün 24 saati bulunur ve yenir. - Roti canai favori Malezya kahvaltısıdır. Türkiye'deki gözlemeye benzer. İdeal bir Roti Canai'nin içi yumuşak dışı ise çıtır çıtır olmalıdır. - Murtabak bir Mamak dehası tabaktır. Esasen Roti Canai'nin bolca baharatlanmış et ve yumurta ile servisi denilebilir. Bu yemek, köri veya soğan ya da salatalık turşusu ile de servis edilebilir. Günümüzde Mamak restoranlarından lüks restoranlara kadar her yerde bulunabilir. - Pirinç unundan yapılma sulu hamurun bir gece fermante edilmesiyle olur. Bir çok thosai türü vardır. Hint ekmekleri, Malezya'nın bir çok yerinde, Hint ve Mamak restoranlarında satılmaktadır. - Satay büyük ihtimalle Dünya yemek literatürüne, Malezya'nın soktuğu en önemli tabaktır. Sate olarak da bilinir. Keçi, dana ya da tavuktan yapılma ufak kuşbaşı etlerdir. Çubuk şişlere takılıp barbekü olarak hazırlanırlar. Marine edilmiş etlerin yanında salatalık, soğan gibi ekler verilir ama Satay'ı ünlü yapan beraberindeki baharatlı fıstıklı sostur. Malezya'nın genelinde gün batımı sonrası daha fazla olmak üzere tüketilir. - Curry puff Puf tarzı bir başka benzer pasta gibi gözükse de, Bölgedeki en güzel tatlardan birisidir. Türk mutfağına da oldukça yakın bir tatdır. Özellik Malezya usulü tatlı çay olan Teh Tarik ile birlikte çok iyi gider. - Popüler bir atıştırmalık olan Popiah, kızartılmış Spring rollsdur. Kağıt gibi ince Kreplere sarılmış ve içi çeşitli sebzeler ve karidesler ile doldurulmuştur. - Bir anlamda Malezya'nın milli içeceği diyebiliriz. Tam Türkçesi Çekme Çay. Malezyalı olup, Teh Tarik içmeyen sanırız yoktur. Hazırlanması da biraz farklı olan bu çay, iki kap arasında sürekli doldurulup boşaltılarak ve bir damla dahi dökmeden akrobatik hareketler ile yapılıp bir şova dönebilir. Aslında bu dökme işlemi, çayı biraz soğutmak içindir. - Cendol, özellikle çok sıcak olan günlerde daha da ön plana çıkan, farklı bir tatlıdır. Palmiye şekeri şurubu ile en amiyane tabiri ile mükemmeldir. - Çin'deki Yee Sang gibi, Hinava'da Sabah'taki Kadazandusun topluluğu için özeldir. Limon suyundaki sitrik asit sayesinde balık pişmekte. - Sarawak'ın en özel tabağı, laksa Sarawak, hem popüler hem de neredeyse her tarafta bulunan bir tabak. Tavuk suyundan yapılma koyu sosu, hindistan cevizi sütü, sarımsak, biber ve demirhindi gibi malzemelerden yapılır. Ülke genelindeki diğer laksalara hiç benzemez. Oldukça zengin bir tada sahip özel bir yemektir. - Taze bambu çubuklarının içine yerleştirilen tavuk parçaları, zencefil, sarımsak, kara biber, limon otu ve körpe tapiyoka yaprakları gibi malzemelerden oluşur. Aslında pirinç şarabı ile yapılsa da, günümüzde bu katılmadan da yapılmaktadır. - Ağ şeklindeki pğankek olan Roti Jala, sulu hamur, yumurta, tereyağı ve hindistan cevizi sütünden yapılan en benzersiz Malay tabağıdır. Bir süzgeç sayesinde kızgın tava üzerine ağ şekli verilerek yapılan pankek, gerek tatlı gerekse soslu olarak hem tuzlu hem tatlı yenebilen bir yemektir. - Ais kacang veya Air Batu Campur, Malezya'nın en popüler tatlısıdır. Kimi zaman üzerine dondurma konularak da satılır. Özellikle sıcak günlerde veya baharatlı bir yemek sonrasında çok iyi gider. Hemen hemen tüm restoranlarda bulabilirsiniz. - Ambuyat, kimi zaman Nantung olarak da adlandırılır. Kalın ve yapışkan bir görünümde olup sos içine batırılarak yenir. Özellikle Sabah bölgesinde Murut ve Kadazan, Sarawak'ta ise Bisaya'lar arasında çok popülerdir. Malezya 10 milyon yaşındaki yağmur ormanları ile 8,000 yaşındaki mercan kayalıkları arasında yer alan ada, egzotik florası ve nadide yaban hayatı ile beş yıldızlı tatil ortamının entegre edebilmiş olduğu nadir yerlerden birisidir. Malezya'nın sahip olduğu diğer güzellikleri keşfetmek için, bir devlet kuruluşu olan Malezya Turizm Tanıtma Ofisine ait, malezyatatilcenneti. com websitesine de göz atabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meksika-buyuculuk", "text": "Meksika her ne kadar koyu katolik bir ülke gibi gözükse de, Hristiyanlık İspanyolların dayatması ile ülkeye ve kültürlerine giriş yaptığı için içten içe pagan geleneklerini korumaya devam etmişler. Kimileri bunu Hristiyanlık ile birleştirmiş, kimi ise gizliden gizliye uygulamaya devam etmiş. Halen Meksika'da pagan kültürden gelen büyücülük yaygın ve aleni şekilde devam ediyor. Meksika'da halkın hayli fazlaca bir kısmı halen büyücülük yapan kişileri ziyaret ediyor ve hayatlarını bu kişiler aracılığı ile şekillendiriyor. Hatta Meksiko'nun göbeğinde Mercado Sonora adında büyü malzemeleri satan oldukça büyük bir pazar var. Bu pazarda ayı kılından, kurt dişine, büyü bebeklerine kadar büyü için gerekli her türlü malzemeyi ya da hazır satılan aşk iskirlerini, çocuk sahibi olmayı sağlayan içecekleri bulmak mümkün. Hatta arzu edenler tarot falı da baktırıyor. Turistlerin çok uğradığı bir mekan olmadığından fal gibi hizmetler için iyi İspanyolca bilgisi şart. Hatta iyi İspanyolca bilenlerin kahve falı bakarak zengin olması bile mümkün. Son dönemlerde çok meşhur olan Türk dizileri yüzünden Meksikalılar kahve falına epeyce merak sarmış durumdalar. Meksiko'ya gidicek olupta Mercado Sonora nerede diyenler için haritayı şöyle bırakıyorum. Büyü, büyücülük, cadılık, şamanizm bunlar Meksikalıların köklerinden geldiği için herhangi bir Meksikalıdan bile derinlemesine bilgi alabilirsiniz. \"Curandera\"ları, şifacı diye tabir edebiliriz. Hastalıkları bitkisel arındırma, tütsüler gibi yöntemler ile tedavi ettiklerini iddia ediyorlar. Birçok Meksikalıdan doktorun çözemediği derdimi curendera ya da curendero çözdü diye duyabilirsiniz. - Zihinsel, fiziksel, duygusal veya ruhsal olarak herhangi bir kişiye, nesneye ya da canlıya zarar vermemek. - Kişinin hayatının yolu ve kaderi ile ilgili karar verme hakkını çiğnememek. Yani böyle bakınca aslında popüler olarak kullanılan hemen hemen tüm büyü tipleri siyaha giriyor. Şamanlar ise, curandeların ve brujaların tüm bilgi birikimine sahip ve yol gösterici ilahi kişiler olarak tanımlanıyor. Brujalardan dilenilen her türlü şey talep edilebilir, yalnız karşılığı verilmek zorunda. Mesela bir brujanın huzuruna çıktığınızda öncelikle kendinizi onun hizmetine sunmak zorundasınız yoksa büyük ihtimalle sizinle muhattap olmaz. Yani bir bruja talep ettiğiniz büyü karşılığında, sizden bir tavuk kesmenizi ve bunu fakirlere dağıtmanızı da isteyebilir, uyurken gizlice kız kardeşiniz saçını kesmenizi de ya da adam öldürmenizi de. İddiaya göre Slyvester Stallone Veracruz'da çok ünlü bir brujonun karşısına çıkmış ve hizmetini sunmuş. Ne istediği bilinmiyor ancak söylenene göre karşılığında brujoyu kendi filmlerinden birisinde oynatmış. Ben internetten araştırma yaptım ama buna dair en ufak bir bilgi bulamadım. Bilen varsa haber versin. Görünen o ki, brujalara vereceğiniz hizmetin boyutu, talep ettiğiniz şeyi ne kadar çok arzuladığınız ve ne kadar aciz olduğunuz ile alakalı. Sosyal medyanın günlük hayatımıza girmesi ile birlikte falcılar, büyücüler ve brujalar sosyal medyada da yer almaya başladılar. Hatta bir kısmının ciddi sayıda takipçisi var. Merak edenler için bir kaç bruja hesabı şöyle.. Daha çok Tatianna Tarot olarak bilinen Tatianna Morales, okumaları, ilham verici mesajları ve eğlenceli cadı capslerini paylaşmak için instagramı kullanan sezgisel bir tarot uzmanı ve ritüel uygulayıcısıdır. Kehanetleri günlük yaşama dairdir. La Loba Loca genellikle bitkiler ve öz sağlık konularında ipuçları paylaşır. Loba ayrıca, instagram üzerinde olumlu mesajlar, ev ilaçları öğeler sunmaktadır. Sloganına sadık olarak, Bri Luna olarak da bilinen The Hood Witch, Afro Amerikan ve Meksikalı karışımı yaklaşık 236 bin takipçisine, sevgi notları, kişisel bakım ipuçları, komik bruja capsleri paylaşıyor ve takipçilerini kristaller, adaçayı, temalı tarotlar ve kitaplar gibi bir dizi ürünle kutsayarak hizmet ediyor. Chiquita Brujita, bir falcı ve bruja dansçısıdır. Boricua'nın instagram hesabı, dans, direniş, sevgi ile dolu. Bir şifacı, manevi danışman, ruhsal ve zihinsel sağlık savunucusu. Instagram'a serpiştirilmiş şiirler ve kısa videoları ile yaklaşık 100 bin takipçisine güç ve güzelliğin sadeliğini hatırlatıyor. Indigemama bir içsel danışman, sağlık koçu ve şifacıdır. Üreme sağlığı ve annelik üzerine odaklanan çalışmalarıyla Mesoamerikan rahim bakım teknikleri konusunda takipçilerini eğitmek için hesabını kullanıyor."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meksika-hirsizlik", "text": "Meksika ve diğer Orta ve Güney Amerika ülkelerine giden kişilerden hep bir hırsızlık, gasp, soyulma hikayesi dinleriz. Dinledikten sonra ya tedirgin oluruz ya da dikkatsizliklerine verir geçeriz. Ben dinlediğim hikayeleri hep dikkatsizliklerine verip geçmiştim, ta ki başıma Meksika'da hırsızlık gelene kadar. Meksika maceramı kronolojik sıra ile anlatmayı planlıyordum ancak o kadar bir extreme olay ile karşılaştık ki, hikayeyi Meksika'da ki başka gezginlerden de duymaya başlayınca, sizin de kulağınıza gelmeden öncelikli olarak anlatmaya karar verdim. Merida'dan Holbox'a giderken rezervasyon yaptığım hostelden gece otobüslerindeki hırsızlık vakalarına yönelik bir e-posta aldım. Detaylı olarak gece otobüsünde gerçekleşen hırsızlıklardan ve gideceğimiz ada da ATM olmadığı için yaşanan sıkıntılardan bahsediyor, özetle tatiliniz kaka olmasın diyordu. E-postayı okudum ve amaaaan bunu saftirik gringolar için yazmışlar diyerek umursamadan sildim. Zaten ne zaman kendime olan özgüvenim tavan yapsa ve benim başıma asla gelmez dediğim anda o şey tam olarak gelir beni bulur. Yine öyle bir gündü ve ben farkında değildim. Pardon gece. Otobüs kalkmadan önce otobüs şoförü, tüm yolcuları tek tek cep telefonlarına ve kimliklerine sahip çıkmaları gerektiği konusunda uyardı. Şoförden böyle bir uyarı gelince, olmaz ama hani ya olursa diyerek aslında giysilerin içine giyilmesi gereken pasaport çantamı aldım ve tshirtin altına gizledim. Ben cam kenarında solda, Emre ise sağımda oturuyor, içerisinde laptop, 2 kamera, kindle, sd kartlar, cüzdan, tripod vb tüm elektronik ve değerlilerin bulunduğu çanta ise ben ve camın arasında yerde duruyordu. Bulunduğu konum itibari ile güvenli olduğuna ve kimsenin alamayacağına oldukça emindim. Kafamdaki tek sıkıntı Emre'nin şortunun sağ cebine koydu kindle'ı idi. Sağ cebinden çalınabileceği düşüncesi ile tedirgindim. Otobüsün gece 11.30 da kalkması, Chiquila'ya sabaha karşı 5.30'da varacak olması ve benim otobüse biner binmez uyuyan tiplerden olmam nedeniyle muhtemel bir açık hedef haline gelmiş olmam olası. Önümüzde, koridorun yan tarafında oturanlar, inenler binenler ile sürekli bir dikkat etme halinde olsam da, gecenin ilerleyişi ve önümdeki sarhoşların inmesi ile kendimi uykunun tatlı kollarına bıraktım. Gece saat 3-4 civarı otobüs bir noktada durdu ve tüm ışıklar yandı. Otobüs şoförü yine gelip herkese eksik bir şeyleri olup olmadığını kontrol etmesini söyledi. Emre şöyle bir ceplerini kontrol etti ve her şey tamam problem yok dedi. Ben ise eksik bir şey var mı diye çantaya doğru uzandığımda çantanın olmadığını fark ettim. Çantayı ararken yan koridorda başka bir koltuğun altında bulduk. Tabii ki içi boştu. Hafifliğinden ve şeklinden çok net bir şekilde anlaşılıyordu. Çantanın nasıl olup da oraya gittiğini anlamaya çalışırken, uyumadan önce boynuma geçirdiğim pasaport çantasını ve acil durum paralarımı kontrol ettim. Neyse ki onları kaptırmamıştım. Asla kaybetmemek gereken 3 şey neydi? Pasaport, pasaport ve pasaport. Pasaportun sağlamda olduğuna emin olduktan sonra küçük bir rahatlama yaşasam da, laptopu kaptırmam ile birlikte işte yaşayacağım sorunları kafada kurunca panik hali devam etti. Şoför ön tarafa gelmemi isteyince, uyurken sandaletlerimi çıkartmış olan ben, bıraktığım yerde sandaletleri de bulamadım. Onlar da gitmişti. Adam fırsatını bulsa donuma kadar alacakmış demek ki. Otobüsün normalde 3-4 numaraları koltukları boş olur. Şoförün ve muavinin eşyaları yer alır. 3-4 numaralı koltuğa oturtulmuş ve beti benzi atmış bir adamın ayaklarının önünde, benim tüm elektronik eşyalarım yer alıyordu. Bu da benim, bu da benim derken, tek tek geri aldım hepsini. Cüzdanı aldığımda şoför içindekileri kontrol etmemi istedi yine. O esnada adam \"Complete completo\" hepsi tamam gibi bir şeyler zırvalıyordu. Cüzdanı tamamen aldığı için içini boşaltma ihtiyacı hissetmemiş ne de olsa. Yaşadığım sinir harbinin içerisinde adama Türkçe bir şekilde bağırıp çağırırken, arkadan Emre'nin sesi geldi \"Ama hayatım adama bağırmana gerek yok ki, insanlar zevkten dolayı hırsızlık yapmaz, aç oldukları için yapar\". Benden ise \"NEDEN BAĞIRMAYACAKMIŞIM BEEEEE!\" şeklinde bir yanıt geldi ama ne hırsızın ne de otobüsteki diğer kişilerin bu diyaloglardan bir şey anladığını sanmıyorum. Uyuyup uyandığım vakitler arasında hatırladığım tek şey, dik duran çantamın bir ara devrildiği ve benim yeniden kaldırdığım idi. Adamın ön koltuğun altına girip, çantayı çekip alacağını hiç düşünmemiştim. Neyse ki sonu çok da kötü bitmemiş. Cep telefonu da nasihat niteliğinde olmuş.. Geçmiş olsun.. ilk satırları okurken dondum kaldım. Neyseki sonuç tatlıya bağlanmış. telefonun içindeki bilgiler de önemli tabii. Geçmiş olsun. Çok büyük geçmiş olsun önemli olan pasaporttur gerisi hikaye ama yinede dikkatli olmak lazım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meksikada-diego-riveranin-izinde", "text": "Diego'dan bahsedeceksek eğer Frida'yı anmadan olmaz. Frida ile ilk tanışmam 2002 yılında çekilen Frida filmi ile oldu. O zaman daha lisedeydim. Cebimizdeki üç kuruşu kitaplara yatırdığım, kitap değiş tokuşu yaptığım, internette chat odalarından pek fazla bir şey olmayan günlerdi. Vizyona giren filmleri, sanat filmlerini, belgeselleri nereden buluyor, nasıl takip ediyordum hatırlamıyorum. Bir şekilde Frida filmini duymuş ve izlemek için can atıyordum. Çorlu'da bir asker sineması var bir de alışveriş merkezinin üst katında üç beş salonluk bir cep sineması. Film acaba gelir mi, gelmez mi diye heyecanla bekliyorum ve bir gün Yaprak muhteşem haberi verdi. Frida gösterimde... Hemen gittik biletlerimizi aldık. Salonda Yaprak, ben ve sanatsever bir çift daha var, toplam 4 kişiyiz. Karışık duygular içerisinde filmi izlerken tanımadığım bir kadına Frida'ya hayranlığım artarken, Diego'dan ve hatta tüm pipili varlıklardan nefret ediyorum. Film çıkışında Frida için üzülüyor, ağlıyor, bir ergen olarak tüm kinimi Diego üzerinden kusuyorum. O andan sonra Frida benim için bir melek hatta idol, Diego ise tam anlamıyla bir karakoyun. Boyu devrilesice Diego! Meksika'nın Michelangelosu olarak tanınan Diego Rivera hayatını ülkesinin yanı sıra farklı yerlerde de geçiriyor. Devlet bursu ile Madrid'de eğitim aldıktan sonra Paris'e taşınmış ve Modigliani'nin de içerisinde olduğu çağdaşları ile birlikte vakit geçirmiştir. Komünist rejime duyduğu sempati ile bilinir ve ilerleyen dönemlerde Frida ile evlerinde Troçki'yi ağırlayacaklardır. Resimlerinde ezilen işçi sınıfının yaşadığı sıkıntıları sık sık vurgular Diego. Resimleri ve politik duruşu ile yaşadığı dönemde tanınan ressamlar içerisindedir. Hatta öyle popülerdir ki, Rockefeller ailesi Diego'dan plazalarının lobisinde yer alacak bir mural sipariş eder. Kavşaktaki Adam isimli eserin içerisine Diego'nun Lenin portresi dahil etmesi ile Rockefellerlar ile Diego arasında anlaşmazlık çıkar. Rockefellerlar, muralden Lenin'in kaldırılmasını talep eder. Diego'nun politik duruşundan taviz vermeyerek Lenin'i kaldırmayı red etmesi ile duvar Rockefellerlar tarafından yıkılmış, resim imha edilmiştir. Bu imha edilen muralin taslakları ise içinde bulunduğum Anahuacalli Müzesi'nin ikinci katında karşıma çıkıyor. Meksika'da Diego Rivera'nın bir muralini sapasağlam bir şekilde Meksiko Ulusal Saray'ın merdivenlerinde bir diğerini de Soumaya Müzesi'nde görme şansı yakalıyorum. - History of Mexico Rivera'nın büyük bir duvar resmini Ulusal Saray'ın avlusunda merdivenlerden yukarı çıkarken tam karşınızda göreceksiniz. 1929 ve 1935 arasında boyanmış olan duvar resmi, Meksika'nın tarihini anlatıyor. Ölmeden önce görülmesi gereken tablolar arasında yer alıyor. - El Matematico - En la Fuente de Toledo - Still Life with knife and Fruits by the Window - La Tehuana, portrait of Mrs. Dolores Olmedo Patino - Las Sandias - Man in Control of the Universe - La Revolucion rusa - La dictadura - Danza de los Huichilobos - Mexico folklorico y turistico - Leyenda de Agustin Lorenzo - Labors of the Mexican People - Dream of a Sunday Afternoon in the Alameda - La Era, 1904 - Landscape - Seated Woman - The alarm clock - Urban Landscape - La Quebrada - Rio Juchitan Merhabalar, okuduğum yazıda dikkatimi çeken değinmek istediğim nokta fridanin diegosu olarak varligi tanimlanan meksikali ressamin varlık tartismasinin bu noktada devam etmedigi yönünde ki celiskidir. Yani fridanin diegosu olan ressam populerligini kazandigi bu nokta da hakkına vermiş bulunmakta. Mesleki olarak popüler olamayisinin eleştiri frida üzerinde yapilmayabilirdi diye düşünüyorum. Diego ünde tavan yapmis. Frida biraz da zamaninin kadin ressam kahramani yani ünü sadece resimden gelmiyor. Kirilan kemiklerini ve hayatini sanata cevirerek disa vurmasi ve bunlari da gel hanim sende resim yap destegiyle kolaycacik olmuyor. O zamanlarda bircok kadin ressamin eşinin golgesinde isimsiz kahraman oldugu da goz onune alinirsa is bambaska yerlere gidiyo. Diegonun başarisi illa ki tartisilmaz ama erkek olarak birseyleri cok cok daha kolay yapma zamaninda Frida ile ayni keseye konup degerlendirilemez. Ben ozellikle bir taraf tutmuyorum ama erkek degil mi haketmis.. saka bir yana eserlerine ne derece bir haksizlik yapilmis ya da hala yapilmakta bilmiyorum.. ama bu simdiki magazin basinina benzemiyor mu iliskiler disariya yansitildiginda ve toplumun deger yargilarina gore kim madur ise o prim yapiyor.. bkz Ahmet Kuralin yetenekli olmasina ragmen bitmesi. Öncelikle bu çok güzel yazı için teşekkür ederim. Diego'yu kendi gerçekliği ile bize tanıtmanız çok iyi oldu. Frida' yı daha çok tanıdığımız ve yaşadığı zorlu hayatta verdiği mücadeleye duyduğumuz saygı, ilişkilerindeki olumsuz Diego algımız tabi ki Frida'nın yeteneği onu hep öne çıkarıyor. Ama ben önceki okuduklarımdan hatırladığım kadarıyla iyi, bilinen ve aranan bir ressam olduğunu biliyordum. Ama ona olan olumsuz duygularım onu tanıma, araştırma isteği uyandırmamıştı. Ama şimdi sayenizde öğrenmiş olduk. Sevgiler. Beklediğim yazı 🙂 Boyu devrilesice Diego'yu eleştirebileceğim tek konu minnak bi kadını çok üzmesi. O kadar. Eserlerini senin sayende inceledim ve bayıldım. Otoritelere kafa tutabilmiş bir sanatçı olması da ayrıca gayet sorgulayan ve prensiplerini paraya satmadığının kanıtı olduğu için bir kez daha sevdim. Frida mı, Diego mu denilince sanat olarak değil, ilişki olarak algılıyorum. O zaman Frida diyorum. Dehalar genelde bencil olur. Dahi bir erkekle mutlu olan kadın az benim bildiğim kadarıyla."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meksikaya-gitmeden-once-bilinmesi-gerekenler", "text": "Amerika vizesi sahip olanlar 180 güne kadar vizesiz seyahat edebilmektedir. Türkiye'den elektronik vize ile giriş yapılabilir. Dış işlerinin sitesinde uçak ile girişlerde 30 gün dese de, kapıdan giriş yaparken 180 gün almak ya da internetten vize bitmeden uzatabilmek mümkün. Picante acıdır. Muy picante çok acıdır. Chili biberi tuttuğunuz elinizi başka bir yerinize sürmeyin. Sonu acılı olabilir. Chili biberlerinden Jalapeno sadece acıdır, ama haberano öldürücüdür. Meksika'lı bir annenin ya da kadının sunduğu yemeği yememek büyük saygısızlıktır. Meksika mutfağı sadece etten oluşmaz, deniz mahsülleri de çok yaygın ve lezzetlidir. Meksika'da kahve üretimi yaygındır ancak tarım ile geçinen halk fakir olduğu için kahve tüketmezler, tamamını satarlar. Oaxaca, Veracruz ve Chiapas'ın kahveleri en meşhurlarıdır. Benim favorim ise Chiapas. Kola tüketimi çok yaygındır. Coca Cola, Nestle ve Pepsi yer altı sularının tamamına sahiptir. Bir şişe coca-cola 3 peso'ya, bir şişe su 8 peso'ya satıldığı için, fakir olan halkın tamamı su yerine kola tüketmekte ve bağımlı hale gelmektedir. Tequila hem bir içki hem de Meksika'da Tequila'nın üretildiği şehir. Tequila ile Mezcal birbirine çok benzeyen içkiler, sadece üretildikleri bitkiler birbirinden farklıdır. , Tequila limon suyu ya da domates suyu ile servis edilir. Yudum yudum içilir. Bir yudum tequila, bir yudum domates suyu. Meksika'ya giden en uygun uçuşlar Cancun ya da Mexico City'e iner. Bazı taksilerde taksimetre bulunmaz, fiyatları önceden belirlenmiştir. Dolmuşlarda ücret ödemesi, dolmuştan inerken yapılır. Çoğunlukla uzun yol otobüsleri yemek molası vermiyor, 5 10 dakikalık ihtiyaç molaları oluyor. Bu esnada otobüse binen satıcılardan ya da otogardan yemek temin edilebilir. Otobüsler çok soğuktur. Otobüslerde klimayı öyle açıktır ki, mola esnasında otobüsten indiğinizde dışarıda yaz, otobüsün içerisinde kış hüküm sürüyor sanırsınız. Meksika oldukça büyük bir ülke olduğu için eyaletler arasında saat farkı bulunur. Seyahat ederken gözden kaçırmamak gerekir. Otobüs firmalarının her birinin kullandığı terminal farklıdır. Genel olarak sınıflarına göre ayrılırlar. Şehirde tek bir otogar bulunmaz. ADO ve OCC gibi birinci sınıf otobüs firmalarının yanı sıra, El Mayan gibi ikinci sınıf firmalar ve dolmuş tadında collectivoların yer aldığı küçük terminaller de vardır. Her bütçeye ve konfor grubuna göre ulaşım seçenekleri mevcuttur. 2. sınıf gece yolculuğu yapan otobüslerde hırsızlık olabilir. Nasıl soyulduğuma dair yazıyı okumak için.. Meksika'da tren ile ulaşım çok yaygın değildir. Meksika çok büyük bir ülke olduğu için uzak mesafeler için uçak kullanmak daha ekonomiktir. Ülke içerisinde 3,5 saatlik bir uçuşu 50 dolara alabilmek mümkündür. Uber yaygın olarak kullanılıyor. Taksiden daha uyguna gelir. Misafirperverlikte Türklere çok benzerler. Kesinlikle hiçbir yerde hesap ödetmezler ve kendi evinizdeymiş gibi hissetmeniz için ellerinden geleni yaparlar. Buluşma saatlerine geç kalırlar ve elleri biraz ağırdır. Bazı bölgelerde sokak aydınlatmaları zayıf ve doğal yaşam çok coşkulu. Bu nedenle hava karardığında bir fener bulundurmak faydalı olur. Kimi ATM'ler Meksika pesosu veriyorken, kimileri Amerikan doları veriyor. Üzerindeki işarete dikkat. Meksikalıların aile ve arkadaşlık ilişkileri bizlere benzer. Elti, görümce, kaynana ilişkileri hep karışıktır. Meksika'da 34 yer Unesco Dünya Mirası listesinde yer alır. İnsanlar çok arkadaş canlısıdır, yardıma ihtiyacınız olduğunuzda herhangi bir kişiye sormaktan çekinmeyin. Herhangi bir yere gitmeden önce internetten araştırma yapmak kolaylık sağlar. Birçok müzede İngilizce açıklama bulunmaz ya da gideceğiniz tarihi alana giden herhangi bir araç olmadığını söyleyebilirler ama unutmayın ki, oraya gidip yiyecek ve hediyelik eşya satan bir çok Meksikalı'nın kullandığı bir toplu taşıma aracı vardır ve çoook ucuzdur. Pazarları bizimkilere benzer. Her türlü yiyecek, giysi ve ihtiyaç duyulan malzeme temin edilebilir. Nazara inanırlar. Nazar boncuğu onları çok mutlu edecek bir hediyedir. Büyücü, muskacı, kırık çıkıkçı çok fazladır ve birçok insan bu kişiler aracılığı ile tedavi olmayı tercih eder. Sim kart almak çok kolay. Pasaporta gerek yoktur ve hemen aktive olur. En uygun fiyatlısı Telcel'dir. Meksika güreşi önemli bir aktivitedir. Arkadaşlarla gidip, içki içerek seyretmek ise pek keyiflidir. Meksika'da sanat sanıldığından çok daha gelişmiştir. Frida Kahlo çok değerli bir sanatçıdır. Onun kalitesinde 1000'lerce sanatçı daha vardır. Meksikalılar Amerikalıları pek sevmez, İngilizce'de konuşmazlar. Gelmeden önce birkaç kelime İspanyolca öğrenmek faydalı olur. Meksika'da festivaller hiç bitmez. Bir yılda yaklaşık olarak 240 festival kutlanır. Meksika vizesiz değil vizeli bir ülkedir. Elektronik olarak aldığınız vize ile 30 gün kalabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/merida", "text": "Meksika'nın göz bebeği, en büyük şehirlerinden biri olmasına rağmen kasaba görünümüne sahip, en güvenli şehirlerden biri olan Merida, Yucatan yarımadasının coğrafi avantajını kullanıp her yıl bir çok turisti ağırlıyor. Benim tamamen bir tesadüfler silsilesi ile gittiğim Merida'ya turistler şehrin havasını koklamak, etraftaki tarihi yerlere ulaşmak ve cenotelerin keyfini çıkarmak için gidiyor. Dünyanın 7 harikasından biri olan Chichen Itza'ya en yakın şehirlerden biri olan Merida'nın ilgi odağı olması kaçınılmaz. Klasik bir koloniyel dönem mimarisine sahip olan şehirin merkezinde her akşam mutlaka yerel bir dans gösterisi oluyor. Maya kökenli yerel halkı gelen turistleri çok sıcak karşılıyor. Yerel yemekler, içki ve gece hayatı Merida'nın dikkat çeken unsurlarından bir kaçı. Merida'yı keşfetmenin en güzel iki yolu şehrin sokaklarında kaybolmak ve belediyenin rehberinin her gün ücretsiz olarak şehri gezdirdiği tura katılmak. Tur hem Merida'nın tarihini hem de kültürünün nasıl şekillendiğini anlamak için mükemmel bir fırsat. Turun ardından şehrin pembe, mavi, kırmızı, sarı ve mor parlak tonlarında boyanmış koloniyel binaları arasında kaybolmak, bir kaç kıyıda köşede kalmış mekan keşfetmek yerli gibi hissettirecektir. Meydandaki lüks, pembe binalardan Katedral'e, hükümet binalarından çok sayıda parka kadar çeşitli ilgi çekici yerleri göreceksiniz. Palacio del Gobierno katedralin karşısındaki köşedeki yeşil alan, yarımadanın tarihini, İspanyolların gelişini, Maya katliamlarını, isyanları, yerel kahramanları ve daha fazlasını anlatan eşsiz, muhteşem freskler bulunuyor. Katedralin hemen yanında bulunan Modern Sanat Müzesi, yemyeşil bir avlu etrafında yer alıyor ve yerel gelenekleri ve bölgelerinin güzelliğini tanıtan Yucatan sanatçılarının sergilerini düzenli olarak sergileniyor. Küçük galeriler, Santa Ana meydanı çevresinde daha güncel, çağdaş sanat eserleri sergilenmektedir. Yerel pazarlar Meksika'nın genelinde olduğu gibi burada da oldukça hareketli. Taze meyve sebzeden, yerel yiyecek ve içeceklerin hepsini bulmak mümkün. Meksikalı birisi ile pazara gidip, yerel lezzetleri tatmak kesinlikle çok keyifli. Ayrıca yerel giysi ve kostüm arayanlar da pazarda ekonomik fiyatlara bulabilir. Merida'da en beğendiğim mekan kesinlikle La Casa de Frida oldu. Önünden geçerken tesadüfen gördüğüm kafe, restaurant Frida temasıyla döşenmiş. Sadece ambiansı görmek için bile bir kahve içilebilir. Civarda gezilecek yerler ise 7 dünya harikasından biri olan Chichen Itza, cenoteler, UNESCO dünya mirasi listesindeki Uxmal antik kenti, sahiller, pembe lagün Las Coloradas olarak sıralanabilir. Merida her türlü bütçeye uygun seçenekler sunuyor. Booking. com'dan, Airbnb'ye kadar bir çok seçenek değerlendirilebilir. Couchsurfing de oldukça aktif. Seçenekler sınırsız, tamamen zevkinize ve bütçenize kalmış. Ben Hostel la casa del Tio Rafa isimli hostelde kaldım. Sahibi ile oldukça fazla sıkıntı yaşadım. Hiç tavsiye etmiyorum. Cochinita Pibil domuz eti sevenler için kaçırılmaması gereken bir lezzet. Düşük ısıda, saatlerce portakal sosu ile pişirilen et acı biberli sosla servis ediliyor. Tabakta ya da ekmek arası olarak ayak üstü yiyebilirsiniz. Acı biberli dondurma ise fikir olarak bir çok kişiye kötü gelse de, mutlaka denenmesi gereken bir lezzet. Benim dondurma ile aram yok, sadece meraktan denedim. Enfesti! Bunların yanı sıra tüm Meksika yerel lezzetlerini pazarlarda ve sokaklarda tadabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meteora-manastirlari", "text": "Yunanistan ana karasında Selanik'e 4, Atina'ya ise 5 saatlik mesafede yer alan Meteora manastırları, yüksek kayaların üstünde yer alıyor. Kelime anlamı havada asılı anlamına geliyormuş. Gerçekten de karşımda dikilirlerken sanki dünyayı gökyüzünden izledikleri izlenimine kapılıyorum. Bu manastırların temelini 11. yy'da yalnız kalmak ve kendini tanrıya adamak isteyen dindar kişiler tarafından kurulan ahşap yapılar oluşturmuş. Daha sonra 14. yy'da Megalo Meteoron denilen Büyük Meteora manastırının kurulmasıyla bütün manastırlar Meteora ismi ile anılmaya başlamış. Bir dönem 24 manastır faaliyetteyken, dünya savaşı ve Yunan iç savaşı sırasında hedef haline gelen manastırlardan bugün 6'sı faaliyette. Manastırlara ulaşabilmek için Kalambaka'dan saat 09:00 veya 13:00'de kalkan otobüslerden birisine binip Büyük Meteora'nın önünde inmemiz gerekiyor. Dönüş konusunda ne yapacağımızı bilmiyoruz çünkü otobüs şöförü sadece yukarı çıkarttığını aşağıya inerken yolcu almadığını söylüyor. Yani bir araç kiralamaya ya da taksi tutmaya mecbur bırakılıyoruz. Neyse ki yürüyüş ve trekking konusunda bir sıkıntımız olmadığı ve şansımıza havada çok güzel olduğu için bir sorun yaşamıyoruz zira Büyük Meteora ve diğer manastırlar arasındaki mesafe kmler ile ifade ediliyor. Her manastırın kapalı olduğu günler mevcut yani bir günde tüm manastırları ziyaret etmek imkansız. Manastırlar rahiplerin ve rahibelerin yaşadıkları olarak ikiye ayrılıyor. Bir gün içerisinde bir birine yakın ve açık olanları tercih etmek akıllıca olacak ancak bizim yarım günümüz var ve tüm manastırları görmek istiyoruz. Büyük Meteora manastırına ulaşabilmek için tahminen 100 basamak indikten sonra 200 tane daha çıkmamız gerekiyor. Etrafa bakıp, turistlerin fotoğrafını çekerken saydığım basamakların rakamını karıştırıyorum. Manastıra giriş ücreti 2 ve Sultanahmet'in girişinde belimize bağladıkları etek gibi burada da bir etek giymemiz gerekiyor. İçeride yaşayan rahiplere saygı göstermemiz gerekiyor. Büyük Meteora manastırında rahip göremiyorum sanki turistler için yapılmış bir mekan gibi.. İçinde yaşanmışlık yok gibi ya da turistler için açılmış kısımlar öyle hissettiriyor. Özellikle eski mutfak ve tabloların bulunduğu salonlar tamamen müze izlenimi uyandırıyor. Çok hoşlanmıyorum buradan çünkü hiçbir yerde tarihi ile ilgili ya da o şeyin neden orada olduğu ile ilgili hiçbir bilgi bulunmuyor. Turist gruplarının yanına sıkışıp bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz ama çok yardımcı olmuyor. En ilginç kısmı olan kuru kafaların bulunduğu oda büyük ilgi görüyor ancak burada da hiçbir açıklama bulunmuyor. Daha sonra yukarıda gördüğüm bir tablonun altındaki şiirden ne olduğunu anlıyorum. Burada yaşayıp ölen rahiplerin kemiklerini ve kafataslarını bir arada saklıyorlar ve Tanrı bir gün gelip onları yeniden canlandıracağına inanıyorlar. Manastırın en ilgi gören kısmı tabiki terası. Karşılaştığımız muhteşem manzara karşısında dilim tutuluyor. Bir süre hiçbir şey konuşmadan sadece seyretmek ve meditasyon yapmak istiyorum ama turistlerin gürültüsünden ve fotoğraf çektirme telaşları yüzünden pek mümkün olmuyor. İlk video denememizi gerçekleştiriyoruz ancak kamera karşısında konuşamadığımı farkediyorum ve başarısızlıkla sonuçlanıyor. Yolumuzu Roussanou Manastırı'na çeviriyoruz. Yürüyerek ulaşabileceğimiz ve en yakındaki manastır burası. Yaklaşık 3,5 km ama yokuş aşağı olduğu için sorun yok zaten bu manzarayı iyice zihnime kazımak istiyorum. Muhabbet edip, etrafa bakarken nasıl vardığımızı bile anlamıyorum. Yukarıya çıkmak için yine yaklaşık bir 200-300 merdiven bizi bekliyor. Ama önce bir sandviç molası veriyoruz. Burada çok fazla turist yok nedenini ise yukarı çıkınca anlıyorum. Burası diğer manastırlar kadar büyük değil, turist grupları hem sığmaz hem de rahatsızlık verir. Büyük Meteora'da yaşadığım hayal kırıklığının ardından buradan hiç ayrılmak istemiyorum acaba rahibeler akşam yatıya kabul eder mi diye aklımın bir köşesinden geçiyor. Rahibede olsa kadın her zaman kadındır. Manastıra kadın eli değdiği daha içeri girerken belli oluyor. Bir manastır ancak bu kadar güzel dekore edilebilir, bir bahçe ancak bu kadar renkli olabilir. O bahçede bir kahve içebilmek ve kitabımdan bir kaç sayfa okuyabilmek için neler vermezdim.. Hızlıca ayrılmamız gerekiyor daha yetişmemiz gereken bir manastır var. James Bond filminin çekildiği manastıra gitmemiz lazım gün bitmeden. Yetişebileceğimizden şüpheliyiz ama denemeye değer. HArika bir görülmesi gereken yer noktası. Bhutan manastırları benzeri özellikleri var. teşekkürler. güzel bir gezi ve yazı. Yazıyı beğenmenize sevindik. Biz teşekkür ederiz. Gerçekten de güzel yerler Meteora ve Yunanistan. Bhutan ölmeden önce görmek istediğimiz yerler arasında ama ne zaman fırsatını buluruz önümüzdeki aylar gösterecek. Meteora'ya gittiğimde çok sıkıldım. Oradaki enerjinin beni boğduğunu hissettim. Ben kiliseleri, katedralleri çok severim, hatta uzun süre oturabilirim, yurtdışında yol üstündeki her kiliseye girerim, ama orada duramadım. Neden duramadığımı kurukafaları gördüğümde anladım ve kendimi dışarı attım. Orada inanılmaz ölü bir enerji var, bence kimse orada mutlu değildi. Great meteora biraz turistik bir mekan oldugu icin ben de sıkılmistim ancak oradan cikip diger manastirlara yurumek, cevreyi kesfetmek ve Roussanou manastirinin o guzelim bahcesini gormek cok keyifliydi. T."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/meteoraya-nasil-gidilir", "text": "Meteora için yola çıktığımızda acaba bir sorun yaşar mıyız yoksa başarabilir miyiz sorusu aklımın bir köşesini kurcalıyordu.. Malum ne de olsa geçen sene Yunanistan'da geçirdiğim 1 ay boyunca dün Meteora'ya gitme denemelerim başarısızlıkla sonuçlanmıştı.. İzmir'den Meteora'ya gidebilmek için bir çok seçenek mevcut. Bunların en kolayı ve rahatı tabiki uçak ancak bilet almak için erken davranmadığımız için bütçemizi zorlamak istemedik biz de diğer alternatif yolları araştırmaya başladık. Meteora'ya gitmeden önce ilk karar verilecek nokta, Selanik üzerinden mi yoksa Atina üzerinden mi gidileceği olmalı. Meteora'ya en yakın konaklanabilecek Kalambaka, Atina'dan trenle yaklaşık 5 saat, Selanik'ten ise 3 saat mesafede. Türkiye'den Atina uçuşları Selanik'e göre daha uygun ancak İstanbul'dan Selanik'e de otobüs seferleri bulunuyor. Burada iş bütçeyi ve zamanı planlayarak rotayı oluşturmaya kalıyor. Bizim tercihimiz İzmir'den İstanbul'a uçup, İstanbul'dan Selanik'e otobüsle geçmek, Selanik'ten ise trenle konaklayacağımız Karditsa'ya ulaşmak oldu."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/miyc-kis-trofesi", "text": "Marmaris Uluslararası Yat Klubü'nün organize ettiği, 6 ayaktan oluşan kış trofesinin 2. ayağına katılma fırsatı yakalayınca; İstanbul'dan İzmir'e, İzmir'den Marmaris'e koşturmacalı bir yolculuk ile vardım. Eski çalıştığım firmanın yelken klubü ile birkaç kez yarışa katılıp, kupa kaldırmıştım ancak bu konuda pek de tecrübeli olduğum söylenemez, tamamen kaptanların yeteneği idi. Yine şansım yerindeydi. Yetenekli bir ekip ve kaptan Deniz'in önderliğinde Santa Klara ile IRC 2 sınıfındaki yarışta yer aldım. Daha önceki tecrübelerim cenova halatı salmaktan öteye geçmediğinden, ekip yapmam gerekenleri sabırla Bilal'e anlatır gibi anlattı. Hatta ilk gün öğrettikleri düğümleri ikinci gün atamayınca yine anlattılar. Suratlar düşmedi. Acaba hayal kırıklığı yaratmadığı için mi? Her neyse.. Yarışın ilk günü adaptasyon süreci nedeniyle pek bir şey anlamadım. Bir de finish hattına çok kısa bir mesafe kala rüzgarın kesilmesi nedeniyle, çok hafif bir yelkenlide olmamıza rağmen oldukça hareketsiz kaldık. İkinci güne sevgili Çağdaş'ın bana yelkenlinin temellerini anlatan bir kitap hediye etmesi ve kendimi daha rahat hissetmemle oldukça keyifli başladım. Üzerine bir de rota değişikliği ve rüzgarın güzel olmasının etkisiyle epey hareketli vakitler geçirdik. Özellikle balon basma ve indirme benim daha önce tecrübe etmediğim ancak oldukça heves ettiğim bir şeydi. Açarken sekiz olması, toplarken suya değdirmemek için uğraşmak oldukça heyecan kattı. Ama en büyük heyecan yarış rotasında olmaması gereken bir balıkçının panikleyerek attığı çapayı bağladığı halatı, yelkenlinin önüne sürmesi ile oldu. Rakibimiz ile kafa kafaya ilerlerken yelkenli halata takılınca, aniden büyük bir sarsıntı ile durduk. Biz halata ulaşıp çıkartamadık, balıkçı da halatı kesmeyi reddedince, ufak bir gerginlik oldu ve sesler yükseldi... Sonuçta duraklama sebebi ile yarışta dereceyi kaçırdık. Tüm aksaklıklara rağmen, son derece zevkli bir yarış oldu benim için. Çok begenerek okudum, gecen yıl mıyc'da yarışmış olmanın heyecanını tekrar yasadım. gecen hafta okudugum yazınıda beni hındıstan'a goturmuştunuz. bu hafta da tesadüf eseri mıyc kış trofe heyecanına goturdunuz. bır sezon boyunce rossınante de tum yarıslara katılmış bir baloncu olarak yazınızı okurken tekrar o gunlere gıttım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/monemvasia-bir-ortacag-korsan-kenti", "text": "Monemvasia'nın üzerinde bulunduğu büyük kaya kütlesi M. S. 375 yılında gerçekleşen bir deprem sonucu ana karadan ayrılıyor ve bir ada haline geliyor. Doğal korunaklı coğrafi yapısı ve strateij önemi nedeniyle Bizanslılar, Franklar, Venedikliler ve Osmanlılar tarafından hep ilgi gören bir konumda olmuştur. Bu şehiri ve kaleyi görünce sanmayın ki burada masalsı hayatlar geçmiş. Burada uzun yıllar boyunca yaşayanlar hep korsanlardı. Monemvasia ismini duyurmaya başlamadan önce Yunanistan Turizm ve Kültür Bakanlığı şehrin doğal dokusunun bozulmaması için gerekli önlemleri alıyor. Restorasyon izni alabilmek için, bir evin orijinal planlarını ya da planlar yoksa orjinal fotoğraflarını sunmak gerekiyor. Bunlar temin edilmeden kimse kafasına göre restorasyon yapamıyor. Zaten Monemvasia'nın içerisinde dolaşırken tarihe gösterilen saygı hissediliyor. İçeride sonradan inşaa edilmiş, uygun olmayan şekilde restore edilmiş, sağından solundan klima motoru sarkan binalar, ışıklı tabelalar görmek mümkün değil, ne mutlu ki! Yunanistan en zorlu zamanlarından geçerken, ekonomik krizle karşı karşıya oldukları evrede bundan yaklaşık bir 10 sene önce Monemvasia Kalesi'nde başlattıkları restorasyonu hiç uzatmadan hızlıca bir kaç ay içerisinde tamamlamış olmaları çok etkileyici. Bu aynı zamanda Ege'nin karşı kıyısında turizme ve tarihe ne kadar önem gösterildiğinin de bir kanıtı. Monemvasia ana karaya bir yol ile bağlı. Kentin kapısından itibaren içeriye sadece yayalar girebiliyor. O tarihi dokunun ortasında, daracık arnavut kaldırımlı sokaklarda dolaşırken tek bir araç gürültüsü duyulmaz oluyor ve kendinizi ambiyansa bırakıyorsunuz. Monemvasia'nın içerisinde yer alan minik kilise düğünler için çok popüler. Burada evlenmek isteyen çiftler uzun zaman öncesinden randevu almak durumunda. Ben de minik bir seromoniye denk geldim. Gerçekten fotoğraf çekimi için de güzel bir yer. O nedenle de tercih ediliyor. Adanın içerisinde hediyelik eşya dükkanları, tavernalar, barlar ve ihtiyacınız olabilecek her türlü dükkan bulunuyor. Dinlenmek için güzel ağaç altı bir kafede oturmak ve deniz manzarasını izlemek çok keyifli. Tabii ki denize girmek mümkün ancak bir plaj hayal etmeyin. Ada zaten kayalık bir yapıya sahip olduğu için kayaların üzerinden merdivenle denize inip yüzebilirsiniz. Şehrin en üstünde bir adet kilise var, gün batımında manzarası muhteşem oluyor zaten yazın farklı bir saatte sıcaktan dolayı yukarı çıkmak çok mümkün değil. Bir de eğer hava karardıktan sonra dönecekseniz yanınıza mutlaka bir tane fener alın. Monemvasia Türk standartlarına göre ucuz, Yunan standartlarına göre pahalı bir destinasyon. Ana karada 6-7 avroya yediğiniz bir salata burada 9 avro civarında. Monemvasia'nın içerisinde bir otelde ya da kiralayacağınız bir evde kalabilirsiniz. Ben burada konaklamayı özellikle tavsiye ediyorum çünkü kentin dışarısında kalanlar genellikle gün ortasında çok sıcak bir saatte gelip, hızlıca gezip hemen ayrılmak istiyor. Monemvasia'nın içerisinde taş evlerde konakladığınızda günün istediğiniz saatinde dolaşıp ara sokakları keşfetme ve Monemvasia'nın ruhunu içinize çekme şansı oluyor. Eğer ben Monemvasia'da konaklamamış olsam bu kadar sever miydim bilmiyorum. Kiraladığım 1+1 taş ev için gecelik Mayıs sonunda 90 avro ödemiştim. Hem de mutfağı kullanıyor sadece çay kahve bile yapabiliyor olmak epey kar ettirdi. Dışarıda konaklama, gidiş geliş ve üzerine ilave yeme içme ile aynı rakama geliyor, yorulduğunuza değmez. Eğer airbnb'ye henüz kayıt olmadıysanız, bu linki kullanarak kayıt olabilir ve ilk seyahatinizde 179TL indirim kazanabilirsiniz. Sayenizde ben de 98TL indirim alırım. Monemvasia, Yunanistan'ın Mora yarım adası üzerinde yer alan, Atina'ya 300km mesafede yer alır. Monemvasia'ya en kolay gidiş Atina'dan araç kiralamak olacaktır. Otobüsle gitmek tabii ki mümkün ancak hem yavaş, hem dolanıyor hem de aktarma yapmak gerekiyor. Atina Sparti, Sparti Monemvasia şeklinde aktarmalı olarak KTEL ile Monemvasia'ya gitmek mümkün. Fiyatlar ve bilet almak için buradaki linki kullanabilirsiniz. Bir haftasonu yeterli ve keyifli olacaktır. Listeme ekledim en mümkün olan en kısa zamanda ziyaret etmek dileğiyle. 9 euroya salata Türk standartlarına göre ucuz mu kalıyor anlamadım :/ ya da dışarıda çok nadir yediğim için bilemedim bir türlü."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/motosiklet-gunluklerim", "text": "Bir gün öncesinde motosiklet üstünde ilk deneyimim ve 60km yol yapmış olmanın verdiği gazla nasıl bir gazsa Erindayı kandırıp yola çıkıyoruz. Hani çok biliyormuş gibi, bildiğim ne varsa Erinda'ya gösteriyorum ve yola koyuluyoruz. Nereye mi, Fil hastanesine.. Hüseyin'e sözüm var unutmadım; gittiğim ülkenin yerel hayvanını görüp fotoğraf çektirince çaldırıcam, ama elephant trekking vb turlarla hayvanlara zarar vermek, ayıba dahil olmak istemiyorum. O yüzden Krabi'de tek şansım fil hastanesine gidip filleri görmek. Erinda kendini motor üstünde iyi hissetmiyor ve yaklaşık 20 30km hız ile yol alıyoruz. Hani arkadaşım George'un yokuş aşağı saatte 80km hıza ulaşmasını düşününce neden motor kiraladım diye sorgulamıyor değilim. Fil hastanesinin adresine internetten ulaşamıyorum sadece kabaca bir tarif var. Krabi'den Trang'a giden yol üzerinde 20km sonra diye. Yol üstünde durdukça insanlara soruyorum ama kimse duymamış. Fil hastanesi diyince şaşırıyorlar. Bir süre sonra bir yol ayrımında hastaneyi gösteren bir ok görüyoruz. Heyecanla sapıyoruz. Arıyoruz tarıyoruz yok. Ne fil var ne hastane. Tüm yol ayrımlarını ve olasıkları deniyoruz Eri ile. Filin bokunu bile görüyoruz ama fil yok. Hani koskaca hayvan saklansa bile görmemek imkansız. Bu arada kaybolur gibi olup harika yerler keşfediyoruz. Eri coşuyor yolların güzelliği karşısında ve bizden başka kimse yok. Öyle bir yerdeyizki telefon zar zor çekiyor ve gerçekten başımıza birşey gelse kimseye yolu tarif edemeyiz. Tam anlamıyla hiçliğin ortasındayız. Yolda zar zorda olsa karşılaştığımız insanlara hastanenin yerini soruyoruz. İngizlizce bilmiyorlar bende biradan dolayı bildiğim için yerel dilde fil anlamına gelen Chang Chang diyerek yolu öğrenmeye çalışıyorum. İlk gördüğümüz bina hastaneymiş ama in cin top oynuyor. Ne insan var ne fil. Sonradan öğreniyoruz ki Pazar olduğu için kapalı. Hastanenin kapandığı gün mü olur yahu.. Esmerald pool'un maviliği karşısında gözlerim kamaşıyor. Fotoğraflarda hiçbir fotoşop yok. Kesinlikle Krabi'de görülmesi gereken yerler listesinde. Bence Railey Beach ile eşdeğer ama aynı saygıyı turistlerden görmüyor sadece yerel halk var burada. Havuza girmek yasak olduğu için diğer doğal havuzlardan birinde serinledikten sonra Esmerald Pool'un yanında dinleniyoruz. Gözlerimizi maviden alamıyoruz. Artık dönmemiz gerek, bütçede sıkıntılar olduğu için yarın Malezya'ya otostop ile gideceğiz. Eğlence vakti.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/mumbai-varos", "text": "Slumdog Millionaire ile tanıdım Mumbai'yi, Mumbai varoşlarını.. Filmdeki ana karakterin doğup büyüdüğü mahalle hepimizin dikkatini çekmiştir. Hatta Amitabh Bachchan'ı görmeye çalışırken bok çukuruna atladığı sahnede fakirliğin ve hayallerin boyutuna vurgu yapar. Hintlileri hep pis biliriz, o yüzden çoğumuz yadırgamaz bu sahneyi güler geçeriz. Öyle değil aslında durum. Olay umut, parasızlık, yoksulluk ve ona rağmen mutluluk.. Nasıl bir arada olur merakımdan, gitmek istedim Mumbai'nin gettolarına. Mumbai varoşları tehlikeli olduğu söylenir. İki seçenek var giriş için.. Ya bir tur şirketi ile anlaşacaksınız ve hayvanat bahçesi ziyaretinden farksız bir \"Mumbai varoşları turu\" gerçekleştireceksiniz ya da orayı bilen bir Hintli arkadaşınız ile gideceksiniz. Ben şanslıydım, Hintli bir arkadaşım gezdirmeyi kabul etti. İlk önce geniş bir caddeye vardık. Sol tarafında Hindu, sağ tarafında Müslüman mahallesi. İki ayrı dünya.. Hindu mahallesine girdik biz. Girer girmez, elimdeki kamerayı görenler poz vermeye başladı. Herkesin neşesi yerinde, gelip geçen ya laf atıyor ya da muhabbet etmeye çalışıyordu. Dar sokak aralarında kaybolurken, tabakhaneleri, tabakhanelerin üstlerinde evleri, çoluk çocuğu, kadınları gördüm, bağrışmalara, gülüşmelere şahit oldum. Parayla saadet olmaz sözü, sanki bu mahalleden çıkmış gibiydi. Sokak aralarında dolanırken, bir grup Hintli kadının sohbetine denk geldim. Sözlerini anlamasamda, vücut dilleri davetkardı. Yanlarına oturduğumda Hintli arkadaşımın tercümesi sayesinde biraz muhabbet edebildim. Tabii derinlere, duygulara inen muhabbetler olmadı, olamadı. Çok isterdim, hayallerini dinleyebilmeyi, mutluluğun sırrını öğrenebilmeyi.. Dip not : Bayrak tam olarak Türk bayrağına benzemiyor. Ayrıca Pakistanlıların kendi banknotlarına bayraklarını kırmızı olarak basmışlıkları var, belki onunla alakalı bir durum da olabilir. Duvarın dibinde teyzelerle oturduğunuz fotoğraf enfes 🙂 Özellikle soldakinin size bir bakışı var! öf yani :)) Takipteyiz! Umarım Hindistan'a en kısa sürede, gönlüne göre bir seyahat gerçekleştirirsin."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/neden-batum-neden-olmasin", "text": "Atatürk Havalimanı'nda ki buluşma noktasına giderken bir yandan kimler gelecek, nasıl insanlar olacaklar diye merak ediyordum. Gökçen, Oburcan, Rahat Yazar ve Ali Yıldırım ile mükemmel 5li blogger ekibini oluşturduğumuza inanıyorum. Çabuk uyum sağladık, ortak noktalarımız çoktu. Hilal ve Pınar bize seyahatte eşlik ettiler. Nino 3 gün boyunca sabırla her sorumuza cevap verdi. İlker sıcak muhabbeti ile içimizi ısıttı. Acara özerk bölgesi Turizm Departmanı sorumlusu David yemekte, Hükümet başkanı Levan Varshalomidze ise çaça ve kahve seansında mütevazilikleri ile bize eşlik ettiler. Herkese emekleri için çok teşekkürler. Özet : 3 gün boyunca çok eğlendik ve fütursuzca yemek yedik. Detaylar geleceeeeeek...."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/olimpos", "text": "Olimpos, Likya yolu üzerinde ve Antalya yakın yerler içerisindeki destinasyonların en popülerlerinden bir tanesi. Eskiden Likya yolunu yürüyen Avustralyalıların, hippielerin akınına uğramış. Son günlerde ise yabancı turistin ülkeye gelmemesi nedeniyle daha çok Türk turistin ve öğrencilerin buluştuğu bir doğa harikası. Olimpos, doğal güzellikleri sebebiyle rant kavgalarının orta noktasında bulmuş kendini. Yanan belki de yakılan ormanlar, yapılan duble yollar ile savaşıyor Olimpos. Sit alanı olduğu için alt yapısı yoğun dönemdeki misafir sayısını kaldıramayacak durumda ama buna rağmen yol yapılmaya devam ediyor. Sebebi ise trafik yoğunluğu... Ama tüm bu eksikliklerini yemyeşil ormanları, yağmurlu zamanlarda şırıl şırıl akan deresi, kocaman bir antik kenti ve misafirperver halkı ile görünmez kılıyor. Ben gözümü Fethiye Kabak Koyu ile açtım. Olimpos'un eski ziyaretçileri, kendini Kabak Koyu'na atıyor artı. Kabak Koyu'nda hep duyduğum şey \"Olimpos bitti, sakın gitme\" idi. Ta ki, bu sene Meksika'da bir hostelde Fuat ile tanışana kadar. Fuat Olimpos'un yerlisi aynı zamanda Olimpos'ta pansiyon işletmecisi. Sezon sonunda yaptığı yurtdışı seyahatleri ile kendini ve pansiyonunu geliştirmeye çalışıyor. Tanıştığım en candan ve misafirperver insanlardan biri olan Fuat'ın ağzından Olimpos'u dinleyince, gitmeye, görmeye ve tecrübe etmeye karar verdim. Hayaller ve gerçekler farklı olgular ama kimse şunu da unutmasın ki, Türkiye'de olması gerekenler ile olanlar arasında da büyük bir uçurum var. - Olimpos'a adım atanların büyük çoğunluğu ilk olarak denizin keyfini çıkarabilmek için kendini sahile atıyor. Ben de öyle yaptım tabii ki. Upuzun bir sahil, bir ucu Olimpos diğer ucu Çıralı. Gezginlerin buluşma ve tanışma noktası. Burcu ile otururken, bir anda Sema çıktı geldi yol sordu. Fas'lı bir arkadaşı ile Likya Yolu'nu yürüyormuş. Arkamızdan geçen Tigris, civara çok hakim olmadığımızı farkedince konuşmaya dahil oldu. Derken bir baktık ki, hep beraber oturup içkilerimizi paylaşıyoruz. Öyle güzel bir buluşma oldu ki, uzun zamandır bu kadar keyifli tartışmalar yaptığımı hatırlamıyorum. - - Adrasan, Olimpos'a kıyasla biraz daha aile mekanı olmaya uygun. Küçük çakıllı plajı, şezlongları ve şemsiyeleri ile belki bir iki gün geçirilebilecek bir yer. Ama öyle bir yer var ki, sahibi Ali hem muhabbeti ile hem de sundukları için, o muhteşem sofra ve manzara için her dolunay gidebilirim. ki, bunda muhabbetin etkisi de büyük. - - Bir türlü gitme fırsatı yakalayamadığım aslında, popomu kaldırmak zor geldiği için yürüyüp gitmediğim Çıralı hakkında sadece duyduklarımı yazacağım. Kamp için Olimpos yerine tercih edilebilir, özellikle kampı sahilde atmak istiyorsanız. Olimpos'taki gibi karışan eden yok. Üstüne duş, tuvalet bulmak mümkün. -"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/olimposta-yapilacak-etkinlikler", "text": "Olimpos'ta yapılacak etkinlikler sadece Olimpos Antik Kenti'ni turlamak ve sahilde denize girmekle sınırlı değil. Tekne turu ile adaları ya da gizli koyları keşfedebilir, Likya Yolu'nda trekking yapıp muhteşem manzaralara şahit olabilir, ATV turu ya da kaya tırmanışı ile adrenalin dolu dakikalar yaşayabilir, şnorkel ile sualtı dünyasını bisiklet turu ile de Olimpos'u kendiniz keşfedebilirsiniz. Tekne turları Adrasan'dan ve Olimpos'tan kalkıyor. Eh tabi Olimpos'ta olunca bulunduğun yerden tur ayarlamak daha mantıklı geliyor insana ama biz Adrasan'da ki Yusuf Kaptan'ın methini çok duyunca onunla seyir yapmak istedik. Yusuf Kaptan otelden servis ile aldırıyor yani Adrasan'a nasıl gideceğim diye düşünmeye gerek yok. İki farklı tur var. Birisi Suluada'ya giden diğeri de koyları gezen. Koyları gezen tur daha atraksiyonlu ve eğlenceli, Suluada ise doğal güzellik olarak ön planda oluyormuş. Atraksiyon denince aklıma bangır bangır çalan bir müzik ve çılgınca eğlenen 18-22 yaş grubu geldiği için Türkiye'nin Maldivleri diye anılan Suluada turunu tercih ettim. Bu seferde çocuklu ailelere denk geldim. God damn it. Olimpos'ta her seviyeye hitap eden rotalar var ama yanımda ekipmanlar olmadığı için tırmanma şansım olmadı. Kaya tırmanışı için ekipman ve rehber kiralayan mekanlara gittiğimde ise şok yaşadım. Yarım gün rehberlik edecek birisi ve yanında ekipmanlar vs ( 4 kişilik grup için kişi başı fiyat) 110 civarı. Kendi ekipmanınız varsa, eminim çok keyifli vakitler geçirebilirsiniz. Sahilin sağ tarafı kayalık, al şnorkeli dal. Detaya gerek yok. Al bisikleti keşfet Olimpos'u. Yalnız sadece asfaltta süreceksen, ince tekerlekli bisiklet seçmeye özen göster yoksa zor oluyor. Olimpos konaklama seçenekleri olarak bir çok alternatif sunuyor. Sahilde kampta atılabilir, doğal evlerde de kalınabilir. Olimpos Likya yolu üzerinde olduğu için bir çok sırtçantalının uğrak noktası. Sahilde kamp atmak yasak ama ciddi bir denetim yok. Sadece sabah jandarma erkenden gelip uyandırıyor ve çadırı toplatıyor. Eğer Likya yolunu yürümüyorsanız, çadır taşımanın ve çadırda kalmanın pek bir anlamı yok. Zaten gün içerisinde yiyeceğiniz yemek parasına, yemek dahil konaklama seçenekleri bulunabiliyor. Ahşap evlerde huzurlu bir sabaha uyanmak gibisi yok. Olimpos'ta fiyatlar birbirine yakın. Sit alanı olduğu için de birbirinden çok farklı yapılarla karşılaşmak mümkün değil. Ben Çamlık Pansiyon'da yaklaşık olarak 10 gün kaldım. Aile sıcaklığında bir mekan, Durdu teyze yemekleri kendi elleri ile hazırlıyor. Mutfağa da kimseyi sokturmuyor. Mutfakta giydiği terlikleri bile ayrı. Bir de burasının çok güzel bir barı var. Yeni yapıldı. Barın oturakları salıncaktan. Hem içki içip hem de sallanmak çok keyifli oluyor. Tabii bir de, işletmenin direği Fuat var. Dünya tatlısı bir adam, misafirperverlikte üstüne tanımıyorum. Giderseniz selamımı iletin. Biraz daha lüks arayanlar için Daphne Tatilevi'ni öneririm. Refiye ve Bülent'in işlettiği mekan, onlar kadar samimi ve şahane dekore edilmiş. Muhabbetlerine doyum olmuyor. Otele değil de, arkadaşını ziyarete gitmiş gibi hissettiriyorlar. Misafirler özellikle bu nedenle tercih ediyorlar Daphne'yi. Civardaki gezilecek tarihi yerlere hakimler ve ziyaret konusunda da yardımcı oluyorlar. Yemekler şahane. Akşamları kurulan uzun sofrada tüm misafirler toplanıp, birlikte yemek yiyor ve keyfine doyum olmayan sohbetler yapılıyor. Olimpos'ta gezilecek yerler için aşağıdaki yazıyı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ordu-gezilecek-yerler", "text": "Ordu gezilecek yerler saymakla bitmez ancak bunların içerisinde 5 yer var ki, insanı ağzını açık bırakacak kadar şaşırtıyor. Bir burun düşünün yemyeşil, ucunda bir deniz feneri, sağdan soldan dalgalar vuruyor ve burnun üzerinde tarihi bir kilise ve tek tük çadırlar.. Kilise ve burun adını mitolojideki iki hikayenin kesişiminden alıyor. Anlamak için iki kere okudum, bir kere de Enis'e anlattırdım. Olay şu, iki kızı olan bir kral ve bu kızların bir üvey annesi var. Üvey anne hikayelerde hep kötü olur ya, bu kızlardan kurtulmak için bir hinlik planlar ve öldürülmesi için dağa yollamış. Tam öldürüleceği vakitte esas anaları cennetten bir altın koç yolluyor ve kızlar buna binip Asya'ya doğru uçmaya başlıyor. Biri Çanakkale üstünde düşer ölür, diğeri sağ salim varır. Bu kızcağız sağ salim vardı diye, koçu Zeus adına kurban eder, altın postunu da Lazların kralına hediye eder. İlk hikaye bitti, ikincisine geliyorum. İkincisinde bu hikayeden yıllar yıllar sonra Yason denen eleman yine karışık bir mevzulardan dolayı ejderhanın koruduğu altın postu ele geçirmeye karar verir. Bir ekip kurar, yola düşer. İşte bu Yason'un bu yol üstünde konakladığı yerlerden birisinin Yason burnu olduğuna rivayet edilir. O nedenle buraya Yason ismi verilmiş. Neden bu kadar karışık bir olaylar zincirini anlamaya çalıştım, inanın ben de bilmiyorum. Ordu sahilinde normalde önünden geçtiğinizde yazılarını okumayacağınız bir heykelin altında Rüsumat 4 isimli bir gemiden bahsediyor. Ben de bunu okumayı ve araştırmayı çok seven Ordu'lu arkadaşım Enis sayesinde keşfettim. Metine göre, Rüsumat 4 isimli gemi Kurtuluş Savaşı zamanında İngilizlerin eline geçmemesi için batırılmış, ardından sudan çıkartalıp yeniden yüzdürülmüş ve cephane taşımak için kullanılmış. O dönemin teknolojisi ile böyle bir şeyin yapılmış olması insanı hayrete düşürüyor. Günümüz şartlarında bile böyle bir işlemin yapılması büyük masraflara mal olmasının yanı sıra, büyük zorluklarla gerçekleştirilebiliyor. Denizcilikle ilgilenen yakın kaynaklardan biliyorum 😉 Kurtuluş Savaşı gibi zor ve kaynakların kıt olduğu bir dönemde geminin çıkartılması takdiri hakkediyor. Ünye Belediyesi güzel bir öncülük ile Kaptan'ın Evi isimli köşkü restore edip, yaşayan bir müze haline getirmiş. Nedir bu yaşayan müze derseniz? Bu müzeye girdiğinizde sizi bir halkbilimci önce çocukluğumuzun oyunlarını oynatarak karşılıyor. Ardından da tüm müzeyi gezerken size eşlik ediyor. Neyin ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını anlatarak. Öyle klasik bir rehber edasıyla değil hem de. Sorular sorarak, kelime oyunları yaparak anlatıyor. Müzenin her odasına girip, her şeyi kurcalama, dokunma imkanınız var. Kimse size aman elleme, aman yapma demiyor. Tabii yine de antikalara karşı dikkatli olmak lazım. Çok yayla gördüğümü söylememem ancak gördüğüm yaylalar içerisinde en yeşili Aybastı Yaylası idi. Adeta bir Windows arka planı gibi olan bu yayla güzelliğini hem yeşilliğinden hem de mendereslerden alıyor. İzmir için hep havasına güven olmaz diye ama Ordu ne menem bir yermiş arkadaş. Serinleriz diye geldik İzmir'den ilk iki gün 30 dereceydi hava kavrulduk. Bir de çantada uzun kollular taşıdık. 3. Gün artık yeter, taşıyamam bir şey yanımda dedim. Hava birden bir soğudu, soğuk hava deposuna girmişim gibi titredim.. Misafirperverliği için Ordu Valiliği'ne, Ordu ile ilgili bilgilerini esirgemeyen Enis'e, tüm seyahat boyunca yemek problemlerimle ilgilenen Gökhan'a ve tur boyunca dostluğunu esirgemeyen tüm güzel insanlara teşekkürler.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/palenque", "text": "Palenque'de gezilip görülecek yerlerin başında şehrin adını verdiği antik kent geliyor. Bunun dışında çok fazla bir seçenek olduğunu söylenemez ancak bu antik kenti görmek için turistler şehri dolduruyor. Şehirde görülecek pek bir şey yok. O nedenle şehir yerine cangıl içerisindeki pansiyon ve otellerde kalmak daha keyifli bir tercih. Cangılda konaklama odadan kükreyen maymunların sesini ve tropik kuşların ötüşünü dinleyebilmek adına muhteşem bir tercih. Öyle bir cangıl düşünün ki, çitlerle çevrili olan alandan rehbersiz tek başınıza çıktığınız takdirde geri dönüş yolunu bulamama ihtimaliniz yüksek. Kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünü görmekte zorlanıyorsunuz. Kaldığınız odanın kenarından maymunlar geçiyor. Gece kükreyen maymunların sesini duyunca onların maymun olduğuna inanmakta zorluk çekiyorsunuz sanki maymun değil de puma. Olmadık renklerde kuşlar görüyorsunuz. Yemek yerken simsiyah peluş gibi küçük bir maymun geliyor yanınıza utangaç bir şekilde ve muz istiyor. O an şaşkınlığınızı gizleyemiyorsunuz, bu mu o kadar ses çıkaran maymun diye. İşte böyle bir yer Palenque. Antik kent UNESCO dünya tarihi listesine girmiş olsa da Meksika gezilecek yerler listesinde gerektiği değeri görmüyor. Chichen Itza'dan çok daha görkemli olan kent, yoğun turistik alanın dışarısında kalması nedeniyle Chichen Itza'nın gölgesinde kalmış. Maya uygarlıklarının en önemli kentleri arasında yer alan Palenque ismini 16. yy'da yakınına kurulmuş olan İspanyol kasabası Santo Domingo Palenque'den almış. Palenque antik kenti millattan önce kurulmuş olsa da Avrupalılar tarafından 1700lere kadar bilinmiyordu. Bu tarihlerde bir Mayanın İspanyol rahibe buranın varlığından bahsetmesi ile ortaya çıkıyor. Gömülü olan kentin kazılıp gün yüzüne çıkarılması ise 20. yy'ı buluyor. Bu nedenle de gravürler ve hiyeroglifler ilk günkü canlılığını ve görkemini koruyor. Bu hiyeroglifler Maya kültürünün ve bilgi birikiminin kanıtı. İttifaklar, ticaret, mübadele, savaşlar ve evlilikler hakkında çok fazla şey anlatırlar. Palenque aynı zamanda meşhur 2012 kehanetinin önemli bir noktası idi. Kimilerine göre dünyanın yok olacağını ama Palenque'den başka bir boyuta kapı açılacağına dair inanış vardı. Bu yüzden 2012'de bir çok insan Meksika'ya tek yön bilet alıp geldikleri ve meşhur gün bittiğinde elleri boş bir şekilde antik kentin etrafında ne yapacaklarını bilemez şekilde dolaştıkları hala anlatılır. Durum şu ki, Mayalar kıyamet günü ya da yok oluş gibi inanışlara sahip değiller. Kehanete göre 21 Aralık 2012'de 5000 yıllık yeni bir dönemin başlangıç günüdür. Belki de olmuştur biz fark etmedik. Antik kent çok büyük ve etkileyici, o yüzden tüm günü buraya ayırmanızı öneririm. Ben 13.00'de girdim 17.00'de kapandı ve göremediğim yerler var. Antik kent cangılın ortasında olduğu için güneşten kaçıp saklanabilecek çok nokta var. Konaklama için cangıl ortasındaki seçenekleri tavsiye ediyorum. Benim konakladığım El Panchan bölgesindeki cabanalar internetten rezervasyon kabul etmiyorlar. Gittiğinizde boş ise oda veriyorlar, yoksa şansınıza küsün. Ben bu riski almayı tercih ettim çünkü her zaman tecrübe edilebilecek bir deneyim değil. Börtü böceklere karşı hassas olanlar, giderken buna biraz daha töleranslı gitsinler. Ben Jungle Palace'ta kaldım. Banyosuz çift kişilik odaya 150 peso ödedim. Buraya gelirken Palenque antik kentine giden dolmuşlara binip El Panchan'da inmek istediğinizi söylemeniz gerekiyor. Çoğu dolmuş şoförü oradaki pansiyonların otellerin ismini bilmiyor. El Panchan'da cabanalar arasında fiyat farkı çok fazla yok. Geldiğinizde bir tanesi dolu ise, diğerlerinde boşluk çoğunlukla oluyor."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/panama-izlenimleri", "text": "Ben Panama'ya tekne ile giriş yaptım. Tekne ile giriş yapınca kara sınırından geçen sırt çantalıların maruz kaldığı soruları ve prosedürleri atlamış oldum. Vize için dönüş uçak bileti bile göstermedim. Hatta vizeyi beni görmeden verdiler, pasaportumu tekne sahibi götürmüştü. Panama'da bulunmamın yegane sebebi, Panama Kanalı'nı yelkenli tekne ile geçmek ve ardından ayrılıp Türkiye'ye dönmekti. Hal böyle olunca geçirdiğim süre boyunca marinada konakladım; en güvenli noktalardan birinde. Panama'da görüştüğüm ilk kişi Burcu oldu. Burcu o dönemde erkek arkadaşı ile birlikte Panama City'de yaşıyordu. Ben kendisi ile yeni tanıştığım için söylediklerini dikkate almamıştım. Burcu Panama City'de Uber olmadan sokağa çıkamadığından, durak taksilerine güvenemediğinden, çok fazla hırsızlık ve gasp olduğundan bahsettiğinde, dünyadan ne kadar kopuk yaşıyor diye düşünmüştüm. Lakin anlattıkları doğruymuş. 4 milyon nüfuslu ülkede, Panama City'nin en turistik yerinde haftanın 2 gecesi elektrik kesinti yaşandı ve söylenenlere bu oldukça yaygınmış. Elektrik kesildikten sonra sokakta olabilecekler, şansınıza bağlı. Ben yanımda iki arkadaşım ile birlikte, sadece keyif için sözlü tacize uğradım. Yanıt vermedik, verseydik farklı boyutlara taşınabilirdi. Ben öyle kolay korkan biri değilim ama ilk kez gittiğim bir ülkede yanımda arkadaşlarım olmasına rağmen fiziksel bütünlüğüm için endişe ettim. Panama City'de her mahalleye atım atamazsınız. Bazı mahalleler var medineyetin beşiği dersin, iki sokak ilerlersin kendini gettoda bulursun nasıl kaçacağını bilemezsin. Panama'nın ülke olarak gelir kaynağı kara para olunca, bu ülke geneline yansımış. Ülkede gelir düzeyindeki eşitsizlik, bu gibi sıkıntılara sebep oluyor. Mesela bir çok gökdelen gördüm, içleri boş. Kazanılan parayı aklamak için gökdelen dikiyorlar. Gökdelenler bomboş duruyor. Yabancılar hep üst düzey gelirli işlerde, yerliler ise hizmet sektöründe çalışıyorlar. Bu nedenle yerel halk tarafından yabancılara karşı birikmiş bir öfke var. Bir gün akşam üzeri 5 civarı, markete alışverişe gittik. Marketten çıktığımızda bir polis memuru koşa koşa bize geldi ve bu saatlerde dışarıda olmamızın büyük bir risk olduğunu, güvenlik açısından sıkıntı yaşayabileceğimizi, en kestirme yoldan kaldığımız yere dönmemiz gerektiğini söylediğinde yüzüne gülümser bir şekilde bakıyorduk. Zira kaldığımız mahallenin Panama'nın en güvenli yerlerinden biri olduğuna emindik. Ardından polis memuru bu sokakta iki gün önce 10 dolar için bir turistin bıçaklandığını söyleyince, hostele dönmeye karar verdik. Güney Amerika'dan Kuzey Amerika'ya geçen uyuşturucunun da merkezinde yer alması, yine güvenlik sıkıntılarına sebep olabiliyor. Uyuşturucu kartellerinin turist ile bir işi olmaz, ama kendi aralarındaki sıkıntılar yine de ülkeye yansıyor. Toplu taşımayı kullanma şansım olmadı. Bir kere denedim ama otobüs gelmedi ve sıcağın altında bayılmaya yaklaştığım için yine Uber'e talim ettim. Ben gidemedim ama San Blas adaları muhteşem gözüküyor ve tabii ki Panama Kanalı geçişi unutulmaz bir deneyim. Panama Kanalı'nı gezdiren bir tur gemisi var ancak bu gemi kanalın tamamını geçmiyor. Kanalın geçişi için belirlenmiş minimum bir mürettebat sayısı var, bazen özel teknelerde o kadar mürettebat olamayabiliyor. Panama Kanalı'nı boydan boya geçmek için marinalardaki teknelere iş gücü karşılığında katılabilirsiniz. Bunlar benim bir hafta kaldığım süre boyunca yaşadığım şahsi deneyimlerim. Herkesin deneyimi farklı olacaktır. Kaldığım süre kısa olduğu için her şeyi deneyimleyeme şansı elde edemedim. Lütfen seyahat ederken, bunu göz önünde bulundurun."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/pastel-de-nata", "text": "Portekiz'e gidenlerin ağzından düşürmediği Pastel de Nata nedir? Nasıl hazırlanır? Tarifi sadece 4 kişi tarafından biliniyorsa, nasıl Portekiz'in dört bir yanında satılıyor gibi sorulara yanıt arayacağımız bir yazıya hoşgeldiniz.... Porto seyahatim boyunca löp löp yediğim ve utanmadan her birini instagram hikayelerimde paylaştığım pastel de natayı fiziksel olarak tarif etmem gerekirse, dışı çıtır milföy, içi de yumurtalı ve sütlü hafif bir muhallebiden oluşan minik tart diyebilirim. Fırında pişen muhallebinin üstü yanıp karamelize olduğu için, ilk bakışta minik sütlaçlara benzetebilirsiniz. Rivayete göre Jeronimos Manastırı'ndaki keşişler bu muhteşem tatlıları yapan ve satan ilk kişilerdi. Rahipler, giysiler ve kumaşları beyazlatmak, şarapları ise berraklaştırmak için yumurta akı kullanırlarmış. Tabii tüm bu süreçte artan yumurta sarılarını ziyan etmemek için pasteis de natayı yaratmışlar. İnternette arama yaptığınızda ya da Portekiz'de pastane sırasında ikisini de duyacaksınız. Çünkü pasteis de nata, pastel de natanın çoğul halidir. Yani bir tane sipariş edecekseniz pastel de nata, birden çok sipariş edecekseniz pasteis de nata demeniz gerekiyor ama şakır şakır Portekizce konuşmayan insanlar olarak çok da kafaya takılacak bir durum olduğunu düşünmüyorum. Porto'da geçirdiğim süre boyunca kaç tane alırsam alayım pastel de nata dedim ve kimse de \"Aman yanlış söyledi, pis cahil hahahaha\" diye bir tepkide bulunmadı. Pasteis de nata, yapan yerden yere farklılık gösterdiği için kendi damak tadınıza uygun olanı aramanızı tavsiye ediyorum. Sıcakken daha lezzetli olduğu için sirkülasyonu yüksek bir yerden almakta fayda var. Benim en sevdiğim nokta Fabrica de Nata oldu. Bunun yanı sıra Fabrica de Belem, Majestic Cafe gibi popüler noktaların her birinde tadına bakmak, kendinize uygun olanı bulmanızı sağlayacaktır. Öncelikle ve öncelikle kesinlikle sıcak ve taze olmalı. Pastel de natanın üzerine tarçın ya da pudra şekeri dökebilir ya da sade olarak tüketebilirsiniz. Ben sadece yemeyi daha çok sevdim. Tabii yine damak tadı olayı. Ben yavaş gezmekten hoşlandığım için 4 gün kalmaya tercih ettim. Görülecek yerleri tak tak tak görüp şehir bitiren ve skora koşanlar 1 ya da 2 günde gezebilir."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/patras-apokries-karnavali", "text": "Karnaval diyince aklımıza ilk olarak Rio ya da Venedik geliyor ancak çok daha yakınımızda kutlanan onlar kadar büyük ve eğlenceli bir festival daha var, Patras Apokries Karnavalı. Patras Apokries Karnavalı aslında 2500 yıllık pagan kökenleri olan baharın gelişinin kutlandığı bir karnavaldır. Günümüzde ise, Yunanistann'da Ortodox öğretideki 40 günlük Paskalya orucuna başlanmadan önce yapılan son festivaldir. Bu festivalin ertesi günü Temiz Pazartesi olarak adlandırılır ve orucun ilk günüdür. Patra Festivali tek bir günlük aktivite değil. Eğlenceler yarışmalar 1 ay boyunca sürüyor. Aslında 4 haftasonu süren bir eğlence diyebilirim. En büyük eğlence ise son haftasonu gerçekleşiyor. Festival süresince, hazine bulma oyunları, havafişek gösterileri, konserler, yarışmalar, kral heykelini yakma ve çocuklar için özel geçit törenleri gibi bir çok etkinlik var. Yani halktan her kesimin, tüm yaş gruplarının ve gelen turistlerin de dahil olduğu bir etkinlik. Bu hazırlıkların hepsi tam 1 sene sürüyor. Bu sene Patra Festivalinin en büyük töreni korona salgını yüzünden iptal edildi. Festival iptal edildiğinde Yunanistan'da henüz 3 adet vaka vardı ancak İtalya'da durumlar kötüydü. Patra Festivali'ne de İtalya'dan pek çok kişi geldiği için büyük risk oluşturacaktı. İtalya ile sınırlar kapatılmadı ancak festival iptal edildi. Festivalin iptali halkta büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Aylar öncesinden yapılan rezervasyonlar, hazırlanan kostümler, çocuklara kostüm giymeyeceklerini söylemek ve muhteşem bir sokak partisinin yasaklanması can sıktı. Halk biz ne olursa olsun kutluyoruz diye itiraz etti. Hükümet ise hapisle tehdit etti. En az Türkler ve İtalyanlar kadar bana bir şey olmazcı Yunanlar, cumartesi günü kostümlerini giyip, heykelleri ile geçit töreni yapmaya kalktılar. Bunu gören polis ekipleri, kostümlü ekibi durdurmaya çalıştı ve evlerine dağılmalarını istedi. Sokakta yürümek de mi yasak diye itiraz eden ekibin eve dönmeye niyeti olmadığını anlayan polisler, \"Eh madem gitmiyorsunuz, biz size eşlik edelim\" diyerek ekibe eskortluk yaptı. Bunun ardından Pazar günü tüm katılımcılar kostümlerini giyip sokağa döküldüler. Patras Apokries Karnavalı geçit töreni eksiksiz bir şekilde gerçekleşti. 4 kilometrelik yol boyunca, insanlar kostümler içerisinde dans edip eğlendiler. Caddeye bakan apartmanlarda oturanlar, beğendikleri ekiplere çikolatalar attılar. Geçit töreninin ardından tüm mekanlar ağzına kadar doldu. Mekanlar hoparlörlerini sokağa taşıyıp mekana giremeyenler için müzik yayını yapmaya başladılar. Tüm şehir bir sokak partisine dönüştü. Normalde gerçekleşen havai fişek gösterisi ve kral heykeli yakma seromonisi belediyenin inisiyatifinde olduğu için gerçekleşmedi. Yine de herkes çok eğlendi. Patra Festivali'ne giderken kostüm giymek zorunlu değil ama herkesin kostümlü olduğu bir ortamda gündelik kıyafetle olmak absürt değil ama ben neden giymedim ki diye hayıflanabilirsiniz. Kostüm Türkiye'de çok pahalı ise, Yunanistan'dan da temin edebilirsiniz. Her şehirde rahatlıkla bulabileceğiniz bir japon pazarı zinciri olan Jumbo'dan ekonomik olarak kostüm temin edebilirsiniz. Ben sadece bir adet boynuz ve bir adet pelerin aldım. Evdeki kendi kıyafetlerim ile kombinleyerek, ucuza kapattım. Seneye profesyonel bir kostümle katılmayı planlıyorum. Patra Karnavalı dini takvime göre ayarlandığı için her sene tarihi değişiyor. Temiz pazartesiden önceki haftasonu ya da Paskalya Bayramı'ndan 40 gün öncesi olarak düşünebilirsiniz. 2021 Yılın Patra Apokries Karnavalı 17 Ocak ile 14 Mart tarihleri arasında kutlanacak. Karnavalın en coşkulu zamanını 13-14 Mart olarak düşünebilirsiniz. Planlarınızı buna göre yapın. Patra'da festival süresince konaklama epeyce pahalı oluyor çünkü tüm Yunanistan buraya akın ediyor. Eğer Patra'da bütçenize uygun bir konaklama seçeneği bulamadıysanız, komşu sahil kasabalarında daha ekonomik konaklama seçenekleri olduğunu hatırlatmak isterim. Yalnız şunu unutmayın, bu kasabalarda arabanız olduğu sürece konaklamanız rahat olacaktır. Çünkü Yunanlar festival ve bayram zamanlarında aman çok turist var ben ek otobüs koyayım kafasında değiller. Festival zamanı çalışmak yerine eğlenmeyi tercih ederler. Ben Nafpaktos'ta kaldım. Nafpaktos mesafe olarak çok yakın olsa da, karşı kıyıda yer alan bir kasaba ve köprü ile geçip gitmek gerekiyor. Rio köprü ücreti de, araçlar için 13.50 avro. Taksi ücretine ilave olarak bir de köprü ücreti ödemek durumunda kaldık. Lokasyonu ayarlarken konumu dikkatli seçmekte fayda var. Apokries Festivali sadece Patra'ya özel bir festival değil ancak en büyük festival Patra'da kutlanıyor. Atina'da bazı ufak eğlenceler yapılıyor ama bir festival denemez. İkinci büyük festival ise İskeçe'de gerçekleşiyor. Haftasonu için Türkiye'den arabayla İskeçe'ye giden gelen çok oluyor. Hatta Sakız Adası'nda da bazı kutlamaların gerçekleştiğini okudum, İzmirdekilere benden söylemesi. Patra Apokries Karnavalı'nı kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ediyorum. Tarihten bu yana Patra Apokries Karnavalı'ndan görüntüleri sizin için aşağıda bırakıyorum."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/penis-shrine-chao-mae-tuptim-bangkok", "text": "Yeni bir şehire gittiğimde turistik alanların dışına çıkmaya ve halkın arasına karışmaya bayılırım. Bangkok'un ilginç yerlerini araştırırken bu türbe vari yer ile karşılaştım. Bulması gerçekten çok zor oldu. Swiss otelin bahçesinin derinliklerinde yer alan bu Penis Shrine çoğu kişi tarafından bilinmiyor. Hatta o kadar gizli saklı bir köşedeki bahçede dolaşırken Swiss otel çalışanları gelip bize eşlik ettiler. Şimdi nedir bu penisler topluluğu bir arada derseniz bir nevi bereket tanrısı gibi birşey olarak adlandırılabilir. Çocuğu olmayan insanlar buraya gelip adak adıyorlar çiçek bırakıyorlar.. Duaları gerçekleşip çocukları olduğunda ise bir penis heykeli getirip bırakıyorlar.. Penis sayısının çokluğundan varsayımla işe yaradığını düşünebiliriz. Çok komikmiş valla. ilk defa duydum böyle bi yeri. çok güldüm.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/pepsico-ile-patates-hasadi", "text": "PepsiCo'nun patetesin cipse dönusme hikayesine dinlemek icin davet edildigimde hayir diyemedim. Bloggerlar icin muhtesem 2 gun planlayan PepsiCo ile ilk gun kahvaltının ardından tanışma fırsatı bulduk. Ha PepsiCo'yu zaten biliyoruz diye düşünebilirsiniz ancak biz PepsiCo'nun sürdürülebilir ve organik tarıma desteklerini, ekilen patateslerin tüm süreçlerini detaylı olarak dinleme şansını yakaladık. Toplumsal sürdürülebilirlik, eğitime destek, CO2 salımının azaltılması, cipslerdeki tuz yağ oranının azaltılması, su kullanım verimliliği PepsiCo nun en önem verdigi toplumsal ve sosyal sorumluluk konuları arasında yer alıyor. Ilk gun ekiple tanışma toplantısının ardından Aydın Şefin PepsiCo ürünleri ile hazırladıgı yemekler ile ziyafet çektik. Bu kısmın detaylı anlatımını etkinliğe katılan diger yeme icme konusunda uzman arkadaslara bırakıyorum. Yemek konusunda iyi ya da kötü hiçbir eleştiri yapabilecek düzeyde olmadıgım icin sadece lezzetli olduklarını belirtip geçeceğim. Yemeğin ardından hadi bakalım bu sefer siz yapın biz tadalım diyen Aydın Şef in denetiminde gruplar halinde kendi dipsoslarımızı hazırladık. Arkadaşların hazırladığı soslar nedense çok güzel olurken benimki pek birşeye benzemedi. Burada da birkez daha yemek olayından pek anlamadığım tasdiklenmiş oldu. Yapamam ama yapılanı yemek konusunda üstüme yoktur. Hep beraber yaptığımız Kapadokya turu ise eğlencenin tuzu biberi oldu. Etkinliğin en keyifli kısmı ise finaliydi.. PATATES HASADI!!!!!! Organik olarak üretilen patatesler toplandıktan sonra önce soğuk hava deposuna sonra da fabrikaya gönderilip cips haline geliyor. Şuan yediğiniz cipsleri ben toplamış olabilirim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/punta-allen", "text": "Tulum'un yakınlarında ama aslında bir o kadar da uzağında bir balıkçı köyü Punta Allen. Unesco Dünya Tarihi Mirası listesindeki Si'an Kaan doğal parkının içerisinde yer alan, turizmden nasibini henüz almamış küçük bir yerleşim. Bazen insanın canı kimsenin olmadığı yerlere gitmek, Windows arka planındaki ada gibi bir yerde bir başına olmak ister. Tulum'un turistik atmosferinden sıkılan baş kahramanınız, kendisini Punta Allen'e atmaya karar verir. Yalnız şöyle bir sıkıntı vardır; mesafe 40km olmasına rağmen mevsimine göre gidiş süresi 2-4 saat arasındadır. Toplu taşıma bulunmamaktadır. İki seçenek vardır, bir tur botuna 100 USD ödemek ya da otostop ile gitmek. O yöne giden yoğun bir trafik olmadığı için uzun bekleme süresini göze almak gerekir. Bir de cangılda jaguar olduğuna yönelik bilgiler dolaşır ve üstüne üstlük Mart 2016'da reddite Punta Allen yolunda jaguar resmi düşmüştü. Ufak bir tereddüt, biraz araştırma, kemiklerim jaguara kurban olsun diyerek çıkar yola. Ne demişler hızlı yaşa, genç öl. 20dk sonunda Punta Allen yönüne giden bir pikap aldı. 10km geride bırakırım dedi. Oh ne ala. Yerleştim arkaya, tıngır mıngır bisikletlilerden biraz daha hızlıca gitmeye başladık. Doğal parkın girişinde durduk. Ben İspanyolca bilmesem de abinin, el kol ve hal tavırlarından dediği her kelimeyi anlıyormuş gibiyim. Buradan sonrası turistlere paralı dedi. Bir adam geldi kişi başı 31 M$ aldı, doğal parka giriş için. Bileğime yapıştırdığı kağıtta da, hangi kanun dolayısıyla bu paranın alındığına dair bir ibare yer alıyordu. Neyse demekten başka yapacak bir şey yok. Yabancısın bir kere. Asfaltsız yol mevsimsel olarak bozuk, çok bozuk ya da çoooook bozuk olarak sınıflandırılıyor. Yağmur döneminde yolda yarı beline kadar suya girmiş insanları görmek mümkün. Ben sanırım sadece bozuk dönemine denk geldim. Yine şanslıyım. Pikabın arkasında çukurlara gire çıka kaba etlerim ağrısa da, Punta Allen'e gidişimin heyecanı, jaguar görebilme ihtimalim ve manzaranın güzelliği karşısında dert edeceğim son şey haline geldi. Bizi alan abi o kadar tatlıydı ki, manzaralı yerlerde timsahları, manta rayleri gösterdi. Yolun daha da bozulacağı noktada da, sırtına koyduğu matı alıp bize verdi. Popomuz rahat etsin diye. Köye 10km kala, içi elvermedi sanırım, köye kadar bırakayım ben sizi dedi. Bırakmasa muhtemelen güneşin altında koca sırt çantaları ile 10km yürümek epey yorardı. Istakoz satışı ile geçinen bir köye gelip, yemeden dönmek olmazdı. 20cm civarındaki pişmiş bir ıstakozun fiyatı 300 M$ yani şuan itibariyle 50tl. Seyahatimin en lüks yemeğini, en salaş mekanında yemem ise tam bir ironi. Punta Allen'de beni şaşırtan diğer bir nokta ise, köyün var olan kilisesinin yanı sıra Yehova Şahitleri'ne ait bir kilise daha olması ve cumartesi gecesi içinin tamamen dolu olmasıydı. Mayaların Hristiyanlıktan önceki inanışlarında bir cennet ya da cehennem kavramı yok. Enerjilerin biçim değiştirdiğine ve reenkarnasyona inanıyorlarken, çok farklı bir temele oturtulmuş bir inanca geçişte zorlanmışlar. Eski dünyadan göç eden Avrupalıların zorlamalarına karşı kendi inançlarını yitirmeyip, gizliden gizliye devam etmişler. Maya popülasyonun yoğun olduğu bu alanda artık herhangi bir zorunluluk ya da baskı olmamasına rağmen Hristiyanlığı yoğun bir şekilde görmekti beni şaşırtan. Punta Allen'de kaldığım iki gün boyunca yaşadığım en büyük aksiyon, gecenin bir yarısı çadırın üstüne düşen taze Hindistan cevizini (kurunun yaklaşık 2 katı) kampın çılgın köpeği saldırdı sanıp, çığlık atmam oldu. Bir de hindistan cevizi suda yüzer mi yüzmez mi merak edip, bilimsel test yaptım. Geri kalan zamanda ise vaktimi yerel yemeklerin lezzetlerine bakıp, hamakta sallanarak ve kitap okuyarak geçirdim. Bir de gece ışık kirliliği olmadığı için uygulama ihtiyacı duymadan tüm yıldızları görebildim. Hayatım boyunca hiç bir yerde bu kadar çok yıldız görmemiştim. Dönüş yolu ise gelişe göre daha zorlu oldu. Toplam 2 saat boyunca yolun kenarında araç bekledim ve 2 saatin sonunda geçen 6. araç ile dönebildim. Gitmeye kesinlikle değer ama yolu göze alıp karar vermek gerek."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/rakomelo-balli-yunan-rakisi", "text": "Rakomelo, rakı ve bal kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş ballı rakı anlamına gelen içecektir. Rakı, bal ve tarçın, karanfil, zencefil gibi çeşitli baharatların biraraya gelmesi ile oluşuyor. İçine atılan baharatlar ve miktarlı lezzette farklılık yarattığı için her gittiğiniz yerde farklı bir lezzet ile karşılaşıyorsunuz. Shot bardaklarında servis ediliyor. Çok tatlı olduğu için içimi kolay ama aynı zamanda alkol oranı yüksek. Sıcak servis edildiği için soğuk havalarda içinizi ısıtıyor. Yunan halkı arasında bu içkinin şifalı olduğuna inanılıyor. Eğer üşüttüğünüzde bu ballı rakıyı içerseniz ertesi gün iyileşeceğinize inanılıyor. Rakomelo Tarifi Rakı Bal Tercihe göre tarçın, karanfil, zencefil 3 ölçek rakı, 1ölçek bal ve tercih edilen baharatlar bir kabın içerisine alınıp, çok kısık ateşte ısıtılmaya başlanır. İstenilen ısıya geldiğinde süzülüp, shot bardaklarında servis edilir. İnternetten yaptığım araştırmaya göre şişelenmiş hazır halde bulunuyor ama satılan hiçbir market bulamadım. Genellikle insanlar kendi ağız tatlarına göre hazırlamayı tercih ediyorlar. Türk rakısı ile hazırlamayı deneyeceğiz ancak rakomeloda, rakının o yoğun anason kokusunu hiçbir zaman almadık o nedenle başarılı olup olmayacağımız konusunda emin değilim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/red-light-district-amsterdam", "text": "Red Light.. Red Light.. Işıkların ortasında, kıpır kıpır canlı kadınlar camekanların arkasında müşterilerini bekliyorlar, gelen giden çok ama içlerinde barındırdığı hüzünlü hikayeler ve gözlerinin içinde gördükleriniz ise yüreğinizi burkar. Şehrin ortasında bir utanç kaynağı.. ilk bakışta belkide gözünüze çok güzel, çok modern gözükebilir. Ama orada çalışan daha doğrusu çalışmak zorunda bırakılan kadınların durumunu düşündükçe çok büyük bir turizm ve gelir kaynağı olmasına rağmen neden halkın Red Light'ın kapatılmasına dair baskı yaptığını anlayabiliyorsunuz. Red Light kapatılmıyor, sadece şehir dışına taşınıyor, bir nevi unutturulmak isteniyor ya da göz önünden kaldırılıyor. Hiçbir şey değişmeyecek işin aslı.. Gidip gördüğünüzde neler göreceksiniz: Camekanların arkasında kadınlar, envai çeşit sex shoplar, birbirinden ünlü clublar ve bunların aralarında yer alan coffee shoplar. Diğer detayları ise C anlatsın.. Eveeeet geldik en can alıcı yere. \"Arkadaş ne işiniz vardıda o kadar gezilcek yer varken Amsterdam'a gittiniz? Nerden esti Amsterdam?\" sorularının cevabına. Durum böyle olunca tabi çok büyük beklentiler ve hayal gücüyle gittik Red Light District'e. Coffee shoplar harika söylenecek söz yok. Her türlü mantar, ot ne ararsanız var. Hatta sokak aralarına girdikçe 10 dakikada bir yanınıza bir torbacı bile geliyor coffee shoplar size yetmezse. Adım başı sex shop. Hatta outletleri bile var =) Yanlız 1-2 gün geçirdikten sonra anlıyorsunuz ki aslında Red Light Hollandalıların çok fazla bulunduğu biryer değil. Özellikle mesai saatleri bittikten sonra Red Light'ta Hollandalı kalmıyor gibi birşey. Bunun nedenini ev sahibimizden öğreniyoruz. Çoğu burayı utanç kaynağı olarak görüyor. Coffee shoplara yada mağzalara lafları yok ama kadınların çoğu dünyanın heryerinde olduğu gibi buralarda da zorla çalıştırılıyor. Aslında bu sadece Amsterdam'ın değil dünyanın neresinde olursa olsun büyük bir utanç kaynağı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/rembrantin-evi-amsterdam", "text": "Rembrant'ın evi mutlaka görülmesi gereken yerler arasında.. Rijks Museum'da Rembrant ın eserlerini görüp geldikten sonra Rembrant'ın evini ziyaret etmek, mekanı daha etkileyici bir hale sokuyor. Girişte verdikleri audio rehber ücretsiz almayı unutmayın. Her tablo ya da her cisim hakkında sağında solunda bulunan numaralar ve elinizdeki cihaz sayesinde ekstra bilgi sahibi olabilirsiniz. Bizim şansımıza Rembrant'ın metal ile baskı tekniğini baştan sona nasıl yaptığını anlatan ve uygulamalı olarak gösteren, ikinci olarakta eski dönemlerde yağlı boyaların nasıl yapıldığını gösteren sergiler vardı. Sergi dediğime bakmayın şov kelimesi daha uygun olur. O konuda uzman kişiler tarafından özel olarak anlatılıyordu. Evde benim en çok ilgimi çeken bölüm Rembrant'ın iflasına sebep olacak kadar para harcayıp dünyanın farklı köşelerinden getirttiği eşyalardı. Bunların içinde mercanlar, Roma imparatorlarının heykelleri ve dev bir kaplumbağa kabuğundan kalkan vardı. Eğer sanat ilginizi çekiyorsa kaçırmayın.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/rijksmuseum-amsterdam", "text": "Eserleri inceleme hızınıza ve ilgi oranınıza göre 2 saat ile 2 gün içinde bitirebileceğiniz müze.. Belki 2 gün abartı olur ama tüm eserleri tek tek incelemeye kalkarsanız 1 gününüzü harcayabilirsiniz. Rijks museum'a gidene kadar Rembrant'ın eserleri benim için kasveti, karanlığı çağrıştıran soğuk sevimsiz tablolardı.. Yakından görünce birer şaheser olduklarını anladım. Işığın ve gölgenin kullanılışı, gözlerdeki canlılık, tabloların gerçekçiliğini tarif etmek mümkün değil.. O kadar canli duruyorki portreler, o dönemin 3D teknolojisi bu olsa gerek diye düşünmeden edemedim.. Rijksmuseum'da tabiki sadece Rembrant'ın tabloları bulunmuyor, Dutch Masters olarak sayılan ressamların eserleri, heykeller, çiniler ve dünyanın ilk bebek evi de orada yer alıyor. Bebek evi, Avercamp'ın Winter tablosu, Rembrant'ın Night Watch adlı eseri en beğendiklerim oldu.. Avercamp'ın Winter tablosundaki insanları dikkatlice incelerseniz, ağaca işeyen bir adam, çatıda birbirine sarılmış çift gibi detayları gördüğünüzde ressamın ne kadar esprili birisi olduğunu da farkediyorsunuz. Rijksmuseum hakkında anlatılabilecek o kadar çok şey varki, hangi sırayla neyi anlatmam gerektiğini bilemiyorum. Siz en iyisi kendiniz görün.. Gitmeden önce internetten yaptığımız araştırmalardan sonra gider yarım saat kadar kalıp tablolara bakar çıkarız diye planlamıştım kafamda. Hatta Heineken ve Van Gogh müzesine yakın olmasa belkide gitmeyiz diye düşündüm bir yerdi. Sonuç: Kolumdan tutulup hadi Heineken kapanacak yetişelim sesleriyle zarla zorla çıkartıldım. Sanırım sadece Rembrant'ın Night Watch tablosunun önünde 15-20 dakika kaldık. Bizim heykele put gözüyle baktığımız dönemlerde Avrupa'da sanatın bu denli geliştiğini görmek insanda değişik ve karmaşık bir hayıflanma duygusu uyandırıyor."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/roma-gezilecek-yerler", "text": "Roma, eski Romalılar tarafından \"Ebedi Şehir\" olarak adlandırıldı, çünkü dünyanın geri kalanında ne olursa olsun, Roma şehrinin her zaman ayakta kalacağına inanıyorlardı. Şehir merkezini görkemli anıtlarla doldurdular. Şehri yürüyerek keşfetmek, size tarihi bir yolculuk yaptığınız hissini yaşatacaktır. Yüzyıllar boyunca gelişen, süslenen, birbirinden görkemli eserlerle donatılan bu şehirde yani Roma'da gezilecek yerler neresi merak ediyorsanız, yavaşça sayfayı aşağıya doğru kaydırıp okumaya devam edebilirsiniz. Lonely Planet Roma'yı elime aldığımda ilk düşündüğüm şey şu oldu. Koskoca bir rehber kitap ve sadece Roma için. Normalde Lonely Planet seyahat kitapları bir ya da bir kaç ülkeyi kapsayacak şekilde yazılır ancak Roma'da gezilecek yerler o kadar çok ve yapılacak o kadar çok şey var ki Roma için tek bir kitap basılmış. Benim aklımdan bu düşünceler geçerken kitabın ilk sayfalarında şu yazıyordu. Roma'ya 3-4 günlüğüne mi geldiniz, arkanıza yaslanın ve en çok görmek istediğiniz yerleri seçin. Bütün Roma'yı 3-4 günde dolaşmaya kalmayın, dolaşamazsınız. Göremediğiniz yerleri diğer gelişlerinize saklayın. Bence bu Roma hakkında verilebilecek en önemli bilgidir. - Roma'daki çoğu mağaza pazartesiden cumartesiye, 09:00-13:30 ve 15:30-19:30 saatleri arasında açıktır. Ana caddelerde bulunan dükkanlar öğle yemeğinde kapanmaz ve kapanış saatleri biraz daha geçtir. - Roma'daki en popüler turistik mekanların çoğu açık havadadır. Yani büyük bir kısmına ücret ödemeden de ziyaret edebilirsiniz. Roma açık hava müzesi tabirini tam olarak hak eden bir şehir. - Roma'daki belli başlı müzeler ve sanat galerileri sabah 8:30 ile akşam 7:30 arasında açık. Bazılarına rezervasyon yapmadan girilemiyor. Ziyaret etmek istediğiniz müzeler hakkında ön bilgi almanızda fayda var. - Roma'nın en soğuk ayları Ocak ve Şubat aylarıdır. Bu iki ay boyunca hava oldukça soğuk. Geceleri sıcaklık sıfırın altına düşebilir. Aynı zamanda Roma'nın en ucuz olduğu dönemlerdir. - Temmuz, ortalama sıcaklık 25 , Ağustos ayı biraz daha sıcak. Yüksek nem nedeniyle, bu aylarda şehri ziyaret edilmesi tavsiye edilmez ama İstanbul ve İzmir gibi yüksek nemli şehirlerden gelen ziyaretçilerin bu sıcaklıkta sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Ağustos ayında birçok Romalı iki haftalığına tatile çıkar ve birçok dükkan kapanır. - Roma'yı ziyaret edecek en iyi zamanın ilk bahar ve sonbahar olduğu vurgulanır ancak bu dönemlerin yüksek sezon olduğunu ve otel fiyatlarının daha yüksek olduğunu unutmayın. - Roma yıl boyunca sıkıntısız olarak ziyaret edilebilecek bir şehir. - Roma'ya gidebilmek için geçerli bir schengen vizesine sahip olmanız gerekiyor. Roma'da ulaşım oldukça kolay ve zahmetsiz. Google maps üzerinden gitmek istediğiniz yeri işaretlediğinizde size toplu taşıma gitmenin yolunu anlatıyor. Bir kaç kere daha uzun yoldan götürdüğü oldu ama en azından yolu biliyor. Roma'da ulaşım hakkında daha detaylı bilgi için lütfen bu yazıyı tıklayın. Roma'da gezilecek yerler say say bitmez ama ben en popüler olanları sıralıyorum. Zaten seyahatiniz 3-4 günden fazla değilse, bunlardan daha fazlasını görmeniz imkansız. Ha çok gaza gelir görürseniz bile canınıza ayaklarınıza yazık. Kolezyum, Roman Forum, Aşk Çeşmesi, Piazza Navona, Vatikan, St. Peter Bazilikası, Sistine Şapeli, İspanyol merdivenleri, Pantheon, Trastevere, Galleria Borghese, Campo de Fiori, Pigneto, Castel Sant'Angelo, Roma'da gezilecek yerler içerisinde başlıcaları diyebilirim. Saymış olduklarımın her biri sizin tarzınıza zevkinize uymayabilir. Siz arzu ettiklerinizi listeleyip, zamanınızı ona göre ayarlayabilirsiniz. Kolezyum Roma'nın ana sembolüdür. Kolezyum, 188 metre uzunluğunda, 156 metre genişliğinde ve 57 metre yüksekliğindedir ve Roma'nın en büyük amfitiyatrosudur. Kolezyum 50.000'den fazla insanın gösterilerin tadını çıkarması için inşaa edildi. Egzotik hayvanların sergilenmesi, mahkumların infazı, savaşların yeniden canlandırılması ve gladyatör dövüşleri Roma halkını yıllarca eğlendirdi. Kolezyum 500 yıldan fazla bir süredir aktif oldu. Tarihte kaydedilen son oyunlar 6. yüzyılda gerçekleşti. 6. yüzyıldan beri Kolezyum yağma, deprem ve hatta bombalamalara maruz kaldı ama hayatta kalmayı başardı. Günümüzde, Kolezyum, Roma'nın en turistik alanıdır. Her yıl 6 milyon turist ziyaret ediyor. 7 Temmuz 2007'de Kolezyum, Modern Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri oldu., Kolezyum'un uzun kuyruğunda sıra beklemek istemiyorsanız, Roma Pass alıp direk olarak girebilirsiniz. Roma Pass'in detaylarını öğrenmek için buraya tıklayın. Roma'nın en çok fotoğraf çekilen yeri Kolezyum mu yoksa Aşk Çeşmesi mi diye sorarsanız, inanın buna yanıt veremem. Başa baş gittikleri kesin... Roma'da gezilecek yerlerin başında gelen Aşk Çeşmesi günün hemen her saati giderseniz kalabalık. Ne fotoğraf çektirmeye, ne dilek dilemeye fırsatınız olmayabilir. Açık havada ve turistik alanın ortasında yer aldığı için sık sık önünden geçtiğim Aşk Çeşmesi'ne bir sabah erkenden ilk iş kimse yokken, bir de gece gidip nispeten boş saatlerini yakaladım. Gitmediyseniz bile televizyonda ya da internette mutlaka Aşk Çeşmesi'nin başında durup arkaya doğru bozukluk atan bir çok kişi görmüşsünüzdür. Efsane aslında 1954 yılında çekilen Three Coins in the Fountain filmine dayanıyor. Arkanız dönük olarak, - bir tane bozukluk atarsanız Roma'ya geri döneceksiniz - iki tane bozukluk atarsanız bir İtalyan'a aşık olacaksınız - üç tane bozukluk atarsanız da tanıştığınız kişi ile evleneceksiniz deniyor. Trastevere'nin dar Arnavut kaldırımlı sokaklarında yapılan bir gezinti, mütevazı ortaçağ kiliseleri, en sıradışı nesnelere sahip küçük dükkanları ile Trastevere'de Roma mahalle kültürünü derinlemesine hissedeceksiniz. Trastevere, Roma'da yemek yemek için en iyi alanlardan biridir, özellikle gece ve akşam yemeği öncesi sokaklarında yürüyüş yapmak için çok keyifli. En geleneksel barları arayan ziyaretçiler de, modern ve yenilikçi mekanları tercih edenler de Trastevere'de istediklerini bulabilir. Galleria Borghese, dünyanın en iyi müzelerinden biridir. Özellikle İtalya'ya kadar gelip dünyanın en ünlü ressamlarından biri olan Caravaggio'nun eserlerini görmeden dönmeyin. Bu müze oldukça popüler olduğu için önceden rezervasyon yapılması zorunludur. Bilet rezervasyonu online veya telefonla yapılabilir. Biletlerin satılmadığından emin olmak için birkaç gün önceden rezervasyon yapmanızı öneririz. Benim gibi gelip kapıdan dönmeyin. Muhtemelen Roma'da geçen tüm filmlerde en azından bir kez gözükmüşlüğü olan çiçeklerle, mis kokulu sabunlar, çeşitli peynirlerle bezeli açık hava pazarı işte burası. Burası eskiden at pazarıyken bir dönemde de toplu idamlara ev sahipliği yapmıştır. Campo de 'Fiori şu anda şehrin en sevilen bölgelerinden biri. 1869'dan bu yana, her pazartesiden cumartesiye çiçek, meyve ve sebzeleriyle ünlü pazara ev sahipliği yapmaktadır. Gün batımının ardından bölge, restoranlar, kokteyl ve teras barlar ile Roma'nın en uğrak yerlerinden biri haline geliyor. İspanyol Merdivenleri Piazza di Spagna ile Trinita dei Monti Kilisesi'ni birbirine bağlar. On sekizinci yüzyılın başında inşa edildi. Roma'nın en ünlü yerlerinden biridir. Merdivenler turistler arasında oturup dinlenmek ve Piazza di Spagna manzarasının tadını çıkarmak için popülerdir. Pantheon Antik Roma'dan bugüne kadar en iyi korunmuş yapıdır. Binanın içine adım attığınızda M. S. 126 yılında inşaa edildiğine hayret edeceksiniz. Dışarıdan baktığınızda sütunlar ile dizdörtgen bir yapı gibi gözüküyor ama içeriye girince koskocaman bir kubbe sizi selamlıyor. Panteon'un iç kısmında çok sayıda İtalyan kralının mezarı ve çok sayıda sanat eseri bulunur. Pantheon'da gömülü en önemli kişi Rönesans mimarı ve ressamı Raphael'dir. Pantheon'a girişler ücretsiz. Roma'da gezilecek yerler içerisine Pantheon'u mutlaka alın. Ege Başaran'ın deyimiyle \"Roma'nın serseri ruhlu çocuğu\" Pigneto, Romalı gençler burada ne yapıyor merak edenler ve turistik alandan çıkıp keyifli vakit geçirmek isteyenler için... Mahallede bir çok mural, sanatçı, kafe, restaurant, bar bulunuyor. Eskiden banliyö iken şu an şehrin en serseri, en hip, en dövmeli insanlarının uğrak yeri. Roma'ya gelip benim gibi Roma'nın büyüsüne kapılmadıysanız ve kendinizi rahat hissedeceğiniz bir yer arıyorsanız, Pigneto doğru adres. Dışarıdan bakıldığında çok mütavazi olan Castel Sant'Angelo'nun içindeki ihtişam insanın dilini yutturacak cinsten. Geniş bir silah koleksiyonunun yanı sıra, Rönesans dönemine ait mükemmel bir şekilde korunmuş fresklerle süslenmiş Papa odaları göreceksiniz. Teras Roma'nın en iyi manzaralarından birine sahip. Hem nehri hem Vatikan'ı görüyor. Güzel bir manzara ya da Roma fotoğrafı için kaçırmayın. Hatta Roma'da çekebileceğiniz en iyi instagram fotoğrafı noktası burası olabilir. Palazzo Zucari Roma'da gezilecek yerler listesinde bulabileceğiniz türden bir yer değil. Yola çıktığım ilk günden itibaren bir şehire adım attığımda oradaki ilginç yerleri araştırırım. Hatta bir kere Penis Tapınağı'na bile gitmiştim. Her neyse, Roma'da ilginç yerleri araştırırken karşıma bu kapı çıktı. Bu kapı İspanyol Merdivenleri'ne oldukça yakın. Gitmişken bir uğrayın derim. Senede bir defa mümkün olduğunca ekonomik ve zaman yönünden seyahata çıkarım. Çıkmadan önce sizin gibi ilgili gezi bloglarından rehberlik için takip ederim. Roma sonbahar gibi rotam olarak gözüküyor. Yazınız da önceden gitmek isteyenler için iyi bir rehber niteliğinde bence 🙂 Tebrik ederim. Çocukluk hayalim olan İtalya seyahatini koronavirüs salgınından 2-3 sene önce gerçekleştirebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Ama tekrar gitme fırsatı bulduğumda bu yazıdan mutlaka faydalanacağım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/roma-muze-karti", "text": "Roma'da gezilecek yerler ile ilgili ufak ufak araştırmalara başladıysanız, karşınıza Roma şehir kartı ya da Roma müze kartı olarak isimlendirebileceğimiz kartlar çıkmıştır. Peki bu kartlar gerçekten gerekli mi, tasarruf ettirir mi ve hangi kartı almak gerekir soruları aklınızı karıştırabilir ve bunun olması da oldukça normal. Siz hangi kartı seçmek için düşünmeye başlamadan önce, ne kadar zamanınız olduğuna ve bu süre zarfında nereleri görmek istediğinize karar verin. Eğer iki ya da daha fazla müze ya da antik kent gezecekseniz kart almanız yüksek ihtimalle mantıklı olacak ama sadece tek bir yer göreceğim diyorsanız hesaplamakta fayda var. Şunu da lütfen unutmayın, Roma'da yapılacak görülecek çok fazla şey var, o nedenle görmek istediğiniz her şeyi tek sefere sığdırmaya çalışmayın. Roma'nın en bilinen iki müze ve şehir kartı Omnia Vatican & Rome, Roma Pass'tir. Bu iki kart aslında birbirine çok benzer ancak bir kaç ufak noktada ayrılıyor. Temel olarak bu kartlar, - ücretsiz toplu ulaşım - ücretsiz ya da indirimli müze girişi - müze sırası ve kuyruklarında öne geçiş hakkı vermektedir. Roma müze kartlarının her birini ve sağladıkları avantajları aşağıda tek tek açıkladım. Bu, sınırlı bir süre içinde en çok yer görmek isteyen, uzun bilet sıralarında beklemekten ve vakit kaybetmekten hoşlanmayan, Vatikan'ı görmek isteyen ve şehir içi gezi otobüslerine binip şehri görmek isteyen turistler için idealdir. İlk bakışta pahalı bir kart olarak görünebilir, ancak Roma'da sınırlı bir zamanınız varsa ve en ünlü turistik yerleri ziyaret etmeyi planlıyorsanız, bu kart size çok fazla zaman kazandırabilir ve tasarruf sağlar. 3 günlük bir karttır ve 3 gün boyunca ücretsiz şehir ulaşımına ve diğer avantajlara da sahip olursunuz. - Vatikan Müzeleri ve Sistine Şapeli'ne ücretsiz giriş - Kolezyum, Roma Forumu ve Palatine Tepesi, Capitoline Müzeleri, Borghese Galerisi ve Castel Sant'Angelo Ulusal Müzesi gibi Roma'nın ilgi çekici yerleri - Aziz Petrus Bazilikası, Sistine Şapeli ve Kolezyum'a hızlı Giriş - Roma Cristiana şehir otobüsü ücretsiz ve sınırsız kullanım hakkı - Roma'nın toplu taşıma sistemine sınırsız erişim için ücretsiz seyahat kartı - Roma'da 30'dan fazla turistik mekan ve müzeye indirimli giriş - Ücretsiz rehber ve detaylı harita Roma resmi müze kartı Roma Pass'tir ve resmi makamlar tarafından hazırlanmıştır. Bu kart, bütçesi düşük olup müze ziyaret etmek isteyen turistler için idealdir. Kart online olarak ya da turizm ofislerinden satın alınabilir. Bu kartın 48 saatlik ve 72 saatlik olmak üzere iki versiyonu vardır. 48 saatlik olanda ücretsiz bir müze, 72 saatlik olanda ise ücretsiz olarak iki müze girişi verilmektedir. Bunun yanı sıra 45'den fazla müze ve ilgi çekici yerlere de indirimli giriş hakkı kazanırsınız. Bu kartın en önemli farkı ise Vatikan, Vatikan müzeleri ve St. Peter'e giriş hakkı vermemesidir. Sadece Roma'yı görmek isteyenler tercih edebilir. - 1 ya da 2 müze girişi (48 saat / 72 saat) - Ücretsiz toplu taşıma (48 saat / 72 saat) - Müzelere ve arkeolojik alanlara indirimli bilet - Sergilere, etkinliklere indirimli bilet - Şehir içi tur otobüslerine % 15 indirim"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/romada-ulasim", "text": "Roma'da gezilecek yerler arasında ulaşım nasıl olur diye hiç dertlenmeyin, toplu taşıma sistemi çok çeşitli ve kullanıcı dostu. Bir turist olarak Roma'ya gittiğiniz buradan şuraya nasıl gideceğim derdi hiç yaşamıyorsunuz. Google haritaları açıp gitmek istediğiniz yere toplu taşıma seçeneklerini kontrol ettiğinizde durağından dakikasına kadar doğru bilgi veriyor. Eğer Roma pass aldıysanız Roma'da ulaşım için kullanacağınız kartınız da var demektir. Almadıysanız toplu taşımada kullanmak üzere turistler için özel tasarlanmış kartları da tercih edebilirsiniz. Tek binişlik bilet aktive edilmesinden itibaren 75 dakika süre boyunca geçerlidir. Metro, otobüsler, tramvaylar ve şehir içi trenler arasında sınırsız transfer imkanı sağlar. Yani otobüsten inip, tramvaya aktarma yapabilirsiniz. Sadece metroya giriş yaptıktan sonra çıkıp yeniden metroya dönmenize izin vermiyor. Bilet ücreti 1,50 . Gündüz biletini günlük bilet olarak tercüme etmek isterdim ama gündüz bileti aktive edildiği andan itibaren aynı gün gece yarısına kadar sınırsız toplu taşıma imkanı sağlar. Yani 24 saat gibi düşünmeyin. Gündüz bileti ücreti 6 . Üç günlük turist bileti, ziyaretçilere ilk aktive edildiği andan itibaren üç gün boyunca toplu taşıma araçlarını sınırsız kullanma imkanı veriyor. Fiyatı 16,50 . Üç günlük bilet ile aynı mantıktadır. Sadece üç yerine yedi gün geçerlidir. Bu biletin ücreti ise 24 . Roma'da daha uzun süre kalmayı planlıyorsanız, yıllık ve aylık seyahat kartları da var ama ben ihtiyaç duymadığım için bunları araştırmadım. - Metro - Otobüsler - Tramvay - Roma Lido, Roma Viterbo ve Roma Pantano trenleri - Trenitalia Bölge trenleri. Toplu taşıma biletleri, herhangi bir metro istasyonunda, marketlerdeki veya gazete bayilerindeki otomatlardan satın alınabilir. SMS ile bilet almanın da bir yolu var, ancak bir İtalyan telefon numaranız yoksa, bu seçenek çok kullanışlı olmayabilir. Çok faydalı ve güzel bilgilerle dolu içerikler paylaştığınız için teşekkür ederim. Özetle;Dünya gözümüzde büyüttüğümüzden çok daha küçük ve görecek çok şey var. Teşekkürler emeğinize sağlık. internette bulduğum en faydalı bilgileri sayfanızda buldum. Private ulaşım isteyenler için su iki siteyi ekleyebilirsiniz hem ekonomik hem güvenilir. http://www. romeairporttransport. com/ ve http://www. romeairportshuttle. com/ Umarım arkadaşlar için bu bilgiler yararlı olur."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/romantik-kent-nafplio", "text": "yer. Planımız sabahtan yola çıkmak olsa da bir türlü hazırlanamayan arkadaşlar ve bitmek bilmeyen kahvaltı sofrası ile evden çıkışımız neredeyse 11:00'i buluyor. Sonradan çok pişman oldum tek başıma erkenden yola düşmediğim için. Xylokastro'dan Nafplio'ya ulaşabilmek için önce Kiato'dan sonra da Istmos'tan aktarma yapıyoruz. Yakın yer derken gün içinde gidip dönmeyi planlıyorum konaklamak istemiyorum çünkü tüm paramı Meteora için saklıyorum. Yol söylenenden uzun sürüyor ve varışımız 15:00'i buluyor ve sürpriiiiiiz!!! Hoşgeldiniz Yunanistan'a... Bilindiği üzere tüm ülke 14:00'te Siesta'ya başlıyor. Merakla ziyaret etmek istediğim, hakkında muhteşem şeyler duyduğum 999 basamak ile tırmanılan Palamidi Kalesi ise 15:00'te kapanıyormuş. Şansımı denemek için yukarı kadar çıkıyorum ama malesef 🙁 Ben de tarihi yüzlerce binanın arasında yer alan çarşının ve keyfini çıkartmak için dolaşmaya başlıyorum. guzel sozlerınız ıcın cok tesekkurler. sıte bir sure once blogspottan wordprese tasındıgı ıcın gozumuzden kacan seyler olabiliyor. haber verdiginiz icin cok tesekkurler. ben bu yazıdakıleri hemen guncelledım ancak digerlerinin kontrolu ve duzeltılmesı bıraz vakıt alacaktır."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/saman-ciftligi-kazdaglari", "text": "Son anda karar vererek gidiyoruz çiftliğe. Demet mesajında çiftliğin biraz kalabalık olduğunu söylüyor. Bayramda neresi kalabalık değil ki zaten? Çiftliğe vardığımızda ortalıkta kimse yok. Demet ile sabah ki konuşmamızda dereye gideceklerini söylemişti. Belli ki çiftlikteki herkes derenin keyfini çıkarıyor. Merakla mekanı keşfe çıkıyorum. Girişin solunda koca bir tütün tarlası, onun ardından gelen bostan, upuzun uzanan yeşil alan, hobbit evleri, sadece 3-4 çadırın bulunduğu çadır alanı, üzeri seramikler ile süslenmiş taş fırın ve kuş sesleri insana daha ilk andan \"Buradan ayrılmak istemiyorum\" dedirtiyor. Demet ve Emre uzun süre şehirden kaçıp köye yerleşme hayalleri kurarken, bunu sadece hayalde bırakmayıp eyleme geçiren ender insanlardan. Kendileri için kurdukları evde, şu an Türkiye'nin bir çok yerinden ve hatta yurtdışından misafirlerini ağırlıyorlar. Bungalov, hobbit evleri ve ortak alanın bir çok yerinde sanatçı dokunuşu anında hissediliyor. Günlük olarak kullanılan bir çok seramik kendi ellerinden çıkmış. Demet kış aylarında Hıdırlar köyü'ndeki kadınlara seramik kursu veriyor. Bir çok kadın için bir kaçış noktası yaratmış. Kadınların kendilerine ait zaman geçirme ve hobi edinmelerinde katkısı çok büyük. İlk başlarda fayans kursu olarak anlaşılmış olsa da, şu an kurstan çok güzel seramik eserler çıkıyor. Demet'in elleri sadece seramik konusunda değil yemek konusunda da çok yetenekli. Kaldığımız süre boyunca, tadına baktığımız yemekler ve içeçekler çok lezzetliydi. Demet'in kendi eliyle yaptığı Bailey's favorimdi ama kendi elleriyle hazırladıkları bira ve şaraplara da haksızlık etmek istemiyorum. Bizim orada olduğumuz dönemde misafirler de minimalist yaşam tarzını benimsemiş, hoş sohbet insanlardı. Mesela MCK. Adam misafir olarak gide gele demirbaş olmuş artık. Öyle ki, çadır kurmakla uğraşmayalım diye kendi misafirlerini ağırladığı çadırı bize tahsis etti. MCK'nın da gelip dönmeyesi var ama çoğumuz gibi bazı mecburiyetlerden dönüyor o da. Hani demiş ya şair, Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle \"yanına almak istediği üç şey\" falan yok. Hani kendimizden razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor. Bir yanımız \"kalk gidelim\", öbür yanımız \"otur\" diyor. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/san-cristobal-de-las-casas", "text": "Çam ormanları ile bezeli dağların ortasında apartmanların olmadığı, tüm şehrin tek ya da çift katlı renkli koloniyel mimari ile inşaa edilmiş binalardan oluştuğu, kahve ve kakao kokusu yükselen sokaklarında müzisyenlerin, ressamların cirit attığı, romantik solcuların ve gezginlerin bir araya toplandığı, her bir köşesinde farklı bir etkinlik olan bir kasaba hayal edin. İşte orası San Cristobal de las Casas. Meksika'nın Chiapas eyaletinin kültür başkenti. Hatta tüm Meksika'nın kültür başkenti bile olabilir. San Cristobal de las Casas öyle bir yer ki insanı içine çekiyor. Görecek bir sürü yer, yapacak bir sürü şey, katılacak bir sürü etkinlik var ama ben San Cristobal'de geçirdiğim 10 gün boyunca yaptıklarımdan, gördüklerimden çok şehrin enerjisini ve tanıştığım insanların güzelliğini hatırlıyorum. Maalesef bunları yazı ile aktarabilmem mümkün değil, o yüzden ben San Cristobal'de yapılacakların kısa bir listesini yazayım. Siz de şehirdeki atmosferi kendiniz keşfedin. San Cristobal'de güvenlik konusunda hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Meksika'da yaşayan bir çok yabancı burada yaşamayı tercih ediyor. Sadece dikkat etmeniz gereken tek şey San Cristobal ve Palenque arasında geçişte kestirme yolu değil, ado buslerin kullandığı uzun yoldan gitmenizi öneririm. San Cristobal'e yeni geldiniz, nerede ne var bilmiyorsunuz ve yeni insanlarla mı tanışmak istiyorsunuz? Bu tur tam bunun için tasarlanmış. Yerel bir rehber eşliğinde ücretsiz olarak şehri geziyorsunuz. Katılım için bir gün önceden haber vermeniz yeterli. Tur sonunda rehbere bahşiş verirseniz çok mutlu olurlar. San Cristobal'in etrafı dağlar ve doğal parklar ile çevrili. Bu doğal parkların içerisine kurulmuş zipline hatları mevcut. Dağların birinden diğerine çok da kısa olmayan ama hızlı ve maceralı geçişler için zipline çok eğlenceli.. Ekipman gerektiren bir etkinlik olduğu için ben tur tercih ettim, çok da memnun kaldım. Özellikle zipline hatları arasındaki yolu muhteşem hikayeleri ile şenlendiren rehberimiz Juen çok tatlıydı. Ziplinedan çok keyif alınca aynı firma ile trekking turuna katılmaya karar verdim. Tatlı rehberimiz Juen bu sefer önce yerel içki fabrikasına oradan bizi güzel bir trekking rotası ile Mamut Mağarasına iple iniş yaptırdı, ardından köy yolunu takip ederek yürüyüşümüzü sonlandırdık. Mamut mağarası çok fazla doğal güzelliği olan bir mağara değil. Tursuz olarak dolmuş ve biraz yürüyüş ya da taksi ile de gidip gezmek de mümkün. Benim tur tercih etmemdeki sebep iple inişi tecrübe etmekti. Gerçek Meksika'yı görmek için mutlaka yerel pazara gitmenizi tavsiye ediyorum. Canlı tavuk satan teyzeler, 1 liraya avokadolar, yerel Meksika yemekleri, yerel giysiler hepsi bir arada. Meksika'nın en acayip yeri biraz vahşi biraz suratsız. Köye gittiğinizde kiliseyi mutlaka görürsünüz zaten. Sakın kilisede fotoğraf çekmeye kalkmayın dayak yersiniz. Gerçek anlamda! Bir de hapishanedekilere bakabilirsiniz ama onlarla konuşmayın ve yiyecek vermeyin. 90lı yıllarda ayaklanan ve bağımsızlığını ilan eden Zapatistaların karargahını ziyaret etmek yaşayışlarını görmek mümkün. Bunun için Oventic kasabasına gitmek gerekiyor. Sabah erken saatte gidenlerin karargahı görme ihtimali daha yüksek, aksi takdirde gezdirmeyebiliyorlar. Tabii orasının özerk bir devlet olduğunu, Meksika'da olsanız da aslında Meksika olmadığınızı hatırlatayım. Canları isterse karargaha almayabilirler. Girişiniz tamamen şansınıza bağlı. Kanyona tursuz gitmek mümkün ama tursuz gidenlerin tecrübesi turla gidenlerle aynı rakama geldiği. Turlar süreyi uzatmak için bazı mekanlarda fazla tutuyorlar, o yüzden tursuz gitmek tercih edilebilir. Gereksiz bir yer. Mayaların bitkiler ile nasıl tedavi yöntemleri uyguladığını gösteriyor ama tüm bilgiler İspanyolca. Elinize tutuşturdukları bir tane İngilizce dosyaları var, orda ufak ufak bilgiler var ama yeterli değil. Bir de doğum videosu var dönen, ne dediğini anlamasanız da mutlaka izleyin çok ilginç. Biz oradayken ölmeye yakın ve aşırı derecede acı çektiği belli olan yaşlı bir teyzeyi getirdiler tedavi için. Kadın acıdan ağlıyordu. Resmi olmayan şekilde burada hala tedavi uyguluyorlar. Şehrin hastag # şekilde konumlanmış dört adet sokağı araç trafiğine kapatılmış ve bu sokaklar üzerinde barlar, kafeler, restaurantlar, mağazalar dolu. Hayat bu 4 sokakta desem yeridir. Arnavut kaldırımlı bu sokaklarda yürüyüp yeni mekanlar keşfetmenin keyfini çıkarın. İsmini hatırlamıyorum ama cuma ve cumartesileri muhteşem jazz yapan bir mekan vardı, zaten sokakta yürürken sesini mutlaka duyarsınız. San Cristobal'de mutlaka gerçekleşen bir etkinlik vardır. Şehirin tüm etkinliklerini takip edebileceğiniz tek bir internet sitesi yok Kafelerden ya da hostellerden bunları öğrenebilirsiniz. Sergiler, yoga, müzik, dans her türlü etkinliği düşük ücrete ya da ücretsiz olarak bulabilirsiniz. Genel olarak yeme içme konusunda tavsiye vermekten hoşlanmıyorum ancak bunu anlatmadan geçmeyeceğim. San Cristobal de las Casas'ta tapas ve şarap servis eden bir ev var. İsmi La Vina de Bacco. Ev yapımı şaraplarını mutlaka denemelisiniz, kadeh fiyatları 40-50 peso civarında. Biz oradayken bu şarap evinin onuncu yıl kutlamasına denk geldik ve tüm gece boyunca bir kadeh ev şarabı ve tapası 10 pesoya (2 lira civarı) verdiler. Tüm kasaba orada sarhoş oldu desem yeridir. Tavsiye edeceğim yegane yer burasıdır, gerisini zaten bulursunuz. San Cristobal'de couchsurfing yapmak çok kolay. Hosteller ise dilediğiniz bütçeye göre var. Oteller de aynı şekilde. Ben hem couchsurfing ile hem de Puerta Vieja Hostelde kalmıştım. Hayatımda kaldığım en iyi hostellerden biri olduğunu söyleyebilirim. İçeride o kadar çok şey oluyor ki, insan hiç dışarıya çıkmadan günler geçirebilir. Eğer dormda kalacaksanız en üst katta, dört tarafı da camlı olan odayı tercih edin. Fiyatlara kahvaltı dahil, sabahları tatlı veya tuzlu sevenler için iki çeşit ve doyurucu kahvaltı çıkıyor, dilediğinizi tercih edebiliyorsunuz. Haftanın bir ya da iki akşamı ücretsiz kokteyl veriyorlar. Bar her gece açık. Projeksiyonlu güzel bir sinema odası var, dilediğiniz filmi seçip izleyebilirsiniz ve haftanın mutlaka bir kaç gecesi sadece hostelde kalanlar için keyifli etkinlikler düzenleniyor. Bambaşka bir sabaha dönüştürdü bu paylaşım beni."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/san-cristobal-palenque-arasi-guvenlik", "text": "Bu bölgenin tarihine ve ortama küçük bir göz atalım önce. 90larda haberleri okuyacak yaşta iseniz mutlaka duymuşsunuzdur Meksika ve Zapatista hareketini. İşte burası 90lı yıllarda hükümete karşı ayaklanan ve uzun süren silahlı çatışmalar sonunda kendi özerkliğini alan Zapatistaların elinde olan bölgenin içerisinde kalıyor. Zapatistalar özerkliği alınca Meksika hükümeti o alandan kısmen çekildi. Hastane okul gibi hizmetleri sağlıyor ama polis asker gibi hizmetleri sağlamıyor. Zaten Zapatistalar da istemiyor. Dünya basınında fazlaca yer almış Zapatista hareketinin ve çatışmaların daha fazla dikkat çekmemesi için ve ayrıca Meksika'nın en fakir eyaleti olan Chiapas'ın Meksika devletine herhangi bir getirisi olmadığı için o bölgesi kendi hallerine bırakmış durumdalar. Ne olursa olsun halk kendi içinde hallediyor. Meksika'nın en önemli antik kentlerinden biri olan Palenque ile Chiapas eyaletinin göz bebeği San Cristobal de las Casas kasabası arasındaki yol araç ile 4 saat civarında. Ancak bölgede devlet varlık göstermediği için bu dağ Banditolar tarafından tutulmuş durumda ve yoldan geçen araçları durdurup kontrol ediyorlar. Bir çok turist bu noktada üzerlerindeki değerli eşyaları bırakmak durumunda kalmış. O nedenle turistleri taşıyan araçların otobüslerin hepsi yolu uzatıp bu dağın etrafından dolanarak yolu 10 saate uzatıyor. Banditolar bazen de sadece canları istedikleri için bu yolu kapatabiliyorlar. İşte o zaman hiçliğin ortasında bir yolda kalıveriyorsun ne yapacağını bilmeden. Meksika'da geçirdiğim 2. ayın ardından muhteşem özgüvenim ile o bölgeye gittiğimde \"ne olacak yaa\" diye tepki verdiğimi hatırlıyorum. Bu noktada ciddi olarak uzun yolu tercih etmek güvenlik açısından çok önemli. Kestirme yoldan gitmek elbet mümkün ama kesinlikle tavsiye edilmiyor. Özellikle hava karardıktan sonra hiçbir koşulda o yola girilmemesi gerektiğinin altı çiziliyor. Holger Franz Hagenbusch ve Krzysztof Chmielewski'nin ölüm haberi hakkında daha fazla detay için İspanyolca bilenler bu linki İngilizce bilenler ise bu linki okuyabilir. Gördüğüm tüm haberleri okudum ve şahsi kanaatim bu ölümlerin talihsiz birer kaza olmaktan çok daha uzak oldukları. Umarım ne Meksika'da ne bizim ülkemizde ne de dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay tekrar yaşanmaz. San Cristobal'in yakınında ömrümde gördüğüm en acayip yer olan Chamula hakkında bilgi almak için ise bu yazıyı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/san-cristobal-zipline", "text": "Meksika'nın en kendine has şehirlerinden bir tanesi San Cristobal de Las Casas'ta zipline alternatif etkinliklerin başında geliyor. Zipline için Parque El Encuentro doğal parkına adım atmamızla birlikte bizi 7 yaşındaki Juanita selamlıyor, yerlere serdiği çam yaprakları ile. Tzotzil halkının inanışına göre; her evin kapısında hoşgeldiniz yazan paspaslar olduğu gibi, ormanında girişinde otlar ve çam yaprakları olur misafirlerini karşılamak için. Aynı kiliselerinde yerlere serdikleri gibi. Ormana girmemizle birlikte hikayelerin ve eski inanışların içerisinde yerimizi alıyoruz. Patikalara varmadan önce, oldukça geniş bir kamp alanından geçiyoruz. Çoğunlukla yerel halkın tatillerinde kullandığı bir kamp alanı, yerlerinde tek bir izmarit, tek bir gazoz kapağı bile olmayan bir kamp alanı. Bu kadar eğitimden mahrum kalmış bir halk, aynı zamanda nasıl bu kadar çevreye duyarlı olabilir diye düşünüyorum. Soruyorum Juen'e nasıl oluyor diye. \"Tzotzil halkı eğer ormana saygısızlık ederlerse ya da herhangi bir zarar verirlerse cezalandırılacaklarına inanıyorlar, bu nedenle gitmeden önce tüm çöplerini topluyorlar\" diyor. Hatta ormana girmeden önce, ormanın koruyucusu Juanita'dan izin istiyorlar. Eğer izin almadan girerlerse, ormanda başlarına herhangi bir kaza gelebilirmiş. Ben izin almadım girerken ama Juanita'nın beni anlayacağını düşünüyorum. Patikanın bittiği noktada ilk zipline hattına ulaşıyoruz. Aklımda Juanita, karşımda 50m yükseklikte bir halat. Heyecanla atlıyorum. Ne olup bittiğini anlayamadan karşıya varıyorum bile. Diğer hatta doğru ilerliyoruz usul usul. Üzerimdeki uyuşukluk gitmiş, yükselen bir heyecan var vücudumda. Hikayenin bitmesinden az bir süre sonra ikinci hatta varıyoruz. Bu sefer son derece hazırım. Neyle karşılacağımı biliyorum ve manzaranın keyfini çıkartmak istiyorum. Öncekine göre daha kısa bir hat olsa da, daha çok keyif alıyorum. Juanita'nın hikayesini dinledikten sonra acaba başka nasıl hikayeler var diye merak ediyorum. Daha çok duymak ve bilmek istiyorum. Juen bu sefer ormanın güzelliğinden dolayı ruhlarımızın bir parçasının ormanda kaldığını ve çıkarken adımızı bağırıp, ruhumuzu geri çağırmamız gerektiğini söylüyor. Aksi takdirde, Juanita'nın yerini alabilirmişiz. Üçüncü hattın ardından kısa bir yürüyüş ile parkur sonuna varıyoruz. Heyecanla neler hissettiğimizi tartışırken adımı seslenip ruhumu geri çağırmayı unutuyorum. Juanita kadar saf olmadığım için, yerini alamam nasıl olsa, varsın ruhumun da bir parçası ormanda kalsın. Eğlenceli bir aktivite olmuş 🙂 Bol gezmeler! Tuğçe sen tur rehberliği yapsan hem gezer hem para kazanırdın. Ama bilindik tur şekli değil, 8 veya 10 kişilik butik turlar. Dünyayı 36.000 tl ye 13 ay gezen 2 mühendis bunu işi yapıyordu en son."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/san-juan-de-chamula", "text": "San Juan de Chamula kasabası, San Cristobal de las Casas'a 15 dakika mesafede enteresan dini ritüellere ev sahipliği yapan, biraz da gergin bir halka sahip bir kasaba. San Juan de Chamula kasabası ve kilisesi bugüne kadar hayatımda gördüğüm en acayip yerler listesinde kesinlikle en üst sıralarda yer alıyor. Gitmeden önce karşılaşacağım şeylere dair bir çok duyum almış olsam da, acaba biraz abartılıyor mu diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Bembeyaz olan bu kilisenin kapıları, mavi ve yeşile boyanmış üzerileri ise çiçek desenleri ile süslenmiş. Bahçenin ortasında yemyeşil desenli bir haç var. Kilisenin tepesinden aşağıya kadar inen rengarenk bayraklar rüzgarla uçuşup duruyor. Böyle bir manzaranın karşısında çok şirin bir yere geldiğimi düşünüyordum. Taa ki içeri adım atana kadar. Bu Chamulalılar biraz enteresan insanlar. Hayatın getirdikleri ve yaşam koşulları yüzünden midir bilinmez ama yüzleri hiç gülmez olmuş. Biraz da agresiflik var kanda. Yabancıları sevmezler ama paraya da hayır demezler. O nedenle yabancılar için kiliseye giriş ücreti 125 peso. San Juan de Chamula için ilk duyduğum şey kilisede fotoğraf çekmenin yasak olduğu ve bu yasağa uyulmadığı taktirde telefonun kırılabileceği ya da dayak yenilebileceği olmuştu. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Gizlice çekmeyi denemek bile risk. Kesfetmek. com 'dan İskender risk severim dedi ve içeri girerken gizlice birkaç foto çekti ve farkedildi. Görevlilerden bir tanesi gelip fotoğrafları silmesini istedi. Çektin çekmedim derken ortam birden fazlasıyla gerginleşti ve fotoları silmediği taktirde telefonu kırmak ile tehdit ettiler ve vücut dillerinden yapacaklarına da emindim. Bir şekilde konuyu kapattık ama kilise içerisinde olduğumuz süre boyunca gözler hep üstümüzdeydi. Chamulalıların inanışı Katalolik ile Paganizm arası karışık birşey. Kilise bildiğimiz kiliselerden farklı. Oturacak bank ve İsa yok içeride. Yerler tamamen çam yaprakları ile kaplı. Zipline hikayesinde anlattığım gibi ormandaki çam yapraklarının evin girişindeki gibi bir karşılama paspası olduğuna inanıyorlar. Eski inanışları ile Katalolik Hristiyanlık birleştirdikleri için kilisenin yerlerini çam yaprakları ile kaplamışlar. Bir de Chamulalılar sadece bir Tanrı'ya dua etmiyorlar. Meleklere, azizlere de dua edebiliyorlar ve hepsini kendi arkadaşları gibi görüyorlar. O nedenle kilisenin ortasında yere iki sıra mum yakmış, bu mumların arkasında bir şişe Coca Cola, bir şişe Corona ve bir de canlı tavuk ile dua eden birilerini görüyorsunuz. Dua ettikleri şeyi arkadaşları olarak gördükleri için getirdikleri kola ve birayı bir kendileri içiyorlar bir de karşılarındakine ikram ediyorlar. Tavuk ise nazar için. Eğer nazar değdiğine inanıyorlarsa, canlı tavuğun boynunu döndürüp kilisenin orta yerinde öldürüveriyorlar. Bu kilise, aslında hiçbir Hristiyan mezhebine ait değil. Teoride Katolik olarak geçseler de, hiçbir Hristiyan burada dua etmiyor ve Vatikan'da bu kiliseyi kabul etmiyor. Sanırım içeride İsa'ya dair hiçbir şey en ufak bir tasvir, bir heykel, bir gravür bulunmaması bunun en büyük sebeplerinden birisi olsa gerek. Ayrıca o gazozları içip geğirince içlerindeki kötü ruhların çıktığına inanırlarmış.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/selanik-beyaz-kule", "text": "ile birlikte bir nevi vaftiz töreni düzenlenmiş ve beyaza boyanmış. Kule ismini de buradan almış. Zamanla beyaz boyaların dökülmesi ile kule eski rengine kavuşmuş. Pazartesi hariç haftanın her günü turistler tarafından ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. İçerisinde her katta Selanik tarihini anlatan mektuplar, belgeler, barkovizyonlar gösterileri bulunuyor. Kulenin en üst katında şehir manzarısına hakim bir teras ve cafe var. Buradan çektiğim fotoğrafları arkadaşlarıma gösterdiğimde pek ilgilenmemişlerdi ve ben de açıkçası biraz bozulmuştum. Nedenini ise daha sonra farkettim, Selanik'in İzmir'e benzerliğinden ötürü Cumhuriyet Meydanı'ndan çektiğim fotoğrafları gösterdiğimi düşünmüşler.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/sigacikta-haftasonu-kacamagi", "text": "Güzel kahvaltımızın ardından, Sığacık Marina'ya ismini veren Teos Antik Kenti'ni ziyaret etmek için yola düştük. Nasıl gidilir kısımlarını bana sormayın, hatırlamıyorum. Teos Antik Kenti, antik kent denilince akla gelen büyüklükte değil. Giriş kapısı, güvenlik gibi bir şey de yok. Zeytinliklerin arasında tarihi eserler deformasyona açık bir şekilde duruyor. Kentin M. Ö. 1000li yıllarda yapıldığı biliniyor, tabi daha sonra savaşlar filan derken yıkım gelmiş. Yolunuzun üstündeyse gidip görün derim, ama sadece Teos'u görmek için Sığacık'a kadar gidip gidilmeyeceği tartışılır. Ne kadar tahrip ettiğinin farkında olmadan masumca yemek arayan yavru keçi.. Biz Teos Antik Kenti'ni ziyaret ettikten sonra şimdi ismini unuttuğum ama Seferihisar'ın çok meşhur olan koylarından birine yüzmeye gittik. Ama o da ne! Koydaki otopark dolmuş taşıyor, insanlar neredeyse 1km boyunca yol kenarına parketmişler araçlarını. Sahildeki kalabalığı siz düşünün. Biz de yol kenarında park edip, sahile indik. Hep anlatırlardı ne kadar çok rüzgar estiğini ama ben hiç inanmazdım, insanların çok fazla abarttıklarını düşünürdüm. O sıcak yaz gününde hem soğuktan, hem de rüzgarın sizi haşlarcasına fırlattığı kumlardan korunmak için havluya sarınmak zorunda kaldım. Kalabalık ve rüzgardan dolayı denize girilmeyeceğine karar verdikten sonra başka bir koy arama girişimlerinde bulunduk. Yakınlarda başka bir koy daha varmış ama o da hem kalabalık hem de suyu berrak değilmiş. Biz de maceraya atılmaya ve varsa kimsenin bilmediği koylar bulmaya karar verdik. Iphone'dan googlemap i açıp, yolun olmadığı yerlerde neler olabileceğini tartışmaya başladık. C ile keşif esnasında yolun bittiği bir noktaya geldik. Daha ileride ne ev, ne yerleşim ne de yol vardı. Arabayı park ettik ve önümüzde bir patika bulunduğunu fark ettik. Aaa bu patika nereye gidiyor derken, bir de baktık çok zor inilen ama harika gözüken max 10 kişinin sığacağı ve aşağıda kimsenin olmadığı bir koy gördük. Apar topar aşağıya indik, mutluluktan uçabilirdim.. O sıcakta o kadar berrak bir su ve kimsenin olmadığı sakin bir yer bulabilmek bir mucizeydi. Yalnız kimse olmadığı için, şezlong, şemsiye, su, yiyecek vb ihtiyaçları karşılamak mümkün değil. 2-3 saat kalıp eğlendikten ve sessizliğin tadını çıkardıktan sonra sıcaktan başımıza güneş geçmemesi için, aynı zamanda acıktığımız için gitmeye karar verdik. Koyu hüzünlü şekilde arkamızda bırakıp, eve doğru yola koyulduk. Meşhurdur İzmir'de haftasonu kaçamakları. Cuma cumartesiden Çeşme'ye Kuşadası'na kaçmak yada günü birlik ayakları denize sokup gelmek. Sevmeyiz haftasonu mesailerini. 3 kuruş eksik olsun keyfimiz olsundur. Pazar günleri Gül Sokak'ta mağaza kalmaz açık. Ehlikeyfizdir velhasıl. Rotamız önce pazarda kahvaltı, ardından Teos antik kent kalıntıları ve son olarakta deniz ve güneşin tadı. Kahvaltı için tercihimiz puf böreği ve sarma. Kalem gibi sarılmış der ya hani eskiler aynen öyle sarmalar. Bohça gibi değil, makine sarması hiç değil, tam olması gerektiği gibi. Ne lapa ne diri tam kararında almış ateşi. Karınlar şişip sıra gelince gezip görmeye atlıyoruz arabamıza doğru 2. durak olan Teos antik kentine. Antik kent dediysem bir Efes, Behram beklemeyin tabi. Ufak bir yer. Tabelalarını hep görüpte neresiymiş burası deyip, sonunda fırsatınız oluğunda uğrayıp bir hatıra fotoğrafı çektiğiniz yerler arasında. Kazılarıda yarım kalmış yanlış bilmiyorsam. Karnımızı doyurup tarihte yolculuğumuzu da tamamladıktan sonra en nihayetinde sıra geliyor deniz ve güneşe. Denize girebileceğiniz yerler arasında Ekmeksiz Plajı ve Akkum sahili bulunuyor. Her ikisi de mavi bayraklı olmasına rağmen daha önce giden arkadaşlarımıza güvenerek Ekmeksiz Plajını tercih etmemeye karar veriyoruz. Diğer yerlerde de gerek kalabalık gerek rüzgar sebebiyle malesef denize giremeyince araştırmacı gezginler olarak başlıyoruz boş bir koy aramaya. Biraz şans biraz 'aaa bu yol nereye gidiyor acaba?' birazda Iphone yardımıyla yolun sonuna geliyoruz. Evet gerçek anlamda yolun bittiği daha ileriye gidilemeyen bir yer. Arabadan inip etrafımıza bakınınca ufacık bir plaj görüyoruz. Arabada hızlı bir üst değiştirme operasyonunun ardından 5 dakika içinde kendimizi kimsenin olmadığı masmavi suların içinde buluyoruz. Tabi her güzelliğin bir sonu gibi bu gününde sonu geliyor ve eve dönüş biraz yorgun ama keyif dolu."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/sular-altindaki-antik-kent-claros", "text": "Nereye gitsek diye düşünürken, twitterdan Ezgi Yasemin'in Claros demesiyle başladı herşey. Çok yoğun çalışma temposunda olduğum bir dönemdi. Cmt pazar dahil günde 13 saat. Yetişmesi gereken işler var ama merakta ağır basıyor bir yandan. Biraz onun anlattıkları, biraz internet üzerinden araştırma yaptıktan sonra düştük yollara. Sular altındaki antik kent görüntüsüyle cezbediyor insanı. Kehanet merkeziymiş eskiden, belki de şifalı olduğu düşünülüyordur suların. O dönemde var olan 12 İon kentinden farklı bir statüye sahipmiş Claros. Bilicilik merkezi olduğu için kutsal bir mekan olarak sayılıyormuş. Erkek kahinler aracılığı ile hizmet veriliyormuş ve bu kahinler her sene değişiyormuş. Soru sorulduğunda, kutsal sayılan sudan biraz içip, transa geçiyor ve biraz anlaşılmayan şiirsel bir dil ile cevap veriyorlarmış. Kaynaklara göre, bu kentin yazıtları arasında geleceğe dair bir kehanet bulunmadığı söylenir ancak Büyük İskender'e İzmir'i kurmasını söyleyen de yine Clarostaki kahinlerdendir. Claros aslında yol üzerinde bir yer olmasına rağmen reklamı olmaması sebebiyle bilinen bir yer değil. Ahmetbeyli plajına 2-3 km uzaklıkta enginar bahçelerinin yanında çok mütevazi bir yer. Maalesef ki kentin çoğu bölümü kaynaktan gelen ve bu sene biraz fazla yağan yağmur nedeni ile sular altında. Yine de suların altındaki kalıntıları net bir şekilde görmek mümkün. Bunun yanında hemen girişte tabelalarda kazılar sırasında çekilen şehrin kuru halinin fotoğrafları da bulunmakta. Eğer hala gitmediyseniz ve yolunuz bir şekilde Ahmetbeyli tarafından geçiyorsa çok az zamanınızı ayırarak gezebilir ve tarihini okuyabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/sularin-ve-beyazlarin-icinde-pamukkalede", "text": "Bayram ziyareti esnasında birden karşıma çıktı Pamukkale. Eeeh bu kadar yol gelmişken ziyaret etmeden olmazdı. İzmir'de yaşamama ve yakın yerler arasında yer almasına rağmen ilgimi çekmemişti daha önce. Gezmeye başladığım ilk andan itibaren çok büyük haksızlık ettiğimi fark ettim. Travertenlere ilk adım attığımda sanki bu sıcakta bir kayak parkına gelmişim gibi hissettim. Her yer bembeyaz pamuk gibi.. Travertenlerin bozulduğu artık beyaz olmadığı gibi söylemler aklımda kaldığı için o beyazlık karşısında şaşkınlık geçirdim. Travertenlerin yapısının bozulmasındaki en önemli faktörlerden biri olan otelin kapatılması ve yeniden özen gösterilmeye başlanması ile eski beyazlığına kavuşmaya başlamış. Hala yer yer deformasyonlar göze çarpmıyor değil. Pamukkale travertenleri ve hierapolisi aynı alanda yer alıyor. 3 farklı giriş kapısı bulunuyor. En keyifli yol, doğrudan travertenlere açılan.. Bu kapı, diğerlerine göre daha küçük ve daha uzun bilet sırası oluyor. Müze kart ile girişler ücretsiz ancak kart okuyucu sistemi olmadığı için ücretsiz biletinizi almak için yine de sıraya girmeniz gerekiyor. Tüm bu sıkıntılara rağmen, bu yoldan yukarı çıkmanın keyfine değer. Travertenlerdeki sular kontrollü olarak akıtılmaktadır. Su verilmeyen bölgelerde gezmek ise yasak. Görevliler düdükleri ile uyarıda bulunuyorlar. Yani her gittiğinizde farklı bir bölgesini gezme şansı yakalıyorsunuz. Yerli ve yabancı turistlerden ilgi yoğun. Yalnız herkes gerekli hassasiyete sahip değil. Girişte bilgilendirilme yapılmalı. Travertenler sudaki kalsiyum karbonatların çökelmesi ile oluşuyor. Ziyaretçilerin havuzlarda dolaşması, çöken kalkerlerin sertleşemeden dağılmasına sebep oluyor. Yumuşak olan alanlarda çok fazla dolaşılmaması, kalkerlerin vücuda sürülmemesi gerekiyor. Suların şilafı olduğuna inanan insanlar bile var. Kalsiyum karbonatları maske gibi suratlarına vücutlarına süren, hatta şişeye doldurup götüren kişiler mevcut. Bu gereksiz hareketler suların berraklığını kaybetmesine, o muhteşem berrak görüntüden mahrum kalınmasına ve en önemlisi travertenlerin çok çabuk deforme olmasına neden oluyor. Travertenlerin en üstüne varıldığında serin ağaçlık bir alan karşılıyor sıcaktan bunalanları. İster dinlenilebilir, ister Pamukkale Hierapolisi, Hierapolis Müzesi ya da antik havuz ziyaret edilebilir. Daha fazla fotoğraf için lütfen facebook sayfamızı ziyaret edin."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/suriye-mahallesi", "text": "Maraş'ın göbeğinde, kültürünün ve insanının tüm güzelliklerini yansıtan bir mahalle, Suriye mahallesi. Maraş'ın doğal güzellikleri ve gezilip görülecek yerleri bitmez ama bir yer vardı ki turistik olmamasına rağmen beni içine çekti. Farklı bir kültürün, komşularımızın gelip yerleştiği bir mahalle. Yaygın adıyla Suriye mahallesi. Suriye'den ülkemize göçmek zorunda kalan bir kısım hayatlarını idame ettirebilmek için dükkanlar açmışlar. Berberler, restaurantlar, tatlıcılar, marketler aklınıza gelebilecek herşey. İhtiyaç duyulabilecek her şey. Bir mahalle boyutuna ulaşmış artık. Hem de tam şehrin göbeğinde, öyle kenarda kıyıda da kalmamış. Yurtdışına çıkınca görürüz ya Çin mahalleleri, Hint mahalleleri. Sanki bulunduğunuz ülkede değil de, mahallenin adını alan ülkede gibi hissedersiniz. Onun gibi işte. Tanıştığım Suriyelilerin çoğu Türkçeyi yarım yamalak konuşuyor. Dil ve iletişim konusunda sıkıntı yaşamamıza rağmen çok misafirperver davrandılar. Her dükkanda bir şeyler ikram ettiler. Kimi çay, kimi baklava, kimi kahve. Boynumuzda koca koca kameralarda gezdiğimizden heralde bize turist muamelesi yaptılar. Muhabbet esnasında diğerlerine göre daha çok Türkçe bilen bir tanesi Güneş'e sen Türkçeyi iyi sökmüşsün dedi. Güneş'in yüzüne ilk önce bir şaşkınlık ifadesi oturdu, sonra kocaman bir gülümseme. Babam Adanalı adam İzmirli, doğma büyüme Türküm ben, asıl sen iyi sökmüşsün diyince kahkahalar ardı ardına patladı. Yaklaşık 2-3 senedir Türkiye'de yaşayanların çoğu oldukça iyi Türkçe konuşuyor. Kimisi hiç öğrenmemiş. Eh biraz yetenek, biraz ihtiyaç meselesi diyelim.. Mahalle içinde ilerlerken aslında ne zamandır adam gibi falafel yemiyorum diye aklımdan geçiriyordum ama hem saatin geç olması, hem falafelciye denk gelmemem hem de Maraşlıların misafirperverliğinden ötürü haddinden fazla yemiş olmam ile başka bir bahara kaldı. Yemek demişken, İzmir'de de Maraş'ta da Suriye restaurantlarını, yemeklerin lezzetini anlata anlata bitiremiyorlar. İzmir civarında varsa bildiğiniz güzel falafel yapan bir yer ya da illa şunu ye dediğiniz bir yemek ve restaurant, adres konum gönderirseniz çok sevinirim. Maraş hakkında daha fazla yazı okumak isterseniz, aşağıdaki yazıya da göz atabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tasyaran-vadisi-usak", "text": "Zirve Dağcılık Uşak ekibinden Taşyaran vadisi ve Ulubey Kanyonu'nu ziyaret için davet aldığımda dünyanın en acayip yerlerini göreceğimi düşünmemiştim. Programı inceleyip, ufak bir araştırmanın ardından gördüğüm fotoğrafların gerçekliğine ve bu muhteşem yer yüzü şekillerinin Türkiye'de, evime 2,5 saatlik mesafede yer alıyor olmasına rağmen, hiç duymamış olmama şaşırdım. Nasıl olur da, bu harika yerler bilinmez, tanıtılmaz.. Etkinlik Uşak Üniversitesi ve Zirve Dağcılık'ın işbirliği ile gerçekleştirildi. Etkinlik aslında sadece üniversitelerin dağcılık klüplerine açıktı, ben de blogger kontenjanından katılma fırsatı buldum. Hepsi birbirinden enerjik öğrencilerle buluştuktan sonra, Kula yönüne doğru yola çıkıyoruz. Kısa bir yolculuk ile Gediz Nehri'nin üzerindeki tarihi Çatalköprü'ye varıyoruz. Köprünün sağından solundan, önünden arkasından sayısız fotoğraf çekiyorum. Her bir açıdan farklı gözüküyor. Köprü hemen yanı başındaki köyün ana yola ulaşımını ve bizim gibi doğaseverlerin kanyona ulaşımını sağlıyor. Köprünün güzelliğine gözlerimiz alıştıktan sonra, köylülere selam verip, kuzuları sevip kanyona doğru ilerliyoruz. Bizim geleceğimizi duydukları ve birlikte yürüyüş yapmak istedikleri için köyden 4 kişilik bir aile bize eşlik ediyorlar. Kanyonun tehlikesiz kısımlarına kadar gelip, sonra geri dönecekler. Kayaların kayganlığı ve her dönemecin birbirine benzemesi nedeniyle rehbersiz dolaşmak oldukça tehlikeli. Bizim 4 adet rehberimiz olmasına rağmen, kalabalık olmamız dolayısıyla, UMKE'de bize eşlik ediyor. Biz kanyonun keyfini çıkarırken, onlar bizim için ağır çantalarında sedye ve diğer medikal ekipmanları taşıyorlardı. Suların aşırdığı kanyonda her köşede birbirinden yumuşak, yuvarlak hatlı kayalar ve oyuklar var. Suyun kudretini, bu yumuşaklık karşısında hissetmemek mümkün değil. Tabii sadece su tek başına yapmamış tüm bu güzellikleri, içerisinde taşıdığı çakıllar ve taşların çarpmaları ile oyulmuş bu şekilde. Kayaların alttan yukarıya doğru renk değişimi de ayrı bir güzellik katmış vadiye. Vadinin içlerine doğru ilerleyince bir baba oğul ile karşılaşıyoruz. Balık tutmaya gelmişler, şaşırıyorum yine. Var mı balık burada diyorum, çok yok ama çıkıyor arada alabalık diyorlar. Rastgele diyip ayrılıyorum yanlarından, çok da rahatsızlık vermeden. Vadinin içerilerine doğru attığımız her adımda arkada kalıyorlar, keyifli bir şekilde.. Vadiyi ziyaret etmek isteyenler için not : Henüz trekking rotaları açılmadığı için tek başınıza girmeniz tehlikeli olabilir. Rehberlik için Zirve Dağcılık Uşak ekibi ile irtibata geçebilirsiniz, her türlü konuda yardımcı olacaklardır."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tavsan-adasi-myndos", "text": "Haftasonu D ile kız kıza keyif yapmak için Bodrum'a gittiğimizi duyan arkadaşların Bergamot siparişi üzerine sanki başka bir yerde satılmıyormuş gibi almak için Gümüşlük'e gitmeye karar verdik. Güvercinlik yakınlarındaki Adabükü mevkisinde konakladığımızı düşünürsek, epey bir yol demek oluyor. Su kabakları ile süslü yolun sonunda Gümüşlük'e vardık. Şirin bir sahil kasabası ancak çok kalabalık olduğunu belirtmem gerek ve o kadar çok tekne var ki, karşıdaki adaların manzarasını çekebilmek mümkün değil. Tavşan Adası üzerindeki kalıntılarını ziyaret edebilmek için deniz içerisinden diz boyunu pek geçmeyen eski bir geçidin üstünden yürümek gerekiyor. Benim keyifle D'nin de ayaklarına taşların battığı iddiasıyla söylenerek yürüdüğü bu yolun sonunda ünlü Tavşan Adası'na vardık ve varır varmaz karşımıza çıkan tabela ile tüm hayallerim suya düştü. Bir yanda adaya girişin yasak olduğunu belirten bu tabela, bir yanda antik şehrin merdivenlerinin davetkar görüntüsü beni ikilemde bıraktı. D'nin baskılarıyla yasaklı alana girmedim. Eee madem birşey göremedik bari okuyalım da tarihçesi neymiş bir öğrenelim dememle, Myndos Antik Kenti'ne dair açıklamada bulunan hiçbir levha olmadığını da fark etmek tam bir hayal kırıklığı oldu."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tayland-bilinmesi-gerekenler", "text": "- Güler yüzlü olun ve teşekkür edin. Yerel halk çok güleryüzlü. Bu nedenle land of smiles deniliyor. - Burada hijyen çok acayip bir konu. Temiz desem değil pis desem değil. - Yanınızda tuvalet kağıdı taşımayı ihmal etmeyin. Havalimanı dışında tuvaletlerde tuvalet kağıdı ve sabun gördüyseniz ya çok lüks bir yerdesiniz demektir ya da o işletme bir yabancı tarafından işletiliyordur. - Bazı tuvaletlere ayakkabı ile giremiyorsunuz ayakkabıları çıkarıp onların verdikleri tuvalet terliklerini giymeniz gerek ama aynı zamanda o tuvalette tuvalet kağıdı ve sabun bulamıyorsunuz. - Tapınaklara ve evlere girerken ayakkabınızı çıkartın. Gireceğiniz dükkanın önünde de terlik ya da ayakkabı görürseniz, oraya da girişte ayakkabılarınızı çıkartın. - Masaj ah masaj... Doğru masaj salonuna gittiğinize emin olun. Bir kere doğru kişiye masaj yaptırdıktan sonra Thai masajının bağımlısı olacaksınız. - Tapınaklara girerken dizlerinizden yukarısının ve omuzlarınızın kapalı olduğuna emin olun. Yanınızda bulunduracağınız bir şal çok iş görecektir. - Yabancılar için ambulanslar ücretsiz hizmet veriyor. Hastaneler ise çok uygun fiyatlı ve gelişmiş. Herhangi bir operasyon için Türkiye'den kalkıp Tayland'a gitmek daha ekonomik olabilir. - Tuktuk ve taksi arasında bir seçim yapmanız gerekiyorsa, taksimetreyi açtırabiliyorsanız taksiyi tercih edin. Daha ekonomik oluyor ama tuktukun eğlencesi ile kıyaslanamaz. - Trafik sol şeritten akıyor. Bize göre ters.. Karşıdan karşıya geçerken hem sola hem sağa bakmakta fayda var zira şoförleri pek bir çılgın. - Toplu taşımalarda klimamı çalıştırıyorlar yoksa buzhanemi işletiyorlar emin değilim. Her daim bir gömlek ya da hırka iş görür. Sıcakta terleyip toplu taşımaya bindiğinizde hasta olmamak işten değil. - Kola gibi bir içecek sipariş ettiğinizde buz ile servis edilecektir, sipariş vermeden önce buzsuz istediğinizi vurgulayın çünkü buzları çeşme suyundan yapılıyor. Buz nedeniyle ishal olmak istemezsiniz. - Deniz mahsulü seviyorsanız kesinlikle doğru ülkedesiniz. Kilo almamaya dikkat edin. - Yürürken yemek yemek çok büyük kabalık. Turistik alanlarda yerel halk duruma alışık olsa da turistik alanın dışına çıktığınızda yapmayın. Ayrıca mısırı koçanından yemekte çok büyük kabalık. Bu nedenle haşlanmış mısırın tanelerini kesip satıyorlar. - Otobüsler trenler her daim gecikebilir. Lokal biriyle buluşacaksanız büyük ihtimalle size söylediği saatten yarım saat geç gelecektir. - Kral ve ailesi hakkında konuşmaktan kaçının. Konuşma açılırsa da saygılı olun. - Eğer çok güzel Taylandlı bir kadın görürseniz, kadın olmadığına emin olabilirsiniz. - Muson sezonunda bazı adalara ulaşım yok. Seyahatinizi buna göre planlayın. - Egzotik meyveleri ve meyve sularını deneyin. Bağımlı olabilirsiniz, şimdiden uyarayım. - Tayland'a girerken vize almanıza gerek yok ancak çıkış için bilet göstermeniz gerekiyor. - Tayland dalış eğitimini alabileceğiniz ucuz ülkeler arasındadır. Su altı güzelliklerinden bahsetmeye gerek bile yok. - Tayland'da alışık olmadığımız türden kültürel yerler göreceğinize emin olabilirsiniz. Mesela Penis türbesi.. - Ve son olarak Tayland tek kadın seyahat için en keyifli ve güvenli ülkelerden bir tanesi.. Şehrin aromatik kokusu, örümcek ağı gibi caddeleri saran elektrik telleri, egzotik hayvanlarla zaman geçirebileceğiniz tesisler, müslüman adası, taibox, masmavi denizi bembeyaz kumları, yalanın ne olduğunu bilmeyen yerel halkı, pazarlık yapmayı bilmiyorsanız kazıklanacağınız bir ülke... Ülkenin geçim kaynağı turizm o yüzden satılan ürünlere 2 kat fiyat çekebiliyorlar bizim için yine ucuz fakat pazarlık şart.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tayland-vizesi-dikkat-edilmesi-gerekenler", "text": "Tayland, Türk vatandaşlarından vize istemeyen güzel ülkelerden bir tanesi ancak buna karşılık olarak girişte sıkıntı yaşamamak adına dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var. Tayland vizesi hakkında bilmeniz gerekenleri ve başıma gelenleri aktarıyorum. Tayland'a havayolu ile giriş yapıldığında 1 ay, kara ya da deniz yolu ile giriş yapıldığında 15gün ülkede kalınabiliniyor. Tayland geldiğiniz gibi gideceğinizden emin olmak için dönüş biletinizi ya da başka bir ülkeye devam biletinizi ibraz etmenizi ister. Bunun yanı sıra otel rezervasyonları ve maddi durumunuzu gösteren hesap çizelgesi gibi belgeleriniz yanınızda olması da fayda sağlayacaktır. Bu kadar basit! Ben Asya turuna çıktığım ve Tayland'dan sonra hangi ülkeye geçeceğimi de tam olarak bilemediğim için ne dönüş bileti ne de devam bileti aldım. Türk aklı hemen kurnazlığa çalışır malum bir havayolundan dönüş bileti alıp çıktısını aldıktan sonra iptal ettirdim. Bilet yanımda soran olursa göstereceğim pasaport kontrolünde.. Ama sorun şu ki checkin yaptırdığım anda daha Türkiye'deyken checkin görevlisi bileti ibraz etmemi istedi gösterdikten sonra da e ticket numarasından kontrol ettiğinde öyle bir bilet olmadığını ve beni uçağa alamayacağını söyledi. Durumu anlatmama rağmen ikna olmadı en azından bir devam bileti istedi veee bunu 40dk içerisinde halletmem gerekiyordu. Ben yurtdışına çıktığım için hattı mı kontorlüye çevirdim ve internet paketi vs hiçbirşey almadım. sadece konuşma dakikası vardı. Hemen ev arkadaşımı aradım. Sağolsun bana Kuala Lumpur'a bir bilet aldı ve booking numarasını gönderdi. Ben o numara ile gittiğimde Çelebi'de çalışan görevli bunu da kabul etmedi illa bir ticket numarası görmek istedi. İkna kabiliyetim yüksektir ama bu sefer başarılı olamadım, ne yaptımsa kadın ikna olmadı. Ben de kontuarın kapanmasına 5 dakika kaldığı için biletim yanmasın diye ötelemek durumunda kaldım. 50euro cezası var. Emirates biletleme ofisindeki abla çok anlayışlı ve yardımcı idi. Biletimi 2 gün sonrasına alıp herhangi bir sıkıntının yaşanmasına karşı ücreti geldiğinde ödersin dedi. Apar topar arkadaşıma gittim. Nasıl olsa acelem yok diye rahatım. Şu arkadaşa gitme mevzusu da biraz olaylı oldu ama onu şimdi karıştırmayayım. Airasia'dan aldığım bileti inceliyorum yok, e ticket numarası diye birşey yok. Sitede şöyle bir ibare vardı biletinizi en erke 14gün kala bastırabilirsiniz. Ben bileti 1 ay sonrasına aldım, ee bu durumda bastırıp e ticket numarasına erişemiyorum. Hadi dedim bileti 14 oncesine çekeyim. Bir de onun içi değişiklik parası ödedim. Bileti bastırdım. O da ne! Bilette e ticket numarası yok. Sadece o gün Çelebide çalışan kadına gösterdiğim booking numarası var. Şok şok şok. Sonrada öğrendim ki meğersem bazı havayolları booking numarası ile çalışıyormuş. Ah be kadın madem bilmiyorsun neden ısrar ediyorsun. Neyse bunlar benim için hep tecrübe işte.. Uçuş günüm geldiğinde önce Emirates ofisine gidip durumu anlattım. Onlar benim biletime not düşüp Kuala Lumpur uçuşumun fotokopisini aldılar. Sonra da kontuara gittim. Başka bir Çelebi görevlisi bileti gördüğünde hiçbir sıkıntı çıkartmayıp beni uçuşa kabul etti. Demekki neymiş o booking numarası ile de uçulabiliyormuş. Tam teçhizatlı olarak Tayland'a indim ve tüm sorulara hazırlıklıyım. Pasaport kontrolündeki görevli tek bir soru sormadan 30gün geçerli vize damgasını bastı."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tekila-nedir-nasil-icilir", "text": "Bu metni 18 yaş altındaki bireylerin okuması tavsiye edilmez. Meksika'da tesadüfler üzerine çok bilinen bir tekila markasının Türkiye ve Ortadoğu pazarlama müdürü ile tanıştım. Kendisi bir Türk ve tabii ki boş durmadım ve tekilaya dair ne varsa öğrendim. Tekila nedir ve tekila nasıl içilir merak edenler buyursun. İspanyolların Meksika'yı kolonileştirdikleri dönemde ortaya küçük bir problem çıkmış. Alkol! İspanya'dan bira taşımaya kalktıklarında bozulması, şarabın ise çok pahalıya gelmesi sebebiyle bu probleme bir çözüm aramaya kalkmışlar, ve yerli halkın bu durumla nasıl başa çıktığını araştırmışlar. Meksikalıların kendi ürettikleri Pulque'yi denemişler ama hem lezzet olarak hoşlarına gitmemiş hem de düşük alkol oranı dolayısıyla çok fazla tüketilmesi gerektiğinden tercih etmemişler. Ben olsam ben de içmezdim zira Pulque beyaz, koyu kıvamlı hafif balgamımsı bir içki. Evlat olsa sevilmez, o derece. İspanyollar da destilasyon sürecine hakim bir millet olarak, Pulque'yi distile edip, yeni bir içki üretmeyi denemişler ve sonuçtan da oldukça memnun kalmışlar. Pulque distile edildikten sonra ortaya çıkan içkiye ise Mezcal denmiş. Şu an tabii ki süreçler oldukça gelişmiş, Mezcal üretimi sıfırdan yapılıyor, Pulque'ye gerek yok. Meksika çok büyük bir ülke ve her bölgenin Mezcal'i de farklı tip agave bitkisinden ve ilave içeriklerden üretiliyor, o yüzden her mezcalin kendine has bir aroması ve tadı var. Sadece Tequila şehrinde üretilen mezcal mavi agaveden üretilmiş ve muhteşem aroması sebebiyle meşhur olmuş. Aslında tekila bir mezcal iken yaptığı ün ile mezcalin önüne geçmiş ve kendi adı ile anılmaya başlamış. Tekila bir mezcaldir ama her mezcal bir tekila değildir. Meksika'da tekilaya adete bir viski imişçesine saygı duyulur ve yavaş yavaş tadı çıkarılarak içilir. Meksika'da tequila bölgeye göre farklı servis edilir. Kimi zaman tuzlu bardakta yanına limon ile, kimi zaman ise yanına bir bardak hafif acılı domates suyu ile. Bir yudum tekiladan bir yudum domates suyundan içilir, kesinlikle shot yapılmaz. Domates suyu gelmese de shot yapılmaz. Ne olursa olsun TEKİLA SHOT YAPILMAZ. Türkiye'de tequila olarak satılan içeceklerin en meşhur olanlarına kadar büyük bir çoğunluğu tequila aromalı alkollü içeceklerdir. İçince ağzın burunun ve boğazın yanmasından dolayı bir tat alınmaz, alınan tat da bir şeye benzemez. Türkiye'de shot olarak içilirken, Meksika'da ise shot bardağında yudumlanarak içilir. Meksika'da tekilanın bir lezzeti vardır, içene acı değil keyif verir. Olmeca %51 oranında tekila içerir, bu nedenle de tekila adı altında satılır. Bir çok kokteylin içerisinde tekila var ve bunların en popüler olanları; Tekila Sunrise, Margarita, Paloma, Long Island Iced Tea ve Frosty Bulldog Margarita. Frosty Bulldog Margarita içimi en keyifli ve eğlencelilerinden bir tanesi. Tarifini merak edenler için videosu burada. Ballı Yunan rakısı Rakomelo hakkındaki yazımı okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz. Olmeca Tezın dışındakiler maalesef dandik oluyor. Yerine göre shot yapmayı ya da yavaş yavaş içmeyi de seviyorum. Tuz limon ikilisine alternatif olarak tarçın portakal önerebilirim. Biz Kuşadası'nda Turunç ve limon tuzuyla seviyoruz. Sokaklardaki ağaçlarda turunç her mevsim bol bulunduğu için olsa gerek..!! Hem ekşi hem acı için: ekşi için; bir bardağa bütün limon sıktım. Bardak yarıya yakın doldu. Ekşili limondan almış olmamla, acı için ise; acılı şalgam suyuyla bardağı tamamladım. Bir yudum alınca, bir yudum da, hazırladığım acılı ekşili içecekden aldım. Çok güzel oldu. Telif hakkım saklı kalması kaydıyla yazıyorum: çok güzel oldu. Evde denedim, beni çarpmadı. Saygılar."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/thai-masaji", "text": "masajın kalitesi ve süresi düşük. Eli yüzü düzgün temiz pak görünen fiyatların ne çok düşük ne çok yüksek olduğu (1 saatlik klasik Thai masajı için 200baht) bir masaj salonu görürseniz yüksek ihtimalle doğru adrestesiniz. Hele ki klasik Thai masajı istediğinizde içerde sizi soymaya çalışmıyorlarsa, doğru yerde olduğunuza emin olabilirsiniz. Thai masajı bayağı adam döver gibi icra edilen bir tür olduğundan, pijamaya benzer kıyafetler verip onları giymenizi istiyorlar. Alt kısımı giymek epey kafa karıştırıcı. Ben ilk seferde ters giydiğim için iplerini bağlamayı beceremediğim için üzerimden düşen masaj kıyafetine masörümle birlikte epey gülmüştük. Ardından çalışan kadınlardan biri gelip bana nasıl giymem gerektiğini göstermişti. Thai masajı epey yorucu ve zorlayıcı. Eğer sırtınızda, belinizde ya da vücudunuzun herhangi bir yerinde bir sıkıntı varsa ya aroma therapy gibi bir masaj türü tercih etmek ya da bunu masörünüze/masozünüze önceden söylemek gerekiyor. İlk Thai masajımın ilk 5 dakikası boyunca ne olduğunu ve gerçekten masaj mı yaptıklarını ve neden üzerime basıp itip kaktıklarını sorguladım. Bir saatlik bu ilginç masajın sonunda ise pelte kıvamında ve gayet mutlu idim."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tirilye", "text": "Mudanya'ya yaklaşık 10 km mesafede yer alan şirin mi şirin bu kasabanın ismi Tirilye yani Zeytinbağı. Eski bir Rum köyü olan Tirilye zeytinleri ve zeytinyağları ile meşhur. Aynı zamanda kısmen korunmuş olan eski Rum evleri ile çok güzel sokaklara sahip. Kısmen bir ege kasabasını andırsa da, Egede ki kadar çok ve çeşitli balık restaurantları ve uzun sahil şeridine sahip değil. Tirilye'de yapılacak en güzel şey bence eski sokakların içerisinde kaybolmak ya da güzel zeytinlerin tadına bakmak.. Tirilye'de konaklamak için birçok seçenek mevcut, uygun fiyatlı olarak bu şirin kasabada konaklayabilirsiniz. Birde kelime doğrulamayı kaldırırsan daha rahat yorum yapılabilir."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/tohum-takas-senliginden-kisa-kisa", "text": "Tohum Takas Şenliği'ne dair olumlu ve olumsuz anlatılacak pek çok şey var ancak kimseyi sıkmadan kısa kısa notlar geçmek istiyorum. - Doğa Derneği, TEMA, Ürkmez Doğayı Koruma Derneği gibi çeşitli dernekler GDO'lu gıdalara karşı tepki göstermek ve halkı bilinçlendirmek için bir araya geldi. Greenpeace gibi büyük bir kurumun katılım göstermemesi ise düşündürücüydü.. - Dernekler dışında, Ege Üniversitesi Ebru Topluluğu, Ege Üniversitesi Karikatür topluluğu da stand açmıştı. - Küçük çocuklar GDO'lu gıdalara karşı tepkilerini göstermek için ellerinde dövizlerle yürüyüş yaptılar. - Yerel halkın kendi yetiştirdiği ürünlerin bulunduğu stantlar tarhanalar, zeytinyağları, sabunlar, ev yapımı reçeller, likörler ve ikinci el eşyalar ile doluydu. - Sinek Sekiz Yayınevi'nin açmış olduğu stant ve sergideki kitapları büyük ilgi gördü. Sempatik çalışanlarının buna katkısı yadsınamaz bir gerçek. - Sinek Sekiz'den satınaldığımız kitap çok kısa bir sürede kargo ile elimize ulaştı. Keyifle okuyoruz. - Beklenin altında katılım gerçekleştiğini düşünüyoruz. - Takas edilen tohumların çok çeşitli olduğu söylenemez bu GDO'suz tohum sıkıntısı çektiğimizi mi yoksa, gerekli özenin gösterilmediğini anlatıyor bilemiyorum. - Doğa Derneği gönüllüleri hem gelenlerin bilgilendirilmesi konusunda çok ilgiliydi hem de çok hoş sohbetlerdi. Uzunca bir vaktimizi orada geçirdik diyebiliriz. - Paneller, konuşmalar ve söyleşiler plandakine uygun yürüdü diyemeyiz.. Organizasyon biraz sıkıntılıydı ama tüm aksaklıklara rağmen, dikkat çekebilmek adına gerekli bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. - Tabiiki olmazsa olmaz Efelerimiz de boy gösterdi."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/turkiyenin-en-sirin-kutuphanesi", "text": "Bodrum barlar sokağında yıllar önünden geçip, bir kez bile uğramadığım kütüphanenin kapısını bu kez ittirip içeri bir göz attım. Daha kapıyı aralar aralamaz Türk kütüphanelerinin o kasvetli havasıyla burada karşılaşmayacağımı hissettim. Çok hoş dekore edilmiş, insanda içeri girme ve kitapları kurcalama isteği uyandıran kütüphane, bence Türkiye'nin en şirin kütüphanesi.. Zemin katta süreli yayınlar ve okumak için deniz manzaralı şirin bir salon, ve idari bölümler, ikinci katta diğer yayınların tamamı bulunuyor. Giriş kapısının hemen sağındaki koridora girip üst kata çıkınca ise çocuklar için ayrılmış özel bölüm yer alıyor. Burada hem çocuk yayınları, hem çocukların boyutlarına uygun olarak ayarlanmış okuma alanları hem de satranç masası bulunuyor. Kalabalıktan ve sıcaktan bunalıp kendimi attığım bu mekanda, ilgimi çeken fotoğrafçılık kitaplarını biraz karıştırıp sessizce ayrıldım. Fotoğraf makinem yanımda olmadığı için telefon ile çekim yaptım. Bazı fotoğraflar o nedenle kaliteli değil. Gerçekten çok şirin bir yere benziyor. Bizi böyle güzel yerlerle tanıştırdığınız için teşekkürler."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ucmakdere-yamacparasutu", "text": "27 gezgin arkadaşla birlikte gerçekleştirdiğimiz Trakayadazaman turunun başlangıcı idi. Evet başlangıç 🙂 Çorlulu bir birey olarak seyahatlerimde belki de tek kadın seyahatin en güvenli bölgelerinden olup hep geri plana attığım Trakya'ya, farklı bir açıdan bakacağımın ilk işareti oldu bu uçuş. Önce atlayışı gerçekleştireceğimiz tepede durduk. Sporcuları ve hazırlıklarını izledik. Demek böyle oluyormuş diyip manzaranın keyfini çıkardıktan sonra, aç karınlarımızı doyurmak Tekirdağ köftesi yemek için koşturarak aşağıya indik. Hiçbirimizin sabrı yoktu zira. Köfte ekmekler fazlasıyla büyük olduğu için köftelerini yiyip ekmeklerini bıraktım. . Hah ne diyordum atlayış değil mi?! Kendimi hemen ilk atlayış yapacak gruplardan birisine yazdırdım. Böyle bir deneyimi ilk yaşayanlardan olmak için can atıyordum. Hocalar ekipmanları hazırlarken, ben de hem kamp alanını inceleyip hem de yavru köpüşlerle vakit geçirdim. Hocalar isimlerimizi seslendiğinde ise hemen minibüse doluşup, tepeye çıktık. Malesef çekim yapmaya uygun kameram olmadığından ve telefonumuda cebim olmadığı için taşımaya cesaret edemediğimden size janjanlı selfieler sunamayacağım. Göstereceklerim tamamen hissiyatlarım. Hoop en başta ne demiştim. Huzur! Kalp atışlarım bir an bile hızlanmadı aksine yavaşlamış bile olabilir. Saatlerce havada öyle asılı kalıp, manzarayı seyredebilirdim. Öyle düşüşte olduğumuzu filan hiç hissetmedim. Eğer yere yaklaştığımızı algılamıyor olsam havada asılı kaldık sanabilirdim. Tarif edilemez bir dinginlik ve huzur vardı üzerimde. Dinginken ben normalde susmayan çenem kapanır. Konuşasım gelmez. Bu da sadece yelkenlideyken, yoldayken ya da sevgiyle uyutulduğumda olur. Ha çok kişi der zaten seyahatteydin. Öyle değil işte. 4 günlük yol, yol değil benim için. Yol diyince çekip gideceksin, bir kaç ay gelmeyeceksin. Herşeyin değiştiğini bilecek ama hiçbişeyin değişmediğini umut edeceksin. Umut! Başarmak için en büyük destekçi. Umutlarınla birlikte paraşütle Uçmakdere'den atlayıp Rishikesh'de ineceksin. Bir daha da asla dönmeyeceksin! Derken bir uyarı \"İnerken koş Tuğçe aynı kalkıştaki gibi sakın durma\". Usulca bir süzülüş. Koşar bir kaç adım ve yine başladığım yerdeyim. Merhaba dünya ben geri geldim!"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/ucretsiz-belgrad-turu", "text": "Belgrad'da gönüllü usulü hizmet veren Belgrade Walking Tours ekibi ile ücretsiz Belgrad turu yapma şansı yakalayabilirsiniz. Çok genç ve hiperaktif çalışanlardan oluşan ekip ile yaptığınız tur esnasında sıkılmayacağınızı garanti edebilirim. Ekip ücretsiz turların yanı sıra neredeyse maliyetine düzenlediği Komunist Tur, Underground secrets of Belgrad, Pub Crawl Party tour ile de Belgrad'ı, tarihini ve kültürünü tanımanıza yardımcı olmaktadır. Ben bu turlar içerisinden çoğu kişinin en az ilgisini çektiği Komunist Tur'a katıldım ve Yugoslavya'nın kuruluşu, İkinci dünya savaşı, Tito ve ülkelerin bağımsızlıklarını ilan edişleri hakkındab ilgi edindim. Rehberimiz çok sıcak kanlı ve konu hakkında detaylı bilgiye sahip, özellikle Bosna Sırbistan savaşı esnasında olanları iki tarafından gözünden de anlatan bir hatundu. Ben bu turlar içerisinden çoğu kişinin en az ilgisini çektiği Komunist Tur'a katıldım ve Yugoslavya'nın kuruluşu, İkinci dünya savaşı, Tito ve ülkelerin bağımsızlıklarını ilan edişleri hakkındab ilgi edindim. Rehberimiz çok sıcak kanlı ve konu hakkında detaylı bilgiye sahip, özellikle Bosna Sırbistan savaşı esnasında olanları iki tarafından gözünden de anlatan bir hatundu. Biz Türklere enteresan gelen nokta ise tur esnasındaki tüm masraflarımızı kendisi ödedi ve bizden tur ücretlerini tur sonunda topladı, üzerine bir de verdiğimiz paraları saymadan aldı. Biz tabii kendi içimizde oooo bunlar fena kazıklanır yorumları yapmaktan kendimizi alamadık. Bu grup gerçekten harika bir iş çıkartıyor. Belgradlı öğrenciler tarafından kurulan grup hiç bir karşılık veya çıkar beklemeden şehirlerini yabancılara tanıtmak için çalışıyorlar. Çok iyi yapmışsın tura katılarak, gidilen yeri yerlisinden öğrenmek kadar güzeli olamaz. Güzel bir organizasyon olmuş. Teşekkürler paylaşım için."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/usak-ulubey-kanyonu", "text": "Uşak Ulubey Kanyonu dünyanın en uzun ikinci kanyonu, yani Amerika'daki o meşhur Büyük Kanyon'dan sonra en uzun kanyon. Türkiye'de böyle muhteşem bir doğa oluşumunun duyulmamış olması çok acı. İzmir'de yaşamama ve evime 2,5 saatlik mesafede yer almasına rağmen bugüne kadar görmemiş hatta duymamış olmak benim ayıbı mı, yoksa bunun tanıtımının yeterince yapılmamış olması devletimizin ayıbı mı tartışılır.. Uşaklılar ve Ulubey belediyesi tanıtım için kendileri adım atmaya başlamışlar. Vardığım anda paylaştığım ilk fotoğraftan itibaren Uşaklılar mesaj yağdırmaya başladılar. Oraya da gitmelisin, burayı mutlaka görmelisin diye. Ama bir şey daha vardı parmak bastıkları, Ulubey Kanyonu'nda akan Dokuzsele nehrinin ne kadar kirli olduğu. Bahsedilen şey nehire kontrolsüzce bırakılan kimyasallardı. Peki nasıl oluyor da sanayi firmaları, fabrikalar, özellikle deri fabrikaları bu kadar rahat bir şekilde kimyasal atıkları salıyorlar nehire? Bir kısmı arıtma tesisi hiç yaptırmıyor, bir kısmı yaptırıyor ama çalıştırmıyor. Denetlemeler yetersiz, cezalar caydırıcı değil. Nehir haddinden fazla kirlenmiş, şuan kendi haline bırakılsa ancak 600 yıl sonra kendi kendini temizleyebilir durumda. Bu nehir Uşak'tan geçiyor, Denizli'den geçiyor, sonra bizim denizlerimize, balıklarımıza, tarlalarımıza ulaşıyor. Biz tüketiyoruz tüm bunları. Sağlıklı yaşamı ile ünlenmiş Ege'de, bizler yiyoruz yine bu kimyasalları. Uşak Ulubey Kanyonu dünyanın en uzun ikinci kanyonu, yani Amerika'daki o meşhur Büyük Kanyon'dan sonra en uzun kanyon. Türkiye'de böyle muhteşem bir doğa oluşumunun duyulmamış olması çok acı. İzmir'de yaşamama ve evime 2,5 saatlik mesafede yer almasına rağmen bugüne kadar görmemiş hatta duymamış olmak benim ayıbı mı, yoksa bunun tanıtımının yeterince yapılmamış olması devletimizin ayıbı mı tartışılır.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/van-gogh-muzesi-amsterdam", "text": "Van Gogh Müzesi, Amsterdam'a gidince görülecek yerlerin en başında yer alıyor. O kadar yol gidince insanın bir Van Gogh Müzesi'ne uğrayıp Van Gogh'un tablolarını, bir de Rijksmuseum'a uğrayıp Rembrant'ın tablolarını görmesi şart. Van Gogh'un resimleri her zaman beni büyülemiştir. Kullandığı renkler, tarzı... Onun tablolarına bakarken başka bir dünyanın içerisine dalıyorum.. Bu yüzden Van Gogh müzesi benim için olmazsa olmaz yerlerden birisiydi. İçerisi cıvıl cıvıl.. Sezon sonu olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Okullar on on beşli gruplar halinde dolaşıyor içerisini, 4 yaşında çocuklar bile vardı ama rahatsız olmuyorsunuz hiç, gürültü patırtı yapmıyorlar. 4 katlı koskocaman bir bina.. En alt katta ilk resimlerinden başlayarak, üst katlarda doğru olgunluk resimlerine doğru ilerliyorsunuz. Bir yandan hayatıyla ilgili ilginç kesitler okuyor bir yandan da tablolarını inceliyorsunuz. Van Gogh'un beğenmediği bir resminin üzerine başka bir resim yaptığı bilinir, duymuşsunuzdur. İşte o tabloyu ve altındaki resmi burada görebilirsiniz. Benim en ilgimi çeken kısmı Japon sanatından etkilenip, o tarzda yaptığı çalışmaların sergilendiği bölümdü. Tabloları gerçekte görmek apayrı bir his.. Hiç öyle fotoğraflardan, kitaplardan, internetten göründüğü gibi değil.. Görünce diyorsun ki, bu adam gerçekten bu işte usta. O zaman anlıyorsunuz neden eserlerinin milyon dolarlara alıcı bulduğunu, sorgulamıyorsunuz. Öyle bir kaptırmışım ki kendimi Van Gogh'un hayatını parça parça duvarlardan okumaya, öyle bir dalmışım ki onun dünyasına öldüğü kısımda gözümden yaşlar süzülmeye başladı. Tabi, yanımdaki arkadaşın \"Hahaha, yeni mi öğrendin öldüğünü?\" diye espri yapması gerçekten çok tatlıydı. Söyleyecek sözüm yok. Müzeye girdikten sonra sesli rehber almayı unutmayın sakın. Hediyelik eşya dükkanı çoooook güzeeeeeel.. Kendimi kaybettim resmen, 45 dakika mı 1 saat mi harcadım bilmiyorum. Beğendiğiniz ne varsa oradan alın, ben bunları dışarıda görmüştüm zaten ordan daha ucuza alırım demeyin. Sonra benim gibi çok üzülürsünüz çünkü dışarıdakiler aynı kalitede değiller. Van Gogh ile Rijksmuseum arasında ortada kaldırılan Iamsterdam yazısının hemen karşısında müzelerde satılan hediyeliklerin satıldığı ayrı bir dükkan var, bir tek orada belki bulabilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/wat-arun-bangkok", "text": "Bangkok'da görülmesi gereken 10 yer arasında yer alan Wat Arun manastırı turistlerin en gözde mekanlarından. Muhteşem mimarisi ve manzarası ile gözleri kamaştıran manastır Chao Phraya nehrinin üzerinde yer alıyor. Wat Arun'a ulaşmak için Taksin'den bota biniyorum. Kısa bir nehir turunun ardından işte buradayım. Geniş bir alana yayılan manastırın bahçesinde ve çevresinde daha küçük manastırlar, dinlenme, yeme içme ve hediyelik eşya standları mevcut. Manastırlara girebilmek için belirli kılık kıyafet yönetmeliğine uymak gerekiyor. Kısaca tarif etmek gerekirse camiye gider gibi gitmek gerek; dizler gözükmeyecek, kollar ve omuzlar örtülü olacak, ayakkabılar çıkacak. Neyse ki yanımda arkadaşımın hediye ettiği şal varki her yere rahatça girebiliyorum. Yanında olmayanlar için sıkıntı yok satan ya da kiralayan standlar mevcut. Manastırın kendinden çokça söz ettiren merdivenlerini çıkmak zor, inmek ise ölümüne korkunç. Bir an inmesem burda ne kadar idare edebilirim diye düşünmedim değil. Manastırın kendisi bir harika ama ben her zamanki gibi gizli saklı köşelere girmeye bayılıyorum. Bahçeden çıkıp arka sokaklara daldığımda monkların yaşadıkları bir alana ulaşıyorum. Çok az ingilizce bilen genç bir monk adayı ile sohbet ederken tahta yılanla beni korkutmaya çalışan arkadaşının elinden yılanı kapıp onlara doğrulttuğumda sanırım sempatilerini kazanmış olacağım ki meraklı bakışlarla süzdüğüm avluya beni davet ettiler. Aaa ne değişik bir yer diye oraya buraya soktuğum burnumu gören bir monk beni dışarı attı. Meğersem yasak bölgeymiş. Halbuki ben davetleydim ama özür dileyerek çıktım."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/waterlooplein-markt-amsterdam", "text": "Waterlooplein Markt Amsterdam'ın bit pazarı. Rembrant'ın evinin hemen arka sokağında.. Tam olarak tarif etmek gerekirse, hani annenizin atmayıp sakladığı evin büyük bi kısmını kaplayan hiçbir işe yaramayan ama lazım olunca yenisine para verdiğinizde üzüldüğünüz keşke atmasaydım dediğiniz ıvır zıvır herşey burada satılıyor. Giderken annenizin evindekileri toplasanız orada çok güzel bir stant açabilirsiniz. İşe yarayan şeylerde yok değil. İzmir Kızlarağası Hanında 80-100 tlye satılan etnik pantolonların daha kalitesini 7 euroya aldım. Resmen içimdeki toplayıcı uyandı, herşey ucuz olduğu için işime yaramayan, gereksiz ne varsa alıp saklamak istedim. Kesinlikle bizede böyle bir pazar lazım. Hurda, eski, yeni, 2. el, 1. el ne ararsan var. İnsanı eskilere götüren bir yer. Çocukken oynadığınız ama şu an nerde olduğu hakkında hiç bir bilginizin olmadığı oyuncağınızdan babanızın kaybolan çakısına kadar envayi çeşit ıvır zıvırla dolu. Kurulduğu yeri de görseniz Amsterdam'ın en işlek yerlerinden birisinde Waterlooplein Markt. Rembrant'ın evine gitmişken orayada uğrarsınız artık."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yelkenli-seyir-gunlukler-kisim-1", "text": "Tekneyi gördüğümde ufak bir şok geçirdim. Eski olacağını biliyordum ama bu kadar harap halde olabileceğini tahmin etmemiştim. Teknenin içinde her yer her yerde. Çıfıtçı pazarı gibi. Motor değişiyor, kolay değil ama peki ya tuvalet. Kapısı bile bir tahtanın üstünde duruyor. Yapılacak işler kervanından bugün şansıma boya düştü. Pek severim boya yapmayı. Duyunca atladım zaten. Teknenin ahşapları kötü durumda olduğu için herhangi bir yağmurda ya da dalgada içeriye fazlasıyla su giriyor. Bu nedenle tüm eşyaların özellikle uyku tulumu ve elektroniklerin kuru tutulması, mümkünse dry bagde saklanması gerekiyor. Bu durumu az da olsa önleyebilmek için güverteye kanvas kumaş germişler. Biz de bunu boyadık. Yalnız ben düzgün olsun yaptığım iş kendini göstersin diye uğraşırken, biraz fazla boya kullanmışım. Boya azalınca, kıç kısmın en çok kullanılan kısımlarına daha az boya kullandım. Neyse yine de güzel oldu. Yarın açılıyoruz. Heyecan dorukta. Özellikle Emre. Yiyecek listesinin yapılması gerekiyor. Önce böyle bir sorumluluğu almaya çekinmiştim ama bazen istemediğin işleri yapmak durumunda kalabiliyorsun. 1 ay boyunca hiç tanımadığın 5 kişinin ne yiyeceğine ve ne kadar yiyeceğine kadar vermek ayrı bir sorumluluk, miktarı ne az ne de 30 günden fazla olmayacak şekilde ayarlamak ayrı bir sorumluluk, bir de domates, avakado gibi erken bozulan gıdaların miktarını doğru ayarlamak ayrı bir sorumluluk. Rupert çok fazla kaşınıyor. Umarım bulaşıcı bir hastalığı yoktur. Bugün suya düşünce kendimi nasıl bağlayacağımı ve halatların nasıl toplanacağını öğrendim. Halatları benim bildiğim sistemden daha farklı ama yine benzer bir şekilde toplanmasını istiyor Simon. Herkes aynı şekilde toplarsa, gecenin bir yarısı karanlıkta açmak zorunda kalınca kimse zorlanmaz diyor. Mantıklı. Kendimi biraz kötü hissettiğim için tekneden erken ayrıldım. İşleri biraz yarım bırakmışım gibi oldu ama yarın açılacaksak bugün iyice dinlenmem lazım. Hasta olmak istemiyorum. Gece neredeyse hiç uyuyamadım. Boğazlarım acıyor. Uykumda nefes alamıyorum. Kaptana söylesem fena olmaz ama benim yüzümden işleyişin durmasını da, zayıf halka olmayı da istemiyorum. Emre biraz durumdan endişeli. Söyleyelim diyor, karşı çıkıyorum. Gece yarısı aklıma gelip hazırladığım excel tablosu ile hesap epey kolaylaştı. Geriye alışverişin yapılması ve tekneye taşıma kısmı kaldı. Biz alışverişi yaparken, Oz ve Simon teknenin kalan işlerini halledecekler ve bu akşam yola çıkacağız. Bu akşam yola çıkamazsak, gelen hava dalgası sebebiyle yolculuk cumartesi ya da pazara kalacak. Rupert kaşınmasının sebebini cilt kuruluğu olarak söyledi, bana pek öyle gelmedi ama doktor olmadığım için de bir şey iddia edemem. Dediğine güvenmek zorundayım. Alışveriş tahmin ettiğimden daha uzun ve yorucu oldu. Emre'nin alışveriş listesini müdüre verip göstermesi ile, yanımıza birer tane yardımcı tahsis edildi. Neyden ne kadar olacağını söylediğimizde, hem reyonlar arasında ararken vakit kaybı yaşamadık hem de doğru miktarların toplanmasına yardımcı oldular. Zaten 400 litre suyu tek başımıza kasaya kadar bile taşımamız mümkün değildi. Üstüne bir de marketin kamyonunun bize tahsis edilmesi ve tekneye kadar tüm yiyecekleri taşımaları da cabası oldu. Fiyatta makul tuttu. Tekilasından, fındık fıstığına kadar herşey kişi başı 150 dolar. Tüm yiyecekler teknenin üstüne konduğunda sancak tarafının neredeyse tamamını boydan boya kapladı. Yerleşecek mi diye düşünürken, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde onlar da halloldu. Marina tam bir mezarlık gibi. Ölmek üzere olan yürüteçle ya da bastonla yürüyebilen adamlar ve kaniş köpekleri ya da genç sevgilileri birlikte teknenin içerisinde yaşıyorlar ama hiç açılmıyorlar. Hatta o kadar ki, teknelerin sağı solu saksı çiçekleri ile dolu. Dün teknedeki ilk gecemdi. Erkenden yattım. Bir önceki gece hiç uyumamış olmamdan dolayı, erken yatmak ve dinlenmek istedim. Nefes almak yine zordu. Rahatsızlığımdan mı yoksa baş aşağı yatmış olmaktan dolayı mı bilmiyorum 1 gibi uyandım. Başım çok ağrıyordu. Baş aşağı yattığım için beynime kan mı toplandı acaba? Çok da fazla bir açı farkı yoktu halbuki, 5 decere filan. Kafamdaki buff mı sıktı yoksa bilmiyorum. Güzel kısım ise, yeni aldığım uyku tulumu oldukça sıcak tutuyormuş. Dün aldığımız konservelerin etiketlerini çıkartıp, üzerlerine ne olduklarını yazmıştı Oz. Rutubet ve ıslanma ihtimalinden dolayı, seyir sırasında etiketler parçalanırsa bir daha asla konservenin içerisinde ne olduğunu bilemeyiz. Şansımıza açınca domateste çıkabilir, bezelye de. Konservelerin yanı sıra tüm yiyecekleri yelkenli içerisinde sağa sola yığmıştık ama düzenli bir şekilde yerleştirilmesi gerekiyordu. Konserveler çok olduğu için her birine kolayca erişilebilecek şekilde yerleştirdim. Taze gıdalar hamaklara asıldı. Yerleştirme işinin güzel kısmı neyin nerede olduğunu çok iyi şekilde biliyorum. Dezvantajı ise benden başka kimsenin bilmemesi. Herhangi bir şeye ihtiyaçları olduğunda sürekli bana seslenmesinler diye, raflarda neler olduğuna dair etiketler hazırlayıp onları yapıştırdım. Günün en keyifli işi ise eski kilitlerin yağlanması oldu. Gres yağı ile oynamak pis olduğu kadar zevkliymiş. Tam bir meditasyon gibi. Uzun zamandır fokların seslerini duyuyordum ama yakından görememiştim. İnsandan uzak, insanların da girişinin olmadığı bir alanda dolaşıyorlar ama sesleri limana kadar geliyordu. Seslerini her duyduğumda yakından görebilme arzusu ile yanıp tutuşuyordum. Derken nasıl olduğunu anlamadığım bir anda koca gövdesi ile zıplayıp kendisi iskelenin üstüne atıverdi bir fok. Anın tadını çıkartmak yerine fotoğraf makinesini almaya tekneye koştum. Döndüğümde iskelenin yanındaki teknenin kaniş köpeği havlayıp foku kaçırmış, fok şaşkın gözlerle suyun içerisinden foka bakıyordu. Keşke kalıp biraz daha izleseydim. Seyir sırasında başka fok görür müyüz bilmiyorum ama göç mevsiminden dolayı bir çok balina göreceğimizi umuyorum. Sabah şiddetli ishal ve mide bulantısı ile uyandım. Sabah 8 de kustuğumda dün gece 8de yediğim akşam yemeği hala midemdi. Sindirilmemiş. 12 saat boyunca yemeğin midede kalması normal mi? Ardından saat 10 gibi tekrar istifra ettim ve hala akşamki yemekleri çıkartıyordum. Çıkartacak daha fazla bir şey kalmayınca güverte ile teknenin ahşap gövdesinin arasında yalıtımı sağlayan silikon gibi maddenin sökülmesine yardımcı oldum. Yalıtımı güçlendirmek için bu maddeyi temizleyip, yenisi ile doldurmamız gerekiyor. Zaten yalıtımın güçlü olmadığı ahşapların durumdan dolayı ortada. Çalışırken, kendimi kötü hissetmeye başlasam da elimden geldiğince devam ettim. Ben zayıf kız olmak istemiyorum ve bu işi başarmak istiyorum. Enerjimin son damlasına kadar kullanmaya niyetliyim. Durumu farkeden Emre beni yürüyüşe çıkarttı. Elektrolitlerin su kayıplarını önlemekte ne kadar yardımcı olduğunu acı bir tecrübe ile Hindistan'da dizanteri olduğumda öğrenmiştim. Neyse ki şimdi oldukça modern bir ülkede Meksika'dayım. Üçüncü istifrada ise artık dün geceden daha fazla yemek kalmamış, elektrolitleri çıkartıyordum. Eh neyse en azından çilek tadı geliyor artık ağzıma. Emre'nin bunun bir takım işi olduğu, herkesin her işi yapmak zorunda olmadığı, herkesin yeteneklerine göre ön plana çıkacağı, kimseye bir şey ispatlamak zorunda olmadığım, iyileşene kadar dinlenmem gerektiği gibi telkinlerinden öte, oturduğumuz kafede tüm kaslarımın tamamı titremeye, ve üşümeye başladığımda gidip dinlemem gerektiğini anladım. Kamaranın kapısının tam yanında motor tamiratı yapılması, egsoz değişimi olmasına rağmen hiç rahatsızlık duymadan uyudum. Tüm kaslarım ağrıyordu. Sadece ishale karşı bir ilaç aldım. Uyudum, uyudum, uyudum. Akşam yemeği için kalktığımda kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Oz bana gizli tarifinden ilaç hazırlamış. Ondan içtim bol bol. Paracetemol almak istemedim. Kapsamlı sağlık sigortası yaptırmıştım onu aradım. Önce tamam doktor ayarlıyoruz dediler. Sonra ikinci bir telefon geldi, seyahatiniz 92 günü aşmış kapsam dışındasınız dediler. İyi de ben bu sigortayı 6 aylık yaptırdım. Baştan uyarın madem. 92 günü geçtikten sonra Türkiye'ye girip çıkmam gerekiyormuş ki, sigorta yeniden aktif olsun. Çok sinirlendim. Böyle geri zekalıca bir şey olabilir mi? Dünya turuna çıkanlar ne yapıyor. Sabah çok daha iyi uyandım. Burnum hala tıkalı ama kendimi daha iyi hissediyorum. Tüm gün dinlendim. Marinayı kapamışlar. Fırtınadan dolayı. Çıkışlar yasak. Oz muhteşem bir balık köri yaptı ama midem almadı. Yediğim iki lokmayı da kustum. Halbuki çok lezzetliydi. Keşke yiyebilseydim. Akşam yemeği esnasında acil durum vakalarını ve vardiyaları biraz konuştuk. Acil durum seneryosundan öte korku filmi senaryosu gibiler. İlk kural ne yaparsan yap suya düşme. En önemli şey bu. Acil durum ve yelkenliyi terk etmemiz halinde ilk alınacaklar mineral kaybını önlemek için elektrolitler, sular, enerji vermesi için atıştırmalıklar ve tabii ki en önemli şey pasaportlar. Pasaportları Simon'a teslim ettik. Tiger Cage'de saklayacak. Acil durum halinde aramak durumda kalmadan hemen alıp çıkabileceğiz. Vardiyalar biraz zor olacak, gündüz vardiyası 4 saat çalışma 4 saat dinlenme. Gece vardiyası ise 3 saat çalışma 3 saat dinlenme. Boş olduğunuzda dinlenebildiğiniz kadar dinlenin diyor Simon. Çalışırken ki, enerji ve konsantrasyon her şeyden önemli. Simon sürekli ayakta ve bir şeylerle ilgileniyor olacak, Emre ve Oz ise vardiya lideri. Bu bağlamda ben ya vardiyada Emre ile olacaktım ya da Oz ile. Emre ile daha önceki seyirlerde yaşadığımız ufak vakalardan dolayı hem birlikte vardiya tutmamanın daha mantıklı olacağına hem de birlikte vardiya tuttuğumuzda ekiple kaynaşamayacağımıza kanaat getirdik. Ayrıca yaşlı Oz'dan öğreneceğim çok fazla şey var. 1 ay boyunca aynı teknede olsak da, çok az görüşebileceğiz. Gecenin en keyifli konusu ise, yandaki teknede yaşayan adamın Rupert'a sizin yelkenlide iş niye bitmiyor demesi oldu. Marinada yaşamalarına rağmen o kadar uzaklar ki, denizden ve tekneden. Gece yağmur bastırdı. Kaldığımız kamaradaki yatağın üstünden su akıtıyor. Ben de çözüm olarak plastik torbalar yapıştırdım, sular içerisine dolsun diye. Kısmen başarılı oldu. Uyumadan önce yaptıklarım çok başarılı oldu ama diğerlerini uykumun ortasında kalkıp yaptığım için üstüme akmaya devam etti. Saçlarım çok ıslandı. Hasta olmasam umursamam da, daha fazla hastalanmak istemiyorum daha tam iyileşememişken. Emre'nin yattığı taraf kuru. Emre'yi defalarca uyandırmaya çalıştım. Alkolden dolayı uyanmadı. Suların içinde kaldım. Evrak işleri sürüyor. Liman kapalı olduğu için ofistekiler de çalışmıyor. Pazar günü de çıkamayabilirmişiz, işler yetişmese. İşler biraz sıkıcı bir hal almaya başladı. Simon araya birilerini sokmaya çalışıyor. Açılmaya 2 gün kala 18.02.2017 Fok geldi.... Burnum hala tıkalı ama kendimi daha iyi hissediyorum. Limanın kapalı olması biraz işime geldi. Hastalığı üstümden attım. Yan teknedeki Fransız ve başka bir teknede kalan İtalyan Gerardo ile muhabbet ettiğimde yelkenlide otopilot olmadığını öğrendiklerinde ve vardiya ile dümen tutacağımızı anlattığımda küçük bir şok yaşadılar. Radar var mı radar diye sorduklarında ise kalp krizi geçirmesinler diye, bazı elektronik aletler var dedim ama radar olmadığını söylemedim. Deli işi, bu iş yapılır mı filan diyip durdular. Herhangi bir endişem yok. Korkmuyorum. Yarın açılacağımız için bugün çıkıp elde kalan tüm pesoları harcamaya niyetlendik. Rupert, Emre ve ben kahve içmeye gittik. Kahveleri Rupert ısmarlayınca, pesolarla ne yapacağımızı şaşırdık. Sonunda Meksika'ya geldiğimizden beri aradığımız moka potu bulamasak da, french press aldık. Kahve sorunu da çözüldüğüne göre, artık açılabiliriz. Bugün Simon yeni halatların ucunu nasıl dikeceğimi, piyan dikişini öğretti. Bugünlerde pek kullanılmıyor, herkes halatın ucunu yakıyor ama ben hem piyan dikişini hem de ucunu aynı anda ucunu yakmayı tercih ediyorum dedi. Keyifliydi. Tam boş zaman aktivitesi. Teknenin içinde canın mı sıkıldı, ucu dikilmemiş bir halat mı var, al takıl. Bugün teknenin yanına fok geldi. Teknenin kenarındaki küçük balıkları avlamaya çalışıyordu. 10-15 dakika boyunca teknenin yanında yüzdü durdu. Elimden geldiğinde kameraya kaydetmeye çalıştım, bir noktada göz göze geldik ve sanırım benden biraz rahatsız oldu. Sonra bir daha da gözükmedi. Dün yasal olarak Meksika'dan çıkışımız yapılmış. Ayın 17si itibariyle Meksika dışında gözüküyoruz ama tabii hala Meksika içerisinde dolanıp duruyoruz. Yarın liman açılırsa, çıkış yapabileceğiz. Kerosen eksiğimizden dolayı Simon biraz endişeli. Ne kadar arasak tarasak da, bir türlü kerosen bulamadık. Ocak eski tip olduğu için kerosen ile çalışıyor ve eğer yolda biterse, yemek pişirme ihtimalimiz kalmayacak. Walmarta kerosen ve gres bakmaya giderken, Gerardo ile karşılaştık. Bizi aracıyla kendisinin götürebileceğini söyledi. Yağmurda o kadar iyi oldu ki. Bildiği tüm dükkanlara bizi götürdü ama keroseni bir türlü bulamadık. Ofisinin yanında bildiği bir yer olduğunu, saat itibariyle o an kapalı olduğunu ama yarın ofisine gittiğinde bizim için alabileceğini söyledi. Limanda durmaktan çok sıkıldım ama kerosen için bir gün beklemeye daha razı olabilirim. Akşam yemeğinde konu döndü dolaştı köpek balıklarına geldi. Yanından geçeceğimiz Guadalupe adası köpek balıkları ile meşhurmuş. Bazı köpek balıkları teknenin altında günlerce gözükmeden bizimle birlikte seyahat edip, sonra günlük güneşlik bir yerde yüzmeye karar verdiğimizde küçük bir ısırık alabilirmiş. Gözlerimi büyüterek dinlediğimde, korkma diyorlar. Bazen ciddi mi söylüyorlar, benimle dalga mı geçiyorlar anlamıyorum. Sabah yağmur ile uyandım. Akşam yeniden düzenlediğim torbalar ile gece ıslanmadık. Torbaların bir kısmı dolmuş, boşaltmak gerek. Şimdiye kadar okuduklarınız seyir öncesi hazırlıklardı. Yelkenli seyirde başımdan geçenlerin genel özetine, seyir günlüklerine aşağıdaki linkten erişebilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yelkenli-seyir-gunlukler-kisim-2", "text": "Beni deniz tutuyormuş. Açıldıktan yarım saat sonra feci bir şekilde midem bulanmaya başladı. Önce makineden gelen koku sanmıştım. Değilmiş. Tüm gün kusmak ve uyumaktan başka bir şey yapamadım. Teknenin güvertesinde biraz daha iyi hissediyorum. Şu an düşünüyorum gerçekten bir deliliğe mi kalktım diye. Olsun yine de güzel bir delilik. İlk vardiyayı Emre ve Rupert aldı. Kötü olduğum için sanki normalden çok çalıştılar gibi geldi. Çünkü vardiya öncesi yine dümende onlar vardı. Emre'ye sorduğumda önce şakayla karışık evete yakın bir yanıt verdi, sonra böyle bir şey istemeyeceğim için yapmayacağına dair bir yanıt. Kayırma istemediğimin farkında olması güzel. Görevli olduğum ilk vardiya 18-21. Simon dilersem daha fazla dinlenebileceğimi söyledi. Kusmaktan başka hiçbir şey yapamasam da vardiya saatinde yerimde olmak istedim. Hem vücudumun düzene alışması için hem de sorumluluklarımın bilincinde olduğumu göstermek için. Gece vardiyasında (12- 03) biraz daha iyi hissettim kendimi. En azından dümen tutabildim. Dümen tutmak tahmin ettiğimden daha keyifliymiş, özellikle gece. Geceleri insanların hata payı daha çok diyorlar ama açık havada her şey çok net gözüküyor gibi geldi bana. Özellikle yıldızların altında. Dümen tutmadığım zamanda gözcülük yapmak beni zorluyor. Çok uykum geliyor. Göz kapaklarımı açık tutmak bile imkansızlaşıyor. Sanırım işin sırrı yiyip içmekte ama onun için önümde biraz zaman var. Şuan yeme fikri bile midemi bulandırmaya yetiyor. Sabah vardiyasında (06-10) bir nebze daha iyi uyandım. En azından artık kusmuyorum ve bir başarı hikayesi olarak yarım elma yiyebildim. Güvertede iki tane kalamar bulduk. Akşamki dalgalarla gelmiş olmalılar. Denize attık, neden yemedim anlamadım. Vardiya sırasında Amerikan savaş gemisi tatbikat yapacaklarını ve ateş açacaklarını anons etti. Simon'ın sakin tavrı beni benden aldı, aynı zamanda da güven verdi. Gemiyi göremesekte neden etrafta olduğumuza dair irtibata geçmedi? Lokasyonu kontrol ettikten sonra epey uzakta olduğumuzu söyledi. Güzeeel!!!! Simon ve Oz çok iyi dümen tuttuğumu söylüyorlar. Nedense ben de becerebildiğimi hissediyorum ama içimdeki eski beyaz yakalı iltifata alışık değil. Motive etmek için mi söylüyorlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Umarım İngiliz ve Avustralyalı denizcilerin beyaz yaka saçmalıklarıyla işi yoktur. Ben hariç herkes yunus ve balina gördüğünden bahsedip duruyordu, sonunda ben de gördüm. Dümen tutarken gelen şiddetli su sesi ile kafamı iskeleden yana çevirdiğimde 100 metre ötede hoplayıp zıplayan koca cüsseleri gördüğümde heyecandan yerimden zıpladım. O kadar büyük vücutları ile akrobasik hareketler yapıp ilerleyişlerini izlemek keyifliydi. Sabahtan kavança atıp, camadan vurmuştuk. 14-18 vardiyasının değişiminden kısa bir süre sonra asimetrik balonu taşıyan makara direkten koptu. Uyumaya aşağı inen çocukları apar topar yukarı çağırıp şekilden şekile giren balonu topladık. Yerine küçücük bir yelken taktık. Balondan sonra o kadar küçük yelken o kadar komik durdu ki... Simon bir kaç saat dinlendikten sonra ben dümendeyken teknenin direğine çıktı. Dengesizleşen teknenin dümenini tutmak zor, Simon'ı dengede tutmak daha zor. Çıkarken çektiği selfieler ile biraz rahatlayınca, daha iyi hissettim. Bir sıkıntı olmadan halletti. Balon olmamasına rağmen yine de oldukça hızlı gidiyoruz, bir ara 12.9 knota ulaştık. Ortalama ise 7 civarı. Böyle gidersek beklediğimizden daha hızlı varacağız. Yemek yiyemezken, yemek hazırlamak tam bir işkence. Tadına bakmadan hazırlayabileceğim en hızlı şeyi yapıp geçiyorum. Çocuklar kendilerine göre sosla lezzetlendiriyorlar. Bugün ilerleme kaydedip toplam 1 elma ve 2 adet bisküvi yedim. Hava güneye indikçe güzelleşeceğine kötüleşiyor. Dalgalar giderek büyüyor, 4 metreye ulaştılar. Belki okyanus için hala büyük değiller ama benim için büyük. Gece vardiyasında dümen tutmadığımda gözlerimi açmak zorlaştı. Üzerine bir de halisünasyonlar eklendi. Rüya değil net bir şekilde gözlerim açıkken gördüm, Emre'nin geldiğini ona bir şey verdiğimi ve ardından film efekti gibi transparanlaşıp silikleştiğini ve yok olduğunu. İnsan uykusuzken halisünasyon görür diyorlar ama benimki sanırım açlıktan. Tekneyi dengelemek için arkasına 20 metre halat sarkıttık. Hem arkadan gelen dalganın şeklini bozup, üzerimize kırılmasını engelliyor, hem de dalgaların için de daha düz gitmesini sağlıyor. Balonu çıkartıp yerine yine o küçük yelkeni taktık, bunları yaparken Rupert'ın boşladığı halat yeni ve kaygandı. Bir anda ne olduğunu anlamadan iki parmağının arasını yardı. Eli kötü oldu. İyi ki eldiven almışız. Ekipman önemli. Benden başka kimsede çizme yok. Emre'nin ayakları tamamen ıslandı. Üşütecek diye korkuyorum. Hastayken hiç çekilmiyor. Yumurtaların tazeliğini koruması için her gün ters yüz etmemiz gerekiyor. Tabii bunu takip edebilmek için bir takvim hazırladım. Çeviren tik atacak. Gece seyirinde tekneyi dengelemek için arkaya atacağımız halata yöneldiğimde Simon seslendi, sana bir şey göstermek istiyorum diye. Halatı eller misin diye sordu. Halatı ellemekten tabii ki çekinecek değilim ama gecenin karanlığında böyle bir şey istemesi acayip geldi. Meraktan elledim ve halata dokunmamla birlikte yakamozlar parladı, halat ışıl ışıl oldu. Kafamı denize çevirdim ve tekne değdikçe ışıldayan başkalarını gördüm. Bu kadar küçük bir canlının insanı bu kadar heyecanlandırması inanılmaz. Hava kötüleşiyor. Deniz kabarıyor. Simon denizin bu kadar kabarmış olmasına anlam veremiyor. Tekne dengesizleşti. Üzerimize kırılan dalgalarla gelen su içeriye doluyor. Uyurken içeriye bir anda o kadar çok su girdi ve aynı anda tekne o kadar çok yattı ki, battığımızdan emin olarak uyandım. Uyku sersemi gözlerimi açmak zor geldiğinden, birinin bana seslenmesini bekledim. Bir yandan da acaba giyinebilecek vaktim olur mu diye düşünüyordum. Ne seslenen oldu, ne gelen giden. Uyumaya devam ettim, ıslak olarak. İlk günlerde hazırladığım plastik torbalar artık içeri giren suya engel olamıyor. Başka bir çözüm bulmak gerek, ıslak uyumak hiç hoş değil. Islak uyku tulumu ile uyumaya çalışınca sinirlerim iyice bozuldu. Açlığa dayanabilirim, uykusuzluğa da ama uyuyacağım iki saatte kuru ve sıcak olmak istiyorum. Moraller düşüyor. Moralimin bozuk olduğunu gören Emre, sırayla kullandığımız yatağa küçük bir çadır inşaa etti. Daha önce paketleyip kaldırdığımız kuru uyku tulumunu da çıkarınca muhteşem bir yatak oldu. Sıcak bir uyku için çıldırıyorum. Sabah dalgalar 10 metreyi buluyordu. Dalga dert değil de, ıslaklıktan hoşlanmıyorum. Zaten şu teknede tek lüksüm kuru olmak. Bugün nutellalı ekmek mideme elmadan sonra giren ikinci şey olmayı başardı. Rupert'ın eli kötü gözüküyor. Güzelce temizlemesi ve sarması gerek, aksi taktirde enfeksiyon kapabilir. Bu da hiç hoş olmaz. Tuzdan dolayı cildim yanmaya başladı. 2 gündür yanıyor. Islak mendiil ve makyaj temizleyicisi ile temizleyip, nemlendirici ve güneş kremi sürüyorum. Umarım işe yarar. Oz'un asıl adı Mark. Avustralyalı olduğu için adama Oz demişler ve öyle kalmış. Halbuki ben ellerinden maharet akan bu adama, Oz büyücüsü kadar yetenekli olduğu için OZ diyorlar sanmıştım. Bence yine de benim versiyonum daha çok yakışıyor, yaşlı Oz'a. Simon hava nasıl olursa olsun çıplak ayak dolaşıyor. Sanki ayakkabının varlığından haberi yok gibi. Bu tavrıyla biraz hobbitlere benzetiyorum ama hobbitlerin yanında Galdalf gibi kalacak bir adamı hobbite benzetmek tam bir ironi. Üşümüyor musun diye sorduğumda memleketinde lakabının \"Simon no shoes\" olduğunu söyledi. Kafanı serin ayağını sıcak tut lafı bu adam için geçerli değil sanırım, zira kafasında hep bir bere var ama ayaklar hep çıplak. Kuru ve güzel bir uykunun ardından gece 3 vardiyasına çıkmak tam bir işkence gibi. Simon, Oz'un gelmesine gerek yok demiş, ah aynı şeyi bana da söylese ya. Simon'ın eşliğinde vardiya keyifli bir hal aldı. Osmanlı tarihinden Türk politikasına kadar geniş bir yelpazede bilgi sahibi. Muhabbeti çok keyifli ve bilgili bir adam. Bana kaplumbağaların göç mevsiminde beraber hareket ettiklerini ve uyurken kendilerini akıntıya bıraktıklarını anlattı. Bir gün yüzlerce kaplumbağa uyurken tekne ile geçerken, uyandıklarını ve aynı anda suyun altına daldıklarına şahit olduğunu anlattı. Kaplumbağaların göç mevsimi ne zaman bilmiyorum ama böyle bir şeye şahit olmayı bir de balinaları tekrar görmeyi çok isterim. Hala seyir fenerleri yanmadan seyir yapmaktan pek mutlu değilim. Kabul ediyorum günde belki 1 en fazla 2 gemi ile karşılaşıyoruz, onları da görünce yakıyoruz fenerleri ama yine de risk. Otopilotsuz bir teknede vardiya da, dümen tutmak da gerçekten denizciliğin ne kadar zorlu olduğunu anlatıyor. Gerçi eskiler teknede kadın uğursuzluk getirir derler ama onun sebebi başka yaşanmışlıklar olabilir. Havanın sakinlemesiyle yelken basacağımızı duyan ben küçük bir hayal kırıklığı yaşadım, çünkü vardiya bitiminde diğerlerini be Oz'un çayını bitirmesini beklemem gerekiyor. Halbuki 4 saatlik mola bitiminde deliksiz bir uyku için sabırsızlanıyordum. Yelken basmayı beklerken Emre ile görüşecek vakit doğdu. 1.5 saatin sonunda Oz'un çay keyfi bitince yelkenleri sorduğumda, fikir değiştireceklerini diğer vardiyada basılacağını söylediler. Uyku yine yalan oldu. Neyse Emreyle 1 saat geçirebildiğim için durumdan şikayetçi değilim. Halisünasyonlar kesildi. Bunda nutellalı ekmeğin mi, seyir fenerlerinin mi daha büyük etkisi var bilemiyorum. Şu 5 günlük seyirden anladığım tek şey varsa, doğaya saygılı olacaksın. Doğayı değiştirmeye değil, onunla bütünleşmeye çalışacaksın. Aksi takdirde var olamazsın. Güneşin açması, kuru uyku tulumu ve küçülen dalgalar ile moral düzeliyor. Hala yorgunluk var. Güzel bir uykuya ihtiyacım var. Dümen tutarken ikram edilen portakalın kabuğunu denize attıktan iki saniye sonra Poseidon'un tükürürcesine tam olduğum noktaya sırılsıklam eden bir dalga göndermesiyle kahkahalara boğuldum. Sanki attığım kabuğu kafama geri fırlatır gibiydi. Su bitti. Tatlı suyumuz kalmadı, halbuki ben tasarruf etmek için mümkün olduğunca az kullanıyordum, meğer depo delikmiş. Bilseydim rahat rahat kullanırdım. Ellerim, tırnaklarım pis. Temizlik için sadece antibakteriyel jel ve ıslak mendil var. Sabah erken saatlerde elf gözlerim uzaklarda uçak balıkları gördü ve ardından da tuna mı yunus mu olduğuna emin olamadığım başka balıklar. Şeklen yunusa benzeseler de, boyut olarak tuna kadarlar. Üstümde feci bir yorgunluk var. Ekip tamamen yorgun. Gündüzleri 4 saat çalışıp, 4 saat dinlenmek, gece ise bunun 3 olması vücudu çok yoruyor. Ekibe katılması beklenen diğer eleman da gelmiş olsaydı, şu an 4 saat çalışıp, 8 saat dinleniyor olacaktır. Her şey daha farklı olacaktı. Rüzgar kesti, motoru çalıştırdık. Eğer yeniden rüzgar çıkmazsa, harcadığımız yakıtı almak için Acopulco'ya girmemiz gerekecek. Öyle olursa belki de hayalini kurduğum pizzalarını yeme şansını yakalarım. Hayal kurarken canım her türlü yemeği istiyor da, iş gerçekten yemeye gelince hala elmadan fazlasını midem almıyor. Bugün haşlanmış bir patatesin yarısını yedim sanırım. Sonra da denize geri bıraktım. Gece yakamozları kirletecekmişim gibi hissedip, ağzıma gelenleri tutmaya çalışıp sonunda yine istifra etmem acayip hissiyatlar uyandırdı zihnimde. Rüzgar bir durup bir canlanıyor. Dave dedikleri balonu indirip, yerine başka bir balon bastık ama balon o kadar büyüktü ki direği esnetince, direk kırılmasın diye indirip yeniden davei bastık. Aynı anda 11 yelken basılabilen bu teknede balonun direği zorlamasından ne kadar devasa olduğu kolayca hayal edilebilir. Tüm gün motor üstünde çalışıp yorulan yaşlı Oz'u gözleri ve ağzı yarı açık halde yatakta dümdüz uzanmış halde bulduğumda bir an öldüğünü düşündüm. Ölürse ne yapmak gerekir acaba? Muhtemelen en yakın limana gidip, cesedi göstermek gerekir. Ama Oz'a sorsak eminim denize atın gitsin der. Plastik ve yağ atıklarını kenara ayırıp, organikleri denize sallıyoruz. Camları ve tenekelerin de denize atıldığını görünce küçük bir şok yaşadım. Marpol'e göre belirli bölgeler dışında cam ve teneke denize atılabiliyormuş. Olur mu canım öyle şey. Ne kadar saçma! Simon herkes için sırayla gece 3-6 nöbetini tuttu ve dün gece sıra bana geldi. Bu da hem gece 12'den sabah 10'a kadar uyumam hem de Emre ile birlikte uyumam anlamına geliyor. Uyku sadece bana değil tüm ekibe o kadar iyi geldi ki;herkes canlandı, tazelendi. Hatta öğle saatinde Simon'ın hazırladığı muhteşem ispanyol omletini de yiyebilince dünyadaki en mutlu insan oldum. YAŞASIN YEMEK YEMEK! Rüzgar dolayısıyla bir yelkenle bir motorla seyir alıp duruyoruz. Motor sesiyle uyumak dert değil de, sıcaklığı kamarayı yakıp kavuruyor. Motorun harcadığı yakıta göre limanlardan birine uğrayacağız. Simon Meksika'dakilerden birine girmeye niyetli, bense Nikaragua hayali kuruyorum. Keşke Nikaragua'da iki gün limanda kalsak da, şu hayalini kurduğum ülkeyi ucundan görebilsem. Hava ziyadesiyle ısındı, dalga kalmadı. Gündüzleri şort tshirt ve can yeleksiz dolaşır hale geldik. Oz bumbaya konan kuşlara \"Mexican immigrants\" lakabını taktı. Matrak adam şu Oz! Şimdiye kadar okuduklarınız seyir öncesi hazırlıklardı. Yelkenli seyirde başımdan geçenlerin genel özetine, seyir günlüklerinin birinci ve üçüncü bölümüne linkten erişebilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yelkenli-seyir-gunlukler-kisim-3", "text": "Havaların güzelleşmesi ile birlikte canlanan ekipte tatil havası oluşmaya başladı. Artık enerjimizi dalgalarla boğuşmak yerine acaba bugün hangi yemeği yapsak, çayı kaçta içsek gibi büyük dertler edindik. Dört erkekle beraber aynı tuvaleti kullanmak sıkıntı olduğu için elimi ilk attığım iş tuvalet temizliği oldu. Su kalmadığı için elimizi anti-bakteriyel jelle yıkadığımızdan nedense bir türlü tam temiz hissedemiyorum. İdrar yolları enfeksiyonu gibi bir rahatsızlık özellikle teknede beni çok korkutuyor. Denizden çektiğim su ve klorak ile temizlediğim tuvalet sanırım on yıllardır bu kadar temiz olmamıştı. Simon'da ekibi boş tutmamak adına hem denizcilik dersleri vermeye hem de keyifli ufak işler yaptırmaya devam ediyor. Bugünkü konumuz kasa dikişi oldu. Atılan herhangi bir bağdan daha fazla yük kaldırdığı için bazı özel noktalarda bu dikiş tercih ediliyor. Piyan dikişi kadar keyifli olmasa da bilgi bilgidir. Sanırım alabileceğim en iyi yelken kursunu, Simon'dan ücretsiz olarak alıyorum. Ne demişler alanda ustadan öğrenmek gibisi yok. Günün ortasında hava kapan motor epey uğraştırdı. Beni değil tabii. Ben ise ortalarda ayak altında dolaşmamak adına gölge bir yer bulup kitap okumayı tercih ettim. Biraz nispet yapar gibi oldu ama napalım. Uzunca bir süre uğraştıktan sonra anlaşıldı ki günlük depoda dizel ve benzin karışmış, ortaya çıkan şeyde motoru durdurmuş. Sorun çözüldü. Arıza esnasında rüzgarda olmadığından dümdüz okyanusun ortasında sürüklendik bir süre. Hava o kadar sıcak ve durgundu ki, ana yelkenden gelen gıcırtı sesleri sanki Teksas'ta çölün ortasında hiç esmeyen bir kasabada sandalyesinde sallanıp umutsuzca bir şeyler olmasını bekleyen bir yaşlı gibiydi bizim huysuz Anne Marie. Orion'ın kuşağındaki yıldızlardan birisini sadece gözleri çok iyi olanlar görürmüş. Öyle ki, o yıldızı çıplak gözle görebileni okçu yaparlarmış Antik Roma'da. Merakla bekledim geceyi ve gördü elf gözlerim kayıp yıldızı. Roma'da okçu değil ama belki bir amazon savaşçısıyımdır geçmiş hayatımda kim bilir. Gece en ufak bir esintinin yaratacağı heyecan için ölüyoruz, Oz'la. Öyle monotonlaştı ki dümen tutmak ve gözcülük yapmak, kim dümen tutacak diye atışıyoruz. Canı sıkıldığında beni dümenden kaldırıp yerime geçti ve beni teknenin ardından akıp giden büyülü bir nehir gibi gözüken yakamoz nehrini izlemem için kıç tarafa gönderdi. Gün doğumu ile birlikte gelen yunusları görünce bayram sabahı baş ucunda kırmızı rugan pabuç bulan 5 yaşındaki bir kız çocuğu kadar mutlu oldum. Meksika'nın bıdık yunusları her gün bizimle oynamaya gelir oldular. İnsanoğlunun ırklarına yaptığı işkenceleri hatırladıkça hala nasıl oluyor da, kendilerini insana göstermektençekinmiyorlar hayret ediyorum. Bilmiyorlar mı?! Bence kesinlikle her şeyin farkındalar. İlk günlerdeki çekingenlik kırıldığından olsa gerek, kendimi ve isteklerimi daha net ifade etmeye başlayınca Oz bana evil queen lakabını taktı. Halbuki tek istediğim yediği elmanın yarısıydı. Aile büyükleri meyve yerken soyup dilimleyip vermez mi diğerlerine? Yiyince elmanın yarısı, kölelerinin yiyeceklerine de göz dikiyorsun diyerek dalga geçti benimle yaşlı adam. Marinada olduğumuz her gün bisikletiyle taze kek almaya giden bu adam, tavada yaptığım keki yedikten sonra Panama'da ayrılmamam Antigua'ya kadar devam etmem konusunda ısrarlara başladı. Antigua kulağa hoş gelse de, uçak biletinin maliyetini düşününce net bir hayır çıkıyor insanın ağzından. Havaların güzelleşmesiyle herkes daha güzel yemekler yapmaya başladı. Ne de olsa tekne yalpa yapmıyor eskisi kadar. Simon yapılan güzel yemekleri ufak bir yarışmaya dönüştürmeye niyetli. Kekin üstüne Oz'un yaptığı muhteşem humus ile sanırım hedefine ulaştı. Gece 10 gibi kavança atmak için önce balonu indirdik, ardından sereni söktük yerinden, engel olmasın yelkene diye. Bu süreçte yanlış bir şey yapmış gibi hissettim, bir şey demese de Simon gergindi. Uykusu bölündüğü için belki de. Yıkanacak bulaşıkların olduğu kovanın içine yıllardır kullandığım çakımı koydum yıkansın diye. Rupert dikkat etmemiş, düşürmüş suya. Çok üzüldü. Defalarca özür diledi. Kendi çakısını vermek istedi. Giden gitti artık. Ne ağlarım arkasından, ne de üzerim başkasını bir çakı için. Hatıra olsun benden Pasifik'e. Elf gözlerim gece hemen en ufak ışığı bile görüyor, seyir fenerlerini açabilmek için. Motorla gittiğimiz şu son gecelerde kapalı olmasının bir anlamı yok ama Oz göremiyorum diyip kapatıyor etrafta gemi olmadıkça. Çıkarmıyorum sesimi yaşlı adama yorulmasın gözleri diye ama tarıyorum usulca tüm okyanusu ve üzerindeki ışıkları. Yakıt hesaplarındaki hata anlaşılınca, Panama'ya kadar yakıt yetmeyeceği için Acapulco'ya yöneldik. Aslında buradan Kosta Rika'ya iki günlük bir yelken seyiri bile yapsak yetecek tüm yakıt ama rüzgar çıkmazda dımdızlak kalırsak okyanusun ortasında diye korkuyor Simon. Yetişmesi gereken çocukları, bir regata ve işi var. Hedefimiz hemen yakıt alıp çıkmak limanda kalmadan ama evrak işi çıkarsa eğer uzar kalışımız. İşte o zaman bir pizza, bir kadeh şarap ve sıcak bir duş... Heveslenme o kadar deseler de, biliyorum şanslıyım. Saat 16.30 gibi vardık Acopulco'ya. Yanaştık hemen Pemex'e. Dedim ya hemen alıp çıkıcaz, vakit kaybetmemek lazım. Kapalı istasyon dedi güvenlik görevlisi. Meğer saat 18.30 imiş. Ensenada ile 2 saat fark var Acapulco arasında. Bizim saatler Ensenada'ya göre ayarlı. Hiç düşünmedik saatin geç olabileceğini. Yarın sabah 8 dedi görevli. Biz Ensenada'dan çıkarken pasaportlara Meksika'dan çıkış damgası vurdurduk. Kalırsak bir gece daha tekrar giriş yapmamız kişi başı 25$ vize ücreti vermemiz gerekecek. Konuştu Simon liman müdürü ile, gece burada kalıyoruz sabah istasyon açılır açılmaz yakıt alıp ayrılıyoruz. Marina oldukça lüks bir yere benziyor. Yüzme havuzu ve restaurantından belli oluyor. Önce rom içip kutluyoruz varışımızı. Sonra kendimi duşa atıyorum. Kalıyorum dakikalarca altında sıcak suyun. Üstüme cicilerimi giyip hazırlanıyorum dışarı çıkmaya. Bu gece o pizza yenecek. Rupert ve Emre ile atıyoruz kendimizi pizzacıya. Önce bir sersemlik ve sersemliğin getirdiği sessizlik. Ardından içilen şarap ile dökülüyor kelimeler ağızlardan. Bizim yaşlı Oz korkutmuş Rupert'ı yolculuğun tehlikeleri hakkında ve bu seyirde hayatta kalma şansımız %50 demiş. Fifti fifti yani. Hazır ol demiş ölme ihtimaline. Teknenin kondisyonundan ötürü risk var ama o kadar kötü değil durum tabii ki. Ayrıca can kurtarma botu, gps ve bir sürü alet edevat var. Alem adam bu Oz. Rupert'tan hoşlanmadığının farkındayım ama sebebini anlayamadım. Simon'ın dünkü kızgınlığı da Rupert'a imiş aslında. Halinden tavırlarından anlaşılıyor. Ama bir yandan ikisi de profesyonel olarak devam ediyor işe. Meğer bizim Oz, tarihin en önemli base jumperlarından birisiymiş. Mark Scott diye aratınca vikipedia'da sayfa çıkıyor adına. 20-25 sene önce yapmış en önemli atlayışını. Rupert sorduğunda yanıt vermemiş. Kapatmış konuyu. Kesin uyuzluğuna yapmıştır. Böyle enteresan bir yer tekne, kimin ne olduğunu ne yaptığını neden kaçtığını asla bilemezsin. Tehlikeleriyle meşhur Acapulco sokakları normal bir yere benziyor, hiç turistin olmadığı, polis arabalarının sokaklarda normalden fazla cirit attığı. Uyuşturucu kartellerinin benimle işi olmaz ama hissediliyor gerginliği sokaklarda, marinanın 30cm kalınlığındaki çelik kapısından, evleri çevreleyen çelik telli yüksek duvarlardan. Dün manevra sırasında arıza yapan motor yüzünden su aldı tekne. Egzoz kutusu iyi kaynak yapılmadığı için su almış içeri. Ya çıkartılacak ve bundan sonra motor durdurulmadan önce kuru çalıştırılıp öyle kapatılacak ya da kaynakçı bulunacak. Kutunun çıkartılmasına karar veriliyor ve tekne saati ile 04.30 Acopulco saati ile 06.30'da yattığım yatağın dibinde başlıyor metal kesme sesleri. Uyuyorum inatla, derin derin. Uyumalıyım ki vardiya esnasında dinç olayım. Yorgunluktan dolayı gece dışarı çıkamayan Simon ve Oz'a jest olsun diye elmalı kek yapıyorum. Acopulco'nun suyu oldukça temiz olsa gerek. Marina'da yakıt istasyonunun olduğu alanda gördüğüm balıklar insanların akvaryuma koymask istediği, sadece tropiklerde dalış yapınca görülen cinsten. Hepsi renk renk desen desen. Kimi çizgili, kimi puantiyeli. Simon eğer marina evrak işi çıkartırsa ve vakit kaybedersek diye korkuyordu. Ofise gittiğinde pek bir şey sormamışlar. Lüks marinaların avantajı bu. Fazlasıyla zengin insanlarla uğraştıkları için çok soru sormadan işleri hallediyorlar. Karşılığında ise yüksek ücret ödüyorsun. Gecelik 140$ bağlanma ücreti Meksika için fazlasıyla yüksek. Marinanın sadece duşundan faydalandığımızı düşünürsek, hayatımın en pahalı duşunu almış oldum. Marinadan ayrılır ayrılmaz okyanusun maviliklerinde önce balinalar selamlıyor bizi, sonra da vatozlar. Sudan çıkıp, uçmak istercesine kanat çırpıyorlar. Suyun bu denli üstüne çıkabildiklerini bilmiyordum. Ben dümende etrafıma bakındığım için 1-2 saniye süren bu gösteriyi izleme şansı elde ettim. Diğerleri ise yelkenle uğraştıkları için sadece benim hayret çığlıklarımı duyabildiler. Acopulco'da hava durumunu kontrol ettiğimizde fark ettik ki, fırtınadan iki gün uzaklıktayız. Yaşlı Anne Marie, 40 knot rüzgarın ve 10 metreyi bulan dalgaların ortasında kalacak. Birinden biri olsa neyse derdik ama ikisi birden çok zor gelecek Anne Marie'nin 105 yaşındaki yaşlı bedenine. O yüzden olabildiğince fırtınanın etrafından dolaşmaya karar verdik ve hazırlıklara başladık. Tüm kuru eşyalar plastik torbalara girdi ve uyku tulumlarımızı korumak için yatağın iki yanından sızan suları sintineye aktaracak şekilde plastik çöp torbaları çekildi. En zoru da, ana yelkenin ucundaki ek direk söküldü ve güverteye indirildi. Sıcak altında yanarken, fırtına hazırlıkları yapınca acaba kamera şakası mı diye sorguluyor insan. Havanın sıcaklığı nedeniyle çamaşır yıkama vakti diyoruz. Giriyor çamaşırlar kovaya, akıyor tüm kirler okyanusa. Çamaşır yıkanacağını görünce hızlıca dümeni Rupert'a bırakıyorum, kamera kaydı için ve sağlam bir fırça yiyorum Emre'den. Dümen devretme prosedürüne uymadığım ve yaratabileceği tehlikeler konusunda. Susuyorum. Haklısın diyorum. Ama hiç öyle bir prosedür hatırlamıyorum. Güya uzun uzun anlatmışlarmış.. Ben neden hatırlamıyorum. Haklı olduğu için pek bir şey de diyemiyorum. Yutuyorum ağzıma gelenleri. Yüzüm düşüyor. Seyir defteri Acapulco saatine göre doldurulduğu için saatleri 2 saat ileri alıyoruz. Acapulco'ya girmeden önce düşüp kolunu boydan boya yaran Rupert bugün de ayağına sıcak su döküp kendini haşlamayı başardı. İstisnasız her gün kendini yaralamayı başaran bu adama yılın şaşkını ödülünü törenle sunuyorum. Seyir defterini dolduran Emre'nin barometreye bir kere vurup yön değiştiren okun verdiği yeni değeri yazdığını fark ediyorum. Her şey gibi barometre de antika. Meğer uzun zamandır yanlış veri ile doldurmuşum defteri. Niye kimse benimle paylaşmıyor böyle ince detayları. Balık olta ucunu balık yağına batırıp denize salma fikri ile ilk kez balık yakalıyoruz bugün. Birbiri ardına 3 tuna. Üçüncüyü ben çekiyorum denizden. Çırpına çırpına geliyor suyun üstünde. Alınca balığı güverteye ağzına zarar vermeden usulca çıkarmaya çalışıyorum kancayı, sanki acı çekmesine sebep olan ben değilmişim gibi. Kovaya bırakıp görmezlikten geliyorum. Unutmak kolay ne de olsa. Oz kafasını kesip iç organlarını çıkartmam gerektiğini söylüyor. İşten kaçmamak için yapmaya girişiyorum söylenenleri. Çırpınmıyor artık tuna ama canlı hala. Ya yorulmuş ya pes etmiş. Bakıyor koca gözleriyle bana. İçim acıya acıya ayırıyorum kafasını vücudundan. Her yer kan doluyor. Benim vahşetimin eseri. Ben Tuğçe Makarnacı, defalarca izledim hayvan öldürülüşünü her birinde kötü oldum ama tabağa konan şeyi yedim yıllarca. Bir süre olmuştu et ve tavuk yemeyi bırakmam. Balıkla bir bağım olmadığı için yemesi kolaydı. Artık değil. O canı aldıktan sonra balık yemek hiç kolay olmayacak. Kendim öldüremeyeceğim hayvanı yemem, benim için de kimsenin öldürmesini istemem. Böyle kötü bir hissiyatı sırf ben yaşamak istemiyorum diye başkasına da yaşatamam. Sanırım pesketeryanlık buraya kadarmış. Bu akşam fırtınaya gireceğimiz için ana yelkeni indirip yerine fırtına yelkenini açtık. Dayanıklı bir kumaştan yapılan bu yelken, rüzgar sörfü yelkeninden az daha büyük. Oz'la geceler ya tamamen sessiz ya da şen şakrak geçiyor. Reankarne olup yeniden dünyaya gelsen ne olursun soruma inek yanıtı veren bu adamla hangi konuyu ciddi ciddi tartışabilirim ki. Laf arasında yaşadığı hayattan çok memnun olduğunu ama atlayışlarla ilgili olarak çok fazla konuşmak istemediğini çünkü geçmişte yaşayan bir adam olmaktansa, anın tadını çıkaran bir adam olmayı tercih ettiğini söyledi. Seviyorum bu herifin hayata karşı duruşunu, bakışını. Bazen dalıp gittiğinde düşüncelere, iletişim kurmak zor oluyor bu akşamki gibi. Yine seyir fenerleri kapalı ilerliyoruz ama artık sahile oldukça yakınız, fazlasıyla balıkçı var. Her bir gösterdiğim ışık için yok o balıkçı, yok o uzakta, yok bu bizimle aynı yöne gidiyor dediğinden fazlasıyla gerginim. Bir de motor sesinde değişiklik olduğunda yine bir şey yok diyince iyice gerildim. Eeee tamam da neden ses değişti? Yaklaşık yarım saat sonra dalıp gittiği diyarlardan çıkageldiğinde teknik açıklama da beraberinde geldi. Dalgaların büyümesi ve denizdeki değişikliklerden dolayı motorun suyla teması farklılaşmış. O yüzden seste değişiklik normalmiş. Hah işte bana en baştan böyle açıklamalarla gelin. Zaten fırtına gidiyoruz. Fırtınadan dolayı açıkta dalgalar büyüdüğü için elimizden geldiğince kıyıdan dolaşmaya çalışıyoruz. Rüzgardan kaçışımız yok bari dalga ile mücadele etmeyelim. Sabahtan dümene geçmeye cesaret edemedim, o yüzden çok yoruldu ama öğleden sonra yaparım ben bu işi diyerek geçiyorum dümene. Hava sıcak, rüzgar 30 knot. Altımda şort, üstümde yağmurluk. Poseidon dalgaları yolladığında artık bizimle şakalaşmıyor. Her bir dalga başımdan aşağı dökülüyor, yağmurluk fayda etmiyor. Olsun hava sıcak, su sıcak ya keyfim yerinde. Üşümediğim sürece problem yok. Vardiyanın ortasına doğru açıklara gidiyoruz, dalgalar büyüyor. Rotayı belirlemek skipperın yani Simon'ın işi ama Oz'da vardiya lideri olduğu için değişiklik yapma hakkına sahip. Adrenalin bağımlısı bu adam mı sürüklüyor bizi açığa yoksa rota gerçekten mi öyleydi emin değilim. Simon yukarı gelir gelmez rotayı kıyıya çeviriyor. Fırtınadan en az etkileneceğimiz yere. Fırtına yüzünden su girebilecek en ufak bir delik bile galiba, haliyle hava da giremiyor. Motor çalışıyor. Alt taraf cehennem sıcağı yaşıyor. Güvertedekiler serin, ıslak ama mutlu. Adeta bir cennet cehennem tasfiri gibi. Yukarıda melekler, yerin altında cehennem azabı çeken günahkarlar, sıcak o kadar yoğun ki nefes alabilmek için kafalar dışarı çıkmak zorunda. Fırtınadan çıktıktan sonra dave basılmak isteniyor. Rüzgar nispeten hafifledi ama hala fazlasıyla kuvvetli. Emre ve ben vincin etrafına dolayıp asılıyoruz halata. Vinç geri kaçırıyor, kayıp gidiyor elimizden halat. Son anda bir darbe indiriyor Emre'nin eline. Galiba o an kırıldı parmağı. Cengaverler atıyorlar beni bir kenara, biz yaparız diyorlar. Ortalık curcuna herkes halatı yakalamaya çalışıyor. Oz yakalıyor sonunda ancak kendi vücudunun etrafına sarıp yerde yatarak tutabiliyor. Yeniden sarılıyor halat vince, vinç yine taşımıyor yükü, Emre'nin parmakları sıkışıyor vinçle halat arasına. Acıyla çığlık atıyor, o çığlık attıkça benim içim acıyor. İzliyorum sadece uzaktan. Buz getireyim diye düşünüyorum, buzdolabı yok ki teknede. Bakıyorum öylece. Gitmek istiyorum yanına ama gidemiyorum. Canı acırken yaralı vahşi bir kurt gibi kimseyi yanına yaklaştırmadığını, yaklaşanı da pişman ettiğini öğreneli çok oldu. Parmakları kırıldı mı, incindi mi, kaçı sıkıştı bilemiyorum o an. Sesleniyor aşağıdan, yardım eder misin diye. Parmaklara yapılacak bir şey yok. Kırık değil gibi ama eminde değiliz. Eklemlerde sıkıntı yok. Yaralarını temizliyorum, halatın parçaladığı koluna bandaj sarıp, ağrı kesici veriyorum. Normalde hiç ilaç almazken, ağrı kesiciyi kabul ettiğine göre canı çok yanıyor olmalı. En yakın hastane 2 gün mesafede. Parmakları kopmadığı için şanslıyız. Havaya bakınca dünkü fırtınadan eser göremiyor insan. Güneş yakıyor cildimi. Güneş kremi sürmeyi akıl edemiyorum bir önceki günden ötürü. Oturunca dümende 3 saat, omuzlarım yanıyor. Kötü değil neyse ki. Söktüğümüz ek direk yeniden yerine takılacak. Hiç hoşlanmıyorum şu işten. 2.5 3 saat civarı sürüyor. Emre'nin parmakları kötü ama hala bir şeyler yapmaya çalışıyor. Atışıyoruz bu yüzden. İş yapmadan duramayanlardan. O yüzden şu güzel havada dümen tutturmak en iyisi. Bir şey yapacaksa illa bari dümen tutsun. Halat çekmesinden iyidir. Ara ara elini sağa sola çarpıyor hafifçe, acıdan kıvranıyor ardından. Dün parmakları kırılınca yanına gitmeyip, öyle uzaktan izleyişime bozulmuş. Anlatıyorum neden gitmediğimi, o an anlatıyor ben gitmeyince neler hissettiğini... Parmaklarını kontrol ediyorum tek tek. İki parmak sıkıntılı. Ellerini kapatamıyor. Şimdiye kadar okuduklarınız seyir öncesi hazırlıklardı. Yelkenli seyirde başımdan geçenlerin genel özetine ve seyir günlüklerinin birinci ve ikinci bölümüne aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yelkenli-seyir-meksika-panama", "text": "105 yaşında restorasyon gereken antika bir yelkenli ile okyanus aşılır mı? Yelkenli seyir ile Meksika'dan Panama'ya oradan da İngiltere'ye kadar gidilir mi? Yaptım ama nasıl oldu, bir de bana sorun.. Hiç aklımda yoktu, Meksika'dan yelkenli ile ayrılmak. Kolombiya'ya kadar karadan tüm Orta Amerika ülkelerine gire çıka seyahat ederim diye planlıyordum. Bir anda yükseldi Emre'nin sevinç çığlığı, www. crewskeers. net adresinde 105 yaşında ahşap bir teknenin yardıma ihtiyacı olduğunu ve yetişebileceğimiz tarihlerde Meksika Ensenada limanında olacağını öğrenince. Pek hevesli değildim ilk duyduğumda.. Dedim ya planlarım vardı. Nikaragua'yı görecektim daha. Meksika'da 4 ay geçirmiş olmam, Nikaragua'yı unuttuğum anlamına gelmiyordu. Nikaragua için gelmiştim ben Orta Amerika'ya ve görmeden ayrılmayacaktım. Emre, Anne Marie isimli yelkenliye başvuru yapacağını söyledi. Tamam dedim. Ne de olsa, beraber 3 ay seyahat edip sonra yolları ayırmaya karar vermiştik, zaten 3 aydan fazlasını da geçirmiştik. Yolları ayırmanın tam vaktiydi. Tamam dedim ben de Nikaragua'ya doğru giderim işte. Teknenin de bir blogu varmış, onu gönderdi. Meraktan baktım işte. Aklıma düştü birden yelkenli seyir fikri. Hem de 105 yaşında antika bir yelkenli tekne. Komple tik. Her şey manuel. Ne oto-pilot var, ne buzdolabı. Meksika Ensenada'dan Pasifik kıyılarından Panama'ya kadar inecek, kanalı geçecek. Kanalı da geçen tanıdığım kimse yok. Bir Emre var ama o da kaptan, sayılmaz, işi o. Yelkenli 1911'de İngiltere'de dönemin Danimarka başbakanı Baron O. Reedtz-Thott için özel olarak üretilmiş, yat yarışlarına katılsın diye. Danimarka prensesinin ismi verilmiş Anne Marie. Danimarka kralı da katılmış yarışlara. Artık teknede ne hayatlar yaşandı, ne hayaller kuruldu bilinmez. İki dünya savaşı atlatmış Avrupa'da hala dimdik ayakta.. İçim kıpırdandı, ya ben de mi gitsem dedim. Derken Simon'la konuştuk ama umutsuzum. Ne yapsın adam beni teknede. Tamam eski çalıştığım şirketin yelken kulübü ile bir kaç yarışa katıldım, Ege kıyılarında yelkenli seyir de yaptım ama koskoca Pasifik ile aynı şey değil ki! Başvurdum böyle bir macera kaçmaz diye. Atlantik geçişi aklımda vardı ama böyle zorlu bir yolculuğu hiç hayal etmemiştim. İnsan hayatında kaç kez böyle bir deneyim yaşar diye şansımı denedim. Bir kaç gün sonra Simon'dan bir e-posta geldi, ekibe kabul edildiğimize dair. Tarihler ayarlandı. Hazırlıklar yapılacak. Ekipman sponsorum Kutupayısı aslında ama ben çok uzaktaydım ve zaman sıkıntısı vardı. İhtiyaçları minimum derecede listeleyip, alışverişe koyuldum. Her ne kadar tropiklere doğru bir yolculuk olacaksa da, Meksika'nın kuzeyi soğuk, okyanus daha soğuk. O nedenle kaliteli bir tulum ve su geçirmez ceket gerecekti. Tropiklerdeki fırtınalar için ise sahip olduğum Marmot yağmurluk ve polar yeterli. Bir de güvertede giymeye uygun deniz ayakkabısı, çizme ve uyku tulumu gerekliydi. Simon'ın elinde fazla tulum ve ceket varmış, onlar o şekilde halloldu. Denizcilik ekipmanları satan dükkanlarda çizmelerin fiyatlarına şöyle bir baktım, fiyatlar uçmuş sanki yelkenli teknenin kendisini satacak. Ben de arayıp tarayıp bir tane bahçıvan çizmesi ile yaklaşık 30TL'ye sorunu çözdüm. Uyku tulumunu da Amerika'ya elektronik geçişi için geçmişken hallettim. Konuştuğumuz tarihte Ensenada limanına vardık. Anne Marie ve ekibi bizden önce gelmiş, yolda ölen motoru değiştiriyorlardı. Tabii benim içim kıpır kıpır. Bir heyecanlar bastı. Acaba ekip nasıl, anlaşabilecek miyim, yolculuğun altından kalkabilecek miyim gibi kafada binbir sorular dolaşıyor. Ekip beş kişiden oluşuyor. Benim dışındakiler Simon, Rupert, Oz ve Emre. Simon 40'larında bir İngiliz. İngiliz bir lordun özel yat kaptanı ve ahşap bot meraklısı. Rupert 50'lerinde eski bilgi işlem çalışanı bir İngiliz. Oz ise 65 yaşında tam bir adrenalin bağımlısı, eski base jumper, wikipediada adı geçen cinsten. Emre'de yelken sevdalısı bir tanker kaptanı. Tek kadın benim tabii. Neyse ekiple bir kaç gün geçirince baktım hepsi tatlış, tamam dedim bunlarla 1 ay geçer. Oz ve Simon motor değişimine odaklanmışken, bana da teknede yapılacak ilk iş olarak güverteyi boyamak düştü. Zaten pek severim, boya badana işlerini, cuk oturdu. Biraz boyayı fazla harcamış olabilirim ama o benim işi düzgün yapma isteğimden kaynaklandı. Ardından biraz temel yelken eğitimi ve temel bağları öğrendim. Sonrasında ise en kazık yerden geldi. En istemediğim iş başıma kaldı. Kumanya hesabı... 5 kişinin bir ay sürecek yolculuk boyunca neler yiyeceğini, ne kadar yiyeceğinin kararını vermek hesabını yapmak ben Emre ve Rupert'a kaldı. Böyle büyük bir sorumluluk almak istemiyordum. Buzdolabı olsa dert değil. Ama buzdolabı yokken, \"taze gıdalardan hangisi dayanır hangisi çabuk çürür, alınan miktar kaç günde tüketilir\" bunlar hep ince düşünülmesi gereken şeyler. Görevin verildiği ilk gün stresten işin altından kalkamadım ve \"internette vardır hesap yapan bir program yaaaa\" diyip ortalıktan sıvıştım. İnternette öyle de bir şey bulamadım. Gece uykularım kaçtı nasıl yapacağım diye ama yöntemi buldum. 4'te kalkıp bir excel tablosu hazırladım ve artık hangisinden ne kadar almam gerektiğini biliyordum. Simon ile ilk görüşmemde her işi yapabilecek misin, altından kalkabilecek misin gibi sorular sormuştu. Ben de merak etme, verdiğin tüm görevleri yerine getiririm demiştim. Bu nedenle iş bölümünde herkesin eşit olacağını en başından beri biliyordum. Zaten bunu istiyordum da. Ekip 5 kişi olduğu için iki grup olarak vardiya tutacaktık. Simon skipper, her şeyden sorumlu. Emre ve Oz vardiya lideri. Rupert ve ben ise fasülye 🙂 Dediler ki, Emre ile çift olarak mı vardiya tutmak istersiniz yoksa ayrı ayrı mı. Biraz ekiple daha kolay kaynaşalım diye ayrı tutmaya karar verdik. İyi ki de öyle olmuş. Benim ekip arkadaşım Oz, dünyanın en fırlama, en geyik adamı çıktı. Çok eğlendim. Oto-pilot yok dedim ya.. Haliyle 7-24 sürekli birinin dümende olması gerekiyor. Bir yandan pusulaya bak, diğer yandan sağdan soldan ya da arkadan gelen dalgayı hesaplamak ilk başta zordu. Sonra öğreniyor insan. İlk hafta dümen tutarken sürekli yanımda birisi vardı, tek kalmayayım yardıma ihtiyacım olursa diye, sonra ben öğrenince kimse gelmez oldu. Gelselerdi de iki muhabbet etseydik ya.. Neyse.. Gündüz dümende 3 saate kadar zorlanabiliyor ama gece 1 saatten sonra insanın dikkati dağılıyor, maksimum 2 saate kadar dayanabiliyorum ama gece dümen tutmanın keyfi de ayrı. Hiçbir ışık yok sadece yıldızlar. Yemekleri de, vardiyadakiler hazırladı. Ben dümen tutarsam, Oz yemek yaptı. Hem de ne güzel yaptı. Adam elleriyle yaptığı her şeyi bu kadar mı güzel yapar ya.. Seyir ne kadar zorlu geçtiyse o kadar da keyifliydi. Yaşamadığımız sıkıntı kalmadı. Motor bozuldu, o tamir edildi. Bir kere yelken yırtıldı, o tamir edildi. Başka bir gün yelken söküldü dikişlerinden, ben diktim. Bahaneyle yelken dikişini de öğrenmiş oldum. Arkadan gelen dalgaların üzerimize kırılmasını engellemek için koca kalın bir halat saldık, teknenin kıç tarafından. Eski bir denizcilik tekniğiymiş. Görmediğim şey kalmadı. Rupert her gün kendisini bir şekilde yaralamayı başardı. Bir insan bu kadar mı sakar olur yahu. Bir gün düştü kolunu bacağını yardıysa, ertesi gün üzerine çay döktü, sonraki gün yine kendini yaktı. Alışmıştım artık Rupert'ın kendini yaralamasına bir şekilde ama Emre'nin başına gelen fenaydı. Rüzgarın çok şiddetli olduğu bir anda balon yelkeni açmaya çalışırken, Emre ile birlikte tutmaya çalıştığımız yelken halatı bir anda elimizden kaçtı. Bir şekilde yeniden tuttuk, Oz ve Emre vince sardılar halatı ama vinç arızalıydı. Normalde etrafına sardığında tutması ve geri kaçırmaması gereken vinç, ters yöne döndü ve Emre'nin parmakları sıkıştı, haliyle de kırıldı. Ne yapacağımı bilemedim. Buz getireyim desem nerde, buzdolabı yok. Kırılan parmağa yapılabilecek ilk yardım tekniği ne ki? En yakın hastane iki gün mesafede. Kaldı tabii öyle. Neyse ki parmakların uç tarafında idi kırık. Kırık diyorum ama bu benim çıkarımım. Hastane filan görmedik. Ardından gelen günlerde Emre parmaklarını açıp kapatmakta oldukça zorluk çekti, zaten davul gibi de şiştiler. Halat tutmak ne mümkün. Sanırım tek kazasız ayrılan benim tekneden. Yalpada yemek yapmaya çalışırken, bıçakla yere düşmem hariç.. Onu da sıyrıksız atlattığım için kazadan saymıyorum, ama tırstım. En büyük zorluk tabii ki uykusuzluk oldu. Yoğun bir tempoda, fiziki çalışmanın üstüne uyku alamamak biraz motivasyonumu düşürdü. Hele ki teknenin güvertesindeki ahşapların aralarının açık olması nedeniyle her dalgada, kamaraya giren su ile sürekli tuzlu olmak, ve ıslak uyku tulumu ile uyumaya çalışmak. O noktada ne işim var burada sorusu kafamda dolaşmadı dersem yalan olur. Sanki hiç yelkenli tekne ile seyir yapmamışım gibi deniz tuttu. İlk hafta sadece kustum ve hiçbir şey yiyemedim. Günü yarım elma ile kapatırsam kendimi şanslı sayıyordum ama bu vardiyadan kaçmak için bir bahane değildi. Dümeni tutarken midem bulanırsa, Oz'a seslenip iki dakika mola isteyip, kustuktan sonra dümeni geri alıyordum. Hahahaha.. Keşke videosu olsa da paylaşabilsem. Buzdolabının yokluğu ile tropik sıcaklarında bir bardak soğuk su içememek ise ayrıca koydu. Yalpada yemek yapmaya çalışmak ise başka dertti. Doğradığım her şeyin sürekli olarak yere düşmesi, zeminin kayganlaşması filan üstüne tuz biber serpti. Ben zorluklardan çok fazla yakınmayı sevmem ama teknenin teknolojisizliği itibariyle yaşananları da anlatmam gerekiyor. Şunu da çok net söyleyebilirim ki bu zorluklar olmasaydı, bu kadar iyi bir yelken eğitimi almış olmazdım. Bu zorluklar sayesinde öğrendim, bu zorlukları çözdükçe keyif aldım. 30 knot fırtınada dümen tutmak, Poseidon'un tükürürcesine üzerime dalgalarını göndermesi ve adrenalin.. İşte buna bayıldım. Daha önce dümen tutmamış bir insan olarak, fırtınaya girip, sağsalim çıkabilmek, başardığımı hissetmek tam bir motivasyon kaynağı oldu benim için. Fırtınasız günlerde ise yelkenli tekne ile birlikte yüzen yunuslar, göç eden balinalar, suyun üzerine sıçrayan vatozlar, Pasifik'in o eşsiz gün batımları ve samanyolu... Samanyolunu görmek, her gece orionun kayıp yıldızına bakmak bu seyiri unutulmaz kıldı benim için. Normalde yaşadıklarımı biraz hikayeleştirmeyi seviyorum ancak bu 30 günlük deneyimi hikayeye dönüştürmek ya da özetlemek mümkün değil, çünkü her gün ayrı bir macera yaşadım. Bir kaç gün içerisinde teknede tuttuğum günlükleri parça parça yayınlayacağım. Panama kanalı geçisini ise ayrıca yazacağım. Merak edenler oradan takip edebilir. Güzel bir şey başardın Tuğçe'cim, her deniz sevdalısının hayatta birkez isteyeceği cinsten hem de... Geriye baktığında böyle güzel hatırlayabilmek, anlatabilmekse katlıyordur eminim yaşadığın keyfi.. Evladım ne işin o koca denizlerde annen le beraber çeşit çeşit makarnalar yapmak, çay içmek tv karş çiyit çitlemek, belkide sevdiğinle evlenip çoluk çoçuğa karışmak varken. Akıllı olunuz lütfen yahu.. Tebrik ederim çok keyif alarak okudum yaşadığın ve paylaştığın deneyimlerin çok güzel. Paylaşımın için çok teşekkür ederim.... Olanları çok iyi anlatmışsın...."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yerlisinden-atina-gezi-rehberi", "text": "Atina'da gezilecek yerler neler, nerede kalınır, ne zaman gidilir sorularını merak ediyorsanız, Atina seyahati hazırlığı içinde olmanız yüksek bir ihtimal. Ege'nin karşı kıyısının başketi Atina'da 2 sene kadar yaşadım ve hakkını vererek gezdiğimi de düşünüyorum. Sevgili Atinalıların da iznini alarak hazırladığım Klasik Atina Gezi Rehberi 'ne hoşgeldiniz. Bir de hazırlanmakta olan Alternatif Atina Gezi Rehberi yazısı var, not edin kaçırmayın. Atina küçük şehir haftasonu gitsen yeter, maksimum 4 gün ayırsanız yeter sonra sıkılırsınız diyenlere kanmayın. Atina'da gezilecek yerler oldukça fazla. O yüzden hani hali hazırda gezmek görmek istediklerinizi harita üzerinde işaretleyip, ona göre hareket ederseniz vakit kazanabilirsiniz ya da hiç işaretlemeyip sokaklarda kaybolmanın keyfini de çıkarabilirsiniz. Atina'da gezilecek yerler denince akla ilk gelen yerleri Akropolis veya Parthenon Tanığı, Akropolis Müzesi, Monastraki, Syntagma asker töreni, Atina Ulusal Parkı ya da diğer adı ile Milli Park, Plaka, Atina Ulusal Arkeoloji müzesi olarak sayabilirim. Atina'da görülmesi gereken yerler listelerinde yer almayan ama yine de kıymetli yerleri ise, Exarchia, Psyri, Anafiotika, Little Kook, Filopappou Tepesi, Agora, Panathinaiko Stadyumu diğer adıyla Kalimarmaro, Zappion, Akademi Binası, Agora Antik Kenti, Keramikos Antik Kenti olarak sayabilirim. Atina'yı gezmenin en iyi yöntemlerinden bir tanesi yürüyüş turlarına katılmak. Ücretli ve ücretsiz bir çok yürüyüş turu bulunuyor. Benim tercihim ücretsizlerden yana. Bunlara dair detaylı bilgiye Atina'da ücretsiz yürüyüş turları rehberinden ulaşabilirsiniz. Atina gezi rehberi hatta sadece Atina diye internet üzerinden bir arama yaptığınızda ilk olarak Akropolis fotoğrafı ile karşılaşırsınız. İzmir diyince akla saat kulesi, Roma diyince Kolezyum, Atina diyince de Akropol akla geliyor. Akropolis aslında kayalık ve yüksek alanın tamamıdır. Akropolis fotoğraflarında yer alan tapınağın ismi ise Partenon'dur. Akropolis'in ücretsiz olduğu günler, kapalı olduğu günler, çalışma saatleri, bilet fiyatları, gitmeden önce bilinmesi gerekenler gibi bilgiler için daha önce detaylı bir şekilde hazırladığım Akropolis ve Partenon yazısını okumanızı tavsiye ederim. Akropolis antik kenti ile Akropolis müzesi birbirinden farklıdır. Eğer Akropolis'te ne olduğunu öğrenmek, oradan çıkan eserleri görmek, eski halini anlamak ve hissetmek istiyorsanız önce uğramanız gereken yer kesinlikle Akropolis Müzesi olmalıdır. Akropolis Müzesi dönem hakkında detaylı ve kapsamlı bilgiyi anlamanızı sağlıyor. Burayı ziyaret ettikten sonra Akropolis'e çıkınca insan daha bir etkileniyor. Müze için ayrılması gereken süre 2-4 saat arasında. Monastraki eninde sonunda geçeceğiniz bir meydanın adı. O insan kalabalığının arasında kafanızı kaldırdığınızda karşılaştığınız Akropolis manzarası ile oldukça etkileyici. Burası hediyelik eşyaların olduğu Plaka, barlar ve tavernalar, Syntagma Meydanı'na açılan Ermou caddesine ve metroyada erişim sağlayacağınız bir nokta. Syntagma meydanı Atina'nın tam olarak merkezinde yer alıyor. Tarihte halk tarafından yapılan eylemler, kutlamalar hep burada gerçekleştirilmiş. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi meydanın tam karşısında eski saray bugünkü parlamento binasının yer almasıdır. Parlamento Binası'nın önünde meşhur asker değişim töreni yapılır. Eğer Pazar günü şehirde olmayacaksanız üzülmenize gerek yok. Tören her saat başı gerçekleşiyor. Pazar günü özel olarak askerler kostümlerini giyiyor, cadde kapatılıyor ve bando ekibininde katılımı ile büyük bir tören gerçekleşiyor. Diğer günler ve saatlerde ise görece daha küçük bir değişim töreni gerçekleşiyor ve küçük olması ilgi çekici olmadığı anlamına gelmiyor. Solda ve sağda kıpırdamadan duran askerler hiçbir koşulda hareket etmemek üzerine eğitilmişler. Başlarındaki komutan yarım saat aralıkla yanlarına gidip üniformalarını düzeltiyormuş gibi yaparken gizlice iyi olup olmadıklarına dair sorular sorar. Askerler de kimsenin anlamayacağı şekilde göz kırparak evet ya da hayır yanıtlarını iletirler. Askerlerin ayakkabılarının üzerinde hassas ve narin bağımsızlık ağacını sembolize eden bir ponpon bulunur. Bu ponponun altında ise gizli keskin bir bıçak vardır. Eğer ki birisi bağımsızlığımızı tehdit eder ve zarar vermeye kalkarsa kendisi zarar görür anlamında. Bu ayakkabıların bir çifti 3 kilo ağırlığındadır, tabanı ve üst tarafı metalden yapılmıştır. Günlük yaşamda askerler tarafından kullanılan bir ayakkabı değildir. Atina tarihi, kültür ve gece hayatı için ilginç bir yer olsa da, kimse Atina'nın beton bir şehir olduğu gerçeğine itiraz edemez. Atina Ulusal Parkı, Atina'nın tam kalbinde dünyanın dört bir yanından 500'den fazla bitki ve ağaç ile süslenmiş 160.000 metrekarelik alan yazın sıcağında nefes almanızı ve yürüyüş yapmanızı sağlayacak. Kral Otto bu bahçeyi karısı Amelia için Friedrich Schimdt'e dizayn ettirmiştir. Eskiden sadece kraliçenin ve kankalarının dolaşabildiği bahçeyi gezerken, insan ne kocalar var be yaaaaa demekten kendini alıkoyamıyor. Bahçede patikalar arasında dolaşırken, çardaklar, küçük bir gölet, bir minik hayvanat bahçesi ve dinlenme alanları ile karşılaşabilirsiniz. Belki güzel bir piknik de yaparsınız. Plaka şüphesiz dar sokakları, sevimli neoklasik binaları, küçük kafeleri, geleneksel tavernaları, hediyelik eşya dükkanları ve hemen hemen her köşesindeki antik kalıntıları ile Atina'nın en güzel mahallelerinden biridir. Plaka, Atina'nın merkezinde, Akropolis tepesinin hemen altında. Atina'nın geri kalanından tamamen farklı bir havaya sahiptir. Çok turistik ve popüler olsa da, dar sokaklarında gezinmek oldukça keyifli. Arkeolojiye meraklı olan olmayan herkesin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Neolitik dönemden geç Antik Çağ'a döneme kadar uzanan 11.000'den fazla eser müzede sergileniyor. Müzenin hikayesini çok ilginç bulduğum için paylaşmak istiyorum. Müze 1866-1889 yılları arasında inşaa ediliyor ve ismi Atina Merkez Müzesi oluyor. İlk olarak Atina ve çevresinde tarih öncesi çağlardan Geç Antik Çağ'a kadar uzanan çok sayıda eser sergileniyor. Daha sonraki yıllarda ise ülkenin bir çok bölgesinden eserler ile koleksiyon zenginleşiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında müzedeki eserler Alman birliklerinin yağmalamasını önlemek için ahşap kutulara yerleştiriliyor ve gömülüyor. Savaş bittikten sonra 1945 yılında eserler toprak altından çıkarılarak yeniden sergilenmeye başlanıyor. Atina'nın anarşist semtidir Exarchia. Farzı misal olarak söylemiyorum, gerçek anlamda anarşist. Exarchia, öğrencilere, göçmenlere, farklı ekonomik sınıflardan Yunan ailelerine, evsizlere, uyuşturucu satıcılarına, şık restoranlara, kafelere, bilgisayar dükkanlarına, müthiş müzik aleti dükkanlarından, ikinci el kitapçılara, butiklere, kulüplere, barlara ev sahipliği yapıyor. Polis, aşırı durumlar dışında gerçekten Exarchia'ya girmiyor çünkü mahallede olmaları hoş karşılanmıyor ve girmeleri sorun yaratıyor. Muhteşem muraller görmek, sanatçılar ile tanışmak, biraz galeri gezmek biraz güzel kafelerde takılabileceğiniz aynı zamanda sokaklardaki sidik kokusundan burnunuzu tıkacayacağınız sizi ikilemler arasında bırakacak bir semt. Exarchia'ya gidenler mahalle sakinlerinin gezi parkı eylemlerine selam çaktığı ve eylemler sırasında hayatını kaybeden Berkin Elvan anısına hazırladıkları duvara uğramayı unutmasın.... Atina gezi rehberi içinde olmazsa olmazlardan bir mekan. Hani Atina'yı ziyaret eden kişilerin instagram hesaplarında sanki bir Yunan adasında çekilmiş gibi güzel duran fotoğraflar görürsünüz ya, işte o mahalle Anafiotika. Atina'da geçirdiğim 1.5 senelik zaman dilimine rağmen hala adını söylemekte zorlandığım Anafiotika, Atina'nın mutlaka görülmesi gereken yerlerinden birisi. Hem Plaka'nın hemen üstünde yer alması hem de kendine has havası bir çok kişiyi buraya çekiyor. Mahallenin dar sokakları arasında dolaşırken bazen kaybolacakmışsınız gibi hissetseniz de endişelenmeyin. Yokuş aşağı attığınız her adım ile çıkışa bir adım daha yaklaşacaksınız. Atina'da mutlaka görülmesi gereken bir yer varsa o da Atina Akademisi'dir. Acropolis'ten kat be kat daha etkileyici olan bu yapı turistler tarafından göz ardı edilmekte. Atina akademisi Yunanistan'ın tarihteki ilk kralı Otto tarafından inşaa ettirilmiştir. Otto bu binaya çok büyük bir özen göstermiş ve bina büyük inceliklerle tasarlanmıştır. Binaya giden merdivenlerdeki heykeller solda filozof Plato ve sağda hocası Sokrates bulunuyor. Biz Sokrates'i Platon'un kitapları sayesinde tanıyoruz. O nedenle heykellere baktığımızda platonu elinde kalem tutarken, Sokrates'i ise düşünürken görüyoruz. Akademinin solunda ve sağında yer alan sütunların üzerinde ise Atina şehrine ismini veren savaş, bilgelik ve eğitim tanrıçası Athena'yı ve sanatın tanrısı Apollo'yu görüyoruz. Binanın girişinde tepe yer alan heykeller ise Tanrıça Athena'nın doğumu anlatmaktadır. En ortada tanrıların tanrısı Zeus, solunda Zeus'un kafasından doğan Athena bulunmaktadır. Tanrıça Athena'nın en sevdiği hayvan baykuştur. Bu yüzden baykuş bilgeliği ve eğitimi simgeler. Akademinin etrafına baktığınızda bir sürü baykuş göreceksiniz. Bu hem Tanrıçanın hem de Atina şehrinin simgesidir. Yunan başkentinin en önemli yerlerinden biri olan Antik Agora, Akropolis'in kuzeybatısında, Thission ve Monastiraki mahalleleri arasında yer alıyor. Antik kalıntılar ve bol yeşillikli geniş bir alan olan Antik Agora, antik dönemde Atina'nın merkezi, siyasi toplantıların ve meclislerin gerçekleştirileceği yerdi. Roma Agorası, Akropolis'in kuzey tarafında yer alır ve Monastiraki'deki metro istasyonuna çok yakındır. Aslında, asfalt bir yolla Thissio'daki Antik Agora'ya bağlanır. Antik Agora, Pers istilasında zarar görünce Romalılar yeni bir agora inşaa ettiler. Roma Stadyumu, Panathenaic Stadyumu veya Kallimarmaro olarak bilinir. Herodes Atticus caddesinin sonunda, Olympian Zeus tapınağı, Hadrian Kemeri ve Akropolis'e yürüme mesafesinde bulunan bu inanılmaz stadyumdan bahsediyorum. Bu muhteşem stadyum, antik çağda, şehrin koruyucusu tanrıça Athena'yı onurlandırmak için düzenlenen ünlü Panathenaic Oyunlarına ev sahipliği yapmak için inşa edilmiştir. İlk başta, stadyumun koltukları ahşap idi ancak ilerleyen dönemlerde bu muhteşem mermerle ile yenilenmiştir. Zappion binası, Olimpiyat Oyunlarını modern dünyaya geri getiren bu büyük adama bir övgüdür. 1896 Olimpiyat oyunları için resmi Olimpiyat köyü rolünü oynayan ve eskrim etkinliklerine ev sahipliği yapan Zappeion binası bugün halka açık sergiler, şarap tadımı, ticaret fuarları, iş toplantıları ve kültürel etkinlikler için kullanılmaktadır. Binanın yuvarlak mimarisi içeriye girince insanı oldukça etkiyor. Yakınlardayken görülmesi gereken yerlerden bir tanesi. Keramikos Arkeoloji Müzesi, Keramikos mezarlığının bulunduğu antik alanın hemen yanında, Ermou Caddesi'nin sonuna doğru yer almaktadır. Yaklaşık 40.000 metrekarelik bir alana sahip antik mezarlıkta, cenaze sütunları, vazolar ve heykeller gibi buluntular yer alıyor. Özellikle seramik tutkunlarının görmesi gereken bir yer. Tamam tamam daha spesifik olmam gerekirse, Thissio, Monastraki, Syntagma, Plaka, Pysri, Makrygianni, Koukaki, Kolonaki. Daha uzaklara gitmek isterseniz, Nea Symirni, Pire, Glyfada. Daha detaylı bilgi için Atina'da nerede kalınır yazıma bakabilsiniz. Atina'yı eğer canlı haliyle görmek istiyorsanız yaz dışında herhangi bir ayda gitmenizi tavsiye ederim. Yaz aylarında hem sıcakların basması hem de Atinalıların 2 ay civarında bir tatile çıkması ile şehir canlılığını yitiyor ve lokal mekanların hepsi kapanıyor. O nedenle sonbahar ve ilkbahar aylarında daha keyifli olacaktır. Bir de yılbaşı kutlamak için tercih edebileceğiniz en ekonomik Avrupa başkentlerinden bir tanesi. Daha detaylı bilgi için Atina'ya ne zaman gidilir yazıma bakabilirsiniz. Şehir içi ulaşımda otobüs ve metro tercih edebilirsiniz. Turistler için hazırlanmış içerisinde havalimanı transferinin de bulunduğu 3 günlük sınırsız ulaşım biletini 20 euroya, havalimanı transferi içermeyen 5 gün sınırsız bileti 8.20 euroya ya da 24 saat geçerli bileti 4.10 euroya alıp kullanabilirsiniz. Otobüs ve metrolarda biletsiz yakalanmanız halinde çok büyük cezalarla karşılaşırsınız. Taksi için ise Beat kullanabilirsiniz. Uygulamayı indirdiğiniz yine taksimetre açan bir taksi geliyor ancak genellikle taksilerin fiziki durumu daha iyi ve İngilizce bilmeyen şoförle karşılaşmanız düşük ihtimal. Birkaç blogda Atina'nın pahalı olduğuna dair yorumlara denk geldim. Direkt olarak söyleyebilirim ki, Atina ucuz bir şehir. En turistik alanda yemek yiyip içseniz bile diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça uygun fiyatları var. Şu mutlaka aklınızda kalsın, Yunanistan'daki porsiyonlar büyük, hatta Türkiye'dekinin iki katı diyebilirim. O yüzden yemekleri sipariş ederken, az söylemeye özen gösterin. Bir tavernada gelecek olan 1 salata ve 2 ila 3 meze, 2 kişiyi rahatlıkla doyuracak boyutta. Yeme içme esnasında ne kadar kalabalık olursanız, o kadar az ücret öderseniz. Take away mevzusunu da atlamayalım. Bir mekanda oturup kahve içmeniz ile o kahveyi karton bardakta alıp ayrılmanız arasında fiyat farkı oluyor. Oturup içtiğinizde daha fazla, alıp gittiğinizde daha az ücret öderseniz. Sevdiğim bir kokteyl barında oturduğumda kokteyl 7 avro iken, alıp gittiğimde 5 avro ödediğimi biliyorum. Akropol manzaralı bir roofbarda 50lik bira fiyatı 4 avro civarında. Turistik alanın dışında bir bara gittiğinizde ise, draft 2.20 şişe 2.50 civarında. Atina'da herhangi bir bara ya da restauranta oturduğunuzda su ücretsiz olarak gelir. Yok ben şişe su istiyorum derseniz, ücreti hanenize yazılır. Eğer çeşme suyu içerim derseniz, bunu garsona direk belirtebilirsiniz, çekinmeyiniz. 35 yıl önce ailemle gittiğimiz bir gezide günübirlik bir gemi turuna katılmıştık. Pire'ye yakın 3 Adayı kapsayan bir geziydi. Patra'ya gidip oradan feribot ile geçebilirsiniz. Oo çok güzel bir rehber olmuş. Teşekkürler."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yesil-kosk-bornova", "text": "Üniversiteyi Ege'de okuyanlar bilir Yeşil Köşk 'ü ya da işi kampüse düşmüş olanlar. Öğrencilerin ve akademisyenlerin vazgeçilmezlerinden biridir. Kışları tarihi köşkün odalarında, yazları ise bahçede heybetli ağaçların altında oturma, arkadaşlarla muhabbet etme ve en güzeli kampüs içinde alkolün serbest olduğu bir alanda keyif yapma şansı yakalarız. Ne anılarım vardır o köşkte ve bahçesinde. Hatta tutkumuz o kadar büyüktür ki, İzmir'in o bunaltıcı Ağustos gecelerinde bahçesindeki çimenlerde arkadaşlar ile birlikte oturup, gözyüzündeki yıldızları seyredip sabahladığımız olmuştur. Sadece biz değil, tüm öğrencilerin yaşanmışlıkları vardır burada. Böyle düşünürdüm hep ama daha eskisini düşünmek gelmezdi aklıma. Halbuki yılların köşkü, vaktinde restorasyon çalışmaları tamamlanıp Ege Üniversite'sine verilmiş. Kim bilir daha ne hayatlar yaşandı orada. Köşk'ün içerisinde de tarihini anlatan bir bilgilendirme mevcut değil, nedense aklıma araştırmakta gelmemiş. Geçen aylarda İzmir Turizm Fuarı'nda Bornova'yı tanıtan bir katalog geçti elime. Bir çırpıda okuyuverdim merakla. Tüm bilgi bir paragraftan ibaret. Kim bilir belki bir gün eski kaynaklarda daha detaylı bir şey ile karşılaşılır. O zamana kadar bizim için gizemini korumaya devam edecek.. Yaşar Ürük'ün Adım Adım Bornova ve Çevresi Eserinden alıntıdır."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yesilin-ve-mavinin-bulustugu-kent-batum", "text": "Karadeniz'e hiç gidememiş ancak ölümüne merak eden bir kişi olarak Batum seyahatini kaçıramazdım. Batum seyahati haberini okuduğumda, işte benim için süper bir fırsat diye düşündüm. C'nin 10 Temmuz'da Kastomonu'ya seyahat edeceğini göz önünde bulundurunca, kazanma ihtimaline karşı Batum'a benim gitmem gerektiğine dair lobi çalışmalarına hemen başladım.. Kabul edildiğimizin haberi gelince ne kadar sevindiğimi anlatamam. Sonunda yeşile doyacağım bir kente gidecektim.. Programa göre ilk 2 gün şehir merkezi, tarihi kesimler dolaşılacaktı. Ancak son gün şelaleler, dereler, köprüler ve şarap evinden oluşan program tam olarak bana hitap ediyordu. İkinci gün Botanik bahçesine gittiğimizde, doğru kentte olduğumu anladım. Benim kadar doğanın içinde yer almayı seven bir insan, ancak bu kadar kendini evinde hissedebilirdi. Batum Botanik bahçesi dünyanın en büyük 2. botanik bahçesi.. 5 kıtadan gelen bitkilere ev sahipliği yapıyor. Daha önce görmeye fırsat bulamadığınız çeşitli bitkiler, ağaçlar ve bunların yanı sıra her köşe başında yer alan güzel ortancalar fotoğraf çekimleri için uğrak noktalar arasında. Batum botanik bahçesi o kadar büyük ki içerisinde golf arabaları ile dolaşılıyor. Dileyenler yürüyebilir ama bir gün içerisinde bitmeyebilir. Biz bir kısmını araç, kalan bir kısmını ise yürüyerek dolaştık. Dolaşırken en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi, botanik bahçesinin içerisindeki birbirinden farklı evler ve burada yaşayan aileler oldu. Burada yaşayan halka, isterlerse daha iyi koşullara sahip farklı bir ev sunuluyor ancak çoğu evlerinin çok fazla bakıma ihtiyacı olmasına rağmen gitmeyi kabul etmemiş. Ben olsam ben de aynı kararı verirdim. O kuş sesleri, mükemmel deniz ve dağ manzarası ve yeşilliklerin içerisinden ayrılmayı kabul edecek birisi olduğunu sanmıyorum. Huzur dolu bir yer.. Bahçedeki en güzel noktalardan birisi, dere üzerine devrilen bir ağacın oluşturduğu doğal köprüydü. Fotoğraf çekimi için sıraya girmeniz gerekebilir. Zira biz kısa bir süre bekledik. Son gün Sarp sınır kapısını ziyaretimizin ardından Batum yoluna doğru ismini tam olarak bilmediğim bir şelaleye uğradık. Yanında aydınlanma patikası gibi bir şeyler yazıyordu ancak o sırada fotoğraf çekimi için şelalenin bulunduğu yolun karşısına geçip, şelalenin denize döküldüğü yere ulaşmaya çalıştığım için anlatılanları pek dinleyemedim. Eminim Ali, Gökçen ya da Rahat Yazar dinlemiştir. Her gülün bir dikeni vardır ya, patikadan geçerken bacaklarıma değenler otlarda bunun cefasıydı. Bacaklarıma değdiği anca, güçlü bir yanma ve kaşınma hissi yaratan otlar, 2-3 saat boyunca bacaklarımda kızarıklıklar oluşmasına sebep oldu. Hassas bünyeye sahip kişilerin sanırım Karadeniz'de biraz daha dikkatli olmaları gerekiyor. Ardından en çok merak ettiğim yerlerden birisi olan Makhuntseti köprüsünü ve şelalesini ziyaret ettik. Köprü eski zamanlarda yapılmış, nolur tarih sormayın hatırlamıyorum. Restorasyonu ise 2008 yılında gerçekleştirilmiş. Köprünün yakınında bir ev, üzerinde sizi karşılayan sevimli köpekler var. Akan derenin, kaynağı nereden geliyor diye merak edip biraz daha ilerleyip, Makhuntseti şelalesine geçiyoruz. Şu ana kadar görmüş olduğum en güzel şelale sanırım buydu. Ege bölgesi iklimden ötürü bu kadar yoğun su debisine sahip çok fazla şelaleye sahip değil."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yunan-mevludu", "text": "Seyahat esnasında karşılaştığımız ilginç karelerden biri ise Yunan Mevlüdü olarak adlandırdığım dini törendi. Esasen bu törene verilen ismin ne olduğu konusunda bir bilgim yok ancak bizim mevlüdlere benziyordu. Bereket duası gibi birşey okuduğunu tahmin ediyorum papazın. Elimden geldiğince tarif etmeye çalışacağım manzarayı.. Karditsa'da yeni açılan bir kahve dükkanı, önünde kokteyl için dizilmiş masalar ve kalabalık.. Birden papazlar geliyor, Yunanca birşeyler söyledi anlamadık. Ardından tören başladı, ellerinde bir demet nane etrafa savura savura kitaptan birşeyler okudular. Kalabalık herşeyi bıraktı, papazları dinlemeye koyuldu. Bir yandan da töreni çeken bir kameraman vardı, ben de ekiptenmiş gibi araya sıkışıp fotoğraf çekmeye koyuldum.. işte fotoğraflar.. Seyahat esnasında karşılaştığımız ilginç karelerden biri ise Yunan Mevlüdü olarak adlandırdığım dini törendi. Esasen bu törene verilen ismin ne olduğu konusunda bir bilgim yok ancak bizim mevlüdlere benziyordu. Bereket duası gibi birşey okuduğunu tahmin ediyorum papazın. Elimden geldiğince tarif etmeye çalışacağım manzarayı.."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yunanistan-calisma-vizesi", "text": "Yunanistan'da bir iş mi buldunuz? Hayırlısı olsun. İşin en zor kısmını halletmişsiniz. Şimdi ise sadece gerekli evrakları toplayarak Yunanistan çalışma vizesi almak kaldı. Yunanistan çalışma vizesi için hangi evraklar gerekir, başvuru nereye yapılır gibi sorularınızın yanıtını bu yazıda bulabilirsiniz. Çalışma vizesi alacak kişiler bunu şahsi başvuru ile yapmalıdır. Turistik vizeleri VFS'ye paslamış olan konsolosluk, çalışma vizesi için şahsi başvuru kabul etmektedir. Çalışma vizesi için başvurular her hafta çarşamba günü yapılır ve pasaportlar cuma günü iade edilir. Çarşamba günü başvuru yapabilmek için mutlaka Yunanistan başkonsolosluğu'ndan randevu almak gerekiyor. Yunanistan çalışma vizesi ücreti 180 avrodur. - Başvuru formu - Geçerli pasaport (Schengen vize reddi ya da Kıbrıs giriş damgası bulunmayan en az 6 ay geçerliği olan bir pasaport) - Kimlik fotokopisi - Geçerli ve eski pasaportların damga ve vize olan tüm sayfalarının fotokopileri - 2 adet biyometrik fotoğraf - Adli sicil kaydı - Tam tekmil vukuatlı nüfus kayıt örneği - Geçmişe dönük adres bilgi formu (Nüfus müdürlüğünden Eğer son 6 ay içerisinde adres değişikliği varsa) - Şirket ile yaptığınız çalışma sözleşmesi - Avrupa ülkeleri için en az 6 ay geçerli seyahat sağlık sigortası - Sağlık raporu - Uçak bileti rezervasyonu Bağlı olduğunuz konsolosluğu arayarak randevu alabilirsiniz. Randevunuzu aldınız, konsolosluğa gittiniz, ne oluyor. Sizi içeri aldıktan sonra bir koltuğa oturuyorlar. Camlı bölmenin ardındaki konsolosluk görevlisi sizden belgelerinizi isteyecek. Belgeleri aldıktan sonra fazla varsa iade, eksik varsa talep edecek. Daha sonra kamera ile bir fotoğrafınızı çekecek. En sonunda da elinize bir hesap numarası tutuşturup, vize ücreti olan 180 avronun TL karşılığı olan ücreti yatırmanızı isteyecek. Bankaya ücreti yatırdıktan sonra dekontu getirip konsolosluğa bırakacaksınız ve pasaportunuzu teslim almak için cuma gününü bekleyeceksiniz. Vize ücretini yatırdığınızı belgeleyen dekontun üzerinde isminizin ve pasaport numaranızın mutlaka yazması gerekiyor. Çalışma vizesi aldığınızda vizenizin geçerli olduğu süre boyunca AB üye ülkelerinde vizesiz olarak seyahat edebilirsiniz. Yunanistan gezilecek yerler yazılarını ve Yunanistan'a göç eden Caner'in hikayesini okumak isterseniz. Aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz. Ne güzel bir blogunuz var. Sevdiğiniz, ilgi alanınızın olduğu bir blog tutmuşsunuz. Harikasınız!"} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yunanistana-gitmeden-once-bilinmesi-gerekenler", "text": "Yunanistan'a gitmeden önce bilinmesi gerekenler ve dikkat edilmesi gerekenler neler? Bu listeyi Yunanistan'da yaşadığım deneyimlere bağlı olarak hazırladım. Yaşadığım problemler bazen eğlenceli olsa da bazen de sinir bozucu olabildi. Bu nedenle Yunanistan gezisi öncesinde aşağıdaki maddeleri aklınızın bir köşesinde tutmanızda fayda var. - Yunanistan'da otobüs ve tren seferleri her zaman rötarlı olabilir ya da internet sitesinde yazan saatteki sefer kalkmış olabilir. Plan yapmadan önce mutlaka bilet satış noktasına gidip, danışmanızda fayda var. - Yunanistan'da resmi çalışma saatleri 07:00 14:00'tür. Resmi devlet dairesinde işiniz varsa, bu saatten önce halletmeniz gerekiyor. Büyük şehirlerdeki hastanelerde durum biraz daha farklı olabiliyor ama küçük kasabalarda dikkat etmeniz gerek. - Saat 14:00'te siesta başlar ve 17:00'de biter. 17:00'den sonra alışveriş yapmayı planladığınız dükkanın açılacağının bir garantisi yoktur. Tamamen sahibine bağlı olarak açılabilir ya da açılmayabilir. - Yunanlar gece yaşayan bir millet oldukları için siesta saatlerinde gerçekten uyurlar. O yüzden bu süre zarfında sessiz olmanız gerek yoksa sinirli insanlar ile karşılaşabilirsiniz. - Pazar günleri her yer kapalı.. Her yer kapalı derken, mübalağa yapmıyorum, Carrefour gibi süper marketler bile kapalı.. - Resmi tatillerde hiçbir ulaşım aracı bulamayabilirsiniz.. Özellikle 1 Mayıs'ta tren, otobüs hatta metro gibi ulaşım araçları bile çalışmaz. - Yunanistan'a en kolay ulaşım yolu uçaktır. İpsala sınır kapısından geçişler dönemin yoğunluğuna göre 1 saat ile 3,5 saat arasında değişebilir. - Müzeler, Türk kuru ile düşününce pahalı sayılabilir ama Avrupa standartlarına göre kabul edilebilir. Kış aylarında seyahat edecekler seyahat planlarını yaparken ayın ilk pazar gününe denk getirsin. 1 Kasım 31 Mart arası her ayın ilk Pazar günü müzelerin büyük çoğunluğu ücretsiz. Bunun yanı sıra 6 Mart, 18 Nisan, 18 Mayıs, 5 Haziran, Eylül'ün son haftası ve 27 Eylül'de de müzeler ücretsizdir. Day) - Turistik yerlerde, İngilizce bilen birini bulmakta sıkıntı yaşamazsınız ancak kırsal alanlarda genellikle İngilizce bilenler daha genç kişiler oluyor. - Turistik yerler her zaman pahalıdır. Özellikle turist olduğunuz için çok yüksek fiyatlar ile karşılaşacaksınız. Pazarlık yapmaktan hiç çekinmeyin, pazarlıkla aynı ürünü yarı fiyatına alabilirsiniz. - Herhangi bir cafeye gittiğinizde mevsim ne olursa olsun, kahve istediğinizde özellikle sıcak olmasını belirtmezseniz buzlu kahve gelir. - Havalimanında ya da tren istasyonlarında bulunan kilitli dolaplara her zaman güvenmeyin, bazen çalışmayabiliyorlar. Güvenlik açısından bir sıkıntısı yok ancak bozuk olabiliyor. - Misafirperverlik konusunda Yunan halkının üstüne yok gibidir. Türk misafirperverliğinin üstünde diyebilirim. Sadece yabancı olduğunuz ve yol sorduğunuz için sizi arabalarıyla gideceğiniz yere kadar bırakabilir, ya da akşam yemeğine evlerine davet edebilirler. Yunanistan'da gezilecek yerler ile ilgili bilgileri aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.. Keyifli bir yazı olmuş. Yunanistan hakkında daha detaylı bilgi almak isterseni http://www. komsudaneoluyor. net sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Şu an Rodos tan dönüyorum. Ancak özellikle pazarlıkla ilgili söylediklerinize katılmıyorum. Adama 3 adet şovalye heykeli alacağım, indirim yapar mısınız dedim. Arkasını döndü gitti. Yalnız küçük esnafın bile kendilerinin kampanya şeklinde anlık indirim yaptıklarını çok gördüm. Ciddi indirimlerle."} {"url": "https://bilinmeyenrota.com/yunanistanda-bir-sahil-kasabasi-xylokastro", "text": "Xylokastro Yunanistan'ın Corinth bölgesinde küçük bir sahil kasabası. Atina'dan 2 saatlik bir yolculuk ile ulaşabilinen Xylokastro, birçok antik kente yakınlığı, sahili, küçük ormanı ve önemlisi ise insanların sıcakkanlılığı ile dikkat çekiyor. Sokaklarında dolaşırken kendinizi yabancı bir ülkeden çok sanki Ege'de bir sahil kasabasında dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Burada geçirdiğim bir aylık süre zarfında Yunan ve Türk kültürlerinin benzerliklerini bir kez daha anlamış oldum. Şehir merkezinde her türlü ihtiyacınızı karşılayabilecek dükkanlar bulmanız mümkün. Yalnız siesta saatlerinde dükkanlar kapanmaktadır ve genellikle siesta bittikten sonra da açılmıyorlar. Bu sebeple işlerinizi öğlen 2 ye kadar bitirmenizde fayda var. Cuma günleri pazar kuruluyor. Marketlerden biraz daha ucuza ürün bulabilirsiniz. Deniz çok berrak ve güzel bir renge sahip. Yaz aylarında tekne turları olduğunu tahmin ediyorum. Sahil şeridi boyunca uzanan orman çok güzel bir yürüyüş parkuru sunuyor. 18. yy'da bölge çam ormanı ile kaplı iken şu an sadece çamlık diyebileceğimiz 2.5 km uzunluğunda bir ormana sahip. Bu ormanın çalışanları ise başta Türkiye olmak üzere Avrupa'nın farklı köşelerinden gelen gönüllüler. Avrupa Gönüllülük Hizmeti ile gelen gönüllülerin, ormanın ve sahil şeridinin korunması, ağaçların bakımı gibi hizmetleri karşılığında; konaklama, cep harçlığı, yol ve vize masrafları karşılanmaktadır."}