{"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-dergisi/atlas-artik-yuzde-100-geri-donusumlu-kagitta.html", "text": "Kaynakların sürdürülebilir kullanımı, iklim kriziyle mücadele ve ormanların korunmasının giderek önem kazandığı günümüzde Atlas dergisi de yeni bir adım atıyor ve Eylül 2023 sayısından itibaren okurlarının karşısına yepyeni bir kağıtla çıkıyor. Derginin iç sayfalarında kullanılan yeni kağıdın en önemli özelliği tamamen geri dönüştürülmüş malzemeden elde edilmesi, ayrıca geliştirilmiş standartları ve gramajıyla derginin görsel kalitesini daha da yükseltmesi. Alman Leipa firması ürettiği kağıtlarda hammadde olarak yüzde 100 atık kağıt kullanıyor, firma bu yolla yılda bir buçuk milyon tondan fazla geri kazanılmış kağıdı tekrar değerlendiriyor. Atlas'ın Leipa tarafından üretilen yeni kağıdı, sürdürülebilir ve yenilikçi üretim tekniğiyle şimdiye kadar birçok doğa koruma belgesi almaya hak kazandı. Derginin kağıdı Blauer Engel ve Uluslararası Orman Yönetim Konseyi, Orman Sertifikasyonu Onaylama Programı, EU Ecolabel gibi sertifikaların sahibi oldu."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/adalara-kacis-2.html", "text": "Otomobillerden, yüksek sesten, karmaşa ve koşuşturmacadan uzakta, mavi sular, altın kumsallar ve geceleri yıldızlarla çevrili koylarda tatil yapmak isteyenlere mükemmel bir kaçış rotası: Beş ada; Gökçeada, Bozcaada, Marmara Adası, Avşa ve Paşalimanı. Ege'nin açık sularında el değmemiş koyları, göz alabildiğince uzanan kalabalıktan uzak plajları, eski Rum köyleri, zeytinlikleri ve şelaleleri ile Gökçeada, ada tatili yapmak isteyenler için her açıdan zengin bir tercih. Çanakkale il merkezinden 32, Gelibolu Yarımadası'ndaki Kabatepe Limanı'ndan 14 deniz mili uzaklıkta. Türkiye'nin en büyük adasının, yüzölçümü 289.5 kilometrekare. Adanın kıyı uzunluğu 95 kilometre; doğudan batıya 30, kuzeyden güneye uzunluğu da 13 kilometre. Homeros'un ünlü eseri İlyada'da adı \"İmbros\" olarak geçen Gökçeada'nın içme ve kullanma suyunu, kaynak sularıyla beslenen Zeytinli Baraj Gölü sağlıyor. İkinci Dünya Savaşı'na kadar Türk bürokratların ve Rumların yaşadığı adanın sonraki yıllarda çehresi değişti. Terk edilmiş taş evlerin süslediği Gökçeada'nın birbirinden güzel köylerini gezmek, tatilcilerin sevdiği aktivitelerden. Yeni Bademli; taşta dövülen dibek kahvesiyle meşhur, zeytinlikleriyle tipik bir Ege köyü havasına sahip Zeytinli; adanın en yüksek noktasına kurulu Tepeköy ve sakin bir köşe olarak Dereköy, Gökçeada köy rotalarının öne çıkanlarından. Türkiye'nin en batı noktasını işaret eden İnceburun, Gökçeada'da sık ziyaret edilen yerlerden. Ada merkezine göre güneydoğuda konumlanan Aydıncık, biraz aşağısında kalan Kaleköy, bilinen ada adreslerinden. Merkeze 16 kilometre uzaklıktaki Uğurlu ise deniz tutkunlarının beğenisini topluyor. Laz Koyu, Yıldız Koyu, Marmaros Koyu, Yuvalı Plajı ve Gizli Liman denize girilebilecek diğer noktalar. Aydıncık, rüzgar sörfü veya kite sörf olanaklarıyla ayrıca ilgi çekiyor. Gökçeada'da ayrıca; Kaşkaval Burnu'ndaki Peynir Kayalıkları, Yıldız Koyu'na yakın Türkiye'nin ilk sualtı parkı unvanına sahip müze, Aydıncık Plajı civarındaki Tuz Gölü ve Marmaros Şelalesi ziyaret edilebilecek doğal değerler arasında. Gökçeada'da ağustos şenlik ayı; Eorti Dispenagies Meryem Ana Günleri yurtiçi ve yurtdışından pek çok insanı bir araya getiriyor. Antikçağ adı Tenedos olan Bozcaada, 36 kilometrekare yüzölçümüyle Gökçeada ve Marmara Adası'ndan sonra Türkiye'nin üçüncü büyük adası. Çanakkale-Geyikli kıyısından altı kilometre açıkta yer alıyor. Konumu nedeniyle tarih boyu paylaşılamayan Bozcaada, özellikle de son yıllarda ada tatilcilerinin popüler adreslerinden. Sahip olduğu rüzgar tirbünleriyle kendi elektrik ihtiyacının yanı sıra çevre yerleşimlere de enerji üretebilen Bozcaada'da turizm, balıkçılık, bağcılık ve şarapçılık öne çıkan geçim kaynaklarından. Adanın sofralık çavuşüzümü dünyaca ünlü. Adaya gelenleri karşılayan, açık hava ve etnografya müzesi işlevi gören Bozcaada Kalesi, güzel sokaklar arasındaki Rum evleri, Polente Deniz Feneri görülmeye değer mimari yapılar arasında. Çevresinde Karayer Adaları adıyla anılan irili ufaklı adaların yer aldığı Bozcaada, ilk bakışta boz veya çorak gibi algılansa da bereketli bağlar ve çamlık ormanlarla bezeli. Türkiye'nin hiç köyü olmayan tek ilçesi olarak Bozcaada'da denizle buluşulabilecek eşsiz koylar var. Ayazma Plajı, sarı kumu ve berrak deniziyle en sevilen yerlerinden. Özellikle yaz aylarında yoğun bir kalabalık ağırlayan plajın dışında Habbele, Sulubahçe, Tuzburnu diğer seçenekleriniz olabilir. Bozcaada'nın dar sokaklarında dolaşmak, dik ve kayalık falezler arasına gizlenmiş koylarını keşfetmek, limanda balıkçı restoranlarında keyif yapmak, Çamlık'tan günbatımını izlemek ada tatilini tercih edenlerin aktivitelerinden. Ağustos, Bozcaada için de şenlik ayı; Bağbozumu Festivali, kaçırılmaması gereken ada geleneği. Gökçeada'dan sonra Türkiye'nin ikinci büyük adası durumundaki Marmara Adası, 117.18 kilometrekare yüzölçümüne sahip. Ancak 699 metre rakımıyla Marmara Takımadaları'nın en yüksek tepesi de burada. Miletos'un bir kolonisi olarak İÖ 844 yılında ilk yerleşimin kurulduğu ada, 1923 Mübadelesi ile Rum nüfusunu yitirdi. Bu tarih itibarıyla daha çok Trabzon ve Rize'den gelip yerleşenlerin ağırlıkta olduğu Marmara Adası'nda balıkçılık ana geçim kaynağı durumunda. Zeytincilik ve turizm gelişen ekonomiler. Rum nüfusun yoğun olduğu dönemde tarım, meyvecilik ve bağcılığın yapıldığı bilinse de bugün bunlar ada halkının uğraşları arasında değil. Bugünkü adıyla Saraylar köyü antik dönemde mermer ocaklarıyla ün salmıştı. O tarihten bu yana aralıksız işlenmeye devam eden ada mermerinin dünyanın yedi harikasından biri sayılan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın sütunlarında, Ayasofya'da, Halikarnassos Maussoleumu'nda kullanıldığı biliniyor. Yoğun yapılaşmanın etkisi altına henüz girmemeyi başarmış olan Marmara Adası, toprak yollu patikaları ve köyleri ile bakir bir yapı sergiliyor denilebilir. Marmara Adası'ndaki uğrak noktalarınız şunlar olabilir: Asırlık çınarları ve ince kumlu plajıyla Çınarlı köyü, sessiz sakin denizin tadını çıkarmak için Kayaburnu Koyu, bir balıkçı barınağına sahip zeytinci köy Asmalı ve geniş kumsalı ile Topağaç köyü. Adaya gelip, koruk suyu ve karadut şurubunun tadına bakmadan; adaya özgü dağ çileği, ahududu, böğürtlen ve kızılcık dondurmalarını denemeden; adaçayı, saf zeytin ve zeytinyağı almadan dönmeyiniz. Balıkesir'e bağlı, Türkiye'nin küçük ama adı en çok duyulan adası Avşa. Yaklaşık 28 kilometreyi bulan kıyılarında yer alan geniş ve uzun kumsallarıyla herkesi kucaklayabiliyor. Yaz aylarında neredeyse bir metropole dönüşen ada, özellikle ekonomik tatil yapmak isteyenlerin ve yazlığı olanların vazgeçilmez tercihi olmaya devam ediyor. Kış aylarında 2 bin 500 civarında olan nüfusun yazın 80 bini aştığı düşünülüyor. Okulların kapanmasıyla bir çekim ve cazibe merkezine dönüşen Avşa'da Türkeli beldesi ve Yiğitler köyü olmak üzere iki yerleşim bulunuyor. Her noktasından denize girme olanağı sunan Avşa'nın ince taneli kumuyla ilgi çeken plajları ise şunlar: Mavi Koy, Manastır mevkiinde konumlanan Çınaraltı Koyu, Çiftlik Koyu, Yiğitler köyündeki Altınkum Plajı ve Beyazsaray mevkii. Mübadele ile daha çok Girit ve Rumeli'den yerleşimcileri ağırlayan ada, gece hayatıyla da ünlü. Ada bu özelliğine ithafen \"Küçük Bodrum\" adıyla da anılıyor. Kaliteli üzümüyle kendi şarap markaları olan Avşa, lezzetli istavritleriyle de ünlü. Çok sayıda otel ve pansiyon seçeneğine sahip Avşa Adası'ndan tekne turlarıyla Marmara Adası'na geçmek mümkün. Marmara Adası'ndan sonra Marmara Denizi'ndeki ikinci büyük ada Paşalimanı. Girintili çıkıntılı kıyılarının uzunluğu 40 kilometreyi buluyor. Adayı, en yükseği 213 metre olan dört tepe süslüyor. Balıkesir'in Erdek ilçesine bağlı adada, adları Paşalimanı, Harmanlı, Poyrazlı, Balıklı ve Tuzla olmak üzere beş köy var, kış nüfusu 800 olan adanın yaz nüfusu 7 bine yaklaşıyor. Özellikle Paşalimanı ve Harmanlı arasındaki kumsallardan denize girmenin tadına doyum olmuyor. Doğal liman özelliğine sahip Paşalimanı'nın tarihi Doğu Roma dönemine kadar uzanıyor. Kıbrıs seferinden dönerken adaya sığınan Lala Mustafa Paşa'dan adını alan ada, bir zamanlar şaraplarıyla ünlüymüş. Bugün daha çok zeytin ve kavun yetişiyor. Erdek-Marmara Adası arasında çalışan gemilerin duraklarından olan Paşalimanı, adalar arası bir geçiş noktası gibi. Bozcaada'ya feribotlar Ezine'deki Geyikli Odunluk İskelesi'nden kalkıyor. Yarım saat süren feribot yolculuğu sonunda Bozcaada'ya ulaşılıyor. Yaz döneminde Çanakkale-Bozcaada arasında deniz otobüsü seferleri yapılıyor. Ada merkezinde tarihi binalardan ve eski evlerden dönüştürülmüş ya da mimari dokuya uygun inşa edilmiş konukevleri, küçük oteller ve pansiyonlar bulunuyor. Merkez dışında konaklama için seçenekleriniz; pansiyon olarak kullanılan bağ evleri, en fazla iki katlı küçük oteller ve tatil çiftlikleri. Tesisler genelde bağlarla iç içe ve doğa manzaralı oluyor. Sezonda ve festival zamanlarında mutlaka rezervasyon yapılmalı. Adaya feribotla yaklaşırken fark ettiğiniz ilk yapı Bozcaada Kalesi olacak. Venedikliler zamanında yapılan ve sonraları birçok kez onarılan, diğer adıyla \"Eskikale\", yeni düzenlemesiyle açık hava ve etnografya müzesi olarak ziyarete açık. Adanın bir diğer müzesi de Bozcaada Müzesi. Ada merkezinde Bozcaada Kaymakamlığı tarafından tahsis edilen tarihi bir binada hizmet veren müze haftanın her günü açık. Bozcaadalıların \"Yenikale'' dedikleri diğer kale kalıntısı ise tepede yer alır. II. Mahmud zamanında Bozcaada Muhafızı Hafız Ali Paşa'nın yaptırdığı kale, 1827 tarihli bir kitabeye sahip. 17. yüzyıldan kalma Köprülü Mehmed Paşa Camii ve Alabey Camii başlıca tarihi eserlerden. Ayazma Plajı, Sulubahçe ve Habbele koyları yüzmek için ideal. Tuzburnu Plajı ise yazın bile fazla kalabalık olmayan sakin bir plaj. Çamlık bölgesi yürüyüş için en uygun yer. Antik çağlardan kalma nekropol sahası gezilecek bir diğer yer. Venediklilerden kalan kilise ise adanın Hıristiyan cemaatine hala hizmet veriyor. Adanın batı köşesinde yer alan Polente Deniz Feneri de görülmesi gereken zarif bir yapı. Fenere giden yolda 2000 yılında elektrik üretmeye başlayan rüzgar türbinlerini görebilirsiniz. Buraya yaz sezonunda ada merkezinden hareket eden minibüslerle ulaşabilirsiniz. Tavşan, Piresa, Orak, Yılan, Fener, Taş, Kaşık, Gökçe ve Sıçancık Bozcaada çevresindeki irili ufaklı dokuz adacık. Her yıl 26 Temmuz'da düzenlenen \"Ayazma Panayırı\" adada sayısı giderek azalan Rum ailelerin yaşattığı bir etkinlik. Panayır, uzak ülkelere yerleşmiş adalı Rumların katılımıyla renkleniyor. Çanakkale iline bağlı olan Gökçeada'ya ulaşım, Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Kabatepe Limanı'ndan kalkan arabalı vapurlar ile sağlanıyor. İstanbul-Kabatepe arası 333 kilometre. Çanakkale'den Gökçeada'ya deniz otobüsü seferleri de yapılıyor. Ada merkezinde temiz ve konforlu küçük oteller bulmak mümkün. Yeni Bademli ve Uğurlu köyleri ev pansiyonculuğunda öne çıkıyor. Gökçeada, Türkiye'nin en büyük adası. Adaya ayak basar basmaz ilk anda aklınıza deniz ve rüzgar gelir. Ada, antik dönemdeki İmbros adını da meşhur rüzgarlarından alıyor. Bademli, Tepeköy ve Dereköy gibi Rum köylerinin varlığı da ziyaretçileri Gökçeada'ya çekiyor. Dereköy dışındaki diğer köylerin konumları manzara izlemek için mükemmel. Aydıncık, Tuz Gölü, Laz Koyu, Gizli Liman, Marmaros Koyu, Yıldız Koyu, Mavi Koy ve Kuzu Limanı gibi muhteşem sahilleri Gökçeada'nın en etkileyici yüzü. Aydıncık yolu üzerindeki Roma mezarları ile Yeni Bademli'de ortaya çıkarılan ve yaklaşık 5000 yıl öncesine tarihlenen Tunç Çağı höyüğü ise adanın arkeolojik zenginliğini sergiliyor. İlk hedefiniz Eski Bademli köyü. Kaleköy yolu üzerindeki bu eski Rum köyünde evlerin bir kısmı iyice harabe haline gelmiş. Ancak bazı evler de restore edilerek eski güzelliklerine kavuşmuş. Köyün çıkışındaki \"Anıt Çınar\"a mutlaka gidin. Sonraki hedefiniz Zeytinli köyü olacak. Rum nüfusun görece fazla olduğu Zeytinli'de adanın meşhur dibek kahvesini içebilir, sakızlı dondurma yiyebilirsiniz. Köyde her yıl yeni ve güzel kahveler açılıyor. Zeytinli'den yola çıktığınızda adanın en büyük göleti Zeytinli'yi solunuza alarak ilerleyin. Sağa doğru Tepeköy tabelasını göreceksiniz. Tepeköy, üç köy içinde en büyük olanı. Köyde biraz zaman geçirdikten sonra tekrar geri dönün. Yol ikiye ayrıldığında sola doğru dönerseniz Gökçeada'nın en büyük anıt çınarının bulunduğu mesire alanına varırsınız. Buradan Semadirek'in muhteşem manzarasını seyredebilirsiniz. Tepeköy'den sonraki hedefiniz yol üzerindeki Dereköy. Ben bu köye, Hüzün köyü de diyorum. Bir zamanlar 1900 hanesiyle Türkiye'nin en büyük köyü olan Dereköy'de şimdi sadece hüzün kol geziyor. Buradaki çamaşırhaneyi mutlaka ziyaret edin. Dereköy'den çıkar çıkmaz sağdaki yola sapın. Buradan yedi kilometre sonra Marmaros Koyu'na varırsınız. Koya varmadan önce aracınızı uygun bir yere park edin. Buradan 20 dakikalık bir yürüyüşle, 35 metreden dökülen Marmaros Şelalesi'ne gidebilirsiniz. Şelale yoldan da izlenebiliyor. Dereköy'den sonra yeni kurulan Şahinkaya ve Uğurlu köylerinden geçerek, bir yol ayırımına varacaksınız. Bu ayrımdan sağa döndükten yaklaşık 10 dakika sonra tepeden muhteşem gözüken Gizli Liman'a ulaşırsınız. Sola dönerseniz üzerinde Laz Koyu'nun da bulunduğu yoldan geçerek Kefalos yani Aydıncık'a varırsınız. Gizli Liman, Laz Koyu ve Kefalos denize girmek için ideal sahillere sahip. Buradan Eşelek'e geçip 20 dakikalık bir yolculukla Gökçeada'nın merkezine dönebilirsiniz. Marmara Adas'na İstanbul'dan doğrudan deniz otobüsüyle gidilebiliyor. Özel araçla gidecekler Tekirdağ Barbaros, Silivri veya Erdek'ten feribotla ulaşabilir. Marmara Adası'nda lüks tatil köyleri ya da oteller yok. Ancak mütevazı ve temiz birçok pansiyon ya da kiralık apart daire bulmak olası. Denizi, doğası, tarihi kalıntıları ve ada turlarıyla hoş bir tatil geçirebileceğiniz Marmara Adası balıkçılığa da elverişli. Marmara'dan, adanın karadan ulaşılamayan bakir koylarına, Avşa'ya ve köylere tekne turları düzenleniyor. Yüzölçümünün yaklaşık yarısı orman alanı olan ada; Aba, Kole, Manastır ve Mestanağa koyları ile birbirinden güzel plajları barındırıyor. Asırlık çınarlarıyla ünlü Çınarlı köyü, ince kumul sahil şeridine ve temiz bir denize sahip. Köye iskelenin hemen yanından kalkan minibüslerle ulaşabilirsiniz. Köyün biraz ilerisindeki Kayaburnu Koyu yüzmek için sessizlik arayanların gözde yerlerinden biri. Asmalı köyündeki balıkçı barınağı yat turizmine oldukça elverişli. Kalazaki olarak da bilinen Topağaç köyü, geniş plajlara ve sebze meyve bahçelerine sahip. Saraylar, doğal yapısının mermer oluşu nedeniyle nemsiz bir iklime sahip, hoş bir dinlenme beldesi. Saraylar'da bir de açık hava arkeoloji müzesi bulunuyor. 1912'de buharla çalışan makinelerin kullanıldığı Türkiye'nin ilk mermer kesme fabrikası ve Yana Çiftliği mevkiinde adanın günümüze kadar iyi korunmuş tek kilisesi bulunuyor. Saraylar'ın sahil kesimi Abrüz'den ise yarımadanın her iki yanındaki kıyılar kuşbakışı görülebilir. Marmara ilçe merkezi ile kuzeyindeki Saraylar beldesini bağlayan eski Nato Yolu adanın en yüksek yeri olan Nato Tepesi'ne (709 metre) ulaşıyor ve ideal bir trekking parkuruna sahip. İstanbul'dan kalkan deniz otobüsleri Marmara Adası'na uğrayarak Avşa'ya gidiyor. İstanbul'a deniz otobüsüyle iki saat 45 dakika uzaklıktadır. Erdek'ten ise gemiyle yaklaşık iki saatte ulaşılıyor. Tekirdağ Avşa ve Şarköy Avşa seferi yapan büyük motorlar iki saatte adaya varıyor. Kıyılarının toplam uzunluğu yaklaşık 28 kilometre olan ada geniş ve uzun kumsallara sahip. Adada iki yerleşim var. Türkeli beldesi ve Yiğitler köyü. Adanın her yerinden denize girilebiliyor ve cazip kumsallar bulunuyor. Bunların en ünlüleri Mavi Koy, Manastır mevkiindeki Çınaraltı Koyu, Çiftlik Koyu, Beyazsaray mevkii. Yiğitler köyündeki Altınkum Plajı da çok ünlü. Bu koylara merkezden tekneyle ulaşım mevcut. Erdek'ten arabalı vapurlarla bir saate ulaşabilirsiniz. Vapurlar Paşalimanı Adası'nda Balıklı İskelesi'ne yanaşıyorlar, oradan tüm köylere dolmuş var. Ayrıca Marmara ve Avşa adalarından da seferler düzenleniyor. Adada otel bulunmuyor. Adanın idari merkezi olan Paşalimanı, Harmanlı, Poyrazlı, Tuzla ve Balıklı köylerinde ada halkı kendi evlerini pansiyon gibi oda oda kiralıyor. Marmara Denizi'nin Marmara Adası'ndan sonra ikinci, Türkiye'nin beşinci büyük adası Paşalimanı'nın yüzölçümü 21.37 kilometrekare. Paşalimanı Adası'nda; Paşalimanı, Tuzla, Poyrazlı, Harmanlı ve Balıklı adında beş köy bulunuyor. Paşalimanı adası doğayla iç içe bir tatil hayali kuranları kesinlikle hayal kırıklığına uğratmaz. Her zaman taze balık bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/ardesen-findikli-rize-essiz-patikalar.html", "text": "- Günün her saatinde muhteşem İntor Yaylası, büyüleyici Çor Gölü, terk edilmiş Taşdibi, Çatak ve Çabuklu yaylaları, coşkun suları aşan tahta köprüler, eşsiz manzaralara sahip aşıtlar... Rize'nin Ardeşen ve Fındıklı ilçelerindeki tarihi taş patikalar, izleyicilerini benzersiz güzelliklere götürüp unutulmaz deneyimler yaşatıyor. Günün her saatinde muhteşem İntor Yaylası, büyüleyici Çor Gölü, terk edilmiş Taşdibi, Çatak ve Çabuklu yaylaları, coşkun suları aşan tahta köprüler, eşsiz manzaralara sahip aşıtlar... Rize'nin Ardeşen ve Fındıklı ilçelerindeki tarihi taş patikalar, izleyicilerini benzersiz güzelliklere götürüp unutulmaz deneyimler yaşatıyor. Medeniyetler beşiği Anadolu toprakları, binlerce yıldır kullanılan ve muntazam işçilikleriyle dikkat çeken taş döşeli yol ağlarıyla örülüdür. Antik kentleri dolaşırken, şehirlerarası yollardan geçerken, yaylalara çıkarken veya köylerin çevresinde rastlarız onlara. Bazen mermer, kimi zaman kocaman granit blokların ya da kesme taşların yan yana dizilmesi veya düzlenen toprağa döşenmesiyle oluşan bu eski göç ve ticaret yollarının bir kısmı Kaçkar Dağları eteklerinden geçer. Modern yaşamın gelişmesi ve yeni standartların hayatımızı zapt etmesi sonucu her şey değişiyor. Eskiden eşyaların yüklendiği katır veya eşeklerle birlikte yürüyerek çıkılan yayla yolları, giderek asfalta dönüşüyor. Atalarımızın binbir emek ve zahmetle oluşturduğu taş patikalar, ne yazık ki dozerlerin acımasızlığı karşısında birer birer yok oluyor. Tıpkı, Doğu Karadeniz'in Rize ilindeki Didingola-Koçdüzü ve Kayadibi-Şorak yaylaları arasındaki eski patikaların \"Yeşil Yol\" projesiyle yok edilmesi gibi. Bize de sırt çantalarımızı kuşanarak çok az örneği kalan, kültürel miras niteliğindeki bu tarihi patikaların izini sürmek için yollara düşmek kalıyor. Doğu Karadeniz sahili boyunca uzanan Kaçkar Dağları'nın yamaçlarında yer alan Fırtına Deresi'ni besleyen en önemli kollardan biri olan Tunca Deresi'ni takip ederek, rotamızın başlangıç noktası olan İntor Yaylası'na ulaşıyoruz öncelikle. Eskarmutluk ve Tunca köylerinin kullandığı İntor (2 bin 294 metre), Rize'nin Ardeşen ilçe merkezinden 45 kilometre uzaklıkta. Altıparmak Dağları'nın dik kaya yamaçlarının gökyüzüne uzandığı bir noktada kurulan yaylanın manzarası, günün her saatinde muhteşem güzellikte. İlk gün yüksekliğe alışmak için Artvin yaylalarına erişmek amacındayız. Bu yüzden eskiden İntorluların Bıçakçı yaylalarından keçi yünü çoraplar almak için aştıkları, asırlardır kullanılan Dutka Aşıdı'na kadar vadi boyunca yürüyoruz. Ertesi sabah şafağın ilk ışıklarıyla Şorak Yaylası'na gitmek için yola koyuluyoruz. Dana Tepesi'ne (2 bin 903 metre) tırmanan eski patika, ormangülleri arasından geçiyor. Yükseldikçe Tunca Vadisi'nin müthiş manzarası karşılıyor bizi. Düzlüğe vardığımızda Kayadibi Yaylası'ndan Şorak'a uzanan vadi seriliyor sol tarafımızda. Daha iki sene önce adımladığım taş patika yerine, dinamitlerle doğayı tahrip ederek açılan yeni toprak yol, vadi tabanında yara izi gibi uzanıyor. Neyse ki Dana Tepesi'nin batısındaki düzlük alanda izlediğimiz patika, bir anda taş döşeli yola dönüşüyor. Düşük tarafı istinat duvarıyla desteklenmiş yol, elle işlenmiş ve yerleştirilmiş kesme taşlardan oluşuyor. Batonlarımızın çıkardığı tok sesler eşliğinde heyecanla yürüyoruz bu tarihi yolu. Birazdan, sağ taraftan gelen bir dere yatağına ulaşıyoruz. Gürcübaşı Dağı'nın (3 bin 86 metre) kuytuluklarındaki Gürcü Gölü'nden gelen dere, aşağılarda Şorak Deresi'yle buluşuyor. Yaklaşık üç saatlik bir yürüyüşün ardından, terk edilmiş Şorak Yaylası'na varıyoruz. Bir zamanlar yüzden fazla yayla evinin bulunduğu yerleşim yeri ıssızlığa bürünmüş. Molanın ardından, kuzeye doğru yönelen patikayı izleyerek yükselmeye başlıyoruz. Uzunyayım (2 bin 934 metre) ile Şorakbaşı (3 bin 118 metre) tepeleri arasındaki sırta ulaştığımızda inanılmaz bir görüntü çıkıyor karşımıza. Arkamızda Şorak Vadisi, doğumuzda Şorak Gölü, önümüzde ise hayatımda gördüğüm en güzel buzul göllerden Çor Gölü ve vadisi fotoğraf makinelerimize tüm ayrıntılarıyla poz veriyor. Aşıtta bulunan ve doğaseverlere kılavuzluk eden \"taş baba\" yanında manzaranın tadını çıkardıktan sonra, yine Rize'ye bağlı Fındıklı ilçesi sınırlarındaki göle doğru hızla inmeye başlıyoruz. Taşların egemen olduğu alandan otlar ve çiğdemlerle kaplı göl kıyısına ulaştığımızda çadırlarımızı kuruyoruz hemen. Birçok buzul gölün aksine büyük bir kumsala sahip olan Çor Gölü, büyüleyici görüntüsüyle gecemizi ışıldatıyor. Üçüncü gün gölün güneydoğusunu takip ederek vadi içindeki Çor Yaylası'na doğru yol alıyoruz. Kayalık bir alanı geçerek Küçük Çor Gölü üzerinden, sadece üç evin yaşadığı yaylaya varıyoruz. Sahip olduğu keçi sürüsünden süt ve süt ürünleri elde eden yaylacılarla keyifli bir sohbet eşliğinde kahvaltı ediyoruz. Ardından tekrar yürümeye başlayarak, kendimizi Abu Deresi'nin sağ tarafındaki patikanın rehberliğine bırakıyoruz. Bir süre sonra Çor ve Terek göllerinden gelen sularla birleşen dere yatağının debisi artıyor. Tamamen terk edilmiş Taşdibi Yaylası'na eriştiğimizde, sağımızdan gelen Öküzboğan Deresi'ni aşarak devam ediyoruz yolculuğumuza. Rotanın orman dokusu sınırlarına vardığı alanda Abu Deresi, Marsis Dağı'ndan gelen Çağlayan Irmağı'yla birleşiyor. Tahta köprü yardımıyla coşkun akarsuyu geçerek Çatak Yaylası'na giriyoruz. Fındıklı ilçesinin Çağlayan Vadisi içinde yer alan Gürcüdüzü, Çatak, Çamlık, Horhat, Sakura gibi yaylalara ulaşmak için kullanılan tarihi patikanın büyük bir bölümü, iki yıl önce yapılan yeni yolun altında kalmış durumda. Biz Çatak Yaylası'ndan sonra toprak yolu izleyerek Gürcüdüzü'ne doğru ilerliyoruz. Meşe ve Paşalar mezralarını geçtikten sonra Solorez mevkiinde toprak yoldan ayrılarak, Çağlayan Deresi yatağına iniyoruz. Sol tarafımızda Salma Şelaleleri, sağımızda ise Solorez Şelalesi eşliğinde sadece üç kilometrelik kısmı kalan eski patikayı izliyoruz yeniden. Son kısmı taş döşeli merdivenlerden oluşan patika, Çağlayan Deresi'nin sağ tarafında yer alıyor. Yaklaşık 40 dakikalık yürüyüşün ardından önce toprak yola kavuşup daha sonra Gürcüdüzü Yaylası'na ulaşıyoruz. Arkadaşım Serdar'ın daha önceden ayarladığı araç, bizi alarak Çamlık Yaylası'na götürüyor. Amacımız farklı bir güzergahtan Çor Vadisi'ne yürüyüp yüzyıllardır kullanılan Kapı Geçidi'ni aşarak Üçgöller'e erişmek. Çamlık'ta bir yayla evine konuk olduktan sonra dördüncü sabah yorgun ama istekli bir şekilde harekete geçiyoruz. Yaklaşık üç saatlik yürüyüş bizi Çışkar (2 bin 939 metre) ile Kızıl Tepeler (2 bin 961 metre) arasındaki aşıda getiriyor. Solumuzda yöre halkı tarafından kutsal sayılan ve zirvesinde adaklar kesilen Marsis Dağı (3 bin 334 metre) ve Büyük Marsis Gölü yer alıyor. Aşağılarda Artvin-Bıçakçılar'ın yayla evleri, karşımızda ise Altıparmak Dağları'nın doğu zirveleri beliriyor. Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüş bu kez Artvin-Bıçakçılar Yaylası ile Ardeşen-Siprona / Balıklı Yaylası'nın yüzyıllardır karşılıklı kullandıkları Öküzboğan Geçidi'ne getiriyor bizleri. İnişe geçerek kuzey yönündeki iki küçük buzul gölün ardından, Öküzboğan Yaylası'nda mola veriyoruz. Birkaç evin hala geleneksel yayla yaşamını sürdürdüğü yerleşimden batıya uzanan patikaya girerek bir gün önce geçtiğimiz Çor Yaylası'na bu kez farklı bir rotadan varıyoruz. Etkinliğimizin son gününde, Çor Vadisi'nin güneyine doğru yükselerek Çor Gölü düzlüğüne geliyoruz. Sonra batıya yönelerek taşlık bir arazide yürüyoruz. Uzunyayım Tepesi'nin kuzeyindeki çayırlığa geldiğimizde, hayvan ticareti için yüzyıllardır kullanılan Kapı Geçidi aşılmaz bir duvar gibi önümüzde beliriyor. Yavaş yavaş tırmanıp kayalar arasındaki aşıttan geçerek Üçgöller'e iniyoruz. Göller, 2 bin 778 metre rakımda geniş bir çanağa konumlanıyor. Göl sularının serüveni, Çabuklu Deresi yardımıyla Arılı Vadisi üzerinden kavuştukları Karadeniz'de son buluyor. Güneşin çıkmasıyla birlikte göl sularında yüzerek günlerin yorgunluğunu çıkarıyoruz bir süre. Göllerin kuzeydoğusuna ilerleyen taş döşeli patika, Çabuklu Yaylası'na doğru yol alıyor. Biz batıya doğru yönelen patikaya girerek Ardeşen ilçe merkezine 42 kilometre uzaklıkta yer alan ve Yeniyol ile Yurtsever köylerinin kullanımındaki Yukarı Balıklı Yaylası'nda aktivitemizi sonlandırıyoruz. Kültürel mirasımızın önemli simgelerinden biri olan taş döşeli eski patikalar, kim bilir ne hüzünlü, ne mutlu hikayelere tanık oldu yüzyıllar boyunca. Beş günlük yürüyüş serüveni bana, doğaya müdahale edilmediği sürece yaşam döngüsünün kendi ritmini nasıl koruduğunu yeniden hatırlıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/artos-dagi-eteklerinde-kosu.html", "text": "Bu yıl ilk defa Van Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Artos Ultra Sky Trail yarışı, 30 Temmuz 2022 tarihinde Gevaş ilçesinde gerçekleşti. Artos Dağı eteklerindeki ultra sky maratona yurtiçi ve yurtdışından 237 sporcu katıldı. Yarışlar 15 km, 30 km ve 50 km olmak üzere üç etapta gerçekleşti. 50 km'lik Artos Ultra Sky maraton etabı, uluslararası Sky Running Federasyonu tarafından Türkiye'de onaylanan ilk ultra sky maraton yarışı. Sky Running onayı için etkinliğin 50 km'lik rota ve en az 3 bin metre tırmanış içermesi gerekiyor. Yarışın amaçlarından biri de doğa sporları için çok uygun seçenekler sunan Van Gölü Havzası'nı daha iyi tanıtmak ve bölgeye olan ilgiyi daha da arttırmaktı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/datca-iki-deniz-arasi.html", "text": "Gökova Körfezi'yle, kendi adıyla bilinen körfez arasında ince uzun bir yarımadadır Datça... Ege ve Akdeniz'i buluşturan kıyılarında sonsuz kıvrımlarla örülmüş bir dantel gibi irili ufaklı 52 koy vardır. Türkiye'nin en temiz deniz dokusunu sunan yerleşimlerden biridir. Bir zamanlar karadan ulaşılamayan Datça, karayolunun gelişmesinden sonra turizmin ve büyük kentlerin bunaltıcı atmosferinden kaçanların gözde yerleşimlerinden biri oldu. Datça Yarımadası, Türkiye'nin güneybatı ucunda, iki yanında, iki kadim denizle bir dal gibi uzanır içlere. Ege ve Akdeniz yarımadanın en batı ucunda Türkiye'nin en güzel antik kentlerinden Knidos'ta birleşirler. Batıdan kuzeye uzanan Ege kıyıları daha sarp, daha sık ormanlıdır. Güneyindeki Akdeniz kıyıları daha yumuşak bir eğimdedir. Batıda geniş ovalar, küçük büklerle bezelidir. Doğudan dağlık ve ormanlık ince uzun bir şeritle anakaraya bağlanır yarımada. Fakat bu şerit aşılması güç bir coğrafyadır, onu Anadolu'dan koparan bir engeldir daha çok. Datça yüzyıllarca denizden kurar ilişkilerini. Denizden gidilip gelinir Datça'ya. Bu, bir ada havası katar ona, hem korur Datça'yı hem mahrum bırakır pek çok şeyden. Yarımadayı anakaraya bağlayan ilk şose yol 1938'de açılır. Marmaris'ten gelip Knidos'a devam eden yolla, ilçe merkezinden Körmen Limanı'na giden yol yarımadanın iki ana aksını oluşturuyor. Bu iki ana aksın kesiştiği çatıda eskiden yarımadanın idari merkezi olan Reşadiye yer alıyor. Konağı, meydanı, çınarı, camisi ve taş evleriyle eski, güzel bir mahalle Reşadiye. Eskiden Alaki'ymiş adı, 1908'de Sultan Reşad'ın tahta çıkışından sonra Reşadiye olarak değiştirilmiş. Cumhuriyetle beraber 1928'de Dadya adıyla ilçe yapılmış. 1933'te Datça olarak düzeltilmiş bu isim. 1947'de ilçe merkezi kıyıda birkaç depodan ibaret olan İskele'ye taşınmış ve Datça iskeledeki o birkaç yapıdan zamanla bugünün Datça'sına dönüşmüş. Muğla'ya bağlı ilçenin tarihiyle ilgilenenler sıkça Knidos adıyla karşılaşır. Zira, Lakedaimonyalılar diye anılan yerel bir topluluk, kurmuştur kenti ve Knidos demiştir adına. İÖ VII. yüzyılda Yunanistan ve Ege adalarından gelen Dorlar, Knidos'u, Heksapolis'in merkezi yapmıştır. Kasaba havasını hala koruyan Reşadiye'nin eski ismi ve idaresi hakkında Ali Cevad şunları yazıyor: \"Aydın Vilayeti, Menteşe Sancağı, Marmaris İlçesi'ne bağlı nahiyedir. 10 köyü olan nahiyenin merkezi Alaki Köyü'dür.\" Alaki adı halk dilinde Elaki veya Elee olarak da söylenmektedir Alaki / Elaki adının Ali Agaki isminden dönüştüğünü söylüyor kimi kaynaklar. Girit'in fethinden (1669) sonra 1700'lü yılların başında Datça Yarımadası'nın fethinde yararlılıklar gösteren Giritli Ali Agaki isminde birine \"armağan\" olarak verildiği, bu yüzden de bu şahsın ailesine Tuhfezadeler dendiği, yazılı aynı kaynaklarda. \"Tuhfe\" Osmanlıcada armağan demektir. O dönemde Girit'ten Datça'ya gönderilmek ne kadar armağandır, bilmek zor elbette. Datça'ya Giritli Ali Agaki'den 200 yıl kadar önce gelen Piri Reis 1521 tarihli eseri Kitabı Bahriye'de Dadya ismini anar ama yarımadada yaşayan insanlardan bahsetmez. Ondan yüz elli yıl sonra 1670'de Evliya Çelebi'nin de yolu düşer yarımadaya. Evliya Çelebi, Daçça olarak bahseder yarımadanın doğu kısmından. Güney kıyılarında korsanların saldırısına uğrarlar ama Daççalılar \"bir su bile vermezler\" onlara. Kıyıdan kıyıdan giderek güç bela kendilerini Kirvasili'ye atarlar. Reşadiye'deki tek kubbeli küçük cami Ali Agaki'nin torunlarından Tuhfezade Mehmet Halil Ağa tarafından 1856 yılında yaptırılmış. Tuhfezadeler 1801'de küçük bir saraya benzeyen büyük bir konak yaptırıyorlar Reşadiye'de. Datçalılar Goca Ev diyor bu konağa, metinlerde Mehmet Ali Ağa Konağı olarak geçiyor. U biçimli konağın alt katında taş, üst katında ahşap malzeme kullanılmış. Avluya bakan kısım her iki katta da baştan sona revaklı bir sofayla çevrelenmiş. Bu revaklı avlu alt katta taş haliyle bir İtalyan havası veriyor yapıya, üst kattaki ahşap hali daha bir Osmanlı duruyor. Çok hafif kuzeybatıya bakan binanın batıdaki kolu daha uzun, rüzgarı kesiyor, özellikle de doğudaki kısa kolun ucunda üst katta yer alan başodanın rüzgarını. Başodadaki çizimlere bakarken, seki altında kapının hemen karşısında yer alan Topkapı Sarayı ve Ayasofya tasvirlerini ya da üçlü panelin ortasında yer alan Boğaz tasvirini kolayca tanıyoruz. Fakat Boğaz tasvirinin iki yanında kalan çizimleri çözmek o kadar kolay değil. Birisi bir Avrupa kasabasını andırıyor, diğeri bir çöl yerleşimini. Mehmet Ali Ağa'nın kızı Münire Hanım'ın eşi Hidayet Şahingiray 1940'lı yıllarda ailenin son ferdi olarak ölünce konak satışa çıkarılmış. Birkaç kez el değiştirdikten sonra 2002 yılında ülkenin önde gelen koleksiyonerlerinden Mehmet Pir tarafından satın alınmış. Özenli bir restorasyon sürecinden sonra konak ve bahçesi uygun düşen yerlerde Pir'in koleksiyonundan parçalarla bezenerek 2004 yılında Mehmet Ali Ağa Konağı adıyla otel olarak hizmet vermeye başlamış. Konaklamak nasıldır bilmiyorum ama bir müzeymişçesine gezmek, hem yapıyı hem de Pir'in koleksiyonundan parçaları görmek çok keyifliydi. Yarımadada kitabesi olan ilk yapı bugün yıkıntı halinde olan 1796 tarihli Karaköy Camii. Yine Tuhfezadeler tarafından yaptırılmış fakat köyün içine değil, Körmen Limanı'na giden yol üzerine yapılmış. Yarımadaya Tuhfezadeler tarafından yapılan ilk caminin limanın bir buçuk kilometre yukarısında yer alması, beş yıl sonra Reşadiye'ye görkemli bir konağın yaptırılması dikkat çekiyor. İnsanın aklına Çeşme önlerinde yakılan Osmanlı Donanması'nın 1770'lerden itibaren Bodrum tersanelerinde yeniden yapılmaya başlanması geliyor. Sanki Bodrum'daki bu hareketlilik Körmen Limanı'nı da canlandırmış, Datça'daki Tuhfezadelerin kaderini de etkilemiş. Körmen Limanı'nda bugün büyük bir marina var ve Datça-Bodrum feribotları buradan işliyor. Reşadiye kahvesi dışı beyaz kireç badanalı, doğramaları mavi boyalı, büyük pencereli, yüksek tavanlı, önü açık, aydınlık bir kahve. Çayı da güzel. Bazı müşterileri bazen çok hoşsohbet oluyor. Belediyeden emekli 64 yaşındaki Ömer Bircan da onlardan. Onunla sohbetin nereye gideceği hiç belli olmuyor. Kendinizi birden hiç aklınıza gelmeyen bir konuyu konuşurken bulabiliyorsunuz. Ben mesela kahvedeki sohbetimizde kendimi Reşadiye'de damların nasıl yapıldığını konuşurken buluyorum onunla. Öyle anlatıyor ki, sanki kahvede oturmuş birlikte Reşadiye'de bir evin damını kapatıyoruz. Bir ara Goca Ev'in kemerleri kapatılan sofalarının kapalı sinema salonu, bahçesinin açık hava sineması olarak kullanıldığı günleri konuşurken yüzmeyi nerede öğrendiğini soruyorum. Harman sonu şenliklerini anlatıyor \"Çocukken harmandan sonra kadınlar, erkekler, çocuklar, eşekler, öküzler, hep beraber Çomarlık üzerinden Burgaz'a iner, akşam kadar denize girer, yer içer eğlenirdik.\" Denizle ilk orada tanışmış ama yüzmeyi asıl 19 Mayıs törenlerinde okuldan ağabeyleriyle İskele'deki kayalıklardan suya atlayarak öğrenmiş."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/dolomitler-gezi-rehberi-dolomitler-turu.html", "text": "İtalya bütün dünyaca bilinen deniz, mutfak ve tarih odaklı turizm bölgelerinden farklı, muhteşem manzaralar barındıran dağ turizmi rotasına da sahip. Kuzey İtalya'da Avusturya sınırındaki Alpler bölgesinde, göller, ormanlar ve dağların oluşturduğu bir yol haritası, ziyaretçilerine sürprizlerle dolu bir seyahat vaat ediyor. Dolomitler, İtalya'nın kuzeybatısında Avusturya sınırında yer alan, Güney Alpler, ya da Güney Tirol diye bilinen bölgede dağlık bir yöre. Tarihsel olarak Avusturya'yla iç içe geçmiş olmasının etkisiyle Almancanın hakimiyeti de söz konusu. Öyle ki her dağın, her gölün, her kasabanın İtalyanca ve Almanca olmak üzere iki ismi bulunuyor. Dolomitler ismi bir mineral olan dolomitten geliyor. Kalsiyum ve magnezyumlu karbonat bileşimi içeren bu mineralin bulunduğu kayaçlara da dolomit deniyor. 18'inci yüzyılda bu minerali ilk tanımlayan Fransız jeolog Deodat Gratet de Dolomieu'den ismiyle adlandırılmış. Mineralin soluk renkli görünümü, bu dağlara aynı zamanda soluk dağlar anlamına gelen \"Pale Mountains\" isminin de verilmesine sebep olmuş. Yemyeşil ormanların arasından fışkıran soluk renkli kayalardan oluşan muhteşem Güney Alpler, tüm dünyadan gezginlerin hayalindeki bölgelerinden biri. Yaklaşık 30 sene önce elimde fotoğraf makinesi olmadan yaptığım kısa bir ziyaretin ardından hayalimi süsleyen bu bölgeye 2019 yazında gitmeyi başardım. Atlas'ta yayınlanan \"Karavanla İzlanda\" yazımı okuyanlar karavanla seyahatin fotoğrafçılar için getirdiği avantajları bilirler. Bu nedenle, bu kez fotoğrafçılarla değil, ailelerimizle ve çift karavanla çıkacağımız seyahat için çok önceden rota, konaklama, lojistik gibi detaylar üzerinde çalışmaya başladım. Dolomitler'in son dönemde popülerliğinin giderek artmasında, diğer birçok yer gibi instagramın da etkisi var. Bazı bölgelere ulaşım oldukça kolayken, bazı kısımlar ciddi bir yürüyüş gerektiriyor. Işık kirliliği açısından bu bölge son derece şanslı bir konumda. Tabii bu da yıldız fotoğrafçılarının bölgeye gösterdiği ilginin artmasında önemli bir neden. Önce İstanbul'dan bölgeye en yakın havaalanlarından biri olan Milano'ya uçtuk. Aslında Dolomitler turunda başlangıç noktası olarak en uygun yer Bolzano. Ancak oraya doğrudan uçuş yok, hesaba katılması gereken diğer bir faktör de karavan kiralama noktası. Milano'da karavan kiraladığımız iki ayrı şirketin araçları da bizi almaya havaalanına kadar geldiler ve kısa süre içerisinde araçları kiraladık. Bu sefer kullanacağımız araç son derece yeni. İç donanımı son derece modern ve dört kişinin rahat konaklayabileceği şekilde tasarlanmış. Sıcak suyu, buzdolabı, ocak ve ısıtması LPG tüple, buzdolabı ayrıca araç hareket halindeyken araçtan, LPG tüp biterse aracın yaşam aküsünden çalışabiliyor. Keza bir kamping noktasına gelindiğinde dış elektrikle de beslenebiliyor. Bu arada şunu not etmekte fayda var, yurtdışındaki araçların genelinde bir güneş paneli yok, araçlar hareket halindeyken araç alternatöründen yaşam aküsünü de şarj ediyor, zaten kiralık karavan kültüründe sürekli gezmek ve bir yerde uzun süre sabit kalmamak söz konusu olduğu için akü son derece yeterli oluyor. Araçları teslim almamızın ardından ilk durağımız Bolzano oldu. Bu arada konaklayacağımız yerler ve uygun fiyatlı alışveriş için ön araştırmalar yapmış ve bunları haritada işaretlemiştim. Özellikle karavan konaklaması için hem ücretli ve tüm imkanların bulunduğu kamp yerleri, hem de ücretli/ücretsiz karavan konaklama yerleri için \"park4night\" isimli ve oldukça kullanışlı bir uygulamadan faydalandım. Konaklayabileceğiniz mekanların tüm yönlerini, buraları tecrübe etmiş kişilerin yorumları ve fotoğraflarıyla gösteren bu uygulama karavancının işini çok kolaylaştırıyor. Ayrıca geziden önce hangi köy ve yollara girişin karavana uygun olup olmadığına ilişkin notlar almak da gezi sırasında yararlı oluyor. İlk konaklama noktamız Alpe di Siusi, oldukça meşhur bir kayak bölgesi aynı zamanda. 2 bin 350 metre yüksekliğe sahip dağlara ev sahipliği yapan bölge muhteşem bir bitki örtüsüne, aynı zamanda biz rastlayamasak da çeşitli yaban hayvanlarına ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 2009'da giren bölge yılın dört mevsiminde her biri diğerinden daha muhteşem manzaralar sunuyor fotoğrafçılara. Araçla ücretsiz konakladığımız yer, 1000 metre rakıma sahip olması nedeniyle, haziran sonunda bile geceleri oldukça soğuk olabiliyor. Park yeri, aynı zamanda tepeye çıkan teleferiğin de park yeri. Sabah güzel havada ilk iş bizi 1000 metreden, 1800 metreye 15 dakikada çıkaracak olan teleferiğe binmek. Tepede vardığımız yerin adı Compaccio. Çok güzel yürüyüş rotaları, nefis dağ manzaraları ve muhteşem kulübe ve kafelerin olduğu bir yer. Herkes yürüyüş bastonlarıyla, çizilmiş rotalardan yürüyor, yemyeşil otlaklarda ise inekler otluyor. Bu arada yürürken yandaki basit tel örgülere dokunmamak gerek, çünkü elektrik verilmiş olabiliyor. İkinci durak noktamız, bölgenin en ünlü doğa manzarasına ve ikon haline gelmiş bir kiliseye sahip olan St. Magdalena bölgesi. Ranuihoff Çiftliği sınırları içindeki St. Johann Kilisesi, bölgenin en ilgi çeken tarihi mekanlarından biri. Tam arkasında koyu yeşil bir orman ve yemyeşil çayırların ortasında bakırdan yapılmış soğan kubbeli çan kulesiyle görsel bir ziyafet sunuyor. 1744 tarihinde inşa edilen bu kilisenin iç duvarlarında, Aziz Yuhanna'nın yaşamını anlatan dokuz resim bulunuyor. Bu bölgede karavancılar bazı sorunlar yaşıyor. Park yeri olmadığı için uzun süre konaklayamıyorsunuz. Bölgenin fotoğraflarını çekip yola devam ettik. İkinci gece konaklamamız bölgenin en ünlü göllerinden birinde oldu: Lago di Braies, Almanca ismiyle Pragser Wildsee. Soluk renkli dolomit mineralleri içeren dağların arasına sıkışmış ve muhteşem berraklığıyla, dağlardaki ağaçların yeşil rengini yansıtan inanılmaz güzellikte bir göl. Gölün yanı başında bir otel ve biraz gerisinde bir kafeterya ve büyük bir otopark yer alıyor. Karavanımızı buraya park ettik, elektrik yok, ancak su ve tuvalet mevcut. Yanı başı orman ve son derece keyifli bir kamp yeri. Gölün temizliği ve berraklığının yanı sıra çevresindeki yürüyüş yolları ile otel ve kafeterya da sade ve güzel. Kıyıda ahşap sandalları kiralayarak gölde gezinti yapabilirsiniz. Gölün çevresinde yaklaşık beş kilometrelik bir yürüyüş rotası bulunuyor, burada her adımda fotoğraf için başka bir kadraj yakalamak mümkün. Ayrıca gölün plaj kısımları var. Sandallar manzaranın eşsizliğine ayrı bir derinlik katıyor. Geceleri göl çevresi neredeyse kapkaranlık. Gelişigüzel hiçbir aydınlatma yok. Işık kirliliği en alt düzeyde. Özellikle yıldız fotoğrafı çekmek isteyenler için ideal bu nedenle. Almanca ismiyle Drei Zinnen, bölgenin en çok bilinen ve yan yana göğe uzanan 3 bin metre yükseklikte üç kaya kütlesi. Buraya ulaşmak öyle kolay değil, önce oldukça yüklü bir ücretle milli parka giriyorsunuz ve aracınızı park ediyorsunuz. Sonra yürüyüş başlıyor. Muhteşem manzara eşliğinde yaklaşık 45 dakika, bir yanınız uçuruma paralel olmak üzere yürüyerek bir dağ evine ulaşıyorsunuz. Tepelerin eşsiz manzarasını görebilmek için asgari yürümeniz gereken mesafe bu. Sonra yollar, rotalar, değişik dağ evlerine sizi götürüyor. Tabii her birinin farklı zorluk dereceleri var. Dağların bu denli önemli olmasının diğer bir sebebi de, Birinci Dünya Savaşı'nda İtalya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında muharebelerin yaşandığı cephelerden biri olması. 3-3 bin 500 metre yükseklikteki dağlarda, 1915-1917 yılları arasında yapılan muharebelerde, iki taraftan toplamda yaklaşık 150 bin asker ölmüş, bunun üçte ikisinin soğuk nedeniyle öldüğü düşünülüyor. Ayrıca iki taraf da bu dağları aşmak için günümüzde kısmen yenilenerek turistler tarafından dağcılık amacıyla kullanılan, \"via ferrata\" denilen, tırmanmak için kazıklarla bezeli yollar yapmışlar. Sayılarının 200 civarı olduğu tahmin edilen bu yolların uzunluğu 700 ila 3 bin 300 metre arasında değişiyor. Buzullarda 2010 yılında, Birinci Dünya Savaşı'nda donmuş bir asker bedeni bulununca bölgenin ünü daha da artmış. Bir sonraki seferde konaklamayı burada yapıp daha uzun bir trekking rotası kat etmeyi planlayarak gezimizi tamamladık. - İstanbul'dan Bologna, Milano, ya da Venedik'e uçakla doğrudan uçuş bulunuyor. - Karavan kiralamak için her üç havaalanına yakın kiralama şirketleri bulunuyor, genelde havaalanından alıp geri bırakıyorlar. - Karavan kiralamak hem araç kirası, hem de oteli içermesi nedeniyle son derece makul bir tatil alternatifi olabiliyor, biz dünya çapında bir firma olan Motorhome Republic'i tercih ettik ve servislerinden memnun kaldık. - Fiyatlar iki kişilik karavanlar için 600 /hafta başlangıç fiyatı olmak üzere, mevsimine ve ne kadar erken rezervasyon yaptığınıza göre değişiyor Ayrıca ekstralar mevcut, tuvalet kimyasalı, barbekü, yatak çarşafı gibi hizmetler fiyata dahil olmayabiliyor. - Mutlaka tam kapsamlı bir karavan sigortası yaptırın. - Minibüs ve büyük araç kullanımı tecrübeniz yoksa, daha ufak campervan'ler ile başlayın, çünkü manevra ve park sorun olabiliyor. - Dolomitler'e gidiyorsunuz, yazın bile olsa kışlık bir mont ve buna göre kıyafetleri mutlaka yanınıza alın, gündüzleri sıcak, geceleri oldukça soğuk olacaktır. - Eğer karavan ile gidemiyorsanız, minik bir araç kiralamanız şart, bölge toplu ulaşımla planlı bir gezi için çok uygun değil. Son derece şık butik oteller mevcut, Heidi çizgi filmindeki gibi dağ evlerinde konaklayabilir, çayırlarda koşabilirsiniz, uluslararası otel sitelerinden rezervasyon son derece kolay."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/fethiye-kas-finike-gocek-likya-patara-ulasim-gezilecek-yerler-ayrintili-rehber.html", "text": "- TARİHİN İZLERİ - ANTİPHELLOS - APERLAE - NOEL BABA'NIN YAŞADIĞI KENT: MYRA - OLİMPOS NEREDE? - PHASELİS - PHASELİS'İN TARİHİ - FETHİYE, KAŞ, FİNİKE, GÖCEK REHBERİ - LYKİA YOLU - PHASELİS - OLYMPOS TARİHİ, OLİMPOS ANTİK KENTİ - YANARTAŞ / ÇIRALI / KHİMAİRA - GÖCEK - FİNİKE - DEMRE - KEKOVA - KAŞ - FETHİYE Lykia'dayım. İpini koparmış uçurtma, palamarı çözmüş gemiyim. Göcek'te, Fethiye Körfezi'ne bakan yaklaşık 10 kilometrelik alanda, bir duvarı andırırcasına sıralanmış 10'a yakın irili ufaklı adayla bakışıyoruz... Domuz, Tershane, Zeytinli, Yılanlı, Göcek adaları. Bir de Yassıcalar var. Buna denizi çevreleyen tepelerdeki sedir, kızılçam, karaçam, fıstık çamı, zeytinlikler, çınar, meşe ve dere yataklarında geniş öbekler oluşturan okaliptus ve bölgenin endemik günlük-sığladan oluşan ağaçlık alanları da eklenince Göcek'i kapalı bir deniz görünümüne büründürüyor. Her gidişimde sanki daha önce hiç uğramamışçasına dolaşırım Göcek'in koylarını: Göbün, Merdivenli Koy, Bedri Rahmi, Yavansu, Kuyrucak, Hamam, Manastır, Sarsala koyları; Hurmalı, Sıralı, Boynuz ve At adlı bükler gibi 20'ye yakın Ege ve Akdeniz'de eşine az rastlanır güzellikte koy ve bük... Ne var ki benim için Sarsala ayrı bir yabanlık, haritalarda Taşyaka olarak geçen, buraları bilen herkesin Bedri Rahmi Koyu dediği koy ayrı bir lezzet, bir yaşama sevinci kaynağı oluyor. Bedri Rahmi Koyu'nda, onun 70'li yıllarda, bir mavi yolculuk sırasında kayalara çizdiği ünlü balık deseniyle, Azra Erhat'ın Göcek'e hediye ettiği mozaik kaplamaya baktım. Ne diyordu Bedri Rahmi: \"Mavi gezi bir ağaçtır/ Dalları deniz/ Mavi gezi bir bahçedir/ Gülleri deniz.\" Bu dizeler ağzımda kalkıp Fethiye'ye gidiyorum. Antik adı Telmessos olan bu deniz kasabası insana şunu söyletiyor: Doğduğu, yaşadığı topraklarda, kelebeklerin yurt tuttuğu vadiler varsa, o insan daima göğe, uzağa, geleceğe bakar. Limana iniyorum. Karşımda, Paçarız Burnu ve Şövalye Adası'nın oluşturduğu doğal bir iç liman... Ovalara, vadilere baktıkça \"Hayal melekleri kurmuş bu kenti\" diyorum; \"Sonra betonun istilası ve yağma gelince onlar gitmiş\". Symbola'nın limanında, Ölüdeniz'de giriyorum denizin serin sıcağına. Adliye Sarayı'nın yanındaki anıtsal mezarın önünde durdum bir zaman. Ve düşündüm: O günkü ölüler evinin, bugünkü diriler evinden daha güzel olması sadece zaman farkı olabilir mi? Kendi soruma gülümseyerek yürüdüm. Kıyıdan kilise ve İskender Bazilikası olarak adlandırılan yapı kalıntılarında dolandım bir zaman. Tarihin öteki yapıları küsmesin ama ben buradaki 6 bin kişilik tiyatronun hayranıyım. Patara Limanı ve antik kentini deniz örtmüş kumlarıyla, biz göremiyoruz. Bir zamanlar Lykia'nın gözdelerinden biri olan bu limanın yukarısında yükseliyor Roma devrinden kalma o anıtsal kapı. Patara antik kentine bu kapıdan giriyorum. Lahitler, hamam mı, küçük bir tersane mi olduğuna bilimcilerin henüz karar veremediği yapı, Apollon'a ya da başka bir kutsalın adına yapılmış tapınak burada... Ama ben buradaki tiyatroya da vurgunum; dahası sahnesinden, koltuğundan çok konumuna hayranım. Sahneyle deniz handiyse karşı karşıya... Düşünüyorum da İS 100 yılı dolaylarında yaşayan bir Pataralı ya da Xanthuslu olsaydım, burada, denizin oyunları bırakır mıydı beni, sahnedeki oyuna vereyim dikkatimi? Üzüm asmalarının, portakal bahçelerinin, frenk yemişlerinin arasından baktım Patara denizine. Şafak denize giriyordu. Hilmi Yavuz demişti: \"Yollar yakut uzaklıklardır.\" Bir dize ki bu kadar uyar Kekova yoluna. Burada tarih, hem denizin içinde hem dağların, patikaların üstünde yaşıyor. Bir denizde değil, evrenin harikulade bir akvaryumunda yüzüyor insan. Yüzlerce renkte, onlarca tür balık eşlik ediyor her kulaca, her kıvrımına bedeninin. Kaleköy'e girmeden çıkılmaz bu denizden. Oraya kırıyoruz dümeni. Simena... Ahların en güzeli... Eteğinden zirvesine dek merdiven... Karşıda Kekova kayaların içinde, taştan tarih... Bilinebilen tarihiyle İÖ 5. yüzyıldan beri yaşıyor. Myra'ya ne zaman, niçin Demre demişiz bulamadım. Ama Myra denmesinin yaşamsal, güzel, hatıralı bir yanı var. Myra bu tarihsel adı kendi doğasında yetişen mür bitkisinden almış. Mersin ağacının bir türü olarak nitelenen mür veya commiphora myrrha, kente özgü kokulu yağ üretiminde kullanılmış. Arkeolog Nevzat Çevik, kazılarda bulunan mür şişelerini anımsatıyor ve \"kilisenin kuzeyinde rastlanan mür yağı kutsama odasına 'Myrophylon' ve mür yağı saklama odasına 'Myrophylakion'\" dendiğine dikkat çekiyor. Öykü şöyle: Aziz Nikolaos, Askalon'dan dönerken bir Rodos gemisine biniyor. Lykia'ya gelince, ters esen rüzgarın etkisiyle gemi Fenike, Andriake ve Tristomon limanlarına yanaşamıyor. Aziz Nikolaos'un dualarıyla Andriake Limanı'na zorlukla yanaşan gemi, azizi burada bırakıyor. Aziz de Kutsal Sion Manastırı'na gidiyor. O günden sonra Nikolaos denizcilerin koruyucusu sayılıyor. Tüccarlar tarafından da saygı görüyor. Her yıl 100 altın veya ürünlerinin bir bölümünü bağışlayanlar, fırtınaları dindirmesi için dua edenler eksik olmuyor. Limyra, Finike Limanı'nın yüksekteki yerleşimidir. Arap coğrafyacı İdrisi defterine 12. yüzyılda bu akarsuyu \"Fineqa\" diye yazmış. Phoenix adı kullanılmadan önce akarsu bütünüyle Limyros adını taşıyormuş. Kıyıları ay basmış. Pervanelerin ışıkları yurt tuttuğu bir gece vakti ılgın ağaçlarının arasından, hepten köpüğe kesmiş kıyıdan Elmalı'nın yükseklerine bakarak, kendi ışıklarında pervane olan, sema eden Bektaşileri düşündüm... Zira bu bölgede yaşayan Bektaşiler, büyük erenlerden biri olan Abdal Musa'nın buradaki Bektaşi Türbesi'nde yattığına inanır ve her yıl onun için şenlik kurar, sema eder. Olympos'ta gece. Denizinin kendine özgü bir kokusu var. Gelidonya Burnu'nun doğusunda, Adrasan Burnu'nun kuzeyindeki Tahtalı Dağı 'nın gölgesi her an Olympos'un üzerindedir. Yaz aylarında bile soğuk akan Olympos Çayı antik kenti ikiye ayırıyor. Akarsuyun iki yakasındaki yamaçlarda Roma Tapınağı, tiyatro, hamam ve Bizans devri kiliselerini gezerken dinlendiriyor insanı. Olympos antik kentinin kuzeyindeki yamaçta Hephaistos kutsal alanı yer alıyor. Sonra sahilden Chimaera'ya yürüyüyorum. Phaselis'te deniz çok eski, belki neandertalce, belki daha da eski bir dille konuşuyor. Deniz çünkü az sayıda ve aynı sözcüklerin sesleriyle sayısız duygu anlatıyor. Her sözcüğün içinde binlerce başka sözcük, her fısıltıda binlerce kapı var. Phaselis antik kentinin sınırlarını kuzeyde Gökdere Vadisi, güneyde Üç Adalar'dan Tahtalı Dağı'na uzanan hat belirliyor. Ve kent batıda Çandır Vadisi boyunca devam ediyor. Phaselis antik kenti Roma'nın son dönemiyle, Bizans dönemi yapı kalıntılarından oluşuyor. Bu yapılardan en dikkat çekici olan yöre halkının \"Büyük Kilise\" ya da \"Manastır\" dediği kiliselerden biridir. Sahiden büyük yapı... Apsisi düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş. İç mekandaki sütunları oluşturan granit bloklar, kilise yapımı için ithal edilmiş. Öteki kilise, geniş narteksli, üç nefli bir bazilika ve olasılıkla 5. veya 6. yüzyıldan kalma. Neyse ki gecenin rüzgarına karışan çam, toprak, deniz kokusu kurtarıyor beni karabasandan. Gece ah! İnadına neolitik. Plinius, Phaselis \"Pamphylia kıyısındaki son yer, son liman kenttir\" demiş. Anladım ki bu, yolcu için de öyleymiş. Ayrılma vakti gelmiş. İlhan Berk, o buraların çocuğu olan ince şairin dizeleriyle gidelim: \"Hava döndü, lodos bunun arkası, diyorlar / Hep birlikte denizdeki teknelerine dikip gözlerini / Okur gibi rüzgarları bir kitaptan / bin sayfalık.\" Tan yeri ağarıyor, ışıkların en güzeli. Evrenin renklerinin ince tülsü dansıyla açılıyor yol. Fethiye ile Antalya arasında kalan Lykia Yolu, dünyanın en iyi uzun mesafe yürüyüşlerinden biri olarak gösteriliyor. Fethiye, Hisarönü'den başlayan yol Babadağ'ın eteklerinden geçerek Uzunyurt ve Kabak üzerinden Boğaziçi'ne kadar uzanıyor. Yol burada ikiye ayrılarak ileride tekrar birleşiyor. Biri sahile yakın, diğeri ise daha yukarılardan Dodurga yakınlarındaki Sidyma antik kentinden geçiyor. Bir sonraki antik kent durağı ise Pydnae. Buradan itibaren kuzeye yönelen yol Eşen Çayı'nı geçerek Kumluova ve Letoon'dan sonra tekrar doğuya dönüyor. Ksanthos ve muhteşem bir sahile sahip Patara da bu yolun önemli kentleri arasında. Üzümlü'den sonra güneye yönelen yol Kalkan'a varıyor. Buradan itibaren Bezirgan ve Sarıbelen'den geçip Asar Dağı'nı aşarak Kaş'taki Antiphellos kentine ulaşıyor. Apollonia, Aperlai, Temiusa, Simena, Myra'dan sonra tekrar kuzeye dönen yol, Asarönü'den Finike'ye varıyor. Limyra'dan geçen yol Kumluca civarındaki Korydalla'ya da uğruyor. Buradan sahili takip eden yol Olympos ve Yanartaş'a uzanıyor. Buradan itibaren ikiye ayrılan yolun biri Tahtalı Dağı'ndan öteki de Phaselis kentinden geçerek Ovacık'ta birleşiyor. Yol, Beldibi ve Belbaşı'dan sonra Hisarçandır'da sona eriyor. Antalya-Finike sahil yolunun 50. kilometresinde yer alan Phaselis antik kenti, İÖ 690'da Rodoslu kolonistler tarafından kuruldu. Ana liman, kuzey ve güney olmak üzere üç limanı var. Phaselis'te toprak üstünde görülen kalıntıların hepsi Roma devri ve sonrasına ait. Özel aracı olmayanlar antik kente ulaşmak için anayoldan Finike yönüne giden dolmuşlara binmeli. Dolmuşlar antik kentin kapısında duruyor. Buradan çam ağaçlarıyla kaplı bir yoldan 15-20 dakikalık bir yürüyüşle antik kente varıyorsunuz. Tarihi kalıntıları gezdikten sonra adeta bir akvaryumu andıran denize girip serinleyebilirsiniz. Dönüşte Ulupınar'da yemek molası verebilirsiniz. Kemer ile Adrasan arasında yer alan Olympos'a ulaşmak için öncelikle Antalya'ya gelmek gerekiyor. Antalya'dan hareket edildiğinde, Ulupınar'a kadar sahil yolu izleniyor. Ulupınar'dan güneydoğu yol ayrımında Olympos levhası karşınıza çıkar. Özel aracınız yoksa Antalya Otogarı'ndan Finike, Kumluca, Kaş yönüne giden minibüsler sizi Olympos sapağında indirir. Buradan vadiye inmek için minibüse binmeniz gerekiyor. Bu noktada bir çay bahçesi bulunuyor. Olympos ile Çıralı aynı sahili paylaşıyor. Minibüsle vadiye inerken yol boyunca sağlı sollu ağaç evlerin ve bungalovların yer aldığı işletmeler var. Limon ve portakal ağaçları arasındaki işletmeler çadır kurmaya izin veriyor. Akdere'yi izleyen yolun iki tarafı da Olympos antik kentinin kalıntılarıyla çevrili. Kentin kuzeybatısında uzanan bataklığa dönüşmüş gölün güney kıyısında, 5 metre yüksekliğinde, tapınağa ait olduğu sanılan anıtsal bir kapı bulunuyor. Çayın güneyinde Helenistik devir özelliği gösteren bir rıhtım kalıntısı var. Kentin tiyatrosu çayın güneyinde, anıtsal kapının tam karşısındaki tepenin yamacında. Deniz kıyısı yakınlarında bir ortaçağ kalesinin kalıntıları görülebilir. Lykia tipi mezarlardan farklılık gösteren çok yazıtlı mezarlar çayın güney kesimindeki bir yamaçta. Tatilciler arasında en popüler yer Yanartaş ya da Çıralı adıyla bilinen Khimaira. Burada yeraltı gazlarının buldukları çatlaklardan yeryüzüne çıkmasıyla doğal meşaleler oluşuyor. Ateşin bulunduğu yer antikçağda Olympos'un baş tanrısı Hephaistos'un kutsal alanıydı. Özellikle akşamları ve gün batımı gitmek gerekiyor. Buraya işletme sahipleri hemen hemen her akşam tur düzenliyor. Yanınıza el feneri almayı unutmayın. Özel araçla gitmek isteyenler Olympos'tan ana yola çıkıp Çıralı sapağından sapıp, Yanartaş tabelalarını izlemeli. Buraya 30 dakikalık dik bir patika yürüyüşle ulaşılıyor. Teleferikle 2.365 metredeki Tahtalı Dağı'na da çıkabilirsiniz. Olympos teleferik alt istasyonu Çamyuva ve Tekirova arasında bulunuyor. Göcek, Fethiye ile Dalyan arasındaki eski bir köy olan Kalimche üzerine kurulu. Göcek koyları ve adaları deniz turizmiyle ünlü. Tekne turu düzenleyenlerin \"On İki Adalar\" diye adlandırdıkları adaların sayısı gerçekte daha fazla. Fethiye ve Göcek'ten, Fethiye Körfezi'nde yer alan adalara günübirlik tekne ve yat turları düzenleniyor. Tur boyunca Yassıca Adaları, Kurşunlu Koyu, Bedri Rahmi Koyu, Tersane Adası, Merdivenli Koy, Boynuzbükü, Göcek Adası, Domuz Adası, Zeytin Adası, Kızıl Ada'ya uğranıyor. Finike, Antalya'ya yaklaşık 120 kilometre mesafede yer alıyor. Finike'ye Antalya'dan kalkan otobüslerle ulaşabilirsiniz. Portakallarıyla ünlü Finike sakin bir tatil geçirilebilecek, tertemiz bir belde. Batı Akdeniz'in en güney ucu Finike, deniz meraklısına yaklaşık 18 kilometre uzunluğa varan kumsal ve birbirinden güzel koylar armağan eder. Demre yönündeki bu koylar, yüzenler kadar yerli ve yabancı yatları da ağırlar. Finike'nin içinden geçen çayın kenarı, yemek ve çay molası için sakin bir seçenek. Finike'de, Bey Dağları'nın eşsiz yamaçlarında gizli 4 bin yıllık antik Arykanda, görkemli kalıntılarıyla mutlaka ziyaret edilmeli. Finike'den batıya doğru ilerleyen kıyı yolunu takip ederek Demre'ye ulaşabilirsiniz. İki ilçe arası 30 kilometre. Antalya ve Fethiye'den de Demre'ye otobüs kalkıyor. Demre'de ilk durağınız Myra antik kenti olmalı. Lykia Birliği'nin metropolisi Myra, İS 2. yüzyılda büyük bir atılım göstermiş, kent birçok yapıyla donatılmıştı. Anıtsal tiyatrosuyla göz dolduran kentin ünlü kaya mezarları iki nekropolde toplanıyordu. Aziz Nikolaos'ın piskoposluk yaptığı kent ortaçağ boyunca ününü korudu. Kaleköy'e ulaşım Kaş Limanı'ndan ya da Demre'den teknelerle sağlanıyor. Kekova-Demre arası 20 kilometre. Kale mevkiinde ufak pansiyon ve butik otellerde konaklayabilirsiniz. Gökkaya ve Karalos koylarına Üçağız'dan kiralanan teknelerle ulaşılıyor. Aynı şekilde Kekova'ya ve batık şehre de Üçağız'dan kalkan tekne turlarıyla gidiliyor. Kekova çok popüler bir turistik uğrak noktası iken, tekneyle yarım saat uzaklıktaki Sıçak Yarımadası ve üzerinde barındırdığı Aperlai antik kenti pek bilinmez. Karayolu bağlantısı olmadığından, Kaş veya Üçağız'dan tekneyle ulaşım sağlanıyor. Bir diğer ulaşım seçeneği ise Kaş-Üçağız yolundaki Kılınçlı çıkışında kırmızı-beyaz çizgilerle işaretlenmiş Lykia Yolu'nun yaklaşık yedi kilometrelik parkurunu yürümek. Fethiye ve Antalya'dan Kaş'a minibüs veya otobüslerle ulaşılabiliyor. Kaş'a büyük şehirlerden direkt otobüs seferleri de mevcut. Lykia bölgesinin küçük ama önemli liman beldesi. Antik kent Antiphellos'un en güzel kalıntılarından biri olan tiyatro ve kaya mezarları ile sokaklarında çok sayıda kafe, restoran ve eğlence merkezi barındırıyor. İlçede dolaşırken birçok kaya mezarı ve lahitle karşılaşırsınız. Bunlardan en ünlüsü Kaş'ın simgesi haline gelen Uzun Çarşı'nın sonundaki lahit. Kente 10 dakika yürüme mesafesinde, ilçenin üzerine kurulduğu Antiphellos antik kentinin tiyatrosuna ulaşırsınız. Tiyatroya giderken limanın batısında antik döneme ait kentin sur kalıntıları görülüyor. Yürüyerek ulaşabileceğiniz Akçagerme, batıda Büyükçakıl, Küçükçakıl, güneydoğuda Bayındır Liman, İnceboğaz ve Limanağzı, Kaş'ın plajları. Kaş'ın Hidayet Koyu yakınlarında kurulan sualtı arkeoloji parkı var. Körfezin içinde 70 kadar dalış noktası mevcut. Dalgıçları sualtının zenginliği kadar batıklar da bu bölgeye çekiyor. Fethiye, Dalaman Havaalanı'na 40 kilometre mesafede. Fethiye, Ölüdeniz, Karagözler, Hisarönü, Ovacık, Belcekız, Faralya, Göcek, Çalış, Üzümlü gibi birçok merkezde kalacak tatil köyü, otel, pansiyon bulunuyor. Antikçağda adı Telmessos olan Fethiye, mavi yolculuk teknelerinin en sık uğradığı limanlardan. Fethiye'nin çevresindeki koyları mavi yolculuğun yanı sıra yürüyerek de dolaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/istanbul-kirklareli-kilyostan-kiyikoye.html", "text": "Kilyos'tan Kıyıköy'e kadar Karadeniz kıyıları, berrak suları ve göz alabildiğine uzanan kumsallarıyla denize girmek ve kamp yapmak için birçok seçenek sunuyor. Avrupa Yakası'ndaki Karadeniz kıyılarının en gözdesi, İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı Kilyos, yaz aylarında tatilcilerin yükünü çeken önemli plajları barındırıyor. Kilometrelerce uzunluğa sahip sahil boyunca sıralanmış olan plajların büyük bir çoğunluğu ücretli. Halk plajı adıyla hizmet veren plajlar ise ücretsiz. Ancak hem denize girip hem de hizmet almak isteyenler daha çok ücretli plajları tercih ediyorlar. Bu ücreti ödeyenler şezlong ve şemsiye kullanıp duştan yararlanabiliyorlar. Ücretli girişi olan tüm plajlarda kafeterya ve restoran da bulunuyor. Solar Beach, Seanergy Beach, Non-Stop Beach, Dalia Beach, Tırmata Beach, Baykuş Plajı ve Golden Beach gibi Kilyos plajları çok derin değil ama hem denizin temiz olması hem de ince kumları yaz aylarında buraların dolup taşmasına neden oluyor. Plajlar genellikle güvenli ama bir iki noktada Rip akıntısı riski var. Neyse ki akıntı riski olan noktalarda belediye tarafından uyarı levhaları konulmuş. Plajlar bu akıntıların bulunduğu noktaları kendi alanlarının dışında bırakmışlar. Yine de yaz aylarında uyarı levhaları olmasına rağmen Rip akıntısı olan yerlerde denize giren insanların sayısı oldukça fazla. İstanbul'un Çatalca ilçesine bağlı Karaburun yaz aylarında oldukça yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyor. Kemerburgaz Göktürk yolu oraya giden en uygun yol. Tayakadın üzerinden önce Durusu sonra da Karaburun'a gidebilirsiniz. Karaburun'un denizi Kilyos'a göre daha dalgalı. Ancak burada denize girmeden de aktiviteler yapabilirsiniz. Özellikle küçük bir eğitim aldıktan sonra Terkos Gölü'nde kano yaparak gölün bilinmedik küçük koylarını keşfedebilirsiniz. Terkos Gölü'nün batı ucunda yer alan Ormanlı köyüne ulaşmak için yeni yapılan Saray yolundan Kestanelik köyüne çıkmanız gerekiyor. Bu yol aynı zamanda Çilingoz'a da gidiyor. Ormanlı Plajı köye beş kilometre mesafede. Girişte küçük bir ücret ödeniyor. Plajın diğer Karadeniz plajlarına göre lojistik desteği çok kısıtlı. Küçük bir eğreti barakada restoran hizmeti veriliyor. Plaj yaklaşık iki kilometre uzunluğunda. Genellikle sakin olan deniz rüzgarlı havalarda oldukça dalgalı olabiliyor. Ormanlı Plajı'nın bulunduğu bölge yamaç paraşütü için uygun rüzgara sahip. Yaz aylarında plajın üstünde birçok yamaç paraşütü görebilirsiniz. Ormanlı köyünün girişindeki köprünün altında balık yapan birkaç baraka daha var. Gölden tuttukları taze balıkları oldukça uygun fiyata pişirip servis yapıyorlar. Bu balıkçılarda balık yemenizi özellikle tavsiye ediyorum. İstanbul'un Çatalca ilçesine bağlı Çilingoz'a ulaşmak için en iyi yol Ormanlı köyünden sağa dönüp devam etmek. Yol asfalt ve çok güzel. Burası aynı zamanda bir tabiat parkı. Giriş ve kamp kurmak ücretli. Yaz aylarında binlerce kişinin yararlandığı Çilingoz hem sahili hem de ormanlık alanıyla oldukça cazip bir yer. Hafta sonu aracınızla gidip akşama dönebilir, isterseniz kamp da kurabilirsiniz. İnce kumlardan oluşan sahili nedeniyle özellikle yaz aylarında oldukça kalabalık oluyor. Çilingoz'a Çatalca'nın Binkılıç köyünden de ulaşabilirsiniz. Ancak 17 kilometre olan bu yol ilerledikçe sadece 4x4 araçların gidebileceği kadar kötüleşiyor. Bu nedenle sakın bu yolu kullanmayın. Deniz, rüzgarlı havalarda çok dalgalı oluyor. Bu nedenle Çilingoz'da da dalgalı denize girmek çok tehlikeli. Bu arada Çilingoz'da yemek yiyebileceğiniz bir restoranla alışveriş yapabileceğiniz bir market de var. Artık Kırklareli sınırındasınız. Eğer aracınızla doğrudan Kastro'ya gidecekseniz Saray Kıyıköy yolunu takip etmeniz gerekiyor. Kırklareli'nin Vize ilçesine bağlı Kıyıköy'e yaklaştığınızda tabelayı takip etmeniz yetecek. Bir diğer yol ise Çilingoz'dan gelen yol. İlk 500 metresi asfalt olan yol sonra orman yoluna dönüşüyor. Binek araçların da rahatlıkla gidebileceği yoldan yarım saat içinde Kastro'ya ulaşabilirsiniz. Burası da tabiat parkı. Araç girişi ve kamp kurmak ücretli. Çilingoz'a oranla daha büyük bir alana sahip olan Kastro'da denizle birleşen dere kenarında kamp kurarak birkaç gün kalabilir, ormanda kısa yürüyüşler yapabilirsiniz. Kiralayacağınız deniz bisikletleriyle dere içine doğru yaklaşık bir kilometre kadar giderek inanılmaz keşifler yapmak da mümkün. Oldukça uzun bir kumsala ve incecik kumlara sahip Kastro'da da rüzgarlı havada denize girmek tehlikeli. Kastro'dan sonra Kıyıköy'e kadar giderek köyün içini gezmenizi öneririm. Ayrıca Kıyıköy'e sadece 800 metre mesafedeki Aya Nikola Manastırı da görebileceğiniz yerler arasında. Dünyanın kayalara oyulmuş en eski manastırlarından bir olan Aya Nikola, İÖ 500'lü yıllarda yapılmış."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/ormanin-sesini-dinle-duzce-guzeldere-selalesi.html", "text": "Düzce'nin Gölyaka ilçesi Güzeldere Şelalesi, yaylaları, doğa yürüyüşü parkurları, kamp için çok uygun köşeleriyle unutulmaz bir hafta sonuna davet ediyor. Düzce'den uzaklaştıkça kentin bunaltıcı görüntüsü yerini yavaş yavaş küçük köylerin bahçeli evlerine bırakmış, yeni bir yer keşfetmenin heyecanı kaplamaya başlamıştı bünyemi. Bu biraz da hayal kırıklığı yaşama korkusunun heyecanıydı. Çünkü ne yazık ki düzenleme adı altında yapılan çalışmalar muhteşem bir doğayı, kötü bir peyzajı olan bir piknik alanına dönüştürüyor genellikle. Efteni Gölü'nü soluma alarak ilerliyorum. Sadece bu gölün varlığı bile bir hafta sonunu bu civarda geçirmek için önemli bir neden. Göl 2005 yılında su kuşlarını korumak amacıyla \"Doğa Koruma Alanı\" ilan edilmiş. Almacık Dağı'ndan inen Aksu, Uğur, Asar ve Büyük Melen derelerinin suları besliyor gölü. Düzce ve civarında hafta sonları keşfetmekle bitmeyecek kadar çok yer var. Güzeldere Şelalesi bunlardan sadece biri. Burada yol boyunca ilerlerken insan iki katlı geniş bahçeli Düzce'nin geleneksel evlerini görmek istiyor. O eski iki katlı geniş bahçeli Düzce evleri ne yazık ki çok azalmış. Az da olsa bu evleri görmek mutluluk veriyor insana. Ancak iyice yaşlandıkları için yıkılma riski taşıyan evlerin yerine yeni ve maliyeti daha düşük olan beton evyapılar yapılıyor. Dönüşüm kaçınılmaz bir gerçek bu coğrafyada. Yükseldikçe Düzce Ovası tüm görkemiyle ortaya çıkıyor. Daha 20 yıl önce Düzce'yi sarsan ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan depremin ana nedeni olan Kuzey Anadolu Fayı bu muhteşem ovayı da oluşturmuş. Yükseldikçe orman örtüsü sıklaşmaya başlıyor. Küçük bir virajdan sonra sola dönüyor ve Güzeldere Tabiat Parkı'na giriyorum. Aracımı park eder etmez dikkatimi çeken ilk şey temizlik ve sadelik oluyor. Son birkaç aydır gördüklerimden sonra burası bana bir cennet gibi geliyor. Hey şeyden önce doğal bitki örtüsüne fazla dokunulmamış. Yapılan peyzaj çalışması ortadaki geniş alanda ve şelaleye giden yol üzerinde. Diğer alanlar doğal yapısını koruyor. Otoparkın biraz ilerisinde kamp alanı tabelasını görüyorum. Ağaçların arasındaki orman yolundan yürüyerek kısa süre içinde kamp yerine ulaşıyorum. Yukarısı ne kadar kalabalık olursa olsun kamp yeri bu kalabalıktan asla etkilenmez. Geri dönüyorum, tabiat parkının içindeki kır lokantasına giderek bir çay söylüyorum. Hizmet oldukça iyi ve temiz. Biraz sohbet ediyoruz. Tabiat parkının tüm bakımını Gölyaka Belediyesi üstlenmiş. Oldukça geniş alanda tek bir çöp bile bulmak mümkün değil. Şelaleye gitmek için yola düşüyorum. Kır lokantasından çıkarak yüz metre kadar yürüyorum ve şelaleye giden merdivenlere ulaşıyorum. Kır lokantasındakiler 350 basamak olduğunu söylemişlerdi. Kısa süre içinde iki derenin birleştiği yerden büyük bir coşkuyla akan 130 metre uzunluğa sahip şelale, ağaçların arasından kendini nazlı nazlı gösteriyor. Merdiven, çevresindeki ağaçlar tarafından kapatılmaya başlamış bile. Çok değil sadece iki yıl bakımı yapılmazsa ağaç dalları tüm merdiveni işgal ederek yürümeyi zorlaştırabilir. Bir kaya bloğunun yamacında yapılmış merdivenler şelaleye oldukça yakın bir noktaya kadar gidiyor. Şelale Düzce'nin Gölyaka sınırları içinde yer alıyor. Düzce'ye uzaklığı 18, Gölyaka'ya uzaklığı ise 11 kilometre olan Güzeldere Köyü'nün sınırları içinde yer alıyor. Rakımı yaklaşık 600 metre civarında olan şelale 2011 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiş. Güzeldere Şelalesi'ne gitmek için Düzce'de TEM'den çıktıktan sonra Gölyaka tabelasını takip edin. Yol boyunca Güzeldere tabelaları siz yönlendirecek. Düzce içinde konaklama yapılacak çok fazla seçenek var. Ancak daha sessiz bir yer istiyorum diyorsanız tabiat parkı içinde bulunan üç adet ahşap evden birinde de kalabilirsiniz. Her evde altı kişi kalabiliyor. İki kişi fiyatı 350 lira, fazla her kişi için 100 lira daha ödeniyor. Ancak önceden arayıp yer ayırtmanız gerekli. Tabiat parkına araçla giriş 13 lira. Başka bir seçenek de tabiat parkının içinde, 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilen kamp yerinde çadır kurmak. Çadır kurma fiyatı günlük 25 lira. Ancak çadırınızı yanınızda götürmeniz gerekiyor. Karavan fiyatı ise 40 lira. Yemek için tabiat parkı içindeki kır lokantasından hizmet alabilirsiniz. Fiyatlar gayet uygun. Burada konaklayarak Balıklı, Pürenli ve Hera yaylalarına araçlarınızla günübirlik geziler düzenleyebilir, bu yaylalarda doğa ile baş başa kalarak sakin yürüyüşler yapabilirsiniz. Tabiat parkının bulunduğu alan ağaç bakımından oldukça zengin. Kayın, gürgen, köknar, porsuk, sarıçam, karaçam, kestane, ıhlamur, akçaağaç, dişbudak, ceviz, orman kavağı, orman gülü, orman söğüdü bu civarda en çok görülen ağaçlar. Şelale Bıçkı Deresi üzerinde bulunuyor. Bölgede son birkaç milyon yıldır meydana gelen büyük depremler, doğada böylesi nefes kesen görüntülere sahip doğal anıtları meydana getirebiliyor. Bu şelale de her bir deprem sonrasında meydana gelen yükselmeler ve düşmelerle oluşan farklı birkaç basamaktan akıyor. Aşağıdaki dereyle birleşen en uzun parça aynı zamanda şelalenin en görkemli aktığı yer. Bu son parçayı oluşturan deprem oldukça büyük ve etkili olmalı. Şelalenin en üstündeki ilk basamağa tutunmuş ince bir kayın ağacı, doğadaki mücadelenin ne denli güçlü olduğunu en güzel örneği. Yaklaşık bir saat kadar oyalandıktan ve bu muhteşem doğal anıtın her bir metresini detaylı olarak inceledikten sonra tekrar yola koyuluyorum. Hedefim bu gece Pürenli Yaylası'nda çadır kurmak. Ancak yayla yolu üzerindeki ormanda yapılan kesim çalışmaları zaten çok da iyi olmayan yolu kapatmış. Yani yukarı çıkmak mümkün değil. Oysa bu iki yayla da bu mevsimde muhteşem sonbahar görüntüleri sunuyor. Doğada her zaman işler istediğimiz gibi gitmez. Dönüşe geçerken bu iki muhteşem yaylaya kar yağdığında gelme sözü veriyorum kendime. Kar yağıp da yayla yolları kapandığında tur kayaklarımızı alarak bu yaylalarındaki muhteşem kış ortamını yaşayacağım. Doğada olmak böyle bir şey. Bir etkinlik biter bitmez, daha dönüş yolunda başka bir etkinliğin planı yapılmaya başlanır. Yapılacak şey ise çok basit. Hafta sonunu doğada geçirmeye karar vermek. Gerisi kendiliğinde gelecek zaten."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-rotalari/santorini-adasi-yunanistan.html", "text": "Taş yapıların arasından süzülen sokaklar, limon ağaçları, erguvanlar, çinili avlular... Sabaha kadar süren eğlenceleri, eşsiz günbatımları, leziz mutfağı ve Ege'ye bakan şık teraslarıyla Yunan adalarının en havalısı Santorini. Onlarca Yunan adası arasında seçim yapmakta zorlanıyorsanız, hem Egeli hem Akdenizli hem Avrupalı bir adaya gitmeye ne dersiniz? Kiklad Ailesi'nin gösterişli kızı Santorini, kireçle boyanmış mavi çatılı evleri, begonvilleri, günbatımları ve mutfağıyla bir turizm sembolü olarak en zor beğenen gezginleri bile kendine hayran bırakıyor. Turistleri alelacele bir sonraki yolculuklarına taşıyan otobüsler, gürültülü tekneler burada da fazlasıyla var. Ancak turist ordularını dert etmiyorsanız; balayı çiftlerinden yalnız gezginlere, lüks tatil sevenlerden sırt çantalılara kadar her yıl yaklaşık 1 milyon turisti ağırlayan 75 kilometrekarelik bu küçük ada; gece hayatı, yemekleri ve zarafetiyle sizi fazlasıyla tatmin edecek. Yunan adalarının hangisine giderseniz gidin, tekrar uğradığınızda her şeyi aynı bulursunuz. Her biri, bunca turist akınına ve şatafata rağmen kıyıları ve küçük yerleşimleriyle dokusunu korumaya kararlıdır. Gözü yoran bir şeyle karşılaşmazsınız. Estetik bütünlük o kadar içinizi rahatlatır ki, \"Sonuçta Avrupa!\" demekten kendinizi alamazsınız. Santorini'de, zeytinyağlı yaprak sarma yapan bir teyzenin yanına ilişmek ya da yolunuzu şaşırdığınızda halinizden anlayıp Türkçe yol tarifi yapan, dedeleri bizim kıyılardan gelmiş insanlara rastlamak gibi klişelerle karşılaşma ihtimaliniz düşüktür. Yerli halk kalabalığa pek karışmaz. Yunan adaları için hep söylenegelen \"Aynı bizim gibiler\" sözü Santorini için geçerli değildir. Burası her şeyden önce Avrupalıdır. Santorini'nin de içinde yer aldığı Kiklad Adaları adını, Yunancada çember anlamına gelen \"cyclos\" kelimesinden alıyor. Delos Adası etrafında dairesel olarak dizilen bu 12 ada, İÖ 3000 ile 1000 yılları arasında yaşayan Kiklad Uygarlığı'nın estetikle yoğrulmuş kültürel mirasını taşıyor. Ama asıl, İÖ 1450 yılında patlayan volkan, adaya bugünkü hilal şeklini veriyor ve o sırada da burada yaşayan Minos Uygarlığı'nı tarihe gömüyor. Dünyanın en büyük volkanik patlamalarından biri olan bu felaketin ardından meydana gelen oluşuma \"kaldera\" deniyor. Kalderanın ortasında oluşan adalara ise \"Palea Kameni\" ve \"Nea Kameni\". Volkanın bulunduğu Nea Kameni'ye tırmanmak hiç kolay olmasa da lavlardan oluşan kayaları ve efsanevi Atlantis Uygarlığı'nı aklınıza sokan o mavi beyaz silueti kesinlikle görmelisiniz. Mutfağa gelince... Yemek konusunda çok müşkülpesent değilseniz, taverna ve kafelerdeki mönüler beklentinizi rahatlıkla karşılayacak nitelikte. Ada kurak olduğu için sebze yetiştiriciliği atıl kalsa da o azıcık suyla yetişen küçük domatesler bile mis gibi kokuyor. Ancak burada asıl mevzu, şarap. Volkanik toprakta yetişen bağlarla, binlerce yıllık şarap tecrübesi birleşince ortaya hoş şaraplar çıkmış. Santorini'deki mikroklimanın kendine has özellikleri, son derece kurak olan adada üzüm yetişmesine olanak sağlıyor. Isının düştüğü gece saatlerinde meltem rüzgarları ve volkanik toprak üzümlerde biriken nemi alarak sihirli bir şekilde bağların büyümesini sağlıyor. Adanın en büyük yerleşimi Fira, bir falez boyunca yerleşen mavi beyaz evleri, kiliseleri, dükkanları, sessiz dar sokaklarıyla tam bir masal diyarını andırıyor. Düz çatılı kübik taş yapıların arasından süzülen sokaklar, kapı aralıklarından görünen limon ağaçları, erguvanlar ve çinili avlular baş döndürücü güzellikte. Ancak Skala Limanı'ndan adanın başkenti sayılabilecek Fira merkezine ulaşmak için neredeyse 600 basamaklı bir merdiven çıkmanız gerekiyor. Nefesinize güvenmiyorsanız dert etmeyin. Bugün ada halkının hala tarım işlerinde yoğun olarak kullandığı eşekler hizmetinizde! Santorini sokaklarını eşek sırtında dolaşmak bir ada klasiği. Bu arada teleferik seçeneğini de unutmayın. Elbette adaya gelince değişmez bir Yunan klasiği olarak önce tavernalarda meze ve deniz mahsulleriyle karınlar doyuruluyor, sonra ver elini eğlence. Gece hayatı için yolunuzun kaçınılmaz olarak çıkacağı yer ise yine Fira. Eğlence gece yarısından sonra iyice hızlanıyor. Akşam saatlerinde pek kalabalık olmayan mekanlar, sabaha kadar sürecek eğlence için çoktan hazırlar. Oia köyü ise Fira'daki tatil anlayışının tam aksine, adanın kendine özgü dokusu ve tatlarıyla sakin bir akşam geçirmek isteyenler için bulunmaz bir nimet. Burada tepeden deniz kıyısına doğru alçalarak sıralanmış beyaz evlerin taraçalarından ve manzarada birbirinden aşağı kalmayan butik otellerin şık teraslarından yüzlerce insan aynı anda sanki bir ayin yapar gibi günbatımını izliyor. \"Dünyanın en güzel günbatımı burada izlenir\" diyenlere katılmamak imkansız. Ancak bu eşsiz manzaraya romantik Yunan ezgilerinin eşlik etmesi pek olası değil. Eğer siz de benim gibi Yunan müziği aşığı iseniz ve dünyanın en romantik adalarından birinde, bu lirik müziğin tam kalbinde o tınıları duymak için çırpınıyorsanız hiç aramayın, nafile. Kendi kendine çalıp söyleyen birilerine denk gelirseniz ne ala. Ayrıca volkanik ada Santorini'de beyaz kumlu plajların hayalini de pek kurmayın, Santorini plajları siyah ve kırmızı renkli kumsallara sahip. Akrotiri kalıntılarının yakınındaki ada toprağıyla aynı renkteki Kokkini Paralia, devasa kaya manzarasıyla unutulmaz bir plaj tecrübesi sunuyor. Turistlerin en çok tercih ettiği Perissa ve Kamari plajlarındansa, adanın kuzey sırtında, kurulduktan sonra 17. yüzyılda terk edilmiş bir ortaçağ başkenti olan Oia köyüne yakın, az bilinen Ammoudi Plajı daha cazip. Bu plajda yüzerken adanın eski bekçisi yel değirmenini ve Oia'nın şirin evlerini seyre dalmak hoşunuza gidebilir. Fira ve Oia arasında yer alan İmeroigli ve Firostefani ile daha içeride kalan Megalochori köylerinde bulunan ve birkaçı dünyanın en etkileyici otelleri arasında gösterilen şık taraçalı, konforlu butik oteller ise adanın gösterişine vurgu yapıyor. Bu arada kalderayı izlemek için harika bir yer olan İmeroigli köyüne gitmişken Theoskepasti ve Agios Georgios kiliseleri ile Agios Nikolaos Manastırı'nı görmeden adadan ayrılmayın sakın. Santorini'deyken, 1956'da meydana gelen volkanik depremin öncesini ve sonrasını belgeleyen çarpıcı fotoğrafları görmek için Megaro Gyzi Müzesi'ni; efsanevi Atlantis ile Santorini arasında bağ kurmak istiyorsanız Fira'daki Prehistorik Thera Müzesi'ni mutlaka ziyaret edin. Kentin ana caddesi diyebileceğimiz Agiou Mina'da bulunan, ünlülerin uğrak yeri butiklerden zevkinize göre bir şeyler bulabilirsiniz. Zeytin ağacından yapılan objelerden kuklalara, seramikten cama, şirin ve özel hediyelik eşya satan dükkanlara da uğrayabilirsiniz. Fotoğraflarda sıkça gördüğümüz mavi kubbeli, beyaz çan kuleli Agiou Mina Kilisesi de yine bu cadde üzerinde yer alıyor. Canınız biraz merkezden uzaklaşmak istediğinde de Skala Limanı'ndan kalkan teknelerle volkanik Nea Kameni Adası'na gidip şifalı termal çamur banyolarına girin. Ya da Oia yakınlarında, bağların arasına kurulmuş bir aile işletmesi olan Sigalas Winery'de ve Megalochori'deki Gavalas Winery'de aperatifler eşliğinde şarap tadabilirsiniz. Santorini'de yapacak daha çok şey var. Mesela acıkınca gurme seyyahların ilk durağı Oia köyündeki Federini Restaurant'ta hem nefis bir ziyafet çekin hem de eşsiz kaldera manzarasının tadını çıkarın; Thalami Restaurant'ta ise taverna tecrübesi yaşayın. Perivolos Plajı'ndaki Seaside By Notos'ta, sahibi Tassos'un kendi pişirdiği leziz deniz mahsullerini tadın. Deniz, manzara, yemek derken aman Yunanistan'ın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan, Fira'dan 15 kilometre uzaklıkta bulunan neolitik dönemden kalma muhteşem duvar resimlerine sahip Akrotiri'yi atlamayın. Volkanın bulunduğu Nea Kameni'ye giderken de ayakkabılarınıza kıyamıyorsanız mutlaka eski bir şeyler giyin ve plajlardan ponza taşı almayı unutmayın. Adaya, Atina ve Selanik'ten uçak seferleri yapılıyor. Olympic Havayolları ve Aegean Airlines, İstanbul'dan Atina aktarmalı Santorini'ye uçuyor. Pire Limanı'ndan her gün yapılan feribot ya da deniz otobüsleriyle ulaşım da mevcut. Vizesiz gemi turları ile Yunan adalarına ziyaret de mümkün. Tur şirketlerinin özel anlaşmaları nedeniyle vize uygulaması olmuyor. Çoğunlukla İzmir'den hareket eden gemi Rodos, Santorini, Pire, Mikonos'a uğruyor. En az altı aylık geçerli bir pasaportunuzun olması yeterli. Yunanistan'ı ziyaret edecek Türk vatandaşlarının Schengen vizesi alması gerekiyor. Kosmos, İstanbul Yunanistan Başkonsolosluğu'nun tek yetkili vize başvuru merkezi. Bu nedenle başvurular bu kurum aracılığıyla yapılıyor. Ada içerisinde belediye otobüsleri ile ulaşım oldukça kolay. Adadaki otobüs tarifeleri ve güzergahları için: www. ktel-santorini. gr. Santorini'yi rahat gezmek için araç kiralayabilirsiniz. Fira Limanı'ndan çevredeki volkanik adalara tekne turları da yapılıyor. Santorini Yunan adaları arasında en popüler olanı. Bu nedenle gitmeden önce rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Eğer araç kiralamadan otobüslerle adayı gezmek istiyorsanız merkez Fira'da kalmak gezinizi kolaylaştıracaktır. Çünkü tüm otobüsler Fira'daki merkezi otobüs durağından kalkıyor. Fira'nın batısındaki yamaç, eski limana kadar mavi beyaz evler ve otellerle dolu. Ancak burası yokuşlar ve merdivenlerle dolu bir yamaç olduğu için otelinizin yamacın neresinde olduğuna dikkat etmenizde fayda var. Aracı olanlar için köylerde kalmak daha keyifli olabilir. Köyler içerisinde en güzeli kuşkusuz Oia. Yunanistan'ın genelinde geleneksel yemek tavernalarda yeniyor. Gece saat 20:00'den sonra açılan tavernalarda mezeyle birlikte sıcak yemekler de servis ediliyor. Ouzeria daha çok bizim meyhanelere benzeyen, uzoyla birlikte meze de servis edilen mekanlar. Yunanistan'ın \"fast-food\"u olarak da adlandıran \"souvlaki\" hem ucuz hem de çok lezzetli. Domates, soğan ve yeşilliklerle ekmek arasında et, tavuk ya da balıkla servis ediliyor. Adanın kendine öz toprak yapısı sayesinde hiç sulanmadan yetişen domatesleri de çok lezzetli. Keskin aromalı yumuşak, eskidikçe sertleşen bir peynir çeşidi myzithra farklı lezzetler arayan ziyaretçilere tavsiye edilir. Makarna ve çorbaları tatlandıran bu peynirle yapılan pastaya myzithropita adı veriliyor. Denemeden dönmeyin. Yunanların rakı dediği ama Türk rakısından farklı olarak üzüm çekirdeği, sapı ve kabuğundan yapılan rakı; Tsipouro da adanın lezzetlerinden. Santorini'de üretilen şaraplar da oldukça meşhurdur. Güneş altında kurutulmuş üzümlerden yapılan Vinsanto şarabı en meşhurudur. Santorini, diğer adıyla Thira görkemli coğrafyası ve mimarisiyle Ege adaları içinde farklı bir yere sahip. Her yıl çok sayıda ziyaretçi ağırlayan ada, denizin ortasında binlerce yıl önce oluşmuş ve etkinliği hala devam eden bir yanardağ aslında. Günümüze kadar kanıtlanmış 14 aktivite var; bunların sonuncusu 1950 tarihli. Santorini'nin iki büyük yerleşimi Fira ve Oia ile küçük köyler, eski beyaz evleriyle adayı daha da güzelleştiriyor. Kimilerine göre Atlantis efsanesinin kökeni de bu adada yaşanan bir olay. Antik dönemde yanardağın patlaması büyük bir sarsıntı ve tsunami yaratıyor, Girit'teki Minos uygarlığı da en parlak döneminde bu felaket nedeniyle yok oluyor. Teoriye göre bu olay zamanla Atlantis efsanesini yaratıyor. Bu felaket, sonraki dönemlerde de Santorini sakinlerini etkiledi. İnsanlar denizden uzak durdu ve adanın sarp bölgelerinde açtıkları mağaralara yerleşti. Bu mağaralar zamanla kendine has mimarisi ve yolları olan yerleşimlere dönüştü, günümüzdeki fotojenik görüntüyü aldı. Akrotiri ve eski Thera'daki arkeolojik kazılar Santorini'nin antik dönemlerinden birçok hazineyi gün ışığına çıkardı. Thera'nın geçmişi İÖ 9. yüzyıla kadar uzanıyor. Artemidoros Tapınağı, günümüzde antik kentin en önemli kalıntılarından biri. Santorini'nin ünlü günbatımını seyretmek için en uygun yer ise Oia kenti. En meşhur plajlar adanın doğusunda ve güneyinde sıralanıyor. Fira'dan Kamari'ye giden belediye otobüslerine binerek Kamari sahiline ve Mavri Paralia Plajı'na gidebilirsiniz. Adanın bir diğer meşhur plajı ise Kokini Paralia. Fira merkezden Akrotiri otobüslerine binerek son duraktan ya kısa bir yürüyüş ya da tekne ile ulaşabilirsiniz. Aspri Paralia, Perissa, Perivolos da adanın diğer meşhur plajlarından."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/atlas-tarih/tutankhamun-firavunun-100-yili.html", "text": "Ondan sonra gelenler unutulması için bütün heykellerini yıktı, ailesine dair ne varsa yok etti. Ancak Kral Tutankhamun antik dünyanın en bilinen hükümdarlarından biri olmaya devam ediyor. Mezarının açılışının 100'üncü yılında 1900'lerin ilk yarısına dönüyoruz. Carter'ın sözünü ettiği \"olağanüstü mezar\", tarihe \"en muhteşem arkeolojik buluş\" olarak geçecek Kral Tutankhamun'un mezarından başkası değildi. Ancak Carter, kazıları finanse eden Lord Carnarvon'a haberi verirken, bu gerçekten habersizdi. Mühürlü kapının ardındakileri görebilmek için üzerinde küçük bir delik açtı ve bir elektrikli meşalenin ışığında içeriye baktı. Karşısında, tıkabasa taş ve moloz dolu karanlık bir geçit uzanıyordu... Karışık duygular yaşadı: İstediği hızla mezara ulaşamayacağı neredeyse kesindi. Ama büyük olasılıkla mezar hırsızları buraya uğramamıştı! Saat geç olmuştu, dolunay akşam göğünde yükseliyordu. Kazdıkları yerleri korumak için tekrar doldurup evlerine döndüler. Carter olağanüstü bir keşfin arifesinde olduğunu anlamıştı. Telgrafı da işte o günün akşamında çekti."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/atlas-okurlarindan-hikayesi-olan-agaclar.html", "text": "Ağustos ayında okurlarımızı, Türkiye'de ilginç hikayeleri olan ağaçların fotoğraflarını paylaşmaya çağırmıştık. Sizlerden gelenler arasında dördü, yapıları ve öyküleriyle öne çıktı. Ahlat Köyü'nde, Benli Sultan Türbesi'nin yanında, derenin başında yükselen görkemli ağacın, evliyanın inzivaya çekildiği yer olduğuna inanılıyor. İnanışa göre Benli Sultan (16'ncı yüzyıl) atıyla dolaşırken ağacın yanına gelir, ağaç saygısından yere eğilir, evliya da atıyla üzerinde dolaşır. Bugün bile ağacın gövdesindeki küçük oyukların at nallarının izi olduğuna inanılıyor. Çorum'un Büyük Palabıyık Köyü'ndeki bu çam ağacı, halk arasında \"Çam Dede\" olarak biliniyor. Yatır olduğuna inanıldığı için etrafı türbe olarak düzenlenmiş. 2017 yılında bir kişinin dilek dilemek için yaktığı mum yüzünden yanan görkemli çamın 800 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Devedağı Mahallesi'ne ait mezra yolunda, 40 metreden fazla yükseklikte bir uçurumun kenarında, zamanında gövdesinde büyük bir çatlak oluşmasına rağmen yaşamını kararlılıkla sürdüren bir ardıç ağacı yükseliyor. Uçurumun üzerine eğilmiş, adeta boşluğa meydan okuyor. Vatandaş bilimine bir katkı da sizden: Kuş seslerini kaydedin!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/dunya-basin-fotografi-odulleri-dunya-hali.html", "text": "- Donmuş Toprak Yanarken - Amazon Distopyası - Ormanı Ateşle Kurtarmak - İnsan-Kaplan Çatışması - Boş Elbiseler 2022 Dünya Basın Fotoğrafı Ödülleri'ne 130 ülkeden 4 bin fotoğrafçı katıldı ve haber fotoğrafından fotoröportaja çok sayıda kategoriyle geniş bir dünya manzarası çizdi. Atlas, özel bir seçkiyle gezegenimizin dört bir yanından gelen hikayelere kulak veriyor. Saha Cumhuriyeti'nin başkenti Yakutsk'a yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki derin bir vadide uzanan Buluus Buzulu, 2021 yazında biraz soluk almak isteyenleri ağırlıyor. Başkentte o yaz sıcaklık 30 dereceye ulaşmıştı. Rusya Federasyonu'nun bu uzak ve soğuk bölgesi de iklim krizinden payını alıyor. Saha, 2021'de orman yangınları, duman kirliliği ve sıcaklık artışı gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Amazon yağmur ormanları ağaç kesimi, madencilik, altyapı ve inşaat çalışmaları, doğal kaynakların sömürülmesi ve Brezilya Başkanı Jair Bolsonaro'nun gerici çevre politikaları nedeniyle büyük tehdit altında. 2019 sonrasında Brezilya Amazon'unun yıkımı daha da hızlanarak devam ediyor. Olağanüstü bir biyolojik çeşitliliğe sahip Amazon bölgesi, 350'den fazla yerli topluluğa da ev sahipliği yapıyor. Amazon'un sömürülmesi, yaşadıkları doğal çevrenin ve yaşam biçimlerinin bozulmasıyla mücadele etmek zorunda kalan bu halklar üzerinde yıkıcı sosyal etkiler de yaratıyor. Brezilyalı fotoğrafçı Lalo de Almeida da \"Çevresel ve sosyal sorunları ayıramazsınız, bunlar tamamen birbiriyle bağlantılı unsurlar\" diyor. Dünya Basın Fotoğrafı ödülleri jüri başkanı Rena Effendi, Almeida'nın çalışması hakkında şunları söylüyor: \"Bu proje, sadece yerel topluluklar üzerindeki olumsuz etkileri değil, aynı zamanda küresel düzeyde büyük bir tepki zinciri tetikleyen değişimleri de gösteriyor.\" Almeida'nın \"Amazon Distopyası\" projesi, bölgede son yıllarda yaşananları farklı yönleriyle anlatıyor. Afro-Brezilyalı Quilombola gibi topluluklara tapu verme süreci, Jair Bolsonaro'nun seçilmesinden önce de zaten yavaş ilerliyordu. Başkan Bolsonaro'nun Amazon'daki topluluklar için daha fazla toprak ayırmama kararından sonraysa tamamen durdu. Bu, bölgede yaşayanların geleceği açısından yeni soru işaretleri ve sorunlar doğurdu. Amazon Nehri'nin kollarından Xingu üzerindeki Belo Monte Barajı ise suyun yüzde 80'den fazlasını doğal akışının dışına yönlendirdi. Almeida, bizi bölgede yaşananlarla yüzleştirirken bu \"distopya\"nın tüm gezegenimiz üzerindeki yıkıcı etkilerini düşünmeye de zorluyor. Avustralya'nın yerli halkları yavaş ilerleyen, yalnızca çalıları yakan ve daha büyük alevleri besleyecek yanıcı maddeleri ortadan kaldıran \"soğuk yakma\" uygulamasıyla toprağı ateşe veriyor. Ülkenin West Arnhem Land bölgesindeki Nawarddeken halkı, onbinlerce yıldır kontrollü soğuk yakma uygulamaları yapıyor ve ateşi 1.39 milyon hektarlık anavatanlarını yönetmek için bir araç olarak kullanıyor. Yaktıkları ateş, akşamın ilerleyen saatlerinde soğuk bastırdığı zaman kendiliğinden sönüyor. Orman yangınlarını önlemek ve böylece iklimi değişikliğine neden olan gazları azaltmak için yeni teknolojilerin geleneksel bilgilerle birleşmesi önümüzde yepyeni seçenekler açabilir. Soğuk yakma uygulamasına bazı yaban hayvanları da alışmış gibi görünüyor. Ateş atmacası olarak da bilinen ve aktif yangınların yakınında ustalıkla avlanan kara çaylaklar, ateşten kaçan böcek, küçük memeli ve sürüngenleri yakalamalarıyla ünlü. Bu kuşların uğrak noktalarından biri de soğuk yakma sahaları. Hindistan'da Bengal kaplanlarının neslinin tükenme noktasında olduğu kabul ediliyor. Bu etkileyici hayvanların doğadaki sayısı 3 bine kadar düşmüş durumda. İnsan yerleşimleri, hız kesmeyen kentleşme ve tarım faaliyetleri, kaplanların yaşam alanlarını ve av bulma imkanlarını giderek daraltıyor. Kaplan barınakları ve yaşadıkları koruma alanlarının çevresinde bulunan köylerin geçimiyse tarım, hayvancılık ve ormancılığa bağlı. Bu da insan ve kaplanın yaşam alanlarının sıklıkla kesişebileceği anlamına geliyor. Çatışma daha çok kaplanlar çiftlik hayvanlarını öldürdüğünde ortaya çıkıyor. Zaman zaman insanların da zarar gördüğü oluyor ama bu daha çok kaplanlar bir yerleşime girdiğinde ve etrafı öfkeli gruplar tarafından sarıldığında gerçekleşiyor. Kaplanları koruma çalışmalarının, bu tür çatışmaları azaltma ve sorunlara çözüm bulmaya çalışma gibi boyutları da var. Kanada'nın British Columbia eyaletindeki Kamloops Kızılderili Yatılı Okulu'nda ölen çocukları anmak için yol kenarına elbiseler asılmış. Yerli toplulukların çocuklarını asimile etmek için kurulan okul 1978'de kapatılmış ama geride birçok karanlık nokta kalmıştı. Bu okullar 19'uncu yüzyılda sömürgecilerin ve misyonerlerin yerli halkları Batı kültürüne asimile etme politikasının bir parçası olarak faaliyete başladı. 150 binden fazla öğrenci evlerinden ve ebeveynlerinden zorla alındı, kendi dillerinde iletişim kurmaları yasaklandı, fiziksel ve bazen cinsel istismara maruz kaldı. Yıllar sonra kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ise acı gerçeği ortaya çıkardı. Komisyon, okullarda en az 4 bin 100 öğrencinin hayatını kaybettiği sonucuna vardı. Kamloops kentindeki okul, bu sistemin en büyüğüydü."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/mezopotamya-kuslari.html", "text": "Fırat ve Dicle havzaları üzerinde sayısız kuş türü kanat çırpar, buranın sularında beslenir, kuytu köşelerinde yuva kurar, yavrularını büyütür... Atlas'tan Selim Kaya Diyarbakır, Gaziantep, Mardin ve Şanlıurfa'da yıllar boyunca kuşların peşindeydi. İlkbahar ve sonbahar göçlerine, aralarındaki yiyecek rekabetine, bu bereketli coğrafyada yaşama tutunma çabalarına tanık oldu. Fırat ve Dicle'nin suladığı topraklar, coğrafi ve iklimsel özellikleri sayesinde sayısız kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Bu bölge Afrika ile Asya ve Avrupa arasında göç eden kuşların en önemli dinlenme alanlarından biri olarak, kuş varlığı açısından çok renkli, çok zengin bir tabloya ev sahipliği yapıyor. Ben de yıllardır Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Mardin illerinde mevsimden mevsime değişen bu zenginliği belgelemeye çalışıyorum. Duraklarımdan biri de Şanlıurfa'nın Birecik ilçesi, Fırat Nehri kıyısı... Kelaynak Üretme İstasyonu'nda korunan kelaynakları çevredeki kayalıklarda uygun bir noktaya çıkıp izliyorum bir süre. Ardından onları doğal ortamlarında gözlemlemek için nehrin Gaziantep tarafına geçiyorum. Kelaynakların dünyadaki son iki popülasyonundan biri burada, diğeri de Fas'ta yaşıyor. Çok sayıda besi çiftliğinin bulunduğu Fırat kıyılarının Gaziantep yakası, bu kuşlar için çok cazip. Çiftliklerin tezek döktüğü arazilere kın kanatlılar geliyor, kelaynaklar da onlarla beslenmek için buralara uçuyor ve ardından üretim istasyonuna dönüyor. Bu hatta sık uğradığım duraklardan biri de Mardin'in Artuklu ilçesi... Bu defa yaklaşık 900 rakımlı bir yükseltideyim. İlkbaharda yine birbirinden güzel kuşlar burayı mesken tutmuş. Güzelliğiyle öne çıkan karabaşlı kirazkuşu, kızılbaşlı örümcekkuşu, ketenkuşu gibi türleri ararken, ansızın yanımdan uçan ve 15 metre öteye tünen çobanaldatan beni fazlasıyla mutlu ediyor. Yıllardır kuşlar üzerine bilimsel çalışmalar yürüten Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç, Hatay üzerinden Türkiye'ye giriş yapan göçmen kuşların daha sonra iki kola ayrılarak doğu ve batıya dağıldığını belirtiyor: \"Doğuya gelenler bir süre Fırat ve Dicle havzasında dinleniyor ve daha sonra yurdun değişik illerine dağılarak yuvalanıyorlar\" diyor. İlkbahar incelemelerime UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan Diyarbakır Kalesi'nin yaklaşık 100 metre altında uzanan ve yine aynı listede yer alan Hevsel Bahçeleri'nde, yeni türler keşfetme amacıyla devam ediyorum. Bu girişimimin ödülü, yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra, Dicle kıyısında yükselen kavak ağaçlarının üstüne tünemiş bekleyen yüzden fazla yırtıcı kuş oluyor. Türlerini anlamak için yanlarına yaklaştığımda, bunların kara ve kızıl çaylaklar olduklarını görünce doğrusu şaşırdım. Bu mevsimde demek burada da boy gösteriyorlardı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/turkiyenin-martilari.html", "text": "Martılar temel olarak deniz kuşları olarak tanımlansa da iç sularda da bulunur ve bu nedenle denizden uzak bölgelerde de sıkça görülebilir. Bu yayılışlar martıları yakından tanımayan pek çok kişi için kafa karıştırıcı olabilir. Hatta gerçekle ilgisi olmayan ilginç senaryolar da üretilebilir. En sık duyduğum senaryo, bu martıların deniz kenarlarından iç bölgelere giden balık kamyonlarını takip ettiğidir. Tabii ki bunun gerçeklerle bir ilgisi yok. Beyaz-gri ağırlıklı renkleri nedeniyle çok dikkat çekmeyen ama özellikle sahil bölgelerinde insanlarla en iç içe olan kuşlardan biri martılar. Kuş gözlemine yeni başlayanlar ve türlere aşina olmayanların sıklıkla deniz kırlangıçları, martılar ve yelkovanların hepsini \"martı\" sandığını da hatırlatalım. Martılar insana yakın yaşam tarzları nedeniyle deniz kenarındaki bütün yerleşimlerin doğal bir unsuru haline gelmişler. Çoğu zaman balkonumuzun veya çatımızın misafiri olur, deniz kenarında çektiğimiz neredeyse her kareye bir köşesinden girerler. Çoğu zaman balıkçı teknelerine eşlik eder ve ağlardan paylarına düşenleri almaya çalışırlar. Deniz kenarlarında Martı Sitesi, Martı Lokantası, Martı Kafe gibi isimlere esin kaynağı olurlar. Kısacası üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde martılar kendilerinden özel olarak bahsedilmeyi kesinlikle hak ederler. Martılar dünyada oldukça yaygın bir kuş grubu ve bütün kıtalarda, denizlerde ve okyanuslarda görülüyorlar; yeryüzünde 50 kadar farklı türleri bulunuyor. Ülkemizde de deniz kenarlarının, nehirlerin ve göllerin en yaygın ve göze çarpan kuşları onlar. Türkiye'de isminde \"martı\" geçen 21 kuş türü olmasına rağmen, bunların 17'si martıgiller ailesinden; diğer dört tür ise korsanmartıgiller ailesine ait. Bu arada hem martılar, hem de korsanmartılar \"yağmurkuşları\" takımı içinde sınıflandırılıyor. Martılar ve korsanmartılar deniz kuşları ve tabii ki deniz ortamlarında içilebilir tatlı suya ulaşmak oldukça zor. Bu kuşlar, bu sorunu deniz suyunu içebilme özelliği kazanarak çözmüşler. Deniz suyu ile aldıkları fazla tuzu baş bölgesinde, gözlerinin üst tarafında bulunan tuz bezleri ile salgılıyor ve burun boşlukları yoluyla vücut dışına atıyor; böylece vücut sıvılarının su ve tuz dengesini koruyorlar. Kuşlar azotlu atıklarını da ürik asit formunda vücuttan atıyor. Ürik asit, suda çözünmediği için bu sayede su kaybını düşürüyor ve su ihtiyaçlarını azaltıyor. Ürik asit beyaz renkli, bu yüzden kuşların sıkça tünediği yerlerin, örneğin kayaların üzerinde kireçli su dökülmüş gibi birikintiler oluşur. Kuşların tünediği bir ağacın altına bırakırsanız arabanızın üzerine bolca ürik asit boşaltıldığına şahit olabilirsiniz! Martılar pek çok ortama kolayca uyum sağlayabilen fırsatçı beslenici türler. Sahillerde balıklar, böcekler, yumuşakçalar ve kabuklularla besleniyorlar. Bazen yeni sürülmüş tarlalardaki solucanlar ve kurtçuklarla beslendiklerini görüyoruz. Çöplüklerde bile kalabalık gruplar halinde beslenmeye çalıştıklarını görmek mümkün. Düzenli feribot, vapur, motor seferi bulunan bölgelerde bu deniz taşıtlarından beslenmeye kısa sürede alışırlar ve fırsatçılıklarını göstererek kendilerine atılan ekmek ve simitleri de kaçırmazlar. Büyük bir maharetle atılan her simit parçasını daha havadayken yakalarlar. Büyük boyutlu martılardan bazıları, kendi türleri de dahil olmak üzere, diğer kuşların yumurta ve yavrularını da avlar. Fakat martılar deniz kuşu olmalarına rağmen suyun altına dalıp dipte balık avlayamaz. Sadece yüzeye çok yakın balıkları tam üstüne hamle yaparak ve suyun içine ancak vücutlarının yarısına kadar dalarak yakalayabilirler. Bazen de suyun üzerinde uçarken, ancak yüzeye çok yaklaşan bir balık görürlerse baş ve boyunlarını suya daldırarak gagaları ile balığı yakalayabilirler. Bu durumda martı yakaladığı balığı çok hızlı yutmak zorundadır, aksi takdirde yakınlarındaki diğer martılar hemen saldırarak gagasındaki avı çalmaya çalışır. Martı bu balığı çok hızlı şekilde yutamayacaksa ve kendisine doğru gelmekte olan martılar varsa hemen uçmaya başlar, bir yandan kovalanırken, diğer yandan balığını yutmaya çalışır. Martıların deniz kenarındaki evlerin çatısında yuvalanmaları da esasında şaşırtıcıdır. Çünkü martılar normalde yere yuvalanırlar. Fakat sahilleri evlerle doldurduğumuz için martılar çatıları kullanmayı da tercih ediyor, beslenmedeki fırsatçılıklarını yuvalanmada da gösteriyorlar. Çatılarda gürültülü ötüşlerine pek çoğunuz şahit olmuşsunuzdur. Martılar sosyal türlerdir ve grup üyeleri, eşler, ebeveynler ile yavrular arasında sesli iletişim yaygındır. Martıların sosyal yapıları bazen şaşırtıcı şekillerde karşımıza çıkabilir. Bunun en son örneğiyle Edirne'de İpsala-Enez çevresinde karşılaştım. Su doldurulmuş bir çeltik tarlasında pek çok gümüş martı bir aradaydı. Tıpkı arkadaş grupları gibi birkaç bireyden oluşan küçük gruplar birbirleriyle sohbet edip şakalaşıyor gibiydi. Ortam bir beslenme alanı değildi, bir yuvalanma alanı da değildi, buna rağmen pek çok birey toplanmıştı. O bölgeden günün farklı saatlerinde geçtiğimde yine pek çok martı gördüm. Sanki burası bir sosyalleşme ve oyun alanıydı. Aslında martı davranışlarının araştırılması oldukça ilgi çekici bir alan."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/vahsi-yasam-sanati.html", "text": "WildArt Fotoğraf Yarışması, 2022'deki \"vahşi yaşam ve su\" konulu ilk aşamasından bir seçkiyi Atlas ile paylaştı. Yıl içinde farklı temalarla devam edecek yarışmada, yıl sonunda 2022'nin en iyileri belirlenecek. Düzenleyenlerin, katılanların ve jüri üyelerinin tamamının yaban hayat fotoğrafçısı olduğu yarışma, canlıların kar, buz, yağmur ve nehirlerle yoldaşlığını gösteriyor. Jardines de la Reina Takımadaları sularında Carcharhinus falciformis türü köpekbalığı sakince yüzüyor. Yüzeye yakın ilerleyen köpekbalığını akşam güneşi aydınlatıyor. Bölgede yaygın olarak görülen tür, gece yaklaştıkça hareketleniyor, hatta sık sık dünyalarına giren insanları merak edip daha yakından incelemek istiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/fotograf/yilin-kus-fotograflari.html", "text": "Yılın Kuş Fotoğrafçısı yarışması, bize doğayı kuşların gözünden görme, onların dünyasını daha iyi anlama fırsatı veriyor. Yarışmaya katılan 20 binden fazla kareden ödüllü, küçük bir seçki, Atlas'ta. Odak uzaklığı 500mm, 1/2,500 sanİye, f/4; ISO 1,250. Canon R5, Canon 600mm f/4 III lens. Odak uzaklığı 600mm, 1/2,500 saniye, f/6.3, ISO 2,000. Nikon D850, Nikon 70 200mm f/2.8 lens. Odak uzaklığı 95mm, 1/2,500 sanİye, f/10; ISO 800. Orman tavukları toplandığında ABD'nin batısındaki çayırlara bahar gelmiş demektir. Türün erkekleri çiftleşme hakkını kazanma umuduyla bütün hünerlerini sergiler, bu davranış yetenek gösterisini değerlendiren ve bir sonraki nesle aktarılacak en iyi genleri seçen dişileri etkilemek içindir. Sony A1, Sony 600mm f/4 GM lens ve 1.4x teleconverter. Şişeler, cam, plastik, sürahiler, araba lastikleri, eski mobilyalar... Bunlar çizgili baykuşların habitatı olarak düşünülecek yerler değil ama Hillsboro kent parkından geçen bir derenin yatağındaki çöpler baykuşlar için beslenme, hatta oyun alanı oluvermiş."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/amsterdam-uyusturucu-icin-gelmeyin.html", "text": "Hollanda'da başkent Amsterdam'ın şehirle iç içe geçmiş ünlü genelev bölgesi Red Light District'te marihuana içmek yasaklanıyor. Mayıs ayının ortasında yürürlüğe girecek yasaklarla turistlerin taşkın davranışlarının önüne geçmek ve mahalle sakinlerinin yaşam şartlarını iyileştirmek amaçlanıyor. Amsterdam Şehir Konseyi'nin getirdiği yeni kurallara göre, bölgeye gece saat 01.00'den sonra yeni ziyaretçi alınmayacak. Ayrıca bölgedeki restoran ve barlar cuma ve cumartesi günleri saat 02.00'de paydos edecek. Seks işçilerinden de saat 03.00'te odalarını kapatmaları istendi. Halihazırda bölgede perşembe-pazar günleri arasında saat 16.00'dan sonra alkol satışı yasak. Bu konudaki düzenleme de sıkılaştırılabilir ve dükkanlardan vitrinlerindeki alkol satışına dair emareleri kaldırmaları istenebilir. Pandemiden önce yapılan bir araştırmada, yabancı turistlerin yüzde 57'si Amsterdam'ı ziyaretlerinin \"çok önemli bir neden\"i olarak esrar serbestisini göstermişti. Ancak bu ilgi ülkedeki suç oranlarının yükselmesine yol açıp şehir sakinlerinin şikayetleri artınca kısmi yasaklar başlamıştı. Halihazırda Hollanda'da uyuşturucu bulundurmak, üretmek ve satmak yasak. Ancak \"hoşgörü politikası\" doğrultusunda, devletin belirlediği katı kurallar çerçevesinde belli kafelerde esrar satılıyor. Bu kafelerin etrafa rahatsızlık vermemesi gerekiyor. Şehir Konseyi, \"uzak dur\" kampanyasıyla kente uyuşturucu, alkol ve seks amaçlı gelen turistlere \"gelmeyin\" diyecek."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/ankapark-issizlikta-bir-enkaz.html", "text": "Kuruyan binlerce ağaç, elektronik aksamları çalınmış pahalı oyuncaklar... Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerinde yapılan ve 801 milyon dolara mal olan Ankapark'tan geriye 1.3 milyon metrekarelik bir enkaz kaldı. Atlas, ıssızlıkta uzanan bu pahalı enkazı belgeledi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi'nden Canan Arslantaş ile buluşmak üzere Çiftlik Kavşağı tarafındaki güvenlik noktasına doğru ilerliyorum. Ankapark'ın ana girişi kapalı. Temmuz 2022'de Ankapark, bir yargı mücadelesinin sonunda Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmiş ve birkaç gün sonra halka açılmıştı. \"Ankapark'ı devralır almaz israf ve aşırılığın ne seviyede olduğunu, tesislerin ne durumda teslim alındığını halka göstermek için turlar düzenlendi\" diyor Aslantaş ve hafta sonları düzenlenen turlara bugüne dek binlerce vatandaşın katıldığını söylüyor. Konunun tamamı Atlas'ın Şubat 2023 sayısında. Almak için tıklayın!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/bozcaada-caz-festivali-sifa-temasiyla-muzikseverlerle-bulusuyor.html", "text": "Festival, 26-28 Ağustos 2022 tarihlerinde Bozcaada'nın iyileştirici ve yenileyici gücünü yansıtan zengin \"keşif\" programıyla gerçekleşiyor. Bu sene 3dots ve fermente tarafından altıncısı düzenlenen Bozcaada Caz Festivali, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla gerçekleşiyor. Adanın iyileştirici ve yenileyici gücünü yansıtan \"keşif\" programıyla ziyaretçilerle buluşan Bozcaada Caz Festivali, üç gün boyunca atölye, panel, yürüyüş, tartışma, gösterim, pop-up konser tadım gibi çeşitli alanlarda 50'yi aşkın etkinliğe ev sahipliği yapacak ve her adımında festivalin \"şifa\" temasını yansıtacak. Paribu ana sponsorluğunda gerçekleşen Bozcaada Caz Festivali, bu yıl da toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik dönüşüm ve erişilebilirlik, savunuculuk gibi başlıklar üzerinde duruyor. Kültür politikaları, adanın yerel ve kültürel tarihi, gastronomi, girişimcilik, sanat ve well-being dahil olmak üzere farklı ilgi alanlarına hitap ediyor. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Metro Türkiye, The Organics by Red Bull destekleriyle zengin bir program seçkisi sunuyor. Festivalin uluslararası programıysa Europe Jazz Network üyesi kurumlarla işbirliği içerisinde belirlendi. Yeni yetenekler ve cazın ustalarını sahnesinde konuk etmeye hazırlanan Bozcaada Caz Festivali'nin konser programı Salon İKSV ev sahipliğinde gerçekleşen lansmanla duyuruldu. Bu yıl bir bütünün parçası olmanın iyileştirici gücüne odaklanan festival, Türkiye ve dünyadan birçok ismi ağırlıyor. Festival çerçevesinde ayrıca Ayazma Manastırı'nda yükselen alternatif caz seslerine fahranoise & fecese, Harun İzer, Men With a Plan ve Sheb de en güzel DJ setleriyle eşlik ediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/cinden-beklenen-covid-19-verileri.html", "text": "Koronavirüs salgını Aralık 2019'da başladığında kaynağı bilinmiyordu. İnsanlarda görülen ilk vakaların ortak yanı, bu kişilerin Çin'in Vuhan kentindeki deniz ürünleri ve vahşi yaşam pazarına girip çıkmış olmasıydı. İlerleyen gün ve aylarda yeni koronavirüsün bu pazarda satılan yarasa, pangolin gibi yaban hayvanlarından insana geçmiş olabileceği ileri sürüldü. Pazar, 1 Ocak 2020 günü kapatıldı ve şüpheler doğrulanamadı. Aradan geçen üç yılda da COVID-19 hastalığına yol açan SARS-CoV-2 virüsünün kaynağı tespit edilemedi. Nihayet bu yılın ilk aylarında, Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi Vuhan'daki pazarın kapatılmasını takip eden günlerde mekandan toplanan yüzlerce örneğin biyolojik analizini açıkladı. Çin'in \"açıklanması neden üç yıl sürdü\" denilerek kuşkuyla bakılan ve uluslararası bilim insanlarınca da teyit edilen araştırmasını en sonunda saygın bilim dergisi Nature yayımladı. Çinli bilim insanları, 1 Ocak 2020'den itibaren pazardan 923 çevresel sürüntü örneği alındığını belirtiyor. 18 Ocak 2020'den itibaren ise 18 ayrı tür hayvana dair 457 örnek toplandı. Laboratuvar incelemesinde, 73 çevresel sürüntü örneğinde SARS-CoV-2 tespit edildi. Ancak \"çevresel\" kelimesi, bu örneklerin hiçbirinin doğrudan hayvanlara ait olmadığını anlatıyor. Örnekler, pazardaki hayvanlara dair bilgiler içeriyor, ancak virüsünün kaynağı olarak belli bir türü işaret etmiyor. Çinli araştırmacılar da, keşiflerinin salgının nasıl başladığına dair kesin kanıt sağlamadığının altını çiziyor ve \"çevresel örnekler hayvanların enfekte olduğunu kanıtlamaz\" diyor. Çünkü virüs pazara bir hayvan değil, enfekte bir insan tarafından da getirilmiş olabilir. Bu önemli veri seti üzerindeki uluslararası çalışmalar sürüyor. Ancak COVID-19'un sırrı hala çözülmedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/depremle-ilgili-neler-biliyoruz-prof-dr-celal-sengor-anlatti.html", "text": "Prof. Dr. A. M. Celal Şengör, 19 Aralık 2020 günü Atlas'ın online deprem panelinin konuğuydu. Atlas'ın Aralık sayısında okurlarına hediye ettiği Türkiye Deprem Atlası kitapçığının yazarları arasında yer alan Prof. Dr. A. M. Celal Şengör, çalışmalarını İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'nde sürdürüyor. Konusunda dünyanın önde gelen bilim insanlarından biri olan Şengör, online panelde Türkiye'nin bir deprem ülkesi olduğunu unutmamak, bununla mücadele etmek için de öncelikle bilgi toplumu olmak gerektiğini belirtti. Fayları, depremleri, bilimsel araştırmaları anlattı ve izleyenlerin sorularını yanıtladı. Online panelin moderatörlüğünü ise Türkiye Deprem Atlası kitapçığını hazırlayan Doç. Dr. Yıldırım Güngör yaptı. 20'yi aşkın bilim insanının katkısıyla hazırlanan bu özel çalışma kıtaların hareketi, Türkiye'nin depremselliği, faylar, zemin, tsunami, antik depremler, beklenen İstanbul depremi gibi birçok başlığa sahip. Bu yıl Aydın Doğan Ödülü'nü İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'ne veren Aydın Doğan Vakfı, ödülü takiben Atlas'ın kitapçığının hazırlanmasına ve bu online panelin gerçekleşmesine de katkıda bulundu. Aydın Doğan Vakfı Yürütme Kurulu Başkanı Canan Fetvacı, deprem konusunda herkes için önemli bir kaynak olan kitapçığın özellikle okullara ulaştırılması için ayrı bir çaba gösterdiklerini belirtti. Herkese açık online panelde Prof. Dr. A. M. Celal Şengör, Türkiye'de deprem araştırmalarının önemli isimlerini anarak başladığı konuşmasında depremlerin nasıl oluştuğunu, etkilerini, depremle ilgili bilimsel çalışmaları anlattı; ardından online panelin izleyicilerinin sorularını yanıtladı. Yıldırım Güngör ise yerbilimcilerin olası depremlerin yaklaşık büyüklüğü ve yaklaşık yeri hakkında tahminde bulunabildiklerini ama zamanı hakkında asla bir şey söyleyemediklerini dolayısıyla halkın depremin ne zaman olacağı ile ilgilenmek yerine binalarının sağlam olup olmadığı ile ilgilenmesi gerektiğini söyledi. Güngör ayrıca, kamunun ise kriz yönetimi yerine risk yönetimine yatırım yapması gerektiğini ekledi. Dilerseniz Atlas Youtube kanalında paneli ve Prof. Dr. Celal Şengör'ün videolarına da ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/doga-enkaz-altinda.html", "text": "Doğa bu kadar hırpalanmamış olmasaydı, deprem bölgesindeki can ve mal kaybı bu kadar yüksek olur muydu? Doğa üzerindeki her yanlış müdahale, yeni felaketlere zemin hazırlıyor. Milyonlarca metreküp molozun doğal alanlara dökülmesi günün sonunda doğanın bir parçası olan insanı da etkileyecek. Afrika'nın eski Akdeniz'in tabanındaki tortuları itip yükseltmesiyle yaklaşık 12 milyon yıl önce oluşmuş Toros Dağları, Tuz Gölü, Ağrı Dağı, Gediz ve Menderes nehirlerinin vadileri gibi birçok doğa harikasına sahibiz. Dağ oluşum kuşağındaki Anadolu'nun hareketi ve buna bağlı olarak şekillenmesi günümüzde de devam ediyor. Ne var ki Anadolu'yu dağıyla, gölüyle, üzerinde yaşayan cümle canlısıyla Anadolu yapan bu hareketliliğin sonuçlarından biri olan depremler can da alıyor. Nedeniyse en temelde doğaya uyum sağlayamamış olmamız. 6 Şubat depremlerinin yaşandığı coğrafya, Afrika etkilerinin görüldüğü yarı çöl iklimi özelliğine sahip. Çöl koşarı, sırtlan, ceylan, Arap tavşanı, çöl varanı gibi Afrika belgesellerinde görebileceğimiz canlıları bu nedenle bu bölgede de görmek mümkün. Doğa Derneği'nin yaptığı bilimsel çalışmalara göre depremden etkilenen illerde 37 Önemli Doğa Alanı var. Bu alanların önemli bir bölümü de yıkımın en ağır yaşandığı illerin sınırlarına dağılmış durumda. Bu alanlar daha hassas ve sayısı birkaç düzine kadar olabilen dar yayılışlı endemik canlılara da ev sahipliği yapıyor. Şu anda bu alanları ve canlıları bekleyen en büyük tehlikeyse enkazlarla ortaya çıkan milyonlarca metreküplük moloz ve sahipsiz kalan tarımsal faaliyetler. ÖDA'ların önemli bir kısmı meralar ve tarım alanlarını içeriyor. Buradaki tarımsal üretim biyolojik çeşitlilikle doğrudan ilişkili. Dolayısıyla tarımsal üretimin biyolojik çeşitliliği destekleyecek şekilde devam etmesi önemli. Örneğin mera hayvancılığının buradaki yırtıcı kuşlar, yabani memeli hayvanlar ve endemik bitkileri gözeterek sürdürülmesi gerekiyor. Geleneksel ve zehirsiz tarım uygulamaları aynı şekilde pek çok canlı türünü besliyor. Bu uygulamaların sona ermesi ya da endüstriyel tarıma dönüşmesi bu türleri de olumsuz etkileyecek. Depremlerle oluşan enkazlarla ortaya çıkan moloz ve atıklarsa daha şimdiden ciddi tehditler oluşturmaya başladı. Örneğin Samandağ ilçesindeki Mileyha Sulak Alanı moloz dökümünden nasibini alan ilk yer oldu. Son yıllarda kuş gözlemcilerinin çabalarıyla \"Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan\" ilan edilen Mileyha, 280'in üzerinde kuşa ev sahipliği yaptığı gibi kıyısında yer aldığı bölge de tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan yeşil denizkaplumbağaları için yaşamsal öneme sahip bir üreme alanı. Mileyha Sulak Alanı demişken, konumu itibariyle biyolojik çeşitlilik açısından çok daha özel bir yere sahip Hatay özelinde bir parantez açmak gerekiyor. Dağ ceylanı ve sırtlan gibi Afrika türlerine ev sahipliği yapan il, Amanos Dağları'nda kayın ağacı gibi Karadeniz bitki çeşitliliğinden izler taşırken kıyısında yer aldığı Akdeniz ikliminin özelliklerini de barındırıyor. Ancak ne var ki bölgenin zengin doğası uzun süredir baskı altında ve oldukça yaralı. Hatay'ın doğası daha önce hırpalanmamış olmasaydı, belki de can kaybı da bu kadar yüksek olmayacaktı. Örneğin bir zamanlar gezginler, kuş gözlemcileri ve doğa bilimcileri açısından adeta bir açık hava müzesi olan Amik Gölü bugün artık yok. 1940'lardan 1970'li yıllara kadar sıtmayı ortadan kaldırmak ve pamuk üretim alanı elde etmek için tüm itirazlara karşın inatla ve azimle suyu boşaltılarak kurutulan gölle oluşan boşluk sadece suyun yokluğuyla sınırlı değil. Suyla birlikte yılanboyun gibi birçok canlı türü de ülkemiz sınırları içinde ya kıyameti yaşayarak tükendi ya da bölgeyi terk ederek bir daha uğramaz oldu. Bir zamanlar yaklaşık 350 kilometrekarelik bir alanı kaplayan gölün tabanında günümüzde artık tarım arazileri ve göl yatağının merkezinde de 2007 yılında hizmete açılan havaalanı var. Depremden büyük zarar görerek günlerce kullanılmaz hale gelen Hatay Havaalanı aynı zamanda kimi yıllarda günlerce su altında kalmasıyla da ünlü. İnsan doğayla nasıl inatlaşıyorsa, göl de onunla inatlaşıyor ve döngüsünü olabildiğince sürdürüyor. Depremin doğurduğu en büyük tehlikelerden biri de hiç kuşku yok ki suyla ilgili yaşanabilecek sıkıntılar. Barajlarda ciddi bir tehlike olmadığı açıklandı. Ancak depremle birlikte atık suların yeraltı ve içme sularına karışması, yeraltı sularının yön ya da yer değiştirmesi, türlü gazların sulara karışarak özelliklerini farklılaştırması gibi tehditler halen geçerliliğini koruyor. Bu da insanlar için olduğu kadar sucul canlılar için de büyük riskler içeriyor. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin inşaat mühendisliği, jeoloji, jeofizik gibi alanlardaki uzman isimlerden oluşan akademisyenleri gruplar halinde deprem bölgesinde inceleme ve gözlemler yaparak Kahramanmaraş Depremleri Ön İnceleme Raporu'nu kaleme aldı. Raporda, bakanlığın yaptığı hasar tespiti doğrultusunda yapılan bir ön hesap da paylaşılıyor. Buna göre bu şehirlerdeki toplam deprem atıkları miktarının yaklaşık 50 milyon ton ile yaklaşık 110 milyon ton aralığında olacağı öngörülüyor. Rapora göre deprem atığının en fazla oluşması beklenen iller olan Hatay, Kahramanmaraş, Malatya, Gaziantep ve Adıyaman'da deprem atıkları için gerekli geçici ve nihai depolama alanına ihtiyaç var. Mevcut sahaların kalan kapasitesinin belirlenmesi ve gerekiyorsa yeni geçici ve nihai depolama alanlarının oluşturulması önem taşıyor. Atık miktarına göre bu illeri Osmaniye, Diyarbakır ve Elazığ takip ediyor. Adana, Kayseri, Kilis, Niğde ve Şanlıurfa için nispeten düşük deprem atığı miktarı nedeniyle, mevcut sahaların yeterli olabileceği düşünülüyor ancak mevcut saha kapasitelerinin kontrolü kaçınılmaz. Çıkan atıkların geri kazanımı üzerinde de duruluyor. Deniyor ki, \"Yıkılan veya yıkılacak betonarme yapılardan, beton/donatı ayrımı yapılarak demir geri kazanılmalı, beton ise ara depolama sahalarındaki mobil kırıcılar ile dolgu malzemesi ile geri kazanılmalı. Ayrıca diğer atık türleri de uygun geri kazanım çalışmaları yapılarak depolama alan/hacim ihtiyacı azaltılmalı, olası emisyonlar minimize edilmeli ve maddi değeri olan atık bileşenlerinin ülke ekonomisine geri kazandırılması sağlanmalı.\" Aslında maliyet ve doğa açısından en uygun çözüm, geri kazanım faaliyetlerinin bulundukları yıkıntı alanlarında gerçekleştirilmesi olarak görülüyor. \"Ancak bu türden bir çalışma daha uzun sürelere ihtiyaç duyacağından yerleşim yerlerindeki yeni imar ve restorasyon çalışmalarının gecikmesine neden olacak ve şehrin yıkıntı görüntüsünün devam etmesi nedeniyle bölge halkı üzerinde de olumsuz psikolojik/sosyolojik etkileri olabilecektir\" deniyor. Dolayısıyla en yakın çözüm olarak geçici depolama alanları gösteriliyor. Bu alanlarda gerikazanım işlemi sonrası kalan atıkların ise tehlike seviyesine göre ilgili yönetmeliklerde belirtilen hükümler çerçevesinde bertaraf edilmesi gerekiyor. Halihazırda bölgedeki atık alanlarının yetkileri valiliklere verilmiş durumda."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/eyfel-kulesi-paslaniyor.html", "text": "Son raporlar Paris'in simgesi Eyfel Kulesi'nin paslandığını ve acilen bakıma alınması gerektiğini gösteriyor. Uzmanlara göre 2024 Olimpiyatları'ndan önce yapılan 60 milyon euro'luk boyama ise makyajdan ibaret. 1889'da tamamlandığında Eyfel Kulesi'nin sadece 20 yıl ayakta kalması bekleniyordu, aradan geçen bunca zamana rağmen hala yerinde durmasını sağlayansa özenli bakım oldu. 324 metre yüksekliğindeki 7 bin 300 tonluk demir kule, 1889 Dünya Fuarı için inşa edilmişti. Anıtı tasarlayan inşaat mühendisi Eiffel, pasın yayılmasının kulenin uzun ömürlü olması önündeki en büyük zorluk olduğunu söylüyor ve her yedi yılda bir boyanması gerektiğini ekliyordu. \"Boya, metalik bir yapıyı korumak için temel bileşendir ve bunun yapılmasındaki özen, uzun ömürlülüğünün tek garantisidir\" diye yazmıştı. Anıt şu günlerde 20'nci kez boyanıyor. Aslında kulenin üçte birinin sökülmesi ve ardından iki yeni kat boya uygulanması gerekiyordu. Ancak salgın süreci buna engel oldu. Turizm gelirlerini azaltacağı gerekçesiyle kulenin uzun süre kapalı kalması da tercih edilmiyor. Eyfel Kulesi yılda yaklaşık 6 milyon ziyaretçi çekiyor ve salgın sırasında 52 milyon Euro'luk gelir kaybı yaşandı bile. Kule hakkında rapor hazırlayan boya şirketi Expiris'in başkanı Bernard Giovannoni, yeniden boyamaların işe yarayacağı yönündeki görüşü reddediyor ve en doğrusunun kulenin boyasının tamamen soyulup yeniden boyanması olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/gps-sistemleri-yolunu-uzaya-sor.html", "text": "En son ne zaman yolunuzu kaybettiğinizde doğru yolu birine sorma ihtiyacı hissettiniz? Bugün neredeyse her gün, farkında olsak da, olmasak da uzaydan faydalanıyoruz. Günümüz insanının hayatının direkt ortasına giren GPS uydularından bahsediyorum. İlerleyen dönemde, ABD'de ekonominin çok daha iyi olduğu söylenen Bill Clinton döneminde, 1 Mayıs 2000 günü Clinton'ın emriyle bu hata ortadan kaldırıldı ve bugünlere gelen yol açıldı. Halkın erişimine de açılan hassasiyet 5 metreye kadar düşmüştü. O zamandan beri kullanılan L1 bant teknolojisi iyi olsa da binaların içinde ve ağaçlardan vs. etkilenebiliyor. 2018'de GPS alıcılarında yapılan bir gelişme olan ve daha çok yeni telefonlarda bulunan L5 bant teknolojisi ile 30 santimetreye kadar hassasiyete ulaşılabiliyor. Tabii premium ücreti öderseniz, kibrit kutusunun içindeki kibritlerin yerlerini bile tek tek çıkartabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/hawaii-volkanlari-atesten-dogan-adalar.html", "text": "Büyük Okyanus'un ortasında Hawaii Takımadaları'nın yükselmesine neden olan volkanik süreçler devam ediyor. Doğal güzellikleriyle ünlü adalarda bir yandan da yanardağlar coğrafyayı değiştirmeyi sürdürüyor. Üstteki fotoğraf: Takımadaya adını veren Hawaii Adası'ndaki Kalapana yerleşimi ve çevresi, 1990'da büyük ölçüde Kilauea volkanının lav akıntılarının altında kaldı. Yeni bir kıyı şeridinin oluşmasına da yol açan lavların ilerleyişi bugün bölgede hala izlenebiliyor. Ufukta, okyanusun tam kıyısındaki kraterden çıkan yoğun duman ve etrafa saçılan kaya parçaları, yaklaştıkça daha belirgin hale geliyor. Adım adım ilerliyor, sonunda Kilauea'nın sahildeki dumanlı kraterine iyice yaklaşıyorum. Hızla etrafa saçılan kaya parçalarına hedef olmamak için patlamanın ve rüzgarın yönüne dikkat etmek gerekiyor. Gözlerimin önünde bir adanın kıyı şeridi değişiyor, sıcak lav hiç yorulmadan okyanusu dolduruyor. Tuhaf bir duygu. Lavların çağlar boyunca coğrafyayı değiştirdiği, yeni adalar oluşturduğu ve mevcut adaların sınırlarını genişlettiği bir bölgedeyim. Mavi çölün kızgın vahası Hawaii Takımadaları'nın en genç volkanı Kilauea püskürüyor, lavlarını Büyük Okyanus'a akıtıyor ve içinde bulunduğu Hawaii Adası'nın üçgene benzer sınırlarını genişletiyor. Takımadaların en büyük adası Hawaii'yi, yakın zamanda püsküren dünyanın en büyük volkanı Mauna Loa'nın da aralarında bulunduğu beş volkan doğurmuş. Lav yarıkları bu beş volkanı birbirlerine bağlıyor. Hawaii dilinde \"en çok yayılan\" anlamına gelen Kilauea'nın bir merkez krateri var, bir de lav yarıklarında oluşan daha küçük kraterleri. Yanardağ ve lavlardan bahsedince akla önce yaşamın yok oluşu geliyor, ancak Dünya'nın bu olağan aktiviteleri aynı zamanda bereket de getiriyor. Bir kalkan volkanı olan Kilauea'yı sarmalayan uçsuz bucaksız arazide çeşitli bitkilere, fidanlara, küçük koruluklara, ormana dönmeye yüz tutmuş ağaç topluluklarına rastlıyorum. Yaşamla ölüm iç içe geçmiş bu coğrafyada. Katılaşmış lav, zamanla bitkiler için bereketli bir toprağa dönüşmüş. Sis basmış yaylalardan keskin okyanus uçurumlarına, tropik sahillerden lav çöllerine, eğrelti otu ve bambu ormanlarından karlı zirvelere volkanlar tüm adayı yabanıl bir güzellikle bezemiş. 1959'da 50'nci eyalet olarak ABD'ye katılan Hawaii, anakaranın 3 bin 857 kilometre açığında bulunuyor. Büyük Okyanus'a dağılmış 132 irili ufaklı volkanik noktacık... Anakaradan bunca uzaktaki bir coğrafyanın kendine özgü yönleri var kuşkusuz. ABD'nin San Francisco şehrinden kalkan gemi, Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya yanaşıncaya dek bir şeylerin eksikliğini hissediyor, ancak bir türlü adını koyamıyorum. Sonunda farkına varıyorum: Etrafta martı yok! Evet, anakaradan bu kadar uzağa uçamadıkları için Hawaii'de martı görülmüyor. Okyanusta yaşayan sarı karınlı deniz yılanını saymazsak, adalarda yılana da rastlanmıyor. Gerçi bir kör yılan türü bulunuyor ama boyu bir toprak solucanı kadar ve tamamıyla zararsız. Yerli kuş türlerine tehdit oluşturmaması için adaya yılan getirilmesiyse kesinlikle yasak. Hawaii mitolojisine göre, adaları yarı tanrı Maui yaratmış. Efsaneye göre Maui bir gün kardeşleriyle balığa çıkar. Ancak oltası okyanusun tabanına takılıp kalır. Kardeşlerine büyük bir balık yakaladığını söyler ve onlardan var güçleriyle kürek çekmelerini ister. Kardeşleri o kadar güçlü çeker ki, arkalarında beliren adanın farkına bile varmazlar. Maui aynı yöntemle tüm Hawaii Adaları'nı okyanus tabanından kardeşlerine tek tek çektirerek suyun üzerine çıkarır. Maui'nin marifetleri bununla kalmıyor. Hawaii sakinlerinin çoğunun bildiği bu hikayeyi, adaların ünlü günbatımını seyrederken öğreniyorum. Dağların üzerine inen ışık huzmelerini seyrederken arkamdan bir ses \"Maui'nin ipleri\" diyor. Sohbete başlıyoruz. Hawaii akşamlarının güzelliğinden büyülendiğimi söylüyorum. Gülümseyerek, \"Maui iş başında yine\" diyor, \"daha zamanın var, Maui iplerini atmış, Güneş'i yavaşlatıyor...\" Sözünü ettiği hikaye şöyle: Maui'nin annesi Hina bir gün Güneş'in çok hızlı hareket ettiğinden ve bu yüzden kıyafetini kurutamadığından şikayet eder. Maui, bunun üzerine Hale-a-ka-la Dağı'na çıkar ve kız kardeşinin saçlarından yaptığı bir kementle ve kraterde yaşayan büyükannesinin de yardımıyla Güneş'i yakalar. Güneş, hayatını bağışlaması için Maui'ye yalvarır ve günlerin yazın daha uzun, kışın daha kısa olmasını kabul eder."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/ilk-neanderthal-ailesi.html", "text": "İlk kez bir Neandertal ailesi tanımlandı: Bir baba, ergenlik çağındaki kızı ve birkaç yakın akrabaları... Soyu tükenmiş homininlerin genomları ve insan evrimiyle ilgili çalışmalarıyla bu yıl Nobel Tıp Ödülü'ne layık görülen İsveçli genetikçi Svante Paabo'nun da aralarında bulunduğu araştırmacıların katkı verdiği çalışma, Nature dergisinde yayımlandı. Araştırmaya göre, söz konusu aile 54 bin yıl önce Sibirya'da yaşadı. Ekip, Chagyrskaya Mağarası'nda birlikte yaşayan 11 Neandertal ile yakınlardaki bir mağarada yaşayan iki Neandertal'in kemik ve dişlerinden elde ettikleri DNA'ları karşılaştırdı. Sonuç şaşırtıcıydı: Sekizi yetişkin, beşi çocuk olan 13 Neanderthal arasındaki genetik farklılık çok azdı. Muhtemelen bu bölgede 10'ar ya da 20'şerli gruplar halinde yaşıyorlardı. Hepsi de aynı zaman diliminde yaşamıştı, yani büyük olasılıkla aynı sosyal gruba aitlerdi. Anneden çocuğa geçen mitokondriyal DNA ile babadan geçen Y kromozomlarını inceleyen araştırmacılar, ilkinde daha fazla genetik çeşitliliğe rastladı. Bu da onlara, kadınların Neandertal grupları arasında daha fazla hareket etmiş olabileceğini gösterdi. Belki de uygun eş arıyorlardı. Mağaralarda yaşıyor, nehir yataklarında bizon, at ve dağ keçisi avlıyor, taştan aletler yapıyorlardı. Çalışmamız, bir Neandertal topluluğunun neye benziyor olabileceği konusunda somut bir resim çiziyor. Artık Neandertaller bana daha 'insan' geliyor. Üstteki fotoğraf: Max Planck Enstitüsü Evrimsel Antropoloji Direktörü Svante Paabo, bu yıl Nobel Tıp Ödülü'nü kazandıktan sonra basın toplantısına bir Neandertal kafatası modeliyle gelmişti."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/kiyilardaki-bozulma-ince-kirmizi-hat.html", "text": "Dünya kıyıları üzerinde bir yılan gibi kıvrılarak dolanan bu ince kırmızı çizgi, gezegenimizin kıyılarına ne kadar hoyrat davrandığımızı belgeleyen bir iz. Araştırmanın baş yazarı Brooke Williams'a Türkiye kıyılarını sorduk."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/prof-dr-celal-sengor-ile-turkiye-deprem-atlasi-bulusmasi.html", "text": "İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdüren, Türkiye'nin ve dünyanın en önemli yerbilimcilerinden Prof. Dr. A. M. Celal Şengör, Atlas'ın konuğu oluyor. Atlas'ın Aydın Doğan Vakfı desteğiyle hazırladığı Türkiye Deprem Atlası kitapçığına imza atan Doç. Dr. Yıldırım Güngör'ün moderasyonundaki online panel herkese açık! Aydın Doğan Ödülü bu yıl \"deprem araştırmaları\" alanında İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'ne verildi. Aydın Doğan Vakfı, bu ödülü takiben Atlas dergisine verdiği destekle Türkiye Deprem Atlası kitapçığının hazırlanmasına katkıda bulundu."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/sanatin-kokleri.html", "text": "Heykel sanatçısı Erçin Gül, eserlerinde çok alışık olmadığımız bir malzeme kullanıyor: Sahilden topladığı ağaç kökleri... Gül, \"hayal gücüm, yeteneklerim ve öngörülerim doğrultusunda bunları eşi benzeri olmayan sanat eserlerine dönüştürüyorum, bir nevi doğanın kendi sanatını tamamlar nitelikte yapıtlar ortaya koyuyorum\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/savas-ve-esaret.html", "text": "Ukrayna'da hayvanlar da insanlar gibi savaşın getirdiği travmatik etkileri yaşıyor. Ancak insanlardan farklı olarak tutsak hayvanlar doğal ortamlarından mahrum ve bombardımanlar sürerken tek başlarına, soğuk duvarlar arasındalar. Savaş bölgesinden gelen haberler muhtelif. Aç kalan Rus askerlerinin hayvanat bahçelerindeki hayvanları yediğine yönelik iddialar da var, hayvanların çalındığını gösteren videolar da. Tüm bu kötü koşulların üstüne şimdi bir de kış geliyor. Bölgenin keskin soğuklarına alışık olmayan türlerin betondan hücrelerinde hayatta kalabilmeleri için yemek yemeleri ve ısınmaları gerek, ikincisi için de jeneratörler lazım. Ukrayna'daki hayvanat bahçeleri, uluslararası bağışlarla, bakmakla yükümlü oldukları canlıları hayatta tutmaya çalışıyor. Nispeten şanslı olanlar Polonya gibi yakın ülkelere tahliye edilse de sayısız hayvan Ukrayna hayvanat bahçelerinde oldukça yetersiz koşullar altında yaşama tutunuyor. Fotoğrafçı Ed Ram, Demydiv şehrindeki hayvanat bahçesine girdi ve albino kaplan, hipopotam, zürafa, gergedan, kurt, deve, ayı gibi türlerin yaşadıkları koşulları görüntüledi. Kasvetli ve karanlık bir dünya bu. Yeni yılın Ukrayna'ya barış, tüm canlılara refah getirmesi dileğiyle."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/ucabilen-en-agir-kus-toy-tehdit-altinda.html", "text": "Uçabilen en ağır kuş türü, bozkırın sembol kuş türü toy, ne yazık ki yok olmak üzere. Tür hakkında bilim insanlarının yaptığı araştırmaların ışığında yayınlanan son makaleye göre, Anadolu'da yalnızca 559-780 arasında birey kaldı. Bu sayılar uluslararası ölçekte nesli tehlike altında olan bu nadide kuş türünün, ulusal ölçekte de tehdit altında olduğunu gösteriyor. Büyük oranda bozkır ekosisteminde yaşayan toy, özellikle erkek bireylerinin 18 kilograma kadar gelmesiyle ve albenisi yüksek görüntüsüyle dikkat çekiyor. Üreme döneminde \"lek\" denilen ve adeta düğünlerde icra edilen dans gibi görünen davranış, doğanın en güzel gösterileri arasında. Tohum, bitki ve böceklerle beslenen toy tarım zararlıların kontrolüne de destek verdiği için küçük ölçekli çiftçi ve tarım dostu bir canlı. Geleneksel tarımın yapıldığı alanlarda da yaşayabilen toy zehirsiz, hormonsuz ve tarımda ekstra maddi külfet ve sağlıksız koşulları getiren konvansiyonel tarım nedeniyle tehdit altına giriyor. Doğal bozkırların konvansiyonel tarım alanlarına dönüştürülmesi ve elbette yasadışı avcılık, bu özel kuş türü için en önemli tehditler arasında. Toyun korunmasına yönelik olarak Doğa Derneği, Doğa Araştırmaları Derneği, Doğa Koruma Merkezi ve Birleşmiş Milletler Tarım Örgütü geçtiğimiz 15 yılda birçok çalışma yürüttü. Tarım ve Orman Bakanlığı da toya yönelik olarak tür eylem planı hazırladı ve ülke sathında envanter ve koruma çalışmaları yürütüyor. Son makalenin yazarları arasında bulunan ve geçmiş yıllarda yürütülen çalışmalarda yer almış kuş bilimci ve sürdürülebilirlik uzmanı Ferdi Akarsu, aynı zamanda türe yönelik tüm ülkeyi kapsayan 2009 yılında yayınlanan ilk makalenin de yazarlarından biri. Akarsu, 2009 yılında yayınladıkları makalede 1000 civarı bireyden söz edilirken yeni araştırmada bu sayının 800'ün altına indiğini, aradan geçen yıllarda türe yönelik baskının giderek arttığını belirtiyor. Son makalede Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Osmangazi üniversitelerinden akademisyenlerin ortaya koyduğu özveriyle hazırlanan bu makale, aynı zamanda toyun ülkemizde korunup popülasyonun artmasına yönelik yol haritasına da yer veriyor. Ferdi Akarsu, konvansiyonel olmayan iyi ve organik tarım uygulamalarının özellikle toyun kalan son yaşam alanlarında uygulanmasının, kaçak avcılığın önlenmesinin ve toyun yaşamaya devam ettiği alanların koruma statüsü kazanmasının, bu özel canlıyı koruyacak yegane reçete olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/vahsi-eglence-avcilik-tehdidi.html", "text": "Dünya tarihinde, insanın doğa üzerinde bu denli baskın olduğu bir dönem yaşanmadı. Karaların yüzde 75'i, denizlerin yüzde 60'ı türümüz tarafından değiştirilmiş durumda. İnsan nüfusu hızla artarken, yaban hayvanlarının sayısında dramatik düşüşler yaşanıyor. Ülkemizde, küresel düzeyde tehlike altındaki tür sayısı son 10 yılda dört kat artarak 400'e ulaştı. Avcılık modern dünyada artık bir ihtiyaç değil, aksine biyoçeşitliliğin vahşice katledilmesi. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, dünyadaki 362 megafauna türünün yüzde 70'i azaldı, yüzde 59'u da yok olmak üzere (Megafauna otobur türlerde bin, etobur türlerde 100 kilogramdan ağır karasal türleri kapsıyor). Bu dev canlılardan yüzde 98'i için birincil tehdit ise avcılık. 100 yıl öncesine kadar ülkemizde de yaşadığı bilinen Hazar kaplanı avcılık nedeniyle dünya üzerinden silinmişti. Bugün ülkemizde megafauna tanımına giren otobur memeli yok. Etobur memeli olarak ise boz ayı ve Kafkasya leoparını sayabiliriz. Ancak Kafkasya leoparı sadece avcılığa bağlı olarak Anadolu'da neredeyse yok oldu. Nadir olarak görülenler de gene avcılık kurbanı olmaktan kaçamıyor. Ülkemizin en büyük kara memelisi boz ayı da av turizmine konu edilmesiyle sık sık gündeme geliyor. Buna gerekçe olarak ise \"ayı-insan çatışması\" ve \"ayı sayısındaki artış\" gösteriliyor. Oysa Türkiye'de ayılara dönük detaylı ve güvenilir bir envanter olmadığı için türün popülasyonun gerçekte artıp artmadığı bilmiyoruz. Ayı-insan çatışması, ayıların yaşam alanlarının daralmasıyla yakından ilgili. Avrupa'da ve ülkemizde yaşayan boz ayılar Kuzey Amerika'daki akrabalarına göre çok daha ürkektir ve insandan uzak durur. Boz ayılar sanılanın aksine gececil de değil, insanlarla karşılaşmak istememeleri onları gece aktif olmaya itmiş. Fil, gergedan gibi otçul megafauna türleri olmasa da ülkemiz birçok büyük otobura ev sahipliği yapıyor: Karaca, geyik, çengel boynuzlu dağ keçisi, ceylan, yaban koyunu... Hepsi de av turizmine konu edilen türler. Bu canlıların avlanmasına gerekçe olarak, yurtdışındaki benzer faaliyetler örnek gösteriliyor. Örneğin, Almanya'da her yıl bir milyonun üzerinde karacanın avlanması gibi. Oysa karacaların Almanya'daki koşulları ile bizdeki durum çok farklı. Almanya'da karacalar kaçak av baskısı ve vahşileşmiş köpek saldırılarına maruz kalmıyor. Almanya'nın doğal alanlarında yola çıktığınızda, etrafta karaca görmemeniz neredeyse imkansız. Ülkemizde ise tek bir karaca görebilmek için günlerce ormanda dolaşmanız gerekebilir. Üstelik karacalar orman kenarı hayvanlarıdır. Ancak insandan duydukları korku onları ormanın derinliklerinde kalmaya itmiştir. Her yıl belli sayıda avlanmasına izin verilen bir diğer tür de yaban keçisi. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin \"türü tehdit altında\" diye sınıflandırdığı yaban keçisi, Bern Sözleşmesi'nin de \"mutlak korunacak\" dediği türlerden biri. Sözleşmeye taraf olan Türkiye ise yaban keçisi için şerh koymuş durumda. Küçük canlılar da avcılığın etkilerini fazlasıyla hissediyor. Birçok sivil toplum kuruluşu, 2020-2021 av sezonunda üveyik ve elmabaş patka avının yasaklanması için kampanya yürüttü. Ancak Merkez Av Komisyonu bu talepleri dikkate almayarak, avcı başına günlük üveyik limitini üç, elmabaş patka limitini iki olarak belirledi. Bu limitleri binlerce avcıyla çarptığımızda, her geçen yıl sayıları azalan bu türler için yıkıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Benzer durum çil keklik için de geçerli. Tarımsal biyoçeşitliliğin simgesi olan bu kuşun sayısı da dramatik şekilde azalıyor. 1970'lerden itibaren tarımda yoğun olarak kullanılmaya başlayan kimyasal pestisitler çil kekliklerin yavrularını beslemek için yeterli sayıda böcek bulamamasına neden oldu. Türün avcılara da hedef olması çil kekliği birçok alandan sildi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/genel/yaban-domuzlarinin-dogadaki-rolu-ormanin-gizli-yardimcisi.html", "text": "Türkiye'nin her bölgesinde görülen, uyum yeteneği yüksek bir tür Avrasya yaban domuzu. Daha çok bir \"tarım zararlısı\" ya da \"av hayvanı\" gibi görülse de ekosistem için önemli görevler üstleniyor. Atlas az tanıdığımız, doğadaki rolünü gözden kaçırdığımız yaban domuzlarını inceledi. Yaban domuzları dünyada en yaygın görülen yaban hayvanlarından. Antarktika hariç tüm kıtalarda yaşıyorlar. Bilinen 17 yaban domuzu türü bulunuyor. Cüce yaban domuzu ve Visaya yaban domuzu gibi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olanların yanı sıra ülkemizde de yaygın görülen ve büyük popülasyonlara sahip Avrasya yaban domuzu gibi türler de var. Avrasya yaban domuzunun ağırlığı 200 kilogramı, köpek dişlerinin uzunluğu 30 santimetreyi bulabiliyor. Sürekli birbirine sürtünerek bilenen alt ve üst köpek dişleri bıçak gibi keskin. Kılları sert ve uzun. Kışın soğuk hava koşullarına karşı daha uzun kıllı ve kalın kürklü oluyorlar. Yavruların sarımsı kahverengi kürkünde yatay şeritler görülüyor. Bu şeritler üç-beş ay içinde kayboluyor. Avrasya yaban domuzunun farklı boyut ve kürk rengine sahip birçok alttürü var. Güneyden kuzeye doğru gidildikçe boyutları da büyüyor. Ekolojik olarak çok uyumlu bir tür. Ormanlar, dağlık alanlar, çalılıklar, sulak alan kenarları gibi birçok farklı yaşam alanında bulunuyorlar. En çok sevdikleri alanlarsa nemli ve karışık ormanlar. Hem üzerlerindeki parazitlerden kurtulmak, hem de rahatlamak için çamur banyosu yapmayı çok seviyorlar. Yaşam alanlarındaki su birikintisi ve bataklıkları sık sık ziyaret etmeleri bu yüzden. Çamur banyosundan sonra sürtündükleri ağaçlarda bıraktıkları çamur izleriyse alandaki varlıklarının önemli işaretlerinden. Yaban domuzları ilkbaharda yavrulu dönemde proteince zengin gıdaların olduğu alanlara ihtiyaç duyuyor. Yaz ve sonbahar aylarında tarlaların civarlarında, kışın ise nemli ve karışık ormanlarda yoğunlaşıyorlar. Bu nedenle Türkiye'de Karadeniz Bölgesi onlar için en uygun yer. Ama son 20-30 yılda mısır gibi ürünlerin daha fazla yetiştirilmesi nedeniyle Güneydoğu Anadolu'da da yaygınlaştılar. Bununla beraber, yaban domuzları gizlenebilecekleri bir örtü isterler. Örneğin Şanlıurfa bu anlamda onlar için çok uygun değildir. Ama GAP ve değişen tarımsal üretimle burası da domuzlar için çekici bir yer haline geldi. İç Anadolu'daki bozkırlar da yaban domuzları için çok elverişli değil. Bunun dışında farklı yaşam alanlarına çok iyi uyum sağlıyor, Türkiye'nin bütün bölgelerinde yayılış gösteriyorlar. Gizlenme ve beslenme imkanı bulmaları yaban domuzları için yeterli oluyor. Yaban domuzlarının gözleri nispeten küçük ve görüşleri çok iyi değil. Gözleri kafatasında korunaklı bir konumda bulunuyor ve hem alttaki, hem de üstteki kemik yapılarınca korunuyor. Bu sayede çalılılar arasında hareket ederken gözlerine zarar gelmiyor. Koku alma duyuları oldukça gelişmiş. Uzun sivri burunlarını koku alma dışında kazmak için de kullanıyor. Tat alma duyuları çok gelişmemiş, bu durum yiyecek konusunda çok seçici olmamalarının cevabı olabilir. Avrasya yaban domuzu omnivor, diğer deyişle hem et, hem de otla beslenen bir canlı. Ot, kök, meyvenin yanı sıra böcek, sürüngen ve leşle besleniyor. Hatta yavru geyikleri avladıkları ve Hindistan'da leoparların avlarını çalmaya çalıştıkları görülüyor. Çayırlar ve ekili alanlarda yol açtıkları tahribat, bu türün yaşadığı tüm coğrafyalarda tarım zararlısı olarak görülmesine neden oluyor. Türkiye'de de bu sorun sıklıkla yaşanıyor. Tarla ve bahçeleri yaban domuzlarından korumanın en etkili yolu olarak elektrikli çit sistemleri kullanılıyor. Hayvanın çitin altından da geçme ihtimaline karşı tel toprak altına doğru da çekiliyor. Yaban domuzlarına karşı birçok yerde tarla ya da bahçe sınırına CD veya içi su dolu PET şişeler asılıyor, ancak bu yöntemlerin ne kadar işe yaradığına yönelik veri yok. Türkiye'nin birçok yerinde \"eskiden burada yaban domuzu görmezdik ya da çok nadir görürdük ama şimdi sayıları çok arttı\" cümlesini duyuyoruz. Yaban domuzları 18 aylık olduklarında cinsel olgunluğa ulaşır ve ekim-aralık ayları arasında çiftleşir. Ancak ılımanlaşan iklim ve yıl boyunca ulaşılabilir besin kaynakları bu durumu domuzlar lehine değiştiriyor. Besin kaynağıyla üreme hızı doğru orantılı artıyor. Çiftleşme tüm yıla yayılabildiği gibi genç dişiler çok daha erken yaşta üreme olgunluğuna ulaşıyor. Bu durum yıl boyunca binlercesinin avlanmasına rağmen hala sayılarının artmaya devam etmesinin cevabı olabilir. Bir diğer neden de yaban domuzlarının en sevdiği tarımsal ürün olan mısır ve kanola üretiminin yaygınlaşması olabilir. Yaban domuzları bu ürünlerin yetiştirildiği alanlarda varlık göstermeye ve çoğalmaya başlıyor. Özelikle mısır tarlaları yaban domuzları için hem beslenme, hem de barınma imkanı sağlıyor. Kanola ise özellikle yavrulu domuzlar için önemli bir protein ve enerji kaynağı. Yaban domuzları genel olarak insandan kaçınır. Özellikle ormanlık bir alanda sesli bir şekilde yürürseniz yaban domuzuyla karşılaşma ihtimaliniz düşüktür. Sizi fark edip bulunduğunuz noktadan uzaklaşacaktır. Ancak insanla besin ilişkisi kurmuş ve korkusunu yitirmiş yaban domuzları potansiyel bir tehlike oluşturur. Yaban domuzu insan karşılaşmaları için en tehlikeli dönem, yavruların yavaş hareket ettiği ve savunmasız olduğu ilkbahar ayları. Yavrularını savunmak isteyen bir yaban domuzu saldırgan davranışlar sergileyebilir. Böyle bir durumda sakin kalmalı, yavaş yavaş geri çekilerek aradaki mesafeyi açmalı ve onların olası kaçış rotasından çekilmelisiniz. Ormanlık alanlarda köpekleri de tehdit olarak algılayıp saldırabilirler."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/1010-yilinda-istanbuldaki-depremde-batan-ada-vordonisi.html", "text": "İstanbul'un adalarından kayıp ada Vordonisi'nin peşine düşmeye ne dersiniz? Maltepe açıklarındaki batık ada yüzyıllar önce sulara gömülmüştü. 1010 yılında İstanbul'daki depremde batan ada Vordonisi'yi keşfe çıkıyoruz. Kuzey Doğu Marmara Sualtı Mirası projesini yürüten Düzce Üniversitesi'nden Doç. Ahmet Bilir, Atlas'ın Aralık sayısına konu olan Vordonisi Adası'nı Atina'daki uluslararası konferansta anlattı. Atlas, Aralık 2019 tarihli 321. sayısında \"İstanbul'un Kayıp Adası\" başlığıyla Vordonisi'yi işlemiş, Maltepe açıklarındaki bu batık adanın sırlarının peşine düşmüştü. Yüzyıllar önce sulara gömülen Vordonisi Adası hakkındaki bilgimiz, son yıllardaki araştırmalarla giderek artıyor. Bölgede 2016 yılından beri sürdürülen arkeolojik çalışmalar, 16-18 Ekim 2019 tarihlerinde Atina'da düzenlenen \"Conference in Management of Accessible Underwater Cultural and Natural Heritage Sites: Dive in Blue Growth\" başlıklı uluslararası konferansta da sunuldu. \"İstanbul'da 1010 yılında yaşanan bir deprem sonucunda aniden battığına inanılan Vordonisi Adası'nın Marmara Denizi'nin suları altına gömülmesinin sebebi, daha önce bilim çevrelerince kesin bir biçimde açıklanamadı. Kaldı ki adanın 1010 yılında battığına dair her hangi bir görgü tanığı veya yazılı kaynak söz konusu değildir. Yalnızca bu tarihte yaşanan depremde azizlere ait kiliselerin tamamının kubbesinin çöktüğü bildirilmektedir. Aynı zamanda John Lodge tarafından çizilen ve 1770 yılında Londra'daki Gentleman's Magazine'de yayımlanan haritada belirtilen adanın bu tarihlerde henüz batmadığı anlaşılmaktadır. Halihazırda ise adanın küçük bir kısmı deniz yüzeyinde topuk oluşturmaktadır. Bu nedenle modern deniz fenerleri denizcileri topuk tehlikesine karşı uyarmaktadır. Ada ile ilgili en eski bilgi bizleri 886 yılının Eylül ayına götürür. Patrik Photios'un Vordonisi'deki bir Ermeni manastırına bu tarihte sürgün edildiği Bizans kroniklerinde belirtilir. Sürgün için bir başka kaynak ise 6 Şubat 891 tarihini verir, bu emrin İmparator VI. Leon tarafından verildiğini bildirir. Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından Photios aziz ve 6 Şubat onun yortu günü ilan edilmiştir. Vordonisi ile ilgili bu karmaşık sorunsalı, arkeolojik somut kanıtlar yardımıyla çözümlemek amacıyla, Düzce Üniversitesi Sualtı Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü'müzce, 2016 yılından bu yana Kuzey Doğu Marmara Sualtı Araştırmaları projesi yürütülüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan alınan sualtı arkeolojik yüzey araştırması izni ile gerçekleştirilen çalışmalara sualtı arkeologları ve yerel rehber dalgıçlar katkı sağlamış durumda. Bu çalışmalar neticesinde Patrik Photios'un sürgün edildiği manastırın kalıntıları olduğu neredeyse kesinleşen bir duvar temeli izi, Serço Ekşiyan tarafından çekilen hava fotoğrafları ile netlik kazanmıştır. Patrik Photios hayatının geri kalan yıllarını burada geçirmiştir. Photios ise Ortodoks tarihinde önemli bir yere sahiptir. 815-895 yılları arasında yaşamış olan Photios, 857-867 ve 877-886 arasında iki kez patrik olmuştur. Ada Bizanslılar tarafından Nisos tu Vordonos-Vordonos Adası olarak adlandırılmıştır. Yerel halk tarafından zaman içinde Vordonisi'ye dönüşen isimden hareketle, bu batmış adanın bir zamanlar Photios'un sürgün edildiği Vordon olması gerektiği, tespit ettiğimiz manastıra ait duvar temeli kalıntıları ile doğrulanmaktadır. İlk olarak bu isime ise 787 yılındaki 2. İznik Konsili'nde rastlanmakta olup manastırın 1204'teki Latin işgalinden sonra ise bir daha kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Zamanla deniz sularının yükselmesi ve deprem hareketliliğine bağlı olarak 1770 sonrasında Vordonisi Adası'nın ve dolayısıyla manastırın tıpkı İznik Gölü'ndeki sualtı bazilikası ve Altınova'daki sualtı kalesi gibi giderek sulara gömüldüğünü söylemek mümkündür. Aynı zamanda Marmara Adası kökenli olduğu laboratuvar sonuçları ile teyit edilmiş olan ve on sekiz parçadan oluşan bir mermer batığı yine ada üzerinde tespit edilmiştir. Bunun dışında ada üzerindeki yaşamın bir yansıması olarak çeşitli çatı kiremitleri ve amphora parçaları bulunmuştur."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/15-ildeki-seyahat-yasagi-bu-gece-bitiyor-seyahat-icin-hes-kodu-nasil-alinacak.html", "text": "15 ile giriş-çıkış yasağı gece yarısı sona erdi. İçişleri Bakanlığı'nın son genelgesine göre 65 yaş ve üzeri hariç, şehirler arası toplum ulaşım araçları ile yapılacak seyahatlerde seyahat izin belgesi zorunluluğu kaldırıldı. Bu seyahatlerde HES uygulaması üzerinden kod alındıktan sonra bilet işlemi yapılacak. - Şehirler arası toplu ulaşım araçları ile yapılacak seyahatlerde seyahat izin belgesi alma zorunluluğu yürürlükten kaldırıldı. - Şehirlerarası toplu ulaşım araçları ile yapılacak seyahatlerde HES uygulaması üzerinden kod alındıktan sonra biletlemeler yapılacak. - Büyükşehir statüsündeki Ankara, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Manisa, Sakarya, Samsun, Van ile Zonguldak olmak üzere toplam 15 ildeki şehir giriş-çıkış kısıtlaması 31 Mayıs pazar günü saat 24.00'te sona erecek. - 65 yaş ve üzeri vatandaşların Seyahat İzin Belgesi almaları ve gidecekleri illerden en az bir ay boyunca dönmemek şartı ile tek yönlü olarak seyahat edebilmeleri uygulamasına devam edilecek. - Sokağa çıkma kısıtlaması devam eden 18 yaş ve altı çocuklar, yanlarında veli/vasisinin bulunması şartıyla (veli/vasi olan 65 yaş ve üzeri olanlar hariç) Seyahat İzin Belgesi almadan şehir içi ve şehirler arası yolculuk yapabilecek. Peki, seyahatlar için HES kodu nasıl alınıyor? Sağlık Bakanlığı'nın bir süre önce devreye aldığı Hayat Ever Sığar uygulaması güncellenerek seyahatlerde kullanılacak HES kodu eklenmişti. Şehirler arası seyahatlerde HES kodu ile kontrollü sosyal hayatta güvenliğin üst düzeye çıkarılmasının hedeflenildiği duyurulmuştu. HES kodu seyahatlerde kişinin koronavirüs açısından herhangi bir risk taşıyıp taşımadığını paylaşmasını sağlayacak. HES kodu, \"Hayat Eve Sığar\" mobil uygulaması üzerinden \"HES kodu işlemleri\" bölümüne girilerek alınabiliyor. Uygulamada \"HES kodu oluştur\" butonuna tıklanarak kod kullanım süresi seçiliyor ve kod oluşturuluyor. HES kodu ayrıca SMS yöntemiyle de alınabilecek. Kısa mesaj ile HES kodu almak için, HES yazıp aralarında boşluk bırakılarak sırasıyla, T. C. kimlik numarası, T. C. kimlik seri numarasının son 4 hanesi ve paylaşım süresi yazılacak ve 2023'e SMS olarak atılabilecek. \"Hayat Eve Sığar\" uygulaması, Play Store ve App Store üzerinden cep telefonlarına ücretsiz indiriliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/170-yilinda-kirim-savasi-rus-esirler-buyukadada.html", "text": "Kırım Harbi'nin gölgede kalan yönlerinden biri savaş esirleriydi. Yaklaşık 3 bin Rus askeri, İstanbul Büyükada'daki Aya Nikola Manastırı çevresinde kurulan esir kampına getirilmişti. Rus askerlerin adadaki yaşantısına dair ilginç bilgiler bulunuyor. Ekim 1853'ten Şubat 1856'ya kadar süren Kırım Savaşı, 19'uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun Çarlık Rusya'sına karşı üstünlük sağladığı tek savaş oldu. Bu sonucun ortaya çıkmasında, İngiliz ve Fransızların, hızla büyüyen Rus İmparatorluğu'na karşı Avrupa'daki güç dengesini koruma gerekçesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun yanında yer almalarının etkisi büyüktü. Savaş ağırlıkla Kırım Yarımadası, Kafkasya ve Karadeniz kıyısında cereyan etti. Ancak Baltık ve Kuzey Denizi çevresinde de daha küçük muharebeler gerçekleşti. Eylül 1854'te 100 binden fazla İngiliz, Fransız ve Osmanlı askerinden oluşan müttefik ordu, yüzlerce savaş ve nakliye gemisiyle Kırım'a çıktı. Sivastopol kuşatma altına alınırken, Ruslar çekilmek zorunda kaldı. Kafkas cephesinde ise Ruslar Kars'ı uzun bir kuşatmadan sonra aldı. Fakat Çar I. Nikolay'ın ölümüyle yerine geçen Çar II. Aleksandr'ın barış isteğiyle Mart 1856'da Paris Antlaşması'yla savaş sona erdi. Kırım Harbi'nin gölgede kalan yönlerinden biri savaş esirleriydi. Rus ordusu pek çok cephede başarısız olduğundan esir aldıkları asker sayısı da azdı. Savaşta 8 bine yakın Rus askerinin ise Osmanlı ve müttefiklerine esir düştüğü belirtiliyor. Esir alınan Rus askerlerin bir kısmı İngiltere'de East Sussex ile Fransa'da Toulon ve Le Havre gibi şehirlere gönderildi. İngiltere'nin güneydoğusundaki Sheerness Limanı'nda, HMS Devonshire adlı eski bir savaş gemisi Ruslar için esir kampı olarak kullanıldı. İstanbul'da esir tutulan Rus askerleri de vardı. Bunların bir kısmı, Çar I. Nikolay'ın İngiltere'nin İstanbul'daki elçisi Stratford Canning'e gönderdiği rica mektubu üzerine, geçici olarak Haliç'teki Kalyoncular Kışlası'na yerleştirilmiş, hatta bu nedenle kışladaki bahriye tüfekçileri tahliye edilmişti. Rus askerlerin sayıları 3 bini bulan büyük bölümü ise Büyükada'nın Maden mevkiindeki Aya Nikola Manastırı çevresinde kurulan esir kampına konuldu. Arşivdeki Osmanlı belgeleri arasında, Sivastopol'un zaptı sırasında esir alınan Rusların ikametleri için Büyükada'daki iki manastırın tahsis edilmesine dair Rum Patrikliği'nin Fransa Elçiliği'ne yazdığı yazı, adadaki esir kampına dair ilk bilgileri veriyor. Konuyla ilgili detaylı malumatı ise 22 Aralık 1855 tarihli L'Illustration dergisinde Fransız doktor François-Felix Jacquot'un yazdığı makaleden alıyoruz: \"Büyükada'daki Rus esir kampı, Ekim 1855 ortalarında kuruldu. Falezlerin biraz üzerlerinde, çalılıkların arasında ve ağaçların altındaki yerleri beyaza çeviren iki grup çadırdan oluşuyor. Kampın birkaç dakika mesafesinde, resimde de görünen büyük ahşap bir yapı küçük bir koyun dibinde yer almakta ve buraya iletişimi ve iaşeyi sağlamak ve İstanbul'daki hastanelere yollanacak olan hastaları taşımak için her iki günde bir vapur yanaşıyor. İdare ve Rusların gardiyanlığını üstlenen dört birliğin subayları da bu binada bulunuyor; binada ayrıca esirlerin dua edebilecekleri bir Rum kilisesi var. Sayıları 3 bine yaklaşan Rus askerleri, adanın güney tarafında dolaşmakta serbestler. Fakat kasabaya ulaşmaları nöbetçiler kordonuyla engellenmektedir. sözü üzerine esir olan subaylar ise adanın her tarafına gidebildikleri gibi kasabada rahat evlerde ve yazın dolu olup kışın sinek avlayan ve kendileri için kiralanan bir otelde yaşıyorlar. İdare kendilerine elzem mobilyayı sağlayıp, kendi subaylarımıza olduğu gibi günde bir buçuk tayin vermektedir. Hükümet ayrıca düşük rütbeli subaylara 100 franklık, yüksek rütbelilere ise bunun iki misli kadar bir maaş vermektedir.\" (Edhem Eldem, Toplumsal Tarih, Haziran 2009). Kırım Savaşı'nda pek çok ilk yaşandı. Askeri olarak demiryolu ve telgraf ilk kez bu savaş sırasında kullanıldı. Ayrıca savaş fotoğrafçılığının ve savaş muhabirliğinin de ilk kez ortaya çıktığı harp buydu. Roger Fenton ve James Robertson gibi fotoğrafçıların cephede çektikleri fotoğraflar, The Times, The Illustrated London News, L'Illustration gibi gazetelerde yayımlandı ve büyük ilgi gördü."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/18-yas-alti-cocuklar-aileleriyle-seyahat-edebilecek-seyahat-izin-belgesi-sarti-kaldirildi.html", "text": "- Büyükşehir statüsündeki Ankara, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Manisa, Sakarya, Samsun, Van ile Zonguldak olmak üzere toplam 15 ildeki şehir giriş-çıkış kısıtlaması 31 Mayıs pazar günü saat 24.00'te sona erecek. - Şehirler arası toplu ulaşım araçları ile yapılacak seyahatlerde Seyahat İzin Belgesi alma zorunluluğu yürürlükten kaldırıldı. - Şehirlerarası toplu ulaşım araçları ile yapılacak seyahatlerde HES uygulaması üzerinden kod alındıktan sonra biletlemeler yapılacak. - 65 yaş ve üzeri kişilerin Seyahat İzin Belgesi almaları ve gidecekleri illerden en az bir ay boyunca dönmemek şartı ile tek yönlü olarak seyahat edebilmeleri uygulamasına devam edilecek. - Sokağa çıkma kısıtlaması devam eden 18 yaş ve altı çocuklar, yanlarında veli/vasisinin bulunması şartıyla (veli/vasi olan 65 yaş ve üzeri olanlar hariç) Seyahat İzin Belgesi almadan şehir içi ve şehirler arası yolculuk yapabilecek."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/19-mayis-1919da-samsuna-tek-istegim-anadolunun-bir-kiyisina-ayak-basmakti.html", "text": "Mustafa Kemal, İstanbul'dan Bandırma Vapuruyla Samsun'a hareket etmeden önce Sultan Vahdettin ve Fethi Okyar'la görüştü. Atatürk Vahdettin'le görüşmesinde neler konuştuklarını yıllar sonra Falih Rıfkı Atay'a anlatmıştı. \"Yıldız Sarayı'nın ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa, ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu; birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: \"Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir tarihe geçmiştir. O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum: \"Bunları unutun\" dedi, \"Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa devleti kurtarabilirsin!\" Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kız kardeşi Makbule Atadan, Samsun'a hareket etmeden evvel Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'la vedalaşmasını şöyle anlatıyor: \"Müze olan evin üst katında, sokağa bakan şahnişli odadaki annemin karyolasının karşısına ufak bir sofra kurdurdum. Ona rahatça oturacağı gibi yerde minder hazırlattım. Önüne koyduğumuz ve bugün benim hala sakladığım gümüş tepside patates püreli rosto, ıspanaklı yumurtadan ibaret bir yemek vardı. Atatürk geldi, annemizin elini öptü, benim hatırımı sordu ve mindere bağdaş kurup oturdu. Yemeğe isteksiz olduğu halinden belli idi. Zorla çiğnediği lokmaların arkasını kesti, elinden çatalını bıraktı. Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz'in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıklıydı. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, nefyolmak, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle birdi. Hemen karar verdim. Otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını sandığım vapur uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında muayeneye tabi tutulduk. Birkaç ecnebi zabit ve askeri bizi yoklayacaklardı. Muayene uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir muhabere mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir diye düşündün. Bundan istifade edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim. Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Zabit ve askerler dışarı çıktılar. \"Ali Fethi: Paşa yarın buradan hareket ediyor. Samsun'a çıkacak. Buradan Samsun'a gitmek için koskoca üç gün lazım. Bir kere bu üç günü selametle atlattık mı, üst tarafı inşallah bütün selamet olacaktır. Ah, şu üç gün. Ali Fethi: Hayır, şark mıntıkası orduları müfettişi olmuş, resmen gidiyor. Şu kadar ki; tabii işin zahirisi böyle, hatmisi ise bambaşka. Herifler paşanın kurduğu dolaba gafletle sürüklenmişler. O ne dediyse yapmışlar. Meseleden İngilizlerin haberi yok gibidir. Eğer paşanın Anadolu'ya gitmekte olduğu bir iki cin fikirlinin nazarı dikkatini celbederse, Allah etmesin, yoldan çevirmeye kalkışabilirler. İşte bu üç gün zarfında paşa kadar ve belki daha ziyade burada biz adeta çocuk doğururcasına ıstırap ve azap çekeceğiz. Mesele fevkalade mühimdir. Aman, ilk iş olarak nazar-ı dikkati celbedeyim, meselenin burada dahi konuşulması caiz değildir. Bandırma Vapuru, 1878'de İskoçya'nın Glasgow kentinde Paisley McIntyre and Co'nun Phoenix Works kızaklarında 21 kızak nosu ile inşa edildi. 328 grostonluk yolcu ve yük gemisi olarak inşa edilen geminin buhar ana makinesi Hutson and Corbett tarafından yapılmıştır. 50 beygir gücünde, iki silindirli, iki genişlemeli buhar makinesiyle çalışan gemi tek uskuruyla saatte en fazla 9 mil hıza ulaşabiliyordu. Vapurun ilk sahibi Dansey and Robinson şirketi gemiyi \"Trocadero\" adı altında beş yıl çalıştırdı. 1883'te Yunanistan'da faaliyet gösteren H. Psicha Preus firmasına satıldı. Burada \"Kymi\" adını aldı ve geminin Londra'da olan kaydı Pire Limanı'na nakledildi. Bu dönemde Erdek önlerinde karaya oturdu. Kaptan Andreadis gemiyi Erdek'teki kayalıktan kurtarır, İstanbul Haliç'te onarımını yaptırır ve satar. 1894'te İdare-i Mahsusa'ya satıldı ve Osmanlı bayrağı çekilerek, adı Bandırma olarak değiştirildi. Marmara Denizi'nde, Erdek, Karabiga, Mürefte, Şarköy, Tekirdağ arasında yolcu ve yük seferleri yaptı. O zamanki Deniz Yolları İşletmesi olan İdare-i Mahsusa, 28 Ekim 1910'da Osmanlı Seyr-ü Sefain İdaresi'ne dönüştürülünce Bandırma posta vapuruna dönüştürüldü. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını Samsun'a götürdükten sonra tekrar posta hizmetlerine devam etti. 1924'te Türkiye Seyr-ü Sefain İdaresi tarafından hizmetten alındı. 1925'te gemi İlhami Söker'e satıldı ve aynı kişi tarafından dört ay içinde Haliç'te söküldü. Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, Kurmay başkanı Albay Kazım, III. Kolordu Komutanı Albay Refet, Sıhhiye müfettişi Albay Dr. İbrahim Tali, Kurmay Binbaşı Arif Bey, Kurmay Binbaşı Hüsrev, Topçu müfettişi Binbaşı Kemal, Sıhhiye müfettiş muavini Binbaşı Dr. Refik, Yaver Piyade Yüzbaşı Cevat Abbas, Yaver Piyade Yüzbaşı Mustafa, Piyade Yüzbaşı Ali Şevket, Piyade Yüzbaşı Mümtaz, Piyade Yüzbaşı İsmail Hakkı, Tabip Yüzbaşı Behçet, Piyade Asteğmen Hayati, Piyade Asteğmen Arif Hikmet, Yaver Topçu Üsteğmen Muzaffer, Asteğmen Abdullah, Adli müşavir Ali Rıza, Tabur hesap memuru Rahmi, Tabur hesap memuru Ahmet Nuri, Katip Faik, Yedek subay Tahir, Katip Memduh. Osman Nuri oğlu Ali Faik Efendi, İbrahim İzzet oğlu Atıf, Aydınlı Ali oğlu Musa, Konyalı Mustafa oğlu Kemal, Konyalı Kemal oğlu Mustafa, Sivaslı Ali oğlu Rıfat, Sivaslı Rıfat oğlu Ali, Çatalcalı Tevfik oğlu Adem, Sincanlı Hüseyin oğlu Mehmet, Sincanlı Ahmet oğlu Emin, Sincanlı Mustafa oğlu İsmail, Sincanlı İbrahim oğlu Ömer, Alanyalı Kerim oğlu Mehmet, Sungurlulu Hasan oğlu Elvan, Geredeli Mehmet oğlu Mehmet, Mudurnulu Mehmet oğlu Durmuş, Geyveli Mehmet oğlu Ali, Geredeli Şakir oğlu Nuri, Akhisarlı Hasan oğlu Hüseyin, Tokatlı Abdullah oğlu Mehmet, Divrikli Abdullah oğlu Musa, Kadıköylü Mehmet oğlu Hasan, Yenihanlı Bekir oğlu Mahmut, Üsküdarlı İhsan oğlu Mehmet Lütfi, İzmirli Abdullah oğlu Ali. Gemi mürettebatı İsmail Hakkı Kaptan, Üsküdarlı Tahsin, Mehmet Ağa oğlu Hacı Süleyman, İsmail, Hasan, Göreleli Şükrü oğlu Temel, Ali oğlu Basri, Rizeli Süleyman oğlu Maksut, Silivrili Hasan oğlu Ahmet, Süleyman oğlu Cemil, Hüseyin oğlu Rahmi, Mesut oğlu Temel, Muharrem oğlu Hacı Tevfik, İbrahim oğlu Mehmet, Mustafa oğlu Halit, Yusuf oğlu Halit, Hasan oğlu Mehmet, Mehmet Ali oğlu Ömer, Faik, İsmail Hakkı, Ali. İsmail Hakkı Kaptan, Üsküdarlı Tahsin, Mehmet Ağa oğlu Hacı Süleyman, İsmail, Hasan, Göreleli Şükrü oğlu Temel, Ali oğlu Basri, Rizeli Süleyman oğlu Maksut, Silivrili Hasan oğlu Ahmet, Süleyman oğlu Cemil, Hüseyin oğlu Rahmi, Mesut oğlu Temel, Muharrem oğlu Hacı Tevfik, İbrahim oğlu Mehmet, Mustafa oğlu Halit, Yusuf oğlu Halit, Hasan oğlu Mehmet, Mehmet Ali oğlu Ömer, Faik, İsmail Hakkı, Ali."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/2020-patara-yili-ilan-edildi-patarayi-hic-havadan-gordunuz-mu.html", "text": "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün yaptığı açıklamada, \"2020 yılını Patara yılı ilan ettik. Patara antik kenti Fethiye kalkan arasında bulunuyor. Likya'nın ana liman şehri olan Patara bizim tarihimizin de önemli sembollerinden biridir. Osmanlı, kuzey Afrika ile telsiz telgraf iletişimini Patara'dan sağlıyordu. İtalyanlar tarafından bombalanana kadar faaliyet göstermişti. Bu istasyonu tekrar hayata geçiriyoruz. Antik dönemden günümüze ulaşan tek deniz feneri de yine Patara'dadır. Patara'yı ülkemizin tarihi zenginliğini dünyada temsil edecek bir yer olarak gördük.\" dedi. Atlas, 2016 yılında Patara Antik Kenti'ni, kazı başkanı Havva İşkan Işık'ın özel izniyle havadan görüntülemişti. Patara Antalya'nın Kaş ilçesinin Kalkan beldesi yakınlarında bulunuyor. Patara kazıları 1988 yılında Prof. Fahri Işık tarafından başlatılmıştı. Patara, günümüze oldukça iyi biçimde ulaşan tiyatro, meclis, tapınak, horrea, stadyum, hamam ve kiliseleri ile görkemli bir ören yeri resmi sergiliyor. \"Deniz Feneri\" ve \"Yol Kılavuz Anıtı\" gibi benzersiz anıt eserlerin yanı sıra, 1905 yılına ait ilk Osmanlı Telsiz Telgraf İstasyonu olma özelliğine sahip bir külliyeye de ev sahipliği yapıyor. Prof. Havva İşkan Işık, Atlas'a yaptığı açıklamada Patara kentinin, Anadolu uygarlıklarının daha yakın tarihe geçiş yöntemlerini öğrenmede kılavuz niteliğinde olduğunu önemle vurgulamıştı. Işık, buradaki buluntuların sadece klasik arkeoloji alanında çalışanları değil, Doğu Roma ve Ortaçağ araştırmacılarını da ilgilendirdiğini söylüyordu. Patara ile ilgili ilgi içeriğimize de bakabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/2022ye-gezerek-girmek-isteyenler-icin-altin-tavsiyeler.html", "text": "Yeni yıla nasıl girerseniz tüm sene öyle geçer klişesine çoğumuz inanmasak da her yıl bu ritüeli tekrarlamadan duramayanların da sayısı çok fazla. İşte küçük tavsiyelerimiz. Malum, pandemi nedeniyle artık grip olmaktan bile çekiniyoruz ve bağışıklığımızı güçlü tutmak istiyoruz. Soğuk aylarda zorlu hava koşulları bünyemizi sarsabileceği gibi gezimizin, kampımızın şartlarında bağışıklığımızı güçlü tutacak her besine kolayca ulaşma imkanımız da olmayacak. Dolayısıyla, çantamızda c vitamini, d vitamini, magnezyum, çinko gibi bağışıklığı güçlendiren vitamin ve mineral takviyelerinin bulunması faydalı olacaktır. Ancak bunları bilinçsizce kullanmak yerine doktorunuzun tavsiyelerini dikkate almalısınız. Ayrıca ilk defa kış gezilerine çıkacakları da uyaralım, kış vakti güneşle ne işimiz olur diye düşünmeyin, karda kışta bile olsa güneş teninize çok ağır zararlar verebilir. Cildinizi koruyacak La Roche Posay gibi besleyici kremleri ya da daha turistik bir gezi yapıyorsanız makyajınızla beraber cilt koruması da sağlayabilecek MACfondoten ürünlerini incelemenizi tavsiye ediyoruz. Evet artık herkes akıllı telefonla yaşıyor ve zaten onları yanımızdan ayırmıyoruz ancak bir doğa gezisi sırasında, fotoğraf ve video çekmek söz konusu olduğunda, akıllı telefonların kameraları büyük önem kazanıyor. Eğer eski model ve kamera özellikleri güçsüz kalan telefonunuzu bu yakınlarda değiştirmek için planlar yapıyorsanız, bu güncellemeyi gezilerinizden önce yapmanızı tavsiye ederiz. Böylece büyük emek ve maddi imkanlarla gerçekleştireceğiniz gezilerinizde çok daha kaliteli fotoğraf ve videolar elde etme şansı yakalayacaksınız. Telefonlarınız, tabletiniz, laptopunuz için şarj cihazları elbette listede yer alacak. Ancak sadece prize takacağınız şarj cihazları değil, powerbank cihazları ve hatta güneş enerjisiyle şarj imkanı sunan bazı teknolojik eklemeleri de listenize dahil etmelisiniz. Eğer doğa gezisi ve kamplar için yola çıkacaksınız, gideceğiniz bölgenin detaylı bir kağıt haritasını da çantanızda bulundurmanız faydalı olur. Evet artık her şey dijital ve haritalara da dijital olarak ulaşıyoruz ama dijital cihazların pili bitebilir, suya düşebilir, ıslanabilir, yere düşüp kırılabilir, her şey olabilir... Çok da iyi tanımadığınız bir coğrafyada haritasız bir başına kalmak sonra size büyük külfet çıkarabilir. O haritaları bir kağıda basın ve su geçirmez şekilde çantanızın bir gözünde saklayın deriz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/abdde-7-4-buyuklugunde-deprem-yetkililer-tsunami-uyarisi-yapti.html", "text": "Alaska Deprem Merkezi'ne göre Amerika'da Alaska açıklarında 7.4 büyüklüğünde deprem oldu. Ardından yetkililer tsunami uyarısında bulundu. Deprem, Alaska Yarımadası açıklarında yaklaşık 900 kişilik bir kasaba olan Sand Point'in yaklaşık 108 mil güneydoğusunda meydana geldi. Jeofizikçi olan Paul Caruso bu bölgede bu büyüklükte bir depremin sürpriz olmadığını aktardı. Caruso \"Bu, Pasifik Plakasının Kuzey Amerika Plakasının altına düştüğü bir alandır. Ve bu nedenle, Pasifik Plakası aslında eridiği Kuzey Amerika Plakası'nın altına gidiyor, \"dedi. Bölgede volkanların bu yüzden olduğuna dikkat çekti. \"Ve bu nedenle o bölgede genellikle 7 büyüklüğünde büyük depremler yaşıyoruz.\" ifadeleri kullandı. Eyalet Sismoloğu Michael West, Pazartesi günkü depremin Temmuz ayında aynı bölgede meydana gelen 7,8 büyüklüğündeki depremin artçı sarsıntısı olduğunu söyledi. Deprem kısa bir süre sonra 3.5 ila 5.9 büyüklüğünde iki düzineden fazla artçı sarsıntıyı tetikledi. West, bölgede artçı sarsıntıların günler sonra da devam edeceğini söyledi. Sand Point'te Aleutians East Borough Okul Bölgesi müfettişi Patrick Mayer, deprem vurduğunda Sand Point Okulu'nu ziyaret ediyordu. Yaklaşık 30-45 saniye sürdüğünü söyledi. PTWC'nin Twitter'dan paylaştığı açıklamada, ''Güney Alaska ve Alaska Yarımadası için bir tsunami uyarısı 7,4 büyüklüğündeki bir deprem nedeniyle yürürlükte.'' ifadesi kullanıldı. Tsunami. gov adresinde Pasifik Okyanusu'ndaki hareketlenmenin teknik detaylarına yer verildi. Alaska'nın Pasifik kıyı bölgesine 65 kilometre açıkta bulunan Kennedy girişiyle 128 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Unimak geçidi arasında kalan bölgede tsunami tehlikesinin tespit edildiği belirtildi. ABD'nin Pasifik kıyı şeridinde yer alan diğer bölgeleri için tsunami tehlikesinin seviye tespiti üzerine çalışmaların devam ettiği, bir sonraki açıklamada bununla ilgili bilgilerin de paylaşılacağı bildirildi. Açıklamada, Alaska'nın kıyı şeridinde yaşayanların, daha yüksek bölgelere çekilmeleri, bulundukları binaların üst katlarına çıkmaları ve herhangi bir gerekçeyle okyanus kıyısına yaklaşmamaları istendi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/afrika-alarmda-oncekinden-20-kat-daha-buyuk-cekirge-istilasi-geliyor.html", "text": "Çekirge istilasına ile mücadele, koronavirüs önlemlerine rağmen devam ediyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, \"Bu istila özellikle Etiyopya, Kenya ve Somali'yi daha önce görülmemiş biçimde gıda güvenliğini ve milyonlarca insan hayatını tehdit ediyor\" açıklanmasında bulundu. Mart ayındaki bol yağmurun çekirge sürülerini önümüzdeki aylarda artıracağı ve bu yeni sürülerin de Kenya'dan Güney Sudan ve Uganda'ya geçeceği düşünülüyor. Roma merkezli bir ajansın verdiği bilgilere göre, yeni nesil çekirgelerin ortaya çıktığı İran ve Yemen'de de durum oldukça endişe verici. Cyril Ferrand \"Dünyadaki hava taşımacılığının azalması sebebiyle, en büyük sorunumuz şu an böcek ilaçlarının teslimatı. Bizim önceliğimiz hiçbir ülkenin ilaç stoklarının erimemesi, eğer bu gerçekleşirse kırsal kesimde yaşayanlar ve gıda güvenliği bizim kampanyamızın başarılı olma durumuna bağlı\" dedi. FAO'nun yürüttüğü mücadele, birçok insanın hayatını ve gıda güvenliğini belirleyecek. FAO, çöl çekirgesi fon isteğini 153.2 milyon dolara çıkardı. Mart ayı yağmurlarının çöl çekirgesi popülasyonunu 20 kat artıracağı öngörülüyor. Dünya Sağlık Örgütü bu hafta yaptığı açıklamada \"COVID-19'un Afrika'ya ulaşması dünyanın diğer ülkelerine göre daha yavaş oldu, ama enfeksiyon oranı katlanarak arttı ve yayılmaya devam ediyor\" dedi. 7 Nisan itibarıyla kıtada 10 binden fazla vaka ve 500'den fazla ölüm olduğu bildirildi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/andlarda-evrim-laboratuvari-perunun-patates-muhafizlari.html", "text": "İnkaların torunları, Peru Andları'nın tepelerinde gıda krizine sürüklenen dünyayı doyurabilecek mütevazı bir bitkinin gen bankasını zenginleştiriyor. \"Patates Muhafızları\" deniyor onlara. Topraklarını biyokorsanlığı karşı koruyor ve gezegenin başka hiçbir yerinde görülmeyen bin 500'e yakın yerli patates türü yetiştiriyorlar. Ancak kadim yöntemleri değişen iklimle sınanıyor. Üstteki fotoğraf: Yedi yaşındaki Luz Clarisa Pacco, geleneksel olarak sıcak taşta pişirilen huatia'yı gösteriyor. Perulu köylüler, And Dağları'nın sisli, dik yamaçlarında yetiştirdikleri patateslere türlü türlü isim vermişler. Bir köylü çamurlu elleriyle ıslak topraktan çıkardığı gri bir yumruya \"alpaka burnu\" diyor, öbürü girintili çıkıntılı sarı bir şekle \"puma patisi\"... Bir de kötü şöhretli bir çeşit var ki; \"gelin ağlatan\" takmışlar onun adını. Yamru yumru bir şey. Kaynanalar gelinlerinin ellerine bu patatesi tutuşturur, ne kadar iyi soyabildikleriyle imtihan edermiş onları. Bu köylüler, bir zamanlar bu dağlara hükmeden İnka medeniyetinin mirasçıları. Atalarının kültürü, gelenek ve yöntemleri bugün onlarla And Dağları'nda yaşıyor. 15'inci yüzyılda İspanyol istilasıyla tarihe karışan İnkalar son derece becerikli çiftçilerdi. Sert iklim koşullarının hüküm sürdüğü dağlık arazilerde verimi artırmak için teras ve kanallar açmış, sulama ağları oluşturmuş, topraklarını lama, kuş dışkısı ve balık kafasıyla gübrelemişlerdi. Bugün Peru sınırlarında yer alan İnkaların Kutsal Vadisi de İnkalardan kalan doğal bir tarım müzesi, aynı zamanda gezegenimizin en özel tohum bankalarından biri. Dünyadaki en zengin patates çeşitliliği hala bu vadide, Patates Parkı denilen çok özel bir bölgede yaşatılıyor. And Dağları'nın merkez noktası sayılan bu bölgede bildiğimizden bambaşka şekil, ebat, doku, renk ve aromalarda bin 400 yerli patates türü ekilip biçiliyor. Sarı, kırmızı, mor, hatta mavi ve pembe patatesler! Bu patatesler boya olarak bile kullanılıyor. Andlar'ın binlerce metre yükseklikteki bu köşesinde, bir yanda yünden rengarenk dokunmuş geleneksel giysileri içinde 80'lerindeki bir çiftçi yeni hasat edilmiş patateslerden chuno yapmaya uygun olanları seçiyor. Öbürü seçilen acı patatesleri ayaklarıyla, bir diğeri taşla eziyor. Daha sonra bu patatesleri dağların yükseklerine serecek, gece soğuklarında donduracak ve ardından yüksek güneş ışığına maruz bırakarak kurutacaklar. Ortaya çıkacak chuno yıllarca dayanacak ve çorba ve yemeklerde bir tür un görevi görecek. Başka bir köşede işe mola vermiş köylüler pachamanca yapmaya hazırlanıyor. Toprağı biraz kazıp taşlarla derme çatma bir ocak yapıyor, içini tutuşturup üzerine patatesleri seriyor, onun da üstüne saman örtüyor ve hepsini bir toprak tepecikle kapatıyor. Patates sıcak taşlarla bir güzel pişiriyor, sonra da dumanı tüterken sıcak sıcak yeniyor. Patatesin kıtaları aşan yolculuğu, İnka medeniyetinin sonunu getiren İspanyol işgaliyle başladı. Avrupalılar bu otsu bitkiyle 16'ncı yüzyılın ikinci yarısında tanıştı ve tadını sevdi. 17'nci yüzyılın sonunda patates İrlanda'nın, 18'inci yüzyılın sonunda ise Kıta Avrupası'nın, özellikle Almanya ve İngiltere'nin başlıca mahsullerinden biri olmuştu. 19'uncu yüzyılın ilk yarısında doğuya ve batıya yayılımı devam etti. Patatesten ihya olan İrlanda, bir müddet sonra bağımsız ekonomisini yaratacak ve Britanya'da adeta politik bir kimlik kazanacaktı. Günümüzde Antarktika hariç her kıtada yetişen patates, bilindiği kadarıyla 7 bin yıl önce bu köylülerin ataları tarafından bugünkü Peru-Bolivya sınırında yer alan Titicaca Gölü kıyılarında evcilleştirildi ve bin 800 yıl önce İnkalarca yaygın biçimde yetiştirildi. Günümüzde Pisac şehri sınırlarında kalan Patates Parkı ise dağlık ve muhtemelen ikincil yetiştirme sahasıydı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/annelerimiz-teknolojik-hediyelere-ne-kadar-hazir.html", "text": "Dijital dünyanın artık yaşamın vazgeçilmez parçası olduğu inkar edilemez bir gerçek. Pandemi nedeniyle de hayatlarımız çok daha hızlı dijitalleşti ve bundan sonra da bu dijital düzen yoğunlaşarak devam edecek gibi görünüyor. Oysa pek çok ileri yaşlı insan, annelerimiz, ananelerimiz, dedelerimiz... Ailenin yaşlıları ya dijital cihazları henüz kullanamıyor ya da YouTube'dan video seyredebilecek, WhatsApp'tan mesaj atabilecek kadar konuya hakimler. Ama dijital teknolojinin temel kavramlarına hala uzaklar. E-posta kullanımı, internet aramaları ve sonuçların analizi, dijital reklamları doğal sonuçlardan ayırma becerisi, farklı tasarımlara sahip uygulamaların veya web servislerini çözüp anlama kabiliyeti... Bunlar pek çok yaşlı birey için henüz çok zor görevler. Hayatın sıradan süreçlerine dahil olmak için bile yaşlılarımızın artık teknolojiyi pratik şekilde kullanabilmesi gerekiyor. Notere gitmek için, restorana girmek, uçağa otobüse, şehir içi toplu taşıma araçlarına binmek için dahi HES koduna ihtiyaç duyabilecek yaşlı bireylerimizin, annelerimizin, ananelerimizin, dedelerimizin aslında bir çoğunun akıllı telefonları bile henüz yeterince sağlıklı kullanamadıklarını hatırlamak gerekiyor. Bu noktada, özellikle teknolojiyi yeni öğrenecek annelerimiz, babalarımız, ailemizdeki yaşlı bireyler için, Samsung Galaxy veya Redmi Note 10 gibi, kullanım kolaylığı konusunda kendini kanıtlamış ürünleri seçmek önemli. Ardından ise, annelerimize teknolojiyi en başından, en temel noktalardan başlayarak ve çizerek, görselleştirerek anlatmamız gerekiyor. Tüm bu bilgileri öncesinde sizin çalışıp, notlar alarak bir plan oluşturmanız gerekiyor ve sonrasında bu notlarınızı da paylaşarak, çizimler yaprak, annenize, ananenize bu bilgileri aktarıp anlatmak zorundasınız. Evet, birkaç saatlik yorucu bir çaba gerektirecek. Hatta belki günlerce sürecek bir kurs sürecine girmek zorunda kalacaksınız ama siz okumayı sökerken, harfleri tanırken annenizin sizin yanında günlerce, haftalarca aylarca, ve belki de yıllara sizinle beraber ders yaptığını, size pratik yaptırdığını unutmayın. Artık sıra sizde. Unutmayın ki, yaşlı bireylerimize başkalarına muhtaç kalmadan yaşayabilecekleri bir hayat kurmak, zamanında çocuklarını yetişkin hayatına hazırlamak için her türlü fedakarlığı yapan anne babalara karşı da önemli bir görev. Bu döngüyü sağlıklı şekilde yürütebilen bir toplumun, daha mutlu, daha bilinçli, daha refah bir gelecek kurması da kaçınılmaz olacaktır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/antarktika-karinda-mikroplastik.html", "text": "Antarktika'da deniz buzu ve yüzey suyundan sonra ilk kez yeni yağan karda mikroplastik tespit edildi. Yeni Zelandalı araştırmacılar 19 farklı noktadan topladıkları kar örneğinde, bir pirinç tanesinden daha küçük olan bu parçacıklara rastladı. Canterbury Üniversitesi doktora öğrencisi Alex Aves'in araştırmasını denetleyen Dr. Laura Revell, \"Böyle bozulmamış ve uzak bir yerde herhangi bir mikroplastik bulunmayacağı konusunda iyimserdik\" dese de 19 örneğin hepsinde parçacıklar bulundu. Araştırmada 13 farklı plastik türüne rastlandı; en yaygınıysa meşrubat şişeleri ve giysi yapımında kullanılan PET plastik. Mikroplastikler ya havada binlerce kilometre yol kat etti, ya da Antarktika'daki insan varlığından kaynaklanıyorlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/antik-dna-calismalarinin-isleyisi.html", "text": "msahin 14 Ocak 2012 Atlas Dergisi Atlas Tarih'ten: Cumhuriyetin Bir Asrı Paşalimanı Adası Marmara'nın son oksijen deposu Cumhuriyetin 100. yılında Atlas Tarih buluşmaları Atlas Dergisi Atlas artık yüzde 100 geri dönüşümlü kağıtta! Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Atlas RotalarıGenel Amsterdam: Uyuşturucu için gelmeyin \"Zeytini kuşlar diker\" Türkiye'de yaz kampları için en güzel beş rota Atlas TarihGündem LİKYA TİPİ ARI KOVANLIKLARI: SERENLER COĞRAFYASI ARTVİN: Yusufeli'ye veda Afrika'daki kaşif paşa Kaplanların direnişi 0 yorum En yaşlı deniz sürüngeni 0 yorum Çin'den beklenen COVID-19 verileri 0 yorum Arıların mührü 0 yorum Dünyanın en eski beyni 0 yorum Tutankhamun: FİRAVUNUN 100 YILI 0 yorum SİS VE BUZ GEZEGENİ 1 yorum Doğru ayakkabı doğada fark yaratır 0 yorum Yamaç Paraşütü mevsimi için hazırız 0 yorum Türkiye'nin yaban arıları 0 yorum NUTSUBİDZE PLATOSU/TİFLİS: Sovyet zaman tüneli 0 yorum Doğa enkaz altında 0 yorum GÜNDEM Paşalimanı Adası Marmara'nın son oksijen deposu Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar \"Zeytini kuşlar diker\" Türkiye'de yaz kampları için en güzel beş rota LİKYA TİPİ ARI KOVANLIKLARI: SERENLER COĞRAFYASI PANORAMA Portreler yarıştı: Dünyanın yüzleri DÜNYA BASIN FOTOĞRAFI ÖDÜLLERİ: Dünya hali Vahşi yaşam sanatı Bugüne kadar bulunan en eski mumyalar olabilirler GEZİ NIAGARA'NIN YÜZYILLIK TÜNELİ AÇILDI Gemiyle Yunanistan: EGE'DE SEYİR DEFTERİ AKDENİZ'İN ZAMAN SIĞINAĞI: Sardinya Likya Yolu'na ek güvenlik Bozcaada Caz Festivali, \"Şifa\" temasıyla müzikseverlerle buluşuyor DOĞA / COĞRAFYA Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Kaplanların direnişi Arıların mührü ARKEOLOJİ 20 bin yıllık bilmece çözüldü Bir şehir efsanesi: GAZİANTEP KALESİ TÜNELLERİ Fransız askerleri 107 yıl sonra toprağa verildi Notre Dame'in altındaki lahit En Eski Mağara Resmi KÜLTÜR Cumhuriyetin 100. yılında Atlas Tarih buluşmaları Afrika'daki kaşif paşa NUTSUBİDZE PLATOSU/TİFLİS: Sovyet zaman tüneli Geleneksel sohbet toplantıları BİLİM Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Kaplanların direnişi Dünyanın en eski beyni GPS SİSTEMLERİ: YOLUNU UZAYA SOR!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/artvin-yusufeliye-veda.html", "text": "Anadolu'nun en coşkulu akarsularından Çoruh, baraj ve hidroelektrik santral projeleriyle bir yapay göller zincirine dönüştü. Dünyada parmakla gösterilen bir doğal örtüye sahip Çoruh Vadisi'nin suyu, ormanı ve yabanıyla beraber insanı da belirsiz bir kadere sürüklendi. Derin vadinin suları bu kez Artvin'in Yusufeli ilçesine yürüdü ve onu yuttu. Üstteki fotoğraf: Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali Artvin'in 70 kilometre güneybatısında Çoruh Nehri üzerindeki Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali'ni inşa eden Limak, 275 metre yüksekliği ile çift eğrilikli beton kemer baraj tipinde Türkiye'nin en yüksek, dünyanın beşinci yüksek barajı olduğu bilgisini veriyor. Proje toplam 5 milyon 370 bin metreküp beton içeriyor, ayrıca toplam 70 bin ton demir ve çelik mamul kullanıldı. Verilen bilgiye göre, barajın toplam su depolama hacmi yaklaşık 2.2 milyar metreküp, planlanan kurulu gücü 558 MW ve yılda 1.888 milyar kWh enerji üretilecek. 4 Nisan 2023'te çekilen fotoğraf, baraj sularının yavaş yavaş yuttuğu eski Yusufeli ilçe merkezini ve Çoruh Vadisi'nin tamamen değişmiş çehresini gösteriyor. Yeni inşa edilen ilçe merkezi tepelerin üzerinde, eskisinin hemen yukarısında yer alıyor. Şimdilik sadece ayakları tamamlanmış viyadük ise gelecekte yeni Yusufeli'nin kara ulaşımını kısaltacak. Yıllar içinde sayısı giderek artan barajlarla doğal yapısı adım adım değişen Çoruh Vadisi'nde sıra Artvin'in Yusufeli ilçesine geldi. Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali'nin suları geçtiğimiz haftalarda ilçe merkezine ulaştı. Yusufeli sakinleri yıllarını geçirdikleri evlerinden, sokaklarından ayrılıp yeni yapılan yerleşime geçerken, vadinin doğal dokusu da kendi köklerinden koparıldı. Geriye ise kocaman bir soru işareti kalıyor: Bütün bunlara gerçekten gerek var mıydı? Erzurum sınırlarında doğup dar ve derin bir vadide akan Çoruh, dünyanın en hızlı akan nehirlerinden biri olmasıyla ünlüydü ve rafting ve kano gibi doğa sporlarının maceralı ve zorlu adreslerinden biriydi. Ancak baraj ve HES projeleriyle Anadolu'nun en coşkulu akarsularından Çoruh bir yapay göller zincirine dönüştü. Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi'nden havza yönetimi üzerine uzmanlaşmış bilim insanı Doç. Dr. Mehmet Özalp, barajların bölgede neden olduğu ekolojik ve sosyal zararların altını çiziyor ve Çoruh'ta son çeyrek yüzyılda ana kol üzerinde 10 ve yan kollar üzerinde de beş büyük baraj projesinin planlandığına ve bunların çoğunun yapıldığına dikkat çekiyor. Bunlara ek olarak bir de yan kollarda yapılan nehir tipi hidroelektrik santral projeleri var. Özalp, \"Yusufeli Barajı ile beraber Artvin il sınırlarında Çoruh Nehri'nin doğal akışına ve doğal akarsu yatağına sahip olduğu birkaç metrelik kısım bile kalmadı. Ne kadar acıdır ki Çoruh'un o eşsiz güzelliğini ve mevsimin bazı dönemlerinde yansıttığı o malum hırçınlığını ve coşkusunu görmek isteyenler sanırım artık İspir'e kadar gitmek zorunda\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/ataturkun-son-yolculugu-adim-adim-cenaze-toreni.html", "text": "Atatürk'ün ölüm haberinin duyurulduğu ilk andan itibaren Dolmabahçe Sarayı'nın çevresine binlerce insan toplanmaya başladı. Anadolu'nun her tarafından, hatta yurt dışından gelenler Dolmabahçe Sarayı'na konulan katafalkın önünden geçerek saygılarını sunmak için bekliyordu. 16 Kasım günü, 150 bin kişi Atatürk'ün naaşı önünde eğildi. Kafileler salonun büyük kapısına geldikleri zaman duraklıyor, bazıları mendilleriyle ağızlarını kapatıyorlardı. 17 Kasım günü, saat 20.00'den sonra yüzbinlerce insanın yığılması ile meydana gelen izdihamda 11 kişi yaşamını yitirdi. Gece saat 23.30'da yaklaşık 50 bin kişi sırada bekliyordu. 18 Kasım günü ziyaret sürdü. 19 Kasım'da Atatürk'ün cenaze namazı Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omuzunda Dolmabahçe Sarayı'nın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak binlerce kişinin gözyaşlarıyla, uçak uğultuları ve top sesleri arasında Sarayburnu'na götürüldü. Cenaze alayı dakikada sadece 25 metre ilerleyebiliyordu. Caddelerin tamamı, yol kenarındaki bütün binalar, direkler, camilerin kubbeleri, hatta minareler insan doluydu. Tophane civarında kalabalık o kadar yoğundu ki yerleştirilen seyyar demir parmaklıklar kırıldı. Boğazkesen Caddesi'nden taşan halkı durdurabilmek için itfaiye su sıkmak zorunda kaldı. Saat 11.00 sularında üzerinde çok sayıda insan bulunan tek katlı bir bina çöktü. Altında kalanlar oldu. Cenaze alayı Sarayburnu'na 12.30'da varabildi. Atatürk'ün naaşı Zafer Torpidosu ile Yavuz Zırhlısı'na nakledildi. Yavuz'la İzmit'e taşınan tabut burada hazır bekletilen trene bindirilerek Ankara'ya getirildi, 21 Kasım 1938'de Ankara'da yapılan büyük cenaze töreninin ardından Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine götürüldü. Ve 10 Kasım 1953 Atatürk'ün naaşı Etnografya Müzesi'nden alınarak Anıtkabir'e nakledildi. Ekim-Kasım sayımızda Atatürk'ün son günleri ve cenaze törenini, araştırmacı Necmettin Özçelik'in özel arşivinden ve Hürriyet arşivinden bir kısmı yayınlanmamış veya az bilinen fotoğraflarla bir albüm olarak hazırladık. Değerli katkısı için Necmettin Özçelik'e çok teşekkür ediyoruz. 10 Kasım 1938. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu artık hayatta değil. Atatürk'ün naaşı geçerken halk cenaze arabasını görebileceği her yeri doldurmuştu. Çatılar, balkonlar, kaldırımlar üst üste insan doluydu. Cenaze alayı Karaköy'e ulaştığında kalabalık bütün sokakları doldurmuştu. Cenaze alayı geçerken Galata Köprüsü'nün üstü, hatta Yeni Camii'nin kubbe kenarları dahi en üst yüksek noktalara kadar her yer insan doluydu. Zafer Torpidosu sahilde bekliyordu. Burada tabut eller üzerinde gemiye yerleştirildi. Zafer Torpidosu Atatürk'ün naaşını Yavuz Zırhlısı'na nakletmek üzere yola çıktı. Atatürk'ün naaşı Yavuz Zırhlısı'na nakledilirken tören boyunca top atışları devam etti. Savaş uçakları zırhlının üzerinden saygı uçuşu yaptı. Yavuz Zırhlısı cenazeyi İzmit'e getirdi. Burada zırhlıdan alınan cenaze, özel olarak hazırlanan trene konuldu. Gece geç saatler olmasına karşın halk İzmit'te de Atatürk'ün naaşını görmek için toplanmıştı. Cumhuriyet'in kurucusunun naaşı trenle başkent Ankara'ya götürüldü. Başbakan Celal Bayar'ın başkanlığındaki heyetin Ankara'ya getirdiği cenazeyi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, TBMM Başkanı Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bakanlar, milletvekilleri, devletin ileri gelenleri ile ordu mensupları karşıladı. Atatürk'ün naaşı Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konuldu. Ankara'da onbinlerce kişi Atatürk'ün naaşının önünden saygıyla geçerek son görevini yerine getirdi. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askeri yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve yüzbinlerin katıldığı büyük bir tören yapıldı. 21 Kasım günü Atatürk'ün naaşı 12 milletvekili tarafından katafalktan alınarak top arabasına konuldu.10.45'te cenaze korteji Etnografya Müzesi'ne doğru Cumhurbaşkanlığı Bandosu'nun çaldığı Chopin'in Cenaze Marşı eşliğinde yürüyüşe geçti. Cenazenin bulunduğu top arabasını, İstiklal madalyası takmış bir general ve hemen ardında da Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Atadan takip ediyordu. Cenaze törenine Almanya, İngiltere, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Fransa, İran, Yunanistan, İtalya, Macaristan, Romanya, Yugoslavya, Mısır, Irak, Arnavutluk, Afganistan ve Milletler Cemiyeti heyetleri katıldı. Cenaze korteji 13.10'da Etnografya Müzesi'ne ulaştı. Cumhurbaşkanı İnönü ve protokol burada yerlerini aldılar. Daha sonra Atatürk'ün tabutu Etnografya Müzesi'nde hazırlanan geçici kabre konuldu. Atatürk'ün naaşı 10 Kasım 1953'te gerçekleştirilen bir törenle Ankara Rasattepe'de yaptırılan Anıtkabir'e nakledildi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/atlas-oneriyor-orhan-pamukun-3d-sanal-sergisi-balkon.html", "text": "Evlerimizde mahsur kaldığımız korona günlerinde, çağrımız üzerine pek çok Atlas okuru bize pencere ve balkonlarından gördükleri manzaraların video ve fotoğraflarını göndermeye başladı. Balkon, bugünlerde bizi dış dünyayla buluşturan en önemli mekan. Bu da akla, yazar Orhan Pamuk'un balkon fotoğrafları serisini getiriyor. Orhan Pamuk, Aralık 2012 ve Nisan 2013 tarihleri arasında İstanbul Cihangir'deki evinin balkonundan şehrin bir dizi fotoğrafını çekmiş, geçen yıl da bu kareleri ünlü Alman yayıncı Gerhard Steidl küratörlüğünde, Yapı Kredi Kültür Sanat binasındaki \"Balkon\" sergisinde izleyiciyle buluşturmuştu. \"Bu manzarada benim ruhsal durumumu yansıtan ve tarifi zor derin duygularımı gözler önüne seren bir şeyler var\" diyordu Pamuk. Sergi bitse de, Pamuk'un telefoto lensli dijital fotoğraf makinesiyle çektiği 600'den fazla fotoğrafı, üç boyutlu sanal sergide ve \"Balkon\" kitabında görülebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/atlas-oneriyor-yesim-ustaogluyla-dogu-karadenize.html", "text": "- YEŞİM USTAOĞLU'YLA DOĞU KARADENİZ'E - LOUVRE: DÜNYANIN SANATINI GEZMEK - SEATTLE'DEN BUZULLARA SAYGI DURUŞU - 360 DERECE MACHU PICCHU - CORTO MALTESE'LE DÜNYA TURU - YAŞAR KEMAL EFSANESİ BELGESELİ - SARAMAGO'DAN 'KÖRLÜK' SALGINI - İSTANBUL MODERN'DEN ÖZEL FOTOĞRAF SEÇKİSİ - ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİ SANAL TUR - ORHAN PAMUK'UN 3D SANAL SERGİSİ \"BALKON\" İstanbul Modern Sinema, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle geçici olarak kapalı ama sanatseverleri dijital platformlarda ağırlamaya devam ediyor. Yeşim Ustaoğlu'nun \"Sırtlarındaki Hayat\" belgeseli, müzenin web sitesinde 30 Nisan 2020'ye kadar izlenebilir. 2004 yapımı belgesel film Sırtlarındaki Hayat, Rize Çamlıhemşin'in Topluca Köyü'nü konu alıyor; köylülerin zorlu yaşamını gözler önüne seriyor. İstanbul Modern'in tarifiyle belgesel, \"sırtlarında taşıdıkları ağır fiziksel yüklerin yanı sıra yaşam şartlarının zorlukları ve ailelerini çekip çevirmenin de getirdiği ağır yükün altında ezilmeden büyük bir dayanıklılık gösteren, her şeye rağmen şarkılarından ve yüzlerindeki gülümsemeden vazgeçmeyen kadınlara odaklanıyor. Uçsuz bucaksız ormanlarla çevrili, dinmeden yağan yağmurların ve akarsuların seslerinin yankılandığı bölgeye içeriden bir bakış sunuyor\". Yönetmenlerle Buluşma programı kapsamında Müge Turan'ın Yeşim Ustaoğlu'yla yaptığı söyleşi de müzenin web sitesinde ve YouTube kanalında. Yeşim Ustaoğlu'nun Doğu Karadeniz'de geçen Sırtlarındaki Hayat belgeseli, İstanbul Modern Sinema'nın web sitesinde 30 Nisan'a kadar izlenebilir. Louvre Müzesi'nin binasının serüveni 12-13 yüzyıllardan kalma bir kalenin saraya dönüştürülmesiyle başlıyor. 1682 yılında XIV. Louis, Versay Sarayı'na taşınınca bina aralarından Yunan ve Roma medeniyetlerinden kalma önemli eserlerin de bulunduğu kraliyet koleksiyonun sergilendiği, müze olmayan müze görevini üstleniyor. Louvre, dünyanın en büyük sanat müzesi. Prehistorik çağlardan, 21. yüzyıla kadar uzanan, olağanüstü bir koleksiyona sahip. Yaklaşık 35.000 tarihi eser sanat yapıtı, 72 bin 735 metrekarelik bir alanda sergileniyor. Bazıları için müzik yalnızca müzik değildir. Özellikle X kuşağının yakından tanıdığı Seattle efsanesi Pearl Jam, dünya meseleleriyle derdi olan gruplardan biri. Onları Atlas sayfalarına taşıyan ise üzerinde Kanadalı fotoğrafçı, belgeselci ve deniz biyoloğu Paul Nicklen'ın ünlü \"Buz Şelalesi\" fotoğrafının bulunduğu yeni albümleri \"Gigaton\". Norveç'e bağlı Svalbard'da 2014'te çekilen kare, Nordaustlandet Buzulu'nda büyük miktarlara ulaşan erimenin acı bir hatırası. Albüme ismini veren \"gigaton\" kavramı ise dünyanın en geniş buzul tabakalarının bulunduğu Grönland ve Antarktika'daki erime miktarını belirtmek için kullanılan ölçü birimi (1 milyar ton'a denk geliyor). Temmuz 2019'da Grönland'da gerçekleşen buzul erimesi miktarı. Danimarka Meteoroloji Enstitüsü, 1 gigaton buzun 400 bin olimpik yüzme havuzuna denk geldiğini belirtiyor. Küresel deniz seviyesini 0.28 mm yükseltiyor. Görkemli dağlar ve sık ormanlarla çevrili antik İnka şehri Machu Picchu'yu ziyaret etmek isteyip de hayal kurmakla yetinenleri, 360 derecelik bir görsel tur bekliyor. Peru'da, Urubamba Vadisi üzerinde kurulu antik şehir, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak yılda 1 milyondan fazla ziyaretçi çekiyor. Machu Picchu normal günlerde öylesine kalabalık ki, UNESCO, Dünya Miras Listesi'nde bulunan alandaki ziyaretçi sayısının günde 2 bin 500 ile sınırlanmasını öneriyor. Yetkililer, kalabalıkları dizginlemek için önlem üstüne önlem alıyor. Ancak küresel pandemi, Machu Picchu'yu da ıssızlaştırmış durumda. Evden ayrılamadığımız şu günlerde, bu olağanüstü İnka şehrini ziyaret etmek için linke tıklayın. Dil sorunu olmayanları İngilizce sesli rehber de bekliyor. Hugo Pratt, bu çizgi romanında geniş tarih ve coğrafya bilgisini de kullanarak titiz bir çalışma ortaya koydu. Yüksek çizim ve hikayeleme kalitesiyle Corto Maltese'in her albümünde farklı bir temaya eğildi. Fransız Le Monde gazetesi, Corto'nun \"Tuzlu Denizin Şarkısı\" macerasını \"Yüzyılın 100 Kitabı\" arasında göstermişti. Denizcinin kendi favori kitabı ise Thomas More'un \"Ütopya\"sıydı. Dünyanın en ünlü denizcilerinden Corto Maltese, albümlerinin yeni baskılarıyla yedi denizi kitaplığımıza taşımayı sürdürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı, koronavirüs salgını nedeniyle kültür ve sanat etkinliklerini, online olarak sanatseverlerle buluşturmaya başladı. Geçtiğimiz hafta online olarak yayınlanan, \"Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali\" belgeselinin ardından, senaryosunu ve yönetmenliğini Aydın Orak'ın üstlendiği \"Yaşar Kemal Efsanesi\" (2017) belgeseli, 10 Nisan akşamı saat 22.30'da YouTube İBB Kültür Sanat kanalından yayınlanacak. Belgeselde, büyük yazar Yaşar Kemal'in hayatı kendi ağzından ve hayatına tanıklık etmiş dostlarının anlatımlarıyla aktarılıyor. Modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Nobel ödüllü Jose Saramago, Körlük adlı romanında, körlük olgusunu bir metafor olarak ele almış: Arabasıyla kent trafiğinde, yeşil ışığın yanmasını bekleyen bir adam ansızın körleşir. Doktora gider fakat körlük doktora da bulaşır. Dahası körlük, kısa bir sürede bir salgın hastalığa dönüşür ve bütün kente yayılır. Salgın öldürücü değildir, ancak o güne dek yaşama yön veren tüm toplumsal ve etik değerleri yerle bir eder. Toplum hemen her sınıfı, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere, kör çetelere, yağmaya tanık olur. Kolay kalıplara, kuru imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatım içinde, anlatıcının ve kahramanların konuşmaları ortak bir monoloğa dönüşüyor. Kazanç hırsına kurban edilmiş sağlık, ekonomi, aşk ilişkileri tümü mercek altına alınıyor romanda. Bütün bunlar, alegoriyle düşünmeye büyük bir katkı sağlıyor. Yeni koronavirüs salgını sebebiyle geçici olarak kapalı olduğu dönemde İstanbul Modern, sanatseverleri dijital platformlarda ağırlıyor. Müze internet sitesini güncelleyerek koleksiyon ve sergilerini dijital dünyada izleyiciyle buluşturuyor ve özel içerikler hazırlıyor. İstanbul Modern, bu çerçevede zengin fotoğraf koleksiyonundan özel bir seçkiyi de sanatseverlere açtı. Seçkide geniş bir zaman aralığından, dünyanın farklı köşelerinden, farklı temalardan çok sayıda kare yer alıyor. Dikkat çekici fotoğraflardan biri de Atilla Torunoğlu'nun 1962'de Ankara'da kara tahta başındaki çocukları gösteren çalışması. Koleksiyonda ayrıca İzzet Keribar, Şemsi Güner, Yasin Akgül gibi Atlas okurlarının yakından tanıdığı isimlerin çalışmaları da yer alıyor. İstanbul Modern'in Karaköy'deki son koleksiyon sergisi \"Sanatçı ve Zamanı\"nı da 3D sanal turla keşfetmek mümkün. İzleyiciler 109 sanatçının 193 çalışmasını inceleme fırsatını yakalarken, sergiye dair metinleri de okuyabiliyor. Müzenin internet sitesinden Türkiye sinemasının 100. yılını kutlamak için gerçekleştirilen \"Yüzyıllık Aşk\" sergisinin dijital arşivine erişim sağlanabiliyor. Ayrıca İstanbul Modern küratörleri tarafından yapıt ve sanatçı bilgilerinin aktarıldığı içerikler Haftanın Yapıtı başlığı altında YouTube kanalı ve sosyal medya hesapları üzerinden izleyiciyle paylaşılıyor. Ankara'da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Paleolitik Çağ'dan başlayarak geniş bir zaman aralığından sayısız esere ev sahipliği yapıyor. İki tarihi binaya yayılan müzede yapılacak sanal tur, ziyaretçisini Anadolu tarihinde uzun yolculuğa çıkarıyor. 1997 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'nü alan Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Türkiye'den bu ödülü kazanan ilk müze ve eşsiz koleksiyonuyla evrensel bir öneme sahip. Müzenin koleksiyonunda yer alan eserlerin en ünlülerinden biri, Çatalhöyük'te bulunan ve tanrıça kültüyle ilişkili sayılan oturan kadın heykelciği. Pişmiş topraktan İÖ 5750 dolayında yapılan, iki leoparın arasında oturan kadın figürini tarım ve doğurganlıkla ilişkilendiriliyor. Evlerimizde mahsur kaldığımız korona günlerinde, çağrımız üzerine pek çok Atlas okuru bize pencere ve balkonlarından gördükleri manzaraların video ve fotoğraflarını göndermeye başladı. Balkon, bugünlerde bizi dış dünyayla buluşturan en önemli mekan. Bu da akla, yazar Orhan Pamuk'un balkon fotoğrafları serisini getiriyor. Sergi bitse de, Pamuk'un telefoto lensli dijital fotoğraf makinesiyle çektiği 600'den fazla fotoğrafı, üç boyutlu sanal sergide ve \"Balkon\" kitabında görülebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/atlasin-mart-sayisi-4.html", "text": "Geyşalar edilgen ve itaatkar hizmetkarlar mı, bağımsız ve güçlü kadınlar mı? Geyşalar, kırılgan görüntülerinin ardında Japon toplumunun finansal ve duygusal olarak en bağımsız kadınları olageldiler. Atlas Japonya'ya uzanıyor ve geyşaların az bilinen dünyasına konuk oluyor. İstanbul'un tarihi hanları hem ticarette hem sosyal hayatta yüzyıllara dayanan bir geleneği yaşatıyor. Mimarileriyle, içlerindeki sesler ve renklerle, geçmişten getirdikleriyle kendine özgü bir çekiciliği olan hanlar, geçmişleri ve bugünleriyle Atlas'ın mart sayısında. Van'da kış aylarında donmuş şelalelere tırmanış macerası, Zonguldak'ta antik dönemin önemli ticari, dini ve askeri merkezi Tios kenti, Botsvana'nın yaban hayatı, Düzce'nin doğal ve kültürel zenginlikleri de derginin başlıkları arasında. Atlas ayrıca uzay çalışmalarında kadınların rolü ve uzaya çıkan ilk kadınları konu ediniyor. Atlas Raporu'nun bu ayki konusu ise tüm dünyanın gündemindeki koronavirüs salgını."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/ayaklar-rahat-ettikce-kafamiz-da-rahat-eder.html", "text": "Ayaklarımızın sağlığımız üzerindeki etkisini bazen unutuyoruz ama gerçek şu ki, ayak sağlığı insanın genel sağlığını ve psikolojisini doğrudan etkileyen bir konu. Öyle ki ayaklarınız rahat değilse, tüm gününüz kabus içinde geçebilir. İnsan, kendini yorgun hissettiğinde, rahatlamak için çıplak ayakla toprağa basmayı tercih eder ya... İnsanın ayaklarında oluşan o özgürlük ve rahatlık hissi, ayakların baskıdan ve rahatsız kalıplardan kurtulma hissi, tüm vücuda yayılan bir mutluluktur. İşte bunun bilinciyle günlük hayatımızda veya tatilde, ya da bahçede çalışırken, otururken, gezerken giydiğimiz ayakkabılar ve terlikler de ayak sağlığı gözetilerek üretilmiş ürünler olmalı. Bu konuda dünya çapında kalitesini ve başarısını kanıtlamış FLO gibi markalardan ya da beğendiğiniz başka markalardan spor ayakkabı seçebilirisiniz. Ayakkabılarınızı seçerken elbise modelleri de bakınıp uyumlu kıyafetler de bakabilirsiniz. Hatta bir hatırlatma yapalım. Bu küçük örnekle, terliklerin insan sağlığı üzerindeki etkisi hakkında etkili bir fikir sahibi olabilirsiniz. Tüm dünyada, uzun saatler nöbet tutmak zorunda olan doktor ve hemşire gibi sağlık çalışanlarının artık bir \"üniforma\" gibi Crocs terliklerini tercih etmesi, çok ilginç bir bilgidir. Zira bu terliklerin ayak fizyolojisini zorlamayan konforlu yapısı sayesinde, doktorlar 24 saate varan ve sürekli hastane içinde koşturmayı gerektiren yoğun nöbetleri sırasında, ayaklarının rahat etmesini sağlayabiliyorlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/ayasofyayi-muzeye-donusturen-karar-iptal.html", "text": "Ayasofya, Hıristiyanlık, İslamiyet ve pagan mirasının iç içe geçtiği, 1500 yaşında, eşi benzeri olmayan bir kültür anıtı. İstanbul'un ev sahipliği yaptığı bu ortak kültür mirasının, bugün alınan kararla müze fonksiyonu iptal edilerek, cami olarak ibadete açılmasına karar verildi. 24 Temmuz Cuma günü itibarıyla ibadete açılacak tarihi yapıya girişler de ücretsiz olacak. Ayasofya'nın içindeki fresk ve mozaiklerle ilgili nasıl bir düzenleme yapılacağına dair henüz detay verilmedi. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yapı içindeki hazırlıkların başladığını açıkladı. - Ayasofya, 1934 yılında Atatürk'ün emri ve Bakanlar Kurulu'nun kararıyla müzeye dönüştürülmüştü. - Ayasofya'nın Cumhurbaşkanı Kararı'yla Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilerek ibadete açılması kararı, Danıştay'ın müzeye dönüştürme kararını iptalinin ardından geldi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/bahar-kamplarina-hazirlik-listesi.html", "text": "Artık güneşe ulaşmak isteyenler için bahar mevsiminin ilk işaretleri kendini göstermeye başladı. Bundan sonra kış şartlarına göre tedbirler alarak değil de, yumuşak bahar ikliminin şartlarına göre gezi ve keşif planlamaları yapacağız. Bu tadına doyum olmayacak, doğanın uyanışını keşfedeceğimiz gezilerin hazırlık listelerinde de bazı olmazsa olmaz maddeler var. Malum, pandemi nedeniyle artık grip olmaktan bile çekiniyoruz ve bağışıklığımızı güçlü tutmak istiyoruz. Bahar aylarında, gece gündüz sıcaklıkları arasındaki fark bünyemizi sarsabileceği gibi gezimizin, kampımızın şartlarında bağışıklığımızı güçlü tutacak her besine kolayca ulaşma imkanımız da olmayacak. Dolayısıyla, çantamızda c vitamini, d vitamini, magnezyum, çinko gibi bağışıklığı güçlendiren vitamin ve mineral takviyelerinin bulunması faydalı olacaktır. Ancak bunları bilinçsizce kullanmak yerine doktorunuzun tavsiyelerini dikkate almalısınız. Evet artık herkes akıllı telefonla yaşıyor ve zaten onları yanımızdan ayırmıyoruz ancak bir doğa gezisi sırasında, fotoğraf ve video çekmek söz konusu olduğunda, akıllı telefonların kameraları büyük önem kazanıyor. Eğer eski model ve kamera özellikleri güçsüz kalan telefonunuzu bu yakınlarda değiştirmek için planlar yapıyorsanız, bu güncellemeyi gezilerinizden önce yapmanızı tavsiye ederiz. Böylece büyük emek ve maddi imkanlarla gerçekleştireceğiniz gezilerinizde çok daha kaliteli fotoğraf ve videolar elde etme şansı yakalayacaksınız. Kamer kalitesi açısından akıllı telefonları değerlendirmek gerekirse, iPhone modelleri ve hatta belki iPhone 11 Pro bu noktada fiyat performans açısından tavsiye edilebilir. Ayrıca Huawei telefonların son modelleri de gelişmiş kamera özellikleriyle Apple telefonlarıyla yarışıyor. Telefonlarınız, tabletiniz, laptopunuz için şarj cihazları elbette listede yer alacak. Ancak sadece prize takacağınız şarj cihazları değil, powerbank cihazları ve hatta güneş enerjisiyle şarj imkanı sunan bazı teknolojik eklemeleri de listenize dahil etmelisiniz. Eğer doğa gezisi ve kamplar için yola çıkacaksınız, gideceğiniz bölgenin detaylı bir kağıt haritasını da çantanızda bulundurmanız faydalı olur. Evet artık her şey dijital ve haritalara da dijital olarak ulaşıyoruz ama dijital cihazların pili bitebilir, suya düşebilir, ıslanabilir, yere düşüp kırılabilir, her şey olabilir... Çok da iyi tanımadığınız bir coğrafyada haritasız bir başına kalmak sonra size büyük külfet çıkarabilir. O haritaları bir kağıda basın ve su geçirmez şekilde çantanızın bir gözünde saklayın deriz. Güneş koruması aslında yaz kış çantanızda bulunması gereken bir önlem. Ancak güneşten korunmayı sadece bahar ve yaz aylarındaki güçlü güneşe karşı koruma kremleri olarak düşünmeyin. Gözlük, şapka, tente gibi sizi güneşin ışınlarından, parlamalarından koruyacak diğer tüm önlemleri de almalısınız."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/bilgisayar-secerken-bilmeniz-gereken-altin-kurallar.html", "text": "Bir PC kurarken veya PC satın alırken, hepimiz ilk olarak bilgisayar fiyatları hakkında araştırmaya yapıyoruz. Oysa bir PC seçerken ilk dikkat etmeniz gereken bileşen anakart olacaktır. Anakartınız, seçeceğiniz PC'nin limitlerini, yeteneklerini belirleyen temel anlamına gelir. Temeli sağlam olmayan yapının sağlıklı inşa edilemeyeceği gibi doğru anakartı seçmediğinizde, ileride PC'nizi yükseltmek istediğinizde, yeni donanımlar eklerken sorunlar da yaşayabilirsiniz. Hatta anakartınızın, PC'nin içinde hava akımına olanak sağlayan bir mimariye sahip olması, işlemci sıcaklığının tehlikeli boyutlara yükselmemesi ve PC'nizin daha sağlıklı çalışması anlamına gelecektir. Eğer laptop satın alacaksanız da, üreticisi ankart konusunda bilgi vermeyecektir ancak havalandırma kanallarının yeterince geniş ve çok sayıda olmasına özen göstermenizi tavsiye ederiz çünkü video/görüntü işleme gibi süreçler çok fazla ısı oluşmasına neden olacaktır. Soğutma konusunda yetersiz kalan bir laptop ise sorunlarla karşılaşacaktır. Bu noktada fiyat/performans açısından başarılı olan Nvidia GTX 1650 gibi bir ekran kartına sahip olan laptopları seçmenizi tavsiye ediyoruz. Fotoğraf ve video işleme demişken, PC'niz ile telefonunuz arasında doğrudan bağlantı kurulması da, yüksek boyutlu verilerin aktarılması için çok pratik çözümler sunuyor. Örneğin Windows PC'nize Samsung akıllı telefon üzerinden kablosuz bağlantı kuracak uygulamaları da kurmanızı tavsiye ederiz. PC seçerken pek çok insanın yaptığı hatalardan biri de, RAM miktarını önemsememektir. Güçlü PC denilince, insanların aklında beliren donanımlar, en güçlü işlemci ve en güçlü ekran kartı olur... Oysa PC'nin güçlü donanımlarının güçlerini gösterebilmeleri için bol ve hızlı RAM'e ihtiyaç vardır. RAM'i bir şişe ağzı olarak düşünebilirsiniz. İşlemciniz, ekran kartınız, sabit diskleriniz çok güçlü olabilir ama bu bileşenlerden gelen veriler, düşük kapasiteli RAM'lerin önünde birikir ve RAM'iniz, bilgisayarınızın hızını belirler. Dolayısıyla, PC seçerken, \"bol\" ve \"hızlı\" RAM sahibi olmak üzere bir bütçe planlaması yapmalısınız. Aynı uyarımız Notebook almak isteyenler için de geçerli. Notebook'unuzu seçerken, mümkünse yüksek hafızalı bir model almak isteyebilirsiniz. Eğer beğendiğiniz, bütçenize uygun Notebook modelinde yeterli RAM bulunmuyorsa da, paniğe kapılmayın, Notebook'lara RAM eklemek çok zor bir işlem değil. Teknik servislerde bu işler kısa sürede yapılıp cihazlar sahiplerine teslim ediliyor. Eğer biraz teknik bilgiye sahipseniz ve Notebook'un RAM'leri alt kapakta kolayca ulaşılabilir bir yerdeyse, kendiniz bile rahatça RAM güncellemesi yapabilirsiniz. Ama uyarımızı yapalım, ne yaptığınızı bilmiyorsanız, bu işi bir uzmana bırakın. Bilgisayarınızı konforlu kullanmak için yüksek çözünürlüğe sahip bir Mouse da detaylı video/fotoğraf işleme süreçlerinde işinizi kolaylaştıracaktır. Mouse fiyatları konusunda bir inceleme yapmanızı tavsiye ediyoruz. Eğer bu basit kullara dikkat ederek bir PC veya Notebook edinecek olursanız, uzun yıllar boyunca bilgisayarınızın yüksek performanslı olarak, ihtiyaçlarınızı fazlasıyla karşılaması mümkün olacaktır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/bmnin-uyarisinin-ardindan-suudi-arabistanda-cekirge-istilasi.html", "text": "Birleşmiş Milletler, bir hafta önce Doğu Afrika'da tarım alanlarını istila eden çekirge sürüleri ile ilgili uyarı açıklaması yapmış; Etiyopya, Kenya, Uganda, Tanzanya ve Somali'de açlık tehlikesinin yaşanabileceğini duyurmuştu. Şimdiden yüz milyarları bulan çekirge sayısının daha da artmasından endişe ediliyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü görevlilerinden Dominique Burgeon, çekirgelerin gıda krizine yol açacağını söylemişti. FAO, çekirgelerin sayısının Haziran'da 400 katına çıkabileceği uyarısında bulunuyor, uluslararası toplumdan 76 milyon dolarlık fon desteği istiyor. Günde 150 kilometre katedebilen çöl çekirgeleri, her gün kendi ağırlıkları kadar yiyecek tüketiyor. Çekirgelerin ağırlığı 2 gram. Sayıları milyarları bulunca tükettikleri yeşilliğin sayısı ürkütücü boyutlara ulaşıyor. Euronews'e konuşan BM Gıda ve Tarım Örgütü Acil Durum ve Rehabilitasyon Bölümü Başkanı Daniele Donati, haziran ayına kadar çekirge nüfusunun rahatlıkla 400 katına çıkabileceğini söylüyor. Donati çekirgelere karşı kontrol operasyonunun başarısız olması halinde, durumun bir istiladan felakete dönüşeceğini belirtiyor: \"Bu durumda yoksulluk ve iç göçün etkisi azımsanmayacak derecede önem arz edebilir\". Afrika için endişeler sürerken bu kez hafta içinde Suudi Arabistan'ın Kubar ve Damam kentlerinden çekirge sürüsü görüntüleri geldi. Twitter'da bir kullanıcının paylaştığı videoda havada binlerce çekirgenin uçuştuğu görüldü. Independent Türkçe'nin aktardığı habere göre çekirgelerin Yemen tarafından geldiği düşünülüyor. Suudi Arabistan Çevre, Su ve Tarım Bakanlığı Sözcüsü Abdullah Ebu Hayl çekirge istilasına karşı gerekli çalışmaların yürütüldüğünü söyledi. Hayl, Mekke'nin Leys ve Kunfuda bölgelerinde 17 bin hektarlık alanda temizlik ve çoğalmayı engelleme çalışmasının haftalar önce başladığını ve ay sonuna kadar devam edeceğini bildirdi. Haberde, 'protein' yönünden zengin olduğu gerekçesiyle bazı kişilerin çekirge kızartıp yediğine ilişkin görüntülerin sosyal medyada yer aldığı; ancak yetkililerin ilaçlama nedeniyle zehirli olduğunu belirterek 'Yemeyin' uyarısı yaptığı bilgisi yer aldı. Kenya, Uganda, Tanzanya, Somali ve Etiyopya'da büyük tedirginlik yaratan çekirgeler sert rüzgarlar nedeniyle başka ülkelere de taşınıyor. New York Times gazetesinde yer alan bir makalede ise çekirge izlenimleri aktarıldı. Çöl çekirgesi sürüsü Kenya'ya Aralık 2019'dan bu yana korkunç boyutta zarar veriyor. Çekirge sürüsünün boyutu görenlere korku salıyor. Gökyüzünde bir yağmur bulutu gibi beliren çekirge sürüsü toprağa indiğinde halk ellerindeki tüm imkanlarla mücadeleye girişti. Kimi tava ile, kimi sopa ile çekirgeleri arazilerinden uzaklaştırmaya çalıştı parlak sarı çekirgeleri. Çekirge sürüsü tarafından çevrelenen köylüler topraklardaki ekinler için olduğu kadar, geçim kaynakları olan hayvanları için de endişe ediyor. Bir sis gibi etrafı kaplayan çekirgeler yüzünden inekler ve develer önlerini göremez haldeler. Kenya'nın ücra bir mezrasına ait bu kesit aslında ülkenin ne büyük bir felaket ile boğuştuğunu açıkça ortaya koyuyor. Kısıtlı imkanlarla hayatlarına devam eden sakinlerin yaşamı, çekirge istilası ile daha da zorlaşmış durumda. Kenya'nın yaşadığı bu felaket, son 70 yılda meydana gelen en büyük çöl çekirge istilası. Çöl çekirgesi istilası sadece Kenya ile sınırlı değil. Çekirge terörü, Somali, Etiyopya'nın ekin alanlarına yayıldı, Güney Sudan, Cibuti, Uganda ve Tanzanya'ya da yayılmış durumda. Dişi çekirgeler ortalama 80 yumurta bırakabiliyor ve bunları toprağın 10-15 cm derinliğine gömüyorlar. Son derece hızlı hareket edebilen bu canlılar, günde 80 milin üzerinde yol kat edebiliyor ve bir günde 35 bin insanla aynı oranda besin tüketiyor. Yetkililer, bu istilanın gıda güvenliği için risk oluşturduğunu, ekonomik büyümeyi baltaladığını ve yakında önü alınamazsa durumun daha da kötüye gideceği açıklamasında bulunuyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/boceklerin-hisleri-ve-bilincleri.html", "text": "Biyolojileri bizimkinden çok farklı olsa da böceklerin de hisleri ve bilinçleri olduğu giderek daha iyi anlaşılıyor. Araştırmalar arıların zihni, temel duyguları hissetme ve zeka kapasitesi olduğunu gösteriyor. Londra Queen Mary Üniversitesi'nden Prof. Lars Chittka ve meslektaşları bilimsel literatürü gözden geçirdi ve böceklerin acı benzeri algıları olabileceğine dair bulgular tespit etti. Araştırmacılar, 2022'nin Temmuz ayında Proceedings of the Royal Society B'de yayımlanan makalelerinde, bazı durumlarda böceklerin yaralanmalarından sonra beslenmeye devam ederek veya davranışlarını değiştirmeyerek gözle görülür şekilde \"normal\" davrandıklarının kaydedildiğini belirtiyor ve bu kayıtlara dayanılarak \"böceklerde acı hissi olmadığı\" fikrinin ileri sürüldüğünü söylüyorlar. Newsweek'e bilgi veren Chittka'nın doktora öğrencisi nörolog Matilda Gibbons, askerlerin de bazen savaş alanındaki ciddi yaralanmaların farkına varmadıklarını belirtti. Daha önce yapılan araştırmalar, bu tür travmatik olaylarda insan beyninin opioid denilen ağrı kesicileri ürettiğini göstermişti. Chittka ve Gibbons, böceklerin vücudunda üretilen bazı proteinlerin benzer şekilde acı hissini kontrol ettiğini ve yaralanan bazı böceklerin normal şekilde hayatlarına devam etmesinin aslında buna işaret ettiğini düşünüyor. 2011'de akademik dergi Current Biology'de yayımlanan bir araştırma, stresli arıların karamsar olabildiğini ortaya koymuş, 2016 yılında Science dergisinde yayımlanan bir araştırmaysa arıların mutlu ve iyimser olabildiklerine işaret etmişti. Sydney Üniversitesi Böcek Davranışları ve Ekolojisi Laboratuvarı'ndan Dr. Eliza Middleton, Eylül ayında The Conversation'da yayımlanan makalesinde, \"Yaklaşık 15 yıl önce, araştırma kariyerimin başlangıcında, bir arının veya herhangi bir omurgasızın zihni olduğuna ya da dünyayı komplike ve çok yönlü bir şekilde deneyimleyebileceğine dair herhangi bir fikir alay konusu olurdu\" diyor. Middleton, Chittka'nın kitabında arıların bilişsel yeteneklerine ilişkin eski ve yeni araştırmalara yer verdiğini belirtiyor ve şöyle söylüyor: \"Chittka, arıların son derece zeki olduklarını, farklı kişiliklere sahip olduklarını, çiçekleri ve insan yüzlerini tanıyabildiklerini, temel duyguları sergileyebildiklerini, saydıklarını, basit araçları kullanabildiklerini, problem çözebildiklerini ve başkalarını gözlemleyerek öğrenebildiklerini gösteriyor.\" Middleton, ödül almak için topu yuvarlayarak deliğe iten bombus arılarından da söz ediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/canta-hazirlamanin-puf-noktalari-2.html", "text": "Doğa sporlarında, günü birlik veya daha uzun süreli aktivitelerde çantalar sporcunun vazgeçilmez aksesuarıdır. Peki, bir doğa gezisi öncesinde, çantanızı nasıl organize etmelisiniz? İşte her doğa sporcusunun bilmesi gereken altın kurallar. Sırtınızda taşıyacağınız çanta, doğada ihtiyacınız olacak her şeyi yanınıza alabilmek için tek şansınız. Dolayısıyla bu çantaları gereksiz materyalle doldurmadan çantanın hacmini efektif olarak kullanmalısınız. Çantanızda isteyebileceğiniz en son materyal ise, havadır. Hava, boş yere hacim kaplayan bir materyal olarak çantada taşıyabileceğiniz gerekli materyalin yerinden çalar. Özellikle de kıyafetlerinizi yerleştirirken, aralarında bolca hava kalır. Bu sorunu yaşamamak için kıyafetlerinizi olabildiğince küçük ve üzerine basa basa rulo yaptığınız bir forma sokarak çantanıza yerleştirmelisiniz. Bu sırada kıyafetlerin ütüsü bozulacak mı? Evet. Ama bir kar fırtınası altında çadır atmış ısınmaya çalışırken, üzerinizdeki kıyafetlerin ütülü mü ütüsüz mü göründüğü önemini kaybedecek bir kıyaslamadır. Çanta toplarken hacim her şeydir, ütü hiçbir şey. Ağır yük taşımak için tasarlanmış çantaların dikimi ve tasarımı başkadır. Bu sırt çantalarında ayrıca beli, sırtı ve omzu desteklemek için özel tasarım destekler bulunmalıdır. Ancak, ağır yük taşımanın dışında, cüzdanınızı, kimliklerinizi, çakınızı ve hızlı erişim için ihtiyacınız olan diğer küçük eşyaları taşımak için bel çantası, farklı çanta modelleriveya spor çantasıgibi çantalarla da ihtiyacınız olabilir. Çantanızı hazırlarken, su geçirme ihtimalini de göz önüne almanızı tavsiye ediyoruz. Evet, pek çok çanta su geçirmez özelliğe sahiptir ama iyi veya hasar görmüş bir fermuar dişinden, ya sökülmüş bir dikiş deliğinden çantanın içine litrelerce su dolabilir. Tam kuru elbiselere ihtiyacınız olduğu sırada, suyla dolmuş bir çantayla karşılaşmak veya elektronik cihazlarınızın suyun içinde yüzdüğünü görmek, hiç hoş olmaz. Çantanızı kapadıktan sonra üzerine toz, yağmur, kar suyu geçirmeyecek şekilde uygun bir örtü germeniz çok akıllıca olabilir. Bunu söylemeye bile gerek olmayabilir ama çoğu insan çanta hazırlamanın acelesinden bu kuralı atlayabiliyor. Sık ve acil kullanmanız gereken eşyaları, ilaçlarınızı, minik aksesuarları, şarj cihazlarınızı, çorap, eldiven gibi ihtiyaç halinde hızlı ulaşmak isteyeceğiniz malzemeler çantalarınızın kolay erişilebilir gözlerinde durmalı. Ağır yükleyeceğiniz bir çantada, yere temas edecek eşyalarınızın kırılacak eşyalar olmamasına dikkat etmelisiniz. Çantanızı tüm o ağırlığı ile yere bırakıp alırken, kırılabilir bir eşya ile çantanın dibi arasına yumuşak kıyafetlerinizi koymayı tercih etmek daha akıllıca bir karar olacaktır. Ayrıca son olarak şu önemli detayı da hatırlatalım doğa gezileriniz veya sportif faaliyetleriniz gibi, hayatınızda ihtiyaç duyduğunuz tüm ürünleri Hepsiburada. com üzerinde bulabilirsiniz. Şimdi Efsane Cuma indirimleri de yaklaşıyorken, tüm alışverişlerinizde çok daha uygun fiyatlar alabilirsiniz. Hatta hepsiburada. com'un spor ayakkabı erkek modellerini veya kadın spor ayakkabı modellerini incelemenizi mutlaka tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/cernobil-yangini-devam-ediyor-nasanin-uydusu-yangini-goruntuledi.html", "text": "Ukrayna Devler Başkanı Volodimir Zelenskiy, Çernobil yangınının tamamen söndürüldüğünü açıkladı. Ukrayna İçişleri Bakan Yardımcısı Anton Geraşçenko ise yangının bazı bölgelerde kuru ot ve çalılıklarda dumanların yükselmeye devam ettiğini belirtti. 3 Nisan'da başlayıp ormanlık bölgelere yayılan yangınla ilgili 27 yaşındaki bir erkek yangını kasten başlatmakla suçlandı ve tutuklandı. Ukrayna'nın kuzeyince süren yangın Çernobil nükleer santraline yakın mesafedeki bir alana da sıçramıştı. Greenpeace Rusya, Pazartesi günü yangının fabrikadan yalnızca bir kilometre uzakta olduğunu belirtmişti. Bölgede yangınlar yaygın olsa da Greenpeace bunun on yıldır yaşanan en kötü yangın olduğunu aktardı. Ukraynalı yetkiler, yangının terk edilmiş Çernobil nükleer santralini tehdit ettiğini belirtmişlerdi. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelensky durumu \"dikkatle izlediklerini\" belirtmiş ve \"cesaretleri\" içi acil servislere teşekkürlerini iletmişti. 1986'da Çernobil nükleer santrali, Avrupa'yı ve Türkiye'yi de etkileyen radyoaktif serpinti felaketine neden olmuştu. Çernobil ve yakınındaki Pripyat kasabası, son yıllarda çokça turist çekiyor fakat Çernobil nükleer santrali felaketi yaşandığından bu zamana terk edilmiş durumda. Ukraynalı yetkiler Salı günü yaptıkları açıklamada, yüzlerce acil durum çalışanının alevleri söndürmek için uçaklar ve helikopterler kullandıklarını, Çernobil nükleer santralinin etrafındaki ormanlık bölgelere sızan yangının söndürüldüğünü belirttiler. Çevre aktivistleri ise Pazartesi günü 1986'da dünyanın en kötü nükleer felaketinin yaşandığı santralin yakınında bulunan yangının radyasyon riski oluşturduğu konusunda uyarıda bulundular. Facebook'ta yazan Çernobil tur operatörü Yaroslav Yemelianenko, yangının \"tüm Çernobil bölgesinde en yüksek derecede aktif radyasyon atığının bulunduğu\" Pripyat şehrine iki kilometre uzaklıktaki mesafeye ulaştığını yazmış ve durumun kritik olduğunu belirtmişti. Ancak Ukraynalı yetkiler Salı günü yaptıkları açıklamada radyasyon seviyelerinin genel olarak normal sınırlar içinde kaldığını ve ek önlemin gerekmediğini belirtmişlerdi. İçişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada \"Açık ateş yok. Ancak orman zeminde hafif bir için için yanma mevcut\" dedi. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskiy, konuyla ilgili şeffaflık sözü verdi, \"Toplum gerçeği bilmeli ve güvende olmalı\" dedi. NASA'nın Aqua uydusu, 8 ve 9 Nisan tarihlerinde bölgedeki aktif yangınları ve dev dumanları gösteren görüntüler yakaladı. Paylaşılan görüntüler endişe verici bir resim çiziyor. Orman yangınları yeterince kötü fakat bölgedeki yangınlar üzerine yapılan bir araştırma, dumanın bölge sınırlarının çok ötesine radyoaktif parçacıkları taşıyabildiği bulgusuna ulaştı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/cocuklari-dogayla-tanistirma-zamani-geldi.html", "text": "Hem eğitime yaz tatili arası gelmiş hem de pandemi kısıtlamaları ortadan kalkmışken, çocuklarımızı doğayla tanıştırmanın zamanı geldi. İşte, çocuklarla yapılacak geziler tavsiyelerimiz. Çocukları şehirlerin konforlu güvenliğinden çıkarıp doğayla tanıştırmak aynı zamanda önemli risklere karşı dikkatlice planlama yapmak, ön görülü olmak ve çocukların beklenmedik risklere karşı güvenliğini kapsamlıca planlamayı gerektiriyor. Bir yetişkin için çok daha büyük risk taşımayan bir dere geçişi, hafif kilosu, daha kısa boyu ve sırtındaki çantayla denge bulmakta zorlanan yapısıyla çocuklar için ani riskler yaratabilir, dengesini kaybedip suya düşen çocuğun azıcık akıntıda bile kolayca sürüklenip daha derin sulara veya azgın akıntılara çekilmesi mümkün olabilir. Bu tür riskleri ön görerek her önlemi almak durumundasınız. Yetişkinlerin kolayca yüklenebildikleri sırt çantalarını taşımak, zor parkurlarda dengelerini sağlamaları, zor durumlarda refleks gösterebilmeleri, çocuklar için henüz mümkün olmayan bir performanstır. Onlardan benzer bir performans beklemek büyük hata olur. Okula giderken defter, kitap, kalemlik yüklü okul çantası ve yanında da beslenme çantası taşımakla, kayaların, derelerin arasında sırt çantası taşımak aynı şey değil ve bu yükler çocukların dengesini kaybetmesi, düşmesi, yaralanması için risk oluşturur. O nedenle, çocukların hareket kabiliyetini kısıtlamadan ne kadar yük taşıyabileceğini iyi belirlemelisiniz. Bir yetişkinin doğa gezileri ya da bir kamp sırasında kendini koruma iç güdüsü zirveye çıkarken, çocuklar tehlikelerin farkında olmayacaktır. Çocuğu kamp çadırının içinde beş dakika yalnız bırakıp yakacak odun aramaya gittiğinizde, çocuğun çadırın içinde büyük risk oluşturacak şekilde kamp ocağını yakmaya çalışması, kamp tüpündeki gaz kaçağını fark etmemesi, çadırın alev alması, eğlenmek için koşup zıplarken düşüp başını çarpma riskleri... Çocuklar riskleri analiz edebilecek olgunlukta olamayacağından temel motivasyonları olan eğlenmek, oynamak, acil ihtiyaçlarını gidermek için hareket ederken, beklenmedik risklerin gerçekleşmesine neden olabilirler. Çocukların kamp alanında ilgilerini çekecek etkinlikler düzenleyin ve onlara da bu konuda görevler verin. Örneğin, kamp ateşi başında mısır patlatmak ve ardından lezzetli mısırları yerken, ateş başında öyküler dinlemek küçük çocukları çok mutlu edebilir. Bu sırada, ateş için küçük çıra parçaları toplamak ya da mısırı patlatmak için tencereyi sallamak ya da patlamış mısırları herkesin tabaklarına dökmek gibi küçük görevler çocukların kampta sorumluluk alması ve yaptıkları işe odaklanmaları için güzel çözümlerdir. Doğanın, çöp atılacak bir alan olmadığını küçük yaşta öğrenmeleri için çöplerin doğru şekilde biriktirilip ardından sizinle beraber kamp alanından uzaklaştırılması gerektiğini öğrenmeleri de çok önemli. Kampta veya gezi sırasında doğada gördüğünüz çöpleri toplamanız onlar için ömür boyu unutulmayacak çevreci bilincin oluşmasına katkı sağlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/covid-19-salgini-kronolojisi.html", "text": "Tayland Kraliyet Ordusu askerleri, metalik pırıltılı koruyucu tulumları ve maskelerinin içinde, Bangkok'u gerçeküstü bir görünüme bürüyor. Bu atmosferi yaratan Covid-19, o günlerde saman alevi gibi dünyaya yayılıyor. Dünyadan karantina, kısıtlama kararları peşi sıra gelirken, askerler de bu gözle görülmez düşmana karşı sahaya çıkıyor. Yeni silahları ise hidrojen peroksit ve amonyak tuzları ile yapılan dezenfektanlar. 19 Mart 2020, Rambuttri Caddesi, Bangkok-Tayland. Çin, Vuhan'da 41 kişide zatürre benzeri bir hastalık olduğunu duyurdu. ABD, virüsün Vuhan'daki bir deniz ürünleri pazarından yayılabileceğini açıkladı. Dünya Sağlık Örgütü Çin'e seyahatleri durdurmaya gerek olmadığını bildirdi. Çin'de ilk ölüm gerçekleşti. İlk kurban, 61 yaşındaydı. Tayland, ülkeye giren bir Çinli kadında koronavirüs saptadı. Vuhan'da yönetim kentlilerin geleneksel yıllık yemeğe katılmalarına ses çıkarmadı. DSÖ, salgının uluslararası planda acil durum ilan edecek noktada olmadığını duyurdu. Avrupa'da ilk iki vaka Fransa'da görüldü. DSÖ küresel planda acil durum çağrısı yaptı. Çin dışındaki ilk ölüm Filipinler'de gerçekleşti. Türkiye, Çin ile karşılıklı uçuşları durdurdu. Çin'de salgını ilk haber veren hekimlerden Dr. Li Venliang hastalığa yenik düştü. Bugüne dek bin 115 kişinin ölümüne neden olan hastalığa Covid-19 adı verildi. Gelecekte, koronavirüs salgınını anlatmaya nereden başlayacağız? \"Her şey Vuhan'da, bir hayvan pazarında başladı\" cümlesiyle mi? Yoksa daha geriye mi gideceğiz? Şimdilik bu soruların cevaplarını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Covid- 19'un ilk kez bu şehirdeki Huanan pazarında tespit edildiği. Asya ülkelerinde yaygın olan bu pazarlarda halk, uygun fiyata taze et, balık, meyve-sebze bulabiliyor. Bu pazarları dünya kamuoyu nezdinde hedef tahtası haline getiren ise canlı hayvan bölümleri. Buralarda illegal satılabilen egzotik türler, bu yasal pazarların \"gri bölge\"leri. Salgının ardından Çin, vahşi hayvan ticaretini yasakladı ve bu pazarları geçici süre kapattı. Bu kare ise pazarların yeniden açıldığı dönemde, Vuhan'da çekildi. O gün itibarıyla, Huanan pazarı kapalı tutuluyordu. 15 Nisan 2020, Baishazhou pazarı, Vuhan-Çin. Afrika kıtasında ilk vaka Mısır'da görüldü. İtalya'da Atalanta- Valencia UEFA CL maçı için Milano'ya 40 bin Atalanta taraftarının gelmesi, virüsün ülkede yayılmasını tetikledi. Türkiye'nin komşusu İran'dan iki ölüm haberi geldi. Türkiye'nin diğer komşusu Yunanistan'da ilk vaka görüldü. Japonya'da Covid-19 hastalığını yenen bir kadının yeni yapılan testi pozitif çıktı. ABD'de ilk ölüm gerçekleşti Türkiye, İtalya, Irak ve Güney Kore uçuşlarını yasakladı. Türkiye'de umreden dönen ilk kafileler havaalanında sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra, 14 gün izole olmaları söylenip evlerine gönderildi. İngiltere'de Başbakan Boris Johnson, uyarılara rağmen bir TV programında konukların elini sıktı. Bir hafta sonra \"sürü bağışıklığı\" uyguladıklarını açıkladı. İngiltere, İsviçre ve Hollanda'da ilk ölümler kayda geçti. Gazze Şeridi... Kördüğüm olmuş siyasal sorunların göbeğindeki bu coğrafyaya, bir \"kötü karakter\" daha eklendi. Yeni koronavirüs, Gazze'ye girdi, ama dışarı yayılmasına ihtimal verilmiyor. Çünkü Gazzeliler yıllardır İsrail ve Mısır ablukası altında, yani bir tür karantinada yaşıyorlar. Yokluk içindeki bu bölgede insanı hayatta tutan, umut olmalı. Belki de böylesi bir mizah duygusu. Gazzeli bir adam, kız kardeşinin diktiği koronavirüs kostümüyle sokakta bir çocukla oynuyor. Küçük kız, bu yeni oyun arkadaşına şüpheli bir bakış atıyor: Kaçmalı mı, kalmalı mı? Bugün itibarıyla, gelir durumu fark etmeksizin, dünya çocuklarının çoğu kısıtlama ve karantina bölgelerinde yaşıyor. 20 Nisan 2020, Gazze Şeridi-Filistin. Latin Amerika'da ilk ölüm Arjantin'de gerçekleşti. Ölü sayısı 463'e yükselen İtalya'da ülkenin tamamı karantina altına alındı. Türkiye'de ilk koronavirüs vakası açıklandı DSÖ küresel salgın ilan etti. Türkiye'de spor karşılaşmalarının 30 Nisan'a kadar seyircisiz oynanması kararlaştırıldı, dokuz ülkeyle uçuşlar durduruldu. DSÖ salgının merkezinin Avrupa olduğunu duyurdu. Türkiye'de pavyon, diskotek, bar, gece kulüplerinin faaliyetleri durduruldu. Karar kapsamı dar bulundu. Türkiye'de okullar bir hafta, üniversiteler üç hafta tatil edildi Avrupa Birliği'nde sınırlar üçüncü ülke yurttaşlarına kapatıldı. Türkiye'de üniversitelerin 23 Mart'ta uzaktan öğretime başlayacağı duyuruldu. İtalya toplam ölü sayısında Çin'i geride bıraktı Türkiye'de etkinlikler 30 Nisan'a kadar ertelendi. Amazonlar'ın en büyük kenti Manaus... Mezar yerlerini işaretleyen haçların sayısı her geçen gün artıyor. Şehrin insanları, son bir kez sarılıp öpemedikleri yakınlarını uğurlamaya hazırlanıyor. Salgın, cangıl örtüsünün iç kesimlerine kadar ilerlemiş durumda, ama bazı soru işaretleriyle beraber. Manaus yakınlarındaki Yanomami köyünde yaşamını yitiren 15 yaşındaki yerli çocuğun virüsü nasıl kaptığı bilinmiyor örneğin. Çünkü Yanomami ormanın içinde, izole bir köy. Parmaklar, bu topraklarda yasadışı faaliyet gösteren madencileri işaret ediyor. 22 Nisan 2020, Manaus, Amazon Ormanları-Brezilya. Türkiye'de tüm özel ve vakıf hastaneleri pandemi hastanesi ilan edildi. Türkiye'de 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olanların sokağa çıkması yasaklandı. Toplu asker uğurlama törenleri durduruldu. Bahçe, park ve mesire alanlarında piknik yasağı getirildi. Türkiye'de okullarda uzaktan eğitime başlanacağı açıklandı. Kamuda da uzaktan/dönüşümlü çalışma başlatıldı. Tokyo Olimpiyat Oyunları ertelendi Türkiye'de şehir içi ve şehirler arası toplu taşıma araçlarına yüzde elli kapasite sınırı getirildi. Türkiye'de okullar 30 Nisan'a kadar tatil edildi. ABD, en çok vaka görülen ülke oldu. İtalya'da bir günde 969 kişi yaşamını kaybetti, ülke vaka sayısında Çin'i geride bıraktı. İtalya'da toplam ölü sayısı 10 bini geçti. Toplam ölü sayısı 4 binin üzerine çıkan ABD Çin'i geride bıraktı. Birleşmiş Milletler, salgının II. Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en büyük kriz olduğunu söyledi Türkiye'de hastalığın tüm şehirlere yayıldığı açıklandı. Türkiye'de, 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getirilmesinden birkaç gün sonrası... İstanbul'un en canlı noktalarından Kadıköy kalabalığının yerinde yeller esiyor. Dış dünya ile buluşmak için pencere önlerine rağbet her zamankinden fazla. Balkonu ve terası olanlar ise şanslı. Çünkü evlerin bu bölümleri artık egzersiz, kitap okuma, güneşlenme, komşularla sohbet, saç kesimi, sosyal medya çekimleri ve hatta mini konserler için bile kullanılıyor. Kadıköy'deki de böyle bir an: Müzisyen Alper Kalaycıoğlu ve ev arkadaşı Hakan Kaya mahalle sakinleri ve sosyal medya takipçilerine zor günlerde soluk aldırıyor. 8 Nisan, Kadıköy-İstanbul. Dünyadaki toplam vaka sayısı 1 milyonu geçti. Türkiye'de 20 yaşın altındakilerin sokağa çıkması yasaklandı Toplu taşıma araçlarında, pazar yeri ve marketlerde maske takma zorunluluğu getirildi. İngiltere'de Covid-19 hastası olduğu açıklanan Başbakan Boris Johnson yoğun bakıma kaldırıldı ABD'de insandan hayvana geçen ilk vaka New York'ta saptandı. Salgının başladığı Vuhan'da karantina sona erdi. Salgın Amazonlar'da izole biçimde yaşayan Yanomami kabilesine ulaştı. Türkiye'de gece yarısına birkaç saat kala 31 şehirde iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi, halk alışveriş için panik halinde sokağa çıktı. ABD, 2 binden fazla ölümle bir günde en fazla ölüm rapor eden ülke oldu. Toplam ölü sayısında da 20 bini aşarak, küresel listede birinci ülke konumuna geldi. Türkiye'de 31 ilde iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Karar 23 Nisan'da tekrar edilip, dört güne çıkarıldı. Türkiye'de yaklaşık 90 bin hükümlü ve tutuklu serbest bırakıldı Tüm dünyada vaka sayısı 2 milyonu geçti. Türkiye dünyada en çok hastalık vakasının görüldüğü yedinci, en çok ölümün gerçekleştiği 12'nci ülke konumunda. 200 binin üzerinde vefat. Ölü sayısı 20 bini aşan beş ülke var: ABD, , İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/covid-19-sonrasi-turizm.html", "text": "Çin'in Vuhan kentinde ilk vakaların görüldüğü daha sonra global çapta etkilerini gösteren koronavirüs salgını halk sağlığı için ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor. Hastalığın olumsuz etkilerini ortadan kaldırabilecek bir ilaç ya da aşı geliştirilemediği için sosyal mesafe olası bulaşılara karşı alınabilecek en güçlü tedbir olarak yerini koruyor. COVID-19 pandemisi ile kişilerin daha önce deneyimlemedikleri karantina ve sosyal izolasyon gibi kısıtlayıcı yöntemler dünyanın dört bir yanında hala uygulanıyor. Bununla birlikte, bu önlemler hem makro ekonomileri hem de hane halkının ekonomilerini ciddi şekilde etkiledi. Kritik öneme sahip mal ve hizmetlerin üretimi ve teslimatına ağırlık verilirken kimi ekonomik ve beşeri faaliyetlerde azalma ya da tamamen durma gözlendi. Hükümetler, COVID-19'un halk sağlığı için oluşturduğu tehdidi azaltabilmek ve kontrol altına almak için aldıkları sert önlemleri kontrollü olarak gevşetmeye başlasa da kişiler kendi iradeleri ile karantina dönemindeki alışkanlıklarını uzun dönemler sürdürebilir. Bu süreçte hem işletmeler hem de bireyler dünyadaki gelişmeleri ilgiyle takip etmekte ve yeni keşifler yapmakta hiç olmadığı kadar heveskar. İşletmeler de pandemi ile birlikte ülke içindeki azalan pazar paylarını artırabilmek için dünyanın birçok ülkesindeki farklı dilleri konuşan insanlara ulaşmaya çalışıyor. Turizm konusunda pandemiyle önemli mücadele veren Türkiye'de son dönemde HotelRunner ile yaptığı işbirliği ile de destek veren Protranslate tercüme, 60'tan fazla dilde gerek yurt içindeki gerekse yurt dışındaki turizm alanındaki çözüm ortaklarına bu konuda profesyonel bir hizmet sağlayarak turizm işletmelerinin web sitelerinin, uygulamalarının ve gerekli dokümanlarının hedef dillere tercümesi konusunda destek veriyor. Yurtdışı uçuşlara izin verilmesi konusunda heyecanla turizm faaliyetlerini arttırmayı bekleyen işletmeler, çoklu dil opsiyonlarıyla sezona yabancı turist açısından geç de olsa hızlı bir giriş yapmayı umut ediyor. Koronavirüs pandemisinin kısmen kontrol altına alınması ve global şokun etkilerinin azalması ile birlikte dünya genelindeki birçok devlet gerekli tedbirlerin alınması ve kontrollerin sürekli olarak yapılması koşulu ile seyahat kısıtlamalarını kademeli olarak kaldırmaya başladı. İşletmelere ve kişilere yol gösterici yönergeler ve öneriler de kamuoyu ile paylaşılıyor. Bireylerin aylarca sosyal izolasyonda kalmaları ve yaz mevsiminin etkilerini göstermeye başlaması sonrası seyahat etmek hiç olmadığı kadar cezbedici bir etkinlik olarak yerini koruyor. Pandemi sonrası turizm faaliyetlerinin kademeli olarak başlatılması tüm dünyanın gündeminde yerini koruyor. Hem konukların hem de hizmet verenlerin sağlığını korumak için oteller ve diğer konaklama yerleri önleyici ve koruyucu çalışmalarını sürdürüyor. Hükümetler birtakım protokoller geliştirerek kriterleri sağlayan işletmelere sertifikalar veriyor. Gezginler şimdiden gerek yurt içi gerek yurt dışındaki seyahatleri için rotalarını hazırlaya başlamış durumda. Şehirler arası seyahat yasaklarının gevşetilmesi, sosyal mesafe bilincinin toplumun genelinde uygulanmaya başlaması ile birlikte 2020 yazı hem işletmeler hem gezi planları yapan için heyecan ile bekleniyor. COVID-19 salgınının etkilerinin tüm dünyada hissedildiği ilk dönemlerde, birçok ülke koronavirüsün yayılmasını azaltmak amacıyla ülkelere giriş ve çıkışlarla birlikte vize ve çalışma izinlerinin verilmesi gibi günlük hayatın rutini olan uygulamaları askıya almıştı. Kontrollü normalleşme süreçlerine başlayan ülkeler bu kısıtlamaların gevşetilmesi ile birlikte vize işlemleri için online mülakat alt yapılarını hazırlamış durumda. Pandemi sonrası değişen alışveriş, beslenme gibi tüketici alışkanlıkların turizmdeki rutinlerde de kimi değişikliklere yol açacağı ön görülüyor. Koronavirüs pandemisi nedeniyle seyahat planlarını ertelemek ya da iptal etmek zorunda kalan gezginlerin oluşturacakları yeni rotalar, tercih edecekleri ulaşım araçları, konaklama tercihi eğilimleri de işletmeler için merak konusu. Turizmde toparlanma beklentileri ülkeler ve işletmeler için de yeni stratejiler oluşturmak adına bir fırsat yaratıyor. Global ve bölgesel gelişmeleri göz önünde bulundurarak pandemi sonrası fırsatlar için kriz yönetimi ve normalleşme planları yapmak bölgesel ve yerel rakiplerine göre avantaj sağlayacaktır. Mart ortalarında etkilerinin tüm dünyada görülmesi ile bahar aylarını evlerinde geçiren kişiler için yeni normalleşme sonrası yaz ayları ümit vadediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/daha-keyifli-ve-sorunsuz-bir-kamp-icin-bu-5-detaya-dikkat.html", "text": "Kamp yapmak çok keyifli bir aktivitedir. Ancak daha keyifli ve konforlu bir kamp deneyimi için bazı detaylara da dikkat etmek gerekir. Kamp yapmak için doğru yeri seçmek önemlidir. İhtiyaçlarınıza uygun bir kamp alanı seçin. Tuvalet, su kaynağı ve yangın yeri gibi olanakların yanı sıra hava durumunu da dikkate alın. Sürpriz bir selle karşılaşmak istemezsiniz. Ayrıca çadırınızı kuracağınız alanın kaya düşmelerine, heyelana karşı güvenli olduğundan da emin olun. Çadırınız kamp deneyiminizin en önemli unsurlarından biridir. Konforlu ve dayanıklı bir çadır seçin. Ayrıca, çadırınızın boyutunu ihtiyaçlarınıza uygun olarak seçin. Bir iki kişilik çadır yerine daha büyük bir çadır seçmek, kamp alanında daha fazla alanınızın olmasını sağlayacaktır. Uyku tulumu seçimi de kamp deneyiminiz için çok önemlidir. Konforlu ve ısınmanızı sağlayacak bir uyku tulumu seçin. Hava sıcaklığına göre uygun tulumu seçmek, rahat bir uyku çekmenizi sağlayacaktır. Kamp yaparken yeterli yiyecek ve su getirmek çok önemlidir. İhtiyaçlarınızı belirleyin ve yeterli miktarda yiyecek ve su getirin. Ayrıca, yiyecekleri saklamak için uygun bir kamp buzdolabı veya soğutucu getirmek, yiyeceklerinizin taze kalmasını sağlayacaktır. Kamp yaparken sadece doğa ile baş başa kalmak değil, aynı zamanda eğlenceli aktiviteler de planlayabilirsiniz. Bisiklet, yürüyüş, balık tutma, kamp ateşi etrafında şarkı söyleme gibi aktiviteler, kamp deneyiminizi daha keyifli hale getirecektir. Bunları önceden planlamak, kamp deneyiminizin daha keyifli geçmesine yardımcı olacaktır. Doğa sporları ve kampçılık hakkında ihtiyacınız olan her ürünü zengin seçeneklerle Hepsiburada. com üzerinde bulabileceğinizi da hatırlatalım. Ayrıca hazır Hepsiburada. com'u ziyaret ederken, kampta okumak için kitap da seçebilirsiniz. Doğan Cüceloğlu kitapları veya bireysel gelişim kitapları, kamptaki dinlenme zamanlarında çok keyifli okumalar sunabilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/denizlideki-hierapolis-su-yolundaki-karahayit-kabartmasi-bulunsun-cagrisi.html", "text": "Denizli'de Karahayıt-Hierapolis su yolu üzerinde yer alan Karahayıt Kabartması defineciler tarafından 2007 yılında çalındı. Roma dönemine ait Karahayıt Kabartması'nda Efes Artemiz Kült Heykeli, Apollon Kitharodos ve Dianysos tokalaşması yer alıyordu. Roma dönemine ait Karahayıt Kabartması defineciler tarafından çalındı. Karahayıt Kabartması, Denizli'deki Karahayıt-Hierapolis su yolu üzerinde yer alıyordu. 60 cm yükseklik ve 97 cm genişliğe sahip kabartma figürün çalındığı Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları Genel Müdürlüğü Denizli Müze Müdürlüğü tarafından belgelenmiş ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü sayfasında yayımlanmıştı. Karahayıt Kabartması üzerinde üç figür yer alıyordu. Sağda Efes Artemis Kült Heykeli, Solunda Apollon Kitharodos ve Dianysos Tokalaşması betimleniyordu. Yüzeysel olarak işlenen kabartma figürlerinin yüz, elbise ve tokalaşan elleri aşınmış durumda olarak belgelenmişti."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/deprem-cantasi-hazirlamanin-puf-noktasi.html", "text": "İzmir depremi bir kez daha gösterdi ki, her depremden sonra deprem şokunu kolayca atlatıyor ve hızla normal hayatımıza dönüyoruz. Deprem ülkesinde yaşamanın gerçeğini kolayca unutuyoruz. Oysa, bütün ülkeyi doğudan batıya, kuzeyden güneye boydan boya geçen dünyanın en tehlikeli fay hatlarının üzerinde yaşıyoruz ve yaşadığımız binaya güvensek bile, deprem sonrasında yaşanacak panik döneminde, bizi birkaç gün idare edebilecek kapasitede bir deprem çantamızın hazır olması gerekiyor. Peki o deprem çantası nasıl hazırlanır. İşte püf noktası. Deprem çantası hazırlamak deyince, herkesin ilk aklına gelen detay, çantanın içine birkaç gün kullanmak için temiz çamaşırlar, sıcak tutacak giysiler, biraz temiz su ve bozulmayacak birkaç pratik gıda maddesi geliyor. Ayrıca, enkaz altında kalma durumuna karşı ünlü düdüğümüzü de unutmayalım. Ancak çanta meselesi böyle anlatıldığı kadar kolay bir iş değil. Öncelikle, şunu hatırlatalım. Kıyafetleriniz, uyku tulumu ve battaniye gibi sıcak tutacak ürünler, katlanıp çantaya yerleştirildiğinde, içinde çok fazla hava barındırır ve siz farkında olmadan, hızla alıp evden kaçacağınız değerli çantanızın sınırlı hacminde, çok gereksiz şekilde, hava taşırsınız. Bu nedenle, tüm kıyafetlerinizi ve kumaş ürünleri, çantaya yerleştirirken, çok sıkı bir şekilde, bastıra bastıra rulo yaparak, içindeki havayı dışarı çıkarmanızı tavsiye ederiz. Hatta, eğer mümkünse, böyle bir imkanınız varsa, kıyafetlerinizi ve battaniyeleri, vakumlu torbalara koyarak içindeki havayı elektrik süpürgesi ile dışarı alabilirsiniz. Böylece vakumlanmış torbalar içinde son derece az yer kaplayacaklardır. Kumaş ürünlerin dışında kalan diğer malzemeler, size sıkıntı oluşturabilecek asıl detaylar olacaktır. İlk yardım seti, pilli bir ışık kaynağı, pilli bir radyo, yedek piller, konserve yiyecekler, fındık, fıstık, bisküvi gibi uzun süre bozulmayacak hazır gıda maddeleri ile birkaç litre suyu da çantaya yerleştirmek durumunda olduğunuzu unutmayın. Tüm bunların rahat rahat sığması için, en az 45-60 litre arası bir çantaya ihtiyacınız olacağını hatırlatalım. Ailenizin büyüklüğüne göre bu miktar değişebileceği gibi, eğer oturduğunuz binaya çok güvenmiyorsanız, deprem sırasında aileniz için belirlediğiniz, hayat üçgeni bölgesine de bu çantalardan bir iki adet bırakmanız ve büyük sallantı ve olası bir çökme durumunda, çantanın kayıp gitmesi gibi olasılığa karşı çantayı sabitlemeniz, belki doğru bir karar olabilir. Son olarak çantanızda bulunması gereken bir diğer unsur da, az hasarlı ama sağı solu kapanmış, kapıları açılmayan bir binadan çıkabilmek için çekiç gibi birkaç yardımcı alet olacaktır. Elbette kimsenin bu tür felaketlerde zarar görmemesini diliyoruz. Ancak, deprem ülkemizin acı bir gerçeği ve biz önlemlerimizi en üst seviyede almış olalım ki, en kötü olasılığın gerçekleşmesi halinde kendimizi ve sevdiklerimizi kurtarabilecek, hayatta tutacak imkanlar da elimizin altında olsun."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/distopyanin-adi-covid-19-albert-camusnun-vebasindan-corona-viruse.html", "text": "Bomboş metrolar, maskeli insanlar, sokaklarda sağlık kontrolleri... Koronavirüsün görüldüğü ülkelerde manzara bilimkurgu filmlerini andırıyor. Ödüllü fotoğrafçı Kevin Frayer'ın Pekin kareleri eşliğinde salgına mercek tuttuk. \"Bu hikayeye konu olan olaylar 194..'da Oran'da geçti. Genel kanıya göre, benzeri her zaman görülebilecek çeşitten olmayan bu olaylar, kendilerine uygun bir yer bulmuş da sayılmazlardı.\" Albert Camus 1947 yılında yayımlanan Veba adlı distopik romanına bu cümlelerle başlamıştı. İki şey yapmıştı Camus bu romanında. Natüralist bir anlatımla Oran'da çıkan veba salgınını anlatmıştı. Hızlıca yayılan ve gittikçe çok sayıda kurban alan salgına karşı insanlar çaresizdirler ve doktorlar bir ilaç bulamamışlardır. Diğer taraftan da satır altı okumalar üzerinden Camus dünyadaki kötülüğü anlatmıştı. Salgının insanların nasıl maskesini düşürüp onların gerçek yüzünü göstermişti bize. 2020'de Albert Camus yok. Veba yok. Sadece tek bir şehirde etkili olan bir salgın da yok. Ne var peki? İlk kez Çin'de, Wuhan'da görülen bir virüs var. Hayvanlardan hayvanlara geçen korona ailesine mensup bir virüs bu. 2019'un son günlerinde ortaya çıktı ve Atlas'ın baskıya girdiği zaman dilimine kadar 115 ülkede yaklaşık 119 bin kişide görüldü, bunlardan 4 bin 359'unun canını aldı. Bu virüs nedeniyle panik butonuna basmak için yeterli nedenler var. İşte birkaç neden: İnsanlarda yüksek ateş, kusma ve öksürüğe yol açan virüse karşı etkili bir ilaç henüz yok; virüse karşı geliştirilmeye çalışılan aşı en erken 6 ila 12 ay içinde üretilebilecek. Artı; salgının görüldüğü ülkelerden birisi olan Singapur'da karantinaya alınan hastaların virüsü Çin'den kapmadıkları biliniyor. Yani virüs tüm dünyaya Çin'den yayılmış değil. Bu da virüsün enterne edilmesini güçleştiren bir olgu. Bu noktada bir analiz yapmak gerekirse dört noktanın altını çizmek gerekiyor: İlki Çin'in otoriter bir sisteme sahip olması her ne kadar ilk günlerde salgının gizlenmesine yol açtıysa da, aynı otoriter yapı virüsün ülkede çapında büyük ölçüde enterne edilmesine yol açtı. Bu, hem görülen vaka, hem de ölü sayısındaki artışın yavaşlamasına anlamına geliyor. Öyle ki, Çin'de virüs nedeniyle ölenler, çok değil birkaç hafta önce üç basamaklı sayılarla ifade edilirken, şimdilerde ölü sayısı çift haneli sayılara düştü. Bu çerçevede ölü sayısındaki artışın daha da düşeceği öngörülüyor. İkinci nokta; virüs konusunda asıl korkulması gereken şey salgının sağlık sistemi iyi olmayan ülkelerde yayılma riski. Örneğin Singapur, iyi bir sağlık sistemine sahip olduğu için bugüne dek virüs nedeniyle kimse hayatını kaybetmedi. Ancak aynı şeyin iyi bir sağlık sistemi bulunmayan İran, ya da çoğu Afrika ülkesi için söylemek mümkün değil. Başka bir deyişle virüs nedeniyle toplu ölümler, en çok iyi bir sağlık sistemine sahip olmayan ülkeleri tehdit ediyor. Üçüncü nokta. Çin'de 44 bin kişi üzerinde yapılan ilk araştırmanın sonuçları en büyük risk grubunu yaşlılarla hastaların oluşturduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre Covid-19 teşhisi konmuş insanların yüzde 80'i hastalığı kolayca atlatırken yaşlılar ve hastalar en büyük risk grubunu oluşturuyor. Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer bulgu ise salgının tehdit ettiği ikinci en büyük risk grubunu ise sağlık çalışanları oluşturuyor. Dördüncü nokta. Hastalık sosyal yaşamı derinden etkilediği gibi önemli organizasyonları da tehdit ediyor. Örneğin her yıl binlerce kişiyi şehre çeken Venedik Karnavalı salgın nedeniyle iptal edildi. Benzer biçimde İran, Şiilerin hac yerleri arasında bulunan Irak'taki merkezlere gidilmesini askıya aldı. Aynı şekilde bu yaz Japonya'da düzenlenecek olimpiyat oyunlarının da ertelenmesi, ya da iptal edilmesinin sürpriz olmayacağı yolunda haberler çıkmaya başladı. Salgını natüralist analiz dışında sembolik olarak okuduğumuzda ise Camus'nün Veba'da satır aralarında dile getirdiği kötülükleri bulmak mümkün. Bunlardan en çarpıcısı, Çin'de virüsü ilk kez dünyaya duyuran yurttaş gazetecilerin birer birer ortadan kaybolmaları. Örneğin virüsü ilk kez duyuranlardan yurttaş gazeteci Fang Bin'den 15 gündür haber alınamıyor. Bir giyim mağazasında satış danışmanı olan Fang Bin Wuhan Hastanesi önünde çektiği bir videoda ölülerin konulduğu ceset torbalarını göstermişti. Çin yetkilileri ise Fang Bin'i yalan haber yaymakla suçlamıştı kaybolmadan önce. Benzer biçimde virüsle ilgili ilk yayınları yapanlardan birisi olan bağımsız gazeteci Chen Quishi'nin de ortadan kaybolduğu söyleniyor. Bu noktada elbette göz doktoru Li Wenliang'ı anımsamamak olmaz. Bilindiği gibi Li Wenliang, 30 Aralık 2019'da Çin'de yaygın olarak kullanılan sosyal medya ağı WeChat üzerinden meslektaşlarını yeni bir salgın konusunda uyarmıştı. Ancak Wuhan polisi Dr. Li Wenliang'ı yalan haber yaydığı gerekçesiyle uyarmış, bu tür davranışını sürdürmesi durumunda tutuklamakla tehdit etmişti. Dr. Wenliang 11 Ocak'ta hastaneye kaldırılmış, 30 Ocak'ta ise Covid-19 nedeniyle yaşamını kaybetmişti. Dünya Sağlık Örgütü, ilk kez Çin'de görülen koronavirüs kaynaklı hastalığa, Covid-19 (2019-nCoV) adının konulduğu açıkladı. Covid-19'daki \"Co\", Corona'dan, \"vi\" virüsten, \"d\" İngilizce hastalık anlamına gelen \"disease\"in ilk harfinden, 19 ise virüsün ilk kez görüldüğü 2019'dan geliyor. Geniş bir virüs ailesinin alt türü. Hayvanlar arasında yaygın. Ancak Covid-19 da dahil, bunlardan sadece yedi tanesi insanlara bulaşabiliyor. Yakın temasın bulunduğu ortamlarda solunum yoluyla geçebiliyor. Henüz saptanamadı. Vuhan'daki canlı hayvan pazarı şu an olağan şüpheli. 1 ila 12.5 gün arasında. Ortalama kuluçka süresi ise 5-6 gün. İlk belirti yüksek ateş. Bunu öksürük takip ediyor. Yaklaşık bir hafta sonra ise nefes darlığı sorunu ortaya çıkıyor. Aşı geliştirme çalışmalarının birkaç ay içinde sonuç vermesi bekleniyor. Virüsün yayılmasını sınırlandırabilir, ancak bulaşmamasını garantilemiyor. Evet. Eşyalar üzerindeki virüsler uzun süre hayatta kalamıyor. - İÖ 429-426 Atina vebası olarak adlandırılan salgında 75 bin ila 100 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. - İS 541-542 Justianus Vebası olarak bilinen salgında Avrupa, Mısır ve Batı Asya'da tahmini 25 milyon kişi hayatını kaybetti. - 1331-1353 Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da görülen veba salgınında 70 ila 200 milyon insanın öldüğü düşünülüyor. - 1592-1593 Londra Vebası'nda 19 bin 900 kişi öldü. 1738 Büyük veba salgınında Balkanlar'da 50 bin kişi yaşamını kaybetti. - 1852-1860 Rusya'daki kolera salgınında 1 milyon kişi öldü. - 1918-1920 İspanyol nezlesi nedeniyle tüm dünyada yaşamını kaybedenlerin sayısı 100 milyonu aştı. - 2002-2004 SARS salgını Çin'de 349 kişinin yaşamına mal oldu. - 2018-2020 Ebola virüsü salgınında Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Uganda'da 2 bin 253 kişi öldü."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-haklari-devrimi.html", "text": "- HAYVANLARIN DAVA AÇMA HAKKI VAR MIDIR? - HAK ARAYIŞI DÜNYAYA YAYILIYOR - AĞAÇLARIN DAVA AÇMA HAKKI VAR MIDIR? - DOĞA ADINA BİR İLK: EKVADOR ANAYASASI - NEHİRLERE VE ORMANLARA HAKLAR - Arılar, yarasalar ve ağaçlar da şehir sakini \"kişi\" - YERLİ HALKLAR DÜNYAYI DEĞİŞTİRİYOR - OKYANUSLARA BM'DE KOLTUK VERİLEBİLİR Mİ? ABD'de bir fil, Fransa'da bir nehir, Yeni Zelanda'da bir orman, Kosta Rika'da bir arı... İnsan dışı varlıkların hakları için verilen mücadele tüm dünyaya yayılıyor. Yerli ulusların dünya görüşünden beslenen doğa hakları hareketi, hayvanları ve doğayı hukuk karşısında insan ile eşitleyerek, bu varlıklar için de \"kişi\" hakları talep ediyor. New York Eyalet Temyiz Mahkemesi 18 Mayıs 2022 günü bir \"hukuksuz tutuklama\" davasının duruşmasına başladığında, dünya medyasının gözü bu mahkeme salonuna dönecekti. Davayı ilgi odağı haline getiren ise söz konusu mağdur bireyin, Happy adında 57 yaşında bir fil olmasıydı. Happy, adına yakışır bir biyografiye sahip değil. 1970'lerin başında Tayland'taki doğal yaşam alanında diğer altı yavru fille yakalanıp 800 dolara ABD'de bir şirkete satıldı. Altı yavru içinde 70'lerin ortasından beri tutulduğu Bronx Hayvanat Bahçesi'nde hayatta kalan tek fil. 2006'da, aynada kendisini tanıyan ilk fil olarak ünlenen Happy, son 15 yıldır izole bir yaşama mahkum. Günün belli saatlerinde çıkarıldığı küçük bahçe dışında, bedeninin iki katı büyüklüğünde beton, penceresiz bir yerde tutuluyor. Bu yaşam koşullarından dolayı yıllardır ağır bir depresyon yaşıyor. Happy adına davayı açan İnsan Olmayanların Hakları Projesi avukatları, Happy'nin, kiminle olmak, ne yemek, ne zaman yemek ve nereye gitmek istediğine karar verme kapasitesi ve tercihlerine sahip akıllı bir fil olarak, haklara konu olma açısından bir \"kişi\" olduğunu, haksız yere hapsedildiğini ve ABD'de fillerin özgürce yaşadığı bir doğal koruma alanına salıverilmesi gerektiğini savunuyor. Çok sayıda felsefeci, bilimci ve hukukçu da Happy'nin kompleks psikolojik kapasitesinin onu özgürlük hakkına yetkin kıldığına ilişkin bir bilirkişi raporu hazırladı. Davalı Bronx Hayvanat Bahçesi ise, \"Happy, hukuksuz yere tutuklu bir 'kişi' olarak görülemez, çünkü bir kişi değil. İyi bir bakım gören bir fil\" savunmasını yapıyor. Onlara göre bireyleri hak sahibi yapan, moral görevlerini yerine getirebilme kapasiteleri. Davacılar bu bakış açısını, çocukları veya zihinsel engellileri de hak sahibi olmaktan çıkaran temelsiz bir savunma olarak görüyor. Hukukçu düşünür Steven Wise liderliğinde 2007 yılında kurulan NhRP, goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile fil, yunus ve balinaların öz farkındalık sahibi otonom hayvanlar olduğunun ispatlandığına dikkat çekerek, hukuk karşısında \"mülk\" değil, \"kişi\" olarak tanınmaları gerektiğini savunan, kar amacı gütmeyen bir organizasyon. \"Kişi\" statüsü kazanmalarıyla, bu hayvanların bedensel özgürlük ve bedensel bütünlük hakları koruma altına alınmış olacak. NhRP'ın mücadelesinin hukuksal hareket noktası, 18'inci yüzyıldan Somerset v. Stewart başlıklı dava. 1772 yılında Londra'da görülen davada, James Somerset adlı kölenin yargılanmadan hapsedilmeme hakkına sahip olduğuna karar verilince, köleler ilk kez hukuken \"mülk\" değil, \"kişi\" olarak görülmüş oldu. Wise aradaki nüansı, \"Bu hayvanlara insan hakları tanınmasını istemiyoruz. Bunlara, bilim insanlarının onlara atfettiği farkındalık düzeyleriyle orantılı hukuksal haklarının tanınmasını talep ediyoruz. Böylece, şempanzeler şempanze haklarına, filler fil haklarına, balinalar da balina haklarına sahip olacak\" sözleriyle açıklıyor. Happy davası bir ilk değil. Brezilya'da 2006 yılında Suiça adlı şempanze adına dava açıldığında, yargıç Edmundo da Cruz \"şempanzenin davaya ehil olduğu\"na hükmetmiş ve Suiça tarihte, bir mahkemenin \"kişi\" olduğunu kabul ettiği ilk insan dışı canlı olmuştu. 2013 yılında Hindistan, yunus ve balinaları \"insan dışı kişi\" olarak niteleyerek, yakalanmalarını ve kapalı havuzlara kapatılmalarını yasakladı. 2015'te Arjantin'de bir mahkeme, 31 yaşındaki Sandra adlı orangutanın hukuksal anlamda \"hayvan\" olmadığına ve \"insan dışı kişi\" olduğuna hükmederek özgürleşmesinin yolunu açtı. 2016 yılında başka bir Arjantin yargıcı da, Cecilia adlı şempanze adına açılan davada, \"Cecilia bir 'şey' değil, 'hak sahibi bir canlı birey'. Medeni Kanun ile koruma altına alınmış insan haklarından söz etmiyoruz. Türünün kendi haklarından, yani doğal gelişme hakkı ve kendi habitatında yaşama hakkından bahsediyoruz\" diyerek şempanzenin özgür bir koruma alanına tahliyesine karar verdi. ABD'de de birçok eyalet, yasaları değiştirerek, boşanma durumunda evcil hayvanların kimde kalacağını bir velayet konusu haline getiriyor. 2020 yılında da Pakistan'da İslamabad Yüksek Mahkemesi, \"dünyanın en yalnız fili\" olarak bilinen Kaavan'ın \"kişi\" olduğuna hükmederek, hayvanat bahçesinden özgürce yaşayacağı koruma alanına transferine karar verdi. Başyargıç Athar Minallah, hayvanlara bu yeni bakışın okullarda öğretilmesi gerektiğini savunacaktı. Bu, bir yönüyle modern dünyanın hayvanlara bakışının son 400 yılda geldiği noktayı yansıtıyor. Rene Descartes, 1630'lu yıllarda hayvanları ruhu, aklı ve özgür iradesi olmayan makineler gibi niteleyecekti. Bu bakış açısı sonraki yüzyılda Voltaire ve Jeremy Bentham gibi düşünürlerce ağır şekilde eleştirildi. Bentham'ın görüşleri, ırkçılık ile aynı olumsuz anlamda \"türcülük\" tabirinin doğmasına neden oldu. Hayvanlara Dekartçı bakışın yok olmasında en ölümcül darbe ise, Darwin'in türün sabit bir nitelik değil, bir süreç olduğunu gösteren teorisiyle gelecekti. İnsanların özel bir statüsü ve farklı bir kaynağı yoktu. İnsan da hayvan ailesinin bir üyesiydi. New York Eyalet Yüksek Mahkemesi, 14 Haziran 2022 günü ikiye karşı beş oyla Happy'nin \"kişi\" olmadığına, yargısız tutuklanmama hakkının insan dışı hayvanlara uygulanamayacağına hükmetti. Ancak NhRP, muhalif iki oyun umut verdiğine dikkat çekiyor. Yargıç Jenny Rivera muhalif oyunda, \"Happy'nin tutukluluğu uygar toplum idealine bir hakaret. Tutuklu kaldığı her gün, biz insanlar da küçüleceğiz\" derken, yargıç Rowan Wilson da \"Çoğunluk 'hayvanlar hak sahibi olamaz' dediğinde, bu yanıt, insanlığın şefkat, anlama ve empati kapasitesini inkar edip aşağılaması yönüyle de endişe verici\" diye yazıyordu. Fil Happy davası tekil bir dava değil. Genel olarak insanın doğadaki özgünlüğü ve hiyerarşik üstünlüğü üzerine kurulmuş modern etik, hukuk ve politika sistemlerinde yaşanmakta olan sessiz devrimin küçük bir yansıması. İşte Stone, 1972 yılında Güney California Hukuk Dergisi'nde \"Ağaçların Dava Açma Hakkı Olmalı mı?\" başlıklı makalesi ile bu soruya bir yanıt veriyordu. \"Çok ciddi olarak, ormanlara, okyanuslara, nehirlere, çevrede 'doğal obje' diye anılan diğerlerine ve elbette doğanın bütününe yasal kişi hakları tanımayı öneriyorum\" diye yazıyordu Stone. Duyan herkesin başlangıçta yadırgayacağı bir öneride bulunduğunun farkındaydı. Ama bütün haklar ilk dile getirildiklerinde yadırganmıyor muydu zaten? Örneğin, Roma hukukunda çocuk \"kişi\" değil, babanın \"mülk\"üydü. O çağda çocukların da hak sahibi olması gerektiği teklifine yeltenmek, aklıselime aykırı, kaos yaratıcı bir çaba olarak görülürdü. Tıpkı kölelerin ve kadınların da \"kişi\" olduğunun ilk savunulduğu zamanlarda olduğu gibi. Bize tazminat davası açabildiğinde göller ve tepeler, Hukuksal engel kalmamasına rağmen Disney'in projeden vazgeçmesiyle, Stone'un makalesi de gündemden düştü ve unutuldu. Stone bile, yarım yüzyıl sonra bütün küreye yayılacak bir devrimi tetiklediğinin farkında olmaksızın başka konulara yoğunlaştı. Ta ki 2005 yılında Pennsylvania eyaletinin Tamaqua kentinde iki çocuğun ölümüne, 10 kadar kişinin hastalanmasına zehirli atıkların döküldüğü kuyuların neden olduğu ortaya çıkana kadar. Belediye Meclisi üyesi Cathy Morelli, yerel ölçekte çevre koruma mücadelelerine hukuk desteği sağlayan bir dernekten yardım istedi. Derneğin o günkü başkanı avukat Thomas Linzey, o buluşmadan birkaç gün önce Stone'un makalesine denk gelmiş ve çok etkilenmişti. Onun danışmanlığında hazırlanan belediye anayasası ile Tamaqua Belediyesi, tarihte doğayı \"kişi\" olarak kabul eden ilk resmi idare oldu. Stone'un fikri artık sadece teorik değildi. Doğa ve çevre konusunun politik kutuplaşmayı kıran bir gücü olduğu artık biliniyor. kapsamında açılan davaları takip eden avukat Marianella Jaramillo, Atlas'ın sorularını cevapladı. Tamaqua Belediye Meclisi'nde elde edilen tarihi başarıdan yaklaşık bir yıl sonra avukat Linzey'nin telefonu çaldı. Hiç düşünemeyeceği bir yerden aranıyordu. Ekvador'da ülkenin yeni anayasasını yapacak anayasa meclisi Linzey'i Ekvador'a davet ediyordu. Linzey'nin de yazımına katkıda bulunduğu ve 2008 yılında kabul edilen Ekvador Anayasası, bütün doğayı \"Paçamama\" adıyla \"hak ve yetki sahibi kişi\" ilan eden ilk anayasa oldu. Ekvador Su Kaynakları Kamu Enstitüsü'nün hukuk direktörü avukat Marianella Jaramillo, son 10 yıldır bu çerçevede açılan davaları takip ediyor. Atlas'ın sorularını cevaplayan Jaramillo, Ekvador Anayasası'nın iki açıdan tarihi olduğuna dikkat çekiyor. Öncelikle Ekvador, anayasanın bugün küresel üne kavuşmuş 71'inci ve 72'nci maddeleri ile doğayı \"kişi\" kabul eden, ona kendini yenileme, varlığını koruma ve evrimini sürdürme gibi anayasal pozitif haklar tanıyan ilk ülke oldu. İkinci olarak da anayasa, davaya konu doğa öznesi ile somut bir bağı ve ilgisi aranmaksızın, herkese, her topluluğa, her kuruma, doğanın haklarını talep etme yetkisi veriyor. Bu anayasa maddelerinin uygulamaya ne kadar yansıyacağı tartışma konusuydu. İlk test, 2011 yılında bir yerel mahkemede yaşandı. Ekvador'un güneyindeki Loja bölgesinde Vilcamba Nehri yakınında yaşayan bir Amerikalı çift, bölge mahkemesine, Loja Belediyesi'nin yol inşaatında çıkan moloz, kaya ve atıkları gelişigüzel dökerek nehre karşı suç işlediği gerekçesiyle dava açtı. Mahkeme, yol inşaatını \"nehrin var olma, yaşam döngüsünü yenileme, hareket gibi kişilik haklarını ihlal ettiği\" gerekçesiyle durdurdu ve belediyeden alternatif bir proje gerçekleştirmesini istedi. Dünyada ilk kez bir mahkeme, doğa hakları lehinde karar veriyordu. Ekvador'da, sonraki yıllarda birkaç düzine dava daha açıldı. Bunların çoğunda mahkemeler, doğa özneleri lehinde kararlar verdi. Bugüne kadar en önemli ve çığır açıcı mahkeme kararı ise ülkenin en yüksek hukuk organından geldi. Doğa hakları savunucuları, ülkenin kuzeyindeki Los Cedros bulut ormanında madencilik ve diğer yatırımların bu benzersiz ormanın varlığını tehlikeye sokarak anayasaya karşı geldiği gerekçesiyle 2020 yılında Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu. Mahkeme, maden ve diğer iş ruhsatlarının tamamını, \"ormandaki ağaçların, nehirlerin ve hayvanların haklarını ihlal ederek anayasayı çiğnediği\" gerekçesiyle iptal etti. Bu lisansların çoğunluğunun Ekvador hükümetinin maden arama kurumuna ait olması ise en çarpıcı detay. Mahkeme, ülkeye parasal gelir kazandıracak bir yatırım bahanesiyle bile ihlal edilemeyeceklerini vurgulayarak, anayasanın 71'inci ve 72'nci maddelerini doğaya jest yapan sembolik maddeler olarak görmediğini gösterdi. Daha da önemlisi mahkeme, endüstri yatırımlarında ekosisteme zarar verilmediğini ispatlama yükünü yatırımcılara yükledi, ki bu da tarihi bir makas değişimi kabul ediliyor. Ekvador'dan sonra Bolivya da, Yer Ana Yasası ile doğa haklarını yasal koruma altına aldı. Ardından Yeni Zelanda'da da benzeri yasalar çıkınca doğa hakları küresel bir dalgaya dönüşmeye başladı. Yeni Zelanda genel bir yasa yerine, doğa objelerine tek tek kişi statüsü verip hak tanıma üzerine kurulu bir strateji izliyor. Bazı hukukçulara göre bu, hukuksal olarak uygulaması daha etkili bir yöntem. Bu görüştekilere göre, Ekvador ve Bolivya düzenlemelerinin edebi ve mistik genelleyici dili muğlaklık yaratıyor. 2012 yılında Yeni Zelanda hükümeti ile Maori yerlileri arasındaki 175 yıllık hukuk uyuşmazlığının uzlaşmayla sona ermesi, ülkede doğa haklarının tanınma sürecini başlattı. 2014 yılında Whanganui Nehri, \"Te Awa Tupua\" adıyla hak, yetki ve sorumluluk sahibi bir \"kişi\" ilan edildi: \"Te Awa Tupua, Whanganui Nehri'nin, yaşayan ve bölünemez bir bütün olarak, dağlardaki kaynaklarından denize döküldüğü yere kadar, nehir kollarının yanı sıra bütün fiziksel ve metafizik unsurları ile kapsar.\" Sonrasında Urewera Milli Park Ormanı da \"kişi\" ilan edildi. Adından \"milli park ormanı\" unvanı çıkarıldı ve sadece kişi ismi ile \"Te Urewera\" olarak anılıyor. Yeni Zelanda'nın kararları, doğa hakları akımını bütün dünyada daha da konuşulur hale getirdi. 2017 yılında Hindistan'da bir eyalet yüksek mahkemesi, Yeni Zelanda'daki yasal düzenlemelere referansla, Ganj Nehri'ne \"kişi\" statüsü verdi. Ancak Ulusal Yüksek Mahkeme, bu kararı uygulanma zorluğu gerekçesiyle birkaç ay sonra bozdu. 2019 yılında nehirler ülkesi Bangladeş'te, yüksek mahkeme yaklaşık 700 nehre \"kişi\" statüsü verip, bu kişilerin kendilerine zarar verenlere karşı dava açma hakkına sahip olduğunu kabul etti. 2018 yılında Kolombiya Yüksek Mahkemesi, 25 çocuk ve gencin Amazon yağmur ormanları adına hükümete karşı açtıkları davayı kabul etti ve ormanların ülke sınırları içindeki bir bölümünü \"kişi\" ilan etti. Davayı yakından takip eden doğa hakları savunucusu, BM çevre hukuku özel raportörü David Boyd, mahkemenin doğaya bakışımıza vurgu yapmasının önemine işaret edecekti: \"Çok uzun zamandır biz insanlar doğayı bir ürün paketi veya insanın kullanımına sunulmuş doğal kaynak gibi görüyoruz. Mahkeme, doğanın, faydalanmamız gereken ürün değil, bizim de üyesi olduğumuz bir toplum olduğunu söylüyor.\" Yine Kanada, 2021 yılında Magpie Nehri'ne \"Mutesheku Shipu\" adıyla \"kişi\" statüsü verdi ve haklarını tanıdı. ABD'de doğa haklarını kabul eden en büyük belediye olan Orange County'deki Mary Jane Gölü, bu yıl, çevresindeki ormanlık alanın bir bölümüne inşa edilmesi planlanan alışveriş merkezinin varoluşunu tehdit ettiği gerekçesiyle Florida eyalet mahkemesine dava açtı. Davaya, komşuları Hart Gölü, Crosby Adası Bataklığı ve iki küçük çamurlu dere de müdahil olarak katılıyor. ABD'de insan ve hayvan dışı doğa objelerinin açtığı ilk dava olarak yeni bir sürecin başlangıcı görülüyor. Biyolojik çoğulculuğuna saygı konusunda dünyanın en örnek ülkelerinden birine dönüşen Kosta Rika'nın başkenti San Jose'nin Curridabat ilçe belediyesi, 2020 yılında dünyada bir ilke imza atarak, şehirde yaşıyan arı, yarasa, kelebek gibi bütün polen taşıyıcıları ile ağaçları ve yerli doğal bitkileri de \"şehir sakini kişi\" ilan etti. Bu sadece sembolik bir jest değildi. Şehirleşme ve imar planları artık sadece insanların değil, kentin \"bütün sakinleri\"nin de yaşam kalitesi gözetilerek yapılacak. Belediye Başkanı Edgar Mora, \"Her sokağı ve caddeyi biyo-koridora dönüştüreceğiz, her mahalleyi ekosistem olarak göreceğiz\" diye konuşuyor ve ekliyor: \"Kent planlaması, toprağa uyum göstermeli, toprak kent planlamasına değil\". Yüzyıllarca aşağılanan ve bastırılan yerli kültürlerin son çeyrek yüzyılda politik güçleri ve ağırlıkları arttıkça, kültürleri de ağırlık kazanmaya başladı. Doğa haklarını konu eden her tartışma, yazı ve davada \"radikal\" sözcüğünün sıklıkla geçmesi boşuna değil. Konunun bütün tarafları radikal bir öneriyle karşı karşıya olduğumuz konusunda hemfikir. Maori kökenli iki hukuk bilgini James Morris ve Jacinta Ruru ise, 2010 yılında \"Nehre Sesini Vermek\" adlı ortak makalelerinde Stone'un fikrinin Batı düşüncesi için \"radikal\" olduğunu, dünyaya zaten böyle bakan Maoriler ve diğer yerli uluslar için yeni olmadığını yazdılar. Dünyanın yerli ulusları, birbirlerinden çok farklı olsa da, genel olarak dünyayı ve evreni sosyo-doğal bir yapı olarak gören bir ortak bakışa sahipler. Dağlardan ağaçlara, göllerden nehirlere, hayvanlardan insanlara kadar hepimiz gök babanın ve toprak ananın çocuklarıyız. Hayvanlar, bitkiler ve bütün doğa oluşumları akrabamız. Bu nedenle, yaşadıkları coğrafyayı bütünüyle, kendilerinin de parçası oldukları tek bir beden gibi düşünüyorlar. Örneğin Maorilerin artık ünlenmiş, \"Ko au te awa, ko te awa ko au\", yani \"Ben nehirim, nehir de ben\" deyimi de bunu anlatıyor. Atlas için görüştüğümüz avukat Marianella Jaramillo da, dünyanın biyolojik çeşitlilik açısından en zengin ülkelerinden biri olan Ekvador'un öncü olmasında, ülke nüfusunun önemli kısmını oluşturan yerli halkların kültürlerinin etkisine dikkat çekiyor. Ekvador'un, devleti ve hukuku \"eko-sentrik\" bir bakışa kavuşturmadaki amacı 2008 Anayasası'nın başlangıcında şu cümle ile ifade ediliyor: \"İş bu anayasa ile, 'buen vivir' amacına ulaşmak için, doğanın çeşitliliğini gözeten ve onunla uyum içinde yeni bir kamusal ortak yaşam kurmaya karar verdik\". \"Buen vivir\", diğer dillere basitçe \"iyi yaşam\" veya \"müreffeh yaşam\" şeklinde çevriliyor. Aslında, Keçua yerlilerinin dünyaya ve hatta evrene bakışını yansıtan \"sumak kawsay\" deyiminin İspanyolcaya çevrilmiş hali. Toplumun iyiliğine saygı duyan, ekolojik dengeyi gözeten, kültürel duyarlılığa sahip bir yaşamı ifade ediyor. Jaramillo'ya göre, buen vivir'in özündeki asıl konsept ise \"farklılıkların uyumu\". İnsanın kendisi gibi olmayan insanlarla, diğer canlı türleriyle ve diğer doğa özneleriyle uyumlu yaşayabilmesi. Yüzyıllarca aşağılanan ve bastırılan yerli kültürlerin son çeyrek yüzyılda politik güçleri ve ağırlıkları arttıkça, kültürleri de ağırlık kazanmaya başladı. Yer Hukuku Merkezi'nden hukukçu Michelle Bender, \"Doğa hakları hareketi yerlilerin dünya görüşünden besleniyor, yoksa yerliler, doğa hakları hareketinden değil\" sözleriyle bu düşünceye katılıyor. Yerli dünya görüşünden gelmeyen hukukçuları, düşünürleri ve karar alıcıları bu yeni paradigmaya ikna eden temel şey ise, konunun aciliyeti. Doğa konusunda ödüllü ve önemli kitaplarıyla bilinen gazeteci Elizabeth Kolbert, Nisan ayında New Yorker dergisinde Mary Jane davasının öyküsünü anlattığı yazısında, insanın doğadaki hiyerarşik üstünlüğünün tarih boyunca teorik bir fikir olarak kaldığına dikkatimizi çekiyor. Ancak bu fikir son birkaç yüzyılda, ormanları yok edebilecek, bataklıkları ve sulak alanları doldurabilecek, dağları patlatıp yok edebilecek teknik imkanlara kavuştu. Bu güç uzunca süre insan refahını, doğanın geri kalanı aleyhine genişlettiği için tepki çekmedi ve normal görüldü. Fakat buzulların hızla eridiği, denizlerde ölü bölgelerin oluştuğu, türlerin soylarının hızla tükendiği, iklim değişikliği gibi bir küresel ekolojik afetin türümüzün de varlığını tehlikeye attığı bir çağda, doğanın, insanın yıkıcı gücüne karşı korunmasının yaşamsal önemi ortaya çıktı. Başlangıçta, çevre koruma mevzuatının, çevre düzenlemelerinin yeterli olabileceği düşünülüyordu ama bunların koruma sağlayamayacağı anlaşıldı. Doğa objeleri \"kişi\" kabul edildiğinde, sınırları aşan varlığa sahip doğa objeleri, örneğin okyanusların haklarını savunmak çok daha büyük bir sorun gibi görünüyor. Okyanus Hakları savunucusu Michelle Bender'a göre ise çözüm aslında çok daha kolay, çünkü büyük denizlerin hukuksal sahibi yok. Ona göre okyanusların haklarını mahkemelerde savunacak uluslararası bir okyanus konseyi kurulabilir. Bender, Birleşmiş Milletler'de okyanuslara yasal temsilcisi atanması ve BM Genel Kurulu'nda bir sandalye verilmesi gerektiğini savunuyor. Bu, doğa hakları devriminin, doğa öznelerine sadece mahkemelerde kendini savunma olanağı yaratmakla kalmayıp, uzun vadede karar alma mekanizmalarında aktif bir paydaş olma yolunu da açacağı görüşüne uygun. Buna göre, BM, Avrupa Parlamentosu gibi kurumlarda devletlerin yanı sıra okyanusların, Amazon gibi önemli ormanların, ekosistemlerin temsilcileri de oturacak. Bir başka tartışma ise, dağlar, ormanlar, nehirler ve hayvanlar \"kişi\" haline geldiklerinde, ekonomilerini nasıl yönetecekleri üzerine. Doğa öznelerine \"kişi\" statüsü vermek, onların tazminatlardan veya bünyelerindeki ticari faaliyetlerden elde edecekleri parasal varlıkları da tanımayı gerektirecek. Bu paralar, kendileri için hukuk davaları yürütülmesi masrafları veya örneğin bir yerdeki arı nüfusunu korumak için kiralanacak bekçilerin giderleri için kullanılabilir. Yine bu fonlar, tahrip edilmiş doğa öznelerinin restorasyonu için de kullanılabilecek. Haklara sahip kişi haline gelen doğa öznelerinin çok aşikar bir eksiği var: Kendi adlarına konuşamıyorlar. Hindistan Yüksek Mahkemesi de \"Ganj Nehri'ni 'kişi' kabul edersek, sel mağduru biri nehre karşı dava açarsa ne olacak?\" gibi sorular ile eyalet mahkemesinin nehri \"kişi\" olarak tanıma kararını bozmuştu. Bazı itirazcılar da doğa objelerinin ne istediğini gerçekte bilemeyeceğimiz görüşünden hareket ediyor. Bunların \"kişi\" oldukları kabul edilse bile yine insanlara ihtiyaçları var. Mahkemelik olduklarında temsilcileri de, haklarında karar verecek yargıç veya jüri de insan. Bu da, \"davalar insanlar arasında dönecekse, doğayı 'kişi' olarak görmenin ne gereği var?\" sorusunu gündeme getiriyor. Yeni Zelanda, \"kişi\" ilan ettiği doğa varlıkları için seçimle belirlenecek yasal temsilciler öngörürken, Ekvador ve Bangladeş bütün vatandaşlarına doğa veya nehirler adına dava açma yetkisi veriyor. Fransız yazar-hukukçu Camille de Toledo'nun öncülük ettiği komite ise kirlilik vb. nedenlerle tehdit altında olan Loire Nehri'nin bütün paydaşlarını bir araya getirecek dünyanın ilk Türler Arası Meclis'ini oluşturmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-muzikle-daha-da-guzel-2.html", "text": "Doğanın seslerini hepimiz çok seviyoruz. Sabahları uyanan doğada şakıyan kuşların cıvıltısı veya kampımızın yanı başında akan derenin insana huzur veren o sesi ya da çadırımızın üzerinden akıp giden ince bir rüzgar uğultusu... Doğa tutkunlarının çok iyi bildiği bu huzur dolu seslerin yerini hiçbir şey tutamaz ama doğanın içinde sevdiğimiz güzel şarkıları da anmadan edemiyoruz. Ateş başında toplanıp şarkılar söylediğimiz kamplar hiçbirimize yabancı değil. Bir zamanlar, müzikle neşelenen bu geziler için yanında gitar veya armonika taşıyan doğa severlerin sayısı hiç az değildi. Ancak artık müziğin tadını çıkarmak için bir enstrüman çalma becerisine sahip olmak zorunda da değiliz. Yetenekli akıllı telefonlarımız ve mobil dijital ses sistemleri sayesinde müziğimizi istediğimiz her yere taşıyabiliyoruz. Telefon cihazlarını artık sadece telefon görüşmesi yapmak için taşımıyoruz ve bu dijital asistanların çok güçlü bir müzik sistemine dönüşmesi devrimi, 10 sene önce tamamlandı. Doğada müzik dinlemek istediğimiz zaman da telefonlarımız en büyük yardımcılarımız. Fakat bu konudaki en önemli handikap, telefonun pil kapasitesi ve şarj sorunu. Aslında birkaç yıl öncesine kadar doğada, şehirlerin elektrik alt yapısından uzaktayken, dijital cihazlarımızı şarj etmek, günler boyunca sürebilecek gezilerde telefonlarımızı ve diğer dijital cihazlarımızı çalışır halde tutabilmek kolay bir iş değildi. Ancak artık etkin bir şekilde elektrik üretebilen mobil şarj teknolojilerine sahibiz. Mobil güneş enerji panelleri, standart pillerle cihazlarımızı şarj edebilen aparatlar hatta kamp ateşi üzerinde ısı enerjini elektriğe çevirebilen aparatlar sayesinde cihazlarımızı kolayca şarj edebiliyoruz. Hatta çoğu sırt çantası üzerinde güneş panelleri standart gelebiliyor. Teknoloji bize bu imkanı sunarken, bazı detaylara da dikkat etmek gerekiyor. Müzik dinlemek için, kaliteli bir kulaklık tercih etmenizi öneririz zira o kadar zor yollar aşıp, o kadar ter döküp ulaştığınız eşsiz manzaranın keyfini enstrümanların sesini yutan kalitesiz bir kulaklık veya ses sistemiyle harcamamanız akıllıca olur. Kulaklık konusunda da kablolardan kurtulmak en iyi tercih olacaktır. Böylece doğadaki, gezilerdeki zor şartlarda bir de kablolarla boğuşmak zorunda kalmadan, hareketlerinizi kısıtlamadan müziğin tadını sürebilirsiniz. Bu alanda en başarılı kablosuz Bluetooth kulaklıkların Airpods olduğunu da hatırlamak lazım. Apple'ın bu yüksek kaliteli kulaklıkları, çok zor ve pahalı bir süreç olan kulaklık üretimi konusunda en başarılı örneklerin başında geliyor. Ayrıca farklı tarz ve renklerde ürünler sunan Airpods kılıf seçeneklerini de incelemenizi tavsiye ediyoruz. Tarzınıza uygun, doğa şartlarına uygun, farklı renklerdeki kılıflarla bu değerli kulaklıklarınızı rahatça koruyabilirsiniz. Telefon seçimi ise sizin ihtiyaçlarınıza kalmış. Samsung telefon fiyatları veya Oppo cep telefonu gibi seçenekler arasında araştırmalar yapabilirsiniz. Bu tür ihtiyaçlarınız için hepsiburada. com geniş bir ürün yelpazesi sunuyor. Ayrıca Babalar Günü yaklaşıyorken, Babalar Günü hediyeleri araştırmak için de platformu kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-muzikle-daha-da-guzel.html", "text": "Doğa severlerin vazgeçemedikleri bir tutku da müzik. Eşsiz bir doğa manzarasının tadına doyum olmayan güzelliğini seyrederken, etkileyici şarkıların da o seyir keyfine eşlik ettiğini bir düşünün. Hangimiz doğa yürüyüşlerinde, tırmanışlarda, gezilerimizde, denizde, yelken yaparken, kamp ateşi başında müziksiz durabiliyoruz. Dijital devrimden önce bu keyifli alışkanlığımız için yanımızda dere tepe bir gitar taşımak zorunda kalıyorduk. O gitarı çalmayı iyi bilen bir ekip arkadaşı bulmak da herkese nasip olmuyordu. Ama artık akıllı telefonlarımız ve dijital mobil ses sistemleri var ve sevdiğimiz tüm müzikler cebimizde bizi bekliyor. Doğanın seslerini hepimiz çok seviyoruz. Sabahları uyanan doğada şakıyan kuşların cıvıltısı veya kampımızın yanı başında akan derenin insana huzur veren o sesi ya da çadırımızın üzerinden akıp giden ince bir rüzgar uğultusu... Doğa tutkunlarının çok iyi bildiği bu huzur dolu seslerin yerini hiçbir şey tutamaz ama doğanın içinde sevdiğimiz güzel şarkıları da anmadan edemiyoruz. Ateş başında toplanıp şarkılar söylediğimiz kamplar hiçbirimize yabancı değil. Bir zamanlar, müzikle neşelenen bu geziler için yanında gitar veya armonika taşıyan doğa severlerin sayısı hiç az değildi. Ancak artık müziğin tadını çıkarmak için bir enstrüman çalma beceresine sahip olmak zorunda da değiliz. Yetenekli akıllı telefonlarımız ve mobil dijital ses sistemleri sayesinde müziğimizi istediğimiz her yere taşıyabiliyoruz. Telefon cihazlarını artık sadece telefon görüşmesi yapmak için taşımıyoruz ve bu dijital asistanların çok güçlü bir müzik sistemine dönüşmesi devrimi, 10 sene önce tamamlandı. Doğada müzik dinlemek istediğimiz zaman da telefonlarımız en büyük yardımcılarımız. Fakat bu konudaki en önemli handikap, telefonun pil kapasitesi ve şarj sorunu. Aslında birkaç yıl öncesine kadar doğada, şehirlerin elektrik alt yapısından uzaktayken, dijital cihazlarımızı şarj etmek, günler boyunca sürebilecek gezilerde telefonlarımızı ve diğer dijital cihazlarımızı çalışır halde tutabilmek kolay bir iş değildi. Ancak artık etkin bir şekilde elektrik üretebilen mobil şarj teknolojilerine sahibiz. Mobil güneş enerji panelleri, standart pillerle cihazlarımızı şarj edebilen aparatlar hatta kamp ateşi üzerinde ısı enerjisini elektriğe çevirebilen aparatlar sayesinde cihazlarımızı kolayca şarj edebiliyoruz. Hatta çoğu sırt çantası üzerinde güneş panelleri standart gelebiliyor. Teknoloji bize bu imkanı sunarken, bazı detaylara da dikkat etmek gerekiyor. Müzik dinlemek için, kaliteli bir kulaklık tercih etmenizi öneririz zira o kadar zor yollar aşıp, o kadar ter döküp ulaştığınız eşsiz manzaranın keyfini enstrümanların sesini yutan kalitesiz bir kulaklık veya ses sistemiyle harcamamanız akıllıca olur. Kulaklık konusunda da kablolardan kurtulmak en iyi tercih olacaktır. Böylece doğadaki, gezilerdeki zor şartlarda bir de kablolarla boğuşmak zorunda kalmadan, hareketlerinizi kısıtlamadan müziğin tadını sürebilirsiniz. Bu alanda en başarılı kablosuz Bluetooth kulaklıkların Airpods olduğunu da hatırlamak lazım. Apple'ın bu yüksek kaliteli kulaklıkları, çok zor ve pahalı bir süreç olan kulaklık üretimi konusunda en başarılı örneklerin başında geliyor. Ayrıca farklı tarz ve renklerde ürünler sunan Airpods kılıf seçeneklerini de incelemenizi tavsiye ediyoruz. Tarzınıza uygun, doğa şartlarına uygun, farklı renklerdeki kılıflarla bu değerli kulaklıklarınızı rahatça koruyabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-nefes-alirken-covid-19un-pozitif-etkisi.html", "text": "Bir ekosistem içindeki türlerin düzenlenmesi, onların yoğunluğuna bağlıdır. Bu, popülasyon ekolojisinin temel yasalarından biridir. Bir türün yoğunluğunun artması, rekabet sırasında üstün geldiği diğer türlerin varlığını/yoğunluğunu da etkiler. Bu türler, avcılarından kurtulmak ve besine daha rahat ulaşmak için bulundukları ekosistemi terk etmek zorunda kalırlar. Artan insan nüfusu bu etkiyi o kadar belirgin şekilde yapıyor ki, salgın sebebiyle boş kalan sokaklarda görülen türlerin çoğunu, aslında şehirlerin dışında sığınabildikleri yaşam ortamlarında hayatta kalmaya çalışanlar oluşturuyor. Son birkaç haftadır banliyölerin çevresinde gizlenmekte olan hayvanlar şehirleri keşfe çıkıyor. Örneğin, Keşmir keçileri Galler'in Llandudno şehrinde artık boş sokakları keşfe çıkıyor. Normalde geceleri aktif olan yaban domuzları Barcelona'da ve üstelik gündüz vakti özgüvenli bir şekilde sokakları turluyor. Japonya'nın Nara şehrinde insanlar sika geyiklerine şehrin sokaklarında ve metro istasyonlarında rastlıyor. Turistlerin yokluğunda Panama sahillerini rakunlar işgal etmiş durumda. Kuzey yarımkürenin ılıman ikliminde ağaçlar tomurcuklanıp çiçek açmaya, kurbağalar su birikintilerini yumurtalarıyla doldurmaya devam edecek elbette. Ama diğer türler yokluğumuzu şüphesiz fark edecekler. Mesela, ülkemizin popüler memelilerden olan kirpiler çok avantajlı. Bu türe dair en büyük tehdidi, yoğun bir şekilde akan trafik oluşturuyor. Salgın sebebiyle boşalan cadde ve sokaklar, dikenli küçük dostlarımızı memnun edecek gibi görünüyor. Bizim zorunlu olarak evde kalmamız, sayıları azalma eğiliminde olan bu türün popülasyonu için önemli bir fırsat yaratıyor. Gürültü kirliliği, şehirleri paylaştığımız bazı hayvanların iletişim kurmasını etkiliyor. Örneğin şehir kuşları, kırsaldaki akrabalarına göre daha yüksek sesle ötmek zorundadır. Aksi halde üreme döneminde erkeklerle dişilerin iletişim kurması sekteye uğrar. Şehir içi trafiğinin seyrekleşmesi, beraberinde gürültü kirliliğinin azalmasıyla birlikte, kuşların iletişimini etkileyecektir. Hatta bu durum kuşlarla sınırlı kalmayacak ve sesle iletişim kuran diğer hayvanları da kapsayacaktır. Şehrin bazı sakinleri ise doğada esen bu festival havasından mutlu olmayabilir. Çünkü dünyada bazı şehir hayvanları insanların sağladığı gıdalarla yaşamlarını sürdürüyor. Şehir parklarının ve sayfiye yerlerinin kapanması sonucunda, insanların beslediği bazı türler için sıkıntılı günler kapıda. Tayland'da turistlerin beslediği primatlardan yerel parklardaki su kuşlarına kadar birçok hayvan, şu günlerde alternatif yiyecek kaynakları arıyor olabilir. Yani, şehirdeki yaban yaşamı için her şey toz pembe değil. Bazı kuş türleri de şu an için güvenli görülen yerlere yuva yapıyor olabilirler. Kısıtlama sona erince, bu yerlerin aslında insanlarca yoğun olarak kullanılan sıcak noktalar olduğu ortaya çıkarsa, verdikleri kararın kurbanı haline gelebilirler. Sonuç, bazı kuş türlerinin üreme başarısında hissedilir düşüşler olarak kendisini gösterecektir. Peki, ya iklim? Son yıllarda yaşadığımız şehirlerin iklim koşullarında bazı değişiklikler görmeye başladık. Kış ayları artık daha ılıman. Bir gün kar yağıyor, ertesi gün güneş açıyor. Şehirlerde uzun soluklu kar örtüsüne neredeyse hiç rastlamaz olduk. Kimi zaman da puslu ve bulutlu havalar günlük hayatımızı etkiler hale geldi. Neler oluyor? İklim gerçekten değişiyor mu? Küresel ısınma yaşamımızı tehdit mi ediyor? Bu gerçek bir sorun diyen de var, inkar eden de... Yaklaşık 2 bin bilim insanından oluşan bir heyet, Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli kapsamında bir araya geldi, güncel literatürü gözden geçirdi ve bilimsel tartışmalar sonrasında -ihtiyatlı bir şekilde- iklimin değiştiğini söylediler. Bu değişimin en önemli nedeninin, artan insan nüfusuna bağlı faaliyetler olduğu sonucuna varıldı. Sera gazlarındaki artış, gezegenimizin ısınmasına neden olmuştu. Artık hemen her büyük şehrin üzerinde termal hava akımlarından bahsediyoruz. Şehrin havası hemen her zaman daha fazla karbondioksit içeriyor. Bu nedenle puslu ve ılıman hava durumunu daha çok yaşar olduk. Hatta bazı coğrafyalarda güzelim manzaralar görünmez oldu. Hindistan'ın Pencap eyaletinde yaşayanlar, salgın kısıtlamaları nedeniyle hava kirliliği azalınca, 30 yıl sonra ilk defa neredeyse 200 kilometre uzaklıktaki Himalaya Dağları'nı görebildiler mesela. Bu yılın karbondioksit emisyonlarında da önemli bir düşüş yaşanıyor. Carbon Brief web sitesinde yayınlanan hesaplamalara göre, Çin'de karbon emisyonları Şubat başı ile Mart ortası arasında yaklaşık yüzde 18 düştü. Bu yavaşlama, dünyanın en büyük karbon salınımcısının 250 milyon metrik ton karbon kirliliğinden kaçınabilmesini sağladı. Bu değer, Birleşik Krallık'ın yıllık toplam karbon emisyonunun yarısından fazlasını oluşturuyor. Böylesi, ekonomik krizler ve savaşlar sırasında bile görülmemişti. Tüm bunları yaşamamızın sebebi, \"zoonoz\" adı verilen, hayvanlardan insana geçen bir virüs. İnsanoğlu olarak durup düşünme ve tüm bu süreci dikkatle analiz etme zamanı. Yaşadığımız gezegende tarihin farklı zamanlarında yok oluşlar yaşandı. Bunlardan ilki, yaklaşık 450 milyon yıl önceydi. Ordovisyen-Silüryen yok oluşu olarak tanımlanan bu ilk büyük yok oluşa bir buzul sürecinin yol açmış olduğu düşünülüyor. O dönemde yaşayan tüm türlerin neredeyse yüzde 70'i yok oldu. Büyük yok oluşların sonuncusu ise yaklaşık 66 milyon yıl önce yaşandı. Kısaca K-T yok oluşu diye isimlendirilen bu olay, dev cüsseli dinozorlar dahil birçok canlının ortadan kalkmasıyla sonuçlanmıştı. Bu yok oluştan kurtulanlar arasında kuşlar ve o dönemde evrimleşen bazı memeliler vardı. Bu beş büyük yok oluş sırasında insan henüz dünyada yoktu. Olaylar doğal seyri içinde gerçekleşiyordu. Ne zaman insan ortaya çıktı ve toplu yaşamı öğrendi, işte o zaman işler de değişmeye başladı. Yaşadığımız dünyadaki biyolojik çeşitlilik, artan insan nüfusu, değişen iklim ve küresel ısınma ile darboğaza girdi. Virüsler, hastalıklar ve salgınlar kendini acımasızca göstermeye başladı. İnsanın doğaya müdahalesi öngörülemeyen bir ivme kazandı. Büyük altyapı yatırımları biyolojik çeşitliliği tüm dünyada tehdit eder oldu. İşte bu nedenle dünya ev sahipliği yaptığı türleri hızla kaybediyor; IUCN yakın zaman içinde 866 türün yok olduğunu raporladı. Şu anda insan aktiviteleri sonucu şekillenen ilk jeolojik dönemi, yani Antroposen çağını yaşıyoruz ve beş büyük yok oluşu deneyimleyen gezegenimiz de bugün artık altıncı yok oluşun içinde. Bu işin en büyük sorumlusu ise bu kez şüphesiz insanoğlu. %2 2020 için küresel ekonomik büyüme tahmini (Bu oran, 2019'da yaklaşık %3'tü). % 40 Salgının yoğun görüldüğü İtalya'nın kuzeyinde azotdioksit emisyonundaki düşüş oranı. %41 İstanbul ve Ankara'da Mart ayının ikinci yarısında ilk yarısına göre azotdioksit kirlilik oranındaki ortalama düşüş oranı. %50 New York'taki karbonmonoksit seviyesinin, geçen yılın aynı dönemine göre düşüş oranı. %51 Günlük uçuş sayısındaki düşüş oranı. %71 Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'nin havasındaki partiküler madde seviyesi. Sokağa çıkma kısıtlamalarından önce bu oran %91'di. (Dünya Sağlık Örgütü'nün tehlike limiti % 25). 12-20 milyon varil Dünyada günlük petrol talebindeki tahmini düşüş (normalde yaklaşık 100 milyon varil)."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-tutkunlari-icin-akilli-telefon-tavsiyeleri.html", "text": "Doğaya kaçarken en önemli motivasyonumuz büyük şehirlerin kalabalığından ve insanın ruhunu yoran teknolojilerden uzaklaşmak olabiliyor ancak dijital teknolojiler aynı zamanda doğa tutkunları için çok önemli fırsatlar sunuyor. Bu teknolojiler sayesinde doğayla buluşmalarımızı çok daha sağlıklı ve keyifli hale dönüştürebiliyoruz. İşte, doğa tutkunlarının akıllı telefonlar ve dijital teknolojiler sayesinde kazandığı avantajlar. - Hava durumu uyarıları Doğa eşsiz güzelliğiyle hepimizi kendine hayran bıraksa da hava koşulları çoğu zaman insanlar için ölümcül riskler yaratabiliyor. Üstelik sadece fırtınalar, kar, soğuk hava değil, güzel havalar bile insan için zarar verici olabiliyor. İnsanoğlu maalesef kendi gezegeninde, kendi güneşinden zarar gören tek canlı. Ağaçlar, bitki örtüsü, hayvanlar güneşin altında tüm gün boyunca sorunsuzca ve zarar görmeden yaşayabilirken, insan bedeni güneşe birkaç dakikadan uzun maruz kaldığında ağır problemlerle karşılaşabiliyor. Dolayısıyla, bir doğa gezisi planlarken, hava durumu tahminlerini çok dikkatli şekilde incelemek gerekiyor. Gezinin yapılacağı dönemde hava durumuna uygun önlemlerinizi mutlaka almalısınız. Hava durumu tahminlerini ise cep telefonu üzerinden, web servislerinden ve mobil uygulamalardan, anı anına alabildiğiniz gibi, aniden gelişebilecek durumlar için de acil durum uyarıları almak hayat kurtaran bir teknoloji değilse nedir? Birkaç saat sonra kopması beklenen bir fırtına hakkındaki uyarı ile çadırlarınızı toplayıp daha güvenli bir alana geçtiğinizde, sel, yıldırım, hortum gibi olası risklerden de kendinizi korumuş olursunuz. - Kaybolmaya son Harita ve pusula ile yol bulma alışkanlığının dijital çağ ile son bulduğunu kabul edelim. Elbette bu bilgiye sahip olmak acil durumlarda hayat kurtaran bir pratik ancak artık seyyahlar yollarını GPS haritaları ile ekrana dokunarak buluyorlar. Doğanın en ıssız köşelerinde bile uydu sinyalleri ile kolayca çalışabilen GPS sistemi artık akıllı telefonların standart bir parçası. Ayrıca bu teknoloji için üretilmiş, çok daha uzun pil ömrüne sahip özel cihazlar da bulunuyor. Yani dijital teknolojiler ve akıllı telefonlar sayesinde artık kolay kolay kaybolmuyoruz. - İletişim uygulamaları Dijital teknolojilerin çok farkında olmadığımız olumlu bir özelliği de, artık doğa tutkunlarının çok daha kolay organize olmasını kolaylaştırması. Bu sayede, eskiden basit bir doğa gezisi için çok büyük zahmet yaratan insanları organize etme süreçleri, basit sosyal medya gruplaşmaları ile kolayca yönetebilen bir işe dönüştü. Artık arkadaş grupları doğa gezileri için planlarını, ihtiyaçlarını, şartlarını dijital sohbet grupları içinde hızlıca organize ederek harekete geçebilecek konuma geliyorlar. Bu da hayatın kalitesini artıran çok ciddi bir etki. - E-öğrenme imkanları Dijital teknolojiler, pek çok insanın her türlü deneyimini başka insanlarla paylaşabilmesinin de önünü açtı. Bu sayede, e-öğrenme kavramı da hayatımıza girdi. Kamp ateşini nasıl yakacağınızı, çadırınızı sağlıklı şekilde nasıl kuracağınızı, tozluklarınızı nasıl doğru bağlayacağınızı, çantanızı nasıl hazırlayacağınızı veya doğada hayatınızı kolaylaştıracak pek çok ipucunu dijital kaynaklardan kolayca öğrenebilir, başka doğa tutkunlarının deneyimleriyle kendinizi geliştirebilirsiniz. Sahip olduğunuz Android telefon veya iOS cihazlarınız üzerinden, bu tür uygulamalara, her yerden kolayca erişebilirsiniz. - Malzeme tedariği sorunu ortadan kalktı Dijital çağdan önce doğa tutkunları için ihtiyaç duydukları ekipmanları bulmak sancılı bir süreç anlamına geliyordu. Bu alanda hizmet veren çok sınırlı sayıdaki mağazaları gezmek de yeterli olmuyordu zira çoğu zaman aranan özel ürünleri bulmak mümkün olmayabiliyordu. Sipariş verip getirtmek ise haftalar sürebiliyordu. Online alışveriş imkanları sayesinde artık ihtiyacımız olan her malzemeye hızlıca ulaşabiliyor ve gezilerimizi planlarken aynı zamanda alışverişimizi de tamamlayabiliyoruz. Dijital teknolojinin, doğa sporlarına bu tür pozitif katkılarını da unutmamak gerekiyor. Eğer, bu imkanları henüz keşfetmediyseniz de, sizi dijital dünyaya bağlayacak doğru telefonu edinmekle işe başlayabilirsiniz. Telefon fiyatları hakkında küçük bir araştırma yapıp ihtiyacınız olan telefonu da yine dijital teknolojiler sayesinde bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/doga-yuruyusleri-icin-5-altin-tavsiye.html", "text": "Doğa yürüyüşleri, bedenimizi ve zihnimizi güçlendiren harika bir aktivitedir. Yürüyüş yapmak, stresi azaltmaya, düşünce gücünü artırmaya ve genel sağlığı iyileştirmeye yardımcı olabilir. Doğa yürüyüşü yapmadan önce planlama yapmak çok önemlidir. Yürüyüşünüzün ne kadar süreceğini, ne kadar zorlu olacağını ve hangi malzemelere ihtiyacınız olduğunu belirleyin. Yürüyüş güzergahınızı önceden araştırın ve rotanın zorluğunu ve uzunluğunu dikkate alın. Hava durumu tahminlerini kontrol edin ve yanınıza yeterli miktarda su, yiyecek ve güneş koruyucu alın. Tüm bu hazırlıklar, yürüyüşünüzü keyifli ve güvenli hale getirecektir. Doğa yürüyüşü yaparken ayakkabı seçimi çok önemlidir. Uygun ayakkabılar, ayaklarınızı rahat ettirir ve yürüyüşünüzü daha keyifli hale getirir. Ayakkabılarınızın su geçirmez ve kaymaz tabanlı olmasına özellikle dikkat edin. Ayakkabılarınızı yürüyüş öncesinde deneyerek, ayaklarınızın rahat edip etmediğini kontrol edin. Doğa yürüyüşü yaparken, doğaya saygı göstermek çok önemlidir. Yürüyüş rotanızda çöplerinizi toplayın ve doğaya zarar vermeyecek şekilde davranın. Kesinlikle doğada ateş yakmayın ve doğal yaşam alanlarını bozmayın. Doğayı temiz tutarak, gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakabilirsiniz. Doğa yürüyüşü yaparken, kendinizi fazla zorlamamalısınız. Yürüyüş rotanızın zorluğunu ve uzunluğunu dikkate alarak, yavaş ve kontrollü bir şekilde yürümeye özen gösterin. Vücudunuzun ve ayaklarınızın dinlenmesi için ara verin. Ayrıca, yürüyüş rotanızı seçerken, kendinize uygun bir rotayı tercih edin. Doğa yürüyüşü yaparken, amaç sadece yürümek değildir. Yürüdüğünüz coğrafyanın doğal güzelliklerini keşfedin, fotoğraflayın, o aktiviteyi ölümsüz anılara çevirin. Böylece yürüyüşünüzden çok daha fazla keyif alacaksınız. Doğa yürüyüşleriniz için uygun bir ayakkabıya ihtiyacınız varsa, Hepsiburada. com'u incelemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz. Çok geniş ürün yelpazesine sahip olan online alışveriş platformu Hepsiburada. com'da dilerseniz Converse Ayakkabı modellerini, dilerseniz spor ayakkabı modelleri ya da günlük ayakkabı modellerini aratıp bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dogada-gecelemenin-tarif-edilemez-keyfi-2.html", "text": "Doğa gezilerine hepimiz bayılıyoruz, günü birlik yürüyüşlerde keşifler yaparak, stres atıp evimize geri dönüyoruz ama doğanın unutulmaz deneyimlerinden biri de, geceyi doğada, çadır içinde geçirmektir. Peki, güzel bir kamp deneyimi yaşamak için bilmeniz gerekenler nedir. İşte doğada çadır kampı yapmak isteyenler için altın kurallar. Kamp hazırlığı yapacakken çadırı kuracağınız yer hayati önem taşır. Doğada pek çok noktanın manzarası çok etkileyici olabilir ama çadırkurmaya gerçekten uygun mu? Siz çadırdayken tehlike yaratabilecek noktaları tespit etmeli ve güvenli bir alana çadır kurmalısınız. Bu nedenle, dikkat etmeniz gereken noktalar şunlar: Heyelan ve kaya yuvarlanması riski bulunan tepelerin yamaçlarına çadır kurmayın. Zaten bu alanlarda tepeden yuvarlanmış bolca kaya da görebilirsiniz. O kayalardan biri gece çadırınızın üzerine de yuvarlanabilir. Dere kenarında çadır kurarken, \"sel mevsiminde\" olup olmadığınıza dikkat edin. Yakınlarda bir köprü varsa, o köprünün seviyesinden daha yukarda çadır kurmaya özen gösterin. Köprüler o bölgedeki sel seviyesi dikkate alınarak inşa edilmiştir. Çadır kampı denilince, hangi çadırı kuracağınızı da düşünmeniz gerekiyor. Eğer, sırt çantaları ile yürüyecek ve doğada zor parkurları aşacaksınız, hafif çadırlara ihtiyacınız var. Bu durumda 2 kişilik çadır modellerinden seçim yapmanızı öneririz. 2 kişilik çadırlar, hafiflikleri ve kolay kurulumu ile doğa severlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılar. Ancak eğer ailece bir doğa tatili planlıyorsanız, aile çadırı seçmek de isteyebilirsiniz. Bu çadırlar, küçük bir kulübeyi andırabilir ve içinde de bir ebeveyn odası bulunabilir. 2 kişilik sporcu çadırlarına oranla çok daha ağır olan aile çadırlarını sırtınızda taşımanız ise çok zor olacaktır. Dolayısıyla aile çadırını kuracağınız noktaya kadar araçla ulaşım sağlamak zorundasınız. Bu çadırlıkla genellikle 4-5 kişilik kapasiteleriyle, bir ailenin doğadan rahatça kamp yapmasına yardımcı olur. İlk defa çadır kuracakken yapacağınız en büyü hata, çadırın üstündeki koruyucu kumaşı yeterince germemek olacaktır. Üst tabaka gergin olmadığında ve alttaki kumaşa değdiğinde, bir yağmurla karşılaştığınızda suyun çadır içine damlamasına neden olacaktır. Üstteki koruyucu kumaş, yağmur suyunun hızlıca kayıp toprağa akması için dizayn edilmiştir ancak çadırın altındaki ikinci tabaka kumaşa dokunduğunda, akan suyun önü kesilmiş olur ve yağmur suyu buradan çadır içine damlamaya başlar. Bu sorun ilk aşamada çok gözünüze batmayabilir. Ancak aniden bastıran bir fırtına veya yağmur durumunda, gece karanlığında çadırdan çıkıp tentenizi germeye çalışmak çok sinir bozucu olabilir ve halihazırda ıslamış olan çadır içindeki eşyalarınız, uyku tulumlarınız da sabaha kadar kurumayacaktır. Bulunduğunuz bölgede rüzgarın hangi yönden estiğini tespit etmeye çalışarak çadırı kurarken, çadırın ağzını rüzgara karşı vermemeye özen gösterin. Çadır rüzgarı arkadan ve yanlarından aldığında rüzgara karşı daha dirençli olacaktır. Elbette burada yine tentenizi iyi germenizin gerekli olduğunu da unutmamak gerekiyor. Çadır kamplarında en büyük tehlikelerden biri, çadır içinde çıkacak yangındır. Pek çok deneyimsiz kampçı, dışarıdaki yağmur ve soğuk hava nedeniyle, çay demlemek, yemek pişirmek için minik kamp tüplerini çadır içinde yakmaya meyillidir. Ancak bu ölümcül sonuçları olabilecek kazalara neden olur. Çadır içindeki malzemeler tutuşabilir ve daha kötüsü, kamp tüplerinden sızabilecek gaz, ki çoğu zaman sızar, çadır içinde birikir ve eğer ateşle karşılaşırsa, patlar. Ateş yoksa bile uykunuzda sizi zehirleyebilir. Bu nedenle kamp tüplerini asla çadır içine almayın ve çadır içinde ateş yakmayın. Her yıl, çok sayıda acemi kampçının bu nedene yanık tehlikeleri yaşadığını unutmayın. Çadırda konaklarken ayakkabıyla çadıra girmemek genel bir kuraldır. Dışarıdaki çamurun çadır içine girmesi, çadırdaki konforu çok olumsuz etkileyecektir. Ancak çok genişçe bir çadırınız varsa ve soğuk havalarda çadırda ayakkabısız kalıp yerden soğuk almak istemiyorsanız çadır içi işin kolayca giyip çıkarabileceğiniz spor ayakkabılar kullanabilirsiniz. Eğer uygun bir ayakkabınız yoksa, hazır anneler günü hediyesi de seçerken bir Adidas beyaz ayakkabı alabilirsiniz ya da futbol oynuyorsanız, dişleri çok sivri değilse Adidas krampon gibi bir model de işinize yarayabilir. Hepsiburada, çadır kamplarınız veya doğa gezileriniz için ihtiyacınız olan her materyali bulabileceğiniz bir platform, detaylıca incelemenizi tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dogada-gecelemenin-tarif-edilemez-keyfi.html", "text": "Doğa gezilerine hepimiz bayılıyoruz, günü birlik yürüyüşlerde keşifler yaparak, stres atıp evimize geri dönüyoruz ama doğanın unutulmaz deneyimlerinden biri de, geceyi doğada, çadır içinde geçirmektir. Peki, güzel bir kamp deneyimi yaşamak için bilmeniz gerekenler nedir. İşte doğada çadır kampı yapmak isteyenler için 5 altın kural. - Çadırı nereye kuralım? Kamp hazırlığı yapacakken çadırı kuracağınız yer hayati önem taşır. Doğada pek çok noktanın manzarası çok etkileyici olabilir ama çadır kurmaya gerçekten uygun mu? Siz çadırdayken tehlike yaratabilecek noktaları tespit etmeli ve güvenli bir alana çadır kurmalısınız. Bu nedenle, dikkat etmeniz gereken noktalar şunlar: Heyelan ve kaya yuvarlanması riski bulunan tepelerin yamaçlarına çadır kurmayın. Zaten bu alanlarda tepeden yuvarlanmış bolca kaya da görebilirsiniz. O kayalardan biri gece çadırınızın üzerine de yuvarlanabilir. Dere kenarında çadır kurarken, \"sel mevsiminde\" olup olmadığınıza dikkat edin. Yakınlarda bir köprü varsa, o köprünün seviyesinden daha yukarda çadır kurmaya özen gösterin. Köprüler o bölgedeki sel seviyesi dikkate alınarak inşa edilmiştir. - Hangi çadırı kuralım? Çadır kampı denilince, hangi çadırı kuracağınızı da düşünmeniz gerekiyor. Eğer, sırt çantaları ile yürüyecek ve doğada zor parkurları aşacaksınız, hafif çadırlara ihtiyacınız var. Bu durumda 2 kişilik çadır modellerinden seçim yapmanızı öneririz. 2 kişilik çadırlar, hafiflikleri ve kolay kurulumu ile doğa severlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılar. Ancak eğer ailece bir doğa tatili planlıyorsanız, aile çadırı seçmek de isteyebilirsiniz. Bu çadırlar, küçük bir kulübeyi andırabilir ve içinde de bir ebeveyn odası bulunabilir. 2 kişilik sporcu çadırlarına oranla çok daha ağır olan aile çadırlarını sırtınızda taşımanız ise çok zor olacaktır. Dolayısıyla aile çadırını kuracağınız noktaya kadar araçla ulaşım sağlamak zorundasınız. Bu çadırlıkla genellikle 4-5 kişilik kapasiteleriyle, bir ailenin doğada rahatça kamp yapmasına yardımcı olur. - Çadır kurmanın püs noktası İlk defa çadır kuracakken yapacağınız en büyü hata, çadırın üstündeki koruyucu kumaşı yeterince germemek olacaktır. Üst tabaka gergin değilse ve alttaki kumaşla temas ediyorsa, bir yağmurla karşılaştığınızda suyun çadır içine damlamasına neden olacaktır. Üstteki koruyucu kumaş, yağmur suyunun hızlıca kayıp toprağa akması için dizayn edilmiştir ancak çadırın altındaki ikinci tabaka kumaşa dokunduğunda, akan suyun önü kesilmiş olur ve yağmur suyu buradan çadır içine damlamaya başlar. Bu sorun ilk aşamada çok gözünüze batmayabilir. Ancak aniden bastıran bir fırtına veya yağmur durumunda, gece karanlığında çadırdan çıkıp tentenizi germeye çalışmak çok sinir bozucu olabilir ve halihazırda ıslamış olan çadır içindeki eşyalarınız, uyku tulumlarınız da sabaha kadar kurumayacaktır. - Rüzgarı hesaplamaya çalışın Bulunduğunuz bölgede rüzgarın hangi yönden estiğini tespit etmeye çalışarak çadırı kurarken, çadırın ağzını rüzgara karşı vermemeye özen gösterin. Çadır rüzgarı arkadan ve yanlarından aldığında rüzgara karşı daha dirençli olacaktır. Elbette burada yine tentenizi iyi germenizin gerekli olduğunu da unutmamak gerekiyor. - Çadır içinde ateş yakmayın Çadır kamplarında en büyük tehlikelerden biri, çadır içinde çıkacak yangındır. Pek çok deneyimsiz kampçı, dışarıdaki yağmur ve soğuk hava nedeniyle, çay demlemek, yemek pişirmek için minik kamp tüplerini çadır içinde yakmaya meyillidir. Ancak bu ölümcül sonuçları olabilecek kazalara neden olur. Çadır içindeki malzemeler tutuşabilir ve daha kötüsü, kamp tüplerinden sızabilecek gaz, ki çoğu zaman sızar, çadır içinde birikir ve eğer ateşle karşılaşırsa, patlar. Ateş yoksa bile uykunuzda sizi zehirleyebilir. Bu nedenle kamp tüplerini asla çadır içine almayın ve çadır içinde ateş yakmayın. Her yıl, çok sayıda acemi kampçının bu nedene yanık tehlikeleri yaşadığını unutmayın."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dogal-secilime-karsi-yasli-bireylerin-yanindayiz.html", "text": "Doğanın nasıl vahşi bir iç yüzü olduğunu hepimiz biliyoruz. Ona karşı hazırlıklı olmadığımızda, başka bir canlıya yem olabiliriz veya fırtınaların, soğuğun, güneşin, doğa olaylarının karşısında yenik düşebiliriz. İnsanoğlunun doğanın bu vahşiliğinden kaçıp güvenli bir yaşam kurmak için geliştirdiği medeniyetin ise pek de dile gelmeyen bir bug'ı olabilir: Yaşlıları hızla ve vahşice elemesi... Üstelik bu doğal seçilimin de giderek hızlandığını görüyoruz. Pandemi nedeniyle, toplum içindeki hızla değişen yaşam şartlarına adapte olmakta zorlanan yaşlı bireylerimizin, pandemiden daha ağır etkilendiğiniz, virüsle enfekte olmasalar bile evde kapalı kalmanın yarattığı psikolojik veya fiziksel sorunlar nedeniyle sorunlar yaşadıklarına şahit olduk. Ve biliyoruz ki bir yıldan uzun zamandır evlerine kapanmak zorunda kalan yaş almış bireyleri pandemi sonrasında da zor günler bekliyor olacak. Oysa, insanoğlunu vahşi doğanın acımasızlığından korumak için kurduğumuz medeniyet, medeniyet için artık fadyası olmadıklarını iddia ederek yaşlı bireyleri böyle kolayca harcamamalıydı. Kurduğumuz medeniyet o kadar hızlı ilerliyor ki, ona adapte olmayan herkesi elemesine göz yumacaksak, yakında robotlarla ayakta kalacak bir medeniyette insanoğlunu tümden gereksiz kabul edip elemek de söz konusu olmayacak mı? İnsanları, elemek üzerine değil, konfor içinde yaşatmak üzerine bir medeniyet kuramadığımız sürece, doğadan kendimizi koruma hedefimize ulaştığımızı söylemek doğru olmayacak. Yaşlı bireylerimizi zor süreçler bekliyor. Pandemi bittiğinde dışarıdaki yeni dijital hayata adapte olmak zorunda kalacak olan yaşlılarımızı, bir an önce teknolojiye adapte edebilmek, onların yardıma muhtaç kalmadan kendi başlarına yaşayabilmesi için çok stratejik bir hamle olacaktır. Hayatın sıradan süreçlerine dahil olmak için bile yaşlılarımızın artık teknolojiyi pratik şekilde kullanabilmesi gerekiyor. Notere gitmek için, restorana girmek, uçağa otobüse, şehir içi toplu taşıma araçlarına binmek için dahi HES koduna ihtiyaç duyabilecek yaşlı bireylerimizin, annelerimizin, ananelerimizin, dedelerimizin aslında bir çoğunun akıllı telefonları bile henüz yeterince sağlıklı kullanamadıklarını hatırlamak gerekiyor. Öte yandan hızla online platformlara kayan alışverişler, yakın gelecekte yaşlılarımızın ihtiyaçlarını karşılamak konusunda yabancı oldukları bir teknolojiyle karşı karşıya kalmaları anlamına gelecek. Dolayısıyla, bu yıl anneler günü hediyesi seçerken, hepimizin hayatına çok hızlı giriş yapan dijital teknolojilere dair ihtiyaçlarımızı göz önünde tutmak akıllıca bir karar olabilir. Bu noktada, özellikle teknolojiyi yeni öğrenecek annelerimiz, babalarımız, ailemizdeki yaşlı bireyler içinde, akıllı telefonlar kadar, kullanımı daha anlaşılabilir olan, daha kolay kullanılabilen diz üstü bilgisayarlar yerinde bir tercih olacaktır. Apple bilgisayarlarının da kullanıcı dostu arayüzüyle daha sorunsuz ve daha akışkan bir kullanım deneyimi sunduğunu unutmamak lazım. Teknolojiyle arası pek olmayan yaşlı bir bireyin elinde Macbook Pro M1 veya Macbook Air M1 görme fikri henüz zihnimizde tam oturtamadığımız bir görüntü olsa da, toplumun her kesimindeki yaşlılarımızı televizyonlara, cep telefonlarında, çamaşır/bulaşık makinelerine alıştırdığımız gibi, bilgisayar kullanımına da alıştırmamız gerekiyor. Bu görüntünün zihinlerimizde garip durmadığı gün, toplum olarak daha rahat, daha özgür, daha bilinçli bir yaşam kurmamız da mümkün olabilir. Unutmayın ki, yaşlı bireylerimize başkalarına muhtaç kalmadan yaşayabilecekleri bir hayat kurmak, zamanında çocuklarını yetişkin hayatına hazırlamak için her türlü fedakarlığı yapan anne babalara karşı da önemli bir görev. Bu döngüyü sağlıklı şekilde yürütebilen bir toplumun, daha mutlu, daha bilinçli, daha refah bir gelecek kurması da kaçınılmaz olacaktır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dogru-ayakkabi-dogada-fark-yaratir.html", "text": "1- Rahatlık ve uyum: Uzun yürüyüşlerde ayakkabınızın rahatlık sağlaması son derece önemlidir. Ayakkabı, ayaklarınızın doğal hareketini kısıtlamadan uyum sağlamalı ve ayağınızın şekline tam olarak uygun olmalıdır. Ayakkabıyı giydiğinizde sıkıntı veya rahatsızlık hissetmemelisiniz. 2- Destek ve stabilite: Uzun yürüyüşler sırasında ayak bilekleriniz ve ayaklarınız özellikle yorulabilir. Ayakkabınızın sağlam bir destek ve stabilite sunması önemlidir. Yürüyüş sırasında ayaklarınızın düzgün bir şekilde yerde durmasını sağlamalı ve bileklerinizi korumalıdır. 3- Su geçirmezlik ve nefes alabilirlik: Doğa gezilerinde, çeşitli hava koşullarıyla karşılaşabilirsiniz. Ayakkabınızın su geçirmez olması, ayaklarınızın kuru kalmasını ve olası su birikintileri veya yağmurdan kaynaklanan ıslanmalara karşı korunmasını sağlar. Aynı zamanda ayakkabınızın nefes alabilir olması da önemlidir, böylece ayaklarınız terleyebilir ve nemden uzak tutulabilir. 4- Kaymaz taban: Doğa gezilerinde çeşitli zeminlerle karşılaşabilirsiniz, bunlar arasında kaygan, çamurlu veya kayalık alanlar da olabilir. Ayakkabınızın kaymaz bir tabana sahip olması, dengeyi sağlamanıza ve kaymaları önlemenize yardımcı olur. İyi bir tutuş sağlayan ve çekişi yüksek olan bir taban seçmek önemlidir. 5- Dayanıklılık: Uzun yürüyüşler sırasında ayakkabılarınız zorlu koşullara maruz kalabilir. Ayakkabınızın dayanıklı ve uzun ömürlü olması önemlidir. Kaliteli malzemelerden yapılmış, sağlam dikişlere sahip olan ve yoğun kullanıma dayanabilen bir ayakkabı seçmek, size uzun süreli bir performans sağlayacaktır. Bu beş temel özellik, doğa gezilerinde uzun yürüyüşler için seçilecek ayakkabının en önemli unsurlarını oluşturur. Ayakkabı seçerken kişisel tercihlerinizi de göz önünde bulundurmayı unutmayın, çünkü herkesin ayak yapısı ve konfor ihtiyaçları farklı olabilir. Doğa gezilerinizde ihtiyacınız olabilecek tüm ürünlere Hepsiburada. com üzerinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca, Babalar Günü yaklaşıyorken Babalar Günü hediyesi aramak veya yeni bir dekupaj testere almak için Hepsiburada. com'u ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/domino-etkisi-turkiyenin-kuruyan-golleri.html", "text": "Vahşi sulama yöntemleri, kuraklık ve değişen yağış rejimi sebebiyle göllerimiz sularını kaybediyor. Su seviyesi düşüp derinlik azaldıkça, buharlaşma tetikleniyor. Raporlar, Türkiye'nin göllerinden yarıdan fazlasını kaybettiğini gösteriyor. Birkaç ay önce, koronavirüs gündemi arasında kaybolup giden bir cümle bu. Oysa Su Politikaları Derneği'nin \"Doğal Göller ve Sulak Alanlardaki Su Yönetimi Sorunlarımız ve Çözüm Önerileri\" başlıklı raporu bu veriyle sınırlı değil. Rapor çarpıcı. Buna göre, Türkiye'nin neredeyse tüm göl alanları kirlilik nedeniyle doğal dokusunu kaybetmiş durumda. Doğal göller ve sulak alanlarda su miktarıyla beraber su kalitesi de azalıyor, ayrıca biyolojik çeşitlilik tehdit altına giriyor. Bu alanların birer yönetim planı olmaması da sorun yaratıyor. Zira rapora göre, tescilli 76 sulak alandan sadece 24'ünün su yönetim planı bulunuyor. Göllerin izinsiz kullanımını ve kirletilmesini önlemeye yönelik yasal düzenlemeler de yetersiz kalıyor. Peki, iklim değişikliği bu manzaranın neresinde duruyor? Kesici, kuraklığın kelime anlamının nem eksikliği olduğunu söyleyerek, \"Hidrolojik kuraklığın olduğu bir ortamda su miktarı giderek azalırsa o ortamda nem daha az olur. Ağaçlar da burada önemli bir faktör. Bunlar birbiri ile bağlantılı. Yağışlar artık bir anda geliyor. Damlaya damlaya yağmadığı için depolama şansı da olmuyor. Üstelik yıl genelinde yağışlar da azalıyor\" diyor. Göllerdeki en önemli sorunlardan biri de buharlaşma. Buharlaşma ile meydana gelen su kaybının tarım, enerji ve içme suyu için kullanılan miktardan daha fazla olduğunu söylüyor Kesici. Ancak bu durumu doğrudan iklim değişikliğine bağlamanın doğru olmadığını söylüyor: \"Suların derinliği azaldıkça buharlaşma da artıyor. Eğer göllerdeki su seviyeleri DSİ ve politikacılar tarafından bilimsel kurallara göre korunursa, buharlaşma da aşağıya çekilecektir. Ancak hep yanlış politikaların uygulanması neticesinde bugün bu noktadayız. Türkiye'nin beşinci büyük gölü Akşehir artık haritadan silindi. 10-12 yıl önce coğrafik olarak yok oldu. Türkiye'nin içme ve kullanma suyu varlığının büyük çoğunluğunu doğal göller oluşturuyor. Ancak insan eliyle oluşturulan yapay göletler, baraj gölleri var. Kesici, yapay göletlerin sulak alanların beslenmesini engellediğini söylüyor. \"Doğal gölleri kalbimiz olarak düşünün, dereler de damarlarımız olsun. Doğal göller yağışla besleniyor. Yapay göletler yapıldığındaysa, yağmur suları doğal göllere gideceğine buralara gidiyor. Suni göletlere ve tarıma karşı değiliz elbette. Ancak plan olmayınca doğal döngü bozuluyor. Milyonlarca yılda oluşan bu göllerin beslenmesine engel olmamak gerekiyor. Bu sorunlar 30 yıl önce başladı ve 30 yıldır konuşuyorum. Keşke bizi dinleselerdi, önlem alsalardı, göllerin çoğu varlığını sürdürüyor olurdu. Yakında tarıma, içmeye, kullanmaya su bulamayacağız. Bir zamanlar Karapınar bölgesinde obruk oluşumu yoktu. Yeraltı suları çekilmiyordu. Kapalı bir havza idi. Tarımsal su kullanımının iyi şekillenmesi gerekiyordu. O bölgede şekerpancarı üretimi olmamalıydı. Ancak yanlış tarım uygulamaları nedeniyle göl suyu aşırı kullanıldı. Son 30-40 yıl bilinen ortalama derinliği 12 metreydi. Mavi boncuk şeklinde göründüğü için \"nazar boncuğu\" deniliyordu. Su seviyesi 2000'li yılların başlarında 1-2 metreye kadar düştü. Tarımsal sulama sorununa yağış azlığı da eklendi. Doğru planlama yapılsa ve yeşil kuşak artırılabilse böyle olmazdı. Artık Meke diye bir gölümüz yok, Meke gölü krateri var. Meke Gölü'nün son 30-40 yılda 12 metre olan derinliği 1 metreye kadar düştü. Akşehir Gölü : Gölün etrafına kurulan şeker fabrikaları ve SEKA kağıt fabrikası hem kendilerini, hem de gölü yok etti. Akşehir Gölü'ne dışarıdan su getirilmesi için milyonlarca lira harcandı. Ancak bu kez de ağaçlar kurudu. Sular tekrar azalınca flamingolar öldü. 2007-08 arasında gölde leğendeki su kadar su kalmıştı. Sonra tamamen kurudu. Artık Akşehir'de sadece küçük bir su birikintisi var. Tuz Gölü : Yeraltı taban suları aşırı derecede çekilmiş durumda. Tuz alınmamış olsa tamamen kurumuş olurdu. Yüzeysel olarak, bu yılki çalışmalarda geçen yıla göre yüzde 9-10 kayıp var. Tuz Gölü'nde kuş çalışması yapanlar, kuş çeşitliliğinin ve sayısının da azaldığı bildiriyorlar. Göller Yöresi: Burdur-Isparta-Antalya-Denizli sınırları içinde bir zamanlar 36 göl vardı ve dünyanın sayılı göller yöresinden biriydi. Son 30 yılda burada sadece 16 göl kaldı. Göl kenarlarındaki ormanlık alanlar da imar sebebiyle azaldı. Beyşehir ve Eğirdir gölleri son 15-20 yıl içinde su kotu ve yüzey açısından sularının yüzde 50'sinden fazlasını kaybetti. Eğirdir Gölü kuruma periyoduna girdi. Ortalama su seviyesi 14 metreden 5-6 metreye düştü. Su kaybının sebebi ise yüzde 80'lik bir oranla tarımsal sulama."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dunya-saglik-orgutunden-cocuklara-ozel-covid-19-kitabi.html", "text": "Dünya Sağlık Örgütü 50'den fazla kuruluşla birlikte, çocukların Covid-19'u anlayabilmesi ve kabullenebilmesi için Türkçe'nin de aralarında bulunduğu 36 farklı dilde kitap hazırladı. Kitapta, 'Ario' isimli hayal ürünü bir karakter aracılığıyla, çocukların kendilerini, ailelerini ve arkadaşlarını koronavirüsten nasıl koruyabilecekleri ve yeni ve değişken bir gerçeklikle karşılaştıklarında nasıl güç durumların üstesinden gelebilecekleri anlatılıyor. 6-11 yaş arası çocukları hedefleyen kitap, \"Benim Kahramanım Sensin, Covid-19 ile Savaşan Çocuklar' ismini taşıyor. WHO Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus, kitapla ilgili olarak, \"Geçmişteki insani acil durumlar gençlerin hayatları tepe taklak olduğunda korkularını ve kaygılarını gidermenin ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Çocukları saat dilimleri ve kıtalar arasında yolculuğa çıkaran bu güzel kitabın, onların koronavirüs salgını sırasında mutlu ve güvende kalmaları için ne yapmaları gerektiğini anlamalarına yardımcı olmasını umuyoruz\" dedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dunyadan-yasli-meteorit.html", "text": "Geçen haftalarda çok ilginç bir haber bilim dünyasını heyecanlandırdı. Avustralya'da 7 milyar yaşında, Dünya'dan daha yaşlı bir madde bulundu! Akla şu soru gelebilir: \"Ama nasıl olur, Güneş Sistemi'nin yaşı 4,6 milyar yıl. Dünya üzerinde Dünya'dan daha yaşlı bir kaya parçası nasıl bulabiliriz?\" Haberin en heyecan veren tarafı da zaten bu. Güneş Sistemi'nde gördüğümüz her şeyin 4,6 milyar yaşında, ya da daha genç olmasını bekleriz. Ama daha doğru soru şu: \"Peki, Güneş Sistemi'ni oluşturan o atomlar ve moleküller nereden geldi?\" Avustralya'da bulunan meteoride geçmeden önce, bu sorunun yanıtını vermeliyiz. Evren neredeyse bir geri dönüşüm fabrikası gibi çalışıyor. Bir yerlerde yıldızlar oluşuyor. O yıldızlar, içlerinde barındırdıkları hidrojen gibi yakıtlara göre hayatlarını yaşıyor, yaşarken bu atomları farklı atomlara, elementlere dönüştürüyor ve sonunda da ölüyorlar. Ölürken, bu oluşturdukları atom ve toz parçalarını şiddetli bir süpernova patlamasıyla evrene saçarak dağıtıyorlar. Sonra bu toz parçaları başka yerlerde toplanarak yeni yeni yıldızların oluşmasını sağlıyor. Yani aslında bir yıldızın ölümü, gelecekte başka bir yıldızın doğumuna sebep oluyor. Kısacası bu sürekli bir dönüşüm. Bizim Güneş Sistemi'mizi oluşturan gaz ve toz da çok daha önce başka yerlerde patlayıp evrene yayılan başka yıldızlardan kalma parçalar. Belli yerlerde yoğunlaşarak toplanıyor ve kütle çekimle daha uzaktaki parçaları da içlerine çekerek büyüyorlar. Yaklaşık birkaç milyon yıl gibi kısa bir sürede de burada bir/birkaç yıldız oluşuyor. Yani genel olarak, yeni yıldız ve çevresindeki gezegenleri oluşturan materyaller de eski yıldızlardan izler taşıyor. Ancak bu oluşum sırasındaki şiddetli tepkimeler ve yüksek sıcaklıklar sonucu birçok element/ mineraldeki ilk izler siliniyor, veya bunlar başka element/minerallere dönüşüyor. Asteroitler, Dünya'ya düştüklerinde aynı şekilde kalmaz. İniş anındaki yüksek hız ve Dünya atmosferinde yaşadıkları sürtünmeden dolayı dış kabukları ciddi oranda yanar, ya da parçalanır. Dolayısıyla milyarlarca yıldır tertemiz duran, Güneş Sistemi'nin oluşum sahnelerini içinde barındıran bir asteroit, Dünya yüzeyine iniş yaptığında artık yanmış olur. NASA'nın, ya da Japonya'nın asteroit misyonları yapmasının, araçlar gönderip asteroitten Dünya'ya numune getirmeye çalışmasının sebebi de bu: Uzaydaki her asteroit aslında bir tür tarihi bir belge. Bu yazıya konu olan Murchison Asteoridi ile ilgili yeni keşfe gelince... Keşfi yapan makalenin başyazarı Chicago'daki Field Doğa Tarihi Müzesi jeoloğu Philipp Heck, asteroidin içindeki ilginç minerallere ulaşmak için önce bu kayadan bir parçayı döverek toz haline getirmiş, sonra da kalan toz parçalarını asitle yıkamış. Asit, sonradan oluşan mineralleri ve silikatları çözdükçe, asite direnen daha yaşlı mineraller ortaya çıkmış. Yaptığı işlemi, saman yığınındaki iğneyi bulmak için sadece iğne kalana kadar bütün samanlığı yakmaya benzetiyor. Kalan minerallerin yaşını da kozmik ışınlara ne kadar zamandır maruz kaldığını saptayarak buluyor. Şöyle ki uzayda bulunan bir gezegen, astreoit ve kaya parçası hem Güneş'ten gelen yüksek enerjili parçacıklara, hem de Samanyolu merkezinden gelen daha yüksek enerjili kozmik ışınlara maruz kalıyor. Dünya yüzeyi, çevresindeki Van Allen kuşakları sayesinde bu parçacıklardan yoğun oranda korunuyor. Ancak koruması olmayan asteroitler bu bombardıman neticesinde bu kozmik parçacıkları üzerinde biriktiriyor, hatta başka elementlerin oluşmasına sebep oluyor. İşte bu kaya parçaları üzerinde sonradan oluşan elementlerin miktarı tespit edilerek, ne kadar süredir bu kozmik ışınlara maruz kaldıkları bulunuyor. Yaş tespiti çalışmalarından çıkan sonuçlara göre, toz tanelerinin yüzde 60'ı 4,6 ile 4,9 milyar yıl arası bir zamandan geliyor. Kalanları da 5,5 milyar yıl ile 7 milyar yıl geriye gidiyor. Yukarıda bahsettiğim gibi, yıldızlar birkaç milyon yılda oluşuyor, ama oluştuktan sonra hemen farklı elementleri üretip etrafa saçmıyor. Yıldız, kütlesine bağlı olarak birkaç milyar yıl boyunca yaşamına devam ediyor. Ancak ölüm aşamasında oluşturduğu maddeleri evrene saçma fırsatı buluyor. Yani bu toz taneleri 4,6-4,9 milyar yıl arasına tarihlendirildiyse, onları oluşturan yıldız da en az 2-2,5 milyar yıl yaşamış olmalı diye öngörebiliriz. Yani bu tozlar bu sırada oluştuysa, yıldızın ölümüyle patladığında bütün evrene dağıldı ve bizim Güneş Sistemi'ni oluşturan nebulaya katkıda bulundu. Öte yandan bu çalışmadan çıkan spekülatif bir sonuç da galaksilerdeki yıldız oluşum oranı. İstatistiklere göre ortalama olarak galaksimizde her yüzyılda bir yıldız oluşabileceği varsayılıyor. Ama toz parçaların çoğunun 4,6 ile 4,9 milyar yaşında olmasından ötürü, bunun da çoklu bir yıldız oluşum sürecinden kaynaklandığını sonucunu çıkartıyorlar. Yani galaksimizdeki yıldız oluşumunun bir anda çok yıldız oluşumu, ardından durgunluk, yeniden çoklu oluşum süreci gibi bir trendi takip ettiğini düşünmüşler. Açıkçası bu makalenin hakemi olsaydım bu hipotezi biraz zorlama bulduğumu söylerdim. Çünkü elimize ilk defa bu kadar yaşlı toz parçaları geçmiş, hatta tek bir meteoritten gelmiş. Ve bu tek veri ile bu kadar büyük bir genelleme yapmak bence kolay olmasa gerek. Klasik sorumuzu da burada tekrarlayabiliriz. Dünya'da yaşam nasıl başladı? Acaba Dünya'daki kimyasal tepkimeler mi buna yol açtı, yoksa daha önce başka yıldızların çevresindeki gezegenlerden birinde oluşan yaşam oradan ayrılarak milyonlarca, belki milyar yıl boyunca seyahat ederek, Dünya oluştuktan 1 milyar yıl sonra mı buraya düştü? Murchison Meteoridi gibi ilk yaşamı barındıran bir meteorit bulabilecek miyiz? İşte nihai sorumuz bu. Büyük keşfe yol açan da, yakın zamanda bu meteorit üzerinde yapılan analizler. Meteorit üzerinde, Güneş Sistemi'nden birkaç milyon yıl ila 3 milyar yıl öncesine uzanan yaşlarda, farklı mineraller bulundu. Dünya'da bu kadar yaşlı bir kayaya ulaşmak imkansıza yakın. Çünkü oluşumundan itibaren 4,6 milyar yıllık süre boyunca yer hareketleri, volkanik aktivite vb. ile bu ilk materyaller yüksek sıcaklık ve basınç sonucu başka materyallere dönüştü. Murchison'un geldiği ana asteroit, oluşumundan itibaren yüksek sıcaklığa veya etkileşime maruz kalmadıysa, içinde barındırdığı çok yaşlı minerallerin Güneş Sistemi öncesindeki gibi korunmuş olma ihtimali yükseliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dunyanin-dort-bir-yanini-kesfetmek-seyahat-sigortasi-ile-artik-daha-keyifli.html", "text": "Yurt içi ve yurt dışına yapılacak olan seyahatlerde kaza, hastalık, valizlerin kaybolması gibi olası risklerin güvence altına alınmasını sağlayan sigorta çeşidine seyahat sigortası adı verilmektedir. Ülkemizde pek çok tur şirketi tarafından müşterileri için alınan bu hizmetin yanı sıra yurt dışına yapılacak seyahat ve turlarda Avrupa ülkeleri vize vermek için sigortayı bir şart haline getirmiştir. Bu sebeple seyahat için yapılan sigortaya yurt dışı seyahatlerinden ötürü vize sigortası adını vermek de doğru olacaktır. Seyahat sağlık sigortası ise Türkiye Sigortalar Birliği tarafından hazırlanan bir yönetmelik ile düzenlemiştir. Ulaşım yollarından herhangi birini kullananların karşılaşabilecekleri sağlık risklerine karşı onları güvence altına alan seyahat sağlık sigortası fiyatları firmalar bazında değişkenlik göstermektedir. Seyahat için yapılan sigorta geniş bir tanıma sahip olmakla birlikte, sağlık sigortası yalnızca sağlık risklerine karşı koruma sağlamaktadır. Bu sigortanın sağlık masraflarını karşılayabilmesi için sağlık sorununun meydana geldiği tarihin poliçenin geçerlilik tarihi kapsamında olması gerekir. Seyahat süresi dışında mevcut olan sağlık durumları için teminatlardan yararlanmak mümkün değildir. Seyahat sağlık sigortası ücretleri noktasında hizmet kapsamı da belirleyici unsur olmaktadır. Seyahat sigortası nedir? sorusunun cevabı pek çok kişi tarafından merak ediliyor. Özellikle çok kez seyahat yapmış ve yapmakta olanların anlaşmalı olduğu sigorta şirketleri bulunuyorken ilk kez bu hizmeti alacak olanlar sigortanın ne anlama geldiğini, sigorta kapsama alanında bulunan teminatları araştırıyor. Seyahat halinde meydana gelecek olumsuz durumlardan bedensel ya da maddi anlamda etkilenmemeniz açısından uygulanan sigorta, seyahatlerinizdeki riskleri de en aza indiriyor. Seyahat sigortası fiyat noktasında belirleyici unsur firmalar olurken, seyahat sigortasının sizlere sağladığı avantajlardan da bahsetmek gerekiyor. - Kaza sonucu vefat halinde lehtara tazminat ödemesi yapılması, - Sürekli sakatlık durumunda sakatlık derecesine göre tazminat ödemesi yapılması, - Tatil esnasında meydana gelen yaralanma ve rahatsızlanma durumlarında sağlık merkezlerine nakil giderleri, - Yurt dışı seyahatleri esnasında meydana gelen hastalık ve yaralanma durumlarında süre uzadığında meydana gelen fiyat artışı, - Sigortalının yanında bir yakını olması gerektiği sağlık durumlarında, aile üyelerinden yalnızca bir tanesine ait ulaşım giderleri, - Aile üyelerinden birinin vefatı sebebi ile geri dönüş sağlanmasında dönüş ücreti, - Evinde meydana gelen hasarlar sebebi ile acil eve dönüş ücreti, - Seyahat esnasında vefat olması durumunda sigortalının nakli, cenazeye eşlik edenlere ait yol masrafları, - Kayıp bagajların bulunması halinde sigortalının adresine teslimi bu avantajlar arasında yerini alır. Ancak sigorta şirketlerine göre bu kapsam değişkenlik göstermekle birlikte seyahat sigortası fiyatları da bu kapsama göre şekillenmektedir. ''Seyahat sigortası ne kadar?'' sorusuna cevap verdikten sonra sıra ''Seyahat sigortası zorunlu mu?'' sorusunun cevabına geliyor. Özel sağlık sigortası hizmetlerinden faydalanıyor iseniz, seyahatiniz için sigorta yaptırmanıza gerek olmamakla birlikte özellikle yurt dışına yapılan seyahatlerde vize alımları için bu sigorta çeşidi zorunlu tutulmaktadır. Ülkemizde de bu sigortanın yapılması elzemdir. Olası risklerin tazmin edilmesi ve iyileştirilmesi için aslında bu sigorta çeşidi bir zorunluluktan öte bir ihtiyaçtır. Çünkü sigortanın kapsama alanı oldukça geniştir. Yalnıza sizlerin değil, vefat halinde geride bıraktıklarınızın da mağdur olmaması açısından sigorta yaptırmanın önemi büyüktür. sigortaladim. com adresi üzerinden firma ile iletişime geçerek hemen formu doldurun, siz de seyahat anında ister yurt içinde ister yurt dışında karşılaşacağınız olumsuz durumlarda maddi hasarlarınızı minimum seviyeye indirin."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/dunyanin-manzarasi.html", "text": "Doğanın güzelliği ve çeşitliliğine bir övgü. Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafçısı yarışmasından küçük bir seçki, bizi doğal peyzajın etkileyici anlarına götürüyor. Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafçısı yarışması, 2022 yılında dokuzuncu kez düzenlendi ve yine birbirinden güzel doğa manzaralarını bir araya topladı. Yarışmaya dünyanın dört bir yanından 3 bin 800'den fazla fotoğrafçı katıldı. Doğanın güzelliğine ve sergilediği çeşitliliğe bir övgü niteliğindeki yarışma ayrıca, jüriden en yüksek puanı alan 101 fotoğrafı her yıl özel bir kitapta bir araya getiriyor ve giderek büyüyen bir coğrafya arşivi oluşturuyor. Dağlar, ovalar, kıyılar, mağaralar, sulak ya da kurak köşeler, sıcak ya da soğuk bölgelere uzanan yarışma gezegenimizin coğrafi çeşitliliğini ve yaşamın zenginliğini gözler önüne seriyor... Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafçısı Ödülleri'nin jüri başkanı Peter Eastway, yarışmaya katılan fotoğrafları incelemenin kendilerini her zaman çok etkilediği söylüyor ve \"fotoğrafçıların coğrafyada kat ettiği mesafelere her zaman hayran kalıyoruz\" diyor. Jüri üyelerinden David Burnett ise \"sonunda alınan puan ne olursa olsun yarışmaya katılmanın büyük bir kişisel anlamı var diyor ve devam ediyor: \"Bu manzara fotoğrafları, bana katılımcılarımızın fotoğraf çekmeye ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor. Mükemmel bir yer bulmak için yapılan ıslak, soğuk ve uzun yorucu yürüyüşler tüm fotoğrafların kalbine gömülü...\" Bu yıl Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafçısı'nın jüri üyeleri arasında geçen yılın kazananı, Türkiye'den Aytek Çetin de bulunuyordu. 2021'de Aytek'in portfolyosunda Kapadokya'dan iki kareyle birlikte Niğde Aladağlar ve Gürcistan yer almıştı. Yılın En İyi Manzara Fotoğrafı ve Yılın En İyi Manzara Fotoğrafçısı belirleniyor, ayrıca beş fotoğrafçıya özel ödül veriliyor. 2022'de Yılın Manzara Fotoğrafçısı ödülünü Şili'den Benjamin Briones Grandi alırken, Yılın Manzara Fotoğrafı ödülünün sahibi ABD'den Martin Broen oldu. Çinli fotoğrafçı Tony Wang, ülkesinin iç kesimlerindeki Siçuan bölgesinde, doğanın gösterişli bir anını kayda geçirmiş. Ülkenin ekonomik açıdan en önemli bölgelerinden biri olan Siçuan, diğer yandan uçsuz bucaksız doğal peyzajlar da sergiliyor. Yeşil tepeler üzerinde beliren gökkuşağı, Wang'a portfolyosunun övgü toplayan bu karesini kazandırmış. Bulgaristan'da Balkan Dağları'nın eteklerindeki kar fırtınası nihayet dinmiş, geride beyaza kesmiş ağaçlar bırakmış. Ormanı dolduran beyaz sessizlik, bir yandan da bölgedeki kışların ne kadar çetin geçebileceğini gösteriyor. Arjantin'in Atlas Okyanusu kıyılarında uzanan kum tepeleri yükseklikleri ve kapladıkları alanla bu konuda dünyadaki sayılı örneklerden sayılıyor. \"Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafçısı\" unvanının yeni sahibi, Şilili fotoğrafçı Benjamin Briones Grandi'nin portfolyosu, uçsuz bucaksız kıyı kumullarının yabani ve ıssız karakterini başarıyla yansıtıyor. Bu alanlar bir yandan da nadir kumul bitkileriyle sürüngen, amfibi, böcek gibi canlı türlerini barındıran değerli habitatlar. Afrika'nın güneyindeki Namibya'da çöl kumları ve tek başına duran ağaç kalıntısının oluşturduğu manzara, yukarıdaki bulutlarla daha da etkileyici bir hal almış. İspanyol fotoğrafçı Jose D. Riquelme, ağacın tek başınalığına özellikle vurgu yapıyor ve fotoğrafına Yaşlı Ağaç adını veriyor. Namibya Çölü, dünyanın en eski kumul bölgelerinden biri. Kum, kızıl rengini içindeki demirden ve bunun yıllar içinde oksitlenmesinden alıyor. Hollandalı fotoğrafçı Max Rive, Arjantin ve Şili sınırında döne döne ilerleyen akarsuyu kadrajına alırken Patagonya'nın tüm güzelliğini de fotoğrafa sığdırmayı başarmış. Güney Amerika'daki Patagonya, dünyanın en bakir bölgelerinden biri ve dağları, ormanları, akarsuları, sahilleriyle doğal peyzajın en etkileyici unsurlarını barındırıyor. Avusturyalı fotoğrafçı Hans Gasser, Umman'da çektiği kareye Kum Denizi adını vermiş. Rubülhali Çölü'nün sarı tepeleri arasında kalmış düzlükler, gerçekten de sonsuz bir denizi andırıyor... Arap Yarımadası'nın güneyindeki devasa çöl, dünyada insan etkisinden en uzak yerlerden biri olarak biliniyor. Uçsuz bucaksız kumlar, gündüz güneş, geceyse soğuk burada hiçbir canlının yaşamasına izin vermiyor. Bu çarpıcı fotoğraf, yarışma kapsamında hazırlanan kitapta yerini alacak. ABD'li fotoğrafçı Martin Broen, kendisine \"Uluslararası Yılın Manzara Fotoğrafı\" ödülünü getiren bu kareyi, Meksika'nın ünlü Yucatan Yarımadası'nda çekmiş. Bölgede \"cenote\" adı verilen su dolu doğal çökme çukurları ve sualtı mağaralarıyla başka bir dünyayı andırıyor. Dalgıcın fenerinden çıkan ışık suyu maviye boyayarak, bu sualtı sistemini daha da gerçeküstü hale getiriyor. Tulum kenti yakınında bulunan ve kilometrelerce ilerleyen karanlık sulara dalmak sadece profesyonellerin yapabileceği bir iş. Broen'in ödüllü karesi, derinlerde bulunan bu benzersiz doğa varlığının narin güzelliğini belgelemesi bakımından da önem taşıyor. Kış, ağaçları neredeyse tanınmayacak hale gelene kadar örtmüş. Fotoğrafçı Koki Dote'nin bu kareyi yakaladığı Japonya'nın Fukuşima bölgesi, 2011'de yaşanan nükleer santral faciasıyla gündeme gelmişti. Fotoğraf bu yönüyle, doğanın döngüsünün güzelliğini ve inatçılığını vurguluyor. Avusturya'dan Mitja Kobal, ülkenin Tirol bölgesindeki Schlatenkees Buzulu'nda yakaladığı manzarayı, bir filin bedenindeki ayrıntılara benzetiyor ve iklim krizine de gönderme yaparak fotoğrafına şu adı veriyor: Alp Fillerinin Alacakaranlığı... Avusturya Alpler'indeki buzul, High Tauern Ulusal Parkı sınırları içinde yer alıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/elektrikli-bisikletlerin-onlenemez-yukselisi.html", "text": "Bisikletler artık konforlu bir ulaşım aracı olarak daha yoğun kabul görüyor. Üstelik onları güç harcamadan da kullanabiliriz. İşte elektrikli bisikletler hakkında bilmek istedikleriniz. Bisiklet, bir dönem popülaritesini yitirse de sağlıklı yaşam için ne kadar önemli olduğu anlaşıldıktan sonra bisiklete olan talep yeniden yükselmeye başladı. Eskiden bebek bisikleti veya kız çocuk oyuncakları gibi sadece çocuklar için bir oyun/eğlence aracı olarak görülen bisikletleri bugün artık yetişkinler de yoğun olarak kullanıyor. Ve hatta işine bisikletle gidip gelmeyi tercih eden yetişkinlerin sayısı da hızla artıyor. Bisiklet tercih ederken, artık elektrikli bisikletlerin de öne çıktığına da şahit oluyoruz. Elektrikli bisikletler, isterseniz hiç pedal çevirmeden sizi onlarca kilometre boyunca taşıyabilirken, isterseniz yorulduğunuz anlarda pedaldaki yükünüzü alıp daha kolay pedal çevirmenize de destek olabiliyor. Bir yokuşu bisikletle tırmanırken, yokuş tırmandığınızı hissetmeden kolayca yol alabiliyorsunuz. Üstelik artık çocuklar da bisiklet istediklerinde, elektrikli olması için diretiyorlar. Çocuklar için bisiklet alırken, ayrıca güvenlik ekipmalarına da büyük önem göstermeniz gerektiğini unutmayın çünkü yetişkinler bisikleti çoğu zaman keyif için ya da alışverişe gidip gelmek için ve özenle kullanırken çocukların hız yapmak/yarışmak gibi tehlikeli sürüş biçimlerine yöneldiklerini unutmayın. Dolayısıyla kask ve dizlikler dışında, çocuk elbiseleri arasında, çocukların düştüğünde yaralanmalarını zorlaştıracak, bedenlerini koruyacak kıyafetler de seçmeniz gerekebilir. Elektrikli bisiklet satın almak isteyenler için, birkaç önemli kıstası göz önünde bulundurmak önemli. Bisikletinizi hangi sıklıkla ve ne kadar uzun mesafelerde kullanmayı düşünüyorsunuz? Eğer sadece semt içinde, ev-çarşı arasında, günde birkaç kilometre git gel yapacaksanız, maksimum menzili 30 km olan, tek şarjla 30 km giden bisikletler işinizi görecektir. Ancak bisikletle uzun mesafe yolculuklarına çıkmayı planlıyorsunuz, 30-40-50 km uzaktaki işinize bisikletle gidip gelmeye niyetliyseniz, 90-100 km menzili olan modelleri düşünmenizi öneririz. Bisikletler, menzili tükettikten sonra, boşalan pillerini şarj etmek konusunda da 4-8 saat arası zaman isteyebiliyorlar. Bu zamanı da göz önünde bulundurarak menzil hesabınızı yapmalısınız. Elbette bisiklet seçerken, Türkiye'de yedek servisi, yedek parçası bulunan, pillerin ömrü bitince yenisini alabileceğiniz markaları tercih etmenizi de öneriyoruz. Aksi halde, pil ömrü bittiğinde değerli bisikletinizi kullanabilmek için yurt dışından yüksek maliyetlerle pil getirmek keyfinizi kaçırabilir. Ya da bir sorun yaşadığınızda yetkili servis bulamamak, çok can sıkıcı olacaktır. Tabi, elektrikli bisiklet de kullansanız, güvenlik önlemlerinizi mutlaka almalısınız. Bisiklet kaskı, eldiven, dizlikleriniz gibi sizi düşmeye karşı koruyacak tüm önlemleri tam olarak edinmeden lütfen bisikletle yola çıkmayın. Efsane Kasım ayına girmişken, heyecan verici indirimler ve kampanyaları da değerlendirerek alışveriş ihtiyacınızı tamamlayabilirsiniz. Hepsiburada'nın Efsane Cuma indirimlerinde Volta elektrikli bisiklet bulabileceğiniz gibi Dyson saç şekillendirici ya da elektrikli mutfak aletleri, beyaz eşya, mobilya, giyim... Tüm ihtiyaçlarınızı uygun fiyatlara bulabilirsiniz. İndirimleri kaçırmamak için Hepsiburada'yı takip etmenizi tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/en-guzel-yolculuklar-muzikle-baslar.html", "text": "Yolculukları hepimiz çok seviyoruz ancak çoğu zaman bu yolculukları uzun uzun müzik dinlemek için kullandığımızın farkında mısınız? Madem müzikten kopamıyoruz, o zaman bu beş detaya dikkat. Telefonlarımıza veya diğer dijital cihazlarımıza bağlayabileceğimiz, küçük tırnak boyutundaki bu minicik SD kartlar, onlarca GB veri saklama boyutlarıyla binlerce şarkılık arşivlere dönüşebiliyorlar. İnternete ulaşmanın zor olduğu yolculuklarda, uçakta, açık denizde, dağ başında çok faydalı bir seçenek olarak, sevdiğimiz şarkılardan oluşan bir mikrosd kart, hayatımızı çok kolaylaştıracaktır. Bu minik SD kartlardaki müzik arşivine, telefonunuz üzerinden ulaşabileceğiniz gibi eğer destekliyorsa akıllı saat, akıllı bileklik ve Bluetooth kulaklık kombinasyonuyla da kolayca dinleyebilirsiniz. Online müzik dinleme uygulamalarının en ünlüsü olsa da rakipleri de artık Spotify'a karşı önemli avantajlar kazandılar. Ancak yine de Spotify hala çok farklı ve zengin müzik listeleri oluşturabilen yapay zekasıyla beğeni toplamaya devam ediyor. Tabi, online olmadığınız durumlar için, sevdiğiniz listeleri offline dinleme için cihazlarınıza kaydetme imkanı da sunuyor. YouTube Premium servisi ile gelen YouTube'un müzik servisi, Spotify'dan farklı olarak, YouTube platformundaki çok zengin seçeneklere erişim sağlıyor. Yani sadece resmi olarak yüklenmiş şarkıların yanında, müzik severlerin yüklediği konser kayıtlarını veya bir barda, bir gece kulübünde çalan amatör bir grubun, bir dinleyici tarafından amatör olarak kayıt altına alınmış şarkılarına bile YouTube müzik üzerinden ulaşabilirsiniz. Üstelik, online olmadığınız zamanlar için offline kayıt özelliği de var. Sadece akıllı telefonunuzun veya müzik dinlediğiniz diğer cihazların dijital ses kalitesine teslim olmak yerine, online olarak erişiminizin olduğu dönemde mutlaka bir ekolayzır uygulaması indirmenizi ve müzik dinlerken tercih ettiğiniz ekolayzır ayarlarını kullanmanızı tavsiye ederiz. Müzik donanımları pek ucuz olmaz zira müzik için kullanılan donanımların üretiminde altın gibi değerli madenlere fazlasıyla ihtiyaç duyulur. Bu yüzden de fiyatları biraz tuzlu görülebilir. Ancak uygun fiyatlı veya indirimdeki ürünleri tespit edip ihtiyaçlarınıza ulaşabilmek için Hepsiburada'nın geniş ürün yelpazesini kullanabilirsiniz. Hem sadece müzik ürünleri değil karavan gezileriniz için eşyalara veya motor yağı ya da diğer otomobil aksesuarlarına da kolayca ulaşabilirsiniz. Üstelik, yaklaşan Anneler Günü için de hediye arayacak olursanız, Hepsiburda üzerinde Anneler Günü hediyesi araması yaparak zengin hediye çeşitlerini incelemenizi de tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/evden-cikmadan-atlasa-nasil-ulasabilirim.html", "text": "Evde kalmak dergi okumaya engel değil! Atlas'ı evinizden çıkmadan alıp okumak ve dünyanın dört bir yanına uzanmak çok kolay. Mayıs-Haziran sayımızı online kanallardan adresinize getirtebilir ya da bilgisayar, tablet veya telefon ekranlarınızdan evinizde dijital olarak okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/faciadan-34-yil-sonra-cernobilde-neler-oldu.html", "text": "26 Nisan, Çernobil Nükleer Santrali Kazası'nın yıl dönümü... Aradan 34 yıl geçti. O dönem Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Ukrayna'nın başkenti Kiev'in 132 kilometre doğusundaki 49.360 nüfuslu Pripyat şehrinde bulunan santralda yapılan bir deney sırasında gerekli ve yeterli önlem alınamadığı için patlama meydana geldi. 100'den fazla radyoaktif madde atmosfere yayıldı. Radyoaktif maddeyle kirlenmiş bölgelerdeki yerli halktan 67 bin kişi, devlet emriyle tahliye edildi ve yasaklı bölge 30 kilometreye dek genişletildi. Kaza sonucu insanlar yaşamını yitirdi, yüzbinlerce insan süreç içerisinde çeşitli hastalıklara yakalandı ve sakat kaldı. Hava, toprak ve su zehirlendi, diğer canlılar etkilendiler. Kaza yalnız Rusya'yı değil, başka birçok ülkeyi de etkiledi. Türkiye'de de özellikle Karadeniz'de yaşayanlar ciddi şekilde zarar gördü. İnsan eliyle yaratılan bu facianın etkisi hala devam ediyor, daha uzun yıllar da devam edecek. Bunların yanı sıra, santraldeki patlamanın ardından bölgedeki bitki ve hayvanlarda birtakım mutasyonlar gözlemlenmeye başladı. Çernobil dışında 1957'den bu yana bir dizi nükleer kaza meydana geldi. Nisan sayımızda yer verdiğimiz, 2011'de yaşadığımız Fukuşima Nükleer Santral kazası en önemli olanlarından birisiydi. Sinan Çakmak'a ait fotoğrafta, Çernobil Nükleer Santrali'nin patlamasından 3 gün sonra boşaltılan Pripyat kentinin hastanesinde paslanmış bebek yatakları görünüyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/fayin-izini-ararken.html", "text": "Yılın ilk ayında Elazığ'ın Sivrice ilçesinde meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki depremin haftasında, Malatya'nın Doğanyol ilçesi sınırlarındayız. Kerpiç evler büyük ölçüde yıkılmış. Kış şartları ağır. İnsanlar yine de hayata tutunmaya çalışıyor. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa'dan ekibimiz ile amacımız, Sivrice depreminin etkilerini incelemek ve fayı bulmak. Doğanyol-Malatya yolu üzerindeki Çermik Köyü'ne gidiyoruz. Burada çok az aksa da bir sıcak su kaynağı olduğunu öğreniyoruz. Bölgeye gittiğimizde, birçok yerden kaynayan bir çamur volkanıyla karşılaşıyoruz. Eski çeşmenin bulunduğu nokta kaynamaya devam ediyor. Burada artık debisi oldukça yüksek bir dere akıyor. Bu tür oluşumlar deprem sırasında veya sonrasında ortaya çıkabiliyor. Bunlar aynı zamanda fayların gerçek izleri. Sonraki günlerde Elazığ'ın Çevrimtaş Köyü'nde kırığı aramaya devam ediyoruz. Köyde fayın yanına ve dolgu üzerine kurulmuş tüm evler yerle bir olmuş, ama yamaca kurulu mahallede bazı evler hasar görmesine rağmen yıkılan ev yok. Üniversite ekibinden İsak Yılmaz, Göksel Dursun ve Memet Güngör gerekli ölçümleri yapmak için köyde kalıyor. Ben ve bize Malatya'dan katılan tarih öğretmeni Bayram Güngör ise yer yer gözüken çatlağı takip etmek için Doğanbağı Köyü'ne yürümeye başlıyoruz. Sıkı bir iniş ve ciddi bir tırmanıştan sonra köye ulaşan sırta çıkmayı başarıyoruz. İlerideki tepede bir kümbet çarpıyor gözümüze. Buraya tırmanmaya başladığımızda büyük bir ders alacağımız aklımıza gelmiyor tabii. Nereden baksanız 700 yıllık olan bu yapının, zarar görmek bir yana sıvaları bile dökülmemiş. Üstelik bu ilk gördüğü deprem de değil. En az beş büyük deprem atlatmış olmalı. O zamanlar böylesi sağlam yapılar yapan toplum ne oldu da çürük evler yapmaya başladı, anlaşılır gibi değil... Köyün çıkışına doğru ilerliyorum. Fay kırığı, baraj gölünün hemen kenarından geçiyor. 6.8 büyüklüğündeki Sivrice depremi, Türkiye'ye bir deprem ülkesi olduğunu yeniden hatırlattı. Atlas'tan Yıldırım Güngör'ün yer aldığı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa ekibi, Elazığ ve Malatya'da fayı ararken bir çamur volkanıyla da karşılaştı. Doğanyol'da kerpiç evlerle kaplı ve neredeyse tümü yıkılmış bir sokakta dikkatlice yürüyorum. Aniden oluşacak bir artçı sorun yaratabilir. Aslında bu kalan duvarların yıkılması için artçıya bile gerek yok. Sola dönen sokağa girmeden devam ediyorum. Tam köşede yarısı yıkılmış bir kerpiç ev var. Evi incelerken arkamdan gelen sese dönüyorum. \"Anası ile oğlu öldü orada. Tam çıkacaklarken başlarına çökmüş ev. Beni de şu pencereden çıkardılar. Az kalsın ben de evin altında kalıyordum.\" Ev sağlam gibi görünüyor ama pencereye yaklaşıp içeri bakınca tavanın çöktüğünü görüyorum. Geri dönüp çadıra yaklaşıyorum. Kadın birden telaşlanıyor. \"Çok kötü zamanda geldiniz. Yiyecek bir şey de yok. Simit yer misiniz?\" Bu haldeyken bile kapılarına gelen konuklara bir şey ikram etmeye çalışıyor Songül ve Cavit Dinç. İçinde durdukları çadır eski. Yeni verilen çadırı kuracak birilerini bekliyorlar. İki inekleri, bir danaları var. Tek keçileri enkaz altında kalmış. Sivrice depreminde kriz doğru yönetildi, ama artık krize değil risk yönetimine, önlem ve hazırlık çalışmalarına ağırlık vermemiz gerekiyor. Yoksa bir 20 yıl sonra da aynı sorunları yazmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/fukusimada-sonsuza-kadar-temizlik.html", "text": "Japonya'da, 9 büyüklüğündeki depremin tetiklediği tsunaminin yol açtığı nükleer felaketin üzerinden dokuz yıl geçti. Bugün Fukuşima, mevcut teknolojinin yetersiz kaldığı bir dizi sorun, bir azalıp bir yükselen radyasyon seviyeleri ve tanklar dolusu radyoaktif suyla baş başa. Nükleer yakıtın reaktörden çıkarılabilmesi için en iyimser tahminler, 2040 ve 2050 yılları. Fukuşima Daiichi nükleer tesisine her gün 4 ila 5 bin kişi giriyor. Çoğu, Tokyo Elektrik Kurumu çalışanı ve taşeronları. İşçiler, yeni su tanklarının kurulumundan vinç sökümlerine kadar farklı alanlarda görev alıyor. Fukuşima Daiichi'de öncelikli iş, radyoaktif temizlik ve imha işlemi. Ama bu, yazıldığı kadar kolay değil elbette. \"Sarı bölge\" olarak sınıflandırılan kontrol odasına girerken, koruyucu kıyafet, üç çift eldiven, üç çift çorap, bot ve tüm yüz maskesi ile baret takmak gerekiyor. Bunların radyasyona karşı koruyucu etkisi yok, ama radyoaktif tozların vücuda girmesi ve kıyafetlere bulaşmasını kısıtlamak için bir önlem niteliğinde. Fukuşima'nın haki yeşili kontrol odası, izleyenlerin aklına hemen Çernobil dizisini getirecektir. 1970'lerden kalma ekipman, şu anda kullanılamaz halde. Teknisyenlerin kaza anındaki nafile çabalarının yazılı olduğu hesap kağıtları da kontrol odasının duvarlarında duruyor. Fukuşima'nın bazı reaktörleri kaza anında hidrojen patlaması sebebiyle tamamen yok oldu. Geriye kalanların tabanında ise erimiş nükleer yakıt bulunuyor. Bu ölümcül noktaya sadece robotla erişiliyor. Yakıtın tamamen çıkarılması aşırı hassas bir prosedür. 2021'e kadar test edilmesi bile beklenmiyor. 2040 ve 2050'ye ise iyimser tahminler olarak bakılıyor. Fukuşima'ya dair en büyük problemlerden biri, çevredeki dağlardan tesise sızan ve çok yüksek miktarda radyasyona maruz kalan kaynak suları. Bu suların akış yönünü değiştirmek için birkaç yıl önce yüksek maliyetli bir çözüm bulundu: Yeraltında, 1.5 km uzunluğunda, 1 metre kalınlığında ve 30 metre derinlikte bir buz duvarı örüldü. Toprağın dondurulmasıyla yaratılan bu pahalı duvar, kaynak sularının tesise girmesini bir ölçüde sınırlasa da sızıntılarla gündeme geliyor. Diğer yandan da nükleer reaktörleri soğutmak için suya ihtiyaç var. Günde 170 bin litre su, yüksek dozda radyasyona maruz kaldığı için kullanılmaz hale geliyor. Kontamine sular, ALPS adı verilen bir filtre sisteminden geçirilse de trityum bir türlü yok edilemiyor. Halihazırda tesiste 1 milyon ton kontamine su, yaklaşık bin tankta muhafaza ediliyor. Ancak depolar 2022'de tamamen dolmuş olacak. Çevre örgütü Greenpeace, daha ileri bir filtreleme teknolojisi bulunana dek bu tehlikeli suların depolanmaya devam etmesini savunuyor. Diğer seçenekler korkutucu: Suyun buharlaştırılması, ya da denize tahliye edilmesi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na göre bunlar uygulanabilir yöntemler. Balıkçılar ve çiftçiler ise bu seçeneklere şiddetle karşı çıkıyor. Temizlik kolay bitmeyecek. Greenpeace Japonya, Fukuşima eyaletinin bazı noktalarında önceki yıllardan daha yüksek seviyede radyasyon saptadı. Bu duruma neden olarak, 2019'da meydana gelen iki tayfunun dağlık bölgedeki radyoaktif sezyumu eyalete sürüklemesi gösteriliyor. No 19 ve 21 olarak adlandırılan iki tayfun, Japonya'ya çok miktarda yağmur yağmasına neden olmuştu. Şiddetli yağışlar dağlık ormanlardaki radyasyonu nehir yoluyla yayıyor. Greenpeace araştırması, Fukuşima'daki girişe kapalı alan ile kentte yaşamın devam ettiği bölgelerde, özellikle de radyasyon seviyesinin yüksek olduğu bilinen noktalarda gerçekleştirildi. Örgütün Japonya enerji sözcüsü Kazue Suzuki'ye göre araştırma, \"Fukuşima'da normale döndük\" mitinin gerçek olmadığını ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/geleneksel-sohbet-toplantilari.html", "text": "Çankırı'nın yaran sohbetleri, Şanlıurfa'nın sıra gecesi, Ankara'nın ferfenesi, Konya'nın baranası ve daha nicesi... Anadolu'nun geleneksel toplantıları sohbete, tecrübeye, dostluğa değer verilen dönemlerden bir hatıra. Halkbilimci Osman Nuri Yüce, üç yıl boyunca sohbet toplantılarını araştırdı ve geleneğe en yakın hallerini görüntüledi. Üstteki fotoğraf: Çankırı yaran gecesinde yarenlerin selamlaşma anı. Yarenler, oturuş düzenine geçtikten sonra yaran gecesinin baş ağasını selamlar ve ardından sohbet başlar. Bir araya gelme, yardımlaşma, eğlenme, geleneği yaşatma... Anadolu'nun geleneksel sohbet toplantılarının sosyal hayatta oynadığı önemli roller var. İnsan ilişkilerinin yüz yüze, samimiyetle kurulduğu dönemlerden bir hatıra olan bu toplantılar, müzikten mutfağa yöresel zenginlikleri buluşturuyor. Türkiye'nin farklı yörelerinde, farklı isimlerle anılan geleneksel sohbet toplantıları, genellikle kış aylarında ve belli kurallar çerçevesinde gerçekleştiriliyor, sosyal dayanışmayı, eğlenceyi ve kültürel aktarımı amaçlıyor. İçinde oda oyunları, halk edebiyatı, halk müziği, halk tiyatrosu, geleneksel mutfak ve sözlü kültür ürünleri barındıran bu toplantılar UNESCO tarafından 2010 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'ne alındı. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nun Türkiye'nin Somut Olmayan Kültürel Mirası'nın Fotoğraflanması projesi için başladığım çalışma yaklaşık üç yıl sürdü. Bu süre boyunca Anadolu'nun farklı yerlerinde birçok sohbet toplantısına katıldım. Gerek işlev, gerek uygulama açısından birbirine benzeyen bu sosyal faaliyetler, bazı noktalarda da birbirinden ayrılıyor. Ama hepsi bir arada olma, yardımlaşma ve geleneği yaşatma noktasında buluşuyor. Sohbet toplantılarında gençler, toplum içindeki davranış biçimlerini, gelenekleri, sosyalleşmeyi, saygıyı öğreniyor. Bölgenin kültürel, ekonomik sorunları buralarda konuşuluyor. Ortak ilgi alanları burada değerlendiriliyor. Düğün, sünnet, ölüm gibi geçiş dönemlerinde yardımlaşma bu toplantılarda gerçekleşiyor. Gerek esnaflıkta, gerekse toplantı mekanında usta-çırak ilişkisi bu sohbetlerle gelişiyor. Halk müziği ve sözlü kültür unsurları bu toplantılarda üretiliyor. Geleneğe dair daha birçok unsur bu sohbetlerde gelecek kuşaklara aktarılıyor. Bölgeden bölgeye farklı isimlerle anılan sohbet toplantıları, yer yer turistik bir hal alsa da hala varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ancak araştırmamı gerçekleştirdiğim 2013-16 yıllarından sonra bile değiştiklerini ve zamana direnmekte zorlanmaya başladıklarını görebiliyorum. Günümüzde eğlence işlevi öne çıkan bir ritüele dönüşen bu geleneksel toplantıların sadece eski araştırmaların sayfalarında kalmamasını, insanların hep bir araya gelip bu geleneği yaşatmasını umut ediyorum. Çankırı Kültür Evi'nde gerçekleştirilen yaran sohbetlerine misafir olarak katılmak mümkün, ancak fotoğraf çekimi için büyük başağa ve diğer yaranlardan izin almak gerekiyor. İki aylık izin sürecinin sonunda üç toplantıya misafir olarak katıldım, dördüncüde ise yarenlerin fotoğraflarını çekebilme imkanı buldum. Çankırı yöresinin bu geleneksel toplantısı köklerini ahilik teşkilatından alıyor. Bu mecliste, diğer sohbet toplantılarından farklı olarak tek tip kıyafet giyiliyor. Müzik, halk tiyatrosu, oda oyunları, sözlü kültür ögeleri barındıran yaran sohbetleri genellikle 24 yarenden oluşuyor. Büyük başağa, küçük başağa, yaran üyeleri, çavuş, çalgıcılar ve misafirlerden oluşan sohbetler selamlaşma ritüeliyle başlar. Oturuşlar düzenlenir ve kahve ikramına geçilir. Daha sonra müzik başlar, türküler söylenir. Bu faslı, geleneksel usule göre yapılan yemek ve sofra muhabbeti izler, sofra eğitimi bu yemeklerde aktarılır. Sıra gecesi çoğunlukla kış aylarında gerçekleşiyor. Geleneksel biçimiyle, her meslekten arkadaş grubunun, haftanın bir günü sırayla birinin evinde sazlı, sözlü, yemekli sohbet toplantısı düzenlemesine dayanıyor. Erkeklerin kendi aralarında düzenlediği, halk müziği, geleneksel mutfak ve sözlü kültür unsurları barındıran sıra geceleri, benzerleri gibi toplumsal dayanışma, eğitim gibi işlevlere sahip bir sosyal organizasyon biçimi. Ayrıca sözlü kültüre ve müziğe de önemli katkıları var. Günümüzde hepimizin bildiği bazı türküler bu toplantılarda doğmuş. Sıra gecelerinde toplantıya geliş zamanından ayrılış zamanına kadar her şey planlı ve programlı. Katılımcılar mekana gelir ve selamlaşır, misafirler varsa tanıştırılır. Ardından hal hatır sorularak sohbete başlanır, o günün güncel konuları üzerine fikir alışverişi yapılır. Çiğ köfte ikramının ardından çeşitli oda oyunları oynanarak eğlence faslına geçilir. Bu oyunların başlıcaları yüzük oyunu ve tolakadır. Oyun sırasında yavaş yavaş müzik başlar. Bu noktada usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Gecenin sonuna doğru ise disiplin açısından sorunlu konular varsa gündeme getirilir ve çözüme kavuşturulur. Ardından da acı kahve mırra ikram edilerek toplantı sona erer. İç Anadolu'nun birçok yöresinde karşımıza çıkan ferfeneyi kimi yörelerde sadece kadınlar, kimi yörelerdeyse sadece erkekler düzenliyor. Ferfenede gelenekler kuşaktan kuşağa eğlenceli bir şekilde aktarılıyor ve kişi sayısı sınırı bulunmuyor. Yağmurdede Köyü'nde katılma şansı bulduğum ferfene, sadece kadınların katıldığı bir gün ve sadece erkeklerin katıldığı ayrı bir gün olarak yılda birer kez düzenleniyor. Ferfenede temel amaç, köyden göç etmiş olanlarla bağları koparmamak ve yörenin kültürünü koruyup genç kuşaklara aktarmak. Ferfenenin temelini sohbet ve oyunlar oluşturur. Günlük hayata dair konular gündeme getirilir ve sohbet başlar. Sohbet bittiğinde ise \"söz biter, saz başlar\". Ankara divan sazı, tef ve zilli maşa eşliğinde bozlaklar ve oyun havaları söylenir. Müziğe halk dansları da eşlik eder. Ferfenenin en yaşlı katılımcısı olan hanım ana, \"oyun bilenler oynasın\" der ve kadınlar en iyi bildikleri oyunlara başlar. Bunlar mor koyun, Ayaş yolları, pazarda kına, dınıt gibi oyunlardır. Saz bittiğinde ise yemek başlar. Ocakbaşının organize ettiği sofra düzenine uygun olarak sofraya oturulur ve yöreye ait yemekler hazırlanır. Hanım ananın çağırısıyla yemek faslına geçilir. Yemekten sonra belli başlı oda oyunları oynanır ardından tekrar saz başlar. Yöresel türkülerin hikayeleri anlatılır, uzun havalar söylenir. Saz bittiğindeyse şerbet ve çay ikramıyla toplantı sona erer. \"Barana\", Konya oturak alemlerindeki müzisyen grubuna verilen isim. Barana toplantıları da sosyal dayanışmayı sağlayan, temelde eğlenceye dayalı bir geleneksel sohbet toplantısı türü. Genelde 15-20 kişiden oluşan Konya baranasının diğer sohbet toplantılarından farkı, müzik icrasının belirgin şekilde ön planda olması. Baranadaki divan sazı, bağlama, kanun, cura, kaşık ve ritim çalgıları çalınıyor, oda oyunlarına pek yer verilmiyor. Mekan olarak da genellikle köylerdeki veya şehrin dışındaki \"barana odaları\" kullanılıyor. Hemen her hafta düzenlenen baranada gizlilik esas. Bu nedenle ne zaman ve nerede toplanılacağına son anda karar veriliyor. Müzik icrası sırasında konuşmak kesinlikle yasak. Konuşanlar veya başka bir şeyle uğraşanlar cezalandırılıyor. Türküler genelde doğaçlama icra ediliyor. Müzikten sonra yer sofrasında yemek yeniyor, çay ve meyve ikramıyla toplantı sona eriyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/gezgin-babalarin-laptop-rehberi.html", "text": "Babalar Günü için hediye seçme arayışındaysanız, gezgin bir baba için şu sıralar en heyecan verici hediyenin bir laptop olabileceğini hatırlatalım. İşte, çadırını sırtına alıp gezmeyi seven doğa tutkunu babanıza ya da eşinize yeni bir laptop hediye etmek için 5 önemli neden. Babalar Günü hediyeleri arayanlar çoğunlukla babalarına kravat, cüzdan veya benzeri klasik hediyeleri seçmek isteyebilir ama gerçekçi olalım eğer maceradan maceraya koşmayı seven, doğ tutkunu ve gezgin ruhlu bir babaya sahip şanslı insanlardan biriyseniz, onun en büyük ihtiyacının yollardayken hayatını planlamasını kolaylaştıracak bir laptop olduğunu unutmamalısınız. Mobil cihazlar artık dijital dünyaya erişimde pratik imkanlar sunuyor olsa da konu içerik tüketmek olunca, laptop'ların geniş ekranları rakipsiz durumda. İster oyun oynamak için, ister video seyretmek için, isterse dijital gazeteleri/dergileri okumak için, laptop ekranları çok daha konforludur. Babanız, gezilerinde çektiği videoları kesip kurgulamak, etkileyici videolar haline getirip anı olarak saklamak veya yayınlamak isterse, güçlü bir laptop çok işine yarayacaktır. Bu noktada Asus Laptop Gaming modelleri arasında bir araştırma yapabilirsiniz. Bu güçlü laptoplar babanızın dijital yayıncılık ihtiyaçlarına cevap verecektir. Ya da eğer daha da kullanışlı, hafif, şık ama güçlü bir laptop tercih etmek isterseniz, Apple laptop fiyatları arasında bir araştırma yapmanızı tavsiye ederiz. Yine mobil cihazlar üzerinden video konferans yapmak pratik bir çözüm olsa da, dosya paylaşmak, konferans sırasında verileri incelemek gibi profesyonel ihtiyaçlarda laptop uygulamaları öne çıkıyor. Gezgin babalar, aynı zamanda çok meşgul babalardır. Planlamalar, işler, evraklar, yazışmalar... Hepsini aynı anda ekranda, gözünün önünde tutacak bir laptop, gezgin babalar için kaçınılmaz olacaktır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/gezginler-icin-dunyanin-kapilari-yeniden-aciliyor.html", "text": "Bir zamanlar özgürce istediğimiz yere gidip konakladığımız, canımız çektikçe doğaya kaçıp kaybolduğumuz, işlerimizden, yoğunluğumuzdan kurtulup küçük gezilere, kafa dinleme tatillerine çıktığımız o özgür günleri hepimiz özledik, değil mi? Bu yaz aylarıyla beraber o özlediğimiz kaçamak gezileri de geri dönecek. Büyük ve kapsamlı yaz tatilleri bir yana, hafta sonları uçağa atlayıp Ege'ye, Akdeniz'e, hatta yurt dışında uçmanın keyfi bambaşka. 2020'nin tümü ve hatta 2021'in yarısı boyunca eve kapanmak zorunda kalınca, bir zamanlar çok da üzerinde durmadan, spontane gelişen hafta sonu gezilerinin ne kadar değerli olduğunu daha iyi anladık, öyle değil mi? Eşimizle, sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla, çat diye uçak bileti alıp otel revzervasyonları yapıp Cuma akşamlarından çıkıp Pazar geceleri veya Pazartesi sabahları yine uçakla döndüğümüz tatlı hafta sonu tatillerini hepimiz özledik. Ama içinizi ferah tutun, o günler geri geliyor. Bu yaz aylarıyla beraber, tekrar hafta sonu tatillerimize kavuşabileceğiz. Elbette hafta sonu tatillerinin olmazsa olmazı da, hafta boyu ince ince, küçük küçük o hafta sonu planının detaylarını oluşturmak... Bazen küçük bir fikirle başlayan, bazen hadi diye girişip aldığımız biletlerle oluşuveren ani planlar, meğer hayatımızın ne kadar güzel detaylarıymış. Neyse ki, yaz aylarıyla beraber artık hafta sonu kaçamaklarımızı da planlamaya başlayabiliyoruz ve artık sadece otomobillere kaçabileceğimiz mesafeleri değil uçak yolculuklarını da planlarımıza yeniden katmaya başladık. Tüm dünyada uçaklar yeniden yolcularla dolarken, aradığımız tatili bulduğumuzda, bizi oraya götürecek uçağımızın da bizi beklediğiniz bilmek, şimdiden insanı mutlu ediyor. Bu yaz için, tatil planlayanlara küçük bir tavsiyede bulunalım. Güneş çıkıp da insanlar tatile özlemini hatırlayınca, tatil yörelerindeki kapasitelerin hızlıca dolacağından emin olabilirsiniz. Dolayısıyla \"yer yok\" cevabıyla karşılaşmadan önce tatili erkenden planlamak bu yıl için bir olmazsa olmaz gibi görünüyor. Ayrıca dünyada bizim gibi, milyarlarca insanın da özlediği gezilere yeniden çıkma heyecanıyla, kültür turizmi için de hücum edeceğini, yurt dışındaki önemli turizm merkezlerinde boş yer bulmanın zorlaşacağını unutmamak gerekiyor. Elbette, tatil planlamak aynı zamanda uçuşları da planlamak demek ve bu noktada Hepsifly karşımıza çıkıyor. Son derece hızlı alt yapısı ve temiz arayüzü ile hem mobil cihazlardan hem de masa üstü cihazlardan kolayca uçak bileti seçmemize imkan veren Hepsifly, bu alanda hepimizin beğenisini toplamayı başardı. Hatta, dünyada gitmek istediğiniz başka herhangi bir lokasyon için, tüm uçak biletleri artık Hepsifly güvencesiyle dakikalar içinde rezerve edilip satın alınabiliyor. Bu yıl tatilinizi planlarken, bu başarılı hizmeti de kullanarak hayatınızı ve seyahatlerinizi çok pratik hale dönüştürebilirsiniz. Uçmaya artık eskisinden çok daha hazırız."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/gezginlere-akilli-saat-taktiracak-5-gecerli-sebep.html", "text": "Akıllı saatler, özellikler gezginler için hayati asistan hizmetleri sunuyorlar ve bugüne kadar bu teknolojiden uzakta kalanları ikna edebilecek 5 önemli sebebimiz var. Doğa tutkunu insanlar için kalp ritmi, nabız verileri, saturasyon değerleri her zaman hayatidir. Bu verileri düzenli kontrol ederek sağlıklı bir yürüyüş gerçekleştirebilirsiniz. Akıllı saatlerin gelişmiş modelleri bu verileri çok sağlıklı şekilde ölçebilen hassas tıbbi sensörlere sahip. Dolayısıyla, özellikle de yüksek rakımlarda gezmeyi, efor harcamayı seven doğa tutkunları ve sporcular için artık akıllı saatler olmazsa olmaz konumuna yükseldiler. Elbette akıllı bir saati sağlıklı kullanabilmek için onunla uyumlu bir akıllı telefonla da desteklenmesi gerekiyor. Bu noktada, en gelişmiş saat modellerinden olan Apple Watch serisini tercih edeceksiniz, iPhone modeli telefonlara da sahip olmanızı öneririz. Yeni bir iPhone XR veya iPhone 13 modeli, akıllı telefon ihtiyacınızı önümüzdeki 5-6 yıl boyunca rahatça karşılayacaktır. Hazır Sevgililer günü yaklaşırken ve sevgiliye hediye arayışları da zirveye yükselmişken, bu tür cihazları belki hediye olarak da düşünebilirsiniz. Dijital dünyaya bağlanmak için artık laptop veya masa üstü bilgisayarınızdaki monitör çok hantal kalıyorlar. Evet iş dünyası veya yayıncılık için bu cihazlar hala önemli ama bir gezgin olarak, mobil cihazlara ihtiyacınız da çok fazla olacak ve akıllı saatler de mobilitenin uç noktası. Merak ettiğiniz her şeyi artık yapay zekalı dijital asistanlara sorabiliyoruz. Gideceğimiz adres için rota, günün hava durumu, döviz'in fiyatı, borsanın durumu, TV'deki dizinin yayın saati, sevdiğimiz sanatçının son şarkısı... Ne bilmek, ne duymak istiyorsanız, dijital asistanlar size o bilgileri bulup getiriyor. Ve tahmin ettiğiniz gibi, dijital asistanlar en pratik şekilde, akıllı saatlerde çalışıyor. Spor yaparken, koşarken hatta yüzerken, gezerken, otomobil sürerken müzik dinlemek için ideal bir müzik çalardır. Su geçirmez bir çift Bluetooth kulaklığınız da varsa, son nesil su geçirmez Apple Watch modelleriyle hem yüzüp hem müzik dinleyebilir, üstelik yüzme hızınızı, kalp ritminizi, performansınızı da ölçebilirsiniz. Dahası, bu verileri Runtastic gibi spor uygulamalarında ve sosyal medya hesaplarınızda da paylaşabilir, süksenin zirvesine tırmanabilirsiniz. Yetmedi mi? Daha da iyi bir sebep verelim. Dünyanın diğer ucundaki arkadaşlarınızla, yüzme yarışı yapabilirsiniz. Runtastic ve benzeri uygulamalarda birbirinizi arkadaş olarak ekledikten sonra, yüzme derecelerinizi birbirinizle yarıştırıp, dijital yüzme yarışları düzenleyebilirsiniz. Ancak elbette saatinizin üreticisinin yaptığı su geçirmezlik uyarılarını dikkate almanızı tavsiye ederiz. Telefonla konuşmak için artık çoğumuzun telefonu elimizde tutmaya ihtiyacı yok. Cebimizde veya çantamızda duran telefonu kablosuz bir kulaklıkla eşleştirip görüşmelerimizi telefonlarımız çantamızdayken de yapabiliyoruz. Ancak akıllı saatler bu fanteziyi bir adım daha ileri taşıyor. Kolumuzdaki saat telefonla eşleşmişken telefon veya WhatsApp gibi uygulamalar üzerinden gelen görüşme çağrılarını direkt saat üzerinden cevaplayabiliyoruz ve hatta bileğimizdeki saate arama komutları verebiliyoruz. Evet, garip ama gerçek, dijital bir saat eskiden insanın kolunda teknolojik bir kirlilik gibi görünebilirdi ama bugün akıllı saatler üzerlerine dijital olarak eklenebilen farklı skin'lerle, tarzımızı güçlendiren bir aksesuara dönüşüyor. Kıyafetimize, aksesuarlarımıza, tarzımıza uygun renk ve motiflerden oluşan bir skini seçip, kolumuzdaki dijital asistanı çok çekçi bir aksesuara dönüştürebiliyoruz. Akıllı saat seçeneklerini araştırırken hepsiburada. com'un zengin içeriklerini mutlaka incelemenizi tavsiye ediyoruz. Ayrıca Babalar Günü de yaklaşıyorken, Babalar Günü hediyesi için hepsiburada. com'daki sayısız hediye seçeneklerinden yararlanabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/gezginlerin-hayatini-kolaylastiran-5-dijital-teknoloji.html", "text": "Şehrin gürültüsünden ve betonundan kaçıp kendimizi doğaya teslim ederken yanımızda teknolojiyi de götürmememiz gerektiğini düşünüyor olabiliriz ancak bazı teknolojiler var ki, gezilerin tadını katlayacak olanaklar sunuyorlar. Barometre, pusula, navigasyon, nabız ölçüm veya müzik çalar özellikleriyle akıllı saatler doğayı keşfetmeyi seven bir sporcunun vazgeçilmezleri arasına çoktan girdi. Ne yazık ki bu cihazlar iletişim olanaklarını kullanmak için hala telefonlara ihtiyaç duyuyorlar ve kullanıcısının yanında bir de akıllı telefon bulundurması gerekiyor. Uygun fiyatlı ancak güçlü donanımlara sahip yeni nesil akıllı telefonların da gezginlere önemli avantajlar sağladığını unutmamak gerekiyor. Yürüyüş esnasında yönünüzü pratik olarak tespit etmek için kol saati kullanışlı bir araç ancak sonuçta küçük bir saat ekranından harita incelemek de kolay değil ve büyük haritayı görmek istediğinizde büyük ekranlı bir telefona ihtiyaç duyacaksınız. Bu noktada, güçlü donanımlara sahip ancak uygun fiyatlarıyla da dikkat çeken Android telefonları tavsiye ederiz. Örneğin, POCO cep telefonları ya da son dönemlerde tüketicinin yoğun ilgi gösterdiği HONOR cep telefonları veya TCL cep telefonları doğa gezileriniz sırasında sizi desteklemek için doğru telefonlar olabilir. Dijital cihazlarınızı şarj etmek için kullanabileceğiniz, katlandığında kolayca çantanıza sığan ama açıldığında da güneş enerjisiyle dijital cihazlarınızı şarj eden minik panelleri yanınızdan ayırmak istemeyebilirsiniz. Güneş panelleri gündüz cihazlarınızı şarj etti ama akşamları veya kapalı soğuk havalarda enerji ihtiyacınızı karşılayacak pratik bir teknoloji daha var. Kamp ateşindeki ısıyı elektriğe dönüştüren sistemler, akşam boyunca yanan kamp ateşinde bütün pillerinizi, powebank'lerinizi şarj edebilecek seviyede enerji sağlayabiliyor. Şehir alanlarında yaşarken GSM sistemlerinin kapsama alanında bulunmaya alışık olabilirsiniz ama doğaya kaçtığınızda bu güvenli iletişim bölgelerinden de çıkmış oluyorsunuz. İki yollu uydu iletişim cihazları, uydu üzerinden sosyal medya hesaplarınıza veya tanıdıklarınız SMS mesajları gönderip almanızı, lokasyonunuzu bildirmenizi sağlıyor. Böylece, özellikle acil durumlarda yardım istemek için güvenli bir seçeneğe sahip oluyorsunuz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/goteburgtan-hamburga-umuda-pedal.html", "text": "Bugüne kadar farklı STK'larla farklı çalışmalara imza atan Umuda Pedal ekibi, pedallarını bu sefer de TEGV çocukları için çevirdi. Ekip, temmuz ayının ilk haftasında Göteburg-Hamburg arasında bisiklet sürerek \"maker\" laboratuvarı yapılabilmesi için bağış topladı. Bisikleti seven, onu bir yaşam biçimi olarak benimseyen, sosyal sorumluluk projelerine destek için pedal çeviren doktor ve iş insanlarının iki yıl önce oluşturduğu Umuda Pedal ekibi, bu kez de TEGV için çalıştı. Ekipten 33 kişi, Maker İle Yapabilirim! projesi kapsamında TEGV'in Bakırköy'de bulunan Ferit Aysan Eğitim Parkı'nda kurulacak \"maker\" laboratuvarı için kaynak yaratmak hedefiyle Göteburg'tan Hamburg'a uzanan bir rotayı bisikletle kat etti. Farklı STK'lara destek vermek için 400'den fazla kişinin katıldığı, 1 Temmuz'da başlayan GBI Europe etkinliği 8 Temmuz'da sona erdi. Bu süre zarfında yaklaşık 800 kilometre gidilirken, proje için fon oluşturuldu. 8 Temmuz Pazar günü tamamlanan turun ilk gününde Göteburg-Varberg arasındaki rota izlendi. Deniz kıyısından devam edildikten sonra Halmstad'a doğru yola çıkıldı. Halmstad'a varmaya yakın Tylösand sahili, sürücülerin rahatlamasını sağladı. 3 Temmuz'da, ünlü Kattegattleden bisiklet rotası izlenerek feribot ile Danimarka'nın Helsingor şehrine doğru yola çıkıldı. 26. kilometrede İsveç'in en uzun kumlu sahilinin bulunduğu Mellbystrand'e ulaşıldı. Helsingor'a varmadan yol üzerindeki, Shakespeare'in Hamlet oyununda Elsinore Kalesi olarak ölümsüzleşen, Kronborg Kalesi dikkat çekiciydi. 4. günün finali ise Koge'ydi. Helsingor'dan 40 kilometre gittikten sonra Kopenhag'a, Danimarka'nın başkentine, ulaşıldı. Bisiklet kullanımı için son derece uygun olan ve güzel bir bisiklet kültürü olan kentten sonraki hedef, buradan 40 kilometre sonraki Koge'ydi. 5. gün Danimarka adaları arasındaki köprülerden ilerlenerek Lolland Adası'na gidildi. Soğuk hava ve özellikle de Storstrom Köprüsü'nde karşıdan esen sert rüzgar sebebiyle bisikletçiler zor anlar yaşadı. Buna rağmen 150 kilometrelik yolu yaklaşık 10 saatte tamamlayan bisikletçiler Maribo'ya vardılar. Adanın merkezindeki Maribo, o günün varış noktasıydı. 6 Temmuz'da erkenden yola çıkıldı Rodbyhavn Limanı'ndan 45 dakikalık bir feribot yolculuğu sonrası Almanya'daki Puttgarden'a varıldı. Holstein, Oldenburg'de yemek yendikten sonraki hedef Lübeck'ti. Bisikletçiler, 15'er kilometrelik gruplarla bisiklet sürdükten sonra tur Hamburg'un kuzeyinde sona erdi. Hem mesafe hem de hava koşulları sebebiyle turun en zorlu günü olması beklenirken feribot ve tercihe bağlı olarak tren yolculuğu sayesinde bazı bisikletçiler için gün beklenilenden keyifliydi. Bir grup 120 kilometre pedal çevirirken, bir diğer grup 160 kilometre pedal çevirerek rotayı 10 saatte tamamladı. Ve son gün, tur bitiminde her bir bisikletçi yaklaşık olarak 850 kilometre pedal çevirerek rotayı tamamladı. Geleneksel hoş geldin partisinde 2019'da gerçekleşecek olan GBI Avrupa duyurusu yapıldı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/hayvanlarin-uyanma-zamani.html", "text": "Baharın gelişi birçok yaban hayvanı için aktivasyon zamanının da başlaması anlamına geliyor. Yabani hayvanlar kış şartlarına karşı birçok uyum yöntemi geliştirmiştir. Bunların başında kış uykusu gelir; birçok memeli türü, sürüngen ve çift yaşamlılar kış uykusuna yatar. Sürüngen ve çift yaşamlıların, vücut sıcaklıklarını dış ortama göre belirledikleri için kış uykusuna girmeleri tamamen coğrafi koşullarla ilişkili. Dış ortam sıcaklığı, yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilecekleri değerin altına düştüğünde yeraltındaki inlerde kış uykusuna yatarlar. Bu inlerdeki sıcaklık 10 derecenin altına düşmediği için asgari yaşamsal fonksiyonlarını sağlamaya yeter. Bu süreçte, sonbaharda edindikleri yağ stoklarını harcarlar. Nisan ayında tıpkı İstanbul kertenkelesi gibi birçok sürüngen türü aktif hale gelir. Birçok kertenkele türü direkt güneş ışığıyla ısınamaz. Isıyı taş ve kütük gibi yüzeylerden alırlar. Güneşli günlerde onları etrafta ısınırken görebiliriz. Nisan ayı, gerçek anlamda kış uykusuna yatan birkaç memeli türünden biri olan kirpinin de uyanma dönemidir. Kirpinin ana besinini oluşturan solucan, kurtçuk ve böceklerin kışın bulunmasının zorlaşması, onu enerji kullanımını azaltmak için kış uykusuna yatmaya zorlar. Kirpinin kış uykusu sırasında kalp atımı 190'dan 20'ye, vücut sıcaklığı -normal değeri olan- 35 dereceden 10 dereceye ve solunumu dakikada bire kadar düşer. Vücut sıcaklığını dış ortamla uyumlu olarak düşürmesi ve metabolizmasını yavaşlatması, kirpiye enerji tasarrufu sağlar. Nisan ayında kemirgen türleri için de kış uykusu sonlanır. Kemirgenler kış uykusuna yatarken yeraltındaki yuvalarında yiyecek depolar ve uyku sırasında belli aralıklarla uyanıp bu yiyecekleri tüketirler. Bu uyanma ve tekrar uyuma süreçlerinde vücut sıcaklıklarını normal değeri olan 37 dereceden uyuduğu inin sıcaklığının birkaç derece üzerine, yani altı dereceye kadar düşürür. Bunu kış süresince birçok kez tekrarlar. Yediuyurun kış uykusu kasımdan nisana kadar sürüyor. Kirpi de kışı uyuyarak geçiren türlerden. Kulaklı orman baykuşunun yavruları ise nisanda yumurtadan çıkıyor. Nisan ayında, alaca baykuş ve kulaklı orman baykuşu gibi türlerin yavruları da yumurtadan çıkar. Hatta erken yuva kuran bazı baykuşların yavrularını yuvadan ayrılmış halde görmek bile mümkündür. Baykuşlar kuluçka dönemlerini avlarına göre zamanlar. Ana besinlerini oluşturan kemirgenlerin kış uykusundan çıktığı dönemler ile baykuş yavrularının yumurtadan çıktığı dönem çakışır. Baykuşlar yuva olarak genellikle başka hayvanlarca terk edilmiş oyuk ve kovukları kullanır. Türlere göre ağaç kovuklarından çatı aralarına kadar birçok farklı yerde yuvalanabilirler. Baykuşlar yuva alanlarını korumada son derece saldırgan davranabilir, dikkatli olmak gerekir. Yuvadan düşmüş bir baykuş gördüğümüzde, bu her zaman onun yardıma ihtiyacı olduğu anlamına gelmeyebilir. Kuşun yaralı olup olmadığını anlamak için ayakta durup duramadığına, size karşı kendini savunup savunamadığına ve kanatlarında bir sarkıklık olup olmadığına bakın. Sağlıklı görünüyorsa olduğu yerde bırakın. Eğer etrafta ona zarar verebilecek etkenler varsa yakınlardaki yuvasını bulup yerleştirebilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/hekatomnos-anit-mezari-bir-kralin-mezarinda.html", "text": "Bir soygun sonucu ortaya çıkarıldı. Uzun süre Milas'ın kalbinde üzerinde karot matkaplarla delikler açıldı. Atlas, vaktiyle hoyratça tahrip edilen ve günümüzde özenle korunan Hekatomnos'un anıt mezarına özel izinle girdi. Muğla'nın Milas ilçesinde her yıl leylekler uzun yollardan gelip asırlık bir sütunu mesken tutar. Kentlilerce güzel havaların geleceğini müjdeleyen, kentin uğuru sayılıp yolu gözlenen bu leylekler, onca yolu aşıp baharda Milas'ın tam kalbine tünerler. Leyleklere ithafen Uzunyuva olarak anılır burası ve gerçekten de Milas'ın asırlardır atan yüreğinin sesini buradan duymak mümkündür. Uzunyuva Kutsal Alanı'nın bir ucunda yer alan Roma sütunu, antik Yunan'ın komedya yazarı Menandros'a adanmıştır ve ne zamandır bilinmez tepesindeki heykelin yokluğunu adeta bu göçmen kuşlarla giderir. Uzunyuva'nın derinliklerine uzanıp tarihin katmanlarında milattan öncesine gittiğimiz zaman karşımıza, o zamanki ismiyle Mylasa kenti ve bu kentin başkentlik yaptığı Karya coğrafyası çıkar. Burası Aydın, Muğla ve Denizli'nin batısını kaplayan, Büyük Menderes ve Dalaman çayları arasında kalan bir bölgedir. Karya, Mylasalı Hekatomnid hanedanının satraplık yaptığı İÖ 4'ncü yüzyılda planlı ve sistemli bir imar programına, kentleşme atılımlarıyla birlikte yoğun inşa faaliyetlerine tanık olur. Dağlık bir alan olan Karya'nın tepe yerleşimlerinin arasında bir birlik kurulur. Hatta antik dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesi bu dönemde yapılır. Dünyaya \"mozole\" kelimesini kazandıran bu yapıyı inşa eden Karya satrabı Mausolos'tur. Milas'ta 2010 yılında arkeolojik alandaki bir keşif, işte bu görkemli anıtla yakından bağlantılıdır ve Anadolu'nun Geç Klasik Dönemi'ne ışık tutar. 2010'da tespit edilen bir mezar odası, Mausolos'un babası Hekatomnos'a aittir ve bugün geride pek bir şey kalmayan Halikarnas Mozolesi'nin Milas'taki öncülü olduğu düşünülür. Hekatomnos'un ani ölümünden sonra oğlu Mausollos tarafından inşa edildiği, fakat başkentin Mylasa'dan Halikarnassos'a taşınmasıyla yarım kaldığı, üst yapısına hiç başlanmadığı öne sürülür. Hekatomnos'un mezar odasının keşfi sadece Milas için değil, tüm arkeoloji dünyası için büyük önem taşır ve bu mezar da leyleklerin mesken tuttuğu Milas'ın gerçekten kalbinde, Uzunyuva Kutsal Alanı'nın altında yer alır. Prof. Dr. Fahri Işık, \"Hekatomnos Lahdi\" makalesinde Uzunyuva Kutsal Alanı'nın, 2000'li yılların başına dek elinde taşıdığı çift taraflı baltayla bilinen Anadolu tanrısı Zeus Karios'a adanmış bir tapınak tabanı olarak düşünüldüğünden bahseder. Frank Rumscheid, 2006'da soygundan bir yıl önce Oxford'da sunduğu bir sempozyum bildirisinde buranın altında Karya satrap hanedanına ait bir yeraltı kral mezarının olabileceğinden söyler. Hekatemnoion'un 32.60x39.20 metre olan taban ölçüleri, Mausolleion taban alanının 32.50x38.50 metre olan ölçüsüyle hemen hemen aynıdır. Fahri Işık, Rumscheid'ın mezar anıtının Mausollos'un kendisi için yaptırdığı görüşüne karşı çıkar. Lahit üzerindeki kabartma resimlerden, akroterdeki heykellerin mezar sahibi olarak Hekatomnos'u işaret ettiğini ve yapının klasik çağdaşlarından olan İskender Lahdi ile boy ölçüşebilecek boyut ve görkemde olduğunu belirtir. \"Tapınak tipli bir Hekatomneion, görkemine erişemeden yarım bırakılmış anıtsal bir yapı için aslolan çekirdek, mezar odası, mükemmel işçiliğiyle ve özellikle tavanda sergilenen öncülüğüyle yaratıcı bir usta ürünüdür\" der. Lahdin uzunluğuna yakın genişliğinin de lahdin karı-koca olarak iki kişi için hazırlanmış olabileceğini akıllara getirdiğini, lahit kapağının kolayca açılabilir şekilde tasarlanmasının da bu ihtimali güçlendirdiğini söyler. Mezar odası 2.90 metre boyunda, 2.28 metre eninde ve 1.54 metre yüksekliğinde bir lahdi barındırır. Fahri Işık köşelerdeki metal çengelin varlığından yola çıkarak oraya nakışlı bir kumaş gerilmiş olabileceğini söyler. Böylece mezar, orada yatan çift için bir ev/oda atmosferi yaratır. Bu heyecan verici keşfin trajik bir yanı da vardır. Çünkü bir soygun sonucunda ortaya çıkarılır. Kutsal alanın üzerinde kiralanan bir baraka, tarihi eser kaçakçılarının faaliyetlerine barınak olur ve uzun süre Milas'ın kalbinde karot matkaplarla delikler açılır. Hırsızların Hekatomnos'un mezarına ulaşıp mezarı yağmalamalarının ardından internette yaptıkları bir satış aracılığıyla bu organize çeteden bazı kişiler ele geçirilip kaçak faaliyetler öğrenilir ve hoyratça tahribata maruz kalmış mezar odası arkeoloji dünyasının gündemine oturur. Mermer üzerinde yapılmış resimli duvarları ve dört yanı kabartma heykellerden oluşan kompozisyonlarla süslenmiş lahitten oluşan bu mezar odası, in-situ halinde bugüne kadar ulaşmış ender mezar odalarındandır. Bundan dolayı 2010 yılı Milas arkeolojisinde bir miladı gösterir. Milas'ın kalbinde yıllarca süren hazin bir soygunun ortaya çıkarılmasıyla başlayan bu süreç neyse ki antik dünya arkeolojisine katkı sunacak bir yere doğru evrilir. Ve Hekatomnos'un mezarı sonunda bir rahat yüzü görerek büyük bir titizlikle koruma altına alınır, anıtın yaraları sarılır. 2012'de Hekatomnos Anıt Mezarı ve Kutsal Alanı, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/hem-hafif-hem-yuksek-performansli-laptoplar.html", "text": "Doğa severler için laptoplar bazen taşıması zor bir yükse dönüşebiliyor. Sırt çantasında, araçta, karavanda, bisiklet üzerinde önemli bir ağırlık ve hacim oluşturabilen laptopların hafif ama yüksek performanslı modelleri ise biz doğa severler için büyük nimet. Sizin için, bu laptoplardan bazılarını inceledik. MateBook D, gayet şık bir laptop. Elimizde uzay grisi rengiyle bulunan laptop, fazlasıyla sade görünüyor ve bu anlamda bilhassa minimal tarzı benimseyen kullanıcılara hitap ediyor. Şık olmasının yanında öte yandan mobil kullanıma uygun tasarım hatlarıyla da gayet kompakt bir cihaz oluyor MateBook D. Laptop'ın kalınlığı 16 mm, ağırlığı ise yalnızca 1,5 kilogram. Bu anlamda ister çantanızda, ister elinizde rahatça taşımanız mümkün. Huawei MateBook D 15, 15.6 inç boyutunda FullView ekrana sahip. İnce kenar çerçeveleriyle beraber geniş görüntü sağlayan ekran, böylece kullanım alanını zenginleştirirken, zengin multimedya seçeneği de sunuyor bizlere. MateBook D'de 8 GB kapasitesinde DDR4 RAM kullanılırken, depolama birimi de elbette NVMe SSD şeklinde karşımıza çıkıyor. Diskin 256 GB kapasitesinde olduğunu da belirtelim. Ayrıca satın alım noktasında dilerseniz SSD ve HDD şeklinde ek depolama alanı ihtiyacına yönelik farklı seçenekleri de bulabiliyorsunuz ancak yüksek performans ve geziler sırasında sarsıntıya dayanıklılık açısından SSD daha doğru bir karar olacaktır. Laptop, USB-C portu üzerinden şarj oluyor ve şarj süresi de oldukça hızlı. Akıllı telefonlarında olduğu gibi USB-C'nin tüm avantajından burada da faydalanan Huawei, 65W USB-C şarj cihazı ile 30 dakika içinde MateBook D'nin yüzde 54'ünü şarj edebilme olanağı tanımış. Böylece laptop'ın şarjı hiç olmadık zamanda bitse bile, kısa bir şarjla hızlı şekilde kullanmaya geri dönebiliyorsunuz. Lenovo'nın compact laptop ailesi Ideapad, yanınızda rahatça taşıyabileceğiniz, güvenilir ve yüksek performanslı laptoplar sunuyor. Ideapad ailesinde ihtiyaçlarınıza uygun olabilecek farklı modeller bulunuyor. Laptop üretim teknolojisini IBM'den devralan Lenovo'nun bu ürünlerdeki başarısı, hem yüksek performanslı hem de uygun fiyatlı laptoplar üretmesiyle daha da perçinlendi. Eğer, gezilerinizde mobil olarak kullanışlı, hafif ama performansı yüksek laptoplar arıyorsanız, çektiğiniz fotoğraf ve videoları hızla işlemek ve bulunduğunuz yerden yayınlamak gibi hobileriniz de varsa, Lenova Ideapad modellerini incelemenizi tavsiye ediyoruz. Apple'ın popüler laptop serisi Macbook'lar, farklı model isimleriyle, farklı kapasitelerde laptoplar sunuyor ancak hepsinin ortak özelliği, çok güçlü performansa sahip olmasının yanında, çok kullanışlı cihazlar olması. Alışılmış Apple tasarımıyla laptop sahiplerine kullanım kolaylığı sağlayan Apple Macbook laptopları, özellikle iPhone sahipleri için iOS ve MacOS sistemlerinin uyumu sayesinde, gezilerde hızlı şekilde veri paylaşmayı ve verileri işlemeyi kolaylaştırıyor. Yeni bir laptop almak için seçim yapmadan yüksek kaliteli laptop ekranları ve güçlü donanımlarıyla da dikkat çeken Macbook'ları da incelemenizi tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/her-cagda-maske.html", "text": "21Korona zamanlarının en belirgin ve mecburiyetten \"popüler\" objesi, maske. Bu uzun bir hikayenin küçük bir kesiti aslında. Dostça sarılmanın, öpmenin netameli olduğu şu zamanlarda, maskenin daha çok koruyucu ve tıbbi yanıyla yüz yüzeyiz. Diğer tarafta, yüzyılların tezgahından geçip gelen maskelerin antropolojik ve sosyolojik açılımları var. En iyisi, bu hikayeyi anlatmaya maskenin tüm işlevlerinin iç içe geçtiği zamanlardan, Avrupa'nın \"kara ölüm\" denen veba günlerinden başlamak olacaktır. Bu veba türü, sıçanlarda konaklayan pirelerin insanları ısırmasıyla ortaya çıkmıştı. Ama o dönemde insanların yüzlerine bez dolamalarının sebebi, veba gibi hastalıkların çöplükler ve bataklıklardan kaynaklandığını ve \"miasma\" adı verilen pis havayla yayıldığını düşünmeleriydi. Veba hekimleri, genellikle \"sisli\" olarak tarif edilen bu \"kötü hava\"dan kaynaklandığını düşündükleri hastalıklardan etkilenmemek için, kuş gagası formunda geliştirilen maskeler takmaya başladılar. İleride bu maskelerin diğer bir adı, eserlerinde çokça kullanarak alegori yaptığı için \"Hieronymus Bosch maskesi\" olacaktı. Hekimler, uzun gagaların içine kuru çiçekler, otlar ve baharatlar doldurarak kötü kokuya karşı önlemlerini de alıyordu. Tıp tarihçileri, veba doktoru kıyafetini, başta XIII. Louis ve İtalya'da Medici ailesi olmak üzere 17'nci yüzyıl Avrupa'sında pek çok saraylıya hizmet vermiş Charles de Lorme adlı bir Fransız hekime atfediyorlar. De Lorme, kuş maskesinin yanı sıra kokulu balmumu ile kaplı bir ceket, botlara bağlı pantolonlar, gömlekler, keçi derisinden şapka ve eldiven ile baştan aşağı koruma sağladığı düşünülen bir kıyafet yarattı. Veba hekimleri, hastaları dürtmelerine veya savuşturmalarına yarayan bir çubuk da taşıyordu. 1870'lerin sonlarına doğru bakterilerin keşfi ve modern mikrobiyolojinin doğumuyla, miasma miti de sis bulutunun içinde gözden yok oldu. Maskenin kültür ve toplumlardaki yerine odaklanacağımız gezintimizin ilk durağı bugünkü ABD'nin güneybatısında, Pueblo yerlilerinin mitolojisi. Anlatı, \"atalar zamanındaki göçler döneminde bir ırmakta feci şekilde boğulan ilk yerli çocukların ruhları\" diye başlıyor. Oradan oraya göçerken ölen çocuklar, yerleşiklikten sonra da halkın belleğinde kalıyor. Onlar, o halkın atalarıdır ve \"çocuk ruhları her sene yeraltından köyleri ziyarete gelir, giderken de çocuklardan birkaçını götürür.\" Halk bunlara \"Kaçinalar\" der. Çocuklarını kaybetmekten bitap düşen yerliler, Kaçinalara \"biz, sizi maskelerle, danslarla köylerde temsil edelim. Siz ta öbür dünyadan buraya gelmeyin\" diyebilmek için her yılın belli zamanlarında bu ruhları temsil eden maskelerle ritüeller geliştirir. Bu olağanüstü mitosları modern zamanlara taşıyan antropolojinin üstatlarından Claude Levi-Strauss, bunların tarihin ilk maskeleri olduğunu söylemez, ancak bu oyunun günümüzdeki Noel Baba'nın kök öyküsü olduğuna dikkat çeker. Maskeli yetişkinlerle çocuklar arasındaki bağlantının bir toplumda \"kabul edilme\" ve \"eğitim\" biçimi olduğunu bize, Arizona'daki Navaho kabilesinin gelenekleri başka bir biçimde anlatıyor: Bu toplumlarda çocukluk ayrı bir dünyadır. Çocuklar, ergenlik ve adet görme gibi geçiş törenlerine alınmaz. Çocukların belli dini figürleri gösterişli maskeleri olmadan görmelerine izin verilmez, böylece onları birer ruh sanmaları sağlanır. Maskenin tam ne zaman, nasıl doğduğu bilinmemekle birlikte, bilinen en eski örnekler neolitik çağa tarihleniyor. 1980'lerde Yehuda Çölü'nde bulunan 9 bin yaşındaki taş maskelerin, dönemin önemli insanlarının yüzleri olduğu sanılıyor. \"Maskeli balo ve onun sahte yüzleri\" diye başlayan şarkılara, \"maskesiz sevebilir misin yarim\", ya da \"maskeli ruhlarınız beni hoyratça kandırdı\" eklenirken, Guy Fawkes ve Joker maskeleriyle siyasi sulara da açıldı popüler kültürde. Ressam Jean-Michel Basquiat ise Manhattan'ın, New York'un suç ve karmaşa dolu cadde ve sokaklarında dolaşarak yarattığı maskeli tablolarıyla, salt yüzleri esir alan yapaylıklara başkaldırmıyor; \"ticari her tabela, bir yetkiliyle bizi ayıran her cam bölme, bize günün her anında maskelerle yaşadığımızı düşündürmeli\" diyor. Afrika halklarında maskeler, göçüp giden bir atanın sadece yüzünü değil, bütün huyunu suyunu yaşatmak üzerine şekillenir. Ve her tanrının bir şahsiyeti, adı, mekanı vardır; çünkü her tanrı \"ölümde yaşayan bilge bir ata\"dır. Bu nedenle maskeleri şekillendiren sanatkarlara da kutsallıklar atfedilir; çünkü ancak gerçeküstüne, düşgücüne sahipse, ruhlarla sohbeti varsa, yerin derininden, göğün bilinmezlerinden haber alabiliyorsa maskelere ruhlarını kazandırabileceklerine inanılır. Tibet'in maskları sihirdir; tanrılarla, cinlerle örülüdür. Cava'da masal hayvanları konuşur masklar aracılığıyla. Japon maskları düşüncedeki gerçekçiliklerle şekillenir, boyanır. Okyanusya halklarının renklerinde yaradılışın evrelerini de okuyabiliriz. Roma'da soylu ailelerde ataların balmumundan yapılmış maskelerini saklama geleneği vardır. Antalya'nın Demre ilçesindeki Myra antik kenti ve yaklaşık 11 bin kişilik Roma devri tiyatrosu bir masklar müzesidir. Pek çok kaynak, Anadolu'ya tiyatro maskının gelmesini şarabın ve tiyatronun tanrısı Dionysos'a bağlar. Türk kültüründe maskenin belki de ilk görünümlerinden birine, Yenisey Yazıtları'ndaki 158 korugandan biri olan, Kanmııldıg-Hovu Yazıtı'nın okunuşlarındaki tartışmalarda rastlıyoruz. Okunuştaki \"bayrak/örtü\", ya da \"yüz/sima\" farkları bir yana, yazıt halk arasında da \"yüzü örtülü baba\" olarak anılıyor. Dahası, Güney Sibirya'daki Türk boylarına, Yenisey Kırgızlarına ait mezarlıklara öleni temsilen koyulan mankenin/tulunların yüzüne alçıdan şekillendirilmiş maskeler yerleştirildiği biliniyor. Bu mezar taşları bazı sınıf farklarını da ortaya koyar. Örneğin maskesiz mezarlar yoksullara aittir ve halk onlara \"yüzü yalın\" der. Maskeler arasındaki yolculuğumuzun bu kısmını, maskesiz zamanların özlemine, bu dünyada \"yalın yüz\" olmak dileğine katılarak bitirelim. İlk defa 1900'lerin başında basit bir mendile benzeyen formuyla doktorların ameliyatlar sırasında kullandığı maske, teknolojinin ilerlemesiyle evrim geçirdi. Modern tıbbın ve salgınlar sırasında dayanışmanın simgesi oldu. Korona zamanlarının en belirgin ve mecburiyetten \"popüler\" objesi açık ara farkla maske. Türkiye'de de 7 Nisan'dan itibaren toplu halde bulunulan alanlarda zorunlu hale getirildikten sonra, maske \"en çok arananlar\" listesine girdi. John L. Spooner'ın \"Cerrahi Yüz Maskeleri Tarihi\" isimli kitabına göre, yüz maskeleri ilk olarak 19'uncu yüzyılın sonunda yapılan ameliyatlarda kullanıldı. Amaç, doktorların hastalardan, hastaların da doktorlardan gelebilecek bakteri, tükürük, kan ve benzerlerinden korunmasıydı. Ancak bu maske, yüze modifiye edilmiş birer mendilden fazlası değildi. 1910 sonbaharında, bugünkü Çin sınırlarında yer alan, o dönemde Çin, Rusya ve Japonya arasında hakimiyet savaşlarına sahne olan Mançurya'da patlak veren veba, maske tarihinde önemli dönüm noktalarından biri oldu. 20'nci yüzyılın en büyük veba salgınında toplam 60 bin kişi öldü. En korkuncu, enfekte olanların ölüm oranı yüzde 100 olduğu için iyileşen kimse olmamasıydı. Bulaştığı kişileri, ilk belirtileri izleyen 24 ila 48 saat içinde öldüren salgına neyin yol açtığını bulmak ve durdurmak için ülkeler arasında bilimsel bir yarış başladı. Çin, salgın bölgesine Wu Lien-Teh adlı bir hekim gönderdi. Cambridge Üniversitsi'nde tıp okuyan ve aslen Malezya doğumlu olan genç hekim, o sıralarda tanınmayan biriydi. Ancak kurbanlardan birinde otopsi yaptıktan sonra Doktor Wu, vebanın pire değil, hava yoluyla yayıldığını belirledi. Batıda gördüğü ameliyat maskelerini geliştirdi, gazlı bez ve pamuktan, yüze sıkı bir şekilde sarılmış ve havadaki damlacıkları filtrelemek için birkaç kat bez eklenmiş daha kalın bir maske geliştirdi. Doktor Wu'nun maskesi, ucuz ve kolay tedarik edilen malzemelerle elle yapılabildiği için kitlelere yayılan bir tasarım oldu. Bu, sadece vebanın yayılmasını önlemeye yardımcı olmakla kalmadı; maskeler modern tıbbın birer sembolü olarak kaldı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları boyunca bilim insanları, hava kaynağını temizlemek için kafatasını tümüyle saran hava filtreleme fonksiyonlu gaz maskelerini geliştirdiler. Fiberglas filtrelerle yüklü maskeler, madencilikte de kullanılmaya başlandı. Bu ekipman hayat kurtarıcıydı, fakat fiberglas filtrelerle nefes almak çok zordu ve maskeler kafayı sardığı için de sıcaklık artıyordu. 1950'lerde asbest teneffüs etmenin tehlikeleri anlaşılmaya başladığında bile, bu alanda çalışanlar onları hantallaştıran solunum maskelerini takmamayı seçti. Bu sıralarda, House Beautiful dergisinin eski editörü Sara Little Turnbull, meşhur 3M firmasına danışmanlık vermeye başlamıştı. Nonwoven\" denilen, o dönem için çok yeni bir teknolojiyle kumaş üretimi, Turnbull'un bu alandaki büyük potansiyeli fark etmesini sağladı. Omuz vatkaları için bu malzeme ile deneyler yapmaya başladı. Daha sonra 100'den fazla ürün fikri sunduğu 3M tarafından sutyen tasarlamakla görevlendirildi. Ancak o dönem Turnbull'un ailevi sebeplerle hastanede fazlaca vakit geçirmesi, 3M'in, ilhamını bir sutyen kalıbından alan ve 1961'de piyasaya sürdüğü balon şekilli cerrahi maskeyle sonuçlandı. Ancak bu maske patojenleri engelleyemediği için \"toz maskesi\" kategorisine alındı. 1970'lerde, ABD Madencilik Bürosu ve Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü, tek kullanımlık solunum maskeleriyle ilgili ilk kriterleri oluşturdu. İlk tek kullanımlık toz maskesi olan N95, yine 3M tarafından geliştirildi ve 1972'de onaylandı. N95 gibi respiratörler, 1990'larda ilaca dirençli tüberküloz vakalarının artmasıyla yeniden oluşan ihtiyaçtan uzun yıllar önce endüstriyel uygulamalarda kullanıldı. Hatta bugüne dek hastanelerde bile nadiren kullanılmaktaydı, çünkü sadece Covid-19 gibi salgınlar bu derece koruma gerektiriyor. Maskeler Çin'de önemini hiçbir zaman yitirmedi. Yakın zamanda, SARS salgını sırasında, ya da Pekin gibi büyük şehirlerde baş gösteren hava kirliliği sebebiyle Çinlilerin dışarıda yüz maskeleriyle dolaştığını hepimiz hatırlıyoruz. Bugüne dek belki bize uzak görünen bu uygulama, şimdilerde günlük rutinimize dönüştü. Covid-19 ile maskenin tarihi yazılmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/iklim-krizinde-tarim.html", "text": "- SICAKLIK NASIL DEĞİŞECEK? - YAĞIŞ NASIL ETKİLENECEK? - TÜRKİYE KURAKLAŞIRSA NE OLUR? - MEYVELERDE VERİM KAYBI - 700 ÇİFTÇİYE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SORULDU: \"İklim değişikliği nedir, biliyor musunuz?\" - TEK ÇARE, DOĞA TEMELLİ ONARICI TARIM - PEKİ, NE YAPMALI? Küresel iklim krizi kapımızda değil, çoktan eşiği aşıp içeri girdi. Krizin ilk dalgaları Anadolu'ya yayılmaya başladı. Çiftçi, havasındaki, toprağındaki, verimdeki değişimin farkında. Boğaziçi Üniversitesi'nin tarım raporu dramatik sonuçlar içeriyor, karar alıcılara ve biz sade vatandaşlara sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Gereken önlemler şimdiden alınmazsa, ülkemizde bunun en dramatik yansımalarından birine tarım ve gıda sektöründe şahit olacağız. Çünkü rapora göre, Türkiye'nin tüm bölgelerinde iklim değişecek. Bölgesel iklim modeli sonuçlarına göre, Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü batı ve güney bölgelerde yağışlarda belirgin düşüş beklenirken, ılımlı bir orta enlem ikliminin görüldüğü Karadeniz'de yağışlar artacak. Sıcaklık ve azalan yağış, özellikle İç Anadolu, İç Ege ve Güneydoğu Anadolu'da kuraklığın şiddet, sıklık ve süresini artıracak. Türkiye'de aşırı sıcak günlerin sayısında ve sıcak dalgalarının görülme sıklığı ve sürekliliğinde artış bekleniyor. Güneyden kuzeye doğru sıcak hava dalgaları görülebilir. Yüksek olasılıklı senaryoya göre, yaz sıcaklıkları 4.5 derece, kış sıcaklıkları 3.5 derece yükselecek. Karamsar senaryoya göre ise bu dereceler yazın 7, kışın 4.5 olabilir. 2016 ile 2040 arası: Batı Akdeniz'de kışın yağışlarda artış beklenirken, aynı dönemde Doğu Akdeniz'de ve yazın Batı Karadeniz'de azalış öngörülüyor. 2041 ile 2070 arası: Doğu Akdeniz'de yağışlarda yüzde 20'lik düşüş öngörülüyor. 2050'den sonra: Doğu Karadeniz hariç yağışlarda ortalama 250-300 mm'ye varan azalmalar bekleniyor. 2050'den sonra Türkiye'nin güneybatısında yağışların yüzde 40 azalması öngörülüyor. Artan sıcaklık ve azalan yağış, kuraklık olaylarının şiddet, sıklık ve süresini artırabilir. Nehirlerin su seviyesi de düşebilir. Peki, su yetmeyince ne olacak? Cevap net: \"Yakın gelecekte verimlilik kaybı, tarımsal gelirlerin azalması ve biyoçeşitlilik kaybı gibi birçok sorunun şiddeti artacak.\" Peki, ne yapılmalı? \"Önümüzdeki 10 ve 20 senenin tarım politikaları belirlenirken, 2-3 derece sıcaklık artışı ve derinleşen su yetersizliği varsayım senaryosu olarak ele alınmalı ve politika planları bu çerçevede yapılmalı.\" Türkiye, iklim değişikliğinin ve aşırı iklim olaylarının tarım ve bağlı sektörlere etkisi bakımından \"dünyanın en hassas ve kırılgan bölgelerinden biri\"nde bulunuyor. Yani topraklarımızın verimliliği bu risklerin tehdidi altında. \"Küresel ortalama sıcaklıktaki her bir santigrat derece artışın, küresel ortalama arazi verimlerini buğdayda yüzde 6, mısırda yüzde 7.4, pirinçte yüzde 3.2 ve soya fasulyesinde yüzde 3.1 azaltacağı öngörülüyor. Raporladığımız model sonuçları, 3 derecelik artışla (2050 yılı civarında) yüzde 25-50 verim kaybı öngörüyor\" diyor Karapınar. Peki, ya Türkiye daha kurak hale gelirse? Bu tahmine dayalı bitki su modeli çalışmaları da yapılıyor. Ancak \"iyimser iklim değişikliği senaryoları dahi tarımsal ekonomide gözlenecek makro seviyedeki ekonomik kayıpların yüzde 10 civarında olacağını gösteriyor.\" Tabii işin ekonomi ve gıda güvenliği boyutu da var. Rapor bu noktaya da değiniyor. İklim modellerinden alınan sonuçları baz alan ekonomik modeller, iklim değişikliğine bağlı fiyat artışlarının ürün bazında yüzde 84'ü bulacağını gösteriyor. \"Gıda fiyatlarındaki artışlar, iklim stresinin yokluğunda bile hem kırsal, hem kentsel alanda önemli ölçüde yoksullaştırıcı etkiler yaratıyor ve yerel düzeyde gıdaya erişimde güvensizliğine neden oluyor. Gıda harcamaları yoksul hanelerin en önemli gider kalemi olduğu için, fiyat artışı bu haneleri daha da yoksullaştırıyor. 30 yıl öngörüleri iç açıcı bir tablo ortaya koymuyor. Kayısıda 2021-50 dönemi verim kaybı tahmini %40. Üzümde 2021-50 dönemi verim kaybı tahmini %20. Fındıkta 2021-50 dönemi verim kaybı tahmini %10. Boğaziçi Üniversitesi'nin bu yazıya konu olan iklim raporunun yazarları, 2016 yılında Ankara, Kırklareli ve Adana'da dokuz ilçe ve 122 köyde rastgele seçilen toplam 700 çiftiyle yüz yüze görüşüp anket yaptı. Çiftçilerin yüzde 96'sı yukarıdaki soruya \"evet\" yanıtı verdi. VERİM DÜŞTÜ MÜ? İklimdeki değişimlere dair gözlemleri sorulan çiftçilerin yüzde 74'ü kuraklığın sıklaştığını, yüzde 45'i yağış miktarında, yüzde 28'i yağmur zamanında değişiklik olduğunu, yüzde 25'i de sıcaklıkların arttığını belirtti. Çiftçilerin yüzde 97'si iklim olaylarından dolayı hasat ve verimde düşüş yaşadıklarını belirtti. YARDIM/EĞİTİM ALDINIZ MI? \"Yaşanan doğa olayları sonrasında yardım, ya da maddi destek aldınız mı?\" sorusuna çiftçilerin yüzde 89'u \"hayır\" yanıtını verdi. Olumsuz iklim etkilerini azaltmaya yönelik herhangi bir eğitim alan, ya da bilgilendirme toplantısına katılanların sayısı ise sadece yüzde 8'de kaldı. Çiftçilere son 12 ayda iklim değişikliği konusunda kimlerle görüştükleri sorulduğunda yüzde 25 ilçe ziraat müdürlüğü, yüzde 35 ziraat mühendisi, yüzde 41 tohum şirketi/zirai ilaç şirketi, yüzde 4 üniversiteden akademisyenler yanıtını verdi. KENDİNİZ NE GİBİ ÖNLEMLER ALIYORSUNUZ? Anket çalışması, çiftçilerin yüzde 87'sinin iklim değişikliğine uyum için kendi çabalarıyla önemli adımlar attığını ortaya koydu. Buna göre, tohum ve gübre bileşimi ve türünde değişiklik yapanların oranı yüzde 71 iken, ekim ve hasat zamanında değişime gidenlerin oranı yüzde 64, doğrudan ekim, damla sulama tekniklerine geçenlerin oranı yüzde 47 ve ürün ve gelir çeşitlendirmesine gidenlerin oranı ise yüzde 43. DEĞİŞİKLİK VERİMİ ARTIRDI MI? Rapora göre, evet. Çiftçilerin uyum çalışmaları, verim kayıplarını önemli derecede azalttığı gibi, Özellikle tohum çeşidi değişikliği buğday verimini yüzde 30 artırdı. Permakültür uygulamaları, ata tohumları, organik tarıma geçiş... Son dönemde öne çıkan doğal üretim biçimleri iklim değişikliği etkilerini azaltabilir mi? Barış Karapınar, küresel ve yerel ölçekte gıda sistemlerinin hızla dönüştürülmesine ereksinim olduğunu, bu dönüşümün parçası olarak da doğa temelli onarıcı tarım, organik tarım ve diğer doğa dostu tarımsal yöntemlerin bir gereklilik olduğunu söylüyor. 1. Tarımda iklim değişikliğine uyum seferberliğine geçilmeli. 2. İklim değişikliğine uyum fonu kurulmalı. 3. Tarımda İklim Değişikliği Araştırma ve Uygulama Enstitüsü kurulmalı. 4. Düşük gelirli çiftçi ve ihracat merkezli iklime uyum destekleri sağlanmalı. 5. Organik tarım ve diğer doğa dostu yöntemlerin tüm tarım topraklarının yüzde 10 ve üzerinde uygulanması hedefi konulmalı. 6. Yüzde 100 basınçlı sulamaya geçilmeli. 7. İklim bazlı dinamik tarımsal sigorta yaygınlaştırılmalı. 8. Risk-yönetim odaklı uluslararası ticaret politikaları geliştirilmeli. 9. Çiftçiler, çocuklar ve gençler kısa ve uzun soluklu eğitimlerle desteklenmeli."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/ilber-ortaylidan-mustafa-kemalin-ilk-adim-karari-samsuna-istanbula-donmek-icin-cikmadi.html", "text": "Prof. İlber Ortaylı, milli mücadelenin başlangıç aşamasında Mustafa Kemal'in işgal İstanbul'unda ve Samsun'a çıkışındaki hedeflerini ve Anadolu'daki faaliyetlerini Atlas Tarih Mayıs 2019 Özel sayısında anlatmıştı. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Mustafa Kemal ne düşünüyordu? Anadolu'ya geçtiğinde nasıl bir gelecek öngörüyordu? Amasya Tamimi'nden sonra İstanbul ile bağını kesişi ve Büyük Millet Meclisi'yle başlayan süreçte direnişi nasıl ayakta tuttu? Düzenli orduya geçişten lider kimliğine dek Prof. İlber Ortaylı, Mustafa Kemal'i ve milli mücadeleki önemini satır başlarıyla aktardı. Gayet açık. Ordunun darbeci geleneğine karşı idi. İttihat ve Terakki'nin, kendisinin tasvip etmediği gelişmeler sonucunda ortaya çıkan hazin akıbeti ortadaydı. Fakat bilhassa Balkan Savaşı sırasında haklı olarak reddettiği ordunun siyasete karışmasını ve darbeci tutumunu acaba kendi de mi benimsemişti? Buradaki darbeciler oraya benzemiyor, bu tip bir teşkilatlanması yok. Harbiye nazırlığını mütarekenin şartları içinde istemesi anlaşılır bir vaka. Henüz planın ikinci yüzü ortada yok. İstanbul'da kalarak ve mevcut kadrolarla temas kurarak harekete geçmeyi düşünüyor olmalı. Sultan Vahdettin ile savaşın son yılında Berlin ve Viyana'ya yapılan ziyaretteki yaverliği sırasında yakınlaşmıştır. Aralarında bir anlaşma da oluşmuş. Politikada anlaşmalar şartlara göre var olur, güçlenir ve parçalanır. Mütarekenin o günü içinde, bunu gerçekleştireceğini ve bundan bir yarar sağlanabileceğini düşündü. Ama bu plan yürümedi. Çünkü padişah Vahdettin gerçekten çekiniyor, Cihan Harbi sırasındaki ağır hatalar nedeniyle artık hiçbir şey yapılamayacağına ve İtilaf devletleriyle savaş sonrasında doğan şartlardan istifadeye, yani politika ile bazı şeylerin kurtarılacağına inanıyordu. Kuşkusuz yanlış. Mütareke döneminde İtilaf devletlerinin en çok Türklere kinlendiğini ve bu unsurun Anadolu coğrafyasının içlerine kadar itilmesi, bunun için her şeyin yapılması gerektiğini istediklerini ilk anda fark etmediklerini görüyoruz. Bunu zamanla anlayacaklar. Sadece bir misal vermek gerekir: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'ya karşı, böyle yok etme, bünyesini değiştirme, coğrafyasını altüst etme eğilimi vardı. Roosevelt bu düşüncenin ve politikanın başını çekiyordu. Churchill, \"olursa hiç de fena olmaz\" tavrındaydı. Şaşılacak şey; sadece Stalin, Tahran Konferansı'nda Almanya'nın varlığının devamını açıkça arzuladığını beyan etmiştir. Samsun'a çıkmadan evvel bilhassa Karadeniz bölgesindeki iç etnik çatışmaların büyümesi dolayısıyla Osmanlı ananesinden gelen, fevkalade yetkili bir müfettiş paşa olarak kendisinin gönderilmesini o da derhal benimsedi. Ve planın asıl önemli safhasına geçiş burada başlıyor. Peki aklında meclisi kurmak var mıydı, cumhuriyet var mıydı? Bunlar Türkiye'de tarihçiliğin sonradan tespit ettiği, ikili görüşme ve samimi kayıtlara dayanarak -Mazhar Müfit Bey'in notları gibi- ileri sürdüğü gerçeklerdir. Ama Mustafa Kemal Paşa'nın bir teşkilatlanma istediği çok açık. Anadolu'ya gidip gelmekten ibaret bir görevin içine girmediği çok belli. Ne o, ne de etrafındaki, ne de karargahındaki yakın dostları -mesela Refik Saydam Bey- Anadolu'ya gidileceğini, ama dönülmeyeceğini biliyorlardı. İlk anda Samsun'da bir şey yapılmıyor. Çünkü bırakın teşkilatlanma hareketini, açıkça konuşmanın bile pek akıllıca olmayacağı bir nokta. Ama Havza'ya çıkıldığı zaman faaliyet başlamış. Amasya'da zaten tamim yayınlandı. Artık hedefte dağınık olarak harekete geçen bir takım mahalli cemiyetlerin, grupların bir araya getirileceği, kongre yapılacağı, bir meclis-i millinin olduğu açık. İfade edilmediği halde oluşmuş. Amasya Tamimi'ni yayımlayan politikanın orada kalamayacağı, bir yere gideceği bellidir. Kurulan meclis bir konvansiyonel meclistir. Örnek belli. Fransız İhtilali'nden beri ve hemen gözünün önündeki Sovyet sisteminden nasıl bir işleyişin olacağı açık. Kuvvetler birliğinin toplandığı bir organ ve organın başında dizginleri ele geçirenler var. Orada bir komutanın yürütme erkinin başında bulunacağı açık. Yalnız bu konvansiyonel işlerin diğerlerinden bir farkı var. İster istemez farklı fikir ve zümrelerin temsili söz konusu; asgari müşterek memleketin mütareke şartlarından ve mütarekenin getireceği olumsuz baskı ve intikam zincirinden kaçınmak. Unutmayalım Büyük Millet Meclisi açılmadan evvel, Dörtyol'da, Maraş'ta ve Antep'te direniş başlamıştı. Ahali Fransa'nın yerli Ermenilerle işbirliğinden korktu. İzmir'in işgali, bu işgalin kanuna ve hiç değilse kısmi bir adalete dayalı gerçekleşmediğini ve Britanya'nın adil bir kuvvet olma vasfını Türklere göstermekten uzaklaştığını herkese açıkça anlatıyordu. Mustafa Kemal Paşa bunu Çanakkale'de fazlasıyla anlamış, Filistin Cephesi'nde görmüş; şimdi geniş kitleler de bunu çok çabuk kavramaya başlamıştı. Bununla birlikte 1918'deki bir işgal, şayet muvaffak olsaydı 1915'te olması muhtemel bir işgale benzemiyordu. İngiltere yorgundu, Fransa daha da fazla yorgundu ve müttefikinden nefret etmeye başlamıştı. Mustafa Kemal Filistin Cephesi'ndeki ordular grubu komutanlığının nihayete ermesinden sonra 1918 Kasım'ında İstanbul'da \"geldikleri gibi giderler\" derken savunma planını hazırladığını gösteriyordu. Bütün iş teşkilatlanmaya bağlıydı. Bu teşkilatlanmaya kendisi ve çok yakınları itimat ediyordu. Ama emin olan başkaları da vardı. Bunların başında geleceğin General Metaksas'ı da yer alıyordu. Venizelos'un Küçük Asya çıkarması başkomutanlığı teklifini reddetti. \"O adamların bu hallerine bakmayın. Bir sabah karşınıza ordu çıkar, Küçük Asya macerasından vazgeçin\" dedi. İyi bir komutandı. Bilgili ve zeki bir kurmay olduğu bir kere daha anlaşılıyor. General Metaksas şu anda çağdaş Yunanistan tarihinin en ilginç portrelerinden biri olarak araştırılıyor. Prof. İlber Ortaylı, Kronik Yayınları tarafından geçen yıl yayımlanan \"Gazi Mustafa Kemal Atatürk\" adlı kitabında Kurtuluş Savaşı sürerken BMM tarafından kabul edilen 1921 Anayasası'nı şöyle anlatıyor: \"21 Ocak 1921 tarihinde modern Türkiye'nin ilk anayasası kaleme alındı, kabul edildi ve Ankara'daki BMM tarafından yürürlüğe sokuldu. Nadir ve o derece garip bir uzlaşı ile 1293 Aralık (Miladi 1876) tarihli imparatorluk anayasası ile bir arada yürürlükte olacaktı. Uygulamaya bakıldığında meşruti monarşinin temel kanunu olan 1876 Kanun-ı Esasisi'ne riayet artık mümkün değildi. Bu daha ziyade manevi bir bağlılığı iade ediyordu. Bunlar asker. Düzenli ordusuz hiçbir iş yapamazlar. Düzenli orduya kadar mevcut her imkan, her vasıta denenir. Ama o olmadığı taktirde hiçbir iş yürümez. Bu çok açık. Zaten düzenli ordu da meclisin teşekkülünden sonra, bir yıl geçmeden ortaya çıkarıldı. İnönü Savaşı'nın ne derecede başarılı olduğu, zaferin kesinliği halen tartışılıyor. Mühim olan bu değil. Mühim olan Yunan işgal ordusunun karşısına Ankara hükümetinin düzenli bir kuvvet olarak çıkması ve bu düzenlemenin arkasının geleceğinin açığa kavuşmasıdır. Yunan ordusunun ilerleyişinin oradaki kısmi durduruluşu, veya ilk defa ciddi ve düzenli bir mukavemetle karşılanması makus talihin değiştirilmesi olarak önemlidir. Zira Kuva-yi Milliye hareketi artık devletleşmekte ve merkezileşmekte ve askeri vasfına dönmektedir. Savunma herkesin meşru hakkıdır. Muvaffak olursan meşruiyeti de tartışılmaz. Ama muvaffak olamazsan bir hak değil, lüzumsuz direnme olarak nitelendirilir. Milletler topluluğundan kimse senin bu hakkını 1918-1919 şartlarında tanıma durumunda değildir. İşin garibi 1922'de bile hazmettikleri söylenemez. Lozan'daki kapitülasyon kavgası sırasında Lord Curzon, Mondros Mütarekesi'nde savaşa girilirken kaldırılan, lağvedilen kapitülasyonların yeniden düzenleneceği, tartışılacağı üzerinde yapılan talep ve yenik tarafın verdiği sözü hatırlattığında İsmet Paşa \"ben buraya Mudanya'dan geldim\" diyor. Curzon bu konuşmaya tahammül edemiyor ve bunlar artık konuşulamaz der gibi orayı terk ediyor. Bu çok açık bir tutum. Kimsenin hakkının tanınacağı gibi bir durum yok. Sen o hakkı tanıtacak durumda olacaksın. Mustafa Kemal sessiz bir komutandı. 1918'in şartları içinde tarafların hiçbiriyle kesin bir mücadelenin içinde değildi. Ne \"mütarekenin şartlarına uyalım\" diyen büyük çoğunluğun içindeydi. Ne de \"bu iş böyle yürümez\" diye açıkça bağıran biriydi. Çıkarttığı yayın organının bile devam edemeyişi bir şeyi gösteriyor. Çok açık bir söylem ortaya koymamış. Zaten koysa, gazete yaşayacak olsa bile, yaşatmazlar. Ama artık kafasında şemalar oluşuyor. İnancı tam. Yapacağını biliyor. İnatçı ve güvendiği kitleyi de olumlu ve olumsuz taraflarıyla iyi tanıdığı görülüyor. Önü açılmış bir lider. Onun liderliği artık ortaya çıkmış vaziyette. Bu bakımdan ben cumhuriyetin ilk neslinin Bandırma vapuru olayını ele alış biçimini çok doğru buluyorum. Çünkü liderin ortaya çıkışı, bir yerde şekillendirilmek zorunda anlayabilmek için. 19 Mayıs'a giden yol da bu. 23 Nisan ile de şekil tamamlanıyor 11 ay sonra. Ve ondan sonra bir meclis hükümeti var ve o hükümetin tanınması söz konusu, teşkilatı devralması söz konusu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Küçük Asya'daki son eyaletleri teşkilatlanmanın içinde ve devam ettiriyor. Ordular ve komutanları kısmen Küçük Asya'da, Karabekir ve Ali Fuat Paşa gibi komutanlar, kısmen de İstanbul'da mütareke şartları içinde yavaş yavaş bu tarafa geçecekler. Artık yol belli. Vatansever, yetenekli ve mücadele taraftarı tek kumandan elbette ki Mustafa Kemal değildi. Ona bu mücadelede yardımcı olan kumandanlar vardı. Ancak onu diğerlerinden ayıran en önemli farklılığı elbette ki dehasıdır. En akıllı, önde gelen generallerimiz bile, \"Bursa'yı, Antalya'yı, İzmir'i kurtarmakla uğraşmayın, olacak şey değil, tükeniriz, elimizdekini de kaçırırız\" diyorlar, Anadolu ve Doğu Anadolu ile yetinilmesi gerektiğini söylüyorlardı, ki bu \"ilk hedefiniz Akdeniz'dir\" düşüncesine muvafık değildi. Atatürk'ün kafasındaki geleceğe ait savaş hedefi çok daha farklı ve doğru olanıydı. Herkes vatanı seviyor ve kurtarmaya çalışıyordu, ama Mustafa Kemal Paşa lider nitelikleriyle halkı ve taşra ileri gelenlerini ikna edip bir araya getirmeyi başardı. 30 Ağustos'ta kesinleşen zafere bir günde gelinmediği açık. Milli mücadele, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne dek ilmek ilmek örülmüştür. Başkumandan herkesin bildiği gibi ve tartışmasız kabul etmesi gerektiği üzere Türk milletinin büyük adamlarından biridir. Büyük adamların üzerinde tetkik yapılır, farklı yorumlar yapılır, defalarca tetkikat yapılır, sorular ortaya atılır, cevabı aranır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/istanbul-universitesi-merkez-kutuphanesi-1928-1942-arasi-gazetelerin-arsivini-acti.html", "text": "İstanbul Üniversitesi, 1928-1942 yıllarında çıkan gazetelerin yer aldığı arşivini paylaşıma açtı. Koleksiyonda 18422 adet cilt gazete yer alıyor. Arşivde Osmanlıca, Rumca, Bulgarca, Fransızca, Almanca, İngilizce, Türkçe ve başka dillerde yayınlanmış gazeteler yer alıyor. İstanbul Üniversitesi, 1928-1942 yılları arasında çıkan 18422 adet cilt gazeteyi içeren arşivini paylaşıma açtı. İstanbul Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı, Merkez Kütüphane koleksiyonunda bulunan gazetelerin Türkçe, Osmanlıca, Rumca, Bulgarca, Fransızca, Almanca, İngilizce ve çeşitli dillerde yayımlanmış olduğu görülüyor. Gazeteden Tarihe Bakış Projesi adlı bu çalışma, söz konusu dönemin tarihine ışık tutuyor. Binlerce gazete cildini içeren arşiv araştırmacıların faydalanması için paylaşıma sunulmuş olsa da, o dönemin havasını solumak isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat. Gazeteden Tarihe Bakış Projesi'nde günlük erişilebilir şekilde 581196 sayfa görüntü yer alıyor. Koleksiyonda yer alan gazeteler alfabetik sırayla şu şekilde: Açık Söz, Akşam, Anadolu, Aydın, Beyoğlu, Bugün, Cumhuriyet, Doğu, En Son Havadis, Haber, Hakikat, Hakimiyeti Milliye, Halkın Dili, Halkın Sesi, İkdam, İkdam, İkdam, Kurun, Milliyet, Munakaşa, Son Posta, Son Telgraf, Son Saat, Tan, Tasviri Efkar, Türk Sözü, Türk Dili, Ulus, Vakit, Vatan, Yeni Asır, Yeni Sabah."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/istanbula-kar-ne-zaman-yagacak-beklenen-yagisli-hava-geliyor.html", "text": "İstanbul'a kar yağacak mı? Yağışlı havalar ne zaman geliyor? soruları son dönemin yanıtı en çok merak edilen soruları arasında. Türkiye susuzluk haritası büyük bir hızla kırmızıya dönmeye devam ederken büyük şehirlerdeki barajlarda suyu azalması ile alarm verilmişti. MGM tarafından açıklanan hava durumu tahmini raporuna göre 7- 13 Ocak tarihleri arasında hava sıcaklıkları ülke genelinde mevsim normallerinin 4 ila 10 derece üzerinde seyredecek. NTV Meteoroloji Editörü Dilek Çalışkan, dört gözle beklenen yağışlı ve soğuk havaların ayın 13'ünden sonra gelebileceğini ancak kesin durumunun önümüzdeki günlerde belli olacağını söylüyor. Son tahminlere göre hafta sonu ülkenin batı kesimlerinde yer yer yağışlı hava görülecek. Pazar günü ülkenin Batı kesimi ve Karadeniz Bölgesi'nde; salı günü ise ülkenin batı, orta kesimleri ve Karadeniz'in tamamında yağış olabileceği tahmin ediliyor. Ayın 15'inden itibaren, ocak ayının ikinci yarısından itibaren soğuk dalgalar görünüyor ama dün ve önceki günkü verilere göre kar ihtimali biraz daha zayıflamış durumda. Kar olasılığı yüzde 35'lerin üzerine çıkamadı, yüzde 50'leri bile bulamadı ihtimal."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/istanbula-karla-karisik-yagmur-geliyor-meteoroloji-uyardi.html", "text": "Meteoroloji Genel Müdürlüğü, 5 günlük hava tahminlerini yayınladı. 11-17 Ocak için hazırlanan tahminlere göre \"Hava sıcaklığının Pazartesi ve Salı günleri kuzey, iç ve batı kesimlerde artarak mevsim normallerinin 6 ila 12 derece üzerine çıkması ancak Çarşamba gününden itibaren batı kesimlerden başlayarak hızla azalması ve hafta sonuna doğru mevsim normalleri civarına iç ve batı kesimlerde yer yer altına inmesi\" beklenir. Rapora göre yurdun büyük bölümünde sağanak, bazı illerde ise kar yağışları görülecek. Tahminlere göre özellikle perşembe gününden itibaren yurdun pek çok bölgesinde karla karışık yağmur ve kar yağışı görülebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/istanbula-ne-zaman-kar-yagacak-1987-kisini-yeniden-yasar-miyiz.html", "text": "- SICAKLIKLAR BİR ANDA DÜŞECEK - 1987 KIŞI OLABİLİR Mİ? - İSTANBUL'DA KAR YAĞIŞINI NE ZAMAN? - İSTANBUL'DA 20 KEZ KARA KIŞ YAŞANMIŞ - 1954 YILINDA BOĞAZ BUZ KÜTLELERİYLE KAPLANDI - 1987 KIŞI ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA DA OLABİLİR Mİ? - BÜNYAMİN SÜRMELİ'NİN YORUMLARI - İSTANBUL'DA KAR YAĞIŞI OLACAK MI? - METEOROLOJİDEN ANKARA, İSTANBUL VE İZMİR İÇİN SON TAHMİNLER Kış ortasında bahardan kalma günler yaşasak da Meteoroloji'den yapılan açıklamalara göre sıcaklıklar cuma günü kuzeybatı kesimlerden başlayarak azalacak. Karadeniz üzerinden pazar günü gelecek sistemin etkisiyle de Marmara ve Batı Karadeniz başta olmak üzere, kuzey ve iç bölgelerin tamamının kar yağışının etkisine girmesi bekleniyor. Kuzey, iç ve doğu kesimlerde 15 Şubat Pazartesi günüden itibaren soğuk havanın etkisini artırmasıyla kar yağışlarının aralıklarla süreceği tahmin ediliyor. Son günlerin en popüler konusu ise 1987 benzeri bir kış yaşanabilir mi? Kar yağışı yoğun mu olacak? sorusu... Newcastle Üniversitesi Araştırmacısı, Atmosfer Bilimci Dr. Abdullah Kahraman \"Özellikle hafta sonundan itibaren ağırlıkla kar beklentisi var. Türkiye'de beklenen kar yağışının 1987'de, 2002'de ve 2004'te görülen yoğun kar yağışlarına benzer olma durumu söz konusu. Modellere göre Marmara Denizi'nin güney ve doğusu, Karadeniz, Kuzey Ege çevrelerinde günlerce sürecek, hayli fazla kar yağışı bekleniyor. Ancak bölgesel ve şehir bazlı detaylar için henüz erken\" diyor. Prof. Dr. Orhan Şen'in İstanbul'la ilgili tahmini ise şöyle: İstanbul'a kar pazar akşamı başlar. Pazartesi Salı Çarşamba devam eder. Perşembe sistem Cut Off yanı ana sistemden kopuyor. Beslenmeyecek kendi içindeki enerjiyi 2 gün daha azalarak sürdürür. En kuvvetli pazartesi Salı sıcaklık gece -1 C ye gündüz 2 C ye düşer. İstanbula kar pazar akşamı başlar. Pazartesi Salı Çarşamba devam eder. Perşembe sistem Cut Off yanı ana sistemden kopuyor. Beslenmeyecek kendi içindeki enerjiyi 2 gün daha azalarak sürdürür. En kuvvetli pazartesi Salı sıcaklık gece -1 C ye gündüz 2 C ye düşer. Gelin bir de tarihte olanlara bakalım... TRTHaber'in haberine göre İstanbul'da 1621 yılından beri 20 kez kara kış yaşandı. En akılda kalanları ise 1929, 1954 ve 1987 yıllarında yaşanan kar kışlardı. Meteoroloji Mühendisi Prof. Dr. Hüseyin Toros İstanbul'un en soğuk günlerini anlatıyor. Son iki bin yıldır İstanbul'da 40 civarında çok şiddetli kış yaşandığını belirten Toros, \"1954 yılında, fotoğraf makinelerinin de gelişmiş olması sebebiyle İstanbul Boğazı'nın Karadeniz'den gelen büyük kar ve buz kütleleriyle kaplandığını görüyoruz\" diyor. Toros, İstanbul Boğazı'nın 12 kez tamamen buzla kaplandığını, Haliç'in ise 15 kez donduğunu söyledi. Toros, yaşanan bu donma olaylarının, \"Karadeniz'i besleyen tatlı su kaynaklarının aşırı soğuklardan dolayı donması, daha sonra sıcak bir hava dalgasının gelmesiyle erimesi ve büyük buz kütlelerinin İstanbul Boğazı`nı kaplaması\" ile oluştuğunu söylüyor. Toros, 1987 yılının Mart ayında yaşanan kara kışa tanık olduğunu belirtiyor: Bu sistemleri daha çok Sibirya soğukları olarak isimlendiriyoruz. 1987 yılındaki sisteme baktığımızda yine Doğu Avrupa üzerinde büyük bir alçak basınç alanının oluştuğunu görüyoruz.\" dedi. Peki İstanbul'da önümüzdeki yıllarda yeniden kuvvetli kar yağışı görebilir miyiz? Prof. Dr. Hüseyin Toros, \"İklimdeki salınımlar göz önüne alındığında, bundan sonraki süreçte de bu tür kuvvetli kar yağışlarının olma ihtimali her zaman var\" diyor. Toros'a göre Şubat ayında sıcak bir hava kütlesi ile karşı karşıyayız. Cuma gününe kadar sıcak havalar etkisini sürdürecek olsa da daha sonra rüzgar yön değiştirecek. Bu nedenle kuzeyden soğuk havaların, Sibirya soğuklarının gelmesi muhtemel. Toros \"Pazartesinden itibaren ülkemizin bir çok noktasının 0 derecenin altına doğru düştüğünü görebiliyoruz. Sıcaklıklarda 10 15 derecelik düşüş yaşanabilir.\" ifadelerini kullandı. Sıcaklıklar Şubat ayında normalin çok üzerinde gidiyor. Şu anki görüntüde ayın 12, 13'ünde sıcaklık kar yapabilecek seviyelere iniyor ve ayın 20, 21'ine kadar gidiyor. Ama yağışımız bol mu? Bu ayın 12'si ile 20'si arasındaki dönem bol yağışlı görünmüyor. Fakat bu kadar uzun soluklu bir soğuk hava içerisinde illa ki yağış yakalanır ve kar yağışı görülür. Trakya'da kar ihtimali daha yüksek. Peki, İstanbul'da olasılık nedir? Sürmeli'nin yorumlarına göre İstanbul'da ise ayın 13-14'ü gibi kar yağışı bekleniyor ve ihtimal yaklaşık yüzde 80'lere yaklaşmış durumda. Ancak İstanbul'da kar tahmininin tutarlığına bakacak olursak yüzde 65'lerde. Düşük bir olasılık mı? Hayır... Yaşanan kuraklığın bize ne kadar kar göstereceği ise önümüzdeki günlerde belli olacak. Meteoroloji son hava tahminlerini paylaştı. Meteorolojinin 10-17 Şubat tarihleri için değerlendirmesi şu şekilde: Halen mevsim normallerinin 6 ila 12 derece üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının Cuma günü kuzeybatı kesimlerden başlayarak azalacağı tahmin ediliyor. Cuma günü Balkanlar üzerinden gelecek yağışlı sistemin etkisiyle birlikte sıcaklıkların hafta sonunda kuzey, iç ve batı kesimlerde hissedilir derecede (6 ila 15 derece) azalarak, mevsim normalleri civarına ve yer yer altına ineceği tahmin ediliyor. İstanbul Valiliği'nin açıklamasına göre de Cuma günü Balkanlar üzerinden gelecek yağışlı sistemin etkisiyle birlikte sıcaklıkların hafta sonunda bölge genelinde hissedilir derecede (6 ila 15 derece) azalarak, mevsim normalleri civarına ve Cumartesi gününden itibaren 4 ila 6 derece altına ineceği tahmin ediliyor. Pazar günü Karadeniz üzerinden gelecek sistemin ve kuvvetli poyrazın etkisiyle Marmara genelinde kar yağışının etkisini göstermesi bekleniyor. Pazartesi günü bölge genelinde soğuk havanın etkisini artırması ve kar yağışlarının aralıklarla devam etmesi bekleniyor. Salı ve Çarşamba günleri ise İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Yalova çevrelerinde kar yağışının aralıklarla devam edeceği tahmin ediliyor. Pazar günü Karadeniz üzerinden gelecek sistemin ve kuvvetli poyrazın etkisiyle Marmara ve Batı Karadeniz başta olmak üzere kuzey ve iç bölgelerin tamamının kar yağışının etkisi altında kalması bekleniyor. Pazartesi gününden itibaren kuzey, iç ve doğu kesimlerde soğuk havanın etkisini artırması ile birlikte kar yağışlarının aralıklarla devam etmesi bekleniyor. ANKARA: Havanın; Perşembe günü az bulutlu ve açık, Cuma günü çok bulutlu ve aralıklı yağmurlu, Cumartesi günü ise parçalı ve çok bulutlu olması bekleniyor. Pazar günü yağışların kar şeklinde başlayıp gün içinde karla karışık yağmur ve kara döndükten sonra gece saatlerinden itibaren aralıklı kar yağışı şeklinde devam edeceği tahmin ediliyor. Maksimum sıcaklığın, Perşembe günü 17 derece iken Pazartesi 0 dereceye kadar düşmesi bekleniyor. İSTANBUL: Havanın; Perşembe günü parçalı çok bulutlu, Cuma günü ilk saatlerden itibaren aralıklı yağmurlu, Cumartesi ise çok bulutlu geçeceği tahmin ediliyor. Pazar günü sabah saatlerinden itibaren karla karışık yağmur ve yükseklerinde kar şeklinde başlayacak olan yağışların, kıyı kesimlerde de zaman zaman kar şeklinde olması bekleniyor. Maksimum sıcaklığın, Perşembe günü 19 derece iken Pazartesi 3 dereceye kadar düşmesi bekleniyor. İstanbul Valiliği'nin açıklamasına göre Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri, kar yağışının aralıklarla devam edeceği tahmin ediliyor. İZMİR: Perşembe günü parçalı ve zamanla çok bulutlu olması beklenen havanın akşam saatlerinden itibaren sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı olacağı tahmin ediliyor. Yağışların Cuma günü sabah saatlerinden sonra etkisini kaybetmesi bekleniyor. İzmir'in Cumartesi günü parçalı bulutlu, Pazar günü öğle saatlerinden itibaren ise yeni bir yağışlı sisteminin etkisine girerek, Pazar ve Pazartesi günleri yağışlı geçeceği, yağışların; genellikle yağmur ve sağanak, kuzey kesimleri ile yüksek kesimlerinde karla karışık yağmur ve kar şeklinde olacağı tahmin ediliyor. Maksimum sıcaklığın, Perşembe günü 19 derece iken Pazartesi 6 dereceye kadar düşmesi bekleniyor. #İstanbul'da Meteoroloji raporuna göre; hava sıcaklığının azalması, hafta sonundan itibaren yağışların kar şeklinde olması bekleniyor. ?Bugün(11 Şubat) rüzgarın yer yer kuvvetli olması beklendiğinden dikkatli ve tedbirli olunmalıdır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/istanbuldan-cikis-icin-tatil-izin-belgesi-geliyor.html", "text": "-Bayram sonrası İstanbul'dan çıkışlar için tatil amaçlı özel izin belgesi oluşturulacağını belirten Ersoy, \"Haziran başı itibarıyla geçerli olacak bu izin belgesiyle 3-4 Haziran gibi İzmir yolcu almaya başlar\" dedi. -Peki, hava trafiği ne zaman açılacak? Ersoy, bu konuda hedefin hava trafiğini yurt dışı uçuşlar için Haziran ortası itibarıyla aşamalı olarak açmak olduğunu söyledi. -Kruvaziyer şirketlerinin, tüm dünyada ne zaman seferlere başlanacağı konusunda kendi aralarında bir konsensus oluşturmak amacıyla görüşmeleri sürdüğünü belirten Ersoy, gemilerin eylülde geleceği yönünde duyum aldıklarını aktardı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/izmirde-gorulecek-noktalar-yapilacak-seyler-ve-ayrintili-izmir-gezi-rehberi.html", "text": "- BİR TATLININ PEŞİNDELER: İZMİR BOMBASI - İSTANBUL'A GÖRE BİR ŞEY EKSİK: TEMKİNLİLİK - DÜNYANIN EN HIZLI BÜYÜYEN KENTLERİNDEN - İZMİRLİLERİN GELENEKSELLEŞMİŞ KAHVALTISI: BOYOZ - STADYUMDAKİ TARİH - TÜRKİYE'DE FUTBOLUN OYNANDIĞI İLK ŞEHİR İZMİR - 35,5 ESPRİSİNİN KAYNAĞI Ayniyle vaki... Akşam saati Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde -ki bir nevi İzmir'in İstiklal Caddesi sayılır- kafede oturan iki kişi sohbetteler. Kulak misafirliği gereksiz bir merakın değil, hafiften yüksek sesle konuşmalarının sonucu. \"Ya benim de İzmirli damarım tuttu tabii!\" diyor genç kadın. Etraflarındaki bütün masaların ister istemez hakim olduğu detayların önemi yok, ama en kısasından özetlersek mevzu bir gönül meselesi, biraz baskıcı bir erkek arkadaş söz konusu. Karşısında oturan arkadaşı, \"İzmirli damar\"dan bahsederken girilen hafiften bitirim havadan pek hoşlanmışa benziyor, arkadaşının o cümleyi söylerken yaptığı el kol hareketlerini taklit ederek gülüyor epey. \"Mahalle kızı\" esprilerinin ardından soru geliyor: \"Sen İzmir'in neresinde doğmuştun sahi?\" Arkadaşının yanıtı gayet sakin: \"Yok 16 yaşındaydım taşındığımızda, İzmir'de doğmadım ben.\" Tahminen 30'lu yaşların hemen başında görünüyorlar. Demek ki hem doğal, hem de biraz övünç barındıran bir edayla sahiplenilen o \"İzmirli\" kimliğinin oluşması aşağı yukarı son 16 yıla ait. Sohbetin geri kalanı nasıl seyretti bilinmez. Çünkü akşam vakti güneş batarken kalabalıklaşan caddeden gelen sesler insanı dışarı çağırıyor. Yol boyunca iki taraflı kafe, bar, lokanta, restoran, tatlıcı mebzul miktarda. Bir dükkandan çıkıp caddeye taşan ve uzayıp giden bir kuyruk var. Kuyrukta bekleyenler, henüz hayatlarında tek bir sefer bile check-up yaptırmamış, kan değerlerini kontrol ettirmemiş oldukları muhakkak bir yaş ortalamasına sahip. Muhteviyatı; top şeklinde, pudra şekeri kaplı, tereyağlı ince bir hamurun içine gizlenmiş akışkan kakaolu fındık kremasından müteşekkil bir tatlının peşindeler: Bomba. Yok, sıfat değil bu, sağlığı yerinde bir insanın insülin değerlerini zıplatacak kadar şeker yüklü tatlının ismi. Aslında geçmişi belki de on yılı bile bulmuyor bu tatlının. Ancak kısa sürede bir iptilaya dönüşmüş olması sebebiyle televizyonların gezgin yemek programları ve gazetelerin hafta sonu eklerinde verilen tarifler sayesinde çoktan geleneksel bir İzmir yiyeceği imajı yerleşmiş durumda. Aslında fazla da bir özelliği olmayan bu kalori bombasının mübadeleyle gelen Girit göçmenlerinin vazgeçilmezi diye bilindiği veya İzmirli Yahudilerin özel günlerinde yılda sadece birkaç kez yapıp dağıttığı yahut da İzmir'in Levantenlerinin bu kente ilk kez tanıttığı bir tatlı olduğu efsanesinin yayılıp herkesçe kabul görmesinin de eli kulağındadır muhtemelen. Çünkü İzmir biraz da böyle bir yer galiba. Hikayeler, efsaneler, ya da ülkenin diğer kısmından farklı bir geleneğin kökeni hakkında albenili bir izahat kolaylıkla kabulleniliyor olabilir. Üstelik tuhaf bir şekilde yolu bu şehirden hiç geçmemiş olanlar bu işte önceliği alıyorlar. Görünüşe göre halihazırda burada yaşayanlar da hemen \"evet, kesinlikle öyle\" demekten imtina etmiyorlar. Bomba kuyruğu hiç kısalmazken cadde üzerinde hünerini gösterip bozukluk kapmaya çalışan sokak müzisyenleri de adım başı yerli yerinde. Gürültüyse gürültü... İnsan kalabalığıysa insan kalabalığı. Hareketse hareket... Sanki İstanbul. Ancak gene de bu caddede o çağrıştırdığı İstanbul'a göre bir şey eksik: Temkinlilik... Onun eksikliği ister istemez belli oranda bir huzur duygusunu da beraberinde getiriyor. Çok da fark ettirmeden... Neredeyse son 20 yıldır ülke siyasetinden futbola, İzmir'in tuhaf bir yeri var tüm sohbetlerde. İşin ilginci bu kentle ilgili yargılar iki aşırı uç arasında salınıyor genelde. Ya bıkkınlık verici abartılı bir övgü, ya da insan aklını zorlayıcı bir tarafgirlik içinde tek boyutlu bir yergi. Hakikat hayatın birçok alanında olduğu gibi bu iki ucun orta noktasına yakın bir yerlerde olmalı muhtemelen. O halde en başa dönelim mi? İzmirli iki genç kadının kafede herkesi kulak misafiri kılarak yaptıkları o sohbete... \"İzmirlilik\" kimliğinde ve arkadaşına \"biz buraya taşındığımızda 16 yaşındaydım\" diyen kadının o cümlesinde ilginç istatistiki veriler gizli. Bugün İzmir'de yaşayanların yarıdan fazlası İzmir doğumlu değil. İzmir doğumlu olanların toplam nüfusa oranı yüzde 43 civarında. Geriye kalan yüzde 57'lik kesimin de yüzde 42'si Ege Bölgesi dışından başta Mardin, Kars, Erzurum ve Konya olmak üzere uzak illerden göç etmiş insanlardan oluşuyor. Geriye doğru gidersek; 1935'teki resmi verilere göre İzmir'de yaşayan İzmir doğumluların genel kent nüfusuna oranı yüzde 67'ydi. Daha yakın bir tarihe bakarsak henüz 2000 yılında bile kimliğinde doğum yeri olarak İzmir yazanlar kentin yüzde 52'sini oluşturuyordu. O halde şu soru kaçınılmaz hale geliyor. Keramet \"İzmirli\" diye yaratılan bir klişe tip ile değil de, bizzat şehrin, yani İzmir'in kendisiyle mi açıklanmalı? İzmirli akademisyen Prof. Melek Göregenli'nin uzun yıllardır sürdürdüğü ve zaman zaman basına da yansıyan araştırmalarına bakılırsa biraz öyle. Göregenli'nin Türkiye'nin en çok göç alan altı büyük şehrinde yaptığı saha araştırmalarının sonuçlarına göre göçmenlerin yaşamaktan en çok memnun olduğu ve geri dönmeyi istemediği şehir açık arayla İzmir. Rakamlar ve istatistiki verilerle vedalaşmadan önce çarpıcı son birkaç noktaya değinelim. Uluslararası raporlara yansıyan dikkat çekici bir gerçek var: İzmir 2011 yılında dünyanın en hızlı büyüyen kentleri sıralamasında dördüncü sırada yer aldı. 2014'te ise ikinciliğe yerleşti. Bütün bunların manası şu: Nüfusun gitgide artarak bugün dört buçuk milyona yaslanmış olması, konut kiralarının artış göstermesi, hızlı yapılaşma ve bir de trafik. Herkeste aynı yakınmaya denk gelmek olası: \"İstanbullaşıyor muyuz?\" Boş bir kaygı da sayılmaz. İstanbul'dan başka bir şehre göç edenlerin içinde İzmir'e yerleşenler 2010'da yüzde 5'i zor bulurken, 2018'de bu oran yüzde 15'e ulaşmış durumda. Son bir yıl içinde İstanbul'dan İzmir'e göç edenlerin sayısı 20 bine yaklaşmış görünüyor. Bu da son istatistiki verimiz olsun. Yüzyılların liman kentindeyiz sonuçta. İşi şimdi antikçağlara dek götürmeye gerek yok, ama son 300 sene bile, İzmir'in Akdeniz'de önemli bir ihraç limanı olarak önemli bir yer işgal ettiği, sayıları şimdi yok denilecek kadar azalmış olsa da Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun yanına Levantenleri eklediği yıllar. Kırılma noktası 1922. Savaşın sonu, büyük bir yangın, göç edenler, mübadeleye tabi tutulanlar; yani bugün olduğu gibi gidenler ve gelenler. İzmirlilerin gelenekselleşmiş kahvaltısı boyoz belki de gidenlerin giderken her şeyi yanlarına alamadığının ve gelenlerin de beraberinde bir şeyler taşıdığının ve her şeyin bu karmaşadan doğduğunun kanıtı gibi. Boyoz bilmeyenlere küçük, yuvarlak, bir yetişkinin kahvaltıda doymak için asla bir taneyle yetinemeyeceği, yanında da illa ki haşlanmış yumurtanın tercih edildiği bir börek olarak tarif edilebilir. İşin lezzet kısmı ayrı, ama bu geleneksel hamur işinin tarihi İzmirli kimliğine dair bize hayli ipucu verebilir. Gastronomi alanında da araştırmaları ve kitaplarıyla bir uzman olan İzmirli Nejat Yentürk'e kulak verelim o halde. İzmir'de boyozun kökenini kime sorsanız size \"Yahudi işi\" olduğunu söyleyecektir. Bugün yaşını başını almış eski boyoz ustaları da illa ki bir Yahudi ustadan el almıştır. Ancak Yentürk başka bir noktaya temas ediyor. Geçmişi 500 küsur seneye dayanan ve İspanya'dan Osmanlı'ya sığınan Yahudilerin bir zamanlar beraberlerinde getirdikleri Endülüs katmerinin bugünün boyozuyla artık aynı şey olmadığını anlatıyor. Endülüs katmeri dinlenme ve ibadet günleri şabat için hazırlanan bir yiyecek olarak üretilirken zamanla herkesten ilgi gördükçe ticari amaçla da üretilmeye başlanıyor. Zaman geçiyor, devirler değişiyor ve azalan Yahudi nüfus karşısında Balkan göçmeni börek ustaları işe dahil olmaya başlıyor. Yahudi ustalarından işin sırrını öğrenirken onlar da ustalarına serpme denilen kendi hamur açma yöntemlerini gösteriyorlar. Bu aynı zamanda seri üretime daha yatkın bir yöntem olduğundan kabul görüyor ve yıllar içinde bugünün boyozuna da geliniyor. \"Dolayısıyla\" diyor Yentürk, \"boyozu bugünkü haline getirenler sadece Yahudiler değil, Rumeli ve diğer yerlerden göç etmiş börek ustaları. Boyoz da Akdeniz'in göçler tarihini kendi üzerinden anlatmaya imkan veren özgün bir tarif, bir Akdeniz mirası ve bir İzmir böreğidir\". Bir şehrin yerel kültürüne bakmak için birinci durak mutfaksa, ikinci keşfedilecek yer stadyum olmalı herhalde. Hafta arası gayet şenlikli Alsancak caddelerinde tek tük de olsa formalı insanlar yürümekte. Formalar sarı-kırmızı; İzmir'in Süper Lig'deki tek temsilcisi Göztepe'nin renkleri. Çünkü bugün Yozgat Belediyespor ile Türkiye Kupası'nda oynanacak eleme maçı var. Alsancak'tan sırtı denize vererek içeriye doğru 15 dakikalık bir taksi yolculuğu bizi İzmir Atatürk Stadı'nın dibine kadar götürebilir. Geniş bir alanın ortasında heyula gibi yükselen bir beton yığını gibi duruyor stat. 1971 yılında o yıl İzmir'de yapılan Akdeniz Oyunları için hizmete açıldığında futbolun yanı sıra atletizm alanında da tüm Türkiye'nin en gelişmiş spor kompleksiydi. Uzun yıllar boyunca ülkenin en iyi çim sahası olduğu için milli maçlara da ev sahipliği yapmıştı. Koltuk düzenine geçildikten sonra kapasitesi 60 bine inse de, ilk yapıldığında 80 bin kişiydi ve Türkiye'de elektronik skorboarda sahip tek stadyumdu. İzmir Atatürk Stadı'nın İzmirliler için en unutulmaz günüyse 16 Mayıs 1981. Çünkü o gün 80 bin kişilik stat tamamıyla dolmuştu. Ertesi gün Ege Bölgesi'nin yerel gazetesi Yeni Asır'ın birinci sayfa manşeti \"Bir Top ve 80 Bin Aşık\" diye atılmıştı. 1980 nüfus sayımına göre İzmir'in kent merkezi nüfusu 1 milyondu. Dolayısıyla kendisi olmasa bile herkesin en azından bir tanıdığı, ya da yakını o gün oradaydı. Ancak gazete haberlerine göre, gerçek biraz farklı, çünkü o günkü maçı 60 bin 15 seyirci, 8 milyon 654 bin 700 lira ödeyerek izlemişti. Bu sayı ikinci lig maçı için bir rekor. Bu maç ikinci ligdeki iki takım, Göztepe ve Karşıyaka arasında oynanmıştı ve bir ikinci lig maçında bu kadar seyirci dünya üzerinde bile rastlanılmış değildi. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, bugün bile bunu hakikat olarak görmeyen birini bırakalım, yaşı tutup da \"o gün orada değildim\" diyen birine bile rastlamak pek olası değil. Peki sonuç ne olmuştu derseniz, maç golsüz sona ermişti. Ve 60 bini aşkın insan bugün pek hayal edilemeyecek bir şekilde hiçbir hırgür yaşanmadan evinin yolunu tutmuştu. Sonraki haftaysa ligin son karşılaşmaları oynanmış, Karşıyaka Bandırma deplasmanında berabere kalırken, İzmir'de Balıkesirspor'u deviren Göztepe averajla ipi göğüslemişti. Pek bilinmese de İzmir Türkiye'de futbolun ilk oynandığı şehirlerden biri. Cumhuriyet öncesi burada mukim İngilizlerin topa ayak vurduğu şehrimiz. Elbette Türklerin kurduğu bir takımın İngilizleri dize getirdiğini anlatan meşhur \"Zafere Kaçış\" filmi senaryosu gibi efsaneler de mevcut. Hatta bu maçın yapıldığı ve o zamanlar İngiliz tüccarların gözde semti olan Bornova'da bunun anısına yapılmış bir heykel bile dikili. Maça girmek için hareketlenen bazı taraftarların üzerindeki tişörtlerde dikkat çekici bir ibare var: \"Tam 35\". 35 İzmir'in plakası işin o kısmı anlaşılır, ama \"tam\" da nereden çıktı? Mesele Karşıyaka, ya da daha doğru ifadeyle Karşıyakalılıkla ilgili. İzmir'in plakası 35 olabilir ama Karşıyaka'nın gayrıresmi plakası 35,5. O halde maç saati geldiğinde Göztepelileri stada uğurlayıp, Alsancak Garı'ndan vagona atlayıp Karşıyaka'ya geçmenin tam sırası. İzmir bir demiryolu kenti. Bugün kentiçi raylı sistem uzunluğunda İstanbul ve Ankara'yı az farkla geride bırakıyor olması bir yana, İzmir demiryolu taşımacılığının Türkiye topraklarında ilk başladığı yer. Basmahane Garı'ndan ilk tren 1865 yılında yola çıktı. Temel amaç, İzmir Limanı'na incir, üzüm, pamuk ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılan meşe palamudu taşımaktı. Develerle uzun süren, daha zahmetli ve pahalı bu taşıma işi demiryolu sayesinde hızlanmıştı. O yılların Avrupa'sında İzmir denildiğinde akla gelen ilk şey Akdeniz'in sihirli meyvesi incirdi. Karşıyaka'da mekanlarda televizyonlar Göztepe'nin o sırada oynadığı maçı naklen veren kanallara ayarlanmış olsa da, pek ilgi gösteren yok. Özellikle de Göztepe kendisinden hayli zayıf rakibi karşısında golleri bulduktan sonra. Girilen her yerde küçük, ya da büyük bir Karşıyaka arması ya da flaması istisnasız asılı. Bu semt işte o üzerine çok konuşulan İzmirlilik mefhumunun kırılmaya uğradığı yer. Çünkü burada kimse İzmirli değil, herkes Karşıyakalı. İzmir sanki burunlarının dibindeki komşu bir il gibi. İstanbul'un plakası 34, İzmir'in 35. Karşıyaka kendine biraz farklı bir yer bulmuş; 35,5 esprisinin kaynağı bu. Sahil boyunca geniş yeşil alanlar şezlongunu almış, sanki evinin terasında, balkonunda oturur gibi yiyip içen insanlarla dolu. Bir kent merkezinden ziyade küçük bir sayfiyenin ortasındaymış gibi her şey. İstanbul'dan farklı olan ne var derseniz, göze ilk çarpan eksiklik şu: Mangal dumanı hiç yok. Tam karşıda körfezin diğer yakasında da şu anda aynı hayat yaşanıyor. Ama buradakilere sorarsanız orası ayrı bir şehir, hatta aynı dilin konuşulduğu farklı bir ülke. Memleket üzerinde yeteri kadar ciddisine sahipken insanın pek de ciddiye alamadığı tamamen tuhaf bir kimlik çatışması! Fakat siz yine de fazla hafife almayın, Karşıyaka çarşısına üzerinizde sarı kırmızı Göztepe formasıyla girmeyin. Körfezin diğer yakasına geçerken de yeşil kırmızı renklere sahip olmamaya özen gösterin. Tedbir iyidir! Karşı kıyıda, 1925'te Göztepe kulübü kurulduğunda İzmir'in bugün halen varlığını sürdüren dört kulübü vardı. 1912'de kurulan Karşıyaka 13 yaşındaydı. 1914'te kurulan Altay'ın ardından 1923'te İzmirspor ve Altınordu sahalara adım atmıştı. Efendilik ve ağırlıklarıyla tanınan Alsancak'ın Altay'ının \"35-35,5\" kamplaşmasına cevabı \"Gerçek 35\". Metin Oktay'ı yetiştiren ve İstanbul'un Kasımpaşa semtinin İzmir'deki karşılığı olan Eşrefpaşa'nın takımı İzmirspor ise \"Harbi 35\"i kendine slogan yapmış durumda. Altınordu'ya gelince... Son yıllarda kurduğu futbol okulları ve oyuncu yetiştirme yöntemleriyle dünya futbol basınında kendine dikkat çekici bir yer bulan kırmızı-lacivertlilerin \"plaka kavgasında\" hiç gözleri yok. Onların sloganı biraz uzun: \"İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu.\" En son geçen yılın Eylül ayında santrfor Hüseyin Atakan'ı üç maç kadro dışı bırakmaları spor basınında büyük yer bulmuştu. Kulüpten yapılan açıklamaya göre golcü oyuncunun hatası o hafta attığı bir golün ardından sevinç gösterisini rakip tribün önünde yaparak karşı tarafı rencide etmiş olmasıydı. İzmir Körfezi'nin Güzelyalı semtinin Göztepe'yle futbol rekabetine dahil olduğunda yıl ise 1925'ti. Çok değil üç yıl öncesinde Türk ordusu İzmir'e girdiğinde Mustafa Kemal Güzelyalı'da bir köşkün bahçesinde neredeyse bir ay boyunca söndürülemeyecek olan büyük yangından gökyüzüne yükselen dumanları seyretmişti. Üstelik hayatında önemli bir dönemecin başlangıcı olacak bir sohbetin eşliğinde. Güzelyalı'dan meşhur tarihi Kemeraltı Çarşısı'nın da olduğu İzmir'in merkez üssü Konak'a doğru gelirken Güzelyalı'nın hemen dibinde Karantina semti var. 1846'da İzmir Limanı'na giren gemilerin veba, kolera gibi salgın hastalıklara karşı tam burada hastalık olup olmadığının anlaşılması için 40 gün bekletilmesine karar verilmiş, bir karantina binası inşa edilmiş. O dönemde semtte 517 ev olduğu da kayıtlara girmiş. Bölgenin nüfusu Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi olarak tamamen karışıkmış. Atila İlhan'ın şiirini okumadıysanız da belki Timur Selçuk tarafından bestelenen şarkısını dinlemişsinizdir. Hani \"Bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına / Çıktı mı deprem sanırdın 'Kara Kız' kantosuna / Titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan / Muammer Bey'in gözdesi Karantinalı Despina...\" diye başlar. İzmir'in o dönemdeki en zengin ailelerinden biri ola Uşakizadelerin oğlu Muammer Bey'in bu herkesin diline düşen yasak aşkı Yunan işgali başlayıp da sevgilisi Despina'nın kendisi yerine Yunanlı Albay Zafiru'yu tercih etmesiyle kırık bir aşk hikayesine dönüşüvermiş. Muammer Bey'in ailesi taşradan bugün olduğu gibi geleceğini aramak için İzmir'e göç etmiş bir aileydi. İki bin develik taşıma kapasitesiyle Aydın'dan İzmir Limanı'na nakliye işi çok kazanç getirmişti kendileri ve 1860'da Göztepe'de bir köşk yaptırmışlardı kendilerine. Tuhaf bir tesadüf o dönemde demiryolu inşaatı da başlamıştı İzmir'de. Demiryolu Kasaba ve Aydın'a kadar uzandığında develere pek ihtiyaç kalmayacaktı. İngilizlere ortaklık teklif ettiler, ama reddedildiler. Sonrası develerle lokomotiflerin büyük rekabeti... Develer ikiye katlandı, 4 bin develik kapasite fiyat kırarak İngiliz demiryolu şirketiyle büyük bir ekonomik kavgaya girişti. Sonunda bu işin kazananı olmayacak diyen İngiliz şirket, Uşakizadelerle ortaklık anlaşmasını imzalamaya razı geldi. Nazım Hikmet'in meşhur \"Mavi Gözlü Dev\" şiirinde \"O mavi gözlü bir devdi / Minnacık bir kadın sevdi / Kadının hayali minnacık bir evdi / bahçesinde ebruli / hanımeli açan bir ev\" diye tarif ettiği ev de Mustafa Kemal'in 1922 Eylül'ünde misafir olarak ağırlandığı Uşakizade Köşkü'ydü. Mustafa Kemal, eşi olacak Latife Hanım'la o günlerde bu evde tanışmıştı. 16 günlük misafirliğinin ardından Atatürk'ün yolu bu köşke 14 Ocak 1923'te Zübeyde Hanım'ın Uşakizadelerin Karşıyaka'daki çiftliklerinde vefat etmesinin ardından yeniden düşecekti. Ve bu kez 29 Ocak 1923 günü Göztepe'deki bu köşkte kıyılan nikahla Latife Hanım'la dünya evine gireceklerdi. Latife Hanım'ın babası, Karantinalı Despina'nın aşığı Muammer Bey'in ta kendisiydi. Bugün İzmir'de iki Latife Hanım Köşkü var. Biri müze olarak ziyaret edilebilen Karşıyaka'daki. Göztepe'deki köşk ise bizzat hayatta olan Latife Hanım'dan kiralanarak 1951 yılından İzmir Özel Türk Koleji'ne dönüştürüldü, 2001 yılında da müzeye çevrildi. Hem Karşıyaka, hem de Güzelyalı sahilinde eski köşkler bir elin parmakları kadar artık. Yerlerinde apartmanlar yükseliyor. Göç aldıkça büyümesi gereken İzmir'de yeni bir ikilem var şimdi. Var olan kent yükseltilecek mi, yoksa yanlara ve geriye doğru mu genişleyecek? Şimdilik ikisi de oluyor gibi. 1922'deki yangının 100'üncü sene-i devriyesine az kaldı. Nüfus artarken İzmir topraklarına dahil olanları kendine benzetmekte yine mahir olabilecek mi? Bunlar şimdilik belirsiz. - BİSİKLETE BİNİN: İzmir bir bisiklet şehri. Kent içindeki bisiklet yollarının toplam uzunluğu 52,7 kilometre. Körfezin bir ucundan diğer ucuna deniz kıyısı boyunca bisikletle gezmeniz mümkün. Belediyenin bisiklet kiralama istasyonları saati 2,6 liraya bunun için sizi bekliyor. Hat kuzey ucunda hayvanların kafes arkasında tutulmadığı Sasalı Doğal Yaşam Parkı'nda başlıyor, güneyde Sahilevleri'nde son buluyor. - FUAR'DA SU BİSİKLETİNE BİNİN: Karada pedal çevirmek sıkılırsanız, Fuar alanındaki yapay göl içerisinde dolaşabileceğiniz su bisikletleri de mevcut. Belki de İzmir Fuarı'nın kuruluşundan beri değişmeyen geleneklerinden biri. - DALGALI KALDIRIMDA YÜRÜYÜN: Kordon'da yürümeden İzmir'den dönmek zaten mümkün değil, ama meşhur dalgalı kaldırımları atlamayın. 1952 yılında Avrupa Güzellik kraliçesi seçilen Günseli Başar'ın Rio de Janerio'nun Coppacabana sahilinde görüp dönemin İzmir Belediye başkanının eşi Faruk Tunca'ya anlatması üzerine Kordon boylu boyunca dalgalı kaldırımla tanışmış. Bugün maalesef bir kilometreden biraz az bir kısmı yerinde duruyor. - VARYANT YOKUŞU'NU İNİN: Eşrefpaşa'dan Konak Meydanı'na dik yamacı kıvrılarak inen Varyant, en güzel İzmir manzaralarından birine sahip. Üstelik yol boyunca eski evlerle dolu merdivenli dar sokaklar, Oyuncak Müzesi ve mola verilebilecek bir çay bahçesi de var. Yokuş bittiğinde İzmir Arkeoloji Müzesi de sizi bekliyor olacak. - BOYOZ VE FIRINLANMIŞ YUMURTAYLA KAHVALTI YAPIN: Bunun için en iyi adres Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ndeki Dostlar Fırını. Sadesinin yanında enginarlıdan Ege otlusuna, patlıcanlıdan çikolatalıya 14 farklı çeşit sizi bekliyor. Üstelik yanında artık bulunması pek kolay olmayan kavun çekirdeğinden yapılan geleneksel içecek sübye içmek de mümkün. - ASANSÖRE BİNİN: Bildiğiniz asansörleri unutun. Bu başka. Güzelyalı'da deniz kıyısındaki Mithat Paşa Caddesi ile bir üst paralelindeki Halil Rıfat Caddesi arasındaki kod farkı 58 metre. Aradaki merdiven tam 155 basamak. 1907 yılında İzmirli Nesim Levi buraya bir asansör inşa ettirmiş. Bu şehir asansörünün dünyada az örneği var, Türkiye'deyse tek. Tarihi Asansör'e giden sokak da 1960'larda dünya çapında ün yapan İzmirli şarkıcı Dario Moreno'nun adını taşıyor. - KADİFEKALE'YE ÇIKIN: İzmir'in Saat Kulesi'nden sonraki ikinci simgesi. Kente tepeden bakan kuşbakışı bir manzaraya sahip. Tarihi Büyük İskender'e dayanıyor. Zirvesinde kalenin kurulu olduğu Pagos Tepesi'nden mülhem her pazar günü burada Pagos Pazarı kuruluyor. - LOKMA YİYİN: İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde son yıllarda bir lokma çılgınlığını yaşanıyor. Burası lokmanın anavatanı. O yüzden lokma yemeden dönmek eksiklik olur. - BİZİM LOKANTA'DA YEMEK YİYİN: Esnaf lokantası merakınız varsa, Kemeraltı'ndaki şöhreti zirve yapmış Bizim Lokanta'ya uğramanız şart. Küçük bir yer olduğu için 12.00-13.00 arası kapıda sıra beklemeniz kaçınılmaz. Nohutlu işkembe ve balık çorbası çok meşhur. Böğürtlen hoşafı, kaymaklı enginar tatlısı gibi esnaf lokantası mönüsünde pek rastlanmayan lezzetler de mevcut. Madem Kemeraltı'na girdiniz, sokaklarında enva-i çeşit dükkanın dizili olduğu tarihi çarşıda kaybolacaksınız. Yemekten sonra damla sakızlı Türk kahvesi içmek için Hisarönü'nü bulun, Kızlarağası Hanı'nda antikacılara bakın. - TREN YOLCULUĞU YAPIN: Basmane Garı'ndan kalkan trenlerle İzmir'in dış ilçelerine, hatta Aydın'a, Denizli'ye kadar gitmeniz mümkün. Yakın mesafede Ödemiş ve Tire'yi gözünüze kestirin. Türkiye'nin en eski demiryolunda yol boyunca eski demiryolu binaları, istasyonları sizi karşılayacak. Kendinizi bir anda yıllar öncesine ışınlanmış bulacaksınız. Klasik Ege köyleri, mimarisi ve tarım alanları. İzmir'in aynı zamanda böylesi bir tarım şehri olmasına şaşırabilirsiniz. Tire trenle iki saat mesafede."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kahramanmaras-depremini-ureten-fay-dogu-anadolu-fayi-hakkinda-neler-biliniyor.html", "text": "Kahramanmaraş'ta 6 Şubat sabahı meydana gelen 7.7 büyüklüğündeki deprem, 1939 Erzincan depreminden bu yana ülkemizde kaydedilen en büyük deprem olarak tarihe geçti. 1939 Erzincan ve 1999 İzmit depremleri, Kuzey Anadolu Fayı'nın ürettiği depremlerdi. Kahramanmaraş depremi ise Türkiye'nin diğer önemli fay zonu olan Doğu Anadolu Fayı'nda meydana geldi. Atlas'ın bilim insanlarının katkılarıyla hazırladığı Türkiye Deprem Atlası ile bu zonun deprem geçmişine bakalım. Doğu Anadolu Fay Zonu, kuzeydoğuda Bingöl ilinin Karlıova ilçesinden başlayıp güneybatıda Hatay'a kadar uzanan yaklaşık 600 km uzunluğa sahip sol yanal doğrultu atımlı bir fay zonudur. Kuzey Anadolu Fay Zonu ile birlikte Türkiye'nin en önemli iki fay zonundan biridir. Doğu Anadolu Fay Zonu'nun adlandırılması, 1971 yılında Bingöl'de meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki depremin akabinde, eski adıyla Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü jeologlarından Esen Arpat ve Fuat Şaroğlu tarafından 1972 yılında yapıldı. Aynı araştırmacılar 1975 yılında, bu fay zonunu oluşturan parçaları detaylarıyla çalışarak, fayın bölgesel ölçekte haritasını da ilk kez ortaya koydular. Sağ yanal doğrultu atımlı bir fay olan Kuzey Anadolu Fayı ile Karlıova'da kesişen Doğu Anadolu Fay Zonu, tıpkı Kuzey Anadolu Fay Zonu gibi Arabistan Levhası ile Avrasya Levhası arasında meydana gelen kıtasal çarpışma ve izleyen sıkışma sürecinin bir ürünü olarak gelişmiş. Kuzeydoğuda Karlıova'dan başlayan Doğu Anadolu Fayı, Adıyaman ilinin Çelikhan ilçesine kadar, dar bir vadi şeklinde uzanıyor. Çelikhan'dan güneybatıya doğru ise daha geniş bir alanda etkisini gösteriyor. Fay zonu boyunca değişik boyutlarda fay vadilerine, fayın kendi örgüsü içerisinde büklüm ve sıçrama yaptığı alanlarda gelişen çöküntü ve tepelere, fayın kesip ötelediği birçok akarsu yatağında sapmalara rastlamak mümkün. Ayrıca fayın ana hattının üzerinde farklı derinliklere sahip, her biri doğa harikası olan birçok göl de bulunuyor. Kuşkusuz bunların arasında en önemlisi Elazığ il sınırları içerisinde, bin 248 metre rakımda bulunan 81 kilometrekarelik Hazar Gölü. Doğu Anadolu Fay Zonu'nun güneybatıya doğru devamında, Adıyaman il sınırları içerisindeki Gölbaşı Gölleri Tabiat Parkı'nda bulunan Gölbaşı, Azaplı ve İnekli gölleri ise yine bu fayın ürünü olan çöküntüler içerisindeki daha küçük ve sığ göller. Bütün bu güzellikleri, GPS verilerine göre yılda yaklaşık 10 mm'lik kayma hızına sahip Doğu Anadolu Fay Zonu'nun, insan ömrüne göre oldukça uzun, ancak jeolojik olarak oldukça kısa bir zaman diliminde ortaya çıkardığını bilmek, bu fayın ayrı bir özelliği. Kuşkusuz bu hareketlilik her zaman sessiz ve sakin bir tonda gerçekleşmiyor. 19'uncu yüzyılda birçok şiddetli depreme kaynaklık eden Doğu Anadolu Fay Zonu'nun 1866 yılında Karlıova-Bingöl, 1874'te Palu-Hazar Gölü ve 1893'te yol açtığı Çelikhan-Erkenek depremleri, olasılıkla 7 büyüklüğünü aşan depremlerdir. Tarihsel deprem geçmişi son yüzyıldaki aktivitesine göre daha fazla olan Doğu Anadolu Fay Zonu'nun meydana getirdiği depremlerin şiddetlerinin izlerini, fay zonu üzerinde bulunan birçok kentin tarihi yapılarında görmek mümkün. Palu Köprüsü bunların arasında ilk akla gelenlerden biri. Dahası, eldeki veriler Palu yerleşiminin tarihsel olarak ilk kuruluşundan günümüze değin doğal sebeplere bağlı olarak yerleşim yerini birçok kez değiştirdiğine işaret ediyor. Aktif faylar, ülkemizde halen kaynaklık ettikleri depremlerin şiddetleri ve verdikleri zararla anımsanıyor. Ancak bu yıkıcı etkileri gerekli mühendislik çözümleriyle azaltmayı başardığımızda, geriye az önce kısaca değindiğimiz doğal güzellikler kalacak. Doğu Anadolu Fay Zonu boyunca hareketliliğin oluşturduğu birbirinden güzel yüzey şekillerini ve doğaya kattığı zenginlikleri fark etmek, doğanın bu yıkıcı gücüne karşı bakış açımızı tamamıyla değiştirecek. Ancak o güne kadar Doğu Anadolu Fay Zonu'nun yakın gelecekte de büyük depremler oluşturabileceği gerçeğini göz ardı etmeden, bilgimizi ve tedbirlerimizi artırmamız en doğru yaklaşım olacak. Not: Bu yazı, 2020 tarihli Türkiye Deprem Atlası'ndan kısaltılarak siteye aktarılmıştır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kamp-severler-icin-5-altin-tavsiye.html", "text": "Kamp yapacağınız alanın seçimi, konforlu bir kamp yapmanın en önemli adımlarından biridir. Kamp alanınızı seçerken, öncelikle güvenliği göz önünde bulundurmalısınız. Kamp yapacağınız bölgenin doğal afet riskleri, çevre kirliliği, vahşi hayvanlar veya su kaynakları gibi faktörlerini inceleyin. Ayrıca, kamp alanınızın genişliği, zemin yapısı ve ulaşım imkanları gibi özellikleri de önemlidir. Geniş ve düz bir alan, kamp için ideal bir yerdir. Konforlu bir kamp yapmak için doğru kamp malzemelerini seçmek çok önemlidir. Çadır, uyku tulumu, mat, yemek masası, sandalye, çanta ve diğer malzemelerin kaliteli ve dayanıklı olması gerekmektedir. Ayrıca, kamp malzemelerinizi kullanmadan önce, su geçirmezlik, nefes alabilme ve dayanıklılık gibi özellikleri kontrol etmeniz gerekmektedir. Kamp yaparken yiyecek ve içecekleri doğru şekilde saklamak sağlığınız için son derece önemlidir. Yiyecek ve içeceklerinizi kapalı bir alan içinde saklamak, böceklerin ve hayvanların erişimini engelleyecektir. Ayrıca, yiyeceklerinizi taze tutmak için buzdolabı ya da soğutucu kullanabilirsiniz. Ayrıca, su kaynaklarından aldığınız suyu mutlaka kaynatın ya da su arıtma cihazı kullanın. Konforlu bir kamp yapmak için kişisel hijyeninize dikkat etmeniz gerekmektedir. Temiz su kaynaklarına erişim sağlamak, sabun ve su kullanmak, tuvalet ihtiyacınızı giderirken uygun alanları tercih etmek, sağlık açısından son derece önemlidir. Ayrıca, elinizde antiseptik jel bulundurarak, ellerinizi sık sık temizlemek enfeksiyon riskini azaltacaktır. Kamp yaparken doğru şekilde giyinmek çok önemlidir. Hava koşullarına uygun giyinmek, sıcaklığı ve nem seviyesini kontrol etmek için gereklidir. Sıcak havalarda hafif ve nefes alabilen kıyafetler tercih etmeniz gerekirken, soğuk havaları küçümsemek ve \"bunlar yeter\" diye düşünmek bazen ağır hatalara neden olabilir. Bu sebeple, doğaya çıkacağınız zaman, bu konuda uzmanlaşmış ve özel olarak doğa şartlarına karşı ürün geliştiren markalardan kıyafetler seçmenizi tavsiye ederiz. İhtiyacınız olan her ürünü bulabileceğiniz çok zengin seçenekli alışveriş platformu Hepsiburada. com üzerinden kamp aktivitileri için aradığınız tüm ürünlere de ulaşabilirsiniz. Hatta dilerseniz bir akıllı saat veya iPhone 13 ya da Redmi Note 10 Pro almak için de Hepsiburada. com'u ziyaret etmenizi öneririz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kapadokyada-ultra-maraton-heyecani.html", "text": "Her yıl ekim ayında Kapadokya'da düzenlenen Türkiye'nin katılımcı sayısı açısından en büyük yarışı Kapadokya Ultra Maratonu'nun bu yıl yapılmayacağı açıklanmıştı. 5 bin kişinin koştuğu büyük yarış yerine bu kez Türkiye'nin en iyi ultra maraton koşucularından Mehmet Soytürk bir rekor denemesi gerçekleştirdi. Hem yarışın yeniden hatırlanması, hem de koşucuları motive etmesi amacıyla yapılan 63 kilometrelik koşuyu Soytürk 5 saat 20 dakikada tamamladı. Salomon Türkiye Koşu Takımı sporcusu Mehmet Soytürk, \"Breaking5\" adı verilen rekor denemesi Kapadokya'da yeniden ultra-trail heyecanı yaşanmasını sağladı. Sabah 07.00'de Ürgüp Meydanı'ndan start alan Soytürk, parkur boyunca Salomon Türkiye Koşu Takımı sporcularının moral desteğiyle koştu ve parkuru 5 saat 20 dakika ve 33 saniyelik derece ile tamamladı. Breaking5 boyunca görevli sağlık ekipleri Soytürk'ün verilerini de inceledi. \"Uzun süreli hazırlıkların ardından bir kez daha Kapadokya'da olmaktan dolayı çok mutluydum. Daha önce 2018 yılında bu parkuru koşmuş ve rekor sahibi Moritz auf der Heide'nin arkasında ikinci olmuştum. Bugün parkurun bazı bölümlerinde tek başıma koşmanın dezavantajlarını yaşadım. Özellikle Akdağ tırmanışı hayli zorlu oldu. Ancak elde ettiğim sonuç, geçtiğimiz yılın birincisinden çok daha iyiydi. Kutluad, Argeus Travel & Events ile birlikte gerçekleştirilen büyük yarışmaya gelecek yıl da destek vermeyi sürdüreceklerini söyledi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kapadokyada-ultra-rekor-denemesi.html", "text": "Mehmet Soytürk'ün \"Salomon Cappadocia Ultra Trail\"in 63 kilometrelik parkurunu beş saatin altında bitirme hedefiyle hazırlandığı BREAKING5'a çok kısa bir süre kaldı. Salomon Türkiye Koşu Takımı sporcusu Soytürk, 17 Ekim 2020 Cumartesi gerçekleştirilecek BREAKING5 etkinliğinde rekoru kırabilirse 5 saat 5 dakika ve 51 saniyelik orta parkur rekorunu geçmiş olacak. Salomon Türkiye'nin isim sponsoru olduğu Salomon Cappadocia Ultra Trail, Covid-19 salgını sebebiyle bu yıl gerçekleştirilemese de Argeus Travel & Events ile birlikte Kapadokya'da yeni bir organizasyon hayata geçiriliyor. BREAKING5 ismiyle gerçekleştirilecek organizasyonda Salomon Türkiye Koşu Takımı sporcularından Mehmet Soytürk, Salomon Cappadocia Ultra Trail'in 63 kilometrelik orta mesafe parkurunu 5 saatin altında tamamlamaya çalışacak. 63 kilometrelik parkur rekoru, 2018 yılında Alman atlet Moritz auf der Heide tarafından 5 saat 5 dakika 51 saniye ile kırılmıştı. Yeni denemesi, Ürgüp Meydanı'na kurulacak alanda 17 Ekim 2020 Cumartesi günü 07.00'de başlayacak. Mehmet Soytürk, parkur boyunca sırasıyla İbrahimpaşa, Uçhisar, Göreme, Çavuşin ve Akdağ noktalarını geçip tekrar başlangıç bölgesi olan Ürgüp'e ulaşacak. Soytürk 2018 yılında Salomon Cappadocia Ultra Trail'e de katılmış, genel klasmanı ikinci sırada tamamlamıştı. Soytürk'ün istasyonlar arasındaki geçişleri, koşu boyunca üzerinde taşıyacağı çip vasıtasıyla anlık olarak online platformdan takip edilebilecek. Rekor denemesine şahit olmak isteyen sporseverler Salomon, Suunto ve Salomon Cappadocia Ultra Trail sosyal medya sayfalarından yapılacak canlı yayınlarla, Salomon BREAKING5'ı anlık takip edebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/karbondioksit-nedir-karbondioksitin-kuresel-iklime-nasil-onemli-etkisi-olabilir.html", "text": "Sözlerinin devamında, 1850'lerde karbondioksidin iklim için önemini ilk defa tespit eden bilim insanlarının öngörüleri karşısında şaşırdığını söylüyor. O dönemde, yüzeyine ulaşan güneş ışığı miktarı göz önüne alındığında, gezegenin olması gerekenden 33 C daha sıcak olduğu zaten hesaplanmıştı. İngiltere'den John Tyndall ve ABD'den Eunice Foote, atmosferin hemen hemen hepsini oluşturan azot ve oksijenin, Dünya'nın sıcaklığını etkilemediğini gösterdi; çok az miktarda bulunan metan, karbondioksit gibi gazlar ise ısıyı tutarak gezegeni sıcak tutuyordu! Prof. West, \"Bugün karbondioksit seviyesi insanlık tarihinin herhangi bir zamanındakinden daha yüksek\" diyor ve bilim insanlarının çoğunun, Dünya'nın ortalama yüzey sıcaklığının 1880'lerden bu yana yaklaşık 1 derece C arttığı konusunda hemfikir olduğunu belirtiyor. ABD'nin New Mexico Üniversitesi'nden jeokimyacı Prof. Tobias Fischer, günümüzde insanların bir yılda havaya saldığı karbon miktarının Dünya'nın tüm volkanik bölgelerinden salınanın yaklaşık 100 katı olduğunu söylüyor. Sanayi Devrimi'nden önce yüzde 0,028 olan atmosferdeki karbondioksit oranı bugünlerde yüzde 0,041. Yüzde olarak bakıldığında bu küçük bir değişim. Ancak bu orandaki küçük artışların bile önemli etkileri olması bekleniyor. Eylül ayında ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi'nden yapılan açıklamada, küresel enerji talebinin artmaya devam etmesi ve çoğunlukla fosil yakıtlarla karşılanması durumunda karbondioksit oranının yüzyılın sonunda yüzde 0,09'u geçebileceği belirtildi. oksijen kullanan mikroorganizmalar yapılarındaki organik karbonu tüketiyor ve havaya karbondioksit salıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kariye-muzesi-cami-olarak-ibadete-aciliyor.html", "text": "Ayasofya'dan sonra Kariye Müzesi'nin de cami olarak ibadete açılmasına karar verildi. İstanbul'da yaşayan pek az kimsenin bildiği, ama herkesin mutlaka en az bir defa görmesi gerektiğine inandığımız Edirnekapı'daki Kariye Müzesi, kentin tarihsel kültürü bakımından bir mihenk taşıdır. Kiliseye bugünkü görkemini, İmparator II. Andronikos döneminde yaşamış tarihçi, hümanist ve logothetes, yani devlet adamı Theodoros Metokhides kazandırdı. Metokhides'i bugün buradaki harikulade mozaik tablolardan birinde görebiliyoruz. Üstünde bu coğrafyada o dönem giyilen seçkin kıyafetlerle İsa'ya kilisenin bir maketini sunuyor. Khora, hem her köşesinde bir tılsım barındıran mimarisiyle önemlidir, hem de bir mozaik ve fresk sarayıdır. Bizans kiliselerinde tapınmak için yapılmış bölüme girmeden önceki dehliz olan dış narteksteki mozaikler birbirini izleyen bir dizge halinde Hazreti İsa'nın yaşamının belli başlı öykülerini anlatıyor. Bu bölümdeki \"İsa Pantokratoros\" mozaiğine hangi yönden bakarsanız bakın, İsa'nın bakışlarının sizi izlediğini görebiliyorsunuz. İç narteksteki mozaikler, doğumu öncesinden ve doğumundan başlayarak Meryem Ana'nın yaşamından kesitler sunuyor. Parekklesion, yani yan kilisedeki freskler ise Kitabı Mukaddes'ten sahneler tasvir ediyor. Khora'nın Bizans sanatının Rönesans öncesi Rönesans'ı olduğu pek çok sanat tarihçisinin ortak kabulüdür. Khora'nın içindeki mozaikler ve freskler yapılıncaya dek bu coğrafyadaki Bizans resim sanatı aşırı stilize, pek çok bakımdan derinlikten, ifade ve duygudan yoksun olarak değerlendiriliyor. Buradaki mozaikler sadece doğal, canlı, hareket duygusu veren; yüzleri temsil ettikleri olayların ifadesini taşıyan; renklerin, özellikle kırmızı ve mavinin geçmiş resim örneklerinden daha can alıcı biçimde kullanıldığı eserler olmakla kalmaz, arka planda da öyküler anlatan sanat yapıtları olarak karşımıza çıkar. Bu bakımdan Khora, Bizans resim sanatındaki değişiminin başlangıcı, Rönesans'ın en önemli habercisi sayılmaktadır. Tekrar Kariye Camiisi olarak anılacak yapıyı, sindire sindire gezmek isteyenlere, İstanbul üzerine çalışmış Murat Belge'nin haklı önerisini yinelemekte yarar görüyoruz: Gezmeye başlamadan önce, bu yapının mimarisini ve içindeki sanat eserlerini hakkını vererek incelemiş çalışmaları okumak, hem öyküleri birbirine bağlamak, hem de sanat eserlerini daha derinden algılamak bakımından yararlı olabilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kis-gezilerine-hazir-miyiz.html", "text": "Yaz sıcaklarının ardından hepimiz soğuk kış günlerine hazırlanıyoruz ve artık doğa gezilerimizde parkurun dışında mücadele etmek zorunda kalacağımız bir engelimiz daha olacak: Soğuk havalar. Eğer daha önce doğa gezilerine çıkmadıysanız, soğuğun çok önemli bir handikap olduğunu hatırlatalım. Sıcak havalar insanı sadece terletip bezdirirken, soğuk havalar kolayca hastalanmanıza ve hatta aşırı düşen beklenmedik soğuk havalar donma gibi ölümcül risklerin yaşanmasına neden olabilir. Hipotermi denilen ölümcül vücut ısısı düşüşü de birkaç dakika içinde hayati risk içine girmenize neden olabilir. O nedenle kış gezilerinde her zaman daha detaylı ve daha dikkatli bir hazırlık yapmalıyız. - Isı kaynağınızı yanınızda taşıyın Soğuk havanın ne zaman nereden vuracağı belli olmaz. Meteoroloji raporları bir bölge için uygun hava koşuları rapor ediyor olsa bile aynı bölgenin yüksek rakımlarında fırtınalar kopuyor olabilir. Gecelediğiniz noktada soğuk rüzgarlar tüm gece boyunca çadırınızı vurduğunda, buzdolabında uyuyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Dolayısıyla, acil durumlarda vücudunuza ısı verecek minik kimyasal cep sobalarını kullanabilirsiniz. İçinde jel bulunan bu minik sobalar, bir kullanımda yarım saate kadar ısı verebiliyor ve 1000 kez kullanıma kadar da ömürleri olabiliyor. Uyku tulumunuz henüz soğukken ve ayak parmaklarınız üşüyorken, minik bir cep sobası uyku tulumunuzun içini hızla konforlu bir sıcaklığa ulaştırabilir. Sonrasında zaten vücut ısınız sizi tulum içinde sabaha kadar koruyacaktır. - Giyim tercihleriniz çok önemli Kış dönemindeki gezilerde hem pratik ve kullanışlı, hem de sıcak tutan modeller arasında seçim yapmalısınız. Mümkünse rüzgarı geçirmeyecek kadar sık dokulu kazak, sweatshirt ve mont gibi kıyafetleriniz, yedekli olarak çantanızda olmalı. Bu amaçla, Şişme Mont, Sweatshirt Erkek ve Erkek Kazak modellerini incelemenizi tavsiye ederiz. - Ayaklarınızı koruyun İlk defa kış gezisine katılacaklar, ayakkabılarını ve ayak korumalarını ihmal ederler, ya da çok önemsemezler diyelim. Oysa ayakkabı üzerine geçirilecek basit bir tozluk yağmur ve kar suyunun ayakkabı içine sızmasını engelleyecektir. Tozluk olmadan çıkılan uzun yürüyüşlerde ise ayaklarınızın kısa sürede ıslandığını ve yürüyüş konforunuzun büyük oranda düştüğünü fark edeceksiniz. Eğer kar yürüyüşü yapıyorsanız, zaten soğuk kar suyu nedeniyle ayak parmaklarınızın donma tehlikesi geçirmesi de işten bile değildir. - Yedek yağmurluk Yanınızda her zaman, katlandığında fazla yer kaplamayan yedek bir yağmurluk taşımak, ani bastıran yağmurlara karşı güzel bir önlem olur. Çoğu zaman sizin dışınızda çantanızı veya başka eşyaları yağmurdan korumak için yedek bir yağmurluk ihtiyacı doğacaktır. Çantanızın bir gözünde, ağırlık ve hacim yapmayan naylon bir yağmurluk akıllıca bir önlem olur."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kis-sartlarinda-doga-daha-da-cekici.html", "text": "Kış şartlarında doğa gezileri belki, yaz gezilerinden bile daha keyifli olabilir. Yeter ki kış şartlarına karşı hazırlıklı olalım. Çamur, yağmur, rüzgar ve her an değişebilen sert hava koşullarına hazırlıklı olmalısınız. Öncelikle akıllı telefonunuzda uygun bir hava tahmin uygulamasıyla, hava şartlarını devamlı kontrol ederek, doğru önlemleri önceden almakta fayda var. Ayrıca, kış şartlarına uygun şekilde giyinmenizi de öneririz. Eğer gardırobunuz hazır değilse, erkek mont, erkek bot ve yağmurluk modellerini inceleyerek tarzınıza ve ihtiyaçlarınıza uygun bir seçim yapmanızı tavsiye ederiz. Yağmurlu havalarda, dere kenarlarında kamp yapmak genellikle riskli olur. Derenin üst traraflarında biriken yağmur suyu bir anda dereyi taşırabilir ve çevredeki köyler için çok olağan olan küçük bir dere taşkını sizin çadırınızı kilometrelerce sürükleyebilir, yaralanmalara ve ciddi kazalara yol açabilir. O nedenle, yazın çok sevdiğimiz dere kenarları yerine, yağmurlu havalarda su akış yollarından güvenli bir uzaklıkta kamp yapmakta fayda var. Kırsal bölgede, köy yollarında araç kullanırken her türlü sürprize hazırlıklı olmalı, alıştığınız normal hızlardan bile daha yavaş sürmelisiniz. Çünkü her köşe başından hiç beklemediğiniz bir hayvan önünüze atlayabilir, bir anda tonlarca ağırlığında bir dana kendini yola atabilir. Özellikle de akşam karanlık saatlerde direksiyon kullanıyorsanız, iki kere dikkatli olmalısınız. Kaldı ki, bu yollarda hiç beklemediğiniz bir anda bir çukur, iri bir taş, yağmurlu ve rüzgarlı havalarda tepelerden düşmüş iri bir kaya yolun ortasında sizi bekliyor da olabilir. Şehirden uzaklaştıkça hazır yiyecekler bulmak giderek zorlaşır. Pandemi nedeniyle restoranlar da büyük oranda kapanmışken, yeni keşfettiğiniz bir köyde, dünyanın en lezzetli yemeklerini yapan bir ustanın, günün birinde siz çıkıp gelirsiniz diye minik köy restoranının kapısında sizi yıllarca bekleyeceğine inanıyorsanız, hayat size ağır hayal kırıklıkları yaşatabilir. Bu tür gezileri, mümkün olduğunca bir \"piknik\" formatında düşünmelisiniz ve yemek istediklerinizi evden çıkmadan yanınıza almalısınız. Eğer aracınız bir SUV veya Crossover değilse, altı alçak şehir otomobilinizde, çamurlu köy yollarında şansınızı çok zorlamayın. Eğer yol derin tekerlek izlerine sahip çamurlu bir kıvama dönüşüyorsa, az sonra çamura saplanmak üzere olacağınızı aklınızdan çıkarmayın. O gördüğünüz derin tekerlek izleri, oradan zar zor geçen traktörün tekerlek izleri olacaktır ve traktörün bile bata çıka geçtiği bir yoldan sizin tatliş şehir otomobilinizin geçme şansı yok gibidir. Gezinizin sonunda çekici veya kurtarıcı çağırmak zorunda kalmadan daha makul bir yola geri dönmeye çalışın. Keşif güzel bir şey tabi ama altınızda şehir otomobili varsa siz yine asfalt yolun götürdüğü kadar keşfetmeye çalışın. Şimdi yılbaşı dönemi de yaklaşıyorken, ihtiyacınız olan tüm ürünleri bulabileceğiniz Hepsiburada. com platformunda uygun fiyatlı sayısız alternatif arasından aradığınız ürünlere ulaşabilirsiniz. Ayrıca yılbaşı ağacı seçmek için de Hepsiburada. com'un zengin ürün yelpazesini incelemenizi tavsiye ediyoruz. Kim bilir belki aradığınız erkek kazak modelleri veya Calvin Klein gibi markaların ürünleri için uygun bir kampanya ile karşılaşabilir, uzun zamandır almak istediğiniz diğer pek çok ürüne de kolayca sahip olabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kis-sporlari-icin-hazirliklarimiz-tamam-mi.html", "text": "Doğada Starbucks bulamazsınız. Dolayısıyla, doğa yürüyüşlerine çıkarken, kahvenizi, çayınızı, sıcak içeceklerinizi termosunuzda hazır etmeniz gerekir. Ve özellikle de soğuk kış aylarında o termoslarda uzun süre sıcak kalan içecekler, üşüyen bedeninize ilaç gibi gelecektir. Farklı tasarımlarda ve renklerde üretilen bu termosları, tarzınıza uygun olarak seçtiğinizde, Instagram'daki paylaşımlarınızda da çok şık duracağına eminiz. Kar soğuklarında yürüyüşe çıkan doğa severler için botlar, hayati önem taşır. Sıcak, konforlu, güvenli, su geçirmeyen botlar, yürüyüşün işkenceye dönmemesi için hayati öneme sahiptir. Bu noktada kadın ve erkek bot modellerini inceleyerek, ayağınıza uygun bir bot seçebilirsiniz. Ayrıca evin çevresinde olağan spor aktivitileriniz için de erkek spor ayakkabı modelleri yeterli olacaktır. Ayağınızı koruma altına aldıysanız, size bir sır verelim, soğuk havaların insan vücudunu en çok vurduğu nokta genellikle boyun bölgesi olur. Eğer boynunuzu açık bırakırsanız, soğuk havada hızlıca şifayı kapabilirsiniz. Bu yüzden mutlaka kalın bir atkı veya tam koruma sağlayan bir boyunluk edinmenizi tavsiye ediyoruz. Tabi vücudunuzu sadece atkı korumaz, sıcağı bedeninizin çevresinde hapsedecek kadın veya erkek mont modellerini de inceleyebilirsiniz. Kimyasal veya benzinle çalışan, cepte taşınan ve insanların üşüyen ellerini ısıtmak için ısı yayan cep sobaları, keskin soğuklarda doğaya çıktığınızda üşüyen vücudunuzu ısıtmak için çok faydalı olacaktır. 8-10 saat boyunca vücudunuzun soğuğa yenik düşmüş bölgelerine ihtiyaç duyduğu ısıyı verebilen cep sobaları hem ekonomik hem de pratik bir çözüm olarak, her doğa severin cebinde olmalı. Gezinisi planlamak için seyahat portalı Hepsiburadaseyahat. com'u incelemenizi de tavsiye ederiz. Hepsiburadaseyahat. com ile tüm seyahatleriniz için uygun uçak bileti bulabilirsiniz. Dünyayı gezmek istediğinizde, İtalya uçak bileti konusunda bilgi alabilir veya lezzetli bir Antep gezisi için İstanbul Muğla uçak bileti aradığınızda, seyahatlerinizi Hepsiburadaseyahat. com ile rahatça planlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/kizildenizde-direnis.html", "text": "Kirlilik ve küresel ısınma diğer sualtı canlıları gibi mercanları da giderek güçsüz düşürüyor. 2050'ye kadar mercan resiflerinin yüzde 90'ı yeryüzünden silinebilir. Ama Kızıldeniz'in kuzeyinde, Akabe Körfezi'nde mercan resifleri küresel ısınmaya karşı şaşırtıcı bir direnç gösteriyor. İsrail'in kıyı kenti Eilat'ta çalışmalarını sürdüren bilim insanları, mercanların sağlıklarını nasıl koruyabildiklerinin sebeplerini buldu. Okyanusun yağmur ormanları, sualtının canlı kayaları, denizlerin renkli bahçesi... Mercan resifleri yarattıkları zengin ekosistemle insanda her zaman merak, hayranlık ve saygı uyandırdı. Bu ilgi boşuna değil, sonuçta dünyanın okyanus alanlarının binde birini bile oluşturmayan mercan resifleri sualtı canlı türlerinin yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapıyor. Anthozoa sınıfının üyesi omurgasız deniz canlıları mercanların birbirinden farklı görünüm ve özellikte çok sayıda türü var. \"Polip\" adı verilen ve sudaki tek hücrelilerle beslenen mercan bireylerinin milyonlarcası bir araya gelip geniş koloniler oluşturuyor. Sert mercanlar, yumuşak mercanların aksine kalkerli yapılara sahip ve bunlar binlerce yıl boyunca üst üste birikerek mercan resiflerini oluşturuyor. Bu resifler kimi zaman adalar bile meydana getirebiliyor. Bu resif ekosistemlerinde sayısız mercan, balık, denizyıldızı, ıstakoz, karides, ahtapot, sünger, yosun türü ve nice deniz canlısı barınıyor, ürüyor ve besleniyor. Konunun tamamı Atlas'ın Kasım 2022 sayısında. Almak için tıklayın."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koramaz-vadisi-unesco-listesinde.html", "text": "OBRUK Mağara Araştırma Grubu olarak 2014 yılında \"Kayseri Yeraltı Yapıları Envanteri Projesi\" için çalışmaya başladık. Kayseri Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı ile birlikte, üçlü bir protokole bağlı olarak yürütülen proje, Kayseri'de bulunan tüm yeraltı yapılarını araştırmayı, ölçüp haritalamayı, fotoğraflayarak belgelemeyi içeriyordu. Her ne kadar projeye başlamadan önce ve çalışmalarımız sırasında yaptığımız araştırmalar antik Kapadokya'nın başkenti olan Kayseri'nin bugüne dek araştırılmamış sayısız kaya yerleşimi ve yeraltı şehrini barındırma olasılığını ortaya koysa da hiç kimse bu denli büyük ve uzun soluklu bir projeye adım atıldığını düşünmüyordu. Beş yıldır sürmekte olan projenin en önemli kısmı ise şüphesiz Koramaz Vadisi'ydi. Kayseri il merkezinin 30 kilometre doğusunda bulunan bu vadide toplam yedi farklı yerleşim mevcuttur. Bunlar doğudan batıya doğru Büyük Bürüngüz, Üskübü, Küçük Bürüngüz, Ağırnas, Dimitre, Vekse ve Ispıdın'dır. Büyük Bürüngüz'den Ispıdın'ın iki buçuk kilometre batısındaki Kayır Han Mevkii'ne dek toplam 16 kilometre uzunluğa sahip Koramaz Vadisi sadece Kayseri'nin değil, tüm Kapadokya'nın en uzun vadileri arasındadır. Hem doğal güzelliği, hem de kültürel ve tarihsel zenginliğiyle Türkiye'nin en özel vadilerinden biridir. Kapadokya'nın tümü gibi Kayseri'de de volkanik kayaçlar yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca bu bölgede yaşayan halklar tarafından kazılarak yapılar oluşturuldu. Yörede yaşayanlar kayalara oydukları bu yapıları mezar, mesken, depo ve besi yeri olarak kullandı ve hatta bugün bile kullanıyor. Koramaz Vadisi'nin farklı noktalarında tespit edilen kaya yerleşimleri de Roma İmparatorluğu döneminden bu yana kesintisiz kullanılmış olmalıdır. Yerleşimlerdeki meskenlerin arasında yer alan kaya oyma kiliseleri referans alarak bu yapıların tümünün ilk inşa tarihini, kiliseler gibi 10 ila 11. yüzyıl aralığına tarihlemenin hatalı olacağını düşünüyoruz. Bu kaya yerleşimlerinin Hıristiyanlıktan çok önce mesken olarak kullanılmaya başlamış olması da olasıdır. Ne yazık ki bugün için elimizde bu tahminleri destekleyecek herhangi bir arkeolojik veri mevcut değil. Koramaz Vadisi'nde bugüne dek toplam 442 kaya oyması yapı, tarafımızdan araştırılıp haritalandı. Bu yapılar arasında hiçbiri daha önce incelenmemiş 46 kaya oyması kilise ve 6 yeraltı şehri de mevcut. Bu yeraltı şehirlerinin en büyüğü olan Bürüngüz Yeraltı Şehri ise 1273 metre uzunluğuyla Türkiye'de şimdiye dek tespit edilen en uzun yeraltı şehri ve Atlas'ın Ocak 2020 sayısında tarafımızdan yayımlandı. Ölçülen ve haritalanan diğer kaya oyması yapıların büyük bir kısmının mesken, güvercinlik veya besi yeri olmasına karşın, en az 11 yapının Roma kaya mezarı, 16 yapının ise antik çağda Columbarium olarak kazıldığı düşünülüyor. Özetlersek; Koramaz Vadisi'nde bulunan, kayalara oyulmuş tüm bu yapıların geçmişi en az 2 bin yıla, olasılıkla daha da eskiye dayanıyor diyebiliriz. Bu zenginliğinden ötürü Koramaz Vadisi 14 Nisan 2020 günü UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne kabul edildi. Bu kararın çıkmasında Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin desteği kadar ÇEKÜL Vakfı Koordinatörü Prof. Osman Özsoy'un olağanüstü gayretleri de etken oldu. OBRUK Mağara Araştırma Grubu olarak ümidimiz ve dileğimiz, UNESCO'nun bu kararı ile bağlantılı olarak Koramaz Vadisi'nde bulunan ve tarihi bin yıllarla ölçülen tüm bu yapıların acilen koruma altına alınması ve restore edilmesi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronavirus-hangi-yuzeyde-ne-kadar-kaliyor.html", "text": "Kendimi ve sevdiklerimi yeni koronavirüsten (COVID-19) nasıl koruyabilirim? Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın gündeminde bu soru var. Hacettepe Üniversitesi'nden Dr. Ayşenur Beyazıt Üçgün tarafından Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz danışmanlığında gerçekleştirilen çalışma, virüse karşı yüzey ve çevre temizliği konusunda alınacak önlemler hakkında önemli bilgiler veriyor. Yeni koronavirüs (COVID-19), 2019 yılı Aralık ayının son günlerinden başlayarak hızla dünyaya yayıldı ve bir pandemi halini aldı. Hastalık bulaşını önlemek için alınacak önlemlerin başında kişisel hijyen uygulamaları, sosyal mesafe, vaka tespiti ve yönetimi, bulaş hızını düşürme amacıyla uygulanan çeşitli stratejiler yer alıyor. Virüsten korunmada kişisel önlemlerin yanında çevresel önlemler de öne çıkıyor. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Çevre Sağlığı Yandal Uzmanlık Eğitim Programı Arş. Gör. Uzm. Dr. Ayşenur Beyazıt Üçgün, bu konuda önemli uyarılarda bulunuyor. Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz danışmanlığında hazırlanan çalışma, yüzey ve çevre temizliği konusunda alınacak önlemleri bir araya getiriyor. COVID-19, hasta kişinin öksürmesi, aksırması gibi yollarla ortaya çıkan damlacıklar aracılığıyla bulaşıyor. Bu damlacıkların saçıldığı çeşitli yüzeyler ve malzemelerle ellerin temas etmesi ve ellerin burun ve ağza götürülmesi hastalık bulaşına neden olabiliyor. Bu nedenle el hijyeni yanında çevremizdeki çeşitli yüzeyler, malzemeler, cihazlar gibi birçok eşyanın temizliği de çok önemli. Temizlik ve dezenfeksiyon uygulamalarında amaç damlacık bulaşmış yüzeyleri temizleyerek enfeksiyon ajanını etkisiz hale getirmek. COVID-19 yanında diğer solunum yolu virüslerinden korunmada yüzey ve eşya temizliği anlamında en iyi yol kirli yüzeylerin önce temizlenmesi ve ardından dezenfekte edilmesi. Özellikle işyerleri, toplu taşıma araçları, ortak kullanılan alanlarda çok kişinin dokunduğu yüzeylerin temizliği çok önemli. - Yüzey, elbise ve nesnelerin standart temizliği. - Ortak kullanımın mümkün olduğunca azaltılması. - Uygun havalandırmanın sağlanması. COVID-19'un dış ortama dayanıklılığına ilişkin kesin bilgiler henüz ortaya çıkmadı. Dış ortama dayanıklılığı malzemenin cinsine ve ortamın özelliklerine göre birkaç saatten birkaç güne kadar değişiyor. Bazı çalışmalarda hiçbir temizlik uygulaması yapılmadığında virüsün oda sıcaklığında alüminyum yüzeylerde 2-8 saat, metal yüzeylerde 5 gün, ahşap yüzeylerde 4 gün, cam yüzeylerde 4 gün, kağıtta 4-5 gün, plastik yüzeylerde 9 güne kadar, aerosol içinde kuru yüzeylerde 6 güne kadar aktivitesini sürdürebildiği bildirilmiştir. Buna rağmen virüs bu ortamlarda aktivitesini sürdürse de her zaman hastalık yapıcı doza ulaşamadığı bildirilmektedir. Yüzey özellikleri, temizlik uygulaması, nem, sıcaklık ve ortam havalandırması gibi faktörler virüsün aktivitesini sürdürmesinde etkili bulunmuştur. Bu kısıtlı bilgilere karşılık COVID 19'un dış ortama dayanma süresi net olarak bilinmemektedir. Çevresel temizlik veya dezenfeksiyon rutin şekilde ve doğru yöntem ve doğru miktarda malzemeyle yapılmalı. Dezenfektan kullanma kararı dikkatli alınmalı, standart temizliğin yeterli olduğu bölgeler için dezenfektan kullanımının çevre ve insan sağlığına olumsuz etkileri olduğu akılda tutulmalı. Karbonat ve sirkenin yüzey temizliğinde yeterince etkin olmadığı bildirilmekte. Temizlik sıklığı temasın sıklığı ve kirlilik düzeyine göre artırılmalı. Kritik olmayan zemin ve mobilyalarda su ve deterjanla temizlik yeterlidir, dezenfektan kullanımı önerilmemektedir. Deterjan ve suyla temizliği takiben yeterince durulama yapılmaması organik kalıntılarda organizma üremesine uygun ortam oluşturmaktadır. Temizlik yapılan paspas suyu düzenli aralıkla yenilenmediğinde mikroorganizma bulaşmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple temizlik esnasında su, en geç saatte bir değiştirilmelidir. Kreş ve bakım evi gibi özellikli yerlerde zemin temizliğinde dezenfektan kullanımı önerilir. Bu amaçla kullanım talimatlarına uygun olarak çamaşır suyu veya alkollü dezenfektanlar kullanılabileceği bildirilse de özellikle çamaşır suyunun solunum sistemini olumsuz etkileme potansiyeli sebebiyle çamaşır suyu kullanma kararının oldukça dikkatli verilmesi gerekir. Kuru ortam bazı mikrop türlerinin artışına sebep olduğu için temizlik nemli bir bez yardımıyla yapılmalıdır. Diğer yandan nemli ortamlar da bazı mikrop ve mantarların artışına sebep olduğu için temizlikten sonra ortamın havalandırılarak kuruması sağlanmalıdır. Püskürtme şeklinde uygulama sadece genel temizlikle ulaşılamayan bölgelerde kullanılmalı, diğer bölgelerde uygulanmamalıdır. Temizlik maddelerini birbiriyle karıştırarak kullanmak kesinlikle önerilmemektedir. Bu durum solunum sistemine ve çevreye toksik ikincil kirleticiler oluşmasına sebep olmaktadır. Kokulu dezenfektanların kullanımından mümkün olduğunca kaçınmak gerekir. Yüksek temas riskli bölgeler, ortak kullanımda sıklıkla temas edilen ve sık temizlik gerektiren bölgelerdir. Bu bölgelere örnek olarak telefon, klavye, kumanda, masa, kapı kolu, kulp, toplu taşıma araçlarında tutunma yerleri, ışık vb düğmeler/anahtarlar, tırabzanlar, yürüyen merdivenlerin tutunma bantları, musluk, lavabo, evye, mutfak tezgahı, tuvaletler ve banyo armatürleri sayılabilir. Sayılan yerler için önerilen özel bir yöntem varsa buna uygun olarak rutin şekilde temizlenmelidir. Temizlik sırasında eldiven giymek ve ortamı iyi havalandırmak gerekir. Özel bir öneri ya da talimat yoksa genel öneriler uygulanabilir. Bu alanlarda günlük temizliğin daha sık yapılması önerilir. Yüzde 60-80 etil ya da izopropil alkol el dezenfeksiyonunda kullanılabilir. Buharlaşma sebebiyle konsantrasyonun azalması, geniş yüzeyler için uygun olmaması, yanıcı olması, plastik ve silikona zarar vermesi dezavantajlarıdır. Çamaşır suyu, solunum yolu ya da vücut çıktılarıyla kirlenme olasılığının olduğu bölgelerde ve mutfak tezgahında kullanılabilir. Aşındırıcı olması, organik kalıntı varlığında etkisiz olması, cilt ve mukozayı tahriş etmesi, yemek borusu, soluk borusu ve mideye potansiyel olumsuz etkilerinden dolayı iyi havalandırma gerektirmesi ve diğer temizlik malzemeleriyle karıştırıldığında toksik etki göstermesi dezavantajlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü hijyenik malzemeye ulaşımı olmayan bazı ülkeler için dezenfektan üretme formüllerini açıklasa da steril şartlarda üretiminin sağlanamama riski, üretim sonrası analiz zorunluluğu, alkol konsantrasyonunun titiz şekilde incelenme gereksinimi ve dezenfektanın kısa sürede tüketim gereksinimi gibi nedenlerle genel kullanım için bu uygulamaları önermemektedir. Ancak basit ve riskli olmayan yüzeyler için evlerde 100'e 1 oranında çamaşır suyu kullanılabilir (5 litre suya yarım çay bardağı çamaşır suyu). Antibakteriyel sabunların içeriğinde triclosan ve triclocarban gibi maddeler bulunur. Yapılan çalışmalarda bu maddelerin el ve vücut temizliğinde klasik su ve sabuna üstün olduğu gösterilememiş fakat antibiyotik direncini artırdığı belirtilmiştir. Hayvan çalışmalarında bu maddeler ile ilişkili tiroid bezi fonksiyonunda azalma ve cilt kanseri riskinde artış gösterilmiştir. Sayılan sebeplerle bu maddelerin güvenli ve etkin olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle bazı ülkelerde yaygın temizlik ürünlerinde kullanımı yasaklanmıştır. Genel kullanımda bu ürünler önerilmemekte, su ve sabun ile temizliğin yeterli olduğu vurgulanmaktadır. Çöpler günlük olarak toplanmalı. Sokak, cadde, yeşil alan ve otoparkların standart temizliği yeterlidir, dezenfeksiyon ya da özel temizlik uygulaması gerekli değildir. Püskürtme şeklinde uygulama rutin temizlikte önerilmemektedir. Toplu yaşam alanlarında gümüş nitrat gibi maddelerin kullanımının etkin dezenfeksiyon sağladığına dair veri elde edilememiştir. Bununla birlikte gümüş nitratın suda, toprakta ve canlılarda biriktiği bildirilmektedir. Bu sebeplerle gümüş nitratla dezenfeksiyon önerilmemektedir. Okul, iş yeri, konaklama tesisi ve toplu taşıma araçlarında standart temizlik yapılmalıdır. Temizlik esnasında ortamın havalandırılmasına dikkat edilmelidir. Ellerle sık temas halinde olan kapı kolu, tırabzan, masa gibi bölümler daha sık temizlenmelidir. Toplu yaşam alanlarında bireylerin su ve sabuna ulaşımı kolaylaştırılmalı, toplu taşıma araçlarında el dezenfektanı bulundurulmalıdır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronavirus-nedeniyle-9-ulkeye-ucuslar-durduruldu.html", "text": "Koronavirüs salgını sonrası Türkiye'den 9 Avrupa ülkesine uçuşlar durduruluyor. Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç, Hollanda'ya uçuşlar yarın saat 08.00'den 17 Nisan'a kadar durdurulacak. Bugün Türkiye'de koronavirüs vakası sayısı 5'e yükseldi. Virüs tespit edilen yeni 3 hastanın ilk 2 vaka ile aynı temas çevresi ve aynı aile içerisinden olduğu; 5 vakadan 2'sinin solunum sıkıntıları yaşadığı duyuruldu. - Hastanelere ziyaretçi kısıtlaması getiriliyor. Mesai saatleri içinde ziyaretçi kabul edilmeyecek. - Kamu çalışanlarından kronik hastalığı olanlar kolaylıkla izne ayrılabilecek, bu anlamda bir genelge de yayınlandı. - Alo 184 SABİM Danışma Hattı korona enfeksiyonuna özel bir danışma hattına dönüştürüldü. - Yurt dışından gelenlerin 14 gün idari izinli sayılmaları gerektiğiyle ilgili Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığından karar çıktı. Kararlar arasında 9 ülkeye uçuşların durdurulması da var. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, \"Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç, Hollanda'ya uçuşlar yarın saat 08.00'den 17 Nisan'a kadar durdurulacak.\" dedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronavirus-salgininda-dunyada-ulke-ulke-son-durum.html", "text": "Her ne kadar Cambridge Üniversitesi araştırmacılarının salgının Wuhan'daki balık pazarında Aralık ayında değil; ülkenin daha güneyinde ve Eylül ayında başladığı yönünde araştırmaları olsa da salgının Çin'den yayıldığı bugün kabul edilen bir gerçek. Bugün itibarıyla dünya genelinde en çok ölüm ve vaka sayısı ABD'de yaşanıyor. ABD'de toplam vaka sayısı 764 bin kişiyi aştı. Ülkede koronavirüs nedeniyle 40 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Salgının en fazla görüldüğü eyalet New York... New York'ta virüs tespit edilen kişi sayısı 247 bini aştı ve bu sayı, ABD dışındaki ülkelerde görülen vaka sayısından yüksek. New York'ta 18 binden fazla kişi Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. ABD'nin ardından vaka sayısında İspanya ve İtalya geliyor. Koronavirüs kaynaklı ölümlerde ABD yine ilk sırada. ABD'nin ardından 23 bin 660 kişinin hayatını kaybettiği İtalya, 20 bin 852 kişinin hayatını kaybettiği İspanya geliyor. Fransa'da koronavirüs nedeniyle 19 bin 718 kişi hayatını kaybetti. Türkiye Kovid-19 kaynaklı can kayıplarında 12, toplam vaka sayısında 7. Sırada yer alıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronavirus-turkiyeyi-nasil-etkiledi-koronavirus-ne-zaman-kontrol-altina-alinir.html", "text": "- KORONAVİRÜSE YAKALANMAKTAN KORKUYOR MUSUNUZ? - KORONAVİRÜS HAKKINDA NE KADAR BİLGİLİYİZ? - KORONAVİRÜS BELİRTİLERİNİ BİLİYOR MUYUZ? - KİŞİSEL ÖNLEMLER UYGULUYOR MUYUZ? - KORONAVİRÜS NE ZAMAN KONTROL ALTINA ALINIR? - KORONAVİRÜS TÜRKİYE İÇİN BİR TEHDİT Mİ? - SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI OLMALI MI? - KORONAVİRÜSÜN EKONOMİYE ETKİSİ NASIL OLUR? Koronavirüs salgını Türkiye'yi nasıl etkiledi? Covid 19 hakkında neler biliyoruz, ona karşı nasıl önlem alıyoruz? NG Araştırma Şirketi, bu sorulara yanıt bulmak için Mart ve Nisan aylarında ülke genelinde iki araştırma gerçekleştirdi. Sonuçlar, salgının hayatımızı nasıl değiştiğini ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekici. Araştırmaya katılan her 5 kişiden 4'ü koronavirüse yakalanmaktan korktuğunu belirtti. Nisan ayında \"koronavirüs hakkında yeterli bilgiye sahibim\" diyenlerin oranı %76. Mart ayında bu oran %64'tü. Nisan ayında koronavirüs belirtilerini biliyorum diyenlerin oranı %98. Mart ayında bu oran %96'ydı. Katılımcıların %96'sı koronavirüsten korunmak için önlem aldığını söylüyor. Oran Martta %90'dı. Araştırmaya nisan ayında katılanlar arasında genel beklenti, salgının 2 aydan önce kontrol altına alınamayacağı yönünde. Araştırmaya katılanların %92'si koronavirüsün Türkiye için bir tehdit olduğunu düşünüyor. Katılımcıların %4'ü tehdit oluşturmadığını düşünürken %3'ünün ise fikri yok. Araştırmaya katılanların %25'i hiç evden çıkmadığını belirtti. Zorunda kalmadıkça çıkmayanların oranı %37, yalnızca temel ihtiyaç alışverişleri için dışarıya çıkanların oranı ise %21. İşi nedeniyle mecburen dışarı çıkmak zorunda olanların oranı %17. Her şeye rağmen gündelik hayatında hiç değişiklik yapmadan yaşamaya devam edenlerin oranı ise %0,3 (binde 3). 65 yaş üstü ve 20 yaş altı için sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Katılımcıların %86'sı bu yaş grupları için uygulanan sokağa çıkma yasağını yerinde bulurken %7'si katılmadığını belirtti. Katılımcıların %8'i ise çekimser. Katılımcıların %89'u salgının ekonomik etkilerinin olumsuz olacağını düşünüyor. %5'i ekonominin etkilenmeyeceğini düşünürken ekonomiye olumlu yansımaların olacağını düşünen iyimserlerin oranı %6."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronaviruse-3-yeni-belirti-eklendi.html", "text": "Amerika Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi, 3 yeni koronavirüs belirtisi daha açıkladı! Peki, CDC'e göre koronavirüsün belirtileri neler? İşte koronavirüsün yeni belirtileri dahil tüm belirtileri! Koronavirüs belirtilerine yenileri eklendi. Buna göre; burunda tıkanıklık, akıntı ile bulantı ve ishal de koronavirüse işaret edebiliyor. Burunda akıntı veya tıkanıklık, bulantı ile ishal. Amerika Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi tarafından yapılan açıklamaya göre, bu liste olası tüm belirtileri içermese de koronavirüs hakkında daha fazla bilgi edinildikçe güncellenecek. Koronavirüsün gündeme geldiği ilk dönemde ateş, öksürük ve nefes darlığının en yaygın belirtiler olduğu ifade edilirken; CDC geçtiğimiz nisan ayında bu listeye titreme, kas, baş ve boğaz ağrısı ile tat veya koku kaybını da ekledi. Virüse maruz kalan kişilerde belirtiler hafif ya da şiddetli olmakla birlikte ortalama 2 ila 14 gün arasında görülüyor. John Hopkins Üniversitesi verilerine göre, bugüne kadar dünya çapında 9,4 milyondan fazla koronavirüs vakasına rastlandı. Yalnızca ABD'de 2,3 milyondan fazla vaka ve buna bağlı 121.996'dan fazla virüse bağlı yaşam kaybı görüldü. CDC, koronavirüs belirtilerinde güncelleme yaptı. Daha önceleri koronavirüs belirtisi olarak sayılmayan boğaz ağrısı, bulantı, koku kaybı gibi belirtiler artık koronavirüs belirtileri arasında yer alıyor. İşte CDC'nin açıkladığı koronavirüs belirtileri! - Ateş - Öksürük - Nefes darlığı, nefeste zorlanma - Yorgunluk - Kas veya vücut ağrısı - Baş ağrısı - Tat ve koku kaybı - Boğaz ağrısı - Burun akıntısı veya tıkanıklığı - Bulantı - İshal"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/koronaviruste-son-durum-ne-virusun-yayilimini-gosteren-4-canli-harita.html", "text": "Türkiye ve dünyanın tek gündem maddesi koronavirüs... Virüs (Covid-19) dünya üzerinde hızla yayılıyor. 31 Mart itibarıyla dünya genelinde toplam vaka sayısı 800 bini geçti, yaklaşık 39 bin 500 kişi koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Ülkelerde test sayısı arttıkça vaka sayısı da yükseliyor. Salgının yayılmaya başladığı ilk günlerde John Hopkins Üniversitesi'ndeki araştırmacılar virüsü gerçek zamanlı gösteren bir harita geliştirmişti. Üniversitenin haritasında virüsün geldiği son aşama ülke ülke görülebiliyor. Haritalardaki verilerin ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi gibi birimlerden alındığı belirtiliyor. Covidvisualizer koronavirüsün yayılımını dünya haritası üzerinden gösteren bir sistem. Dünya üzerinden seçtiğiniz ülkedeki bildirilen son vaka sayılarını görmek mümkün. Site, verileri worldometer'dan aldığını duyuruyor. Sistem Carnegie Mellon Üniversitesi'nden 2 öğrenci tarafından kurulmuş."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/likya-tipi-ari-kovanliklari-serenler-cografyasi.html", "text": "Antik dönemden yakın geçmişe kadar Antalya ve Konya'nın dağ ve yaylalarında serenler birer kule gibi yükseldi ve arılara ev oldu. Toroslar'ın yükseklerinde günümüze kalmış sınırlı sayıda serende arıcılık hala sürüyor. Kırsal mimarinin bu nadide örnekleri hayata tutunmaya çalışıyor. Üstteki fotoğraf: Fenni kovanların yaygınlaşmasıyla 1980'li yıllarda atıl duruma düşen serenler, tekrar canlandırılmaya çalışılıyor. Büyüksöğle Mahallesi'nden Ramazan Bozkurt, sereninde karakovanlarda tekrar bal üretmeye başlayan arıcılardan biri. Büyüksöğle'de ayrılıyoruz ve asıl hikaye şimdi başlıyor. Her biri kendi yalnızlığındaki serenlerin coğrafyasını dolaşacağız. Kaptanımız Abdurrahman Bayram'ın arabasına atlıyorum. Humeylibaşı altlarındaki yaylada peynir kuyularını geçtikten sonra manzara birden açılıveriyor. Yöre insanının \"Gölgölcükler\" dediği Çarşakdibi, Gölalanı ve Gölkuyusu ovaları ardı ardına sıralanıyor. Kızlarsivrisi'nin eteklerinde rakımı 2 bin 800'lere kadar tırmanan bu bölge, serenler coğrafyasının kalbi dense yeridir. Çarşakdibi, üç serenin günümüze ulaştığı güzelim bir ovacık. En güneydeki serenin üzerinde iki karakovan günümüze ulaşmış. Ortadaki seren kovanlar açısından en yoğun olanı; 25 civarında kovan sayıyorum. En kuzeydeki seren ise bırakın kovanı, gövde üzerindeki ağaç sırası açısından bile fakir durumda. Gölalanı, Söğle'de serenlerin yoğun olarak günümüze ulaştığı bölge. Kızlarsivrisi'ne doğru ilerlediğimiz yolun hemen altında kalan iki seren oldukça görkemli. \"Tom\" lakaplı Osman'ın sereni, karakovanların yanı sıra fenni kovanların konulduğu bir seren. Anlatılanlara bakılırsa İmecik'ten ve Avdancık'tan kaçan arı oğulları buradaki kovanlara kendiliğinden giriyormuş. Nedeni ise iyi bir kovanlık olması ve uçkununun iyi olmasıymış. Bölgedeki çukurluklar önceden baharın gölcükle kaplanır yaza doğru gölcükler kuruyunca tarım yapılırmış. Kenar Göl mevkiindeki tarlasında nohut yolan Ayşe Almaz anlatıyor: \"Gölalanı'nda en birinci kovan Abdurrahman Alkaya'nındır. Bundan 30 yıl önce buradaki serenlerden bal kesilirdi. Hıdır Kaçar balı keser, sonra uzatırdı bize balları akışan sapsarı peteklerden.\" Gölalanı'nda toplam sekiz seren ayakta kalmış, bir o kadarının yıkıldığı veya söküldüğü temellerinden anlaşılıyor. İki serenin kaldığı Gölkuyusu'na vardığımızda kuyudan su çekiyoruz. Kar kokulu buz gibi bir yayla suyu. Gölkuyusu'ndaysa iki seren bulunuyor. Serkiz Yaylası'na ilerlerken çobanlara ve yaylıma çıkan keçilere rastlıyoruz. Koca Serkiz Yaylası'nda sadece bir tek seren günümüze ulaşmış. Bu seren de adı kaynaklarda geçmeyen antik kalıntılar arasında bulunuyor. Günbatımında Kızlarsivrisi manzarasıyla birlikte olağanüstü görünüyor. Avdancık serenleri bugünkü son durağımız. Büyüksöğle ve Küçüksöğle mahallelerini yukarıdan gören bir manzaraya sahip iki seren, antik adı Soklai olan bir yerleşimde bulunuyor. Burada bir \"garnizonun bulunduğu\" ya da \"kırsal karakterli tarımsal bir merkez\" olduğu yönünde arkeologların görüşü var. Avdancık serenleri Antalya Kültür ve Doğa Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü'nce 2009'da koruma altına alınmış."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/limitleri-asiyoruz.html", "text": "Bu yılın \"Dünya Limit Aşım Günü\" 22 Ağustos'tu. Yani Dünya'nın 12 ayda ürettiği doğal kaynak, o gün tükendi. Türkiye'nin karnesi daha da kötü; biz 26 Haziran itibarıyla gelecek yılın kaynaklarını kullanmaya başladık bile. Her geçen gün artan insan nüfusu ve tüketim ihtiyacı, doğal kaynakları sınırlı olan dünyanın sürdürülebilirliğine yönelik kaygıları da arttırıyor. Bu gidişatın göstergesi olarak küresel ölçekte yaşanan biyolojik çeşitlilik yitimi ve kaynakların hızlı bir şekilde azalması, özellikle son yüzyılda daha da görünür hale geldi. Buna ek olarak iklim krizi gibi çevresel konular da giderek ön plana çıkıyor. Tüm bu konular aslında temel bir yere bağlanıyor: Dünya üzerinde nefes aldığımız her an gezegene ayak izimizi bırakıyoruz. Peki nedir bu ayak izi? \"Ekolojik ayak izi\"ni üretim ve tüketim faaliyetlerimiz sonucu doğa üzerinde yarattığımız yük ve tahribatı belirten bir kavram olarak tanımlayabiliriz. Ekolojik ayak izinin altında yer alan \"karbon ayak izi\"ni ise insan faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan sera gazı miktarının karbondioksit üzerinden ton cinsiyle hesaplanması olarak açıklayabiliriz. Kişilerin, kurumların, ülkelerin ya da ürünlerin karbon ayak izleri hesaplanabilir, çünkü aslında her birinin ayrı ayrı ayak izleri bulunur. Yani ekolojik ayak izi, karbon ayak izini de kapsayan bir çatı kavram. Altında ise atık, tarım, gıda gibi bize dair bütün süreçlerin doğaya olan etkisini barındırıyor. Bu kapsamda uluslararası düzeyde çalışmalar yapan Küresel Ayak İzi Ağı, insanlığın doğa üzerindeki yıllık kaynak talebinin, dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı günü, Dünya Limit Aşımı Günü olarak tanımlıyor. Aslında temelde gezegenin 12 ayda ürettiği doğal kaynağı kaç ay içinde tükettiğimizi gösteriyor. Bu kavramın ölçülmeye başlandığı 1970'li yıllardan günümüze, nüfus artışıyla birlikte aşırı artan tüketim ve kötü çevre karnemiz sebebiyle, her geçen yıl birkaç gün daha öne geliyor. Bu yıl, pandemi dolayısıyla alınan tedbirler ve azalan tüketim ve faaliyetler sayesinde Dünya Limit Aşım Günü geçtiğimiz yıla kıyasla üç hafta ilerleyerek 22 Ağustos tarihine denk geldi. Türkiye'nin gidişatı ise pandeminin etkilerine rağmen çok da iyi değil. 26 Haziran 2020 itibarı ile önümüzdeki yılın kaynaklarını kullanmaya başladık (Earth Overshoot Day, 2020). Aslında şu anda geleceğimizi tüketiyoruz. Bu bağlamda yaşamlarımıza ve tarımdan endüstriye tüm faaliyetlerimize daha sorumlu bir şekilde yaklaşmak, hem bu günümüzü hem de geleceğimiz korumak son derece önemli. Çünkü sadece bu yaklaşımla olumsuz gidişatı değiştirebiliriz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/meclis-100-yasinda.html", "text": "23 Nisan 1920'de Ankara'ya İstanbul'dan bakanların çoğu muhtemelen yeni açılan meclisin fazla bir ömrü olmayacağını düşünüyorlardı. Yanıldılar. Her şey ne zaman başladı? Birçok yanıtı var bu sorunun: 19 Mayıs 1919, ilk Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'nin kurulduğu 1918 sonu, İstanbul'un işgal edildiği 13 Kasım 1918, ya da Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918. O kadar geriye gitmeye gerek yok belki de. Eylül 1919'daki Sivas Kongresi'yle başlatabiliriz süreci. Kongrede kurulan Temsil Heyeti siyasette inisiyatifi ele alınca, Damat Ferit hükumeti istifa etmiş, İstanbul'da mutlakıyet rejimi kurmaya çalışan Sultan Vahdettin seçimlerin yapılmasına rıza göstermeye mecbur kalmıştı. Yapılan seçimlerde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti adayları mutlak çoğunluğu elde etti. Seçimde Temsil Heyeti'nin lideri Mustafa Kemal de Erzurum'dan milletvekili seçildi. Ancak Mebusan Meclisi'ne katılmak için İstanbul'a gitmeye pek niyeti yoktu M. Kemal'in. Çünkü er ya da geç İstanbul'u işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri'nin bu işgali daha da sertleşeceğini ve meclisi çalıştırmayacağını öngörüyordu. Haksız sayılmazdı. İstanbul'da toplanan Mebusan Meclis ilk olarak ulusal andı kabul etti. Birleşik Krallık'ın bu karara karşı tepkisi, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'daki işgali sertleştirmek oldu. Milli Mücadele'yi destekleyen önde gelen milletvekilleri, üst düzey subaylar ve gazeteciler İngilizlerce tutuklanıp Malta'ya sürüldü. Bu gelişme karşısında Mustafa Kemal, İstanbul'daki Mebusan Meclisi'nin tutuklanmayan üyelerini Ankara'da açılacak meclise çağırdı. Ayrıca yeni milletvekilleri için seçime de gidilecekti. İşte o zamanki adıyla Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920'de bu şartlar altında Ankara'da açıldı. M. Kemal meclis başkanlığına seçildi. Yurt çapında seçilen milletvekillerinin dışında, Osmanlı'nın son Mebusan Meclisi'nin üyeleri Büyük Millet Meclisi'nin doğal üyesi kabul edilmişti. Bu anlamıyla bir süreklilik söz konusuydu. Ancak yeni meclis, \"Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir\" ilkesiyle açılmıştı. Bu ise bir ilkti. Osmanlı'da ilk kez bir meclis ulusal hakimiyet ilkesiyle çalışmaya başladı. Yani sürekliliğin dışında eskiden bir kopuş da söz konusuydu. Milli Mücadele'yi, bu kopuşu temsil eden Büyük Millet Meclisi yönetti. Ve İzmir'in kurtarılmasıyla başarıya da ulaştırdı. İlk açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinde İstanbul'dan Ankara'ya bakanların önemli bir bölümü muhtemelen bu meclisin fazla ömrü olmayacağını düşünmüşlerdi. Yanıldılar. Bu meclis, kısa ömürlü olmadı. Uzun yaşadı ve bir asrı devirdi. TBMM bugün tam 100 yaşında."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/meteorolojiden-kuvvetli-yagis-uyarisi-var.html", "text": "Trakya kesimi, İstanbul, Balıkesir ve Çanakkale çevreleri ile Bursa'nın batı ilçelerinde yerel olarak çok kuvvetli yağış bekleniyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, Türkiye'nin batı kesimleri ile Doğu Anadolu'nun doğusunun parçalı ve yer yer çok bulutlu, Marmara ve Ege bölgeleri ile Burdur, Isparta, Eskişehir, Düzce ve Bolu çevreleri ile Antalya'nın kuzey ve Ankara'nın batı kesimlerinin sağanak ve yer yer gök gürültülü sağanak yağışlı, diğer yerlerin az bulutlu ve açık geçeceği tahmin ediliyor. Yağışların, Marmara ve Ege bölgelerinde yerel olarak kuvvetli, Trakya kesimi, İstanbul, Balıkesir ve Çanakkale çevreleri ile Bursa'nın batı ilçelerinde yerel olarak çok kuvvetli olması öngörülüyor. Batı kesimlerde sıcaklığın hissedilir derecede azalacağı, diğer yerlerde önemli bir değişiklik olmayacağı ve mevsim normalleri civarında seyredeceği tahmin ediliyor. Kuvvetli yağış nedeniyle meydana gelebilecek ani sel, su baskını, yıldırım, yağış anında kuvvetli rüzgar, yerel dolu yağışı ve hortum oluşma riski gibi olumsuzluklara karşı dikkatli ve tedbirli olunması gerekiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/metropolun-arilari.html", "text": "\"Kentte arıcılık mı olur\" sorusu çoktan yanıtını buldu, dünyanın birçok metropolü kovanlara yer açmaya başladı. İstanbul, sahip olduğu bitki çeşitliliği ve coğrafi avantajıyla bu konuda önemli bir potansiyele sahip. Yeşil alanların daralmasına ve yeterince destek görmemelerine rağmen sayıları giderek artan kent arıcıları, bal üretimine katkıda bulunmanın yanı sıra İstanbul'da doğayla yeni bir temas noktası sağlıyor. Kent arıcılığıyla tanışmam İstanbul'un İstiklal Caddesi'nde akşam rüzgarının serinlettiği bir terasta oldu. Bakışlarım bir anda karşımdaki binanın çatısına sabitlendi. Doğru mu görüyordum? Çatıda üç kovan vardı. Keşfimi arkadaşlarımla paylaştım. Sohbeti bırakıp dikkatimizi oraya yönelttik. O zamana dek kentteki arı varlığıyla ilgili bilgimiz daha çok \"Taksim'i arılar bastı\", \"Kadıköy'de panik\" gibi haberlere dayanıyordu. Oysa araştırdıkça bal üretiminin İstanbul için oldukça tanıdık bir uğraş olduğunu gördüm. Bal üretiminin geçmişi, coğrafi avantajların da etkisiyle kentin çok eski dönemlerine kadar gidiyor. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin ambleminin çalışkanlığın simgesi balarısı olması ve bir dönem Maçka Kampüsü'nde kovanların bulunması, şehrin yakın tarihinden dikkat çekici notlar. aktardığına göre, Birinci Dünya Savaşı'nda farklı cephelere savrulan insanların arıyla balla pek meşguliyeti kalmamıştı. \"Can olarak mı kurtarırsın kendini, yoksa bal olarak mı kurtarırsın?\" diye sordu bana. Sonrada sorusunu kendi yanıtladı: \"Savaşlardan sonra han bir daha eski günlerine dönemeyecek düzeyde canlılığını yitirmiş.\" Ancak Balkapanı'nın bize söylediği şey şudur; imparatorluklar başkenti İstanbul, ballar açısından bir merkezdir. Tarihte Konstantinopolis, Akdeniz'in en önemli ticaret merkezlerindendi. 14'üncü yüzyılın ilk yarısında Avrupa, Asya ve Afrika'dan Konstantinopolis'e gelen tüccarların, alıp sattıkları yüzlerce gıda ürünü arasında fıçı ve tulumlarda bal da bulunurdu. Çilenk'e kent temizse, florası bozulmadıysa, hobici bu işin eğitimini aldıysa ve uzman bir arıcının yanında pratik edindiyse nasıl bakacağını sordum. \"Bu koşullar sağlanırsa, evet olabilir. İşi bilen uzman üretici çatı arıcılarına bir diyeceğim olmaz\" yanıtını aldım. Beşiktaş Hüsrev Gerede Caddesi'nde oğul arıları kovana almasıyla ünlenen ve doğal arı ürünleri satan Murat Battal bize tamamlayıcı bilgiler veriyor: \"Arıcılar arasında saygın ve seminerlerini kaçırmadığımız Prof. Dr. Muhsin Doğaroğlu'nun bize öğrettiğine göre arı ürünleri soğuk zincirde saklanmalı, tüketiciye öyle sunulmalı ve öyle tüketilmeli. Yoksa herbiri mucizevi özelliklere sahip arı ürünleri enzimleri açısından değer kaybına uğruyor.\" Ferhatpaşa'da kentli kadın arıcılarımız da vardı. Kimisi üniversitede, kimisi sivil toplum örgütünde çalışan kadınlardı bunlar. Kraliçe arıcılar diyebileceğimiz arıcılarımızdan Cemile Kaçar, \"arıcılık gerçekten bir kadın işi\" diyordu. \"Çünkü bu iş en başından, kraliçe arı yetiştiriciliğinden başlıyor. Ana arı yetiştiriciliğini en iyi kadınlar yapıyor, 21 günlük kuluçka sürecini çok iyi takip ediyor. Hem polen, hem de arı sütü alımının bir hijyen zinciri içerisinde olması gerekiyor. Balın sağımı, kavanozlanması ve son noktaya ulaşma aşamalarında ciddi hijyen gerekiyor ve bunu en iyi kadınlar yapıyor.\" Cemile Kaçar İsmek'te arıcılık kursu aldıktan sonra Ali Furtana'nın yanında çırak durmuştu. \"Benim gibi on kadın arıcı var Ferhatpaşa'da, hepsi kurstan geçtiler. Teorik eğitimden sonra sahaya gelip pratiği görmek gerekiyor.\" Kentteki arıcılık bölgelerinden biri de Büyükada. Kooperatifleşmeye giden, vahşi kapitalizmin dayattığı ürünleri rededip alternatif bir duruşla arıcılık yaparak Büyükada'da bal ve mantar üreten, yabani zeytinleri değerlendiren Taylan Kırteke gibi. Oluşumu binlerce yıl gereken altın değerindeki toprak arazilerin ranta kurban edildiği İstanbul debdebesinden izole bir ortamda, yabani bir zeytinlikte varlığını sürdüren kooperatif, insan sağlığını öncelleyen ekolojik ürünleriyle dikkat çekiyor. Taylan Kırteke, \"insanlara adada restoran, büfe ve turistik faaliyetler dışında alternatif bir şeyler yapılabileceğini göstermek adına kurduk Büyükada Tarımsal Kalkınma Kooperatifi'ni\" diyor. Taylan Kırteke'nin, \"başlangıçta sık sık yanına gidip görüşlerini aldık\" dediği, Murat Battal'ın \"onun yanında körükçü değiliz\" diyerek övdüğü Kemal Sayal, Polonezköy'de varlığını sürdüren duayen arıcılarımızdan. Polonezköy'de Türkiye'nin sayılı arıcılık müzelerinden birini kuran Sayal'ın arı sevdası çocuk yaşlarda başlamış. Arıcılıkta yarım yüzyılı deviren Sayal'ın Göztepe'de bahçeli evlerinde başlayan arıcılık serüveni şimdilerde Kurtköy'deki kovanlarıyla, Polonezköy'deki arıcılık müzesi arasında geçiyordu. Ona arıcılık müzesi kurma düşüncesinin nasıl oluştuğunu sordum. Devletin yapacağı işi bir şövalye gibi Kemal Sayal üstlenmişti bir adanmışlıkla. Sayal'ın kent arıcılığına nasıl baktığını sordum. \"Kent arıcılığının dünyada yüz yıllık bir geçmişi var. Avrupa ülkelerindeki arıcılara devletler inanılmaz destekler veriyor. Bu desteğe kent arıcıları da dahil. Örneğin Fransa herkesi kent arıcılığına/balkon arıcılığına teşvik ediyor. Paris'te Eiffel Kulesi karşısındaki opera binasının çatısında arı kovanları var. Bu kadar merkezi bir yerde insanlar arıcılık yapıyor. Türkiye'de ise bilinç yok. İstanbul'da gel de kovanını balkona koy bakalım. Önce apartmandakiler şikayetçi olur, sonra yan apartmandakiler. Hemen kaldırtırlar kovanını. Elli yıllık arıcılık serüvenimin otuz yılı Göztepe'de bahçeli evimizde geçti. Yaylalarda çıkan ballar kadar güzel ürün alıyordum. Çamlıca tarafları bakirdi o zaman.\" İnsanların elde ettiği gıdaların üçte biri arıların tozlaşmasıyla elde ediliyor. Çiçekli bitkilerin ve ağaçların yüzde 80'i arıların taşıdığı polenler sayesinde çoğalıyor. Bu açıdan arılar yaşamsal öneme sahip. Son yıllarda başta tarım ilaçları pestisitler olmak üzere orman yangınları, yaşam alanlarının tahrip edilmesi, çevre kirliliği, kentlerde yapılan sivrisinek ilaçlamaları, bal için oldukça önemli olan nitelikli suya ulaşma sorunları, kayıtsız ve dolayısıyla kontrolsüz kovanlardaki hastalıklı kolonilerin oluşturduğu riskler nedeniyle arı ölümleri artmaya başladı. Tekmil etkenler arıları nesli tükenmekte olan canlı türleri arasına sokmuştu. Son yirmi yılda \"koloni çöküşü düzensizliği\" yüzünden 1998'de 5 milyon olan kovan sayısı bugün yarı yarıya azalmıştı. Tehlike büyüktü. Bu koşullarda yaygın kanının aksine insanları arılardan değil, arıları insanlardan korumak gerekiyordu. Peki kent koşullarında bunu nasıl hayata geçirebiliriz? Sayal anlatıyordu; \"Belediyelerimizin yapabileceği en iyi çözümlerden biri kentlerde ıhlamur, akasya gibi ağaçlar dikmek ve kekik, biberiye ve lavanta bitkilerini çoğaltmak. Sivrisinek ilaçlamalarını ise arıların gece kovana toplandığı saatlerde yapmak, insanları kent arıcılığı konusunda bilinçlendirmek de önemli adımlardan biri. Çünkü arıyı korursak yaşamımızı koruruz.\" Beni kent arıcılığında çarpan konulardan biri de dünyada çatı arıcılığı yapan lüks otellerin varlığıydı. New York'ta Waldorf Astoria, Londra'da St. Ermin's Otel, Paris'te Mandarin Oriental, Vancouver'de Fairmont Waterfront ve Austin'de W Otel bunlardan birkaçıydı. Bu oteller gerek kovan tasarımları, gerek çatılarında oluşturdukları çiçek terasları, sebze ve meyve bahçeleri, gerekse de ürettikleri balı değerlendirme bilinçleriyle dikkat çekiyordu. Onların çabalarıyla otellerin kent deseninde bal üretmesi dünyada moda olmuştu. İstanbul'da ise Swiss Otel Bosphorus bu konuda öncülük yapmıştı. Lakin onların girişimi uzun ömürlü olmamıştı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/motosiklet-tutkunlari-icin-guvenlik-tavsiyeleri-2.html", "text": "Kurallara uyduğunuz, koruyucu önlemlerinizi aldığınız taktirde motosiklet kullanmak çok büyük bir keyif. Ancak motosikletin gerçek keyfi, güvenlik kurallarına uyarak çıkar. İşte, bilinçli, dikkatli, sağlıklı bir motor deneyimi için bilmeniz gereken güvenlik tavsiyeleri. Otomobil kullanırken, koruyucu bir kaportanın içinde güvenle hareket edersiniz. Motosikletkullanırken ise kaporta sizsiniz. Sizi kazalardan, ufacık çarpmalardan, yağmurdan çamurdan koruyacak bir kaporta yok. Bu nedenle, kurallara uymak ve korunma ekipmanlarını doğru kullanmak, hayatınızı kurtaracak en önemli detaydır. Motosiklet kullanırken, gaza gereğinden fazla bastığınız her an bu altın kuralı hatırlayın: Kaporta sizsiniz ve siz o yüksek hıza dayanmak için yaratılmadınız. Yavaşlayın. Kaporta sizken, sizi koruyacak en önemli savuma mekanizması montunuz ve pantolonunuz olacaktır. Motorcu montuveya diğer motorcu kıyafetleri, motor aksesuarları adı altında satılsa da bunlar aslında güzel görünmek amacıyla giyilen aksesuarlar değiller. Normal bir kıyafet, asfaltta birkaç saniyelik sürtünmede paramparça olur ve ardından etiniz asfalta sürtünmeye başlar. Oysa motorcu montları özel kumaş yapısı ve koruyucu plakaları ile düşme anında motorcunun vücudunu sürtünmeye ve hatta kırılmalara karşı korumak için üretilmiştir. Dolayısıyla, mont seçerken, görsel olarak sizi tatmin etmesinden öte, koruma şartlarının uygun olduğundan emin olmalısınız. Aynı şekilde pantolonunuzun da motor için özel olarak üretilen, sürtünmeye dayanıklı ve bacak kemiklerinizi koruyacak panellerle güçlendirilmiş olması önemlidir. Motosiklet sürerken kasktakmak bir yasal zorunluluk. Ancak yasalar sizi zorladığı için değil, bilinçli ve istekli olarak kask takmalısınız. Kask o kadar önemli bir aksesuar ki hem görüşünüzü rüzgardan, yağmurdan, dış etkenlerden korur, hem de kazalarda kaçınılmaz olan baş çarpmalarını hasar almadan atlatmanızı sağlar. Motosikletle çok yavaş hızda giderken bile dengenizi kaybedebilirsiniz, aniden düşebilişiniz. Hiç yara bile almadan atlatabileceğiniz bir kaza, kontrolsüzce düşerken başınızı asfalta, betona, sağa sola çarptığınız için ölümcül bir kazaya dönüşebilir. Hatta kask o kadar önemlidir ki, kaskınız takılıyken bile düşerken çenenizi yere vurmamak üzere kaskınızı nasıl kullanacağınızı da bilmelisiniz. Motor sürerken giyeceğiniz ayakkabınız, botunuz, motor sürüşü için özel olarak hazırlanmış olmalı. Motorla yana doğru düşerken, çoğu zaman ayaklar motorun altında kalır ve ezilir. Bu da ayağınız için büyük risktir. Oysa doğru motorcu botu, koruyucu tabakaları sayesinde, ayağın darbelerden hasar almasınız, ağırlık altında ezilmesini, burkulmasını, kırılmasını önlemek üzere tasarlanmıştır. Özellikle yazın, sıcak havalarda, pek çok motosiklet sürücüsü, eldiven takmamaya meyilli olur. Çünkü sıcak altında, güneş altında eldivenler eli çok terletir. Ancak ufacık bir kazada, dengenizi kaybetmeniz halinde, yere ilk değecek vücut noktanız, eliniz olur ve eldiveniniz yoksa, elleriniz asfaltta sürtünerek çok ağır hasar alır. Bu riske girmeyin, eldiven takmak hiçbir zaman külfet olmasın. Bu kurallara dikkat ettiğinizde, motosiklet kullanmak hem güvenli, hem de çok keyifli bir deneyime dönüşecektir. Efsane Kasım ayına girmişken, heyecan verici indirimleri ve kampanyaları da değerlendirerek alışveriş ihtiyacınızı tamamlayabilirsiniz. Hepsiburada'nın Black Friday indirimlerinde bilgisayar fiyatları arasında araştırma yapabilir veya akıllı telefon gibi ürünleri ve daha başka birçok ürünü çok uygun fiyatlara bulabilirsiniz. İndirimleri kaçırmamak için Hepsiburada'yı takip etmenizi tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/motosiklet-tutkunlari-icin-guvenlik-tavsiyeleri.html", "text": "Kurallara uyduğunuz, koruyucu önlemlerinizi aldığınız taktirde motosiklet kullanmak o kadar büyük bir keyiftir ki, bir zamanlar asla motosiklet kullanmam diyen pek çok insan bugün bir motosiklet tutkunu olarak yaşamını devam ettiriyor. Ancak motosikletin gerçek keyfi, güvenlik kurallarına uyarak çıkar. İşte, bilinçli, dikkatli, sağlıklı bir motor deneyimi için bilmeniz gereken güvenlik tavsiyeleri. - Otomobil sürmüyorsunuz, sizi koruyan bir kaporta yok Otomobil kullanırken, koruyucu bir kaportanın içinde güvenle hareket edersiniz. Motosiklet kullanırken ise kaporta sizsiniz. Sizi kazalardan, ufacık çarpmalardan, yağmurdan çamurdan koruyacak bir kaporta yok. Bu nedenle, kurallara uymak ve korunma ekipmanlarını doğru kullanmak, hayatınızı kurtaracak en önemli detaydır. Motosiklet kullanırken, gaza gereğinden fazla bastığınız her an bu altın kuralı hatırlayın: Kaporta sizsiniz ve siz o yüksek hıza dayanmak için yaratılmadınız. Yavaşlayın. - Motorcu montu bir aksesuar değildir Kaporta sizken, sizi koruyacak en önemli savuma mekanizması montunuz ve pantolonunuz olacaktır. Motorcu montu veya diğer motorcu kıyafetleri, motor aksesuarları adı altında satılsa da bunlar aslında güzel görünmek amacıyla giyilen aksesuarlar değiller. Normal bir kıyafet, asfaltta birkaç saniyelik sürtünmede paramparça olur ve ardından etiniz asfalta sürtünmeye başlar. Oysa motorcu montları özel kumaş yapısı ve koruyucu plakaları ile düşme anında motorcunun vücudunu sürtünmeye ve hatta kırılmalara karşı korumak için üretilmiştir. Dolayısıyla, mont seçerken, görsel olarak sizi tatmin etmesinden öte, koruma şartlarının uygun olduğundan emin olmalısınız. Aynı şekilde pantolonunuzun da motor için özel olarak üretilen, sürtünmeye dayanıklı ve bacak kemiklerinizi koruyacak panellerle güçlendirilmiş olması önemlidir. - Kask hem başınızı korur hem sürüş konforu sağlar Motosiklet sürerken kask takmak bir yasal zorunluluk. Ancak yasalar sizi zorladığı için değil, bilinçli ve istekli olarak kask takmalısınız. Kask o kadar önemli bir aksesuar ki hem görüşünüzü rüzgardan, yağmurdan, dış etkenlerden korur, hem de kazalarda kaçınılmaz olan baş çarpmalarını hasar almadan atlatmanızı sağlar. Motosikletle çok yavaş hızda giderken bile dengenizi kaybedebilirsiniz, aniden düşebilişiniz. Hiç yara bile almadan atlatabileceğiniz bir kaza, kontrolsüzce düşerken başınızı asfalta, betona, sağa sola çarptığınız için ölümcül bir kazaya dönüşebilir. Hatta kask o kadar önemlidir ki, kaskınız takılıyken bile düşerken çenenizi yere vurmamak üzere kaskınızı nasıl kullanacağınızı da bilmelisiniz. - Motorcu botu ayağı korur Motor sürerken giyeceğiniz ayakkabınız, botunuz, motor sürüşü için özel olarak hazırlanmış olmalı. Motorla yana doğru düşerken, çoğu zaman ayaklar motorun altında kalır ve ezilir. Bu da ayağınız için büyük risktir. Oysa doğru motorcu botu, koruyucu tabakaları sayesinde, ayağın darbelerden hasar almasınız, ağırlık altında ezilmesini, burkulmasını, kırılmasını önlemek üzere tasarlanmıştır. - Eldiven takmak külfet olmasın Özellikle yazın, sıcak havalarda, pek çok motosiklet sürücüsü, eldiven takmamaya meyilli olur. Çünkü sıcak altında, güneş altında eldivenler eli çok terletir. Ancak ufacık bir kazada, dengenizi kaybetmeniz halinde, yere ilk değecek vücut noktanız, eliniz olur ve eldiveniniz yoksa, elleriniz asfaltta sürtünerek çok ağır hasar alır. Bu riske girmeyin, eldiven takmak hiçbir zaman külfet olmasın. Bu kurallara dikkat ettiğinizde, motosiklet kullanmak hem güvenli, hem de çok keyifli bir deneyime dönüşecektir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/musilajin-deniz-salyasi-dipteki-ilk-etkileri-oncesi-ve-sonrasi-goruntuler.html", "text": "Marmara Denizi'nde müsilaj dibe çökmeye ve İstanbul'un ilk deniz koruma alanı ilan edilen Tavşan Adası ve çevresinde mercanların üzerini örtmeye başladı. Deniz Yaşamını Koruma Derneği'nin Atlas ile paylaştığı görüntüler, Ferhan Coşkun tarafından Sivriada, Büyükada ve Tavşan Adası'nda beş metre derinlikte elde edildi. \"Öncesi-sonrası\" niteliğindeki kayıtlar oldukça üzücü görüntüler içeriyor. Derneğin yürüttüğü Mercan Transplantasyon Projesi de bu sularda yer alıyor. Üstelik sadece mercanlar değil, süngerler ve kabuklular gibi hareketsiz türler ilk etkileri yaşamaya başladı. Videoda ölmekte olan balıklar da görülüyor. Tek iç denizimiz olan Marmara'yı temiz tutmak için bir acil eylem planı, hemen!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/muzeler-plajlar-milli-parklar-aciliyor-iste-1-hazirandan-itibaren-yasanacak-degisiklikler.html", "text": "- Şehirlerarası seyahat sınırlaması 1 Haziran'dan itibaren tamamıyla kaldırılıyor. - İdari izinde bulunan veya esnek çalışma sistemine dahil olan kamu personeli normal mesaiye başlıyor. - Kreşler ve gündüz bakım evleri 1 Haziran'da açılacak. - 65 yaş ve üstünün sokağa çıkma sınırlaması ve pazar günleri 14.00-20.00 saatleri arasında istisna kapsamında olma durumu devam ediyor. - Esnaf ve sanatkar olarak işletme sahibi 65 yaş üstü kişiler maske, mesafe, temizlik şartına riayet şartıyla işyerlerine gidebilecek. - 20 yaş altıyla ilgili sokağa çıkma uygulaması 18 yaşa indiriliyor 0-18 yaş grubu çarşamba ve cuma günleri, 14.00-20.00 saatleri arasında sokağa çıkma sınırlamasına tabi olmayacak. - 1 Haziran itibarıyla restoran, kafe, pastane, kıraathane, çay bahçeleri, dernek lokali, yüzme havuzu, kaplıca türü işletmeler belirlenen kurallar dahilinde saat 22.00'ye kadar hizmet verebilecek. Eğlence mekanları ile nargile satışı bu kapsamın dışında tutuluyor. - Spor merkezleri/tesisler 24.00'e kadar hizmet vermeye başlayacak. - Sadece kendi müşterilerine hizmet veren turizm tesislerinin bünyesindeki işletmeler saat sınırlamasına tabi değil. - Yol güzergahlarındaki dinlenme tesisleri de 1 Haziran'da faaliyete geçecek. - Plajlar, milli parklar ve bahçeler kurallar dahilinde 1 Haziran'dan itibaren faaliyete geçebilecek. Müze ve ören yerleri 1 Haziran'da açılıyor. - Park/bahçe, rekreasyon, piknik alanları, mesire ve ören yerleri ile sahil bantlarında piknik, spor, yürüyüş, gezi, balık tutma vb. faaliyetlere 1 Haziran'da başlanacak. - Spor tesisleriyle içlerindeki tesisler gece 24.00'e kadar açık olabilecek. - Deniz turizmi, balıkçılığı ve taşımacılığıyla ilgili sınırlamalar kaldırılıyor. - Sürücü kurs ve benzeri kurslar 1 Haziran'dan itibaren hizmet verebilecek. - Kütüphaneler, millet kıraathaneleri, gençlik merkezleri, gençlik kampları 1 Haziran'dan itibaren belirlenen kurallar dahilinde faaliyet gösterebilecek. - Açık havada oturma alanları bulunan yerlerdeki konserler saat 24.00 ile sınırlı olmak şartıyla başlayabilecek."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/nasadan-salda-golu-paylasimi-marstaki-kratere-benziyor.html", "text": "NASA, Burdur'daki kristal göl Salda'yı coğrafi özellikleri açısından Mars'taki Jezero Krateri'ne benzetiyor. Jezero Krateri'nin önemi ise şu: Jezero, NASA'nın Mars 2020 görevi kapsamında dün fırlatılan Perseverance keşif aracının 7 ay sonra iniş yapması beklenen bölge. NASA'nın paylaştığı metinde ise \"Mars'ta yer alan Jezero Krateri'ne gidemeyebilirsiniz fakat Türkiye'deki Salda Gölü'nü ziyaret edebilirsiniz. Salda Gölü, her ne kadar dünya kadar uzakta olsa da; Mars'taki kuru göl yatağıyla benzer mineroloji ve jeoloji özellikleri sergiliyor\" deniliyor. Yazıda bilim insanı Briony Horgan'ın \"Salda Gölü'nü ziyaret etmenin en güzel yanlarından biri, size eski Jezero Gölü kıyısında durmanın nasıl bir his olduğunu gerçekten hissettirmesi\" sözlerine yer veriliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/neolitik-donusum-aitlikten-sahiplige.html", "text": "msahin 14 Ocak 2012 Atlas Dergisi Atlas Tarih'ten: Cumhuriyetin Bir Asrı Paşalimanı Adası Marmara'nın son oksijen deposu Cumhuriyetin 100. yılında Atlas Tarih buluşmaları Atlas Dergisi Atlas artık yüzde 100 geri dönüşümlü kağıtta! Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Atlas RotalarıGenel Amsterdam: Uyuşturucu için gelmeyin \"Zeytini kuşlar diker\" Türkiye'de yaz kampları için en güzel beş rota Atlas TarihGündem LİKYA TİPİ ARI KOVANLIKLARI: SERENLER COĞRAFYASI ARTVİN: Yusufeli'ye veda Afrika'daki kaşif paşa Kaplanların direnişi 0 yorum En yaşlı deniz sürüngeni 0 yorum Çin'den beklenen COVID-19 verileri 0 yorum Arıların mührü 0 yorum Dünyanın en eski beyni 0 yorum Tutankhamun: FİRAVUNUN 100 YILI 0 yorum SİS VE BUZ GEZEGENİ 1 yorum Doğru ayakkabı doğada fark yaratır 0 yorum Yamaç Paraşütü mevsimi için hazırız 0 yorum Türkiye'nin yaban arıları 0 yorum NUTSUBİDZE PLATOSU/TİFLİS: Sovyet zaman tüneli 0 yorum Doğa enkaz altında 0 yorum GÜNDEM Paşalimanı Adası Marmara'nın son oksijen deposu Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar \"Zeytini kuşlar diker\" Türkiye'de yaz kampları için en güzel beş rota LİKYA TİPİ ARI KOVANLIKLARI: SERENLER COĞRAFYASI PANORAMA Portreler yarıştı: Dünyanın yüzleri DÜNYA BASIN FOTOĞRAFI ÖDÜLLERİ: Dünya hali Vahşi yaşam sanatı Bugüne kadar bulunan en eski mumyalar olabilirler GEZİ NIAGARA'NIN YÜZYILLIK TÜNELİ AÇILDI Gemiyle Yunanistan: EGE'DE SEYİR DEFTERİ AKDENİZ'İN ZAMAN SIĞINAĞI: Sardinya Likya Yolu'na ek güvenlik Bozcaada Caz Festivali, \"Şifa\" temasıyla müzikseverlerle buluşuyor DOĞA / COĞRAFYA Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Kaplanların direnişi Arıların mührü ARKEOLOJİ 20 bin yıllık bilmece çözüldü Bir şehir efsanesi: GAZİANTEP KALESİ TÜNELLERİ Fransız askerleri 107 yıl sonra toprağa verildi Notre Dame'in altındaki lahit En Eski Mağara Resmi KÜLTÜR Cumhuriyetin 100. yılında Atlas Tarih buluşmaları Afrika'daki kaşif paşa NUTSUBİDZE PLATOSU/TİFLİS: Sovyet zaman tüneli Geleneksel sohbet toplantıları BİLİM Hawaii volkanları: Ateşten doğan adalar Dünya'da olmayan iki yeni mineral Kaplanların direnişi Dünyanın en eski beyni GPS SİSTEMLERİ: YOLUNU UZAYA SOR!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/new-york-sehrinin-efsanevi-logosu-degisti.html", "text": "New York'un kendisi kadar ünlü logosu değiştirildi. 2020'de hayatını kaybeden efsanevi grafik tasarımcı Milton Glaser'ın New York'a armağan ettiği ve ona öykünen tüm şehirlerin taklit ettiği logosu ölümsüzlüğe erişmişti. Yeni logonun şu ana dek büyük beğeni topladığı söylenemez. 1977 yılında suç oranları ve mali sorunlarla başı belada olan New York eyaleti, imajını parlatacak bir tanıtım kampanyası hazırlığı içindeydi. Bu kampanyanın odağını, ziyaretçilerin şehirle bağını güçlendirecek yaratıcı bir söz ve görsel oluşturmalıydı. Bu çözüm hem basit olmalı, hem de yaratıcılığın sınırlarında dolaşmalıydı. Bu zor işin üstesinden grafik tasarımcı Milton Glaser geldi. İlham bir taksi yolculuğu sırasında geldi. Elindeki zarfın arkasını çevirdi Glaser ve üzerine kırmızı pastelle logonun ilk taslağını karaladı. Dünyanın en basit, ama en etkili cümlesini doğup büyüdüğü şehre yöneltmişti: \"New York'u seviyorum\" . Ama logoda, \"sevmek\" fiiline karşılık gelen \"love\" kelimesinin yerine kıpkırmızı bir kalp kondurmuştu. Yeni logoda \"New York'u seviyorum\" mesajı \"New York'u seviyoruz\" olarak değiştirildi, ayrıca Glaser'ın kullandığı font ve kalp ikonu da değiştirildi. Logonun değişimine gerekçe olarak, pandemiden ciddi ölçüde etkilenen metropolün koronavirüsün yarattığı olumsuzlukları geride bırakması gibi çok da anlamlı görünmeyen gerekçeler sunuldu. Sosyal medyada yeni logoyu acımasızca eleştirenler, Glaser'ın şehrine basit ama zarif ve incelikli dokunuşunun özleneceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/nutsubidze-platosu-tiflis-sovyet-zaman-tuneli.html", "text": "Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te Nutsubidze Platosu'ndaki Sovyet blokları zamanda donup kalmış, hem uzak hem yakın bir anı temsil ediyor. Yapıldığı dönemde mutlu, kolektif bir yaşam idealini yansıtan bloklar, günümüzde şehrin en çok ziyaret edilen köşelerinden birine dönüştü. Köprü ve asansörlerin birbirine bağladığı bloklardaki günlük yaşama konuk olduk. Üstteki fotoğraf: Çevre sakinlerinin ifadesiyle \"Gökyüzü Köprüsü'', Nutsubidze Platosu'nu aşağıdaki Nutsubidze Caddesi'ne bağlayan en kısa yol. Bina sakinleri gün içinde köprüden defalarca geçiyor. Nutsubidze Platosu'na akşam karanlığı çökmüş, tipi şeklinde yağan karın da etkisiyle tüm Tiflis sanki başka bir zamana aitmiş gibi duruyor. Bir süre etrafımdaki ışıkları birer birer yanan dev apartmanları izliyorum. Kimi dairelerin sakinleri pencere önündeki iplere çamaşır asıyor, kimi balkonunda uzaklara doğru dalmış sigarasını içiyor. Yüksek bloklar ve onları birbirine bağlayan köprüler, şehrin bu bölgesinin kapsamlı bir panoramasını sunuyor; karlar içindeki Tiflis'te farklı dönemler, farklı mimari tarzlar, farklı hikayeler birbirine karışıyor. Saburtalo ilçesinin büyük mahallelerinden Nutsubidze Platosu ise yüksek beton kütleleriyle tüm bunların içinde aslında yakın, ama çok hızlı eskimiş bir dönemin izlerini yaşatıyor. Kura Nehri'nin iki yakasında kurulmuş Tiflis, bir buçuk milyona yaklaşan nüfusuyla Gürcistan'ın en kalabalık şehri. Tıpkı İstanbul gibi çok katmanlı bir kent dokusuna sahip. Avrupa ile Asya arasında kavşak noktasında yer alıyor. İpek Yolu'na yakınlığı nedeniyle tarih boyunca çeşitli güçler arasında bir çekişme noktası olmuş Tiflis. Gürcistan Krallığı'ndan sonra Moğol, Pers ve Osmanlı imparatorluklarının hakimiyetine girmiş. Gürcistan bir süreliğine bağımsız olsa da 1921 yılında bu defa Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne katılıyor. Kentte günümüzde tüm bu kültürlerin getirdiği zengin dokuyu izlemek mümkün. Tiflis tarihi ortaçağ, neoklasik, art nouveau, Stalinist ve modernizmin karışımı olan çok katmanlı mimarisine de yansıyor. Şehir merkezinden metroyla birkaç durak uzaklaştıkça Sovyetler Birliği dönemine ait sosyal konutların sayısı artmaya başlıyor. Sovyet mimarisinin tipik brütalist üslubunda sıra sıra yükselen bu çok katlı beton bloklar 1970'lerde mutlu bir kolektif yaşam ideali üzerine inşa edilmişti. Sovyet mimarisi genellikle brüt betonun kullanıldığı sert çizgili brütalist tarzıyla bilinir. Çıplak betondan yapılan bu yapıların bazısı akıl almayacak ölçüde büyük, bazısı fütüristtir ama hepsi de tek bir mesaj göz önünde bulundurularak inşa edilmiştir: Herkes için aynı yaşam standardını sağlamak. Günümüzde şehir nüfusunun büyük kısmı buralarda yaşıyor. Gürcistan, özellikle de Tiflis, Sovyet mimarisinin yoğun şekilde izlenebileceği yerlerden biri. Sayıları her geçen gün azalsa da şehirde Sovyet modernizmi ve Sovyet brütalist mimarisine ait pek çok sıra dışı örnekle karşılaşmak mümkün. Sosyal konutların hemen hemen hepsi kullanılabilir durumdayken, eski kamu binalarının çoğu ya terk edilmiş ya da yıkılmış. Restore edilerek başka bir fonksiyon kazandırılan kimi yapılar ise radikal bir müdahale olmaksızın bu binalara yeni bir soluk getirmenin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Bunun Tiflis'teki en iyi örneklerinden biri olan Fabrika Hostel, Sovyet döneminde inşa edilmiş eski bir dikiş fabrikasıydı, bir dönem atıl durumda bekleyen yapı sonunda kültür merkezi ve konaklama tesisine dönüştürüldü. Yine Sovyet döneminden kalma bir matbaa da günümüzde dikkat çekici tasarımıyla Stamba Hotel olarak hizmet veriyor. Şimdi metrodan inip Tiflis'in arka mahallelerinde dolaşmaya devam edelim. Çok katlı konutların sayısı merkezin dışındaki bu bölgelerde artıyor. Çoğu sanki tek bir mimarın ürünü gibi gözüken, gri tonların baskın olduğu bloklardan üçü ise sadece benim değil, yakınlarından geçen herkesin bakışlarını üstüne çekiyor. Tiflis'in turistik cazibesinin artması ve sosyal medyanın da etkisiyle pek çok kişinin özellikle görmek istediği Nutsubidze Platosu 1 Numara'da bulunan konutlar bunlar. Onlara yöneliyorum. Bu mahallenin 1 numaralı bölgesinde 1974-78 arasında Gürcü mimarlar Otar Kalandarişvili ve Gizo Potskhişvili tarafından inşa edilen sosyal konutlar diğerlerinden farklı özellikler taşıyor. Bilim insanı Şalva Nutsubidze'nin adının verildiği platonun üst kısımlarından dik yamaçları geçip aşağıdaki Nutsubidze Caddesi'ne inmek ciddi bir zaman ve çaba gerektiriyor. İşte bunu kolaylaştırmak için dönemin mimarları her biri 16 katlı binaların birbirlerine denk gelen 14'üncü, 12'nci ve 10'uncu katlarına çelik köprüler inşa etmiş ve blokları bu köprülerle birbirilerine bağlamış. Çelik köprülere plato tarafından giriliyor. Bina sakinlerinin dairelerine giden merdiven veya asansörlere ulaşmak için bu köprüleri geçmesi gerekiyor. Platonun bittiği Nutsubidze Caddesi'ne giden büyük asansör için yine bu köprüler kullanılıyor. Bu eski ama muntazam işleyen asansör sistemiyse ülkenin en küçük para birimiyle (10 ila 20 tetri) çalışıyor. Aslında bu köprü ve asansörleri sadece blok sakinleri değil, yolu buraya düşen ve bir an evvel caddeye çıkmak isteyen herkes kullanıyor. 18 yaşındaki Luka Mirzaşvili, Tiflis'te özel bir üniversitede okuyor, Nutsubidze Platosu 1 Numara'da değil, yanındaki başka bir blokta yaşıyor ve her gün bu asansörleri kullanarak okuluna gidiyor. Üzerimde asansörü çalıştıracak 20 tetri olmadığını anlayan Luka, benim için de makineye 20 tetri atıyor. Bu özellikli binaları görmek için dünyanın dört bir tarafından ziyaretçilerin geldiğini anlatan Luka buraya turlar düzenlendiğini, hatta bazı Gürcü ve Rus rock ve hip hop gruplarının müzik videoları çektiğini söylüyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/odullu-kare-nasil-cekildi-tolga-ildun-anlatti.html", "text": "Atlas fotoğrafçısı Tolga İldun, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği Yılın Basın Fotoğrafları Yarışması'nda \"Çevre ve Doğa\" kategorisinde ikincilik ödülü kazandı. Tolga'ya ödüllü fotoğrafının öyküsünü sorduk. Atlas editörü Tevfik Taş'la birlikte İstanbul'un su mirasını çalışmaya karar vermemizin ardından, sahadaki ilk fotoğraflardan biri oldu bu kare. Aklımda, Sultangazi, Cebeci'deki bir yangın kulesinden çekim yapma fikri vardı. Güzelce Kemeri için en iyi açılardan biri olacağını düşünüyordum. Serin bir kasım sabahında, o yangın kulesiyle birlikte bizi muhteşem bir manzaranın beklediği, yeni dikilmiş fakat tesisatı bağlanmamış bir anten kulesi çıktı karşımıza. Fotoğrafçı şansı. Gündoğumuna az kalmıştı. Zorlu bir tırmanışla en üstteki açıya ulaşıp çekimleri tamamladık. Bu çekimde Canon 6D gövde ile 24-70 f:2.8 zoom lens en iyi seçimdi. Kule rüzgardan sallandığı için tripod kullanmak anlamsızdı. Lensin tripodsuz bir manzara çekimi için düşük ışıktaki en net değeri f:7.1 diyafram, ISO 1250 ve 1/200 perde hızında çektim."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/once-findik-vardi.html", "text": "Fındıklık koskoca bir dünyanın adıdır Karadeniz'de. Her şey onun etrafında döner. Hayatlar değişir, insanlar değişir, hayat tarzları değişir; fındıklık hep oradadır. Fındık denilince sadece Türkiye'de değil, dünyada da akla önce Giresun ve \"tombul\"u gelir. Fındıklık deyince burada bir nefes almak gerek. Çünkü fındıklık koskoca bir dünyanın adıdır Karadeniz'de. Her şey onun etrafında döner: Günlük hayat, çocukluk, sünnet, düğün; velhasıl yaşamın tüm milatları onun etrafında akar. Hayatlar değişir, insanlar değişir, hayat tarzları değişir; fındıklık hep oradadır. Sadece insanları ve hayvanları değil; rüyaları, özlemleri ve hatıraları da fındıklık besler. Özellikle de hatıraları. Birçok gurbetçi Karadenizlinin, aylar veya yıllar sonra köye ve fındıklığa adımını atması, çocukluğuna yeniden adım atmasıdır aslında. O masumiyet çağı, fındıklığın o hiçbir şeye benzemeyen kokusunun duyulmasıyla yeniden hatırlanır. Birbiri ardına sökün eder anılar. O kokuyla başlar her şey. Aslında çoğu Doğu Karadenizlinin hatırasını süsleyen bu koku binlerce yıldır burada. Binlerce yıl boyunca kavimler, kültürler, savaşlar, acılar, yok oluşlar geldi geçti, ama o koku hep buradaydı. Nereden biliyoruz bunu? Her şeyden önce \"fındık\" kelimesinin etimolojisinden. Etimoloji, fındık sözcüğünün, başta Türkçe olmak üzere birçok dile, antik dönemde deniz anlamına gelen \"pontos\"tan türetilen \"pontik\" kelimesinden geçtiğini gösteriyor bize. Örneğin Farsçaya \"fonduk\", Arapçaya da \"bunduk\" olarak geçmiş \"pontik\" kelimesi. Hint-Avrupa dillerinde fındık anlamına gelen \"hazel/hasel\" kelimesinin kökeni ise proto Hint-Avrupa dilindeki \"koselo\" kelimesine dayanır. Fındığın Latincedeki karşılığı olan \"corylus\" sözcüğü de bu kelimeden türetilmiştir. Burada önemli bir yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz. Çünkü Hint-Avrupa dillerinde fındık sözcüğünün ayrı bir köke sahip olması, bu dilleri konuşan coğrafyalarda fındığın bir kültür bitkisi olarak binlerce yıl önce var olduğunu gösteriyor bize. Nitekim Britanya'da Staffin Körfezi'nde çalışan Higlands&Islands Üniversitesi'nden bir ekip, İÖ 6 binlerde Britanya'da yaşayan bazı avcı-toplayıcı toplulukların fındık yediğini ortaya koydu. Bu nedenle Kelt mitolojisinde ve onların ruhani sınıfını oluşturan Druid inançlarında fındık önemli bir yere sahip. Örneğin Keltlerin geleneksel coğrafyası İrlanda mitolojisine göre ada üçe bölünmüştü ve her bölüm üç tanrı tarafından yönetiliyordu: Fındığın oğlu MacCuill, sabanın oğlu MacCecht ve güneşin oğlu MacGreine. Türkiye'de yürütülen arkeolojik araştırmalar da Anadolu'da yaşamış antik toplulukların fındıktan bir kültür bitkisi olarak yararlandıklarına işaret ediyor. Örneğin Kültepe'de elde edilen bulgulara göre, Asurlu tüccarlar ve bölgede yaşayan topluluklar, İÖ 2 binli yıllarda fındık tüketiyorlardı. Keza Hititlerin kutsal kenti Neri'de de üç bin yıllık fındık kabukları bulundu. Demek oluyor ki, fındığın dünyadaki bilinen öyküsü sekiz bin yıl, Anadolu ve Karadeniz'deki hikayesi ise dört bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Belki yeni araştırmalar, fındığın Anadolu'daki öyküsünü daha da eskilere götürecek. Fındık, yüksek besleyici değerinden ötürü ticareti de yapılan bir ürün olageldi. Her ne kadar buna dair bilgilerimiz oldukça cılız da olsa, Doğu Roma döneminde bu ticaretin önemli kalemlerden biri olduğunu biliyoruz. Örneğin 13'üncü yüzyılda, Doğu Karadeniz'den Konstantinopolis'e, yani İstanbul'a gemilerle fındık ihraç edildiğini gösteren kayıtlar var elimizde. Fındık ticaretinin Osmanlı döneminde de sürdüğü anlaşılıyor. Osmanlı arşivindeki nice belgeye göre fındık Karadeniz'den gemilerle İstanbul'a getirtiliyor, burada çarşılarda satılıyordu. Hatta İstanbul'dan imparatorluğun Karadeniz'in kuzeyindeki başka limanlarına da ihraç ediliyordu. Burada fındığın II. Mehmet döneminden itibaren Osmanlı sarayında da rağbet gördüğünü hatırlamalıyız. Öyleyse soru şudur: Antik dönemden itibaren önemi ve gücü sürekli artan İstanbul'a fındık Karadeniz'in neresinden getiriliyordu? Özellikle de Osmanlı döneminde? Osmanlı arşivleri sorunun yanıtının Giresun olduğunu söylüyor bize. Ayrıntılarına burada girmeye gerek yok elbette; 1681 tarihli ihtisap defterinde, fındığın devlete ait gemilerle Giresun'dan İstanbul'a getirildiğine dair bir kayıt var örneğin. Tarihe biraz meraklı okur, Giresun kazasının eskiden Trabzon vilayetine bağlı olduğundan hareketle, belgelerde Trabzon yerine Giresun ismi geçmesinin, fındık konusunda Giresun'un payitahtta ne kadar şöhret sahibi olduğunu hemen kavrayacaktır. Gerçekten de fındık denilince sadece Türkiye'de değil, dünyada da akla gelen ilk yer Giresun oldu bugüne dek. Bunun çok basit bir nedeni var: Dünyanın en lezzetli fındığının adı Giresun'la birlikte anılıyor: Giresun Tombulu bu fındığın adı. Fazlası da var; bugün tüm dünyada en yüksek kalite fındık da Giresun patentini taşıyor. Uluslararası fındık piyasasında en kaliteli fındık \"Giresun Kalite\" olarak adlandırılıyor. Onu \"Levant Kalite\" izliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/pandemi-hastanesi.html", "text": "Plastik \"zırh\"ların, buhar içinde kalan koruyucu gözlüklerin içinde, soluksuz pandemi maratonuna yakından baktık. Sabah saat 07.45... İstanbul'da, pandemi hastanesine çevrilen özel bir hastanenin girişindeyim. Atmosfer bu defa çok farklı. Ortama, tüm dünyayı saran Covid-19 salgınının yarattığı sessizlik hakim. Yüzümde cerrahi tipte bir maskeyle içeri giriyorum. Güvenliği geçer geçmez, bir sağlık personeli temassız ateşölçer ile ateşimi kontrol ediyor. Bir refakatçi eşliğinde, yoğun bakım katına çıkıyorum. Bu katın girişinde plastik tulum giyip, koruyucu gözlük, bone ve maskemin üstüne ikinci bir cerrahi maske takıyorum. Son olarak, ayakkabılarıma da bir kılıf geçiriyor ve Covid-19 hastalarının tutulduğu ana yoğun bakıma giriyorum. Sanki bir bilimkurgu filmi setine düşmüş gibiyim. Herkes tam korumalı kıyafetleri içinde. Gece vardiyasını bitiren yorgun doktor ve hemşireler, tek tek hastaları dolaşıp durumlarını meslektaşlarıyla paylaşarak görevi devrediyorlar. Ancak mesaisi bitenlerden çoğu buradan evlerine değil, kaldıkları misafirhane veya otele gidecekler. \"En büyük endişemiz virüsü eve götürmek; dedemize, annemize, çocuğumuza bulaştırmak\" diyor Hemşirelik Hizmetleri Müdürü Meltem Altay. Personelin otel, misafirhane ve hastane arasında mekik dokuduğunu söyleyen Acıbadem Bakırköy Başhekimi Mustafa Engin Çakmakçı, \"Buradan çıktıklarında gördükleri, boş bir oda... İzolasyon...\" diyor. Personel psikolojisini sağlam tutmak için sağlık ekibine psikolojik destek veriliyor. Yoğun bakımda koronavirüs hastalarının bağlı olduğu solunum cihazlarının sesleri, çalışanların seslerine karışıyor. Hastalar, boydan boya şeffaf plastik örtülerle çevrili alanların içinde yatıyor. Bu alanlardaki hastalara müdahale edileceği, ya da örneğin oksijen cihazı hortumları değiştirileceği vakit, personel maksimum güvenlik tedbiri alarak, mevcut maskelerine ek olarak siperlik maskelerini ve gözlüklerini de takıyor. Sağlık personeli salgının dünyada yarattığı ilk şok etkisini atlatmış, hatta duruma adapte olmuş. Yorgunluk ve strese rağmen aralarındaki enerjik diyaloglar dikkatimi çekiyor. Bu durumda, yoğun bakımda nispeten iyi bir hafta geçirilmesinin de etkisi olabilir; yatakların neredeyse yarısı boşalmış. Buradaki tedavileri biten hastalar, ara yoğun bakıma alınıyor, benzer tedbirlerle, ama biraz daha hafifletilmiş bir tedavi görüyorlar. Hastaların geneli 50 yaş üzerinde. Pandemi servisinde hastalara ayrı odalarda bakılıyor. Yeni gelen vakalar ve ara yoğun bakımdan çıkanlar burada gözlem altında tutuluyor. Yoğun bakımda görülen entübasyon durumu burada yok; onun yerine hastalar maskeli solunum cihazına bağlı. Odalara giren ve çıkan herkes, her defasında giysilerini değiştiriyor. Buraya da ziyaretçi girişi söz konusu değil. Başta da dediğim gibi; hastaneye gelmek isteyen hastalar, endişelenip gelmiyorlar. Öyle ki, koronavirüs haricinde ciddi sağlık sorunu olanlar bile hastaneye gitmeyi öteliyor. Bu da, acil servislere başvuranların sayısını artırıyor, hatta ölümlere bile yol açabiliyor. Özellikle de kardiyoloji gibi hayati bir alanda... Acıbadem Bakırköy Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, \"Hayatımızda virüs olsa da acil ameliyatlar devam etmek zorunda. Koronavirüs ortamında daha farklı bir zırha bürünerek ameliyatlara devam ediyoruz\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/pandeminin-sonundaki-isik-gorundu-mu.html", "text": "Pandeminin ilk günlerinden itibaren, internet ve sosyal medya üzerinden, dünya halkları birbiriyle yoğun şekilde bilgi paylaşmaya başladı. Sadece doktorlar ve bilim insanları değil, evinde endişeli şekilde ne yapması gerektiğini araştıran sıradan insanlar bile çok kolay şekilde, maske takmanın, dezenfektan kullanmanın virüsün bulaş riskini çok düşürdüğünü öğrendi ve uygulamaya başladı. Dünya pandmiye hazırlıksız yakalanmıştı ve en son 100 sene önce yaşanan pandemiden sonra n95 maske gibi tıbbi önlem araçlarına global çapta büyük talepler duyacağımızı düşünmüyorduk. Dolayısıyla ilk günlerde yaşanan \"maske paniği\" yerini kısa sürede bir üretim kampanyasına bıraktı. Şimdi dünya maske ve dezenfaktan üretmeye de alışmışken ve bunlar çok kolay ve ucuz şekilde elde edilebilen ürünlere dönüşmüşken, mevsimel grip salgınlarına karşı bile kitlelerin daha bilinçli ve maskeli önlemler alacağını tahmin etmek zor değil. Zira grip virüsü de, dikkat edilmezse insanı zatürreye kadar götürebilen ölümcül bir soruna dönüşebiliyor. Pandemi sayesinde edindiğimiz önemli dersler de oldu. Kısa sürede, dünyanın pek çok ülkesi, sanayi kuruluşlarını hızlı şekilde maske üretebilecek konumda güncellemeyi başardı. Bugün bakınca, çok olağan ve sıradan bir endüstriyel planlama operasyonu gibi görünen bu başarı aslında insanoğlunun son yüzyılda kazandığı bilincin ve disiplinin de örneği olarak okunabilir. Zira, hayatta kalma refleksimiz devreye girince, çok kısa sürede global çapta bir üretim hamlesiyle, her gün milyarlarca insana yeni maskeler temin edebilecek dev bir üretim kapasitesini oluşturmayı başardı. Bu hiç de hafife alınabilecek bir başarı değil. Pandemi elbette çok üzücü ve korkutucu bir kavram. Ancak insanoğluna önemli bir ders verdiğini de gördük. Dünyada hiç kimse, komşusundan veya dünyanın diğer ucundaki bir devletin sorunlarından ayrı bir yaşam süremez. Bir yerde yaşanan sorunlar, tüm dünyayı kısa sürede etkisi altına alabilir, tüm insanlığı olumsuz şekilde etkileyebilir. Bu nedenle artık insanoğlunun tüm gezegeni bir bütün olarak düşünüp dünyanın sorunlarına global olarak yaklaşacağı bir bakış açısı kazanmamız gerekiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/parker-gunes-aracinin-ulastigi-sonuclar-neler-gunes-sisteminde-neler-oluyor.html", "text": "Güneş'e çok yakın geçişler yapıp neredeyse dokunacak kadar yaklaşan Parker Güneş Aracı, yıllardır merak edilen sorulara yanıtlar getiriyor. Parker Güneş Aracı'nın bir yıldır gönderdiği verilerle ulaşılan ilk sonuçlar, Nature'da yayınlanan dört makale ile duyuruldu. Araç hakkındaki detaylara geçen yıl Atlas'ın Ağustos sayısında değinmiştik. NASA Goddard Uzay Merkezi'nin yayınladığı basın bildirisinden, bu imkansız görünen Güneş yolculuğunun ilk sonuçlarından bahsedeceğim. Güneş'in de Dünya gibi katmanları olan bir atmosferi vardır. Işıkküre adı verilen Güneş yüzeyi 5 bin 505 derece gibi gayet soğuk denecek bir sıcaklığa sahiptir. Ancak yüzeyden 2 bin 100 kilometre yukarıdan itibaren birkaç yüz kilometre içerisinde bir geçiş bölgesiyle beraber korona adlı katmanda sıcaklık hızla 1-2 milyon dereceye kadar yükselir. Aracın gönderilme amacı, bu ani sıcaklık yükselmesine nelerin sebep olduğu ve Güneş'ten çıkan fırtınaları ilk çıkış anında yakalayıp Güneş'in atmosferi, yapısı ve bu fırtınaların Dünya ile diğer gezegenleri nasıl etkilediği sorularına yanıt getirmekti. Çünkü Güneş fırtınalarını önceden tespit etmek, uzaydaki uyduların yüksek enerjili parçacıklardan en az seviyede etkilenmesi için tedbir alınmasına yardımcı oluyor. yörüngesini gittikçe küçültecek, sonuncusu 14 Haziran 2025'de olmak üzere 24 kez yakın geçiş yapacak. En yakın geçişinde de Güneş'in yüzeyine yaklaşık 6 milyon kilometre kadar yaklaşacak. Parker'ın elde ettiği sonuçları okurken, onun yüksek sıcaklıktaki fırın içinde gözlem yapmaya çalışan bir araç olduğunu unutmamamak gerek. Güneş fırtınalarıyla Güneş'ten ayrılan iyonize maddeler gaz halinde bütün Güneş Sistemi boyunca neredeyse 16 milyar kilometre uzaklara yayılır. Bu uzaklık Voyager'ların Güneş Sistemi dışına olan yolculuğu sonrasında kaydedilmişti. Parker Güneş Aracı, Güneş atmosferine girdiğinde bu rüzgarların bildiklerimizden çok farklı, daha aktif ve karmaşık bir sisteme sahip olduğunu saptadı. İlk geçişlerinde Güneş yüzeyine yaklaşık 24 milyon kilometre yakından geçtiğinde Güneş rüzgarlarının Dünya çevresinde görüldüğünden daha impulsif ve düzensiz olduğu bulundu. Güneş rüzgarları da aynı Güneş'in yapısı gibi negatif yüklü elektronların pozitif yüklü iyonlardan ayrıldığı bir parçacık çorbası gibi plazma halindedir ve elektrik ve manyetik alanlar da bu parçacıklar tarafından taşınır. Plazmadaki değişimler de bu elektrik ve manyetik alan üzerinde izler bırakır. Parker Güneş Aracı'nın FIELDS isimli bilim enstrümanı, araç koronada hareket ederken bu Güneş rüzgarlarının zaman içerisindeki hareketini gözlemleyebildi. İlginç olan sonuçlardan birisi, önceden rüzgarların Güneş'ten çıkıp doğrudan yayıldığı düşünülürken (çünkü biz 150 milyon kilometre ötede sadece doğrusal bir rüzgar görüyoruz), aslında Güneş'ten çıktıktan sonra sanki Indiana Jones kamçısı gibi ileri-geri hareket yaptığı bulundu. Switchback diye adlandırdıkları bu hareketin Güneş'in kendi ekseni etrafında dönerken, dışarı yayılan rüzgarların da dönerek yayılmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Daha yakın geçişlerde büyük ihtimalle daha karmaşık hareketlere sahip rüzgarların görülmesi bekleniyor. bunların çok fazla olduğunu tahmin etsek de uzay yolculuklarında ciddi bir kazaya yol açacak derecede büyük bir meteoroide henüz rastlamadık. Bu toz parçalarının Güneş'e yakın taraflarda olanlarının yüksek sıcaklıkta kavrulmalarından dolayı çözünüp gaz haline geleceği uzun yıllardır tahmin ediliyordu, ancak hiç gözlenmemişti. Parker Güneş Aracı'ndaki WISPR isimli kameradan gelen veriler, Güneş'e 11 milyon kilometre yaklaştıkça toz tabakasının incelmeye başladığını saptadı. Şimdilik kameranın limiti 6.5 milyon kilometre olduğundan tamamen tozdan arınmış bölge gözlenemedi. Ama 3-5 milyon kilometreden itibaren tozsuz bölge bulunabileceği tahmin ediliyor. Bu arada kamera doğrudan Güneş'e çevrili; ancak tam yüzeyine bakmadan, hemen kenarından itibaren atmosferini inceliyor. Parker Güneş Aracı, günlük hayatımızı etkileyen pratik soruların da cevaplarını buluyor. Güneş'ten çıkan küçük parçacıklar, elektron ve iyonlar bir anda ivmelenerek yarım saate kalmadan Dünya'ya ulaşır. Burada küçük bir not: Güneş'ten gelen ışık bize 8,3 dakikada ulaşır, yani bu parçacıklar neredeyse ışık hızına yakın bir hızda hareket ederek bize gelir. Dolayısıyla çok yüksek enerji atımları gibi güneş fırtınalarından korunmamız için sadece yarım saatimiz var. O nedenle aynen Dünya'da hava durumunu önceden tespit ettiğimiz gibi, Güneş'te de bu fırtınaları daha oluşmadan tespit edersek, bu fırtınalara karşı daha hazırlıklı oluruz. Özellikle uzaydaki uyduların korunması ve Ay'a, hatta Mars'a gidecek astronotları bu fırtınaların etkilerinden korumak onların hayatta kalabilmeleri için çok önemli. Parker Güneş Aracı'nın ISIS enstrümanı yakın geçiş yaparken birkaç yüksek enerjili patlama tespit etti. Ancak bu kısa dönemli patlamaların izleri daha Dünya'dan fark edilemeden görünmez olmuşlardı. Dolayısıyla bu tür patlamaların da beklenenden çok daha fazla gerçekleşebileceği tahmin ediliyor. Belki de bu küçük patlamaların ardından büyük fırtınalar oluşuyordur, bunu tam anladığımızda da önceden önlemin önünü açmış olacağız. Sadece üç yakın geçişten elde edilen bilgiler bu kadar çok keşif sağladı. Önümüzde verileri analiz edilecek 21 tane daha yakın geçiş var. Araç, her seferinde Güneş'e daha da yakın geçeceği için bugüne kadar çözülememiş çok fazla soruya cevap bulacağına eminiz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/pasalimani-adasi-marmaranin-son-oksijen-deposu.html", "text": "Akdeniz'e özgü Posidonia oceanica çayırlarının kuzey sularımızda erişebildiği son nokta, Marmara Denizi. Bugüne kadar Marmara'da sadece Paşalimanı Adası civarında yaşadıkları düşünülen Posidonia çayırları, Kapıdağ Yarımadası Narlı Köyü çevresinde de görüldü. Bu, çok iyi bir haber. Bir iyi haber de TÜDAV ve İş Bankası'ndan geldi. Ancak Türkiye nüfusunun yüzde 20'sinin yaşadığı İstanbul ile sayısız sanayi ve turizm tesisiyle çevrili olan bu küçük iç deniz, kronik kirlenme etkilerini yaşıyor. Üç koldan yoğun biçimde kirletiliyor Marmara: Evsel kirlilik, endüstriyel kirlilik ve gemi kökenli kirlilik. Denizin alan olarak küçük olması da kirliliğin etkilerini derinleştiriyor. Marmara'nın akciğeri olan son Posidonia oceanica deniz çayırlarının haritalanmasını hedefleyen ve iki yıl sürmesi planlanan proje kapsamında, öncelikle bu alanların sınırları belirlenecek, beraberinde temizlik ve koruma çalışmaları yapılacak. Projeye, Balıkesir'in Erdek ilçesine bağlı Paşalimanı Adası'nda başlandı. Çayırlara yapılacak dalışlarda balıkçıların deniz dibindeki kayalıklara takıldığı için denize bıraktığı hayalet ağlar temizlenecek, ayrıca deniz salyangozu gibi istilacı ve yabancı türler toplanacak, temizlenen bölge ekosistemin yerli sahiplerine bırakılacak. Korumanın bir adımı da farkındalık. Çünkü konu kirlilikle bitmiyor; yoğun kıyı kullanımı sonucu tahribat, zemin tarayıcı yöntemlerle avcılık, gemilerin ve teknelerin attıkları çıpalar, yetiştiricilik faaliyetleri, turizm ve günlük turistik hareketlilik tüm deniz canlıları gibi deniz çayırlarını da tehdit ediyor. Bu kapsamda, deniz çayırlarının bulunduğu alanların tanınması ve fark edilmesi için şamandıralama ve mapa için fizibilite çalışmaları yapılacak. Ayrıca ilk ve orta öğretim seviyesinde 30 okulda farkındalık eğitimleri verilecek. TÜDAV ve İş Bankası işbirliğiyle başlatılan \"Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları\" projesi çerçevesinde Posidonia oceanica deniz çayırları haritalandırılacak. Ayrıca hayalet ağların temizlenmesi, istilacı ve yabancı türlerin toplanması gibi çalışmalar gerçekleştirilecek. \"Marmara'nın son oksijen deposu\" başlıklı bu bölüm, İş Bankası'nın katkılarıyla hazırlanmıştır. İş Bankası, daha önce TÜDAV'ın Marmara Denizi 2022 Sempozyumu'na ev sahipliği yaptı, \"Bir Umut Marmara\" ve \"Sudaki İzler Masmavi\" belgesellerinin hazırlanmasına destek verdi, atıklara karşı Denizleri Koruyalım Kredisi'ni hazırladı ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü işbirliğiyle Türkiye'de ilk kez kullanılan insansız su altı planörü glider cihazı Deniz Kaşifi'nin kullanıma girmesini sağladı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/patara-yili-nasil-gecti.html", "text": "Bu yıl 12 Şubat'ta Patara Yılı ilan edildi. Bir ay sonra ise pandemi kısıtlamaları başladı. Ancak yıl biterken Patara kazı ekibi hüsran değil, aksine antik kentte yeni başladıkları ve bitirdikleri restorasyonların sevincini yaşıyor. - Pandemiye rağmen ziyaretçi sayısı yüksekti. (Yıl sonuna kadar 300 bini aşması bekleniyor). - Restorasyon anlamında büyük bir dinamizm geldi. Deniz feneri projesine başlandı, kent kapısı restore edildi, sütunlu cadde tamamlandı. - Karşılama merkezi yapıldı. Otopark büyütüldü. Çevre düzeni, yürüme yolları, kamera sistemleri yenilendi. - Tiyatro kazı, düzenleme ve statik güçlendirme yapılarak kültür-sanat aktivitelerine hazır hale getirildi - Tüm ören yerinde aydınlatma projesi uygulandı. - Osmanlı'nın ilk telsiz telgraf istasyonunun proje çalışmaları yürütüldü, restorasyon da yakında. Arkeoloji kazıları müthiş bir emek, hassasiyet ve zaman gerektiren, maliyeti yüksek çalışmalar. Patara kazıları da 2016 yılından bu yana Türkiye İş Bankası ve iştirakleri TSKB ve Şişecam tarafından destekleniyor. Patara antik şehri kazı arşivinden en son fotoğraflar ve antik kente dönük en yeni projelerle Atlas'ın Aralık sayısında!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/prof-dr-sevket-pamuk-yeni-cumhuriyetin-iktisat-politikasini-anlatti.html", "text": "\"Yeni Cumhuriyet'in ekonomisi Türkiye'nin tarihi, toplumsal ve iktisadi koşullarının yanı sıra değişen dünya koşulları ve dünya koşullarının sağladığı imkanlar iyi tahlil edilerek oluşturuldu.\" Prof. Dr. Şevket Pamuk, Atatürk ve Yeni Cumhuriyet'in iktisat politikasını Atlas Tarih Mayıs 2020, \"Gazi Mustafa Kemal\" özel sayısında değerlendirdi. Cumhuriyet Türkiye'si Osmanlı İmparatorluğu'ndan nasıl bir ekonomik durum devraldı? Yeni Türkiye'nin ilk mali politikaları ne oldu? İzmir İktisat Kongresi'nin önemi neydi? Atatürk döneminde ekonomik anlamda hangi değişiklikler yaşındı. Bu soruları Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Pamuk'a sorduk. 19'uncu yüzyıl bir serbest ticaret ve küreselleşme çağıydı. Sanayi Devrimi Batı Avrupa ülkelerini güçlendirmiş, dünya ekonomisinde öncü konuma getirmişti. Ucuza ürettikleri pamuklu tekstil ve diğer mamul mallarını satacak yeni pazarlar arıyorlardı. Osmanlılar için ise 19'uncu yüzyıl imparatorluğu bir arada tutabilmek için bir reform çağıydı. 19'uncu yüzyıldaki reformlar bir çok alanda Cumhuriyetin çağdaşlaşma hamlesinin temelini oluşturur. Mustafa Kemal'in de bu reform sürecinde kurulan yeni okullarda yetiştiğini unutmayalım. 19'uncu yüzyılın başlarında Osmanlı devleti, İngiltere'nin ve diğer Avrupa devletlerinin siyasi desteğini alabilmek için onlarla serbest ticaret anlaşmaları imzaladı. Bir kez imzaladıktan sonra, Osmanlı Devleti'nin bu anlaşmaları iptal edebilme gücü yoktu. Ayrıca daha önceki yüzyıllarda verilmiş kapitülasyonlar Osmanlı Devleti sınırları içindeki Avrupalılara önemli ayrıcalıklar sağlıyordu. Böylece 19'uncu yüzyıl boyunca açık ekonomi koşullarında ve ithalatın baskısı altında, zanaatlar gerilerken, tarımda uzmanlaşma güçlendi. Osmanlı limanları Batı Avrupa limanlarına bağlandı, ekonominin iç bağlantıları zayıfladı. Dünya pazarlarına yönelen tarım ekonomisi gelişiyordu, ama tarıma dayalı modelin potansiyeli sınırlıydı. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde, iktisadi kalkınmanın yolunun sanayileşmeden geçtiğini görülüyordu, ama serbest ticaret anlaşmaları buna izin vermiyordu. Sadece dokuma gibi mamul mallarda ve makine ve teçhizatta değil, pek çok gıda malında da yerli tüketimin önemli bir bölümü ithal edilmekteydi. Cumhuriyeti kuran kadrolar için Osmanlı ekonomik mirasının önemli ve olumsuz bir diğer boyutu da dış borçlar ve enflasyondu. 19'uncu yüzyılda Osmanlı devletinin harcamaları vergi gelirlerinin üzerinde seyrediyor, bütçe açıkları dış borç alınarak kapatılıyordu. Biriken büyük borç yükü borç verenlerin denetiminde Düyun-u Umumiye İdaresi'nin kurulmasına yol açtığı gibi, hemen her yıl yeni dış borç bulma baskısı, özellikle dış politikada büyük bağımlılıklar yaratmıştı. Ayrıca Osmanlı devletinin yeterince vergi toplayamaması nedeniyle, Birinci Dünya Savaşı sırasında basılan büyük miktarda kağıt para büyük bir enflasyon dalgası yaratmıştı. İttihat ve Terakki kadrolarının ekonomi anlayışı geleneksel Osmanlı yaklaşımından bir hayli farklıydı. İttihat ve Terakki kadroları ulusal bir ekonomi kurmayı ve sanayileşmeye ağırlık vermeyi hedefliyorlardı. Ancak Osmanlı devletinin imzalamış olduğu anlaşmalar, özellikle de ticaret anlaşmaları, Birinci Dünya Savaşı başlayana kadar farklı iktisat politikalarının uygulanmasına izin vermedi. Dünya Savaşı başladıktan sonra daha farklı politikalar izlendi ama savaşın ağır mali yükü ve yarattığı tahribat nedeniyle olumlu sonuç alınması mümkün değildi. Türkiye'nin nüfusu 16,5 milyona ulaşmıştı. 1927 yılında yapılan ilk sayımda nüfusun yüzde 20 kadar gerileyerek 13,5 milyona düştüğü anlaşıldı. Kişi başına gelir de yüzde 40 kadar gerilemişti. Savaşlar ve nüfus kayıpları sonrasında özel sektör daha da zayıfladı. Hem tarımda hem de kent ekonomisinde ağırlık zaten küçük ölçekli işletmelerdeydi. ekonomide bağımsızlığını kazanmaya başladı. Lozan'da uzun pazarlıklar sonucunda Osmanlı Devleti'nin dış borçları yeniden düzenlendi. Borçlar Türkiye ve Osmanlı Devleti'ni izleyen diğer devletler arasında paylaşıldı ve yeniden yapılandırıldı. Osmanlı Devleti sınırları içindeki yabancılara ayrıcalıklar sağlayan kapitülasyonlar kaldırıldı. Yine Lozan'da Türkiye, 1929 yılından itibaren kendi gümrük tarifelerini kendisi belirleme hakkına kavuştu. Bunlar yeni devletin ekonomisinin sağlıklı temeller üzerinde inşa edilebilmesi için, dış dünya ile ilişkilerini yeniden düzenleyen, çok önemli adımlardı. 1923 yılının başlarında toplanan İzmir İktisat Kongresi, özel sektöre dayalı bir ekonomi kurulacağının işaretlerini vermişti. 1924 yılında kurulan İş Bankası yeni yeni oluşmaya başlayan özel sektörü desteklemeyi hedefliyordu. Nüfusun yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan tarımsal üreticiler 1912 de başlayan ve yaklaşık 10 yıl süren savaşlar döneminden çok ağır nüfus kayıplarıyla ve bitkin halde çıkmışlardı. Bu nedenle Cumhuriyet yönetiminin ilk girişimlerinden biri tarımsal üreticiler için büyük yük oluşturan ve devletin zaten toplamakta zorlandığı aşar vergisinden vazgeçerek kırsal nüfusun ve tarım ekonomisinin toparlanmasını sağlamaya çalışmak oldu. İkinci Dünya Savaşına kadar geçen sürede, olumlu hava koşullarının da desteğiyle, tarımsal üretim, özellikle de buğday üretimi nüfustan daha hızlı arttı, 1930'lu yılların sonunda Türkiye buğday ihraç eden bir ülke konumuna geldi. Bence yeni devletin iktisat politikalarının değişmesinin birinci nedeni değişen dünya koşullarıdır. 1923 yılında, İzmir İktisat Kongresinde özel sektöre dayalı bir ekonomi kurulacağı belirtilmişti. Ancak değişen dünya koşullarıyla birlikte iktisat politikalarında da değişiklikler yapıldı. 1929 yılında başlayan Dünya Ekonomik Buhranı dünya piyasalarında tarımsal mallara ve hammaddelere olan talebi azalttı. Bu malların fiyatları hızla düşerken ekonomide durgunluk yayıldı. Bunalımın sürmesinin de etkisiyle, korumacılığa ek olarak sanayileşmede devletin öncülük yapmasına karar verildi. Bir yandan gümrük tarifeleri yükseltilirken bir yandan da sanayi, bankacılık ve ulaştırmada devletin büyük ölçekli işletmeler kurması ilkesi benimsendi. Böylece İş Bankası'nın yanına yeni stratejinin sembolleri Sümerbank ve Etibank eklendi. Korumacılık ve devletçilik sayesinde Dünya Bunalımı koşullarına karşın, sanayi ve tarım toparlanmaya, ekonomi güçlenmeye başladı. Yeni Cumhuriyet, Osmanlı döneminden farklı olarak ülke-içi iktisadi bağların güçlenmesine büyük önem verdi. Ülkenin farklı köşelerini birbirine bağlamayı hedefleyen demiryolları iç tasarruflarla inşa edildi. Demiryolları sayesinde Sivas'ın, Erzurum'un buğdayını İzmir'e ulaştırmak; Malatya'da, Kayseri'de üretilen pamuklu bezi Eskişehir'de satmak mümkün oldu. 1930'lu yılların sonlarına gelindiğinde Dünya Bunalımına karşın tarımda büyük bir toparlanma gerçekleşmişti. Ancak yeni devletin gücü iktisadi ve toplumsal kalkınmayı daha güçlü şekilde kırlara taşımaya yetmiyordu. Buna karşılık kentlerde sanayileşme hız kazandı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde \"Üç Beyazlar\" adı verilen buğday, şeker ve pamuklu dokumada iç tüketimin büyük bölümü ithalat ile karşılanırken 1930'lu yılların sonunda Türkiye \"Üç Beyazlar\"da büyük ölçüde kendi kendine yeterli hale geldi. Dünya Bunalımı koşullarında dışarıdan borç almak, ekonomiyi hareketlendirmek için para basmak başka ülkele devletlerinin sık sık başvurduğu yöntemlerdi. Ancak Osmanlı'nın borç ve enflasyon deneyimlerini çok yakından yaşamış olan Atatürk ve arkadaşları, yeni dönemde dış borç almaktan kaçındılar. Bütçeyi denk tutmaya büyük önem verdiler. Yeni Cumhuriyet 1930'ların sonlarına kadar yeni para basmadı. \"Denk bütçe, sağlam para\", bu dönemde iktisat politikalarına yol gösteren slogan oldu. Dünya ekonomisinin kuralları her dönemde farklı gelişiyor. Bu kurallar gelişen ülke ekonomilerine her zaman aynı fırsatları sunmuyor. 19'uncu yüzyılda Osmanlı Devleti ve diğer gelişen ekonomiler gümrük tarifelerini düşük tutmak ve pazarlarını Avrupa ülkelerinin mamul mallarına açmak zorunda kaldılar. Birinci Dünya Savaşı'ndan Batı Avrupa devletlerinin güçlerini kaybederek çıkmaları ve iki dünya savaşı arasında oluşan yeni koşullar, bağımsızlığını koruyabilen ülkelere yeni olanaklar sağladı. Atatürk önderliğindeki yeni devlet dünyada oluşan bu dengeleri ve fırsatları iyi değerlendirmiştir. 19'uncu yüzyıldaki bugün \"Küreselleşme Çağı\" olarak anılan dönem, Birinci Dünya Savaşı ile sona erdi. Savaş sonrasında Osmanlı Devleti topraklarının bir bölümü sömürge imparatorlukları arasında paylaşıldı. İstiklal Savaşı'nın kazanılması sayesinde yeni Türkiye Devleti bağımsızlığını koruyabildi. Atatürk'ün önderliğindeki kadroların önemli başarılarından biri de, son derece güç dış ve iç koşullar altında, yeni bir ekonomi inşa etmek olmuştur. Yeni Cumhuriyet'in ekonomisi Türkiye'nin tarihi, toplumsal ve iktisadi koşullarının yanı sıra değişen dünya koşulları ve dünya koşullarının sağladığı imkanlar iyi tahlil edilerek oluşturuldu."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/saglik-icin-yuruyelim.html", "text": "Modern dünya bizi sürekli otomobilimize atlayıp veya asansöre binip en küçük mesafelerde bile mekanik motor gücünü kullanarak hareket etmekten imtina etmeye teşvik etse de, size ilginç bir haberimiz var, yürümekten kaçındığımız sürece daha hızlı yaşlanıp hayat kalitemizi hızla düşürüyoruz. Yürümek sağlığın e önemli dostu. Dünyanın bir numaralı belası haline gelen obeziteye ve beraberinde yaşadığımız kalp dama problemlerine karşı günlük yürüyüşler büyük önem taşıyor. Ayrıca, 40 ve 50 yaşlarla beraber, bacaklarımızdaki kas kütlesi giderek eriyor ve 10-20 sene içinde bastonsuz, desteksiz ayakta duramayacak, bakıma muhtaç insanlara dönüşüyoruz. Çok ironik bir şekilde, modern dünya bizi bu sona hızla ulaşmamız için teşvik ediyor. İki sokak öteye gitmek için bile otomobil kullanıyoruz, apartmanlarda merdiven görünce kaçacak delik arıyor, bacaklarımız yorulmasın diye asansör sırası beklemek için onlarca dakika sıra bekleyebiliyoruz. Günlük rutin haline dönüşen bu hatalarımız da vücudumuzdan kas eksilmesini hızlandırıyor. Bacak baldır bölgemizde yer alan kas kütlesi, insanın en büyük kas kütlesini oluşturuyor. Bu kasları hareket ettirmek için harcadığımız enerji, vücudun diğer kaslarını hareket ettirmek için gereken enerjiden kat kat fazla. Dolayısıyla, bir adım atmak için harcadığımız enerji, vücudumuzun diğer kaslarını çalıştırmak için harcadığımız enerjiden çok daha fazla. Bu da kilo vermek, yağ yakmak, fit kalmak için hareket ederken bize önemli bir avantaj kazandırıyor. Vücudumuzda yağ birikimini engelledikçe de daha sağlıklı bir hayat sürmek mümkün oluyor. Diyabet ve obezite gibi sağlık risklerine karşı büyük önem taşıyan yürüyüşler, psikolojimizi güçlü tutmak için de çok değerli aktiviteler. Yürüyüş sırasında rahatlayan insan zihni, yeniden sağlıklı düşünebilmek için mola verme imkanı kazanıyor. Eğer önemli kararların eşiğindeyseniz, hayatınızda ciddi değişiklikler yapmaya hazırlanıyorsanız, önemli yatırım kararları alacaksınız, uzun vadeli planlar yapıyorsanız, öncelikle uzun yürüyüşlerle zihninizi boşaltmanın ve plan yapmaya bu şekilde başlamanın olumlu etkileri olabileceğini de unutmamalısınız. Yanınıza alabileceğiniz küçük bir sırt çantası ile evinizin çevresinde kısa ve sakin yürüyüşlere çıkarak bu alışkanlığı edinmeye başlayabilirsiniz. Ayak sağlığı da vücudun önemli bir parçası. Ağrıyan, acı çeken, biçimsiz ayakkabılar nedeniyle sağlığını kaybeden ayaklar hayatı kısa sürede kabusa dönüştürebiliyor. Herkesin hayatında belki bir dönem, \"ayağına vuran ayakkabılar\" nedeniyle zor bir dönem geçirdiği olmuştur. İnsanın yürüme kabiliyetini geçici de olsa önemli ölçüde kısıtlayan bu sıkıntılı durum, aynı zamanda yürümenin ne kadar büyük bir özgürlük olduğunu anlamamıza da faydası olduğunu hatırlamak lazım. Yürüyüş denildiğinde elbette ayakkabı konusu da çok önemli. Yanlış ayakkabılarla uzun yürüyüşler çıkmak ayak sağlığınız için pek hayırlı olmaz. Her spor dalı için farklı bir spor ayakkabısı bulunduğu gibi, yürümek için de özel tasarlanmış yürüyüş ayakkabısı modelleri arasından seçim yapmalısınız. Kış aylarına girmek üzereyken erkek ayakkabı modelleri ve kadın bot modelleri içinde inceleme yapmanızı tavsiye ederiz. Erkek ayakkabı modelleri, erkeğin ağırlığına, duruşuna, ayağını basış açısına göre farklı şekilde dizayn edilmişken, kadınların ayaklarındaki dinamik farklı olduğu için kadınlar için farklı tasarımlar kullanılır. Ayrıca her spor dalı için de farklı farklı ayakkabı tasarımları vardır. Dolayısıyla, yürümek için üretilmiş ayakkabılardan seçim yapmak çok önemlidir. Bunun önemini şöyle bir örnekle anlatmak belki daha kolay olabilir. Futbol oynamak için üretilen ayakkabıların, yan daha yaygın bilinen ismiyle \"kramponların\" tabanlarında toprağı daha iyi kavraması için çivileri varken, topa daha sert ve isabetli vurabilmek için de ayakkabının ucu özel olarak sertleştirilmiştir. Aynı şekilde, dağcılıkla uğraşan sporcular için, kaya tırmanışlarında ayağı oyuğa sokan bir sporcuya alttan destek olması için kalın metal plakalar kullanılabilir. Böylece ayakkabının aşağı doğru kıvrılarak kaymasının önüne geçilmiş olur. İşte yürüyüş ayakkabıları da, yürüyüşü daha sağlıklı kılacak teknolojilerle donanmıştır. Günlük spor ayakkabısı modellerinde de kullanılan bu teknolojiler, ayağın yere bastığında yerden alacağı tepkiyi emerek bacak ve ayak kemikleriyle eklemlerine daha az karşı kuvvet uygulanmasını sağlar. Yani ayak kemiklerini korur. Bunun önemini genç yaşta fark edemeyebilirsiniz ama ileri yaştaki bireylerin, dizlerine takılı koruma bantlarıyla sekerek yürüdüğüne sık şahit olabilirsiniz. Bu sorun çoğu zaman, yıllar içinde kemiklerini ve eklemlerini bu tepkilerden koruyamayan bireylerde gelişen menüsküs gibi sorunların sonucudur. Kısacası, yürüyüş insanı sağlıklı tutar, doğru ayakkabı da insanın çok daha uzun yıllar boyunca, ayaklarının yürümeye devam etmesine destek olur. Bu küçük kuralı aklımızdan çıkarmadan yürüyelim ve uzun yıllar sağlıklı, dinç, fit bir hayat sürelim."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/sevgililer-gunu-icin-5-hediye-tavsiyesi.html", "text": "- Sırt Çantası Doğa sever bir insana verilebilecek en güzel hediyelerden biri sırt çantası olacaktır. Çünkü doğada çanta ihtiyacı bitmez. En güvendiğiniz çanta bile zamanla yıpranabilir, beklenmedik bir anda hasar alabilir, yırtılabilir. Tamir etmek mümkün olsa da o tamirdeyken yeni bir geziye çıkmak için ikinci bir çantaya ihtiyaç duyulabilir. Dolayısıyla, sırt çantası seçeneklerini incelemenizi mutlaka tavsiye ediyoruz. - Çizme Eğer bir kadına hediye seçiyorsanız, kış şartlarında hem doğada hem de şehirde giyebileceği, ayağını kuru ve sıcak tutacak bir çizme çok güzel bir hediye olacaktır. Kadınların, erkeklere oranla, ayaklarının soğuğa karşı daha hassas olduğunu da unutmamalısınız. Dolayısıyla hediye olarak kaliteli bir çizme alıp da sevinmeyecek kadın bulmak kolay değil. - Dijital ihtiyaçları unutmayın Doğa sever bir insana hediye seçerken, sevgililer günü hediyeleri arasında, dijital ihtiyaçlar da anlamlı bir yer tutar. Dağlık, ormanlık bir alanda, elektrik bulmak imkansızken, telefonları, tabletleri, laptopları, fotoğraf makinelerini, drone'ları çalıştırmak için yedek aküler, powerbank'lar, güneş enerjisi panelleri, kamp ateşinden elektrik üreten adaptörler... Bunlara ihtiyaç asla bitmez. - Tarzına uygun bir kazak Soğuk kış gezilerinde en çok ihtiyaç duyulan detaylardan biri de, sıcacık kazaklar ve polarlar olacaktır. Gezi uzadıkça ıslanan, kirlenen, ter nedeniyle kirli poşetine yerleştirilen kazakların yerine yenisine her zaman ihtiyaç duyulur. Bu seçeneği de tercih edebilirsiniz. - Tozluk Doğa gezilerine yeni başlayan, henüz yolun başında olan bir sevdiğiniz için faydalı bir hediye seçmek istersen, henüz anlamını ve yararını tam çözemediği bir çift tozluk da tercih edebilirsiniz. Özellikle yeni başlayanlar, kar yürüyüşlerinde ayaklarına tozluk takmanın önemini, ayakkabıları kar sularıyla dolmadan önce anlayamazlar. Ayakkabının üzerinde biriken kar kısa sürede eriyip ayakkabının içine sızdıkça, buz gibi kar suyu ile ıslanan çoraplar ve donmaya başlayan ayaklar, doğru şekilde bağlanmış bir tozluğun ne kadar hayati bir aksesuar olduğunu hızla idrak etmelerini sağlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/sevgililer-gununde-dijital-dunyaya-bir-sans-verin.html", "text": "Doğa tutkunları için dijital dünya hem önemli bir yardımcıdır hem de bazen kaçmak istediğimiz bir olgudur. Ama bu Sevgililer Günü'nde dijital gelişmelere bir şan verebiliriz. Bir doğa tutkunu için zamanını ekran karşısında video oyunu oynayarak geçirmek kötü bir seçenek gibi görülebilir ama video oyunlarının aynı zamanda eğitici bir misyonu olduğunu unutmayın. Yelkenli tekneleri kullanmayı öğrenmekten, karlı tepelerden kaymaya, kış şartlarında doğada hayatta kalmaya kadar pek çok öğretici içerik aslında video oyunu kılıfı içinde kendini saklıyor. Dolayısıyla, hazır sevgiliye hediye de araştırıyorken, doğa temalı oyunları birlikte keşfetmek için bir PS5 düşünebilirsiniz. Akıllı telefonların dijital asistan olarak her yolculukta üstlendiği misyondan artık kimse vazgeçmek istemiyor. İlk aşamada büyük dirençle karşılaşan ve doğa tutkunlarının varlığını kabul etmek istemediği iPhone 13 gibi akıllı telefonlar bugün artık navigasyondan iletişime, hayati sağlık verilerini takip etmekten gezilerinizi ölümsüzleştirecek profesyonel kalitede fotoğraflara kadar, her alanda doğa tutkunlarının vazgeçilmezi. Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hatta yakınlarında kamp yapacağınız bir derenin bitmek bilmeyen debisi veya kamp ateşinizin yaydığı ısı bile artık elektriğe dönüşüyor ve dijital cihazlarınızı şarj ediyor. İhtiyacınıza uygun şarj sistemlerini bulmak içinse kapsamlı bir araştırma yapmak isteyebilirsiniz çünkü seçenekler çok fazla. Sosyal medya servislerine kolayca her türlü görseli ve duyuruyu yüklerken, birlikte hareket ettiğiniz ekiplerinizle organize olmak için bu imkanlar yeterli görünüyor olabilir ama gezi/keşif grubunuz için özel bir web sitesi neden olması ve tüm ekip arkadaşlarınız bu sitedeki duyurulardan, tartışma platformlarından faydalanarak çok daha kolay şekilde niçin organize olmasın? Bu konuda bilginiz yoksa endişe etmeyin, birkaç saatlik küçük bir kurs ile kendi amatör web sitenizi oluşturup yayına başlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/sibiryada-hava-sicakligi-38-dereceyi-gordu.html", "text": "Rus Arktik için sıcaklık derecesinin rekor seviyeye yükselişi hızlı bir artıştan çok daha fazlası. Burada aşırı sıcakların tehlikeli sonuçları aylarca sürebilir. Kuzey Kutbu'nda aylardır en yüksek ısı dalgası görülüyor. Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde yer alan Verkhoyansk kasabasında sıcaklık, 20 Haziran'da 100.4 F'ye (38 santigrat) çıktı. Bilim insanları, bu rekor sıcaklığın hızlı ve sürekli olarak ısınan bir gezegenin işareti olduğunu ve Arktik ısınmanın gelecekte nasıl devam edeceğini gösteren bir önizleme olduğunu söylüyor. NationalGeographic'in haberine göre Danimarka Meteoroloji Enstitüsü'nün iklim bilimcisi Ruth Mottram, güçlü ısı dalgalarının daha uç noktalara gideceğini söyledi. \"İzdüşümler düşündüğümüzden daha erken gerçekleşiyor\" dedi. Cumartesi günkü ani yükseklik yalnızca Rus Arktiki'ndeki normal yaz sıcaklıklarına dönmenin bir belirtisi değildi. Bu sıcaklığın arkasındaki dalganın en az bir hafta daha sürmesi bekleniyor. Bu, şehirde 1885 yılından beri tutulan kayıtlarda ölçülmüş en yüksek sıcaklıktı. Sıcak yaz günleri Kuzey Kutbu'nda daha önce duyulmamış şey değil. Okyanus iklimli kıyılar daha serin olma eğiliminde ama iç kısımlarda sıcaklıklar yükselebiliyor. Fort Yukon Alaska'da Arktik çemberinin kuzeyindeki tarihteki ilk 37.7 derece sıcaklık 1915te kaydedildi. Verkhoyansk'ta ise 1988'de 37.3 derece görüldü. Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi'nin iklim bilimcisi Walt Meier \"Yılın bu zamanında, yaz gündönümü çevresinde, 24 saat güneş ışığı alıyorsunuz. Çok fazla güneş enerjisi geliyor. Bu yüksek enlem bölgelerinde duyulmayan sıcaklıklar.\" diyor. Kuzey Kutbu, gezegenin geri kalanından iki kat daha hızlı ısınıyor. Yüksek Kuzey Kutbu'ndaki taban çizgisi sıcaklığı, son yüz yıl boyunca 2 ila 3 C (3,6 ila 5,4 F) arasında arttı. Bunun yaklaşık 0.75 C'si yalnızca son on yılda meydana geldi. Bu, bölgeye çarpan ısı dalgalarının ekstra ısınma ile güçlendirildiği anlamına gelir. Böylece bir yazın ortalama sıcaklığı artar ve aşırı uçlara gelir. İlk olarak, iklim değişikliği temel sıcaklıkları arttırdı. AB'nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi'ndeki iklim bilimcilerine göre, batı Sibirya en sıcak bahar mevsimlerinden birini yaşadı. Aralık ayından bu yana, bölgedeki hava sıcaklıklarının ortalama 1979 ile 2019 yılları arasında ortalama 6 C'nin (11 F) üzerine çıktığı görülüyor. Ilık kış nedeni ile yerin büyük bir kısmında zemini örten karın normalden yaklaşık bir ay önce eridiği ifade edildi. Parlak beyaz kar, güneşin gelen ısısını yansıtarak Kuzey Kutbu'ndaki kısımları serin tutmada önemli bir rol oynuyor. Bir kez yok olduktan sonra, bitkiler kolayca ısıyı emiyor. Kutuplar, \"polar amplifikasyon\" adı verilen bir olgu nedeniyle Dünya'nın geri kalanından daha hızlı ısınıyor. Sibirya'da gelen güneş ışınımını yansıtan kar gibi, buz da güneşin sıcaklığını uzaya doğru geri döndürdü. Ancak Dünya'nın ısınmasıyla, Arktik Okyanusu'nu örten daha az ısı emen karanlık suların ardında daha az deniz buzu var. Deniz buzu sıcak suda daha az kolay oluşur ve suyun daha fazla güneş ısısını emmesine neden olur ve sistem kendi kendini güçlendiren bir döngüye girer. Araştırmacılar, insan kaynaklı iklim değişikliğinin parmak izlerini, geçen yaz Grönland'da ve kuzey Avrupa'da aşırı erimeye neden olan sıcak dalgası üzerinde buldular. Fransa'da sıcaklıkların 45 C'nin (113 F) üzerine çıkmasına neden olan 2019 Haziran ayı sıcaklığı, insan etkileri nedeniyle en az beş kat daha fazla gerçekleşti. Bilim insanları, 2016'daki aşırı Kuzey Kutbu sıcaklığının yaklaşık yüzde 60'ının insan kaynaklı iklim değişikliğine atfedilebileceğini söyledi. Bu mevsiminin yüksek sıcaklıklarının sonuçları var. Yerin altında, Rus arktikinin çoğu permafrostla, yani karbon açısından zengin ve bütün sene donuk kalan bir buz tabakası içeren turba toprağıyla kaplı. Ancak yüksek sıcaklıklar donuk yüzeyin dengesini bozarak düzeltilmesi imkansız sonuçlara yol açıyor. Rusya orman servislerine göre, aşırı ısınma baharı hem toprakları hem de bitki örtüsünü kuruttu. Haziran ayının başından itibaren 12 milyondan fazla dönüm yandı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/siirt-kazilari-son-10-yilin-en-onemli-kesifleri-arasinda.html", "text": "Amerikan görsel sanatlar dergisi Artnews, son 10 yılın en önemli arkeolojik keşiflerini 9 arkeolog ve bilim insanına sordu. Ege Üniversitesi'nden Doç. Dr. Haluk Sağlamtimur'un başkanlığını yaptığı ekibin Siirt Başur Höyük'teki Siirt kazıları keşfi, son on yılın en önemli arkeolojik bulguları arasında yer aldı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Haluk Sağlamtimur'un başkanlığını yaptığı ekibin, Siirt Başur Höyük'te, yaklaşık 5 bin yıl önce, Erken Tunç Çağı'nda kurban edilmiş çocukların kalıntılarını bulduğu kazı, Artnews'in son 10 yılın en önemli arkeolojik keşifler arasında yer aldı. Artnews'de yer alan makalede Doç. Dr. Lorenzo d'Alfonso, Sağlamtimur liderliğindeki ekibin Sirt Başur Höyük'te MÖ 3.100-2.900 tarihli, metal nesneler, mücevherler ve diğer mezar mallarının yer aldığı zengin bir envantere sahip 17 adet mezar bulduğunu belirtti. \"Güne güzel bir haberle başladım. Siirt #BaşurHöyük kazıları #ArtNews tarafından son 10 yılda gerçekleştirilmiş dokuz önemli projeden biri olarak seçilmiş. Güne güzel bir haberle başladım. Siirt #BaşurHöyük kazıları #ArtNews tarafından son 10 yılda gerçekleştirilmiş dokuz önemli projeden biri olarak seçilmiş. Haberi Ege Üniversitesi'nde kazıları ekibiyle gerçekleştiren #HalukSağlamtimur verdi. Geçen yıl Batman Müzesinde gördüğüm muhteşem eserleri mutlaka görmelisiniz. Satrancın atası sayılabilecek dünyanın en eski figüratif oyun seti, mezar hediyeleri, tunç eşyalar benzersiz tasarımlarıyla hayrete düşürüyor. Haluk Hoca, kazıları definecilerden korumak için sabahlara kadar jeneratör eşliğinde çalıştıklarını gösteren fotoğrafı da benimle paylaştı. Ben de sizlerle paylaşmak istedim. Devamı #Batman ve #Hasankeyf Müzelerinde."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/spor-tutkunlarina-pandemi-tavsiyeleri.html", "text": "Spor, hem bir sosyalleşme aracı hem de sağlığımız için hayati öneme sahip bir aktivite. Kaslarımızın hareket halinde olması, vücudumuzun enerji yakarak sağlıksız yağlanmasını engellemek için çok önemli. Ancak insanoğlu nankör. Ona sağlık veren her aktiviteyi reddedip tercihini şekerli, unlu, karbonhidratlı gıdaları tüketmekten yanına kullanmak istiyor. Oysa vücudumuzun genç kalabilmesi, yağ yakabilmesi, daha aktif, dinç, sağlıklı bir yaşam sürebilmesi için spora zaman ayırarak, sporu hayatımıza katarak bir yaşam sürmemiz gerekiyor. Sonbahar ve kış aylarında belki ikinci bir virüs dalgası nedeniyle spor salonlarında spor yapabilme imkanını yine kaybedeceğiz gibi görünüyor. Oysa, fit kalmak ve aynı zamanda bağışıklığımızı güçlendirmek için de spora ihtiyacımız var. Evet, spor yapmak, vücudumuza aynı zamanda güçlü bir bağışıklık sistemi kazandırmak için de güzel bir yöntem. İkinci dalga endişesi yükselirken, şimdi kalabalıklardan uzak şekilde, yürüyeceğimiz, koşacağımız ve mümkünse direnç kazanacağımız antrenmanlara odaklanacağız. Spor ile yaşamayı tercih ettiğinizde ilk dikkat etmeniz gereken detay spor ayakkabı olmalıdır. Her spor dalının kendine has üretilen özel ayakkabıları olduğunu unutmayalım. Basketbol için tasarlanmış ayakkabı ile futbol oynayamazsınız, dağcılık için üretilmiş ayakkabılar ile sağlıklı koşu yapamazsınız. Dolayısıyla, yapacağınız spora uygun bir ayakkabı edinmek zorunda olduğunuzu hatırlamalısınız. Hem şık, hem de yüksek kalitesiyle ayağınızı koruyacak spor ayakkabılar ararken Bonprix modellerini incelemenizi de tavsiye ederiz. Koşmak için de doğru koşu ayakkabısı edinmek çok önemli. Doğru koşu ayakkabısı, ayaklarınızı saran, burkulmaları önleyecek, yer bastığınızda ağırlığınızla yere basma şiddetinizi yumuşatan ve topuklarınızdan dizinize ulaşacak geri tepkiyi emebilen ayakkabı olmalıdır. Böylece yaşlandığınızda dizlerinizin ağrılar oluşmasını erkenden önlemiş olacaksınız. Koşmak, her adımda tüm vücut ağırlığını dizlere vurmak gibi bir etki yaratır. Dolayısıyla ileri yaşlarda diz sorunlarının yaşanmasını önlemek için yere önce ayak uçlarıyla basmak ve koşu ayakkabılarıyla koşmak çok önemlidir. Hem koşu ayakkabılarınız için hem de diğer sporları yaparken bir seçeneğiniz de Adidas ayakkabı modelleri olabilir. İncelemenizi tavsiye ederiz. Spor ayakkabı alırken, 2. dalga nedeniyle evde kalma kampanyalarının başlayabileceğini düşünerek, evinizde minik bir spor salonu kurmanıza yardımcı olarak malzemeleri de siparişlerinize eklemenizi tavsiye ederiz. Bunlar minik dambıllar olabilir, direnç yayları olabilir, kaslarınızı çalıştırmak için farklı araçlar olabilir. Özellikle bacak kaslarınızı çalıştıracak pratik spor malzemeleri edinmenizi de şiddetle öneriyoruz. Çünkü bacak kaslarımız vücudumuzdaki en büyük kas kütlesi ve birkaç dakika boyunca bacak kaslarımızı çalıştırdığımızda vücudumuz büyük miktarda enerji tüketiyor. Bu da evde kaldığımız dönemlerde hareketsizlik nedeniyle biriken yağların pratik şekilde yakılmasına destek oluyor. Ayrıca oturduğunuz yerden spor yapmanızı kolaylaştıracak fitness bisikletleri gibi araçları da güzel bir spor yatırımı olabilir. Evinizde büyükçe bir fitness bisikleti koymak için yeriniz yoksa, koltuğunuzun önüne, halının üstüne yerleştirilebilecek ve siz koltukta otururken bisiklet sürmenize imkan verecek mini fitness bisikletlerine de göz atmanız faydalı olabilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/tavsan-adasi-mercan-bahcesi.html", "text": "İstanbul'un deniz koruma alanı Tavşan Adası çevresinde mercan aşılama çalışmaları devam ediyor. Özellikle yumuşak mercan türü sarı gorgon için büyük önem taşıyan Marmara'nın geleceği, bugün atacağımız adımlara bağlı. Üzerinde martıların döndüğü küçük ve taşlık Tavşan Adası'nın biraz açığındaki tekne dalgalarla birlikte hafif hafif kımıldanıyor. Marmara'nın yakın bir noktası burası, Tavşan Adası'nın biraz gerisinde Büyükada var, arkasında diğer Prens Adaları sıralanıyor, en geride ise gri sarı bir pusun içinde İstanbul'un beton blokları göze çarpıyor. Şehrin bu kadar yakınında, denizin bu işlek bölgesinde Marmara'nın en önemli doğa hazinelerinden birinin yattığına inanmak güç. Ama şu an İstanbul'un ilk deniz koruma alanındayız. Tavşan, diğer adıyla Neandros Adası ve çevresi, Nisan 2021'den beri \"kesin korunacak hassas alan\" statüsüne sahip. Büyükada'nın 2 kilometre güneyindeki Tavşan Adası 90 metrelik, deniz kuşlarından başka sakini olmayan bakir bir kayalık. Onu çevreleyen sularsa kalkan, orkinos, lüfer gibi giderek daha az rastlanan balık türlerinin üreme ve geçiş alanı. Bu sular ayrıca Marmara'nın az bilinen bir özelliğine, nadir mercanlara ev sahipliği yapıyor. Marmara'nın özel koşulları sayesinde, Akdeniz'de çok daha diplerde görülebilen mercanlar burada yüzeyin daha yakınında karşımıza çıkıyor. İtalya ve İspanya'da Akdeniz mercanlarını araştıran meslektaşlarımız Marmara'ya gıpta ediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiye-icin-gercekten-cekirge-istilasi-riski-var-mi.html", "text": "Türkiye çöl çekirgelerinin olası istila sınırları içinde olduğundan maalesef bu risk var. Tarihi kayıtlarda ülkemizde de çöl çekirgesi istilalarının yaşandığı biliniyor. Çöl çekirgesi 'nin yaşam alanı Kuzey Afrika ve Güney Batı Asya. Subtropikal kuşağa özgü bir tür olduğundan ülkemizde yerli tür değil. Bu istilalar tarih boyunca karşılaşılan bir durum. Hatta medeniyetlerin yok olmasına neden olduğu bile biliniyor. Ancak tabi iklim değişikliğinin etkisiyle oluşan elverişli ortam çekirgelerin üreme şansını artırıyor. Dolayısıyla daha büyük sürülerin daha uzak alanlara ulaşmalarını sağlıyor. Hem sürülerin büyüklüğü, yayıldıkları alanların büyüklüğü hem de yayılma hızlarındaki artış bu yılki istilayı daha fazla gündeme getirdi. Çöl çekirgeleri yumurta, nimf aşamaları ve yetişkin aşamasından oluşan bir yaşam döngüsüne sahiptirler. Çöl çekirgeleri yalnız yaşayan canlılardır ve bu haldeyken de oldukça zararsızlardır. Ancak beslendikleri bitkiler azaldığında bu yalnız bireyler son kalan beslenme alanlarında bir araya gelirler. Çekirgeler arasındaki görsel ve fiziksel temas ve salgıladıkları kokular hem davranışsal hem de fiziksel değişimlere neden olur. Bu değişim yaşam döngüsünün herhangi bir aşamasında gerçekleşebilir ve bir sonraki nesile aktarılabilir. Yalnız bireyler yavaş hareket eder ve uçamazken sürü halinde bireyler hem hızlı hareket etme hem de uçma yeteneği kazanırlar. Sürü halindeyken saatte 20 km'ye varan hıza ulaşabilir ve günde 150 km mesafe katedebilirler. Her gün kendi ağırlıkları kadar yani 2 gram gıda tüketebilirler. Bu miktarı milyonlarca olan sayılarıyla çarptığımızda devasa bir miktar ortaya çıkar. Yetişkin bireyler 7-8 cm boyunda ve 2 gr ağırlığındadırlar. Dişiler yumurta bırakmak için nemli topraklara ihtiyaç duyar. Sürü halindeyken dişiler tek seferde 80 civarı yumurta bırakabilir. Olgun dişiler birer hafta arayla üç kez yumurta bırakabilirler. Toplamda 3-5 aylık yaşam süresine sahiptirler. Ancak yaşam süreleri iklim şartlarına bağlı olarak oldukça değişkendir. Çekirge istilasının olduğu alanlarda gıda azlığı alternatif olarak insanları çekirge yemeye yöneltebilir. Çekirgeler yüksek protein ihtiva eder ve insanlar için zararlı olabilecek hastalık etkenleri taşımadığından besin olarak tüketilebilir. Bu istilaların sık yaşandığı bölgelerde çekirge yeme kültürü de oluşmuş. Birçok farklı şekilde çekirgeler pişirilerek tüketiliyor. Çekirge istilasıyla mücadelenin en etkili ve başarılı yöntemi meteorolojik tahminler ışığında çekirgelerin hangi bölgelere ne zaman ulaşacağını tahmin etmek ve bu alanları istila öncesi ilaçlamaktır. Çekirgelerin hareketleri yağış, rüzgar ve sıcaklık değerleriyle yakında ilgilidir. İklim değişikliğinin etkisiyle rüzgar hızı ve sıcaklık artışları çekirgelerin ulaşabileceği alanların genişlemesine neden olmaktadır. Ne yazık ki biyolojik mücadele yöntemleri kimyasal ilaçlama yöntemleri kadar etkili kullanılamamaktadır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyede-balikcilik-ve-balik-avi-aliskanliklari-yontemleri.html", "text": "Birleşmiş Milletler açıkladı: Akdeniz ve Karadeniz, dünyanın aşırı avlanmaya en çok maruz kalan denizleri. İleri teknolojiyle donatılmış dev filolar, tek seferde binlerce ton balığı ağlarına doldurup denizleri silip süpürüyor. Çölleşen denizlerin, yok olmaya yüz tutan türlerin ilacı uzakta değil. Kıyı balıkçılarına ve geleneksel yöntemlerine bakmak yeter. Aldığımız her nefes, içtiğimiz her damla su ile denizlere, okyanuslara bağımlı olduğumuzu biliyor muyuz? Ya da bunu hatırlıyor muyuz? Ne yazık ki insanlık olarak pek çok şey gibi bunu da unutmuş durumdayız. Yeryüzünün yüzde 80'ini kaplayan bu değerli yaşam kaynağını hızla yok ediyoruz. Denizler ve okyanuslar bize oksijen, su, gıda, keyif, enerji sağlamanın dışında iklim dengesini de ayarlar. Avlanma ve deniz ürünlerini tüketme şeklimizle denizlerin korunmasına katkıda bulunabilir, ya da tersine durumun vehametini küçümseyerek yok oluşa doğru hızla ilerlemeye devam edebiliriz. Sağlıklı denizler sağlıklı insanlık anlamına gelir. Çünkü sağlıklı denizler, hızla değişen çevresel faktörler içinde artan insan nüfusunu beslemek için yaşamsal önemdedir. İşte, \"Denizin Tanıkları\" projesi tam da bu nedenle Greenpeace Akdeniz tarafından yapılmıştı. Türkiye'de kıyı balıkçılığı geçmişi olan yerleşimlerdeki balıkçılarla sohbet ederek, değişimi onların gözünden anlamaya çalışmıştık. Türkiye'yi çevreleyen denizler yüzyıllar boyunca yüzlerce türe ev sahipliği yapmış. Deniz ürünleri özellikle kıyı bölgelerinde yaşamın parçası olmuş. Ancak günümüzde küçük ölçekli balıkçılık bile aşırı tüketilen deniz ürünleri nedeniyle ya tamamen terk ediliyor, ya da endüstriyel balıkçılık piyasasının uzantısı haline getiriliyor. Bu da sürdürülebilirliği ortadan kaldırıyor. Bununla beraber küçük ölçekli balıkçılık her zaman sürdürülebilir, ya da az tahrip edici demek değil. Küçük balıkçıların da stokların değişken durumuna göre hedef türlere ve başka türlere zarar vermeyecek av malzemesini seçmesi, türün devamlılığını etkilemeyecek sezonlarda avlanması gerekiyor. Balık ağları artık bölgelerin özgün türleri yerine çöple doluyor. Dünyada tüketim nasıl hızla ve bilinçsizce arttıysa, Türkiye'de de \"denizde balık bitmez\" anlayışı yerleşti. Bununla beraber gelişen teknoloji, avcılık yöntemlerinin acımasızlaşmasına neden oldu. Proje boyunca konuştuğumuz küçük ölçekli balıkçıların tamamı, geleneksel avlanma yöntemlerine karşılık bu teknoloji ve hırsın baş edilemez hale gelmesinden şikayetçiydi. Projede tanıştığımız Saros Körfezi'ndeki balıkçılar, bugün dalyan kurdukları koyda eskiden geceleri orkinos sürülerinin seslerinden uyuyamadıklarını anlatıyor. Orkinos sürülerinin avlanmak için kovaladığı daha küçük türler kıyıya kaçar ve küçük kıyı balıkçıları da bu balıkları avlarmış. Bugün bu büyüklükte bir orkinos sürüsünün o kıyılara ulaşma şansı bile yok. Hemen hepsi, henüz göç sezonu bitmeden ve yumurtlamak için çıktıkları rotalarını bile tamamlayamadan büyük balıkçı filoları tarafından yakalanıyor. Ya doğrudan dış pazara satılıyor, ya da çoğunluğu orkinos çiftliklerinde semirtilmek üzere götürülüyorlar. Kontrolsüz av, mavi yüzgeçli orkinosu Akdeniz'de yok olma noktasına getirdi. Sonuç: Kontrolsüz av, mavi yüzgeçli orkinosu Akdeniz'de yok olma noktasına getirdi. Yeni yeni artan kontrol ve tedbirler buüst yırtıcılardan birinin yok olmasını engelleyebilecek mi, bilemiyoruz. Bir yandan hızla büyüyen av filolarıyla beraber azalan stokların paylaşılamaması yasadışı avcılığı körüklüyor, diğer yandan da komisyoncu sisteminin yerleşmesi sektörü çıkmaza sürüklüyor. Tüm bu kargaşanın gölgesinde kalan küçük balıkçılar ise, sayıca çoğunluğu oluştursa da, ne büyük sermayelerin döndürüldüğü sektör içinde, ne de kanun yapıcıların gözünde seslerini duyurabiliyor. Bu durum yalnızca bir grup insanın geçim kaynağının kaybolmasına değil, denizlerimizdeki yaşamın hızla tükenmesine ve deniz ürünlerinin giderek pahalanıp herkes için adil bir gıda kaynağı olmaktan çıkmasına neden oluyor. Ağlar artık bölgelerin özgün türleri yerine çöple doluyor. Mersin'de, İskenderun'da Doğu Akdeniz akıntıları ile kıyılarda biriken çöpler adeta denizin üstünü örtüyor. Eskiden çok daha seçici olabilen kıyı balıkçıları, artık ağlarına ne düşerse avlamaktan çekinmez hale geliyor. Giderek azalan av miktarı onları da sürdürülebilir yöntemlerden ve seçicilikten uzaklaştırıyor. Gökçeada'da hala geleneksel zıpkın yöntemiyle kılıçbalığı avlayan tekne sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yavru kılıçbalığı avının önüne geçebilen, ya da hedef türü dışında başka türlere zarar vermeyen bu yönteme karşılık, yasadışı olan \"akıntı ağı\" gibi tahrip edici yöntemler, türün yok oluşunu hızlandırıyor. Orkinos, kılıçbalığı gibi büyük yırtıcı türler Akdeniz'de varlık mücadelesi verirken, bir yandan da büyük av tekneleri, ileri teknolojileri ile onların gıdası olan daha ufak türleri silip süpürüyorlar. Balıkçılık yönetimi kolay bir iş değil. Bunun en önemli adımı, denizel ürün stoklarının tespiti ve buna uygun biçimde av filolarının dengelenmesi olacaktır. Elimizde stok verileri yokken, av filolarının büyümesine kar kaygısıyla izin vermek, baştan kaybetmek demek. Türkiye'de balıkçılıkla ilgili kapsamlı çalışmalar yapan, denetleyen, yasaları güncelleyen bir bakanlık yok. Bu gibi yönetsel eksiklikler büyük tekne sayısının çarpık bir biçimde artmasına, böylece kontrolün elden çıkmasına neden olmuş durumda. Birleşmiş Miletler'in 2018 tarihli bir raporuna göre, Akdeniz dünyanın aşırı avlanmaya en çok maruz kalan denizi. Dünya denizlerindeki balıkların üçte birinin avlandığı belirtilen raporda, bu durumun sürdürülebilirlik sınırlarını aştığı, deniz ekosistemi ve küresel gıda güvenliği için risk teşkil eder hale geldiğinin altı çiziliyor. Bundan yalnızca balıkçılar mı sorumlu? Balıkçılık, avcıdan kabzımala, satıcıdan restorana ve nihai tüketiciye kadar her aşamada ilgili tarafa sorumluluk yükleyen bir sektör. Bilinçli tüketim, bilinçli avcılık ve en önemlisi denizlerin bir ekosistem olarak bütüncül korunması için çok acil önlemler alınması tek çaremiz. Greenpeace'in de Denizin Tanıkları projesinin devamında \"yavru balık avının durdurulması\" ve \"deniz koruma alanlarının oluşturulması\" üzerine kampanyalar yürütmesi bu yüzden. Bunun en önemli parçası da tüketici bilincinin artması ve tam koruma altında denizel rezerv alanları oluşturmak. Denizlerden adil bir şekilde faydalanabilmek için kıyı balıkçılığı ile endüstriyel balıkçılığın dengelenmesi, daha önemlisi sistemsel değişikliklerin çok geç olmadan yapılması gerekiyor. Kim, neler yapabilir? Küçük balıkçıların seslerini duyurmak için daha fazla kooperatifleşmeleri, adil bir yönetim için önemli bir adım olacaktır. Yerel ve ulusal yönetimler, gerçekten sürdürülebilir avlanan küçük ölçekli balıkçıları pek çok yoldan teşvik edebilir; finansal destek vererek, av malzemelerini az tahrip edici olanlarla değiştirmeleri için destekleyerek, haklarını koruyarak, ortak kaynaklardan faydalanmalarını sağlayarak. Buna dönük yasal zemin hazırlamak ve tam koruma altına alınan deniz rezerv alanları oluşturarak. \"Sürdürülebilir\" yerine \"adil balıkçılık\" terimini tercih etmeliyiz... Doğa ve insan arasındaki karşılıklı bağa dayanan, birbiriyle mücadele etmek yerine bir bütünün parçaları olarak gören bir sistem anlayışını geliştirmeliyiz. Her zamankinden daha fazla, ciddi ve iyi bir denizel yönetime acilen ihtiyaç var; sadece balıkçılık açısından değil, bütüncül bir yaklaşımla kendi deniz ekosistemini dünya genelinde gerçeklere dayandırarak değerlendirecek bir yönetime... Bizim \"bakanlık\" vurgumuz da bu nedenledir. Banu Dökmecibaşı: 2000-13 yılları arasında Greenpeace Akdeniz Ofisi'nde toksik maddeler kampanyası ve ardından denizler kampanyası sorumluluğunu yürüttü. Denizin Tanıkları projesinde bu kapsamda yer aldı. Yaklaşık üç yıldır Uruguay'da yaşıyor. Doğa korumasıyla ilgili projelerde yer almaya devam ediyor. Türkiye bu yıl balık açısından en verimsiz dönemlerinden birini yaşadı. Hamsi bir ay sürdü, palamut yok denecek kadar azdı, kofanayı gören olmadı. Peki, sorun genel mi? Yoksa yaşadıklarımız bu yıla mı özel? Uzmanların bu sorulara verdiği yanıtlar son derece vahim bir gerçeği işaret ediyor. \"Türkiye'de yapılması gereken ilk iş, denizlerde koruma alanları oluşturmak. Bizim şu anda tuttuğumuz balık, gelecek nesillerin balığı. 10 santim bile olmayan mezgit, küçücük izmarit, küçücük barbun, tekir, yavru halde avlanıyor. Aşırı avlanılıyor. İki haftada balık bitiyor, sonra \"balık kalmadı\" deniliyor. Türkiye'nin bu döngüden kurtulması gerek. Bunun için de ulusal bir plan olmalı. Ne kadar tekne gerekli, ne kadar su ürünleri fakültesi olmalı, bunların hep hesaplanması lazım. Eskiden Devlet Planlama Teşkilatı bunu yapardı. Şimdi o yok. Et ve Balık Kurumu fiyatı belirlerdi. Şu anda bunu kabzımallar belirliyor. Buna da serbest piyasa deniliyor. İş, vahşi kapitalizme kaldı. Ormanı, tarımı yönetenlere sorun; mutlaka bir plan vardır. 20 yıl sonra ne yapılacağı bellidir. Avrupa'da 50 yıl sonrası bellidir. Ama balıkçılıkta bu maalesef yok. Uygulanır ya da uygulanmaz, bu sonraki iş. Önemli olan bir planın olması. Bir söz vardır, \"rotası bilinmeyen dümene hiçbir rüzgarın faydası yoktur.\" Bizim bir rotamızın olması gerekiyor. Herkes günü kurtarıyor. Türkiye bir deniz ülkesi. İnsanlara karides tutup yedirmek lazım. Ne kadar çok balık yersen ilaca o kadar az para ödersin. Balık tüketimi Türkiye'de kişi başına yıllık 10 kilogram bile değil. Japonya'da 60 kilonun üzerinde. Avrupa Birliği 25 kilo. Türkiye'de bunu artırmak gerekiyor. \"İyi bir balıkçılık yönetimi yok. Bilimsel olarak balık stoklarının belirlenip balıkçıya bildirilmesi gerekiyor. Balıkların kendi neslini devam ettirmesi için bu çok önemli. ABD, Kanada ve tüm AB'de balıkçılığın birliğinden sorumlu olanlar bunu yapıyor. Bizde ise bu yok. Balıkçı sürekli denizde dolaşıp avlayabildiği maksimum balığı avlıyor. \"Dur\" diyen yok. Denize çıkan balıkçı aşırı avcılık da yapıyor, kural dışı avcılık da... Birbirinin içine girmiş hatalar zinciri var. Eskiden bakanlık eksikliklerinden dolayı karar veremiyordu. Su Ürünleri Kanunu'nun mutlaka güncellenmesi gerektiği belirtiliyor. 48 yıl sonra geçen Kasım güncellendi. Yani o sorun çözüldü. Bakanlığa kontrol ve denetim hakkı tanındı. Ancak halen bu tam olarak uygulanamıyor. Gerekli denetimler yapılamıyor. Neden? Çünkü yeterli eleman yok. Balığın karaya çıktığı noktalarda daha fazla eleman lazım. Sistem lazım. Balıkçılığı takip edilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyede-doga-tutkunlarini-maceraya-cagiran-lokasyonlar.html", "text": "Doğa gezileri, kalabalık şehir hayatından ve iş ortamının yoğun temposundan uzaklaşmak isteyenlerin tatil tercihlerinde ilk seçeneklerindendir. Ormanlık alanlarda yeşilin verdiği huzurla birlikte yürüyüş yapmak ve kamp kurmak; deniz kenarında yüzdükten ve çeşitli su aktivitelerinden sonra maviliklere karşı piknik yapmak dinlenmek için en güzel tatil etkinliklerindendir. Türkiye'de yalnız başına ya da sevdikleriyle doğa gezileri meraklıları için pek çok yer bulunmaktadır. https://www. gezinomi. com/ gibi güvenilir firmalardan tercih edilen tatil seçenekleri ile gidilebilen bu yerlerin başında Antalya, Muğla ve Çanakkale ilk sırada gelmektedir. İşte doğa tutkunları için keyifli bir tatilin adresi olan eşsiz lokasyonlar! Olimpos Plajı, yaz aylarının vazgeçilmez tatil şehirlerden olan Antalya'da Kumluca ilçesinde yer almaktadır. Türkiye'de doğa tatili meraklıları için en ideal yerlerden biri olan Olimpos beldesinde bulunan plaj etrafında yer alan doğal güzellikleri ve eşsiz deniziyle ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Likya Yolu üzerinden ulaşılan plaj temizliği ve tatilcilere sunduğu aktivite imkanlarıyla yıl boyunca yerli ve yabancı turistler tarafından yoğun ilgi görmektedir. Doğa içerisinde sevdikleriyle birlikte keyifli bir tatil geçirmek isteyenler Olimpos Plajı'nda yüzme başta olmak üzere çeşitli deniz aktivitelerini yapabilmektedir. Bölge genel olarak taşlık olduğu için tatilcilerin yanlarında mutlaka deniz ayakkabısı getirmeleri önerilmektedir. Adrasan Plajı, Antalya'da Kumluca ilçesinde yer almaktadır. Çavuşköy ismiyle de bilinen plaj, yaklaşık 2 kilometre uzunluğa sahiptir. Türkiye'nin en güzel plajları arasında yer alan Adrasan, denizinin sığ olması sayesinde çocuklarıyla tatil yapmak isteyen aileler ve iyi derecede yüzme bilmeyen kişiler için ideal yerlerden biridir. Yıllarca sit alanı olarak korunan ve Helenistik Çağ'ın izlerini yansıtan bölge tatilcilere yüzme dışında, dalış, sörf ve su kayağı gibi su sporlarını yapma imkanı sunmaktadır. Denizin, kumsalın ve yeşil alanların bir arada bulunduğu bölgede ayrıca kamp meraklıları için uygun alanlar mevcuttur. Beldibi Plajı, Antalya'nın Kemer ilçesine bağlı Göynük beldesi sahilinde yer almaktadır. Mavi bayraklı plajlardan olan alan masmavi deniziyle kendisine hayran bırakmaktadır. Yerli ve yabancı turistlerin oldukça ilgi gösterdiği Beldibi Plajı doğal güzelliğinin yanı sıra ziyaretçilerine yüzme, su altı dalışları, su kayağı ve jet ski gibi birbirinden eğlenceli aktivite seçenekleri sunmaktadır. Antalya'da Kaş ilçesinde yer alan Patara Plajı, doğal güzelliğiyle bölgenin öne çıkan yerlerinden biridir. Türkiye'deki plajlar içerisinde en uzun 2. kumsala sahip olan plajın genişliği 280-1500 metre arasında değişiklik göstermekte, uzunluğu ise 14 kilometre olarak ölçülmektedir. Yıl boyunca, özellikle yaz aylarında yerli ve yabancı turistler tarafından oldukça ilgi gören Patara Plajı etrafındaki ormanlık alanlar, berrak denizi ve ince yapılı kumları olan kumsalıyla ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Denizi sığ yapı da olsa da kimi zaman yüksek dalgalar oluşabildiği için çocuklu ailelerin ve acemi yüzücülerin dikkatli olmaları tavsiye edilmektedir. Antalya'da Alanya sahilinde yer alan Kleopatra Plajı, şehir merkezine 130 kilometre uzaklıkta yer almaktadır. İsmini bölgede yüzdüğü rivayet edilen milattan önce 69 ve 30 yılları arasında yaşamış Mısır Kraliçesi Kleopatra'dan alan plaj 2 kilometrelik bir kumsala sahiptir. Berrak görünümlü suyunun yaklaşık 8-10 metreye kadar sığ olduğu bilinmektedir. Bu özelliğiyle çocuklarıyla keyifli bir tatil yapmak isteyen aileler ve acemi yüzücüler için uygun olduğu düşünülmektedir. İnce kumlu ve temiz sahili ile göz dolduran Kleopatra Plajı kalabalık şehir hayatından uzaklaşarak doğal güzelliklere karşı huzurlu bir gün geçirmek isteyenler için en ideal yerlerden biridir. Phaselis Koyu, Antalya iline bağlı Kemer ilçesinde kendisiyle aynı ismi taşıyan antik kentin yakınlarında yer almaktadır. Aynı zamanda Olimpos Beydağları Milli Parkı'nın sınırları içerisinde bulunan koyda denize girmek için birbirinden güzel plajlar mevcuttur. Bölgede turkuaz rengiyle göz dolduran ve sığ yapıda olan deniz özellikle çocuklu aileler ve acemi yüzücüler için oldukça idealdir. Phaselis Koyu, deniz aktivitelerinin yanı sıra etrafındaki yeşil alanları sayesinde tatilcilere doğa içerisinde sakin bir gün geçirme fırsatı, yürüyüş ve piknik yapma imkanı sunmaktadır. Koy denizin, yeşilin ve huzurlu anların tadını çıkarmak isteyen yerli ve yabancı turistler tarafından ilgi görmektedir. Kargı Koyu, Muğla'da Datça ilçesinde yer almaktadır. Çevresinde ormanlık alanların bulunduğu koy eşsiz deniziyle ve sunduğu aktivite seçenekleriyle yerli ve yabancı turistler tarafından oldukça ilgi görmektedir. Doğa içerisinde sakin ve huzurlu bir tatil yapmak isteyenler için şehirde en uygun yerlerden biridir. Kargı Koyu'nda tatilciler doğa yürüyüşleri, yüzme ve kamp gibi birbirinden keyifli aktiviteler yapabilmektedir. Pamucak Plajı, Muğla'ya 72 kilometre uzaklıkta yer almaktadır. Marmaris-İçmeler'e 8 kilometre mesafede bulunan plaj ormanlık alanlara yakın bir konumda deniz keyfini ve kamp deneyimini bir arada sunmaktadır. Pamucak Plajı, Muğla'da doğa içerisinde yalnız başına ya da sevdikleriyle sakin ve huzurlu bir tatil yapmak isteyenler için en ideal yerlerden biridir. Çetibeli Orman Kampı, Muğla'da çam ormanlarının arasında denize sıfır bir konumda yer almaktadır. Şehir hayatından uzakta doğa içerisinde sakin bir tatil deneyimi yaşamak isteyenler tarafından oldukça ilgi görmektedir. Kamp alanında yürüyüş yapmak ve bisiklet sürmek de için uygun yerler bulunmaktadır. Çetibeli Orman Kampı, sessiz ve sakin doğasıyla özellikle çadır ve karavan kampı meraklılarını ağırlamaktadır. Çanakkale'ye bağlı Eceabat ilçesinde yer alan Anzak Koyu, tarihe ışık tutan geçmişinin yanı sıra doğal güzellikleriyle de öne çıkmaktadır. Eşsiz deniz manzarasıyla şehrin en ilgi gören turistik noktalarından olan koy kalabalıklardan uzaklaşıp sakin bir gün geçirmek isteyenler için ideal yerlerden biridir. Doğa içerisinde yeşil alanları ve plajıyla Anzak Koyu, yerli ve yabancı turistlere pek çok aktivite imkanı sunmaktadır. Ayazma Pınarı Tabiat Parkı, Çanakkale'de Bayramiç ilçesinde yer almaktadır. 2011 yılında tabiat parkı olarak ilan edilen alan doğal güzellikleriyle göz doldurmakta, sevdikleriyle tabiatın içerisinde keyifli bir tatil yapmak isteyenleri ağırlamaktadır. Sunduğu eşsiz manzaralar ve huzur veren atmosferiyle Çanakkale'nin en popüler alanlarından olan Ayazma Pınarı Tabiat Parkı'nda ziyaretçiler doğa yürüyüşleri, piknik, kamp, bisiklet sürüşü ve olta balıkçılığı gibi aktiviteler yapabilmektedir. Doğa ile iç içe dingin bir gün geçirmek için şehrin öne çıkan gezi yerlerinden biri olarak adını duyurmaktadır. Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinde yer alan Mıhlı Çayı, şehir merkezine yaklaşık 100 kilometre uzaklıktadır. Etrafındaki çınar, defne, incir, kekik ve zeytin ağaçlarıyla ziyaretçilerini karşılayan alan doğa içerisinde vakit geçirmek isteyenler için oldukça uygundur. Mıhlı Çayı'nda tatilciler temiz havada huzurla doğa yürüyüşleri, piknik ve kamp gibi aktiviteleri yapabilmektedir. Bölgede aynı zamanda Roma döneminden kalma taş köprü de yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çekmektedir. Çamlıca Şelalesi, Çanakkale'ye bağlı Ezine ilçesinde kendisiyle aynı ismi taşıyan köyde yer almaktadır. Şelalenin etrafında doğa içerisinde günübirlik geziler, yürüyüşler, piknik ve kamp gibi aktiviteler gerçekleştirilebilmektedir. Özellikle doğa gezileri ve kamp meraklıları için oldukça ideal olan Çamlıca Şelalesi, yürüyüş parkurlarının ve piknik alanlarının bulunduğu bir gezi yeri olarak ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Çanakkale il merkezine yaklaşık 15 dakikalık bir uzaklıkta yer alan Atikhisar Barajı, yeşil alanların arasında eşsiz manzarasıyla başta bölge halkı olmak üzere yerli ve yabancı turistler tarafından oldukça ilgi görmektedir. Doğal güzelliğiyle kendine hayran bırakan, sevdikleriyle sakin bir gün geçirmek isteyenler için ideal yerlerden olan baraj alanı ziyaretçilerine yürüyüş, piknik ve kamp gibi aktiviteleri gerçekleştirme imkanı sunmaktadır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyede-yaz-kamplari-icin-en-guzel-bes-rota.html", "text": "Doğu Karadeniz'in enfes güzellikleri arasında yer alan Kaçkar Dağları, doğa severler için adeta bir cennet niteliğindedir. Bu bölge, dağ yürüyüşleri, kampçılık ve doğa fotoğrafçılığı için mükemmel bir seçenek sunar. Kaçkar Dağları'nın zirvesine tırmanabilir, muhteşem göllerin çevresinde kamp yapabilir ve yerel halkın misafirperverliğiyle tanışabilirsiniz. Aynı zamanda, yöresel lezzetlerin tadına bakarak Türk mutfağının zenginliklerini keşfedebilirsiniz. Türkiye'nin merkezinde yer alan Kapadokya, eşsiz kaya oluşumları, yer altı şehirleri ve peri bacalarıyla ünlüdür. Yaz kampları için de harika bir destinasyondur. Kapadokya'nın büyüleyici vadilerinde yürüyüş yapabilir, balon turlarına katılabilir ve at sırtında bölgeyi keşfedebilirsiniz. Aynı zamanda, yer altı şehirlerinde düzenlenen kültürel etkinliklere katılabilir ve bölgenin tarihini yakından tanıyabilirsiniz. Türkiye'nin en ünlü yürüyüş rotalarından biri olan Likya Yolu, yaz kampları için mükemmel bir seçenektir. Antalya'nın Fethiye ilçesinden başlayarak Antik Likya kentlerini geçen bu yol, muhteşem sahil manzaraları ve tarihi kalıntılarıyla sizi büyüleyecektir. Likya Yolu'nda kamp yaparak, berrak denizlerin tadını çıkarabilir, güzel plajlarda dinlenebilir ve geceleyin çadırınızda yıldızları izleyebilirsiniz. Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde bulunan Ayder Yaylası, yayla atmosferini yaşamak isteyenler için ideal bir seçenektir. Burada, muhteşem dağ manzaraları eşliğinde doğanın tadını çıkarabilir, yöresel yayla evlerinde konaklayabilir ve doğa yürüyüşleri yapabilirsiniz. Ayrıca, Ayder Yaylası'nda doğal termal suların keyfini çıkarmak da mümkündür. Ege'nin en ünlü tatil beldelerinden biri olan Alaçatı, yaz kampları için mükemmel bir rota seçeneğidir. Rüzgar sörfü yapmak isteyenler için ideal bir noktadır. Alaçatı'da, rüzgarın tadını çıkarabilir, profesyonel eğitmenler eşliğinde rüzgar sörfü becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca, güzel plajlarda güneşlenebilir, denizin ve kumsalın keyfini çıkarabilirsiniz. Şirin sokakları, butik otelleri ve lezzetli restoranlarıyla da Alaçatı'nın keyfini çıkarabilirsiniz. Doğa severler, tarih ve kültür meraklıları, macera arayanlar veya sadece rahatlamak ve eğlenmek isteyenler için Türkiye'nin güzellikleriyle dolu bir yaz deneyimi sunar. Bu rotalardan herhangi birini seçerek unutulmaz bir yaz tatili geçirebilirsiniz. Ayrıca hatırlatmak gerekirse, seyahat etmek istediğinizde ihtiyacınız olan uçak bileti, otel ve araç kiralama hizmetlerini obilet. com üzerinde kolayca bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyedeki-ilk-corona-virus-vakasiyla-ilgili-neler-biliyoruz.html", "text": "Çin'den dünyaya yayılan Corona Virüs'le ilgili Türkiye'de ilk vaka tespit edildi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, gece yaptığı açıklamada \"Bugün akşam saatlerinde koronavirüs şüphesi olan bir vatandaşımızın test sonucu pozitif çıktı\" bilgisini paylaştı. Fahrettin Koca gelişmeyi, \"Bu an burada olmamın nedeni, bu saate dek gösterdiğimiz şeffaflık ve bunun devam edeceğinin teminatıdır. Size üzücü ama korkutucu olmayan haberi bildirmek istiyorum. Bugün akşam saatlerinde koronavirüs şüphesi olan bir vatandaşımızın test sonucu pozitif çıktı\" sözleriyle duyurdu. - Bakanın verdiği bilgilere göre tanı, yüksek ateş ve öksürük şikayetinin sebebinin araştırılması sonucu konuldu. - Hastanın virüsü Avrupa teması üzerinden aldığı duyuruldu. - Erkek hastanın durumunun iyi olduğu, karantinaya alındığı açıklandı. Aile üyeleri ve yakın çevresi gözlem altında ve her biri corona virüs ihtimali açısından şüpheli kabul edildi. - Hasta mahremiyeti adına nerede yaşadığı ve kim olduğu açıklanmadı. - Sağlık Bakanı \"Bu ülkemizde görülen ilk vakadır. Verilere göre tanı erken konulmuştur. Virüs bulaşmışsa bu çok sınırlıdır\" dedi. Öte yandan Sağlık Bakanlığı'nın sosyal medya hesabından, \"Yeni koronavirüs evde izleme kuralları\" başlıklı bir paylaşım yapıldı. Paylaşımda, \"Son 14 gün içerisinde yeni koronavirüs hastalığı görülen ülkelerden birinden geldiyseniz, ateş, öksürük, solunum sıkıntısı gibi belirti ve bulgularınız olmasa bile 14 gün süresince evden çıkmamalısınız\" uyarısı yer aldı. - Ziyaretçi kabul etmeyin. Mümkünse ayrı bir odada kalın. Odanızı sık sık havalandırın. - Evin ortak alanlarında mutlaka tıbbi maske takın. - Mümkünse ayrı tuvalet ve banyo kullanın. Ayrı tuvalet ve banyo yok ise bu alanlarda mutlaka maske takın, bu alanları her kullanım sonrası temizleyin. - Sık sık el hijyeni sağlayın. Ellerinizi su ve normal sabunla yıkayın veya alkollü el antiseptiği ile ovalayın. - Tabak, bardak, havlu gibi eşyalarınızı ayırın, ortak kullanmayın. Bakanlık, ateş, öksürük ve solunum sıkıntısı gelişmesi durumunda hemen tıbbi maske takılması gerektiğini, en kısa sürede en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmasının önemli olduğunu duyurdu. Yeni koronavirüs hastalığı hakkında ayrıntılı bilgi için Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün internet sitesi \"hsgm. saglik. gov. tr\" ve bakanlığın sosyal medya hesaplarının takip edilmesi istendi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyeden-6-avrupa-ulkesine-vize-muafiyeti.html", "text": "Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy yaptığı açıklama ile, Türkiye'nin bazı Avrupa Birliği Schengen bölgesi ülkeleri ile Birleşik Krallık vatandaşlarına, Türkiye ziyaretleri sırasında vize uygulanmayacağı bilgisini verdi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, bazı Avrupa ülkelerine vize muafiyeti uygulanacağını açıkladı. Uygulama 2 Mart'ta başlıyor. Açıklamaya göre, artık Avusturya, Belçika, Hollanda, İspanya, Polonya ve Birleşik Krallık vatandaşlarına, turistik amaçlı Türkiye ziyaretleri sırasında vize muafiyeti uygulanacak. Turistik amaçlı seyahatlerde vize muafiyeti süresi her 180 günde 90 gün oldu. Alınan karar ile, söz konusu ülkelerle turizm faaliyetlerin yanı sıra ticari, ekonomik ve kültürel ilişkilerin pekiştirilmesi amaçlanıyor. \"Avrupa Birliği Schengen bölgesi üyelerinden Avusturya, Belçika, Hollanda, İspanya, Polonya'nın yanı sıra Birleşik Krallık vatandaşlarına, 2 Mart 2020 tarihinden itibaren Türkiye'ye gerçekleştirecekleri turistik amaçlı seyahatlerinde her 180 günde 90 gün süreyle vize muafiyeti sağlanması kararlaştırılmıştır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyeden-ucuslarin-durdugu-68-ulke-hangileri.html", "text": "Koronavirüs önlemleri kapsamında Türkiye bugüne kadar 68 ülkeye uçuş trafiğini kapattı. Son alınan kararla birlikte 46 ülkeye daha uçuşlar durdurulmuştu. Böylece uçuşların durduğu ülke sayısı 68'e yükseldi. Türkiye'ye uçuşları durdurma kararı alan Rusya, Katar ve Libya ile beraber hava yolu trafiği kesilen ülke sayısı 71. Almanya, Angola, Avusturya, Azerbaycan, Bangladeş, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Cezayir, Cibuti, Çad, Çekya, Çin, Danimarka, Dominik, Ekvator, Ekvator Ginesi, Fas, Fildişi Sahili, Filipinler, Finlandiya, Fransa, Guatemala, Güney Kore, Gürcistan, Hindistan, Hollanda, Irak, İran, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Kamerun, Kanada, Karadağ, Kazakistan, Kenya, KKTC, Kolombiya, Kosova, Kuveyt, Kuzey Makedonya, Letonya, Lübnan, Macaristan, Mısır, Moğolistan, Moldova, Moritanya, Nepal, Nijer, Norveç, Özbekistan, Panama, Peru, Polonya, Portekiz, Slovenya, Sri Lanka, Sudan, Suudi Arabistan, Tayvan, Tunus, Ukrayna, Umman ve Ürdün. Türk Hava Yolları ise koronavirüs nedeniyle 27 Mart tarihinden itibaren 17 Nisan'a kadar Moskova, Adis Ababa, New York, Washington, Hong Kong noktaları dışında tüm yurt dışı uçuşlarını durduracak. Kargo seferlerinin devam edeceğini belirten THY Genel Müdürü Bilal Ekşi, yurt içi seferlerin azalmakla beraber süreceğini kaydetti."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/turkiyenin-deprem-tehlike-haritasi.html", "text": "Türkiye'nin yeni Deprem Tehlike Haritası ile \"birinci derece deprem bölgesi\" gibi ifadeler ortadan kalktı. Artık her yerleşim için yeni parametreler var. deprem. afad. gov. tr'den bölgenizin deprem tehlikesini sorgulayabilirsiniz. Atlas'ın bilim insanlarının katkılarıyla hazırladığı Türkiye Deprem Atlası'ndan aktarıyoruz. Not: Bu yazı, 2020 tarihli Türkiye Deprem Atlası'ndan siteye aktarılmıştır. Türkiye'nin deprem bölgeleri haritaları bugüne dek altı kez değiştirildi. Bunun nedeni gerek deprem mühendisliği ve mühendislik sismolojisindeki gelişmeler, gerekse aktif tektonik ve sismotektonik bulguların, tarihsel ve aletsel dönemde hasara neden olmuş depremler hakkındaki bilgilerin ve depremlere ait kayıtların artmasıydı. Değişiklikler 1945, 1947, 1963, 1972, 1996 ve 2019 yıllarında bakanlar kurulu kararlarıyla yapıldı. Son harita, 18 Mart 2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı ve 1 Ocak 2019 tarihinde uygulamaya sokuldu. Böylece dünyada ve Türkiye'de deprem mühendisliği alanındaki gelişmelere ve diri fay çalışmaları ve deprem verilerinin artışına paralel olarak 23 yıl aradan sonra Türkiye'nin Deprem Haritası değiştirilmiş oldu. deprem bölgesi\" gibi ifadeler ortadan kalktı. Artık her yerleşim biriminin, mahallenin deprem tehlikesi, faya yakınlığına veya uzaklığına bağlı olarak değişebiliyor. Parsel bazında, hatta koordinat bilgilerinin girilmesi ile bina bazında deprem tehlikesi öğrenilebiliyor, istenirse deprem raporu alınabiliyor. Binalarımızın bu haritada verilen deprem tehlikesi değerlerine göre yapılmak zorunda olduğu, mevcut binaların performanslarının değerlendirilmesinin ve riskli olanların belirlenmesinin buradaki tehlike değerlerine göre yapılacağı düşünüldüğünde, hepimiz doğrudan veya dolaylı bir şekilde bu değişimlerden etkileneceğiz. İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'na göre, yeni deprem tehlike haritası göz önüne alındığında, Türkiye yüzölçümünün yüzde 18'i birinci derece deprem tehlikesi altında bulunuyor ve nüfusunun yüzde 27'si de bu bölgede yaşıyor. 475 yıllık dönüş periyodu ve 50 yıl içinde yüzde 90 ihtimalle aşılmayacak maksimum yer ivmelerini gösteren 1996 tarihli harita ile kıyasladığımızda birinci derece (PGA 0.4 g) deprem bölgesinin toplam alanının 2019 tarihli haritada azaldığı görülüyor. AFAD tarafından hizmete sokulan web sayfası ile Yeni Deprem Tehlike haritası interaktif hale getirildi. E-devlet şifresi ile girilen bu sitede, bulunduğunuz yerin, bölgenin deprem tehlikesi ile ilgili çok farklı şekilde sorgulamalar yapılabiliyor, istenirse bunları harita üzerinde görebiliyor ve rapor halinde çıktı alabiliyorsunuz. Yeni deprem tehlike haritalarında deprem tehlikesi maksimum yer ivmesi, spektral ivme ve maksimum yer hızı cinsinden tanımlanıyor. Prof. Dr. Süleyman Pampal ile yazmış olduğumuz \"Türkiye'nin Deprem Gerçeği Deprem Bölgeleri Haritaları ve Deprem Yönetmeliklerinin Tarihsel Gelişimi\" isimli kitap ile Türkiye'nin deprem tarihini belgelemiştik. Bu kitapta mühendislik sismolojisindeki gelişmeler; tektonik ve sismotektonik bulguların ve deprem kayıtlarının artması gibi nedenlere bağlı olarak bakanlar kurulu kararları ile yürürlüğe girmiş olan önceki deprem bölgeleri haritalarına ve bu haritalara bağlı olarak 1940 yılı talimatnamesi ile başlayan ve zaman içinde 1947, 1949, 1953, 1961, 1968, 1975, 1996, 1997, 1998 ve 2007 yıllarında yürürlüğe giren bina deprem yönetmeliklerine yer vermiştik. Bu belgeler Resmi Gazete, Bakanlar Kurulu kararları, Cumhuriyet arşivi ve birçok kamu kurum kuruluşun arşivi taranarak elde edildi. Ayrıca kitabın ekinde verilen CD ile binanın yapım tarihini girerek hangi yönetmeliğe göre yapılmış olması gerektiği, yerleşim biriminin adını yazarak 1945, 1947, 1963, 1972 ve 1996 tarihli resmi deprem bölgeleri haritalarında hangi bölgeye düştüğünü bulma, il il deprem bölgeleri ve fay hatlarını inceleme, bulunduğunuz yerin deprem tehlikesinin geçmiş haritalara göre nasıl değişime uğradığı gibi birçok bilgiye kısa zaman içinde ulaşmak mümkün hale getirilmişti. Bu çalışma çok yoğun emek harcanarak ve kaybolmaya yüz tutmuş birçok belge ve haritaya ulaşarak yapılmıştı. İnteraktif olarak hizmete sunulan Yeni Deprem Tehlikesi haritasının bizim yaptığımız çalışma ile entegre edilerek çok daha kullanışlı ve birçok ihtiyacı giderecek şekilde yeniden tasarlanmasında büyük yarar var. Eğer bu yapılabilirse Türkiye'nin deprem tarihi eksiksiz bir şekilde belirlenmiş olacak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/uylupinar-kaya-mezarinda-vandallik.html", "text": "Burdur'un Gölhisar ilçesindeki Uylupınar kaya mezarı, hazinecilerin hedefi haline geldi. Girişte küçük bir oda ve biri yalancı diğeri geçmeli iki kapılı esas mezar odasından oluşan Uylupınar kaya mezarı, daha önce de kaçakçılarca tahrip edilmişti. Esas mezar odası tahrip olmuş durumda günümüze ulaşan mezarın solunda ve sağında iki sedir bulunuyor. Bunların üzerine yakın geçmişte bulunduğu kaya dinamitle patlatıldı ve iç mekanda delikler açılarak tahribat hızlandırıldı. Sinda yerleşiminin nekropol alanında yer alan kaya mezarı, yörede \"Gavurdamı\" olarak adlandırılır. Sinda, Gölhisar Gölü'nün doğusundaki yarımada üzerinde varlığı bilinen bir kentçik. Gölhisarlıların \"Şehirtaşı-Şehertaşı\" dedikleri kalıntılar ve Gölhisar Gölü, Gölhisar ilçesine ve Hisarardı Köyü'ne adını verir. Günümüze pek kalıntısı ulaşmayan Sinda, Romalı Konsül Manlius Vulso'nun seferi sırasında uğradığı yerlerden biridir. İbn-i Battuta Seyahatnamesi'nde ve Katip Çelebi'nin Cihannüması'nda da değinilen yarımada ve çevresi zengin bir geçmişe ve uygarlık birikimine sahiptir. İÖ 8. yüzyıldan İÖ 6. yüzyıla kadar devam eden kentin nekropolü geniş bir alana yayılır. Nekropol kalıntıları yörede Kabak Kırı, Toprak Tepe ve Gavur Damı adı verilen Gölhisar Gölü'nün doğusundaki küçük yükseltilerdedir. Kabak Kırı'nın güneybatısında yoğunlaşan mezarlar dışında, köylülerin \"Hayvan Mezarlığı\" adını verdikleri alanda hayvan kemiklerine rastlanır. Nekropolde ele geçen keramikler çeşitlilik gösterir; kırmızı üstüne siyah, deve tüyü rengi üstüne siyah, beyaz üstüne siyah, dairesel motifli keramikler, keçi, geyik formunda keramikler, Lidya keramikleri ve Attika tipi keramikler çeşitliliği yansıtırlar. Nekropol alanı özellikle Attika tipi siyah figürinli seramiklerin Burdur'daki tek buluntu yeri olmasıyla önemlidir. Burdur Müzesi'nin bahçesinde nekropolden bulunmuş orijinal durumuna uygun Erken Bizans Dönemi'ne ait vaftiz havuzu ve ayrıca Kibyratis'in simgesi yatan aslan motifli lahit kapağı sergilenir. İlk Tunç Çağı'ndan Geç Antik Dönemlere kadar iskan gören Sinda'nın Kibyra'da sistemli arkeolojik kazıların başlamasıyla birlikte Kibyra'nın ilk yerleşimi olduğu saptanır. Strabon gibi güvenilir bir isim \"Pisidyalılar kenti ele geçirdikten sonra daha iyi savunulan bölgeye nakletmişlerdir\" bilgisini verir. Kibyra'da henüz İÖ 3. yüzyıldan önceye ait kalıntının bulunmaması da bu görüşü destekler. Dönemin Burdur Müzesi müdürü Kayhan Dörtlük tarafından 1975'te Uylupınar Höyüğü ve nekropolünde kurtarma kazıları yapılır. Kazılar sonucu dördü lahit sanduka, üçü toprak, ikisi kremasyon olmak üzere toplam dokuz mezar bulunur. Nekropol alanı İzmir 2. Nolu Kültür ve Doğa Varlıkları Koruma Kurulu'nun 8.6.1988 tarih ve 296 sayılı kararı ile tescil edilir. Maalesef tescilli bu alanda taş ocakları ve yakınındaki mermer ocağının baskısına şimdilerde kaya mezarının çevresiyle birlikte tahribatının baskısı eklendi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/uzaya-giden-ilk-kadin-kimdir-karsinizda-valentina-tesekova.html", "text": "328 gün ile tek seferde uzayda en fazla kalan kadın astronot unvanını kazanan Christina Koch, geçen ay Dünya'ya döndü. Ancak kadınların uzayda yer edinme yolculuğu kolay olmadı. Berfin Dağ ve NASA'dan Dr. Umut Yıldız beraber yazdı. Bugüne dek 41 ulustan toplam 565 astronot uzaya gitti. Bu astronotların 500'ü erkek, 65'i kadın. Şu anda Dünya yörüngesinde, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda çalışan üç astronottan biri kadın. Ancak kadınların uzay yolculuğu uzun bir serüven. Hikaye de uzaya giden ilk kadın Valentina Tereşkova ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde başlıyor. Tereşkova yoksul bir ailede büyümüş, henüz iki yaşındayken babasını savaşta kaybetmiş, liseden sonra bir fabrikada işe girmiş ve uzun yıllar burada çalışmıştı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ninaktif bir üyesiydi. Paraşüte ilgisi de bu dönemlerde başladı ve uzaya gitme hayali olmamasına rağmen paraşüt yarışmalarındaki fiziksel başarısıyla adını duyurdu. Kozmonot programının dikkatini çeken de bu güçlü \"Sovyet kadını\" imajı oldu. Dönemin Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in aradığı \"hikaye\"ye tam olarak uyuyordu. Kruşçev, beş kadın finalist arasından onu bizzat seçmişti. 16 Haziran 1963'te \"Vostok 6\" aracı Tereşkova'yı uzaya götürmek üzere hazırlandı. Yedeği İrina Solovyova da kozmonot giysisi içinde bir aksilik çıkması halinde hemen yerine geçmesi için hazırda bekletildi. Burada küçük bir not: Yuri Gagarin vaktiyle kendisini rokete taşıyan otobüsteyken tuvaleti gelince, oracıkta tekerleğin yanında ihtiyacını gidermişti. Bugün bile kozmonotlar arasında devam eden bu \"geleneği\", şans getirmesi için Tereşkova da sürdürmüştü. Nihayet uzay aracı ateşlendi ve Tereşkova uzaya çıkan ilk kadın oldu. Dünya'nın çevresinde neredeyse üç gün boyunca 48 kez dolanan kozmonot, halen \"uzaya solo görevle giden tek kadın\" unvanını taşıyor. Yedeği Solovyova mı? Maalesef hiçbir zaman uzaya gidemedi. Sovyetler Birliği ikinci kadın kozmonotu Svetlana Savitskaya'yı 19 yıl sonra 1982'de uzaya gönderirken, ABD bu konuda hala harekete geçmemişti. Nihayet 1983'te ABD'nin ilk kadın astronotu Sally Ride, uzaya giden üçüncü kadın olarak tarihteki yerini aldı. Amerikalıların yarışta bu kadar geri düşmelerinin nedeni aslında sağlıkla ilgili bir paranoyaydı. Ne de olsa uzaya gönderdikleri insanları canlı bir şekilde geri getiremedikten sonra Sovyetler'e teknolojik üstünlük göstermenin bir anlamı yoktu. Olası bir kaza bütün uzay programına gölge düşürebilir, hatta iptaline bile neden olabilirdi. Bu yüzden risk almakta zorlandılar, sonu gelmez testler ve güvenlik önlemleri nedeniyle insanlı uzay yolculukları hiç de kolay gerçekleşmedi. 1960'ların başında, yani insanlı uzay programının ilk zamanlarında astronotlar, aşırı zorlu testleri geçen hava kuvvetleri pilotları arasından seçiliyordu. Uzay tarihçisi Amy Shira Teitel'in aktardığına göre, kadın pilot Jerrie Cobb da hemcinslerinin bu zorlu sınavı geçip geçmeyeceği konusunda test edilmek üzere astronot akademisine çağrılmıştı. Cobb, erkeklere yapılan testlere ek olarak jinekolojik teste de girdi ve tamamından başarıyla geçti. Onun ardından 18 kadın pilot daha aynı deneyimi yaşadı. Aralarından 13'ü başarılı olarak astronot adayı oldu. Bu, erkek pilotların başarı oranından yüksekti. Ancak buna rağmen, kadınlarla erkekler arasındaki bir fark ABD uzay programında paranoya yarattı: Regl! Ama regl hala gündemdeydi. 18 Haziran 1983'te Sally Ride iki haftalık bir görev için \"Challenger\" ile uzaya gönderilmeden önce kendisine \"100 tane tampon yeter mi?\" diye soran mühendislere şaşkınlıkla bakacak ve onları sadece yarısını yanına almaya ikna edecekti. Günümüzde aylarca uzayda kalan kadın astronotlar, bu düşüncenin bir paranoya olduğunun anlaşılmasına yardım etti. Kadın astronotların uzun süreli uzay yolculuklarında, regl döneminde yaşanabilecek olası sorunlara çözüm olarak hormon ilaçları, yani adet geciktiricilerin kullanılması öneriliyor. Uzay yolculuklarında atmosfer dışına çıkılması, maruz kalınan radyasyon dozunu da artırıyor. Bilim yazarı Miriam Kramer'in NASA Astronot Birliği'nin eski başkanı Peggy Whitson ile yaptığı bir röportajda, astronotlara biçilen görev süresinin, yaşamları boyunca kanser riskini en fazla yüzde 3 oranında artıracak doz baz alınarak belirlendiğinden söz ediliyor. Her iki cins radyasyondan aynı oranda etkilense bile, kadınların meme, yumurtalık ve rahim ağzı kanserlerine yakalanma risklerinin daha fazla olması ekstra bir sorun olarak görülüyor. Bu nedenle kadınların maruz kalabileceği radyasyon alt limiti, erkeklere göre yüzde 20 daha düşük ayarlanıyor. Bu da kısa süreli misyonlarda kadınları daha çok etkiliyor. Bazı bilim insanları bu limitlerin gereğinden fazla kısıtlayıcı olduğunu düşünse de, NASA'nın güvenlik önceliği sebebiyle konunun çözümü yine vakit alacağa benziyor. Uzun uzay yolculuklarının, örneğin Mars'a yapılacak en az altı aylık bir yolculuğun, kadın-erkek fark etmeksizin kanser riskini yüzde 3'ün üzerine çıkaracağı biliniyor. Yani her durumda, uzay aracını koruyacak kalkan teknolojisinin de çok daha fazla geliştirilmesi gerekiyor. Uluslararası Uzay İstasyonu yıllardır kadın astronotları ağırlıyor. Erkekler gibi kadınların da uzayda giydikleri her parça maksimum hareket özgürlüğü verecek şekilde tasarlanıyor. Sadece istasyon içinde değil, dışında yapılan uzay yürüyüşlerinde de giysi ve hassas işlemlerin yapıldığı eldivenlerin uygun rahatlıkta olması gerekiyor. Çok sık olmasa da bugüne kadar 42 kadın uzay yürüyüşü yaptı. Mart 2019'da Anne McClain ve Christina Koch tarafından yapılması planlanan ve tamamı kadınlardan oluşacak ilk uzay yürüyüşü ise kıyafet engeline takıldı. Kadınlar için \"orta\" bedende tek bir uzay giysisi olduğu için, McClain'in yerini son anda Nick Hague aldı. Bu bile uzay yolculuklarının hala erkekler baz alınarak planlanıp tasarlandığını gösteriyor. Neyse ki Ekim 2019'da Christina Koch ve Jessica Meir tamamı kadınlardan oluşan ilk uzay yürüyüşünü yaptı. Ekibin amacı, çalışmayan bir pil şarj/deşarj ünitesinin değiştirilmesiydi. Bu ekipten Christina Koch bir de rekor kırdı ve 328 gün ile uzayda tek seferde en uzun süre kalan kadın unvanını aldı. 6 Şubat 2020'de Dünya'ya geri dönen Koch, uzayda kanser araştırmalarına öncülük eden protein sentez profili deneyleri yaptı. Mars gibi uzun süreli yolculukların kadınlara etkisine dair çalışmalara da büyük katkıları oldu. Evrene dair kısıtlı bilgimizi genişletecek olanlar, gezegenimiz üzerindeki tüm insanlık. Onu cinsiyetine, cinsel yönelimine, rengine, ırkına göre ayırmak dünyayı beyin gücünü tümüyle kullanmaktan mahrum bırakıyor. Bilim, teknoloji, matematik, sanat ve diğer bütün dallarda çalışmayı hiç bırakmayan kadınlar sayesinde bugün kadınlar daha güçlü, her şey daha güzel. Gelecek, bundan daha güzel olacak. ABD başkanı Donald Trump göreve geldiği yıl ABD'nin Artemis Projesi ile 2024'te Ay'a döneceğini ve uyduya gidecek ilk grupta bir kadın astronot olacağını duyurdu. 2017 yılında 18 bin 300 başvuru arasından seçilen 13 kişi, iki yıllık astronot eğitimlerini tamamladı. Altı kadın, yedi erkekten oluşan mezunlardan en dikkat çekeni, Almanya doğumlu İran asıllı ABD vatandaşı Jasmin Moghbeli. 36 yaşındaki yetenekli pilot, böylece, çok merak edilen \"Ben de NASA'da astronot olabilir miyim?\" sorusuna da cevap vermiş oldu. Hem de Ay'a gidecek ilk takımda yer alma ihtimaliyle birlikte! Hep uzaya çıkan kadınlardan bahsettik, ancak uzay çalışmalarında çok büyük katkıları olan binlerce kadını da unutmamak gerek. NASA'nın onlarca erkek astronotu Ay'a götürdüğü Apollo Uzay Programı'nın uçuş yazılımını geliştiren bilgisayar bilimci Margaret Hamilton'dı. Ama özellikle gölgede kalmış bir grup var ki, ABD başarılı bir şekilde uzaya çıkmasını onlara borçlu. 1960'larda kadınlara yönelik büyük bir ayrımcılık söz konusuydu, ama daha da zorlusu siyah kadın olmaktı. NASA'nın, Sovyetler Birliği'yle uzay yarışı başladığında bilgisayarlar yeni yeni ortaya çıkıyordu. Tabii bilgisayar yerine, odaların tümünü kaplayan dev hesap makineleri demek daha doğru olur. Bu makinelere de güvenilmez, bir insan tarafından hesap yapılması sağlanırdı. Bu dönemde, yörünge hesabı gibi zorlu işlemleri yapan \"bilgisayar kadınlar\" vardı. Bu döneme dair NASA'nın da onayladığı \"Hidden Figures\" filmini izlemenizi kesinlikle tavsiye ederiz!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/uzun-ince-bir-yol.html", "text": "Türkiye'deki çevre hareketlerinin uzun bir geçmişi var. Doğaya zarar veren her proje, beraberinde tepki, ateşli tartışmalar ve koruma mücadelesi getiriyor. Yaklaşık 20 yıldır çevre üzerine yazılar yazan gazeteci Serkan Ocak, Atlas için Türkiye'nin çevre direniş haritasını çıkardı. Türkiye'de her zaman çevre tahribatı vardı; 50 yıl önce de, 150 yıl önce de... Bir gazeteci olarak, bu tahribatın son 20 yılına bizzat tanık oldum. Mesleğe başladığım 2000'lerin başında hidroelektrik santrallar gündemdeydi. Ülkenin akarsularının boşa aktığı anlatılıyor, derelerin üzerine santral kurup elektrik üretme planları yapılıyordu. Bir süre sonra, su kullanım hakkı anlaşmaları ile akarsular üzerine santral yapılmasına karar verildi ve akan her su şirketlere kiralandı. Özellikle Doğu Karadeniz, HES'lerin adresi oldu. Bölgede HES'lerle ilgili çevre direnişi 2000'lerin ortalarında, Doğu Karadeniz'de alevlendi. Samsun'dan Artvin'e kadar neredeyse her vadide HES projesi izinleri verildi; projelerin sayısı binleri geçti. Aynı hızda çevre hareketi de başladı. Bölge bölge direnen köylüler birleşti, Derelerin Kardeşliği hareketini kurdu. Rize Fındıklı'dan Erzurum Tortum'a, Muğla Köyceğiz'den Antalya Alakır'a, Tunceli Munzur Milli Parkı'ndan Kastamonu Loç Vadisi'ne kadar bu kardeşlik büyüdü. Çünkü mesele önemliydi; yaşam kaynağı suydu. Çok sayıda dava açıldı, mahkemeler art arda yürütmeyi durdurma kararları verdi. Ancak devlet desteğini alan şirketler her defasında yargı kararlarının arkasından dolanıp santral inşaatlarına devam etti. Bugün gelinen noktada yüzlerce HES projesi hayata geçti. Doğaya telafisi mümkün olmayan zararlar verildi. Bölge sakinleri çoğu yerde HES'lerle yaşamaya başladı. Dereler hapsoldu, kurudu, balıklar yok oldu. Bugün bir santrala uğramadan denize ulaşan dere neredeyse yok gibi. Artık çoğu inşaat tamamlansa da yargı aşaması devam eden pek çok projede HES direnişi de devam ediyor. Türkiye'de, özellikle de Karadeniz bölgesinde HES mücadelesi veren bölge halkına gönüllü destek veren avukat Alp Tekin Ocak şöyle diyor: \"Bugün Karadeniz'de HES'lerin büyük kısmı tamamlandı. Bölgede inşaatı devam eden projeler de var. Mahkeme kararlarıyla Türkiye'de çevre hukuku alanında önemli bir külliyat oluştu. Bütüncül havza yönetimine ilişkin kararlar verilmeye başlandı. Kararlarda \"kümülatif etki değerlendirme yapılmalıdır\" denildi. Avukat İsmail Hakkı Atal'a göre, Türkiye'de mevcut 80 megavat kurulu gücün üzerindeki termik santralların sayısı 37. Bir grup yurttaş ve sivil toplum örgütü ile bu santralların kapatılması için idari başvuru yapan Atal'a göre, termik santral davalarında mahkemelerden sürekli toplam kümülatif etkinin hesaplanması taleplerinde bulunuldu. Son yıllardaki kararlar da bu yönde geldi. Ona göre, toplam kümülatif etki ile ilgili kararlar artık bir içtihat oluşturuyor. Peki, sonuç alınıyor mu? Atal, sadece Adana bölgesinde 16 termik santral projesine 20 farklı dava açtıklarını belirterek, \"Lisans başvurularını reddettik. Doğu Akdeniz'de 38 termik santral yapılacaktı. Açtığımız davalar neticesinde dört tane yapılıyor\" diyor. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada kömürlü ve doğalgazlı termik santralların elektriksiz kalma pahasına kapatılması gerektiğini savunan Atal, \"Dünyanın 8-10 yılı var. Tüm sera gazı üretimini sonlandırmadığımız takdirde küresel felaketler 10-20 yıl içinde yaşanacak\" uyarısında bulunuyor. 1990'ların başlarında İzmir Bergama'da başlayan altın madeni eylemleri, adresi değişerek, ama bugün de sıcaklığını yitirmeden devam ediyor. Hatta günümüz Türkiye'sinde en geniş kitlesel çevre eylemleri madencilik alanında yapılıyor. Son olarak Kaz Dağları'yla gündeme gelen altın madenleri ise özellikle hassas bir konu. Türkiye Altın Madencileri Odası kayıtlarına göre, halihazırda 13 şehirde 18 altın madeni işletmesi bulunuyor. Türkiye'nin henüz bir nükleer santralı yok, ancak en uzun soluklu çevre mücadelesi nükleer santrallara karşı veriliyor. Mersin Akkuya'da inşası süren Rus yapımı nükleer santralın yarım asrı aşan bir hikayesi var. Uzun yıllar direnişler ve protesto gösterilerine rağmen, santralın ilk reaktörünün 2023'te tamamlanması planlanıyor. 15 Ağustos'ta da 4 numaralı son reaktörün inşaat lisansı için başvuru yapıldı. Santral tamamlandığında, her biri 1200 megavat kurulu güce sahip dört ünite olacak. Sinop'ta kurulmak istenen nükleer santralın ÇED süreci tamamlandı ve olumlu rapor verildi ancak projenin tedarikçisi Japonya maliyet nedeniyle Türkiye'den verilen desteğin artırılmasını istedi. Olumlu yanıt alamayınca da projeden çekildi. Proje sahasında 650 bin ağacın kesildiği belirtiliyor. Ekosfer Derneği yönetim kurulu üyesi Özgür Gürbüz, \"Sinop projesi nükleer enerjinin pahalı olması nedeniyle iptal edildi, ama hükümet ortada bir şirket olmamasına rağmen ÇED sürecini tamamladı. Ortada başından sonuna dek hukuksuz bir durum var. ÇED raporunda belirtilen reaktör tipi Fransız şirketine ait, ama ortada artık Fransız-Japon konsorsiyumu yok. En ufak bir hatayı kaldırmayacak bir işte bu kadar ciddiyetsiz bir durum var\" diyor. Nükleer enerji \"temiz enerji\" olarak geçse de dünyada henüz bu santrallardan çıkan yüksek tehlikeli sınıftaki radyoaktif atıkların ne yapılacağına dair çözüm yok. Bu atıkların bertarafı mümkün değil. Üstelik en küçük bir kazada etkisi yüzbinlerce yıl devam edecek bir felakete yol açabilir. Bunun en bilinen iki örneği ise Çernobil ve Fukuşima nükleer faciaları. Bir diğer önemli sorun da bu enerji türünün pahalılığı. Özgür Gürbüz'ün verdiği bilgilere göre, yüzde 100 hissesi Rusya'nın elinde bulunan nükleer santrala, sadece verilen elektrik alım garantisi kapsamında 15 yılda 30-35 milyar dolar civarında para ödenecek. Yani yılda 2 milyar dolar. İddialı projeler ve neden oldukları tartışma ve gösteriler, Türkiye'nin tüm bölgelerine yayılıyor. Bu yazıda ele aldığımız dört başlığı; HES'ler, termik santraller, madenler ve nükleer santral projelerinin tamamını bir haritada buluşturmak oldukça güç. Serkan Ocak, öne çıkan noktaları derledi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yamac-parasutu-mevsimi-icin-haziriz.html", "text": "Outdoor sporlarına ilgi duyan maceraperestler için, Türkiye'deki en iyi yamaç paraşütü merkezlerinden bazılarını mercek altına aldık. 1- Ölüdeniz, Fethiye: Ölüdeniz, dünyanın en ünlü yamaç paraşütü bölgelerinden biridir ve Türkiye'nin en popüler uçuş noktalarından biridir. Babadağ'ın zirvesinden başlayarak Türk Rivierası'nın muhteşem manzaralarını izlerken deneyimli bir pilotun eşliğinde uçabilirsiniz. Uçuşlar genellikle sabahın erken saatlerinde gerçekleşir ve Ölüdeniz'in eşsiz turkuaz rengiyle süzülürken adrenalin dolu bir deneyim yaşarsınız. 2- Akyaka, Muğla: Muğla'nın güzel sahil kasabası Akyaka, yamaç paraşütü yapmak için harika bir yerdir. Bafa Gölü'nün yakınında yer alan Akyaka, rüzgarın ideal olduğu bir noktadır ve yamaç paraşütü için mükemmel bir termik aktivite sunar. Akyaka'da yapacağınız uçuşlar sırasında hem denizin hem de doğanın muhteşem manzaralarını seyredebilirsiniz. Aynı zamanda Akyaka'nın sakin atmosferi ve doğal güzellikleri de size unutulmaz bir deneyim sunar. 3- Kaş, Antalya: Antalya'nın güzel tatil beldesi Kaş, yamaç paraşütü yapmak isteyenler için ideal bir merkezdir. Kaş'ın etkileyici kıyı şeridinden başlayarak denize doğru süzülen bir yamaç paraşütü uçuşu, benzersiz bir deneyim sunar. Likya Yolu'nun panoramik manzaraları ve Patara Plajı gibi doğal güzelliklerin eşliğinde uçarken adrenalin dolu anlar yaşayabilirsiniz. Kaş, aynı zamanda yıl boyunca istikrarlı rüzgarlarla da ünlüdür. 4- Alanya, Antalya: Türkiye'nin turistik bölgelerinden biri olan Alanya, yamaç paraşütü yapmak için harika bir noktadır. Alanya Kalesi'nin tepesinden başlayarak Alanya'nın muhteşem plajlarını ve Akdeniz'in turkuaz sularını izleyebilirsiniz. Yükseklikten süzülürken Alanya'nın tarihi dokusunu ve eşsiz manzaralarını keşfedebilirsiniz. Alanya'da yamaç paraşütü yaparken aynı zamanda güzel bir tatil deneyimi de yaşayabilirsiniz. 5- Bozcaada, Çanakkale: Türkiye'nin en büyük adalarından biri olan Bozcaada, yamaç paraşütü için sıradışı bir yerdir. Ada, Ege Denizi'nin ortasında yer aldığından dolayı rüzgarlar ve termik aktivite açısından mükemmel bir konumdadır. Bozcaada'da yamaç paraşütü yaparken sadece güzel manzaraları değil, aynı zamanda tarihi kaleleri ve şarap bağlarını da keşfedebilirsiniz. Ada aynı zamanda sakin ve huzurlu atmosferiyle de dikkat çekmektedir. Yamaç paraşütü maceranıza doğru hareket etmeden önce tatilinizi planlamak için ihtiyacınız olan her şeye hepsiburada. com üzerinden ulaşabileceğinizi de hatırlatalım. Ayrıca hazır Babalar Günü yaklaşıyorken, Babalar Günü hediyesi için de hepsiburada. com üzerinden iPhone 14 Pro Max veya iPhone 14 Pro modellerine ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yangindan-bir-yil-sonra-marmaris-ormandan-kalan.html", "text": "Atlas'tan Tevfik Taş ve fotomuhabiri Tolga İldun, bundan iki yıl önce Marmaris'i neredeyse adım adım dolaşmıştı. O yeşil derya artık zift rengi. Aynı ekip, 2021 yangınlarında yaklaşık 13 bin hektarı yanan Marmaris'e gitti ve o cehennem gibi yazı Marmarislilerden dinledi. Sabah. Marmaris kıyılarında kayaların, kumların, boşlukların renkleri havadan ve denizden gelen ışıkla andan ana değişiyor. Bu kıyılardaki ormanlar, çok yakın zamanlara kadar ikiye ayrılırdı: İnsanın yürüyerek ya da herhangi bir araçla erişebildiği ve insanın ayağının erişemediği... Bu kıyıların bütün ormanları şimdi yangınların eriştiği ve yangınların henüz erişemediği \"çok az alan\" sözü eklenerek ikiye ayrılıyor. Muğla Marmaris'e bağlı Bayır ile Osmaniye köyleri arasında yanmış ormanların içindeyim. Yerden göğe uzanan, milyonlarca, milyonlarca zift sütununun arasındayım. Her biri yaklaşık 20 ile 35 metre uzunluğunda milyonlarda yanık mızrak... Kutsal kitapların cezalandırma sözleri devasalaştırılarak yaratılmış bir cehennemden artakalana bakıyorum. Ormandan söz eden kaynakların ortaklaştıkları tanım özetle şöyledir: Belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü bir arada barındıran toprak parçasında, genellikle doğal yollardan oluşmuş kara ekosistemi. Bunların tümünün yanık evrenindeyim. Biliyorum, orman aynı zamanda yangın demektir. Doğanın dengesinde ve işleyişinde var bu. Yıldırım düşer ve orman yanar. İnsan gibidir orman, nasıl değişik nedenlerle ateşimiz çıkar ve kendimizi cayır cayır yanar hissedersek kuraklıkla, iklimsel değişikliklerle doğanın ateşi çıktığında da ormanlar yanabiliyor. Biliyorum. Bilimsel veriler, Akdeniz orman ekosisteminin milyonlarca yıldan beri yangınlarla evrimleştiğini söylüyor; yangınlar, ne kadar büyük ve korkutucu olurlarsa olsunlar, Akdeniz ormanları için bir tehdit değil, tam tersine onların ekolojisinin bir parçasıdır. Sesler duyuyorum, duyuyorum ama anlamıyorum. Bilim dünyası \"ormanlar, biz insanlar henüz yokken, bizden milyonlarca yıl önce var oldu\" diyor ve ekliyor: \"Orman yangınları 420 ile 250 milyon yıllık bir tarihe sahiptir.\" Lakin, o zamanlar ne insanlar, ne de yanmış ağaçları kesenler vardı. Şimdi, \"orman kendini daha hızlı yenilesin de insanlık oksijensiz kalmasın\" diye temizleniyor. Çadırı, Marmaris Yangın Gözetleme Kulesi'nin aşağısındaki düzlüğe kuruyoruz. Geceyi beklemiyor yanmış orman, akşam alacasıyla büyüyor karanlığı. Gece boyutsuz bir kütle. Yanımızda yüksek gerilim hattı direği var. Üstte teller bağlantı yerlerinden cızırdayıp duruyor. Bu cızırdayan teller var ya, işte bunlar birçok ormanın \"faili meçhul\" katilleridir. Cumhuriyet'ten Tüncay Mollaveisoğlu'nun, Tarım Orman İş Sendikası Genel Başkanı Şükrü Durmuş'la yaptığı söyleşi bu bakımdan da önemli. \"Ormanlarla ilgili yetkili kurumlar, 2021'de 200 bin hektar ormanı yok eden yangınların büyük çoğunluğunu kayıtlara 'faili meçhul' olarak geçti. Oysa pek çok yangın, enerji nakil hatlarındaki bakımsızlıktan kaynaklanmaktadır. Orman Genel Müdürlüğü yetkilileri, enerji nakil hatlarındaki sözleşmeleri yok sayıyor, enerji şirketlerini koruyor. Nakil hatlarındaki bakımsızlığı defalarca bildirdik. Yangına neden olacak dedik. Dinlemediler\" diyor Durmuş. O bunları söyler, ben bu satırları yazarken Datça ve Çeşme ormanları yanıyor. Bu çalışma boyunca bizi dağ bayır dolaştıran, bütün bu yangın yerlerine bizimle yeniden girip çıkan Hüseyin Ergin'le buluşuyoruz sabahleyin. Ergin, Marmaris Belediyesi'nde zabıta olduğu için bölgenin girdisini çıktısını iyi biliyor ve bu bize çok zaman kazandırıyor. Yangın kulesinin olduğu tepeden bakıyorum ormanlara. Biz, çoğunluğu herhangi bir ütopyaya sahip olmayan insanların yarattığı bir distopya, bu uçsuz bucaksız ormanlarda olanca vahşetiyle sergilenmiş. Kuru bir rüzgar esiyor. Uğulduyor yangın ormanları. Nefti siyah. Uğulduyorum. Kumlubük'te işletme sahibi Süleyman Tuna, \"Çadırları buraya kurun\" diyor, \"pek çok yere yakın olursunuz.\" Arkamızda kocaman bir dut ağacı var. Bu ağaç kimi yaban domuzu ailelerinin beslenme kaynağı. Alacakaranlık basınca, çoluk çocuk toplanıp dut yemeye geliyorlar. Yok kimseye bir zararları. Siz açıkta yiyecek bırakmazsanız, bakmazlar bile size. Kendi alemleri yetiyor onlara. Pebble adlı işletmenin çalışanları da tanıdıktan, ahbaptan sayıyor onları. Süleyman Bey, \"Siz o yangın günlerinde görecektiniz buraları. İnsanlar helak halde burada şezlonglarda sabahlıyordu. Hiçbir insanın yüzü kendi yüzü değildi. Hepimiz yüzümüzü, bakışımızı kaybetmiştik\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yarasalar-hakkinda-neler-biliyoruz.html", "text": "Yarasaların kökeni günümüzden 54 milyon yıl öncesine erken eosen dönemine kadar dayanır. Yarasalar diğer birçok memeliye göre erken evrimleşmiş ve nispeten az değişim göstermiştir. Bu zaman aralığında virüslerde yarasalarla beraber evrimleşti. Virüs konakçı ilişkisi geliştirdiler. Yarasaların virüslerle beraber anılmasındaki neden nedir? Evet, yarasalar kuduz, hanta, sars gibi birçok zoonoz etkenin konakçısı. Dünyadaki tüm canlı formları virüs barındırır; yarasalar da istisna değildir. Ancak yarasaları virüslerle ilişkilendirilmesinde orantısal ön plana çıkaran bazı nedenler var. Dünyadaki memeli türlerinin dörtte birini yarasalar oluşturur. Sadece bir mağarada milyonlarca yarasa bir arada bulunabilir. Yarasaların büyük koloniler halinde yaşamaları, tüneme davranışları ve barındıkları ortamların koşulları hastalık etkenlerinin yayılmasını da kolaylaştırır. Uçabiliyor olmaları da etkenleri farklı türlere bulaştırabilme imkanı verir. Yarasalar kış uykusuna yatan memelilerdendir. Avladıkları böceklerin bulunmadığı dönemleri kış uykusunda geçirirler. Daha ılıman bölgelerdeki yarasalarda bu kış uykusu davranışını günlük olarak yapar. Dinlenme saatlerinde vücut sıcaklığını dış ortam sıcaklığına kadar indirerek metabolizmalarını yavaşlatır ve ciddi bir enerji tasarrufu sağlarlar. Aslında bu özellik virüsler için de bir fırsattır. Bu sayede yarasaların kanında hızlıca çoğalma fırsatı bulurlar. Böcekle beslenen küçük memeliler ömürlerinin oldukça kısa olmasıyla bilinir. Ancak bu durum yarasalar için geçerli değildir. Yarasalar 25 yılı aşkın bir yaşam süresine sahip olabilir. Bu yaşam süreleri boyunca taşıdıkları viral etkenleri yavrularına, kendi türünden bireylere ve başka türden canlılara bulaştırabilir. Yarasaların bağışıklık sistemleri de diğer türlerden farklı değildir. Virüslerin kuluçka süreleri türden türe değişebilir. Virüsler konakçısı olduğu canlıda uzun süre hiç semptom göstermeden bulunabilir. Yarasalar da bu hastalık etkenleri sonucu hayatını kaybeder. Ancak büyük sürüler de bu kayıplar telafi edilir. Asıl sormamız gereken soru bu yeni tip virüsler zaten hep yarasalarda vardı. Peki; neden şimdi ortaya çıktı. Cevabı doğanın girmememiz gereken yerlerine girdik. Yarasalar ve diğer birçok türün yaşam ortamlarını tahrip ettik, parçaladık. Bu bulaşıcı hastalıklardan korunmanın birincil yolu bu etkenlerle hiç karşılaşmamak. Yarasalar ve diğer tüm canlıların yaşam ortamlarını korumak aslında kendimizi bu salgınlardan korumanın da birincil yolu. Aksi halde daha varlığının bilmediğimiz ve etkisi çok daha yıkıcı yeni hastalık etkenleriyle karşılaşabiliriz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yaz-kamplarina-hazirlik-listesi.html", "text": "Yaz şartlarında kamp başkadır ve güneşi de dikkate alarak farklı bir hazırlık gerektirir. Bu tadına doyum olmayacak, doğanın uyanışını keşfedeceğimiz gezilerin hazırlık listelerinde de bazı olmazsa olmaz maddeler var. Kamp sırasında, doğa şartlarında her besine ulaşmanız mümkün olmayacak. Dolayısıyla, çantamızda c vitamini, d vitamini, magnezyum, çinko gibi vücudun dinç ve sağlıklı kalması için gerekli vitamin ve mineral takviyelerinin bulunması faydalı olacaktır. Ancak bunları bilinçsizce kullanmak yerine doktorunuzun tavsiyelerini dikkate almalısınız. Evet artık herkes akıllı telefonla yaşıyor ve zaten onları yanımızdan ayırmıyoruz ancak bir doğa gezisi sırasında, fotoğraf ve video çekmek söz konusu olduğunda, akıllı telefonların kameraları büyük önem kazanıyor. Eğer eski model ve kamera özellikleri güçsüz kalan telefonunuzu bu yakınlarda değiştirmek için planlar yapıyorsanız, bu güncellemeyi gezilerinizden önce yapmanızı tavsiye ederiz. Böylece büyük emek ve maddi imkanlarla gerçekleştireceğiniz gezilerinizde çok daha kaliteli fotoğraf ve videolar elde etme şansı yakalayacaksınız. Kamer kalitesi açısından akıllı telefonları değerlendirmek gerekirse, Poco X3 PRO veya Huawei P40 Lite ya da iPhone 12 PRO Max gibi gelişmiş tavsiye edilebilir. Telefonlarınız, tabletiniz, laptopunuz için şarj cihazları elbette listede yer alacak. Ancak sadece prize takacağınız şarj cihazları değil, powerbank cihazları ve hatta güneş enerjisiyle şarj imkanı sunan bazı teknolojik eklemeleri de listenize dahil etmelisiniz. Eğer doğa gezisi ve kamplar için yola çıkacaksınız, gideceğiniz bölgenin detaylı bir kağıt haritasını da çantanızda bulundurmanız faydalı olur. Evet artık her şey dijital ve haritalara da dijital olarak ulaşıyoruz ama dijital cihazların pili bitebilir, suya düşebilir, ıslanabilir, yere düşüp kırılabilir, her şey olabilir... Çok da iyi tanımadığınız bir coğrafyada haritasız bir başına kalmak sonra size büyük külfet çıkarabilir. O haritaları bir kağıda basın ve su geçirmez şekilde çantanızın bir gözünde saklayın deriz. Güneş koruması aslında yaz kış çantanızda bulunması gereken bir önlem. Ancak güneşten korunmayı sadece bahar ve yaz aylarındaki güçlü güneşe karşı koruma kremleri olarak düşünmeyin. Gözlük, şapka, tente gibi sizi güneşin ışınlarından, parlamalarından koruyacak diğer tüm önlemleri de almalısınız. Eğer su kaynağından uzakta bir noktada kamp kuracaksınız, sık sık su kaynağına yürümek zorunda kalmamak için, fazladan su depolamanıza imkan sağlayacak, portatif, hafif ama yüksek hacimle su alacak seçenekleri değerlendirmelisiniz. Gerekiyorsa, katlanıp taşınabilecek ama açtığınızda 10-20 litre su alabilecek esnek su depoları kullanabilirsiniz. Yaz sıcağında suya çok ihtiyaç duyacağınızı unutmayın."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yazin-tadini-cikarmak-isteyenlere-5-aktivite.html", "text": "Türkiye, doğal güzellikleri, geniş coğrafyası ve iklimi ile doğa sporları tutkunları için muhteşem bir ülke. Doğaya teslim olmak isteyenler için 5 aktiviteyi bir araya getirdik. Yamaç paraşütü, Türkiye'deki en popüler doğa sporlarından biridir ve Ölüdeniz, Fethiye'de bu aktivite için ideal bir lokasyondur. Burası, güzel kumsalları, kristal berraklığındaki suyu ve yüksek uçurumlarıyla ünlüdür. Babadağ eteklerinden yapılan yamaç paraşütü ile yüksekten muhteşem bir manzara seyredebilirsiniz. Antalya, Türkiye'nin en popüler tatil beldelerinden biridir ve rafting yapmak için ideal bir lokasyondur. Köprülü Kanyon, Antalya'nın doğal güzellikleri arasında yer alır ve su sporları meraklıları için mükemmel bir yerdir. Burada yapabileceğiniz rafting turları, heyecan dolu bir macera sunar ve unutulmaz anılar bırakır. Türkiye'deki en güzel milli parklardan biri olan Aladağlar Milli Parkı, dağ bisikleti yapmak için ideal bir lokasyondur. Burası, muhteşem manzaraları, yemyeşil ormanları ve doğal güzellikleriyle ünlüdür. Dağ bisikleti turları, parkın çeşitli yamaçlarından geçer ve doğayla iç içe olmanın tadını çıkarmanızı sağlar. Antalya, tırmanış meraklıları için de ideal bir lokasyondur. Geyikbayırı, Antalya'nın doğal güzellikleri arasında yer alır ve Türkiye'nin en popüler tırmanış noktalarından biridir. Burada yapabileceğiniz tırmanış turları, hem tecrübeli tırmanıcılar hem de yeni başlayanlar için uygundur. Kapadokya, Türkiye'de turistleri en çok cazip eden noktalardan biridir. Trekking yapmak için de ideal bir lokasyondur. Burası, tarihi yerleri, doğal güzellikleri ve peri bacaları ile ünlüdür. Trekking turları, burada çok popülerken, eşsiz taş otelleri de turistleri çeker. Sabahları havalanan sıcak hava balonlarını da resme katarsanız, Kapadokya surreal bir tablo gibi anılarınızda unutulmaz bir yer kazanacaktır. Çok zengin ürün seçenekleriyle her ihtiyaca cevap veren alışveriş platformu hepsiburada. com, doğa sporları konusunda da aradığınız her ürünü sunuyor. Ayrıca dilerseniz laptop fiyatları hakkında araştırma yapabilir veya yeni bir Samsung tablet satın alabilir ya da Samsung telefonlar için arama yapıp telefonunuzu değiştirebilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yeni-cagin-kasifleri-virus-avcilari.html", "text": "Gezegenin bir yerlerinde henüz tanışmadığımız bir virüs bizi bulmadan önce, biz onu bulabilir miyiz? Bilim insanlarını doğada virüs avına çıkaran bu sorunun ardında, virüslerle acı dolu tarihimiz yatıyor. Kan örneği iki sebeple Antwerp'e gönderilmişti. Öncelikle, Antwerp Tropik Tıp Enstitüsü o günlerde dünyanın tropik hastalıklar konusunda en yetkin merkezlerinden biriydi. İkinci neden, Zaire'nin, 1960'ta bağımsızlığını elde edene kadar Belçika'nın sömürgesi olmasıydı. Yani bilimsel, kültürel, ekonomik ilişkiler hala çok güçlüydü ve ülkede birçok Belçikalı misyoner yaşıyordu. Bu misyonerlerin önemli bir kısmı da Flaman bölgesinden çıkıyordu. Şehrin misyoner yetiştirme geleneği, burada büyüyen çocuklar için uzakları çekici hale getiriyordu. O çocuklardan biri de Kongo'nun bağımsızlığı sırasında 11 yaşında olan Peter Piot'ydu. Tek hayali, \"dünyanın en sıkıcı yeri\" olarak gördüğü Flaman bölgesinden bir gün gitmekti. Maceraya açılmak, dünyayı görmek, kaşif olmak istiyordu. Ancak dünyada geriye keşfedilecek pek bir şey kalmamış olması canını sıkmıyor değildi. Keşif merakı en sonunda onu tıbba yönlendirdi. Doktor oldu ve uzmanlık alanı olarak mikrobiyolojiyi seçti. Genç bir alan olan mikrobiyolojinin temelleri 19'uncu yüzyılın sonlarında aşı geliştirme çabalarıyla atılmış ve 20'nci yüzyılın ortalarına kadar birçok tıbbi keşfin merkezinde yer almıştı. 1967'ye gelindiğinde, dönemin ABD sağlık bakanı William Stewart \"bulaşıcı hastalıklar defterini kapatmanın zamanı geldi\" diye gururla açıklama yapıyordu hatta. Batı dünyasında çocuk felci, tifo, kolera ve kızamık tarih olmuştu. Savaşlardan bile fazla sayıda insanı öldüren çiçek hastalığı da çok geçmeden listeye eklenecekti. İşte bu \"apaçık gerçek\"ten dolayı, 1974'te Peter Piot'yu arkadaşları ve çevresi, \"mikrobiyolojinin geleceği yok\" diye kararından caydırmaya çalışıyordu. Ama Piot onları değil, içindeki kaşifi dinledi. İki yıl sonra, çalıştığı laboratuvara Zaire'den gelen kan örnekleri ve devamında yaşananlar, doğru seçimi yaptığını gösterecekti. Antwerp'te incelenen kan örneği bilinen hiçbir virüsle eşleşmemiş ve \"yeni bir virüs\" kaygısıyla bir kişinin acilen Kongo'ya gitmesi gerekmişti. Piot hemen gönüllü oldu ve Kinşasa'ya bir uçak bileti aldı. Aceleden pasaportunun süresinin dolduğunu bile fark etmemişti. O günlerin daha esnek uluslararası seyahat ikliminde uçağa binmeyi de, sınırdan geçmeyi de başardı. Başkent Kinşasa'da buluştuğu meslektaşları ile salgının kalbindeki Yambuku köyüne geçerek, hastalığın kaynağını araştırmaya başladı. Ülkenin yağmur ormanlarında köy köy gezerken, virüsün, hamile kadınlara vitamin aşısı yapan Belçikalı rahibenin yeniden kullanımlı enjeksiyonları ile bir kadından diğerine yayıldığını tespit ettiler. Piot, kan örneğini Belçika'ya gönderen Kongolu doktor Jean-Jacques Muyembe ile karşılarındakinin yeni bir virüs olduğunu keşfeden iki kişiden biri olarak, henüz 27 yaşında tıp dünyasının en önemli isimlerinden birine dönüştü. Virüs ise ilk kez görüldüğü, bölgedeki Ebola Nehri'nin adıyla anılacaktı artık. Salgını kontrol altına almak 26 gün sürdü. Bu sırada virüsü kapan doktor Muyembe sağ kalabildi, ancak 318 kişiden 280'i (yüzde 88 ölüm oranı) yaşamını yitirdi. Ebola'nın hala kanıtlanmış bir tedavisi yok, deneysel aşı çalışmaları sürüyor. Afrika'da zaman zaman salgınlara yol açıyor ve belirli yöntemlerle kontrol altına alınıyor. Kesin kaynağı bilinmemekle birlikte, meyve yarasalarının virüsün doğal taşıyıcısı olduğu sanılıyor. İlk kez 1981 yılında Los Angeles'ta beş eşcinsel erkekte klinik olarak tespit edilen bu virüs, bağışıklık sistemine saldırarak devre dışı bırakıyordu. Virüsün tespit edilen ilk kurbanlarının çoğunun \"gay\" olması nedeniyle hastalık, Gay İlintili Bağışıklık Eksikliği anlamında GRID diye anılmaya başladı. Peter Piot, bu gizemli hastalık hakkında dünyayı ilk kez derli toplu bilgilendiren raporun hazırlanmasına öncülük etti. Bir önyargının çöpe atılmasında da payı büyüktü: Bu hastalığa sadece gay'ler veya eroinmanlar değil; heteroseksüeller de yakalanıyordu. Hastalığın adı, Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu anlamında, kısaca AIDS olarak değiştirildi. Piot, sonraki 30 yıl AIDS mücadelesinin küresel liderliğini yaptı. HIV virüsünün insana, Kamerun'da şempanzelerden geçtiği sanılıyor. HIV bulaştığı 75 milyon kişiden 32 milyonunun ölümüne yol açtı. Virüs vücutta yok edilemese de ilaçlarla kontrol altına alınıyor. En başta, sayımızdaki büyük artış. Türümüzün nüfusunun 1 milyara ulaşması tam 300 bin yıl aldı. Buraya ulaştıktan sonra, sadece bir yüzyılda 6 milyar daha arttı. Bu yüzyılın bitiminde, bu sayıya 4 veya 5 milyar daha eklemiş olacağız. Bir diğer neden, küreselleşme. Dünyanın ayrı uçları arasında 7/24 yapılan uçuşlar da bir salgını kolayca pandemiye dönüştürebiliyor. Milyarlarca insanı besleyen endüstriyel gıda üretimi; sığır, tavuk, domuz gibi besi hayvanlarının üretimindeki muazzam artış da doğal bağışıklığımızın olmadığı virüslerin bize ulaşma ihtimalinde muazzam bir artış yaratıyor. Ama en önemli neden, gezegenin doğal yapısını bozacak düzeydeki müdahale kapasitemiz. Ormanlarda, özellikle de yağmur ormanlarındaki hızlı tahribat, insanı tehlikeli virüslerle temasa geçiriyor. HIV, Ebola, Zika, sarı humma ve daha birçokları yağmur ormanlarındaki canlılardan insana geçti. 2009 yılında, \"virüs avı\" için oluşturulan PREDICT projesinin üyelerinden ve küredeki önde gelen virüs avcılarından profesör Kevin Olival, 2017'de Malezya'nın Borneo Yağmur Ormanları'na götürdüğü gazetecilere, \"bu virüsler yeni değil\" diyordu, \"sadece onlardan yeni haberimiz oluyor.\" Öyle ya, yarasalar, maymunlar, kemirgenler, türümüz için öldürücü olabilen bu virüsleri binlerce yıldır taşıyor. Bugün tehdide dönüştülerse, sebebi insanın yağmur ormanlarına müdahalesi. Son 40 yılda Borneo Yağmur Ormanları'nın üçte biri yok edilerek, yerine ucuz bitkisel yağ elde etmekte kullanılan palmiyeler dikildi. Amazon Ormanları soya fasulyesi veya şeker kamışı tarlası, Kuzey Amerika'da ormanlar banliyö siteleri inşa etmek için yok ediliyor. Ekosistem uzmanı Barbara Han bunu, virüs dolu balonlara iğne batırmaya benzetiyor. Virüslerin canlı olup olmadığı tartışmalı. Bakterilerden farklı olarak, kendi başlarına yaşayabilecekleri bir hücre düzenekleri yok. Kendilerini kopyalayıp çoğaltmak için canlı hayvan hücrelerine muhtaçlar. İnsan da bir hayvan türü olarak onlar için aynı işlevi görüyor. PREDICT'in kurucusu biyolog Dennis Carrroll, \"virüslerin bizi enfekte etme amaçları ile yarasayı enfekte etme amaçları aynı'' diyor. Varoluş açısından bıçak sırtı bir denge bu; yerleştikleri bünyeyi öldürdüklerinde kendilerini de öldürmüş oluyorlar. Virüslerle ilgili keşifler derinleştikçe, bu mikrobik evrenin sadece hastalık üretmediği, yaşamı da mümkün kıldığı görülmeye başlandı. 2003 yılında insanın gen haritası tamamlandığında, araştırmacıları bir sürpriz bekliyordu: Bedenlerimiz, retrovirus kalıntılarıyla doluydu. Retrovirüsler, RNA'larını içine girdikleri hücrenin DNA'sından yararlanarak DNA'ya dönüştürebilme yeteneğine sahipler. Böylece o hücrenin DNA'sının, yani genetiğinin parçası haline geliyorlar. Genetik kodlarımızın yüzde 8'ini, milyonlarca yıldır atalarımızın DNA'sının parçası haline gelmeyi başaran bu retrovirus kalıntıları oluşturuyor. Tıpkı fosiller gibi milyonlarca yıllık evrimin kaydını taşıyorlar. Bu bilgiler, virüslere karşı etkin tedaviler geliştirilmesine yardımcı oluyor. Fransız virüs araştırmacısı Thierry Heidmann'ın dediği gibi, virüsler hiç sormadığımız sorulara bile yanıt verebiliyor. Bu soruların en popülerini California Üniversitesi profesörü Luis Villarreal 2004 yılında yazdığı bir denemede sordu: \"Virüsler bizi insan yapıyor olabilir mi?\" Villarreal, memelilerin doğum yapma yeteneği kazanmasında virüslerin belirleyici olduğu savını gündeme getiriyordu. 2000 yılında, insanın gen haritasında protein şifresi içeren bir gen dikkat çekmişti. Sadece kadınlarda, plasentanın rahimle birleştiği yerdeki hücrelerde bulunan bu gene \"syncytin\" adı verildi. Bu gen olmadan ceninin beslenmesi mümkün değil. Syncytin, insanın virüslerden transfer ettiği bir gendi. Primatlarla ortak atalarımıza bulaşan bir virüs sayesinde genetiğimizin bir parçası olmuştu. Darwin'in doğanın her yerinde aradığı en önemli kanıt, içimizdeydi. Virüslerin yanı sıra yaban yaşamın da, özellikle yarasaların düşmanımız olmadığına dikkat çekme ihtiyacı hissediyor profesör Kevin Olival. Yarasalar, kısıtlı bir perspektiften bakıldığında dünyanın en tehlikeli hayvanları; tükürüklerinde, kanlarında, derilerinde çok sayıda öldürücü virüs taşıyorlar. 100 milyon yıllık evrimsel adaptasyon sürecinde, diğer hiçbir memelinin geliştiremediği ölçüde virüslere bağışıklık kazanmışlar. Uçabilmeleri, onlara virüsü çok geniş alanlara yayma potansiyeli sağlıyor. \"Peki, yarasalar bu kadar tehlikeliyse neden öldürmüyoruz onları\" sorusuna, \"bu, çok kötü bir fikir\" yanıtını veriyor profesör Olival: \"Yarasaların doğal çevre için yararlarını saymakla bitiremeyiz.\" Yarasalar olmasa, gezegenimiz yağmur ormanlarına sahip olamazdı örneğin. Yarasalar, 500'den fazla ağaç ve çiçek çeşidinin ana polen taşıyıcısı. Sayısız bitkinin tohum saçıcılığını yapıyorlarlar. Eklembacaklılarla beslendikleri için böcek nüfusunun en önemli kontrol mekanizmalarından birini oluşturuyorlar. Ayrıca yarasa kaynaklı birçok salgında asıl bulaştırıcı yarasa değil, yarasalardan virüsü oradan almış bir başka aracı hayvan oluyor. Belçika'da \"Baron\" unvanıyla taltif edildiğinde, madalyanın tasarımı için kendisine fikri sorulduğunda, AIDS mücadelesinin sembolü kırmızı kurdele ve üzerinde antik Yunan'dan beri kullanılagelen \"ken uzelf\" sözünün yazmasını istedi. Yani, \"kendini bil\". İnsanın haddini bilmeyi, ekosistemin yöneticisi veya sahibi değil, bir üyesi olduğunu çok geç olmadan öğrenmesi gerekiyor. Gezegenin bir yerlerinde henüz tanışmadığımız bir virüs bizi bulmadan önce, insanın doğada onu bulması yaklaşımı, virüs avcılığının altın çağını başlattı. Bu yöndeki ilk büyük organize çalışma, California Üniversitesi Veteriner Fakültesi yönetimindeki Obama destekli 200 milyon dolarlık PREDICT projesiydi. Dünyanın virüs haritasını çıkarmayı hedefleyen PREDICT ekibi, onlarca ülkede, yüzbinlerce örnek toplayarak 2 binden fazla yeni virüs keşfetti. Trump yönetiminin bütçe kesintisi üzerine PREDICT, 2018'de uluslararası ölçekli Global Virome Projesi'ne evrildi. 3-5 milyar dolara mal olması öngörülen 10 yıl süreli proje, en az 1.5 milyon virüsü bilinir hale getirmeyi hedefliyor. Bu virüslerden 600-800 bininin zoonotik olduğu, yani hayvandan insana geçebildiği düşünülüyor. Dolayısıyla, henüz keşfedilmemiş, ama her an pandemi yaratabilecek patojeni, ya da sağlık otoritelerinin kullandığı jargonla \"Disease X\"i daha başlamadan bulmak ana amaç. Virüs avcıları, Temmuz 2018'de Güneydoğu Asya'da yarasalarda iki yeni virüs keşfetti. Bu virüsler, 2003 yılında SARS ve 2012'de MERS salgınlarına neden olan koronavirüs ailesindendi ve pandemi yaratma potansiyelleri vardı. Daha sonra Çin'de, bazı koronavirüs türlerinin yarasadan insana geçtiği tespit edilecek, ancak bu vakalar, ya çok yerel kalarak salgına dönüşmeyecek, ya da hiç saptanamayacaktı. Bilim insanlarının pek çok uyarısı gibi, bu uyarıları da gündemde yer bulamadı. Ta ki 2019 yılı Aralık ayına kadar... 30 Aralık günü, Vuhan Viroloji Enstitüsü uzmanlarından Çinli biyolog Shi Zhengli'nin telefonu çaldığında Şanghay'da bir konferanstaydı. Çin Salgın Hastalık Dairesi, Vuhan'da yeni koronavirüsün yol açtığından şüphelenilen bir salgın tespit etmişti ve laboratuvarın derhal konuya eğilmesini istiyordu. Doktor Shi \"koronavirüs\" adını duyduğunda hiç şaşırmadı. Salgın tam da korkulduğu gibi gelişmişti. Yarasa dışkısından, tükürüğünden veya kanından virüsü edindiği sanılan bir başka yabani hayvandan, ona temas eden bir insana geçtiği düşünülüyordu. Covid-19 bir orman yangını gibi önce Çin'e, ardından bütün dünyaya yayıldı. PREDICT'ten sonra Global Virome Projesi'ni kuran biyolog Dr. Dennis Carroll, \"mağduru oynamayı bırakalım\" diye isyan ediyor, \"koronavirüsün hayvanlardaki varlığını bir yıl önce öğrenmiştik. Artık maalesef içimizde. Onların bize gelmesini beklemek yerine, biz virüslere gitmeliyiz. Yeterli veri tabanı oluşturarak, bir virüs ailesinin tamamına karşı koruma sağlayabilecek genel aşılar geliştirmemiz gerek. Bunu da, virüsleri halen bulundukları ortamlarda tespit edip, tanımadan yapamayız.\" Bazı bilim insanlarına göre kamuoyu algısını ve politik dünyayı dönüştürmek de virüs avcılığı kadar önemli. Salgınlara karşı bile aşı geliştirilemezken, tropik ormanların derinliklerindeki virüsleri keşfe para yatırılmasını sağlamak oldukça zor. Bununla beraber küresel bir konsensus oluşuyor. Bugün, Afrika'nın en yoksul ülkesinde bile Covid-19'lu birkaç vaka kalırsa, kürenin kalan kısmının güvende olamayacağını öğrenmiş bir dünya var. Günümüzde bu ölümcül virüs, sadece ABD ve Rusya'da iki laboratuvarda saklanıyor. En yüksek düzeyde biyogüvenlik seviyelerine sahip bu laboratuvarlar Atlanta'da bulunan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi ile Koltsovo'da yer alan Devlet Viroloji ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi. Her ikisi de DSÖ tarafından sıkı bir şekilde izleniyor. Dünya çiçek hastalığını unutmuş değil. Eylül 2019'da Koltsovo'daki VECTOR'da gaz patlaması kaynaklı bir yangın çıkınca, haberin dünya basınına \"çiçek virüsünün tutulduğu merkezde yangın\" başlığıyla taşınması bu yüzden. Peki, bu tehlikeli virüs neden tamamen ortadan kaldırılmak yerine saklanıyor? Bilim dünyasını ikiye bölen bir soru bu. Kimi bilim insanları, virüsün kazara bulaşmasıyla ortaya çıkabilecek bir salgına karşı tamamen imhayı savunuyor. Nitekim, dünyada çiçek hastalığından ölen son insan böylesi bir kaza kurbanıydı. 1978 yılında Janet Parker adlı tıp fotoğrafçısı, çalıştığı tıp fakültesi ofisinin alt katında bulunan laboratuvardaki çiçek virüsüne yanlışlıkla temas etmişti. Karşıt gruptaki bilim insanları ise hastalık bir gün yeniden hortlar, ya da kasten ortaya çıkarılırsa, ilaç geliştirmek için eldeki örneklere ihtiyaç duyulabileceği görüşünü ileri sürüyor. Çiçek virüsü bir biyolojik silah olarak herhangi bir devletin, ya da yasadışı örgütün elinde olabilir mi? Bilindiği kadarıyla, hayır. Ancak ABD'nin bu kaygıyla 21'inci yüzyılın başında askerlerini aşıladığı biliniyor. Bir laboratuvar ya da merkezin, aksi karara rağmen bir virüsü imha etmemesi ise \"insanlığa karşı işlenmiş suç\" sayılıyor ve ekonomik, politik ve askeri yaptırımlara da yol açabiliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yeni-drone-sahiplerinin-bilmesi-gereken-5-onemli-detay.html", "text": "Drone'ların fiyatları düşüp kullanımları kolaylaştıkça, drone ile çekim yapmayı tercih edenlerin de sayısı artıyor. Ama drone sahibi olmak belli sorumlulukları da gerektiriyor. Piyasaya ilk çıktıkları dönemde drone'ları eğlenceli bir oyuncak gibi lanse etmeleri, bu algının topluma yerleşmesine neden oldu ancak drone'lar artık bir oyuncak değil ve onları kullanabilmek için hem etik kurallara uymak gerekiyor hem de bazı durumlarda çok ciddi yasal belgeleri bulundurmak gerekiyor ki, bu kurallara uymamak sonu ağır cezalara kadar varan sorunlara neden olabilir. Örneğin, bir drone'u, uçuşa yasak bölgede uçurmaya kalkışmanız, casusluk şüphesiyle tutuklanmanıza ve aylarca tutuklu kalmanıza neden olabilir. Bunu bir de yabancı ülkede yaparsanız, casus olmadığınıza hakimi inandırmanız çok zor olabilir. Ya da bir havalimanı çevresinde drone uçurmaya kalkışmanız halinde, tutuklanmamanızın hiçbir yolu yok ve bu kural dünyanın her yerinde geçerli. Bir drone'u yerden kaldırdığınız anda ağır bir sorumluluk altında olduğunuzu çok iyi bilmeli ve uçuşlarınızı dikkatlice planlamalısınız. Kalabalık bölgelerde drone uçuyorsanız, yarım kiloya varan ağırlığıyla bir drone'un, bir insanın başına düşmesi halinde ölümcül etkileri olabileceğini hatırlamalısınız, ki kalabalık spor aktivitileri sırasında yüksekten düşen drone'lar nedeniyle yaralanan, kafa travmaları geçiren insanların haberlerini internette kolayca bulabilirsiniz. Drone'lar pil kapasitesi kadar uçabilirler ve bu piller, aynı cep telefonlarında olduğu gibi, uzun süre kullanıldıktan sonra eskir, aşınır, kapasitesini kaybeder. Uçuşa başladığınızda yarım saatlik şarjı olduğunu düşündüğünüz drone 8 dakika sonra gücünü kaybedip düşebilir. Düştüğü yer denizin derin bir bölgesi, dik bir yamacın ulaşılması zor bir alanı olabilir. Yakınlara düşse bile parçalanabilir veya daha kötüsü bir insanın, bir hayvanın üzerine düşebilir. Can kaybı yaşatabilir. Bir aracın üzerine düşüp maddi hasar oluşturabilir. Pillere dikkat. Drone'lar tepeden çekim yaparken, çevredeki insanlar ve detaylar küçük göründüğü için dikkatini çekmeyebilir. Ancak yüksek çözünürlüklü bir videoyu durdurup yakınlaştırdığınızda, insanların yüzleri seçilebilir, mahremiyetleri zarar görebilir. Drone çekimlerinizi yayınlarken çevrenizdeki insanların mahremiyetlerini de gözetmek zorundasınız. Bunun için de videolarını geniş ekran bir TV üzerinde yapmanızı ve şüphelendiğiniz noktada videoyu zoom'layarak kontrol etmenizi tavsiye ederiz. Eğer uygun fiyatlı geniş ekran TV'lere ihtiyacınız olursa, Samsung televizyon veya Altus televizyon modellerini ya da HI Level TV modellerini incelemek isteyebilirsiniz. Drone'nunuz ile uzun video çekim maceralarına girişmeden önce güvenli alanlarda uzun denemeler ve alıştırmalar yaparak cihazın tüm özelliklerine ve yeteneklerine hakim olduğunuzdan emin olun. Böylece büyük emekler ve maliyetler ödeyerek gerçekleştirdiğiniz bir gezi sırasında, drone'unuzu ve değerli görüntülerini kaybetme riskini en aza indirirsiniz. Gezilerinizde çantanızı düzenlerken ve sırtınızda taşıyacağınız yükü planlarken, drone'un ağırlığı ve akseuarları için gerekli çantanın hacmi de önemli bir değişken olarak performansınızı etkileyecektir. Uzun yürüyüşler ve zor tırmanışlar gerektiren gezilerde drone taşımak çok mümkün olmayabilir ya da bu tür geziler için daha düşük profilli, daha düşük fiyatlı, daha hafif ve küçük hacimli drone'lar tercih edebilirsiniz. Bu drone'ların performansları çok düşük olacaktır ancak doğru planlamayla yeterli görüntü alıp drone'u yeniden çantanıza yerleştirebilirsiniz. Fakat iki, üç, dört bin dolarlık değerli ve ağır bir drone'u taşımak zorunda kaldığınız zor bir yürüyüş sizin için bir kabusa dönüşebilir. Ya da drone'ununuz sağlıksız taşıma koşulları nedeniyle hasar görebilir. Her aktiviteye de her drone gitmez."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yeni-nazca-cizgileri.html", "text": "Peru'nun antik Nazca Ovası ve çevresinde 168 yeni Nazca çizgisi bulundu. Amerika'nın Kolomb öncesi dönemi sanatının ünlü sembolleri olan jeoglifler, bilindik adlarıyla Nazca çizgileri, çöle kazınmış düz hatlar, geometrik figürler, hayvan ve bitki desenlerinden oluşuyor. Tarihi 2 bin yıl öncesine kadar jeoglifler sadece havadan bakıldığında tam olarak görülebiliyor. Japonya'nın Yamagata Üniversitesi ve Peru'dan araştırmacılar, iki yıllık çalışmalarının sonucunda bölgedeki son keşiflerini duyurdu. Araştırma ekibinin başkanı arkeolog Jorge Olano, yeni figürlerin 2 ila 6 metre genişliğinde olduğunu belirtiyor. Nispeten küçük olmaları, çizgilerin yerden de görünmesini sağlıyor. Nazca çizgilerinin tam olarak hangi amaçla yapıldıkları gizemini koruyor. Üstteki fotoğraf: Yeni keşfi duyuran araştırmacılar, bölgedeki madencilik kaynaklı faaliyetlerin çizgileri yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yeryuzunun-en-egzotik-diyarlarina-yolculuk-tayland-ve-phuket.html", "text": "Dünya, adeta keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi. Her coğrafyasında farklı kültürlerin, farklı güzelliklerin bulunduğu yeryüzünde öyle yerler var ki insanın içindeki kaşifi uyandırıyor. Bu yerlerden biri de Güneydoğu Asya'nın incisi Tayland. Egzotik yapısıyla öne çıkan Tayland, yemyeşil tepeleri, bembeyaz kumsalları ve Phuket Adası'nın turkuaz denizleriyle dünyanın en turistik yerlerinden biri konumunda. İşte sizler için özel olarak hazırladığımız ve yeni keşifleriniz için yol gösterici nitelikte olan Tayland-Phuket rehberi. Tayland, sahip olduğu özellikleriyle beraber yediden yetmişe herkes için farklı atmosferler sunuyor. Romantik çiftlerin balayı tatilleri için rahatlıkla tercih edebileceği ülke, aynı zamanda doğa tutkunları için de keyifli bir alternatife dönüşebiliyor. Son derece dinamik bir yapıya sahip olan Tayland, dünyanın dört bir yanından akın eden turistlerle birlikte günümüzde tam bir turizm cenneti olmuş durumda. Tayland turu fiyat çeşitliliği ile de her bütçeye hitap etmeyi başarmakta. Bu da ister istemez ülkede yapılabilecek aktivite olanaklarının çeşitlilik göstermesi ile sonuçlanıyor. Tayland tatil turu ile birlikte hayatınızda belki de daha önce hiç deneyimlemediğiniz yeniliklere hazırlıklı olun. Uzak Doğu dövüş sanatlarından kabile gezilerine, fil bakıcılığından tropik orman keşiflerine kadar sayısız aktiviteyle dolu bir gezi sizi bekliyor olacak. Phuket, Tayland'ın en meşhur duraklarından biri konumunda. Adeta \"Egzotik\" kelimesinin karşılığı olan ada, baştan çıkarıcı manzaraları ve destinasyonları ile insanın gerçeklik algısını kaybettirecek güzellikte bir yer. Phuket, aslında iki farklı bölgeye ayrılmış durumda. Birisi Old Town olarak bilinen ve şehrin ilk kurulmaya başladığı eski şehir bölgesi. Diğeri ise tamamen turizm odaklı, daha çok doğa ve plajlarıyla ünlü bölge. Biz daha çok doğa kısmına yoğunlaşacağız. Phuket turu her şey dahil konseptinde kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri şüphesiz Phang Nga Milli Parkı. Phuket'ten hareket eden turlar ile ulaşılabilen park, kalker tepeleriyle çevrili bir körfez içerisine kurulu. Çevresi Mangrov Ormanları ile kaplı olan park, muhteşem manzaralara ev sahipliği yapıyor. Bir diğer ünlü destinasyon ise Phi Phi Adası. Leonardo Di Caprio'nun başrolünde olduğu The Beach filminin çekildiği plajın da görülebileceği ada, beyaz kumsalı ve dalış için elverişli yerleriyle ünlü. - Maymun Adası: Panwa Burnu'na yakın bir konumda bulunan adaya yürüyerek ulaşılabiliyor. Adını, ev sahipliği yaptığı maymunlardan alan adada onları sevimli dostlarımızı besleyebilir veya kano turlarına çıkabilirsiniz. - Mu Ko Similan Milli Parkı: Phuket'in masalsı diyarlarından bir diğeri ise Mu Ko Similan Milli Parkı. 11 adayla çevrili olan park, genelde sakin bir atmosfere sahip. Doğanın sessizliğinde yürüyüş yapmak için en ideal yer. Güneydoğu Asya ile ilgili belgesellerde sıkça rastlayabileceğiniz kabilelerden birini Tayland gezilerinizde ziyaret edebilirsiniz. \"Uzun Boyun\" olarak bilinen Long Neck kabilesi, boyunlarına geçirdikleri epey uzun halkalarıyla ünlü. Geçmişleri Myanmar'a uzanan kabile, Padaunglar olarak adlandırılmakta. Kendilerini yakından tanımak istiyorsanız rotayı doğrudan Ban Mai Soi'ye çevirmelisiniz. Burası bir mülteci kampı aslında. 37 senedir Myanmar'dan kaçıp buraya sığınan Padaunglar, toplamda 20-25 hanelik bir köy kurmuş durumdalar. Oldukça cana yakın bir topluluk olan Padaungların sıra dışı hayatlarına tanıklık etmek, belki de Tayland gezilerinin en çarpıcı deneyimlerinden biri olabilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yesil-papaganlara-yasam-hakki.html", "text": "Türkiye uzun yıllardır hayvan ticareti ile yeşil papağan ithal ediyor. Aradan geçen zamanda kasten ve kazara insanlar tarafından doğaya bırakılan bu tür, sert iklimsel koşullara dayanıklı olduğu için doğada hayatta kalıp kentsel alanlarda üremeyi ve popülasyonlar kurmayı başardı. Ancak kentsel alanlarda yeşil papağan sayısının artması üzerine, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın türü \"istilacı\" ilan ettiği ve nüfuslarının azaltılması için bu ilkbaharda yuvalardaki yumurtaların deforme edilmesini planlandığı ortaya çıktı. Ancak söz konusu projede görevli danışmanların türün yumurtlama zamanını bilmemesi üzerine bu seferlik papağan yumurtalarının kurtulduğu ve yavruların büyümekte olduğu bilgisi geldi. Tarım ve Orman Bakanlığı, geçtiğimiz yıl yeşil papağan ithalatını yasakladı. Ancak türün ülke içindeki ticareti devam ediyor. Altı yıldır yürüttüğü vatandaş bilimi projesi Türkiye Papağan Sayımları ile Atlas'ta da zaman zaman yeni bulgularına yer verdiğimiz Gazi Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Esra Per, \"İnsan eliyle ülkemize getirilen yeşil papağanlar istilacılıkla suçlanırken, türün ülke içinde ticareti devam ediyor ve kaçak olarak kentsel park ve mezarlıklarda doğadan toplanıyorlar\" diyor. Atlas'a yaptığı açıklamada, \"Maddi değeri olan ve yaban hayatı kaçakçılığında yeri olan yeşil papağanların popülasyonu, yumurtalara müdahale ile azalmayacaktır\" diyen Doç. Dr. Per'e göre, türün ticareti yasaklanmadıkça, kaçakçılık konusunda cezai yaptırımlar artırılmadıkça ve vatandaşlar bilinçlendirilmedikçe popülasyon artmaya devam edecek. Peki, yeşil papağanlara \"istilacı tür\" diyebilir miyiz? \"Ülkemizdeki her yabancı türün öncelikli statüsü 'egzotik'tir. Her egzotik tür 'istilacı' değildir. Hatta popülasyonların artması da bir egzotik türü istilacı yapmaz. Hem egzotik, hem de doğal yayılış gösteren türler ekolojik, ekonomik ve sosyal etkilerine göre istilacı olabilir. Bu aşamada etki değerlendirmesi yapılır. Yeşil papağanların ekolojik, ekonomik ve sosyal etkilerine dair ilk rastlantısal bulgulara papağan sayımları araştırması ile ulaştık. Ancak türün uluslararası düzeyde TR statüsü egzotikten istilacıya geçirilmedi. Çünkü biz bu bulguları nedenleri ile sorgulamaya ve araştırmaya devam ediyoruz\" diye yanıtlıyor Doç. Dr. Per."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yok-olan-buzul-icin-yazili-anit.html", "text": "İklim değişikliği nedeniyle İzlanda'da ilk kez bir buzul yok oldu. Kısaca\"Ok\" olarak adlandırılan Okjökull buzulu geçen ay tamamen yok oldu. Bilim insanları yok olan buzulun yerine yazılı bir anıt bıraktılar. Anıtta İngilizce ve İzlandaca, \"Geleceğe Mektup\" başlığıyla şunlar yazıyor: \"Ok, özelliğini yitiren ilk buzul oldu. Önümüzdeki 200 yıl içinde tüm buzullarımızı aynı akıbet bekliyor. Bu anıt, ne olup bittiğini ve ne yapmamız gerektiğini bildiğimizi göstermek için dikildi. Gerekli olanı yapmış olsaydık ne olacağını biliyorsunuz. İnsanlar oturdukları yerlerden göç edecekler. Bazı uzak ada toplumları yok olma tehlikesi altında. Su kaynakları radikal olarak azalacak. Kıyılarda yaşayan toplumlar su baskını tehdidi altına girecek."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/yurumek-hem-ruha-hem-sagliga-faydali.html", "text": "Yürümek sağlığın e önemli dostu. Dünyanın bir numaralı belası haline gelen obeziteye ve beraberinde yaşadığımız kalp dama problemlerine karşı günlük yürüyüşler büyük önem taşıyor. Bacak baldır bölgemizde yer alan kas kütlesi, insanın en büyük kas kütlesini oluşturuyor. Bu kasları hareket ettirmek için harcadığımız enerji, vücudun diğer kaslarını hareket ettirmek için gereken enerjiden kat kat fazla. Dolayısıyla, bir adım atmak için harcadığımız enerji, vücudumuzun diğer kaslarını çalıştırmak için harcadığımız enerjiden çok daha fazla. Bu da kilo vermek, yağ yakmak, fit kalmak için hareket ederken bize önemli bir avantaj kazandırıyor. Vücudumuzda yağ birikimini engelledikçe de daha sağlıklı bir hayat sürmek mümkün oluyor. Diyabet ve obezite gibi sağlık risklerine karşı büyük önem taşıyan yürüyüşler, psikolojimizi güçlü tutmak için de çok değerli aktiviteler. Yürüyüş sırasında rahatlayan insan zihni, yeniden sağlıklı düşünebilmek için mola verme imkanı kazanıyor. Eğer önemli kararların eşiğindeyseniz, hayatınızda ciddi değişiklikler yapmaya hazırlanıyorsanız, önemli yatırım kararları alacaksınız, uzun vadeli planlar yapıyorsanız, öncelikle uzun yürüyüşlerle zihninizi boşaltmanın ve plan yapmaya bu şekilde başlamanın olumlu etkileri olabileceğini de unutmamalısınız. Ayak sağlığı da vücudun önemli bir parçası. Ağrıyan, acı çeken, biçimsiz ayakkabılar nedeniyle sağlığını kaybeden ayaklar hayatı kısa sürede kabusa dönüştürebiliyor. Herkesin hayatında belki bir dönem, \"ayağına vuran ayakkabılar\" nedeniyle zor bir dönem geçirdiği olmuştur. İnsanın yürüme kabiliyetini geçici de olsa önemli ölçüde kısıtlayan bu sıkıntılı durum, aynı zamanda yürümenin ne kadar büyük bir özgürlük olduğunu anlamamıza da faydası olduğunu hatırlamak lazım. Yürüyüş denildiğinde elbette ayakkabıların önemi de büyük. Yanlış ayakkabılarla uzun yürüyüşler çıkmak ayak sağlığınız için pek hayırlı olmaz. Her spor dalı için farklı bir spor ayakkabısı bulunduğu gibi, yürümek için de ayyakabılar özel tasarlanmıştır. Doğada, yol dışında yürüyüş yapacaksınız outdoor ayakkabı modelleri arasından seçim yapmalısınız. Spor ayakkabı modelleri erkeğin ve kadınların ağırlığına, duruşuna, ayağını basış açısına göre farklı şekilde dizayn edilirler. Kadınların ayaklarındaki dinamik farklı olduğu için kadınlar için farklı tasarımlar kullanılır. Sporda kadın ayakkabı ve erkek ayakkabı farkı, moda tasarımından çok, fizyolojik farklılıklara dikkat edilerek yapılmış bir ayrımdır. Marka arayışında olan kullanıcılar içinse yüksek kalite standartları içinde üretilen Nike ayakkabı modellerini incelemelerini tavsiye ederiz. Bunun önemini şöyle bir örnekle anlatmak belki daha kolay olabilir. Futbol oynamak için üretilen ayakkabıların, yan daha yaygın bilinen ismiyle \"kramponların\" tabanlarında toprağı daha iyi kavraması için çivileri varken, topa daha sert ve isabetli vurabilmek için de ayakkabının ucu özel olarak sertleştirilmiştir. Aynı şekilde, dağcılıkla uğraşan sporcular için, kaya tırmanışlarında ayağı oyuğa sokan bir sporcuya alttan destek olması için kalın metal plakalar kullanılabilir. Böylece ayakkabının aşağı doğru kıvrılarak kaymasının önüne geçilmiş olur. İşte yürüyüş ayakkabıları da, yürüyüşü daha sağlıklı kılacak teknolojilerle donanmıştır. Günlük spor ayakkabısı modellerinde de kullanılan bu teknolojiler, ayağın yere bastığında yerden alacağı tepkiyi emerek bacak ve ayak kemikleriyle eklemlerine daha az karşı kuvvet uygulanmasını sağlar. Yani ayak kemiklerini korur. Bunun önemini genç yaşta fark edemeyebilirsiniz ama ileri yaştaki bireylerin, dizlerine takılı koruma bantlarıyla sekerek yürüdüğüne sık şahit olabilirsiniz. Bu sorun çoğu zaman, yıllar içinde kemiklerini ve eklemlerini bu tepkilerden koruyamayan bireylerde gelişen menüsküs gibi sorunların sonucudur. Kısacası, yürüyüş insanı sağlıklı tutar, doğru ayakkabı da insanın çok daha uzun yıllar boyunca, ayaklarının yürümeye devam etmesine destek olur. Bu küçük kuralı aklımızdan çıkarmadan yürüyelim ve uzun yıllar sağlıklı, dinç, fit bir hayat sürelim."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/zeugmanin-dogusundaki-muzalar-evinde-calismalar-tamamlandi.html", "text": "Gaziantep'in Nizip ilçesine 10 kilometre uzaklıktaki Zeugma'nın doğusunda bulunan Muzalar Evi'nde yürütülen kazı çalışmaları tamamlandı. Zeugma'da Muzalar Evi'nde 2007 yılında başlayan ve İş Bankası'nın 2012'den itibaren destek verdiği kazılar, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutalmış Görkay başkanlığında bir ekip tarafından sürdürüldü. Kazılarda akademisyenler, arkeologlar, arkeoloji bölümü öğrencileri, restoratörler, sanat tarihçileri ve mimarlardan oluşan 443 kişi çalıştı ve kazı çalışmalarının sonunda Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne 938 eser kazandırıldı. Antik dönemde Seleukos Krallığı'na ait önemli bir askeri ve ticari merkez olan Zeugma, Fırat Nehri'nin üzerinde 20 bin dönümlük bir arazi üzerinde, karşılıklı iki kent şeklinde konumlanmıştı. İÖ 31'den itibaren Roma'ya bağlanmış ve geçit-köprü anlamına gelen \"Zeugma\" ismini almış, Roma döneminde altın çağını yaşayarak zengin mozaikleriyle adından söz ettirmişti. İS 256 yılında Sasanilerin istilasıyla tahrip edilen kent zamanla terk edildi. Antik kentin en iyi korunmuş konutlarından biri olan Muzalar Evi, yaklaşık 12mx30m boyutlarındaki dikdörtgen bir plana oturuyor. Zengin duvar freskleri ve mozaikleriyle dikkat çeken konut, adını misafir salonlarından birinin taban mozaiğinde betimlenen, Klasik Yunan mitolojisindeki dokuz muzadan alıyor. Mozaiğin ortasındaki büyük madalyon üzerinde epik şiirin esin perisi, baş muza Kalliope betimleniyor. Etrafında yer alan esin perisinden Kleio tarih yazımını, Terpsikhore dansı, Thalia komedyayı, Urania astronomiyi, Euterpe müziği, Eratio lirik şiiri, Melpomene tragedyayı ve Polyhmnia ilahileri temsil ediyor. Kazı çalışmaların tamamlanması nedeniyle, Kazı Başkanı Prof. Dr. Kutalmış Görkay, Türkiye İş Bankası Kurumsal İletişim Koordinatörü Suat Sözen, İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten, İş Bankası Kurumsal İletişim Müdürü Bülent Yumuşaker'in katılımıyla bir basın ziyareti gerçekleştirildi. İş Bankası Kurumsal İletişim Müdürü Bülent Yumuşaker, bankanın arkeoloji alanındaki destekleriyle Anadolu topraklarındaki eşsiz arkeolojik zenginliğin bugünkü nesillerle buluşturulmasını ve korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasını hedeflediklerini vurguladı. Zeugma Antik Kenti'ne ilk olarak 2000 yılındaki kazılar sırasında katkıda bulunduklarını ifade eden Yumuşaker, Muzalar Evi kazısına ise 2012 yılından bu yana sağladıkları desteğin, arkeoloji alanındaki diğer çalışmalarının da ilk önemli adımını oluşturduğunu aktardı. Bülent Yumuşaker \"İş Bankası olarak Antalya'da Patara Antik Kenti, İzmir'de Teos Antik Kenti ve Aydın'da Nysa Antik Kenti'ndeki kazı çalışmalarını da destekliyoruz. 1985 yılından bu yana Kırşehir Kaman'da kazı çalışmalarını sürdüren Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü'ne de çeşitli katkılar sağlıyoruz. Tüm bu kazı çalışmaları ile gün yüzüne çıkan ve çıkarılacak olan arkeolojik değerlerimizin hem medeniyet tarihine ışık tutacağını hem de dünya kültür mirasına büyük katkı sağlayacağını düşünüyoruz\" dedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/gundem/zeytini-kuslar-diker.html", "text": "Ayvalık'ta 2 milyon zeytin ağacı bulunuyor. Onları belki insan, belki rüzgar, belki de kuşlar ekti. Kuzey Ege zeytinleri sonbahar güneşi altında olgunlaşırken, Atlas ve Yudum Egemden Ayvalık'ta buluştu; hem hasada katıldı, hem de yabani zeytin, nam-ı diğer delicelerin evcilleştirilmesine tanıklık etti. Üstteki fotoğraf: Ayvalık ile Gömeç'in tam ortasındaki Keremköy'deki geniş bir zeytinlikte, Çamoba Köyü'nden tarım işçileri kısa bir molada. Fransız yazar Georges Duhamel, zeytinin coğrafyasını bu sözcüklerle çizer. Zeytin, Akdeniz'in sayısız çocuğundan biridir. Yabani zeytin ağaçları binlerce yıl önce Akdeniz'in ormanlık alanlarında gelişigüzel büyümüş ve bu geniş coğrafyanın dağına taşına kök salmıştır. İlyada Destanı'nda, bir zeytin ağacının Homeros ile sohbetine şahit oluruz. Ağaç der ki: \"Ben herkese aitim, kimseye ait değilim, sen gelmeden önce de buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım.\" Bu çok uzak geçmişi nedeniyle, insanın zeytinle ilişkisi tam olarak nerede ve ne zaman başladı, bilemeyiz. Ancak günümüze kalmış bilgi kırıntılarını analiz eden arkebotanik ve genetik uzmanları iki noktada uzlaşır: Bu ilişki ilk insanlarla başlamış ve yabani zeytin, nam-ı diğer delice, ilk olarak Akdeniz'in doğusunda evcilleştirilmiştir. Peki, Anadolu coğrafyasının bu resimdeki yeri nedir? Konuyla ilgili güçlü yanıtlardan biri, yaklaşık 10 yıl önce Fransa Bilimsel Araştırma Ulusal Merkezi'nden geldi. Akdeniz sahili çevresinden toplanan bin 263 yabani ve 534 evcilleştirilmiş zeytinin genetiğine bakan araştırmacılar, ağacın 6 bin ila 8 bin yıl önce evcilleştirildiğini belgeledi. Hatta yabani zeytin ağacının küçük, etsiz ve acı meyvelerinin, daha büyük, daha tatlı ve yağlı meyvelere dönüşmesi ilk kez bugünkü Türkiye-Suriye sınırında görülüyordu. Peki, nasıl? \"Zeytin meyvesi doğada ağaç üzerinde yetişir ama toprağa düşerse bundan delice çıkmaz. Çünkü zeytin, yağ içerir. Toprağa düşen meyve -uzun zaman alsa da- sonunda çürür.\" İşte burada devreye kuşlar giriyor. Örneğin, 24-25 santim boylarında turuncu gagalı kapkara bir kuş olan karatavuk, zeytini bütün halde yutarak meyvenin etli kısmını ve yağını kursağında bir güzel sindiriyor, sindiremediği çekirdeğiyse dışkısıyla dışarıya atıyor. Sonuç: Yağı kalmayan, odunsu kabuğu incelip yumuşamış çekirdek toprakta çimlenebilir hale geliyor. Yani yabanda gezinirken, en olmadık yerlerde, en sarp yamaçlarda, en tekinsiz uçurumlarda boy veren yamru yumru zeytinlerin ilginç konum seçimlerinde, rüzgar ve kuşların da marifeti olabileceği unutulmamalı. İşte bu dağa taşa kök salmış deliceler, zeytini atalarına, yani asıllarına döndürebilen çok önemli bir gen kaynağı. Bu yüzden de sadece Manisa, Aydın, Balıkesir, Muğla vb. binlerce yıllık bir zeytincilik geleneğine sahip yerlerde doğal olarak görülüyorlar. Küçükçakır anlatırken, 30 yıl boyunca Tarım Bakanlığı'nda fidan üreticisi olarak çalıştıktan sonra emekli olan Dursun Bodurcuoğlu da, bize deliceleri nasıl aşılayıp \"akıllandırdığı\"nı göstereceği \"ameliyat masası\"nı hazırlıyor. Bugüne dek 30 milyona yakın zeytini aşılamış tecrübeli elleri masaya birer birer \"ameliyat aletleri\"ni koyuyor. Bıçaklar, makaslar, aşı bantları... \"Yaprak\", \"göz\" veya \"kalem\" denilen aşı tekniklerini süratle uygulamaya başlıyor ardından. Delicenin gövdesine hangi aşı yöntemi uygunsa o tekniği kullanıyor. Aşıyı, yerinden hiç kıpırdamayacak şekilde, delicenin gövdesindeki en uygun noktaya bantla sıkı sıkıya sabitliyor. Aşılama bir tür uzmanlık. \"Aşının tutması için havaların ısındığı nisan ve mayıs aylarını tercih etmek gerek\" diyor bir yandan. Eğer her şey yolunda gider, delice ve aşısı iyi anlaşırsa, onun tabiriyle zeytinlerin \"altı deli, üstü akıllı\" olacak. İki farklı ağacın birbirine kaynaştırılması, aslında binlerce yıllık bir gen transferi yöntemi. \"Akıllı\" denilen türler de özünde birer delice. \"Diyelim ki, bir delice arazisinde dolaşıyorsunuz. Bir ağacın yaprağının, meyvesinin farklı olduğu dikkatinizi çekiyor. O ağacı takibe alıyor ve yine o 'deli'lerin arasından seçilen ağaçla bölgedeki diğer deliceleri aşılıyorsunuz\" diye açıyor bu noktayı Küçükçakır. Peki, niye akıllandırılıyor deliceler? Çünkü verimsizler. Meyveleri ufak, yağ oranları düşük, tatları acı. Böyle olunca kimse hasat etmiyor yabani zeytini. \"Orman ve kamu arazilerinde önemli bir delice popülasyonumuz var. Bu ağaçlar sahipsiz ve meyve verdikleri halde hasat edilmiyorlar\" diyor Savola Gıda Türkiye Kıdemli Pazarlama Müdürü Ezgi Nur Tamdoğan. \"Kuşkusuz; deliceler biyolojik çeşitlilik açısından son derece önemliler ve korunmalılar. Bir kısmıysa üretime kazandırılabilir. Ancak köylülerin bir günde delice hasadından kazanacakları parayla normal bir zeytin ağacından elde edecekleri kazanç arasında makas farkı var. Normalde bir ağaçtan 5'te 1 oranında yağ alırsanız, delicede bu oran 25'te 1'e iner\" diye devam ediyor. Bununla birlikte, zeytin ağacı popülasyonuyla dünya ikincisi olan Türkiye'nin yıllık zeytinyağı üretiminde ilk üçe girememesi deliceleri kaçınılmaz olarak gündeme taşıyor. Şu ana dek aşıların yüzde 85'i tuttu. Zeytinler birkaç yıla meyve verecek. Ama köy ahalisi bu yıl ilk kez Orman Bakanlığı'nın daha önce bölgede aşıladığı zeytinleri topladı ve başta 10 ton olan yağ beklentisini 74 tona çıkardı. İzmir, Muğla ve Balıkesir Orman Bölge Müdürlükleri ile İzmir Zeytincilik Araştırma Enstitüsü'nün de projeye katkı verdiğini belirtip, şimdi Ayvalık ile Gömeç'in tam ortasındaki Keremköy'de bir zeytinliğe uzanalım."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/130-yildir-kayip-olan-burun-boynuzlu-ejderha-kertenkelesi-ortaya-cikti.html", "text": "Burun boynuzlu ejderha kertenkelesi yaklaşık 130 yıl önce, İtalyan kaşif Elio Modiglian tarafından Endonezya ormanlarında keşfedilip Cenova'daki bir doğa tarihi müzesine getirilmişti. Burnundan çıkıntı yapan bir boynuz ile dikkat çeken kertenkele, 1933'te harpesaurus modiglianii adını aldı. Ancak şimdiye kadar böyle bir kertenkele bulan kimseye rastlanmamıştı. The Washington Post'un haberine göre, 2018 Haziran ayında Endonezya'nın Kuzey Sumatra'sındaki Toba Gölü'nü çevreleyen dağlık bir bölgede kuş araştırması yapan bağımsız bir yaban hayatı biyoloğu Chairunas Adha Putra tarafından bir süper volkanın kalderasını dolduran gölün yakınında bulunana kadar bu kertenkelenin neslinin tükendiği zannediliyordu. Burada bulunan numune Jakarta'ya gönderiliyor. Biyolog Chairunas Adha Putra bu durumu \"İlginç morfolojik özelliklere sahip ölü bir kertenkele buldum ancak ne olduğundan emin değildim\" diyerek tanımladı. Araştırmacı Thasun Amarasinghe, bunun Kuzey Sumatra'da bulunan ilk ve tek burun boynuzlu kertenkele türü olduğunu tespit etti. Yaban hayatı biyoloğu Chairunas Adha Putra bir kez daha adaya gitti. Günler süren çalışmaların ardından bir dalda uzanan ve büyük ihtimalle uyuyan burun boynuzlu kertenkeleyi doğasında gözlemlemeyi başardı. Kertenkelenin fotoğraflarını çekti. Bu verileri kullanarak kertenkeleyi 1933'te tanımlanan tür ile karşılaştıran Thasun Amarasinghe, Chairunas Adha Putra'nın gözlemlediği canlı kertenkele ile ölü kertenkelenin aslında aynı, harpesaurus modiglianii türüne ait olduğu sonucuna vardı. Cenova müzesindeki örnekle kıyaslandığında Chairunas Adha Putra'nın bulduğu canlı kertenkele, çevresindeki bitki örtüsüne göre değişme özelliğini taşıyan açık yeşil renge sahip. Thasun Amarasinghe, canlının tehdit hissettiği anda kahverengimsi turuncu bir renge döndüğünü belirtiyor. Sürüngen, genellikle ejderha kertenkeleleri olarak adlandırılan ve sakallı ejderhalar türlerini içeren Agamidae kertenkele ailesine ait. Thasun Amarasinghe ve Chairunas Adha Putra buluntularından dolayı heyecanlı olsa da kertenkelenin geleceği konusunda endişe duyuyor. Amarasinghe \"Yaşayan ejderha bir koruma alanının dışında bulundu ve yakınlarda büyük bir orman kaybı yaşanıyor\" diyor. Tel Aviv Üniversitesi'nden herpetolog Shai Meiri ise burun boynuzlu kertenkelenin yeniden ortaya çıkmasından önce hiç kimsenin bu türün tam olarak nerede yaşadığını bilmediğini belirtiyor. Ama şimdi kertenkelenin üzerinde çalışabileceğini ve koruma önlemlerinin alınabileceğini söylüyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/20-bin-yillik-bilmece-cozuldu.html", "text": "Buzul Çağı'nın avcı-toplayıcıları Avrupa genelinde yüzlerce mağaraya sayısız hayvan resmi çizmişti. Ancak bu çizimlerdeki nokta ve diğer bazı işaretlerin ne anlama geldiği konusundaki yanıtlar yetersizdi. Ben Bacon isimli bir Londralı mobilya tamircisi, işte bu 20 bin yıllık bilmecenin peşine düştü. İnternette ve kütüphanede geçirdiği uzun saatler boyunca, mağara resimlerindeki kimi işaretlerin tekrarlanma periyoduna odaklandı. Örneğin, bazı resimlerdeki Y işaretinin \"doğum\" anlamına gelebileceğini düşünüyordu. Araştırması ilerleyip bilim çevrelerinin göz ardı edemeyeceği bir hal aldıkça, Durham Üniversitesi ve Londra Üniversitesi Akademisi'nden profesörlerin de dahil olduğu bir ekiple çalışmaya başladı. Balık, sığır gibi hayvanların doğum döngülerini esas aldıklarında, mağara resimlerindeki işaretlerin sayısının aslında bir kayıt olduğunu, Ay takvimine göre hayvanların çiftleşme sezonuna işaret ettiğini fark ettiler. Prof. Paul Pettitt Bacon, \"Sonuçlar, sistematik takvimi ilk kullananların Buzul Devri avcı-toplayıcıları olduğunu ve büyük ekolojik olaylara dair bilgileri kaydettiklerini gösteriyor\" diyor. Araştırma Cambridge Archaeological Journal'da yayımlandı. Üstteki fotoğraf: Lascaux Mağarası'nın duvarlarındaki tarih öncesi resimlerde de noktalar görülüyor. Mağara, nadiren basına açıldığı bir anda, 2010 yılındadönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve eşi Carla Bruni'nin ziyareti sırasında görüntülenmiş."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/5000-papagan-aramizda.html", "text": "Bazen Ayasofya'nın ulu çınarlarında, bazen Milli Saraylar'ın manolyalarında. Papağanlar kentlerdeki alanlarını günden güne genişletiyor. Vatandaşların gönüllü katkılarıyla yürütülen Türkiye Papağan Sayımları sonucuna göre, şehirlere yayılmış 5 binden fazla papağanımız var. Sevimli görüntüleriyle gönül çelseler de yerli türlere etkileri yakından izlenmeli. Papağanlar doğal olarak tropikal bölgelerde yayılış gösteriyor. Ancak birçok Avrupa şehrinde ve 40 yılı aşkın süredir Türkiye'de, özellikle büyük kentlerin merkezlerinde de karşımıza çıkıyorlar. Bunun temel sebebi, kasten, ya da kazara doğaya bırakılmaları. İnternet temelli vatandaş bilimi çalışması Türkiye Papağan Sayımları da burada devreye giriyor. Bu çalışma ile 2016'dan bu yana 29 ilden, bin 68 gözlemcinin katılımıyla toplam 11 papağan türü saptandı. Papağan sayımları gösteriyor ki, iki papağan türü insan etkisiyle ülkemizde yayılıp doğada üreme popülasyonu kurmuş durumda. Dokuz türe de doğada \"kafes kaçkını\" olarak rastlanıyor. Yabancı türlerin yerli türler üzerinde olumsuz etkileri olabildiği için papağanların doğada üremeleri aslında istenmeyen bir durum. Çığlığı andıran sesleri bazen rahatsız edici olabilen, yeşil rengi ve uzun kuyruğu ile dikkat çeken yeşil papağanlar İstanbul'da her yerde karşınıza çıkabilir. İzmir, Ankara, Şanlıurfa ve Antalya'daki popülasyonları da her geçen gün artıyor. İskender papağanı da İstanbul'daki yayılış alanını her geçen gün genişletiyor. İri vücudu ve gagası ile kırmızı omuz lekesi onu yeşil papağandan ayırıyor. Dişi bir Lord Derby papağanı da ilk kez kafes kaçkını olarak İstanbul'da Kübra Çolak tarafından gözlendi. Hindistan ve Tibet'te doğal yayılış gösteren türün, ağaç kesimi ve hayvan ticareti nedeniyle küresel ölçekte nesli tehlike altına girmeye yaklaşmış durumda. CITES verilerine göre, bu türün Türkiye'de doğadan toplanmamış ve birkaç nesildir kafeslerde yetişmiş bireyleri hayvan ticareti ile satın alınıyor. - Doğal yayılış alanı Senegal ve çevresi olan Senegal papağanı, günümüzde Hollanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, Porto Riko ve Yunanistan'da doğada gözleniyor. Kafes kaçkını olarak İstanbul ve Ankara'da da görüldü. - Avustralya'ya özgü muhabbet kuşu, İngiltere, Fransa, İspanya, Belçika, Hollanda ve İsrail'de doğada gözleniyor. Türkiye'deki gözlemler genellikle ilkbahar ve yaza ait. Bu tür, genellikle sonbahardan itibaren gözden kayboluyor. Antalya'da iki yıl boyunca gözlenen dişi muhabbet kuşunun gündüz vakitlerinde ağaçkakan yuvasında saklandığı, geceleri yabani armut ağacındaki parazit ökseotlarının içinde kaldığı bildiriliyor. Bu şekilde soğuktan, avcı türlerden ve çevresel tehditlerden korunduğu sanılıyor. Ülkemizde kışı atlatabilen bu ilk muhabbet kuşu, bir popülasyon kuramadı. - Amazon'a özgü turuncu kanatlı Amazon papağanı, Portekiz ve İspanya'nın yanı sıra Adana ve Antalya'da gözlendi. - İnsan konuşmasını taklit etme yeteneği ile bilinen gri papağan, yoğun orman habitatlarında ve çevresinde yaşayan ekvatoral Afrika'ya özgü bir tür. Kolay yakalanabilme özelliği ve evcil hayvan ticareti sebebiyle çok sayıda gri papağan doğadan toplandı. Bu da doğal yayılış gösterdiği bazı ülkelerdeki popülasyonlarında yüzde 90'ı aşan düşüşlere yol açtı. 2017 itibarıyla dünya genelinde yabani gri papağanların doğadan toplanması ve ticareti yasak. - Avustralya'ya özgü sultan papağanının evcil hayvan olarak popülaritesi yüksek. Bu kuşların ülkemize kaçak yollarla sokulmak istendiği yetkililerce tespit edildi. - Endonezya ve Doğu Timor'a özgü sarı taçlı kakadu için en büyük tehdit evcil hayvan ticareti ve habitat parçalanması. - Avustralya ve Tazmanya'ya özgü doğu yassıkuyruğu ve Tanzanya'ya özgü maskeli cennet papağanı evcil hayvan ticareti için ülkemize en sık getirilen beş papağandan biri. - Kafes kaçkını türlerin en dikkat çekeni, erikbaş papağanı. Genel morfolojisi yeşil papağan ve İskender papağanına benzeyen bu türü ayırt etmek için daha fazla dikkat/gözlem bilgisi gerek. Kafes kaçkını kuşların henüz ekolojik etkileri bulunmasa da tespit edilmeleri, türlerin yönetimi bakımından önemli. Bu papağanların iklim şartlarına dayanıp hayatta kalması, eş bularak çiftleşmesi ve popülasyon kurması düşük bir ihtimal. Oysa aynı türe ait çok sayıda bireyin aynı anda doğaya salınması önemli bir problem. İstanbul'da günümüzde çok yaygın olan yeşil papağanların 1997'de Atatürk Havalimanı'na getirilmiş olan yüzlerce papağanın doğaya salınması sonucu yayılmaları, Türkiye için önemli bir örnek. Türkiye'ye yaban hayvanı ticaretiyle getirilen papağan türlerinin sayısına dair bir sınırlama bulunmuyor. Bazı türlerde 2000'lerden itibaren artış çok dikkat çekici. Bu durum, gelecek yıllarda istilacı tür sayısında artışı getirebilir. - Türkiye'de doğada görülen papağanlar hakkında bilgi sahibi olmak için öncelikle trpapagansayimlari. blogspot. com sayfasını ziyaret edin. - Türkiye'de doğada papağan görürseniz ve kısıtlı vaktiniz varsa; esraper@yahoo. com'a bildirimde bulunabilirsiniz. Papağanlar hakkında detaylı bilgi vermek için ise bu gözlem formunu doldurun: tinyurl. com/zl6k34d l - Vatandaşların gönderdiği fotoğraf ve videolar, yukarıdaki blogda ilgili kişilerin isimleri ile yayınlanıyor. Sayımlara katılan gözlemcilerin adları da burada listeleniyor. - Türkiye Papağan Sayımları'nın Twitter hesabında, en güncel bilgi, fotoğraf ve videolara ulaşabilirsiniz. Dünya'da hayvan ticaretinde en popüler türlerden biri sultan papağanı. Belçika, Fransa ve Birleşik Krallık'ta da doğada gözleniyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Samsun ve Yalova'da kafes kaçkını olarak gözlenmiş olsalar da Avustralya'ya özgü tam tropikal bir tür olduğu için Türkiye'de doğada hayatta kalamıyor. Doğada karşınıza bir sultan papağanı çıkarsa en doğru çözüm mümkünse yakalayıp tekrar kafese almak. Kafes kaçkını sultan papağanları sert iklim koşullarına dayanıklı değil ve doğada avcı türlere hedef oluyor. Uluslararası hayvan ticaretinde popüler türlerden biri. Senegal papağanının doğal yayılış alanı Afrika'da Senegal ve çevresindeki ülkeler ancak günümüzde insan etkisiyle Hollanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, Porto Riko ve Yunanistan'da doğada gözleniyor. İspanya'nın Tenerife Adası'nda üreyen popülasyonlar kurduğu biliniyor. Doğal yayılış gösterdiği bölgelerde de 1000 metre rakıma kadar gözlenebiliyor. Türkiye'de Ankara, İstanbul ve İzmir'de gözlenmiş olan bu tam tropikal türün durumu merak konusu olmaya devam ediyor. Endonezya Adaları, Solomon Adaları, Yeni Gine ve Kuzey Doğu Avustralya'da yayılış gösteren ve tam tropikal bir tür olan eklektus papağanı Türkiye'de ilk kez Aynur Tosun tarafından İstanbul'da görüntülendi. Kısa kuyruklu ve yaklaşık 35 cm uzunluğunda olan bu papağanın erkek ve dişi bireyleri arasında dikkat çekici renk farklılığı olması nedeniyle cinsiyet ayrımı yapmak kolaydır; erkekler yeşil renkleri ile dikkat çekerken dişiler parlak kırmızı renkleri ile dikkat çekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer birçok ülke yalnızca esaret altında yetiştirilen papağanları ithal etmektedir. Türkiye'de evcil hayvan ticaretinde popüler bir tür olup yıllık ithalat rakamları ile dikkat çekmektedir. Tam tropikal türlerin ülkemizde doğada hayatta kalma ihtimali düşük olduğu için böyle kafes kaçkını bireylerin yeniden kafese alınması gereklidir. Günümüzde karar verici kurum olan Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kafes kaçkını papağanlar ile ilgili bir yaptırımı ve yönetim yaklaşımı mevcut değildir. Ankara Batıkent 'de oturuyorum. İki hafta önce 2 yeşil papağanı evin önünde ki ağaçta gördüm. Bahçedeki sarman kedi seranat yapar gibi bağırarak onları gözlüyordu. Gözlerime inanamadım. Serbest kalmış papağanlar!.."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/9-mayis-dunya-gocmen-kuslar-gunu.html", "text": "Göçmen kuşların yaşam alanlarının korunmasına dikkat çekmek için 9 Mayıs, dünyanın dört bir yanında \"Dünya Göçmen Kuşlar Günü\" olarak kutlanıyor. Göçmen kuşlar için önem taşıyan sayısız doğal alana sahip Türkiye'de de bu gün çerçevesinde çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Haziran 2019'da başlayan ve kısa sürede bir sosyal sorumluluk çalışmasına dönüşen Birds of Alaçatı Alaçatı Kuşları projesi de 9 Mayıs'ta Alaçatı Sulak Alanı'na koruma statüsü kazandırılması çağrısında bulunuyor. Proje koordinatörü Serap Yurdaer Erboy, bu amaçla Türkiye genelinde Birds of Alaçatı Alaçatı Kuşları kitabını satışa sunduklarını hatırlatıyor. Erboy şunları söylüyor: \"İnsanoğlunun aktivitelerinin oldukça azaldığı şu sıra dışı günler, şüphesiz ki uzun zamandır hırpalanmaktan yorgun düşmüş doğaya derin bir nefes aldırdı. Farklı mevsimlerde 130'dan fazla kuş türünün tespit edildiği Alaçatı sulak alanı, kuşların yoğun olarak göç ettiği bahar döneminde adeta bir Rönesans yaşadı. Zengin biyolojik çeşitliliğe ve elverişli bir iklime sahip bu sulak alan göç döneminde uzun zamandır olmadığı kadar fazla kuş türüne ev sahipliği yaptı. En az 70 kuşluk sürüler halinde gözlemlenen çeltikçiler, yüzlerce kumkuşu, yağmurcunlar, Alaçatı'nın müdavimlerinden flamingolar, balıkçıllar, kara leylekler ve diğerleri haftalar süren uzun bir duraklama zamanı yaşadılar. Yasak olan kara avcılığı tehdidi altında kalan çeşitli ördek türlerinin derin bir \"oh\" çektiğine kuşku yok; zira sayılarında hiç olmadığı kadar artış kaydedilebildi. Habitatı üreme alanı olarak kullanan yüzlerce uzunbacağın birçoğu göçlerine devam etse de hala bölgeden ayrılmayan birçok uzunbacak görülebiliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/afrikadaki-kasif-pasa.html", "text": "Avrupalı kaşiflerin 19'uncu yüzyılda Afrika kıtasındaki keşif gezileri, coğrafya ve doğa bilimlerine katkılarının yanı sıra kıtanın sömürgeleştirilmesi ve kaynaklarının ele geçirilmesinde önemli rol oynadı. Çok sayıda keşif gezisine katılıp yüzlerce hayvan ve bitki türü toplayan Alman asıllı doktor Mehmet Emin Paşa da bugün bu isimler arasında anılıyor. Eski dünya Avrupa'nın yanı başında, Batılılar tarafından tümden keşfi 19'uncu yüzyılın sonuna kadar süren, hem doğal hem de insan kaynağı sömüre sömüre yok olma noktasına gelen Afrika. 16'ncı yüzyılda denizciler yeni kıtaların peşinde okyanuslar aşarak yol alırken dahi, iç kısımlarına balta girmemiş, yerlileri dışında insanla tanışmamış bu topraklar, haritalarda bilinmeyen bir \"karanlık kıta\" olarak gösteriliyor, Dieppe haritalarında rastladığımız hayali anlatılar gerçekmiş gibi sunuluyordu. Kıtanın sahil bölgelerinden 1850'li yıllara kadar yaklaşık dört yüzyıllık süre boyunca 100 milyona yıkan Afrikalının köle yapıldığı tahmin ediliyor. 19'uncu yüzyıl ortalarında, salgın hastalıklara karşı ilaçlar, vahşi hayvanlara ve \"saldırgan\" kabilelere karşı silahlı korumalarla birlikte, çoğunluğu sömürgeci Avrupa ülkeleri tarafından desteklenen kaşif ve misyonerler, Nil Nehri'nin kaynağını bulmak ve kıtanın yaban hayatını keşfetmek, yerli kabileler arasında Hıristiyanlığı yaymak, yeni ticaret alanları ve koloniler oluşturmak gibi amaçlarla Afrika içlerine seyahat etmeye başladı. Avrupa kamuoyu, kaşiflerin gazetelerde tefrika edilen maceralarını ilgiyle izliyordu. 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı idaresindeki Mısır Hidivliği'nin hizmetinde bulunmuş Alman asıllı bir paşa da var. Mehmet Emin Paşa ya da diğer ismiyle Prusyalı Emin Paşa. Asıl adı Eduard Schnitzer olan Mehmet Emin, 1840'ta Prusya Krallığı'na bağlı Silezya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş. Zooloji, botanik ve etnografya ile geliştirdiği eğitimini Berlin'de tamamlayarak tıp doktoru olmuş. 1864'te Osmanlı idaresindeki Arnavutluk'a gittiğini ve hemen ardından Antivari'de liman tabibi olduğunu görüyoruz. 1869'da Emin ismini alarak İşkodra Valisi Divitçi İsmail Hakkı Paşa'nın tercümanı ve özel doktoru olmuş, daha sonra onunla beraber gittiği Trabzon'da görev yapmış. 1875'te Mısır'a giden Mehmet Emin'in Osmanlı idaresindeki Mısır Hidivliği'nin hizmetine girdiğini ve Sudan eyaletinin başşehri Hartum'da özel muayenehane açtığını öğreniyoruz. 1876'da da Osmanlı İmparatorluğu'nun en güneyindeki Hattıistiva vilayetinde bulunan Lado şehrinde Vali Gordon Paşa'nın hekimbaşılığına getiriliyor. Mehmet Emin hakkındaki biyografilerde hekimbaşılık görevinin yanında Türkçe, Arnavutça ve Slav dillerini öğrendiği, yüzlerce hayvan ve bitki türü üzerine çalıştığı, doğa tarihine olan asıl ilgisinin kuşlar üzerinde olduğu ve topladığı örnekleri Avrupa'daki müzelere göndererek bilim dünyasının dikkatini çektiği bilgisi yer alıyor. Emin Paşa, Afrika'da Alman sömürgesinin yayılmasında rol oynadı. Gordon Paşa'nın Sudan genel valiliğine getirilmesiyle Hattıistiva valiliğine atanan Mehmet Emin sık sık Afrika içlerine keşif gezilerine katılmış. 1877'de Albert Gölü'nün doğusuna bir keşif seferine, 1878'de Victoria Gölü'ndeki Ukewere Adası'na, 1879'da da o zamana kadar herhangi bir Avrupalı tarafından ziyaret edilmemiş Mwutan'ın batı kıyılarına bir yolculuk yapmış. 1881 yılında Sudan'da başlayan Mehdi isyanına direnişiyle paşalığa terfi ettirildiği, Afrikalı kabilelerle ilişkileri sayesinde hatırı sayılır bir fildişi hazinesini kontrolü altında tuttuğu belirtiliyor. Mehmet Emin Paşa, isyan sırasında bağlı olduğu Mısır Hidivliği ile bağlantısı kesilince idaresindeki şehri terk etmesi yönünde bilgi alıyor. İsyancılar tarafından abluka altında tutulduğu bilgisi üzerine Emin Paşa'ya tüm dünyada tanınmasını sağlayan yardım seferi organize ediliyor. 1890'da Emin Paşa'nın Victoria Gölü'nün güneyindeki memleketlere Almanya adına el koymak üzere harekete geçtiği ve burada pek çok yeri Alman sömürgesine kazandırdığını okuyoruz. \"Afrika yerlilerinin esaretinin yasaklanması\" konusundaysa Emin Paşa'nın gayret gösterdiği yazılıyor. Emin Paşa'nın hayatının sonu trajik. 23 Ekim 1892'de Kongo'da esir tüccarları tarafından öldürüldü. Avrupa'da faaliyetleri hakkındaki tartışmaları da içeren birçok kitap, dergi makalesi bulunan Emin Paşa'nın yaşamını konu eden bir dizi için ünlü yönetmen Steven Soderbergh'in hazırlık yaptığını ekleyerek tamamlayalım."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/antarktikada-bulunan-68-yillik-fosil-yumurtasinin-gizemi-cozuldu.html", "text": "Bilim insanları Antarktika'nın Seymour Adası'nda bulunan 68 milyon yıllık fosil yumurtasının arkasındaki gizemi sonunda çözdüler. Sönük bir Amerikan futbol topu gibi görünen fosil, bir Şili müzesinde tutuluyor. Çok fazla araştırma ve analiz yapıldıktan sonra, bilim insanları yumurtanın dinozorların yanında yaşayan soyu tükenmiş dev bir deniz kertenkelesine veya yılanına ait olduğunu söylüyor. Araştırmacılara göre 29 x 20 cm'lik yumurta fosili, nesli son birkaç yüzyılda tükenen Madagascar'ın uçamayan dev fil kuşlarının yumurtalarından biraz daha küçük. Timesofindia'nın haberine göre Teksas Üniversitesi'nden paleontolog Lucas Legendre, \"Bu yeni yumurta Antarktika'nın ilk yumurta fosili ve şimdiye kadar keşfedilen en büyük yumuşak kabuklu yumurta\" dedi. Lucas Legendre yumurta hakkında sözlerine şunları ekledi: \"Uzun, katlanmış, yüzeyinde birçok kırışıklık ve kıvrım var. Bir tarafı düzleştirildi, bu da deniz tabanıyla temas ettiği yer olduğunu gösteriyor. Yumurta kabuğu çok ince ve zayıf mineralize, kertenkele ve yılan yumurtalarında olduğu gibi \". Bilim insanlarına göre, Antarktika'da böyle bir yumurta bırakacak kadar büyük yaratıklar deniz kertenkeleleri yada uzun boyunlu plesiosaurlardı. Bu fosil yumurtanın keşfi bilim insanlarının da fikrini değiştirdi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/arilarin-muhru.html", "text": "Bal olgunlaşınca arılar petekleri hava geçirmeyen balmumundan kapakla mühürlüyor. Binlerce yıl bozulmadan kalabilen bal, pastörize edildikten sonraysa iyi etkisinin çoğunu kaybediyor. Toronto Üniversitesi'nden bilim insanlarının Kasım 2022'de Nutrition Reviews adlı akademik dergide yayımlanan araştırmalarına göre, bal kolesterol ve kan şekeri seviyelerini iyileştiriyor; kardiyometabolik riski azaltıyor. Araştırma için toplamda binden fazla kişinin katıldığı 18 klinik çalışmanın analiz edildiği, katılımcıların tükettiği günlük bal miktarının ortalama 40 gram olduğu, sağlıklı beslenme modellerini izledikleri, ortalama deneme süresinin de sekiz hafta olduğu belirtiliyor. Araştırma ekibinden Dr. Tauseef Khan, balın yaklaşık yüzde 80'i şeker olduğu için sonuçları şaşırtıcı bulduğunu söylese de şunu ekliyor: \"Fakat bal yaygın ve nadir şekerlerin, proteinlerin, organik asitlerin ve sağlığa yararlı olmaları kuvvetle muhtemel başka biyoaktif bileşiklerin kompleks bir bileşimidir.\" Araştırmacılardan Doç. Dr. John Sievenpiper, bulgulara göre \"şeker şekerdir\" fikrinin doğru olmadığını ifade ediyor. \"'Şekerden uzak duruyorsanız bal yemeye başlamalısınız' demiyoruz\" diyen Khan, şeker yerine bal kullanmanın kardiyometabolik riskleri azaltabileceğini ifade ediyor, ancak işlem görmüş balın pastörize edildikten sonra sağlığa olan etkilerinin çoğunu kaybettiğini belirtiyor. Şili Üniversitesi'nden Doç. Dr. Edwar Perez, balın ülser gibi zor yaraları iyileştirdiğine dair çok fazla bilimsel kanıt olduğu ifade ediyor. Geçtiğimiz Eylül ayında Manchester Üniversitesi'nden yapılan bir açıklamada \"balın olağanüstü antimikrobiyal ve doku yenileyici özellikleri\"nden söz ediliyordu. Son 90 yılda yayımlanmış 250 akademik makaleyi inceleyen Manchester Üniversitesi'nden Dr. Joel Yupanqui Mieles ve ekibi, Ağustos 2022'de Pharmaceutics'de yayımlanan makalelerinde, yanık ve kronik yara gibi çeşitli yara türlerinin balla tedavi edildiğini bildiriyor. Yüksek asitliği, yüksek şeker içeriği ve koyu kıvamı bakterilerin balın içinde gelişmesini zorlaştırıyor. 2012'de yapılan bir araştırmaya göre, yaygın kullanılan bir antibakteriyel madde olan hidrojen peroksit, bakteriler için en ölümcül madde. Mieles ve ekibi de arıların nektarın içine saldığı enzimin hidrojen peroksit ve glukonik asit üretilmesine neden olduğunu belirtiyor. İşin ilginç yanı, bu enzim balın olgunlaşması sırasında, sulu ortamda aktif hale geliyor. Bal olgunlaşıp da yüksek asitli ve koyu kıvamlı hale gelince zaten mikroplardan korunuyor. Bal olgunlaşınca arılar altıgen hücreyi hava geçirmeyen balmumundan kapakla mühürlüyor. Eski Mısır mezarlarında keşfedilen kaplardaki binlerce yıllık ballar, bu besinin çok uzun süreler bozulmadığının kanıtı. Kapak üzerinde durduğu ve içine su eklenmediği sürece balın bozulmayacağı belirtiliyor. Şunu da belirtelim, California Üniversitesi'nden böcekbilimci Dr. Eric Mussen, nektarın arıların vücutlarındaki, kovana su ve nektar getirmek için kullandıkları genişleyebilen bir keseye geçtiğini söylüyor ve \"Bal bağırsaklarda sindirilen besinlere karışmadığı için bala 'arı kusmuğu' demek yanlış\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/baharin-ilk-gulumsemesi.html", "text": "Mimozaların çiçeklenmesi, kışın bittiğinin habercisi... Ama bahar aylarında çiçekçi tezgahlarından sarı sarı göz kırpmalarına aldanmayın. Çünkü mimozalar, İstanbul Adalar'da keser ve baltalarla hoyratça ağaç dallarından kesilerek talan ediliyor ve küsüyorlar. Büyükada'da düzenlenen Mimofest de bu farkındalığa dönüktü. \"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu\" diyor Sait Faik, Bir İlkbahar Hikayesi'nde. Sonra \"Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum...\" diye baharın çağrıştırdıklarını saymaya başlıyor. Mart ayında Prens Adaları'na gidenler, baharın bu sakin yurda gelişinin adalı yazarın tanımıyla ne kadar örtüştüğünü görürler. Kocayemişleri, böğürtlenleri, çamları ve türlü çiçekleriyle dört mevsim ilham verici bir yaşantı zenginliği sunar Adalar. Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi'nde Adalar için şöyle der: \"Daha kış gelmeden, bahçeler yeşerir, hava mimozaların latif kokusu ile dolar, arkasından erik ve badem baharları açar. Derken akasyalar çiçeklenir, bir taraftan da salkımlar ve erguvanlar donanır; onları zakkumlar, karanfiller, laleler, yaseminler takip eder. Bu çiçek kokularına on iki ay boyunca Adalar'ın meşhur çam ormanlarının ilahi ıtrını ilave etmek lazımdır.\" Her ne kadar ada karanfilinden, ada yaseminlerinden söz etmek eskisi kadar kolay olmasa da Prens Adaları'nda baharın gelişi hala bir bayram, bir uyanış, bir mucize ve bu çılgınlığın başkahramanlarından biri de şüphesiz varlığı gün geçtikçe daha da tehdit altında olan, bir kısmı yitip gitmiş, bahar habercisi mimoza ağaçları. Gümüş akasya olarak da anılan ada mimozasının bu toprakları, buranın havasını, toprağını çok sevdiği bir gerçek. Bu sevginin Adalılar tarafından karşılıksız bırakılmadığı da... Öyle ki Adalar Mimoza Festivali, bu nadide çiçeğin adanın doğal ve hatta kültürel mirası olduğuna dikkati çekmek, ağaçların haşin kıyımının önüne geçmek için gerçekleştiriliyor. Adalar Müzesi tarafından Adalar Belediyesi ve Mimozada İnisiyatifi işbirliğiyle ve ada gönüllülerinin katkısıyla düzenlenen festivale, şenlikli bir koruma çabası, bir protesto olarak da bakılabilir. Küstüm ağacı olarak da anılan mimoza ağaçları kaçak kesimlerle, keser ve baltalarla hoyratça yağmalanıyor ve zaman içinde küsüyor. Kaymakamlığın 2007'de kaçak kesimleri önlemek için getirdiği mimoza kesim yasağı maalesef uygulamada yetersiz kalmış. 2011'de düzenlenen Mimoza Şenliği de sürdürülememiş. Bu yıl ilk kez düzenlenen Mimofest'in tanıtım broşürlerinde şöyle yazıyor: \"Mimoza vazoda size küser, oysa dalında herkese gülümser.\" Festivalin sloganı da \"vazoda değil adada\". Umut, coşku, dayanışma ve hassasiyeti simgeleyen, kırılganlıkla gücü bir araya getiren çiçeğin kadınlarla özdeşleştirilmesi ve 8 Mart'ın evrensel simgelerinden olması mimozanın temsili gücünü daha da pekiştiriyor. Atlas olarak biz de Mimofest kapsamında düzenlenen mimoza turu için sabah vakitlerinde Büyükada'nın İsa Tepesi ve Aya Yorgi tepesini birbirinden ayıran Lunapark Meydanı'nda yerimizi alıyoruz. Bahçe tarihçisi Gürsan Ergil ve Adalar Vakfı Başkanı Halim Bulutoğlu'nun rehberliğinde bir tur bekliyor gelenleri. Adanın daha korunaklı ve ılıman güneybatısında mimozaların küçük korular halinde, bir bulut gibi yamaçları sardığını görmek mümkün. Mimoza turunda Büyükada'nın kadim yapıları yolumuza çıkıyor. 1935'ten 1960'lı yıllara kadar Büyükada Sanatoryumu olarak hizmet veren yapının yanından geçip adanın yeşil koruluklarına doğru sessiz bir yolda yürüyoruz. Teoman Göral'ın ev sahipliğinde ada tarihinde önemli bir koruyu geziyoruz önce. Bu arazi bir zamanlar adanın önemli şahsiyetlerinden Yorgo Psilas'a, nam-ı diğer Malathritis'e aitmiş. \"1980 yılına kadar Adalar'da yaşayan bir kültür mirası derleyicisi olan Akillas Millas'ın yazdıklarından, aktardığı tanıklıklardan, yıkılmaya yüz tutmuş bina çizimlerinden, Ada'da özellikle 1950 öncesine dair çok şey öğreniyoruz. 1950 sonrasına ise Semiha Akpınar'ın yazdıkları ışık tutuyor\" diyor Halim Bey. \"Adadaki bütün mimozaların kaynağı bir zamanlar Yorgo Psilas'a ait bu koruymuş. Mimozalar bu koruda çoğaltılıp adaya dağılmış.\" Teoman Bey ekliyor: \"Öteden beri bahçıvancılıkla uğraşan Psilas ailesi, 150-200 sene önce Büyükada'ya gelmiş. Burada da bostancılıkla, çiçekçilikle uğraşmışlar. Adalar'ın en şen yeriymiş burası. Fideleri nisan başında dikerlermiş, ilk çıkan üç-beş domatesi kim yiyecek, yiyebilecek miyiz diye çarşıda insanlar bekleşirlermiş.\" Akillas Milas burayı, bahçeden toplanan üzümlerle envaiçeşit meyve sebzeyle sofraların kurulduğu, dostlarla akşam sefalarının sürüldüğü, bayram günlerinde bir araya gelinen bir yer olarak anlatıyor. Adanın nispeten daha bakir bu bölgesinde bostanlar hala varlığını koruyor, çiçekçilik ise söylendiğine göre yeniden canlanıyor. Mimoza turuna bu koruya komşu Fethi Okyar korusuyla devam ediyoruz. Mimoza ağaçlarının, çarkıfeleklerin sıralandığı bir yolun sonunda bir başka kültür mirası, cumhuriyet dönemi mimarı Sedad Hakkı Eldem'in Japon evlerinden esinlenerek tasarladığı Fethi Okyar köşkü karşılıyor bizi. Torun Fethi Okyar'ın ev sahipliğinde koruda açmış nergislerle kaplı çayırların yanından Marmara'nın güzel sularının kıyısına iniyoruz. Karşımızda Heybeliada. Dönüşte pek çok anıtsal mezarın bulunduğu Rum Ortodoks Mezarlığı'nın yanından geçip Adalar Müzesi'ne doğru yol alıyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/bir-sehir-efsanesi-gaziantep-kalesi-tunelleri.html", "text": "Gaziantep Kalesi'nin altında kilometrelerce uzadığı düşünülen tünellerde arkeolojik çalışmalar sürüyor. Atlas, henüz ziyarete açılmayan tünellerin temizlenen kısımlarını görüntüledi. Çok geçmeden restorasyonu Gaziantep Müze Müdürlüğü ile yürüten belediyeye bağlı Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu'nda arkeolog olarak çalışan Ali Korkmaz bir ön bilgilendirme yapıyor. Anlattığına göre tünellerdeki faaliyetler 2020 Temmuz'unda başlatılmış, saha çalışmalarının ardından farklı disiplinlerden uzmanların yer aldığı ekip taş, toprak, balçık ve çamuru dışarı taşıyarak tünelin bir kısmını ortaya çıkarmıştı. Henüz ziyarete kapalı olsa da çalışmaların devamı için basamaklandırılmış ve aydınlatılmıştı bu tüneller. Bu bilgiler eşliğinde ilk kez ayak bastığım tünellere, kalenin dışında demir parmaklıklı bir kapıdan giriyoruz. İçeride derinlere ilerledikçe nem artıyor, atmosfer özellikle tünellerin daralan kısımlarında giderek daha bunaltıcı bir hal alıyor. Uzun koridorlar boyunca bazı duvarlara oyulmuş haç sembolleri görünüyor. Mum veya kandiller için de oyuklar açılmış. Kıvrılarak aşağıya doğru inen tüneller suya ulaştırıyor bizi. Kalenin altında kaynağı belli olmayan su birikintileri açıkça görülüyor. Belki de burada bitiyor yol, çünkü tünellerin bazıları suya ulaşma gayesiyle yapılmış. Fakat kazılar güvenlik nedeniyle bu noktalarda ilerleyemiyor. Tünellerde bana refakat eden kale görevlisi İzzet Dağdelen, bugün 70'li yaşlarında olan bazı Anteplilerin çocukken mahalle bakkalından bir kutu mum satın alıp bu tünellere girdiklerini anlatıyor. O zamanın küçükleri bu daracık dehlizlerde 400-500 metre sürünerek büyük bir geçide, sonra da akan suyun kenarına ulaşıyormuş. Kale müzeye dönüştürülüp koruma altına alınmadan önce, bu gizemli tünellerdeki dar ve karanlık boşluklara giren birçok kişi olmuş. Dehlizlerin derinliklerinde halk arasında tatlı ve acı su olarak bilinen su kaynakları olduğu rivayet edilirmiş. Son kazılarda, tünellerin çalışma yapılan 250 metrelik kısmında bu tatlı ve acı su kaynaklarına ulaşılmış. Gerekli temizliği yapmadan suyun ana kaynağına ulaşmak ise mümkün görünmüyor. Yaklaşık bir saat kaldığımız tünellerden çıkıp rahat bir nefes alıyorum. Arkeolog Korkmaz tünellerde güvenlik ve duvar destekleme tedbirlerinin, statik çalışmalarının devam ettiğini söylüyor. Bağlantı yolları, aydınlatma oyukları ve merdivenlerin bulunduğu tünellerin açılmasının ardından restorasyonun tamamlanması planlanıyor. Yönlendirme tabelaları, aydınlatma, kamera, anons, bilgi panosu çalışmaları da bitip proje koruma kurulundan geçtikten sonra tüneller ziyarete açılabilecek ve şehrin kültür birikimine ve turizmine büyük zenginlik katacak. Foto altı1: Karınca yuvasını andıran, geçit ve merdivenleriyle zaman zaman iyice daralıp bunaltıcı bir hal alan tünelleri adımlarken, kale görevlisi İzzet Dağdelen, dehlizlerin derinlikleriyle ilgili eski rivayetleri anlatıyor. Tüneller, Kurtuluş Savaşı'nda tahrip olan Antep evlerinin enkazlarıyla doldurulmuş. Biz o enkazın bir nevi temizliğini yapmış olduk."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/bozkurt-ustun-yirtici.html", "text": "Bozkurt, geniş ve sağlam bir göğüs, uzun bacaklar, geniş patiler, kalın ve güçlü bir boyun, öne doğru uzayan sivri bir surat gibi özellikleriyle en büyük vahşi köpekgil olmasının yanında birçok medeniyete ve kültüre simge olmuş, korku ve saygı kaynağı haline gelmiş, yeryüzündeki en ikonik canlılardan biri kabul edilmiştir. Bozkurtun Türkiye'de iki alttürü bulunuyor. Nominat, yani türün tüm özelliklerini üzerinde taşıyan Canis lupus lupus ve güney bölgelerimizde görülen daha küçük yapılı ve daha kısa tüylü Canis lupus pallipes. Ülkemizde yaklaşık 4000-5000 birey bozkurt kaldığı düşünülüyor. Bozkurtları üstün bir yırtıcı yapan özelliklerini azim, koku alma, keskin görüş, güçlü hafıza, güçlü çene kasları ve dişler olarak sıralayabiliriz. Kurtlar uzun ve güçlü bacakları sayesinde 5-10 dakikalık bir süre boyunca 25-30 kilometre hızla koşabilirler. Bu yetenekleri onları avlanmada üstün bir konuma getirir. Kurtların en gelişmiş duyusu koku almadır. Hatta avlarının o alandaki birkaç günlük kokularını bile alabilir ve kokusundan avlarını ayırt edebilirler. Kulaklarını her yöne döndürebilirler. Böylece etraflarında ki en küçük sesi bile duyarlar. Gözleri geniş bir alanı tarayabilecek şekilde konumlanmıştır. Geceleri de gündüz kadar iyi görürler. Kurtların avları, yaşadıkları coğrafyaya göre değişkenlik gösterir. Ancak esas tercihlerini büyük ot oburlar oluşturur. Avları arasında kemirgenden tavşana, yaban keçisinden geyiğe kadar birçok tür yer alır. Kurtlar bulunduğumuz coğrafya da dahil dünyanın birçok yerinde avladıkları türler için önemli sınırlayıcı bir faktördür. Bu türlerin üzerlerindeki kurt baskısı aşırı nüfus artışını engeller, hastalıkların yayılmasını azaltır, genetik açıdan güçlü bireyleri ön plana çıkarır. Kurtlar ot oburların bitki örtüsü üzerine olan baskısını da sınırlar. Kurtlar her ne kadar üstün avcılar olsalar da çoğu zaman yaşama alanlarında yeterli av bulamamaları onları açlıkla karşı karşıya getirmekte. Bunun sonucunda çöplükler ve sokak köpekleri de kurtların yiyecek listesinde yerini almıştır. Köpeklerle olan bu yakınlaşma kurtlar için ölümcül bazı hastalık risklerini de beraberinde getirir. Bunların başlıcaları, kuduz, parvovirüs, uyuz ve köpek hepatit virüsüdür. Karlı ve soğuk bir kış birçok yaban hayvanı için zor bir zamandır. Özellikle karaca, yaban keçisi, geyik gibi otçul hayvanlar için karda ot bulmak ve hareket etmek güçleşir. Ancak bu kurt sürülerinin lehine bir dönemdir. Zayıf ve hasta düşen bireyler, kurtlar için kolay av olur ve sık sık avlanma fırsatı bulurlar. Yazın küçük sürüler halinde avlanırken kışları büyük gruplar oluştururlar. Bu sürülerin kışı atlatabilmeleri alanlarındaki büyük avların varlığına bağlıdır. Kış aynı zamanda kurtlar için çiftleşme mevsimidir. Şubat-mart ayları çiftleşmeleri için en uygun dönemdir. Kurtlar da tüm yabani hayvanlar gibi yavrularını en uygun iklim şartlarında dünyaya getirmek isterler. Doğum öncesi anne kurt yavrularını dünyaya getirebileceği güvenli bir in arar. Öncelikli tercihleri eski inleridir. Ancak eski inleri kullanılmaz haldeyse yeni in kazarlar. İnlerini seçerken yeterli yiyecek ve su kaynaklarına yakın yerleri seçerler. Bahar, kurt sürüleri için varoluş ayıdır. Kurt yavruları inlerinin karanlık ve güvenli ortamında, nisan-mayıs ayları arasında doğarlar. Gebelik süreci 63 gün sürer ve bu süreçte anne kurt 400-450 gr ağırlığında beş ila yedi yavru dünyaya getirir. Yavrular doğduklarında kör ve sağırdırlar. 3-4 günlükken duymaya, 14 günlükken de görmeye başlarlar. Yavrular yaz aylarında çok hızlı gelişir. Ancak gene de av peşinde koşmak için çok yetersizdirler. Yuvanın güvenli ortamından çıktıktan sonra sürü yavruların ihtiyaçlarını karşıladığı bir buluşma yeri belirler. Gün içinde birkaç kez sürüyle yavrular bir araya gelir. Bu anlar yavrular için çok önemlidir. Genç kurtlar sürü içindeki rollerini ve nasıl davranmaları gerektiğini erişkinlerden öğrenirler. Kurt yavruları doğuştan meraklı ve maceracıdır. Bu da hayatta kalma becerilerini geliştirmelerinde hayati öneme sahiptir. Avlanma becerilerini aralarında oynadıkları oyunlarla geliştirirler. Bunlar kimi zaman can yakıcı olsa da sürü üyeleri müdahale etmez. Sürüdekiler ne kadar özen gösterse de yavruların birçoğu yetişkinliğe ulaşamaz. Bu oran ilk yıl oldukça yüksektir. Bu kayıpların ana nedeni açlık ve hastalıklardır. Ancak bunun yanında yavru kurtların insanlar tarafından öldürülmesi ya da yakalanarak doğal ortamından koparılması da sık görülen bir durumdur. Tüm bunlara ek olarak son yıllarda habitatları bölen otoyolların artması, erişkinlere göre daha dikkatsiz olan genç kurtların ezilmesiyle sonuçlanmaktadır. Genç kurtlar sonbaharda bir yetişkinin üçte iki boyutuna ve sürüyle hareket edecek güce ulaşmış olurlar. Sonbaharda artık buluşma yeri terk edilmiş ve gençler sürüyle beraber hareket etmeye başlamıştır. Gençler sürüyle beraber sahip oldukları toprakları keşfetmeye başlarlar. Kış gelmeden sürüyle uyumlu hareket etmek ve avcılık yeteneklerini geliştirmek zorundadırlar. Bu süreçte sürünün güvenlik ve korumasına ihtiyaçları vardır. Genç bozkurtlar bir-iki yaşlarında kendi sürülerini oluşturmak için sürüden ayrılabilirler. Bunun için yüzlerce kilometre uzağa göç edebilirler. Bir kurt sürüsü, anne, baba, henüz yetişkinliğe ulaşmamış bir önceki yılın yavruları ve o yılın yavrularında oluşur. Anne ve baba sürünün doğal liderleridir. Sürünün hayatta kalma başarısı onların beceri ve deneyimlerine bağlıdır. Her sürü, sınırları belirlenmiş bir hakimiyet alanına sahiptir. Bu hakimiyet alanı sürünün tüm bireylerine yeterli av sunacak büyüklükte olmalıdır. Avrupa için bu alanın genişliği 150-300 kilometrekare arasındadır. Sürüye ait alanın sınırları sürü üyelerince net bir şekilde işaretlenir. Bu sürü dışından olanlara alana girmemeleri konusunda kesin bir uyarı niteliğindedir. İşaretleme ağaçlara koku bırakma, kütük ve kayalara idrar bırakma ve alana dışkılama şeklinde olur. Kurtlar alanlarında başka bir kurda ait işaretle karşılaştıklarında onun sürüden mi yoksa yabancı bir kurt mu olduğunu anlarlar. Bu uyarılar dışında, koro halinde ve oldukça melodik uluyarak alandaki hakimiyetlerini pekiştirirler. Sürünün topraklarına giren davetsiz bir misafire tepkileri oldukça sert olur. Bu durum yaralanma ve hatta ölümle son bulabilir. Kurt sürülerinde hiyerarşi oldukça net ve katıdır. Kurt sürüsünde bireyler konumlarını bir kere kaybettiklerinde bir daha geri alamazlar. Aksi halde sürü içinde ciddi kavgalar çıkar. Kurtlar, duygu ve isteklerini son derece zengin bir beden dili ve yüz ifadesiyle gösterirler. Korku, sakinlik, öfke, teslimiyet, baskınlık gibi birçok ruh halini ifade edebilirler. Bunda yüz, kulaklar ve kuyruk önemli rol oynar. Bu, birçok komplike davranışı içerebilir. Öne doğru duran kulaklar tepkisiz bir ruh halinin göstergesiyken bununla birlikte dişlerin de gösterilmesi saldırgan bir ruh halini işaret eder. Kulakların geriye doğru duruşu ise korku ifadesidir. Bu ifadelerde kuyruğun da rolü büyüktür. Dik duran kuyruk üstünlük işaretiyken, kuyruğun yere paralel tutulması saldırganlık ifade eder. Kuyruğun bacak arasına yaklaştırılması korku ve teslimiyetin artışına gösterir. Bozkurtların Türk kültüründe önemli bir yeri olması tarım zararlısı olarak görülüp vurulmalarına ve zehirlenmelerine engel olamamıştır. Yaşam alanlarına bırakılan zehirlerin kurtlar üzerine etkisi yıkıcı oluyor. Özellikle küçükbaş hayvancılığın yoğun olduğu bölgelerde kurtlarla insanlar arasında çatışma riski yüksektir. Kurtların koyun sürülerine saldırdıkları bilinen bir gerçektir. Ancak bunda esas sorumluluk, sürülerini savunmasız bırakan sürü sahiplerindedir. Sürü güvenliğinin sağlanmasında ana rolü köpekler oynar. İyi bir sürü köpeği hem çiftlik hayvanlarının hem de kurtların hayatını kurtarabilir. Ülkemizde insan-ayı çatışmasına yönelik az da olsa çalışmalar mevcutken kurtlara yönelik herhangi çalışma bulunmaması kurt-insan çatışmasına yönelik gerekli verileri eksik kılmaktadır. Kurt saldırılarının büyük bir kısmı da koyunların gece tutuldukları çevirmeler içinde gerçekleşiyor. Taş duvar ya da ahşap çitlerden oluşan çevirmelerin kurtlara karşı koruyuculuk sağlayamadığı ortada. Bu çevirmelerde taşınabilir elektrikli çit sistemi kullanılması kurtlar için oldukça caydırıcı olacaktır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/canakkale-bogazina-tarihi-dalis-denizalti-savunma-agi.html", "text": "Çanakkale Boğazı Birinci Dünya Savaşı sırasında sadece karada yer alan tabyalarla değil, sualtında bulunan mayın hatları ve İtilaf denizaltılarının geçmesini önlemek üzere döşenen ağlarla savunuldu. Atlas bu çok özel savunma hattına daldı ve tarihi görüntüler elde etti. Akbaş Koyu'nun suları bir gün önce yağan yağmurun etkisiyle bulanıktı, akarsular denize çamur taşımıştı. Yine de devam edip dibe kadar inince, koydan Çanakkale Boğazı'nın ortasına doğru uzayıp giden, birbirine yaklaşık dört metre uzaklıkta iki zincir bulduk. Zinciri bir süre takip ettikten sonra, 10'ar metre aralıklarla üzerine asılmış, varil şeklindeki sac şamandıraları gördük. İşte o an çok heyecanlandım, fotoğraf çekerken ellerimin titrediğini hissediyordum. Çünkü karşımızdaki, Birinci Dünya Savaşı'nda kullanılan denizaltı savunma ağlarının bir parçasıydı. Çanakkale Savaşı sırasında kullanılmış bu ağlara rastlamak kesinlikle olağandışıydı. İşin ilginç yanı, üzerinden onca zaman geçmesine rağmen bazı şamandıraların çürümemesi ve içlerinde kalan hava sayesinde dibe batmamasıydı. Bu heyecan verici keşfin başlangıcı, araştırmacı ve yazar Selçuk Kolay'ın çalışmalarına dayanıyor. Kolay, yıllardır Çanakkale Boğazı ve çevresinde Birinci Dünya Savaşı sırasında batırılmış ve o güne dek izlerine rastlanmamış gemi ve denizaltıların yerlerini sonar aracılığıyla tek tek belirliyordu. Yaptığı çalışmaları 2013'te Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları isimli kitapta topladı. Böylece, tarih boyunca çeşitli savaşların yaşandığı Çanakkale sularındaki batıkların hikayesi ilk kez bir kitapta gözler önüne serildi. 2013 yazında, bu kitap için yapılan çalışmaların bir kısmına katılarak fotoğraflar çekmiş ve bazı bölümlerine katkıda bulunmuştum. Bu çalışmalardan biri de Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale'de batmış olan İngiliz HMS E7 denizaltısı batığını bulmayı kapsıyordu. Bir kaynakta verilen batış koordinatı, denizaltının Akbaş Koyu çevresinde olabileceğine işaret ediyordu. Bu bilgiye dayanarak, 2013 Eylül'ünde araştırma ekibimiz bu sularda çalışmalara başladı. Deniz dibi yan taramalı sonar sistemi kullanılarak taranıyordu. Eceabat'a 11 kilometre uzaklıkta olan koyda, kiralanan tekneye cihazları monte ederek çalışmaya başladık. İlk olarak koyun dış tarafında belirlenen bölge tarandı, ancak E7'nin izine rastlayamadık. Bunun üzerine Akbaş Koyu içinde görüntüleme çalışmaları yapıldı. Bu bölgede, bugün Kıyı Emniyeti'ne ait olan iskelenin hemen açığında Tenedos ve Chios adlı gemilerin batıklarının olduğu biliniyordu. Koya dökülen Kayaaltı Deresi açıklarında da 10 metre derinlikte yandan çarklı Tuzla gemisi batığı bulunuyordu. Ancak sonar ekranına bu beklenen batıkların yanı sıra, koyun ortasında bulunan ilginç bir obje de yansımıştı. Uzun bir tel üzerine dizili gece fenerlerini andıran bu görüntü acaba nasıl bir objeye aitti? Merakımızı gidermek üzere ertesi sabah dalış planladık. Dalış günü erken saatlerde bizi şiddetli bir sağanak yağmur karşıladı. Sabahın ilerleyen saatlerinde güneş açtı, ama Akbaş Koyu'na dökülen Kayaaltı Deresi ile akan çamur denizi bulandırmıştı. Koşullar ne olursa olsun, dalış eşim İsmail Sarı ile bu ilginç objenin gizemine son vermek üzere dalış yapmaya karar verdik. Hazırlanıp suya girdiğimizde beklediğimiz üzere görüş uzaklığının kısıtlı olduğunu gördük. Dibe indiğimizde, koydan Çanakkale Boğazı'nın ortasına doğru uzayıp giden, yazının başında bahsettiğim o iki zinciri bulduk! Savaş sırasında Nara Geçidi'ne kurulan ve bu zincirlerin de parçası olduğu denizaltı savunma ağları, İtilaf ülkelerine ait denizaltıların boğazı geçmesini engelleyecek etkin bir hat oluşturmuştu. Sualtına gerilen ağları yüzdürecek şamandıralar İstanbul'dan, zincirler ise çeşitli tersanelerden getirilmişti. 28 Temmuz 1915'te bu hat, 60-70 metre derinliğe inebilecek şekilde boğazın derinliklerine döşendi. Savaştan sonra Nara Geçidi'ni savunmuş olan ağlar İtilaf kuvvetleri tarafından toplanmıştı. Bulduğumuz zincirler gösteriyordu ki, ağların Akbaş Koyu içinde kalan bölümüne kimse dokunmamıştı. Tarihi bir ana tanıklık etmenin mutluluğuyla çalışmalarımızı tamamlayarak Akbaş Koyu'ndan ayrıldık. E7 denizaltısını bulamamıştık, ama onun takıldığı ağların bir uzantısını bulmak ekibimize güzel bir armağan olmuştu. Ancak bulanık sular istediğimiz kalitede çekim yapmamızı engellemişti. Bunun gerçekleşmesi için yedi yıl bekleyecektim. Bu süre içinde E7 denizaltısı da Nara Burnu'na yakın bir mevkide 93 metre derinlikte bulunacaktı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/cangila-dicaprio-dopingi.html", "text": "Panama'nın gözden ırak Choco-Darien cangılında yeni keşfedilen bir yılan türünün isim babası, çevre sorunlarına duyarlılığıyla bilinen aktör Leonardo DiCaprio oldu. Bunun nedeni, yeni türü keşfeden bilim insanları; Ekvadorlu biyolog Alejandro Arteaga ve Panamalı meslektaşı Abel Batista'nın bölgenin yağmur ormanlarıyla ilgili farkındalığı artırmak için dünya kamuoyunun dikkatini buraya çekme çabası. Zira yılanın yaşadığı habitat, yasadışı altın ve bakır madenleriyle tahrip ediliyor. Bilim insanlarının bu iyi niyetli dikkat çekme çabası karşılığını buldu ve dünya basını haberi şu magazinel başlıkla duyurdu: \"Leonardo DiCaprio, yeni keşfedilen yılan türüne en sevdiği kadının ismini verdi\". DiCaprio'nun annesi Irmelin Indenbirken'in ismini alan yeni türün bilimsel adı artık şu: Simon irmelindicaprioae. Salyangozla beslenen bu nadir tür, ağaçlarda yaşıyor. Yukarı Amazon'un dağlık bölgeleri ve Choco-Darien cangılları dünyanın en büyük altın ve bakır yataklarından bazılarını barındırıyor. Özellikle pandemi sırasında artan yasadışı madencilik faaliyetleri bu olağanüstü coğrafyayı yok ediyor, devasa orman alanları tıraşlanıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/cekirgenin-nadir-fotografi.html", "text": "Atlas'tan Selim Kaya, dünyada sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşadığı düşünülen tombul çekirge türünü (Bradyporus karabagi Ünal, 2011), hemcinsini yerken fotoğraflayarak bir ilke imza attı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/fotograf-eskisehirden-ugur-bocegi-orumcegi.html", "text": "Okurumuz, cep telefonuyla örümceğin videosunu çekmeyi de ihmal etmemiş. Hem başrol oyuncusu hızlı hareket ettiği için, hem de durumun ivediliğinden video biraz sallantılı olsa da bu nadir örümceği görmeye Instagram hikayemize bekliyoruz. Bu arada doğada vakit geçirenlere, şu aralar çiftleşme dönemleri olduğu için daha sık ortalarda dolaşan zehirli örümcek türlerine dikkat etmelerini öneriyoruz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/fransiz-askerleri-107-yil-sonra-topraga-verildi.html", "text": "Çanakkale Boğazı'nın girişindeki Seddülbahir Kalesi restorasyonu sırasında Çanakkale Kara Savaşları'nda yaşamını yitiren 17 Fransız askerinin kemikleri bulundu. Arşiv fotoğraflarından kalede İtilaf güçlerine ait mezarlığın varlığı biliniyordu. Arkeolojik saha araştırmaları sırasında işte bu mezar alanı ve iskelet parçaları bulundu. Bu alandaki haç, yüzük, mezar levhası, mezar taşı gibi buluntular ile tarihi belge ve fotoğraflar, iskeletlerin 1915 Çanakkale Muharebeleri sırasında güney cephesinde hayatlarını kaybeden Fransız askerlerine ait olduğunu gösterdi. Bu askerler için 24 Nisan günü Seddülbahir Kalesi'nde bir tören düzenlendi. Törende, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir tarafından Fransız Büyükelçiliği Savunma Ataşesi Albay Philippe Boulogne'ye askerlerin kemikleri teslim edildi. Ardından kemikler, Morto Koyu'ndaki Fransız Ulusal Mezarlığı'nda toprağa verildi. Fotoğraf: Fransız askerlerinden arta kalanlar, Fransız ulusal marşı eşliğinde törenle toprağa verildi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/hitlerin-golgesinde-yasadi-elveda-saturn.html", "text": "Satürn'ün hikayesi, ABD Mississippi'de başladı. 1936 yılında doğada yakalandı ve henüz bir yavruyken Berlin'in ünlü hayvanat bahçesine hediye edildi. Nazi iktidarı döneminde Hitler tarafından da ziyaret edildiği için \"Hitler'in evcil timsahı\" diye anılır oldu. 20'nci yüzyılın en korkunç insanlık suçlarından birine önderlik eden \"Führer\", Nazi başkentinin ortasında hayvanlarla vakit geçirmekten zevk alıyordu. Hayvanlar için ise durum farklıydı. Bombardımanlar kadar uçakların, tank ve tüfeklerin ürkütücü sesleri, savaşın orta yerine düşmüş hayvanları korkudan delirtmeye başlamıştı. 1943 yılının Kasım ayında ise bombalar bu kez hayvanat bahçesinin de üzerine yağdı. İki zürafa, iki suaygırı, bir siyah gergedan, bir deniz fili ile geyik ve antilopların yarısı öldü. Akvaryum bölümüne isabet eden bomba, sokakları timsah cesetleriyle doldurmuştu. Yavru suaygırı Knautschke, şempanze Suse ve fil Siam ise şans eseri kurtulmuştu. Ama yaşadıkları Siam'ı öyle korkmuştu ki, 1947'deki ölümüne kadar travma belirtileri sergilemeye devam etti. Savaşın getirdiği yıkım korkunçtu. Gıda stokları giderek azalıyordu. Bakıcılar, kurtulan hayvanlara sahip çıksa da ölen hayvanların etleri hayvanat bahçesi personeli, askerler ve enkazı temizleyen mahkumlarca tüketilmeye başladı. Timsah kuyrukları büyük konteynerlerde haşlanıp yeniyordu. Geyikler, antiloplar, bufalolar derken, ayılar da salam ve sosis halinde savaş öğünü olmuştu. Bir de kaçaklar vardı... Bombardıman sırasında hayvanat bahçesi yerle bir olunca kaçanlar arasında bizim ünlü timsah Satürn de vardı. Hikayenin en gizemli kısmı da burası: Gözden kaçmasına pek ihtimal olmayan bu dev sürüngen üç yıl boyunca sırra kadem basmıştı. 1946 yılında İngiliz işgal bölgesi askerlerince bulunana kadar, nerede ve nasıl yaşadığı halen bilinmiyor. Bilinen tek şey, İngilizler tarafından Leipzig, yani Sovyet işgal bölgesine gönderildiği, ardından bir Hint piton yılanı ile beraber Moskova Hayvanat Bahçesi'nin yolunu tuttuğu... Moskova'da hızla popüler olan ve bir süre \"Hitler\" diye anılan Amerikan timsahına daha sonra Satürn adı verildi. Ama isim değişikliği, travmatik geçmişini silmeye yetmemişti. 1993 yılında patlak veren anayasa krizi sırasında Rus tankları sokaklara çıkınca Satürn \"ağlamaya\" başladı. Bakıcısı, tankların yaydığı titreşimi hisseden timsahın Berlin anılarının nüksettiği yorumunu yapmıştı. İşte böyle Satürn'ün hayat hikayesi... Son 74 yılı Moskova'da geçen 3.5 metrelik timsah öldüğünde bile doğaya kavuşamayacak. Görkemli bedeni, bundan böyle bir doğal tarih anıtı olarak Darwin Devlet Müzesi'nde sergilenecek."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/igneada-longozu-su-ormani.html", "text": "\"Uzak, yoğun ve karanlık orman\" demek longoz. Diğer adı, subasar. Atlas ekibi, devasa ağaçların sık orman örtüsünden sıyrılıp güneşe uzanmaya çalıştığı bu gizli dünyanın kuytularından Trakya Karadeniz'ine uzandı. Tarihöncesi çağlardan beri meskun bir coğrafya Trakya. İsmini aldığı Traklardan itibaren pek çok medeniyet görmüş. Bu topraklarda doğduğu sanılan ünlü gladyatör Spartacus, özgürlük savaşçısı olarak tüm dünyaya nam salmış. Antik Roma'ya bağlı bir eyalet olan Trakya, sonrasına uzun süre Osmanlı yönetiminde kalmış ve en son Balkan Savaşları'yla parçalanmış. Bu coğrafyanın Türkiye sınırlarında kalan kısmı bugün bile pek çok etnik kimliği ahenkle barındırıyor: Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Gacallar, Türkmen Amucalar, Muhacirler, Tatarlar, Dağlılar, Patriyotlar, Çerkesler ve Romanlar... Bir bölümü Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya'dan gelen göçmenler yerel halkla kaynaşarak Trakyalı olma ruhunu yaşatıyor. Atlas ekibi olarak işte bu çokkültürlülüğe ev sahipliği yapan Kırklareli'de, Trakya'nın kuzeydoğu ucundayız. Dünyadaki tropikal ormanlarla kıyaslanan İğneada Longoz Ormanları, kendi kategorisinde Türkiye'nin en büyüğü. Bu nadir orman, sınırlarında yer aldığı kentin çokkültürlü yapısını çağrıştırıyor bana. Neden mi? Çünkü kendi içinde ekolojik olarak birbirine bağlı birçok ekosisteme ve zengin biyoçeşitliliğe sahip. Longoz, yani Türkçeleştirilmiş haliyle subasar ormanlar, etrafındaki göller, sazlıklar, kıyı kumulları ve yaprak döken ormanlarla birlikte bir ekosistem zinciri meydana getiriyor. Birinin olumsuz etkilenmesi, diğerlerinin de etkilenmesi anlamına geliyor. Sahile paralel konumdaki ormanlara \"subasar\" özelliğini veren ise dağlardan Karadeniz'e doğru akan derelerin beslediği Erikli, Mert ve Saka isimli lagün göllerinin, fazla yağış alan ilkbahar dönemlerinde, önlerindeki kumul dolayısıyla yükselen sularla şişerek geriye doğru taşması ve deniz seviyesine yakın düz alanları kaplaması. Kış ve ilkbahar aylarında tamamen sularla kaplı olan, yaz ve sonbahar aylarında ise suyu çekilen bu ormanlar, boyları 30-35 metreye varan karışık ağaçlardan oluşuyor. Ormanı keşfetmeye, bölgeyi avcunun içi gibi bilen, longozun içinde doğmuş rehberimiz Halil Aydın'la (32) başlıyoruz. Longozda büyümek nasıl bir şeydir, kendisinden dinliyoruz: \"İlkokula başlayana kadar hayatım ormanda geçti. Kendimi bildiğim zamanlardan itibaren büyükbaş hayvanların peşindeydim. Elektriğimiz ve suyumuz yoktu. Evlerimiz derme çatma baraka tarzıydı. Kışın çok yağmur yağdığında evlerimizi sel basardı. Ahırları da su basacağı zaman hayvanları alır yüksek tepelere çıkardık.\" 2009'da dışarıdan gelen ziyaretçilere longozu gezdirmeye başlamış Halil. 2020'de de İğneada Gezim isimli acenteyi kurarak turizm sektörüne atılmış. Şimdi Halil ile longozun en büyük akarsuyu olan Bulanık Dere rotasını geçeceğiz. Longoz bambaşka bir dünya... Ormana ilk adımı atmamızla karanlık bir \"cangıl\"a düşüyoruz adeta. Güneş ışığı dev ve sık ağaçlardan yere zar zor ulaşıyor. Sadece kuş sesleri, çeşit çeşit ağaçlar ve upuzun ağaçlara tırmanmış sarmaşıklar... 472 bitki türünden söz edilen zengin bir ormandayız. Etrafımız türlü ağaçla sarılı. Bir yandan bu türleri tanımaya çalışırken, belli yerlerde dereler eşlik ediyor yürüyüşümüze. Ot bürümüş sulak alanlarda botlar nemleniyor. Ağaçkakanların oyduğu ağaç gövdelerini dikkatle incelerken, bir yaban domuzunun eşelediği çamurlarla karşılıyoruz. O sırada mor kalın kabuklu bir böcek ayaklarımızın yanından telaşla geçiyor. Derken ağaca tutunmuş kocaman bir kav mantarına denk geliyoruz. Bu sulak alanda iri sivrisinekler de bizi beklemiyor değil, ama doğayı hayranlıkla izlemekten ısırıkları ve kaşıntıyı unutuyoruz. Yürüyüşün en güzel kısmıysa çıplak ayaklarla Bulanık Dere'nin kumlarında yürümek! Ertesi gün gündoğumunda kano yapmak için sözleşiyoruz Halil'le. Günün ilk ışıklarıyla vardığımız Mert Gölü'nde sabah sessizliğinde kanoları suya itiyoruz. Hava serin, su sakin. Etrafımızdaki sazlıklardan yükselen sisle göl daha da gizemli. Kano daha önce hiç kürek çekmeyenlerin bile yapabileceği basitlikte bir spor. Halil göle açılmadan önce en ince detayına kadar bize ne yapacağımızı anlatıyor. Gölün en derin kısmı yaklaşık iki metre olduğundan ve akıntı da olmadığı için tehlike söz konusu değil, ama isteyen olursa can yeleği veriliyor. Kıpırtısız suda ilerliyoruz. Küreğin seslerine kuş sesleri eşlik ediyor. Burada kano adrenalin değil, huzur veriyor insana. Büyüleyici bir tecrübe."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/insan-ve-leylek-bin-yillik-dostluk.html", "text": "Uluabat, nam-ı diğer Apolyont Gölü'nde bir insan ile bir leylek arasında iyiliğe inancımızı tazeleyen bir dostluk yaşanıyor. Yaren Leylek ile Balıkçı Adem Yılmaz'ın başrolleri paylaştığı bu çağdaş masal, Anadolu'da yüzlerce yıldır yaşanan bir dostluğun son halkası aslında. Adını Işık Tanrısı'ndan alan bir göl. Üstünde bir kayık. İçinde bir insan, bir de leylek. Kıpırtısız suda ağır ağır ilerliyorlar. Adam havaya bir balık atıyor. Leylek çevik bir hareketle kapıyor. Bir masal değil bu... Balıkçı Adem Yılmaz ve Yaren Leylek'in Eskikarağaç Köyü'nde her bahar tazelenen gerçek hikayesi. Yaren Leylek, Adem Amca'nın kayığına ilk kez konalı dokuz yıl olmuş. İki arkadaş günler, aylar, yıllar boyunca -kimselere sözünü etmeden- göle kayıkla açılmış, havaya balık atma-kapma oyunu oynamış, vakit geçirmiş. Ta ki Karacabey'de yaşayan kuş fotoğrafçısı Alper Tüydeş, kulağına gelen bu gerçeküstü hikayeyi kendi gözleriyle görene kadar. Tüydeş'in bu dostluğu belgelediği sembol fotoğraflardan biri, bugün Eskikarağaç'ta köy kahvesinin karşı duvarında asılı. O kahvede oturup, birer çay söylüyoruz. Fotoğrafı çeken Alper de bizimle. Az sonra Adem Amca da yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle çıkageliyor. Geçen yıl 27 Şubat'ta yuvasına konan Yaren ise henüz ortalarda yok. Oysa Mart ayının ilk haftasındayız. Acaba bu yıl gelir mi, gelmez mi konuşulurken, \"tarlada bir leylek görüldü\" duyumu ulaşıyor kahveye. Yaren mi? Yuvasına gidip görene kadar emin olmak mümkün değil. Adem Amca 66 yaşında. 12 yıl önce köyüne dönüp balıkçılığa başlayana kadar Bursa'da mandıracılık yapıyormuş. Artık her sabah 8'de evinden çıkıyor, birkaç metre yürüyor ve kayığını sazlıkların arasından itekleyip göle açılıyor. Baharla beraber bu rutinine Yaren de katılıyor. Almanya ve Avusturya'da ders kitaplarına giren, Yunanistan'da bir gölge oyununa konu olan, Prag'da en iyi belgesel ödülüne uzanan hikayeleri tekrar tekrar yazılıyor. Fotoğrafçı arkadaşım Tolga, \"benim de bir ünlüyle fotoğrafım olsun\" diye şaka yollu selfie talebinde haksız sayılmaz yani. \"Gördün mü muhtar\" diyor Adem Amca tatlı tatlı; \"Seni çekmiyorlar, beni çekiyorlar. Bende bir leylek var, sende bütün köy!\" Yaren'in isim babası muhtar Rıdvan Çetin de gülüyor bizimle. O sırada bir çift sürmeli göz tepede dikkatle bizi izliyor: Bu yıl Yaren'in köye en önce gelme rekorunu egale eden güzeller güzeli bir başka leylek. Uzun yolculuğundan henüz dönmüş. Yerinden kalkmaya mecali yok. İyice zayıflamış. Süt beyazı gövdesi kir içinde. Arada çırpı bacakları üstünde doğrulup uzun ve kırmızı gagasıyla tüylerini temizliyor. Sonra yeniden yatıp, gözlerini kahveye dikiyor. Onun da bir ismi var mı? \"Hepsine isim koyacağım\" diyor muhtar, \"onun adı da Çağrı olsun.\" Çağrı, iki buçuk yaşında, kocaman altın bukleleriyle köye neşe saçan bir ufaklık aslında. Aynı zamanda, bu leyleğin yuvasına en yakın evin de en küçük bireyi. Bu da o ev halkına, Çağrı'nın sorumluluğunu yüklüyor. Eskikarağaç'ta her leyleğin bir \"koruyucu aile\"si var. Küçükler \"benim leyleğim önce geldi\" diye yarışıyor. Eskikarağaç'ta her leyleğin bir \"koruyucu aile\"si var. Yuvaların altındaki tabelalarda bir dizi uyarıyla beraber bu ailelerin isimleri yazıyor. O ailenin en küçük bireyi tanımı özellikle vurgulanıyor ki ağaç yaşken eğilsin. \"Benim leyleğim en önce geldi\" yarışı, mekanik buzlarımızı eriten sıcak bir rekabet konusu burada hala. Halk takvimi leyleklerin geliş zamanı olarak şubat sonuyla mart başını işaretliyor. Leylekler, Afrika'daki kışlıklarından yola çıkıyor, göçleri iki ila dört ay sürüyor ve nihayetinde üreme alanlarına ulaşıyorlar. Onların gelişiyle havalar da ısınmaya başlamış oluyor. Bunun bir izdüşümü olarak Eskikaraağaç'ta bademler pembe çiçeklerini yollara dökmeye başlamış. Köyün 300 yaşındaki eğri büğrü dut ağacı uykusundan uyandı uyanacak. Köy camisinin tarihi minaresi, ayakucundaki Osmanlı kale kalıntısı, yanı başındaki mermer sütun ve lahit parçaları kim bilir kaçıncı baharlarını karşılamaya hazırlanıyor. Horozlar kabarıp dik dik bakıyor. Hepsine hürmetlerimizi sunup Yaren'in yuvasına yollanıyoruz. Hikayemiz Yaren'i izliyor belki, ama leyleklerin sayıları geçmişe göre önemli ölçüde azaldığı için her birinin yolu hasretle bekleniyor. Köyün yaşayan hafızası Bakiye İnce (85), Eskikarağaç'ın 150 hanesinin de dolu olduğu günleri anarak, \"her evin bir leyleği vardı\" diyor. \"Leylekler geldi mi kocakarılar çıkıp \"huuu komşular, leylekleriniz geldi\" diye bağırırdı. Leyleklerimiz takırdadı mı, bütün köy oynardı. Ne koyak koyak takırdarlar, coşarlar, kanatlarını açıp açıp, yere yatıp yatıp kalkarlardı! Mübadeleden birkaç yıl sonra doğmuş Bakiye Teyze. 12 odalı eski bir Rum konağında büyümüş. Konağın dört başındaki leylek yuvalarını hatırlıyor. Sonra da betonarme evini başıyla gösterip, \"şimdi bunun neresine koysun leylek yuvasını?\" diyor. Oturduğu yerin hemen ardında, mermer zeminini ot bürümüş, çatısı büsbütün yok olmuş eski Ortodoks kilisesi onu sessizce onaylıyor sanki. Leyleklerin zayıf yavrularını yuvalarından attıkları bilinir. Bakiye Teyze'den dinlediğimiz bir inanışa göre, bir leylek Akdeniz'i geçtiği zaman \"bir yavrumu şehit edeceğim\" der, yumurtalar kırılıp da yavrular çıkınca sözünü yerine getirirmiş. Bu sebeple köy halkı yuvadan atılan yavrulara elini sürmez, \"leylek kurban attı\" dermiş. Bugün köyün insanı da, leyleği de azalmış. Sadece 300 kişi, birkaç tane de leylek yuvası... Bakiye Teyze'nin özlemle andığı o eski dünya yok artık. Leylekler, geçen yüzyılda sanayileşmeyle beraber ziyaretlerini de gitgide azaltmış. Sadece Eskikaraağaç'ta değil, Anadolu'nun her yerinde... Türkiye'de leyleklerle ilgili en eski çalışmalardan birini gerçekleştiren Alman ornitolog Hans Kummerlöwe, ilk gözlemlerini 1933'te yapmaya başlamış. 1988 tarihli çalışmasında ise, \"Türkiye'de leylek gibi şöhretli bir türün azalmasını ve sonunda yok olmasını durdurmak için tüm doğal çevrenin daha etkin bir şekilde korunmasına ihtiyaç olduğu\"nu yazmış. Leylekler uzun göç yolculuklarında zehirlenmeden avlanmaya dek türlü belayla karşı karşıya. Binlerce kilometrelik uçuşları sırasında, ölüm saçan elektrik hatlarını, karşılarına çıkan uçakları, tarım ilaçlarıyla zehirlenmiş tarlaları ve sanayi atıklarıyla kaplı arazileri/suları aşmaları gerekiyor. Bu tehlikeli yolculuğun son durağına ulaştıklarında da yuvaları kaldırılmış, yaşam alanları bozulmuş olabiliyor. Eskikaraağaçlıların tabiriyle leylekler \"önce ovaya, sonra yuvaya\" gider. Yakın çevrede ihtiyaç duydukları yiyecekleri bulamazlarsa, orada yuva yapmazlar. Tatlı su kaynaklarına yakın geniş arazileri, sulak-kuru çayırları severler, çünkü buralar onlara leylek menüsünün baştacı böcekleri, fareleri, solucanları, balıkları, kurbağaları, yılanları bulabilmeleri için ideal ortam sağlar. Anız yakılması, habitat yapısı ve tarım deseninin negatif yönde değişmesi, leyleklerin ziyaretlerini azaltır. Bu bakımdan leylek, tüm kuş türleri gibi bir \"gösterge\" aslında. \"Yani bir bölgede doğal hayat açısından bir sorun varsa, bu soruna ilk tepki veren canlılar arasında, üstün hareket kabiliyetleri ve içgüdüleri ile kuş türleri yer alır\" diyor biyolog ve kuş bilimci Ferdi Akarsu. \"Leylek etçil bir tür olarak besin piramidinde üst sıralarda yer alıyor. Dolayısıyla kuş türleri bir bölgede sorun yaşarsa, büyük oranda piramidin daha altındaki grupların da sorun yaşayabileceği varsayımını yapabiliriz.\" Kısacası, leyleklerin bolca bulunduğu bölgelerde, ekolojide sağlıklı işleyen bir sistemden söz edilebiliyor. Uluabat çevresinde leyleklerden sevgiyle söz etmeyen birilerine rastlamak güç. Ama Anadolu'da uğurlu sayılan bu güzel kuşa \"lanet\" deyip yuvasını civarında istemeyen hiç yok mu? Çok az da olsa var tabii. Leyleklerin gagalarını vurarak çıkardıkları \"tak tak\"tan öte bir sesleri olmasa da, iri cüsseleri ve kocaman, ağır yuvalarıyla gürültüye sebebiyet verebilmeleri, yuvalarına yılan ve fare taşımaları, yuva altındaki araçların üstünün kuş pisliğiyle kaplanması dostane olmayan tavırların başlıca sebebi. Leylekler her yere yuva yapmıyor, her yuvaya gelip konmuyor. Kızılırmak Deltası'nda leylek yuvalarının çoğu dişbudak ağaçlarına kurulu. Uluabat Gölü çevresinde ise bu güzel kuşlar insanlara olabildiğince yakın. Yaren'in yuvası örneğin, köyün en güzel yerinde. Karşısında Halil Bey ve Şeytan Adaları uzanıyor. Birkaç metre aşağısında Adem Amca'nın kayığı, birkaç metre ötesinde de koruyucu ailesinin terasını görüyor. Kayıktan arta kalan zamanlarda, bu terasta, evin küçük kızı Beyza'nın attığı balıklarla besleniyorlar ailece. Adem Amca birkaç gün gecikmeli de olsa leyleğiyle buluştu. Yaren ara sıra başka kayıklarda gönül eğlendirse de, dönüp dolaşıp Adem Amca'yı buluyor. Masallara layık ikili, gölün durgun sularında bir 21'inci yüzyıl masalı yazıyor. Gidin, kendi gözlerinizle görün. Bu yazıda, Dr. Ömer Döndüren'in Ege Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı Gediz Nehri Havzası leyleklerine dair doktora tezinden (2015) yararlanılmıştır. Sonuç mu? Sığırlar otladıkça bitkiler kısaldı, yararlı otlar hakimiyeti ele geçirdi. Kurbağa, fare, sülük, solucan ve omurgasız canlı çeşitleri çoğaldı. Yeni ekosistem su kuşlarını bölgeye çekti. Eskikarağaç'ın Avrupa Leylek Köyü Ağı'na dahil olması 2011'e denk gelse de Leylek Dostu Köyler Projesi Uluabat Gölü çevresinde 2004'ten itibaren yürütülüyor. Ziraat Mühendisi Franziska Arıcı ve o dönem Uludağ Üniversitesi'nde görev yapan Prof. Dr. İsmet Arıcı'nın göl çevresindeki köylerde yaptığı yoğun çalışmalar sonucu, leyleklere dair farkındalık günden güne arttı. Leylek ölümlerine sebep olan elektrik hatları yenilendi-izole edildi- ve yeraltına alındı. Leyleklerin elektrik tellerini karanlıkta görebilmesi için parlak işaretler takıldı. Ahşap-çelik konstrüksiyondan yapay yuvalar kuruldu. Uludağ Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu'ndan öğrenciler köylülerle birebir çalıştı, yaralı leylek bulunca harekete geçildi. Leylek Şenliği başladı. Köylülere ekonomik kazanç kapısı açıldı. Arıcı çiftinin girişimleriyle köyün Avrupa Leylek Köyü Ağı'na girmesinin ardından, Eskikarağaç'ta kuş gözlem kulesi, tahnit müzesi, kadın lokali açıldı. Devlet, özel şirketler, üniversite, sivil toplum ve yerel halkın işbirliğinin iyi bir örneği kısacası. ÜLKEMİZDE KUŞ ÇALIŞAN ÇOK FAZLA AKADEMİSYEN BULUNMUYOR. Bu da, özellikle leylek gibi geniş dağılımlı bir türü çalışmayı zorlaştırıyor. Arazide çok vakit geçirmek, çok yol yapmak gerekiyor. Maliyeti yüksek. Tez çalışmamı yaptığım 2011-13 döneminde henüz Türkiye'deki yuva sayısını bile bilmiyorduk. Bu dönemde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile Ege Üniversitesi ortaklığında yapılan leylek popülasyonu tespit çalışmalarında, tüm Türkiye'de 8 bin 683'ü aktif olmak üzere 9 bin 881 leylek yuvası sayıldı. En son güncel rakam budur. LEYLEĞİN DÜNYA POPÜLASYONU ARTMA EĞİLİMİNDE. Avrupa'nın büyük kısmında popülasyon artar, ya da durağan seyrederken, çok az ülkede azalma devam ediyor. Türkiye'de ise durum biraz daha karışık. Örneğin, Gediz Havzası gibi geniş bir sahada, üç yıl içinde aktif yuva sayısının yüzde 8.17 azaldığını tespit ettim. Kızılırmak Deltası'nda ise 1992'de 125-130 çift olan üreyen popülasyonun 2010 yılında 926 çifte çıktığı tespit edildi. Bazı bölgelerde mikro düzeydeki değişimler leyleği olumlu, ya da olumsuz etkiliyor. Kızılırmak Deltası'ndaki artış çeltik tarımının üç katına çıkmasıyla, Gediz Deltası'ndaki azalış ise büyük ölçüde çeltikten pamuk tarımına dönülmesiyle ilişkilendiriliyor. Türkiye'de popülasyon azalmaya devam etse de özellikle 2000'li yıllarda STK'lar, üniversiteler ve kamu kurumları aracılığıyla başlayan koruma çalışmalarıyla azalma eğiliminin düştüğünü söyleyebiliriz. SÜZÜLEN KUŞLAR İÇİNDE ÜLKEMİZ ÜZERİNDEN EN ÇOK LEYLEK GEÇİYOR. Türkiye üzerinden geçen leyleklerin dönüş rotası Balkanlar'dan Trakya'ya ve İstanbul Boğazı'na gelerek, Hatay üzerinden Suriye, Mısır ve Güney Afrika'ya doğru devam ediyor. İstanbul Boğazı'nda sonbahar göçünde 2010 yılında 105 bin 204 leylek sayıldı. Leylekler Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi üzerinden de geçiş yapıyor. Hatay Belen Geçidi'nde ise ilkbahar göçünde 45 bin 858, sonbahar göçünde ise 53 bin 23 leylek sayıldı. Bu sayımlar tüm göç rotasını kapsamıyor. KIZILIRMAK DELTASI, TÜRKİYE'DEKİ EN ÖNEMLİ LEYLEK ÜREME ALANI. Burada 2010 yılında 926 çift leyleğin ürediği tespit edildi. Çok daha geniş bir alanı kaplayan Gediz Havzası'nda ise bu sayı 221. Genel olarak Trakya, Uluabat, Manyas gibi göllerin çevreleri, Ege Bölgesi'ndeki Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes havzalarının deltaları ve tüm ovaları, Göller Yöresi'ndeki göllerin çevreleri, Çukurova, Göksu Deltası, Karadeniz kıyısındaki deltalar, Güneydoğu'da Fırat ve Dicle havzaları leylekler için önemli alanların başında geliyor. Bazı leylekler göç alışkanlıklarını bırakıyor. Onlardan biriyle Uluabat kıyısındaki Gölkıyı'da tanıştık. Sabahın 8'inde, bir çiftlik dolusu gürültücü kazın yakınlarında, boş tarlada kahvaltısını yapıyordu. Yadigar, kovalamak suretiyle köye leylek sokmuyor ve yıllardır civarın tek hakimi olarak otoriter rejimini sürdürüyor. Prof. Dr. İsmet Arıcı, \"öyle hırçın, öyle saldırgan ki, gökyüzünde leylek görmek istemiyor\" diyor. Köy kahvesinde konuştuğumuz Emir Sultan Sinop (65) ise kıyamıyor ona: \"10 yıldır hiç gitmedi. O buranın Yadigar'ı, aşısı...\" Neden göç etmediği ve kendi türüyle neden etkileşime girmediği bilinmiyor. Bilinen tek şey, diğer leyleklerin köy çevresini sadece bir geçiş ve mola noktası olarak kullanabildiği. Leylekler, dünyanın en büyük ve ağır yuva inşa eden kuşları arasında. Bilinen en ağır yuva, 1 tondan fazlaydı! - Plastik kürek, plastik eldiven, naylon poşet, elastik bant - İp-misina, balık ağı parçaları, kablolar - Kıyafet parçaları, dantel örtü, bütün halde eşarp - Bulaşık süngeri, bulaşık teli - Çocuk bezi, kutu kola parçası, izmaritler Leylek göçmenliği, evcilliği, çalışkanlığı, doğurganlığı ile halk kültürünün bir parçası olmuş; iyiliğin, bilgeliğin, dürüstlüğün ve büyük ailenin simgesi haline gelmiş; uğurlu kuş sayılmış. Anadolu halk takvimi kışın zor şartları üzerine kurgulandığı için, şubat sonunda havaların ısınmaya başlamasıyla kuzeyde görülmeye başlayan leylekler yazın habercisi sayılmış. Anadolu'nun bazı bölgelerinde leyleklerin geldikleri dönemde kar yağarsa, o günlere \"leylek kışı\" denir. Nisan ortalarında leylek göçünün son günlerinde ortaya çıkan fırtınaya da \"leylek fırtınası\" adı verilir. Leylekler tarım alanlarındaki böceklerle beslendiği için çiftçiler onları ortak sayar; yuva yaptığı yerlere bakar, kollar; bacaya yuva yaparsa evinin, bağ bahçesinin korunduğuna inanır. Leyleğin bacaya yaptığı yuva yıkılmaz. Bir söyleyişe göre Kabe'nin üstünde geçtikleri için onlara \"hacı baba\", \"hacı leylek\" gibi isimler takılır. Leyleği havada görmek ise o sene bol seyahat edileceğine yorulur. Türkçede leyleklerin gagalarıyla çıkardıkları \"lak lak\" sesi üzerinden \"laklak yapmak\", boş vakti çok olmak, gevezelik etmek, çene çalmak anlamlarına da gelir. Türk Dil Kurumu'na göre, leylek kelimesinin kökeni Farsça \"legleg\"den geliyor. Arapçadaki adı ise \"laklak\". Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar pek çok dile benzer seslerle girmiş leylek ismi. Antik Roma'da yurttaşların yaşlanmış ebeveynlerine bakmakla yükümlü oldukları yasaya, Latince leylek anlamına gelen \"ciconia\" kelimesinden hareketle \"Lex Ciconaria\" yani \"Leylek Kanunu\" denmiş. Bu yasa, antik Yunan'da da pelargos kelimesinden türeyerek \"antipelargia\" olarak adlandırılmış. İÖ 7-6'ncı yüzyılda yaşayan Ezop'a bazı leylek fabları da atfedilir. Bunlar arasında en şöhretlisi Tilki ile Leylek fablıdır. Eski devirlerin leylek hikayelerinden bir diğeri de Hun İmparatoru Attila'nın döneminden. Attila, Kuzey İtalya'daki Aquileia'yı kuşattığında, şehrin damlarına yuva kurmuş leyleklerin yavrularını alıp kentin dışına kaçtıklarını görür ve bunu şehrin düşeceğine işaret olarak yorumlar. Osmanlı topraklarına gelince... Örneğin Balkanlar'da leyleklerin geçişiyle baharı karşılama kutlamaları yapıldığı söylenir. Ünlü yazar Jules Verne de Mathias Sandorf adlı romanında, Trablusgarp'ta leyleklerin göç vakti leylek bayramı için meydanlarda toplanıldığından söz eder. Bizim konumuz Anadolu kültüründe leylek olduğu için bu bahsi burada bırakıp, Evliya Çelebi meşhur Seyahatname'sinde leylekten nasıl bahsediyor ona bakalım. Seyyahın İstanbul'u anlattığı bölümde Molla Hayreddin Camii'nin mimari özellikleri anlatılırken söz leyleklere de gelir: \"Bu cami yapılırken, Molla Hayreddin mutemetliğini yapıyormuş, bir leylek kuşu gelip lak lak diye ötmeye başlar. Molla Hayreddin Hazretleri kızarak: \"Bre hey kuş İstanbul'un dışında feryat eyle!\" deyince, Allah'ın emri ile inci tanesi sözleri kabul olunur ve İstanbul içindeki bütün leylekler başka köy ve kasabalara giderler. Bugüne kadar leyleğin İstanbul'da değil durduğunu, damlara bile konduğunu hiç kimse görmemiştir\". Anadolu halkının leyleklerin göçü ve leyleği kutsallaştırması üzerine çeşitli atasözleri de günümüze taşınmış. \"Leyleği kuştan mı sayarsın, yazın gelir, kışın gider\", \"leyleğin ayağını kesmişler, uçuvermiş, konduğun vakit anlarsın, demişler\", \"leyleğin ömrü laklakla geçer\", \"leyleğin yuvadan attığı yavru gibi yakadan attı\", \"leylek havada, yumurtası yuvada\" Anadolu atasözleri ve deyimleri arasında yer alanlardan bazıları. Yeri gelmişken \"leyleğin attığı yavru\" sözü veya eski kartpostallara kadar yansıyan \"bebek getiren leylekler\" mitinden de bahsetmek lazım. Bu mitin İskandinavya ve Kuzey Avrupa'dan Türk mitolojisine kadar pek çok kültürde yeri olduğu belirtiliyor. Leyleklerin bahar aylarında doğmamış ruhları dünyaya taşıdıklarına dair çok eski bir inanış, zamanla oların gagalarıyla bebek taşıdıkları mitine dönüşmüş. 19'uncu yüzyılda Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen'in Leylekler adlı masalıyla bu efsane popüler hale gelmiş. Sami L. Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1993. Ergün Veren, Anadolu Halk Takvimi, Doğan Kitap, 2019. Bahattin Ögel, Türk Mitolojisi, Devlet Kitapları, 1971. Pervin Ergun. Bebekleri Dünyaya Leyleklerin Getirdiğine Dair İnancın Türk Mitolojisindeki Kökleri Üzerine. Milli Folklor, Sayı 89, 2011. Şeref Kayaboğazı, İstanbul ve Dolayı Coğrafyası, 1943, İstanbul. Deniz Gezgin, Hayvan Mitosları, Sel Kitap, 2007. Behçet Necatigil, Küçük Mitologya Sözlüğü, Varlık Yayınlanı, 1957. Refik Topkan, Topkan'ın Sürekli Takvim'i, Ankara Neşriyat, 1962."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/kabakli-kus-cenneti-sulak-siginak.html", "text": "Bir sulama göleti nasıl olur da bir kuş cennetine döner? Diyarbakır'ın gözlerden uzak Kabaklı Sulama Göleti, sulak alanlarını hızla kaybeden Anadolu doğasına dair hazin bir hikaye anlatıyor. Kabaklı Sulama Göleti'nde en çetin kış şartlarında bile hatırı sayılır düzeyde kuş konaklıyor. Yaz ve kış mevsimlerini geçirmek üzere konaklayan veya göç zamanlarında bu noktadan geçenlerle birlikte bu küçük sulak alandaki kuş türlerinin sayısı 200'ü aşıyor. Diyarbakır'da Dicle Üniversitesi Rektörlük Binası'nın yanı başındaki gölet, zengin kuş varlığıyla Türkiye'de koruma altında olan birçok kuş cennetiyle aynı potansiyele sahip. Üniversite yerleşkesinde bulunduğu için avcıların kolay kolay ulaşamadığı sulama göletini korunaklı bir yer olarak belleyen kuşlar, ilkbaharın başlamasıyla üremek için Arabistan Yarımadası ve Afrika ülkelerinden buraya göçer. Bu kuşların büyük bölümü sonbaharda havaların soğumasıyla ailelerinin yeni bireyleriyle birlikte yeniden Afrika'ya döner. Onların ardından, bu defa İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi Kuzey Avrupa ülkelerinden buraya göç başlar. Yeni gelenler çoğunlukla su kuşlarıdır. Ben de sonbaharın son günlerinde kuzeyden gelen kuşları gözlemlemek ve onları fotoğraflamak üzere gün doğmadan önce Kabaklı Sulama Göleti'ndeyim. Hava henüz aydınlanmamışken yere yatıp üstüme yapraklı kamuflajımı alıyorum. Fotoğraflar için güneşi sol tarafıma alıyorum, böylece ışık kuşlara yandan vuracak ve bir yanları aydınlık, diğer yanları gölgeli olacak. Yere uzandığım için suyun buharlaşma anını karelerime katabileceğim. Henüz güneş doğmamışken hazırlıklarımı tamamlayıp beklemeye koyuluyorum. Bir süre sonra, yaklaşık 10 bireyden oluşan, adının sonradan küçük kumkuşu olduğunu öğrendiğim kuş sürüsü gelip 8-10 metre önüme konuyor. Bir süre etrafı gözlüyor, sonra beslenmeye koyuluyorlar, ancak içlerinde hala etrafı gözetleyenler de var. Başlarını suyun içine daldırıp omurgasızlarla beslenen bu sevimli kuşlar çok ürkek ve her zaman tetikte. En ufak bir ses onları tedirgin edecek ve bulundukları yerden uçup göletin başka bir yerine geçmelerine neden olacak. Dolayısıyla fotoğraflarını sessizce çekmem gerekiyor. Bir anda kalabalık bir kuş sürüsü 3-4 metre arkama konuyor. Uzandığım yerden kolumu kaldırıp baktığımda kalabalık bir yeşilbaş sürüsü görüyorum. Ne var ki onlara dönemiyorum, çünkü kıpırdamam ve kamuflajımın çıkartacağı hışırtı hem onların, hem de küçük kum kuşlarının uçup gitmesine neden olacak. Bu tür durumlarda yapılması en mantıklı şey, yüzünüzün dönük olduğu kuşların fotoğraflarını çektikten sonra arka tarafa dönmek. Ben de uzandığım yerde yavaşça dönüyorum. Ördekler ters ışıkta oldukları için estetik açıdan iyi fotoğraflar çıkacak diye umut ediyorum. Ama elimde 800 milimetre gibi devasa bir objektif var, kamuflajın altından bir taraftan bir başka tarafa yönelmek kolay iş değil. Sonunda biraz daha dönünce onları artık net bir şekilde görebiliyorum ama o anda ördekler uçup gidiyor. Yaklaşık üç gün sonra yine aynı saatte aynı bölgede, ancak bu kez göletin farklı bir noktasındayım. Güneşi tam anlamıyla arkama alıyorum. Böylece kuşların tamamını aydınlık çekmeyi düşünüyorum. Yere uzanıp kamuflajı üstüme attıktan kısa süre sonra kuşlar etrafımda cirit atmaya başlıyor. Dere düdükçünü, orman düdükçünü, yeşilbacak, kızılbacak, kara kızılbacak gibi 20 dolayında kuş türü var etrafımda. Hangisini çekeceğime karar veremiyorum! Ama bir türü ilk kez görüyorum. Bu kuşu gün boyu merak ediyorum. Bir yandan da gözlem açısından bereketli geçen sonbaharın neşesi içindeyim. İlk kez gördüğüm türlerinin isimlerini Türkiye'nin Anonim Kuşları web sitesinde araştırıyorum. Çok geçmeden buraya katkı veren akademisyenler, merak ettiğim kuşu sarıbacaklı kumkuşu olarak tanımlıyor. Böylece üç günde bu yöre için iki yeni kuş türü çekmiş oldum. Küçük kumkuşu ve sarıbacaklı kumkuşu. Kuşkusuz bu durum bende büyük heyecan uyandırıyor ve sonraki günler için beni kamçılıyor. Ertesi gün yine sabah beş dolayında soluğu Kabaklı Göleti'nde alıyorum. Henüz gün aydınlanmadan gölete paralel bir şekilde kamuflajımın altına uzanıyorum. Yaklaşık 20 dakika sonra, burada en çok bulunan kuşlardan dere düdükçünüyle orman düdükçünleri 3-5 metre önüme konarak suyun kenarında beslenmeye başlıyor. Çok geçmeden bir yeşilbacak da geliyor. Sonra da sırasıyla birkaç kızılbacak ve kara kızılbacak. Bu arada bir şey dikkatimi çekiyor. Kızılbacak, göletin kenarında beslendiği esnada yakınına gelen başka bir kızılbacağı kovalıyor. Aynı şekilde halkalı cılıbıt da beslenirken yakınına gelen bir başka halkalı cılıbıtı defalarca kovalayarak uzaklaştırıyor. Ancak kendi türünü kovan kızılbacak, kendisinden çok daha küçük halkalı cılıbıtın yanında beslenmesine ses çıkarmıyor. Birçok kuş beslenirken yakınına gelen kendi türünden başka kuşla kavga ederek bölgeden uzaklaştırıyor. Ama farklı türlerle bu şekilde kavgaya tutuşmamaları oldukça ilginç. Konunun tamamı Atlas'ın Şubat 2023 sayısında. Almak için tıklayın!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/karadeniz-havzasinin-sulak-alanlari.html", "text": "Beş ülkeden 18 fotoğrafçının eserlerinden oluşan ve Karadeniz Havzası sulak alanlarını tehdit eden kirliliği konu alan fotoğraf sergisi, 17 Şubat'ta Edirne Erasta AVM'de açılıyor. Karadeniz Havzası'nı koruyacak bir ekolojik bilinç oluşturmayı amaçlayan BioLearn projesi kapsamında oluşturulan sergi bir hafta süresince gezilebilir. Ardından Keşan, İpsala ve Enez'i gezecek olan sergi, proje ortakları Yunanistan, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan'da da ziyaretçilerle buluşacak. Fotoğrafçılar proje kapsamında beş ülkede Karadeniz Havzası'nın önemli sulak alanlarında çalıştı. Bu doğa alanlarını su üstünden, su altından ve havadan fotoğraflayarak hem biyolojik çeşitliliği hem de alanlar üzerindeki kirlilik tehdidini gözler önüne serdi. Sergide ayrıca ekolojik bilinci artırmak amacıyla çocuklara yönelik düzenlenen resim yarışmasından toplam 30 resim bir animasyon film halinde yer alıyor. Sergi 17-23 Şubat 2022'de Edirne Erasta AVM, 25 Şubat 2 Mart 2022tarihinde Keşan ilçe merkezinde, 3-5 Mart tarihinde İpsala ilçe merkezinde, 6-20 Mart tarihinde Enez ilçe merkezinde görülebilir. BioLearn projesi, Avrupa Birliği Başkanlığı'nın ulusal otorite görevini yürüttüğü Karadeniz Havzası'nda Sınır Ötesi İşbirliği Programı kapsamında yürütülüyor. Proje çerçevesinde Enez'in lagün gölleri, denizi, kıyı alanları, Gala Gölü Milli Parkı, Türkiye ve Yunanistan sınırlarında yer alan Meriç/Evros Nehri Deltası, Ukrayna'daki Tuna Biyosfer Rezervi, Bulgaristan'daki Pomorie Sulak Alan Kompleksi, Gürcistan'daki Kolketi Milli Parkı alanları bütünleşik bir bilinçle koruma altına alınıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/kestel-kanyonu-kesfi-toroslarin-en-zorlusu.html", "text": "Mersin'in Mut ilçesinin sınırlarındaki Kestel Kanyonu, Toroslar'ın eteklerine saklanmış bir hazine sandığı. El değmemiş ormanlar ve dik kayalıkların çevrelediği, özgür akarsuların birbiriyle yarıştığı kanyonun en gözalıcı parçası ise 90 metre yüksekliğindeki şelale. Ama bu zorlu coğrafyada ona yaklaşmak bile kolay değil. Atlas'tan Turgut Tarhan, uzun süredir hazırlığını yaptığı kanyon şelalesi keşfini nihayet tamamladı. Görkemli olduğu kadar gizemli şelaleyi görebilmek için saatlerdir zor ve tehlikeli arazide yürüyordum. 90 metreye yakın yüksekliğiyle Türkiye'nin en yüksek kanyon şelalelerinden biri bekliyordu beni. Mersin'in Mut ilçesi sınırlarında, Toroslar'ın eteklerinde saklanan, uzun süredir görmeyi istediğim ve ayrıntılı hazırlıklar yaptığım şelaleyle buluşmama nihayet çok az bir zaman kalmıştı. Mut ilçesinin bu köşesini dört yıl önce Atlas için Dağlık Kilikya konusunu hazırladığım sırada görme imkanı bulmuş ve çok etkilenmiştim. Bakir ormanları, sağda solda göze çarpan devrilmiş ağaçları, dik kayalıkları ve o derin sessizliğiyle insandan ırak, neredeyse el değmemiş bir yöreydi burası. Kestel Kanyonu'nu görüntülemek üzere bölgeye dönmeden önce uzun süre bu coğrafyayı araştırdım ve üç boyutlu, uydudan izleme yazılımının yardımıyla detaylıca inceledim. Kestel Kanyonu, bu bozulmamış coğrafyanın gözlerden uzak doğa hazinesiydi. Y şeklindeki kanyonun doğu kolunda Söğütözü Deresi, batı kolunda Konarı Deresi akıyordu. Bu ikisi kanyon içinde birleşiyor ve Kestelkapızı Deresi adını alıyordu. İlginç yapısıyla benzerine az rastlanan kanyonun orta bölümü, şelalesi ve çevresi koruma alanı, bu el değmemişliğin bir nedeni de aslında bu. Kanyon, yaban keçileri için de bir koruma ve üreme alanı. 2005 yılında kanyonun 4 bin 546 hektarlık bölümü yaban hayatı geliştirme sahası statüsüne alınmış. Kestel Kanyonu'nun yüzlerce metrelik kaya duvarları ile her tarafa serpilmiş kemer, mağara, obruk gibi jeolojik oluşumlar gerçekten göz kamaştırıcı. Yer yer ardıç, karaçam, kızılçam, meşe ve gürgen ağaçlarıyla örtülü alan otsu bitkiler açısından da çok zengin. Ayrıca yakın çevrede Dağpazarı Kilisesi, Mavga Kalesi, Taş Köprü gibi kültür varlıkları bulunuyor. Yine ünlü Alahan Manastırı ise kuş uçuşu yalnızca 10 kilometre uzaklıkta."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/koala-nesli-tukeniyor-yasamin-kiyisinda.html", "text": "Avustralya denilince ilk akla gelenlerden biri, ülkeye has doğal yaşamın dünyaca meşhur üyeleri koala ve kangurulardır. Ülkeyi ziyaret edenler muhakkak bu hayvanları görür. Örneğin, Sydney şehrindeki Tarongo Hayvanat Bahçesi bu sebeple her yıl milyonlarca turisti ağırlar. 16 yıldır yaşadığım Avustralya'da, Türkiye ya da başka ülkelerden arkadaşlarla yaptığım görüşmelerde ilk muhatap olduğum sorulardan biri de sokakta kanguru ve koalaların dolaşıp dolaşmadığıdır. Adaya özgü bu iki iki canlı arasındaki popülarite yarışını ise açık ara koalalar kazanır. Her ne kadar asla geri adım atamayan ve daima ileri doğru hareket eden kanguru Avustralya devletinin resmi simgesi olma onuruna sahip olsa da, çiftçiler ürünlerine zarar veren bu saldırgan, başına buyruk ve aşırı üreyen türe sıcak bakmaz. Küçük bir bebeğin uyurken sarılmak isteyeceği tüylü ve yumuşak huylu koala ise popüler kültürde yeniden üretilmiş sembol ve türevleriyle herhalde dünyada herkesin kalbinde yer etmiştir. Jeolojik olarak yaklaşık 35 milyon yıldır diğer kıtalarla herhangi bir kara bağlantısı olmayan Avustralya'nın aynı zamanda coğrafi konumu dolayısıyla kendine has bir iklimi vardır. Bu sebeplerle, ağır ağır Güneydoğu Asya'ya doğru sürüklenen 7.6 milyon kilometrekarelik kara parçası, benzersiz bir flora ve faunaya sahiptir. Kıtadaki yaklaşık bir milyon yaşam formu ve canlı türlerinin yüzde 80'i de bu coğrafi izolasyonun bir sonucu olarak dünyanın başka yerinde görülmez. Koalaların da bilinen tek yaşam alanı, Avustralya kıyı şeritlerindeki ormanlık alanlardır. Etimolojik olarak \"koala\" adının Sydney bölgesi yerli kabilelerinden Dharug lisanındaki \"gula\" ya da \"gulamany\", yani \"bir şey içmeyen\" anlamındaki kelimeye dayandığı düşünülür. Kıtada 65 bin yıldır yaşayan yaklaşık 250 farklı Aborjin kabilesinin hikaye ve efsanelerinde de koala yer alır. Bu efsanelerden ve inançlardan belki de en anlamlısı, koalaların kendilerine saygısızlık edildiğinde büyük çoraklık ve sel felaketleriyle insanları cezalandırabildiğine dönük inançtır. Kıtada bulunan fosiller, koalaların atalarına yaklaşık 25 milyon yıllık bir geçmiş biçiyor. Ancak habitatları kentsel alanlar, tarlalarla bölünen ve son büyük orman yangınlarında ciddi tahribata uğrayan koalalar, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği tarafından 2016'dan bu yana \"yok olma tehlikesindeki tür\" olarak sınıflandırılıyor. Koalaların sayısı 1984-2012 yılları arasında yüzde 28 azaldı. Yangınların görünür kıldığı doğal yaşam alanları tahribatı, büyüyen nüfus için açılan yeni yerleşim birimleriyle yavaş yavaş bu canlıları evlerinden göçe zorluyor. Günün yaklaşık 17 saatini Avustralya ormanlarında, okaliptüs ağaçlarında uyuyarak geçiren koalaların, 2019-20 yıllarındaki Kara Yaz yangınlarında, nüfusunun üçte birini (yaklaşık 5 bin) kaybettiği tahmin ediliyor. Sadece Yeni Güney Galler eyaletinde koala habitatlarının yüzde 24'ü yangınlardan etkilendi. Ülkenin en büyük koala koruma örgütü, doğada sadece 50 bin koala kalmış olabileceğini belirtiyor. Onların çoğu da altüst olmuş yaşam alanlarında hayatta kalmaya çalışıyor. Koronavirüs salgını öncesi kıtayı karanlık bir duman bulutuna boğan ve aylarca süren yangınlar, Türkiye yüzölçümünün yarısı kadar alanı yok etmişti. Televizyon ekranlarında günlerce süren felaketin kurbanları olarak yansıyan ve itfaiyecilerin elleriyle su verdiği vücudu yanıklar içindeki koalalar, dünyanın her yerinde büyük üzüntüye yol açmıştı. Yangınlar şimdilik bitti ama haberler iyi değil. Bu yılın Şubat ayında, Avustralya federal hükümeti, koalaları \"nesli tükenmekte olan tür\" olarak sınıflandırdı. Bu durum, Queensland, Yeni Güney Galler ve Avustralya Başkent Bölgesi için geçerli. 2020 yılında yayınlanan bir rapor da, acil eyleme geçilmezse koalaların 2050 yılında neslinin tükenebileceği tespitinde bulunmuştu. WWF-Avustralya'dan bilim insanı Stuart Blanch, \"Koalalar sadece 10 yıl içinde listede isimleri bile yokken, 'hassas tür' ve ardından 'nesli tükenmekte olan tür'e geriledi. Bu, şoke edecek kadar hızlı bir düşüş. Alınan karar güzel ancak güçlü yasalar ve arazi sahipleri için teşviklerle desteklenmediği sürece koalaları yok oluştan kurtarmaya yetmeyecek\" diyor. Üstelik iklim değişikliği Avustralya'da etkili oldukça ve koalaların tükettiği okaliptüs yapraklarının kalitesi düştükçe, durumun daha da dramatik bir hal alması kaçınılmaz görünüyor. Bu atmosferde, Sydney şehrinin de içinde bulunduğu Yeni Güney Galler eyaleti, koalaların doğal yaşam alanlarının restorasyonu ve nüfusunun artırılması için 193.3 milyon dolarlık (yaklaşık 2.2 milyar TL) bir bütçe ayırdı. Bu bütçenin büyük kısmı, 47 bin hektarlık doğal alanın yeniden yapılandırılması için kullanılacak. Yine federal hükümet, koala nüfusunun korunması ve canlandırılması için 50 milyon dolarlık bütçe ayırdı. Koalaları Koruma Vakfı ise hükümetlerin büyük yangınları takiben aldığı kararları olumlu karşılaşa da sorunun yalnızca yangınlardan kaynaklanmadığını belirtiyor. Vakfa göre, koala popülasyonu on yıllardır doğal yaşam alanlarının tahribatı sebebiyle azalıyor. Ormanlık alanların maden, tarım ve yeni inşaat sahası olarak kullanıma açılmasının koala popülasyonlarını tehdit ettiğini bildiren vakıf, iklim değişikliği sebebiyle yaşanan kuraklık ve aşırı sıcak dalgalarının da doğanın bu narin ve zarif varlıklarını tehdit ettiğini belirtiyor. Vakfın başkanı Deborah Tabart, birkaç ay önce İskoçya'nın Glasgow şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi sırasında, Scott Morrison hükümetinin ormanlık arazilerin korunması için yeterince güçlü taahhütlerde bulunmadığını söyledi. Tabarat'a göre, Avustralya hükümeti nezdinde bir arazinin ormanlık alan sayılması için yüzde 20'sinin ağaçlık olması ve bu ağaçların boyunun 2 metre olması yetiyor. Yani arazideki ağaçların yüzde 80'i kesilebiliyor. Koalaların doğal yaşam alanı olan ağaçlar ise en az 10 metre yüksekliğinde. Konun tamamı Atlas'ın Mayıs 2022 sayısında. Almak için tıklayın!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/lavanta-mutfaga-girdi.html", "text": "Lavanta haziran ayında çiçeklenmeye başlıyor ve temmuz-ağustos aylarında hasadı yapılıyor. Ülkemizdeki lavanta tarlalarını ziyaret etmek ve lavanta lezzetlerinin tadına bakmak için vakit kaybetmeyin. YAZI: Güzin YALIN / Yemek Kültürü Araştırmacısı. Sizinle doğanın iyileştiren elinin bize dokunacağı bir yerlere gitsek... Gönlümüz çiçeklerle dolsa; etraf mis gibi mor çiçek koksa, gözlerimiz hep mor çiçeklere baksa... Çevremizde alabildiğine huzur, burnumuzda çocukluğumuzun sakız beyazı çarşaflarından kalan mis gibi lavanta kokusu, içimiz ferah... İster misiniz? Gelin öyleyse ben sizi böyle bir keyfi doya doya yaşayabilmek için Isparta dolaylarına, mesela Kuyucak Köyü'ne götüreyim. Lavanta, ballıbabagiller familyasından Akdeniz kökenli bir çalı. Dünyada en çok Bulgaristan ve Fransa'da üretiliyor. Yüzlerce farklı çeşidi var ve aslında bunlardan birçoğu Anadolu'nun hemen her yerinde kendiliğinden yetişiyor. Ama artık Türkiye'nin bazı bölgelerinde de lavanta tarımı yapılıyor. Yıllar önce Fransa'nın Provence bölgesinden getirilen lavanta, toprak açısından fazla seçici olmadığı, çok su istemediği, sadece bol güneşle mutlu olduğu için Isparta'ya da hemen uyum sağlamış. Ülkemizde lavanta keyfi yaşayabileceğimiz diğer beldelere gelince... Tabii Isparta'da Kuyucak'a yakın başka köylerde de lavanta tarımı yapılıyor. Aynı şekilde çevre kentlerde; Burdur, Afyonkarahisar, Bilecik'te de lavanta tarımı mevcut. Özellikle Burdur'daki Lavanta Deresi uçsuz bucaksız lavanta tarlaları görüntüsü açısından belki de hayallere çok daha uygun. Bu yörenin dışında da son yıllarda tarımı yapılarak düzenli ekilip biçildiği bölgeler arasında Trakya ve Güneydoğu Anadolu öne çıkıyor. Peki, lavantanın bu denli değerli olmasının nedeni sadece inanılmaz güzellikteki görüntüsü ve kokusu mu? Bunlar tabii çok önemli, hele gezginler için. Ama bu alçakgönüllü çalıyı bölge halkı için asıl önemli kılan ekonomik boyutu. Lavanta en geniş kullanım alanını da kozmetik sanayiinde buluyor. Ama ben size tüm dünyada nispeten yeni keşfedilen başka bir marifetinden; mutfak kullanımından söz etmek istiyorum. Bugün artık dünyada bir lavanta mutfağından söz etmek mümkün. Çünkü lavanta artık sadece güzelim rengi ve kokusuyla değil, içine girdiği yiyeceklere kattığı aromayla da yavaş yavaş tüm dünyada aranır hale geliyor. Bazı coğrafyalarda zaten bilinen lavanta tatları şimdilerde ünlü şeflerin lüks menülerinde \"özel lezzet\" olarak yer alıyor. Malzemeler arasına kurutulmuş lavanta çiçeği katılabiliyor, ya da sadece lavanta aromasıyla tatlanmış, veya süslenmiş olabiliyorlar. En geniş kullanım alanını tatlılarda bulan lavantanın pek çok türü olmakla birlikte mutfakta en fazla kullanılanı \"İngiliz lavantası\". Tatlılarda daha fazla yer almasının nedeni basit; güzelim aromasının en fazla tatlılara, özellikle de sütlü tatlılara yakışması. Lavantalı dondurma, muhallebi ve diğer sütlü tatlılar, lavantalı kurabiye ve kekler, içerisine lavanta katılmış reçel ve jöleler, lavanta aromalı çikolata ve makaronlar en çok tüketilen lavantalı lezzetler. Lavanta kokusunun çok yakıştığı ikinci alan içecekler. Lavanta çayı, şurubu ve lavantalı limonata ilk akla gelenler. Lavanta, kereviz gibi bazı zeytinyağlı sebze yemeklerinde çeşni olarak kullanıldığı gibi, diğer çeşni otlarının; mesela kekik veya biberiyenin katıldığı her yemeğe onlarla birlikte veya onların yerine de girebiliyor. Bunun için en iyi örnekler, etleri terbiye etmek için yapılan karışımların içine koyulan kurutulmuş lavanta çiçekleri. Lavanta tadına ve kokusuna en çok uyan yiyecekler nane, limon ve bal olduğu için, mutfakta en çok bu üçüyle birlikte kullanılıyor. Baldan söz etmişken, lezzetini lavantaya borçlu olan yiyeceklerin en doğal ve en meşhur olanından söz etmeden bu yazıyı bitirmek olmaz: Lavanta balı. Aslında bu ürün çok eski zamanlardan beri dağlarında lavanta yetişen tüm yörelerde mevcut olan bir bal çeşidi. En belirgin özelliği hafif bir bal olması. Yumuşak bir lezzeti olan lavanta balını Isparta yöresinde lavanta çiçeğinin nektarını doğal olarak alan arılar üretiyor. Kısacası, keşfi gecikmiş olsa da, \"lavanta mutfağı\" tüm bu özellikleri sayesinde uzun süre yaşayacağa benziyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/orangutanlari-kurtarmak.html", "text": "Kuzey Sumatra'daki karantina merkezinde dört orangutan. Kimi gözlerinden vurulmuş, kimi hayvanat bahçesinden kurtarılmış. Yılın Seyahat Fotoğrafçısı Ödülleri'nin \"Tehlikedeki Gezegen\" kategorisi birincisi Belçikalı fotomuhabir Alain Schroeder bu dünyaya ayna tutuyor. Açe bölgesinde, orangutanların doğaya geri bırakıldığı Jantho Merkezi. Şafak vakti veteriner Pandu, bir kayıkla nehri geçiyor. Az sonra sırtında taşıdığı sekiz yaşındaki dişi orangutan Diana'yı doğayla buluşturacak. Ameliyattan sonra orangutan Hope rahat bir yatağa yerleştirilmiş. Kafesin sebebi ise köprücük kemiğinin iyileşme sürecinde hareketlerini kısıtlamak. Bu dişi orangutanın durumu maalesef trajik. Her iki gözünden de vurulmuş ve tamamen kör. Bu haliyle doğada hayatta kalabilmesi imkansız. Ve hayatının geri kalanında esaret altında yaşamak durumunda. Bebekliğinden beri Malezya'daki bir hayvanat bahçesinde yaşayan 30 yaşındaki orangutan Fahzren, karantina merkezinde muayeneden geçiriliyor. Sağlık durumu iyi. Ama ne yazık ki vahşi doğada hayatta kalabilme becerileri gelişmemiş. Belçikalı foto-muhabir Alain Schroeder, 1989 yılında fotoğraf ajansı Reporters'ı kurdu. Kareleri bugüne dek 30'u aşkın kitapta ve National Geographic 'ten Geo 'ya ve Paris Match 'a dek önde gelen dergilerde yer aldı. X-ray cihazında kırık kolu görülen Brenda."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/sagalassosta-sanal-tur.html", "text": "Unutulmuş dağ kenti Sagalassos, önce arkeolojik kazılarla hatırlattı kendini, ardından 2009'da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınarak küresel ölçekte tanınma yoluna girdi. Son olarak da İstanbul'da, YapıKredi Kültür Sanat Merkezi'nin üç katında görücüye çıktı. Yusuf Erkan, artık sanal ortamda da ziyaret edilebilen sergiyi Atlas için yazdı. Burdur il sınırlarında yer alan ve Anadolu'nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olan Sagalassos'tan ve çevresinden elde edilen 368 parça orijinal eserin sergilendiği \"Bir Zamanlar Toroslarda Sagalassos Sergisi\", 27 Kasım 2019'da açıldı. Sergi şu günlerde ise ziyaretçilerini sanal ortamda ağırlıyor. Ziyaretçilerini Roma'nın filozof imparatoru Marcus Aurelius'un devasa boyutlardaki heykelinden günümüze ulaşan parçalarla karşılayan sergi, Belçikalı Bruno Vandermeulen ve Danny Veys'in çektiği ve bütün duvarları kaplayan devasa peyzaj fotoğraflarının dibinde orijinal eserleriyle sizi çekip içine alıveriyor. Tabii girişteki bilgi panosunu okumakta yarar var. Panoya göre birinci katta Sagalassos'un konumlandığı doğal ortam sunuluyor. İkinci katta Sagalassos antik kentinin ve ait olduğu bölgenin çok eskilere uzanan geçmişi var. Üçüncü katta ise Antikçağ'da bu kentin temel yaşam unsurlarını oluşturan ve ölüm ritüellerini ele alan başlıklara yer veriliyor. Sergiye gelirken Sagalassos kazıları raporlarını, kent hakkında yazılanları ve yöreye uğrayan gezginlerin düştüğü notları okumakta yarar var. Büyük İskender'in seferini anlatan tarihçi Arrianos'a göre Sagalassos'ta \"Çok savaşçı olan Pisidialıların en cesaretli savaşçıları oturuyordu.\" Tarihçi Titus Livius \"süper bereketli, bol meyvelidir\" der Sagalassos için. Hamilton \"Anadolu'da hiçbir kentin konumu ve kalıntıları bakımından bu kadar hayret ve merak uyandırıcı olmadığını ve eski kentleri süsleyen tapınaklar, saraylar, revaklar, tiyatrolar, gimnasyumlar, çeşmeler ve mezarların muhteşem bir şekilde bir araya gelişi hakkında fikir veremeyeceğini\" kaydeder. H. Root \"Erken çağda kentin ovaya taşındığını\" düşünmektedir. Kenti 1838'de gezen Fellows'un \"Yukarı çıkıp da müthiş bir kentin kalıntılarını gördüğüm zaman hayretten dilim tutuldu, saatlerce konuşamadım\" şeklinde şaşkınlıkla anlattığı bir kenttir Sagalassos. Julius Seiff 1872'de Sagalassos dolaylarındaki bitki örtüsünün zenginliğine şaşırmıştır ama onun şahit olduğu korkunç yağmurlar da o oranda şaşırtıcıdır. Sagalassos 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilir. Kalıntılar Lucas'ı o kadar etkiler ki, \"bulduklarını gerçekte var olmuş şehirler yerine, perilerin oturduğu mekanlar olarak\" yorumlar. Kentteki en detaylı araştırmalar ise 1884 ve 1885'te K. Lanckoronksi heyeti tarafından yapılır. Bernardi Ferrero'ya göre Sagalassos tiyatrosu proskeionu, venationes için yapılan donatımlara ilişkin bir örnek oluşturur. 1985-1988 yılları arasında İngiliz ve Belçikalıaraştırmacılar Prof. Dr. Stephen Mitchel ve Marc Waelkens kentteki yüzey çalışmaları sonucunda bir kurtarma kazısına dikkat çekerler. Ardından çömlekçiler mahallesinde bir kurtarma kazısı yapılır. Sistemli arkeolojik kazılar gecikmez. Başlangıçta Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen Sagalassos kazıları şimdilerde Prof. Dr. Jeroen Poplome başkanlığında bir ekip tarafından sürdürülüyor. Ülkemizin en çaplı yabancı arkeolojik kazısının yapıldığı Sagalassos kazılarında Belçikalı, Türk ve İngiliz bilim insanlarından oluşan 23 kişilik araştırma ekibi ve 70 civarında işçiyle kazılar yürütülüyor. Bu kamusal girişimin bir örneği olan sergiyi gezerken Poplome'nin görüşlerinin yansımalarını izleyebiliyorsunuz. Bir Zamanlar Toroslarda Sagalassos sergisi çok katmanlı bir sunuma sahip. Bunda kentte yapılan kapsamlı arkeolojik çalışmaların ve çok farklı bilim disiplinlerince kentin ve çevresinin ele alınmasının etkisi büyük elbette. Ancak İstanbul'un göbeğinde bu kertede bir sunum yapmak T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Belçika KU Leuven Üniversitesi, Sagalassos Arkeolojik Araştırma Projesi ve Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nin işbirliği ile gerçekleşir. Projenin bilimsel danışmanlığını Yapı Kredi Kültür ve Sanat'ın zarif bir mektupla desteklerini istediği ve \"20 Eylül 2017'de bu mektubu almaktan onur duyduğunu\" belirten Prof. Dr. Jeroen Poplome yapar. Koordinatörlüğünü de Yapı Kredi Müzesi yöneticisi Nihat Tekdemir üstlenir. İki yıllık bir hazırlık ve çalışma sürecinde ortaya çıkan sergi Sagalassos'un öykülerini ve projenin bilimsel maceralarını halkla buluşturmayı hedefliyor. Sergide yer alan Halk panosunda yazılanlar günümüze ışık tutacak bilgiler içeriyor. \"Sagalassos antik Pisidia bölgesinde kurulmuş ve gelişmiştir. Antik bölgelerin sınırlarının belirlenmesi her ne kadar güç olsa da Pisidia'nın günümüz Burdur, Isparta ve Antalya il sınırlarının bazıkısımlarını kapsadığı söylenebilir. Pisidialıların adına ilk olarak Yunan tarihçilerin hayatlarında rastlanmaktadır. Halkın kökeni, dilsel ve etnik açıdan Luvilerin etkisinde olan Geç Tunç Çağı halkı Lukkalılara bağlanmaktadır. Lukka halkı ya da daha sonraki adıyla Pisidialılar, kendi içlerinde hiçbir zaman coğrafi, etnik, politik, dini ve kültürel açıdan bir birlik göstermemiştir. Aynı şekilde, bölge halkının kimliği, günümüzde olduğu gibi, Romalı ya da Bizanslı şeklinde tek bir etikete indirgenemez. Her birey mekan, cinsiyet, zaman, dil, kültür, etnisite, yaş, gelenekler, inançlar gibi öğeler açısından diğerlerinden farklı özellikler sunan bir karışımdır.\" İstanbul'da açılan sergi sanki İstanbul'da ne bileyim küçük bir Sivas, küçük bir Erzincan ya da küçük bir Siirt oluşturamamış ve dağınık halde yaşayan ve her ortama uyum sağlayabilir bir izlenim veren Burdurlulara dair sosyolojik bir saptama da içeriyor ve günümüze de ışık tutuyor. Dahası basına \"Kaza Kaza Atalarını Buldular\" şeklinde yansıyan haberlere bakılırsa Ağlasunluların DNA'sı ile Sagalassosluların DNA'sıaynıdır. 1996-1997 kazılarında olağandışı olarak içlerinde bir yetişkin ve onun bacakları arasında bir çocuk iskeleti yer alan, geç arkaik döneme ait birçok mezar bulunur. Bu iskeletler arasında anne-çocuk ilişkisinin saptamak amacıyla yapılan DNA testleri Sagalassos kazılarında çalışan 70 işçinin saç tellerinden alınan DNA testleri ile karşılaştırılınca 3 bin yıllık iskeletlerle Ağlasunlular akraba çıkar. Sergideki ilgi çekici köşelerden biri de Rhodon ve Eirene'nin yüz rekonstrüksiyonlarıdır. Bir dönem Leuven Üniversitesi'nin kütüphanesinde sergilenen Rhodon ve Eirene sergi kapsamında anavatanları Türkiye'ye getirilir. Rhodon'un İS 3. yüzyıl başlarında Sagalassos Roma İmparatorluğu kentiyken, Eirene'nin de İS 11.-13. yüzyıllar arasında Bizans İmparatorluğu Sagalassos'unda yaşadığı saptanır. Rhodon 2016 kazılarının son günü keşfedilir, Eirene ise 1995'te Marc Waelkens tarafından bir şapeli çevreleyen mezarlık içinde bulunur. Sagalassos'taki sıradan insanların yaşamlarına da odaklanan araştırmacıların, bu insanların nasıl yaşadığı ve yüzlerinin nasıl göründüğüne dair ilgilerinin bir sonucu olarak şekillenen başarılı yüz canlandırmaları, sanki canlıymışcasına bizlere bakan ikilinin yaşamlarının anlaşılmalarına da vesile olur. Romalı Rhodon öldüğünde 50'li yaşlarındadır. Mezar bölgesi orta sınıf bir aileden geldiğini gösterir. Birkaç eklem lezyonu ve kemik kırığı bulunan Rhodon fiziksel olarak zor bir yaşam sürmüştür. Bizanslı Eirene ise 30-50 yaşlarıarasındadır. Mezarı Orta Bizans döneminde Hıristiyan geleneklerine uygun bir şekilde sadedir. Sagalassos'un görücüye çıktığı ilk kapsamlı serginin bu olmadığınıda kayıt düşmek gerekiyor. 2012'de aralarında imparator büstlerinin de olduğu 238 parça eser Burdur Müzesi'nden ve Sagalassos'tan Belçika'nın Tongeren kentine götürülüp Galya Roma Müzesi'nde bir yıl boyunca sergilenmiş ve 150 bin civarında ziyaretçiyi ağırlamıştı. Sonuçta Sagalassos yüzde 90'lara varan korunma oranıyla ülkemizin en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olmasının sonucu olarak şu ana kadar Helenistik Çeşme, heroon, Antoninler çeşmesi ve yukarı agora Cladius kemerleri orijinallerine uygun olarak ayağa kaldırılmıştır. Sagalassos belki yüzyıl sonra orijinaline en yakın haliyle bizleri selamlayacak. Bu sergi bu selamlamanın yurtiçi ayağının bir adımıkuşkusuz. Sergi Sagalassos'un geniş kitlelerce tanınmasına vesile olurken, değişik rotalar ve farklı görüntüler peşindeki ilgililerin de duyarsız kalamayacağı türden detaylara sahip."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/sehrin-asi-cocuklari.html", "text": "Sadece kendi türünün ahbabı olan bir canlı düşünün. Kimseyle dost, kimseyle ortak olmayan. Bağımsız, başına buyruk ve özgür. Doğada, ya da şehirde insanlarla en yakın mesafede yaşayan, ama asla evcilleşmeyen, zekasıyla takdir edilen, aykırı davranışlarıyla mesafeli durulan, efsanelerde, söylencelerde kadim zamanlardan bu yana kendine yer bulan kargadır o! Elbette \"karga\" deyince tek bir türden bahsetmiyoruz; karşımızda kalabalık bir kuş ailesi var. Dünya üzerinde 129 farklı karga türü bulunuyor. Bunların 45'i bizim bildiğimiz siyah renkli kargaları ve kuzgunu da barındıran Corvus cinsi altında toplanıyor. Diğerleri dağ kargaları, saksağanlar, alakargalar ve Amerika kıtasının mavi kargalarıdır. Güney Amerika'nın güney ucu ve Antarktika dışında dünyanın neredeyse tamamında yaşarlar, yaşamadıkları tek ülke Şili'dir! Himalayalar'ın doruklarından Avustralya çöllerine kadar uç doğa koşullarına uyum sağlamış, Grönland kıyısından Okyanusya adalarına kadar tüm alanları fethetmişlerdir. Diğer kuşların aksine çoğunlukla yerlidirler, en soğuk mevsimlerde bile alanlarında kalabilirler. Kargalara dair en çok duyulan şehir efsanelerinin başında 100 yıldan fazla yaşadıkları gelir. Aslında kargalar ortalama yedi-sekiz yıl, kuzgunlar ise 10-15 yıl yaşarlar. Bugüne kadar en uzun yaşamış karga, 59 yaşında öldüğü belirtilen Tata isimli bir Amerika kargası. Ancak Tata'nın yaşı uzmanlarca teyit edilmemişti. Kargaların zekası ise gerek bilim insanları, gerek toplum nezdinde her daim dikkat çekmiştir. Yeni Kaledonya kargası üzerine yapılan son araştırmalar, kafes içinde kilit anahtar bulunan ve ancak bir seri mantık ile çözülebilecek problemlerin üstesinden gelebildiklerini gösterdi. Bu karga, primatlardan sonra en karmaşık problem çözen hayvan türüdür. Bir diğer bilinen gerçek ise kuzgunun yediye kadar sayabilmesidir. Bu olgu basit bir deneyle ortaya çıkmıştır. Bir kuzgun yoğun ve sık bir koruda yuvalamaktadır. Ne zaman insanlar bu koruya girse, yuvaya gelebilecek muhtemel bir tehlike endişesiyle alarma geçer ve gaklayarak devriye atmaya başlar. Ağaçların yoğun yaprakları nedeniyle ormanda ilerleyen grubu izleyemez, ancak grubun girişini ve çıkışını görebilir. Yedi kişi ormana girdiğinde kuzgun alarma geçer, bir süre sonra bu yedi kişi ormandan çıkınca kuzgun rahatlar. Kargaların sosyal yaşamlarında dikkat çeken bir davranış da, kendi türdeşlerini, özellikle de yavruları kollamalarıdır. Üstelik bunu grup halinde yaparlar. Bu nedenle yuvadan düşen bir karga yavrusuna yardım etmeye çalışanlar, kalabalık bir karga topluluğunun saldırısına uğrayabilir. Hatta bazen bu karga topluluğu yavrularını \"tehdit eden\" kişiyi hatırlar; giysilerinden, saçlarından ve yüzünden tanıyabilir. Benzer biçimde kargalar yırtıcı kuşları alanlarında kovmakta da çok etkilidir. Sahalarına giren kartal, şahin veya atmacayı önce tek başlarına, ardından kalabalık bir sürü halinde, yırtıcı alanı terk edene kadar kovalarlar. Dinlenen bir kartal ya da baykuşa rahat vermezler; onu saatlerce taciz eder ve en sonunda da alanlarından kovarlar. Kuzgun, tıpkı köpek, ayı ve yunuslar gibi son derece oyuncu bir türdür. Kuzgunlar bazen eğlencesine uçuş sırasında sırtüstü döner ve kanatlarının üst tarafının üstünde kayarak uçar. yatar, sonra yuvarlanarak sırt üstü konuma geçer ve kayar. Yamacın aşağısına ulaştığında ayağa kalkıp silkelenir, tekrar sırta uçar ve hareketi tekrarlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/sis-ve-buz-gezegeni.html", "text": "Adına \"Kutup Girdabı\" denilen büyük buzul fırtınasının, geniş boğazlar ve insan eliyle yapılmış kanallarla binlerce kilometre ötedeki Atlas Okyanusu'na bağlanan Superior Gölü'nün kıyısındaki sanayi şehri Duluth'u vurmasına saatler kalmış. Kuzey Kutbu'ndan kopup gelen bir soğuk hava kütlesi, Ocak ayının sonunda üç gün boyunca Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeyindeki eyaletlerin üzerine çökecek ve bu hava olayından en çok Duluth ve etrafındaki kasabalar nasibini alacak. Eksi 60 dereceye varan soğuklar ve teninize değdiğinde yakarak donduran rüzgarlar, Minnesota eyaletindeki \"Kuzey Kıyısı\" denilen bu bölgeyi sadece birkaç günlüğüne etkilese de kışın zorlu şartları Nisan'a kadar devam edecek. Soğuk, insanları şimdiden evlerine hapsetmiş. Önlem olarak elektrikler kesilirse diye yakacak odunlar bahçeye istiflenmiş, mumlar yakılmış, pencerelerin kenarlarındaki çatlaklar tıkanmış. Demir cevheriyle yüklü, üç futbol sahası büyüklüğündeki tatlı su gemisi M/V Paul R. Tregurtha, açılıp kapanan köprünün altından geçerek kış uykusuna yatacağı Duluth'un büyük limanına giriyor. Geminin sabah saat dokuza ayarlanmış geçişini izlemek için bıçak gibi kesen rüzgarlar ve buz parçaları şeklinde yağan karın içinden, sekiz yaşındaki ikiz oğullarımla mendireğe yürüyorum. Dünyanın en büyük tatlı su gölü Superior'ın suları dışarıdaki havadan daha sıcak olduğu için çaydanlık gibi tütüyor ve etrafımızın neredeyse katılaşmış, dalgalanan bir sisle kaplanmasına yol açıyor. Deniz fenerine doğru yürürken sanki hayaletlerin arasında ilerliyoruz. Mendireğin ucundan gelen sis düdükleri bile havada donup kalıyor. Son bir haftadır hava sıcaklığı iyice düştü ve bir tatlı su denizini andıran Superior Gölü'nün yüzeyi -hiç de tatlı olmayan bir biçimde- buzlarla kaplandı. Ona \"tatlı su\" veya \"göl\" dendiğine bakıp küçümsemeyin. Bilakis, ABD'nin kuzey sınırındaki Superior dünyanın en çetin ceviz sularından biri. Yerli Anishinaabe kabileleri ona \"Gitçi Gami\", yani \"Büyük Deniz\" diyor. Sınırları Kanada'ya ve ABD'nin Minnesota, Wisconsin, Michigan eyaletlerine kadar uzanıyor. Herhangi bir denize taş çıkartacak kadar büyük ve en sakin günü aslında başka bir denizdeki fırtınaya denk geliyor. Bunlar da yetmezmiş gibi kışları baştan sona buzlarla kaplanıyor. 10 metrelik dalgalar bir gecede donarak havada asılı kalıyor ve dünyanın en soğuk yerlerinden biri olan bu dondurucu şehrin kıyılarını devasa sur duvarları gibi sarıyor. Tregurtha, tipinin içinde, buzlu suya bata çıka limana doğru ilerliyor. Karın ve alacakaranlığın içinde gacırdaya gucurdaya o kadar yavaş yol alıyor ki, buzlara gömülü yüzyıllar öncesinden kalma bir harabe olduğu bile düşünülebilir. Güvertelerini bir dinozorun kaburgaları gibi birbirine bağlayan merdivenleri buzlarla kaplanmış, gölde yaptığı zorlu yolculuk sırasında dalgalar gövdesinin etrafında tuhaf şekiller oluşturarak donmuş, ana güvertesi karla dolmuş. Bu haliyle insanın kanını donduran kabuslardan fırlamış bir deniz yaratığına benziyor. Gerçekten de Aras haklı. Makinelerinin zar zor çalıştığını mendireğin ucundan bile duyabiliyoruz. Ona buzu kırıp yolu açan sahil güvenliğe ait buz kıran gemisi Cutter Alder yardımcı oluyor. 2 bin tonluk buzkıran üç ayak kalınlığındaki buzu kırabilir ve geminin geçebileceği bir kanal açabilir. Gemiler o buzu kırmak için yapılmadıklarından saplanıp kalırlar. O zaman iş buzkıranlara düşer. Onlar sokakları temizleyen kar küreyicilerin denizdeki kardeşleri. Buzu gemiler için kırar, yolu açarlar. Tregurtha gemisinin limana girişinin akabinde göl gemi trafiğine kapatılacak. Anayollarının da bitmek bilmez kar fırtınalarında kullanılmaz hale gelmesiyle bu köhnemiş liman şehri ve göl boyunca uzanan küçük kasabalar dış dünyadan izole olacak. Bu yüzden Tregurtha'nın limana girişi aylarca sürecek bir ölüm sessizliğinin habercisi. Bu da bazıları için boş bir buzdolabı kadar tatsız, soğuk ve tekdüze bir hayat demek. Bana ise yaşadığımı hissettiriyor, kafamın içinde kıvılcımlar çaktırıyor. \"Eski moda endüstriyel zarafeti\" diye tarif edilebilecek bir şey bu. Uzaktan baktığınızda bile anlayabilirsiniz ne demek istediğimi. Kışın arabaların çıkmakta zorlandığı 1900'lerin başından kalma karanlık ve çoğunlukla terk edilmiş binalarla çevrili yokuşlar, yıllardır gölden esen keskin rüzgarlara göğüs germekten tahtaları ayrılmış ve köhnemiş evler, kömür gibi kapkaranlık ticari binalar... Gotik bir romandan veya bir bilimkurgu serisinden fırlamış hayali bir şehirde yaşamak bunun adı. Şehrin göbeğinden limanın içine doğru maden cevheri taşıyan vagonların gidip geldiği rayları ve farelerin cirit attığı rıhtımların kenarında yükselen ortaçağ kulelerini andıran ağır görünüşlü eski tahıl silolarıyla yok oluşun eşiğinde bir şehir. Ufukta, sislerin ve buzların arasında hayalet gibi bir belirip bir kaybolan deniz fenerleri, kalbimin atış ritmini bozacak kadar güçlü sis düdükleri... Kalbimi yeni bir ritimde attıran Bob Dylan şarkıları... Dylan demişken, onun da çocukluğu Duluth'ta yokuşun üstünde sarı badanalı bir evde geçmiş. Something There Is About You şarkısını bu şehre yazmış Dylan. Her yer ama her yer devasa hangarlarla kaplı. Bunlardan bazıları kullanımdan çıkmış veya terk edilmiş, bazılarıysa bira üreten damıtım evlerine ya da balık tütsüleme mekanlarına dönüştürülmüş. Bir şarkı olmadan önce Duluth, ABD'nin en işlek ve en zengin limanıymış. Bir dönem New York limanını bile geçmiş. O dönemin medar-ı iftiharı devasa göl gemileri, kanallar ve birbirine bağlanan göllerden geçerek Illinois, Detroit ve Ohio'daki fabrikalara demir cevheri taşıyormuş. Duluth, 10 gazetesi ve altı bankasıyla ülkede en fazla milyardere ev sahipliği yapıyormuş. Madencilik ve endüstrinin bu kadar gelişmesi özellikle İskandinavya'dan çok fazla göçmenin gelmesine yol açmış. O parıltılı günlerin izlerini limanın ağzındaki yükselip alçalan köprüde, şehrin yokuşlarındaki eski görkemini yitirmiş karanlık görünüşlü binalarda ve göl kıyısı boyunca uzanan devasa malikanelerde görmek mümkün. Çocuklar için Duluth'ta geçen bir dedektiflik kitabı yazıyorum. Donmuş gölde hokey oynayan, buzda balık tutan çocukların, deniz fenerlerinin, gemilerin ve kuzey kıyısının esrarengiz yerlilerinin olduğu bir kitap. Superior Gölü'nün kıyılarındaki yaşamı kışın deneyimlemek için, yaşadığımız Minneapolis şehrinden arabayla iki saat kuzeydeki Duluth'ta kısa süreliğine bir ev kiralıyoruz. Aslında eski bir balıkçı barınağından bozma küçük bir kulübe. Limanın girişindeki yükselip alçalan köprünün öteki tarafında ince bir tükürük gibi uzanan kumluk bir kara parçasının üzerinde. Minnesota Point adındaki kumluk arazinin bir tarafı iç kısımdaki bataklıklara ve limana, öteki tarafı gölün çığlıklar atan fırtınalarına bakıyor. Bu incecik, kırılgan yeryüzü şeklinin 5 bin yıldır burada olduğuna inanmak zor. Ama ister inanın ister inanmayın, balıkçı kulübeleri ve rengarenk badanalı küçük evlerin yan yana uzandığı Minnesota Point aslında şehrin doğduğu yer. İlk olarak Anishinaabe yerlilerinin yerleşiminin olduğu bu ince kumluk, sonradan beyaz adamın gelişiyle kunduz ve misk faresi kürkü ticareti yapılan bir noktaya dönüşmüş ve Duluth buranın etrafında büyümüş. Akşamları kumluğun üzerindeki balıkçı barınağından dönüştürülmüş küçük evin şöminesine odun atıyor ve göle bakan salonda pencerenin yanındaki masaya oturup gaz lambasını yakıyoruz. Uluyan rüzgar dışarıda kalanların canına okurken, buzdan bir duvara dönüşmüş dalgalara bakarak pisi balıklı sandviçlerimizi yiyoruz. Gece olup Kutup Girdabı şehri vurduğunda, fırtınanın gücü altında zangır zangır titreyen pencerelerin ve duvarların içleri buz tutuyor. Odun almak için dışarı çıkacak olursak, soğuk hava açıkta kalan yerlerimizde yaralar açıyor. Sokaklarda kimse yok. Fırtına uzaklaşana kadar Duluth donmuş bir sis tabakasıyla kaplı sokaklar ve üfüren buzların içinde bir hayalet şehre dönüşüyor. Veya buzdan oyulmuş dev bir şehir heykeline. Duluth'un hemen arkasında ise maden cevheriyle yüklü kayaların ve kırmızı toprağın içinden fışkıran karlar içinde bir orman uzanıyor. Belki Manitoba'ya, oradan da Kuzey Kutbu'na doğru, son sınıra kadar uzanıp giden Büyük Kuzey Ormanları onların adı. Yerli kabilelerinin eski inanışlarının hala sürdüğü, ruhların ve doğanın güçlerinin hakim olduğu bir nehirler ve göller ağı. Beyaz adamın zift taşıyan borular geçirdiği ve suları kirlettiği şantiyelerle delik deşik olmuş eski bir toprak parçası. Yerli kızlarının zaman zaman kaybolduğu, kaçırıldığı ve öldürüldüğü karanlık bir masallar ormanı. Karanlık ama bir o kadar da bu dünyanın en derin seslerinin duyulduğu bir ruhlar ormanı. Kadim, ilkel ve narin. Minnesota'nın \"Kuzey Kıyısı\" denilen Superior Gölü kıyıları, kışın bembeyaz olan engebeli ve ormanlık tepeler, kayalıklarda patlayan dalgalar ve gizli saklı şelalelerden oluşuyor. Bu dramatik yeryüzü şekillerinin oluşumu bir milyar yıl öncesine dayanıyor. Yerkabuğunun bir hamur gibi yoğrulduğu, adına \"Prekambriyen\" denilen zamanlardan bahsediyoruz. Nihayetinde yaklaşık 1.1 milyar yıl önce Kuzey Amerika kıtası yerkabuğunun katı plastik mantosunun eriyip yükselmesiyle ayrılmaya başlıyor ve büyük ölçüde magma yerkabuğundaki çatlaklardan dışarı sızıyor. Kıta ikiye bölünse okyanusun suları arayı dolduracakken bu süreç bir anda duruyor ve geriye Superior Gölü'nün havzasını bırakıyor. Magma kat kat birikerek bazalt granit, diyabaz kayalarından meydana gelen yeni kabuklar oluşturuyor. Bugün \"Kuzey Kıyısı\" dediğimiz yerin ve Superior Gölü'nün tabanının 8 kilometre kalınlığındaki magma tabakasından oluşmasının nedeni bu. Bu kadim göl, oluşumu bir milyar yıl önceye dayanan bir kırığın tam ortasında duruyor. Konunun tamamı Atlas'ın Şubat 2023 sayısında. Almak için tıklayın!"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/somon-ormanlari.html", "text": "Somon balığının yolculuğu, doğada ne kadar karmaşık bağların olduğunu gösteren güzel bir örnek. Bu balıklarda bulunan azot, kıyı ormanlarının gübrelenmesinde bile rol oynuyor. Tatlı sularda dünyaya gelen somon balıkları, solungaç ve böbreklerinde gözlendiği üzere bazı değişimler geçirerek tuzlu sularda yaşamaya hazır hale geliyor ve nehirlerden okyanuslara göç ediyor. Açık denizlerde aylarca veya yıllarca beslendikten sonra tatlı su yaşamına geri dönen somonlar, çoğu kez nehrin hangi kolunda yumurtadan çıkmışlarsa oraya dönüyorlar. Dönüş yolunda akıntıya karşı yüzüyor, sıçrayarak şelaleleri aşıyor, bazen çok sığ sulardan geçiyorlar. Alaska'nın batı kıyısından Yukon Nehri'ne girip 2 bin kilometreden fazla yol alan somon balıkları bile var. Bu yaz, sadece Alaska'nın güneyindeki Bristol Körfezi'nden tatlı sulara dönen somon sayısı yaklaşık 70 milyon. Bu sayının mevsim sonuna kadar daha da artması bekleniyor. Somonların yolculuğuyla orman hayvanları beslendiği gibi, orman da besleniyor. British Columbia Üniversitesi'nden Prof. David Suzuki, Kuzey Amerika'nın batı kıyısı boyunca uzanan dev ağaçların bulunduğu ormanların somondaki azotla gübrelendiğini söylüyor. Bu ormanların toprağının bol yağıştan dolayı azot yönünden fakir olması gerektiğini, fakat somon yiyen kuş ve memelilerin dışkılarıyla azotun ormana yayıldığını, böylece ağaçların büyüyüp serpildiğini belirtiyor. Victoria Üniversitesi'nden bilim insanları, somon balıklarında bulunan azot formunun izini sürmüş, kıyı ormanlarındaki otlarda, çalılarda ve ağaçlardaki azotun yüzde 70'e varan bölümünün somon balıkları aracılığıyla Büyük Okyanus'tan geldiğini tespit etmişti. British Columbia Üniversitesi'nden Prof. Suzanne Simard'ın doktora öğrencisi Allen Larocque de mantar örneklerinde somon azotu tespit etti. \"Ayıların ağaçların altında oturup somon yediklerini ve kalıntılarını orada bıraktıklarını biliyoruz\" diyen Larocque, ağaçların somon azotunu soğurduğunu ve bunu mantar ağı üzerinden birbirleriyle paylaştıklarını belirlediklerini söylüyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/testere-disli-surlar-hacilar-buyuk-hoyukun-ozelligi-ve-tarihcesi.html", "text": "Güçlü savunma sistemi, testere dişli surları, biçim bakımından zengin çanak çömlekleri, 5 bin yıllık mühürleriyle Hacılar Büyük Höyük bölgede güçlü bir otoritenin varlığına işaret ediyor. Hacılar Höyüğü, ilk olarak 1957-1960 yılları arasında James Mellaart tarafından kazıldı. Hacılar ve Çatalhöyük'ü Anadolu arkeolojisine kazandıran ve mesleğini seven heyecanlı bir arkeologtu James Mellaart. Ancak onun ardından Hacılar'da yaşanan kaçak kazılar ve yoğun tahribat yeni bir kazı yapılmasını elzem kılıyordu. Hacılar Büyük Höyük ise James Mellaart'ın bildiği ama pek ilgilenmediği bir arkeolojik alandı. Bu önemli bölge 2011 yılından itibaren Prof. Dr. Refik Duru'nun önerisiyle, Prof. Dr. Gülsün Umurtak'ın başkanlığında kazılıyor. Mellaart tarafından kazılan Hacılar Höyüğü'nün 400 metre kadar kuzeyinde, oval tabanlı, boyutları yaklaşık 280x240 metre olan bir yerleşim Hacılar Büyük Höyük. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Umurtak ve ekibinin çalışmalarını sürdürdüğü Hacılar Büyük Höyük metre olmadığı zamanlarda bir ölçü sistemiyle oluşturulan benzersiz kazamat sistemi, biçim repertuarı bakımından zengin çanak çömlekleri, Anadolu'ya yazının gelişinden bin yıl önceye rastlayan ve işaret dili izleri taşıyan 5 bin yıllık mühürleri ve diğer buluntularıyla kültür tarihine önemli katkılar yapıyor. Umurtak o dönemlerde \"Bu kadar gösterişli bir savunmanın mutlaka içinde çok büyük bir zenginliği saklayabileceği\" görüşünde. \"Bu da höyüğün yerel bir krallığın merkezi olabileceğini akla getiriyor.\" Kazının onursal başkanı Prof. Dr. Refik Duru ise \"HBH, Anadolu'da tek bir merkez olarak görkemli ve zengin bir yerleşme olmasıyla; belki küçük bir krallık, bir prenslik, beylik döneme özgü güçlü bir otoritenin varlığına delalet eder. Bu kadar güçlü bir savunma sistemi fethedilemez, belki savaş hilesiyle alınmış olabilir, belki bir depremle yıkılmış olabilir\" görüşünde. Hacılar Büyük Höyük'ün batısını çeviren, \"kazamat\" denilen testere dişli savunma mimarisinin Anadolu'da bir benzeri şu ana kadar saptanabilmiş değil."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/turkiyenin-travertenleri-tastan-kayit.html", "text": "Antik dönemden beri insan hayatında önemli rol oynayan travertenler, aynı zamanda yeryüzünün uzak geçmişinin kayıtlarını da günümüze taşıyor. Traverten oluşumlarının büyük bölümü Kuzey Anadolu Fay Zonu ve Doğu Anadolu Fay Zonu'yla Batı Anadolu'daki fayların yakınında gözleniyor. Bu alanlar, aynı zamanda, içlerinde olağanüstü traverten çökelleri barındıran mağaraların da yoğun gözlendiği yerler. Suların içinden geçtiği kayaçlar kireçtaşı gibi karbonatlı kayaçlarsa buralarda her türlü traverten oluşumunu görmek mümkün. Denizli'deki Pamukkale dünya çapında önem taşıyan bir traverten oluşumu. Yine Denizli'deki Kaklık Mağarası ve \"Van'ın Pamukkale'si\" olarak da bilinen Başkale travertenleri de ilk akla gelenler. Bitlis-Baykan yolu üzerinde devasa yüksekliğe sahip bir traverten olan Deliktaş ise hem oluşumu, hem de öyküsüyle ilginç. Bu alandaki çökelme zamanla yolu tamamen kapattığı için traverten delinerek içinden yol geçirilmiş. Evliya Çelebi de 1655 yılında uğradığı Bitlis'te Deliktaş'tan söz ediyor. Yani travertenin delinmesinin öyküsü epey eski. Bu haliyle bile olağanüstü bir manzara sunan travertenin bir kültür ve jeoloji mirası olan uç kısmıysa 1971 yılında yol genişletme çalışmalarında maalesef dinamitle havaya uçurulmuş. Travertenlerin insanın hırslarına kurban edilmesinin bir diğer örneği de Konya'nın Ereğli ilçesine bağlı Akhüyük köyünden. Burada bilimsel ve estetik yönden çok değerli olan sırt travertenlerinden çıkan sular, sırtlara betondan havuzlar yaptırılarak tahrip edilmiş. Doğal olarak su çıkışı da azalmış. Oysa travertenlerin varlıklarını korumaları için düzenli olarak karbonatlı sularla beslenmeleri gerek. Suyu kesildiği andan itibaren oluşumlar kararmaya ve sararmaya başlıyor. Yani travertenlerin su kaynakları çok iyi korunmalı. Travertenler genellikle boşluklu bir yapı sunar. Bunun iki nedeni var. Birincisi, sularla birlikte taşınan ve çökelme sırasında taşın yapısına giren bitki kalıntılarının daha sonra çürümeye başlaması. İkincisi, de karbondioksitin kaçışı sırasında boşlukların oluşması. Travertenleri oluşturan sular sadece bitkileri değil, hayvan ölülerini de taşıyor ve uygun ortamlarda çökelmeye terk ediyor. Beş yıl önce Gümüşhane'de Akçakale Mağarası'nda gördüğüm tilki ölüsü yavaş yavaş kalsiyum karbonatla örtülmeye başlamıştı. Bu hayvan kalıntısı, gelecekte mağaraya girenlere olağanüstü bir fosil deneyimi yaşatacak. Konunun tamamı Atlas'ın Kasım 2022 sayısında. Almak için tıklayın."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/turkiyenin-yaban-arilari.html", "text": "Arı deyince aklınıza sadece bal arısı ya da eşek arısı mı geliyor? Oysa dünyada bilinen arı türlerinin neredeyse yüzde 10'u, yani yaklaşık 2 bin tür Türkiye'de yaşıyor. Hepsinin huyu suyu ayrı. Arı Aşkına! oluşumu, Türkiye'nin az bilinen yaban arılarını Atlas için yazdı. Bu yazının yazarlarından zoolog Dr. Fatih Dikmen'in anlattığı türden iri marangoz arıları ya da tombik tüylü bombuslar, ufak tefek madenci arılar, yanardöner ter arıları, şeritli arılar, yaprak kesiciler veya tarakçı arılar, yani çeşit çeşit tozlayıcı arı... Daha önce hiç fark etmediğiniz, belki varlıklarından bile haberdar olmadığınız bu yüzlerce, hatta binlerce farklı tür arı, güneş ışınlarının havayı yumuşattığı, bitkileri yeniden canlanmaya çağırdığı erken bahar aylarında bal arılarından daha erken uyanır, ilk çiçeklerin çoğalması için oradan oraya uçar. \"Yerel arılar\" ya da \"yaban arıları\" diye adlandırdığımız bu arılar, tozlaştırıcı özellikleriyle hem yabanın, hem de tarımın küçük ve çalışkan işçileridir. Şimdi Türkiye haritasını gözünüzde canlandırın ve Ege kıyılarında Datça'dan başlayıp Toroslar boyunca yol alın. Sonra biraz kıvrılıp Kayseri'deki Kapuzbaşı Şelaleleri'ni ve oradan da Aladağlar'ı aşın. İç Anadolu'nun bozkır düzlükleri bittiğinde neredeyse bin farklı arı türüyle karşılaşmış olacaksınız. Türkiye'nin endemik çiçeklerinin en çok rastlandığı bu güzergahta arıların da bu kadar çeşitli olması aslında şaşırtıcı değil. Ülkemizin arı ve bitki çeşitliliği birbirini destekliyor. O kadar ki, dünyada bilinen arı türlerinin neredeyse yüzde 10'u, yani yaklaşık 2 bin tür Türkiye'de bulunuyor. Üstelik bal arısı bu 2 bin türden sadece biri! Arıcılık faaliyetleri tüm dünyada yaygınlaşınca bal arısı, arıların tek temsilcisi olarak tanınmış. Günümüzde bal arısı \"kısmen evcilleştirilmiş\" bir tür. Geriye kalan binlerce tür ise işte şu bizim yaban arıları! Şehir hayatında arılarla ne sıklıkla karşılaşıyorsunuz? Mesela bu bahar aylarında eğer ballıbaba veya kara hindiba çiçeklerinin üzerinde arı görmüyorsak, şehirlerimizde arılarla ilgili bir sorun var demektir. Besin kaynağı çiçekler olmasına rağmen üzerlerinde arılara rastlanmaması, arıların çevrede yuva alanları bulamadıklarını gösterir. Çünkü arıların yaşamı için besin ve yuvalama alanı şart. Arıların şehirlerdeki yuvalanma alanlarını giderek tahrip olurken, bireysel çabalarla bunu bir ölçüde engellememiz mümkün. \"Arı otelleri\" veya \"arı evleri\" bunun için kullanışlı araçlar. Arı otelleri bambu kamışlar, kil bloklar, PVC borular, pipetler, kağıt rulolar veya ahşap bloklar gibi malzemelerden yapılıyor. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, tasarlanan evdeki deliklerin çap ve derinliği. Her bir deliğin en az 10 santimetre derinlikte olması gerekiyor, ayrıca çapları 0.5 ve 1 santimetre arasında değişik ebatlarda olmalı. Çünkü farklı soliter arı türleri farklı yuva deliği çaplarını tercih ediyor. Bunun yanında arı oteli, duvar veya ağaç gibi bir dayanağa yerden 1.5 metre yüksekte asılmalı, deliklerinin baktığı yön mümkünse güney veya güneybatı olmalı. Ayrıca asıldığı yerde öne hafifçe eğimli durmalı ve rüzgar ve titreşimden çok etkilenmeyecek şekilde sabitlenmeli."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/utopya-mi-distopya-mi.html", "text": "Kumul tepelerinden obruklara, volkanlardan krater göllerine, silah denemeleriyle gümbürdeyen uçsuz bucaksız düzlüklerden güneş enerjisi santralına Konya'nın Karapınar ilçesi eşine az rastlanır bir coğrafya. 1960'larda mütevazı yöntemlerle rüzgar erozyonuyla mücadele etmeyi başaran ilçe, bugün ise yeraltı sularının sınırsızca kullanımıyla yeni ekolojik felaketlere savruluyor. Üstteki fotoğraf: Karapınar ilçe merkezinin doğusundaki Kesmez köyü yakınında, volkanik Karacadağ eteklerinde bulunan kumul doğubatı yönünde metrelerce uzanıyor. Yüzey grafiği rüzgarla birlikte değişiyor. 1960 yılında Mülga Toprak Su Genel Müdürlüğü'nce kurulan Rüzgar Erozyonu Plan ve Tatbikat Grubu Başmühendisliği'nin planı basit ama etkiliydi: Kumul tepelerine rüzgarın hızını kıracak cansız perdeler gereceklerdi. Kollar sıvandı ve bölge halkının da yardımıyla ilk etapta 160 bin dekarlık alan tel çitle çevrildi (bu alanın 30 bin dekarlık bölümü daha sonra askeri faaliyetler için Türk Silahlı Kuvvetleri'ne verildi). Akgöl ve Hotamış Gölü'nden kamışlar kesildi ve telle örülerek perdeler yapıldı. Cansız perdeler hakim rüzgara dik yönde yerleştirildi ve tahta kazıklarla yerlerine sabitlendi. Devam ediyoruz yola. Ağaçların uğramadığı boz düzlükler kilometreler boyunca uzuyor. Sonra birden yemyeşil tarlalar, sonra yine ıssız meralar, boynunu bükmüş mısırlar, askeriyenin tel örgüleri, derken cılız koyunlar, başlarında bir de çoban... Uzaktan selamlaşıp yanına seğirtiyoruz. Muammer Kolay, 44 yaşında bir Akkaş köylüsü. Genç yaşında diş kalmamış ağzında. \"Yorgunluktan oldu\" diyor. O sırada uzaklarda bir gümbürtü kopuyor. Derin ve korkunç bir ses karşıki dağa çarpıyor sanki. Karapınar'ın girişe kapalı, gözden ırak düzlüklerinde silah sistemleri ile mühimmat, roket ve füzelerin testleri yapılıyor. Çoban oralı olmuyor. Alışkın bu sese."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/vatandas-bilimine-bir-katki-da-sizden-kus-seslerini-kaydedin.html", "text": "- Arıkuşu European Bee-eater - Ebabil Common Swift - Ak Karınlı Ebabil Alpine Swift - Büyük Baştankara Great Tit - Ak Mukallit Olivaceous Warbler - Mavi Baştankara Blue Tit - Serçe House Sparrow - Gümüş Martı Yellow-legged Gull - Ev Kırlangıcı House Martin - Saksağan Magpie Vatandaş bilimini kısaca, organize araştırma çabalarına halkın katılımı olarak tanımlayabiliriz. Korona günlerinde, dünyadaki farklı yaş gruplarından yüzbinlerce kişi \"vatandaş bilimci\" sıfatını kolaylıkla kazanabilir. Evlerinizin balkonlarından ya da pencerelerinizden kuşları gözleyip ya da dinleyip, elde ettiğiniz kayıtları internet ortamında tüm dünyayla paylaşarak gezegenimizin sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı verebilirsiniz. İstanbul'da göç sırasında gözlemlenebilecek bir kuş türüdür. Özellikle Rumelifeneri, Çamlıca, Büyükçekmece ve Boğaziçi'nde görülürler. İstanbul semalarından sonbahar aylarında sürüler halinde göç ederler. İstanbul'da yaygın üreyen kuşlardan biri ebabildir. İstanbul'da özellikle taş binalarda ve tarihi bölgelerde yoğun olarak bulunur. Eylül başında şehri terk ederler. İstanbul'da şehrin hemen her yerinde çok bol sayıda ürerler. Mart sonu, nisan başı gibi şehirde görünmeye başlarlar. Türkiye'de hemen her şehirde yaz-kış bulunmaktadır. Örneğin İstanbul'da en sık görülebilen kuşlardan biridir. İstanbul'da yaz aylarında ağaçlık alanlarda rastlanabilen en belirgin mukallit türüdür. Ankara'da mayıs ayıyla birlikte görülmeye başlarlar. Göç döneminde şehrin bahçe ve parklarında görülebilir. Yıl şehir içindeki parklar ve bahçelerde görülebilen, Türkiye'de üreyen bir türdür. Türkiye'de her şehirde gözlemlenebilecek yaygın bir türdür. İnsanın olduğu her yerde görülürler. İstanbul'un yerli kuş türüdür. Çok bol sayılarda görülürler. Kış mevsiminde sayıları daha da artar. Üreme dönemi olan yaz aylarında şehir içi dahil olmak üzere yaygın olarak bol sayıda görülürler. İstanbul'da en yüksek sayıya Nisan ayında ulaşırlar. Tüm Türkiye'de şehirlerdeki en yaygın kuşlardandır. Şehre iyi uyum sağlayabilen türün popülasyonu artmaktadır. eBird, vatandaş bilimine katkı veren herkese açık online veri tabanlarından biri. Bir kuş gözlediyseniz, elde ettiğiniz kayıtları bu veri tabanına akıllı telefonlarınız aracılığıyla yükleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/yabana-dogru.html", "text": "Atlas'tan Selim Kaya, Artvin Şavşat'ın doyumsuz manzaralarının içinde 20 yılını boz ayılara adamış bir milli parklar görevlisi ile ülkemizin en büyük etçil memelisinin ve yüksek dağların becerikli kaya tırmanışçıları çengelboynuzlu dağ keçilerinin izini sürdü. Karadeniz Bölgesi'nin doğu ucunda, Artvin Şavşat'ın zikzaklı dağ yollarında ilerlerken, koyunlarını yaylaya erken çıkarmış bir aileyle karşılaşıyoruz. Durup sohbet ederken, karşıki dağda gezinen bir boz ayıyı gösteriyorlar. \"O bölgede bir grup ayı var\" diyor içlerinden biri, \"her akşam bu saatlerde ortaya çıkıyorlar, bu da onlardan...\" Yaklaşık bin metre ötemizdeki boz ayıyı seyrederken akşam bastırıyor, güneş karşıki dağların arasında kayboluyor. Bu büyüleyici manzaranın ve renklerin içinde, boz ayı da ağır hareketlerle ilerleyerek görüş alanımızdan çıkıyor. (En üstteki fotoğraf: Artvin'in Şavşat ilçesi pastoral tablolardan farksız görüntüler sunuyor. Yavuzköy, Kireçli ve Düzenli köylerinin uzandığı bu dağlık arazinin ötesinde Gürcistan toprakları başlıyor. Boz ayılar bu coğrafyada nispeten güvenli bir yaşam sürdürüyor. Şavşat, Türkiye'nin Gürcistan sınırında, Yalnızçam'dan Sahara Dağları'na çok sayıda silsilenin uzandığı yemyeşil bir ilçe. Türkiye'nin en bakir bölgelerinden biri olarak çok sayıda bitki ve yaban hayvanının da yuvası. Ben de bölge yabanını, özellikle de boz ayıları belgelemek için buradayım. Şavşatlı doğa fotoğrafçıları İhsan Koca ve Ergin Topçu da bu yolculukta beni yalnız bırakmıyor. Boz ayıyla karşılaştığımızın ertesi sabahı Erikli Köyü'ne doğru yola çıkıyoruz. Köy girişinde bize katılan Yüksel Ekinci, neredeyse 30 yıl önce Orman İşletme İlçe Müdürlüğü'nde adım attığı memurluk hayatının 21 yılını Doğa Koruma ve Milli Parklar İlçe Müdürlüğü'nde geçirmiş. Bu süre zarfında da hep boz ayıları takip etmiş. Ekinci ile o sıralar boz ayı görme ihtimalimizin güçlü olduğunu düşündüğü Sarıçayır Yaylası'na çıkıyoruz. Yaklaşık iki saatte ulaştığımız 2 bin 400 rakımlı Sarıçayır'ın orman üstü çayırlıklarında bir tilki koşar adım önümüzden geçiyor. Kısa süre sonra da yaylanın ahşap evleri görünüyor. Bu evlerin bir kısmı artık kullanılmıyor. Evlerden birinin sahibi olan Yüksel Ekinci ise yaz aylarında ailesiyle beraber burada kaldıklarını söylüyor. Yüksel Bey boz ayılar konusunda son derece tecrübeli, bu nedenle onu dinlemek, söylediklerini yapmak ve sözünden çıkmamak gerek. O önde, ben ve Ergin Topçu arkasında ilerliyoruz. Yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra Yüksel Bey iki yaşlarında bir boz ayı yavrusu fark ediyor, bize de sessiz olmamızı tembihliyor. Yavrunun kokumuzu almaması için rüzgarın yönüne göre bir kavis çiziyor, bir kayanın üstüne uzanıyoruz yavaşça. Bir süre sonra yavru ayı başı öne eğik, otların arasında yiyecek araya araya bulunduğumuz kayalıkların altına yöneliyor. Bir ara devrilmiş bir kütüğün üstüne çıkıp sağa sola bakınıyor. Kısa süre sonra da sırtını bize dönüp vadinin aşağısına doğru bakınıyor ve bir anda tekrar ormana dalıyor. Yaklaşık 20 dakikalık yürüyüşten sonra, çevreye hakim devasa bir kayanın üstüne çıkıyor ve yüzüstü uzanıp çevreyi tarıyoruz. Nihayet, yaklaşık iki kilometre aşağımızdaki çayırlıkta yiyecek arayan üç ayı görünüyor. Bizi fark etmemeleri için bulunduğumuz kayanın arka tarafından dikkatle dolanarak sessizce aşağıdaki ormana dalıyoruz. Yüksel Ekinci, \"rüzgar da lehimize, onlara mümkün olduğunca yanaşmaya çalışacağız\" diyor. O sırada, yaklaşık 40 metre aşağımızdan gelen nefes alıp verme sesleri duyuyorum. Başımı çevirip bakmamla görüyorum onu: Tahminen 350 kiloluk, kocaman, sağlıklı bir yetişkin ayı! Kafasını otlara gömmüş, yiyecek arıyor. Ekibe, ayıyı işaret ederek bir ladin ağacının arkasına gizleniyorum. Hayatımda ilk kez bir ayıya bu kadar çok yaklaşmanın heyecanı içindeyim. Tabii kokumuzu alması çok sürmüyor; burnunu ileri uzatıp etrafı kokluyor ve hızla ormana kaçıp kayboluyor. \"Şavşat ilçe sınırlarında şu an 400 dolayında boz ayı var. Ortalama 15-16 yıl yaşayan bu hayvanlar sanıldığı kadar tehlikeli değiller. Tehlikeli olsalar bugün ne insan, ne de ayı bu bölgede bulunabilirdi; her karşılaşmada ikisinden biri ölürdü. Ben senelerdir burada ayı gözlemliyorum. Kışı nerede geçirdiklerini, ne zaman doğurduklarını, ne yiyip ne içtiklerini ve ne zaman yavrularını terk ettiklerini kontrol ediyorum. Bazen onlara, eğer yanlarında yavruları yoksa 10-15 metre yaklaştığım oluyor. Ama yavrulu ayılar çok tehlikeli olur, onlara yanaşmamakta fayda vardır. Anne ayılar genelde yavrularını iki yıl süreyle besler, sonra yavrular tek başlarına yaşamaya başlar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/yeralti-sehrinin-kesfi-buyuk-burunguz-kayseri.html", "text": "Kayseri'nin Büyük Bürüngüz Mahallesi'nin altında devasa bir yeraltı şehri keşfedildi. Yüzyıllar içinde giderek genişlemiş, toplam uzunluğu 1273 metreyi bulmuş tüneller ve odalardan oluşan dev sığınak, sahip olduğu ilklerle araştırmacıları hayrete düşürdü. Daracık bir tünelde saatlerdir sürünüyoruz. Birkaç tünel önce sağda solda ufak odalar keşfetmiştik, ama o odalarda da ayağa kalkmak pek mümkün olmamıştı. Bu son tünelde ise hiçbir oda yok. Sonsuz bir karanlığa doğru uzanan, 70 santimetre yüksekliğinde ve 50 santimetre eninde, daracık bir tünel bu. Kayseri merkeze bağlı Büyük Bürüngüz Mahallesi'nde, yerleşimin altını bir ağ gibi saran devasa bir yeraltı şehrini ölçüyor ve haritalıyoruz. Ölçümü, pusulayı ve eğimi düzgün bir şekilde alabiliyoruz ama sadece ölçümler yeterli değil. Bu yeraltı şehrinin doğru bir haritasını çizebilmek için bu ölçümlerin bir eskize oturtulması da lazım, ama bu kadar dar bir tünelde elimdeki deftere bir yandan ölçümleri yazarken, diğer yandan da çizim yapmaya çalışmak çok zor. OBRUK Mağara Araştırma Grubu olarak, Kayseri Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı ile 2014 yılında imzaladığımız üçlü protokole bağlı olarak Kayseri'nin yeraltı yapılarını araştırıyoruz. Roma İmparatorluğu'ndan itibaren antik Kapadokya'nın başkenti olan bu şehir ve çevresinde daha önce incelenmemiş ve birbirinden önemli sayısız kaya yerleşimi mevcut. Beş yıldır süren \"Kayseri Yeraltı Yapıları Envanteri Projesi\" bugün ilk defa tarafımızdan keşfedilen, araştırılan ve belgelenen 46 Doğu Roma kaya oyması kilise, 33 yeraltı şehri, üç yeraltı su tüneli, 10 Asur kalay madeni ve iki farklı kaya köyü ile, sadece Türkiye'nin değil, dünyanın en önemli yeraltı yapıları projelerinden biri haline geldi. Bahsettiğimiz yeni keşfedilen iki kaya yerleşimi köyden sadece birisi olan Dimitre'de 229 farklı yapının ölçüldüğü ve haritalandığı bilinirse projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. Koramaz Vadisi ise bir anlamda, bu projenin içinde yer alan çok özel bir başka proje (Atlas'ın Şubat 2018 tarihli 299'uncu sayısında yer aldı). Kayseri'nin doğusunda, yüksek tepelerden ovaya doğru inen akarsuların aşındırdığı altı farklı vadi bulunmakta ve bu vadilerin duvarlarında yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca yörede yaşayanlar tarafından kazılmış mekanlar mevcut. Bu altı vadinin en büyüğü Koramaz Vadisi. 16 kilometre uzunluğa sahip bu vadinin yamaçlarında yer alan köylerin tümünün hem içi, hem de civarı kayalara oyulmuş yapılarla dolu. Sürekli kullanıldığı için bu kaya yapılarını tarihlemek çok zor olsa da, uzmanlar vadide bulunan bazı kaya kiliselerinin 10 ila 11'inci yüzyıllardan kaldığını düşünüyorlar. Öte yandan, Koramaz Vadisi'nde bulunan yeraltı şehirlerinin bu bölgeye yönelen Arap akınlarına karşı kendilerini savunmak için yörede yaşayan Hıristiyanlar tarafından 7 ila 10'uncu yüzyıllar arasında kazıldığı genellikle kabul gören bir varsayım. Tüm bunların ötesinde Ağırnas Mahallesi civarında bulunan kaya oyması yapıları inceleyen uzmanlar, zaman içinde farklı kullanımlar dolayısıyla değişikliğe uğramış olsalar da, giriş süslemelerine ve iç mimariye bakarak bazı yapıların ilk inşa amacının Roma kaya mezarı olabileceğini düşünüyorlar. Kayseri Yeraltı Yapıları Envanteri Projesi, 2014'ten beri sürüyor. Özetlersek bu vadide bulunan, kayalara oyulmuş yapıların geçmişi en az bin yıla, olasılıkla daha da eskiye dayanıyor diyebiliriz. Koramaz Vadisi'nde bugüne dek kayalara kazılmış 476 yapı keşfettik ve ölçüp haritaladık. Bu yapılar arasında 42 kaya oyması kilise ve 11 yeraltı şehri vardı. Yani, beş yıllık çalışmamız sırasında tüm Kayseri ilinde bulduğumuz kiliselerin dördü hariç geri kalanlarının hepsi bu vadide idi. Ölçülen ve haritalanan diğer kaya oyması yapıların büyük bir kısmının mesken, güvercinlik veya depo olmasına karşın, en az 18 yapının Roma kaya mezarı olarak kazıldığı düşünülmekte. Koramaz Vadisi, bu denli zengin bir tarihsel geçmişe sahip ve bu sayıda kaya oyması yapı içeren bilinen yegane örnek. OBRUK Mağara Araştırma Grubu olarak \"Kayseri Yeraltı Yapıları Envanteri Projesi\"ne başladığımız andan itibaren amacımız bu vadiyi olabildiğince detaylı çalışıp hiçbir yapıyı atlamadan tam bir envanter çıkartmak, ardından da vadinin bir bütün olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne kabulü için başvuruda bulunmaktı. Vadide yer alan diğer yeraltı yerleşimlerdeki çalışmalarımız aylar sürdü, ama kolaydı, çünkü her köyün içi ve civarındaki vadi duvarları kaya oyması yapılarla doluydu. Bu çalışmalarımız sırasında her sefer Koramaz Vadisi'nin en büyük köyü olan Büyük Bürüngüz'e de uğruyor ve kahvede oturup köy sakinleriyle sohbet ediyorduk. Vadinin bu başlangıç kısmında bir kaya duvar ve kaya oyması yapı yoktu. \"Peki, yeraltı şehri\" diye sorduğumuzda ise, bize her defa aynı cevabı veriyorlardı: \"Hayır, yok\". Tam ümidimizi kesip vazgeçmek üzere iken yardımımıza ÇEKÜL Vakfı Kayseri Koordinatörü Prof. Osman Özsoy yetişti. Bu projenin başladığı günden bu yana her aşamada ve her çalışmada yanımızda olan, ya da daha doğru bir deyimle \"Kayseri Yeraltı Yapıları Envanteri Projesi\"ni yaratan Osman Özsoy, Büyük Bürüngüz Köyü'nün yerlisi, emekli işadamı Mehmet Akgül ile temasa geçti ve ansızın tüm kapılar önümüzde açıldı. Mehmet Akgül belki de bu köyün en önemli siması. İflah olmaz bir koleksiyoner olan ve bu aralar ikisi Kayseri'de, biri de Ağırnas'ta üç farklı müze birden açma hazırlığında olan Mehmet Akgül, Büyük Bürüngüzlülerle sohbet edince bir anda kapılar açıldı ve tüm köyün altını bir ağ gibi kuşatan devasa bir yeraltı şehrinin varlığı ortaya çıktı. Kapılar mecazi değil, gerçek anlamı ile açılmıştı, çünkü bize kapılarını açan iki farklı evin altındaki tünellerden devasa bir yeraltı şehrine ulaştık. Büyük Bürüngüz ile ilgili en eski kayıtlar 1500 tarihli Osmanlı tahrir defterinden ve bu kayıtlara göre o tarihte köyde tümü gayrimüslim 99 hane yaşamakta imiş. Ama köyün en eski yapılarından birisi olan ve Dulkadirli beyi Alaüddevle'nin ismini taşıyan camide bulunan bir onarım kitabesi 1590 tarihli. Yapım kitabesi mevcut olmayan bu caminin 1590'da onarılması, ilk inşasının bu tarihten çok önce olduğunu göstermekte. Benzer şekilde, köyün diğer bir eski yapısı olan Daniş Ali Bey Camii'nde bulunan kitabelere göre bu yapının yazlık mescidi 1582 yılında, kışlık mescidi ise 1587 yılında inşa edilmiş. Tüm bu bilgiler ışığında, eğer 1500 tarihli Osmanlı tahrir defteri kayıtları doğru ise, Büyük Bürüngüz'ün o tarihten sonra kısa bir süre içinde din değiştirdiği veya Müslüman bir topluluğun buraya yerleştiği düşünülebilir. Öte yandan 1500'lü yıllardan çok önce, 7 ve 8'inci yüzyıllarda bu köyde yaşayan Hıristiyanlar hemen her yaz süregelen Arap akınlarına karşı kendilerini savunmak için yeraltında devasa bir yapı kazıyorlardı. O dönemdeki ismi bilinmeyen Büyük Bürüngüz Köyü sakinlerinin kazdıkları bu savunma yapısının benzerleri Kapadokya'nın birçok yerleşiminde mevcut. Evlerin altından yeraltına kazılan bu tekil yapılar köy büyüdükçe birleşerek tüm bir köyün altını kapsayan bir savunma ağı oluşturmuş. Kayseri'nin 70 kilometre güneybatısında bulunan Derinkuyu ve Kaymaklı yeraltı şehirleri bu tür, tekil savunma sistemlerinin birleşmesi sonucu oluşmuş. Aynı şekilde, Büyük Bürüngüz Köyü'nün altı kilometre kuzeybatısında bulunan Ağırnas'ın altında da, köyün tümünü kapsayan çok büyük bir yeraltı şehri var. Tünellerle birbirlerine bağlanan küçük odalardan ve depolardan oluşan bu yeraltı şehirlerinin en tipik özellikleri ise düşman saldırısı sırasında tünelleri kapamak için kullanılan devasa kapı taşları. Tirhaz da denilen bu yuvarlak taşlar yuvalarından hareket ettirilip tüneli kapatıyor, ön tarafından açılmalarını engellemek için de arkalarına takoz konuyordu. Kapadokya'da bazı yeraltı şehirlerinde çapı iki metre ve ağırlığı 4 ton civarında olan taş kapılar bile mevcut. Yıllar süren Kayseri çalışmamız sırasında daha önce birçok yeraltı şehri bulmuş ve araştırmıştık. Bunların bazıları ufak savunma yapılarıydı. Öte yandan Doğanlı, Fatinler, Kuşcağız gibi büyük ve mimari açıdan etkileyici diğer yeraltı şehirleri ise, garip bir çelişki olarak, tüm yerleşimlere uzaktı. Ağırnas'ın altında bulunan yeraltı şehrini ise tam anlamıyla araştırmak mümkün olmadı, çünkü evlerin altına denk gelen kısımları depo ve ambar olarak kullanılmaya devam ediyordu ve geçişleri engellemek için bağlantı tünelleri kapatılmıştı. Büyük Bürüngüz yeraltı şehri maceramız, bize kapılarını açan ilk evin avlusunun altında bulunan depolarla başladı. Birbiri ile bağlantılı olarak kazılmış sekiz farklı yeraltı deposunu geçtikten sonra ilk tünelle karşılaştık. Aynı işi iki defa yapmamak için, yeni keşfettiğimiz bir yeraltı yapısını araştırırken aynı zamanda ölçüm alıp eskiz de çizeriz. Ölçüme de bulduğumuz yeraltı yapısının en son noktasından başlar ve geriye, girişe doğru gideriz. Bu ilk yeraltı şehrini ölçüp haritalamamız tam üç gün sürdü, o kadar karışıktı ki sonunu bile bulamıyorduk. Yeraltı şehirlerinin çoğunda bir ana tünel ve ona bağlanan yan tüneller olur. Burada ise sayısız çatal vardı. Soldaki tünele sapıyorsunuz, az sonra bir kapı taşı ile karşılaşıyorsunuz ve tünel dokuz metre sonra tıkanıyor. Geri dönüp diğer tünelde sürünmeye devam ediyorsunuz, bir süre sonra o da tıkanıyor ve bu böyle devam ediyor. Tüneller çoğunlukla 60-70 santimetre yüksekliğinde. Sadece sağda solda rastladığımız odalarda bir nebze olsun ayağa kalkabiliyoruz. İlginç olan ve şimdiye dek araştırdığımız başka hiçbir yeraltı şehrinde karşılaşmadığımız bir diğer olgu ise bu yapıda bulunan kapı taşlarının çift yönlü savunmaya uygun olmasıydı. Normal koşullarda bir yeraltı şehri giriş yönüne -ki bu sizin de girdiğiniz yöndür- doğru savunma yapar çünkü düşmanın geleceği yön budur. Bu yeraltı şehri ise her tünel çatalında çift yönlü savunma yapıyordu. Olasılıkla, bağlantılı oldukları evlerden içeri girecek düşmana karşı da hazırlıklıydılar. Böylesi karmaşık bir mimari yapının kazılması ise hem son derece zordur, hem de çok hassas bir planlama gerektirir. Üstüne üstlük bu kazma faaliyetinin yerin metrelerce altında, basit aletlerle ve kandil ışığında yapıldığını düşünecek olursanız bin yıl önce bu köyde yaşayan insanların canlarını korumak için çektiği sıkıntıları daha iyi anlam mümkün olur. Bu, çalıştığımız ilk yeraltı şehrinin son kısmı çoğu hafriyatla tıkalı olan tüneller dolayısıyla kelimenin tam anlamıyla bir labirent görüntüsünde idi. Bu tarz, karışık ve bir daire çizdikten sonra birbirine kavuşan tüneller zaman zaman düşmanı şaşırtmak için kazılmış olabilseler de tıkalı galeriler açılmadan bunun gerçekliğini anlamamız mümkün değil. Öte yandan, yapının bu son kısmında dahi taş kapıların en azından üç tanesinin hala tünellerin devam ettiği yöne doğru savunma yapması bize yeraltı şehrinin bu son noktadan sonra da devam ettiğini göstermekteydi. Ölçümler sonunda bu ilk yeraltı şehrinin toplam uzunluğunun 701 metre olduğu anlaşıldı. Burası 22 odası ve 15 kapı taşı ile Kayseri'de şu ana dek ölçülmüş en büyük yeraltı savunma yapısı idi. Tünellerin 16 tanesinin tıkalı olması, bu yeraltı şehrinin Büyük Bürüngüz'deki birçok farklı evle bağlantılı olduğunu ve büyük bir yapı kompleksi şeklinde tüm yerleşimin altına yayıldığını düşündürmekteydi. Kapı taşlarının çift yönlü savunmaya uygun olması, bu yeraltı şehrinin önemli özelliği. Ardından, bir diğer evin kapısı açıldı ve Büyük Bürüngüz'de bulunan bir başka evin altından tekrar yeraltına indik. Bu ikinci yeraltı şehrinin girişi araştırdığımız ilk yapıya çok yakın bir konumda idi ve çalıştığımız ilk yapıya benzer şekilde bu yapı da yeraltı depolarıyla başlıyordu. Olasılıkla, evlerin altında bulunan yeraltı savunma yapısının başlangıç kısımları geçen zaman içinde genişletilerek depo haline getirilmiş olmalı. Arka arkaya dört depo odasından sonra yeraltı şehrinin tüneli başlamaktaydı. Birbirlerine çok yakın olmalarına karşın ikinci yeraltı şehrinin yapısı ilkinden farklıydı. İlk yapının aksine burada çok daha az oda ve uzun tüneller vardı. Karşılaştığımız ilk tünelin uzunluğu 41 metre ve genişliği sabit bir şekilde 65 santimetreydi. Birkaç odadan ve tıkanmış yan kollardan sonra batıya devam eden diğer tünel ise 56 metre uzunluğundaydı ve tıkalı bir yan kol dışında bu tünelde hiçbir oda yoktu. Hem Kayseri'de, hem de Kapadokya'nın diğer bölgelerinde ölçüp haritaladığımız 40'tan fazla yeraltı şehri içinde herhangi bir odası olmaksızın bu denli uzun devam eden başka bir tünel mevcut değildi. Bu tünelin sonundaki odada bulunan ve odayı batı tüneline doğru koruyan taş kapı ise 1.60 metre çapı ve 36 santimetre kalınlığıyla tüm Kayseri'de şimdiye dek rastladıklarımızın en büyüğüydü. Yeraltı şehirlerindeki taş kapılar iki farklı şekilde imal edilirler: Eğer yapının kazıldığı kayaç yeteri kadar sertse yeraltı şehrinin içindeki bir duvardan kazılarak çıkartılırlar veya, yapının kayacı yumuşaksa, dışarıda daha sert bir taştan kazılır ve yuvarlanarak yeraltı şehrinin içinde, tüneldeki yerine yerleştirilirlerdi. Bir kapı taşına baktığınızda kazıldığı kayayı anlamanız çok kolaydır. İkinci yeraltı şehrinin kapı taşlarının büyük bir kısmı içinde bulundukları kayadan kazılmamışlardı. Bu satırları okurken lütfen bir an durup, iki-üç tonluk bir kapı taşını bir taş ocağından kazıp çıkardığınızı, daha sonra da kandillerle aydınlatılmış daracık bir tünelde yuvarlayarak onlarca metre götürdüğünüzü ve yerine yerleştirmeye çalıştığınızı hayal edin. Her yıl süren Arap saldırıları dolayısıyla 7'nci yüzyıldan itibaren bu bölgede yaşam çok zorlaşmıştı ve burada yaşayanlar hayatta kalabilmek için insanüstü çaba göstermekteydi. Bu yeraltı şehrindeki tünelin devamında bulunan ve yolu kapatan kapı taşını zar zor, debelenerek geçip araştırmaya devam ettik. Uzun tüneller ve irili ufaklı birçok odadan sonra ulaştığımız son noktadaki şaşkınlığımız görülmeye değerdi. Yeraltı şehrine girdiğimiz ilk odaya tekrar gelmiştik! Bu, ikinci yeraltı şehrinin tünelleri inanılmaz büyüklükte bir daire çizmiş ve başladığı noktaya dönmüştü. Sonuçta Büyük Bürüngüz Mahallesi'nin altında bulunan iki farklı yeraltı şehrini ölçmüş ve haritalamıştık. Bunların ilki 701 metre, ikincisi ise 572 metreydi. Bu çalışma sırasında yüzeye ulaşan iki farklı nokta daha bulmuştuk, dolayısıyla elimizde dört farklı GPS koordinatı vardı. Çizdiğimiz haritaları koordinatları ile birlikte Google Earth'e yerleştirdiğimizde bu iki yeraltı şehrinin bir noktada birleştiğini gördük. Bu birleşme noktasını araştırmamız gerekiyordu."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/kesfet/yuzlerce-turunun-kurtarici-babasi-kaplumbaga-diego-sonunda-emekli-oldu.html", "text": "Ekvador Çevre Bakanı, Galapagos kaplumbağası Diego'nun on yıllar süren üreme çabasının ardından Santa Cruz'daki üreme programından uzak ıssız ada Espanola'da doğaya salındığını duyurdu. The Guardian'ın haberine göre, Bakan Paulo Proano, Twitter'da \"Parkın yönetiminde önemli bir bölümü kapatıyoruz\" dedi. Üretken Diego'nun da aralarında bulunduğu 25 kaplumbağanın onlarca sene esaret altında çoğaldıktan ve türleri yok olmaktan kurtardıktan sonra eve döneceğini sözlerine ekledi. Paulo Proano, Espanola'nın kollarını açarak kaplumbağaları beklediği söyledi. Diego ve diğer kaplumbağalar adanın bitki örtüsüne zarar verebilecek, adaya özgü olmayan tohumları taşıma ihtimallerinden dolayı bir süre karantinada tutuldu. Yaklaşık 80 kg ağırlığa sahip olan Diego, bacaklarını ve boynunu uzattığında yaklaşık 90 cm ve 1,5 metre uzunluğunda oluyor. Günümüzde 2 bine yakın kaplumbağaya ev sahipliği yapan Santa Cruz'da doğan yeni üyelerin yaklaşık yüzde 40'ının babasının Diego olduğu tahminler arasında. Yaklaşık 50 yıl önce, Espanola'da Diego'nun türünden sadece iki erkek ve 12 dişi kaplumbağa yaşıyordu. Çok fazla üreyerek yayıldılar."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/20562.html", "text": "Türkiye'nin görme engelli ilk dağcısı ve maraton koşucusu milli sporcu Necdet Turhan, 2002 yılında Ağrı Dağı tırmanışı ve New York Maratonu ile başlattığı \"Beş Kıtada Beş Maraton Beş Zirve' projesinin finalini gerçekleştirdi. Turhan, antrenörü Nevzat Öntaş ve Çağan Sazak'tan oluşan tırmanış ekibi, Çiğdem Cihangir'in lojistik desteği ile Avustralya Kıtası'nın en yüksek noktası Kosciusko Zirvesi'ne ulaştı. Etkinlik, ABD'de yaşayan Türklerin 2003'te oluşturduğu Bridge to Türkiye Derneği tarafından bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında koordine edilip desteklendi ve görme engellilere eğitim desteği sağlandı. Bu tırmanışında diğerlerinde olduğu gibi çan sesi takip etme tekniğini kullanan Necdet Turhan, Kosciusko Zirvesi'nde Uğur Uluocak'ı da unutmadı ve bir portresini açarak yükseklerde onu bir kere daha andı. Atlas'ın ekspedisyon editörü Uğur Uluocak'ı, 2003'de Kırgızistan'ın Ala Arça Dağları'nda da kaybetmiştik."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/2200-yillik-masklar.html", "text": "Muğla'nın Yatağan ilçesindeki Stratonikeia antik kentinde yürütülen kazılarda 2 bin 200 yıllık olduğu tahmin edilen 17 mask bulundu. Kazı başkanı ve Pamukkale Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bilal Söğüt'ün verdiği bilgiye göre, söz konusu masklar, tiyatronun sahne binasında bulunan kabartmalar arasında en önemli grubu oluşturuyor. \"Daha önce burada 16 mask bulmuştuk, şu anki kazılarda da 17 maskı gün yüzüne çıkararak korumaya aldık\" diyen Prof. Söğüt, \"Burada tiyatronun her iki yan girişlerine ve sahne binası dış cephesine ait maskların büyük bir kısmını bulmuş durumdayız. Bunlar farklı kültürlere ve inançlara ait pek çok tanrı ve tanrıça ile insanlara ait betimlemeler. Onların da ötesinde bulduğumuz masklar olağandan çok daha kabarık olarak betimlenmiş\" diyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/anadolunun-tum-yemekleri.html", "text": "Türk ve Osmanlı mutfak kültürüne yönelik çalışmalarıyla tanınan şef Ömür Akkor tarafından Komili'nin katkılarıyla hazırlanan \"Ömür Akkor ile Komili Lezzet Seyahatnamesi\" kitabı, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurarken Anadolu'nun bin yıllık yemek geleneğine de ışık tutuyor. Türk mutfağı üzerine çalışmalar yapmak için 15 yıldır il il, ilçe ilçe gezen ve 250 bin kilometre yol kat eden Akkor, çalışmalarını bir kitapta topladı. Büyük seyyah Evliya Çelebi'nin anısına hazırlanan ve Ege'den başlayan seyahatnamede Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, İç Anadolu, Marmara ve Karadeniz bölgelerinden yöresel tarifler yer alıyor. Bu kapsamlı eser Türkiye'nin zengin mutfak kültürünü gözler önüne sermeyi, unutulmaya yüz tutan lezzetleri hatırlatmayı, hiç bilinmeyenleri ortaya çıkarmayı amaçlıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/atlas-istanbul.html", "text": "Atlas İstanbul'un son sayısı bayilerde. Dergi yine en büyük şehrimizin sokaklarında dolaşıyor, hikayelerini dinliyor, özel yazı ve fotoğraflarla ona dair yeni bir bakış getiriyor. Atlas İstanbul'un bu yılki başlığı \"Mistik İstanbul\". Yeni sayı için Faik Bulut, İstanbul'daki İslamiyeti; Rinaldo Marmara, Levantenleri; Mario Levi Yahudilerin yaşamını anlattı. Fal, astroloji, Şamanizm gibi yeni dönem mistisizmini inceleyen dergi ayrıca İstanbul'un dehlizleri, kapıları, sütunları, kiliseleri ve türbelerini konu alan başlıklara yer verdi. Değişen Kadıköy, gece hayatının yeraltı eğlenceleri, yabancı çizgi romanlarda İstanbul da özel sayının konularından. Fotoğrafçımız Turgut Tarhan, İstanbul'da inşasına başlanmış fakat farklı nedenlerden ötürü bitirilmemiş atıl binalarını fotoğrafladı, usta gazeteci Serdar Korucu da bu binaların akıbetlerini kaleme aldı. Elif Mutlu, Tarihi Yarımada'ya uzanarak sütun ve sarnıçlardan yıldızları okuyan krallara ve şifalı sulara değinen tılsımlı bir rota oluşturdu. Dergi ayrıca 1920'li yıllarda İstanbul'un ilk rehberlerinden birini yapan Ernest Mamboury'nin hayatı ve çalışmalarına da yer veriyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/atlas-rainbow-warriordaydi.html", "text": "Greenpeace'in gemisi Rainbow Warrior daha yeşil bir gelecek için dünyayı dolaşıyor. İklim değişikliği ile mücadele kapsamında Lübnan'dan yola çıkan ve tüm Akdeniz'i turlayan geminin ikinci durağı Türkiye'ydi. Atlas, geminin efsane kaptanı Amerikalı kaptanı Peter Willcox ve kampanyanın sorumlusu Duygu Kutluay'la konuştu. Geçtiğimiz haftalarda Rainbow Warrior, Marmara Denizi'nden İstanbul'a girerken biz de gemideydik. Marmara Ereğlisi'nden İstanbul Boğazı'na gelinceye kadar bir günlük serüvenine dahil olduk. Greenpeace'in Fransız Hükümeti tarafından 1985'te bombalanarak batırılan ilk gemisinin de kaptanı olan Peter Willcox, dünya genelinde \"efsane kaptan\" olarak biliniyor. Başına gelmeyen kalmadı; 15 yıl hapsi istendi, tutuklandı, gemisi bombalandı, bir mürettebatını kaybetti... Tam 35 yıldır Rainbow Warrior'ın kaptanı. Dünyanın çevresini iki kez gemisiyle dolaştı. Türkiye'ye uğrayan gemi üçüncü Rainbow Warrior. Willcox, tüm hayatı boyunca dünyanın daha iyi değil, daha da kötü bir yer haline geldiğini söyleyerek şunları anlattı: \"Dünyada tüm bu olup bitenlere sessiz kalmak, hiçbir şey yapmamak bana kötü bir şey gibi geliyor. Çocuklarımın geleceğinden endişe duyuyorum. Bazı insanların çocukların geleceğinden çok parayı düşünmesi beni çok endişelendiriyor ve sinirlendiriyor. Paraya olan bu tutkuyu inanın anlayamıyorum.\" Willcox, 25 ve 21 yaşlarında iki kız çocuğu onduğunu anlattı ve \"İkisi de çevre ile ilgili eğitim aldı. Onlar da gezegenin daha iyi olması için uğraşıyor. Onlar da benim gibi geleceklerinden endişeliler\" dedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/atlas-tarihten-ozel-sayi-spor-tarihimizde-ilkler.html", "text": "2016, dünyanın pek çok ülkesi ve Türkiye için uluslararası spor faaliyetlerinin yoğun olarak yaşanacağı bir yıl olacak. Haziran ayındaki Avrupa Futbol Şampiyonası finallerinin yanı sıra Ağustos ayında da Brezilya'nın Rio şehrinde yapılacak Olimpiyat Oyunları dünya spor kamuoyunun dikkatlerini bu turnuvalara yoğunlaştıracak. Türkiye hem Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine hem de olimpiyat oyunlarına katılıyor. Atlas Tarih bu gündemi dikkate alarak Türkiye'nin spor tarihinden ilkleri, efsaneleşmiş isimleri, unutulmuş kahramanları, spor kulüplerinin hikayelerini sayfalarına taşıdığı bir özel sayı hazırladı. Atlas Tarih'in Spor Tarihi özel sayısında Kadıköy, Black Stocking, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Vefa gibi ilk futbol kulüplerinin kuruluş öyküsü, Osmanlı atletlerinin katıldığı ilk olimpiyat oyunları, eskrim sporcusu olarak Berlin oyunlarına giden Halet Çambel'in hikayesi, Basketbolun Türkiye'de başladığı yıllar, Halit Kıvanç'ın kendi ustalarını anlattığı radyodan maç yayınların öncüleri, Didi'den Derwall'e Türkiye'ye gelmiş yabancı antenörler, Osmanlı'dan cumhuriyete Türkiye'de spor basını, Es Es ve Amigo Orhan efsanesi, Papazın Çayırı'ndan Mithatpaşa'ya Türkiye'nin ilk stadyumları ile çim hokeyinden tenise, voleyboldan bisiklete kadar pek çok spor dalının tarihinden bilinmeyenler yer alıyor. Özel sayıda ayrıca spor tarihimize damgasını vurmuş birçok eski sporcuyla röportajları da okuma fırsatı bulacaksınız."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/atlas-tatil-cikti-gezme-sanati-dergisi.html", "text": "Yılda bir yayımlanan Atlas Tatil, Türkiye ve dünyadan çok sayıda seyahat seçeneği sunuyor. Atlas'ın gezme sanatı dergisinin 2016 sayısı yine dopdolu. Atlas Tatil, Türkiye ve dünyanın en cazip seyahat rotalarına uzanıyor ve okurlarına çok sayıda seçenek sunuyor. En güzel sahillerin yanı sıra doğa etkinlikleri, renkli rotalar, macera, kültür gibi temalarda başlıklara sahip Atlas Tatil, konularını özel yazı ve fotoğraflarla işliyor. Ayrıca her konuda ulaşım, gezilecek yerler, önemli telefonlar gibi rehber bilgiler bulunuyor. Kalkan, Kaş, Kekova üçlüsü, Antalya'da Tahtalı'nın koyları, Bodrum'un özel köşesi Gümüşlük, Karadeniz'in antik zenginliklerini sergileyen Paphlagonia, Bafra'dan Vezirköprü'ye Samsun derginin yurtiçi konularından bazıları. Atlas Tatil'in yurtdışı konuları da zengin. Dergi, çok sayıda tatil merkezine sahip Yunanistan'ın bilinmeyen cennetlerinin peşine düşüyor. Özgür ve mağrur Küba, el değmemiş Gürcistan, İsviçre'nin düşler diyarı Luzern, Fransa'nın Bordeaux ve Portekiz'in Porto kentleri Atlas Tatil'de. Dergi ayrıca Hindistan'daki Goa'da egzotik bir deneyim yaşıyor, Almanya'nın güneyinde tarihi kentleri birbirine bağlayan, saraylar ve köprülerle süslü Romantik Yol'da seyahat ediyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/baktigim-yerden-bak.html", "text": "Grafik sanatçısı Devrim Gülşen, zamanın ve mekanların ötesinde grafik unsurları ana tema olarak kullandığı \"Baktığım Yerden Bak\" sergisiyle, 21 Ocak 2016'dan itibaren Arnavutköy Joint Idea'da sanatseverlerle buluşacak. Joint Idea'nın ilk üyelerinden ve aynı zamanda ortak çalışma ruhuna gönül verenlerden Devrim Gülşen, grafik tasarımcılığının yanı sıra fotoğrafçı kimliği ile ön plana çıkan bir isim. Grafik tasarımcısı olarak fotoğraf ve grafiğin hayatında hep iç içe ve birbirlerini destekleyen araçlar olduğunu söyleyen Devrim Gülşen şunları söylüyor: \"Bu fotoğrafları çekerken esas görmek istediğim, karenin içine giren tek tek öğelerin dışında grafik bir bütünlük yakalamaktı. Bu koleksiyonu oluştururken özellikle buna dikkat ettim.\" Sanatçı şehirlere ve insanlara daha farklı bir açıdan bakarken, sanatseverleri de baktığı yerden görmeye davet ediyor. Sergi 1 Şubat 2016 tarihine kadar Arnavutköy Joint Idea'da gezilebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/belgesel-fotograf-gunleri.html", "text": "Fotoğraf Vakfı'nın düzenlediği Üçüncü Belgesel Fotoğraf Günleri, 20 Mayıs-12 Haziran 2016 tarihlerinde gerçekleşecek; fotoğraf gösterimleri, panel, kitap tanıtımları, portfolyo değerlendirmeleri ve atölyelerle izleyiciyi belgesel fotoğrafla buluşturacak. Etkinlik ilk kez düzenlendiği 2012'den bu yana belgesel fotoğraf alanında ürün veren, akademik araştırma yapan ve yayın üreten pek çok fotoğrafçının bakış açısını ve belgesel yaklaşımını çeşitli temalardaki çalışmalarla aktarıyor. İstanbul ayağı 20 Mayıs'ta başlayan etkinlik Türkiye'nin farklı şehirlerini de ziyaret edecek; önümüzdeki dönemde Batman, Mersin, Adana, Ankara, Çanakkale, Diyarbakır, Gaziantep, İzmir ve Mardin'e de uğrayacak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/bilincsiz-sulama-kus-yuvalarini-vurdu.html", "text": "Diyarbakır'da Dicle Vadisi'nin Hevsel Bahçeleri ile Dicle Üniversitesi arasında kalan bölgede bilinçsiz sulama yüzünden yüzlerce kuş telef oldu. Kırklardağı eteğindeki mısır tarlası haziran ayında aşırı şekilde sulamaya tabi tutuldu ve tarladan taşan su Dicle Nehri'ne doğru akmaya başladı. Yaklaşık 200 metre uzunluğa sahip, binlerce yuvanın bulunduğu yarın yaklaşık 50 metrelik bölümünde çamurlu suyun kuvvetiyle göçük meydana geldi. Binlerce yavrulu yuvanın bulunduğu alanda meydana gelen göçük nedeniyle 5 bin dolayında kuşun telef olduğu tahmin ediliyor. Söz konusu yarda her bir metre mesafede 50 dolayında yuva bulunuyor. Her bir yuvada ise üç beş yavru var. Talihsiz olayda telef olduğu düşünülen kuşlar arasında İzmir yalıçapkını, yalıçapkını, alaca yalıçapkını, ibibik, büyük baştankara, ebabil, kum kırlangıcı, gökkuzgun ve arıkuşu gibi türler olduğu tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/bir-milyon-tur-tehdit-altinda.html", "text": "Birleşmiş Milletler'in biyoçeşitliliği konu alan son raporunun başyazarlarından biri olan, İsveç Lund Üniversitesi'nden Doç. Dr. Mine Islar, Atlas'ın sorularını yanıtladı. Rapora göre dünyada bir milyon tür tehdit altında. Birleşmiş Milletler, insanların doğa üstündeki yıkıcı etkilerini bugüne kadarki en kapsamlı raporlardan biriyle ortaya koydu. 50 ülkeden 145 uzmanın hazırladığı rapora göre, 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu'nun üyesi ve raporun başyazarlarından biri de İsveç Lund Üniversitesi'nden Doç. Dr. Mine Islar. Gezegeni bekleyen tehlikelerin neler olduğunu hazırladıkları 1600 sayfalık raporun ışığında Atlas okurlarına anlattı. Dr. Islar, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bölümü ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Daha sonra İsveç Lund Üniversitesi'nde sürdürülebilir kalkınma ve çevre adaleti üzerine doktora yaptı. 2018'de doçentliğini aldı ve şimdi de aynı üniversitede Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi'nde öğretim ve araştırma görevlisi. Rapor üç senelik bir süreçte 50 ülkeden gelen 145 uzmanla birlikte hazırlandı. Ben raporun ekosistem dengesi için yapılması gerekenlerin yer aldığı bölümde başyazarlardan biriydim. Bu bölümde özellikle dönüştürücü yönetim, karar vericiler ve politika yapıcılar için gereken araçları raporladık. Rapordaki veriler gösteriyor ki insanlığın ve diğer tüm türlerin bağlı olduğu ekosistemlerin dengesi artık durdurulması zor olacak bir hızda bozuluyor. Yaklaşık 1 milyon bitki ve hayvan türünün daha önce insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla yok olmak üzere olduğundan bahsediyor. Biyoçeşitlilik kaybı sadece iklim değişikliğinden de kaynaklanmıyor; yanlış kara ve deniz yönetimi ve kullanımı; kirlilik; bitki ve hayvan türlerinin direkt istismarı; ekonomik büyüme ve nüfus artışı da nedenler arasında. Giderek büyüyen şehirleşmenin de ekolojik dengeyi bozduğundan bahsediliyor. Toprak örtüsünü tamamen değiştiren kontrolsüz kentleşme, biyolojik çeşitliliğin zengin olduğu alanların üstüne yapıldığında binlerce türün kaybına ve su kaynaklarının azalmasına neden oluyor. Raporda belirtiğimiz en önemli noktalardan biri biyoçeşitlilik ve ekosistem konularının sadece çevre konusu kapsamının ötesine geçtiği ve artık, ekonomik, siyasi ve etik bir bağlamda incelenmesi gerektiği. Çünkü dünya ekonomisinin, geçim kaynaklarının, gıda güvenliğinin, sağlık ve yaşam kalitesinin temelleri artık tehlikede ve bu tehlikeyi yaratan da bizleriz. Özellikle ekonomik büyüme hedeflerinin gözden geçirilmesi ve artık bu hedeflerin doğanın kaynak kullanımından ayrıştırılması gerekiyor. Hükümetler tüm politikaları biyolojik çeşitlilik ve doğayı koruma ilkesiyle hizalamalılar. Bu, çevreye zararlı devlet teşviklerinin kaldırılmasını, bireysel tüketicilerden de başlayarak özel sektör ve firmalara yönelik, her düzeyde doğayı korumaya yönelik ekonomik teşviklerin yeniden düzenlenmesini de içeriyor. Fakat en önemlisi, her geçen gün hayatımızı sürdürmemizi sağlayan doğayı korumanın toplumun tüm üyelerine etik, ahlaki ve sosyal bir sorumluluk olduğu anlatılmalı. Bilim insanları olarak biz artık tavsiye vermiyoruz, seçenekler sunuyoruz. Yapılması gerekenler belli. Dünyada ekolojik ve iklim seferberliği ilan eden ülkeler bu yönde doğru bir adım atmaktadır. Daha spesifik önlemler: Sektörler arası entegre bir yönetimin sağlanması. Örneğin gıda sisteminin üreticilerden başlayıp sivil toplum ve tüketicilerin de dahil edildiği bir reformdan geçmesi gerekiyor. Tüketiciler ve üreticiler arasında daha şeffaf bir ağ kurulması, yerelleştirme, tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi ve gıda israfının azaltılması gereken önlemler arasında. Tamamı 1600 sayfa. Sürdürebilir kalkınma hedeflerine geniş bir yer ayırdık raporda. Bu hedeflerin yüzde 80'inin ekosistem dengesinin bozulması nedeniyle gerçekleşememesinden bahsediyoruz. Mesela yenilenebilir enerji hedefi biyolojik çeşitliliğin ve toprak bütünlüğünün korunması hedefleriyle çakışıyor. Bu yüzden sektörlerarası bir yaklaşım şart. Aslında son yirmi senedir bilim insanları bu sonuçların geleceğinden bahsediyordu. Ekonomik büyümenin dünyadaki bütün ülkeler tarafından bir ilerleme göstergesi olarak anlaşıldığı bir sistemde kaybolan ekosistem ve kaynaklar göz ardı edildi. Sınırlı kaynaklar sınırsızmışçasına kullanıldı. Raporda farklı senaryolar var. Eğer ekonomimiz olağan senaryoda giderse, olumsuz tablo daha da olumsuzlaşacak. Dünya ekonomisi tüketimi merkeze aldığı için doğal kaynaklar zamanla yok oluyor. Senaryoların içinde küresel anlamda ekonomilerin reforme edildiği, küçülmeye gidildiği ve biyolojik çeşitliliği ve doğayı koruma ilkesinin merkeze alındığı sistemlerde 2050'den sonra iyileşme olasılığı bulunuyor. Kısacası bu bir seçim meselesi. Rapor daha önceki çalışmaların derlemesi olarak hazırlandı. Bütün uzmanlar disiplinlerarası bir yaklaşımla kendi alanlarındaki çalışmaları derlediler. Fakat raporda bilim insanlarının yanı sıra yerel halkların da doğayla olan bilgisine danışıldı. Amazonlar gibi dünyanın kilit biyolojik çeşitlilik alanlarında yaşayan yerel halklar, doğayla iç içe olan yaşam felsefelerini bizimle paylaştılar. Onları rapora dahil etme nedenimiz, yerel halkların koruduğu alanlarda biyolojik çeşitliliğin daha yavaş azaldığına dair verilerin olması. Türkiye'de çevre ve su adaleti üzerine uzun süreli çalışmalarım oldu. 2009-2013 arasında Yuvarlakçay, İkizdere ve Aksu'da HES'lerin hem doğa, hem de köy toplumlarının yaşam kaynakları üzerindeki etkilerini anlatan çalışmalarımı uluslararası alanda yayınladım. Genelde yerel ölçekli dönüştürücü yönetimlerin iklim ve ekosistem dengesi açısından daha sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle başarılı yerel yönetimleri bugünkü çalışmalarıma dahil ettim. Kent alanında, Barcelona'daki aktivist-belediye platformunu, enerji kooperatiflerini, İstanbul'da kent bostancılığını, Kopenhag'da gıda kooperatiflerini yakından inceliyorum. Yerelde halkların kendi kaynaklarını kolektif olarak nasıl idare edebildiklerini ve hatta yönetime dahil edildiklerini belgeliyorum. Projemin sonunda farklı ülkelerdeki birçok kolektif hareketin stratejilerini derlediğim bir kitap çıkaracağım. Türkiye'nin aynı başka ülkelerdeki gibi acilen hem iklim, hem de ekolojik denge için eylem planı hazırlaması gerekiyor. Bu eylem planının içinde tarım, şehirleşme, enerji, ekonomi gibi belli başlı alanların reforme edilmesi hakkında stratejiler geliştirilmesi lazım. İklim ve ekoloji seferberliğinin siyasetin gündemine oturması gereken bir zamandayız. Sıcaklıkların, sanayi öncesi seviyelere göre 2 santigrat derece artması halinde dünyadaki türlerin yaklaşık yüzde 5'i yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalacak ki bu, sera gazı emisyonları önemli ölçüde azaltılmadığı sürece, gelecek birkaç on yılda dünyanın geçebileceği bir eşik. Ortalama küresel sıcaklığın 4,3 santigrat derece artması halinde ise gezegendeki türlerin yüzde 16'sı yok olacak. Bu kayıplar, yoksulluğu ve açlığı azaltmak ve daha sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek için mevcut küresel çabaları baltalayacak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/burdur-doga-tarihi-muzesi.html", "text": "Burdur'da açılan Doğa Tarihi Müzesi'yle Türkiye önemli bir merkeze kavuştu. Zafer Sokak'ta bulunan müzede, Prof. Dr. Nurfettin Kahraman tarafından Elmacık Fosil Yatağı'nda 2006-2010 yıllarında yapılan paleontolojik kazılarda elde edilen Göller Yöresi fosilleri, yaşayan mevcut türler ve kayaçlar sergileniyor. Elmacık Fosil Yatağı'nda kazılar sonucunda fillerin ataları Mastodonlar, atların ataları Hipparionlar, Rhinoceroslar ve kunduzlar gibi 13 makro tür saptandı. Jeoloji tarihi boyunca yaşamış en büyük fil türü olan Afrika kökenli \"Güney Mamutu\"na ait 3.2 metre uzunluğunda ve yaklaşık 100 kilogram ağırlığındaki tam savunma dişi ile kürek kemikleri müzenin en gözde eserleri arasında. Savunma dişinin yaşının beş altı milyon yıl olduğu sanılıyor. Savunma dişi, daha önce Çin'de bulunan 3 milyon yıllık savunma dişinden eski olmasıyla önem kazanıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/cevreci-ucusa-odul.html", "text": "Berlin Uluslararası Uzay ve Havacılık Fuarı'nda Lufthansa' ya \"emisyon azaltımı\" kategorisinde Alman Havacılık Kurumu'nun \"İnovasyon Ödülü\" verildi. Federal Alman Ekonomi ve Enerji Bakanlığı himayesinde gerçekleşen ödüllerde sivil havacılık sektörüne yönelik inovasyonlar geliştiren şirket, start-up ve bireyler değerlendiriliyor. Bu yıl Lufthansa ve IT-şirketi Aviaso' nun birlikte geliştirdiği analiz yazılımı OMEGA birinciliğe layık görüldü. Açılımı \"Ops Monitor and Efficiency Gap Analyzer\" olan OMEGA programı uçakların verimliliğini artırmak amacıyla uçuş süresince topladığı verileri değerlendiriyor. Bu bağlamda öncelikle meteoroloji, uçuş performansı ve navigasyon verileri değerlendirmeye alınıyor. OMEGA programı yaklaşık üç yıllık bir proje aşamasından sonra 2015 yılı sonunda başarıyla uygulamaya konuldu. Lufthansa Grubu, stratejik çevre programını 2008 yılında uygulamaya koydu. Geçen süre içinde yolcu uçaklarının yakıt verimliliği yüzde 11.5 artırılarak 2015 yılı itibariyle 100 km için yolcu başına 3.84 litre düzeyine getirildi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/disleksili-senaryom-projesi.html", "text": "Disleksi, zihinsel ya da görme ve işitme yetersizliği bulunmamasına rağmen okuma, yazma, dinleme ve matematiksel işlemleri öğrenmede ve kullanımında güçlük olarak kendini gösteren ve nüfusun yüzde üç ile yüzde 10'ununu etkileyen nörolojik temelli bir bozukluk. \"Disleksili Senaryom\" projesi, disleksili çocukların uygun ve doğru eğitim aldıklarında senaryo yazmak gibi öğrenilmesi çok zor görünen bir alanda başarılı olabileceklerine dair farkındalık yaratma amacını taşıyor. Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bu projede 14-18 yaş grubundan 14 disleksili çocuk beş hafta boyunca kısa film senaryosu yazma eğitimi aldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün yürüttüğü projenin eğitimleri Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim üyelerince verildi ve Disleksi Öğrenme Güçlüğü Derneği tarafından desteklendi. Eğitimin başlıkları \"Sinemada senaryo ne anlama gelir?\" \"Senaryoya giden süreçte masal ve efsanelerin yeri nedir?\" \"Öykü nedir? Bir öyküyü oluşturan öğeler nelerdir ?\" \"Kısa film nedir? Bir kısa film öyküsü nasıl yazılır?\" gibi teknik sorulardan oluşuyordu. Teorik ve uygulamalı eğitimin sonunda çocuklar bunları uygulamaya dökebilecek yeteneği kazandı. \"Disleksili Senaryom\" kitabı ise çocukların eğitimlere başlamadan önce yazdıkları hikayeler ve eğitim süreçleri tamamlandıktan sonra yazdıkları hikayeleri yan yana getiriyor, çocukların gösterdiği gelişimi gösteriyor. Disleksili çocukların bundan sonra olumlu duygu ve motivasyonlarını sürdürerek hayatlarına devam etmeleri, projenin en büyük hedefi. \"Disleksili Senaryom\" belgesel film gala töreni 12 Mayıs 2016 günü Ankara'da, Cinema Pink-Forum Ankara Outlet 1. katta gerçekleşecek. Saat 18.00'de kitap imza töreni, 19.00'da belgesel gösterimi yapılacak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/econun-istanbulu.html", "text": "Jorge Louis Borges'in, Aleph adlı yapıtındaki, Esirin ve Savaşçının Hikayesi'nde, bir gün kavmiyle, kuşatmak ve fethetmek amacıyla Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft'tan söz edilir. Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, \"cesur, masum, acımasız\"dı, bildiği tek yerleşim birimi, ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu, ufukta yavaş yavaş beliren Ravenna'nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeyleri seyrederken hayal edebiliriz. Borges'in anlattığı gibi; kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, heykelleri, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve sütün başlıklarıyla, düzenli ve açık alanlardan meydana gelmiş bir teşekkülle karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, bir çeşit karmaşık işleyiş görür. O anda diz çökerek, fethetmeye ve yıkmaya gittiği bu \"şey\" karşısındaki yenilgisini açığa vurur. Droctulft, \"kent\"in beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terk eder, Ravenna için çarpışır. Hakkında sayısız kitap okuduktan sonra İstanbul'a gelmenin, bu efsanevi Lombardın şaşkınlığını yeniden duyuracağına inanıyorum. Belki de bunun nedeni bazı kentlerin kişiyi uzaktan tasvir etme imkanı vermeden birdenbire içine alıvermesi ve bazılarınınsa kendini sakınmadan yaklaştıkça yavaş yavaş ortaya koymasıdır. Kuşkusuz İstanbul ikinci tip kentlerden. En azından bir zamanlar olduğu gibi denizden gelenler için... Gemi, İstanbul Boğazı'ndan da gelse, Çanakkale Boğazı'ndan da, her durumda Haliç'in önünden geçerek, kenti çeşitli görüş noktalarından, bir çeşit sinematografik kaydırmayla ortaya koyar. Bütün İstanbul tasvirleri arasında belki de en sinematografik olanı, dünyada pek az tanınan bir yazar olan Nerval'inkidir. Bunu Gautier, Flaubert, Loti ve Edmondo De Amicis'inkiler izler. İtalya'da bütün gençler (en azından 1886'dan benim neslime kadar) De Amicis'in, güzel duygularla yüklü, düşünmeye yönelten kitabı Çocuk Kalbi ile yetiştiler. De Amicis iyi bir yazar olmanın yanı sıra Costantinopoli (1874) adlı yapıtında görüldüğü gibi iyi bir gazeteciydi. De Amicis'in az bilinen, o güzelim röportajı, ilk İstanbul seyahatimde bana eşlik etti. Amicis gibi ben de bu seyahati, farklı ve tamamen beklenmedik nedenlerden dolayı yıllarca geciktirmiştim. Bu kenti fotoğraflar, gravürler, resimler, anlatılar ve hatta eski haritalarla hayal etmeye devam ediyordum. Tesadüf eseri anlaşılan kentler vardır. Diğerleri ise uzun hazırlık isteyen, derinlemesine bilgi ve hayal gücünün karışımıyla kavranabilen kentlerdir. İstanbul'u keşfetmek için belki de pek çok ziyaret yapıldı. Bu nedenle ben gerçek kenti yeniden ortaya çıkarmak için bir arkeolog gibi kazmalıydım, bu kişisel İstanbul'un altından ortaya çıkardıklarımı işlemeli ve kullanmalıydım. Bir diğer gereksinim, kentin altından başkalarının bulduklarını çıkarmak... İstanbul'a gelirken elimin altında De Amicis'in metninin bulunmasının nedeni de bu. Öyle ki, o benim bugün göremediklerimi görmüştü. Her şeyden önce De Amicis denizden gelir. Dokuz günlük deniz yolculuğunun son gecesinde kaptanın, \"Beyler! Yarın sabah şafakta İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz.\" anonsuyla, güzel bir mistik hazırlık yapar. Yolcu De Amicis pek az uyur, gündoğumunu haber veren loş ışığı görür görmez güverteye çıkar ve hayal kırıklığıyla lanet eder, çünkü sis vardır. Ama kaptan içini rahatlatır. Sis, İstanbul'a girişi daha da güzel hale getirecektir. Gemi pruvası yönünde Prens Adaları seçilir ve o zamanın süratiyle, Haliç'i görebilmelerine yorucu iki saat daha vardır. Kente yudum yudum tadına vararak yaklaşırlar. Bir saatlik deniz yolculuğundan sonra kaptan parmağıyla beyaz bir noktayı, çok yüksek bir minarenin ucunu işaret eder. Sonra yavaş yavaş minarenin dibinde başka evlerin şekilleri ve renkleri seçilir, başka minarelerin gül rengini almış sivri uçları, evlerin altında surlar ve onların karanlık kuleleri yavaş yavaş görülür ama evler upuzun ve yeknesak bir dizi halinde sıralanmakta, kent bir ovaya uzanmış gibi görünmektedir. Ve sonra, sisler arasından; \"kocaman bir gölge, hala bir sis tabakasıyla örtülü, çok büyük, zarif ve görkemli bir bina, bir tepenin üzerinden gökyüzüne doğru yükseliyor, uçları güneşin ilk ışıklarıyla gümüş gibi parlayan upuzun, çok ince dört minarenin ortasında ihtişamla yuvarlaklaşıyordu\". Bu noktada önlerindeki beklenmedik sürpriz devam eder, sabah buğusunda yeni kuleler ve yeni kubbeler, yine ışıklı evlerin üzerinde rengarenk evler ortaya çıkar, girintili çıkıntılı ve kaprisli, beyaz, yeşil, pembe ve pırıltılı kıyılar belirir. Ama sis hala boğazın girişini örtmektedir ve gemi durmak zorunda kalır. Yolcuya, henüz üzerini kaplayan sisten kurtulmak için yalnız başına hareket eden şehri görme imkanı verir. Sonunda vapur yeniden hareket eder ve Saray tepesinin aşağısından, servilerin, çamların ve çınar ağaçlarının senfonisini dinleyerek, köşklerin ve müştemilatların çatılarının, kubbelerin, parmaklıklı pencerelerin, dürbünle hayal meyal görülen arabesk kapıların, labirent bahçelerin, geçitlerin ve yolcunun anlamaya çalıştığı gizli köşelerin önünden geçer. Ben bu Konstantinoupolis'i göremedim, çünkü kente içinden geldim. Çünkü Asya kıyısından vapurla Marmara Denizi'ni aşarken, kentin gözlerimin önünden aktığı an, günün ortasıydı ve sis yoktu. Çünkü eğer sis olsaydı, yavaş yavaş dağılırken, ortaya De Amicis'in gördüğü sokaklar ve köyler değil ama kubbelerin, minarelerin ve diğer modern binaların birlikteliği çıkardı... Bununla birlikte gelişimden birkaç saat sonra, Galata Kulesi'nin tepesine çıktım ve günbatımının ışığıyla yıkanan kenti gördüm. Ve bir başka gün, arabayla Boğaz kıyısını dolaştım. Haliç Limanı'nı aşarken bile De Amicis'in heyecanının bir parçasını ben de duydum. Üzerine ne kadar çok şey yazılmış olsa da başkalarının anlattığı kenti kavramak her zaman mümkün olmuyor. Galata Limanı'nda, De Amicis'in, şafaktan günbatımına dek şahit olduğu insan akımını; sedef ve fildişi kakmalı bir tahtırevandan usulca başını uzatan o Ermeni hanımı, ipek sarıklı ve mavi kaftanlı ihtiyar Türk'ün peşi sıra ardında tercümanıyla at üstünde bir Rum'u, konik külahıyla bir dervişi, astragan kalpaklarıyla İranlı askerleri, saçı başı dağılmış bir Çingene kadını, Katolik papazı, ihtiyar Museviyi, harem kadınlarının önünden yürüyen bir haremağasını, maymun taşıyan Afrikalı bir esiri, falcı kılıklı bir lafazanı görmekte ısrar edemem. Her durumda kendi İstanbul'umu keşfetmeli ve diğerlerininkini bir tarafa bırakmalıydım. Yolculuk deneyimlerim bana, her caddeyi ve her meydanı anlatan deneyimli bir rehber eşliğinde, bir yerden diğerine arabayla yer değiştirerek dolaşmanın, bir kenti anlamamak için neredeyse bilimsel bir tarz olduğunu söylüyor. Bunun tersine, bir kenti iyi tanımanın tek yolu; yardım istemeden, yürüyerek, kaybolarak ve mümkünse plan dahi kullanmadan yalnız dolaşmak, burnunun gittiği yere gitmek, kent güneşinin, kokunun ve yankının gösterdiği yolu izlemektir. Bir kentte kaybolmadan önce, kuşkusuz geri dönülecek ve aynı zamanda gidilecek bir hedef tayin etmek gerekir. Yoksa, kendinizi öylece yollara vurursanız, seçim yapmakta zorlanıp, asla kaybolamazsınız. Bir kentte kaybolmak, ancak yanılmalar sonunda mümkündür. Örneğin De Amicis, gezisini yaparken, kafasında sınırları belli, yürüyerek aşacağı epey uzun ve üç uygarlık arasında gerçekleşen bir güzergah belirler. Bu güzergah fizikseldir, çünkü tarihi bellidir. Antik surlardan, Tekfur Sarayı boyunca, Marmara Denizi'nin kıyılarından Haliç... Bu güzergah aynı zamanda simgeseldir de. Çünkü bu yol boyunca haç ve hilal çarpışmış, kent 1453 yılında, 2. Mehmet tarafından kuşatılıp, burada ele geçirilmiştir. Bir Batılının gözüyle bakınca kuşkusuz akla yatkın, kaçınılmaz bir güzergah. Ziyaret edilen yerlerin o ana kadar ikinci Roma'ya ait olduğu, bütün Doğu'nun Hıristiyan medeniyeti altında olması ve yine aynı yerde Osmanlı'nın büyüklüğünün sembolü haline gelişi düşünülürse... Camiye dönüştürülen büyük kiliseler ve aynı günün akşamı skyline'ın radikal bir şekilde değişmesi... Bu düşünceler, De Amicis'in ziyaretini patetik bir hale getirir. Öyle ki, Konstantinoupolis'e kadar bir Hıristiyan imparatorluğunun başkentindedir. Batı Hıristiyanlığının kendi dışında bir şey gibi düşündüğü, gerilemenin başlangıcını saptadığı ve mezhep farklılığıyla uzak durduğu bir hedef. Kent, Hıristiyanlık karşıtı Müslümanların başkenti olunca ilk şoku yavaş yavaş atlatır (16. ve 17. yüzyıllar arası) böylelikle Konstantinoupolis bir ihtiras nesnesi haline gelir, Batı'nın egzotik hayal gücünü harekete geçirir. Kent, üzerine edebi yazılar yazılan bir meta haline gelir. O ana kadar Batı Hıristiyan dünyası tarafından \"neredeyse\" sevilmezken, radikal bir değişikliğe uğradığında, farklılığın tapınağı haline getirilir. Tam olarak anlamak ve çelişkili duygular üzerine konuşabilmek için, ben başka bir kuşatma çizgisini takip ederek kentin başka bir yüzünü aramayı seçtim, 1204'teki Konstantinoupolis'in izlerini aradım. De Amicis'in kitabını dinlenmeye bırakarak, kenti tarihçi Niketas Khoniates ve Haçlılar safından iki tarihçi Robert de Clary ve Villehardouin'in bakışıyla dolaştım. Bu kuşatma ve bu düşüş, daha da dehşet vericiydi en azından manevi açıdan 15. yüzyıldaki Osmanlı kuşatması için bir alıştırma gibiydi. Çünkü bu Konstantinoupolis'in ilk kez kuşatılması ve yakılıp yıkılmasıydı. Batı Hıristiyanlığının başkenti, Hıristiyan milisler toplayarak, İsa adına \"Kutsal Toprak\"ı geri almak üzere harekete geçmişti. Haçlı filosu demir atmak üzere Üsküdar'a gider. Ama 6 Ağustos'ta Galata'ya saldırır. Burada Konstantinoupolis'i bütün görkemiyle görür ve bu dürtüyle, egemenlik kurması gerektiğine inanır. Haçlılar, güzel ve sadık gelini, kendi efendisinden kurtarmaya gönderilmiş birer şövalye gibi, bu göz kamaştırıcı güzelliği ondan geri almak istemenin yanı sıra, onu arzu etmeye de başlarlar. Orada bulunmalarının bir diğer sebebinin de kenti yasal sahibine geri vermek olduğunu düşünen Haçlılar, kenti ele geçirir geçirmez, bilinçsizce, güzel bir avın tadına bakar gibi onu yağmalarlar. Benim ziyaretim kuşatmanın başladığı yerde başlıyor, kuzeye doğru surların cephesinden, Blakhernai önünden. Burada hiçbir dayanağı olmayan bir kuşatma yapıldı; güzel bir geçit töreni, birkaç yiğitçe çatışma, rengarenk kıyafetler ve Venedik gemilerindeyken parlayan, denizden saldıran silahlar. Aşağı yukarı sur çizgisi boyunca, bugün yakınından Atatürk Köprüsü'nün geçtiği Blakhernai'a giderler. Surlara ilk gelen Venedikliler yakındaki evleri ateşe verirler, böylece ilk yangın yayılır ve kentin Blakhernai'dan Cristo Benefattore Manastırı'na kadar büyük bir bölümünü ve hemen hemen surlara kadar olan kısmını yakıp kül eder. Bu olay karşısında imparator 3. Aleksios, değerli taşları ve altın paraları alarak tabanları yağlar. Kentliler ne yapacaklarını şaşırırlar, devrik Isakios'u serbest bırakmak için hapishaneye koşarlar ve onu tahta geçirirler. Onunla birlikte, eşit şartlarda, Haçlılar tarafından desteklenen Isakios'un oğlu Aleksios'un da (4. Aleksios) imparatorluğunu tanırlar. Böylece Haçlılar kente girerler, paralarının ödenmesini beklerken, Pera'ya ordugah kurarak buraya yerleşirler. Isakios ve Aleksios sahip olduklarından daha fazlasının sözünü vermişlerdir ve yeterli altınları yoktur. Yeni vergilerle tebalarının mal varlıklarına el koyarlar. Bu arada Haçlılar kente giriş yollarını tutmuşlardır ve halkla aralarında sürtüşmeler başlamıştır. Bir grup Flaman, Pizalı ve Venedikli, Kuzey Afrikalı Müslümanların sokağında ağız kavgası başlatırlar. Haçlılar daha da kötüsünü yaparak, çevredeki evleri ateşe verirler. Yangın bir anda yayılır, kenti Haliç boyunca yakıp kül ederek Hipodrom'a hatta neredeyse Ayasofya'ya kadar gelir. Ocak 1204'te 5. Aleksios Murtzuphlos, genç Aleksios Angelos'u boğdurarak imparatorluğu ele geçirir. Bundan sonra Haçlılar ve Bizanslılar doğrudan karşı karşıya gelirler, durum saldırıya dönüşür. Bu olaylar sırasında saldırganlar yeniden pek çok evi ateşe verirler. Dokuz aydır yangınlarla yağmalanan Konstantinoupolis artık tükenmiştir, 5. Aleksios da kaçmış ama bu kez Haçlıların tahta çıkaracakları kimse kalmamıştır. Benim tarih yazarlarımın sözünü ettiği manastırı ararken dar sokakları geride bıraktım ve kendimi birdenbire Mimar Sinan'ın yukarıdan aşağıya hakim yapısı önünde buldum. Venediklilerin ve Cenovalıların ikamet ettikleri Haliç kıyısından, karınca gibi insan kaynayan uzun bir çatlağa sızdım ve kendimi ansızın Mısır Çarşısı'nda buldum. Ve her ne kadar rehberler 19. yüzyıl seyyahlarının anlattığı gibi olmadığını yazıyor olsa da, her ne kadar önceleri rengarenk mallarla tepeleme dolu çuvalların bulunduğu alana sonraları ambar ve dükkanlar yapılmış ve plastik eşyalar zafer kazanmış olsa da, gözle görülemeyen ama kokusu alınan, bir genius loci sürüp gidiyordu Mısır Çarşısı'nda. Geçmişe ve Doğu'ya yapılan güzel kokulu yolculuk, hafifçe baş döndürerek burunda sona eriyordu. Sersemlememek için rıhtıma çıkmak zorunda kaldım, neredeyse gizemli sayılabilecek Pandeli'nin, kapıya bakan duvar çinileri üzerine oturdum, balla yapılan tatlılardan birini ısmarladım. Kanın damarlardan akışı işlenen bir günahın heyecanını hatırlatıyordu. Bu noktada artık Bizans'ta mı, Konstantinoupolis'te mi, yoksa İstanbul'da mı olduğumu bilemiyordum. Üç uygarlığı ve üç dönemi aynı anda kat ettiğim, bir gezi yaptığımı fark ettim. Oysa üç ismi ve üç tarihi olan bu kent, aslında hala aynıydı. Belki de surları arasında sakallı Kilise babalarının yorgun düşene kadar, teslisin sırrı, yani \"bir şey\"in nasıl hem \"bir\" hem de \"üç\" olabildiği üzerine tartışmalarının bir tesadüf olmadığını düşündüm. İlk İstanbul seyahatimle ilgili izlenimlerim burada sona eriyor. Gelecek defa kentin bir başka yüzünü keşfedeceğim. Yazar orijinal metinde \"dervişlerin dansı\" ifadesini kullanmıştır. Ç. N."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/eczacilik-muzesi.html", "text": "İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampusu'ndaki Türk Eczacılık Tarihi İhtisas Müzesi eczanelerin ve eczacılık eğitiminin tarihine ışık tutan, geniş koleksiyonuyla dikkat çeken özel bir mekan. Eczacılık Fakültesi'ndeki müze ilaç endüstrisinin geçmişini inceleme olanağı da sunuyor. Topkapı Sarayı Müzesi Enderun Eczanesi'ne ait şiddetli zehirler dolabı, ayrı bulundurulacak ilaçlar dolabı, porselen ilaç kavanozları, cam ilaç şişeleri müzede sergilenen parçalar arasında. Osmanlı döneminden Pastör ve İstikamet eczanelerinin dolapları, çeşitli eczanelere ait porselen ilaç kavanozları, ilaç yapımında kullanılan malzeme ve reçete kayıt defterleri ülkemizde eczanelerin gelişimi hakkında fikir veriyor. 1839 yılında başlayan eczacılık eğitiminin çeşitli dönemlerine ait diplomalar, diploma kayıt defterleri, mezunların fotoğrafları, tabelalar da koleksiyonda yer alıyor. Osmanlıca, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca çok sayıda eczacılık ve tıp kitabı içinde en eskisi 1734 tarihli. Türkiye'nin ilk Eczacılık Tarihi Müzesi, 1960 yılında Prof. Dr. Turhan Baytop tarafından kurulmuş, müzenin çekirdeğini de Baytop'un kişisel koleksiyonu oluşturmuştu. Koleksiyon yıllar içinde bağışlanan eşyalarla giderek zenginleşti. Sağlık tarihi alanında araştırma yapanlar ve konuyla ilgili sağlık mesleği mensupları Türk Eczacılık Tarihi İhtisas Müzesi'ni randevu ile gezebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/egitimin-pesinden-kosuyor.html", "text": "Türkiye'yi bir uçtan bir uca, köyleri, kasabaları, şehirleri aşarak koşan Ahmet Uysal, bu sayede 5 bin çocuğun eğitimi için bağış topluyor. Atlas, Uysal'ı Kapadokya'da yakaladı, projeyi nasıl tasarladığını ve koşuya nasıl hazırlandığını sordu. Türkiye'yi boydan boya geçmek benim hayalimdi. 16-17 senelik bir hayal bu. O zaman da kendi işimi yapıyordum, şimdiki gibi. 2002 yılındaki ajandama notlar almışım ofiste, nerelerde koşabilirim, nerelerde kalabilirim diye. İlk hayalim de aslında yürüyerek gidip birilerinin evine konuk olmaktı. Çalıştım, haritalar aldım, hangi mahallede kalabilirim diye baktım. Ancak çokça erteledim bu programı. Tırmanmak istediğim, koşmak istediğim çok yer vardı. Avrupa'nın zirvesi Mont Blanc'a tırmandım. Orta seviyede kaya tırmanışı öğrendim. Nepal'de trekking yaptım, Everest Base Camp'e gittim. Macera tarafını seviyorum bu işin. Bisikletle trans Avrupa turu yaptım. Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, dört ülke turuydu bu, bir haftada 1000 kilometrelik, 10 bin metre de tırmanışı olan. Ama en çok bağlandığım koşma oldu. Tek başıma olmayı seviyorum. Doğayla birlikte oluyorum. Kuşları, rüzgarı, kendimi dinliyorum. Aslında ben bir sporcu değilim. Spor yapmayı seven biriyim. Vücuduma iyi bakmaya çalışıyorum ama zamana karşı yarışmıyorum. TEGV'le tanışmam da bu vesilelerle oldu. Kuzey Kutbu maratonuna katılmaya karar verdim. Maratona hiç Türk katılmamıştı. Ben bunu güzel bir hedefle birleştireyim, birilerine yarasın diye düşündüm. Eğitim benim küçüklüğümden beri ailemden de öğrenerek çok önemsediğim bir şeydir. Bu nedenle eğitim için koşmayı istedim. TEGV'i yıllardır biliyordum, arkadaşlarım TEGV için koşmuşu, ben bağışçısıydım. Randevu alıp gittim, tanışma günü çok güzel geçti. Ben gittiğimde 50 kişilik bir grup \"hoş geldin\" dedi, alkışladı, çok duygusal bir ortam oldu. TEGV koskocaman bir gönüllü ailesi, herkes çok gönülden ve severek çalışıyor. Sevgi dolu bir yer. Kuzey Kutbu projesiyle bir araya geldik. Birlikte çalıştık maraton için, ne kadar bağış toplayabiliriz diye düşündük. Hedefler koyduk. \"Siirt Pervari Öğrenim Birimi için koşar mısın?\" dediler. \"Koşarım\" dedim. Ama Pervari nerede bilmiyordum bile, şimdi Pervarili gibi hissediyorum kendimi. Bana koşmadan ve Pervari'ye gitmeden önce de mektuplar, e-mailler, telefonlar geliyordu Pervari'den ve ben oralı gibi hissettim, çok güzel hazırlandım bu sayede. Maratonda eksi 55 derecede koştum, rüzgar faktörüyle birlikte. Zemin buz, saplanmalı, bir arazi koşusu gibi. Ama hedefim, beni koşmak için motive etti. Çok güzel bir bağış topladık, bir yıllık giderleri karşılamak istiyorduk birimin, toplanan bağışla iki yıllık giderleri karşıladık. Sonra Pervari'ye gittik, çocuklarla ve gönüllülerle buluştuk. Sonra 'TEGV için bu sefer ne yapabilirim' diye düşünmeye başladım ve Türkiye koşusu gündeme geldi. Birkaç çeşit hazırlık gerektiriyordu. Rota ne olacak, nerelerde kalacağım, her gün ne kadar koşabilirim? Birçok kitap okudum. Ultra koşular, günaşırı maraton koşunca vücudun verdiği tepkiler üzerine. Rotayı çalışmak için birkaç ultra koşucu arkadaşla konuştum. Serdar Kılıç, Türkiye'yi iyi bilen birisi, rotayı onunla çalıştık. Haritaları yerlere serdik. Daha önceden gitmediğim pek çok yer var rotada, Artvin, Erzurum, Gümüşhane, Bayburt... Kabartma haritalarla nereden koşabilirim diye baktık. Yükseklikler ne olacak önemliydi, mevsimi, tırmanışı belirlemek uzun sürdü. Detaylı bir şekilde rotayı çıkardıktan sonra bilen kişilerle konuştum, konuştukça revize ettim. Konaklamaları da önceden ayarladım. Yapmadım. Fırsatım olmadı maalesef. Ama o kadar çok soru sordum ki bilenlere. Dolayısıyla sıkıntı yaşamadım şimdiye kadar da. Rotayı çıkardıktan sonra kendi fiziksel gücümü bilerek günde 30-40 kilometre menzili alabileceğimi düşündüm, buna göre plan çıkardık. Beş günde bir, bir gün dinleniyorum. Karşıma 46 koşu gününden oluşan, 11 Nisan'da başlayan, 7 Haziran'da biten bir plan çıktı. Bir, iki gün de İstanbul'a döner çocukları görürüm dedim. 32. günümdeyim. Tamamen plana uyabildim. Yalnız olduğumda bazen sabah 35 kilometre, öğleden sonra 15 kilometre koşuyorum. Bu rotanın önünde gitmemi sağlıyor ve misafirim geldiği günlerde daha az koşuyorum. Benimle koşmak için gelen arkadaşlarım oluyor, destek için. 10-15 kilometre koşuyorum onlarla. Türkiye'yi boydan boya gitmek istiyordum, çapraz bir güzergah olsun istedim. Marmara Bölgesi'nde zaten sürekli vakit geçiriyorum, Güneydoğu'ya çok sık gittim ve bildiğim bir coğrafya orası. Neredeyse her iline gittim. O nedenle Artvin'den Muğla'ya doğru bir rota çıktı ortaya. Haritada da güzel görünüyor, kollarını açıp Türkiye'yi kucaklıyor gibi oluyorsunuz. Artvin Merkez'den başladım, Yusufeli'nden devam ettim. Erzurum'un en kuzeyine giderek İspir ve Pazaryolu'ndan Bayburt'a geçtim. Oradan Gümüşhane, Erzincan, Sivas, Kayseri, Nevşehir yaptım. Şu an Aksaray'ı koşuyorum. Buradan Konya'ya geçerek Isparta, Burdur, Denizli ve Muğla yapacağım. Toplamda 14 ilden geçmiş olacağım. 8 ilimizi geçtim. 1645 kilometre bütün rotam. Şu ana kadar 970 kilometre bitti. Hava beklediğimden sıcaktı. Açıkçası biraz zorladı sıcak. Sabah çok erken başlamıyorum, güzel bir kahvaltı edip sabah yedi buçuk, sekiz gibi başlıyorum koşmaya. Öğlene doğru çok sıcak oluyor ve rüzgar da zorluyor. Rüzgar sesi uğultu yapıyor ve biraz baş ağrısına neden oluyor. Normalde yağmurlu bir bölgeden geçmeme rağmen hiç yağmura denk gelmedim. İlk yağmura buralarda rastladım. Burada karşılaştığım yağmurlar da on dakikada koşuyu çok zorlaştırıyor. Ayakkabılar, yağmurluğum ıslanıyor. Koşulamaz hale getiriyor. O bakımdan şanslıymışım şimdiye kadar. Yolda özellikle Sivas'a kadar çok fazla şehir içinden gitmedim, hep kırsaldan gittim, köylerin içinden geçtim, insanlarla sohbet etme fırsatım oldu. O nedenle çok keyifliydi. \"Çocuklar için koşuyorum\" deyince herkes çok güzel tepkiler verdiler. Çok sıcak davrandılar. Bu çok moral veriyor. Sivas'tan sonra daha çok asfalttan, otoyol kıvamında bir yerden koşuyorum. O heyecanı biraz öldürüyor, yanınızdan tırlar geçiyor ve biraz da endişeli oluyorsunuz. Düşük bir banket varsa oradan gidiyorum. 57 gün boyunca 17 farklı konaklama noktam var. Günlük koşuyu bitirirken kendime konum gönderiyorum. Ya bir benzincide, ya bir kervansarayda bırakıyorum. Arabanın beni konaklayacağım yerden alıp koşu yerine götürüp bitirince alması gerekiyordu ama şu an benimle birlikte geliyor koşarken de. Böylece sırt çantamı da taşımam gerekmiyor. Daha rahat, özgürce koşabiliyorum. Rotada bol bol tarihi eser var. Şimdi İpekyolu'na düştüm. Benim menzilim nasıl 30-40 kilometre ise develerin de öyleydi sanırım. O nedenle her gün bir kervansaray denk geliyor. Kimisi restore edilmiş, kimi terkedilmiş. Ama kapısı açıksa girip geziyoruz. Önceden bu kervansarayları belirlemiştik. Rotamın kenarına yazmıştım hangi gün hangi kervansarayla karşılaşacağımı. Yarın Pervanehan var mesela. Onlar da bir renk katıyor. Belli bir hedefe doğru koşmak da çok iyi geliyor. Öyle bir yer yoksa şu tepeyi de koşayım öyle bırakayım diyorum, ertesi gün yokuştan başlamak güzel oluyor. Bir birim belirlemedik. TEGV'in 72 tane birimi var. Bir kısmının sabit bağışçısı var, bir kısmının yok. O nedenle koşu sonrası bir birim belirleyebiliriz. Hedef 500 bin TL toplamak. Bu parayla 5 bin çocuğa eğitim desteği verebiliyoruz. Ama umarım bu hedefin de üzerine çıkarız. 10 TL bağış yapmak için TEGV yazıp 3353'e göndermek yetiyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/en-eski-mumyalar.html", "text": "Portekiz'in Sado Vadisi'nde bulunan 8 bin yaşındaki insan iskeletleri, bugüne dek bilinen en eski mumyalar olabilir. Bu varsayıma, 1960'larda söz konusu vadide bulunan 13 iskeletin ilk kez gün ışığına çıkarıldığı dönemde çekilen fotoğraflar kaynaklık ediyor. İsviç'ten Uppsala ve Linnaeus üniversiteleri ile Portekiz'den Lizbon Üniversitesi'nin ortak çalışmasında, mezolitik dönem Avrupalılarının ölü gömme ritüelleri ve inanç sistemlerine ışık tutmak için muhtemel gömülme pozisyonları yeniden yaratıldı. European Journal of Archaeology'de yayımlanan araştırma kapsamında, günümüzde iskeletlerin üzerinde yumuşak doku kalmadığı için bazı özel teknikler kullanıldı, ayrıca Teksas Devlet Üniversitesi Adli Antropoloji Araştırması Birimi'nce yapılmış çürüme deneyleri incelendi. Buna göre, ölülerini dizleri göğüslerine çekili halde gömen Sado Vadisi insanları, ölünün bedeni kurudukça onu iplerle bağlayıp istedikleri pozisyona gelinceye dek sıkıyordu. Bu işlemi, ölülerini taşımayı kolaylaştırmak ve ölü bedenin bütünlüğünü korumak için yapmış olabilecekleri düşünülüyor. Bugüne dek, Şili'de Atacama Çölü'nün sahil kesiminde bulunan Chinchorro mumyalarının en eski örnekler olduğu düşünülüyordu. Bölgenin avcı-toplayıcılarının mumyaladığı bedenler yaklaşık 7 bin yaşındaydı. Günümüzde bilinen mumyaların çoğu 4 bin yıldan yaşlı değil. Antik Mısır'da ise mumyalama işleminin geçmişinin 5 bin 700 yıl öncesine dayandığını gösteren kanıtlar mevcut. - Ölümün birinci günü vücut, pozisyonunu koruması için sıkıca bağlanmış. - Üç hafta sonra, bandajların sıkılması ve bedenin kurumasıyla esneklik artmış. - Yedi ay sonra, beden kitlesi iyice azalmış. Üç haftadan sonra bandajlar sıkılmamış."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/en-zor-yil-atlas-tarihte-1920.html", "text": "Milli Mücadele'nin en zor yılı hiç kuşkusuz 1920'ydi. Aslında uzun süre kapalı kalan Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın seçimleriyle açılan 1920 birçok önemli gelişmeye sahne oldu. Seçimlerde Mustafa Kemal'in liderliğini yaptığı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin üyeleri çoğunluğu sağladı. Açılan Meclis-i Mebusan'da milletvekilleri \"Ahd-i Milli\"yi, yani Misak-ı Milli'yi kabul etti. İtilaf Devletleri'nin meclisin bu tutumuna karşı tepkisi İstanbul'daki işgali ağırlaştırmak oldu. İngiliz birlikleri 16 Mart 1920'de başta Meclis-i Mebusan olmak üzere önemli merkezleri bastılar. Faaliyetleri İtilaf Devletleri ve saray tarafından sakıncalı görünenler Malta'ya sürgün edildi. İstanbul'dan kaçmayı başaran mebuslar 23 Nisan'da açılacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yolunu tuttu. Ankara'da açılan meclis bir açıdan İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın devamıydı. Ancak başka açıdan da yepyeni bir oluşumdu: Osmanlı tarihinde ilk kez bir meclis \"hakimiyet-i milli\" prensibiyle çalışıyordu ve yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini tekelinde toplamıştı. TBMM'nin açılmasını Ankara etrafında giderek yoğunlaşan Kuva-yi Milliye'ye karşı isyanlar takip etti. Anzavur, Düzce, Konya, Yozgat ve diğerleri. Bunları Ege'de İzmir'i işgal altında bulunduran Yunan ordusunun ileri harekatı izledi. Osmanlı'nın kadim başkentleri Bursa ve Edirne'nin yanı sıra Balıkesir düştü. Yunan ordusu Uşak'a saldırdığında BMM, Eskişehir'in düşmesi durumunda hükümet merkezinin Sivas'a taşınması kararını aldı. 1920'yi zorlu kılan bir diğer etken Sevres Antlaşması'nın İstanbul'daki hükümet tarafından imzalanmasıydı. İstanbul hükümetinin imzaladığı Sevres, ülkenin resmen parçalanması anlamına geliyordu. 1920 sonbaharında Ankara, bir yandan kendisini kuşatan isyanlarla uğraşıyordu, bir yandan da Yunan ordusuna karşı durmak için düzenli bir ordu kurmaya çalışıyordu. Bu karanlık tablo içinde Ankara'nın inadı dışında umut vaat eden tek gelişme 1920 sonlarına doğru Sovyet Rusya'nın yaptığı yardımla Türkiye'yi ayakta tutma çabasıydı. Atlas Tarih, 100'üncü yılında Türkiye'nin geleceğinin belirlenmesinde en önemli kavşak noktalarından birisi olan zorlu 1920 yılını Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'la beraber masaya yatırıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/finalde-iki-fotografci.html", "text": "Dünyanın en büyük fotoğraf yarışması \"Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri\"nde finale kalanlar arasında Türkiye'den de iki isim var. Barbaros Kayan, \"Profesyonel Kavramsal\" kategorisinde; Gültekin Alkurt ise \"Açık Gülümseme\" kategorisinde finale kaldı. Katılım sayısı, yarışmanın dokuz yıllık tarihinde en yüksek düzeyine ulaşırken 2015'e göre yüzde 33'lük bir artışa işaret ediyor. Türkiye'den yarışmaya katılımların sayısı da önceki yıla göre yüzde 17'nin üzerinde arttı. Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri'nde, bir önceki yılın dünya çapında en iyi çağdaş fotoğrafları takdir edilip ödüllendiriliyor. Her türlü beceri düzeyinden fotoğrafçıların çalışmalarının kabul edildiği yarışma kapsamında, Profesyonel, Açık, Gençlik ve Öğrenci olmak üzere dört yarışma düzenleniyor. Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri hakkında daha fazla bilgiye www. worldphoto. org adresinden erişilebiliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/gokhan-tureyi-hatirlamak.html", "text": "Kemal Gökhan Türe, 2014'teki vefatına kadar denizlerle ilgili sayısız çalışmaya imza atmış öncü bir isimdi. Atlas'ın ekspedisyon editörlüğünü de üstlenmiş Türe'nin hayatına kısa bir bakış, ömrüne sığdırdığı başarıları gözler önüne seriyor. Kemal Gökhan Türe, Türkiye'de sualtı çalışmalarının öncülerinden. Ocak 1962'de Tekirdağ'da dünyaya geldi. Çocukluğunu geçirdiği baba evi kıyıdaydı, dolayısıyla denizi daha çocukluğundan bilen ve yakından tanıyan birisi oldu. Lise çağlarında Marmara Denizi'nde kayıkla açılıyor, balık avlıyor ve nefesle dalıyordu. Yakın arkadaşlarıyla Marmara Adaları'na gidiyor, adaların etrafında tekneyle dolaşıyordu. ODTÜ-SAT'ı kuranlardan ve öncü üyelerinden birçoğumuz gibi 1970'li yıllarda nefesle zıpkınla balık avlıyordu. Bu deneyimler ve deniz canlıları ile karşılaşmalar daha sonra yazdığı şiirlerine de yansıyacaktı. Duygu ve anlam yüklü, denizci insanların yanı sıra denizi tanımayanları bile duygulandıracak nitelikte şiirler. Temel ve ileri dalış eğitimlerinin yanı sıra ODTÜ-SAT'ın şiarı dalışı bir araç olarak kullanarak deniz ve sualtı araştırmalarını yapmak, araştırması zor olan konularda veriler toplamak, bunları yayınlara dönüştürmek ya da bunu bilim dünyasına kazandırmak, korunması gereken doğal, tarihi ve kültürel değerleri gelecek kuşaklara aktarmak asıl amaç oldu. Bu ise, araştırmalara odaklanmak ve ihtisas çalışma kümeleri oluşturmaktan geçiyordu. İşte Gökhan Türe ODTÜ-SAT bünyesinde 1984 ile mezun olduğu 1987 seneleri arasında bunları tasarladı ve önerdi. Kısaca \"araştırma grupları\" dediğimiz bu ihtisas birimlerini oluşturdu. Ekoloji için Ekolojik Araştırmalar Grubu, yunuslar ve balinalar için Deniz Memelileri Araştırma Grubu, nesli tehlike altında Akdeniz foku için Akdeniz Foku Araştırma Grubu, buhar çağı sonrası batık sac gemileri araştırmak ve belgelemek üzere için Batık Araştırma Grubu, antik çağdan kalma batık gemi ve şehirleri araştırmak için Sualtı Arkeolojisi Araştırma Grubu, içinde su sistemleri bulunan deniz ve kara mağaralarını araştırmak ve belgelemek için Mağara Dalışı ve Araştırma Grubu kuruldu. Bu gruplar hala yaşıyor ve Türkiye'de bilgi boşluklarını doldurma yönünde çalışıyor. Bu araştırma gruplarının elde ettiği görüntüler birçok belgesel filmde kullanıldı ve aynı zamanda akademik çalışmalarda makale ve yayınları destekledi. Deniz kaplumbağalarından Caretta caretta için Türkiye kıyılarında en önemli üreme sahalarından biri Dalyan kumsalı idi. Öncü araştırmalarla önce bu tespit edildi ve Dalyan hedeflenerek 1985 ve 1986'da öncü ve Mayıs 1987'de oldukça kapsamlı ve çok katılımlı bir ODTÜ-SAT saha çalışması planlandı. Gökhan elbette bu fikri geliştiren ve planlayan kişi olarak öncü rol üstlendi. Bu çalışmanın önemi, daha sonra Türkiye'de önce yavaş gelişen ancak 1990'ların ortalarında artan ulusal çapta kitlesel çevre hareketinin başlangıcı olmasıydı. Elbette çok değerli bilim adamları ülkemizin doğasını ve nesli azalan canlılarını araştırmak ve korumak için çalışmalarda bulunmuşlardı, ancak bunlar o zamanki koşullarda medyada yerini bulamayan halka yansımayan çalışmalar oldu. ODTÜ-SAT'ın \"Caretta caretta Dalyan Kumsalı Üreme Araştırması\" hepimizin bildiği üzere ülkemizdeki çevre hareketinin simgesi olan Caretta caretta'ları Türkiye'de kamuoyuna tanıttı. Ardından 1988'de Türkiye'de STK'lar bu alana girdi ve koruma çalışmalarını devam ettirdi. İşte sevgili Gökhan Türe'nin ilk yıllarımızda bizlere aktardığı \"mahmuz etkisi\" kavramı yerine oturmuştu. ODTÜ-SAT ve SAD daha sonra deniz kaplumbağaları araştırmalarına sadece destek olan bir kurum oldu. Deniz kaplumbağaları Türkiye'de fark edildiği için ülke çapında koruma proje ve çalışmaları önce yavaş sonra büyük bir ivme ile hızlandı. Dolayısı ile DEKAG kapandı. AFAG ise 1987'den bu yana çok etkin olarak hala devam eden bir ihtisas araştırma birimi ve Türkiye'de Ulusal Fok Komitesi'nin kurucu üyelerinden bir kurum. Birçok ulusal ve uluslararası başarılara imza attığı gibi Henry Ford Avrupa Koruma Ödülleri'nde 1998 yılında Avrupa birincisi olarak Grand Prix ödülüne layık görüldü. SAAG birçok önemli sualtı arkeolojik eserlerini ortaya çıkardı, bazılarının yüzey incelemelerini yaptı. Bu bulguları başta Kültür Bakanlığı olmak üzere kamuoyuna tanıttı ve sualtı kültürel mirasımızın korunmasına çok önemli katkılar yaptı. SAD-SAAG son iki senedir UNESCO Türk Milli Komitesi Sualtı Kültürel Mirası İhtisas Komisyonu asal üyesi. Deniz-kıyı ekosistemlerini araştırma ve koruma çalışmalarından başka, Türkiye'de hem deniz hem kara mağaralarını araştırdı, birçok araştırma başlığı ve ekspedisyon tasarladı ve gerçekleştirdi. Bunlardan en önemli iki tanesi sonuçları ile dünya literatürüne geçti. 1995 ve 1996'da iki sene artarda yapılan bu su sistemli kara mağaraları keşiflerine, Antalya Toroslarının karstik jeolojik yapısı nedeniyle Karst Dive adını verdi. Bunlar mağara dalış teknikleri uygulanmadan keşifleri olanaksız olan mağaralardı. Mağaralardan biri Antalya'nın sırtlarında Kırkgöz Mağarası ve diğeri Finike'de yine denizden içeride yer alan Gök Mağara idi. Gökhan Sualtı Araştırmaları Derneği'nden güçlü bir mağara dalıcı ekibi kurdu ancak oldukça teknik bir dalış olacağını öngörerek dünyada bu konuda ün yapmış iki uzmanı araştırma ekibine davet etmek istedi; Amerika'dan Global Underwater Explorers ekibinden teknik mağara dalıcıları Todd Kincaid ve Jarrod Jablonski daveti kabul ettiler ve Antalya'ya geldiler. SAD ve Atlas'ın katkıları ile Gökhan Türe liderliğindeki SAD ve GUE ekibi üyelerinin verimli bir işbirliğiyle Finike Gök Mağara'da karışım gazla o güne kadar hiç inilmeyen 120 metre dalış gerçekleştirildi. Ülkemizde açık su dalışı olarak bile gerçekleşmeyen bu derinlik kapalı bir sistemde olağandışı bir deneyimdi. Bu derinlikle Gök Mağara 1995 senesinde Asya'nın en derin mağarası olarak tescil edildi ve halen de bu rekor devam ediyor. Üstelik mağaranın buradan daha da derine gittiği anlaşıldı ve çizimlerde dip derinliği ucu açık işaretlendi. Diğer yandan araçla gidildikten sonra tüm dalış ekipmanlarının 15 ekip üyesi ile Toroslar'ın eteğinde katırlarla taşınarak ulaşılan Antalya Kırkgözler Mağarası ise başka bir rekora adını yazdıracaktı. Mağara içindeki gölden dalış yapıldı ve dağların içinde yüzlerce metre uzunlukta, yer yer daralan su tünellerinden geçtikten sonra 100 m x 60 m x 50 m boyutlarında stadyum adı verilen oldukça büyük bir tatlı su rezervuarına ulaşıldı. Bu da Avrasya kıtasının en büyük mağaralarından biri olarak literatüre geçti. Gökhan'ın tasarımı ve öncülüğünde Türkiye de ilk defa bu kadar ileri düzey bir teknik mağara dalışı gerçekleşmiş oldu ve sonuçları ile Atlas'ta kapsamlı bir makale olarak kamu ve bilim dünyası ile paylaşıldı. \"Project Karstdive\" adıyla bu çalışma 1997 senesinde Henry Ford European Conservation Award proje yarışmasında Türkiye Ulusal Ödülüne layık görüldü. Tatlı su rezervlerinin önemine karşılık bu keşif sonuçları ayrıca DSİ Genel Müdürlüğü'ne bir rapor şeklinde sunuldu. Gökhan ülkemizde zıpkınla balık avcılığına da çok geçerli bir alternatif geliştiren ilk dalıcı. 1980'lerde henüz ülkemizde hemen tüm dalıcıların dünyalarının zıpkıncılık üzerine kurulu olduğu bir dönemde sualtında balık avlama anlayışı yerine sualtında görüntü avlama kavramını ortaya attı. Birkaç sene sonra bu kavram olgunlaştı ve ODTÜ-SAT Gökhan'ın bu fikri önderliğinde 1991 senesinde Türkiye'de ilk defa Sualtında Görüntü Avlama Yarışmaları düzenlenmesini önerdi. Bu öneri kabul gördü ve SAGAY'lar birbirini izledi. Ülkemizde uzun seneler önce sadece ODTÜ-SAT tarafından düzenlenen sualtı fotoğraf yarışmaları şeklinde devam etti. Gökhan Türe'nin bu buluşu daha sonra Türkiye'de yapılacak olan tüm diğer sualtı fotoğraf yarışmalarının öncüsü olacak ve bu doğa dostu etkinliğin bir ilham olarak ülke çapında yaygınlaşmasına önemli katkı sağlayacaktı. Gökhan Türe 1994 senesinde Sualtı Araştırmaları Derneği kurulmasını önerdi ve 14 kurucu ile birlikte kurulan dernekte ilk ve kurucu başkanı oldu. SAD sualtı, deniz ve kıyılarımızın araştırma ve korunmasında ülkemizdeki öncü bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan'ın öncülük yaptığı dernek tüzüğünün hazırlanmasındaki çabaları ve katkıları unutulacak gibi değil. Son derece titiz ve idealist bir çalışma sergileyerek kurucu ekibi koordine etti. Kusursuz bir dernek tüzüğü hazırlamada öncülük yaptı ve belki hiçbir dernekte olmayan törel ilkeler geliştirilmesini önerdi. Bu törel ilkeler, kurucusu olduğu Sualtı Araştırmaları Derneği'nin temel çalışma ve insan ilişkileri modelini ortaya koydu. Çalışkanlıktan çok ilkeli ve erdemli olmanın önemine işaret etti. ODTÜ Mezunları Derneği'nin Ankara'da Şerefli Sokaktaki lokali çalışma karargahımızdı ve kurucusu olduğu diğer dernek ve oluşumlar gibi SAD da Gökhan'ın fikir tohumları arasından filizlendi. 1998'de Kuzey Denizi'nden başlayarak Karadeniz'e kanolarla sadece ırmaklardan ilerleyerek tasarlayan ve bunu gerçekleştiren yeryüzünde ilk insan oldu. Tuna Kano Geçişi ekip arkadaşları ile Main, Ren ve Tuna nehirlerini aylarca kürek çekerek geçti. Yorgun ama gülen yüzüyle İstanbul'a Ortaköy rıhtımına kanosuyla yaklaştığında dört ay süren kararlı çalışmasını dünyaya gösterdi. 1999'da ise Gökova'nın tanınması ve korunması için bir kano seferi tasarladı. 19 Ağustos sabahı başlayacak seferden iki gün önce büyük Marmara depremi olunca tüm kano ekibi birer deprem kurtarma ekibine dönüştürüldü. Gökhan'ın liderliğinde başlayacak olan Gökova kano seferi ekibi olarak dağılarak 19 Ağustos sabahı Yalova, Çınarcık ve Gölcük'te AKUT'a destek olmak için başka ama ulvi bir görevde bulunduk. Gökhan Türe'nin yaratıcılığı bunlarla sınırlı değil; sadece ODTÜ-SAT, SAD ve Araştırma Grupları değil, Doğa Sporları ve Araştırmaları Derneği, ayrıca Likya Kuş Gözlem Topluluğu'nun da kurucuları arasında. Gökhan'ın en önemli özelliklerinden biri de öz Türkçeye oldukça önem vermesi ve lafta kalmayıp sualtı, dalış, deniz ve kıyı araştırmalarında ilgili teknik terimlerin Türkçelerini bulması veya unutulmuşları ortaya çıkarması, bunları yayınları ve sözleriyle kullanıma sokması olmuştur. İnternetin olmadığı dönemlerde dünya yayınlarını takip ederdi, yurtiçi ve yurtdışından aldığı kitaplarla tam bir ihtisas kütüphanesi kurmuştu. Birçok konferans bildirilerinde ve Atlas başta olmak üzere popüler magazinlerde yayınlandığı makalelerle bilgi ve deneyimlerini kamu, STK, akademik camia ve resmi kurumlarla paylaştı. Gökhan'ın en önemli özelliklerinden biri de buydu zaten; çalışmak, üretmek, yayınlamak ve bunları paylaşmak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/gri-kurtlar-coloradoya-geri-donuyor.html", "text": "ABD'de Colorado sakinlerinin yüzde 50.4'nün oyuyla, gri kurtların 2023 yılında eyaletin batısındaki dağlara geri getirilmesine karar verildi. 1940'larda bölgede soyları tükenene dek avlanan gri kurtların yokluğunda geyikler çoğalarak bitki örtüsünü silip süpürmüş, erozyon başlamış ve bu zincirleme reaksiyon ekosistemin tüm aktörlerini etkilemişti. Üstelik kurtlar zayıf ve hasta hayvanları avladıkları için hastalıkların yayılmasını da engelliyorlardı. 2022'de ilk etapta 20-30 kurdun doğaya bırakılabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/gunduz-hastanesinin-bahar-senligi.html", "text": "Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Haziran ayında özel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. BRSHH bünyesinde faaliyet gösteren Gündüz Hastanesi'nin \"Bahar Şenliği\", Gün Işığı Bahçesi'nde gerçekleşti. Hastaların sosyal ortamda bulunmaları ve toplumun hastalara yönelik ön yargılarının yıkılması amacıyla düzenlenen şenlikte birçok etkinlik yapıldı. Spor yarışları, konserler, halk oyunları gösterileri, orta oyunu ve daha birçok başlıkta hastalar uzun süredir hazırlandıkları gösterileri izleyicilerle paylaştı. Psikiyatrist, psikolog, öğretmen ve hastalardan oluşan müzik grubu Pink Freud da şarkılarıyla izleyicileri coşturdu. Şenlikte el sanatları sergisi büyük ilgi gördü. İlhan Şeşen de Bahar Şenliği'ne katılarak en güzel şarkılarını söyledi. Etkinliğe hastalar, hasta yakınları, hastane çalışanları, sağlık yöneticileri ve çok sayıda davetlinin yanı sıra Bakırköy Kaymakamı, Bakırköy Belediye Başkanı, Bakırköy İlçe Emniyet Müdürü de katıldı. Gündüz Hastanesi Sorumlu Hekimi Uzman Doktor Cenk Varlık da şenliğin hazırlıklarının yaklaşık bir yıl sürdüğünü söyledi: \"Çeşitli branşlarda eğitim alan hastalarımız, sizlere mükemmel bir şölen hazırladılar. Yaklaşık 40 kişilik hastane çalışanı ve 800 kişilik takip ettiğimiz hasta grubundan 100 üyemiz aktif olarak bu şenlikte rol aldı.\" Varlık ayrıca şizofreni başta olmak üzere ruhsal bozukluklara sahip hastaların kabul edildiği Gündüz Hastanesi'nde kişinin ihtiyacına özel hazırlanan programlara dikkat çekti. BRSHH Gündüz Hastanesi'nde üyeler tedavilerinin yanı sıra birçok sanat dalında hocalarından eğitimler alıyor. Atlas dergisi ve Gündüz Hastanesi birlikte \"Gündüz Atlası\" adıyla özel bir dergi hazırlamış, bu dergi Atlas'ın Mart 2016 sayısında okurlara hediye edilmişti."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/havada-yaz-tarifesi.html", "text": "Lufthansa Grubu bünyesindeki havayolu şirketleri önümüzdeki yaz döneminde uçuş ağlarına yeni merkezler ekliyor. Grup içerisindeki havayolu şirketleri, 27 Mart 2016 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanacak olan yaz tarifesi çerçevesinde dünyanın en yoğun uçuş ağlarından birini sunuyor. Frankfurt, Münih, Zürih, Viyana ve Brüksel merkez havaalanları üzerinden gerçekleştirecekleri uçuşlarla ve birçok varış noktası arasında düzenleyecekleri direkt seferlerle yaz döneminde 101 ülkede 316 noktaya ulaşım olanağı sunuyor. Bunların yanı sıra 30 dolayında anlaşmalı havayolu şirketi ile gerçekleştirilecek 18 bini aşkın ortak sefer, uçuş ağının daha da kapsamlı hale gelmesini ve yolculara neredeyse dünyanın tümünü kapsayan bir uçuş ağı sunulmasını sağlayacak. Yaz tarifeleri 29 Ekim 2016 gününe kadar geçerli olacak."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/havada-yolcu-rekoru.html", "text": "Lufthansa Grubu bünyesindeki havayolu şirketleri 2015 yılında toplam 107.7 milyon yolcu taşıyarak yeni bir yolcu rekoruna ulaştı. Şirketler Grubu, 2015 yılında bir önceki yıla kıyasla yolcu sayısını yüzde 1.6 oranında yükseltti. Buna paralel olarak düzenlenen bir milyonun üzerindeki uçuşta koltuk doluluk oranı yüzde 80.4 ile tarihinin en yüksek düzeyine ulaştı. Bu rakam 2014 yılına kıyasla yüzde 0.3 oranında bir artışa denk geliyor. Lufthansa Grubu geçtiğimiz yıllarda sunduğu ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi için kapsamlı yatırımlar gerçekleştirmiş bulunuyor. Bu bağlamda geçtiğimiz yıl içinde Lufthansa Grubu filosuna 17 yeni uçak satın alındı. Önümüzdeki on yıllık dönem içinde Lufthansa Havayolları filosuna 251 yeni uçağın daha katılması planlanıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/insan-insani-cekermis.html", "text": "İstanbul Modern, Türkiye fotoğrafının başlangıçtan günümüze önemli örneklerini izleyiciyle buluşturmayı sürdürüyor. Yeni kazandırılan fotoğraflarla birlikte daha da zenginleşen İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonu'ndan bir seçki \"İnsan İnsanı Çekermiş\" adlı sergide buluşuyor. Genç Türkiye'nin gelişen ve yenilenen yüzünü dünyaya tanıtan, belge fotoğrafının Cumhuriyet dönemindeki en önemli temsilcilerinden biri olan Othmar Pferschy'den günümüze uzanan dönemde çekilen fotoğrafların yer aldığı sergi, 2 Haziran-18 Aralık 2016 tarihleri arasında görülebilir. Küratörlüğünü fotoğraf sanatçısı ve İstanbul Modern Fotoğraf Danışma Kurulu üyesi Merih Akoğul'un üstlendiği sergide sanatseverler insan portrelerini incelerken, 80 yıllık süreçte gelişen ve değişen teknikleri, yorumları ve sosyo-ekonomik koşulları da takip ediyor. Sergi, fotoğrafçıların kendilerine özgü bakış açılarıyla, izlenimcilikten anlatımcılığa, belgeselden sanata, Anadolu fonundan stüdyonun gelişmiş olanaklarıyla üretilen çağdaş portrelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. \"İnsan İnsanı Çekermiş\", içinde insanın yer aldığı fotoğrafların yarattığı genel hissiyatın bir özetini de izleyiciye sunuyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/isigin-pesinde.html", "text": "İstanbul Modern Sinema, Uluslararası İstanbul Film Festivali işbirliğiyle, 1970'ler Amerikan avangart sinemasının yıldızlarını 7-10 Nisan 2016 tarihleri arasında \"Işığın Peşinde\" başlığıyla bir araya getiriyor. 1960'ların ortasından, 80'lerin başına kadar Amerikan sineması Francis Ford Coppola, Woody Allen, John Cassavetes, Stanley Kubrick, Martin Scorsese gibi yönetmenlerle dünyayı etkilemeyi başarmıştı. \"Yeni Hollywood\" olarak adlandırılan bu dönemde, aynı coğrafyada bir avuç yönetmen ise başka tür bir sinemanın arayışındaydı. Onlar, sinemayı bir deneme alanı olarak görüyor, yeni ifade biçimleri keşfetmeye çalışıyorlardı. İstanbul Modern Sinema'nın Burak Çevik küratörlüğünde gerçekleştirilen \"Işığın Peşinde\" adlı seçkisi işte bu ikinci gruba, Amerikan avangart sinemasının 1970'li yıllarına bakıyor. Stan Brakhage, Michael Snow, Ken Jacobs, Robert Breer, Jonas Mekas gibi öncü isimlerin filmleri Türkiye'de ilk defa ve orjinal formatlarında, 16 mm kopyalar ve 16 mm projektörlerle İstanbul Modern Sinema'da 7-10 Nisan tarihleri arasında gösteriliyor. Görsel: \"Işığın Peşinde\" seçkisinde yer alan filmlerden biri de Yıkıcı Dürtü."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kanali-beklerken.html", "text": "Kanal İstanbul'un güzergahında yol almak İstanbul'un zenginliklerini ve karşı karşıya oldukları tehditleri gözler önüne seriyor. Toplam 45 kilometrelik güzergahı bisikletle geçtik ve nerelerin yok olacağını tek tek yerinde inceledik. Hayatını bisiklete adamış bir isimle birlikteyiz, Aydan Çelik. Son kitabı İstanbul Bisiklet Rehberi'nde yer alan rotalardan biri de Kanal İstanbul'un güzergahı ile birebir aynı... Bölgeyi çok iyi bildiği için birlikte pedallıyoruz. Önce Küçükçekmece'de buluştuk. Yola çıkalı birkaç kilometre oldu. Gölün diğer yakasında Bathonea antik kenti göründü. Burası Bizans Dönemi'ne ait arkeolojik bütünlüğünü koruyan bir şehir. Arkeologlar burayı büyük bir şans olarak görüyor. Keşfedileli çok olmadı, kazıları tamamlanmadı. Bir ara TOKİ tehdidi vardı. Şimdi bu bitti ancak sırada Kanal İstanbul var. Pastoral bir güzellik var mağaralarda ve etrafında... Ancak burası da Kanal İstanbul'un güzergahında. Kanal İstanbul güzergahı üç dört köyü etkileyecek. . Şamlar Köyü'nden Mehmet Yurtsoy 1990'lı yıllarda Sazlıdere Barajı nedeniyle köyün yukarılarda bir bölgeye taşındığını, ancak aşağıda kalan kısımlarda halen bazı evler ve 500 yıllık Şamlar Camii'nin bulunduğunu anlatıyor. Yurtsoy, 100 dönümden fazla arazileri bulunduğunu söylüyor. Hayvancılık yapıyor. Baraj için bir kısım toprağı kamulaştırılmış. Ancak dedelerinden miras bu toprakların çocuklarına, onlardan da torunlarına geçmesi en büyük arzusu. Kanal projesinden dolayı yerini yurdunu terk etmekten tedirgin. Tek bir karış toprağını dahi satmayacağını söylüyor. Köyde onun gibi düşünen de çok fazla kişi var."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kerem-yucelin-gozunden-savasin-surgunleri.html", "text": "Atlas'tan Kerem Yücel, Can Yayınları'ndan çıkan fotoğraf kitabı Misafir'de yıllardır yaşantılarına tanıklık ettiği Suriyeli mültecileri anlatıyor. Uzun yıllar zor coğrafyalarda fotoğraf çeken Kerem Yücel, Suriyeli mültecilerin yaşamını ülkelerini terk edip Türkiye'ye sığındıkları ilk zamanlardan beri fotoğraflıyor. Mültecilerin yaşadığı zor şartlara tanıklık eden Yücel, daha sonra bu hikayelerin peşini bırakamadı ve onların zor yaşamlarına ortak oldu. Yücel ile ekmeklerini bölüşen mülteciler yaşadıklarını bizlere anlatabilmek için onun objektifinin karşısına geçti. Metinlerini Serdar Korucu'nun yazdığı çalışma, Can Yayınları'nın ilk fotoğraf kitabı olmasıyla da dikkat çekiyor. Yücel, Misafir'le ilgili sorularımızı yanıtladı ve projenin devamına dair planlarını anlattı. Kendi coğrafyamızda yaşanan bu göç dalgasını ilk önce Atlas, daha sonra da farklı yayın organları için takip etmeye başladım. Aynı zamanda da Hayata Destek Derneği'nin yardım götürdüğü aileleri fotoğraflamaya başladım. Öncelikle ben onlara güveniyorum. Onların cesaretleri beni etkiliyor ve izin verdikleri kadar onlara yaklaşıyorum. Kapıdan içeri davet edildiğim anda tüm önyargılarım dışarıda kalıyor. Zamanla ben onları tanıyorum, onlar beni tanıyor. En önemlisi başından beri yanımda olan Hayata Destek Derneği çalışanları. Onların bıraktığı olumlu izlenimler üzerinden gidiyorum. Her yerde söylediğim gibi, savaş bir dalga. Önünde durmak, ya da yıkılmak fark etmiyor. Cebinizin ne kadar dolu olduğu, ya da etnik kimliğiniz sizi daha güçlü yapmıyor. Bundandır ki projede yer alan aileler özellikle farklı etnik kökenden seçildi. Farklılık sadece etnik kökenleri değil, aynı zamanda ekonomik durumları ve eğitim seviyelerindeydi. Bu sayede şu sonuca ulaştım: Sen de mülteci olabilirsin, ben de. Her şey bir sergi ile başladı ve daha sonra kitaba dönüştü. Ve aslında başlangıç noktası tek bir fotoğraf karesiydi. Aileleri fotoğraflamaya devam ediyordum. Yüzlerine savaşın tüm soğukluğunu simgeleyen bir flaş ışığı tutuyordum. İzleyicilerin, bu ayna gibi yüzlerle empati kurmasını istemiştim. Ama olmuyordu, istediğim fotoğraf çıkmıyordu. Çarpıcı, bir hikayesi olan ama bir yandan da mülteci gibi görünmeyen bir kareydi aradığım. Sırtı dövmeli adam işte tam aradığım fotoğraftı. Serdar bu projenin önemli bir ayağını üstlendi. Aileleri sabırla dinledi ve onların hikayelerini kaleme aldı. Kim bilir elinde kaç saatlik ses kaydı vardır. Gözyaşları içinde tek tek onları ayıkladı. Can Yayınları ise projeye tam anlamıyla \"can\" verdi. Bu projenin sergisi de oldu, ama kitap daha başka, kalıcı, yaşayan bir iş. Can Yayınları inanmasaydı, cesaret etmeseydi bu kitap olmayacaktı. Birçoğu ile iletişim halindeyim. İngilizce ya da Türkçe bilenler ile doğrudan, diğerleriyle de sosyal medya ve Hayata Destek Derneği aracılığı ile görüşüyorum. Bu süre içerisinde Kanada'ya yolcu ettiklerimiz de, geri dönenler de oldu. Türkiye içinde yer değiştiren, ya da bir daha haber alamadıklarımız da. Avrupa sınırına gidip kendini Erzurum Geri Gönderme Merkezi'nde bulanlar da. Gün gün her şey değişti ve değişim devam ediyor. Önceleri çıplak ayaklar soğuk beton zemine basıyordu. Zamanla battaniyeler halı niyetine kullanıldı. Duvarlara bir boy aynası geldi. Sonra perdeler, derken öteberi. Sevdiklerine ait fotoğraflar ve yeni yaşamları için gülen yüzler. Umutlar ise dalgalı, tıpkı savaşın siyaseti gibi. Kapıların bir açılıp bir kapanması gibi sığınmacılar da geri dönmek ile kalmak arasında gidip geliyor. Fotoğraf: Suriyeli 13 çocuğun annesi Türkiye'ye gelirken yolda yaşamını kaybetmiş; çocuklara artık Viranşehir'de çobanlık yapan babaları bakıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kirli-enerji.html", "text": "Yerli kömürden elektrik üretimi için yeni teşvik önerileri çevre örgütleri tarafından tepkiyle karşılandı. Aralık ayında gerçekleşen Paris İklim Konferansı sonrasında kömür projelerinin finansmanı ve toplumsal kabulünün iyice zorlaştığına dikkat çeken Greenpeace Akdeniz, TEMA ve WWF-Türkiye ortak bir açıklama yaparak, kömürden elektrik üretimine sağlanacak alım garantisinin kömürün yaratacağı çevresel sorunları artırmanın yanı sıra, elektrik piyasalarındaki yatırım kararlarını olumsuz etkileyeceği, tüketiciye de ek yüklerin binmesine neden olacağı uyarısında bulundu. Dünyanın en büyük ekonomilerinin kömür yatırımlarından çekildiği ve kömürün enerji tüketimindeki payını azaltmayı hedefledikleri bir dönemde kömüre daha fazla yatırımda bulunmanın önemli fırsatların kaçırılmasına sebep olacağını vurgulayan Greenpeace Akdeniz Finans Kampanyası Sorumlusu İbrahim Çiftçi, \"Sürdürülebilir enerji arzı ve enerjide dışa bağımlılığın giderilmesi gibi uzun vadeli hedeflere yönelik politika araçları belirlenirken, küresel gelişmeler, piyasaların gidişatı ve fırsat maliyetlerinin detaylı olarak göz önüne alınması gerekiyor. Yerli kömürden elektrik üretimini özendirmeyi amaçlayan politika araçları, yüksek maliyetler ve ömrünü tamamlamadan atıl duruma düşecek santral yatırımlarıyla karşı karşıya kalmamıza neden olabilir. Türkiye'nin seçimini yenilenebilir enerji teknolojilerinden kullanması, bu alanda takipçi değil öncü olma fırsatını kaçırmaması gerekiyor\" dedi."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kiyi-temizleme-hareketi.html", "text": "Kınalıada kıyılarında Dell Technologies ve Deniz Temiz Derneği tarafından düzenlenen temizlikte Atlas da yer aldı. Dell Technologies ekibi ve TURMEPA gönüllüleri, adanın kıyılarından 14 kilo kağıt, 5,5 kilo metal, 25 kilo plastik ve 14 kilo cam olmak üzere toplam 58,5 kilogram atık topladı. Toplanan atıklar 7,2 kilogram ham maddenin, 1,4 litre petrolün, 350 kWh enerjinin ve 350 litre suyun ekonomiye kazandırılmasını sağladı. Okyanuslardan ve kıyılardan toplanan plastikleri, dizüstü bilgisayarların paketlerinde ve koruma materyallerinde kullanan Dell Technologies, her yıl denizlere karışan milyonlarca ton plastiğin doğal yaşamı tehdit etmesine karşı mücadele ederken TURMEPA kıyı ve denizlerinin korunmasını ulusal bir öncelik haline getirmeyi amaçlıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/koku-ve-sehir.html", "text": "Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi, 2016 yılının ikinci sergisi olan \"Koku ve Şehir\" ile bir ilki daha hayata geçiriyor. Kokuların tarihsel hikayelerini anlatan sergi antik dönemden başlayarak Anadolu uygarlıkları ve kültürlerinin kokularını ele alıyor. Ziyaretçiler açılış tarihi 14 Nisan 2016 olan sergi süresince aralarında safran, buhur ve amberin de yer aldığı 50'yi aşkın kokuyla tarihin derinliklerine doğru yolculuğa çıkacak. Antik dönemden günümüze kokuları taşıyan \"Koku ve Şehir\" sergisi, 8 Haziran'a kadar Beyoğlu, İstiklal Caddesi'nde bulunan ANAMED binasında ziyaret edilebilecek. Serginin küratörlüğünü Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Araştırma Görevlisi Lauren Nicole Davis üstlenirken, tasarım ve grafikleri PATTU tarafından uygulandı. Sergide yer alan kokular ise MG Gülçiçek International Fragrance Company tarafından hazırlandı. Farklı kültürlerin tören ve geleneklerine ait kokuları ele alan sergi antik dönemden günümüze kadar olan sürede Anadolu'da öne çıkan kokuları incelerken aynı zamanda Bizans döneminden itibaren İstanbul'un kokularını da odağına alıyor. Proje için özel olarak geliştirilen bir mekanizmayla kokuların deneyimleneceği serginin farklı bölümlerinde, tarihte kullanılan güzel kokuların yanı sıra itici olan kokular da yer alıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/konyada-gezilecek-yerler.html", "text": "Konya, en eski yerleşimlerden biri. İl merkezinde bugün kalabalık bir yerleşim birimi olan ve adını Anadolu Selçuklu sultanı II. Alaeddin Keykubat'ın hatırasından alan Alaeddin Tepesi aslında bir höyüktür. İl merkezindeki Harmancık Mahallesi'ndeki Karahöyük ve Konya Ovası üzerindeki en eski ve en gelişmiş neolitik devir yerleşim merkezlerinden biri olan Çatalhöyük il ve insanlık tarihi bakımından önemlidir. Bütün bunların yanı sıra Konya bir Selçuklu kentidir. Türkler, Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Anadolu'ya girdi ve Selçuklu sultanı Süleyman Şah 1076 yılında Konya'yı başkent yaptı. Dahası sekiz Selçuklu sultanı bu ilde gömülüdür. Dolayısıyla, Şeb-i Arus törenlerine gidenlerin görmesini önereceğimiz yerler arasında Selçukluların Asya'nın mimari kültürünü de işe katarak yarattıkları Dış Kale, Alaaddin Camii, Sırçalı Medrese'nin yanı sıra hamamlarla medreseler gibi birçok yapı vardır. Günümüzde müze olarak hizmet veren Mevlana Türbesi ve Mevlevi Dergahı, Mevlana 1273 yılında vefat edince, Sultan Veled Mevlana'nın mezarı üzerine türbe yapılmasına izin verince oluştu ve günümüzde burası Mevlana Müzesi'dir. - ŞEMSİ TEBRİZİ CAMİİ VE TÜRBESİ: Şems Parkı olarak bilinen alanın içinde yer alır. - ARKEOLOJİ MÜZESİ: Çatalhöyük, Canhasan, Suberde, Karahöyük buluntuların yanı sıra, Roma devri ve diğer devirlere ait eserler sergileniyor. - ATATÜRK MÜZESİ: Atatürk'e 1928 yılında hediye edilen ev 1964'te müze olarak düzenlendi. - KARATAY ÇİNİ ESERLER MÜZESİ: Selçuklular, Beylikler dönemi ve Osmanlı dönemlerine ait çini eserler sergileniyor. - İNCE MİNARE TAŞ VE AHŞAP ESERLERİ MÜZESİ: 1956 yılında hizmete açılan medresede, Selçuklu, beylikler, Osmanlı devirlerine ait ahşap eserler sergileniyor. Selçukluların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel örneklerini burada görebilirsiniz. - İPLİKÇİ CAMİİ: Alaeddin Caddesi üzerindeki yapının mimari dışındaki bir önemi de, Mevlana'nın burada dersler vermiş olmasıdır. Şerafettin Camii, Selimiye Camii, Aziziye Camii, Sadreddin Konevi Cami ve Türbesi, Gömeç Hatun Türbesi, Sırçalı Medrese, Hasbey Darül Huffazı gibi yapılar özellikle Selçuklu çini, ahşap ve taş işçiliklerini anlamak bakımından önemlidir. Merkezden birazcık uzaklaşarak, İvriz Köyü yakınında kaya yüzeyine oyulmuş ve İÖ 8'inci yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen İvriz Hitit Kabartması görülebilir. Tuvanuva kralı Varpalavas ile onun iki katı büyüklükte tasvir edilen Hititlerin Hava ve Fırtına Tanrısı var üzerinde. - YERKÖPRÜ ŞELALESİ Konya, Hadim yakınlarındaki Yerköprü Şelalesi ve mağarası, yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir doğal oluşum. Şelaleyi oluşturan Karasu Çayı kıyıları kavak ağaçları, şeftali bahçeleri ve üzüm bağlarıyla yemyeşil bir görünüm sunuyor. Karasu 20 metrelik uçurumdan düşerek Göksu'ya karışıyor. BÜYÜK SUFİ VE ŞAİR Mevlana Celaledin Rumi yaşama bakışıyla, düşünceleri, şiirleri ve Mesnevi'siyle sağlığında da, öldükten sonra da büyük bir insan kitlesini etkiledi ve bu etki gücü devam ediyor. Onun hatırasını yaşatmak, eserini ve düşüncesi sürekli kılmak için yapılan Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri 7-17 Aralık 2019 tarihlerinde Konya'da yapılacak. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Konya Valiliği ve Konya Büyükşehir Belediyesi, üniversiteler ve pek çok sivil toplum kuruluşu bu etkinlikleri destekliyor, yer alıyor. Mevlana'nın ölümle ilgili sözleri, pek çok din ve inançtaki alışılmış yas geleneğini bir anlamda tersine çevirir ve aslında İslami düşünüşün kaynağına, Kuran-ı Kerim'e çağırır dinleyenleri: \"O vakit benim ayrılık vaktim değil, 'buluşma, kavuşma' vaktimdir! / ... / Bu hal, sana, batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında bu hal doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır!\" Bu düşünüş, büyük bilge ve şairin ölüm gününün \"Şeb-i Arus\" olarak anılmasını sağladı; yani \"Yaradana vuslat / düğün gecesi\". Zira Şeb-i Arus bir Mevlevi terimidir. Farsça şeb ile Arapça urs'tan türetilen arus, yani gelin kelimelerinden yapılmıştır."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kucuk-kasiflerin-dergisi.html", "text": "Kocaman dişleri, upuzun hortumları, devasa vücutlarıyla filler gerçekten de etkileyici hayvanlar. Peki, onları ne kadar iyi tanıyoruz? Kulakları neden çok büyük? Alet kullanırlar mı? Depresyona girerler mi? Yanıtlar bu sayıda Atlas Çocuk'ta. 65 milyon yıl önce Dünya'ya çarpıp dinozorların da soyunu tükettiği düşünülen asteroit neye benziyordu? İşe bu gizemli gökcisimlerini tanıyarak başlayalım! Asteroitler hakkında çarpıcı gerçekler de bu sayıda yer alıyor. Atlas Çocuk bu sayıda ABD'de, Manhattan Adası'nda küçük bir gezintiye çıkıyor. Hangi kuşun kanatları yoktur? Teknoloji doğadan ilham alırsa ne olur? Evde bir yanardağ yapmak mümkün mü? Picasso nasıl bir ressamdı? Şaşırtıcı bilgiler, deneyler, ödüllü yarışmalar ve eğlenceli oyunlar için Atlas Çocuk'un Haziran sayısını kaçırmayın."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/kuslarin-kisla-mucadelesi.html", "text": "Son yılların en çetin kışlarından birini yaşayan Türkiye'de yaban hayat da elverişsiz hava şartlarından etkileniyor. Kar yağışı nedeniyle bitkilerin kar altında kaldığı bölgelerde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne bağlı şube müdürlüklerince Ocak sonu itibarıyla 268 bin 763 kilogram yem bırakıldı. Çalışmalar İlkbahara kadar devam edecek. 2015- 2016 kış mevsiminde ise toplam 333 bin 56 kilogram yem bırakılmıştı. Ancak Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü personeli her yere yetişemiyor. Dicle Vadisi'nde aç kalan yüzlerce saka, florya ve ispinoz çetin kış günlerinde devedikeni çekirdeklerini yiyerek hayata tutunmaya çalıştı. Dicle Vadisi'ndeki kuşlar, Ocak ayının sonlarına doğru kar bitki örtüsünü kaplayınca, boyları iki metreyi aşan ve bu sayede karın üstünde kalan devedikenlerinin çekirdeklerini yiyerek hayata tutundu. Büyük bir ustalık ve titizlikle devedikeni bitkisinin dikenlerini ayıklayıp aradaki çekirdekleri yiyen kuşlar, kimiz zaman bu çekirdekler için kavgaya bile tutuştu."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/leica-efsanesi-turkiyede.html", "text": "Görsel tarihin en önemli temsilcilerinden biri olan, dünyaca ünlü fotoğraf makinesi üreticisi Leica artık Türkiye'de. Doğuş Grubu, Leica'yı bomontiada'da açtığı yerleşkeyle İstanbul'a taşıdı. Özel iş birliği kapsamında Leica mağaza, galeri ve akademinin yer aldığı Leica yerleşkesi fotoğraf meraklılarıyla buluşuyor. Leica'nın 20. yüzyıldan itibaren devrim yaratarak yön verdiği fotoğraf tarihinin izleri Tarihi Bira Fabrikası'nın yeniden işlevlendirilmesiyle oluşturulan kültür kampüsü bomontiada'da boy gösteriyor. Bu yatırımla Los Angeles ve Frankfurt'tun ardından Leica mağaza, galeri ve akademiyi bir araya getiren ve dünyadaki en büyük örneklerinden biri olan Leica yerleşkesi İstanbul'da da kapılarını açtı. Dünya üzerinde 200'den fazla şehirde mağazası bulunan Leica'nın bölgedeki ilk mağazası sanatseverlerin beğenisine sunulmuş oldu. Leica'nın Türkiye distribütörü olan Doğuş Grubu, bu iş birliği ile yerel ve uluslararası sanatçıların da bir araya geleceği bir fotoğraf üssü kurmayı da planlıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/modern-ve-cagdas-kareler.html", "text": "Engin Özendes, Cumhuriyet'in başlangıcından günümüze modern ve çağdaş çalışmalar yapmış sanatçı ve fotoğraflarını Türkiye'de Fotoğrafa Modern ve Çağdaş Yaklaşımlar adlı kitabında ilk kez bir araya getirdi. YEM Yayın tarafından Türkçe ve İngilizce olarak çift dilde yayımlanan Türkiye'de Fotoğrafa Modern ve Çağdaş Yaklaşımlar kitabıyla, araştırmacı Engin Özendes, Türkiye'de fotoğrafın gelişimini onar yıllık dönemlerle anlatarak Cumhuriyet'ten bugüne modern ve çağdaş işler üreten sanatçı ve fotoğraflarını derledi. Kitapta fotoğrafa yön veren sanat akımları eşliğinde dünya fotoğrafçılarından geniş bir seçki sunulduktan sonra Türkiye'deki sanatçılar tanıtılıyor ve onların bu kapsamdaki eserlerinden örnekler veriliyor. Aralarında Othmar Pferschy, Baha Gelenbevi, Ara Güler, Gültekin Çizgen, Şakir Eczacıbaşı, Teoman Madra, Çerkes Karadağ, Sıtkı Kösemen, Nuri Bilge Ceylan, Orhan Cem Çetin, Kamil Fırat, Ali Borovalı, Aramis Kalay, Laleper Aytek, Ani Çelik Arevyan, Merih Akoğul, Murat Germen, Ali Taptık, Burcu Aksoy, Jak Baruh ve Can Mocan gibi sanatçıların yer aldığı 86 yerli fotoğrafçının 230 adet \"modern ve çağdaş\" nitelikteki fotoğrafı kitapta yer buluyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/paris-anlasmasi-hayata-geciyor.html", "text": "İklim değişikliğini durdurmak için seragazı emisyonlarının sınırlandırılmasını öneren Paris Anlaşması kasım ayında hayata geçiyor. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gereken iki şart da yerine getirildi. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 191 ülkenin imza attığı Paris Anlaşması'nın yürürlüğe girmesi için imzacı ülkelerin en az 55'inin anlaşmayı onaylaması ve taraf ülkelerin küresel emisyonlardaki payının da yüzde 55'ten fazla olması gerekiyordu. Avrupa Birliği'nin dün Paris Anlaşması'na taraf olacağını açıklamasıyla emisyon koşulu da aşıldı. Paris Anlaşması'nın yeter sayıda ülke tarafından onaylanması iklim değişikliği sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Anlaşma, küresel ortalama sıcaklıklardaki artışın tercihen 1,5 C'de sınırlandırılması ve net karbon emisyonlarının 21. yüzyılın ikinci yarısı içerisinde sıfırlanması hedeflerine vurgu yapmıştı. Paris'te ülkelerin sunduğu emisyon azaltım hedefleri ile ise 2,7 C ila 3,7 C daha sıcak bir dünya bizleri bekliyor. Şimdi Türkiye gibi anlaşmaya imza atıp, taraf olmayan ülkelerin sürece katılmasının hızlandırılması ve verilen taahhütlerin 1,5 veya 2 derece hedefiyle uyumlu olması için iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Anlaşmanın yıl sonu gelmeden yürürlüğe geçecek olmasının sevindirici olduğunu belirten WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, \"Bu gelişme, çözümsüz gibi görünen iklim değişikliği konusunda güçlü bir umut ışığı olduğunu gösteriyor ancak Türkiye gibi anlaşmaya halen taraf olmamış ülkeler var. 2020'deki Taraflar Toplantısı'na ev sahipliği yapmak isteyen ülkemizin anlaşmayı vakit geçirmeden onaylaması gerekiyor\" dedi. Türkiye gibi iklim değişikliğinden ciddi anlamda etkilenecek bir Akdeniz ülkesinin bu küresel hareketin bir parçası olması gerektiğinin altını çizen Baştak, \"Kasım ayında Marakeş'te düzenlenecek 22. Taraflar Toplantısı aynı zamanda Paris Anlaşması'nın ilk resmi görüşmesi olacak. Türkiye'nin Paris Anlaşması'nı onaylamaması, anlaşmanın uygulama döneminin mimarisinin belirlendiği aşamada söz hakkına sahip olmaması anlamına geliyor. Türkiye'nin düşük karbonlu ekonomiye dönüşümün şekilleneceği bu masada bulunmaması hata olur\" diyerek konuşmasını tamamladı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/portreler-yaristi-dunyanin-yuzleri.html", "text": "Uluslararası Yılın Portre Fotoğrafçısı Ödülleri, bu yıl da dünyanın dört bir yanından insan yüzlerine ve hikayelerine yaklaşmamızı sağladı. Atlas, yarışmadan özel bir seçkiyle bu kez portrelere bakıyor. Bu yılın büyük ödülünü kazanan Tay fotoğrafçı Jatenipat Ketpradit, özellikle tarihi hikaye ve efsanelere ilgi duyuyor. Yarışmaya dünyanın farklı yerlerindeki çalışmalarıyla katılan Ketpradit'in bu karesi, Tayland'ın kuzeyindeki dağlık bölgelerde yaşayan Akha halkını geleneksel kıyafetleriyle gösteriyor. Ataları yüzyıllar önce Çin, Laos ve Myanmar'dan bu topraklara göç eden Akhalar, Tayland tarafından \"devletsiz\" sayılan etnik dağ halklarından sadece biri. Bu insanlar sınırlı çalışma hakkına sahip, oy kullanamıyor, eyalet dışına çıkmaları ve arazi satın almaları yasak. Bu yüzden bürokrasiye karşı vatandaşlık alabilme mücadelesi veriyorlar. Yine de Ketpradit'e poz verirken yüzleri gülüyor. Moğolistan'ın ıssız bölgelerinde \"altın kartal\"larıyla ava çıkmış atlılar... Tilki, marmot, belki de kurt avlayacaklar. Altay Dağları'nın göçebe topluluklarının kartalları avda kullanması çok eski bir gelenek. Erkek çocukları 10 yaşından itibaren at sırtında zorlu bir eğitimden geçiyor. Kışın hava sıcaklığının eksi 40 dereceyi gördüğü bu bölgede hayatta kalmak kolay bir iş değil. Macar fotoğrafçı Istvan Kerekes'in objektifine, Romanya'nın Targu Mureş kentindeki en büyük kimyasal gübre fabrikasının yakınında sürülerini otlatan çobanlar Alexandru ve Peter takılmış. Transilvanya bölgesinde yer alan Targu Mureş, ülkenin önemli endüstri merkezlerinden biri ve onu çevreleyen topraklar da sanayinin getirdiği kirlilikten payını alıyor. Brezilya'dan Daniel Taveira, Amazonlar'daki yangınlar sırasında çektiği, nefes almaya çalışan yerli bir kadını konu alan fotoğrafıyla Çevresel Portre kategorisinde birinci oldu. Taveira, bir Brezilyalı olarak \"kalbinin bu dünyanın akciğerinin önemini bildiği\"ni söylüyor. Fotoğrafçı, bu çalışmasına insanın belirsiz geleceğini ve iklim değişikliğine neden olan eylemlerini tanımlaması için Antropojenik adını vermiş. Antroposen, yani \"insan çağı\" kavramı, insan türünün dünya üzerindeki negatif etkisini anlatmak için kullanılıyor. Fotoğrafçı Yichi Wang, Çin'de geleneksel giysiler içinde düğününe taşınan gelinin yüzündeki mutluluğu yakalamayı başarmış. Geleneğe göre damat düğün için gelini büyük, kırmızı bir tahtırevanla aldırıyor. Yol boyunca gong, davul ve trompetlerin çalınması daha yeni, ama yolculuğu çok daha renkli hale getiren bir uygulama. Yaşı 90'ı bulan ve Ho Chi Minh kentinde hala çalışmayı sürdüren Vietnamlı kunduracı Trinh Ngoc, bugüne dek sayısız ayakkabı üretmiş. Paris'teki L'Ecole ABC De Dessin okulundan mezun olan yaşlı ustanın elinden çıkma ayakkabıları giyenler arasında Kamboçya kraliyet ailesinin üyeleri de var, Vietnam'ın ünlü şarkıcıları da."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/ringlerin-altin-kalpli-eldiveni-garbis-zakaryan.html", "text": "Türkiye'de 50'li ve 60'lı yıllarda boks deyince ilk akla gelen isimlerden birisiydi Garbis Zakaryan. Beyoğlu Spor Kulübü kökenli boksör, 1944-66 arasında ringlerde fırtına gibi esti. Antrenör olarak da bu spora hizmet vermeye devam eden Zakaryan, milli boksör Cemal Kamacı'yı yetiştirmişti. Bir zamanların efsane boksörü Garbis Zakaryan'ın Spor ve Sergi Sarayı'nda maçı olduğu zaman, biletleri günler öncesinden tükenir, binlerce kişi salonu doldururdu. Henüz 14 yaşındayken boks yapmaya başlayan Zakaryan, yaklaşık 200 amatör, 50 de profesyonel maça çıkmış ve sadece iki kez nakavt olmuştu. \"Yumruk attığından fazlasını yersin, bu spora tutkuyla bağlı değilsen, yapamazsın\" diyen 85 yaşındaki efsanevi boksörle Şişli'deki evinde görüştük. Eskiden Galatasaray Kulübü'nde hafta sonları boks maçları yapılırdı. Cihangir taraflarında oturuyorduk ve mahalledeki arkadaşlarım \"gidelim seyredelim\" diyorlardı. Orada maçları seyrettikçe, bende boksa karşı bir heves başladı. 14 yaşında çocuktum. Mahalledeki arkadaşlardan biri, \"Beyoğlu Spor Kulübü'ne gidelim, orada tanıdık var, yazdıralım seni\" dedi. Gittik, oradaki görevli şöyle bir bana baktı ve \"ne yapacaksın\" diye sordu. Ben \"boks\" diye cevap verince, \"oğlum, 14 yaşında sivrisinek gibi adamsın, evvela biraz jimnastik yap vücudunu geliştir ondan sonra boks yaparsın\" dedi. 48 kiloydum o zamanlar. Tekrardan gittim yine kovuldum. Bir daha gittim kovuldum derken en sonunda bıktılar kovmaktan, çalışmaya başladım. 1944'te boksa başladım. Daha sonra Galatasaray Kulübü'ne girdim ve 1948 senesinde İstanbul şampiyonu oldum. O sene Türkiye şampiyonası yapılmadı. 1949'da Ankara'da Türkiye şampiyonası yapıldı, orada şampiyon oldum. 1950'de tekrar Türkiye şampiyonu oldum. Eski boksörlerden Mahmut Kefeli'nin teşvikiyle profesyonel oldum. Tabii o zaman bizim federasyon profesyonel lisans veremediğinden Avrupa Boks Birliği'ne müracaat ettik. Profesyonel lisanslarımız oradan geldi. Nerede maç yapıyorsam, oradan lisans alıyordum. Örneğin Arjantin'e gitmiştim, maç öncesi oradan lisans aldım. 200 civarında amatör maçım var. Profesyonel olarak da 51 müsabaka yaptım. Lübnan, Mısır, Fransa, Almanya, Arjantin, Brezilya'da dövüştüm profesyonel olarak. Bunların 34'ü galibiyet, sekizi mağlubiyet ve dokuzu da beraberlikle bitti. 250 maçta iki kere nakavt oldum. İkisini de rövanş maçında yendim. 1963'te Fransız boksör Rene Brunet ile yaptığım bir maçta, yedi raunt maçı önde götürüyordum. Yani gelip de \"bahse girer misin\" deseler, girerim. Yedi raunt dövdüğüm Brunet, sekizinci rauntta bekledi bekledi çeneme isabetli bir yumruk vurdu, nakavt oldum. Kalkmışım, köşemdeki hocama diyorum ki: \"Baba dişliği versene, maç başlayacak!\" Ama maç bitmişti zaten. Rövanş maçında yendim sonra. Bir de amatörken Ankara'da Saim Saygılı'ya nakavt olmuştum, sonra onu da rövanş maçında yendim. Kaybettiğim maçları sonradan yenerek teselli buldum. Kalust Çarkçı. O da uzun yıllar boks yapmış tecrübeli biriydi. Hep aynı antrenörle çalıştım. Antrenmanda kullanılan amatör eldivenleri burada üretiyorlardı. Ama profesyonellerin kullandığı eldivenler daha ufaktır, yumruklar daha etkili olsun diye. Onları Türkiye'de bulamıyordum, yurtdışından getirtiyordum. Buraya maça gelecek rakibin menajerine söylüyordum, bir çift de bana getiriyordu, ücretini sonra ödüyordum. Ben sol direkt iyi vururdum. Rakibi yanıma sokmamak için solla dövüşür, sol yumruğumu çok iyi kullanırdım. Çok hareketli olduğum için kuvvetli vuramazdım. Daima hareketli olduğum için sayı hesabıyla götürüyordum maçları. Dövüşeceğimiz boksörlerin geldikleri ülkelerdeki arkadaşlarım vasıtasıyla özelliklerini öğrenirdik: Solu mu sağı mı kuvvetli? Uzak mı yakın mı dövüşür? Buna göre antrenörümle birlikte bir taktik hazırlardık. Hareketli olduğum için yumruk almamaya bakardım. Genelde boksta burun kırılır, hedeftir ama benim burnum trafik kazasında hasar gördü. Oysa herkes bokstan zanneder. Boksta çok dayak yemedim. Kaş patlaması çok oldu. Düştüğünüz zaman çeneye aldığınız darbenin tesiriyle düşersiniz, hele düşerken kafayı falan bir yere vurdunuz mu zor kalkarsınız... Bu yüzden iki oğlumun da boks yapmasını istemedim. Yumruk yemeyi. Bir tane vuruyorsan, 10 tane yiyorsun. Yani attığından fazla yumruk yiyorsun. Bu spora tutkuyla bağlı değilsen, yapamazsın. Yumruk yemeden maç bitmez, yumruksuz boks olmaz zaten."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/sadece-isik-renk.html", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde 18 Şubat 2016 tarihinde Tahincioğlu ana sponsorluğunda ziyarete açılan \"MACK. Sadece Işık ve Renk\" adlı sergi, 20. yüzyıl ortası avangart sanat ağı ZERO kurucularından Alman sanatçı Heinz Mack'ın yapıtlarını bir araya getirdi. Sergi, Mack'ın ZERO akımının belkemiğini oluşturan erken dönem eserlerinden yola çıkarak uzun ve üretken kariyeri boyunca ortaya çıkardığı resim, heykel ve diğer sanat eserlerinden zengin bir seçki sunuyor. Sakıp Sabancı Müzesi galerilerinin önemli bir kısmı ise, Mack'ın 1960'lı yıllardan itibaren el değmemiş doğal alanları sanata ayrılmış mekanlara dönüştürdüğü Land Art çalışmalarından da örneklere ev sahipliği yapıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Sayın Dr. Frank-Walter Steinmeier'in serge için yazdığı yazıda: \"Heinz Mack temas noktaları yaratmaya çalışır, insanları diyaloğa davet etmeyi, anlamayı, düşünmeyi amaçlar. Mack ve sanatı, işte bu 'küresel aklı' simgeler.\" diyor. Sergi 18 Eylül 2016 tarihine kadar gezilebilir."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/susuz-istanbul.html", "text": "İstanbul'a düşen yağış miktarının azalması, NASA'nın yeni yayınladığı uydu haritasıyla da kayda geçirildi. Buna göre şehirdeki yeraltı suları son 15 yılın en düşük seviyesine indi. Bu gidişatta, 2020'nin son beş yılın en kurak senesi olması da etkili oldu. Yıl ortasına geldiğimizde hemen her bölgeye mevsim normallerinin altında yağış düşmüştü. Yeraltı suları, tarımsal üretim ve içme suyu kaynağımız açısından hayati önem taşıyor. Boşalan yeraltı suyu havzalarının tekrar dolması için ise yüzeydeki nem yavaşça ve istikrarlı şekilde toprağa ve kaya katmanına sızıp oradan tabana ulaşmalı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/suyun-yolculugu.html", "text": "Pompa sistemleri firması Wilo'nun azalan su kaynaklarına dikkat çekmek amacıyla düzenlediği \"Su, Dünyanın Her Karesinde\" fotoğraf yarışması beşinci yılında uluslararası bir kimlik kazandı. Geçtiğimiz yıl 3 bin 48 eserin katıldığı yarışma, bu yıl dünyanın farklı ülkelerinden fotoğrafçıların eserlerini de kabul ediyor. \"Suyun Yolculuğu\" temasıyla yapılan Wilo 5. Uluslararası Fotoğraf Yarışması'nda başvurular 10 Eylül'e kadar devam edecek. Suyun hayatımızdaki önemini fotoğrafın gücüyle yansıtmayı amaçlayan fotoğraf yarışması, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu ve Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu'nun onayıyla yapılıyor. Yarışmanın sonuçları 22 Eylül 2016'da açıklanacak, ödül töreni ve sergi ise ekim ayında yapılacak. Yarışmaya www. wilofotografyarismasi. com ve www. sudunyaninherkaresinde. com adreslerinden baş vurulabiliyor. Fotoğraf: Yarışmanın 2015 birincisi \"Çeltik Tarlası\" fotoğrafıyla Kemal Özkılıç'tı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/tarihten-10-para-10-hikaye.html", "text": "Finans tarihimizin en ilginç hikayelerini barındıran 10 paranın da yer aldığı \"Tarihimizde Kağıt Paralar Sergisi\", 14 Mart 2016'da saat 19:00'da Moda Deniz Kulübü'nde açılıyor. Ünlü nümismat Mehmet S. Tezçakın'ın koleksiyonundaki paralarla oluşturulan, küratörlüğünü bir diğer ünlü nümismat Güçlü Kayral'ın yaptığı sergi, 27 Mart'a kadar ziyaret edilebilecek. \"Tarihimizde Kağıt Paralar\" adlı serginin açılışının ardından saat 20:00'de, konuşmacı olarak Mehmet S. Tezçakın ile Güçlü Kayral'ın katılacağı \"Tarihte Para ve Kağıt Paralarımız\" konulu konferans düzenlenecek. Sergide görülebilecek 10 paradan bazıları şöyle: \"Tarihimizdeki ilk kağıt para-El yazması kaime\", \"Para pul oldu deyiminin kaynağı-Pul paralar\", \"Sırrı 140 yıldır çözülemeyen resimli filigran kullanılan 50 Kuruş\", \"Dört lisanda basılan dünyadaki tek para-Bir Altın Liralık Osmanlı Bankası Banknotu\" ve\"Osmanlı Bankası'nca korsan basılan 5 liralık banknot\"."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/ucus-oncesi-alisveris.html", "text": "Lufhansa yolcuları uçuş esnasında satın alacakları ürünleri önceden sipariş edebilecek. Yolcular uçuş öncesinde www. LH. com/preflight-shopping adresine girerek Lufthansa WorldShop üzerinden uçakta satışa sunulan ürünler arasından tercih yaparak ön sipariş verebilecek. En geç uçuştan dört gün öncesine kadar verilecek ürün siparişleri için herhangi bir ek ücret ödenmiyor, ayrıca siparişler bağlayıcı nitelik taşımıyor. Yolcular sipariş ettikleri ürünleri uçakta görebiliyor ve beğendikleri takdirde doğrudan nakit, kredi kartı veya Miles & More milleri ile ödeme yapabiliyor. Toplam 180 ürünün yer aldığı ürün yelpazesi, teknoloji ve eğlence ürünlerinin yanı sıra kozmetik, parfüm, saat ve oyuncak çeşitlerini de içeriyor. Yeni hizmet 15 Ocak 2016 tarihinden itibaren Lufthansa'nın tüm kıtalararası uçuşlarında ve Avrupa dahilinde uçakta alışveriş hizmeti verilen hatlarda uygulanmaya başladı."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/unutulan-sokak-oyunlari.html", "text": "Arbella Makarna'nın düzenlediği Uluslararası Fotoğraf Yarışması bu yıl yedinci kez düzenleniyor. Bu yılki konu unutulan sokak oyunları. Günümüz modern toplumunda sokaklarda oynanan çocuk oyunlarının çoğu unutuldu ya da unutulmaya yüz tuttu. Arbella, fotoğraf sanatçılarına çağrıda bulunuyor ve hala oynanan sokak oyunlarını fotoğraflamaya çağırıyor. Son katılım tarihi 17 Nisan 2017 olan fotoğraf yarışmasına dileyen herkes, her kategoride en fazla dört farklı fotoğrafı ile katılabiliyor. Yarışmacılar, renkli ya da siyah-beyaz, geleneksel veya modern, her türlü fotoğraf tekniğini kullanabiliyor. Yarışmada para ödüllerinin yanı sıra FIAP ve GPU'dan toplam sekizer altın, gümüş ve bronz madalya, 48 mansiyon ve her kategoriden en fazla 75 sergileme ödülü verilecek. Yarışma ile ilgili tüm detaylara, teknik bilgilere ve başvuru formlarına www. arbella. tv adresinden ulaşılabiliyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/yaban-yurtlar.html", "text": "Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nin Yılın Yaban Hayat Fotoğrafçısı yarışması, bizi bir kez daha gezegenin gizli köşelerine ve nadir anlarına götürüyor. Bu defa kazananlar halk oyuyla seçildi. Doğa Tarihi Müzesi'nin düzenlediği yarışmaya 2021'de 95 ülkeden katılım oldu. Müze, Halkın Seçimi Ö dülü için 25 fotoğraflık özel bir seçkiyi o ylamaya sundu ve sonunda büyük ödül Cristiano V endramin'in oldu. Vendramin'e ödülü, kısmen suy a batmış söğütlerin ve yansımaların yarattığı büyülü manzara getiriyor. İtalya'nın kuzeyindeki Santa Croce Gölü'nün suları kış me vsimi için bile alışılmadık derecede yüksek. En doğru anı y akalamak için daha soğuk saatleri buz gibi bir se ssizlik içinde bekleyen fotoğrafçı \"bu, asla unutama yacağım bir duyguydu\" diyor. Seçkideki fotoğraflardan biri, bizi Çin'in Lishan Doğa Koruma Alanı'na götürüyor. Qiang Guo'nun çektiği fotoğraf, bir ağacın dalları arasında sürekli yer değiştiren iki erkek altın sülünü gösteriyor. Çin'e özgü, dağlık bölgelerdeki yoğun ormanlarda yaşayan bu kuşların hareketi, karda yapılan sessiz bir dansı andırıyor. Altın sülünler parlak renklere sahip olsalar da fark edilmeleri çok zor. Zamanlarının çoğunu karanlık orman zemininde yiyecek arayarak geçiriyor ve sadece avcılardan kaçmak için uçuyorlar, geceleri de çok yüksek ağaçlara tünüyorlar. Fotoğrafçı Jo-Anne, Avustralya'yı kasıp kavuran orman yangınlarından etkilenen hayvanları belgelemek için 2020 başında bu ülkeye gitti. Victoria eyaletinin Mallacoota kasabası yakınlarındaki kanguru sakince yürürken bir yandan da gözlerini Jo-Anne'den alamıyor. Birazdan yanmış okaliptüs plantasyonuna dalıp gözden kaybolacak. Sıradışı bir karşılaşma... Ayı yavruları, annelerinin yiyecek getirmesini beklerken ağaçlara sık sık tırmanır. ABD'nin Alaska eyaletinde bulunan Anan Yaban Hayat Gözlem Sahası'nda bir yavru ağaca çıkmakla kalmamış, yosun kaplı bir dalda uykuya dalmış. Hemen yanıbaşında yavru bir kel kartal ise onu gözlüyor. Fotoğrafçı Jeroen Hoekendijk, yüksek bir yere çıkarak ayı uyanmadan fotoğrafı çekmeyi başardığını söylüyor. -Atlas Dergisi Nisan 2022"} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/yeni-nesil-egitim.html", "text": "Doğa Okulları, yaratıcı öğretmenler ve eğitimcilere destek vermek amacıyla Vitamin ve İstanbul Bilgi Üniversitesi işbirliğiyle \"Yeni Nesil Eğitim Konferansı\"nın bu yıl altıncısını düzenledi. \"Eğitimde Değişim Hareketi\" platformu olarak gerçekleştirilen konferansta yeni eğitim yaklaşımları ele alındı. Konferansın sonunda eğitime katkı sağlayacak özgün projeler sunan öğretmenler ödüllendirildi. Sorgulayan, analiz eden, eleştiren ve sentezleyen bir anlayışı temsil eden Eğitimde Değişim Hareketi, bizzat öğretmenler tarafından oluşturulan projeler yoluyla modern eğitim tekniklerini ve yeni nesil eğitim anlayışını tüm Türkiye'de yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Bu anlayışla özgün, yaratıcı ve fark yaratan her türlü projenin sergilenmesine olanak sağlayarak eğitim gönüllülerini bir araya getiren Eğitimde Değişim Hareketi, bilgi alışverişini sağlayan ayrıcalıklı bir eğitim platformu olma özelliğine sahip."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/yer-bilimleri-olimpiyati.html", "text": "Coğrafya Eğitimi Derneği, Tayland'da düzenlenen 12. Uluslararası Yer Bilimleri Olimpiyatı'nda Türkiye'nin ilk kez temsil edilmesini sağladı. 39 ülkenin katıldığı organizasyondan, Türkiye takımındaki öğrenciler üç bronz madalyayla döndü. Sınavların hazırlanması, uygulanması ve değerlendirmesini yaparak Türkiye ulusal takımının seçim aşamasını yürüten CED, kazanan ekibin olimpiyat için hazırlık sürecini de üstlenmişti. Aralık ayından bu yana gelecek sene 13. düzenlenecek olan olimpiyat için çalışmalara başlayan dernek, Türkiye'yi temsil edecek takımı belirledi ve hazırlıklara başladı. International Geoscience Education Organisation tarafından çocukların ve gençlerin yer bilimlerine olan ilgisini, toplumunsa farkındalığını arttırmak için, 2007 yılında düzenlenmeye başlanan IESO'da, ortaöğretim öğrencileri jeoloji, meteoroloji, çevre bilimleri alanlarında yarışıyor. Küresel yaklaşımları değerlendirerek toplumsal düzeyde coğrafya okuryazarlığının gelişmesine yön vermek ve bu süreci desteklemek adına projeler üreten derneğin amacı somut ürünler ortaya koymak. CED, alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, herkesin katılımına açık söyleşiler, coğrafya öğretmenlerine yönelik farklı illerde çalıştaylar, coğrafya eğitiminin etkin, kalıcı ve ilgi çekici olmasına katkı sağlamak adına oryantiring, Coğrafi Bilgi Sistemleri eğitimleri ve fotosafari gibi etkinlikler düzenliyor. Geçtiğimiz yaz, Slovenya Coğrafya Öğretmenleri Derneği ile birlikte organize ettiği Coğrafya Öğretmenleri İçin İnovasyon Kampı; hem Slovenya'da, hem de Türkiye'de gerçekleştirilen çalışmalarla iki ülkenin meslektaşlarını bir araya getirmiş, coğrafya eğitiminde işbirliğinin ve ortak bakışın geliştirilmesinin filizlerini atmıştı. Dernek, önümüzdeki aylarda coğrafya popüler bilim yazıları ve kitap inceleme projesi ile yayın hayatına da adım atmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://www.atlasdergisi.com/panorama/yunusun-midesine-goz-dikmek.html", "text": " Av yasaklarına uyulmalı, ihlallere sıfır tolerans gösterilmeli. Yasal düzenlemeler tüm paydaşların katılımıyla sağlanacak ortak yönetim modeliyle gerçekleştirilmeli."}