File size: 233,413 Bytes
3027b99 | 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 | {"url": "https://birdunyaturu.com/post/117648241589/cuenca-ekvador", "text": "14 günlük uzun bir koşuşturmacanın ardından Galapagos adalarından Guayaquile geri döndük. Havaalanından çıkıp yürüyerek otogara geçtik; ikisi oldukça yakın birbirlerine, sırt çantalarıyla yürümek de pek zor olmadı, girilmesi yasak bir kapının önüne geldik, anında ingilizceye dönüp \"kaybolduk içeri girmemiz lazım\" şeklinde bir iki cümle kurunca görevli geçin dedi. Bu tür pozitif ayrımcılık güzel bir örneği Türkiyede olmakla beraber bir çok orta ve güney Amerika ülkesinde mevcut. Hele bir de ingilizce konuşmaya başladınız mı çoğu kapıdan girer, çoğu sırayı pas geçersiniz. Hindistan'da birbirini yırtarak tren bileti almaya çalışan 20 kişilik kalabalığın arasına dalıp hello dediğimde birden ben öne geçebileyim diye bir koridor oluşmuştu. Ekvadorda otobüs yolculuğu yaklaşık saat başına 1 dolar tutuyor. Peru'ya geçmeden önceki son durağımız olan Cuenca'ya çok kısa süre içinde kalkan bir otobüs bulup biniyoruz, 0 metreden 4100 metrelere kadar çıkıp geri 3000 metreye inen bir yolculuk ardından serin ve bulutlu Cuencaya varıyoruz. Hava sıcak da değil soğuk da. Daha önceden uğraşmayalım diye haritada işaretlediğimiz Hostel Alternative'e yerleşip Galapagos adalarındaki pahalı fiyatlardan sonra insaflı fiyatlara sahip lokantalardan birine girip 2.5 dolara çorba + ana yemek + meyve suyu menüsünü alıyoruz. Bundan sonra kaldığımız 3 gün boyunca bu sakin, güvenli ve güzel Ekvador kentinin koloniyel sokakları arasında cirit atıyoruz. Bir iki alışveriş, kafelerde güzel ekvador kahvesi, şehir pazarında devasa büyüklükte yemekler vakit kolayca geçiyor. 2. gün iyi bir arkadaşımın kardeşinin de burada yaşadığını öğrenip onunla temasa geçiyoruz. Sağolsun harika bir şehir turu yaptırıp gece de şehirdeki iyi bir Ortadoğu lokantasına götürüyor bizi, sahibi Türkiye'de de yaşamış İranlı bir adam, türkçe konuşuyoruz. Şehirde parmakla sayılan sayıda Türk var ama birden 4 kişi türkçe muhabbete başlamışken kocası dolayisiyla Türkiye'de yaşamış Amerikan bir kadın da yarım Türkçesiyle muhabbete katılıyor. Güzel yemekler, bir iki bira ardından hostele geri dönüyoruz. Bir iki gün daha gezme, Onuru ve ailesini evinde ziyaret etme biraz Türkiyeden getirdikleri fındık fıstıkları tüketme aktivitesinden sonra otogardan bizi Peru'ya götürecek otobüsten biletleri alıyoruz. Ekvador Peru arasında çalışan bol miktarda otobüs firması mevcut, biletler kolay alınıyor. Peru'daki ilk ilginç destinasyon Mancora'dan taa Lima'ya kadar yol üzerindeki her büyük şehirde duruyor. Aceleniz varsa hızlıca inme imkanı var, bizim olmadığından Mancoraya uğrayıp Peruluların Bodrum'unda biraz vakit geçirelim diyoruz. Gece otobüsü 1 civarı tek bir kontrol noktasında duruyor. Eskiden burası güney amerikanın en güvensiz geçişlerinden biri olarak gösterilirmiş, otobüsler, insanlar, peru sol'u almak için dövizciler, üçkağıtçı dolandırıcı tayfa bolmuş, ancak şimdi yeni bir binada yanyana standlarda yer alan Ekvador çıkış ve Peru giriş memurları herşeyi çok kolaylaştırıyor. Otobüs duruyor, inip binaya giriyorsunuz, Ekvador çıkış damgası, Peru giriş damgası hop otobüse geri dönüş. Her şey 5 dakika sürüyor ama bütün otobüsü bekleyince 30 dakika sınırda mola oluyor. Sabah 4 de Mancora'ya varmis oluyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/115394631129/quito-ekvador", "text": "Otavalo'da geçirdiğimiz 4 günden sonra cumartesi marketinin bitmesini beklemeden öğleden sonra 2 gibi şehirden ayrılıyoruz, hedefimiz Güney Amerika'da çok da bir unu olmayan sevimsiz başkent Quito. Quito ile ilgili duyduklarımız kulağa hoş gelen şeyler değil, şehrin bir çok bölgesinde gece yürümek tehlikeli, burada kalmak için 2 seçenek var, ya tarihi bölgenin olduğu \"Old Town\", ya da daha yeni binaların bulunduğu ve birçok bar kulüp vb'nin yer aldığı \"New Town\" bölgesi. . Koloniyel mimariye sahip göreceğimiz 15. şehir olduğu için biraz daha turistik bölgede kalalım diye düşünüp Vibes hosteline yerleşiyoruz, bu da neredeyse tarihi sayılabilecek yüksek tavanlı bir bina. Aslında çok otantik ama binanın içinde yürürken yerler gıcırdıyor. Belki biraz fazla eski idi, bir hostel için.11 USD kisi basi. Ancak Foch plazaya yakin olmasi iyi, cok iyi aydinlatilmis ve kalabalik sokaklar vardi. Eğer Quito için çok vakit ayırmadıysanız şehirde görülmesi gereken 2 önemli şey var, birincisi şimdiye kadar gördüğümüz en iyi korunmuş koloniyel mimariye sahip eski şehir merkezi, diğeri de dünyanın ortası ekvator çizgisi. Bunlara ek yapacak başka bir şey arıyorsanız ve uzun zamandır seyahat ediyorsanız stadyumun karşısında çok yeni ve güzel bir alışveriş merkezi var. Aslında alacak hiçbirşeyimiz olmamasına rağmen, yemek bölümleri için güney amerika AVMlerini seviyorum, Türkiye'de nasıl dönerci, köfteci vb lokal yemekler varsa burada da ülkeye ait güzel lezzetleri bir arada bulabiliyorsunuz. Eski şehir merkezine xyz bölgesinden metrobüs kalkıyor. Evet tam bizim metrobüslerden, hatta sıkışıklığı bile benzer seviyede. Kısa bir yürüyüşün ardından benim dünyada gördüğüm en güzel kiliseye (tripadvisor'da da 1 numara ) girip tamamen altın kaplama duvarları hayranlıkla seyrediyorsunuz. İnanılmaz bir restorasyon çabası gerektiren bu kiliseye giriş 4 USD cıvarı ama her kuruşuna değer. - Basilica - Quito Free Walking tour - San Francisco Kilisesi ve karşısındaki plaza. - Palacio de Gobierno - Plaza de la Independencia. Ekvator çizgisinin işaretlendiği, üzerinde kocaman bir anıt, bir müze, gözlemevi, pasaportunuza dünyanın ortasına gelmiştir damgası bastırabileceğiniz merkezin olduğu büyük turistik komplekse Mitad del Mundo deniyor, Quito'dan buraya gelmek bir miktar zahmetli, eğer 3 veya daha fazla kişi iseniz 10 dolara taksiyle 40 dakikada gelebilirsiniz, biraz daha fazla paraya hostellerden turlarını alabilirsiniz ya da Quito metrobüslerinden 2 aktarmayla 2 saatte yavaş yavaş da gelinebilir. Toplam 1 dolar tutuyor kisi basi. Biletler çeşit çeşit: sırf giriş, giriş + müze, giriş + müze + gözlemevi şeklinde. Tavsiyem sadece giriş ve belki de müze bileti almanız çünkü her ne kadar dünyanın merkezi dense de, zamanında Fransız kaşifler kağıt kalem yordamıyla bulmuş, sonra anıttır vs çok yatırım yapılmış. Gelin görün ki yeni çıkan GPS Teknolojisi ile bu devasa turistik merkezin varoluş amacını etkileyecek bir ayrıntı keşfedilmiş. bu site asıl Ekvator çizgisinin 250 metre guney batısına düşüyor. Bu nedenle bu müzenin turistik aktivitelerinden sonra asıl ekvator çizgisinin geçtiği müzeye gitmeniz gerekiyor. The İntinan Solar Museum adı verilen bu müzeye giriş 4$ . Ama en azından gerçek ekvator çizgisinin üzerinde olduğunuzu biliyorsunuz. Burada güneş saati ile ilgili bilgiler alip garip deneyler yapıyorsunuz. Bu deneylerin hepsi düzmece. Ekvator cizgisi ve arkada Baris Manco deneyi.. Şimdi size kötü bir haberim var, konu Barış Manço deneyi ile ilgili. Gerçek Ekvator çizgisinde sifon deneyi yapılan programdan da hatırlayabileceğiniz üzere ekvatorun kuzeyinde saat yönünde, güneyinde saat yönüne ters yönde dönen su deneyini burada yaptık, ama herşey göz yanılmasından ibaret. Coriolis etkisi denen kuvvet aslında o kadar düşük ki deneyi yapan kişi suyu ne yöne boşaltırsa o türlü dönüyor. Kabı biraz kuzeye ya da biraz güneye koyunca suyun boşalma yönünün değişmesi bu ortamda pek mümkün değil, çünkü dünyanın dönüş hızının kaptaki suya etkisi minimum ve gözlemlenebilir derecede değil. Her nasılsa bununla beraber gerçekliği tartışmalı bir çok deney yaptırıyorlar, insanların ekvatorda düz çizgide yürüyemediği, ağırlıklarındaki değişim, denge vb vb. Tabii sonuçta varsayımsal bir çizgi üzerine gelmiş insanları en azından 40 dakika eğlendirmek için bir şey bulmaları gerekmiş, onlar da olayı böyle çözmüşler. Yoksa bulunduğunuz yerle ilgili herhangi bir -gozlemlenebilir- fenomen yok. Gunun diger aktivitesi AVM idi. Bu arada sadece yemek yemeye gitmiyoruz AVM'ye, buradaki devasa LAN ofisinden uzun suredir nasil gide riz diye dusundugumuz Galapagos biletlerini satın alıyoruz. Gidiş dönüş 420 USD. Çok erken alınırsa 360 USD'den başlıyor, bununla ilgili ayrıntıyı da yazacağım Galapagos yazısında. 5 gün sonraya Galapagos uçağı olduğu için hızlıca Banos'a sıcak sulara gitmeyi planlıyoruz. Daha sonra Guayaquil üzerinden hedef Galapagos adaları."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/117130294444/galapagos-adalari-ekvador", "text": "Guayaquil'de yalandan geçirdiğimiz bir günden sonra heyecan içinde bizi Galapagos adalarına götürecek uçağımızı beklemek için havaalanına gidiyoruz. Galapagos adalarıyla ilgili tecrübelerimizden herkes yararlansın diye biraz daha ayrıntı yazıp, ah ne kadar da harika geçti, çok da iyi güzel geçti şeklindeki kısımları sona \"biz nasıl yaptık\" kısmına yazdım. Galapagos adaları dünyanın en etkileyici vahşi yaşam alanlarından biri, ancak burayı diğerlerinden ayıran iki önemli özellik var, - Birincisi malumunuz teorileriyle dünya tarihine şekil vermiş ve bir çok insanın hayata, canlılara ve dünyaya bakış açısını değiştirmiş Charles Darwin'in evrim teorisini burada geliştirmiş olması. Özellikle Darwin ispinozları denilen kuş türü Darwin'e evrim teorisi konusunda ilham vermiş. Bu kuşların 10 cm yakınına kadar gelmeniz mümkün.. - İkincisi ise korkusuz vahşi yaşam. Gerçekten bu tür bir vahşi yaşam dünyanın başka neresinde var bilmiyorum. Evrimleşme şekilleri itibariyle insansız yaşama alışmış sayısız kuş, deniz aslanı, iguana ve yüzlerce çeşit hayvan sizden korkmuyor. Çünkü besin zincirinde bu hayvanları yiyen bir üstteki gruba ait diğer hayvanlar bu adada bulunmuyor. Dünyanın diğer kesimlerinde kuşlar nesillerce avlanma tehlikesi altında olduğu için kaçma dürtüsüyle en küçük harekette uçarken bu adada bir çok kuşun yanına o kadar yaklaşabiliyorsunuz ki bazı fotoğrafları çekerken herhalde lensim gagasına çarpacak şimdi diye düşündüm. Özellikle soğukkanlı hayvanları, iguanaları vb alsanız kucağınızda bebek gibi sallayabileceksiniz.. Ancak her güzel şeyde olduğu gibi Ekvador'un sürdürülebilir turizm anlayışına adaların uzaklığı eklenince bu harika adalara güzel bir ziyaret binlerce doları buluyor. Özellikle Galapagos adalarına gelmeden yaptığımız araştırmalarda ortalama 4 günlük turlar 1600 USD, 1 haftalık turlar ise 3000 USD cıvarındaydı. Biz kruz satın alıp gemide pahalı konaklamak yerine sırtçantalı olarak günlük turlar almayı ve mutfağı olan hostellerde kalmayı tercih ettik. Turistik lokantalar yerine lokal restoranlarda günün menüsü gibi yemek opsiyonlarini kullandik. Tasarruf ettiğimiz parayı da SCUBA dalışında çekiçbaş köpekbaliklarini görmek için harcadık. Hala da çok daha ucuza geldi. Şimdi ayrıntılarıyla neler yaptık, ne kadar harcadık ona bakalım. Aslında Köpekbaliği görmek için dalmaya bile gerek yok, sahilden.. Benim favori Galapagos haritalarımdan biri asagida, Bu noktada zaten hangi adada hangi hayvanlar var, ve siz hangisini en çok görmek istiyorsunuz ona göre plan yapabilirsiniz. Bizim için köpekbaliklari, iguanalar, deniz aslanları, mavi ayaklı boobiler, dev kaplumbağalar ve penguenler en ilgi çekiciydi, bu yüzden biraz da onları görmek için plan yaptık. Galapagos adaları 3 popüler büyük adadan ve 20 ye yakın küçük ya da ulaşması daha zor adadan oluşuyor. Santa Cruz : Adaların başkenti ve en kalabalık / turistik ada, kruz gezileri buradan ayarlanıyor, seyahat acentaları ile dolup taşmış durumda, diğer havaalanı burada. Isabella : Kolayca ulaşılabilen en otantik adalardan, büyük adaların en az gelişmişi, kruz gemileri de az vakit harcadığı için göreceli olarak daha sakin bir ada. Bizim favori adamiz. - istanbul - Madrid : Pegasus, THY - Madrid - Quito : İberia vb havayolu - Quito ya da Guayaquil - Galapagos adaları uçuş : LAN, TAME ya da Aerogal. ISIC kartınız varsa Aerogal ve TAME'den %20 civarı gibi bir indirim var ki 400 kusur dolar biletleri düşününce açıköğretime kayıt yaptırası geliyor insanın. Şimdi gelelim işin püf noktasına, Galapagos biletleri için 3 farklı bilet tipi var. - Galapagos adasında yaşayan insanlar için süper indirimli bilet (80 USD cıvarı) Galapagos residans kartı gerekiyor, sadece ofislerden kişisel olarak satın alınıyor. - Ekvador vatandaşları için indirimli bilet (150 - 300 USD) - Turistler için normal bilet (düşük sezon 380 USDden yüksek sezon 500 USD) Biz bileti ofisten satın aldık, biletlerin üzerinde Ekvadorlu vb şeklinde bir tanım bulunmuyor, ancak kayak. com'dan, expedia. com'dan ya da google iata flight arama motorundan satış ofisini quito seçtiğinizde size ekvadorlular için fiyatları gösteriyor. Adalar arası hızlı botlarla ulaşım 25 - 30 USD ve 2 saat sürüyor. Santa Cruz'a gidiş dönüş uçuş almak yerine aynı fiyata San Cristobal'e gidiş ve Santa Cruz'dan dönüş alırsanız 30 dolar botla geri dönüş fiyatından da kurtulabilirsiniz. Ne olursa olsun en iyi fikir uçak biletini önceden almak. En az 1 - 2 ay. Adalar arası bir gece önceden alabileceğiniz hızlı motorbotlarla ulaşım sağlanılıyor. Fiyatları 25 - 30 dolar (25 dolar bilet + 5 dolar acente sanırım), bazı gidiş dönüş biletleri 25 x 2 dolar. Bu arada eğer acentadan değil de direk bot şirketinden alırsanız 25 dolara satın alabilirsiniz, ancak hangisi gerçek bot şirketi bulabilirseniz gerçekten bravo. Havaalanında kayıt yaptırırken 10 dolar ücret alıyorlar. Adalarda konaklama açıkçası düşündüğünüzden çok çok daha ucuz. Her adada 2 kişilik bir odayı 25 - 30 dolar arasına bulabiliyorsunuz. Odaların temizliği ve hostellerin kalitesi gayet iyiydi. Özellikle Santa Cruz adasında mutfaklı hostellerde kalıp balıkçılardan balık ve karides satın alıp çok güzel yemekler yaptık. Adalarda kaldığımız yerlerin listesi ve fiyatları. Banyo Klima vb dahil, hostel degil otel. Cok iyi bir mutfagi var yemek pisirmek icin ideal. Galapagos adası hiç de ucuz bir yer değil, özellikle yemek konusunda. Ancak burada yaşayan yerli Ekvadorlular de var ve ilk bir iki gün bu kadar insan nerede yiyor acaba diye şüpheci yaklaşmanız gerekiyor. Çünkü adanın yerlileri sizin hostelin önündeki o güzel lokantada 20 dolara yemek yemiyor. Adada özellikle arka sokaklarda teyzelerin işlettiği restoranlar mevcut, turist işareti ya da ingilizce yazı bulunmayan bu lokantaları hostelinizden öğrenmeniz gerekecek. San Cristobal adasında menü del dia 1 içecek 1 ana yemek ve yanında salata patates ya da pilavla geliyor. Fiyatı kişi başı 3.5 dolardan başlıyordu. Santa Cruz'da kioskos denilen bölgede 5 dolardan başlayan izgaralar ve kendinizi ödüllendirmek istediğinizde 10 - 15 dolara kocaman balıklar yapılıyor. (15 dolara 1 balık 2 kişiye yetiyor yanında patates pilavla geliyor) bir de içecek aldığınızda 2 kişilik az turistik bu akşam yemeğini 18 dolara çıkarmış oluyorsunuz. Isabella adası da benzer ama merkezin dışına doğru yürüyüp ara caddelerdeki lokantaları bulmanız gerekli. Her şekilde etraf lokal restoranlarla dolu. Öğle yemekleri ve kahvaltı için çok güzel yumurtalar, sebze, meyve suları, peynir bulabileceğiniz yerel pazarlar var, ancak bunlar turist merkezlerinin 20 dakika yürüyüş mesafesinde genellikle. Biz panaderialardan sabah kahvaltılık krosan ekmek vb şeyler alıp kahvaltıları kolaya getirdik, mutfak varsa zaten bol yumurtalı güzel bir kahvaltı hazırlayabiliyorsunuz. Dalış aktivitesi de benzer, günlük dalış aktiviteleri 2 dalış ve öğle yemeği dahil 150 dolar tutuyor. Ancak dalışlarda size deniz aslanları eşlik ediyor ve normalde 1 tanesini görmek için takla atacağınız çekiçbaş köpekbaliklarindan 20 tanesini bir arada görüyorsunuz. Paha biçilmez bir deneyim gerçekten. Diğer aktivitelerin bir çoğunu kendiniz de yapabilirsiniz. Ancak özellikle hostellerde sorduğunuzda size taksi çağırmak isteyecekler, oraya gitmenin çok zor / imkansız olduğundan bahsedecekler inanmayın. Santa Cruz balık tezgahları - aceleyle balık satan balıkçıları ve arkalarında dilenen peliklanları görmek / fotoğraflamak için harika bir yer. Yan tarafta açıkta sizin için pişiriyorlar, ya da gayet ucuza satın alıp hostelde pişirebilirsiniz. El Chato Kablumbağa merkezi. Devasa kaplumbağalar - Şehrin içinden yukarı doğru çıkan yolda beyaz mınıbüslerle 3 dolara gidiyorsunuz. Minibüslerden inip 40 dakika yemyeşil bir yoldan kaplumbağaların arasından harika bir yürüyüş ardından ulaşılıyor. Lava Tubes - Şehre 7 km civarında lavaların oluşturduğu kanallar, biz daha çok vahşi yaşam görmek istediğimizden yapmadık ancak turşuz belki de bisikletle rahatlıkla gidilebiliyormuş. Las Grietas - 1 dolara bota binip karşıdan yürümeye başladığınızda 20 dakikada vardığınız harika bir tatlı su gölü, giriş parası yok. La Loberia : Yürüyerek gidilebilen deniz aslanı kuş ne tür canlı varsa hepsinin takıldığı bir kumsal. Şnorkel kiralayıp kendi başınıza takılabileceğiniz kumsallardan 3 tane var, bulması çok kolay. Puerto Villamil ısabellanın ana köyü, ilerde çok popüler olacak bu mekanda halen toprak yollardan heryere gitmek mümkün. Hala otantik az gelişmiş bir Ekvador adası görüntüsü ve uyduruk evlerle dolu. Laganas Salinas ve filamıngolar - şehrin dışına doğru devam ettiğinizde kolayca görebileceğiniz laguna ve şanslıysanız görebileceğiniz flamingolar. Kumsallar - kilometrelerce kumsallar, sırf buralarda şnorkel yaparak 1 ay geçirebilirsiniz herhalde. Paralı volkan vb turlar ama biz yeterince volkan gördüğümüzden yapmamaya karar verdik. Uçak biletini Quito'daki LAN ofisinden aldık, hayatımda neredeyse ilk defa bir havayolu ofisine gidip konuşarak uçak bileti almış oldum. : ) Guayaquil - San Cristobal gidiş ve Santa Cruz - Guayaquil dönüş aldık. Bir şekilde turist biletleri bir kereliğine tarih değişikliğine açık oluyor. Zaten 10 günlük bilet bir hafta sonra gelinen gaz sonrası Galapagos'dan 14 güne uzatıldı, çok da güzel oldu. Eşyaları bırakıp deniz manzaralı ortak balkona çıktığımızda kulağımıza kuş ve deniz aslanı sesleri geldi, bu garip sesler ertesi 3 gün boyunca bizi sabah uyandıracaktı aynı zamanda. Deniz aslanı sesiyle de uyanmış oldum ya artık gözüm açık gitmem. Dışarı çıkıp etrafı keşfedelim dedik, kısa sürede arka caddedeki pastaneler ve ucuz lokantalar gözümüze çarptı, iskele civarına yürüdük, yolu tamamen iguanalar kapamış, korktuk devam edemedik tisliyorlardı. Bir ara denize baktım 2 tane devasa vatoz gördüm, dalarken bunları göremiyoruz şimdi sokaktan görebiliyoruz diye düşündüm kendi kendime. Bunları derken yürüyüş platformunda kırık tahtaya ayağım takıldı, küçük bir kaza yaşadım, az kalsın galapagos macerası kısa sürecekti. Çok ağrılı bir iki saatin arkasından pek bir problem olmadığına karar verip güne devam edelim dedik. Hazırlanıp kısa bir yürüyüş mesafesindeki plaja gittik, deniz aslanlarının fotoğrafını çekmeler, kuşların arkasından koşturmalar gibi anlamsız aktivitelerin arkasından yorgun düştük. Son gün çıkmadan önce acentadan Santa Cruz bot bileti satın aldık, ertesi gün öğleden sonra botla 2 saatte Santa Cruz'a vardık. Santa Cruz'da bizimle birlikte inen bir çok kişiyle aynı anda hostel aramaya başladık, bu arada iyi bir fikir sabah botuna binmek, çünkü öğleden sonra 4'de vardığınızda sabah gelenler zaten doldurmuş oluyor birçok hosteli. Hostellerin bir çoğu basketbol sahasının olduğu caddenin arkasındaki caddede, başta hostel bulamadık o nedenle biraz daha fazla para ödeyip Hotel espanol'de bir oda ayarladık; gerçekten de çok temiz klimalı televizyonlu ve kendi banyosu olan bir oda için galapagos adasında 30 USD çok değil. Organik kumsal, taşlardan değil deniz canlısı kalıntılarından oluşuyor kumlar.. Santa Cruz'da yapılacak bol aktivite var, yine bir güne bir aktivite yapıp çok da vakit kaybetmeden Isabella'ya devam edelim dedik. Isabella uzak ara en otantik ve en az gelişmiş ada. Bu arada hostelde otururken insanlar 3 günlük geziyi çok ucuza kapattık sadece kişi başı 900 dolar diye mutlu mesut gezerken acaba turlar çok mu farklı diye konuşmaya başladık, sonrasında tanıştığımız birkaç insanla konuşmamızda da benzer muhabbet geçti, gemilerde yatmayı tercih etmediğiniz için pek birşey kaçırmıyorsunuz ancak uzaktaki adaları ziyaret eden kruzlar doğal olarak sizden çok şey görmüş oluyor. Tabii bir gemi dolusu insanla aynı anda kumsala inip çıkmak da biraz sınır bozucu olabilir. En özgürü sırt çantalı yapmak. Santa Cruz'un en güzel kısımlarından bir tanesi gece yemeklerin olduğu kioskos bölgesi, sokağa masa atılarak yapılan bu restoranlar biraz Türk iş lokantalara benziyor. Ne verelim abicim şeklinde başlayan ve büyükçe bir balığın fiyatının bir aşağı bir yukarı gittiği pazarlıklar sonunda 2 kişilik yemeğimiz 11 - 15 dolar arası fiyatlara çıktı. Bazen de sokaktan yedik, ya da yukardaki mahalle pazarından sebze alıp kendi yemeğimizi kendimiz yaptık. Santa Cruz'da tüm günlerimizi tüketmeden Isabella'ya gitmeye karar verdik, Amaç herkesin en güzel dediği ısabella adasında daha çok gün geçirmek. Burada efsanevi bir şekilde couchsurfing bulduk. ne kadar şanslı olduğumuz şöyle açıklayayım normalde ortalama bir şehirde 500 host varsa 20 kişiye mesaj gönderirsiniz 5'i cevap verir 3'u belki der 1 ya da 2'sı tamam der. Galapagos'da 7 tane host vardı 4'u 1 sene önce girmişler siteye en son. Geri kalan 3 kişiye mesaj gönderdik, kimse cevap vermedi, biri gelin istediğiniz kadar kalın dedi. Bu küçük beldeye sağlık müfettişi olarak tayin olan arkadaşımız ofisinin camindan herkesin binlerce dolar ödeyip görmek için geldiği kuşları gören, iş çıkışı şnorkel yapıp yengeçlerle penguenlerle takılan bir insan idi. Hayat tarzına imrenmemek mümkün değil. Geçirdiğimiz 4 gün boyunca en sevdiğimiz ada İsabella oldu, sabah erkenden kumsala gidip penguenlerin yanında yüzmek, rıhtımda deniz aslanlarının önünüze gelip birden yok olması, albatroslar, denize aynı anda dalıp avlanmaya çalışan yüzlerce balık, denizin içinde her seferinde 3'erli 5'erli görünen vatozlar. Herşey bir rüyanın parçası gibiydi. Her güzel şey gibi 14 günün sonunda bu tecrübemiz de bitti, Uçmadan 2 gece önce Santa Cruz'a geri dönüp 1 günü kopekbaligi dalışi yaparak geçirdik. Son gün adanın kuzeyindeki Baltra Havaalanına gidip arkamızda onca hayvanı bırakarak ayrıldık."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/114588872444/ekvadora-gecis-ve-otavalo-ekvador", "text": "Pasto'daki festivalin bitişiyle beraber, hayatımızın sonuna kadar yetecek köpük savaşı, boya savaşı ve un savaşı gibi aktivitelere nokta koyup en kısa yoldan Ekvador'a geçme planları yaptık. Yalnız Ekvador Kolombiya sınırına çok yakın bir noktada ipiales'den kısa bir taksi yolculugu ile ulaşılabilen Santuario de Las Lajas kilisesi o kadar ünlü ki, sınırdan geçmeden önce kesinlikle yapılması gerekiyor. Gotik tarzda 1900lu yılların başında inşa edilen bu kilise Yüzüklerin Efendisi filminden fırlamış gibi. İpiales'de eşyaları terminale bırakıp taksiyle ulaşmak, gezmek ve geri gelmek yaklaşık 2 saat sürüyor. Terminalin diğer tarafından collectivolara binip sınıra gidiyoruz. Sınırda önümüzde bekleyen 200 kişi var, aslında Kolombiya'dan Ekvador'a kimsenin geçmiyor olması gerekiyor ama çıkış ve giriş sıralarını birleştirmişler, tatil sonrası ülkelerine dönen Kolombiyalılarla 1 saat sıra bekliyoruz. Çıkış damgalarından sonra Ekvador'a giriş 4 dakikamızı alıyor. Buradan gitmek istediğimiz Otavalo güya 3 saat uzaklıkta ama direk otobüs yok, herkes de Quito'ya gitme derdinde zaten, biraz arama sorma sonunda şehrin içinden geçen bir otobüse atlıyoruz. Kolombiya'dan sonra yollar geniş geniş ve ücretsiz, otobüsler de ucuz geliyor. Otobüste tanıştığımız bir adam da Pasto'daki festivalde müzisyen olarak grubunu götürmüş, Otavalo'ya geri döneceğini öğrenince tamam diyoruz biz seni takip edeceğiz, biz gitmeden önce eşini arıyor, bizi otobüsün durduğu yerde karşılıyor, şehre kısa bir taksi sonrası beraber akşam yemeği yiyoruz ve kalacağımız 2 - 3 günde bir kere daha görüşmek üzere sözleşiyoruz. Otavalo genelde Quito'ya gelenlerin günlük gelip gittiği küçük bir koloniyel belde, 80 - 90 bin kişi yaşıyor, ve güney amerika'nın en iyi yöresel pazarına sahip olduğu iddia ediliyor, herkes de bu nedenle cumartesi sabahları şehre akın ediyor, cumartesi akşamüstü geri dönüyor. Bizim için günlerden perşembe, cumartesiye kadar kalacağımız kesinleştiğinden neler yapılabilir onlara bakıyoruz, bulduklarımız gayet ilgi cekici. - Cumartesi turistle dolup taşan yerel pazar dışında günlük daha küçük marketler kuruluyor - cumartesi herkes gelmeden sabah 06 - 09 arası hayvan marketi oluyor, kedi, köpek, kobay, tavuk, inek, domuz ne ararsan bulunan bu pazara çevre köylülerden yerliler katılıyor, ortam cok senlikli.. Tavsan ve Kobay satan bir teyze, bu sempatik sirin hayvanlari pisirip yiyorlar, ozellikle kobay kutlamalarin olmazsa olmazi.. - Ekvador'a özgü Kondor kartalı ve diğer yaralı kartalların bulunduğu bir Kartal Rehabilitasyon merkezi var - Tepelerin arkasında yeşillikler içinden geçen bir trekking rotası ve sonunda güzel bir şelale var - Şehirde bol bol ucuz yemek, sakin yaşam, yerliler bulunuyor. Bu üç günü gayet rahat ve keyifli şekilde geçirdikten ve aktivitelerin hepsini yaptıktan sonra Cumartesi pazar bitince Quito'ya doğru yollanıyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/113387902154/salento-ve-cali-kolombiya", "text": "Guatepe'den sabah erkenden ayrılıyoruz, hızlı bir koşturmaca ile yarım saatte bir kalkan dolmuşlardan birini yakalama, Medellin kuzey terminalde iniş, Medellin hostel Paisa'da bıraktığımız sırt çantalarını alış, Medellin güney terminale gidiş, Salento'ya direk otobüs bulamama ve öğleden sonra 3'e bilet alma şeklinde aktivitemiz devam ediyor. Allahtan Kolombiya'daki terminaller AVM şeklinde, oturup iki kahve içip yemek yiyebiliyorsunuz otobüsü beklerken, internet de heryerde. taksi vb de göremeyince biz devam edelim diyoruz. 30 dakika sonra Armenia'ya varıp oradan Salento'ya gitmek isteyen 2 turist daha bulup her beraber devam ediyoruz. Hostele vardığımızda akşam olmuş bile. Saat 10 buçuk gibi plazaya çıkıp kızarmış muz ve balık yiyoruz. Ertesi gün trekking aktivitesi için hemen geri dönüp uyuyoruz. tohumu fırlatmış, yüzlerce binlerce palmiye ağacı tepelerde ovalarda, hatta dünyanın en uzun palmiye ağacının da burada olduğu iddia ediliyor. Sabah erken kalkıp küçük jiplere binip milli parkın kapısına geliyoruz, bizi atlı polisler bekliyor, aslında şov için biraz da, çünkü ülkenin bu tarafı özellikle Salento ve civarı sakinliği ve güvenliği ile biliniyor. Otlayan hayvanların arasından mükemmel bir güneş eşliğinde yolumuza devam ediyoruz, kısa süre sonra ünlü palmiye ağaçları karşımızda. Bol bol fotoğraf çekip küçük bir botanik bahçesinde çay içiyoruz, yolun öğleden sonraki kesimi daha da kolay, toplam 4-5 saat içinde trekking bitiyor. Geri şehre dönüyoruz. Artık yeni yıl zamanı olduğu için heryer dolu, şehir merkezinde kurulan çadır restoranlardan bir şeyler yedikten sonra günün yorgunluğuyla geri dönüp uyuyoruz. Ertesi gün yapılacak aktivite Don Elias Kahve turu. Bu son 3 jenerasyondur kahve yetiştiren bir ailenin küçük çiftliğine kadar yürüyüş, çiftlik gezisi, kahve tadımı ve kahve üretim işlemlerinin izlenmesinden oluşuyor. Tur yaklaşık 45 dakika, sonunda da bol bol kahve içebiliyorsunuz. Bu arada kahvenin yeşil bitkisinden, kurutulmuş çekirdeğe dönünceye kadarki her adımı görme şansımız oluyor. Kooperatif olduğundan kahvenin büyük bir kısmı devlete satılıyor. Devlet bu nedenle Dünya kahve piyasasında güçlü bir yere sahip, spekülasyonlarla kahve üreticisinin manipüle edilmesine izin vermiyor. Kolombiya kahvesi markasi ve uretimi cok iyi kontrol altinda tutulan bir urun. Bizim dünyadaki tüm Fındık üretimi ve ihracatının %85'ini elimizde bulundurup, sonra gidip ülkenin en büyük fındık üreticisini İtalyan Nutella şirketine sattığımız aklıma geliyor. (http://www. hurriyet. com. tr/ekonomi/26755864. asp) Gıcık oluyorum biraz. Herneyse.. Kizarmis kahve cekirdekleri.. Denemeye hazir.. - Ha onları mı ? Starbucks'a gönderiyoruz onları diye gülerek cevaplıyor rehber : ) - Cali centro historico: eski şehir merkezi, koloniyel yapılar - Tertulia Muzesi / Cali Sanat Muzesi - Tin Tin Deo, siz adım adım salsa dansetmeye çalışırken havada danseden insanlar, tek kelimeyle inanılmaz bir salsa bar - iglesia de merced - iglesia de San Antonio - Barrio San Antonio Cok da vakit kaybetmeyip Pasto'daki festivale yetismek icin once Popayan'a devam ediyoruz.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/112552212724/bogota-kolombiya", "text": "Öğle vakti Panama City'de ayrılan uçağımız yaklaşık 1 saat sonra Bogota'ya indi. insan nedense güney amerika ülkelerini düşününce akla sahiller, pırıl pırıl parlayan güneş, danseden insanlar falan geliyor. Ancak buralarda öğrendiğimiz bir şey var ki Güney Amerika'da sıcaklık yükseklikle direk bağlantılı. Bogota şehri deniz seviyesinden 2640 metre yüksekte. Hatta Quito - Ekvador 2800, Cuzco - Peru 3400, La Paz Bolivya 4050 mt. Buralara gelmeyi planliyorsaniz saglam giyinmek lazim. Bizi kapalı bir hava ve yağmur karşılıyor, hava oldukça serin. Taksiye atlayıp hostelimizin olduğu Candelaria bölgesine gidiyoruz. İlk farkettiğim şey taksinin hiç de ucuz olmadığı. Bir miktar trafik ve gelişmiş yollar/büyük binalar arasından devam edip 35 dakikaya hostelimize varıyoruz. Kolombiya'da da taksiler için bitaksi türü taksi çağırma uygulamaları var, eğer akıllı telefonunuz varsa işinize yarayabilir. Bir diğer uygulama da Uber taksi servisi, şimdiye kadar 5 ülkede kullandık, Bogota'da da gayet başarılı çalıştı. Bu arada eğer Bogota'da kalıyorsanız ya Candelaria'da ya da Chapinero'da kalacaksınız. Her ikisi de güvenlik bakımından benzer ancak Candelaria sırt çantalılara daha cok hitap ediyor ve daha ucuz. Ziyaret edilecek yerler şehrin farklı kısımlarına dağılmış durumda. Hostelde fotograf makinama bakarken Tamron lensimden garip sesler geldiğini ve lensin sürekli hata verdiğini farkediyorum. Yola bundan sonra devam etmek istemiyor gibi geliyor, önce nafile çabalarla Bogota'da Tamron servisi arıyorum, pek bir şey bulamayinca yeni bir lens almak için şehirdeki Canon Servisine gidiyorum. Canon'un yeni lensi 10-18 F4.5 geniş açı, bir yandan eski lensime yanarken bir yandan da artık binaların fotoğrafını çekebilmek için 150 metre uzaklaşmama gerek kalmayacak diye seviniyorum. Bogota'da yapılacak birçok farklı aktivite var, - Banco de la Republica Art Collection : Botero Müzesi de denilen bu banka sponsorlu müzede Botero'ya ve çağdaş Kolombiyalı sanatçılara ait birçok çalışma bulunuyor. Tabii eğer asıl Botero müzesi göreceksiniz kendisi Medellin'in tam ortasında bulunmaktadır. - El Museo de Oro : Gerçekten görüp görebileceğiniz en ihtişamlı altın müzesi, yerli kabilelerin günlük yaşantılarında/ dini seremonilerinde önemli yer teşkil eden altın Kolombiya, Ekvador ve Peru'da bol bol ve kolayca bulunan bir madenmiş. Bu müzede oldukça fazla zaman harcadık, her dakikasına da değdi açıkçası. - Zümrüt Marketi : Dünya zümrüt rezervlerinin %85'ini elinde tutan Kolombiya'nın kapalı çarşısı gibi, ancak kapalı değil. Elinde binlerce dolarlık zümrüt taşıyan tacir amcaların birbiriyle diyalogları, gözlerindeki merceklerle zümrütlere bakmalarını izlemek oldukça ilginçti. El tiempo gazetesi binasının bulunduğu köşede. Bogota'nin merkezi caddelerinden, buradan sagda Zumrut marketi.. -Cerro de Monserrate. Monserrate tepesi bir çok şehirdeki izleme terası/tepesi gibi teleferikle çıkacağınız ve bütün Bogota manzarasını izleyebileceğiniz orjinal bir yer, teleferik çok ucuz olmadığından teleferikle çıkıp yürüyerek inmek de mantıklı olabilir. -Museo Nacional : Ulusal müze güney amerika'nın en zengin ve ihtişamlı müzelerinden biri olarak gösteriliyor. Özellikle müzenin içini sıkıcı yağlı boyalarla doldurmayıp bir çok interaktif eser de koymuşlar, bol projeksiyon makinalı, hem astroid hem de 18. yy yağlı boya eserleri görebileceğiniz başarılı bir müze olmuş. -Museum of Colonial Art : Koloniyel sanat ve yagli boyaya doyamadiysaniz.. - Bisiklet turları : Bogota bisiklet turu kuşkusuz yapılacak en ilginç aktivitelerdendi, yaşlıca bir rehberin arkasına takılıp 5 saat boyunca şehrin altına üstüne getiriyorsunuz, turun en güzel kısımlarından bir tanesi yerel bir pazara gidip meyve satan bir dükkanda egzotik meyveler deneyebilmeniz. Rehber liste yapmis hepsini teker teker denetecek.. Bisiklet turunda ugranilan kahve uretim yerlerinde enfes kolombiya kahvesini tadip bol bol fotograf cekebiliyorsunuz. Almak isterseniz de gayet makul fiyata bulunuyor."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/112083973484/bocas-del-toro-ve-panama-city-panama", "text": "Bocas del toro, Panama'nın kuzeyinde batı karayip adı verilen bölgede. Buraya sadece botlarla ulaşılıyor. Az vaktiniz varsa Panama city'den 45 dakikada uçakla gelmek de mümkün. Diğer tarafta olduğu gibi burada da yapılacak çok özel bir şey yok, farklı plajlara minik kayıklarla gidiyorsunuz, şehrin kuzeyine minibüsle gidilen bir plaj da mevcut. Istakoz severseniz burada bol miktarda bulunuyor, ancak biz zamanını kaçırdığımız için yiyemedik. Bocas del toro'dan ayrılmadan önceki son gün, güzel manzaralı ucuz bir lokanta ararken yerel biraz da döküntü bir restorandan çıkmakta olan eski püskü giyimli avrupa/amerika görünümlü birine rastladık, burası iyi midir fiyatlar nasıl diye sorarken konu konuyu açtı, benim de işim yok zaten size katılabilir miyim dedi, hep beraber lokantaya oturduk, biz adamın tavsiyesi üzerine 2 dolarlık yemeğimizi söylerken adam aslında Amerikalı olduğunu ama uzun bir süredir Kosta Rika'nın başkenti San Jose'de yaşadığını söyledi, sonra laf arasında manzaraya bakarken ilerdeki devasa katamarani gösterip ben de bizim kayıkla geldim şeklinde birşeyler dedi, meğer adam Kosta Rika'nın popüler otellerinden birinin ve birçok restoran sahibi bir multimilyoner imiş. Ben başta biraz fazla şüpheci yaklaştığımdan mıdır nedir, bizi katamaranina davet etti, yemekten sonra yardımcısı bizi zodyak botla alıp gemiye çıkardı. Bir süre muhabbet birşeyler yeme içme sonrası akdenize katamaraniyla gitmek istediğini, bahar / yaza doğru okyanus geçmeyi planladığını anlattı, bir ara bize sordu sizin dönüş tarihiniz nedir ? Çakıştığını duyunca bize küçük bir iş teklifi yaptı, özel katamaranda yardımcı olmak istersek bizi Türkiye'ye götürebileceğini söyledi, toplamda 30 gün, okyanus aşmalı, Kosta Rika - Antalya yolculuğu. Kulağa pek fena gelmiyor :-) adresleri aldık dönüşümüze yakın tekrar konuşmak üzere sözleştik. Herşeyin tutması ve deniz üzerinde bir gemide 30 gün geçirme azmimiz olursa belki ama bana şartlar zor gibi geliyor. Neyse seyahat ederken nerede kiminle tanışacagınız belli olmuyor tabi. Bize paramızı nasıl saklayabilecegimiz hakkında tipler verdi, parasını avucunda top haline getirip etrafına paket lastiği sarıyordu, böylesi en güvenli dedi biri cebibizden almaya çalışırsa anında hissedersiniz.. İlginç bir gün ve geceden sonra otobüsle kuzey amerikadaki son şehrimize gidiyoruz. Yolculuk gece otobüsüyle ve bizi sabah 5'de Panama city şehirlerarası terminale bırakıyor. Buraya otogar demek hakaret, güney amerika'daki birçok terminal gibi havaalanını andırıyor. Bir taksiye atlayıp hostele vardığımızda mahmur gözlerle bakan resepsiyonist beklerken herkesi ayakta görüyoruz. Kimi muhabbet ediyor, kimi kahvaltı hazırlıyor. Los Mostros hostel çok ucuz değildi ama şehrin harika bir yerinde ve konforlu idi. Panama kanalı burada olduğundan sanki Türkiye'ye paket göndersek ucuza gelecekmiş gibi geliyor, sonra fedex 2 kilo için şaka gibi 150$ istiyor, lokal posta ofislerinin halini görünce tamamen vazgeçiyoruz. Panama şehri dünya standartlarına göre çok gelişmiş, oldukça pahalı bir yer, tüm ülke gelirinin 1/3ünü sağlayan panama kanalı ve yabancı yatırımcı nedeniyle heryer devasa binalar, alışveriş merkezleri dolu. Yeni bitirdikleri metro hattını da ekleyince ortaya ilginç olmak için fazla modern bir şehir çıkıyor. Şehirde yapılacak en iyi şey AVMlerden alışveriş ve Panama kanalı gezisi. Otobüs terminalinden 50 cente yapılan 35 dakikalık bir yolculuk sonrası miraflores lock kısmına erişiyorsunuz, burası diğer kısımlara göre daha güzel, izleme terası ve interaktif bir müzesi bulunuyor, yalnız giriş biraz tuzlu 15$. Sadece isic öğrenci kartınız varsa yarı fiyata düşüyor. Açık büfeli öğle yemeği dahil 35 usd bir opsiyonu vardı ama pek ilgimizi çekmedi. Kanaldan gemi gecisi.. Su gemi yaklasik 250 bin dolar odedi burayi kullanmak icin.. Panama kanalı, Panama'nın içinden 77 km boyunca giden, Atlas Okyanusu ile Pasifik Okyanusunu bağlayan ve dünya ticareti için son derece önemli bir kanal. Her ne kadar kanal planları 16. yüzyıla kadar dayansa da yapımına 1880'de başlanmış. Mısır'daki Süeys kanalının da yapımını üstlenen Ferdinand de Lesseps isimli bir Fransız, bir gazla burayı da yapalım diye girişiyor ancak proje hastalıklar, mühendislik problemleri ve kotu planlama nedeniyle bir türlü bitmek bilmiyor. En sonunda da terk ediliyor. 1900lu yılların başında ABD Fransızlardan kalma proje inşaatını satın alıyor ve Panamalılarla yapılan anlaşmayla kanalı inşaa etmeye başlıyor. Toplamda Yaklaşık 25 000 kişinin hayatını kaybettiği kanal inşaatı 1914'de bitiyor. Anlaşma gereği 1999'da tüm hakları Panama hükümetine geri veriliyor. Her yıl yaklaşık 13 000 gemi geçiyor, en büyük gemiler için geçiş ücreti 450000 Amerikan doları civarında.. Kanal her yıl yaklaşık 1.3 Milyar USD gelir getiriyor. Gemilerin geçişi için öncelikli açık artırma sistemi mevcut, 2012'de önünde 200 gemi olan Norveç tankeri yaklaşık 200 Bin USD ödeyip en öne geçmiş. Herşey parayla tabii ki. Bunun yanında Panama Kanalına yeni rakipler de geliyor, Çinliler Sosyalist Nikaragua'ya Kanalın benzerini yapmak için bir proje teklif ettiler, inşaatına 2014 aralıkta başlamışlar. Biz Nikaragua'dayken çok büyük kavgalar dönüyordu, diğer yazıda belirttiğim cennet Ometepe ve etrafındaki gol deniz suyuyla doldurulacak çünkü. Diğer gün de sakin takılıp avmye gittik, burrito yiyip sinemaya girdik. Hergun tapınak kilise müze ile geçmiyor tabi. Panama'dan Kolombiya'ya geçiş için binbir türlü yol var. Ancak gelin görün ki otobüs yok. Çünkü karayolu yok. Hatta bu boşluğa Darien gap deniyor. Seyahat etmeye başlamadan önce bilmediğim bu durumu öğrenince açıkçası çok şaşırdım, nasıl yani koskoca amerika kıtaları arasında nasıl araba yolu olmaz ? Bunun 4 nedeni var, - öncelikle Panama ve Kolombiya arası tamamen tropikal orman ve geçişi trekking ile bile çok zor. - bu tropikal ormanın altındaki toprağın birçok kesimi deniz seviyesinin altında. Bu nedenle buradaki toprak bir anlamda toprak/deniz suyu karışımı. Bataklık. - ABD ikinci dünya savaşında -eksik olmasın- buraları tamamen bombalayıp kuru kalan kısımları da yerle bir etmiş. Amaç japonların güneyden gelip panama kanalına saldirmalarina engel olmak ancak az miktarda geçilebilen kısım da böylece yok olmuş. - Kolombiyalı gerilla abiler hala bu ormanlarda cirit atıyor, bu nedenle güvenlik sorunu mevcut. - Panama'dan yelkenli ile Cartagena'ya 4 günde geçiş, arada adalarda durup yüzmek vs mümkün oluyor, mavi tur gibi. Ancak fiyat çok yüksek ve kaptanların kötü şöhretleri mevcut, eski gemiler kötü yemek, sarhoş kaptanlar ve 400 $ - Panama'nın otobüsle ulaşılan kolombiyaya en yakın yerine gidip, bot + otobüs + tekrar bot yapmak 140 $ - Panama Kolombiya arası yeni başlayan arabalı vapurlara normal yokcu olarak binmek 120 $ - orta amerika'nın tek ve ilk ucuz havayolu şirketi vivacolombia ile panama city - Bogota 50 $ uçak ile 1 saatte varış (yabancı kartlara %10 komisyon + kolombiya giriş harcı 15 usd ) - Darien Gap trekking turları risk almak isteyenler için mevcut, 15 güne kadar süren turlar pahalı, boğazına kadar çamura bulanmış ya da garip böcekler tarafından yenmiş olarak Kolombiya'ya ulaşan gezgin bol. hikayelerini internetten okuyabilirsiniz. Çok da düşünmeden viva colombia biletlerini erken aldığımız için, günü gelince uçağımıza binip sağ salim bogota'ya varıyoruz. Herşey olması gerektiği gibi.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/110455762514/leon-nikaragua", "text": "Leon Katedrali Orta Amerika'nin en buyugu. - Leon, - Managua başkent - Granada - Ometepe adası volkanlar ve doğa, - San Juan Del Sur sahilleri sörf için Bu gezi rotası hem gezginlerin sık kullandığı hem de ulaşımın kolay olduğu bir rota. Göreceli olarak daha düz olduğundan yerel otobüslerle ulaşım hem sorunsuz hem de kolay. Bu plan için ülkeye el Salvador ya da Kosta Rika'dan geldiğinizi varsayıyoruz, açıkçası sadece Nikaragua görmek için buraya gelmek isabetli olmaz, etraftaki bir ya da daha fazla ülkeyle birleştirmek daha mantıklı. Nikaragua'ya gelmeden önce çok bir fikrim yoktu, nedense insanın aklına iç savaş ve gerillalar geliyor. Bunda orta amerika'da geçen amerikan filmlerinin etkisi de var. Devrim şehitleri icin torenler vardi biz oradayken.. 1930lardan 1970lerin sonuna kadar Nikaragua'da ABD'nin kankası Somosa ailesi yönetimde bulunuyor. ABD yanlısı yönetim ve sistem bozukluğu diğer orta amerika ülkelerindeki gibi son derece derin. Buna karşı Nikaragua'daki Amerikan kuvvetlerine karşı ilk gerilla savaşı başlatan Augusto Sandino daha sonra öldürülüyor, ancak orta amerika'daki kahramanlık efsaneleri ve liderliğinden FSLN doğuyor.1979'da devrim yapıp yönetimi ele geçirince ABD bu ülkede kontragerilla ordusu kurarak sosyalist hükümeti devirmek istiyor, çünkü bu noktada yayılabilecek Sosyalizmin gelecek durağı Kosta Rika ya El Salvador. Uzun süren bir iç savaş, gerillalar, CIA operasyonları derken ülke yine sosyalist kalıyor ancak ekonomik durum fena. Şu anda bir çok alanda gelişme gösteriyor olsalar da biraz kayıp ülke olmuş durumda, Nikaragua'dan bir çok kişi çok daha gelişmiş Kosta Rika'ya kaçıp kaçak çalışma peşinde. Belki bir ihtmal turizm. Nikaragua kuzeydeki ülkelere göre her ne kadar daha fakir olsa da güvenlik problemi çok çok daha az. Nedense şimdiye kadar gittiğimiz sosyalist/komunist ülkeler digerlerine gore çok daha güvenli idi bu arada dünyadaki 5 sosyalist ülkenin 4'ine gittiğimi farkettim şu anda. Kuzey kore yakın gelecekte değil ama belki ilerde görülebilir. Leon'da tüflü volkanik kumun üzerinde yapilan sandboarding turu çok iyi görünüyordu ama biz gerçek kırmızı lava görmek istediğimizden tercihimizi Telican volkan turundan yana kullanıyoruz. Sabah çıkıp akşam döndüğünüz bu tur pek ucuz değil (45 USD) ama bir daha nerde pitir pitir baloncuklu volkan göreceğiz diyerek katılıyoruz. Jiple götürebildikleri yere kadar gidiyoruz, tepenin başladığı yere geldikten sonra iniyoruz, sonrası yukarı doğru 45 dakikalık yürüyüş, hava birden bulutlanıyor ve rüzgar bize doğru esmeye başlıyor. Tam o arada volkan kraterinin kenarına varıyoruz, yüzlerce metre aşağıda lavlar köpürürken bizi toprak uçurumun yanında koruyan hiçbirşey yok. Aşağı bakmaya devam ederken rüzgar volkanın bütün dumanını üzerimize getiriyor, sülfür olduğunu öğrendiğiniz ve genzimizi yakan bu dumandan çıkmak için aşağı 500 mt inip dumanın geçmesini bekliyoruz. Bulutlar açılıp rüzgar azalınca ikinci sefer başlıyor, karşımızda turuncu lavlar kriterin kenarına yatıp kafayı ıçeri uzatıyoruz, ortam sürreal, lavlar dumanlar, fotoğraf makinaları uzaktan başarısız fotoğraflar çekiyor. Gazdan fena olmayalım diye rehber acele ettiriyor, bir on dakika sonra aşağı inmek için yola koyuluyoruz.. Dusmeyelim diye yere yuzu koyun yatip fotograf cekerken.. Üçüncü gün de müze, kilise ve sokak gezmesi ile geçiyor. Özellikle Leon Müzeleri ispanyolcanız cat pat varsa bile eski sandinista gerillalar tarafından gezdiriliyor, adamlar eski zamanlari anlatırken gözleri doluyor adeta. Gerçekten çok heyecanlı rehberler. Leon ucuz, yemekler iyi şehir orjinal daha ne olsun! Gelecek istasyon daha elit turistik Granada.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/111821390059/liberia-monteverde-ve-puerto-viejo-kosta-rika", "text": "Nikaragua'dan Kosta Rika'ya geçişle ilgili bir yazıya pek gerek yok çünkü pek maceralı değil, hatta çok kolay. 1 dolarlık otobüse biniyoruz, 1 saate sınırdayız. Sınır ilginç, orta amerika'nın en fakir ülkesinden, en zengin ülkesine geçiş yapıyorsunuz. Hatta Kosta Rika'ya orta amerika'nın Isviçre'si diyorlar. Birden her yer düzeliyor, ofisler klimalı, bilgisayarlar, düzgün sıralar, yeni binalar goze çarpıyor. Kosta Rika'ya giriş için ülkeden çıkış dokümanı yani uçak ya da otobüs bileti gerekli. Bu konuda çok ciddiler, bizim San Jose Miami biletini ayrıntılı incelediler. Bu arada American airlines websitesini kullanarak 48 saate kadar rezervasyon yaptırabiliyorsunuz. Bu konuyu unutmamak gerek yoksa Nikaragua'ya geri gidip bir otobüs firmasından yanacak bir dönüş bilet almanız gerekebilir. Sınırı kısa sürede geçiyoruz, ancak tahmin ettiğimiz gibi varmak istediğimiz Monteverde'ye giden otobüslere geç kalacağımız için geceyi Liberia şehrinde geçirmeye karar veriyoruz. Plaza mayor'un ortasında kilisenin önünde bir festival yeri kurulmuş, sokak satıcıları ızgara yapıyorlar, yiyecek bol. Kendimizi Nikaragua'da sanıp istediğimizden yiyoruz, ama farkediyoruz ki burası gerçekten orta amerika'nın Isviçre'si, uyduruk iki üç şeye 13$ vermişiz. Kosta Rika ABD'den bu yana gördüğümüz en pahalı ülke. Kaldigimiz hostel, genelde standartlar ve fiyat yuksek. Sabah erkenden kalkıp Monteverde'ye yakın bir yerden geçen otobüse biniyoruz, yemeklere göre ulaşım çok ucuz ve kaliteli. Pan-american otoyolunun kenarında inip son 45 km'yi otostop cekelim diyoruz ancak duranlar sadece ilerdeki köye gidiyor, vazgeçip otobüsü bekliyoruz. Monteverde'ye öğleden sonra varıyoruz, kaldığımız çok iyi yerlerden biri olan Eddy's cabinas oteline yerleştik. Buradaki en önemli aktivite Santa Elena bulut ormanları, . Kosta Rika'da az gününüz varsa açıkçası kesin görülmeli. Kendi mikroklimasina sahip dağların arasındaki bu orman asla güneş görmüyor. Üzerindeki bulutlar sürekli yenilendiği için bu nemli/tropik ortamda binbir çeşit hayvan, bitki ve böcek görmek mümkün. Giriş pek ucuz sayılmaz ancak öğrenci kimliğiniz varsa yarı fiyatına iniyor.15 usd. Ertesi gün erkenden kalkıp 7'deki otobüsle ormana gidiyoruz, haritalar açık seçik olduğundan herhangi rehbere gerek yok, ancak rehber görmesi zor bitki ve hayvanlari kolayca bulduğu için daha iyi bir tecrübe yaşatabilir. Mantar cintar ve binbir turlu bitki. Üçüncü gün buranın diğer önemli aktivitesine kayıt oluyoruz, zipline. Dağlar arası çekilmiş kilometrelerce çelik halatlara bağlı raylı sistemlerle kayarak yapılan bu aktivite kosta rika'da ayrı güzel çünkü uçsuz bucaksız ormanların üzerinden bitmek bilmeyen halatlardan kayıyorsunuz, öyle çok çocuk eğlencesi gibi de gelmedi bana. Bütün günü zipline üzerinde kayarken yağmura yakalanıp ıslanarak geçirdikten sonra odaya geri dönüp diğer destinasyonumuza gitmek için hazırlanıyoruz. Sabah erken otobüslerden biriyle başkent San Jose'ye, oradan da farklı bir otobüsle Puerto Viejo'ya. Puerto Viejo Kosta Rika'nın karayip kıyısında, zenci nüfusunu oluşturan, Jamaika'dan göç etmiş, ingilizce konuşan, ekseriyetle Bob Marley dinleyip ot içen domino oynayan insanlarla dolu bir yer. Heryer bisiklete binen rastalı amcalarla dolu. Kısacası orijinal. San Jose'den yaklaşık 6 saatte Limon üzerinden Puerto Viejo'ya varıyoruz. herşey beklediğimiz gibi ancak fiyatlar kendini daha da aşmış durumda, en ucuz yemek 9 - 10 dolar. Bulabildiğimiz en ucuz hostelde 27$'a bir oda bulup yerleşiyoruz. Aslında hamaka razı olursanız 4$. Fiyatlar burada çok kalınmaması gerektiğinin göstergesi, ancak yine de en az 3 günü hak ediyor. Bu noktadan sonra etrafı gezip görme, bisikletle turlar, sahiller ve yüzme ile geçiriyoruz bir iki günü, gerçekten de çok orjinal bir yer ama bir de bu kadar pahalı olmasa tam olacakmış. Pahalı dediysem normal tatildeyseniz ve işinize geri dönecekseniz pahalı değil o kadar da, istanbul fiyatları. Ama sırt çantalı seyahat edenler için dünya standartlarına göre bir hayli tuzlu. Afro sacli gencler cocuklar ve gunes batisi.. Burada çok kısa bir süre sonra havaya giriyorsunuz, herkes sakin, işler yavaş, servis yavaş, insanlar bile yavaş çekim hareket ediyor gibi. Bu sakinlik içinde öyle liste yapayım şuraya gideyim bunu göreyim diye plan yapılmıyor zaten, otobüs bile kafasına gore bazen erken bazen geç. Harika bir üç gece dört günün ardından Kosta Rika'ya veda edip karayip kıyılarının ikinci durağına ilerliyoruz, hedefimiz bocas del toro, Panama. Kosta Rika Panama sınır geçişi pek kolay, eski bir tren yolu köprüsü üzerinden yürüyerek geçiyorsunuz, kredi kartı ile 7 dolar kosta rika çıkış harcı yatırıyorsunuz, sonra 100 mt yürüyüp Panama. Karsisi Panama, bu taraf Costa Rica.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/110698431309/granada-nikaragua", "text": "Leon Granada arası ulaşım çok kolay, Leon'da terminalde Managua arabaları kalkıyor, ona atlayıp 2 saate Managua'ya varıyorsunuz. Granada'ya giden otobüslerin önünde inip başka bir otobüsle 1 saatlik bir yolculuk sonrası Granada'dasınız. Bu gezi toplamda 3 dolar tutuyor, ama 15 dolara da turist servisi aynı noktaya götürüyor. Orta amerika'da belki haksızlık ettik, ancak nerdeyse hiçbir başkente uğramadık. Kaotik, güvenliksiz ve size sunacak çok şeyi olmayan yerler kanımca. Bu arada Granada için Nikaragua'nın turist başkenti desek yanlış olmaz. Daha önceden ayarladığımız hostal mexicana'da şehrin ana caddelerinin birindeki hostele yerleşiyoruz. Sahibesi sakin Meksikalı bir kadın, mekan tamamen aile işletmesi, hatta temizlikçi kadın bile yirmi yıldır burada çalışıyormuş. Daha sonra ben tek başıma saç kestirmeye gidiyorum, berbere yine birşeyler söylüyorum ama Orta Amerika'da bildiği gibi kesiyorlar adamlar, hele biri çizgi sakal kesiyordu son anda zor yetiştim ne yapıyorsun latin şarkıcı mıyız burada. Yani 4 farklı ispanyolca kursuna gittim, bütün ispanyolca gramerini bitirdim, efendi gibi anlamlı vurgulara dikkat ederek açıklıyorum, yine de ise yaramıyor. Herneyse.. Bkz en alttaki fotograf.. Şehirde güzel kiliseler, katedraller ve ağaçlarında binlerce kuşun yaşadığı bir plaza bulunuyor. Fiyatlar Leon'a göre daha pahalı. Fotoğraf çekip gezerken gün bitiyor, akşama ne yiyelim diye bakınırken süpermarket bulup salata için sebze, makarna ve ton balığı alıyoruz. Sürekli dışarda yemek buralarda pahalı olmasa da pilav fasulye ezmesinden içiniz geçince arada kendiniz salata yapmak istiyorsunuz. Diğer iki günün ilki yakınlardaki Laguna de Apoyo golünde geçiyor, buraya da çok çok ucuza yerel otobüslerle varılıyor, manzara gerçekten harikaydı ama gün sonunda geri döndük. Burada konaklamak isteyenler için çok popüler bir sırtçantalı hosteli var, Hostel Paradiso. Fotoğraflar, gezme tozma, güzel yemekler ve Granada havasını içimize çekip devam etmeye karar veriyoruz, gelecek durak Ometepe. Sekil 1: orta amerika'da default kesim, sakal faciasi yasamamaniz icin berberi uyarmaniz gerekiyor.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/114240060689/popayan-ve-pasto-festivali", "text": "Cali'den güneye devam ediyoruz. Aslında buradan sonra planımız pek belli değil çünkü Ocak ayı başı bütün ülkede festival var, yolumuzun üzerinde hem Pasto'da hem de Popayan'da güzel festivaller var. Açık ara en popüleri Pasto festivali ama araştırdığımız kadarıyla şehirde ve şehrin 60 km çevresinde bütün oteller tıka basa dolu. Popayan'daki biraz daha folklorik festivale gitmek ve beyaz şehir denilen bu güzel koloniyal şehri gezmek için önce buraya ulaşıyoruz. 2 saatlik otobüs yolculuğu ile. HostelTrail isimli hostele yerleşiyoruz, böyle küçük bir şehir için çok çok iyi bir hostel. Hostel sizin için gelecek destinasyonunuza ulaşımı ücretsiz olarak ayarlamaya yardımcı oluyor. Çalışan kız bize soruyor buradan nereye gideceksiniz diye, Pasto diyoruz. Bir oraya telefon bir buraya telefon açıyor, mucizevi bir şekilde internet sitesi olmayan lokal bir otelden yer buluyor,-normalın 2 katı fiyata ama napalım- rezervasyonu yapıp ertesi gün planlarımızı ayarlamış olarak şehri gezmeye çıkıyoruz. Şehrin bir kısmında kutlamalar mevcut, ancak festivalin ilk günü olduğu için henüz her tarafta değildi. Bir iki müzik grubu dinleyip fotoğraf geçerek öğleden sonrayı geçiriyoruz. Bu arada Kolombiya'da Starbucks yerine çok daha iyi bir kahve zinciri var, Juan Valdez Cafe, gezmekten yorulduğumuzda bol bol sade kahve içtik. Ertesi gün Pasto'ya çok da uzun olmayan bir yolculuktan sonra ulaşıyoruz. Terminalden taksiye atladığımızda etraftaki manzaralardan az çok neyle karşılacağımız belli, herkesin elinde kopuk silahı bütün şehir birbirini ıslatiyor, Bu festivalin adı negros y blanços, Kölelik düzeninin bitişinden sonra beyazların siyahilerle kutlamalara katılırken yüzlerini siyaha boyamasından geliyor. Festival 6 gün, özellikle siyah günü ve beyaz günü oldukça iyi kutlanıyor. Sabahki kutlamaları kaçırdığımız için akşam üzeri konser alanına geliyoruz, konser alanı değil savaş alanı, 10 dakikaya bir üç beş kişilik gruplar gaza gelip topluluğa saldırıyor, köpükten göz gözü görmüyor. İlginç şey bu kadar içkiye, herkesin elindeki renkli boyalara, köpüklere, suya, birbirine saldırmasına rağmen hiçbir tatsız olay olmuyor. Üstümüz renkten kirlendikten ve yüzümüz köpükten görünmeyecek şekilde bulamaç halini aldıktan sonra odaya gidip akşam yemeğine çıkmak için düş alıyoruz. Binlerce insana köpük silahi verirsen olacagi bu.. Sokağa çıktığımız ilk beş dakikada aa turist hem de temiz diyerek kızlar erkekler saldırıyor köpüklerle, sonuç eski halimize 20 dakika içinde geri dönüş. Tabi bizim elimiz de boş durmuyor, hemen ertesi sabah gidip en büyük boy kopuk silahı alıp bitirinceye kadar kullanıyorum. Festivalin son günü geçit töreni vardı, bu tören her sene farklı festival arabalarıyla yapılıyor. Bir sene gösterilen bir kukla/araba/şekil gelecek seneye giremiyor. Sponsorlarla yürüyen festivalde çok iyi kostümler, inanılmaz dizaynlar ve devasa araçlar vardı, hatta festivalin konuk ülkesi olarak Brezilyalı sambacıları çağırmışlar, bir onlar eksikti, tam olmuş vallahi. Rengarenk kostümler, boyalar, köpük savaşları içinde hızlıca geçen günlerimiz festivalin sona ermesiyle bitiyor. Açıkçası, kim olduğu, hangi gelir seviyesine, siyasi görüşe, eğitim durumuna sahip olduğundan bağımsız olarak bütün şehrin bir festivalde eğlenmesine tanık oldum. İçimden bizim ülkemizde de böyle bir festival olur mu acaba diye düşündüm ama yakın zamanda pek mümkün görünmüyor galiba. Muhteşem geçen Kolombiya günlerini güzel bir festivalle sonlandırıp artık Ekvador'a geçme zamanı.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/113107731934/neiva-kolombiya", "text": "Bogota'nın yağmurlu havasından uzaklaşıp 5 saat güneyde Neiva'ya gidiyoruz. Burada ilgimizi çeken 2 şey var, birincisi uzun süredir görmediğimiz coğrafi koşullar : kuraklık ve çöl, ikincisi de heyecanlı bir astronom ve ziyaret edebileceğiniz bir gözlem evi. Burada ışık kirliliği çok az olduğundan biri ziyaretçilere açık biri kapalı iki gözlem evi bulunmakta. 5 Saatin ardından Neiva'da terminale varıyoruz, buradan küçük minibüsler Villa Vieja'ya kalkıyor, oradan da artık bir yolunu bulacaksınız, Minibüs şoförü ekstra çölün içine girmek için bizden 3'er dolar daha istiyor biz de kabul ediyoruz. Bu noktada pek pazarlık gücümüz yok. Daha önceden telefonla konuştuğum ve gözlem evini yöneten heyecanlı astronom Javier Fernandoyla tekrar konuşup akşama gözlem seansı olduğunu teyit ediyoruz. Gözlemevine akşam 6 buçuk gibi varıp yaklaşık 2 buçuk saat adam anlatıyor biz dinliyoruz. Yıldız kümelerinden kara deliklere, galaksilerden gezegenlere birçok kavramdan bahsediyor. Noel tatili zamani olması dolayısıyla bol ziyaretçi var, yaklaşık 10 kişilik bir grubuz. Sırayla tombul teleskoplardan farklı gezegenlere ve yıldızlara bakıyoruz. Program bitince kalacak yerimiz olmadığını kendimize hatırlatıyoruz (Nerede o 3 gün önceden rezervasyon yapan halimiz). Su tarafta pansiyonlar var diyorlar, akşam 10'da çölün içine zifiri karanlıkta yürümeye başlıyoruz, yaklaşık 5 dakika sonra yanımızda bir araç duruyor, içinde iki genç kolombiyalı çift, \"biz de kalacak yer arıyoruz gelin beraber gidelim \" diyorlar, onlara takılıp 1 km otede ucuza bir pansiyon buluyoruz. Sabah erkenden kalkıp farklı bir gezegene ait gibi görünen doğa şekillerine bakıyoruz, yaklaşık 2 saatlik yürüyüşten sonra pansiyona geri dönüp eşyaları topluyoruz, sırada Bogota'ya geri dönüş ve bir gün sonra da Medellin'e yollanmak var. Tatacoa çölü eğer vakit varsa geldiğinize değer, ancak kısıtlı vaktiniz varsa pas geçseniz de olur. Gökyüzü ve yıldızlara bakacağım diyorsanız kaçırmayın ama.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/113211829294/medellin-guatepe-kolombiya", "text": "Kolombiya'da ulaşım ücretleri oldukça yüksek, ilginç bir şekilde hiçbir özelliği olmayan şehirlerarası yollara bile kulübe koymuşlar herkesten para alıyorlar. Otobüsler her rotada en az üç kere durup para ödüyor, bu masrafın bir kısmı da haliyle bilete yansıyor. On sene öncesine kadar gece otobüslerinin durdurulup soyulduğu yollarda sakin geçen 11 saatin ardından kendimizi Orta ve Latin Amerika'nın en düzgün şehirlerinden birinde buluyoruz, Medellin. Yollar düzgün, kaldırımlar, park yerleri, şehir parkları, Avrupa' nın herhangi bir şehri olabilir. Medellin'deki insanların kökleri ispanya'nın bask bölgesine dayanıyor, Medellin ve çevresindeki şehirleri kapsayan bölgede yaşayan insanlara Paisa deniyor, son derece gururlu, paisa milliyetçisi biraz da biz kolombiya'nın geri kalanından farkliyiz mantalitesi mevcut. Aslında haklı da olabilirler, zira Kolombiya'nın açık ara en gelişmiş şehri burası. Diğer bir konu da şehrin metro sistemi. Medellin metrosu üç dört farklı hattan oluşuyor ve Kolombiya'nın tek metrosu. Özellikle çalkantılı dönemde inşaa edildiğinden insanların bir şekilde gururla baktığı ve sadece metro sistemi olmanın çok ötesinde bir yapı. Mesela bir restorana girdiğinizde duvarda asılı bir metro treni fotoğrafı görüyorsunuz. Turizm broşürlerinde metro treni, duvarlarda metro treni, şehrin en önemli görülecek şeylerinden biri. Bu kadar önem verdikleri için metronun içinde en küçük bir çizik bile yok, tertemiz. Kalacak yer için önce şehrin turistik bölgesi El Poblado'da bir yer araştırıyoruz, ancak fiyatlar gereksiz pahalı, o nedenle şehrin daha kuzeyindeki Laureles Estadio bölgesine metronun karşısında Paisa City Hostel Medellin'e yerleşiyoruz. Bizi buraya getiren taksici içten bir gülümsemeyle Medellin'e hoşgeldiniz diyor ve ücreti düşük alıyor. Nedense çok şaşırmıyoruz, Kolombiyalı taksiciler her seferinde ya bizi kısa yoldan getiriyor ya düşük ücret alıyor, ya da çok güleryüzlü. Artık bizim tecrübemiz mi şans mı bilmiyorum. Buraya gelişimiz noel tatiliyle benzer güne denk geldiğinden sokaklar ışıl ışıl, özellikle trafiğe kapatılan bir cadde tamamen ışıklandirilmisti. Medellin'de yapılacak bol aktivite var, açık ara en önemlisi free city tour -medellin. Bir gün önceden rezervasyon yapıyorsunuz 4 saatlik tur sonunda gönlünden ne koparsa şeklinde işliyor. Rehberimiz tek kelimeyle inanılmaz, eski medellin'i uyuşturucu kralı Pablo Escobar zamanını sanki tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor, sonunda şehrin gelişimini anlatırken o kadar duygulanıyor ki nerdeyse ağlayacak. Bu arada şehrin en önemli tarihi karakterlerinden Pablo Escobar'i araştırmanızı tavsiye ederim. Uçaklara bomba koyan, milli savunma bakanlığı binasını havaya uçuran ve seçimler öncesi 5 başkan adayından 3ünü suikastla öldürtecek kadar gözü dönmüş bu adamın en güçlü zamanında ayda 1600$ sadece paralarını destelemek için kullandığı paket lastiklerine ve poşetlerine gidiyormuş. O kadar zengin. Şehrin diğer aktivitesi Botero müzesi, burada Botero'nun bağışladığı eserlerinden geniş bir koleksiyon bulunuyor. Botero'nun kusu, bu kus bronzdan yapilmis, la violencia zamani adi verilen donemde meydana birakilan bomba tamamen parcalamis, Botero hemen yanina aynisindan bir tane daha yapmis, parcalara ayrilmis eskisi ve yenisi yan yana duruyordu. Botero muzesinde farkli koleksiyonlar da bulunuyor. Başka bir gün de yanyana olan botanik bahçesi ve Planetarium'a gidiyoruz, Kolombiya'ya özgü birşey olmamasına rağmen çok iyi düşünülmüş, muhtemelen yarim gününüzü alacak aktiviteler. Hostelde son gun aksam, ayrilmasi zor oldu acikcasi.. 3 günlük gezme görme sonrası sirtcantalarini bıraktığımız Medellin'e, oradan da Kolombiya'nın ortasında kahve üçgeni tabir edilen bölgenin ortasi Salentoya."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/99379171119/gili-adalari-ve-rinjani-volkani-lombok", "text": "Ubud'dan sonraki durak üç tane yan yana minik adadan oluşan Gıli adaları. Bu adalara Bali adasından bir çok yerden otobüs + tekne ile gidiliyor, fiyatlar 12 dolar civarında idi. Bir iki gün rahatlayıp burada hiçbir şey olmadığına karar verdikten sonra daha önceden yolda tanıştığımız arkadaşlarımızın rinjanı volkanık dağına trekking gezisi yapacağını öğrenip kendimizi de yazdıyoruz, rinjanı turları tek günlük ve üç günlük, volkanık krater gölü, dağın kendisi ve termal kaplıcaya gidiyorsunuz. devam ediliyor, yarım saat kaldı bir saat kaldı derken akşam 8 buçukta kamp yapacağımız yere varıyoruz, yorgunluktan bitkin halde çadırlara çekildikten sonra grup lideri kalkış saatini söylüyor, sabah 3. Kamp yerinden dağın tepesine tam 3 saatlik yolculuk olduğu için sabah güneş doğusuna yetişmek için 3'de kalkıyoruz, rehberimiz ve taşıyıcılar elimize çay ve pancake tutuşturuyorlar, hemen yola koyuluyoruz, sabahın 4'unde 3000 metrede küflü taşlar arasında kaya kaya devam ediyoruz. Bulutları geçip güneş doğuşunu harika gören bir yerde sabah 6 buçuk gibi olduktan sonra bol bol fotoğraf çekip geri dönmeye başlıyoruz. Kampa geri döndüğümüzde saat 8 buçuk. Bir çay içip yatsam mı ne yapsam diye düşünürken rehber tekrar geliyor, 3 saatlik krater gölüne yolculuk ve kamp yapacağımız yere gidiş. Öğleden sonra golü geçip termal suların olduğu yerde kamp kuruyoruz, mayoları giyip az önce volkanın kenarından çıkıp ısınmış suların içinde 20 dakika keyif. olacağını düşünmediğimizden biraz söylensek de sabah kalkıp ne de olsa son gün, yürünür şeklinde kendimizi avutarak inişe başlıyoruz. iniş o iniş. Yaklaşık 11 buçuk saatlik yürüyüş ve 2 molanın ardından akşam üzeri son varış noktasına ulaşıyoruz. Kakao ağaçlarının, yüzlerce yıllık milli park ağaçlarının arasından geçiyoruz, ancak tek düşüncemiz varalım da kendimizi atalım yataklara, eşyalarımızı başlangıç noktasından topladıktan sonra bizi arabayla Lombok'un biraz daha turistik ve standartları yüksek Sengigi şehrine bırakıyorlar. İlk bulduğumuz otele parası neyse ne diye giriyoruz. İki gün sadece yürümeye çalışmak ve odada televizyon izleyerek geçiyor, durduk yere bu kadar egzersiz fazla gelmiş valla. Sengigi biraz daha resort otellerin olduğu bir yer, burada da motorsiklet kiralayıp sahilleri geziyoruz, ramazan ayı olduğundan yerli turist çok daha az. Vizemizin sonuna geldiğimizden (türklere 1 ay vize veriliyor) uzatmak için pasaportları göçmenlik dairesine verip, kuta lombok'a küçük bir gezi yaptıktan sonra dinlenmiş olarak gelecek destinasyonu planlıyoruz, Sengigi'de gezi boyunca kaldigimiz pahali otellerden biri gecelik 30 USD. Biletimizi alıp bir iki gün daha oyalanıyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/107150874269/tulum-playa-del-carmen-valladolid-meksika", "text": "Eğer bir yer güvenli ve kolay erişilebilir olsun diyorsanız, muhtemelen pahalıdır, ucuz, otantik ve ulaşılabilir yerler de güvensiz. Bunun güzel bir örneği güvenlik ve kolay erişimin üst düzeyde olduğu, ancak bu güzelliklerin bir de fiyatının olduğu Meksika'nın Yucatan / Quinta roo eyaletleri. Meksika'da şehirler arası yolculuklar zaten pek ucuz değil, Daha önce kaldığımız San Cristobal'den Cancun tarafına gelmek, aşağı yukarı otobüsle ve önceden alınmış uçak biletiyle aynı fiyata geliyor. Biz erken aldığımızdan 80 USD cıvarında bir ücret ödeyerek yaklaşık 55 dakika süren Tuxtle Guiterrez - Cancun uçağına bindik. İndiğimiz yer Amerikalıların, özellikle Amerikalı kolej partisi yapmaya gelmiş 16 - 20 arası gençliğin favori yeri. Cancun'da durmak için pek bir neden yoktu açıkçası, pahalı, kocaman binalarla dolu bir parti şehri. Buradan 30 dakika güneye inip çok daha sakin bir belde olan Puerto Morelos'a varıyoruz. Parti ortamından kaçmaya gelen insanların ve emeklilerin olduğu bu yer çok daha sakin. 3 gün deniz güneş kum yapıp daha sonra bu eyalette yapılacak en mantıklı ulaşım yöntemini denemeye karar veriyoruz Günlüğü herşey dahil 40 dolar civarında olan araçlar için az biraz da pazarlık yapmak gerekebiliyor. Zaten ABD'nin bütün büyük firmaları hertz, thrifty, rentacar vs mevcut. Eğer Meksika şirketlerinden alacaksanız daha bile ucuza gelebilir ancak şimdi bir şey olursa Meksikalı abilerle uğraşmayalım diye bunu denemedik. Araba aldıktan sonra birden herşey kolaylaştı, özellikle sırtınızda çantayla gezmeye alışmışsanız, istediğiniz yerde durup devam etme güzelliği, aynı gün içinde 3 farklı şehir görüp yola devam etmenin lüksü başka geliyor. Playa del Carmen, bol otelli bizim Antalya - Alanya arası sahil şeridine benzeyen bir yer, güzel bir kumsalı olmasına rağmen sahilde yürüyüp tacolarımızı yiyip yola devam ettik. Tulum'da yapacak pek çok şey var, öncelikle kalıntıların bulunduğu siteler ve arkeoloji müzesinin bulunduğu bir alan var, içinden yol geçen şehrin ana merkezi kumsal tarafına oranla çok daha ucuz, ancak kısa süreliğine tatile geldiyseniz deniz kenarındaki butik oteller çok daha güzel. Diğer güzellik bu eyaletin bir çok yerine dağılmış cenoteler. Cenoteler için mağaraların dibindeki tatlı su havuzları diyebiliriz herhalde, yerin altından yüzlerce kilometre kanallarla birbirine bağlı bu tatlı su göletlerini görmek için bazen küçük merdivenlerle yerin 7 kat altına inmek gerekebiliyor, suyun rengi istisnasız turkuaz, eğer klostrofobiniz yoksa dalış ya da şnorkel turlarına da katılabiliyorsunuz. Gerçekten rüya gibi yerler, suyun yalnız çok soğuk olduğunu belirtmekte yarar var, eğer dalış kıyafeti giymiyorsanız 15 dakikadan fazla kalacağınızı düşünmüyorum. Coba arkeolojik sahası ve Valladolid. Bu tarafların en popüler yeri Chichen itza kalıntıları hakkında okuduklarımız, buranın bir pazarlama ürünü olduğunu ve etraftaki diğer sahaların çok daha orjinal olduğunu söylüyor. Her yıl burayı görmeye 1.2 milyon turist geliyor ve turist gruplarının arasında ordan buraya savrulmak yerine bu siteye yakın ama daha az popüler Çoba kalıntılarına gidiyoruz. Pre Kolombiyan periyotsa bu da öyle, Mayalar desen var, ama turist daha az, orjinallik az biraz daha fazla. Coba'da 4 saat geçirdikten sonra arabayla Valladolid'e yol alıyoruz, Valladolid gördüğümüz en güzel sakin koloniyal şehirlerden, tipik ispanyollardan kalma şehir merkezi, merkezin başında bir katedral, ortasında ağaçlı bir park ve çevresinde sokak satıcıları var, burada şimdiye kadar kaldığımız en güzel hostellerden birinde kalıyoruz, hostel candelaria. 5. Günden sonra arkadaşlarımıza veda ediyoruz, onlar Türkiye'ye dönüyorlar, biz de daha güneye inmek ve ölüler gününü beklemek için San Cristobal De Las Casas şehrine otobüsle yollanıyoruz, aşağı yukarı aynı paraya malolan ve 15 saat süren bu yolculuk gece olduğu için kolay geçiyor ama sabaha karşı Chiapas girişinde zapatistalar durdurmasın diye zorunlu bir duraklama yapılıyor, Bu arada çok ilginç guney Meksika'da Zapatistalar otobüsleri durdurup içindekilere kimlik soruyor, giriş çıkış ücreti adı altında para alıyorlar, bazı eyaletlerdeki yol güvenliği iyi olmadığından bazen bütün otobüs bile durdurulup soyuluyormuş. Bu nedenle gideceğimiz yere varmadan önce 50 km batısındaki şehre önce varıp geri dönüyoruz. İzmir'den Ankara'ya giderken önce Kayseri'ye varmak gibi. Sırada Meksika'daki favori şehrimiz San Cristobal de Las Casas."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/100296219754/labuan-bajo-flores-endonezya", "text": "Perama şirketinin aynı rotayı tekneyle yapan turu. Lombok'daki göçmenlik ofisinden vizeleri uzattıktan sonra bizi Flores adasına götürecek bir seyahat şirketi bulduk, ramazan dolayısı ile normalden fazla para ödemek zorunda kaldık ama böyle durumlarda pek opsiyon olmuyor. Bu kadar çok adanın olduğu yerde otobüse bin sonra varacağın yerde in işlemiyor tabii, yukarda da görüldüğü üzere bol adalı bir ortam, otobüsle feribot iskelesine git orada feribotu bekle, sonra tekrar otobüse bin vs sürekli vakit kaybediliyor. Bu arada Lombok'daki sivrisinekler de peşimi bırakmıyor. Akşamüstü koruma kremsiz ve kısa kolla yakalandım, yaklaşık 20 farklı sivrisinek ısırığı vardı kolumda, abartısız. Artık sıtma / dengue bölgesine girdiğimiz için kloroquine ve doxcyclin almıştık, doxycyclin anti-malarial tabletlerine başladık ne olur ne olmaz. Asya'da ilk defa malaria koruyucu ilacı da burada ve Papua'da kullandık. Chloroquine ve doxycylin tabletleri malari icin.. Bir tam gün dinlenip kendimize geldikten sonra etrafta dalış okulu bakmaya başlıyoruz. Labuan Bajo'da yapılacak 2 önemli şey var, inanılmaz güzellikte mercanların içinde dalmak ve inanılmaz güzellikte olmayan ama ilgi çekici komodo ejderlerini görmek. Endonezya'nın adaları birbirinden çok farklı, java adası tamamen müslüman iken Balı hindu, Flores hıristiyan, insanlar az çok birbirine benzese de yaşam tarzları ve düşünceleri farklılaşıyor bir adadan diğerine geçtikçe. Flores adasında çok fazla Hollandalı turist var, eski kolonici zamanında burayı işgal etmiş olmalarından kaynaklanıyor. Anneannesi burada yaşamış ya da dedesi Endonezyaca konuşan, hatta kendi akıcı konuşan birçok insanla tanıştık. Dalış için iyi bir okul bulduk, sahibi Hollandalı, 3 gün üstüste dalış ayarladık. Burası son bir yıldır daldığımız en etkileyici yerlerden biri idi. Yalnız akıntılar kuvvetli olduğu için çok kolay bulmadım dalışları. Hele bir tanesinde aşağı inip kendinizi kayaya bağlamanız gerekiyor, yoksa akıntı sizi götürüyor, dalış da bitiyor. Bazi yerlerde baliktan onumuzu goremedik desem abarti olmaz herhalde.. Dalışın üçüncü günü öğleden sonra Komodo milli parkına Komodo Ejderlerini görmeye gidiyoruz, bu hayvanlar dünyada sadece bu çevrede bulunuyor, 2 metreye kadar büyüyebiliyorlar, Etçil hayvanlar ancak yavaş metabolizmaları nedeniyle ayda 1 yemek yeşeler bile hayatta kalıyorlar, arada sırada dalışlarda kaybolup adalara çıkmak zorunda kalan dalgıçlara saldırıyorlar, komodo adasındaki insanlara da daha önce saldırmışlar, en son ağaçtan elma toplarken dengesini kaybedip düşen ve bayılan yaşlı bir amcayı mideye indirmişler, ama görseniz hiç bunlar bana saldırır beni yer diye düşünmezsiniz, bana sevimli bile geldiler. Öyle önümüzde dakikalarca yattılar sonra gittiler. Devasa surungenlerin yaninda bu tur catida takilanlara bakmadik bile, ne o kucucuk sadece 80 cm. Milli park gorevlilerinin ofisinin mutfak bolumunde altta bekleyen ejderler.. 3 gun dalis ve bol hayvanli Flores bolgesinden ayrilip Endonezya'ya devam ediyoruz.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/104500316874/california-abd", "text": "Uzun bir uçuşun ardından (toplamda 18 saat) San Francisco havalimanına indik, herşey çok kolay oldu, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde bu kadar vakit geçirdikten sonra düzen ve işleyen sistemler başka bir güzel geliyor insana. Eve gelip uyumaya çalışıp jetlag'in etkisiyle uzun süre uyuyamayıp, sabaha karşı 4, öğleden sonra 1 şeklinde 2 - 3 gün geçirdikten sonra ancak alıştık şehre ve ülkeye. ABD etkileyici bir yer, San Francisco daha da etkileyici bir yer, yolları, sokakları, köprüleri, evleri, insanları, kültürü yaşamı, herkesin yaşamak isteyebileceği yerlerden bir tanesi kesinlikle, ancak tek eksiği var, hayat pahalılığı. Bilişim sektöründe ve özellikle patlamış şirketlerde çalışan bilgisayar mühendisleri/yazılımcılar bütün şehirdeki emlak piyasasında depreme yol açmışlar, şu anda şehrin orta tarafında 2 oda 1 salon evlerin kirası 4000 dolar civarında. ABD için bile saçma sapan olan bu kiralar sanatçı ve entellektüel kesimin şehri terketmesine yol açıyor. Şehri bekleyen sorunlar dünyanın geri kalan şehirlerindeki gibi kirlilik, trafik, suç vb değil, kültür erozyonu, yaratıcılık problemleri, küçük işyerlerinin kapanması şeklinde. Gerçekten başka bir dünya burası. Şaka bir yana trene binip ertesi gün akşam üstü soluğu Santa Cruz'da aldık. Bilmeyenler için söyleyeyim, California ABD değil, Santa Cruz da California değil. Orta-üst ve üst gelir grubu insanların yaşadığı, herşeyin organik, lokal, free running, free range, gluten free, low cholesterol, high fiber, low carbs, lactose free olduğu, dünya haberlerine uzak, ABD haberlerine yakın, demokrat, güzel ve kocaman evleri olan insanların yaşadığı garip bir bölge. İlk gün etrafı tanıttılar, belleri eğilmesin diye yerden 1 mt yükseklikte ektikleri otları, domatesleri, biberleri gördük. Gelecek 1 ay içinde canımız her sandviç çektiğinde bahçeden taze domates, biber, lahana, nane toplayıp yaptık, herhalde bu tür bir lüksü uzun süre bulamayacağız. Evde yaşayan insanlarla kısa sürede kaynaşıp arkadaş olduktan sonra ev sivası ve küçük işlere giriştik, yaklaşık 1 ayımız, sakinlik, huzur, güzel yemekler, arada kumsala ya da şehre inmek, köpek gezdirmek ya da netflix'den film seyrederek geçti. Arada California'nin en buyuk akvaryumuna bir sekilde bilet bulup gittik. Bu kadar uzun süreli seyahat aktivitesinden sonra bu kadar uzun bir dinlenme faslı çok iyi geldi, üstüne üstlük günlerin çoğunda masrafımız herşey dahil 0 USD idi. Bu nedenle ABD'de yaptığımız ortalama harcama, Hindistanda yaptığımız masraflar kadar : ). Özellikle eğer bol vaktiniz varsa gönüllü work-trade websitelerinde çok ilginç fırsatlar yakalayabilirsiniz. helpx. net, workaway. com vs.. Eylül ayının sonuna gelirken herkesle yavaştan vedalaşıp şehirden ayrıldık. San Jose'den kalkıp Los Angeles üzerinden MExico City'e giden uçağımız Ekimin 2sindeydi."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/108310891284/quetzaltenango-guatemala", "text": "San Cristobal'den kişi başı 14 dolara ayarladığımız minibüs bizi sınıra götürüyor. Aslında bu yolculuğu yerel otobüslerle - chicken bus- yaklaşık 2.5 dolara da yapabiliyorsunuz ancak Guatemala - Meksika sınırının dünyanın en güvenli yeri olmaması nedeniyle biz bizi kapıdan kapıya götürecek bu servise ekstra para ödüyoruz. Guatemala sınırdan geçerken memur 3 dolar rüşvet istiyor, ancak bunu sanki geçiş ücretiymiş gibi yapınca ben farketmeyerek ödüyorum, sonra bakıyorum etrafta herkes \"hayır param yok\" deyip geçiyor, biraz pişman oluyorum ödediğime, kendime hatırlatmam gerekiyor, burası artık orta amerika ve herşeyi sorgulamak gerekiyor. Polisleri ve devlet memurlarının hareketlerini bile. ilk gün daha önceden ayarladığımız hostelimize yerleşip yine bir ispanyolca okulu aramaya başlıyoruz. Buradaki okullar çok daha hesaplı geliyor Meksika'ya göre, sırf bu şehirde bile onlarca ispanyolca okulu mevcut, özellikle ABD'den ucuza ispanyolca öğrenmek isteyen gençler görünürdeki güvenlik problemine rağmen bu şehre geliyorlar. Güvenlik ya da tehlike Guatemala'da gerçek bir problem, Guatemala city bu konuda en önde bayrak sallayan konumda, Quetzaltenango'da da her 3 kişiden birinde soyulma hikayesi var, ama anladığım kadarıyla genelde durum soyle: size söylenen ve 150 farklı yerde, her türlü rehber kitapta yazan gece tek başınıza bardan dönmeyin, taksi tutun (2 dolar) uyarılarına aldırmayan gençler sabaha karşı 2'de elinde maseteli, bıçaklı, ya da silahlı insanlarca durduruluyor ve soyuluyorlar, gündüz heryer gayet güvenli ama saat 9 - 10'dan sonra sokaklarda in cin top oynuyordu. Yine de bara gidip eve sarhoş yalnız başına dönmeye çalışmadığınız takdirde güpegündüz gaspedilen insan hikayesi duymadık. Hatta burada kaldigimiz 10 gun boyunca kendimizi hic guvensiz hissetmedik. Şehrin göbeğinde çok güzel bir bahçesi olan bir ispanyolca okuluyla anlaşıyoruz, haftalık herşey dahil 140 USD diyorlar, buna günde 5 saat teke tek özel öğretmen, okulla yapılan aktiviteler, yanında konaklayacağınız Guatemalalı bir aile ve bu evde size ait özel bir oda, günde 3 ogün yemek dahil. açıkçası sırf ispanyolca dersleri hesaplayınca saati 4 dolara geliyor, bundan daha ucuza biraz zor diye düşünüyorum. ilk gün okul çıkışında ailelerimizi bekliyoruz, 2 kızıyla bir kadın geliyor gülümseyerek alıyor yeni evime götürüyor, 3 katlı bir evin en üst katı olan bir odayı veriyorlar, ev arkadaşlarım sürekli havlayıp ısiracakmış gibi hırlayan bir terrier köpek, ilkokula giden ve benimle bağırarak konuşunca daha iyi anlayacağımı düşünen bir kız, 1 orta okul öğrencisisi kız kardeş, 1 lise öğrencisi erkek kardeş ve evin anne babası. Yemekler porsiyon olarak çok büyük değil ama aile elinden geleni yapıyor, herşey gayet iyi, rahat bir yatak, çalışma masası ve düzenli öğünlerle rahatça geçiyor günler. San Cristobal'de 3 saatte patlayan kafam burada 5 saatte iyice kendinden geçiyor. Öğretmenim maya kökenli bir kadın, beni sürekli konuşturmaya çalışıyor, konu deseniz zaten Guatemala'da sorundan bol bir şey yok, alkolizm, şiddet, yolsuzluklar, güvenlik problemi politika.. Geceleri film gösterimleri, dağlara, parklara geziler vb aktivitelerle kalan kısımlar dolduruluyor. 1 haftanın sonunda kendimizi çok güzel geçen az çok rutinleşmiş bir hayatın içinde buluyoruz. Şehirde gezecek çok yer yok, ama şehrin etrafında termal havuzlar, 45 dakikada bir patlayan aktif bir volkan, yürüyüş yolları, yerel köyler vb bir çok ilgi çekici yer mevcut, bunların neredeyse hepsine gitme imkanı bulduk. Quetzaltenango'da normalde 2 hafta kalmayı planlamıştık ancak okulun Lake Atitlan çevresinde bir şubesi olduğunu öğrenince kurslara orda devam etmeye karar veriyoruz. Quetzaltenango'da harika bir hafta ardından ailelere veda edip sıradaki şehre gidiyoruz, San Pedro, Atitlan Golü.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/107999566749/san-cristobal-de-las-casas-meksika", "text": "Mesika'da açık ara en uzun kaldığımız San Cristobal de las Casas Yucatan eyaletinden biraz uzakta idi, bol filmli bir gece yolculuğuyla ispanyolcamızı pratik yaptık, sabah 10 civarı varmıştık bile. 15 gün kalmışken planladığımız İspanyolca kurslarına burada başlayalım dedik, ilk iki gün hızlı bir şekilde ispanyolca kurslarını taradık, hoşumuza giden bir tanesini bulduk, (SC'de 10 kadar kurs var) bu arada kaldığımız hostelle de 15 günlüğüne anlaşınca oda günlük 11 dolar gibi bir fiyata denk geldi, 2 kişilik oda ve kahvaltı dahil. Çok pahalı sayılmaz. En iyi 3 kurs sunlardi, en ucuzu Instituto de Lenguas Jovel idi. SC'den 30 dakika uzaklıkta Hıristiyanlıkla İspanyolların gelişi öncesi sahip oldukları Animalist dinlerini harmanlayıp ortaya garip bir karışımla çıkan San Juan Chamula köyüne gittik, burası bir şekilde merkezi yönetimden bağımsız yerel otoriteler ve samanlar tarafından yönetiliyor, ayinlerinde içki ve coca cola kullanılıyor, . Kendi hapishanesi ve yöneticileri olan garip bir koydu. Zamanında buraya gönderilen rahibi öldürüp katolik kilisesine isyan etmişler, ama ayinlerini kilisede yapıyorlar ve bazı azizlere inanıyorlar. Derslerimizin bittiği son haftasonu Ölüler günü başladı, Ölüler günü 3 gün olarak kutlanıyor, ilk gün çocuklar, ikinci gün büyükler olarak, 3. günde genelde aileler mezarlıkları ziyaret ediyorlar. Biz ilk gün San Juan Chamula köyünü ziyarete gittik, gittiğimizde görüntü tam anlamıyla bir film setinden çıkmış gibiydi, Ellerinde posh isimli çok güçlü bir alkol(%60 alkol) eşlerinin babalarının mezarlarının kenarında ağlayan kadınlar, mezarların yanında ölülerin en sevdiği şarkılarını seslendiren mariachi'ler, mezarlarin uzerinde kosan cocuklar.. Ölmüş babasının en sevdiği yemekleri yapıp mezar başına koymuş kızlar veya mezarın yanına ailecek sofra kurup, sanki ölü kişi de yanlarındaymış gibi yiyen içen aile üyeleri, bundan daha orjinal bir ortam olamaz sanki derken, yöresel kıyafetli Samanların mezarlıkta dolaşmaları, herşey sürrealdi. Bu köyde ölüler günü hiç bitmiyor, geceyi de mezarlıkta şarkı söyleyerek içki içerek geçiriyor insanlar. Yaklaşık 5 saat sonra SC'ye geri dönüyoruz, ortam cıvıl cıvıl, şehrin 2 büyük mezarlığı da insan dolu olduğundan ertesi gün gitmeye karar veriyoruz. Gece çocuklar üzerlerinde maskeleri ve şeker sepetleriyle kapı kapı dolaşıyorlar. 2. ve 3. gün de mezarlıklarda insanlara bakarak, mariachileri dinleyerek ve bize uzak bu kültürün olulerine nasıl davrandığına tanık olarak geçiriyoruz. Biraz imreniyorum açıkçası, bizim için mezarlıkların ifade ettiği şeyler ve buralar gerçekten çok farklı. Cocugun korkmuyor olmasi cok ilgincti, ben korktum babasindan.. San Cristobal de Las Casas, ölüler günü kutlamalarıyla bizden 10 puan daha alıyor ve dünya turumuzda gördüğümüz en otantik, en güzel, en eğlenceli şehirlerden biri oluyor. Pazarı, mimarisi, insanları, sakinliği, yemekleri ve yerel kabilelerden insanları ile başka bir alem burası. Ölüler gününü ve ispanyolca kurslarını arkamızda bırakıp bizi gelecek destinasyonumuza götürecek minibüsle anlaşıyoruz, gelecek durak ispanyolca kursları ile ünlü Quetzaltenango, Guatemala.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/106473013009/oxaca-meksika", "text": "Mexico City'de kısa ve oldukça dolu geçen 4 günün ardından sabah erkenden güneye Oxaca'ya yol aldık. Oxaca neresi ve ne işiniz var diyeceksiniz şöyle aciklayayim, Meksika'nın en güzel koloniyal şehirlerinden biri olmasının yanında bu memleketin en güzel tekilası / mezcal'i burada yapılıyor, ciddi bir kahve ve çikolata üretimi mevcut, bizdeki salçaya benzer acılı çikolata soslarını sokaklarda satıyorlar. Bu arada mezcal ve tekila'nın farkını söyleyeyim, tekila yasal olarak sadece mavi agave bitkisinden üretilirken, mezcal ne var ne yok bütün çalıya benzeyen agave bitkilerinden yapılıyor (30 çeşit agave mevcut). Oxaca'da üretilen çok güzel bir peynir turu de var, bizim örgü peynire benzese de dokusu itibariyle biraz daha farklı. Otobüsle 6 saatte vardık, otobüsler Meksika'da çok konforlu, hatta fazla konforlu geldi, biraz daha ucuz ve konforsuz olsa daha iyi olurdu gibi geliyor. En ünlü firmaları ADO bizim Varan/Ulusoy firmalarıyla benzer seviyede, tabi güvenlik nedeniyle otobüse binerken videoya çekiliyorsunuz, bir de uçakta bavul verir gibi checkin yaptığınızda bavulunuzu bırakıyorsunuz. Oxaca fotojenik bir koloniyal şehir, bütün eski şehir merkezi restore edilmiş ve sokaklar çok canlı, bunun üzerine bir de etkileyici Santo Domingo kilisesi şehrin ortasına dikilmiş, restoranlar, kafeler, kahve/ çikolata / tekila / mezcal satan dükkanlarla Meksika'da gördüğümüz en güzel şehirlerden biri idi. Prehispanik dönemden kalma Monte Alban'a bir gezi yapıyoruz, neredeyse bütün günümüzü alıyor. Burada müzeye girmeden insanların toplanmasını bekleyip yaklaşık 10 kişi bir rehber tutuyoruz, genelde özel rehberle gezmeyi tercih etmesek de buradaki rehberler çok çok iyi. Tabi ki etrafta müzelere, ve monte alban'a dolmuş/ otobüs ile gidiyoruz, Meksika'nın kötü şöhretine rağmen güney şehirleri hala çok güvenli. Yaklaşık 3 günlük Oxaca serüveninden sonra doğuya ilerleyip San Cristobal'e bir gece otobüsüyle varıyoruz. San Cristobal'e tekrar döneceğimiz için orayı atlayıp ondan sonra uçakla vardığımız Cancun ve Yüçatan eyaletine atlayayım.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/105918324414/mexico-city-meksika", "text": "California'da gönüllü çalışırken arada insanlara Meksika'ya gideceğimizi söyleyip gözlerindeki korkuyu izliyordum, belki biz Türkler Meksika'ya daha uzak olduğumuz için Meksika hakkında bildiğimiz şeyler de sınırlı, Mariachi grupları, tekila, meksika mutfağı, corona birası, popüler tatil yeri Cancun vb.. Ancak ABD'de Meksika tam anlamıyla bir öcü haline getirilmiş, insanların kesildiği doğrandığı, süper tehlikeli ve macera peşinde insanların gittiği bir yer. Tabii Cancun'u saymıyorlar, çünkü orası hala popüler ve turistik bir yer. Aslında çok haksız da sayılmazlar, Meksika, özellikle batısı ve ABD ile olan kuzey sınırı itibariyle oldukça tehlikeli bir ülke. Şu anda yaklaşık 6 ülke için Meksika'nın belirli yerlerine seyahat uyarısı mevcut. Ancak burada Meksika'nın çok çok büyük bir ülke olduğunu belirtmekte fayda var (Türkiye'nin 3 katı büyüklükte neredeyse). Ülkenin güney eyaletlerinde şiddet ve polisiye vaka oranı çok çok düşük, özellikle Yucatan ve Chiapas eyaletlerinde. Şöyle söyleyeyim Yucatan eyaletindeki suç oranı Finlandiya'daki suç oranıyla benzer durumda, ancak ABD ile sınırı olan ve uyuşturucu ticaretinin yaygın olduğu şehirlerde cinayet ve suç oranı o kadar yüksek ki, ortalamayı inanılmaz artırıyor, bu nedenle bütün ülke tehlikeliymiş gibi görünüyor uzaktan. Örneğin kuzey sınırında dünyanın cinayet başkenti kabul edilen Ciudad Juarez için Lonely planet sayfası, sadece şehri nasıl bypass edeceğinizi gösteriyor, bir de kenarında bütün bu bilgiler telefon aracılığıyla güncellenmiştir diyor, herhalde bütün yayın evinden kimse gitmek istememiş bakmaya bile : ) Biz toplamda 1 ayı aşkın süre kaldık ve hiç bir durumla karşılaşmadık, soyulan, tehdit edilen, gasp edilen vb de pek yoktu ortada, -ha bu arada sol eğilimli Zapatista grupları otobüsleri durdurup arada herkesten geçiş parası alabiliyorlarmış, bize olmadı gerçi- Guney eyaletler cok guvenli. Zaten tipik gezi rotasi da Mexico City - Oxaca - San Cristobal ve Yucatan eyaleti.. Yine de Meksika, resmi adıyla Meksika Birleşik Devletleri dünyadaki en popüler turizm destinasyonlarından biri. Başkenti Mexico City (Meksikalılar kısaca District Federal - DF, diyorlar) ise Dünya üzerindeki en kalabalık şehirlerden birisi, 21.2 milyon tekila seven Meksikalıya ev sahipliği yapıyor. -aa meksikalilar da bizim gibi gorunuyor- Bu kadar kalabalık bir şehirde turist olmak da zordur herhalde diye düşünüyor insan ancak DF turizm potansiyelini gayet iyi kullanan bir şehir, caddeler, parklar, ağaçlar, çok iyi işleyen ve kapsamlı bir metro sistemi mevcut. Taksiler ucuz ve sorunsuz. Sadece ispanyolca bilmiyorsanız ve herşeyi kendi başınıza halletmek istiyorsanız belki işiniz zor olabilir, onun dışında pek sorun yok. O durumda bile zorda kaldiginizda etrafta ingilizce bilen biri cikacaktir.. Toplamda 4 gün kalabildiğimiz bu şehirde beni en çok etkileyen şeylerden biri müze sayısı idi, şu anda bu şehirde 150+ müze var. Açıkçası şehrin tarihi merkezinde her köşe başında bakkal gibi müze mevcut, ilk başta acaba bu müzeleri belli bir standart olsun diye göstermelik mi açıyorlar diye düşündüysem de, müzelerin kalitesi ve işleyiş biçimi etkileyici. Kalınacak hotel, hostel sayısı bol ve çoğu tarihi merkez etrafında toplanmış durumda, ancak biz Mexico City'nin sultanahmet'i yerine Beşiktaş'ında kalmaya karar verip Condesa ve Roma mahallesinde kaldık, bu mahalle cafeleri, barları ve canlı yaşantısıyla ünlü bir alan. Tarihi merkeze gitmek istediğimizde de taksi ya da metroyu kullandık. Siz DF'de kalmak isterseniz, Zona Rosa, Condesa & Roma ya da Centrö Historico'da kalabilirsiniz. Şehrin ticari merkezi, tarihi merkezin etrafında kurulu. Zocalo dünyanın en geniş meydanlarından biri. Burada gezip görmelik onlarca tarihi bina, katedral kilise vb mimarı yapı mevcut, neredeyse bütün günümüz üç beş caddede ardı ardına gezmekle geçti. bir şekilde gerçekleştirdik. Akşamlar da Condesa tarafındaki mekanlarda taco yiyerek geçti. Hazır buraya gelmişken etrafta görülmesi gereken yerlerden biri de Aztec tapınaklarının en etkileyicilerini içinde bulunduran Teotihuacan şehri, normal otobüsle rahatça gidilen bu mekanda (şehirden 40 km dışarda) bütün günümüzü geçirdik nerdeyse. 4 gün içinde Mexico City'deki yapılacak aktivitelerin %0.3'unu yapmış olabiliriz herhalde, dünya üzerinde bu kadar canlı, heyecanlı, ilginç insanların yaşadığı ve orjinal şehir pek yok. ADO Otobüsünden bilet alıp Meksika'da güneye doğru devam ediyoruz, hedef Oxaca ve San Cristobal.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/100729185444/papua-endonezya", "text": "Sulawesi'den uçuşumuz Endonezya'nın Pegasus'u Lion Air havayolları ileydi, açıkçası yeni nesil boeing 737'yi görünce etkilendim çünkü bu ülke kötü havayolu taşımacılığı ve düşen uçakları ile de ünlü. Rahat bir yolculuğun ardından Jayapura havaalanına iniyoruz, birden tipler değişiyor, ama gerçekten değişiyor, Papua'nın melanez ırkından insanlar ülkenin geri kalanına hiç mi hiç benzemiyorlar. Kucuk bir ornek. Taksiye atlayıp daha önceden ayarladığımız Abepura'daki otelimize gidiyoruz, ancak acele etmemiz gerekli çünkü ertesi sabah Papua'nın içlerine minik uçakla gitmeniz gerekiyor ve bunun için polisten izin belgesi almamız gerekmekte. Dünyanın birçok yerinde gördüğünüz güçlünün güçsüzü ezme durumu burada da mevcut. Açıkçası bana artık çok bir şey ifade etmiyor, ABD kötü, batı kötü, Rusya kötü şeklindeki cümleler. Dünyanın neresine giderseniz gidin, en sempatik ülkeler dahil, güçlerinin yettiğince etrafındaki ülkeleri kontrol/baskı altına almaya çalışıyorlar, Rusya Ukrayna'ya, Çin Vietnam'a, Vietnam Laos'a, Çin Kamboçya'ya.. Dunyanin en sempatik Laos'u bile dag kabilelerine ve etnik gruplara dunyayi zindan ediyor.. Vietnam Laos'un odunculuk sektörünü kontrol altında tutuyor çünkü kendisinde büyük bir mobilya endüstrisi var, Çin Laos'un nehirlerinden elektrik üretmek istiyor, enerji açığını kapatmak için, Vietnam'ın karasularından da kafasına göre balık avliyor, işgal ediyor.. Bu nedenle devletler için iyilik kavramı yok, çıkar kavramı var. Herneyse. Papua'da da dünyanın en büyük altın madeni var. Endonezya hükümeti ABD ile beraber madeni çıkarıyor, ancak bu devasa gelirden Papua'ya bir şey düşmüyor. Endonezya Papua'yı elinde tutmak için de yerli halk baskı altında tutuluyor, yurtdışı seyahat yasakları, gazeteci yasakları, yoksulluk vb şekillerle bu toplumu bir şekilde sınırlıyor. Üstüne üstlük Endonezya malay kökenli insanlarını sistematik biçimde Papua'ya yollayıp burayı asimile etmenin yollarına bakıyor. Eğer Endonezyalıysanız ve papua'da yaşamayı kabul ederseniz devlet size aylık bağlıyor ( 350 dolar), bu nedenle sulawesi'den bir çok insan buraya gelmiş yerleşmiş. Ellerinden pek bir şey gelmeyen Papualılar da kendilerince bir hayat yaşayıp bir şekilde devam ediyorlar, geçen 20 yıl içinde her başlattıkları ayaklanma Endonezya tarafından kontrol altına alınmış. Endonezyalilar her ne kadar harika insanlar olsa da hukumet politikalari pek ic acici degil. Giriş izinlerimizi güler yüzlü bir polis memurundan aldıktan sonra otelimize geri dönüp dinleniyoruz. Ertesi sabah erkenden uçağımız var. Papua'nın yüksek vadilerinden Wamena'da her yıl yapılan kabile festivaline yetişmek için tam gününe biletlerimizi almıştık, buraya yapacağımız gezi artık zor gezi kapsamına giriyor çünkü rehbersiz gidiyoruz. Buraya yapılan turlu geziler 4000 dolar civarında.(Biz kişi başı 600 dolara hallettik toplamda). Her Ağustos ayının ilk haftasında 3 günlük kabile festivalinde kabileler yerel danslarını yapıyorlar, aslında ilk defa kabileler arası çatışmaları önleme amaçlı yapılan bu festival çok başarılı olup bir miktar turizm geliri de getirince devam ettirmişler, her ne kadar turist olsa da buraya gelmenin zorluğu nedeniyle bu festivale +- 100 turist katılıyor. Mezdeke kasedi olan var mi dans edeydik.. Uçağımıza bindiğimizde beni hoş! bir sürpriz karşılıyor, uçağın içindeki ana kabinde kaset çalar var, isteyen istediği yere oturuyor ve uçak gerçekten çok çok eski. Bu uçak nasıl uçuyor yarebbim diye küçük bir panik geçirirken zaten inişe geçiyoruz, toplam 30 - 35 dakikalık bir yolculuk. Daha önceden telefonla arayıp tamamen Endonezyaca yer ayırttığım otelimizi bulmak kolay oluyor, 2 kişilik oda 35 dolar, gezimizde ödediğimiz pahalı yerlerden ama elden bir sey gelmiyor, Papua'dayız. Etrafı gezmeye çıkıyoruz, insanların bakışları en başta biraz korkutucu geliyor, herkesin ağzında kırmızı bir betelnut bademi var, uzun süre çiğneyince kafa yapıyormuş, ama agzi kipkirmizi yapiyor. Burada alkol satışı tamamen yasak olduğundan bu çeşit bir bitkiden faydalanıyor insanlar, yani 1 bira içmiş etkisi verecek diye ağzınızda bir bitkiyi 3 saat boyunca çiğnemek zorunda olmanız da başlı başlına bir iş. Buraya yol yok, sadece uçakla geliyor kargo. Etrafta gördüğümüz herşeyin uçakla getirilmiş olduğu gerçeği buranın neden bu kadar pahalı olduğunu açıklıyor, en basit şişe suyu, benzin, arabalar, coca cola hepsi olması gerekenden pahalı. Arabayla git gel 35 dakikalık yol için 50 dolar isteniyor. Biz de o zaman herkes gibi dolmuşa bineriz diyoruz. Ertesi gün ilk iş festival alanına gitmek için hazırlanıyoruz. Festival 3 gün sürecek, şehrin dolmuşlarının kalktığı yere bicek kullanarak varıyoruz, oradan dolmuşa binip festival alanına gidiyoruz. Dolmuş dediysem mini dolmuş ama 2 kişilik koltuklara 4 kişiyi oturtuyorlar. Festival giriş ücreti kişi başı 10 dolar, günlük. Kendimize güzel bir yer buluyoruz, yaklaşık 30 dakika sonra gruplar koşa koşa gelmeye başlıyor, o anda bu dünyadan farklı bir yerde olduğumuzu farkediyoruz, neredeyse tamamen çıplak insanlar, cinsel organlara takılı ve hangi kabileye ait olduğunuzu gösteren kotekalar giyen yaşlı amcalar, garip danslar, ok atışları ve kadınların sırtlarında taşıdıkları bebek domuzcukları görmek gerçekten de sürreal birdeneyim, Bütün gün festival bitinceye kadar dansları izliyoruz, saat 3'den sonra da bir şekilde dolmuş bulup geri dönüyoruz, alışık olduğumuz ve bize tavsiye edilen Endonezya çorbası bakso yapan bir restoranbulup akşam yemeği yiyip fotoğraflara bakıyoruz tüm gece, zaten gece dışarı çıkmak pek tavsiye edilmiyor. Bu insanlarin ayni ulkede yasadagina inanmak guc. Teyzeyle yolda karsilastik. Fotograf cektirmeden gitmeyelim dedim. İkinci ve üçüncü gün de birinciye benzer şekilde geçiyor. Festival sonrası kabile köylerine gitmek için bir rehber buluyoruz, normalde burada yapılan trekking aktiviteleri de çok çok pahalı (1 haftalık trekking için 750 dolar isteniyor) yine bir yolunu bulup 3 günlük trekking'de kişi başı 150 usd'de anlaşıyoruz. Trekking'i pahalı turlarla yapan insanlar gibi herşeyi tamamen kendi başına halletmeye çalışan maceraseverler de var, ancak kimsenin ingilizce konuşmadığı gerçeği, yemekleri tamamen kendimiz götürüp pişirmemiz gerektiği ve yolun pek de açık çizilmediğinden yola çıkarak rehberli ucuz turda karar kılıyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/110045560734/semuc-champey-guatemala", "text": "Antigua'dan Semuc Champey servisine biniyoruz, Yol uzun 6 saat sürüyor, biraz uyduruk bir minibüsle gidiyoruz ama dur kalk yapmadığı için memnunuz. Servis önce Coban şehrinde kısa süreliğine duruyor. Buradaki turist lokantasında pahalı çorba ve pilav menüsünden yememiiz bekleniyordu. Biz yemedik. Öğleden sonra Semuc Champey'e vardığımızda buranın en ünlü yeri El Retiro hostelde kalacağımız yerleri zaten ayarlamıştık. Burası popüler bir yer olduğu için gelmeden ayarlamakta fayda var. Nehir kıyısında güzel bir kulübede odamıza yerleşip nehrin yanına gidiyoruz. Yağan yağmurla beraber taşmak üzereymiş gibi görünüyor, sanırım az çok her zaman böyle. Guzel bir restorani vardi, biz gittigimizde akdeniz gecesi yapiyorlardi, cop sis gibi bir seyler hazirlamislar, onlari yedik. Burada yapılacak 1 aktivite var, Semuc Champey turu. Bu tur Semuc Champey milli parkını ziyaret edip içindeki göletlerde yüzmek, parkın yanındaki mağaraya ellerinizde mumlarla girip üzerinize doğru gayet güçlü akan bir yer altı suyuna karşı mağaranın içinde rastgele bağlanmış iplere tutunarak 2 kat yükseklik çıkıp, küçük şelalenin yanından bütün ışıkları kapatıp boşluğa atlamanız üzerine kurulu. Akilli birinin yapacagi sey degil. Arada sırada biri yanlışlıkla boynunu kırmıyor mudur diye düşünüyor insan. Turu yapıp ertesi sabah shuttle ile Antigua'ya geri dönüyoruz. Guatemala'daki bu aktiviteden sonra gelecek durak 3 ülke değiştiren shuttle ve Nikaragua'ya geçiş.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/103697216969/java-endonezya", "text": "Papua'daki sürreal ve bir o kadar da yorucu bir haftanın ardından daha önceden aldığımız dönüş uçağına atlayıp 3.5 saatlik bir uçuşla Makassar'a geri döndük. Buraya geri dönmemizin nedeni hem lokal bir uçuş merkezi olması, hem de kuzeyindeki Tana Toraja'daki etnik kabilelerin ünlü cenaze törenlerini izlemekti. Makassar'dan otobüsle 7 - 8 saat civarında sürüyor. Cenaze törenlerindeki kanın bolluğu (bazı zenginlerin cenaze törenlerinde 15 - 20 boğa kesiliyor ardarda), ve hayvanların öldürülüşü aklımıza geldiğinde kafamızda şüpheler belirmeye başladı, özellikle uçak inişe geçtiğinde acaba gitmesek mi diye konuşmaya başlamıştık bile. Uçaktan indik, bavullarımızı aldık, sonra karar verdik gitmiyoruz. Bu kararın ardından diğer soru belirdi, peki nereye gideceğiz ? Hayatımızda daha önce yapmadığımız bir şey yaptık ve havaalanında nereye ucuz uçak var araştırmaya başladık, açıkçası Java'ya gideceğimiz belliydi, o yüzden etraftaki en ucuz yere -Sürabaya'ya uçak bulduk (2 saat sonraya - 80 usd) hemen bilet alıp yola koyulduk. Akşam üzeri Sürabaya'ya yerleşmiş, otelin önündeki gece marketinden kızarmış balık yiyorduk. İnsan kuş misali. Java Endonezya'nın en yoğun yeri. 130 milyon insan yaşıyor, görecek yapacak bir çok şey var, bazı insanlar sadece Java adasını gezerek haftalar geçiriyorlar. Hatta bir yerde şöyle bir karşılaştırma vardı, Sadece Yunanistan'da 130 milyon insanın yaşaması gibi diyordu. Kalabalık ve sıkışıklık beraberinde bol miktarda orjinalliği de getiriyor. Biz yaklaşık 10 gün sonra olan San Francisco uçağımıza yetişmek için şöyle küçük bir Java planı çıkardık. 2 gün sonunda Sürabaya'dan Bromo volkanına gitmek için önce otobüse biniyoruz terminalden, otobüsün kalkmasını beklerken otobüs bir şeyler satmak isteyen insanlarla doluyor, çikolata, bisküvi, gazete, oyuncak, balon vs şeklinde bir geçit törenini izledikten sonra yola çıkıyoruz. Otobüs 3 saat sonra \"bu durak Bromo Volkanı için\" diye duruyor. Muavin inmemizi söylüyor, bir iki kişi iniyor, ama biz inmiyoruz, çünkü biliyoruz ki burası bir turist acentasının önü ve otobüsler şehir terminalinde duruyorlar. Sizi şehre 3 km'de seyahat acentesinde indirip sadece onların türünü almanızı istiyorlar, tabi bu noktada pek seçim şansınız olmadığından fahiş fiyata tur alıyorsunuz. Biz son durakta inip daha önceden bildiğimiz bir acentaya gidiyoruz. Bizi Bromo yanardağının olduğu köye götürüyor, burada onlar da bize hostel ayarlamak istese de biz bildiğimiz gibi çantalarımızı alıp kendimiz bakıyoruz. Gayet ucuza (10 USD) sıcak suyu olmayan, basit, sakin bir oda buluyoruz. Hatta minibüste tanıştığımız Yakutistanlı/ Rus bir çiftle yan yana odalar buluyoruz. Zaten tura da beraber gidelim dedik. Önce yürüyerek volkan olayını yapalım diyoruz, ancak zaten 1 gün kalacağımız için çok da zorlamamaya karar veriyoruz, kişi başı 12 usd karşılığında sabah 4'de yola çıkmalı volkan + izleme noktasına götüren bir turla anlaşıyoruz. 4x4 jiplerle yapılıyor bütün turlar, aslında aktivite düşünüldüğünde o kadar pahalı da değil. Kraterin kenarında gaz bulutlarını ve bulutlara dönüşmelerini izleyerek vakit geçirdikten sonra öğle vakti Yogyakarta'ya gitmek için aşağı ınıyoruz. Öğleden sonra 2 gibi yola çıkıp akşam 10'da Yogyakarta'ya varıyoruz. Burası çok otantik bir şehir, muhtemelen bütün Java'nın turizm başkenti, yakınındaki Borobudur tapınağıyla beraber her yıl binlerce turisti ağırlıyor. Gerçekten de sarayları, ziyaret edilecek müzeleri ve restore edilmiş binalarıyla en az üç gün gereken bir şehir. Couchsurfing'den kalacak arkadaş yerine tanışıp dışarı çıkabileceğimiz insanları buluyoruz, müzeler ve şehre 1 gün, Borobudur tapınağı için 1 gün ve Endonezyalı arkadaşlarla beraber takılmak için 1 gün ayırıyoruz, herşey planlandığı gibi gidiyor. Bu arada müze vb gezmeyi sevmiyorsanız bile Sultanın kaldığı Kraton kompleksine gitmekte fayda var, bizim topkapı sarayının yanında biraz küçük kalsa da gayet ihtişamlı. 3 günün sonunda uçağımıza yetişmek ve 1 gün de Jakarta'da takılmak için trene biniyoruz, Endonezya'da Java'da trenler çok iyi durumda ve tecrübe ettiğim kadarıyla zamanında kalkıyor/varıyor. Hiç kimsenin beğenmediği Jakarta'ya akşam 9 gibi varıyoruz. İnternetten ayarladığımız ve benim şimdiye kadar kaldığım en iyi hostel olan Packer's Lodge'daki odaya yerleşiyoruz. Bariz karaköy'deki hip lokantalar gibi dizayn edilmiş bu hostel daha 20 gün önce açılmış, herşey düzenli ve ucuzdu. Aklınızda bulunsun The packer Lodge. Jakarta'yı nedense biz de pek beğenmiyoruz, daha önce tanıştığımız arkadaşlarımızla lokal bir yere gitmek için anlaşıyoruz, ama götürüldüğümüz yer bir AVM. Bu AVM olayı ne yazık ki burayı da ele geçirmiş, lüks pırıl pırıl mermerler üzerinde starbucksların burger kinglerin yanında lokal bir Endonezya restoranına gidiyoruz. Her şey güzeldi gerçi. Bu arada bir kahvesever olarak Endonezya'dan ayrılmadan Kopi Luwak deneyeyim diyorum, dünyanın en pahalı kahvesi sayılan bu kahve (1 fincanı 10 dolar) sadece Endonezya'da var. Aslında kahve heryerde var bunu özel yapan üretilmesi. Kahve çekirdeklerini Asya Civet'i önce bir güzel mideye indiriyor, sonra sindirim sisteminde bir süre öğütmeye çalışıyor, ancak bunu başaramadan çıkarıyor. Kahve çekirdekleri hayvanın sindirim sisteminde kimyasının değişip farklı bir aroma alıyor. 2 gün de Jakarta'dan sonra Filipinler aktarmalı San Francisco uçağına biniyoruz. 15 ülke ve 11 ay 23 gün sonra koca bir Asya kıtasına veda ediyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/94615949159/puerto-princesa-ve-el-nido-palawan-filipinler", "text": "El nido'ya geçmeden önce Puerta Princesa'da günlük geziler yapıyoruz, oraya buraya yürüyüş, zaten yağmur sezonu yaklaştığı için öğleden sonraları alarmli saat gibi tam 3:15'de yağmur bastırıyor, 3:50'de bitiyor. İstisnasız. Daha bu sezonda bu kadar yağmur yağıyorsa yağmur sezonunu düşünmek bile istemiyorum. İstanbul'da yirmi dakikada yağmurla neler olduğunu gördükten sonra aynı yağmurun 4 saat kesintisiz yağdığı çok daha fakir bir ülkede kimbilir ne zor oluyordur. El Nido, bir tatil yerinden ote bir kucuk beldeyi andiriyor. Palawan'da Cebu'da olduğu gibi insanlar çok neşeli, herkes gülümsüyor, ingilizce konuşan bol insan olduğu için de hal hatır soran, yolda merhaba diyenlerden yürünmüyor neredeyse. En son keşfettiğimiz tavukçu JollyBees'den sudan ucuz tavuk burger alıp gelen geçeni seyrediyoruz bol bol. Denenecek iki üç lokantası ve bir kaç büyük katedrali var bu şehrin. Bir iki gün PP'de takıldıktan sonra şehrin kuzeyindeki otobüs terminalinden 6 saatlik El nıdo yolculuğuna çıkıyoruz, yollar fena değil ancak bol virajlı. Bu yolculuk 3 farklı şekilde yapılıyor, en ucuz yerel otobüsler, günde 2 sefer olan şehirlerarası büyük dolmuşlar ve dolunca kalkan klimalı minivanlar. Minivan ha doldu ha dolacak derken 2 saatimiz diğer insanların binmesini beklemekle geçiyor. El nido'ya geldiğimizde hava bulutlu, yoğun sezon geçmek üzere ama bu küçük beldede yine de turist var. Dünyanın en güzel plajlarının yarısının burada olduğu gerçeğini kabullendim artık. İnsana mükemmel bir kumsal hayal et deseler buradaki plajları hayal eder muhtemelen. Bembeyaz kumlar, Palmiye / Hindistan cevizi ağaçları, yeşille turkuaz arasında, bazen su berraklığındaki okyanus ve aradaki kireç dağları. Manzaraya estetik katan banca adı verilen bambu botlar da cabası.. El Nido'da yapılacak 4 tane ana tur var, dalış için de bir kaç şirket var ancak buradan Coron'a gitmeyi düşündüğümüz için burada dalış yapmıyoruz. Yine öğleden sonraları yağmur sezonunun habercisi yağmurlar geliyor geçiyor. Tekne turlarından sonra sahilde kurulu restoranlardan o gün tutulmuş balıkları ve deniz mahsullerini gayet uygun bir fiyata alıp keyfinize bakıyorsunuz, balıklar ucuz, alkol daha da ucuz. 750 mllik Filipin Romunun şişesi 2 dolar civarında. Bu arada denk geliyor ve arkadaşımız Alp'ın ailesi de buraya geliyor, A, B ve C turlarını beraber yapıyoruz. Akşam yemekleri yeniyor, muhabbetler ediliyor, sanki dünya turu değil de lüks tatil yapıyormuş gibi bir bir hafta geçiriyoruz. Sırada Malezya'ya dönüş yolundan önceki son durak Port Barton.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/91104658754/kuala-lumpur-malezya", "text": "Kuala Lumpur'a gelirken yolda çok yapmadığımız bir şey yapalım dedik ve couchsurfing host'u bulduk. Bu 5. couchsurfing maceramız oldu. Şansımıza dedesinden çocuğuna kalabalık bir Malezyalı Çinli aile bulduk ve inanılmaz iyi davrandılar. Her türlü ikramlar, illa şuraya götürelim sizi buraya götürelim kavgaları yaşandı. Şehrin biraz dişinda evlerinde kaldık ancak neredeyse her gün şehre giden birisi biri istediğimiz yere bıraktı. Üstüne üstlük sadece Malezyalıların bildiği yerlere gitmek, bu kadar toplu taşıma otobüs tren gemiden sonra özel arabaya binmek insana lüks geliyor. Kuala Lumpur bana kalırsa çok güzel bir şehir değil, fazla gelişmiş, gelişirken de şehirdeki insanlar unutulmuş gibi. Benzin'in ucuzluğu (1 litre benzin 1 lira 40 kuruş) otomobil sayısını aşırı arttırmış, trafik sıkışıklığı olmasın diye şuraya yol yapalım buraya yol yapalım derken tamamen otomobil odaklı, paralel sokağa geçmeniz için taksi tutmanız gereken (bu binanın arkasına geçmeniz için 2 km yürümeniz gerekiyor demişlerdi) alt geçitlerde üst geçitlerde hayat kararttığınız bir şehir olmuş. 500 metre yürüyüp ya buradan otoyola çıkıyor bu yol nasıl bir yer burası diye hayıflanarak geri döndüğümüz oldu. Şehrin evet güzel camileri, yemek pazarları, alışveriş merkezleri var. Ancak gelişme uğruna bir çok şey feda edilmiş gibi. Açıkçası istanbul'un yakında bir Kuala Lumpur olacağını düşünüp korktum. Ancak trafik ve arabaları saymazsak gezmesi gayet eğlenceli, insanları yardımsever. 1. çok güzel yemek yenir, çin yemeklerinin, hint yemeklerinin, malay yemeklerinin en güzel örnekleri burada, malezya nüfusunun %65'i müslüman malaylar, %26'sı İngiliz kolonisi zamaninda gelen Çinliler ve %7'sı Hintliler. Bu nedenle bol yemek opsiyonuna sahipsiniz. Buraya çıkmanız için alnınızda ben turistim yazıyor olmalı. 25 dolara bir kuleye çıkacaksınız ve olmayan şehir manzarasını izleyeceksiniz. Şehirde en ilginç şey bu devasa binalar ve üzerindeyken başka bakacak pek bir şey yok. En iyisi önüne gelip fotoğrafını çekmek, ya da karşısında Traders hotel'in üst katlarına bedava asansörle çıkıp fotoğraf çekmek. 3. Batu caves, uzun zamandır gördüğüm en güzel mağara/tapınak kompleksi, girişi merdivenleri ve devasa bir heykel var, standart Asya tapınaklarından sonra kesinlikle görüebilir. 4. Ulusal Malezya camisi, daha önceden dediğim gibi yenilikçi güzel tasarımlı camileri Malezya'da bulmak kolay. Biz cuma günü gittiğimizde ağzına kadar doluydu. 16 $ girişi bizi yıldırdı açıkçası, Borneo ve Endonezya'ya gidiyorsanız zaten herşeyi göreceksiniz, ama hedefiniz sadece Kuala Lumpur ise görmek ilginç olabilir. Kuala Lumpur'dan Malezya'ya kısa bir ara verip gözümüz gönlümüz açılsın biraz da altın görelim, altın kubbeli camiler dolu sokaklar görelim diye Brunei Sultanlığı'na devam ediyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/95530841404/kota-kinabalu-borneo-malezya", "text": "Kota Kinabalu Puerto Princesa arası pir pir uçakla kişi başı 70$ civarında ve 45 dakika sürüyor, şirket MASWings isimli Malezya Havayollarına ait küçük bölgesel havayolu. Filipinlerden sonra Malezya yarımadasına dönmek yerine Borneo'nun balta girmemiş ormanlarında gezmek, orangutan rehabilitasyon merkezlerini ziyaret etmek ve dünyanın en iyi dalış yerlerinden olan Sipadan'da dalmak çok daha ilgi çekici geliyor. Zaten eğer ilginçlik arayan bir seyahatsever iseniz, Kuala Lumpur gerçekten ne orjinal, ne güzel, otoyol manyağı bir şehir. Hiç beğenmedim. Malezya'nın gerçekten inanılmaz yerleri var ve büyük şehirlere tenezzül etmemek lazım bu ülkede. Seni gormeye geldik komik burunlu probiscus maymunu.. Borneo öte yandan Dünyanın 3. en büyük adası, Asya'nın en büyük adası. Kuzey tarafı Malezya'nın Sabah eyaleti, güney tarafı Endonezya'nın Kalımantan eyaleti, kuzeydoğu tarafında da kendi çalıp kendi oynayan para içinde yüzen Bruneililer var. Borneo dünyanın en eski yağmur ormanlarına sahip. Kota Kınabalu'ya varınca insanın gözü gönlü açılıyor, geniş güzel caddeler, sokaklarda bol bol Malay yemekleri satan ucuz yerler, etrafta yapılacak bir sürü aktivite. Yalnız belirtmek lazım ki burada yemekler ucuz ama aktiviteler diğer güneydoğu Asya ülkelerine göre daha pahalı. 100 dolar verip Kınabalu dağına 2 günlük trekking yapmıyoruz, en azından bu tür aktiviteleri Endonezya'nın volkanik dağlarına saklamak lazım. Kardeşim Mehmet Ender'den gelmesi gereken GoPro kamera gecikince DHL'deki kıza acıklı bir email atıp lütfen buraya gönderebilir misiniz, biz de size Western unionla parasını gönderelim diyoruz. Sonuç yola çıkan bir kamera ve bizim 6 gün Kota Kınabalu'da beklememiz. 6 günün yarısında deniz kıyısında kurulu deniz mahsulü satan gece lokantalarında yiyoruz. Çeşitlilik inanılmaz, ilk günümüzde vatoz yiyoruz, her gün daha önce az denediğimiz başka birşey deniyoruz. Gündüz de şehirde Çin mahallesinde gezmeler ( Sabah eyaleti Malezya ortalamasına göre daha çok çinli daha az Malay barındırdığı için biraz daha fazla bar vs var ve Ramazanda da restoranlar açık. Malezya'da da AVM çılgınlığı olduğundan etrafta food courtunda yemek yiyecek AVM bulmak da çok kolay, her gün kişi başı 3 dolara pilavla beraber karides/kalamar/balık/tavuk/et vs seçimlerle geçiyor. Aslında biraz da gezi sonrası tembellikten herhalde, hiç canımız sıkılmıyor, arada da imdada yetişen Game of Thrones bölümlerini bitiriyoruz zaten. Son olarak Kota kınabalu'nun iskelesinden beyaz kumlu adalara kalkan botlar var her sabah, bir gün de 30 dakika uzaklıkta ancak Pasifikte herşeyden uzaktaymışsınız hissi veren adaların birine yüzmeye/şnorkel yapmaya gittik. Yaklaşık 6 gün bekledikten sonra gopromuzu alıp gelecek hedefe otobüse binip yöneliyoruz. Hedef Sepilok Orangutan Rehabilitasyon merkezi. Sirada orangutanlarla dans.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/98867678809/ubud-bali-endonezya", "text": "Ubud Kuta'dan otobüsle 2 saat civarında, Balı adasında yollar tek gidiş geliş olduğu için trafik ciddi bir sorun haline gelmiş, haritada yakın görünen yerlere gitmek bile vakit alıyor. Ubud'a girdiğimizde bizi tapınaklar karşılıyor, Kuta'daki bikinili turistlerden eser yok burada, şehrin mimarisi çok geleneksel, evler mi tapınakların içinde, tapınaklar mı evlerin içinde belli değil, organik kahve satan dükkanlar, vejetaryen restoranlar, dar sokaklar arasında yürüdükten sonra kolayca bir homestay buluyoruz. 12 USD geceliği. Denize kıyısı olmayan bu beldede en çok el sanatları gelişmiş, bir çok sanat galerisi, atölyeler dolusu oyma kakmayla uğraşan insan var. Burada yaşayan insanların büyük bölümü hayatlarını el işi yaparak kazanıyor. İlk günü sakin sakin dolaşarak geçirdikten sonra yapılacak şeylerin listesine bakıyruz, liste uzun. Motorsiklet kiralayıp kasklarımızı taktıktan sonra elimizde harita bütün gün bir oraya bir buraya gidiyoruz. Birbirinden ilginç tapınaklar, eşsiz saraylarıyla Ubud gerçekten bir cennet. Kafenin birine oturduğumuzda yanımızda yaşlıca bir adam beliriyor, bir şekilde muhabbet başlıyor, kendisi dünya turu yaparken buraya gelmiş ve bir daha hareket etmemiş, 7 senedir mutlu mesut Ubud'da yaşıyormuş. Aslında bu kadar sakinlik ve güzellik içinde yaşamak pek zor olmasa diye düşünüyor insan, emekliyseniz gelin şurada bir 3 ay yaşayın, herşeyi unutup kendinize gelirsiniz. Görülecek yerler Goa Gajah, Gününg Kawi, içinden termal şu çıkan Tirta Empul, Yeh pulu. Tirta Empul'da arinma sirasi, insanlarin dudaklari soguktan morarmaya baslamisti bile. Bu arada alışveriş yapmayı sevmediğimiz halde Ubud'da gördüğümüz şeyleri o kadar beğendik ki, özellikle tahta oymacılığı yapan köyleri bulup o köylerdeki dükkanlardan alışveriş yaptık, Ubud'dan bir iki saat ötede taş, tahta ve metal üzerine işleme / el işi yapan bir çok köy bulunuyor. Şehir içinde bir de gece gidilebilecek balı dansı performansları vardı, sonlara doğru biraz yağmura yakalansak da çok iyi geçti. Sıkıldığımızdan değil de gitmek zorunda olduğumuzdan 4 gün sonra Ubud'dan ayrılıp otobüs + bot yolculuğuyla 6 saatte Lombok'a Gıli Adalarına devam ediyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/98370887684/kuta-bali-endonezya", "text": "Toplamda 1 ay süren Malezya seyahati sonrası Semporna'dan Kota Kinabalu'ya, oradan da Bali, Endonezya'ya uçmak üzere otelden ayrılıyoruz, yolda Malayca gazetelerin fotoğraflarına bakarken şoför gece Filipinli korsanların hücumbotlarıyla zengin birini kaçırmak için gelip aradıkları kişiyi bulamayınca geri döndüğünden bahsediyor, günün haberi buymuş. Kendi kendine kıkırdıyor. Havaalanına varıp Filipinli korsanlar tarafından kaçırılmayacağımızdan emin olduktan sonra MASWings'in pervaneli uçağıyla 40 dakikada KK'ye, oradan da AirAsıa'nın uçağıyla Bali'ye devam ediyoruz. ilk uçak 30 dolar, ikinci uçak 85 dolar kişi başı idi. Neredeyse bütün gün yolda ya da bekleyerek geçiyor ve akşam 8 civarı Bali'ye varıyoruz, artık tecrübeli gezgin modunda olduğumuzdan Endonezya Rupia'sı kaç dolara denk geliyor, havaalanından taksi kaç para tutmalı, GPS'den gideceğimiz otelin lokasyon bilgileri vs dahil herşeye sahibiz, havaalanında taksiciler beklediğimiz fiyatın iki katı fiyat çekince peki deyip devam ediyoruz, zaten elini sallasan taksiciye çarpacak durumda, yanımıza insanlar yaklaşıyor biz de verebileceğimiz son fiyati söylüyoruz, büyük çoğunluğu terk ediyor. En son bizi götürecek biriyle anlaşıp otelimize kısa bir yolculuktan sonra varıyoruz. Genelde aşırı turizm bir yere faydadan çok zarar getirir, turistik tesisler ortalama turistlere hitap edecek şekilde standartlarını kaybeder, beldeler çirkinleşir, her yer birbirinin aynı şeyleri satan dükkanlarla dolar, genel olarak mekanlar orjinalliğini yitirir, bunun en güzel örnekleri için bkz Marmaris, Kuşadası vb.. Bütün dünyada bu böyle diye düşünürken bir kaç günde Bali'nin farklı olduğunu anlıyorsunuz. Evet çok turist var, evet bazı yerleri kalabalik, ancak adada yaşayanlar hayat tarzlarına ve Hinduizm ve budizm'in karışımı olan Bali Hinduizmi'ne o kadar bağlı ki burada, turizm ve her yil gelen 3 milyon bile insanları değiştirmemiş, örneğin Hindu yeni yılında bütün adayı kapatıyorlar, day of silence taksiler, arabalar hiç bir şey çalışmıyor. Trafiğe çıkmaya izin yok, insanların dışarı çıkmasına da izin yok, Hindu olmayanlar bile bu güne saygı duyup günü evinde geçiriyor. Aman efendim turist ne der, adamızın kaybı ne olur gibi afra tafra da yok, turistler de bir gün otursun diyorlar. Ayrıntılı bu günü merak edenler Nyepi, day of silence şeklinde aratabilirler. Diğer bir konu da Bali'nın pahalı/ ultra lüks tatil yerleri, araştırmaya başlamadan bu balayı/tatil köyü adasından çekiniyor insan ama normal otellerin fiyatları gayet makul, biz içinde tapınağı olan çok iyi bir otelde gecesi 12 dolara kaldık, hatta otelde misiniz, tapınakta mı tam emin olamıyorsunuz. Bali Endonezya'nın 14 bin adasından bir tanesi, göreceli olarak büyük bir ada, bu nedenle tek şehirde kalmak yerine adanın içinde hareket ediyorsunuz. Adanın merkezi, havaalanının bulunduğu Kuta, açık ara en turistik yeri, Meksika'sından Yunan lokantasına kadar her tür restaurant (skybar adında 5 dolar verip sınırsız yemek yediğiniz bir yer vardi), sörf mağazaları, eğlence yerleri vb dolu. Çok uzun kalmak için biraz fazla turistik, ancak burayı baz alıp etraftaki yerlere günlük geziler yapmak çok mantıklı. Kuta'da ilk bir iki gün ortama adapte olmakla geçiyor, ilk gün gaza gelip bol dalgalı okyanusunda sörf dersleri alıyoruz 2 saatliğine, 1 saat kadar da kendimiz cebelleştikten sonra yorgunlukla günü bitiriyoruz, dalga sörfü zira pek kolay bir aktivite değil. Kuta'nın içinde yapılacak en iyi şeylerden birini yapıp uzundur yiyemediğimiz yemekler için Yunan lokantasına gidiyoruz, adam istanbul doğumlu Yunan, ancak Yunan olduğu için zamanında ailecek İstanbul'dan kovulmuşlar. Pek hoş başlamayan hikayesi 30 sene önce Bali'ye yerleşince güzelleşmiş, çok iyi bir lokantası ve bol müşterisi olan popüler bir lokantaydı. Bali'de ana ulaşım metodu motorsiklet, aslında tüm Endonezya'da da böyle, bence bu taraflara gelmeye niyetliyseniz bir iki saat bir kursuna bir şeye gitmekte çok büyük fayda var, hayatı inanılmaz kolaylaştırıyor. Kuta'dan motorsiklet kiralayıp hızlıca güneye Uluwatu tapınağına devam ediyoruz, inanılmaz manzara, daha da inanılmaz dalgalar ve çok etkileyici bir tapınak var. Eat Pray & Love filmi burada çekilmiş. Denize girip sörf yapanları seyrediyoruz, yolda bir şeyler atıştırıp akşam olurken geri dönüyoruz. Sorf tahtasi kafama carpti, bu tapinaga eteksiz girilmiyormus, bu kahve cok aci gibi sorunlar disinda her hangi bir durumla karsilasmadan harika bir4 gun geciriyoruz. 4 gün Kuta'dan sonra dünya turumuzda gittiğimiz en etkileyici yerlerden birine devam ediyoruz, Bali'nin kultur baskenti Ubud."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/97686325949/sipadan-malezya", "text": "Open water SSI Dalış sertifikamı daha Haziranda aldım ama Güneydoğu Asya'da dalış insanı gerçekten şımartıyor; toplam 20 dalışın yarısında köpekbalığı gördük ve mantalardan balina köpekbalıklarına, vatozlardan okyanus kaplumbağalarına kadar inanılmaz sualtı canlıları ile karşı karşıya geldik. Şimdiye kadar dünyanın en iyi 5 dalış yerinden biri olduğunu iddia eden 8 yerde daldık, ama Sipadan daha farklı, buranın dünyanın 1 numarası olduğu söyleniyor. Sipadan adası Filipinler Endonezya Malezya arasında bulunan ve inanılmaz sualtı yaşamı barındıran mercan üçgeni adı verilen bölgede bulunuyor. Her gün dünyanın her tarafından dalgıçlar burada dalabilmek için kilometrelerce yol katedip Semporna'ya geliyorlar. Tek küçük kusuru var, o da Filipinli korsanlar arada hücumbotlarla gece gelip tatil köylerine baskın yapıp insan kaçırıyorlar, genelde motivasyon para kazanmak ama daha şubatta bir Çinli turist vurularak hayatını kaybetmiş. ABD ve Ingiltere seyahat tavsiyesi sitelerinde burası için dikkat deniyor. Biz zaten denizin ortasında tatil köyünde kalamayacagimiz için pek takmadık. Siz de sadece dalmaya geliyorsaniz, (5 yildizli ada otellerde kalmayacaksaniz) sorun yok kesinlikle. Sipadan dalışları için yaklaşık 2 ay öncesinden rezervasyon gerekiyor çünkü her gün sadece 120 kişiye dalış izni veriliyor. 16 şirket günde 6 kişilik dalış izni alıyor, 1 şirket 24 kişilik dalış izni alıyor. Tek alternatif diğer şirketlerden çok daha fazla izne sahip olan Uncle Chang şirketi. Oldukça vasat hatta gayet kötü bir dalış okulu olan bu şirketin Sipadan adasındaki oteli yıkıldığı için bu şirkete ekstra 18 dalış izni veriliyor. Diğer küçük ayrıntı ise dalış fiyatları, duyunca hıçkırıklara boğulup ağlamak istediğim, Sipadan'da 1 gün toplam 3 dalışın fiyatı 250 $. Normalin 3 katı olan bu fiyatlara dalmak için herkesin 2 ay sıra beklediğini düşünürsek ortamın efsaneliği hakkında bir fikrimiz olur diye düşünüyorum. Üç gün sonrasına tek gün dalış ayarladıktan sonra - bizim 10 günlük bütçeyi iki balığa yatırıyoruz eyvahlar olsun şeklindeki hayıflanmalardan sonra - iki gün dinlenerek ve dalışı düşünerek geçiyor. Dalış sabahı bol sallantılı bir yolculukla Sempora'dan Sipadan adasına gidiyoruz. İlk dalış noktamız Barracuda point, tekneden atlıyoruz, ben maskemi kontrol etmek için kafamı suya sokuyorum ve suyun altında daireler çizen belki binlerce barakuda. Gerçekten insanın sadece National Geographic belgesellerinde göreceği bir manzara, yaklaşık 10 saniye sonra kaç para ödediniz, kaç km geldiniz, tüpte ne kadar hava kaldı gibi ayrıntıları unutup goz kamastirici bu dünyada gezinmeye başlıyorsunuz. Başka yerlerde bir tanesini gördüğünüzde takla atacağınız köpekbalıkları, okyanus kaplumbağaları burada 8li gruplar halinde geziyor. Su altında birçoğu kötü çıkan bol miktarda fotoğraf ve video çekiyoruz, hayret ederek geçen 3 dalışı tamamlayıp günün sonunda yaptığımız şeyin her kuruşunu fazlasıyla hakettiğini düşünerek hostelimize geri döndük. Böyle majestik bir aktivite ile gezinin Malezya kısmı bitti. Malezya'nin aslında çok güzel bir yer olmasına rağmen beton yığını şehirlerini hatırlayıp istanbul da bir gün böyle olur mu acaba diye korktum. Zenginliğin yüksek binaların gelişmişliğin çirkinliği ve balta girmemiş vahşi ormanların güzelliği bu ülkede bir arada. Malezya yarımadası hadi neyse de Borneo adasi başlı başına yıllık tatil destinasyonu. İki gün sonra Maswings + Air Asia ile Kota kinabalu üzerinden Bali, Endonezya'ya uçuyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/91919664664/bandar-seri-begawan-brunei-sultanligi", "text": "Asya'da, özellikle Güney Doğu Asya'da tercih edilecek ilk havayolu Air Asia. Bizim Pegasusla yarışacak fiyatlara sahipler, tabi ilk gösterilen fiyatları 9 dolarla başlayıp yok bavulu yok vergisi, kredi kartı ekstrası derken 60 $'a çıkıyorsunuz. Biz air asia'yı en az 5 kere kullandık, hep memnun kaldık. Kuala lumpur Brunei uçuşu çok rahattı. Malezya'dan sonraki durağı seçerken birkaç şeyi göz önünde bulundurduk, artık Pasifik Asya'ya yağmur sezonu geliyor, Filipinlerde yağmursuz son 1 ay, gittik gittik.. Brunei sultanlığı ilk planımızda yoktu ancak çok sevgili arkadaşım Alp Bassa'nın kardeşi de orada doktorluk yapıyor, Alp de orada buluşalım deyince iyi madem Brunei sultanlığı'na gidiyoruz dedik. Sultan ve esi, her evin baskosesinde.. Brunei vizesi almak meşakatli bir iş, Brunei'de tanıdığınız varsa bile hiç karıştırmamak gerekiyor çünkü bir ton belge istiyorlar. Kuala Lumpur'daki elçiliğe sabah erken gidip uçak bileti, otel rezervasyonu, çıkış uçak bileti gibi belgeleri verdikten sonra tombis bir teyze sorular soruyor, siz de Brunei ile ilgili güzel iki laf ediyorsunuz. Neden kendi ulkenizden basvurmadiginizi soruyorlar, guzel bir aciklama lazim. Cumaları namaz vakti olduğundan iyice geç açıyorlar. Öğleden sonra üç gibi. Kuala Lumpur'dan kısa bir yolculuk sonrası Brunei Darüsselam'in baskenti Bandar Seri Begawan'a ayak basıyoruz. Bu süper zengin ülkeden beklenmeyecek küçüklükte bir havaalanı ile karşılaşıyoruz. İçerde Burç bizi bekliyormuş, arabayla evine giderken Malezya'nın daha gelişmiş bir versiyonu göze çarpıyor. Ha bir de benzin fiyatları, sıkı durun burada benzinin litresi 89 kurus, yanıma damacana alıp benzinle Turkiyeye gitmek istiyorum bir an, sonra vazgeçiyorum. şeriatla yönetilen bir ülke için yanlış tişört seçimi.. Zenginlik tahmin edileceği gibi petrolden, aslında Malezya'nin neredeyse içinde hala böyle topraklara sahip olması da arkasındaki Britanya ve Hollanda desteği nedeniyle, yoksa minicik ülkeye bu kadar petrolü muhtemelen yedirmezlerdi. Petrolü Dutch shell ve BP çıkarıyor, %50'sini Brunei sultanına veriyor. Sultan her ne kadar süper zengin olsa da halkına fena davranmıyor. Bruneili her vatandaşın bir ev ve bir araba hakkı var, eğitim ve sağlık bedava. Fakirseniz sultana gidiyorsunuz evi arabayı veriyorlar. Araba modeli seçebiliyor musunuz onu merak ettim aslında. İlginç bir muhafazakar kültür mevcut ama genelde insanların yüzü gülüyor. Rahat bir hayat sürülüyor burada. Bandar seri begawan'da yapılacak az şey var, 3 gün yeter de artar bile, 0. Altın kaplı camileri, bu bakmaktan gözünüzü alamadıgınız camileri gerçekten inanılmaz. 1. Yüzen evlere ziyarete gidip insanların nehrin üzerindeki evini ziyaret etmek. Brunei'de nehir ustu koylerden birinden mutfak.. 2. Nehirde timsah ve maymun gezisi yapmak, 3. Milyon yıllık tropik ormanlarında günlük gezi, bu pahalı ancak brunei ormanları malezyaya göre çok daha etkileyici, para kazanmak için kesmemişler hep. Aktivitelerin hepsini halledip, güzel Cin, Malay yemeklerini de tattıktan sonra gece uçağıyla Filipinlerin başkenti Manila'ya yoneliyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/96199544904/kinabatangan-nehir-gezisi-ve-sepilok-malezya", "text": "Kota Kinabalu'dan alabileceğiniz turların en popülerleri Borneo'nun kuzey doğusunda yer alan orangutan rehabilitasyon merkezi ve ormanın derinliklerinde vahşi yaşamı gözlediğiniz nehir turu. Eğer vaktiniz varsa biletleri ve ulaşımı kendiniz ayarlayıp çok daha ucuza getirebilirsiniz. KK'nın güney batısından sabah 10 otobüsüyle sepilok otobüsüne bindik, yaklaşık 6 saat sonra muavin bir yol ayrımında indirdi, sırtımızda çantalarla ağaçlardan sonu görünmeyen bir yolda yürümeye başladık ki hemen iki taksici gelip götürelim işareti yaptı. Kemal Kaya'nın bloğundan okuduğumuz üzere taksilerle işimiz olmayacaktı çünkü gitmeyi planladığımız konaklama mekanı sadece 800 metre içerde. Hava kararmaya yakın bu büyük boş oteli bulup yer ayarladık, nerdeyse bizden başka kimse kalmıyordu. Açıkçası biraz korku filminde ağaçlı yolda yürürken işsiz bina bulmuş da girmiş gibi hissettim. Orangutan parkının olayı sabah erkenden gidip beslenme saatine denk gelmeniz gerek çünkü burası hayvanat bahçesi gibi pek değil, kocaman ormanın içinde yüzlerce maymun ve orangutan rahatça takılıyor, siz zor durumda kalmış/hasta orangutanlara yemek verilirken gidip izliyorsunuz. Bir de patikadan ormanın derinliklerine bir yol yapmışlar 5 km, doğal hayatında ve bir çoğu vahşi maymunların arasından yürüyorsunuz. Bu arada patika yağmur sonrası sülük festivali halini alıyor, onlarca sülük üzerinize doğru geliyor, ayağınıza yapışmaya çalışanlar aha yapıştı diye onlara dikkat edeceğim diye yavru maymuna fazla yaklaşmışız annesi kovaladı 5 km yolun 2. Km'sinde geri döndük. Maymunlarla göz teması kurmamak, uzun pantalon ve çorap giymek şart burada. Arada maymunlar ciddi ciddi saldırıyor dikkatli olmak gerekebilir. Aynı gün fazla zaman kaybetmeden 2 gece 3 gün orman kulübesinde konaklamalı bir tur ayarlıyoruz Kınabatangan nehrinde. Buranın özelliği vahşi yaşamın göreceli olarak hala devam ediyor olması. Gerçek ortamlarında timsah, çeşit çeşit maymun, filler, onlarca çeşit kuş, kartallar ve hornbill kuşlarını görüyoruz. Tur programı şu, sizi ormanın içinde nehrin yanında bir yere götürüyorlar, her sabah 6'da timsah aramaya çıkıyorsunuz botla. Her öğleden sonra fil, maymun ve kuşlar için çıkılıyor, gece de tamamen karanlık ormanda gece yürüyüşü yapılıyor. Ağaç dallarında uyuyan kuşları tutsanız elinizle tutarsınız o derece derin uyuyorlar. Toplam 7 geziye çıkıyoruz 5i botla nehir gezisi, biri gece yürüyüşü biri de yakındaki köye yürüyüş. Gerçekten yolunuz buralara düşerse yapılması gerek. Bu arada en memmun kaldığımız turlardan biriydi çünkü botu kullanan kaptan kafayı hayvanlarla bozmuş bize herşeyi göstereceğim diye saatlerce uğraştı durdu, biraz da şansla görmek istediğimiz herşeyi, bonus olarak da nehirden karşıya geçmeye çalışan bir fil ailesi gördük, national geographic belgeselinde gibi hissediyor insan."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/93653738574/oslob-ve-apo-adasi-filipinler", "text": "Malapascua'daki köpek balığı macerasından\" sonra Cebu adasının en güneyine ve oradan başka bir dalış cenneti Apo adasına devam ediyoruz. Cebu'nun orta doğusunda yol üzerinde durmamız gereken bir yer var, ismi Oslob. Filipinlerde balina köpekbalığı dalışı/şnorkel yapabileceğimiz bir iki yerden biri, diğeri Donsol gitmesi kolay olmayan bir yerde. Bu ise tam yolumuzun üzerinde idi. Oslob'un hikayesini anlatayım, normalde burası uyuşuk bir Filipinli köyü, herkes balıkçı fakir kendi halinde takılan insanlar imiş.. Bir gün açıktaki bir balıkçı ağlarını kontrol ederken karideslerinin bir şey tarafından toptan götürüldüğün farkediyor, ertesi sefer yine aynı yere karideslerini götürdüğünde görüyor ki devasa bir balina köpekbalığı. Bu bir iki defa yaşandıktan sonra düşünüyor; ben bu karidesleri yavaş yavaş kıyıya doğru çeksem, balinalar da kıyıya gelir mi, bir bakıyor balinalar kıyıda takılmaya başlıyor, aslında fiziksel olarak açık okyanustalar ama bu kıyıya çok daha fazla uğruyorlar. Bu nedenlerle filipinlerde balina köpekbalığı görecekseniz burası doğru secim. Bazen bir bazen üç beş oluyor sayısı. Anladigimiz kadariyla is marin biyologlari ve gorevlilerin de katkilariyla yuruyor. Bu arada bu devasa hayvanlarla yüzmek için önce bir brifing alınıyor, 5 metreden fazla yaklaşmak yasak, yanınızdan geçerse dokunmak yasak. Sabah 7'de kalkıp dalış merkezine gittik, eğer snorkel ya da dalış yapmayacaksanız tahta bir kayıkla da yanına gidebiliyorsunuz ama o kadar gelmişken kayıktan kesinlikle olmazdı.. Suya girdiğimizde ilk üç dakika birşey göremedik, sonra tam altımdan devasa bir köpekbalığı geçti. Kiraladığımız sualtı kamerası ile çekebildigimiz kadar fotoğraf çektik. Toplam yarim saat suda kalmanıza izin var zaten. Hayatta yaşanabilecek ender deneyimlerden diye düşünüyorum. Öğlene doğru balina randevumuz bitti, geri dönüp eşyaları topladık. Oslob'da bundan başka hiçbir nane olmadığından Cebu adasından karşıya geçip Negros adasinin en büyük şehri Dumaguette'ye vardık. Vapur terminalinde üç beş dakika pazarlık yapıp en az kazıklayan tuk tuk sürücüsü ile anlaştıktan sonra önceden ismini duyduğumuz hostele devam ettik. Kalınacak yer Harolds Mansion diye bir yer, 4 katlı bir bina/hostel. Tam yanında da bir dalış merkezi var, zaten sadece Cebu adasında herhalde 10 farklı dalış yeri vardır, her dalış yerinde de en az 20 farklı dalış noktası. Sualtı bol şenlikli yani. Güneydoğu Asya'da kaldığımız en iyi hostel/guesthouselarin nerdeyse hepsinin yabancılar tarafından işletilmesi de ayrı bir ilginç, oralı değiller belki ama verdikleri servis o kadar iyi ki insanlar hep buralara geliyor. Harolds Mansion'da Apo adasına dalış gezisi ayarladık, bir gece de burada konaklayacağız. Apo adası, Dumaguette'ye 30 km uzaklıkta ve sadece dalgıçlar dalsın da ne cins balıklar deniz canlıları yaşıyor görsün, durduk yere şaşırsın diye yaratılmış bir ada kanimca. Elektrik sadece öğleden sonra 3 'den 9'a kadar verilebiliyor. Sadece bir şnorkel kapıp 15 metre yüzerek insanların görmek için yüzlerce dolar ödeyeceği okyanus kaplumbağalarını ve hawksbill kaplumbağalarını görüyorsunuz. Buradaki dalışlar çok etkileyici, bir sürü deniz canlısını ilk defa gördüm, bir iki bambu köpekbalığı da şansımıza gördük. Hayatımda daha önce hiç köpekbalığı görmemişken bir haftada 3 çeşit ve toplamda 10 tane görmüş olmak da ayrı bir ilginçlik. Diğer bir aktivite de drift diving denilen akıntı dalışı, okyanusun 20 metre altındaki güçlü akıntılar bu adaya çarpıp iki kola ayrılıyor, siz tam bu ayrıldıkları yerde aşağı iniyorsunuz sonra kendinizi akıntıya bırakıyorsunuz, yaklaşık 40 dakika boyunca hiç palet vurmadan kollarınızı bağlayıp önünüzden geçen mercanları, balık sürülerini, yüzlerce ismini bilmediğiniz hatta daha önce varolduğunu bile bilmediğiniz balıkları izleyerek, havada uçuyormuş gibi geçiriyorsunuz. Sizi çıkacağınız yerden tekne alıyor daha sonra. Apo adasına çıkıp 1 gece Maria homestay diye bir yerde kaldık, mekan ucuz ama ada bol sivrisinekli, üstüne üstlük buranın sivrisinekleri çizgili siyah beyaz, tam hasta edenlerden, eğer koruyucu sprey ve anti malaria hapları kullanmıyorsanız aşırı sürece durulacak yer değil açıkçası. Filipinlerde alıştığımız efsane gün batımlarıyla günleri bitirip diğer popüler bir adaya Palawan'a yol almak için Cebu şehrine geri dönüyoruz. Bu iki ada arası bildiğim kadarıyla sadece havayolu ulaşımı var, ancak Cebu Pacific fiyatları oldukça uygun. Apo adasinda bir sokak. Tabi ki merakli gozlerle bakan bol bol cocuk mevcut.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/92815800039/malapascua-cebu-filipinler", "text": "Malapascua adasını Filipinlerle ilgili araştırma yapmadan önce tabii ki bilmiyorduk, Cebu adasında en iyi dalış yapılan minik adaları araştırınca köpekbaliği dalışları, güneş batımı ve inanılmaz kumsallarıyla ünlü bu köyü görünce gitmeye karar verdik. Ada 1 km'ye 3 km boyunda. Birkaç sene öncesine kadar yıldızı parlayan bu minik ve sakin dalış adası kasım 2013'de Yolanda tayfunuyla dümdüz edilmiş. . Bu nedenle turist sayısında gözle görünür bir azalma mevcut. Ancak ada yavaş yavaş kendine geliyor, yıkılan kulübelerin yerine daha estetik ve daha güçlü evler yapılıyor. Cebu Şehri kuzey terminalinden önce maya otobüslerine biniliyor. ücret 175 peso ( 4 dolar civarı) 4.5 dolar öderseniz klimalı ve içinde internet olan otobüslere binebilirsiniz ancak biz bilmiyorduk, hata ettik. Maya beldesine gelince, akşam 5'e kadar Maya Malapascua botları mevcut. Banca adı verilen ve iki yanında destek için bambu çubuklar olan bu botlar aşırı sakat duruyor ancak gayet güzel ve sorunsuz gidiyor. İnsana her yolculuğu son yolculuğu olacak hissi veren bu botlar, yıllardır kullanımda. Malapascua'da konaklama için üç beş farklı seçenek mevcut, ya kıyıdaki az daha pahalı butik otellerde kalabilirsiniz, ya köyün içindeki biraz daha eski ama çok ucuz hostellerde kalabilirsiniz, ya da dalış yapıyorsanız dalış yaptığınız yerin konaklama opsiyonunu kullanabilirsiniz. Yemek için de bol opsiyon var, köyün içindeki çok ucuz dükkanlardan otellerin kafeteryalarına kadar insanı doyuracak bir şeyler bulmak kolay. İlk iki gün yol yorgunluğunu atalım diye pek birşey yapmadık, gündüz kumsalda vakit geçirip akşama güneş batısını izlemeye gittik. Buradaki güneşbatısını tek kelimeyle şöyle özetleyebiliriz. \"Ağlarsınız\" . Ben ağlamadım ama ağlayasım geldi o derece. Hayatınızda görebileceğiniz en güzel bulutlar, en turuncu/pembe gök yüzü ve en güzel manzaralara burada rastlıyorsunuz. Bulutların şekli bile çok farklı. Üstüne üstlük bu manzara her allahın günü yaşanıyor kuru sezonda, ıslak sezonda da gri bulutlar. Üçüncü günden sonra dalış yapmak için Thresher cove divers isimli dalış merkezine gidiyoruz, burada dalış yapıyorsanız, klimalı odalarda indirim yapıyorlar, ya da bedavaya çadırda kalıyorsunuz. Sabah dalışı için 4:30'da kalkılacağından bedava çadırı seçip eşyaların bir kısmını buraya getirdik. Malapascua'yı özel yapan şeylerden bir tanesi de köpekbaliği dalışları. Thresher Sharks adı verilen köpekbaliği çeşidi, dünyada nadir görülen bir balık. Düzenli görüldüğü yerlerden bir tanesi de burası. Malapascua adasının etrafında yüzlerce metre derine inen duvarların dibinde yaşayan bu balıklar her sabah 6 gibi temizlenmek için 25- 30 metre aralığına geliyorlar. Burada küçük balıklar köpekbaliklarinin üzerinde ve dişlerinin arasında kalan artık yiyecekleri yiyor, bu bölgeye de zaten \"cleaning station\" / temizlenme bölgesi adı veriliyor. Open water sertifikasıyla 20 metreden derine inemeyeceğim için burada ekstra deep dive/derin dalış kursu alıyorum, artık 30 metreye kadar dalabiliyorum. Dalış için 4 buçukta kalkıyoruz, 25 dakika yolculuktan sonra denizin ortasında Gato island diye bir yerdeyiz, ismi ada ancak tamamen suyun altinda bir yer burasi. Herkes hızlıca aşağı ınıyor, 27 metrede köpekbaliklarinin geleceği yere bir ip çekmişler, hareketsiz ipe tütünüp bekliyorsunuz. Ani hareket yasak, köpekbaliklarına doğru hamle yapmak, takip etmek, toz kaldırmak, herşey yasak. Öyle otobüs bekler gibi bekleyip sonra izleyeceksiniz. Yaklaşık 2 dakika içinde hayatımda gördüğüm en etkileyici hayvanlardan biri yavaşça aşağıdan süzülüyor, önce silüet şeklinde sonra bize yakından kendini gösteriyor. Aslında çok yakınlaştığı durumlar olmuş ama bize en yakın 4 - 5 metreye kadar geldi. 15 dakika bu mükemmel canlıları izledikten sonra kendimize gelip yavaştan yukarı çıkıyoruz, bu dalışın tek olayı köpekbaliği görmek olduğu için köpekbaliklari gidince başka pek bir şeye bakılmadan yukarı çıkılıyor. Zaten bütün gün de muhabbetini ediyorsunuz. Malapascua'da geri kalan günleri iyi ki köpekbaliği dalışı yapmışız / of bu ne biçim güneş batımı tartışmaları arasında devam ettiriyoruz. Bu güzel adada 6 gün kaldıktan sonra başka bir ilginç aktivite olan Balina köpekbaliği dalışı yapmak için Oslob'a devam ediyoruz. Arka planla beraber bir fotograf, Robinson Crusoe'dan hallice.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/90947852704/cameron-highlands-ve-penang-malezya", "text": "Malezya'da ziyaret edilecek bölgeler diğer Güney Doğu Asya ülkelerindeki gibi birbirine karayolu ile çok iyi bağlanmış. Şehirler arası otobüsler konforlu, turist servis minibüsleri heryerden heryere taşıyor. Fiyatlar diğer ülkelere göre daha yüksek. Ülkenin kuzeyinde gezi rotamızda 4 ana nokta var. En doğuda cennet Perhentian Adaları, ortada 100 milyon yıllık ormanlarıyla Taman Negara, daha batıda çay tarlaları ve200 bin yıllık ormanlarıyla Cameron Highlands, batıda da Penang. Açıkçası 200 bin yıllık ormanla 100 milyon yıllık ormanın farkını göremediğimiz için Taman Negara'yı pas geçip direk Cameron Highlands'e gidelim dedik. Kaldı ki Borneo'ya yollanacağız ve istemediğimiz kadar milyon yıllık yağmur ormanı göreceğiz. Perhentian'dan bir sabah ayrılıp hız motoruyla yarım saat sonra tam kıyıdaki Kuala Beşut'a varıyoruz. Seyahat acentelerinin önünde artık çok daha fazla kozumuz var, minibüsleri 15 dakikaya kalkıyor biz de binsek mi binmesek mi diye naz yapıyoruz, güzel bir indirimden sonra sıcak iklimden kaçıp Cameron Highlands'ın 2000 mt'deki yaylalarına doğru ilerlemeye başlıyoruz. Öğle yemeğinde pilav yanında ev yemeği tarzında esnaf lokantası gibi bir yerde duruluyor. Bu esnaf lokantası olayı malezya'da çok iyi, yemekler ucuz, az biraz acı olsa da çok lezzetli. Cameron Highlands'e 4 saat sonra varıyoruz. Hava puslu ve yağmurlu, uzun zamandır ilk defa üşüyorum. Orta büyüklükte bir Karadeniz şehrini andırıyor şehir. Uzun zamandır ortalama 35 derece sıcaktan sonra ferahlık bulunmaz nimet. İnternetten bulduğumuz hostellerden birine gidip yerleşiyoruz. Bir çok yerde sorduğumuz ilk soruyu soruyoruz. Nerede ucuz ve iyi yemek yiyebiliriz ? Cevap ana caddedeki yan yana duran iki Hint lokantası. Hint lokantasına gidiyoruz, çalışanların çoğu Nepallı, Nepal'de 1 ay kaldığımızdan bol bol muhabbet edecek konu çıkıyor, bu arada yurtdışına çalışmaya giden Nepallilerin bir çoğu Malezya'ya geliyor ve zor şartlar altında çalışıyor. İnsan üzülüyor hallerine. Cameron Highlands'da bol bol tur var, dünyanın en büyük çiçeği gördüğünüz bir tür, ormanın derinliklerinde yürüyüş, çay tarlalarını ziyaret. Börtü böcek aradığınız tur, Hepsi çok başarılı. Buranın isminin Cameron Highlands olmasının nedeni ilk defa 1885 yılında Sır William Cameron tarafındn keşfedilmesi. Buradaki en büyük çay tarlaları iskoçyalı zengin bir aileye ait, çay üretim tesislerini ziyaret edip sonrasında güzel bir çay eşliğinde manzarayı izliyorsunuz. Biz tur planlaması, Kuala Lumpur'da couch surfing ayarlama, Filipinlere uçak bileti gibi işlerle uğraşırken üç beş gün geçiyor. Yine akşam yemeklerinden birini Hint Lokantasında yerken şans eseri Türkçe konuşan biriyle tanışıyoruz, bir bakıyoruz ünlü loplopçüler sitesinin kurucusu Semih Diken, yök artık. Ben arada bloğundaki yazılara bakıyordum ancak Malezya'da olduğu, hatta Cameron Highlands'e yakın bir yerde işi dolayısıyla yaşadığı hakkında hiç bir fikrim yoktu. Penang deyince buradaki herkesin aklına yemek geliyor, bizim Antep, Adana usulü. Başkent GeorgeTown'da güzel bir old town mevcut. İngiliz kolonisi zamanında (Malezya 1786 - 1957 arasında İngiliz sömürgesi olarak kalmış) bir çok tarihi bina yapılmış. Sokaklarında sanat galerileri, tek tük alışveriş yerleri, bol bol restoran var. Çin mahallesi, hint mahallesi, camileri, sokaklarında grafittileri, altıncılarıyla kendine has bir şehir. ilk olarak UNESCO dünya mirasında olduğu için dikkatimizi çekti, geldiğimize pişman olmadık. Genelde UNESCO Dünya mirası listesinde olan yerlerin büyük çoğunluğunu ziyaret ettiğinizde tatmin oluyorsunuz. Benim için bu şehirdeki en iyi şey şehre dağılmış grafitilerdi. Kim yaptıysa ve daha önemlisi kim izin verip bunları sanat adına koruyup katologlayıp haritasını çıkardıysa çok çok iyi iş başarmış, şehirde inanılmaz güzellikte 20 kusur duvar resmi mevcut. Penang'da her ogünde farklı bir şeyler yiyecek kadar çeşitli yemek vardı, bir çok şey denedik, özellikle Lebuh Chulia caddesi üzerinde sokak satıcılarında kuyruk oluyor her akşam. Bir de bu şehrin camileri ayrı bir güzellik. Hatta daha da genellersek Malezya'da camiler çok çok güzel, Türkiye'deki yeni tek tip standart kubbeli camilerin yerine çatısı kare şeklinde, yeşil renkli, dişi fayanslarla süslü, insanı etkileyen yeni bir çok cami var. Penang Malezya'da vaktiniz varsa görülmesi gereken yerlerden bir tanesi, 3 - 4 gün yeter de artar bile, özellikle yemek yemeği seviyorsanız çok memnun kalırsınız."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/90037750039/railay-ve-tonsai-kumsallari-tayland", "text": "Tayland'da toplam 45 günün ardından görmek istediğimiz son yer olan Ton sai / Railay kumsallarına devam ediyoruz. Burası Tayland'ın orta batısında Krabi yakınlarında izole bir koy. Turistten arınmış, gezgin ve sırt çantali dolu Ton sai'ye ulaşmak için Krabi'ye gelmek oradan da küçük motorlu kayıklarla 30 dakikalık bir yolculuk yapmak gerekiyor. Başka erişim yolu yok. Akşam 6'dan sonra da kayık yok, ondan erken gelmek lazım. İlk bakışta bu bölge Kelebekler vadisi ya da Olimposa benziyor. Etrafta inanılmaz güzellikte kireç dağları, ağaçlar, güzel kumsalı, güzel bir güneş batımı ve yüzlerce kaya tırmanışı rotası var. Dünyanın her yerinden kaya tırmanışı yapanlar burada buluşuyor. Kalacak yer bulmak bir hayli kolay, bungalov tarzı odalar 10 dolar civarında. Sivrisinekler her yerde, bu nedenle cibinliksiz bir odada kalmak işkenceye davetiye çıkarmak demek. Kumsalın arkasında 10 dk yürüyüş mesafesinde hepsi. - Kumsala çıkan toprak yol üzerindeki Mamas Place isimli yerde kızarmış tavuk yemek. - Kumsaldaki rasta barda bulunan denge ipinin üzerinde yürümeye çalışmak. - Kaya tırmanışı malzemesi kiralayıp tırmanış yapmak, - Deep water soloing - denizin üzerinde ipsiz kaya tırmanışı yapmak. - Mamas place'de tavuk yemek google'da anahtar kelimeler : Deep water soloing, Ton sai. Burada yapacak pek bir şey olmadığından yeni insanlarla tanışmak çok kolay, herkes akşama kadar tırmanış yapıyor, sonra da tavuk yiyor. Kaya tırmanışı, reggae müzik, ızgara tavuk, insanlarla tanışmak ilginizi çekiyorsa burası size göre, eğer sadece deniz, kumsal ve tatil ortamı arıyorsanız sizi tatmin etmeyebilir. 4 günün ardından hedef Perhentian Adaları. Bu arada 5 sene kaya tirmanisi yapmistim ancak artik yaslaniyor muyum ne.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/87200553259/hoi-an-hue-vietnam", "text": "Phong Nha'dan turist minibüsü ile Hue'ye geliyoruz, turist minibüsü arada Vinh Moc tünellerini de ziyaret ettiği için normal otobüsten daha avantajlı. Vietnam savaşında Amerikan gücüne konvansiyonel savaş yöntemleri ile dayanamayacağını anlayan Kuzey Vietnam gerilla savaşına ve yeraltı tünellerine yöneliyor. Gerçekten de o kadar mantıklı ve ince bir savaş yürütüyorlar ki, bubi tuzaklarından bir sürü kayıp veren abd askerleri bu tünelleri bulabilmek için herşeyi yapıyor, özel tünel yoketme timleri, tünele zehirli gaz vermek gibi binbir türlü şey deniyorlar ama nafile. Tünellerin içinde yaşayan köyler, burada kurulu klinikler hatta doğan çocuklar var, ABD burayı sürekli bombaladığı için sadece gece çıkıp çiftçilik yapıp gündüz tünellere geri dönüyorlar. Vietnam'da ziyaret edilmesi gereken 2 tünel bölgesi var, biri Hue yakınlarında Vinh Moc tünelleri biri de Cu Chi savaş tünelleri Saigon'a 100 km uzakta. Hue şehir geniş geniş caddeleri, vietnam kahvesi satan kafeleri, tarihi surları ve savaş müzeleri için gezilmesi gereken bir yer. Hue'den sonraki durak Hoi An ve buraya gidişte çok ilginc bir dağ geçidi var. Eğer 120 km motorsiklet sürmek sizin için sorun değilse bazı acentalar size 1 günlük motorsiklet kiralayıp eşyalarınızı da gelecek otele götürüyorlar Günün sonunda motoru bıraktığınız başka şehirde bavulunuzu görmek güzel. :-) Eğer motor kullanmayı tercih etmiyorsanız, easy rider isimli tur rehberi/motor sürücüsünün sırtına atlıyorsunuz, aynı geziyi motorun arkasında tamamlıyorsunuz. adamlar genelde savaş gazileri oluyorlar, yolda çok ilginç bilgiler verebiliyorlar. Yeri gelmişken, Vietnam motorla gezmek için çok çok ideal. Gördüğümüz 19 20 yaşındaki gençler 250 300 USD'ye Saigon'dan motor satın alıyor, 2000 km kullanıyor sonra Hanoi 'de aynı fiyata satıyor. Bütün yolculuk 15 gün yavaş 10 gün hızlı sürüyor. Siz hostellerin bahçesinde takılırken arada iki üç motorlu amerikan ya da maceracı avrupalı genç uyduruk motorları ve arkasına yığdıkları çantaları ile artistik bir giriş yapıyorlar. Çılgın bir tatil mi yapmak istiyorsunuz ? Buyrun plan: motorsikletle Ho Chi Minh yolu üzerinden Vietnam turu. Motoru satın alıp sonra satarsınız. Alacağınız motor honda olacağından yoldaki meyve satan çocuklar bile parçalarına ayırıp söküp geri takabiliyorlar, yedek parça mı ? 3 dolar 5 dolar. Benzin ? Her 500 metrede 2 litrelik Coca Cola siselerinde satiliyor. Efsane.. Heyecanlı gezinin ardından motorları bırakıp Hoi An'ın sahillerine bırakıyoruz kendimizi, ama 5 dakika sonra suyun aşırı soğuk olduğuna kanaat getirip vazgeçiyoruz. Vietnam yüzmek için en ideal yer değil. farmville oyunu ama gercek, hoi an. Hoi An biraz turistik olsa da şimdiye kadar gördüğümüz en şirin şehirlerden, aslında şehir değil belde desek daha doğru. Burada da her gün motor kiralayıp gidilecek yerleri ziyaret ettik. Farmville oyununa benzeyen sebze tarlaları, uçsuz bucaksız pirinç yeşillikleri, nehirler, güneş batımı, fotoğraf makinamı eskitiyor bu küçük belde resmen. Hoi an'dan sonra Nha Trang ya da Mui Ne yerine direk Saigon'a gidelim, Rus turist kafilelerini baypas edelim diyoruz. Saygon'a mesafe uzak ve otobüsler güvensiz olduğu için bilet almaya Danang'a gidiyoruz. Danang'da uzun bir süre sonra hamburgerci görüp hemen atlıyoruz, çünkü buraya kadar burnumuzdan pirinç çıkacak kadar noodle ve pilav yedik Vietnam'da. Bu arada Vietnam'da miktarı az olsa da bol bol kazıklanmaya hazır olun, bakkaldaki 6 yaşındaki çocuktan acentadaki kadına kadar toplu bir turist kazıklama seferberliği ilan edilmiş, iki şehir arası otobüs bileti soruyorsunuz, adam hesap makinesi çıkarıyor bir şeyler hesaplıyor, 15 saniye sonra da tipinize göre bir fiyat çıkarıyor. Kazıklanmayı bertaraf etmenin tek yolu da gülerek gerçek fiyatı olan parayı uzatmak, Bu arada Hoi an'da bir bardak bira 3000 dong, 30 kuruş. Evet inanılır gibi değil, buradaki kafeler bira bedava olsaydı insanlar nasıl hareket ederdi deneyi için hazırlanmış sanki. Hatta kafenin birinde bir not bulduk masaya yazılmış, biz 4 alman genciz, bu akşam 70 bardak bira içtik ve 10 $ hesap ödedik yazıyordu.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/86384036174/phong-nha-vietnam", "text": "Orta Vietnam'ın tam ortasında bulunan bu küçük kasaba aslında ana turist gezi rotasının dışında kalıyor. Ancak güvenilir kaynaktan aldığımız bilgiye göre kaçırılmaması gerekiyordu, biz de gittik ve iyi ki gitmişiz. Vietnam'ın orta ve kuzey tarafındaki kireç dağları çok kolay eriyen yapıda olduğu için bu bölgede yüzlerce mağara mevcut. Hatta yeni keşfedilen ve gitmek için 3500 USD ödenen bir tanesi de var. İçine 40 katlı gökdelenlerden bir sokak bloğu sığacak kadar büyük olanlardan, zar zor ilerleyebildiğiniz mağaralara kadar bol çeşit mağaralarla dolu bir coğrafya burası. Bizim gittiğimiz mağaralara giriş daha ucuzdu, 3 5 dolar arasında idi. İlk mağara Phong Nha mağarası, içine küçük bir botla giriyorsunuz. Nehir mağaranın derinliklerine kadar gidiyor. Yaklaşık 1 km içeri girdikten sonra bir noktada bottan inip geri yürüyorsunuz. İkinci mağara cennet mağarası, çok daha büyük ve derin. Girişi için uzun bir yol yürüyüp, girdikten sonra ağzınız açık geziyorsunuz, burası diğer mağaralara oranla çok daha büyük ve popüler olduğundan her yer turla gelmiş çinli turist doluydu. Diğeri de dark cave, burası adı üstünde ışıklandırması olmayan, klostrofobik, karanlıkta atlayıp zıplamak ilginizi çekmiyorsa size biraz korkunç gelebilecek bir mağara, üstüne üstlük bir de mağaranın içinden yüzmeniz gerekiyor. Zifiri karanlıkta kafa lambalarını kapattırıp, yeterince korktunuz mu onu test ediyorlar. bu muhtemelen bu alanda yapabileceğiniz en eğlenceli mağara gezisi. Phong Nha'da yapılacak diğer aktivite de 'Pub with cold beer' barı. Şimdi Vietnamlı arkadaşlar geleneksel olarak biralarını ılık ya da içine buz atarak içiyorlar. Bu kasabada otel işleten bir Avustralyalı adam buranın sahibi teyzeye soruyor neden hala buz atıyorsunuz, soğuk içsenize diyor. Teyze de, evladım buzdolabı mı var soğutalım diye evini gösteriyor. Adam da teyzeye buzdolabı hediye edip otele gelen müşterilerini buraya göndermeye başlıyor. Teyze biranın yanında ne yapabilirim diye düşünürken bir sürü tavuğu olduğunu farkedip, gelenlere kızarmış tavuk satmaya başlıyor, ama çok orjinal bir şekilde. Şöyle ki siz mekana geldiğinizde yiyeceğiniz tavuk hala canlı etrafta gıdık gıdak diye takılıyor. Hangi tavuğu yiyeceğinize karar verdikten sonra isterseniz tavuğu siz kendi ellerinizle kesiyorsunuz, isterseniz onlar kesiyorlar. Yaklaşık 2 saatlik bir beklemeden sonra tavuk kızarmış olarak önünüzde. Bu kadar taze kesilen ve tamamen doğal ve organik bu tavuk hayatınızda yiyeceğiniz en güzel tavuk olacak diye bekliyorsunuz ama tavuk fazla kaslı olduğundan biraz sert geldi bana. Bu da süpermarkette aldığımız tavukla normal tavuk arasında dağlar kadar fark olduğunu gösteriyor. Ya da her şekilde beklenmesi gerekiyor tavuğu kestikten sonra. Tavuğu yiyip mağaraları gördükten sonra hostelden minibüs ayarlayıp Hue'ye doğru yol alıyoruz.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/87981422429/saygon-ho-chi-minh-city-vietnam", "text": "Vietnam Devlet Demiryolları ile yaptığımız uzunca bir tren yolculuğu sonrası bana otantik gelen adıyla Saygon'a, resmi adıyla Ho Chi Minh şehrine teşrif ediyoruz. Taksiyle şehir merkezine (Zone 1) geldikten sonra arabadan adımımı attığım anda yaşlıca bir teyze yanımıza geliyor, \"Ucuz kalacak yerim var, ister misiniz ?\" diye soruyor. Kısa bir süre önce kesinlikle hayır diyeceğim bu teklife evet diyip teyzeyi takip etmeye başlıyoruz, haklıymışız ki çok iyi ve ucuz bir odası var. Hemen yerleşiyoruz. ismi Ms Chu idi galiba. Odasi gecelik 12 USD. Saygon 1975'e kadar Güney Vietnam'ın başkentiydi, ABD Vietnam savaşından çıkınca Kuzey Vietnam'ın tanklarını başkanlık sarayının kapısının önüne çekmesi uzun süre almıyor. Genel yönetimi ele geçiren sosyalist hükümet hemen efsanevi lider Ho Chi Minh'in ismini bu eski kapitalist şehre koyuyor. Sehirde 7.3 milyon kisi ve 4 milyon motorsiklet var. ekibi kurmak için buraya gelmiş Norveçli mühendislerle bile tanıştık. Saygon'da bir kaç saat içinde yapıp bitirebileceğiniz yürüyüş turları var, Reunification palace, War Remnants museum Amerikanların kaçarken arkalarında bıraktığı helikopterler, ağır savaş ekipmanları ile dolu. Çarpıcı fotoğrafları ve ayrıntılı savaş anılarıyla sadece 3 katlı olmasına rağmen 4 saatinizi rahatlıkla alabilecek bir müze. Bu arada bir katı da agent orange kullanımı ve sonuçlarına ayrılmış, gününüzün geri kalanının moralsiz geçmesini istemiyorsanız bu kısımdan uzak durmak gerekebilir. Notre Dame katedrali ve karşısındaki postaneyi gezip sonra arkadaşlarınıza Vietnam'dan kart atabilirsiniz. Bu arada Ankara'ya gönderdiğimiz kartların yarısı ulaşmadı, Ankara PTT'de görevli arkadaşlar güzel manzaraları görünce eşe dosta mı dağıtıyorlar onu da anlamadım. Diğer yapılacak şey de şehrin merkezindeki parkın yanında gruplar halinde halka açık kung fu yapan gençleri izlemek, bu parkta kendi başınıza oturursanız yaklaşık 5 dakika içinde ingilizce konuşmak isteyen gençler gelip etrafınızı dolduracaktır, hem size muhabbet, hem onlara pratik. 4 günün ardından Kamboçya'ya geçmeden önceki son durak Mekong Delta'da ev gezisi."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/83179870092/luang-prabang-laos", "text": "Vang Vieng'deki eğlenceli ve nehre atlamalı günlerin ardından Güney Doğu Asya'nın en güzel yerlerinden sayılan Luang Prabang'a otobüs bileti aldık. 4 saatte gidiliyor. Bu iki yer de banana pancake trail üzerinde olduğu için ulaşım inanılmaz kolay. Sizi otelden bir minivan alıyor sonra diğer şehrin ortasında bırakıyor. LP diğer Laos şehirlerine göre çok daha gelişmiş, nerdeyse turistler için yapılmış diyebileceğiniz bir yer. Altyapısı çok iyi, otelleri 8 12$ aralığında, tamamen ahşap otantik ve çok temiz evler. Şehirde yapılacak bir ton aktivite var: dağ köyü gezileri, onlarca tapınak, Fransızlardan kalma harika mimariye sahip caddeler, kafeler, bir sürü fotoğraf çekebileceğiniz dini ritüeller, budist rahipler, ucuz yemek opsiyonları, masaj, etkileyici bir şelale, çok da etkileyici olmayan nehir gezisi, ilginç bir şekilde çok iyi ürünlerin satıldığı gece marketi.. burada yok yok. Sabah 6'da rahipler pirinc ve yemek bagisi icin sehri geziyorlar. Zaten her gelen kalış süresini uzatıyor, biz de hem biraz kalırız hem de buradaki Vietnam elçiliğinde tekrar şansımızı deneriz diye 1 haftalık kalmaya hazırladık kendimizi. LP'deki en güzel şeylerden biri 1 dolara tabağınızı taşıncaya kadar doldurabildiniz sokak açık büfesi, buraya kadar gelmişken yemek seçmece yapmadık ne var ne yok doldurduk, üzerine de nehir balığı aldık. Sokak yemeklerini denemek hem ucuza geliyor hem de çok lezzetli. Aşırı hijyenik görünmese de herhangi bir sorun yaratmadı. 1 dolara buyuk bir tabak dolusu yemek.. Vietnam vizesine hemen başvurup kendimize ücra bir dağ köyünde kalmalı ve dönüşü de nehirden kanoyla yapabileceğimiz bir tur ayarlıyoruz, çok konuşkan olmayan ama çok düzgün bir rehber veriyorlar, gelecek iki günde kimin kafasını şişireceğimiz belli oldu. Bu arada o kadar fazla tur opsiyonu var ki, gidişte 4x4 atv ile gidip fille dönmek istiyorum deseniz ona da tamam diyecekler. Biz bu fil ve kaplan konusunda biraz daha dikkatli olduğumuz için pek aslan kaplan ve fil kamplarına gitmedik. Yazık hayvanlara etmediklerini bırakmıyorlar. Dönüş gezisinde kano için iki yol var diyorlar, biri sert akıntılı diğeri sakin, tabi ki hızlısını seçiyoruz. Ertesi gün sabah erkenden alıyorlar, bir minibüs bizi başka bir kamyonete götürüyor, asfalt bir yoldan 1.5 saat ilerledikten sonra yürüyerek 5 6 saatte gidilen köye doğru dağ yollarından ilerlemeye başlıyoruz. Bir kaç mola, kızarmış pirinçli bir öğle yemeği ardından ilk köye varıyoruz. Ortam gerçekten çok acayip, köy çok fakir, elektrik yok, evler tahta ve bambu karışımı, heryer çocuk. Biraz sohbet ettikten sonra yardım olsun diye bir teyzeden bileklik alıyoruz. Zaten satan başka kimse yok. Bir iki saat sonra gece kalacağımız ikinci köye varıyoruz. Köye girmeden tepede okul karşılıyor bizi. Buranın gerçekten fakir bir yer olduğunu 5 dakikada anlıyor insan, okul zili yerine amerikalıların attığı bir bombanın dışı kullanılıyor, bağlamak içinse bisiklet zinciri kullanmışlar. etrafta metal olmayınca herşey değerli tabi. Köyde elektrik yok, yani sabahları akşamları vs değil hiç yok. Köy reisinin evinde 1 jeneratör var, akşamları 2 saat çalışıyor, bir de 32 ekran minicik bir televizyon, bütün köy televizyon izlemek için reisin evinin bahçesinde toplanıyor akşamları. Su köye gelmiş ancak tek çeşme, zaten sürekli elinde bidon su doldurmaya giden çocukları görüyorsunuz. Laos 'da birçok yerde ruhlara ve hayaletlere inanıldığından bunlardan korunmak için günde iki kere duş almak gerekiyor. Akşam üzeri kadın erkek bütün köy duş almak için çeşmede sıraya girmiş, birçok kadında bir peştemal var, öyle kadın erkek ayrı falan değil. Hep beraber. Köyde 40 hane varmış ve herkes uyumadan duş alıyor kesin. Çok garip bir ortam.. Yapışkan pirinç ve haşlanmış sebzemizi yedikten sonra az bir muhabbet edip yatıyoruz. Elektrik olmayınca pek yapacak bir şey yok, insan erkenden uyuyor. Sabahın 5'i gibi horozlar ötmeye başlıyor, özellikle kaldığımız odanın arkasında bir tane var, kesesim geldi yemin ederim. Horozlar bitince tavuklar, köpekler, kaplumbağa böcek ne varsa bağırmaya başlıyorlar, burada fazla uyumak imkansız. Gerçekten de biz kalktığımızda zaten bütün köy uyanmış herkes bir şeylerle uğraşıyor. Ayaklarımız yere değmediği için bir süre suyla cebelleşip kanoyu çevirip üzerine çıkıyoruz, bakıyoruz ilerde bizim rehber sırıtarak bakıyor elinde kürekler.. Her neyse maceralı 2 saatlik bir kano gezisi sonrası yarı ıslak otele dönüyoruz. Bizim odayı da başkasına vermişler, neden verdiniz diyorum çalışan arkadaş bugün yok biz de verdik diyorlar. Neyse başka bir yer bulmak zor olmadı.. Bir gün bisiklet gezisi, bir gün şelale derken günler hızlıca geçiyor, biz daha da kuzeye yollanmak için hazırlıyoruz. Aslında turistler buradan güneye dönüyor, daha ilkel moda girebilen gezginler kuzeye minik köylere devam ediyorlar, biz de öğleden sonra pasaportlarımızda gördüğümüz ışıltılı vietnam vizelerinin verdiği rahatlıkla Vietnam'a kuzeyden girmeye karar veriyoruz. Bu güzel şehre 1 haftanın ardından veda ediyoruz, istikamet 3 saat otobüs yolculuğu ötede Nong Khiaw.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/89423048059/siem-reap-kambocya", "text": "Kamboçya'nın açık ara en turistik ve altyapısı gelişmiş şehrine Phnom Pehn'den onlarca otobüs var, acentalarla uğraşmadan direk otobüs terminalinden alıp gidiyorsunuz. Dünyayı gezmek güzel ama tanıdık birilerinin olduğu yerlerde gezmek daha da güzel. Siem Reap'e gittiğimizde bizi misafir edecek arkadaşlarımız vardı, Buket ve Andrew. Onlar 1 yıldır Siem Reap'de yaşıyorlar. Buket seramik atölyesinde çalışıyor, Andrew ise internet üzerinden freelance gazeteci/ makale hazırlıyor. Harika bir düzenleri, daha da harika bir evleri ve ortama ayak sağlayacak şekilde bolca motorsikletleri vardı. Besledikleri minik timsahları, bol miktarda balıkları ile aslında bir çok insanın emekli olsam da şöyle bir yaşasam diye gıptayla bakacakları sakin bir hayat sürüyorlar. Buketlerde bir iki gün kalırız diye düşünürken baktik 1 hafta olmuş, her akşam bir aktivite, genelde yeme içme, güzel Siem Reap'ın tadını çıkarmakla geçti. Bu rahatlıkta az kalsın Angkor Wat'a gitmeyi unutacaktık valla. Andrew bir kontağı vasıtasıyla bizi Angkor Wat'a götürecek bir tuktukçu buldu. Angkor Wat devasa bir yer. İstanbul'daki tarihi yarımada kadar, yani öyle bisikletle, yok vay efendim ben yürürümlük bir durum kesinlikle yok. Hava sıcaklığının 35+ derece olduğunu da hesaba katarsanız küçük bir mototaksi/ tük tukla dolaşmanız gerektiğini göreceksiniz. Angkor Wat 12 yüzyılda önce hindu tapınağı şeklinde yapılmış, sonra bazı kısımları budist tapınağına çevrilmiş dünyanın en büyük dini yapısı. Öğle vakti aşırı sıcak olduğu için tuktukçu sizi içinde hamak olan bir restorana götürüyor. Birşeyler atıştırıp hamaklardan birine atlıyorsunuz, 1 saat uyku, 2'de tekrar başlayıp 5'e kadar geziyorsunuz. Kan ter içinde günü bitirdiğinizde hala ayakta durabiliyorsanız nehir kenarına gidip gördüklerinizi hazmetmeye çalışabilirsiniz. Ucuz fiyatlarıyla etraftaki restoranlar gitmek için çok ideal. Angkor Wat'dan sonra Siem Reap'de 2 gün daha kaldık, Buket'in atölyesinde kendi adıma çok başarılı ama ilkokul 3 çocuğu tarafından yapılmışa benzeyen heykelden bardaktir, çorba kaşesidir yaptım. Fotoğrafları yok ama. Mükemmel geçen 1 hafta sonunda ıslak sezon gelmeden güneye inmek için yavaştan yollanıyoruz, Sırada benim filipinler, malezya ve endonezya'da çok ihtiyacım olacak SCUBA dalış eğitimi almam. En ucuzu için istikamet Tayland'ın koh Tao adası."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/89042885839/phnom-pehn-kambocya", "text": "ve nehir kenarıyla bir iki gün harcanacak bir yer. Sihanoukville otobüsünden öğleden sonra indik ve Güney Doğu Asya'da kaldığımız en kaliteli hostellerden birinde yer bulduk. Demek ki isteyince ucuza da güzel hostel yapabiliyorlarmış. Daha önce ziyaret ettiğimiz yerlerde pek Kamboçya tarihiyle alakalı ziyaret yeri, saray, müze vs olmadığı için Kamboçyayla ilgili tarihi konuları eğer açıp okumazsanız Phnom Pehn'den önce pek bilmiyorsunuz. PP müzeleri ile bu olayları gözünüzün içine sokuyor, sokmakla kalmıyor, sizi insanlıktan nefret edecek hale getiriyor. Nefret ve gözü kapalı emirleri uygulamanın tarihteki en kötü örneklerinden biri Kamboçya'da. 1850lerde ilk misyonerlerin gelişinden sonra 105 yılı Fransız himayesi altında geçiren Kamboçya, 1955'de tam bağımsızlığını ilan ediyor. 1950lerden 1970lere kadar Kral Sihanouk tarafından yönetildikten sonra, 1975'de Fransa'da öğrenim görmüş bir elektronik mühendisi olan Pol Pot, Kamboçya'ya katı komünizmi getirmek için Khmer Rouge hareketini başlatıyor, genelde köylerden topladığı savaşçılarla kısa sürede güçleniyor ve iktidara geliyor. Bu arada arkasında bu hareketi destekleyen Çin mevcut. Pol Pot herkesin çiftçi olduğu tarıma dayalı bir rejim kurmak istiyor, din tamamen yasak, tapınakları yıkıyor, rahipleri öldürüyor. Eğitimi ülkenin geleceğine tehdit olarak gördüğü için bütün üniversiteleri kapatıyor, bütün okulları yok ediyor, binalarını yıkıyor ya da ahira dönüştürüyor. şehirlerde yaşadıklarından şehirler boşaltılıyor. Herkes çalışma kamplarına.. Orta sınıf ve orta üst sınıfın yok olduğundan emin olmak için, insanlardan elleri nasırlı olmayanları, gözlük takanları, saat takan insanları alıp götürüyorlar. Amaç herkesin tarlada çalıştığı tek işçi sınıfına dayalı komünist bir düzen kurmak. Arada bir kaç Fransız / Amerikan vatandaşı turist de ajan olduğu iddiasıyla öldürülüyor. Bir liderin ülkesine yapabileceği en büyük kötülükleri itinayla yapmış Pol Pot rejimi, ölüm tarlaları, işkence hapisaneleri ile despot rejimini 2 yıl 8 ay sürdürüyor. Sonuç 2 milyon (ülkenin vatandaşlarının 1/3'u) ölü. Kuraklık ve açlıktan ölen binlerce bebek, ailesinden ayrılmış zorla tarlalarda çalıştırılan travma halinde binlerce insan. Müzelerde bu olayların ayrıntılarını okuyup şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyor insan. Asıl şok eden gerçek de Kamboçya'daki bu rejimi indirenlerin Vietnamlılar olması. Vietnamlılar Kamboçya'ya saldırmadan önce ve saldırıdan sonra Pol Pot rejimine ABD, Çin gibi ülkeler destek veriyor. Herşeyin sonunda yine hiç bir şey olmuyor, Pol pot doğal nedenlerle kendiliğinden ölüyor, üst düzey Khmer Rouge liderlerinin tanıdıkları hala devletin içinde, yani 40 sene önce sopayla bebek öldüren insanlar şu anda emniyet müdürleri vs. Şehirde gidilecek en önemli 2 yer var kanımca, #1 Ölüm tarlaları - killing fields, Bir tuk tukçuyla anlaşıyorsunuz, 45 dakikalık mesafe, toplam 9 dolar tutuyor. (4 kişi bulup binerseniz gayet ucuza geliyor. Adam dışarda sizi 3 saat bekliyor bu arada. #2 Pol Pot'un Phnom Pehn'deki en büyük hapisanesi Tuol Sleng, burası da fotoğrafları ve içindeki hala aynı duran odaları ile görülmesi gerekli, o kadar bakımsız bir müze ki, bu eskilik ortami daha da etkileyici kiliyor. Odaların yanında çöp torbasına koyulmuş mahkum kıyafetleri, kemerler, yemek kapları herşey açıkta.. Kamboçya'ya Siem Reap için gelinir ama gelmişken bir de Phnom Pehn'de Khmer Rouge gerçeğiyle tanışmak da yararlı kesinlikle. Bu arada PP'de bir marketteyken Türkçe konuşan bir çiftle tanıştık, kendileri Phnom Pehn'deki popüler bir türk okulunda çalışıyorlardı. Bizi okullarına ve kantinlerinde yemek yemeğe davet ettiler, gittiğimizde duvarlarında Türkçe olimpiyatlarına katılmış Kamboçyalı çocukların portrelerin olduğu, 600 kişilik 5 katlı ve içinde bamya, bulgur pilavı ve çoban salatanın hazırlandığı bir kafeteryası olan bir okul bulduk. Yemeklerini yedik, biraz muhabetten sonra uğurladılar. Kamboçya'da türk elçiliği olmadığı için Türklerin başına gelen olaylarda devlet görevlileri direk bu okulla irtibata geçiyormuş. Sırada bütün ihtişamıyla Angkor Wat'ı barındıran Siem Reap.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/85624265214/hanoi-vietnam", "text": "Hanoi'ye vardığımızda bizi bulutlu bir hava karşılıyor, otobüs terminalinde bizi tüm Güney Doğu Asya'daki tuk tuk şoförleri gibi hafiften kazıklamaya çalışıyorlar, biz de 5000 dong'a belediye otobüsüne biniyoruz. (50 kuruş). Hanoi'de kalacak en mantıklı yer, çoğu otellerin ve ucuz hostellerin bulunduğu Ho Guom gölü çevresi. Gecelik 14 dolara nerdeyse lüks sayılabilecek bir yer buluyoruz. Standartlar yüksek. Etrafı keşfetmek için dışarı çıktığımızda süper bir manzara ile karşılaşıyoruz, her yer sokak yemeği dolu, herşey gayet ucuz ve bütün sokaklar canli. Öncelik Vietnam'ın en popüler yemeği pho denemek Pho'yu Vietnam'ın noodle çorbasına çeşitli baharatlar ekleyen Fransızların ve daha sonra et parçaları ekleyen Amerikalıların icat ettikleri söyleniyor. Yemek hazırken etler hala çiğ halde kenarda bekliyor, üzerine atıp çorbanın içinde önünüzdeyken pişiyor. Bu arada Vietnam mutfağı çok geniş, bol sebzeli, pirinçten binbir şekilde hazırlanan yemekler ve Fransız işgalinden kalma krem karamel tatlılar sokakları doldurmuş. İlk gün Vietnam'ın efsanevi lideri Ho Chi Minh mozolesine gidiyoruz. Etrafta bir ciddiyet, militarist bir hava var. 4 paragraf yapılması yasak olan şeylerin lisesi var, konuşmak yasak, gülmek yasak, kisa sort yasak vs. Vietnam'ın tarihine bakınca bol bol savaş ve zafer görüyorsunuz, Fransızları ve Amerikalıları savaşta yendikten sonra Çinliler bile saldırıyor, ancak onlar da Vietnam'ın çetin ceviz olduğunu görünce geri çekilmişler. 2 milyon savaş kaybına rağmen Vietnamlılarda en ufak bir Amerikan düşmanlığı yok, hatta Çinlilere ve Ruslara karşı daha önyargılılar. Bol bol savaş müzesi, hapishane, mozole gördükten sonra hafif bir sırt çantası için alışveriş yapayım diyorum. Vietnam kaliteli taklit ürünler konusunda bir numara. Zaten Nike, North Face vb ürünlerin fabrikaları burada olduğu için etiketsiz ya da sahte etiketli bol bol çanta, yağmurluk, dağ ve trekking malzemesi mevcut. Açıkçası aldığımız bazı şeylere taklit demeniz için tekstil uzmanı olmalısınız. Çorba için uğradığımız pho'cuda çalışan kız çok iyi ingilizce konuşuyor, sonra dükkan sahibinin kızı olduğunu ve aslında üniversite mezunu olup sağlık nedeniyle ara verdigini, çorbacıda annesine yardım ettiğini anlatıyor. Sonra on numara bir hareketle işimiz yoksa bizimle beraber şehri gezebileceğini söylüyor. Biz de sözleşip ayrılıyoruz. Ertesi gün Vietnam kahvesi içip, yeşil çay eşliğinde Vietnam yemekleri tatmaya gidiyoruz. Herşey sokakta olduğundan hop iki tabure çekiyoruz, oranın nesi iyiyse geliyor, sonra gelecek lokantaya devam. Bol yürüyüşlü bir gezinin ardından akşama Vietnam'ın ünlü su kuklası gösterisine gidiyoruz. Ortam çok kalabalık ve turistik olsa da gayet güzel, havuzun içinde oynatılan kuklalar ve kenarda şarkı söyleyen grup. Hanoi'de yapılacak en önemli aktivitelerden biri de Halong Bay turu. Dünya doğal mirası içindeki bu manzarayı Vietnam posterlerinde görmüş olabilirsiniz. 1 gece kalmalı 2 günlük turlar 40$ 'dan 150$'a kadar değişen fiyatlarda, biz standartlara inanmadığımız için göreceli ucuzlardan alıyoruz. Sabah otelden alınıp Halong körfezine 3 saatte gidiyorsunuz, oradan tekneyle bütün öğleden sonra manzaraya bakıp fotoğraf çekiyorsunuz. Biraz turistik olsa da yapmamız gerekiyordu, yaptık. Hanoi 'ye geri dönüş, bol yemekli gezmeli bir iki gün ardından istikamet Vietnam demiryolları ile dünyanın en etkileyici mağaralarının olduğu phong nha."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/82662340949/vang-vieng-laos", "text": "Bir yer düşünün, egzotik Güney Doğu Asya ormanlarının arkasında, dünyanın en orjinal kireç taşı kayalıklarının içinde, yavaş yavaş huzurluca akan bir nehrin ortasından geçtiği. Her akşamı birbirinden güzel güneş batımına ve börtü böcek sakımasına sahne olan.. Sonra düşündüğünüz bu yere evlerinden ilk defa ayrılan eğlenceye ve alkole aç İngiliz ve Avusturalyalı gencleri ekleyin. Bol bol ekleyin ama, binlerce.. Kamyon iç lastiklerinin içinde sabahtan akşama kadar elinde içkileriyle nehirde aşağı doğru akan yüzlerce insan. Sakince akan nehrin etrafına da nehre kaydırakları olan barları ekleyin, 1 bardak sek vodkanin 1 TL oldugu, bir iki tane değil bayağı on tane yirmi tane bar. İçinden elektronik müzik fışkıran ve kenarında insanların tutup nehre sallanması için halatlar olan mekanlar.. Uyuşturucunun kendi menüsüyle satıldığı, polislerin rüşvetten gözünün döndüğü, yerli mekanların size uyuşturucu sattıktan sonra hemen polisi arayıp sizi tutuklattığı ve polislerin de sizi Laos hapisaneleriyle tehdit ederek bütün paranızı aldığı gayet dejenere bir ortam. Vang Vieng'de 2012'ye kadar Avusturalya hükümetinin baskısı öncesi durum buymuş. Ortalama her yıl 40 civarında turist kayalıklara kafa üstü atlayarak, sarhoşluktan yarım metrelik suda boğularak, ya da halatlardan yine kayalara düşerek hayatını kaybediyordu. Tekrar edeyim, sadece ölenler 40 kişi, yaralananların haddi hesabı yok. Laos gibi fakir bir ülkede de yeterince denetim olmayınca bu belde tam bir kontrolsüzlükle yaşamış uzun süre. bu nedenle kime sorsak inanılmaz önyargılı, kesinlikle oraya gidilmez vs şeklinde cevap verdi. Ancak durum tam olarak böyle değil şu anda. 2012'de çok büyük bir temizlik projesi başlatılmış, barların 3'ü hariç hepsi kapatılmış, bütün halatlar kaydıraklar sökülmüş, ve 1'i dışında nehirde simit kiralayan dükkanların hepsi kepenk kapatmış. Bir avuc dolusu genciyle sakin Vang Vieng. Biz gittiğimizde duyduklarımızdan ürktüğümüz için neredeyse şehrin dışında bir otel kiraladık. İlk gün şehri gezdiğimizde bir sakinlik bir boşluk mevcuttu. Sanki herkes buranın eski halini hatırladığından kimse gelmiyor gibi artık. Akşam birkaç yer dışında eğlence mekanları kapalı, gündüz de herkes kendi halinde. Benim için ideal bir gezgin durağı idi Vang Vieng. Umarim boyle kalir diye dusunsem de bu sakinliği daha cok insan duydukça yavaştan eski günlerine dönebilir. Yapılacak aktiviteler, bisiklet kiralamak, nehirde kamyon iç lastiğiyle akşama kadar akmak (4$ iç lastik kirası var, sizi 8 km yukarı götürüp bırakıyorlar, 4 saat boyunca yavaş yavaş başladığınız yere geliyorsunuz.) Kano, kayak, motorsiklet gezileri, Blue lagoon isimli cennet parçası ve kendi kendinize içinde kaybolabileceğiniz bir mağara gezisi. Vang vieng, belki 2012 yılından önce kesinlikle uğranılmaması gereken bir yerdi, ancak şu anda herkes nefret ettiğinden kimse gelmiyor. Küçük belde 10 sene öncesine dönmüş durumda ve bence artık kesinlikle uğranılması gereken bir yer. Bu küçük beldedeki kireç dağları, Vietnam'ın ünlü Halong Bay'i ve Güney Çin'in Guiliniyle aynı yapıda. Eğer bunları görmediyseniz fırsat bu fırsat Vang Vieng'e gelmek lazım.. Biz 2 gun kalacaktik sonra baktik o kadar guzelmis ki 4 gun kalmisiz. Bu arada burada hala biryerlerden atlamak çok popüler. Blue lagoon, dogal atlama mekanlari."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/81742016690/vientiane-laos", "text": "Sağda Laos Bayrağı, solda orak çekiç. Khonkaen'de vize işlerini kolayca hallettikten sonra ne yapsak 1 gün kalsak mı devam mı etsek diye düşündük, ama bu şehir Burdur gibi bir yer, yapacak neredeyse hiç bir şey yok. Hemen ilk otobüse atlayıp gidiyoruz demek isterdim ama böyle bir şey yok. Tayland'da şehirlerde en az 2 bazen 3 otobüs terminalı oluyor. Ortalama birbirleri arası uzaklık 4 km. 3. Şehirlerarası turist VİP otobüsleri için. Doğru olanı buluncaya kadar 1 saat geçiyor, 3.'su şehir dışında olduğundan ona gitmiyoruz bile. Strateji : \"Laos sınırındaki en yakın şehre gidip ordan artık bakacağız \" Böyle uyduruk bir strateji mükemmel işliyor, 6'ya 10 kala Tayland'ın sınır şehri Nong Khai'ye varıyoruz, bir bakıyoruz 6'da direk Vientiane'a otobüs var. Ama siz böyle bir rota planlıyorsanız biraz daha araştırmakta fayda var. Vientiane'e akşam 7 gibi varıp etrafa bir gözatıyoruz, Bir başkent için fazla sakin geliyor, turistler genelde şehrin ortasındaki yerde hosteller ve oteller bölgesinde kalıyor. Aslında Vientiane' bir başkent için çok garip bir konumda. Şehirle Tayland'ı ayıran tek şey Mekong nehri. Tayland'dan havalı tüfekle bile Laos'un başkentindeki birini vurabilirsiniz savaş olsa, o derece. Laos için Vientiane gayet pahalı bir şehir. Kaldığımız otel 70000 KİP, (Bu arada bahttan Kip'e geçiş zorlu oluyor, 1 USD 8000 Kip, ama nedense herşey çok pahalı geliyor sıfırları görünce. Sabah olunca hemen etrafa bir bakıyoruz, gözümüze çarpan en önemli yiyecek ekmek. Bildiğimiz somun ekmek satılıyor her yerde. Diğer Fransızlardan kalma şey de Franız kafeleri. Gidip krosan vay efendim çilekli kek falan yiyorsunuz, durduk yere şaşıyorsunuz. HindiÇin bölgesindeki Fransız koloniciliği Vietnam gibi Laos'da da çok etkili, Fransızlar buraya 1860lardan sonra 90 sene egemen olmuşlar, daha sonra bağımsızlık savaşıyla kendileri mağlup edilip gitmiş ama etkileri etrafta. Hiç ingilizce bilmeyen ama dükkana girince Bonjour diye selamlayan Laoslu garsonlar var. Laos'un en önemli ihracat ürünlerinden biri : Laos birası, buzla içiliyor.. Burada ilk iş Vietnam vizesine başvuralım diyoruz çünkü ya reddedileceğiz ya da çok uzun sürecek. Günlerden cuma olduğu için alelacele elçiliğe dökümanları bırakıyoruz. Bize 7 gün sonra gelin diyorlar. Bütün gezi forumlarında 1 günden fazla ayırmaya gerek yok denilen Vientiane şehrinde 7 gün kalacağımız kesinleşti hayırlı olsun. İlk iki gün aslında hiç de fena olmayan tapınak, müze ve genel turistik bölgeleri bisikletle geziyoruz. Şehrin en önemli budist tapınağı, Amerikalıların havaalanı yapın diye gönderdiği parayla yapılan kent kapısını gördükten sonra başka bir blogda tavsiye edilen COPE Müzesine gidiyoruz. Havaalani icin ayrilan paranin guzel bir kullanimi, zafer kapisi. Güneydoğu Asya'da gördüğümüz en ilginç müze olan COPE Laos'daki Amerikan bombardımanı sonrası geriye kalan mayınlar ve patlamamış bombaların insan hayatlarına etkisi anlatılıyor. Müzeyle beraber engelliler için bir yaşam merkezi, bir protez uzuv merkezi ve rehabilitasyon merkezi var. Vietnam savaşı zamanında Laos resmi olarak Nötr durumda kalacağını deklare ediyor. Birleşmiş milletler kararı ve anlaşmalarla da Laos'a saldırılmaması gerektiği açıklanıyor. Ancak ABD, Laos'un Vietnam'a silah sağladığına ve Kuzey Vietnam ve Viet Kong'un silahlarını Laos üzerinden taşıdığına karar verip, Kuzey Laos'da uzun sure gizli bir operasyon yönetiyor. Her seferinde ABD Laos'da herhangi bir aktivitede bulunmamaktadır dense de 8 yıl boyunca Vietnam sınırı ağırlıklı olarak Laos'un her yeri dunyadan habersiz bombalanıyor. Bombaların ortalaması alındığında Laos'a her 8 dakikada bir bomba atılıyor. Karşılaştırma açısından Bütün 2. Dünya savaşında atılan bombalar 2 milyon ton, sadece Laos'a Amerika'nın attığı bomba miktari 2.2 milyon ton. Bütün bu olanlar ve ölenler yetmezmiş gibi atılan bombaların %30'u patlamıyor ve şuanda Laos'a yayılmış durumda. Dünyadaki en fazla bombalanan ülke Laos ve burada 80 milyon patlamamış bomba olduğu varsayılıyor. Son 50 yılda 50000 kişi hayatının bu bombalar nedeniyle kaybetmiş, şuanda fakirlikleri nedeniyle köylerinin etrafında bomba artığı arayıp bulduklarını kazma kürek çıkarıp kilosunu 30 kuruştan satmaya çalışan çocuklar var, her yıl 100 kişi bu tür bombalar nedeniyle hayatını kaybediyor. Zaten Laos'da özellikle köylerin bulunduğu alanlara gittiğinizde bomba metalinden yapılmış kapılar, kayıklar, okul araçları, tarım araçları hatta takılar görüyorsunuz. Müzede bir de belgesel seyredebileceğiniz bir bölüm mevcut, herşey birleşince müze dışında ağlayanlar, gördüklerine dayanamayanlar, müzeden çıkınca ruh haliniz kötü oluyor gerçekten. Hemen içeri girip 2 kebap ve 7 demleme çay ve ev yapimi kurabiye sonrası kendimize geliyoruz. Bundan sonraki günler kahvaltıda İstanbul restaurant'a gitmek akşama kadar restoranda internette takılmak ve akşam yemeği sonrası otele dönmekle gecti az cok. Kulağa sıkıcı gelse de uzun yolculuklarımızdan sonra dinlenmek için mükemmel bir fırsat oldu. Bazı günlerde de motorsiklet kiralayıp oraya buraya gittik. Bu arada 5. akşam yine burada akşamı ettikten sonra otele dönmeye hazırlanırken restoranın tek ingilizce bilen garsonu ve mutfakta yardımcı olan İdris Abi'nin bir düğüne gidip geç kaldığını öğreniyoruz. Laos'daki Alman Konsolosluğu'nu ziyarete gelen 12 kişilik bir Moğol kafile Türk lokantasına gelecek, tam akşam yemeği zamanı ve mekan cok kalabalık oluyor, restoran sahibi Songül Abla kalıp yardım edebilir miyiz diye sordu, biz de ise yarama içgüdüsüyle hemen atladık. Yaklaşık 4 saatliğine bu lokantada garson olarak çalıştım ve aslında hiç de kolay bir iş olmadığını farkettim. Kocaman bir masaya gidiyorsunuz, kim ne istiyor nerde oturuyor, bir de yemekleri bilmediklerinden iskender söylemiş biri tam ona giderken başkası kapıyor onu sipariş vermediği halde, ortam ful kaotik. Boncuk boncuk terleyip herkesi mutlu ettikten sonra ödül olarak bol çeşitli kızartmalı bir ziyafet çekiyoruz. Garanti Bankası'nda tüm şubelerin sistemini kapatıp kritik çalışma yaparken bu kadar stres olmamıştım valla. Vientiane günlerinin sonuna gelirken başka bir sürpriz bizi bekliyor. Vietnam konsolosluğu bize vize için onay gelmediğini ve reddedilmek yerine başvurumuzu geri çekmenin daha iyi olacağını söylüyor. Bunu söylerken Vietnam'ın altını üstüne getiren ABD'nin vatandaşı olan gençler yanımızda \"pasaportun veriliş tarihi ne yeaa\" seklinde bir muhabbet yapıp aynı gün vizelerini alıp ceplerine koyacaklar. Haksızlık diye düşünüyoruz. Bizden istenen bir tomar belgeyi alip geri donuyoruz. Boynumuz bükük konsolosluktan ayrılıp Luang Prabang'da tekrar başvururuz ne olacak ki paramızı geri verdiler en azından diye kendimizi avutuyoruz. Ertesi gün sabah erkenden Vientiane'den Laos'un partileri ve sarhoş olup nehrin kayalarla dolu sığ kısımlarına kafa üstü atlayıp hayatlarını kaybeden ingiliz gençleriyle ünlü Vang Vieng'e devam ediyoruz. Bu arada belirtmek gerekir ki Banana Pancake trail üzerindeki şehirlerde oldukca hızlı işleyen bir dolmuş, otobüs sistemi var. genelde 7 - 8 dolara sizi otelden alıp gideceğiniz yere bırakıyorlar. Bu nedenle Laos'da ulaşım turistler için bir nebze kolay."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/83701680835/muang-ngoi-laos", "text": "Asıl Laos şimdi başlıyor. Luang Prabang'dan kuzeye çıktığınızda turistler ortadan kayboluyor, toz toprak, küçük köyler, harika dağlar, bol bol da hayvan ortaya çıkıyor. Çünkü artık ulaşım kötü, yollar bakımsız ya da sadece uzun ince botlarla ulaşabiliyorsunuz gideceğiniz yere. Nong Khiaw diğer bir çok yer gibi Vietnam savaşı boyunca ABD bombardımanına maruz kalmış, tek özelliği buraya ekstra özen göstermişler, bütün ülkenin en çok bombalanan yeri. Şuan bile patlamamış bir sürü bomba etrafta. Gezerken belirtilen rotadan sapmamak gerekiyor. Yoksa gezinize bir kaç uzuv eksik devam edebilirsiniz. Kolayca kalacak yer bulduktan sonra etrafı dolaşmaya başladık. Burada yapılacak en iyi şeyler dağ gezileri, bombardıman zamanında banka olarak kullanılan karanlık bir mağaraya yanınızda rehber olmaya çalışan ama ingilizce konuşmayan 12 yaşındaki çocuklarla gitmek, (Kafalarında lambalarla yol gösteriyorlar, sonra sezercik gibi bakıp 30 kuruş bahşiş istiyorlar) , seyir terasına 2 saatlik bir yürüyüş. Diğer şehirlerden sonra dinlenmek için iyi bir seçim. Yemekler ucuz, kalacak yer ucuz. Herşey ucuz. Bir de büyük ekran Tvsi olan bir cafe var her akşam iki farklı film gösteriyorlar, herkes yatarak film izliyor. Bu küçük yerde bir hint lokantası bile var.. Seyir terasina 1 saatlik yolculuk sonrasi manzara.. Koyler arasi ulasim araci uzun botlar.. 3 gün sonra sadece botla gidilen Muang Ngoi köyüne doğru yola çıkıyoruz. Burası tek sokaklı sakin bir Laos köyü, durmak için ideal ama bizim gizli bir planımız var. Bu köye gelenler burada kaldığından hala etrafta yabancılar görüyoruz, daha da ücra bir yerde, 2 saat ötede Huey Bo adında bir köy var. Köyün reisi burada küçük bir guesthouse kurmuş, hem gerçek bir köyde kalıyorsunuz, hem de günlüğü 1 dolar. Hayatımda yediğim en iyi tavuklardan birinden sonra köyü gezmeye çıkıyoruz, bol bol çocuk, etraf zaten hayvanat bahçesi gibi, domuz ailesi, köpek, tavuk, kaz, inekler, herşeyden var. Bu köyün başka bir güzelliği de köy reisi size iş veriyor, köylülere yardım edebiliyorsunuz. İkinci gün sabahtan iki köylünün peşine takılıp bambu kesmeye gittik, bambu ağaçlarını kesip açarak çatı malzemesi haline getiriyorlar. İki saat bambu kestikten ve bir iki sülük bertaraf ettikten sonra sırtımızda bambularla geri dönüyoruz. Bu arada artık gerçek orman içindeyiz, etraftaki böcekler maşallah xxl boyuna geldi, tuvalette gördüğüm ayaklarıyla beraber elim büyüklüğündeki örümcekten sonra artık örümceklerden hiç çekinmiyorum. Yılan, fare ve büyük kertenkeleleri yakalayıp yedikleri için o konuda da hiç sıkıntı yok, hiç görmedik etrafta.. 2 gece 3 gün kaldığımız Huey Bo köyünden ve bir kaç gönüllü işin ardından 6 saatlik bot yolculuğuyla Muang Khua'ya oradan da kuzey sınır kapılarından birini kullanarak Vietnam'a giriş yapacağız. Yolculuk uzun olduğundan Muang Khua'da 1 gece konaklayıp sabah otobüsüne binmeyi planladık. Kuzeye çıkan botlarda 6 saat boyunca enfes orman, dağ, nehir manzarasından ve onlarca çocuğa el salladıktan sonra, son günümüzü geçireceğimiz Muang Khua'ya varıyoruz. 6 saatlik yolculuk, turistler ve yerli insanlar karisik. Laos'da neredeyse 1 ay kaldık. Şimdiye kadar gittiğim en otantik, sakin, acelesi olmayan, neredeyse çocuk gibi insanların yaşadığı yerler buradaydı, eğer bir gün buraya gelirseniz tipik turist noktalarından bir iki gün de olsa uzaklaşıp klişe deyimle \"fakir ama keyfi yerinde\" Laos insanlarıyla bir bambu suyu paylaşın.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/88564172744/kampot-ve-kep-kambocya", "text": "Motorsiklette yaşlı Vietnamlı bir amcanın arkasına sarılarak geçen 2 saat ve 90 km sonrası Kampot isminde Kamboçya'nın bence en güzel yerine varıyoruz. Seyahate başladığımızdan beri gördüğüm en güzel \"sleepy town\" uyuyan / sakin beldelerden biri olan bu minik şehri en özel kılan şey aslında iddialı hiç bir özelliği olmaması. Evet dünyanın en güzel karabiberi burada yetişiyor, çok güzel ve kokulu durian meyveleri var, nehir kenarı, tuz tarlalari var ama bu kadar. Gun batimi kampot tuz tarlalarinda calisanlar.. 40 bin nüfuslu bu şehrin insanlarında bir sakinlik, sokaklarında bir durgunluk, yavaşlık mevcut. Zaten bu kadar sakinliğe aşık olup buraya yerleşen ciddi bir yabancı nüfus da çeşitliliğe katkıda bulunuyor. Geldiğimiz ilk günden itibaren günde 5 dolara motorsiklet kiralıyoruz. 2 dolar da benzini tutuyor. Yapılacak aktiviteler, karabiber tarlalarına gitmek, tuz tarlalarına gitmek, ucuza karabiberli yengeç yemek, akşam da etrafta takılmak. Kep'e göre kalınması çok daha mantıklı olduğundan (Kep'de dükkanlar arası, hosteller arası 1 km mesafe vardı) motorsikletle günlük gezi olarak Kep'e gidilebilir. 5 güzel günün ardından Ream beach'e yolculuk için bir minübüse bindik, 2 saat sonra Sihanoukville yerine Ream milli parkının kenarında etrafında hiç bir şey olmayan sakin bir guesthouse'da bulduk kendimizi. Sahibi italyan burayı gezerken bulmuş, bir süredir işletmeye başlamış. Biz kalmak istersek 6 aylığına otelini bize bırakıp italya'ya döneceğini söyledi. Ve ciddiydi. Gezerken insana gelen fırsatlar ve bu fırsatları kullanmanız halinde kendinizi 5 yıl sonra nerede bulacağınız inanılmaz garip geliyor. Ne yazık ki bizim planımıza uymuyor ve 3 gün sonra buradan ayrılıp Gerçek Kamboçya'ya Phnom Penh'e yol aldık."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/80646739026/phuket-ve-phi-phi-tayland", "text": "Phuket herşeyiyle turistlere hitap eden, altyapısı gelişmiş, sonra tsunamiyle bozulmuş, şimdilerde tekrar gelişmeye çalışan bir ada. Buraya gelirken adanın büyük olduğunu not etmek lazım, çok turistli, az turistli, sakin, gürültülü, gece yaşantılı bir çok farklı kumsalı var. Buradaki en ilginç nokta kumsallar arası ulaşım standart değil, patong'dan 25 dakikalık kumsala kişi başı gidiş 3 dolar dönüş 6 dolar. Sadece kuru sezonda iş yapan taksi/tuk tuk sürücüleri ne koparabilirse artık. Herkes kendine göre bir yerde kalıyor. Gündüz kumsal ve yeme içme, gece de gece hayatı ve güzel müzikal/şovları var, biz Siam Niramit diye bir şeye gittik, bizim Anadolu Ateşi modunda ama sahne dekorasyonu ve efektleri aşmış bir şov hazırlamışlar, tavsiye ederim. Buraya kadar gelmişken gitmeniz gereken phi phi adası 1 saat adanın batısına yolculuk + 2 saat gemi yolculuğu uzaklıkta, günlük gideyim kalalım diyorsanız yaşadığınız kaosa değmez, en az 3 gün kalınmalı. Phi phi adası da 2004 tsunamisinden çok etkilenmiş, hatta ada boşaltılmış, herşey sıfırdan planlanıp tekrar inşa edilmiş. Biraz korkutucu olmakla beraber tatil yaparken pek aklınıza gelmiyor şuanda yattığınız otel ve çevresinin yok olup 2500 kişiyi de beraberinde götürmüş olduğu gerçeği. Toplamda 3 gün Koh Phi Phi, 3 gün Phuket sonrası Bangkok'a geri dönüp anneleri ve teyzeleri uğurluyoruz.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/78939980184/kerala-hindistan", "text": "Goa'daki 5 günün ardından yine trenle Hindistan'ın en güneyine Kerala eyaletine gidiyoruz, trende bu sefer Delhi polis gücü voleybol takımı oyuncuları var. 6 tane 2 metrelik adamla ayni kompartmandayiz, muhabbet ediyoruz, sonra fotoğraf çektirmeler, çocukların fotoğraflarının gösterilmesi, bir miktar kriket muhabbeti ardından adamların umduğunu bulamaması ardından uyunuyor. Sabah 10 gibi artık hava sıcaklığının rahatsız etmeye başladığı kadar güneydeyiz, burada yapılacak en önemli aktivite olan kanal turunu önce ayarlıyoruz. Sonra sokak sokak dolaşıp boş ve ucuz bir hostel arıyoruz. Kısa süre sonra eşyaları bırakıp etrafı gezmeye başlıyoruz, özellikle Kochi'nin eski şehir merkezi görülmeye değer bir yer. Kolonileşme zamanında deniz rotasının ana duraklardan biri olduğundan Hollandalılardan Portekizlilere, ingilizlerden Japonlara gelen geçen işgal etmiş. Şehirde çok büyük bir Portekiz etkisi ve gayet büyük bir sivrisinek komunitesi mevcut, hatta öyle bir şey ki, tütsü ya da prize takılan sıvı sivrisineksavarlar işe yaramıyor, çareyi türk işi çözümde buluyoruz, tavandaki fanı en yüksek hızda çalıştırıp uçamamalarını sağlayınca gelmiyorlar. Aslında normalde pek sorun değil ama 1. Derece sıtma bölgesindeyiz. Ertesi gün Keralanın arka sularında tüm gün süren bir geziye çıkıyoruz, manzara inanılmaz. Burası 38 nehrin oluşturduğu doğal ve yapay yüzlerce kilometre kanallarla dolu, nerdeyse bütün hayatı sulak yerde geçen insanlar görüyorsunuz, herkes her işini bot/sandal üzerinde yapıyor. Arada vanilya, tarçın, köri bitkilerinin yetiştiği bahçelere götürüyorlar, toz şeklinde gördüğümüz baharatların bitkilerini görmek ilginç. birkaç tarçın yaprağı dişliyorum tadı gerçekten tarçın gibi Sanki bana hep zaten toz şeklinde olurmuş gibi gelirdi baharatlar.. Dar kanallar icin buyuk bottan kayiklara geciliyor.. Kochi şehri deniz ürünleri için cennet, ancak fiyatları çok ucuz değil, şehrin kuzeybatısında balıkçıların olduğu yerden balık alıp restoranlara pişirtebiliyorsunuz. Bir sonraki durakta bol bol yemek için Hindistan'daki son durağımız Varkala kumsalına 4 saatlik bir yolculuk yapıyoruz. Yanımıza doktor olmak için üniversiteye giden genç bir kız oturuyor. Bir süre konuştuktan sonra \"Buraları hiç soğuk olmaz mı?\" diyoruz, tabi ki oluyor bazen 15 dereceye kadar düşüyor diyor, Kanada'daki 25'deki günlerim aklıma geliyor, ya havle gibi bir şey çekeyim diyorum ama onun da sonunu unutmuşum. Hindistan'daki son 4 gün artık burada geçecek. Varkala hem Hindular için kutsal bir tapınağa sahip bir yer, hem de manzaralı yamaçları ve Hindistan'ın en iyisi olduğu iddia edilen turistik bir kumsalı var. Varkala'nın kuzeyi turist bölgesi, herkes mayolu. Güneyi Hindistan'ın her yerinden hacı olmaya gelmiş Hindular. Burada da motor kiralıyoruz, hayatınızda görebileceğiniz en güzel kumsallar, palmiye ağaçlı ince kumlu, filmlerdekinden ama yüzen yok. Bu kadar gün kumsalda kaldık, yüzen ya da mayolu tek bir hintli kadın yoktu, ama hintli erkekler 8 li gruplar halinde dolaşıp rahat rahat takılıyorlar ortalarda.. Guneslenen kadinlarin 2 metre otesinde durup hicbir sey yokmus gibi davranmalari bana guney plajlarimizdaki delikanlilari hatirlatiyor : ) bkz foto.. Varkala'da akşam olunca bütün lokantaların önü taze balık doluyor. Ortalama 15 tl ye gayet büyük bir okyanus balığı bulabilirsiniz. Yeme içme konusunda Hindistan' da bizi en mutlu eden yerlerden biri de burasıydı.. 45 günlük Hindistan maceramız biterken ilk defa son 10 dakikada yağmur başladı, biz Trivandrum'dan Bangkok uçağına binerken bu devasa ülke hakkında hala karışık duygular içindeyiz, bazen hatırlayıp ne harikaydı diye düşünüyor insan, bazen de ulan böyle ülke olur mu diyor. Nasil dusunurseniz dusunun Hindistan'in bir yeri kesin size gore.. O değil de hasta olmadan hastanelik olmadan 45 gün Hindistan geçti. Nedense Hindistan'a gidiyoruz 2 gun hasta, 3 kere de ishal olmadan cikilmaz diye bir dusunce vardi bende.. Sırada hafif siklet gezi sayılabilecek Tayland ve Güney doğu Asya. Banana Pancake trail."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/79653638090/bangkok-tayland", "text": "Kerala'nın başkenti Trivandrum'dan bindiğimiz Tiger Air uçuşu içinde yalandan gülümseyen Singapurlu hostesler ve bizimle beraber 2 saat gecikmeli 03:00'da kalkti. Uçagimiz Hint Okyanusu üzerinden uçarken biz de kafamızda Hindistan defterini kapatıp noodle çorbalarıyla dolu bir 5 aya hazırlanmaya çalışıyorduk. Saka saka ne hazirligi, uyuyordum o saatte ne isim var ayakta. 4 saat sonra uçak Singapur'a indi, dünyanın en iyi havaalanlarından biri sayılan Changi havaalanında biraz dolandık, ucuz olacağını umduğumuz ama yine de sonunda pahalıya gelen bir şeyler yedik, buranın ünlü katlar arasındaki kaydırağını bulamadik, o nedenle bekleme salonundaki ağaçlar arasında şezlonglarda uyukladık. Bu arada bildiğiniz üzere Singapur dünyanın en kurallı ülkelerinden biri, hijyen, temizlik ve verimlilik konularında Hindistan'ın tam tersi. Tuvaletlerin çıkışında nasıl bir tecrübe yaşadınız yazan elektronik ekranlardan tuvaletlere not verebiliyorsunuz. Aslında çok fazla yerde geri bildirim sistemi kurmuşlar, heryerde bir şeylere puan veriyorsunuz bu havaalanında, postanede gişe görevlisine, tourist info yerinde yardımıcı olan kadına, tuvalete, girişte gümrük memuruna puan veriliyor. Sanki bütün ülke kocaman bir şirket Singapurda ülkeye komple iso 9001 vermeliler bence. Neyse, Hindistan'dan sonra durduk yere kültür şoku oldu. 1 buçuk saat sonra yeni bir uçuşla macera başlangıcı Bangkok şehrine vardık. Nedense kafasında hasırdan yapılmış koni şeklinde şapkalarıyla pirinç satan tipler bekliyordum, gördüğüm şey devasa viyadükler, çok gelişmiş bir altyapı, temiz yollar ve bol bol turist oldu. Metroyla şehre 25 dakikalık bir yolculukla varılıyor, Khaosan'a ulaşmak protestolar ve protestoları bahane edip 2 kat ücret isteyen pembe taksiciler yüzünden biraz zaman aldı. Her ne kadar televizyonda görüntüler fena olsa da genel anlamda Bangkok protestoları Tayland'daki orta üst sınıf tarafından sahiplenildiği için eline düdük ve bayrak almış, platformda konuşanlara destek veren ve çok da kızgın görünmeyen bir kaç bin kişi dışında pek bir şey içermiyordu. (En azından ocak 2014 sonunda) Genel anlamda hem protestocular hem de polis tarafında eylem kültürünün Türkiye 'den çok daha gelişmiş olduğu aşikar. Bangkok'da bağımsız gezen insanlar için 2 muhtemel kalış yeri var, biri tarihi sırtçantalı mekanı Khaosan road, diğeri de güzel oteller ve alışveriş mekanları bölgesi Sukhumvit. Yaşınız 18-25 arası ise kesin tercih Khaosan road, biraz daha sakin ama yüksek standartlı otellerde kalayım alışveriş de olsun diyorsanız Sukhumvit. Şehrin en büyük ve güzel alışveriş merkezleri de hep Sukhumvit civarında zaten. Bangkok tüm Güneydoğu Asya gezilerinin başlangıcı ve ana transit noktası kabul edildiğinden büyük bir sırt çantalı turist grubu var şehirde, bunun getirisi de hosteller ve diğer konaklama olanakları çeşitli. Ancak Bangkok'un diğer Tayland şehirlerine göre çok daha pahalı olduğunu belirtmekte de fayda var. Özellikle konaklama konusunda. İlk iki gün hostelde kalıp daha sonra bizi ziyarete gelen ve 10 gün kalacak anneler teyzeler grubunu almaya gidiyoruz, gezinin gezgin kısmı bitiyor, bir süreliğine tatil kısmı başlıyor. Türkiye'den gelen yiyecekler de cabası. Bu arada Bangkok'da yapılacak çok şey var, en uyduruk seyahat acentası bile 20 sayfalık tur kitabı çıkarıyor, filler maymunlar, aslanlar kaplanlar, hepsini barındıran şovlar, tarihi turlar, trekking, nehir gezisi vb bol. Aslinda herhangi bir taksici ile anlaşıp da sizi bütün gün gezdirmesini isteyebilirsiniz. Diğer ülkelerdeki otobüsü bul zar zor bin in, otel ara derdi Tayland'daki ana rota üzerindeki yerlerde yok. Bütün Güneydoğu Asya'yı kat eden Banana Pancake Trail üzerindesiniz ve herşey sizin için ayarlanmış. Otobüs servisleri otelden alıyor, otele bırakıyor, ana şehirler arası bir sürü otobüs tren VIP minibüs vb. mevcut. Heryer hostel otel guesthouse dolu. Bu rotanın diğer adı da White Monkey Trail. Beyaz maymun da biz oluyoruz tabi. Biraz turistik biraz otantik bir kaç aktivite yaptıktan ve bol bol yemek yedikten sonra ikinci tatil durağı Phuket adası için uçağa biniyoruz. Tayland içi uçuşlar için Thai Air Asia gayet uygun fiyatlı. Gelecek durak gece yaşantısı ve kumsalları ünlü Phuket adası. Not: Bangkok'da ziyaret edilecek yerlerin listesine kolayca ulaşabilirsiniz; ondan yok Wat Arun, yatan buda, yüzen pazar şeklinde yazmadım artık. photo 1: lalecizmeci, photo 2: coolbusinessplaces. com'dan alinti!"}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/77573466984/mumbai-hindistan", "text": "Artık alıştığımızdan 2 saat gibi gelen ve çoğunluğu gece olan 16 saatlik Udaipur - Mumbai yolculuğundan sonra (Hindistan'da toplam 6000 km'lik yolu trenle katettik) Hindistan'ın incisi Mumbai'ye varıyoruz. Birine yol soruyoruz, bizimle yürüyor bize biletimizi satın alıyor, para da kabul etmiyor. Hava sıcak, insanlar da öyle.. Mumbai'de yapılacak şeylerin çoğunluğu güney Mumbai'de, İngiliz koloniciliğinin simgesi, ingiltere kraliçesinin Hindistan'a geldiği yerde yaptırılan ve neden Mumbai'nin simgesi olduğunu anlayamadığım devasa kapı Gateway of India., 2004'de Pakistan destekli olduğu iddia edilen terörist grubun saldırısına uğramış görkemli Taj Mahal otel. , Sinemaların birinde Bollywood filmine gitmek, Biz sinemalara yeni gelen ve çok popüler olan Dhoom 3 filmini izledik ki evlere şenlik bir film, her filmde 1 belki 2 tane olması gereken kopma noktası olan kritik sahne her 4 dakikada bir yaşanıyor, Uzun bakışlar, sahneye artistik girişler, of of.. her şeyi anlıyorsunuz ama filmin ortasında herkesin durup birden eller havaya dansetmeye başlamasını anlamak zor. Neyse tecrube etmis olduk. Slumdog Millionaire filmindeki Mumbai varoşlarını görmek, insan durduk yere şükrediyor sahip olduğu herşeye. Batıda hayatından şikayetçi insanları terapi diye buralara getirmek lazım. Bundan baska, şehirdeki ateşe tapan Zerdüştlerin ölülerini kuşlara bıraktıkları sessizlik kuleleri ve ateş tapınakları, , onlarca kilise, bir sürü cami ve her türden yemek bulabileceğiniz yüzlerce restoran, İngiliz koloni mimarisinin örneği onlarca ihtişamlı bina, ve Londra izlenimi veren çift katlı otobüsler. Burası açık ara favori Hint şehrim. Çok yerde yazmayan ancak gidilmesi gereken yerlerden biri de 200 senedir çamaşır yıkama merkezi olan Dhobi Ghat, günde yuzbinlerce çamaşır ucuz iş gücü Hintliler tarafından elde yıkanıyor, hatta büyük kurumsal şirketler Air India vs bile çalışanlarının kıyafetleri için burayı kullanıyorlarmis. İlk defa kızgın kömürle çalışan bir ütü de görmüş oldum bu sayede. Mumbai hem eğlenceli hem gelişmiş hem de şehirleşmenin en iyi olduğu Hint şehirlerinden. Buraya sadece 3 gun ayirdik ama cok dahafazla zamani hak ediyor. Gelecek istasyon Pune uzerinden hippi merkezi Goa."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/81493067676/laos-vizesi", "text": "Laos Vizesi nasıl alınır ? Türkiye'den Laos vizesi alma şartlarını açıkçası bilmiyorum. Bu yazıda sadece Tayland'dan Laos vizesi alma yöntemlerini anlatacağım. Şimdi asıl soru şu, Laos 200 farklı millete kapıda vize verdiği halde neden Türkler için konsolosluğa gidip başvurma ve önceden alma zorunluluğu bulunuyor? Bunun cevabı çok yakında gizli Vietnam Laos'un büyük kardeşi modunda, bu nedenle vize politikasında yaptığı değişikliklerin bir kısmı Laos için de geçerli oluyor. 2011'e kadar kapıda Türklere vize verildiği halde 2011'den sonra hem Vietnam vizesi çok zor hale geliyor hem de Laos vizesi kapıda verilmiyor. 2011'de ne olmuş onu Vietnam vizesi yazısında yazayım heyecanlı olsun. Laos vizesi için Bangkok'dan başvurabilirsiniz, bazı insanlara hemen yarım saatte veriyorlar, bazıları için ekstra döküman istiyorlar, eğer zaten Tayland Laos arasını otobüsle kat edecekseniz Vientiane yolunda Khonkaen'de Laos konsolosluğu var. Çok sakin bir konsolosluk olduğundan önünüzde en fazla 1-2 kişi olacak. Pek birşeyden haberdar olmayan memurlar da olunca sorgusuz sualsiz 10 dakikada basıp veriyorlar. 2010 senesinde Laos'da Nijeryalı bir grubun uyuşturucu işi yaptığı ve mafyalaştığı ortaya çıkınca adamlar Nijerya'ya vize vermeyi durduruyorlar burada yaşayan normal evli barklı insanlar vize alamıyor herkes çok zor durumda kalıyor belki ama yukardan emir belli. Aslında Türkler için de durum az çok böyle. Her neyse, başvuru formu 2 fotoğraf ve pasaportu götürüyorsuuz, 10 dakikaya yapıştırıp geri veriyorlar. Beklediğimden çok çok daha kolay oldu açıkçası. Fotograf boyutu onemli degil. Eğer Tayland programınız var ve arada 10 gün de Laos'a gideyim mi diye düşünüyorsanız, hemen Tayland programınızı 10 gün azaltın, 20 gün Laos'a gidin. Bu cennet ülke hem insanları hem doğası hem yapılacak aktiviteleri ile vize ücretinin 10 katına değiyor."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/80866137392/chiang-mai-pai-tayland", "text": "Bangkok'da 4 saat öncesinden kolaylıkla bulduğumuz yataklı trenle bir gecede Chiang Mai'ye geliyoruz, ortam Bangkok'dan çok farklı, Phuketle karşılaştırmıyorum bile, sanki farklı bir gezegendeyiz. Chiang Mai tapınakları, eğlence hayatı yerine kültürel ve doğal güzellikleri ile bilinen bir yer. Bangkok ve adalardan sonra fiyatlar çok daha uygun, yemekler daha ucuz. Özellikle sokaktan yemek yiyorsanız kişi başı 2 $ öğün geçirebiliyorsunuz. Chiang Mai'de yaşayan kalabalık bir yabancı grubu var, özellikle emeklilikten sonra buraya yerleşmiş Avustralyalı Amerikalı amcalar scooterlarıyla ortalıkta takılıyor. Diyeceksiniz ki kuzey Tayland'da japon hippi ne iş, Japonya'nın katı sosyal ve ekonomik sisteminden usanan japonlar Chiang Mai'ye 2 saat uzaklıkta moon village isminde bir köy oluşturup burada yaşamaya başlıyorlar, kimi organik tarımla uğraşıyor, kimi emekli maaşı, tam bir komünal hayat. Bildiğiniz çoluk çocuklu aileler var. Bu japon arkadaşların her sene şubat ayında yaptıkları minik bir festival var, gayet ucuz, ticari olmayan 200 kişilk tamamen bağımsız bir organizasyon. Şehirdeki kafeler küçük stand açmış pasta börek meyve suyu satıyorlar, müzik yapanların çoğu Japon biraz da Taylandlı vardı. Festivalde sakin ve eğlenceli 4 günün ardından chiang mai'ye geri döndük. Bir iki gün şehirde durduktan sonra kuzeye Pai'ya çıkıyoruz. Buralar da sakinlikten payını almış, eğer mideniz bu iki şehir arası 762 tane virajı kaldırabilirse gitmeye kesinlikle değer. Evlere şenlik bir gece pazarı var buranın, gündüz de bir motor kalıyorsunuz, elinize define avı gibi harita veriyorlar elle çizilmiş, yok o şelale bu tepe şu kafe bütün gün bir yerlere motorla gidiyorsunuz. Giant camping diye bungalovlardan oluşmuş bir kamp alanında 3 gün kalıp chiang mai 'ye döndük. Motor kiraladiktan sonra verilen define haritasi. Pai'de bir kafenin bahcesi, kimse yok etrafta bir salincak. Aslında Tayland'ın bu kadar kuzeyine gelmişken yapılan şey Laos sınırına botla 2 gunde gelmek ama Laos vizesi Türklere sınırda verilmediğinden mecburen Bangkok'dan ya da birkaç konsolosluktan alınıyor. Burada devreye tekrar Emre Boysan giriyor, Bangkok'a donmek yerine Khonkaen'e gidip ordan vizeye başvurmamızı ve otobüsle Laos'un başkenti Vientiane'e gitmemizi tavsiye ediyor. Biz de onu dinliyoruz ve 12 saatlik Chiang Mai - Khonkaen otobüsünden yer alıyoruz. Tayland'da otobüsler gayet konforlu, bizim Pamukkale seyahat ile Varan arası bir standartları var. Emre Boysan'ın yanaklarından öpüp ona veda ettikten sonra rahat bir yolculukla Khonkaen'e variyoruz. Khonkaen turistik bir yer değil, bu nedenle biz de işimize bakıyoruz."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/76005345486/delhi-hindistan", "text": "Delhi için kısa bir yazı yazacağım çünkü pek bir nane yok burda. Hatta oyle bir sey ki Delhi'de fotograf makinamla hic fotograf cekmemisim. Gece 2'de hostele vardığımızda rezervasyon yaptırdığımız ve %10'unu ödediğimiz odanın dolu olduğunu öğreniyoruz, mekanda boş oda da yok. Hindistan'ı özel yapan şeylerden biri de bu, başka hiç bir yerde yaşanmayan saçma sapan şeyler günlük olarak başınıza geliyor :-). Her neyse adamlar kardeş otel var sizi oraya götüreceğiz diyorlar, peki diyoruz. Lobisinde 8 erkek çalışan olan bir otele gidiyoruz, ortam girişi Laleli otellerinden hallice, neon ışıklar kumaş pantalon gömlekli tipler, kuşku uyandırıyor. Yalnız check in yaparken otelde kalan insanların listesini görüyorum Almanlar italyanlar, isveçliler.. daha sonra rahatlıyoruz. Hindistan gezinizde çok gün varsa Delhi'ye iki gün ayırın yoksa bence ayırmayın. Referans olması açısından 45 gün Hindistanda kaldık Delhi'de 2 gün kaldık, çok geldi. Görülecek yerleri intenetten araştırabilirsiniz ama biliniz ki dini mekanlar dahil heryer sizi kazıklamak üzerine kurulu. Trenle Delhi istasyonuna gelecekler için Yeni delhi, eski delhi, nizameddin şeklinde en az 3 4 istasyon var. Popüler olanı Yeni delhi istasyonu. Kalacak yerler birbirinden kötü, ama sırt çantalı geziyorsanız en turistik ve kabul edilebilir yer Paharganj bölgesi, yeni delhi istasyonunun tam karşısı. Buradan daha insani bir yer olan dünyanın yoga başkenti Rishikesh'e yollanıyoruz.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/76518712899/rishikesh-hindistan", "text": "Delhi'deki otantik otelimizden sabahın 5'inde ayrıldık. Ortamdaki tek tuktuk bizi gördüğüne gerçekten çok sevinmişe benziyordu. Bu saatteki tek müşterisi bizdik, bizim de az çok bu çevrede bulabileceğimiz tek tuktukçu oydu, yalandan biraz pazarlık yapıp atladık, hedef eski Delhi tren istasyonu. kollarını bacaklarını açmış uyuyan çocuk, battaniyelerinin üzerine oturmuş rötarlı trenlerini bekleyen insanlar. ya da kast sistemi dayanır, yoksa histerik kriz geçirmeleri gerekiyor bu insanların. Tam vaktinde gelen trenimizde vagonumuza ilerleyince inanılmaz bir şey görüyoruz, kompartmanımız bomboş, hatta neredeyse vagon bomboş. Aralık ayında Rishikesh soğuk olduğundan belki de kuzeye giden trenler düşük dolulukla çalışıyor. Rahat rahat yayılıp uyuduktan sonra araya 2 bölüm de Breaking Bad sıkıştırıyoruz. Haridwar'a zaten gelmiş oluyoruz. Çıkışta yolun karşısındaki otobüs terminalinden Rishikesh otobüslerine bakıyoruz. Gişeye kaç para diyoruz, kişi başı 240 rupi diyor. Yanımızda sıradaki kıza soruyoruz kaç para otobüs diyoruz 40 rupi diyor. Otobüste ödeyebilirsiniz diyor. Otobüse binip 40 rupimizi öderken bizi ayaküstü kazıklamaya çalışan gişe görevlisini hararetle anıyoruz. Rishikesh'e yaklaşık 1 saatlik bir yolculuğun ardından vardığımızda bizi garip bir sakinlik karşılıyor. Kuzey Hindistan'ın keşmekeşinden birden beyaz ya da turuncu giyinmiş, sırtında yoga matlı batılıların minik ülkesine gelmiş gibi hissediyorsunuz. Girişte yoga/meditasyon yapmayan, vejetaryen/ hipi olmayan giremez gibi bir yazı aradım o derece. Rishikesh'de alkol yasak, et satışı yasak. Etraf organik vejeteryan kafelerle dolu. Ashramlarda bedavadan pahalı fiyatlara kadar yoga kursları var, görülmeye değer bir şelale, Beatles'ın 60'larda kaçıp geldiği yoga ve meditasyon gurusunun terkedilmiş harika bir ashramı var. O kadar. Tam da bu nedenle bir sakinlik bir rahatlık, yanda ganj nehri taze berrak şekilde akıyor, Nepal'den göçmüş insanlar ya incik boncuk satıyor ya da pastane acmis, kahveciler, ganja karşı oturmuş meditasyon yapanlar, herşeyiyle gerçekten Hindistan için fazla bir yer. Gelenler bir iki ay kalmalık geliyor, oda fiyatları ashramda katı kurallara uyacaksanız 3 liradan başlıyor. Ashram'ın yakınlarında 10 liraya gayet güzel bir yer bulup 5 gün kaldık. burası tam bir cennet. ilginiz yoksa da sabahın köründe kalkıp güneşi selamlayan namazkar yoga hareketini yapmadan buradan ayrilmamak lazim. Malum, arkadaslar arasinda anlatacaksiniz \" Gecen yine Hindistan'da yoga gurusu arkadaslarla toplandik gunesi selamliyoruz..\" : ) Saka bir yana Rishikesh her kuzey Hindistan programinda olmayi hakeden bir sehir. Buradan sonra Hindistan'ın en zevkli kısmı Rajastan'a 14 saatlik gece treni.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/74366465227/agra-hindistan", "text": "Kişisel görüşüm -eğer kısıtlı süreniz varsa- Agra'yı ziyaret etmeniz için Taj Mahal, Agra Fort ve belki Fatehpur Skri dışında pek bir neden yok. 1 tam günde neredeyse her şeyi bitirip devam edebilirsiniz. Ama sadece 1 yapı göreceğiz diye de bu kadar yol gidilir mi derseniz, ona da cevabım \"kessinlikle\" olur. (2 s ile) Şah cihanın aşkına yaptırdığı bu görkemli şaheser hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser olabilir. Taj Mahal girişi de Hindistan'da yaşanan müze ayrımcılığından nasibini almış, genelde Hint muzeleri Hintlilere 20 rupi ise turistlere 200-250 rupi şeklinde, yabancılardan ortalama 10 - 15 kat daha fazla para alınıyor. 750 rupi (13 dollar, 30 lira ). Karşılaştırmaya olması bakımından şöyle bir Örnek vereyim. Varanasi'deki bazı özel okulların aylık ücreti 300 rupi. Taj Mahal'in \"raconu\" sabah 6'da gitmek, mekana girişler gün doğumundan batımına kadar. Her gün inanılmaz bir kalabalık olduğu için ilk girenlerden olup daha az kişiyle fotoğraf çektirmek mantıklı. Agra'da aslında gidilecek yerler için bir rickshaw sürücüsüyle anlaşıp bütün günü rahatlıkla geçirebiliyosunuz. Daha sonra da akşam 7'de Delhi'ye superfast express var, ona binip ayrılabilirsiniz. Super fast express dediysem 70'le gidiyor, yanlış anlamayın, this is india. altta baby taj denilen yapi: taj mahalin 4 km kuzeyinde."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/78167622676/goa-hindistan", "text": "Goa 60'larda hippilerin Londra'dan başlayan ve İstanbul üzerinden Katmandu'da sonlanan gezilerinin ikinci durağı. Nepal'e kış gelince onlar da Hindistan'ın güneyine gelip sahillerde yaşarlarmış. Hatta bir ara o kadar çok geliyorlarmış ki Hindistan'ın zengin turist çekme politikaları kapsamında polis zoruyla Goa'dan kovulmuşlar. Tatile giden Hintli yerli turistlerle dolu vagonlarda 14 saatlik bir tren yolculuğu sonrası ingiliz sömürgeciliğinin en tipik örneği Mumbai'den Portekiz sömürgesi Goa eyaletine geldik, neler değişti diyeceksiniz, insanlar aslında aynı, daha da kibar ve sakin, insanların isimleri Hemant Ganesh, Kumar vb. yerine Sebastian, Magdu, Filip oldu. Hindular ve tapınakları yerini Hıristiyanlara ve kiliselere bıraktı. Her köşe başı St Xavier kilisesi. Goa kumsalları tabii ki popülerlikten nasibini almış, 40 km kesintisiz kumsal var, ancak bir çok yer tıka basa dolu, ya da bitmis durumda, aradığınızı bulmak için goreceli kesfedilmemis olan ya en kuzeye ya da en güneye gitmeniz gerekiyor. Ortadaki kumsallarda binlerce yerli turist, bazı kumsallarda sadece Ruslar, bazılarında sadece israilliler var, bazıları gece hayatı odaklı, barlarla dolup taşmış, tek tük kalanlarda da hala hippiler var. Biz daha sakin kumsallardan Arambol'e gidip kumsala yakın bir kulübe kiraladık gecesi 500 rupiye. (16 tl ) Hindistan için çok ucuz değildi, insanlar 2 3 ay kiralayınca ve paylaşınca çok ucuza gelebiliyor. Mekanın okyanusa yakınlığı vb şeyler de var tabi. Daha önce hiç motor kullanmadığım halde en iyi gezme yöntemi motosiklet olduğundan bir tane buluyoruz günlük 8 liraya. Adama daha önce hiç sürmedim diyorum, adam sallamıyor, gazla frene aynı anda basma diyor. Vay efendim dikkatli kullan, ehliyetin var mı, burda yol tersten gibi ayrıntılara girmiyor :-) Hindistan'da trafik bize göre ters şeritten aktığı için başlarda içgüdüsel olarak yanlış şeride geçiyorum, sonra bir şekil alışılıyor, gayet güzel kullandım valla. Goa'da kanimca çok öyle görülecek tapınak, kültürel eser, bina vs yok. Sadece arambol kumsalindan gidilen bir selale ve herseyden elini etegini cekmis bir baba var, gidip ziyaret edebilirsiniz. Goa kumsallarında örnek bir gün şöyle geçiyor, sabah istediğin saatte kalk kahvaltı et, etraftaki kuzey Avrupalı, israilli ya da Alman gezgin çocuklarla muhabbet et, biri balık avlamaya gidelim desin, olta kirala motorlara bin, akşama kadar belki orda balık vardır belki burda vardır diye balık tutmaya çalış, hiç bir şey tutama, geri dön okyanusta yüz, akşam yemeği ye, elemanlarla gece karşılıklı otur kuzey Hindistan anıları anlat, takıl. Ortalama kisi basi gunluk her sey dahil 40 liraya harika vakit gecirirsiniz. Gerçek olamayacak kadar zevkli bir hayat tarzı, zaten geldiğimizle 5 gün geçmesi bir oldu. Artık Hindistan'ın güney ucuna inmeye başlıyoruz, sıradaki durak Hindistan'a ilk girdiğimiz Gorakhpur'un 5000 km güneyi kerala. O değil de lisede boş vakitleri Goa'da değerlendirmek vardı valla.. Bu yazıyı okuyan liseli gençler istikamet mumbai üzerinden Goa.."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/73837354229/varanasi-hindistan", "text": "Gayet heyecanlı 26 saatlik bir yolculuk sonunda hostelde 6 saatlik bir güzellik uykusu sonunda kendime geldim. Varanasi ile ilgili anlatacak çok şey var. Bir çok kişinin dediği gibi ya Varanasi'den nefret edersiniz ya da bu kente aşık olursunuz. 2500 senelik bu şehir açık ara hayatınızda görebileceğiniz en pis şehirlerden biri. Köpekler maymunlar sıçanlar domuzlar inekler keçiler sokakları işgal etmiş durumda. İçinde bulunduğu Uttar Pradesh eyaleti de yozlaşma ve rüşvet konusunda Hindistan'ın ilk 2 eyaletinden biri. Yani bu eyaletten çıktıktan sonra heryer daha temiz, herkes daha masum geliyor insana. : ) O Hindistan şokunu alayım da kendime geleyim diyorsanız Hindistan'a başlamak için mükemmel bir yer burası. Varanasi'deki işsizlik oranı %70. Yoksulluk hat safhada. Turistler bu nedenle çok önemli bir gelir kaynağı, ancak bir şekilde turizm sektöründe olan herkes acımasızca para kazanma peşinde, kimi kazıklasam derdinde gibi. 4 gün boyunca bu kentte en çok söylediğim şey \"Hayır istemiyorum\". Eski Varanasi bölgesinde Gatların içinde Lonely planet'da tavsiye edilen \"Vishnu rest house\" isminde bir guesthouse var, bu yerin popüler olduğunu gören başka insanlar bu guesthouse'in 50 metre berisine \"Vishnu guest house\" 50 metre batısına da \"lord vishnu guest house\" isminde çakma hosteller yapmışlar. Rickshaw sürücüsüne beni Vishnu rest house'a götür deyince adam sizi sahte olanına götürüyor ve bundan komisyon alıyor. Şehirde 4 tane ganga fiji restoran, 4 tane brown bakery cafe, 3 tane vishnu rest house var. Kime sorsanız orjinal onlar, diğerleri sahte. Hayat gerçekten zor : ) Sokakta insanlar Varanasi'ye hoş geldiniz deyip ellerini uzatıyorlar el sıkışmak için; eğer sosyal bir varlıksanız uzatılan bir eli asla havada bırakmamanız gerektiğini bildiğinizden el sıkarsınız, tam bu noktada karşınızdaki elinizi bırakmıyor ve masaj yapmaya çalışıyor, hoop size çok ucuz el masajı bayım, çok iyi masaj 10 dakika diyor, elinizi kurtarın kurtarabilirseniz. Bir iki hatadan sonra bu tuzakların büyük çoğunluğuna düşmüyorsunuz, ancak bu sefer sürekli her şeyden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Taksiciler yanlış yol tarif ediyor, siz kaybolun da taksiye binin diye yürüyerek 10 dklik yere sizi götürmeye çalışıyor. Mumbai'de taksicilerin taksimetre açıp 35 rupiye götürdüğü mesafeler burada pazarlıksız 300 rupi. Israrcı ve iyi pazarlıkçı olmak gerekiyor. Para ve çakallık ile spiritüellik arasında gelip giden bu şehirde diğer uç da Hindu inanışları, materyallik ve para ne kadar üst seviyedeyse, kendi halinde dini ritüelleri yerine getirmeye çalışan insanların inançları da öyle, Ganj kenarında banyo edenler, yakilan olulerin ve bütün sehrin kanalizasyonunun aktigi bu nehirden su icenler, meditasyon yapanlar, hayattan elini eteğini çekmiş sadular, babalar, çaresiz yerde sokakta yatan onlarca insan hepsi burada. Akşam aarti törenleri, sürekli çalan ziller ve edilen dualar ganj nehri kıyısını hayatınızda hiç görmediğiniz bir yere çeviriyor. Bizim kaldığımız hostelin binası bile 200 senelikti, içinde her sabah dua okunan bir tapınağı vardı. Bütün bu karmaşıklık ve otantiklik yetmezmiş gibi Varanası Hintliler için kutsal ölüm şehri, teknik olarak bütün ganj nehri kıyısında yakılabilirsiniz. Her gün yüzlerce kişi hayatlarının son günlerini yaşamak için buraya gelip ölüyor. Siz yürürken yanınızda sedye şeklinde bambu çubuklarının üzerinde ölüler taşınıyor. Manikarnika ghat'na gidecek kadar cesaretliyseniz, şehrin en büyük doğal yakılma yerini görebilirsiniz. İnsan vücudunun tamamen yanması için 4 saat ve 300 kg odun gerekiyor. Burada hiçbir kimyasal kullanmadan bu törenleri gerçekleştiriyorlar. Vefat edenlerin aileleri de izliyor, kimsede ne bir ağlama ne bir sızlama, herkes 6 yasında çocukların kamp ateşine baktıkları gibi yere çökmüş, olan biteni anlamaya çalışıyor. Arada odun atan görevliler yanan vücutları odunların üzerinde hizalamaya çalışıyorlar. İnsanın ölümle yüzleştiği ve bunu çok yakınında hissettiği ender anlardan biri bu. Akşam ganj nehrinin kenarında müzikler eşliğinde süren dua torenleri oluyor. Şehir hint şehirlerine göre güvenli sayılmıyor ancak yine de gayet sorunsuz, özellikle turistlere karşı herhangi bir suç çok ender. Olup olabilecek en muhtemel şey birşeylerinizi çaldırmanız ya da kazıklanmanız. Şehirde yapılacak şeylerin neredeyse hepsi ghatların kenarında, belki tek gün şehre 15 km uzaklıktaki budist tapınağına gidebilirsiniz. Bu arada gayet büyük bir müslüman topluluğu mevcut, şehirde bir iki tane büyük cami de var. sabah 6'da kalkıp ganj nehrinde kayik turu yapmadan ve canli sitar/tabla konseri dinlemeden ayrilmamak gerekiyor.. Yemek konusunda biraz paranoyak olunabiliyor Hindistan'daki ilk günlerde, aha işte o son yemeği yemeyecektim yarina cikmayacagim diye düşünüyorsunuz ancak belli hijyen kurallarına uyduğunuz ve yanınızda pürel bulundurduğunuz sürece hiç bir sorun olmayacaktır. Bu arada yemekler büyük çoğunlukla vejetaryen ve alkolü de bir avuç lokanta satıyor. Eğer hint yemekleri ilginizi çekiyorsa çok doğru yerdesiniz. Varanasi'de 4 gün kaldık, üzerinden 1 ay geçti ama hala sevsem mi sevmesem mi diye düşünüyorum."}
{"url": "https://birdunyaturu.com/post/77376118216/rajastan-hindistan", "text": "Rajastan Hindistan'ın batısında birbirinden ilginç şehirleri olan bir eyalet. En ünlü şehirleri Jaipur pembe şehir, Jodhpur mavi şehir, Jaisalmer altın şehir ve Udaipur. Udaipur'un bir adı yok bildiğim kadarıyla, ama kendisine Hindistan'ın en romantik şehri diyorlar. Rishikesh'den bir gece treniyle Jaipur'a sabah hava aydınlanırken vardık. Kuzey Hindistan'dan sonra bu değişimi görmemek icin kör olmak lazım, düzenli caddeler, asfaltlanmış yollar, kaldırımlar, göreceli temiz bir çevre ve gülümseyen insanlar. Hindistan'ın en gelişmiş eyaletlerinden birine geldiğinizi az biraz hissediyorsunuz. Rajasthan Hindistan'a 1949'da katılmış, ancak kültürlerini çok iyi koruyorlar ve bir bütün olarak Hint kültürü yerine Rajasthan kültürünü öne çıkarıyorlar. Rajasthan dansı, Rajasthan yemekleri, hediyelik eşyaları bile değişik. Eğer Hindistan'a gitmek istiyor ama kuzeydeki agresif insanlar, aşırı fakirlik ve dolandırılma/ kazıklanma endişesini duymayayım ama hint kültürü ile ilgili her şey olsun harika hint yemekleri, danslar, resimler filler göreyim diyorsanız burası tam size göre. Bizim gittiğimiz bu 4 şehir de birbirine az çok 6 saat uzaklıkta, genelde yapılan şey beyaz bir turist arabası ve şoför kiralamak ve her şehirde 2 gün kalmak. jaipur zaten altın üçgenin bir köşesi, Delhi'den ulaşması gayet kolay. Eğer bizim gibi şoför kiralamadan trenle ya da otobüsle geziyorsanız Rajasthan tourism corporation diye bir kurum gayet ucuza günübirlik turlarla sizi heryere götürüyor. Tur biraz öldürücü, sabah 9'dan akşam 7 ye kadar en az 10 farklı yer gösteriyor lar, bize bile fazla yoğun geldi. Şehir sarayı, Maharaja Singh 2'nin astronomi merakından kurduğu jantar mantar, ve hawa mahal en görülmesi gereken yerlerden, tüm listeyi rehber kitaplarda bulabilirsiniz kolayca. Bu arada MI road üzerinde hayatınızda yiyip yiyebileceğiniz en güzel tandoori tavuk şişleri yapan bir müslüman restoran var, kesin denemek lazım yolunuz düşerse. Bu renkli şehrin bir de ipek pazarı var ancak bilen biriyle gitmek lazım, sonra ipek diye polyester şallarla kalabilirsiniz.. Jaipur'da 2 3 günden sonra hızlıca jodhpur'a geçtik. Burada kalınması gereken yer eski saat kulesi ve çevresi. Saat kulesinin tam altında tarihi bir tatlıcı var, hint tatlıları ve lassi üretiyor. Lassi şekerli yoğurt gibi ama çok daha yoğun ve içine tereyağ koyulan bir içecek. Başta eh işte diye düşünüp sonra günde 8 bardak içmeye çalışıyorsunuz. Yine görülecek bir çok şey var şehirde, hiç fethedilememiş jodhpur kalesi gördüğümüz en ilginç şeydi, biz genelde bütün gün gezip akşam kendimizi yemeğe vurduk çünkü bu taraflarda gece yaşantısı pek yok. Olsa da zaten gidilir mi o da bir soru işareti. :-) 87 tane hintli erkekle eller havaya olur artık, Jodhpur kalesinde bir adam, tarzi var evet. Jodhpur'dan Jaisalmer'e gitmeye çalıştığımızda aralık 30 olmuştu ve yeni yıla çölde ya da Jaisalmer'deki kale görünümlü otellerde girmeyi planlayan insanlar tren biletlerinin hepsini tüketmiş. Mecburen otobüs bileti alıp heryerinden soğuk hava giren bir otobüsle 6 saat yolculuk sonrası vardık. Şimdiye kadar ilk defa bizi almayı vaadeden otel görevlileri gelip bizi karşıladılar, hızlıca otele yerleştik. Jaisalmer'de yapılacak en ilginç aktivite tar çölünde deve turu. Bunun için en uyduruk turlardan, en lükslerine kadar geniş bir seçim şansınız var. Tek başınıza pakistan sınırında develer ve tanımadığınız bir adamla saatler geçireceğiniz için güvenilir insanlarla çalışmak önemli. Lonely planet'ın önerdiği bir yerle konuşup ayarlıyoruz, gobi çölünden soğuk deneyimimiz olduğundan ekstra battaniye ve çadır olaylarını da sıkı sıkı tembihleyip önceden ayarladık. Tar çölü turları yapan şirketler size genelde 3 opsiyon veriyor. Turistik rota, turistik olmayan rota ve özel rota. Özel rotada sizin başka turist görmeyeceğinizi garanti ediyorlar güya ama herkes özel rota seçtiği için yine de üç beş kişiye rastlıyorsunuz. 31 aralıkta uzun bir deve yolculuğu sonunda tar çölünün kum tepelerine vardık, geri dönerken develerin sahibine bizi köyünüze götürebilir misiniz diye sorduk, aldığımız cevap tamam zaten çok uzak değil oldu. Çölde iki üç evlik küçük bir yerde yaşayan müslüman bir ailenin evine gittik, 3 çocuğu bir sürü kuzusu ve koyunu ile vakit geçirdikten sonra sütlü masala çaylarımızı içip kamp yapacağımız yere yöneldik. yeni yil cadiri ve arkada devemiz. Jaisalmer çöl kenarına kurulmuş bir şehir, her şeyiyle bir orjinallik mevcut. İnsanların gözleri kalem boyalı ve genelde erkekler küpeli, sarıklı. Her ne kadar Pakistan'a yakın olduğundan bir miktar asker görecek olsanız da buraya gelmişken atlamak olmaz. Jaisalmer'de 3 gün ve çölde geçen bir yeni yıl gecesi ardından Hindistan'ın en romantik şehri sayılan Udaipur'a yollandık. 4 gün burada geçirdik. Aslında turistik alt yapısı ve otelleri en gelişmiş yer burasıydı, sırt çantalı gezgin yerine bol para harcayan batılı turistlere hitap etmeye çalışılıyor anladığım kadarıyla, bu nedenle aldığınız servis kalitesi yüksek ancak turist olarak şehrin belli bölgesinde oteller bölgesinde kalmaya mecbur olduğunuzdan turist gibi yaşayıp herşeye turist parası ödemek zorunda kalıyorsunuz. 10 günlük Rajasthan turu bizi kuzey Hindistan kafasından çıkarıp biraz daha turist moduna soktu, belki gerçek fakir Hindistan 'ı çok görmüyormusunuz ama Hint kültürü ile ilgili çok şey görüyorsunuz, bir tarafınız Hindistan'a gitmek istiyor diğer tarafınız \"ıyy çok pis ya\" diyorsa bence araştırın. Fotoğrafta udaipur'da bir gün, zaten dar olan caddeden karşıdan fil geliyor, arabalar yol veriyor. Fil caddeye sığmadığı için biz bile kenara çekilmek zorunda kaldık."}
|