BayanDuygu's picture
Upload folder using huggingface_hub
10157b7 verified
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/ali-elmaci-sergisi-pilevneli-galeride", "text": "Yapıtlarında özellikle iktidar, medya, güç, popüler kültür eleştirisi yapan ve klasik tuval resmine çağdaş bir yorum getiren Ali Elmacı, son dönemdeki çalışmalarını desen, video ve heykel ile zenginleştiriyor. Renkli çalışmalarında genellikle fantastik öğeler kullanarak hem toplumsal hem de bireysel pek çok durumu izleyiciye sarkastik bir yorumla sunan Elmacı, çalışmalarıyla kalıplara meydan okuyarak, onları karikatürize ediyor. Kendi deyimiyle 'çirkini resmettiği' yapıtlarıyla dramatik bir ironi sunan sanatçı, seriler halinde ele aldığı çalışmalarıyla günümüz dünyasını tüm yönleriyle irdelemeye devam ediyor. Son dönemdeki kağıt ve tuval eserleriyle birlikte ilk yönetmenlik deneyimini de sunacağı Dudaklarımı Öp Kalbimi Hançerle sergisiyle yaratımına boyut atlattıran Elmacı, sanatına dair yeni bir kapı aralıyor. Pilevneli Galeri'de 14 Ocak-18 Şubat 2023 tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan bu sergi, Bulut Reyhanoğlu prodüktörlüğünde hayata geçiyor. 3 kısa metrajlı sanat filmi, sanatçının özel koleksiyonlarından derlenen eserlerle birlikte serginin kurgusunu da destekliyor. Hatice Aslan, Barış Demiröz, Gülnara Golovina, Hakan Meriçliler, Alper Saldıran, Melisa Şenolsun ve Ömer Ülger'in rol aldığı Tadına Bakınca Kokusunu da Aldım; Ahmet Rıfat Şungar ve Onur Ünsal'ı bir araya getiren Bahçeye de Çıkarız ve pop şarkıcısı Aleyna Tilki'nin oynadığı Beni Kendinden Fazla Sev olarak ayrılan filmler, 18 Şubat'a kadar izlenebilecek."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/amedeo-modigliani-sergisiyle-renkli-bir-dunya-kesfi", "text": "İtalyan asıllı ressam ve heykeltıraş Amedeo Modigliani, hiç kuşkusuz ki modern sanatın en etkileyici figürlerinden biriydi. Kariyeri boyunca birçok sergi düzenlemiş ve modern sanatın yayılmasına katkıda bulunmuş Fransız sanat tüccarı ve sanat koleksiyoncusu Paul Guillaume da Modigliani kadar 20. yüzyıl sanat anlayışının gelişimine neden olan bir diğer önemli isimdi. Bugün \"Amedeo Modigliani: An Artist and His Merchant\" adını taşıyan bu sergi, iki yetenek arasındaki dostluğu onurlandırıyor. 20 Eylül 2023 - 15 Ocak 2024 tarihleri arasında Musee de l'Orangerie'de sanatseverlerle buluşacak olan proje, sanatçı ile koleksiyoner arasındaki ilişkiyi inceliyor ve bu ilişkinin Modigliani'nin kariyerine ve eserlerine olan etkisine odaklanıyor. Paul Guillaume'un, Modigliani'yi Montmartre'de bir stüdyo kiralamaya teşvik etmesi ve onun eserlerini Paris'in sanat ve edebiyat çevrelerinde tanıtarak bu bağlamda oynadığı önemli rolü görmek isteyenler, iki farklı vizyonun kesiştiği noktadan doğan yaratıcı dünyayı bu sergi aracılığıyla keşfedebilirler!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/bill-bensley-sergi-aciyor", "text": "Mimar, tasarımcı, otelci, çevreci, vizyoner... Bill Bensley'in kariyerini tanımlayacak pek çok kelime varken tüm bu sıfatlara bir yenisi daha eklendi. Pandemi boyunca yaptığı resimleri, \"LOVE CAMP EXPLORE DREAMS\" isimli sergisiyle sunan Bensley, geleceğe renkleri üzerinden yeni bir alan açıyor. Çoğunlukla masif tuvaller üzerine canlı akrilik boyayla yapılan eserler, ilhamını Paul Gaugin, Claude Monet, Pablo Picasso ve Brice Marden gibi ressamların çizimlerinden alıyor. Çalışmalarının temeline; LGBT, ırkçılık, Covid'19 ve seyahat konularını alan Bensley, sergi aracılığyla toplumsal yapı içinde sıkışmış kimliklerin duygularını anlamaya, kişinin kendini bulma ve yeniden kurgulama süreçlerini anlamlandırmaya odaklanıyor. Bensley'in kişisel deneyimlerinden oluşan hikayelerle örülü bu sergi, 28 Şubat 2022 tarihine kadar \"River City Bangkok\" galeride izleyicilerle buluşacak. Görsel bir harmoniyi 'ressam' Bill Bensley ile keşfedin!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/eileen-agar-angel-of-anarchy", "text": "Hem gerçeküstü resim çalışmaları hem de fotoğrafçı kimliğiyle tanınan Eileen Agar, Arjantin doğumlu İngiliz bir sanatçı. Yeni bir sistemin yaratılması için kaosu tekrar yaratmak gerektiğini düşünen Agar, kendi döneminde yaptığı alışılmışın dışına çıkan işleriyle bunu kanıtlıyor. Gerçeküstücülük ekolünün başta gelen isimlerinden Andre Breton ve Paul Eluard ile yakın arkadaş olan Agar, erken dönem işlerinde sürrealizm akımını alaylı bir şekilde ele alan işleriyle formlara yeni boyut kazandırdı. Otomatik teknikleri yeni malzemeler kullanarak harmanlayan sanatçı, kolaj çalışmalarını fotoğraflayarak üretimini gerçekleştirdi. İngiliz sanatçı Eileen Agar'ın 1936 yılında yaptığı 'Angel of Anarchy' adlı yapıtı Tate'in koleksiyonunda yer alan önemli heykellerden. Londra'da yer alan Whitechapel Gallery'de açılan retrospektif, sanatçının 1920'lerden 1990'lara kadar süren çığır açıcı kariyerini ele alıyor. Sergide The Slade'deki öğretilerinden etkilenen ilk çalışmalardan Kübizm denemelerine kadar, 150'den fazla eser yer alıyor. Yazar Andrew Lambirth'ün: Bu, sürrealist bilinçaltının spontane bir dışavurumu değil; oldukça bilinçli ve yapılandırılmış bir süreç. Bu Agar metodu. sözleri sürrealizmin kilit ismi olan Eileen Agar'ı özetler nitelikte."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/the-haas-brothers-sergisi-ile-renkli-bir-evrene-dalin", "text": "Yaratıcı dünyalarını yaptığı her işte ortaya koyan The Haas Brothers, yeni heykel sergisi \"Snails in Comparison\" ile 27 Mayıs tarihine kadar Lora Reynolds galeride! Uygulamalarında yeni bir malzeme olan cam ile hayal gücünün boyutu artıran ikili, salyangozların kabuklarında kullandığı el oyması mermerle de zanaatkarlık becerilerini kanıtlıyor. Çift yumurta ikizleri Niki ve Simon Haas'ın ayrı kaldıkları iki yıl ise, bu üretimin itici gücü. 2017'de Niki'nin ilk çocuğu Fox'un dünyaya gelişi ve Niki ile Simon'ın 2020'de ayrı kalmak zorunda kaldıkları izolasyon süreci, onlar için hayatlarında neyin en önemli olduğuna dair yeni bir anlayışa yol açıyor. Son derece kişisel bir büyümenin yansıması olan sergideki her \"yaratık\" ise, yaratıcıların tasarım persona'sını yeniden tanımlıyor. The Haas Brothers'ın son on yıldır yarattığı tuhaf karakterlerin yanında kendilerini evlerinde gibi hisseden bu tasarımlar, tüm yeniliklere rağmen bir harmoni içinde renkli bir evren yaratıyor. Çünkü heykeller gülünç, komik, ara sıra yaramaz ama her zaman samimi!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/agenda/yayoi-kusama-obliteration-room-sergisi", "text": "Kendine özgü motifleri ve cesur renkleriyle tanınan Japon sanatçı Yayoi Kusama'nın enstalasyonları önce Londra'da, sonrada Hong Kong'da sanatseverlerle buluşuyor. Tate Modern'de 23 Temmuz-29 Ağustos tarihleri arasında görülebilecek Obliteration Room adlı enstalasyon katılımcılarla birlikte renkli noktalar denizine dönüşüyor. Tate Modern Turbine Hall'da bulunan, bembeyaz mobilyalarla döşeli odayı görmeye gelen ziyaretçilere üzerlerinde renkli beneklerin olduğu çıkartmalar verilecek. Sanatseverler sticker'ları odanın istedikleri yerlerine yapıştırarak alanı renklendirecek. İlk kez 2002 yılında Avustralya'daki Queensland Art Gallery'de gerçekleştirilen enstalasyon, bu defa Londralılarla buluşacak. Bu enstalasyonla birlikte, sanatçının Infinity Mirror Rooms enstalasyonlarından ikisi de eş zamanlı olarak müzede yer alacak. Kusama'nın çalışmalarının bir retrospektifi de bu yıl Hong Kong'daki M+ müzesinde! 12 Kasım-14 Mayıs 2023 tarihleri arasında gerçekleşecek olan ve sanatçının bugüne kadarki çalışmalarının en kapsamlı araştırması olacak Yayoi Kusama: 1945 to Now isimli retrospektif, belki de son noktayı koyacak."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/17-istanbul-bienalinde-neler-oluyor", "text": "\"Bu bienal tatlı, olgun meyvelerle kaplı ulu bir ağaç olmak yerine kuşların uçuşundan, bir zamanların bereketli denizlerinden, yerküreyi yavaşça yenileyen ve besleyen kimyadan bir şeyler öğrenme arayışında. Belki bu bienal büyük bir toplanma ya da tek bir zaman ve mekanda yapılan planlı bir buluşma değil, bir dağılma, gözden uzak bir mayalanmadır. Bırakın bu bienal kompost olsun. Vaktinden önce başlayabilsin, bittikten çok sonra da devam edebilsin.\" sözleriyle karşılıyor her bir Bienal mekanı bu sene izleyicisini. Küresel bir sağlık krizinin ortasında kurgulanan; toplumsal, siyasal, ekonomik ve ekolojik kaygılar üzerinden farklı düşünme biçimlerine ihtiyacımız olduğunu söyleyen bienal, üretimden ziyade süreçlere odaklanmayı tercih ediyor ve bu sürece \"kompostlaşma alıştırması olarak yaklaşıyor. Ve bu tasarı ile, farklı coğrafyalardan benzer konular üzerine düşünen ve üreten katılımcıları bir araya getiriyor. 500'ün üzerinde katılımcının yaklaşık 50'yi aşkın projesiyle izleyiciyle buluşan 17. İstanbul Bienali, önceki bienallerden farklı olarak; katılımcılara ve izleyicilere, haber dolaşımı için kullanılabilecek alternatif araçlar, öğrenme yolları, arşivleme gelenekleri, insanların dünya üzerindeki etkileri, duyuların iç içe geçtiği deneyimler ve çok eski zamanlardan kalma uygulamaların bugüne nasıl taşınabileceğiyle ilgili bazı sorular soruyor. Ve bu soruları bir uzlaşma çabası olarak değil; önerinin, merakın, rastlaşmanın ve tartışmanın ortak alanı üzerinden kurguluyor. Beyoğlu'ndaki Pera Müzesi'ndeki işler; kadının kamusal hayattaki yerine, Nepalli kadınların mücadelelerine, Afganistan savaşı sonucunda yerinden edilen insanlara, yıkımlara, feminist stratejilere odaklandığı gibi, video, arşiv kayıtları ve entalasyonlar aracılığıyla da kollektif bellek oluşturmaya dair alternatif yollar öneriyor ve kaybolan, sözü edilmeyen tarihsel olaylara yeni bir ses oluşturuyor. 1999'da yeterli öğrenci olmadığı için kapan İstanbul'un en eski Rum okullarından olan Merkez Rum Kız Lisesi'nde; küratör ve sanat kuramcısı Marco Scotini'nin, 2005'ten bu yana üzerinde çalıştığı 'İtaatsizlik Arşivi' adlı çalışması yer alıyor. Bu arşiv, sanatsal pratikler ile siyasi eylemler arasındaki ilişkiye yoğunlaşan, çokevreli, gezici ve sürekli gelişen bir video arşivi ve platformu. Can Altay'ın tasarladığı bir mimari düzen içinde sunulan çalışma; küresel ekolojilere ve kökleri çok derinlerde bulunan feminizm karşıtı, normatif toplumsal cinsiyet söylemleriyle mücadele eden kadın özgürleşmesi hareketlerine odaklanıyor. Bienal boyunca düzenlenen kamusal program yoluyla pek çok temaya ışık tutan SAHA Studio, tasarımcı ve web sitesi geliştiricisi Yehwan Song'un yaşayan bir organizmayı taklit ederek sürekli büyüyen ve izleyicileri katılımcılarla bir diyaloğa davet eden \"Cascading Spiral\" adlı üretimini deneyimleme fırsatı sunuyor. Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı, 17. İstanbul Bienali'nin ana mekanlarından biri. Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh'in küratörlüğünde gerçekleşen 17. İstanbul Bienali kapsamında PCSAA'da, Merve Elveren ve Çağla Özbek'in Hem Zemin / Hem Zaman ile Evrim Kavcar ve Elif Öner'in Hassas Sesler Sözlüğü adlı çalışmaları yer alıyor. Geleneksel sanat mekanlarının dışına çıkarak kitapçılar, sahaflar, hastaneler, huzurevleri, kafeler, metro durakları ve özel bir radyo istasyonunun da aralarında olduğu onlarca farklı mekana yayılan İstanbul Bienali, 17 Eylül 20 Kasım 2022 tarihleri arasında görülebilir."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/alexander-calder-nft-deneyimi", "text": "Sanatı için her zaman \"bakması eğlenceli olan şeyler yapmak isteyen\" Amerikalı heykeltraş ve ressam Alexander Calder, erken dönem işlerinden itibaren kesintisiz tek bir çizgiyle hareket duygusu veren çalışmalar ortaya koydu. Sirklerden esinlenerek hayvanları, akrobatları ve palyaçoları işlediği çalışmalarıyla sonsuz bir hareket içinde sürekli devinen eserleriyle de hep yeni anlamlar aradı. Mobillerini doğanın ortasına, bahçeye, açık bir pencerenin kenarına rüzgarla işleyen bir arp gibi titreşsinler diye rüzgara bırakan Calder, çalışmalarını havayla besledi ve eserlerin kendi yaşamlarını atmosferin belli belirsiz yaşamından ödünç aldı. Kendisini Alexander Calder'in sanat eserlerini ve arşivlerini toplamaya, sergilemeye, korumaya ve yorumlamaya adayan Calder Foundation da, NFT satış platformu ve üretim stüdyosu olan TRLab ile iş birliği yaparak Calder'in sanatını dijital dünyaya taşıyor. The Calder Question adı verilen bu NFT deneyimi, katılımcıların sanatçı hakkındaki varsayımlarını sorgulayacak, Calder'in sanatına ilişkin olan anlayışlarını derinleştirecek ve proje için özel olarak oluşturulan sınırlı sayıdaki NFT'leri toplamak için etkileşimli bir eğitici koleksiyon yolculuğuna çıkaracak. Calder'in imzası olan dört sanat formunu katılımcıların ayrıntılı olarak keşfetmeleri için sanatçının yaşamına ve çalışmalarına dair çevrimiçi bir harita çıkaran vakıf, The Calder Question'da ilerlemek için her bir kullanıcıdan hazır bir kripto cüzdanına sahip olmasını bekliyor. Elde edilecek geliri sanat eserlerinin restorasyonu için kullanacak olan vakıf, yolculuğa katılacak katılımcılara imzalı kitaplarla birlikte, projenin başlangıcında tanıtılan sınırlı sayıdaki NFT serisi için de özel avantajlar yaratacak. The Calder Question'ın tüm seviyelerini tamamlayan belirli sayıdaki katılımcıya ise, Calder'in Roxbury'deki korunmuş stüdyosunu ve özel konutunu rehberli bir tur ile deneyimleme şansı sunacak."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/bozcaada-caz-festivali-basliyor", "text": "Müziğin iyileştirici gücünü 6'ncı senesinde de yanına alan Bozcaada Caz Festivali, 26-27-28 Ağustos 2022 tarihleri arasında şifa gibi bir programla adaya adeta ayrı bir ses getiriyor. Paribu ana sponsorluğunda gerçekleşen festival; toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik dönüşüm ve erişilebilirlik alanları üzerinde durduğu gibi; adanın yerel ve kültürel tarihi, iyi yaşam, girişimcilik, sanat ve gastronomi de dahil olmak üzere pek çok farklı ilgi alanına hitap eden zengin bir program seçkisi sunuyor. 3dots ve fermente tarafından gerçekleştirilen Bozcaada Caz Festivali; Türkiye'de ilk kez sahne alacak soul, pop ve indie rock notalarını bir araya getiren ödüllü sanatçıları, pop kültür esintilerini caz notalarıyla buluşturan grupları, dinleyen herkeste ortak hisler uyandıran Türkiye'nin en köklü müzik gruplarını, Fransız cazının en önemli isimlerini ve Türkiye'nin en önemli davulcularını bir araya getiriyor. 50'yi aşkın etkinliğin yer aldığı Keşif programıyla da festivalin şifa temasını her adımda yansıtan organizasyon; üç gün boyunca devam edecek atölye, panel, yürüyüş, pop-up konserler ve gastronomi deneyimleriyle farklı disiplinleri bir araya getiriyor. Gustosu yüksek deneyim anları yaşatacağı gibi kolektif üretmenin bilincine de inanan Bozcaada Caz Festivali, bir bütünün parçası olabilmenin iyileştirici gücünü tam da bu yüzden merkezine alıyor ve herkese iyi gelmeyi amaçlıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve Fermente tarafından gerçekleşen 6. Bozcaada Caz Festivali'nin biletleri Passo'dan satın alınabileceği gibi; Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Metro Türkiye ve Organics by Red Bull'un destekleriyle düzenlenen festivalin duyuruları bozcaadacazfestivali. com adresi ve sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/damien-hirst-nft-dunyasinda", "text": "2016 yılında The Currency adlı koleksiyonuyla puantiye motifli 10 bin eser yaratan sanatçı, eserlerini NFT'ye çevirip, her birini 2 bin dolar karşılığında satışa çıkardı. Üstelik eserlerin NFT'lerini satın alanlara isterlerse fiziksel versiyonlarıyla değiştirilebileceklerini söyledi. Eseri alan 10 bin kişiden 4 bin 180'i elindeki NFT'leri fiziksel edisyonlarıyla değiştirdi ve bu kişilerin NFT'leri imha edildi. Eseri alan diğer çoğunluk ise, NFT versiyonlarını istediklerini söyledi. Hirst'ün altı yıl önce başlattığı 'The Currency' adlı bu deneysel NFT projesinin son aşamasında ise, eserin aslını seçmeyen yani NFT'yi elinde tutmayı tercih edenlerin eserleri 9 Eylül'den itibaren Londra'da yer alan Newport Street Galeri'de her gün belirli sayıda yakılacak. Proje kapsamında, Proje, sanat ve para biriminin sınırlarını yokluyor: Sanatın değişim gösterip para birimi haline dönüşmesini ve para biriminin sanata dönüşmesini. Hükümetlerin banknot ve demir paralarda sanatı kullanması tesadüf değil. Bunu paraya inanmamız için yapıyorlar. Sanat olmadan hiçbir şeye inanmak kolay değil diyen Hirst projesini 'ilginç bir deney' ve 'küresel bir enstalasyon' olarak tanımlıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/design-miami-basel-seckisi", "text": "Ketabi Bourdet, \"Sculptures\" adlı sergisiyle, 80'li yıllardan on beş tasarımcının hayal ettiği heykelsi koltukları sergileyerek dönemin estetik çeşitliliğine tanıklık etti. Rei Kawakubo'nun minimalist yaklaşımı ve Philippe Starck'ın Stool WW'si gibi ikonik tasarımlar, ziyaretçilerin ilgisini çeken çalışmalar arasındaydı. Amerikalı galeri Friedman Benda, Faye Toogood'un \"Roly-Poly Chair/Water\"ını, 1966'da Wendell Castle tarafından tasarlanan \"Squid Chair with Table\"ı ve Misha Kahn'ın bir bronz yaratımını bir araya getirerek, tasarım dünyasında klasikleşen parçaları bambaşka bir zeminde yeni bir diyaloğa soktu. Scene Ouverte, çağdaş koleksiyon tasarımını ve sanatsal el işçiliğini ön plana çıkaran çeşitli tasarımlarla dikkat çekti. Lea Mestres'in aydınlık seramik heykelleri ve Abel Carcamo'nun tasarladığı ayna çerçevesi galerinin öne çıkan koleksiyonları arasındaydı. Jacques Lacoste, 1950'ler ve 1960'ların üç önemli tasarımcısının ve sanatçısının eserlerini sergileyerek tasarım tarihine saygı duruşunda bulundu. Jean Royere ve Alexandre Noll'un tasarımları piyasada ilk kez sunulan parçalar arasında yerini alırken; Diego Giacometti'nin \"La Table aux Caryatids\" adlı yaratımı da şovun en iyi tarihsel parçası olarak ödüllendirildi. Morentz Galeri, İtalyan tasarımcı ve mimar Paolo Buffa'nın çalışmalarını yeniden keşfetmeye odaklandı. Como Gölü'ne yakın bir villadan toplanan parçalarla Buffa'nın neoklasik ve art deco tarzlarını birleştiren kabartmalı ahşap mobilyalar fuarın en gözde işleri arasında yerini aldı. Galerie Kreo çağdaş toplanabilir tasarım parçalarının üretimine adanmış bir galeri olarak çeşitli tasarımcıların eserlerini sergiledi. Virgil Abloh tarafından tasarlanan World Leaders ölçeği, Jean-Baptiste Fastrez tarafından tasarlanan Rio mozaik aynası ve Konstantin Grcic tarafından geliştirilen sınırlı sayıdaki transformer modüler lamba koleksiyonu galerinin çarpıcı seçkileri olarak izleyiciyle buluştu. İskandinav sanatı ve tasarımında uzmanlaşmış Parisli Maria Wettergren, çeşitli malzemeleri ve zanaat tekniklerini karıştıran büyük bir örnek sundu. Camilla Moberg'in parlak ve renkli cam yaratımı, Norveçli Gjertrud Hals'ın geometrik tekstil tasarımları ve Danimarkalı ikili Akiko Kuwahata & Ken Winther'ın minimalist ahşap işçiliğiyle ortaya çıkan kahve masası galerinin dikkat çekenler tasarımlarındandı. Yves Gastou ilk kez katıldığı etkinlikte, 20. yüzyıl objelerini çağdaş tasarımlarla harmanlayan eklektik bir seçki sundu. Max Ernst'in kafes yatağı, Agnes Debizet'in \"Azteque\" koltuğu ve Andre Dubreuil'in Paris konsolu galerinin seçkisini oluşturan en önemli tasarımlar arasındaydı. Fransız tasarımcı François Laffanour, 20. yüzyılın önemli tasarımcılarından biri olarak kabul edilen Charlotte Perriand'ı doğumunun 120. yıl dönümünde bu etkinlik ile andı. Perriand'ın stüdyosu için yaptığı ve bugün hala kendi zamanının ötesinde bir tasarım olarak kabul edilen \"Las Cases\" dolabı izleyici ile buluştu. Charlotte'un minimalizm ve işlevselliği bir araya getiren tasarım anlayışıyla öne çıkan bu eser, etkinliğin en dikkat çeken parçalarından biriydi. Yine aynı sahnede klasik raf sistemlerine alternatif bir yaklaşım sunan Ron Arad'ın \"Bookworm\" tasarımı da endüstriyel tasarımın sınırlarını zorlayan, işlevsel ve sanatsal bir örnek olarak izleyiciyle buluştu. Ghaya Bin Mesmar ve Mermelada Estudio'nun iş birliğiyle palmiye yapraklarından yapılan Safeefah Chair, el işçiliğini ve sürdürülebilirliği vurgulayan tasarımlar arasındaydı. Mirasını modern tasarım çizgisiyle birleştiren ikili, Birleşik Arap Emirlikleri'ne özgü dokuma tekniklerini vurgulayan sandalyeleriyle geleneksel motiflerini onurlandırdı."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/frieze-london-2023", "text": "Yalnızca çağdaş sanata ve yaşayan sanatçılara odaklanmasıyla öne çıkan dünyanın en önemli çağdaş sanat fuarlarından Frieze London, 20. yıl dönümünde! 11-15 Ekim 2023 tarihleri arasında The Regent's Park'ta ziyaretçilerini bekleyen etkinlik, Frieze Masters ile de eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Küratörlüğünü dünyanın önde gelen isimlerinin yaptığı fuarda sergilenen galeriler, günümüzdeki ünlü sanatçıların yanı sıra yeni sanatçıları da ziyaretçilerle buluşturuyor. Üstelik Frieze London 2023, Frieze'in şu ana kadar gerçekleşen en uluslararası fuarı olma özelliği taşıyor. 20. yıl kutlamaları kapsamında çağdaş sanatta yeni sesleri duyurmak amacıyla tasarlanan Artist-to-Artist, fuarın bu seneki en dikkat çekici bölümlerinden biri. Son yirmi yılda çalışmalarıyla çağdaş sanata katkı sağlayan dünyaca ünlü sekiz sanatçı, yeni seslerin duyurulması için elçilik görevi üstleniyor. Sanatı bir mesaj verme aracı olarak değerlendiren feminist sanatçı Tracey Emin, çağdaş fotoğrafçı Wolfgang Tillmans, çalışmalarında iplik ve ahşap gibi malzemeler kullanan Alvaro Barrington ve etkileyici sadeliğiyle Olafur Eliasson'ın yanı sıra Anthea Hamilton, Simone Leigh, Rirkrit Tiravanija ve Haegue Yang da bu sekiz ismin arasında. Fuarda sergilenen yağlı boya çalışmalarının hepsinde ortak iki özellik var: İki çıplak beden ve bir doğa manzarası. Vanessa Raw da çalışmalarında özellikle kadın bedeninin manzara olarak tasvir eden yaratıcılar arasında! Örneğin, işlerindeki ağaçlar sıradan bir ağaç formunda değil. Ağaçların gövdeleri tıpkı kadınların bedenleri gibi kıvrımlı; dalları ise saç gibi dalgalı... Çalışmalarının bir kısmında fotoğraf kağıtlarını çerçeve olarak kadrajın içine dahil etmiş. Kullandığı malzemeler arasında; sigara külü, kömür, grafit, gıda boyası ve suluboya yer alıyor. Çalışmaları gerçekçi tarzda olmadığından ilk bakışta anlaşılması güç olsa da bir o kadar sadeler. Bu ödülün kazananı, eserlerini ilk kez Frieze London'da sergileme şansı elde ediyor, yani kariyerinde bir dönüm noktası yaşıyor. Ödülün bu yılki kazananı ise, And these deceitful waters isimli çalışmasıyla Adham Faramawy. Faramawy, çalışmasında video ve heykeli bir arada kullanıyor ve Thames Nehri çevresindeki göç ve ekolojik çöküş temalarına dikkat çekiyor. Ziyaretçilerin, fuarda sergilenecek eserleri dijital ortamda incelemesine olanak sağlayan Frieze Viewing Room 4 Ekim'de erişime açılsa da, 18 Ekim'e kadar herkese açık olacak. Bu sayede dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler Frieze'deki galerileri gezebiliyor ve hatta eserleri satın alabiliyor olacak."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/helmut-newton-legacy-karanlik-odalar-aydinlaniyor", "text": "Yarattığı cesur ve sağlam karakterli kadın portreleri, maskülen ve feminen arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bakış açıyla sanat dünyasına yeni bir 'perspektif' sunan 20. yüzyılın en büyük fotoğrafçılarından Helmut Newton, hikaye anlatma biçimiyle her zaman zamanın ötesinde bir sanatçı oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen ve aslında fotoğrafçının 100. doğum günü için düzenlenen bu organizasyon şu anda Avrupa'yı turluyor. Fotoğrafçının kapsamlı bir retrospektif olan \"Helmut Newton Legacy\" sergisi, Helmut Newton Foundation'ın küratörü Matthias Harder ve Museum @xpo. sure_ iş birliğiyle yarısı ilk defa izleyiciyle buluşan yaklaşık 300 eser ile Newton külliyatının az bilinen yönlerini aydınlatıyor. Helmut Newton'ın otobiyografik girişini takip eden, porte ve moda çekimleriyle sanatçının kariyerini bir zaman tüneline dönüştüren sergi; çeşitli arşiv malzemeleri, polaroid ve negatif fotoğraflar sayesinde de fotoğrafçının üretim sürecine ve iç dünyasına yakından şahitlik etme fırsatı veriyor. Işıklandırma tarzı, gölgeler ve yarattığı pozlar aracılığıyla 1960'lı ve 1970'li yıllara damgasını vuran, klasik stüdyo çekimleri kadar sokaklarda ve dış mekan çekimlerinde de şahane açılar yakalayan Newton, tüm yaratıcılığı ile 'sosyal ve ahlaki' sınırları bazen zorlasa da onların yeniden tanımlanmasını da sağladı ve ikonik fotoğraflarıyla toplumsal görsel hafızamızda yeni yerler açtı. Toplama kampları, mülteci hayatı ve Nazi Almanyası'ndan kaçış hikayesiyle hayatın başka karelerine de şahitlik eden fotoğrafçı, provokatif olmak için kasıtlı olmayan çabasıyla hem tatmin edici bir görsel estetik sunuyor hem de özgürleşebilmiş zihninin yansımalarıyla keşfedilmeyi bekliyor. Vakfın arşivlerinde yapılan yoğun araştırmalar sonucunda unutulmuş fotoğrafları gün yüzüne çıkaran bu sergiyle, bilinenin ardında bir yolculuğa hazır olun!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/ikiz-kardeslerin-afrika-yolculugu", "text": "Kojo Anim, Gana'da yaşayan yirmi iki yaşında bir fotoğrafçı. Kojo, insanların kültürel miraslarını ve çeşitliliklerini kabul eden bir dünya hayaliyle üretimini gerçekleştiriyor. Her bireyin eşit insan haklarına sahip olması gerekliliği üzerinden yolunu Afrika'daki ikiz olarak doğan kardeşlere çeviren Kojo, sanatı aracılığıyla tabuları yıkmayı amaçlıyor. Afrika'da yer alan bazı topluluklarda ikiz olarak doğan kardeşler, toplulukları bölen uğursuz kişiler olarak görülüyor. İkizlerin kötü ruhlara ait olduğu, ailelerine ve toplumlarına utanç getireceği düşüncesiyle yıllardır pek çok aile yaşadığı yerden uzaklaşmak zorunda kalıyor. Hatta bir kadın eğer ikiz çocuk doğurursa onu terk etmesi bekleniyor. Madagaskar'ın güneydoğu bölgesinde yer alan Antambahoaka kabilesi de onlarca yıldır ikiz yetiştirmeyi yasaklayan bölgelerden biri. Son yıllarda pek çok aile bu tabulara karşı çıksa da geleneğin derinliği tıpkı bir kuyu gibi karanlık olduğundan, topluluklar tarafından hala dışlanmaya devam ediyorlar. Uzun zamandır çalışmalarının odağına ikiz kardeşleri koyan Kojo da, geçmişin düşmanlıklarına karşı ikizlerin bütünlüğüne inanan yeni nesil bir sanatçı. Bilinmeyene ve açıklanamaz olana karşı mücadeleyi geri kalmışlığın bir simgesi olarak gören Kojo, sanatsal üretimiyle farkındalık yaratmaya çalışıyor. İkizlerin neden mistisizmin nesnelerine dönüştüğünü araştıran, bunu yaparken de toplumun 'kültürünü' karşısına alan sanatçı, bu inançlara dikkat çekmek adına da bölgeden gönderilen ikizleri fotoğraflıyor. Bölgede öğreti olarak kabul görmüş bir atasözü ise, genç sanatçıyı hareket geçiren önemli bir detay: \"İkiz doğuranın ruhu yoktur.\" İkililiği bir tabu olarak gören hatta bunu bir kültür haline dönüştüren atalarının inancını insan dışı bulan Kojo, fotoğraf sanatıyla bugün hala geçerli olan bu yaklaşımı alt üst ediyor ve ikizlerin güzel ruhunu işleri aracılığıyla ortaya koyuyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/kabarcikli-cam-trendini-kesfedin", "text": "\"Mischievous\" yani muzip trend olarak geçen kavram, cam parçalarını renkli büyümelerle bir araya getiriyor. Helle Mardahl Studio, özgün ve sanatsal cam tasarımlarıyla tanınan Danimarkalı bir tasarım stüdyosu. Camın benzersiz ve şaşırtıcı özelliklerini vurgulayarak, renkleri ve formları cesurca bir araya getiren Helle Mardahl, eğlenceli ürünleriyle her günü ayrı bir parti havasına sokuyor. Stüdyonun en ünlü tasarımlarından biri olan \"Bon Bon\" kokteyl bardakları da bunun bir kanıtı. Şeffaf camın içine yerleştirilen renkli boncuklarla süslenen koleksiyon, her detayıyla şıklığın anahtarını evinizde diyor. Tasarım dünyasında özgün tarzıyla tanınan Kelly Wearstler, iç mekan tasarımındaki cesur ve lüks estetiğiyle ünlü bir yaratıcı. Kendi markası altında pek çok ürün tasarlayan Wearstler, bu kez de New York merkezli Sticky Glass stüdyosunun kurucusu Grace Whiteside ile iş birliği yapıyor. İkilinin ortak vizyonuyla şekillenen koleksiyon, zarafet ve yaratıcılığı bir araya getirerek cam tasarımına yeni bir soluk kazandırıyor. Şeftali ve karamel tonlarındaki şık bardaklar, altın büyümeler ve sürahiler ise iş birliğinin parlayan yıldızları arasında! Tasarımlarında geometrik formlar ve renklerin gücünü vurgulayan Sabine Marcelis, camın özgün özelliklerini keşfederek çağdaş ve estetik açıdan çarpıcı eserler yaratıyor. Işığı ve renkleri malzemenin doğasına göre kullanan Marcelis'in tasarımları, minimalist bir estetikle beraber işlevsellik ve estetik arasında benzersiz bir denge kuruyor. Yaratıcının Ikea için tasarladığı Varmblixt koleksiyonu da, yuvarlak cam objelerden oluşuyor. Tasarlanan her bir parça, zarafeti ve renkli büyülemesiyle evinize mistik bir hava katacak! La Romaine Edition, uluslararası alanda tanınan tasarımcı Sophie Lou Jacobsen ile yaptığı iş birliğiyle harikalar yaratıyor. Bu ortaklık sonucu ortaya çıkan Les Coraux koleksiyonu, Biot'taki cam ustalarının emeğiyle şekilleniyor. Doğanın renklerini referans alarak pek canlı bir evren vadeden bu tasarımlar, \"nokta atışı tercih yapmayı sevenlerin aradığı parçalar olmaya aday. Özellikle el yapımı cam ürünleriyle tanınan Maison Balzac'ın, renkli camları, zarif desenleri ve nostaljik dokunuşları markanın karakteristik özellikleri arasında. Günlük anlardan neşeli kutlamalara kadar hayatın her anına eşlik edebilecek koleksiyon şıklığı ve eğlenceyi bir araya getiriyor. Renkli ya da beyaz toplarla zenginleştirilmiş transparan versiyonlarıyla her partiye canlılık katmaya aday tasarımlar, yılların eksitemeyeceği parçalardan."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/marina-abramovic-nft-dunyasinda", "text": "Performanslarında sürekli olarak kendi fiziksel ve zihinsel dayanıklılığının sınırlarını test eden ve izleyicileri kendisiyle yüzleşmeye davet eden Marina Abramovic, Bir sanat eserinin birçok canı olabilir diyerek NFT dünyasına giriyor. Dünyanın en önemli performans sanatçılarından olan Abramovic, 2001 yılında gerçekleştirdiği The Hero adlı performansını NFT'ye dönüştürerek babasını dijital dünya üzerinden de selamlıyor. 15 dakikalık bir performans olan ve Tezos blokzinciri üzerinde NFT olarak yer alan The Hero, Abramovic'in II. Dünya Savaşı'nda Yugoslavya'da ulusal kahraman olan babasına adadığı bir çalışmaydı. Abramovic'in, NFT'ye dönüştürülen bu performansında sanatçı beyaz bir atın üzerinde beyaz bir bayrak tutarak oturuyor ve kahramanlık üzerine bir Sırp halk şarkısı duyuluyor. Eserini NFT'ye çevirirken Londra merkezli The Cultural Institute of Radical Contemporary Art ile iş birliği yapan sanatçı, bu çalışması aracılığyla sanat yaparken geleceği düşünmek gerektiğini ve sanatın geleceğe bakması gerektiğini de söylüyor aslında. NFT'ye çevrilen bu eser, 13 Ağustos tarihine kadar Londra, Berlin, Los Angeles, Milano, New York ve Seul'un önemli meydanlarında her gün saat 20.22'de dev ekranlarda gösteriliyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/metaverse-dunyasinda-sanal-evler", "text": "Hala fizik kurallarının geçerli olduğu dünyamızda değil de sanal bir ortamda yerçekimi inkarı yapan bir eve sahip olmak nasıl olurdu? Gerçeklik algısına sanal alemde boyut atlatan metaverse teknolojisi, bilim kurgu filmlerindeki gibi bir dünyaya sahip olma şansı veriyor. New York City ve Miami'deki ünlü emlakçı kardeşler Oren ve Tal Alexander'ın metaverse dünyasındaki \"The Row\" adlı projesi; Daniel Arsham, Misha Kahn, Andres Reisinger ve Alexis Christodolou gibi önemli sanatçılar tarafından tasarlanan birtakım sanal evleri içeriyor. Metaverse dünyasında emlak satışı yapan Everyrealm isimli şirket ile hayata geçirilen bu projedeki evler, sadece özel bir davetiyeye sahip olanlar tarafından satın alınabiliyor. Topluluğa dahil olmak için de platformun sitesi üzerinden davetiye talebinde bulunuluyor. Mimarinin dijital formu üzerine görsel bir manifesto sunan \"The Row\" projesindeki lüks sanal evler, Mona adlı dijital platform üzerinden satışa çıkarılacak. 30 sanal konutun bulunduğu projede sadece özel davetiyeye sahip olan müşteriler evlerin NFT versiyonlarını alabilecek. Dijital mimari tasarım anlayışına yeni bir küratörlük alanı açan bu teknolojiler, insan zekası dışında metaevrende hiçbir fiziğin ve hava durumunun geçerli olmadığını sanal evler aracılığıyla göstermiş oluyor..."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/wadi-rum-colundeki-departures-sergisi", "text": "Dijital galeri Adorno, Ürdün'ün zanaat gelenekleriyle çağdaş tasarım anlayışı arasındaki bağlantıyı Departures sergisiyle araştırıyor. Wadi Rum çölünde sergilenen bu koleksiyon, H. M. Queen Rania Al Abdullah Ofisi ile Design Week'in kurucu ortağı Rana Beiruti tarafından oluşturuldu. Çöl kayaları arasında çarpıcı bir şekilde fotoğraflanan ve on parçadan oluşan koleksiyon, Beyrut'un hem köklerine hem de tasarımların fütüristik biçimlerle olan ilişkisine odaklanıyor. Ahşap, taş, seramik, metal ve yün gibi organik malzemeler kullanılarak oluşturulan ve yerel zanaat tekniklerine övgü niteliği taşıyan bu tasarımlar, sonsuzluğa uzanan Wadi Rum çölünde yepyeni bir görsel dil ortaya koyuyor. Koleksiyon kapsamında multidisipliner stüdyo Twelve Degrees tarafından oluşturulan ve eski kil çömleklerindeki su soğutma geleneğini referans alan Jarra vazolar, modern cam teknikleri kullanılarak yeniden yorumlanıyor. Ya da, SNC Design Studio'nun kayın, akçaağaç ve cevizden yapılan Hammer & Chisel kek standları, zanaatkarlar tarafından rastgele işaretlerle oyuluyor. Çölü vitrin olarak kullanan bu koleksiyonda Ammanlı Mimar Rula Yaghmour'un Petra vazosu, küçük nesneler için düzenleyici bir işlev gören taret şamdanı ya da endüstriyel tasarımcı Ahmad Jarrar'ın pembe seramik ve pirinçten yaptığı balon şeklindeki kumbaraları koleksiyonunun eğlenceli dilini de ortaya koyuyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/art-and-design/yeni-sanat-platformu-beymen-art-room", "text": "Yaşamın sıradanlığını alan ve onu olağanüstü bir deneyime dönüştüren sanat; yaratıcılığın sınırsızlığına, hayal gücüne ve yeni perspektiflere her haliyle alan açan iyileştirici bir dönüşüm. Estetik deneyimlerin perdesini aralayan bu kavram duygu ve düşüncelerinize şekil verirken, aynı zamanda evrensel bir bağ kurmamızı sağlar. Sanatı bir köprü olarak kullanan Beymen de, çağdaş sanatın etkili olduğu çemberin sınırlarını genişletiyor ve Beymen Art Room projesiyle yepyeni bir keşif alanı sunuyor. Beymen Art Room; resim, kolaj ve heykel olmak üzere üç farklı disiplinden 20 sanatçı ve 200'ü aşkın eserin yer aldığı kürasyonuyla değişime ve gelişime açık dinamik bir sanat platformu. Yaratıcı dehaların izdüşümlerine yepyeni bir kapı aralayan proje; keşif, duygusal etkileşim ve artistik dışavurum temalarını odağına alan Illusory Superiority iş birliğinde sanatseverler ile buluşuyor. Farklı disiplinlerde yer alan sanatçıların eserlerini sergileyen ve yeni fikirleri yeşerten bu renkli evren; yaratıcılığın, değişimin ve gelişimin kesiştiği yeni bir alan olarak keşfedilmeyi bekliyor!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/alexander-mcqueen-process-sergisi", "text": "Sanatçılarla moda dünyası arasındaki flörtün her geçen gün artması ortaya çıkan yaratıcılıkların formunu da değiştiriyor. Farklı disiplinlerden yaratımlarını ortaya koyan pek çok sanatçı, özgürleşmeye alan açan bu yeni dünyanın gerçekliğinde güçlerini birleştiriyor ve markalarla kurulan ilişkilenme haline yeni anlamlar kazandırıyor. Çünkü markalarla kurulan ilişki artık sadece ortaya koyulan ürünlerle ilgili değil, yaklaşımlarla da ilgili. Bu yaklaşımlar bazen doğa dostu bir tavrın altını çizerken bazen de o kültürün farklı iş kollarıyla birleşebilme gücünü gösteriyor. İngiliz moda evi Alexander McQueen de bu iş birliklerinin önemine inanan markalardan.12 kadın sanatçıyı 2022 Pre-Sonbahar/Kış koleksiyonundaki look'lardan ilhamla kendi kişisel eserlerini yaratmaya davet eden marka, yaratıcı bir diyaloğu \"Process\" projesiyle ortaya koyuyor. Defilelerini performans sanatına dönüştürmesiyle tanınan McQueen'in sonbahar öncesi koleksiyonundan ilham alarak eserlerini üreten on iki sanatçı, proje için koleksiyondan bir look seçiyor ve modaevinin DNA'sıyla iletişim kurarak seçtiği look'u kendi yaratıcılığıyla yeniden şekillendiriyor. Markanın kültürünü yaratıcı kimlikleriyle birleştiren ve kültürün bir parçası olan bu yaratımlar da durumun iyi bir özetini sunuyor. Alexander McQueen Kreatif Direktörü Sarah Burton; Bu sezon, koleksiyonla yeni bir yaratıcı diyaloğa girmek ve yarattığımız tasarımlarımızı sanatçıların nasıl yorumladığını görmek istedim. Bu kadar çok farklı bakış açısının yaratıcılığını, çeşitli ve güzel sonuçların nasıl elde edildiğini görmek çok ilginçti. Sanatçıların, eserleriyle cesur ve kışkırtıcı diyaloglar kurarak Alexander McQueen look'larını yorumlama konusunda tam bir özgürlüğe sahip olmalarını istedik. Bu yaratıcı süreçlere tanıklık eden izleyicilerin bizim kadar ilham almasını umuyoruz diyerek moda ile sanatın yaratıcı gücünü aynı sahneye taşıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/dijital-moda-evreni", "text": "Evinde çıplak oturan biri bile dijital evrenin moda ikonuna dönüşebilir desek? Bu fikir ilk etapta biraz tuhaf gibi görünse de artık mümkün. Çünkü Metaverse ve NFT gibi kavramlar moda dünyasındaki yaratıcılığın, teknolojinin sınırlarıyla oynuyor ve ucu bucağı olmayan sınırsız bir evrenin kapısını aralıyor! Yapılan araştırmalara göre, gelecekte dolaplarımızın %10-15 kadarının dijital kıyafet ve aksesuarlardan oluşacağı tahmin ediliyor. Bu evrenler bazıları için sınırları bulanıklaştırsa da dijital kıyafet satın almak için pek çok sebep gibi görünüyor. Çünkü insanlar dijital ortamda NFT olarak satın aldıkları bir ürünü, çeşitli filtreler ve artırılmış gerçeklik sayesinde üzerlerine giydirerek o kıyafet, aksesuar ya da ayakkabı ile fotoğraf paylaşabiliyorlar. Fiziksel ürünü satın almak isteyenler ise, bu teknoloji sayesinde parçanın kendilerine yakışıp yakışmayacağını görebiliyorlar. Dijital kıyafetlerin bir diğer ve en yaygın kullanım alanı ise, Metaverse. Bu evrendeki oyuncular avatarlarını giydirmek için dijital moda dünyasının imkanlarından faydalanarak aslında kendilerine sanal bir kimlik yaratıyorlar. Nike, Adidas, Ralph Lauren, Gucci, Louis Vuitton, Prada, Balenciaga, Dolce&Gabbana ve Hermes gibi dijital moda sektöründeki sayısız marka da açtığı sanal mağazalar ile Metaverse evrenlerinde varlık göstererek buralardaki alanlarını genişletmeye devam ediyor. Hızla büyüyen bu inovatif sektöre yatırım yapan lüks markalar, dijital moda pazarının büyümeye devam ederek sektörde lider konuma gelebileceğinin farkında. Tekstil atıklarını azaltmak başta olmak üzere çevreye duyarlı, sürdürülebilir çözümler sunan ve dijital moda dünyasında bulunup çeşitli markaların ürünlerini satın alanlar yalnızca oyun tutkunları ya da kripto para kullananlar değil. Çünkü dijital moda, çoğunluğunu 18-34 yaş arasının oluşturduğu her kesimden alıcı buluyor. Hatta bu dünyadaki sanal kıyafetlerin ve ayakkabıların koleksiyonerleri bile var! Sanal mankenlerin sanal defilelerde tanıttığı kıyafetler, aksesuarlar ve ayakkabılar ile dolu bu dijital evren, moda dünyasına yepyeni sürdürülebilir bir anlayış katarak sektörün geleceğini şekillendirecek gibi görünüyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/fendace-koleksiyonu", "text": "Geçen sene Eylül ayında tanıtımı yapılan, Fendi ile Versace'nin iş birliğinden doğan Fendace koleksiyonu, her iki moda evinin de kendi özgün tavrını ortaya koyduğu sentez parçalardan oluşuyordu. Arkadaşlık, özgürlük ve eğlenceye odaklanan koleksiyon, 12 Mayıs'ta satışa çıkıyor. Dubai, Londra, Los Angeles, New York, Paris ve Tokyo gibi şehirlerde bir dizi küresel etkinlik ve pop-up mağazalar aracılığıyla tüketiciyle buluşacak olan Fendace koleksiyonu, Fendi ve Versace'nin mağazalarıyla birlikte internet sitelerinde de satışa sunulacak. Fendace koleksiyonuyla birlikte, her iki markanın kreatif direktörleri tarafından hazırlanan diğer koleksiyonlar da, Versace by Fendi koleksiyonu ismiyle Fendi mağazalarında, Fendi by Versace koleksiyonu ismiyle de Versace mağazalarında satılacak. Fendi'nin Moda ve Kadın Giyim Sanat Direktörü Kim Jones Versace ile yaptığı iş birliğiyle ilgili; Bu bir iş birliğinden ziyade bir takas ve hepsinden öte, arkadaşlıktan dolayı yapılmış bir iş diyerek moda dünyasının iki güçlü isminin birlikte neler yapabileceğini ortaya koyuyor. Jones'un hazırladığı Versace by Fendi koleksiyonu, Versace'nin imza niteliğindeki; süper kısa elbiselerini, mayo üzerine cesur Barok baskılarını, Versace baskısına sahip sahte kürkleri içeriyor. Tasarımcı, ikonik medusa sembolünü çevreleyen Fendi logolu tasarımıyla da ayrıca iki köklü markanın güçlü desenlerini altın dokunuşlarla buluşturuyor. Versace Kreatif Direktörü Donatella Versace ise, Fendace koleksiyonu için; Kampanya, koleksiyonu tasarlarken sahip olduğumuz dostluk ve enerjiyi yansıtıyor. Kim, vizyon sahibi bir tasarımcı ve yenilikçidir. Benim için Fendace her zaman aşk anlamına gelecek diyerek doğru bir birlikteliğin ortaya çıkardığı harmoniyi ortaya koyuyor. Fotoğrafları Steven Meisel tarafından çekilen koleksiyonun tanıtım kampanyasında Naomi Campbell, Kristen McMenamy, Adut Akech, Amar Akway, Anja Rubik, Anok Yai, Imaan Hammam ve Lina Zhang gibi ünlü modeller yer alıyor. Kod adı Fendace olan bu koleksiyonun rol değişimini bir şova dönüştüreceği kesin."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/iris-van-herpen-yeni-koleksiyonu-icin-julie-gautier-ile-is-birligi-yapiyor", "text": "Moda bir sanat biçimidir ve dansla yakından ilişkilidir diyen Hollandalı moda tasarımcısı Iris van Herpen, zanaatkarlık ve teknolojiyi bir arada sunan koleksiyonları aracılığıyla her zaman zihin açan bir isim oldu. Yarattığı tasarımları koreografilerle sunarak kreatif yaklaşımının hareket alanını büyüten tasarımcı, bu kez de kadın cesareti ve aziminden ilham alan bir film yaratmak için Fransız sanatçı Julie Gautier ile iş birliği yapıyor. Dünya çapında kadınların devam eden direncine, gücüne ve İranlı kadınların gücüne bir övgü niteliği taşıyan bu koleksiyon, statükoya meydan okumak için kadınlık ve kadın güzelliği fikrini bir kontrol biçimi olarak araştırıyor. Özgürlüğü talep etmek için bir araç olan film, koreografide kullanılan su metaforuyla direnmenin resmini çizerken, kadının kendini var etme biçimleriyle de dans ediyor. Okyanusun dibinde kendi bilincinin derinliklerine tek başına sürüklenen dansçılar, kadının bedeninin gücünü gösteren güçlü komzopisyonlarla 'derinlere' dalarak biçilen rollerin boyunu aşıyor. Bu sezon defilelerini dijital platforma taşıyan tasarımcı Iris van Herpen da, geleneksel podyum şovu yerine daha fazla yaratıcı özgürlük ve hikaye anlatımına izin veren dijital sunumuyla koleksiyonunu sergiliyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/louis-vuitton-gezici-sergisi", "text": "Moda evi Louis Vuitton'un 160 yıllık tarihini ve sürükleyici yolculuğunu keşfetmeye imkan tanıyan ilk gezici sergisi Re-starting from Wuhan adıyla Çin hükümetinin virüsü yenen şehri Vuhan'da gerçekleşmişti. Gezici serginin 2020 yılında dünya çapındaki açılışının ardından ikinci durağı ise, zengin kültürel mirası ve canlılığıyla ünlü olan Hangzhou oldu. Moda evinin Heritage Collection'daki arşiv nesnelerini son kreasyonlarla harmanlayan \"SEE LV\", ziyaretçilerin Louis Vuitton evrenini sürükleyici ve dijital deneyimlerle derinlemesine keşfetmelerine olanak tanıyor. Louis Vuitton'un tarihinin ve yaratımlarının tüm yönlerini çağdaş bir mercekle ortaya çıkaran sergi; modern koleksiyonlarını ve yirminci yüzyılın başlarından kalma sandıklarını, markanın klasikleşen deri kreasyonlarıyla olağanüstü bir şekilde bir araya getiriyor. Yeni medya sanatçısı ve tasarımcı Refik Anadol tarafından Yapay Zeka teknolojisi kullanılarak tasarlanan genç Louis Vuitton portresi ise, ziyaretçileri girişte karşılayan bir başka sürpriz. Maison'un moda dünyasına derinden bakan sergi, sanat yönetmeni Nicolas Ghesquiere ve Virgil Abloh'un hazır giyim parçalarından oluşan ve ters kronolojik bir seçkinin yer aldığı bir odayla devam ediyor. Steamer Trunk'tan Speedy'ye kadar, moda evinin önemli bir parçası olan haline gelen çantalarının yer aldığı duvar, tüm mirasını ve kimliğini lüks seyahat üzerine kuran markanın yüzyıllık yolculuğuna saygı duruşu niteliğinde. Özel yapım sandıklar, Louis Vuitton'ın torunu Gaston-Louis tarafından tasarlanan vitrinler, Karl Lagerfeld, Cindy Sherman, Rei Kawakubo ve Frank Gehry gibi yaratıcı zihinler tarafından yeniden tasarlanan ikonik monogram çantalar da moda evinin zengin tarihini sergileyen diğer parçalar arasında. Yolculuğuna sandık üretim ustası Monsieur Marechal'ın yanında çırak olarak başlayan Louis Vuitton'un kıtalar arası yayılan tasarımları, rafine dokunuşlarla vurgulanıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/lucia-pica-byredo-ile-is-birligini-kutluyor", "text": "Yıllarca Chanel ile pek çok güzel işe imza atan Makyaj Direktörü Lucia Pica, İtalya'dayken makyaj üzerine bir kariyer düşünmese de yolunun Londra'ya düşmesiyle kendine yepyeni bir dünya yarattı. Karşılaştığı projelerdeki yüzleri kanvası yapan, onu zarafetle işleyen, farklı doku ve renkleri karıştırmaktan korkmayan Pica, 2006 yılında kurulan lüks koku evi Byredo'daki yeni rolünü kutluyor. 2020'de kozmetik sektörüne açılsa da kısa sürede kült bir marka haline gelen Byredo tıpkı Lucia Pica gibi, zarif ve güçlü bir karaktere sahip. Markanın minimal tasarım çizgisini ve parfüm felsesini kozmetik ürünleriyle uyumlu hale getirmek için sanatını bir köprü olarak gören Pica, bu birliktelikle yeni bir hikaye yaratmanın peşinde! İş birliği kapsamında oluşturulan ve bu ay piyasaya sunulacak ilk koleksiyonda, sıcak tonlardan oluşan bir palet yer alıyor. Parfümün şeffaflığı ve akışkanlığını referans alan 10 parçalık likit dudak seti ise, Pica'nın güçlü renkleriyle parlıyor. Doğadan ilham alan tonlar sade bir ışıltı ile parlarken, seride yer alan terakota rengi Vesuvio da, Pica'nın memleketinin volkanik dünyasına saygı duruşunda bulunuyor. Byredo'nun kurucusu ve kreatif direktörü Ben Gorham ve Pica'nın ortak tutkularının bir sonucu olan bu açılış koleksiyonun makyaj endüstrisine ayrı bir renk katacağı kesin. Ne de olsa Lucia, İtalyanca'da \"ışık\" anlamına geliyor ve ışık olmadan renk olmuyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/messika-yeni-koleksiyonunu-pariltilara-suruyor", "text": "Valerie Messika'nın Amerikan sinemasından ilham alan 2023 kampanyasında Kendall Jenner ile dansçı ve aktör Alton Mason başrolleri paylaşıyor. Renkleri ve tasarımları karıştırarak çağdaş mücevherlerle bir araya getiren sanat yönetmeni, birden fazla ilham kaynağını birleştirdiği kampanya çekiminde Kendall Jenner'ın güçlü pozlarını, modelin ikonik Amerikan arabalarına olan tutkusuyla birleştiriyor. Kampanya çekimini için Amerikalı dansçı Alton Mason'ını da yanına alan Messika, çekimin ateşini böylece daha da körüklüyor. Kampanya çekimi, moda fotoğrafçısı Chris Colls tarafından Palm Springs çölünde ustaca yönetiliyor. Valerie Messika ve Chris Colls, Kendall Jenner ve Alton Mason'un elmaslara hayat verdiği bu kampanyada ön plana çıkan üç renk var: Kırmızı, mavi ve mor. Çöl, lateks, altın ve elmasların parlaklığıyla tezat bir kompozisyon oluştururken, Pontiac arabasının parlak renkleri ve kadife iç dokuları ise çekime retro bir dokunuş katıyor. Koleksiyonlar için zıt öğeleri birleştiren ve Amerika çölünün vahşi dünyasını kendine fon yapan Messika, kontrast yaklaşımıyla modern çağın görsel diline direksiyonunu kırıyor. D-Vibes, vücut kıvrımlarını takip eden bir koleksiyon. Modern ve cesur parçalar; geleneksel elmas nehrinde sınır tanımıyor. Altın ve elmaslar yer değiştiriyor, mücevherler yeni bir tempo oluşturuyor. Siyah lateks, kadife ve mavi rengiyle XL kolye, Kendall Jenner ve Alton Mason'un Palm Springs çölünde güçlü bir şekilde poz verdiği bir bilim kurgu atmosferi yaratıyor. Kendall Jenner, Matrix'teki Trinity veya Catwoman'dan esinlenen özgür ve bağımsız bir kadın kahraman olarak kurgulanıyor. Valerie Messika, ikonik bir parça ile moda olan bir parça arasındaki mükemmel dengeyi temsil eden Move bileziği ise, cinsiyetsiz bir yaklaşımla tekrar yorumlanıyor. İkonik Move motifini güçlü ve cesur bir zincirle birleştiren bu cinsiyetsiz mücevher yeni bir varyasyon ile hayal ediliyor. Morun farklı tonlarından oluşan tablo, gerçeklik ve fanteziyi sınırlayan retro-fütüristik bir hava yaratıyor. Renkler, materyaller ve hipnotize edici mor lateks Kendall'ı avangart bir distopyaya götürüyor. Kampanya, Blade Runner 2049 veya Welcome to Gattaca gibi Hollywood bilim kurgu filmlerine atıfta bulunuyor. Valerie, atmosferi karıştırıyor ve gizemli bir dokunuş ortaya çıkarıyor. Göz kamaştırıcı bir kadın kahraman olan Kendall Jenner, Move Iconica High Jewelry Koleksiyonu'ndan parçalar taşıyan Kendall Jenner'ın kelepçe bilekliği ise ilhamını eski Mısır'dan alıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/mitoloji-ve-ruhanilik-bu-tasarimlarda-kesisiyor", "text": "Gece, yüzyıllar boyunca gökyüzü bilginlerine ve gemilere rehberlik ettiği gibi, çeşitli efsanelere de ilham verip hem umutlarımız hem de hayallerimiz için bir depo görevi gördü hep... Hindistan'ın trend belirleyen tasarımcılarından Ashiesh Shah da, maneviyata açılan yeni bir pencere olarak tasarladığı kilimleriyle mitoloji ve maneviyatı kesiştiriyor. Eski bir Hint dili olan Sanskritçe'de evren olarak adlandırılan ve Shah'ın meditatif suluboya tablolarına dayanan Brahmmand koleksiyonu, ilhamını gökyüzünde bulunan astral desenlerden ve onlarla olan bağlantımızdan alıyor. Gökyüzünü temsil etmek için çivit mavisi, gezegenimiz için bej tonları ve insanlığı çağrıştırması adına da kızıl bir alt dokumaya sahip bu tasarımların uygulama tekniği ise, Hindistan geleneklerinden geliyor. Yüksek ve düşük dokuma etkisi yaratmak için ipliğin dikkatli bir şekilde kesilmesini içeren ve aslında zaman alıcı bir süreç olan gul-tarashi gibi pek çok klasik teknik içeren tasarımlar, dokuz gezegen ve sayısız takımyıldızının birer yorumlanması olarak düşünülebilir. Metal ipliklerle ipek, saten ya da kadife kumaşlar üzerine incelikle işlenen ve bir nakış türü olan Zardozi ile işlenen koleksiyon, gelenekler üzerinden kozmik bağlantılara saygı duruşunda bulunuyor. Rajasthan'daki zanaatkarlar tarafından el yapımı olarak sınırlı sayıda üretilen tasarımlar için Ashiesh Shah; Kültür olarak yıldızlarla ilişkimiz hem mitolojik hem de bilimsel. Onlara rehberlik etmeleri için baktık, astrolojiye öncülük ettik ve kozmik geometrinin ilkelerini nesiller boyunca Hint mimarisinde kullandık. Ancak nereli olursanız olun, yukarıya baktığınızda zaten huşu ile dolacaksınız diyerek doğanın döngüsünü ayaklar altına alıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/rafael-pavarotti-radarimizda", "text": "Amazon yağmur ormanlarında doğan fotoğrafçı Rafael Pavarotti tıpkı doğduğu yerin ormanları kadar zengin bir bakış açısına sahip genç bir yetenek. İlk fotoğraflarını 16 yaşında çekmeye başlayan Pavarotti, yolunu Londra'ya çevirerek kendi kadrajını büyütüyor ve yaptığı işler aracılığıyla manifestosunu ortaya koyuyor. Moda sektöründe siyahi insanların daha fazla temsil edilmesi gerektiği fikriyle geleneksel algılara meydan okuyan fotoğrafçının çalışmaları, fotoğraf tarihinde siyahi temsilinin yokluğunu ele almaya yönelik derin bir ihtiyaçtan hareket ediyor ve onların yaşamlarına dair geniş bir perspektif sunuyor. İlk olarak 2018 yılında Amerikan Vogue kapağı için Beyonce'un fotoğraflarını çeken 23 yaşındaki fotoğrafçı Tyler Mitchell, bugün filizlenmekte olan yeni nesil siyahi fotoğrafçılarının ilk örneğiydi hiç şüphesiz. Mitchell'den sonra moda dünyasında değişen dinamikler pek çok yaratıcı zihne alan açarak 'çeşitliliği' kutlamaya devam ediyor. Zihninin pencerelerini açan, içeri rüzgarın girmesinde korkmayan Pavarotti de bunun iyi bir örneği. Canlı tonları cesur kompozisyonlarla birleştirerek karakterize eden Pavarotti, fotoğraflarının zengin renk paletini ise, yetiştirildiği yerin gündelik manzaralarından alıyor. Yetersiz temsil edilen nüfusların gelecekte adil bir temsil bulabilmesi adına tutkusunu ortaya koymaktan çekinmeyen fotoğrafçı, yarattığı dünyası ve verdiği mesajlarıyla da bunu kanıtlıyor. Pavarotti gibi bir yere varmanın gücü hiç kuşkusuz ki sadece oraya varmakla ilgili bir durum değil. Gerisinde, şu anında ve ileride olacak her şeye dair yeni bir bellek yaratabilmekle ilgili. Sınırların, toplumsal kodların ve öğrenilmiş yaklaşımların hayatın derinliğine ket vurduğu gerçeğiyle kendi dışına çıkarak aslında kendine yaklaşan fotoğrafçı, yaratmanın birleştirici gücüyle çalışmalarını ortaya koyuyor. Deklanşöre bastığı an şu an sadece geçmiş bir an'a dönüşse de, etki yaratma tutkusu tüm bu tanıklıkları geleceğe taşıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/fashion/saint-laurent-kendi-yapim-sirketini-kuruyor", "text": "Fransa'nın trend belirleyen moda evlerinden Saint Laurent, Paris'teki Rive Droite mağazasında kaydettiği podcast serisiyle açılmayan kapı bırakmadıktan sonra, şimdi de Saint Laurent Productions isimli yapım şirketiyle sinemaya açılıyor! Saint Laurent'in kreatif direktörü Anthony Vaccarello tarafından kurulan Saint Laurent Productions 16-27 Mayıs 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 76. Cannes Film Festivali'nin resmi seçkisinin bir parçası olarak, yönetmen Pedro Almodovar ile anlaşıyor ve yönetmenin 30 dakikalık kısa western filmi \"Strange Way of Life\" filmiyle klakete basıyor. Almodovar imzalı bu filmde Pedro Pascal ve Ethan Hawke gibi büyük isimler yer alırken, şirketin David Cronenberg veya Paolo Sorrentino gibi ünlü yönetmenlerle de çeşitli projeler için görüştüğü söyleniyor. Markanın vizyoner bakışını yeni bir evren ile kurgulayan Anthony Vaccarello, sinema tarihine yön veren isimlerden bazılarının kendi yaratıcı dünyasını şekillendirdiğini, ona görsel ve kültürel bir miras bıraktığını hatta tam da bu yüzden ilham veren tüm büyük film yetenekleriyle çalışmak ve onlara yeni bir alan sunmak için bu girişimde bulunduğu söyleyerek markanın çok yönlü dünyasını ortaya koyuyor. Kendi film yapım şirketini kurarak lüks bir moda markasının nasıl bu ekosisteme dahil olabileceğini kanıtlayan modaevi, girişimiyle kışkırtıcı marka imajını gene ispatlamış oluyor. Ayrıca tüm filmlerde Vaccarello'nun hazırladığı kostümlerin yer alacağı bilgisi de söylentiler arasında, takipteyiz!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/bozcaada-caz-festivali-kapsaminda-oguz-oner-ile-bir-adanin-ses-anatomisi", "text": "Bugün dışarıda koşuştururken stresten kulağımdaki çınlamayı fark edip durmayı akıl ettim ve biraz oturup nefesimi dinledim. Su sesi; suyun her halinin sesi.. Bu bir atölye çalışması, dolayısıyla hep birlikte deneyimlerimizi sunup, paylaşacağız. Adada seslerin içinde sessizce yürüyeceğiz, belki daha önceden fark etmediğimiz adaya ait ses katmanlarını ayırt etmeyi öğreneceğiz ve aralarından seçtiğimiz sembol sesleri kaydedeceğiz. Ardından kaydettiğimiz bu seslerle dijital ortamda kompozisyon yaratmayı deneyimleyerek mekanın işitsel izdüşümünü yaratıcı bir yöntemle ortaya çıkaracağız. Bu zevkli bir yolculuk; en güzeli de bundan sonra etrafımızdaki sesleri farklı algılamaya başlayacağız. Bir ses peyzajının, içinde yaşayanların fiziksel tepki ve davranışsal özellikleri üzerinde yarattığı etkileri araştıran alan olarak açıklayabiliriz akustik ekoloji kavramını. Bu alanın öncülerinden Murray Schafer bu kavramı insanlar ve sessel çevreler arasındaki sistematik ilişkileri inceleyen alan şeklinde ifade ediyor. Akustik ekoloji çalışma alanının bileşenlerinden, benim uzmanlık alanım olan ses yürüyüşü; mekanın işitsel peyzajını ve ses unsurlarını tanımlamaya yönelik kullanılan ampirik bir yöntem olarak kullanılıyor. Bu sosyolojik yöntem, aslında insanların içinde bulundukları akustik alana dair algılarını ve deneyimlerini tanımlamaya yarıyor. Bu kapsamda ilgilendiğim çalışma alanları; biz mekan kullanıcılarının, mekana dair ses kaynaklarını ve genel işitsel ortamı nasıl algıladığı, dolayısıyla mekan kimliğini bireysel ve kolektif olarak nasıl oluşturduğumuzu kapsıyor. Bunun için öncelikle kulaklarımızı açarak dinlemeye yönlenmemiz, sesi ve mekanı nasıl algıladığımızı anlamamız önemli. Yaptığım çalışmaları bu vizyonda geliştiriyorum. Caz müziği, sanıyorum ki özellikle son kırk yılda gittikçe artan globalleşmeyle, Türkiye'de müzik medyasının, yayıncılığının ve festivallerinin çoğalması sayesinde bir tür kültüre dönüşmeye başladı. Ülkemizde cazı önemseyen plak şirketleri var olmaya başladı, büyük şirketlerin, öncelikle özel bankaların sponsorluğuyla uluslararası ölçekte festival serileri başlatıldı ve bu sayede caz, Türkiye'de büyük kitlelere ulaşmayı başardı. Zaman içinde az da olsa hem caz okullarının hem de caz bölümlerinin açılması ve kaliteli caz eğitiminin oluşmaya başlaması çok başarılı yerel sanatçıların bu topraklarda doğmasına olanak sağladı. Son birkaç yılda, özellikle pandemi ile festivaller ve konserler dijitalleşerek adaptasyon yeteneğimizi zorlasa da üretilenler bu sayede daha büyük coğrafi alanlara yayılabildi. Bu arada ben de bir yandan Koç Üniversitesi'nde sanat yönetmenliği yapıyorum ve Pandemi döneminde hem tanınmış hem bağımsız sanatçılarla #EvdeSalıCaz! adlı; üniversite'deki SalıCaz! serilerinin dijital versiyonu konser serilerini yürüttüm. Benim gibi birçok kültür yöneticisinin ve inisiyatifinin de dijital alanda bu kültürü desteklemek için elinden geleni yaptığına inanıyorum. Şimdi tekrardan, kriz ve ilgili tüm zorluklara rağmen eskisinden daha da büyük üretim motivasyonuyla konserlerin ve festivallerin fiziksel ortamda yapılabilmesi gerçekten sevindirici. Günümüzde şehirlerin yanı sıra Bozcaada gibi daha alternatif ve 'ruhlu' coğrafyalarda yeni caz mekanlarının açıldığını, BCF gibi güzel girişimlerin sürdürülebildiğini, bu sayede artık konserlerin yanında caz kültürünü destekleyici atölyelerin, seminerlerin ve deneyimlerin geniş vizyonda gerçekleşebildiğini ve tüm bunlar olurken bağımsız sanatçılara ve alternatif üretimlere daha da çok alan açıldığını gözlemliyorum ve seviniyorum. Çalışmalarımda kamusal mekanların işitsel algı haritalarını çıkarıyorum. Bir mekanı işitsel algı verilerine göre haritalandırmak çok bilinen bir metot değil, yurtdışında belli bölgelerde işitsel peyzaj çalışmaları kapsamında bu yapılıyor. Örneğin, Londra'nın belli bölgelerinin ses algı haritası mevcut. Berlin'in, Vancouver'ın, Kudüs'ün bazı alanları için de çalışmalar var. Ses algı haritaları, bir mekanın kullanıcısının orada ne tür sesler algıladığına ve o seslerle ilgili nasıl hissettiğine odaklanıyor. Bu haritalar mekan kullanıcıları ve odak gruplarla gerçekleşen anket ve gözlem çalışmaları sonucunda ortaya çıkıyor. Ben açık alanda yürüttüğüm çalışmalarda haritalama evresine geçmeden önce, anket yerine ses yürüyüşlerini kullanıyorum: Katılımcıların gözlerini kapatmasını rica ediyorum, sonrası ise bambaşka bir yolculuk. Rehberler eşliğinde önceden tasarlanmış bir rotada, yaklaşık 45 dakika boyunca sessizce gezen katılımcılar, belli noktalarda gözlerini açmadan kendilerine yöneltilen soruları cevaplıyorlar. Derin dinleme yaparken, o sırada mekana dair algılanan sesler, çağrıştırdıkları anlamlar ve hatıralar ile ilişkileniyorlar. Böylece deneyimleyeciler, mekanı farklı katmanlar üzerinden okuyor, dinliyorlar. Kullanıcının bize verdiği bu veriler mekansal tasarım planları için çok değerli veriler aslında. İngiltere'de The Positive Soundscape adlı yüksek bütçeli araştırma-yatırım çalışmasında, işitsel algı çalışmaları, kentsel tasarım çalışmalarına önemli veriler sağladı. Ses ve algı ilişkisi, günümüzde tasarım, mimarlık, şehircilik, psikoloji, sinirbilim, sosyoloji ve daha birçok disiplinde araştırılan, ilgi çekici bir alan. Görsel hakimiyetin yıllarca hüküm sürdüğü bir dünyada ses nispeten bakir kalmıştı. Bu tür çalışmalarla birlikte yeni bir duyular arası keşif çağına giriyoruz diyebiliriz. Coğrafyaların işitsel izdüşümü olduğu kadar, işitsel olanın da coğrafi izdüşümü olabilir. Duyduğumuz sesler, müzikler bizi belli mekanlara, coğrafyalara götürebilir. Bu hem kolektif / kültürel, hem de kişisel hatıralar anlamında o coğrafya ile ilişkilendirdiğimiz ses örüntüleriyle ve müzikal unsurlarla bağlantılı olabilir. Bazen bir beste dinleriz ve dinlediğimiz, bizi çağrışımsal olarak bir mekana götürür, o mekan etrafında duygusal bir alan oluşuverir ve biz o alanda gezeriz. Bazense hiç tanımadığımız, bilmediğimiz bir coğrafyada bizi keşfe bırakır.. Belki de öyle bir coğrafya yoktur bile, o ses dünyasıyla baştan yaratılır. Müzik, bilinen coğrafyalardan çok daha geniş frekans aralığında yepyeni evrenler yaratabilme gücüne sahiptir. Enter the Void, Cinema Paradiso, Tenere, Kuşlar Kanatlı Uygarlık filmlerini sayabilirim. Nu Park grubumun ilk albümü Promise'i hala çok severek dinlerim. Yakın zamanda Apple 'ın AR projesi Speaking Vessel için yaptığım ses tasarımları da beni heyecanlandıranlar arasında. Akbank Sanat Elementler üzerine Doğaçlama adlı dans projesi için elektro çellist dostum Yaren Eren Budak ile birlikte canlı yarattığımız doğaçlama ses dünyası ise en sevdiklerimden.. 13 yaşımda Fahir Atakoğlu'na bayılırdım. 16 yaşımda ise, Portishead'in Roads parçasını dinlediğim an ruhumu evrene teslim ettim. Açıkçası yakın zamanda yolculuk yaparak Michael Jackson'ı canlı izleyebilmek isterdim. Daha eskilerden Doris Day'i de. Bir de bambaşka ekol ama John Cage ile tanışmak, performanslarında bulunmak isterdim. Hem müzik grubum Nu Park olarak, hem de Oğuz Öner adıyla solo ses tasarım çalışmalarımla kendi derinliğimi keşfetmeye devam edeceğim. Bunun için bazı yurtdışı festivalleri, konser - atölye çalışmaları ve performans sanatları için tasarım planlarım var. Öte yandan disiplinlerarası ses araştırma, tasarım odaklı çalışmalar çok ilgimi çekiyor. Özellikle bilimsel destekli araştırmalar; tıp ve ses ilişkisine yönelik projeler. Sinirbilim ve ses algısı üzerinde uygulamalı araştırmalar yapmak istiyorum. Son dönemde de bununla ilgili girişimlerim var, bakalım. Ayrıca çocuklarla daha fazla çalışmak istiyorum. Onların mekansal ses algılarını oyuncu yöntemlerle araştırmak son dönemdeki merak konularımdan."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/melisa-tapan-gate27", "text": "Gate 27, yaratıcı düşünceyi ve üretimi teşvik eden, farklı disiplinlerden kişi ve kurumları bir araya getiren genç bir platform. Amacı sanatçılar, akademisyenler ve kültür üreticileri için özgürce üretim yapabilecekleri ve paylaşımda bulunabilecekleri bir alan yaratmak. Yeniköy ve Ayvalık'ta yer alan konuk evlerimizde Türkiye'den ve yurt dışından katılımcıları ağırlıyor ve onlara üretimlerine odaklanabilecekleri atölye ve kaynaklar sunuyoruz. 2019 yılı sonundan bu yana da etkileşim alanımızı ve iletişim ağımızı her geçen gün genişletiyor ve uluslararası bir sanat köprüsü inşa ediyoruz. Yeryüzünde var olan binlerce krizin çözümünde yaratıcı düşüncenin, sanatın ve kültürün önemine inanıyorum. Özellikle kendi jenerasyonumun, yaptığı her işte sosyal bir etki yaratma sorumluluğuna sahip olduğunu düşünüyorum. Daha adil, doğayla uyumlu, farkındalığı yüksek bir gelecek hayal ediyorum. Gate 27 de bu hayalin bir ürünü. Bunun etkilerini kendi projelerimde ve çevremde görmek beni bu alanda çalışmaya daha da motive ediyor. Kültür ve sanat, sadece sanatçılar ve sanatseverler nezdinde değil, her anlamda düşünce ve değişimin alt yapısını oluşturuyor. Sosyal etkinin insanların birbirleriyle kurdukları güçlü ilişkilerde başlağını düşünüyorum. Ve bu diyalog kurmaktan geçiyor. Sanat da bir diyalog biçimi, insanlar arasında etkileşim başlatan güçlü bir kıvılcım. Buna alan açmanın ve benzer ilkelerle yola çıkan farklı gruplarla iş birliği yapmanın önemine gönülden inanıyorum. Bu anlamda sanat kurumlarının esas rollerinden birini sosyal bağlar geliştirmek, farklı özgeçmişlere sahip bireylerin etkileşimini teşvik etmek olarak görüyorum. Örneğin, Gate 27'nin gündemindeki projelerden biri geçmişte programda yer almış yerli ve yabancı katılımcılardan oluşan bir sosyal ağ yaratmak. Farklı dönemlerde konuk olmuş olsalar da bu kişilerin birbirleriyle tanışmalarını ve birbirlerinin projelerinden haberdar olmalarını istiyoruz. Gate isminde de atıfta bulunduğumuz gibi, insan ilişkilerine aracı olarak katkıda bulunmak, insanlara birbirlerinin dünyasına açılan bir kapı sunmak istiyoruz. Konuk sanatçı programlarının ilginç tarafı, katılımcıları gündelik hayatın düzeni ve sorumluluklarından kısa bir süreliğine çıkarması ve yeni bir günlük rutin sunabilmesi. Bunun amacı, üretimi desteklemek ve teşvik etmek. Bu zaman diliminin katılımcılara daha sürdürülebilir alışkanlıklar aşılaması ve kolektif bir yeşil düşünce yapısı oluşturabileceğini de öne sürüyoruz. Gate 27 olarak, öncelikle kendi yapımız ve kaynakları kullanımımız üzerine düşünüyor, çalışıyor ve hedefler koyuyoruz. Enerji tüketimini ve karbon salınımını azaltma yöntemlerinden, besinlerin tedarik edildiği yerlere kadar araştırmalar yapıyor, programımızı ve işleyişimizi çevreye daha duyarlı bir hale çevirmeye çabalıyoruz. Hayalimizde plastik tüketimini minimumda tutan, yemek atıklarını kompost yaparak toprağa çeviren, hatta belki de kendi mahsullerini yetiştiren bir Gate 27 var. Bunun yanı sıra, sosyal etki ve sürdürülebilirlik gibi kavramları önemseyen, hayata bilinçli bir noktadan yaklaşan sanatçıları konuk olmaya davet ediyoruz. Üretimlerini sürdürmeleri için onlara gerekli alan ve imkanları sağlamanın yanı sıra, fikir ve üretimleriyle çevrelerini ve toplumu etkileyen bu kişilerle bilgi alışverişine girerek ortak sosyal ve ekolojik değerlerimizi gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Sürdürülebilirlik, üretim ve çeşitliliğin devamlılığı sağlanırken insanlığın yaşamının doğa ile uyumlu kılınabilmesi olarak tanımlanıyor. Bu anlamda biz de sürdürülebilirliği iki alanda ele alıyoruz; ilki inisiyatifin yani sanat konuklama programının sürdürülebilirliği, ikincisi de varlığımızı ve faaliyetlerimizi sorumlu ve duyarlı bir şekilde devam ettirmek, doğayı korumak ve daha yaşanabilir bir dünya oluşturmak adına gösterilen çabaları kapsayan çevresel sürdürülebilirlik. İnisiyatifin sürdürülebilirliğine baktığımızda, Gate 27'nin programlarını bir kişiye bağlı olmadan devam ettirebilmesi önemli. Yarattığım oluşumun ben olmadan da var olabilmesini, kendi ayakları üzerinde durabilmesini ve attığı adımları kendi başına atabilmesini istiyorum. Çevresel sürdürülebilirlik konusuna ise, ekip olarak çok önem veriyoruz. Zaten ekip olarak içselleştirmezsek, bu konudaki hedeflerimize ulaşmamız çok zor olur. Bu konuda gerek profesyoneller ve uzmanlarla görüşüyor, gerek Gate 27'deki günlük hayatın karbon ayak izini azaltmak için hedefler oluşturuyoruz. Böylece gelecek sanatçılarımızın da bu konudaki farkındalıklarını geliştirmeyi umuyoruz. Gate 27 bir atölye, çalışma alanı olmanın yanı sıra farklı açılımları ve bileşenleri olan bir sosyal ağ ve öğrenme noktası. Her şeyden önce üretimler kapalı, bireysel bir atölyenin dışında, katılımcıların birbirleriyle etkileşim içinde olduğu, birbirlerinden öğrendikleri bir ortamda gerçekleşiyor. Bu yönüyle çeşitli iş birliklerine açık, biriktiren, yapılanların üzerine ekleyen, sorgulayan, araştıran herkes için bir ilham kaynağı olma potansiyeline sahip. Aynı zamanda farklı kurumlarla yaptığımız iş birlikleriyle, konuk ettiğimiz sanatçı ve araştırmacılara atölyenin ötesinde kendilerini geliştirebilecekleri yeni kapılar açan bir alan sunuyoruz. Sabancı Üniversitesi ve Sabancı Müzesi ile olan yakın bağımız, Türkiye'de güçlü kurumlarla geliştirdiğimiz projeler her bir konuğumuza ayrı bir fırsat sunuyor. Katılımcıların programa gelmeden önce tanışmak istedikleri kişi ve kurumlar hakkında bizi bilgilendirmelerini istiyoruz ve bu kaynaklarla katılımcılar arasında bir iletişim kanalı işlevi görüyoruz. Hedefimiz sanata daha çok kaynak yaratabilmek. Sanatçılar Gate 27'ye, burada kalacakları süre boyunca üzerine çalışacakları bir projeyle başvuruyorlar. Bu projenin ihtiyacı olan süre, ana belirleyici faktör oluyor. Çoğu zaman belirli temalar üzerinde çalışan sanatçıları araştırarak biz davet ediyoruz ve benzer konular üzerinde çalışan sanatçıları bir araya getirmeye çabalıyoruz. Bu konuda güçlü bir danışma kurulumuz var, adayları onlarla birlikte değerlendiriyoruz. Bazen de iş birliği içerisinde olduğumuz kurumlardan tavsiyeler alıyoruz. Sanatçının programının yoğunluğu ve Gate 27'deki atölyelerin uygunluğu da diğer önemli faktörler. Örneğin, yakın zamanda Covid-19 salgınında ara verdiğimiz Yeniköy programına, Şubat ayında İKSV'nin düzenlediği 5. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Türkiye'ye gelecek Portekizli sanat inisiyatifi Colectivo Berru ile devam edeceğiz. Planladıkları proje kapsamında 15 günlük bir atölye ihtiyaçları olacak, bizimle kalacakları süre de o kadar. Ardından üretimleri Gate 27'nin bahçesinde izleyiciyle buluşacak. Gate 27 sanatçılara hayatın normal akışında endişe duydukları konuları bir kenara bırakıp üretimlerine odaklanabilecekleri bir alan, geniş bir sanatçı ve uluslararası profesyonel ağı ile akademik anlamda da araştırma yapabilecekleri bir ortam sağlıyor. Bu olanaklar yalnızca konukların Gate 27'de kaldıkları süre için geçerli değil. Sanatçılarla süregiden bir iletişim halinde olmayı, onların üretimlerini takip etmeyi ve birbirleri arasında bir iletişim kurulmasını da önemsiyoruz. Türkiye'de büyük kurumların dışında faaliyet gösteren sanat ve kültür girişimlerinin, özellikle de sanatçılar tarafından başlatılan ve yönetilen organizasyonların sesini duymak zor. Bu anlamda iş birliği geliştirebileceğimiz farklı girişimleri araştırıyoruz ve Gate 27'yi bu tür oluşumlarla ilgili bir bilgi kaynağına dönüştürmeyi de istiyoruz. Yakın zamanda bizim gibi yeni bir konuk sanatçı programı olan TAPA'nın, yeni bir girişim ve alternatif bir sergi mekanı olan Barın Han'da düzenlediği sergisini ziyaret etme şansı bulduk. Değerlerimizin bu denli uyuştuğu insanlarla tanışabilmek çok güzel bir fırsattı, özellikle de herkesin birbirinden uzaklaşmak zorunda kaldığı bu dönemde. Şu anda somut bir projemiz olmasa da, geleceğe dönük etkinlikler geliştirmek adına bu tür ekiplerle iletişim halindeyiz. Gate 27 gibi bir sanat platformu oluştururken, başka girişimlere de alan yaratmak ve uzun vadede sanatçıların yararlanabileceği bir sistem oluşturmak bizim için çok önemli. Farkı ülkelerde kültür sanat alanındaki tüm girişimlere devlet ve özel girişimlerin desteğinin çok daha yoğun olduğunu görüyorum. Ülkeler, sanatsal gelişimin ve özgür düşüncenin önemini ve topluma etkilerini doğru bir şekilde ölçümleyerek ona göre programlar geliştiriyorlar. Türkiye'de ise maalesef bu alanda yetersiz kalıyoruz. Özellikle Türkiye'den sanatçıların seslerini dünya çapında duyurmaları ekonomik imkansızlıklarla giderek zorlaşıyor. Öte yandan dünyada disiplinler biraz daha geçişken, Türkiye'de ise herkesi ve her şeyi sınıflandırma konusunda sabırsız davranıyoruz. Bu da bizi yeniliklere kapatıyor ve potansiyelimizi ortaya çıkarmamıza engel oluyor. Her şeye rağmen, burada kendini adamış sanatçılar ve kurumlar son derece motive bir şekilde üretmeye, kendilerini geliştirmeye ve tartışmaya devam ediyorlar. Umuyorum bu çabalar dünyada da hak ettiği yeri bulur. Sanatın ulaşılabilir olması çok önemli, pandemi döneminde bunu hep beraber tecrübe ettik. Bu anlamda dijitalleşmenin de sanata ulaşım için büyük bir kolaylaştırıcı olduğunu gördük. Fakat aslında dijital mecrada sunulmak adına üretilmemiş her sanat eseri izleyicinin birebir deneyimlemesine ihtiyaç duyar; bir sergiyi dijital olarak gezmekle mekanın atmosferini solumak, bir parçayı bilgisayardan dinlemekle konserde dinlemek veya bir performansı canlı ya da ekrandan izlemek arasında aşılmaz farklar var. Dolayısıyla dijital dünyaya kendimizi bu kadar kolay teslim etmek doğru gelmiyor. Gate 27 de elbette şu anda pandemi koşulları sebebiyle kimi buluşma ve etkinlikleri dijitalde organize ediyor ancak gelecekte dijitale dair herhangi bir projemiz yok. Sanatın dijital olarak deneyimlenmesinin yanı sıra, dijital sanat projeleri elbette bizi de heyecanlandıran bir olgu. Ayvalık'ta ağırladığımız, Selçuk Artut ve Alp Tuğan'ın RAW adlı grubu bize dijital yaratıcılığı birebir deneyimleme şansı verdi. İzlediğimiz dijital 'canlı kodlama' performansı, gelecekte destekleyebileceğimiz üretim biçimleri hakkında vizyonumuzu genişletti. Belirli bir açık çağrı sürecimiz yok, sanatçıların başvurusuna her daim açık bir yapımız var. Bu dönemde daha çok ekoloji, sürdürülebilirlik, erişilebilirlik ve yerel yaratıcı ağlar etrafında diyalog kuran projelere öncelik veriyoruz. Başvurmak isteyen kişilerin internet sitemizi incelemesi ve hazırladığımız sanatçı videolarını izleyerek daha önce kimleri, ne tür projeleri desteklediğimizi araştırması yararlı olacaktır. Başvuru hakkında bilinmesi gereken her şeye gate-27. com adresinden ulaşılabilir. Bizim tavsiyemiz, başvurmadan önce sunduğumuz kaynakları nasıl değerlendirmek istediklerini iyice düşünmeleri. Böylece biz de onlara ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayacak bir program tasarlayabiliriz. İş birliklerine odaklanacağımız bir sene bizi bekliyor. Bu sene İKSV ile hem Tasarım Bienali hem de İstanbul Bienali kapsamında bir iş birliği içerisindeyiz. Nisan-Haziran aylarında Marina Abramovic Institute iş birliği ile performans üzerine yoğunlaşan iki sanatçı inisiyatifini ağırlamayı planlıyoruz. Farklı ülkelerde yaşayan sanatçılardan oluşan ve normal şartlarda internet üzerinde bir araya gelen bu kolektifler, ilk defa Gate 27'de yüz yüze tanışacak ve projelerini hayata geçirecekler. Yiannis Pappas, Come Ledesert, Virginia Mastrogiannaki ekibi ile Indigo Perry ve Maria Herranz ikilisi bu programın konukları olacaklar. Dünya ile Türkiye arasında bir köprü olma ve yeni iletişim ağları kurma amacıyla bu tarz iş birliklerini geliştirmeye odaklandığımız bir yıla hazırlık yapıyoruz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/mous-lamrabat", "text": "Harika bir çocukluk geçirdim! Ancak o zamanlar bunun ne kadar özel olduğunun pek farkında değildim. 8 erkek ve bir kız kardeşle büyüdüm. Çok fazla şeye sahip değildik ama birbirimize sahiptik; bu da beni bugün olduğum kişiye dönüştürdü. Birbirimize değer vererek bir nevi birbirimizi büyüttük. Sanırım bu yüzden bugün ailem hala hayatımdaki en önemli şey. İşimi ve kariyerimi seviyorum ama yarın onlar için bundan vazgeçmek zorunda kalsam, bunu hiç düşünmeden yaparım. Bunun dışında çocukken çok geniş bir arkadaş çevrem vardı ama okulla aram pek iyi değildi. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, gençliğimin tamamen eğlenmekle ilgiliymiş. Liseden sonra ise kendimi suçlu hissettim, ancak okul için hiçbir zaman elimden gelenin en iyisini yapmadım. Bu yüzden liseden sonra okula gitmediğim her zamanı telafi etmeye çalıştım. Üniversite yıllarımda iç mimarlık okumak benim için zordu, çünkü çok fazla çalışmaya alışkın değildim. Ancak akademide olmak, kendimi evde gibi hissettirdi. Yaratıcılığı bu dönemde soludum ve ilk kez doğru yerde olduğumu hissettim. Hem bir sanatçı olarak neler başarabileceğimi hem de kreatif düşünmeyi öğrendim. Daha sonra da çok hızlı bir şekilde yaratıcı düşünme konusunda takıntılı hale geldim. O zamanlar iç mimarlık okumayı sevsem de, iş sahasındaki yaratıcı alanın sınırlı olduğunu fark ettim ve fotoğrafçılık, JR'ın bir belgeselini izlediğimde bir takıntı gibi ilgimi çekti. Ertesi gün kendime ikinci el bir fotoğraf makinesi almaya karar verdim. O kadar heyecanlıydım ki o gece uyuyamadım. Profesyonelleşmek istediğim şeyin bu olduğuna %100 emin gibiydim ama... Eğitimimi tamamladıktan sonra da bir fotoğrafçıya asistanlık yapmaya başladım ve birkaç yıl asistanlık yaptıktan sonra kendimi fotoğrafçı ilan ettim. Çocukken her yaz Fas'a dönerdik. Bu yazlardan kalan anılar, bugün hala en sevdiğim hatıralar arasında... Bununla birlikte, Belçika'da büyüdüğümüz için çoğu zaman geldiğimiz yerden utanırdık çünkü insanların pek çok önyargısı olurdu. Orada olduğum için gurur duymuyordum ama aynı zamanda bir Belçikalı olarak kabul edildiğimi de hissetmiyordum. Bu yüzden hepimiz gibi mümkün olduğunca \"normal\" olmaya çalışıyordum. Fotoğrafçılığımda da durum aynıydı. Çok fazla risk almıyordum ve sanırım kendi işimden sıkılmam bir yılımı aldı. Moda fotoğrafçısıydım ve benzersiz bir şey yapmıyordum. Fotoğrafçılığı bir süre bıraktım. Fas'a geri gitmeye ve orada zaman geçirmeye başladım. Fotoğraf çekmediğim 10 aydan, yaklaşık 5 ayını Fas'ta geçirdim. Ülke bana çok iyi davrandı, her gün ayrı bir ilham verdi: Renkleri, kültürü, insanları ve estetiğiyle... Birdenbire her şey kendiliğinden bir araya geldi. Bu süreç bana kişiliğimi tam olarak ifade etmem gerektiğini gösterdi, yalnızca bazı parçalarımı değil. Biz biziz ve ancak tüm parçalarımızı kucaklarsak benzersiz olabiliriz çünkü. Bu, doğduğum yerden büyüdüğüm yere, çocukluğumdan aileme, arkadaşlarımdan dinlediğim müziğe kadar... Bu nedenle ilhamımın büyük bir kısmı Fas'tan geliyor. \"Faslı olmak\" kavramını, kendi dünyamdan göstererek bir tür elçilik yapmaya çalışıyorum. Çektiğin ilk fotoğrafı hatırlıyor musun; bunun ardındaki hikayeyi duymak isteriz... Beni üzen veya rahatsız eden konuları ele almak benim için doğal bir eğilim. Fotoğraflarım benim çıktımdır! Dünyada çoğu zaman gerçekten başa çıkamadığım veya beni depresyona sokan pek çok şey oluyor. Fotoğrafçılık yapmak ise dünyanın dehşetiyle baş etmeme yardımcı oluyor. Bu konular söz konusu olduğunda oldukça hassasım. Eğer çözebilsem kesinlikle çözerdim ama ben sadece bir kişiyim. Gene de bu sorunları ele alan sanat eserleri yaratarak birtakım mesajlar vermeye çalışıyorum. Bunula birlikte, insanların artık bir sanat eserine haber görsellerinden daha uzun süre baktığını düşünüyorum. Artık haberler bizi etkilemiyor çünkü ona karşı bağışıklık kazanmış durumdayız. Bu konulardan bazılarıyla ilgili sanat eserlerinin haberler kadar dünyayı dolaştığını düşünüyorum. Bu yüzden bu mesajları nasıl ileteceğiniz konusunda yaratıcı olabiliriz. Logoları sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Çocukken, Nike spor ayakkabı kadar istediğim bir şey yoktu, ama bütçemiz buna izin vermiyordu. Çocukluğumda bizim için havalı olan pek çok marka vardı ve biz bu logoları kıyafetlerimize işlerdik; o zamanlar nakışın ne olduğunu bile bilmiyordum üstelik... Aynı şekilde işimde de nesneleri ait olmadıkları yerlere koymayı seviyorum. Bu logolar, nesnelerin nerede olmamaları gerektiğini net bir şekilde gösteriyor. Bu nedenle insanlar Nike veya McDonald's logosuyla süslenmiş geleneksel bir giysi gördüğünde etkileniyor. Bu aynı zamanda \"batı dünyası\" ile iletişim kurmayı da kolaylaşıyor! Dürüst olmam gerekirse o kadar çok ki! Pek çok insan hala işlerini eskisi gibi yapıyor. Ancak dünya değişiyor ve biz gelişiyoruz, bu nedenle her zaman önde olmaya çalışmalıyız. Beni tanıyanlar gerçekten bir balonun içinde yaşadığımı bilir. Bu balonun dışına pek çıkmıyorum. İnsanların ne yaptığının ya da diğer yaratıcıların pek farkında değilim. Mesala bazı eserleri biliyorum ama işi yapan kişinin kim olduğunu bilmiyorum. Başkalarının çalışmaları hakkında daha fazla araştırma yapmam gerektiğini biliyorum ama başka bir deyişle bu bir zorunluluk mu? Ya da bir sanatçının adaya taşınıp sanat üretmesi ve dış dünya hakkında hiçbir şey bilmemesi günümüzde sorun değil mi? Yine de Kanye West'i hala seviyorum; bence çok yaratıcı bir deha. İlham veren pek çok yer var, dolayısıyla görmek ve yaratmak istediğim o kadar çok yer var ki... Bu röportajı hayatta başarılı olmuş ve istediği yerde çekim yapabilen bir fotoğrafçı gibi yapıyorum. Ama asıl mesele bu değil. Bu durumda cümlenin sonuna \"henüz\" eklemek isterim ama kibirli görünmek de istemem. Kişisel çalışmalarım için ise, Fas çok işe yarıyor. Orada çekim yapmak, kendimi rahat hissettiriyor çünkü arkadaşlarımla çalışmayı seviyorum ve onlar bana güveniyorlar. Eğer süper ünlü modelleri çekmek zorunda kalsaydım, ne yapmak istediğim konusunda daha güvensiz hissedebilirdim, bu nedenle kendimi geri çekerdim. Bu mantıklı mı bilmiyorum, ama hala bu şekilde düşünüyorum. Afrika'da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğu bir akbabayla fotoğraflayan bir belgesel fotoğrafçısı var... Bu fotoğraf gerçekten kalbimi kırıyor. Görünüşe göre fotoğrafçı, çocuğa yardım etmediği için hissettiği suçluluk duygusundan sonra intihar etti. Bu fotoğrafı asla unutmayacağım. Hepimiz önce insan, sonra fotoğrafçı kalmalıyız bence. Her zaman! Bu anlara \"zihinsel fotoğraf zamanları\" diyorum. Sık sık seyahat ediyorum ve gördüğüm her yerde birçok fotoğraf fırsatı görüyorum. Ancak bir belgesel fotoğrafçısı bu fotoğrafları gözünü kırpmadan çekebilecek cesarete sahip; ben ise insanların alanını istila ediyormuşum gibi hissediyorum. Bu nedenle, bu güvensizliklerle lanetlenmiş olabilirim diye düşünüyorum. Bu yüzden kendi çalışma yöntemimden keyif alıyorum, çünkü sosyal kaygılarla başa çıkmak zorunda kalmıyorum. Gerçekten yaratıcı bir yönetmen olarak daha sık çalışmayı planlıyorum. Hala birçok fikrim var, ancak bu fikirleri hayata geçirecek insan gücü her zaman etrafımda bulunmuyor. Bu nedenle, kariyerimin nasıl gelişeceğine dair bir hayalim varsa, bu şekilde olurdu. Ayrıca nisan ayında çıkacak olan ilk kitabım üzerinde çalışıyorum. Bu oldukça heyecan verici bir adım. Benim için bir nevi bir bölümün sonu ve yeni bir bölümün başlangıcı. Dürüst olmam gerekirse, yeni bölümün ne olduğunu henüz bilmiyorum ama sadece onu ortaya koyuyorum."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/murat-suter", "text": "Çağdaş sanatın keşfedilmesini hedefleyen, sanat ve sanatçının görünürlüğünün yanı sıra ulaşılabilirliğini arttırmayı amaçlayan yeni bir platform shopi go ART. shopi go, kurulduğu ilk günden itibaren çağdaş tasarım anlayışını benimseyen bir dünya yarattı. shopigo ART kürasyonunda da tamamen shopigo DNA'sını yansıtan şekilde, aynı bakış açısından esinlenen çağdaş sanat eserlerini bünyesinde bulunduruyor. Sanatın ancak toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenilirse varlığını sürdürebileceğini düşünüyoruz. shopi go ART'ı bu bilinçle kurduk. Sanatın yatırım aracından ziyade hayatın bir parçası olarak görülmesini istiyoruz ve de herkesin en az bir sanat eserine sahip olması için çalışıyoruz. shopigo ART'ı ulaşılabilir bir sanat platformu olarak yaşatacağız. Teknoloji ve internetin kullanımının hızla yayıldığı günümüzde kişiler ve markalar arasındaki iletişim de büyük oranda sanal medyaya kaydı. Sadece bilgisayar ekranlarında sınırlı kalmadı, mobil ekranlara da geçti. Dolayısıyla aynı anda farklı kanallardan -ve ekranlardan- aynı kullanıcıya ulaşma fırsatı doğdu. Sanat dünyası biraz daha geleneksel yapısı dolayısıyla geriden ve bu yapısını fazla bozmadan dahil olmaya çalıştı bu dijital dünyaya. Biz gördük ki galerilerin bu köşeli yapısını kırmak, sanata olan erişimi kolaylaştırmak gerekiyor. shopi go ART projesine başlarken ilk bu durum bizi harekete geçirdi. Sanatın toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenebilmesi felsefesiyle birçok sanatçıyla iş birliği yaptık. Bu kapsamda; Ada Tuncer, Ali Kanal, Ali Şentürk, April Key, Arslan Sükan, Artin Demirci, Ayda Demirci, Begüm Yamanlar, Begüm Yetiş, Beril Gülcan, Beril Gür, Berkin Gülten, Beyza Yıldırım, Kerem Ardahan, Candan İşcan, Candost Öztürk, Cansu Güvenkaya, Çağlar Bıyıkoğlu, David Doğan Levi, Deniz Gül, Doruk Kumkumoğlu, Ece Cangüden, Ece Özel, Ecem Yüksel, Eda Şarman, Elif Biradlı, Elif Kahveci, Erdem Varol, Erkut Terliksiz, Esk Reyn, Etem Şahin, Gizem Akgönül, Hasan Baran Kurtoğlu, Haydıroket, Hilmi Can Özdemir, Huo RF, Joana Kohen, Kaan Fıçıcı, Kerem Ardahan, Kerem Durukan, Kerim Zapsu, Kıvılcım Güngören, Lal Batman, Lara Kamhi, Mehmet Kösemen, Meltem Şahin, Merve Erman, Mesut Öztürk, Murat Bulut Aysan, Murat Burhanoğlu, Murat Önen, Nihat Karataşlı, Oğulcan Kuş, Oğulcan Sürmeli, Özgürcan Taşçı, Özlem Ünlü, Pınar Baklan, Pınar Birim, Selver Yıldırım, Sezer Arıcı, Sinan Logie, Sinem Mucur, Tamer Nakışçı, Toygun Özdemir, Tom Fellows, Ünal Bostancı, Vildan Hoşbak, Yılmaz Şen, Zeynep Severge gibi sanatçılarla çalıştık. shopi go Art seçkisini yapmaya başlamadan önce detaylı bir şekilde çalışmak isteyeceğimiz sanatçıları içeren uzun bir liste hazırladık. Hazırlanmış olduğumuz bu liste üzerinden mutlaka seçkimizde olması gerektiğine inandığımız sanatçılar ile iletişim kurduk ve projemizi detaylı bir şekilde kendilerine anlattık. Sürekli olarak yeni sanatçılar ve yeni pratikleri seçkimize dahil etmek istiyoruz. Küratör ekibimiz keşfetmeye devam ediyor. Plan ve programımız dahilinde hem ekibin önerileri hem de dışarıdan gelen iş birliği teklifleri değerlendirmek için bir araya gelip seçkimizi genişletiyoruz. Dijital teknolojiler sayesinde sanat eserlerini, müze ve galeride gördüğümüzden çok daha interaktif şekilde ve zengin seçeneklerle inceleyip değerlendirebilmemiz mümkün oluyor. Örneğin, eserlerin tasarım sürecini en başından izleyebiliyor, bu eserleri üç boyutlu olarak inceleyebiliyor ve gerek müzik gerekse farklı filtreleme teknikleri ile eserlerin farklı versiyonlarını deneyimleyebiliyoruz. Mevcut durumda bu inanılmaz bir değişim. Dijitalleşmenin, galerilerin işlerini azaltmak bir yana, daha da artıracağı beklentisi çok yüksek. Dijitalleşme ile beraber insanların sanata erişimi daha kolaylaşıyor. Sanatçılar için ise, sanat eseri yaratma konusunda yeni boyutlar, yöntemler ve sergileme imkanları ortaya çıkıyor. Cinsiyetsizleşen sadece moda değil, yakın zamanda tüm dünyanın kabul edeceği ve her endüstriye yayılacak bir cinsiyetsizleşme yaşayacağız. Son derece natürel bir şekilde ilerleyeceğini düşünüyorum bu geçiş sürecinin. Bu konuda en dikkat ettiğimiz konu, ister tasarımcı ister sanatçı olsun söyleyecek bir hikayesinin olması. Bu hikayeler bizi tasarımlara ya da sanat eserlerine bağlıyor artık. Hem hissetmemezi hem de daha iyi anlamamızı sağlıyor ve bir bağ kurmamızı sağlıyor. Yeni nesil tasarımcı ve sanatçılar yerleşik kalıpların tamamen dışında özgür, sıra dışı yöntemlerle çalışıyorlar ve kavramsal sorgulamaları ele alıyorlar. Bu hissiyat ve çalışma biçimi tamamen shopi go ruhunun kendisini oluşturuyor. Bizim gibi dinamik, sınırları zorlayan ve her daim yeniyi arayan karakterlerle iş birlikleri yapıyoruz. Birlikte çalıştığımız sanatçılarla görünürlüklerini artırabilmeleri adına onların atölyelerinde üretim süreçlerini görüntülüyor ve platformumuzun bütün mecralarında paylaşıyoruz. Türk sanatının, sanatçılarının daha geniş kitleler tarafından bilinir olmasını istiyor ve dijital dünyanın gücünü kullanarak global sanat sahnesinin bir parçası olmaya çalışıyoruz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/seckin-pirim-ile-birden-butune-variyoruz", "text": "Ankara'da doğsam da Kuzguncuk'ta dünyaya geldim. Kuzguncuk; atölyelerin, sanatçıların, mimarların, zanaatkarların yaşadığı bir bölge. Ben de çocukken o bölgede bulunan atölyelerde çıraklık yapmaya başladım ve hayatım boyunca bu işi yapmak istediğimi daha o yaşta keşfettim. Güzel sanatlar lisesinin ardından gelen Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde aldığım heykel eğitimi sonucunda ise, profesyonel hayatım başladım. Kuzguncuk hayatımda çok önemli bir temsil eğer o bölgede yaşamasaydım kariyer hayatım bu yönde ilerler miydi diye arada soruyorum kendime. Hayatında karşılaşmaların çok önemli olduğunu düşünen biri olarak, bu karşılaşmaların hayatın kendisini çizdiğini düşünüyorum. Bu kadersel yaklaşımın büyüsüne inanıyorum çünkü. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi gibi köklü bir kurumda eğitim aldım. Hikayeye heykel açısından bakarsak, plastik kısmında; form, espas, biçim ve estetik kaygı olarak pek çok farklı dinamiğin üzerinden geçiyorsunuz çünkü forma dayalı bir sanat prensibi. Günümüzde pek çok disiplin iç içe geçmiş durumda. Tüm bu disiplinlere baktığımızda bazen estetik kaygıların ortadan kalkabildiğini daha kavramsal kaygıların öne çıktığını görebiliyoruz. Ancak benim için bu iki durumun birlikte hareket edebilmesi önemli. Hem kavramsal altyapıyı azaltmadan hem de estetik kaygıyı da ortadan kaldırmadan bir denge bulmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü, işin sadece estetik kısmıyla ilgilenmeye başladığınız zaman hikayenin alt metni de kaybolmaya başlıyor. O da sizi dekoratif obje yapma durumuna götürüyor. Kavramsal düşünceyi üstelik soyut çalışan biri olarak heykel özelinde izleyiciyle buluşturmak çok kolay değil ama ben bu meydan okumayı çok seviyorum. Örneğin, figüratif bir resme ya da forma baktığınız zaman izleyicinin ilişki kurması çok daha kolay, benim derdim soyut bir işte de bu ilişkiyi yaratabilmek. New York'ta açtığım sergide bir seyirci çalışmamın karşısında ağlamıştı mesela... İşte başardım dediğim bir andı benim için. Üniversite dönemimdeki işlerimle daha sonrasında yaptığım işleri karşılaştırdığımda, kendiliğiyle akan bir süreç olduğunu görüyorum. Üniversitede çalışma yaparken bir imgeyi soyutlamak fikrinden ilerliyordum. Bu çalışmalar yıllar içerisinde daha da soyutlaştı. Örneğin, Mevlana'nın birden bütüne felsefesi çok sevdiğim bir bakış açısı. Heykellerim de bu felsefe üzerinden şekillenmeye başladı. Bir birimin tekrar ederek bir bütüne ulaşması fikri, bana ait olan duyguların, dertlerin aynısını bir başkasının da yaşadığını hatırlatıyor hep; kelebek etkisi gibi birden bütüne varıyorsunuz. Çalışmalarım yıllar içerisinde soyutlaşmaya başlasa da birden bütüne felsefesi hiç değişmedi. Disiplinlerarası çalışmayı seven biri olarak bu kavramların iç içe geçmesi beni besliyor. İşlerin boyutu büyüdükçe, mühendisliğe olan ihtiyaç daha da artıyor. Örneğin, yakın zamanda Maldivler'de Joali Being'in karşılama alanı olarak \"Gate of Zero\" isimli bir proje tasarladık. Ben bir projeyi tasarlarken, mühendis perspektifiyle bakmadığım için teknik açıdan bazı detayları kaçırmış olabiliyorum tabii ki. Projelerde mühendislerle yapılan beyin fırtınaları sonucunda, yaptığım işin formunu kaybetmeden ancak mühendislerin teknik bilgisini de kullanarak kolektif bir üretim gerçekleştiriyoruz. Teknolojinin çok ilerlediği bir çağda yaşıyoruz onu doğru kullanmayı öğrendiğinizde ufacık sapmalarla istediğinizi yapabiliyorsunuz. Hem özel hayatımda hem de üretim sürecinde teknolojiyi kullanmayı seviyorum bu yüzden. Louis Vuitton bana ilk başta ''Bize bir cephe tasarlar mısın?'' diye sorduğunda ''Ben size bir cephe tasarlamak yerine içine girilebilen bir heykel yaparım.'' demiştim. İlk başta üç ayrı proje sundum. Ardından hep birlikte üç seçeneği ikiye indirdik. İki proje arasında çok gittik geldik. Louis Vuitton hangi projenin benim içime sindiğini sordu ve o proje üzerinden ilerledik. Sanatçıya inanılmaz saygı duyuyorlar. İşin teknik kısımları devreye girdikçe mimari olarak zorluklar oluştu. PIN Architecture böyle projelerde bana mimari konuda destek veriyor. Malzememiz ilk başta mermer değildi, kendi heykellerimde kullandığım teknik bir malzemeyle çalışacaktık. Louis Vouitton'un Hong Kong'da çalıştığı tüm cephelerini yapan bir firma var onlarla çalışacaktık. Fakat ben ülkemizle de bir bağı olsun istedim çünkü gerçekten ikonik bir şey yaptığımız. Bu projenin geçmişle ve gelecekle bir bağı olması için Louis Vuitton'a ''Türkiye'den çıkan bir taşla yapabilir miyiz?'' önerisinde bulundum. Louis Vuitton tarafı benim Türkiye'den çıkan taşlarla yapma teklifimi kabul etti ve mermer kullanarak çalıştım. Tüm taşlar Antalya Demre'den geldi. Projenin detaylarının Türkiye'de Sunstone tarafından gerçekleştirilmesi ise ayrı bir keyif oldu. Louis Vuitton ile gerçekleştirdiğimiz bu proje benim için müthiş bir deneyim oldu. Dünyadaki tüm büyük sanatçılarla iş birliği yapmış, sanat koleksiyonu olan, sanatçılara destek veren ve saygı duyan bir marka. Yaklaşık 14 ay süren projenin sonucundan gayet memnunum. Benden daha çok onların memnun olması ise beni en çok mutlu eden şey. Çalışmalarımda kullandığım renkler de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Üniversite hayatında rock müzik dinlemeyi seven biri olarak bütün heykelleri siyaha boyuyordum. Daha sonra vitrinde gördüğüm mavi bir tshirt'ü beğenmen ve bu rengi heykellere uyguladıktan sonra uyandırdığı hissiyatını da sevmem yeni bir serinin çıkmasına neden oldu. Meditatif sürece girdiğim bir dönem heykeller beyaz, tutkuların artığı bir dönemimde ise, heykeller kırmızı olmaya başladı. Renklerin değişimi hayatımda yaşadığım majör şeylerin birer yansıması olarak şekillendi. Kullandığım bu dört renk hiç değişmese de, materyallerim projelerle birlikte değişebiliyor. Örneğin, Louis Vuitton'un binasında kullandığımız mermerden sonra, bu malzemeye karşı ciddi merakım başladım. Döneme göre değişebiliyor ancak bu değişim karşılaşmalar sonucunda ortaya çıkıyor. Kağıt benimle çok özdeşleştirilen bir materyal. Kağıdı çok seviyorum sonsuz bir olanak sunuyor size ama o malzeme de hayatıma kendi doğallıyla girdi. Askerlik yaptığım zamanlarda yazıcıydım ve bütün gün kağıt işleriyle uğraşıyordum. Sürekli kağıtla uğraşan biri olarak, o kağıtlardan heykeller yapmaya başladım ve askerde bir sergi açtım. Yazıcı olmasaydım belki de bu malzeme hiç olmayacaktı hayatımda. Benim için dünyada iki insan profili var; biri iyi insan, diğeri kötü insan. Bütün hayatımı iyilik ve paylaşım üzerine kurdum bu da Mevlana felsefesinden geliyor aslında. Bir kişinin duygusunun ya da düşüncesinin bütün dünyayı etkilediğini düşünüyorum çünkü. Bu düşünce biçimi heykellerime de yansıyor ve giderek daha minimal çalışmalar ortaya koyuyorum; azalarak çoğalıyorum. Maldivler'deki Bodufushi Adası'nda yer alan inziva merkezi olan Joali Being için kalıcı bir yapıt ürettik. Gate of Zero adını taşıyan ve adaya açılan tek geçit olan bu yapı, ziyaretçilerin içinden geçebildiği büyük ölçekli bir heykel. Tekrarlı formlardan oluşan içi boş, helezonik bir yapı olan Gate of Zero, pratiğimde de benimsediğim birden bütüne olan anlayışın bir yansıması. Ve adaya kalıcı olarak kazandırılan bu heykel, inziva merkezine ayak basan ziyaretçiler için geçit işlevi görüyor. Dönen bir Mevlevinin etek formundan ilham alan bu yapıt; ruhu temizleme, egonu geride bırakma ve sıfır noktasına ulaşma anlamlarını misafirlerin otele varır varmaz hissetmesini sağlıyor. Heykelin içinden geçip adaya girerken benliğini dışarıda bırak, içeriye geçtiğin anda artık başka bir benlikte ol diyor aslında. Esin Güral ile çalışmak çok keyifliydi; çok vizyoner, açık fikirli, sanatçıya hakkını veren bir isim kendisi. Michelangelo. Hatta kendisi günümüzde üretimini gerçekleştiriyor olsaydı nasıl çalışmalar yapardı onu da merak ediyorum. Duygusal olarak çok yakın hissettiğim bir kavram değil ancak çağın getirdiği yeniliklere de açığım. Sanatçının bir üretim materyali değil NFT. Bu kavramı bir üretim biçimi olarak değil de, işlerin satılmasını sağlayan sanal bir galeri olarak görüyorum. İstanbul. İstanbul dünyanın belli başlı şehirlerinden biri. Böyle olmasına rağmen mekanlarda ya da kamusal alanlarda çağdaş heykel adına pek bir çalışma yok. O yüzden İstanbul için böyle bir çalışma yapmak, ona olan 'borcumu' ödemek isterim. Uluslararası bir alanda da bir heykelimin olmasını çok isterim tabii ki. Seyahat etmekten çok beslenen biriyim. Sanat üzerinden destinasyonlar çiziyorum genel olarak. İş dışında gitmek istediğim yer ise, Japonya. Japonya'daki Zen kültürünü çok merak ediyorum. Oraya gittiğimde kendimde yeni bir açılım yaratacağım duygusu var hep içimde. Bir de Paul Gauguin hayranıyım; çocukken adı Markiz Adası olan cam bir kavanozum vardı. O adaya gitmek için paralarımı biriktirirdim. Bu adaya en yakın zamanda gitmek istiyorum. Çok güzel büyük bir sergiye hazırlıyoruz ve bu sergiyi Türkiye'nin üç ayrı şehirde gerçekleştirmeyi planlıyoruz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/interviews/serenkohenojalvo-ile-mamutartproject-yolculugu", "text": "Üniversite eğitimimden sonra Türkiye'ye dönüp sanat sektörünü gözlemlediğimde sanat ortamının hızla geliştiğini ve dinamikleştiğini, ancak yurt dışıyla kıyaslandığında hala pek çok eksikler olduğunu farkettim. Bu alanda dikkatimi çeken ilk şey, genç sanatçıların kariyer adımlarını atarken çektikleri zorluklar oldu. Bu ve bunun gibi sorunları fark ettikten sonra bir süre boyunca bu alanda tanıdığım, ulaşabildiğim herkesle konuştum ve fikir aldım. Tüm bunları aklımdaki konsept ile birleştirdikten sonra genç, bağımsız sanatçıların katılımlarıyla giderek büyüyen bir aile, onlara yolun başında ve sonrasında destek olmayı, görünürlük kazandırmayı amaçlayan bir kurum yaratmak üzere yolumu çizdim. Sonrası zaten çok hızlı gelişti. Bu yıl Yapı Kredi Bomontiada'da üç farklı mekana yayılıyoruz. Geçen sene Mamut'u gerçekleştirdiğimiz binanın giriş katındaki Galeri, 4. Kat ve yan binası B Blok'ta da Dreamscapes sergimizi izleyicilerle bir araya getireceğiz. Bu sene, özellikle dokuma ve video çalışmalarında olan artış dikkatimizi çekti. 'GAN' tekniğinin de sanatta kullanımının arttığını gelen başvurularımızdan çıkarabiliyoruz. Video sanatçılarının ise sadece görsel değil, ses ve metin üzerinde de çalıştıklarını ve bunları harmanlayarak üretim yaptıklarını görüyoruz. Tema olarak tabii ki pandemi konusunu işleyen sanatçılar karşımıza çıkıyor. Hem pandeminin dışarıdaki hayatımızı nasıl etkilendiğine dair izler taşıyan hem de üretim alanını tamamen eve dönüştüren, sanatçının kendi ve kendi alanındakilerle uğraştığı üretimler var. Her yıl farklı sanatçıların hikayelerine yer vermek, hayallerine ortak olmak ve bir çok farklı izleyiciye ulaşmak çok heyecan verici. 28 illüstratörün yer alacağı ve Mamut Art Project'in içerisinde ayrı bir alanda sergilenen eserleri eş zamanlı olarak Mamut internet sitesinden de görebileceksiniz. Sergide; Burak Beceren, Burak Tozkoparan, Bülent Gültek, Can Dağlı, Cins, Cosmicnutz, Dilara Akbal, Doğa Can Ertürk, Ece Haskan, Efe Akarca, Erdem Yıldız, Hande Koçhan, Hürkan Alcan, Kübra Su Yıldırım, Mert Tugen, Merve Atılgan, Merve Yiğit, Murat Kalkavan, Ozan Atalay, Selin Çınar, Serçin Çabuk, Somonzi, Tolga Tarhan, Tuğçe Türksoy, Ufuk Barış Mutlu, Uğur Acil, Yiğit Yerlikaya ve Vardal Caniş'in eserleri yer alacak. Aynı zamanda, mekanda sizleri 'Dream Gigs Illustrated' projesinin devamı olarak bir sürpriz de bekliyor olacak. Mamut olarak uzun zamandır yeni bir projeye başlamak istiyorduk. Yıllar içinde edindiğimiz deneyimler sayesinde hayata geçirmeye karar verdiğimiz Mamut Limited, sene sonuna kadar izleyicilerimizle buluşacak. İlk olarak kendi alanlarında önemli işlere imza atmış fotoğraf sanatçılarının çalışmalarına internet sitesi üzerinden erişim sağlayacak olan proje, önümüzdeki aylarda fotoğrafın yanı sıra baskılar ile üç boyutlu çalışmaları da kapsayacak. Limitli edisyon başlığı altında değerlendirilebilecek birçok farklı alanda üretim yapan sanatçılarla çalışmayı planlayan Mamut Limited, ayrıca fiziksel etkinlikler, farklı iş birlikleri ve danışmanlık hizmetlerine de açık olacak. Her sene farklı ve önemli isimlerden oluşan jürimiz gelen başvuruları değerlendiriyor ve sergide yer alacak sanatçıları belirliyor. Sanatçı ne kadar özgün, ne kadar kendi dilini yaratabilmiş/yansıtabilmiş, hangi konuyu irdelemiş ve bunu nasıl aktarmış, tekniği nasıl gibi bir çok farklı etken var. Bu sene 43 sanatçımız var seçkimizde. Bu doğrultuda yukarıda da bahsettiğim gibi birçok farklı nokta değerlendirilerek sanatçı seçkimizi oluşturuyoruz. Bu sene geçtiğimiz senelerden farklı olarak pandemi sürecinde eser üretmiş ve bu süreçte başvurularını ileten sanatçıların eserlerini görüyoruz. Pandemiyle birlikte evlerde kaldığımız süreçte sanatçıların malzeme seçimlerindeki değişimi gözlemleyebiliyoruz ve fotoğraf, video, nakış gibi farklı tarzlarda eserler dikkat çekiyor. Bunlar dışında bu sene ilk defa HOOD Base ile bir araya gelerek illüstrasyon sanatçılarının, müzikle olan kişisel bağlarından yola çıkan hayali konser afişlerini sergilediğimiz Dreamscapes sergisi seçkimizde yer alıyor. İçsel dünyalarını bizimle paylaşmaya açık, korkmayan, cesur bir yeni nesil var. Birbirlerine de biraz daha anlayışlı, her anlamda algıları çok açık bir nesil. Bu nesil sayesinde Mamut da her sene yeniliklere ayak uydurarak, gelişerek, geride kalmaktansa bu neslin yanında, onlarla birlikte yer alabiliyor. Bu bizim için çok değerli. Türkliye'de ve yurt dışında da yaşayan yeni nesil Türk sanatçıların neler yaptığını, hangi konulara, tekniklere yöneldiğini, tüm bu gelişim ve değişimi Mamut'tan takip etmeniz mümkün. Bu da bence her sene Mamut'ta yer alacak sanatçıları görmekte büyük bir heyecan yaratıyor. Sanatçılar sadece bir yere ait olmayacaklar. Farklı ülkelere açılmak çok daha ulaşılabilir olacak. Hem kendilerini tanıtmak adına hem de üretimlerini farklı yerlerde sergilemek adına, eskiye göre çok daha fazla olanakları olacak. Aynı zamanda farklı tekniklerle, özellikle yazılım kullanılan çalışmaların artışını, gelişimini hep birlikte göreceğiz. Her şeyin dijitalleşmesi ile beraber eğitim konusunda da çok şanslı artık sanatçılar. Eskiye kıyasla, çok daha fazla öğrenim, araştırma kanalına sahipler ve bunu iyi değerlendirirlerse çok hızlı gelişebilirler. Sektördeki en önemli değişim, sanatçıların kendilerini sosyal medya üzerinden de tanıtabilmeleri ve koleksiyonerlere ulaşabilmeleri için bu ve benzeri kapıların açılmış olması olabilir. Aynı zamanda, özellike yeni nesil koleksiyonerler de bilinçli, daha ne istediğini bilen, soru soran, araştıran bir kitle. Bu da, sektördeki bir çok diğer kurumu, kişiyi buna yönelik bir değişime sürükleyebilir. Aslında özgünlüktür. Bir sanatçının kendi dili olmasıdır ve ne amaçla ürettiğidir. O döneme ait ya da sanatçının iç dünyasından bize neler söylediğidir. Bizde uyandırdığı hislerdir. Her bir işi diğerlerinden daha değerli kılacak ana faktör bence bunlar olmalıdır. Ama size göre çok değerli bir eser başkaları için aynı şeyi ifade etmeye bilir. Burada da sanırım belirleyici faktör arz talep oluyor. Mamut pandemide yeni mekanı Yapı Kredi Bomontiada'da gerçekleşmeye başladı. Geçen sene vaka sayıları çok yüksek olduğundan tüm planlamımızı kısıtlı sayıda ziyaretçi ağılayacak şeklide ve çok kompakt bir halde yapmak zorunda kalmıştık. Mimarlarımız Ceren Özşahin ve Zeynep Tümertekin hem geçen sene hem de bu sene mekanı kullanmamızda en verimli olacak şekilde bize yol gösterdi. Tüm bunlara paralel olarak, sanatçılarımıza ve eser görsel ve bilgilerine internet sitemizde de yer vermeye başladık. Çevrimiçi olarak da Mamut sanatçıları ve eserlerini görebiliyorsunuz artık. Bununla beraber, sanatçılarımızı biraz daha yakından tanıma fırsatınız olması için sosyal medya çalışmaları gerçekleştiriyoruz. Bu da izleyicilerimiz tarafından çok ilgi gördü. 10. yılımızda tüm Mamut sanatçılarını bir araya getirebildiğimiz bir proje hayal ediyoruz. Şu an için birkaç fikir üzerinde yoğunlaştık, tam netleşmeden hangisi olacağını maalesef söyleyemiyorum."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/2023-yilinin-en-yeni-yedi-oteli", "text": "Kıtalararası bir yolculuğa hazır olun çünkü sınır sadece kapımızın önüdür... Afrika safarileriyle tanınan lüks seyahat şirketi andBeyond, Eylül 2023'te Butan'daki Punakha River Lodge ile Asya'daki ilk orman evini hizmete açıyor. Bu orman evinde sadece altı safari tarzı çadırlı süit ile havuzlu ve jakuzili iki villa yer alacak. Punakha Vadisi'nin derinliklerindeki Mo Chhu Nehri'nin kıyısında muhteşem bir konuma sahip olan süitlerin her biri, çevredeki Doğu Himalayalar'ın 360 derecelik manzarasına sahip. Doğa yürüyüşleri, tapınak ziyaretleri, çeltik tarlasında öğle yemeği ve geleneksel Bhutan sıcak taş banyoları ise, yapılacak diğer etkinlikler arasında. Sanat, tiyatro ve müzik kurumlarıyla çevrili Conrad Los Angeles; özgünlüğü, yaratıcılığı ve dinamik enerjisiyle Los Angeles Şehir Merkezi'nin kültürel koridorunu beslemeye hazır! Mimar Frank Gehry'nin vizyonu ve Tara Bernerd & Partners'ın iç mekan tasarımıyla hayat bulan Conrad Los Angeles, şef Jose Andres'in küratörlüğünü yaptığı yemek deneyimleriyle de Los Angeles'ın ateşini körükleyecek destinasyonlardan. Walt Disney Konser Salonu manzaralı kapalı ve açık lobisiyle, şehir merkezine bakan ve bir havuz güvertesine sahip 16.000 metrekarelik çatı terasıyla, yedi terapi odası, spor salonu, restoranları, kokteyl barları, toplantı ve etkinlik alanlarıyla lüksün çıtasını yükselten Conrad Los Angeles, kişiselleştirilmiş deneyim alanlarıyla da hiçbir masraftan kaçınmadığını kanıtlıyor. Brooklyn, Palm Springs ve Kyoto'daki şık butik otelleriyle tanınan Ace Hotels'in Sidney'deki en yeni oteli, grubun şimdiye kadarki en havalı oteli olabilir. Ekvatorun güneyindeki 264 odalı bu ilk otel; kafeler, barlar ve sanat galerileriyle çevrili Surry Hills'in tam kalbinde yer alıyor. Sanat koleksiyonları, Efficient Space'e ait eski plak çalarlar ve akustik D'Angelico gitarlar ile süslenen suit odalarıyla sanat ve lüksün iç içe geçtiği bir deneyim sunan otel; tuğla duvarları, iç mekan tasarımında kullanılan el dokuması ürünleriyle de 2023 trend rehberi niteliğinde. Ayrıca, Japon ve Güney Doğu Asya lezzetleriyle tanınan şef Mitch Orr tarafından yönetilecek çatı restoranı Kiln ile, mülkün kültürel kodlarına selamını gönderen otel, uzun şarap listesiyle Avusturalya'ya yeni bir külliyat sunuyor. First Nations konuk sanatçı programını yönetmek için sosyal inovasyon ajansı The Impact Lab'den Aborijin Nina Fitzgerald ile ortaklık kuran otel, Tony Albert'in ikonik Aboriginalia kül tablası serisini de Lobby Bar'ında sergiliyor. Konumu nedeniyle Sidney şehir merkezine çok yakın olan Ace Hotel; 'Opera Binası', 'Liman Köprüsü' ve 'Çağdaş Sanat Müzesi' gibi simge yapılara da yürüme meseafesinde! Algarve; güneşli sahilleri, kıyı sahili boyunca millerce uzunluğunda kireç taşı mağaraları, termal kaynakları ve pek çok tarihi güzelliğiyle ideal bir kaçış yeri. Viceroy Hotels de; Saint Lucia, Los Cabos ve Santa Monica'daki okyanus kıyısında yer alan gösterişli sığınaklarından sonra Portekiz'deki yeni otelini 50 hektarlık yemyeşil, dağlık bir kırsal alanın ortasına konumlandırıyor. 76 odalı Ombria Resort Algarve; kilometrelerce uzunluğundaki narenciye bahçeleri, küçük çiftlikleri ve Arnavut kaldırımlı köyleriyle mükemmel bir kır kaçamağı sunsa da, Capri veya St. Tropez'deki herhangi bir tatil yeri kadar lüks. Pastoral bir dünyaya adım atmak isteyenler, otelin spa hizmetleri, havuzu ve 18 golf sahasıyla Portekiz'i bambaşka bir şekilde deneyimleyecek. Paris, birçok klişe ve tipik etiketlere rağmen tanıdıkça sevilen ve keşfedilen bir destinasyon. Şehirde yer alan pek çok gösterişli otel olsa da, Latin Mahallesi'nde yer alan yeni butik otel Dame des Arts, oldukça özgün bir karaktere sahip. Sadece 109 odası olan bu otel; iç mekan tasarımında kullandığı mobilyaları ve cesur sanat eserleriyle bir müze niteliğinde. Ayrıca her odayı kendine özgü bir koleksiyon ile taçlandıran Hotel Dame des Arts, sanatın lüks bir harmoni içinde nasıl sunulabileceğini de kanıtlıyor. Eyfel Kulesi manzaralı özel teraslıyla estetik algısına yüksekten bir giriş yapan Hotel Dame des Arts, Meksikalı şef Othoniel Alvarez Castaneda tarafından yönetilen Fransız füzyon restoranıyla eklektik bir şov yapmaya hazırlanıyor. Aşıklar Şehri ya da Işıklar Şehri olarak bilinen bu kentin 360 derecelik manzarasını sunan geniş çatı katı barında ise, günleri köpürtmek an meselesi! Basamaklı pirinç terasları etrafında inşa edilen, Hoshino Resorts'un Kai Yufuin kaplıca ryokanı, Kengo Kuma & Associates'in son çalışmalarından birisi. Kamuya açık, hamam, misafir odaları ve ayrı villa süitlerinden oluşan projenin tasarımı, geleneksel Japon mimarisinin unsurları ve bölgenin çiftlik evi dili ile tanımlanıyor. Özellikle Beppu şehri ve çevresindeki kaplıcalarıyla ünlü Oita Eyaletindeki Kyushu Adası'nda bulunan Yufuin Vadisi havzası da, bol miktarda mineral su kaynağına sahip. Her iki unsur bu projede birleşerek Kengo Kuma'nin konaklama üzerine en yeni projesinin karakterini oluşturuyor. Ahşap zeminli oda benzeri olan 'Seyahat Kütüphanesi', bambudan yapılmış zeminin yanı sıra, Kuma'nın tarlalardaki yerel kelebeklerin çırpınma hareketlerinden esinlenerek washi kağıdından tasarladığı aydınlatma armatürlerine sahip. Otelin en karakteristik özelliklerinden biri ise, bağımsız villa süitleri, tek katlı çiftlik evleri olarak pirinç tarlaları arasına yerleştirilmiş bungalovları. Ahşaptan yapılmış süitler, geleneksel Japon mimarisinden alıntılanmış saçakların ince detayları ve dış cephenin güçlü dokularıyla ayrılan Batı Japonya'ya özgü siyah sedir ağacından tahtalardan yapılmış kırma çatı şekline sahip. Mineral açısından zengin sularda şifa bulmak isteyenler, bu kaplıcalarda aradığından fazlasını bulacak. Raa Mercan Adası'ndaki ışıltılı turkuaz bir lagünün üzerindeki yemyeşil bir tropik adada yer alan Emerald Faarufushi, güzelliğe bir övgü niteliğinde. Maldivler'deki en büyük çocuk kulübüne sahip kompleksin; 38 sahil villası, spa'sı, dalış merkezi ve beş restoranı bulunuyor. Ayrıca The Leading Hotels of the Worldün üyesi olan Emerald Faarufushi, gelen her bir konuğu için özel havuz hizmeti de sunuyor! Maldivlerin turkuaz sularından sonra özel havuz keyfi çıkarıp, çıkarmamak size kalsa da duyusal bir deneyimi %100 karşılayacak bu yerde şehrin karmaşasından uzaklaşmak garanti."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/ada-kirsalinda-yeniden-dogan-bir-otel-morvedra-nou", "text": "Şehrin kaosundan uzakta, tenha bir sığınağın olabileceği kadar sessiz olan Morvedra Nou, izole bir yerde yaşama arzusunu somutlaştıran bir deneyim alanı! Ciudadella'ya yedi kilometre uzakta olan ve kırsal bir otelin özenli hizmet anlayışıyla yepyeni bir keşif sunan Morvedra Nou, Menorca adasının en güzel koylarına yakın bir noktada bulunan bir agroturizm tesisi. Numa Grubu'nun yönetimi altında tazelenen bu otelin yeni görünümü, modern bir yaklaşımla en iyi rustik tasarımlardan besleniyor ve misafirlerine gerçek Akdeniz bir ruhu sunuyor. Geçmişi 1650 yılına dayanan bir mülk üzerine kurulu olan bu kırsal otel, sadece 24 süite sahip. Etrafı doğa tarafından sarınan Morvedra Nou, sadece dinlenmek isteyen ama aynı zamanda iyi tasarımı, konforu ve yüksek kaliteli mutfakları takdir eden gezginler için tasarlanmış. Madrid'deki ünlü La Tasquita de Enfrente restoranının şefi Juanjo Lopez tarafından önerilen yerel ürünlerle gastronomik bir deneyim vadeden otel, el yapımı işçiliğin 'kusurlarıyla' dolu duvarları, zeminleri ve ahşap mobilyalarıyla zamansız ve yalın bir atmosfer yaratmayı da başarmış. Otel yalnızca bireysel süitlerle değil, aynı zamanda paylaşılan sosyal alanlarıyla da öne çıkıyor: Ana yüzme havuzu, verandaları ve rengarenk begonvil çiçekleriyle dekore edilmiş avluları ise bunlardan yalnızca birkaçı. Otelde ayrıca özel havuzlu Deluxe Süit gibi seçenekler de mevcut. Bu alanlar sayesinde misafirler hem dışarıda vakit geçiriyor hem de özel bir atmosferde gizliliklerini koruyabiliyor. Ve bingo: Morvedra Nou, adayı keşfetmek isteyen misafirleri için çeşitli geziler düzenliyor ve pkinik aktiviteleriyle bu turların lezzetini artırıyor. Enjoy!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/airbnb-ile-operadaki-hayalet-deneyimi", "text": "Airbnb, yazar Gaston Leroux'un klasikler arasında yer alan ve pek çok müzikale uyarlanan ölümsüz eseri 'Operadaki Hayalet' gösterisini günümüze taşıyor ve tarihi Palais Garnier'i çok özel bir konaklama alanına dönüştürüyor. Broadway tarihindeki en uzun yapıt olma ününü sürdüren 'Operadaki Hayalet', Leroux'un, Palais Garnier Opera Binası'na yaptığı bir ziyaret sonucu ortaya çıkan ilk gotik romanlardan. Paris Opera Binası'nın mahzeninde, yüzü tanınmayacak derecede ürkütücü olduğu için insanlara görünmeden bir hayalet gibi yaşayan müzik dehası opera hayaleti Erik'in korodaki Christine olan aşkı üzerinden şekillenen roman, 'çirkin' olduğu için kimse tarafından sevilmemiş bir dehanın, karanlık ve kırılgan dünyasını izleyiciye/okuyucuya sunan bir trajedi. Bu hikayeyi bir deneyime dönüştüren Airbnb de tiyatronun en özel izleme alanlarından biri olan 'Box of Honor'u' kullanıyor ve orayı bir yatak odasına dönüştüyor. Erik'in kaldığı gizli mahzeni de bu maceranın bir parçası olarak misafirlerine açan Airbnb, konukları karşılanma işini ise yazarın torunu Veronique Leroux'a emanet ediyor. Yıllarca maskesinin arkasına gizlenen bir dehanın hikayesiyle zamanda yolculuğa çıkma garantisi sunan bu deneyim, 16 Temmuz 2023'te gerçekleşecek! Airbnb'nin sitesi üzerinden başlayan rezervasyonlar sonucunda seçilecek şanslı kişiler ise, tek gecelik serüven için sadece 37 Euro ödeyecek. Ayrıca; Opera de Paris Bale dansçılarından biriyle tanışma, Paris Opera Akademisi sanatçıları tarafından yapılacak özel bir resital ve Foyer de la Danse'de yapılacak bir akşam yemeği de bu konaklama kapsamında!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/aman-zincirinin-butan-bolgesindeki-ruhani-destinasyonlari", "text": "Tibet Platosu ve Hindistan arasında yer alan Bhutan, yaşamaya alışkın olduğumuz kargaşadan epey uzak bir destinasyon olduğu gibi bozulmayan doğasıyla da oldukça davetkar bir yer. Lüks otel markası Aman'ın beş farklı vadiye yayılan Amankora orman evleri Bhutan'daki ilk tatil yerleri olduğu gibi, dünyanın da en mutlu tatil rotasyonları arasında. Bhutan'ın orta ve batı vadilerinde bulunan bu kulübe dizileri kimi zaman ağaçlar arasından belli belirsiz göz kırparken kimi zaman da kendisini cesurca belli ediyor. İnşa edildikleri doğal malzemeler sayesinde Bhutan'ın yüzlerce yıllık köy evlerinden farksız olan ve yaklaşık 20 yıldır Budist Krallığın bir parçası olan Amankora locaları, Güney Asya kültürünü simgeleyen işlemeleri, dekoratif detayları, ahşap panel duvarları ve sıkıştırılmış toprak duvarlarıyla da oldukça mistik bir deneyim alanı. 2004 yılında Bhutan Krallığı'nda kök salmaya başlayan ve ülkedeki ilk konaklama markası olan Amankora orman evleri; Paro, Thimpu, Punakha, Gangtey ve Bumthang'da konumlanıyor. Paro 24 konuk odasıyla bu sığınakların en büyüğüyken, Gangtey'de ise sadece sekiz oda bulunuyor. Refah seviyesini Gayri Safi Milli Mutluluk ile ölçen ülkede, yeşilin her tonunu görmek mümkün. Turuncu ve kızıla bürünmüş Budist rahipler, gün batımındaki Himalaya'ların manzarası ve ritüeller ise, bu coğrafyanınn spirütüel deneyimlerini oluşturan ayrıntılardan yalnızca brikaçı. Pek çok epik deneyime alan açan bu yolculuk, ziyaretçilerin Bhutan'daki her şeyi deneyimleyebilmeleri adına kişiselleştirilmiş programlar sunuyor. 60 yıl sonra açılan ve İpek Yolu'nun bir parçasını oluşturan Tarihi Trans Bhutan Yolu da bu maceralardan biri. Seyahat sevenler için en maceralı ve heyecan verici rotalardan biri olan ve Budizmi benimseyenler tarafından Butan'dan Tibet'e gitmek için kullanılan bu yol, 400 km'den fazla bir alana yayılan yeni parkuruyla, doğudan batıya tüm Bhutan'ı kapsıyor ve yüzlerce tarihi, kültürel ve manevi alanı birbirine bağlıyor. Çevredeki topluluklarla gerçek bağlantı kurmak isteyen konuklar için yerel bir ailenin çiftlik evinden geleneksel bir Butan yemeği sunan Amankora, bu otantik yolculuğun bir lokal gibi deneyimlenmesi adına programını zenginleştiriyor ve ziyaretçilerini çeşitli hasat projelerine, sürdürülebilir topluluk çalışmalarına ve keşişler için yemek hazırlama etkinliklerine dahil ediyor. Ayrıca oluşturduğu rotalarla ruhani deneyimler sunan otel zinciri, krallığın sayısız tapınağını ve manastırını özel rehberli turlarla sunduğu gibi, ahşap el işçiliği ve torna yapımı dersleri de veriyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/apollos-muse-ile-kulup-kulturu-canlaniyor", "text": "Zamanda yolculuk yapsak ve özel bir kulübe üye olsak, muhtemelen masamızdan Prenses Diana, Jackie Kennedy ya da Frank Sinatra'ya kadehimizi kaldırabilirdik. Ancak şimdi günümüze geri dönüyor ve dünyaya kulüp kavramını getiren Londra'ya doğru ışınlanıyoruz. Çünkü Londra'nın lüks semti Mayfair'da açılan Apollo's Muse, müdavimlerini gösterişli ve lüks dekorasyonuyla ağırlamaya hazır! Londra'nın yeni gözde restoranlarından Bacchanalia'nın arkasına gizlenen, zamanın ruhunu yakalayan ve bu kültürü devam ettireceği kesin olan Apollo's Muse, zengin Antik Yunan ve Roma sanat eserleriyle tarih ve sanatla dolu bir deneyim vadediyor. \"Eyes Wide Shut\" filmindeki gibi olmasa da, belli üyelik şartları ve kuralları olan Apollo's Muse, hem Londra'nın en seçkin özel üyeler kulübü hem de dünyanın en seçkin kulüplerinden biri çünkü yalnızca 500 kişiye üyelik hakkı tanıyor. Mayfair'in milyarder kulüp kralı Richard Caring tarafından tasarlanan etkileyici Greko-İtalyan alanıyla, Bacchanalia'daki etkileyici Martin Brudnizki ve Damien Hirst dokunuşlarıyla, 1. ve 2. yüzyıllara kadar uzanan heykelleriyle dünyanın en iyi müze ve galerilerine rakip olabilecek bu kulüp; aynalı masaları, kadife kaplı bar tabureleri, Murano'dan ısmarlama şarap kadehleri ve altın varaktan ilham alan peçete halkalarıyla odaların abartılı ihtişamına katkıda bulunuyor. Antik Yunan döneminde hamamlarda ve cenaze törenlerinde kullanılan yağ testisi Lekythos, Roma mermeri Venüs ve kulübe adını veren Apollon perileri ise, lüksün dozunu artıran diğer detaylar arasında gözleri dolduruyor! İçecek menüsündeki şarap listesi, kokteylleri ve zeytin ağacının her şeyini kullanarak yaptıkları için imza niteliğinde olmaya aday Martini'si, gustosu yüksek menülere eşlik eden Dj performansları ve canlı müzik etkinleriyle hayata şerefe diyen Apollo's Muse, üye olabilme ayrıcalığına sahip şanslı konuklarına çok pek özel etkinlik de sunmayı planlıyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/atina-girit-kos-adalarina-davetlisiniz", "text": "İspanyol yazar Camilo Jose Cela'nın dediği gibi: Yaz, şehrin soyunup dökünerek güzelliklerini, yara izlerini sergilemek için beklediği bir fırsattır. O yüzden şimdi, hafifliğe övgünün, dalgalara karışmanın, tuzlu saçlarla güneş kafa tutmanın kol gezdiği bir coğrafyaya ışınlanıyoruz, çünkü bir adada olmanın hissini yaşayacağınız bu mekanlar, Yunanistan'ın doğal ve tarihi zenginliklerine, mutfak kültürüne ve gizli sığanaklarına sızıyor. Şimdilik sirtaki eşliğinde tabak kırıp rebetikoya bağlamasak da rüzgarına kapılacağınız bir yolculuğa çıkıyoruz. Girit; mistik havası, antik dönemlere ait izleri ve farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan zengin mirasıyla hiç kuşkusuz ki bir keşif yolculuğu... Girit Adası'nın sakin kıyılarında, zihninizi dinlendirmek ve ruhunuzu beslemek için kusursuz bir sığınak var: Pnoe. Pnoe, sadece yetişkinlere özel bir inziva yeri olan şık bir plaj tesisi. Yunanca'da \"nefes\" anlamına gelen Pnoe, misafirlerine sağlıklı bir yaşam hizmeti ve samimi bir özel kulüp atmosferi sunuyor. Kandiye Havaalanı'na sadece on dakika mesafede bulunan bu otel konsepti, Girit'in tarihine selam göndererek, etkileyici Minos mimarisini modern bir şekilde yansıtıyor. Badem şeklindeki havuzunun etrafında yer alan 60 adet özel havuzlu süitiyle, açık plan mimarisiyle doğayla iç içe bir deneyim sunan Pnoe, tabiatın kusursuz bir sanat eseri gibi dizayn edildiği masalsı bir otel. İnce detaylara sahip ahşap dokunuşları, doğal ışığın içeriye süzülmesini sağlayan geniş pencereleri ve açık hava alanlarıyla şehir hayatının gürültüsünden uzak bir atmosfer sunan konsept, iç mekanlardaki meditasyon odaları ve yoga stüdyolarıyla da beden pratiğine olanak tanıyor. Ayrıca Girit'in en iyi şeflerinden biri olan Panagiotis Magganas gibi adanın yerel oyuncularıyla ortaklık kuran Pnoe, yerel Girit mutfağından en üst düzeyde seçilmiş lezzetler sunuyor. Girit'in büyüleyici atmosferini deneyimlemek isteyenlere Pnoe'nin kapıları yaz boyu açık! Girit, zengin bir kültürel ve tarihi geçmişe sahip. Girit'in en seçkin şaraplarından bazılarını deneyimlemek için, ödüllü Nostos markasının şarap imalathanesi Manousakis Şaraphanesi'nin bulunduğu Vatolakkos köyü de, bu mirası keşfetmek için harika bir başlangıç noktası. Manousakis Şaraphanesi, Girit köyünde tam yirmi yıldır yüzde 100 organik şaraplar üretiyor. Bugün, arazinin çevresindeki bu büyüleyici terasta bir kadeh Syrah veya Grenache'nin keyfini çıkarabilir veya tam bir şarap tadım deneyimi için rezervasyon yapabilirsiniz. Ayrıca, eski ve yeni şarap imalathanelerine yapılan turlar ve tepedeki bağlara yapılan cip safarileriyle de üzümlere yakından bakma şansınız var! Antik dönemde Helenistik uygarlığının önemli bir merkezi olan Kos, bugün Ege Denizi'nin incisi olarak anılıyor. Farklı medeniyetlerden izler taşıyan bu adaya gitmek için her zaman bir neden olsa da şimdi gitmek için yeni bir nedenimiz var: Oku. Yerel kültürü rahat bir deneyim ile birleştirmeyi hedefleyen ve bunu başarıyla gerçekleştiren Oku, 100 odası olmasına rağmen özel bir inziva yeri hissiyatı sunuyor. Geleneksel Yunan adası mimarisinden ilham alan, geniş terasların özel açık alanlara uzandığı bahçeleri ve avlular etrafında gruplanmış bir ve iki katlı kübist evleriyle yeni bir hikaye yazan Oku; özel veya yarı özel havuzlu odaları, çatı terası, taş duvarları ve Executive şef Mark Vaessen'in kontrolünde sunulan yemekleri ve kokteyller ile güneşin hiç batmasını istemeyeceğiniz bir yer! Oniki adalar zincirinin en büyük ikinci adası olan kozmopolit Yunan adası Kos; geleneksel tavernalara, bahçe avlularına ve Venedik tarzı büyük binalarda yer alan İtalyan esintili restoranlara yüzyıllardır ev sahipliği yapıyor. Başkent Kos Town'da zarif bir bahçe avlusunda yer alan Petrino da, lüks ve romantik bir deneyim arayanlar için mükemmel bir seçenek. Restoran, yerel sert peynirlerden biri olan krasotiri ile levrek ve domuz filetosu gibi pek çok lezzetli seçenek sunuyor. Ayrıca şarap severler için 120'den fazla etikete sahip kapsamlı bir şarap listesi de mevcut. Soğuk aylar için rahat kapalı oturma alanları da bulunan Petrino'da lezzetli bir pinot'u denemeden ayrılmayın! İsim hile değil: Bu neoklasik konak aslında koruma altındaki bir anıt. 1881'de modern Yunanistan'ın 19. yüzyıl başkentini dönüştüren Alman mimar Ernst Zilller tarafından tasarlanan, koruma altına alınan ve modern anıt olarak sınıflandırılan Monument titiz bir renovasyondan geçiyor ve Atina'nın tarihi merkezindeki konaklama çehresini değiştirecek yeni bir misafirperverlik konseptine dönüşüyor. Keşif sanatını takdir eden seyahat uzmanları için ender buluntulardan biri olmaya aday otel; 9 odası ve minimal tasarım anlayışıyla eski dünyanın zarafetini modern bir konforla buluşturuyor. Akropolis, Agios Demetrios kilisesi ve şehrin en ünlü restoranlarından biri olan Linou Soubasis ise Atina'nın tarihi merkezindeki konumuyla dikkat çeken Monument'ın terasından görünen manzaralardan yalnızca birkaçı. Benzersiz deneyimler için tasarlanmış otel sunduğu dünyasıyla kendini evde gibi hissetmek isteyenlere fazlasıyla cevap veriyor. Pasajlar arasına saklanan, meydanlara yayılan, kaldırımlarda veya çatılarda yer alan restoranlar Atina'nın her bir köşesini kaplamış olsa da bu sahnede uğranması gereken bir durak var: Vezene. Vezene, \"Yunan esintili bistro\" mottosuyla açıldığı yıllarda zamanın ötesinde bir mekan anlayışıyla karşılanmıştı. Bugün ise yemekler, sadece modern değil aynı zamanda son teknolojiyle üretilen bir lezzet şölenine dönüşmüş durumda. Çünkü kendisini \"şef-kasap\" olarak tanımlayan Ari Vezene, mutfakta özgün bir yaklaşım sergileyerek üretimini gerçekleştiriyor. Çiftliklerden temin edilen ürünlerle sürdürülebilir bir dünyaya katkı sağlama bilinciyle hareket eden şef, tipik Yunan yemeklerini çiğ, ızgara veya odun ateşinde pişirerek yaratıcı bir şekilde yeniden tasarlıyor. Üstelik porsiyonları da son derece cömert ve hedonistik bir yaklaşımla sunuyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/citizenm-otel-grubu-metaverse-dunyasinda", "text": "Metaverse teknolojisi, uluslararası şirketler, lüks oteller ve sosyal medya şirketleri gibi pek çok farklı alandaki işletmenin odağında olan bir konu. Gelecek yıllarda yaygınlaşması beklenen bu teknolojiden faydalanmak, yeni kuşak müşterilerin taleplerini karşılamak, işletmelerin stratejik planlarına metaverse evrenini eklemeleri gerektiğini söylüyor olabilir. Pek çok gezgin için sonsuz bir dijital deneyim alanı olan bu sanal evrenlere 'gerçeklik' hissiyle dahil olunabilmesi ya da avatarlar sayesinde kişiselleştirilmiş deneyimler yaşatabilme imkanı sunması seyahat sürecindeki farklı aşamalarının kilidini açıyor. Yeni nesil seyahat ve konaklama tecrübesi sunma hedefiyle kurulan CitizenM otel grubu da, Metaverse'de kuracağı sanal otelle lüks bir deneyim sunarak, konforlu bir seyahat ve çalışma ortamı sağlayacak. NFT tabanlı metaverse geliştirme hedefi ile yola çıkan Hong Kong merkezli sanal oyun dünyası The Sandbox'ta kurulacak olan bu otel, oyuncuların daha sonra diğer kullanıcılar tarafından ziyaret edilebileceği bağımsız ortamlardan oluşacak ve NFT'ler tarafından desteklenecek. Dijital gayrimenkul sınıfında yer alan otel grubu, bölgeyi satın aldıktan sonra, avatarların çalışabileceği, uyuyabileceği ve oyun oynayabileceği alanlar inşa edecek. The Sandbox'ta otel için uygun bir alan satın alarak projeye başlayacak olan CitizenM, bağımsız bir mekan projesi tasarlayarak Metaverse dünyasına giren ilk konaklama grubu olacak böylece. Bu yapının maliyeti ise, CitizenM'in satacağı indirim veya bedava içecek gibi ödüller sunan, 2000 adet NFT tarafından finanse edilecek. The Sandbox to Work, Sleep & Play'i ziyaret eden avatarlar için sanal bir otel inşa edildiğinde, CitizenM dijital alanda satın alınabilecek NFT'ler oluşturmak ve satmak için ek bir dijital sanatçı listesiyle iş birliği yapacak. Sanal otel inşa edildikten sonra, duvarlarda sergilenmek üzere konukların satın alabilecekleri dijital NFT sanat eserleri yaratılacak. Elde edilecek gelirlerle de ileride, gerçek bir otel yapılacak. CitizenM'in CMO'su Robin Chadha; Metaverse'de inşa edilen ilk konaklama şirketi olmaktan heyecan duyuyoruz. Her zaman sınırları zorlayan ve geleneksel modellere meydan okuyan bir marka olarak, The Sandbox'taki bu yeni girişim, yalnızca marka stratejimize değil, aynı zamanda hem çevrimiçi hem de gerçek dünyada yaratıcı topluluğa ve misafirlerimize olan bağlılığımıza da uyuyor. Önümüzdeki yıllarda Metaverse'deki fırsatları daha fazla keşfetmekten dolayı heyecan duyuyoruz\" diyerek konaklama endüstrisine dijital bir alan açtığını gösteriyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/dunyadaki-en-romantik-oteller", "text": "Berberi dilinde \"Tanrının Ülkesi\" anlamına gelen \"Kırmızı Şehir\" Marakeş; akrobatları, hikaye anlatıcıları, dansçıları ve müzisyenleriyle adeta bir açık hava şöleni. Lüksü, otantik kodlarla birleştiren El Fenn de, Atlantik ile Fas arasında bir geçiş noktası olarak romantik bir tatil vadeden butik bir otel. Ayrı ayrı tasarlanmış 41 oda ve süiti, üç yüzme havuzu, restoranı ve spa hizmetiyle geleneksel bir Fas evi olduğu kanıtlayan El Fenn, otelin sahibi Vanessa Branson'ın kişisel antika ve sanat koleksiyonuyla da sanatı ve geleneklerini ustaca harmanlıyor. Otel iç tasarımında kullandığı deve derisi zeminleri, kireç sıvalı duvarları, 21. Avrupa mobilyaları ve sedir ağacından yapılan tavanlarıyla Fas'ın ikonik detaylarını ve bu kültürün temelini oluşturan değerleri öne çıkararak, yerli ve otantik olanı gündemde tutuyor. Ayrıca Jemaa el-Fnaa'nın manzarasını sunan çatı havuzuyla da romantizmi köpürtmek an meselesi diyor! Burada her şey bir arada: tarih, kültür, doğa, lüks limanlar ve tabii ki eğlence! Özel plajı, şık tasarım ve hizmet anlayışıyla yeni bir hikaye yaratan Maybourne Riviera, Fransa'nın tadını lüks bir şekilde keşfetmek isteyenleri için ideal bir seçenek. Modern ve minimalist tarza sahip olan 36 odasında rahatlatıcı renkler ve doğal malzemeler kullanan otel, terasları ve deniz manzaralı odalarıyla her detayın incelikle düşünüldüğü kanıtlıyor. Konuklarına özel plaj erişimi ve özel yat kiralama gibi VIP hizmetler sunan Maybourne Riviera, restoranlarında da geleneksel Fransız mutfağından modern Akdeniz yemeklerine kadar geniş bir yelpaze sunuyor. Şefler ise, sadece en taze yerel ürünleri kullanarak, konuklarına lezzetli bir deneyim sunuyor. Bu deneyimin yıldız oyuncularından olan incir yaprağı da, bu restoranın imza ürünlerinden. Lezzeti ve sağlığı bir arada sunan ve geleneksel bir yemek sunumunda kullanılan incir yaprağı, tatilcilerin bölgenin yerel lezzetlerini deneyimlemeleri için kaçırılmaması gereken bir lezzet! Sri Lanka; zengin kültürel geçmişi, doğal güzellikleri, egzotik yemekleri, plajları ve dünya çapında üne sahip çay tarlaları ile turistler için eşsiz bir deneyim. Amangalla ise, Sri Lanka'nın güneyinde, Galle şehrinde yer alan lüks bir otel. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Galle Fort bölgesinde yer alan otel, 17. yüzyıldan kalma bir Hollanda koloni binasında konumlanmış. Eski dünya cazibesi ve tarihi değeriyle ünlü olan Amangalla; spa, havuz, fitness merkezi, bahçeleri, özel tur ve etkinlikleriyle romantizmin kodlarını değiştiriyor. Etkinlikler arasında yer alan Yatagala Tapınağı ziyareti ise bu deneyimin en önemli detaylarından. 2300 yıllık bir geçmişe sahip olduğu düşünülen tapınak, meditasyon ve manevi arayış için biçilmiş kaftan çünkü. Budist sanatına özgü heykeller, freskler ya da Sri Lanka mutfağına özgü yemekleri keşfetmek isteyenler Amangalla'da derin bir yolculuğa çıkabilir. Tarihi şehirleri, doğal güzellikleri, kültürel mirası ve gurme mutfağıyla İtalya'nın kuzeyine gitmek için onlarca sebep sayabiliriz ancak bu kez rotamızı hayatımızda en az bir kere de olsa deneyimlenmesi gereken Villa d'Este'ye götürüyoruz. Villa d'Este, İtalya'nın Como Gölü'ndeki Cernobbio kasabasında bulunan bir otel. Bu otel, 16. yüzyılda İtalyan bir kardinal tarafından yaptırılmış tarihi bir villa. 19. yüzyılda otel olarak kullanılmaya başlayan bu yapı, günümüzde lüks bir otel olarak hizmet veriyor. Villa d'Este, ayrıca tarihi dokusu ve benzersiz mimarisiyle de ünlü. Como Gölü'nün muhteşem manzarasına hakim bir konumda yer alan ve büyüleyici bahçeleriyle hayata kadehini kaldıran otel; odaları, süitleri, spa & fitness merkeziyle oldukça modern olanaklara sahip. Ayrıca, özel limuzin servisi, özel helikopter transferi ve 24 saat oda servisi gibi hizmetleriyle de lüksün dozunu artırmakla ilgili hiçbir endişesi olmadığını ortaya koyuyor. İtalyan mutfağının en iyi örneklerini sunan Michelin Yıldızlı La Veranda'da gastronomik bir deneyim yaşamak, İtalyan bahçe sanatının en iyi örneklerini sunan bir alanda kaybolmak ya da tarihi bir yerde konaklamak isterseniz, Villa d'Este kesinlikle ziyaret etmek için harika bir seçenek. Dünyanın en romantik ve şık şehirlerinden biri olan Paris, her köşe başındaki tarihi ve kültürel zenginlikleri, lezzetli yemekleri ve lüks otelleriyle oldukça ünlü bir destinasyon. Ve bu lüks otellerden biri de J. K. Place Paris! J. K. Place Paris, şehrin kalbinde, moda ve alışveriş bölgesi olan Rue de Rivoli'de yer alıyor. Eski bir banka binasında restore edilmiş olan otel, modern ve zarif bir tasarıma sahip. İtalyan otel zinciri J. K. Place tarafından işletilen otel, özgün bir konaklama deneyimi sunuyor. Otelin odaları ise, sade ve şık bir dekorasyona sahip. Doğal ahşaplar, mermerler ve lüks kumaşlarla iç mekan tasarım anlayışını ortaya koyan otel, İtalyan ve Fransız mutfaklarından ilham alan lezzetli yemekleriyle de gastronomik bir şölen sunuyor. Louvre Müzesi, Notre-Dame Katedrali ve Seine Nehri gibi yerler yürüme mesafesinde bulunan J. K. Place Paris, büyük saray otelleriyle dolu bir şehirde göze çarpan bir sığınak."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/dunyanin-ilk-3d-baskili-oteli", "text": "Yaşam alanlarında neler olup bittiğini yeniden düşünmek övgüye değer bir başlangıç olsa da, hiç kuşkusuz sorumlu seyahatin geleceğini kağıt pipetler veya bambu lifli havlular belirlemeyecek. Belki de daha derin bir yerden yaşam alanlarımızı nasıl inşa ettiğimizi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Pek çok yeni önermenin gerçekliğini yanına alan tasarımcı ve kreatif direktör Nina Flohr da bu felsefe üzerinden sürdürülebilir mimariyi ileri bir seviyeye taşıyor ve Mozambik sahiline yeni bir gelecek vadediyor. Dünyanın 3D baskısıyla inşa edilen ilk oteli olma özelliğini taşıyan Kisawa Sanctuary, tasarımı sadece bir stil olarak değil, bir araç olarak kullanan bir eko-inziva türü. Geleneksel betondan farklı olarak bilgisayarda hazırlanmış 3 boyutlu tasarımı bir yazıcı yardımıyla mimari bir yapıya dönüştüren bu teknoloji, sıfır atık konseptiyle de oldukça doğa dostu bir yapım tekniği. 300 hektarlık alana yayılan, pek çok güzel plajın ve bir kıyı ormanının içinde yer alan otel, Benguerra Adası'nın beyaz kumlu plajlarında konuklarına yeni bir Afrika macerası sunuyor. Çevredeki peyzajı göz önünde bulundurarak, yerel zanaatkarların katılımıyla yaratılan bu konsept; çevre dostu felsefesi, sıfır atık politikası ve işlenmemiş malzemelere odaklanan yedi restoranıyla da sürdürülebilirlik anlayışını devam ettiriyor. 12 özel bungalow tipi odadan oluşan konseptte, her bir odanın özel plaj alanı ve ormanlık araziye açılan yürüyüş patikaları da mevcut. Misafirlerine Ayurveda tıbbına dayanan bireysel tedaviler veya kişiselleştirilmiş programlar sunan Sağlıklı Yaşam Merkezi'yle bütünsel yaklaşımını genişleten otel, Afrika'nın ilk kalıcı okyanus gözlemevi olan Bazaruto Bilimsel Araştırmalar Merkezi aracılığıyla da deniz canlılarının araştırmalarını ve korunmasını kolaylaştırıyor. Ayrıca Hint Okyanusu'nun en zengin ve az keşfedilmiş subtropikal ekosistemlerden bazılarına ev sahipliği yapan bu tesis; deniz memelisi Dugongl'ar, Samango maymunları, Nil timsahları ve 150'den fazla kuş türünü de içinde barındırıyor. Doğal güzellikleri kadar tehdit altında olan bu ülke için yeni bir turizm anlayışına işaret eden Kisawa, eğer vaat ettiklerini yerine getirebilirse otelcilik endüstrisinde yeni bir çağı ateşleyecek gibi görünüyor."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/en-iyi-bali-otelleri", "text": "Bu Yalnızca Bir Yaz Rüyası Değildir! Bavulumuzun ağırlığı gittiğimiz yerlerin anısıyla doludur aslında. Yolda olmanın heyecanıyla hazırlanan kıyafetler bu sürecin birer parçasıdır yalnızca. Bu yüzden gezmek, tanımak ve görmek yani yolda olmak çok zengin bir eylemdir. Ve tüm hayatımız belki de bu anların toplamına eşittir. O yüzden bazen bir lavanta tarlasının kokusu bazen de sonsuzluğa uzanan bağlarla dolar bavulumuzun içi çünkü yolda olmak mesafe denilen kavramı ortadan kaldırır ve yeni keşifler getirir. Aynı göğün altında hafızamız, bavulumuzun ağırlığına yeni yerler açar böylece. Şimdi bavulumuzu alıyor ve keşfedilecek onca güzelliği içinde barındıran Bali'ye götürüyoruz. Moda tasarımcısı George Gorrow ve eşi Cisco tarafından tasarlanan otel, brütalist mimarisi, tropikal tik ağacı ve yüzyıl ortası modern tarz mobilyaları bir araya getiriyor ve Gorrow'un sanatçı arkadaşlarının eserlerinden oluşan bir koleksiyonla konuklarını karşılıyor. Sanat, müzik ve iç mekan tasarımının müthiş bir harmonisini sunan The Slow, Bali lezzetlerinden ve uluslararası klasiklerden ilham alan restoranıyla da gastronomik bir deneyim sunuyor. Üstelik 12 odaya sahip bu sığınakta, hem tasarımcı Gorrow'un tshirt'lerinin olduğu hem de Cisco'nun seramik ve ahşaptan oluşan sofra takımı koleksiyonunun sergilediği şık bir butik de var. Eksantrik otel tasarımcısı Bill Bensley'nin çalışmalarına aşina olan herkes onun projelerinden birinde kalmanın asla sıradan bir deneyim olmadığını bilir. Ancak Bensley, Ubud'un 20 dakika kuzeyinde yer alan ve lüks bir çadır kampı olan oteliyle çıta oldukça yükseltiyor. 19. yüzyılda Endonezya takımadalarında dolaşan Avrupalı kaşiflerin hikayelerinden esinlenen 22 odalı bu süitin yapım esnası sırasında hiçbir ağaç kesilmemiş. Bali'nin tabiatına saygı duyan, doğayla olduğu kadar geleneksel mimariyle de uyumlu olan Capella Ubud, mevsim sebzeleri ve sürdürülebilir yöntemlerle hazırlanan lezzetleriyle de otantik bir deneyim vadediyor. Bensley'in özel koleksiyonundan çıkan antikalar ve sanat eserleriyle süslü odalar, bakır küvetler, Baharat Yolu'ndan ilham alan detaylar ve Bali geleneklerine atıfta bulunan eşyalarıyla koskoca bir ormanın içinde yer alan Capella, bir otelden çok daha fazlası yani. Ayrıca akşamları yakılan kamp ateşinde izlenen Endonezya film gösterimleriyle dönmek istemeyeceğiniz bir destinasyon olduğunun da altını çiziyor. Elmasları ve altınlarıyla tanınan bir markadan bekleyeceğimiz kadar görkemli bir yapı inşa eden Bulgari, Bulgari Resort Bali otelini Bali'nin engebeli güney ucundaki bir uçurumun üzerine kuruyor. 59 villaya sahip otel; havuzu, begonvilli bahçeleri, villaları restoranlara bağlayan Arnavut kaldırımlı patikaları, İtalyan restoranı ve spa hizmetleriyle konumu gibi ayrıcaklarını da en üst seviyeye çıkarıyor. Bu seviyeyi bir düğün şapeliyle artıran Bulgari Resort Bali, kendi ürünlerini sattığı butiğiyle de adeta etrafınızı sarıyor. Amerikalı mimar Ed Tuttle tarafından tasarlanan Amankila, Doğu Bali'deki Lombok Boğazı'na bakan ve uçurumun kenarında yer alan bir sahil beldesi. Bali'nin zengin ve farklı kültürlerini içinde barındıran otel, enfes manzaraları ve deniz kenarındaki inziva yerleriyle külterel bir sığınak. Manggis köyü yakınlarındaki sahilde yer alan Amankila; beyaz özel plajı, Lombok Boğazı'nın inanılmaz manzarası, sümbülteber kokularının arasındaki konumuyla oldukça davetkar. Suitleri ise birer mimari şaheser çünkü denizin ve çevredeki yamaçların manzarasından yararlanmak için yükseltilerek tasarlanmış. İçinde tapınakları, sarayları, pirinç tarlalarını, harabeleri, kaybedilen el sanatları uygulamalarını ve dinin kutsal olduğu Doğu Bali'nin kültürel çeşitliliğini barındıran Amankila, rotanınız ayarlarıyla her an oynabilir. Üstelilk Balililerin tanrıların evi olarak saygı duyduğu efsanevi Agung Dağı, bu 4 süitli tatil köyünün dramatik fonunu oluşturuyor. Tropik ormanlarla çevrili özel bir yerleşim bölgesi içinde yer alan Nirjhara, bir yenilenme yolculuğu niteliğinde. Geri dönüştürülmüş ve geri kazanılmış ahşap, doğal taş, geleneksel çatı kiremitleri ve yeniden tasarlanmış kauçuk ağacı ahşabından yapılmış dış kaplamasıyla sürdürülebilirlik konusundaki duruşunu ortaya koyan otel; şelale manzaralı 25 metrelik tuzlu su yüzme havuzu, Ayurvedik masajları, nehir kenarındaki shalada yapılan yoga dersleri ve çiçek banyo seanslarıyla da sürdürülebilirliğe lüks bir davet çıkarıyor. Bütünsel yaklaşım felsefesiyle hem fiziksel hem de ruhsal olarak iyileştirici bir destinasyon olan Nirjhara, doğayla aranızdaki bağı kesinlikle artıracak. Dinginliğin fazla geldiği durumlarda ise, Canggu'nun hareketli barları ve restoranları bu otele kısa bir sürüş mesafesinde."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/en-iyi-berlin-otelleri", "text": "Bir zamanlar Danimarka Kraliyet Büyükelçiliği'ne ev sahipliği yapan ve 1930'lardan kalma büyük bir neoklasik binada yer alan SO/ Berlin Das Stue, Berlin Hayvanat Bahçesi ve Tiergarten parkının yanında hizmet veren lüks bir butik otel. Ürün tasarımından enstalasyon ve mimariye kadar farklı alanlarda çalışan tasarımcı Patricia Urquiola tarafından tasarlanan bu otelde, Paco Perez'in ünlü tek Michelin yıldızlı Cinco'sunda moleküler gastronomiyi yaşayabilir; Katalan şefin 25'ten fazla çeşitten oluşan tadım menüsü ve tatlarıyla avangard bir yolculuk yaşabilirsiniz. Klasik ve mevsimlik kokteyllerin yanı sıra nadir bulunan viski ve konyaklardan oluşan bir listeye sahip Stue Bar'da günün yorgunluğu atarken, yaşlanma karşıtı tedavilerde uzmanlaşmış Susanne Kaufmann'ın spa'sıyla da lüksün seviyesini her adımda artırabilirsiniz. Uyumayan bir şehirde hayvanat bahçesine bakan bir 'jungle' odasında kalmak nasıl olurdu? 1950'lerden kalma bir binanın yenilenmesi sonucunda hayata geçirilen 25hours Hotel Bikini, bu sorunun cevabını karşılayan şahane bir Berlin oteli. Farklı boyutlara sahip 149 odası, açık plan tasarımları, renkli modern mobilyaları ve Japon sanatçı Yoshi Sislay'in elle çizilmiş duvar illüstrasyonlarıyla eğlenceli ruhunu ortaya koyan 25hours Hotel Bikini, kentin içinde lüks bir sığınak bulmak isteyenlerin aradığı adres olacak. Berlin'in popüler Kufürstendamm alışveriş caddesine bakan bu lüks inziva yeri, Breitscheidplatz'taki ünlü Anıt Kilisesi'ne ve Berlin Hayvanat Bahçesi'ne yürüyüş mesafesinde. Akdeniz ve İsrail mutfağından 10 korsluk bir yemek menüsü sunan çatı restoranı Neni de gastronomik bir deneyim yaşatan otel, Monkey Bar'ın taze otları ve meyveleriyle hazırlanan imza kokteyli Bini's Monkey Ponkey ile de panaromik terasın keyfini çıkarmaya davet ediyor. Ayrıca konuklarına kaldıkları süre boyunca ücretsiz olarak kullanabilecekleri taşınabilir Bluetooth hoparlör ve bisiklet çantaları verdiği gibi, oteldeki Mini-Cooper'ın da ücretsiz olarak kullanılmasına izin veriyor. 19. yüzyıldan kalma klasik bir apartmanın içinde yer alan Sir Savigny, sanattaki farklı çağ ve üslupları bir araya getiren estetik tasarım anlayışıyla, zengin kitap seçkisiyle ve yerel sanatçı Katharina Musick'in gösterişli sanat eserleriyle sanat ve tarihle iç içe bir deneyim sunuyor. Berlin'in temposuna ayak uyduran Ku'damm'ın lüks mağazaları, Berlin Hayvanat Bahçesi, Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi ve Tiergarten'a kısa bir yürüme mesafesinde olan Sir Savigny otel, Amsterdam merkezli tasarımcı Saar Zafrir tarafından tasarlanan 44 odası ve üç süitiyle de yüksek doz lüks bir hizmet sunuyor. Ayrıca Tel Aviv merkezli tasarım ekibi Baranowitz+ Kroenberg'in zemin kat için tasarladığı ortak alanları, yemek ve dinlenme alanlarına dönüşen odalarıyla oldukça şık olan Sir Savigny, 'haute fast food' olarak tanımlanan konsept restoranı The Butcher ile de özellikle et severlerin ruhu kadar midesini de doyuracak. 1913'te restore edilmiş bir Art Nouveau binasında yer alan Orania, Kreuzberg'deki tek lüks otel. Müzik etkinlikleri için özel bir sahneye sahip Orania, 'Living Room' bölümündeki Steinway piyanosuyla dünyadan pek çok müzisyeni ağırlıyor. Caz, elektronik ve yerel sanatçıların deneysel çalışmalarına alan açan otel, Berlin'deki çeşitliliğin ritmine yeni nesil tavrıyla ayak uydurduğunu kanıtlıyor. Berlinische Galerie ve Yahudi Müzesi gibi büyük müzelere yakın olan Orania; Kreuzberg'in canlı bar hayatına, restoranlarına, galerilerine ve bağımsız çok kimlikli Berlin ortamlarına da son derece yakın. Antonio Citterio ve Patricia Urquiola tarafından tasarlanan modern mobilyaları, her odada yer alan el yapımı Schramm şilteleri, fil temalı yatak başlıkları ve el yapımı İran halılarıyla otantik bir ambiyans sunan Orania'nın mutfağı ise; Şanghay, Londra ve Viyana gibi büyük kentlerde pek çok mutfak ve restoran yönetmiş şef Philipp Vogel ve eşi Jennifer Vogel'e emanet!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/mega-kent-neom", "text": "Hiç kuşkusuz bir bilim kurgu filminde karşılaşsak şaşırmayacağımız bu mega kent, tıpkı gizemini koruyan Mısır Piramitleri kadar soru işaretleriyle dolu... Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın çölün ortasında kuracağı ve Geleceğin Şehri olarak adlandırdığı Neom projesi, bu yeni 'dünyanın' adı. Yunanca yeni anlamına gelen Neo ve Arapça Gelecek anlamına gelen Müstakbel kelimelerinin birleşiminden doğan proje, çölde fütüristik bir hayat vadediyor. Muhtemelen Mısır Piramitleri kadar simgesel ve zaman üstü bir proje olacak Neom, antik dönemlere dijital çağ üzerinden selamını gönderiyor ve bir gelecek fantezisi olmadığını çekilen drone görüntüleriyle kanıtlıyor. Uzunluğu neredeyse 120 kilometreyi aşacak mega şehir The Line'da herhangi bir yol veya otomobil yok onun yerine uçan asansörler, yapay bir kayak merkezi, robotların ve taşıtların yüzdüğü bir şerit var. Ayrıca bir uçtan diğer uca 20 dakikada ulaşılmasını sağlayan yüksek hızlı bir tren... Çevreyi hiç kirletmemesi öngörülen bu şehrin enerji ihtiyacı ise, tamamen yenilenebilir kaynaklardan karşılanacak. Projenin sürdürülebilir olmadığı yönündeki şüphelere karşı The Line'ın 'net-sıfır' olacağı belirtiliyor. Net-sıfır, atmosfere yeni emisyon gazı eklenmemesini ifade ediyor. Bu da, atmosfere salınan ve sera etkisine neden olan gazların miktarını, yeryüzü tarafından doğal olarak emilen sera gazı miktarıyla eşitlemek anlamına geliyor. Neom'da ayrıca Kızıldeniz'in kıyısına inşa edilmesi planlanan ve Türkçe'de sekizgen anlamına gelen Oxagon adı verilen, deniz üstünde 40 kilometre kare büyüklüğünde yüzen bir sanayi şehri bulunacak. Oxagon'un ise dünyanın en büyük sanayi bölgesi olması bekleniyor. Şehrin 2030 yılına kadar tamamlanan bölümünde 1.5 milyon kişinin yaşaması planlanırken, proje son halini aldığında ise, 9 milyon kişilik nüfusu barındırması öngörülüyor. Kendi içinde hastaneleri, okulları, üniversiteleri, spor kompleksleri ve kültür merkezlerini barındıracak bu kente yaşamak bir jetgil rüyası mı olacak ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/nostalji-tutkusu-yuksek-oteller", "text": "Seyahat nostaljisi kimileri için geçmiş zamana gidip başka bir çağda yaşamayı deneyimlemek, kimileri için kendi geçmişini yeniden yaşamak, kimileri içinse çocukken yaşadığı ya da tatil yaptığı yerlere seyahat etmek... Bizi bir çeşit zaman yolculuğuna çıkaran nostaljik duygular, hafızamızı tetikleyen hisler, kokular ve tatlar bellek kavramlarıyla derin bir ilişki içinde yani.. Duyusal çağrışımlara ve romantik geçmişe yalnızca bir mercek olmaktan uzak olan bu oteller ise, günümüzdeki seyahat kültürüne yeni bir keşif refleksi sunan, tutkulu örnekler: 1919'dan kalma eski bir taşra çiftlikten neo-gotik mimariye, 17. yüzyıldan kalma bir saraydan 20. yüzyıl tasarım anlayışına kadar uzanan bu liste, dünyanın farklı yerlerindeki otellerin nostaljik dünyasına dair ipuçları veriyor. 1950'lerden kalma ikonik bir spa tesisi olan ve yeniden keşfedilen Dr. Wilkinson's Backyard Resort & Mineral Springs, orijinal mozaikleri ve 20. yüzyıl mobilyalarıyla retro ve modern çizgiler arasında ustaca bir denge kuruyor. Tesisin nostaljik ruhuna uygun olarak sağlık öncüsü Dr. Wilkinson'ın 1952 Buick'inin bir kopyası da girişe park edilmiş bir şekilde ziyaretçilerini bekliyor. Ve yeni çağın görsel dünyasına gelsin selfie'ler diyor! Baştan sona yayılan bakımlı bahçe yolları, meşe panelleri, odun yanan kireçtaşı şömineleri ve elle yontulmuş kirişler içeren iç mekanlarıyla Troutbeck, yeniden aktifleştirilmiş bir kır malikanesi. Niigata bölgesinin mimari mirasına 150 yıllık duvarlarıyla otantik bir Japon deneyimi sunan otel, lokal lezzetleriyle de gastronomik bir yolculuk vadediyor. Eğer 1919'dan kalma bir eski taşra çiftliği arıyorsanız, Amenia'nın pastoral mezrası tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak türden. Fujian eyaletindeki geleneksel Çin avlusu ve köşk su manzarasından ilham alan Tsingpu Tulou Retreat, beş klasik tulou yapıdan oluşuyor. Saf kaya yüzüne inşa edilmiş mağara otelin oda ve süitleri ise tonozlu mağaralardan oluşuyor. Tıpkı kireçtaşı kayalarından oyulmuş yapılarıyla tanınan UNESCO Dünya Mirası Alanı Matera'daki Sextantio Le Grotte della Civita gibi. Mevcut mimariyi ve yerel estetiği koruyan bu otel, 18 odasıyla da geleneksel tasarım anlayışını minimum çağdaş olanaklarla birleştiriyor. Fransa'nın Burgundy bölgesinde yer alan Chateau de la Resle, sarmaşıklarla kaplı 17. yüzyıldan kalma bir malikane. Zengin çağdaş sanat koleksiyonu ve mimari özellikleriyle 800 hektarlık bir ormanının kenarında yer alan şato, Roma döneminden kalma şarap köylerine de oldukça yakın. 1600'lerde inşa edilmiş ve 19. yüzyılın sonunda yenilenmiş olan G-Rough, 400 yıllık geçmişiyle, konuklarına gerçek anlamda bir Roma deneyimi yaşatıyor. 17. yüzyıldan kalma bir sarayda gizlenmiş olan G-Rough, çağdaş nostaljik lüksün şiirsel bir karışımını yaratmak için Barok ihtişamını rafine bir havayla harmanlıyor. Çağdaş sanatın bütün eklektik özelliklerini taşıyan ve GS Collection tarafından yeniden tasarlanan bu otelde, hem 19. yüzyıl ihtişamını hem de minimalizm etkilerini görebilirsiniz. Portekiz'de, 1338'den kalma bir evin kalıntılarından inşa edilen Torre de Palma Wine Hotel, bölgeye özgün bir görünüm kazandırmak için iç mekanlara ilginç ayrıntılar ekleyerek bölgeye olan mimari bağlılığını sürdürüyor. Karayip kıyı eyaleti Veracruz; yemyeşil bitki örtüsü, muz tarlaları, uzun güneşli günleri ve kültürel çeşitliliğiyle çok zengin bir coğrafya. Meksika'nın Veracruz tropik bölgesinde 19. yüzyıldan kalma Maison Couturier da, Fransız göçmenler tarafından inşa edilen bir tarım arazisinde Meksika ve Fransız geleneklerinin en iyilerini sunan dokuz odalı bir butik otel. Gürcistan Eski Kent bölgesinde yer alan The House Hotel Old Tbilisi, bir zamanlar yıkılmak üzere olan tarihi bir binada yer alıyor. Otel; ahşap balkonları, ahşap işleri ve davetkar teraslarıyla şehrin klasik mimari görünümüne saygı duruşunda bulunuyor. Otellerin 'canlı varlıklar' olmaları gerektiğini düşünen Firmdale Hotels'in sahipleri Tim ve Kit Kemp, bu felsefe üzerinden her otelin iç mekanını ayrı bir incelikle tasarlıyor. Londra'da sekiz, New York'ta da iki butik oteli olan Firmdale, aynı zamanda Andrew Martin İç Mimari Ödülü'ne layık görülen otellerden de biri. Tasarım mobilya ve ev aksesuarlarına ilgi duyanlar, hem nostaljik hem de çağdaş bir dünyanın muhteşem harmonisini burada bulabilir."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/st-moritz-yeni-mulkunu-insa-ediyor", "text": "2024 Kış Sezonu İçin Geri Sayım Başlasın! İsviçre Alplerinin sığınağı St Moritz; termal kaplıcaları, golf sahaları ve dağ manzaralarıyla büyülü bir vadi. 1928 ve 1948 yıllarında kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmış bu kasabada yer alan Badrutt's Palace ise, bölgenin en gözde oteli. Yılda 300 günden fazla güneş ışığı alan, Chanel ve Hitchcock'un en sevdiği otel olan Badrutt's kış turizminin doğum yeri olduğu gibi, yeme-içme seçenekleriyle de gurmelerin buluşma noktası. Tüm lüks markaların adeta vitrini olan bu otel, 2024 kış sezonunda ilk kez sahneye çıkacak yeni binasıyla ihtişamını artırmaya hazırlanıyor. Ana otelinin karşında yer alacak yeni mülkü için özel bir yer altı tüneli inşa eden Badrutt's Palace, 43 dağ manzaralı suiti ve yeni 156 odasıyla lüksün kodlarını mülkün karakterine sadık kalarak yeni bir konaklama deneyimine dönüştürüyor. 126 yıldır ünlülerin oyun alanı olan Badrutt's Palace'ın Hollywood ruhunu çağrıştıran puro salonu Renaissance Bar'da zamanda yolculuk yaparken, Michelin yıldızlı restoranlarında çalışmış şeflerin gastronomi şovlarıyla da Alplerin büyülü dünyasını keşfedebilirsiniz. Ayrıca, otelin şarap mahzeninde gizlenmiş restoranı Krug Stübli'deki 100.000'den fazla içkiyi de deneyimleyerek bu yolculuğun promilini artırmak garanti!"}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/tarladan-sofraya-ciftlik-oteller", "text": "Doğal yaşamın her adımda öne çıktığı, tarihi 1690'lara dayanan ve geleneksel bir Hollanda çiftliği olan Babylonstoren, 3,5 hektarlık muazzam bahçelerle çevrili bir çiftlik oteli. Babil Kulesi'ni andırdığı için Babylonstoren adını alan bu çiftlik, 300'den fazla ağaç çeşidine ve binlerce bitki türüne sahip. Böcek ilacı içermeyen sebze bahçeciliği yapmak, arılar ve diğer polinatörler için güvenli bir yaşam alanı sunmak, yerli bitkileri korumak ve su tüketimini doğa dostu bir bilinçle kullanmak, Babylonstoren'ın yaklaşımını temsil eden şeylerin başında geliyor. Durmadan çalışan çiftliğinin enerjisi, eski ile moderni harmalayan çağdaş mimari yaklaşımı ve Fransız bahçelerini andıran bahçe tasarımıyla doğal bir zenginlik sunan çiftlik oteli, yavaş yaşamla bağlantı kuracağınız ve Güney Afrika'nın sonsuzluğunda kaybolacağınız bir yolculuk nitelğinde. 200 yıldır bir aileye ait olan Sao Lourenço do Barrocal, Portekiz'in yüzölçümünün yaklaşık üçte birini kapsayan Alentejo bölgesinde yer alıyor. Bölge hiçbir zaman sanayileşmediğ için zanaat mirası da hala çok güçlü dolayısıyla. Sahilleri, bağları ve zeytin bahçeleriyle ekolojik bir zenginliğe sahip Sao Lourenço do Barrocal, mirasının devamlılığı için her şeyi özüne sadık kalarak yeniden şekillendiriyor. Yerel üzümler kullanan, iklimi bilerek hareket eden, bağların nasıl işlediğinden haberdar olan ve şarapları için üzümlerini elle toplayan Barrocal'da; tuğlalar hala odun ateşinde pişiyor, seramikler elde üretiliyor ve boyama hala aynı biçimde yapılıyor. Oldukça verimli bir coğrafyada yer alan bu çiftlik oteli, Alentejo'nun kültürel mirasına dair sonsuz bir güzellik sunduğu gibi, mevsimlere göre hazırlanan menüsü ve küçük yerel üreticilerden gelen balıklarıyla da geleneksel tatların çıtasını kesinlikle yükseltiyor. 2018 yılında vegan bir otel ve organik bir çiftlik evi olarak yenilenen Agrivilla I Pini, yerel kaynaklı malzemeler kullanarak enerji verimli ve sürdürülebilir ortamını; kil, kenevir ve pirinç kabuğu karışımı üzerine kurdu. Yenilenmiş eski mobilyalardan el yapımı terakota karolara, el dokuması nevresimlerden doğal yataklara kadar pek çok detay, otelin iç mekan tasarım anlayışının birer yansıması. İtalyan'ın ortaçağ kenti San Gimignano'daki Agrivilla I Pini'nin bitki temelli besleyici mutfağı, kütüphanesi, doğanın sessizliği eşliğinde yoga yapılabilen alanları ise yenilenmenizi sağlayacak. Akdeniz'in zengin bahçesinde yer alan zeytin ve meyve ağaçları, çeşit çeşit sebzeleri, üzüm asmaları, şifalı otları, vegan şaraphanesi ve Toskana mutfağına yeni bir biçim sunan bitki bazlı vegan restoranıyla ilham veren bir durak. Toskana biyo bölgesinin kültürünü yakından temsil eden deneyimleriyle sürdürülebilirliğin şekil bulmuş hali olduğunu kanıtlayan Agrivilla I Pini, doğayla olan bağınızı artıracak. Open Farm Community, Singapur'da öncü bir kentsel çiftlik ve restoran konsepti. İnsanlar ve sağlıklı yiyecekler arasındaki kopan ilişkiye bir tepki olarak doğan bu komünite, kentsel çiftçiliğin etkisini hayata geçirirken, bunu yeni bir bilinç yaratma misyonu üzerinden yapıyor. Gıda ve kökenlere yönelik kolektif bir hafıza yaratmak isteyen ve çevre dostu bir felsefeyi odağına alan Open Farm Community; sebze ve meyve bahçe gezilerini, söyleşilerini ve bahçecilik atölyelerini yemek konseptleriyle birleştirdiği pek çok workshop düzenliyor. Atölyeleriyle yemeğin yolculuğuna çıkarıp, toprağın keşfedilmesini sağlayan bu kentsel vaha, bölgenin taze hasat edilmiş mahsullerinden besleyici menüler seçmenin yanı sıra, yerel çiftçileri ve şefleri de mevsimlik ürünlerle yaratıcılıklarını ortaya koymaya davet ediyor. 1784 yılında misafirlerine kapılarını açan ve 2012 yılında yenilenen Heckfield Place, biyodinamik çiftliği ve bahçesinden günlük olarak toplanan ürünleriyle mevsimselliği her gün kutlayan bir çiftlik oteli. Hem Petersham Nurseries Cafe'ye Michelin yıldızı kazandıran Skye Gyngell'in mutfak yönetimi altında geliştirilen menüleriyle hem de Marle restoranıyla otantik tatlar sunan bu çiftlik oteli, sürekli gelişen menüleriyle sürdürülebilirlik misyonunu bütünsel bir yaklaşım olarak ele alıyor. Yerel üreticilerle iş birliği içinde olan, plastik kullanmayan ve yeşil enerjiden yararlanan Heckfield Place, bir sonraki nesle bir şeyler aktarabilmenin farkındalığıyla hareket eden, kendi kendine yeten sistemleriyle çevre dostu olan hem yenileyici hem de tazeleyici bir deneyim. Dünyanın En İyi 50 Restoranı listesinde yer alan Twins Garden, tek yumurta ikizleri olan Ivan ve Sergey Berezutskiy tarafından yönetiliyor. Rus mutfağına tamamen modern bir yaklaşım sunan Twins Garden, Sergei ve Ivan Berezutskiy'ın birbirine zıt tatlarını ve yaratıcı yeteneklerini bir araya getiriyor. Restorandaki inovatif tarlalarıyla ürün yetiştirme konusunda deneysel çalışmalar yürüten ve ortaya alışılmadık tatlar çıkaran iki kardeş, sebzelerden kalan atıklarla da çiftliklerindeki havyanları besliyor ve kendi süreçlerini sıfır atık projesine dönüştürüyor. Rusya'nın en geniş şarap menüsüne sahip Twins Garden, tarladan yeni toplanmış lahana eşliğinde servis edilen morina balığıyla da gustosu yüksek gastronomik deneyim vadediyor. California mutfağı olarak bilinen yemek pişirme tarzının ve tarladan sofraya hareketinin yaratıcılarından biri olarak bilinen Chez Panisse'den bahsetmeden bu listeyi bitirmek olmaz. 1971 yılında San Francisco'da kapılarını açan Chez Panisse, şef Alice Waters'ın Kaliforniya'daki amiral gemisi. Sürdürülebilir mutfak ve organik bahçecilik kavramını öne çıkaran ve bu kavram ile dünyadaki yemek kültürünü şekillendiren Waters, sürdürülebilir kaynaklı, organik ve mevsimlik malzemelerle hazırlanan menüleriyle kurulduğu günden beri ilham kaynağı."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/tasarim-anlayisina-meydan-okuyan-oteller", "text": "İspanya'nın Navarra Bölgesi'nde, Bardenas Reales Doğa Rezervi'nin yanında konumlanan Hotel Aire de Bardenas, fonksiyonel ve modern alanlarıyla çağdaş tasarımın bir temsili. Manzaralı özel bungalovlarının yanı sıra, odalarında özel bahçe ve açık havada küvetleri bulunan bu otel, çölün ortasına egzotik bir dünya yerleştiriyor. Pek çok bağ ve manastıra yakın olan Hotel Aire de Bardenas, keşfedilmeyi bekleyen bir deneyim. Kanada'daki Newfoundland Adası'nda yer alan Fogo Island Inn, ahşap kazıklar üzerine inşa edilen, fütüristik bir yorumla dekore edilen bir tasarım harikası. Tasarım anlayışının merkezine yerel üretim mottosunu yerleştiren otel, aydınlatmadan dekoratif objelere kadar pek çok ürünü kendi bölgesinden tahsis ediyor. Boydan boya cam kaplı odalarıyla okyanusun üzerinde bir yolculuğa çıkmışsınız hissini veren Fogo Island Inn, doğanın zenginliği ıssız bir atmosferde keşfetmenizi sağlayacak. Madrid'te 16 farklı tasarımcının bir araya gelerek füturistik bir şekilde dekore ettiği, koridorların ve odaların uzay gemisine benzediği Silken Puerta America, insanların sanatın içinde yaşayabilmesine imkan sağlayan bir tasarım oteli. Pritzker ödüllü mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan, beyaz veya petrol siyahı olarak iki renk seçeneğine sahip Space Club isimli odasıyla konaklamaların sınırlarını zorlayan otel, mekansal kodlara meydan okuyan İtalyan mimarlık ofisi Plasma Studio'ya da dördüncü katını emanet ediyor. Gene Pritzker Ödüllü mimar Oscar Niemeyer'in heykelleriyle süslenen, bazı odalarını Zen felsefesinin gereklilikleri üzerinden şekillendiren otel, en üst katındaki yerlerini de camla kaplayarak tasarım anlayışına şeffaf bir adrenalin katıyor. Barselona'ya yakın bir konumda yer alan Vilafranca del Penedes'teki Cava & Hotel Mastinell, şarap uzmanları için şehrin başka bir yüzünü temsil eden sonsuz bir bağ rüyası. Geniş üzüm bağlarıyla çevrili otelin farklı mimari üslubu, hem mimari meralıkları için hem de şehirden biraz uzaklaşıp yeşilin içinde vakit geçirmek isteyenler için doğru bir adres. Antoni Gaudi'ye ithaf edilmiş mozaik çatısıyla estetik çıtasını yükselten otel, iç mekanlarında sunduğu şarap aktiviteleriyle de eğlencenin dozunu artırıyor. Geniş şarap yelpazesiyle özel deneyimlere alan açan bu otel, üzümün iyileştirici özelliklerini vurgulayan masajların yer aldığı şarap terapileri de sunuyor. Vietnam'da yer alan mimar Dang Vi t Nga tarafından tasarlanan Hang Nga Villa ya da popüler adıyla 'Çılgın Ev' isimli otel, Miyazaki filmlerinden fırlamış bir dekor gibi. İnsanın doğayı tahrip etmesine karşı bir tepki olarak tasarlanan otelin özündeki düşünce, doğayla insanı yeniden buluşturmak ve bunu yaparken standart mimari oluşumların mümkün olduğunca uzağında kalmak. Şekilsiz sayılabilecek unsurlar, devasa büyüklükte ağaç benzeri detaylar, destekleyici görsel özellikler de yapının alametifarikası oluyor. İlk bakışta sıra dışılığını korkutucu şekilde yansıtsa da arkasında yatan felsefe özümsendiği sanatsal yönü daha net anlaşılabilen bu otel, benzersiz mimari eserlerden biri kabul ediliyor. Derin sularda yüzmeyi sevenleri buraya alalım çünkü dünyanın ilk deniz altı oteli olan Poseidon Undersea Resort, boyunuzu aşacak. Pasifik Okyanusu'ndaki Fiji Adası'nda bulunan otelde; balıklarla akşam yemeğini birlikte yiyebilir, spor salonlarına \"balıklama\" dalabilirsiniz. Su altında 5 bin dönüm yer kaplayan bu devasa yapının her bir odası diğerlerinden bağımsız tasarlanmış, böylece her odaya panoramik sualtı manzarası kazandırılmış."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/travel/venedik-film-festivalinde-nerede-kalinir", "text": "Amerikalı yazar Fran Lebowitz; \"Çok okursanız, hiçbir şey hayal ettiğiniz kadar harika olmaz. Venedik ise, okuduklarınızın çok daha ötesindedir derken, filozof, kültür eleştirmeni ve besteci Friedrich Nietzsche de; Müzik için başka bir kelime aradığımda, Venedik'ten başka bir kelime bulamıyorum der bu güzel şehir için. Cipriani Oteli, Venedik Film Festivali'nin gerçekleştiği Lido'ya yakınlığı nedeniyle kuruluşundan bu yana Sophia Loren, Catherine Deneuve, Yves Saint Laurent ve Hubert de Givenchy gibi sanat ve moda dünyasından pek çok insana kapısını açtı. Eski saraylar ya da Venedik mimari bilgi birikiminden esinlenen şehirdeki diğer sarayların aksine modern bir yapıya sahip olan Cipriani, festivalde \"La Dolce Vita\" arayanlar için iyi bir tercih olacak. Venedik'in merkezinde, tek yüzme havuzuna sahip olan bu otel; geniş bahçeleri ve San Marco Meydanı'na bakan manzarasıyla da oldukça davetkar. 1931 yılında Harry's Bar adıyla Venedik San Marco Meydanı'nda açıldığı günden beri konuklarına çok özel İtalyan lezzetleri sunan Cipriani, altın renkli tavana sahip Michelin yıldızlı Oro restoranıyla da yılların deneyimini gastronomik bir yolculuğa dönüştürüyor. Eğer Excelsior Oteli'nin terasındaki masalar konuşabilseydi, Oscar'a layık binlerce gişe rekorı kıracak film sahnesine şahitlik ettiğini söyleyebilirdi. Çünkü, 1932'den beri Venedik Film Festivali'ne ev sahipliği yapan bu gösterişli Venedik saray tarzı otel, Elizabeth Taylor'dan Windsor Dükü'ne, George Clooney'den Sandra Bullock kadar pek çok ünlü ismi ağırladı. Lido sahilinde yer alan ve Venedik'in merkezinden yalnızca tekneyle erişilebilen Excelsior, Mağrip mimarisiyle de oldukça dikkat çekiyor. Kuzey Afrika'daki Berberi kültüründen ve Orta Doğu'daki sanatsal akımlardan harmanlanarak oluşan Mağrip mimarisiyle, çini işçiliğindeki ayrıntılı geometrik motifleriyle ve yüksek tavanlarıyla bir tasarım harikası olduğunu kanıtlayan otel, bir zamanlar Robert De Niro'nun oynadığı \"Once Upon A Time In America'da\" filmi için de kullanılmış. Excelsior'da bir Sergio Leone veya Bellini filmi açarak filmleri tekrar altın çağına geri götürebilirsiniz. 15. yüzyıldan kalma bir sarayın 1895'te otel haline gelmesinden bu yana birinci sınıf gezginlerin gözdesi olan Gritti Otel; iç mekan tasarımı, antikaları ve freskleriyle görkemli bir yapı. Yazar Ernest Hemingway'i ve sanat koleksiyoneri Peggy Guggenheim'ı konuk eden Gritti, Büyük Kanal'a sadece birkaç dakikalık sürüş mesafesinde. 16. yüzyıl Venedik Başkanı Andrea Gritti'nin de zamanında ikametgahı olan bu görkemli yapının teraslı manzarasında kokteyllerinizi yudumlarken, Venedik'in en meşhur kilisesi Santa Maria della Salute Bazilikası manzaranız olacak. Manzara karşısında festivali unutup, hayallere dalabilirsiniz. İlk etapta manastır olarak inşa edilen ve adanın merkezinde yer alan tarihi San Clemente Palace Kempinski Oteli, üç yıl boyunca yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu yeniden hayata döndürüldü. San Marco Meydanı'na yalnızca birkaç dakika uzaklıkta bulunan otele Venedik tersanelerinin dizayn ettiği özel ahşap teknelerle geçiliyor. Döneminin önemli sanatçılarına ait duvar ve tavan resimleri, bronz kabartmaları ve mermer heykelleriyle San Clemente Palace Kempinski, mistik bir sanat yolculuğu nitelğinde. Her yıl film festivali için kırmızı halı seren ve konuklarını bu şekilde karşılayan San Clemente Palace Kempinski, festivalin otelde de devam ettiğini gösteriyor. Bir otele kaç tane Hollywood ünlüsü sığdırabilirsiniz? George Clooney, Cindy Crawford, Matt Damon, Emily Blunt ve Bill Murray Aman Canal Grande'de kalan isimlerden yalnızca birkaçı... Şehrin Büyük Kanal üzerindeki sekiz anıtsal sarayından biri olan Palazzo Papadopoli'de yer alan Aman Venedik; \"La Serenissima'ya\" dair her şeyi içinde barındırıyor. Çünkü Venedik'in eski adlarından olan La Serenissima, en mutlu ve huzurlu belde anlamına geliyor. Mimar Jean-Michel Gathy'in iç mekanlara getirdiği çağdaş tasarım anlayışı, aydınlanma döneminde ortaya çıkan Rokoko sanat akımına ait sanat eserleri ve gösterişli bahçeleriyle Aman Canal Grande, kentin içinde lüks bir sığınak bulmak isteyenlerin aradığı adres olacak. Piazza San Marco'ya kısa bir yürüyüş mesafesinde bulunan Aman Venedik'te kalarak, bu romantik şehri geleneksel bir gondol gezisiyle keşfedebilirsiniz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/derya-gursel-siem-reap", "text": "Kamboçya'ya ilk gelişimizdi. Her ne kadar uzak ve zahmetli gözükse de aslında bugüne kadar yaptığımız en kolay seyahat planıydı bu; internet üzerinden vize işlemlerine başvurmuş; iki gün içerisinde onayı almış ve Bangkok üzerinden uçak biletlerimizi oldukça makul bir fiyata ayarlamıştık. Elimizde sadece pasaportlarımız ve birer sayfalık vizelerimiz ile Kamboçya'ya giriş yaptık. Design Hotels grubundan Phum Baitang'de kalacağımız için havaalanı transferimiz otel tarafından ayarlanmıştı. Bizi almaya gelen yeşil arazi aracına atladığımız ve rahatlamamız için soğuk havlularımız ikram edildiği anda farklı bir deneyim yaşayacağımızı anladık. Tekerleğin altında ezildiği her an yeniden değer kazanan, kızılın en canlı tonlarında bir toprak ve ona zıt şekilde parlayan yeşil bir doğa karşılamıştı bizi. Havayı sadece ciğerlerimizde değil tenimizde de hissetmeye başlamıştık. Yerlilerin günlük rutininin bir parçası olsa da, bilinmeyenin verdiği açlıkla, gördüğümüz her şeyi fotoğraflamak için arabanın camından sarkıyorduk. Bu ülke henüz bizim için, tarihi hakkında hüzünlü hikayeler duyduğumuz ama doğal güzelliğiyle bize bu hikayeleri ilk anda unutturan sıradan bir üçüncü dünya ülkesiydi. Siem Reap'in bize yanıldığımızı göstermesi uzun sürmedi. Şehir merkezinden biraz uzakta kalan bir Kmer köyünde konumlanan Phum Baitang'e vardığımızda kapıyı gözlerinin içi gülen biri açtı. Patikada yavaş yavaş ilerlerken bambu ağaçlarının ardında muazzam bir manzara kendini göstermeye başladı; göz alıcı renkleriyle pirinç tarlaları, burası benim diye gururla gezinen bufalolar ve davetkar bir giriş pavyonu. Girişimiz yapılırken otel müdürü Colin Bryan ve Design Hotels bölge müdürü Frederic Chretien yanımıza geldi. Sohbet o kadar keyifli ki odamıza gitmesek de olur demiştim içimden... Mükemmelliği ararken samimiyetten uzaklaşmayan profesyonellerdi ikisi de. Belirli bir planımızın olmamasının yansıttığı kararsızlığı sezmiş olmamalılar ki o anda bir kağıt kalem çıkarıp üç günümüzün de rotasını çizdi Colin; en önemli tavsiyesi ise tapınakları gezmeye gün doğumunda başlamamız gerektiğiydi. Odamıza doğru yola çıkmıştık; pirinç tarlalarının arasından, yükseltilmiş ahşap bir patikadan... Sekiz hektar alana yayılan, Yeşil Köy anlamına gelen Phum Baitang'de 45 villa vardı ve geriye kalan arazide pirinç ekiliydi. Aslında pirinç bildiklerimizin çoğunlukla lemongrass olduğunu öğrendik sonradan. Villalar pirinç tarlalarında çalışanların geçmişte konakladığı yapılara öykünerek yapılmıştı. Yedi numaralı villaya geldiğimizde evimde hissetmiştim. Her şey basit ama bir o kadar da zevkliydi. Fransız yatırımcı Arnaud Zannier'in sofistike dokunuşları içeri girer girmez fark ediliyordu. Zarif ketenler, yumuşak renk tonlarında el yapımı mobilyalar, sert kabuğuyla odaya ağırlığını koyan küvet ve bambunun dengeli kullanımı... Sanki evden birkaç saat önce çıkmış gibi bulmuştuk villayı ama daha davetkar bir tavırla; lemongrass ile hazırlanan hoş geldiniz içeceğimiz, yanında muz yapraklarına sarılı pirinç nişastasından yapılma hafif tatlımız bizi hazır bekliyordu. Önce terasa çıkıp biraz dinlenelim diye düşünmüştük; daha önce hiç tanışmadığımız bu iklimin tadını çıkaralım... İlk anda çevremizi saran güzelliklerin davetine yenilip telefonlarımıza sarıldık; fakat anı yaşama ve keşfetme dürtüsüne daha fazla direnemeyip otelde bir tur atmaya karar verdik. Gözümüze kestirdiğimiz ilk yapı göğe uzanan bambu ağaçları altında bir vaha gibi gözüken sonsuzluk havuzu ve ardındaki Bay Phsar restorandı. Havuz kenarında tapınak ziyaretinden dönen yorgun aileler dışında pek kimse yoktu. Biraz gezindikten sonra akşam yemeği saati gelmişti. Bavulumuza iklimin ağırlığına uygun, daha fonksiyonel kıyafetler koymuş, şık opsiyonları elemiştik. Başta her ne kadar yaptığımız bu seçimin bulunduğumuz ortama uyum sağlayıp sağlamayacağı konusunda şüpheye düşmüş olsak da bir komünite yaratma fikriyle yola çıkan Zannier'in, ziyaretçilerinin bu şüphelerini gidermeye yönelik samimi bir çaba içinde olduğunu hissettik. Burası üç dört gün kendinizi gösterip, Instagram profilinizi dolduracağınız bir yer olmak istemiyordu. Kendinizi rahat hissedeceğiniz, haftalar belki de aylar geçirip ruhunuzu temizleyeceğiniz bir mekan olma peşindeydi. Bay Phsar'ın şefi öncelikle olanca nezaketiyle bize kendi Kamboçyasını anlattıktan sonra siparişimizi aldı. Bu otelde tanıştığınız her personelin size hizmet ederken kendi deneyimlerini de paylaşma samimiyeti göstermesi bizi oldukça etkilemişti. Colin'den aldığımız tavsiye ile başlangıç olarak çıtır pancake'ler arasında tiftiklenmiş domuz eti ve fasulye ezmesi istedik; ardından köri ve amok. Pancake çok etkileyici değildi fakat Tonle Sap gölünden taze tutulmuş balıklar ile hazırlanan, Kamboçya'ya özgü bir tarif olan amok'un lemongrass, zerdeçal ve kulunç otundan gelen karmaşık tadını keşfetmeye çalışırken ne kadar yediğimizin farkına varamadık... Damağımızda Kamboçya baharatlarının lezzeti, yeni şeyler keşfetmenin verdiği tatlı yorgunluk ve ertesi gün izleyeceğimiz gün doğumunun heyecanı ile erkenden odaya dönmüştük. Sabah saat 04.00'te kalkmanın çok zor olduğunu düşünerek uyumuştuk ama alarm çalmadan uyandık. Bizi uyandıranın, heyecanımızın yanı sıra bu harika deneyimi bizle paylaşan gürültücü kurbağalar olduğunu anladık. Sesleri o kadar yakın ve tanıdıktı ki; o sersemlikle telefonumun çalmayan alarmını kapatmaya çalışmıştım. Şaşkınlık yerini heyecana bırakmıştı. Alelacele çantalarımızı hazırlıyor, tapınaklara uygun kıyafetleri seçmeye çalışıyorduk. Hazırlanıp lobiye gittiğimizde bütün gün bizimle olacak tuk tuk şoförümüz Sok ve rehberimiz bizi bekliyordu. İlk rotamız güneşin ve tarihin her gün yeniden doğduğu Angkor Wat'dı. Şehir merkezine beş kilometre uzaklıkta bulunan Angkor Wat'ın bilet ofisine geldiğimizde karanlıktan zar zor seçilen bir kalabalık ile karşılaştık. Belki de yüzlerce turist şafak ayinini kaçırmamak için bilet sırasına girmişti bile. Rehberimizin yönlendirmesiyle biz de sıraya girdik, 15 dakika bekledikten sonra resimlerimiz çekildi. Tek günlük geçiş kimliğimizi aldık. Kimlik dememizin nedeni yanınızdan ayırmamanız ve her tapınak girişinde yeniden göstermemiz gerekmesiydi. Angkor Wat'ın meşhur kulelerinin ardından yükselen altın rengi güneşin, tapınağın önündeki gölete çizdiği kusursuz resmi görebilmek için kasım-mart ayları arasında Kamboçya'da olmak gerekiyor. Diğer zamanlarda sabah 04.00'te uyanmak size çoğunlukla aynı resmin yağmur damlalarıyla ıslanmış puslu bir kopyasını gösteriyor. Bizim için de öyle olmuştu ama bu büyülenmemizin önünde bir engel değildi... Günün ağarmasının ardından yedi başlı yılan ve aslanın koruduğu Kmer Kralı'nın yolundan tapınak şehre girdik. Şehre girdiğimizde bulunduğumuz coğrafyayı ve öyküsünü anlama arzumuz artmıştı. Siyamlılar yenildi... Güneydoğu Asya'nın savaşlarla yazılmış tarihinin simge şehri Siem Reap, ismini Kmerlerin düşman kardeşi Siyamlıları yenmesinden alıyordu. Kmer dilinde Angkor: Şehir, Wat: Tapınak anlamına geliyordu. İşte bu Tapınak Şehir zaferleri, yenilgileri, özetle savaşın tarihini, Siem Reap'e nazire yaparcasına her taşında hissettiriyordu... Angkor Wat'ı anlamanın birçok yolu vardı. Tarihinden başlayıp Hindular ile Budistlerin çekişmesine odaklanabilir ya da tarihi boş verip tapınaklar arasında dolanmanın büyüleyiciliğine kapılabilirdik. Ne biri, ne diğeri yeterliydi... Tapınağın mimari görkeminin yanı sıra onu bu denli özel kılan bir diğer unsur da detaylardı. Tapınağı yaptıran Hindu Kmer Kralı'nın tapınağın duvarlarına işlettiği, ünlü Hint destanı Mahabharata'ya ait rölyefler de bunlardan biriydi. İnanışa göre destanda olan her şey yeryüzünde de vardı. Maha sanskritçe büyük, bharata ise bir hanedan ismi olmakla birlikte geniş anlamıyla insan olarak anlaşılırsa insanlığın büyük hikayesini tapınağın duvarlarından okumak mümkündü. Amiyane bir benzetme ile iyi ve kötünün savaşını anlatan kabartmalar, trajik bir biçimde Kamboçya iç savaşı sırasında (1970) tapınağa sığınan halkın günlük yaşantısından zarar görmüştü. Aslında bu da ayrı bir hikayeydi... Bu noktada tapınağın büyüleyici havasına kapılmıştık. Gün doğumunu maskeleyen kulelerin tepesinden tapınak şehrine bakarak, çocukken yaptığınız kumdan kulelerin dev kopyalarının kusursuz bir simetriyle hendeklerin içine nasıl yerleştirildiğini izliyorduk. Yola devam ettik; bu kez Kmer İmparatorluğu'nun son büyük başkenti Angkor Thom'a doğru. Başkentin güney girişine geldiğimizde Sok'a duralım dedik. Kapıya uzanan geçidin iki yanında 54 tanrı ve 54 iblis yine bir Hindu efsanesini canlandırıyordu. Ölümsüzlük savaşını anlatan efsanede, tanrılar ve iblisler ölümsüzlük içkisi amritayı elde etmek için, büyük yılan Ananta'yı çekerek süt okyanusunu çalkalıyorlardı. İblisler olanca nemrutluklarıyla bize dik dik bakarken, tanrılar müstehzi gülüşleriyle savaşın sonucu hakkında ipucu veriyorlardı. Geçidin sonundaki kapıya ulaştığımızda ise kuleyi çevreleyen dört büyük yüz başkente hoş geldiniz diyordu. Bu kompleksi terkedilmiş tapınaklar yığını olarak görme yanılgısından kurtulmuştuk. Şehir, şehir tapınağı ve giriş kapıları; her şey gitgide yerine oturmaya başlamıştı. Bir sonraki durağımız Angkor Thom'un merkezinde yer alan, şehrin resmi tapınağı Bayon'du. Tapınak üç katlı bir yapıda yükseliyordu. Tapınağın ilk katında bizi günlük hayata ve tarihi olaylara ilişkin tasvirler karşılamıştı. İkinci katta ise Hindu tanrıları Siva, Vişnu ve Brahma'ya ait efsanevi anlatımlar... Ama Bayon Tapınağı'nı hafızamıza kazıyan üçüncü katta bulunan ve her yönden bize bakan 200'ü aşkın muzip gülüşlü taş yüzlerdi. Yüzlerin kime ait olduğuyla ilgili rivayetler muhtelif. En çok itibar edileni tabii ki krala ait oldukları... Zamanında halkta Büyük birader sizi izliyor etkisi yaratmışlar mıdır bilinmez ama günümüzde meraklı turistler tarafından izlenen bu kez onlardı. Dışardan kargacık burgacık bir yapı hissi uyandırsa da içine girdiğimiz anda detaylarıyla etkilemişti bizi Bayon. Eğer Angkor Wat, Angkor Thom ve Bayon insanlığın yaratma arzusunun eşsiz kanıtları ise Ta Prohm da doğanın insanlığa olan başkaldırısının simgesiydi. Bu tapınakta doğa bizi kendi film setine davet etmişti. İnsanların taşlara verdiği şekle inat, kökleri ve dalları ile tapınağı çevreleyen altın renkli ağaçlar bu filmin başrol oyuncusuydu. Ta Prohm bizde kelimenin tam anlamıyla ağaçlara bakmaktan ormanı görememek hissini uyandırmıştı. Bütün o efsanelerin, savaşların ve tapınakların üzerinden doğa ana bize her şeyin sahibi benim diyordu. Tapınaklarda geçirdiğimiz büyüleyici günün ardından Siem Reap'te son günümüzü şehir merkezinde geçirmeye, gerçek zamana dönmeye karar vermiştik. Şehir merkezi, yüzen köylere ya da fil izleme gezilerine gidilmeyecekse yarım günde gezilebilecek kadar küçüktü. Tüm bu bilgileri ve Colin'in verdiği tavsiyeleri de göz önüne alarak saat 14.00 gibi yola çıkmaya karar vermiştik. Böylece hem kahvaltımızı rahat rahat edebilecek hem de aşırı sıcaktan bunalmadan bir tur yapmanın keyfini sürebilecektik. Kapıda bizi yine Sok karşılamıştı. Tuk tuk şoförü tercihinde karşılıklı sadakat Kamboçya'da çok önemli; bütün gün sizi izleyen, acıkıp susadığınızı ya da yorulduğunuzu gözünüzden anlayan, soğuk havlularınızı her daim hazır eden olağanüstü insanlar tuk tuk'çular... İlk olarak Artisans Angkor'a gittik. Öncelikli amacı yerel istihdam yaratmak olan, ipekten tekstil üretimi, taş oyma, ahşap ve resim gibi alanlarda eğitim veren, yaklaşık 1.500 kişinin çalıştığı, Kamboçya zanaatlarının korunması ve günümüze taşınması için çaba gösteren bu merkez, Siem Reap'in tapınaklardan sonra görülmesi gereken noktalarından biriydi. Büyük Buda heykellerinin kum taşından nasıl oyulduğundan, göz alıcı ipeklerin nasıl dokunduğuna kadar bütün atölyeleri deneyimleme fırsatı bulmuştuk. Artisans ile ilgili değinilmesi gereken bir diğer önemli husus ise hediyelik eşya dükkanı. Kamboçya'yı yansıtan ufak detayları hayatına taşımak isteyenler için şehirde bulunabilecek en kaliteli yerel üretim ürünleri satan, güvenilir bir adresti burası. Alışveriş faslını bitirdikten sonra tekrar yola koyulmuş, Sok'a merkezi görmek istediğimizi söylemiştik. Kısa bir süre sonra merkezdeydik. Sok tuk tuk'u kenara çekip dilediğiniz kadar için demişti.. Sok'un neden böyle bir şey dediğini yarım saat içerisinde daha iyi anlamıştık. Bu minik yerleşim dar sokaklar arasına gizlenmiş kitsch hediyelik dükkanlarından, Ege'nin sahil kasabalarını andıran barlardan ve caddeler genişledikçe artan trafikten ibaretti. Bu şehrin tarihin en görkemli yapılarına ev sahipliği yapmış, geçmişin en önemli tanıklarından biri olması, bugün sosyal medyada en çok paylaşılan şehirlerinden de biri olduğu gerçeğini de değiştirmiyor diye düşünüyorduk. Burada da artık her turistik şehirde yemeye alıştığımız şeyler pişiyor, almaya doyduğumuz şeyler satılıyor ve duymaya alıştığımız müzikler çalıyordu. Kültür farklılığını daha fazla hissedeceğimizi düşünerek gelmeden kendimizi hazırladığımız bazı kuralları bu turistik kentte boşuna arıyorduk. Turizmin dayanılmaz hafifliği her türlü alt kültürü yutuyordu. Fotoğraf çekerken bana gülümseyen bir çocuğu sevmek için kafasına dokunma refleksinin bu kültürde hoş karşılanmadığını hatırlayarak kendimi durdurmuştum. Bir yandan da kuralları unutmamam gerektiğini düşünüyordum. Bu şehir sizi Asya tarzı sıcakkanlılıkla, yabancı bir kültüre saygı duyma arasında bir açmazda bırakıyordu. Fast food mekanlarından ve barlardan sıkıldığımızda farklı bir şeyler aramak için etrafı dolanmaya başlamıştık. Gelmeden önce birbirimize verdiğimiz ilginç şeyler yiyeceğiz sözünü tutmak istiyorduk. Fakat kafamızda canlanan, akrep, yılan ve haşerat dolu yemek tezgahlarının ne denli Avrupamerkezci bir Kamboçya algısı olduğunu, akrep tezgahı ile dolaşan çocukların 1 Dolar karşılığında fotoğraf çekebilirsiniz tabelasını gördüğümüzde anlamıştık. Bizi en çok heyecanlandıran sokak yemeği, içinde ne olduğunu çözemediğimiz bir noodle tezgahı olmuştu. Egzotik akşam yemeğimiz hazırlanırken, tezgahın hemen yanındaki 7/11'dan bir bira almış kendimize verdiğimiz sözü tutmuş olmayı kutluyorduk... Yazının tamamına Bone Magazine 2018 Ekim sayısından ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/etiyopya-omo-vadisi", "text": "Üç yıldan uzun zamandır Cape Town'da oturuyorum, bu süre içinde Afrika kıtası içinde seyahat etmeyi planladığım yerler arasında beni en fazla heyecanlandıran ve belki biraz da tedirgin eden Etiyopya, Omo Vadisi'ydi. Sonunda 2020'nin Ocak ayında hayalim gerçekleşti, Güney Omo Vadisi'ne gittim. Merak ettiğim kabilelerin bir kısmını ve her birinin kendine has kültürünü gördüm. Hayatlarını anlamaya çalıştım, fotoğraflarını çektim. Bazen üzüldüm, onları mutlu gördüğüm bazı anlarda ise benim de içimi mutluluk kapladı. Güney Omo, burada yaşayan kabileler sayesinde sadece Etiyopya'nın değil Afrika'nın da en otantik ve heyecan verici bölgelerinden biri. Etiyopya'daki 80 kabileden 12'si bu çevrede yaşıyor; hepsi de birbirinden farklı yaşam koşullarına, inançlara, geleneklere ve fiziksel özelliklere sahip. Addis Ababa'dan Jinka'ya uçtuktan sonra ilk durağımız, Mago Park içindeki MURSİ kabilesi oldu. Bu kabileyi, alt dudaklarına tabak yerleştiren kadınlarından ve kulak memelerine farklı büyüklüklerde küpeler yerleştiren insanlarıyla tanıyor olabilirsiniz. Üzerlerindeki dövmeye benzeyen kabartmalara scarification deniliyor genelde güzellik için yapılıyor. Jilet ve benzeri kesicilerle deriyi kesip, altını kül ve benzeri maddelerle dolduruyorlar. Kabilelerde paralı fotoğraf çektirmek artık bir geçim kaynağı, o yüzden en başta yerel rehberden rayici öğrenip sonra dilediğiniz gibi fotoğraf çekiyorsunuz. Şu andaki rayiç, bir kamera/cep telefonu için 200 Birr (yaklaşık 35 TL). Rahatsız olabileceğini hissettiğim kabile üyelerine hiç yanaşmadım ya da fotoğrafını çektiysem de sildim. KARO kabilesi, Omo nehri kenarındaki yerleşimiyle bölgenin şanslılarından. Görünüşleri diğer kabilelerdeki insanlardan farklılık gösteriyor; guinea fowl kuşunun üzerindeki desenleri taklit eden puantiyeli yüz ve vücut boyamalarıyla dikkat çekiyorlar. Boyamalar erkek ve kadınların birbirlerine cazip gözükmesi için ya da özel kutlamalar için yapılıyor. Tabii bir de turist çekmek için... Etiyopya'daki etnik gruplar arasında en az nüfusa sahip, sadece 1500 kişilik bir kabile Karo, turistleri en sıcak karşılayanlardan. Etiyopya turizm bakanlığının uygulamasına göre, gideceğiniz her köy, kabile veya yerel mekana girmek için, kendi acenteniz dışında, yanınızda bir yerel rehberin de olması gerekiyor. Onlar sizi usulünce gezdiriyor, yönlendiriyor, kabiledekilerle doğru ilişki kurmanızı sağlıyor. HAMAR kabilesi, güney Omo'nun en bilinen ve en kalabalık kabilelerinden. Omo nehri etrafında yaklaşık 70 bin civarında Hamar var. Görünüşleri diğer kabilelerden son derece farklı, bu ayrımı kolaylaştıran faktörlerin başında kabile kadınlarının saç ve kıyafetleri geliyor. Hamar kadınlarının saçlarına bayıldım! Sıkı örülmüş saçlarına ochre dedikleri yağ ve aşı boyası karışımından ortaya çıkan oksit rengi bir boya sürüyorlar. Hem çok hoş görünüyor, hem sürdükleri madde ile saçlarını koruyorlar. Hamar kadınlarını kollarındaki parlak bakır bilezikleri, zengin aksesuarları, inek derisinden yapılmış etekleri, özetle kendilerine özgü giyimleriyle her yerde tanımak mümkün. Hamar köyleri oldukça bakımlı, evleri düzenli. Özellikle keçi ve inek olmak üzere pek çok hayvanları var, erkekler için bu hayvanlar gurur kaynağı. İnekler, keçiler, koyunlar gündüz köy dışına otlamaya gidiyor, gece evin etrafındaki çitle çevrili alanlarda yaşıyorlar. Buradakiler kadar çok çeşit ve renkte keçi hiç görmemiştim, bayıldım. Hamar kültürünün en önemli geleneği olan Bull Jumping töreni, genç erkeklerin oğlan olmaktan çıkıp evliliğe ve sorumluluğa hazır bir erkek olması için başarması gereken zorlu bir fiziksel sınav. Erkekler ancak bunu başarırlarsa evlenmeye hak kazanıyorlar. Aile büyüklerinin kararına göre 10 yaşından itibaren oğlan çocukları bu sınava hak kazanıyor ancak genelde 16-20 yaş arasında giriliyor. Atlama günü, öncelikle oğlanın ailesindeki kadınlar sabahtan itibaren içmeye, eğlenmeye ve dans etmeye başlıyorlar. Bu sırada, daha önce bull jumping'i başarıyla atlatmış genç erkeklere kendilerini kırbaçlatmaya çalışıyorlar. Yanlış okumadınız, kendilerini kırbaçlatmak için birbirleriyle yarışıyorlar çünkü bu onların bir nevi yaşam sigortası. Sırtlarındaki yaralar, onların erkeğe olan sevgilerini ve cesaretlerini gösterirken bir yandan da gelecekte yardıma ihtiyaçları olduğunda bu erkekten yardım alma hakkı veriyor. Yaralar ne kadar çok kanarsa kadınlar o kadar memnun, erkekler de o kadar fazla sorumluluk altına giriyor. Bull jumping seremonisine gelince; bu sınavdan daha önce başarıyla geçen erkekler tarafından kontrol altına alınan sekiz boğa, yan yana diziliyor ve bizim oğlan tamamen çıplak olarak defalarca boğaların üzerinden atlayarak geçiyor. Kayıp düşerse hakkını kaybediyor ve sınava tekrar girmek için bir yıl beklemesi gerekiyor. Bu, Hamarların en özgün ve katı geleneği; törene denk gelen turistler ücret karşılığı katılabiliyor. Ödediğiniz ücret karşılığında töreni yapan kabileye ait herkesin ve her şeyin fotoğrafını çekebiliyorsunuz ama faklı kabilenin üyelerini çekmek isterseniz ciddi bir tepkiyle karşılaşıyorsunuz. İçerdiği şiddet nedeniyle hükümetin dahi karşı çıkmaya çalıştığı bu adetten Hamarlar kesinlikle vazgeçmiyor. Hatta turistlerin olmadığı törenlerin daha da kanlı geçtiği söyleniyor. Etiyopya seyahatimizin tesadüfen yılın en önemli iki festivalinden biri olan TIMKAT'a rastlaması büyük şans oldu. Ortodoks Hristiyanlar için noelden daha önemli olan bu üç günlük festivalin en ünlü kutlama yeri ülkenin kuzeyindeki Lalibela ama Ortodoks kilisesi olan her şehirde hatta köyde görkemli bir şekilde kutlanıyor. Asıl başlangıç günü 20 Ocak'tı ama 19 Ocak'tan itibaren üç gün boyunca geçtiğimiz her köyde kutlamalara rastladık. Dasanech kabilesini görmeye giderken Omo Nehri'ni ağaç kütüğünden oyulmuş geleneksel kayıklarla geçtik. DASANECH kabilesinin köyünde kulübelerin etrafında çitler yok, her şey paylaşım ve eşitlik üzerine kurulmuş. Birinin evinde yemek var diğerinde yoksa, paylaşıyorlar. Kulübeler yuvarlak şekilli bir karkas üzerine metal parçaların üst üste kat kat konmasıyla inşa ediliyor. Evleri kadınlar yapıyor. Tüm evlerin kapıları küçük ve aynı boyutta olması gerekiyor. Yaşlı genç küçük büyük herkes aynı kapıdan eğilerek girip çıkmak zorunda. Diğer köylerde olduğu gibi kadınlar minik hediyelik eşyalar yapıp köyün dışına kurdukları pazar yerinde turistlere satıyorlar. Çocuklar her yerde olduğu gibi şirin ve turistleri görünce son derece mutlu oluyorlar. Çok üzücüdür ki, bu kabilede kadın sünneti uygulanıyor. Kızlar adet görmeye başladıklarında hemen bu operasyonu geçirmek zorundalar ve ne yazık ki son derece ilkel yöntemlerle. Etiyopya'nın güneybatısında konumlanan KONSO, kayalık ve kuru topraklara sahip olmasına rağmen ülkenin en yeşil ve bakımlı bölgesi. Buranın insanları ülkenin en çalışkanları olarak biliniyor çünkü burası şu anda ülkenin en zengin ürün yetiştiren bölgesi olmuş. Ayçiçeği, mısır, kahve, soya gibi bitkilerin yanı sıra en fazla yetişen ürün, yerli biralarını ürettikleri sorgum bitkisi. Bölgeyi, zorluğuna rağmen verimli hale getirmeyi, kayalarla baş etmek ve doğal kaynakları korumak için 400 yıldır geliştirdikleri teraslama tarım modeli ile başarmışlar. Bu yöntem ve köylerini çevirdikleri duvar örme tekniği sayesinde, Konso'nun 31 köyünden 12 tanesi Unesco dünya mirası ödüllü. Köylerin sokakları oldukça düzgün, taş döşeli, her evin kapı şeklinde örülmüş tahta bir girişi var. Köyün belli noktalarında çok büyük ve geniş taşlardan oluşan, toplanma alanları var. Evlerin çatıları sık sazdan yapılmış koni şeklinde ve hepsinin tepesinde saksı, tencere gibi su geçirmez cisimler var. Konso'nun nüfusu toplam dokuz kabileden, sayı vermek gerekirse 400 bin kişiden oluşuyor. Köyler yerel yönetimlere dahil olsa da eski gelenekler hala sıkı bir şekilde uygulanıyor. Örneğin her köyün yaşam kurallarını belirleyen bir şefi ve ihtiyar heyeti var. Şef öldüğünde mumyalanıyor ve dokuz yıl muhafaza ediliyor, dolayısıyla yerine kimse geçemiyor. Bu süreçte köyü, ihtiyar heyeti idare ediyor. Erkek çocuklar, 12 yaşından sonra evleninceye dek, kendi evlerinde değil, Mora adı verilen bir çeşit sosyal tesisin üst katında yatıyor. Görevleri geceleri köyü korumak, acil bir durumda müdahale etmek ve ihtiyacı olanlara yardım etmek. Anime dinine bağlı olduklarından, bu erkekler birden fazla kadınla evlenebiliyor ve her birinden ortalama 6 çocuk yapabiliyor. Son durağımız ARBA MINCH, bölgenin en güzel şehirlerinden biri. Arba Minch, onların dilinde 40 kaynak anlamına geliyormuş, şehir adını ve yeşilliğini bölgedeki kaynaklardan almış. Fotoğrafta görünen yemyeşil dağın adı, God Bridge çünkü sağındaki ve solundaki iki gölü birbirine bağlıyor. Göllerden biri Abbaya, diğeri Chamo. İsterseniz ve vakit varsa son durak olarak Arba Minch'te kalıp timsah ve hipo turu yapabilirsiniz. Kuzey ya da güney Omo'da istediklerinizi görmek için uzun uzun arabayla yol kat etmek gerek. Yollar ya stabilize ya kötü asfalt, ikisi de delik deşik. Zamanında Çinli müteahhitlerle başlanmış ama sanırım para bitince yarım kalmış, ne zaman tamamlanacağı belli değil. Çok fazla araç geçmediğinden köylüler hayvanlarını otlamaları ve su kaynaklarına götürmek için bu yolları kullanıyorlar. Yolda tam hızlanacakken, hayvan sürülerine takılabiliyorsunuz. Bu nedenle genelde çok yavaş seyahat ediliyor. Omo Valley'de konaklama ve yemek konusunda çok düşük beklentilerle gitmek lazım. İnternet konusu ise çok sıkıntılı, otellerde dahi ya hiç yok ya çok zayıf. Eğer internet mutlaka gerekiyorsa, yerel telefon kartı almak pratik olabilir. Siz de aklınıza her geldiğinde sizi mutlu eden o seyahati bizimle paylaşmak ister misiniz? Yazılarınızı ve fotoğraflarınızı editor@dukkanda. com adresine gönderin, yayınlayalım."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/ibiza-bahar-kongel", "text": "Dekorasyon stillerine yansıyan 70'ler ruhu, hayaller kurduran dramatik toprak ve turuncu tonları... İbiza beni her zaman bir yol filminde gibi hissettiriyor. Bu yolda uğramayı en çok sevdiğim duraklara yıllar içinde yenileri eklense bile bazıları hiç değişmiyor. İbiza'yı sevmemdeki en büyük etkenlerden biri dört buçuk sene önce keşfettiğimiz Les Terasses. Bu huzurlu otel bende İbiza'da \"bir evim varmış\" hissi yaratıyor. Mekanın hikayesi şöyle; sahibi Francoise Pialoux 1988 yılında Paris'i bırakıp İbiza'ya yerleşir. Çiftlikten bozma bir evi alarak yavaş yavaş dekore eder. Yazları adaya gelen dostlarını ağırlar, bahçesinde yetiştirdikleri ile onlara harika yemekler yapar. O kadar sevilir ki bu ortam bir süre sonra küçük tatlı bir otele dönüşür. İbiza'nın içinde adeta küçük bir Fransız adası olmuştur. Hatta Jane Birkin 80lerde daimi konuklarından biridir. Bana hiç tahmin etmediğim bir İbiza rüyası yaşatan bu mekanı gerçekten çok seviyorum! Les Terasses'in efsane havuzu, güneşi burada batırmak bizim için bir İbiza klasiği. Ayrıca Les Terasses'in artık bir de kitabı var. Francoise'in tariflerini ele alan kitabında ben de varım. Galiba çizgili gömleğimi sevdiler... Dört sene önce gittiğimiz La Granja'nın ilk konuklarından biri olma şansını yakaladık. Otelin hala o zamanki sakinliği var mı bilemiyorum ama İbiza'nın hiç bilinmeyen sessiz ve doğal yönünü deneyimlemek için en doğru adreslerden biriydi. Sadece beş-altı odası bulunan bu mekanın en önemli özelliği kendine ait bir bahçesi olması, zaten adı üstünde bir çiftlik havası var, oteldeki tüm yemekler bu bahçenin ürünleri ile yapılıyor. Mutfak konusunda da baya iddialılar. Bir diğer fantastik özelliği ise İbiza'daki en cool kulüplerin \"before party\"leri La Granja'nın happy hour'unda- havuz kenarında olması. Böylece partiler için hem önden bir teaser almış hem de dans pisti için ısınmış oluyorsunuz. İbiza'da 70'ler ruhunu gerçekten yansıtan bir otel varsa o da Los Enamorados'tur. Otel o kadar güzel dekore edilmiş ki, şehir merkezi ve doğal güzelliklerden uzak olmasına rağmen size inanılmaz bir deneyim sunuyor. Tabii benim gibi renk ve grafik delisiyseniz. Sahipleri Pierre Traversier ve Rozemarjin Witte otelin her detayında adeta zevk şovu yapmışlar. Kullandıkları renkler, seramikler, mobilyalar, çarşaflar; her şey ilham verici. Ayrıca otelin günlerce karıştırmak isteyebileceğiniz küçük bir butiği de var. Giderseniz Pierre ile tanışın, oteli size o gezdirsin. Hikayeleri ile dinleyince daha çok seviyorsunuz. 70'lerde adanın ünlenmesinde Tony Pike ve oteli Pike's'ın rolü büyük. Tony'nin konukları Grace Jones, Freddie Mercury, George Micheal gibi isimler. Hatta o dönemi ve Tony'i görmek isterseniz George Micheal'ın Club Tropicana klibini seyretmenizi öneririm. Son yıllarda Standard, Ace, Soho House gibi mekanların yapmaya çalıştığı otel & party & club havasını Tony daha o yıllarda hem de İbiza gibi bir yerde yapmış. 2011'de yeniden kurulan otelin 25 odası var ve bence adadaki en özel yer. Büyük kulüplere gitmektense buradaki partilere katılmak çok daha zevkli. Özellikle DJ. Harvey'in Mercury Rising gecelerinde dans etmek hayatta ölmeden yapın diyeceğim şeylerden biri."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/nanga-ukom", "text": "Borneo, doğanın yaşam ve ölümle yüzleştiği kadim bir coğrafya. Bu yüzleşmeler bitişlere ve başlangıçlara gebe; aslında bir döngünün hikayesi bu. Bir şaman da kulağınıza fısıldayabilir bu hikayeleri, bir taş da; dinlemek için biraz gitmeli; ormana, içe... Bu hikaye peşinde belki de bir kabile ile yaşamak gerekli... Bu hikayeyi duymak için Batang Ai'deki en eski longhouse'lardan birine: Nanga Ukom'a doğru yola çıkıyoruz. Kuching'ten karayolu ile beş saatlik bir yolculuğun ardından özel Hilton jetty'sine ulaşıyoruz; varacağımız yerin gizemi henüz çözülmüş değil. Jetty'de uzun, motorlu bir kayık ve kayığı kullanacak bizi bekliyor. Sonradan o jetty'de bizi bekleyenlerin bu seyahati eşsiz kılacak insanlar olduğunu hatırlayınca isimsiz yüzlerin sadece bazı nehirleri geçtikten sonra hatıralarımızda keskinleştiğini fark edip algımın içinde bulunduğu döngüyü düşünüyorum. Engkari Nehri'nde yaptığımız bir saatlik sessiz yolculuğun ardından Nanga Ukom'a ulaşıyoruz. Bir köye geldiğimizi kavramak okuduklarımıza rağmen güç; çünkü gördüğümüz sadece nehre tek cephe, geniş bir yapı. Longhouse'lar çok eski bir Borneo geleneği; her ne kadar Borneo'nun kırsal alanlarının çoğu Malezya hükümetinin aldığı kararlar ve yeniden yerleştirme politikaları ile değişime uğramış olsa da tek çatı altında bir arada yaşama geleneği bugün Borneo'nun temel turizm politikalarını şekillendiriyor. Turizm acentaları longhouse'ları evlat ediniyor ve bu evlere turist getirilmesi Malezya hükümetinin denetiminde; ekolojik turizm ilkelerine bağlı olarak yapılmaya çalışılıyor. Suyun yükselmesine karşı tepede, kazıklar üstüne kurulu ahşap yapılarda tek bir aile değil; tüm köy birlikte yaşıyor. Her konut ortak bir avluya/verandaya bağlanıyor; köyün tek bir mutfağı ve banyosu bulunuyor. Köyün kalbine: Ruai'ya ayakkabılarımızı çıkararak giriyoruz. Burası, aslında köyün ana caddesi; sabahları köyün genç kadınlarının tapyoka dövdüğü, çocukların top oynadığı, karabiber tarlalarında çalışanların son hazırlıklarını yaptığı ve ömrünü burada geçirmiş kadim yaşlıların ise; odaların hemen karşısında bulunan pervaz kenarlarında oturarak doğayı izledikleri alan. Ziyaretçiler için ayrılan odaya varana dek aslında tüm köy ahalisiyle selamlaşıyoruz; biz teklifsiz bir samimiyet göstermekten hatta bastığımız ve ilk anlarda sağlamlığından emin olmadığımız verandanın sesinin onları rahatsız etmesinden bile çekinsek de çok dingin ve içten bir gülümseme ile karşılanıyoruz. Odamızda cibinlikler ile örtülü, hazırlanmış yataklarımızı ve günün batmasına yakın sadece üç saat çalışacak olan jeneratörden faydalanmak için prize takılmış onlarca cep telefonunu görünce biraz şaşırıyoruz. Gece karanlığı çöktükten, rehberimizin hazırladığı yemekleri yiyip yeterince tuak içtikten sonra karşılama töreni için Ruai'ya davet ediliyoruz. Bu şefin ve tüm köy halkının bize hoş geldin deme ritüeli. Bu ritüellerde Ngajat denilen geleneksel bir dans performansı sergileniyor; pua kumbu adı verilen kıyafetleri giyen iki erkek ve bir kadın dansçının yaptığı ve onlara geleneksel enstrümanların eşlik ettiği performansın sürpriz konuğu ise biziz. Bu dans mutluluğun, hüznün ve kızgınlığın bir anlatımı; doğaya ve yaşayan her şeye dair bir kutlama... Karşılıklı oturduğumuz köyün ihtiyar heyeti bize belli aralıklarla tuak getiriyor; fakat içmemiz için değil; kalkıp dansçıya ikram etmemiz için. Ne yapacağımızı pek kestiremediğiniz, bizim mi yoksa karşımızda oturan kabile üyelerinin mi gözlemci olduğunu bilemediğimiz bu anlar iki taraf için de kahkaha dolu geçiyor. Empati kurma ve sınırlarını aşma endişesi bir yandan vücut dilimize garip bir şekil verirken bir yandan aynı dili konuşmadığınız insanlarla iletişimin yolu oluyor. Dans bitiminde köye getirdiğimiz ufak hediyeler önce şefe takdim ediliyor; şefin yardımcıları tek tek tüm ailelere hediyeleri eşit bir şekilde dağıtıyor... Burada doğaya inanmamak, size bir şeyler anlattığını düşünmemek; onun yüceliği karşısında kendinizi sorgulamamak zor. Avrupalıların Malezya'ya gelişi gibi siyasi kırılımlar bölgenin inanç sistemini kökten etkilemiş ve Hristiyanlık bugün toplum içerisinde İslam kadar baskın bir din olsa da; kabilelerin -özellikle Iban kabilelerinin- doğayla olan ilişkileri ve Paganist ritüellerin günlük hayattaki yeri dikkat çekiyor. Bu ritüeller; bitkilerin, hayvanların hatta taşların bile bir enerjisi, ruhu ve değeri olduğu üzerinden şekilleniyor. 20. yüzyılın başlarına kadar devam eden; Iban kabilesinin kelle avcılığı geleneğinin temelinde de bu inanç yatmakta. Belli bir yaşa gelen erkeklerin sosyal statü kazanmak, evlenmek, intikam almak ya da güç göstermek için aldıkları kelleleri evlerini, köylerini ve kendilerini korumak için sakladıkları biliniyor. Düşman ne kadar güçlüyse kellesinin; ruhunun ve enerjisinin de o kadar güçlü olduğuna; kellenin mutlu tutulması gerektiğine dayanan bu inanca göre kellelerin gücü yıllar geçtikçe azalıyor. Bilinen en yaygın kelle avlama yöntemi ise ucuna zehirli bir ok takılan; bambudan elde yapılan blowpipe'lar. Köylüler rehberliğinde bir dart tahtası üzerinde bizim de deneyimlediğimiz bu avlanma yöntemine; ilk olarak 1874'de Tumbang Anoi, Kalimantan'da yapılan barış anlaşması; ardından Hristiyanlığın gelişi; çeşitli öğretilerin yaygınlaştırılması ve Dayak kabilesinin önde gelenlerinin kendi iradesi ile verdiği kararlar neticesinde bugün artık izin verilmiyor. Nanga Ukom da bir Iban kabilesi; geçimini tarım ve balıkçılıktan sağlayan kabile, doğaya direnmenin bir faydası olmadığını; doğayla bir olup zor koşulların üzerinden gelmenin önemini biliyor. Bu koşulları bizim de biraz da olsa deneyimleyebilmemiz için günün devamında Tutong Nehri'nde trekking var. Bu tur için önceden dengeli bir çanta oluşturmamız konusunda bilgilendiriliyoruz. Rehberimiz ve köyün 90 yaşındaki delikanlısı ile yola çıkıyoruz. Karabiber ve pirinç tarlaları arasından, yer yer çok kaygan yokuşlardan, bambulara tutunarak zar zor ilerliyoruz; rehberlerimiz bize fark atıyor. Yolculuk için dikkat etmeniz gereken bir diğer şey ise ayakkabı; çünkü hem kaygan zemin bir yağmur ormanında hem de yaklaşık bir saat suyun içinde yürürken rahat olmaya ihtiyacınız var. Fakat tüm bunlara değiyor; iki saatin ardından nehrin kenarında kabile bizi inanılmaz bir sofra ile karşılıyor. Ateş yakılmış; tüm yemekler bambuda pişirilmiş... HU-HA diyor köyün delikanlısı; şerefe... Bambu kadehlerimizden tuak'larımızı yudumlayıp, ıslak kıyafetlerimiz; güneşten yanan kollarımız ve ağrıyan bacaklarımıza rağmen bu deneyime kadeh kaldırıyoruz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/oksan-seulizlenimleri", "text": "Korean BBQ, K-pop, K-beauty, K-fashion, K-drama, K-POP; Güney Kore'nin adını son yıllarda gittikçe daha çok duyar olduk. Oscar ödüllü Kore filmlerinden, ultra cool giyim markalarına, cilt bakım markalarından, dünyada her geçen gün daha da popülerleşen mutfağına ve teknolojideki öncülüğüne Kore markaları ve kültürü hayatımıza hızlı bir şekilde girdi. Geçen sene bu zamanlarda Seul'u tam da sakura zamanında gezme şansını yakaladık. Yemek Güney Kore kültürünün çok önemli bir parçası. Her bütçeye uygun, en şık Michelin yıldızlı restorandan, geleneksel aile lokantalarına, sokak stantlarından, küçük kafelere inanılmaz bir çeşitlilik var. Yemek zevkiniz ne olursa olsun, Kore mutfağında damak tadınıza uygun bir şey bulabilirsiniz. Herkes mutlaka masada önünde pişen Galbi BBQ'yu denemeli. Bibimbap, Kimbap, banchan ve en önemlisi yiyebildiğiniz kadar kimchi. Honeycomb Affogato Bingsu ise en ünlü tatlıları. Tıraş edilmiş buz ile yapılan geleneksel Bingsu tatlısının bal petekli versiyonunu denedik, üstüne espresso veya matcha sosu dökülerek yeniliyor. 14. yüzyıldan kalma Joseon Hanedanlığı kraliyet saraylarından Gyeongbokgung ve Changdeokgung saraylarını gezerken çevredeki mağazalardan geleneksel kıyafet kiralarsanız, giriş bileti almanıza gerek kalmıyor, Koreliler çoğunlukla bu kıyafetlerle geziyor. Zamanında kraliyet ailesinin yaşadığı bu saraylar harika köşkler, göller ve bahçelerle çevrili. Sarayların giriş kapıları da çok görkemli. Geleneksel mimarinin gözlenebileceği Bukchon Hanok, küçük butiklerin yer aldığı, kahve dükkanları olan yaya gezebileceğiniz sempatik bir mahalle. Öğle yemeği molası Jongno-gu'deki Cafe Onion'da; burası 14. yüzyıl geleneksel Kore evlerine verilen ad olan \"Hanok\" gibi tasarlanan çok popüler bir kafe. Menüde ekmekler kekler ve pastalar ve tabii ki harika kahve çeşitleri var. Insadong çok turistik ve canlı bir mahalle, biz İstanbul'un İstiklal Caddesi'ne benzettik. Çeşit çeşit kaligrafi malzemeleri alabileceğiniz geleneksel kırtasiyeler, mağazalar, antika dükkanları, sanat galerileri, kafeler ve çay evleri var. Ana caddenin etrafındaki ara sokakları da gezmek çok keyifli. Ssamzigil-el yapımı ürünlerin satıldığı mağazalardan oluşan bir çarşı. Jogyesa Temple Seul'un en büyük Budist Tapınağı da bu mahallede. Seokchon Golünün etrafı olduğu gibi sakura ağaçları ile kaplı. Her sene Nisan'da sakura çiçeklerinin açtığı bu dönemde bahar festivali düzenleniyor ve inanılmaz bir manzara sunuyor. Alışveriş çılgınlığı yaşamak için en uygun mahalle. Dünyayı kasıp kavuran Kore cilt bakımı markaları, sokak giyimi markalarının butikleri, flagship store ve konsept mağazalar, Avrupa ve Amerika markaları, hepsi burada. Village11 Factory, 3CE (3 Concept Eyes) Dr. Jart+, The Line Friends, Maison Kitsune, Koon With a View, Stretch Angels, Ader Error, KYE beğendiğimiz mağazalardan sadece bazıları. Burada cadde boyunca yemek stantları kuruluyor ve ıstakozdan, çileğe, patates kızartmasından dondurmaya inanılmaz lezzetleri deneme şansınız oluyor. Burası kozmetik mağazalarının da merkezi, Nature Republic, Innisfree gibi markalardan yüz maskelerinizi stoklama fırsatı bulabilirsiniz. Sonunda yorgun düşünce de bir kedi kafesine gidip, klasik müzik eşliğinde çayınızı yudumlayıp, kedi severek huzur bulabilirsiniz. Hala alışverişe doymadıysanız Gangnam'i da gezip, burada bütün high end markaları sıra sıra bulabilirsiniz. Corso Como ve Boontheshop çok başarılı iki konsept mağaza. Sulwhasoo en pahalısı ama bir o kadar iyi Kore güzellik markası. Akşamına arka sokaklarda Soechodong'da BBQ ziyafeti ve en sonunda Norebang yani Kore'ye özgün karaoke. Size özel odalarda yapıldığı için istediğiniz gibi söyleyip dans edebilirsiniz, hatta K-pop şarkılarına eşlik etmeyi de deneyebilirsiniz."}
{"url": "https://www.bonemagazine.com/tr/your-story/sonbaharda-japonya-tavsiyeleri", "text": "Pandemiden dolayı iki yılı aşkın süredir sınırları kapalı olan Japonya, sonunda ziyarete açıldı, biz de 15 sene aradan sonra bu sefer çocuklarla birlikte Tokyo ve Kyoto'yu keşfetmek için kendimizi yollarda bulduk. Herkes Japonya'nın ilkbaharını ve meşhur sakura'larını biliyor ama Koyo adı verilen sonbahardaki foliageın da bir o kadar güzel ve görülmeye değer olduğunu hep duyduğumuz için, bu mevsimi seçtik. Geleneksellik ile modernizmin büyük bir uyum içinde varolduğu Japonya, bir yandan çok sağlam geleneklere ev sahipliği yapıyor. İkebanadan origamiye, bahçe düzenleme sanatından çay seremonisine çok eskiden gelen öğretiler günümüzde hala uygulanırken, aynı zamanda modern dünyanın en pop ve en yenilikçi tasarımları, teknolojisi, mimarisi ve modası da Japonya'dan çıkıyor. Japonya'da maske kullanımı açık ve kapalı alanlarda pandeminin ilk günlerindeki gibi devam ediyor. Hijyenin çok önemli olduğu ülkede sık sık el yıkanıyor, dezenfektan kullanımı çok yaygın, ayrıca el sıkma alışkanlığı yok. Birbirinin karşısında eğilerek selamlaşmak hijyen ve saygı açısından doğru kabul edilen. Akihabara: Elektronik, pop kültür ve manga'nın merkezi olan bu mahalleyi akşam saatlerinde keşfetmeli. One Piece Tower: 1000'i aşkın çizgi filmi ve 104 bölümüyle, dünyanın günümüze kadar en çok satan manga'sı olma ünvanına sahip One Piece'e adanmış bu mağazada, kendinizi One Piece dünyasında hissedeceksiniz. Dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağınız, sınırlı sayıda üretilmiş ürünleri almadan dönmeyin. Ghibli Museum: Totoro'yu duymayan kalmadı sanırım. Japon animelerin başyapıtlarına imza atan Ghibli Studio'nun eseri bu ikonik filmi ve karakterini keşfetmek için Ghibli Museum'a uğranmalı. Harajuku: Manga, hayvan kafeleri ve kawaii olan her şey bu mahallede. Harajuku sokak modasını ise pazar günleri Takeshita Sokağı'nda 15:00-16:00 saatleri arasında izleyebilirsiniz. Shibuya Taito Station veya Hi Teckland Sega gibi Tokyo'nun ünlü oyun merkezlerini deneyimlemek, olmazsa olmazlar arasında. Tokyo İstasyonu'nun alt katında yer alan Tokyo Character Street'in, bütün anime markalarının yan yana bulunduğu bir kanadı var. Burayı gezdikten sonra, yakındaki Tokyo Ramen Sokağı'nda harika lezzetler deneyebilirsiniz. Şehrin merkezinde bulunan Kraliyet Sarayı ve bahçeleri, Japon tarihini özümsemek için vakit ayrılması gereken bir yer. Tokyo'nun en eski Budist tapınağı Senso-Ji, dünyanın en çok ziyaret edilen kutsal yerlerinden biri. İmparator Meiji ve imparatoriçe Shöken adına yapılmış Meiji Tapınağı da Japonya'nın ikinci dini olan Şinto dininin en önemli tapınağı. Japon antik ve güncel sanatı hakkında fikir edinmek için Ueno parkında yan yana bulunan Tokyo National Museum ile Metropolitan Museum of Art son derece ilham verici iki müze. Klasikten uzaklaşıp biraz da dijital sanat ile olağanüstü bir deneyim yaşamak için TeamLAb Planets Tokyo kaçırılmayacak bir yer. Üstelik bahçesindeki, Michelin Bib Gourmand listesinde yer alan Vegan Ramen UZU Tokyo'da yemek molası verip harika lezzetler tadabilirsiniz. Kedi kafelerini yeni benimsemişken, bu seyahatte de kirpi, kapibara ve mikro domuz kafelerini keşfettik. Klasik müzik eşliğinde sıcacık çayınızı yudumlayıp, hayvanları severek stres atmak ve kısa bir mola vermek için mutlaka uğramalı. Tüm filmlerden ve fotoğraflardan tanıdığımız, modern Tokyo'nun sembolü Shibuya Kavşağı'nda aynı anda 2.500 kişi karşıdan karşıya geçebiliyor; hatta günde 2,4 milyon kişinin buradan geçtiği tahmin ediliyor. Hava karardıktan sonra gidilmesi gereken Shibuya Kavşağı'nın tarihi 100 yıl önce Shibuya metro istasyonunun inşa edilmesine denk geliyor. Bölge restoran ve barlarıyla meşhur; dolayısıyla gençliğin de buluşma noktası. Türkiye'de Icons & Styles bünyesinde Virtuoso Seyahat danışmanı olduğum için, otel seçimleri ve deneyim odaklı lüks seyahat konusunda Virtuoso ağına güveniyorum. Yeni açılan The Edition otel de şehrin en mutluluk verici otellerinden biri. Restoran ve kokteyl barı çok popüler, konumu da oldukça merkezi. Alışverişe düşkün olmasanız bile Japonya'dan alışveriş yapmadan dönmek mümkün değil. Omote Sando, Aoyama, Shibuya ve Ginza gibi mağazalarda tüm dünya markalarının yanı sıra Japon tasarımcılarının da butiklerini keşfedebilir; VISVIM, Comme Des Garçons, Undercover, Snow Peak, Asics, Issey Miyake, Yohji Yamamoto, Junya Watanabe, Beams, A Bathing Ape'i ziyaret edebilirsiniz. Tokyu Hands, Muji ve Uniqlo da saatlerce gezebileceğiniz konsept mağazalar. Bunların dışında limited editon sneaker mağazaları, koleksiyoner oyuncak dükkanları, japon el işi üretimlerin satıldığı daha küçük butikler de her an her yerde karşınıza çıkıyor. Diğer dünya şehirleri gibi restoran tavsiye listesi hazırlamak Tokyo için biraz zor. 60.000 restorana sahip şehirde ister sokakta, ister şık bir mekanda, her adımda güzel yemek şansına sahipsiniz. Ramen, shabu-shabu, tempura, sushi, gyoza, onugiri gibi Japonya'ya özgü lezzetlerin peşine düşebilirsiniz. Ailemiz için her günün ilk ve son durağı 7Eleven oldu! Dünyanın en iyi market zinciri olan Japonya'daki 7Eleven'larda sıcak yemek seçenekleri, sandviçler, içecekler, kozmetik, ilaç, ne ararsanız var. Soğuk içecek dolabının hemen altındaki şişeli sıcak çay dolabı da en büyük keşfimiz oldu. Ayrıca dünyanın en özel ve lüks pastaneleri de Japonya'da. Tam önemli dünya markaları mevcut ve çoğunun menülerine de matcha, kestane, kırmızı fasülye gibi Japon lezzetleri eklenmiş. Anime karakterlerinden kurabiyeler, pastalar gibi çok lezzetli ve yaratıcı yüzlerce seçenek her sokakta karşınıza çıkıyor. 365 ultra kitchen, Le Cafe de Joel Robuchon, Mori Yoshida, Asako Iwayanagi, Ginza Maison Henri Charpentier kesinlikle gidilmesi gerekenler arasında. Tokyo'nun altını üstüne getirdikten sonra, 320 km hızıyla dünyanın en hızlı treni olma ünvanına sahip Shinkansen'e binerek geleneksel Japonya'yı keşfetmek üzere, eski başkent Kyoto'ya geçtik. Kyoto'yu Japon geleneklerini yaşatan küçük ve tarihi bir erkez olarak hayal ediyordum. Ancak sayısız tapınağın yanında, gastronomisiyle çok meşhur ve cool markalara da ev sahipliği yapan son derece hip bir şehir olduğunu, gidince anladım. Vaktiniz azsa, Kyoto'ya Tokyo'dan günübirlik de gidebilirsiniz. Biz 3 günümüzü ayırdık. Tokyo'da çok hareketli ve modern bir otelde konakladıktan sonra, burada geleneksel bir ryokan'da kalmak istedik. Ryokanlar, tek katlı geleneksel ahşap japon evlerinden esinlenerek inşa edilmiş Japon otelleri. Relais & Chateaux zincirinde yer alan Kanamean Nishitomiya ise Nishida tarafından işletilen, restoranıyla da ünlü lüks bir butik otel. Lokasyon olarak Downtown Kyoto'da bulunuyor ve yürüyerek her yere ulaşmak çok kolay. Yemeğe, mimariye ve sanata düşkün ev sahiplerinin çok zengin bir kütüphanesi, çok iyi bir şarap ve sake barı var. Bizleri evlerinde ağırlarcasına ilgi ve özen gösteren ailenin önerisiyle, bir sabah otelin geleneksel Japon kahvaltısını bir akşam da şehrin Michelin yıldızlı kaiseki restoranı Nishitomiya'yı denedik. Şehrin en eski soba restoranı Honke Owariya'da bir öğlen molası vermeyi de ihmal etmedik. Hepsi de hatırda kalacak özel deneyimler oldu. Daha modern bir yerde konaklamak isteyenler için yeni açılan Ace Hotel çok iyi bir seçenek. Sanat, yemek ve kültürü içinde barındıran otelin lobisinde Stumptown Coffee isimli bir kafe de var. Şehirde geleneksel mağazaların yanında, dünyanın önde gelen yeni nesil markaları da ara sokaklarda yürürken karşınıza çıkabiliyor. Örneğin Blue Bottle Coffee şubesinde, tapınak manzarasına karşı kahvenizi yudumlayabiliyorsunuz. Kyoto el yapımı porselen tabaklar, lake kutular, yelpazeler, bıçaklar, mutfak malzemeleri, kırtasiye gibi Japon ürünleri alışverişi için de doğru yer. Zohiko, Miyawaki Baisenn-an, Kyukyodo ve Takashiyama gibi mağazalar, bu konuda tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak türden. Şehrin merkezinde beş ana sokaktan oluşan Nishiki Market ise yüzlerce mağaza ve restorana ev sahipliği yapıyor. Buradaki keşfimiz Odunpazarı Müzesi'nin de mimarı Kengo Kuma'nın tasarladığı yeni nesil donut mağazası Koe Donuts oldu. Kraliyet Sarayı: Kraliyet Tokyo'ya yerleşmeden önce kullanılan saray. Bishamon-do: Sonbaharda foliage'ıyla ile ünlü bu tapınağı, insanlar şans için ziyaret ediyor. Fushimi Inari: Bir Geyşa'nın Anıları filminden hatırlayabileceğiniz bu tapınak, binlerce kapısı ile meşhur. Bu kapılar aslında 17. yy'dan bu yana, insanların gerçekleşen dileklerine şükretmek için yaptığı bağışlar. Aslen pirinç tarımına adanan bu tapınak, günümüzde genel olarak iş konusunda başarı dilemek için ziyaret ediliyor. Japonca'da kitsune denilen tilki heykelleri tapınağı koruyor. Kinkakuji : Bu üç katlı Budist tapınağının altından yapılmış çatısı, en tepesindeki bronz anka kuşu heykeli ile tam bir görsel şölen sunuyor. Bahçe tasarımı klasik dönemin en iyi örneklerinden. Nijo Kalesi: 200 yıl boyunca ülkeyi yöneten, tüm samurayların başı güçlü bir shogun'un konağı. Heian: Dev kapısı ile ayrışan Shinto tapınağı. Kiyomizu-Dera: 1300 yıllık Budist tapınak, bir dağın yamacında bulunduğu için sonbaharda etraftaki doğayla ile bütünleşmiş unutulmayacak bir tablo sunuyor; buradan Kyoto manzarası da harika. Arashiyama Bambu Korusu: Yarım saatlik bir tren yolculuğu ile ulaşabileceğiniz Arashiyama, olağanüstü doğası ile Kyotoluların hafta sonu şehirden kaçtıkları yer. Ayrıca Oi Nehri kıyısında ve Arashi Tepeleri'nin eteğinde yapılabilecek pek çok aktivite var. Nehirde kayık gezintisine çıkabilir, dağlarda hiking yapabilir, Hogonin ve Tenryu-ji gibi tapınakları gezebilir ya da şehri ve çarşısını keşfedebilirsiniz. Ama burada asıl yapılması gereken, bambu korusunun büyülü atmosferinde kaybolmak."}